Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,378

Detaylı İstatistikler

 
Oku-1 İç Ses İşitilebilir Hale Geliyor!
Yazar: RasitTunca - 12-30-2018, 03:38 PM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



İç Ses İşitilebilir Hale Geliyor!

Birinin konuştuğunu duyduğumuzda beynimizde belli nöronlar çalışıyor. Bununla birlikte bu nöronlar özel ses frekanslarına göre tepki veriyorlar. Bu iki keşfi yapan University of California, Berkeley’den araştırmacılar “bir gazete veya kitap okurken beynin içinde duyulan sesi beyni inceleyerek çıkartabilir miyiz” sorusuna cevap arıyor.

Bu “düşünce dekoder” i için ekip her bir test kişisi için özel algoritma  geliştirmiş. Katılımcıdan önce bir yazıyı sesli şekilde okuması istenerek temel veri alınmış. Ardından içlerinden okuması ve sonra da hiçbir şey yapmadan oturması istenmiş ve toplanan verilerin ışığında insanların içlerinden bir şey okuduklarında hangi nöronların aktif hale geldiği saptanmış. Son olarak da bu beyin dalgalarını sese dönüştürecek bir düzenek hazırlanıp hangi nöronların çalıştığına bağlı olarak kelimeler tahmin edilmiş ve belli bir başarıya ulaşılmış.

Teknoloji mükemmelden çok uzak olsa da araştırma takımı bir gün konuşma yetisini kaybetmiş olanlara bu yeteneklerini geri kazandırabileceklerinin hayalini kuruyor.


----------------------------------

Scientists can make your inner monologue audible



When you hear someone else speak, specific neurons in your brain fire. Brian Pasley and a bunch of his colleagues discovered this at the University of California, Berkeley. And not only that, but those neurons all appeared to be tuned to specific sound frequencies. So, Pasley had a thought: "If you're reading text in a newspaper or a book, you hear a voice in your own head," so why can't we decode that internal voice simply by monitoring brain activity. It's similar to the idea that led to the creation of BrainPort, which lets you "see" with your tongue. Your eyes, ears or vocal chords don't really do the heavy lifting, it's your brain. And if you can give the brain another source of input or output you might be able to train it to approximate a lost ability like speech.

Building the thought decoder began by developing an algorithm tailored to each individual subject. The participant was asked to read a passage, for instance John F. Kennedy's inaugural address, aloud to get a base reading. Then they were asked to read it to themselves. And finally, to just sit and do nothing. That allowed the team to isolate which neurons were firing when vocalizing the text. Then a visual representation of the sound waves is created and those sounds are matched with particular brain patterns. Then while the participants read silently to themselves the decoder is able to reconstruct the words based purely on what neurons are firing.

Of course, the technology is far from perfect. While the results were described as "significant" a reliable device that can translate thoughts in to words is a long way off. But the team from Berkeley is optimistic that one day they'll be able to give the gift of speech to someone who is paralyzed or "locked-in."

Kaynak:
ALINTI

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Nöron Nedir? - Ayna Nöronlar Ne işe Yararlar?
Yazar: RasitTunca - 12-30-2018, 03:36 PM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Nöron Nedir? - Ayna Nöronlar Ne işe Yararlar?

Sinir hücresi ya da nöron sinir sisteminin temel fonksiyonel birimi. Başlıca işlevi bilgi transferini gerçekleştirmektir. İnsan sinir sisteminde yaklaşık olarak 100 milyar nöron olduğu tahmin edilmektedir. Normal bir sinir hücresi 50.000-250.000 kadar başka nöronla bağlantılıdır. Yaptıkları özelleşmiş işlere bağlı olarak farklı şekillerde ve çeşitlerde olabilirler. Nöronların büyük bir çoğunluğu dört farklı yapıya sahiptir: Soma, dendritler, akson ve terminal butonlar. Soma bölgesinde çekirdek (nucleus) ve hücrenin yaşamsal işlevlerini sağlayan mekanizma bulunur. Dendiritler ise isimlerini Yunanca bir sözcük olan dendrondan almışlardır. Bu şekilde isimlendirilmelerinin sebebi şekillerinin bir hayli ağacı andırmasıdır. Dendiritler nöral iletişimin önemli alıcılarıdır. Bir nörondan diğerine geçen mesajlar, mesajı yollayan hücrenin terminal butonlarıyla mesajı alan hücrenin dendirit membranı ya da soma (hücre gövdesi) bölümü arasındaki birleşme yerleri olan sinapslar aracılığıyla iletilir/transfer edilir. Sinapslar işlevlerinden yola çıkılarak isimlerini Yunancada "bir araya gelmek" anlamındaki sunaptein sözcüğünden almışlardır. Sinapstaki iletişim terminal butondan öteki hücrenin membranına kadar olmak üzere tek yönlü bir şekilde gerçekleşir. Nöronun bir diğer bölümü olan akson, çoğu kez miyelin kılıfı ile kaplı uzun ve ince bir tüp şeklindedir. Aksonun temel işlevi bilgiyi hücre gövdesinden terminal butonlara taşımaktır. Aksonun taşıdığı bu temel mesaj aksiyon potansiyeli olarak adlandırılır. Aksiyon potansiyeli, kısa bir nabız atışına benzeyen elektriksel/kimyasal bir olaydır. Bütün aksonlardaki aksiyon potansiyeli her zaman aynı ölçüde ve hızdadır. Aksiyon potansiyeli aksonun dallarına ulaştığında bölünmesine rağmen ölçüsünü kaybetmez. Başka bir deyişle her akson dalı tam gücüyle bir aksiyon potansiyeli alır. Nöronlar aksonların ve dendiritlerin somadan çıkışlarına göre üçe ayrılır. Bunlardan multipolar nöron merkezi sinir sisteminde en çok bulunan bilindik nöron tipidir. Bu tip nöronlar sadece bir akson çıkışına sahipken çok sayıda dendirite sahiptir. Bibolar nöronlar bir akson ve bir dendirit ağacına sahiptir. Duyusal nöronlar genellikle bipolar nöronlardır. Bipolar nöronların dendiritleri duyusal verileri merkezi sinir sistemine iletirler. Diğer tip sinir hücreleri ise unipolar nöronlardır. Bu nöronların hücre gövdesinden çıkan ve kısa mesafede ayrılan tek bir sapı vardır. Unipolar nöronlar da bipolar nöronların yaptığı gibi duyusal verileri merkezi sinir sistemine taşımakla görevlidir (birçoğunun dendiritleri deriyi etkileyen duyusal olayları saptarken diğerleri kaslar, eklem yerleri ve iç organlardaki olayları saptamakla görevlidir). Terminal butonlar aksonların ince dallarının ucunda bulunan küçük yumrulardır. Terminal butonlar bir aksiyon potansiyeli onlara ulaştığında, nörotransmitter adı verilen kimyasalları salıverir. Nörotransmitterler diğer hücreyi (onları alan hücreyi) uyarır (excites) veya ketler (inhibits). Bu şekilde diğer hücrenin aksonunda bir aksiyon potansiyeli oluşup oluşmayacağını belirler.
Nöronun İç Yapısı

Çift katmanlı lipit moleküllerinden meydana gelen ve içinde özel fonksiyonlara sahip çeşitli protein molekülleri bulunan membran nöronun sınırını oluşturur. Membranda bulunan proteinler bilginin iletimi açısından önemlidir. Hücre, içinde özelleşmiş küçük yapıları barındıran jölemsi bir maddeyle doludur. Bu maddeye sitoplazma denir. Sitoplazmanın içindeki özelleşmiş küçük yapılardan olan mitokondri, glikoz gibi besinleri parçalar ve böylelikle hücrenin işlevlerini gerçekleştirmesi için gereken enerji sağlanmış olur. Mitokondri, adenozin trifosfat (ATP) denilen kimyasalı üretir. Hücrenin iç kısmında çekirdek (nucleus) bulunur. Adını Latincede "kabuklu yemiş" anlamına gelen nucleustan alan çekirdek, içinde kromozomları barındırır. Kromozomlar uzun DNA dizilerinden oluşur ve protein yapmak için gerekli reçeteleri içermek gibi çok önemli bir işleve sahiptirler. Her bir protein için reçeteye sahip olan kromozom kısımlarına gen denilmektedir. Proteinler, hücrenin yapısını oluşturmanın dışında enzim olarak da görev yaparlar. Enzimler belli molekülleri birleştirir ya da ayırırlar. Proteinler, hücre içi madde naklinde de devreye girerek mikrotübül adı verilen uzun protein dizileri vasıtasıyla maddelerin aksonun bir ucundan diğerine sevk edilmesini gerektiren aktif bir süreç olan aksoplazmik taşımayı sağlarlar.
İşlevlerine Göre Nöron Çeşitleri
Üçe ayrılırlar: Duyusal nöronlar, motor nöronlar ve internöronlar (ara nöronlar). Duyusal nöronlar denilen özelleşmiş hücreler çevreden koku, tat, dokunma ve ses vasıtasıyla aldıkları bilgiyi beyne iletir. Motor nöronlar kasların kasılmasını kontrol ederek hareketi sağlar. Tamamen sinir sistemi içinde bulunan internöronlar (ara nöronlar) ise yanlarındaki nöronların yanında circuit (döngü) oluşturur (circuit lokal internöronlar tarafından gerçekleştirilir). Nakilci internöronlar ise beynin bir bölgesinde bulunan lokal internöronun oluşturduğu döngüyü (circuit) başka bir yerdeki döngüye bağlar. Beyindeki nöron döngüleri bu bağlantılardan yararlanarak öğrenme, algı için gereken işlevleri gerçekleştirir.

