| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
HZ. ALİ (r.anh) |
|
Yazar: RasitTunca - 07-22-2018, 06:10 AM - Forum: islam Büyükleri Hakkında Bilgiler
- Yorum (2)
|
 |
HZ. ALİ (r.anh)
Resulullah'ın amcasının oğlu, damadı, dördüncü halife. Babası Ebû Talib, annesi Kureyş'ten Fâtıma binti Esed, dedesi Abdulmuttalib'tir. Künyesi Ebu'l Hasan ve Ebû Tûrab (toprağın babası), lâkabı Haydar; ünvanı Emîru'l-Mü'minin'dir. Ayrıca 'Allah'ın Arslanı' ünvanıyla da anılır.
Hz. Ali küçük yaşından beri Resulullah'ın yanında büyüdü. On yaşında İslâm'ı kabul ettiği bilinmektedir. Hz. Hatice'den sonra müslümanlığı ilk kabul eden odur. Hz. Peygamber ile Hz. Hatice'yi bir gün ibadet ederken gören Hz. Ali'ye Peygamberimiz şirkin kötülüğünü, tevhidin manasını anlattığında Hz. Ali hemen müslüman olmuştu.
Mekke döneminde her zaman Resulullah'ın yanındaydı. Kâbe'deki putları kırmasını şöyle anlatır: "Bir gün Resul-u Ekrem ile Kâbe'ye gittik. Resul-u Ekrem omuzuma çıkmak istedi. Kalkmak istediğim zaman kalkamıyacağımı anladı, omuzumdan indi, beni omuzuna çıkardı ve ayağa kalktı. Kendimi istesem ufukları tutacak sanıyordum. Kâbe'nin üzerinde bir put vardı, onu sağdan soldan ittim. Put düştü, parça parça oldu. Resulullah'ın omuzlarından indim. İkimiz geri döndük." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 384).
Resul-u Ekrem, en yakın akrabasını uyarmak ve hakkı tebliğ etmek hususunda Allah'u Teâlâ'dan emir alınca onları Safa tepesinde toplayıp ilâhî emirleri tebliğ edince, Kureyş müşrikleri onunla alay etmişti. İkinci toplantıyı yapmasını Hz. Ali (r.a.)'ye bıraktı, Ali de bir ziyafet hazırlayarak Haşimoğullarını davet etti. Resulullah yemekten sonra: "Ey Abdülmuttaliboğulları, ben özellikle size ve bütün insanlara gönderilmiş bulunuyorum.İçinizden hanginiz benim kardeşim ve dostum olarak bana bey'at edecek" dedi. Yalnız Ali (r.a.) kalktı ve orada Resulullah'a onun istediği sözlerle bey'at etti. Bunun üzerine Resul-u Ekrem, "Kardeşimsin ve vezirimsin " diyerek Hz. Ali'yi taltif etti.Hz. Peygamber hicret etmeden önce elinde bulunan emanetleri, sahiplerine verilmek üzere Ali'ye bıraktı ve o gece Hz. Ali, Resulullah'ın yatağında yatarak müşrikleri şaşırttı. Böylece Hz. Ali, Hz. Peygamber'i öldürmeye gelen müşrikleri oyalayarak onun yerine hayatını tehlikeye atmış, bu suretle Peygamber'e hicreti sırasında zaman kazandırmıştır.
Hz. Ali, Peygamberimiz'in kendisine bıraktığı emanetleri sahiplerine verdikten sonra Medine'ye hicret etti. Medine'de de Hz. Peygamber'in devamlı yanında bulundu, bütün cihat harekâtlarına katıldı, Uhud'da gâzî oldu. Bedir'de sancaktardı. Aynı zamanda keşif kolunun başındaydı; hakim noktaları tesbit ederek Hz. Peygamber'e bildirdi. Bu mevkiler işgal edilerek, Bedir'de önemli bir savaş harekâtını başarıya ulaştırdı. Bedir gazasının başlamasından önce, Kureyşliler'le teke tek dövüşen üç kişiden biriydi. Bu döğüşte, hasmı Velid b. Muğire'yi kılıcı ile öldürdüğü gibi, Hz. Ebû Ubeyde zor durumdayken yardımına koştu ve onun hasmını da öldürdü. Kendisine "Allah'ın Arslanı" lâkabı ve Bedir ganimetlerinden bir kılıç, bir kalkan ve bir de deve verildi.
Hz. Ali, Bedir savaşından sonra Hz. Peygamber'in kızı Hz. Fâtıma ile evlendi. Nikâhını Hz. Peygamber kıydı. O zamana kadar Resulullah'la oturan Hz. Ali nikâhtan sonra ayrı bir eve taşındı. Hz. Ali'nin, Hz. Fâtıma'dan üç oğlu, iki kızı dünyaya geldi.Hicret'in üçüncü yılında Uhud savaşında, müslüman okçuların hatası yüzünden müşrikler müslümanların üzerine saldırmışlar ve Hz. Peygamber de yaralanarak bir hendeğe düşmüş ve düşman onun öldüğünü yaymıştı. Halbuki o sırada döğüşe döğüşe gerileyen Hz. Ali, Hz. Peygamber'in içine düştüğü hendeğe ulaşarak, onu korumaya almıştı. İki tarafın da kazanamadığı bu savaşta Hz. Ali birçok yerinden yaralanarak gazi oldu.Uhud savaşından sonra Hz. Ali "Benu Nadr" Yahudilerinin hainlikleri üzerine bu kabile ile yapılan savaşı bizzat idare etti. Bütün çarpışmalarda Hz. Ali kahramanca döğüşmüş ve müşriklerin en meşhur savaşçılarını öldürmüştür.
Hudeybiye barışında sulh şartlarının yazılmasında o memur edildi. Hz. Ali, sulhnameyi yazmaya şöyle başladı: "Bismillâhirrahmânirrahîm . Muhammed Resulullah...." Ancak müşrikler bu ifadeye itiraz ettiler. Hz. Peygamber, "Resulullah" yerine "Muhammed b. Abdullah" yazmasını Hz. Ali'ye söylemiş fakat Hz. Ali "Resulullah" ifadesinin yazımında ısrar etmiştir.Hz. Ali Mekke'nin fethi sırasında yine sancaktardı. "Keda" mevkiinden Mekke'ye girdi. Mekke kan dökülmeden fethedildi. Hz. Peygamber ile birlikte Kâbe'deki bütün putları kırdılar.Mekke'nin fethinden sonra Resulu Ekrem, Hâlid b. Velid'i Benu Huzeyme kabilesine gönderdi. Bu kabile ya cehaleti, ya da bedevî olmalarından, "müslüman olduk" anlamındaki "eslemna" kelimesi yerine "sabbena" dediği için Hâlid b. Velid hiddetlendi ve onlarla harp etti. Hz. Peygamber olayı duyunca çok üzüldü. Hz. Ali'yi bu hatayı telâfi ile görevlendirdi. Hz. Ali Benu Huzeyme'ye giderek öldürülenlerin diyetini ödeyip mağdur olanların zararlarını telâfi etmişti.
Huneyn gazasında müslümanlar bir ara bozulup dağıldılar. Sayıları binleri bulduğu halde içlerinden ancak birkaç kişi sabredip dayanabildi. Hz. Ali bu savaşta yalnız sabırla tahammül etmekle kalmayarak gösterdiği yiğitlik ve kumandanlıkla İslâm ordusunun kendi safında toparlanmasını sağladı.Resulu Ekrem hicretin 9. yılında Tebük seferine çıkarken Hz. Ali'yi ehl-i beytin muhafazası için Medine'de bıraktı, ancak bu sefere katılamadığı için müteessir oldu. Bunun üzerine Resulullah: "Musa'ya göre Harun ne ise, sen bana karşı o olmak istemez misin?" dedi. Ali, bu iltifattan çok memnun oldu.Tevbe suresinin ayetleri nazil olunca, Resulullah Hz. Ali'yi Mekke'ye gönderdi. Bu suretle hiçbir müşrikin artık Kâbe-i Şerîfi bundan sonra haccedemeyeceğini bildirdi.Yemen bölgesinin İslâm'a girmesi zordu. Görev yine Ali b. Ebi Talib'e verildi. Hz. Ali "Bu çok güç bir iş" dedi. Resulullah da "Ya Rabb, Ali'nin dili tercümanı, kalbi hidayet nurunun memba olsun" diye dua edince, Ali, siyah bir bayrak alarak Yemen'e gitti, kısa süren irşadları sayesinde Yemen'in bütün Hemedan kabilesi müslüman oldu.
Hz. Peygamber'in vefatı sırasında, hücresinde bulunanların başında geliyordu. Hz. Ebu Bekir halife seçildiği sırada Hz. Ali Resulullah'ın hücresinde tekfin ile meşgul idi.Hz. Ömer devrinde devletin bütün hukuk işleriyle ilgilenip adeta İslâm devletinin baş kadısı olarak görev yaptı. Hz. Ömer'in şehâdeti üzerine yine devlet başkanını seçmekle görevlendirilen altı kişilik şûra heyetinde yer alıp, bu altı kişiden en sona kalan iki adaydan biri oldu.Hz. Osman'ın hilâfeti döneminde idarî tutumdan pek memnun olmamakla birlikte İslâm devletinin muhtelif vilâyetlerinden gelen şikayetleri hep Hz. Osman'a bildirmiş ve ona hâl çareleri teklif etmişti. Hz. Osman'ı muhasara edenleri uzlaştırmak için elinden gelen gayreti sarfetti.
Hz. Osman'ın şehâdetinden sonra İslâm'ın ileri gelen şahsiyetleri ona bey'at ettiler. Ancak onun bu dönemi Allah'ın bir takdiri olarak son derece karışık bir dönem oldu. Hilâfete geçtiğinde hâlledilmesi gereken bir çok problemle karşı karşıya kaldı. Bu karışıklıklar Cemel ve Sıffin gibi iç çatışmaları doğurdu. İslâm devleti bünyesindeki bu ihtilâfları giderme konusunda büyük fedakârlık ve gayretler gösterdi.Nihayet, Kûfe'de 40/661 yılında bir Hârici olan Abdurrahman b. Mülcem tarafından sabah namazına giderken yaralandı. Bu yaranın etkisiyle şehid oldu.
Hz. Ali devamlı olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yanında bulunduğu için Tefsir, Hadîs ve Fıkıhta sahabenin ileri gelenlerindendir. Hatta Resulullah'ın tabiri ile "ilim beldesinin kapısı" olarak ümmetin en bilgini idi. Hz. Peygamber yolunda insanları hakka iletmek için büyük gayretler sarfetmiş ve hilâfet dönemi iç karışıklıklarla dolu olmasına rağmen İslâm'ın öğretilmesi ve öğrenilmesi hususunda büyük katkıları olmuştu.
Medine'de duruma hakim olup yönetimi tam olarak eline aldıktan sonra öğretim için merkezde bir okul kurdu. Arapça gramerin öğretilmesini Ebu Esved ed-Düeli'ye, Kur'an okutma ve öğretme işini Abdurrahman esSülemi'ye, Tabiî ilimler konusunda öğretmenlik görevini Kümeyl b. Ziyâd'a verdi. Arap edebiyatı konusunda çalışma yapmak üzere de Ubade b. esSamit, ve Ömer b. Seleme'yi görevlendirdi. Devlet yönetimi ve hizmetlerini; maliye, ordu, teşrî ve kaza gibi bölümlere ayırarak yürütüyordu. Malî işleri, dağıtma ve toplama diye iki kısma ayırmazdı.Ümmetin malını ümmete dağıtırken de son derece titiz davranırdı. Kendisine bir pay ayırma noktasında gayet dikkatli olup, kimsenin hakkına tecavüz etmemekte de büyük bir örnek idi. Kendisini Kûfe'de görenler, kışın soğuğunda ince bir elbisenin altında tir tir titreyerek camiye gittiğini aktarırlar. Devlet yönetici ve memurlarının nasıl davranmaları gerektiği konusunda şu yönetmeliği hazırlamıştı.
Halka karşı daima içinizde sevgi ve nezaket besleyin. Onlara bir canavar gibi davranmayın ve onları azarlamayın .
Müslüman olsun olmasın herkese aynı davranın. Müslümanlar kardeşleriniz, müslüman olmayanlar ise sizin gibi bir insandır.
Affetmekten utanmayın. Cezalandırmada acele etmeyin. Emriniz altında bulunanların hataları karşısında hemen öfkelenip kendinizi kaybetmeyin .
Taraf tutmayın, bazı insanları kayırmayın. Bu tür davranışlar sizi zulme ve despotluğa çeker.
Memurlarınızı seçerken zalim yöneticilere hizmet etmemiş ve devletin suçlarından ve zulümlerinden sorumlu olmamış bulunmalarına dikkat edin.
Doğru, dürüst ve nazik kişileri seçin ve çıkar ummadan ve korkmadan acı gerçekleri söyleyebilenleri tercih edin.
Atamalarda araştırma yapmayı ihmal etmeyin.
Haksız kazanç ve ahlâksızlıklara düşmemeleri için memurlarınıza yeterince maaş ödeyin.
Memurlarınızın hareketlerini kontrol edin ve bunun için güvendiğiniz samimi kişileri kullanın.
Mektuplar ve müracaatlara bizzat kendiniz cevap verin.
Halkın güvenini kazanın ve onların iyiliğini istediğinize kendilerini inandırın .
Hiç bir zaman vaadinizden ve sözünüzden dönmeyin.
Esnaf ve tüccara dikkat edin; onlara gereken önemi gösterin, fakat ihtikâr, karaborsa ve mal yığmalarına izin vermeyin.
El işlerine yardım edin; çünkü bu yoksulluğu azaltır, hayat standardını artırır.
Tarımla uğraşanlar devletin servet kaynağıdır ve bir servet gibi korunmalıdır.
Kutsal görevinizin yoksul, sakat ve yetimlere bakmak olduğunu hiç aklınızdan çıkarmayın. Memurlarınız onları incitmesin, onlara kötü davranmasın. Onlara yardım edin, koruyun ve yardımınıza ihtiyaç duydukları her zaman huzurunuza çıkmalarına engel olmayın .
Kan dökmekten kaçının, İslâm'ın hükümlerine göre öldürülmesi gerekmeyen kimseleri öldürmeyin.
Hz. Ali bütün bu emirleri kendi nefsinde eksiksiz uygulayan bir halifeydi. Beş yıllık halifeliği çok önemli olaylarla, savaş ve sıkıntılarla geçmişti. Fitnelere karşı sonuna kadar doğru yoldan sabırla mücadele etmek istedi sonunda şehid oldu.Hz. Ali İslâm'ın bütün güzelliklerine vakıftı. Çünkü o, Resulullah'ın daima yanında bulunmuştu. Vahiy kâtibiydi, hâfız, müfessir ve muhaddisti. Hz. Peygamber'den beş yüzden fazla hadis rivayet etti.
Ahkâmın nazariyatından çok amelî keyfiyetine bakardı: "Halka anladıkları hadisleri söyleyiniz. Allah ile Peygamber'in tekzip edilmesini ister misiniz?" (Buhârî, İlim) demiştir.
Hz. Ali'nin, Hz. Fâtıma'dan Hasan, Hüseyin, Muhsin adlı oğulları ve Zeynep, Ümmü Gülsüm adlı kızları oldu.Hz. Ali âbid, kahraman, cesur, iyilikte yarışan, takva sahibi ve son derece cömertti.
Medine'de müslümanların durumu düzeldikten sonra, Hz. Ali de bir hizmetçi almaya karar verip, Resulullah'a gitti. Resulullah kızıyla damadının arasına girerek: "Ben size hizmetçiden daha hayırlısını haber vereyim. Yatarken otuzüç kere Allahü ekber, otuzüç kere Elhamdülillah, otuzüç kere de Subhanallah deyin" buyurdu.
Yine bir gün yiyecek çok az yemekleri olan Hz. Ali ile ailesi sofraya oturdukları sırada kapılarına bir dilenci geldi, onlar da yemeği dilenciye verdiler. Ertesi gün gelen bir yetime, üçüncü gün gelen bir esire yemeklerini verdiler. Bu olay üç gün sürdükten sonra şu ayet-i kerime indi: "şüphesiz en iyiler mizacı kâfur olan bir tastan içerler. Allah'ın kullarının taşıra taşıra içeceği bir kaynak. Adağı yerine getirirler ve şerri yaygın olan bir günden korkarlar. İçleri çektiği hâlde yiyeceği, miskine, yetime ve esire yedirirler. 'Biz sizi ancak Allah'ın rızası için doyuruyoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Doğrusu biz oldukça asık suratlı zorlu bir günden dolayı Rabbımızdan korkuyoruz' derler. Allah da bu günün şerrinden onları korur. Onlara parlaklık ve sevinç verir." (İnsan, 5/11)
Hz. Ali'nin "Zülfikâr" adı verilen meşhur bir kılıcı vardı. Kılıcın ağzı iki çatallı idi ve Hz. Ali'ye Resulullah tarafından hediye edilmişti.Hz. Ali'nin cömertliği, insanîliği, Resulullah'a olan yakınlığıyla edindiği büyük manevî miras onu yüzyıllardır halk inançlarında destani bir kişiliğe büründürmüştür. Bir gün onun dört dirhemi vardı. Birini açıktan, birini gizliden birini gündüz, birini de gece infak etti ve hakkında şu ayet-i kerime indi: "Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık olarak infak edenler. Onlar için Rabbleri katında karşılıkları vardır ve üzülecek de değillerdir." (el-Bakara, 2/274).
Hz. Ali'nin peygamberimizden rivayet ettiği bazı hadis-i şerifler:
"Günah işleyen biri pişman olur, abdest alır namaz kılar ve günahı için istiğfar ederse Allah'u Tealâ Nisâ suresinde 'Biri günah işler veya kendine zulmeder sonra pişman olup Allah'u Teâlâ'ya istiğfar ederse Allah'u Teâlâ'yı çok merhametli ve af ve mağfiret edici bulur' buyurmaktadır."
"Üzerinde farz namaz borcu olan kimse, kazasını kılmadan nafile kılarsa boş yere zahmet çekmiş olur. Bu kimse, kazasını ödemedikçe Allah'u Teâlâ onun nafile namazlarını kabul etmez. "
"Malınızın zekâtını veriniz. Biliniz ki, zekâtını vermeyenlerin bunu vazife kabul etmeyenlerin namazı, orucu, haccı ve cihadı ve imanı yoktur. "Peygamberimiz (s.a.s.) Hz. Ali'ye buyurdu: " Ya Ali, altıyüzbin koyun mu istersin, yahut altıyüzbin altın mı veya altıyüzbin nasihat mı istersin ? " Hz. Ali dedi: "Altıyüzbin nasihat isterim." Peygamberimiz buyurdu: "Şu altı nasihate uyarsan altıyüzbin nasihata uymuş olursun:
Herkes nafilelerle meşgul olurken sen farzları ifa et. Yani farzlardaki rükünleri, vacipleri sünnetleri, müstehapları ifa et.
Herkes dünya ile meşgul olurken sen Allah'u Teâlâ'yı hatırla. İslâm'a uygun yaşa; İslâm'a uygun kazan; İslâm'a uygun harca.
Herkes birbirinin ayıbını araştırırken sen kendi ayıplarını ara. Kendi ayıplarınla meşgul ol.
Herkes dünyayı imar ederken sen dinini imar et, zinetlendir.
Herkes halka yaklaşmak için vasıta ararken, halkın rızasını gözetirken sen Hakk'ın rızasını gözet; hakka yaklaştırıcı sebep ve vasıtaları ara.
Herkes çok amel işlerken sen amelinin çok olmasına değil, ihlaslı olmasına dikkat et.
"Hz. Ali buyurdu:
"Kişi dili altında saklıdır. Konuşturunuz, kıymetinden neler kaybettiğini anlarsınız."
"İnsanın yaşlanıp Rabbini bildikten sonra ölmesi, küçükken ölüp hesapsız Cennet'e girmesinden daha hayırlıdır. "
"Kul ümidini yalnız Rabbi'ne bağlamalı ve yalnız günahları kendini korkutmalıdır. "
"Cahil, bilmediğini sormaktan utanmasın. Âlim, içinden çıkamayacağı bir meselede en iyisini Allah'u Teâlâ bilir' demekten sakınmasın."
"Sizin için korktuğum şeylerin en başında, nefsinin isteğine uymak ve uzun emelli olmak gelir. Birincisi hak yoldan alıkoyar; ikincisi ise ahireti unutturur. "
"Amellerin en zoru üçtür. Bunlar; nefsin hakkını verebilmek, her halde Allah'u Teâlâ'yı hatırlayabilmek, kardeşine bol bol ikramda bulunabilmektir. "
"Takva, hataya devamı bırakmak; aldanmamaktır . "
"Kalpler, kaplara benzer. Hayırlı olanı, hayırla dolu olanıdır.""Bana bir harf öğretenin kölesi olurum. "
Hz. Ali bu ümmetin en ileri gelenlerinden biri olarak İslâm'ın bize kadar gelmesinde büyük rolü olan sahabelerdendir .
|
|
|
Dâvûd Aleyhısselam |
|
Yazar: RasitTunca - 07-22-2018, 04:24 AM - Forum: Peygamberler Tarihi Hakkında Bilgiler
- Yorum (2)
|
 |
Dâvûd Aleyhısselam
Dâvûd Aleyhısselamın Soyu:
Dâvûd b.İşâ[1] Aleyhisselâm; Yehûza b.Yâkub, b.İshak, b.İbrahim Aleyhisselâmın soyundandır. [2]
Dâvûd Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:
Dâvûd Aleyhisselâm: kısa boylu[3], hastalıklı, ak tenli, mavi gözlü, kırmızı yüzlü, ince bacaklı, düz[4] ve az saçlı idi. [5]
Tepesinin saçı dökülüp açılmıştı. [6]
Gür ve güzel sesli, güzel huylu[7], temiz kalbli[8] ve çok anlayışlı idi. [9]
Dâvûd Aleyhisselâmın Hor Görülüşü Ve Kendisine Davar Güttürülüşü:
İsa´nın, Dâvûd Aleyhisselâmdan başka, duvar gibi on iki oğlu daha vardı.
Dâvûd Aleyhisselâm, kısa boylu ve vücudca, çelimsiz olduğu için, babası İşa, onu, hor görür, insanlar arasına çıkarmaktan utanır, ona, davarlarını güttürürdü.
Onu, Şemûyel Aleyhisselâma da, öteki oğullarıyla birlikte göstermek iste-memişti. [10]
Dâvûd Aleyhisselâmın Davar Güderken Karşılaştığı Haller:
Dâvûd Aleyhisselâm, bir gün[11], babasının yanına gelip[12]:
"Ey Babacığım! Ben, şu sapanımla, attığım her şeyi, muhakkak, vuruyor, yere düşürüyorum!" dedi. [13]
Babası:
"Ey oğulcuğum! Seni, müjdelerim: Allah, senin rızkını, Sapanının içine, koymuştur!" dedi.
Dâvûd Aleyhisselâm, başka bir gün, yine, babasının yanına gelip
"Ey babacığım! [14] Dağlar arasına girdiğimde, yuvasında duran bir arslana rastladım! Hiç korkmadan, onun üzerine binip kulaklarını tuttum!" dedi[15]
Babası:
"Müjdelerim seni ey oğulcuğum! Hiç şüphesiz, bu da, Allanın, sana verdiği bir hayırdır." dedi. [16]
Dâvûd Aleyhisselâm, yine, başka bir gün de, babasına gelip[17]:
"Ey babacığım! [18] Ben, dağların arasında yürüyüp giderken, Allâhı, Teşbih ediyor (Sübhânallâh!) diyorum.
Hiç bir dağ kalmamak üzere, bütün dağlar, benimle birlikte, Allah´ı Teşbih ediyor, (Sübhânallâh!) diyorlar." dedi.
Babası:
"Müjdelerim seni ey oğulcuğum! Hiç şüphesiz, bu da, Allanın, sana verdiği bir hayırdır." dedi. [19]
Dâvûd Aleyhisselâmın babası, çok yaşlı bir ihtiyardı,
Dâvud Aleyhisselâmın kardeşleri, Câlut´la savaşmak üzre, Tâlut´la birlikte gitmişlerdi.
Dâvûd Aleyhisselâm, babasının davarlarını gütmek üzere, geride kalmıştı.
İsrail oğullarıyla Amâlıkalar, çarpışmak için, birbirlerine yaklaşmış bulunuyorlardı.
Dâvûd Aleyhisselâm, davarlarını yayarken, kendisine bir ses geldii ki: "Ey Dâvûd! Sen, Câlût´u, öldüreceksin!
Sen, şurada durup ne yapacaksın Haydi, davarlarını, Rabb´ına, emânet et de, kardeşlerine kavuş!
Tâlût; Câlût´u, öldürecek kimseye, malının yarısını vermeyi ve kızını da, onunla evlendirmeyi va´d etmiş bulunmaktadır!" diyordu.
Dâvûd Aleyhisselâm, hemen, davarlarını, Rabb´ine emânet etti. Gidip babasının yanına vardı.
Babası, ona:
"Sen, davarlarını, ne yaptın " diye sordu.
Dâvûd Aleyhisselâm:
"Ben, onlara, en koruyucu Birini, Vekil ettim!" deyince, babası, onun bu sözünden, davarlara, ancak, çoban arkadaşlarından bazısını vekil ettiğini sanmıştı.
Savaşa giden kardeşleri için azık hazırlayıp:
"Ey oğulcuğum! Hemen, kardeşlerinin yanına git. Düşmanları karşısında, onları, güçlendirmek üzere, yaptığımız şeyleri, kendilerine teslim et!
Durumlarını, gör, benim yanıma ve işinin başına dönmekte acele et!" dedi.
Dâvûd Aieyhisselâm, kardeşlerinin azıklarını, asasını, torbasını ve sapanını yüklenip hemen yola çıktı.
Yolda giderken, bir taş:
"Ey Dâvûd! Beni, götür! Senin için -Allah´ın izniyle- Câlût´u, öldüreyim!" diyerek seslendi.
Dâvûd Aleyhisselâm, onu, alıp torbasına koydu. Sonra, yoluna devam etti.
Başka bir taş, ona:
"Ey Dâvûd! Beni de, al!" diye seslendi.
Dâvûd Aleyhisselâm, ona:
"Sen, kimsin " diye sordu.
Taş:
"Ben, İshak´ın taşıyım ki, o, benimle, şunları, şunları, öldürdü!
Ben -Allah´ın izniyle- Câlût´u, öldürürüm!" dedi.
Dâvûd Aleyhisselâm, onu da, alıp torbasına koydu.
Sonra, yoluna devam etti.
Daha başka bir taşa rastladı ki:
"Ey Dâvûd! Beni de, yanına al!" dedi.
Dâvûd Aleyhisselâm, ona:
"Sen, kimsin " diye sordu.
Taş:
"Ben, Yâkub´un taşıyım. Ben -Allah´ın izniyle- Câlût´u, öldürürüm!" dedi.
Dâvûd Aleyhisselâm, ona:
"Sen, onu, nasıl öldüreceksin " diye sordu. Taş:
"Ben, rüzgârdan, beni -Câlût´un tolgasına ulaştırıp alnına değdirmesi için- yardım etmesini isterim ve onu, öldürürüm!" dedi.
Dâvûd Aleyhisselâm, onu da, alıp torbasına koydu.[20] İşte, Dâvûd Aleyhisselâm; böylece, yolda rastlayıp:
"Ey Dâvûd! Bizi al! Câlût´u, bizimle vurup öldürürsün!" diyerek seslenen üç taşı alıp torbasına yerleştirmişti. [21]
Dâvûd Aleyhisselâmın Câlût´la Karşılaşıp Onu Öldürüşü:
Dâvûd Aleyhisselâm, gelince, Tâlût, Yağ Boynuzunu, onun başına koydu.
Boynuzdaki yağ, kaynamağa başladı.
Dâvûd Aleyhisselâm, yağdan, süründü.
Tennûr´u da, vücûdu, doldurdu. [22]
Buna, Şemûyel Aleyhisselâm da, Tâlût ta, İsrail oğulları da, sevindiler.[23]
Tâlût, Dâvûd Aleyhisselâma:
"Sen, Câlût´u, öldürürsen, kızımı, seninle evlendirsem ve ülkemde senin hükmünü de, geçerli kılsam olmaz mı " dedi.
Dâvûd Aleyhisselâm:
"Olur!" dedi.
Tâlût; atını, zırhını ve silahlarını, Dâvûd Aleyhisselâma verdi.
Dâvûd Aleyhisselâm, ata, bindi. Silahlan, kuşandı.
Biraz gittikten sonra, kalbinde, bir büyüklenme ve onurlanma his edince, acele, Tâlût´un yanına döndü.
Tâlût´un çevresindeki kimseler:
"Delikanlı, korktu!" dediler.
Dâvûd Aleyhisselâm, gelip Tâlût´un önünde durdu.
Tâlût:
"Sana, ne hal oldu " diye sordu.
Dâvûd Aleyhisselâm:
"Bırak beni de, onunla, istediğim gibi, çarpışayım!" dedi.
Tâlût:
"İstediğini, yap!" deyince, at ve silahlarını, bıraktı. Sapanını, alıp[24] Câlût´a doğru ilerledi.
Câlût: insanların en güçlüsü ve en katı yüreklisi idi. [25]
Başına, ağır bir demir Tolga geçirmiş; irilikte ve güçlülükte benzeri bulunmayan alaca bir ata da, binmişti. [26]
Câlût, Dâvûd Aleyhisselâmı görünce, Allah, onun kalbine bir korku düşürdü. [27]
Dâvûd Aleyhisselâma:
"Sen mi, benimle çarpışmak için karşıma çıktın " diye sordu.
Dâvûd Aleyhisselâm:
"Evet!" dedi.
Câlût:
"Hay oğulcuğum! Köpeğe taş atıldığı gibi, sen de, bana, Sapanla taş mı atacaksın !" dedi.
Dâvûd Aleyhisselâm:
"Evet! Sen, köpekten de, kötüsün!" dedi. [28]
Câlût:
"Ey genç! Geri dön! Seni, öldürmeye acıyorum!" dedi.
Dâvûd Aleyhisselâm:
"Hayır! Belki, ben, seni öldüreceğim!" dedi. [29]
Câlût kızdı:
"Sen, artık, hakettin: Ben, senin etini, vahşi hayvanlarla gök kuşları arasında bölüştürecek, onlara, yem edeceğim!" dedi.
Dâvûd Aleyhisselâm:
"Bismillah! Belki, Allah, senin etini, vahşi hayvanlarla gök kuşları arasında bölüştürecek, yem edecektir!" dedi. [30]
Hemen, Torbasından bir taş çıkarıp sapanına koydu. Her taşı, çıkarıp Sapanına koyarken: "Bu, Atam İbrahimin ismiyle! Bu, Atam İshak´ın ismiyle!
Bu, Atam İsrail´in (Yâkub´un) ismiyle![31] diyordu. [32] Diğer rivayete göre:
Torbasından ilk taşı alırken: (Bismillâhi İlâh-i İbrahim = İbrahimin İlâhı olan Al-lâhın ismiyle!" dedi ve onu, Sapanına yerleştirdi.
İkinci taşı alırkan: (Bismillâhi İlâh-i İshak = İshak´ın İlâhı olan Allah´ın ismiyle!" dedi ve onu, Sapanına, yerleştirdi.
Üçüncü taşı alırken: Bismillâhi İlâh-i Yâkub = Yâkubun İlâhı olan Allah´ın ismiyle!" dedi ve onu, Sapanına yerleştirdi. [33]
Dâvûd Aleyhisselâm, elini, Sapanın içine soktuğu zaman,´[34], koymuş olduğu üç taşın, bir taş halıne geldiğini gördü.[35]
Yüce Allah, Meleklerine, Vahy edip:
"Kulum Davud´a, yardım ediniz!" buyurdu. [36]
Dâvûd Aleyhisselâm, Sapanına koyup attığı üçüzlü taşla, Câlût´u, iki gözünün arasından vurdu!
Taş, Câlût´un başını, delip arkasından çıktı. [37] Câlût´u, ölü olarak yere düşürdü. [38] Ve değdiği, herkesi de, öldürdü. Câlût´un ordusu, bozguna uğradı. [39]
Tâlût; düşmanına karşı, Allah´ın yardımıyla muzaffer olarak İsrail oğullarıyla birlikte savaş meydanından ayrıldı[40]
Tâlût, kızını, Dâvûd Aleyhisselâmla evlendirdi. [41] Servetinin yarısını da, ona, verdi[42]. Mülkünde Onun Mührünü de, geçerli kıldı. [43]
Başka rivayete göre: Tâlût, yönetimin üçte birini de, Dâvûd Aleyhisselâma bıraktı.[44]
Tâlût´un Dâvûd Aleyhisselâmı Kıskanarak Öldürmeğe Kalkışı:
Halkın, Dâvûd Aleyhisselâma meyledip sevgi göstermeğe başladıklarını görünce, Tâlût´un, kıskançlığı tuttu, onu, öldürmeğe kalktı. [45]
Fakat, Yüce Allah, Dâvûd Aleyhisselâmı, onun sû-i kasdinden korudu. [46]
Dâvûd Aleyhisselâm, ona, mukabelede bulunmaktan[47], onun mülkünde ona, kıskançlık göstermekten kaçındı. [48]
Ona:
"Allah, Davud´a rahmet etsin!
O, benden daha hayırlıdır!
Ben, fırsat bulunca, onu, öldürmeğe kalkıyorum!
