| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
Salâvat ve Ayna Nöronlar |
|
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 03:11 AM - Forum: Makaleler
- Yorum Yok
|
 |
Salâvat ve Ayna Nöronlar
Bugüne kadar yazmadığım bir konuya dikkatinizi çekmek istiyorum… Ama önce şu
biline…
Acelem yok!
En kötü ihtimalle, birkaç yıl içinde, belki de dünyamı değiştirdikten sonra
kesinleşecek…
İnsan beyninin, İngilizcede “wave” denen “dalga” yapılı kendi “RUH”unu ürettiği…
Her beynin, kendi parmak izini, yani “özel şifresini” taşıyan ruhunu ürettiği
kesinleşecek; bundan dolayı da, reenkarnasyonun mümkün olmadığı, yani ölümü
tatmış kişinin tekrar yeni bir bedende dünyaya gelmeyeceği gerçeği netleşecek.
“Bilgi” ve “dalga” aynı şeyin algılayana göre iki ayrı değerlendirilişi!
1972 yılında yayınlanan “Ruh İnsan Cin” isimli kitabımda ilk defa yazmıştım her
insan beyninin kendi özel şifresiyle kendi ruhunu ürettiğini; “insan” denen
“bilinç” yapının, beyinle iletişimi kesildikten sonra, “ruh” adı verilen “dalga”
bedenle (ruhu nûrânî), yaşamına değişik boyutlarda, çeşitli aşamalardan geçerek
hep ileriye doğru devam ettiğini...
Yeryüzüne gelmiş en muhteşem insan Allâh Rasûlü Muhammed Mustafa’yı, Orion
yıldızında oturan tanrının peygamberisananlar; insan ruhunun da, oradaki ruhlar
âleminden kanatlı meleklerle getirilip ceninin içine sokulduğunu tasavvur
etmekteler…
Evrensel boyutlardan, Galaksi içinde Dünya’nın yerinden ve dahi Dünya üstündeki
insan bedeninin ölçütünden habersiz, kozası içinde yaşamakta olanlar; elbette ki,
Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ın Kur’ân ile açıkladığı, hâlâ değeri fark edilememiş
işaret, sır ve bilgilerden de mahrumdurlar!
Bilelim ki, “RUH”, bir anlamı itibarıyla varlığın varoluş özellik ve amacıdır
(“sen bu işin ruhunu kavramamışsın” cümlesi örneğinde olduğu gibi)... Diğer
anlamı itibarıyla da, beynin ürettiği “dalga”ların oluşturduğu “bilinci” ihtiva
eden beden mânâsınadır.
“Ruhumdan nefhettim” işaretinin anlamı ise…
“Üflemek” anlamına gelen “nefh”, ciğerdeki havanın dudaktan açığa çıkarılması
anlamında olduğuna göre; kişinin hakikatini oluşturan Allâh isimlerinin işaret
ettiği özelliklerin, kişinin içinden-özünden-derûnundan “irsâl olup”, gelip(?)
beyinde açığa çıkarılışını ifade etmektedir.
Yoksa, yukarıdan üfleyen dudaklı bir tanrı mevcut değildir bazılarının sandığı
gibi!
Esasen yazmak istediğim konu bu değildi… Ama kalem, geçerken uğradı buraya…
Ana konumuz, “bilgi”!
Kozmik okyanus, gerçekte “dalga” hareketinden başka bir şey değil! Bir diğer
deyişle, “bilgi” hareketliliği ve akışından başka bir şey değildir evren içre
evrenler!
Her şey, bir “bilgi dalgacığı”…
“Hiçbir şey hariç olmamak üzere her şey O’nu anar, ama siz bunu kavrayamazsınız!”
hükmü apaçık dalga-bilgi bütünlüğünün uyarısıdır! Çünkü, her şey “can”lıdır,
“ölü” yoktur! “Ölü”, “canlılığını yaşamayan” demektir. “Can”, “bilgi”dir! “Can”
mutlaktır; “ölü” ise göresel (muzaf)!
“Bilinç” ise, “bilgi”den başka bir şey değil!
Bir düşünün bakalım… Bilinciniz ile bilginizi ayırabilir misiniz?
“Ben” dediğiniz şey, gerçekte “bilgi”den başka bir şey değildir!
Evrendeki her şey aslında çok boyutlu “TEK KARE” bilgiden ibaret olmasına rağmen;
algılayan bilgi birikimlerinin algılamalarına GÖRE çok kareler olarak kabul
edilmektedir. (İlim sıfatının açığa çıkışıyla var olan ilmî sûretler!)
Her an sürekli etkileşen, gelenlerle her an yeni bir hâl, yeni bir şan alan
“bilgi” birikimlerinin oluşturduğu “dalga” okyanusu!