Ayna nöron


Ayna nöron, bir hayvanın herhangi bir hareketi kendisi yaptığında ve aynı hareketi yapan birini gözlemlediği durumların her ikisinde de ateşlenen nöronlar için kullanılan terimdir.[1][2][3] Bu nöronlar, gözlemci sanki karşısındakinin hareketini kendisi yapıyormuş gibi aktifleşirler (tıpkı bir ayna gibi davranırlar, isim buradan gelmiştir). Bu tarz nöronlar primatlarda ve kuşlarda direkt olarak gözlenmiştir. İnsanlarda ayna nöronlar ile tutarlı beyin aktivitesi premotor korteks, yardımcı motor alan, birincil somatosensoriyel korteks ve alt parietal kortekste bulunmuştur.

Ayna nöron sisteminin fonksiyonu tartışılan bir konudur. Bilişsel nörobilim ve bilişsel psikoloji alanından birçok araştırmacı bu sistemin algı/aksiyon bağlantısı için fizyolojik bir mekanizma sağladığını ileri sürmüşlerdir (bakınız: genel kodlama teorisi.)[3] Bu araştırmacılar ayna nöronların diğer insanların eylemleri anlamak ve taklit ile yeni beceriler öğrenmek için önemli olabileceğini iddia etmişlerdir. Bazı araştırmacılar da ayna sisteminin gözlenen eylemleri simüle ettiğini ve böylece zihin teorisi becerilerine katkıda bulunabileceğini ileri sürmüşlerdir.[4][5][6] Marco Iacoboni (UCLA) gibi nörologlar insan beynindeki ayna nöron sistemlerinin bize diğer insanların eylem ve niyetlerini anlamakta yardımcı olduğunu savunmaktadırlar. 2005 yılı Mart ayında yayınlanan bir çalışmada Iacoboni ve arkadaşları bir fincan çayın içilmesi veya masadan temizlenmesi sırasında ayna nöronların ayırt edildiğini bildirdiler. Buna ek olarak, Iacoboni ayna nöronların empati gibi duyguların insanlardaki nöral temeli olduğunu ileri sürmüştür.

Ayna nöron sistemi ile ilgili sorunların kognitif bozukluklar (özellikle otizm) altında yatan sebeplerden olabileceği öne sürülmüştür

---------
Kaynak :

Halk Ansiklopedisi Wikipedia

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Kompliman - Kadınlara söylenebilecek güzel sözler nelerdir?
Yazar: RasitTunca - 12-30-2018, 03:34 PM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Kompliman - Kadınlara söylenebilecek güzel sözler nelerdir?


Her kadın, yaradılışı gereği daha naif ve daha duygusal bir yapıya sahip olduğundan hayatı boyunca çevresinden, sevdiği insandan ve ailesinden sık sık güzel sözler duymak isteyebilir.

Bu kadını manevi olarak mutlu ettiği gibi hayat motivasyonunu da her daim üst seviyelere çekebilmektedir. Özellikle erkek arkadaşından, nişanlısından ya da eşinden sıklıkla bu tip güzel cümleler duymak isteyen kadınlar, istediklerini karşı taraftan alabildiklerinde çok daha mutlu ve huzurlu bir hayat sürebilmektedirler.

Kadınlardan önce zaten erkek tarafının da kadınların bu tip küçük jestlere ihtiyaçları olduğunu ve bu ihtiyaçlarını gidermelerini ihmal etmemeleri gerekliliğini unutmamalıdırlar.

Üstelik bu tip ihtiyaçların unutulmadan kadınlara karşı yerine getiren erkekler, yapmayanlara göre her daim bir adım önde olacaktır çünkü sevildiğini ve değer gördüğünü karşı taraftan duyduğu sözlerle alan kadın, hayatındaki kişiye hep daha açık ve hep daha yakın davranacaktır. Bu yüzden kadınları mutlu etmek adına söylenebilecek güzel sözlere verebilinecek örnekler şu şekilde olabilmektedir;

“Sen benimsin, biz birbirimize aitiz.”
: Bu tip bir cümle kurduğunuzda karşınızdaki kadının en çok değer verdiği duygularından biri olan aidiyet duygusuna dokunmuş olursunuz. Her kadın hayatında birine ait hissetmekten ve karşısındakinin de sadece kendisine ait olmasından hoşnutluk duyabilmektedir.

“Sen benim içimde var olan sızısın. Ne zaman senden uzak olsam hep içim sızlıyor.” : Az önce de bahsettiğimiz kadınların aidiyet duyma ihtiyacı, bununla bağlantılı olarak karşısındaki kişide iz bırakma dürtüsüyle de alakalıdır.

Eğer bir kadının hayatında kalıcı bir isim olduysanız ve o kadının hayatında bir iz bıraktığınıza eminseniz, o kadın karşılıklı olarak aynı şekilde sizin içinizde de bir iz bıraktığını sizden duymak isteyecektir.

“Bu konuyu daha sonra konuşup ortak bir karar almamız en güzeli olur” : Her kadın, hayatındaki insanın kendi görüşlerine önem verip ortak bir doğrultuda hareket edilmesinden hoşlanabilmektedir.

Çünkü sağlam bir ilişki ve ayakları yere basan bireyler için karşılıklı güven ve bir yola çıkabilmek için gözü kapalı hareket etme dürtüleri oldukça önemlidir. Bu noktada bir erkeğin herhangi bir konuda karar aşamasında kadını da devreye sokması çok değerli ve önemli bir harekettir.

“Sana her şekilde inanıyorum.” : Bir kadın için karşısındakine güven duymasının ne kadar önemli olduğu herkesçe bilinmektedir. Ancak aynı şekilde karşısındaki bireyden de kendisinin duyduğu gibi bir güven duygusu beslemesini bekleyebilmektedir. Böylelikle karşısındaki kişinin kendisine güvendiğini bilen kadın hem kendisine daha özgüvenli olacak hem de daha huzurlu hissedecektir.

“Sana sonsuz güveniyorum.” : Erkeklerin kadınlar üzerinde sağlayabildikleri en zor olgu kuşkusuz ki güven duygusudur. Ancak bir kadının güvenini sağlamanın ilk adımı, ona sürekli kendisine güvendiğinizi söyleyerek kendisinde bir alt bilinç oluşturmaktır.

Böylelikle zaman içerisinde davranışlarınızla da gözüne gireceğiniz kadınların size karşı güven duygularının oluşmasında süreçler daha kolay ilerleyecektir.

Saydığımız bu tip temel cümlelerin yanında, hayatınızda ara sıra ufak jestler adı altında kendisine ya bir mesajla, ya bir not kağıdıyla ya da bir mail atarak söyleyebileceğiniz yüzlerce güzel söz bulunmaktadır. Bu sözlerden kadınlar tarafından en çok beğenilenleri ve en anlamlıları ise şu şekildedir;

“Sen benim, incimdin. Parıldayan o masum güzelliğinle, seni sarp kayalıkların içinde bulup tırnaklarımla kazı(Zeker) bir istiridyeden çıkardım. Ve sonra bir daha asla kaybetmeyeyim diye de kalbimin en derinliklerine koydum.”

“Bir şiir yaz bana, içinde alabildiğince mutluluk olsun. Ayın gölgesinde unutulan sevgi tohumlarıyla yeşerip dursun. Ya da bir şarkı söyle, özlemimde olan sevgiliyi anlatsın. Yağan yağmurlarla ıslanan bedenimi, parlayan gözlerin kurulasın.”

“Ben seni dün sevmedim, çünkü dün geride kaldı. Ben seni bugün de sevmeyeceğim, çünkü bugün de bitecek. Ama ben seni yarın seveceğim, çünkü yarınlar asla bitmeyecek!”

“Güneşin doğduğu da bir gerçek battığı da. Kalbimin senin için attığı da bir gerçek, her günün bittiği de. Ne çıkar, tüm gerçekleri saysak tek tek. Seni seviyorum, işte bu hayattaki en büyük gerçek.”

“İyi bir kadın, bir erkeği etkiler. Zeki bir kadın, onda ilgi uyandırır. Güzel bir kadın, erkeği büyüler. Anlayışlı bir kadın ise ona tümüyle sahip olur.”



Kompliman, Kadınlara söylenebilecek, güzel sözler, nelerdir? ,

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Her çocuğun hamurunda farklı bir yetenek saklı!
Yazar: RasitTunca - 12-30-2018, 03:32 PM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Her çocuğun hamurunda farklı bir yetenek saklı!

Birçoğumuzun yeteneği günlük hayata karıştı gitti... Sevdiğimiz işleri yapmak yerine hep zorunlu olduklarımıza yöneldik. Keşkelerle yaşamaya alıştık. İşini severek yapan bir nesil için artık bunu değiştirme zamanı geldi! Anne-babalar, erken yaşta çocuğunuzun içindekileri keşfedin. Çünkü gelecek, kendini keşfedenlerin olacak.

Lütfen şarkımı bölme
Herkes duşta şarkı söyler. Ama bazı çocukların o mükemmel yeteneği kepeğe karşı etkili şampuanlarla birlikte akar gider. Çocuklar yeteneklerini keşfetmeden büyürler, güzel sesli mühendis olurlar.

Evet bilgisayarımı kırdım ama bir sor niye kırdım
Bilgisayarın içini dışını söküp çıkaran ve başımıza yeni icatlar çıkaran çocukların yeteneği genelde anlaşılmaz. Yıllar geçer, bu yeteneğe sahip çocuklar büyür ve elektroniğin her ayrıntısından anlayan bir işletmeci olurlar.

Alışveriş fişini alabilir miyim?
15 parçalık alışveriş tutarını aklından hesaplayan çocuk, hesap makinesine kafa tutar. Yeteneği aile içinde savrulur, baba mesleğini devam ettirerek matematik profesörü potansiyeli taşıyan bir manifaturacı olur.

İçimden geçenleri bir bilsen...
Şair ruhlu insanlarımız yeteneklerini ilk kez sevgiliye mesaj yazarak sergiler. Birçoğu “yaz ama hobi olarak” deyip, yazar ruhlu bir CEO olurlar.