Halbuki, o, fırsat bulunca, beni, öldürmekten el çekiyor!" dedirtti. [49]
Tâlût, en sonunda, yaptıklarına pişman olup Şemûyel Aleyhisselâmın kabrine giderek tevbe etmiş, oğulları ile birlikte katıldığı savaşta öldürüldükten sonra, Dâvûd Aleyhisselâm, İsrail oğullarının yönetimini, tamamı ile ele almış[50], işi, gittikçe, büyümüştür. [51]
Sanıldığına göre: Dâvûd Aleyhisselâmın hükümdarlığı; Rum kralı Dakyanus ve Eshab-ı Kehf zamanında[52], Keyhusrev b.Syavş´in asrında idi. [53]
Dâvûd Aleyhisselâmın Peygamber Oluşu Ve Bazı Faziletleri:
Yüce Allah; Dâvûd Aleyhisselâma saltanat verdiği gibi, Hikmet (Peygamberlikle, vermiş[54], kendisinde hükümdarlıkla Peygamberliği birleştirmiş[55], kendisine, semavî kitablardan Zebur´u indirmiştir. [56]
Dâvûd Aleyhisselâm; İsrail oğullarına kral olduğu zaman, kılık değiştirip kendisini belirsiz ederek halk arasına karışmayı ve kendisinin icrâât ve gidişatı hakkında soruşturma yapmayı âdet edinmişti. [57]
Çarşıda, pazarda[58], gördüğü kimsenin, hemen yanına varır: Ona:
"Dâvûd hakkında ne dersin " diye sorar, o da, onu öever ve hayırlı olduğunu söylerdi. [59]
Kendisi hakkında soruşturma yapıp ta, ibâdette, gidişatta ve adalette hayırlı olduğunu övmeyen bir kimse yoktu. [60]
Dâvûd Aleyhisselâm; böyle, her karşılaşıp sorduğu kimselerden:
"O, kendisi için de, ümmeti için de, Allah´ın, yaratıklarının hayırlısıdır!" cevabını aldığı[61] günlerden bir günde idi ki[62], Yüce Allah insan suretine koyduğu bir Meleği, onunla karşılaştırdı. [63]
Dâvûd Aleyhisselâm, onu, görünce[64], âdeti vechile[65], başkalarına sora geldiği gibi[66], kendisini, ona da, sordu. [67]:
"Şu kral Dâvûd hakkında ne dersin " dedi. [68]
Melek insan:
"O, ne iyi adamdır! [69] Kendisi ve ümmeti için, insanların hayırlısıdır! [70]
Ne olurdu, kendisinde olan bir şey de, olmasaydı[71], Kâmil olurdu!" dedi. [72]
Dâvûd Aleyhisselâm, buna hayret ve merak ederek[73]:
"Ey Allanın kulu! [74] Nedir o şey " diye sordu. [75]
Melek insan:
"Dâvûd[76], Beytülmal´dan[77], Müslümanların malından[78], yiyor[79], rızıklanıyor[80] ev Halkına da, yediriyor. [81]
Ne olurdu o, Ev halkına, Beytülmaldan yedirmeseydi! [82]
Keşke, kendisi, elinin emeğinden yeseydi, faziletlerini, tamamlardı!" dedi. [83]
Bu, Dâvûd Aleyhisselâmı[84] uyarmağa yetti. [85]
Yüce Allah´a:
"Ey Allâhım! Rızkın, en güzeli, hangisidir " diye sordu.
"Ey Dâvûd! Elinin emeğidir!" buyuruldu. [86]
Dâvûd Aleyhisselâm, hemen geri döndü. [87]
Kendisini ve Ev halkını[88], Beytülmal´a muhtaç etmeksizin[89], elinin emeğiyle geçindirecek[90] bir geçim yolu ihsan etmesini[91], bir sanat[92] öğretmesini[93] ve onu, kendisine kolaylaştırmasını[94] Yüce Allâh´dan diledi. [95]
Yüce Allah da, ona, demiri, hamur gibi yumuşatacak bir kudret ihsan etti. [96]
Demir; ateşe sokulmaksızın, çekiçle vurulmaksızın, Dâvûd Aleyhisselâmın elinde mum, hamur ve çamur gibi olur, Dâvûd Aleyhisselâm, onu, istediği şekle koyardı. [97]
Yüce Allah, ona, zırh gömlek yapma sanatını da, öğretti. [98] Bu, Yüce Allah´ın, onun için seçtiği bir sanattı. [99] O, böylece, zırh gömlek yapıcısı oldu. [100]
Dâvûd Aleyhisselâm, zırh gömlek yapanların ilki olduğu gibi[101], onu, giyenlerin de, ilki idi. [102]
Ondan önce, zırh, gömlek halinde değil, levha halinde yapılır ve kullanılırdı. [103]
Dâvûd Aleyhisselâm, zırh gömlek yapmağa koyuldu. [104]
Lukman Hakîm, hiç zırh gömlek görmemişti. [105]
Dâvûd Aleyhisselâmı, zırh gömlek yaparken görünce[106], teaccüb etti. [107]
Bunun, ne olduğunu, bilmediği için, Dâvûd Aleyhisselâma sorup öğrenmeğe isteklendi ise de, Dâvûd Aleyhisseiâmın onu örüp boşalmasına kadar susmayı tercih etti, [108] Hikmeti, onu, ona sormasına engel oldu. [109]
Ne ona, ne yaptığını sordu, ne de o, haber verdi.[110]
Dâvûd Aleyhisselâm, kalkıp zırh gömleği, sırtına giyindi ve:
"Savaş eri için, ne güzel bir gömlektir!" dedi.
Lukman Hakîm, onunla, ne yapılmak istendildiğini, öğrenince[111]:
"Susmak, Hikmettir!
Fakat, susanı, pek azdır!" dedi. [112]
Dâvûd Aleyhisselâm; her gün, Bir zırh gömlek yapar[113], yaptığı[114] her zırhı, dört bine satar[115], bundan, hem kendisinin, hem ev halkının geçimini sağlar, hem de, yoksullara ve züğürtlere tasaddukta bulunurdu. [116]
Rivayete göre: kazancının üçte birini, hemen fakirlere tasadduk eder, üçte biri ile kendisine ve Ev halkına yetecek geçimlik satın alır, üçte birini ise, başka bir Zırh yapıncaya ve bir günden o bir güne kadar tasadduk etmek üzre, yanında tutardı. [117]
Dâvûd Aleyhisseiâmın, hurma yaprağından yaptığı zenbili çarşıya gönderip sattırarak onun parasıyla geçindiği de, rivayet edilir. [118]
Peygamberimiz Aleyhisseiâmın da, açıkladıkları gibi: Dâvûd Aleyhisselâm: "Kendi elinin emeğinden başkasını, yemezdi." [119] Dâvûd Aleyhisselâm; zamanını, üçe ayırmış:
Bir gününü, halk arasında hüküm vermeğe,
Bir gününü, tenhâya çekilip Rabbına ibâdet etmeye,
Bir gününü, kadınlarıyla meşgul olmaya tahsis etmişti. [120]
Diğer rivayete göre: Zamanını, dörde ayırmış:
Bir gününü, kadınlarile meşgul olmaya,
Bir gününü, ibâdete,
Bir gününü, İsrail oğulları arasında hüküm vermeğe tahsis etmişti.
Dördüncü günde ise, İsrail oğullarına hatırlatmada, uyarmada bulunur, onlar da, ona, hatırlatmada, uyarmada bulunurlar´[121], o, onları, ağlatır, onlar da, onu, ağlatırlardı. [122]
Dâvûd Aleyhisselâm; her gecenin yarısında uyur, üçte birinde namaz kılardı.
Gecenin altıda birinde yine uyurdu. [123]
Kendisi, insanların en çok ibadetlisi idi. [124]
Yüce Allah, ibâdet için, ona büyük güc ihsan etmişti[125]
Dâvûd Aleyhisselâm; Allâha ibâdet için, en faziletli vakitleri araştırırdı.
Nitekim bir gün, Cebrail Aleyhisselâma:
"Ey Cebrail! Hangi gece, efdaldir " diye sormuş, Cebrail Aleyhisselâm da:
"Ey Dâvûd! Seher vaktinde Arş´ın titreyişinden başkasını, bilmiyorum!" demişti. [126]
Dâvûd Aleyhisselâm; bir gün oruç tutar, bir gün, iftar eder´[127], yılın yarısını, oruçlu geçirirdi. [128]
Çok mütevazı´ idi.
Mescidlere girer, göz ucuyla, İsrail oğullarının halkalandıkları yere bakar, yanlarına varıp oturur ve:
"Miskîn, miskinlerin aralarında yakışır!" derdi. [129] Dâvûd Aleyhisselâm, çok ağlardı. [130]´
Yere kapanıp o kadar ağlardı ki[131] otlar, yeşerirdi...
Yüce Allah:
"Ey Dâvûd! [132] Ne istiyorsun[133]
Malını, çocuklarını[134], ömrünü[135], saltanatını[136] artırmamı mı istiyorsun " diye Vahy etti. [137]
Dâvûd Aleyhisselâm:
"Yâ Rabb! Beni, yarlığa!" demiş[138] ve yarlıganmıştı. [139]
Dâvûd Aleyhisselâm:
"İlâhî Ben, Sana, nasıl hakkıyle şükredebilirim ki: Senin nimetin olmadıkça, Sana, şükretmeye de, güc yetiremem!" dedi.
Yüce Allah, ona:
"Ey Dâvûd! Sana gelen nimetin, benden olduğunu, biliyorsun değil mi buyurdu.
Dâvûd Aleyhisselâm:
"Evet yâ Rab!" dedi.
Yüce Allah:
"Ben, bunu, senin tarafından şükür olarak kabul ettim!" buyurdu. [140]
Dâvûd Aleyhisselâm:
"İlâhî! Saçımın her teli, iki dil olup bütün zaman boyunca gece ve gündüz, Seni, Teşbih ve Takdis etselerdi, yine, Senin nimet hakkını ödeyemezdim dedi. [141]
Dâvûd Aleyhisselâm; insanların en çok sabırlısı, en çok uluslusu, öfkesini en çok yeneni idi. [142]
Dâvûd Aleyhisselâmın Mescidi Aksâ´yı Yaptırmağa Teşebbüs Edişi:
Dâvûd Aleyhisselâmın zamanında, israil oğulları, öldürücü bir Taun hastalığına yakalanmışlardı.
Dâvûd Aleyhisselâm, İsrail oğullarını Beytülmakdis´te bir yere götürmüş[143] Sahra´nın yerinde durup Taunu, onlardan kaldırmasını, onların kabullendikleri üç gün kütle halinde ölme cezasından afvedilmelerini orada Allah´dan dilemiş, Allah da, onun duasını kabul ederek onlardan ölümü[144] ve Tâûnu kaldırmıştı. [145]
Dâvûd Aleyhisselâm, o sırada, Meleklerin ellerindeki sıyırılmış kılıçlarını, kınlarına sokarak Sahra´dan, semâya, altun merdivenden yükseldiklerini görmüş[146], İsrail oğullarına:
"Yüce Allah, size ihsan ve merhamet etti. Ona, şükrünüzü, yenileyiniz! demişti.
İsrail oğulları:
"Ne yapmamızı, bize emredersin " diye sordular.
Dâvûd Aleyhisselâm:
"Allah´ın, size merhamet ettiği şu Kaya´nın üzerini, Mescid edinmenizi, emrediyorum! [147]
Çünkü, orası, Mescid edinilmeğe lâyık bir yerdir. [148]
Onun içinde siz ve sizden sonrakiler, Allah´ı zikirden uzak kalmayacaklardır" dedi.
Bunun üzerine, orada bir Mescid yapmak istedikleri zaman, yanlarına iyi halli, fakir bir adam gelip İsrail oğullarına:
"Benim, bu yerin içinde bir yerim vardır ki, benim, ona ihtiyacım var!
Beni, hakkımdan men etmeniz, size helal olmaz!" dedi. İsrail oğulları: "Ey kişi!
İsrail oğullarından, şu Kaya üzerinde senin hakkın gibi hakkı olmayan bir kimse yoktur!
Sen, insanların en pintisi olma ve bu hususta, bizi sıkıntıya sokma!" dediler. Fakit adam:
"Ben, hakkımı, biliyorum.
Siz ise, hakkınızı, bilmiyorsunuz!" dedi.
İsrail oğulları:
"Rızan ile, gönlünden koparak vermezsen, biz, onu, senden zorla alırız!" dediler.
Fakir adam:
"Siz buna, Allâhın hükmünde, Davud´un hükmünde bir dayanak buldunuz mu " dedi.
Durum, Dâvûd Aleyhisselâma haber verildi.
Dâvûd Aleyhisselâm:
"Onu, razı ediniz!" dedi.
İsrail oğulları:
"Ey Allâhın Peygamberi! Orayı, ondan, kaça satın alalım " diye sordular.
Dâvûd Aleyhisselâm:
"Onu, yüz koyuna satın alınız!" dedi.
Fakir adam:
"Ey Allâhın Peygamberi! Bana, biraz artır!" dedi.
Dâvûd Aleyhisselâm:
"Onu, yüz sığıra, satın alınız!" dedi.
Fakir adam:
"Biraz daha artır!" dedi.
Dâvûd Aleyhisselâm:
"Onu, yüz deveye satın alınız!" dedi.
Fakir adam:
"Ey Allâhın Peygamberi! Biraz daha artır!
Sen, bunu, Allah için satın alıyorsun.
Allah ise, Kerîm´dir, pinti değildir!" dedi.
Dâvûd Aleyhisselâm:
"Haydi, sen de, bir şey söyle, bu hususta bir hüküm ver!" dedi.
Fakir adam:
"Hakkımı, bir zeytun, bir hurma ve bir üzüm bahçesi karşılığında satın " dedi.
Dâvûd Aleyhisselâm:
"Olur!" dedi.
Fakir adam:
"Onu, sen, Yüce Allah için satın al, pintilik etme!" dedi.
Dâvûd Aleyhisselâm:
"Sen, dilediğini, iste!" dedi.
Fakir adam:
"Sen, Allah katında benden daha şereflisindir.
Onun karşısında, oğluma, yüksek bir duvar yaptır ve onu, altunla, istersen, gümüşle doldur!" dedi.
Dâvûd Almeyhisselâm:
Bu, kolaydır!" dedi.
Fakir adam, İsrail oğullarına dönüp:
"Bu, o muhlis tevbekârdır!" dedikten sonra, Dâvûd Aleyhisselâma:
"Ey Allanın Peygamberi! Allah´ın, benim bir tek günahımı bağışlaması, bana, bağışlanacak her şeyden daha sevgilidir.." dedi. [149]
Mescid-i Aksa arsası hakkındaki başka bir rivayette, fakir adam yerine, bir genç gösterilir ve hâdise, şöyle anlatılır:
Dâvûd Aleyhisselâm, arsa sahibi gencin yanına varıp:
"Ben, burada, oğluma, Allah rızası için bir Mâbed yapmakla emrolundum!" der.
Genç:
"Allah, sana, burayı, benim rızam olmaksızın, almanı da, emretti mi " diye sorar.
Dâvûd Aleyhisselâm:
"Hayır!" der.
Yüce Allah, Dâvûd Aleyhisselâma:
"Yer yüzünün hazinelerini, senin emrine verdim. Onu, razı et!" diye Vahy eder.
Bunun üzerine, Dâvûd Aleyhisselâm, gencin yanına gidip:
"Seni, razı etmek için emrolundum.
Sana, bu yerin için, bir Kantar altun!" der.
Genç:
"Kabul ettim ey Dâvûd!
Fakat, sorarım sana: bu yer mi daha hayırlı ve kıymetlidir Yoksa, bir Kantar altun mu " der.
Dâvûd Aleyhisselâm:
"Hayır! Senin yerin daha hayırlı ve kıymetlidir!" diye cevap verir.
Genç:
"Öyle ise, beni, razı et!" der.
Dâvûd Aleyhisselâm:
"Sana, üç Kantar!" der.
Fakat, genç, artırıldıkça;
"Beni, razı et!" demeye devam eder.
Dâvûd Aleyhisselâm, dokuz Kantara kadar yükseltir.
Yeri satın aldıktan sonra, Mescid´in inşasına başlar, Duvarların örülmesi bittiği sırada, üçte ikisi yıkılır. [150]
Dâvûd Aleyhisselâm, Mescidin yapımını tamamlayamadan vefat etmiş ve tamamlamasını, oğlu Süleyman Aleyhisselâma vasiyet etmiştir. [151]
Kur´ân-ı Kerimin Dâvûd Aleyhisselâm Hakkındaki Açıklaması :
Dâvûd Aleyhisselâm hakkında Kur´ân-ı Kerim´de şöyle buyrulur:
"Derken (İsrail oğulları) Allanın izniyle, onları (düşmanlarını) bozguna uğrattılar.
Dâvud da, Câlût´u, öldürdü.
Allah da, ona, saltanat ve Hikmeti (Peygamberliği) verdi ve daha dilemekte olduğundan da, bazı şeyler öğretti.
Eğer, Allah; insanların bir kısmını, bir kısmıyla önleyip savmasaydı, yer (yüzü) muhakkak, fesada uğrardı.
Fakat, Allah, âlemlere karşı, büyük fazi (ve inayet) sahibidir." [152]
".....And olsun ki: biz, Peygamberlerin kimini, kiminden üstün kılmışızdır.
Davud´a da, Zebur verdik.´[153]
"İsrail oğullarından olup ta, küfredenlere, Davud´un da, Meryem oğlu İsânın da, diliyle lanet olunmuştur.
Bunun sebebi: isyan etmeleri ve ifrata sapmaları idi.
Onlar, işledikleri her hangi fenalıktan birini vazgeçirmeğe çalışmazlardı.
Gerçekten, yapmakta devam ettikleri (o hal) ne kötü idi!" [154]
"Davud´u ve Süleyman´ı da, (an!)
Hani onlar, ekin (bağ meselesi) hakkında hüküm veriyorlardı.
Hani, kavmin davarı (geceleyin) çobansız olarak ekinin (bağın) içinde yayılmış (zarar yapmış)tı.
Onların (verdikleri) hükmün biz Şâhidleri idik.
Biz, o(nun fetvası)nı, hemen Süleymana anlatmıştık.
(Zâten) biz, her birine hükm ve İlim vermiştik.
Dağları ve kuşları, Dâvûd ile birlikte Teşbih etmek üzre râm etmiştik. (Bütün) bunları, yapanlar, biz idik.
Biz, ona, sizin için, sizi, muharebenin şiddetinden korumak için, giyecek (Zırh) sanatını öğrettik.
Şimdi, siz (bundan dolayı) şükredenler misiniz " [155]
And olsun ki: biz, Davud´a ve Süleyman´a İlim vermişizdir.
(Bundan dolayı) onlar:
"Bizi, Mü´min kullarının bir çoğundan üstün kılan Allah´a hamd olsun! dediler.
Süleyman, Davud´a, Mirasçı oldu.
"Ey insanlar! Bize, kuşların dili öğretildi.
Bize, her şeyden verildi.
Şüphesiz ki: bu, apaçık bir üstünlüğün ta kendisidir" dedi. [156]
"And olsun ki: biz, Dâvûda tarafımızdan bir imtiyaz vermişizdir.
(Dağlara): Ey dağlar! Onunla birlikte Teşbih ediniz! (dedik)
Kuşlara da (bunu, emrettik).
Ona, demiri de (mum gibi) yumuşattık.
"(Bütün bedeni örtecek) uzun Zırhlar, yap! (Onları) dokumada intizamı gözet!" diye (emrettik)
(Ey Dâvûd Hanedanı!) iyi amel (ve hareketlerde bulununuz!
Çünkü, hakikat, ben, ne yaparsanız, gören´im!" [157]
"(Ey Resulüm!) Onlar, ne derlerse, sabret!
Kulumuzu, o kuvvet sahibi Davud´u, hatırla!
Çünki, o, dâima, (Allâhın rızasına) dönen bir (Zat) idi.
Gerçekten, biz, dağları (kendisine) müsahhar kıldık ki, bunlar, akşamleyin ve kuşluk vakti, onunla birlikte durmayıp Teşbih ederlerdi.
(Her yandan, ona doğru) toplanıp gelen kuşları da, kendisine râm ettik.
(Gerek o dağlardan, gerek bu kuşlardan) her biri (itâatla ona) dönücü idi.
Ona, mülkünü de, kuvvetlendirdik.
Ona, Hikmet ve Fasl-ı hitab verdik.
Sana, o davacıların haberi geldi mi
Hani, onlar, duvardan Mescide tırmanmışlardı.
O vakit, Davud´un karşısına girivermişlerdi de, o, bunlardan, telaşa düşmüştü.
Korkma! (biz) iki dâvâcı(yız)
Birimiz, öteki(nin hakkı)na tecavüz etti.
Şimdi, sen, aramızda adaletle hükmet, aşın gitme!
Bizi, doğru yolun ortasına çıkar" dediler.
(Onlardan biri):
Şu, benim kardeşimdir. Onun, doksan dokuz dişi koyunu var.
Benim ise, bir tek dişi koyunum var.
Böyle iken, o: onu, bana ver! dedi.
Mücadelede beni yendi.
(Dâvûd):
And olsun ki: o, senin dişi koyununu, kendi dişi koyunlarına (katmak) istemesiyle, sana, zulm etmiştir.
Gerçekten, (Mallarını, birbirine) katıp karıştıran (ortak)ların çoğu, mutlaka birbirine haksızlık edendir.
İman edip te, güzel güzel amel (ve hareketlerde bulunanlar müstesna!
"Fakat, bunlar da, ne kadar azdır" dedi.
Dâvûd, sandı ki, biz, kendisine, mutlaka bir azab hazırladık.
Bunun üzerine, o, Rabb´ından setr (ve himaye) edilmesini istedi.[158]
Rükû ile yere kapandı.[159]
(Allâha) döndü.
Biz de, onu, Salih (bir Zat olarak intihab) ettik.
Nezdimizde onun muhakkak bir yakınlığı ve bir akıbet güzelliği vardır.
Ey Dâvûd! Biz, seni yeryüzünde Halîfe yaptık.
O halde, insanlar arasında hak (ve adâlet)le hükm et!
(Hükmünde) hevâ (ve hissiyatına) tâbi olma ki, bu, seni, Allah yolundan saptırır.
Çünkü, Allah yolundan sapanlar (yok mu ) hisab gününü unuttukları için, onlara, pek çetin bir azab vardır. [160]
Dâvûd Aleyhisselâmın Vefatı:
Dâvûd Aleyhisselâm, son zamanlarında, bir gün Yüce Allah´a:
"Yâ Rab! Ömrüm uzadı, yaşım, büyüdü. Bacaklarım, zayıfladı!" diyerek halini arz etmişti.
Yüce Allah, ona:
"Ey Dâvud! Ne iyidir o kişi için ki, ömrü, uzamış, ve ameli, güzel olmuştur!" diye Vahy buyurdu. [161]
Dâvûd Aleyhisselâmın hastalığı şiddetlenip ağırlaşınca, oğlu Süleyman Aley-hisselâma:
"Sen, İlâh´ın olan Rabb´ın tavsiyelerine göre amel ve hareket et!
O´nun, Mûsâ b.İmran´a indirmiş olduğu Tevrat´taki Mîsakları, Ahidleri ve Tavsiyeleri, koru!" dedi. [162]
Dâvûd Aleyhisselâm, ailesi hakkında son derece kıskançtı.
Dışarıya çıktığı zaman, kapılar, kilitlenir, kendisi, dönünceye kadar, ailesinin yanına, hiç kimse giremezdi.
Kendisi, yine, bir gün, dışarı çıkmış, kapılar kilitlenmişti.
Zevcelerinden birisi, evin kapısını açıp ta, evin ortasında bir adamın dikilip durduğunu görünce, kendi kendine:
"Evde, bir kimse var!
Ev, kilitli olduğu halde, bu adam, eve, nereden girdi !
Vallahi, Dâvûd, bize, bağırır, çağırır, azab eder!" dedi.
Tam o sırada, Dâvûd Aleyhisselâm da, gelip adamın, evin ortasında ayakta dikildiğini görünce[163] ona :
"Seni, bu eve, bu vakitte, izinsiz olarak kim soktu ! dedi[164] ve:
"Sen, kimsin " diye sordu.
Adam:
"Ben, öyle bir kimseyim ki: krallardan korkmam ve hiç bir şey de, benden imtina´ edemez, korunamaz! [165]
Ben, kralların yanlarına, izinsiz girerim!" dedi. [166] Dâvûd Aleyhisselâm:
"Öyle ise, sen[167], Vallahi, [168] Ölüm Meleğisin!" dedi. [169]
Adam:
"Evet!" dedi. [170]
Dâvûd Aleyhisselâm:
"Hoş geldin Allah´ın emriyle!" dedi. [171]
"Sen, dâvetci olarak mı Yoksa, ölüm haberi getirici olarak mı geldin " diye sordu.
Ölüm Meleği:
"Ölüm haberi getirici olarak geldim!" deyince Dâvûd Aleyhisselâm:
"Bundan önce[172], ölüme hazırlanmam için, bana, haber göndersen olmaz mı idi " dedi.
Ölüm Meleği:
"Ben, sana[173], kaç kereler[174], pek çok kereler[175] haber göndermişimdir. [176]
Sen, uyanmadın!" dedi.
Dâvûd Aleyhisselâm:
"Senin, bana gönderdiğin[177] Elçin, kimdi " diye sordu. [178]
Ölüm Meleği:
"Ey Dâvûd! [179] Baban[180] İşa[181], nerede [182]
Annen, nerede[183]
Kardeşin[184], nerede ´[185]
Komşun[186], nerede [187]
Tanıdıkların[188], filan, filan[189] neredeler " diye sordu. [190]
Dâvûd Aleyhisselâm:
"Onların hepsi[191], öldüler!" dedi. [192]
Ölüm Meleği:
"Bilemedin mi ki[193]: onlar, sana:
Sen de, muhakkak, onlar gibi, öleceksin!" diyen[194], sana, ölüm nöbetini tebliğ eden[195], benim birer Elçilerimdi!" dedi. [196]
Dâvûd Aleyhisselâm, Mihrabından inerken, Ölüm Meleği, onun yanına varmış bulunuyordu.
Dâvûd Aleyhisselâm, ona:
"Beni, bırak ta, ya aşağı ineyim, ya da, yukarı çıkayım!" dedi. Ölüm Meleği:
"Ey Allanın Nebîsi! Yıllar, aylar, yiyecek ve içecekler tükendi artık!" dedi. Dâvûd Aleyhisselâm, hemen Mihrabın basamaklarından bir basamağın üzerinde secdeye kapandı.
Ölüm Meleği, onun ruhunu secdede iken, kabzetti.
Dâvûd Aleyhisselâmın vefat ettiği gün, cumartesi günü idi. [197]
Dâvûd Aleyhisselâm, o zaman, yüz yaşında idi. [198]
Dâvûd Aleyhisselâm, yıkanıp kefenlendikten sonra -Süleyman Aleyhisselâmın emriyle- kuşlar, Dâvûd Aleyhisselâmın cesedini, kanadlarıyla gölgelediler. [199]
Dâvûd Aleyhisselâmın on dokuz oğlu vardı. Hükümdarlığa, Hikmetine ve bilgisine ve Peygamberliğine, oğullarından, yalnız Süleyman Aleyhisselâm vâris oldu. [200]
Ona ve gönderilen bütün Peygamberlere Selâm olsun![201]
Dâvûd Aleyhisselâma Peygamberimiz Ve Ümmeti Hakkında İnen Vahy:
Rivayete göre: Dâvûd Aleyhisselâma, Peygamberimiz Muhammed Aleyhisse-lâm ve Ümmeti hakkında şöyle Vahy edilmiştir:
"Ey Dâvud! Senden sonra, Sâdık ve Seyyid bir Peygamber gelecektir ki, onun ismi: Ahmed ve Muhammed´dir.
Ben, ona, hiç bir zaman kızmam ve o da, beni, hiç bir zaman kızdırmaz.
O, bana âsi olmazdan önce, ben, onun bütün geçmiş ve gelecek kusurlarını bağışlamışımdır.
Onun ümmeti de, rahmete ermiştir.
Nafilelerden, Peygamberlere verdiklerimin mislini onlara da, vermişimdir.
Nebilere ve Resullara Farz kıldığım şeyleri, onlara da, Farz kılmışımdır.
Kıyamet günü, onlar, bana, gelecekler, onların nurları, Peygamberlerin nurları gibidir.
Kendilerinden önceki Peygamberlere farz kıldığım gibi, her namazda abdest alıp temizlenmelerini, onlara da, Farz kıldım.
Kendilerinden önceki Peygamberlere emrettiğim gibi, cünüplükten gusl etmelerini, onlara da, emrettim.
Kendilerinden önceki Peygamberlere emrettiğim gibi, Hacc etmelerini, onlara da, emrettim.
Kendilerinden önceki Peygamberlere emrettiğim gibi, Cihadı, onlara da emrettim.
Ey Dâvud! Ben, Muhammed´i, ve onun Ümmetini, kendilerine verip başkalarına vermediğim altı hasletle ki;
Yanılma ve unutmalarından dolayı, muâhaze etmemek,
Kasitsiz olarak işledikleri günahlarından dolayı, benden mağfiret diledikleri zaman, bağışlamak,
Gönüllerinden koparak Âhiretleri için gönderdikleri şeylere, hemen dünyada, kat kat karşılık vermek, Âhirette de, onlar için katımda kat kat sevap biriktirmek... suretiyle, bütün Ümmetlere üstün kıldım.
Onlar; kendilerine verdiğim belâ ve musibetlere katlanır: "Bizler, Allah´ın kullarıyız ve Ona, dönücüleriz!" derler.
Onlar, bana düa ederlerse, yâ acilen veya kendilerinden, kötülüğü kaldırmak, ya da, kendileri için, Âhirette sevap biriktirmek sûretile, dualarına icabet ederim.
Ey Dâvud! Muhammed´in Ümmetinden, kim, "Allâh´dan başka ilâh yoktur, O, birdir, onun şerîki yoktur!" diye şehâdet ve tasdîk ederek bana gelirse, o, katımda, Cennetimde ağırlanır, ikramımı görür.
Kim de, Muhammed´i, yalanlar veya onun, tarafımdan getirip tebliğ ettiklerini yalanlar ve Kitabımla alay eder olduğu halde, bana gelirse, kabrinde onun üzerine azap yağdırır dururum!
Melekler de, onun yüzüne ve arkasına vurur, sonra da, kendisini, Cehennem´-in en dibine sokarlar..." [202]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] ibn.Sa´d-Tabakat c.1,s.S5, ibn.Kuteybe-Maarif s.21, Taberî-Tarih c.1,s.247, Hâkim-Miistedrek c.2,s.585.
[2] ibn.Sa´d-Tabakat c.1,s.55, Taberî-Tarih c.1,s.247, Hâkim-Müstedrek c.2,s 585, Sâlebi-Arais s.275, ibn.Asakir-
Tarih c 5.S.190, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.223.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/179.
[3] ibn.Kuteybe-Maarif s.21, Taberî-Tarih c.1,s.247, Hâkim-Müstedrek c.2,s.585, ibn.Asâkir-Tarih c.5,s.19O, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.223.
[4] Sâlebî-Arais s.275.
[5] Taberî-Tarih c.1,s.247, Hâkim-Müstedrek c.2,s.585, ibn.Esîr-Kâmil C.1.S.223.
[6] ibn.Kuteybe-Maarif s.21.
[7] Sâlebi-Arais s.275.
[8] Taberî-Tarih c.1,s.247, Hâkim-Müstedrek c.2,s.585, Sâlebî-Arais s.275, ibn.Asâkir-Tarih c.5,s.19O.
[9] Taberî-Tarih c.1,s.247, Hâkim-Müstedrek c.2,s.585, Sâlebî-Arais s.275.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/179.
[10] Taberî-Tarih c.1,s.245, Sâlebî-Arais s.270, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.219.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/179.
[11] Taberî-Tarih c.1,s.245, Sâlebî-Arais s.270, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.219-220.
[12] Taberî-Tarih c.1,s.245, Sâlebî-Arais s.270.
[13] Taberî-Tarih c.1,s.245, Sâlebî s.270, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.22O..
[14] Taberî-Tarih C.1.S.245, Sâlebî-Arais s.270.
[15] Taberî-Tarih c.1,s.245, Sâlebî-Arais s.270, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.22O.
[16] Taberî-Tarih c.1,s.245, Sâlebî-Arais s.270.
[17] Taberî-Tarih c.1,s.245, Sâlebî-Arais s.270 İbn.Esîr-Kâmil c.1,s220.
[18] Taberî-Tarih c.1,s.245, Sâlebî-Arais s.270.
[19] Taberî-Tarih c.1,s.245, Sâlebî-Arais s.270, İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.220.
[20] İbn.Asâkir-Tarih c.5,s. 190-191.
[21] Taberî-Tarih C.1.S.245, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.22O.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/180-182.
[22] Taberî-Tarih c.1,s.245.
[23] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.22O.
[24] Sâlebî-arais s.271.
[25] Taberî-Tarih c.1,s.245, Sâlebî-Arais s.271.
[26] Sâlebî-Arais s.271.
[27] Taberî-Tarih d.s.245, Sâlebî-Arais s.271.
[28] Sâlebî-Arais s.271.
[29] Taberî-Tarih C.1.S.245.
[30] Sâlebî-Arais s.271.
[31] Davud Aleyhisselâm, Atalarına aid olan o taşları, onların adına, düşmana atacağını söylemek istemiştir.
[32] Taberî-Tarihc.1,s.245.
[33] Sâlebî-Arais s.271.