“Bilgi” ve “dalga” aynı şeyin algılayana göre iki ayrı değerlendirilişi! Sûreti
itibarıyla “dalga”; mahiyeti veya muhteviyatı itibarıyla “bilgi”!
Bedeni ve beyni oluşturan da, gerçekte, “bilgi”den başka bir şey değildir!
Bilgi, Rasûlullâh’ın “Allâh” ismiyle işaret ettiğinden açığa çıkan, evren içre
evrenler sûretinde algılanan, “nefh” olmuş “nefesi Rahmân”dan başka bir şey
değildir!
Nokta, “ilmi ilâhî”dir.
“Bilgi”, Allâh isimleri diye geçmişte açıklanmış olan özelliklerin mânâ
sûretleridir.
Algılayanın, algılama kapasitesini oluşturan “bilgi” birikimine GÖRE, algılanan
varlık ve kapasiteler söz konusudur.
Varlıktaki tüm oluşumlar, tüm birimlerde, kendi noktalarından dışa doğru açığa
çıkmaktadır; bilgi birikimleri oranında ve getirisine göre!
Her yazı veya resim, gerçekte, nasıl ak kâğıt üzerinde yan yana gelmiş
noktalardan oluşmuşsa; tüm varlığı, tüm boyutları ve katmanlarıyla meydana
getiren ve her an yeni bir şan alan “bilgi” de “tek kare” resmi öylece meydana
getirmiştir.
Bu yüzdendir ki her insan, kendi “nokta”sının oluşturduğu “bilgi” kozasında
yaşar; kâh mutlu kâh mutsuz bir hâlde! “Bilgi”sinin sonucu olarak!..
“Sünnetullâh” gereği…
Beyin sağlığı, insan için yeryüzünde en büyük nimettir. Beyin, “bilgi” yumağıdır,
hazinesidir!
İnsan yaşamındaki her şey beyinden açığa çıkar! Beyin, insandır! Beyin nakli
yapılsa dahi hiçbir şey değişmez; beyin kendi kişiliğiyle yaşar çünkü! İşe
yaramadığı için çıkarılan beynin yaşamı bitmiş ve onun ürettiği kişilik madde
dünyasından kopmuştur artık!
Beyin, aklı kısıtlıların sandığı gibi “et parçası” değildir!
Bugünün bilimi, daha beynin ne olduğunu çözememiştir… Beyin hakkında
bildiklerimizle, okyanus kıyısında dizine kadar denize giren insanın konumundan
farklı yerde değiliz.
DNA’ların “bilinçli bilgi birikimleri”nden başka bir şey olmadığını yeni fark
ediyoruz.
Nöronların ya da DNA’ların “dalga”larla değişik veritabanları oluşturduklarını
yeni yeni fark ediyoruz! Beynin biyokimyasının, biyoelektrik yapı tarafından
yönlendirildiğini daha dün fark ettik…
Enzimlerin dahi “can”lı ve “bilgi”li olduğunu hayretle fark ettik!.. Her
hücredeki binlerce enzimin her birinin özel görevi olduğunu şaşkınlıkla izlemeye
başladık… Örneğin, DNA’yı kesen enzimler var. Bunlar DNA’daki belli dizilimleri
tanıyor, oraya bağlanıyor ve bir makas gibi DNA sarmalını o noktadan ikiye
ayırıyorlar… DNA’daki “bilgi”, proteinde bir “aksiyon”a dönüşmüş oluyor… İşte
böylece, DNA’daki “bilgi” enzimde “can” olarak ortaya nasıl çıkıyorsa;
enzimlerden oluşan vücutta da, daha farklı bir düzeyde “Can” ortaya çıkıyor!..
“Bilgican”ı izliyoruz derin düşüncelere dalarak!
DNA’lar, bilinçli bilgi birikimleridir.
Öte yandan beynin, dışarıdan dalgalarla değişik işlevlere yönlendirilmesi (mind
control) olayını daha yeni yeni kavramaya ve görmeye başladık.
Günümüzün “dünde yaşayan bilgi birikimlerinin”, bunları algılaması veya
kabullenmesi elbette ki çok zor!
Bundan 30 yıl evvel bir dileğim vardı… İnsanlık uzaya para saçacağına, beyni
tanımaya (neuroscience’a) bu yatırımı yapsa diyordum… Bugün bu gerçekleşiyor… Bu
yolda çok önemli çalışmalar yapılıyor…
“Zikir” diye işaret edilmiş “beyinde kavram tekrarı” şeklindeki çalışmanın,
yukarıdaki tanrıyı hoşnut etmek için değil, insan beynindeki farkında olmadığımız
özelliklerin ortaya çıkması için tavsiye edildiğini yazdığım zaman; çağlar öncesi
anlayışı günümüzde tekrarlayanların şiddetli karşı çıkışlarına maruz kalmıştım...