İlk ve son müzik aleti
Flütle hatasız çalınan dizi jenerik müzikleri sadece akşam sohbetlerinde övgü alır ama üzerine düşülmez. “Hadi bırak o aleti, git biraz daha okuma yap” denilen çocuklar, harika müzik kulağı olan bir savcı olarak hayata karışırlar.

Bir hobi olarak spor

Yaz tatilinde sudan çıkmayan yüzme aşığı çocuklar, okul açıldığında bu aşklarından vazgeçmek zorunda kalırlar. Ve sıcak odasında sabırsızlıkla yazı bekleyen birer aile hekimi olurlar.

Sana kek yaptım
Mutfakta hünerlerini sergilemekten çekinmeyen o küçük çocuk, yüksek ihtimalle ortalığı dağıttığı için azarlanır. Mükemmel yemekler yapan bir muhasebeci olarak hayattaki yerini alır.

Ailenin maskotu
Aile buluşmalarında taklit yeteneği ile herkesi gülmekten kırıp geçiren çocuklar yüksek ihtimalle ileride pek kahkaha atmayacaklar. Çünkü tiyatro sahnelerinde kostümleriyle değil, adliye koridorlarında cübbeleriyle dolaşacaklar.

Her çocuğun hamurunda farklı bir yetenek saklı!

KARDEŞLER AYNI BAŞARIDA OLMAK ZORUNDA DEĞİL

BRIGHAM Young Üniversitesi psikologları, anne ve babaların çocuklarının okul başarılarını mukayese etmelerini son derece yanlış buluyor. Journal of Family Psychology adlı bilimsel dergide yayımlanan bir makaleye göre, aynı ailede aynı ilgiyle büyüyen çocukların aynı performansı göstermelerini beklemek sadece iki kardeşi, sürekli birbiriyle yarışan iki düşmana, büyüdüklerinde ise sıcak ilişkilerde bulunamayan iki yabancıya dönüştürüyor. Makalenin lider araştırmacısı Dr. Alex Jensen, “Okuldaki iki kardeşin gösterdiği farklı başarılar, daha başarılının büyüdüğünde de daha başarılı bir hayat kuracağı anlamına gelmez. Yetenekler ve farklı kişilikler zamanla şekillenir. Bu süre içerisinde iki kardeşi biribirine destek olmaya yönlendirmek, zor durumlarda güçlü olanın güçsüz olana yardım eli uzatması gereğini öğretmek izlenecek en doğru yoldur” diyor.

Gerçi geçmişe bakılırsa insanoğlunun var olduğundan bu yana terörsüz ve savaşsız bir dönem yaşamadığı görülüyor, ama buna rağmen bugün bilim ve teknolojiyle kolaylaştırılan yaşam sayesinde daha barışcıl ve huzurlu bir dönem beklentisi var doğal olarak. Ulaşım, iletişim kolaylaşmışken, sağlık ve teknolojik sorunlar bir bir giderilirken, gözler insanlığın geleceği için uzaya çevrilmişken, dünyamız zaten bu uğraşlarımız sırasında yaşlanmışken, ne diye bir insan (dini maske olarak suratına yerleştirip) hiç tanımadığı başka bir insanı yok etmeye kalksın? Bu çok bilinmeyenli denklem için kim ne etken sayarsa saysın benim bu konuda iddia ettiğim tek sebep var: Çocukların hayatındaki “aşçı(lar)”. Çocuklar dünyaya yoğrulmaya hazır bir hamur gibi geliyorlar. Kimi ekmek hamuru, kimi kek, kimi kurabiye... Eğitimi boyunca içine ekstradan katılacakları ayarlayan da, şekil veren de, pişirme süresine karar veren de bizleriz, annebaba ve eğitmenler... Ortaya lezzetsiz, az pişmiş ya da yanık bir ürün çıktığı anda bilim adamı kesilip “gen”leri suçlamaya hazırız. Kek hamurundan pizza, pizza hamurundan baklava açmaya çalışan o kadar çok aile tanıyorum ki. En güzel örnek kendiniz. Gerçekten aile ve çevrenizin olmanızı istediği ve empoze ettiği konumda mı yoksa tamamen bağımsız olarak seçtiğiniz, kendi istediğiniz bir yaşam tarzını sürdürür durumda mısınız şu an? Aşçılarınız hamurunuzun özüne göre mi yoğurdu sizi? Aranızda dansçı olmak isterken kendini doktor ya da doktor olmak isterken taksi şoförü bulan çok kişi vardır. “Ah bilmiyorsunuz. İmkânlar...” falan da demeyin... İsteseydi aşçılarınız bir yolunu bulurdu. Bizim çocukluğumuzda Ankara’daki sütçü teyzemiz, 5 kızını da (hayalleri öyle diye) tek göz odada, süt ve yumurta satarak, burslar ayarlayarak tıp fakültesinde okutmuştu. Usta aşçılık budur işte!

ANNE VE ÇOCUK İLİŞKİSİ NASIL OLMALI? ANNE VE ÇOCUK İLİŞKİSİ NASIL OLMALI?

İşin en üzücü yanı ise (bütün eleştirilerimize rağmen) bize uygulanan yanlış yoğurma yöntemini aynen bizler de kendi çocuklarımıza farklı yanlışlıkta uyguladık. 1960’lı ve 70’li yıllarda doğan benim jenerasyondaki büyük çoğunluk fazla baskı ve kontrolden dolayı fırından “azıcık yanık” çıktık. Kendi çocuklarımız olduğunda onlar da “yanık” çıkmasın diye “Özgür benim çocuğum”, “Bizde yasak yok” falan söylemleriyle cool annebaba havalarına giriverdik. Bu sefer de hazırcı, zayıf konsantrasyonlu, hevessiz, kural tanımaz, isyankâr “az pişmişler” çıktı piyasaya... Hayata güçlü hazırlayamadığımız için canları bizimkilerden daha çok yandı. İşlerinde ve evliliklerinde, yani yalnız kaldıkları hayat kavgalarında kısa süreli mutluluklar yaşayabildiler. Birçok şeyin sonunu getirememeyi hep başkalarının suçu olarak gördüler. Bu arada (biyolojik döngüye uyup) onlar da anne-baba yani yeni birer aşçı oldular. Onların çocukları ne âlemde? Korkutucu emareler gözlemliyoruz hep beraber. Paylaşımsız, kıskanç, her istediği yerine getirilen, sınıfçı, maddiyatçı çocuk dolu kreş ve ilkokullar... Çok kritik bir noktadayız şu an. Çok şükür bu son jenerasyondakiler hâlâ çok küçükler ve var olan teknoloji sayesinde bizlerden çok daha pratik zekâlı ve yaratıcılar. En önemli özellikleri, durmaksızın soruyorlar, sorguluyorlar! Tam olması gerektiği gibi. “Neden?” ve “Niçin?”leri bizimkilerden çok daha fazla. Bir de sanki daha duygusallar gibi... Hayvan, çiçek, böcek seviyor, kolluyorlar... Özde şahane “hamurları” var kısacası... Geç değil henüz enfes insanlar yetiştirmek için. Her hamura katılacak bir tutam disiplin, dürüstlük, özgürlük ve hümanizm başarının “püf noktası”. Keşke küçücük kafalarından çıkarabilseler hurafeleri, öcüleri, korkuları, kendi gibi olmayanın, düşünmeyenin “yanlış olduğu” kavramını... Dünyadaki tüm kötülüklerin tedavisi ne topla, ne silahla... Dünyadaki tüm kötülüklerin tedavisi bilinçli ve duyarlı bir aşçılıkla! Dilim varmıyor söylemeye ama pişirmeyi beceremiyorsan girmeyeceksin o mutfağa!

ÇOCUĞUNUZUN SİZİ SEVDİĞİNE DAİR 12 İŞARET ÇOCUĞUNUZUN SİZİ SEVDİĞİNE DAİR 12 İŞARET

ÇOCUKLARINIZIN GELECEKTEKİ BAŞARISINI KURU ÜZÜMLE TEST EDİN!

WARWICK Üniversitesi pedagoglarına göre, bebeğiniz henüz 1.5-2 yaşlarında ise akademik hayatta başarılı olup olamayacağını basit bir deneyle test edebiliyorsunuz. Test aynen şöyle: Bebeği bir masaya oturtun. Tam önüne kuru üzümleri koyup üzerine bir bardak kapatın. 3 kez üst üste oynayacağınız oyunu anlatın ve detayları açıklayın. Sizin ona “Tamam, yiyebilirsin” diyene kadar beklemesi gerektiğini (60 saniye), ondan sonra üzümleri yiyebileceğini söyleyin. Üçüncü tekrardan sonra oyunu anlayacaktır. Kendi kendini kontrol etmeyi öğrendiği bu dönemde incelenen bebekler,

8 yaşlarına geldiklerinde psikologlar tarafından tekrar incelenmiş. Bekleme süresinde sabırlı olan (kendini kontrol edebilen) çocuklar okuma ve yazmayı daha çabuk öğrenmiş, basit matematik işlemlerini de çabuk çözmüş. 60 saniye bekleyemeyenler, ya anne sütünden erken kesilenler ya prematüre çocuklar olarak dikkat çekmiş. Diğer çocuklar ise yapısal olarak okula ve öğrenmeye ilgisiz olarak değerlendirilmiş. Böylesi çocukların okula başladıklarında başarısızlık yaşamamaları için özel eğitime gerek duydukları savunuluyor. Araştırmanın detayları, geçen hafta The Journal of Pediatrics Dergisi’nde yayımlandı.

