Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,374

Detaylı İstatistikler

 
Oku-1 Balarısı Mucizesi
Yazar: RasitTunca - 06-19-2018, 03:22 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



BALARISI MUCİZESİ

Rabbin balarısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin. Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır. ( Nahl Suresi, 68-69)

GİRİŞ: ARILARIN HAYATI



…Onlarda kendileri için daha nice yararlar ve içecekler vardır. Yine de şükretmeyecekler mi? ( Yasin Suresi, 73)

İç savaşlar, toplu katliamlar, gözünü kırpmadan adam öldüren insanlar, sokaklarda yatan çocuklar, evi barkı olmadığı için soğuktan donan insanlar, çocuk yaşta cinayet işleyenler, aile içinde yaşanan problemler, gençlik çeteleri, yolsuzluklar, …

Günlük yaşamın bir parçası haline gelen bu gibi toplumsal sorunlar düşünüldüğünde hepsinin temelinde ortak bir eksikliğin olduğu görülecektir. Bütün bu sorunların ortaya çıkmasına neden olan adaletsizlik, dolandırıcılık, sahtekarlık, merhametsizlik gibi kötü ahlak özelliklerinin temelinde yatan da yine bu eksikliktir.

Bu önemli eksiklik insanların düşünmemeleri ve dolayısıyla gerçekleri görememeleridir. Bu gibi kişiler için ön planda olan kendi çıkarları, kendi yaşamlarıdır. Çevrelerinde yaşananlar onları ilgilendirmez. Ara sıra düşündükleri sınırlı konular da yine kendileri ile ilgilidir. Bu nedenle kendi doğru ve yanlışlarının sınırları içinde bir yaşam sürerler. Günlük yaşamın akışı içinde yaptıklarını yeterli gören bu kişiler dünyada bulunuş amaçları gibi hayati önemdeki konuları akıllarına bile getirmezler.

Çevrelerindeki canlıların özelliklerini, nasıl olup da böyle kusursuz bir çeşitliliğin ortaya çıktığını, kendi vücutlarını, gökyüzündeki dengeleri kısacası hiçbir şeyi düşünmezler. Dolayısıyla da bunların Allah tarafından “tasarlanmış”, yani “yaratılmış” olduğunu fark edemezler. Tüm evrenin yaratıcısı olan üstün güç sahibi Allah’ı gereği gibi takdir edemezler. Neden yaratılmış olduklarının ve Allah’a karşı sorumlu olduklarının bilincine varmazlar. Oysa Kuran’da düşünmenin önemini, ancak düşünen kimselerin öğüt alacağını vurgulayan pek çok ayet vardır. Bir ayette düşünen ve bunun sonucunda Allah’ın  kudretinin farkına varan kişilerden şöyle bahsedilir:

Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten ayetler vardır. Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. ( Ve derler ki:) “Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru.” ( Al-i İmran Suresi, 190-191)

İşte Balarısı Mucizesi kitabının amacı da Allah’ın yaratılış mucizelerinden birini daha tanıtarak bu düşünce tembelliğini kırmaktır. Bununla birlikte balarısının kitap konusu olarak seçilmesinin de çok önemli bir nedeni vardır. Balarıları Kuran’da Allah’ın dikkat çektiği canlılardandır. Allah Nahl Suresi’nde arıların Kendi vahyi ile hareket eden canlılar olduklarını şöyle bildirmektedir:

Rabbin balarısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin. Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır. ( Nahl Suresi, 68-69)

Görüldüğü gibi ayetlerde kendine ev edinen, meyvelerden yiyen ve bal üreten arılara dikkat çekilmektedir. Kitabın ilerleyen bölümlerinde de görüleceği gibi kovandaki arılarla ilgili benzer işlerin tümü işçi arılar tarafından yapılmaktadır. Bir arı kovanında işçi arılar, kraliçe arı ve erkek arılar bulunur. Kovandaki hemen hemen her türlü işle görevli olan işçi arılardır. Bununla birlikte kraliçe arının, kovanın devamlılığını sağlamak gibi son derece önemli bir görevi vadır. Erkek arılarınsa kovan içindeki tek fonksiyonları kraliçeyi döllemektir. Kısa yaşam süreleri içinde bu görevlerini yerine getirirler ve hemen arkasından ölürler.

Arıların özelliklerinin detaylı olarak inceleneceği bu kitapta ayrıca arıların aralarında nasıl anlaştıkları, kovandaki on binlerce arının nasıl olup da problemsiz bir şekilde yaşadıkları, yönlerini nasıl buldukları, nasıl bal ürettikleri gibi daha birçok konu ayetlerle birlikte ele alınacaktır. Evrim teorisinin iddia ettiği gibi ne doğada ne de arıların hayat
ARILARIN YAVRULARINA GÖSTERDİKLERİ ÖZEN



Bazı canlı türlerinde yavruların bakımı diğerlerine göre daha fazla özen gerektirir. Özellikle yumurta, larva, pupa gibi değişik evrelerden geçerek erişkin hale gelen canlılarda, her evrede farklı yönde bir bakım uygulanır.

Arılar da farklı büyüme evrelerinden geçerler. Arı yavruları, sırasıyla larva ve pupa evrelerini tamamlayarak erişkin hale gelirler. Kraliçe arının yumurtaları bırakması ile başlayan bu dönem boyunca arı yavrularına son derece özenli ve dikkatli bir bakım uygulanır.

Arı kovanlarındaki yavruların bütün sorumluluğu işçi arılara aittir. İşçi arılar öncelikle kraliçenin yumurtlaması için peteklerin içinde özel olarak belirlenmiş bir bölgede kuluçka hücreleri hazırlarlar. Bu hücrelere yumurtlamak için gelen kraliçe arı, hücrenin temizliğini ve uygunluğunu kontrol ettikten sonra her peteğe birer yumurta bırakarak ilerler.

Yumurtaların gelişimi için gerekli olan şartların sağlanmasından, yumurtadan çıkacak larvaların ihtiyaçları olan besin maddelerinin temin edilmesine, hücre sıcaklıklarının sabit tutulmasından, özel hücre kontrollerine kadar pek çok şey özel olarak ayarlanır. İşçi arılar, detaylı metodlar kullanarak larvalara çok dikkatli bir bakım uygularlar.
İşçi Arıların Larvalara Uyguladıkları Titiz Kontrol



Kraliçe arının büyük bir hassasiyetle hücrelere yerleştirdiği arı yumurtaları yaklaşık 3 gün içinde gelişirler. Bu sürenin sonunda hücrelerden beyaz kurt şeklindeki arı larvaları çıkar.1 Yumurtadan çıkan bu canlıların gözleri, kanatları ve bacakları yoktur. Dış görünüş olarak balarısına hiç benzemezler.

İşçi arılar bu yeni doğmuş larvaları son derece dikkatli ve özenli bir şekilde beslerler. Öyle ki tek bir larvanın büyüme dönemi boyunca yaklaşık 10.000 kere işçi arılar tarafından ziyaret edildiği tespit edilmiştir.2 Larvalar yumurtadan çıktıktan sonraki ilk üç günleri boyunca arı sütü ile beslenirler. Larva dönemi arıların sürekli beslendikleri ve beden olarak en çok geliştikleri dönemdir. Arı larvaları bu dönemdeki düzenli beslenme sonucunda 6 gün içerisinde ilk ağırlıklarının 1500 katına kadar ulaşırlar.3

Kovanda bulunan binlerce larvaya karşılık bir o kadar da dadı işçi arı vardır. Sürekli hareket halinde olan bu dadı arılar yumurtaları ve larvaları kolaylıkla kontrol altında tutarlar. Kovanda binlerce arı larvası olmasına ve bu larvaların beslenme şekillerinin günlere göre değişiklik göstermesine rağmen hiç karışıklık çıkmaz. Larvaların hangisinin kaç günlük olduğu, hangisinin ne ile besleneceği gibi detaylar işçi arılar tarafından hiç atlanmaz.

Bu son derece şaşırtıcıdır, çünkü hücrelerde kraliçe arı tarafından farklı dönemlerde bırakılan ve farklı büyüklüklere sahip olan pek çok yumurta vardır. Ve yavru arılar özellikle larva döneminde kaç günlük olduklarına göre bir beslenme programına tabi tutulurlar. Buna rağmen dadı arılar larvaların beslenmesinde bir problem yaşamazlar.

Arı kovanındaki özel hazırlanmış peteklerde büyümeye devam eden larvaların yedinci günlerinde şaşırtıcı bir olay gerçekleşir. Larva yemek yemeyi keser ve bakıcı arılar larvanın bulunduğu hücrenin ağzını mumdan yapılmış, hafif kubbeli bir kapak ile tamamen kapatırlar.4 Bu sırada larva da kendi ürettiği bir madde ile bulunduğu odanın içinde etrafına koza örerek kendini buraya adeta hapseder.5

Arı larvaları bu şekilde pupa evresine bir geçiş yaparlar. Pupa döneminin detaylarına geçmeden önce dikkatle incelenmesi gereken nokta, koza örülen maddenin yapısıdır.

Arı larvalarının kafalarında bulunan çift taraflı ipek bezleri sayesinde ürettikleri bu maddenin özelliği; hava ile temasa geçmesinden kısa bir süre sonra sertleşmesidir. Diğer bir özelliği ise içerdiği “fibroin” isimli protein sebebiyle kuvvetli bir bakteri öldürücü ve enfeksiyon önleyici etkisi olmasıdır. Arılar üzerinde araştırma yapan bilim adamları, bu canlıların ördükleri koza sayesinde larvaların mikroplardan korunduklarını tahmin etmektedirler.

Kozanın örülmesinde kullanılan ağ, farklı kimyasal maddelerin belirli oranlarda karışımından oluşmaktadır.

1-Elastik bir protein olan “Fibroin” % 53.67. ( Bu bileşik, glikol ( % 66.5), lösin ( % 1.5), arjinin ( % 1), tirozin ( % 10)’den meydana gelir.)

2-Jelatin yapısında yine bir protein olan “Serizin” % 20.36. ( Bu madde serin ( % 29), alanin ( % 46) ve lösin ( % 25)’den meydana gelmiştir.)

3-Diğer proteinler % 24.43

4-Mum % 1.39

5-Yağ ve reçine % 0.10

6-Renk maddesi % 0.05 6

Arı larvalarının koza ördükleri bu ipeğin formülü her arıda aynı şekilde üretilir. Milyonlarca yıldır bütün arı larvaları son dönemlerinde ördükleri kozalarında yukarıdaki formüle sahip olan ipeği kullanır. Ayrıca arı larvaları bu karmaşık yapılı maddeyi her zaman değil, sadece ihtiyaçları olan büyüme dönemlerinde üretmeye başlarlar. Bunlar göz önünde bulundurularak düşünülecek olursa akla pek çok soru gelecektir. Örneğin larvaların vücudundaki bu kimyasal madde nasıl ortaya çıkmıştır? Gözü, kanadı, beyni, olmayan, bir et parçasından farksız, henüz dünyayı hiç görmemiş, nasıl şartlarda bir yaşam süreceğini bilmeyen bir larva kendi başına karar verip, böyle bir şey oluşturabilir mi? Örneğin kimyasal maddenin koruyucu formülünü larvanın kendisi mi bulmuştur? Üretimini larva kendi kendine mi başarmıştır? Bu kimyasal maddeyi larvanın vücuduna kim yerleştirmiştir?

Elbette ki koza örmede kullanılan ipeğin oluşmasını; hareket bile etmeyen, bakımı başka canlılar tarafından sağlanan, göremeyen, duyamayan, sadece çok basit yaşamsal fonksiyonlara sahip olan larvanın kendisi sağlamış olamaz. Böyle bir şeyin iddia edilmesi elbette ki bilimsellikten ve akılcılıktan uzaklaşmak olacaktır. Çünkü bu iddia arı larvasının kimyasal madde oluşturabilecek bilgilere sahip olduğu, matematiksel hesaplar yapabildiği gibi çıkarımların kabul edilmesi demektir. Bu ise bilimsel olmaktan çok hayali bir iddia olacaktır.

Yalnız burada vurgulanması gereken son derece önemli bir nokta vardır. Söz konusu canlı şuur sahibi bir canlı olsa da değişen bir şey yoktur. Çünkü hiçbir canlının kendi vücudunda var olmayan bir sistemi kendi kendine oluşturması söz konusu değildir. Örneğin insan, doğadaki akıl sahibi yegane varlıktır. Ama buna rağmen bir insanın çok basit formüllü de olsa bir kimyasal madde üretimini sağlayacak sistemleri kendi vücudunda oluşturması mümkün değildir. Bu durumda akıl ve bilinç sahibi insanların yapamayacağı bir şeyi bir böceğin yapabileceğini iddia etmek de kesinlikle akla ve mantığa sığmayacak bir davranıştır.

“Larvanın koza üretiminde kullandığı ipek nasıl meydana gelmiştir?” sorusunun cevabını verebilmek için öncelikle ipeği oluşturan maddeleri tekrar hatırlayalım. Bunlardan biri olan fibroin; glikol, lösin, arjinin ve tirozin maddelerinin belirli oranlarda birleşmesiyle meydana gelen bir maddedir. İpeği oluşturan maddelerden başka biri olan serizin ise serin, alanin ve lösin’in çok hassas yüzdelerde biraraya gelmesiyle oluşur. Arı larvalarının koza örerken kullandıkları ipeğin yapısındaki maddeler sadece bu kadar değildir. Bundan başka mum, yağ ve reçine gibi maddeler de ipeğin yapısında bulunmaktadır.

Görüldüğü gibi ipeğin oluşması için çok sayıda maddenin belirli oranlarla biraraya gelmesi gerekmektedir. Bir deney yapalım ve ipeği oluşturan maddelerden en basit yapılı olanını ele alarak bu maddenin kendi kendine oluşmasını bekleyelim. Ne kadar beklersek bekleyelim, ne gibi işlemler yaparsak yapalım sonuç asla değişmeyecektir. Ve günlerce, aylarca, yıllarca hatta milyonlarca yıl boyunca beklense de, değil bu maddelerden tek bir tanesi, bu maddeleri oluşturan atomlardan tek bir tanesi bile tesadüfen oluşamayacaktır. Bu durumda koza örmede kullanılan ipeği oluşturan maddelerin her birinin tesadüfen ortaya çıktığını ve daha sonra yine tesadüfen biraraya gelerek ipek oluşturduklarını iddia etmekse tamamen akıl ve mantık ölçülerinden uzaklaşmak olacaktır.

İpeğin oluşumu bir arının yumurtadan çıkıp, uçabilir hale gelmesi için gerekli olan pek çok mekanizmadan sadece bir tanesidir. Larvanın arıya dönüşebilmesi için bütün mekanizmaların aynı anda bir bütünlük içinde çalışması gereklidir. Herhangi bir eksiklik arının gelişememesine yani, ölümüne neden olacaktır. Bu da arı neslinin zaman içinde yok olması demektir. Bu durumda varılan sonuç, arıların evrimcilerin iddia ettikleri gibi zaman içinde kendiliklerinden ortaya çıkmadıkları, bir anda tüm sistemleriyle birlikte var olduklarıdır. Bu da arıların bir Yaratıcı tarafından yaratıldıklarını bize gösterir. Bu Yaratıcı tüm evrene hükmeden, üstün bir aklın sahibi olan Allah’tır.

Arıların ne gibi özelliklere sahip olmaları gerektiğini belirleyen ve bunların tümünü eksiksiz bir şekilde onlarda var eden, larvaya nasıl koza öreceğini ilham eden, kısacası arıların her hareketine hükmeden Allah’tır.


Pupa Dönemi

İşçi arıların üzerine mumdan hafif kubbeli bir kapak örmeleriyle birlikte larva, pupa dönemine girer. Arı pupası, bulunduğu hücrenin içinde 12 gün boyunca kalır.7 Bu süre içinde hücrede dıştan herhangi bir değişiklik gözlenmez. Oysa hücrenin içindeki pupa sürekli büyüme halindedir. Arı yumurtası kraliçe arı tarafından hücreye bırakıldıktan tam üç hafta sonra hücrenin kapağı yırtılır ve içinden uçmaya hazır bir şekilde balarısı çıkar. Bundan sonra pupanın dış yüzeyi ölü bir kabuk olarak hücrede kalır. Pupadan çıkan balarısı yaklaşık 6 hafta sürecek ömrüne bu hücrenin içinde geçirdiği gelişim evrelerinin sonucunda başlar.8 Balarısı hücreden ne larvaya ne de pupaya benzemeyen, bambaşka bir canlı olarak çıkar. Balarısının, son aşamanın tamamlanması ile birlikte, yaşamını devam ettirmek için ihtiyaç duyacağı sistemlerde hiçbir eksik olmadan pupadan çıkması, üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Arının herşeyi pupanın, yani küçük kapalı bir mekanın içinde oluşmuştur. Örneğin uzun uçuşlarında kullanacağı özel yapılı kanatları, yapacağı işlere uygun tasarlanmış gözleri, düşmanlarına karşı kullandığı iğnesi, salgı bezleri, balmumu üretmesini sağlayacak sistemi, üreme sistemi, polen toplamaya yarayan tüyleri kısacası bütün vücut sistemleri eksiksiz olarak arının pupa evresini geçirdiği kozanın içinde gelişir.

Larvanın pupa içinde nasıl olup da bir arıya dönüştüğünü sorular sorarak inceleyelim. Arı yumurtalarının pupa dönemindeki büyüme evreleri ilk olarak nasıl ortaya çıkmıştır? Bu süreci belirleyen kimdir ya da nedir? Arının kendisi midir, evrimcilerin iddia ettikleri gibi tesadüfler midir, yoksa hepsinin üstünde başka bir güç müdür?

Bu soruların cevabı aslında açıktır. Kozanın içindeki canlının dışarıda neye ihtiyaç duyacağını bilerek kendinde gerekli değişimleri oluşturduğunu iddia etmek anlamsızdır. Kendi kendine gelişen tesadüflerle bir canlıdaki göz, sindirim sistemi, enzim, hormon gibi yapıların oluşması kesinlikle mümkün değildir. Pupanın içine dışarıdan herhangi bir müdahalenin yapılması ise söz konusu bile değildir.

Pupa evresinde arının her organının eksiksiz bir şekilde, tam gerektiği fonksiyonlarla tamamlanmasını sağlayan ne tesadüfler ne de arının kendisidir. Böyle kusursuz bir oluşum ancak üstün bir güç sahibi tarafından gerçekleştirilebilir ki, bu benzersiz gücün sahibi, yaratmada hiçbir ortağı olmayan Allah’tır.

İŞ BÖLÜMÜ VE KOVAN DÜZENİ


Bir kovanda sayıları 10.000 ile 80.000 arasında değişen arı yaşar. Birarada yaşayan arı sayısının fazlalığına rağmen aralarındaki kusursuz iş bölümü ve disiplin sayesinde, kovandaki işlerde hiçbir aksama olmaz ve kovan içinde hiçbir kargaşa da yaşanmaz.

Arılar arasındaki düzen son derece dikkat çekicidir. Bu nedenle bilim adamları kovandaki düzenin nasıl sağlandığı, iş bölümünün neye göre belirlendiği, bu kadar kalabalık bir topluluğun nasıl olup da rahatlıkla birlikte hareket ettiği gibi sorulardan yola çıkarak arılar üzerinde çok detaylı araştırmalar yapmışlardır. Elde ettikleri sonuçlar araştırmacılar açısından son derece düşündürücü olmuştur. Özellikle canlıların tesadüfen ortaya çıktığını iddia eden evrim savunucuları bu sonuçlar üzerine teorilerinin içine düştüğü çelişkileri sorgulamak zorunda kalmışlardır.

Evrim teorisinin temel iddialarından olan “yaşam mücadelesi” kavramı evrimciler tarafından sorgulanan çelişkilerden sadece bir tanesidir. Evrimcilere göre doğadaki her canlı kendi çıkarlarını korumak için savaşır. Ayrıca bu çarpık anlayışa göre bir canlının, yavrularına bakma sebebi de neslini devam ettirme isteğinden, yani içgüdüsünden başka bir şey değildir. Zaten evrimcilere göre açıklayamadıkları tüm canlı davranışlarının sebebi “içgüdü”lerdir. Bu içgüdülerin nasıl ortaya çıktığı sorusunun mantıklı bir cevabı ise evrimciler tarafından verilememektedir.

Evrimciler içgüdünün doğal seleksiyon denen evrim mekanizması ile kazanılmış bir özellik olduğunu iddia ederler. Doğal seleksiyon, “bir canlı için faydalı olan her türlü değişimin diğerlerinin arasından seçilerek o canlıda kalıcı hale gelmesi ve bu şekilde bir sonraki nesle aktarılması” anlamına gelmektedir. Ancak dikkat edilirse burada kastedilen seçimin yapılması için bir bilinç ve bir karar mekanizması gerekmektedir. Yani bir canlının önce bir davranışta bulunması, ardından bu davranışın kendisine uzun vadede çok ciddi yararlar sağlayacağını tespit etmesi ve ardından da yine bilinçli bir kararla bu davranışı sürekli hale getirerek “içgüdüleştirmesi” gerekmektedir. Ancak kuşkusuz böyle bir karar mekanizması doğadaki canlılardan hiçbirine ait olamaz. Değil kendileri için yarar getirecek olan bir davranışı seçip sürdürmeleri, onların kendi içinde bulundukları durumdan dahi haberleri yoktur.

Örneğin bu içgüdü konusunu bir önceki bölümde incelediğimiz koza örme örneği üzerinde düşünelim. Söz ettiğimiz gibi, belirli bir vakit geldiğinde işçi arılar peteğin tepesini kapatırken, larva da kendi etrafına kozasını örmektedir. Ve Afrika’da yaşayan da, Avustralya’da hayatını sürdüren de olsa tüm balarıları, milyonlarca yıldır aynı işlemi yerine getirmektedirler. Yani bu, tüm balarılarının sahip olduğu bir içgüdüdür. Peki ama arı larvaları ve işçi arılar, larvalar için en uygun gelişme ortamının kozanın içi olacağını nasıl tespit etmişlerdir? Bunları kendi hesaplamaları ve seçimleri ile yapmaları mümkün müdür?

İşte bu noktada evrimcilerin kendi içlerinde büyük bir çelişkiye düştükleri açığa çıkmaktadır. Çünkü iddia ettikleri gibi bir seçimi ancak üstün bir güç sahibi yapabilir; ancak bilinçli bir varlık bu canlılara tam ihtiyaçları olan özellikleri ve içgüdüsel davranışları verebilir. Bunu kabul etmekse bir Yaratıcı’nın varlığını kabul etmek demektir. Yani, doğadaki kusursuz tasarım Allah’a aittir ve canlıların “içgüdü” olarak tanımlanan tüm davranış biçimleri Allah’ın onlara ilhamıdır. Evrimciler de aslında bu gerçeğin farkındadırlar. Arı gibi küçük ve bilinçsiz bir canlının bu olağanüstü yeteneklere kendi iradesiyle sahip olamayacağını onlar da bilirler. Ama evrimciler Allah’ın üstün gücünü gördükleri, kendi iddialarının imkansızlığının da farkına vardıkları halde teorilerini savunmaktan vazgeçmezler.

Geçmişte de bu zihniyeti taşıyan insanlar yaşamıştır. Hz. Musa döneminde peygamberin gösterdiği apaçık mucizeleri görmezlikten gelen ve Allah’ın apaçık varlığını inkar etmekte direnen insanlar olmuştur. Allah bu insanların içinde bulundukları durumu şöyle haber vermiştir:

Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir s

EVRİMCİLERİN İTİRAFLARI



Bilim adamları, doğadaki canlıları incelediklerinde bir değil, iki değil, yüzlerce, binlerce hatta milyonlarca canlı türünün, birbirinden çok farklı yaratılış delilleri ile karşılaşmışlardır. Ve bu yüzden de içgüdü iddialarının anlamsızlığını defalarca itiraf etmek zorunda kalmışlardır.

Genetikçi Gordon Taylor’ın aşağıdaki sözü evrimcilerin içinde bulundukları bu çıkmazı açıkça ortaya koymaktadır:

İçgüdüsel bir davranış ilk olarak nasıl ortaya çıkıyor ve bir türde kalıtımsal olarak nasıl yerleşiyor diye sorsak, bu soruya hiçbir cevap alamayız.9

Charles Darwin’in oğlu Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin isimli kitapta babasının bu konuda yaşadığı zorlukları şöyle anlatmıştır:

Çalışmanın ( Türlerin Kökeni’nin) 3. Bölümü’nde birinci kısım tamamlanıyor ve hayvanların alışkanlıkları ile içgüdülerindeki varyasyonlardan söz ediyor… Bu konunun yazının başlangıç kısmına dahil edilmesinin sebebi, içgüdülerin Doğal Seleksiyon’la gerçekleştiği fikrini imkansız olarak değerlendiren okuyucuların aceleyle reddetmemesini sağlamak. Türlerin Kökeni‘nde yer alan “İçgüdüler Bölümü” özellikle teorinin en ciddi ve en açık zorluklarını içeren konu”.10

Evrim teorisinin içgüdüler karşısında içine düştüğü durum Charles Darwin tarafından çeşitli şekillerde itiraf edilmiştir. Örneğin Darwin hayvanlardaki içgüdülerin teorisini yıktığını Türlerin Kökeni adlı kitabında şöyle ifade etmektedir.

İçgüdülerin çoğu öylesine şaşırtıcıdır ki, onların gelişimi okura belki teorimi tümüyle yıkmaya yeter güçte görülecektir.11

Yine Charles Darwin başka bir ifadesinde içgüdülerin gelişemeyeceği hakkında şöyle söylemektedir:

Şu tahmin üzerimde ağır basıyor. İçgüdüler, yapılar kadar hassas bir değişime uğramıyorlar. Kitabımda da belirttiğim gibi, içgüdü veya yapının ilk olarak bilinçsiz aşamalarla değişmesini anlayabilmek oldukça zordur.12

Teorinin kurucusu olan Darwin canlılarda görülen karmaşık ve faydalı davranışların doğal seleksiyon yoluyla kazanılmış olmasının imkansız olduğunu da çok defalar itiraf etmişti. Ancak saçma olmasına rağmen bu iddiayı neden sürdürdüğünü de şöyle açıklamıştı:

Sonunda, yavru guguğun üvey kardeşlerini yuvadan atması, karıncaların köleleştirmesi… gibi içgüdüleri, özellikle bağışlanmış ya da yaratılmış içgüdüler olarak değil de, bütün organik yaratıkların ilerlemesine yol açan genel bir yasanın, yani çoğalmanın, değişmenin, en güçlülerin yaşamasının ve en zayıfların ölmesinin küçük belirtileri olarak görmek, mantıklı bir sonuç çıkarma olmayabilir, ama benim hayalgücüm için çok daha doyurucudur.13

Evrim teorisinin savunucuları, üstün bir Yaratıcı’nın varlığını kabul etmemek uğruna her türlü yola başvurabilmektedirler. Nitekim teorinin kurucusu Charles Darwin, yukarıdaki sözlerinde, içgüdülerin yaratılmış olduğunu kabul etmemenin mantıksız olabileceğini, ama yine de hayalgücüne dayanarak inkarda diretmenin kendisi için daha “doyurucu” olduğunu ifade etmiştir. Buradan çıkan sonuç, yukarıda verdiğimiz ayette geçen, “vicdanen kabul ettiği halde inkar etme” saplantısının açık bir örneğidir.

Charles Darwin’in örnek olarak verdiği guguk kuşlarının ve köleci karıncaların ortak özellikleri; amaçları doğrultusunda bir taktik belirlemek ve bu taktiğe uygun planlar yaparak, bunları eksiksiz uygulamaktır. Başka bir canlıyı kandırmak için taktik belirlemek, karşı tarafın zayıf noktalarını tespit ederek içten çökertecek planlar yapmak gibi özellikler ancak akıl, planlama ve muhakeme yeteneği sonucunda gerçekleşecek özelliklerdir. Oysa ne karıncalar ne de guguk kuşları akla ve muhakeme yeteneğine sahip değildirler. Bu konularda bir eğitimden geçmemişlerdir. Uyguladıkları taktikleri başkalarından da öğrenmemişlerdir. Bu konuyla ilgili bir bilgi birikimine de sahip değildirler. Hiçbir şekilde düşünme yeteneği olmayan bu canlılar sahip oldukları özelliklerle birlikte Allah tarafından yaratılmışlardır. Allah’ın kendilerine ilhamı sayesinde akıl ve muhakeme gerektiren bu gibi işleri yapabilmektedirler.

Bir sonraki sayfada bu canlıların sergiledikleri bilinçli davranışlardan örnekler verilmektedir.
“İçgüdü” İddiasına Balarılarından Bir Darbe



Evrimciler ne kadar görmezlikten gelseler de doğadaki canlıların davranışları, onların iddialarını yalanlamaktadır. Balarıları da yaşadıkları sosyal düzenle, sahip oldukları bilinçli davranışlarla evrimci iddialara darbe vuran canlılardandır.

Arı kovanlarında asla evrimcilerin iddia ettikleri gibi bir “yaşam savaşı”na rastlanmamaktadır. Tam tersine arılar arasında son derece fedakar ve işbirliği içinde davranışlar vardır. Kovandaki genel düzen dikkate alınarak yapılacak bir karşılaştırma arıların akıllı, fedakar ve disiplinli davranışlarının bu canlıların kendilerinden kaynaklanmadığını, tesadüfen de oluşamayacağını anlamak için yeterli olacaktır.

Sayı olarak bir kovandaki arıların sayısı kadar insanın birarada, aynı mekanda yaşadığı ve bu kişilerin her türlü ihtiyaçlarını kendilerinin karşıladıkları düşünülecek olursa, arıların yaptıkları işin ne kadar önemli olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Bir arı kovanındaki en alt limiti dikkate alarak, 20.000 kişinin birarada kapalı bir alanda yaşadığını varsayalım. Temizlik, beslenme, güvenlik ve bunlara benzer daha pek çok konuda çok fazla problem çıkacaktır. Tam anlamıyla bir düzen ancak kuvvetli bir organizasyonla yapılan işbölümünden sonra sağlanacaktır.

Kısacası arıların kurduğu düzeni insanların kurması oldukça zahmet gerektiren bir işlemdir. Oysa bir arı, hücresinden ilk çıktığı andan itibaren bu düzeni nasıl sürdüreceğini, düzendeki görevini, nerede, ne zaman, nasıl davranması gerektiğini bilir. Üstelik bu canlıları yönlendiren, onlara neler yapmaları gerektiğini bildiren başka arılar yoktur. Bu canlılar hiçbir eğitim de almazlar ama son derece disiplinli bir şekilde görevlerini yerine getirirler. Çünkü arılar bu özelliklerle birlikte Allah tarafından yaratılmışlardır. Daha önce Nahl Suresi’nde de gördüğümüz gibi Allah onlara yapacakları işi “ilham etmiştir”. Karanlık bir kovanda on binlercesi birarada yaşayan arıların aralarındaki düzeni ve kusursuz disiplini sağlayan, sonsuz bir güç ve ilim sahibi olan Allah’tır.

KOVANIN EN ÇALIŞKAN ELEMANLARI: İŞÇİ ARILAR


Kovandaki işlerin aksamamasında ve düzenin sağlanmasında en büyük etken işçi arılardır. Sayının çokluğu nedeniyle arı kovanlarında yapılması gereken çok fazla iş vardır. Yavru arıların bakımı, temizlik, beslenme, yiyecek toplama ve depolama, güvenlik gibi pek çok işten işçi arılar sorumludur. Kraliçe gibi dişi olan işçi arılar hücrelerinden çıkar çıkmaz, büyük bir hızla kovanın işlerine koyulurlar. İşçi arıların görevlerinin detaylarına geçmeden önce, yaptıkları belli başlı işler şöyle maddelendirilebilir:

1. Kovanın temizliği

2. Arı larvalarının ve yavrularının bakımı

3. Kraliçe arı ve erkek arıların beslenmesi

4. Bal yapılması

5. Peteklerin inşası ve onarım işleri

6. Kovanın havalandırılması

7. Kovanın güvenliği

8. Nektar ( bal özü), polen ( çiçek tozu), su, reçine gibi malzemelerin toplanması ve depolanması

On binlerce arının yaşadığı kovandaki düzen, her bireyin üzerine düşen görevleri tam olarak yerine getirmesi ile sağlanmaktadır. Peki kovanda nasıl bir düzen vardır? Arılardaki görev dağılımı nasıldır ve neye göre belirlenmektedir?

Bu soruların cevaplarını araştıran Alman böcek bilimci Gustav Rosch yaptığı bir dizi deney sonucunda, işçi arıların kovanda aldıkları görevlerin yaşlarıyla bağlantılı olduğunu keşfetmiştir. Buna göre işçi arılar hayatlarının ilk 3 haftasında birbirinden tamamen farklı görevler alırlar.14 Bu dönemler;

– Birinci dönem: 1. ve 2. gün

– İkinci dönem: 3-9. günler

– Üçüncü dönem: 10-16. günler

– Dördüncü dönem: 17-20. günler

– Beşinci dönem: 21. gün ve sonrası olarak gruplanabilir.

Gerçekte arıların görevlerinin belirlenmesinde sadece yaş etken değildir. Her arının belli sorumlulukları olmasına rağmen acil durumlarda arılar hemen görevlerinde değişiklik yapabilirler. Bu, arı kovanı gibi kalabalık bir topluluk için son derece önemli bir avantajdır. Eğer arılar arasındaki görev dağılımı katı kurallara bağlı olsaydı, beklenmeyen bir olayla karşılaşıldığında koloni zor durumda kalabilirdi. Örneğin kovana büyük bir saldırı olduğunda sadece gardiyan arılar savaşa katılsalardı, diğerleri kendi işlerine devam etselerdi elbette ki bu kovan açısından tehlikeli olurdu. Oysa böyle bir durumda koloninin büyük bir bölümü savunmaya katılır ve öncelikle kovan güvenli hale getirilir.

Aslında arıların ani görev değişimleri sağlık konusunda görev yapan bir kişinin, birdenbire mimarlık ya da mühendislik yapar hale gelmesinden farklı değildir. Burada bir karşılaştırma yapalım ve öncelikle insanlar için düşünelim. Değişik konularda görev alabilen kişiler zeki olarak nitelendirilirler. Bir insan için normal olan bu özellikler bir böcek için söz konusu olduğunda elbette durum değişmektedir. Çünkü insanlar değişik alanlarda eğitim alarak ya da belli bir tecrübe neticesinde bir bilgi birikimi ve deneyim kazanabilirler. Ama burada söz konusu olan arılardır. Arıların yetenekleri ve bilgi birikimleridir. Bunun olağanüstü bir durum olduğu açıktır. Bu durumda şu soruyu sormak gerekir: Arılardaki bilgi birikimi ve yeteneklerin açıklaması nedir? Onlara kim tarafından verilmiştir?

Arılardaki bu yeteneklerin nedeni evrim teorisi savunucularına göre ya tesadüflerdir ya da “tabiat ana”nın onlara bir hediyesidir. Evrimciler doğa ya da tabiat ana olarak nitelendirdikleri gücün arıları usta birer mimar, usta birer bakıcı, usta birer bal üreticisi haline getirdiğini iddia ederler. Oysa kuşların, böceklerin, sürüngenlerin, ağaçların, taşların, çimenlerin, çiçeklerin oluşturduğu “doğa ” kavramı tesadüfleri kullanarak bir arı meydana getiremez. Bir arının kanadını, arılardaki peteklerin hepsini aynı ölçülerde altıgenlerden yapabilecek bir yeteneği, arıların üreme sistemini kısacası arının tek bir vücut parçasını bile yaratamaz. Çünkü doğanın kendisi de Allah tarafından yaratılmıştır. Doğayı oluşturan her parça tüm detaylarıyla birlikte Allah tarafından tasarlanmıştır.

Arılar da yeryüzündeki bütün canlılar gibi Allah’ın ilhamıyla hareket ederler. Yaptıkları bilinçli hareketlerin, sahip oldukl
İşçi Arıların Hayatlarındaki Önemli Dönemler


Birinci Dönem: Kuluçka Temizleyicisi Arılar


İşçi arılar dünyaya gözlerini açar açmaz şaşırtıcı bir şekilde kovan içindeki işlere destek olmaya başlarlar. Onlara yapacakları işi öğreten, yol gösteren eğitmenler bulunmaz. Yumurtadan ilk çıktıkları andan itibaren bilinçli bir şekilde hareket ederler. Her arının görevi bellidir. Hiçbir karışıklık çıkmadan, on binlerce arı tam bir uyum içinde hareket eder ve kovandaki düzeni kısa bir süre içinde sağlar.

Bir işçi arının kovandaki ilk görevi temizliktir. Pupadan çıkan arı hemen temizliğe başlar. Öncelikle kendi hücresinden başlayarak ilk iki gün boyunca kuluçka hücrelerini temizler. Kraliçe arı sürekli yumurtladığı için yeni hücrelere ihtiyaç vardır. Bu nedenle boşalan hücrelerin hemen temizlenerek yeni yumurtalar için hazırlanması gerekmektedir. İşçi arı temizleyeceği hücrenin içine girer bazen dakikalarca içeride kalır. Bütün hücre duvarlarını yalayarak özenle temizler. İşçi arılar kovandaki ilk iki günlerini temizlik dışında kovanı tanımak için içeride dolaşarak da geçirirler. Yaşamlarının daha sonraki bölümlerinde de işçi arılar kovanın genel temizliğinden sorumlu olacaklardır.15

arı yeteneklerin tek kaynağı budur.

ona uğratıldıklarına bir bak. ( Neml Suresi, 14)


ında başıboş ve tesadüfi bir “yaşam mücadelesi” olmadığını da ilerleyen bölümlerde bir kere daha göreceğiz.

İkinci dönem: Larva Bakıcısı Arılar

İşçi arılar hayatlarının 3. gününden itibaren larvaları besleme işini üstlenirler. Bu konuyla ilgili her türlü detayla özenli bir şekilde ilgilenirler.16

Arı larvalarının bakımı diğer pek çok canlı türüne oranla daha fazla özen ve dikkat ister. Burada önemli olan nokta larvaların beslenme şekillerinin şartlara göre değişiklik göstermesidir. Larvanın yaşı, ileride kovan içinde ne gibi bir görevinin olacağı gibi etmenler bu beslenme üzerinde rol oynar. Dadı arılar özel bir beslenme listesine uyarak larvaların bakımını yaparlar.

Arılardaki larva bakımı, larvaların yaşlarına göre iki aşamalı olarak gerçekleşir.

1) İşçi arılar hayatlarının 3.-5. günlerini “larvalardan üç gününü doldurmuş olanları” beslemekle geçirirler. Onları, polen ve balı karıştırarak yaptıkları ‘arı ekmeği’ adı verilen besin ile doyururlar.17 3 günlük olmayan larvalar arı ekmeğini sindiremedikleri için, onları da farklı bir yiyecekle beslerler.

2) Yumurtadan yeni çıkmış larvaların besinleri işçi arıların salgıladığı bir tür süttür. İşçi arılar gelişimlerinin 6. gününe girdiklerinde kafalarının üzerinde bulunan bir çift bez faaliyete geçer. Dadı bezi olarak adlandırılan bu organdan “arı sütü” veya “royal jelly” ( kraliyet jölesi) adı verilen bir sıvı salgılanır. İşte bu sıvı 1-3 günlük arıların besinidir. Arı sütü bilim adamlarını hayretler içinde bırakan çok özel bir maddedir. Çünkü bir larvanın kraliçe veya işçi arı olması tamamen işçi arıların salgıladıkları bu maddeye bağlıdır. Bakıcılar, larvaları sadece yumurtadan çıktıkları ilk 3 gün arı sütü ile beslerler. Larva -yukarıda da belirttiğimiz gibi- daha sonra arı ekmeği verilerek beslenir. Ancak kraliçe adayı olan larvalara hiçbir zaman arı ekmeği verilmez. Kraliçelere diğer arılardan farklı olarak larva dönemi boyunca ( 6 gün süreyle) arı sütü verilir.18

Üçüncü Dönem: İnşaat İşçileri Görev Başında


10. günden itibaren arılar kovan dışına çıkarak çevre hakkında bilgi edinirler. Bu onların kovanı ilk terk edişleridir. Bu arada işçilerin karnındaki balmumu bezleri gelişmeye başlar ve 12. günlerinde olgunlaşarak balmumu üretecek hale gelirler.19 Dadı bezleri ise artık faaliyetlerini durdurmuştur. 12 günlük olan işçiler, arı yavrularını beslemeyi keserler ve birbirine eşit altıgenlerden oluşan peteğin inşaasına koyulurlar. ( Bu konu son derece önemli olduğu için kitabın bundan sonraki bölümlerinde ayrıntılı bir biçimde incelenecektir.)

Arıların kovan içinde sürekli olarak petek inşa etmeleri gerekmez. Ancak yaşadıkları yer ihtiyaçlarını karşılamadığında veya başka bir yere göç ettiklerinde yeni petekler örerler. Bunun dışında balmumunu genellikle petek tamiratında kullanırlar ki, bu iş çok fazla vakitlerini almaz. Bu dönemde arılar çok önemli üç iş daha yaparlar.

Bunlardan ikisi, dışarıdan getirilen yiyecekleri diğer arılara dağıtmak ve petek hücrelerine depolamaktır. Arılar kovana dönen nektar toplayıcılarından balı alır, bunu aç arkadaşlarına bölüştürür veya duruma göre bal odalarına depo ederler.20

Kovandaki Büyük Temizlik

İşçi arıların aynı dönemde yaptıkları üçüncü iş ise kovan temizliğidir. Temizlik, kovan sağlığı açısından çok önemlidir. Bu yaştaki arılar, hücrelerden yeni çıkan arıların geride bıraktıkları parçaları, işi biten petek kapakçıklarını, kovan içinde ölmüş olan arıların cesetlerini ve buna benzer pek çok yabancı maddeyi kovanın çıkışına sürükler ve metrelerce uçarak kovandan uzağa atarlar.21

Ancak eğer kovan içinde bulunan şey taşıyamayacakları kadar büyükse bunu “propolis” adı verilen bir madde ile kaplarlar. Arılar propolisi bazı ağaçların yapışkan tomurcuklarından alt çeneleri yardımıyla kemirdikleri reçineye ağız salgılarını ekleyerek üretir. Daha sonra arka ayaklarındaki özel keselere yerleştirerek kovana taşırlar. Arı reçinası da denen propolisin özelliği içinde bakteri barınamamasıdır.22

Arılar propolisin antibakteriyel özelliğinden çok isabetli bir şekilde yararlanırlar. Kovan içinde öldürdükleri ve dışarı taşıyamayacakları kadar büyük olan böcekleri propolisle kaplayarak bir nevi mumyalama işlemi yaparlar.

Son cümle dikkatle üzerinde düşünülerek okunduğunda şaşırtıcı ayrıntılar taşıdığı görülecektir. Bu ayrıntıların tam anlaşılması için arıların propolosi kullanma şeklini ve yaptıkları işlemleri sırasıyla düşünelim.

Öncelikle arılar bir canlı öldüğünde bedeninde bozulmaların olacağını ve ortaya çıkan maddelerin kovandaki canlılara zarar verebileceğini bilmektedirler. Ayrıca bu bozulmayı engellemek için ölen canlının özel bir kimyasal işleme tabi tutulması gerektiğinin de farkındadırlar. Mumyalama işlemi için de bakteri barındırmama özelliğine sahip bir madde olan propolisi kullanmaktadırlar.

Buraya kadar sıralanmış  olan bilgiler ışığında düşünerek şu soruları soralım: Acaba arılar bir canlıda meydana gelebilecek bozulmaları ve bu bozulmanın zararlı etkilerini nasıl yok edebileceklerini nereden bilmektedirler? Üstelik sadece bunları bilmekle kalmayıp propolis gibi bir maddeyi kullanıma geçirmeyi nasıl akletmiş olabilirler? Arılara bunu öğreten kimdir? Bu maddeyi arılar nasıl keşfetmişlerdir? Formülünü nasıl bulup, üretime nasıl geçmişlerdir? Bu formülün bilgisini diğer koloni üyelerine ve kendilerinden sonra gelen nesillere nasıl aktarmışlardır?

Mumyalama işlemi, antiseptik maddenin içeriği ve üretimi veya nerelerde kullanılacağı gibi konularda arıların bir bilgisinin olamayacağı ve vücutlarında bunları üretebilecekleri bir sistemi de kendilerinin meydana getiremeyeceği açıktır. Bütün bunları arılar kendi kendilerine akledemezler. Her aşamasında belli bir akıl ve bilgi gerektiren bu işlemleri arılar tesadüfen de öğrenmiş değildirler.  Çünkü tesadüfler, şuurlu ve akılcı hareketler ortaya çıkaramazlar.

Bunlar, tüm bu işlemlerin nasıl yapılacağının arılara başka bir Akıl tarafından öğretilmiş olduğunu gösterir. Bu bilgilerin tümü arılara yaratıcıları olan Allah tarafından ilham edilmektedir. Yeryüzündeki herşey gibi arılar da Melik ( bütün kainatın sahibi ve mutlak surette hükümdarı) olan Allah’a boyun eğmişlerdir:

Hak Melik olan Allah pek yücedir. O’ndan başka ilah yoktur; Kerim olan Arş’ın Rabbi’dir. ( Mü’minun Suresi, 116)

Propolisin Çok Yönlü Kullanımı


Arı reçinesinin ( propolisin) diğer bir kullanım yeri ise kovan inşaatıdır. Arılar kovandaki çatlak ve delikleri bu maddeyle sıvarlar. Ayrıca sıcaklığın çok yüksek olduğu bazı volkanik arazilerde ( İtalya’nın güneyindeki Salerno arazileri gibi) peteklerin erimemesi için, petek hammaddesi olan balmumuna reçine ekleyerek balmumunun dayanıklılığını artırdıkları da gözlenmiştir.23

Kovan içinde değişik alanlarda kullanılan propolisin toplanması ve taşınması gibi konularda arılar arasında tam anlamıyla bir işbölümü vardır. Propolis taşıyan arının kovana dönüşü polen taşıyan bir arınınkinden farklıdır. Polen taşıyıcısı yükünü koymak için boş bir hücre arar. Propolis taşıyıcısı ise hemen bu maddeye ihtiyaç duyulan inşaat alanına gider ve topladığı maddeyi diğer arılara gösterir. İşçiler propolise ihtiyaç duyduklarında, taşıyıcının yanına giderler ve gereken miktarda maddeyi torbanın içinden alırlar. Hemen balmumu ile karıştırarak yapışkan bir tutkal haline getirirler ve inşaat işlemlerinde kullanırlar. Burada dikkat çekici olan nokta propolis taşıyıcısı arının inşaat işine karışmaması ve bu işle uğraşan arkadaşlarının yükünü almalarını beklemesidir.24 Arı kolonilerindeki her üyenin belli bir işi vardır. Herkes kendi göreviyle ilgilenir, sadece bir iş aksadığında diğer arılar aksayan işlere destek olur. Bu nedenle arı reçineyi hem toplayıp hem yamamakla veya mumyalamakla, hem de mumyaladığını dışarı taşımakla uğraşmaz. Kovandaki işçi arıların tümü bu işlerin her birini yapabilecek yeteneklere sahip olsalar da, sadece kendi işlerini en iyi şekilde yapıp, diğer işleri o konuda görevlendirilmiş arkadaşlarına bırakırlar.

İşçi arıların hayatları incelenirken unutulmaması gereken çok önemli bir nokta vardır. 5-6 haftalık yaşamları boyunca işçi arılarda gerçekleşen görev değişikliklerinin tümü vücutlarında meydana gelen değişimlere bağlıdır. Bazı bezler etkisizleşirken, yeni bezler ortaya çıkmakta ve farklı bir görev için harekete geçmektedir. Örneğin arıların petek yapma dönemlerinde balmumu bezleri gelişir, dadılık dönemlerinde ise larvalar için besin üreten bezleri gelişir. Gardiyanlık dönemleri geldiğindeyse işçi arıların vücutlarındaki salgı bezleri birdenbire zehir salgılamaya başlar. Eğer tesadüfi bir gelişim söz konusu olsaydı, pek çok problem yaşanırdı; daha doğrusu tesadüfi bir gelişimle böyle düzenli bir sistemin meydana gelmesi asla mümkün olmazdı. Örneğin larva besleme döneminde işçi arıların vücudundan arı sütü yerine zehir salgılanabilirdi. Bu durumda larvaların tümü ölür ve arıların da soyu tükenirdi. Ama bütün bu görev değişimleri sırasında hiçbir problem çıkmaz. Herşey çok kontrollü bir şekilde, kusursuz bir düzen içinde gerçekleşir.

İşçi arılar hayatlarının dördüncü dönemlerinde yine bir görev değişikliği yaşarlar.

Dördüncü Dönem: Kovan Bekçileri


Arılar hayatlarının dördüncü dönemlerinde kovan girişinde nöbetçilik yaparlar. Vücutlarında bir değişim olur; iğne bezleri gelişir ve zehir üretmeye başlar. İşte bu dönemdeki arılar, kovan kapısında nöbet tutarak davetsiz misafirlerin içeri girmesini engellerler. Gelen her canlı -arılar bile- kapıdaki nöbetçinin kontrolünden geçerek içeri girebilir. Nöbetçi arının yerinden ayrılması durumunda ise hemen başka bir işçi arı gelir ve kovan kapısındaki nöbeti devralır.25

Arıların kovan bekçiliğini, sınır kapılarında giriş yapmaya çalışanlara uygulanan kontrollere benzetebiliriz. Bir ülkenin sınır güvenliği çok önemlidir. Bu nedenle alınan güvenlik önlemleri son derece fazladır. Aynı şekilde kovanlardaki güvenlik önlemleri de son derece sıkıdır. Gardiyan arılar kovana yabancı girişine hiçbir şekilde izin vermezler.

Bütün arılar dış görünüş olarak birbirlerine çok benzemelerine rağmen kovana giren yabancı arılar hemen teşhis edilir. Bu ayrımı arıların nasıl yaptığını araştıran bilim adamları şaşırtıcı sonuçlar elde etmişlerdir. Arıların birbirini tanımasındaki en önemli etken kovan kokusudur. Her arı kolonisinin kendine özgü, diğer kovanlardan onları ayıran bir kovan kokusu vardır. Arılar birbirlerini bu koku sayesinde ayırt ederler. Kovan kokusunu taşımayan canlılar kovan için tehlike demektir. Bu nedenle kovandan olmayan her canlı, hiç ayrım yapılmadan, kapıdaki nöbetçilerin saldırısına uğrar.

Başka bir kovana girmeye çalışan arılar farklı kokuları nedeniyle nöbetçiler tarafından hemen teşhis edilirler ve yine nöbetçiler tarafından kovandan dışarı atılırlar ya da öldürülürler.

Yabancı bir canlı, kovan girişinde göründüğü zaman, nöbetçi arılar hemen sert tepkiler vermeye başlarlar. Kovan dışından olduğu tespit edilen davetsiz misafire karşı nöbetçiler zehirli iğnelerini kullanırlar. Nöbetçi arıların ilk hamlesinin hemen ardından genelde diğer kovan üyeleri de saldırıya katılırlar.

Kovandaki kitlesel saldırıyı ateşleyen sinyal, yabancıya saldıran nöbetçi arının iğnesinden salgılanan kokulu bir kimyasaldır. Bazı durumlarda saldırıyı başlatan  kokuların salgılanmasının yanısıra huzursuz olan hayvandaki karakteristik duruş ve uçuş tipleri de kovandaki diğer arılar için alarm sinyali anlamına gelir. Alarm sinyallerinin yayılmasının ardından yüzlerce arı kovan kapısına birikir. Nöbetçi arıdan yayılan koku ne kadar kuvvetli olursa, arılar da o kadar heyecanlı ve savaşçı olurlar.26

Arıların anlaşmasında son derece önemli bir yeri olan bu özel kokular, arılar ilk ortaya çıktıklarından beri kullanılmaktadır. Arılar Allah’ın kendileri için yaratmış olduğu özel tasarımlara sahip bedenlerinde bu kokuları üretmekte ve bu yolla aralarındaki iletişimi sürdürebilmektedirler.

İşçi Arıların Fedakarlığı

Gardiyanlık yaptıkları bu dönemde işçi arılar aslında kendi hayatlarını riske atmaktadırlar. Çünkü düşmana saldıran arı, iğnesini geri çekemediği zaman ölüm tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Balarılarının iğnesi bir kirpinin dikeni gibi küçük oklara sahiptir. Bu yapısı nedeniyle iğne birçok hayvanın etinden geri çekilemeyebilir. Nöbetçi arılar iğnelerini ancak başka bir arıyı ya da bazı hayvanları soktuklarında geri çekebilirler ve kendilerine bir zarar gelmez. Ama özellikle insanları soktuktan sonra uçmaya çalışırken arıların iğneleri soktukları yerde takılı kalır ve arının karnının arka tarafı yırtılır. Karnın yırtılmış kısmında, zehir salgısı ve onu kontrol eden sinirler vardır. İç organlarındaki bu tahribat sonucunda arı ölür. Ölen arıdan kopan salgı bezinin başka bir özelliği de, arının vücudundan ayrılmış olmasına rağmen kurbanının yarasına belli bir süre daha zehir pompalamaya devam etmesidir.27

Kovanın korunması bütün koloniyi ilgilendiren önemli bir sorumluluktur. Nöbetçi arılar da bu sorumluluğu kendi hayatlarını tehlikeye atarak yerine getirirler. Kovandaki her arı, zamanı gelip de nöbetçilik görevini devraldığında aynı şekilde hareket eder ve kendi canı pahasına da olsa kovanı korur.

Arıların bu fedakar tavırları, evrim savunucularının doğada bir “yaşam savaşı” olduğu, her canlının yalnızca kendi soyunu korumaya çalıştığı yönündeki iddialarını yalanlamaktadır.

Arıların Fedakar Davranışlarının Gerçek Nedeni


Evrim teorisinin “hayatta kalma mücadelesi” tezine göre fedakarlık, açıklanması imkansız bir davranıştır. Evrimcilerin iddiaları canlıların kendilerini korumak ve hayatta kalabilmek için savaştıkları doğrultusundadır. Oysa doğanın sadece savaşan bireylerden oluştuğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü canlılar arasında yardımlaşma, fedakarlık gibi pek çok davranış vardır. Bu durum karşısında bazı evrimciler canlıların tüm neslin devamı için kendilerini feda ettiklerini, yani bu işten çıkarları olduğu için fedakarlık yaptıklarını iddia ederler. Elbette bu iddia kendi içinde pek çok çelişkiyi barındırmaktadır.

Örneğin nöbetçi arılar çoğu zaman kendilerinden çok daha büyük olan eşekarısı gibi canlıların üzerine hiç düşünmeden atılırlar ve savaşırlar. Arıların bütün bunları kendi kendilerini düşünerek yaptıklarını ve bundan bir çıkarlarının olduğunu iddia etmek cevaplanması gereken bazı soruları da beraberinde getirecektir. Arılar bunu yaparken acaba “kolonideki yavruların korunması” gibi bir mantık yürütebilirler mi? Arıların geçmiş-gelecek gibi kavramları, bunlara yönelik kaygı ve beklentileri olabilir mi? İşçi arıların kovan savunması yaparken ölmelerinde ne gibi bir çıkarları olabilir?

Elbette ki arıların mantık yürütmesi söz konusu değildir. Arıların bu işten hiçbir çıkarları da yoktur. Zaten çıkarları olsa bile kendi hayatlarını tehlikeye atmalarının bir anlamı yoktur. Nöbetçi arılar sadece kovanı koruma görevi kendilerine verildiği için böyle yaparlar.

Hiçbir akla ve şuura sahip olmayan canlıların bir plan belirleyip, ona göre hareket etmesi, örnek yardımlaşmalar sergilemesi, özveride bulunması tesadüfen meydana gelecek davranışlar değildir. Bunların o canlıya öğretilmiş, diğer bir deyişle Allah tarafından ilham edilmiş olması gerekir.

Bu kitabın konusu olan arılar da yeryüzündeki diğer canlılar gibi      Allah’ın ilhamıyla hareket eder. Evrendeki tüm canlılar, atlar, kuşlar, böcekler, ağaçlar, çiçekler, kaplanlar, filler Allah’a boyun eğmişdir. Yaptıkları her hareketi Allah’ın ilhamıyla yapmaktadırlar. Allah Hud Suresi’nde canlılar üzerindeki hakimiyetini bize şöyle bildirmektedir:

…O’nun alnından yakalayıp denetlemediği hiçbir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerindedir ( dosdoğru yolda olanı korumaktadır). ( Hud Suresi, 56)
Beşinci Dönem: Besin Toplayıcısı Arılar


İşçi balarılarının hayatlarının son dönemlerindeki görevleri besin toplamaktır. İhtiyaçları olan tüm besin maddelerini çiçeklerden temin ettikleri polen ( çiçek tozu) ve nektar ( bal özü) sayesinde karşılarlar. Polen protein yönünden zengin bir maddedir, nektar ise hem enerji kaynağıdır, hem de balın ana maddesidir. Arılar kışın besin bulamayacakları için kovanlarına bal depo ederler. Kış için ayrıca polen depo edilmez, yalnız yağmurlu havalarda kullanılmak üzere yavru arılara yetecek kadar polen biriktirilir.28

Arılar çiçeklerden topladıkları poleni doğrudan doğruya kullanmaz, “arı poleni” veya “arı ekmeği” adı verilen bir maddeye dönüştürürler. Bu dönüşüm çiçeklerden toplanan polenlere nektarla birlikte bazı enzimlerin eklenmesiyle sağlanır. Elde edilen bu madde sadece beslenme için kullanılır.29

Polen ve nektar toplama görevi 21 günlük işçi arılara düşmektedir. Bu aşamada artık balmumu yapmaya yarayan mum bezleri mum salgılamayı durdurur. İşçi arılar kovan dışına çıkarak yeni ve tehlikeli görevlerine başlarlar. Çiçekler arasında dolaşma görevi tehlikelidir çünkü arıların bütün düşmanları ( örümcekler, yusufçuklar gibi) dışarıdadır. Aynı zamanda arılar, kovan ve yiyecek kaynağı arasında sürekli uçuş halinde oldukları için de bu görev oldukça yorucudur. Uçuş kasları yıpranan arılar kısa bir süre sonra ölürler.

Arıların vücutları polen ve nektar toplamak için tasarlanmış özel sistemlerle donatılmıştır. Arılar, nektarı bal kesesine doldurmak için yutar. Polenler ise nektar gibi yutulmaz, kümeler halinde arıların arka bacaklarının yan taraflarına yapışık olarak açıkta kovana taşınır.

Arıların Polen Sepetleri


Arıların arka bacaklarının dış tarafı çok hafif bir çukur oluşturacak şekilde bir tasarıma sahiptir. Vücutlarının bu bölümü adeta polenleri taşımaya yarayan bir kaşık gibidir. Ayrıca bacaklarının çevresinde uzun tüyler vardır. Bu bölüme “polen kesesi” adı verilir. Arıların karınlarının  alt tarafı ise tamamen yumuşak tüylerle kaplanmıştır. Çiçekten polen toplarken bunların üzerine de çiçek tozları yapışır. İşçi arıların bacaklarındaki fırçayı andıran tüyler ise karınlarının altına yapışan çiçek tozlarını fırçalayarak, bunları polen keselerinde biriktirebilmelerine yarar.30

Besin toplayıcılığı yapma zamanı gelen bir balarısı, uçuşa çıkmadan önce enerji kazanabilmek için kursağını bir miktar bal ile doldurur. Bundan başka topladığı polenleri sepete yerleştirmek için de kursağındaki bu baldan kullanır. Polen toplayan arı çiçeğin erkek organı üstüne konduğunda, burada bulunan polenleri çenelerini ve ön ayaklarını kullanarak kazır ve onları yapışkan hale getirmek için de kursağındaki bal ile ıslatır. Arı bu işleri yaparken polenlerin bir kısmı da vücudundaki kılların arasına bulaşır. Bu nedenle arının görüntüsü kimi zaman una bulanmış gibi olur.

Polenleri, polen kesesine fırçalama işini -bu işlem süpürme olarak da tanımlanabilir- arı uçarken yapar. Bir çiçekten başka bir çiçeğe doğru uçarken bir yandan da arka bacağında bulunan fırçasıyla vücuduna ve arka bacağına yapışmış olan polenleri biraraya toplar. Sonra aynı işlemi diğer bacağıyla da yapar. Yani arı bir sağ bir sol ayağını kullanarak polenleri toplar ve bacağının dış tarafında bulunan sepetçiğe doğru iter. Bu şekilde polenler birikir. Arı  bu işlemi sepetçik doluncaya kadar devam ettirir. En sonunda burada irice ve yoğun bir çiçek tozu topağı oluşur, artık arının polen kesesi dolmuştur. Polenlerin düşmemesi için de arı, ara sıra bacağıyla sepetçiğin dış tarafından vurarak, polenleri sepete iyice yerleştirir ve kovana doğru yola çıkar. Kovana vardığında ise polenleri, özel olarak ayrılmış  olan polen hücrelerinden birine yerleştirecektir.31

Pek çok böcek çiçeklerden polen taşır ama hiçbiri arılar kadar verimli sonuç alamaz. Bunun en önemli nedeni arıların polen toplamaya son derece elverişli olan vücut yapılarıdır. Polen toplama işi yoğun bir çalışma gerektirir, çünkü arının uzun süre çalışıp toplayarak kovana taşıdığı polen paketi ancak bir çifttir. Oysa tek bir petek gözünün polenle dolması için ortalama 20 çift polen paketine gereksinim vardır. Bu da arıların hiç durmadan hareket halinde olması demektir.32

Arılar çiçeklerden iki ayrı madde toplar. Bu iki maddenin hem içerikleri, hem toplanış biçimleri, hem de kullanım alanları birbirinden çok farklıdır. Çiçeklerdeki nektarı toplayabilmek için de arılar polen taşımak için kullandıklarından daha farklı bir sisteme ihtiyaç duyar. Çünkü çiçeklerin yapılarına göre nektarların bulunduğu yer de değişiklik gösterir. Bazı çiçeklerin nektarları çiçek yapraklarının üzerinde serbestçe görülecek şekildedir ve bu bölgeye böcekler kolayca ulaşabilir. Ancak bazı çiçek türlerinin nektarları ulaşılması daha zor olan, çiçeğin boru şeklinde uzayan dip tarafında bulunur. Bu yüzden böceklerin daha diplere inmesi ve nektarı çiçeğin o bölümünden çıkarması gerekir.

Bu durum pek çok böcek için sorun yaratırken arılar için bir problem oluşturmaz, çünkü arıların derinlerdeki bal özüne ulaşmalarını sağlayan boru biçiminde “proboscis” adı verilen bir organları vardır. Proboscis arının çiçeklerden kolay nektar toplamasını sağlar. Bundan başka bal ve su gibi maddeleri de bu organları ile toplar. Uzun bir burun olarak nitelendirilebilecek olan proboscis, arılar arasındaki besin değişiminde de rol oynar. Bu organ aynı zamanda kraliçe arının salgısının yalanmasında ve diğer arılara aktarılmasında da kullanılır. İşçi arılar proboscislerini kullanmadıkları zamanlarda, ağızlarının alt bölümünde bulunan boşlukta, z harfi görünümünde olacak şekilde içeri doğru katlarlar. Nektar, polen ya da su toplamak istediklerinde ise tekrar açarlar.33

Arı bir çiçeğe konunca nektar damlacıkları önce emme hortumundan sonra da yemek borusundan geçerek “bal midesi” adı verilen bölüme akar. Arılar taşıyabilecekleri kadar bal özünü buraya doldurur ve kovana döner. Bu arada balarılarının yaklaşık 50 mm3’lük bir kapasitesi olan bal keselerini tamamen nektarla doldurabilmeleri için 100 ile 150 arasında çiçeği ziyaret etmeleri gereklidir. 34

Arılar arasındaki iş bölümü nektar toplanması ve yerleştirilmesi işlerinde de açıkça görülmektedir. Şöyle ki nektar yüküyle dönen toplayıcı arı bunu hücrelere yerleştirmekle uğraşarak hiç vakit kaybetmez. Bunun yerine bu işle görevlendirilmiş olan arılara nektarı ağız yoluyla aktarır. Midesinde kendisine enerji verecek kadar bal bırakır ve hemen besin kaynağına doğru uçar. Kendisine nektar aktarılan görevli de duruma göre nektarı başka arılara verebilir veya depolayabilir. Bu işlem kovandaki arıların o andaki gıda ihtiyacına bağlıdır. 35

Diğer Görevler…


Balarıları besin toplamaya başladıktan ve yetişkin bir arı olduktan sonra her işi yapabilir. Bunun için sadece arıların 3 haftalık olması yeterlidir.

Daha önce arıların büyüme dönemleri boyunca vücutlarında çeşitli değişikliklerin meydana geldiğinden ve bu değişikliklerle doğru orantılı olarak kovan içindeki görevlerinin değiştiğinden bahsetmiştik. Arıların vücutlarında dönem dönem gerçekleşen bu değişiklikler geri dönülmez değişiklikler değildir. Kovandaki ihtiyaçlar doğrultusunda arıların organları eski fonksiyonlarını tekrar kazanabilir. Örneğin bir saldırı ya da bir yangın sonucunda kovanda herhangi bir tahribat meydana geldiğinde, bunu telafi etmek için artık balmumu üretmeyen yetişkinler birdenbire balmumu üretmeye başlayabilir. Benzer şekilde, larvaların beslenmesinde bir aksaklık ihtimali belirirse bu defa dadılık yapan arıların dışında da, dadı bezleri faaliyete geçen arılar olabilir. Bundan başka bal stoğu yetersiz olduğunda da daha fazla arı nektar toplamaya çıkabilir veya kovanın acil olarak serinletilmesi gerekiyorsa diğer arılar o sırada yaptıkları işleri bırakıp, hemen bu işe yönelebilir. Kovan büyük bir saldırıya uğradığında arıların çoğu savunmaya katılır, yüzlerce işçi arı kovan girişine birikir ve saldırı hep birlikte geri püskürtülür.36 Kısacası her arı o anda kovanda ne gibi ihtiyaçların ortaya çıktığını ve buna bağlı olarak nerede, nasıl davranması gerektiğini çok iyi bilir. Şimdiye kadar ele alınan konularda da görüldüğü gibi arıların tüm hareketlerine bir “bilinç” hakimdir. Arılar üstlerine düşen görevleri son derece başarılı bir şekilde yerine getirmektedir.

Bu bilgiler doğrultusunda düşünüldüğünde çok önemli bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Arıların her türlü özelliklerini ( hem davranışsal, hem de fiziksel olarak) kendi iradeleri ile ya da tesadüfen kazandıklarını iddia etmek akla, mantığa ve bilime uymayan bir iddiadır. Arıların tümünün aynı dönemlerde aynı şekilde hareket etmesi, kovandaki düzenin arılar ilk ortaya çıktığından beri hiç değişmeden devam etmesi gibi detaylar arıları yöneten aklın açık göstergelerindendir. Arıların sahip oldukları bilgilerin tümü bu canlılara üstün bir akıl sahibi tarafından verilmektedir. Arılara neler yapmaları gerektiğini, hangi dönemde ne gibi görevlerde bulunacaklarını ilham eden bu aklın sahibi, sonsuz bir ilmin sahibi olan Allah’tır.  Allah herşeyi bir düzen içinde yaratandır.

O Allah ki, yaratandır, ( en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, ‘şekil ve suret’ verendir. En güzel isimler O’n

Kovandaki Isının Ayarlanması


Bazı canlılar yaşadıkları ortamın sıcaklığını dengede tutabilmek için kendi vücut ısılarını kullanırlar. Vücut sıcaklıklarıyla bu ayarlamayı yapabilenler memeli hayvanlar ve kuşlardır. Diğer pek çok canlının ( kertenkele, yılan, kurbağa, balık, salyangoz, solucan, ıstakoz, böcek vs.) vücut ısıları ise yaşadıkları bölgenin ısısına göre değişiklik gösterir.

Bu bilgiler göz önüne alındığında arı kovanlarındaki 35°C’lik değişmeyen ısı son derece dikkat çekicidir. Çünkü arılar da vücut sıcaklıklarında değişiklik yapamayan canlılardandır. Bu nedenle kovan içindeki sıcaklığı vücut sıcaklıkları ile dengeleyemezler. Ancak hareket etmelerinin sonucunda ortaya çıkan ısı ile kovandaki ısı dengesini sağlarlar.37 İşçi arıların kovan içindeki en önemli görevlerinden biri de kovandaki ısının ayarlanmasıdır. Balarıları, bulundukları ortam ( ağaç kovuğu, kaya arası vs.) ve dışarının ısısı ne olursa olsun kovandaki ısıyı her zaman kontrolleri altında tutarlar. Bahar sonundan sonbahara kadar kovan ısısı 34.5°C-35.5°C arasında korunur. Balarıları ısı değişikliklerinden etkilenen canlılardır. Balmumu üretimleri, balın oluşumu gibi işlemlerin tümü belirli bir sıcaklıkta gerçekleştirilir. Kovandaki ısı değişikliğinden en çok etkilenenlerse yavru arılardır. Bu nedenle kuluçka odalarının sıcaklığına özellikle çok dikkat edilir. Gün içinde gerçekleşen sıcaklık değişikliklerine göre arılar kovan ısısını korumak için çeşitli çalışmalar yaparlar. Örneğin havanın daha soğuk olduğu sabahın erken saatlerinde işçiler petek çevresinde kümelenir ve vücut sıcaklıkları ile yumurtaları ısıtırlar. Gün ilerledikçe ve hava ısınmaya başladıkça arılar tarafından örülen küme yavaş yavaş dağılır. Eğer sıcaklık artmaya devam ederse işçilerin bir bölümü ısıyı düşürmek için kanatlarını yelpaze gibi sallamaya başlar. Hava akımını kovanın girişine ve peteklerin üzerine doğru yönlendirerek kovan ısısını düşürmeye çalışırlar.

Çok sıcak günlerde ise arılar daha şiddetli bir soğutma yöntemi kullanırlar. Yiyecek toplayan arılar kovan ısısı çok yükseldiğinde polen veya nektar yerine kovana, yakındaki su kaynaklarından aldıkları su damlalarını getirir ve bunları kuluçka hücrelerinin üzerine serperler.38 Daha sonra kanatlarıyla hava akımı oluşturarak bu damlaların içerisindeki suyu buharlaştırırlar. Bu soğutma sistemiyle kovanın ısısı kısa sürede eski haline döner.39 Bu konuyla ilgili olarak yapılan bir deneyde, sıcaklığın 50 °C’ye yükseldiği bir günde kovan tam güneşin altına konulmuş, arıların yakındaki bir su kaynağından sürekli su taşı(Zeker) kovan içi sıcaklığını yaklaşık 35 °C’de sabit tuttukları gözlenmiştir.

Arılar kış aylarında ısınmak için de yazın kovanı soğuturken kullandıklarına benzer bir yöntem kullanırlar. Kovan ısısı düştüğünde arılar önce sıkıca birbirlerine kümelenirler. Kalınlığı soğuğun şiddetine göre 2.5 cm ile 7.5 cm arasında olan bu arı kümesi, bir kabuk gibi peteği kaplar. Ana kümeye dahil olmayan arılar iç taraftadır, birbirlerine yakın olmalarına rağmen dışarıdakiler kadar sıkışık değildirler. Bu arılar sürekli hareket ederek dışarıdaki arılar için ısı açığa çıkarırlar. ( Her bir arının 10 °C sıcaklıkta, dakikada 0.1 kalori ısı üretebildiği bilinmektedir.) Arılar daha çok ısı elde etmek için daha fazla hareket ederler. Dışarıdakiler ise büzülerek vücutlarının soğuğa daha az temas etmesini sağlarlar. Kümenin dışında yer alan arıların karınlarına depoladıkları besin bir süre sonra biter. Bunun üzerine iç kısımdaki arılarla diğerleri arasında yer değişimi yaşanır. Arılar arasındaki bu değişim, gerekli olan sıcaklık elde edilene kadar devam eder.40 Arılar bu yöntemi kullanarak hava sıcaklığı -30 °C’ye düştüğünde bile kovan ısısını yaklaşık olarak 35 °C’de tutabilmektedirler.41

Şu ana kadar anlaşıldığı gibi, kovan ısısının ayarlanmasında arıların kullandıkları çözümler son derece etkili ve pratiktir. Burada üzerinde düşünülmesi gereken nokta, arıların bu çözümleri nasıl keşfettikleri ve kovanın ısısını nasıl doğru olarak tespit ettikleri konusudur. Bir böceğin sıcaklık konusunda bu kadar hassas ölçümler yapabilmesi son derece şaşırtıcıdır.

Öncelikle sıcaklık ölçümü yapabilmesi için arının vücudunda bir ısı ölçerin bulunması şarttır. Bu durumda termometre hassaslığındaki bu organın arının vücudunda nasıl oluştuğu sorusunun cevabının verilmesi gerekecektir. Arılar bu sisteme tesadüfen sahip olamayacaklarına ve kovan ısısının kaç derecede olacağını, ısının nasıl  korunacağını tesadüfen keşfedemeyeceklerine göre bütün bunları arılarda var eden bir güç vardır.

Arıların bütün bunları kendi kendilerine yapmaları imkansızdır. Arılardaki ısı ölçüm sisteminin tasarımı ve bunun vücutlarına yerleştirilmesi, kovanı ne zaman ve nasıl ısıtıp soğutacakları gibi bilgilere arılar kendiliklerinden ulaşmış olamazlar.

Tüm bunlar bizi tek bir sonuca ulaştırır. Arılara, yaptıkları her hareket yaratıcıları olan üstün güç sahibi Allah tarafından ilham edilmektedir. Sahip oldukları sistemlerin tasarımı da benzersiz sanatını bize yarattığı canlılarda tanıtan Allah’a aittir.


İşçi Arıların Ölümü


Koloninin tüm yükü üzerlerinde bulunan işçi arılar, doğdukları andan itibaren hiç durmadan çalışırlar. Bu yoğun tempo nedeniyle kovandan çıkıp yiyecek toplamaya başladıktan sonra ancak 3-4 hafta kadar yaşayabilirler.

İşçi arının ölümüne yol açan nedenlerden en önemlisi yiyecek arama işidir. Bu zor işin sonucunda arının beslenme ve balmumu bezleri zarar görür. Ayrıca işçi arı tüylerini kaybeder ve sonunda ( toplam olarak yaptığı yaklaşık 800 km.lik bir uçuştan sonra) uçma kasları da tükenir. İşçi arılar genellikle kovandan uzakta ve görev başında iken ölürler.42

Sonbaharda yumurtalardan çıkacak yeni bireyler koloninin bakımını üstleneceklerdir. Bu arıların doğumu kışa denk geldiği için kovan dışına çıkmaz ve kendilerinden önceki arıların depoladıkları yiyecekler ile beslenirler.

Koloniyi oluşturan arıların ömürleri kısa olsa da koloniler oldukça uzun süre hayatta kalır. Öyle ki aynı koloni ( orman yangını ve kuraklık gibi olağanüstü durumlar hariç) 20 yıl ve bazen daha da fazla süreyle varlığını koruyabilir.

Arılar Bir Anda Ortaya Çıkmışlardır


Arıların yaşamı incelenirken özellikle dikkat edilmesi gereken nokta, kovandaki tüm işlerin sayıları ortalama 40 ila 80 bin arasında değişen arılar tarafından yapılması ve bu sayıya rağmen kovanda en ufak bir karışıklığın ve düzensizliğin yaşanmamasıdır. Kalabalığa rağmen ne larvalar aç kalır, ne savunma aksatılır, ne de kraliçeye hizmet geciktirilir. Arılar hayatlarının her aşamasında son derece akılcı davranıp, üstlendikleri her işi en başarılı şekilde tamamlarlar.

National Geographic Society tarafından yayınlanan The Marvels of Animal Behaviour adlı kitapta işçi arıların faaliyetleri şöyle anlatılır:

İşçi arıların hareketleri son derece tutarlıdır ve amaçsız bir şekilde hareket etmezler. Örneğin, bir arı yeni yumurtalar için hücreler hazırlarken, diğeri kraliçeye hizmet için petekler arasında dolaşır, bir üçüncüsü bal toplar, bir başkası ise kovan kapısında nöbet tutar. Her işçi kesin olarak neyi nasıl yapacağını bilir, kusursuz bir disiplinle hareket eder.43

Daha önceki bölümlerde de değindiğimiz gibi işçi arılar, kovandaki işleri gerçekleştirmek için kimi zaman özel sıvılar, kimi zamansa o iş için tasarlanmış organlar kullanırlar. Bir arının yaşamını devam ettirebilmesi için şu anda sahip olduğu özelliklerin tümünün aynı anda var olması zorunludur. Kovanı savunmak için gerekli olan zehirli iğneler, nektarı çiçeklerden toplamak için kullandıkları uzun dil, çiçek tozlarının vücutlarına yapışmasını sağlayan tüyler, bacaklarına monte edilmiş fırça benzeri tüyler ve daha pek çok yapı, arılar ilk ortaya çıktıklarından beri mevcuttur. Bundan başka arılarda evrimcilerin içgüdü olarak nitelendirdikleri davranışların da ilk ortaya çıktıkları anda var olması gereklidir. Bir arı, larvaları nasıl besleyeceğini, kraliçeye nasıl bir ihtimam göstermesi gerektiğini, petekleri hangi açı ile yaparsa balın rahatlıkla depolanabileceğini, balmumundan nasıl tasarruf yapacağını, kovanı nasıl koruyacağını, propolisi nasıl toplayacağını, yiyeceğin yerini diğerlerine nasıl bildireceğini doğduğu anda bilmek zorundadır. Kısacası arıların sahip oldukları tüm yeteneklerin ilk ortaya çıktıkları anda var olması gereklidir.

Arıları arı yapan özelliklerden tek bir tanesinin olmaması durumunda bile ortaya aksaklıklar çıkacak ve bu canlılar yaşamlarını sürdüremeyeceklerdir. Bütün bunlar bize arıların, evrimcilerin iddia ettikleri gibi, zaman içinde gerçekleşen gelişimlerle ortaya çıkmadıklarını gösterir. Arılar, vücutlarındaki sistemlerden sadece birinin eksikliği halinde bile hayatlarını sürdüremezler. Örneğin, iğneleri olmasa kendilerini savunamaz, bacaklarının arkasındaki polen sepetleri olmasa kovana besin taşıyamaz, dilleri kısa olsa nektara ulaşamaz, balmumu salgılamasa petek öremez. Larva bakımını ve petek örmeyi bilmese neslini devam ettiremez. Zehir bezleri gelişse ama kovanı korumayı bilmese bir işe yaramaz. Kısacası, arıların tüm vücut sistemlerinin ve tüm yeteneklerinin aynı anda ve eksiksiz bir şekilde ortaya çıkması gereklidir. Böyle bir şeyin tesadüfen oluşması ise imkansızdır.

Bütün bunlar arıların bir anda, şu anki halleri ile ortaya çıktıklarını gösterir. Arılar bir Yaratıcı tarafından yaratılmışlardır. O Yaratıcı arılarda yarattığı kusursuz tasarım ile bize Kendisi’ni tanıtmaktadır. Bu Yaratıcı Allah’tır. Tüm evrenin yaratıcısı olan Allah çok üstün, sınırsız ve benzersiz bir Aklın sahibidir. Allah her türlü yaratmayı bilen, herşeyden haberdar olandır:

O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve orada her canlıdan türetip yayıverdi. Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her güzel olan çiftten bir bitki bitirdik. Bu, Allah’ın yaratmasıdır. Şu halde, O’nun dışında olanların yarattıklarını bana gösterin. Hayır, zulmedenler, açıkca bir sapıklık içindedirler. ( Lokman Suresi, 10-11)

KOVANIN DEVAMLILIĞINI SAĞLAYAN KRALİÇE ARI


Arı kovanında kısa bir gözlem yapılacak olunursa işçi arıların kendilerine göre daha büyükçe olan bir arıya özel bir ihtimam gösterdikleri görülecektir. Beslenmesi, temizliği, güvenliği gibi tüm ihtiyaçları diğer arılar tarafından karşılanan bu arı, koloninin devamlılığını sağlayan kraliçe arıdır. Bir kovanda yaşayan işçi arıların sayısı on binlerle ifade edilirken, sadece bir tane kraliçe bulunur. Kraliçenin varlığı arılar için hayati bir öneme sahiptir. Çünkü yumurtlayarak koloninin devamını sağlayan, kraliçe arıdır. Bundan başka kolonideki disiplin de kraliçenin salgıladığı bir madde ile sağlanır.

Kraliçe bütün hayatı boyunca yumurtlamaktan başka bir işle meşgul olmaz. Sürekli kovanın içindedir, hiç dışarı çıkmadan, baharın başlangıcından yazın sonuna kadar her gün durmadan yumurtlar. Kraliçenin tüm bakımını da işçi arılar yaparlar. Kraliçe kovan içinde dolaşırken bir grup işçi arı da onun etrafında kümelenir ve kraliçeyi sürekli besler, antenleri ile sıvazlar ve yalayarak temizliğini yaparlar. Kısacası kraliçe kendisiyle ilgili hiçbir konuyla ilgilenmez. Çünkü kovan içindeki görevi sadece yumurtlamaktır.

Farklı Bir Arı: Kraliçe


Kraliçenin ayrıcalığı daha larva aşamasındayken başlar. Kraliçeler diğer peteklerden farklı özelliklere sahip olan bir yerde yetiştirilirler. Kraliçenin büyütüldüğü bu yer, petekten aşağıya doğru sarkan özel hazırlanmış hücrelerdir. Bu hücreler kraliçenin diğer arılara göre daha büyük boyutta olması nedeniyle normal petek hücrelerine göre daha büyükçe inşa edilir.44

Önceki bölümlerde de vurguladığımız gibi kraliçe arının oluşmasını sağlayan yumurtanın, işçi arıların oluşmasını sağlayan yumurtalardan hiçbir farkı yoktur. 6 gün süren larva dönemindeki beslenme farklılığı sebebiyle kraliçe, normal bir dişi arı olarak değil de, görünüm ve işlev olarak diğerlerinden daha farklı bir arı olarak ortaya çıkar. Diğer işçilere sadece 3 gün süreyle arı sütü verilirken, kraliçeye çok değerli olan bu besinden bütün larva dönemi boyunca ( 6 gün) verilir.45

Kraliçeye verilen arı sütünün içeriği ve miktarı da özel olarak ayarlanır. Yapılan incelemeler sonucunda larva dönemi boyunca kraliçe arıya 10 mg. arısütü verilirken, diğerlerine sadece 3 mg. verildiği tespit edilmiştir. Sadece bu besleme farklılığı sebebiyle birbirinden çeşitli morfolojik ( yapısal) farklılıklara sahip olan iki canlı, kraliçe ve dişi işçi arılar meydana gelir.46

Kraliçe ve Diğer Arılar Arasındaki Farklar


Kraliçe arı genel yapı ve dış görünüş olarak diğer arılardan farklıdır. Örneğin işçi arılar da kraliçeler gibi dişi olmalarına rağmen işçi arıların yumurtalıkları gelişmemiştir, yani işçi arılar kısırdır. Bir kraliçe kafa ve thorax ( gövde kısmı) olarak işçilerden çok da fazla büyük değildir. Bununla birlikte işçi arıların tam aksine kraliçenin çene kemiği balmumu hücrelerini yapmak için uygun bir yapıya sahip değildir. Ve kraliçe arı, işçilerin polen sepetlerini oluşturan sert tüylerinden de yoksundur. En önemlisi de kraliçe arı aynı yumurtadan çıkmasına rağmen sadece beslenme farklılığı sebebiyle diğer arılar gibi sadece 5-6 hafta değil, ( kışa denk gelenler birkaç ay) 4-5 sene kadar yaşar.

Bunlar kraliçe ve diğer arılar arasındaki genel farklılıklardan sadece birkaç örnektir. Yan sayfadaki tabloda ise bu konu detaylı olarak anlatılmaktadır.Tablo incelenirken unutulmaması gereken nokta; arıların beslenme şekilleri ve sürelerindeki farklılık ile erkek, kraliçe ve işçi arıların ortaya çıktığıdır.

undur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakim’dir. ( Haşr Suresi, 24)


Kraliçenin İlk Günleri


Kraliçe de larva döneminden sonra diğer arılar gibi pupa aşamasından geçer ve yumurtanın bırakılmasından 16 gün sonra pupasından çıkar. Görünümü işçi arılardan oldukça büyük, erkek arılara göre ise daha uzundur.

Kovan güvenliği açısından -her türlü ihtimal göz önünde bulundurularak- işçi arılar aynı anda sadece tek bir tane değil, birkaç tane kraliçe adayı yetiştirirler. Kraliçeye herhangi bir zarar gelmesi durumunda hemen yeni bir kraliçe yetiştirilmeye başlanır. Yeni kraliçenin yaptığı ilk şey, içinde bal olan şapkasız bir hücre bulana kadar petekleri dolaşmaktır. Kraliçe bulduğu baldan yer ve hızla diğer petekleri dolaşmaya başlar. Amacı rakip kraliçeleri bir an önce bularak saf dışı etmektir. Yeni kraliçe, yumurtadan çıkmamış diğer kraliçe adaylarını bulduğu anda imha eder. Alt çenesiyle kraliçe pupasının bulunduğu hücreyi yırtar ve içerideki rakibini sokar. Ya da sadece hücrenin kapağını açık bırakarak imha işleminin tamamlanmasını diğer işçilere bırakır.

Eğer kovanda başka bir yetişkin kraliçeye rastlarsa iki arı birbirlerine saldırır ve biri diğerini sokana kadar mücadele ederler. Sokulan arı ölür. Bu, aslında kovanda sıkça yaşanan bir olay değildir. Çünkü sadece eski kraliçe çok yaşlı ise veya yeni bir koloni kurmak için kovandan henüz ayrılmamışsa kraliçeler karşı karşıya gelir. Genelde kovandaki yeni kraliçe ortaya çıktığında eski kraliçe kovanı çoktan terk etmiş olur. Kraliçenin rakiplerini öldürmek için bu kadar ısrarlı davranması kovanın düzeni açısından çok önemlidir. Çünkü kovan disiplininin sağlanması için bir kovanda yalnızca bir kraliçenin bulunması şarttır.47

Kovanın yeni kraliçesi hücresinden çıkar çıkmaz hemen eski kraliçenin yerini tutamaz. Çünkü henüz yumurtlamaya başlamamıştır. Yumurtlayabilmek için kraliçenin öncelikle çiftleşmesi gerekir. Ancak çiftleşme hiçbir zaman kovan içinde gerçekleşmez. Kraliçe bir süre sonra kovan dışına çıkar ve çiftleşmek için erkek arılar arar.48

Kraliçe arının kovan dışına çıktığı iki durum vardır. Çiftleşme uçuşu ve “oğul verme” zamanı. Bu iki dönem dışında kraliçe kovandan dışarıya çıkmaz.

Çiftleşme uçuşuna çıkmadan önce kraliçe kovan içinde sürekli dolaşır. 5. ve 6. günlerde sık sık kovan kapısına gider. Bir hafta dolduğunda ise kovanın konumunu öğrenmek ve çevreyi tanımak için kısa mesafeli uçuşlara çıkar. Bu uçuşlar bir dakika ile başlar. Günler geçtikçe uçuş süresi yarım saate kadar çıkar. 49

Kraliçenin Çiftleşme Uçuşu


Kraliçe çiftleşmek için kovandan bir grup arıyla birlikte yola çıkar. Bir süre sonra beraberindeki arılardan ayrılır ve erkek arıların toplandığı alanlara doğru tek başına uçar. Bu alana belli bir oranda yaklaştığında erkek arıların kendisini bulmalarını sağlayan bir tür feromon salgılamaya başlar.

Erkek arıların kraliçeyi fark etmeleri ile gerçekleşen ve “çiftleşme uçuşu” adı verilen bu uçuş, kraliçe arı pupasından çıktıktan 10 gün sonra gerçekleşir.50 Kraliçe arıların üreme organları, yumurtaları üreten iki yumurtalık ve çiftleşme uçuşu sırasında erkeğin spermatozoasının yerleştiği “spermatheca” adı verilen vücudunun arka tarafındaki bir kesecikten oluşur. Bu kesecik koloninin yeni elemanları olan arıların hayatında oynayacağı rol nedeniyle son derece önemli bir göreve sahiptir. Erkek ve dişi arıların çiftleşmesi havada iken gerçekleşir. Döllenmeden sonra kraliçe arı kovana geri dönerken erkek arılar genellikle hayatlarını kaybederler.

Çiftleşme döneminde kraliçenin 3-12 arasında uçuş yaptığı ve her defasında başka bir erkek arıyla çiftleştiği tespit edilmiştir. Tek bir erkek arının spermleri bu keseyi doldurmaya yetmediği için kraliçe birden fazla erkek arıdan sperm alır.51 Döllenmeden sonra erkek arılardan gelen bütün spermler sperm kesesinde biriktirilir. Kraliçe, 4-5 senelik ömrü boyunca çiftleşme uçuşu sırasında edindiği bu spermleri kullanacaktır.52 Döllenmiş bir kraliçe arının keseciğinde ( spermatheca’da) ortalama olarak 6 milyon sperm bulunur.53 Diğer pek çok canlıdaki üreme hücrelerinin aksine erkek arıların spermleri kraliçenin vücudunda bozulmadan senelerce muhafaza edilebilecek bir yapıya sahiptir. Bu da arının vücudundaki kusursuz tasarımın başka bir yönüdür.

Spermler kraliçe arının vücudunda biriktirilir. Ancak spermler yumurtlama sırasında kendileri gidip de dölleme yapamazlar. Yumurtaların döllenmesini her aşamasında kontrol eden kraliçedir. Kraliçe arı bu keseden kendi isteğine göre sperm bırakarak döllenmeyi düzenler. ( Son derece mucizevi olan bu işlem kitabın ilerleyen bölümlerin dedetaylı olarak incelenecektir.)

Yılda Bir Milyon Yumurta…


Kraliçe arı çiftleşme işleminden yaklaşık 2-3 gün sonra, işçi arılar tarafından hazırlanmış olan hücrelere yumurta bırakmaya başlar. İlkbahar başlangıcından sonbahar ortalarına kadar süren yumurtlama işlemini, kraliçe arı hayatının sonuna kadar hiç durmadan devam ettirir .

Bir kraliçe yumurtlama dönemi boyunca, günde 1500-2000 yumurta yumurtlar.54 Bu sayı gerekli olan hallerde 3000’e kadar çıkabilmektedir.55 Kraliçenin yumurtlama süratinin ortalaması alınacak olunursa her dakikaya bir yumurta isabet ettiği görülecektir.

Bir yumurtlama dönemi boyunca, tek bir kraliçe arının 500 bin ile 1 milyon arasında yumurta bıraktığı tespit edilmiştir.56 Kraliçenin ömrü dikkate alındığında bu, tek bir kraliçe arının milyonlarca yumurta bırakması demektir. Bundan başka kraliçe arının bir gün boyunca bıraktığı yumurtaların toplam ağırlığı kraliçenin kendi vücut ağırlığına eşittir.

Kraliçe arı yumurtlayacağı zaman, ilk olarak başını petek hücresinin içine sokar ve hücreyi kontrol eder. Hücrenin boş olduğuna ve yumurtayı bırakması için uygun özelliklere sahip olduğuna kanaat getirdikten sonra vücudunun arka kısmını hücrenin içine doğru sarkıtır. Daha sonra uzun yumurtasını hücrenin dibine dikkatli bir şekilde bırakır. Yumurtlama işlemi biter bitmez de hemen başka hücrelere doğru yönelir. Bu işlemleri kraliçe arı günde en az 1500 defa tekrarlar. Yaptığı işlemin yoruculuğuna rağmen aynı titizliği ve dikkati istisnasız her yumurta bırakışında gösterir.57


Kraliçe, Diğer Arıların Cinsiyetlerini Nasıl Belirler?