Beynin aldığı ve yaydığı mikrodalgalardan söz ettiğimde, “Beyinde mikrodalganın
ne işi var; mikrodalga fırınlarda olur, mikrodalgada beyin pişer” diyen bilgi
sahipleri(!) tarafından eleştirilmiştim… Bugün, internetteki, beynin mikrodalga
alışverişi hakkındaki yazıları toplasam kamyon dolar!
Dedim ya, acelem yok!
Şükrederim, Rabbim’in açığa çıkarttıklarına!
Bilim dünyasının buluşları, her geçen gün, yazdıklarımı bir kere daha haklı
çıkartıyor.
Kilitlenmiş beyinler dışında kalan, yeterli bilgi sahibi beyinler, bir gün
gelecek Kurân’ın kıyamete kadar geçerli tek bilgi kaynağı olduğunu, Allâh Rasûlü
Muhammed Mustafa’nın yeryüzüne gelmiş en muhteşem beyin ve “ruh” olduğunu tasdik
edeceklerdir.
Çünkü zaman içinde, Kurân’daki işaret yollu anlatımların neye işaret ettiğini
fark edecekler ve böylece de Kur’ân-ı Kerîm adını taşıyan BİLGİ kaynağının
kodlarını çözerek gerçekleri göreceklerdir.
Rasûlullâh’ın “Nokta”sından “Arş”ına, oradan da melekî kuvveler ile beynine ve
dolayısıyla bilincine inzâl (inzâli) olan Kur’ân-ı Kerîm; “nokta”dan açığa
çıkması sebebiyle, tüm “Evrensel Sistem ve Düzen”in işleyiş mekanizmasını,
“Sünnetullâh” ismiyle işaret ederek anlatır. Zira her birim, kendi “Nokta”sının
projeksiyonu olarak vardır ve hepsi aynı Sistem ve Düzen’e tâbidir!
Önceki yazılarımda da vurguladığım gibi, gökten, uzaydan bir yerden ciltli veya
ciltsiz kitap veya sayfalar inmemiş; Rasûl veya Nebilerin hakikat “nokta”larından
bilinçlerine “bilgi” inzâl (inzâli) olmuştur.
Bilgi, aynen bilinçtir! Bilgi ile bilincin ayırt edilmesi asla mümkün değildir!
“Unutulan veya hatırlanmayan bilgi dolayısıyla bilinç de mi ortadan kalkıyor?”
diyenlere deriz ki, bilgisiz bilinç olmaz! Bilinç dendiği anda ortada bilgi
vardır. Bilgi, bilincin sûretidir! Bilinç, bilginin benliğidir. Kısacası, ikisi
aynı şeydir.
Bu yazımda esas üzerinde durmak istediğim konu ise, yukarıda anlattıklarıma
bağlantılı olarak, RASÛLULLÂH (aleyhisselâm)’a “SALÂVAT” okumak konusudur.[1]
Şimdi Rasûlullâh (aleyhisselâm)’a salâvat getirmenin ne demek olduğu hakkındaki
bazı düşüncelerimi yazmaya çalışayım...
Biz, “din adamları” gibi düşünmüyoruz, “ÖLÜM ve ÖLÜ” konusunda!
İnancımız, onlarınki gibi değil!.. Ölüp, toprak olup, yok olup, sonra kıyamette
yeniden topraktan dirilmek gibi bir anlayışta değiliz! Götürülüp yukarıdaki bir
tanrının huzuruna çıkmayacağız! İki kefeli ya da dijital terazi kullanan bir
tanrıya inanmıyoruz biz!
Kur’ân-ı Kerîm’den anladığımıza ve Rasûlullâh’tan bize intikâl eden bilgiye göre…
“Her bilinç (nefs) ölümü TADAR!” (3.Âl-u İmran: 185)
Bilinç ölmez; ölümü tadar!
Ölümü tadan, bu tadıştan sonra da yaşamına devam eder…
“Ölüm”, bilinç ruh bütünlüğünün beden beyinle ilişkisinin kesilmesi anlamınadır!
Bunun detaylarını, “İNSAN ve SIRLARI” kitabımda “ölüm” bahsinde anlatmıştım;
isteyen o bölümü web sitemizden inceleyebilir…
Burada anlatmak istediğim husus daha başka…
Şu an var olan bilinç, ne kadar gerçekleri fark etmişse, beynin işlevini
kaybetmesiyle birlikte, onun ürettiği “ışınsal” (nûrânî) bedende yaşamına
kesintisiz olarak devam eder…
“Dünya’da âmâ olan sonrasında da âmâdır” hükmünce, ölümü tatmadan önce gerçeği
görememiş kişi, beyinle ve dolayısıyla bedenle ilişkisi kesildikten, yani ölümü
tattıktan sonra da ebediyen gerçeği göremez!