ALINTI

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Türbin Hakkinda Bilmedikleriniz
Yazar: RasitTunca - 12-30-2018, 03:31 PM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



TÜRBİN HAKKINDA BİLMEDİKLERİNİZ

TÜRBİN HAKKINDA BİLMEDİKLERİNİZ

Akışkanların enerjisini kinetik enerjisine çeviren motor türüdür. Gerekli

düzenekler yardımıyla bu kinetik enerjiyi elektrik enerjisine çevirirler. Türbin,

bir mil ve üzerindeki kanatçıklardan oluşur. Türbin adı, “fırıldak gibi dönen

cisim” anlamındadır ve Latincedeki ‘turbo’ sözcüğünden gelir. 2000 yıldan fazla

bir süredir kullanılmaktadır. Kullanılan akışkana göre türbinin ve kanatçıkların

yapısı değişir. Çalışma prensibi, akışkan türbinin kanatçıklarına çarparak türbin

miline hareket verir, hareket milin çıkışında mekanik enerjiye dönüşür. Bu

mekanik enerji çeşitli düzenekler yardımıyla elektrik enerjisine çevrilir.
Kullanım alanları oldukça geniş ve yaygındır.
Modern türbinler başlıca iki türlüdür:

    Çarpmalı türbinlerde, hızla püsküren bir akış­kan (sıvı ya da gaz) bir milin

çevresine yerleştirilmiş kanatlara çarpar, bu çarpmanın kuvveti ve hızı mili

döndürür.

    Tepkili türbin­lerde ise, kanatların arasından büyük miktar­larda yüksek

basınçlı akışkan geçirilir ve kanatlar bu akışkanın ağırlığının ya da basın­cının

etkisiyle döner.

Türbin Çeşitleri
– Buhar Türbinleri
– Su Türbinleri
– Gaz Türbinleri
– Hava ve Rüzgâr Türbinleri

Buhar Türbinleri

Genelde enerji santrallerinde kullanılırlar.Fosil yakıtlardan yada nükleer

enerjiden alınan enerjiyle buhar elde edilir.
Bir buhar türbini, silindir biçiminde koruyucu bir kılıfın içine yerleştirilmiş,

rotor denen tambur biçimli döner bir milden oluşur. Ka­zandan gelen buhar,

silindirdeki memelerden geçirilerek bir buhar jeti haline getirilir ve buradan,

rotora takılı bir bileziğin üzerindeki kanatlara çarptırılır. Silindir buhar

enerjisinin boşa gitmemesini sağlar.

En iyi sonucu almak için, kanatların dönme hızının buharın memeden püskürme

hızının kabaca yarısı kadar olması gerekir. Yaklaşık 14 atmosfer başmandaki

buhar, memeden saniyede 600 metrenin üzerinde bir hızla püskürür. Eğer türbinde

tek bir kanat bileziği varsa, bu hızda gelen bir buharın tüm enerjisi­ni

alabilmek için rotorun inanılmaz bir hızda dönmesi gerekir. Bu güçlüğün

üstesinden gelmek için buhar rotor üzerindeki birinci kanat bileziğinden

çıktıktan sonra, silindir üzerine sabit biçimde yerleştirilmiş, stator denen bir

başka kanat dizisinden geçirilir. Bu sabit kanat dizisi buharı ikinci bir

hareketli kanat dizisine doğru yöneltir; bu hareketli diziden çıkan buhar ise bu

kez ikinci bir sabit kanat dizisinden geçirilir ve bu böylece yine­lenip gider.

Böylece, buhar hızı her bir kanat dizisinden geçişte biraz düşürülmüş ve roto­run

en ucundaki son kanat dizisinden çıkışta buhar enerjisinin artık çok büyük bir

bölümü alınmış olur. Buharın hızı azaldıkça basınç da düşer ve bu nedenle de

buhar giderek daha çok yer kaplar; dolayısıyla, çizimde gösterildi­ği gibi,

birbirini izleyen türbin kademelerinin çapının giderek büyümesi gerekir.
İngiliz mühendis ve mucit Charles Parsons’ ın geliştirdiği bu türbin türü, bütün

dünyada elektrik santrallarındaki üreteçlerin çalıştırıl­masında ve buharlı

gemilerin pervanelerinin döndürülmesinde kullanılır. İlk Parsons türbi­ni 1884’te

yapılmıştı. Yaklaşık 7,5 kilowatt (10 beygir gücü) gücündeki bu türbin bir

elektrik üretecinin çalıştırılmasında kullanıldı.
Bu tür türbinler ekonomiktir, sarsıntısız ve sessiz çalışır, çok büyük boyutlarda

yapılabi­lir. 500 ve 660 megawatt (670.000 ve 885.000 beygir gücü) gücünde

olanları yaygındır; hatta gücü 1.000 megawatt’ın (1.340.400 bey­gir gücünün)

üzerinde olan buhar türbinle­ri yapılmıştır. Bugün 2.000 megawatt’lık (2.680.700

beygir güçlük) Parsons türbinleri tasarımlanmaktadır.
İsveçli mühendis Kari Gustaf de Laval’ın (1845-1913) 1882’de geliştirmiş olduğu,

tek dizi kanatlı ve yüksek hızlı küçük buhar türbinleri de vardır. Laval ayrıca,

yüksek hrzda dönen bu türbinle görece düşük hızlı bir pervaneyi döndürebilmek ya

da bir makineyi çalıştırabilmek için, “redüktör” denen özel bir hız azaltıcı

dişli çark donanımını bulmuş­tur. Gemilerdeki buhar türbinlerinde hızın pervaneye

aktarılırken dü­şürülmesi gerekir, çünkü yüksek hızlı perva­neler verimsizdir.

İlk türbinli gemi olan Turbinia, Parsons tarafından tasarımlandı ve İngiltere’de

Wallsend-on-Tyne’da yapıldı. Bu gemide toplam 1.492 kilowatt’lık (2.000 beygir

gücü) güç üreten üç türbin vardı.
Buhar türbinleri, yoğunlaştırıcılı ya da yoğunlaştırıcısız tipte olabilir.

Yoğunlaştırıcılı olan türbinde,
türbinden çıkan buhar bir yoğunlaştırıcıya gider ve burada, borular içinde

dolaş­tırılan soğuk suyla soğutulur. Buhar su haline gelir; su buhardan daha az

yer kapladığı için bir vakum ortamı doğar. Vakum buharın türbinin içinden

püskürmesi­ni sağlar. Su daha sonra yeniden buhar haline getirilmek üzere kazana

pompalanır.
Yoğunlaştırıcısız türbinde, türbinden çıkan buhar binaların ısıtılmasında ya da

bazı sanayi işlemlerinde kullanılır.

Su Türbinleri
Su türbinleri temel olarak hidroelektrik enerji santrallerindeki jeneratörlerin

çalıştırılmasında kullanılır. Çarpmalı ya da tepkili tipte olabi­len su

türbinlerinde, yerçekimi etkisi altında­ki suyun enerjisinden

yararlanılır.Barajlarda potansiyel enerji kazandırılmış suyun düş­me yüksekliği

buhar türbinlerindeki buhar basıncının karşılığıdır.
Çarpmalı buhar türbinleri yüksek buhar basınçlarında kullanıldığı gibi, Pelton

çarkı ya da Pelton türbini denen çarpmalı su türbinleri de 300 metrenin üstündeki

düşme yükseklik­lerinde kullanılır (kullanılan en büyük düşme yüksekliği 1.650

metre dolayındadır). 30 ile 300 metre arasındaki düşme yükseklikleri için,

Francis çarkı ya da Francis türbini denen, sabit kanatlı bir pervaneyle donatıl­

mış tepkili türbinler kullanılır. 30 metrenin altındaki düşme yükseklikleri için

ise, ha­reketli kanatlı Kaplan türbinlerinden yararla­nılır. Su türbinleri iki

gurupta ele alınır. Tepki (reaksiyon) ve itici güç (impuls) türbinleri.

Pelton türbininde, memelerden geçirilerek püskürtü haline getirilen yüksek hızlı

su jeti, çarkın çevresine dizilmiş kepçe biçimli kanat­lara çarpar. Çark bir

bütün olarak silindir biçiminde çelik bir koruyucu kılıf içine alın­mıştır.

Pelton türbininin milleri genellikle yatay biçimde yerleştirilir, ama bazıları da

düşey olarak monte edilebilir.
Francis türbininin, kanatları eğri yüzeyli ve miline paralel olarak dizilmiş bir

çarkı vardır; çark sarmal biçimli bir koruyucu kılıf içine alınmıştır. Bu kılıfın

iç yüzeyinde ise, suyu çarkın üzerine yönelten kılavuz kanatçıklar bulunur. Bu

kanatçıkların açıları ayarlanabilir ve böylece suyun akış doğrultusu

değiştirilerek türbinin hızı denetlenebilir. Francis türbi­ni genellikle düşey

olarak monte edilir.

Francis Türbini

Kaplan türbininin, gemi pervanesine ben­zeyen, ama onun tersi biçimde çalışan bir

çarkı vardır. Bir motorun çevirdiği gemi pervanesi gemiyi ileriye doğru hareket

ettir­mek için suyu geriye iter; Kaplan türbininin çarkı çevresinden geçen suyun

etkisiyle dö­ner. Türbin çarkının kanat açılan en iyi sonu­cu alacak biçimde

değiştirilebilir. En büyük su türbinleri, çıkış gücü 500 megavvatt’ın (670.000

beygir gücünün) üzerinde olan tür­binlerin bulunduğu SSCB’dedir. Su türbin­

lerinin hızları dakikada 75 devirden 1.200 devire kadar değişir.

Gaz Türbinleri
Gaz türbinleri buhar ve su türbinleriyle aynı ilkeye dayalı olarak çalışır; ama

bunlarda buhar ya da suyun yerini gazyağı gibi bir sıvı yakıtın ya da doğal gaz

gibi bir gaz yakıtın yakılmasıyla elde edilen sıcak gazlar almıştır. Sıcak gazlar

bir döner kompresörle sıkıştırıla­rak gaz türbinine püskürtülür. Başlangıçta

uçaklar için geliştirilmiş olan gaz türbinlerinin gücü büyük ölçüde artınlmış,

boyutlan büyütülmüştür. Gü­nümüzde gemilerde ve elektrik santrallannda da gaz

türbinleri kullanılmaktadır.