[34] İbn.Asâkir-Tarih c.5,s.191.
[35] Taberî-Tarih c.1 ,s.245, Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1 ,s.55, Sâlebî-Arais s.271, İbn.Asâkir-Tarih c.5,s.191, Ebülfidâ-Elbidaye vennihaye c.2,s.9.
[36] İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.49.
[37] Taberî-Tarih c.1,s.245, Sâlebî-Arais s.271, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.22O
[38] Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.55, ibn.Asakir-Tarih c.7,s.49
[39] Taberî-Tarih c.1,s.245, Sâlebî-Arais s.271,272, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.22O
[40] İbn.Asakir-Tarih C.7.S.49
[41] Taberî-Tarih c.1,s.245, İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.49, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.22O
[42] İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.49
[43] Taberî-Tarih c.1,s.245, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.22O.
[44] Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.56.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/182-184.
[45] Taberî-Tarih c.1 ,s.245, Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1 ,s.55, Sâlebî-Arais s.277, İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.49, Ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.220-221.
[46] Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.56.
[47] Taberî-Tarih c.1,s.245-246, Sâlebî-Arais s.272-273, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.221.
[48] Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.56.
[49] Taberî-Tarih c.1,s.245-246, Sâlebî-Arais s.273, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.221.
[50] Taberî-Tarih c.1,s.246, Sâlebî-Arais s.274, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.222.
[51] Mes´udî-Mrucuzzeheb c.1,s.56.
[52] Dineverî-El´ahbar s.18.
[53] Dineverî-El´ahbar s.20.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/185.
[54] Bakare: 251.
[55] Sâlebî-Arais s.275, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.223, Ebülfida-Tefsir c.3,s.226 Sâlebî-Arais s.275, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.223, Ebülfida-Tefsir c.3,s.226.
[56] Isrâ: 55.
[57] Sâlebî-Arais s.278, Zemahşerî-Keşşaf c.3,s.282, Kurtubî-Tefsir c.14,s.266, Hâzin-Tefsir c.3,s.483, Ebüssuud-Tefsir c.7,s.124.
[58] İbn.lyas-Bedâyizzühûr s.151.
[59] Sâlebî-Arais s.278, Hâzin-Tefsir c.3,s.483.
[60] Ebülfida-Tefsir c.3,s.527
[61] ibn.Asakir-Tarih c.5,s.193
[62] Sâlebî-Arais s.278
[63] Sâlebî-Arais s.278, Zemahşerî-Keşşaf c.3,s.282, ibn.Asâkir-Tarih c.5,s.193, Nesefî-Medarik c.3,s.319, Hâzin-Tefsir c.3,s.483, Ebülfida-Tefsir c.3,s.527, Ebüssuud-Tefsir c.7,s.124.
[64] Sâlebî-Arais s.278.
[65] Sâlebî-Arais s.278, Zemahşerî-Keşşaf c3,s.282, Nesefî-Medarik c.3,s.319, Hâzin-Tefsir c.3,s.483, Ebüssuud-Tefsir c.7,s.124.
[66] İbn.Asâkir-Tarih c.,8.193, Nesefî-Medarik c.3,8.319, Hâzin-Tefsir c.3,s.483, Ebülfida-Tefsir C.3.S.527, Ebussuud- Tefsir c.7,s.124.
[67] Sâlebî-Arais s.278, Zemahşerî-Keşşaf c.3,s.282, ibn.Asâkir-Tarih c.5.8.193. Nesefî-Medarik c.3,8.319. Hâzin-Tefsir c.3,s.483, Ebülfida-Tefsir c.3,s.527, Ebüssuud-Tefsir c.7,s.124.
[68] Kurtubî-Tefsir c.14,s.266.
[69] Sâlebî-Arais s.278, Zernahşerî-Keşşaf C.3.S.282, Kurtubî-Tefsir c.14,s.266, Nesefî-Medarik c.3,8.319, Hâzin-Tefsir, c.3,s.483, Ebüssuud-Tefsir C.7.S.124.
[70] ibn.Asâkir-Tarih c.5,s.193, Ebülfida-Tefsir c.3,s.527.
[71] Sâlebî-Arais s.278, Zemahşerîc.3,s.282, İbn.Asakirc.5,s.193, Kurtubî-Tefsir c.14,s.266, Nesefî-Medarik c.3,s.319, Hâzin c.3,s.483, Ebülfida-Tefsir c.3,s.527, Ebüssuud-Tefsir C.7.S.124.
[72] İbn.Asâkir-Tarih c.5,s.193, Ebülfida-Tefsir c.3,s.527.
[73] Sâlebî-Arais s.278, Zemahşerî-Keşşaf c.3,s.282, Hâzin-Tefsir c.3,s.483, Ebüssuud-Tefsir C.7.S.124.
[74] Sâlebî-Arais s.278, Hâzin-Tefsir C.3.S.483.
[75] Sâlebî-Arais s.278, ibn.Asakir-Tarih C.5.S.193, Kurtubî-Tefsir c.14,s.266, Hâzin-Tefsir c.3,s.483, Ebulfıda-Tefsır C.3.S.527.
[76] Sâlebî-Arais s.278.
[77] Sâlebî-Arais s.278, Kurtubî-Tefsir c. 14,8.266, Nesefî-Medarik c.3,s.319, Hâzin-Tefsir c.3,s.483, Ebülfida-Tefsir c 3.S.527, Ebüssuud-Tefsir C.7.S.124
[78] İbn.Asakir-Tarih c.5,s.193, Ebülfida-Tefsir c.3,s.527.
[79] Sâlebî-Arais s.278, İbn.Asakir-Tefsir c.3,s.527, Ebüssuud-Tefsir c.7,s.124
[80] Kurtubî-Tefsir c.14,s.266.
[81] Sâlebî-Arais s.278, ibn.Asakir-Tarih c.5,s.193, Nesefî-Medarik C.3.S.319, Hâzin-Tefsir C.3.S.483, Ebülfida-Tefsir, c. 3, s. 257.
[82] Zemahşerî-Keşşaf c.3,s.282, Ebüssuud-Tefsr c.7,s.124.
[83] Kurtubî-Tefsir C.14.S.266.
[84] Sâlebî-Arais s.278, ibn.Asakir-Tarih C.5.S.193, Nesefî-Medarik c.3,s.319, Hâzin-Tefsir c.3,s 483, Ebülfida-Tefsir C.3.S.527.
[85] Sâlebî-Arais s.278, Hâzin-Tefsir c.3,s.483.
[86] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.91.
[87] Zemahşerî-Keşşaf c.3,s.282, Kurtubî-Tefsir c.14,s.266.
[88] Sâlebî-Arais s.278, ibn.Asâkir-Tarih c.5,s.193, Hâzin-Tefsir c.3,s.483, Ebülfida-Tefsir c.3,s.527.
[89] Sâlebî c.278, Zemahşeri c.3,s.282, ibn.Asakir c.5,s.193, Fahrurrazi-Tefsir c.25,s.246, Nesefî-Medarik c.3,s.319, Hâzin c.3,s.483, Ebüssuud-Tefsir c.7,s.124.
[90] İbn.Asakir-Tarih c.5,s.193, Ebülfida-Tefsir c.3,s.527.
[91] Sâlebî s.278, Zemahşerî c.3,s.282, Nesefî C.3.S.319, Hâzin c.3,s.483.
[92] Kurtubî-Tefsir c.14, sİ266.
[93] ibn.Asakir C.5.S.193, Kurtubî C.14.S.266, Ebülfida C.3.S.527.
[94] Kurtubî-Tefsir c.14,s.266.
[95] Sâlebî s.278, Zemahşerî c.3,s.282, ibn.Asakir c.5,s. 193, Nesefî c.3,s.319, Hazin C.3.S.483, Ebüssuud c.7,s.124.
[96] Sebe´: 10, Taberî-Tarih c.1,s.248, Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.56, Sâlebî-Arais s.278, ibn.Asakir-Tarih c.5,s.193, Fahrurazî-Tefsir c.2),s.246, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.223, Kurtubî-Tefsir c.14,s.266, Hâzin-Tefsir c.3,s.483, Ebülfida-Tefsir C.3.S.527 .
[97] Sâlebî-Arais s.278.
[98] Taberî-Tarih c.1 ,s.248, Sâlebî-Arais s.278, Zemahşerî-Keşşaf C.3.S.282, İbn.Asakir-Tarih c.5,s.193, Fahrurrazî-Tefsir c.25,s.246, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.223, Kurtubî-Tefsir c.14,s.266, Nesefî-Medarik c.3,s.319, Hâzin-Tefsir c.3,s.483, Ebülfida-Tefsir c.3,s.527, Ebüssuud-Tefsir c.7,s.124
[99] Fahrurrazî-Tefsir c.2),s.246.
[100] Hâkim-Müstedrek c.2,s.596.
[101] Sâlebî s.278, İbn.Asakir c.5,s.194, İbn.Esîr c.1,s.223, Kurtubî c.14,s.267, Hâzin c.3,s.483, Ebülfida-Tefsir C.3.S.527.
[102] Sâlebî s.278, Zemahşerî c.3,s.282, Kurtubî c.14,s.267, Nesefî-Medarik c.3,s´.319, Ebüssuud c.7,s.124.
[103] Sâlebî s.278, Zemahşerî c.3,s.282, Kurtubî c.14,s.267. Hâzin C.3.S.483.
[104] İbn.Asakir-Tarih c.5,s.193, Ebülfida-Tefsir c.3,s.527.
[105] İbn.Abd.Rabbih-Ikdülferîd c.2,s.471.
[106] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.159. İbn.Abd.Rabbih-Ikdülferîd c.2,s.471, Sâlebî-Arais s.279.
[107] ibn.Abd.Rabbih-Ikdülferîd c.2,s.471, Hâkim-Müstedrek c.2,s.422.
[108] Şâlebî-Arais s.279.
[109] Hâkim Müstedrek c.2,s.422.
[110] ibn.Abd.Rabbih-lkdülferîd c.2,s.471.
[111] Sâlebî-Arais s.279.
[112] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.132, İbn.Abd.Rabbih-lkdülferîd c.2,s,471, Sâlebî-Arais s.279, Hâkim-Müstedrek c.2,s.423.
[113] Hâkimüttirmizî-Nevâdirül´usûl s. 112, Süyüfî-Dürrülmensûr C.5.S.227.
[114] İbn.Asâkir-Tarih c.5,s. 193-194, Kurtubî-Tefsir c.14,s.266, Ebülfida-Tefsir c.3,s.527.
[115] Sâlebî-Arais s.278, Zemahşerî-Keşşaf c.3,s.282, Kurtubî-Tefsir c.14,s.267, Nesefî-Medarik c.3,s.319, Hâzin-Tefsir C.3.S.483, Ebüssuud-Tefsir c.7,s.124-125.
[116] Aynı Kaynaklar.
[117] İbn.Asâkir-Tarih c.5,s.194, Ebülfida-Tefsir c.3,s.527.
[118] ibn.Ebî Şeybe-Musannef c.11,s.551, Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.117.
[119] Buharî-Sahih c.4,s.133, Taberânî-Mûcemüssagîr c.1,s.15, Deylemî-Elfirdevs c.3,s.27O.
[120] Taberî-Tarih c.1,s.249, Hâkim-Müstedrek c.2,s.586, Sâlebî-Arais s.279, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.224.
[121]Taberî-Tarih c.l,s.25O, Sâlebî-Arais s.280.
[122] Taberi-Tarih c.1,s.25O.
[123] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.16O, Buharî-Sahih c.4,s.134, Ebû Davûd-Sünen c.2,s.328, İbn.Mâce-sünen
C.1.S.546.
[124] İbn.Asâkir-Tarihc.5,s.192, Heysemî-Mecmauzzevaid C.8.S.206 .
[125] Taberî-Tarih c.1,s.248.
[126] ibn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.24O, Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s. 89.
[127] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.16O, Buharî-Sahih c.4,s.134, Ebü Dâvûd-Sünen c.2,s.328, ibn.Mâce Sünen C.1.S.546.
[128] Taberî-Tarih c.1 ,s.248, Salebi s.286, İbn.Asakir c.5,s.192, ibn.Esîr-Kâmil c.1 ,s.223, Ebülfidâ-Elbidayye venni-haye c.2,s.ıo.
[129] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.92, Hakîmüttirmizî-Nevâdirül´usûl s.224.
[130] Taberîc 1 s 248 Mes´ûdî-Murucuzzehebc.1,s.57, Sâlebîs.285, İbn.Asakir c.5,s. 196, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.223.
[131] ibn.Ebî Şeybe-Musannef c. 13,s.210.
[132] ibn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.210, Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.89.
[133] ibn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.21O.
[134] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.210, Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.89.
[135] ibn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.210.
[136] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.89.
[137] ibn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.210, A.b.Hanbel-Ezzühd s.89.
[138] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.89.
[139] ibn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.21O.
[140] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.91-92.
[141] ibn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.2O9, Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.88.
[142] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.106.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/185-190.
[143] Taberî-Tarih C.1.S.252, Ibn.Esîr-Kâmil d.s.227.
[144] Taberî-Tarih c.1,s.252.
[145] Sâlebî-Arais s.307, ibn.Esir-Kâmil c.1,s.227.
[146] Taberî-Tarih C.1.S.252, Sâlebî-Arais s.307.
[147] Sâlebî-Arais s.307-308.
[148] Taberî-Tarih c.1,s.252.
[149] Sâlebî-Arais s.207-308.
[150] Semhûdî-Vefâülvefâ c.2,s.484-485.
[151] Taberî-Tarih c.1,s.252, Sâlebî-Arais s.308, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.227.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/191-194.
[152] Bakare: 251.
[153] İsrâ: 55.
[154] Mâide: 78-79.
[155] Enbiyâ: 78-80.
[156] Nemi: 15-16.
[157] Sebe´: 10-11
[158] Ahd-i Atîk´in ikinci Samuel bahsinin 11. babında görülen ve değil bir Peygamberin, hattâ her hangi namuslu bir insanın bile tenezzül ve irtikâp etmeyeceği bir kötülüğü, Peygambere isnad eden -yâni hâşâ Dâvûd Aley-hisselâmın, israil oğulları gazilerinden Oriyanın, karısına göz dikip onunla temasta bulunması ve Oriyayı, tekrar tekrar savaşlara sokarak kendisinin öldürülmesini sağladıktan sonra, karısını alması gibi, Peygamberlik şanile asla bağdaşmayan bir israîliyata bazı tefsir ve tarihî kitaplarımızda yer verilmesi, ne büyük gaflet ve hatadır.
Hz.Ali; Dâvûd Aleyhisselâm kıssasını, kıssacıların rivayet ettikleri şekilde kabul ve nakl eden kimseye iki Hadd yâni yüz altmış sopa vuracağını söylemiştir. (Sâlebî-Arais s.281. Kurtubî-Tefsir c.15,s.185. Nesefî-Medarik c.3,s.38. Hâzin-Tefsir C.4.S.35, Beyzavî-Tefsir c.2,s.308, Ebüssuud-Tefsir c.7,s.222)
[159] Secde âyetidir.
[160] Sâd: 17-26.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/194-196.
[161] ibn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.204.
[162] YâkutnTarih c.1,s.56.
[163] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.419 Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.17 Heysemî-Mecmauzzevaid C.8.S.206-207.
[164] Sâlebî-Arais s.292.
[165] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.419, Ebülfida-Elbidaye vennihaye C.2.S.17, Heysemî-Mecmauzzevaid c.8,s.2O7.
[166] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.419, Sâlebî-Arais s.292, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.228.
[167] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.419, Sâlebî-Arais s.292, ibn.Esîr-Kâmil C.1.S.228, Ebülfida-Elbidaye venniha-ye c.2,s.17, Heysemî-Mecmauzzevaid c.8,s.2O7.
[168] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.419, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s. 17, Heysemî-Mecmuazzevaid c.8,s.2O7
[169] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.419, Sâlebî-Arais s.292, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.228, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.17, Heysemî-Mecmauzzevaid c.8,s.2O7
[170] Sâlebî-Arais s.292, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.228
[171] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.419, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.17, Heysemî-Mecmauzzevaid c.8,s.2O7.
[172] Sâlebî Arais s.292.
[173] Sâlebî-Arais s.292, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.228.
[174] Sâlebî-Arais s.292, ibn.Esîr-Kâmil C.1.S.228 .
[175] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.228.
[176] Sâlebî-Arais s.292, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.228.
[177] Sâlebî-Arais s.292.
[178] Sâlebî-Arais s.292 İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.228.
[179] Sâlebî-Arais s.292.
[180] Sâlebî-Arais s.292 İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.228.
[181] Sâlebî-Arais s.292.
[182] Sâlebî-Arais s.292 İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.228.
[183] Sâlebî-Arais s.292.
[184] Sâlebî-Arais s.292 İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.228.
[185] Sâlebî-Arais s.292.
[186] Sâlebî-Arais s.292 İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.228.
[187] Sâlebî-Arais s.292..
[188] ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.228.
[189] Sâlebî-Arais s.292.
[190] Sâlebî-Arais s.292 ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.228.
[191] Sâlebî-Arais s.292.
[192] Sâlebî-Arais s.292 İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.228.
[193] Sâlebî-Arais s.292.
[194] ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.228.
[195] Sâlebî-Arais s.292.
[196] Sâlebî-Arais s.292 İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.228.
[197] Hâkim-Müstedrek c.2,s.433, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s,17.
[198] İbn.Sa´d-Tabaksat c.1,s.28-29, Taberî-Tarih c. 1,8.252, Hâkim-Müstedrek c.2,s.586, Sâlebî-Arais s.292, Deylemî-Firdevs c.3,s.269, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.228, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.16, Heysemî-Mecmauzzevaid c.8,s.2O6.
[199] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.419, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.17 Heysemî-Mecmauzzevaid c.8,s.2O7..
[200] Sâlebî-Arais s.292 ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.228.
[201] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/197-199.
[202] Beyhakî-Delâilünnübüvve c.1, s.282-283, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.62-63.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/200-201.
|
|
|
Süleyman Aleyhisselam |
|
Yazar: RasitTunca - 07-22-2018, 04:21 AM - Forum: Peygamberler Tarihi Hakkında Bilgiler
- Yorum (2)
|
 |
Süleyman Aleyhisselam
Süleyman Aleyhisselamın Soyu:
Dâvûd b.İşa Aleyhisselâmın oğlu olan Süleyman Aleyhiselâmın da, soyu, Ye-hûza b.Yâkub, b.İshak, b.İbrahim Aleyhisselâmlara dayanır.[1]
Süleyman Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:
Süleyman Aleyhisselâm; uzun boylu[2]
Beyaz tenli,
İri vücudlu,
Nurlu[3] ve güzel[4] yüzlü[5],
Büyük gözlü[6],
Çok saçlı idi. [7]
Beyaz elbise giyerdi. [8]
Süleyman Aleyhisselâmın Kral Ve Peygamber Oluşu Ve Bazı Faziletleri:
Süleyman Aleyhisselâma; Babası Dâvûd Aleyhisselâmın vefatından sonra, krallıkla birlikte, Peygamberlik de, verildi. [9]
Başka bir deyişle:
Babasının Peygamberliğine, krallığına[10], Hikmetine ve İlmine[11] vâris oldu. [12]
Süleyman Aleyhisselâm; krallıkta ve Kadılıkta, Babasından üstündü. Babası ise, Allâha ibâdette, oğlundan daha ileride idi. [13]
Gerek Dâvûd ve gerek Süleyman Aleyhisselâmların krallıkları, Keyhusrev b.Syavş´ün asrında idi. [14]
Süleyman Aleyhisselâm, daha on bir yaşında bir çocuk olduğu halde[15], akıl ve ilmin çokluğundan dolayı, Babası, bir çok işlerinde[16] onunla istişarede bulunurdu. [17]
Bir gece, bir davar sahibi, davarını, üzüm bağı (ekin) yanında yayarken, davar, sahibinin haberi olmadan[18], girdiği üzüm bağındaki üzüm salkımlarını yemiş, ha-rab etmişti. [19]
Ertesi günü, sabahleyin, bağ (ekin) sahibi ile davar sahibi, Dâvûd Aleyhisselâ-mın huzuruna çıktılar.
Bağ (ekin) sahibi:
"Bu kişi, davarını, geceleyin boşlayıp bağımın (ekinimin) içine düşürdü. Bağımdan (ekinimden) hiç bir şey bırakmayıp hepsini yok etti!" dedi.
Dâvûd Aleyhisselâm da, davarların, bağ (ekin) sahibine verilmesine hükmetti[20]:
"Git! Davarlar, senindir!" dedi, davarları, bağ (ekin) sahibine verdi.
Bunlar; Dâvûd Aleyhisselâmın, o zaman, on bir yaşında bulunan oğlu Süleyman Aleyhisselâma rastladılar.
Süleyman Aleyhisselâm, onlara:
"Aranızda, nasıl hüküm verdi " diye sordu.
Dâvûd Aleyhisselâmın verdiği hükmü, ona, haber verdiler. [21]
Süleyman Aleyhisselâm:
"Taraflar hakkında, bundan başkası, daha mülayim ve uygundu. [22]
İşinizi, ben, üzerime alsaydım, bundan başka türlü hüküm verirdim!" dedi.
Onun, bu sözünü, Dâvûd Aleyhisselâma haber verdiler.
Dâvûd Aleyhisselâm, Süleyman Aleyhisselâmı çağırıp ona:
"Sen, onlar arasında, bundan başka, nasıl hüküm verirdin [23]
Peygamberlik ve Babalık hakkı için, daha mülayim ve uygun olanı, bana haber ver!" dedi. [24]
Süleyman Aleyhisselâm:
"Ey Allah´ın Peygamberi! Bu hususta, bundan başka, hüküm verilebilir." dedi.
Dâvûd Aleyhisselâm:
"Ne gibi " diye sordu. [25]
Süleyman Aleyhisselâm:
"Davarları; kuzularından, yünlerinden -vesâir menfeatlarından- yararlanması için, bağ (ekin) sahibine teslim edersin!
Davar sahibi de, bağın (ekinin) eski mâmur haline gelinceye ve sahibine teslim edilinceye kadar, İslah ve imarına çalışır, sonra, davarları, sahibine iade eder!" dedi. [26]
Dâvûd Aleyhisselâm:
"Hüküm, senin verdiğin hükümdür!" dedi, ve buna göre, hüküm verdi. [27]
(Dâvûd Aleyhisselâmın devrinde) iki kadın, yanlarında kendilerinin iki oğlan çocukları bulunduğu halde, yolda giderlerken, kurt gelerek onlardan, birinin (büyük kadının) çocuğunu, hemen kapıp gider.
Bunun üzerine, (çocuğunu, kurt kapan büyük) kadın, eşi (küçük) kadına:
"Kurt, senin, çocuğunu, götürdü!" der.
Öbür kadın:
"Hayır! Kurt, senin çocuğunu, götürdü!" der.
Nihayet, bu iki kadın, muhakemelerini, Dâvûd Aleyhisselâma arz ederler.
O da, (kurtun kaptığı çocuğun, küçük kadına), sağ kalan çocuğun da, büyük kadına aid olduğuna hükmeder.
Bunlar, muhakemeden çıkıp Dâvûd Aleyhisselâmın oğlu Süleyman Aleyhisselâma giderler, Dâvûd Aleyhisselâmın verdiği hükmü haber verirler.
Süleyman Aleyhisselâm:
"Haydi, bana, bir bıçak getiriniz de, çocuğu, bunların arasında ikiye ayırayım!" deyince, küçük kadın:
"Aman, öyle yapma! Allah, sana rahmet etsin! Bu çocuk, o kadınındır!" der.
Bunun üzerine, Süleyman Aleyhisselâm, çocuğun, küçük kadına âid olduğuna hükmeder. [28]
Yüce Allah; Dâvûd Aleyhisselâma:
"Ey Dâvûd! Allah´ın, senden sonra, işe, Süleymanı memur kıldığını, kendisine beyan et!" diye Vahy edince, Dâvûd Aleyhisselâm:
"İlâhî! Bana lütufkâr olduğun gibi, Süleymana da, lutufkâr ol!" diye niyazda bulundu.
Yüce Allah; Dâvûd Aleyhisselâma:
"Süleymana de ki: o, bana, senin kul olduğu gibi, kul olsun da, ben de, ona, sana lutufkâr olduğum gibi, lutufkâr olayım!" diye vahy etti.
Dâvûd Aleyhisselâm, vefat ettiği zaman, Yüce Allah, Süleyman Aleyhisselâma: "Hacetini, benden dile!" diye Vahy buyurdu. Süleyman Aleyhisselâm:
"Benim kalbimi de, Babamın kalbi gibi, Sana karşı haşyet ve muhabbet taşır kılmanı dilerim!" diyerek niyazda bulundu.
Yüce Allah; onun kalbini, dilediği gibi, Allâha karşı haşyet ve muhabbet taşır kıld. [29]
Süleyman Aleyhisselâm; kral oluşundan, vefatına kadar, Yüce Allah´a karşı hu-şûundan dolayı, başını semâya kaldırmamıştır. [30] Son derece mütevazı (alçak gönüllü) idi. Miskîn (son derece fakir)lerin yanlarına varır, onlarla oturur: "Miskîn, miskînle oturur." derdi. [31]
Hurma yaprağından Zenbil örüp satar[32], elinin emeği ile geçinir[33], arpa ekmeği yerdi. [34]
Her ayın başında altı gün, ortasında üç gün, sonunda da, üç gün oruç tutardı. [35]
Süleyman Aleyhisselâm:
"Biz; yaşamanın, yumuşak olanını da, sert olanını da, denedik.
Onlardan, aşağı olanını, yeterli bulduk. [36]
İnsanlara verilmeyen şeyler, bize verildi. İnsanlara verilmeyen ilimler, bize verildi. Fakat, şu üç kelimeden: Öfke ve sükûnet halinde, Hilm (usluluk)den, Yoksulluk ve bolluk hâlinde, tutumluluktan,
Gizlide ve açıkta, Allah korkusundan daha üstün bir şey bulamadık!" demiştir. Süleyman Aleyhisselâmın, oğluna da:
"Ey oğulcuğum! Miskinlikle birlikte günah işlemek, ne kadar kötüdür! Hidâyetten sonra, dalâlete düşmek, ne kadar kötüdür! Kişinin, Rabb´ine ibadet edip dururken, ibâdeti bırakması ise, bundan daha kötüdür!" dediği de, rivayet edilir. [37]
Süleyman Aleyhisselâmın Kudüs´ü Ve Mescid-i Aksâ yı Yaptırışı:
Mescid-i Aksa; Peygamberimiz Aleyhisselâmın, Mîrac gecesinde uğramış olduğu[38], İlya = Beytülmakdis Mescididir. [39]
Eshab-ı kiramdan Ebû Hüreyre, Mescid-i Aksâ´ya[40] İiya Mescidi veya Bey-tülmakdis Mescid´i[41]
Eshâb-ı kiramdan Ebû Saîd´ülhudrî de: Beytülmakdis Mescidi der[42]
Dâvûd Aleyhisselâm, vefat edeceği sırada, Beytülmakdis Mescidini tamamlamasını, Süleyman Aleyhisselâma vasiyyet etmişti. [43]
Süleyman Aleyhisselâm; Kudüs şehrinin çevresine, enli, uzun, beyaz taşlarla hisar yaptırdıktan sonra[44], Hükümdarlığının dördüncü yılında Beytülmakdis´in yapısına başladı[45] ki, bu, Yüce Allâhın; çevresini mübarek kıldığını bildirdiği Mescid-i Aksa idi. [46]
Eshab-ı kiramdan Ebû Zerr´ülgıfârî der ki:
(Yâ Resûlallâh! Yer yüzünde ilk kurulan Mescid, hangisidir ) diye sordum.
Resûlullah Aleyhisselâm:
(Mescid-i Haram´dır!) buyurdu.
(Sonra, hangisidir) diye sordum.
(Mescid-i Aksâ´dır!) buyurdu.
(Bunların arasında ne kadar zaman vardır ) diye sordum.
(Kırk yıldır
Nerede namaz vakti gelirse, namazını, orada kıl! Orası da, bir mesciddir!) bu-yurdu." [47]
Bu Hadîs-i şerifin şerhinde, yetkili ilim adamları; ne İbrahim Aleyhisselâmın, Kabe´nin, ne de, Süleyman Aleyhisselâmın, Mescid-i Aksa´nın ilk yapıcısı olmadığı, ancak, nice asırlardan sonra, bunların, yenileyicileri oldukları, Hadîs-i şerif-de geçen kırk yıllık zamandan maksadın da, İbrahim Aleyhisselâm ile Mescid-i Aksa´nın yenileyicileri arasında bulunan Yâkub Aleyhisselâm arasında geçen zaman olduğu açıklanmıştır.
Filvaki,; Kabe, ilk defa Melekler tarafından yapıldığı, sonra, Âdem Aleyhisselâm, sonra, Âdem Aleyhisselâmın oğulları... en sonra da, İbrahim Aleyhisselâm tarafından yenilendiği gibi, Mescid-i Aksa´da, ilk defa Âdem Aleyhisselâm veya Melekler tarafından yapılmış, sonra, Sâm b.Nuh Aleyhisselâm, sonra, Yâkub, sonra, Dâvûd ve Süleyman Aleyhisselâmlar tarafından yenilenmiştir.[48]
Süleyman Aleyhisselâm; Mescid-i Aksa için, yerdeki mâdenlerden altun, gümüş ve yakut; denizden de, türlü inciler çıkarttırdı.
Sonra, ustalar hazırlattı.
Kestirdiği türlü taşları, ustalara yontturdu.[49]
Çam ve servi ağaçları getirtti. [50]
Ağaçlardan, biçilen tahtaları, sıra sıra dizdirdi.
Toplanan cevherleri, düzelttirdi ve süsletti. [51]
Mescid´in duvarlarını, beyaz, sarı ve yeşil taşlarla ördürdü,
Direğini, hâlis, billur taştan yaptırdı.
Tavanını, duvarlarını, inciler, yakutlarla, türlü kıymetli cevherlerle süsletti.
Mescid´in tabanına Fîrûzec (Safirus) denilen kıymetli taşlar döşetti.
O zaman, yer yüzünde, bu mâbedden daha süslüsü, daha güzeli ve parlağı yoktu.
Bu Mescid; gecenin karanlığını, dolunay gibi aydınlatırdı. [52]
İnsanlar, onun bir benzerini görmemişlerdi. [53]
Mûsâ Aleyhisselâmdan kalan Tâbût´ussekîne´yi de bu Beyt´ülmakdis´e koydurdu. [54]
Mescid´in köşelerinden bir köşesine de, Abanus bir Asa dikilmişti.
Bu Asa´ya, Peygamberlerin soyundan gelen çocuklardan birisi, dokunsa, ona, hiç bir zarar vermezdi.
Fakat, onlardan başkası, dokunsa, eli, yanardı. [55]
Süleyman Aleyhisselâm, Mescid´in yapı işinden boşaldığı zaman[56], Sahra´-nın üzerine bir kurban götürüp kesti ve:
"Ey Allâhım! Bana, bu mülk´ü saltanatı, Sen, bağışladın!
Üzerimdeki ihsan, Sendendir!
Sen, beni, yer yüzüne Halîfen yaptın!
Hamd, sana mahsustur.
Ey Allâhım! Bu Mescid´e giren kimse hakkında, benim, Senden dileğim şudur:
Buraya girip içinde halisane iki rekât namaz kılan kimse, anasından doğduğu gündeki gibi günahından çıkıp arınsın!
Buraya giren günahkâr, günahına tevbe etsin. Korkuya kapılanı, emniyete, güvenliğe kavuştur! Hasta olana, şifâ ver! Kıtlığa uğrayana, bolluk ve zenginlik ihsan et!
Duamı kabul buyurup dileklerimi ihsan ettiğin zaman, Kurban´ımın kabulünü, onun alâmeti kıl!" diyerek düa etti.
Bunun üzerine, gökten bir ateş indi. Şarkla garp arasını kapladı. Sonra, boynunu uzatıp,kurbanı yüklenerek göğe yükseltti.
Süleyman Aleyhisselâm, bundan sonra, İsrail oğullarının bilginlerini, Me.^´d-de topladı. Onlara, Mescid´in Allah için yapıldığını bildirdi. [57]
O günü de, Bayram edindi. [58]
Yeryüzünde, o günki Bayramdan daha büyük ve yemesi, içmesi, o günkünden daha bol bir Bayram edinilmemişti. Binlerce deve, sığır ve davar boğazlanmış[59] buna, on dört gün devam edilmişti. [60]
Süleyman Aleyhisselâm; Beytülmakdis´in, Mescid-i Aksa´nın yapımını tamamladıktan sonra, kendisi için de, bir Beyt (Mâbed) yapmıştı ki, bu da, Kamame kilisesi diye anılagelen ve Hıristiyanlarca Kuduste Ulu Kilise sayılan kilisedir. [61]
Mescid-İ Aksa Ve Sahranın Başlarına Gelenler:
Kudüs´ün, Buhtunnassar tarafından zabt ve tahribi sırasında Mescid-i Aksa da, yıkılmış, bir müddet sonra, Fars krallarından Behmen´in müsaadesiyle yeniden yapılan Beytülmakdis´i, Hirodos oğulları, Süleyman Aleyhisselâmın yaptığı şekilde ikmal etmişlerdi.
Fakat, Rum krallarından Titoş, onu, tekrar yıktırmış, yerine, ekin ektirmişti.