Buna karşın, Dünya yaşamındayken gerçeği görüp bunun sonucunu yaşamış bilinçler,
ölüm sonrası, yani beyin ötesi yaşam boyutunda, gerçeği yaşamanın getirisi
kuvvelerle, “Kabir âlemi” diye isimlendirilmiş, “Berzah” da denilen boyutta
yaşamlarına devam ederler.
İnsanların bir kısmı, çağlar öncesinde, “her şey maddedir” diyor; bazıları da
“bir de ötelerde uzayda bir yerde maneviyat âlemi olabilir” görüşünü savunuyordu…
Oysa günümüzde, bilimsel temeli olan çevrelerde, bu iki âlemin birbirinden ayrı
iki mekân olmayıp; algılayanın algılamasından doğan, aynı tek yapı olduğu fark
edilmeye başlandı.
Dolayısıyla, kişinin, bedeni ve beyni itibarıyla madde diye kabul edilen boyutta
iken; bilinci ve ruhu (ışınsal dalga bedeni) itibarıyla da maneviyat âleminde
yaşamını sürdürdüğü konunun ehilleri tarafından fark edildi.
Bugün batıda sayısız araştırma ve yayın var; insan beyinlerinin yaydıkları
“dalga”larla birbirlerini etkilemeleri, yönlendirmeleri hakkında.
İnsan, yeryüzünde “halife” ise; Kur’ân-ı Kerîm’e göre…
İnsan beyni, “ALLÂH” ismiyle işaret edilenin sayısız isimlerle işaret edilen
özelliklerinin “nefh” olmasıyla oluşmuş bir kuvveler merkezi ise, bedende…
Nihayet, insan beyni, her an aldığı ve yaydığı, her biri bir bilgi ihtiva eden
“dalga”larla tüm çevresiyle iletişim hâlindeyse…
Avam diliyle, “ölü olmayan”, Nebi ve Rasûllerle de iletişim mümkün değil midir?
Bu iletişimi hemen karşılıklı iki insanın konuşması gibi anlamayın sakın!
Ayna nöronlar
Beyinler çeşitli frekanslara açık alıcı-vericilerdir, tıpkı çeşitli frekanslara
açık radyo alıcıları gibi… Dolayısıyla o beynin alıcı frekanslarına uygun dalga
yayan, hiç tanımadığı kişilerden gelen dalgaları da alırlar farkında bile
olmadan… Sonra da “Aklıma geliverdi” derler! Nereden?!!
Burada, konuyu bilen kişilere, “mirror neurons”-“ayna nöronlar” işlevini
hatırlatalım…
Asırlar öncesinde, “ayna nöronlar” işlevinin insanlardaki açığa çıkışına şöyle
işaret edilmiştir toplumlar tarafından:
“Üzüm üzüme baka baka kararır”!
Evet, beraber olduğunuz kişilerin veya içinde bulunduğunuz toplumu oluşturan
beyinlerin yaydıkları “dalga”lar sizin beyninizde akis bulur ve o yönde
programlanmaya tâbi tutulursunuz. İyi veya kötü… Toplumsal cinnet veya toplumsal
huzur nasıl oluşuyor sanıyorsunuz?
Bu olayda olduğu gibi beyin ayrıca, yöneldiği kişiyle de iletişime girebilir.
“Telepati” de derler bunun bir türüne…
Evet, bir diğer deyişle, yöneldiğiniz yapı tarafından beyniniz yönlendirilir; siz
hiç farkında olmadan.
İşte beyindeki bu özellik dolayısıyla…
Rasûlullâh, kendisine inananlara çokça “salâvat” getirmelerini tavsiye etmiştir.
“Muhakkak ki Allâh ve melekleri, Nebi’ye salât eder... Ey iman edenler, siz de
O’na salât (yönelin) edin ve teslimiyet ile selâm verin!” (33.Ahzâb: 56) uyarısı
işte buna işaret eder.
“Allâh ismiyle işaret edilen, tüm varlığı yaratan hakikatin “Nokta”sındaki
varlığı; ve O’nun isimlerinin özelliklerinin açığa çıkışı olan melekî kuvveler,
“Nübüvvet” dediğimiz sistemin gerçeklerini, “Sünnetullâh”ı okuma hâline
yönlendirir O’nu… Siz de O’na yönlenerek, O’ndan yayılan bu frekansı alıp, “ayna
nöron”larınızın bu “dalga”ları (gelen yayını) değerlendirmesi suretiyle selâmete
erin” denmektedir belki de Kur’ân-ı Kerîm’deki bu âyette! (Özden gelen bilginin
bilinçte açığa çıkması için oluşan işlev=yusallune)
İşte bu yüzdendir ki, kişi, Rasûlullâh (aleyhisselâm)’a ne kadar çok yönelir ve
O’nu ne kadar çok anarsa, O’na salâvat getirirse, o nispette O’nun ruhuyla,
bilinciyle bağlantı kurup, o yayın kanalından kendisine bilgi akmaya başlar;
kapasitesi kadarıyla da bu gelen bilgiyi değerlendirir.