Hava ve Rüzgâr Türbinleri
Yel değirmenleri ve rüzgar enerjinden elektrik elde eden santrallerde kullanılır.

Çalışma prensibi yine benzerdir. Fakat türbin kanatçıkları rüzgara göre (daha

hafif ve geniş) olarak dizayn edilir.
Tahıl öğütmek ve su pompalamak için kulla­nılan yel değirmenleri, hava ya da

rüzgâr türbinlerinin ilk biçimiydi. Ama günümüzde pek çok başka amaç için

kullanılan hava türbinleri de geliştirilmiştir.
Örneğin dişçi matkapları, sıkıştırılmış hava­nın etkisiyle dakikada 250 bin

devirle dönen çok küçük hava türbinleriyle çalışır. Bir dişin bu hızda delinmesi

çok çabuk tamamlanır, aynca bu tür bir matkapta elektrikli matkap-takinden daha

az titreşim olur. Yüksek dön­me hızının doğurduğu sürtünmeden kaynak­lanan

ısınmayı önlemek için dişin üzerine su püskürtülür.
Bunlar minik hava türbinleridir; ama elek­trik santrallannda kullanılan dev

rüzgâr tür­binleri de vardır. Bunlar yatay ya da düşey dönmeli ve iki ya da daha

çok kanatlı olabilir. Rüzgâr türbinlerini en verimli biçimde kullanabilmek için

bunları değişen rüzgâr yönüne göre yeniden yöneltmeye yarayan aygıtlar

geliştirilmiştir.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Yakin Tarihte Hayati Değiştirecek Teknolojiler
Yazar: RasitTunca - 12-30-2018, 03:29 PM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



YAKIN TARİHTE HAYATI DEĞİŞTİRECEK TEKNOLOJİLER

YAKIN TARİHTE HAYATI DEĞİŞTİRECEK TEKNOLOJİLER

1. Hologram TV: İlk önce LCD televizyonlar geldi, daha sonra LED ve OLED şimdi de

3 boyutlu televizyonlar. Bundan sonraki adım ise hologram. Bugüne kadar sadece

bilimkurgu filmlerinde gördüğümüz bu teknoloji yakın gelecekte oldukça

yaygınlaşacak. Öncelikle reklamcılık alanında kullanılması öngörülen hologramlar

gelişen tekniklerle birlikte perakende kullanıcıların da hizmetine sunulacak.

Japonya, hologram teknolojisine öncülük yapan sayılı ülkelerden biri. 2018 ve

2022 Dünya Kupası turnuvalarına aday olduğunu açıklayan Japonya’nın FIFA’ya

sunduğu teklif paketinde maçların 3 boyutlu teknoloji ile yayınlanması da var. Bu

konsept projeye göre 200 adet HD kamera ile kaydedilecek olan maçlar, diğer ülke

statlarında 3 boyutlu olarak izlenebilecek.

2. Vücut biosensörleri: Biosensör teknolojisi günümüzde güvenlik ve gıda alanında

kullanılıyor. Biosensörler yardımıyla kimyasal saldırıları veya gıdalardaki

salmonella virüslerini tespit etmek mümkün. Bilim adamlarının bundan sonraki

hedefi ise vücudumuza yerleştirilebilecek biosensörler üretmek. Bu biosensörler

sayesinde kan kimyasını analiz etmek ve vücudumuzda olan biteni gözlemlemek

kolaylaşacak. Böylelikle gözle görülmeyen hastalıklar çok daha kısa sürede tespit

edilebilecek ve anında müdahale edilecek.

3. Nanotek elbiseler: Nanoteknoloji yardımıyla elbiselerimizin çok farklı

özellikleri olacak. Bu teknoloji yardımıyla bakterilere karşı antibiyotik

salgılayan, hareket enerjisinden elektrik üretip cep telefonlarını şarj eden,

ıslanmayan, yanmayan, kurşun geçirmeyen, vücudu belirli bir sıcaklıkta tutan ve

kendi kendini temizleyen elbiseler kullanabileceğiz.

4. Elektronik kâğıt: Kâğıt gibi esnek ve yeniden kullanılabilir özelliklere sahip

olan elektronik kâğıtlara yüklenen veriler elektrik akımının yardımıyla

okunabilir görüntü haline dönüşüyor. Elektronik kâğıt uygulamalarının yardımıyla

elektronik teknolojisi bugün bildiğimizden çok farklı bir hale dönüşecek.

Gelişmiş elektronik kâğıt teknolojisi iç mimaride, reklamcılıkta, evlerde, yazılı

basında ve ofislerde çok farklı uygulamaların kullanılmasına imkân verecek.

5. Fotovoltaik binalar: Artan şehir nüfusu ve çoğalan teknoloji talebi nedeniyle

ihtiyaç duyduğumuz enerji miktarı da her geçen gün daha çok fazlalaşıyor. Fosil

kaynakların azalması ve çevre kirliliği tehditleri ise bu artışın karşılanması

için tıpkı otomobil sektörü gibi farklı alternatiflerin denenmesini zorunlu

kılıyor. Bu alternatifler arasında en temiz ve en etkili yöntemlerden biri ise

güneş enerjisini güneş pilleri yardımıyla elektrik enerjisine dönüştürmek.

Üstelik bu sistem sadece elektrik santrallerinde kullanılmıyor. Binaların dış

yüzü ve çatıları bu güneş pilleri ile kaplanarak fotovoltaik binalar oluşturmak

mümkün. Henüz ülkemizde örneklerini göremediğimiz bu teknolojinin yurtdışında

bazı uygulamaları mevcut. Güneş enerjisi teknolojinin ucuzlaması ile kendi

enerjisini güneş enerjisinden üreten fotovoltaik binalar giderek yaygınlaşacak.

Güneş enerjisi özellikle gökdelenler için oldukça önemli bir tasarruf aracı

olacak.

6. Yüzey bilgisayarları ve yeni nesil arayüzler: Yüzey bilgisayarları 30 inçlik

dokunmatik ekrandan oluşan yeni bir bilgisayar türü. Microsoft’un öncülük ettiği

bu teknoloji sayesinde birden fazla kişi aynı anda bilgisayarı kullanabiliyor.

Ayrıca harici aygıtları dokunmatik ekranın üzerine koyarak kablosuz dosya

paylaşımı yapmak ve sanal klavye kullanmak da mümkün. İlk etapta ofis, restoran,

otel gibi ticari mekanlarda yaygınlaştırılması planlanan yüzey bilgisayarları,

maliyetlerin düşmesiyle son tüketicilerin de hizmetine sunulacak.

Yüzey bilgisayarlarının bir adım üstü ise özel eldivenlerle yönetilen yeni nesil

arayüzlü bilgisayarlar olacak. 2002 yılında çekilmiş olan Azınlık Raporu filminde

bir örneğini gördüğümüz bu teknoloji sayesinde el ve parmak hareketleri ile

bilgisayarları kontol etmek mümkün hale gelecek. Bu gelecek nesil bilgisayarlarla

elde edilecek gerçek boyutta görüntü, üstün hareket kontrolü ve gelişmiş ağ

iletişimi sayesinde bugün bildiğimiz anlamdaki bilgisayar kavramı tamamen

değişecek.

7. Dijital kredi kartı: Yeni nesil dijital kartlar yardımıyla artık daha güvenli

alışverişler yapabileceğiz. Üstün güvenlik sağlayacak olan bu kartların bir PIN

numarası olacak ve her alışveriş için özel şifre üretecek. Alışverişin

tamamlanması için her iki numaranın da doğru girilmesi gerekecek. Böylelikle

internet üzerinden gerçekleşen kredi kartı sahtekarlıklarının da önüne geçilmiş

olacak. Citibank ve VISA bu teknolojinin ilk uygulamalarına başladılar bile.

8. Semantik Web–Web 3.0: Web 2.0 uygulamalarının yardımıyla internetteki bilginin

miktarı son yıllarda muazzam bir şekilde arttı. Sosyal medya, paylaşım siteleri

ve güçlü arama motorları yardımıyla artık sınırsız bilgiye ulaşmak mümkün. Ama bu

durum beraberinde çok büyük bir bilgi kirliliğini de getiriyor. Artık bilgi

bulmak değil, bulunan bilginin doğru bir şekilde filtrelenmesi en büyük sorun

haline gelmiş durumda. Geliştirilmekte olan semantik web yani Web 3.0

uygulamaları yardımıyla internet üzerindeki bilgiler ve bunların birbirleri ile

ilişkileri daha düzenli bir şekilde indekslenebilecek, bu bilgiler de otomasyon

sistemleri tarafından daha kolay bir şekilde anlaşılacak. Böylelikle ihtiyacımız

olan yararlı bilgiye erişim daha rahat olacak.

Bugün bir dijital kamera almak istediğimizde internette arama yapıp karşımıza

çıkan onlarca hatta yüzlerce sayfayı incelemeye çalışıyoruz. Fakat karşımıza

çıkan bilginin yoğunluğu nedeniyle bu oldukça karmaşık bir süreç halini alıyor.

Semantik web yardımıyla, gelecekte internette daha anlamlı aramalar yapmak mümkün

olabilecek. Örneğin bir dijital kamera almak istediğimizde bütçemize,

ihtiyacımıza, yapmak istediklerimize, oturduğumuz yere ve hatta mağaza stoklarına

göre arama yapabileceğiz.

9. Robotlar: Günümüzde robotlar endüstriyel amaçlarla fabrikalarda belirli

komutları yerine getirmek üzere kullanılıyor. Bu teknolojiyi günlük hayatta da

kullanabilmek için yapılan çalışmalar ise hızla devam ediyor. Gelişen

teknolojilerle birlikte bilimkurgu filmlerinin değişmez figürleri olan robotların

normal hayatımıza karışmasına da çok az kaldı. Honda’nın geliştirdiği yeni nesil

insansı robot serisi ASIMO mevcut teknoloji yardımıyla hareketli nesneleri,

jestleri, mimikleri, çevreyi, sesleri ve yüzleri tanıyabiliyor. Japon Robot

Derneği’nin (JARA) yayımladığı rapora göre 2020 yılında ev ve ofislerde

kullanabileceğimiz birçok robot çeşidi ortaya çıkacak. Bu rapora göre robotlar

insanlara hem günlük işlerinde, hem birçok bilimsel deneyde hem de uzay

araştırmalarında yardım edebilecekler.