Daha önceki bölümlerde kraliçenin kovan içindeki arıların cinsiyetini belirleyebildiğinden bahsetmiştik. Kraliçe, cinsiyet denetimini spermlerin muhafaza edildiği kesenin ağzını açıp kapayarak sağlar. Bu kese ince bir kanal aracılığıyla yumurtlama borusu ile birleşir. Kraliçe, dişi bir yumurta yumurtalamak istediği zaman, kaslarını bükerek yumurta geçit kanalına bağlı olan kesecikte depolanmış spermlerden çok az miktarını tüpe doğru çeker ve orada yumurta ile buluşup döllenmeyi sağlar. Kraliçe yumurtlayacağı sırada bu keseden bir tane de sperma çıkarırsa yumurta döllenir. Eğer keseden sperma çıkarmazsa yumurta döllenmemiş olur. Kraliçenin denetiminde olan bu işlem neticesinde kraliçenin döllendirdiği yumurtalardan dişi arılar, döllendirmediği yumurtalardan ise yalnızca erkek arılar çıkar.58

Kraliçe arının nasıl olup da böyle bir sisteme sahip olduğunu ve cinsiyeti neye göre belirlediğini araştıran bilim adamları son derece şaşırtıcı sonuçlarla karşılaşmışlardır. Buna göre cinsiyet belirleme işleminde, kraliçe arının yumurtalar üzerindeki denetimine rağmen gerçekte yumurtanın cinsiyetini belirleyenler işçi arılardır. Kraliçeyi onlar yönlendirirler. Çünkü işçiler hangi tip hücre hazırladılarsa kraliçe arı ona uygun bir yumurtlama gerçekleştirir. Eğer kraliçenin yumurtlamak için başına geldiği hücre 5.2 mm.lik standart bir dişi hücresiyse, kraliçe döllenmeyi gerçekleştirip buraya içinden dişi arı çıkacak yumurtayı bırakır. Eğer kraliçe dişilerinkine göre 1 mm. daha büyük olarak inşa edilen hücrelere rastlarsa buralara döllendirmeye tabi tutmadığı yumurtalarını bırakır. Diğer bir deyişle, işçiler kaç tane erkek arı odası inşa ederlerse kraliçe balarısı da o kadar erkek arı yumurtası bırakır.59

Hücrelerin sayısını ayarlayanlar da işçi arılardır. Kovandaki ihtiyaca göre ne kadar işçi, ne kadar erkek hücresi gerektiğine ya da kovan içinde bala veya polene ne kadar yer ayrılacağına işçi arılar karar verirler.60

Görüldüğü gibi işçiler ihtiyaca göre kovandaki hücre sayısını belirlemekte, bu sayıya göre hücre boyutlarını hazırlamakta ve kraliçeyi bu şekilde yönlendirmektedirler. Bu şaşırtıcı durum karşısında akla birtakım sorular gelecektir. Bir böceğin milimetrik hesaplar yaparak, kendi kendine hücre büyüklüğü belirlemesi mümkün müdür? Peki ya bir böceğin başka bir böceğin hareketlerini yönlendirmesi mümkün müdür? Elbette ki bunlar mümkün değildir. Arılar son derece küçük beyinleri olan canlılardır. Düşünme, muhakeme yapma, hesap yapabilme gibi özelliklere sahip değildirler. Bu durumda arıların yaptıkları hareketlerin kontrolünün başka bir güç tarafından sağlandığı ortaya çıkmaktadır. İşte bu gücün sahibi herşeyi yaratmış olan Allah’tır. İşçi arıların kraliçeler üzerindeki denetimlerinin nedeni her iki canlının da Allah’ın ilhamıyla hareket ediyor olmalarıdır. Allah her iki canlıya da nasıl hareket edeceklerini öğretendir.

İşçi arıların kraliçe üzerindeki denetimlerinin bir delili de kraliçe arının yeni kraliçeler için yumurta bırakmasıdır. Bu, son derece şaşırtıcı bir durumdur. Çünkü kraliçe arı kendisinden başka bir kraliçenin kovanda bulunmasına asla tahammül edemez. Buna rağmen kovanda işçiler tarafından özel olarak inşa edilmiş kraliçe hücreleri bulduğunda bunların içine yumurta bırakır.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır. Kraliçe hücreleri de erkek arılarda olduğu gibi, işçi hücrelerine oranla daha büyüktür. Bu durumda kraliçe arının her iki hücreyi birbirine karıştırma riski ortaya çıkmış olur. Oysa kraliçe bu yanılgıya hiçbir zaman düşmez. Kraliçe arı her zaman doğru hücreye doğru yumurtayı bırakır. Örneğin kraliçe hücrelerine daha büyük olan erkek arıların çıkacağı yumurtadan değil de dişi arıların çıkacağı yumurtadan bırakır.

Şimdi burada durup bir düşünelim. Arıların hayatında şu ana kadar incelediğimiz tüm detaylar son derece şuurlu davranışların, kusursuz sosyal düzenlerin, bu düzenlere tam uygun olan tasarımların varlığını göstermektedir. Bir arının kovan ölçülerindeki milimetrik değişiklikleri kendi kendine tespit edip, bu değişikliklere göre yumurtanın cinsiyetine karar veremeyeceği açıktır. Öncelikle şunu düşünmek gerekir: Bir kolonide kaç işçi arı, kaç erkek arıya ihtiyaç olduğunu, ne zaman yeni bir kraliçenin var olması gerektiğini tespit eden kimdir? Petekleri inşa eden arıların aklı ve bilinci mi bu düzeni sağlamaktadır? Ya da şunu düşünelim: Kraliçe arı dediğimiz canlı, birkaç cm.lik, beyni basit sinir düğümlerinden oluşan bir varlıktır. Bu canlının kendi iradesi ve aklıyla, petek hücrelerinin ne için inşa edildiğini kavraması ve bunları hiçbirbirine karıştırmadan, en uygun yumurtlamayı yapması nasıl mümkün olmaktadır? Tüm bunların sonucunda karşımıza çıkan, arılar üzerinde kusursuz bir denetimin varlığıdır. Ama bu denetim on binlerce işçi arıdan birkaçının veya kraliçe arının denetimi değildir. İşte bu denetim Allah’ın ilhamıdır. Arılar da diğer tüm canlılar gibi Allah’ın ilhamıyla hareket ederler ve buraya kadar söz ettiğimiz kusursuz düzeni sürdürebilirler. Nitekim Allah onların vücut sistemlerini de tam olarak yaşadıkları hayata uygun şekilde yaratmıştır. O, herşeyin Yaratıcısı’dır…

Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp-düşünmez misiniz? ( Nahl Suresi, 17)

Gökleri ve yeri ( bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca “OL” der, o da hemen oluverir. ( Bakara Suresi, 117)

Kraliçenin Otorite Salgısı



Normal şartlar altında işçiler kraliçe hücresi inşa etmez. Kovandaki kraliçenin varlığı bunu engeller. Yalnız istisnai durumlarda bu değişir. İşçilerin başlarında bir kraliçe varken hangi sebeple yeni bir kraliçe hücresi hazırlama ihtiyacını duyduklarını anlamak için kraliçe salgısının incelenmesinde fayda vardır.

Kovandaki işçi arıların tümü dişidir, buna rağmen üreme organları gelişmediği için kraliçe gibi yumurtlayamazlar. Bu ilginç durumun nedeni uzun yıllar bilim adamları için bir merak konusu olmuştur. Daha önce larva dönemindeki beslenme farklılığı nedeniyle dişi larvaların kraliçe veya işçi olarak dünyaya geldiğinden söz etmiştik. Aslında ilk doğduklarında işçi arıların da üreme organları vardır. Ama bunlar bir türlü gelişip yumurtlamaya elverişli hale gelemezler. Bunun sebebini araştıran bilim adamları sonunda aradıkları cevabı bulmuşlardır.

Cevap, kraliçenin salgıladığı bir sıvıda gizlidir. Bu sıvının özelliği bir yandan kraliçenin hayatta ve sağlıklı olduğunu diğer arılara bildirirken, diğer taraftan da kolonideki tüm dişileri kısırlaştırmasıdır. Koloni fertlerinin birbirini tanımasını sağlayan da yine bu salgıdır.61 Kraliçenin alt çene bezlerinden çıkan ve sütü andıran bu salgının formülü şöyledir:

Salgının arılar üzerindeki başka bir etkisi de; kovan içinde bu madde bulunduğu müddetçe işçi arıların kraliçe hücresi hazırlamamalarıdır.

Kovandaki disiplini sağlayan bu maddedir. Bu nedenle kovan içindeki işlerin tam yürümesi için kraliçe arının her gün kovandaki arıların tümüne yetecek kadar salgı üretmesi gerekmektedir. Bu miktarın arı başına ortalama 0.1 mg olduğu tespit edilmiştir.62 Kraliçenin yaydığı bu kokunun ( kraliçe kokusu) kovan içindeki bütün arılara yayılması gerekmektedir. Kraliçe kovandaki düzenin sağlayıcısıdır ama elbette ki on binlerce arının her biriyle tek tek ilgilenmesi mümkün değildir.

Kraliçe kokusunun kovanda yayılması kraliçenin sürekli olarak etrafında bulunan ve bakımını sağlayan bir düzine kadar arı aracılığıyla olur. Bunlar sıvıyı kraliçenin vücudundan yalayarak alır ve yiyecek transferi sırasında bu kokuyu başka arılara bulaştırırlar. Bilindiği gibi arıların besin aktarımı ağız yoluyla olur. İşte bu besin aktarımları sırasında kraliçenin salgıladığı koku da hızla koloni üyeleri arasında dağıtılmış olur. Bu sayede her kovan için farklı olacak şekilde kovandaki arı kolonisinin tüm bireylerine sinmiş olan ortak bir koku oluşur.

Salgıda oluşacak herhangi bir azalma işçi arıları harekete geçirir. Çünkü kraliçe salgısının azalması, kraliçenin yaşlandığının veya koloninin çok fazla büyüdüğünün işareti sayılır. Her iki durumda da işçi arıların almaları gereken ba

Kraliçe Arı Yaşlanınca…


Kraliçe arının yaşı ilerledikçe gücü de zayıflar ve bunun sonuçları kovan içinde görülmeye başlar. Örneğin kraliçenin yumurtlaması yavaşlar ve en önemlisi salgıladığı özel sıvı azalır. Bu belirtiler işçi arılar için de bir işarettir. Bilindiği gibi işçi arıları yeni kraliçe yetiştirmekten alıkoyan  kraliçenin salgıladığı bu sıvıdır. Bunun azalmasıyla birlikte işçiler hemen yeni kraliçe hücreleri inşa etmeye başlar ve yeni kraliçeler yetiştirmek için harekete geçerler. Kovandaki şartlar normal seyrinde ilerlediği sürece bir arı topluluğunun beklenmedik bir anda kraliçesiz kalması söz konusu değildir. Çünkü şartlar aniden değişip de koloninin kraliçesiz kalma tehlikesi ortaya çıktığında, işçi arılar hemen var olan larvalardan birkaç tanesini kraliçe besini ile beslemeye başlarlar.64

Burada yine son derece önemli bir nokta vardır. Daha önce belirttiğimiz gibi kraliçe arı olarak yetiştirilen larvaların hücreleri normal şartlarda diğerlerine oranla daha geniş hazırlanır. Oysa ani durumlarda kraliçe arı olarak yetiştirilmek zorunda kalınan larvaları daha büyük boyutlarda bir hücreye taşımak gibi bir imkan yoktur. Bu arıların hücreleri normal boyutlardadır. Aslında bu, yeni yetiştirilen kraliçelerin gelişiminde problem yaratabilecek bir durumdur. Ama arılar açısından bu bir sorun oluşturmaz.

İşçi arılar ani durumlarda kraliçe olarak yetiştirilmek üzere seçilmiş olan larvaların bulundukları hücrelerin çevresindeki diğer hücreleri yırtmaya başlarlar. Amaçları normal hücreleri genişleterek kraliçe hücresi haline getirmektir. Her yeni kraliçe hücresi için birkaç tane işçi hücresi bozulur. Tabi bu arada bu hücrelerdeki larvalar da ölürler.65

Ancak bu kaybın kovan açısından bir önemi yoktur, çünkü işçi arıların bu hareketi tüm bir arı kolonisinin devamının sağlanması bakımından gereklidir. Arılar birkaç işçi arı yerine bir kraliçe arı adayının yaşamasını tercih ederler. Kraliçe hücresinin bu şekilde hazırlanmasından sonra, yeni kraliçe adayları, işçiler tarafından arı sütü ile beslenecektir.

Özel olarak yetiştirilen kraliçe, bir süre sonra hücresinden çıkar ve rakiplerini yok etme işlemlerine başlar.

Kraliçe arı hücresinden ilk çıktığı andan kovanı terk edene kadar ne yapacağını çok iyi bilmektedir. Kraliçe arının belli bir amaca yönelik şuurlu hareketlerinin, bu amacına ulaşması için gerekli olan her türlü donanıma eksiksiz sahip olması gibi detayların tek bir açıklaması vardır. Arılar Allah’ın kendilerine ilham ettiği bir şuura sahiptir ve O’nun dilemesiyle bu hareketleri yapmaktadırlar.

ERKEK ARILAR


Her arının çok fazla görevinin olduğu arı kolonilerindeki tek istisna erkek arılardır. Erkek arılar ne kovanın savunmasına, ne temizliğine, ne de besin toplamaya bir katkıda bulunurlar. Erkek arıların kovan içindeki tek fonksiyonları kraliçe arıyı döllemektir.66 Çiftleşme organları dışında diğer arılarda bulunan özelliklerin hemen hemen hiçbirine sahip olmadıkları için erkek arıların kraliçe arıyı döllemekten başka bir iş yapması mümkün değildir. Dişi arılar ve erkek arılar arasında çok belirgin farklılıklar vardır. Bu farklardan birkaçını şöyle sıralayabiliriz:

-Dişi arıların polen keseleri vardır, erkeklerinse yoktur.

-Dişi arıların zehirli iğnesi vardır, erkeklerde ise yoktur.

-Dişi arıların ayaklarında polen toplamaya yarayan fırçalar, karınlarında tüyler vardır, erkeklerde bunlar yoktur.

-Dişi arıların balmumu bezleri vardır, erkeklerde yoktur.

-Dişi arılar petek inşa eder, erkekler edemezler.

-Dişi arılar yön bildirme dansı gibi yeteneklere sahiptir, erkeklerin ise böyle yetenekleri yoktur.

-Dişi arılar besin toplayabilir, erkekler toplayamaz.

-Dişi arılar dadılık yapar, erkek arılar yapamazlar.

Kış mevsiminde kovanda yalnızca dişi arılar bulunur. Çünkü erkek arılar kış gelmeden ya kovandan atılır ya da öldürülür. Ancak kış mevsiminin bitmesiyle birlikte işçi arılar erkek petek hücreleri inşa etmeye başlar. Kraliçe arı da bu hücrelerin içine erkek arıları oluşturacak yumurtalarını bırakır. Mayıs ayı başlangıcında da erkek arılar hücrelerinden çıkmaya başlar.67

Genelde bu aylar eski kraliçenin yeni koloniler kurmak için kovandan ayrıldığı ve kovanlarda yeni kraliçelerin yetiştirildiği aylardır. İşte bu dönemde yeni kraliçenin yumurtlayabilmesi için çiftleşme uçuşuna çıkması gerekmektedir. Bu da işçilerin erkek arı yetiştirme nedenlerinden bir tanesidir.

Erkek arılar son derece beceriksiz olmalarına rağmen kraliçeyle çiftleşene kadar işçi arılar tarafından hep el üstünde tutulurlar. Kovanda bulunan 400-500 erkek arıdan sadece birini beslemek için, 5-6 işçi arının hiç durmadan çalışması gerekmektedir. Yani bir kovandaki işçi arılardan 2-3 bin tanesinin belli bir dönem için tek görevi erkeklerin bakımını sağlamaktır.

Aslında kraliçe arının çiftleşmesi için en fazla 10 erkek arı yeterlidir. Buna rağmen bir arı topluluğunda yüzlerce erkek arı yetişir. Kovanda yapılacak işlerin çokluğuna rağmen işçi arıların bir bölümü tüm vakitlerini erkek arıların bakımına harcarlar. Bu, son derece önemli bir görevdir. Çünkü kraliçe arı çiftleşme uçuşu için dışarı çıktığında mutlaka erkek arı bulmak zorundadır. Arıların yusufçuk gibi düşmanlarının olduğu ve erkeklerin kendilerini savunabilecekleri zehir ve iğne gibi silahlardan yoksun oldukları düşünülürse çok sayıda olmalarının önemi daha iyi anlaşılacaktır.

Hiçbir işe yaramamalarına rağmen erkek arılara belli bir dönem için işçi arılar tarafından özenli bir bakım uygulanması, bütün kovanın güvenliği açısından alınmış oldukça önemli bir tedbirdir. Elbette ki bu tedbirin alınmasının çok önemli bir amacı vardır. Amaç kovanın devamlılığının sağlanması, kraliçenin çiftleşmesinin riske atılmamasıdır. Bu durumda akla arıların bu önemli kararı nasıl aldıkları sorusu gelecektir. Arılar bu stratejiyi oturup topluca mı belirlemişlerdir? Yoksa bunun böyle olması gerektiğini tesadüfen keşfetmişler ve bunun iyi bir strateji olduğunu bir şekilde anlayarak devam ettirmeye mi karar vermişlerdir?

Elbette ki arılar bunların hiçbirini kendi kendilerine yapamazlar ve böyle bir kararı veremezler. Arıların karar verme mekanizmaları, strateji belirleyip daha sonra da bunu uygulamaya geçirecek bilinçleri yoktur. Onlar da yeryüzündeki bütün canlılar gibi Allah’a boyun eğmişlerdir.

Erkek arıların sayısı kısıtlı olsa döllenme işleminin gerçekleşmesinde çeşitli problemler ortaya çıkabilirdi. Örneğin erkek arılardan bir kısmı kraliçeyi bulamayabilirdi ya da çok fazla sayıda olan düşmanlara yem olabilirlerdi. Bu da kraliçenin sperm kesesini yeteri kadar dolduramamasına ve dolayısıyla kovanda yeteri kadar arı üretilememesine neden olabilirdi. Oysa böyle olmaz. Her zaman kovanda yeteri kadar erkek arı bulunur. Allah’ın kendilerine ilham ettiğini uygulayan arılar kovanda gezinen ve hiçbir işle ilgilenmeyen erkek arılara çiftleşme döneminin sonuna kadar bakarlar.

Erkek Arılardaki Tasarım, Çiftleşme ve Sonrası


Erkek arılar, doğduktan 2 hafta kadar sonra kovan dışına çıkarak kraliçe arıyı aramaya başlarlar. Erkek arıların çiftleşme döneminde kraliçenin salgıladığı maddenin yeni bir işlevi daha ortaya çıkar. Erkek arılar çiftleşme uçuşuna çıkan kraliçeyi işte bu madde sayesinde bulurlar. Erkek arıların kovandaki dişi arılara ( işçi arılar ve kraliçeye) göre anatomik yönden bazı üstünlükleri vardır. Örneğin erkeklerin gözleri işçilere göre daha fazla ( 8-10 bin) parçadan oluşur. Antenlerindeki koklama organlarında ise çok daha fazla ( 2.600 tane) gözenek vardır.68 Ayrıca kanatları da işçilere göre daha kuvvetlidir.

Dikkat edilecek olunursa erkeklerin diğer arılara göre farklı olan tüm özellikleri belli bir amaca yönelik tasarlanmış özelliklerdir. Bu amaç erkek arıların kraliçeyi kolay bulabilmeleridir. Erkeklerin kraliçeyi aramaları sırasında uzun süre yükseklerde uçabilmelerini ve kraliçenin kokusunu çok uzaklardan algılayabilmelerini sağlayacak sistemlere ihtiyaçları vardır. Ve erkek arılarda, kovandaki diğer bütün arılardan farklı olarak bu özellikler mevcuttur.

Her canlının kendisi için gerekli olan özelliklere sahip olması evrende var olan kusursuz düzenin göstergelerinden yalnızca bir tanesidir. Böyle bir düzenin tesadüfen oluşamayacağı kesin bir gerçektir. Her canlıyı ihtiyacı olan özelliklerle birlikte yaratan üstün güç sahibi olan Allah’tır. Tüm evrene hakim olan bu düzen Allah’ın sınırsız yaratma gücünün delillerinden yalnızca bir tanesidir.

Erkek Arıları Bekleyen Son

Kraliçe arı ile erkek arının buluşması genellikle yükseklerde gerçekleşir. Erkek arılar 4.5 metreden alçakta kraliçeye yaklaşamazlar. Çiftleşme ile birlikte erkek arının sperm keseciği dahil olmak üzere tüm erkeklik organları vücudundan kopar ve erkek arılar çiftleşmeyi gerçekleştirir gerçekleştirmez ölürler.69 Kraliçeyle çiftleşmeyi başaramayan diğer erkeklerin de çok fazla ömrü kalmamıştır. Erkek arılar yalnız ilkbaharda ve yaz başlangıcında yaşar sonra işçi arılar tarafından imha edilirler. Çiftleşme uçuşunun zamanı geçip, yazın sıcaklarıyla beraber çiçeklerin nektarları da azalmaya başlayınca işçilerin erkeklere karşı davranışları da tamamen değişir. İşçi arılar, erkek arılara çiftleşme döneminde büyük bir özenle baktıkları halde, bu dönemin sona ermesiyle birlikte erkeklerin kanatlarını yolmaya ve onlara saldırmaya başlarlar. Eğer erkek arılar birşey yemek isterlerse, işçi arılar onları kuvvetli çeneleriyle, antenlerinden veya bacaklarından tutarak kovan kapısına sürükler ve dışarı atarlar.

Kovan dışına atılan erkek arılar çok kısa bir süre içinde açlıktan ölürler. Çünkü kendi besinlerini kendileri bulma kabiliyetinden yoksundurlar. Bunun için ısrarla tekrar kovana girmek isterler. Fakat yine işçi arıların ısırmaları ve hatta ölümlerine sebep olacak zehirli iğneleri ile karşılaşırlar. Erkek arılar işçi arılara oranla daha iri olmalarına rağmen bu saldırıya karşı koyamazlar.70 Erkek arıların kovandan çıkarılmasından, gelecek senenin ilkbaharına kadar geçen süre boyunca dişi arılar ( kraliçe ve işçiler) kovanda kendi kendilerine kalırlar.

Şimdi burada erkek arıların durumunu, evrimci iddiaları göz önünde bulundurarak değerlendirelim. Biraz önce anlattığımız gibi, erkek arılar çiftleşme uçuşunun ardından kısa süre içinde ölürler. Bu, evrimci iddialarla açıklanması mümkün olmayan bir davranıştır. Erkek arının ölümü göze alarak soyunu devam ettirmek üzere çiftleşme uçuşuna çıkması, “yaşam mücadelesi” kavramıyla taban tabana zıttır. Eğer evrimin doğada var olduğunu iddia ettiği mekanizmalar var olsaydı, erkek arılar şu ana kadar çoktan kendi lehlerinde olacak bir evrimsel süreç geçirirlerdi. Oysa milyonlarca yıldır erkek arılar, sonunun kendileri için ölüm olacağını bilerek çiftleşme uçuşuna çıkmaktadırlar.

Kısacası evrim teorisinin herhangi bir iddiası ile, balarıları arasında yaşanan böylesine bir fedakarlık örneğinin açıklanması mümkün değildir. Bir canlının kendi can güvenliğini bir kenara bırakıp, içinde yaşadığı grup üyelerinin güvenliğini ve rahatını sağlamaya çalışmasının tek bir açıklaması olabilir: Arı kovanında yaşanan düzen, üstün akıl sahibi bir tasarımcı tarafından belirlenmiş ve bu tasarımcı kovandaki her arıya birbirinden farklı görevler vermiştir. Kovanda yaşayan arılar, kendilerine verilen bu görevlere uygun davranır ve gerekirse bu uğurda kendilerini feda ederler. Önemli olan grubun düzeninin devamıdır; bunun için gereken fedakarlık da, bilinç ve muhakemeden yoksun arıların iradesiyle değil, onları yöneten iradenin isteğiyle gerçekleşebilir. Yani erkek arılar kendilerini yaratmış olan Allah’ın emrine uyarak çiftleşme uçuşuna çıkmakta ve ölümleri pahasına kovanın varlığının sürdürülmesini sağlamaktadırlar.

Kovanda Nüfus Planlaması

Kovandaki özel sistem sayesinde binlerce dişi arı, hiçbir işe yaramayan erkek arılara kış boyunca bakmak yerine, kovan içindeki ve dışındaki daha faydalı işlerle uğraşırlar. Arı kolonisinin devamı için kış aylarında ayakta kalmak çok önemlidir. Daha fazla birey, daha fazla besin stoğu gerektirecek, bunun için daha fazla petek üretilmesi ve dolayısıyla daha çok çaba gerekecektir. Üstelik erkekler dişilere göre oldukça iridir ve bakımları da o oranda zahmetlidir.

Arılar gerekli durumlarda sadece erkekleri imha etmekle kalmaz eğer yiyecek stokları yetersizse yumurtaları ve larvaları da imha edebilirler. Bu, arıların koloninin sayısını düşürmek için uyguladıkları bir yöntemdir.

Arılar kovanda nüfus planlaması yaparken kademeli olarak ve denetimli bir şekilde larva veya pupa aşamasındaki yeni bireyleri de yok edebilirler. Bu yöntemle nüfuslarını 1/5 oranında azalttıkları gözlenmiştir.71

Buraya kadar anlatılan konularda da görüldüğü gibi arıların hayatında kusursuz bir denetim ve düzen söz konusudur. Arıların her türlü ihtiyaçlarını karşılayabildikleri kovan düzeni, arıların üstün bir Akıl tarafından yaratıldıklarının bir göstergesidir. Allah yarattığı tüm canlıları bir hikmet üzerinde yaratmaktadır. Akıl sahibi insanlara düşen de bu canlılar üzerinde düşünüp hikmetleri görebilmek ve sonuç çıkarabilmektir.

ARILARIN HABERLEŞME YÖNTEMLERİ


Hak Melik olanAllah pek yücedir, O’ndan başka ilah yoktur; Kerim olan Arş’ın Rabbi’dir. ( Mü’minun Suresi, 116)

Bilim adamları, on binlerce arının yaşadığı kovanlardaki düzenin nasıl sağlandığı sorusunun cevabını bulabilmek için yıllardan beri pek çok araştırma yapmışlardır. Bu konuyla ilgili pek çok akademik çalışma da sürdürülmüştür. Örneğin arılar konusunda en önde gelen uzmanlardan olan, Münih Üniversitesi profesörlerinden Avusturyalı zoolog Karl von Frisch The Dance Language and Orientation of Bees ( Arıların Dans Lisanları ve Yön Bulmaları) adlı 350 sayfalık kitabını sadece arılardaki haberleşme konusuna ayırmıştır.

SAĞIR ARILAR NASIL ANLAŞIR?


Arılar çoğu zaman yiyecek bulmak için uzaklara giderek geniş alanları taramak zorunda kalırlar. Yeni bir besin kaynağı bulan arı, koloninin diğer üyelerine haber vermek üzere hemen kovana geri döner. Kısa bir süre sonra koloninin diğer üyeleri besin kaynağının etrafında uçmaya başlayacaktır.

Arılar sağırdırlar ve bu nedenle birbirleriyle sesli bir iletişim kuramazlar.72 Buna rağmen yiyecek kaynağının yerini koloninin diğer üyelerine hiç şaşırmadan bulacakları şekilde tarif edebilirler. Tarif yöntemleri ise alışılmışın dışındadır.

Arıların buldukları yerleri birbirlerine nasıl haber verdiklerini araştıran bilim adamları son derece şaşırtıcı bir durumla karşılaşmışlardır. Arılar tarif etmek istedikleri yeri “dans ederek” diğerlerine anlatırlar. Yiyecek kaynağının bulunabilmesi için kaynağın kovana uzaklığı, doğrultusu, zenginliği gibi gerekli olabilecek her türlü bilgi bu dansta gizlidir.

Yiyecek kaynağını keşfeden arı kovana döner ve diğer arıların dikkatini çekecek şekilde sürekli olarak belli hareketleri tekrarlamaya başlar. Arının genel davranışlarından yiyecek kaynağı ile ilgili tüm bilgiler elde edilebilir. Örneğin polen toplamış olan bir arı kovana döndüğünde sadece yükünü arkadaşlarına devredip geri uçarsa bu, “arının faydalandığı kaynak bilinen bir kaynaktır veya verimsizdir” anlamına gelmektedir. Suyun kısıtlı olduğu zamanlarda ise bu dans su kaynağının yerini göstermek için de kullanılır.73

Arıların Dansları

Arı dansının iki ayrı şekli vardır. Dansın biçimi, yiyecek kaynağının uzaklığına göre değişiklik gösterir.

“Daire dansı” olarak adlandırılan dans en sık rastlanan danstır ve kaynağın uzaklığını ve yönünü belirtmez. Yalnızca işçilere yuvanın yakınlarında 15 metreden daha yakın mesafede bir kaynak olduğunu bildirir. Bu dans sırasında yakında bir kaynak keşfeden işçi arı ilk önce yuvanın içindeki işçilere nektar verir ve ardından dansa başlar. Diğer arılar daha sonra bu dansa eşlik ederler. Dansçı tekrar tekrar küçük daireler çizer. Her 1-2 turdan sonra, bazen de daha sık aralıklarla ters döner. Saniyelerce ya da bir dakika kadar süren bu dansta 20 kadar tur olur. Sonra tekrar dansçı ile yuvadaki arılar arasında bir nektar değişimi olur. En sonunda dans sona erer. Dans eden arı başka bir besin aramak üzere yuvayı terk eder. Karl von Frisch yaptığı bir deneyde dansçı ile ilişki kuran 174 işçiden 155’nin 5 dakika içinde besin kaynağını doğru bulduklarını göstermiştir.74

Arılar dans ederek yaptıkları tariflerini karanlık bir kovanda, peteklerin üzerindeyken yaparlar. Bu, aralarında kusursuz bir iletişim olan arıların yeteneklerinin daha iyi anlaşılması bakımından unutulmaması gereken önemli bir detaydır. Arılar çevrelerinde toplanan diğer arılara, yiyecek kaynağı hakkında gerekli olabilecek tüm bilgileri karanlıkta verirler. Peteklerin üzerinde yaptıkları hareketler karanlık olmasına rağmen diğer arılar tarafından doğru olarak algılanır ve hemen uygulamaya geçirilir.

Arılar yuvadan 15 metre kadar uzaklıktaki besin kaynakları için daire dansını kullanırken, 25-100 metre arasındaki besin kaynakları için de bir geçiş dansı olan sallanma dansını kullanırlar. Bundan başka balarıları yuvadan 100 metreden daha uzak kaynaklar için kaynağın uzaklığını, yönünü ve niteliğini bildiren kuyruk dansı ile iletişim kurarlar. Bu dans aynı zamanda “8 rakamı dansı” olarak da adlandırılır.

Arılar besin kaynağından kovana döndüklerinde peteğin üzerinde bu dansı yaparlar. Bu dansta işçiler adım atarken bir yandan da karınlarını titretirler. Hareketlerinin karakteristik şekli 8 rakamına çok benzer. Tipik bir kuyruk dansında arı kısa mesafe için dümdüz bir hat üzerinde hareket eder. Vücudunu saniyede yaklaşık olarak 13-15 defa bir yandan diğer yana doğru sallar.

Arının düz olarak geçtiği bu yolun, kovanı yukarıdan aşağıya doğru kesen ( hayali) dikmeye yaptığı açı, besin kaynağının güneşe olan açısını verir. Dans ederken yere tam dik gelen üst kısım sembolik olarak güneşi göstermektedir. Eğer arı kovanıyla besin kaynağını ve kovanla güneşin hemen altındaki ufuk çizgisini birleştiren bir çizgi çizilirse, iki çizgi arasında oluşan açının sallanma dansının açısıyla aynı olduğu görülür. Arılar tıpkı bir inşaaat mühendisi gibi bölgeleri üçgenlere bölme işlemini yapabilmektedirler.75

Kuyruk dansında yapılan sallanma hareketi boyunca arının karnı en önemli organdır. Kaslara ve iskelete ait titreşimlerden kaynaklanan bir vızıltı sesi çevreye yayılır. Arı düz olarak aldığı her yolun sonunda bir dönüş yapar ve başlangıç noktasına doğru yarı dairesel şekilde döner. Daha sonra tekrar düz bir hat üzerinde ilerler ve tam ters yöne doğru bir dönüş yapar. Çember dansında olduğu gibi kuyruk dansı da dansçının durması ve midesindeki balı yakınlardaki işçilere dağıtmasıyla sona erer. Dansı izleyenler 0.1- 0.2 saniye süren kısa süreli bir titreşim çıkarırlar. Bu titreşim dansçının durmasına ve vızıldayan arıyla besin değişimine sebep olur. Hem nektar hem de polen toplayıcıları aynı şekilde dans ederler.

Bu dansı izleyen işçiler besin kaynaklarının yerini rahatlıkla tespit edebilirler. Uzaklığı belirten dansın özelliklerinden biri de, her 15 saniyedeki dönüş sayısıyla ölçülen dans temposu ve düz bir hat boyunca yapılan sallanma hareketleri ve vızıldamalardır. Dansın temposu, daha uzaktaki besin kaynakları için yavaşlar, yakındaki besin kaynakları için hızlanır. Yine dansın zamanı, daha uzak mesafedeki kaynaklar için artar.76

Ancak kaynağın yönünü bilmek tek başına bir işe yaramaz. İşçi arıların balözü toplayabilmeleri için, ne kadar uzağa gitmeleri gerektiğini de bilmeleri gereklidir. Kovana dönen arı, diğer arılara, yine belirli vücut hareketleriyle çiçek polenlerinin bulunduğu uzaklığı da anlatır.

Dans boyunca diğer işçiler, tarifi yapan arının etrafında kümelenir ve her hareketini takip ederler. Ayrıca dansçının titreşen karnına antenleri ile dokunurlar. Bu hareket çok önemlidir, çünkü arının havada oluşturduğu kesintili akım besin kaynağının uzaklığını bildirir. Arının gövdesinin alt kısmını sallaması sayesinde hava akımları oluşur. Diğer arılar da antenleri ile bu akımları algılar ve gidecekleri besin kaynağının uzaklığını bu sayede tespit ederler.77 Örneğin arı 250 m. uzaklıktaki bir yeri tarif etmek için yarım dakikalık bir süre içinde vücudunun alt kısmını 5 kez sallar. Yaptıkları bu danslarla arıların 9-10 kilometreye kadar varan bir alandaki besinlerin yerlerini birbirlerine bildirdikleri gözlenmiştir.

Arılara gerekli olan bilgilerden bir tanesi de kaynakta bulunan besinin niteliği ile ilgilidir. Bu bilgiyi de dansı yapan toplayıcı arının üzerine sinen koku sayesinde edinirler.

Toplayıcı arılardan elde edilen bu bilgiler doğrultusunda diğer arılar kolaylıkla besinin yerini bulurlar. Besin kaynağının başına çok fazla arı toplanması kovanda dans eden arıların sayısı ile de doğrudan bağlantılıdır. Tek bir arının dansı ile tüm kovan harekete geçmez. Öncelikle koloniden bir grup arı öncü olarak gider. Bu öncü grup uçuştan döndüğünde onlar da dans ediyorsa daha fazla arı hedefe doğru yönelir. Buldukları kaynak ne kadar iyi ise, o kadar daha uzun süre dans ederler ve daha fazla takipçi arı toplarlar. Böylece koloninin toplayıcı takımının dikkati daima en verimli besin kaynağına doğru yönelmiş olur.

Bulunan besin kaynağının verimsiz olması durumunda da arılar dans ederler. Yalnız buradaki tek fark arıların dansının isteksiz olması ve daha kısa sürmesidir. Bu durum kovandaki diğer arılara da yansır, dansçıların başına toplanan arılar kısa bir süre içinde dağılırlar. Bu durumda yeni bir ekip besin aramak için çıkar.

Şimdi burada durup biraz düşünelim. Yukarıda detaylarıyla ele aldığımız dansı gerçekleştiren canlılar balarılarıdır. Yani insanların sokağa çıktıklarında, bahçelerinde yürürken, balkonlarında otururken sık sık rastladıkları, birkaç santim büyüklüğündeki böceklerdir. Burada ilginç bir çelişki vardır. İnsanlar balarılarını sıradan, her yerde bulunan böcekler olarak değerlendirirler ama buraya kadar anlattıklarımız ancak çok keskin bir bilinçle gerçekleştirilebilecek olaylardır. Arıların dansla yaptıkları tarifi bir insanın yapmasını istesek, bu kadar başarılı olması mümkün olmaz. Çünkü bir insan akıl ve bilinç sahibi olmasına rağmen, böylesine ince hesapları teknik ölçüm aletleri olmadan yapabilecek bir yeteneğe sahip değildir.

O halde arılara bu bilinçli davranışları öğreten kimdir? Arılar bu davranışları diğer arılardan öğrenmezler, yaşamlarında böyle bir eğitim dönemine rastlanmaz. Onlar tüm bunları zaten bilerek, zamanı geldiğinde uygulayabilecek şekilde dünyaya gelirler. Ve bu durum yeryüzünün her yerinde, milyonlarca yıldır yaşayan tüm balarıları için geçerlidir.

Bu durumda vicdan sahibi bir insanın asla inkar edemeyeceği büyük bir gerçekle karşı karşıya olduğumuzu görürüz: Tüm canlıların Yaratıcısı olan Allah, balarılarını da kusursuzca var etmiş ve onlara böylesine bilinçli davranışları öğretmiştir. Balarıları Nahl Suresi’nde haber verildiği gibi Rableri’nin kendilerine ilhamı ile hareket etmektedirler.

Arıların dans ederek yaptıkları tarifin öneminin tam olarak anlaşılması için kovan içinde arıların yaptıkları hareketlerin ve ortamın düşünülmesi gerekmektedir. Evrimci bir yazar olan Marian Stamp Dawkins, Hayvanların Sessiz Dünyası adlı kitabında arıların bu tarifi nasıl yaptıklarından şöyle bahsetmektedir:

Arıların sorunu danslarını içerisi karanlık olan, ne yiyeceğin ne de Güneş’in görülebildiği bir kovan içinde yapmalarıdır. Sadece bu da değil. Arılar düşey konumdaki bir peteğin üstünde dans ederler.78

Şimdi gözünüzün önüne getirmeye çalışın. Tarifi yapan arılar düşey konumda dans etmelerine rağmen, bu bilgiyi kullanarak besin aramaya çıkacak olan arılar yatay düzlemde hareket edeceklerdir. Yani arılara hangi yönde uçmaları gerektiği konusunda verilecek olan bilginin aslında yatay düzlemde olması gerekmektedir. Eğer arılar düşey düzleme uygun olarak yapılan bir tarife göre hareket ediyor olsalardı, dümdüz yukarı uçarak yiyecek aramaları gerekirdi ki, bu durumda yiyecek bulmaları hiçbir şekilde mümkün olamazdı.

Dawkins kitabında konuya şöyle devam etmektedir:

…Bu yüzden arılar yiyeceğin yerini o yönü işaret ederek ya da oraya dönük dans ederek belli edemezler. Kovandan yiyeceğe doğru olan uçuş rotasını, kovanın içinde iken yerçekimine göre belirledikleri ( dışarıya çıktıktan sonra Güneş’e göre belirleyeceklerdir) bir düzlem üstünde gösterirler. Öteki arılar da dışarı çıktıklarında bu bilgiyi Güneş’e uyarlarlar. Eğer yiyecek tam Güneş yönündeyse dansçı arı sallantılı düz uçuşunu peteğin önünde tam dikey pozisyonda yapar. Eğer yiyecek Güneş’in 40 derece batısındaysa, dikey çizginin 40 derece solunda uçar. Böylece dansçı arı yiyeceğin bulunduğu yerin açısını Güneş yerine, dikey çizgiye göre gösterir ve karanlık kovanın içindeki arkadaşlarına Güneş’e çıktıklarında hangi yöne uçacakları konusunda bilgi verir.79

Burada anlatılanların üzerinde durup düşünelim. Arılar karanlıkta ve farklı bir düzlemde olmasına rağmen yapılan tarifi tam olarak anlamakta ve hedefi her zaman doğru olarak bulmaktadırlar. Tarifi yapan arının belirlediği bir dikey çizgiye göre yaptığı hareketler, açı hesaplaması yapmayı bilen diğer arılar tarafından tam olarak anlaşılmaktadır. Marian Stamp Dawkins bu durum karşısındaki düşüncelerini şöyle ifade etmektedir:

Arıların bunu ( açı hesaplamasını) doğru olarak yapmaları, birbirlerine gerçekten bilgi aktardıklarının bir göstergesidir. 80

Görüldüğü gibi tüm arılar açı hesaplaması yapabilmektedir. Bu durumu Dawkins, arıların birbirlerine bilgi aktarmaları olarak yorumlamıştır. Ancak burada cevaplanması gereken önemli sorular vardır. Arılar bu hesaplama yöntemini nasıl keşfetmişlerdir? Güneş’e bakarak, arı gibi bir canlının yatay-düşey ayrımı yapabilmesi, yaptığı tarife kendi kendine açı ekleyebilmesi ve bunu her seferinde doğru yapması mümkün müdür? Bundan başka arılar yorum yapabilme becerisini nasıl elde etmişlerdir? Güneş’i pusula kullanmayı nasıl  öğrenmişlerdir?

Arıların düzlem farkı, açı ölçme, hesap yapma gibi matematiksel işlemleri kendi kendilerine yapamayacakları çok açık bir gerçektir. Arılardaki tüm bu yeteneklerin tek nedeni vardır. Arılar üstün bir güç tarafından yönetilmektedirler. Tüm evrene hükmeden bu güç Allah’a aittir. Allah arılara sahip oldukları tüm yetenekleri verendir.

Arılar  Bulutlu Havalarda  Nasıl Yön Belirler?


Yiyeceğe doğru uçarken arılar bir yandan da Güneş’i gözlemler. Öncü arının yaptığı dansta gösterilen yönü ve açıyı kullanabilmeleri için bu gereklidir.

Arıların yaptıkları işin ne kadar olağanüstü olduğu açıkça ortadadır. Ancak arılar bununla da kalmayıp daha da olağanüstü bir şey yaparlar. Hava bulutlu da olsa Güneş’i pusula gibi kullanabilir, bunu da ultraviyole ışık dalgalarını kullanarak yaparlar. Ultraviyole ışık dalgaları bulut örtüsü çok yoğun olmadıkça, bulutların içerisine işleyebilecek özelliktedir. Bu nedenle işçi arılar Güneş’in yönünü belirlemek için bu ışık dalgalarını kullanırlar. Güneş’ten yayılan doğal ışık polarize olmuştur, yani ışık dalgalarının titreşiminin yönü, Güneş gökyüzünde hareket ederken düzenli bir şekilde değişir. Bu polarizasyon şekilleri insanlar tarafından görülemez, fakat arılar ve diğer birçok canlı tarafından algılanabilir. Güneş’in görülmemesi ya da gökyüzünün bulutlu olması bu canlılar için bir engel oluşturmaz. Arılar bulutlara rağmen göğü bir bakıma parsellenmiş gibi düşünür ve Güneş’in o anda olması gereken yerini hesaplayabilirler.81 Kuşkusuz bu özellik de, Allah’ın üstün tasarımının örneklerinden biridir. Balarıları da bu sayede yaşamlarını sürdürebilmektedirler.

Arılar Yaptıkları Tarifte Tam İsabet Kaydederler

Arıların, dansçı arıyı seyretmelerinden bir süre sonra kovandan ayrılarak hedefe yöneldiklerini söylemiştik. Ancak arılar, burada gözardı edilmemesi gereken çok önemli bir sorunla karşı karşıyadırlar. Arılara verilen tarifteki açıda, çıkış noktası olarak Güneş alınmıştır. Ancak Güneş sabit bir cisim değildir. Bilindiği gibi Güneş her 4 dakikada 1 derece yer değiştirir. Arı eğer sürekli aynı açıyla yol alacak olsa Güneş’in hareketi sebebiyle hedeflediği yere asla varamayacaktır. Her 4 dakikalık yolda 1 derecelik bir hata yapacak, uzun mesafelerde ise sapma telafi edilemez boyutlara ulaşacaktır.

Çok kısa mesafelerde, örneğin 200 metre mesafede bu bir problem olmaz. Çünkü arının bir dakikada katettiği yol yaklaşık saatte 13 km=dakikada 216 metre kadardır.82

Bu durumda akla, “ya hedef 4 dakikadan fazla bir uzaklıkta ise ne olur?” sorusu gelecektir.

Arıların 10 km çapında bir alanda besin toplayabildiklerini belirtmiştik. Arı 10 km yol katetmek için yaklaşık 45 dakika uçmak zorundadır.83 Ancak Güneş 45 dakika içinde yaklaşık 11 derece yer değiştirecektir. Eğer arı kovana haber veren arının, tarif ettiği açıyla yol alsa Güneş yer değiştirdikçe yiyecek kaynağından uzaklaşacaktır. Tabi burada hemen kovandan 10 km uzağa gitmiş olan arının dönerken yine aynı şekilde Güneş’in konumuna göre besin kaynağının yerini aklında tuttuğunu da belirtmekte fayda vardır. Üstelik bu arı yüklü olarak geri döneceğinden sürati daha da azdır ( 9 km/saat).84 Dolayısıyla arı geri dönene kadar Güneş 16.5 derece dönecektir. Bu durumda arının Güneş’e göre yapacağı tarifin hatalı olması da ihtimal dahilindedir. Hem dans eden arının yapacağı 16.5 derecelik hata hem de yola çıkanın 11 derecelik yanılgısı birbirine eklendiğinde arının 10 km.lik bir mesafede yiyecek kaynağından 27.5 derece kadar uzak bir noktaya gitmesi söz konusu olacaktır. Üstelik toplayıcı arı bu kadar uzağa gittiğinde eğer yiyecek bulamazsa dönecek gücü de kalmayacaktır. Çünkü arılar gittikleri yerden daha fazla besinle dönmek için kursaklarına sadece kendilerine bildirilen uzaklıkta kullanacakları kadar bal alırlar. Bu bal bittiğinde güçleri de tükenir ve nektara ulaşamadıysalar enerjileri kalmadığı için geri dönemezler.

Ancak durum böyle olmaz. Milyonlarca yıldır arıların yaptıkları tüm tarifler -Güneş’in dönmesine ve açısının değişmesine rağmen- diğer arılar tarafından anlaşılmakta ve arılar besin kaynaklarına ulaşmakta zorluk çekmemektedirler. Bu da bize arıların Güneş’e göre açı hesaplaması yaparken yanılmadıklarını gösterir. Bu durumu matematiksel olarak ifade etmek gerekirse arılar Güneş’in her 4 dakikada, 1 derece kaydığını hesaba katmaktadırlar. Yaptıkları bu hesaplama sonucunda da kaynağın yerini akıllarında doğru olarak tutabilmekte ve diğerlerine tam olarak tarif etmektedirler. Güneş’e göre açı hesaplaması yapan diğer arılar da bu tarifi anlamakta ve tarif edilen besin kaynağını bulmaktadırlar.

Yukarıdaki paragraf dikkatli bir şekilde düşünerek tekrar okunduğunda aslında arılarla ilgili olarak yapılan bu tarifte bir olağanüstülük olduğu hemen anlaşılacaktır. Şu anda cümleleri her zamanki gibi alışkanlıkla değil de teker teker, tarif edilenleri göz önüne getirmeye çalışarak, akıl, mantık ve vicdan kullanarak düşünmekte fayda vardır. Bugün Güneş’in kaç dakikada ne kadarlık bir açı değiştirdiğini bile bilen insan sayısı azdır. Ama balarıları bunu çok iyi bildikleri gibi, dakika hatta saniye şaşırmadan tam isabetli bir matematiksel hesap yapmaktadırlar. Peki bir arı, konusunda uzman olmayan bir insanın bile yapamayacağı böyle bir hesaplamayı kendi iradesiyle yapabilir mi? Elbette yapamaz; bu yetenek arıya Allah tarafından verilmiştir. Aksini iddia etmek aklın ve mantığın tüm kurallarını çiğnemek olur. Arıların sözde “evrimsel bir süreç” içinde böyle bir hesaplamayı kendi kendilerine öğrendiklerini iddia eden bir insan, arıların yine sözde “evrimsel bir süreç” içinde yüzlerce yıl sonra günümüzün en tanınmış matematik profesörlerinden daha iyi denklem çözebileceklerini de iddia etmelidir. Peki bunu iddia eden bir insan olabilir mi? Tabii ki olamaz; bunu iddia eden insanın akli yeteneklerinden şüphe etmek kaçınılmazdır.

Arılar Hesaplama Yapmayı Nereden Öğrenmişlerdir?

Buraya kadar anlatılanlarda da görüldüğü gibi arılar çok farklı şekillerde hesaplamalar yapmakta ve bu hesaplamaları yaparken de Güneş’i kullanmaktadırlar. Bir böceğin dünyanın ve Güneş’in hareketlerini ve bunların sonuçlarını kendi kendine bilmesi ve buna göre hareket etmesi hiçbir şekilde mümkün değildir. Arıların her seferinde bu hesaplamaları tesadüfen tutturmaları da imkansızdır. Bütün bunlara rağmen -konuyla ilgili tüm bilim adamlarının da hemfikir oldukları gibi- arılar bu hesaplamayı hatasız bir şekilde milyonlarca yıldan beri yapmaktadırlar.

Bir insan kaybolduğunda -eğer bu konuda özel bir eğitim almamışsa- yönünü bulabilmesi için pusula gibi aletlere ihtiyacı olacaktır. Bu kişinin Güneş’in açısına göre bir hesaplama yaparak yönünü bulması ise neredeyse imkansızdır. Oysa bir arı Güneş’in hareketine rağmen gördüğü herhangi bir yeri hatasız bir şekilde kovandaki diğer arılara tarif edebilir.

Arıların bu olağanüstü özellikleri nasıl ortaya çıkmıştır? Arılar bu hesaplamayı yapmayı nasıl öğrenmişlerdir?

Bu soruların cevapları son derece önemlidir. Öncelikle arıların yön tayin etme ve bunu başka arılara tarif edebilme yeteneklerine ilk ortaya çıktıkları andan itibaren sahip olmaları gerekmektedir. Bu, arıların beslenme ve barınma ihtiyaçlarını giderebilmeleri, dolayısıyla soylarını devam ettirebilmeleri için mutlaka gerekli olan bir yetenektir.

Bu yeteneğin evrimcilerin iddia ettikleri gibi zaman içinde gerçekleşen çeşitli değişimlerle ortaya çıkması mümkün değildir. Nitekim evrim teorisini savunan bilim adamları da arıların dans ile haberleşme yeteneklerinin nasıl ortaya çıktığı sorusu karşısında oldukça zor durumda kalmaktadırlar. Örneğin günümüzün tanınmış evrimcilerinden biri olan Richard Dawkins, arı dansının evrimi ile ilgili olarak kendisine sorulan soru karşısında açıkça “afallamış”tır. Dawkins’in arıların dansı ile ilgili sorular karşısında vermeye çalıştığı cevap şöyledir:

“Bir fikir ileri sürmek durumunda… Belki de dans bir çeşit… Tahmin etmek pek de zor değil… Bunun neden olduğunu kimse bilmiyor, ama bir şekilde oluyor…

Modern arı dansının daha basit bir başlangıçtan evrimleşmesine dair birtakım makul dereceli ara aşama bulduk. Size anlattığım hikaye gibi… bu doğru bir hikaye olmayabilir. Ama buna benzer bir şey mutlaka olmuştur.”85

Dawkins’in bu soru karşısında verdiği cevaptaki mantık bozukluğundan da anlaşılacağı gibi arıların dansını tesadüflerle, ara açıklamalarla ifade etmek ancak hayali bir hikaye olarak anlatılabilir.

Güneş’ten faydalanarak açı hesabı yapmak, tesadüfen elde edilecek bir yetenek değildir. Ancak arıların dans etmeyi öğrenmeleri veya açı hesaplayabilmeleri de yeterli değildir; bunun dışında bunları diğerlerine tarif ettiklerinde onların da bunu anlayabilmeleri gerekmektedir. Bunlar düşünüldüğünde “tesadüf” gibi bir ihtimalin akla getirilmesinin bile son derece saçma olduğu hemen görülmektedir. Ne kadar beklenirse beklensin bir canlıda böyle bir hesap yeteneğinin kendi kendine oluşması kesinlikle mümkün değildir.

Arı, düşünme özelliği olmayan bir canlıdır. Buna rağmen baştan beri belirttiğimiz gibi, yaptığı her hareket benzersiz bir aklın ve şuurun varlığını gösterir. Evrenin her noktasında olduğu gibi arılarda da tecelli eden bu akıl ve şuur herşeyi kusursuz yaratan Allah’a aittir.

ARILARIN GÖZLERİ

Arıların Güneş’ten faydalanabilme özelliklerini fark eden bilim adamları yön tayinleri konusunda araştırmalar yapmaya başlamışlardır. İlk olarak arıların göz yapısı incelenmiş ve gözlerinin bu hesaplamaların yapılmasını sağlayacak bir tasarıma sahip olduğu bulunmuştur.

Arıların çok özel bir göz yapıları vardır. Arı gözlerinde “ommatidia” adı verilen, 6.900’er adet birbirinden ayrı görme işlemi yapan bölüm vardır. Bu bölümlerin her biri kendi başına bir göz gibi hareket eder. Bunlar bir kutudaki kamışlar gibi biraraya toplanmışlardır. Ayrıca her biri dışta küçük konveks ve şeffaf bir lensle biter.86 Bu lensler de gözün cam gibi elips biçimindeki dış kabuğunu oluştururlar. Arıların başlarının iki yanında bulunan birleşik gözlerinin dışında, kafalarının üzerinde de 3 basit gözleri bulunur. Kafa üzerinde yer alan bölümlerin ışığın şiddetinin ölçülmesi için kullanıldığı tahmin edilmektedir. Arı gözünün insan gözüne göre iki üstünlüğü vardır. Bunlar, ultraviyole ışınlarını görme ve daha önce de belirtildiği gibi ışığın polarizasyonunu ayrıştırmadır.87

İşte bu özellikler, arıların Güneş’in yerini ve açısını tespit etmelerini sağlayan özelliklerdir. Bu sayede arılar, Güneş ilerledikçe kovanda diğer arılara yapacakları tarifin yönünde düzeltme yaparak hedefin yönünü hatasız olarak belirleyebilirler.

ÇİÇEK İŞARETLEME YÖNTEMLERİ


Toplayıcı arı kovana geri dönmeden önce besin kaynağına özel bir koku bulaştırır. Her işçi arının vücudunda istediği zaman kullanabileceği bir koku kesesi vardır. Bu kese arının sırtında ve vücudunun arka tarafında içeriye doğru katlanmış bir deri kıvrımından oluşur ve normal zamanlarda dışarıdan görülmez. Arı istediği zaman bunu dışarı çıkarır ve kesenin kokusu üzerinde bulunduğu çiçeğe ve çevreye yayılır. Bu koku Melisa çiçeğinin kokusuna benzer ve insanlar tarafından da kolaylıkla algılanabilir. Arılar ise kendi kovan arkadaşlarının kokularına karşı fazlasıyla hassastırlar ve çok uzaklardan bu kokuyu duyabilirler.88

Balarılarının çiçekleri işaretlemeleri sayesinde, diğer arılar bir çiçeğin nektarının daha önce başka arılarca tüketildiğini konar konmaz anlar ve hemen o çiçeği terk ederler. Bu sayede hem vakit, hem de enerji kaybından kurtulurlar.

Çiçeklerin Döllenmesi ve Arılar

Çeşitli çiçeklerle dolu bir çayırda bal toplayan arılar bir müddet izlenecek olursa ilginç bir durum dikkat çekecektir. Arılar her seferde sadece tek bir çiçek cinsi arasında gidip gelirler. Bir çiçekten diğerine uçarken başka cins çiçeklere dikkat bile etmezler.

Bazen günlerce aynı tür çiçekleri bu şekilde ziyaret eden arıların bu davranışları hem kendileri hem de çiçekler açısından faydalıdır. Bu durumu şöyle açıklayabiliriz. Bir çiçeğe ilk defa konan bir arı o çiçeğin yapısını tanımadığı zaman ufak bir nektar damlasını bulmak için çok uzun bir süre uğraşmak zorunda kalabilir. Arı ancak aynı çiçeğe beşinci veya altıncı kere konduktan sonra sürat ve beceri kazanır ve hedefine kolayca ulaştığı için zamandan kazanmaya başlar.

Bu durumun çiçekler açısından faydalı olan yönü ise, arıların tek çiçek türünü tercih etmeleri sayesinde süratli ve güvenilir bir döllenmenin sağlanıyor olmasıdır. Çünkü bir çiçeğin poleni başka çiçekleri dölleyemez ve ancak arıların aynı çiçekler arasında yaptıkları turlar sırasında çiçekler döllenmiş olur. Arılar aynı tür çiçekleri bulmak için kokudan faydalanırlar.

Burada kısaca çiçeklerdeki döllenme olayının nasıl gerçekleştiğine değinmekte fayda vardır. Bilindiği gibi arılar çiçekleri nektar ve polen toplamak için ziyaret etmektedirler. Ancak arılar polen toplamaya çalışırken, çiçekler için hayati önemi olan bir işlevi yerine getirir ve onların döllenmelerine aracılık etmiş olurlar. Çiçeklerdeki döllenme olayının gerçekleşebilmesi için çiçeğin dişi tohumunun erkek tohumlarla ( polenlerle) birleşmesi gerekir. Yani çiçeğin bir miktar poleni yapışkan olan başçık         üzerine gelerek buradan dişi tohumla birleşmelidir. Çiçekler genel olarak erkek organlarındaki polenleri kendi başçıkları üzerine kendileri ulaştıramazlar. Ancak böcekler sayesinde gerçekleşen birleşme ile döllenme olur ve yeni çiçekleri oluşturacak tohumlar meydana gelir. 89

Görüldüğü gibi çiçekler ve arılar arasında çok önemli bir bağlantı vardır. Her iki canlı da birbirlerini cezbedecek şekilde Allah tarafından tasarlanmışlardır. Örneğin böcekler tarafından döllenmesi gereken çiçekler, böcekleri kendilerine çekecek nektarları salgılarlar ki gerçekte arıları çeken bu nektarlardır. Ayrıca çiçekler kokuları veya canlı renkleriyle de böceklerin dikkatini çekerler.

Arılar ve çiçekler arasındaki bu ilişki insanlar açısından da son derece önemlidir. Çünkü arıcılığın tarımsal önemi çok büyüktür. Birçok meyve ağacı ve çiçek büyük ölçüde arılar aracılığı ile döllenir. Bu nedenle kimi uzmanlar arıların bu konudaki desteğini, bal üretiminden daha önemli bir katkı olarak değerlendirirler. Bu bilgiler düşünüldüğünde akla hemen Nahl Suresi’ndeki balarısı ile ilgili ayetler gelmektedir. Allah bu ayetlerde arıların tüm meyvelerden yemelerine dikkat çekmiştir:

Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin. Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır. ( Nahl Suresi, 68-69)

Bu arada şunu da belirtmek gerekir ki, arılardan başka böcekler de çiçekleri döllerler. Fakat arılar hem sayılarının çokluğu, hem çalışkanlıkları ve hem de vücut yapılarının uygunluğu yüzünden poleni, diğer böceklere oranla daha fazla miktarlarda taşırlar. Tarımın büyük bölümü arıların yaptıkları tozlaşmaya bağlıdır. Böcekle tozlaşmanın % 80’i balarılarının görevidir. Bu tozlaşma olmasa, meyve ve sebze üretiminden elde edilen verimde önemli bir düşüş kaydedilirdi.
Çiçekler ve Arılar Arasındaki Uyum


Çiçeklerin döllenmesinde son derece önemli bir role sahip olan arıların dölleyemedikleri çiçekler de vardır. Örneğin arılar kırmızıyı algılayamadıkları için bu renge sahip olan çiçekleri dölleyemezler. Defne, kırmızı karanfil, yabani keten gibi içinde başka renk barındırmayan kırmızı renkli bazı bitkiler başka böcekler tarafından döllenirler. Bu çiçek türlerinin renklerinin dışında arılar tarafından döllenmelerini engelleyen başka bir ilginç özellikleri daha vardır. Bu çiçeklerin nektarları çiçeğin oldukça derinlerindeki bölgelerde bulunur. Bu çiçekleri döllemek isteyen böceklerin çiçeğin iç kısımlarındaki bu bölgeye ulaşabilmeleri için özel organlara sahip olması gerekmektedir. Böceklerin aynı zamanda kırmızı rengi algılamaları gerektiği de unutulmamalıdır. Yani bu bitkileri dölleyecek böceklerin her iki özelliğe de aynı anda sahip olması gerekmektedir; çiçeklerin derinliklerine ulaşacak özel bir organ ve kırmızıyı görebilecekleri gözler. Gerçekten de doğada kırmızıyı renk olarak algılayan sadece iki böcek türü vardır: Eşek arıları ve gündüz kelebekleri ve üstelik bu böceklerin her ikisinin de derinlerdeki nektarlara ulaşabilecekleri uzun hortumları vardır.90

Böyle bir uyumu tesadüflerle açıklamaya çalışmak elbette ki anlamsız olacaktır. Hiçbir tesadüf iki farklı türdeki canlıya, birbirlerine tam uyumlu olacak şekilde fiziksel özellikler kazandıramaz. Bu uyum her iki canlının da tek bir Yaratıcı tarafından yaratıldıklarını kanıtlar. Bütün canlıların denetimi elinde olan Allah her iki canlıyı da birbirine uyumlu yaratmıştır

KOLONİNİN BÖLÜNMESİ: “OĞUL VERME”

…O, doğunun da, batının da ve bunlar arasında olan herşeyin de Rabbi’dir… ( Şuara Suresi, 28 )

Kraliçenin bahar başından itibaren günde 1500-2000 yumurta bıraktığından söz etmiştik. Eğer arılar bu artışı karşılayacak şekilde bir tedbir almazlarsa bir süre sonra kovanın kapasitesi artan nüfusun ihtiyaçlarını karşılayamayacak hale gelecektir. Kraliçe arının sahip olduğu yumurtlama hızına göre düşünülecek olunursa bu, sadece 1 ay içinde koloniye 45.000 ile 60.000 arasında arının eklenmesi demektir. Bu hızlı sayı artışı da arı kolonisinin çok kısa bir zaman içinde fonksiyonlarını yitirmesi, işlerin yürümemesi anlamına gelecektir.

Bilindiği gibi kraliçenin salgıladığı madde kovandaki düzeni sağlayan etkenlerden bir tanesidir. Kovandaki işçilerin sayısının artmasıyla birlikte bir süre sonra arı başına düşen kraliçe maddesi de azalmaya başlar. Arılar için nüfus artışına çözüm bulma zamanının geldiğinin işareti kraliçe maddesinin azalmasıdır.91

Bir alanda nüfus artışının yaşanması ile birlikte alınacak tedbirler bellidir. Ya barınağın genişletilmesi, ya da nüfusun azaltılması gerekecektir. Arılar da bu iki seçenekten en uygun olanını uygularlar. Barınağı genişletmek çözüm değildir çünkü sorun yer darlığından ziyade kraliçe maddesinin yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Bu maddenin azlığı durumunda dişilerin üreme organları gelişmeye başlayacak ve koloniye has koku silikleşecektir. Bunun neticesinde de işçi arılar sürekli olarak kraliçe hücresi yapmaya kalkışacaklardır. Kısacası kovandaki tüm dengeler alt üst olacaktır.

Arı kovanlarında uygulanan nüfus planlama yöntemi en akılcı olanıdır. Arılar nüfus artışı durumunda sayıyı azaltma yoluna giderler. Ama bu işlemi -kış aylarında mecbur kaldıkları durumlarda yaptıkları gibi- larva ve pupaları imha ederek yapmazlar. Arıların uyguladıkları çözüm son derece akılcı ve her yönüyle karlı bir çözümdür. Bir kovanda nüfus artışı söz konusu olduğunda kovandaki arıların bir bölümü eski kraliçe ile birlikte koloniyi terk ederek başka bir yerleşim yerinin arayışına girerler.

Arıların kovan nüfusunu azaltmak için başvurdukları bu yönteme “oğul verme” adı verilir. Bu sayede arılar yeni koloniler kurarlar.

ARILAR YOLCULUĞA BAŞLAMADAN ÖNCE YAPILAN HAZIRLIKLAR

Arılar oğul verme işleminin ilk aşamasında -bahar başlangıcında- erkek arı hücreleri yapmaya başlarlar. Erkekler diğerlerine göre daha uzun sürede gelişimlerini tamamladıkları için ( kraliçe 16 gün, işçiler 21 gün erkekler ise 24 gün) Nisan başlarında bu peteklerin hazırlanmış olması gerekmektedir.92 Kraliçe maddesi tam olarak azalmadan önce erkek hücrelerinin öncelikli olarak örülmüş olması dikkat çekicidir. Çünkü normal şartlar altında bu madde azaldığında işçilerin öncelikli olarak kraliçe hücresi örmeleri gerekmektedir. Buna rağmen işçiler erkek arı hücreleri yaparlar ve erkekler Mayıs başında hücrelerinden çıkarlar. Bu arada neden erkek hücrelerinin örüldüğü de ortaya çıkar. Bilindiği gibi erkek arılar kraliçe aramaya, doğduktan 2 hafta sonra çıkabilirler. İşte bu arada erkekler çiftleşebilecekleri bir kraliçe bulamazlarsa varlıklarının sebebi kalmayacaktır. Dolayısıyla kraliçenin de tam bu dönemde büyütülüp çiftleşme uçuşuna çıkmak için hazır olması gerekmektedir. Eğer işçi arılar erkek hücrelerini biraz geç örseler kraliçe çiftleşmeyi başaramayacak veya işlem gecikecektir. Kraliçe çiftleşemeden yumurtlamaya başlayamadığı için de bu, koloni için bir tehlike oluşturacaktır. Yumurtlama yeteneğine sahip olan eski kraliçe ise yenisi doğmadan çoktan kovanı terk etmiştir. Karmaşık gibi görülen bu durum arıların mükemmel bir zamanlama yeteneği ile tam gerektiği anda kraliçe hücrelerini örmeleri sayesinde çözülür.

Bir taraftan yeni kraliçe hücreleri inşa etmeye başlayan işçi balarıları, diğer taraftan da eski kraliçeyi yumurtlama işlemini bırakması için zorlarlar. Çünkü arılar için göç zamanı gelmiştir ve hazırlıkların buna göre yapılması gerekir. Bu nedenle işçiler eski kraliçeyi daha az arı sütü ile beslemeye başlarlar. Bu besin yetersizliği sebebiyle kraliçenin yumurtlaması durur. Kraliçeye verilen besinin kesilmesinin ikinci bir sebebi daha vardır. Kraliçenin koloniden ayrılan diğer arılarla birlikte uçabilmesi için hantal olmaması gerekmektedir. İşçi arıların uyguladıkları bu yöntem bir süre sonra etkisini gösterir ve kraliçe arı daha hızlı hareket etmeye başlar. Bir süre sonra o da diğer arılar kadar hareketli olur.93

Yeni Kovan Arama İşlemi Başlıyor…

Başka zamanlarda polen, nektar ya da su arayan işçi arılar bu kez kolonileri için yeni yerler aramaya çıkarlar. Kovanın terk edilmesi, genelde ilkbahar sonu ve yaz başında gerçekleşir. Bu mevsimde yiyecek ( polen ve nektar) fazladır, hava sıcaktır, günler ise uzundur. Bu şartlar bir arı topluluğunun kovanı terk etmesi için gerekli olan ortamı meydana getirir.

Yeni koloniyi oluşturmak için yola çıkacak olan arılar enerji toplayabilmek için kovandan ayrılmadan önce midelerini olabildiğince fazla miktarda balla doldururlar. Çünkü çiçekleri dolaşmaya vakitleri yoktur. Bu beslenmenin sonucunda karınları öylesine şişer ki, vücutları iğnelerini kullanmak için gerekli olan esnekliklerini kaybeder.94 Bu yüzden arılar son derece barışçı olurlar. Arıların bu durumunda da büyük bir hikmet vardır. Balarılarının bu sırada barışcıl olması insanların güvenliği açısından önemlidir. Oğul verme döneminde bir koloninin yaklaşık yarısının kovanı terk ettiği düşünülürse, 20.000-30.000 saldırgan arının canlılar için tehlike oluşturacağı açıktır.

Yeni kraliçenin gelmesine yakın eski kraliçe arı, içlerinde bir miktar işçi arı ve biraz da erkek arı bulunan bir grupla birlikte kovandan ayrılır. Arı topluluğu kovanı terkettikten sonra yakınlardaki bir dalda veya çıkıntıda üzüm salkımına benzeyen kenetlenmiş bir yığın oluşturur.95 Bu yığının ortasında kraliçe bulunur. İşçi arılar kraliçe arıyı çevreleyerek gövdeleriyle adeta bir duvar örerler ve böylece onun güvenliğini sağlarlar.96 Arılar disiplin içerisinde kümeleşir ve bir süre sonra da yeni koloninin kendine has kokusu oluşur.

Daha önce çiçek işaretleme konusunda da bahsettiğimiz gibi her işçi arının vücudunda istediği zaman kullanabileceği bir koku kesesi vardır. Bu kese arının sırtında ve vücudunun arka kısmında bulunan içeriye doğru katlanmış bir deri kıvrımından oluşur ve kullanılmadığında dış taraftan görülmez. Ama arı istediği zaman bunu dışarıya çıkarabilir. Bu şekilde kesenin içindeki özel birtakım bezler harekete geçer ve koku salgılar. İşte gözcü arılar bu kokuyu yeni buldukları yerleri işaretlemek için kullanacaklardır. Kendi koloni kokularına karşı çok hassas olan arılar, gözcü arı tarafından bırakılan bu kokuyu çok uzaklardan bile kuvvetli olarak algılayabilirler.97 Bu sayede kolaylıkla gidecekleri yeri bulurlar.

Gözcü Arılar İş Başında

Koloninin bir bölümü üzüm salkımı şeklini alarak beklerken, gözcü arılar da büyük bir faaliyet içindedirler. Hatta hazırlıklara çok daha önceden başlamışlardır. Ana kovandan ayrılmalarından bir kaç gün önce gözcü arılardan bazıları yeni yerleşim yerleri için dört bir tarafa yayılırlar. Bazen kilometrelerce uzağa uçtukları bile olur.98

Gözcü arılar yeni kovanlarını kuracakları yarıkları ve ağaç gövdelerini araştırırken gelişigüzel incelemeler yapmazlar. Koloni için yer arayan, adeta yerleşim planı yapan çok sayıda gözcü arı çeşitli hesaplamalar yaparak yeni kovan yerinin uygunluğu konusunda ortak bir fikre varırlar. Daha sonra yine birlikte hareket eder ve koloninin bulunduğu ağaca geri dönerek koloniyi yeni yerleşim bölgesine taşırlar.

Bir gözcü arı, uygun bir delik ya da kovuk bulursa uzun süre bazen bir saat süreyle, sistemli bir biçimde onu inceler. Çevresinde uçarak bulduğu yerin dışarıdan görünüşünü yoklar. Genellikle içeri girerek deliğin içinde yürür. Önce giriş noktasına yakın yerleri, sonra da içeri kısımlarda yürüyerek bulduğu yerin bütün iç yüzeyini dolaşır. Bu konuda özel bir araştırma yapan Yale Üniversitesi’nden Thomas Seeley tek bir arının bu şekilde 50 metre yürüdüğünü saptamıştır. Seeley, arıları kendi çevresinde dönebilen silindir biçiminde ürettiği yapay kovanlarda yürüterek yaptığı deneyinde; arıların kovanın çevresini dolaşmak için ne kadar yürümeleri gerektiğini ve buna göre deliğin hacmini hesapladıklarını ortaya çıkarmıştır.99

Yuva yeri aramak için uçan arı sayısı kimi zaman iki düzineyi bulur. Bu yöntem sayesinde koloni aynı anda birçok yuva yeri hakkında alternatif bilgi elde eder. En sonunda işçi arılar muhtemel yuva yerlerini birbiri ardına inceleyerek karar verirler. İki düzine dolayındaki yuva yeri bu elemeyle iki veya üçe düşürülecek ve sonunda koloni için en iyi yuvanın hangisi olacağı konusunda uzlaşma sağlanacak ve yeni yuva da burası olacaktır. Sonuçta koloni en azından gözcü arıların çoğunluğunun değerlendirmesine göre yöredeki olabilecek en iyi yeri seçer. Arıların yeni yuva için karar verme süreçleri bir kaç gün alabilir. Çünkü her arı olası yuva yerini son derece ayrıntılı inceler ve 500 kadar işçi arının çeşitli olasılıkları kıyaslaması sonunda çoğunluğun ortak bir karara varması zaman alır. Bu zaman boyunca arı kümesinin diğer üyeleri daha önce belirttiğimiz gibi buldukları ağaçta üzüm salkımına benzer bir şekil oluşturarak bekler ve ancak gözcüler tarafından kesin karar verildiğinde işçi arıların rehberliğinde yeni yuvalarına hareket ederler.

Arıların yaptıkları işin öneminin daha iyi anlaşılabilmesi için bu davranışların teker teker incelenmesinde fayda vardır. Öncelikle gözcü arıların buldukları yeni yerin uygunluğuna neye göre karar verdiklerine bakalım.

Gözcü arılar, yeni yerleşim yerinin yerden yüksekliği, dışarı açılan delikleri varsa bunların yamanabilir olması, iç mekan genişliği gibi birçok ayrıntıyı göz önünde bulundurarak yuva ararlar. Bundan başka girişin uygun olmasına özellikle dikkat ederler. Kovanın giriş deliği, hırsız arıları, sincapları ve kuşları engelleyecek kadar küçük olmalıdır ama aynı zamanda bal uçuşundan nektarla dolu olarak dönen arıların içeri rahatça girebilecekleri gibi bir genişliğe de sahip olması gerekmektedir. Aksi takdirde yiyecek toplayan arılar kovandan içeri girebilmek için beklemek zorunda kalırlar. Kovan girişinin genel olarak küçük olması tercih edilir. Çünkü eğer giriş çok geniş olursa kovanın savunması güçleşecektir. Bundan başka kışın ısı kaybı çok olacağı için, kovanın ısısının dengede tutulması da daha zor olacaktır.100

Bir yeri arıların kovan olarak kullanabilmesi için gerekli olan özelliklerden başka bir tanesi de yuvanın genişliğinin ölçüsüdür. Örneğin bir ağaç kovuğunu ele alalım. Buradaki alan çok büyük olursa arılar kovanı ısıtmakta zorlanacaklardır. Ama arılar yuvanın küçük olmasındansa büyük olmasını tercih ederler. Çünkü gereksiz boşlukları arı reçinesi ile doldurabilirler. Yuvadaki alan kısıtlı olduğunda problemler daha büyük olacaktır. Çünkü depo olarak kullanılan alan da kısıtlı olacağından kış için yeterince yiyecek depo edemeyeceklerdir. Bu ise, tüm koloninin ölümüyle sonuçlanabilecek kadar ciddi bir problem yaratacaktır.101

Başka bir ayrıntı ise kovan girişinin güneşe bakış açısı ile ilgilidir. Bilindiği gibi girişi kuzeye bakan bir yer daha soğuk olacağı için barınmaya elverişli değildir. Gözcü arılar yeni kovan arayışlarında bu önemli ayrıntıyı da göz önünde bulundururlar.102

Araştırmalarının sonucunda uygun olduğuna kanaat getirdikleri alanı tespit eden gözcü arılar, bu yeri aynı çiçekleri işaretledikleri gibi kokularıyla işaretlerler. Koku keselerini açığa çıkararak yeni kovan alanında bir süre kalan arılar, bu sayede koloni kokularının yeni yerleşim yerlerine sinmesini sağlamış olurlar.103

Koloni Harekete Geçiyor


Gözcü arılar bir süre sonra koloninin kendilerini beklediği alana varırlar ve dans ederek buldukları yeri arkadaşlarına gösterirler. Bu dans, arıların yiyeceğin bulunduğu yeri göstermek için yaptıkları dansın aynısıdır. Yuva yapmaya uygun görülen yerin yönü, sekiz rakamı şeklindeki dansın arının düz çizgi üzerinde sağa-sola doğru sallandığı bölümüyle gösterilir. Bulunan yerin yuva yapmaya uygunluğu dansın şiddetiyle belirtilir. Arılar bütün şartlara uygun ideal bir yuva için yarım saat ya da bir saat kadar dansedebilirler. Eğer bulunan yer o kadar uygun değilse arıların dansı daha isteksiz olur.104

Arıların hep birlikte bir yöne yönelmeleri ise hemen gerçekleşmez. Çünkü gözcü arılar kilometrelerce karelik bir alanda keşfe çıkmışlardır ve her gözcü grubu döndüğünde farklı yerleri koloniye önermektedir. Koloninin bulunduğu bölgede her an dans eden birkaç grup arı bulunabilir. Kimi zaman bu grupların hepsi farklı bir yönü gösterirler.105

Gözcü arıların dansları beklemekte olan kümeden bazı arıların ayrılarak tarif edilen yöne doğru uçmalarına kadar sürer. Bu arılar gözcü arıların koloni kokularını bıraktıkları yeri bulana kadar çevreyi taramaya devam ederler. En uygun yerleşim alanına daha fazla sayıda ziyaretçi arı gider ve bu şekilde koloni kokusu bu alana iyice yerleşir.106

Üzüm salkımı şeklindeki kümelenmeden en geç bir hafta sonra arı kümesi tamamen çözülür ve arılar yeni mekanlarına doğru toplu halde uçarlar. Koloni havada hareket etmeye başladığında, yeni yerleşim alanına alışmış olan arılar kümeye, koku salgılarıyla liderlik ederler ve arı kümesi başka bir bilgiye ihtiyaç duymadan yerleşim alanına taşınır. Kraliçe de mutlaka bu kümeyle birlikte hareket etmelidir. Çünkü koloniyi birarada tutan kraliçe arının varlığıdır. Kraliçe arının koloni ile birlikte olmaması durumunda arı topluluğu yanılarak eski bulunduğu yere geri dönecektir107

Görüldüğü gibi arıların yeni bir koloni oluşturmaları sırasında yaptıkları tüm davranışlar son derece bilinçlidir. Ve bu olay sırasında arılarda görülen plan yapma, mantık yürüterek seçim yapma gibi özellikler mutlak surette akıl gerektirir. Oysa arılarda müstakil bir aklın varlığından söz etmek mümkün değildir. Daha önce de belirttiğimiz gibi arılar, sonuçta birkaç santimlik böceklerdir. Beyin kapasiteleri son derece sınırlıdır. Tüm bu anlatılanları yapanlar akıl ve mantık sahibi insanlar olsa makul karşılanabilir. Ama tüm bunları yapanlar arılar olunca insanın durup bir düşünmesi gerekir.

Bu canlılar böylesine kapsamlı bir planlamayı nasıl başarmaktadırlar? Bunlar akılsız ve bilinçsiz canlıların tesadüfen öğrenebileceği şeyler değildir. Çünkü “öğrenme” fiili de sonuç olarak bir şuur ve irade gerektirir. Elbette arı dediğimiz canlılar bu şuur ve iradeye sahip olamazlar. Onlara bu şuurlu hareketleri yaptıran, şaşırtıcı akıl alametleri göstermelerini sağlayan sonsuz ilim sahibi olan Allah’tır. Allah bu canlıları, tüm diğer canlılar gibi, koruyup gözetmekte, ihtiyaçları olan sistemleri onlara öğretmektedir. Hud Suresi’nin 56. ayetinde haber verildiği gibi; “…O’nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur…”.

Eski Kovanda Neler Olup Bitiyor…



“Oğul verme” işlemi tamamlandıktan sonra arıların yaklaşık yarısı veya daha fazlası eski kovanda kalmıştır.

Kovandaki kraliçe arı, yeni kraliçe daha ortaya çıkmadan kovandan ayrılmış olduğu için ana kovan bir süre için kraliçesiz kalır. Fakat bu durum ancak bir kaç gün sürer. Çünkü “oğul verme” işleminden kısa bir süre sonra genç kraliçe arılardan biri gelişimini tamamlar ve hücresini terk ederek kovandaki yeni hayatına başlar.108

Eğer eski kraliçe, yeni kraliçe adayları hücreden çıkmadan kovanı terk etmemişse bu durum, onun yaşlandığını gösterir. Bu durumda eski kraliçe yeni kraliçe tarafından sokularak öldürülecektir.

Ama bazen de kraliçe yaşlı olmamasına rağmen sadece hava şartları nedeniyle kovanı terk edemez. Bu ise, son derece tehlikeli olabilir. Çünkü eski kraliçe kovandayken yeni bir kraliçe ortaya çıkarsa bu arıların savaşacağı ve birinden birinin mutlaka öleceği açıktır.

Kovandaki dengeleri bozabilecek bu karışıklığı engellemek için ise arılar şaşırtıcı bir yöntem kullanırlar. Gelişimlerini tamamlayan ve pupalarını yararak dışarı çıkmaya çalışan kraliçe adaylarının hücre kapaklarını eskisinden daha sağlam bir biçimde kapatırlar. Bu arada onlar için küçük bir boşluk açmayı da ihmal etmezler. İşçi arılar daha sonra bu delikten kraliçe adaylarını besleyeceklerdir.

Ama sorun bununla da bitmemektedir. Eski kraliçe kovanda her zamankinden daha aktif vaziyette sürekli dolaşmaktadır. Eğer yeni kraliçeleri fark ederse onları tahrip etmek isteyecektir. Ancak buna izin verilmez. İşçi arılar, kraliçe hücrelerinin üzerine kümelenir ve eğer kraliçe bunlara zarar vermek için yaklaşırsa onu geri iterler.109

İşçi arıların bütün çabaları yeni kraliçeyi ve dolayısıyla koloniyi korumaktır. Bunun için de her türlü ihtimal göz önünde bulundurularak alınan tedbirler neticesinde kraliçeler korunmuş olur.

Bazen bir arı topluluğunun birden fazla oğul vermesi gerekebilir. Bu durumda eğer yeni genç kraliçe de ikinci oğul için kovanı terk edecekse o zaman işçiler hemen yeni bir kraliçe daha yetiştirmeye başlarlar.110

ARILAR ALLAH’IN İLHAMIYLA HAREKET EDERLER

Buraya kadar anlatılan konularda da görüldüğü gibi arılar hayvanlar alemindeki en şaşırtıcı özelliklere sahip olan canlılardandır. Çok sabırlı bir şekilde ürettikleri toplu iğne başı büyüklüğündeki balmumu ile adım adım inşa ettikleri mimari harikası petekleri, her gün hiç bıkmadan yüzlerce kez larvalara yaptıkları ziyaretleri, kolonilerini savunmak için gösterdikleri fedakar davranışları, bal üretmek için harcadıkları çabaları, yeni koloni oluşturma konusundaki kabiliyetleri, kovan içinde kesin bir asayiş sağlayabilmeleri ile bilim adamlarını hayretler içinde bırakmaktadırlar.

Arılar kendi dilleri ile çevrelerini değerlendirir, kararlar alır ve uygularlar. Bu kararları durumun aciliyetine göre değiştirebilirler. Kısacası arıların tüm hareketlerine, bu kitapta çeşitli örneklerle anlatıldığı gibi, keskin bir akıl ve bilinç hakimdir. Ancak kitabın farklı bölümlerinde pek çok kere dikkat çekildiği gibi, bu bilinç ve akıl arıların kendilerine ait olan bir özellik değildir.

Allah Kuran’da balarısından “Rabbin balarısına vahyetti…” ( Nahl Suresi, 68 ) ayetiyle, bu canlıların yaptıkları tüm hareketlerin, gösterdikleri bilinçli davranışların Kendi ilhamıyla gerçekleştiğini bildirmektedir.

ARIDAKİ KUSURSUZ VÜCUT TASARIMI

Göklerin, yerin ve içlerinde olanların tümünün mülkü Allah’ındır. O, herşeye güç yetirendir. ( Maide Suresi, 120)

Dünyanın en tanınmış bilgisayar dergilerinden Byte‘da yer alan bir haber, balarıları hakkında son derece ilginç bilgiler içermektedir.

Dergi bilgisayarlarla arı beynini karşılaştırmaktadır. Dergide yer verilen bir araştırmanın sonuçlarına göre, arı beyni, dünyanın en gelişmiş bilgisayarlarından daha hızlı çalışmaktadır. Bugün en gelişmiş bilgisayar saniyede 16 milyar işlem yapmaktadır. Arı beyninin işlem sayısı ise bunun tam 625 katı, yani 10 trilyondur.

Üstelik arı beyni bu kadar fazla işlem yaparken bilgisayardan çok daha az enerji tüketmektedir. 10 milyon arının tükettiği enerji, ancak 100 wat’lık bir ampulü yakmak için harcanan enerji kadardır ( Arının beyni 10 mikrowattan daha az enerji tüketir).111

Arının beyni ile ilgili yapılmış olan bu karşılaştırmada da görüldüğü gibi, arıların vücut yapılarında kusursuz bir tasarım vardır. Arının her organı şu andaki görevlerini yerine getirebilmesi için özel olarak tasarlanmıştır. Örneğin arının iskeleti son derece sağlamdır, solunum sistemi havayı daha iyi kullanarak, dokulara daha fazla besin ulaştıracağı bir yapıya sahiptir. Kas yapısı ise vücudun her bölgesinde, ihtiyaca göre farklı özelliklere sahiptir. Örneğin kanatlarındaki kaslarında daha fazla oksijen sağlamak için diğer kaslarda bulunan dış zar yoktur. Aynı şekilde koku alma ve tat alma sistemlerinde de arının çiçek toplama gibi görevlerine son derece uygun bir tasarım söz konusudur.

Kitabın daha önceki bölümlerinde de incelendiği gibi arıların kusursuz vücut yapılarının tümü, büyüme evrelerini tamamladıkları dar bir hücrenin içindeyken oluşur. Arıların vücut tasarımları Allah’ın benzeri olmayan yaratma sanatının, sonsuz ilminin kanıtlarından yalnızca bir tanesidir. Allah ilim bakımından herşeyi kuşatmış olduğunu bir ayetinde şöyle bildirmektedir:

Sizin ilahınız yalnızca Allah’tır ki, O’nun dışında ilah yoktur. O, ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır. ( Taha Suresi, 98 )

Arının İskeleti

Arılarda diğer böceklerde olduğu gibi sert kabuklardan oluşmuş bir dış iskelet vardır. Bu dış iskeletin temel bileşiği kitin denen eklemli sert bir tabakadır. Bu tabakalar dış iskelet yapısını oluşturacak kadar sağlam nitelikte yaratılmışlardır.112

İskeleti oluşturan diğer maddeler ise, su, protein ve yağdır.

Solunum Sistemi

Arıların solunum sistemi dışarıya açılan solunum delikleri ile başlar. “Trake sistemi” denilen bu sistem arının vücudundaki her organa rahatlıkla ulaşacak şekilde dallara ayrılmıştır. Trake kolları genişler ve hava keselerini oluşturur. Az sayıda ama büyükçe olan bu hava keseleri, havanın depo edilmesi için kullanılır. Keselerden çıkan ince dallar ve borular dokulara kadar uzanır. Arılar, bu keseleri sıkıştırmak suretiyle vücutlarındaki dolaşımı hızlandırırlar, bu sayede dokulara besin ulaşımı da hızlanmış olur.113

Kas Yapısı


Arıların vücutlarındaki her kas farklı sayıda kas liflerinden oluşmuştur. Kas lifleri de boyuna uzanan hücrelerden yapılmıştır. Bilindiği gibi her canlı hücresinin faaliyet yapabilmek için enerjiye ihtiyacı vardır. Hücrelere bu enerjiyi sağlayansa mitokondrilerdir. Arıların da hareket edebilmeleri için, kasılma özelliğine sahip yapılara ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçları, kas liflerinin akışkan sıvısı içinde bol miktarda bulunan ve “Myofibril” denen kasılabilir özelliğe sahip yapılarla karşılanmıştır. Myofibriller, proteinlerden oluşur ve içlerinde boyuna dizilmiş oval şekle sahip dev mitokondriler bulunur. Bu sayede kas liflerinin sitoplazması enerji deposu olarak kullanılan glikojen şeker ile dolar.

Arının hızlı hareket eden kanat kaslarında myofibriller 2,5-3µm. çapındadır.114 Ve son derece küçük ölçülere sahip olan bu yapılar balarısının kanatlarını saniyede 250 kere çırpmasını sağlar.115 Arı, polen yükü ile dolu olduğunda saatte 9 km/saat hızla uçabilmektedir. Yükü olmadığında ise 13 km/saat hız ile uçmaktadır.

Arının hareket etmesini sağlayan kaslarının yapısı kullanım alanına göre değişir. Örneğin kanat kaslarında olduğu gibi çok hızlı hareket eden kaslarda yeterince oksijen sağlayabilmek için diğer vücut kaslarında bulunan dış zar yoktur. Ayrıca hızlı hareket etmede gerekli olan oksijenin sağlanması için arıların tüm vücutları trake ( solunum) boruları ile donatılmıştır.116

Kanat Yapısı

Balarıları uçarken iki kanatlı gibi gözükmelerine rağmen aslında dört kanada sahiptirler. Uçarken bu dört kanatlarını sanki iki kanatmış gibi hareket ettirirler. Bu kullanılış şekli aerodinamik kurallara daha uygundur. Eğer bu dört kanat ayrı hareket ediyor olsaydı, uçmak için kullanışsız olacaktı. Oysa arılar kanatlarındaki özel tasarım sayesinde diğer pek çok uçucu canlıdan daha hızlı hareket ederler.

Balarılarında arka kanatta bir sıra kuvvetli kanca şeklinde tüy bulunur. Bu kancalar ön kanadın kıvrılmış arka kenarına takılır ve bu sayede uçarken iki kanat gibi hareket eder. Dinlenme durumunda ise tüm bağlantılar açılarak ön ve arka kanatlar serbest hale geçer.117

Koku Alma Sistemi


Arıların koku alma organları antenlerinin üzerinde bulunur. ( Böceklerin koku alma organları insanlardaki gibi solunum delikleri içinde yer almaz. Solunum delikleri başlarında değil vücutlarının başka bölgelerinde bulunur.) Anteninin içine doğru beyninden gelen koklama sinirleri uzanır. Ancak bu sinirler koku maddeleriyle doğrudan temas etmezler. Çünkü böceklerin vücudu -antenler de dahil olmak üzere- kabuk ile kaplıdır.

Arı antenlerini mikroskop altına yatırdığınızda antenin üzerinde pek çok delik görürsünüz. Beyinden gelen koklama sinirleri bu deliklerin içinde son bulur. Ancak bu deliklerin üzeri özel bir zarla kaplıdır ve sinir uçlarını korumaya yarar. Buna rağmen kokuyu geçirebilme özelliğine sahiptir. Bu deliklerin arası ise incecik tüylerle kaplıdır. Bunlar arının duyum tüyleridir.118

Tat Alma Sistemi


Arıların tat alma organları ağız boşluklarında ve hortumlarında bulunur. Arılar tatlıyı, acıyı, ekşiyi ve tuzluyu ayırt edebilirler.

Bal toplayan arılar için bunlardan en önemlisi tatlılıktır. Arılar özellikle şekerin kendilerine gerekli olan cinslerini çok iyi ayırt ederler. Burada arılarla insanlar arasında şöyle bir karşılaştırma yapılabilir. İnsanlar besin değeri olmayan tatlandırıcı maddeler ile şeker arasındaki farkı çok iyi anlayamayabilirler. Oysa arıları tatlandırıcı maddelerle kandırmak mümkün değildir. Bir arı gerçek şeker ile tatlandırıcı maddeler arasındaki farkı hemen anlayacak ve tatlandırıcılı sudan besin almayacaktır. Bu hassas tat alma sistemi arılar açısından çok önemli bir özelliktir. Çünkü arı topladığı nektarı kullanarak bal üretir. Dolayısıyla kokunun ve şekerin hatalı algılanması balın ya hiç oluşmamasına veya sağlıksız olmasına sebep olacaktır.119

BİR MÜHENDİSLİK HARİKASI: PETEK

Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi’dir, üstün ve güçlü olan, bağışlayandır. ( Sad Suresi, 66)

Arıların en hayret verici özelliklerinden biri de yaptıkları düzgün altıgen peteklerdir. Kalabalık bir arı grubu petek inşa ederken seyredildiğinde, ilk akla gelen bu grubun yaptığı işin sonucunda bir kargaşanın ortaya çıkacağıdır. Birbirinden bağımsız hareketler yapıyor gibi görünen bu canlıların hep birlikte son derece intizamlı yapılar meydana getirebileceklerine pek ihtimal verilmeyebilir. Oysa dışarıdan görülenin aksine, petek ören arılar kusursuz bir uyum içinde ve son derece düzenli bir şekilde çalışmaktadırlar. Öyle ki her biri farklı yerlerden başlamalarına rağmen, tümü aynı büyüklükte altıgen hücreler üretebilirler. Bu altıgenleri ortada birleştirdiklerinde hiçbir şekilde birleşme yerleri belli olmaz ve altıngenlerin açılarında herhangi bir kayma da olmaz.

Arılar sadece kovanda ihtiyaç olduğu zamanlarda petek örerler. Bu petekleri barınmak, yiyecek stoklamak ve yumurtalarını büyütmek için inşa ederler. Peteklerin her yönden düzenli bir yapıları vardır. Örneğin arı petekleri çift yüzlüdür. Her iki yüzde de yüzlerce hatta binlerce göz bulunur. Bu gözlerin bal, polen ve yumurta ile doldurulmaları da yine belirli bir düzen içinde gerçekleşir. Bir sıralama yapılacak olunursa bir arı peteğinde, en üstten başlamak üzere orta bölüme kadar bal bulunur. Ara bölümde polenler, en altta da larva odaları yer alır. Bal depoları kovanın yan taraflarında da devam eder. Ancak işçi arılar larva odaları ile bal odaları arasına mutlaka birkaç sıra polen depo ederler.120 Bu şekilde bal, larvalar ve polen birbirine karışmamış olur. Kuşkusuz petek içinde bal ve larvaların birbirine karışmaması en çok insanların işine yaramaktadır. Aksi takdirde arıcılar açısından içinden çıkılmaz bir durum meydana gelirdi. Petekten bir bölümünü ayırmak isteyen arıcılar, bal almaya çalışırken arı kolonisinin yeni bireylerine istemeden zarar vermiş olurlardı. Ayrıca larvalarla karışacağı için bal yemek de oldukça zorlaşırdı.

Burada bu kolaylığın oluşmasını sağlayan yine şuurlu bir harekettir. Görünüş olarak peteklerdeki hücreler ( örneğin larva hücreleriyle, polen ve bal hücreleri) arasında hiçbir fark yoktur. Bunların tümü tamamen birbirlerine benzerdir. Ancak bu benzerliğe rağmen, daha önce de belirttiğimiz gibi, kraliçe boş bal veya polen hücrelerine yumurta bırakmak gibi bir yanılgıya düşmez. Her zaman doğru yere yumurtalarını bırakır. Kuşkusuz bu da, kraliçe arıya Allah tarafından verilmiş bir yetenektir.