Rumların, Hıristiyanlığı kabullerinden sonra, Konstantin´in Annesi, Haç´ın gömüldüğü çöplükten Haçı çıkarttırarak, yerine, Kamame Kilisesi diye anılan Kiliseyi yaptırmış (ibn.Haidun-Tarih d,s.296-297), Yahudilerin Kıblesi olan Sahra´yı da, onların yaptıklarına ceza olmak üzere, süprüntülük yaptırmak suretiyle akıllarınca ÖC almak İStemİŞ[62], Sahra, Hz.Ömer´in, Kudüs´ü fethine kadar, böylece, süprüntülük ve çöplük olarak
kalmıştı.[63]
Hz.Ömer, Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâmın İsrâ gecesinde Beytül-makdis´e girmiş olduğu yerden girip Davud Aleyhisselâmın Mihrabında iki rekât Tahiyyetülmescid kıldı.
Ertesi günü, orada sabah namazını da, Müslümanlara kıldırdı.
Birinci rekâtta Sad sûresini okuyup secde etti, Müslümanlar da, kendisiyle birlikte secde ettiler.
İkinci rekâtta İsrâ (Benî İsrail) sûresini okudu.
Sonra, Sahra´ya vardı. Kâ´bul´ahbar´dan, onun yerini göstermesini istedi.
Kâ´b´ulahbar, arka tarafı işaret edince, Hz.Ömer: "Sen, Yahûdiye benzedin! Yahudiliğe özendin!" dedi.
Sonra, Sahra´dan, toprakları, Ridasının ve kaftanının etekleriyle taşımağa başladı. Müslümanlar da, kendisiyle birlikte böyle yaptılar.[64]
Sahra´nın üzeri, toprak ve süprüntülerden temizlenince, üzerine, Kır Mescidi tarzında bir Mescid yapıldı.
tmevi Vteüitelef möen» e^iıö ´D.NDö.tiiTneiiK-, Nıescıtn Vıatam, \$ıesütw \*«8ae>»s >»e Dımaşk Mescidi hakkında yaptığı gibi, duvarlarını yükseltmek ve sağlamlaştırmak suretiyle, onun da, imarına himmet edip adını hayırla andırdı.
Hicrî beşinci yüz yılda Müslümanların, Mısır, Şam ve Hicaz ülkelerindeki hâkimiyetlerinin zayıflamasından yararlanan Haçlılar, Şam taraflarıyla Kudüs´ü ellerine geçirince, Sahra Mescidini yıkıp yerine, büyük bir kilise yapmışlar[65], kubbesinin başına da, altundan, kocaman bir Haç takmışlardı.[66]
Kudüs, böylece, doksan iki yıl, Hıristiyanların elinde kaldı.[67]
Hicrî beşinci asrın sonlarına doğru, İslam Mücahidlerinden Salahaddin-i Eyyû-bî, Haçlılarla savaşa savaşa, Şam taraftarıyla Kudüs´ü, onların ellerinden kurtardı. [68]
Müslümanlar, Sahra kubbesinin üzerine çıkıp büyük altun Haçı sökerek yere düşürdükleri zaman, Hıristiyanların üzüntülerinden kopardıkları çığlıklarla, Müslümanların sevinçlerinden getirdikleri Tekbirlerle yerler sarsıldı [69]
Mescid-i Aksa, içindeki Haçlardan, Çanlardan, Ruhbanlardan, dolaşan domuzlardan, içindeki, dışındaki bütün pisliklerden temizlendi. İslâm devrinde olduğu hale getirildi.
Mü´min ve Müslümanlar Mescid-i Aksâ´nın içine girdiler. Ezanlar, okundu. Kur´ân-ı Kerim tilâvet olundu. Yerlere sergiler serildi. Direklere kandiller asıldı.[70] Halebde yapılmış olan Kıymetli Minber de, getirilip yerleştirildi[71]
O güne kadar ziyaretçilere örtülü, kapalı bulundurulan Sahra da, önce, temiz su ile, sonra da, gül suyu ve miskle yıkanarak ziyaretçilerin gözleri önüne serildi.[72]
Salahaddin-i Eyyûbî, Hıristiyanların, Sahra üzerinde yaptıkları ve övündükleri büyük kiliseyi de, yıktırıp yerine, bugün mevcud olan Sahra Mescidini yaptırdı.[73]
İkinci cuma namazını da, Müslümanlarla birlikte orada kıldı.
Mescid-i Aksâ´nın imarı için hiç bir fedakârlıktan geri durmadı.[74]
Allah, ondan razı olsun![75]
Süleyman Aleyhisselâmın Saltanat Ve Fütuhatı:
Süleyman Aleyhisselâm; kendisinden başka hiç kimseye lâyık olmayan bir mülk ve saltanat vermesini, Rabb´ından dilemişti.
Yüce Allah, duasını kabul edip onu da, kendisine verdi.[76] İnsanları, cinleri, kuşları ve rüzgârı, ona, uysal kıldı. [77]
Meclisine gitmek üzre, evinden çıktığı zaman, kuşlar, onun başının üzerinden ayrılmazlar, Meclisine vardığı zaman da, insanlar ve cinler, kendisine kıyam eder, Serir´ine oturuncaya kadar, ayakta dururlardı. [78]
Çok savaşçı idi. Savaşmaktan, oturmağa vakit bulamazdı. [79]
Yer yüzünün ne tarafında bir kral bulunduğunu, işitse, hemen gidip onu, ye-ner ve kendisine, boyun eğdirirdi.
Savaşa çıkmak istediği zaman, askerlerine emreder, tahtadan bir ulaştırma Döşeği (Uçağı) yapılır[80], o tahta Döşeğin üzerine de, kendisinin tahta Serîr´i, yerleştirilirdi.
Savaş erleri, savaş araçlarını ve savaş hayvanlarını da, bindirdikten sonra, şiddetle esici rüzgâra emreder, rüzgâr da, bu tahta uçağın altına girip onu, yerden kaldırınca, Süleyman Aleyhisselâm, nereye gitmek isterse, kendilerini, oraya götürmesini, yumuşak ve mülayim esen yel´e, emrederdi.
O da, tahta uçağı götürürken, o kadar yumuşak eserdi ki, üzerinden geçip gittiği tarlanın ekinlerini bile kımıldatmazdı.
Sebe´ sûresinin on ikinci âyetinde açıklandığı gibi, rüzgârın sabahı ve akşamı, birer aylık yoldu.´[81]
İbn.İshak (85-151 Hicrî), der ki:
"Bana, Dicle taraflarından bir konak yerinde konaklayan bir zat, orada, Süleyman Aleyhisselâmın Eshabından, ya bir cin, ya da, bir insan tarafından yazılmış bir yazı bulduğunu ve o yazıda:
"Biz, buraya konduk. Hiç bir şey bina etmedik. Amma, burayı, bina edilmiş bulduk.
Sabahleyin, Istahr´dan hareket etmiştik.
Biz, buradan da, inşâallah, akşamleyin kalkıp Şam´da geceleyeceğiz! demiştik." diye yazılı olduğunu, anlattı."[82]
Süleyman Aleyhisselâm, Şam´dan Irak´a kadar olan yerleri fethetti. Horasan´ı da, bu yerlere kattı. Belh şehrine indi. Orası, bundan önce kurulmuştu. Oradan dönüp Irak´a indi.
Keyhüsrev, Süleyman Aleyhisselâmın, Irak toprağına indiğini işitince korktu. Üzüntüsünden, zayıfladı. Çok geçmeden de, öldü.
Süleyman Aleyhisselâm, Iraktan, Merv´e ilerledi.
Sonra, Belh´a vardı.
Belh´dan, Türk beldelerine, ansızın baskın yaptı.
Oradan, Çin beldelerine geçti.
Sonra, doğudan, sağlayarak deniz sahili yoluyla Kındıhar´a geldi.
Oradan Keşker´e ilerledi.
Sonra, Şam´a döndü, ve Tedmür´e kavuştu. Orası, kendisinin vatan edindiği yer´di.[83]
Rüzgâr; Allah´ın emriyle, Süleyman Aleyhisselâmın, istediği yere gidiş ve gelişini sağlamakla kalmaz, aynı zamanda, herkesin konuştukları şeyleri de, ona, iletir, haber verirdi. [84]
Süleyman Aleyhisselâm, bir gün, rüzgâra binerek bir ekincinin üzerinden geçip giderken, ekinci başını kaldırdı. Ona, baktı, ve:
"Dâvûd Hanedanına büyük bir mülk ve saltanat verilmiştir!" dedi.
Rüzgâr, onun, bu sözünü, Süleyman Aleyhisselâmın kulağına eriştirince, Süleyman Aleyhisselâm, yere indi ve ekincinin yanına vardı. Ona:
"Ben, senin söylediğin sözü işittim ve senin yanına, ancak, güc yetiremeyece-ğin şeyi temenni etme! demek için indim.
Allah´ın, senden kabul edeceği bir tek teşbih, Dâvûd Hanedanına verilen şeylerden daha hayırlıdır!" dedi.
Bunun üzerine, ekinci, Süleyman Aleyhisselâma:
"Sen, benim üzüntümü giderdiğin gibi, Allah da, senin üzüntünü, gidersin!" dedi. [85]
Süleyman Aleyhisselâm; ordusu ile, Karınca vadisine geldikleri zaman, bir karınca:
"Ey karıncalar! Yuvalarınıza, giriniz!
Sakın, Süleyman ve ordusu, sizi -bilmeyerek- kırmasın!" demişti.
Süleyman Aleyhisselâm, onun bu sözünden, gülercesine gülümsedi de,
"Ey Rabb´im! Bana ve ana ve babama lütfettiğin nimetine şükretmemi ve (geri kalan ömrüm içinde) Senin razı olacağın iyi (işler) yapmamı, bana ilham et!
Rahmetinle beni de, (Cennette) Salih kullarının arasına idhal et!" dedi. [86]
Rivayete göre: Süleyman Aleyhisselâm, karıncanın söylediğini, işittince, üzerine, indi ve:
"Onu, bana getiriniz!" dedi.
Getirdiler.
Süleyman Aleyhisselâm, ona:
"Sen, ne için karıncaları, sakındırdın
Benim, zâlim olduğumu mu işittiniz
Yoksa, benim, adaletli bir Peygamber olduğumu mu bilemediniz
Ne için onlara:
"Sizi, Süleyman ve ordusu kırmasın! dedin " diye sordu.
Karınca:
"Ey Allah´ın Peygamberi! Sen, benim sözümdeki (Onlar, bilmeden) kaydını işitmedin mi
Bununla beraber, benim, can kırma sözümden maksadım, ancak, kalblerin kırılması idi.
Senin bir şey vermeni temenni edip fitneye düşmekten, sana bakmakla meşgul olup Allah´ı Teşbih etmekten geri kalmaktan korktum!" dedi.
Süleyman Aleyhisselâm:
"Bana, öğüt ver!" dedi.
Karınca:
"Babana, Dâvûd isminin ne için konulduğunu, biliyor musun " diye sordu.
Süleyman Aleyhisselâm:
"Hayır! Bilmiyorum!" dedi.
Karınca:
"O, kalb yarasını, tedavi etsin diye verildi!" dedi.
"Sana, Süleyman isminin ne için konulduğunu, biliyor musun " diye sordu.
Karınca:
"Göğsüne selâmet verilinceye kadar dayanasın ve Baban Davud´a erişmeye müstehak olasın diye verilmiştir!" dedi.
Sonra da:
"Yüce Allah´ın, sana, rüzgârı, ne için uysal kıldığını, biliyor musun " diye sordu.
Süleyman Aleyhisselâm:
"Hayır! Bilmiyorum!" dedi.
Karınca:
"Dünyanın tümünün, esen, gelip geçen bir Yel´den ibaret bulunduğunu sana haber vermek için!" dedi.
Süleyman Aleyhisselâm, karıncanın sözlerine hayrette kalarak gülercesine gülümsedi ve Nemi sûresinin on dokuzuncu âyetinde açıklanan duasını tekrarladı.[87]
Süleyman Aleyhisselâm, halkı, yağmur duasına çıkarmıştı.
Orada bir karınca kafasının üzerine yatıp ayaklarını, semaya kaldırmış ve:
"Ey Allâhım! Ben, Senin yaratıklarından bir yaratık´ım.
Sen, bizi, yağmurunla sulasan da, Sen, bizi, kuraklıktan helak etsen de, biz,
Senin rızkından müstağnî değiliz!" diyordu. Bunun üzerine, Süleyman Aleyhisselâm; halka:
"Geri dönünüz! Siz, sizden başkasının düasıyla yağmura kavuşturuldunuz!" dedi. [88]
Ölüm Meleği, bir gün, Süleyman Aleyhisselâmın yanına girip yanında oturanlardan, bir adama, uzun uzun bakmış durmuştu.
Ölüm Meleği çıkıp gittiği zaman, adam, Süleyman Aleyhisselâma:
"Kim bu " diye sordu.
Süleyman Aleyhisselâm:
"Ölüm Meleğidir!" dedi.
Adam:
"Onun, bana, bakışı, sanki, beni öldürmek istiyor gibiydi!" dedi.
Süleyman Aleyhisselâm ona:
"Peki, şimdi, benim, sana ne yapmamı istiyorsun " diye sordu.
Adam:
"Beni, rüzgâra bindirmeni ve Hindistana bıraktırmanı, istiyorum!" dedi.
Süleyman Aleyhisselâm, rüzgârı çağırdı. Adamı, onun üzerine bindirip Hindistana bıraktırdı.
Bundan sonra, Ölüm Meleği, Süleyman Aleyhisselâmın yanına geldi. Süleyman Aleyhisselâm, ona:
"Sen, yanımda oturanlardan, bir adama, niçin uzun uzun bakmıştın " diye sordu. Ölüm Meleği:
"Ben, onun ruhunu, Hindistan´da almakla emrolunduğum halde, kendisinin, senin yanında bulunuşuna hayret etmiştim." dedi.[89]
Süleyman Aleyhisselâmın Hacca Gidişi, Sebe´ Kraliçesini Müslüman Ve Mağ-Rib Beldelerini Fethedişi: Başa Dön
Süleyman Aleyhisselâm; İlya = Kudüs Mescid´inin yapımından boşaldıktan sonra, Tihâme yolunu tuttu.
Allah´ın Beyt-i Haramını, Tavaf etti ve ona, örtü örttürdü. Onun yanında kurban kestirdi.
Orada, yedi gün oturduktan sonra, San´â´ya ilerledi. Sebe´ kraliçesinin Müslüman olmasını sağladı.
Şam´a, döndü.
Mağrib beldelerine, Endelüs, Tanca, Franca, Ifrikıye ve Ken´an b.Ham, b.Nûh Aleyhisselâm oğullarının beldelerinden olan taraflarına hâkim olan Zorba kralı yenip kendisini, bir olan Allah´a imana ve putları bırakmağa davet etti. Küfründe, direnince, öldürdü. [90]
Kur´ân-ı Kerimin Süleyman Aleyhisselâm Hakkındaki Açıklaması:
"Süleyman´a da, rüzgârı, (Müsahhar kıldık)ki, sabahı bir ayflık yol), akşamı, bir ay(lık yol)du.
Erimiş bakır mâdenini, ona, sel gibi akıttık.
Onun önünde -Rabbinin izniyle- iş gören bazı cinler de, vardı.
İçlerinden, kim bizim emrimizden ayrılıp saparsa, ona, çılgın azabdan tattınrdık.
O, kalelerden, heykellerden, büyük havuzlar gibi çanaklardan, sabit sabit kazanlardan, ne dilerse, kendisine yaparlardı.
Ey Dâvûd Hanedanı! Siz, (Allah´a) şükür için çalıştınız!
Kullarımdan (hakkıyle) şükreden, azdır. [91]
"Andoisun ki: biz, Dâvûd´a ve Süleyman´a i\im vermişizdir.
(Bundan dolayı) onlar:
"Bizi, Mü´min kullarının bir çoğundan üstün kılan Allah´a hamd olsun!" dediler.
Süleyman, Davud´a, mirasçı oldu.
(Süleyman):
"Ey insanlar! Bize, kuşların dili öğretildi.
Bize, her şeyden verildi.
Şüphesiz ki: bu, apaçık bir üstünlüğün ta kendisidir!" dedi.
Süleyman´ın, cinlerden, insanlardan, kuşlardan orduları toplandı.
İşte, bütün bunlar, (onun tarafından) zabt ve idare ediliyorlardı.
Hattâ, Karınca vadisi üzerine geldikleri zaman (dişi) bir karınca:
"Ey Karıncalar! Yuvalarınıza giriniz!
Sakın, Süleyman ve ordusu -kendileri, bilmeyerek- sizi kırmasın!" dedi.
(Süleyman) onun bu sözünden gülercesine gülümsedi de:
"Ey Rabb´im Bana ve Ana ve Babama lütfettiğin nimetine şükr etmemi ve (geride kalan ömrüm içinde) Senin razı olacağın iyi (işler) yapmamı, bana, ilham et!
Rahmetinle beni de (Cennette) sâlih kulların arasına idhal et!" dedi.
(Süleyman) kuşları araştırıp:
"Hüdhüd´ü, neye görmüyorum
Yoksa, gaiblerden mi (oldu)
Onu, her halde çetin bir azaba uğratacağım!
Yâhud, onu, mutlaka, kestireceğim, ya da, bana, açık ve kat´îbir Burhan getirir!" dedi.
Derken, (Hüdhüd) çok geçmeden geldi:
"Ben, senin muttali´ olmadığın bir (hakîkat)a vâkıf oldum: Sebe´den, Sana, çok doğru (ve mühim) bir haber getirdim.
Hakikat, orada, bir kadını, onlara hükümdarlık eder buldum.
Kendisine, her şey verilmiştir.
Onun, bir de, çok büyük bir Taht´ı var.
(Gerek) onu, (gerek) kavmini, Allah´ı bırakıp güneşe secde ediyorlarken buldum (gördüm).
Şeytan, onların yaptıklarını, süslemiş te, kendilerini yoldan alıkoymuş (saptırmış) Onun için, onlar doğru yola giremiyorlar.
(Bunu) göklerdeki ve yerdeki her gizliyi (meydana) çıkaran, (kalblerinde)ne gizliyorlar, ne açıklayorlarsa, (hepsini) bilen Allâha secde etmesinler diye (yapıyorlar)
Allah, O´dur ki, O, büyük Arş´in Sahibi olan ve O, kendisinden başka hiç bir İlâh bulunmayandır." dedi.
(Süleyman):
"Bakalım doğru mu söyledin, yoksa, yalancılardan mı oldun
Şu mektubumu götür, onu, kendilerine bırak!
Sonra, onlardan biraz çekil de, bak, neye dönecekler (Ne cevap verecekler ) dedi.
(Sebe´ kıraliçesi):
"Ey İleri gelenler! Hakikat, bana, çok şerefli bir mektup bırakıldı ki, o, Süleyman-dandır ve o, hakfkatan, Rahman ve Rahfm olan Allâhın adiyle.
Bana karşı, baş kaldırmayınız!
Müslümanlar olarak bana geliniz!" diye (yazılmıştır)
Ey ileri gelenler! Bana, (bu) işim hakkında bir rey veriniz!
Siz, huzurumda bulununcaya kadar, ben, hiç bir işte kat´î(bir hüküm sahibi) olamadım. " dedi.
"Biz, güc, kuvvet sahihleri, çetin savaş erbabıyız. Emir, sana âiddir.
Bak, sen, ne emredeceksin." elediler. (Kraliçe):
Şüphesiz ki: hükümdarlar, bir memlekete girdikleri zaman, orasını, perişan ederler.
Halkından, şerefli olanları, hor ve hakir kılarlar. Bunlar da, böyle yapacaklardır.
Ben, onlara, bir hediye göndereyim, de, Elçiler, ne (cevap) ile dönecek bakayım " dedi.
Bunun üzerine, vaktâ ki, (o gönderilen heyet) Süleymana geldi.
(Süleyman):
"Siz, bana, mal ile yardım mı ediyorsunuz!
İşte, Allah´ın, bana verdiği (nimetler ki, onlar) size verdiğinden daha çok hayırlıdır.
Belki, siz, hediyenizle böbürlenirsiniz.
(Ey elçi heyet başkanı!) dön onlara!
And olsun ki önüne geçemeyecekleri ordularla onlara gelir, onları, hor ve hakir oldukları halde, oradan çıkarırım!" dedi.
(Süleyman, kendi maiyetindekilere de) ey ileri gelenler! Onun (Belkısin) Tahtını, kendilerinin, bana, Müslüman olarak gelmelerinden önce, hanginiz bana, getirir " dedi.
Cinden bir İfrit:
"Sen, Makamından kalkmadan, ben, onu, sana getiririm!
Ben, buna karşı, her halde, güvenilecek bir güce mâlikim!" dedi.
Nezdinde Kitabdan bir ilim bulunan (Âsaf b.Berhıya):
"Ben, gözün, sana dönmeden (gözünü yumup açmadan) önce, onu, sana getiririm!" dedi.
Vaktâ ki (Süleyman), onu (Tahtı) yanında durur bir halde gördü: "Bu, Rabbımın fazi (ve lutf´undan)dır.
Şükür mü edeceğim, yoksa, nankörlük mü edeceğim, beni, imtihan ettiği içindir (bu).
Kim şükr ederse, kendi yararınadır, kim de, nankörlük ederse, şüphe yok ki Rab-bım (onun şükründen) tamamen müstağnidir.
(Hem O) Hakkıyle kerem sahibidir." dedi.
(Süleyman):
"Onun Tahtını, bilinmez bir şekle getiriniz.
bakalım (tanımaya) muvaffak olacak mı, yoksa, muvaffak olamayacaklardan mı olacak " dedi.
Artık (Belkıs) gelince, ona: "Senin Taht´ın böyle mi idi " denildi. (Belkıs):
"Sanki, bu, odur!
Ondan önce de, bize ilim verilmişti, ve biz, Müslüman olmuştuk! dedi. (Hayır!) Onun, Allah´ı bırakıp tapmakta devam ettiği şey, kendisinin İslâmiyeti)ne mani olmuştu.
Hakıkatta, o kâfirler gürûhundandı.
Ona:
"Köşk´e, gir!" denildi.
(Belkıs) onu, görünce, derin bir su sandı.
İki ayağını aç(ıp sıva)dı.
(Süleyman):
"O, hakîkatan, sırçadan yapılmış, düzeltilmiş (ve şeffaf) bir açıklıktır." dedi.
(Belkıs)
"Ey Rabb´ım! Hakikat, ben, kendime yazık etmişim.
Süleyman´ın maiyetinde, âlemlerin Rabb´ı olan Allâha teslim oldum (Müslüman oldum) dedi. [92]
Süleyman Aleyhisselâmın Vefatı:
Süleyman Aleyhisselâm; ibâdet için [93], bazan bir yıl, iki yıl,
Bazan bir ay, iki ay,
Bazan da, bundan daha az veya çok müddet, Beytülmakdis´te tek başına kalırdı.
Kendisinin yeyeceği, içeceği de, oraya götürülürdü.
Vefatıyle neticelenen son defaki kalışında da, yiyeceği, içeceği götürülüp yanına konulmuştu. [94]
Süleyman Aleyhisselâm, böyle yalnız başına kalmayı âdet edindiği Beytülmakdis´te namaz kılarken[95], hiç bir gün olmazdı ki, sabaha çıksın da, orada, bir ağaç bitmemiş olsun! [96]
Başka bir deyişle: hiç bir namaz kılmazdı ki, önünde, bitmiş bir ağaç bulunmasın. [97]
Süleyman Aleyhisselâm, namazgahında, namaza durduğu zaman[98], önünde bitmiş olan ağacı görünc[99], yanına varır[100], ona:
"Senin ismin nedir " diye sorar, ağaç ta:
"İsmim şöyle! şöyle!" derdi.
Süleyman Aleyhisselâm, ona:
"Sen, ne şey içinsin " diye sorar,
Oda:
"Şunun, şunun için!" derdi. [101]
Kesilecek bir ağaçsa, Süleyman Aleyhisselâm, emreder, o ağaç, kesilirdi. [102]
Eğer, o ağaç, dikilmek için, bitmişse[103], onun üzerine:
"Filan yere, şöyle şöyle dikilecektir!" diye yazılı[104] dikilirdi. [105]
Eğer, biten ağaç, deva için, bitmiş olur[106]:
"Şu derde, şu derde deva için, bittim!" derse[107], onun üzerine:
"Şu derde, şu derde devadır!" diye[108] yazılır[109] ve onun için gereği, ya-pılırdı. [110]
İşte, Tıb fennindeki nebatla tedavî, bunun üzerine kurulmuştur[111]
Süleyman Aleyhisselâm, bir gün, namaz kıldığı sırada, önünde bir ağacın bitmiş olduğunu, gördü. [112] Ona:
"Senin ismin nedir " diye sordu.[113] Ağaç:
"Harrub![114] Harnub! [115] Harnûbe! [116] Ben, Harrûbe´yim!" dedi. [117]
Süleyman Aleyhisselâm, ona:
"Sen, ne şey içinsin " diye sordu.
Ağaç:
Ben, şu Mescidi harabetmek için´im! dedi. [118]
Süleyman Aleyhisselâm:
"Ben, sağ iken, Allah, bu Mescidi, harap etmeyecektir!
Demek, benim ölümüm ve Beytülmakdis´in harap oluşu, senin yüzündendir hâ!" dedi ve hemen, onu söktü. [119] Kendisine aid bahçeye dikti. [120]
Süleyman Aleyhisselâm; dayanmak için, Harrûbe ağacından, kendisine bir Asa yontturdu. [121]
Süleyman Aleyhisselâm, bir gün, Ölüm Meleğine:
"Benim ruhumu, almak istediğin zaman, bana, bildir!" demişti.
Ölüm Meleği:
"Ben, bunu, senden daha iyi biliyor değilim!
Bu bilgi; ancak, bana bırakılacak ve içinde, ölecek kimsenin ismi anılacak yazıda bulunur. [122]
İçinde isimler bulunan kitab ise, bana, ancak, Arş´ın altında olduğum zaman bırakılırdır." dedi. [123]
Süleyman Aleyhisselâm, Ölüm Meleğine:
"Öyle ise, sana, benim hakkımda emir verildiği zaman, bana, bildir!" dedi. [124]
Nihayet, bir gün, Ölüm Meleği gelip:
"Ey Süleyman! Senin hakkında, bana emir verilmiş bulunuyor!
Senin, azıcık bir vaktin kaldı!" dedi.
Süleyman Aleyhisselâm, sabahleyin, köşküne girdi. Kapıları, kilitlemelerini emr ve halkı, yanına girmekten men etti.
Sonra, eline Asasını alıp koltuğunun altına yerleştirdi, ve ayakta ona dayanarak ülkesine doğru bakınca, güzel yüzlü, üzerinde beyaz elbise bulunan bir genç adam gördü.
Genç adam, köşkün bir tarafından, kendisinin yanına giriverdi.
"Esselâmü aleyke yâ Süleyman!" diyerek selâm verdi.
Süleyman Aleyhisselâm:
"Ve aleykesselâm!
Sen, benim iznim olmadan, bu köşke nasıl girdin !
Ben, herkesi, buraya girmekten men etmiştim.
Kapıcılar, Perdedarlar, seni, men etmedi mi
Sen, benim iznim olmadan, köşküme girdiğin zaman, benden, korkmadın mı " dedi.
Genç adam:
"Ben, o kimseyim ki: bana, ne Perdedarlar, ne Kapıcılar mâni olabilirdir, ne de, ben, krallardan korkarım!
Hem ben, bu köşke, izinsiz girmiş de, değilim!" dedi.
Süleyman Aleyhisselâm:
"Senin buraya girmene kim izin verdi " diye sordu.
Genç adam:
"Rabb´ım!" dedi.
Süleyman Aleyhisselâm, onun Ölüm Meleği olduğunu, anlayınca, ürperdi.
"Demek, sen, Ölüm Meleğisin!" dedi.
Ölüm Meleği:
"Evet!" dedi.
Süleyman Aleyhisselâm:
"Ne için geldin " diye sordu.
Ölüm Meleği:
"Senin ruhunu kabz edeceğim!" dedi.
Süleyman Aleyhisselâm:
Ey Ölüm meleği! Ben, bu gün, adamlarımı, yanıma toplayıp onlardan, beni, neşelendirmelerini ve bana, tasa verecek bir şey işittirmemelerini istemiştim!" dedi.
Ölüm Meleği:
"Ey Süleyman! Sen, ancak, seni neşelendirecek, içinde sana tasa verici bir şey bulunmayan bir günü yaşamak istiyorsun!
Halbuki, böyle bir gün, dünyada yaratılmamıştır.
Rabbının hükmüne razı ol!
Çünki, bu, reddine asla çâre olmayacak bir hükümdür!" dedi.
Süleyman Aleyhisselâm:
"Öyle ise, emrolunduğun gibi, vazifeni, yerine getir!" dedi.
Bunun üzerine, Ölüm Meleği; Süleyman Aleyhisselâmın ruhunu, kendisi ayakta, Asasına dayanmış olduğu halde, kabz etti. [125]
O zaman, Süleyman Aleyhisselâm, elli küsur yaşında[126], elli iki yaşında[127] veya elli üç yaşında idi. [128]
Ona ve gönderilen bütün Peygamberlere selâm olsun!
Süleyman Aleyhisselâmın vefat ettiğini, cinler, şeytanlar, bir yıl anlayamadılar.
Süleyman Aleyhisselâmın dayandığı Asayı, ağaç kurdunun, içinden yeyip zayıflattığı ve Süleyman Aleyhisselâm, yere yıkıldığı zaman, cinler ve şeytanlar, onun vefat ettiğini anladılar. [129]
Bu husus Kur´ân-ı kerimde şöyle açıklanır:
"Sonra, biz, ona ölüm hükmünü infaz edince (dayandığı) Asasını, yemekte olan ağaç kurdundan başka bir şey, bunun ölümünü, onlara göstermedi.
Bu suretle yere kapanıp yıkıldığı zaman, besbelli oldu ki, eğer, cinler, gaybı bilmiş olsalardı, öyle horlayıcı bir azab (meşakkatli işler) içinde kalıp durmazlardı. [130]
Süleyman Aleyhisselâmın Kabri:
Rivayete göre: Süleyman Aleyhisselâm, Babası Dâvûd Aleyhisselâmın kabrinin yanına gömülmüştür. [131]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] ibn.Sa´d-Tabakat c.1,s.55.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/205.
[2] ibn.Asâkir-Tarih C.6.S.253.
[3] Taberî-Tarih c.1,s.253, Sâiebî-Arais s.293. ibn.Asâkir-Tarih c.6,s.257, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.229.
[4] ibn.Asâkir-Tarih C.6.S.229.
[5] Taberî-Tarih c.1,s.253, Sâlebî-Arais s.293, ibn.Asâkir-Tarih c.6,s.257. ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.229.
[6] ibn.Asâkir-Tarih c.6,s.257.
[7] Taberî-Tarih c.!,s.253, Sâlebî-Arais s.293, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.229.
[8] Taberî c.1,s.253, Salebi s.293, ibn.Asâkir c.6,s.257, İbn.Esîr c.1,s.229.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/205.
[9] Taberî-Tarih c.1,s.252.
[10] Sâlebî-Arais s.292, ibn.Esîr-Kâmil C.1.S.228, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.18.
[11] Sâlebî-Arais s.292, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.228.
[12] Sâlebî-Arais s.292, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.228, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.18.
[13] Sâlebî-Arais s.292.
[14] Dîneverî-El´ahbar s.20.
[15] Sâlebî-Arais s.289, Nesefî-Medarik c.3,s.85.
[16] Sâlebî-Arais s.293.
[17] Sâlebî-Arais s.293, İbn.Asâkir-Tarih c.6,s.253, ibn.Esîr-Kâmil C.1.S.229.
[18] Sâlebî-Arais s.289.
[19] Taberî-Tarih c.1,s.253, Hâkim-Müstedrek c.2,s.588, Sâlebî-Arais s.289, İbn.Asâkir-Tarih C.6.S.254, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.229, Ebülfida-Tefsir c.3,s.186.
[20] Taberî-Tarih c.1 ,s.253, Hâkim-Müstedrek C.2.S.588, Sâlebî-Arais s.289, ibn.Esîr-Kâmil c.1 ,s.228, Ebülfida-Tefsir c.3,s.186..
[21] Sâlebî-Arais s.289.
[22] Sâlebî-Arais s.290, Nesefî-Medarik c.3,s.85.
[23] Sâlebi-Arais s.289-290, Ebülfida-Tefsir c.3,s.186.
[24] Sâlebî-Arais s.290
[25] Taberî-Tarih c.1,s.253, Hâkim-Müstedrek c.2,s.588, İbn.Asâkir-Tarih c.6,s.254
[26] Taberî-Tarih c.1,s.253, Hâkim-Müstedrek c.2,s.588, Sâlebî-Arais s.288-289, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.229, Nesefî-Medarik c.3,s.85, Ebülfida-Tefsir c.3,s.85.
[27] Sâlebî-Arais s.290, Nesefî-Medarik c.3,s.85.
[28] Ahmed b.Hanbel-Müsned C.2.S.322, 340, Buharî-Sahih c.4,s. 136-137, Nesaî-Sünen c.8,s.235-236, Ebülfida-Tefsir C.3.S.187.
[29] İbn.Asâkir-Tarih C.6.S.257.
[30] İbn.Ebî Şeybe-Musannef C.13.S.206.
[31] Sâlebî-Arais s.293.
[32] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.115, İbn.Asâkir-Tarih c.2,s.361.
[33] ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.23O.
[34] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.115.
[35] Hâkim-Müstedrek c.2,s.596.
[36] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.2O5, Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.51, Ebû Nuaym-Hilyetülevliya c.4,s.118, İbn.Asâkir-Tarih c.6,s.271.