Hazreti Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)’dan gelen “bilgi” ile “Sünnetullâh”ı daha
iyi fark ederek sistemin gerçeklerini idrak etmeye başlar ve yaşamına bu
gerçeklere göre yön verir. Bu da geleceğinin selâmet olmasını sağlar.
Esasen bu olay, sadece O’na mahsus bir olay değildir; bu bir sistemdir! Bir tür
mekanizmadır! Beynin sayısız işlevlerinden biridir.
Kişiler, yaşayan veya boyut değiştirmiş kapsamlı ve kuvvetli bilinçlere
(ruhaniyet sahiplerine) yöneldikleri zaman, o kişiden gelen dalgayı hiç fark
etmeden alırlar ve “ayna nöronlar” ile bir şekilde değerlendirirler… Bu hayli
geniş bir konudur. Maneviyat ehlinin, kendilerine yönelenlere bilgi aktarışı da
bu yoldandır. “Râbıta”nın aslı da buna dayanır. “Murakabe” ise kişinin
kapasitesine göre kendi derûnuna, “nokta”sına açılımıdır.
Elimden geldiğince her an ve her alanda en son bilgileri takip etmeye çalışıyorum
ki, Rasûlullâh’ın getirdiği verileri deşifre ederek, “Sünnetullâh”ı daha iyi
anlayabileyim… Anlayışı sınırlı insanların oluşturduğu, gök tanrılı gökten inme
din anlayışından korunabileyim!.. “Allâh” adıyla işaret edileni daha iyi
tanıyabileyim…
Zira, tanrılık kavramından münezzeh “Allâh” adıyla işaret edilenin “Zât”ını
kavramak imkânsızdır! O, ancak açığa çıkarttıkları kadarıyla seyredilebilir…
Bunun da yegâne yolu ilimdir!
“İlim-irade-kudret” üçlüsünün eseri ise “bilgi evreni”dir. Bu evrendeki varlığın,
bilgin; kendini tanıyıp ne olduğunu fark etmen kadardır!
Beyin ve bilgi konusunda yazılacak daha çok tespitlerimiz var amma… Bu kadarı
bile…
Neyse…
Sürçü lisan ettiysek, haddimizi aştıysak affola…
----------------------------
Kaynak:
AHMED HULÛSİ 22 Aralık 2006
|
|
|
Cinlerin Fark Ettirmeden İnsanları Yönetmeleri |
|
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 03:08 AM - Forum: Makaleler
- Yorum Yok
|
 |
Cinlerin Fark Ettirmeden İnsanları Yönetmeleri
Daha önce de kısaca belirttiğimiz gibi; cinlerin kendilerini açıklamadan
insanlarla ilişki kurmaları ve onları kendilerine bağlamaları iki şekilde
olmaktadır:
a) İslâm Dini’ni istismar ederek...
b) Hümanist (insancıl) gayelere insanları yönlendirir bir yapıda görünerek...
Bunlardan birincisi ile ikincisi arasındaki en açık görünen fark ise,
birincisinin REENKARNASYON yani TENASÜHÜ (yani birkaç defa çeşitli yapılarda
dünya’ya gelme) kabul etmemesi, ikincisinin ise kabul etmesidir...
Reenkarnasyon yani tenasüh konusunu daha ileride detaylı bir şekilde
göreceğimizden burada üzerinde durmayarak esas “aldatma metodları üzerinde”
duracağım...
Önce İslâmî gayeyi istismar ederek insanları aldatma ve kendilerine bağlama
şekillerini görelim...
Bu tip olaylarda Cin - İnsan ilişkileri gene iki şekilde görülmektedir:
1. Kendi varlıklarını hiç bildirmeden;
2. Varlıklarını başka bir yapı ve isim altında bildirerek.
Şimdi önce kendi varlıklarını hiç bildirmeden ve fark ettirmeden insanları
kendilerine bağlama, kendi kayıtları altına alma metodları üzerinde duralım...
Bu şıkka giren kişilerin en büyük özellikleri kendilerinin bir cinle bağlantıda
olduklarını kesinlikle bilmemeleri, fark etmemeleri; oluşan hâllerin, kendi üstün
özelliklerinden ileri geldiğini sanmaları; bu yüzden de herkese tepeden bakar bir
şekilde yaşayıp, yerine göre de sunî tevazu gösterilerine kalkmalarıdır...