EVRİMCİLER PETEKLERİN İNŞASI HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYORLAR?

Balarıları diğer bütün canlılar gibi kendi türlerine özgü davranışlara sahiptirler. Bu davranışlar da evrimciler açısından soru işaretleri ile doludur. Örneğin evrimciler balarılarının yaptıkları petekler, aralarındaki iletişim gibi pek çok özellikleri hakkında sorulan sorulara verecek cevap bulamamaktadırlar. Çünkü evrim mekanizmaları ile arıların sosyal yaşantılarının ve özelliklerinin açıklanması imkansızdır.

Charles Darwin özellikle koloniler halinde yaşamaları nedeniyle “sosyal böcekler” olarak adlandırılan arıların ve karıncaların davranışlarını kendi teorisinin mekanizmaları ile açıklamakta zorlandığını pek çok ifadesinde itiraf etmiştir. Türlerin Kökeni adlı kitabında sorduğu bir soru ile Darwin, kurucusu olduğu teorinin içgüdüler konusunda içine düştüğü çelişkiyi şöyle vurgulamaktadır:

…İçgüdüler Doğal Seçme’yle kazanılabilir veya değişikliğe uğratılabilir mi? Arıyı, -büyük matematikçilerin buluşlarından çok önceden- petek gözlerini yapmaya yönelten içgüdü için ne diyeceğiz?121

Darwin’in neden kendi teorisini sorgulayacak kadar zor durumda kaldığı arıların petek yapımı incelendiğinde hemen anlaşılacaktır.

PETEĞİN GENEL YAPISI


Bir petek ortadan ikiye bölünecek olunursa son derece ilginç bir görüntüyle karşılaşılır. Peteğin bir ara duvarı vardır. Bu ara duvar da diğer kısımlar gibi balmumundan yapılmıştır ve her iki tarafa doğru sıralanmış olan hücrelerin ortak zeminini oluşturur. Hücrelerin zemini düz değildir. Biri diğerine uygun olacak şekilde çukurdur. Karşılıklı hücrelerdeki bu çukurlar yer kazanmak amacıyla birbirlerinin içine doğru sokulmuştur. Yan duvarlar, hücrelerin ara duvara nazaran aşağıya doğru hafifçe eğimli durabilmelerini sağlayacak şekilde bir yapıya sahiptir. İşte bu eğim, dolu hücrelerden balın akmamasını sağlar. 122

Bundan başka kovanda işçi arıların hücreleri daha yukarıda, erkeklerin sayıca az olan hücreleri ise aşağıda olacak şekilde bir düzen vardır. Kraliçe hücreleri de yine en aşağıda inşa edilir. Ayrıca petek hücreleri ihtiyaca göre de örülür. Örneğin kovanda erkek arı sayısı azaldığında veya kıştan çıkıldığında ( kışın kovanda hiç erkek olmaz) erkekler için üretilen ve diğerlerine göre daha büyük olan hücrelerden inşa edilmeye başlanır. Aynı şekilde kraliçe hücresi de sadece kovan için yeni bir kraliçe gerektiğinde yapılır.

Bunlarla birlikte peteklerin inşasında da son derece önemli detaylar vardır. Peteğin hammaddesinin üretimi ve kullanılışı, petek oluşturulurken yapılması gereken matematik hesapları gibi detaylar son derece şaşırtıcıdır.

de arıların vücutlarındaki tasarım kısa bilgiler verilerek incelenecektir.

Petek Yapımındaki İlk Aşama: Balmumunun Üretimi

Arı peteklerinin temel inşaat malzemesi balmumudur. Arılar balmumunu, karınlarının altında yer alan 4 çift salgı bezinden salgılarlar. Bu salgı bezlerinin bitiştiği yerde iki küçük aralık vardır. Balmumu bu aralıklarda ufak ince pullar şeklinde oluşur. Arılar bu küçük tabakaları almak için tüylerden oluşan arka bacaklarındaki kancalarını kullanırlar. Bunu balmumu plakasına geçirir ve arka bacaklarıyla çekip dışarı çıkarırlar. Sonra ileri iterek önce orta, sonra ön ayaklarına ulaştırırlar. ( Arılar 6 bacaklıdır) Son olarak plakayı çene kemikleri ile alır ve yoğurarak işlenebilir kıvama getirirler.123 Bir mum pulcuğu alınır alınmaz, aralıktan hemen ikincisi çıkar. Yalnız balmumunun salgılanması için en önemli unsur sıcaklıktır. Bu yüzden işçi arılar peteği inşa etmeye başladıklarında ilk olarak birbirlerine zincir halinde kenetlenir, adeta bir top halini alırlar. Bu sayede balmumu için gerekli olan 35 oC ısı sağlanmış olur. Yoğurma işlemi bu en uygun ısı derecesinde yapılır ve böylece plastikleştirilmiş, inşaata elverişli balmumu hazır olur.

Balmumunun rengi ilk salgılandığı zaman beyazdır. İçine polen ve başka maddeler karıştıkça renk sarıya ve kahverengiye döner. Balmumunun kimyasal içeriği ise şöyledir:124

Hidrokarbon                         % 14

Monoesterler                       % 35

Diesterler                              % 14

Hidroksi Polyesterler          % 8

Serbest asitler                       % 12

Balmumu üretimi oldukça fazla enerji gerektiren bir işlemdir. Bu nedenle arılar 1 kg. balmumu yapmak için yaklaşık olarak 22 kg. bal tüketirler. Arılar balmumunu salgı bezlerinden her seferinde yaklaşık olarak bir toplu iğnenin başı büyüklüğünde parçalar halinde çıkartırlar.125 Bu oran göz önünde bulundurulduğunda balmumunun neden bu kadar kıymetli olduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Arılar en küçük bir mum kırıntısını bile çok iyi değerlendirerek balmumundan maksimum istifade ederler. Hatta bir kovanı tamamen terk etmeleri gerektiğinde de bal tüketerek balmumu üretmek yerine, eski kovandan balmumu taşımak gibi bir yönteme başvurdukları bile gözlenmiştir. Bu konuda araştırma yapan Alman bilim adamı Dr. N. Koeniger başka bir yerde yeni bir kovan yapmak için eski kovanı terk eden bir arı kolonisi bulmuştur. Ertesi gün işçi arıların kovana geri döndüğünü gözlemleyen Koeniger, arıların eski hücrelerden balmumu kemirdiğini ve bunları yeni yuvalarına taşıdığını tespit etmiştir. Arıların bu tutumlu davranışlarının nedeni balmumunun üretiminde çok enerji gerekmesidir.126

Arılar toplu iğne başı büyüklüğünde parçalardan oluşturdukları balmumunu çok akılcı bir şekilde kullanarak en az balmumu ile en fazla petek inşa ederler. Örneğin arıların 22.5×37 cm. ebatlarında bir petek için sadece 40 gr. balmumu harcadıkları saptanmıştır. Boş ağırlığı 40 gr. olan bu petek yaklaşık 2 kg. bal depolayabilmektedir.127

Balmumu Nasıl Ortaya Çıkmıştır?


Arıların petek üretimi balmumunun varlığına bağlıdır. Balmumu gibi petek yapımı için son derece uygun olan bir maddenin arılar tarafından üretiliyor olması başlı başına bir yaratılış delilidir.

Evrimciler, arıların bu özelliklere ilk ortaya çıktıklarında sahip olmadıklarını ve bütün özelliklerinin uzunca bir zaman süreci içinde birbirini izleyen tesadüfler sonucunda ortaya çıktığını iddia ederler. Bu durumda cevaplanması gereken bazı soruları sorarak, evrimcilerin bu iddialarının dayanaksızlığını incelemekte fayda vardır.

Öncelikle kendilerine tamamen yabancı bir madde olan balmumunun içeriğini arılar nasıl bulmuşlardır?

Ve nasıl olup da her arı aynı formülü, aynı kıvamı hatasız olarak milyonlarca yıldır tutturabilmektedir?

Arılar balmumu gibi ideal bir malzemenin üretimini yapacakları sistemleri vücutlarında nasıl oluşturmuşlardır?

Bir an için arıların herhangi bir şekilde peteğin hammaddesi olan balmumunu üretmeyi başardıklarını varsayalım. Bu başarı tek başına hiçbir şey ifade etmeyecektir. Çünkü arı aynı zamanda, yapacağı inşaat için gerekli olan tüm teknik bilgi ve beceriye de sahip olmalıdır.

Yine bir arının -hiç mümkün olmasa da- bu özelliklere şans eseri sahip olduğunu varsayalım; bu da kesinlikle yeterli olmayacaktır. Söz konusu arı, bu bilgiyi bir şekilde diğer koloni üyelerine öğretmek zorundadır. Ve onların bedenlerinde de balmumu üretmek için gerekli olan sistemi oluşturması gerekmektedir. Ayrıca daha sonra gelecek olan nesillere de bu bilgiyi ve üretim sistemini aktarmak zorundadır.

Bunların da ötesinde bütün arıların birlikte çalışabilecekleri şekilde bir iş bölümü yapmayı bilmeleri de gerekmektedir. Çünkü arıların her birinin petek örme bilgi ve becerisine sahip olmaları yeterli değildir. Arıların birlikte iş yapmak için gerekli olan organizasyonu yapabilecekleri akla ve bilince de sahip olmaları gerekmektedir. Çünkü arıların bu organizasyonu nasıl gerçekleştirdiği, nasıl olup da aralarında iletişimin sağlandığı, on binlerce arının karanlık bir kovanda hiçbir karışıklık çıkarmamasının altında ne gibi bir düzenin yattığı gibi pek çok sorunun da yanıtlanması şarttır.

Akıl sahibi her insanın, yukarıda genel olarak özetlediğimiz bu aşamalar üzerinde vicdanını kullanarak biraz düşünmesi yeterli olacaktır. Arı gibi bir canlının her yönüyle petek üretebilecek, bu petekleri de en gerekli şekilde kullanabilecek özelliklere sahip olması elbette ki tesadüflerle meydana gelebilecek bir durum değildir. Bu olağanüstü inşa yeteneği, ne arının boyutuyla, ne sahip olduğu beynin kapasitesiyle, ne de aklı ve şuuruyla bağdaşmamaktadır.

Arının bu yeteneklerini, yeryüzündeki akıl ve bilinç sahibi yegane varlık olan insan ile kıyaslayarak düşünelim. Bir insan kendi isteğiyle vücudunda işine yarayacak yeni bir salgı oluşmasını sağlayabilir mi? Örneğin ihtiyaç duyduğu anda tükürük bezlerinin tutkal üretmesini sağlayacak yeni bir sistemi tasarlayıp, bunu vücuduna yerleştirebilir mi? Elbette ki insanın böyle bir şey yapamayacağını herkes bilir. O halde insanın akıl ve şuur sahibi bir varlık olarak yapamadığını, bir arıdan beklemek makul müdür?

Ne arı, ne de yeryüzündeki başka bir canlı kendi isteğiyle vücuduna yeni organlar ekleyemez, yeni yeni salgılar üretemez. Arılardaki tasarım ve mucizevi yetenekler, açıkça bir Yaratıcı tarafından var edildiklerini kanıtlamaktadır. Arılar da yeryüzündeki diğer tüm canlılar gibi Allah tarafından yaratılmışlardır. Allah arılarda insanların düşünüp ibret  alması için benzersiz Aklı’ndan örnekler göstermektedir. Allah herşeye güç yetirendir. Akıl sahibi insana düşen ise, vicdanının sesini dinleyerek, yaptığı her işte Yaratıcısı olan Allah’a yönelmek ve tüm hayatını O’nun istekleri doğrultusunda yönlendirmektir:

De ki: “Göklerden ve yerden sizlere rızık veren kimdir? Kulaklara ve gönüllere malik olan kimdir? Diriyi ölüden çıkaran ve ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri evirip-çeviren kimdir? Onlar: “Allah” diyeceklerdir. Öyleyse de ki: “Peki siz yine de korkup sakınmayacak mısınız?” ( Yunus Suresi, 31)
Petekleri Oluşturan Birbirine Eşit Hücrelerin Boyutu Nasıl Belirlenir?


Petek hücrelerinin örülme aşaması da başlı başına bir mucizedir. Son derece düzgün, birbirinin aynısı altıgenlerden oluşan petekler, arılarda tecelli eden üstün aklın başka bir göstergesidirler.

Peteğin yapılmasına en üstten başlanır ve aynı anda 2-3 yerden farklı arılar tarafından aşağıya doğru örülür. Bir petek dilimi her iki yana doğru genişler ve diğer iki sıra ile birleşir. Bu iş gayet uyumlu ve düzenli bir şekilde gerçekleşir. Öyle ki peteğin, farklı iki üç parçanın birleşimi sayesinde bir bütün haline geldiğini fark etmek mümkün bile değildir. Değişik uçlardan başlanarak inşa edilen petek dilimleri o kadar düzgündür ki, yüzlerce hücre ve açı barındırmasına rağmen ortaya tek parça bir yapı çıkar. Petek üzerinde hiçbir ek yerine rastlanmaz. Bu da arıların işe rastgele koyulmadıklarını, başlangıç ve birleşme noktaları arasındaki uzaklıkları önceden hesapladıklarını ortaya koyar. Balarılarının ürettikleri petek gözlerinin genişliği de standarttır. Bal, polen ve larvalar için inşa edilen petek gözlerin genişliği 5.2-5.4 mm. arasındadır. Sadece erkek arılar için hazırlanan hücreler 6.2-6.4 mm. civarındadır.128

Arılar petek hücrelerinin genişliğini ve kalınlığını hassas algılayıcı ( duyum) tüyleri sayesinde ölçerler. Arıların duyum tüyleri özellikle çene ve antenlerde yoğun olarak bulunur. Bir balarısının tek bir anteninde 8500’e yakın algılayıcı tüy ( sensilla trichodea) ve 500.000 algılayıcı hücre tespit edilmiştir.129 Arılar bu tüyleri kullanarak, ördükleri hücrelerin duvar kalınlığını ölçerler. Bu ölçümü yaparken son derece titiz hareket ederler. Bir hücreye balmumu ekleyen arı, hücrenin duvarını sürekli olarak hafif hafif iter. Duvarda oluşan harekete göre hücrenin elastikiyetini ve kalınlığını anlar. Bütün bu işlemlerin sonucunda ortaya yine mucizevi bir durum çıkar. Bütün arıların balmumundan ürettikleri petek duvarlarının kalınlığı tam olarak 0.07 mm.dir. Bu ölçü ancak 0.002 mm. ( milimetrenin binde ikisi) kadar bir sapma gösterebilir.130

Petek hücreleri bir yandan inşa edilirken, bir yandan birleştirilmeleri de son derece ilginçtir. Arılar bir hücreyi tamamen bitirip sonra hemen diğerine başlamazlar. İlk hücrelerin yan duvarları eklenirken aşağıya doğru yeni hücrelerin yapımına başlanır. Komşu hücrelerin duvarları alt kısımdan inşa edilmeye başlanır. Peteklerin inşası devam ederken yeni gelen arılar da bu işe hemen koyulabilirler. Burada ilginç olan nokta, peteğin inşasına sonradan katılan her arının, inşaatın hangi aşamada olduğunu hemen anlayarak işe o noktadan başlayabilmesidir.

Petek gözü şekillendirildikten ve son haline getirildikten sonra arılar yine karınlarından çıkan başka bir sıvı ile balmumunu sertleştirerek işlemi tamamlarlar. Böylelikle her biri birbirinin aynı olan ve kusursuz altıgenlerden oluşan petekler ortaya çıkmış olur. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, arıların ördükleri bu peteklerin sayıları çok fazladır. Örneğin, arıların 9.9 kg bal depolayabilmeleri için 35.000 hücreden oluşan bir petek üretmeleri gerekmektedir. 131

Buraya kadar verilen bilgilerden anlaşıldığı gibi, arı peteğinin hem üretim aşamasında hem de genel olarak tasarımının her aşamasında tam anlamıyla bir kusursuzluk söz konusudur. Öyle ki peteğin kenarlarının tasarımı dahi son derece şaşırtıcı bir yapıya sahiptir. Arılar peteğin kapağını yaparken altıgen, yanlarda yamuk, tavanda ise eşkenar dörtgen tarzını esas alırlar. Bu sayede iki taraflı petek gözlerinin tavanlarını birleştirmiş olurlar. Bir taraftaki üç petek gözün ortasına öbür taraftaki petek gözün tavanını yerleştirerek de peteklerin dayanıklı olmasını sağlarlar.

Arılardaki Petek Yapımı Benzersizdir

Arıların dünyası incelendikçe bilim adamlarının şaşkınlıkları daha da artmıştır. Onları şaşırtan, altıgen, yamuk, eşkenardörtgen gibi matematiksel şekillerle ilgili hesaplamaların ve bu şekillerin hangisinin peteğin neresinde bulunacağı gibi detayların arılar tarafından eksiksiz bir şekilde yapılıyor olmasıdır. Örneğin arılar konusunda yazılmış önemli eserlerden olan The World of Bees kitabında araştırmacı Murray Hoyt petek yapımını şöyle özetlemektedir:

Bir sürü farklı arının, ağızlarındaki balmumunu gerekli yere bıraktıktan sonra aynı kalınlık ve şeklin oluşması şaşırtıcıdır. Bütün bunlardan, on binlerce böcekten her birinin kendi kendine usta birer mühendis olduğunun kanısına varıyorsunuz.

Her arı petekteki kendi bölgesine küçük bir balmumu ekler. Ve her bir petek hücresi buna rağmen diğerleriyle aynı ölçü ve şekildedir. Arıların çalışmasına baktığınızda herbirinin kendi kafasına göre bir oraya bir buraya rastgele koşuşturduğunu sanırsınız. Petek işleminde sanki bir mühendisin harika programı gibi ölçüler ve genişlikler vardır. Yüzlerce, binlerce arı her noktasından işler, değiştirir. En uygun boşluklar, en uygun hücre ölçüleri ortaya çıkar.132

Yukarıdaki ifadeler son derece düşündürücüdür. Bir insanın elinde cetvel, gönye gibi aletler olmadan düzgün geometrik şekiller çizmesi son derece zordur. Bir insanın arıların her petek ördüklerinde yaptıkları gibi, bir altıgenin 120 derecelik iç açılarını tutturması ise olanaksızdır.

Ayrıca unutmamak gerekir ki, kağıt üzerinde çizilmeye çalışılan şekiller iki boyutludur. Arılar ise üç boyutlu altıgen prizmalar meydana getirirler. Bu üç boyutlu prizmaların inşasında duvarların kalınlığı, elastikiyeti gibi çok hassas hesaplamalar vardır. Ayrıca petek iki yönlü olduğu için iki taraftaki hücrelerin tabanlarının birleştirilme problemi de ortaya çıkacaktır. Bundan başka bütün petek hücrelerinde balın dışarı akmasını engelleyen 13 derecelik bir eğim de vardır. 133

Tüm bunların da ötesinde -yukarıda belirttiğimiz gibi- petek, ayrı ayrı parçaların biraraya getirilmesiyle ortaya çıkan bir yapıdır. Yani küçük bir parçanın gittikçe genişleyip büyümesiyle petek oluşmaz. Peteklerde her arının bağımsız olarak ürettiği parçalar uc uca eklenmektedir. Aynı anda değişik bölgelerde üretilmiş olan petek dilimleri birleştiğinde dahi arada hiçbir iz kalmaz. Hücrelerin birleşim noktalarına denk gelen altıgenler yarım da kalmaz veya farklı boyutta oldukları için birbirinden farklı yüksekliklerde, uyumsuz hücrelerin meydana gelmesi gibi problemler de oluşmaz. Arılar hücreleri birbirlerine öylesine kusursuz bir şekilde birleştirirler ki, petek yapımı bitirildikten sonra birleşim yerlerini tespit etmek mümkün değildir.

Akla arıların neden petek yapımına tek taraftan başlamadıkları gibi bir soru gelmiş olabilir. Eğer arılar tek bir taraftan petek üretimine başlasalardı, peteğin inşası çok uzun sürerdi. Çünkü inşa edilen alan dar olacağından, ancak hücre sayısı arttıkça yeni arılar göreve başlayabilecekti. Şu anda tüm arıların yaptıkları gibi birkaç taraftan petek örülmeye başlandığında ise, çok daha fazla arı çalıştığı için çok süratli bir şekilde petek tamamlanmış olur.

Görüldüğü gibi petek yapımı ile ilgili detaylar son derece fazladır. Peteğin özel olarak tasarlanmış bir yapı olduğu çok açık görülmektedir.. Böyle bir yapıda tesadüf olasılığını düşünmek ise son derece saçma olacaktır. Arıların hayatlarındaki her aşama Allah’ın sınırsız kudretinin ve yaratma gücünün bir tecellisidir.

Arıların Yaptıkları Akıl Almaz Hesaplar

Arıların yaptıkları işin mucizevi yönünün daha iyi kavranması için bir örnek üzerinde düşünelim. Şimdi elinizde hepsi aynı ebatlarda olan tuğlalar olduğunu düşünün. Bunları, düz bir çizgi üzerinde, çizginin her iki ucundan ve aynı anda başlayarak dizmeniz istense ( karşı tarafta size yardım eden bir kişi daha bulunmak kaydıyla) bunu rahatlıkla başarırsınız. Hiçbir hesaplama gerektirmeyen bu işte orta noktaya geldiğinizde arada tuğlanın kendi boyundan daha küçük olan bir boşluk kalması büyük bir ihtimaldir. Ama bu sorunu bir tuğlayı kırıp-kısaltarak çözebilir ve boşluğu doldurursunuz.

Bir de bu işlemi arıların petek örerken yaptıkları gibi en uçtakiler hariç hiçbir tuğlayı kısaltmadan yapmanızın istendiğini varsayalım. Bu durumda ne yapardınız? ( Arılar, altıgenin geometrik şekli sebebiyle, peteğin sadece tutunma noktalarında, yarım altıgenler -yani yamuklar- örerler) Yani arıların yaptıkları gibi işlem yapacağınızı varsayarsak sadece her iki uçtakileri kırma hakkınız vardır. Diğer tuğlaların tümü arıların yaptıkları hücreler gibi eşit olmak zorundadır.

Bu işlemleri yapabilmek için bazı hesaplar yapmanız gerekmektedir. Çünkü böyle bir işe rastgele koyularak başarılı olmanız ve doğru sonucu elde etmeniz mümkün değildir. Tam isteneni gerçekleştirebilmeniz için sırayla bazı hesaplamalar yapmanız gereklidir. Öncelikle,

1-Elinize bir metre almalı ve çizginin uzunluğunu ölçmelisiniz.

2-Daha sonra tuğlalardan tek birinin uzunluğunu ölçmelisiniz.

3-Çizginin uzunluğunu, tuğla uzunluğuna bölmelisiniz. Eğer çizginin uzunluğu tuğlanın uzunluğunun tam katı kadar değilse elde edeceğiniz sayı küsürlü bir sayı olacaktır.

4-Ortaya çıkacak sayının virgülden sonraki kısmı çok önemlidir, çünkü bu en uçtaki tuğlaların ne kadar kısaltılması gerektiğini belli edecektir. Örneğin bu sayı 0.25 gibi bir değerse, her iki uca koyacağınız tuğlaların toplam uzunluğu 0.25 oranını geçmemelidir. Bu durumda çıkan sayıya göre bir ayarlama yapabilirsiniz.

5-Burada bulacağınız sayıya göre her iki uca da kısaltılmış iki tuğla koyduktan sonra artık tuğlaları dizebilirsiniz. Ortaya geldiğinizde koyduğunuz son tuğla tam gelecektir. Tabi bu aşamaya kadar bir işlem hatası yapmadıysanız!

Yukarıdaki anlatımlarda da görüldüğü gibi bu işi ancak birtakım hesaplar yaparak, bazı ölçü aletleri kullanarak tam olarak başarabilirsiniz.

Gelelim arıların tuğla deneyindekinden çok daha karışık olan ve hiçbir alet kullanmadan yaptıkları hesaplamalarına…

Arıların düz bir satıh üzerinde çizgi çekmek ya da tuğla dizmek gibi bir işlem değil, her biri diğerinin aynı ölçülerdeki altıgenleri yanyana ekleyerek bu işlemleri yaptıklarını da bir kere daha hatırlatalım. Arılar 0.74 milimetreküplük bir beyne sahip, ağırlıkları ise 80 ila 110 mg arasında değişen böceklerdir.134 Bununla birlikte ancak insanların yapabileceği hesaplamaları yaparak, hatta kimi zaman insanın bile zorlanacağı açı hesaplarını da hiç yanılmadan başararak birbirinin aynı olan altıgenleri oluştururlar. Bu arada bir kovanda petek örmekte olan arıların tümünün bu hesaplamaları ve ölçümleri yapabildikleri, hepsinin birbirine uyumlu bir şekilde hareket ederek petekleri ördükleri de unutulmaması gereken bir noktadır.

Arıların balmumundan ördükleri hücrelerin her birinin genişliği her zaman için 5.2 ile 5.4 mm. arasında idi. Peteğin kısıtlı bir alana problem çıkmadan sığdırılabilmesi için, yanlardaki tutunma noktalarına denk gelen yarım hücrelerin ( yamukların) genişlikleri de çok önemlidir. Eğer her iki uçtakiler ( bazen üçüncüler de) biraz geniş veya biraz dar yapılsa orta noktaya gelindiğinde yanlış birleşimler ortaya çıkacaktır. Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta daha vardır: Tüm uzunluklar kusursuz bir hesaplamayla hesaplanarak işe başlansa bile, eğer arı gruplarından biri biraz aşağıdan veya yukarıdan işe başlayacak olursa, orta noktaya gelindiğinde birbirine göre farklı hizalara denk gelen petek grupları oluşacak ve artık bunları birleştirmek mümkün olmayacaktır. Başka bir önemli ayrıntı da, eğer ortadaki arı grubu petek parçasını biraz sola veya sağa kaydırarak örmeye başlayacak olursa, iki taraftan gelen petekler ortadaki ile birleşemeyecektir.

Yukarıdaki örneğe tekrar dönecek olursak, tuğlaları iki uçtan dizmeye başlamışken olaya bir üçüncü kişinin girmesinin ve çizgi üzerine tuğla koymaya başlamasının yapılan işi karıştıracağı da açıktır. Bu defa o kişinin koyacağı ilk tuğlanın tam yerinin doğru olarak hesaplanması gerekecektir. Çünkü tuğla hatalı bir yere konulursa her iki tarafında da boşluk kalacaktır.

Ama arılarda böyle bir hata ya da birleşim yerinin belli olması gibi bir problem yaşanmaz. Aynı anda kaç arı çalışırsa çalışsın, hepsi birbiriyle son derece şaşırtıcı bir uyum içinde, adeta usta birer mühendis gibi işlerini başarıyla sonuçlandırırlar.

Sadece Kalem Kullanarak Düzgün Bir Petek Oluşturabilir misiniz?


Şimdi de daha basit bir deney yaparak arıların yaptıkları işlemleri farklı bir örnekle inceleyelim. Bunun için bir dosya kağıdının üzerine, birkaç kenarından başlayarak altıgenler çizmeye başlayın ve sayfanın ortasında bu altıgenleri birleştirmeye çalışın. Ama bu sırada hiçbir birleşim noktasının belli olmamasına özellikle dikkat edin. En önemlisi de bunu cetvel, gönye gibi araçlar kullanmadan ve hiçbir hesaplama yapmadan başarmaya çalışın. Bunun oldukça zor, hatta imkansız bir işlem olduğunu göreceksiniz. Bir de üç-dört kişinin her birinin farklı noktalardan başlayarak böyle bir çizimi aynı kağıt üzerinde tamamlamaya çalıştığını düşünecek olursak yapılması istenen işlemin ne kadar zor olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

Ayrıca şunu da hatırlatmak gerekir: Siz bu çizimi yaparken hata yaptığınızda, hatalı çizimi silip yeniden yapma imkanına sahipsiniz. Ama arılar petekleri örerken hatalı yapıp yeniden başlama gibi bir yöntem kullanmazlar. Onlar, petekleri hiç hata yapmadan tek bir kerede örerler.

Bu örneklerde de görüldüğü gibi bir arının içinde bulunduğu şartlara sadık kalarak, aynı mükemmellikte altıgenler yapmak, sonra da bunları birleştirerek bir petek oluşturmak son derece zordur. Üstelik arıların ilk ortaya çıktıkları andan itibaren

Petekteki Açılar

Arıların petek hücrelerini inşa ederken 3 ayrı açıyı dikkate almaları gerekmektedir.

1-Petek hücrelerinin iç açıları

2-Hücrelerin yere yaptıkları açı

3-Hücre tabanlarındaki eşkenar dörtgenlerin açıları

Arılar kusursuz bir altıgen için gerekli olan 120 derecelik açıyı da tamı tamına tutturarak petek hücrelerini inşa ederler. Bal arılarının petek inşasında dikkat ettikleri bir başka nokta ise hücrelerin eğimidir. Hücreler yere tam paralel olarak inşa edilse içeri konulan bal dışarıya akacaktır. Hücreler arılar tarafından her iki yana doğru 13’er derece yükseltilerek yere tam paralel olmaları engellenir.135

Arıların kullandıkları üçüncü açı ise hücre tabanlarının birleşme açılarıdır. Bu konu bilim adamları arasında tartışma yaratmış ve sonuçta yine arıların zaferi ile sonuçlanmış son derece dikkat çekici bir konudur.

Arıların Bilim Adamlarına Karşı Kazandıkları Bir Zafer: Hatasız Eğim Hesabı


Önceki sayfalarda belirttiğimiz gibi arılar peteklerini iki yönlü olarak örerler. Altıgen prizma şeklindeki petek hücreleri tabanda diğer tarafın hücreleriyle birleşir. Arıların ördükleri petekler her yönden kusursuz bir tasarıma sahiptir. Ancak petek hücrelerinin birleşim noktalarında ayrı bir tasarım harikası söz konusudur.

Bu tasarımda dikkat edilmesi gereken ilk nokta petek hücrelerini oluşturan altıgen prizmaların tabanlarında 3 adet eşkenar dörtgen bulunmasıdır. Burada dikkat edilmesi gereken ikinci bir ayrıntı ise her bir petek hücresinin, arka tarafta her zaman 3 hücrenin ortasına geçecek şekilde tasarlanmış olduğudur. Petek hücrelerinin bu içiçe geçmiş yapısı, peteğe maksimum dayanıklılık sağlamaktadır. Burada tabanda birleşen hücrelerin adeta perçinlenmiş çelik bağlantılar gibi birbirlerine kaynatılmış olduğunu söylemek de mümkündür.

Arıların petek yapımlarındaki kusursuz tasarımı inceleyen bilim adamları 3 petek hücresinin tabanlarının karşı taraftaki tek bir peteğin tabanı olacak şekilde örülmesi sırasında yapılan akıl almaz matematik hesaplamaları karşısında şaşkınlıklarını gizleyememişlerdir. Bu son derece karmaşık matematik işlemleri gerektiren bir tasarımdır.

Tıpkı arıların yaptıkları gibi oldukça karışık olan bu hesabı yapan bilim adamları biraz önce bahsedilen niteliklerin sağlanması için çok hassas açılar ortaya koymuşlardır. Ünlü matematikçi Konig’in yaptığı bu hesaba göre en kusursuz yapı için tabandaki bu açıların tam 109 derece 26 dakika ve 70 derece 34 dakika olması gerekmektedir.

Peki arıların kullandıkları açılar nedir? Yapılan ölçümlerde arıların petek inşa ederken tamı tamına 109 derece 28 dakika ve 70 derece 32 dakikalık iki açı kullandıkları ve bu hesapta hiçbir zaman en ufak bir sapma olmadığı görülmüştür. Bu elbette ki inanılmaz bir durumdur. Arılar inanılmazı başarmakta ancak matematik dehalarının çözebileceği bir hesabın altından kalkmaktadırlar.

Yalnız bu hesaplamayla birlikte arıların yaptıkları hesap, 1 derecenin sadece 1/30’u ( 1 derece 60 dakika’dır. Peteklerle bulunan açı arasındaki 2 dakikalık fark 1/30 dereceye denk gelir) miktarında bir sapma göstermektedir. Yani,  arılar -dikkate almaya değmeyecek kadar bile olsa- bir hata payı ile peteklerini  örmektedirler.

Evet ortada 1/30 derecelik bir hata gözükmektedir. Bu fark sebebiyle bilim adamları önceleri  arıların tam olarak doğru açıyı tutturamadıklarını ve mükemmel sonuca bir hata payı ile yaklaştıklarını düşünmüşlerdir. Oysa işin en can alıcı noktası bu noktada ortaya çıkmaktadır. Çünkü ortada arıların yaptığı bir hata yoktur.

Ünlü İskoç matematikçi Colin MacLaurin ( 1698-1746) aynı hesabı tekrar yapmış ve ulaştığı sonucu bilim dünyasına açıkladığında büyük bir şaşkınlığa neden olmuştur. Çünkü, MacLaurin, arıların kullandığı açının tamı tamına doğru olduğunu, petekler üzerindeki ilk araştırmayı yapan Konig ve ekibinin, hesaplarında kullandıkları logaritmik cetveldeki bir hata sebebiyle yanlış sonuca vardıklarını ortaya koymuştur.

Kısacası anlaşılmıştır ki arıların ördükleri peteklerde en ufak bir hata yoktur.136 1/30 derecelik hata arılara değil bilim adamlarına aittir.

Niçin Altıgen?

Görüldüğü gibi petekler, çoğu insanın yapamayacağı kadar ince hesaplamalara dayanan ve bu özellikleriyle bilim adamlarını hayretler içinde bırakan mimari harikalardır.

Peteklerin yapısını inceleyen bilim adamları arıların petekleri neden gelişigüzel şekillerde veya sekizgen, beşgen, üçgen olarak değil de her zaman altıgen olarak inşa ettikleri konusu üzerinde oldukça detaylı araştırmalar yapmışlardır.

Bu sorunun cevabını Animal Architecture kitabının yazarı, aynı zamanda arılar konusunda dünyanın en tanınmış bilim adamı olarak bilinen Karl von Frisch şöyle vermektedir:

Petekler altıgen yerine örneğin daire veya beşgen şeklinde inşa edilseydi arada kullanılmayan bölgeler ortaya çıkacak, böylece hem daha az bal depolanabilecek hem de araları doldurmak için boş yere balmumu harcanacaktı. Derinlikleri aynı olduğu sürece üçgen ve dörtgen hücrelerde de altıgen hücrelerdeki kadar bal depo edilebilirdi. Ancak bu şekillerden çevresi en kısa olan altıgendir. Aynı hacime sahip olmasına rağmen, altıgen hücreler için kullanılan malzeme üçgen veya dörtgen için kullanılandan daha az olacaktır. Bu durumda şu sonuca varılır: Altıgen hücre, en çok miktarda bal depolarken, inşası için en az balmumu gerektiren şekildir. Yani arı, olabilecek en uygun şekli kullanmaktadır. Arıların altı köşeli hücreleri kullanışlı bir tasarımdır. Hücreler birbirine uygun ve duvarları ortaktır. Bu, en az balmumuyla en fazla depolama yerini sağlar. Aynı zamanda bu hücreler çok dayanıklıdır. Kendi ağırlıklarının birkaç katını taşıyabilirler. 137

Yukarıdaki alıntıda Karl von Frisch, “Neden altıgen?” sorusunun cevabını açık olarak vermektedir. Ama asıl cevap verilmesi gereken arıların bunu nasıl keşfettikleridir. Peteklerdeki bu kusursuz tasarımın arılar tarafından hayali evrim süreci içinde yavaş yavaş geliştirilemeyeceğini anlamak için sadece sağduyulu bir insan olmak yeterlidir. Bir arının bir gün beşgen petek yapıp, daha sonraki gün üçgen deneyip, bir süre böyle devam edip, daha sonraki günlerde, yıllarda veya yüzyıllarda altıgenin petek yapımında en karlı şekil olduğunu anlayıp, bunda karar kıldığı gibi bir senaryoyu düşünmek bile son derece saçmadır. Böyle bir şeyi iddia etmek, arıların en az insanlar kadar akıl ve bilinç sahibi varlıklar olduğunu iddia etmektir. Ki bu iddianın kabul edilmesi de aklen ve vicdanen mümkün değildir.

Arılar Allah tarafından yaratılmışlardır. Evrimsel bir süreç geçirmemişlerdir. Hiçbir şekilde değişime uğramamışlardır. İlk yaratıldıkları andaki özellikleri neyse günümüzdeki özellikleri de odur.

Sonuç

Bu kitap boyunca incelediğimiz gibi, arıların yaptıkları çoğu iş insanlar için son derece hayranlık vericidir. Birkaç haftalık kısa bir yaşam süresi olan balarıları sırayla bir işten diğerine geçerek kovandaki tüm işleri yaparlar. Yavru bakımından petek inşasına, besin bulmadan bal üretimine kadar her işi başarırlar.

Bu şaşırtıcı işleri başaran bir balarısının sinir sisteminde 7000 dolayında sinir hücresi bulunur. Oysa bir insanın sinir hücreleri sayısı bunun 2 milyon katıdır.138 Buna karşılık balarısı, kitabın başından beri bir kısmını ayrıntılı olarak incelediğimiz, insanları hayrete düşüren şu işleri kusursuzca yapabilmektedir:

-Kovanda bir dizi karmaşık işi yapar: Yavruları besleme, temizlik yapma, havalandırma, onarma, yarıkları kaplama gibi;

-Özellikle dost ve düşman arıları ayırt edebilir.

-Güneş’in açısına göre yön belirleyebilir.

-Ultraviyole ışınlarını fark edebilir.

-Taşıdığı polen ( çiçektozu) ağırlığını hesaplayabilir.

-Göğün parlaklığına, yeryüzündeki işaretlere bakarak ve yolu üzerindeki kokuları algılayarak doğru bir uçuş rotası tutturabilir.

-Uçuş sırasında katettiği uzaklığı hesap edebilir.

-Besin bırakmak için kovanın en uygun bölümünü tespit edebilir.

-Kovanda yapılan dansta hareketlerin frekansını ölçebilir ve bu yolla yiyecek kaynağının uzaklığını anlayabilir.

-Dikine konulmuş bir kovanda dans edildiğinde Güneş ile yiyecek kaynağı arasındaki açıyı hesaplayabilir.

-Son derece kusursuz düzgünlükte altıgen petekler inşa edebilir…

Ancak yukarıda saydığımız işlerin tümünü birden yapabilen bu canlılarla ilgili bir noktaya dikkat çekmekte fayda vardır: Bütün bunları başaran bir balarısının beynindeki sinir hücrelerinin toplam sayısı, yetişkin bir insanın Latince balarısı ( apis mellifica) kelimelerini söylemek için kullandığı sinir hücresi sayısından daha azdır.139 Bir balarısının toplam beyin hacmi 0.74 milimetre küptür.140 Hatta kovanın en hayati arısı olan kraliçenin beyni ise -iri cüssesine rağmen- daha da küçüktür: 0.71 milimetre küp. İşte bu bilgilerden karşımıza çıkan sonuç şudur: Arıların yaptıkları işlerin beyin kapasiteleriyle bir bağlantısı yoktur. Onlara tüm bu kusursuz yetenekler “verilmiş”tir.

Şimdi bütün bu bilgileri tekrar düşünelim. Arılara, bu olağanüstü özellikleri kim vermiştir? İnsanların yapamayacakları hesapları yapabilen, sayısız özellikle donatılmış bu canlılar, nasıl var olmuşlardır? Bu hayvanlar nasıl olur da, dünyaya gelir gelmez, hiçbir eğitim almadan, inanılmaz işler başarırlar? Dahası, görevlerini toplumsal bir düzen içinde nasıl olur da kusursuzca yerine getirirler? Sahip oldukları organizasyon ancak çok üstün bir akıl tarafından yapılabilecek kadar kusursuzdur. Peki bu şuursuz canlılar nasıl böyle bir organizasyonu gerçekleştirebilirler?

İşte bu sorular üzerinde düşündüğümüzde karşımıza çıkan tek bir gerçek vardır: Arılara bu özellikleri, bu şaşırtıcı yetenekleri veren sonsuz kudret sahibi olan Allah’tır. Allah yarattığı tüm canlılarda oluduğu gibi arılarda da sınırsız ilmini ve örneksiz yaratışını bizlere göstermektedir. Bu yaratılışa şahit olan insan için yapacak tek şey, herşeyin hakimi olan Rabbini yüceltmek ve O’na teslim olmaktır.

…O’nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir ( d

BAL MUCİZESİ

Sizin için hayvanlarda da elbette ibretler vardır, size onların karınlarındaki fers ( yarı sindirilmiş gıdalar) ile kan arasından, içenlerin boğazından kolaylıkla kayan

dupduru bir süt içirmekteyiz. ( Nahl Suresi, 66)

Arılar tarihin çok eski devirlerinden bu yana insanlara bal üreterek hizmet etmektedirler. Öyle ki arıcılık tarihi MÖ 3500 yıllarına kadar uzanmaktadır.141

osdoğru yolda olanı korumaktadır.) ( Hud Suresi, 56)

ürettikleri kusursuz yapılı peteklerdeki mucizeler sadece bu kadarla da sınırlı değildir.

Balın Üretimi


Bilindiği gibi balın ana malzemesi, arıların çiçeklerden ve meyve tomurcuklarından topladıkları nektarlardır. Arılar nektarı bala çevirirler. Polenlerin ise bal yapımında bir etkisi bulunmaz, arılar tarafından sadece protein ihtiyaçlarını gidermek için kullanılır.

Çiçeklerden ve meyve tomurcuklarından alınarak yutulan nektar, arıların “bal midesi” denilen organlarında kimyasal bir değişime uğrar ve içinde birçok vitamin ve mineral bulunan ağır şekerli bir sos halini alır. Daha sonra bal, kovandaki hücrelere yerleştirilir ve üzerleri mumdan bir kapakla örtülür. Bal petek içindeyken arılarca sağlanan özel havalandırma sistemi sayesinde bildiğimiz tat ve kıvamına gelir.142

Balın rengi, şeker dengesi ve tadındaki farklılık tamamen toplanan nektarlardan kaynaklanmaktadır. Balın kokusunu, çiçeklerdeki aromalı “volatil” yağı verir ki bu, aynı zamanda çiçeklerin kokularını sağlayan yağdır.

Bal üretimi çok büyük bir çaba gerektirir. Örneğin sadece 1/2 kg ham nektarı toplamak için 900 arının bir gün boyunca çalışması gerekmektedir. Toplanan bu miktarın ise ancak bir kısmı bala çevrilebilir. Çiçeklerdeki nektardan elde edilecek balın miktarı tamamen getirilen nektarın şeker konsantresine bağlıdır. Örneğin elma çiçeğinin fazla şekeri bulunmaz. Bu yüzden bu ağaçtan elde edilen nektarın çok azı bala dönüştürülebilir.143

450 gramlık saf balı elde edebilmek için yaklaşık olarak 17.000 balarısının 10 milyon çiçeği ziyaret etmesi gereklidir. Arının yiyecek aramak için ihtiyaç duyduğu ortalama bir gezinti, yaklaşık olarak 500 çiçek ziyaretini gerektirir ve 25 dakika sürer. Bu yüzden 450 gram saf bal elde etmek için arıların 7000 iş saati çalışmaları gereklidir. 144

Son derece zahmetli bir iş olmasına rağmen arılar, balı ihtiyaçlarından kat kat daha fazla üretirler. Kuşkusuz bu, Allah’ın insanlara verdiği güzel bir nimettir.

Balın İçeriği


Balın hiç şüphesiz ilk akla gelen özelliği tatlı olmasıdır. Bunun sebebi balın içindeki üç şekerdir: Üzüm şekeri ( % 34), sakroz ( % 2) ve levulose ( meyve şekeri % 40).

Bundan başka balın % 17’si su, geri kalan % 7’lik bölümü ise demir, sodyum, sülfür, magnezyum, fosfor, polen, manganez, alüminyum, gümüş, albümin, dekstrin, nitrojen, protein ve asitlerden oluşur. Balın kalitesini belirleyen bu % 7’lik karışımdır.145

Balı bildiğimiz şekerden ayıran çok önemli bir fark vardır. Şeker ancak sindirim sisteminde değişime uğradıktan sonra kana karışırken, bal sindirime gerek olmadan çok süratli bir şekilde kana karışır. Çünkü içerdiği meyve şekeri ve üzüm şekeri, ilk başta oranı oldukça fazla olan sakrozun ters-yüz olmasıyla meydana gelir. Bu yüzden bu şekerlere “basit şekerler” denir. Kısacası bal insan vücudunun en yüksek derecede ve en hızlı şekilde faydalanacağı şekilde tasarlanmış bir gıdadır. Ilık su ile karıştırılan balın birkaç dakika içinde vücuda enerji verdiği tespit edilmiştir.

Baldaki Şifa

Bal, gerek içinde barındırdığı vitaminler ve minerallerle, gerekse yapısal özellikleri sebebiyle insanlar için tam bir şifa niteliğindedir ve Kuran’da da bu konuya dikkat çekilmiştir:

Rabbin balarısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin. Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır. ( Nahl Suresi, 68-69)

Balın en önemli özelliklerinden biri, içinde bakteri barınamamasıdır. Dr. Bodag F. Beck “Bal ve Sağlık” adlı kitabında buna şöyle değinir:

Bütün canlıların yaşamlarını devam ettirebilmek için bir miktar neme ihtiyaçları vardır. Bakteriler balla temas ettiklerinde nemden yoksun kalır ve yok olurlar. Ayrıca balın asidik tepkisi de bakterilerin yaşamaları için uygunsuz bir ortam oluşturur. İnsan vücudunu etkileyen birçok mikroorganizma balda yok olur. 146

Bal, içinde bakteri barındırmamakla kalmaz aynı zamanda bir bakteri yok edici olarak da kullanılır. Örneğin antibiyotiklere karşı dirençli olduğu bilinen MRSA bakterisinin bala karşı koyamadığı tespit edilmiştir.147

Dr. W. Sackett bal sayesinde tifo mikroplarını 48 saat içinde yok etmiştir. Dizanteri mikropları 10 saat içinde ölmüştür.148

Bu bilgilerden de anlaşılacağı gibi bal, “şifa” yönü son derece güçlü bir besindir. Henüz günümüzde kesin olarak tespit edilmiş bu özelliğine, Kuran’da 1400 yıl önceden dikkat çekilmiştir. Kuşkusuz bu da, sonsuz kudret sahibi Allah’ın indirmiş olduğu Kuran’ın mucizelerinden biridir.

Balın içinde, minerallerin, şekerlerin ve birçok vitaminin yanısıra, az miktarlarda, birtakım hormonlar, çinko, bakır ve iyot da vardır. Yan sayfadaki tablo 100 gram balın kimyasal analizini göstermektedir.

BENZERSİZ BİR BESİN: ARI POLENİ

Arıların bir başka ürünleri de arı polenidir. Daha önce de belirttiğimiz gibi arılar çiçeklerden topladıkları poleni doğrudan doğruya kullanmaz, “arı poleni” denilen bir maddeye dönüştürürler. Bu dönüşüm çiçekten toplanan polenlere, nektarın ve bazı enzimlerin eklenmesiyle yapılır.

Arıların imal ettikleri bu karışımda ihtiyacımız olan herşey vardır. Arı poleninin, % 25’i bitki proteinidir. ( 8 tanesi temel aminoasitlerden olmak üzere en az 18 aminoasit) Bundan başka bir düzineden daha fazla vitamin, 28 mineral, 11 enzim ve yardımcı enzimler ile 11 karbonhidratı içerir. Arı poleni bu içeriğiyle bir besin olmanın çok ötesinde bir değere sahiptir.

1950’lerden bu yana arı poleni üzerinde birçok çalışma sürdürülmektedir. Özellikle Paris yakınlarında bulunan Apiary Araştırma Laboratuvarları’nda bu konuda sayısız deney yapılmıştır. Arı poleninin, koli basili ve bazı salmonellalar ( bir bakteri türü) üzerinde etkili olan antibiyotik maddeleri içerdiği, bunun yanısıra, besleyici, kuvvetli ve metabolik avantajlar sağlayan bir madde olduğu da anlaşılmıştır. 149

Beslenme uzmanı Dr. Paavo Aitrola arı polenini şöyle övmektedir:

Polen doğadaki besin açısından en zengin ve mükemmel besindir. Vücudun strese ve hastalıklara karşı direncini artırır, birçok hastalık vakasında iyileşmeyi hızlandırır…”150

Ruslar da arı poleni konusuna oldukça önem vermişlerdir. Vladivostok’taki Longevity ( Uzun Yaşam) Akademisi’nin başkanı Dr. Naun Petrovich Joirich şöyle demektedir:

…Arı poleni orjinal bir besin ve ilaç hazinesidir. Yaşam için gerekli olan bütün temel maddeleri içermektedir.151

Fiziksel performansın güçlendirilmesi de arı polenine bağlanmıştır. Carlson Wade “Arı Poleni ve Sağlığınız” ( Bee Pollen and Your Health), Linda Lyngheim ve Jack Scagnetti “Arı Poleni,” ( Bee Pollen) adlı kitaplarında, arı poleni sayesinde atletlerin güçlendiğinden bahsetmektedirler. 152

ARI SÜTÜ

Arı sütü son derece kompleks ve henüz tanımlanamayan bazı bileşikler içerdiği için sentetik olarak üretilemeyen bir maddedir. Doğal hormonlar, mineraller, B vitaminleri, folik asit, yağ asitleri, vücutta eksikliği Parkinson, Alzheimer ve benzeri diğer sinir sistemi hastalıklarına sebep olan acetylcholine maddesi, amino asitler, proteinler, yağlar ve karbonhidratlar bakımından zengindir. Ayrıca vücuttaki doku yenilemesinde ve büyümesinde önemli bir rolü olan aspartik asiti de içermektedir.

Arı sütü anti bakteriyel, anti virütik, besleyici ve yaşlanmayı önleyici etkilere sahiptir. Ayrıca solunum, iskelet, sinir, üretim, endokrin, kalp damarları, savunma ve hücre sistemleri için faydalıdır. Arı sütü hormon dengesini harekete geçirici etkiye sahiptir. Hormonları ve metabolik fonksiyonları düzenler ve normalleştirir. İnsanın yaşı ilerledikçe bozulan hücre yenilenmesine yardım eder. Deri problemlerini tedavi etmenin yanısıra derinin rengini de korur.

Kronik yorgunluk, ciddi hastalıklar, ameliyat ya da travma gibi durumlardan sonra vücudun güç kazanmasını sağlar. Enerji artırıcı etkisi vardır. Serum kolestrolü ve yağ sayımlarını düşürür, damar sertliğini engellemeye yardımcı olur. Ayrıca karaciğeri koruma, doku ve kas oluşturma, kemik büyüme ve sağlığını destekleme, hafızayı güçlendirme, kiloyu düzenleme ve yara tedavilerinin desteklenmesinde de faydalı olduğu yapılan araştırmalar sonucunda anlaşılmıştır.

Almanya’da değişik alanlarda çalışmalar yapan doktorlar arı sütünü kötü beslenmiş ve prematüre bebekleri iyileştirmede kullanmışlardır. Arı sütü ile beslenen bebeklerin kilo ve sağlık durumlarında iyileşme görülmüştür. Bundan başka arı sütü verilen sinirsel ve ruhsal hastaların da normal kilolarına, daha dayanıklı bir sinir sistemine ve daha güçlü bir fiziksel ve zihinsel yapıya kavuştukları gözlenmiştir.

Arı sütü yaşlanma etkisini geciktirmek için, menopoz, beslenme yetersizliğinin düzeltilmesi, eklem iltihabı, damar hastalıkları, peptik ülserler, karaciğer rahatsızlıkları gibi rahatsızlıklarda ve genel olarak daha sağlıklı olmak için doktorlar tarafından tavsiye edilmektedir.153

SONUÇ: YARATILIŞ GERÇEĞİ

Görmedin mi ki, gerçekten, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan birçoğu Allah’a secde etmektedirler… ( Hac Suresi, 18 )

Balarısı Mucizesi adlı bu kitapta sonuç bölümüne kadar arılar ile ilgili pek çok özellikten bahsettik. Arılardaki mükemmel sistemler, akılcı davranışlar, hesaplama, planlama, inşa etme gibi yetenekler nasıl ortaya çıkmıştır sorusunun cevabını delilleriyle birlikte verdik. Ayrıca evrimcilerin mekanizmalarının geçersizliğini de arıların hayatlarından, sahip oldukları mekanizmalardan örnekler vererek detaylı olarak anlattık. En önemlisi bu kitapta sağduyu ile düşünen her insanın hemen gördüğü apaçık gerçek bir kere daha gözler önüne serildi.

Bu gerçeği görmek için öncelikle ilk arının nasıl yaşamını sürdürdüğü sorusunu araştıralım. Ve bu soruya evrimcilerin tutarlı bir cevap vermesinin asla mümkün olmadığını bir kez daha görelim.

Bilindiği gibi evrimciler, canlıların tesadüfler sonucunda birbirlerinden türediklerini iddia ederler. Aslında bu iddia temelinden çökmüş durumdadır. ( Detaylı bilgi için bkz. Evrim Yanılgısı bölümü) Ama biz şimdilik ilk arının tesadüfen yeryüzünde var olduğunu farz edelim. Bu arının soyunu devam ettirebilmesi için mutlaka bir dişi arı daha doğrusu kraliçe arı olması gerekir. Ama kraliçe kendi besinini elde etme yeteneğine sahip değildir; bilindiği gibi işçiler onu özel arı sütüyle beslerler ve kraliçenin yumurtlama kabiliyeti ancak bu şekilde oluşur. Bu durumda beslenemeyen ve yumurtlama kabiliyeti olmayan bir kraliçe soyunu da devam ettiremeden yeryüzünden yok olacaktır. Ayrıca kraliçe arının yeryüzünde tek başına yaşamını sürdürmesi de soyunu devam ettirebilmesi için yeterli değildir. Bir de kraliçeyi dölleyecek erkek bir arı bulunması şarttır.

Biz aynı anda bir kraliçe bir de erkek arının yeryüzünde tesadüfen meydana geldiğini –böyle bir şeyin gerçekleşme ihtimali sıfırdır aslında- farz edelim. Kraliçe arı döllenmeden sonra yumurtlamaya başladı diye düşünelim. Şimdi kraliçe arı petek öremez, çünkü böyle bir yeteneği yoktur. Yumurtalarını herhangi bir yere bırakması da olmaz, çünkü yumurtalardan çıkan larvalar dışarıda yaşamlarını sürdüremezler. Ayrıca kraliçe arı yavrularını besleyebilecek yiyecekleri temin edemez. Çünkü kraliçe arının ne yuvasının dışına çıkıp polen toplayabilecek, ne de bal üretebilecek organları yoktur. Bu durumda yumurtadan çıkan larvaların hemen hayatlarını kaybetmesi kaçınılmazdır. Bütün bunların dışında ne kraliçe arının, ne de erkek arının kendilerini koruyabilecek bir iğneleri yoktur. Dolayısıyla düşmanlarından korunmaları ve larvalarını da korumaları kesinlikle mümkün değildir.

Sonuç olarak bir arının tesadüfen oluşmasının ve varlığını sürdürmesinin asla mümkün olmadığı açıkça ortadadır. Bu durumda evrimcilerin tesadüf teorilerinin de hiçbir geçerliliği yoktur; yani yeryüzünde bulunan tek bir canlının özellikleri bile evrim teorisinin çöküşünü bizlere göstermektedir. Çünkü yalnızca yukarıda verdiğimiz örnekler bile, arıların yeryüzünde her türlü işi yapabilen işçi arılar, koloninin soyunu devam ettirmesini sağlayan kraliçe arı ve onu dölleme yeteneği olan erkek arılar ile tek bir anda var olduklarını kesin olarak ortaya koyar. Tüm bu canlıların aynı anda var olmalarının yegane açıklaması ise, tümünün Allah tarafından yaratıldıkları gerçeğidir. İşte apaçık gerçek budur: Allah tüm diğer canlılar gibi arıları da sahip oldukları üstün yeteneklerle birlikte yaratmıştır. Ve onlara ihtiyaçlarının çok üstünde bal üretme yeteneği ile donatarak insanların hizmetine vermiştir.

Akıl ve vicdan sahibi bir insanın bu kitap boyunca okuduğu, öğrendiği gerçeklerden çıkarması gereken sonuç şudur: Allah kullarına karşı sonsuz şefkat ve merhamet sahibidir. O göklerde ve yerde olan herşeyin, tüm canlıların tek hakimidir. Canlıların sahip oldukları her türlü özellik         Allah’ın sonsuz ilminin ve kudretinin yeryüzündeki tecellileridir.

Şu halde hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve alemlerin Rabbi Allah’ındır.

Göklerde ve yerde büyüklük O’nundur. O, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. ( Casiye Suresi, 36-37)


DiP NOTLAR


1-            Hayvanlar Ansiklopedisi, C.B.P.C. Publishing Ltd./Phoesbus Publishing Company 1969/77 s.98

2-            Encyc. Americana, 1993, USA, Vol.3, Int. Headquartes, Danbury Connecticut, s.439

3-            Encyc. Int. Grolier of Canada Ltd. 1968, USA, Vol.2, s.473

4-            Encyc. Americana, 1993, USA, Vol.3, Int. Headquartes, Danbury Connecticut; s.439

5-            Compton’s Pictured Encyc. Vol 2, Compton&Company Chicago, 1961 USA, s.106

6-            Prof.Dr. Ali Demirsoy, Yaşamın Temel Kuralları, Omurgasızlar/Böcekler, Entomoloji Cilt.II/Kısım-II, Ankara; s.43

7-            Compton’s Pictured Encyc. Vol.2, Compton&Company Chicago, 1961, USA, s.108

8-            Prof. Karl von Frisch, Aus Dem Leben Der Bienen, Verständliche Wissenschaft Band 1, 8.Auflage, s.51

9-            Gordon R. Taylor, The Great Evolution Mystery, Harper&Row Publishers, 1983, s.222

10-          Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt 1, New York: D. Appleton and Company, 1888, s.374

11-          Charles Darwin, Türlerin Kökeni, Onu Yayınları 5. Baskı, Ankara, 1996, s.273

12-          Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt.II, New York:D. Appleton and Company, 1888, s.111

13-          Charles Darwin, Türlerin Kökeni, s. 310

14- National Geographic Society, The Marvels of Animal Behaviour, 1972, s.127

15-          Mark L. Winston, The Biology of the Honey Bee, Harvard Unv. Press, 1991, s.96

16-          Mark L. Winston, The Biology of the Honey Bee, Harvard Unv. Press, 1991, s.97

17-          Compton’s Pictured Enc. Vol.2, Compton&Company Chicago 1961, USA, s.106

18-          Compton’s Pictured Enc. Vol.2, Compton&Company Chicago 1961, USA, s.106

19-          Hayvanlar Ansiklopedisi, Böcekler, C.B.P.C. Publishing Ltd./ Phoesbus Publishing Company 1969/77, s. 97

20-          Prof. Karl von Frisch, Arıların Hayatı, s. 75

21-          Mark L. Winston, The Biology of the Honey Bee, Harvard Unv. Press, 1991, s.96

22-          Mark L. Winston, The Biology of the Honey Bee, Harvard Unv. Press, 1991, s.85

23-          Prof. Karl von Frisch, Animal Architecture, A Helen and Kurt Wolff Book/Harcourt Brace Jovanavich, Inc. New York and London; s.95

24-          Prof. Karl von Frisch, Animal Architecture, A Helen and Kurt Wolff Book/Harcourt Brace Jovanavich, Inc. New York and London; s.94

25-          Mark L. Winston, The Biology of the Honey Bee, Harvard Unv. Press, 1991, s.100

26-          Mark L. Winston, The Biology of the Honey Bee, Harvard Unv. Press, 1991, s.96

27-          Russel Freedman, How Animals Defend Their Young?E.P. Dutton, New York, 1978, s. 63

28-          Prof. Karl von Frisch, Arıların Hayatı, s.29-30

29-          Mark L. Winston, The Biology of the Honey Bee, Harvard Unv. Press, 1991, s.58

30-          Prof. Karl von Frisch, Arıların Hayatı, s.36-37

31-          Mark L. Winston, The Biology of the Honey Bee, Harvard Unv. Press, 1991, s.25-26

32-          Prof. Dr. Ali Demirsoy, Yaşamın Temel Kuralları, Entomoloji, Cilt 2, Ankara 1992, s. 677

33-          Mark L. Winston, The Biology of the Honey Bee, Harvard Unv. Press, 1991, S:19-20

34-          Prof. Dr. Ali Demirsoy, Yaşamın Temel Kuralları, Entomoloji, Cilt 2, Ankara 1992, s. 676

35-          Prof. Karl von Frisch, Arıların Hayatı, s. 127-128

36-          Mark L. Winston, The Biology of the Honey Bee, Harvard Unv. Press, 1991, s.107-109

37-          Prof. Karl von Frisch, Animal Architecture, A Helen and Kurt Wolff Book/Harcourt Brace Jovanavich, Inc. New York and London; s.87

38-          National Geographic Society, The Marvels of Animal Behaviour, s.49-64

39-          National Geographic Society, The Marvels of Behaviour, 1972, s.49-64

40-          Murray Hoyt, The World of Bees, Coward Mcnann Inc, New York, 1965, s.146

41-          C.D. Mitchener, The Social Behavior of Bees, 1974

42-          Mark L. Winston, The Biology of the Honey Bee, Harvard Unv. Press, 1991, s.101

43-          National Geographic Society, Marvels of Animal Behaviour, 1972, s.49-64

44-          Thomas A.Sebeok, Animal Communication, Indiana Unv. Press, London; s.437

45-          Compton’s Pictured Ency. Vol.2, Compton & Comp. Chicago, USA, 1961, s.106

46-          Prof.Dr. Ali Demirsoy, Yaşamın Temel Kuralları, Omurgasızlar/Böcekler, Entomoloji Cilt II / Kısım -II, Ankara; s.212

47-          Murray Hoyt, The World of Bees, Coward Mcnann Inc, New York, 1965; s.45-58

48-          Edward O.Wilson, The Insect Societies, Harvard Unv. Press, Cambridge, Massachussetts, 1972

49-          Murray Hoyt, The World of Bees, Coward Mcnann Inc, New York, 1965; s. 49

50-          Thomas A.Sebeok, Animal Communication, Indiana Unv. Press, London, s.218

51-          Edward O.Wilson, The Insect Societies, Harvard Unv. Press, Cambridge, Massachussetts, 1972

52-          Prof. Karl von Frisch, Aus Dem Leben Der Bienen, Verständliche Wissenschaft Band 1, 8.Auflage, s. 56

53-          Murray Hoyt, The World of Bees, Coward Mcnann Inc, New York, 1965; s.52

54-          Encyc. Americana, 1993, USA, Vol.3, Int. Headquartes, Danbury Connecticut, s.440

55-          New Encyc. of Science, Orbis Publishing, 1985, Vol.2, s.218

56-          New Encycl. of Science, Orbis Publishing, 1985, Vol 2, s.217

57-          Prof. Karl von Frisch, Aus Dem Leben Der Bienen, Verständliche Wissenschaft Band 1, 8.Auflage, s.47

58-          Prof. Karl von Frisch, Arıların Hayatı, s. 55-56

59-          Prof. Karl von Frisch, Aus Dem Leben Der Bienen, Verständliche Wissenschaft Band 1, 8.Auflage, s. 57

60-          Moddy Science Classics, Moody Video, City of the Bees, , Chicago, A.B.D.,1998

61-          The New Eny. Britannica, Sensory Reception, Vol 27, s. 134

62-          Edward O.Wilson, The Insect Societies, Harvard Unv. Press, Cambridge, Massachussetts, 1972, s.96

63-          Mark L. Winston, The Biology of the Honey Bee, Harvard Unv. Press, 1991, s.130

64-          Murray Hoyt, The World of Bees, Coward Mcnann Inc, New York, 1965; s.40

65-          Murray Hoyt, The World of Bees, Coward Mcnann Inc, New York, 1965

66-          Hayvanlar Ansiklopedisi, Böcekler, C.B.P.C. Publishing Ltd./Phoesbus Publishing Company, İstanbul, 1979; s. 97

67-          Prof. Karl von Frisch, Aus Dem Leben Der Bienen, Verständliche Wissenschaft Band 1, 8.Auflage, s. 64

68-          Compton’s Pictured Encyc. Vol.2, Compton&Comp. Chicago, USA, 1961,Vol.2 s. 108

69-          Prof.Dr. Ali Demirsoy, Yaşamın Temel Kuralları, Omurgasızlar/Böcekler, Entomoloji Cilt II/ Kısım -II, Ankara; s.679

70-          Prof. Karl von Frisch, Aus Dem Leben Der Bienen, Verständliche Wissenschaft Band 1, 8.Auflage, s. 65

71-          Compton’s Pictured Ency. Vol.2, Compton&Comp. Chicago, USA, 1961, s.108

72-          Bilim ve Teknik Dergisi, Cilt 23, Sayı:269, Nisan 1990

73-          Prof. Karl von Frisch, Arıların Hayatı, s. 135-136

74-          Mark L. Winston, The Biology of the Honey Bee, Harvard Unv. Press, 1991, s.152

75-          Discovery, Nov. 97, s. 87

76-          Mark L. Winston, The Biology of the Honey Bee, Harvard Unv. Press, 1991, s.155

77-          Marl L. Winston, The Biology of the Honey Bee, s. 154-156

78-          Marian Stamp Dawkins, Hayvanların Sessiz Dünyası, TÜBİTAK, Popüler Bilim Kitapları, 1999, Ankara, s.137

79-          Marian Stamp Dawkins, Hayvanların Sessiz Dünyası, s.137

80-          Marian Stamp Dawkins, Hayvanların Sessiz Dünyası, s.137

81-          Mark L. Winston, The Biology of the Honey Bee, Harvard Unv. Press, 1991, s.163-164

82-          Prof.Dr.Ali Demirsoy, Yaşamın Temel Kuralları, Omurgasızlar/Böcekler, Entomoloji Cilt II / Kısım -II, Ankara; s. 66

83-          Mark L. Winston, The Biology of the Honey Bee, Harvard Unv. Press, 1991, s.171

84-          Prof.Dr.Ali Demirsoy, Yaşamın Temel Kuralları, Omurgasızlar/Böcekler, Entomoloji Cilt II / Kısım -II, Ankara; s.66

85-          https://www.orgins.org/orgs/probe/docs/dawkins.html

86-          Mark L. Winston, The Biology of the Honey Bee, Harvard Unv. Press, 1991, s.15

87-          Encyc. Americana, 1993, USA, Vol.3, Int. Headquartes, Danbury Connecticut, s.439

88-          Prof. Karl von Frisch, Arıların Hayatı, s.143

89-          Prof. Karl von Frisch, Arıların Hayatı, s.41

90-          Prof. Karl von Frisch, Arıların Hayatı, s.31

91-          Edward O.Wilson, The Insect Societies, Harvard Unv. Press, Cambridge, Massachussetts, 1972, s.96,303

92-          Mark L. Winston, The Biology of the Honey Bee, Harvard Unv. Press, 1991, s.46

93-          Thomas A.Sebeok, Animal Communication, Indiana Unv. Press, London; s.224-225

94-          Prof. Karl von Frisch, Aus Dem Leben Der Bienen, Verständliche Wissenschaft Band 1, 8.Auflage, s. 59

95-          Thomas A.Sebeok, Animal Communication, Indiana Unv. Press, London; s.237

96-          Prof. Karl von Frisch, Aus Dem Leben Der Bienen, Verständliche Wissenschaft Band 1, 8.Auflage, s.61

97-          Prof. Peter J.B. Slater, The Encyc. of Animal Behaviour, Facts on File Publications, New York, s.120

98-          Prof. Karl von Frisch, Aus Dem Leben Der Bienen, Verständliche Wissenschaft Band 1, 8.Auflage, s.61

99-          T. Seeley, Measurement of Nest Cavity Vol. by the Honey Bee, Behavioral Ecology and Sociobiology 2, 1977

100- Edward O.Wilson, The Insect Societies, Harvard Unv. Press, Cambridge, Massachussetts, 1972, s.306-308

101- Prof. Karl von Frisch, Animal Architecture, A Helen and Kurt Wolff Book/Harcourt Brace Jovanavich, Inc. New York and London; s.84-85

102- Ernst Neufert, NEUFERT, çeviren: mimar Abdullah Erkan, Güven Yayıncılık, 30. baskı, 1983, s.534

103- Edward O.Wilson, The Insect Societies, Harvard Unv. Press, Cambridge, Massachussetts, 1972, s.230

104- The New Encyclopedia Britannica, Vol.21, 15th edition, 1991, s.663

105- Prof. Karl von Frisch, Tanzsprache und Orientierung der Bienen, Universitat München, Springer Verlag, 1965; s.269-277

106- Prof. Karl von Frisch, Tanzsprache und Orientierung der Bienen, Universitat München, Springer Verlag, 1965; s.269-277

107- Edward O.Wilson, The Insect Societies, Harvard Unv. Press, Cambridge, Massachussetts, 1972, s.238

108- Prof. Karl von Frisch, Aus Dem Leben Der Bienen, Verständliche Wissenschaft Band 1, 8.Auflage, s.62

109- Edward O.Wilson, The Insect Societies, Harvard Unv. Press, Cambridge, Massachussetts, 1972, s.225-226

110- Prof. Karl von Frisch, Aus Dem Leben Der Bienen, Verständliche Wissenschaft Band 1, 8.Auflage, s.62

111- BYTE Dergisi, Haziran 1995

112- The Guinness Encyclopedia; s.18

113- The Guinness Encyclopedia; s.91-94

114- Prof.Dr.Ali Demirsoy, Yaşamın Temel Kuralları, Omurgasızlar/Böcekler, Entomoloji Cilt II/Kısım -II, Ankara; s.96-99

115- Joan Embery, Collection of Amazing Animal Facts, Delacorte Press, New York 1983, s.23

116- Prof. Dr.Ali Demirsoy, Yaşamın Temel Kuralları, Omurgasızlar/Böcekler, Entomoloji Cilt II/Kısım-II, Ankara; s.98

117- Prof. Dr.Ali Demirsoy, Yaşamın Temel Kuralları, Omurgasızlar/Böcekler, Entomoloji Cilt II/Kısım -II, Ankara; s.65

118-        Prof. Karl von Frisch, Arıların Hayatı, s.117-119

119-        Prof. Karl von Frisch, Arıların Hayatı, s.124

120-        Prof. Karl von Frisch, Aus Dem Leben Der Bienen, Verständliche Wissenschaft Band 1, 8.Auflage, s.48-49

121-        Charles Darwin, Türlerin Kökeni, s.186

122-        Mark L. Winston, The Biology of the Honey Bee, Harvard Unv. Press, 1991, s.81

123-        Prof. Karl von Frisch, Arıların Hayatı, s. 22

124-        Mark L. Winston, The Biology of the Honey Bee, Harvard Unv. Press, 1991, s.36

125-        Mark L. Winston, The Biology of the Honey Bee, Harvard Unv. Press, 1991, s.83

126-        Prof. Karl von Frisch, Animal Architecture, A Helen and Kurt Wolff Book/Harcourt Brace Jovanavich, Inc. New York and London, s.95

127- Prof. Karl von Frisch, Animal Architecture, A Helen and Kurt Wolff Book/Harcourt Brace Jovanavich, Inc. New York and London; s.87

128-        Mark L. Winston, The Biology of the Honey Bee, Harvard Unv. Press, 1991, s.81

129-        The New Encyc. Britannica, Sensory Reception, Vol.27, s.132

130-        Prof. Karl von Frisch, Animal Architecture, A Helen and Kurt Wolff Book/Harcourt Brace Jovanavich, Inc. New York and London; s.89

131-        Encyc. Americana, 1993, USA, Vol.3, Int. Headquartes, Danbury Connecticut, s.441

132-        Murray Hoyt, The World of Bees, Coward Mcnann Inc, New York, 1965, s.100-101

133-        Mark L. Winston, The Biology of the Honey Bee, Harvard Unv. Press, 1991,s. 81

134-        Anthony Smith, İnsan Beyni ve Yaşamı, İnkılap Kitabevi, S.39

135-        Mark L. Winston, The Biology of the Honey Bee, Harvard Unv. Press, 1991,s.81

136-        G. Mansfield, Creation or Chance! God’s purpose with mankind proved by the wonder of the universe, Logos Publications

137-        Prof. Karl von Frisch, Animal Architecture, A Helen and Kurt Wolff Book/Harcourt Brace Jovanavich, Inc. New York and London, s.86

138-        Anthony Smith, İnsan Beyni ve Yaşamı, Çev.Nejat Ebcioğlu, İnkılap Kitapevi, s.38

139-        Anthony Smith, İnsan Beyni ve Yaşamı, Çev.Nejat Ebcioğlu, İnkılap Kitapevi, s.39

140-        Anthony Smith, İnsan Beyni ve Yaşamı, Çev.Nejat Ebcioğlu, İnkılap Kitapevi, s.39

141-        Encyc. Americana, 1993, USA, Vol.3, Int. Headquartes, Danbury Connecticut, s.444

142-        https://www.atd.ucas.edu/homes/cook/mead/danspaper.html

143-        Lucy W. Clausen, Insect Fact and Folklore, Int. Book and Periodicals Supply Services, New Dehli

144-        John Brackenbury, Insects and Flowers, 1995, UK, s.12

145-        Murray Hoyt, The World of Bees, Coward Mcnann Inc, New York, 1965 s.181

146-        F. Beck Bodog and Smedly, Honey and Health, Mc. Bride and Co., N.Y., Doree, 1946

147-        www.wave.co.nz/honey

148-        Murray Hoyt, The World of Bees, Coward Mcnann Inc, New York, 1965 s.185

149-        www.aim4health.com

150-        www.aim4health.com

151-        www.aim4health.com

152-        www.aim4health.com

153-        https://www.wic.net/waltzark/rjelly.htm  https://www.health-pages.com/rj/

154-        Sidney Fox, Klaus Dose, Molecular Evolution and The Origin of Life, New York: Marcel Dekker, 1977. s. 2

155-        Alexander I. Oparin, Origin of Life, ( 1936) New York, Dover Publications, 1953 ( Reprint), s.196

156-        “New Evidence on Evolution of Early Atmosphere and Life”, Bulletin of the American Meteorological Society, Cilt 63, Kasım 1982, s. 1328-1330.

157-        Stanley Miller, Molecular Evolution of Life: Current Status of the Prebiotic Synthesis of Small Molecules, 1986, s. 7

158-        Jeffrey Bada, Earth, Şubat 1998, s. 40

159-        Leslie E. Orgel, “The Origin of Life on Earth”, Scientific American, Cilt 271, Ekim 1994, s. 78

160-        Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the First Edition, Harvard University Press, 1964, s. 189

161-        Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the First Edition, Harvard University Press, 1964, s. 184.

162-        B. G. Ranganathan, Origins?, Pennsylvania: The Banner Of Truth Trust, 1988.

163-        Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the First Edition, Harvard University Press, 1964, s. 179

164-        Derek A. Ager, “The Nature of the Fossil Record”, Proceedings of the British Geological Association, cilt 87, 1976, s. 133

165-        Douglas J. Futuyma, Science on Trial, New York: Pantheon Books, 1983. s. 197

166-        Solly Zuckerman, Beyond The Ivory Tower, New York: Toplinger Publications, 1970, ss. 75-94; Charles E. Oxnard, “The Place of Australopithecines in Human Evolution: Grounds for Doubt”, Nature, Cilt 258, s. 389

167-        J. Rennie, “Darwin’s Current Bulldog: Ernst Mayr”, Scientific American, Aralık 1992

168-        Alan Walker, Science, vol. 207, 1980, s. 1103; A. J. Kelso, Physical Antropology, 1st ed., New York: J. B. Lipincott Co., 1970, s. 221; M. D. Leakey, Olduvai Gorge, vol. 3, Cambridge: Cambridge University Press, 1971, s. 272

169-        Time, Kasım 1996

170-        S. J. Gould, Natural History, vol. 85, 1976, s. 30

171-        Solly Zuckerman, Beyond The Ivory Tower, New York: Toplinger Publications, 1970, s. 19

172-        Richard Lewontin, “The Demon-Haunted World”, The New York Review of Books, 9 Ocak, 1997, s. 28

--------------------
Kaynak : Nasihatler org

Bu konuyu yazdır

Mustafa-Kemal-Atatürk-3 Mustafa Kemal ATATURK - İçimizden Biri
Yazar: RasitTunca - 06-19-2018, 03:17 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Mustafa Kemal ATATURK - İçimizden Biri

Hepimizin bildiği gibi Mustafa Kemal ATATÜRK dünya döneminin liderleri içerisinden 21 nci yüzyıla geçebilen tek liderdir. Üstelik diğer liderler kendi halkları tarafından yok edilmemin acısını yaşamışken, o hala halkının ve dünyanın nabzında en büyük canlılığıyla, sevgisiyle, saygısıyla hala yaşayabilen dünyadaki tek lider.
Önemli olanda sanırım, yaşarken ölmek değil, öldükten sonra da bu kadar uzun süre canlı kalabilmeyi başarmak değil midir?
ATATÜRK’ü biz hep tarihe mal olmuş yönleriyle tanıdık: Asker ATATÜRK ya da devlet adamı ATATÜRK olarak.
Bu verdiğim örnek dünyada tek olan örnektir. Zaten herhalde bir başkasına da rastlamamız mümkün değil. En büyük düşmanı; hani şu ordularını denize döktüğü düşmanı, Yunan başkomutanı Trikopis. Hiçbir zorlama olmadan, hiçbir baskı olmadan her Cumhuriyet bayramı Atina’daki Türk büyükelçiliğine gidiyor Trikopis, ATATÜRK’ün resminin önüne geçiyor ve saygı duruşunda bulunuyor. Böyle bir saygıyı en büyük düşmanında uyandırabilen bir Mustafa Kemal.
Yıl 1938, General McArthur’un en zor, en problemli, en buhranlı dönemi. Birden çok sıkılır ve yanında duran yüzyirmiden fazla kişiye döner ve aynen şöyle der:
“Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal’i görmek için neler vermezdim” dedirten o büyük özlemi ve onu oluşturabilen Mustafa Kemal’i.
Yada, yıl 1938. Bir İran’lı şair bir Tahran gazetesine ölümü üzerine bir şiir yazar. İşte o şiirin iki mısrasını sizlerle paylaşmak istiyorum. Diyorki;
“Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir.” dizelerindeki bu kıskançlığı oluşturabilen Mustafa Kemal.
Yıl 1976, UNESCO üyelerine bir öneriyle gelir. Öneri paketindeki bir cümleyi sizlere okumak istiyorum. Diyorki ”Bu gün UNESCO’nun üzerinde çalıştığı bütün projelerin isim babası Mustafa Kemal’dir.” Öneri nedir ? Öneri ise onun doğumunun yüzüncü yılında, 152 üyesi vardı UNESCO’nun 152 ülkenin devletleri aynı anda kutlasın önerisidir. Birden İsveç delegesi ayağa kalkar ve şöyle söyler:
“Ne yani dünyada bu kadar devlet adamı var hepsinin doğum gününü böyle kutlayacak mıyız?” şeklindeki kinayeli sözlerine, Rus delegesi ayağa fırlar yumruğunu masaya vurur ve 152 ülkenin delegelerine aynen şöyle söyler;
”Genç delege arkadaşım hatırlatmak isterimki ATATÜRK öyle dünyadaki herhangi bir lider değildir, bırakın onu bir yıl anmayı her ülke her problemimizde çare olarak aramalıyız” sözlerini döktürtebilen bir Mustafa Kemal. Sonra nemi olur? UNESCO tarihinde ilk ve tekdir hiç negatif oy yok, hiç çekimser oy yok 152 ülke şu metne imza atar; hani İsveç delegesi demişti ya “ne yani” diye. O İsveç delegesi bu imzanın atıldığı gün mikrofona gelir ve aynen şunları söyler;
”Ben ATATÜRK’ü inceledim bütün ülkelerden özür diliyor ilk imzayı ben atıyorum” diyecektir.
İşte o muhteşem belge diyorki;

“ ATATÜRK KİMDİR; ATATÜRK ULULARARASI ANLAYIŞ, İŞBİRLİĞİ, BARIŞ YOLUNDA ÇABA GÖSTERMİŞ ÜSTÜN KİŞİ, OLAĞANÜSTÜ DEVRİMLER GERÇEKLEŞTİRMİŞ BİR İNKİLAPÇI, SÖMÜRGECİLİK VE YAYILMACILIĞA KARŞI SAVAŞAN İLK ÖNDER, İNSAN HAKLARINA SAYGILI, DÜNYA BARIŞININ ÖNCÜSÜ, BÜTÜN YAŞAMI BOYUNCA İNSANLAR ARASINDA RENK, DİL, DİN, IRK AYIRIMI GÖSTERMEYEN, EŞİ OLMAYAN DEVLET ADAMI, TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN KURUCUSU”
Var mı böyle bir metin! Bir filozof derki “bir ülke için kıstas aradığınız zaman o ülkenin en büyük liderini gözden geçirin” şu anda kıstas arayan ülkelere sanıyorum bundan daha iyi bir metin gösteremeyiz. İşte bu metin 152 ülke tarafından imzalanmıştır. Eşi olmayan devlet adamı metni. Peki daha sonra ne olmuştur; 151 ülkede hemen hemen bir yıl boyunca her yerde bu metni görebiliriz, soruyorsunuz bana o bir ülke kim? İşte o ülkenin adını vermeye benim dilim maalesef varmıyor.
Hadi gelin Haiti’ye gidelim. Yıl 1996, Haiti Cumhurbaşkanı ölür. Bir vasiyet bırakmıştır. Haiti’ye baktım haritada bir kutup kadar uzak ülke. Haiti Cumhurbaşkanı 1996 da öldüğünde vasiyeti açılır. Vasiyetinde mezar taşına yazılması için bir metin bırakmıştır. Haiti Cumhurbaşkanının bugün mezar taşında yazan hitabeyi sizlere okumak istiyorum. Diyorki “Bütün ömrüm boyunca Türkiye’nin lideri Mustafa Kemal ATATÜRK’ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm”
Peki yıllar bir şey değiştirir mi? Hayır. 2000 yılında bizim medyanın kaçırdığı bir bilgi var, ABD Başkanı milenyum mesajını veriyor. Mesajın bir yerinde aynen şunları söyler; “Bugün milenyumun hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal ATATÜRK’tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir.” 2000 de ABD Başkanına işte bu gerçeği de ifade ettirebilen bir Mustafa Kemal var. Asker Mustafa Kemal’in, Devlet adamı Mustafa Kemal’in çok dışında bir Mustafa Kemal.
2003 de bir şey değişti mi?, 2004? Hayır. 2004 de bir konferans veriyorum birden bir hanımefendi ayağa fırladı. Dediki “Ben Norveçliyim ve şu anda Norveç’te çok sık kullandığımız bir deyim var, bu deyimin anlamını anladım” dedi. Hanımefendi “nedir o deyim” dedim. “Norveççe’de “ATATÜRK gibi düşünmek” deyimi var. Çok sık kullanırız bu deyimi” ”nerelerde kullanırsınız” dediğimde “Hani bir problem veririz çöz diye o da tembellik eder çözmez. Deriz ki ona bu problemin mutlaka çözümü var. Birde ATATÜRK gibi düşün”. O gün otelime geldim televizyonu açtım o kadar çok kişiye bir de ATATÜRK gibi düşün dediğimi hatırlıyorumki galiba Norveççe’den çok bizim dilimizin bu deyime fazlasıyla ihtiyacı var diye düşünmeden de edemedim.
Bir İngiliz gazeteci ATATÜRK’le bir röportaj yapar. Röportajını Amerikan Büyük Kütüphanesinden bulup getirttim ve bir yerinde Mustafa Kemal’e şöyle sorar gazeteci; ”Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor musunuz?” Mustafa Kemal’in cevabı aynen şöyle :
“Şartlarımızı koyarız. Kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için. Eğer davet gelirse düşünürüz”. Evet, Birleşmiş Milletler sadece Türkiye’yi davet edebilmek için yasasını değiştirir ve ilk davet edilen ülke olur Mustafa Kemal’in ülkesi, Türkiyesi Birleşmiş Milletlere. Sanıyorum ondan feyz alacağımız çok şey var aslında Mustafa Kemal’den. Ama bu arada 2005’de daha yeni iki üç gün önce yabancı gazeteyi okuyorum. Sürmanşet büyük puntolarla şu başlığı atmış “Bu gün Ortadoğu’ya düzinelerle ATATÜRK lazım”. dedim yazara ATATÜRK ‘ü hiç tanımıyor herhalde. Düzineye hiç gerek yok tek bir tanesi de yeterdi aslında.
Örnek vermeye devam edersem inanın konferans böyle biter. Filipinlerden Çin’e kadar o kadar çok örnek varki. Ama gördük 1925’de 1938’de 1996’da 2000’de 2005’de her ülkeden, her cinsten, her statüden insanın özlemle, sevgiyle, saygıyla aradığı ama bizim olan bir Mustafa Kemal’den bahsediyoruz. Bu gün Türkiye’nin en büyük sorunu nedir? dersem cevap olarak kulağıma gelenler şunlar; ekonomi diyorsunuz işsizlik diyorsunuz. Ama bence Türkiye’nin çok önemli bir problemi var o problemi çözersek Türkiye ekonomiyi de çözer Türkiye işsizliği de çözer. Evet Türkiye’de lider yetiştirme sorunu var.
Lider deyince de nedense hep siyasi lider anlıyoruz ben ondan bahsetmiyorum, benim lider dediğim çok kapsamlı bir kavram. Yoksa içersindeki tek bir terimdir siyasi lider veya sosyal lider. Ama lider dediğim zaman ben asrın lideri dünya liderinden bahsediyorum. İşte böyle liderlere ihtiyacımız var. Ben şimdi soracağım size şu anda karşımda pek çok genç arkadaşım oturuyor. Bunlardan bir tanesinin bir kaç dönem sonrasının Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı yada Başbakanı, Maliye Bakanı yada evinin anne babası olmadığını bana iddia edebilir misiniz? Belki sizsiniz, ama bilinizki işte bugün sizlerle paylaşacağım konu asrın lideri, dünya lideri yada lider olmanın küçük sırlarını ATATÜRK’le sizinle paylaşacağım.
İlk sırrımız; ATATÜRK tamam arkadaşım ben topraklarınızı kurtardım askeri bir dehayım deyip yerine çekilmemiş hemen asker elbisesini çıkartıp sivil elbisesini giymiş ve inanırmısınız sınırlarını hangi sınırın lideri ise o sınırların içerisinde ne var ise ama ne var ise taşından toprağına hepsinin ama hepsinin sorumluluğunu omuzlarında hissetmiştir de onun için Mustafa Kemal bugün dünya lideridir. Nasıl mı ?
ATATÜRK’ü ağlarken tarih çok ender tespit etmiştir. 25 yıllık araştırmacıyım, 7 tespitim oldu. İlki Çanakkale’de topçu atışımız başladığı sırada döktüğü gözyaşıdır, bir diğeri ise hepimizin bildiği bir hikaye ama ben yine de anlatacağım. O günün Ankarası kurak, çorak bir köy. Çankaya’dan meclise gelirken yol üzerinde sadece ama sadece bir tek iğde ağacı varmış. ATATÜRK o iğde ağacının önünden geçişlerinde arabasını durdururmuş, inermiş ve o iğde ağacına selam verirmiş. “Aman demişler paşam ne yapıyorsunuz böyle?”, “Eee o demiş yediğim meyvenin, sığındığım gölgenin, soluduğum havanın bir neferi. En az diğer neferler kadar bunun da selama hakkı var”. Yani “niye şaşırıyorsunuz?” der gibiymiş. Ve bir gün yanında bulunan arkadaşına “İşte bu benim...” derken bide bakıyor ağaç yok ortada hemen iniyor “Ne yaptınız bu ağaca” diyor. “Paşam” diyorlar “yolu genişletmek için mecburduk kestik o ağacı”. “Yahu diyor bitek bana soraydınız bu ağacı kurtaracak bir yolu mutlaka bulurdum” diyor. Daha fazla dayanamıyor, arabasına biniyor, şoförünün ve arkadaşının gözü önünde hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Bir tek iğde ağacı için mi dersiniz? Hayır. Çok zor şartlarda kurtardığı bu topraklarda yetişen bir canlıdır ve lideri olduğu için de bu toprakların da o iğde ağacının da sorumluluğu Mustafa Kemal’in omuzlarındadırda onun için.
Galiba şimdi anlatacağım inanılmaz projeyi de o gün düşünmeye başladı. Hani “Bir daha böyle bir şeyle karşılaşabilirsem nasıl müdahale edebilirim” diye. Çok değil doğa katliamı, en kolay yaptığımız katliam.
Yıl 1930 ATATÜRK Yalova köşküne doğru çıkmakta. Bir de bakar bir bahçıvan koca bir çınar ağacını kesmek üzeredir. “Yahu” der “sen hayatında hiç böyle bir ağaç yetişdirdinmiki? Kesmeye muktedir görüyorsun kendini ve niye ?” der. Bahçıvan derki; “Paşam çınar ağacının kökleri köşkün temelini kaldırdı, yaprakları da köşkün pencerelerine müdahale ediyor. Ya köşkü kaybedeceğiz ya ağacı keseceğiz. Onun için de kusura bakmayın ama biz ağacı kesiyoruz”. Bir an düşünür; “Hayır gerekirse köşkü ağaçtan uzaklaştırırız” der. Derlerki bu gün Mustafa Kemal bir hoş. Ne demek köşkü tutupta ağaçtan uzaklaştırmak? Ama inanırmısınız mühendis değil, mimar değil, ziraatçı değil ama ne yapar biliyormusunuz? İstanbul’daki köprü altındaki tramvay raylarını Yalova’ya taşıtır. Köşkü hiç yıkmadan olduğu gibi tutarak kendisi de kazma kürek temelini kazar ve köşkün altına tramvay raylarını döşeyerek köşkü ağaçtan 4 metre 80 santim kenara çekerek hala Cumhuriyetimiz gibi ayakta durmakta olan çınar ağacının kurtuluşunu temin eder.
Yıl 1930. Dünya çevre lafını ne zaman etmeye başladı? 1980 den sonra. 1980 den önce, 1930 yılında dünyaya somut bir çevre dersi vermektedir Mustafa Kemal aslında. Ama, biraz acı parantezlerim olacak bu konferansımda. İlk acı parantezimi ATATÜRK kimdir belgesiyle açmıştım, ikinci acı parantezim burada olacak. Hadi gelin 5 Mart 1996 ya gidelim yani günümüze yakın bir gün. “ATATÜRK ve Türk kadını” konulu tiyatrolu konferansımı 25 gençle sunuyorum. 25 gençle birlikte prova yaptık, yorulduk, oturduk, televizyonu açtık. ikinci haber olarak 6 dakika müddetle ve 5 kere görüntü zumlanmak üzere önemli bir haber verildi televizyonda. Haberi aynen aktarıyorum, diyordi ki “Amerika da eski bir ünlü bir müzikhal hiç yıkılmadan dünyada ilk kez uygulanan bir yöntemle raylar üzerinde iki metre kenara çekilerek yerine yeni bir binanın yapıldığı” haberiydi. Dünyada ilk kez lafı da beş kere edildi. gençlerden biri kalktı bana ne dedi biliyor musunuz? “Ya öğretmenim biz tarihe pek bir daldık. Bakın el alem neler yapıyor? Teknik, medeniyet biraz da onlara baksak” diyince arşivimde 1930’da ATATÜRK’ün bu işi yaparken çekilmiş resimleri, raylar üzerindeki çekilen resimleri gösterdim kendilerine ve dedim ki ”şu anda ne söyleyeceksiniz bana?”. Bir genç kalktı ne dedi biliyor musunuz? “Ya öğretmenim suç bizde mi? Biz bu konuyu ilk defa sizden duyuyoruz, sizden görüyoruz bu resimleri”. Ama o haberi bugün milyonlarca Türk genci izledi ve oturdular 25 genç, bu haberi veren televizyona bir faks çektiler. Faksta aynen şu yazıyordu “İkinci haber olarak 6 dakika müddetle ama beş kez şu resimleri göstermek suretiyle bu arada da mutlak suretle mesajı iletin dediler “Bu gün 1996, Amerika çekiyor raylar üzerinde iki metre, yerine yeni bir bina yapıyor, 1930 ATATÜRK çekiyor 4 metre 80 santim, bir ağaç kurtarmak için” bu mesajı da çok iyi verin dediler. Yıl 1996 idi. Yıl 2005 hiçbir televizyonda izlediniz mi? İzlemediniz.