[37] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.51-53.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/205-209.
[38] isra: 1
[39] İbn.ishak-Kitabülmübteda velmeb´as c.),s.274
[40] Müslim-Sahih c.2,s.1O14
[41] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.6,s.7 , Müslim-Sahih c.2,s.1O15
[42] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.3,s.45,53
[43] Taberî-Tarih c.1,s.252, Sâlebî-Arais s.308, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.228
[44] Salebi-Arais s.308, ibn.Esir Kâmil c.1,s.228
[45] Salebi-Arais s.328, Muhiddin b.Arabi-Muhadara c.1,s.134, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.32
[46] Mes´udî-Murucuzzeheb c.1,s.57, Sâlebî-Arais s.308
[47] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.5,s.15O, Buharî-Sahih c.4,s.117, Müslim-Sahih c.1,s.37O, İbn.Mace-Sünen c.1,s.248, Nesai-Sünen c.2,s.32
[48] ibn.Hacer-Fethuibârî c.6,s.290-291.
[49] Sâiebî-Arais s.308.
[50] Yâkubî-Tarih c.1,s.58.
[51] Sâlebî-Arais s.308-309.
[52] Sâlebî-Arais s.310.
[53] Dîneverî-El´ahbar s.21.
[54] Yâkubî-Tarih c.1,s.58.
[55] Sâlebî-Arais s.310.
[56] Sâlebî-Arais s.328, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar c 1 s 134.
[57] Sâlebî-Arais s.310
[58] Yâkubî-Tarih c.1,s.56, Sâlebî-Arais s.310
[59] Sâlebî-Arais s.310
[60] Yâkubî-Tarih c.ı,s.58.
[61] Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.57-58..
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/209-212.
[62] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.7,s.56, İbn.Haldun-Tarih c.1,s.297.
[63] İbn.Haldun-Tarih c.1,s.297.
[64] Ebülfida-Elbidaye vennihayec.7,s.55-56.
[65] İbn.Haldun- c.ı!s.297.
[66] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.551.
[67] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c,12,s.323.
[68] İbn.Haldun-Tarih c.1,s.297.
[69] ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.551.
[70] Ebüifida-Eibidayevennihayec.i2,s.324-325.
[71] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.551-552, Ebülfida-Elbidaye c.12,s.326
[72] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.12,s.324.
[73] İbn.Haldun-Tarih c.1,s.297.
[74] ibn.Esîr-Kâmil C.1.S.552.
[75] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/212-213.
[76] Sâd: 35, Taberî-Tarih c.1,s.252, Sâlebî-arais s.293, ibn.Esîr-kâmil c.1,s.229.
[77] Taberî-Tarih c.1,s.252 , İbn.Asâkir-Tarih c.6,s.257, İbn.Esîr-kâmil c.1,s.229.
[78] Taberî-Tarih c.1,s.253, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.229.
[79] Taberî-Tarih C.1.S.253.
[80] Taberî-Tarih c.1,s.253, Sâlebî-Arais s.293, İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.230.
[81] Yâni sabahtan, gün, yarılanıncaya kadar bir aylık, gün, yarılandıktan, geceye kadar da, bir aylık ki, bir günde, iki aylık yol alınırdı. (Taberî-Tefsir c.22,s.68-69)
[82] Taberî-Tarih c.1,s.253, Sâlebî-Arais s.293.
[83] Dîneverî-El´ahbar s.20.
[84] Taberî-Tarih c.1,s.253, Sâlebî-Arais s.294, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.23O.
[85] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.51, Sâlebî-Arais s.293.
[86] Nemi: 18-19.
[87] Sâlebî-Arais s.297.
[88] jbn.Ebî Şeybe-Musannef c.13, s.207, Ebû Nuaym-Hilyalülevliya c.3,s.1O1.
[89] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.13, s.205-206, Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.53, Ebû Nuaym c.4,s.118
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/213-217.
[90] Dîneverî-El´ahbar s.21-22.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/217-218.
[91] Sebe´: 12-13.
[92] Nemi: 15-44.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/218-221.
[93] ibn.Esîr-Kâmil C.1.S.243.
[94] Taberî-Tarih c.1,s.261, Sâlebî-Arais s.326, ibn.Esîr-Kâmil C.1.S.243, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.31.
[95] ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.242.
[96] Taberî-Tarih c.1,s.261, Sâlebî-Arais s.326, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.31.
[97] İbn.Asâkir-Tarih C.6.S.272.
[98] Heysemî-Mecmauzzevaid c.8,s.2O7.
[99] Sâlebî-Arais s.327, Deylemî-Elfirdevs c.3,s.271, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.242, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.31, Heysemî-Mecmauzzevaid c.8,s.2O7.
[100] Taberî-Tarih c.1,s.261, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.31.
[101] Taberî-Tarih c.1,s.261, Sâlebî-Arais s.326, İbn.Asakir-Tarih c.6,s.272, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.242, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.31, Heysemî-Mecmauzzevaid c.8,s.207.
[102] Taberî-Tarih c.1,s.261, Sâlebî-Arais s.326.
[103] Taberî-Tarih c.1,s.261, Sâlebî-Arais s.326, Deylemî-Elfirdevs c.3,s.271, ibn.Asâkir-Tarih c.6,s.273, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.242 Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.31, Heysemî-Mecmauzzevaid c.8,s.2O7
[104] Sâlebî-Arais s.326.
[105] Taberî-Tarih c.1,s.261, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.242, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.31, Heysemî-Mecmauzzevaid C.8.S.207.
[106] Taberî-Tarih c.1,s.261, Sâlebî-Arais s.326, İbn.Asâkir-Tarih c.6,s.272, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.242, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.31, Heysemî-Mecmauzzevaid c-8,s.2O7.
[107] Taberî-Tarih c.1,s.261, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s,31.
[108] Sâlebî-Arais s.326.
[109] Salebi s.326, ibn.Asakir c.6,5.273, ibn.Esîr s.242, Heysemî C.8.S.207.
[110] Taberî-Tarih c.1,s.261, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.31.
[111] İbn.Asakir-Tarih c.6,s.273
[112] Sâlebî-Arais s.326-327, İbn.Asakir-Tarih c.6,s.272, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.242, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar c.1,s.13S, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.3O, Heysemî-Mecmauzzevaid c.8,s.2O7.
[113] Taberî-Tarih c.1,s.261, Sâlebî-Arais s.327, ibn.Asâkir-Tarih c.6,s.272, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.242, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.3O, Heysemî-Mecmauzzevaid c.8,s.2O7.
[114] İbn.Asâkir-Tarih c.6,s.272, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdara c.1,s.135, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.3O.
[115] Heysemî-Mecmauzzevaid c.8,s.2O7.
[116] Sâlebî-Arais s.327.
[117] Taberî-Tarih c.1,s.26l, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.31.
[118] Taberî-Tarih c.1,s.261, Sâlebî-Arais s.327, ibn.Asakir-Tarih c.6,s.272, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.242, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdara c.1,s.135, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.3O, Heysemî-Mecmauzzevaid c.8,s.2O7
[119] Taberî-Tarih c.1,s.261, Sâlebî-Arais s.327, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.242, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.3l
[120] Taberî-Tarih c.1,s.261, Sâlebî-Arais s.327, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.31
[121] İbn.Asâkir-Tarih c.6,s.272, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrarc.1,s.135, Heysemî-Mecmauzzevaid c.8,s.2O8.
[122] Sâlebî-Arais s.327, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.31.
[123] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.2O3, Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.53, Ebû Nuaym-Hilyetülevliya c.4,s.118,
İbn.Asâkir-Tarih c.6,s.271.
[124] Sâlebî-Arais s.327, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.32..
[125] Sâlebî-Arais s.327.
[126] Taberî-Tarih c.1,s.262, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.32.
[127] Mes´ûdî-Murucuzzehebc.1,s.58, Muhyiddin b.Arabî-muhâdaratülebrar c.1,s.135, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.32.
[128] Sâlebi-Arais s.328, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.244.
[129] Taberî-Tarih c.1,s.262, Sâlebî-Arais s.328, ibn.Asâkir-Tarih c.6,s.272, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.243, Muhyiddin
b.Arabî-Muhâdara c.1,s.135, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.32, Heysemî-Mecmauzzevaid c.8,s.2O8
[130] Sebe´: 14.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/221-225.
[131] Yâkubî-Tarih c.1,s.6O, ibn.Haldun-Tarih c.2,ks.1,s.99.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/225.
|
|
|
Lokman Aleyhisselâm |
|
Yazar: RasitTunca - 07-22-2018, 04:07 AM - Forum: Peygamberler Tarihi Hakkında Bilgiler
- Yorum (1)
|
 |
Lokman Aleyhisselâm
Lukman Aleyhisselâmın Soyu, Yurdu Ve Mesleği:
Lukman b.Sâran[1] veya Anka[2] veya Bâran[3], b.Mürîd, b.Savun[4] veya Sedun[5]
Lukman Aleyhisselâm; Dâvûd Aleyhisselâmın devrinde yaşamıştır. [6] Kendisi; Mısır Nub kabilesine mensubtu. [7] Medyen ve Eyke halkındandı. [8]
İsrail oğullarından bir adamı[9] kölesi iken, onun tarafından âzâd edilmiş ve kendisine ayrıca mal da, verilmişti. [10]
Lukman Aleyhisselâm, terzi idi. [11]
Kendisinin, Marangoz olduğu da, rivayet edilir. [12]
Lukman Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:
Lukman Aleyhisselâm:
Kısa boylu,
Yassı ve çökük burunlu[13],
Simsiyah tenli,
Kalın dudaklı[14],
Enli[15] ve yarık ayaklı idi. [16]
Siyah tenli bir zat gelip Saîd b.Müseyyeb´e; teninin siyah oluşunun hükmünü sormuştu.
Saîd b.Müseyyeb, ona:
"Sen, siyah tenlisin diye üzülme!
Çünki, insanların hayırlılarından, üç siyah tenli: Bilal, Ömer b.Hattâbın âzadlısı Mihca´ ve Mısır siyahlarından kalın dudaklı Lukman Hakîm de siyah tenli idi!" demiştir. [17]
Lukman Aleyhisselâma:
"Senin yüzün, ne için çok çirkindir " denilince; Lukman Aleyhisselâm:
"Sen, nakşı veya nakş edeni, onunla, ayıplayabilir misin !" demiştir. [18]
Lukman Aleyhisselâmın Bazı Faziletleri:
Yüce Allah tarafından, Lukman Aleyhisselâma Hikmet verilmişti. [19] Hikmet: Din´de Fıkıh, akıl ve sözde isabet demektir. [20]
Lukman Aleyhisselâm; Nübüvvet´le[21] veya krallıkla[22], Hikmet arasında muhayyer kılınmış, o da, Hikmet´i, tercih etmiştir. [23]
Lukman Aleyhisselâm; Dâvûd Aleyhisselâma, ilmiyle[24], Hikmetiyle Vezirlik ederdi. Oda:
"Ne mutlu sana ey Lukman! Sana, Hikmet verilmiş ve senden, belâ, geri çevi-rilmiştir!" derdi. [25]
Bilgin insanların[26] ittifaka yakın[27] çoğunluğunun[28] görüşüne göre: Lukman Aleyhisselâm, Peygamber[29] ve Vahy´e mazhar olmamıştır[30] amma, Allâ-hın, Salih bir kulu idi. [31]
Kendisi, çok düşünen[32], keskin[33] ve iyi görüşlü´[34], çok susan[35] bir kuldu. [36]
O, Allah´ı, sevmiş, Allah da, onu, sevmiş ve kendisine Hikmet ihsan etmişti. [37]
Vehb b.Münebbih:
"Lukman´ın Hikmetlerinden on bin bap kadar okudum.
İnsanlar, onun sözlerinden daha güzel söz işitmemişlerdi.
Sonra, baktım ve gördüm ki: insanlar, onun sözlerini, kendi sözlerine katıyorlar, hutbe ve risalelerinde, ondan, yararlanıyorlardı." demiştir, [38]
Lukman Aleyhisselâm; Beytülmakdis yakınındaki Remle şehrinde oturur, yanına gelenlere va´z eder, hikmetli sözler söylerdi. [39]
Yüce Allah; Lukman Hakîmi, Hikmetiyle yükselttiği, onun da, yanında toplanan halk´a, hikmetli sözler söylediği sırada, tanıdığı bir adam, ona:
"Sen, filan yerde çobanlık etmiş olan siyah köle, Nuhas oğullarının kölesi Lukman değil misin !
Nihayet, sen, davar çobanı siyahsın! " dedi.
Lukman Aleyhisselâm:
"Evet!" dedi.
Adam:
"Sende gördüğüm şu hal, sana, nasıl ve nereden geldi !" diye sordu.
Lukman Aleyhisselâm:
"Doğru sözlü olmak, emâneti, yerine vermek, Mâlâyâni´yi terk etmekle!" dedi.
Diğer rivayete göre: Lukman Aleyhisselâm:
"Evet! Siyah tenliliğim, açıktır" dedi ve
"Benim işlerimden, seni, şaşırtan nedir " diye sordu.
Adam:
"Halk, senin döşeğine oturuyor! Senin kapının önünü buruyor! Senin sözlerini dinleyip kabul ediyor! " dedi.
Lukman Aleyhisselâm:
"Ey kardeşimin oğlu! Sana, söyleyeceğim şeyleri, yaparsan, sen de, öyle olursun" dedi. Adam: "Nedir onlar " diye sordu.
Lukman Aleyhisselâm:
"Ben, gözümü, yumarım.
Dilimi, tutarım.
İhtirasımı, önlerim.
Edep yerimi, korurum.
Kıyamımı (namazımı) uzatırım.
Verdiğim sözü, yerine getiririm.
Konuğumu, ağırlarım.
Komşumu, korurum.
Mâla yânimi (Boş ve yararsız söz ve işlerle uğraşımı) bırakırım.
İşte, bunlar, beni gördüğün gibi yaptı." dedi.[40]
Lukman Aleyhisselâm, köleliği sırasında, Efendisine, kölelerinin, en yük olmayanı, en problemsizi idi.
Efendisi, onu; kendisine aid bostana, öteki arkadaşlarıyla birlikte, bostandaki meyvadan, bir şeyler getirsinler diye göndermişti.
Topladıkları meyvaları, öteki köleler, yediler.
Yanlarında hiç bir şey bulunmaksızın, Efendilerinin yanına geldiler ve suçlarını, Lukman Aleyhisselâmın üzerine attılar.
Lukman Aleyhisselâm, Efendisine:
"İki yüzlü kişi, Allah katında, emîn olamaz!
Sen, bana da, onların hepsine de, kusmak için, su, içir! Sonra da, bizi, koştur!" dedi.
Efendi, böyle yapınca, ötekiler, yedikleri meyvayı, kusuşmağa başladılar! Lukman Aleyhisselâm ise, yalnız, içtiği suyu, kustu.
Efendi, Lukman Aleyhisselâmın doğru, olduğunu, ötekilerin yalan söylediklerini, anladı.
Lukman Aleyhisselâmın Hekimlikteki bilgisi ise:
Tuvalete girip orada oturuşunu, uzatan Efendisine:
"Tuvalette çok oturmaktan, ciğer ağrır, basur meydana gelir, hararet, başa kadar yükselir.
Orada, hafifçe, otur ve kalk!" diyerek seslenmesinde görülmüş, Efendisi, tuvaletten çıkınca, onun, bu sözünü, tuvaletin kapısına yazmıştır.[41]
Lukman Aleyhisselâma, Efendisi:
"Benim için, bir koyun boğazla!" demiş, Lukman Aleyhisselâm da, boğaz-lamıştı.
Efendisi:
"Onun içindeki en iyi olan iki küçük parçasını çıkarıp bana, getir!" dedi.
Lukman Aleyhisselâm, koyunun dilini ve kalbini çıkarıp getirdi. [42]
Efendisi:
"Bu koyun etinin içinde, bunlardan daha iyi olan parçası yok mu diye sordu.
Lukman Aleyhisselâm:
"Hayır!" dedi.
Efendisi, susacağı kadar sustuktan sonra[43]
"Benim için, bir koyun daha boğazla!" dedi.
Lukman Aleyhisselâm da boğazladı.
Efendisi:
"Onun içinde, en işe yaramaz ve en kötü olan iki küçük parçasını, çıkar, at!" dedi.
Lukman Aleyhisselâm, yine, dilini ve kalbini, çıkarıp attı. Bunun üzerine, Efendisi, Lukman Aleyhisselâma:
"Ben, sana, koyunun içindeki en iyi olan iki küçük parçasını, çıkarıp getirmeni, emretmiştim.
Bana, dil ile kalbi getirmiştin.
Sonra, sana, onun içindeki en işe yaramaz ve en kötü olan iki küçük parçasını da, çıkarıp atmanı, emretmiştim. [44]
Sen, yine, dili ve kalbi çıkarıp attın! " dedi. [45]
Lukman Aleyhisselâm:
"İyi olduğu zaman, bu ikisinden daha iyi ve güzel olan bir şey yoktur!
İşe yaramaz ve kötü olduğu zaman da, bu ikisinden daha işe yaramaz ve kötü olan bir şey yoktur!" dedi. [46]
Lukman Aleyhisselâma:
"İnsanların, en şerlisi, hangisidir " diye sorulmuştu.
Lukman Aleyhisselâm:
"Kendisini, halkın, kötü görmesine aldırış etmeyendir!" dedi. [47]
Lukman Aleyhisselâm, çok düşünür, keskin görüşlü bir zattı. [48]
Gündüzleri, hiç uyumazdı.
Hiç kimse, onun, ne tükürdüğünü, ne abdest bozduğunu, ne yıkandığını, ne abes bir şey konuştuğunu, ne de, güldüğünü görmemiştir.
Hikmet gereği olmadıkça, sözünü, tekrarlamazdı. [49] Lukman Aleyhisselâm, oğluna: "Ey oğulcuğum! Suskunluk üzerinde hiç pişman olma! Konuşmak, gümüşten ise, susmak, altındandır!" [50]
"Ey oğulcuğum! Ben, konuşma üzerinde pişmanlık duymuşum, fakat suskunluk üzerinde hiç pişmanlık duymamışımdır." [51]
"Oğulcuğum! Yemeğin en nefîs, tatlı olanını, ye! Döşeğin ise, en çiğnenmiş, yassılanmış olanı üzerinde uyu!" [52]
"Ey oğulcuğum! Oruç tut! Şehvetini, keser.
Seni, namazdan alıkoyacak şekilde oruç tutma.
Çünkü, namaz, Allah katında, oruçtan daha büyüktür." [53]
"Ey oğulcuğum! Âlimlerle otur. Onların dizlerinin dibinden ayrılma!
Çünki, Allah, yeri, göğün yağmuru ile dirilttiği gibi, kalbleri de, Hikmet nuru ile diriltir."´[54]
"Ey oğulcuğum! Tevbe´yi. geciktirme. Çünkü, ölüm, ansızın gelir!" derdi. [55]
Lukman Aleyhisselâmın Vefatı:
Lukman Aleyhisselâm; Beytülmakdis yakınındaki Remle şehrinde vefat etti. [56] Mescid ile çarşı arasındaki yere gömüldü. [57] Selâm olsun ona![58]
Kur´ân-I Kerimin Lukman Aleyhisselâm Hakkındaki Açıklaması:
"And olsun ki: biz, Lukman´a, Allah´a şükret! diye(rek) Hikmet verdik.
Kim, şükrederse, ancak, kendi yararı için şükreder.
Kim de, nankörlük ederse, hiç şüphe yok ki, Allah, Ganiydir (Müstağnidir.)
Her hamd´e, O, lâyıktır.
Hani, Lukman, oğluna -o, ona öğüt verirken- (şöyle) demişti:
Oğulcağızım! Allah´a, ortak koşma!
Çünkü, şirk, büyük bir zulümdür, haksızlıktır. [59]
"Oğulcağızım! Hakikat, (yaptığın iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi kadar da, olsa, bir kaya içinde, veya göklerde, yahud yerin içinde (gizlenmiş) de, olsa, Allah, onu, getirir (meydana çıkarır ve hesabını görür.)
Çünkü, Allah, Latîf´dir, hakkıyle haberdardır. Oğulcağızım! Namazını, dosdoğru kıl! İyiliği, emret! Kötülükten, vaz geçirmeye çalış! Sana, (Bu emir ve nehiy yüzünden) isabet edecek her şeye katlan! Çünkü, bunlar, kati surette farz kılınan umurdandır. İnsanlardan (kibirlenip) yüzünü, çevirme. Yer yüzünde şımarık yürüme!
Çünkü, Allah, her kibir taslayanı, kendini, beğenip övüneni, sevmez. Yürüyüşünde, mutedil ol! Sesini, alçalt.
Seslerin en çirkini, eşeklerin, anırışıdır!" [60]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] ibn.Kuteybe-Maarif s.25, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.123.
[2] Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.57, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.123.
[3] Muhyiiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar c.1,s.139.
[4] Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.57.
[5] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.123.
[6] ibn.Kuteybe-Maarif s.25, Mes´ûdî-Muruc c.1,s.57, İbn.Arabî-Muhâdara 139.
[7] Mes´ûdî-Muruc. c.1,s.57, Sâlebî-Arais s.348, Ebülfida c.2,s.124.
[8] Mes´ûdî-Muruc. c.1,s,57, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.123.
[9] Kayn b.Cisr´in (Mes´ûdî-Muruc. c.1,s.57).
[10] ibn.Kuteybe-Maarif s.25.
[11] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.64, İbn.Kuteybe-Maarif s.25, Sâlebî-Arais s.348, M.b.Arabî-Muhâdara c.1,s.139, Ebülfida-Elbidaye venihaye c.2,s.127.
[12] ibn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.214, Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.64, Taberî-Tefsir c.21,s.68, Sâlebî-Arais s.350, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.124,127.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/229.
[13] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.124.
[14] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.213, A.b.Hanbel-Ezzühd s.64, Ebülfida s.124
[15] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.64, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.124.
[16] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.213, A.b.Hanbel-Ezzühd s.64, Sâlebî-Arais s.348, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.124.
[17] Taberî-Tefsir c.21,s.67, Sâlebî-Arais s.348, Ebülfida-Elbidaye c.2,s.124.
[18] Sâlebî-Arais s.350.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/229-230.
[19] Lukman: 12.
[20] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.64, Taberî-Tefsir c.21,s.67, Sâlebî-Arais s.348, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.127.
[21] Sâlebî-Arais s.349, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.129.
[22] Hakîmüttirmizî-Nevadirül´usûl s.112, Sâlebî-Arais s.349, ibn.Asâkir-Tarih c.5,s.192.
[23] Hâkimüttirmizî-Nevadir s.112, Sâlebî-Arais s.349, ibn.Asakir-Tarih c.5,s.192, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.129.
[24] Hâkimüttirmizî-Nevadir s. 112, ibn.Asâkir-Tarih c.5,s.192.
[25] Hakimüttirmizi-Nevadirül´usûl s.112, Sâlebî-Arais s.349, ibn.Asâkir-Tarih c.5,s.192, Mir Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.333
[26] Sâlebî-Arais s.349.
[27] İbn.Kuteybe-Maarif s.25.
[28] Sâlebî-Arais s.349.
[29] İbn.Kuteybe-Maarif s.25.
[30] Ibn.Kuteybe-Maarif s.25, Taberî-Tefsir c.21,s.67, Sâlebî-Arais s.349, Deylemî-Elfirdevs c.3,s.45O, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.129.
[31]Taberî-Tefsir c.21,s.67, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.129.
[32] Taberî-Tefsir c.21,s.67, Deylemî-Elfirdevs c.3,s.45O.
[33] Hakîmüttirmizî-Nevadirül´usûl s.112, Sâlebî-Arais s.349, Deylemî-Elfirdevs c.3,s.45O.
[34] Deylemî-Elfirdevs c.3,s.45O.
[35] Hakîmüttirmizî-Nevadirürusûl s.112, Deylemî-Elfirdevs c.3,s.45O.
[36] Hakîmüttirmizî-Nevadirül´usûl s.112.
[37] Hakîmüttirmizî-Nevadir. s.112, Sâlebî-Arais s.349, Deylemî-Elfirdevs c.3,s.45O.
[38] ibn. Kuteybe-Marif s.25.
[39] ibn.iyas-Bedâyiüzzühûr s.169.
[40] Sâiebî-Arais s.350, Ebüifida-Eibidaye vennihâye c.2,s.124.
[41] Sâlebî-Arais s.349.
[42] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.214, Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.65, Taberî-Tefsir c.21 ,s.68, Sâlebî-Arais s.350, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s. 127.
[43] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.214, Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.64, Sâlebî-Arais s.350 Ebülfida-Elbidaye vennihaye C.2.S.127.
[44] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.214, Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.65, Taberî-Tefsir c.21 ,s.68, Sâlebî-Arais s 350 Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.127.
[45] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.214, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.127.
[46] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.214, Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.65, Taberî-Tefsir c.21,s.68, Salebî-Arais s.350, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.127.
[47] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.65, Sâlebî-Arais s.350, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s,128 Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.65, Sâlebî-Arais s.350, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s,128.
[48] Deylemi-Elfirdevs c.3,s.45O.
[49] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.124.
[50] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.65, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.128.
[51] ibn. Kuteybe-Uyunülahbar c.2,s.192.
[52] İbn.Kuteybe-Uyunülahbar c.3,s.245.
[53] Sâlebî-Arais s.350.
[54] Mâlik-Muvatta´ c.2,s.1002, Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.133.
[55] Gazâli-ihyâu Ulûmiddin c.4,s.15-16.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/230-234.
[56] İbn.lyas-Bedâyiuzzühur s.169, Mîr-Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.332.
[57] İbn.iyas-Bedâyizzühur s.169.
[58] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/235.
[59] Lukman: 12-13.
[60] Lukman: 16-19.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/235.
|
|
|
Şaya Aleyhisselâm |
|
Yazar: RasitTunca - 07-22-2018, 04:01 AM - Forum: Peygamberler Tarihi Hakkında Bilgiler
- Yorum (2)
|
 |
Şaya Aleyhisselâm
Şâ´yâ b.Emus[1] veya Emsıya´dır. [2]
İsrail Oğullarının Musa Aleyhisselâmdan Sonraki Durum Ve Tutumları Şâ´yâ Aleyhisselâmın Peygamberliği:
Mûsâ Aleyhisselâmdan sonra, İsrail oğullarının başına bir hükümdar geçtikçe, Yüce Allah, ona, doğru yolu gösterecek bir Peygamber gönderirdi. [3]
Peygamber, kral ile Yüce Allah arasında vâsıta olur[4], dilediğini ona, Vah-yederdi. [5]
İsrail oğullarına, yeni bir Kitap ta, inmezdi. [6]
Onlar için, Tevrat Şeriatından başka Şeriat da, olmazdı. [7]
Ancak, Tevrat´a ve Tevratın içindeki hükümlere uymakla emrolunurlar; mâsi-yetten nehiy, tâattan bıraktıkları şeyleri yapmağa davet edilirlerdi. [8]
Zekeriyyâ,Yahya ve İsâ Aleyhisselâmların Peygamber olarak gönderilişlerinden önce[9]; Sıddîka diye anılan hükümdar, İsrail oğullarının başına geçtiği za-man[10], Yüce Allah, Şâ´yâ b.Emsıya Aleyhisselâmı, Peygamber olarak göndermişti, [11]ki, o, İsâ Aleyhisselâmla Muhammed Aleyhisselâmı[12]:
"Merkebe binecek olanı ve ondan sonra da, deve´nin sahibini, size müjdelerim!" diyerek[13] müjdelemiş[14] Muhammed Aleyhisselâmı, tavsif ve tarif de, etmişti. [15]
İsrail oğulları, bütün işlerinde, Şâ´yâ Aleyhisselâmın emir ve nehiylerine göre hareket eder, onu, dinler, ona, boyun eğerlerken[16]´, kral Sıddîkanın hükümdarlığının sonuna doğru[17], içlerinde yaramaz işler[18]´, bid´atlar çoğalmağ[19]´, büyümeğe başlayınca´[20]; Yüce Allah, Babil kiralı Senharib (Sencarib)i[21], altı yüz bin Bayraklı[22], Meydanları dolduran[23] ordularının başına geçirip[24] İsrail oğullarının üzerine saldı. [25]
Babil kralı, gelip[26] Beytülmakdis´e[27]´, Beytülmakdis´in karşısına[28], Beytül-makdis Meydanına[29] konduğu´[30] ve Beytülmakdisi, kuşattığı zaman[31], halk, [32] büyük ve şiddetli´[33] bir korkuya düştü[34]
Hemen, Yüce Allah´a tevbe ettiler ve döndüler.
Allah da, onların tevbelerini kabul edip düşmanlarının üzerine Taun (Veba) hastalığını musallat kıldı. [35]
Kral Senharib ile yanındaki beş kişi dışında hepsi[36] ölü olarak sabaha çıktılar. [37]
Hükümdarla[38] İsrail oğulları, ölenlerin ordugâhına gidip buldukları her şeyi ga-nîmet olarak aldılar. [39]
İsrail oğullarının hükümdarı, Bâbil hükümdarı Senharib´in ölüsünü arattı ise de, ölüler arasında bulunamadı.
Onu, arayıp bulmaları için hemen adamlar saldı.
Arayıcılar; Sanharib ile içlerinde, Buhtunnassar´ın da bulunduğu Yazıcılarından beş kişiyi[40], bir mağaranın içinde[41] yakalayıp ellerini bağladılar.
Onları, hükümdarlarının huzuruna götürdüler.
Hükümdar, onları, görünce, Allah´a şükür için secdeye kapandı.
Uzun müddet, secdede kaldıktan sonra[42] Senharib´e:
"Ey Senharib! [43] Rabbimiz, [44] sana[45], size, gördün mü ne yaptı [46]
Bizim ve sizin haberimiz yok iken, o, sizi, kuvvet ve kudretiyle öldürmedi mi ´ dedi.
Senharib:
Ben, daha beldelerimden çıkmadan önce[47], bana, Rabbinizin, size yardım ettiği[48], İlâhî rahmetiyle, hep rahmet eylemiş olduğu[49] haberi gelmişti. [50]
Fakat, ben, buna, kulak asmamış[51], doğru yol göstericiye itaat etmemiştim. Beni, şakavete, yaramazlığa düşüren, ancak, benim aklımın azlığı oldu.
Keşke, söz dinleseydim veya akıl etseydim de, sizinle savaşmağa kalkma-saydım!
Fakat, şakavet ve yaramazlık, bana ve benim yanımda bulunanlara galebe çaldı" dedi.
İsrail oğullarının hükümdarı:
"Rabbül´izzet olan Allah´a hamd olsun ki, size karşı, dilediği şeyle bize yetti.
Rabbimiz, seni ve senin yanında olanları, sana ikram olsun diye sağ bırakmadı.
Seni ve yanındakileri, sağ bırakması, ancak, dünyada kötülükleriniz, ve yaramazlıklarınız, Âhirette de, azabınız artsın içindir.
Rabbimizin[52], size ve sizin yanınızdakilere[53] yaptığını gördüğünüz şeyleri, gerinizdekilere haber vermeniz içindir[54]
Sizden sonra gelecek olanları, korkutmanız içindir. Böyle olmasaydı, sizi de, sağ bırakmazdı. [55]
Senin kanın ve senin yanındaki kimselerin kanları, Allah katında maymunların kanından daha değersizdir!" dedikten sonra, boyunlarına zincir geçirilerek yetmiş gün Beytülmakdis civarında dolaştırılmalarını, Muhafız kumandanına emretti.
Onlardan, her birinin, her gün için, yiyeceği ikişer arpa ekmeğinden ibaretti.
Senharib, İsrail oğulları hükümdarına:
"Öldürmek, bize yaptığın şeyden, daha hayırlıdır! [56]
İstediğin şeyi, yap!" dedi. [57]
Bunun üzerine, hükümdar, onların, öldürülmek üzere, zindana götürülmelerini, emretti.
Yüce Allah, Şâ´yâ Aleyhisselâma:
"İsrail oğullarının hükümdarına söyle: Gerilerindekileri, Allah´ın azâbıyla korkutmaları için, Senharib ile yanındakileri, salsın.
Onlara, ikramda bulunsun.
Beldelerine ulaşıncaya kadar da, kendilerini, hayvan üzerinde taşıtsın diye vahyetti.
Şâ´yâ Aleyhisselâm, bunu, hemen hükümdara tebliğ etti.
O da, İlâhî emri, yerine getirdi.
Senharib ile yanındakiler, Babil´e varıncaya kadar, gittiler.
Babil´e vardıkları zaman, halkı, toplayıp ordularını, Allah´ın, nasıl yok ettiğini, onlara, haber verdiler.
Senharib´in Kâhin ve Sihirbazları:
"Ey Bâbil kralı! Biz, sana; İsrail oğullarının Rabbinin haberini de, Peygamberinin haberini de, Allah´ın, onların Peygamberine neler Vahy ettiğini de, anlatmıştık.
Fakat, sen, bize itaat etmedin.
İsrail oğulları, Rablerinin yardımına mazhar olduklarından dolayı, hiç kimsenin boyun eğdiremeyeceği bir ümmettir!" dediler. Senharib, yedi yıl daha yaşadıktan sonra öldü.
Rivayete göre: Senharib´den önce de, Bâbil hükümdarlarından Lifer de, yanında amcasının oğlu ve kâtibi Buhtunnassar olduğu halde, Beytülmakdis üzerine yürümüş ise de, Yüce Allah, onların üzerlerine bir rüzgâr salarak askerlerini yok etmiş, kralla kâtibi, kaçıp kurtulmuştu.