10. Elektrikli arabalar: Azalan petrol kaynakları, otomobil sektöründe yaşanan

krizler ve küresel ısınma tehlikesi otomobil firmalarını da farklı alternatiflere

sürükledi. Bu alternatiflerin en önemlisi ise elektrikli arabalar. Elektrik

motoru ve kendine özel bir pil ile çalışan bu arabalar atmosfere zararlı gaz da

üretmiyor. Chevrolet, Chrysler, Nissan ve Renault gibi büyük otomobil üreticileri

birkaç yıl içerisinde elektrikle çalışan otomobil modellerini belirli ülkelerde

satışa sunacak. Deloitte’un bu sene yayınladığı rapora göre 2020 yılında global

araba satışlarının üçte biri elektrikli araçlardan oluşacak.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Kojenerasyon Nedir?
Yazar: RasitTunca - 12-30-2018, 03:27 PM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Kojenerasyon Nedir?

Kojenerasyon kısaca, enerjinin hem elektrik hem de ısı formlarında aynı sistemden

beraberce üretilmesidir. Bu birliktelik, iki enerji formunun da tek tek kendi

başlarına ayrı yerlerde üretilmesinden daha ekonomik neticeler oluşturmaktadır.

Basit çevrimde çalışan, yani sadece elektrik üreten bir gaz türbini ya da motoru

kullandığı enerjinin %30-40 kadarını elektriğe çevirebilir. Bu sistemin

kojenerasyon şeklinde kullanılması halinde sistemden dışarıya atılacak olan ısı

enerjisinin büyük bir bölümü de kullanılabilir enerjiye dönüştürülerek toplam

enerji girişinin % 70-90 arasında değerlendirilmesi sağlanabilir. Bu tekniğe

“birleşik ısı-güç sistemleri” ya da kısaca “kojenerasyon” diyoruz.

Her iki enerji formumun ayrı ayrı aynı nihai miktarlarda üretilmesi için gerekli

birincil enerji miktarının bunların kojenerasyonla üretilmesi durumunda ne oranda

azalacağı aşağıdaki grafikte görülmektedir.

Kojenerasyon tekniği ile kullanılan birincil enerjiden tasarruf %42 seviyesinde

gerçekleşmektedir. Dolayısı ile kojenerasyon sisteminin çevreye en önemli

katkılarından biri de burada ortaya çıkmakta, büyük enerji tasarrufu yanında atık

emisyonları da aynı oranda azalmaktadır. Ülkemizde henüz üzerinde çok durulmayan

bu husus, sistemin özellikle avrupa ülkelerinde yaygın teşvik görmesinin ana

sebeplerinden biridir.

Birleşik ısı-güç üretiminin yararları:

Makro düzeyde :
Yüksek birincil enerji kullanım verimliliğinin sağladığı yerel veya ithal enerji

kaynaklarının tasarrufu
Enerji çevriminin tüketim yerinde gerçekleştirilmesi sonucunda elektrik enerjisi

iletim ve dağıtım kayıplarının yok edilmesi
Merkezi santrallara göre daha kısa inşaat ve devreye alma sürelerinin sağladığı

hızlı elektrik enerjisi arz satışı
Üretilen yararlı ısı güç birimi başına çevreye atılan katı, sıvı ve gaz madde

miktarının, yalnız elektrik üreten merkezi enerji santrali veya yalnız buhar

üreten bir endüstri kazanına göre daha az olması
Sanayi tarafından tüketilen elektrik enerjisinin az sayıda merkezi santral

yerine, dağılmış bir şekilde endüstriyel tüketim yerlerinde üretilmesinin ulusal

güvenliğe sağlayacağı katkı

İşletme bazında:
İşletmenin azalan toplam enerji giderleri, nihai ürün kalitesini düşürmeden

maliyetini azaltacak, şirketin rekabet gücü artacaktır.
İşletmenin enerji temin güvencesi olacak, üretim kesintilerinin yol açtığı

ziyanlar ortadan kalkacaktır.

Kojenerasyonda üretim teknikleri

Kojenerasyon iki çeşit ana tahrik ünitesi vasıtasıyla uygulanmaktadır.

gaz türbini
gaz motoru ya da dizel motor

Gaz türbinleri kojenerasyon uygulamaları için yaygın olarak 4,5 – 20 mw güç

aralığında kullanım bulmaktadır. Buna karşılık gaz motorları da daha küçük

güçlerde, yurdumuzda da özellikle 1 mw seviyelerinde uygulanmaktadır. Ancak gaz

motor kojenerasyon uygulamalarını bu boyutta sınırlamak doğru değildir. Tek

modülde 100 kw seviyelerinden 3 mw seviyelerine kadar motorlar mevcut olup,

bunların çoklu modülleri ile yapılan santrallarda 10 mw seviyelerine ulaşılması

avrupa’da yaygın uygulamalardır. Kojenerasyonda kullanılacak ana tahrik

ünitesinin seçim kriterlerine daha sonra değineceğiz.

Bu üniteler kendi başlarına sadece elektrik üretebilecek durumdadırlar. Bu

üniteleri kojenerasyon sistemi haline getirmek için dışarı atılan ısının

kullanılır ısı haline dönüştürülmesi gerekmektedir. Gaz türbininde bu ısı egzos

gazı ısısı şeklinde olup, bir atık ısı kazanı marifetiyle bu ısı proses

ihtiyacına göre buhar, sıcak su, kızgın su ya da kızgın yağ üretmek için

kullanılabilmektedir.

Diğer bir yaygın kullanım alanı da egzos gazının hava ile karıştırılarak direkt

kurutma aplikasyonlarında kullanılmasıdır. Bu işlemler sayesinde toplam çevrim

verimi % 80 seviyelerini yakalayabilmektedir.

Gaz motorlarında ise atık ısının yaklaşık 1/3 oranı egzos gazından 2/3 de motorun

soğutma sistemlerinden geri kazanılmaktadır. Şekilde görüleceği üzere soğutma

devreleri; silindir-gömlek soğutması, karterdeki yağın soğutulması ve

turbocharger soğutmasından oluşmaktadır. Buna egzos eşanjöründen elde edilen ısı

eklenmektedir.

Motor kojenerasyon sistemlerinin bu soğutma gerekliliği özellikleriyle geri

kazanılan ısı en verimli şekilde sıcak su olarak kullanılabilmektedir. Böyle bir

sistemde toplam sistem verimi % 90 seviyesini geçebilmektedir.

Proses ihtiyacına göre, toplam verimden feragat etmek suretiyle yine buhar

üretimi ya da direkt kurutma suretiyle ısı kullanımı kabildir. İstenen enerji

formlarının üretilmesine karşılık gelen verimler aşağıdaki sankey diyagramında

görülebilir.

Kojenerasyonda sistem ve kapasite seçimi

Bu sistemlerin seçimi başlıca şu kriterlere göre yapılır:

İşletmenin elektrik-ısı tüketim yapısı ve ısı-elektrik tüketim dengesi
İşletmenin yıllık çalışma süresi
İşletmenin enerji ihtiyacı seviyesi
Birincil enerji kaynaklarının (gaz, lpg, nafta, fuel oıl no:6 ) temin

edilebilirliği ve ekonomik uygulanabilirlikleri

Bunların en önemlisi ilk iki kriterdir. Sağlıklı bir santral seçimi için mümkünse

yıllık, yoksa aylık ya da haftalık bazda tüketim değerleri tesbiti yapılmalı,

bunlar grafiklere dökülmelidir. İlk olarak yıllık ortalama elektrik tüketimine

bakılır ve atıl kapasite yaratmayacak şekilde bu tüketimin az altında kalacak bir

kapasite seçilir. 1.amaç elektrik tüketimine yönelik kapasite belirleme

olmalıdır. Her ne kadar -“hazır santral kuruyorum, tüm ısı ihtiyacımı da

karşılayacak bir kapasite seçeyim, fazla elektriği satarım!” felsefesi genel

olarak pazarımıza hakim olmuşsa da bu şebekenin enerji alış şartlarındaki

uygunsuzluk ve ilerde kapasite ile karşılaşıldığında şebekenin enerji fazlasını

almaması gibi durumlar kabil olduğundan kesinlikle yanlış bir yaklaşımdır. Sistem

pazarlamacıların bu konudaki olası yanlış yönlendirmelerine karşı dikkatli

olunmalıdır.

Santralin elektrik kapasitesi belirlendikten sonra ısı tüketim verilerine

bakılır. Yoğun olarak yüksek sıcaklıkta enerji gerekiyorsa – buhar, kızgın yağ ya

da sıcak hava – ve bu yaklaşık 1:2 elektrik/ısı dengesine oturuyorsa, sisteme

uygun yakıt ekonomik olarak mevcut ise ve santral büyüklüğü gaz türbinleri

kapasite aralığına giriyorsa ihtiyaç bir gaz türbin kojenerasyon santralına

işaret eder.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Canlilarin Fotonik Yapisi
Yazar: RasitTunca - 12-30-2018, 03:25 PM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok

[attachment=44996]

CANLILARIN FOTONİK YAPISI

CANLILARIN FOTONİK YAPISI

Ya renkler olmasaydı! Gökyüzünün siyah, yeryüzünün gri, çiçeklerin renksiz olduğu

bir dünyada yaşıyor olsaydık, hayat ne kadar da tatsızlaşırdı!