Ya hocam siz bize bir tek çınar ağacı ve iğde ağacı anlattınız bunlar ATATÜRK’ün hayatında tek tek örnekler olabilir. Hadi gelin Söğütözü’ne gidelim, hani şu Ankara yakınlarındaki, o zaman için 80 tane söğüt ağacının olduğu yere. Söğütözüne ATATÜRK hep dinlenmek için gelirmiş. Bir geldiğinde galiba düşündüğünü sesli olarak aktarmış; “Ah ! burda bi kulübem olsaydı keşke”. “Ya paşam istediğin bir kulübe olsun hemen yaparız şuraya“ demişler. “Buradaki ağaçlara ne olacak peki”. “Paşam burdakiler söğüt ağacı; gönülsüz ağaçtır. Sökeriz başka bir yere dikeriz, mutlaka tutar” demişler. Bir an durur, “Bir tek şartla kabul ederim” der. “Burda yetecek kadar söğüt ağacını kendi ellerimle sökeceğim, kendi ellerimle dikeceğim, önce tuttuklarını göreceğim, sonra kulübe yapımına izin vereceğim”. Yani bugün betonu yeşile tercih eden zihniyete bence en güzel örnek teşkil eder bu. Ne yapar biliyor musunuz? Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ATATÜRK makamını Çankaya’dan Söğütözü’ne taşıtır hasırlar üzerine. Kabullerini orda yapar, imzalarını orda atar, çadırda kalır ama söğüt ağacını söker, kendi elleriyle diker, tuttuklarını görür, ondan sonra bugün çok küçücük ama verdiği mesaj olağanüstü büyük olan bu Söğütözü’ndeki küçük ATATÜRK kulübesinin yapılmasına izin verir.
25 yıllık araştırmacıyım. Benim elimde 130 belge var bizzat çevre hareketine bedenen katıldığına dair. Sade bende 130 belge, kim bilir kaç belge var. Keşke diyorum, keşke bu belgeler, bazı günler bizi okullar da bu kulübeye götürüpte burada anlatılsaydı. sanıyorum bugün betonu yeşile tercih eden hiçbir belediye başkanı yetişmezdi.
İşte bu anlamda sahneye şimdi Tahsin ÇOŞKAN’u davet edelim. Tahsin COŞKAN o zamanın genç bir ziraat mühendisi. “Gel Tahsin seni bir yere götüreceğim fikrini almak istiyorum” diyor. Giderler, gösterdiği yere bakar Tahsin Bey. Bataklık, sivrisinek salgını, hayvan leşlerinin olduğu berbat bir arazidir. “Ya paşam hayrola” der. Atatürk, “Buraya bütün masrafı cebimden olmak üzere bir orman çiftliği yapmak istiyorum” der. “Ya paşam buranın ıslahı ya sizin paranızı tüketir ya da zamanınızı, neden bu kadar mümbit topraklar varken gelip de burayı tercih ettiniz?” der.
ATATÜRK’ün cevabı ATATÜRK’çedir. Derki ”Ben en zor olanı yapayımda siz arkamdan kolayları nasıl olsa yaparsınız.” Ne bilsin ki en kolayları bile çabuk yıkabildiğimizi ama, bu aradaTahsin ÇOŞKAN “Paşam burda hiçbir şey yetişmez, pek uğraşmayın” der. Ama dinleyen kim. Derki “Tahsin buraya ziraatçileri getir ve incele bana resmi bir yazı getir burasıyla ilgili”. Biraz sonra Tahsin COŞKAN çok mutlu, kendi dediği çıktı, üzerinde “Burada hiçbirşey yetişmez“yazılı, altında da ziraatçilerin imzasının olduğu bir belgeyi Mustafa Kemal’in önüne koyar. ATATÜRK biraz mütebbessim okur bu yazıyı. Kaleme alır, bu kağıdın yanına aynen şunları yazar “BURASI VATAN TOPRAĞIDIR, KADERİNE TERK EDEMEYİZ”. Etmez de. Aynı Sakarya savunması gibi akasya savunmasını ele alır, çam ve köknarı oraya 30 Ağustos olarak tamamlar ve hiç unutmayacağımız bir gün, lütfen hiç unutmayın, tarihte atladık bu günü, 25 Mayıs 1933. Ne yapar biliyor musunuz? Hani 5 Haziranlarda kutladığımız bir gün var, çevre günü değil mi? Çevre günü ne zaman kutlanmaya başladı? 1980 den sonra. Peki 25 Mayıs 1933, ATATÜRK ne yaptı? İlk Çevre günü kutlamasını yaptı. Hem de bugün okullara soruyorum diyosunuz ki ne yaptınız diye “ya ağaç diktik diyorsunuz ya çöp topladık” öyle falan değil. Bütün Ankara halkını bedava trenlerle buraya getirtiyor, ağaçlar boy vermişler, altında dinlenmektedirler, havuz yapılmıştır, çocuklar yüzmektedirler. Hatta bütün masrafı cebinden ödemiştir ama karı da almamıştır, buraya bir fabrika yaptırmıştır, süt ürünleri üretilmektedir, herkes yamektedir. Herkes çok mutlu ama en mutlusu Mustafa Kemal ATATÜRK.
Nebizade diye bir arkadaşı var, Nebizade’nin kafa çok karışık. “Yahu paşam senden başka bir tek kişi burada bir ağaç yetişeceğine inanmadı. Peki sen nasıl anladın burda orman olacağını?” der. “Gel Nebizade gel, şimdi anlatayım sana. Hani Tahsin ÇOŞKAN’ın burda birşey yetişmez dediği günün akşamı tebdili kıyafetle Çankaya’dan kaçtım, burdaki köylülere geldim. Köylüler beni tanımadılar. Köylülere, ağalar dedim burda ağaç yetişip yetişmeyeceğini bana en kolay yoldan nasıl ispat edersiniz dedim. “Al dediler”, bana bir testi su verdiler, bir de kazma kürek. “Kaz orayı iki gün sonra gel biz sana ne olacağını söyleriz” dediler. Ah o iki gün Çankaya’da nasıl geçti bir Allah bilir bir de ben. İki gün sonra gittim testiyi çıkardım, testinin içinde su bitmişti, köylülere uzattım. Dediler ki bana “ağa testide su kalmamış, toprak su emiyor, bakma bunun üstünün kurak olduğuna, biraz uğraş burda ne ekersen biçersin”. Ve hani Tahsin COŞKAN’ın o raporu bana getirdiği gün ben çoktan projeye başlamış epey de ilerlemiştim” diyecektir.
Dünya lideri olmak öyle kolay değil biliyor musunuz. Hani ATATÜRK’e kimdi en çok karşı çıkan, evet Tahsin COŞKAN’dı. Onu da ATATÜRK buraya müdür tayin eder. Evet lider olmak hakikaten kolay iş değil. Bu arada biz bu 130 belgeye hiç çalışmamışız. Çalışmadığımızın en acı örneğini Türkiye yaşadı zaten. Neydi o örnek “17 Ağustos depremi”. Evet deprem bir kaderdir ama kader olmanın ötesinde dolgu alan çöktü, dolgu binalar çöktü. Oysa 1930’dan beri bize “lütfen tabiatla oynamayın, tek bir ağaçla bile oynamayın” diye bize örnek olan bir liderimiz varken yaşadık bu acıyı.
Bizler iyi değerlendirmemişiz onun çevre hareketini ama bakın dünya ne güzel değerlendirmiş hareketini. Ben size bu bilgileri vermek için 1919 başladım ve bugüne kadar çıkan bütün gazete ve dergileri tarıyorum. Taramam sırasında 28 Temmuz 1933 günün Cumhuriyet gazetesinde bir haber okudum. İnanılmaz bir haberdi. Hani bir çiçek alıyoruz, kırmızı renkte, hediye götürüyoruz ve adına da “ATATÜRK Çiçeği” diyoruz. O ATATÜRK çiçeğinin adını biz koyduk zannediyorduk ama bakın gazeteyi aynen okuyorum. Gazete haberi şu “Chicago özel, geçenlerde Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landın laboratuarlarında muhtelif ameliyeler neticesinde kırmızı renkte yeni bir çiçek elde edilmiştir Profesör bu yeni çiçeğe isim ararken yanında duran ama Tarsus Kolejinde ATATÜRK’le tanışmış, ondaki tabiat bilgi ve ilgisine hayran olan bir diğer profesör bu çiçeğe ATATÜRK isminin verilmesini önermiştir. Ve bu öneri dünya nebatat dairesine iletilmiş ve ATATÜRK’ün yaptığı çalışmaların anlatıldığı toplantıda oy birliğiyle kabul edilmiştir”. Yani dünyadaki her ülkede bu çiçek Gazi ATATÜRK adıyla üretiliyor ve satılıyor.
Peki başka bir lider varmı diye araştırdım bir çiçeğe adını veren, başka hiçbir lider yok. Çünkü tabiatıyla bu kadar bütünleşebilen bir lideri dünya tarihi yazmamıştır. Diyorki Mustafa Kemal ”çevre hareketi dışında eğer lider olacaksanız eğer lider olmaya kalkıştıysanız ki içinizde öğrenci arkadaşlar var mutlaka sınıf başkanları vardır eğer sınıf başkanı olacaksan bu bi liderliktir sınırın nedir? sınıftır sınıfın içerisindeki tek bir tebeşir tanesi tek bir sıra tek arkadaşının problemiyle ilgilenemeyeceksen o liderliği kabul etmeyeceksin demektedir Mustafa Kemal.
Peki ikinci sırrımız ne? İkinci Sırrımız; dünya tarihi sadece bir sıfatı Mustafa Kemal’e vermiştir. Başka dünyada hiçbir liderin alamadığı bir sıfattır bu hangi sıfat mı? Ne dersiniz? Evet Başöğretmen diyen var aranızda, hoşgörülü evet biliyorum hepsi gönlünüzden geçen sıfatları ATATÜRK’ün ama soruyorum sizlere bir insan doğumundan ölümüne kadar ya bir askerdir, ya bir devlet adamıdır ya çevrecidir ya tiyatrocudur ya sanatçıdır ya arkeologdur bir şeydir. Ama bunların hepsi birden olabilen dünyadaki tek lider Mustafa Kemal ATATÜRK olduğu için dünyada “kültür antropoloğu” sıfatı verilebilen tek lider Mustafa Kemal’dir.

“Kültür Antropoloğu” nedir ne değildir uzun uzun başınızı ağrıtmayacağım. Hadi gelin 5 Mayıs 1935, Ahlatlıbel’e gidelim. Ahlatlıbel Ankara yakınlarındaki kazıların başladığı yer biliyorsunuz. Bütün arkeoloji kazılarının yapılma emrini veren Mustafa Kemal, müzelerin açılma emrini veren de Mustafa Kemal. Ama bugünkülerde olduğu gibi açın, kazın, imza; öyle değil. Nasıl yetişmiş inanın, 25 yıllık araştırmacıyım hiç anlamadım. Bakıyorsunuz Efes kazıları başlıyor iki kere gidiyor, Konya‘da Asar kazıları başlıyor başında, birde bakıyorsunuz Ahlatlıbel kazıları başlamış başında, toprak alıyor, ölçüyor, biçiyor. “Ya ne yapıyor Mustafa Kemal” diyorlar. Çankaya’ya gidiyor, Çankaya’da üç gün üç gece hiç uyumadan; uyumamak için alnına ıslak bezler koydurmuş, birilerini çağırıyor, telefonlar ediyor bir heyecan bir telaş. Üç gün sonra “gelin diyor Ahlatlıbel’e gidiyoruz”. Hemen geliyor diyorki “arkeologlar toplanın”. Biliyorsunuz başlarında en büyük arkeoloğumuz Zübeyir KOŞAR var. Bu Zübeyir KOŞAR’ın bir e bir anısıdır. Toplanıyor ve diyorki Mustafa Kemal heyecanla; “kazdığınız yer yanlış, şurayı kazmanız gerekir”. Yabancı arkeologlar “el insaf paşam, anladık iyi askersin iyi devlet adamısın ama yani bu işte bizim işimiz niye karışıyorsun” der gibi aralarında birkaç şey oluyor ama emir büyük yerden. Başlıyorlar Mustafa Kemal’in gösterdiği yeri kazmaya. Sonuç mu? Bütün bulgular ordan çıkacaktır. İnat uğruna, kendi ceplerinden öder ve kendi dedikleri yeri kazarlar hiçbir bulguya rastlamıycaklardır.
,
Bunun üç gün sonrası, ATATÜRK Galip ARCAN’ın yazdığı “Sırat Köprüsü” adlı piyese davetlidir. Davetiyede böyle yazar piyesin başında mutludur biraz sonra sinirlenmeye başlar bir müddet sonra bitince “bana Galip ARCAN’ı çağarın!” der. Galip ARCAN gelince “bu piyesi siz mi yazdınız? “der. “Evet paşam ben yazdım”. ”Hayır, bu bir Bolunun Flor Doranj adlı boldvilin’in aynen çevirisi neden bunu belirtmediniz hakkınızda soruşturma açtırıyorum” diyecektir. Buna benzer pek çok anıyı da okuyunca ne dedim biliyormusunuz. Samimi konuşacağım inanın sizlerle. Dedim ki “a be Atam boldvilin’e varıncaya kadar ne zaman okursun? ne zaman kafanda tutarsın”. Ve o sırada ne yaptım biliyor musunuz? Yirmi yıllık araştırmacıydım, ATATÜRK’le iddiaya girmek gibi, dedim “senin başında durmadığın ilerletmeye çalışmadığın bir alan bulmak benim boynumun borcu olsun”.
O sırada da “Sanat ve ATATÜRK” adlı araştırmamı yapıyorum baktım resimde Türk tarihinde ilk resim sergisini o açıyor, heykelde dinin etkisini kaldırıyor ama karşıma yedinci sanat dalı geldi. Ne? Sinema. dedim “herhalde burda iddiayı kazandım”. Hey hat, baş yönetmen Cezmi AR, başrolde Mustafa Kemal, film çekiyorlar. Ve Cezmi Ar Mustafa Kemal’e tabi Cumhurbaşkanı ya diyemiyor şöyle dur böyle dur diye diğer oyunculara şiddetle bağırıyor. Atatürk “Gel Cezmi gel, burda başkomutan sensin. ben bu işi bilmem. Önemli olan işin iyi çıkması. Bana da aynı şiddet ve hiddetle bağıracaksın” der. Cezmi AR hayatının son günlerinde “ben bir daha asla öyle bir oyuncuyla çalışmadım” diyecektir.
Yıl 1937, Münir Hayri EGELİYLE odalarına çekilirler. Çankaya’ da ne mi yaparlar? ATATÜRK bir film senaryosu yazmıştır, adını da koymuştur; “Ben bir İnkilap Çocuğuyum” dur adı. Kendi yazdığı film senaryosunu Münir Hayri EGELİ çekecektir, ATATÜRK oynayacaktır. Ama yıl 1937 dir, ömrü vefa etmemiştir. Derim ki haydi filmciler bulun bu senaryoyu filme çekin pokemondan çok daha faydalı olacağına ben kesin gözüyle bakıyorum.
Bu arada ATATÜRK’ün her şeyi iyide ben iddiadan vazgeçtim, tamam dedim. Kesinlikle iddia falan yok artık, iddiayı Mustafa Kemal kazandı ama merak ediyorum nasıl yaptı diye. Asıl sır nerde? O sırada en büyük lider eleştirmeninin sözü geldi elime. Liderleri çok sıkı eleştiren bir eleştirmen diyorki ATATÜRK için “Liderler içerisinde eleştiri acizliği yaşadığım tek lider Mustafa Kemal’dir. Çünkü bütün Rönesans, bütün reform, bütün aydınlanma çağı etkinlikleri bir adamın kafasında toplanmış, bir çağa sıran etkinlikler on yılda başarılmış, bu büyük bir mucizedir en büyük radikal Mustafa Kemal’dir” bunu biz demiyoruz dünyanın en büyük lider eleştirmeni diyor.
Peki, tamam laf iyide diyorsunuzki laflar karın doyurmuyor, Esas sır nerde çok merak ediyorum. On yılda bir bakıyorsunuz kara tahtanın başında harf öğretiyor, bir bakıyorsunuz şapka giyiyor, bir bakıyorsunuz tiyatro eseri oynatıyor, yok efendim arkeolojik kazılara gidiyor, tren raylarının genleşme hesabını yapıyor, Ankara’daki caddelerin ne kadar mesafede olacağı konusunda şehirleşme planları yapıyor, E on yılda bunların hepsi peki nasıl? Ben esas sırrı nerde buldum biliyor musunuz? Onun bir sözünde. Ama bu bence, ve dedimki bu sözü okuyunca keşke şu karga kovalamasını kafalarımıza yerleştireceklerine şu sözünü yerleştirselerdi herhalde Türkiye çok farklı biyerde olurdu şu anda. ATATÜRK diyor ki” Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan birini eğer kitaplara vermeseydim bu gün yapabildiğim işlerin hiçbirini yapamazdım”. Esas sır bence burada. Çocukluğunda eline geçen iki kuruştan birini kitaplara verdiği için 35 yaşında general, 40 yaşında başkomutan, 42 yaşında cumhurbaşkanı, 46 yaşında dünyada pek çok reformist var ama hiç biri dile dokunabilmeyi cesaret edememiştir; dile dokunabilen tek reformist Mustafa Kemal’dir. İşte bunu yapabilen ve 53 yaşında nutku yazan genç olarak tarihimize geçecektir Mustafa Kemal.
Okumayla, ama nasıl okuma biliyor musunuz? Bildiğimiz gibi bir okuma değil. Sizi 1914 Anafartalar’a götürüyorum. Anafartalar’da savaşın bir dinlenme yerinde çadırınıza gelirsiniz postalları çıkarır rahatça dinlenmek istersiniz. Öyle bir şey yok. Macar Türkoloğu Nemetin, Fransız Türkoloğu Devinin Türkoloji albümleri duruyormuş. Açıyor onları okuyor Mustafa Kemal. Diyorlarki “niye bunları okuma gereği duyuyorsun” verdiği cevaba bakın. onlara diyor ki “Savaştan sonra bu dilin değişme ihtiyacı var onu tespite çalışıyorum”. Yıl 1914, gelelim 1916’ya. Bitlis cephesi komutanı Mustafa Kemal Bitlis cephesinde çökmekte olan bir cepheyi kurtarıyor ve çadırına geliyor, yaveri İzzettin ÇALIŞLAR’ı çağırıyor ve eline bir not veriyor. Notta ne yazıyor biliyor musunuz? “Savaştan sonra ilk işimiz Türk kadınına serbestisini vermek, onu erkeğinin yanında eşit haklara sahip kılmak”. Yıl 1916, Türk kadının değil adı, değil kimliği, hiçbir şeysi yok. Sokağa çıkma hakkı olmayan bir Türk kadını. Peki sizce tam savaşın en hararetli zamanında neden Türk kadını geldi Mustafa Kemal’in aklına. Ha, Kurtuluş Savaşında gördüğümüz kadın manzarası, değil ATATÜRK’ü, dünyayı şaşırtan bir manzaradır. Ülkelerin savaşları olmuştur ama topyekün savaş örneği ilk defa Kurtuluş Savaşında görülmektedir.
Atatürk bu savaşta Ayşe Hatunu tanımıştır Ayşe Hatunu hepimiz tanıyoruz. Bilmeyen var mı içinizde? Onun yapabildiğini acaba hangi ülkenin kadını yapabilir? yada zamanımızda hangi kadın yapabilir? Benim bir kızım bir oğlum var inanın bu kadar araştırmacıyım düşünüyorum. Biliyorsunuz sekiz aylık kızı kucağında omuzunda mermi ve cepheye cephane götürüyor. Sekiz aylık kız dinler mi düşmanı, ağlamaya başlıyor. Ve bu sırada ölmesi falan problem değil Hatunun, ama düşman eğer onları fark ederse çok kısıtlı olan cephane cepheye gidemeyecek, bütün düşüncesi o Ayşe Hatun’un. Ve bu arada çocuğunu göğsüne yaslar, düşman biraz geç gider, indirdiği zaman kendi elleriyle çocuğunu şehit ettiğini görecektir Ayşe Hatun yada diğer adıyla Tayyibe Hatun. Peki ne yapar? çocuğunu koyar üzerini bayrakla örter ve aynen şunları söylemiştir. Kafile başkanı komutanımız aktarıyor bunu. “Sen yüzlerce binlerce yıl sonra doğacak Türk çocukları için şehit oldun” (yani şurada oturan bizler için şehit olan) “bu benim içinde senin içinde bir şereftir. Yeterki vatan sağolsun” diyor, omuzuna alıyor cephanesini ve yola koyuluyor. Hanımefendiler içinizde anne olanlar var. Lütfen bir an için düşünün, çocuğunuzu göz önüne getirin. El bebek gül bebek büyütüyoruz, gözünün içine bakıyoruz, tercih yapın sizden sonraki kuşak mı? çocuğunuz mu? İşte bu Ayşe yada diğer adıyla Tayyibe Hatunu tanıdı Mustafa Kemal.

Kurtuluş Savaşında Kütahya sırtları, eksi 30, eksi 40. Ve 75-80 yaşlarında bir nine. Gerisini gelin kafile komutanı Mustafa Necati’den dinleyelim. Mustafa Necati neyi görür? Bütün yorgan battaniye ne varsa cephanenin üstüne örtmüş kendisi pazen elbiseyle. Aynen şunları söyler “nine kar sepeliyor hava çok soğuk bari şu yorganı alsan sırtına” dediğinde aldığı cevap ”dokunma ona, o millet malıdır, nem kapmasın. Ben bir ölürüm ama onunla binler doğacak binler. hayır oğlum hayır hiç üşümüyorum, soğuğu hiç duymuyorumki. Düşman bu topraklara girdi gireli benim içim yanıyor içim a oğul” diyen bir nineyi tanıdı Mustafa Kemal.
Albay Hulusi ATAĞ’ın kafilesinde olan genç bir kadınımız hastadır ve cephane taşırken yere düşmüştür, ölmek üzeredir. Hulusi ATAK sorar “bacım bana adını söyle seni tarihe yazdıracağım” dediğinde aldığı cevap “adımı ne yapacaksın a oğul yaz benim adım Anadolu” cevabındaki adımın ne önemi var önemli olan ülkemin adı ve gururu düşünüşü keşke, keşke uygarlık savaşımızda aynı şiddetiyle sürebilseydi bugün. Üzerinde ATATÜRK yazılı kapsülü inanın, inanın hiç mübalağa etmiyorum ilk uzaya fırlatan ülke mutlaka ama mutlaka biz olurduk.
Evet bu savaşta ATATÜRK dünyaya tek geçen Zekiye Hanımı tanıdı. Zekiye Hanım ne yaptı biliyor musunuz? Dünyaya ilk ve tek geçen kadınımızdır. 10 Aralık 1919 öğretmen okulu bahçesine 3000 kadını toplamış, dedim herhalde sıfırları fazla okuyorum. Hayır 3000 kadın, yapımcısı, dinleyicisi, konuşmacısı. Kadın olan dünyada ilk mitingdir bu, onun için dünyaya ilk geçmiştir. Peki Zekiye Hanım nasıl toplamıştır, cep telefonu yok faks yok, hiçbir araç yok. Hadi bunlar oldu farz edelim. Kadının sokağa çıkma hakkı yokken 3000 kadın nasıl organize oldu dersiniz? Evet bunu incelediğimde inanılmaz bir hem hayranlık hem de üzüntü duydum neden biliyor musunuz?
cep telefonunuz var, faksımız var. Pek çok kulübün, pek çok derneğin davetlisi olarak gidiyorum. Hanımlar 50 kişi geldimi aman diyorlar bu gün çok kalabalığız. 3000 kadından bahsediyorum ama projesinin adını da söylemek istiyorum Zekiye Hanımın “MUTFAK PROJESİ”, inanılmaz bir proje. Daha sonra bir yerde tekrar geçecek bu proje.
ATATÜRK Zekiye Hanımı, Nakiye Hanımı tanıdı bu savaşta. ATATÜRK Melek REŞİT’i tanıdı, Atatürtk Şuküfe Nihal’i tanıdı ve ATATÜRK ekmek pişirerek askere götüren ama bu düşmanlar tarafından tespit edilip askerimizin yerini öğrenmek için çok işkence gören ama söylemediği için ekmek pişirdiği fırına atılarak yakılan Nazife Kadını tanıdı bu savaşta. Bu savaşta ATATÜRK Taccülcalala hanımı tanıdı ATATÜRK üsteğmenlerimizi, binbaşı hanımlarımızı tanıdı, bu savaşta Tuğgeneral rütbesi verilmesi öngörülen 8 yaşındaki, evet yanlış duymadınız 8 yaşındaki Nezahat kızımızı tanıdı. İşte Nezahat kızımızın yanında şehit olan bir erimizin cebinden çıkan bir mektubunda annesine şöyle yazmış “anne Nezahatle babasının arasındaki konuşmayı duyaydın benim burada niye olduğumu anlardın” demiş ve bu arada şöyle yazmış” biz Mehmetçik Nezahat’e Türklerin Jan Darkı diyoruz” demiş. Bu bana acı geldi. Ben Jan Darkı ortaokuldan beri tanıyordum ama Nezahat’i ancak bu araştırmam da tanıdım. Bunun acısını da o mektupla birlikte yaşamış oldum. Bu kadınlarımızı ben ATATÜRK ve Türk Kadını konulu konferansımda anlattığım için burada sadece adlarını anmadan geçemeyeceğimi gördüm.
Bu arada ATATÜRK okumuşta yazmaya da vakit bulabilmiş. Evet bizler için bir geometri kitabı yazmış. Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48 tane geometri teriminin isim babası bu yazdığı kitapla bizzat Mustafa Kemal’dir. İyiki de yazmış eşkenar üçgen demek için “müselleseyi bilmemne bilmemne...” demek gerekir. İnanın bu kadar şeyi aklımda tutuyorum, bir onu tutamadım. İyiki yazmışsın dedim. Bu arada ATATÜRK her sektöre el attı dedim ya, basın sektörüne de el atıyor ve bir gazete çıkarıyor. Adı “Mimber”, 52 sayı çıkmış gazetesi, ve bu gazeteleri okuduğum zaman bu Mustafa Kemal’in gazetesi dedim. “Sansür” kelimesi ilk defa bu gazetede yer almıştır. Bu arada keşke bütün Türk gençlerimiz bu gazeteleri okuyabilseydi diye düşünmeden de edemedim. Çok moral bulurlardı çünkü.
Bu arada çok güzel şiirler yazmış. İlk şiiri 1908 Şanlı Ordu dergisinde yayınlanmış. Keşke vaktimiz olsa da şiirlerinden de aktarabilseydim. Bu arada nutku yazmış, tiyatro eserleri yazmış, sinema senaryoları yazmış, yazmış yazmış. Peki okumuş yazmışta sadece gününün problemlerine mi çare bulmuş Mustafa Kemal? Sadece gününü mü kurtarmış acaba? Hadi gelin esas önemli olan da bu, buna bir bakalım mı ne dersiniz?
İşte günümüzde 25 yıllık araştırmacılığım sonunda size bir itirafta bulunmak istiyorum, diyorumki ATATÜRK inanın, bugün sanıyorum 7 Şubat 2005, bu günü çok net görmüş, hadi görmekle kalsa iyi, birde bu gün kullanacağımız kadar güncel geçerli ve çözümsel önerileri de yazarak bırakmış bir lider. Söyleyin bana hangi ülkede var böyle bir lider. Diyeceksiniz ki lafı bırak bize somut örnek göster. İşte ilk örneğimiz; dedinizki demin Türkiye’deki sorunları sorduğumda size, dediniz ki önemli olan sorunların bir tanesi de ekonomik sorun. Peki Amerika’nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr.Jhons bize şunu öneriyor, diyorki “ekonomiyle savaşta bir tek ATATÜRK’ü örnek alsın yeter Türkiye”.
ATATÜRK’ün ekonomi ile de ilgili ne görüşleri var acaba, ve bunun üzerine oturdum, Maliye arşivine indim, Maliye arşivini incelememde ATATÜRK’ün ekonomide en önem verdiği şey ne biliyor musunuz? Türk parasının değerini korumak. Peki, 1919’a baktım Türk parası Sterlin karşısında, o zaman dolar yok, Sterlin karşısında 605 kuruş. Ha bir savaş yapıldı, ülke yıkıldı tekrar yapıldı. Peki 1938’de kaç kuruş biliyor musunuz? 19 sene sonra inanılmaz bir şey, 616 kuruş. Buna gerçekten inanmaya imkan yok. Peki dedimki herhalde yanlış okudum banknot artış hacmine baktım, banknot artış hacmi 1919 dan 1938 son dört ayına kadar, son dört ayı ilgilenemiyor sağlığından dolayı, son dört ayına kadar 19 sene sadece %8, bu çok büyük bir başarı. Peki son dört ayda ne oldu diye baktım, gülüyorsunuz tahmin ettiniz mi? %15. 19 senede %8. Bari ölümünü bekleseymişiz, ama işte problem bir takım yerlerde sanıyorum.
Bu arada bir arşiv belgesi daha aktarmak istiyorum size. 5 Aralık 1927 tarih. 5 Aralık 1927’de bir Türk Lirası verdiğimiz zaman 2 dolar alabiliyormuşuz karşılığında. Eğer bizim nesil vazifemizi yapaydık size karşı, bugün 20 milyon liralık banknotu götürecektiniz, karşılığında 40 milyon dolar alacaktınız bizim nesil vazifesini yapaydı. Ama diyorumki lütfen gençler lütfen, ilerde maliye bakanı olabilirsiniz, ilerde başbakan olabilirsiniz, ilerde aile kurabilirsiniz oda bir ekonomik sektördür ve ekonomiye yön vereceksiniz. Bizim yaptığımız, size çektirdiğimiz sıkıntıları çekmemeniz için lütfen ekonomik görüşleriyle ATATÜRK’ü mutlaka incelemenizi tavsiye ediyorum.
Bu arada biliyorsunuz 1929 da çok büyük ama çok büyük bir şey var. Ekonomik kriz var. Bütün dünyayı sarsmış ekonomik kriz. Peki soruyorum size sarsılmayan bir ülke söyleyin. Türkiye tabiki. Peki 1929’da bütün dünya buhran yaşıyor en gelişmiş ülkeler bile. Hadi etkilenmedin de, rakamlara bakın kişi başına düşen milli gelir %51,2 artıyor. Eksilmeye alışmışız da artma kelimesi garip geliyor bize. Enflasyon ne kadar? Eksi 1.2, bunlar resmi rakamlar.
Peki ikinci örnek, günümüze örnek;1996 İngiltere’de bir seçim yapılır. Meclisteki kadın millet vekili sayısı seçimden önce 13, seçimden sonra birden 123 olur. Hiii derler kim yaptı bu başarıyı, Lezli Abdela diye bir hanımefendi. Lezli Abdela’yı tüm ülkeler çağırır, “ya bize de öğret metodunu da bizde kadını fazla sokalım meclise” derler. Lezli Abdela’yı Türkiye de çağırır. Şileye gelir, dolar alır anlatmak için. Ve işte sözlerinin özeti “ingiliz kadını bu başarıyı ATATÜRK’e danıştı”. Yani ben Türkiye ye terciye tere satmaya geldim. Peki Lezli Abdela’nın uyguladığı projenin adını biliyor musunuz? “Mutfak Projesi” peki şöyle yazıyor şurada; “1919 dan beri biz Türk kadını ve ATATÜRK’ün peşindeyiz merak ediyorum iki kadın milletvekilinizde benim peşimde niye acaba” diye de ironi yapmış burada. Bu arada eğer biz bu metodu uygulasaymışız Türkiye’de sanıyorum Türk erkekleri şu anda meclise nasıl girebiliriz diye arayış içinde olacaktı, hiç şüphe yok buna.
Peki bu arada dünyaya o kadar çok ilk hediye etmişizki bunlardan bir tanesi de üniformalı ve rütbeli kadın asker ilk defa bizim ordumuzda, bizden dünya orduları örnek alıyor. Kurtuluş Savaşında rütbe alan kadın askerlerimiz; Binbaşı Ayşe ALTUNTAÇ, Üsteğmen Emine VARDARLI, Üsteğmen Fatma ŞİMŞEK. Ama dünya tarihine tek geçen bir üsteğmenimiz var; 700 erkek 43 kadından oluşan bir müfrezenin reiseliğine bizzat ATATÜRK tarafından atanmış, Üsteğmen Kara Fatma. Evet dünyadaki ilk müfreze reisesi kadın ünvanını taşır Kara Fatma. Ben geçenlerde Erzurum’a davetliyim, Erzurum Üniversitesi rektörümüz davet etti uçakla gittim. İndim uçaktan “off ayağım belim melim” dedim, bir an aklıma geldi, biliyorsunuz Kara Fatma Erzurumlu; Erzurum’u 13 kadınla müdafaa ediyor, atına atlıyor Bursa’ya kadar geliyor, Bursa’nın Kurtuluşuna da tanık oluyor. Ben uçakla zor gittiğim yere, önümde yemeğim, arkamda suyum, sıcacık, ama bu kadının yaptığı! Ha o zaman sanıyorum şu andaki Türk kadını asla ve asla yoruldum demeye hakkı yok, eğer Kara Fatmaları eğer Şerife bacıları tanısaydı.
Evet anlıyorum bu hanımlarımızı tanımadan önce bir şey yaptım zannediyordum. Şu anda hiçbir şey yapmadığıma kaniyim. Bu arada Kara Fatma’nın savaşta yaptıklarını, dedim ya Bursa’ya kadar gelmiş, üç oğlunu şehit vermiş, kızının parmakları İzmit muharebesinde kesilmiş, sadece savaşı anlatmak için bir konferans gerekir Kara Fatma’nın. Ama Tamim gazetesini okuyorum, Tamim gazetesini okurken Kara Fatma’yla yapılmış bir röportajı okudum, inanılmazdı. Gazeteci soruyor diyorki; “çok fakirsin çok çok ihtiyacın var paraya neden üsteğmenlik maaşı sana bağlanan maaşı kızılaya bağışladın” diyor. Verdiği cevap tarihi bir cevap aynen şöyle:
“Ben Kurtuluş Savaşında yaptıklarımı bir menfaat ve çıkar karşılığında yapmadığıma inandığım için en son vatani vazifem olarak maşımı Kızılay’a bağışlıyorum” diyecektir. Bu bana neyi hatırlattı biliyor musunuz? ATATÜRK’e bir gazeteci sorar; “neden mal ve mülkünüzü milletinize bağışladınız” diye. ATATÜRK’ün verdiği cevabı aynen aktarıyorum:
”Mal ve mülk bana ağırlık yapıyor, onları asıl sahibi olan milletime bağışlamaktan ferahlık duyuyorum. Zenginlikten ne çıkar asıl zenginlik insanın manevi şahsiyetinde olmalıdır.“ diye cevaplayacaktır. Ne güzel değil mi en son kademeden en tabana kadar, kadınından erkeğine kadar hepsi aynı söylemde ama alışmadığımız gibi aynı eylemdeler ne diyelim sağ olsunlar, varolsunlar.
Dileyelim sizin nesle, genç nesle, hortumcular soyguncular değil, Kara Fatmalar, Mustafa Kemaller örnek olsunlar. Tabi Kara Fatma’nın örnek olabilmesi içinde bir okuma kitabımızda hiç olmazsa bir okuma parçası olarak Kara Fatma’nın olması lazım ki örnek alabilesiniz. Bu arada ATATÜRK’ün şu sözü çok hoşuma gider diyorki; ”Geçmişi ne kadar çok unutursak geleceği korumak o kadar zor olur.” Biz Kara Fatmaları mutlaka hatırlamalıyız sanıyorum.
Bu arada bir kadınımızı daha vermek istiyorum, Melek Hanım. Haçin katliamını hepiniz hatırlıyorsunuz, 535 Türk hunharca katledilmiştir. Hepsi öldüğüne göre nerden biliyorsun hunharca katledildiğini? Şair Melek hanım diye anılırmış Haçin’de. Şahadetinden sonra kolunun altından bir bohça çıkıyor, bohçayı açıyorlar, 18 kıtalık bir destan yazmış. O anda gördüklerini kaleme almış. Mektupçu Hüseyin nasıl vahşetle öldürüldü, komşu kızı Hatice nasıl vahşetle öldürüldü hepsini kaleme aldığı bir destan. Başına ne demiş biliyormusunuz “inşallah okuna”. Ben 45 yaşımda bunu okuyabildim en sonuna da “bizden sonrakiler neler çektiğimizi bileler diye yazıyorum” demiş son iki kıt’ayı sizlere okuyorum
Meydan kazanı kurdular
Tüm bebeklerimizi kaynattılar
Gün görmedik anaları
Süngü ile oynattılar

Kundakları verdiler
Kanlı kundak yu dediler
Bebelerimizi kaynattılar kaynattılar
Kuzu eti diye hepimize zorla yedirdiler
Evet biz burada kolay bulunmuyoruz, bu koltuklarda kolay oturmuyoruz. Evet bakıyorum çok buruldunuz, çok üzüldünüz ama liderlik dedik biraz da gülümseyelim mi?
Lider dedik, ATATÜRK’ün resimlerine bakıyorum hepsi asık suratlı hepsi ciddi. Lider olmak için böyle mi olmak gerekiyor, acaba ATATÜRK hiç mi gülmemiş, hiç mi espri yapmamış? Hadi gelin Antalya’ya gidelim. Antalya yolunda mola verir kulağına bir türkü gelir “Ya bu türküyü çok sevdim bulun getirin bu türküyü söyleyeni” der. küçücük bir çoban gelir. Derki “Sesin çok güzel bana da bir türkü okurmusun”. Başlar çoban “demirciler demir döver tunç olur” diye. bitince ATATÜRK dalmıştır “bis bis” der. Çoban böyle bakar. “Oğlum der bis” der “Çok beğendik tekrarla anlamına gelir”. Hiç nazlanmaz gene aynı türküyü okumaya başlar. ATATÜRK türkü bitince cebinden bir harçlık çıkarır uzatır. Çoban hemen alır harçlığı, kuşağına kor, elini uzatır ATATÜRK’e “bis bis” der. Bu espri ATATÜRK’ün çok hoşuna gittiği için çok ünlü bir sanatçımızın yetişmesi sağlanacaktır.
ATATÜRK’ün hayatta en hoşlanmadığı şey dalkavukluk, ama yemek masasında hiç hoşlanmıyor. Karşısındaki adam da ATATÜRK’e “sen Türklerin şahısın şususun bususun ...”, feci dalkavuk. Yoğurt kasesi adamın önündeymiş diyorki Atatürk;“Şu yoğurt kasesini bana uzatırmısınız”. Adam yoğurt kasesi uzatacak, el insaf ayağa kalkıyor, önünü ilikliyor, tam yoğurt kasesini alacak parmakları içine giriyor. Ah diyorlar adama taktı ATATÜRK, birde zaten sinirlenmiş durumda, birde çok titiz bu konuda, şimdi bir fırtına kopacak. adam perişan, ah paşam vah paşam derken “Ya niye bu kadar üzüldünüz demin yoğurt yiyecektim şimdi cacık yemiş olurum”. Evet, bu espriyle 25 yılın sonunda ATATÜRK’ün müthiş espritüel olduğunu keşfettim ve yeni hazırladığım konferansımın konusu ne biliyormusunuz? “ESPİRİLERİYLE ATATÜRK”. Bugün onu hazırlıyorum, 6-7 ay sonra bitecek inşallah sizlerle buluşacağız. O konferansta çok güleceğiz ama inanın çok da düşüneceğiz.
Bir gazetecide Atatürk’e sorar “size der diktatör diyorlar ne dersiniz”. Atatürk şöyle bir bakar, “Eğer ben diktatör olsaydım hanımefendi bu soruyu sorduktan sonra siz asla canlı kalamazdınız “ diyecektir. Peki diktatör mü Mustafa Kemal bakalım.
İzmir kurtuldu, çok tatlı bir yorgunluk, Ankara’ya hareket edecekler. Trene binerler kompartımana çekilirler. Ertesi gün kompartımanı çalar yaveri, açar yorgun, bitkin, kravatını yıkamaktadır Atatürk. Yaveri “ya paşam bu ne hal hiç uyumadınız herhalde niye böylesiniz” der. “Ya çocuk kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı unutmuşunuz. Kolumu yastık yaptım ağrıdı setremi yastık yaptım üşüdüm bende uyumadım kalktım” der. Yaveri; “aman paşam! Birimize haber vereydiniz hemen size bir yastıkla battaniye getirirdik” der. Ve bir ülke kurtarmaktan dönen komutan söylüyor bunları tarihi bir cevap derki “Geç farkettim hepiniz en az benim kadar yorgundunuz. Hiçbirinize kıyamadım. Önemli olan benim uyumam değil milletimin rahat uyuması”. Var mı böyle bir şey! Bu insana diktatör demeye kimin dili varabilir. Ayaklarının altına Yunan bayrağı serildiğinde bayrak bir ulusun onurudur diye basmayıp kaldırtan bir insanın kendi milletinin inancını çiğneyebileceğini düşünmek ancak onuru ve şerefi olmayan kişilerin işi olabilir diye düşünmeden de edemiyorum.
Bu arada içimizde çok değerli öğretim görevlilerimiz ve öğretmen arkadaşlarımız var. Onların için de çok özel bir anısını anlatacağım. İstanbul Üniversitesinin açılış töreni. Çok mütevazı bir salon, tahta iskemleler, ortaya ATATÜRK’ün oturması için kırmızı renkte süslü muhteşem bir koltuk konmuş. Profesörlerle birlikte geliyor, buyurun diyorlar. Bir koltuğa bakıyor dönüyor profesörlere, aynen şunları söylüyor; “Sizlerden öğrenecek o kadar çok şeyim olduğuna göre bu koltuk sadece sizlere layıktır” diyor. En kıdemli profesörü o koltuğa oturtuyor ve kendisi tahta iskemlede programı sonuna kadar izliyor. Evet yani kendince hak etmediği hiçbir koltuğa oturmayan bir Mustafa Kemal’i görüyoruz orada. Dünya lideri olmak sanıyorum bu evet .
Bu arada İstanbul ve Ankara illerinden birisine ATATÜRK adının verilmesi için bir kanun önergesi veriliyor meclise. ya İstanbul’a ATATÜRK diyorduk ya Ankara’ya. Bu önergeyi vereni hemen çağırıyor ve aynen şunları söylüyor ;“Bir ismin dillerde kalması için şehrin temellerine sığınmasına gerek yoktur. Bakın bu şehrin ismi İstanbul ama Fatih Sultan Mehmet’i hemen hatırlıyoruz. Eğer ben bir şey yapabildiysem bunu binaların tepelerine, şehrin temellerine ismimi yazarak değil milletimin kalbine yazarak anılmak isterim” diyecek, hiçbir yere adının verilmesini kabul etmeyecektir. Şimdi bakıyorum da hortumcunun soyguncunun hepsinin adı bitaraflarda şey gibi yazıyor merak ediyorum nasıl oluyor bu diye. Evet, galiba beni bıraktınız, ben 25 yıl kolay değil, beni bırakırsanız sabaha kadar buradayız. En iyisi son iki anı ama onu en iyi anlatan anılarla programıma son vermek istiyorum;
İşte ilki öğrenciler evet sizin için. Bir öğrenci anlatıyor, Mahmut SADİ. Şöyle anlatır Mahmut SADİ. “Yıl 1923. İstanbul Üniversitesinde öğrenci olduğum sıralar. Okul duvarında bir ilan görüyorum. Avrupa’ya talebe yollanacaktır. Allah Allah diyorum, ülke yıkık dökük yıl 1923 Avrupa’ya talebe! Lüks gibi gelen bir şey, ama bir şansımı denemek istedim. 150 kişi içerisinde 11 kişi seçilmişiz. Benim ismimin yanına ATATÜRK “Berlin Üniversitesine gitsin” diye yazmış. Zaman geldi. Sirkeci garındayım, ama kafam öyle karışıkki gitsem mi kalsam mı, orda beni unutur mu bunlar, para yollarlar mı, gurbet ellerde ne yaparım? Bir an gitmemeye karar verdim, döndüm. O sırada bir müvezzi ismimi çağırdı “Mahmut SADİ, Mahmut SADİ, bir telgrafın var” telgrafı açtım aynen şunlar yazıyordu ”sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum alevler olarak geri dönmelisiniz”. Var mı böyle bir şey? 11 öğrencinin nerede, ne zaman, ne düşünebileceğini hesap edebilen bir lider dünya lideri olmasın da ne olsun. Yıl 1923, biz evimizde bir çocuğumuzun huyunu değiştiremiyoruz bir huyunu. Tüm ülkenin huyu değişiyor. Bunla uğraşan bir insan yolladığı 11 öğrenci nerede, ne zaman, ne düşünebileceğini hissedebiliyor. Mahmut Sadi devam ediyor “gel de şimdi gitme, gitte orda çalışma, dönde bu ülke için canını verme”.diyor.
Evet bu gün en büyük şikayeti ne Türkiye’nin? Beyin göçü. En iyi beyinlerimizi kapıp götürüyorlar ama o çocuklarımız arkalarına baka baka gidiyorlar. Peki diyeceksiniz ki engellemek o kadar mı zormuş? Ha o gün 11 öğrenciymiş, telgrafmış. Bu gün milyon öğrenci olsun, e-mail bilgisayar var. Yeterki şu iki cümleyi ifade edebilecek, onların sorumluluğunu alan bir liderleri olsun.
İşte son anım, Nehire NEHİR hanımefendiden; şöyle anlatır “O zamanlar kadınların sanatçı kimliğini yeni yeni kazandığı dönemler. Benim tiyatroda çömezlik dönemim. Muhsin ERTUĞRUL Darül Bedai’ye baş yönetmen olarak atanmış. Çok titiz bir insan. Provadan oyuna her şey saat titizliği ile işliyor, perde bir saniye bile geç açılmıyordu. Provaya geç kalan oyuncu derhal oyundan uzaklaştırılıyordu. Eee tahmin edersinizki bu durumda Muhsin Ertuğrul’unda düşmanı çoktu. Bir gece Dolmabahçe’den ATATÜRK’ün Şehir Tiyatrolarına geleciği haber verildi. Ben de karşılamak için hazırdım. Fakat paşa gecikti. Muhsin Ertuğrul kendisini beklemeden perdeyi saniyesi saniyesine açıp oyunu başlattı. ATATÜRK 4 dakika geç kalmıştı. Etraftaki dalkavuklar ATATÜRK geldiğinde Muhsin ERTUĞRUL’un onu beklemeden perdeyi açtığını ellerini ovuştura ovuştura anlattılar ATATÜRK “Yaaa öylemi Muhsin Ertuğrul’la Görüşürüz” dedi. Herkes Muhsin ERTUĞRUL’un işinin bittiğine inanıyor, ben müdür olacağım sen müdür olacaksın kavgaları bile başlamıştı. ATATÜRK piyesin bitiminde Muhsin ERTUĞRUL’u ayakta karşıladı. Deminkileri de yanına çağırarak aynen şunları söyledi. “Sizi tebrik ederim işinizle ilgili cidiyetiniz ülkenin gelişimini cidiye aldığınızı gösterir biz geç kaldık siz vazifenizi yaptınız eğer birtek benim için perdeyi açmayıp oyunu başlatmasydınız bu dalkavukluktan ileri gitmez ve beni çok üzerdi ben herkezin her sahada işini bu kadar ciddiye almasını istiyorum ülke ancak böyle ilerler efendiler “ demezmi. Etraftakilerin suratları görülmeye değerdi o sırada”. Ama işte liderlik diyorum. Şimdi bir an günümüze geliyorum, hadi bakalım baba iseniz başlatın programı gelmeden. Mümkün mü! Ondan sonra artık beğenin haritadan bir yer, evet ki bu insan bir ülkenin en büyük lideri değil asrın lideri olan bir insan bunu yapıyor.
Evet ATATÜRK ve onunla e ele verenler sayesinde üç tarafı deniz yerin üstünü anlatayım mı? Lütfen pazara gidelim Yabancı ülkelere gittim. portakalı taneyle jelatinlere sarıyorlar, kıymetli madde, karpuzu dilimle yiyorlar, biz kelek çıktımı atıyoruz, bir tane daha açıyoruz var mı böyle bir nimet. Lütfen pazara gidelim, yeşilin her tonu; geçen bir yabancı konuğum var; pazardan geçmek zorunda kaldık dedi ki bana “Türklerin özel bir günü herhalde bu gün”. “Neden” dedim? Eee baktı kadın naylon torba naylon torba yok öyle bir dava, böyle bir nimet nerde, hangi ülkede. Bir tane salatalık, bir tane domates, biz kilolarla. Ve bana ne dedi biliyor musunuz? “Yahu ülkeme dönünce ne isteyeceğim biliyor musun”. “Ne” dedim. “Türkiye’yi isterim de isterim diye tutturacağım” dedi. Bir espriydi ama bir gerçek payı da olduğu su götürmez.
Peki yerin altına geçelim. Krom, brom ,toryum, bor. Tamam güzel ama petrolün zekasına hayranım. neden mi? Burda çıkıyor, burda çıkıyor, burda çıkıyor ama Türkiye’nin sınırını ezberletmişler petrole, bir kilometre girmiyor içeri. Varmı böyle bir petrol, yani altımız petrol dolu aslında. Hadi petrolü de geçelim, uzaydan çekilen fotoğraflara göre bugün petrolden bir derece zengin maden var, uranyum. Bu gün dünyadaki, Türkiye’de değil dünyadaki eni iyi uranyum rezervi bizim Karadeniz dağlarında arzı endam ediyormuş. Hoş o bize bakıyor biz ona bakıyoruz ama Türkiye’nin dış borcunun 19 katı değeri olduğu tespit edilmiş uzaydan çekilen fotoğraflara göre.
Yabancı ülkelere gittiğimde ufacık bir tarihi vesika buluyorlar, üç kere etrafını çeviriyorlar, birde bol para ödüyorsunuz, böööyle bakıyorsunuz. 15 ayrı medeniyeti barındıran 10000 yıllık bir tarih var altımızda.
Romanya devlet bütçesinin üçte birini nasıl kalkındırıyor? Suni termal tesis yapmış adamlar düşünebiliyor musunuz suni. Erzurum’a gittim kaynıyor, Kozaklıya gittim kaynıyor, Bursa’ya gittim kaynıyor, İzmir kaynıyor. Sadece bizim sıcak su kaplıcamız. Hakikisi var çünkü elimizde
Geçen gün Isparta Süleyman Demirel üniversitesi beni davet etti rektörlük, oraya gittim. Beni Darvas diye bir kayak merkezine götürdüler. Kayak merkezinde kayakla kayıyordu herkes Davras’ta. Birbuçuk saat sonra, Antalya Akdeniz üniversitesinde vereceğim konferans için Antalya’ya indim. Millet denizde yüzüyordu. Varmı böyle bir ülke söyleyin bana. Birbuçuk saatlik mesafede. Bursa, Uludağ’a gidiyorsunuz kayak kayıyorlar, 20 dakikada Mudanya’ya gidiyorsunuz denize giriyorlar. Hakikaten yok böyle bir ülke. Dünya yuvarlağını çevirin hepsinin bir araya geldiği bir ülke söyleyin bana, ben bulamadım. Ya güneşi var ya kar-ı var ya denizi var ya dağı var birinden biri mutlaka.
Peki bu kadar özel ve güzel bir ülke bizim elimizdeyken başımız dertten kurtulur mu? Asla. Düşmanımız dünden daha az değil, dünden daha çok. Bütün ülkelerin gözü bizim ülkemizde. Nasıl olmasın ki! Galiba bir tek bizim gözümüz yok şu ülkede.
Bu gün bunun için parçalama ve bölme girişimlerini yüz yıllardır uyguluyorlar. Bir ara siyasi girdiler, sağ-sol diye böldüler, kapışın dediler, yutmadık. Daha sonra etnik böldüler, kürt-Türk dediler, kapışın dediler, yutmadık. Dinimizi kullandılar, kapanan-kapanmayan, laik olan–olmayan, ATATÜRK’çü olan–olmayan diye dörde beşe, tarikatlara bölünün dediler ki kolay alalım, yutmadık. Ekonomiyi kullandılar, zengin-fakir alan-alamayan dediler, gene olmadı. Yani tazı eski tazıydı, habire çulunu değiştirdiler. Oyunun kuralı buydu ama biz bu oyuna hiç gelmedik gelmeye de asla niyetimiz yok.
Yeni ATATÜRK’ler yetişiyor ve gelmekte. İşte bugün bizi kuvvetlendikçe budanan, diğer türlü olduğu sürece de sulanan bir ağaç misali görmek gafletinde olan yada başka bir deyişle ayağa kalkmayacak kadar destekle ama yere düşmeyecek kadar köstekle politikası uygulamaya çalışan tüm ülkelere, iç ve dış düşmanlarımıza karşı en güzel cevabı ne zaman vereceğiz biliyor musunuz? Onu anmayı bırakıp anlamaya başladığımız zaman. Onu yakamızda taşıdığımız kadar fikir ve eylemlerimizde de taşıyabildiğimiz zaman. Onu özlediğimiz kadar özümsediğimiz zaman. Onunla yarışan ama onu aşmış yeni Mustafa Kemalleri yetiştirebildiğimiz zaman vereceğimiz inancıyla. sizlerden Nakiye Hanım, Kara Fatma, Mustafa Kemal gösterdiğin hedefe henüz ulaşamamış olmaktan dolayı özür diliyor ve bu hedefe ulaşana dek sakın bizi affetmeyin diyor ve bir şiirle programıma son veriyorum.

ATATÜRK de et artı kemik artı kandı,
İnsanüstü değildi yani ATATÜRK,
ATATÜRK de herkes gibi kusurları olan,
Küçük büyük ve çirkinde olabilirdi,
Ama güzeldi

ATATÜRK yorgunluk kahvesini bir su başında yudumlamayı,
Serhat türkülerini, Alaturkayı, mesela Safiye Aylayı,
Yemeklerden fasulye pilakisini seven,
Miri kelam bir İstanbul efendisi.

Aşık ve şair, mahcup ve ürkek,
Ama Karadenizli değil Karadeniz kadar canlı,
Adanalı değil ama Adanalı kadar sıcak kanlı,
Ve bir Aydınlı kadar oturaklı ve zeybek.

Velhasıl bizim mayamızdan bizim kumaşımızdandı Mustafa Kemal.
İnsan üstü değildi ATATÜRK,
Tam insandı.




Kaynak :


İçimizden Biri ATATÜRK
Araştırmacı Yazar Prof.İlknur GÜNTÜRKÜN KALIPÇI

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Cafer-I Tayyar (R.a.) Kimdir
Yazar: RasitTunca - 06-19-2018, 03:11 AM - Forum: Biyografiler - Yorum Yok



CAFER-İ TAYYAR (R.A.) KİMDİR

CA’FER-İ TAYYAR (Radıyallahü Anh)

Hz. Peygamberimizin: “Cafer’i Cennette uçları kana boyanmış iki kanatlı bir halde gördüm” hadîsiyle müjdelenen kahraman. Ebû Tâlibin oğludur. Nesebi, Ca’fer bin Ebî Tâlib bin Abdülmuttalib bin Hâşim bin Abd-i menaf bin Kusay’dır. Künyesi Ebû Abdullah, Lâkabı Tayyar ve Zülcenâheyn’dir. Hz. Ali’den on yaş büyük, Hz. Akîl’den on yaş küçük idi. Habeş’e hicret edip, Hayber günü geri dönmüştür. Hicretin 8 (m. 629) yılında, üçbin askerle, Şam civarında (Mû’te) denilen yerde Rumlarla harb ederken 41 yaşında şehîd oldu. O gün yetmişden fazla yara almıştı. Resûlullah’a (s.a.v.) çok benziyen yedi kişiden biri bu idi.

Peygamber efendimiz, 36 yaşlarında bulundukları sırada Hicaz topraklarında şiddetli bir kuraklık ve açlık hüküm sürüyordu. Hemen herkes her geçen gün bunun ağırlığını daha çok, daha derinden hissediyordu. Peygamber efendimizin amcası Ebû Tâlib, kalabalık bir ailenin reisiydi. Ailesini geçindirecek bir servete sahip değildi. Bunun için geçinmekte herkesten daha çok sıkıntı çekiyordu. Peygamber efendimiz (s.a.v.), küçük yaşından beri yanında büyüdüğü ve iyiliğini gördüğü amcasına bu sıkıntılı zamanında bir yardım yapmak, onun geçim yükünü hafifletmek istiyordu. Bu sebeple, amcalarının en zengini olan Hz. Abbâs’a bir gün: “Ey Amcam biliyorsun ki, kardeşin Ebû Tâlib’in çok çocuğu vardır, insanların uğradığı şu kıtlık ve açlığı da görüyorsun. Haydi, Ebû Tâlib’e gidelim, onun aile yükünü biraz hafifletelim. Bakıp, büyütmek üzere oğullarından birini ben yanıma alayım, birisini de sen yanına alırsın. Evlatlarından iki tanesini onun üzerinden almak kâfi gelir” diye buyurdu. Hz. Abbâs: “Olur” deyince, kalktılar, Ebû Tâlib’in yanına vardılar. Ona; “Halkın, içinde bulunduğu kıtlık ve darlık kalkıncaya kadar, senin çocuklarından bir kısmını yanımıza alıp yükünü hafifletmek istiyoruz.” buyurdular. Ebû Tâlib, “Oğullarımdan Akîl’i ve Tâlib’i bana bırakıp, istediğinizi alabilirsiniz” dedi. Böylece Peygamber efendimiz Hz. Ali’yi, Hz. Abbâs da Hz. Cafer’i yanına aldı.

Birgün Ebû Tâlib, oğlu Cafer ile şehrin dışında yürürken Hz. Peygamberimizi gördü. Hz. Ali ile beraber namaz kılıyorlardı. Ebû Tâlib oğlu Cafer’e, “Git, sen de kardeşinin yanına dur, namaza başla” dedi. Cafer gidip, Hz. Ali’nin yanında namaza durdu. Namazdan sonra, Peygamber efendimiz, Ona duâ etti. “Hak teâlâ, sana iki kanat versin. Cennette onlar ile uçarsın” buyurdu. Allahü teâlâ bu duayı kabul etti. Hz. Cafer, Mü’te gazâsında, şehîd olmakla şereflendi. Allahü teâlâ, ona iki kanat verdi. Firdevs cennetinde uçmaktadır. Bu sebeple kendisine Ca’fer-i Tayyar denir.

Kureyş müşriklerinin Eshâb-ı kirâm’a karşı reva gördükleri zulüm ve işkenceden sonra, Peygamber efendimiz, bir kısım eshabın Habeşistan’a hicret etmelerine müsaade etti. Kafile, Hz. Cafer’in başkanlığında hareket etti. Habeşistan’da karşılaştıkları hâdiseleri Hz. Pegamberimizin muhterem zevceleri, Hz. Ümmü Seleme şöyle anlattı: “Habeşistan’a vardığımız zaman, orada ;çok iyi bir komşuya tesadüf ettik. Bu komşu Melik Necâşî idi. Kendisi bize arzu ettiğimiz işi verdi. Dinimizin emirlerini istediğimiz gibi yapabiliyorduk. Allahü teâlâ’ya serbestçe ibâdet edebiliyor, hiç eziyete uğramıyorduk. Hiçbir kötü söz duymuyorduk. Mekkeli müşrikler bu durumdan haberdar olunca toplandı. Habeşistan Melikine iki elçi göndermeye karar verdi. Necâşî’ye son derece kıymetli hediyeler hazırladılar. Mekke’nin en nâdir yetiştirdiği şeylerden olan (Edm) toplandı. Necâşî’nin din adamlarına, devlet erkanına hediyeler ayrıldı. Bu işe Abdullah bin Rebîa ile Amr bin Âs vazifelendirildi. Bu iki elçiye Necâşî’nin huzurunda neler söyleyecekleri öğretildi. Onlara “Hükümdar ile konuşmadan evvel onun patriklerine ve kumandanlarının her birine, hediyesini verdikten sonra Necâşî’nin hediyesini takdim ediniz. Bu işi yaptıkdan sonra oradaki müslümanların size teslimini isteyiniz.

Necâşî’nin müslümanlar ile konuşmasına imkân bırakmayınız” denildi. Elçiler Habeşistan’a geldiler, devlet erkânına hediyelerden sonra, her birine: “Bizim içimizde bir takım insanlar türedi. Bunlar, bizim dinimizden çıkdıkları gibi sizin de dininize girmediler. Bunlar, bizim de sizin de bilmediğimiz yeni bir din uydurdular. Biz bu gelenleri, kendi yurtlarına götürmek istiyoruz. Hükümdarınızla, onlar hakkında görüştüğünüz zaman, gelenlerle görüşülmeden bize teslim edilmelerini temin için çalışınız. Bu kimselerle en çok meşgul olabilecek olanlar, onların, öz ana-babaları ile komşularıdır. Onlar, bunları gayet iyi bilirler” dediler. Patrikler bunu kabul ettiler. Bundan sonra, Mekkeli elçiler Necâşî’nin hediyelerini takdim ettiler. Melik Necâşî hediyeleri kabul etmiş, onları davet ederek görüşmüştü. Elçiler, Necâşî’ye şöyle söylediler “Ey Melik! İçimizden bir takım kimseler sizin memleketinize iltica etmişlerdir. Bu gelenler, kendi milletlerinin dinini terk ettikleri gibi sizin dininize de girmemişlerdir. Kendi kafalarına uygun uydurma bir dinleri vardır. Ne biz, ne de siz, bu dîni tanımazsınız. Bizi, bunların mensûb oldukları milletin eşrâfı size gönderdiler. Bu eşraf sizin memleketinize iltica eden adamların babaları ve kendi öz akrabalarıdır, istekleri, gelenlerin tekrar iade edilmeleridir. Çünkü onlar, bunların hallerini daha yakından tanır. Onların kendi öz dinlerinde hoş görmediklerini daha iyi bilirler” dediler. Gerek Amr bin Âs ve gerekse Abdullah bin Rebîa’nın en çok arzu ettikleri şey, Necâşî’nin bu sözleri dinliyerek, arzularına uygun hareket etmesiydi. Elçiler, bu sözleri söyledikten sonra Necâşî’nin patrikleri söz almış, şöyle demişlerdi: “Bunlar çok doğru söylediler. Bunların milletleri, onlarla daha iyi meşgul olabilir, onların neyi beğenip beğenmediklerini daha iyi takdir ederler. Onun için siz bu adamları teslim ediniz de, bunlar onları memleketlerine ve milletlerine götürsünler. Melik Necâşî bu sözlere çok kızdı, “Vallahi hayır! Ben bu adamları teslim etmem. Bana iltica eden, memleketime gelen adamlara hıyanet edemem. Bunlar, beni başkasına tercih etmiş ve benim civarıma gelmişlerdir. Onun için, gelen muhacirleri sarayıma davet eder, onlara, bu adamların söyledikleri sözlere karşı ne diyeceklerini dinlerim. Eğer muhacirler, bu adamların dedikleri gibi iseler, onları teslim eder ve kendi milletlerine iade ederim, öyle değilseler onları korur, ülkemde kaldıkça onlara iyilik ederim” dedi. Daha önceleri Necâşî Semavî kitapları incelemişti. Muhammed Aleyhisselâmın gelme zamanının yakın olduğunu Kavminin ona yalancı deyip inanmayacaklarını ve Mekke’den çıkaracaklarını biliyordu.

Necâşî, Mekkeli elçilere: “İnandıkları kimse kimdir” diye sordu. Onlar da: “Muhammed’dir” dediler. Necâşî, bu ismi işitince, O’nun peygamber olduğunu anladı ve belli etmedi. Gelenlere tekrar sordu. “Onun dîni ve mezhebi nedir ve neye davet eder?” Amr, “Onun mezhebi yoktur” dedi. Necâşî: “Mezhebini ve dinini bilmediğim bir topluluk ki, gelip bana sığınmışlardır. Ben onları nasıl teslim ederim. Meclis kuralım. Onları da getirelim. Sizlerle yüzleştirelim. Hepinizin de durumları belli olsun. Onların da dinini bileyim” dedi. Müslümanları saraya davet ettiler. Müslümanlar önce kendi aralarında istişare ettiler (görüştüler) ve Habeş hükümdarının hoşuna gidecek ve mizaçlarına uygun olacak şekilde neler söyleyelim diye konuştular. Hz. Cafer: “Vallahi! Bizim bu husustaki bildiklerimiz, Peygamberimizin bize buyurduğundan ibarettir, deriz. Netice neye varırsa razıyız” buyurdu. Hepsi kabul ettiler ve sadece Hz. Cafer’in konuşması için ittifak edip, Necâşî’nin huzuruna geldiler. Melik Necâşî de âlimlerini topladı. Büyük bir divan kuruldu. Sonra muhacirleri getirdiler. Müslümanlar geldiklerinde selâm verdiler ve secde etmediler. Onlar “Neden secde etmediniz” diye sorunca, “Biz Allahü teâlâ’dan başkasına secde etmeyiz. Peygamber efendimiz, bizi, Allah’tan başkasına secde etmekten men’ edip “Secde, yalnız Allahü teâlâ’ya mahsustur” buyurdu,” dediler.

Necâşî, Muhacirlere “Ey huzuruma getirilmiş olan topluluk bana söyleyiniz. Ülkeme ne için geldiniz? Haliniz nedir? Tüccar değilsiniz, bir isteğiniz de yok. Sizin şu ortaya çıkmış olan Peygamberinizin hali nedir? Siz ne diye memleketiniz halkından bana gelenlerin selâm verdiği gibi selâm vermiyorsunuz?” dedi. Cafer (r.a.) “Ey Hükümdar! Ben, önce, üç söz söyliyeceğim. Eğer doğru söyler isem beni tasdik edin, yalan söylersem yalanlayın. Herşeyden önce emret ki: Şu adamlardan yalnız biri konuşsun, diğerleri sussun!” dedi. Amr bin Âs “Ben konuşayım” dedi. Necâşî “Ey Cafer, önce sen konuş” dedi. Cafer (r.a.) “Benim, üç sözüm var. Şu adama sorunuz. Biz, yakalanıp efendilerimize iade edilecek köleler miyiz?” dedi. Necâşî “Ey Amr! Onlar köle midirler?” diye sordu. Amr “Hayır! Onlar köle değil, hürdürler!” dedi. Hz. Cafer “Acaba biz haksız yere bir kimsenin kanını mı döktük de, kanı dökülenlere iade edileceğiz” dedi. Necâşî Amr’a sordu. “Bunlar, haksız yere birinin kanını mı döktüler!” Amr “Hayır, bir damla bile kan dökmediler” dedi. Hz. Cafer, Necâsî’ye “Başkasının mallarından haksız yere aldığımız, üzerimizde ödemekle mükellef olduğumuz mallar mı vardır?” dedi. Necâşî: “Ey Amr! Eğer, şuncağızların ödeyecekleri pekçok altın bile olsa, borçları varsa, onu, ben ödeyeceğim! Söyleyin.” dedi. Amr “Hayır, bir kırat (bir para birimi) bile yok!” dedi. Necâşî: “O halde siz bunlardan ne istiyorsunuz?” diye sorunca, Amr “Onlar ile biz bir dinde ve bir işte idik. Onlar, bunları bıraktılar. Muhammed’e ve dînine uydular” dedi. Necâşî, Hz. Cafer’e “Siz bulunduğunuz dîni bırakıp ne diye başkasına uydunuz? Kavminizin dîninden ayrıldığınıza, ne benim dînimde ne de bunların dîninde olmadığınıza göre, sizin edindiğiniz bu din hakkında bilgi veriniz?” diye sordu.

Hz. Cafer “Ey hükümdar! Biz cahil bir millet idik. Putlara tapardık, ölmüş hayvan leşini yer, her türlü kötülüğü işlerdik. Akrabalarımızla münâsebetlerimizi keser, komşularımıza kötülük yapardık. Kuvvetli olanlarımız zaif olanlarımızı ezerdi. Allahü teâlâ bize, kendimizden, doğruluğunu, eminliğini, iffet ve temizliğini, soyunun düzgünlüğünü bildiğimiz bir peygamber gönderinceye kadar, biz bu vaziyette idik. O peygamber bizi, Allahü teâlânın varlığına, birliğine inanmaya, O’na ibâdete, bizim ve atalarımızın tapınageldiği taşları ve putları bırakmaya davet etti. Doğru sözlü olmayı, emânete hıyanet etmemeyi, akrabalık haklarını gözetmeyi, komşularla güzel geçinmeyi, günâhlardan ve kan dökmekten sakınmayı bize emretti. Her türlü ahlâksızlıklardan, yalan söylemekten, yetimlerin malını yemekten, namuslu kadınlara dil uzatmaktan ve iftira etmekten bizi yasakladı. Allahü teâlâya eş, ortak koşmaksızın ibâdet etmeyi, namaz kılmayı, zekât vermeyi, oruç tutmayı bize emretti. Biz de kabul ettik ve Ona îmân ettik. Onun Allah’dan getirip bütün söylediklerine tâbi olduk. Allahü teâlâya ibâdet ettik, O’nun bize harâm kıldığını harâm, helâl kıldığını helâl olarak kabul ettik. Bu yüzden kavmimiz, bize düşman olup, bize zulüm ettiler. Bizi, dinimizden döndürüp, Allah’a ibâdetten vaz geçirip putlara taptırmak için türlü işkencelere ve mihnetlere uğrattılar. Bizi perişan ettiler. Bizi, yeniden putlara taptırmak için zulmettiler. Bizi sıkıştırdıkça sıkıştırdılar. Bizimle, dînimizin arasına girdiler ve bizi dinimizden ayırmak istediler. Biz de yurdumuzu yuvamızı bırakarak senin ülkene sığındık. Seni, başkalarına tercih ettik. Senin himayene, komşuluğuna can attık. Senin yanında zulme haksızlığa uğramıyacağımızı ummaktayız? dedi. Hz. Cafer konuşmasına devam etti.

“Selâm verme işine gelince biz seni Resûlullah’ın selâmı ile selâmladık. Birbirimize de öyle selâm veririz. Cennettekilerin selâmlarının da bu şekilde olduğunu Peygamber efendimiz bize haber verdi. Bunun için biz de seni öyle selâmladık. Hz. Peygamberimiz insanlara secde edilmiyeceğini buyurduğu için Allah’tan başkasına secde etmekten Allah’a sığınırız”, dedi. Necâşî: “Sen, Allah’ın bildirdiklerinden biraz biliyor musun?” diye sordu. Hz. Cafer “evet” deyince, Necâşî “Onu bana oku” dedi. Hz. Cafer de Meryem sûresinin ilk âyetlerini okumağa başladı. (Ankebût ve Rum sûrelerinden okuduğu da bildirilmiştir) Necâşî ağlıyordu. Gözlerinden akan yaşlar sakalını ıslattı. Rahipler de çok ağladılar. Necâşî ve Rahipler. “Ey Cafer! Bu tatlı ve güzel kelâmdan biraz daha oku” dediler. Hz. Cafer, Kehf sûresinden okudu. Necâşî, kendisini tutamı(Zeker) “Vallahi, bu aynı kandilden fışkıran bir nurdur. Hz. Musa ve İsâ (a.s.) da onunla gelmiştir” dedi. Kureyş elçilerine dönerek “Gidiniz, Vallahi, ben ne onları size teslim eder, ne de onlara bir kötülük düşünürüm” dedi.

Abdullah bin Ebî Rebîa ile Amr bin Âs, Necâşî’nin huzurundan çıktılar.

Amr, Abdullah’a “yemin ederim ki, onların bir kabahatini Necâşî’nin yanında ortaya koyup, köklerini kazıtayım da gör” dedi. Arkadaşı, Amr’a “Onlar bize muhalefet ediyorlarsa da iyi kötü akrabalığımız var, bunu yapma” dedi. Amr “Onların, Meryem oğlu İsâ’yı (a.s.) bir kul olarak bildiklerini Necâsî’ye ihbar edeceğim” dedi. Ertesi günü, Necâşî’nin yanına varıp “Ey Hükümdar! Onlar Meryem oğlu İsâ’ya (a.s.) ağır sözler söylüyorlar. Onlara adam gönderip İsâ (a.s.) için ne söylediklerini bir sor.” dedi. Necâşî, Hz. İsâ hakkındaki telakkilerini sormak üzere Muhâcir müslümanlara adam gönderdi. Müslümanlar, tekrar bir araya toplandılar. Birbirlerine, “Meryem oğlu İsâ (a.s.) hakkında sorarlarsa ne cevap vereceğiz” Hz. Cafer: “Vallahi Hz. İsâ hakkında Allah’ın dediğini Peygamber efendimizin bize getirdiğini söyleriz” dedi.

Necâşî’nin huzuruna çıkınca, Necâşî “Siz Meryem oğlu İsâ (a.s.) hakkında ne biliyorsunuz?” diye sordu. Cafer (r.a.) “Biz Hz. İsâ (a.s.) hakkında Peygamber efendimizin bize Allahü teâlâ’dan getirip tebliğ eylediğini söyleriz. O’nun Allah’ın kulu ve Resûlü olduğunu, dünyâdan ve erkeklerden vaz geçerek Allah’a bağlanmış bir kız olan Hz. Meryem’e ilkâ eylediği kelimesi’dir. Meryem oğlu İsâ’nın hâli, şânı bundan ibarettir. Hz. Adem’i topraktan yarattığı gibi İsâ’yı (a.s.) da babasız yaratmıştır, deriz” deyince Necâşî, elini yere uzatıp, yerden bir saman çöpü aldı ve “Yemin ederim ki Meryem oğlu İsâ da sizin söylediğinizden fazla bir şey değildir. Arada bu çöp kadar bile fark yoktur.” dedi. Necâşî bunu söylediği zaman etrafındaki hükümet erkânı ve kumandanları aralarında fısıldaşmaya ve homurdanmaya başladılar. Necâşî, bunu görünce, onlara, “Yemin ederim ki, siz ne derseniz deyin, ben bunlar hakkında iyi şeyler düşünüyorum.” dedi. Sonra müslüman muhacirlere dönerek “Sizi ve yanından geldiğiniz zât’ı tebrik ederim! Ben şuna inandım ki “O Allah’ın Resûlüdür. Zâten biz, onu İncil’de görmüştük. O Resûlü, Meryem oğlu İsâ da haber verdi. Vallahi eğer O, buralarda olsaydı, gidip onun ayakkabılarını taşır, ayaklarını yıkardım! Gidiniz! Ülkemin el değmemiş kısmında, her türlü tecavüzden uzak, emniyet ve huzura kavuşmuş olarak yaşayınız. Size kötülük edeni helâk ederim. Bana dağ kadar altın verseler de, sizlerden birini üzüntüye sokmam dedi. Necâşî, bundan sonra, Kureyş elçilerinin getirdikleri hediyeler için: “Benim bunlara ihtiyacım yoktur! Başkalarının gasp ettiği bu mülkümü, Allah bana geri verirken ve halkı bana boyun eğdirirken, benden rüşvet almadı!” diyerek hediyelerini kendilerine geri verdi. Kureyş elçileri de, Necâşî’nin huzurundan suçlu suçlu ayrıldılar.

Elçiler gittikten sonra bir gün, Necâşî eski elbiselerini giyip sarayından çıkdı. Başında taç ve arkasında padişahlık elbisesi yoktu. Toprak üzerine oturdu. Papazlar bu hâle şaşırdı. Sonra Hz. Cafer’i ve diğer Eshâb-ı kirâmı çağırdı. Onlar geldiler. Melik’i bu vaziyette görüp sustular. Necâşî, Cafer’e (r.a.) “Ben etrafa haberciler gönderdim. Bana müjde haberi getirdiler. Allahü teâlâ, Resûlüne yardım etmiş. Bedir savaşında düşmanlarını helâk eylemiş. Kâfirlerden Şeybe, Utbe bin Rebîa, Ebû Cehil, Ümeyye bin Halef cümlesi helâk olmuşlar ve bir çoğu da esir olmuşlar dedi. Hz. Cafer sevincini açıklayıp şükrettikten sonra:

“Ey Melik! Böyle eski elbiseler giymenize sebep nedir?” dedi. Necâşî, “İncilde gördüm ki, Hak teâlâ. kullarına bir nimet verdiği vakit bu nimeti başkasına haber veren kimsenin tevazu yapması gerekir. Şimdi Hak teâlâ, Sevgili Peygamberine zafer ihsan eylemiş, bunu size haber vermek için böyle yaptım” dedi.

Hz. Ümmü Seleme sözlerine şöyle devam etti: “Biz böyle sıkıntısız bir halde yaşarken bir kişi çıkarak, hükümdara rakip olmuş, Habeş Sultanlığını, Necâşî’nin elinden almak istemişti. Buna son derece üzülmüştük. Bilmediğimiz, tanımadığımız birisi başa geçer de bize hürriyet tanımaz diye endişe ediyorduk Necâşî, Nil nehrini geçerek bu rakibi ile karşılaştı. (Müslümanlar, içlerinden birinin Nil’i geçip, durumu araştırmasını istediler. Müslümanların en genci olan Hz. Zübeyr bir su tulumunu şişirip, göğsüne dayamış ve yüzerek nehri geçmişti. Müslümanlar, Necâşî’nin galip olması için duâ ediyorlar, O’nun bütün Habeşistan’a hâkim olmasını istiyorlardı. Kısa zamanda Hz. Zübeyr müjde haberini getirdi. Necâşî muvaffak olmuş, müslümanlar da onun himayesinde olarak rahat yaşamışlardı.”

Peygamber efendimizin amcası Ebû Tâlib’in oğlu Hz. Cafer ve beraberindeki müslümanlar, Habeşistan’dan Medine’ye geldiler. Dönüşleri hicretin yedinci yılında (m. 628 ), Hudeybiye’den sonra ve Peygamber efendimiz Hayber’de bulundukları sırada olmuştu. Peygamber efendimiz (s.a.v. ) , Cafer bin Ebî Talib ile karşılaşınca, Hz. Cafer’in alnından öpüp bağnna bastı ve “Ben Hayber’in fethine mi, yoksa Cafer’in gelişine mi sevineceğim bilemiyorum. Sizin hicretiniz iki defadır. Siz, hem Habeş ülkesine hem de yurduma hicret ettiniz” buyurdu.

Hz. Peygamberimiz, mescidinde, öğle namazından sonra Eshâb-ı kirâm ile birlikte oturdular. Müslümanlar Allah yolunda cihada çıkacaklardı. Peygamber efendimiz: “Zeyd bin Hârise’yi, cihada çıkacak olan şu insanların başına kumandan tayin ettim. O şehîd olursa yerine Cafer bin Ebî Tâlib geçsin. O da şehîd olursa yerine Abdullah bin Revâha geçsin. O da şehîd olursa, müslümanlar, aralarında uygun birini seçip onu kendilerine kumandan yapsınlar.” buyurdu. Peygamber efendimiz (s.a.v. ) tarafından uğurlânıp yola çıkan mücâhidler yollarına devam ettiler. Şam topraklarından (Maan) denilen yere varınca biraz dinlendiler. Mücâhidler ilerlerken (Meşarif) diye anılan köyde düşman askerlerinin yaklaşmakta olduğunu görünce, hemen Mûte’ye çekilip, savaş düzenine girdiler.

Hz. Ebû Hureyre buyuruyor ki: “Biz, Mûte’de müşrik askerlerinin sayı bakımından, silâh ve at bakımından bizimle karşılaştırılamayacak kadar, çok olduklarını gördük. Bunlara karşı kimse dayanamaz gibi görünüyordu. Ayrıca müşrik askerleri, (altın, ipek ve atlas gibi) maddî bakımdan bizden çok imkânlara sahipti.” Bildirildiğine göre, Rum ordusu 100 bin, buna karşı İslâm ordusu sadece üç bin kimse idi.

İki taraf arasında çok şiddetli bir muharebe başladı. Müslümanların başında bulunan Hz. Zeyd bin Hârise’nin elinde Peygamber efendimizin sancağı bulunuyordu. Rum askerlerinin mızrak darbeleri ile, mübârek vücudu parçalanıp, kanlar fışkırıncaya kadar, kahramanca saldırıp dövüşmekten geri durmadı ve şehîd oldu. Bundan sonra Hz. Cafer hemen sancağı kaptı. Bu sırada, mel’ûn şeytan geldi. Hz. Cafer’i, Allah yolunda cihaddan alıkoyabilmek için çeşitli vesveseler vermek istedi ise de Cafer (r.a.) hiç itibar etmedi. Hemen zırhını giydi. Elinde sancak olarak atını düşmana doğru sürdü. Düşman askerleri Hz. Cafer’in heybetinden korkup, “Bunun hakkından kim gelecek” diye aralarında konuşmaya başladılar, içlerinden birisi “Ben” dedi. Hz. Cafer, düşman askerlerinin arasına iyice, dalmıştı. Şehîd olacağını anladı, bir eli kesilince sancağı diğer eline aldı. Biraz sonra o eli de kesilince, sancağı bırakmamak için pazılarıyla göğsüne kaldırdı. Nihayet mızrak ve kılıç darbeleriyle şehîd oldu. Şehîd olduğunda, mübârek vücudunda yetmişten fazla mızrak, kılıç ve ok yarası görülmüştü ve hepsi de vücudunun ön kısmında idi.

Rumlarla yapılan bu savaşta kumandanların şehîd olduklarını, Cebrâil (a.s.), Peygamber efendimize bildirmiş, Hz. Peygamberimiz de müslümanlara haber vermişti. Peygamber efendimiz çok üzülmüşlerdi Eshâb-ı kirâm “Yâ Resûlallah! Sizi üzüntülü görmek bizi daha çok üzüyor” dediklerinde, üzüntülerinin sebebinin Eshâbının şehîd düşmeleri olduğunu bildirmişler, bu üzüntülerinin, şehîdlerin Cennette, karşılıklı tahtlar üzerinde oturduklarının kendiline gösterilmesine kadar devam ettiğini beyân etmişlerdi. Cafer Tayyar’ın (r.a.) hanımı Hz. Esma binti Umeys anlatıyor: “O gün ekmek yapacağım hamuru yoğurduktan sonra, çocuklarımı yıkadım, temizledim, güzel kokular sürdüm. Resûlullah (s.a.v.) teşrif etti. Çocukları istedi. Getirdim onları sevdi, okşadı ve mübârek gözlerinden yaş aktı. “Ey Allah’ın Resûlü! Niçin ağlıyorsunuz. Yoksa Cafer (r.a.) ve arkadaşlarından size bir haber mi geldi” diye sordum. Peygamberimiz (s.a.v.) “Evet, onlar bu gün şehîd oldular” buyurdu. Bunu duyunca ağlamaya başladım. Kadınlar başıma toplandı. Peygamberimiz (s.a.v.), “Ağzımdan uygun olmayan bir sözün çıkmamasını” tenbîh edip, evlerine gittiler. Kerîmesi Hz. Fâtıma’nın yanına vardı. O da ağlıyordu. Peygamberimiz (s.a.v.), Hz. Cafer’in (r.a.) ailesi için yemek yapılmasını emretti. Üç gün ev halkına yemek yedirildi ve bu sünnet oldu.”

Peygamber efendimizin üzüntüsü devam ederken, Cebrâil (a.s.) gelerek, Hz. Cafer’in kesilen iki eli yerine Allahü teâlâ tarafından yakuttan iki kanat ihsan olunduğunu, o kanatlarla Cennette uçmakta olduğunu haber vermesi üzerine Peygamber efendimiz, Hz. Cafer’in ailesine “Ey! İki kanatlı mes’ûd kimsenin çocukları” diyerek bu durumu müjdelemişti. Bunun için, Hz. Cafer, Tayyâr= uçan ismiyle tanınmıştır. Şehîd olduğu sırada kırkbir yaşında idi. Sima olarak ve güzel huyları ile Hz. Peygamberimize çok benzerdi. Eshâb-ı kirâmdan Hz. Ebû Hureyre diyor ki: Cafer (r.a.), fakirleri sever, onlarla otururdu. Onlarla konuşur ve onları dinlerdi. Peygamber efendimiz, O’nu (fakirlerin babası) diye künyelendirmişti.”

Cibilliyati


[Resim: 14420165452.png]

[Resim: 14420165453.png]


KAYNAKLAR

1) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh-992

2) Eshâb-ı Kirâm sh-206

3) Müsned-i İbn-i Hanbel cild-1, sh-201

4) Sîret-i İbn-i Hişâm cild-1, sh-356, 362

5) El-Kâmil fi’t-târih cild-2, sh-37, 38

6) İnsân-ül-uyûn cild-1, sh-338, 341

7) El-İsâbe cild-1, sh-237

8 ) El-İstiâb cild-1, sh-210

9) Târîh-ul hamîs cild-1, sh-237, 330

10) İbn-i Haldun Târîh cild-2, sh-178

11) Sahîh-i Buhârî cild-5, sh-85

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Fethi Okyar Kimdir
Yazar: RasitTunca - 06-19-2018, 02:58 AM - Forum: Biyografiler - Yorum Yok



FETHİ OKYAR KİMDİR ?

Ali Fethi Okyar (d. 29 Nisan 1880, Pirlepe – ö. 7 Mayıs 1943, İstanbul), Türk asker ve siyaset adamı. Cumhuriyeti kuran öncü kadro içinde yer almış, Başbakanlık ve TBMM Başkanlığı yapmış, Atatürk’ün talimatıyla kurulan muhalefet partisi Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı yönetmiştir. Yaşamı boyunca Mustafa Kemal Atatürk’ün en yakın kişisel arkadaşlarından biri olmuştur.1880’de bugün Makedonya’da bulunan Pirlepe’de doğdu. 1898’de Harbiye Mektebi’ne girdi ve 1900’de Piyade Teğmen rütbesiyle mezun oldu. 1904’te Kurmay Yüzbaşı olarak Selanik’te bulunan 3’üncü Ordu emrine verildi. Burada İttihat ve Terakki Cemiyetine katılarak, 1908 Devrimi’ni hazırlayan kadro içinde yer aldı. 1908’de binbaşılığa yükseltilerek Selanik Jandarma Subay Okulu Komutanlığına getirildi.

12 Ocak 1909’da Paris Askeri Ataşesi oldu. 3 Temmuz 1911’de Arnavutluk Harekâtında İşkodra Müretteb Kuvvetler Kurmay heyetine atandı. 6 Ekim 1911’de Enver Bey ve Mustafa Kemal ile birlikte Trablusgarp’a gelerek savunma kuvvetlerinde görev aldı.

Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın II. Dönemi için 13 Nisan 1912’de yapılan seçimde Manastır Milletvekili oldu. Meclisin kapatılmasından sonra orduya dönerek 17 Kasım 1912’de Çanakkale Boğazı Müretteb Kuvvetler Kurmay Başkanlığına atandı. 13 Ekim 1913’te Sofya Elçisi oldu. Aynı dönemde askeri ataşe olarak Sofya’da bulunan Mustafa Kemal’le dostluğu burada pekişti. Meclis-i Mebusan’ın III. Döneminin son yılında 8 Aralık 1917’de İstanbul Milletvekili seçilerek elçilik görevinden ayrıldı.

İttahat ve Terakki’nin düşmesinden sonra 14 Ekim 1918’de kurulan Ahmet İzzet Paşa hükümetinde Dahiliye Nazırı oldu. 8 Kasım’da eski rejim ileri gelenlerinden Talat, Enver, Cemal ve Sait Halim Paşaların yurt dışına kaçışına İçişleri Bakanı olarak engel olamamakla suçlanması, Ahmet İzzet Paşa kabinesinin istifasına neden oldu. 1 Kasım – 21 Aralık 1918 tarihleri arasında Mustafa Kemal ile birlikte Minber gazetesini çıkardı. İttihatçı gizli örgüte mensup olduğu iddiasıyla 10 Mart 1919’da tutuklandı, 2 Haziran 1919’da Malta’ya sürgüne gönderildi. Malta sürgünlüğü 30 Mayıs 1921’de serbest bırakılmasıyla sona erdi.
15 Ağustos 1921’de İstanbul Milletvekil olarak TBMM 1. Dönem’e katıldı. 10 Ekim 1921-4 Ekim 1922 arasında Dahiliye Vekilliği yaptı. TBMM 2. Dönem’de yeniden İstanbul Milletvekili seçildi. 14 Ağustos 1923’ten cumhuriyetin ilanına kadar İcra Vekilleri Heyeti Reisliği ve Dahiliye Vekilliği yaptı. Fethi Bey kabinesinin istifasına yol açan siyasi olaylar, 29 Ekim 1923’te bir anayasa değişikliği ile Cumhuriyet’in ilanına neden oldu.

Cumhuriyetin ilanından hemen sonra, 1 Kasım 1923’te TBMM Başkanı seçildi. 1 Kasım 1924’te yine Başkan seçildi. Ancak aynı ay içinde Kâzım Karabekir ve Ali Fuat Paşaların liderliğinde bir grup milletvekilinin Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adıyla muhalif bir parti kurmaları üzerine 22 Kasım 1924’te İsmet Paşa yerine Başbakanlığa getirildi. Bu atamada, sertlik yanlısı olarak tanınan İsmet Paşa’ya karşılık Fethi Bey’in ılımlı ve uzlaşmacı kimliği rol oynadı. Ancak üç ay sonra Doğu’da Şeyh Said İsyanı’nın patlak vermesi üzerine uzlaşma politikası iflas etti. 2 Mart 1925’te hükümet istifa etti, İsmet Paşa yeniden başbakan oldu. Aynı gün ilan edilen Takrir-i Sükûn Kanunu ile ülke çapında muhalefet susturuldu. Terakkiperver Fırka kapatıldı. Fethi Bey Paris Büyükelçiliğine atanmayı isteyerek Türkiye’den uzaklaştı.

9 Ağustos 1930’da Atatürk’ün talimatıyla büyükelçilikten istifa ederek Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurdu ve partinin genel başkanı oldu. Gümüşhane Milletvekili olarak tekrar Meclise girmesi sağlandı. Muvazaa amacıyla kurulan partinin, İzmir Mitingi’nden sonra irtica yanlısı bir harekete dönüşmeye başladığı suçlaması üzerine, kendi isteği ve Atatürk’ün talimatıyla 17 Kasım 1930’da partisini feshetti. Tekrar yurt dışına gitti.

31 Mart 1934’te Londra Büyükelçiliğine atandı. İkinci Dünya Savaşı öncesinde Türkiye ile İngiltere arasında gerçekleşen diplomatik ve askeri yakınlaşmada önemli bir rol oynadı; Montreux Antlaşması’nın mimarları arasında bulundu. 1937 yılında Trakya Manevraları’na katılarak yabancı heyetlere eşlik etti. Atatürk’ün ölümünden kısa bir süre sonra, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün eski hasımlarıyla barışma politikası uyarınca 4 Ocak 1939’da Bolu Milletvekilliğine atandı; büyükelçilik görevinden ayrılarak yurda döndü. Aynı yıl seçilen 8. Meclis’e de Bolu Milletvekili olarak girdi. 2. Refik Saydam Kabinesinde Adalet Bakanı oldu ve bu görevini 12 Mart 1941’e kadar sürdürdü.

7 Mayıs 1943’te İstanbul’da vefat etti. Mezarı Zincirlikuyu Mezarlığı’ndadır.
Fethi Okyar diplomatik yetenekleri ve ılımlı, akılcı kişiliğiyle her dönemde saygı topladı. İngiltere ve Amerika’da uygulandığı şekliyle, millet iradesine dayanan demokratik, liberal ve pragmatik bir siyasi görüşü savundu.

İttihat ve Terakki içinde önemli görevler üstlendiği halde parti üst yönetiminin yolsuzluk ve cinnetlerinden uzak durdu; bu sayede İttihat ve Terakki’nin çöküşünden sonra da saygınlığını koruyabildi. Yakın arkadaşı Rauf Bey’ın aksine, siyasi kariyeri boyunca Mustafa Kemal’e ters düşmemeyi başardı. Uzun süre İsmet İnönü’nün başlıca rakibi olarak görüldüğü halde 1938’den sonra onunla barıştı ve yeniden üst düzey siyasi mevkilere getirildi.

Kaynak : Vikipedia

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Ali Ramiteni Hazretleri Kimdir
Yazar: RasitTunca - 06-19-2018, 02:54 AM - Forum: Biyografiler - Yorum Yok


ALİ RAMİTENİ HAZRETLERİ KİMDİR

İslâm âlimlerinin ve evliyânın büyüklerinden. Buhârâ yakınlarındaki Râmiten kasabasında doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1328 (H.728 ) yılında Harezm şehrinde vefât etti.

Râmiten’de küçük yaştan îtibâren ilim tahsîline başladı. Akıl ve zekâsının parlaklığı, kavrayış kâbiliyetinin yüksekliği dolayısıyla kısa zamanda ilim yolunda yükseldi. Sonunda herkese ilim saçan, yol gösteren, kalbinden nûr ve hikmet kaynakları fışkıran hazret-i Şeyh Mahmûd-i İncirfagnevî’ye kavuştu. Ali Râmitenî, ondan mânevî yönden çok üstün makamlar elde etti. Ardı arkası gelmeyen vilâyet, evliyâlık derecelerine kavuştu. Mânevî ve maddî ilimlerde kemâl buldu. Öyle ki, şaşırmışların sığınağı, doğru yoldan ayrılanların rehberi, hakka dâvet edenlerin büyüklerinden oldu. Böylece, silsile-i aliyye denilen büyüklerin teşkil ettiği, altın halkalar diye isimlendirilen Hak yolu zincirinin on ikinci halkası olma şerefine kavuştu.

Hâce Mahmûd-ı İncirfagnevî hazretleri, vefâtı yaklaşınca, hilâfeti Ali Râmitenî hazretlerine verdi ve bütün talebelerini ona ısmarlayıp, emânet etti.

Ali Râmitenî hazretleri Pîr-i Nessâc ve Azîzan isimleri ile şöhret bulmuştur. Kendisi ibâdet ve derslerden sonra boş zamanlarda helâl lokma kazanmak için dokumacılık yapardı. Bu sebeple kendisine dokumacıların şeyhi mânâsına Pîr-i Nessâc derlerdi.