Bu kral, oğlu tarafından öldürülmüş, o da, Sahibinin öldürülmesine kızan Buh-tunnassar tarafından öldürülmüştür. [58]
Şâ´yâ Aleyhisselâmın Şehîd Edilişi:
Yüce Allah; İsrail oğulları hükümdarı Sıddîka´nın ruhunu kabzettiği zaman, İsrail oğullarının işleri, bozuldu, altüst oldu. [59]
Hükümdarlık işinde kıskançlığa[60], hattâ, birbirlerini, öldürmeğe kalktılar. İçlerinde, azgınlık ve fesad başgösterdi. [61] Bir takım bid´atlar da, ihdas ettiler. [62] Bid´atları[63], serleri[64], çoğaldı. [65] Allah´ın Kitabını, bir tarafa attılar. [66]
Peygamberleri Şâ´yâ, yanlarında bulunduğu halde, ona, başvurmazlar, onun sözlerini ve öğütlerini kabul etmezlerdi.
İsrail oğulları, böyle olunca, Yüce Allah, Şâ´yâ Aleyhisselâma: "Kavminin içinde ayağa kalk! Diline vahyedeceğim!" buyurdu.
Şâ´yâ Aleyhisselâm, konuşmağa kalkınca, Yüce Allah, onun dilini vahy ile ko-nuşturdu. [67]
Şâ´yâ Aleyhisselâm, İsrail oğullarına va´z etti. Öğütler verdi.
Allah´ı, hatırlattı. [68]
Tekzib ve muhalefet edecek olurlarsa, azaba uğrayacaklarını söyledi. [69]
Allah´ın, İsrail oğullarına olan sayısız nimetlerini sayıp döktü.
Halden hale değişerek perişan olacaklarını, hatırlatıp onları, korkuttu.
Konuşmasını bitirdiği zaman, İsrail oğulları, öldürmek için[70], onun üzerine, yürüdüler.
Şâ´yâ Aleyhisselâm; onların aralarından sıyrılıp kaçtı. Karşılaştığı ağaç, kendisi için, yarılınca, ağacın içine girdi. Eteğinin ucu, dışarıda kaldı.
İsrail oğulları, bunu, görünce, ağacı, ortasından testere ile biçmeğe başladılar.
Ağacı biçtikleri, kestikleri zaman, ağacın ortasında bulunan Şâ´yâ Aleyhisse-lâmı da, biçtiler, kestiler![71] Şehîd ettiler. [72]
İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn= Bizler, Allanın kullarıyız ve biz Ona, dönücüleriz! "[73]
Ona ve gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun![74]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Ibn.Kuteybe-Maarif s.23.
[2] Taberi-Tarih c.1,s.278, Sâlebî-Arais s.329, Ebülfida-Elbidaye vennihaye C.2.S.32, ibn.Haldun-Tarih c.2,ks.1,s.116.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/239.
[3] Taberî-Tarih c.1,s.277, Sâlebî-Arais s.329, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.255.
[4] Taberî-Tarih c.1,s.277, Sâlebî-Arais s.329.
[5] ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.255.
[6] Taberî-Tarih c.1,s.277, Sâlebî-Arais s.329.
[7] ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.255.
[8] Taberî-Tarih c.1,s.277, Sâlebî-Arais s.329.
[9] Taberî-Tarih c.1,s.278, Sâlebî-Arais s.329, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.32.
[10] Taberî-Tarih c.1,s.277, Sâlebî-Arais s.329, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.255.
[11] Taberî-Tarih c.1,s.277-278, Sâlebî-Arais s.329, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.255.
[12] ibn.Kuteybe-Maarif s.23, Taberî-Tarih c.1,s.278, Sâlebî-Arais s.329, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.255, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.32.
[13] Sâlebî-Arais s.329.
[14] ibn.Kuteybe-Maarif s.23, Taberî-Tarih c.1,s.278, Sâlebî-Arais s.329, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.255, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.32.
[15] ibn.Kuteybe-Maarif s.23.
[16] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.32.
[17] Taberî-Tarih c.1,s.278, Salebî-Arais s.329, ibn.Esîr-Kâmil C.1.S.255.
[18] İbn.Kuteybe-Maarif s.23, Taberî-Tarih c.1,s.278, Sâlebî-Arais s.329, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.255, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.32.
[19] ibn.Kuteybe-Maarif s.23.
[20] Taberî-Tarih c.1,s.278, Sâlebî-Arais s.329, ibn.Esîr-Kâmil c 1.S.255, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.32.
[21] ibn.Kuteybe-Maarif s.23, Taberî-Tarih c.1,s.278, Sâlebî-Arais s.329, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.255.
[22] Taberî-Tarih c.1,s.278, Sâlebî-Arais s.329.
[23] ibn.Esîr-Kâmil d.s.255.
[24] Taberî-Tarih c.1,s.278, Sâlebî-Arais s.329, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s,255, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s32.
[25] ibn.Kuteybe-Maarif s.23, Taberî-Tarih c.1,s.278, Sâlebî-Arais s.329, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.255.
[26] Aynı Kaynaklar.
[27] Sâlebî-Arais s.329, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.255.
[28] Taberî-Tarih c.1,s.278, Sâlebî-arais s.329.
[29] ibn.Kuteybe-Maarif s.23.
[30] ibn.Kuteybe s.23, Taberî s.278, Sâlebî s.329, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.255
[31] ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.255.
[32] Sâlebî-Arais s.329, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.32.
[33] Ebülfida-Elbidaye venihaye c.2,s.32.
[34] Taberî s.278, Salebi s.329, Ebülfida c.2,s.32.
[35] ibn.Kuteybe-Maarif s.23.
[36] ibn.Kuteybe s.23, Taberî s.278, Sâlebî s.330, ibn.Esîr s.256, Ebülfida s.33.
[37] İbn.Kuteybe s.23, Taberî s.278, Sâlebî s.330, Ebülfida c.2,s.33.
[38] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.256.
[39] İbn.Kuteybe-Maarif s.23, ibn.Esir-Kâmil c.1,s.256.
[40] Taberî-Tarih c.1,s.278, Salebî s.330, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.256.
[41] Taberî-Tarih c. 1,8.278, Sâlebî-Arais s.330.
[42] Taberî-Tarih c.1,s.278, Sâlebî-Arais s.330.
[43] Sâlebî-Arais s.330.
[44] Taberî-Tarih c.1,s.278, Sâlebî-Arais s.330, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.256.
[45] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.256.
[46] Taberî-Tarih c.1,s.278, Sâlebî-Arais s.330, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.256.
[47] Taberî-Tarih c. 1,8.279, Sâlebî-Arais s.330.
[48] Taberî-Tarih c.1,s.279, Sâlebî-Arais s.330, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.256.
[49] Taberî-Tarih c.1,s.279, Sâlebî-Arais s.330.
[50] Taberî-Tarih c.1,s.279, Sâlebî-Arais s.330, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.256.
[51] İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.256.
[52] Taberî-Tarih c.1,s.279, Sâlebî-Arais s.330.
[53] Sâlebî-Arais s.330.
[54] Taberî-Tarih c. 1,8.279, Sâlebî-Arais s.330.
[55] Taberî-Tarihc.1,s.279.
[56] Taberî-Tarih c.1,s.279, Sâlebî-Arais s.330.
[57] Sâlebî-Arais s.330.
[58] Taberî-Tarih c.1,s.279, Sâlebî-Arais s.330.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/239-243.
[59] Taberî-Tarih c.1,s.28O, Sâlebî-Arais s.330.
[60] İbn.Kuteybe-Maarif s.23, Taberî s.280, Sâlebî s.330.
[61] Taberî-Tarih c.1,s.28O, Sâlebî-Arais s.330.
[62] İbn.Kuteybe-Maarif s.23.
[63] İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.257.
[64] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.33.
[65] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.257, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.33.
[66] İbn.Kuteybe-Maarif s.23.
[67] Taberî c.1,s.280, Sâlebî s.330-331.
[68] Taberî-Tarih c.1,s.280, Sâlebî-Arais s.331, Ebülfida-Elbidaye c.2,s.33.
[69] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.33.
[70] Taberî-Tarih c.1,s.280, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.33.
[71] Taberî-Tarih c.1,s.28O, Sâlebî-Arais s.333, Ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.257, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.33.
[72] İbn.Kuteybe-Maarif s.23.
[73] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.33.
[74] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/243-244.
|
|
|
İrmiya Aleyhisselâm |
|
Yazar: RasitTunca - 07-22-2018, 03:51 AM - Forum: Peygamberler Tarihi Hakkında Bilgiler
- Yorum (1)
|
 |
İrmiya Aleyhisselâm
İrmiya Aleyhisselâmın Soyu:
İrmiya b.Hılkıya; Lavi b.Yâkub Aleyhisselâm´ın soyundan gelen[1] Hârûn b.İm-ran Aleyhisselâmın soyundandı[2].
Kendisinin, Hızır Aleyhisselâm olduğu[3] ve zaman zaman sahralarda ve şehirlerde görüldüğü söylenmişse de[4], İrmiya Aleyhisselâmın Hızırlığı hakkındaki haber, sahih değil denilmiştir[5].
İrmiya Aleyhisselâmın Peygamber Olarak Gönderilişi:
İsrail oğulları; Şâ´yâ Aleyhisselâmı şehid ettikten sonra[6], Yüce Allah, onlara İrmiya b.Hılkiya Aleyhisselâmı, peygamber olarak gönderdi[7].
O zaman; İsrailoğulları arasında bid´atlar çoğalmış, büyümüş: serkeşliğe başlamışlar, günah işlemeye dalmışlar[8], haramları helallaştırmışlardı[9].
Peygamberleri öldürmüşler[10], Yüce Allah´ın, kendilerine yapmış olduğu lutf ve ihsanlarını, düşmanları olan Senharib ve ordularından kurtardığını unutmuşlardı[11].
Bunun üzerine, Yüce Allah, İrmiya Aleyhisselâma:
"Ben İsrailoğullarını helak edeceğim! Onlardan intikam alacağım.
Sen, Beytülmakdis Kayası´nın üzerinde ayakta dur!
Orada, sana emrim ve Vahy´im gelecektir!" buyurdu.
İrmiya Aleyhisselâm kalkıp elbisesini yırttı, başına kül saçtı ve secdeye kapandı.
"Yâ Rab! Anamın beni hiç doğurmamış olmasını, benim yüzümden Beytülmak-dis´in harap ve İsrailoğullarının helak olacakları bir zamanda beni, israiloğulları peygamberlerinin sonuncusu yapmamanı çok arzu ederdim!" dedi.
"Secdeden başını kaldır!" buyruldu.
İrmiya Aleyhisselâm, başını kaldırdı ve ağlayarak:
"Yâ Rab! Onlara kimi musallat edeceksin " diye sordu.
Yüce Allah:
"Ateşe tapanları, azabımdan korkmayanları, sevabımı ummayanları! [12]
Kavmin olan İsrailoğullarına git de, onlar hakkında sana emrettiğim şeyleri kendilerine anlat! [13]
Haklarındaki nimetlerimi hatırlat!
Bid´at ve yaramazlıklarını, anlat[14]
Onları, bana itaat ve ibadete davet et!" buyurdu[15].
İrmiya Aleyhisselâm:
"Yâ Rab! [16] Sen, beni, güçlendirmezsen, ben zaif´im[17].
Sen, benim dilime belagat ve fesahat vermezsen, ben maksadımı anlatmaktan âcizim! [18]
Sen, beni doğrultmazsan, ben yanılırım!
Sen, bana yardım etmezsen, ben rüsvay olurum!
Sen, bana izzet vermezsen, ben, zelîl ve hakîr olurum!" dedi.
Yüce Allah:
"Sen, bütün işlerin, benim irâdemle meydana geldiğini ve benim, bütün kalpleri ve dilleri, nasıl istersem, elimde evirip çevirdiğimi, bilmiyor musun
Sen, bana itaat et!
Şüphesiz, benim ben o Allah ki, benim dengim olabilecek hiçbir şey yoktur.
Göklerle yer ve onların içindeki şeyler, benim kelâmımla kaimdirler.
Ben, denizlere söyledim. Sözümü, anladılar.
Onlara, emrettim, emrimi yerine getirdiler.
Onların çevrelerini de, kumlu karalarla sınırladım. Onlar çizdiğim sınırı geçemezler.
Dağ gibi dalgalar gelir, çizdiğim sınıra erişince onlara zillet, uysallık elbisesini giydiririm.
Onlar, korkarak ve bana, boyun eğeceklerini ikrar ederek emrimi yerine getirirlerdir.
Ben, senin yanındayım. Sen, benim yanımda bulundukça, sana hiçbir şey erişmez.
Ben, seni onlara, emir ve nehiylerimi tebliğ edesin diye Peygamber olarak gönderdim.
Sen, bu vazifeyi yerine getirmekle, onlardan, sana tâbi olanların sevabına denk sevap kazanacaksın.
Bununla beraber, onların sevabından da, bir şey eksilmeyecektir.
Eğer, bu vazifeyi, yerine getirmekte kusur edersen, bundan dolayı kazanacağın günah, toz duman içinde bıraktığın kimselerin işleyecekleri günaha denk olacaktır.
Bununla beraber, onların günahından da bir şey eksilmeyecektir! [19] Kavminin yanına git de:
Allah, size atalarınızın iyiliklerini hatırlatıyor ve bununla da, size günahlarınızdan tevbe ettirmek istiyor! de! [20]
Ve sor onlara: Atalarının, bana itaat etmeleri sonucunu, nasıl buldular Onların, bana isyan etmeleri sonucunu, nasıl buldular
Onlar; kendilerinden önce bana, itaat edip de, itâatından dolayı yaramaz ve mutsuz olmuş, veya bana, âsi olup da, asiliğinden dolayı mutlu olmuş bir kimse bulunduğunu biliyorlar mıdır
Hayvanlar; rahat yuvalarını, hatırlayınca, oraya dönerler. Bu kavm ise, felâket ve helak otlaklarında otlamaktadırlar!
Onların bilginleri ve ruhbanları ise; benim kullarımı, hizmetkâr edindiler ve halkı, bana ibâdetten vazgeçirip benden başkasına taptırıyor ve onları, benim emrimi bilmez hale getirinceye ve zikrimi, unutturuncaya ve benden gaflete düşürünce-ye kadar, onlar arasında -benim kitabıma aykırı olarak- hüküm veriyorlar!
Onların buyruk sahiplerine ve yedicilerine gelince: Bunlar da, nimetimi, inkâr ettiler.
Demek, onlar vereceğim belâdan, emniyet ve selâmette oldular da, Kitabımı bir tarafa attılar, Ahdimi unuttular, sünnetimi, değiştirdiler, hâ!
Kullarım, ancak bana ibâdet ve itaat etmeleri yaraşır ve gerekirken, bana karşı, günah işlemekte onlara ve onların dinimde -benim adıma- ihdas etmek cür´e-tini gösterdikleri bid´atlara tâbi oluyorlar hâ!
Onlar, benim hakkımda ve Peygamberlerim hakkında yalan söylüyor ve iftirada bulunuyorlar ha!
Benim celâlim, Yüce Makamım, Ulu sânım, her türlü noksan ve eksik sıfatlardan münezzehdir, uzaktır.
Bir insana, bana karşı günah işlenmesine itaat etmek yaraşır mı
Benim yarattığım kullarıma, benden başka birtakım tanrılar edinmeleri yaraşır mı
Onların Tevrat okuyucularına ve din bilginlerine gelince:
Bunlar; Mescidlerde ibâdete, dindarlığa özenirler; orayı benden başkası için onarırlar;
Dünyayı, elde etmek için dini vasıta kılarlardır. Onların, orada Fıkıh öğrenmeleri, ilim için değildir. Orada, ilim öğrenmeleri de, amel için değildir. Peygamber oğullarına gelince:
Onlar, çok konuşkan ve ezgin olmuşlar, gurura kapılmışlar, ahmakların, cahillerin yanında, ahmak ve cahil olmuşlar!
Kendilerinin de, Atalarına yapılmış olan yardım gibi, yardıma;
Onlara verilmiş olan keramet gibi, keramete nail olacaklarını, umuyorlar ve bu yardım ve ikrama da -hiç de doğru olmaksızın, düşünmeksizin ve ibret almaksızın- kendilerinden daha lâyık bir kimse bulunmadığını iddia ediyorlar!
Hatırlamıyorlar ki: Onların ataları, benim yardımıma, nasıl kavuştular
Emrimi, dinimi değiştiriciler, değiştirdikleri zaman, onlar emrime, dinime nasıl ciddiyetle sarıldılar
Bu uğurda, canlarını, kanlarını feda etmekten nasıl çekinmediler
Onlar; benim emrim yerine gelinceye, dinim üstün gelinceye kadar sabr ve sadâkat göstermişlerdir.
Ben, şu kavmin azaplarını, onlar buyruklarımı kabul etsinler diye erteledim, uzattım.
Onlar, düşünsünler diye günahlarından vazgeçtim.
Düşünsünler diye onları uzun ömürlü kıldım, çok yaşattım.
Her defasında, onların üzerine, gök, yağmur yağdırdı, yer, onlar için ot bitirdi.
Onlara, afiyet elbisesi giydirdim ve düşmanlarına galip kıldım.
Bütün bunlar, onların, azgınlıklarını, artırmaktan, kendilerini, benden uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramadı.
Onların, davetimden yüz çevirmeleri, daha ne zamana kadar sürecek Yoksa, onlar beni aldatıyorlar mı sanıyorlar ! [21] Yoksa, onlar benimle alay mı ediyorlar ! Yoksa, onlar bana karşı yiğitlik mi taslıyorlar ! [22]
İzzet(sıfat)ıma yemin ederim ki: ben, onlara, öyle bir fitne, bir belâ salacağım ki: o, usluları, hayrette bırakacak[23], görüş sahiplerinin görüşlerini, hakimlerin hikmetlerini yanıltacak, şaşırtacaktır[24].
Onlara; Zorba, katı kalpli, aşırı derecede zâlim, kendisine heybet elbisesini giydirdiğim, göğsünden, şefkat, merhamet ve yumuşaklık duygusunu kaldırdığım bir kimseyi musallat edeceğim!
Onu; sayısı, karanlık gecenin karaltısını andıran cemâat, takip edecek[25].
Kendisinin, kara bulut kümelerini andıran ve ne oldukları belirsiz, hayırsız pek çok askerleri olacak, onun bayrakları, Kerkes kuşlarının havada uçuştukları gibi, dalgalanacak, süvarilerinin saldırışı da, Tavşancıl kuşlarının çığlık kopararak avlarının üzerine inişini andıracaktır! [26]
Onlar, mamureleri, harabeye çevirirler, köyleri ıssız bırakırlar. Yeryüzünü ifsad, girdikleri yeri tahrip ettikçe tahrip ederler. Onların kalpleri kaskatıdır, acımak bilmez. Yüzleri gülmez, gözleri hiçbir şeyi görmez, kulaklarına söz girmez.
Onlar, çarşılara, ürkmüş ve heybetinden, tüyler ürperten arslan gibi dalarlar[27]...´
Ben İsrailoğullarını Yâfes ile helak edeceğim!" buyurdu´[28].
Yâfes, Bâbil halkı olup Yâfes b.Nûh Aleyhisselâmın oğullarındandı[29].
Yüce Allah´dan, bu azab emri gelince, İrmiya Aleyhisselâm, feryad ederek ağlamış, elbisesini yırtmış, başına kül saçmış[30]; İsrailoğullarından bu felâketi kaldırması için Yüce Allah´a yalvarmış durmuştu[31].
Yüce Allah:
"Ey İrmiya! Demek, sana Vahy ettiğim şey, seni sıkıntılandırdı, tasalandırdı" buyurdu.
İrmiya Aleyhisselâm:
"Evet yâ Rab! Keski, Sen daha önce beni helak etseydin de, israiloğullarının esir edilmelerini görmeseydim" dedi[32].
Yüce Allah:
"İzzet ve Celâl(sıfat)ıma yemin ederim ki: Bu hususta, senin tarafından bir emir(hüküm) verilmeden önce[33], Beytülmakdis de[34], İsrailoğulları[35] da, helak edilmeyecektir!" buyurdu.
Bunun üzerine, İrmiya Aleyhisselâm, sevindi[36]. İçi rahatlaştı[37].
"Musa´yı ve diğer peygamberlerini hak ile gönderen Allah´a yemin ederim ki: Ben de, İsrailoğullarının helak edilmeleri emrini(hükmünü) hiçbir zaman verme-yeceğim! [38] İsrailoğullarının helakine razı olmayacağım!" dedi[39].
Aradan üç yıl geçmişti.
İsrailoğulları, isyanlarını artırdıkça artırdılar, kötülüklerini uzattılar durdular.
Onların bu halleri, helaklerinin yaklaştığı zamana kadar devam etti. Vahy gelmesi de azaldı[40]. Onlar, Âhireti hiç anmaz oldular[41].
Dünyaya ve dünya işlerine dalınca, ahiretten geri durmakta idiler[42]. Hükümdarları da, onlara:
"Ey İsrailoğulları! Allah´ın azabı, size gelip çatmadan önce[43], Allah´ın acımasız bir kavmi, üzerinize salmasından önce, işlemekte olduğunuz kötülüklere son veriniz!
Çünkü, Rabbınız, tevbeye yakındır, kendisine, tevbe eden kimse için, ellerini hayırla açmış bir esirgeyicidir " diyerek öğüt verdi[44], onları, tevbeye davet etti ise de, tevbe etmediler[45] ve işleyip durdukları kötülüklerden hiçbirini bırakmağa yanaşmadılar[46], kötülüklerine son vermediler[47].
Nihayet Yüce Allah[48] İbrahim Aleyhisselâmla Rabbi hakkında tartışan Nem-rud´un soyundan gelen[49] Buhtunnassar´ın kalbine[50], Beytülmakdis´e[51], Bey-tülmakdis halkının üzerine[52] yürüme düşüncesini düşürdü[53].
Buhtunnassar; geniş meydanları dolduracak kadar çok sayıda askerlerinin[54], altıyüzbin bayraklı orduların başına geçip[55] daha önce Senharib´in, Beytülmak-dis halkına yapamadığı şeyi yapmak maksadıyla yola çıktı[56].
İsrailoğullarının ecelleri yaklaşıp da[57], Yüce Allah; onları helak etmek[58], mülk ve saltanatlarına son vermek istediği zaman[59], İrmiya Aleyhisselâma bir Melek gönderdi[60].
Meleğe:
"İrmiya´ya git de[61] ondan, Fetva iste!" buyurdu[62]´.
Ondan ne hakkında fetva isteyeceğini de, Meleğe bildirdi[63].
Melek, İsrailoğullarından bir adamın suretine girip İrmiya Aleyhisselâmın yanına geldi[64].
İrmiya Aleyhisselâm ona:
"Sen kimsin ´ diye sordu[65].
Melek:
"Ben, İsrailoğullarından bir adamım! [66]
Bazı islerim hakkında[67] sana soru sorup senden fetva almak istiyorum" dedi´[68]´
İrmiya Aleyhisselâm, izin verince[69], Melek:
"Ey Allanın Peygamberi! [70] Senden, akrabam hakkında bir fetva istiyorum:
Ben, onların akrabalık haklarını[71], Allah´ın bana emrettiği şekilde[72] yerine ge-tirdim[73].
Onların yanlarına, ancak iyilik ve ihsanda bulunmak için gittim.
Ben, kendilerine ihsan ve ikramımı artırdıkça, onlar bana hep kızdılar durdular[74].
Ey Allah´ın peygamberi! [75] Sen, bana onlar hakkında bir fetva ver!" dedi.
İrmiya Aleyhisselâm, ona:
"Sen, senin aranla Allah´ın arasındaki şeyde, güzel hareket et!
Allah´ın, gözetmeni emrettiği akrabalık haklarını gözet! [76]-
Seni, hayırla müjdelerim!" dedi[77].
Melek İrmiya Aleyhisselâmın yanından ayrıldı.
Birkaç gün geçtikten sonra, Melek önceki adamın suretinde tekrar gelip[78] İrmiya Aleyhisselâmın önüne oturunca[79], İrmiya Aleyhisselâm, ona: "Sen kimsin " diye sordu.
Melek:
"Ben, yanına gelip senden akrabamın hali hakkında fetva istemiş olan adamım" dedi[80].
İrmiya Aleyhisselâm :
"Onlar, sana karşı, ahlaklarını daha temizlemediler mi [81] Onlardan, arzu ettiğin şeyi görmedin mi " diye sordu. Melek:
"Ey Allah´ın Peygamberi! Seni Hakla Peygamber gönderen Allah´a yemin ederim ki, hiç bir iyilik bilemiyorum ki, onu insanlardan bir kimse yapsın da, ben de, onu hattâ ondan daha fazlasını da yakınlarıma yapmış olmayayım[82].
Onlar, bana karşı, kötü tutum ve davranışlarını, daha da arttırdılar!" dedi[83].
İrmiya Aleyhisselâm:
"Sen, aile halkının yanına dönüp onlara iyilik etmekte devam et! [84]
Salih kullarını düzelten Allâh´dan, sizin aranızı da düzeltmesini[85] ve sizleri, rızâsını talep ve gazabından kaçınma hususunda birleştirmesini dilerim" dedi[86]
Bunun üzerine Melek, İrmiya Aleyhisselâmın yanından ayrıldı.
Birkaç gün sonra İrmiya Aleyhisselâm, Beytülmakdis´in duvarı üzerinde oturduğu sırada, Melek tekrar gelip önüne oturdu. [87]
İrmiya Aleyhisselâm, ona:
"Sen, kimsin " diye sordu[88].
Melek:
"Ben aile halkımın hali hakkında sana iki kerre gelmiş olan kimseyim!" dedi.
İrmiya Aleyhisselâm:
"Hâlâ, onların içinde bulundukları hallerden[89] ayrılmaları[90], onlara bir nihayet vermeleri[91] zamanı gelmedi mi " diye sordu. [92]
Melek:
"Ev Allah´ın Peygamberi! Ben, bundan önce onlardan bana isabet eden her şeye[93] onlar, beni kızdıran şeyler olduğu için[94] katlanıyordum.
Fakat, bugün, onlara gittiğim zaman[95], kendilerini Allah´ın razı olmadığı[96] ve sevmediği[97] bir iş üzerinde gördüm!" dedi.
İrmiya Aleyhisselâm:
"Onları, hangi amel üzerinde gördün " diye sordu[98].
Melek:
"Ey Allah´ın Peygamberi! Ben onları Allah´ı gazablandıracak çok büyük bir amel üzerinde gördüm! [99].
Eğer onlar bundan önce bulundukları uygunsuz haller gibi, uygunsuz haller üzerinde bulunsalardı, onlara kızgınlığım artmazdı[100], sabrederdim[101].
Fakat, ben bugün Allah için[102], senin için[103], kızdım ve onların haberini sana haber vereyim diye geldim[104].
Şimdi, ben seni Hakla Peygamber gönderen Allah üzerine, sana and vererek onların helak olmaları için, Allah´a dua etmeni, senden diliyorum!´ ´dedi.
Bunun üzerine, İrmiya Aleyhisselâm:
"Ey göklerin ve yerin Mâliki! Eğer onlar, hak ve savab üzerinde iseler, onları bulundukları halde bırak!
Eğer, onlar, Seni gazablandıracak bir halde, Senin razı olmadığın bir amelde iseler, onları, hemen helak et!" diyerek dua etti.
Bu sözler, İrmiya Aleyhisselâmın ağzından çıkar çıkmaz, Yüce Allah Beytül-makdis´e gökten bir yıldırım gönderip Kurban yerini tutuşturdu.
Beytülmakdis´in kapılarından yedi kapı da yerin dibine geçti.
İrmiya Aleyhisselâm, bunu görünce feryad ederek elbisesini yırttı ve başına toprak saçtı.
"Ey göklerin Mâliki! ve ey Merhametlilerin en Merhametlisi! Bana va´d etmiş olduğun va´d´in nerede " diyerek münâcatta bulundu.
Kendisine:
"Ey İrmiya! Onlara isabet eden bu musibet ancak[105], bizim Elçimize[106], senin verdiğin fetvân[107] ve duan üzerine[108], isabet etti!" diye nida edilince, sorgu sahibinin kendisine Allah tarafından gönderildiğine ve musibetin de, kendisinin verdiği fetva üzerine vuku bulduğuna kanâat getirdi[109].
İrmiya Aleyhisselâm:
Tevbe edip kötü işlerini bırakmadıkları takdirde[110], Allah´ın gazabına uğrayacaklarını[111],
Buhtunnassar tarafından, Beytülmakdis üzerine yürünüp savaşan İsrailoğul-larının öldürüleceğini,
Çoluk çocuklarının esir edileceğini[112], Mescidlerinin yıkılacağını,
Kitaplarının yakılacağını[113] haber verdi[114].
İsrailoğulları, uğrayacakları azab haberini işittikleri zaman, İrmiya Aleyhisselâ-ma, isyan ettiler, onu yalanladılar ve yalancılıkla suçladılar:
"Sen, yalan söylüyorsun! Allah´a karşı çok büyük bir iftirada bulunuyorsun!
Allah´ın, yeryüzünü, mescidlerini, kendisine ibadeti, tehvidi muattal kılacağını iddiaya kalkışıyorsun!
Yeryüzünde bir Âbid, bir mescid, bir kitap kalmazsa, Allah´a kim ibadet edecek !
Sen, Allah´a karşı, çok büyük bir iftira etmiş oluyorsun!" dediler ve kendisinin deli olduğunda sözbirliği etiler[115].
Kendisini dövdüler, zincire vurdular[116] ve zindana koydular[117]. Bunun üzerine, Yüce Allah, Buhtunnassar´ı onların üzerine saldı[118].
Buhtunnassar Beytülmakdis´te:
Kısa bir müddet sonra[119], Buhtunnassar; çekirge sürüsünden daha çok olan altıyüzbin bayraklı[120] askerleri ile gelip Beytülmakdis çevresine kondu[121].
Sonra, Beytülmakdis halkını kuşattı[122]. İsrailoğulları, onlardan son derecede korktular. [123]
Kuşatma uzayınca, Buhtunnassar´ın hükmüne boyun eğerek kapıları açtılar, sokakları tenhalaştırdılar.
İsrailoğulları hakkında câhiliye hükmüne göre: Zorba yakalayışı ile yakalanmalarına hüküm verilip onlardan,
Üçte biri, öldürüldü! Üçte biri, esir edildi!
Kötürümler, çok yaşlı erkekler ve kadınlar, geri bırakıldıktan sonra, süvarilere çiğnettirildi!
Çocuklar, sürülüp götürüldü!
Kadınlar, çarşılarda, çıplak durduruldu! [124]
Buhtunnassar, Beytülmakdis´te ayakta dikili ev bırakmadı!
Beytülmakdis Mescidini tahrip etti!
Mescid´in içinde bulunan bütün altın, gümüş ve cevherleri,
Süleyman Aleyhisselâm´ın Kürsüsünü[125],
Heykelde ve depolarda bulunan bütün malları,
Süleyman Aleyhisselâm´ın, Mescid için yaptırmış olduğu bütün kabları kaçakları,... ganimet olarak aldı.
Yıktığı Kudüs´te, fakirler ve zayıflardan başka bir şey bırakmadı[126].
Tevratı ve Peygamberlere aid olup heykelde saklanan bir çok kitapları, bir kuyuya attırdı ve üzerinde ateş yaktırdı[127].
Şehir, yıkıldıktan sonra[128], Buhtunnassar; askerlerinin her birine, kalkanlarını toprakla doldurup şehrin harabesi üzerine atmalarını emretti. Askerler emri yerine getirdiler. Şehri, toprakla doldurdular.
Buhtunnassar, şehrin bütün halkını bir araya toplattı. İsrailoğullarının aralarından büyük küçük yüz bin çocuk seçti.
Alınan ganimetleri, askerleri arasında bölüştürmek isteyince, yanındaki hükümdarlar:
"Biz hissemize düşeni sana bırakıyoruz.
Sen İsrailoğullarından seçtiğin şu çocukları bizim aramızda bölüştür" dediler.
Buhtunnassar öyle yaptı.
Her birine dörder çocuk düştü.
Oanyal, Hananya, Azarya ve Mişayel de bölüştürülen çocuklar arasında bulu-nuyordu[129].
Çocuklardan;
Yedibini Dâvûd Aleyhisselâm´ın ev halkından,
Onbirbini, Yûsuf b.Yâkub Aleyhisselâm ve kardeşi Bünyamin´e mensup ailelerden,
Sekizbini, Âşer b.Yâkub Aleyhisselâm ailesinden[130],
Ondörtbini, Zebulun b.Yâkub Aleyhisselâm ailesinden[131], Dörtbini, Rubil ve Levi b.Yâkub Aleyhisselâm ailelerinden[132], Dörtbini, Yehûda b.Yâkub Aleyhisselâm ailesinden[133], Ondörtbini, Dan b.Yâkub Aleyhisselâm ailesindendi[134]. Geri kalanları da, İsrailoğullarının başka ailelerindendi[135]. Buhtunnassar, bu çocuklardan yetmişbinini Bâbil´e götürdü. İsrailoğullarından aldığı esirleri, üçe bölerek bir kısmını, Şam´da yerleştirdi. Bir kısmını esir olarak tuttu. Üçte birini de öldürdü[136].
Buhtunnassar´ın öldürdüğü esirler arasında, İsrailoğullarının Tevrat okuyanlarından ve bilginlerinden kırkbin kişi bulunuyordu.