Bizlere oldukça tabiî gelen renklilik ve canlılık, Allah’ın (cc) kullarına vermiş

olduğu büyük bir nimettir. Her icraatında düzenin, sanatın, hikmetin ve kudretin

görüldüğü Sâni-i Hakîm, hayatın rengârenk olmasını dilemiştir ve kâinatı en

mükemmel şekilde yaratmıştır. Renkleri yaratan Yüce Rabb’imiz, acaba hangi

sebepleri icraatına perde yapmıştır?

Gördüğümüz ışık, bir elektromanyetik dalgadır ve elektromanyetik spektrumun

yaklaşık 400 nm ile 700 nm arasındaki dalga boylarına tekabül eder. Günümüzde

haberleşmenin büyük bir kısmı, elektromanyetik dalgalar vasıtasıyla

sağlanmaktadır.

Cep telefonu, televizyon ve radyo gibi muhabere vasıtaları, mikrodalga fırınlar,

radar sistemleri elektromanyetik dalgalardan faydalanılarak insanlığın hizmetine

sunulmuş teknolojik nimetlerdir.

Elektromanyetik spektrum; radyo dalgaları, mikrodalgalar, görünür ışık,

kızılötesi, morötesi, X ve gama ışınlarını da barındıran geniş bir yelpazeden

müteşekkildir (Tablo 1). Morötesi ışığın dalga boyu 400 nanometre, kırmızı

ışığınki ise 700 nanometredir (Nanometre bir metrenin milyarda biridir,

dolayısıyla ışık oldukça küçük dalga boylarından meydana getirilmiştir).

Bir ayna düşünelim. Aynaya çarpan ışık, geldiği açıyla aynadan yansımaktadır.

Yani ışığın frekansı veya dalga boyu hiçbir değişikliğe uğramadan gözümüze

ulaşmaktadır. Renklerin meydana gelmesinde rol oynayan fizikî prensip de bir

yönüyle ışığın aynadan yansımasına benzetilebilir. Bir cismin üzerine güneş ışığı

düştüğünde, cisimden, aynadaki gibi gelen bütün dalga boyları değil, sadece

belirli dalga boyları yansır. Bu ışık gözlerimiz vasıtasıyla beyindeki görme

merkezine gönderilir ve burada Yaratıcı’mızın bir lütfu olarak görme gerçekleşir.

Peki cisimleri renkli görmemize vesile olan yapılar nelerdir? Pigment olarak

bilinen tanecikler, renkleri belirlemekle vazifelendirilmiştir. Boya

malzemelerinde de kullanılan pigmentler kimyevî birer maddedir ve ışığın belli

dalga boylarını emerek, o dalga boyuna karşılık gelen ışığı renk olarak

algılamamıza vesile olur. Fakat son yıllarda yürütülen çalışmalar neticesinde

pigmentler olmadan da bazı canlılarda renklerin meydana gelebildiği görülmüştür.1

Bu canlılarda renklerin, pigmentlerden ziyade vücutlarına Allah (cc) tarafından

yerleştirilen fotonik yapılar vasıtasıyla meydana getirildiği tespit edilmiştir.

Canlılardaki fotonik sistemler
Kur’ân-ı Kerîm’de, “Yeryüzünde türlü türlü renklerle, her çeşitten bitki ve

hayvan olarak sizin için yarattığı daha neler neler var! Elbette bunda düşünen

kimseler için alınacak ibret var.” (Nahl-13) âyetiyle Cenab-ı Hak bizleri her an

(çevremizdeki varlık âlemini âfâkî ve enfüsî boyutlarda) tefekkür etmeye ve ibret

almaya çağırmaktadır.

Bazı kuş ve böcek türlerinin renkleri diğerlerine nazaran daha parlaktır.

Avustralya Müzesi’ndeki kelebek türlerinin koleksiyonlarında yapılan dikkatli

gözlemler neticesinde kelebeklerin çoğunun zamanla renklerinin solduğu ve

matlaştığı görülmüştür.1 Fakat bazı kelebek türlerinin aradan uzun süre geçmesine

rağmen, parlak ve canlı renklerini koruduğu tespit edilmiştir. Bazı kelebek

türlerine pigmentler vasıtasıyla verilen renkler, pigmentlerin tesirini

kaybetmesiyle solarken, başka tür kelebeklerde fotonik yapılar vasıtasıyla

üretilen renkler canlı kalmıştır.

Bahsi geçen kelebek türlerinden biri olan Morpho rhetenor kelebeklerine oldukça

canlı ve parlak bir mavi rengin bahşedildiği görülmüştür.2 Ayrıca bu kelebeklerin

renklerinin 800 metre uzaklıktan seçilebildiği de tespit edilmiştir. Bunların

kanatları üzerinde inceleme yapan bilim adamları harika bir yapıyla

karşılaşmışlardır. Zîrâ, fotonik kristaller, bu kelebeklerin kanatlarında en

mükemmel şekilde yer almakta ve vazifelerini yerlerine getirmekteydi.

Bu kelebeklerin kanatlarındaki deri tabakaları ve hava boşlukları düzenli şekilde

dizilerek kristal bir yapı yaratılmıştır. Bu fotonik kristal, ışığın bütün dalga

boylarını geçirip maviyi yansıtarak kelebeklerin kanatlarının parlak mavi renge

bürünmesine vesile olmaktadır. Hoplia coerulea böceklerinde de benzer şekilde

tabakalar hâlinde kristal yapılar görülmüştür.3 Oldukça fazla sayıda katmandan

müteşekkil bu fotonik kristal yapısı da bilim adamları tarafından ancak

1990’larda tespit edilmiş ve üç boyutlu fotonik kristalleri üretmek mümkün hâle

gelmiştir.

Bu noktada, mavi dalga boyuyla ilgili önemli bir hususiyeti belirtmekte fayda

var. Mavi ışık, mor ışık ile birlikte, görünür ışığın en küçük dalga boyuna

karşılık gelir. Bu yüzden mavi dalga boyunda çalışabilecek yapılar birkaç yüz

nanometre seviyesinde olmalıdır. Bu küçüklükte yapıları günümüzde bile üretmek

oldukça zahmetli ve masraflı bir iştir.

Bunları meydana getirmenin ve fonksiyonel bir şekilde canlının vücuduna

yerleştirmenin zorluğu göz önüne alındığında yaratılıştaki mükemmellik daha iyi

anlaşılır. ‘Allah o gerçek İlâhtır ki Hâlık’tır, Bârî’dir, Musavvir’dir. Hasılı,

en güzel isimler ve vasıflar O’nundur. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi O’nu

tesbih ve tenzih eder. O, Aziz’dir, Hakîm’dir.’ (Haşr-24)

Yine bir başka kelebek türü olan Ancyluris melibous’ta ise farklı maksada mâtûf

bir yapı göze çarpmaktadır. Yüce Yaratıcı bu kelebeklerin kanatlarındaki

renkleri, buraya yerleştirdiği çok katlı fotonik kristalleri kullanarak, en küçük

kanat hareketleriyle bile değiştirmektedir.4 Bunun sebebi; kelebekleri

gözlemleyen birinin, kelebeğin her hareketinde kanatları farklı açılarda

görmesidir. Çünkü bu canlılardaki fotonik kristallerin dikkat çekici bir

hususiyeti de, farklı açılarda farklı renkleri yansıtabilecek şekilde yaratılmış

ve yerli yerine konmuş olmalarıdır.

Bir çeşit deniz kurdu olan Aphrodita’nın tüylerinin hareketi neticesinde farklı

ve canlı renkler yansıtılmaktadır.5 Denizin derinliklerinde çamur içinde yaşayan

ve genelde donuk bir renkte olan bu deniz kurdundaki harika sanat, Rabb’imizin

Müzeyyin sıfatının tecellilerinden sadece biridir.

Tabiattan mülhem fotonik yapılar
Bilindiği gibi ışık, hem dalga hem de tanecik özelliği göstermektedir. Işık foton

adı verilen taneciklerden meydana getirilmiştir. Fotonik yapılar, fotonların

hareketlerine cevap verecek ve bunların belli maksatlarla işe yaramasını

sağlayacak şekilde yaratılmıştır (Biz de benzer şekilde, elektronların

hareketiyle oluşturulan elektrik akımından faydalanmak için elektronik devreler

tasarlamaktayız). Son yıllarda, tabiattaki fotonik yapılardan ilham alınarak

lensler, aynalar ve fotonik kristaller geliştirilmiş, yine fotonik yapılar

kullanılarak ışığın yavaşlatılması, depolanması, ters yönde kırılması ve

filtrelenmesi mümkün olabilmiştir.

1980’li yılların sonuna doğru keşfedilen fotonik kristaller son zamanlarda

uygulamalı fizikte önem verilen konuların başında gelmektedir. Metal veya

yalıtkan malzemelerde moleküllerin periyodik (düzenli) dizilimiyle şekillenen

yapılara fotonik kristal denir. Bu yapılar ile ışığı kontrol edebilmek mümkün

hâle gelmiştir. Mikrodalga frekanslarında başlayan araştırmalar, optik

frekanslara kadar genişletilmiştir. Fakat optik frekanslarda dalga boyu çok küçük

olduğu için yapılar da aynı oranda küçük olmak durumundadır.

Yaklaşık on yıl boyunca bilim adamları optik dalga boyunda çalışacak fotonik

kristaller üretmek için uygun malzeme araştırdılar ve bu kadar küçük boyutlardaki

yapıları elde edebilmek için üretim teknikleri geliştirdiler. Neticede, optik

dalga boylarında çalışabilecek fotonik kristaller üretildi. Fakat daha sonra

yapılan bazı çalışmalar gösterdi ki, aslında fotonik kristal denilen yapılar,

bazı canlıların vücutlarında daha yaratılışlarında mevcuttu.

Bir fotonik kristali küçük boyutlarda üretebilmek için pahalı litografi

cihazlarına, uzman araştırmacılara, optik frekanslarda çalışabilecek malzemelere

ihtiyaç vardır. Bilim adamlarının ancak 20. yüzyılın sonlarına doğru keşfettiği

bu yapılar, her şeyi bilen ve her işini hikmetle yapan Alîm ve Hakîm bir Zât

tarafından canlıların vücudunda açık bir âyet olarak sürekli yaratılmaktadır.
Bu harika hususiyetler sadece hayvanlarda değil bitkilerde2 ve değerli taşlarda5

da mevcuttur.