Ali Râmitenî hazretlerine, “Azîzân” denmesinin sebebi ise şöyle anlatılır: Bir zaman Ali Râmitenî’nin evinde iki-üç gün yiyecek bir şey bulunmadı. Evdekiler açlık sebebiyle çok üzülüyorlardı. Gelen misâfire de evde ikrâm edecek bir şey yoktu. O sırada Ali Râmitenî hazretlerinin talebelerinden yiyecek satan bir genç, pirinç doldurulmuş bir horoz hediye getirdi. “Bu yemeği, sizin ve yakınlarınız için hazırladım. Eğer hediyemizi kabûl buyurursanız, bizi memnun edersiniz.” diyerek yalvardı. Bu nâzik anda gelen yemekten son derece hoşnud olup, o talebesine iltifâtlarda bulundu. Bu yemeği, misâfirine ikrâm ederek ağırladı. Misâfir gittikten sonra o talebesini çağırtarak; “Getirdiğin bu yemek, sıkıntılı bir ânımızda imdâda yetişti. Sen de bizden her ne murâdın var ise iste! Çünkü hâcet kapısı şu ânda açıktır.” buyurdu. Genç de; “İlimde ve evliyâlık makâmında size benzemekten başka bir arzum yoktur. Beni bu hâle kavuşturmanızı istirhâm ediyorum efendim!” dedi. Ali Ramîtenî hazretleri; “Çok zor ve yükü ağır bir iş arzû ettin. Bunun yükünü kaldıramazsın. Üzerimizdeki yük, senin omuzlarına çökecek olursa ezilirsin. İstersen başka bir dilekte bulun.” buyurdu. Genç ise; “Dünyâda tek murâdım, aynen sizin gibi olmaktır. Size benzemekten başka bir şey beni tesellî etmez. Buna rağmen, siz nasıl arzu buyurursanız, ona râzıyım efendim.” dedi. Bunun üzerine Ali Râmîtenî hazretleri; “Pekâlâ” buyurup, elinden tutarak berâberce husûsî halvethânesine girdiler. Yüzyüze oturarak, o şahsa teveccüh etmeye başladı. O genç, bir müddet sonra zâhir ve bâtında Allahü teâlânın izniyle Ali Râmitenî’nin derecelerine kavuştu. Fakat aşktan sarhoş olup, kendinden geçti. Öylece kırk gün daha yaşayıp vefât etti. Ona bir anda kendi makamlarını verip, kendisi gibi yaptığı için, iki azîz mânâsında, hazret-i üstâdın ismi “Azîzân” olarak kaldı.

Bundan sonra Ali Râmitenî hazretlerinin sohbet halkası genişledi. İlim ve tasavvuf talipleri dünyânın her tarafından onun huzûruna koşuyorlardı. Herkes bilemediği ve çözemediği suâllerin cevâbını ondan soruyordu. Kısaca Azîzân hazretleri dünyâya İslâmiyeti yayan bir güneş gibi idi.

O, irşâd, insanlara doğru yolu gösterme makâmına gelmiş olan talebelerine şöyle nasîhat ederdi:

“İrşâd işine giren bir kimseye gerekir ki: Önce mürîdin, talebenin yeteneğini, kâbiliyetini bile… Bunu bildikten sonra ona zikir telkini yapar, yeteneğine göre onu yetiştirir. Bu bakımdan mürîd (talebe) terbiyesi işine girmiş olan tıpkı kuş yetiştiricisi gibidir. Kuş terbiyecisi, kuşun kursağına ne kadar yem gireceğini bilmesi gerekir ki ona fazla yem yüklememelidir. Buna göre mürşîd olan zât da, mürîdin kâbiliyeti nisbetinde ona zikir telkini yapar.”

Ali Râmitenî hazretleri ile aynı yüzyılda yaşayan büyük âlim Rükneddîn Alâüddevle Semnânî zaman zaman Şeyh hazretlerine mektup yazar ve sorular sorardı. Bir gün yine bir talebesi gelerek Ali Râmitenî hazretlerine, hocasının şu sorulara cevap istediğini bildirdi.

Suâllerinden birisi şöyle idi: “Biz, gelenlere her hizmeti yaptığımız hâlde, gelenler size gelir. Biz mükellef sofralar, çeşit çeşit yemekler ikrâm ettiğimiz hâlde, sizde böyle bir şey yok iken, gene de insanlar sizden râzı bizden değillerdir. Bunun sebebi nedir?”

Cevap: Minnet karşılığı hizmet edenler çoktur. Hizmetini minnet bilenlerse azdır. Çalışınız ki, hizmetinizi minnet bilesiniz. O zaman şikâyetçiniz olmaz.

İkinci suâl: Duyduğumuza göre, sizi Hızır aleyhisselâm terbiye etmiş; bu nasıl olmuştur?

Cevap: Allahü teâlânın, zâtına âşık öyle kulları vardır ki, Hızır da onlara âşıktır.

Üçüncü suâl: İşittik ki, siz gizli zikir yerine açık zikirle uğraşmaktasınız. Bu nasıl olur?

Cevap: Biz de işittik ki, siz, gizli zikirle meşgûl imişsiniz. Mâdemki işittik, demek sizinki de gizli zikir değil. Gizli zikirden murâd hiçbir şeyin bilinmemesi değil midir? Ha gizli zikirle meşgûl olmuşsunuz, ha açık zikirle. İkisi de müsâvîdir.

Hoca Ahmed Yesevî hazretlerinin en büyük talebelerinden olan Seyyid Atâ zaman zaman Ali Râmitenî hazretleri ile buluşur görüşürlerdi. Ancak buna rağmen bir gün Seyyid Atâ’nın dilinden Azîzân hazretleri hakkında uygun olmıyan bir söz çıktı. Aynı gün Asya içlerinden gelen çapulcu alayları Seyyid Atâ’nın bulunduğu havâliyi yağmalayıp, oğlunu da esir alıp gitmişler. Seyyid Atâ başına gelen bu felâketin, Azîzân hazretlerini üzmenin cezâsı olduğunu anladı, yaptığına pişmân oldu. Büyük bir ziyâfet hazırladı. Özür dilemek için Ali Râmitenî’yi dâvet etti. Azîzân hazretleri Seyyid’in maksadını anlayıp, ricâsını kabûl etti ve dâvetine geldi. Bu mecliste pek çok âlim ve velî var idi. Sofralar kuruldu. Herkes buyur edildiğinde, Ali Râmitenî; “Seyyid Atâ’nın oğlu gelmeyince, Ali bu sofradan ağzına tuz koymaz ve elini yemeklere uzatmaz.” dedi ve sonra bir müddet sessiz beklediler. Orada bulunanlar, bu sözün ne demek olduğunu düşünürken, birden kapı çalındı, içeriye Seyyid Atâ’nın oğlu giriverdi. Bu hâli görünce meclisten bir feryâd-ü figândır koptu. Oradakiler şaşırdılar, dona kaldılar. Gelen gençten, nasıl kurtulduğunu sordular. Genç de; “Şu anda bir grup kimsenin elinde esir idim. Elim ayağım iplerle bağlı idi. Şimdi ise kendimi yanınızda görüyorum. Nasıl oldu, ellerim nasıl çözüldü, beni kim kurtararak on günlük yoldan yanınıza geldim, hiçbir şey bilmiyorum.” dedi. Meclistekiler bunun Azîzân hazretlerinin bir kerâmeti ve tasarrufu ile olduğunu anladılar. Herbiri onun talebesi olmakla şereflendiler.

Ali Râmitenî hazretleri, talebelerinin zaman zaman sohbetlerinde sorduğu suâllere karşı şöyle buyurdular:

“Allahü teâlâ, mümin bir kulunun gönlüne bir gecede üç yüz altmış defâ nazar eder.” sözünün mânâsı şudur: “Kalbin, vücûda açılan üç yüz altmış penceresi vardır. Gönül, Allahü teâlânın zikriyle kaynayıp coşunca, Allahü teâlâ o kalbe nazar eder. Bu nazar ile kalbe doğan feyzler ve nûrlar, bu üç yüz altmış koldan bütün vücûda yayılır. Böyle nûrların ve feyzlerin yayıldığı bir uzuv, kendi haline göre zevkle ibadet eder, yapılan tâat ve ibâdetlerden lezzet alınır.”

Buyurdular ki: “Talebenin, maksadına kavuşması için çok çalışması, nefsini terbiye etmek için çok uğraşması lâzımdır. Fakat bir yol vardır ki, nefsi itmînâna kavuşturup, rûhu kısa zamanda yüksek derecelere ulaştırır. O da; Allahü teâlânın sevgili kullarından birinin gönlünü kazanmaktır. Zîrâ, onların kalbi, Allahü teâlânın nazar ettiği yerdir.”

“Hallâc-ı Mansûr zamânında, büyük mürşid Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerinin talebesinden birisi bulunmuş olsa idi, elbette ona imdâd edip, tasavvufun en yüksek makamlarına çıkarır idi. Hallâc-ı Mansûr da o hâllere düşmezdi.”

“Allahü teâlâya hiç isyân etmediğiniz bir dille duâ ediniz ki, duânız kabûl olsun.”

“Duânızı öyle bir delil araya koyarak edin ki, o günah işlememişlerden olsun. O delil, Allah dostudur. Onlara tevâzu ve sevgi gösterin ki, sizin için duâ etsinler.”

“İki hâlde kendinizi sakının: Söz söylerken ve yemek yerken.”

“Halkı hakka dâvet eden kimse, canavar terbiyecisi gibi olmalıdır. Canavar terbiyecisi, nasıl uğraştığı hayvanın huyunu ve istidâdını bilip de ona göre davranırsa, o da öyle!..”

“İbâdetlere sarılmak ve onları yerine getirmek lâzımdır. Yerine getirilince de yapılmadı farzetmelidir. Böylece kendini kusurlu bilerek tâat ve ibâdete yeniden başlamalıdır.”

Bir gün bir kişi huzuruna gelip kalbinin dağınıklığından ve kendisini ibâdetlere tam veremediğinden bahsetti. Şeyh hazretleri şu şiiri okudular:

Birisiyle oturup kalbin toparlanmazsa,

Kalbindeki dünyâ derdini senden almazsa,

Onun ile sohbetten etmez isen teberrî,

Sana yardıma gelmez azîzândan hiçbiri.

Ali Râmitenî hazretleri: “Ey îmân edenler, Yüce Allah’a nasuh tövbesi ile tövbe ediniz.” meâlindeki Tahrim sûresinin sekizinci âyetini açıklarken buyurdu ki; “Bu âyet-i kerîmede hem işâret, hem de müjde vardır. Tövbeden dönseniz de tövbe ediniz demesi işârettir. Müjde ise tövbenin kabûlüdür. Çünkü Allahü teâlâ tövbeyi kabûl etmeyecek olsaydı, bunu emretmezdi. Emretmesi kabûl etmesini gösteriyor. Ancak tövbe dilden değil, gerçekten kusurunu bilerek kalpten olmalıdır.

Bir gün Mevlânâ Şeyh Bedreddîn Meydânî hazretleri, Ali Râmitenî hazretlerine gelerek şöyle sordu: “Allahü teâlâ Ahzâb sûresi 41. âyetinde meâlen; “Ey îmân edenler! Allah’ı çokça zikrediniz.” buyurmaktadır. Bu zikirden murad mânâ dil zikri midir, kalb zikri midir?” Ali Râmitenî hazretleri bu soruyu şöyle cevapladı: “Tasavvuf yoluna ilk girenler için dil zikridir. İşin sonuna varanlar için de kalb zikridir. Bu yola ilk giren kimse yüce Allah’ı kendini zorlayarak da olsa zikretmeye çalışır. Yolun sonuna varan kimsenin durumu ise öyle değildir. Kalb zikirden etkilenince onun bu etkisi bütün bedene varır, hemen her organ zikr etmeye başlar. İşte o zaman çokça zikir başlar. Yine o zaman bir günlük ibâdet, bir senelik ibâdet yerine geçer.

Harezm’de de pekçok talebe yetiştiren Ali Râmitenî hazretleri 1321 (H.721) veya 1328 (H.728 ) yılında 130 yaşında iken vefât etti. İhtiyaç sâhipleri kabrini ziyâret ederek, mübârek rûhâniyetinden istifâde etmektedirler.

Ali Râmitenî hazretlerinin iki oğlu olup, ikisi de maddî ve mânevî ilimlerde söz sâhibi idiler. Hâce Azîzân, vefâtından sonra bulunduğu yerdeki talebelerle meşgûl olmayı küçük oğlu İbrâhim’e bıraktı. Büyük oğlu da maddî ve mânevî ilimlerde çok ileri idi. İnsanlara doğru yolu gösterme vazîfesi, niye büyük oğluna verilmedi? diye, bunları tanıyanlarda bir düşünce hâsıl oldu. Büyük âlim Hâce Ali Râmitenî, bu düşünceleri anlayıp buyurdu ki: “Büyük oğlum bizden sonra fazla yaşamaz. Kısa zamanda bize kavuşur.” Gerçekten onun vefâtından on dokuz gün sonra büyük oğlu da babasına kavuştu.

Azîzân hazretlerinin dört büyük halîfesi olup, hepsi de fazîlet ve kemâl sâhibi idiler. Her biri onun vefâtından sonra, cenâb-ı Hakk’ı isteyen talebeye ders öğretmekle meşgûl oldular. Dört halîfesinin de adları Muhammed’dir. Birincisi, Hâce Muhammed Külâhdûz’dur. Hârezm’de medfundur. İkincisi, Hâce Muhammed Hallâc-ı Belhî’dir. Belh şehrinde medfundur. Üçüncüsü, Hârezm’de medfun olan Hâce Muhammed Bâverdî’dir. Dördüncüsü ve halîfelerinin en büyüğü, Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî olup, vefâtı yaklaştığında bütün talebelerini yetiştirmesi için onu vazîfelendirdi. Yerine Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerini vekîl bıraktı.

Ali Râmitenî hazretleri, Allahü teâlâ katında sevgili bir kul olabilmenin on şartı olduğunu bildirip bunları şöyle sıralamaktadır:

Birincisi; temiz olmaktır. Temizlik de iki kısma ayrılır. 1- Zâhirî temizlik: Dış görünüşün temiz olmasıdır. Bu, bütün insanların dikkat edeceği hususlardandır. Giyecek, yiyecek, içeceklerin ve kullanılacak bütün eşyâların temiz olmasıdır. 2- Bâtın temizliği: Kalbin iyi huylarla dolu olmasıdır. Hased etmemek, başkaları hakkında kötülük düşünmemek, Allahü teâlânın düşmanlarından nefret etmek, dostlarına da muhabbet etmek gibi cenâb-ı Hakkın beğendiği iyi huylardır. Kalb, Allahü teâlânın nazargâhıdır. Bu sebeple kalbe dünyâ sevgisi doldurmamalıdır. Haram olan yiyeceklerle beslenmemelidir. Nitekim hadîs-i şerîfte; “Uzak yoldan gelmiş, saçı sakalı dağılmış, yüzü gözü toz içinde bir kimse, ellerini göğe doğru uzatıp duâ ediyor. Yâ Rabbî! diye yalvarıyor. Hâlbuki, yediği içtiği haram, gıdâsı hep haram. Bunun duâsı nasıl kabûl olur?”Yâni haram yiyenin duâsı kabûl olmaz buyruldu. Gönül, kalb temiz olmazsa ibâdetlerin lezzeti alınamaz, mârifete, Allahü teâlâya âit bilgilere kavuşulamaz.

İkincisi; dilin temizliğidir. Dilin münâsebetsiz ve uygun olmayan sözleri söylemeyip susması, Kur’ân-ı kerîm okuması, emr-i ma’rûf ve nehy-i münkerde bulunması, Allahü teâlânın emirlerini yapmayı ve yasaklarından kaçınmayı bildirmesi, ilim öğretmesi gibi. Zîrâ sevgili Peygamberimiz; “İnsanlar, dilleri yüzünden Cehennem’e atılırlar.” buyurdu.

Üçüncü şart; mümkün olduğu kadar insanlardan uzak durmağa çalışmalıdır. Bu sebeple göz, haram şeylere bakmamış olur. Zîrâ kalb, göze tâbidir. Her harama bakış, kalb aynasını karartır. Nitekim Peygamber efendimiz; “Yabancı kadınların yüzlerine şehvet ile bakanların gözlerine, kıyâmet günü ergimiş kızgın kurşun dökülecektir.” buyurmuştur. Yabancı kadınlara bakmak haramdır.

Dördüncü şart; oruç tutmaktır. İnsan oruç tutmak sûretiyle meleklere benzemiş ve nefsini kahretmiş olur. Bununla ilgili hadîs-i kudsîde; “Oruç bana âittir. Orucun ecrini ben veririm. Sevâbı nihâyetsizdir. Muhakkak, sabrederek ölenlerin ecirleri hesapsızdır.” buyrulmaktadır. Yine hadîs-i şerîfte; “Oruç, Cehennem’e kalkandır.” buyuruldu. Oruç tutarak gönlü huzûra kavuşturmalı ve şeytanın yolunu kapatıp, siper hâsıl etmelidir.

Beşinci şart; Allahü teâlâyı çok hatırlamak, ismini çok söylemektir. En fazîletli olan zikir, “Lâ ilâhe illallah”tır. Lâ ilâhe illallah diyen kimse ihlâs sâhibi olur. İhlâs; bütün işlerini Allahü teâlânın rızâsı için yapmak, dünyâya âit mal ve makamlardan hevesini kesip âhireti istemektir. İhlâslı kimse; “İlâhî!Benim maksudum sensin, seni istiyorum!” der. Nitekim Resûlullah efendimiz, “Lâ ilâhe illallah” demenin çok fazîletli olduğunu ve günahların affedileceğini buyurdu. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde, Ahzâb sûresinin kırk birinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Ey îmân edenler! Allah’ı çok zikrediniz.” buyurdu. Nefsin arzu ve isteklerinden kurtulmak için devamlı zikretmelidir.

Altıncı şart; hâtıra yâni kalbe gelen düşüncelerdir. İnsanın kalbine gelen düşünceler dört kısımdır. Bunlar; Rahmânî, melekânî, şeytânî, nefsânîdir. Hâtır-ı rahmânî; gafletten uyanmak, kötü yoldan doğru yola kavuşmaktır. Hâtır-ı melekânî; ibâdete, tâate rağbet etmektir. Hâtır-ı şeytânî; günahı süslemekdir. Hâtır-ı nefsânî de; dünyâyı taleb etmek, istemektir. Şeytânî ve nefsânî düşüncelerden kurtulmak gerekmektedir.

Yedinci şart; Allahü teâlânın hükmüne rızâ göstermek, irâdesine teslim olmaktır. Havf ve recâ, korku ve ümid arasında yaşamaktır. Zîrâ Allah’tan korkan kimse, günah işlemez. Ayrıca mümin, ümitsizliğe de düşmez. Allahü teâlâ, ümitsizliğe düşmemeyi emretmektedir.

Sekizinci şart; sâlihlerle sohbeti seçmektir. Sâlihlerle sohbet edildiği takdirde, günahlara perde çekilir, haramlar gözüne kötü görünür.

Dokuzuncu şart; iyi ve güzel hasletlerle bezenmektir. Bu da, her şeyi yaratan Allahü teâlânın ahlâkıyla ahlâklanmaktır. Çünkü Peygamber efendimiz; “Allahü teâlânın ahlâkıyla ahlâklanınız.” buyurdu.

Onuncu şart, helâl ve temiz lokma yemektir. Bu da farzlardandır. Nitekim Allahü teâlâ, Bekara sûresinin yüz altmış sekizinci ayet-i kerîmesinde meâlen; “Yeryüzündekilerden helâl ve temiz olanını yiyiniz.” buyurmaktadır. Peygamber efendimiz ise; “İbâdet on cüzdür. Dokuzu helâlı taleb etmektir.” Geriye kalan bütün ibâdetler bir cüzdür. Helâl yemeyen kimse, Allahü teâlâya itâat etme gücünü kendisinde bulamaz. Helâl yiyen kimse de, Allahü teâlâya isyânkâr olmaz. Helâl ve temiz yer, isrâf etmez.

GİTMEYE HAZIRIZ

Ali Râmitenî hazretleri ömrünün sonlarına doğru kalbine gelen ilâhî bir emirle Buhârâ’dan Harezm’e göçtü. Harezm’e geldiği zaman sur kapısında konakladı ve o yerin pâdişâhına iki talebesini gönderdi.

Talebelerine; “Sultâna gidiniz. Fakir bir dokumacı, şehrinize gelmiştir. Müsâade ederseniz burada kalacak, izin vermezseniz tekrar geri gidecektir, deyiniz. Şâyet izin verirse, sultânın elinden mühürlü bir vesîka alınız.” buyurdu. Talebeleri gidip sultâna durumu arz ettiler. Sultan böyle bir isteği ilk defa duyduğu için tuhaf karşıladı. Fakat gelen talebeleri de kırmayarak mühürlü bir vesîka verdi. Bu vesîkayı talebeler hocalarına getirdiler. Azîzân hazretleri şehrin kenarında bir semte yerleşti. Her gün işçilerin toplandığı pazara gidip, içlerinden birkaç kişiyi alırdı. Onlara günlük yevmiyelerini sorduktan sonra; “Şimdi abdestlerinizi alıp, ikindi namazına kadar sohbetimize katılınız. İkindiden sonra da ücretlerinizi alıp evlerinize dönünüz.” buyururdu. İşçiler, çalışmadan oturmak sûretiyle, ibâdetlerini de yaparak hiç işitmedikleri şeyleri öğreniyorlar, akşama doğru ise ücretlerini almayı ganîmet biliyorlardı. Ali Râmitenî’nin sohbetine bir defâ katılan kimse, sohbetin lezzetine doyamayıp, bir daha Azîzân hazretlerinden ayrılamıyordu. Bu durum, bütün şehre yayıldı. Herkes Ali Râmitenî’nin talebesi olmak, câna can katan sözlerini işitmekle şereflenmek için kapısına koştular. Her gün evi dolup dolup boşaldı, duâsını almak için herkes birbiriyle yarıştı. Nihâyet bâzıları, durumu sultâna şöyle anlattılar: “Şehirde bir hoca türedi, herkes akın akın ona koşuyor. Onun yolunda yürüyor, bir dediği iki edilmiyor. Bir arzusunu, emirmiş gibi yapmak için yarış ediyorlar. Bu gidişle şehirdekiler, onu başlarına sultan seçerler de saltanatınızdan olursunuz. Şimdiden çâresine bakmazsanız, sonu iyi olmaz. Yine de siz bilirsiniz…” Sultan, Ali Râmitenî’nin şehirden çıkması için bir ferman yazdırıp adamlarıyla gönderdi. O da gelen adamlara; “Biz, koynumuzda şehre girebileceğimize ve orada yerleşeceğimize dâir altı imzâlanmış, mühürlenmiş bir ferman taşıyoruz. Sultan, eğer kendi imzâsını, mührünü ve müsâdelerini inkâr ediyorsa, biz çıkıp gitmeye râzıyız.” cevâbını verdi. Bu cevâbı sultâna bildirdiler. Sultan, verdiği müsâdeyi geri almak küçüklüğüne düşmedi. Ayrıca Ali Râmitenî hazretlerini ziyâret edip sohbetine katıldı. Onun sohbetindeki lezzeti, nasîhatlerindeki inceliği iyi anlıyan sultan, onun en önde gelen talebelerinden oldu.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Neyzen Tevfik Kimdir
Yazar: RasitTunca - 06-19-2018, 02:50 AM - Forum: Biyografiler - Yorum Yok



Neyzen Tevfik Kimdir?

Tevfik Kolaylı (24 Mart 1879[1][2] (Hicrî 1296[3]; 1879[4]); Bodrum, Muğla - 28 Ocak 1953; İstanbul), ya da yaygın bilinen adıyla Neyzen Tevfik, taşlamalarıyla tanınan Türk neyzen ve şairdir. Taşlama kitaplarının yanı sıra, çeşitli taksimler ve saz semailerinin bestecisi olarak da bilinir.

Osmanlı döneminde istibdata karşı, Cumhuriyet yıllarında ise devrimlere karşı gelenlere karşı hicvini kullanmış; haksızlığa, yolsuzluğa ve yozlaşmışlığa karşı şiirler yazmıştır. Birçok defa tutuklanmış, ama kısa süre sonra serbest bırakılmıştır.

Bektaşi tekkesine mensup olmuş, hayatının büyük bölümünü İstanbul'da çeşitli hanlarda geçirmiştir. Son dönemlerinde Bakırköy Akıl Hastanesi'nde kendine ayrılan 21. koğuşta kalmıştır. 1930'larda kısa süreyle kendine bağlanan aylık haricinde düzenli bir geliri olmamıştır ve hayatı boyunca epilepsi nöbetleri ile uğraşmıştır. Aynı zamanda rakı başta olmak üzere fazla içki içtiği bilinmektedir ("Ancak bir alkolik onun gönlünü çalabilmişti: Neyzen Tevfik!"[5]).

Hayatı

1879 yılının 24 Mart Pazartesi günü[1][2], kendi bir beyitinde belirtiğine göre Hicrî 1296 yılında[3], Muğla'nın Bodrum ilçesinde, Emine Hanım ve Hasan Fehmi Bey'in ilk oğlu olarak doğdu. Ahmet Şefik adında bir de kardeşi vardır. 'Kolaylı' soyadı, Soyadı Kanunu'nun çıkmasından sonra, babası Hasan Fehmi Bey'in Samsun'un Bafra ilçesine bağlı Kolay beldesinden olduğu için aileye aldığı soyadıdır.

Çocukluk ve gençlik yılları

Bodrum'daki çocukluk yıllarında babası ile birlikte genellikle, Tepecik Camii'nin yakınındaki kahvede vakit geçirirken kahveye gelen dervişlerin üflediği, sonradan ustası olacağı ney dikkatini çekti ve kendi de üflemek istedi. Babası eğitim hayatını olumsuz etkileyeceğini düşünerek o erken yaşlarda buna izin vermedi. Çocukluk arkadaşlarından Avram Galanti, Tevfik'in düdükler yapıp çalarak civardaki çocukları etrafında topladığını ve ilham kaynağının deniz olduğunu anlatır.[6] Bir yandan şiire olan ilgisi de çevresinden duyduğu halk hikayeleri vasıtasıyla bu erken yaşlarda başlamıştı.

Sara nöbetleri

1892'de, on üç yaşındayken babasının tayini ile birlikte Urla'ya taşındı ve bir süre burada okudu. Bu esnada, taşındıktan yaklaşık bir yıl sonra, 1893'te tanıştığı neyzen berber Kâzım'dan ney dersleri almaya başladı ve aynı yıl ilk sara nöbetini de geçirdi. Yedi yaşındayken, kent çarşısında Muğlalı Kel Mülâzım Ağa müfrezesinin yakaladığı eşkiyaların halka gösterdiği sırıkların ucundaki kesik başlarını [kaynak belirtilmeli] gören Tevfik'in yaşadığı rahatsızlık ilk önce olağan dışı bir durgunluk, birkaç yıl sonra da, ilk defa 1893'te olmak üzere, sara nöbetleri halinde kendini gösterdi. Okulu bırakmasına sebep olan ve ilk önce neyin sesi yüzünden olduğu sanılan hastalığın tedavisi için annesi birçok doktora ve hocaya danıştı fakat sonuç alamadı. En sonunda hastalığı kontrol altına almayı başaran, annesinin götürdüğü İstanbul'da Pepo adlı bir doktor oldu. Doktor "fazla üzerine gidilmemesi gerektiğini" ve "en çok hoşlandığı şeyleri yapmasına izin verilmesi" gerektiğini söylemiştir. Bu sayede hem hastalık bir nebze kontrol altında kalır, hem de bu ona 'Neyzen' lakabını kazandıracak olan neye devam etmesini sağlar.
Lise ve medrese yılları

Bir süre sadece neyiyle ilgilenip gezdikten sonra hastalığının kontrol altına alınmasının ardından en azından eğitimini bitirmesi için babası tarafından yatılı olarak İzmir İdadisi'ne gönderildi fakat tekrar başlayan sara nöbetleri yüzünden eğitimi yeniden yarıda kaldı. İzmir Mevlevihanesi'ne giderek kendini neyine verdi. İzmir'in bu yıllarda istibdat yönetimi tarafından sürgün yeri olarak kullanılmasının neticesinde, kovulan aydınların uğrak yeri olan bu mevlevihanede Tokadizade Şekip, Tevfik Nevzat, Şair Eşref ve Ruhi Baba gibi ünlü kişilerle tanıştı. Türkçe, Arapça ve Farsça dersleri aldığı bu kişilerden Şair Eşref aynı zamanda ona hicvi öğretti. Bu sayede 13 Mart 1898'te Muktebes dergisinde ilk şiirini yayımlattı.

On dokuz yaşında babası onu eğitim için bu sefer İstanbul'a, Fethiye Medresesi'ne gönderdi. Burada zamanının çoğunu Galata ve Yenikapı mevlevihanelerinde geçiren Tevfik Mehmet Akif Ersoy'la ve onun yardımıyla dönemin seçkin sanatçılarıyla da tanıştı; ondan Fransızca, Arapça ve Farsça dersleri aldı, aynı zamanda ona ney öğretti.

İbnülemin Mahmut Kemal, Uşakizade Halit Ziya, Ahmet Rasim, Tevfik Fikret, Tanburi Cemil, Yunus Nadi, Udi Nevres ve Hacı Arif Bey gibi isimlerin arasında kendini geliştirme fırsatı bulan Tevfik, 1900'de bir plak doldurma girişiminde de bulundu. Gülistan Plak Mağazası'nın sahibi Hafız Aşir Bey'le beraber yaptıkları denemelerde çok içkili olduğu için plaklar zar zor doldurulsa da yine de basılıp piyasaya verildiler. Bu plakların sayısı çok sonradan Azâb-ı Mukaddes (1949) kitabının önsözünde belirttiğine göre yüze yakındır. Bu zamanlarda, saray çevresinde bile davet edilen, köşk, yalı ve konaklara çağırılan meşhur bir neyzen olmuştu.

Mehmet Akif Ersoy'un verdiği setre pantolonu cüppe ve şalvar yerine giymesi, akşamları medrese dışında kalması rahatsızlık yaratınca 1901'de medreseden ayrıldı. Babasının tanıdığı ve sonradan Şeyhülislam olacak olan Musa Kazım Efendi onu derslerine kabul ederek bu sayede Şair Şeyh Vasfi, Ahmet Mithat Efendi, Muallim Naci gibi yazar ve şairlerle tanışmasına önayak oldu. Bu süreçte bir süre Fatih'teki Şekerci Hanı'nda, daha sonra da Çukurçeşme'de bulunan Ali Bey Hanı'nda kaldı; Sirkeci'de, İstasyon Gazinosu ve Güneş Kıraathanesi'nde baskı rejiminin karşıtı gençlerle ülkenin sorunlarıyla ilgili ve istibdata karşı konuşmalar yaptı. Bu konuşmalar yüzünden bir gün Ziya Şakir tarafından jurnallenerek gözaltına alındı ve daha önce otuz beş kere jurnallendiğini de öğrendiği sıkı bir sorgulamadan geçirildi, on beş gün sonra salındı. Yine de, jurnallenmiş biri olarak, peşinde gezen hafiyeler yüzünden hem kendi hem arkadaşlarının iyiliği için onlardan uzaklaşarak zamanını Beyoğlu meyhanelerinde geçirmeye başladı.

Bektaşilik ve Mısır yılları

1902 yılında bektaşi dervişi oldu. Sütlüce Bektaşi Tekkesi'ne devam ettiği bu zamanlarda Şeyh Mümin Paşa'dan nasip aldı ve hayatının geri kalanını da şekillendirecek bu inancı ve biçimi benimsedi.

İstanbul'da baskının iyice artmasının sonucunda Şair Eşref ile beraber 13 Ocak 1902 Perşembe günü "Mesajeri" vapuru ile Mısır'a gitti. Bir arkadaşı ile bir Neyzenler Kahvehanesi açarak işletmeye başladı, geçimini neyi ve şiirleriyle sağlamaya devam etti, Özbekiye Saz Bahçesi'nde plaklar doldurdu. Alkolün etkisiyle bir buluşma esnasında tabancasını ateşlemesi ve duruşma esnasında da yargıca "haksızlık yapıyorsunuz" demesi yüzünden altı ay hapse mahkûm oldu ama itiraz ederek bir buçuk ay sonra özgürlüğüne kavuşup iki ay kadar Feride adında Lübnanlı bir kadınla yaşadı.

Bu sıralarda, ilk önce İstanbul Kıraathanesi'nde okuduğu Abdülhamid’in Ağzından Bir Nutk-ı Hümâyun hicvi yüzünden tutuklanmak istense de çevresi sayesinde kurtulmayı başardı; fakat daha sonra Türk Aydınlarının Mısır Hidivi Hakkındaki Düşünceleridir başlıklı yazısı gazetelerde yayımlanınca kesinlikle tutuklanması hakkında karar verildi. Bu yüzden sığındığı Bektaşi "Kaygusuz Sultan" tekkesinde bir süre kaldıktan sonra meşrutiyetin tekrar ilanıyla beraber İzmir'e döndü.

II. Meşrutiyet yılları


8 Ağustos 1908'de İzmir'den İstanbul'a geçerek Fatih Çemberlitaş'ta bir hana yerleşti. Meşrutiyet'ten beklediğini alamaması uzun sürmedi. Ferah Tiyatrosu'nda Sabah-ı Hürriyet adlı oyunu izlemeye gittiğinde oyunun İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından yasaklandığını öğrendi ve bunun üzerine yaptığı konuşma yüzünden kısa bir süre sonra serbest bırakılmak üzere tutuklandı.

1910 yılında annesinin ısrarları ile babası ve kardeşinin karşı çıkmasına rağmen Cemile Hanım ile evlendi fakat evlilikleri yürümedi. Kayınbabası eşini ve Leman adını verdiği kızını da alıp götürdü.

I.Dünya Savaşı'nda Muhtar Paşa'nın emrinde mehterbaşı olarak görev yapmaya başladı. Düzenli askerlik hayatını pek benimseyemeyen Tevfik sık sık Muhtar Paşa ile tartışsa ve çekip gitse de dönemin İstanbul Merkez Komutanı Albay Cevat Bey sayesinde tekrar tekrar geri döndü. Üstelik bazı kaynaklara göre dönemin Harbiye nazırı Enver Paşa'nın yalısında verdiği konseri izleyen Alman bir komutanın davetlisi olarak Romanya'da piyano eşliğinde konser verdi.[kaynak belirtilmeli]
Cumhuriyet yılları
Ankara'daki Neyzen Tevfik Sokağı.

Cumhuriyetin ilanı sıralarında kardeşinin yanına Ankara'ya gitti ve 1926 yılında tanışacağı Mustafa Kemal'i ve Kurtuluş Savaşı'nı yücelten şiirler yazdı. Bu dönemde yazdığı şiirlerden cumhuriyeti ve getirdiklerini benimsediği, ona karşı olan unsurlara da savaş açtığı görülebilir. Cumhuriyetin ilk yıllarında Hasan Sâit Çelebi’nin yardımıyla Azâb-ı Mukaddes adı altında bazı kitap yayımlama girişimleri olsa da başarılı olamadı.

Geçirdiği sara nöbetleri ve yüksek alkol tüketimi nedeniyle bundan sonra da sıklıkla gideceği Toptaşı Tımarhanesi ve Zeynep Kamil Hastanesi'nde tedavi görmeye başladı. Bir süre sonra eski arkadaşı Mehmet Akif Ersoy'u ziyaret için Mısır'a geçti ve bir yıla yakın bir süre kaldıktan sonra geri döndü. 1930'larda İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ'ın yardımıyla parasal anlamda destek olması için konservatuarda görevlendirilerek kendine bir aylık bağlandı.

1940'larda ise yine valinin oluru ve aynı zamanda doktoru olan bazı dostlarının (Mazhar Osman ve Rahmi Duman) yardımı ile Bakırköy Akıl Hastanesi'nde 21 no'lu koğuşa tam anlamıyla yerleşti. Otel odası gibi kullandığı bu koğuşta ve hastanede çevresine yine şiir ve felsefe ile ilgili bilgiler sundu. 9 Mart 1946'da basın yararına bir konser verdi. İhsan Ada, sonunda 1949 yılında, onun gözetimi altında, eserlerini Azâb-ı Mukaddes adı altında kitaplaştırdı. 1950'de Onu Affettim ve sonra Ağlayan Şarkı adındaki 2 filmde rol aldı. Arkadaşlarının ısrarı üzerine, ölümünden önce son yıl olan 1952'de Şehir Komedi Tiyatrosu'nda jübilesini yaptı.

Yaşayış şekli ve alkol

Neyzen Tevfik'in düzenli bir geliri olmadığı sanılmaktadır. Genellikle, neyi ve şiirleriyle para kazanmaya çalışmış, sadece 1930'lu yıllarda kendisine devlet tarafından bir aylık bağlanmıştı. Kuralları pek umursamadan sürdürdüğü yaşamında özellikle rakı başta olmak üzere içkinin çok büyük etkisi vardır. Yozlaşan toplum, dini istismar ve Atatürk'ün devrimlerine karşı çıkılmasına karşı bir duruş sergiledi. Özellikle hazırcevaplığıyla tanınırdı, bu sayede birçok fıkranın konusu olmuş, aynı zamanda hicivde de başarılı olmuştur.
Ölümü

28 Ocak 1953'teki ölümünün ardından Beşiktaş'taki Sinan Paşa Camii'nde cenaze namazı kılındı. Civardaki cadde ve sokakları dolduran profesörler, memurlar ve bazı ileri gelenlerin yanında kendilerine çeki düzen vermeye çalışmış sarhoşlar ve sokak serserilerinden oluşan[1] büyük bir kalabalığın eşliğinde Barbaros Bulvarı'ndan geçerek defnedildiği yere ulaştırıldı. Mezarı bugün Kartal Merkez Mezarlığı'ndadır.[7]

Ailesi

Çocukluğunu geçirdiği Bodrum'da beraber olduğu ailesi ile ilgili çok sınırlı kaynakta belli başlı bilgiler bulunmaktadır. Annesi hakkında herhangi bir bilgi olmamasına rağmen babası ve kardeşi ile ilgili aşağıdakiler söylenebilir.
Babası Hasan Fehmi Kolaylı

Soyadı Kanunu çıkınca aslen Samsun'un Bafra ilçesine bağlı Kolay beldesinden olduğu için ailesine "Kolaylı" soyadını alan Hasan Fehmi Bey, Neyzen'in ifadesi ile annesi ile birlikte "yüzünde riyasız, masum bir insanlık ifadesi"[1] bulunan kültürlü, sanatsever ve Tevfik gibi nükteci bir Rüştiye öğretmeniydi.
Kardeşi Ahmet Şefik Kolaylı

Tevfik'e, anılarına ve eserlerine sahip çıkan, büyük önem veren ve ansiklopedilerde adının yer almasında büyük pay sahibi olan[1] Şefik Bey sığır vebası, tavuk kolerası aşısı, antraktsa teşhis çiçek aşısı ve Anadolu keçilerinin plöro-paömonisi konularında çalışmalar yapmış bir bakteriyologdu. İstiklal Savaşı'ndan sonra atandığı Pendik Bakteriyolojihanesi'nde 1939 yılına kadar müdürlük, 1939-1945 yılları arasında Tarım Bakanlığı teftiş heyeti üyeliği ve bundan sonra 1951'e kadar da Tarım Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığı yapmıştır.

Sanatı

Neyzenlikteki ustalığıyla beraber, hiciv sanatını kullanarak şiirlerinde toplumdaki eşitsizliğe, haksızlığa ve zulme, siyaset ve dini baskı ve çıkarcılığa değindi.

Edebiyatı

Neredeyse tüm hayatı boyunca baskı ve zulme karşı çıkan Tevfik'in şiirlerindeki yergi ve taşlamaları onu bu türde Nef'i ve Eşref'ten sonra en önemli üçüncü edebiyatçı konumuna getirmiştir.[kaynak belirtilmeli] Şiirlerinde sık sık, 1900'de yazdığı Sahne-i Ömrümden Nefs-i Emmareye Hitabım[8] şiirinin ilk kıtasındaki gibi müstehcen sözlere ve bu yolla yapılan taşlamalara rastlanır:
“ Alemin bağ-zârını sikeyim!
Sümbül ü verd ü nârını sikeyim!
Andelib-i nizârını sikeyim!
Hâsılı nev-baharını sikeyim! ”

Bu isyan tarzı ve Osmanlı döneminde yazdığı eserler defalarce jurnallenmesine ve tutuklanmasına sebep olmuştur. Cumhuriyet döneminde ise yine mevcut rejime ve Atatürk'ün devrimlerine, ilkelerine karşı çıkanlara göndermelerde bulunmuş, Atatürk'ün ölümünden sonra 1938'de aşağıdaki O ölmedi adlı şiiri kaleme almıştır:
“ Tanrı ölmez, O dilerse görünür bir müddet,
Kaybolunca O’nu kalbinde bulur her millet.
Biliyormuş kaderin cilvesini evvelce,
Bütün ecrâm-ı semâ yasla büründü o gece.
Yaklaşan bir acı önce güneşi korkuttu,
Ay tutuldu diyemem gökyüzü mâtem tuttu.
Ata geçtin ebedin mevki-i müstahkemine
Bir direktif veriyor arza, beşer âlemine!
Bize ilhâm ile isâl ediyor her haberi,
Ki O’nun kudret-i külliye, emirber neferi.
Bağladı dâr-ı fenânın ebede telsizini,
Güdelim açtığı yollardan mübârek izini.
Atatürk’ ün beşere sunduğu peymânı budur:
Atatürk’ e inananlar er olur, sulhu korur! ”

Eserleri

Vikikaynak'ta Neyzen Tevfik
ile ilgili metin bulabilirsiniz.
Şiir kitapları

   Hiç, 1919
   Azâb-ı Mukaddes, 1949

Besteleri


   Nihavent Saz Semaisi
   Şehnazbuselik Saz Semaisi
   Taksimler taş plak

Fıkra

Halk arasında neyzenliğinin ve şiirinin yanı sıra fıkralarıyla da tanınır fakat ağızdan ağıza aktarılan bu unsurlara edebiyat dünyasındaki kaynaklarda rastlamak çok zordur. Başlıca bilinen fıkraları şunlardır:

   Padişahçılık
   Hamam sefası
   Edep
   Kırk yıllık ölü

Kaynakça

Wikipedia

Bu konuyu yazdır

  Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Alî “radıyallahü teâlâ anhüm” Menkıbeleri 3.Bölüm
Yazar: RasitTunca - 06-18-2018, 03:46 PM - Forum: Dini Hikayeler Evliya Kıssaları - Yorum Yok


Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Alî “radıyallahü teâlâ anhüm” Menkıbeleri 3.Bölüm

Kırkbesinci Menâkıb: Mûsâ kelîmullah “alâ nebiyyinâ ve
aleyhissalâtü vesselâm” hazretleri, varıp, Tûr-i Sînâda, Allahü
tebâreke ve teâlâ hazretleri ile mukâleme etdikde [konusdukda],
kelâm-ı Rabbânînin hazzından, bir mertebeye varırdı ki,
dünyâ ve içindekiler unutuldugu gibi, kendinden geçer, aklı basından
giderdi. O hâle geldikde, akllı olanlara nisbetle, ba’zı büyük
süâller sorardı ki, akla agır gelirdi. Bir günde vecd ve sekrleri
kemâle erdikde, süâl etdiler ki, (ey Hay ve Alîm! Ileride cihâna
gelecek olan ve bütün dinlerin hükmlerini yürürlükden
kaldıracak olan Muhammed kimdir. O Muhammed mi üstündür,
ben mi?) Allahü tebâreke ve teâlâ ve tekaddes hazretleri
buyurdu: (Yâ Mûsâ! Falan vâdiye var. Hayretler içinde kalacak
acâiblikler göreceksin.) Hazret-i Mûsâ da o vâdîye varıp, bir
mikdâr durdukda, gördü ki, bir kus, bir dal üzerine konar. Allahü
tebâreke ve tekaddes hazretlerinin kemâl-i kudreti ile nutka
gelip [konusmaga baslayıp], fasîh bir lisân ile, Mûsâ kelîm
“aleyhisselâm” hazretlerine selâm verip, der ki, yâ Mûsâ, sen
Rabbil’âlemîne münâcâtda ve arz-ı hâcetde süâl etdin ki; ben
mi yüksegim [üstünüm], yoksa Muhammed mi. Sen bilmez misin
ki, Enbiyâ ve Evliyâ, hepsi Onun nûrundan halk olunmusdur.
Dünyâda ve âhıretde âsıklarıdırlar ve Onu taleb ederler
[ararlar]. Mûsâ aleyhisselâm o kusdan vehm alıp, der ki, Allahü
teâlâ hazretleri için olsun bize haber veresin, kimsin ve adın nedir.
Seni gördüm, hayretde kaldım. Sözün bana gâyet te’sîr eyledi.
Bahtlılıga dil ve cânıma tatlı oldu. O kus da der ki, ben
Ebû Bekr-i Sıddîkın rûhuyum. Muhammed aleyhisselâm bu cihâna
gelip, devletle sark ve garbı alır. O zemân ki, Mekkeden
Medîneye hicret ederken, bir magaraya varırız. O magaraya
girdigimiz gibi, kapısına örümcekler ag örüp, güvercinler yumurta
çıkarır. Kâfirler bunları görmekle bize kötülük yapamazlar
[burada yoklar derler]. Sonra Fahr-i âlem ve Resûlü muhterem
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri asâyis etdikde,
çesidli mahlûklar gelirler. Hazret-i Resûl ekremden nasîb alırlar.
Sonra bir ejder [yılan] gelir. Bir kogukdan basını çıkarır.
Ben de mâni’ olup, onun murâdını almaga mâni’ olup, ökçemi
o delige tıkarım. Çâresiz kalınca ökçemi ısırıp, zehri bütün vücûduma
dagılacakdır.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, uy-
– 518 –
kudan uyanıp, rengimi degismis gördükde, süâl buyururlar.
Ben de olup-bitenleri huzûrlarına arz ederim. Dönüp o ejderhâya
hitâb edip, azarladıklarında, ejderhâ fasîh lisân ile cevâb
verir ki, yâ Nebiyyallah! Ben geldim ki, mubârek cemâlini göreyim.
Huzûr-u serîfinde îmân getirmekle maksadıma ereyim.
Sıddîk mâni’ olup, koymadı. Zor durumda kalıp, bir hatâ etdim.
Kereminizden afv buyurun. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkın da
bütün a’zâsını mubârek eliniz ile sıgayınız, zehr gayb olur; diyecekdir.
Ben o Sıddîkım ki, ejderhâları sıdkımla zebûn ederim.
Yâ Mûsâ! Senin asân ejderhâ oldu. Onun heybetinden korkup,
geri döndün. Bunu dedi. Zuhûr edip, o kus gitdi.
Sonra agaç basına bir kus dahâ geldi. Mûsâ aleyhisselâm
hazretlerine selâm verip, dedi ki, yâ Mûsâ! Sen Muhammed
Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile yarısamazsın.
Çünki, Muhammed Mustafânın “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” dîninde, her birgün ve gecede bes vaktde ezânlar
okunup, yeri ve gökü onun heybeti kaplar. Dîn-i Muhammedî
âsikâre olur. Sâir dinlerden ne varsa yürürlükden kalkar. Hazret-
i Mûsâ aleyhisselâm o kusa süâl buyurdu ki, ey kus. Bütün
sözlerin latîf ve mevzûn ve zarîf. Kimsin, söyle seni bileyim. O
kus dedi ki, ben Ömer-ül Fârûkun rûhuyum. Muhammed Mustafâ
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin âsıkıyım ve
hayrânıyım. Emvâlime [malıma] ve evlâdıma meylim yokdur.
Mekke-i mükerremede kamçımı yere sapladıgım zemân, rûm
kayserini tahtı üzerinden yıkarım. Bunu söyledi ve uçup gitdi.
Yerine bir baska kus geldi. O da Mûsâ aleyhisselâm hazretlerine
selâm verip, agzını açıp, hos sözler söyledi. Dedi: Yâ Mûsâ
bin Imrân! Hiç kimse Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerinden bahtlı gelmedi. O Muhammed
bütün âlemin sâhıdır. Bütün insanların matlûbu ve âlemlere
rahmetdir. Yine Mûsâ aleyhisselâm sordu ki, Allahü teâlâ hakkı
için söyle, sen kimsin. Onları bildim. Seni de bileyim. O kus
dedi, yâ Mûsâ! Ben Osmân-ı Zinnûreynin rûhuyum. Muhammed
Mustafâ hazretlerinin üçüncü yâriyim. Ben, Kur’ân-ı
azîm-üs-sânı toplarım. O Habîb bir kızını bana verir. O vefât
eder, yine bir kızını verir. O kızı da vefât edince, buyurur ki,
eger bir üçüncü kızım olsa idi, onu da sana verirdim. Ve benim
dünyâlıgıma aslâ iltifât etmez. Yâ Mûsâ! Dünyâda sen Su’ayb
– 519 –
peygamber “salevâtullahi alâ nebiyyinâ ve aleyhi ve sellem”
hazretleri ile on sene müserref olursun. Bunu dedi, o da uçup
gitdi. Onun yerine kus sûretinde bir sehsüvâr zât geldi. O da
Mûsâ aleyhisselâm hazretlerine selâm verip, konusmaya baslayıp,
der ki, yâ Mûsâ kelîm! O Muhammed Mustafâ hazretleri ki,
Allahü tebâreke ve teâlâ ve sânühü hazretleri onun hakkında,
(Sen olmasaydın eflâki yaratmazdım) ve (Elbette sen huluk-i
azîm üzeresin) buyurmusdur. Bunun misâli âyet-i kerîmeler
gönderir. Enbiyâdan bir kimsenin ondan efdal olmak ihtimâli
olur mu? Hazret-i Mûsâ “aleyhisselâm” der ki, söyle sen kimsin,
bileyim. O kus der ki, ben Aliyyül Mürtedânın rûhuyum. Muhammed
Mustafâ hazretlerinin dogru yâriyim. O Muhammed
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” geldigi vakt, zemân yenilenir.
Onun serefli zemânına yetisip de dîne gelmiyenin vay basına gelen
belâ ve helâke. Yâ Mûsâ! Benim sözüm çokdur. Ugrarım bir
behâdır ere. Yâ Mûsâ “aleyhisselâm” hazretleri, onu yere yıkıp,
gögsü üzerine çıkarım. Zebûn olup, aglar. Cân ve cigerini daglar.
Ben ona o hâlde derim; ey Pehlivân. Bir cândan ötürü bunca
feryâd ve fîgân nedir? O der ki; er öldügü için aglamaz. Zîrâ
koç, her zemân kurban içindir. Ama, beni yere düsüren ve ömür
ipimi kesen Alî mi ola, yoksa Alî gibi bir er mi ola. Adı-sânı belli
server mi ola. Ben de Alî oldugumu ona bildiririm. Sonra kasd
edip, onu öldüreyim. Der ki; (Sen ben Alîyim diyorsun. Alî isen
hani sahâvetin. Sana sahî [cömerd] derler. Simdi beni öldürüp,
kanımı yere dökmek istersin. Bu cömerdlik isi midir. Cömerd
odur ki, aglamısı güldürür. Nerede kaldı ki, dirileri öldürsün.
Onun için aglarım yâ Alî. Sana kanımı halâl eylerim. Lâkin Çin
pâdisâhının kızına âsıkım. Senin basını benden agırlık istediler.
Atına bin, elbisesini giy gel, sana kızı verelim dediler. Ben de
geldim ki, senin ile murâdıma ereyim. Sen simdi beni murâdıma
kavusdurmamak istersin.) Bunu ki söyler. Ben de üzerinden
kalkarım. Gel simdi basımı kes ve elbisemi giy. Ve atıma bin.
Gidip, agırlıgını ver. Tâ ki murâdına erisesin. O da bu isâreti
benden görünce, diye ki, dünyâda senden baskasına yasamak
harâmdır. Hâsâ, sümme hâsâ. Seni kılınç ile degil, belki gül ile
vurayım. O sâatde karsımda sehâdet parmagını kaldırıp, sıdk ile
îmân getirir. Sonra onu sevgilisinin yanına gönderir, hasretine
kavus, derim. Bu sözleri söyleyip, o kus da yukarı uçdu.
– 520 –
Sonra sayısız kuslar gelip, her birisi Mûsâ aleyhisselâm hazretlerine
konusurlar. O kadar konusurlar ki, Mûsâ aleyhisselâm
hayretler içinde kalır. Derler ki; yâ Mûsâ! Biz hepimiz Muhammed
Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
ümmetleriyiz. Yeryüzünde her gün bes kerre münâcât edip, Allahü
tebâreke ve teâlâ hazretlerinden dürlü hâcet dileriz [isteklerde
bulunuruz]. Yâ Mûsâ! Sen ise yetmis günde bir Tûr dagına
varırsın. Hâcetlerini arz edersin. Yâ Mûsâ! Allahü tebâreke
ve teâlâ hazretlerinden, sen dilek diledin ve dedin ki: (Yâ Rabbî!
Bana kendini göster, sana bakayım.) Allahü Sübhânehü ve
teâlâ sana buyurur: (Sen beni hiçbir zemân göremezsin. Fekat,
su karsıki daga bak. Eger o dag yerinde durur ise, sen beni görürsün.)
Beyt:
Dîdârına ey dilber, Mûsâ nasıl katlanır,
Daglar ki karâr etmez, yüzündeki envâra.
Muhammed o Muhammeddir ki, bindigi Burakdır ve Kabe
kavseyn menzilidir, bir sâatde dokuz felekden geçip, cevlân
eder. Hazret-i Bâri’yi yalnız seyr eder ve gâh göklere çıkar ve
gâh yere iner. Kim ola ki, Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretlerinin menziline erer. Yüzyirmidört bin Enbiyâ
“aleyhimüssalevât” ve yüzkırkdört Evliyâ tabakasının
hepsi, Muhammed Mustafânın hayrânıdır. Hepsi onun askerleridir
ve O onların sultânıdır.
Nazm:
Sad hezârân sükr minnetdir bize,
Hem size, hem bize, cümlemize.
Mustafânın ümmetiyiz sükr biz,
Biz günâhkârlara sefî’ ol azîz.
Odur hem rahmeten lil âlemîn,
Onu sevenler atesden oldu emîn.
Söz temâm oldu azîzim anlıya,
Bu sözü kim anlıya kim dinliye.
– 521 –
Akserâylı Îsâ miskin kim ola,
Tâ Muhammed Mustafâ medhin kıla.
Üstâdından eger nevben söyledi,
Nazma getirdi ve bünyâd eyledi.
Benden o üstâdıma bin kerre selâm,
Ondan açıldı bize isbu kelâm.
Hiç kemâl degildir o Muhammede,
O iki âlem murâdı Ahmede.
Bizdeki sözü ki dillerde doga,
Afv edile cümleye rahmet yaga.
Yâ Rabbî! Dogru yoldan ayırma,
Son nefesde îmândan ayırma.
Ma’lûm olsun ki, Akserâylı Îsâ, Bâbâ hazretlerinin talebesidir.
Yine bu medh, (Tezkire)den alınmısdır. Orada manzûm yazılmısdır.
Lâkin naklini ihtisâr için nesir ile yapdık. (Diger Na’t)
yine (Tezkire)de hazret-i Bâbâdan nakl edilmisdir “kuddise sirruh”.
Nazm:
Geldi yine ask bülbülü,
Doldu sadâ-yı Mustafâ “aleyhisselâm”.
Açıldı mü’minler gülü,
Erdi nisân-ı Mustafâ “aleyhisselâm”.
Söyler tûtîler zevkle,
Rahmet saçıldı gül ile.
Âlem dolu bedr nûr ile,
Devr-i zemân-ı Mustafâ “aleyhisselâm”.
Melekler çün arsda durur,
El kavusdurup, saf saf yürür.
Hepsi salevât getirir,
Bahr-ı revân-ı Mustafâ “aleyhisselâm”.
O sâh-ı mâzag-el basar,
Bir kez aya kıldı nazar.
Ay oldu vensakkal kamer,
Gökler ayân-ı Mustafâ “aleyhisselâm”.
– 522 –
Bezediler Cennetleri,
Karsı çıkdı bin bir hûrî.
Çagrısırlar ol her biri,
Derler ki, hani Mustafâ “aleyhisselâm”.
Bası açık-yalın ayak,
Mahserde gezer bu yayak.
Ona ne hulle, ne burak,
Neyler cânânı Mustafâ “aleyhisselâm”.
Resûl ile gâra giren,
Ankebût esigin uran [örümcek esigini ören].
Ejder tabanını soran [ısıran],
Sıddîkdır yâr-i Mustafâ “aleyhisselâm”.
Kâ’bede kamçısını kakan,
Kayseri tahtından yıkan.
Ömerdir üstüne çıkan,
O açdı ser’-i Mustafâ “aleyhisselâm”.
Ehl-i hayânın ma’deni,
Kör olsun sevmiyen onu.
Cem’ etdi Osmân Kur’ânı,
Duyuldu ser’-i Mustafâ “aleyhisselâm”.
Gelin, olun sekden berî,
Serveridir o din erî.
O, vardı, yıkdı Hayberi,
Alîdir yâr-i Mustafâ “aleyhisselâm”.
Bu onsekiz bin âlemin,
Bütün cinnînin ve âdemin.
Cümle arab ve acemin,
Dîn-i îmânı Mustafâ “aleyhisselâm”.
Kim ki yolunu tutup gide,
Yol içinde mi’râc ede.
Koyma âcizi tamûda [nârda],
Cümleye cândır Mustafâ “aleyhisselâm”.

– 523 –
Ey Ebû Bekr! Sen hilâfet burcunun günesisin,
Hem Ömer-ül Fârûk, fethler yapıp, islâmı yayandır.
Osmân-ı Zinnûreyn kalbinin kanı ile boyadı Furkânı,
Aliyyül Mürtedâ rikâbda kılınçla yardı düsman saflarını.

Çâr-ı divâr-ı serây-ı dîn-i Ahmed Çâr-ı yâr,
Ya’nî Ebû Bekr ve Ömer ve Osmân ve Alî nâmdâr.
Cennet içre onların ervâhını sâd eylesin,
Ol kerîm-ü ol rahîm ve o gafûr Girdigâr.

Serverimiz yâr-i oldu çâr-ı yâr bâ vefâ,
Yâr Ebâ Bekr oldu fâik der-i bâ sıdk ve safâ.
Çekdi o, onun yolunda sikâyet etmeden çok cefâ,
Seyyidimiz yârımızdır çâr-ı yâr-i Mustafâ.
Birinin nâmı Ömer ki, o adliyle meshûrdur,
Küfr zulmetini ve dalâleti def’ eden bir nûrdur.
Sevmiyen makhûr ânı her kim sever mensûrdur,
Seyyidimiz yârımızdır çâr-ı yâr-i Mustafâ.
Biri zinnûreyn-i tâbân hazret-i Osmândır,
Tugyânı, cehli kesen ve câmi’i Kur’ândır.
Sâhib-i hilm ve hayâ ve kâmil-i îmândır,
Seyyidimiz yârımızdır çâr-ı yâr-i Mustafâ.
Birisi kân-ı sehâvetdir sehî düldül süvâr,
Heybet-i seyfin görenler dediler bî ihtiyâr.
Kılıç yalnız Zülfikârdır, yigit ancak Alîdir,
Seyyidimiz, yârımız, çâr-ı yâr-i Mustafâ “aleyhisselâm”.
Kırkaltıncı Menâkıb: Allahü Sübhânehü ve teâlâ azze sânühü
mi’râc gecesi, Fahr-i âlem seyyid-i veled-i âdem Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimiz hazretlerinin mubârek
terinden kızıl gül halk etdi [kırmızı gül yaratdı]. Allahü
tebâreke ve teâlâ Lût kavmini helâk etmege Cebrâîl aleyhisselâm
hazretlerini gönderdi ki, o zemân da Cebrâîl o gecenin siddetinden
terledi. Allahü teâlâ hazretleri onun mubârek terin-
– 524 –
den ak [beyâz] gülü halk etdi [yaratdı]. Mi’râc gecesi Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buraka binip, burak da,
göklere götürürken terledi. Burakın o terinden Allahü teâlâ
celle sânühü sarı gülü halk eyledi. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk
“radıyallahü teâlâ anh” islâm serefi ile müserref oldukda, nübüvvet
heybetinden terledi. Allahü tebâreke ve teâlâ ve tekaddes,
onun mubârek terinden sünbülü halk etdi. Ömer “radıyallahü
teâlâ anh” hazretleri islâm serefi ile müserref oldukda; Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, kucaklayıp,
siddetle sıkdıkda, o ızdırâbdan terledi. Onun terinden, yerlerin
ve göklerin Hâlıkı, menekseyi yaratdı. Hazret-i Osmân
“radıyallahü teâlâ anh” da islâm serefi ile müserref oldukda,
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin ayagının
tozuna yüzünü sürdüklerinde, hayâsından, terledi. Rabbil’âlemîn
o terden yâsemîni halk etdi. Hazret-i Alî “radıyallahü
teâlâ anh” dünyâya gelip, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri serefli besikleri üzerine, devlet ve
se’âdetle müteveccih oldukda, Aliyyül Mürtedâ hazretleri, besiklerinde
uyurken, Resûlullahın emsâline rastlanmıyan güzel
kokusunu alıp, Hakkı gören gözlerini açıp, Resûlullahın nûr saçan
mubârek yüzünü görünce terledi. Allahü teâlâ azze ve celle
onun terinden zanbagı yaratdı. Her zemân vücûd-u serîfleri
bu zikr olunan güzel kokular gibi kokardı. Terledikçe mubârek
terleri de öylece kokardı. Yanlarında bulunanlar bu kokuyu duyarlardı.
Surası muhakkakdır ki, Çihâr yâr-i güzîn “radıyallahü anhüm”
hazretlerinin menâkıb-ı serîflerinden bu kitâbda toplananlar,
onların fazîletleri ve büyüklükleri yanında, bütün yıldızlara
nazaran bir yıldız, deryâya göre bir damla veyâ bir gülistândan
bir gül kadardır. Bunca acz ile ve taksîr ile ve denâet ile öyle
sânı yüce serverlerin vasfını ve medhini etmek ve onların
medh edicisi ve vasflarını dile getirici olmakdan maksad odur
ki, Süleymân aleyhisselâm hazretlerine, bunca kıymetli cevherler
ve pahâlı esyâlar hediyye eden pâdisâhlar arasında, çekirgenin
budunu hediyye getiren karınca misâli veyâ hazret-i Yûsüf
aleyhisselâtü vesselâm hazretlerinin satıs meydânında satıldıgı
zemân, pahâlı mallar ve kıymetli kumaslar ile almak istiyen
zenginler arasında, birkaç iplikle müsteri olan ihtiyâr kadının
– 525 –
misâli gibi olup, dikkatle nazar edenlere ziyâde te’accübden
gülme ve tebessüm hâsıl olur. Nitekim, ba’zı kitâblarda bildirildigi
seklde, digerlerinin yanında karınca ve koca karı seyr edenleri
güldürmüsdür. Nazar edenler [bakanlar] birbirine istihzâ
yolu ile gösterip, derler ki, bak, bak bu karıncaya ki, çekirge budunu
hazret-i Süleymân aleyhisselâma, (dünyâ pâdisâhı ve hem
âhıret pâdisâhıdır) peskes [hediyye] götürmüsdür. Bu ihtiyâr
kadın ki, hazret-i Yûsüf aleyhisselâm gibi bir güzellikler sâhibine
birkaç parça iplikle gelip, müsteri olmusdur. Bunca zemândan
beri nakl edenler, karıncayı pâdisâhlar arasından, ihtiyâr
kadını da zenginler arasından çıkarmamıslardır. Bu mücrim ve
âsî ve fakîrin, en büyük murâdı odur ki, mahser meydânında
görünen ve görünmiyen kusûrlarımıza bakılmadan, Çihâr yâr-i
güzîn “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerini vasf ve medh
eden ve sevenler zümresinden ayrılmamalıdır. Yâ Rabbî! Bizi
Senin sevgin ile ve Senin indinde sevgili olanların sevgisi ile
rızklandır. Âmîn.
Sultân-ı serîr-i mülk-i esrâr,
dâmâd-ı Nebî Aliyy-i kerrâr.
Sems idi vücûdü filhakîka,
dördüncüde etdi, nûrun izhâr.
Gün gibi vilâyetin cihâna,
Izhâr buyurdu, Rabb-i settâr.
Sibtayne peder, Resûle dâmâd,
hakk-ı serefi olunmaz inkâr.
Hayber siken-ü Amr fikender,
ol pâdiseh-i gürûh-i ebrâr.
A’dâsına seyf-i kahri, Dûzâh,
ahbâbına cûdü lutfi, gülzâr.
Âlemde anın uluvvi sânın,
idrâk-i lebîb, emr-i düsvâr.

Ebû Bekr-i Sıddîk ile Alî bin Ebî Tâlibin “radıyallahü anhümâ”
Münâzarası:
Birgün Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin hücre-i mubârekelerinin
[evlerinin] kapısına geldikde, Alî bin Ebî Tâlib
“kerremallahü vecheh” hazretleri de gelmisdi. Ebû Bekr “radıyallahü
anh” geri durup, Alîye “radıyallahü anh” buyurdu ki,
yâ Alî! Evvelâ sen dâhil ol [eve gir]. Hazret-i Alî buyurdu ki:
Yâ Ebâ Bekr! Önce sen gir ki, her iyilikde önde olan, her hayrlı
isde önde olan, herkesi geçen sensin. Ebû Bekr hazretleri buyurdu
ki: Sen önce gir yâ Alî! Resûlullaha “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” dahâ yakın sensin.
Hazret-i Alî buyurdu ki: Yâ Ebâ Bekr! Ben o kimsenin
önünde nasıl giderim ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” buyurdu ki: (Ümmetimden Ebû Bekrden dahâ üstün
bir kimse üzerine günes dogmadı.)
Ebû Bekr “radıyallahü anh” buyurdu ki: Ben bir kimsenin
önüne nasıl geçeyim ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” Fâtıma-tüz-zehrâyı “radıyallahü teâlâ anhâ” sana verdiği
gün, (Kadınların en iyisini, erkeklerin en iyisine verdim)
buyurdu.
Alî “radıyallahü anh” buyurdu: Ben o kimsenin önünce gitmem
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri,
(Ibrâhîm aleyhisselâmı görmek istiyen Ebû Bekrin yüzüne
baksın!) buyurdu.
Ebû Bekr “radıyallahü anh” buyurdu: Senin önüne geçemem.
Çünki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu:
(Âdem aleyhisselâmın hilm sıfatını ve Yûsüf aleyhisselâmın
ahlâkını görmek isteyen, Aliyyül mürtedâya baksın!)
Hazret-i Alî buyurdu: Ben bir kimsenin önünce geçemem
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bu-
– 527 –
yurdu: (Yâ Rabbî! Beni en çok seven ve Eshâbımın en iyisi
kimdir.) Nidâ erisdi ki; (Yâ Muhammed “aleyhisselâm”! Ebû
Bekr-i Sıddîkdır) buyuruldu.
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu: Ben bir kimsenin
önünce varamam ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” buyurdu: (Ilmi bir kimseye veririm ki, Allahü teâlâ onu
sever. Ben de onu severim.) Ya’nî o Aliyyül mürtedâdır. [Ya’nî
ilm sehrinin kapısı sen oldun.]
Aliyyül mürtedâ buyurdu: Ben o kimsenin önünce gitmem
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu:
(Cennetin kapıları üzerinde, Ebû Bekr habîbullah yazılıdır.)
Ebû Bekr “radıyallahü anh” buyurdu: Ben bir kimsenin
önünce gitmem ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri Hayber gününde bayragı sana verdi, buyurdu:
(Bu bayrak Melik-i gâlibin, Alî bin Ebî Tâlibe hediyyesidir.)
Alî “radıyallahü anh” buyurdu: Ben bir kimsenin önünce
gitmem ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdu: (Yâ Ebâ Bekr! Sen bana gören göz ve isitir kulak
gibisin.)
Ebû Bekr “radıyallahü anh” buyurdu: Ben bir kimsenin
önünce gitmem ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri buyurdu: (Kıyâmet günü, Alî, Cennet hayvanlarından
birine binmis olarak gelir. Cenâb-ı Hak buyurur ki, Yâ Muhammed
“aleyhisselâm”! Senin baban Ibrâhîm Halîl, ne güzel babadır.
Senin kardesin Alî bin Ebî Tâlib ne güzel kardesdir.)
Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: Ben bir kimsenin
önünce gitmem ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri buyurdu ki; (Kıyâmet günü, Cennet meleklerinin
reîsi olan Rıdvân adındaki melek, Cennete girer. Cennetin
anahtârlarını getirir. Bana verir. Sonra Cebrâîl aleyhisselâm gelip,
yâ Muhammed! Cennetin ve Cehennemin anahtârlarını
Ebû Bekr-i Sıddîka ver. Ebû Bekr, istedigini Cennete, diledigini
Cehenneme göndersin der.)
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu: Ben bir kimsenin
önünce gitmem ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri buyurdular ki; (Alî bin Ebî Tâlib, kıyâmet
– 528 –
günü benim yanımdadır. Havz ve kevser yanında benimledir.
Sırat üzerinde benimledir. Cennetde benimledir. Allahü teâlâyı
görürken benimledir.)
Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu: Ben bir kimsenin
önünce gitmem ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
buyurdu: (Eger Ebû Bekrin îmânını, bütün mü’minlerin
îmânı ile tartsalar, Ebû Bekrin îmânı agır gelir.)
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu: Ben bir kimsenin
önünce gitmem ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” buyurdu: (Ben ilmin sehriyim. Alî bunun kapısıdır.)
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu: Ben bir kimsenin
önünce gitmem ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri buyurdu: (Ben sâdıklıgın sehriyim. Ebû
Bekr, bunun kapısıdır.)
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: Ben bir kimsenin
önünce gitmem ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” buyurdu ki, (Kıyâmet günü Alî bin Ebî Tâlib, bir güzel
ata bindirilir. Görenler, acabâ bu hangi Peygamberdir, der. Allahü
teâlâ, bu, Alî bin Ebî Tâlibdir, buyurur.)
Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu: Ben bir kimsenin
önünce gitmem ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri buyurdu: (Ben ve Ebû Bekr, bir toprakdanız.
Tekrâr bir olacagız.)
Ebû Bekr “radıyallahü anh” buyurdu: Ben bir kimsenin
önünce gitmem ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri buyurdu: (Allahü teâlâ buyurur ki: Ey Cennet, senin
dört köseni, dört kimse ile bezerim. Biri, Peygamberlerin üstünü
Muhammed “aleyhisselâm”dır. Biri, Allahdan korkanların
üstünü Alîdir. Biri, Fâtıma-tüz-zehrâdır, kadınların üstünüdür.
Dördüncü kösesindeki de, temizlerin üstünü Hasen ile Hüseyndir.)
Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu: Ben bir kimse önünce
gitmem ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdu: (Sekiz Cennetden söyle ses gelir. Ey Ebû Bekr!
Sevdiklerin ile birlikde gel! Hepiniz Cennete giriniz!)
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyur-
– 529 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:34
du ki: Ben bir kimsenin önünce gitmem ki, Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu: (Ben bir agaca benzerim!
Fâtıma, bunun gövdesidir. Alî budagıdır. Hasen ve Hüseyn,
meyvâsıdır.)
Alî “radıyallahü anh” buyurdu: Ben bir kimse önünce gitmem
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu:
(Allahü teâlâ Ebû Bekrin bütün kusûrlarını afv etsin. Çünki O,
kızı Âiseyi bana verdi. Hicretde bana yardımcı oldu. Bilâl-ı Habesîyi
benim için alıp âzâd etdi.)
O iki server bu münâzaraya devâm ederlerken, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, hücre-i serîflerinden
[evlerinden] seslenip, buyurdular ki: (Ey kardeslerim, Ebû
Bekr-i Sıddîk ve Aliyyül mürtedâ “radıyallahü anhümâ”! Artık
içeri girin. Cebrâîl aleyhisselâm gelmisdir ve haber verir ki, yedi
kat göklerin ve yedi kat yerlerin ehli size nazar etmekde toplanmıslardır.
Eger siz kıyâmete kadar birbirinizi medh etseniz,
Allahü teâlâ yanındaki kıymetinizi anlatamazsınız.) Ikisi birbirine
sarılıp, birlikde Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
huzûruna girdiler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” bunlara teveccüh edip, buyurdular ki, (Allahü teâlâ ikinize
de yüzbinlerle rahmet etsin. Ikinizi sevenlere de yüzbinlerle
rahmet etsin. Ve düsmanlarınıza da, yüzbinlerle la’net olsun!)
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, (Yâ Resûlallah!
Ben Alînin düsmanına sefâ’at etmem.) Alî “radıyallahü
teâlâ anh” dedi ki, (Yâ Resûlallah! Ben Ebû Bekrin düsmanına
sefâ’at etmem. Basını kılınç ile bedeninden ayırırım.) Ebû Bekr
“radıyallahü anh” dedi ki, (Ben senin düsmanlarına kevser havzından
su vermem.) Alî “radıyallahü anh” da dedi: (Ben senin
düsmanlarını sırat üzerinden geçirmem.)
NÜKTE: Eger melekler; (Yâ Rabbî! Yeryüzünde fesâd çıkaracak
ve kan dökecek olan insanları niçin yaratıyorsun) [Bekara
sûresi 30.cu âyet-i kerîmesi meâli] demeseler idi, Âdem
aleyhisselâmın ilmi meydâna çıkmaz idi. Eger Nemrûd ates
yakmasa idi, Ibrâhîm Halîl aleyhisselâm hazretlerinin serefi
meydâna çıkmaz idi. Eger Ebû Cehlin câhillik inâdı ve inkârı
olmasa idi, Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin menâkıb-ı serîfleri ayân olmazdı [açıga çıkmazdı].
Eger seytânın vesvesesi olmasa idi, Aliyyül mürtedâ
– 530 –
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin merdligi âsikâre olmazdı.
Eger râfizîler olmasa idi, Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Alî “radıyallahü
teâlâ anhüm” hazretlerinin fazîletleri ayân olmazdı
[açıga çıkmazdı].
Buyurulmusdur ki, Müceddidiyye yolunun büyüklerinin silsilesinin
nisbet-i küllîleri Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ
anh” hazretlerine ulasır. Nisbet-i cüz’iyyeleri Aliyyül mürtedâ
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine varır. Bu münâsebetle, bu
bâbda, onların ahvâlinden, bir mikdâr zikr olunur. Ma’lûm olsun
ki, adı geçen meshûr dedem, Seyyid Muhammed, (Bâbâ)
denilmekle meshûr olmusdur. Onlar hazret-i Molla Ilyâsdan kemâle
erisip, onlardan me’zûn olmusdur. Onlar hazret-i Dervîs
ahî Hüsrev Sâhîden, onlar Mevlânâ Sun’ullah Güze Kenânîden,
onlar Mevlânâ Alâ’üddîn-i Mektebdârdan, onlar Mevlânâ
Sa’deddîn-i Kasgârîden, onlar Mevlânâ Nizâmüddîn-i Hamûsdan,
onlar Hâce Alâ’üddîn-i Attârdan, onlar Hâce Behâeddîn-i
Naksibendiden, onlar Emîr Gilâlden, onlar Hâce Muhammed
Bâbâ Semmâsîden, onlar Hâce Alî Râmîtenîden, onlar Hâce
Muhammed Incirfagnevîden, onlar Hâce Ârif-i Rivegerîden,
onlar Hâce Abdülhâlık Goncdüvânîden, onlar Hâce Yûsüf-i
Hemedânîden, onlar Hâce Ebû Alî Farmedîden, onlar Seyh
Ebûl Kâsım Gürgânîden, onlar Seyh Ebûl Hasen Harkânîden,
onlar Sultân-ül-ârifîn Bâyezîd-i Bistâmîden, onlar Ca’fer-i Sâdıkdan,
onlar Kâsım bin Muhammed bin Ebû Bekr-i Sıddîkdan,
onlar hazret-i Selmân-ı Fârisîden ve onlar Ebû Bekr-i Sıddîk
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden ve onlar, risâlet penâhî
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden me’zûn olmus,
kemâle erismislerdir. Seyh Ebûl Kâsım bir nisbet ile de
Seyh Ebû Osmân Magribîden ve onlar Ebû Alî Kâtibden ve
onlar Ebû Alî Rodbârîden ve onlar Cüneyd-i Bagdâdîden ve
onlar Sırrı Sekâtîden ve onlar Ma’rûf-i Kerhîden ve onlar Dâvüd-
i Tâîden ve onlar Habîb-i Acemîden ve onlar Hasen-i
Basrîden ve onlar hazret-i Aliyyül mürtedâdan, onlar hazret-i
risâlet penâhdan “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kemâle
gelmislerdir. Ca’fer-i Sâdık “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin
bir nisbeti de yüksek dedeleri hazret-i Muhammed Bâkırdan,
ona da kendi babaları hazret-i Alî Zeynel’âbidînden, ona
da kendi babaları Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden,
ona da kendi babaları emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî
– 531 –
“kerremallahü vecheh”den gelmekdedir. Mesâyıhın yolundan
olan “kaddesallahü ervâhehümül’azîz” ehl-i beytin silsilesi, seref
ve izzetleri sebebi ile (Silsile-i zeheb) diye adlandırılmısdır.
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine varan
silsileye (Sıddîkıyye) denilmisdir. Üveysîler, o tâifelerdir
ki, onlar zâhirde bir pîr-i mürsid-i kâmile hizmet eylemeyip,
âlem-i ma’nâda bir azîzin rûhâniyyetinden terbiye olurlar. Veyâ
hazret-i Hızır aleyhisselâmdan terbiye olup, feyz alırlar.
Müceddidiyyenin ma’nâsı odur ki, Allahü teâlâdan baska olan
seylerin izlerini, te’sîrlerini gönül levhasından kazıyıp, Allahü
tebâreke ve teâlâ hazretlerini gönlüne naks etmekdir. Bu anlatılan
açıklama, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin
menâkıb-ı serîfleri anlatılırken adı geçen (Güzîde) risâlesinin
sâhibi, Seyyid Mahmûd-el Mulakkab bil azîz “kuddise
sirruh” hazretlerinin risâle-i serîflerinden nakl olunmusdur
ki, müceddidiyye yolunu açıklamakdadır.
(Bâbâ) hazretleri ki, dünyâdan ayrıldılar, kendi ogulları seyyid
Ahmed hazretlerine izn verip, irsâd makâmına ta’yîn buyurdular.
Seyyid Ahmed hazretleri dünyâdan göç etdiler. Kendi
azîz birâderleri, seyyid Mahmûd hazretlerine ki, (Azîz) ism-i serîfi
ile meshûr olmusdur, izn verip, irsâd makâmına ta’yîn buyurdular.
Ismâ’îl ismli bir küçük ogulları kalmıs olup, Mahmûd
hazretlerine vasıyyet buyurmuslar ki, Ismâ’îli terbiye eyle. Nasıl
ki, biz sana ısmarladık, sen de ona ısmarla. Seyyid Mahmûd
hazretlerinin iki mahdûm-ı mükerremleri sinn-i bülûgdan geçip,
kendilerinin yası altmısüçden geçmis olmakla ölümü arzû
eder oldular. Ba’zı tâlibler dediler ki, Sultânım, siz ölümü arzûlayıp,
durursunuz. Sizden sonra kimi ta’yîn buyurdunuz. Buyurdular
ki, pîrimizin vasıyyeti ile amel ederiz. Dediler, yâ mahdûm-
ı mükerreminiz, Seyyid Mustafâ hakkında ne buyurursunuz.
Kara Mustafâ cezb-ı kulûbda, Sultân Veleddir. Vasıyyete
ihtiyâcı yokdur. Ihvân-ı ehl-i basîrete ma’lûm oldu. Yerine kimin
geçeceginden bahs etmek kalb dagınıklıgıdır.
Yâ Rabbî! Bize hakkı hak olarak gösterip, ona uymak; bâtılı
bâtıl olarak gösterip, ondan kaçınmak nasîb eyle. Müslimân
olarak ölmemizi, sâlih kimseler zümresine katılmamızı nasîb
eyle. Zâlimlerin serrini üstümüzden gider. Mü’minlerin düâlarına
ortak eyle. Âmîn.