Uzeyr Aleyhisselâm´ın babası ve dedesi de öldürülenler arasında idi[137]. Buhtunnassar, Beytülmakdis´te ele geçirdiği tabak ve çanakları, Bâbil´e götürdü.
Yüce Allah´ın, İsrailoğullarına gönderdiği bu musîbet; onların kötü işlerinden, bid´atlar ihdas etmelerinden ve zulümlerinden ileri gelmişti[138].
Bu gerçek, Kur´ân-ı kerimde şöyle açıklanır: "Biz, Kitapta, İsrailoğullarına şu haberi verdik:
Siz, Arz(ı Mukaddes)da, muhakkak iki defa fesad çıkaracak ve muhakkak (bana karşı) çok büyük bir serkeşlik yapıp kabaracaksınız!
İşte, o ikiden birinci(fesadlarının Ceza) vâde(si) gelince, (muharebede) çok çetin bir kuvvete malik olan kullarımızı, üzerinize musallat kıldık da, onlar evlerin aralarına kadar girip (sizi) araştırdılar.
(Bu), yerine getirilmiş bir va´d idi.
Sonra, bunlara karşı, size tekrar devlet ve galebe verdik.
Mallarla, oğullarla, sizin imdadınıza yetiştik.
Cemiyetinizi de, (olduğunuzdan) daha fazla çoğalttık.
Eğer iyilik ederseniz, o iyiliği, kendinize etmiş olursunuz.
Eğer, kötülük ederseniz (o kötülüğü de, yine kendinize etmiş olursunuz)
Artık, diğer (cezanın) va´de(si) gelince, yüzlerinizi, kötülesinler, Mescid(iniz)e gir(ip tahrip et)sinler, galebe ve istilâ ettiklerini, mahvettikçe, etsinler diye (başınıza, yine düşmanları, musallat ettik)
(Tevbe ederseniz) Rabbinizin, sizi esirgeyeceğini, umabilirsiniz. (Fakat, tekrar fesada) dönerseniz, biz de (sizi cezalandırmağa) döneriz. Biz: Cehennemi, kâfirlere bir zindan yaptık[139].
Buhtunnassar´ın İrmiya Aleyhisselâm´ı Zindandan Çıkarışı:
Buhtunnassar, İsrailoğullarının zindanında İrmiya Aleyhisselâm´ı bulunca, ona: "Sen burada ne arıyorsun " diye sormuştu.
Allah´ın, onu, kavmine başlarına gelecek felaketleri anlatıp korkutsun diye Peygamber olarak gönderdiği, kavminin ise, onu yalanladıkları ve zindana attıkları haber verildi.
Buhtunnassar:
"Rab´larının Resulüne âsî olan bir kavim, ne kötü bir kavimdir!" dedi[140].
İrmiyâ Aleyhisselâm´ın, zindandan çıkarılmasını emretti.
Zindandan çıkınca, ona:
"Sen, şu kavmi, başlarına gelecek felaketle korkuttun mu ´ diye sordu.
İrmiya Aleyhisselâm:
"Evet! [141]
Çünki, ben böyle olacağını biliyordum.
Allah beni onlara gönderdi.
Fakat onlar beni yalanladılar!" dedi.
Buhtunnassar:
"Onlar demek seni yalanladılar, dövdüler ve zindana koydular !" dedi. İrmiya Aleyhisselâm: "Evet!" dedi[142]. Buhtunnassar:
"Peygamberlerini yalanlayan, Rab´larının Elçiliğini yalanlayan bir kavim, ne kötü bir kavmdir!
Sen benim yanıma gelir misin
Ben sana ikram ve ihsanda bulunurum.
İstersen, ülkende otur, sana Emân vermişimdir!" dedi.
İrmiya Aleyhisselâm:
"Ben, şimdiye kadar, Allah´ın emânından ayrılmadım ve hiçbir saat da, O´nun emânından çıkmam!
İsrailoğulları bile O´nun emânından çıkmazlar.
Onlar, ne senden, ne de senden başkasından korkmazlar.
Senin, onların üzerinde bir baskın olmaz!" dedi.
Buhtunnassar, İrmiya Aleyhisselâm´dan bu sözleri işitince onu kendi haline b.rakt. [143].
Kendisine ihsanlarda bulundu.
İsrailoğullarının zaif takımları, İrmiya Aleyhisselâm´ın yanında toplandılar:
"Biz günahkâr olduk. Zulmettik.
Biz, yapmış olduğumuz şeylerden dolayı Allah´a tevbe ediyoruz.
Sen bizim tevbemizi kabul etmesi için, Allah´a dua et!" dediler.
İrmiya Aleyhisselâm, Rabb´ine dua edince, Yüce Allah:
"Onlar, söylediklerini yapıcı değillerdir.
Eğer, sözlerinde sâdık iseler, seninle birlikte, şu beldede otursunlar!" buyurdu.
İrmiya Aleyhisselâm, Allah´ın emrini onlara haber verdiği zaman:
"Biz; Allah´ın ahalisine gazab ettiği harap bir beldede nasıl otururuz " dediler, oturmaktan kaçındılar[144].
O zaman, İsrailoğulları beldelere dağıldılar;
Onlardan bazıları Hicaz´da Yesrib´e (Medineye),
Bazıları Vadilkura´ya ve daha başka yerlere indi[145].
Onlardan az bir cemâat da Mısır´a gittiler[146]. Mısır Kralı´na iltica ettiler[147].
İrmiya Aleyhisselâm da, Mısır´a gitti[148].
Buhtunnassar, Mısır Kralı´na yazı yazarak:
"Kölelerim, benim yanımdan, senin yanına kaçtılar.
Onları, hemen bana geri gönder!
Göndermezsen, seninle çarpışır beldelerini süvarilere çiğnetirim!" dedi.
Mısır Kralı da Buhtunnassar´a:
"Onlar senin kölelerin değil, hürdürler, hürlerin oğullarıdırlar" diye cevap verdi[149].
Bunun üzerine, Buhtunnassar, Mısır Kralının üzerine yürüdü.
Çarpıştılar.
Buhtunnassar, onu mağlup ve esir edip[150] öldürdü.
Mısırlıları esir etti.
Sonra Mağrib diyarına yürüdü. Ülkenin, en uzak köşelerine kadar ilerledikten sonra dönüp Mısır, Kudüs, Filistin ve Ürdün halkından aldığı bir çok esirlerle birlikte Babil´e döndü ki, esirler arasında Danyal Aleyhisselâm´la[151] ondan başka Peygamberler de bulunuyordu[152]´.
İrmiya Aleyhisselâm o zaman Mısır´da kaldı[153].
İrmiya Aleyhisseiâm; Mısır toprağında oturup küçük bir bahçe edinmişti.
Oraya, sebze eker, onunla geçinirdi.
Yüce Allah ona:
"Küfür toprağında oturmakta, ekip dikmekte, senin için sıkıntı ve uğraşı vardır.
İsrailoğulları hakkındaki gazabımı bilmene rağmen, yer seni nasıl sığdırıyor veya taşıyor !
İlya(Beytülmakdis) ve onun halkı hakkında vermiş ve uygulamış olduğum o hüküm, seni tasalandırsın!
Bu zaman; mâmur yer zamanı değil, fakat yıkık yer zamanıdır! Öyle ise, hemen şu bahçeciğine varıp dayan, onun duvarlarını yık! Sebzesini yok et! Su ırmağını batır ve İlya´ya kavuş!
Kitabım oranın Ecelini tebliğ edinceye kadar İlya senin belden olsun!" diye vahy[154] ve geri dönmesini emretti[155].
O zaman mahsul zamanı idi.
İrmiya Aleyhisselâm, içinde üzüm ve incir bulunan azık sepetini aldı. Yeni bir su tulumu edinip içine su doldurdu.
Merkebini bağlamak için yeni bir ip büktü.
Korkulu bir halde, hemen merkebine binip İlya (Beytülmakdis) yolunu tuttu[156].
İrmiya Aleyhisselâm; merkebinin üzerinde olduğu, sahtiyandan dikilmiş su tulumunun içinde üzüm suyu, sepetinde de incir bulunduğu halde[157] gelip Bey-tülmakdis´in üzerinde durdu[158].
Şehri, tavsif edilemeyecek şekilde, son derecede[159] harap bir halde görünce[160], kendi kendine: "Sübhânallâh!
Allah, bana bu beldeye inmemi emretti. Orayı imar buyuracağını da haber verdi. Acaba burayı ne zaman imar edecek [161]. Allah burasını ölümünden sonra acaba nasıl diriltecek " dedi´[162]. Sonra merkebini yeni iple bağladı.
Yüce Allah o sırada İrmiya Aleyhisselâm´a, bir uyku verdi´[163]. O da, başını yere koyup uyudu´[164]. Uyuduğu zaman, kendisinin ruhu kabzolundu[165]. Yüce Allah, onu, yüz yıl ölü bir halde bıraktı[166]. Onun merkebini de onunla birlikte öldürdü. Fakat Yüce Allah onu gözlere göstermedi[167]. Hiçbir kimse onu göremedi[168].
Beytülmakdis´in İmar Edilişi:
Rivayete göre: Buhtunnassar´la onun daha üstü olan büyük kral Lührasb öldükten sonra, yerine Beştasb b.Lührasb geçmişti.
Beştasb; Şam ülkesinin harap bir halde olduğunu[169], Filistin toprağında vahşî, yırtıcı hayvanların çoğaldığını[170] ve orada, insanlardan hiç bir kimse kalmadığını işitince;
"Babil toprağında bulunan İsrailoğullarından Şam´a dönmek isteyen kimseler dönsün!" diye nida ettirmiş, Dâvûd oğulları Hanedanından bir Zâtı da onların üzerine kral yaparak kendisine:
Beytülmakdis´i imar etmesini[171] ve Beytülmakdis Mescid´ini yapmasını em-retmişti[172].
Diğer rivayete göre: Beytülmakdis´in imarı, İran Hükümdarı Behmen tarafından, Babil Valiliğine tayin edilen Ahşu Yereş ve oğlu Kireş zamanında idi.
Behmen ona yazı yazarak: İsrailoğullarına yumuşak davranmasını,
Kendilerinin istedikleri yerlere gönderilmelerine, memleketlerine dönmelerine müsaade edilmesini,
Seçecekleri kimseyi başlarına koymasını, emretmişti[173]. Kendisi, Tevratı öğrenmiş ve İsrailoğullarının dinine girmişti´[174].
Danyal Aleyhisselâm´la Hananya, Mişayil ve Azerya, Beytülmakdis´e gitmek için Ahşu Yereş´ten izin istemiş idiyseler de, kendisi izin vermeğe yanaşmamış[175]:
´Benim yanımda sizin gibi bin Peygamber bulunsa, ben sağ oldukça onlardan bir tanesini bile yanımdan ayırmam!" demiş´[176], Danyal Aleyhisselâmı, devletin kadılık işleri ile birlikte kendisinin her işini yürütmeğe de memur etmişti.
Hatta Buhtunnassar´ın Beytülmakdisten aldığı hazinelerde saklanan her şeyin çıkarılıp Beytülmakdis´e iade edilmesini ve Beytülmakdis´in, onunla yeniden yapılmasını da ona emretmiş ve yapılmıştı[177].
İrmiya Aleyhisselâm´ın Yüz Yıllık Ölümünden Sonra Diriltilişi:
Yüce Allah; İrmiya Aleyhisselâm´ı, yüz yıllık ölümden sonra diriltip gözlerini açtırdı[178].
İrmiya Aleyhisselâm, şehrin, nasıl imar edildiğine ve yapıldığına baktı[179]. Sonra cesedinin diriltildiğine baktı[180].
Sonra, merkebine baktı: kemiklerinin nasıl birleştirilip yerli yerine geldiğini gördü.
Halbuki merkebi de kendisi ile birlikte ölmüş, damarları sinirleri hep çürümüştü.
İrmiyâ Aleyhisselâm; bunların nasıl ete büründüklerini, düzgün bir hale geldiğini, can verilerek ayağa kalktığını gördü[181].
Hattâ, onun anırışını bile işitti. [182]
Sonra, üzüm suyuna ve incirine baktı:
Onlar da, koyduğu zamandaki gibi, hiç bozulmamış bir halde idiler.
İrmiya Aleyhisselâm: Yüce Allah´ın kudretini, böyle apaçık görünce:
"Ben biliyorum ki: Allah her şeye gücü yetendir!" dedi.
Yüce Allah onu bundan sonra da yaşattı[183].
Ona ve gönderilen bütün Peygamberlere selam olsun![184]
Yüz Yıllık Ölümden Sonra Diriltiliş Hadisesinin Kur´ân-I Kerim´de Açıklamışı:
"Yâhud o kimse gibisini (görmedin mi) ki (binalarının) çatıları çökmüş, duvarları üstüne yıkılmış, (kimsecikleri kalmamış) bir kasabaya uğrayarak (kendi kendine): Allah burasını ölümünden sonra acaba nasıl diriltecek demiş. Allah da, onu yüz yıl ölü bırakmış, sonra dirilterek (kendisine): Ne kadar eğleştin demiş. O da: Bir gün yahud bir günden az! demişti. Allah, (ona):
Hayır! Yüz yıl (ölü) kaldın!
İşte, yiyeceğine, içeceğine bak: daha bozulmamıştır! Bir de, merkebine bak!
(Böyle yapmamız) Seni, insanlara ibret nişanesi kılmamız içindir. Kemiklere de bak:
Onları, nasıl birleştirip yerli yerine koyuyoruz Sonra da onlara et giydiriyoruz" dedi.
O (merkep dirilip eski haline geldiği ve) her şey, kendisine apaçık belli olduğu zaman:
(Artık şu müşahedemle de) biliyorum ki: Allah, hiç şüphesiz, herşeye hakkıyla gücü yetendir!" dedi.[185].
--------------------------------------------------------------------------------
[1] ibn. Asâkir-Tarih c.2, s.384, ibn. Haldun-Tarih c.2, ks.1,s.116.
[2] Taberî-Tarih c.1, s.285, Sâlebî-Arais s.333, ibn.Esîr-Kâmil c.1, s.269.
[3] Taberî-Tarih c.l,s.285,289, Sâlebî-Arais s.343. ibn.Esîr-Kâmil c.1, s.263, Muhyiddin b. Arabî-Muhâdarâtulebrar c.1,s.136.
[4] Taberî-Tarih c.1, s.289.
[5] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.33.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/247.
[6] Sâlebî-Arais s.333.
[7] Taberî-Tarih c.1, s.285, Sâlebî-Arais s.333, ibn.Esîr-Kâmil c.1, s.263, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.34..
[8] ibn Kuteybe-Uyunülahbar c.1 ,s.286, Taberî-Tarih c.1,s.286, İbn.Asâkir-Tarih c.2,s.388, ibn.Esîr-Kâmil, c.1,s.263 Ebülfida-Elbidaye ven nihaye c.2, s.34.
[9] Taberî-Tarih c.1, s.286,
[10] ibn. Asakir-Tarih c.2 s.388, Ebülfida c.2, s.34.
[11] Taberî-Tarih c.1, s.286, ibn. Asakir-Tarih c.2, s.389.
[12] İbn. Asâkir-Tarih c.2, s.388, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.35.
[13] Taberî-Tarih c.1, s.286, İbn. Asâkir-Tarih c.2, s.389, Ebütfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.35.
[14] Taberî-Tarih c.1, s.286, Sâlebî-Arais s.333, İbn. Asakir-Tarih c.2, s.389, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.35.
[15] Sâlebi-Araıs s.333.
[16] ibn.Asâkir-Tarih c.2, s.389.
[17] Taberî-Tarih c.1, s.286, Sâlebî-Arais s.333, ibn. Asakir-Tarih c.2, s.389, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.35.
[18] Taberî-Tarih c.1, s.286, İbn. Asakir-Tarih c.2, s.389, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.35.
[19] Taberi-Tarih c.1, s.286, Ibn. Asakir-Tarih c.2, s.389, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.35.
[20] Taberi-Tarih c.1, s.286, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.35.
[21] Taberî-Tarih c.1, s.286-287, Sâlebî-Arais s.333, İbn. Asakir-Tarih c.2, s.390, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, ş.35-36.
[22] İbn. Asakir-Tarih c.2, s.390, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.36.
[23] Taberî-Tarih c.1, s.287, Sâlebî-Arais s.333, ibn. Asakir-Tarih c.2, s.390, ibn. Esir-Kamil c.1 s.263, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2 s.36.
[24] Taberî-Tarih c.1, s.287, İbn. Asakir-Tarih c.2, s.390, İbn. Esîr-Kâmil c!, s.263, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s36.
[25] Taberî-Tarih c.1, s.287, Sâlebî-Arais s.333, İbn. Asakir-Tarih c.2, s.390, ibn. Esîr-Kâmil c.1, s.263, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.36.
[26] Taberî-Tarih c.1,s.287, Ibn.Asâkîr-Tarih c.2,s.39O, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.36.
[27] İbn.Asakir-Tarih c.2, s.390, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.36.
[28] Taberî-Tarih c.1, s.287, Sâlebî-Arais s.333.
[29] Taberî-Tarih c.1, s.287, Sâlebî-Arais s.333.
[30] Taberî-Tarih c.1, s.287, Sâlebî-Arais s.333, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.263.
[31] İbn.Esîr Kâmil c.1, s.263.
[32] Taberî-Tarih c.1, s.287, Sâlebi-Arais s.333-334.
[33] Taberî-Tarih c.1, s.287, Şâlebî-Arais s.334, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.263.
[34] Taberî-Tarih c.1, s.287, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.263.
[35] Taberî-Tarih c.1, s.287, Sâlebî-Arais s.334, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264.
[36] Taberî-Tarih c.1, s.287, Sâlebî-Arais s.334, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264.
[37] Taberî-Tarih c.1, s.287, Şâlebî-Arais s.334.
[38] Taberî-Tarih c.1, s.287, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264.
[39] Sâlebî-Arais s.334.
[40] Taberî-Tarih c.1, s.287, Sâlebî-Arais s.334, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264.
[41] Taberî-Tarih c.1, s.287, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264.
[42] Taberî-Tarih c.1, s.287.
[43] Taberî-Tarih c.1, s.287, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264.
[44] Taberî-Tarih c.1, s.287.
[45] Sâlebî-Arais s.334.
[46] Taberî-Tarih c.1, s.287.
[47] Sâlebî-Arais s.334.
[48] Taberî-Tarih c.1, s.287, ibn Asakir-Tarih c.2, s.388, ibn. Esîr Kâmil c.1, s.264, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.34-35.
[49] Taberî-Tarih c.1, s.287.
[50] Taberî-Tarih c.1, s.287, İbn Asakir-Tarih c.2, s.388, ibn. Esîr Kâmil c.1, s.264, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.34-35.
[51] Taberî-Tarih c.1, s.287.
[52] İbn Asakir-Tarih c.2, s.388, ibn. Esir Kâmil c.1, s.264, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.35.
[53] Taberî-Tarih c.1, s.287, ibn Asakir-Tarih c.2, s.388, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.35
[54] İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264.
[55] Taberî-Tarih c.1, s.287, Sâlebî-Aris s.334.
[56] Taberî-Tarih c.1, s.287,
[57] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebi-Arais s.334, ibn. Esîr Kâmil c.1, s.264.
[58] Aynı Kaynaklar.
[59] Taberî-Tarih c.1, s.288, İbn. Esîr Kâmil r 1, s.264.
[60] Taberî-Tarih c.1, s.288, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264,
[61] Taberî-Tarih c.1, s.288.
[62] Taberî-Tarih c.1, s.288, ibn. Esîr Kâmil c.1, s.264.
[63] Taberî-Tarih c.1, s.288.
[64] Taberî-Tarih c.1, s.288, ibn. Esîr Kâmil c.1, s.264.
[65] Taberî-Tarih c.1, s.288.
[66] Taberî-Tarih c.1, s.288, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264.
[67] Taberî-Tarih c.1,s.288
[68] Taberî-Tarih c.1, s.288, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264.
[69] Taberî-Tarih c.1, s.288.
[70] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334.
[71] Taberî-Tarih c.1, s.288, Şâlebî-Arais s.334, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264,
[72] Taberî-Tarih c.1, s.288, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264.
[73] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334, ibn. Esîr Kâmil c.1, s.264.
[74] Taberî-Tarih c.1, s.288, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264.
[75] Taberî-Tarih c.1, s.288.
[76] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334, ibn. Esîr Kâmil c.1, s.264.
[77] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334.
[78] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264.
[79] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334.
[80] Taberî-Tarih c.1, s.288.
[81] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264.
[82] Aynı Kaynaklar.
[83] İbn. Esîr-Kâmil c.1, s.264.
[84] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334, Esîr Kâmil c.1, S.265.
[85] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334.
[86] Taberî-Tarih c.1, s.288.
[87] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334, ibn. Esîr Kâmil c.1, s.265.
[88] Taberî-Tarih c.1, s.288.
[89] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334.
[90] Taberî-Tarih c.1, s.288.
[91] Sâlebî-Arais s.334.
[92] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334.
[93] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334, ibn. Esîr Kâmil c 1 s.265.
[94] ibn. Esîr Kâmil c.1, s.265.
[95] Taberî-Tarih c.1, s.288.
[96] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334.
[97] Taberî-Tarih c.1, s.288.
[98] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334.
[99] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334, ibn. Esîr Kâmil c.1,s.265.
[100] Taberî-Tarih c.1, s.288, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.265.
[101] Taberî-Tarih c.1, s.288.
[102] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334, İÖn. Esîr Kâmil c.1, s.265.
[103] Taberî-Tarih c.1, s.288.
[104] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334, ibn. Esîr Kâmil c.1, s.265
[105] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334, ibn. Esîr Kâmil c.1, s.265.
[106] Taberî-Tarih c.1,s.288, ibn.Esîr Kâmil c.1, s.265
[107] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334, ibn. Esîr Kâmil c.1, s.265.
[108] Sâlebî-Arais s.334.
[109] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.265.
[110] Taberî-Tarih c.1 ,s.281.
[111] İbn.Kuteybe-Maarit s.22 Muhyıddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar c.1, s 136.
[112] Taberî-Taritı c.1,s.281, İbn Asakir-Tarih c.2, s.392, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.38
[113] İbn Asakir-Tarih c.2, s.393, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.38
[114] ibn.Asakir-Tarih c.2, s.393, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdara c.1, s.136, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.38.
[115] İbn.Asakir-Tarih c.2, s.393, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.38.
[116] İbn.Kuteybe-Maarif s.22, IbnAsakir-Tarih c.2, s.393, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar c.1, S.136, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.38
[117] İbn.Kuteybe-Maarif s.22, Taberî-Tarih c.1, s.281, İbn Asakir-Tarih c.2, s.393, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c. 2 ş.38.
[118] İbn.Kuteybe-Maarif s.22, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar c.1, s.136.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/247-257.
[119] Taberî-Tarih c.1, s.288, İbn.Asakir-Tarih c.2, s.392, Ebülfida c.2 s.38.
[120] Taberî-Tarih c.1, s.288.
[121] Taberî c.1, s.288, Sâlebî s.334, ibn Asakir s.392.
[122] İbn.Asakir-Tarih c.2, s.392.
[123] Taberî c.1, s.288, Sâlebî s.334.
[124] ibn.Asakir-Tarih c.2, s.392-393, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s. 38.
[125] Dineverî-Elahber s.23.
[126] ibn.Haldun-Tarih c.2 ks.1 s.106.
[127] Yâkubî-Tarih c.1, s.65, Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1, s.61.
[128] Taberî-Tarih c.1, s.281, İbn Asakir-Tarih c.2, s.392, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.38.
[129] Taberî-Tarih c.1, s.289, Sâlebi-Arais s.335, ibn Esîr Kâmil c.1, s.265-266, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.38.
[130] Taberî-Tarih c.1, s.289, Sâlebî-Arais s.335, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.38.
[131] Taberî-Tarih c.1, s.289, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.38.
[132] Taberî-Tarih c.1, s.289, Sâlebî-Arais s.335, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.38.
[133] Taberî-Tarih c.1, s.289, Sâlebî-Arais s.335
[134] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.38.
[135] Taberî c.1, s.289, Sâlebî s.335, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.38.
[136] Taberî c.1, s.289, Sâlebî s.335, ibn. Esir Kâmil c.1, s.265-266.
[137] Sâlebî-Arais s.344.
[138] Taberî-Tarih c.1, s.289, Sâlebî-Arais s.335.
[139] isrâ: 4-8.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/257-260.
[140] Taberî-Tarih c.1, s.281.
[141] Ibn.Asakir-Tarih c.2, s.393, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.38.
[142] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.38.
[143] ibn.Asakir-Tarih c.2, s.393, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.38-39
[144] Taberî-Tarih c.1, s.281, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.39.
[145] Taberî-Tarih c.1, s.281, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.39.
[146] İbn. Kuteybe-Maarif s.22, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.39.
[147] İbn. Kuteybe-Maarif s.22.
[148] Muhyiddin b. Arabî-Muhâdaratülebrar c.1, s. 136, İbn.Haldun-Tarih c.2, ks.l, s.107.
[149] Taberî-Tarih c.1, s.281.
[150] ibn.Kuteybe-Maarif s.22.
[151] Taberî-Tarih c.1, s.281, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.39-40.
[152] Taberî-Tarih c.1, s.281
[153] İbn.Kuteybe-Maarif s.22, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdatülebrar c.1, s.136.
[154] İbn.Kuteybe-Maarif s.22.
[155] Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar c.1, s. 136.
[156] ibn.Kutaybe-Maarif s.22.
[157] Taberî-Tarih c.1, s.289, Sâlebî-Arais s.343, ibn. Esir Kâmil c.1, s.269.
[158] Taberî-Tarih c.1, s.289, Sâlebî-Arais s.343.
[159] ibn.Kuteybe-Maarit s.22.
[160] İbn. Kuteybe-Maarif s.22, Taberî-Tarih c.1, s.289, Sâlebî-Arais s.343, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.269, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar c.1, s.136.
[161] Taberî-Tarih c.1, s.281, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.42.
[162] İbn.Kuteybe-Maarif s.22, Taberî-Tarih c.1, s.289, Sâlebî-Arais s.343, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.269, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdara c.1, S. 136, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.42.
[163] Sâlebî-Arais s.343.
[164] Taberî-Tarih c.1, s.281, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.42.
[165] Sâlebî-Arais s.343.
[166] İbn.Kuteybe-Maarif s.22, Taberî-Tarih c.1, s.289, Sâlebî-Arais s.343, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.269, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar c.1, s. 136.
[167] Taberî-Tarih c.1, s.289, Sâlebî-Arais s.343-344, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.269.
[168] Taberî-Tarih c.1, s.289, Şâlebî-Arais s.344.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/260-263.
[169] Taberî-Tarih c.1, s.281, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.269, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.42
[170] Taberî-Tarih c.1, s.281, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.42.
[171] Taberî-Tarih c.1, s.281, ibn. Esir Kâmil c.1, s.269, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.42.
[172] Taberî-Tarih c.1, s.281.
[173] Taberî-Tarih c.1, s.283. İbn.Haldun-Tarih c.2, kş.1, s.109.
[174] Dineverî-Elahbar s.27, Taberî-Tarih c.1, s.284, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.267.
[175] Taberî-Tarih c.1, s.284, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.268, İbn.Haldun-Tarih c.2, ks.1, s.108.
[176] Taberî-Tarih c.1, s.284, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.268.
[177] Taberî-Tarih c.1, s.284, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.268-269, İbn.Haldun-Tarih c.2, ks.1, s.108, 109.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/263-264.
[178] Taberî-Tarih c.1, s.281, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.269, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.42
[179] Taberî-Tarih c.1, s.281, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.42
[180] ibn. Esîr Kâmil c.1, s.269.
[181] Taberî-Tarih c.1, s.289, İbn. Esir Kâmil s. 269-270.
[182] Taberî-Tarih c. 1, s.289.
[183] Taberî-Tarih c.1, s.289, Sâlebî-Arais s.344, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.266.
[184] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/264-265.
[185] Bakara: 259.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/265.
|
|
|
Danyal Aleyhisselam |
|
Yazar: RasitTunca - 07-22-2018, 03:46 AM - Forum: Peygamberler Tarihi Hakkında Bilgiler
- Yorum (2)
|
 |
Danyal Aleyhisselam
Danyal Aleyhısselamın Soyu:
Danyal b.Hızkıl´ül ´asgar[1], Peygamber oğullarından[2], Süleyrnan b.Dâvud Aleyhisselamların soyundandı. [3]
Danyal Aleyhisselâmın Resul Olmayan Bir Nebi (Peygamber) Oluşu:
Hz. Ali, Danyal Aleyhisselâm hakkında: "O, Resul olmayan bir Nebî idi." demiştir. [4]
Danyal Aleyhisselâmın Esir Edilerek Babile Götürülüşü:
Bâbil hükümdarı Buhtunnassar´ın, Beytülmakdis´i, yıkarak İsrail oğullarının çocukları arasından seçip kumandanlarına paylaştırdığı[5] esir çocuklar arasında Danyal Aleyhisselâm da, bulunuyordu. [6]
Danyal Aleyhisselâmla Üç Arkadaşının Zindana Atılışı:
Bâbil halkı, Buhtunnassar´a baş vurarak;
"İsrail oğullarından esir edilen şu çocukları, bize vermeni, senden istemiştik.
Sen de, onları, bize vermiştin.
Vallahi, onlar, bizim yanımızda olalıdanberi, kadınlarımızın, bizi tanımadıklarını, onlarla ilgilendiklerini ve yüzlerini, onlara çevirdiklerini görüyoruz.
O çocukları, ya bizim aramızdan çıkar, al, ya da, onları, öldür!" dediler. Buhtunnassar:
"İçinizden, her kim, elindekini öldürmek isterse, öldürsün!" dedi.
Öldürülmek üzere çıkarılıp sağ bırakılmaları için, Allâha, yalvarmaları üzerine, Buhtunnassar tarafından sağ bırakılan Danyal Aleyhisselâmla Hananya, Azarya ve Mişaye[7] Bâbil Zindanına atılmışlardı.[8]
O sırada, Buhtunnassar; bir rü´yâ görmüş[9], fakat, gördüğü rü´yada görüp te, kendisini şaşırtan şeyi unutmuştu. [10]
Buhtunnassar, gördüğü rü´yadan, korkmuştu.
Sihirbazlarla Kâhinlerden, bunun, yorumunu sormuşsa da, onlar, yorama-mışlardı.
Danyal Aleyhisselâm, arkadaşlarıyla birlikte zindanda bulundukları sırada, bunu, işitti.
Zindancı; Danyal Aleyhisselâmın hal ve gidişatındaki güzelliği ve doğruluğunu görüp hoşuna gitmekte ve kendisine sevgi göstermekte idi.
Danyal Aleyhisselâm, ona:
"Sen, bana bir iyilik yap: Sahibinizin katında aracı ol da, görmüş olduğu rü´yâ-yı, ona yorayım." dedi.
Zindancı, gidip Danyal Aleyhisselâmın dileğini, Buhtunnassar´a haber verdi. [11]
Bunun üzerine, Buhtunnassar, Peygamber oğullarından[12] Danyal Aleyhisselâmla üç arkadaşını huzuruna çağırdı. [13]
Buhtunnassar´ın önünde, ona, secde etmedikçe, hiç kimse duramazdı.
Fakat, Danyal Aleyhisselâm, onun önünde secde etmeksizin ayakta durdu.
Buhtunnassar, ona:
"Seni, bana, secdeden alıkoyan nedir " diye sordu.
Danyal Aleyhisselâm:
"Benim bir Rabb´im var ki, bana, ilim ve hikmet verdi.
Kendisinden başkasına secde etmememi de, bana, emretti.
Ben, kendisinden başkasına secde edersem, Onun, bana verdiği ilmi, benden çekip almasından ve beni, helak etmesinden korkarım!" dedi.
Buhtunnassar; Danyal Aleyhisselâmın verdiği cevaba hayret etti ve:
"Evet! Secde yapma! Sen, ahdine vefa etmekle, çok iyi etmiş ve sana verilen ilmin şerefini yükseltmiş, gözetmiş oluyorsun." dedikten sonra:
"Sende, şu gördüğüm rü´yânın ilmi ve yorumu var mıdır " diye sordu.
Danyal Aleyhisselâm: "Evet!" dedi. [14] Buhtunnassar:
"Görmüş olduğum rü´yâyı, sonra, bana isabet eden bir şeyden dolayı, unuttuğum, beni hayrette bırakan o şeyin ne olduğunu, bana, haber verinizi" dedi.
Danyal Aleyhisselâmla arkadaşları:
"Sen, o rü´yâyı, bize haber ver de, biz, sana, onun yorumunu, haber verelim." dediler.
Buhtunnassar:
"Ben, or\u, t\a\wlayam\YOvum. [15]
Eğer, siz, bana, onu, onun yorumunu, haber vermezseniz, omuz kemiklerinizi, sökeceğim!" dedi.
Danyal Aleyhisselâmla üç arkadaşı, Buhtunnassar´ın huzurundan çıktılar.
Allah´a, düa ettiler. Tazarru ve niyazda bulundular. [16]
Kendilerine, yardım etmesini[17], sorulan şeyin öğretilmesini, dilediler.
Yüce Allah da, onlara, sorulan şeyi öğretti.
Onlar, hemen Buhtunnassar´ın huzuruna vardılar. Ona:
"Sen, bir heykel görmüşsün!" dediler.
Buhtunnassar:
"Doğru söylediniz!" dedi.