Nasıl ki gezegen ve yıldızlarda tecelli eden ilâhî kudreti müşahade edebilmek

teleskopların icadıyla, canlılarda hücre seviyesinde cereyan eden hayatî

mekanizmaları anlayabilmek mikroskopların geliştirilmesiyle mümkün hâle

gelmiştir, aynı şekilde, fotonik seviyedeki hâdiseleri görüntüleyebilmek de

nanometre ölçeğinde çalışan cihazların geliştirilmesiyle imkân dairesine

girmiştir.

Canlılardaki yaratılış harikaları elbette burada anlatılanlarla sınırlı değildir.

Gelecekte atom ve atomaltı parçacıklar gözlemlenecek olursa, şüphesiz ki bugün

hayal bile edemeyeceğimiz mükemmelikler ve henüz bilmediğimiz nice güzellikler

ortaya çıkarılacaktır.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Himaleya Tuzunun Yararları
Yazar: RasitTunca - 12-30-2018, 03:24 PM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Himaleya Tuzunun Yararları


    Vücudun asit baz dengesini olumlu etkiler.

    Dolaşım sistemi ve organları olumlu etkiler.
    Kan basıncının dengelenmesine yardımcı olur.
    Vücutta biriken toksinlerin ve ağır metallerin dışarı atılmasına yardımcı

olur.

İNSAN NORMAL KOŞULLARDA SAĞLIKLI DOĞAR.. SAĞLIĞINI KORUMAK İÇİN GÜNDE 2.5 lt A

KRİSTAL TUZLU SU İÇMELİDİR

DÜZENLİ KULLANIMLA ŞU RAHATSIZLIKLARIN TEDAVİSİNDE YARDIMCI OLUR

    YÜKSEK TANSİYON (beyin kanaması,kalp krizi ,felç, v.s. rahatsızlıklara sebep

olur.)
    KİLO kontrolü
    DEPRESYON (Lityum’la)
    STRES (Seretonin salgısını sağlamaya yardımcı olur.)
    BÖBREK TAŞLARININ ve KUMLARININ. ERİMESİNE
    KALP RİTMİNİ DÜZENLEME ve KALP DAMAR HASTALIKLARI
    MİGREN,
    KEMİK ERİMESİ (Osteoporoz)
    GUT hastalığına
    KİREÇLENME ve ROMATİZMAYA
    KANSERLİ HÜCRELERİN OLUŞUMUNU ÖNLEMEYE ve TEDAVİSİNE yardımcı olur.
    UYKU düzeni sağlar.
    DİABET (ŞEKER) hastalığına
    ALZHEİMER(Rafineri tuza konan Aliminyumlu katkı maddeler ALZHEİMER hastalığa

yol açar.)
    ASTIM ve ALERJİYE (1 litre suya 2 çay kaşığı SOLE katılıp her gün 10 dakika

buharında durularak tedaviye yardımcı olur. )
    KASLARDAKİ güç kaybına
    YAŞLANMAYI GECİKTİRİR.
    MAKSİMUM ENERJİ kaynağı olduğundan YORGUNLUĞA karşı, KRAMP ve ADELE

ağrılarının giderilmesine yardımcı olur.
    HAFIZA, UNUTKANLIK İLE İLGİLİ SORUNLARDA
    SEDEF, EGZAMA, SİĞİL gibi cilt rahatsızlıklarına,
    AKNE ve UÇUKTA (Sole %26 lık tuzlu sudan siğil, uçuk ve akneye sürülür ve

zamanla iyileşmeye yardımcı olur.)
    CİLT LEKELERİ ve ÇİLLERE tuzlu sudan ( SOLE ) akşam yatmadan sürüp üstüne

kreminizi sürdüğünüzde zamanla pürüzsüz ve parlak bir cilt oluşumuna yardımcı

olur..

84 MİNERALLİ A KRİSTAL TUZUN KULLANILMASI

Kristal tuz cam bir kavanoza konur, üzerini kapatacak kadar su eklenir ve bu

karışım erimeyecek seviyeye geldiğinde %26 lık doymuşluğa ulaşır. Bu kristal

tuzlu eriyik su=SOLE dir ve artık kullanıma hazırdır.. A KRİSTAL tuz + Su = SOLE

= SIVI GÜNEŞ olarak adlanılır. ÇÜNKÜ 256 MİLYON YIL önceki temiz denizler o

dönemin ekolojik koşullarının etkisi ile aşırı Güneş ışınlarıyla kurumuş ve bu

güneş enerjisini içinde hapsetmiştir.
SOLE Yİ, TUZ KULLANMANIZ GEREKEN TÜM GIDALARDA kullanabilirsiniz.
Ayrıca tuzlukta öğüterek yemeklerinizde de gönül rahatlığı ile kullanabilirsiniz.

YÜKSEK TANSİYON HASTALARININ KULLANIM ŞEKLİ
Günlük tüketmemiz gereken ortalama 2,5lt. (bünyeye göre artabilir) suya ilk hafta

1 çay kaşığı SOLE = A KRİSTAL TUZ + SU eriyik katarak içilecek. İkinci hafta 2.5

lt. içeceğiniz suya 2 çay kaşığı SOLE katılır ve düzenli içilmelidir. Vücudumuzun

ihtiyacı olan SU ve MİNERALLER hücreler tarafından yeterince alındığından

hücrelerin kuraklığı giderilecek ve zamanla yüksek tansiyonun tedavisine yardımcı

olur.
A Kristal tuzsuz su içildiğinde vücudun doğal minerallerini eksilterek, vücut

hücrelerine girmeden süzgeçten geçer gibi vücuttan çıkıp gider. Bu nedenle

kristal tuzlu su içmeliyiz.

DİĞER SAĞLIK PROBLEMLERİNDE ve SAĞLIKLI İNSANLARDA KULLANIM ŞEKLİ :
Günlük içmemiz gereken 2.5 lt. SUYA 1 ÇORBA KAŞIĞI SOLE katılmalıdır. Bu ENERJİ

ve YAŞAM KAYNAĞI suyu sabah aç karına, yemeklerden yarım saat önce ve 1 saat

sonra, 1’er bardak içmelidir. Yemeklerde kesinlikle su içmemeliyiz .
Oysa 84 elementli A KRİSTAL TUZLU SU KÜRÜ insan fizyolojisinin birkaç ay gibi

kısa sürede kendini toparlamasına, hücrelerin yenilenmesi, onarılması tedavisine

maksimum seviyede yardımcı olur.
A KRİSTALLİ SU KÜRÜNÜ sürekli yapmamız gerekir. Çünkü 84 mineralli A Kristali

vücudumuz için gerekli olan mineralleri içerir.

CİLT GÜZELLİĞİNE yardım İÇİN SÜRÜLEREK KULLANIM ŞEKLİ:
Cilde sürülerek faydalı olmaya çalışırken İÇME KÜRÜNÜ sürekli uygulamak lazımdır.
AKNE (sivilce) lerin üzerine %26lık eriyikten(SOLEDEN) karışımından sürün ve

kuruduktan sonra günlük kreminizi uygulayın.

SEDEF VE EGZAMALARDA YARDIMCI OLUR
Her gün hasta bölgeye dayanabileceğiniz oranda bu A Kristal Tuzlu % 26 lik

eriyikten(SOLEDEN) sürün. Önce haftada 2 gün küvet suyuna 0,5 – 1 kg. A Kristal

Tuzu katılarak 20 dakika beklenir. İlk önce kızarıklık ve yanma olabilir. Küre

devam edildikçe zamanla iyileştiği ve tamamen yok olduğu görülecektir. İyileşmeye

başladıkça banyo kürü haftada 1 e indirilmelidir. Bu esnada A Kristal Tuzlu su

kürünü içmeye kesinlikle devam etmelisiniz.

SİĞİLLERDE TEDAVİYE YARDIMCI OLUR
Su kürünü içmeye devam etmelisiniz. Aynı zamanda A Kristal Tuzlu eriyikten

(SOLEDEN) her gün 2 kez sorunlu bölgeye sürülmelidir.

CİLT LEKELERİ, ÇİLLER İÇİN TEDAVİYE YARDIMCI OLUR
İçerek tedavi yanında %26 lık eriyikten( SOLEDEN ) çilli bölgeye günde 2 kez

sabah akşam komple sürülür ve kuruduğunda günlük kullandığınız nemlendiriciden

sürülür. Bu esnada güneşli günlerde yüksek faktörlü güneş kreminizi muhakkak

sürmelisiniz. Birkaç ay sonra sonuca inanamayacaksınız.

DOKTORLAR VE BİLİM ADAMLARININ GÖRÜŞLERİ
Günün birinde bugün kapalı alanlardaki sıcaklık ve nemliliği düzenlediğimiz gibi

iyon seviyesini de düzenleme ihtiyacında olacağız. (Dr.Krueger) Eksi iyonlar

havanın vitaminleridir. (Dr.E.R.Holiday) Eksi iyonlar çok acı çeken hastaları

sakinleştirdi. (Dr.Komblueh) Eksi iyonlar yanıkları daha çabuk kurutup daha az

yara iziyle daha çabuk iyileştirir. (Dr.Robert McGowan) Eksi iyonlar hacmi daha

fazla daha geniş hücre çekirdeği yaparlar ve oksijeni çekmek ve kullanmak için

kapasitemizi geliştirirler. (D.R. Gualaterotti… Milan Üniversitesi) Iyonlaştırma

havada yoluyla taşınan alerjilere duyarlı olanları olumlu yönde etkiler. (Dr.

Albert. P. Krueger & Dr. Richard F. Smith (Kaliforniya Üniversitesi )

Bu konuyu yazdır