Nitekim Muhyiddini Arabî Hazretleri bir eserinde, bu tip kişilerin en büyük
özelliklerinin hiçbir eserleri, ilimleri olmadığı hâlde kimseyi beğenmeme,
kendilerinin en üstün olduğu fikrini etrafa yayma olduğunu yazmaktadır...
Ayrıca gene bu çeşit cinle bağlantısı olan kişilerin ikinci en büyük özellikleri
de cinleri kabul etmemeleridir!..
“Cin diye bir şey yoktur, Cinler mikroplardır” şeklinde veya buna benzer
tanımlamalar ile cinlerin varlığını inkâr anlamı taşıyan açıklamalara saparlar...
Onlar, kendileri bu şekilde inandıklarını sanırlarken, gerçekte tamamıyla
cinlerin verdikleri fikirlerle, cinleri kabul etmemektedirler... Çünkü, cinler bu
gibi kişilere bu çeşit fikirlerle kendilerini inkâr ettirmeseler, bir gün o
kişinin kendi durumundan şüphelenip, cinlerin varlığını anlamaları mümkün
olabilecektir ki, bu da asla cinlerin işine gelmez!..
İşte bu sebepledir ki, cinlerle bağlantılı olan kişiler, kesinlikle cinlerin
varlığını kabul etmezler veya bu yönde açıklamalara girerler.
Oluşan hâllerin, kendi üstün özelliklerinden ileri geldiğini sanırlar...
Peki, cinler bu kişileri ne şekilde ele geçirirler?..
Cinlerden, insanları kendi hükmüne alanlar, bazen sıradan, normal bir cin
olabileceği gibi; bazen de onların ileri gelenlerinden, onların yönetici
durumunda olanlarından olabilir...
Bir cin, genellikle, daha gençlik yaşından itibaren, beyin kapasitesi iletişime
istidatlı gördüğü bir insanı seçer ve kendine bağlı olanların arasına sokar!.. Bu
yaş genellikle 13 ile 22 yaşları arasında olmaktadır... Ancak bazen daha aşağı
yaşlarda da bu seçim yapılmaktadır...
Bu seçim yapıldıktan ve kendisine bağlayacağı kişi belli olduktan sonra sıra
gelir onu tamamıyla kendisine bağlamaya...
Bunun için de, o cin, bir veya birkaç din büyüğünün şekline girerek önce
rüyasında ona görünmeye ve onun çok büyük bir insan olacağı yolunda fikirler
vermeye başlar...
Bu hüviyetine bürünülen kişi İstanbul’da Eyüp semtinde türbesi bulunan Hz.
Rasûlullâh’ın ashabından “Eyyüp Sultan ismiyle bilinen Hz. Halid” veya “Mevlâna
Celâleddin Rûmî” veya “Muhyiddini Arabî” gibi şahsiyetler veya falanca, filanca
“... baba” olabilir...
Artık, yavaş yavaş gösterilen görüntüler sonucunda, o genç kimse, kız veya erkek
gerçekten büyük bir insan olacağına inanmaya başlar... Bazen canı bir şey ister,
derhâl ocin tarafından isteği yerine getirilir...
O bu durumu, büyük bir insan olması sebebiyle, isteği Allâh tarafından yerine
getirildi diye düşünür; hâlbuki cini tarafından yerine getirilmiştir...
Bir imtihana girecektir, o imtihanda kendisine yardım edilir...
Birisiyle konuşurken, karşısındaki şahıs üzerine cin tarafından yapılan baskıyla,
üstün duruma geçer, âdeta, karşısındakiler kendisine karşı konuşamaz duruma
düşerler...
Ve bu şekilde günden güne gelişmeye başlar...
Geçen zaman zarfında, yavaş yavaş içine birçok şeyler gelmeye başlar... Yakın
gelecekte olacak bazı ufak tefek olaylar kendisine bildirilir... Eğer cinlerle
ilişkide olduğunun farkında değilse,önceleri, bunları altıncı his diye
değerlendirir... Aynı anda başka bir yerde olan olaydan anında haberi olabilir...
Birisinin bir işinin hâllolması için talepte bulunur, derhâl o işin olması cini
tarafından sağlanır; ve o da büyük bir insan olduğu için bu isteği Allâh
tarafından yerine getirildi sanır...
Sonunda, herhangi bir sahada büyük âlim olduğunu iddia etmeye başlar; artık
kimseye ihtiyaç duymaz hâle geldiğini sanır!.. Ve kendisini herkesten büyük
görür!.. İçine doğanlarla hareket etmeye koyulmuştur böylece bu kişi...