Danyal Aleyhisselâm ve arkadaşları:
"O heykelin iki ayağı ve iki bacağı: seramikten,
İki dizi ve iki baldırı: bakırdan,
Karnı: Gümüşten,
Göğsü: Altından,
Başı ve boynu: Demirdendi!" dediler. [18]
Buhtunnassar:
"Doğru söylediniz!" dedi. [19]
Danyal Aleyhisselâmla arkadaşları:
"Sen, onu, hayretle seyredip durduğun sırada, Allah, onun üzerine, gökten, bir kaya saldı da, onu, ufatıverdi!
İşte, sana, rü´yânı unutturan da, bu idi." dediler.
Buhtunnassar:
"Doğru söylediniz!" dedi ve:
"Peki, bu rü´yânın yorumu, nedir " diye sordu.
Danyal Aleyhisselâmla arkadaşları:
"Bu rü´yânın yorumu, şöyledir:
Sana, kralların kudret ve tasarruf durumları gösterilmiştir ki, onlardan, bazısının kudret ve tasarrufu, bazısından, daha gevşek ve yumuşaktı.
Bazısının, kudret ve tasarrufu, bazısından, daha güzeldi. Bazısının kudret ve tasarrufu da, bazısından, daha sert ve katı idi.
İlk kudret ve tasarruf: Seramik olup o, kudret ve tasarrufun en zaifi ve gevşeğidir.
Sonra, onun üstünde bakır olup o, öncekinden daha üstün ve daha serttir. Sonra, bakırın üstünde gümüş olup o, bakırdan daha üstün ve daha güzeldir. Sonra, gümüşün üstünde altun olup o, gümüşten daha güzel ve daha üstündür.
En üstünde bulunan demir, senin kudret ve tasarrufundur ki, o, hükümdarların en katısı ve kendisinden önce olanların en kudretlisidir. [20]
Senin görmüş olduğun ve üzerine, gökten Allah´ın salıp heykeli yere seren Kaya ise, Allanın, (semâdan indireceği Kitabla) Âhir zamanda[21] göndereceği bir Peygamberdir ki, o, hepsini ufatacak, emir, onun olacak, ona, varıp dayanacaktır!" dediler. [22]
Danyal Aleyhisselâmın Buhtunnassar Katında Yüksek Bir İtibar Kazanışı:
Danyal Aleyhisselâm; Buhtunnassar´ın rü´yâsını[23], haber verdiği[24] ve yorduğu zaman[25], Buhtunnassar, ona ve onun arkadaşlarına, çok ikram etti.
Danyal Aleyhiselâmı, sık sık, huzuruna kabul eder[26], yapacağı işleri, ona[27] ve onun arkadaşlarına[28] danışırdı. [29]
Danyal Aleyhisselâmı, üstün mevkilere getirdi. [30]
Danyal Aleyhisselâm, Buhtunnassar´ın yanında, insanların en şereflisi ve en sevgilisi olmuştu. [31]
Danyal Aleyhisselâm´ın Buhtunnassar´dan Sonraki Durumu:
Rivayete göre: Buhtunnassar´la onun daha üstü olan Büyük kıral Lührasp öldükten sonra, yerine, Beştasp b.Lührasp geçmişti.
Beştasp; Şam ülkesinin harap bir halde bulunduğunu[32], Filistin toprağında vahşî, yırtıcı hayvanların çoğaldığını[33] ve orada, insanlardan hiç kimse kalmadığını işitince:
"BabiJ toprağında bulunan İsrail oğullarından, Şam´a dönmek isteyen kimseler, dönsün!" diye nida ettirmiş, Dâvud oğulları Hanedanından bir Zâtı da, onların üzerine kıral yaparak kendisine, Beytülmakdis´i imâr etmesini[34] ve Beytül-makdis Mescid´ini yapmasını emretmişti. [35]
Diğer rivayete göre;
İran hükümdarı Behmen, Babil Valisi Ahşu Yereş´e yazı yazarak, İsrail oğullarına yumuşak davranmasını, kendilerinin, istedikleri yerlere gönderilmelerine, memleketlerine dönmelerine müsâade edilmesini ve kendilerinin seçecekleri kimseyi, başlarına koymasını emretmişti. [36]
Danyal Aleyhisselâm´la Hananya, Azarya ve Mişayel, Beytülmakdis´e gitmek için Ahşu Yereş´ten izin istemiş idiyseler de, izin vermeğe yanaşmamış[37] ve:
"Benim yanımda, sizin gibi, bin Peygamber bulunsa, ben, sağ oldukça, onlardan, bir tanesini bile, yanımdan ayırmam" demiş[38], Danyal Aleyhisselâmı, Devletin Kadılık işlerile birlikte kendisinin her işini yürütmeğe memur etmişti.
Hattâ, Buhtunnassar´ın, Beytülmakdis´ten aldığı, hazinelerde saklanan her şeyin çıkarılıp Beytülmakdis´i iade edilmesini ve Büytalmakdisin, onunla, yeniden yapılmasını da, ona, emretmiş ve yapılmıştı. [39]
Enbiya Suretlerinin Danyal Aleyhisselâm Tarafından İpek Kumaşlara Çizilişi:
Âdem Aleyhisselâm, çocuklarından gelecek Peygamberleri görmeyi, Rabbın-dan, dilemiş, Yüce Allah da, onların suretlerini[40], Cennet ipeklerinden kumaşlara[41], onun için[42] çıkarttırıp[43] kendisine indirmişti[44].
Bunlar; Âdem Aleyhisselâmın, güneşin battığı yerdeki Mahzeninde saklı bulunuyordu. [45]
Zülkarneyn Aleyhisselâm, onu, ele geçirdi[46]
Âdem Aleyhisselâmın Mahzeninden çıkarıp[47] Danyal Aleyhisselâma verdi. [48]
Danyal Aleyhisselâm da, onlara göre[49], bu sûretleri[50], ipek kumaşlara[51] çizdi. [52]
Danyal Aleyhisselâmın çizmiş olduğu bu suretler, Zülkarneyn Aleyhisselâmın ele geçirdiği suretlerin aynı idi. [53]
Zülkarneyn Aleyhisselâm tarafından verilen suretlere göre Danyal Aleyhisselâmın ipek kumaşlar üzerine çizmiş olduğu, Âdem Aleyhisselâmdan, Muhammed Aleyhisselâma kadar olan bazı Peygamberlerin suretleri[54], kraldan krala -tevarüs sûretile- geçerek Kayser Herakliüse kadar gelip erişmiş[55], o da, onları, Sandığından birer birer çıkarıp Hz. Ebû Bekr´in Elçilerine göstermişti. [56]
(Tafsilât için Medine Devri I. cildin 294-304. sahifelerine bakınız.)[57]
Danyal Aleyhisselâmın Vefatı, Cesedi Ve Kabri:
Danyal Aleyhiselâm, bir müddet, Bâbil´de oturdu. [58]
Bâbil´den ayrıldıktan sonra, Huzistan´ın[59] Sus[60] nahiyesinde kaldı. [61] Orada, vefat etti. [62]´ Ona ve gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun!
Kendisinin cesedi[63] kabri[64] Sus´tadır.[65]
Yüce Allah; Hz. Ömer´in Halifeliği zamanında Sus şehrini, Ebû Mûsâ El Eş´a-rî´nin eliyle feth etti.
Ebû Mûsâ, Sus kralı Sabur´u, öldürdü.
Sus şehrini, kuşattı.
Şehirde bulunan şeyleri, Sabur´un mal ve mülklerini ganimet olarak aldı.
Mal depolarını, dolaşıp onların içinde bulunanları, alırken, bir meydanda, kilitli bir depoya rastladı ki, deponun kilidi, kalayla mühürlenmişti.
Ebû Mûsâ, Sus halkına:
"Bu depoda ne vardır
Ben, onun kilidinin de, kalayla mühürlenmiş olduğunu görüyorum." dedi.
Sus halkı:
"Ey Emîr! Onun içinde, sana yarayacak bir şey yoktur!" dediler.
Ebû Mûsâ:
"Onun içinde ne olduğunu, muhakkak, benim, bilmem lâzım!
Deponun kapısını açınız da, içinde ne vardır bir bakayım " dedi.
Kilidi, kırdılar ve kapıyı açtılar.
Ebû Mûsâ, depoya girip bakınca:
Uzun, havuz gibi oyulmuş bir taş ve içinde de, altun sırma ile dokunmuş bir kefenle kefenlenmiş, başı açık, ölü bir adam gördü!
Ebû Musa da, yanında bulunanlar da, ölü zatın boyunun uzunluğuna hayrette kaldılar.
Sonra, onlar, onun burnunu, karışladılar.
Bir karıştan fazla olduğunu gördüler.
Ebû Mûsâ, Sus halkına:
"Yazıklar olsun size! Kim bu adam " diye sordu.
Sus halkı:
"Bu adam, Iraklıdır."
Irak halkı, yağmurları kesildiği zaman, bununla, tevessül eder, yağmurla sulanmak isterler, yağmurla sulanırlarmış!
Iraklıların kuraklığa uğramadıkları sırada, biz, yağmursuzluktan, kuraklığa uğramışız.
Iraklılara adam salıp onu vesile kılarak yağmur dileyelim diye bize, onu, yollamalarını, istemişiz.
Iraklılar, göndermeğe yanaşmayınca, yanlarında elli adam rehin bırakıp bunu, beldemize getirmiş, kendisile tevessül ederek yağmur dilemiş, yağmurla sulanmışız.
Kendisini, Iraklılara iade etmemek görüşüne varmışız.
Kendisi de, ölüm döşeğine düşünceye kadar yanımızda oturmuş ve vefat etmiş.
İşte, onun kıssası ve hali, böyle imiş." dediler.
Bunun üzerine, Ebû Mûsâ, Sus´ta bir müddet oturdu.
Hz. Ömer´e bir yazı yazıp Sus şehrinden, Allah´ın, kendilerine nasib ettiği şeyleri haber verdi ve ölü zâtın işini de, yazısında, yazdı.
Yazı, varıp Hz. Ömer, onu, okuyunca, Eshabın Ulularını, yanına çağırdı.
Onlara, ölü zat hakkında bir bilgileri olup olmadığını sordu.
Onlardan hiç birinde, onun hakkında bir bilgi bulamadı.
Ancak, Hz.Ali:
"Bu Zat, Danyal Hakîmdir.
Kendisi, Resul olmayan bir Nebîdir.
Eski zamanda, Buhtunnassar´ın ve ondan sonraki krallardan bazısının yanında bulunmuştu." dedi ve onun, başından sonuna ve vefatına kadar kıssasını anlattıktan sonra:
"Sahibine (Ebû Musa´ya) yaz! Onun üzerine, cenaze namazını kılmasını ve onu, Sus´luların erişemeyecekleri bir yere gömmesini, kendisine, emret!" dedi.
Hz.Ömer, bunu, Ebû Musa´ya yazdı. [66]
Yazısında:
"Onu, beyaz Kabatî bezinden kefene sar, ve kefene, koku sür.
Üzerine, cenaze namazı kıl.
Sonra, onu, Peygamberlerin gömüldüğü gibi, göm!
Malına, bak. Onu, Müslümanların Beytülmal´ına koy!" dedi. [67]
Bunun üzerine, Ebû Mûsâ, Sus ırmağının yolunu, başka bir yola çevirip akıtmalarını, Sus halkına emretti.
Sonra, Danyal Aleyhisselâmın üzerinde bulunan kefenden başka bir kefene sarılmasını, emretti.
Sonra, yanında bulunan Müslümanlarla birlikte onun cenaze namazını kıldı. Suyu çekilen ırmak yatağının ortasına kabrini kazdırıp, kendisini gömdürdükten sonra, ırmağı eski yoluna çevirterek onun üzerinden akıttı. [68]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.38,40, İBn.Haldun-Tarih c.2,ks.1,s.107,117
[2] Taberî-Tarih c.1,s.289, c.2,s.15.
[3] ibn Habîb - Kitabülmuhabber s. 390.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/269.
[4] Sâlebî - Arais s. 341.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/269.
[5] Taberi - tarih c. 1, s. 289.
[6] ibn Kuteybe Maarif s. 22 - 23, Dineveri el Ahbar S. 23 Taberî Tarih c. 1, s. 289, Salebi Arais s. 335, İbn Esir Kamil c.1, s.265, Muhyiddin b. Arabî Muhadaratülbrar c. 1, s. 136.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/269.
[7] Taberi Tarih c.1, s.290.
[8] Sâlebî-Arais s.338.
[9] Taberi Tarih c.1, s.289, Sâlebî Araisb s. 338, ibn Esir Kamil c.1, s.266.
[10] Taberî Tarih c.1, s.289, Esir Kâmil c.1, s.266.
[11] Sâlebî Arais s. 338.
[12] Taberi Tarih c.1, s.289.
[13] Taberî tarih c.1, s.289, ibn Esir c.1, s.266.
[14] Sâleî Arais s.338.
[15] Taberî Tarih c.1, s.289.
[16] Taberî Tarih c.1, s.289-290, ibn Esir Kâmil c.1, s.266.
[17] Taberî Tarih c.1, s.289.
[18] Taberî Tarih c.1, s.290, İbn Esîr, c.1, s.266.
[19] Taberî Tarih c.1, s.290.
[20] Taberî Tarih c.1, s.290, Esir Kâmil c.1, s.266.
[21] Sâlebî Arais s.339.
[22] Taberî Tarih c.1, s.290, ibn Esîr Kâmil c.1, s.266.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/269-272.
[23] ibn Kuteybe Maarif s. 22, Sâlebî Arais s.339.
[24] Sâlebî Arais s.339.
[25] İbn Kuteybe Maarif s.22, Sâlebî Arais s.339.
[26] Sâlebî Arais s.339.
[27] Sâlebî Arais s.339, ibn. Esîr-Kâmil c.1, s.266-267.
[28] İbn. Esîr-Kâmil c.1, s.266-267.
[29] Sâlebî Arais s.339, İbn. Esîr-Kâmil c.1, s.266.
[30] ibn. Kuteybe-Maarif s.23.
[31] Sâlebî Arais s.339.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/272-273.
[32] Taberî Tarih c. 1 s.281, Ibn Esîr Kâmil, c.1, s.269, Ebülfida Elbidaye vennihaye c.2, s.42.
[33] Taberî Tarih c.1 s.281, Ebülfida Elbidaye vennihaye c.2, s.42.
[34] Taberî Tarih c.1 s.281, ibn Esîr Kâmil c.1, s.269, Ebülfida Elbidaye vennihaye c.2, s.42.
[35] Taberî Tarih c.1 s.281.
[36] Taberî Tarih c.1 s.283, Ibn Haldun Tarih c.2, ks.1, s. 109.
[37] Taberî Tarih c.1 s.284, Ibn Esîr Kâmil, c.1, s.268, Ibn Haldun Tarih c.2, ks.1, s.108.
[38] Taberî Tarih c.1 s.284, Ibn Esîr Kâmil c.1, s.268.
[39] Taberî Tarih c.1 s.284, Ibn Esîr Kâmil c.1, s.269, Ibn Haldun Tarih c.2, ks.1, s.108,109.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/273.
[40] Ebû Nuaym Delâilünnübüvve c.1, s.22, Beyhakî Delâilünnübüvve c.1, s.291, Ebülferac İbn Cevzi Elvefa c.2, s.731, Muhyiddin b. Arabî Muhâdaratül ebrar c.1, s.104, Zehebî Tarihulislam c.2, s.374, Hâkimden naklen Ebülfida Tefsir c.2, s.253, A.Aliyyülmüttakî Kenzül´ummal c.12, s.471.
[41] Ebû Nuaym Delâil c.1, s.22, Ebülferec Elvefa c.2, s.731, ibn Arabî Muhâdara c.1, s.104.
[42] Muhyiddin b. Arabî Muhâdaratülebrar c.1, s.104.
[43] Ebâ Nuaym Delâil c.1, s.22, Ebülferac Elfvefa c.2, s.731, İbn Arabî 104.
[44] Beyhakî Delâil c.1, s.291, Zehebi Tarihulislam c.2, s.374, Ebülfida Tefsir c.2, s.253, Kenzülummal c.12, s.471.
[45] Beyhaki Detail c.1, s.291, Elvefa c.2, s.731, Muhâdara c.1, s.104, Zehebî c.2, s.374, Ebülfida Tefsir c.2, s.253.
[46] Ebû Nuaym Delaîlünnübüvve c.1, s.22, Ebülferec İbn Cevzi Elfvefa c.2, s.731.
[47] Ebû Nuaym Delâil, c.A, s.22, Beyhatö Delâilünübüvve c.1, s.291, Ebülferec Elvefa c.2, s.731, Muhyiddin b. Arabî-Muhâdara c.1, s.104, Zehebî-Tarihulislâm c.2, s.374, Hâkimden naklen Ebülfida Tefsir c.1, s.22.
[48] Beyhakî Delâil c. 1, s.291, Zehebî-Tarihulislâm c.2, s.374, Hâkimden naklen Ebülfida-Tefsir c.2, s.253, Diyar Bekri Hamîs c.1, s.22.
[49] Ebû Nuaym Delâil c.1, s.22, İbn Arabî Muhâdara c.1, s.104.
[50] Ebû Nuaym Delâil c.1, s.22, Ebülferec Elvefa c.2, s.731, ibn Arabî Muhadara c.1, s.104.
[51] Zehebî Tarihulislam c.2, s.374, Kenzülummal c.12, s.471, Diyar Bekrî Hamiş c.1, s.22.
[52] Ebû Nuaym Delâil c.1, s.22, Ebülferec Elvefa c.2, s.731, İbn Arabî Muhadara c. 1, s.104, Zehebî Tarihulislam c.2, s.374.
[53] Ebü Nuaym Delâil c.1, s.22, Ebülferec Elvefa c.2, s.731, İbn Arabî Muhadara c.1, s.104, Zehebî Tarihulislam c.2, s.374, Kenzülummal c.12, s.471, Diyar Bekrî c.1, s.22.
[54] Ebû Nuaym Delâil c.1, s.21-23, Beyhakî-Delâil c.1, s.287-291, Ebülferec Elvefa c.2, s.731, İbn Arabî Muhadara c.1, s.100-104, Zehebî Tarihulislam c.2, s.366-374, Hâkimden naklen Ebülfida-Tefsir c.2, s.252-253, Diyar Bekrî Hamîs c.1, s.22.
[55] Dineverî El´ahbar s. 19, Zehebî Tarihulislam c.2, s.374.
[56] Dineverî El´ahbar s.18-19, Ebû Nuaym-Delâil c.1, s.21-23, Beyhaki Delâil. c.1, s.287 - 291, Ebülferec Elvefa c.2, s.729 - 731, Muhyiddin b. Arabî Muhadara c.1, s. 100 -104, Zehebî-Tarihulislâm c.2, s.366-374, Hâkimden naklen Ebülfida Tefsir c.2, s.252-253, Diyar Bekrî Hâmis c.1, s.22.
[57] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/273-274.
[58] Şâlebî Arais s.340.
[59] İbn Esir kâmil c.1, s.268
[60] İbn Kuteybe Maarif s.23. Salebi Arais s.340, İbn Esîr Kâmil c.1, s.268
[61] İbn Kuteybe Maarif s.23
[62] Dineverî El´ahbar s.23, Salebi Arais sb.340, İbn Esîr Kâmil c.1, s.268.
[63] Dinever! El´ahbar s.48.
[64] İbn Kuteybe Maarif s.23, BeyhakiDelâilünübüvvec.1, s.292, Muhyiddinb. ArabîMuhâdaratülebrarc.1, s.136.
[65] İbn Kuteybe Maarif s.23, Dineveri El´ahbar s.49, Beyhaki Delâil c.1, s.292, Muhyiddin b. Arabi Muhadaratüleb-rar c.1, s.136.
[66] Sâlebî Arais s.340-341.
[67] A. Aliyyülmüttakî Kenzül´ummal c.12, s.482.
[68] Sâlebt Arais s.341.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/274-276.
|
|
|
Uzeyr Aleyhisselam |
|
Yazar: RasitTunca - 07-22-2018, 03:43 AM - Forum: Peygamberler Tarihi Hakkında Bilgiler
- Yorum (1)
|
 |
Uzeyr Aleyhisselam
Uzeyr[1] b.Cerve[2] Hârûn Aleyhisselâmın zürriyetindendir.[3]
Uzeyr Aleyhisselâmın Esirliği Ve Peygamberliği:
Buhtunnassar; Beytülmakdis´i yıktığı zaman, İsrail oğullarının Tevrat okuyanlarından ve Bilginlerinden öldürdüğü kırk bin kişi arasında, Uzeyr Aleyhisselâmın babasını ve dedesini de, öldürmüş[4]; o sırada, küçük bir çocuk olan Uzeyr Aleyhiselâmı, küçük gördüğü için, öldürmemişti.
Kendisinin, Tevrat okuduğunu da, kimse bilmiyordu. [5]
İsrail oğullarından alınan esir çocuklarla birlikte, o da, Bâbil toprağına götürülmüştü. [6]
Buhtunnassar´ın elindeki esirler içinde, Danyal Aleyhisselâm gibi, Uzeyr Aley-hisselâm da, bulunuyordu. [7]
Buhtunnassar, öldükten[8] ve Beytülmakdis imâr edildikten sonra, oraya dönen İsrail oğulları arasında idi. [9]
Uzeyr Aleyhisselâm, kırk yaşına bastığı zaman, Yüce Allah, ona, hikmet verdi.
Tevratı, onun kadar ezberleyen ve bilen yoktu. [10]
Allah´ın, Salih ve Hakîm bir kulu olduğu, muhakkak[11] ve İsrail oğulları Peygamberlerinden bir Peygamber olduğu meşhurdur. [12]
İsrail oğulları, Beytülmakdis´e döndükleri zaman[13], yanlarında Tevrat yoktu.
Çünki, Beytülmakdiste bulunan şeyler alınırken, Tevrat ta, ellerinden alınıp yakılmış ve yok edilmişti. [14]
Yüce Allah, İsrail oğulları için, Tevratı, yenilesin ve bu, kendileri için de, bir Mucize olsun diye, Uzeyr Aleyhisselâmı, gönderdi.
O da, onlara, Tevratı okuyup yazdırdı, ve: "Tevrat, işte, budur!" dedi. [15]
İsrail oğulları; Tevrattaki helalları, haramları, yeniden öğrenmiş oldular ve Uzeyr Aleyhisselâma da, hiç bir kimseye göstermedikleri sevgiyi gösterdiler.
O da, onları, düzeltti.
Yüce Allah tarafından ruhu kabz olununcaya kadar, onların arasında oturdu.
Ona ve gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun!
Uzeyr Aleyhisselâm´dan sonra İsrail oğulları arasında bir takım bid´atlar çıktı. [16]
Yanlış inançlara saptılar:
"Yüce Allah; Tevratı, kalblerimizden silip giderdikten sonra, onu, bizim aramızdan, Kendisinin oğlundan başka hiç bir kimsenin kalbine koymaz!" [17]
"Uzeyr, Allah´ın oğludur!" diyecek kadar ileri gittiler. [18]
Yüce Allah, Yehûdîlerin ve Hıristiyanların bu husustaki dalâletlerini ve kendilerine inen Kitapları nasıl değiştirdiklerini, Kur´ân-ı Kerimde şöyle açıklar:
"Yahudiler: Uzeyr, Allah´ın oğludur! dedi(ler). Hıristiyanlar da: Mesih (İsâ) Allanın oğludur! dedi(ler).
Bu, onların ağızlarıyle (geveledikleri câhilce) sözleridir ki, daha önce küfr edenlerin sözlerini taklid ediyorlar.
Hay Allah kahredesi adamlar! (Hakdan, bâtıla) nasıl da, döndürülüyorlar!
Onlar, Allah´ı, bırakıp Bilginlerini, Rahiplerini, Meryemin oğlu Mesih´i tanrılar edindiler.
Halbuki, bunlar da, ancak, bir olan Allah´a ibadet etmelerinden başkasıyla em-rolunmamışlardır.
O´ndan başka hiç bir İlâh yoktur.
O, bunların eş tutageldikleri her şeyden münezzehdir. [19]
"Elleriyle Kitabı (yalan yanlış) yazıp ta, sonra, onu, az bir baha ile satabilmek için:
Bu, Allah katındandırü diye gelenlerin vay haline!
Vay şu kazanmakta oldukları (günah) yüzünden onlara!" [20]
"Ehl-i Kitab´dan öyle bir güruh vardır ki:
(Bir şey okuyorlarmış gibi) dillerini, Kitaba doğru eğip bükerler, siz, onu, Kitab-dan sanasınız diye.
Halbuki, o, Kitabdan değildir.
"Bu, Allah katındandır! derler.
O ise, Allah katından değildir.
Allâha karşı, kendileri bilip dururken yalan söylerler. "[21]
Yüz Yıl Ölü Bırakılıp Diriltilen Zat Uzeyr Aleyhisselâm Mıydı
Bakara sûresinin 259. âyetinde yüz yıl ölü halde bırakılıp diriltildiği açıklananın Zat´ın, Uzeyr Aleyhisselâm olduğu da, ileri sürülmekte[22] ve:
"Selef ve Halef Ulemâsının çoğunluğu katında meşhur olan, budur!" denil-mektedir. [23]
(Uğranılan harap şehir Beytülmakdis olduğuna göre) Uzeyr Aleyhisselâmın, oraya, ancak, Buhtunnassar, öldükten sonra geldiği[24] ve kendisinin, Beytülmakdis imar edildiği zaman[25], İsrail oğullarından, oraya dönen halk arasında bulunduğu da[26], unutulmamak, gözönünde tutulmak gerekir.[27]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Sâlebî Arais s.344, Ebülfida Elbidaye vennihaye c.2, s.43.
[2] Ebülfida Elbidaye vennihaye c.2, s.43.
[3] Sâlebî Arais s.344, Ibn Asâkirden naklen Ebülfida Elbidaye vennihaye c.2, s.43.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/279.
[4] Sâlebî Arais s.344.
[5] Sâlebî Arais s.346.
[6] Sâlebî Arais s.344.
[7] Ibn Kuteybe Maarif s.22-23.
[8] Muhyiddin b. Arabi Muhadaratülebrar c.1, s. 136.
[9] Taberî Tarih c.2, s.5, Ibn Esir Kâmil c.1, s.280.
[10] Ebülfida Elbidaye vennihaye c.2, s.43.
[11] Ebülfida Elbidaye vennihaye c.2, s.44.
[12] Ebülfida Elbidaye vennihaye c.2, s.46.
[13] Sâlebî Arais s.347, Ibn Esîr Kâmil c.1, s.280
[14] İbn esîr Kâmil s.270
[15] Sâlebî Arais s.347
[16] Ibn Esîr Kâmil c.1, s.271
[17] Sâlebî Arais s.347
[18] Sâlebî Arais s.347, Ibn Esîr Kâmil c.1, s.271.
[19] Tevbe: 30-31.
[20] Bakare: 79.
[21] Âli imran: 78.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/279-281.
[22] Sâlebî Arais s.344, ibn Ebîr Kâmil c.1, s.270.
[23] Ebülfida Elbidaye vennihaye c.2, s.43.
[24] Muhyiddin b. Abart Muhadaratülebrar c.1, s.136.
[25] Taberi Tarih c.2, S.5, ibn Esir Kâmil c.1, s. 280.
[26] Taberi Tarih c.2, s.5, İbn Esir Kâmil c.1, s.270, 280.
[27] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/281.
|
|
|
Zulkarneyn Aleyhisselâm |
|
Yazar: RasitTunca - 07-22-2018, 03:39 AM - Forum: Peygamberler Tarihi Hakkında Bilgiler
- Yorum (1)
|
 |
Zulkarneyn Aleyhisselâm
Zulkarneyn Aleyhisselâmın İsmi, Soyu Ve Peygamber Olup Olmadığı
Zülkarneyn Aleyhisselâmın ismi, soyu ve Peygamber olup olmadığı... Hakkında bir çok ve çelişkili rivayetler bulunmaktadır.
Kendisinin, Sa´b b.Abdullah´ülkahtânî olduğu söylendiği gibi, babasının Hım-yerîlerden olduğu da, ileri sürülmektedir.[1]
İbn.Habîb de; Hımyer krallarının isimlerini -Hişam b.Kelbî´den sırasıyla kitabına geçirirken, Sa´b b.Karîn b.Hemal´ı, -Yüce Allanın, Kitabında- Zülkarneyn diye anmış olduğunu kayd ettikten sonra, kral Zeyd b.Hemal´ı kayd edip ona da, Yüce Allanın Tübba´ adını vermiş olduğunu açıklar. [2]
Zülkarneyn Aleyhnisselâm hakkında:
"Hem Nebi idi, hem Resul idi." diyenler olduğu gibi[3],
"Hayır! O, Resul olmayan bir Nebi idi.
Resul olmayan bir Nebî oluşu, inşâallâh, Sahih´dir!" diyenler de, vardır. [4]
Hz. Ali´ye göre, Zülkarneyn Aleyhisselâm:
Ne bir Nebi, ne de, bir kraldı.
Fakat, Allanın Salih bir kulu idi ki, o, Allâhı, sevmiş, Allah da, onu, sevmişti. [5]
Zülkarneyn Aleyhisselâmın Faziletleri Ve Yer Yüzündeki Seyahat Ve Fetihleri:
Başka hiç bir kimseye verilmeyen, Zülkarneyn Aleyhisselâma verilmiş, her türlü sebepler, imkânlar, ona bahş edilmişti.
Yer yüzünün doğularındaki ve batılarındaki beldelerine, hattâ doğunun, batının gerisinde halk bulunmayan yerlerine kadar ulaşmış, ayak bastığı her yerin halkına hâkim olmuştu. [6]
"Zülkarneyn´in; yer yüzünün, doğularına, batılarına varıncaya kadar ulaşmağa nasıl güç yetirebildiği hakkındaki görüşün nedir " diye sorulunca, Hz.Ali:
"Bulutlar, ona, yol aldırır;
Yollar, ona, düzeltilir;
Nurlar, ona, döşenip yayılır;
Kendisine, gece, gündüz, bir olurdu!" demiştir. [7]
Kur´ân-I Kerimin Zülkarneyn Hakkındaki Açıklaması:
(Ey Resulüm!) Sana, Zülkarneyn´i, sorarlar.
De ki:
Size, onun (hâlinden)de, haber söyleyeyim:
Hakîkatan biz, onu, yer yüzünde büyük bir kudret sahibi kıldık ve ona, (muhtaç olduğu) her şeyden bir sebep (bir yol) verdik.
O da (batıya doğru) bir yol tuttu.
Nihayet, güneşin battığı yere ulaşınca, onu, kara bir balçıkta batar buldu.
Bunun yanında da, bir kavm buldu.
(Kendisine) dedik ki:
Zülkarneyn! (Onları) azaba uğratmanda da, haklarında güzellik (tarafını) tutmanda da, serbestsin!
Dedi ki:
Amma kim zulm ederse, biz, onu, azaba uğratacağız.
Sonra da, o, Rabbına döndürülür de, O da, kendisini, şiddetli bir azâb)a duçar eder.
Amma kim de, imân eder, güzel de, hareket eylerse, onun için, en iyi bir mükâfat vardır.
Ona, emrimizden kolay (taraf)ını da, söyleyeceğiz. Sonra, o, başka bir yol tuttu.
Nihayet, üstüne güneşin (ilk önce) doğduğu yere ulaştığı zaman, onu, öyle bir kavmin üzerine doğuyor buldu ki, biz, onlar için, buna karşı (korunacak) hiç bir siper yapmamıştık. (Ne elbiseleri vardı, ne evleri)
İşte (Zülkarneyn´in işi), böyle idi.
Halbuki, onun yanında (neler vardı) ki, biz, hepsini, İlm(imiz)le kuşatmışız. Sonra (o), yine, bir yol tuttu.
Nihayet, iki dağ arasına ulaştığı zaman, onların önünde, hemen hiç söz anlamaz bir kavim buldu.
Onlar:
Zülkarneyn! Hakîkat, Ye´cüc ve Me´cüc, bu yerde fesad çıkaran (kabile)lerdir.
Bizimle, onların arasına bir sed yapman üzerine, sana bir vergi verelim mi dediler.
(Zülkarneyn):
Rabb´imin, beni, içinde bulundurduğu (nimet, sizin vereceğinizden) daha hayırlıdır.
Haydin, siz, bana (bedenî kuvvetle yardım ediniz de, sizinle, onların arasına sağlam bir mania yapayım.
Bana, demir kütleleri getiriniz! (O karşılıklı iki dağın) İki yanı, tam denkleştiği vakit: Lifleyiniz! dedi.
Nihayet, onu (demiri) bir ateş haline koyduğu zaman da: Getiriniz bana, üstüne, erimiş bakır dökeyim! dedi.
Artık, onu, aşmaya da, güc yetiremediler, onu, delmeye de, muktedir olamadılar.. Bu, Rabb´imden, bir merhamettir. Fakat, Rabb´imin va´di gelince, o, bunu, dümdüz yapar. Rabbımın va´di, bir hakdır! Dedi. [8] Ona ve gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun![9]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Ibn Asâkir Tarih c.5, s.254-255.
[2] Ibn Habîb Kitabülmuhabber s.365-366.
[3] Ebülfida Elbidaye vennihaye c.2, s.103.
[4] Salebi Arais S.361.
[5] Ibn İshak Kutabülmabtedâ velmeb´as c.5, s. 185, Ibn Asâkir Tarih c.5, s.256.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/285.
[6] Ibn Ishak, Ibn Hişam Sîre c.1, s.328.
[7] İbn ishak Kitabülmühteda velmeb´as c.5, s. 185.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/285-286.
[8] Kehf: 83-98.
[9] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/286-287.
|
|
|
|