Bu konuyu yazdır

  Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Alî “radıyallahü teâlâ anhüm” Menkıbeleri 2.Bölüm
Yazar: RasitTunca - 06-18-2018, 03:37 PM - Forum: Dini Hikayeler Evliya Kıssaları - Yorum Yok


Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Alî “radıyallahü teâlâ anhüm” Menkıbeleri 2.Bölüm

Onüçüncü Menâkıb: Sahîh isnâd ile Atâdan, o da Abdüllah
bin Abbâsdan “radıyallahü teâlâ anhümâ” bildirilen hadîs-i serîfde,
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular
ki: (Kıyâmet günü bir nidâ edici, nidâ eder ki, Ehlullah olan
kalksın! Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Alî “radıyallahü teâlâ anhüm”
kalkarlar. Ebû Bekre denilir ki: Var, Cennet kapısında
dur. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin rahmeti ile, istediklerini
Cennete koy. Istemedigini de Allahü teâlânın kudreti ile
Cennete koyma. Ömere “radıyallahü teâlâ anh” denir: Var, mî-
– 463 –
zân [terâzî] yanında dur! Kimi istersen, Allahü teâlânın bereketi
ile mîzânını agır et. Kimi istersen, Allahü teâlânın bereketi
ile, mîzânını hafîf et. Osmâna “radıyallahü teâlâ anh” denilir.
Al bu asâyı. Var Kevser havzının yanına dur! Kimi istersen havuzdan
su içir. Kimi istersen içirme. Alîye “radıyallahü teâlâ
anh” denilir ki: Bu hulleyi giy! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri
bu hulleyi senin için hâzırlamısdır.)
Simdi, ey sünnîler, ehl-i sünnet i’tikâdında olan temiz müslimânlar!
Bu dört hâl, Çihâr yâr-i güzîn “radıyallahü teâlâ anhüm
ecma’în” hazretlerinin seref ve fazîletinin ifâdesidir. Ma’lûm olsun
ki, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin hulle giymesi,
ikbâl-i tâmdır. Kevser serâbı üzerine emîn olmak, Osmânın
“radıyallahü teâlâ anh” isi oldu. Adâlet terâzisini kendi fermânında
tutmak Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” isi oldu. Cennetde
tesarruf etmek Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” isi oldu.
Cümlesinden üstün ve efdaldir.
Ondördüncü Menâkıb: Ubeyy bin Kâ’b “radıyallahü teâlâ
anh”, Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinin
Kur’ân-ı kerîm okuyanlarının efdallerindendir. O rivâyet
etmisdir. Ben bir gün Vel-Asr sûresini, Resûlullahın “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-ı serîflerinde okudum. Bitirince,
dedim ki: Yâ Resûlallah! Vallahi, benim canım, babam
ve anam sana fedâ olsun ki, lutf eyleyip, bu sûre-i azîm-üs-sânın
tefsîrini beyân buyurun. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri buyurdular ki: Birinci âyet-i kerîmede meâlen,
(Allahü tebâreke ve teâlâ günün âhırine yemîn ederim) buyurmusdur.
Ikinci âyet-i kerîmede meâlen, (Elbette, Ebû Cehlin
isi ziyânda, zelîl ve bası asagıdadır) buyurmusdur. Üçüncü
âyet-i kerîmede meâlen, (Ancak îmân edenler) buyurması, Ebû
Bekr-i Sıddîk içindir. [ve devâmında meâlen] (Amel-i sâlih isliyenler)
buyurulması, Ömer-ül Fârûk içindir ki, çok amel isleyici
ve sükr edici ve iyi isler yapıcıdır. (Hakkı tavsiye ederler);
Osmân-ı Zinnûreyn içindir ki, sabr tutucu ve hayâ-hilm sâhibidir.
(Sabrı tavsiye ederler), Aliyyül Mürtedâ içindir ki, vefâkârdır
ve kendini hıfz edicidir.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Kelâm-
ı kadîm tefsîrinde, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ
– 464 –
anh” hazretlerini îmâna benzetdi. Ömer-ül Fârûk “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerini amel-i sâlihe benzetdi. Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerini hak isde vasıyyete denk etdi. Aliyyül
Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini, sabr isinde
vasıyyete benzetdi. Ebû Bekr “radıyallahü anh” îmân yerinde
oldu. Ömer “radıyallahü anh” amel yerinde oldu. Ömer Ebû
Bekrin fer’idir. Ebû Bekr îmân yerindedir. Îmân kalbin fi’lidir.
Ömer amel yerindedir. Amel bedenin fi’lidir. Kalb bedene tâbi’
degil, beden kalbe tâbi’dir. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin
Kur’ân-ı kerîminde okursun ve görürsün. Âyet-i kerîmede;
(Îmân edenler, sâlih amel isleyenler, hakkı tavsiye edenler,
sabrı tavsiye edenler) buyurulması, burada da, önce Allahü teâlâ
hazretlerini bilesin. Sonra Muhammed Mustafâ “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini bilesin ve dîn-i islâmı tutasın.
Dîn-i islâm üzerine sülûk edesin [ilerleyesin]. O Ebû Bekr
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini hak üzere halîfe ve imâm
bilesin. Ondan sonra Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini,
ondan sonra Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini,
ondan sonra Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini hak üzere
halîfe ve imâm bilesin. Ümîd olur ki, onların muhabbetleri hurmetine
müslimân dirilirsin ve kıyâmet günü müslimânlar safında
olup, müslimânlar zümresinde hasr olursun. Bütün siddetlerden
ve belâlardan emîn olasın, insâallahü teâlâ.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu:
(Her kim bir kerre nemâzda veyâ nemâz hâricinde Velasr
sûresini okursa, o kimse, Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinden
iki sey bulur. Biri dünyevî, biri uhrevî. Dünyevî olan
odur ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, ömrünün sonuna
kadar sabr mührünü vurur. Tâ ki, o kimsenin ölüm cihetinden
hiçbir korku ve sıkıntı önüne gelmez. Uhrevî olan odur ki, Allahü
tebâreke ve teâlâ hazretleri o kimseyi kıyâmetde hak ehli
ile ve kendi hâs kulları ile hasr eder. Tâ o kimsenin de gönlüne
yalnızlık ve kimsesizlik cihetinden bir korku ve yabancılık fikri
gelmez. Her bir okumaga bu iki ni’metin karsılıgı hâzırdır. Bu
Vel-asr sûresi hem hakkı zikr eder, hem sabrı zikr eder. Bu sûreyi
okuyanın, dünyâda ömrünün sonu sabr üzere olur. Âhıretde
hasrı, hak ehli ile olur. Âyetleri dörtdür. Kelimeleri ondörtdür.
Harfleri altmıssekizdir. Her âyetin sonunda çok tehıyyât
– 465 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:30
ve salavât ve her kelimenin sonunda çok berekât ve hayrât ve
harflerinin mukâbilinde çok derece ve hasenât vardır.)
Onbesinci Menâkıb: Bu haber, Çihâr yâr-i güzîn “radıyallahü
teâlâ anhüm” hazretleri hakkında meshûr haberlerden biridir
ve onların fazîlet ve serefleri beyânında vârid olmusdur. Onların
muhabbetleri bizim bedenimizde ve canımızda hayâtımız
gibi olmusdur. Cânımızda îmânımız gibi olmusdur. Elhamdülillah!
Onların muhabbet günesleri bundan da fazla olursa, lâyıkdırlar.
Eger yüz bu kadar veyâ bin bu kadar veyâ dahâ da fazla
olursa yine lâyıkdırlar. Hiçbir kimse, bu âna kadar onların dostlugundan
dolayı ziyân etmemisdir. Bundan sonra da etmez.
Hiçbir ferd bu zemâna kadar onlara düsmanlık yapmanın fâidesini
görmemisdir, zararını görmüsdür. Bundan böyle kıyâmete
kadar onlara adâvet sebebi ile bir fâide bulmak ihtimâli yokdur.
Mutlaka zarar vardır. O kimseler hem Muhammed Mustafânın
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” makbûlü ve mardîsi olur ve
hem Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin mahbûb ve memdûhu olur. Dahâ ne istersin. Bundan
ziyâde ne gerek. Oradan ki, niyyet himmetdir ve ta’rîf-i
muhabbetdir. Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretlerinin ve Çihâr yâr-i güzînin temiz olmalarında
ve büyüklüklerinde sek ve sübhe yokdur. Kur’ân-ı kerîmde geçen
âyet-i kerîmeleri zikr etdik. Menâkıb-ı serîflerinde ve o haberler
ve eserlerin çoklugundan ki, tafsîl etdik ki, serefli sânlarında
gelmisdir. Acaba o insâfsız ve mürüvvetsiz ve zâlim ve
münâfık kimseler, bu kadar Kur’ân-ı azîm âyetlerini ve bu kadar
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
hadîs-i serîflerini okur ve dinlerler de, niçin gönlünde tutmaz ve
inkiyâd ile kabûl etmezler. Göklerin ve yerin bile Çihâr yâr-i
güzînin serefinden haberleri vardır. Cennet ve Cehennem onların
nefesinden haberdârdır. Süflî âlem [dünyâ], üzerinde o büyükleri
tasıdıgı için iftihâr duyar [ögünür]. Levh ve kalemin her
ikisi, Çihâr yâr-i güzîni senâ eder. Ars ve Kürsînin her ikisi Çihâr
yâr-i güzîne düâ eder. Allahü teâlâ ve Resûli, Çihâr yâr-i
güzîni medh ederler.
[Meâl-i serîfi; (... Sabr edenler ...) olan Âl-i Imrân sûresi
17.ci âyet-i kerîmesi, Çihâr yâr-i güzîn ile alâkalıdır.] Saglam ri-
– 466 –
vâyet ile Abdüllah bin Abbâsın “radıyallahü teâlâ anhümâ” bildirdigi
hadîs-i serîfde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri, bir cemâ’ate karsı buyurdu ki, kıyâmet günü
olunca, herkesin niyyet ve himmeti, gam ve sıkıntıdan kendisini
kurtarmak olur. Önce gelenler ve sonra gelenler, murâdlı ve
murâdsız [istekli, isteksiz] bir meydânda toplanırlar. Kendi defterlerini
okumak üzerine ve kendi yönlerinin katılıgı üzerine ve
kendi iyi bahtını kabûl etmek üzerine veyâ Allahü teâlâ muhâfaza
etsin, kendi kötü bahtını kabûl etmek üzerine gönül verirler.
Eger bu tarafda söz söyler isek, söz uzar ise de, eger söylemeyip,
geçersek, gam ve gussada kalırız. Bunun için burayı uygun
bir seklde beyân edelim. Lâkin gönül katılıgı ve göz körlügü
fâide vermez. Âdem “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm”
hazretlerinin zemân-ı serîflerinden kıyâmet kopuncaya
kadar, her kim ki, vücûda gelmisdir, hepsi toplu olarak veyâ
müteferrik olarak temâmı toplanırlar. Bir kavm ayak üzerine
durmus, bir kavm dizleri üzerine durmus sekldedir. (Her ümmeti
dizleri üzerine oturarak toplanmıs görürsün!) buyurulmusdur.
[Câsiye sûresi 28.ci âyet-i kerîme meâli.] Kalbleri gögüsde
hurûsa gelmis, beyinleri dimâglarda cûsa gelmis olur.
Dizleri üzerine gelmis kimsenin gönlü sıkıntıda olur. Kendilerinden
bîzâr olurlar. Ümîd etdikleri seylere kavusamadıklarını,
lezzetlerden uzak olduklarını görürler. Gönüllerini [kalblerini]
kendi yapdıklarının ve dediklerinin cezâsı ile basbasa bırakırlar.
Büyük ve küçük günâhlıları, bir tarafda tutarlar. Kuvvetli
ve za’îf hasmları diger tarafda tutarlar. Mürâîlik, yankesicilik,
nemmâmlık, ikiyüzlülük perdelerini yırtarlar. [Ya’nî bu vasflar
açıga çıkar.] Dimâglarda, gönüllerde olan her ne varsa açıga çıkar.
Yâ se’âdet nûruna kavusur. Veyâ Allahü teâlâ korusun, sekâvet
ve zulmetine kavusur. [Sûrâ sûresi 7.ci âyet-i kerîmesinde
meâlen], (Bir fırkası Cennetde, bir fırkası Cehennemde olurlar)
buyuruldu. Mü’min ve kâfirin basdan gidecekleri yer belli olur.
Bu bâbda bu kadar yazıldı.
Biz bîçâreler ve derdine dermân arayanlar. Ne edelim, ne
yapmaga kâdiriz. Biz nasîbsiz kimseler, kime ne söyliyelim, kime
ne aglayıp, sızlayalım. Keski, annemizden dogmıyaydık. Veyâ
çocuk iken ölse idik. [Meryem sûresi 23.cü âyet-i kerîmesinde;
Îsâ aleyhisselâmın dogumu zemânında; hazret-i Meryemin;
– 467 –
(Ne olaydı bu hâlden evvel ölmüs olsaydım; unutulup gitseydim)
dedigi bildirilmekdedir.] Yâ Rabbî! Sana karsı aglayıp-sızlayalım.
Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerini sana sefâ’atçi getirelim. Sonra Çihâr yâr-i güzîn
“radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerini de sana sefâ’atçi getirelim.
Evet, evet. Vallahi delîl budur. Gözümüzün suyu, böyle
günde, böyle vaktde gâyet hosdur, büyük sermâyedir.
Rubâi’:
Senin askın zarar olsa da, her ne kadar, yine hosdur,
Askında can korkusu olsa yine de hosdur.
Diyelim ki, bu dünyâda sana kavusamadım,
Âhıretde bir ümîd, bulunsa yine de hosdur.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kıyâmet gününün
siddetini, dehsetini beyân etdikden sonra buyurdular ki, bu
siddetli ânda iki minber getirirler. Her ikisi de kemâli nûr ile
münevver, her ikisi hâlis nûrdandır. Birisini Arsın sag tarafına,
birisini sol tarafına koyarlar. Iki sahs, ikisi de mukarreb melek,
ikisi de heybetli ve hasmetli gelirler. O iki minber üzerine otururlar.
Ondan sonra, o sag tarafda minberde oturan güzel ses ile
der ki, (Beni bilmiyenler bilsin ki, Cennetin hâzini Rıdvânım.
Cennetin makâmları, hazîneleri, dereceleri, benim elimdedir.
Sevâb isleyenlerin islerini gören benim. Simdi emîn olun ve bilin,
iste Cennetin anahtârları bendedir. Bugün Allahü Sübhânehü
ve teâlâ hazretleri buyurdu, yâ Rıdvân! Kilitleri, Muhammed
Mustafâya “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” teslîm et.
Ben de iletdim. Resûlullah hazretleri bana buyurdu ki, bu kilitleri
Ebû Bekre ve Ömere teslîm et. Ikisine benden selâm da
söyle. Ve hem Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinden selâm
söyle. Ve onlara söyle ki, Cennet kapılarını açınız. Kendi dostlarınızı,
gönlünüzün murâdı üzerine azâbsız Cennete götürünüz.
Simdi ben geldim. Kilitleri Ebû Bekre ve Ömere teslîm etdim.
Siz sâhid olunuz.)
Ondan sonra o ikinci melek, Arsın sol yanındaki minberden
yüksek sesle nidâ eder. Heybetlidir ve hasmetlidir. (Yâ mahser
halkı. Her kim beni bilirse hosdur. Her kim beni bilmez ise, bilsin
ki, ben Cehennem melegi Mâlikim. Azâb ehlini ben bilirim.
– 468 –
Cehennem derecelerini, tabakalarını, acı yerlerini bilirim. Cinnîleri
ve Âdem ogullarını, eger istesem; arasat meydânından bir
elimle tutar alırım. Ben ki bir sayhâ ile [bagırma ile] ve bir helâk
edici bagırma ile insanların ve cinnîlerin basına intikâm getiririm.
Eger istesem, Cehennemin dörtyüz derekesini bir boncuk
gibi, elimin ayası üzerinde döndürürüm. Eger istesem,
agaçlar yapragı adedince, sahrâlar kumu adedince olan zincir
ve halkaları, yılan ve akrebleri bir da’vet ile Cehennemin hâviyesinden
dısarı çıkarırım. Simdi, size haber vermege ve söylemege
geldim. Iyi bakınız ve dinleyiniz. Bunlar, Cehennemin kilitleridir.
Allahü teâlâ bana emr etdi ki, Cehennemin bütün kilitlerini
Muhammed Mustafâya vereyim. Ona söyliyeyim ki, her
kimi ister isen, Cehennemden geri tut. Ben de geldim kilitleri
teslîm etdim. Allahü tebâreke ve teâlânın emrlerini haber verdim.
Muhammed aleyhisselâm buyurdu ki, simdi sen de, Allahü
teâlâ sânühü hazretlerinin emri ile ve benim buyrugum ile
Cehennemin bu kilitlerini, Ebû Bekr ve Ömere teslîm et. Ve
onlara söyle. Her ikiniz düsmanlarınızı Cehenneme götürünüz.
Simdi, ben ki Mâlikim. Iste getirdigim kilitleri, Ebû Bekr ve
Ömere teslîm etdim. Siz sâhid olunuz.)
Ondan sonra, konulan o iki minber üzerine Rıdvân ile Mâlik
çıkıp, otururlar. Sonra iki minber dahâ, cemâl ve kemâl-i nûr
ile münevver oldukları hâlde getirirler. O iki minberin yanına
koyarlar. Birinin sagında ve birinin solunda. Mukarreb ve mutahhar
iki sahs [melek] gelip, herbiri bir minber üzerine çıkıp,
otururlar. Ondan sonra o sag tarafdaki minberde oturan mukarreb
melek nidâ eder ve der ki, Yâ mahser halkı. Ben Mikâîlim.
Izzet hazînelerine müvekkilim. Minnet zâhireleri üzerine
düsmüsüm. Suların, rüzgârların ve rızkların hazînedârı benim.
Mesgûliyyetlerin, islerin, fethlerin ve nusretlerin koruyucusu
benim. Allahü teâlâ sânühû, kevser havzının kaynagını, suyunun
dolup-bosalmasını, dagıtım ve tutumunu bundan önce benim
emrime vermisdi. Bugün bana buyurdu ki, biz o nesneyi,
sana vermis idik. Bizim emrimiz ile benim hâs Resûlüm Muhammed
Mustafâya “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” teslîm
et. Bugün Kevser havzında cârî olan hersey, Resûlün “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” murâdı ve rızâsı ile cârî olacakdır.
Ben vardım bu hükmü ve bu isi, hazret-i Mustafâya teslîm et-
– 469 –
dim. Muhammed Mustafâ hazretleri, bu isi, Osmân-ı Zinnûreyn
hazretlerine verdi. Kendi dostlarını ve Ebû Bekr, Ömer ve
Alînin “radıyallahü teâlâ anhüm” dostlarını havzın serâbından
içirerek kandırsın. O Çihâr yârın düsmanlarını, havz-ı kevserden
mahrûm edip, geri döndürür. Sonra Arsın sol tarafında
olan minberdeki melek nidâ eder: Yâ mahser halkı. Iste cümle
meleklerin büyügü olan rûh benim. Vilâyetin fahri ve memleketin
zeyni, cümle meleklerin berâberi benim ki, benim sânımda
gelmisdir. Allahü teâlâ hazretleri [Nebe sûresi 38.ci âyet-i
kerîmesinde meâlen], (... Kıyâmet günü Rûh ve melekler saf
olup, dururlar...) buyurdu. Simdi bakın ve görün ki, sıratdan
geçmek berâtı benim elimdedir. Görün ki, Allahü teâlâ sânühü,
bundan evvel beni, sırat yolcularının gözeticisi etmisdi. Hiç
kimse, benim icâzetim olmayınca, sıratdan geçemez. Bugün Allahü
Sübhânehü ve teâlâ bana buyurdu ki, var bu cevâzı Muhammed
Mustafâya ver. Ben de vardım, bu cevâzı Muhammed
Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine teslîm
etdim. Muhammed aleyhisselâm bana buyurdu ki, sen bu cevâzı
Aliyyül Mürtedâya teslîm et. Bugün Aliyyül Mürtedâ kendi
dostlarını ve Ebû Bekr, Ömer ve Osmânın dostlarını selâmetle
sıratdan geçirsin. Düsmanlarını, tepe asagı Cehenneme yollasın.
Onaltıncı Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” oturunca, sag tarafına Ebû Bekr-i Sıddîk, sol tarafına
Ömer-ül Fârûk, karsı tarafına Osmân-ı Zinnûreyn, arka tarafına
Aliyyül Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anhüm” otururdu. Ebû
Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh”, Muhammed Mustafâ
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sag tarafında
oturmasının sebebi, ondan dolayıdır ki, bu ümmetde Ebû Bekrden
dahâ merhametli kimse olmamısdır. Cennet rahmet serâyıdır.
Cennet sag tarafdadır. [Vâkı’a sûresi 27.ci âyet-i kerîmede
meâlen; (Defteri sag tarafdan verilenler, ne mutlu o eshâb-ı yemîne
[sagcılara].) buyuruldu. 28.ci âyet-i kerîmede meâlen; (Eshâb-
ı yemîne Cennetde ne ikrâmlar olacakdır. Onlar, dikeni olmıyan,
meyvesi çok olan sedir agaçlarının altında olurlar) buyuruldu.]
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin sag tarafda
oturması bundan dolayıdır.
– 470 –
Ömer-ül Fârûk “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sol tarafında oturması
ondan dolayıdır ki, iblis-i la’în her kavmin arasına sol tarafdan
gelir. Ya’nî Iblîsin yolu sol tarafdan idi. Ömer “radıyallahü
teâlâ anh” seytânın yolu üzerine oturmus olurdu. Âlem yaratılalıdan
beri seytân kimseden, hazret-i Ömerden korkdugu gibi
korkmazdı. Hangi evde hazret-i Ömer olur ise, seytân oraya giremezdi.
Bir evde seytân oldugu zemân, hazret-i Ömer o eve
girdigi gibi, Iblîs fîrâr ederdi. Dâimâ Ömer “radıyallahü teâlâ
anh”, toplantılarda ve meclislerde; Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerinin sol tarafında otururdu. Tâ ki, iblîs
o yoldan kavmin arasına gelmesin diye.
Osmân-ı Zinnûreyn “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin önünde oturmasının
pek büyük fâideleri var idi. Zîrâ Resûlullahın “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” meclisi, dervîslerin ve gayrilerin ve
yetîmlerin ümîdgâhları idi. Bir arzûsu, derdi olanların, çâre bulacakları
yer idi. Her vaktde, her sâatde, gün olurdu ki, on kerre,
fakîrler ve dilek ve ricâ sâhibleri, ihtiyâcları için bu meclise
gelirlerdi. Kendilerine gerekli olan önemli seyleri o hazretden
taleb ederlerdi. Osmân “radıyallahü teâlâ anh” onların en zengini
ve en cömerdi idi. Dinâr dizileri ve dirhem keseleri önünde
konulmus idi. Elbiseleri ve dürlü dürlü hediyyeleri hizmetcileri
tutup, dururdu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri kalb ile cümlenin en zengini idi. Lâkin beden
ile dervîs idi. Istek sâhibleri gelirler, murâdlarını ve maksadlarını
ve arzûlarını taleb ederlerdi. Hazret-i Osmân kalkar, o
meclisin hakkını ve O hazretin hakkını kendi malından edâ
ederdi.
Aliyyül Mürtedâ, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin, mubârek arka tarafında oturmasının sebebi
su idi. Böyle bir meclisde, onun gibi büyük ve iftihâr edilen
böyle bir rehber ve Peygamber düsmansız olmazdı ve kıskananları,
inâdcıları olacakdı. Bu düsman ve hâsid ve muânidler
[inâdcılar], hîle ve zarar etmege gelecekleri zemân, çok def’a
arka tarafdan gelirler. Alî “radıyallahü teâlâ anh” onun için
muhâfız ve gözcü (bekçi) idi. Gerçi hakîkî muhâfız ve koruyu-
– 471 –
cu Allahü teâlâ hazretleridir. Lâkin zâhiren, sebebe yapısarak
arkada otururdu. Eger bir düsman gelip, çirkin bir hareket etse
idi, Allahın aslanı o kimsenin basını Zülfikâr adındaki kılıcı
ile keserdi.
Onyedinci Menâkıb: Sakîk-i Belhî “rahimehullahü teâlâ”
dedi ki, islâm bir agaca benzer ki, ona dört sey lâzımdır. Kök,
gövde, dal ve meyve. Ebû Bekr “radıyallahü anh” islâm agacının
köküdür. Ömer “radıyallahü anh” gövdesidir. Osmân “radıyallahü
anh” dalıdır. Alî “radıyallahü anh” meyvesidir. Muhammed
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin ism-i
serîfi dört harfdir. Mim; Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine uygunlugudur.
Ha, Resûlullahın müslimânların islerinde hasbiyetidir. Ya’nî
her ne isler ise, Allahü teâlâ hazretlerinin rızâ-ı serîfi idi. Kimseden
bir nesne tama’ etmez, birsey beklemezdi. Mim; akrâba
ve ehline muhabbet ve muâseretdir. Dal; islâm dînine kâfirleri
da’vetdir. Muvâfakat, Ebû Bekrin nasîbi oldu. Hasbet, Ömerin
nasîbi oldu. Muâseret, Osmânın nasîbi oldu. Da’vet Alînin nasîbi
oldu “radıyallahü teâlâ anhüm.”
Isâret: Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” seferde ve hazarda,
cânını ve malını fedâ ederek mime muvâfakatı hıfz etdi. Allahü
teâlâdan bu hil’atı buldu ki, (Magarada bulunan iki kisinin,
ikincisi) diye anılmak serefine mazhar oldu. Ve hazîre-i
kudüsde mucâvereti Rabbil’âlemîni buldu. Ömer “radıyallahü
teâlâ anh” âlemi ihtisâb kamçısı ile düzene sokdu. Binlerce
mescidlerin bagrında nûr saçan minberler ta’yîn etdi. Hiç kimseden
korkmadı. Kendi oglu üzerine dîni had cezâsını uyguladı.
Bütün hâllerinde baglılıgını sâdece Allahü tebâreke ve teâlâ
hazretlerine hasretdi. [Muhammed sûresi 11.ci âyet-i kerîmesinde
meâlen]; (Elbette Allah îmân edenlerin velîsidir) buyuruldu.
Allahü teâlâ, hakkında böyle buyurdu. Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” muâseret mimini seçdi. Allahü tebâreke ve
teâlâ hazretlerinden baska, bütün yaratıklardan alâkasını kesip,
Rabbil’âlemînin hizmeti ile mesgûl oldu. Her gece iki
rek’atde bütün Kur’ân-ı kerîmi hatm etdi. Dünyâ muhabbetini
kalbinden dısarı atdı. Ni’met ve malını Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine ve Eshâb-ı güzîne harc et-
– 472 –
di. Meâl-i serîfi, (Dînî vazîfelerine devâm eden, geceleri secdede
ve kıyâmde geçiren...) olan, Zümer sûresinin 9.cu âyet-i kerîmedeki
hitâba nâil oldu. Alî “radıyallahü teâlâ anh” halkı
da’veti seçdi. Keskin kılıcı ile kâfirleri kahr etdi. Sabr ve sebâtından
dolayı Cennete gitdi. [Insan sûresi 12.ci âyetinde meâlen],
(Sabrları sebebi ile, Onlara Cennet ve ipek elbise giymekle
karsılık verir) buyuruldu ki, buradaki ihsânlara kavusdu. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Her
kim Ebû Bekri severse, beni bulur. Her kim Ömeri severse, beni
görür. Her kim Osmânı severse, o bana lâyıkdır. Her kim
Alîyi severse hemnisînim olur.) [hemnisîn: Celis: Meclisinde
bulunan].
Onsekizinci Menâkıb: Sakîk-i Belhî “rahimehullahü teâlâ”
buyurdu: Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin
ismine câhiliyye devrinde (Atîk) derlerdi. Islâmiyyet zemânında
Ebû Bekr dediler. Gökde Sıddîk dediler. Yeryüzünde
Abdüllah dediler. Cennetde Zülfadl [fazîlet sâhibi] olacakdır.
Arsdakiler Züsse’a [ya’nî vüs’at, kudret sâhibi] dediler. Tevrâtda
Mu’tî okudular. Incîlde müttekî okudular. Zebûrda Ma’meyân
okudular. Kur’ân-ı kerîmde sâhib okudular. Kıyâmetde Sâfi’
okudular. Cehennemde rahîm okudular. Melekler Cevâd
okudular. Allahü teâlânın dîdârına kavusma ânında Mükerrem
okudular (dediler).
Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine câhiliyye
zemânında Ömer derlerdi. Islâmiyyet devrinde Ebû Hafs
dediler. Düsmanları Bâsıta [memleketleri feth ederek yayılıcı]
dediler. Cennetde Sirâc denilecekdir. Yeryüzünde Kâhir dediler.
Gökyüzünde Fârûk dediler. Tevrâtda nâsır okudular. Incîlde
Mensûr okudular. Zebûrda Nâtık-ı bil hak [ya’nî hak ile konusan]
okudular. Kur’ân-ı kerîmde (Esiddâü alel küffâr) [ya’nî
kâfirlere karsı siddetli davranan] okudular. Kıyâmetde Fâtih
okudular. Cehennemde Hâmid okudular. Melekler âdil dediler.
Allahü teâlânın dîdârını görme vaktinde (Mu’azzam) diyeceklerdir.
Osmâna “radıyallahü anh”, câhiliyye devrinde Ebû Ömer
dediler. Islâmiyyet devrinde Osmân dediler. Evinde Zinnûreyn
dediler. Arsda Müstehyî [hayâ sâhibi] dediler. Tevrâtda
– 473 –
Müsfik okudular. Incîlde Resîd okudular. Zebûrda Sa’îd okudular.
Kur’ân-ı kerîmde sehîd okudular. Kıyâmetde Sahî [cömerd]
dediler. Cennetde Münfik [nafaka veren] dediler. Cehennemde
Mutık [gücü yeten] dediler. Melekler Kânit [dindâr,
itâ’atli] dediler. Allahü teâlâyı rü’yet vaktinde muhterem diyeceklerdir.
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin ismine câhiliyye
zemânında Haydar dediler. Islâmiyyet devrinde Ebül Hasen
dediler. Gökde Alî dediler. Yeryüzünde Emîr-ül mü’minîn dediler.
Tevrâtda Millî [din ile alâkalı] okudular. Incîlde Esedillah
okudular. Zebûrda civânmerd okudular. Kur’ân-ı kerîmde
Ehl-i beyt okudular. Cehennemde Kerrâr dediler. Melekler
Hâzim-ül ahzâb dediler. Rü’yet zemânında Müeyyed diyeceklerdir.
Ondokuzuncu Menâkıb: Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü
teâlâ anhümâ” hazretleri ve Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ
anh” hazretleri dediler ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı serîflerine vardık. Ebû Zer-i
Gıfârî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri huzûrlarında oturmus
idi. Buyurdular ki, (Yâ Ebâ Zer! Muhâcir ve Ensâra câmi’e gelin
diye nidâ et!) O da nidâ eyledi [seslendi]. Mescidi doldurdular.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
minbere çıkdı. Belîg bir hutbe okudu. Sonra buyurdu ki, (Ey
Muhâcirler ve Ensâr! Ben size bir hediyye vereyim mi? Cebrâîl
aleyhisselâm, bana yedi kat göklerin üstünden hediyye getirdi.)
Biz verin, yâ Resûlallah! dedik. Rıdâ-i serîflerinin altından
bir ayva çıkardı. Ebû Bekr-i Sıddîka verdi. Sonra Ömere verdi.
Ondan sonra Osmâna verdi. Sonra da Alîye verdi “radıyallahü
teâlâ anhüm ecma’în”. O ayva fasîh lisân ile tesbîh, tahmîd
ve tehlîl etmege basladı. Râvî [nakl eden] der ki, Muhâcir
ve Ensâr isitip, konusma ve güzel sesinden hayret etdiler. O
ayva, benim sesimden ve konusmamdan, siz hayret mi ediyorsunuz,
dedi. Muhammed aleyhisselâmı hak Peygamber göndermis
olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, Allahü teâlâ ve
tekaddes hazretleri, hazret-i Âdem aleyhisselâmı yaratmadan
seksen bin sene önce, yedinci gökde, seksen bin sehr yaratmısdır.
Her sehrde seksen bin kasr, her kasrda seksen bin ev, her
evde seksen bin bostân, her bostânda seksen bin agaç, her
– 474 –
agaçda seksen bin dal, her dalda seksen bin yaprak, her yapragın
altında seksen bin ayva yaratmısdır. Her ayva tesbîh, tahmîd,
tehlîl, takdîs ve tekbîr ederler. Sevâbını Ebû Bekr, Ömer,
Osmân ve Alînin “radıyallahü anhüm” dostlarına ve muhiblerine
verirler.
Yirminci Menâkıb: Ebû Bekr-i Siblî “rahimehullahü teâlâ”
hazretlerinden, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
buyurdugu (Ben ilmin sehriyim, Alî kapısıdır) hadîs-i serîfini
sordular. Siblî cevâb verdi ki, Siz Alîyi; Ebû Bekr, Ömer ve Osmândan
“radıyallahü teâlâ anhüm” evvel zikr ediyorsunuz.
Dört nesne Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
mahsûs oldu. Bu dört nesneyi Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri,
Resûlüne mahsûs kıldı. Sıdkı Resûlüne mahsûs kıldı [Resûlullahın
sıdkı temâm oldu]. Ma’rifete mahsûs kıldı. Ma’rifeti
kemâle erisdi. Ilme has kıldı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri buyurdu: (Ben sıdkın sehriyim. Ebû
Bekr o sehrin kapısıdır!) Bunun dogrulugu Kur’ân-ı kerîm ile
bildirilmisdir. [Zümer sûresi 33.cü âyetinde meâlen], (Onlar ki,
sıdk ile geldiler ve onu tasdîk etdiler) buyuruldu. Burada kasd
edilen Ebû Bekrdir “radıyallahü teâlâ anh”. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ben îmânın sehriyim.
O sehrin kapısı Ömerdir.) Bunun tahkîki kitâbullahdadır. [Enfâl
sûresi 64.cü âyetinde meâlen], (Ey Resûlüm! Sana Allah ve
mü’minlerden sana tâbi’ olanlar yetisir) buyuruldu. Burada
kasd edilen Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleridir. Yine
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ben
ma’rifetin sehriyim. Osmân o sehrin kapısıdır.) Bunun tahkîki
kitâbullahdadır. [Zümer sûresi 9.cu âyetinde meâlen], (Geceleri
devâmlı secdede ve ayakda ibâdet eden ile küfr ve isyânda
olan bir olur mu?) buyuruldu. Burada kasd edilen Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” hazretleridir. Sonra Siblî “rahimehullah”
sükût etdi. O süâl eden kimse dedi ki; niçin Alînin fadlına istidlâl
etmeyip, sükût etdin. Siblî “rahimehullahü teâlâ” buyurdu:
Biz sunun üzerine sübhe etmeyiz ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” buyurdu: (Ben ilmin sehriyim! O sehrin kapısı
Alîdir.) Bunun tahkîki kitâbullahdadır. [Insan sûresi 7.ci
âyet-i kerîmesinde meâlen], (Nezrlerinde vefâ gösterenler, siddeti
yaygın olan kıyâmet gününden korkarlar) buyuruldu. Bu-
– 475 –
rada kasd edilen Alîdir “radıyallahü anh”.
Yirmibirinci Menâkıb: Sahîh rivâyet ile nakl olunmusdur.
Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm, Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerine, dört elma getirdi. Resûlullah,
birisini Ebû Bekre “radıyallahü anh” verdi. Birisini Ömere
“radıyallahü anh” verdi. Birisini Osmâna “radıyallahü anh”
verdi. Birisini Alîye “radıyallahü anh” verdi. Ebû Bekrin “radıyallahü
teâlâ anh” elması üzerinde, (Hâzâ hediyyetün minel
Melik-issefîk alâ Ebî Bekr-i Sıddîk) [Bu, meliküssefîkden Sıddîka
hediyyedir] yazılmısdı. Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” elması
üzerinde, (Hâzâ hediyyetün minel melikil vehhâb alâ
Ömer-il Hattâb), [Bu, melikül vehhâbdan, Ömer-ül Hattâba
hediyyedir] yazılmısdı. Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” elması
üzerinde, (Hâzâ hediyyetün minel melik-ül hannân el mennân
alâ Osmân bin Affân) [Bu, melikül Hannân ve mennândan
Osmân bin Affâna hediyyedir] yazılmısdı. Alînin “radıyallahü
teâlâ anh” elması üzerinde, (Hâzâ hediyyetün minel melikil
Vâhibil Gâlib alâ Alî ibni Ebî Tâlib) [Bu, Melikül Vâhibül Gâlibden,
Alî bin Ebî Tâlibe hediyyedir] yazılmısdı. Yine Ebû
Bekrin “radıyallahü anh” elması üzerine, (Ebû Bekre bugz
eden zındıkdır) yazılmıs idi. Ömerin “radıyallahü anh” elması
üzerine, (Ömere bugz edenin yeri Sekar [Cehennem]dir) yazılmıs
idi. Osmânın “radıyallahü anh” elması üzerine, (Osmâna
bugz edenin hasmı Rahmândır) yazılmıs idi. Alînin “radıyallahü
anh” elması üzerine, (Alîye bugz edenin hasmı Nebîdir) yazılmıs
idi.
Yirmiikinci Menâkıb: Hadîs-i serîfde Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Nûh aleyhisselâm, kavminden,
haddinden ziyâde eziyyet ve müskilât çekip, müslimân
olmalarından da kat’î ümîdini kesip, düâ edip, [Nûh sûresi 26.cı
âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldugu gibi], (Yâ Rabbî! Yeryüzünde
dolasan hiçbir kâfiri bırakma.) dedi. Allahü tebâreke
ve teâlâ hazretleri düâsını kabûl etdi. Cebrâîl aleyhisselâm gelip,
tûfanın nasıl olacagını ve nasıl gemi yapacagını söyledi. Nûh
aleyhisselâma neccârlıgı [marangozlugu] ta’lîm etdi ve dedi ki:
Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri buyurdu ki, bir gemi yapacaksın.
Nûh aleyhisselâm dedi; nasıl yapmam lâzım. Cebrâîl
– 476 –
aleyhisselâm dedi: Yüzyirmidört bin Peygamber adına birer
tahta yont. Nûh aleyhisselâm buyurdu: Yâ Cebrâîl! Ben bütün
Peygamberlerin adlarını bilmem. Cebrâîl aleyhisselâm dedi:
Allahü teâlâ hazretleri, senin tahta yontmanı emr buyurur.
Cümle esyânın hâlıkı olarak, ben onların adlarını halk edip,
tahtalar üzerinde zuhûra getiririm buyurur. Ilk tahtayı ki kesip,
yontdu. Âdem “alâ nebiyyinâ aleyhissalâtü vesselâm” hazretlerinin
ismi o tahta üzerinde meydâna geldi. Bir tahta dahâ yontdu.
Sis [Sît] aleyhisselâmın ismi meydâna geldi. Üçüncü tahtada
Idrîs aleyhisselâmın ismi, dördüncü tahtada Nûh aleyhisselâmın
ismi meydâna geldi. Böylece her bir tahta üzerinde bir Peygamberin
ism-i serîfi meydâna geldi. Son tahtayı tras etdikde
Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
ism-i serîfi zuhûra geldi. Sonra yüzyirmidört bin mıh [çivi]
yapdı. Her çivi üzerinde bu tertîb ile, bir Peygamberin ism-i
serîfinin yazılmıs oldugunu gördü. Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve
dedi ki: Allahü teâlâ buyurur: Tahtaları terkîb edip, mıhları [çivileri]
muhkem et. Temâmını yerlesdirdi. Temâm olmadı. Dört
tahtalık yer eksikdi. Cebrâîl aleyhisselâm gelip, dedi. Yâ Nûh!
Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hâtem-
ün-nebiyyindir. Onun dört yâri vardır. Birincisi Ebû Bekr,
ikincisi Ömer, üçüncüsü Osmân, dördüncüsü Alîdir “radıyallahü
teâlâ anhüm”. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri buyurur
ki: Bu dört tahtaya da Çihâr yâr ismine yont ki, senin gemin
temâm olsun. Nûh aleyhisselâm dört tahta dahâ yontup, terkîb
etdikde, o gemi temâm oldu. Cebrâîl aleyhisselâm (Simdi senin
sefînen temâm oldu) buyurdu.)
Isâret: Yâ Nûh! Mustafâ adı ve Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve
Alî adı yazılmıs olmayınca, su tûfanından sana kurtulus olmaz,
diye bildirildi. Ey mü’min! Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerinin muhabbeti ve Çihâr yâr-i güzînin
muhabbeti senin kalbinde olmayınca, Cehennem atesinden
kurtulamazsın. Ebedî Cennete erismezsin. Bîçûn ve bîçûgûne
olanın dîdârını görmezsin. Dâr-ı islâmda dogru oturmazsın.
Yirmiüçüncü Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem”, (Dîni pâk ve muvahhid her mü’min hâlis kalb ile
– 477 –
(Bismillâhirrahmânirrahîm) söylese, Allahü tebâreke ve teâlâ
hazretleri, ondan dolayı Cennetde kırmızı yâkutdan bir sehr binâ
eder. Her sehrde, zebercedden bin kasr, her kasrda bin serây,
her serâyda bin hâne, her hânede bin taht, her tahtda sündüsden
ve harîrden [ipekden] bir dösek. Her dösegin üzerinde
bir hûrî, ayagından beline kadar anber, belinden gerdânına kadar,
beyâz kâfûrdan, gerdânından basına kadar nûrdandır. Alnına
Ebû Bekr-i Sıddîk, sag yanagına Ömer-ül Hattâb, sol yanagına
Osmân bin Affân, çenesinde Aliyyül Mürtedâ, dudaklarına
(Bismillâhirrahmânirrahîm yazılmısdır.). Mutî’ ve muhlis
olanların hepsi, ömürlerinde dilleri ile bir kerre besmele söylese,
onun kurtulmasına ve halâsına sebeb olur. Nerede kaldı ki,
gece ve gündüzde farz ve nâfile nemâzlarda mü’minler besmele
okurlar. Gâfil olmayıp, âgâh olanlar, her islerinin basında
besmele okurlar.
Yirmidördüncü Menâkıb: Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü
teâlâ anhümâ” hazretlerinin rivâyet etdigi bir hadîs-i serîfde,
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Cebrâîl aleyhisselâmdan isitdim, dedi ki: Rabbil’âlemîn,
Muhammedin “aleyhisselâm” nûrunu yaratdıkdan sonra
[akabinde], bir kandil halk etdi. O kandili Ars-ı azîmin altına
asdılar. Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin nûru o kandilin etrâfında iki bin sene ibâdet etdi.
Ondan sonra dört katre su o kandilden damladı. Medîne-i münevvereye
düsdü. Emr geldi ki, yâ Cebrâîl o topragı kaldır. Bir
semâme yap. Ben de yapdım. Buyruk geldi ki, o semâmeyi Rıdvânın
önüne ilet. Onu kâfûr ve anber ile, misk ve za’ferân ile
yogursun. Rıdvânın yanına iletdim. O semâmeyi yogurdu. Ondan
sonra buyruk geldi ki, yâ Cebrâîl! Bu kâfûr ve anber, misk
ve za’ferân ile yogrulan çamuru, rahmet deryâsına daldır. Götürdüm,
rahmet deryâsına daldırdım. Bin sene orada kaldı.
Buyruk [emr] geldi ki, yâ Cebrâîl! Simdi, rahmet deryâsından
onu çıkar. Heybet deryâsına ilet [götür]. Heybet deryâsına götürdüm.
Bin sene de orada kaldı. Emr geldi ki, çıkar, hayâ deryâsına
daldır. Ben de hayâ deryâsına daldırdım. Bin sene de
orada kaldı. Emr [buyruk] geldi: Temâm oldu mu dedi. Temâm
oldu, dedim. Her seyi en iyi seklde Sen bilirsin, dedim. Emr geldi
ki, ondan çıkar, ilm deryâsına götür. Ben de çıkarıp, ilm der-
– 478 –
yâsına götürdüm. Bin sene de orada kaldı. Emr geldi ki, temâmdır.
Cebrâîl aleyhisselâm der ki, küstahlık edib, dedim ki,
yâ Rabbî! Bu nûrdan ne halk etmek istersin. Buyruk geldi ki, yâ
Cebrâîl! Bu nûrdan bir kulu halk etmek isterim ki, Arsdan topraga
kadar âlemde ondan azîz bir kul olmaz. Arsın kenârına
bakdım. Lâ ilâhe illallah, Muhammedün resûlullah, yazılmıs
gördüm. Senin adını bildim ve dedim, yâ Rabbî! Kâfûr ve anber,
misk ve za’ferândan ne halk etmek istersin. Buyurdu ki,
onun kemigini kâfûrdan, halk ederim. Etini anberden, sinirini
za’ferândan. Ey Cebrâîl, za’ferân renginde yüzünü, miskden tüyünü
ve anberden kokusunu halk ederim. Rahmet deryâsından
Ebû Bekri halk ederim. Heybet deryâsından Ömeri, hayâ deryâsından
Osmânı, ilm deryâsından Alîyi halk ederim “radıyallahü
teâlâ anhüm”.)
Yirmibesinci Menâkıb: Sahîh rivâyet ile gelmisdir. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: Allahü teâlâ
bir bostân halk etmisdir. O bostânda kendi kudret ve nusretiyle
dört ırmak yaratmısdır. Biri, ikrâr ırmagı. Biri, tevhîd ırmagı.
Biri, ahkâm-ı islâmiyye ırmagı. Biri, kelâm ırmagı. Her bir ırmagı
bir bucakda [kösede] yaratdı. Ebû Bekr muhabbetini bir
bucaga [köseye] koydu. Ömer muhabbetini ikinci bucaga koydu.
Osmân muhabbetini üçüncü bucaga koydu. Alî muhabbetini
dördüncü bucaga [köseye] koydu. Her kösede on agaç halk
etdi [yaratdı].
Ebû Bekr “radıyallahü anh” muhabbetinin kösesinde halk
etdigi on agacın birincisi, sehâdet agacı, ikincisi, havf agacı,
üçüncüsü, recâ agacı, dördüncüsü, sevk agacı, besincisi, cehd,
altıncısı, hayr, yedincisi, sükr, sekizincisi tevâdu’, dokuzuncusu
nusret, onuncusu, ihlâs agacı idi.
Ömer “radıyallahü anh” muhabbetinin oldugu kösede halk
etdigi [yaratdıgı] on agacın, birincisi emânet agacı, ikincisi salâbet
agacı, üçüncüsü sefkat, dördüncüsü inâbet, besincisi muhabbet,
altıncısı ihlâs, yedincisi kanâat, sekizincisi rızâ, dokuzuncusu
temyîz, onuncusu tevfîk agacı idi.
Osmân “radıyallahü anh” muhabbetinin kösesinde halk etdigi
on agacın birinci agacı vefâ agacı, ikincisi hasyet agacı,
– 479 –
üçüncüsü hurmet, dördüncüsü müvâneset, besincisi tevekkül,
altıncısı hamiyyet, yedincisi ilm, sekizincisi hilm, dokuzuncusu
sehâ, onuncusu hayâ agacıdır.
Alî “radıyallahü teâlâ anh” muhabbetinin kösesinde halk etdigi
on agacın, birinci agacı sefâ’at agacı, ikincisi sehâvet, üçüncüsü
istikâmet, dördüncüsü nemâz, besincisi sabr, altıncısı istitâ’at,
yedincisi zühd, sekizincisi rahmet, dokuzuncusu yakîn,
onuncusu sadâkat agacıdır.
Bu bostânı hâzır edince, iki tâife bostâna geldiler. Bir tâife
riâyet edip, bostâna nazar etmediler. Önlerine bakdılar. Adâvet
agacını gördüler. Sag taraflarına bakdılar, la’net agacını gördüler.
Sol taraflarına bakdılar, sekâvet agacını gördüler. Arkalarına
bakdılar, gadab agacını gördüler. Dediler, gelin bu bostâna
girelim. Ayaklarını; adâvet ve la’net ve sekâvet ve gadab vâdisine
koymagı kasd etdikleri gibi, buyruk erdi ki [emr geldi ki],
ey bagban [bahçevân], bunları geri döndür. Ses melekûte yayılınca,
bunlar kimlerdir fermânı gelince, bunlar râfizîlerdir denildi.
Bundan evvel bir tâife bostâna girmek istediler. Edeble ve
hurmetle ayaklarını koydukları gibi, Çihâr yârin muhabbeti
kalblerinde sâbit oldugu hâlde, nidâ geldi ki, ey bagban [bahçevân],
kapıyı aç, dostlar içeri girsinler. Bunlar bizim dostlarımız
cümlesindendir. Bostâna girdiler. Bir nesne tatmadılar, meyvelerinden
yimediler. Ellerini farzlara vurdular. Ayaklarını sünnet
makâmına koydular. [Sünnet üzere hareket ederler.] Muhabbet
bostânı tarafına giderler. O bostân ortasında tecrîd tahtını
koydular. Rızâ yasdıgına dayandılar. Ihtiyâr dösegini dösediler.
Bu tahtın ortasında hamd simâtını dösediler. O simât [sofra]
üzerine hazret ta’âmı koydular. O sofranın kenârlarında
sükr sekerini dizdiler. Bu sofranın önünde, se’âdet ve sehâdet
iskemlesini koydular. Ve kerâmet lâmbasını onun üzerine koydular.
Ve ihlâs yagını o lâmbadan içine koydular. Yakîn fitilini
ona dikdiler [geçirirler]. Muhabbet atesi ile ısıklandırdılar. Bu
ta’âmı yidiler. Mahmûr oldular. Ellerini havf çalgısına götürdüler.
Sabr ibrisîmini ona bagladılar. Ask mızrâbı ile, sabr ibrisîmine
vurup, na’me çıkardılar ki; biz Resûlullahın “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” Çihâr yârını, ya’nî, Ebû Bekr, Ömer, Osmân,
Alî “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerini cândan seve-
– 480 –
riz. Sonra, onlara rahmet nazarı ile nazar olundu. Se’âdet makâmına
onları oturturlar.
Yirmialtıncı Menâkıb: Ebû Zer-i Gıfârî “radıyallahü teâlâ
anh” rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri ile bir baga gitdik. Hazret-i Resûl-i ekrem, bana buyurdu
ki, (Yâ Ebâ Zer! Bilmis ol ki, Hallâk-ı âlem celle celâlühü,
bu bagda, Âdem “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm”
hazretlerinden bin kerre bin sene evvel bir emânet koymusdur.).
Ebû Zer “radıyallahü anh” der ki, o baga girdik. Dört dal
gördük. Herbir dalda yapraklar var. Bir dalın yapraklarında,
(Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah, ben Ebû Bekr-i
Sıddîkım) yazılı oldugunu gördüm. Bunu görünce, istedim ki,
geri döneyim. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerine haber vereyim. Ikinci dal bana dedi ki, sabr et, ki
göresin. Ikinci dal üzerindeki kırmızı yapraklar üzerinde, (Lâ
ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah, ben Ömer-ül Fârûkum)
yazılmıs gördüm. Istedim ki, geri döneyim. Üçüncü dal
bana dedi ki, sabr et, göresin. Üçüncü dal üzerinde, beyâz yapraklar
üzerinde, (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah.
Ben sehîd Osmânım) yazılmıs gördüm. Istedim ki, geri döneyim.
Dördüncü dal bana dedi, sabr et de göresin, [neler göreceksin].
Dördüncü dal üzerinde, yesil yapraklar üzerinde, (Lâ
ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah. Ben Aliyyül Mürtedâyım)
yazılmıs gördüm. Ayrıca herbir yaprak üzerinde; Allahü
tebâreke ve teâlânın la’neti, bunları seb’ edenlere, bunlara bugz
edenler üzerine olsun, yazılı idi.
Yirmiyedinci Menâkıb: Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü
teâlâ anhümâ” hazretleri rivâyet etmisdir. Bir gün Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı serîflerine
vardım. Gördüm ki, mubârek dudagını dudagı üzerine
koymus. Resûlullahı o seklde hiç görmemis idim. Mubârek eli
ile bana isâret eyleyip, yanına çagırdı. Varıp, yanına, ne oldu yâ
Resûlallah, dedim. Buyurdu ki, (Yâ Abbâs oglu! Bu sâatde bir
melek yanıma geldi. Bir turunçu bana sundu [verdi]. Elime almazdan
evvel, turunç dört pâre oldu. Bir pâresi [parçası] ikiye
bölünüp, gördüm, içinden bir hûrî çıkdı ki, yetmis bölük kisve-
– 481 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:31
si var. Yetmis hulle giymis ki, o hullelerden [elbiselerden], kemiklerinin
ilikleri görünür. Eger agzının suyu deryâlara [denizlere]
salınsa [damlasa], denizler tatlı olurdu. Dedim, sen kimsin
ve kimin içinsin. Ben müslimânların imâmı, muhâcirlerin
evveli, Ebû Bekr-i Sıddîk içinim. Ikinci parça da iki bölük olup,
onun içinden bir hûrî çıkdı ki, eger gözünü açsa idi, gözünün
nûrundan, dünyâ münevver olurdu. Allahü tebâreke ve teâlâ
hazretleri, onu kâfûrdan ve miskden ve anberden halk etmis.
Dedim, sen kimin içinsin. Dedi, ben Ömer ibnül Hattâb içinim.
Üçüncü parça da iki bölük olup, içinden bir hûrî çıkdı. Bası
üzerine bir tâc koymus. O tâcın dört tarafı var. Inci ve yâkut dizilmis.
Ben dedim, sen kimin içinsin. Dedi, ben Osmân bin Affân
içinim. Dördüncü parça da bölünüp, içinden bir hûrî çıkdı.
Hulleler giymis. Saçlarını [zülüflerini] salıvermis. Ben dedim,
sen kimin içinsin. Ben Fâtıma içinim, dedi. Onların [üç halîfenin]
karsılıgı hûrîler oldu. Alînin karsılıgı hûrî olmadı. Zîrâ
hazret-i Alîye Fâtıma-tüz-zehrâ verilmis idi ki, bin kerre bin
hûrîden dahâ iyidir [kıymetlidir] “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”.)
Yirmisekizinci Menâkıb: Bir vakt Cebrâîl aleyhisselâm, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûruna
geldi. Dedi ki: yâ Resûlallah! Allahü Sübhânehü ve teâlâ
hazretleri, Âdem “aleyhisselâm” hazretlerini halk edip, rûhunu
bedenine verdi. O vakt buyurdu ki, yâ Cebrâîl! Cennete var, bir
elma getir. O elmayı kuvvetlice sık. Tâ ki, elmadan su çıksın.
Elmayı getirdim. Kuvvet ile sıkdım. Ondan bir katre su çıkdı. O
bir katreyi Âdem “aleyhisselâm” hazretlerinin bogazına damlatdım.
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin emri ile o bes
katre [damla] oldu. Bir katreden seni halk etdi ki, Muhammed
aleyhisselâmsın. Ikinci katreden Ebû Bekri halk etdi. Üçüncüden
Ömeri, dördüncüden Osmânı, besinciden Alîyi halk etdi
[yaratdı]. Bundan ötürü ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri buyurdu: (Ben ve eshâbım bir sudan yaratıldık.)
Yirmidokuzuncu Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: Bir gün Cebrâîl
aleyhisselâm benim yanıma geldi. Ben dedim, ey Cebrâîl. Sen
– 482 –
ne zemândan beri, Ebû Bekri bilirsin [tanırsın]. Dedi ki, yâ Resûlallah!
Allahü teâlâ seni ve Âdemi halk etmezden onsekizbin
sene evvel, beni halk etdi [yaratdı]. Basımı secdeye koydum.
Emr geldi ki, yâ Cebrâîl ben kimim! Basımı yukarı kaldırıp, dedim
ki, (Sen yaratıcı olan Allahsın!) Bir kerre dahâ basımı secdeye
koydum. Yine emr olundu ki, ben kimim. Basımı kaldırıp,
dedim ki, (Sen her seyi yaratan Allahsın!) Sonra âlemi yaratdı.
Emr etdi ki, Cebrâîl ileri gel. Ileri gitdim. Nidâ geldi ki,
dogru söyledin. Basımı secdeye koydum. Küstâhlık etdim, dedim:
Ey Allahım! Benden evvel kimse halk etdin mi? Önüne
bak diye hitâb geldi. Bakdım, bir nûr gördüm. Sagıma ve soluma
bakdım. Nûr gördüm. Ardıma bakdım, nûr gördüm. Dedim,
ey Allahım! Bu nûrlar nedir. Nidâ geldi ki, ey Cebrâîl, önce
bu nûru yaratdım. Bu nûra Muhammed Mustafâ diye ad
verdim. Yâ Rabbel’âlemîn. Bu dört nûr ki, dört tarafındadır.
Bu nûrlar nedir. Nidâ geldi ki, yâ Cebrâîl! O önündeki nûr,
Ebû Bekr-i Sıddîkdır. O sagındaki nûr, Ömer bin Hattâbdır. O
solundaki nûr, Osmân bin Affândır. O arkadaki nûr, Aliyyül
Mürtedâdır. [Ya’nî onun nûrudur.] Ben dedim, yâ Rabbel’âlemîn!
Onların Senin dergâhında ne kadar kıymetleri vardır. Nidâ
geldi ki, yâ Cebrâîl! Benim izzetim celâlim hakkı için, her
kim, benim birligime inanıp, Muhammed Mustafânın risâletine
sehâdet ederek, kıyâmet gününe gelir, bu çâr-i yârin [ya’nî hülefâ-
i râsidînin] muhabbeti onun kalbinde olursa, onu Cennete
dâhil kılarım.
Otuzuncu Menâkıb: Rivâyet edilmisdir ki, dört âyet nâzil oldu.
Bu dört âyet-i kerîmenin herbiri ile, Çihâr yâr-i güzîn “radıyallahü
teâlâ anhüm”, kendini kurtulmaga sebeb edindi. Bundan
sonra Allahü tebâreke ve teâlâ Çihâr yâr-i güzînin senâsı
hakkında dört âyet-i kerîme dahâ nâzil kıldı. Meâl-i serîfi (Iste
onlar, Allahü teâlâya karz-ı hasen ile borç verirler...) olan, Bekara
sûresi 245.ci âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Ebû Bekr “radıyallahü
teâlâ anh” buyurdu ki, bu âyet-i kerîme nâzil oldukdan
sonra, ben dünyâ malından kendime bir nesne alıkoymam dedi.
Her ne malı var ise, hepsini verdi. Meâl-i serîfi (Iste o verenler,
takvâ sâhibi oldukları için verirler) olan, Leyl sûresi 5.ci âyet-i
kerîmesi nâzil oldu. Meâl-i serîfi (... Cum’a günü nemâz için
ezân okundugu zemân, Allahı anmaga kosun. Alıs-verisi bırakı-
– 483 –
nız...) olan, Cum’a sûresi 9.cu âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Ömer
“radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, (Allahü tebâreke ve teâlâ
hazretleri buyurdu ki, bir sâat bey’ etmeyiniz. Bundan sonra
bey’ etmem.)
[Nûr sûresi 37.ci âyet-i kerîmesinde meâlen], (O kimselerin
alıs-verisleri Allahın zikrine engel olmaz...) buyuruldu. Sonra,
meâl-i serîfi (Geceleri biraz uyudukdan sonra nemâza kalk. Bu
senin için nâfiledir...) olan, Isrâ sûresi 79.cu âyet-i kerîmesi nâzil
oldu. Osmân “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, Allahü teâlâ
hazretleri buyurur: (Bir sâat uyumayın). Ben bundan böyle geceleri
uyumam. Bu âyet-i kerîme nâzil oldu. [Zümer sûresi 9.cu
âyet-i kerîmesinde meâlen], (Bütün gece devâmlı secde ederek,
ayakda durup ibâdet edip, Rabbinin rahmetini ümîd eden...)
buyuruldu.
Meâl-i serîfi (Allahü teâlâ mü’minlerin nefslerini, Allah yolunda
fedâ etmelerini istedi) olan, Tevbe sûresi 111.ci âyet-i kerîmesi
nâzil oldu. Alî “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, Allahü
teâlâ hazretleri buyurur: (Cihâd eyle.) Ben bundan sonra cihâdı
terk etmem. Meâl-i serîfi (Allahü teâlâ din yolunda saf olup,
cihâd edenleri elbette sever) olan, Saf sûresi 4.cü âyet-i kerîmesi
nâzil oldu.
Otuzbirinci Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” buyurdu ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri beni
güzîde kıldı. Benim için Eshâbımı güzîde kıldı. Onların
ba’zısını kayınbabam etdi. Ba’zısını benim dâmâdım yapdı.
Hepsi benim Eshâbımdandır. Bana nusret edicidirler. Onlardan
sonra bir kavm gelecekdir. Onları seb’ ederler. O kavm ile
su içilmez. Onlara kız verilmez. Onların nemâzı kılınmaz. Onları
aranızdan çıkarınız. Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Alîye “radıyallahü
anhüm” bugz ederler. Toprak onların baslarına olsun.
Günesi ve Ayı ve Ülkeri ve Tan yıldızını sevmezler. Ebû
Bekr günes gibidir. Ömer Ay gibidir. Osmân Ülker gibidir. Alî
Tan yıldızı gibidir. Meyve günes ile piser. Ay ile renk tutar. Ülker
ile lezzetlenir. Tan yıldızı ile belâdan emîn olur. Islâm, Ebû
Bekrin îmânı ile mekân tutdu. Ömerin îmânı ile süslendi. Osmânın
îmânı ile hos oldu. Alînin îmânı ile düsman belâsından
emîn oldu.
– 484 –
Isâret: Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” incir gibi idi. Zâhiri-
bâtını bir idi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” zeytin gibi idi.
Sırrı, alâniyyesinden iyi idi. Osmân “radıyallahü teâlâ anh” sinîn
[Tûr-i sînâ] gibi idi. Zâhiri meyve ile süslü, bâtını su çesmeleri
ile donanmıs idi. Alî “radıyallahü teâlâ anh” Mekke-i mükerreme
sehri gibi idi. Her kim Mekkede oldu, azâbdan emîn
oldu.
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” sâhib-ül gâr [magara arkadası]
idi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” seyh-ül iftihâr idi. Osmân
“radıyallahü teâlâ anh” Fâtih-ül emsâr [sehrler feth eden]
idi. Alî “radıyallahü teâlâ anh” kâtil-i füccâr [kâfirleri öldüren]
idi. Ebû Bekr “radıyallahü anh” Resûlullaha “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” ilm idi. Ömer “radıyallahü anh” o hazrete
hasmet idi. Osmân “radıyallahü anh” dirhem idi. Alî “radıyallahü
anh” kalem idi. Ebû Bekr “radıyallahü anh” ârif idi. Ömer
“radıyallahü anh” âdil idi. Osmân “radıyallahü anh” âkıl idi.
Alî “radıyallahü anh” âlim idi. Ebû Bekr-i Sıddîk, sıdk ve safâ
ile idi. Ömer-ül Fârûk, kuvvet ve salâbet ile idi. Osmân-ı Zinnûreyn
cevâd ve sehâ ile idi. Aliyyül Mürtedâ, heybet ve secâ’at
ile idi.
Ebû Bekr “radıyallahü anh” tâc-ı islâm idi. Ömer “radıyallahü
anh” izz-i islâm idi. Osmân “radıyallahü anh” nûr-i islâm
idi. Alî “radıyallahü anh” fahr-ül islâm idi. Ebû Bekr “radıyallahü
anh” takî idi. Ömer “radıyallahü anh” nakî idi. Osmân “radıyallahü
anh” zekî idi. Alî “radıyallahü anh” vefî [vefâlı] idi.
Ebû Bekr “radıyallahü anh” Seyyid-üs-sâbikîn idi. Ömer “radıyallahü
anh” Seyyid-ül-sâdikîn idi. Osmân “radıyallahü anh”
Seyyid-ül-münfikîn idi. Alî “radıyallahü anh” Seyyid-ül-mü’minîn
idi. Ebû Bekr “radıyallahü anh” Dâî-i Hak ve Seyyid-ül Berere
[Hakka da’vet edici, iyilerin seyyidi] idi. Ömer-ül Fârûk
“radıyallahü anh” Kâhir-ül-Fecere [fâsıkları kahr edici] idi. Osmân
“radıyallahü anh” Seyyid-ül-Hiyere [seçkinlerin efendisi]
idi. Alî “radıyallahü anh” Kâtil-ül-kefere [kâfirleri öldürücü]
idi.
Her kim Ebû Bekri “radıyallahü anh” severse, Allahü teâlâ
onu sever. Her kim Ömeri “radıyallahü anh” severse, isleri iyi
olur. Her kim Osmânı “radıyallahü anh” severse, sevâbı bîsu-
– 485 –
mâr [hesâbsız] olur. Her kim Alîyi “radıyallahü anh” severse,
karsılıgı Cennet ve dîdâr olur. Her kim bunları sevmezse, karsılıgı
Cehennem ve nâr olur. Devleti nigünsâr [bas asagı] olur.
Allahü teâlâ ondan bîzâr olur.
Otuzikinci Menâkıb: Rivâyet ederler ki, bir gün Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin Sahâbe-i güzîni
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” toplanmıslar idi. Kendi
hâllerinden söz söyliyorlar idi. Birisi aralarından kalkıp, dedi ki,
yâ Ebâ Bekr! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin izzet ve
azameti için söyle, bu mertebeye ne ile erisdin. Buyurdu ki: Yemîn
verdiginiz için söylemek lâzımdır. Dünyâya karsı, dîni ihtiyâr
etdim [seçdim]. Âhıretden, Allahü teâlânın rızâsını seçdim.
Hiçbir gün önüme bir hâl gelmedi ki, o husûsda, Allahü tebâreke
ve teâlâ hazretlerinin hakkını, kendi hakkım üzerine üstün
tutmıyayım. [Ya’nî Allahü teâlânın hakkını üstün tutdum.]
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine süâl etdiler. Sen bu
mertebeye ne ile erisdin. Buyurdu ki: Onunla erisdim ki, muhakkak
iki cihânda, Allahü teâlânın, istedigini azîz etdigini ve
istedigini zelîl etdigini aklımdan çıkarmadım. Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerine süâl etdiler. Sen ne ile bu dereceye
erisdin. Buyurdu ki, Kitâbullahı sag tarafıma koydum. Resûlullahın
sünnetini sol tarafıma koydum. Muhakkak bildim ki, Allahü
teâlâ hazretleri benim sırrıma muttalîdir. Alî “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerinden süâl etdiler: Sen ne ile bu dereceye
erisdin. Cevâb buyurdu ki; cihâd ile erisdim. Otuz sene mücâhede
kılıncı ile ve hasyet zırhıyle ve vera’ kalkanı ile, tâ’at ve
ibâdet oku ile, gönül kapısında oturdum. Bir nesneyi ki, gönlüme
koymadım ve hâtırıma getirmedim. Allahü teâlânın rızâsı
dısında bir nesneyi gönlüme sokmadım.
Otuzüçüncü Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” buyurdu: (Ebû Bekr benim görür gözümdür ve isitir
kulagımdır.) Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin gözüne ve kulagına ta’n eden kimsenin gözleri kör
olsun. Yine buyurdu: (Ömer benim arkam [sırtım] ve sıgınagımdır.)
O hazretin arkasını ta’n eden kimsenin arkası kırılsın.
Buyurdu: (Osmân benim elimdir.) O Sultân-ı Enbiyânın elini
ta’n eden kimsenin eli kesilsin. Buyurdu: (Alî benim gömlegim-
– 486 –
dir.) Server-i âlemîn gömlegini ta’n eden kimsenin gömlegi parça
parça olsun. Haberde vârid olmusdur ki, kıyâmet gününde
ümmet-i Muhammedin güzîdeleri [seçilmisleri] ars önüne varırlar.
Âsîlerin ahvâllerini görürler ki, arz ederler. Ebû Bekr-i Sıddîk
“radıyallahü teâlâ anh” der ki, yâ Rabbî, dogru sözlüleri bana
bagısla. Ömer-ül Fârûk “radıyallahü teâlâ anh” der ki, yâ
Rabbî! Âdilleri bana bagısla. Osmân “radıyallahü teâlâ anh”
der ki, yâ Rabbî! Hayâ edenleri bana bagısla. Alî “radıyallahü
teâlâ anh” der ki, yâ Rabbî! Civânmerdleri bana bagısla. Muhammed
Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurur; yâ Rabbî, fakîrleri bana bagısla.
Otuzdördüncü Menâkıb: Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” oturmus idi. Cebrâîl aleyhisselâm geldi.
Cehennem kıssasını söyledi. Ümmet-i Muhammedin günâhkârlarının
Cehenneme gideceklerini söyledi. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” üzülüp, mahzûn oldular. Çihâr
yâr-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri birbirine
bakısdılar. Dediler, ne dersiniz? Ebû Bekr “radıyallahü
anh” buyurdu: Ben onların günâhlarının yarısını götürürüm.
Ömer “radıyallahü anh” buyurdu: Ben de yarısını götürürüm.
Osmân “radıyallahü anh” buyurdu: Ben Allahü teâlâ ve tekaddes
hazretlerine düâ ederim. Tâ beni onlara fedâ etsin. Beni o
kadar büyük [iri] yapsın ki, Cehennemde onların bütün yerlerini
doldurayım. Onlara girecek yer kalmasın. Alî “radıyallahü
anh” buyurdu: Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri bana o kadar
kuvvet versin ki, sırâtın kösesini düz tutayım. Tâ ki, onlar
selâmetle sırâtı geçsinler. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri,
Meryem sûresi 85.ci âyet-i kerîmesinde meâlen, (O gün müttekîleri
rahmân huzûrunda elçiler olarak hasr ederiz) buyurmusdur.
Âyet-i kerîmedeki (Vefd) kelimesi Sahâbelerdir. Kıyâmet
günü olunca, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
hizmetinde ve ümmet-i Muhammedin sefâ’atinde kıyâm
gösterirler.
Otuzbesinci Menâkıb: Rivâyet olunmus ki, Ebû Nevâs bir
sâir idi. Ömrünü günâh ile geçirmis, hüsrân ile sonuna götürmüs,
amel defterini de simsiyâh etmisdi. Öldükden sonra, bunca
günâhkârlıgı ile, rüyâda gördüler. Süâl etdiler ki, Allahü
– 487 –
Sübhânehü ve teâlâ sana ne mu’âmele etdi. Cevâb verdi ki, Çihâr
yâr-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinin
ve diger sahâbîlerin medhleri hakkında yazmıs oldugum
dört beyt sebebi ile beni bagıslayıp, afv etdi. O beytleri evimin
falan yerine koymusdum. Rü’yâyı gören varıp, bu beytleri ta’rîf
edilen yerde yazılmıs buldu:
Sâhib-i gâr Atîki [Ebû Bekri], sevdigim gibi derim,
Ebû Hafsı [Ömeri] ve Onu sevenleri severim.
Râzı olmadım Seyhin, ben evinde katline,
Çok severim, Seyhi [Osmânı] de Alîyi de.
Bence bütün sahâbe önderdirler ilmde,
Aksini söyliyenler, yara açarlar bu dinde.
Yâ Rab! Sen bilirsin hepsini sevdigimi,
Onların hurmetine, âzâd et nârdan beni.
Otuzaltıncı Menâkıb: Süleymân bin Zekvân adında, zâhid,
derecesi çok yüksek, tatlı bir kimse oldugu rivâyet edilen bir
kimse var idi. O der ki: Benim bir komsum var idi. Müfsid ve
asagı bir kimse idi. Gündüz pazarda olurdu. Gece gelir serâb
içerdi. Bana çok cefâ verirdi. Âciz oldum. Ogluma dedim, gel;
bu mahalleden bir baska mahalleye gidelim. Bunu görmiyelim.
Kalkdık, bir baska mahalleye gitdik. Orada oturduk. Sonra, o
adam öldü. O öldükden sonra, vatan-ı aslîmize geldik. Gecelerden
bir gece, bir kimse kapıyı çaldı. Çıkıp, kapımı açdım. Bir
merd gördüm ki, ayagı yerde, ama, o kadar yukarı bakdım, yüzünü
göremedim. Bana dedi ki, dısarı gel. Ben dedim, korkarım.
Korkma, dısarı gel, benim ardımca yürü. Ben de dısarı çıkdım
ve izince gitdim. Kabristâna vardık. Bir mezâr üzerinde
durduk. Bana dedi ki, bu mezârı aç. Ben de o mezârın topragını
açıp, lahdin kerpicine erisdim. Dedi ki, kerpici kaldır. Kerpici
kaldırdıgım gibi, bir bagçe gördüm ki, nihâyeti yok. Ve orta
yerinde bakdım bir taht kurulmus. Üzerinde elvân dösekler dösenmis.
O müfsid dedigim merd onun üzerine oturmus. Bana
dedi ki, bu merdi tanır mısın. Ben dedim, bu benim komsumdur.
Ben mahalleyi bunun yaramazlıgı yüzünden terk etmisdim.
Bana acâib gelmisdi [Hayretler içinde kaldım]. O Allahü tebâreke
ve teâlâ hazretleri hakkı için ki, sana bu kerâmeti vermis-
– 488 –
dir. Söyle ki, o merd bu kadar fısk ve fücûr ile bu mertebe-i aliyyeye
ne sebeble erismisdir. O dedi, hakîkaten, bu adam senin
dedigin gibi idi. Lâkin, bir iyi âdeti var idi. Ben dedim, Allahü
tebâreke ve teâlâ hazretleri için, o âdeti beyân eyle. Dedi, âdeti
bu idi ki, farz nemâzı kılıp, selâm verip, nemâzdan çıkdıkdan
sonra, (Yâ Rabbî! Ebû Bekre, Ömere, Osmâna ve Alîye “radıyallahü
anhüm” rahmet et) diye düâ okurdu. Bu kıssadan
ma’lûm oldu ki, her kim Çihâr yâre muhabbet besler ise; Allahü
teâlâ ve tekaddes hazretleri o kimseye ne kadar mücrim ve
günâhkâr dahî olsa da rahmet eyler.
Otuzyedinci Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri islâmı âsikâre eyledigi vaktde, âlemin zulmeti
cemâli nûrânîsi ile münevver oldu. Her tarafa elçiler ile mektûblar
gönderdi. Bütün insanları, karadan ve denizden, dag ve
ovadan Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine da’vet etdi. Dıhye
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini nâme [mektûb] ile rûm
sâhı Kaysere gönderdi. Dıhye “radıyallahü anh” rûm diyârına
vardıkda, Kaysere haber verdiler. Mekke-i mükerremede Peygamberlik
da’vâsı eden Muhammed Mustafâdan “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” elçi gelmisdir, kapıda durur. Rûm Kayseri,
çagırın içeri gelsin, dedi. Dıhye “radıyallahü anh” der ki,
ben içeri girdim. Mektûbu Kaysere sundum. Kayser mektûbu
benden alıp, ayaga kalkdı. Bası üzerine koydu. Gözlerine sürdü
ve öpdü. Sonra mektûbu açdı. Önüne koydu. Davûl ve kös çalınmasını
söyledi. Cümle reâyası [devlet adamları] toplandılar.
Kayser, hatîblerin minbere çıkdıkları gibi yüksek bir yere çıkdı.
Zîrâ minber yok idi. Sonra yüksek ses ile dedi ki, ey kavmim, bilin
ve âgâh olun ki, o merd ki, Mekke-i mükerremede risâlet
da’vâsı eder. Bu mektûbu bize göndermisdir. Cümlemizi hak dînine
da’vet etmisdir. Siz ne dersiniz ve ne cevâb verirsiniz. O
kavm birden feryâd edip, bagırdılar. Dediler ki, sen nasâra dînine
kötülük yapmak istersin ve baska bir dîne girmek istersin.
Kayser dedi ki, elem çekmeyiniz. Murâdım sizi tecrîbe etmek
idi. Göreyim dinlerine nusret ederler mi. Geri dönün. Selâmetle
evinize varınız. Kayser de kalkıp, serâyına vardı.
Dıhye “radıyallahü anh” der ki, bir gün Kayser beni çagırdı.
Kayserin yanına vardım. Yalnız idik. Elimi tutup, serâyına ilet-
– 489 –
di. O serâydan içeride bir baska serâya götürdü. Sonra bir odanın
kapısını açdı. Gâyet süslü ve çok insan sûretleri o odada
naks edilmisdi. Bana dedi ki, yâ Dıhye, bu üçyüzonüç Nebînin
sûretleridir ki, Îsâ aleyhisselâm bu dıvârda naks edilmisdir.
Dıhye der ki, ben o sûretlere nazar ederken [bakarken], nâgâh,
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin hilye-
i serîfine gözüm takıldı. O sûretler [resmler] arasında, ondördüncü
ayın yıldızlar arasında parladıgı gibi parlıyor idi. Ben
dedim ki, bu bizim Peygamberimiz Muhammed Mustafâ “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sûret-i serîfidir.
Kayser dedi, dogru söylersin; ben de kitâblarımızda böyle buldum.
Dıhye der ki, bakdım o Serverin sag yanında bir sûret gördüm;
oturmus. Kayser bana dedi; bu kimdir. Ben dedim, Ebû
Bekr-i Sıddîkin sûretidir. Sol yanında oturmus birini gördüm.
Yüksek ve heybetli, uzun boylu idi. Kayser dedi, bu kimdir.
Ben dedim, Ömer bin Hattâbın sûretidir. Kayser dedi, ben de
kitâbda böyle bulmus idim. Birini dahî gördüm, önünde hayâ
ile oturmus. Kayser dedi, bu kimdir. Ben dedim, Osmân bin Affânın
sûretidir. Kayser dedi, ben de kitâbda böyle bulmus idim.
Birini dahî gördüm, ardında; dalkılınç olmus durur. Kayser dedi,
bu kimdir. Ben dedim, Alî bin Ebî Tâlibin sûretidir. Kayser
dedi, dogru söylersin. Bizim kitâbımızda da böyledir. Dıhye der
ki, Mekke-i mükerremeye döndüm. Resûlullahın “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-ı serîfine vardım. Kayserin kıssasını
haber verdim. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
buyurdular ki: (Kayser dogru söylemis. Kayser dogru söylemis.
Yâ Dıhye! Onlar beni ve benim Eshâbımı bilirler. Ammâ, ezelî
sekâvet bedbahtlık ki, onlara erismisdir; zarûrî olarak mahrûm
olup, Cehennemlik olurlar.)
Otuzsekizinci Menâkıb: Ey müslimânlar, muvahhidler ve
sünnîler. Bu makâmda çok sirin bir kelâm edelim; insâallahü
teâlâ. Ma’lûm ola ki, her ikbâl ve devlet, salâh ve se’âdet, çok
ve az, Allahü teâlâ âlemde halk etmisdir. O devlet, ikbâl ve salâh
ve se’âdetin aslını ve beyânını dört seyde koymusdur. O
cümlenin hudûdunu ve sayısını Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinden
gayri kimse bilmez. Lâkin o mikdâr bu hâlde bu fakîr
ve bîçârenin fehminde ve ilmindedir. Isitin ve hâtırınızda tutun.
– 490 –
1– Allahü Sübhânehü ve teâlâ, çok memleketlerde zemânın
salâhını [düzenini] dört sey ile te’mîn etmisdir. Yaz, kıs, behâr,
güz.
2– Dünyânın salâhını dört seyde koymusdur. Nebîler “aleyhimüsselâm”
ve âlimler, hâkimler ve bezîrgânlar [tüccârlar].
3– Cennetin salâhını dört seyde koymusdur. Altın ve gümüs,
cevher ve nûr.
4– Cehennemin sıkıntısı dört seydedir. Bend [Zincirden bag
bukagı], gul [demir tasma], çâh [ates kuyusu] ve zulmet [karanlık].
5– Gök yüzünün büyüklügünün [yüksekliginin] salâhını dört
seyde koymusdur. [Ya’nî düzeni dört sey iledir.] Yıldız, ay, günes
ve melekler.
6– Yer bostânının [yeryüzünün] salâhını [düzenini] dört seye
baglamısdır. Toprak ve su, ates ve rüzgâr [yel].
7– Kur’ân-ı azîm-üs-sân dört seyden hâsıl olmusdur. Harf ve
kelime, âyet ve sûre.
8– Îmânın kesfinin salâhını dört seye baglamısdır. Sabr ve
yakîn, cihâd ve adl.
9– Îmân ve sabrının salâhını dört seye baglamısdır. Havf
[korku] ve sevk, zühd ve murâkabe.
10– Îmân yakîninin salâhını dört seye baglamısdır. Hikmet
ve basîret, gayret ve sünnet.
11– Îmân cihâdının salâhını dört seye baglamısdır. Emr-i
ma’rûf ve nehy-i münker. Hamiyyet ve salâbet.
12– Îmân adlinin salâhını dört seye baglamısdır. Fehm ve
ahkâm-ı islâmiyye, ilm ve hilm.
13– Merdin [erkegin] kurtulusunu dört seye baglamısdır.
[Ya’nî kisinin se’âdetini dört seye baglamısdır.] Iyi adı olmak,
iyi bahtlılık, tevadu’ ve kanâ’at.
14– Kadının salâhını dört seye baglamısdır. [Ya’nî kadının
iyiligi dört sey iledir.] Gayret ve iffet, setr ve emânet.
15– Aklın salâhı dört sey iledir. Uygunluk, sükr edici olmak.
Sakınıcı olmak ve iyi isli olmak.
16– Tabî’atin salâhını dört seyde koymusdur. [Tabî’atin dü-
– 491 –
zeni dört sey iledir.] Harâret [sıcaklık], burûdet [sogukluk], rutûbet
[nem] ve yübûset [kuraklık].
17– Dînin salâhı dört sey iledir. Nemâz ve zekât, oruc ve hac.
18– Nemâzın salâhı dört sey ile meydâna gelir. Kıyâm, rükü’,
secde, kade-i ahîre.
19– Zekâtın salâhı dört sey iledir. Verici ve alıcı, nisâb ve hamûl
[mal].
20– Orucun salâhını dört seyde koymusdur. Oruca niyyet ve
imsâk ve ka’biliyyet, vakt.
21– Haccın salâhını dört seyde koymusdur. Ihrâm ve vukûf,
tavâf ve say’.
22– Gazâ etmenin salâhını dört seyde koymusdur. Kuvvet
ve gayret, sehâmet ve secâ’at.
23– Farzın salâhını dört seyde koymusdur. Sart ve rükn,
eb’az ve hey’et.
24– Insanın düzeni dört sey iledir. Yiyecek, içecek, giyecek
ve ev.
25– Dünyânın salâhını dört seyde koymusdur. Hil’at, hürmet,
muhabbet ve meveddet.
26– Yüzyirmidört bin Nebînin “aleyhimüsselâm” salâhı dört
Peygamberdedir. Âdem, Ibrâhîm, Mûsâ ve Muhammed Mustafâ
“alâ nebiyyinâ aleyhissalâtü vesselâm”.
27– Gökden inen kitâblar dört dânedir. Tevrât ve Incîl, Zebûr
ve Kur’ân-ı azîm-üs-sân.
28– Sehâdet kelimesini dört kelimeye koymusdur. Lâ ilâhe
illallah, Muhammedün Resûlullah.
29– Sûre-i ihlâsın salâhı dört âyetde yerlesdirilmisdir. Kul hü
... Allahü ... Lem ... Ve lem... .
30– Onsekizbin âlemin salâhını dört seyde koymusdur. Ars
ve Kursî, Lehv ve Kalem.
31– Doksandokuz esmâ-i hüsnânın salâhını dört ismde koymusdur.
Evvel ve âhır, zâhir ve bâtın.
32– Yedi kat gökün ve yedi kat yerin ehlinin hâl ve baglan-
– 492 –
tısının salâhını dört kimsede koymusdur. Cebrâîl ve Mikâîl, Isrâfil
ve Azrâîl “aleyhimüsselâm”.
33– Ulvî ve süflî âlem ehlinin salâhını dört seyde koymusdur.
Hareket ve sükûn. Ictimâ ve iftirak [toplanmak ve ayrılmak].
34– Âlimlerin salâhı dört sey iledir. Hak söylemek ve nasîhat
etmek. Ilmi büyük tutmak ve bildigi ile amel etmek.
35– Müteallim [talebe]lerin salâhı dört sey iledir. Hakkı isitmek,
nasîhat kabûl etmek. Ilm üzerine konusmak. Âlimi büyük
tutmak.
36– Pâdisâhların salâhı da dört sey iledir. Vilâyet, asker, vezîr
ve hazîne.
37– Reâyânın salâhı dört sey iledir. Sultânın adâleti. Infâk,
ülfet. Dostlar arasında ve düsmanlardan emîn olmak.
38– Zâhirin salâhı dört sey iledir. Göz ve kulak, el ve ayak.
39– Bâtının düzeni de dört sey iledir. Ilm ve akl, havf ve recâ
[korku ve ümîd].
40– Abdest dört sey ile temâm olur. Yüzü yıkamak ve kolları
yıkamak. Basını mesh etmek ve ayaklarını yıkamak.
41– Ayların salâhını dört seyde koymusdur. Receb, Zilka’de,
Zilhicce ve Muharrem.
42– Onsekiz bin âlemin din ve ibâdetinin salâhını, Çihâr
yâr-i güzînin muhabbetinde koymusdur. Bunlar, emîr-ül
mü’minîn Ebû Bekr-i Sıddîk, emîr-ül mü’minîn Ömer-ül Fârûk,
emîr-ül mü’minîn Osmân-ı Zinnûreyn, emîr-ül mü’minîn
Aliyyül Mürtedâdır “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. Bunların
hepsini, tafsîl etdik. Her dörtden biri yerine getirilmez ise
veyâ birisi olmaz ise, o sey zâyi’ olur ve harâb olur. Eger, Allahü
teâlâ muhâfaza etsin, bir bedbaht ve bir devletsiz ve rezîl ve
bir asagılık, bir utanmaz ve yüzü kara, zerre kadar bu dört yâre
bugz ve adâvet ve düsmanlıgı begense ve kalbinde ona yer
etse, dünyâda ve âhıretde hüsrânda, ziyânda, mel’ûn ve bahtsız
olur. (Dünyâda ve âhıretde hüsrân, o kimseler içindir.)
Otuzdokuzuncu Menâkıb: (Münebbihât) kitâbından terceme
olunmusdur. [Bu kitâbı Ibni Hacer Askalânî yazmısdır.] O
– 493 –
haberleri ve sözleri beyân ederken, evvelâ Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin hadîs-i serîflerini nakl
eder. Sonra Çihâr yâr-i güzînin o hadîs-i serîfe muvâfık tertîbi
ile her birinden bir eser (söz) nakl eder.
Iki maddeli kıymetli sözler: Rivâyet olunmus ki, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bir hadîs-i serîfde
buyurdular ki: (Iki haslet [özellik] vardır ki, o ikisinden efdal
birsey yokdur. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine îmân getirmek.
Müslimânlara fâideli olmak.) Ebû Bekr “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmusdur: (Bir kimsenin
azıksız kabre girmesi, gemisiz denize girmesi gibidir.) Ömer
“radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki: (Dünyânın izzeti
mal iledir. Âhıretin izzeti amel iledir.) Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki: (Dünyâ gammı kalbe zulmetdir.
Âhıret gammı kalbe nûrdur.) Alî “radıyallahü teâlâ anh”
hazretleri buyurdu ki: (Bir kimse ilm talebinde olsa, Cennet de
onu taleb eder. Bir kimse ma’siyyet talebinde olsa, nâr [Cehennem]
da onu taleb eder.)
Üç maddeli kıymetli sözler: Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Bir kimse geçim
darlıgından sikâyetci oldugu hâlde sabâha çıksa, Rabbinden sikâyet
etmis gibi olur. Bir kimse dünyâ isi için üzülerek [mahzûn
oldugu hâlde] sabâha çıksa, Allahü teâlâyı darıltmıs olarak sabâhlamıs
olur. Bir kimse tevâdu’ etse bir zengine zenginliginden
ötürü, dîninin üçde ikisi gider.) Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ
anh” hazretleri buyurdu ki: (Üç seye üç sey ile ulasılmaz.
Zenginlige arzû ile erisilmez. Yigitlige boya ile [süslenmekle]
erisilmez. Sıhhate devâlar [ilâclar] ile erisilmez.) Ömer “radıyallahü
teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki: (Insanlar ile güzel geçinmek
aklın yarısıdır. Güzel süâl sormak ilmin yarısıdır. Güzel
tedbîr ma’îsetin yarısıdır.) Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri
buyurdu ki: (Bir kimse dünyâyı terk etse, Allahü tebâreke
ve teâlâ hazretleri o kimseyi sever. Bir kimse günâhları terk
etse, melekler o kimseyi sever. Bir kimse, baska insanlardan tama’ı
kesse, insanlar onu sever.) Alî “radıyallahü teâlâ anh”
hazretleri buyurdu ki: (Dünyâ ni’metlerinden ni’met olmak cihetinden,
islâm sana kifâyet eder. Dünyâ mesgûliyyetinden sa-
– 494 –
na ibâdet etmek, mesgûl olmak cihetinden kifâyet eder. Ibret
almak cihetinden ölüm sana kifâyet eder.)
Dört maddeli kıymetli sözler: Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri Ebû Zer “radıyallahü teâlâ anh”
hazretlerine buyurdular ki: (Yâ Ebâ Zer! Gemiyi yenile. Muhakkak
ki, deryâ derindir. Azık al, zîrâ yolculuk uzundur. Yükünü
hafîf et. Zîrâ geçilmesi zor geçitler var. Amelini hâlis eyle.
Zîrâ; hâlisi-bozugu ayıran Basîrdir.) Yine Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Yıldızlar gök ehli
için emândır. Ne zemân ki yıldızlar gök ehlinin üzerine dökülür;
kazâ nâzil olur. Benim eshâbım da ümmetim üzerine
emândır. Ne vakt eshâbım zâil olursa, ümmetim üzerine kazâ
nâzil olur. Eshâbım üzerine de ben emânım. Ben gitdim, eshâbım
üzerine kazâ nâzil olur. Daglar yer ehli için emândır. Ne
zemân ki daglar yer üzerinden gitdi. Yer ehli üzerine kazâ nâzil
oldu.)
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: (Dört sey vardır
ki, dört sey ile temâm olur. Nemâz, secde-i sehv ile temâm
olur. Oruc sadaka-ı fıtr ile temâm olur. Hac fidye ile temâm
olur. Îmân cihâd ile temâm olur.) Ömer “radıyallahü teâlâ anh”
hazretleri buyurdu ki: (Deryâlar dörtdür: Allahü teâlâ hazretlerinin
rahmeti, günâhlar için deryâdır. Nefs, sehvetler için deryâdır.
Ölüm, ömrler için deryâdır. Kabr, nedâmetler [pismânlıklar]
için deryâdır.) Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri
buyurdu ki: (Dört sey vardır ki, zâhirleri fazîletdir. Ve bâtınları
farzdır. Kur’ân-ı azîm-üs-sânın tilâveti fazîletdir. Onunla
amel farzdır. Insanlara ihsân etmek fazîletdir. Hasımları birbirinden
râzı etdirmek farzdır. Sâlihler ile berâber bulunmak fazîletdir.
Yapdıklarına uymak farzdır. Hastaları sormak fazîletdir.
Vasıyyetlerini kabûl etmek farzdır.) Alî “radıyallahü teâlâ
anh” hazretleri buyurdu ki: (Bir kimse Cennete müstak olsa
[Cenneti arzû etse], hayrlı islere kosar. Bir kimse atesden [Cehennemden]
korksa, sehvetlerinden kendini men’ eder. Bir
kimse ölümü yakın bilse, dünyâ lezzetlerinden sakınır. Bir kimse
dünyâyı bilse [tanısa], musîbetler ona hor olur [musîbetlerin
te’sîrinde kalmaz].)
Bes maddeli kıymetli sözler: Resûlullah “sallallahü teâlâ
– 495 –
aleyhi ve sellem” hazretleri, bir hadîs-i serîfde buyurdular ki:
(Her kim bes nesneyi hakîr ve hor görse, bes nesneden mahrûm
olur. Bir kimse ulemâyı hakîr görse, dinden mahrûm olur ve dînine
ziyân eder. Bir kimse ümerâyı [âmirleri] hakîr görse, dünyâdan
mahrûm olur. Bir kimse akrabâsına istihfâf etse [hafîf
görse], mürüvvetden mahrûm olur. Bir kimse kendi ehline istihfâf
etse [asagı görse], ma’îsetden mahrûm olur. Bir kimse
komsularına istihfâf etse [asagı görse], menfe’atlerinden mahrûm
olur.) Yine Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri, bir hadîs-i serîfde buyurdular ki: (Muhakkak Allahü
tebâreke ve teâlâ hazretleri bir kimseye bes seyi hâzırlamadan
bes seyi vermez. Bir kimseye, ni’metini artdırmasını hâzırlamadıkça
sükr vermez. Kabûl etmegi hâzırlamadıkça düâ vermez.
Afv etmegi hâzırlamadıkça istigfâr vermez. Kabûl edecegini hâzırlamadıkça
tevbe vermez. Karsılıgını hâzırlamadan sadaka
verdirmez.)
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden mervîdir.
Buyurdular ki: (Bes zulmetin bes ısıgı vardır. Dünyâ zulmetdir.
Isıgı, tâ’atdır. Günâh zulmetdir. Isıgı tevbedir. Kabr zulmetdir.
Isıgı, Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullahdır. Âhıret karanlıkdır.
Bunun ısıgı, sâlih ameldir. Sırat karanlıkdır. Isıgı, yakîndir.)
(Münebbihât)dan bizde olan nüshasında, kabr zulmetine
ısık, Lâ ilâhe illallah, yazılıdır. Lâkin Ebû Bekr “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerinin menâkıb-ı serîflerinde zikr olundu ki,
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” Lâ ilâhe illallah Muhammedün
Resûlullah sözlerini birbirinden ayrı dememisdir. Son menâkıbda
mufassal beyân olunmusdur. Bu âdet-i serîfleri bozulmasın
diye, burada da berâber yazıldı. En dogrusunu Allahü
teâlâ bilir.
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden mervîdir.
Merfû olarak, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
buyurdu ki, (Eger böyle olmasa idi, ya’nî Allahü âlem, bu sehâdete
magrûr olup, ibâdete ve tâ’ate tenbellik edip, gevsek
davranmasalardı, bes kimseye sehâdet ederdim ki, muhakkak
onlar Cennet ehlindendir. Birisi, ıyâl [çoluk-çocuk] sâhibi olan
kimse. Birisi, zevci ondan râzı olan hanım. O hanım ki, mehrini
ve çeyizini zevcine hediyye eder. Birisi o kimse ki, vâlideyni
– 496 –
[anne-babası] ondan râzı olur. Birisi o kimse ki, günâhdan tevbe
eder.)
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden mervîdir. Buyurdu
ki: (Bes nesne müttekîler alâmetlerindendir. Dînini ıslâh
eden kimseler ile oturmak. Fercinin ve lisânının üzerine gâlib
olmak. Kendisine dünyâdan erisen çok seyi vebâl görmek. Âhıretden
az bir sey erisirse, onu kendisine ganîmet bilmek. Harâm
olur korkusu ile halâlden mi’desini çok doldurmamak. Baskalarını
kurtulmus, kendisini helâk olmus bilmek.)
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden mervîdir. Buyurdu
ki: (Bes haslet olmasaydı, insanların hepsi sâlih olurlar idi.
Câhillige kanâ’at etmek. Dünyâya harîs olmak. Malın fazlasına
cimrilik. Reyde, fikrde ucb, kendini begenmek.)
Altı maddeli kıymetli sözler: Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Altı sey, altı vatanda
[mahalde, hâlde] garîbdir. Mescidler, içinde nemâz kılmıyan
kavm arasında garîbdir. Okumıyanlar arasında Kur’ân-ı kerîm
garîbdir. Kur’ân-ı kerîm, fısk isleyenler yanında garîbdir. Kötü
huylu, zâlim kocanın elindeki sâliha kadın garîbdir. Kendini
dinlemiyen kavmin arasındaki âlim garîbdir. Kötü huylu kadının
elindeki sâlih zevc garîbdir. Allahü teâlâ onlara kıyâmet gününde
elbette rahmet nazarı ile bakmaz.)
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki: (Iblîs,
önünde durur. Nefs, sagında durur. Hevâ solunda durur.
Dünyâ arkanda durur. Etrâfında a’zâlar durur. Cebbâr [mekânlı
olmıyan] seni devâmlı görür. Iblîs, seni dînini terk etmekden
yana da’vet eder. Nefs, seni ma’siyyetden yana da’vet eder. Hevâ,
sehvetlerden yana da’vet eder. Dünyâ, kendini âhırete tercîhden
yana da’vet eder. A’zâlar [uzvlar], günâh islemekden yana
da’vet eder. Cebbâr, seni Cennet ve magfiretden yana da’vet
eder. Her kim ki, iblîse icâbet ederse, dîni gider. Her kim ki,
nefse icâbet etdi, rûhu necât bulmaz. Her kim ki, hevâya icâbet
ederse, akl ondan gider. Her kim ki, dünyâya icâbet ederse, âhıreti
gider. Her kim ki, a’zâlara [uzvlara] icâbet ederse, Cennet
elinden gider. Her kim ki, Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerine
icâbet ederse, bütün fenâ ve zararlı seyler ondan gider. Bütün
hayrlara nâil olur.)
– 497 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:32
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: (Muhakkak Allahü
teâlâ hazretleri altı nesneyi altı nesnede gizledi. Rızâ-ı serîfini
tâ’atda gizledi. Gadabını ma’siyyetde gizledi. Ism-i a’zamını
Kur’ân-ı kerîmde gizledi. Evliyâsını insanlar arasında gizledi.
Ölümü, ömr içinde gizledi. Kadr gecesini Ramezân-ı serîf içinde
gizledi. Salât-ı vustâyı bes vakt içinde gizledi.)
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: (Muhakkak ki,
mü’min altı nev’ korkudadır. Birisi, Allahü Sübhânehü ve teâlâ
hazretleri cânibinden [tarafından] korkudadır ki, onun rûhunu
ânîden alır, diye. Ikincisi, hafaza melekleri cihetinden korkudadır
ki, onun üzerine yazdıkları nesne sebebi ile, kıyâmet gününde
rüsvay olur. Üçüncü, seytân cânibinden korkudadır ki, onun
amelini bâtıl eder. Dördüncü, melek-ül-mevt hazretleri cânibinden
korkudadır ki, gafletde iken rûhunu alır. Besinci, dünyâ
cânibinden korkudadır ki, dünyâya magrûr olup, dünyâ onu
âhıretden mesgûl eder. Altıncı, ehl-i ıyâl cânibinden korkudadır
ki, onlar ile mesgûl olup, onlar onu Allahü teâlânın zikrinden
mesgûl ederler.)
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdular ki: (Altı
hasleti bulunduran kimseler, Cennete çagrılan yolların hiçbirini
terk etmez. Nâra [Cehenneme] götürecek yolların hiçbirine
varmaz. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerini bilip, ona tâ’at
etmek. Seytânı bilip, ona ısyân etmek. Bâtılı bilip, ondan sakınmak.
Hakkı bilip, ona ittibâ’ etmek. Âhıreti bilip, onu taleb etmek.
Dünyâyı bilip, onu terk etmek.)
Yedi maddeli kıymetli sözler: Ebû Hüreyre “radıyallahü
teâlâ anh” rivâyet etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Allahü Sübhânehü ve teâlâ
hazretleri, yedi kimseyi, Ars-ı azîmin gölgesinde o günde gölgelendirir.
O gün Ars-ı azîmin gölgesinden baska gölgelenecek
yer olmaz. Yalnız Ars-ı azîmin gölgesi olur. Bunlar:
1– Âdil devlet baskanı,
2– Allahü teâlâya tâ’atde bulunarak yetisen genç,
3– Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerini tenhâlarda zikr
edip ve gözlerinden Allahü teâlânın korkusundan yas akıtan
kimse,
– 498 –
4– Kalbi mescide baglı olan kimse,
5– Sag elinin verdiği sadakayı, sol elinin bilmedigi kimse,
6– Birbirini Allahü teâlâ için seven iki kimse,
7– Bir cemâl sâhibi kadın [güzel kadın] kendisini da’vet etdigi
zemân, ondan kaçıp, Âlemlerin Rabbi olan Allahü teâlâdan
korkarım diyen kimse.)
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: (Bahillerin
[cimrilerin] malı, yedi belâdan birinde olur [birine ugrar]. Mîrâs
yiyen bir vârisi, malını isrâf eder, onu Allahü teâlâ hazretlerinin
tâ’atinden baska yerde harcar. Veyâ Allahü teâlâ ve tekaddes
hazretleri o bahilin [cimrinin] üzerine bir eziyyet edici
kimseyi [zâlimi] musallat eder. Onun malını, onun nefsini hor
ve zelîl etdikden sonra alır. O bahili [cimriyi] bir sehvet harekete
getirir ki, o sehvet ile uygunsuz isler yaparak malını ifsâd
eder. Onda bir düsünce peydâ olur. Iftihâr [ögünmek] için bir
binâ yapar. Yâ bir fâidesiz harâbeyi ta’mîr eder. Malını onlara
sarf eder. Yâ dünyâ âfetlerinden bir âfet peydâ olur. Suda
gark olur, hırsız çalar veyâ ona dâimî bir dert erisir. Malını
doktorlara yidirir. Yâ malını bir mekânda saklar. Sonra unutur.)
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki: (Çok
gülen kimsenin heybeti az olur. Çok saka yapan istihfâf edilir
[hakîr görülür]. Çok konusan çok yanılır. Çok hatâ edenin hayâsı
az olur. Hayâsı az olanın vera’ı az olur. Vera’ı az olanın kalbi
ölü olur. Kalbi ölü olanı Allahü teâlâ Cehenneme dâhil
eder.)
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: (Allahü tebâreke
ve teâlâ hazretleri [Kehf sûresi 82.ci âyet-i kerîmesinde meâlen],
(Onun altında ikisine âid hazîne var idi) buyurdu. O kenz
altından bir levha idi. Onda yedi satır var idi. 1– Ben teaccüb
ederim [sasarım] o kimseye ki, muhakkak, bütün isler takdîr iledir.
Hâlbuki o kimse kaçırdıgı seyler için üzülür. 2– Sasarım o
kimseye ki, ölümü bildigi hâlde güler. 3– Sasarım o kimseye ki,
Cehennemi bildigi hâlde günâh isler. 4– Sasarım o kimseye ki,
Cenneti bildigi hâlde istirâhat eder. 5– Sasarım o kimseye ki, Al-
– 499 –
lahü tebâreke ve teâlâ ve tekaddes hazretlerini bildigi hâlde,
baskasını zikr eder. 6– Sasarım o kimseye ki, dünyânın fânî oldugunu
bildigi hâlde içindekilere ragbet eder. 7– Sasarım o kimseye
ki, Kıyâmetde hesâba çekilecegini bildigi hâlde mal biriktirir.)
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden süâl olundu ki:
(Gökden agır olan nedir, yerden genis olan nedir, denizden engin
olan nedir, atesden sıcak nedir, tasdan katı nedir, Zemherîrden
soguk nedir, zehrden acı olan nedir?) Alî “radıyallahü teâlâ
anh” cevâb verdi ki: (Gökden agır olan, temiz bir kimseye iftirâ
etmekdir. Yerden genis olan; Hak, dogru olan seydir. Denizden
engin olan, kanâ’at eden kalbdir. Atesden sıcak olan,
zulm eden sultândır. Tasdan katı olan, münâfıkın kalbidir.
Zemherirden soguk olan; levm eden, kınayan kimseye ihtiyâcını
arz etmekdir. Zehrden acı olan, sabr etmekdir.)
Sekiz maddeli kıymetli sözler: Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri bir hadîs-i serîflerinde buyurdular
ki: (Sekiz sey, sekiz seyden doymaz. Göz nazardan [bakmakdan].
Yer yagmurdan. Kadın erkekden. Âlim ilmden. Süâl soran
sormakdan. Harîs, mal yıgmakdan. Deryâ [deniz] sudan.
Ates odundan.)
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki:
(Sekiz sey, sekiz seyin zînetidir: Iffet, fakrin süsüdür. Sükr, zenginligin
süsüdür. Sabr, belânın süsüdür. Tevâdu’, hasebin [asâletin]
süsüdür. Hilm, ilmin süsüdür. Çok aglamak korkunun süsüdür.
Basa kakmamak, ihsânın süsüdür. Husû’ nemâzın süsüdür.)
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki: (Bir
kimse fuzûlî konusmagı [fazla, lüzûmsuz konusmagı] terk etse,
ona hikmet bagıslanır. Bir kimse fuzûlî bakmagı terk etse, ona
husû’ bagıslanır. Bir kimse fuzûlî yimegi terk etse, ona ibâdetin
lezzetini duymak bagıslanır. Bir kimse gülmegi terk etse,
ona heybet bagıslanır. Bir kimse mîzâhı [sakalasmagı] terk etse,
ona hüsn ve melâhat [güzellik ve tatlılık] verilir. Bir kimse
dünyâ sevgisini terk etse, ona âhıret sevgisi verilir. Bir kimse,
baskalarının aybı ile mesgûl olmagı terk etse, ona nefsinin
– 500 –
ayblarını ıslâh etmek nasîb olur. Bir kimse Allahü tebâreke ve
teâlâ hazretlerinin zât-i pâkinin keyfiyyetinden tecessüsü terk
etse, ona nifâkdan berâat bagıslanır [ya’nî o nifâkdan korunur].)
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki: (Âriflerin
alâmeti sekizdir: Kalbi, korku ve ümîd iledir. Dili, hamd
ve senâ iledir. Gözleri, hayâ ve aglama iledir. Irâdesi, dünyâyı
terk etmek ve Allahü teâlânın rızâsını kazanmakdır.)
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki: (Husû’ olmıyan
nemâzda hayr yokdur. Bos söz konusulmanın terk edilmedigi
orucda hayr yokdur. Dikkat etmeden Kur’ân-ı kerîm
okumakda hayr yokdur. Vera’ olmıyan ilmde hayr yokdur. Sehâ
[cömerdlik] olmıyan malda [zenginlikde] hayr yokdur. Devâmlı
olmıyan ni’metde hayr yokdur. Ihlâs, ta’zîm ve tekrîm olmıyan
düâda hayr yokdur.)
Dokuz maddeli kıymetli sözler: Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” bir hadîs-i serîfde buyurdular ki, (Allahü teâlâ
Mûsâ “aleyhissalâtü vesselâm” hazretlerine Tevrâtda vahy
etdi. Muhakkak hatâların anası üçdür. Kibr, hırs ve hased. Onlardan
altı hatâ dahâ dogdu. Temâmı dokuz oldu. O altı hatâ;
Tokluk. Uyku. Râhatlık. Mal sevgisi. Övünme sevgisi. Reîs olma
sevgisidir.)
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki:
(Âbidler üç sınıfdır. Her bir sınıfın alâmetleri vardır ki, o alâmetler
ile bilinir. Bir sınıfı, Allahü teâlâ hazretlerine korku yolu
ile ibâdet ederler. Bir sınıfı, ümîd yolu ile ibâdet ederler. Bir
sınıfı, muhabbet yolu ile ibâdet ederler. Birinci sınıf için üç alâmet
vardır: Sevdigi nesneyi bagıslar. Rabbinin râzı olmasına,
nefsinin gadabını degismez. Herhâlde Rabbinin emrini yapıp,
nehyinden kaçar. Ikinci sınıf için de üç alâmet vardır: Kendi
nefsini hakîr, asagı görür. Yapdıgı ihsânı kıymetsiz bulur. Akranlarını
[emsâllerini] üstün görür. Üçüncü sınıf için de üç alâmet
vardır: Herhâlde insanlara önder olur. Bütün insanların cömerdi
olur. Allahü teâlâya, halkın temâmının hakkında hüsn-i
zannı olur.)
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki: (Iblîsin
– 501 –
zürriyyetinde dokuz nefer vardır ki sunlardır: Zenbûr; sokaklar
sâhibidir. Sokakda bayragını diker. Vetin; musîbetler sâhibidir.
Evân; sultân sâhibidir [onunla berâberdir]. Hefâf; serâbın sâhibidir
[onunla arkadasdır]. Mürre; mizmârlar [çalgılar] sâhibidir.
Lekûs, mecûsînin sâhibidir [onunla arkadasdır]. Müsavvit; yalan
haberler sâhibidir. Dâsim, hâneler, evler sâhibidir. Eger bir
sahs evine geldikde, Allahü teâlânın ism-i serîfini zikr etmezse,
o kisi ile hanımı arasında adâvet ve münâze’a vâki’ olur. Hattâ
aralarında talâk ve hul’ ve darb [dövme] vâki’ olur. Velhân; abdestde,
nemâzda ve diger ibâdetlerde vesvese verir.)
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: (Bir kimse bes
vakt nemâzını vaktinde, devâmlı kılsa, Allahü teâlâ ona dokuz
ikrâmda bulunur. Allahü teâlâ o kimseyi sever. Bedeni sıhhatli
olur. Melekler onu korurlar. Onun evine bereket nâzil olur. Sâlihlerin
sîmâsi, yüzünde zâhir olur. Allahü tebâreke ve teâlâ
hazretleri, onun kalbini yumusak kılar. Sıratdan simsek gibi geçer.
Allahü teâlâ hazretleri onu Cehennemden korur. (Onlar
üzerine korku ve hüzn dahî olmaz) kelâmı ile medh edilenler ile
berâber olur.)
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki: (Aglamak
üç seydendir. Birisi, Allahü teâlâ korkusundan, ikincisi, gadabından,
üçüncüsü, kat’iyyet-i hasyetinden. Birinci aglamak, günâhlara
keffâretdir. Ikinci aglamak, ayblarının temizlenmesidir.
Üçüncü aglamak, vilâyet ve mahbûbun rızâsıdır. Günâhlarının
temizlenmesinin semeresi, kurtulusdur. Ayblardan temizlenmenin
semeresi, Na’îmde olmakdır. Vilâyet ve mahbûbun rızâsının
semeresi Allahü teâlâyı rü’yetdir.)
On maddeli kıymetli sözler: Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” bir hadîs-i serîflerinde buyurdular ki: (Misvâk
kullanmaga devâm ediniz! Zîrâ onda on haslet vardır. Agzı temizler.
Allahü teâlâ ondan râzı olur. Seytânı gadaba getirir. Hafaza
melekleri onu severler. Dis etlerini kuvvetlendirir. Balgamı
keser. Agız kokusunu güzellesdirir. Safra harâretini söndürür.
Göze cilâ verir. Agız kokusunu keser.) Misvâkı kullanmak
sünnetdir.
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki:
– 502 –
(Allahü teâlâ hazretleri on haslet ile kullarını âfâtdan koruyup,
mukarreblerin derecesine çıkarır: 1– Kanâ’at eden kalb ile devâmlı
sıdk. 2– Devâmlı sükr ile, kâmil sabr. 3– Hâzır zühd ile
devâmlı fakîrlik. 4– Aç karın ile devâmlı zikr. 5– Fâsılasız korku
ile devâmlı hüzn. 6– Mütevâzî beden ile devâmlı gayret. 7– Dâim
rahm ile devâmlı rıfk. 8– Hayâ ile devâmlı muhabbet. 9– Devâmlı
hilm ile fâideli ilm. 10– Sâbit akl ile dâimî îmân.)
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: (On sey, on seyden
baskası ile düzgün olmaz, ıslâh edilemez: 1– Ilm, vera’dan
baskası ile ıslâh olmaz. 2– Amel, ilmsiz olmaz. 3– Korkusuz
kurtulus olmaz. 4– Sultân, adâletden baska sey ile ıslâh olmaz.
5– Asâlet [seref], edeb ile ıslâh olur. 6– Sevinç, emniyyet ile
olur. 7– Zenginlik, cömerdlik ile ıslâh olur. 8– Üstünlük tevâdû’
ile olur. 9– Fakîrlik, kanâ’at ile ıslâh olur. 10– Tevfîk olmadan
cihâd olmaz.)
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki: (On
sey, muhakkak kayb edilmisdir: 1– Süâl sorulmıyan âlim. 2–
Amel edilmiyen ilm. 3– Kabûl edilmiyen dogru fikr. 4– Kullanılmıyan
silâh. 5– Nemâz kılınmıyan mescid. 6– Okunmıyan
Kur’ân-ı kerîm. 7– Fakîrlere verilmiyen mal. 8– Binilmiyen at.
9– Yalnız dünyâ için olan ilm. 10– Yol azıgı hâzırlanılmadan geçen
uzun ömür.)
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyuruyor ki: (Mîrâsın
hayrlısı ilmdir. Rızkın en iyisi edebdir. Azıgın hayrlısı, takvâdır.
Sermâyenin en kazanclısı ibâdetdir. En iyi rehber sâlih
amellerdir. Arkadasın iyisi güzel huydur. Hilm, en iyi yardımcıdır.
Muhtâc olmamanın en iyisi kanâ’atdir. Yardımın hayrlısı
tevfîkdir. Terbiye edicilerin en iyisi ölümdür.) Buraya kadar
(Münebbihât)dan nakl olunmusdur.
Kırkıncı Menâkıb: Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri, Âise-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ”
hazretlerinin mubârek evine vardı. Insanlık îcâbı karınları
acıkmısdı. Buyurdular ki, (Yâ Âise! Hiç bir yiyecek var mıdır?)
Mubârek sözlerini temâmlamadan, kapı çalındı. Kapıyı açdılar.
Gördüler ki, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleridir.
Resûlullah hazretleri “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
– 503 –
buyurdu ki: (Yâ Ebâ Bekr! Bu vakt gelmenize sebeb nedir?)
Ebû Bekr-i Sıddîk cevâb verdi ki, (Yâ Resûlallah! Üç gündür
bir ta’âm yimemisim. Açlık cânıma kâr etdi. Geldim ki, mubârek
dîdâr-ı serîfinizin müsâhedesi ile karnım tok olsun.) Bu konusma
sırasında iken, yine kapı çalındı. Kapıyı açdıkda, bakdılar
ki, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleridir. Sonra Alî
“radıyallahü teâlâ anh” geldi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri buyurdu: (Gelmenize sebeb nedir.) Buyurdular
ki, yâ Habîb-i Rabbil’âlemîn! Üç gündür yemek yimedik.
Çok acıkdık. Geldik ki, mubârek, emsâlsiz cemâlinizin müsâhedesi
ile, bu dagdagadan halâs olup, karnımız tok olsun.
Hazret-i Alî dedi ki, yâ Resûlallah. Üç gündür seyyidünnisâ Fâtıma-
tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretleri ve imâmeyn-
i ciger gûseleriniz Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ
anhümâ” hazretleri de açlıkdan kat’î bunalmıslardır. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu: (Üç
gündür ben de ta’âm yimedim. Karnım açdır.) Hazret-i Alî dedi
ki, yâ Nebiyyallah! Dün yoldan geçerken, Mu’âz bin Cebelin
“radıyallahü teâlâ anh” havlusunda olan hurma agacında hurma
gördüm. Bunu söyleyince, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri buyurdu ki, (Kalkın, Mu’âzın evine gidelim!
Bizi hurma ile konuk etsin [müsâfir etsin]!)
Server-i Enbiyâ, Çihâr yâr-i güzîn hazretleri ile, Mu’âz hazretlerinin
kapısına gitdiler. Güçlükle vardılar. Vay basımıza,
vay cânımıza! Sultân-ı kevneyn ve Resûl-i sakaleyn ki, onsekizbin
âlem onun yüzü suyu hürmetine yaratılmısdır. Görünüz
hazret-i Çihâr yâr-i güzîn ile birlikde ne zahmetler çekmislerdir.
Allah saklasın, bir gün aç kalmıs olsak, basımıza kıyâmet kopar.
Dünyâ bize zindân olur. Eger Eshâb hazretlerinden birisi merkad-
ı serîflerinden [kabrlerinden] basını kaldırıp, bu zemânda
olan ümmet-i Muhammede nazar etse [baksa], teâccüb edip
[hayret edip] der ki, acabâ bunlar hangi milletdendir, hangi tâifedendir.
Hangi Peygamberin ümmetidir. Biz de insâf etsek.
Hergün dahâ iyiye mi gidiyoruz! Allahü teâlâ sânühü hazretleri,
bu sultânların hurmetine, kendi lutf, kerem, fadl ve ihsânı ile,
bizim o yüzümüzün karalıgına bakmayıp, afv buyursun. Biz âsî
ve mücrim kullarını dîdârı ile sereflendirsin. Âmîn! Yâ Rabbî,
âmîn diyen kullarını magfiret buyur.
– 504 –
Murâdımıza gelelim. Mu’âz hazretlerinin kapısına vardılar.
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri seslendi ki, yâ
Mu’âz! Devlet kusu basına kondu. Allahü teâlânın Resûlü kapına
geldi. Içeride olanlardan kimse duymadı. Mu’âzın bir küçük
kızcagızı var idi. O duydu. Annesini çagırdı. Yâ ana, yâ ana!
Ne yatarsın, hazret-i Ebû Bekr kapımıza geldi; çagırıyor. Annesi
kızı azarladı. Ne yalan söylersin; hiç bu vakt, hazret-i Ebû
Bekr kapımıza gelir mi? Kızı da, ne yapsın; yatdı. Birâz sonra,
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” çagırdı. Yine kız uyandı. Annesine
haber verdi. Annesi evvelki gibi azarladı. Birâz sonra da hazret-
i Alî “radıyallahü teâlâ anh” çagırdı. Yine kız uyandı. Annesine
haber verdi ki, yâ anne! Hazret-i Alî kapıya gelmis; çagırıp
durur. Annesi kızı, yine azarladı. Behey kız, deli mi oldun;
ne söylersin. Kız yine sükût edip, yatdı. Sonra, Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem”, (Yâ Mu’âz) diye seslendi. Kız
evvelki gibi uyanıp, dedi ki, yâ anne! Sana demedim mi ki, Ebû
Bekr, Ömer ve Alî kapıya geldiler. Bana inanmadın. Iste Sultân-
ı Enbiyâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kendisi çagırır.
Annesi diledi ki, yine kızı red eylesin. Kız vâlidesine bakmayıp,
babasının yanına vardı. Resûlullah hazretlerinin sevkiyle babasını
çagırdı. Yâ baba, ne yatarsın. Devlet ve se’âdet kusu basına
kondu. Allahü teâlânın Resûlü “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
ve Ebû Bekr, Ömer ve Alî “radıyallahü anhüm” hazretleri
kapıya gelmislerdir. Hemen o sâat, hazret-i Mu’âz kızından
bu haberi isitince, acele ile yerinden kalkıp, kapıya kosdu. Kapıyı
açıp, dedi ki, devlet ve se’âdet Mu’âzın basına kondu. Habîbullah
hazretlerinin mubârek ayaklarının tozlarına yüz sürüp,
içeri buyurun, dedi. Fahr-i âlem hazretleri de, Eshâb-ı güzîn ile
içeri dâhil oldular. Ondan sonra buyurdular ki, (Yâ Mu’âz! Üç
gündür ben ve Eshâbım yemek yimemisiz! Dün Alî yoldan geçerken,
senin havlunda olan hurma agacında hurma görmüs.
Onun için geldik ki, bizi hurma ile müsâfir edesin.) Mu’âz “radıyallahü
teâlâ anh” dedi ki, yâ Nebiyyallah! O hurmaları bugün
düsürdük [agacından topladık]. Kimini biz yidik. Ba’zısını
fakîrlere ve komsularımıza ulasdırdık. Bir hurma kalmamısdır.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri karsısına
bakdı. Bir büyük zenbil gördü. Hemen hazret-i Alîye buyurdu
ki, (Yâ Alî! Bu zenbili eline al! Bu gördügün hurma agacına
– 505 –
var. Benden selâm eyle! Ve söyle ki, Resûlullah senden hurma
taleb eder.) Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri o zenbili alıp,
hurma agacının yanına vardı. Peygamberin selâmını götürdü,
iletdi. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin izni ile hurma agacı
fasîh bir lisân ile selâmı aldı. Ta’zîm eyleyip, egildi. Sonra Allahü
teâlânın izni ile, agacda hurmalar doldu. Hazret-i Alî o
zenbili hurma ile doldurup, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” huzûr-ı serîflerine getirdi. O hurmadan yidiler.
Bütün Eshâba ulasdırdılar. Hattâ o zenbili hurma agacına asdılar.
Resûlullah hazretlerinin dâr-ı bekâya intikâline kadar hiç
bosalmadı.
Kırkbirinci Menâkıb: Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”
bir gün hastalandı. Ebû Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü
teâlâ anhüm” hazretleri iyâdetine [hasta ziyâretine] vardılar.
Hazret-i Alînin yanında bir tas bal var idi. Bu tas ile balı bunların
önüne götürdü. Tas ak, içindeki bal kızıl idi. O tasın içinde
kara bir kıl vardı. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ
anh” buyurdu ki, biz baldan, her birimiz bu üçü için bir misâl
getirmeyince yimeyiz. Kendisi buyurdu ki: (Dîn-i islâm tasdan
münevverdir [nûrludur]. Îmân baldan tatlıdır. Dînin hükmü
kıldan incedir.) Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu
ki: (Cennet tasdan münevverdir. Cennetin ni’metleri baldan
tatlıdır. Sırat köprüsü kıldan incedir.) Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” buyurdu ki: (Kur’ân-ı azîm-üs-sân tasdan münevverdir.
Kur’ân-ı kerîm okumak baldan tatlıdır. Kur’ân-ı kerîmin
tefsîri kıldan incedir.) Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”
buyurdu ki: (Müsâfirin nûru tasdan münevverdir [nûrludur].
Müsâfirin sözü baldan tatlıdır. Müsâfirin gönlüne ri’âyet etmek
kıldan incedir.) Her biri kendi hâllerine münâsib kelâm buyurdular.
Kırkikinci Menâkıb: Birgün Fahr-i kevneyn ve Resûl-i sakaleyn
Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”,
Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri
ile oturur idi. Kudretden ortaya bir ak tas geldi. Içi ak bal ile dolu
idi. Üstünde bir ak kıl vardı Hayret etdiler. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Gelin
her birimiz bu üçüne bir temsîl getirmeyince el sürmiyelim.)
– 506 –
Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: (Resûlullah
hazretleri bu tasdan nûrludur. Resûlullah ile konusmak
bu baldan tatlıdır. Resûlullahın sünnetini yerine getirmek bu
kıldan incedir.) Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu
ki: (Îmân bu tasdan nûrludur. Îmân getirmek bu baldan tatlıdır.
Îmân ile gitmek bu kıldan incedir.) Ondan sonra, Osmân
“radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: (Kur’ân-ı kerîm bu tasdan
nûrludur. Kur’ân-ı kerîm okumak bu baldan tatlıdır. Kur’ân-ı
kerîmin buyurdugunu tutmak bu kıldan incedir.) Ondan sonra
Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu: (Müsâfirin yüzü bu tasdan
nûrludur. Müsâfir ile yemek yimek bu baldan tatlıdır. Müsâfirin
hâtırını yerine getirmek bu kıldan incedir.) Ondan sonra
hazret-i Âise “radıyallahü teâlâ anhâ” buyurdu ki: (Halâl [zevcin]
yüzü bu tasdan nûrludur. Halâli ile söylesmek bu baldan
tatlıdır. Halâlin hizmetini yerine getirmek bu kıldan incedir.)
Ondan sonra Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhâ” buyurdu
ki: (Kız çocugun yüzü bu tasdan nûrludur. Annesini-babasını
sever olması bu baldan tatlıdır. Kız çocugunun aybsız evlenmesi
bu kıldan incedir.) Ondan sonra Fahr-i âlem “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ümmetimin yüzü bu tasdan
nûrludur. Ümmetim için sefâ’at bu baldan tatlıdır. Sefâ’atin
kabûl olması bu kıldan incedir.)
Kırküçüncü Menâkıb: Ebû Zer-i Gıfârî “radıyallahü teâlâ
anh” rivâyet eder. Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri se’âdethânesinden dısarı çıkdı. Yürümege
basladılar. Ben de ardınca gitdim. Bir mevzi’e vardı. Ben huzûruna
vardım. Karsısında selâm verip, oturdum. Buyurdu: (Neden
geldin, yâ Ebâ Zer!) Dedim, (Allahü teâlâ bilir.) O sırada
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” geldi. Resûlullah hazretlerinin
sag tarafına oturdu. Sonra Ömer “radıyallahü teâlâ anh”
geldi. Ebû Bekrin sag tarafına oturdu. Sonra Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” geldi. Ömerin sag tarafında oturdu. Sonra Alî
“radıyallahü teâlâ anh” geldi. Osmânın sag tarafında oturdu.
Sonra Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
yerden yedi tâne tas aldı. Mubârek avucunun içinde tutdu. O
taslar tesbîh etmege basladılar. Söyle ki, onların sesini bal arısı
gibi isitir idim. Ondan sonra o tascagızları yere koydu. Sesleri
kesildi. Sonra onları kaldırdı, Ebû Bekrin eline verdi. Yine ev-
– 507 –
velki gibi tesbîhe basladılar. O da yere koydu. Sesleri kesildi.
Sonra yine Habîbullah hazretleri onları kaldırdı, Ömerin eline
verdi. Yine evvelki gibi tesbîh eylediler. O da yere koydu. Sesleri
kesildi. Yine onları yerden alıp, Osmânın eline verdi. Yine
tesbîh eylediler. O da yere koydu. Sesleri kesildi. Onları Alînin
eline verdi. Yine tesbîhe basladılar. O da yere koydu. Sükût eylediler.
(Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.
Kırkdördüncü Menâkıb: Çihâr yâr-i güzînin “rıdvânullahi
teâlâ aleyhim ecma’în” medhini, bu menâkıb-ı serîfin toplayıcısı
ve yazarı olan âsî ve müsrif, Allahü teâlânın kullarının en hakîri
ve fakîri, Seyyid Eyyûb bin Sıddîk ibni Seyyid Alî bin Muhammed
el müstehir bi hazret bâbâ el mülekkab bi âcizî Urmavî
der ki, ceddi âlimiz olan hazret-i Bâbâ “kaddesallahü sirrehül’azîz
ve nevverallahü merkadehü ve ce’alel cennete mesvahü”
ba’zı vecd ve sekr hâlinde, huzûr veren, hikmet dolu bir kitâb
te’lîf etmislerdir. (Bâbâ) demekle söhret bulmusdur. O kitâba
mahsûs bir hikâye yazmısdır. Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerinin na’t-i serîfleri, medh-i serîfleri
beyânında ve Çihâr yâr-i bâ safâ “radıyallahü teâlâ anhüm”
hazretlerinin medh-i serîfleri beyânında. O hikâyeden de bir
mikdâr teberrüken yazalım. Nûr-ün alâ nûr olsun. Hikâye si’r
seklinde nakl edildi ve yazıldı.
Bir sözüm vardır, derim ey merdümân [insanlar],
Cânını mum eyleyip, önünce yan.
Dinler isen, bir hikâye söyleyim,
Mustafânın Çihâr yârın medh eyleyim.
Tabi’i merdâne isen gel beri,
Ger usanırsan da gâyet git geri.
Neyse ki, meclis bu dem biraz gider,
Ask ile dinledigin sana yeter.
Ask ile dinler isen ey din eri,
Nitekim bu tanıtır, her bir eri.
Var ise gözün yası sıga, gide,
Aç kulagı ki, bu söze yer ede.
– 508 –
Degme bir sözler gibi sanma bunu,
Kalb içinde mesrûr eyler ol cânı.
Basa yüzü sana dâim göstere,
Dünyâ âhır üstüne kanat gere.
Anun ile tanıyasın sen onu,
Maksûda ermek dilersen koy beni.
Ben diyenler maksûduna ermedi,
Bil yakîn kim hakka mahrûm olmadı.
Andan özge gayri görme aradan,
Dinlemiyen olur savıs git oradan.
Tabi’i iblîsligin ma’lûm ola,
Fi’li kubhun [kötü isin] karsına perde ola.
Dinleyen için derim ben bu sözü,
Yâ Ilâhî! meclise aç ol yüzü.
Ola ki, meclisimiz pür nûr ola,
Fikr-i vesvese kalbimizden dûr [uzak] ola.
Mü’min isen bir salevât ver ona,
Cümle melek isitip, kalsın dona.
Dinlesin ki, bunca dürûd kimedir,
[dürûd: medh, selâm, düâ]
Bu dürûdun biri ânda binedir.
Bu dürûd ki adı dilde söylenir,
Cümle esyâ ol dürûdu kullanır.
Ol dürûdu dîme dag ve tas söyler,
Ol dürûdun âhıri, asla yeter.
Kim onun yoluna verse bir dürûd,
Cânım önünce olsun onun sem’i od.
Odur sermâye, onun zülfün tut,
Görmemis âsık, orada böyle sevd.
Er isen sem’ ol, bu yolda yanasın,
Ne ise her harf isitesin kanasın.
Cân fedâ ol, bubde ol cânana sen, [bûb: yaygı]
Basına erisesin cânâne sen.
– 509 –
Ten olasın, câyı onu bilesin,
Cân ve dilden ona ikrâr veresin.
Çün yürürsen, dîninle yürü sen,
Çün bilesin aldın imdi biri sen.
Kim onun yoluna verse bir dinâr,
Koymaz onu tamu’da ki yandıra nâr.
Nâr onun içindir onu tanımaya,
Çâr-ı yârına onun inanmıya.
Her ki bu mâni’den almadı haber,
Kılmadı o nefsini zîr-ü zeber.
Baglamadı beline nûrdan kemer,
Kalbi kara, gözünü gaflet yumar.
Gaflet olmasa gözünde ey civân,
Sen seni her dem göresin hos iyân.
Cümle esyâ maksûdu sen oldugun,
Hem görürsün âna hayrân kaldıgın.
Kim ki tanıdı onu kurtuldu ol,
Ölü gördü nefsini Hak buldu ol.
Ey isiten sıdk söyle sâdık ol,
Ândan oldu, ehl-i Hakka dogru yol.
Bil onun dîni ulasmısdır sana,
Hâl onun zikri ulasmısdır sana.
Zî besâret bir tecellîdir gelir,
Hamdü lillah ki gönül dolmus gelir.