Kendisine hocalık, din adamlığı mesleğini seçmişse, gelmiş geçmiş en büyük din
adamı olduğunu iddia eder...
Yok eğer bir serbest meslek çalışanı ise kendisini zamanının en büyük velîsi,
“Kutb-ul Aktabı” olduğunu etrafa yaymaya başlar...
Veya son derece basit ilaçlarla olmayacak hastalıkları tedavi eder; bir anda
konulmadık teşhisleri koyabilir ve bazı felçlileri yürütmeye, hareket ettirmeye
başlar!..
Veya diğer mesleklerde ise, ona göre birtakım olağanüstü hâller meydana
getirebilir!.. Bütün bunlar onun şanını daha çok arttırır ve etrafında binlerce
insanı toplayabilir...
Bu konuları bilenler onun durumunu derhâl tespit edebilirken, böyle durumlara
inanmayanlar onu şarlatanlıkla, sihirbazlıkla, büyücülükle suçlamaya; buna
karşılık ona inananlar ise onu en büyük evliya(!) ve hatta MEHDİ(!) veya İsa(!)
(aleyhisselâm) derecesine çıkarmaya başlarlar...
Burada en büyük zevk ise, onu kendine bağlayan cine aittir...
Çünkü, cini ya da cinleri o kişi sayesinde artık binlerce kişiyi kendisine
bağlamış ve onlara istediklerini yaptırtmaya başlamıştır... Bu yüzden icabında o
kişinin durumunu kuvvetlendirmek amacıyla, bazı kişilerin rüyalarına dahi girip,
gidip o kişiye bağlanmalarını veya ona yardım etmelerini telkin eder....
Bu arada, o kişiye din hakkında bilgiler vererek onu büyük bir din adamıymış gibi
de gösterir... Bilmeyenler onu kendilerine dinî lider seçerler...
Artık o kişi bilir bilmez kendinden birtakım fetvalar verip, bazı helalleri haram
veya bazı haramları helalmiş gibi anlatır; ve bunları da çevresine kendisinin bir
lider olduğuna inandırarak, zamana göre yeni hükümler getiriyormuş gibi empoze
etmeye başlar...
Sonuç olarak hem o kişi etrafına birçok insan toplamış, bir müceddid
(yenileyici), bir müctehid (yeni hükümler koyucu) edâsıyla yaşamaya başlamış
olur... Hem de onu kendi kaydına alıp kendine bağlamış bulunan cin bir saltanat
kurar!.. Ve bunu başaran cin, kendi akranları arasında bu durumla öğünüp, âdeta
bu işi yapan diğer hemcinsleriyle bir yarışmaya girer...
Bu anlattığımız durumun Dünya üzerindeki en büyük örneği; KADYANİLİK mezhebini
kuran MİRZA GÜLAM AHMED KADYANİ’dir...
Hâlen Türkiye’de bu çeşit kimseler varsa da, biz onların üzerinde durmayarak;
burada Ahmed Kadyani’nin hayatından bazı alıntılar yapıp, anlattıklarımızı bir
örnek üzerinde de göstermek istiyoruz...
AHMED HULÛSİ
1972
|
|
|
Anladığım İslâm |
|
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 03:06 AM - Forum: Makaleler
- Yorum Yok
|
 |
Anladığım İslâm
Yeryüzüne gelmiş en muhteşem “BEYİN” ve sonsuzluğa uzanan en muhteşem “RUH” olan Hazreti Muhammed (aleyhisselâm) acaba bize ne bağışladı?
Yaşadığı çağın insanlarının anlayışını hesaba katarak açıkladığı gerçekler, acaba günümüz şartları içinde yetişen insanlık tarafından ne kadarıyla algılanıp değerlendirilmekte?
İnsanlığın kıyametine kadar geçerli teklifler ve sonsuza kadar geçerli sistem ipuçları ihtiva eden, değerlendirebilenleri sonsuz yaşamda mutlu kılacak olan bilgileri kapsayan Kur’ân-ı Kerîm, acaba insanlık tarafından ne kadar değerlendirilebiliyor?
Çeşitli çevrelerin anlatımımı saptırmaları dolayısıyla, kitaplarımda farklı bölümler hâlinde anlatmaya çalıştığım “İslâm” anlayışımı yeniden toplu hâlde özetle size sunmak mecburiyeti hâsıl oldu!
Artık yanlış din anlatımlarını yeniden sorgulama zamanı gelmiştir!
Bilelim ki...
Dünya üzerinde, iki ana farklı yapıda anlaşılan İslâm Dini ve Hazreti Muhammed (aleyhisselâm) anlayışı vardır.