Çâr-i yârin mührü dâim sendedir,
Mustafânın mi’râcı seyrindedir.
Bil yakîn ki, lâyık oldun dergâha,
Hakkın feyzi her dem içindedir.
Cümle melek tesbîhi oldun bu kez,
Tesbîhine çarh olanlar bendedir.
– 510 –

Çâr-ı yârı münkir olan yazık ogul,
Sen bu medhi, bu âsîden yaz ogul.
Nerde olsan sen bunu okuyasın,
Rûha kuvvet, nefsini kakıyasın.
Azûben azgın yola gitmiyesin,
Mustafânın dînini unutmıyasın.
Küfrü îmânı bir yere katmıyasın,
Dünyâlıga özünü satmıyasın.
Dünyâyı gör, niceleri hor eyledi,
Tutdu zihnini, görmedi kör eyledi.
Rahmet-i Hakdan onu, kaçar eyledi,
Âhır onun yerini nar eyledi.
Ver salevât, gör tecelli-i safâ,
Mustafâya, hem Çâr-ı yâre bâ-safâ.
Bil ki onlar dînin çırâgıdır,
Ver salevât kalbinin duragıdır.
Ölü gönül Hak ile her dem dirile,
Rahmet-i Hak, gele kalbe dizile.
Hubb-ı dünyâ kalb içinden sürüle,
Hazret-i Hakdan sana hidâyet verile.

Çünki kalbin ânların meydânıdır,
Meydân eri durmaz özün tanıtır.
Paylarında bu âsıkın cânıdır,
Önlerinde yatmak onun sânıdır.
Pervâz eyler, her dem ona gitmege,
Bu tecellî bu âsıkın cânıdır.
Çünki cânım onların kurbanıdır,
Çünki onlar kalbimin sultânıdır.
– 511 –
Cümle esyâ kuldur, onlar hânıdır,
Durma yürü, Hakkı onlar tanıtır.

Beyt içinde bil yakîn Allah olur,
Kalb-i mü’min, cümle beytullah olur.
Ma’nâ ehli iki cihânda sâh olur,
Ermiyen bu ma’nâya gümrâh olur.

Gayri yerde oldugun kurban degil,
Bu kadehden içmeyen mestân degil.
Söz onun Kur’ân ki dilde okunur,
Onsuz okur isen Kur’ân degil.
Herze nefsin tutsagıdır, hân degil,
Bu bahre dalmıyan sultân degil.
Nice âsık olmamıssan ol yüze,
Ara yerde küfr imis, îmân degil.

Her nâmerdin yerin dâr-ı meydân degil,
Bu yola kosulmıyan merd âdem degil.
Bir kuru gövde gezer ol cân degil,
Rahmet-i Hak kalbine iyân degil.
Bu salâta gelmiyenin savmı yok,
Bundan özge pâdisâhın emri yok.
Hakkın emridir, isit ey mü’minân,
Mustafâ dîninden özge kavli yok.

Islemiyen kisi gâyet yorulur,
Hac ve zekât boynuna Hak buyurur.
– 512 –
Vesveselerini kalb içinden süre ol,
Cennete onun için dîn-i islâm süre ol.
Bu sebebden nice ise, dürlü yol,
Hâk-ı pâyini gözüne süre ol.
Girdi onun eline dosdogru yol,
Bil yakîn ki, yetdi bugün yere ol.

Yâd önünce tutmayasın kâhe sen, [kâhe: saman, çöp]
Çıkma yoldan, düsmeyesin çâhe sen. [çâh: kuyu]
Sev onları, yanmayasın nâra sen,
Pismân olup, kılmayasın ahe sen.

Binme bunda her gün nefsin atına,
Özünü yetir onun Hazretine.
Her deminde kalbine nûr akıta,
Gel ey âsî, yan askının oduna.
Âsıkı mest eyleyen o kokudur,
Seyyid-i sâdât onların sâhıdır.
Bu sülûke girmeyen sâlik degil,
Ol kokudan almıyan âsık degil.

Her nefesde nice perde geçilir,
Kande baksan yüzüne bâb açılır.
Durma yürü, râh onların râhıdır,
Taht-ı sultân senin kalbinin mâhıdır.

Mustafânın serî’ dosdogru yolun,
Onlar ile okunur, dâim hâlin.
– 513 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:33
Kamu bilsin hoca hos ola huyun,
Bu sülûkden açılır, perr-ü bâlin.
Ol kisinin hükmü erdi bâtına,
Kim ki erdi onların hazerâtına.
Ver salevât onların kuvvetine,
Din açıldı onların heybetine.
Durma din zât gele, kalbe dola,
Ver salevât dînine hem kuvvet ola.
Kande olsa kogala, çevkân topunu,
Yol eri isen, sa’îd eyle cânını.
Sen serîfsin, cümle nebîden güzîn,
Seyyid-i sâdât, hâtem-i dünyâ ve din.
Hak teâlâ rahmetidir, kovanları,
Tâ gele, hasrde bile sevenleri.
Meydân içre ask atını çâpesiz,
Kim ki hasrde onlar ile kopensiz.
Kalk ayaga sen dahî, sirâne gel,
Sen dahî merd isen kos meydâna gel.
Sen çırâgı ümmetânsın, ey sefi’il müznibîn,
Olma melûl hasr için ey mü’minîn.
Ümmet isen, durma sev gel onları,
Mü’min isen ayrı görme onları.
Bil yakîn kim hulle olur donları,
Her kisi ki, bunda sevse onları.
Vasla yetmis evveli ve âhıri,
Ebter olmaz herkiz onun sonları.

Senden oldur ki, onları sevesin,
Ölmek için yollarında ivesin.
– 514 –
Cân ve dilden tesbîhini diyesin,
Hulle-i tecellî rıdâsın giyesin.
Çünki tecellîn âsıka don imis,
Bî-haberler isbu sırdan nâdan imis.
Allah ile bî’at eden ol imis,
Dogru gider kim ki, yolun tanımıs.
Dogru git ki yetesin menzilgehe,
Sapma yoldan irmisken iyilige.
Ver salevât Mustafâya sıdk ile,
Dayanak ola her dilekde dînine.
Nice onlar dînin diregidir,
Cemi’ muhtâcların diledigidir.
Ondan oldu Ars ve Kürsî, Levh-ü Kalem,
Nice kim cümle Nebînin önüdür.
Ver salevât onlara din açıla,
Üstünüze dürr-i rahmet saçıla.
Meclis içre sâd-ı serbet içile,
Kalbimizden fikr-i vesvâs saçıla.
Din odur ki, onlar gele açıla,
Kanat oldur, onlar gele uçula.

Pes gerek ki onlar ile uçasın,
Her deminde maksûduna yitesin.
Sıdk ile hem ma’bûduna yitesin,
Benligini kalb içinden atasın.
Gül içinde buy veresin güle sen,
Dönesin bu hâllerine gülesin.
Bulmaya hiç kimse senden bir haber,
Gül olup, bülbül önünde bitesin.
– 515 –
Gök içinde benzeyesin güne sen,
Öyle san ki, ma’sûkunla bilesen.
Pes gerek kim yoluna seyr olasın,
Cân-u dilden âna esîr olasın.
Arta kemâl Mûsâya tûr olasın,
Nice müskillere tedbîr olasın.

Ver salevât meclise açdı cemâl,
Mustafâdan açılır zevk-u kemâl.
Kim kemâli Mustafâdan aldı ise,
Kalbi ayılmaz ânın gözü humar.
Hiç humardan almak olmadı haber,
Bu haberden özge olmaz mu’teber.
Bu haber eyler seni zir-ü zeber,
Bu haberden baglanır bele kemer.
Mustafâya her zemân getir îmân,
Çâr-ı yâra olmasın sek ve gümân.
Cânın her dem önlerince peyk ola,
Hazret-i Hakdan sana rahmet ine.

Mustafâ kavliyle tut dâim isi,
Mustafâ kavli mum eyler, her tası.
Delîl oldun, bil yakîn her râhe sen,
Kande gidersin imdi ey kisi sen.
Himmet ile kisi oldun ey kisi,
Tâbi’ oldun, dahî çekme tesvisi.
Tâbi’ olan Hakdan alır, alısı,
Âyinedir gösteren her bir isi.
– 516 –
Âyineye baku ben özün göre,
Her arada Mustafâ sözün göre.
Her ne hâcet dileye Allahdan ol,
Her kapıyı yüzüne açık göre.

Basına dâim hisârda olasın,
Kalbine bir yeni mühr vurasın.
Açıla rahmet kapısı yüzüne,
Cümle esyâyı tecellî bürüye.
Isi gerek, her kisinin isi bu,
Seyri uça fahr ana kim hos huylu.
Çâr-ı yâr hubbını al kalbine,
Mustafâ âyine ola, aynına.

Emîn eyle tasranı endîseden,
Ehem bil sen bunları her pîseden.
Hâk-ı bay-ı Mustafâdan yâ ganî,
Sen bizi ayırmagıl bu rîseden. [rîse: kök, asl]
Dâimâ perde açılır, yüzüne,
Meclis ehli rahmet ala özüne.
Ver salevât durma meveddetine,
Mustafâ ve Çihâr yâr hazretine.
Âcizin derdine merhem olur,
Nice ki, Allaha, ulu yâr olur.
Onların nazarına yokdur hicâb,
Her dem onlara, olubdur, feth-i bâb.
Enbiyâdan, Evliyâdan, yâ Ilâhî,
Sen bizi ayırma, hiç, ey Pâdisâh.
Okuyanı, dinleyeni, yazanı,
Rahmetinle, hesâba çek, yâ Ganî.

Bu konuyu yazdır

  Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Alî “radıyallahü teâlâ anhüm” Menkıbeleri 1.Bölüm
Yazar: RasitTunca - 06-18-2018, 03:34 PM - Forum: Dini Hikayeler Evliya Kıssaları - Yorum Yok


Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Alî “radıyallahü teâlâ anhüm” Menkıbeleri 1.Bölüm

Birinci Menâkıb: Muhyissünne Imâm-ı Begavî “rahimehullah”
(Meâlimüt-tenzîl) kitâbında, Feth sûresinde, meâl-i serîfi,
(Muhammed aleyhisselâm Allahü teâlânın Resûlüdür. Onunla
berâber olanlar, kâfirlere karsı sert, birbirlerine karsı merhametlidirler.....)
olan âyet-i kerîmenin tefsîrinde buyuruyor. Mubârek
bin Füdâleden, o da Hasenden rivâyet eder, (Allahü teâlâ
kâfî olan sâhiddir ki, Muhammed Allahın Resûlüdür) buyuruldukdan
sonra; (Onun ile olan kimse) kelâmı ile Ebû Bekr-i
Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” kasd edilmekdedir. (Kâfirlere
karsı siddetlidirler) ile Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh”
kasd edilmekdedir. (Birbirlerine karsı merhametlidirler) ile Osmân
bin Affân “radıyallahü teâlâ anh” kasd edilmekdedir. (Onları
rükû’da ve secdede görürsün) ile Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü
teâlâ anh” kasd edilmekdedir. (Allahü teâlâdan, dünyâda
ve âhıretde her iyiligi, üstünlügü ve rızâsını isterler!) kelâmı ile
Cennet ile müjdelenen (Âsere-i Mübessere)nin geri kalanı kasd
edilmekdedir. (Onların hâlleri, serefleri, Tevrâtda ve Incîlde
bildirilmisdir. Incîlde bildirildigi gibi, onlar ekine benzer) kelâmı
ile Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kasd edilmekdedir.
(Ince bir filiz çıkarır) kelâmı ile, Ebû Bekr-i Sıddîk
“radıyallahü anh”, (Onu kuvvetlendirir) kelâmı ile, Ömer bin
Hattâb “radıyallahü anh”, (Onu kalınlasdırır) kelâmı ile, ya’nî
yumusak iken islâm dîni için sert olur kelâmı ile, Osmân bin Affân
“radıyallahü anh”, (Onu ayakda durdurur) kelâmı ile, islâmı
kılınç ile müstekîm etdigi için Alî bin Ebû Tâlib “radıyallahü
anh”, (Herkes hayrete düser) kelâmı ile, diger mü’minler
kasd edilmekdedir. (Kâfirler kızarlar) kelâmı ile, sık, kalın, kuvvetli
ve güzel ekin gibi ve kuvvetli olan mü’minlerin kâfirleri kîne
bogacagı bildirilmekdedir. Ömer “radıyallahü teâlâ anh”
îmân ile müserref olunca; “Bugünden sonra artık gizli ibâdet etmeyiz”
buyurmus idi.
– 409 –
Ikinci Menâkıb: (Hulefâ-i râsidînin) yüce sânları için nâzil
olan âyet-i kerîmeler beyânındadır. Ma’lûm olsun ki, yerlerin
ve göklerin yaratanı Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri,
Âdem aleyhisselâmdan beri, Enbiyâ-i ızâm “alâ nebiyyinâ ve
aleyhimüssalâtü vesselâm” hazretlerine indirdigi yüzdört kitâbın
bas tarafında; Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin ve Çihâr yâr-i güzîn olan; günâhdan çok sakınan
Sıddîk ve çok anlayıslı Fârûk ve çok cömert Zinnûreyn ve çok
vefâlı Alî “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerinin fazîletlerini
beyân etmisdir. Bu tertîbin kesf ve beyânını ve serh ve îzâhını,
Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin tevfîk ve yardımı ile
açıklıyalım.
Allahü rabbül’âlemîn celle celâlühü ve azze sânühü ve amme
nevâlühü hazretleri on suhuf Âdem alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü
vesselâm hazretlerine gönderdi. Ilk suhufun baslangıcı
Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve
Çihâr yâr-i güzînin fadlı beyânında idi. Ondan sonra elli suhuf
da Sit “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” hazretlerine
gönderdi. Açık olarak ilk sahîfelerinde, Muhammed “aleyhissalâtü
vesselâm” hazretlerinin ve Çihâr yâr-i güzînin seref ve fadlının
beyânı vardı. Ondan sonra otuz suhuf da Idris “alâ nebiyyinâ
ve aleyhissalâtü vesselâm” hazretlerine gönderdi. Bunun
da baslangıcı yine Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin ve Çihâr yâr-i güzînin ve Eshâb-ı kirâmın fadlı beyânındadır.
Ondan sonra on suhuf da Ibrâhîm Halîl “alâ nebiyyinâ
ve aleyhissalâtü vesselâm” hazretlerine gönderdi. Bunun
da baslangıcında aynı seklde, onların fazîletleri açıklandı. Mûsâ
“alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” hazretlerine Tevrâtı
gönderdi. O büyük kitâb içinde, birçok yerde Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini ve yârânlarını anlatdı.
Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, meâl-i serîfi
(Biz nidâ etdigimizde, Tûr cânibinde sen olmadın) olan, Kasâs
sûresinin 46.cı âyet-i kerîmesinin tefsîrinde buyurur ki, Cebrâîl
aleyhisselâm benim yanıma geldi. Allahü tebâreke ve teâlâ
hazretlerinden selâm getirdi. Dedi ki, Hak celle ve sânühü bu-
– 410 –
yurur ki: Ben Hudâyım. Cümle esyâya kâdirim. Mûsâ bin Imrâna
Tûr-i Sînâda vâsıtasız otuzbin kelime söyledim. Mûsâya
isitdirdigim otuzbin kelimenin yetmis kelimesi Mûsâ hakkında
ve ümmeti hakkında idi. Yirmidokuzbin dokuzyüzotuz
kelimesi, yâ Muhammed, senin hakkında ve yârânın hakkında,
Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömer-ül Fârûk ve Osmân-ı Zinnûreyn
ve Alî Mürtedâ ve gayri eshâbın ve ümmetinin hakkında idi.
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin kelâmı kadîmdir. Ve
azîmdir. Ve mecîddir. Ve kerîmdir, ezelî ve ebedîdir. Ve evveli
ve âhıri yokdur. Baslaması ve bitmesi yokdur. Lâkin, Allahü
teâlâ ve tekaddes hazretlerinin kelâmında bildirilen rakam,
Mûsâ aleyhisselâmın duymasına [isitmesine] nisbetledir. Zebûru
Dâvüd “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” hazretlerine
gönderdi. Orada da, Muhammed Mustafânın “sallallahü
aleyhi ve sellem” ve Çihâr yâr-i güzînin “radıyallahü teâlâ anhüm”
üstünlüklerini bildirdi. Incîli Îsâ “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü
vesselâm” hazretlerine gönderdi. Hazret-i Muhammed
Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Çihâr yâr-i
güzînin üstünlüklerini orada da bildirdi. Fürkân-ı azîm-üs-sânı
gönderdi. Kur’ân-ı azîm-üs-sânda gelen [Alak sûresinin] bes
âyetini, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri Muhammed
aleyhissalâtü vesselâm hazretlerinin sânı hakkında göndermisdir.
1– Meâl-i serîfi (Herseyi yaratan Rabbinin ismi ile oku!) olan
[Alak sûresindeki] âyet-i kerîme, Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerinin baht-ı hümâyûn ve sân-ı serîfleri
hakkındadır. Meâl-i serîfi, (Insanı alakdan yaratdı) [uyusmus
kandan yaratdı] olan âyet-i kerîme Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü
teâlâ anh” sân-ı serîfleri hakkındadır. Meâl-i serîfi (Oku,
Rabbin ekremdir) olan âyet-i kerîme; Ömer-ül Fârûkun “radıyallahü
teâlâ anh” sân-ı serîfleri hakkındadır. Meâl-i serîfi (O
kimse ki kalem ile ta’lîm etdi) olan âyet-i kerîme, Osmân bin
Affânın “radıyallahü teâlâ anh” sân-ı serîfleri hakkındadır. Meâl-
i serîfi (Insana bilmedigini bildirdi) olan âyet-i kerîme, hazret-
i Alî bin Ebî Tâlibin “kerremallahü vecheh” sân-ı serîfleri
hakkındadır.
Âlimlerin ekserîsi, bunun üzerindedir ki, Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri üzerine nâzil olan bu sû-
– 411 –
renin o bes âyet-i kerîmesinden, Onun fadlı ve serefi anlasılmalıdır.
Abdüllah bin Amr bin âs “radıyallahü teâlâ anhümâ” buyurdu
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine
dedim; (Sizden isitdigim hadîs-i serîfleri yazayım mı?). Buyurdular
ki, (Yaz ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri böyle
buyurur: (Kalem ile ta’lîm etdi. Insana bilmedigini ögretdi.))
Katâde “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: Kalem, Allahü teâlâ
ve tekaddes hazretlerinden büyük bir ni’metdir ki, eger kalem
olmayaydı, din yeryüzünde bâkî kalmazdı. Kimse kendi
maslahatını hıfz edemezdi [saklıyamazdı].
2– Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini ve Çihâr yâr-i güzîn “radıyallahü
anhüm” hazretlerini, Sûre-i Fâtihada yâd etmisdir ve
buyurmusdur. Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdülillahi rabbil’âlemîn.
Bu âyet-i kerîme Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretlerinin sân-ı serîfleri ve tâlı’-ı [çiçek tozu] mubârekleri
hakkındadır. Delîl odur ki, Allahü teâlâ ve tekaddes
hazretleri, meâl-i serîfi (Seni ancak âlemlere rahmet olarak
gönderdik) olan âyet-i kerîmede buyurmusdur. (Errahmânirrahîm.)
Bu âyet-i kerîme Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ
anh” hazretlerinin sân-ı serîfleri hakkındadır. Hücceti, delîli,
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, (Ümmetimin en
çok merhametlisi Ebû Bekrdir) buyurmusdur. Fâtihâ sûresinin
üçüncü âyet-i kerîmesi, Ömer-ül Fârûkun “radıyallahü teâlâ
anh” sân ve serefi hakkındadır. Delîli o hadîs-i serîfdir ki, hazret-
i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu:
(Allahın dîninde en kuvvetliniz, Ömer-ibnül Hattâbdır.) Fâtihâ
sûresinin dördüncü âyet-i kerîmesi, Osmân bin Affânın “radıyallahü
teâlâ anh” sân-ı serîfleri hakkındadır. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurmusdur: (Hayâda
en sâdık olanınız, Osmân bin Affândır.) Fâtihâ sûresinin besinci
âyet-i kerîmesi, Alî bin Ebî Tâlib “kerremallahü vecheh ve
radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin sân-ı serîfleri hakkındadır.
Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri; (Ümmetimin
en çok ikrâm edeni ve âlimi, Alî bin Ebî Tâlibdir) buyurmusdur.
Sûre-i Fâtihânın geri kalan âyet-i kerîmesi, Allahü
– 412 –
teâlâ ve tekaddes hazretlerinin gadab etdigi ve dalâletde kalan
kimseler, yehûdîler, hıristiyânlar, râfizî ve hâricîler hakkındadır.
Bunlar, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
ve Çihâr yâr-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”
hazretlerinin düsmanlarıdır.
3– Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri Sûre-i Fâtihâdan sonra,
Kur’ân-ı azîm-üs-sânda yemîn ederek buyurur ki:
(Elif.lâm.mim). (Elif); Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin
ilahlıgı ve vahdâniyyeti hakkı için, (Lâm); Cebrâîl aleyhisselâmın
elçiligi ve imâmeti hürmeti için, (Mim), Muhammed aleyhisselâmın
nübüvveti ve risâleti hürmeti için denilmekdedir.
(Elif), Allah lafzının elifidir. (Lâm), Lâ ilâhe illallah lafzının
(lam)ı, (mim), Muhammed aleyhisselâmın ismindeki (mim)dir.
Beyt:
Seher vakti dostun cemâli görününce,
Benim cânım senin askından taht kurdu.
Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinden
on kisinin rivâyetiyle hadîs-i serîfde bildirilmisdir. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki; (Ümm-i Hânî “radıyallahü teâlâ anhâ” se’âdethânesinden,
beni mi’râca iletdikleri o gece, (Kabe kavseyn) makâmına
giderken, Arsın önünde, arkasında, sagında ve solunda üçyüzbiner
perdesinden her birinde, (Lâ ilâhe illallah Muhammedün
Resûlullah. Ebû Bekr-i Sıddîk, Ömer-ül Fârûk, Osmân-ı Zinnûreyn,
Aliyyül Mürtedâ) “radıyallahü teâlâ anhüm” yazılı idi.)
Bu sûre-i azîmenin baslangıcında, Allahü tebâreke ve teâlâ buyurdu
ki, (elif, lâm, mim) ve bu kasem neden ötürüdür? (Bu ulu
kitâbdır ki, size bunun ile va’de vermisdik ve bu Kur’ândır ki,
yirmiüç senede teenni ile size göndermisim ve bu kitâbdır ki,
yüzyirmiüçbindokuzyüzdoksandokuz Nebî [Mevcûd Nebîlerin
bir noksanı] “alâ nebiyyinâ ve aleyhimüssalâtü vesselâm” Allahü
tebâreke ve teâlâ ve tekaddes hazretlerinden bu kitâbı istemisler
ve Kur’ân-ı kadîm arzûsu ile dirilmislerdir. Bunun arzûsu
ile intikâl buyurmuslar [göç etmisler]dir. Bunu ne görmüsler
ve ne isitmislerdir. Bu büyük bir ni’metdir.)
Ey müslimânlar, yüzondört sûre olan bu Kur’ân-ı kerîmin
– 413 –
kıymetini bilemez, hak ve hurmetini gözetemezsiniz. [Bunun
için çalısmalıdır.] Ondan sonra Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri
(Onda sübhe yokdur) buyurur. Ey benim kullarım! (Elif);
benim hakkım için, zât ve sıfatım hakkı için. (Lâm), Cebrâîl-i
emînim hurmeti için. (Mim), Resûlüm ve seçilmisim Muhammed
hurmeti için ki, bu kitâb Kur’ândır. Kur’ân-ı azîme dogrulukda
sübhe yokdur. Bu Kur’ân benim kelâmımdır. Benim kelâmımın
dogrulugunda sek ve sübhe yokdur. Kadîmdir, ciddîdir
[oyun degildir], sonradan meydâna gelme ve mahlûk degildir.
Her ne kadar çok okunursa, dostların dili üzerinde, o kadar hafîf
gelir. Kimse onu okumakdan usanmaz, bıkmaz. Onu ne kadar
isitirler ise, dostların kalbinde ferâhlılık olur. Onu isitmekle
kimseye bıkkınlık gelmez. (Müttekîler için hidâyetdir), beyândır
ve delîldir. Mü’min ve zühd sâhiblerine ve müttekîlere
bu kitâb dogru yoldur. Bu Kur’ân âsıkların gönlüne sifâdır. Fakîrlerin
rûhuna gıdâdır.
Beyt:
Bize tâ’ate ve zühde yapısmayı anlatma,
Bize kerâmet makâmlarından bahs etme.
Çünki, biz ve o dört seçilmis zât can gibiyiz,
Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Alî.
Ey müslimân! Bu Kur’ân-ı azîm-üs-sân devleti ve bu îmân
ni’meti, bütün müslimânlar ve cümle mü’minler hakkında umûmîdir.
Lâkin, Çihâr yâr-i güzîn ve hulefâ-i râsidîn, mürsid-i
emîr-ül mü’minîn Ebû Bekr-i Sıddîk ve emîr-ül mü’minîn
Ömer-ül Fârûk ve emîr-ül mü’minîn Osmân-ı zinnûreyn ve
emîr-ül mü’minîn Aliyyül Mürtedâ “rıdvânullahi aleyhim ecma’în”
hazretlerinin haklarında husûsîdir. Bunun delîlini
Kur’ân-ı azîm-üs-sândan getireyim. (Gayba îmân eden kimseler)
meâlindeki âyet-i kerîme, bütün mü’minler için umûmî,
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hakkında husûsîdir.
(Nemâzlarını kılarlar) meâlindeki âyet-i kerîme, bütün
mü’minler için umûmî, hazret-i Ömer-ül Fârûk “radıyallahü
teâlâ anh” hakkında husûsîdir. (Onlara verdigimiz rızklardan
dagıtırlar) meâlindeki âyet-i kerîme, bütün mü’minler hakkında
umûmîdir. Hazret-i Osmân bin Affân “radıyallahü teâlâ
– 414 –
anh” hakkında husûsîdir. (Sana indirilen kitâba ve senden önce
indirilenlere inananlar..) meâlindeki [Bekara sûresinin 4.cü]
âyet-i kerîme, bütün mü’minler için umûmîdir. Hazret-i Alî ibni
Ebî Tâlib “kerremallahü vecheh ve radıyallahü teâlâ anh”
hakkında husûsîdir.
4– Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin
sehâveti [cömertligi], Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin
muhabbetinde oldugu için, kabûl edip, âgâh olmak için; meâl-i
serîfi; (... Fekat, iyilik su kimselerin iyiligidir ki, Allahü teâlâya,
Âhıret gününe, Meleklere, Kitâba, Peygamberlere inanır, sevdigi
malını yakınlarına, yetîmlere, fakîrlere yolculara verir ve rikâbda
sarf eder) olan Bekara sûresinin 177.ci âyet-i kerîmesinde
buyurulmusdur. Bu âyet-i kerîmede bildirilen güzel vasflar,
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinde mevcûd
idi.
Abdüllah bin Mes’ûd “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki:
Eger ister isen sen de o dereceye nâil olmak, çok sevdigin o malını,
sıhhatin kemâlde iken, buhl etmeyip [cimrilik yapmayıp],
hâlisâne olarak; Allahü teâlâ için sadaka ver. Fakîr olmakdan
korkma. Sükr edip, fekat ögünme. Hazret-i Sıddîk-ı ekber “radıyallahü
teâlâ anh” hazretleri bütün malını, mülkünü dîn-i islâm
ugruna sarf edip, bir palas ile kalmıs idi. Bu husûs birçok
menkıbelerinde beyân olundu. Niçin mal koyarsın. Cânın hulkûma
[rûhun gargaraya] geldigi ânda falana bu kadar verin; demenin
kıymeti yokdur. Yukarıdaki âyet-i kerîme hazret-i Ebû
Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hakkındadır.
(Nemâzı kılar) meâl-i serîfindeki âyet-i kerîme bütün nemâz
kılan mü’minler için umûmîdir. Hazret-i Ömer “radıyallahü
teâlâ anh” hakkında husûsîdir. (Zekâtını verir) meâl-i serîfindeki
âyet-i kerîme, zekât veren bütün mü’minler için umûmîdir.
Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hakkında husûsîdir.
(Verdikleri sözde dururlar) meâl-i serîfindeki âyet-i kerîme; ahdinde
vefâ gösteren bütün mü’minler için umûmîdir. Hazret-i
Alî “kerremallahü vecheh” hakkında husûsîdir.
5– Allahü teâlâ hazretleri, [Âl-i Imrân sûresi 17.ci âyet-i kerîmesinde
meâlen] (Sabr edenler) buyurdu. Ya’nî Resûlullah
– 415 –
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ki, tâ’at etmek üzerine ve
müsriklerin cefâsı ve yaramazlıklarına sabr etdi. (Sâdık olurlar)
buyurulması, ya’nî o kimseler ki, sırda [gizlide] ve âlâniyyede
[açıkda] dogru olurlar, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü
teâlâ anh” içindir. Meâl-i serîfi (Devâmlı itâ’at edenler) olan
âyet-i kerîmede bahs edilenler, devâm üzere Allahü teâlâ hazretlerine
mutî’ olan kimselerdir. Ömer bin Hattâb “radıyallahü
teâlâ anh” içindir. Meâl-i serîfi (Infâk edenler) olan âyet-i kerîmede
anlatılan kimseler, Allahü teâlâ yolunda infâk ederler,
ya’nî malını dagıtırlar, buyurulması, malını Allah yolunda dagıtan
Osmân bin Affân “radıyallahü teâlâ anh” içindir. Meâl-i
serîfi (Seher vaktlerinde istigfâr edenler) olan âyet-i kerîmede
bahs edilen kimseler, seher vaktinde istigfâr ederler. Aliyyül
Mürtedâ “kerremallahü vecheh ve radıyallahü teâlâ anh” içindir.
6– Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri [Âl-i Imrân sûresi
134.cü âyet-i kerîmesinde meâlen] (O kimseler ki infâk ederler,
sürûr ve sıkıntılı hâllerinde) buyurdu. Her zemân, mubârek eli
sehâvetden [cömertlikden] ve fakîrlere yardımdan geri kalmayan,
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” içindir. (Gadablarını
içine atanlar) meâlindeki âyet-i kerîmede kasd edilen o kimseler,
aslâ kendi nefsi için gadablanmıyan, kızacagı zemân kendini
tutanlardır. Ömer ibnül Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” ki,
kendisi için gadaba gelmezdi. Geldigi takdîrde gadabını tutardı.
Bu âyet-i kerîme hazret-i Ömer içindir. (Insanları afv ederler)
meâlindeki âyet-i kerîmede buyurulan o kimselerdir ki, intikâma
kâdir oldukları hâlde insanları afv ederler. Ya’nî hazret-i
Osmân bin Affân “radıyallahü teâlâ anh” ki, dâimâ suçluları
hatâ ve sehv etseler de afv eder, onlara ikrâmda bulunurdu. Bu
âyet-i kerîme hazret-i Osmân içindir. (Allahü teâlâ ve tekaddes
hazretleri, ihsân edicileri sever) meâlindeki âyet-i kerîme, Aliyyül
Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” içindir.
7– Hazret-i Resûl-i Hudâ Muhammed Mustafâ “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” ve Çihâr yâr-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ
aleyhim ecma’în”, su âyet-i kerîmeleri düâlarında okurlardı.
Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, meâl-
i serîfi, (Yâ Rabbî! Mahlûkâtı bos yere, bâtıl yaratmadın. Se-
– 416 –
ni tenzîh ederim. Bizi Cehennem azâbından koru) olan, Âl-i
Imrân sûresi 191.ci âyet-i kerîmesini okurdu.
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh”, meâl-i serîfi,
(Yâ Rabbî! Cehenneme atdıgın kimseyi çok zelîl edersin. Kâfirlerin
[zulm edenlerin] yardımcıları yokdur) olan, Âl-i Imrân
sûresi 192.ci âyet-i kerîmesini okurdu. Hazret-i Ömer-ül Fârûk
“radıyallahü teâlâ anh”, meâl-i serîfi, (Yâ Rabbî! Insanları
îmâna çagıran bir münâdî isitdik, îmân etdik) olan, Âl-i Imrân
sûresi 193.cü âyet-i kerîmesini okurdu. Hazret-i Osmân
“radıyallahü teâlâ anh”, meâl-i serîfi, (Yâ Rabbî! Günâhlarımızı
magfiret et. Rûhlarımızı, sâlihlerin rûhları ile berâber et)
olan, Âl-i Imrân sûresi 193.cü âyet-i kerîmesinin devâmını
okurdu. Hazret-i Aliyyül Mürtedâ “kerremallahü teâlâ vecheh”,
meâl-i serîfi, (Yâ Rabbî! Resûllerin lisânı üzere bize
va’d etdigin sevâbı ver. Kıyâmet günü bizi rüsvay eyleme. Elbette
sen va’dinden dönmezsin) olan, Âl-i Imrân sûresi 194.cü
âyet-i kerîmesini okurdu.
8– Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri, Çihâr yâr-i güzîn
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri hakkında; Âl-i
Imrân sûresi 200.cü âyet-i kerîmesinde meâlen, (Ey îmân edenler!
Sabr ediniz!) buyurdu. Ya’nî, îmân getirmis o kimselersiniz
ki, hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” dostlugunda
sabr ediniz, demekdir. (Sabr edici olunuz!) Ya’nî hazret-i Ömerin
“radıyallahü teâlâ anh” dostlugunda, kâfirler ile gazâda
sabrlı olunuz, demekdir. (Rabt edici olunuz!) Ya’nî hazret-i Osmânın
“radıyallahü teâlâ anh” dostlugunda sebât ediniz, demekdir.
(Allahü teâlâdan korkup, sakınınız. Ümîd edilir ki, felâh
bulursunuz!) Ya’nî, hazret-i Aliyyül Mürtedânın “radıyallahü
teâlâ anh” dostlugunda, Allahü teâlâdan korkunuz ki, felâh
bulasınız, demekdir.
9– Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri, Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ve Çihâr yâr-i güzînin
vasfları hakkında mutî’ olan mü’minlere müjde verip, buyuruyor
ki: (Her kim ki mutî’ olur, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine
ve Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine.
O mutî’ olanlar ol kimselerdir ki, Allahü teâlâ hazretleri
onları ni’metlendirmisdir!) [Nisâ sûresi 69.cu âyet-i kerîmesi.]
– 417 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:27
(Nebîlerden), hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem”, (Sıddîklardan), mübâlega ile sâdık olanlardan, Ebû
Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, (Sehîdlerden),
Ömer-ül Fârûk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, (Sâlihlerden),
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, (Onlar ne güzel
refîkdir) buyurulması, Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ
anh” kasd edilmekdedir. Meâl-i serîfi (Bu fadl Allahdandır)
olan Nisâ sûresi 70.ci âyet-i kerîmesi ile Ehl-i sünnetin kalbindeki
Habîbullahın ve Çihâr yâr-i güzînin ve eshâbının sevgisi,
Allahü teâlâdan oldugunu bildirmekdedir.
10– Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri [Mâide sûresi 55.ci
âyetinde meâlen], (Sizin velîniz ancak Allahü teâlâ ve Resûlüdür...)
buyuruyor. Ya’nî, mü’minlerin velîsi, Allahü teâlâdan
sonra Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleridir.
(Îmân eden kimselerdir); buyurulmakla, Ebû Bekr-i Sıddîk
“radıyallahü teâlâ anh” hazretleri kasd edilmekdedir. (Nemâzlarını
kılarlar); buyurulmakla, Ömer-ül Fârûk “radıyallahü
teâlâ anh” hazretleri kasd edilmekdedir. (Zekâtlarını verirler)
buyurulmakla, Osmân bin Affân “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri
kasd edilmekdedir. (Rükû’da sadaka verirler) buyurulmakla,
Alî “radıyallahü anh” kasd edilmekdedir. Müfessirler
buyurmuslardır ki, bir dilenci mescide gelip, birsey istedi. O sırada
hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” o mescidde nemâzda
olup, rükû’a varmıs idi. Rükû’ içinde yüzügünü isâretle çıkarıp,
o dilenciye verdi. [Mâide sûresi 56..cı âyetinde meâlen], (Kim
Allahü teâlâyı, Resûlünü ve mü’minleri dost edinirse, bilsin ki,
sübhesiz Allahü teâlâdan yana olanlar üstün gelirler) buyuruldu.
Allahü teâlânın Resûlünü “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
ve mü’minleri velî edinenler, Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi
teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinin düsmanları üzerine gâlib
gelirler.
11– Allahü teâlâ [Enfâl sûresi 2.ci âyet-i kerîmesinde meâlen],
(Hâlis mü’minler o kimselerdir ki, Allahü teâlânın ismi
zikr olununca, kalblerinde korku hâsıl olur) buyurdu. Bu, Ebû
Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” içindir. (Onlara Allahü
teâlânın âyetleri zikr olundugu zemân îmânları ziyâde olur) buyurulması,
hazret-i Ömer-ül Fârûk “radıyallahü teâlâ anh” için-
– 418 –
dir. (Onlar Rablerine tevekkül ederler) [Enfâl sûresi 2.ci âyetinin
devâmı]; buyurulması, hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ
anh” içindir. [Enfâl sûresi 3.cü âyetinde meâlen], (Nemâzlarını
kılanlar ve verdigimiz rızklardan dagıtanlar..) buyurulması, Alî
ibni Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” içindir. [Enfâl sûresi 4.cü
âyetinde meâlen], (Onlar hakîkî mü’minlerdir) buyurulmusdur.
O büyüklerin ve onları sevenlerin hakîkî mü’min oldukları bildirilmekdedir.
12– [Tevbe sûresi 71.ci âyet-i kerîmesinde meâlen], (Mü’min
erkekler ve mü’min kadınlar, onlar ba’zıları ba’zılarının velîleridir.
Ma’rûf ile emr ederler. Ya’nî nusret ile ve himmet ile ve
hayrât ile. Ve münkerden nehy ederler) buyurulması, hazret-i
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” içindir. (Nemâzlarını kılarlar)
buyurulması, Ömer-ül Fârûk “radıyallahü teâlâ anh”
içindir. (Zekâtlarını verirler) buyurulması, Osmân “radıyallahü
anh” içindir. (Allaha ve Resûlüne itâ’at ederler) buyurulması,
Alî “radıyallahü teâlâ anh” içindir. Âyet-i kerîmenin devâmında
meâlen, (Onlara Allahü teâlâ yakında rahmet edecekdir)
buyurulmusdur.
13– [Tevbe sûresi 112.ci âyet-i kerîmesinde; Allahü teâlâ
meâlen buyuruyor]: (Allahü teâlâya tevbe edenler) [sirkden ve
nifâkdan] ile Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh”, (Ibâdet
edenler) ile Ömer-ül Fârûk “radıyallahü teâlâ anh”, (hamd
edenler) ile Osmân “radıyallahü teâlâ anh”, (Oruc tutup, hac
edenler) ile Alî “radıyallahü teâlâ anh”, (rükû’ ediciler) ile hazret-
i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”, (Secde ediciler) ile
Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, (Sünnet ile ma’rûfu emr ediciler
ve bid’atden nehy ediciler) ile Osmân “radıyallahü teâlâ anh”,
(Allahın hadlerini muhâfaza ediciler) ile Alî “radıyallahü teâlâ
anh” kasd edilmekdedir. Âyet-i kerîmenin devâmında, (Yâ
Muhammed! Mü’minleri Cennet ile müjdele) buyurularak; bu
dört yâri sevmegi emr buyurmusdur.
14– [Allahü teâlâ Ra’d sûresi 19.cu âyet-i kerîmesinde meâlen
buyuruyor]: (Ancak akl sâhibleri ibret alırlar.) Burada hazret-
i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” kasd ediliyor. [Aynı sûrenin
20.ci âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruluyor]: (O kimseler
Allahü teâlânın ahdinde vefâ ederler, ahdlerini bozmazlar.)
– 419 –
Burada Ömer-ül Fârûk “radıyallahü teâlâ anh” kasd edilmekdedir.
[Aynı sûrenin 21.ci âyetinde meâlen buyuruluyor]: (Allahü
teâlânın sıla etmesini emr etdigi kimselere sıla-i rahm
ederler. Rablerinden korkarlar. Hesâbın zorlugundan korkarlar.)
Burada Osmân “radıyallahü teâlâ anh” kasd edilmekdedir.
[Aynı sûrenin 22.ci âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruluyor]:
(Onlar Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için sabr ederler
[emrleri yapmak ve yasaklardan kaçmak sûreti ile, birbirlerinin
rızâsını taleb etmekden ötürü]. Nemâzlarını kılarlar. Ve
bizim onlara verdigimiz rızkdan gizli ve âsikâre olarak infâk
ederler. Kötülüge iyilik ile karsılıkda bulunurlar. Cennet serâyı
onlar içindir.) Burada Alî “radıyallahü teâlâ anh” kasd edilmekdedir.
[Aynı sûrenin 23-24.cü âyetlerinde meâlen buyuruluyor]:
(Adn Cennetine dâhil olurlar su kimseler ki, onların babaları,
hanımları ve çocukları sâlih amel islemis olurlar. [Bu
mü’minler Adn Cennetine dâhil olurlar.] Melekler onların yanına
gelirler. Her kapıdan girdiklerinde selâm verirler. Dünyâda
yapdıgınız sabr sebebi ile, ne güzel serâya kavusdunuz derler.)
Ya’nî Çihâr yâr-i güzîn “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerinin
dostlarınındır, demekdir.
Mukâtil, kendi tefsîrinde nakl etmisdir ki, dünyâ günlerinden
bir gün bir gece mikdârı zemânda melekler üç kerre onların
yanlarına gelip selâm verirler ve hediyye getirirler. Derler
ki, hos olsun size ey Çihâr yâr-i güzîn muhibleri [sevenleri]. Bütün
bu ni’metleri ve kerâmetleri onların dostlugu sebebi ile buldunuz.
15– Mü’minûn sûresi birinci âyet-i kerîmesinde meâlen;
(Mü’minler, muhakkak felâh buldular) buyuruldu. Ikinci âyet-i
kerîmesinde, meâlen, (Onlar, nemâzlarında husû üzere olan
kimselerdir) buyuruldu. Burada Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü
anh” kasd edilmekdedir. Üçüncü âyet-i kerîmesinde meâlen,
(Öyle mü’minler ki, lehv ve la’bdan kaçarlar) buyuruldu. Burada
Ömer-ül Fârûk “radıyallahü teâlâ anh” kasd edilmekdedir.
Dördüncü âyet-i kerîmede meâlen, (Zekâtlarını veren mü’minler)
buyurulmakdadır. Burada Osmân “radıyallahü teâlâ anh”
kasd edilmekdedir. Besinci âyet-i kerîmede meâlen, (Öyle
mü’minler ki, kendi ferclerini harâmdan hıfz edici olurlar) bu-
– 420 –
yuruldu. Burada Aliyyül mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” kasd
edilmekdedir.
16– Furkân sûresi 63.cü âyet-i kerîmesinde meâlen, (Allahü
teâlâ hazretlerinin kulları, su kimselerdir ki, yeryüzünde, sükûnet
ve vakâr ve tevâzu’, ilm ve hikmet ile yürürler) buyuruldu.
Burada Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” kasd edilmekdedir.
Âyet-i kerîmenin devâmında, (Câhiller onlara kehânet olunan
bir sey ile hitâb etdikleri zemân, günâh olmıyan seylerle veyâ
susarak karsılık verirler) buyurulmakdadır. Burada Ömer-ül
Fârûk “radıyallahü teâlâ anh” kasd edilmekdedir. Furkân sûresi
64.cü âyet-i kerîmesinde meâlen, (Onlar gecelerini, Rableri
için evlerinde, secde edip, ayakda durarak geçirirler) buyurulmakdadır.
Burada Osmân “radıyallahü teâlâ anh” kasd edilmekdedir.
65.ci âyetinde meâlen: (Onlar, Yâ Rabbî! Bizden
Cehennem azâbını çevir, uzaklasdır, derler) buyurulmakdadır.
Burada Alî “radıyallahü teâlâ anh” kasd edilmekdedir.
17– Sûrâ sûresi 36.cı âyet-i kerîmesinde meâlen, (... Allahü
teâlânın katında hayrlı ve bâkî olanlar; îmân edenler ve Rablerine
tevekkül ve i’timâd edenler içindir...) buyurulmakdadır.
Burada Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” kasd edilmekdedir.
37.ci âyet-i kerîmede meâlen, (O kimseler için ki, büyük günâhlardan
ve çirkin seylerden kaçınırlar. Gadaba geldiklerinde afv
ederler) buyurulmakdadır. Burada Ömer “radıyallahü teâlâ
anh” kasd edilmekdedir. Otuzsekizinci âyet-i kerîmesinde meâlen;
(Rablerine icâbet edenler, nemâz kılanlar, isleri için aralarında
mesveret edenler ve verdigimiz rızklardan dagıtanlar içindir)
buyurulmakdadır. Burada Osmân “radıyallahü teâlâ anh”
kasd edilmekdedir. Müfessirlerden ba’zısı der ki, bu âyet-i kerîme
Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü teâlâ anh” sân-ı serîfi için
nâzil olmusdur. Çünki eline ne geçerse dagıtırdı. Kötülediler ve
azarladılar. Cevâb vermedi. O vakt nâzil oldu. 39.cu âyet-i kerîmesinde,
(Onlara zulm isâbet etse, onlar adl ile karsılıkda bulunurlar)
buyurulmakdadır. Burada Alî “radıyallahü teâlâ anh”
kasd edilmekdedir.
18– Zâriyât sûresi 17.ci âyet-i kerîmesinde meâlen; (Onlar
geceleri az uyurlar ve çok ibâdet ederlerdi) buyuruldu. Burada
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” kasd edilmekdedir. 18.ci
– 421 –
âyet-i kerîmesinde meâlen, (Seher vaktlerinde istigfâr ederlerdi)
buyuruldu. Burada Ömer “radıyallahü teâlâ anh” kasd edilmekdedir.
19.cu âyet-i kerîmede meâlen, (Onların mallarında
birsey istiyenin ve [bir sey istemeyip de] mahrûm kalanların da
hakkı vardı) buyuruldu. Burada Osmân “radıyallahü teâlâ anh”
kasd edilmekdedir. 20.ci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Yakîn sâhibi
kimselere yeryüzünde alâmetler vardır) buyuruldu. Burada
Alî “radıyallahü teâlâ anh” kasd edilmekdedir.
19– Beled sûresi 17.ci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Bunları
yapan kimselerin [köleleri âzâd eden ve fakîrleri doyuran]
îmânlı olması lâzımdır) buyurulmakdadır ki, Ebû Bekr “radıyallahü
anh” kasd edilmekdedir. Âyet-i kerîmenin devâmında,
(Sabrı tavsiye ederler) buyurulmakdadır ki, Ömer “radıyallahü
anh” kasd edilmekdedir. Ve (Merhameti tavsiye ederler) buyurulmakdadır
ki, Osmân “radıyallahü anh” kasd edilmekdedir.
18.ci âyet-i kerîmede meâlen, (Onlar meymene eshâbıdır) [sag
taraf veyâ bereket eshâbı] buyurulmakdadır ki, Alî “radıyallahü
anh” kasd edilmekdedir.
20– Tîn sûresinde, Allahü teâlâ meâlen, (Incire yemîn ederim)
buyuruyor. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ
anh” kasemdir ki, hazret-i Sıddîk-ı Ekber incire benzer idi
ki, zâhiri ve bâtını güzel ahlâk ile dolu idi. [Incir güzel meyvedir,
hazmı kolaydır.] (Zeytine yemîn ederim) buyuruyor.
Ömer-ül Fâruk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine kasemdir
ki, hazret-i Ömer zeytine benzer idi ki, onun içi, dıs görünüsünden
dahâ iyi idi. (Tûr-i sînine yemîn ederim) buyuruyor. Osmân-
ı Zinnûreyn “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine kasemdir
ki, Osmân “radıyallahü teâlâ anh” Tûr-i sînâyı andırır. Zâhiri
meyveler ile bezenmis, bâtını çesmeler ile donanmıs idi.
(Ve bu Beledil-emîne yemîn ederim) buyuruyor ki, Aliyyül
Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine kasemdir ki, Alî
“radıyallahü teâlâ anh” Beledil-emîne ya’nî Mekke-i Mükerremeye
benzerdi. Her kim Mekke sehrinde olursa, azâbdan emîn
olur. Her kim Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini severse
[ya’nî onun gibi inanır, ibâdet ederse], azâbdan emîn olur.
21– Tîn sûresi 6.cı âyet-i kerîmesinde meâlen, (Ancak îmân
edenler) buyuruluyor. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ
– 422 –
anh” içindir. (Sâlih amel isliyenler) buyuruluyor. Ömer bin
Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” içindir. (Onlar için kesilmez ecr
vardır) buyurulması, hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh”
içindir. 7.ci âyet-i kerîmede meâlen, (Ey Resûlüm! Seni ne tekzîb
eder ve Ey insan! Senin kıyâmet gününü inkâr etmen, bildirdigimiz
delîllerden sonra ne sebebledir) buyuruldu ki, Alî
“radıyallahü teâlâ anh” içindir.
22– Asr sûresinin üçüncü âyet-i kerîmesinde meâlen, (Ancak
îmân eden kimseler) buyuruluyor. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü
teâlâ anh” hakkındadır. (Sâlih amel isleyenler) buyuruluyor.
Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hakkındadır.
(Birbirlerine hakkı tavsiye ederler) buyuruluyor ki, hazret-i Osmân
“radıyallahü teâlâ anh” hakkındadır. (Birbirlerine sabrı
tavsiye ederler) buyuruluyor ki, hazret-i Alînin “radıyallahü
teâlâ anh” sânındandır.
23– Âyet-i kerîmede isâret olundu ki, Allahü Sübhânehü ve
teâlâ, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine
va’d buyurdu ki, yâ Muhammed! Cennetde dört nev’ ırmak
vardır. Su ve süt, serâb ve bal. Her birisi ayrı bir lezzetdedir.
Dünyâda da senin eshâbından dört dost tutarım. Ebû Bekr,
Ömer ve Osmân ve Alî “radıyallahü teâlâ anhüm”. Onların
herbirinin ayrı bir özelligi vardır. [Cennetdeki o dört ırmaga
benzerler.] Muhammed sûresi 15.ci âyet-i kerîmesinde meâlen,
(Müttekîlere va’d edilen Cennetde, kokusu ve tadı bozulmamıs
sudan nehrler vardır) buyuruyor. Bu su kokmaz. Ebû Bekr “radıyallahü
teâlâ anh” su gibidir. Her sey su ile hayât bulmusdur.
Islâm dîni de Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” ile hayât bulmusdur.
Nitekim Allahü teâlâ hazretleri Enbiyâ sûresinin 30.cu
âyetinde meâlen, (Biz her seyi su ile diri kıldık) buyurmusdur.
Muhammed sûresinin 15.ci âyet-i kerîmesinde devâmla; meâlen,
(Tadı bozulmamıs sütden nehrler vardır) buyuruluyor.
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” süt gibidir. Herkes süt ile kuvvet
buldugu gibi, Islâm dîni de Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ile
kuvvet bulur. Aynı sûrenin devâmında meâlen, (Içenlere lezzet
veren serâbdan nehrler vardır) buyuruluyor. [Bu serâb, dünyâ
serâbı gibi degildir.] Osmân “radıyallahü teâlâ anh” Cennet serâbı
gibidir. Nice gençlerin gönüllerinin nes’esi ve sürûru serâb
– 423 –
ile oldugu gibi, gâzîlerin kalblerinin de kuvveti ve sürûru Osmân
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin fî sebîlillah infâkı ile
olur. [Allahü teâlânın rızâsı için verdiği seyler ile olur.] Âyet-i
kerîmenin devâmında meâlen, (Saf baldan nehrler vardır) buyuruluyor.
Alî “radıyallahü teâlâ anh” bal gibidir. Nice hasta
kimselerin sifâsı bal iledir. Mü’minlerin gönüllerinin sifâsı, Alî
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin kâfirler ile karsı karsıya
gelmesi ve muhârebe etmesi iledir.
Nükte: Cennetin hayât suyunu içmek istersen, hazret-i Sıddîk-
ı ekberi “radıyallahü teâlâ anh” sev ki, Cennet suyuna benzer.
Cennet südünü içmek istersen, hazret-i Ömeri sev ki, Cennet
südüne benzer. Cennet serâbını içmek istersen, Osmân “radıyallahü
teâlâ anh”ı sev ki, Cennet serâbına benzer. Cennet
balını bulmak istersen, hazret-i Alîyi sev ki, Cennet balının benzeridir
“radıyallahü teâlâ anhüm”.
(Isâret): Nehr, ırmaga derler. Ayn, çesmeye derler. Cennetde
çesmeler de vardır. Selsebîl gibi ve zencebîl gibi. Ve rahîk ve
kâfûr gibi. Insan sûresinin 5.ci âyetinde meâlen, (Ebrâr, âhıretde,
içinde serâb olan (ke’s)den [çanakdan] içeceklerdir. Mizâcı
kâfûrdur) buyuruldu. 6.cı âyetinde meâlen, (Bu kâfûr bir çesmedir.
Allahü teâlânın seçilmis kulları, çanaklarla serâbı kâfûr
suyu ile karısık içerler. O çesmeyi istedikleri tarafa akıtırlar)
buyurulmusdur. Yine Insan sûresi 17.ci âyet-i kerîmesinde
meâlen, (Cennetde onlara zencebîl ile karısık serâbdan çanaklar
ile verilir) buyuruldu. 18.ci âyet-i kerîmesinde meâlen,
(Cennetde selsebîl isminde bir çesme dahâ vardır) buyuruldu.
Mutaffifîn sûresi 25.ci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Onlara
hatm okunmus Rehîkden içirilir) buyuruluyor. Çihâr yâr-i güzîn
hazretlerinin ismlerinin bas harfları (Ayn) kelimesinin bas
harfi ile aynıdır. Atîk, Ömer ve Osmân, Alî “radıyallahü teâlâ
anhüm” buna delîldir. [Bu kelimelerin bas harfleri Ayndır.]
Cennetde o dört çesmeyi bu dört yâr tutarlar. Her kim onları
severse, o dört çesme onun için olur. Bu dört muhtesemi sevmeyen
ve bugz eden, iki cihânda mahrûm ve bîçâre kimsedir.
[Onun için, Ehl-i sünnet i’tikâdında olmak, farzları yapıp, harâmlardan
kaçmak, o büyükleri sevmek lâzımdır.]
Bu dört ırmagın ve bu dört çesmenin bedeli, Cehennemde
– 424 –
dört nesnedir. Gıslîn ve Sadîd ve Hamîm ve Mehl. Allahü tebâreke
ve teâlâ hazretleri El-hakka sûresinin 36.cı âyetinde, meâlen,
(Cehennemdekilerin yiyecegi Gıslîndir) buyuruyor. [Gıslîn:
Yaradan çıkan irin.] Ibrâhîm sûresi 16.cı ve 17.ci âyetlerinde
meâlen, (Cehennemdekilere Sadîd suyundan içirilir. Onu
yudum yudum alırlar. Hemen yutamayıp, bogazlarında kalır)
buyuruluyor. [Sadîd: Cehennemdekilerin derilerinden çıkan
irindir.] Duhân sûresi 43 ve 44.cü âyet-i kerîmelerinde meâlen,
(Cehennemde büyük günâhlıların yiyecegi zakkûm agacıdır)
buyuruluyor. [Zakkûm agacı, Cehennemde bir agacdır, meyvesi
acı ve kerîhdir.] Aynı sûrenin 45 ve 46.cı âyet-i kerîmesinde
meâlen, (Erimis bakır gibi karınlarında galeyân eder. Hamîmin
galeyânı da böyledir) buyuruluyor. Allahü teâlâya sıgınırız. Yâ
Rabbî! Bizi dört büyük Sahâbeyi “radıyallahü teâlâ anhüm”
hâlis ve sâdık sevenlerden eyle. (Âmîn)
24– Çihâr yâr-i güzînin sân-ı serîfleri hakkında vârid olan,
Allahü teâlânın Kur’ân-ı azîm-üs-sânda Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine göndermis oldugu âyet-i kerîmeleri
bu kitâbda topladım. Eger büyük âlimler bunlardan
baskasını bilirler ise, beni ayblamasınlar. Zîrâ Allahü Sübhânehü
ve teâlâ Yûsüf sûresi 76.cı âyet-i kerîmesinde meâlen, (Her
ilm sâhibinin üstünde âlim vardır) buyurmusdur.
Üçüncü Menâkıb: Simdi, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem”in buyurdugu, âlimlerin bildirdigi hadîs-i serîfleri bildirelim:
1– Kâdî imâm-ı Nizâmüddîn Cemâl-ül-islâm müceddid-i kudat
Ebû Muzaffer bin Hibe-tullah-il esed, isnâd ile Ebû Hüreyre
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden nakl ediyor. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki:
(Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Alîden mütesekkil dört kisinin
sevgisi, ancak mü’min kulun kalbinde toplanır.)
2– Yine üstâdım, Kâdî imâm-ı Nizâmüddînden isnâd ile,
Mu’âz bin Cebel “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden nakl
ediyor. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu
ki: (Ümmetim arasında bid’atler yayılıp, Eshâbım setm olundugu
[kötülendigi] zemân, Âlimler üzerine lâzımdır ki, ilmleri-
– 425 –
ni açıklasınlar [dogruyu bildirsinler]. Eger bildirmezler ise, Allahü
teâlânın ve meleklerin la’neti onların üzerine olsun.)
Âlimlerin açıklayacagı ilm nedir, yâ Resûlallah, dediler. Buyurdu
ki, (Ehl-i sünnet vel cemâ’at mezhebini açıga çıkarmak,
Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinin
fazîletlerini bildirmek. Tâ ki, bid’at fırkaları fırsat bulmayıp,
Ehl-i sünnet mezhebi gâlib gelsin [kuvvetlensin].)
3– Imâm-ı Refî’uddîn Tâc-ül-islâm Osmân bin Aliyyi Mersedî
sahîh isnâd ile, Abdüllah bin Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ”
hazretlerinden rivâyet eyler. Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Muhakkak Allahü tebâreke ve
teâlâ hazretleri, sizin üzerinize nemâzı, orucu, haccı ve zekâtı
farz etdi ise, Ebû Bekr, Ömer ve Osmân ve Alî “radıyallahü
teâlâ anhüm” hazretlerinin sevgilerini farz etdi. Her kimse bu
dördünden birine bugz ederse, onun ne nemâzını kabûl eder.
Ve ne orucunu kabûl eder. Ve ne zekâtını ve haccını kabûl
eder. Kıyâmet günü kabrinden Cehenneme gitmek üzere hasr
olunur.)
4– Imâm-ı Zehrî saglam isnâd ile, Enes bin Mâlik “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurmuslardır ki: (Allahü teâlâ size,
Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Alînin sevgisini, nemâz, oruc, hac
ve zekât gibi farz etdi. Allahü teâlâ onların üstünlüklerini inkâr
edenlerin nemâzlarını, oruc, hac ve zekâtlarını kabûl etmez.)
5– Rükneddîn Ahmed bin Cürcânî, Abdüllah bin Ömer
“radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinden rivâyet etmisdir.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki, (Zemân ve mekândan mukaddes, kemiyyet ve keyfiyyetden
münezzeh olan Allahü teâlâ, Ebû Bekr, Ömer, Osmân
ve Alînin sevgisini sizin üzerinize farz etmisdir. Nasıl ki, nemâzı
ve zekâtı, orucu ve haccı farz etmisdir. Nasıl ki, tenleriniz
[vücûdlarınız], nemâzın ve zekâtın ve orucun, haccın serefi ile
sereflenir ise, kalbleriniz de, Ebû Bekr ve Ömer, Osmân ve Alî
“radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerinin muhabbetleri ile süslenir,
serefli olur. Âgâh olunuz. Her kim benim ümmetimden,
bedeni ile nemâz kılar ve eliyle zekât verir ve agzı ile oruc tutar
ve ayagı ile hacca gider, Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Alîyi
– 426 –
kalbi ile dost edinir, o kimse, Allahü tebâreke ve teâlâ huzûrunda,
Cebrâîl ve Mikâîl aleyhimesselâm gibidir. Her kim nemâz
kılar, zekât verir, oruc tutar ve hac eder ve lâkin, gönlü ile
Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Alîyi “radıyallahü teâlâ anhüm”
sevmezse, o kimse, Allahü teâlâ celle sânühü dergâhında iblîs
gibidir ve iblîsden kötü ve mel’ûndur.) Allahü teâlâ muhâfaza
etsin.
Eger bir kimse, cehâlet ve tenbellikden dolayı ömrü boyunca
az ibâdet islemis olsa ve sartlarını yerine getirememis olsa,
kalbiyle bu dört serveri sevse, sonunda firdevs-i alâya gelir.
Eger bir kimse Nûh ve Lokmân “aleyhimesselâm” hazretlerinin
ömrü kadar yasayıp, her sâatinde bir çesid hizmet ve tâ’at
islese, kalbinde bu Çihâr yâr-i güzîne, bir zerre bugz olsa, sonunda
Lazy Cehenneminden baska yere gitmez. Sonunda, bin
sene tâ’at ve ibâdet, bir zerre sevilenlere bugz ile fâidesiz hâle
gelip, Cehennemlik olur. Bin sene boyunca hatâ ve ma’siyyet islese,
bir zerre Çihâr yâre sevgi ile Cennetlik olur. Tabî’atiyle,
sünnîlerin [ehl-i sünnet i’tikâdında olanların] günâhından îmân
ve tevhîd ve se’âdet kokusu gelir. Mübtedi’lerin [bid’at fırkasında
olanların] tâ’at ve ibâdetinden küfr ve ilhâd ve sekâvet kokusu
gelir. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” nemâza
benzer. Ömer-ül Fârûk “radıyallahü anh” zekâta benzer. Osmân-
ı Zinnûreyn “radıyallahü anh” oruca benzer. Aliyyül Mürtedâ
“radıyallahü teâlâ anh” hacca benzer. Senin de böyle bilmen
lâzımdır. Netîcesinde iyilik bulursun. Bunlar hakkında sâir
senâ edip, demisdir ki:
Beyt:
Aklen güzel olan sudur ki, ise baslarken,
Sözün temeli, Allahdan baskası hâtıra gelmemesi.
Aczsiz kudret, cehlsiz hikmet Ona mahsûsdur,
Bütün herseyi yaratan kudret sâhibi Odur.
Onun yaratdıkları sayısızdır,
Her mahlûkuna verdiği ni’metler de sayısızdır.
Bu âyetde her çesid ihtilâf ile alâkalı muhâbere vardır,
Biz ehl-i sünnetin hizmetcisi, Çihâr yârın dostlarıyız.
– 427 –
6– Refi’üddîn “rahmetullahi aleyh”, Enes bin Mâlik “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: (Muhakkak
ben ümmetimden, onları Lâ ilâhe illallah, Muhammedün
Resûlullah kavline da’vet etdigim gibi, Ebû Bekr, Ömer, Osmân
ve Alînin “radıyallahü teâlâ anhüm” sevgisini de isterim.)
Bu hadîs-i serîf hakkında açıklanacak çok sey vardır. Eger onları
beyân edersek, söz uzar.
7– Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, dogru
rivâyet ile bildirmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” buyurdu ki: (Ben ilmin sehriyim. Ebû Bekr zemînidir.
Ömer dıvârlarıdır. Osmân semâsıdır. Alî kapısıdır. Ebû Bekr,
Ömer, Osmân ve Alî hakkında hayr söyleyiniz!) Eger hayr söylerseniz,
önünüze hayr gelir. Onların dostlukları bereketinden
hepiniz hayr bulursunuz. Eger bedbahtlık ve ser söylerseniz,
onların yüksekliklerine zerre mikdârı eksiklik gelmez. Lâkin, o
ni’mete kavusamamıs bîçâre kendi bedbaht olup, o ser [kötülük]
sebebi ile, o din serverlerinin sefâ’atinden mahrûm olur.
Aslâ kurtulus bulmaz.
8– Sahîh rivâyet ile Abdürrahmân ibni Avf “radıyallahü teâlâ
anh” hazretleri bildirdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri buyurdular ki: (Ben yakında ölürüm. Siz de
ölürsünüz. Kıyâmet günü amellerinizden size süâl olunur. Size
ogul, baba ve dede fâide vermez. Ancak selîm kalb ile Allahü
teâlâ hazretlerinin huzûruna gelen kurtulur. Günâhı olanlara
kıyâmet gününde sefâ’at etmemi ihsân, ikrâm etmislerdir. Benim
sefâ’atim, benim eshâbıma kötü söyliyenlere, dil uzatanlara
harâm olur.)
9– Abdüllah bin Ömer “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdular ki: (Eshâbıma sögen kimseleri gördügünüz zemân,
her neye kâdir iseniz, tevbe etmeleri için onu yapınız. Müslimân
olsunlar. Eger onlar Ehl-i sünnet ve cemâ’at olmazsa aranızdan
gitsinler [aranızdan çıkarınız]. Sakın onlar gibi sapık fikrlere aldanmayınız,
yanarsınız.)
10– Refi’üddîn “rahmetullahi aleyh” Enes bin Mâlik “radı-
– 428 –
yallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet etmisdir. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ebû Bekr benim
vezîrimdir. Benim yerimi tutar. Ömer benim dilimdir. Ondan
söz söyler. [Sözleri bendendir.] Osmân bendendir. Ben Osmândanım.
Alî benim amcamın oglu ve kardesimdir. Yâ Ebâ
Bekr! Öyle zan ediyorum ki, kıyâmet günü, benim ümmetime
sefâ’at edeceksin!) “radıyallahü teâlâ anhüm”.
11– Sahîh rivâyet ile Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ
anhümâ” hazretlerinden bildirilen hadîs-i serîfde, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: (Ebû
Bekr dînin diregidir. Ömer fitnenin kilididir. Ömer hayâtda oldukça
fitne olmaz. Osmân münâfıkların mihnetidir. Ya’ni ibtilâsıdır.
[Belâya düsürdükleri kimsedir.] Onun kâtilleri tarafında
olanlar münâfık olup, Cehennemin asagılarında olsalar gerekdir.
Alî bendendir ve ben Alîdenim. Onun oldugu yerde ben
olurum. Benim oldugum yerde Alî olur.)
12– Abdüllah bin Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinden
rivâyet ile bildirilen hadîs-i serîfde, Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Ebû Bekr
benim ümmetimin en iyisi ve en sâdıgıdır. Ömer ümmetimin en
azîzidir. Osmân ümmetimin en hayâlısıdır ve en çok ikrâm edenidir.
Alî ümmetimin en nûrlusudur.) Bir rivâyetde (En âlimidir.)
13– Abdüllah bin Mes’ûd “radıyallahü teâlâ anh” rivâyeti
ile bildirilen hadîs-i serîfde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Ebû Bekr, islâmın tâcıdır.
Ömer, islâmın hullesidir [elbisesidir]. Osmân, islâmın cevâhiri
ile süslü imâmesidir. Alî, islâmın güzel kokusudur.) Her kim
basına tâc koymak, hulleyi örtünmek, süslü imâmeyi [sarıgı]
basına baglamak ve güzel koku sürünmek isterse, karanlıgın
[zulmetin] ısıgı ve dogru yol üzere olan bu imâmlara uymalıdırlar.
Zîrâ onlar yagmura benzer ki, nereye düserlerse fâideli
olurlar.
14– Hubeys bin Hâlid “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Âise; Allahü teâlâ ve
– 429 –
tekaddes hazretlerinin âlidir. Alî ve Hasen, Hüseyn ve Fâtıma;
benim âlimdir. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri kıyâmet gününde,
kendi âli ile benim âlimin arasını Cennet bagçelerinden
bir bagçe ile birlesdirir.)
15– Zübeyr bin Avvâm “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdular ki: (Yâ Rabbî! Ümmetimden eshâbıma verdigin bereketi
geri tutma. Eshâbımdan Ebû Bekre verdigin bereketi ondan
geri tutma. Eshâbımı Ebû Bekr etrâfında topla. Onun islerini
dagınık etme. Ebû Bekr dâimâ senin isini kendi isleri ve
mesgûliyyetleri üzerine tercîh etmisdir. Allahım! Sen Ömer bin
Hattâbı azîz kıl. Osmânı sabr ve tehammül üzerine kıl. Alîye
tevfiki refîk kıl.)
16– Enes “radıyallahü teâlâ anh” rivâyeti ile bildirilen hadîs-
i serîfde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdular ki: (Ebû Bekrin sevgisi gufrânı vâcib kılar.
Ömerin sevgisi isyânı mahv eder. Osmânın sevgisi îmânı kuvvetlendirir.
Alînin sevgisi, Cehennem atesini söndürür.)
17– Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri rivâyeti
ile bildirilen hadîs-i serîfde; Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Allahü teâlâ hazretleri
Ebû Bekre rahmet etsin. Bana kızını tezvîc etdi. Beni
hicret sehrine götürdü. Ya’nî bana deve verdi ve bana mu’âvenet
etdi. Ve yoldas oldu. Mekke-i Mükerremeden, Medîne-i
münevvereye vardık.) Âlimlerden ba’zısı derler ki, (hamelenî
dâr-ı hicret) [Beni hicret diyârına tasıdı]nın ma’nâsı odur ki,
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri hicret
gecesi, Mekkeden dısarı çıkdılar. Bir mikdâr yaya gitdiler. Bir
mikdâr yol gitdikden sonra yoruldular. Gitmege ta’katları kalmadı.
Istedi ki o yere otursunlar. Hâlbuki müsrikler yollara
gözcüler koymuslar idi. Ebû Bekr hazretleri, kâfirler izlerince
gelip, bunları bulurlar diye korkdu. Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerini arkasına alıp, Allahü teâlânın
kendisine güç ve kuvvet vermesi ile, üç mil yâhud dahâ ziyâde
mesâfe mikdârı götürdü. Sonra develerin yanına vardılar. (Allahü
teâlâ sânühü rahmet etsin Ömere ki, acı da olsa, hakîkati
söyler. Allahü teâlâ rahmet etsin Osmâna ki, melekler ondan
– 430 –
hayâ ederler. Allahü tebâreke ve teâlâ Alîye rahmet etsin. Allahım!
Alîye, her bulundugu yerde hakkı söylemesini muvaffak
eyle.)
18– Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin rivâyet
etdigi hadîs-i serîfde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri buyurdular ki: (Rabbimden, ümmetimden
râzı olmasını süâl etdim. Allahü teâlâ, bana vahy gönderdi ki,
ben ümmetinden, üç kimse hâriç râzı oldum. Bunlar [ya’nî, râzı
olmadıklarım], Kur’ân-ı azîm-üs-sâna mahlûkdur diyen. Digeri
o kimse ki, senin eshâbını seb’ eyledi [kötüledi]. Biri o kimse
ki, kader ile tekellüm eder [konusur].) Ya’nî Kaderî olur.
[Ehl-i sünnet i’tikâdında olanlar kadere inanmıs, hayrın ve serrin
Allahü teâlâdan olduguna îmân etmislerdir.]
19– Âise-i Sıddîkanın “radıyallahü teâlâ anhâ” rivâyet etdigi
hadîs-i serîfde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdular ki: (Ümmetimin en serlileri Eshâbımı “radıyallahü
teâlâ anhüm ecma’în” kötüleyenlerdir.) [Ya’nî sî’îlerdir.]
20– Enes bin Mâlikin “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etdigi
hadîs-i serîfde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri buyurdular ki: (Allahü teâlâ hazretlerine iblîs münâcât
edip, dedi ki, Yâ Rabbî! Âdem aleyhisselâm Cennetden
yeryüzüne indi. Ben bilirim ki, ona kitâb, resûl gönderilir. Onların
kitâbı nedir. Resûlleri kimdir. Allahü teâlâ buyurdu ki:
Onların Resûlleri melekler olur. Kendilerinden Peygamberler
olur. Onların kitâbı Tevrât ve Incîl ve Zebûr ve Fürkân olur.
Dedi, yâ Rabbî! Benim kitâbım nedir ve Resûlüm kimdir. Allahü
teâlâ azze ismühü buyurdu ki: Senin kitâbın odur ki, a’zâlarını
[uzvlarını] igne ile dögüp [igne batırıp], üzerlerine çivid sürmek
ve si’r okumak. Resûllerin kâhinlerdir ki, remil atarlar,
gayb söylerler, cadılık ederler. Ta’âmın [yiyecegin] o yiyecekdir
ki, onun üzerine benim ism-i serîfim anılmaya. Serâbın [içecegin]
serhos eden her nesnedir ve evin hamâmdır. Âdem oglu
eger bir hatâ edip, bir günâh islerse, sonra pismân olup, istigfâr
ederse, o günâhı yok olur. Iblîs dedi; ben onların kalblerine bir
günâh salarım ve gözlerinde zînetlendiririm ki, o günâhdan istigfâr
ile halâs olmazlar. [Bu günâh] Ebû Bekr ve Ömer ve Osmân
ve Alî “radıyallahü teâlâ anhüm” hakkında kötü söz söy-
– 431 –
lemek, Onlara düsman olmakdır.)
21– Abdüllah bin Abbâsın “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet
etdigi hadîs-i serîfde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri buyurdular ki: (Her seyin bir aslı vardır. Îmânın
aslı vera’dır. Her seyin bir fer’i vardır. Îmânın fer’i sabrdır.
Her seyin bir koruyucusu vardır. Bu ümmetin koruyucusu amcam
Abbâsdır. Her seyin bir torunu vardır. Bu ümmetin torunu,
ogullarım Hasen ve Hüseyndir. Hersey için bir kanat vardır.
Bu ümmetin kanadı, Ebû Bekr ve Ömerdir. Her sey için bir hisâr
vardır ki, onun sebebi ile düsman fırsat bulamaz. Bu ümmetin
kalkanı ve hisârı, Osmân ve Alîdir “radıyallahü teâlâ anhüm”.)
22– Sahîh rivâyet ile Ebû Zer-i Gıfârînin “radıyallahü teâlâ
anh” bildirmis oldugu hadîs-i serîfde, Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Yay gibi oluncaya
kadar Allahü teâlâya ibâdet etseniz, yay kirisi gibi oluncaya
kadar oruc tutsanız, dizleriniz kuru oluncaya kadar nemâz
kılsanız, ehl-i beytimden veyâ eshâbımdan birisine bugz etseniz,
elbette Allahü teâlâ hazretleri sizi burnunuz üzerine sürüyerek
Cehenneme dâhil eder.)
23– Enes bin Mâlikin “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etdigi
hadîs-i serîfde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
buyurdular ki: (Her Peygamberin bir nazîri vardır. Benim ümmetimden
Ebû Bekr, Ibrâhîm Halîle “aleyhisselâm” benzer.
Ömer, Mûsâ kelîme “aleyhisselâm” benzer. Osmân, Hârûna
“aleyhisselâm” benzer. Alî bana benzer. Îsâ bin Meryeme
“aleyhisselâm” bakmagı seven, Ebû Zer Gıfârîye baksın “radıyallahü
teâlâ anh”.)
24– Bera’ bin Azîbin “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmis
oldugu hadîs-i serîfde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
buyurdular ki: (Ars üzerinde, Lâ ilâhe illallah Muhammedün
Resûlullah, Ebû Bekr-i Sıddîk, Ömer-ül Fârûk, Osmân-ı sehîd
ve Aliyyül Mürtedâ yazılıdır.)
25– Ebû Hüreyrenin “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmis
oldugu hadîs-i serîfde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri buyurdular ki: (Ebû Bekr ne iyi kisidir. Ömer
– 432 –
ne iyi kisidir. Osmân ne iyi kisidir. Alî ne iyi kisidir. Ebû Ubeyde
ne iyi kisidir. Mu’âz bin Cebel ne iyi kisidir.)
26– Seleme tebnil-Ekvânın “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet
etmis oldugu hadîs-i serîfde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Yıldızlar, semâ ehli için
emân halk olundu. Eshâbım, ümmetime emân için halk olundu.)
Yıldızlar gökde oldugu müddetçe, semâ ehli âfetlerden
emîndirler. Eshâbımın muhabbeti, gönüllerde oldukça, ümmetim
dürlü azâblardan emîn olur.
27– Enes bin Mâlikin “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmis
oldugu hadîs-i serîfde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri buyurdular ki: (Üç sey Enbiyâ islerindendir.
Mu’allimlere ve üstâdlara hediyye vermek. Âlimleri mükerrem
tutmak. Eshâbımı sevmek.)
28– Ebû Sâid-il Hudrî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin
rivâyet etdigi hadîs-i serîfde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Eshâbımı kötülemeyiniz!
Rûhum onun yed-inde olan Allahü teâlâ hakkı için, eger sizin
biriniz Uhud dagı kadar altın sadaka fakîrlere verseniz, onlardan
birisinin bir müd mikdârı sadakasının yerini tutmaz ve yarım
müdünün sevâbına erismez.) Bir müd ikiyüzyetmisüç dirhem
ve iki dank eder. [875 gramdır.]
29– Hazret-i Ümm-i Selemenin “radıyalahü teâlâ anhâ” rivâyet
etdigi hadîs-i serîfde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Gökden bir kovanın indigini
gördüm. Ben ki, Resûlullahım! O kovadan on yudum içdim.
Sonra ondan Ebû Bekr ikibuçuk yudum içdi. Ömer onbuçuk
yudum içdi. Ondan sonra Osmân onikibuçuk yudum içdi.
Sonra bu kova semâya kaldırıldı.) Bunun ma’nâsı, Allahü teâlâ
bilir, odur ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
o zemân ömrü on sene kalmısdı. Ebû Bekr “radıyallahü
teâlâ anh” ikibuçuk sene hilâfet etdiler. Ömer “radıyallahü
teâlâ anh” onbuçuk sene halîfe oldular. Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” onikibuçuk sene halîfe oldular.
30– Ebû Sâid-i Hudrî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin
rivâyet etdigi hadîs-i serîfde, Muhammed Mustafâ “sallallahü
– 433 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:28
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Size kelâm-ı
kadîm ile bildirilenleri yapmanız lâzımdır. Amel etmemekde
aslâ özrünüz makbûl degildir. Eger Kitâbullahda olmazsa, benim
sünnetim ile amel ediniz. Eger benim sünnetimde de olmazsa,
benim Eshâbımın söyledikleri ile amel etmekle mesgûl
olunuz “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în.” Zîrâ, muhakkak benim
eshâbım gökdeki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, hidâyet
bulursunuz. Eshâbımın ihtilâfı size rahmetdir.)
Resûl-i muhterem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
kavl-i serîflerine muvâfık [uygun] olarak baska yerlerde
de buyurulmusdur. (Ümmetim arasında ihtilâf rahmetdir.)
Ya’nî ümmetimin âlimleri, dînin aslını muhâfaza etmekde hırslıdırlar.
(Kitâb, Sünnet, Icmâ’ ve Kıyâs)dan dısarı çıkmazlar.
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri bir ümmetde bir tâife yaratdı.
Bu söz sâhibi âlimler fürû-ı dinde ihtilâf etdiler. Dînin aslını
kıyâmete kadar, saklı tutdular [Üsûl-i dîne dokunmadılar.] Eshâb-
ı hadîs, eshâb-ı rey’ ehl-i sünnet vel cemâ’at üzeredir. Onları
hıfz etmisdir. Ser’î konularda birbirlerinin arasında ihtilâf
olan âlimler, birbirlerine kâfir demezler. Mu’tezile, hâricî ve râfizî
tâifelerinden baska hiçbir tâife yokdur ki, baska tâifeye kâfir
desin. [Bu üç tâife de bozukdur.] Muhakkak ki onların sıfatı
ile alâkalı olarak Allahü teâlâ kelâm-ı kadîminde buyurmusdur:
(... Ancak Rabbinin rahmeti ile anlasıp, ayrılmayanlar müstesnâdır...)
[Hûd sûresi 119.cu âyeti kerîmesi meâli.] Eshâb-ı kirâmın
ihtilâfında bizim için rahmet vardır. Onların herbirini sevmelisin
ki, rahmete kavusasın.
31– Refî’üddînden “rahmetullahi aleyh” sahîh rivâyet ile bildirildi.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdu ki: (Eger Ebû Bekrin fazîletlerini gök üzerine koysalar
idi, ates üzerinde tencerenin kaynaması gibi, gökün kaynamasını
isitirdiniz. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, o
kimsedir ki, heybeti meleklere te’sîr eder. Hazret-i Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” o kimsedir ki, melekler gelip, Onun
Kur’ân-ı kerîm okumasını dinlerler. Alî “radıyallahü teâlâ anh”
hazretleri o kimsedir ki, üzerinde yürüdügü için yer onunla
ögünür.)
32– Sahîh rivâyet ile Rüknül-islâm Ahmed-el Cürcânî, Enes
– 434 –
bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden bildirmis oldugu
hadîs-i serîfde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
efendimiz hazretleri buyurdu ki: (Muhakkak benim havzum
için dört rükn vardır.) Ya’nî bu havzun serâbına dört yol
vardır. Çihâr yâr-i güzîn olan Ebû Bekr, Ömer, Osmân, Alînin
tasarrufundadır “radıyallahü teâlâ anhüm”. Nebîlerden sonra,
gelmis ve gelecek bütün insanların üstünüdürler. Kevser havzının
birinci rüknü Ebû Bekrin elinde olur. Ikinci rüknü Ömerin
elinde olur. Üçüncü rüknü Osmânın elinde olur. Dördüncü rüknü
Alînin elinde olur. Yüzyirmidörtbinden ziyâde Peygamberin
ümmetinden bir kimseye Çihâr yârdan iznsiz o havza varmaga
izn yokdur. Kimsenin onun ile isi yokdur. Halk o gün susuz ve
bası açık ve hasta ve yanmıs olup, Havz-ı Kevser ile feryâdlarını
gidermege, ferâhlamaga muhtâcdır. Her kim Ebû Bekri “radıyallahü
teâlâ anh” sever, Ömeri “radıyallahü teâlâ anh” sevmezse;
o kimse Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin
yanına gidip, su isterse, o kimseye su vermez. Her kim
Ömeri “radıyallahü teâlâ anh” sevip, Ebû Bekri “radıyallahü
anh” sevmezse, o kisi hazret-i Ömerin yanına varınca, hazret-i
Ömer, Ebû Bekri sevmiyene su vermez. Her kim hazret-i Osmân
bin Affânı sevip, hazret-i Alîyi sevmese, o kisi hazret-i Osmânın
yanına vardıkda, hazret-i Osmân, hazret-i Alîyi sevmiyene
su vermez. Her kim hazret-i Alîyi sevip, hazret-i Osmânı sevmezse,
hazret-i Osmânı sevmiyen hazret-i Alînin yanına vardıkda,
hazret-i Alî, ona su vermez.
Süâl: Eger sen dersen ki, hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömeri
sevmiyeni, hazret-i Alî hazret-i Osmânı sevmiyeni nereden bilir?
Cevâb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurmusdur ki, (Bir kimse, benim eshâbımın zerre mikdârı
bugz ve adâvetini gönlünde tutarsa, alnında siyâh bir hat seklinde
yazı oldugu hâlde kalkar: (Bu kimse Allahü teâlâ hazretlerinin
rahmetinden ümîdini kesmisdir) yazılıdır.)
Ondan sonra Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
buyurdular ki: (Bir kimse ki, dilinin sözünü ve kalbinin i’tikâdını,
hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkın büyüklügünde ve temizliginde
iyi tutup ve Ebû Bekr-i Sıddîki hak üzere halîfe bilse, din ve is-
– 435 –
lâmını dogru etmisdir. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin
rahmetine kavusamamak derdinden emîn olmusdur. Her kim
dilinin sözünü ve kalbinin i’tikâdını Ömer-ül Fârûkun büyüklügünde
ve temizliginde iyi tutup, Ömeri Ebû Bekrden sonra
emîr ve imâm bilirse, kendi kurtulus yolunu bütün sübhelerden
pâk eder. Hakîkat ve yakîn ile yükü hafîfliyenler ve kurtulanlar
cümlesinden olur. Bir kimse ki, dilinin sözünü ve kalbinin i’tikâdını,
Osmân bin Affânın büyüklügü ve temizliginde iyi tutarsa
[dili ile ve kalbi ile onu iyi bilirse], Ömerden sonra halîfe ve
imâm bilirse, nûr-ül lütf ve kemâl-i îmân ile ve Kur’ân-ı kerîmin
nûru ile münevver ve rûsen olur ve kabr karanlıgını o sebeb ile
kendinden uzak tutmus olur. Bir kimse dilinin kavlini [sözünü]
ve kalbinin i’tikâdını Aliyyül Mürtedânın büyüklügü ve temizliginde
iyi tutup [onu iyi bilip], Alîyi Osmândan sonra halîfe ve
imâm bilirse, o kimse, takvâ elini îmân agacının budaklarından
[dallarından] bir budaga uzatmıs, dostluk ve âsinâlık ahdini Allahü
tebâreke ve teâlâ hazretleri ile ve melekler ile ve Nebîler
ile ve bütün mü’minler ile saglamlasdırmıs olur. Bir kimse, benim
bütün eshâbıma ve Ehl-i beytime, küçügüne ve büyügüne,
günâhkârına ve günâhsızına, dili ile medh-ü senâ etse, kalbiyle,
hayr ve salâh, sıdk ve sevâb ve resâd i’tikâd etse, o kimse
mü’mindir. Bir kimse benim eshâbıma, aralarındaki muhârebelerden
ve sulhden, hayrdan ve serden, fâide ve zarardan, onlar
hakkından dili ile kötü söz söyler ise, kalbiyle onları inkâr ve
bugz ederse, o kimse münâfıkdır. Ebedî Cehennemde kalır ki,
Allahü teâlâ Sûre-i Nîsâ 145.ci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Münâfıklar
elbette Cehennemin esfel derekesinde olurlar. Onlar
için hiçbir yardımcı yokdur) buyurmusdur.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
bu havzına Kur’ân-ı azîm ve kitâb-ı kadîmde delîl vardır. Söz
uzayacak ise de, bahs etmek lâzımdır. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek sözleri, Kur’ân-ı
azîm-üs-sânda bildirilmisdir. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri
buyuruyor: (Bismillâhirrahmânirrahîm. Innâ a’taynâ
.......) Bu sûrenin harflerini ve kelimelerini beyân edelim. Sonra
fazîletini beyân edelim. Bu sûre üç âyetdir. Kelimeleri ondur,
harfleri kırkikidir. Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ
anh” haber verdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
– 436 –
buyurdu ki: (Her kim bir kerre Innâ a’taynâ sûresini okursa,
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, o kimseye, Cennetde o kadar
ni’met ve hil’at, makâm ve derece verir ki, temâmı, yeryüzü
dogudan-batıya kadar deve ile dolu olsa ve her deve üzerinde
bir kitâb olsa, her kitâbın eni ve uzunlugu bütün yeryüzü kadar
büyük olsa, o kitâbların temâmı kıl kalem ile ince yazılmıs
olsa, cümlesi bu sûre-i azîmeyi okuyanın kazandıgı ni’metlerin,
mülklerin, kösklerin, çardakların, odaların vasflarını açıklamaya
ancak yeter.)
Allahü teâlâ hazretleri Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerine buyurdu ki: (Biz sana senden
ötürü ve senin ümmetinden ötürü bir havz i’tâ etdik. Bütün
Peygamberler ve ümmetleri o kıyâmet günü o havzın serâbını
arzû edici olurlar.) Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri o günde Cebrâîl aleyhisselâmdan Innâ a’taynâ
sûresini isitdi. Sonra Mi’râca çıkdıgında, gözleri ile gördü.
Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” arasında
Kevser havzından bahs edilmedigi ân az olur idi. Dünyâda, yaratıldıgı
ândan beri Havz-ı Kevsere benzer bir havz görülmemisdir.
Bundan sonra da kıyâmete kadar olması mümkin degildir.
Onu gördükden sonra, onun akması sesini isitdi. Murâd etdi
ki [istedi ki], Kevser havzının sesini vasf etsin. Mümkin olmadı.
Zîrâ o ibâre Eshâb-ı güzînin kudretine ve fehmine sıgmaz.
Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve dedi ki, yâ Resûlallah! Allahü
teâlâ buyurdu ki: (Sen onun sesini vasf etmekde zorluk çekiyorsun.
Eshâbının da fehm etmege [anlamaga] kudretleri yokdur.
Biz kemâl-i lütfumuz ile, zahmetsiz ve sıkıntısız, Kevser havzı
suyu dört ırmagının sesini isitdirdik ki, havz-ı kevsere gider. Su,
süt, serâb ve bal ırmaklarından gider. Iste senin eshâbına ve
ümmetine gösterdik. Her kim isterse ki, söyle, iki parmagını iki
kulagına koysun. O sesi bunca yıllık yoldan kendi kulagı ile isitir.)
33– Kevser havzı vasfı için söylenen haberler devâmla söyledir.
Abdüllah bin Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinin
rivâyet etdigi hadîs-i serîfde, Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Muhakkak benim
için bir havz vardır. Rabbim bana va’d etmisdir. Kıyâmet
– 437 –
günündeki, o havuzdan çok hayr ve fâide görülse gerekdir. O
havzın adı Kevserdir. O havzın sâkîleri, Ebû Bekr-i Sıddîk,
Ömer-ül Fârûk, Osmân-ı Zinnûreyn ve Aliyyül Mürtedâ “radıyallahü
teâlâ anhüm” hazretleridir. O havzın eni magrib ile
mesrık arası kadardır. Uzunlugu gök ile yer arası kadardır.
Onun çanakları ve kadehleri, ibrikleri ve masrapalarının sayısı,
yıldızlar adedince, besyüz senelik yol boyunca güzel bir seklde
dizilmis. Her [âhıret] serâbı içici, bu bardaklar, kadehler, ibrik
ve masrapalar ile içer. Üzerlerinde kudret-i ilâhî ile bütün
[mü’minlerin] ismleri yazılmısdır. Her yer bir cevherden ve her
kadeh bir bakırdan, her cam bir heykelden, her kadeh bir sûretden,
her ibrik bir hilkatdendir. O havzın dibinde tas parçaları
ve kum yerine kırmızı yâkut ve yesil zeberced vardır. O çakıl
taslarının altında çamur yerine, kokucu misk ve çamurun altında
yer ve toprak yerine güzel kokulu kâfûr, her tarafı nûr
üzerine nûr, sürûr üzerine sürûrdur. Etrâfında za’ferân kubbeleri,
mercân incisi çadırları, her yerde renk renk dösekler dösenmis,
her yerde tahtlar ve istinât yerleri koyulmus. O havzın
serâbı sütden beyâz ve baldan tatlı, kardan sogukdur. Dünyâda
olan her güzel kokudan dahâ güzel kokusu vardır. Âb-ı hayâtdan
ziyâde hazm olucudur. Her kim o havuza dalsa, bogulmaz.
Istese ki o havuzdan bir dag kadar su götürebilir. Gücü
yeter, za’îflik yokdur. Her kim ki, onun serâbından bir katre
tatsa, basından ayagına kadar bütün agrılardan, dertlerden,
hastalıklardan kurtulur. Hiç susamaz. Korkudan emîn olur.
Kim ki bir katrenin kokusunu o havz-ı kevserden alsa, bütün
insanların ve kokuların ve ferâhlıgın aslını ve fer’ini, o kimse
cânında ve teninde isitir. Menba’ı [kaynagı] ve yolu Tûbâ agacının
kökündedir. Aslı sidret-ül müntehâdandır. Dört ırmakdır,
dört tarafından gelir. O ırmaklar birbirine mülâkat etdikden
sonra, havz-ı kevsere gelir. Biri su ırmagı, biri süt ırmagı,
biri serâb ırmagı, biri bal ırmagı. Su ırmagı Ebû Bekr tâli’ine,
süt ırmagı Ömer-ül Fârûk tâli’ine, serâb ırmagı Osmân-ı Zinnûreyn
tâli’ine, bal ırmagı Aliyyül mürtedâ tâli’ine “radıyallahü
teâlâ anhüm” akarlar. Bir serâb ki, hem simâ’ eder, hem cemâl
verir, hem kuslar gibi uçar, pervâz eder [döner], hem
ma’suklar ve dilberler gibi isve ve naz eder. Içenler ile söylesir.
Onda her vakt tavus var, ve arûs [gelin] var. Kuslar var. Deve
– 438 –
boynu gibi boynu olan herbir kus, o serâbın [havz suyunun]
üzerinde, dostların murâdı üzerine gelirler.) Ebû Bekr-i Sıddîk
ve Ömer-ül Fârûk dediler ki: Yâ Resûlallah! O kuslar ikrâm
edici mi olurlar. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri buyurdular ki: (O kimseler ki, o kusları yir. Onlar ziyâde
ikrâm edici olur.) Sonra, Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” buyurdular ki: Muhakkak benim havzımın
dört rüknü olur. Birincisi Ebû Bekrin elinde olur. Ikinci rüknü
Ömerin elinde olur. Üçüncü rüknü Osmânın elinde olur. Dördüncü
rüknü Alînin elinde olur “radıyallahü anhüm ecma’în”.
34– Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ anh” rivâyeti ile
bildirilen hadîs-i serîfde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri buyurdular ki: (Allahü tebâreke ve teâlâ
hazretleri bütün âlemlerden, Peygamberlerden ve Resûllerden
beni seçdi. Peygamberler ve mürselînden gayri, bütün âlemler
üzerine benim Eshâbımı seçdi. Bütün Eshâbımdan Çihâr yârı
ihtiyâr etdi [seçdi]. Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Alî. Bunları
bütün eshâbımdan büyük ve fazîletli yapdı “radıyallahü anhüm”.
Sonra yüzyirmidört binden ziyâde Peygamberin ümmeti
arasında benim ümmetimi ihtiyâr etdi [seçdi]. Ümmetim arasında
dört devr seçdi. Bu dört devrden üçü birbiri akabincedir.
Sahâbe, tâbi’în, tebe-i tâbi’în. Bir kavm ki, vakti Îsâ aleyhisselâmın
nüzûlü vaktidir. [Dördüncü devre, bu devredir.] Bu dört
tâifenin zikri Kur’ân-ı mecîdde, Vâkıa sûresinin evvelinde gelmisdir.
O üç tâifenin hakkında, (Onların büyük kısmı eski ümmetlerdendir)
diye bildirilmis, dördüncü kısmdakiler ise, (Bir
kısmı da sonrakilerdendir) buyurularak bildirilmisdir. [Vâkıa
13-14])
35– Nu’mân bin Besîr “radıyallahü teâlâ anh” rivâyeti ile
bildirilen hadîs-i serîfde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri buyurdular ki: (Ümmetimin en merhametlisi
Ebû Bekrdir. Allahın dîninde en kuvvetli olanınız Ömerdir.
Hayâda en sâdık olanınız Osmândır. En isâbetli hükm vereniniz
Alîdir.) Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri bu ümmete
mahsûs dört büyük ni’met vermisdir ki, hiçbir ümmete, insanların
evveli Âdem “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” hazretlerinin
zemân-ı serîfinden bu ümmete gelinceye kadar böyle
– 439 –
ni’met vermemisdir. Bu dört ni’metin sükrünü bu ümmetden,
bunun hüccetini ve hikmetini bilen bu dört kimse üzerine farz
etmisdir. Birincisi, Muhammed “aleyhisselâtü vesselâm” hazretleri
gibi bir Peygamber, ya’nî Resûl ni’metidir. Ikincisi, islâm
dîni gibi, kıymetli bir din ni’metidir. Üçüncüsü, Kur’ân-ı kadîm
gibi, bir kelâm-ı kerîm ni’metidir. Dördüncüsü, kendi zât-ı pâkına
mahsûs muhabbeti, dostlugu, bu ümmete hediyye etme
ni’metidir. [Allahü teâlâ Mâide sûresi 54.cü âyetinde meâlen,
(Allahü teâlâ onları sever. Onlar da Allahü teâlâyı severler) buyurmusdur.]
Âlem halk olunalıdan beri, bizden baska kimseye,
Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinden bu dört ni’met müyesser
olmamısdır. Bu dört hil’at verilmemisdir. Bizden evvel
olan ümmetlerde Peygamberler çok idi. Lâkin Muhammed
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri gibi yok idi. Bu
ümmetlere de kitâb nâzil olmus idi. Lâkin Kur’ân-ı azîz ve mecîd-
i kerîm gibi nâzil olmamısdı. Bizden önceki ümmetlere Allahü
teâlâ ve tekaddes hazretleri çok ni’metler verdi. Lâkin kendi
husûsî muhabbeti gibi kimseye vermedi. [Bu ümmete verdi.]
Ondan dolayı ki, Cebrâîl ve Mikâîlin kullugu husûsî ni’metler
ile, Isrâfîl ve Azrâîlin kullugu husûsî hil’atlar iledir. Bunun gibi,
Ruhâniyân ve Kerûbiyân meleklerinin kullugu husûsî ni’metler
iledir. Hamele-i ars ve kürsîyi nakl eden meleklerin ve Levh-i
mahfûz emînlerinin ve Kalem-i alâ rakîblerinin kullugu husûsî
hil’at iledir. Ümmet-i Muhammedin ya’nî bize mahsûs hil’at ve
ni’met, onun dostlugudur.
Beyt:
Günesde zerreyi görmek, dahâ kuvvetle mümkündür,
Fekat her zerrede günesi görmek nasıl mümkündür.
Gece bekçisi aynı olur mu hiç,
Kucagında Sultânı besliyen kimse ile.
Allahü Sübhânehü ve teâlâ ve tekaddes hazretleri, bu ümmete
dört büyük ni’met ve hil’at ihsân buyurdu. Bu dört ni’metin
sükrünü temâm ve lâyık oldugu üzere, bu ümmetden talep
etdi. Buyurdu ki: Eger siz bu dört ni’metin sükrünü istenilen
seklde yerine getirirseniz, üzerinize hıfz ederim. Onun üzerine
dîdâr ve cemâlimi görmegi ziyâde ederim. [Ibrâhîm sûresi 7.ci
– 440 –
âyet-i kerîmesinde meâlen], (Ni’metlerime sükr ederseniz, onları
artdırırım) buyurulmusdur. Burada, (artdırırım, ziyâde ederim)
kelâmı, dîdâra, Cenâb-ı Hakkın cemâlini görmek ma’nâsınadır.
Çünki, Yûnüs sûresi 26.cı âyetinde meâlen, (Dünyâda
güzel amel isleyenlere Hüsnâ ve ziyâde vardır) [Cennet ve Allahü
teâlâyı görmek vardır] buyurulmusdur. Lâkin, bu cümle ile
Allahü teâlâ bilir ki, bizim ömrümüz, diger ümmetlerin ömründen
kısadır. Bizim bedenimiz, diger ümmetlerin bedenlerinden
küçükdür. Bu ni’metleri ki bize verdi ve sükrünü vâcib kıldı. Bilir
ki, Ona lâyık sükr etmege kâdir degiliz. Sükr kemâl üzere olmayıp,
azl edilmis ve ayrı düsmüs kalırız. Sonra kendi fadlı ve
rahmeti ile takdîr ve tedbîr edip, bu ümmetden dört kimseyi, bu
dört ni’metin sükrü için seçdi. Birincisi, Ebû Bekr-i Sıddîkı,
Muhammed Mustafa “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ni’metinin
sükründen dolayı seçdi. Ikincisi, Ömer-ül Fârûku; dîn-i islâm
ni’metinin sükründen dolayı seçdi. Üçüncü; Osmân Zinnûreyni,
Kur’ân-ı azîm ni’metinin sükründen dolayı seçdi. Dördüncü,
Aliyyül Mürtedâyı, kendi muhabbeti ni’metinin sükründen
dolayı seçdi. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh”,
Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ni’metinin
sükrünü lâyıkı ile edâ etdi. Teni ve cânı ve malı ve evlâdı
ile yardımda bulundu. Fâide ve zararını hep onun isi yoluna
harc etdi. Ömer-ül Fârûk “radıyallahü teâlâ anh” islâm ni’metinin
sükrünü kemâli ile edâ etdi. Bütün gayretini, siddetini islâmiyyet
yolunda kullandı. Gizli islâmı âsikâr etdi. Osmân-ı
Zinnûreyn “radıyallahü teâlâ anh” Kur’ân-ı azîm-üs-sânın sükrünü
gerekdigi gibi edâ etdi. Kur’ân-ı kerîmi topladı. Kendi bes
adet Kelâmullah yazdırdı. Islâmın dört bir tarafındaki beldelere
gönderdi. Iki rek’at nemâzda Kur’ân-ı kerîmi hatm etdi.
Aliyyül mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, özel muhabbetin
sükrünü hakkıyla edâ etdi. Kılıncını kınından çekdi. O
kılıncın kahrı ile dostları düsmanlardan ayırdı. O dört ni’metin
hayr ve bereketi ve o dört hil’atin sükrü, bugün dünyâda ve yarın
âhıretde ebedî kalacakdır. Bizim üzerimizde o hayrın
ma’nâsı sudur: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
buyurdu ki: (Ümmetimden, ümmetim üzerine en merhametlisi
Ebû Bekr-i Sıddîkdır. Allahü teâlânın dîninde en kuvvetli olanınız
Ömer-ül Fârûkdur. Hayâ cihetinden en sâdık olanınız,
– 441 –
Osmân bin Affândır. En cömerdiniz, hem beden, hem mal ile
Alî bin Ebî Tâlibdir.)
Rahmetin en kâmil olanı Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ
anh” nasîbidir. Kuvvetin temâm olanı Ömerin “radıyallahü
anh” nasîbidir. Hayânın en yüksegi Osmânın “radıyallahü anh”
nasîbidir. Cömertlik ve yigitlikde en önde olmak Alînin “radıyallahü
anh” nasîbidir. Ebû Bekr “radıyallahü anh” rahmet ile
vasflandırılmısdır. Rahmetin yeri gönüldür. Ömer kuvvet ile
vasflandırılmısdır. Kuvvetin mahalli bedendir. Ebû Bekr gönül
yerindedir. Ömer beden yerindedir. Gönül ile beden birbiri ile
berâber bulunur. Lâkin beden gönlün hizmetindedir. Gönül bedenin
âmiridir. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hilâfetin aslıdır.
Ömer fer’idir. Bunun gibi, hayâ Osmânın “radıyallahü teâlâ
anh” sıfatıdır. Civânmertlik Alînin sıfatıdır. Hayânın mahalli
gözdür. Civânmertlik el ile olur. Göz ve el ikisi de kisinin zînetidir.
Lâkin göz elden üstündür. O sebebden ki, yarın kul kıyâmet
gününde, eli ile Allahü teâlâ hazretlerinin hil’atını tutar.
Ammâ, Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin bîçûn ve bîçûgûne
[nasıl oldugu anlasılamıyan ve anlatılamıyan] cemâl-i ezelîsini,
gözü ile [nasıl oldugu anlasılamıyan ve anlatılamıyan seklde]
müsâhede eder.
36– Zehrî “rahmetullahi aleyh”, isnâd ile Abdürrahmân bin
Avfdan “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, bir gün Medîne-i
münevverenin mescidinde, ömrlerinin altmısüç yasının son
günlerinde, çok cemâ’at arasından kalkdı. Minbere çıkdı. Allahü
tebâreke ve teâlâ hazretlerine hamd ve senâ eyledi. Baslangıc
sözünden sonra buyurdu. (Bana ne olmusdur ki, sizi ihtilâf
içinde görürüm. Ey havâs ve avâm! Benim sevgim, ehl-i beytimin
sevgisi, Eshâbımın sevgisi, benim ümmetimin üzerine kıyâmet
gününe kadar farzdır.) Buyurdu ki, (Ebû Bekr-i Sıddîk
nerededir.) Ebû Bekr de oldugu yerden sür’atle ayak üzerine
kalkıp, dedi ki, yâ Resûlallah! Ben buradayım. Hazret-i Server-
i âlem buyurdu: (Bana yakın gel yâ Ebâ Bekr!) O da yakınına
vardı. Buyurdu: (Minber üzerine gel.) Minber üzerine
vardı. Resûlullahın huzûruna vardı. Onu yanına aldı. Onun yüzünü
kendi mubârek sînesine [gögsüne] tutdu. Bir müddet yü-
– 442 –
zünü, mubârek sînesine sürdü. Iki gözünün arasından öpdü.
Orada o kadar agladı ki, mubârek gözlerinin yası, mubârek yüzünden
kendi üzerine ve Ebû Bekrin üzerine akıyordu. Yüksek
ses ile: (Ey müslimânlar! Bu gördügünüz Ebû Bekr-i Sıddîkdır.
Muhâcîr ve Ensârın seyyidi ve büyügüdür. O kimsedir
ki, Allahü tebâreke ve teâlâ bana emr etdi ki, ben onu kendime,
dünyâda baba mertebesinde tutdum. Âhıretde sonsuz olarak
dost edindim. Bu benim musâhibimdir. Cümle halk beni
tekzîb ederken, o beni tasdîk etdi. O vakt ki, bütün herkes beni
sürdügü zemân bu beni mekânlandırdı, makâmlandırdı.
Herkes benden kaçıp, nefret etdigi zemân bu benimle ülfet ve
ünsiyyet etdi. Herkes beni öldürmek istedigi zemân, malını, cânını,
bedenini bana fedâ etdi. Kızı Âise-i Sıddîkayı bana tezvîc
etdi. Bilâli kendi malından benim için âzâd etdi. Allahü teâlâ
ve tekaddes hazretlerinin la’neti ve meleklerin la’neti, bütün
insanların la’neti, buna bugz edenlerin üzerine olsun. Allahü
teâlâ buna bugz edenlerden bîzârdır. Ben de bîzârım. Her kim
isterse ki, Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinden ve benden
bîzâr olmak; Ebû Bekrden bîzâr olsun.) Sonra buyurdu ki; (Ey
müslimânlar! Burada bulunup, benim sözlerimi isitiyorsunuz!
Bu sözleri, benim ümmetimden burada bulunmıyanlara, kıyâmete
dek iletiniz. Yâ Ebâ Bekr! Geri dön, yerinde otur. O seyi
ki, ben senin hakkında söyledim. Allahü tebâreke ve teâlâ
hazretleri bilir, gerçekdir, sâbitdir. Ve benim söyledigimden ziyâdedir.)
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” minberden inip,
yerine oturdu.
Sonra buyurdu ki, (Ömer bin Hattâb nerededir). Ömer “radıyallahü
teâlâ anh” hazretleri yerinden sür’atle kalkıp, dedi
ki, (Yâ Resûlallah! Ben buradayım.) Buyurdu: (Yâ Ömer, benim
yanıma gel!) O da geldi. Buyurdu: (Yâ Ömer, minber üzerine
gel.) Ömer “radıyallahü anh”da minber üzerine geldi. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” onun yüzünü mubârek
sînesine [gögsüne] dayadı. Iki gözünün arasından öpdü.
Gördük ki, mubârek gözlerinin yası hazret-i Ömerin üzerine
damladı. Sonra minber üzerinde yüksek ses ile buyurdu ki; (Ey
müslimânlar! Bu Ömer-ibnül Hattâbdır. Muhâcir ve Ensârın
büyügüdür. Bu o kimsedir ki, Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri
bana emr etdi ki, ben bunu yardımcı ve mesveret edici ola-
– 443 –
rak aldım. Bu o kimsedir ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ
Kur’ân-ı kerîmi bunun lisânı, kalbi ve yed-i üzerine nâzil etmisdir
[indirmisdir]. Bu o kimsedir ki, acı da olsa, hakkı kabûl
eder. Bu o kimsedir ki, Allahü teâlâ hazretlerinin emr ve yasaklarında,
ayblayanların ayblamalarından çekinmez. Bu o kisidir
ki, seytân ondan kaçar. Bu odur ki, bunun heybetinden,
hârâ tası, demir ve çelik erir ve mahv olur. Bu odur ki, yarın
Cennetin ısıgıdır ve Cennet ehlinin mefâhiridir. Buna bugz
edenin üzerine Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin, meleklerin
ve bütün halkın la’neti olsun. Allahü Sübhânehü ve
teâlâ hazretleri buna bugz edenlerden berîdir [uzakdır], ben de
uzagım.)
Sonra (Osmân bin Affân) nerededir, buyurdu. Osmân bin
Affân “radıyallahü teâlâ anh” oturdugu yerden sür’atle kalkıp,
(Yâ Resûlallah! Iste ben buradayım) dedi. Buyurdu: (Yâ Osmân
bana yakın gel!) O da gelip, minbere çıkdı. Onu da mubârek
gögsüne çekip, iki gözünün arasından öpdü. Sonra o kadar
agladı ki; Nakl eden der ki: Mubârek gözlerinin yası akıp, hazret-
i Osmânın üzerine döküldügünü gördüm. Sonra yüksek
sesle buyurdu: (Ey müslimân cemâ’ati! Bu Osmân bin Affândır.
Muhâcir ve Ensârın büyügüdür. Bu, o kimsedir ki, Allahü
teâlâ hazretleri bana emr etdi ki, ben onu sened ve dâmâd ittihâz
etdim [seçdim]. Iki kızımı vererek dâmâd seçdim. Eger
üçüncü kızım olaydı, onu da tezvîc ederdim. Bu, o kimsedir ki,
gökdeki melekler bundan hayâ eder. Buna bugz edenler üzerine
Allahü teâlâ hazretlerinin ve bütün la’net edenlerin la’neti
olsun!)
Sonra buyurdu: (Alî bin Ebî Tâlib nerededir.) Alî “radıyallahü
teâlâ anh” oturdugu mekândan sür’atle kalkıp, dedi ki:
(Yâ Resûlallah! Ben burada hâzırım.) Resûl-i Hudâ Muhammed
Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, (Bana
yakın ol) buyurdu. O da yakın oldu. (Minber üzerine gel)
buyurdu. O da geldi. Yüzünü mubârek gögsüne basdı. Iki gözünün
arasından öpdü. O kadar agladı ki, mubârek gözlerinin yası
hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh” üzerine akdı. Sonra
mubârek eli ile tutup, yüksek sesle buyurdu ki, (Ey müslimân
cemâ’ati! Bu Alî bin Ebî Tâlibdir. Bu Muhâcir ve Ensârın bü-
– 444 –
yügüdür. Ve benim kardesimdir. Amcam ogludur. Ve benim
dâmâdımdır. Tenimdendir, kanımdandır, tüyümdendir. Bu, iki
torunumun babasıdır. Hazret-i Hasen ve Hüseyn ki, Cennet
gençlerinin seyyidleridir. Bu, çok gam ve gussayı benden gidermisdir.
Çok alçak ve kuvvetli düsmanları susdurmusdur. Bu o
kimsedir ki, adı mukâbilinde, Allahü teâlânın aslanı ve kılıncıdır.
Allahü teâlânın ve bütün la’net edenlerin la’neti, yeryüzünün
düsmanlarına ve buna bugz edenlere olsun. Allahü teâlâ
ona bugz edenlerden berîdir [uzakdır]. Ben de berîyim [uzagım].
Kim Allahü teâlâdan uzak olmak istemezse, Alî bin Ebî
Tâlibden uzak olmasın. Sizden hâzır olanlarınız, bu vasiyyetleri,
burada bulunmıyanlara ulasdırsın.) Sonra buyurdular ki;
(Var otur, yâ Ebel Hasen. Her ne ki, senin hakkında söyledim.
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri âlimdir ki, fazlası ile dogrudur.)
Ondan sonra yüksek sesle buyurdu: (Ey müslimânlar!
Eger, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerine ibâdet etmekden
yay kirisi gibi incelseniz, dizleriniz kuruyuncaya kadar nemâz
kılsanız, ondan sonra ehl-i beytimden ve eshâbımdan birine
bugz etseniz, Allahü teâlâ hazretleri sizi, Cehennem zebânîlerine
emr ederek, yüzünüz üzerine Cehenneme dâhil ederler.)
37– Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdular ki: (O gün ki, hazret-i Cebrâîl-i emîn aleyhisselâm
bu âyet-i kerîmeyi getirdi. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri
[Mâide sûresi 6.cı âyet-i kerîmesinde meâlen] buyurur: (Ey
îmân edenler! Nemâza kalkdıgınız zemân, yüzünüzü ve dirseklere
kadar kollarınızı yıkayınız! Basınıza mesh ediniz! Topuklara
kadar ayaklarınızı yıkayınız!) Cebrâîl aleyhisselâm, Hilâfet
hüccetini [delîlini], abdest âyet-i kerîmesi ile bana bildirdi. Dedi:
Yâ Muhammed! Muhakkak, yüz ve eller, bas ve ayaklar tahâretde,
Ebû Bekr-i Sıddîk, Ömer bin Hattâb, Osmân bin Affân,
Aliyyül Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anhüm” gibidir.) Bunun
beyânı uzun sürer, ammâ, onu söylemekden baska çâre
yokdur.
Bu Çihâr yâr-i güzîni “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”
sevmek farzdır. Bunu anlatmak îcâb eder. Bu dört isin yapılması
birbirinden ayrı degildir. Birbiri ile alâkalıdır. Bu Çihâr yârın
– 445 –
dostlugu [sevgisi] de ayrı degildir. Birbiri ile alâkalıdır. Tahâret
[abdestde yıkanacak] mahalli dört uzvdur. Halîfelik mahalli de
dört sahsdır. Tahâretde yıkanacak farz olan mahal dörtdür. Lâkin
o mahallerin aslı birdir ki, kalb ve dindir. Bu dört isin dogrulugu,
bu dört mahalde niyyete baglıdır. Niyyet olmayınca tahâret
olmaz. Diger tarafdan bu dört büyük halîfenin sevgisi risâlete
[Peygamberlige] baglıdır. Risâlet olmayınca halîfelik olmaz.
Zîrâ burada, bu dört uzvun tahâretinde tertîb farzdır. Evvelâ
yüzü yıkamak, sonra kolları yıkamak, ondan sonra bası
mesh etmek, ondan sonra ayakları yıkamak. Burada da Çihâr
yâr-i güzînin dostlugunda tertîb farzdır. Evvelâ Ebû Bekr, ondan
sonra Ömer, sonra Osmân, dahâ sonra Alîdir “radıyallahü
teâlâ anhüm”. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” abdestde yüz
menzilesindedir. [Ya’nî yüz gibidir.] Yüzün temâmını yıkamak
farzdır. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” abdestde kol yerindedir.
Kolların yarısını yıkamak farzdır. Osmân “radıyallahü teâlâ
anh” abdestde bas yerindedir. Basın dörtde birini mesh etmek
farzdır. Alî “radıyallahü teâlâ anh” abdestde ayak yerindedir.
Ayagı topugu ile yıkamak farzdır. [Bacagın] sekizde biridir. Bunun
gibi, temâmı yıkanan uzv, yarısı yıkanan uzvdan efdaldir.
Yarısı yıkanan uzv, dörtde biri mesh olunan uzvdan efdaldir.
Dörtde biri mesh olunan uzv, sekizde biri yıkanan uzvdan efdaldir.
Böylece Ebû Bekr, Ömerden; Ömer, Osmândan; Osmân,
Alîden “radıyallahü teâlâ anhüm” efdaldir. Alî “radıyallahü
anh”, kendi vaktinden kıyâmete kadar olan bütün müslimânlardan
efdaldir.
Isâret: Ebû Bekr-i Sıddîk, tehâretde yüz [çehre] menzilesindedir.
Ömer-ül Fârûk el [kol] menzilesindedir. Osmân-ı Zinnûreyn
bas menzilesindedir. Aliyyül Mürtedâ ayak menzilesindedir.
Yarın Cennetde ayagın isi ve mesgûliyyeti, tahta oturmak
ve bir Cennet binegine binmekdir. Basın mesgûliyyeti ve isi,
gölgelik ve tâc takmakdır. Elin isi ve mesgûliyyeti, yimek, içmek
ve alıp vermekdir. Yüzün isi ve mesgûliyyeti, bîçûn ve bîçûgûne
olan Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin, cemâl-i ezeliyyesini
müsâhede etmekdir. [Kıyâmet sûresi 22.ci âyet-i kerîmesinde
meâlen buyuruldu ki:] (Kıyâmet günü bir kısm yüzler
güzel ve parlak olup, Allahü teâlâ hazretlerine âsikâre, hicâbsız
nazar ederler.)
– 446 –
38– Nu’mân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin rivâyet etdigi
hadîs-i serîfde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri buyurdular ki: (Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinden
mi’râcda, sidret-ül müntehâda süâl etdim. Rabbim
o makâmda yok idi. Rabbim o makâmlardan münezzehdir. Dedim,
yâ Rabbî, yâ Pâdisâh-ı Mutlak! Benden sonra benim eshâbım
aralarında ihtilâf ederler. Ve aralarına ihtilâf salarlar. Sen
o hilâf edenlere ve ihtilâf salanlara ne yaparsın. O kimselerden
ba’zısı digerinin sözünü tutar. Ba’zısı bir baskasının sözünü tutar.
Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri buyurdu: (Benim Habîbim,
benim azîzim! Senin Eshâbın benim katımda yıldızlar gibidir.
Ba’zısı ba’zısından nûrludur. Aralarında olan ihtilâflardan
dolayı onları afv ederim. Her kimse ki, onlardan birisinin kavliyle
ve fetvâsıyla amel eder ve yol giderse, hidâyet üzeredir. O
yolu hidâyet ile süslemisim.)
39– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinin
rivâyet etdigi hadîs-i serîfde; Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Benim Eshâbım Nûh aleyhisselâmın
gemisi gibidir. Nûh aleyhisselâmın ümmetinden,
Nûh aleyhisselâma îmân getirip, verdiği habere i’tikâd edip,
emrine uyup gemiye binen, dünyâda tûfan azâbından, âhıretde,
Cehennem azâbından ve hicrândan, mahrûmlukdan emîn oldu.
Her kim ki, Nûh aleyhisselâm hazretlerine îmân getirmedi ve
i’tikâd ile emrine uymayıp, gemiye girmedi, dünyâda tûfandan
bogulmaga mübtelâ olup ve âhıretde mahrûmluga, hicrâna ve
azâba düçâr oldu [yakalandı]. Böylece, benim ümmetimden her
kim ki, eshâbıma muhabbet ederse, dünyâda bid’at ve dalâlet
deryâsına gark olmakdan halâs olur [kurtulur]. Âhıretde, ayrılık,
mahrûmluk, hicrân azâbından selâmet bulur. Ümmetimden
bir kimse, eshâbıma muhabbet etmeyip, benim eshâbım hakkında
söyledigim habere i’tikâd etmeyip, eshâbıma bugz ve
adâvet etse, dünyâda hâricî ve râfizî yolunu tutmus, bid’at ve
dalâlet tûfanında gark olmusdur [bogulmusdur]. Âhıretde hüsrân
ve nedâmet ve hicrân acısına gömülüp, artık, kurtulus ümîdi
kalmaz.)
40– Sahîh rivâyet ile bildirilen bir hadîs-i serîfde, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Allahü teâlâ
– 447 –
hazretleri, Cebrâîl aleyhisselâm vâsıtası ile bana vahy etdi ki, sizin
Rabbiniz olan ben, Ebû Bekrin isteklerini yerine getirdim.
Bunların en asagısı olarak, kıyâmete kadar onu sevenleri ve
onun dostlarını afv etdim.)
41– Yine sahîh rivâyet ile bildirilen bir hadîs-i serîfde; Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Ömer-ibnül Hattâb “radıyallahü teâlâ anh”, hüccet ve izzet
ve gayret ve salâbet cihetinden, Allahü teâlânın katında demir
bir dag gibidir. Emr ve yasakları yerine getirmekde kötüleyenlerin
[ayblıyanların] sözü ona mâni’ olamaz.)
42– Yine sahîh rivâyet ile bildirilen bir hadîs-i serîfde; Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri meleklerine, ümmetimin
hepsi için umûmî, Osmân ve Alî “radıyallahü anhüm” için
husûsî olarak ögünür.)
43– Yine bir hadîs-i serîfde, Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Ebû Bekrin günlerinden
bir gün, Ömerin kendi günlerinden ve kendi vaktinden
kıyâmete kadar olan günlerden hayrlıdır. Ömerin günlerinden
bir gün, Osmânın bütün günlerinden ve kendi zemânından kıyâmete
kadar olan günlerden hayrlıdır. Osmânın aynı seklde.
Alînin günlerinden bir gün, bütün ümmetin kıyâmete kadar
olan günlerinden hayrlıdır.)
44– Sahîh rivâyet ile bildirilen bir hadîs-i serîfde, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki:
(Muhakkak, dünyâ gögünde, seksenbin melek vardır ki, Ebû
Bekr ve Ömeri “radıyallahü anhümâ” sevenler için istigfâr
ederler. Ikinci gökde seksenbin melek vardır ki, Ebû Bekr ve
Ömere “radıyallahü anhüm” bugz edenlere la’net ederler.
Üçüncü gökde de seksenbin melek vardır ki, Osmân ve Alîye
“radıyallahü anhüm” muhabbet edenlere [sevenlere] istigfâr
ederler. Dördüncü gökde de seksenbin melek vardır ki, Osmân
ve Alîye “radıyallahü teâlâ anhümâ” bugz edenlere la’net ederler.)
45– Bir hadîs-i serîfde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” buyurdular ki: (Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin,
– 448 –
her gökde dörtyüz melegi vardır ki, Allahü teâlâ onları benim
eshâbımın dostlarına hayr düâ etmege, düsmanlarına nefret ve
la’net etmege vazîfelendirmisdir.)
46– Bir hadîs-i serîfde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri buyurdular ki: (Her gökde ikiyüzbin melek
dâimâ, Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Alînin dostlarına istigfâr
ederler. Ikiyüzbin melek dâimâ, Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve
Alînin düsmanlarına nefret ve la’net ederler.)
47– Bir hadîs-i serîfde, Fahr-i âlem ve Resûl-i muhterem
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Allahü
Sübhânehü ve teâlâ hazretleri, Cenneti yaratdıgı zemândan
bugüne ve bugünden kıyâmete kadar, hergünde, Ebû Bekr,
Ömer, Osmân ve Alînin dostları için, birbirine benzemiyen yediyüz
çesid rahmet ve se’âdeti Cennetde meydâna çıkaracakdır.)
Dördüncü Menâkıb: (Çihâr yâr-i güzînin serefli sânları hakkında
mu’teber kitâblarda nakl olunan haberler hakkındadır.)
Sahih isnâd ile Muhtâr bin Abdüllah, Enes bin Mâlik “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet etmisdir. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bir gün Medîne-i
münevvereden çıkdı. Ben de çıkdım. Ensârdan birinin bostânına
girdi. Ben de girdim. Buyurdu ki: (Yâ Enes! Kapıyı bagla.)
Ben de baglayıp, huzûr-ı serîflerine geldim. O sâatde bir sahs
gelip, kapıyı çaldı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri buyurdu ki: (Yâ Enes! Var kapıyı aç! O sahsı Cennet
ile müjdele. Ona benden haber ver ve söyle ki, Benden sonra
ümmetim üzerine halîfe olacakdır!) Ben de vardım, kapıyı açdım.
Hâlbuki, kapıyı çalanın kim oldugunu bilmiyordum. Bakdım
ki, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleridir.
Ben de hazret-i Server-i âlemin buyurdukları haberi verdim.
Kapıyı bagladım, geldim.
Bir kisi dahâ gelip, kapıya vurdu. Resûlullah yine buyurdu
ki: (Yâ Enes! Var kapıyı aç, o kisiye Cennet ile haber ver ki,
Ebû Bekrden sonra, ümmetim üzerine halîfe olsa gerekdir.)
Ben de vardım, kapıyı açdım. Hâlbuki kim oldugunu bilmezdim.
Bakdım ki, Ömer-ül Fârûkdur “radıyallahü teâlâ anh”.
– 449 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:29
Hazret-i Seyyid-i veledi âdemin buyurdukları müjdeleri haber
verdim. Sonra kapıyı bagladım, geldim.
Sonra bir sahs dahâ gelip, kapıyı çaldı. Resûlullah yine buyurdu
ki: (Yâ Enes! Var kapıyı aç! O sahsa Cennet ile müjde
ver. Ebû Bekr ve Ömerden sonra, ümmetim üzerine halîfe olacagını
haber ver. Ve haber ver ki, hilâfeti zemânında, mazlûm
ve günâhsız olarak öldürülse gerekdir ve o kanını akıtdıkları
zemân sabr etsin.) Ben de kapıyı açmaga vardım. Hâlbuki kim
oldugunu bilmiyordum. Kapıyı açdım, bakdım ki, Osmân-ı
Zinnûreyndir “radıyallahü teâlâ anh”. Habîb-i ekrem ve Nebiyyi
muhterem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
buyurdukları haberleri söyledim. O dedi ki, (Yâ Rabbî!
Yardım, herkese Senden gelir. Bize sabr ihsân eyle.) Kapıyı
bagladım.
Ondan sonra bir sahs dahâ kapıya vurdu. Resûlullah yine
buyurdu ki: (Var yâ Enes, kapıyı aç! O sahsa Cenneti müjdele.
Ve haber ver ki, Ebû Bekr, Ömer ve Osmândan sonra, ümmetim
üzerine halîfe olsa gerekdir. Hilâfet onun ile temâm olur.
Hilâfetinin sonunda, nemâz kılarken katl olunsa gerekdir.) Ben
de vardım. Hâlbuki kim oldugunu bilmezdim. Kapıyı açdım.
Aliyyül Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” hazretleridir. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin buyurdukları
müjdeleri haber verdim.
Besinci Menâkıb: Yine Enes “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
ile bir vaktde de bir bostâna vardık. O tertîb ile Çihâr yâr-i güzîn
“radıyallahü teâlâ anhüm” gelip, Resûlullah hazretlerinin
huzûr-ı serîflerinde ayak üzeri durdular. Resûlullah hazretleri
bostândan dısarı çıkdılar. Ben önde Çihâr yâr-i güzîn arkamda,
Resûlullahı “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ta’kib etdik. Mubârek
gözleri yaslı idi. Çihâr yâr-i güzîn ve ben de agladık. Gözlerimiz
yas ile doldu. Resûlullah hazretleri, bostândan dısarı
çıkdıkdan bir müddet sonra, buyurdular ki: (Yâ Enes! Görür
müsün ki, haber verdigim o sözlerden, hepimizin gözleri yas ile
doldu. Yâ Enes! Ondan gayri ilâh olmıyan Allah hakkı için, benim
vefâtımdan kıyâmete kadar, benim ümmetimden, eshâbımın
ve ehl-i beytimin çekdigi sıkıntılar için gözleri yasaran [ag-
– 450 –
lıyan] ve kalbleri mahzûn olan [üzülen] kimselere Allahü teâlâ
nazar eder. Allahü teâlânın nazar etdigi kimse, Cehennem azâbından
emîn olur.)
Altıncı Menâkıb: Bir vakt Cebrâîl-i emîn aleyhisselâm, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrlarına
geldi. Dedi ki: Senden sonra ümmetin üzerine Ebû Bekr
halîfe olacakdır. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri de
Mi’râc gecesi vâsıtasız olarak [harfsiz ve sessiz olarak] Resûlullah
hazretlerine buyurmusdu ki, (Senden sonra ümmetin üzerine
islâm halîfesi ve hak üzere halîfe Ebû Bekr olacakdır.) O
Ebû Bekrin halîfeligi senin emrinle olmadı. Sonunda Alînin halîfeligi
de senin emrinle olmadı. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin
emri ile ve mü’minlerin seçmesi ile olmusdur. Eger
bunu yakîn üzerine bilmek istersen, Huzeyfe bin Yemân “radıyallahü
teâlâ anh” rivâyet buyurdugu haberi dinle. Rivâyet
eder ki, Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”,
(Yâ Resûlallah! Bizim gönüllerimiz onun sebebi ile emîn olması
ve muhâliflerin [düsmanların] dedi-kodularının kesilmesi
için, kendi ihtiyârın ile bizim üzerimize bir halîfe ta’yîn buyurur
musun!) dediler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
cevâbında buyurdular ki: (Eger sizin üzerinize benden sonra
kendi emrim ile halîfe ta’yîn etsem, sonra siz ona âsî olsanız,
üzerinize azâb nâzil olur. Ben kendi murâdım ile ümmetimin
basına halîfe ta’yîn etmegi uygun bulmam ki, Mûsâ-i kelîm
aleyhisselâm Hârûn aleyhisselâmı kendi ihtiyârı ile, kırk gün
kavmi üzerine halîfe ta’yîn etdi. Geri döndükde, sekiz bin âdem
buzagıya tapıp, kâfir oldular, dinden çıkdılar. Ben de eger ümmetim
üzerine kendi re’yim ile halîfe ta’yîn etsem, bilirim ki, kıyâmetde
hiçbir kimseyi, dogru din üzerine, Kitâb ve Sünnet ahdi
üzerine geri bulmam. Lâkin, ben bir is islerim ki, Allahü tebâreke
ve teâlâ hazretlerini ümmetim üzerine halîfe kılarım. (Vallahü
halîfeti aleyküm.) Ben ümmetimi Allahü tebâreke ve teâlâ
hazretlerine ısmarladım. Allahü teâlâ bilir. O kimi irâde ederse,
tarafından ta’yîn buyurur.) Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri,
kendi tarafından Ebû Bekr-i Sıddîkı halîfe yapdı. Bütün âlem bilir
ki, Ebû Bekr-i Sıddîk, beyânları ile ve nisânlar ile, Resûlullah
hazretlerinin halîfesidir.
– 451 –
Lâkin burhân ve fermân ile Allahü teâlâ hazretlerinin halîfesidir.
Bilmis ol ey civânmert. Sen ki, benim cânım sana fedâ
olsun. Âlem halk olunan zemândan, kıyâmete kadar, Resûlullah
hazretleri gibi bir Nebî ne gelmisdir ve ne de gelecekdir.
Bundan dolayı ki, Ebû Bekr-i Sıddîk gibi bir sâdık takvâ sâhibi
ne gelmisdir ve ne de gelecekdir “radıyallahü teâlâ anh”. Râfizîye
söyle ki, dünyâda ve âhıretde, kör ve zelîl ve bası asagı egik
olsun.
Beyt:
Giden gitdi, olan da oldu,
Gönlün gamlanması fâide vermez.
Yedinci Menâkıb: Câbir “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet
eder. Bir vakt, muhâcir ve ensârdan, kalabalık bir cemâ’at ile,
Medîne-i münevverenin bir mahallinde, ensârdan sâlihâ bir hâtunun
ziyâfetinde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri ile berâber oturmusduk. Elimizi yiyecege uzatmadan
evvel, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular
ki, (Bu sâatde [simdi] Cennet ehlinden bir merd gelir
ki, benden sonra o merd, ümmetim üzerine hak üzere halîfe
olur.) Bunu söyledigi sırada, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü
teâlâ anh” içeri girdi. Sonra buyurdu ki: (Simdi, ehl-i Cennetden
bir merd dahâ gelir ki, ümmetimin üzerine Ebû Bekrden
sonra, hak üzere halîfe olur.) Bunu söyledigi ânda, Ömer-ül Fârûk
“radıyallahü teâlâ anh” meclise dâhil oldu. Sonra buyurdu
ki: (Bu vaktde ehl-i Cennetden bir sahs dahâ bu meclise dâhil
olur ki, Ömerden sonra hak üzere halîfe olur.) Sözü temâmlandıgı
ânda Osmân-ı Zinnûreyn “radıyallahü teâlâ anh” meclisde
hâzır oldu. Sonra buyurdu ki: (Ey benim eshâbım, yârlarım!
Yemek hâzır oldu. Lâkin bir merd dahâ kalmısdır ki, o merdin
de bu yemekde bizim ile berâber rızkı vardır. Ehl-i Cennetdir.
Osmândan sonra ümmetim üzerine hak üzere halîfe olur. Bu sırada
gelir. Ondan sonra ta’âm yinecekdir.) Câbir “radıyallahü
teâlâ anh” dedi ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
bu sözü söyledi. Bir sâat bekledi. Mubârek yüzünü kapı
tarafına çevirip, baska sey ile mesgûl oldugu hâlde düâ edip, buyurdu:
(Yâ Rabbî, Alîyi bu zümrede kıl!) Üç kerre bu düâyı buyurdu.
Hemen Aliyyül Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” kapı-
– 452 –
dan girdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdu: (Ta’âmı koyunuz. Size âfiyet olsun!)
Sekizinci Menâkıb: Sa’îd bin Cübeyr “radıyallahü teâlâ anh”
rivâyet etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri Medîne-i münevverede, Mescid-i serîfi binâ etmek istediler.
Onbinden ziyâde tas toplanmısdı. Resûlullah hazretleri
bu kadar tasdan bir tas kaldırdı. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ
anh” hazretlerine buyurdular ki: (Sen de bir tas kaldır!) Sonra
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine buyurdular ki: (Sen
de bir tas kaldır!) Sonra Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine
buyurdular ki: (Sen de bir tas kaldır!) Sonra Alî “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerine buyurdular ki: (Sen de bir tas kaldır!)
Her birisi bir tas kaldırdılar. Ya’nî ellerine tas aldılar. Eshâb-
ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, muhâcir ve
ensâr, huzûrda el kavusdurup, dururlardı. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, mubârek elleri ile kaldırdıgı
tası, götürüp, gerekli yere koydu. Ondan sonra buyurdular
ki: (Yâ Ebâ Bekr! Kaldırdıgın tası getir, benim koydugum tasın
yanına koy!) O da getirip, yanına koydu. Sonra buyurdular ki:
(Yâ Ömer! Sen de getir, o tası Ebû Bekrin tasının yanına koy!)
O da getirip, koydu. Ondan sonra buyurdular ki: (Yâ Osmân!
Sen de getir o tası Ömerin tasının yanına koy!) O da getirip,
koydu. Ondan sonra buyurdular ki: (Yâ Alî! Sen de getir o tası
Osmânın tasının yanına koy!) O da getirip, koydu. Sonra, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Eshâb-ı
güzîne hitâb edip, buyurdular ki: (Ey Eshâbım! Bu taslar arasında
gördügünüz sıra, benden sonra halîfe, Ebû Bekr, ondan
sonra Ömer, ondan sonra Osmân, ondan sonra Alînin olacagına
açık bir delîldir. Siz ki benim eshâbım, muhâcir ve ensâr!
Herkes ne mikdâr bu taslardan ister ise, alıp nereye ister iseniz
koyunuz.) Medîne-i münevvere mescidinin yapılısındaki bu tas
haberi çok yerde anlatılmısdır. Ammâ, bize gelen haberlerin en
sahîhi budur.
Dokuzuncu Menâkıb: Bu haberin râvîsi Sefînedir “radıyallahü
teâlâ anh.” Sefîne, Sahâbe-i güzînden olup, Ümm-i Seleme
“radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinin kölesidir. Ümm-i Seleme
hazretleri ezvâc-ı tâhirâtdan idi. Sefîneyi alıp, hayâtı boyunca
– 453 –
[yasadıgı sürece] Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin hizmet-i serîflerinde bulunması sartı ile âzâd etdi.
O da bu sart ile âzâd olmagı kabûl etdi. Resûlullah hazretlerinin
hizmet-i serîflerinde bulunurdu. Bir gün ondan sordular.
Sefîne adını sana kim koydu. Dedi ki: Ma’lûmunuz olsun ki, biz
Resûlullah hazretleri ile, bir seferde idik. Bir konak yerinde, esyâlarımız
ve silâhlarımız çogaldı. Davârlarımız za’îf idi. Bir büyük
kilimimiz var idi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
ben kuluna buyurdu ki, (O kilimi yere döse ve askerin fazla
esyâsını o kilim üzerine topla.) Ben de o sâatde kilimi yere
döseyip, esyâları ve silâhları o kilim üzerine topladım. Bana buyurdu
ki, (Kilimin uçlarını bagla! Kilimin içinde olan sefer takımlarını
götür. Yola gir. Mert seklde git ki, sen Sefînesin!) Ben
de o bütün silâhları Onların himmetleri ile götürüp, atlılar ile
berâber yürüdüm. Gidecegimiz menzile erisdim. Aslâ yolda bir
zorluk ve elem görmedim. O günden bugüne kadar istedigim
zemân on devenin yükünü götürürdüm. On menzil yere iletirdim.
Bunu Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
mubârek lafzları [sözleri] bereketiyle yapardım. O zemândan
beri ismim Sefînedir.
O Sefîne rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri hergün sabâh nemâzının farzını edâ etdikden
sonra, mubârek yüzünü, eshâbına döndürüp, süâl buyururlar:
(Sizden bir kimse bu gece bir rü’yâ görmüs ise, haber versin.)
Eger gören var ise anlatırdı. Dinleyip, ta’bîrini beyân buyururlardı.
Eger kimse görmemis ise, Nebiyyi muhterem “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri uygun buldukları bir konuda
onlar ile söylesip, kalkarlar idi. Bir gün de hiç kimse rü’yâ görmemisdi.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdular ki: (Ey eshâbım! Bu gece ben acâib bir rü’yâ
gördüm. Gördüm ki, gökden bir terâzî asagı asdılar. O terâzînin
iki latîf ve güzel ve büyük kefeleri var. Beni terâzînin bir kefesine
koydular. Ebû Bekri diger kefesine koydular. Ikimizi tartdılar.
Ben Ebû Bekrden ziyâde [agır] geldim. Sonra beni terâzînin
kefesinden çıkardılar. Ömeri koydular. Ömer ile Ebû Bekri
tartdılar. Ebû Bekr Ömerden agır geldi. Sonra Ebû Bekri çıkardılar.
Osmânı o kefeye koydular. Ömeri Osmân ile tartdılar.
Ömer Osmândan agır geldi. Ömeri çıkardılar. Alîyi o kefeye
– 454 –
koydular. Osmânı Alî ile tartdılar. Osmân Alîden agır geldi.
Osmânı o kefeden dısarı çıkardılar. Sonra Alînin vaktinden kıyâmete
kadar, cümle ümmeti o kefeye koyup, bütün ümmeti
Alî ile bir tartdılar. Alî cümleden ziyâde geldi [agır geldi]. Sonra
o terâzîyi gök yüzüne çekdiler.)
Onuncu Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri buyurdular ki: (Ondan baska ilâh olmıyan Allahü
teâlâya yemîn ederim ki, âlemin yaratılmasından beri hiç bir
Nebî ve Mürsel, ümmetlerinden Ebû Bekr-i Sıddîkdan fazîletli
kimse ile sohbet etmemisdir.) Yine Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” buyurmusdur ki: (Âlem halk olunalıdan beri,
yüzyirmidört bin Peygamberden hiçbiri, Ömer bin Hattâb gibi
dîni kuvvetli birisi ile sohbet etmemisdir.) Yine Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurmusdur ki: (Hiç kimsenin
dili, Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin kelâmını, Osmândan
çok zikr etmemisdir.) Yine Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” buyurmusdur ki: (Âlem vücûda geleliden beri,
hiçbir behâdırın eli ve kolu ehl-i kâfirin basına, Alînin eli ve
kolu kadar kuvvetli kılıç vurmamısdır.)
Onbirinci Menâkıb: Abdüllah bin Ebî Baysânîye Allahü
teâlânın Arsından sordular. O dedi ki, Yahyâ bin Ebî Tâlibden;
Allahü teâlânın Arsından süâl etdim. O da dedi ki, ben
de, Abdülvehhâb bin Atâdan, Rabbil’izzenin Arsından süâl
etdim. O da Sa’îd bin Urveye Rabbil’izzenin Arsından süâl etdim,
dedi. O da, Katâde bin Deâmeye Rabbil’izzenin Arsından
süâl etdim, dedi. O da, Enes bin Mâlike “radıyallahü anh”
Rabbil’izzenin Arsından süâl etdim, dedi. O da, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine süâl etdi. Resûlullah
se’âdetle buyurdular ki: (Ben de Rabbimin Arsından
Cebrâîl aleyhisselâma süâl etdim. O dedi, süâl eyledim, Mikâîl
aleyhisselâmdan, Rabbil’izzenin Arsından. O buyurdu, süâl
eyledim Isrâfîl aleyhisselâmdan, Rabbil’izzenin Arsından.O
buyurdu; ben süâl eyledim Levh-i mahfûza, Rabbil’izzenin Arsından.
O dedi, süâl eyledim, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine,
Arsından ve Arsın büyüklügünden. Allahü Sübhânehü
ve teâlâ buyurdu ki, Ars-ı Mecîdin üçyüzaltmısbin kâimesi var,
– 455 –
ya’nî ayagı var. Her ayagının altmısbin kerre yedi kat gök ve yer
kadar büyüklügü var. Her ayagının altında altmısbin sahrâ, her
sahrâda altmıs bin âlem, her âlemin yaratılan insan ve cinnin
altmıs bin katı kadar mahlûku var.) Burada anlasıldıgı üzere,
Allahü teâlânın yaratdıkları kemâl üzeredir ve cemâldedir. Ondan
dahâ mükemmelinin olması mümkin degildir. Herkes Allahü
teâlânın yaratdıklarını fehm edip, Allahü teâlânın azamet ve
celâlini anlıyamaz. Herkesin ilmi ve aklı, Allahü Sübhânehü ve
teâlâ hazretlerinin melekûtinin izzetine ve ceberûtinin sırrına
erisemez. Allahü teâlâ hazretlerinin gayb-ül gayb esrârının sırrından,
cümle halkden bir kimse bir nefesi âsikâre alamaz. Nasıl
ki, bir sâir beyân etmisdir:
..
Ask yolunu tutanların kapısında bekle,
Âsıklıgın bayragını meydâna çıkarma.
Ask nisânsız ve belirsizdir,
Kimse o nisânsız Zâtdan bahs etmesin.
Sermâye kalmayınca ask da kalmaz,
Câna ve cihâna güvenme.
..
Âsıkların lebbeykini söylemiyen,
Büyüklük mahremi olamaz.
[Allahümmagfir lî ve li-vâlideyye ve li-ecdâdî ve ceddâtî ve
li-âbâî-ve ceddât-i zevcetî ve li-ihvetî ve ehavâtî ve lil-mü’minîne
vel-mü’minât vel-müslimîne vel-müslimât el-ahyâ-i minhüm
vel-emvât bi-rahmetike yâ Erhamerrâhimîn.]
Çok sayıdaki mahlûklar ve melekler, Allahü teâlâ ve tekaddes
hazretlerinin Âdemi ve evlâdını, iblîsi, gökleri ve yerleri
Cenneti ve Cehennemi yaratdıgını bilmezler. Sâdece Ebû Bekr,
Ömer, Osmân ve Alî “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerine ve
onların muhib sâdıklarına istigfâr ederler. Onların afv olunmasını
taleb ederler. Burada Ehl-i sünnet vel cemâ’at i’tikâdında
olanlara büyük seref ve fazîlet vardır. Bunun için sevinmeli, Allahü
teâlâya sükr ve hamd etmelidir.
Onikinci Menâkıb: Bu hadîs-i serîfin tercemesi çokdur ve
uzundur. Lâkin lâzım oldugu mikdâr beyân edelim. Abdüllah
ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri rivâyet et-
– 456 –
misdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdular ki: Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri ne vakt ki,
vâsıtasız ve âletsiz Âdem “alâ nebiyyinâ aleyhissalâtü vesselâm”
hazretlerini kendi yed-i kudreti ile halk etdi. O zemân
onu bir aksırma ile imtihân buyurdu. Aksırma Âdem “aleyhisselâm”
hazretlerinin mubârek agzından çıkdı. Cân-ı azîzi [rûhu]
istedi ki, aksırma ile bedeninden ayrılsın. Allahü Sübhânehü
ve teâlâ hazretleri Âdem aleyhisselâma ilhâm buyurdu. O
zemân Allahü teâlâ hazretlerine tahmîd etdi. [Ya’nî Elhamdülillah,
dedi.] Karsılıgında Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri
(Yerhamükellah) buyurdu. Ma’nâsı sudur: Allahü teâlâ sana
rahmet eder ve senin nesline rahmet eder ve bereket verir. (Elhamdülillah)
bereketi ile Âdem aleyhisselâmın bedeni aksırma
sıkıntısından kurtuldu, râhata kavusdu. (Yerhamükellah) bereketi
ile cân-ı azîzi [rûhu], mubârek bedeninde râhatlayıp, râhat
oldu. Lâkin, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinden (Yerhamükellah)
mubârek lafzını isitince, hemen o zemân iki elini,
bası üzerine koyup, dedi ki, âh, âh, herhâlde bir günâh isledim.
Omelekler o vakt orada hâzır idiler. Dediler ki: Yâ Âdem! Sen
ilm-i gaybı bilmezsin. Olmamıs günâhı nasıl bildin. Âdem aleyhisselâm
buyurdu ki: Evet, ben ki, Âdemim. Günâh islemeseydim
Allahü teâlâ hazretlerinin rahmetine kavusmazdım. Zîrâ,
Allahü teâlâ hazretlerinin rahmeti ve magfireti günâhkârlar
içindir.
Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ” hazretleri der
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Âdem aleyhisselâmın bedeninin bir bölügü canlı,
bir bölügü cansız oldugu vakt, Âdem arkası ile gögsü arasından
bir söyleyicinin sesini isitdi ki, Âdemin rûhu o sesin askı ile titredi.
O söyleyici dedi ki, (Rabbimize sükr olsun. Onun çocugu
yokdur. Mülkünde ortagı yokdur. Onu çok büyük bilmek lâzımdır.)
Ondan sonra bir ses dahâ isitdi ki, (Dogru söyledin.
Rabbimiz büyükdür. Azîzdir) diyordu. O sesden sonra gördü
ki, bir nûr mubârek gögsünde meydâna geldi. O nûrun sevketinden
Cennetin kapıları açıldı. Ondan sonra o nûrun berâberinde
birbirine müsâvî iki nûr dahâ Âdem aleyhisselâmın gögsünde
meydâna geldi. O iki nûr birbirine muvâfakat ve müsâadetle,
öyle bir parıldadılar ki, Cennetin dereceleri ve bu dere-
– 457 –
celerde ne var ise hepsi, açıkca göründüler. Besinci kerre Âdem
aleyhisselâm kendi bâtını aynasında [rûhunun aynasında] bir
sahs sûreti gördü. Semâilinde [görünüsünde] heybet ve sefkat
sebeblerinden ve eserlerinden çok çok zuhûra gelip hâsıl olmus
bir sahs ki, çok kuvvetli, gâyet siddetli, fevkal’âde heybetli, iri
yapılı ve sıhhatli idi. Aynı zemânda kemâl-i gayret ve salâbetle
süslü bir kılınç sûreti de o sûretin omuzuna konulmus. Âdem
aleyhisselâm buyurdu ki, o bes nesne o bes kimsedendir. Birinci,
söyleyiciden, ikinci, tasdîk ediciden, üçüncü, nûrdan, dördüncü,
nûrdan, besinci söyliyen ve o kılıncı tasıyan heybetli ve
siyâsetli sahsdan ki, onun gibi birbirine ulasmıs ve rahmet ve
kerâmetle süslenmisdir.)
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu
ki: Cebrâîl aleyhisselâm dedi: Âdem aleyhisselâmın, üst
yarısı rûhu ile canlı, alt yarısı cansız oldugu vaktde, kendi bas
gözü ile ve gerekli kulagı ile o bes nesneyi ve o bes nesneden
görmesi gerekeni gördü, isitmesi gerekeni isitdi. O acâibligi görünce,
basından kendi kendine hareket etdi. Mubârek lisânını
tesbîh ve tehlîl ve tahmîd ve tekbîr ile Allahü teâlânın yüceligini
dile getirdi. (Sübhâneke rabbî. Sübhâneke rabbî. Sübhâneke
rabbî. Mâ a’zameke ve mâ a’zam kudretike ve mâ evsa’ magfiretike
ve rahmetike. Lâ ilâhe illâ ente tebârekete ve teâleyte
rahmeten vesiat külle sey’in ilmen ve ahseyte külle sey’in adeden.)
[Ey noksan sıfatlardan münezzeh olan Rabbim. Seni tesbîh
ederim. Seni noksan sıfatlardan tenzîh ederim. En büyük
kudret, en genis magfiret ve rahmet Sendedir. Senden baska
ilah yokdur. Sen çok büyüksün ve sânın çok yüksekdir. Ilmin
herseyi içine almısdır.] Yâ Rabbel’alemîn! Bana haber ver ki,
bu gördügüm sasılacak is nedir. Isitdigim güzel ses neden ötürüdür.
O kimse kim idi. Sana sükr ve senâ etdi. Ikinci kim idi ki,
evvelkini tasdîk etdi. O nûr ne nûr idi ki, Cennetin kapıları o
nûr ile açıldı. Yâ o iki nûrlar da ne nûr idi, o nûrdan sonra ki,
Cennetin dereceleri o iki nûrdan aydınlandı. O âhıretde gördügüm;
heybetli, salâbetli sûret, kimin sûreti idi. Allahü Sübhânehü
ve teâlâ buyurdu ki: Yâ Âdem! Henüz onların meydâna çıkmaları
vakti gelmedi. Ammâ sen bu sâatde Âdemsin. Sana lâzımdır
ki, onlardan iki nesneye kanâat edesin. Birincisi, onların
adları o yerde yazılmısdır; göresin. Ikincisi, sıfatlarını benden
– 458 –
isitesin. Âdem “aleyhisselâm” dedi ki: Yâ Rabbil’âlemîn! Sen
neyi irâde edersen o olur. Ne buyurursan o meydâna gelir. Allahü
teâlâ hazretlerinden buyruk geldi ki, (Yâ Âdem! Biz bu
sırrı sana açdık, perdeyi kaldırdık. Bak, göresin.) Âdem aleyhisselâm
iki gözünü ars tarafına çevirdi. Arsın kenârında, (Lâ
ilâhe illallah. Muhammedün Resûlullah! Ebû Bekr-i Sıddîk.
Ömer-ül Fârûk. Osmân-ı Zinnûreyn. Aliyyül Mürtedâ.) yazılmıs
gördü. Âdem “aleyhisselâm” dedi ki: Yâ Ilâhî! Meger bunları
benden evvel yaratmıssın. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri
buyurdu: Yâ Âdem, ben onları senden evvel yaratmadım.
Muhakkak senin neslinden yaratacagım. Lâkin adlarını gökden
ve yerden, Cennet ve Cehennemden ikibin kerre bin sene evvel,
Ars üzerinde ve tâcı üzerinde yazmısım. Senin evlâdların
dünyâda, her ne vakt ki, benim ismlerimi zikr ederler. Benim
bendelerim olan melekler de, ulvî âlemde, onların ismlerini zikr
ederler. Âdem aleyhisselâm dedi: Yâ Rabbî! Onların yüzünü
görmeyip ve onları görmekle sâd ve hurrem olmadıkdan sonra,
bana onların adlarını görmekden ne fâide olur. Allahü Sübhânehü
ve teâlâ hazretleri buyurdu: Yâ Âdem; onların adlarını bu
vaktde görmenin fâidesi sudur ki, ilmel yakîn bilesin ki, senin
hayâtın vaktinde veyâ senin evlâdın vaktinde karsılasacagınız
her lüzûm ve ihtiyâc, onların sebebi ile görülür. Onların sefâ’atinden
gayri kurtulus yokdur. Senin etdigin her düâ veyâ senin
evlâdının etdigi düâların kabûlüne sebeb onların sefâ’atlarından
gayri yokdur. Bu söz söylendi ve geçdi.
Hayât Âdem aleyhisselâmın mubârek teninde karâr kıldı.
[Ya’nî bedeni canlandı.] Cennete girdi. Yasak edilen agacdan
yidi. Bu sebeble Cennetden dısarı düsdü [çıkarıldı]. Dürlü dürlü
ve çesidli üzüntüler ile karsılasdı. Üçyüz sene aralıksız Allahü
teâlâdan hayâ edip, istigfâr ve düâlar eyledi. Üçyüz sene temâm
oldukda, bir gün yukarıda söylenilen sözler hâtırına geldi.
Hemen o sâatde iki elini kaldırıp ve iki gözünü ars-ı azîm
tarafına dikip, dedi ki: Ey âlemlerin Rabbî! O bes kimsenin
hürmeti için ki, onların rûhlarını kendi sînemde müsâhede etdim.
Ve ismlerini Arsın kenârında yazılmıs gördüm. Onlar,
Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
ve Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömer-ül Fârûk ve Osmân-ı
Zinnûreyn ve Aliyyül Mürtedâdır “radıyallahü teâlâ anhüm
– 459 –
ecma’în”. Benim günâhımı onların hürmetine afv et. Hemen
Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve dedi ki: Yâ Âdem, senin özrün
ve düzelmen ve tevben kabûl olması, O kimselerin hurmetine
ve hasmetine oldu. Âdem “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm”,
iste böyle isleri ve sözleri isitdikden ve gördükden sonra,
o bes kisinin sânını ve hâlini Allahü Sübhânehü ve teâlâ
hazretlerinden süâl etdi. Allahü teâlâ onların hâllerini, sîretlerini,
yollarını ve güzel mu’âmelelerini beyân buyurdu. O vaktde
Âdeme bildirdi ki, yâ Âdem! Sükr ve senâ etdigin o söyleyici,
âlemin vücûdunun aslıdır ve âlemde yasıyanların kutbudur.
Üzerine hüccetdir. Bütün varlıklar onun sâyesinde vardır.
O kimsedir ki, halkla, benimle ve kendi ile dogrudur. O kimse
ki, sirkin ve nifâkın kökünü ve temelini keser. Inâd perdesini
yırtar. O, bâtılın basını ve boynunu kırar. Ve söndürür. O, küfrün
hiçbir yerinde kâdir ve kıymetini koymaz. O, benim ismetimin
sırrındadır. Ve nusretimin himâyesindedir. O bir çırâgdır.
Ben kara gönülleri o çırâgın nûru ile parlatır, aydınlatırım.
O bir dostdur ki, ben onun dostlarının cürüm ve cefâsını ve
kendi dostlarımın sehv ve hatâsını onun hürmeti ile örterim. O
resûl, rahmet ve kerâmetdir. O kıyâmet gününde, yalnız basına
mahserdekilere sefâ’at eder. O arabî olan Ahmed, Hâtem-ül nebiyyin
ve Kureysi olan Muhammeddir. Bütün Resûllerin seyyididir.
Yâ Âdem! O ikinci ki, birinciyi üç kerre tasdîk etdi. O Ebû
Bekr-i Sıddîkdır. O ihtiyâr [seyh] çok büyük, kemâl ve cemâl ile
süslenmisdir. Ahlâkı güzelliklerde ögülmüs ve begenilmis bir
yegânedir [essizdir]. Hayrlı ve çok iyidir. Dînin muhiblerinin
[sevenlerin] güzîdesidir. Hiçbir amel islemezden evvel bizim
kabûl olunmusumuzdur. Vücûda gelmezden [yaratılmadan] evvel,
husûsî muâmele edilen üstün kimselerin tanınmısıdır.
Onun sîreti ehl-i islâma ısıklı yoldur. Onun tarîkati [yolu] ehl-i
sünnet vel cemâ’at için ana caddedir. Hem râzı olmus, hem de
râzı olunmusdur. Hem muvaffak, hem mukarrebdir. Sâbıkdır
ve sâdıkdır. Müslimânlık dîninin aslında, dogru ve dürüstdür.
Atîk-i ezhardır. Sâdık-ı ekberdir. Yüzyirmidörtbin ümmetin
büyügü ve efendisidir.
Yâ Âdem! O nûr ki, onun ısıgı ile Cennetin kapıları açıldı.
– 460 –
O kimsedir ki, bu kendi gönderdigim Hak dînime onunla nusret
veririm. Ben islâmı onunla azîz ederim. Ben hakkı ve hak
ehlini onunla meydâna çıkarırım. Bâtıl ve bâtıl ehlini onunla
yok ederim. Seytânı onun ile korkuturum ve kaçırırım. Ben
îmânı küfrden, küfrü îmândan onunla ayırırım. Âhır zemânda
Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
dînine nusreti onunla peydâ ederim. O milletin diregidir.
Zînetidir, hüccetidir; çırâgıdır. O vâhib (afv eden), evvâb, tevvâb
[tevbe edici] ve Ömer-ül Hattâbdır.
Yâ Âdem! Ammâ o iki nûr ki, birbirine muvâfık ve müsâid
ve birisi îmân nûru ve birisi Kur’ân nûrudur. O iki nûrun ehli
ve o nûrun mahremi, hayâ sâhibi Osmân bin Affândır. Hem
nâsîr-i Kur’ândır. O, benden râzıdır. Ben ondan râzıyım. Dogru
kanâatli ve dogru düsüncelidir. Her ne yaparsa ihlâs üzeredir.
Her ne söyler ve buyurur ve isitirse ihlâs üzeredir. Geceleri
kıyâmda ve kuûdda [ka’dede], rükû’da ve secdede diri tutar.
Nebîlerin rûhunu ve meleklerin sahsını, kendi tehlîl ve tesbîhi
ile âsûde ve râhatlıkda tutar. Dirlik vaktinde [sulh zemânında]
kerâmet ehli olur. Kıtâl [harb] vaktinde, kemâl ve sehâdet ehli
olur.
Yâ Âdem! O civânmert ki, onun sûreti sînenle iki yanın arasında
tasvîr edilmisdir. O merddir ki, fütüvvet ve mürüvvet esâsı
olarak ne varsa, secâat ve sehâmet temeli olarak ne mevcûd
ise, hepsi bir onun semâilinin rüzgârında yer tutmusdur. Civânmerddir
ve sîr-i merddir [aslan gibi yigitdir]. Sıgınılacak bir
kal’adır. Ilm hazînesidir. Hilm kaynagıdır. Süvârî oldugu [ata
bindigi] vaktde, mukaddem ve sâbıkdır. Yaya oldugu zemân
müctehidlerin büyügü, hidâyet ehlinin sancagı ve vilâyet ehlinin
rabbânîsidir. Kendi ameli ile sâbık ve benim hükmümle nâtıkdır.
Her gâlib üzerine gâlib ve adı Alî ibni Ebî Tâlibdir “radıyallahü
teâlâ anh”.
Diger rivâyet: Âdem “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm”
onların ism-i serîflerini arsda gördügü vakt, dedi ki: Yâ
Rabbî! Gördüm ve bildim, ammâ, onların herbirseyi benimle
kalır mı, yoksa benden ayrılır mı? Cevâb geldi ki, yâ Âdem!
Sen bizim ahdimizde vefâ üzerindesin. Bizim emrimizde ve rızâmıza
tâbi’sin. Bu hediyyeler, bu inciler, bu nûrlar, sendedir,
– 461 –
seninledir. Ahdimizi bozar ve vefâdan dönersen ve emr ve rızâmıza
muhâlefet edersen, o vakt sen bilirsin. Hazret-i Âdemin
cânı [rûhu], mubârek tenine dagılıp, yerlesdi. Bedende [tende]
sükûnet buldu. Cennet hullesini giydi. Kerâmet tâcını basının
üzerine koydu. Kurbiyyet kemerini bagladı. Izzet tahtının üzerine
oturdu. Aslı misk-i esfer [çok güzel koku] olan o ugurlu ve
bereketli binek üzerinde, gökler melekûtine geldi. O binek
üzerinde Cennetlere geldi. Kudsî âlemlerin hepsinde dolasdı.
Her âlemde, o âlem halkının kıblesi oldu. Cebrâîl ve Mikâîl
Âdemin ma’iyyetinde gidiyordu. Bütün bu fazîletleri, Allahü
tebâreke ve teâlâ hazretleri Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretlerinin bereketi ile verdi. Âdem aleyhisselâmın
hullesinin [elbisesinin] rengi yıldız gibi ve mubârek teninin
rengi ay gibi, mubârek yüzünün rengi günes gibi idi. Mubârek
alnı üzerinde yazılmıs: Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah.
Ebû Bekr-i Sıddîk, Ömer-ül Fârûk, Osmân-ı Zinnûreyn,
Aliyyül Mürtedâ. Mukarreblerden, mukaddeslerden, rûhânîlerden,
kerûbîlerden o kadar melek, hazret-i Âdemin gelip-geçecegi
yollar üzerine dururlardı. Âdem aleyhisselâmın yüzüne
bakarlar, alnında yazılı olan (lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah,
Ebû Bekr-i Sıddîk, Ömer-ül Fârûk, Osmân-ı Zinnûreyn,
Aliyyül Mürtedâ)yı görürlerdi. Âdem aleyhisselâm Cennetde
ni’metlenip ve zevklendi. Sonra sûrî isyân olup, Allahü
tebâreke ve teâlâ hazretleri, lutf-i kereminden tevbesini kabûl
edip, zellesini afv etdi. Âdem aleyhisselâm düâ edip, dedi: Yâ
Rabbî! Bir kerre dahâ o bes nûru bana getir. Allahü teâlâ,
Âdem aleyhisselâmın düâsını kabûl edip, Âdeme Cennetin
simsîr agacından bir tabût [sandık] indirdi. O tabutda, ezelî ilmi
ve ezelî irâdesi te’alluk etmis, üç arsın yüksekligi, üç arsın
eni vardı. Tabutda yüzyirmidört bin Nebînin sûreti, o sûretin
herbirine bir hâne olmak üzere yüzyirmidört bin hâne, her hâneye
de dıvâr, dam, kapı, pencere, perde ve perdedâr halk etmis.
Baslangıçda Âdem aleyhisselâmın hânesi, sonunda Muhammed
Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
hânesi vardır. Bir tarafında Enbiyâ hânesi, bir tarafında
hazret-i Resûlullahın kırmızı yâkutdan hânesi. Hâne ortasında
nemâza durmus ve sag elinin ayasını sol elinin üzerine koymus
ve Resûlullah hazretlerinin sag tarafında bir merd-i mutî’nin
– 462 –
[itâat eden merdin] sûreti vardır ki, alnında yazılmısdır: Bu
Ebû Bekr-i Sıddîkdır. Sol tarafında da bir merdin sûreti vardır
ki, alnında yazılmısdır: Bu Ömer-ül Fârûkdur. O merd ki, Allahü
tebâreke ve teâlâ hazretlerinden gayri kimseden korkmaz.
Önünde Osmânın “radıyallahü anh” sûreti ve alnı üzerinde yazılmısdır
ki: Bu, iyi merdlerin hâsı ve iyi kulların büyügüdür.
Hazret-i Mustafânın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” arkasında
Aliyyül Mürtedânın sûreti, kılıcını omuzuna almıs ve alnı
üzerinde yazılmıs ki, Mustafâ hazretlerinin birâderi ve amcazâdesidir.
Ondan sonra Çihâr yâr sûretinin etrâfında amcaların
ve dayıların sûreti ve diger halîfeler ile vekîllerinin sûreti, muhâcir
ve ensârın gâzîlerinin hepsi, baslarında yesil imâme ve yesil
tâclar ve yesil silâhlar ve binekleri de hepsi yesil. Yarın kıyâmetde
de böyle gelirler. Dünyâda günesin nûru dünyâyı aydınlatdıgı
gibi, onların atlarının tırnaklarının nûru arasat meydânını
nûrlandırır. Âdem aleyhisselâm dünyâda hayâtda idi; o tabut
yanında idi. Âdem aleyhisselâm dünyâdan göç etdiler. Sît “alâ
nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” hazretlerine mîrâs kaldı.
Sîtden “aleyhisselâm” Idrîse “aleyhisselâm” ve böylece tâ Ibrâhîm
Halîl ve Ismâ’îl ve Mûsâ Kelîmullah ve Îsâ ibni Meryem
“alâ nebiyyinâ ve aleyhimüssalâtü vesselâm” hazretlerine mîrâs
kaldı. Bu kıssa uzundur. Bundan maksad odur ki, hazret-i
Âdemin zemân-ı serîfinden, hazret-i Îsânın zemân-ı serîfine kadar
her bir Nebî ve her bir Resûl, gazâya gidecegi ve Allahın
düsmanları ile harb edecegi zemân, o tabutu kendi ile berâber
götürürdü. Muhammed Mustafa “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin berekât ve hayrâtından ve Çihâr yâr-i güzînin
berekâtından zafer ve nusret ve fırsat müyesser olurdu. Bu
konu (Kısâs)da mevcûddur.

Bu konuyu yazdır