Bunlardan birincisi ve yaygın olanına göre:
“Yukarıda, gökte bir yerde bir “TANRI” vardır! Müslümanlar, o tanrının adına “Allâh” derler! Yukarıdaki o TANRI, insanların görüp-bilemediği bir yerlerde “cehennem” ve “cennet” adında iki mekân yaratmıştır.
O tanrı önce cennet denilen yerde, çamuru elleriyle insan sûretinde şekillendirip, içine kendi ruhundan “ÜFLEMEK” suretiyle insanı yaratmış, sonra da onu cennetten Dünya’ya indirmiştir. Zamanla bu insan nesli Dünya üzerinde çoğalınca kendisiyle insanlar arasında “postacı-aracı” türünden bir elçilik yapması için peygamberler seçip, yanındaki Cebrâil isimli melek aracılığıyla o elçilerine kitaplar yollamıştır. Peygamberler de o tanrıdan kendilerine melek aracılığıyla indirilen kitaplara ve getirdikleri vahiylere dayanarak, “gökte Allâh var, öldükten sonra kıyamet günü o sizin hepinizi diriltecek, sonra karşısına alıp yaptıklarınızdan dolayı hesaba çekecek” diye insanlığı uyarmışlar, buna göre o tanrının emirlerini ve insanlardan neler istediğini tebliğ etmişlerdir. Tanrının bu elçi peygamberleri vasıtasıyla insanlara duyurduğu günahları işlemeyenler ve sevapları yerine getirenler sonuçta cennete gidecekler, buna karşılık peygamberleri dinlemeyip tanrının emirlerine uymayanlar da cehenneme atılacaklardır.”
Evet, “yukarıda Allâh var ve Hazreti Muhammed O’nun peygamberidir” diyen Dünya’daki önemli çoğunluk ana hatları böyle; detayları ise toplumlara göre farklılık gösteren bir anlayışla yaşamlarını sürdürmektedir. Bu anlayışta olanlar genellikle “din” konu olunca hiçbir kelimeyi sorgulamaz, araştırmaz, kelimelerin anlamını bire bir kabul ederler. “Biz, bize söylenenlere inanırız ve gerisini araştırmayız; yap denileni yapar, ötesini düşünmeyiz! Bize inan denmiş; biz de bunlara inanırız, ötesi bizi ilgilendirmez!” derler.
Buna karşın Hazreti Muhammed (aleyhisselâm) ve bildirdiği Kur’ân-ı Kerîm’i içindeki mecaz ve benzetmeleri deşifre ederek derinliğine anlamaya çalışan Hazreti ÂLİ ve Hazreti Ebu Bekir gibi, o devrin bazı derin anlayışlı kişilerince oluşturulan “DERİNLİKLİ İSLÂM” anlayışı ise, hakikat ehli tarafından (ehlullâh), “İslâm Tasavvufu” adı altında, ana hatları şu olan bir anlayışla günümüze kadar ulaştırılmıştır.
Bu hakikat ehli denilen zevâtın “İSLÂM” anlayışı şöyle bir oluşumu anlatır:
İsmi “ALLÂH” olarak bildirilen, her türlü beşerî anlayış ve kapsamsal kavramın ötesinde olarak, yalnızca “HÛ” yani sadece “O” olarak tanımlanır (ki bu boyuta “Âlemi Lâhut” da tâbir edilir).
“HÛ”, evren içre evrenleri, ilminde, ilmiyle, bir “NOKTA”dan yaratmıştır!
O “nokta”, “HÛ” zamiriyle işaret edilenin, ilminde açığa çıkardığı özelliklerinin varlığıyla var kılınmış şuurlu bir çekirdektir (heyulâ); “Hakikat-i Muhammedî”dir (Âlemi Ceberût’tur)!
Algılanan ve algılanamayan, bilinen ve bilinmeyen her şey, bu şuurlu ve bilinçli “NOKTA”nın varlığındaki isimlerin işaret ettiği özellikler ile gene ilimde var olmuş “ilmî sûret”lerdir.
Bu “nokta”nın ilim mertebesinde ilmî açılımı ile “Melekût âlemi” meydana gelmiştir ki bu mertebe, evren içre evrenlerin meydana geldiği “salt enerji okyanusu”dur. Burada çokluktan, çokluğa ait sayısallıktan ve birimsellikten söz edilemez!
Buraya kadar açıklanan durum, Hazreti ÂLİ’nin “Bu AN o AN’dır” işaretinin ihtiva ettiği “nokta”dır; ki bu, ezelden ebede böyledir ve hiç değişmez!
İşte bu “nokta” içinde, “nokta”nın varlığındaki Allâh isimlerinin, değişik bileşimler hâlindeki açığa çıkışları ve bunların yapıları gereği algılamaları, “GÖRESELLİĞİ” ve çokluk (kesret) kavramlarını oluşturmuştur (Nâsut âlemi).
Burada konunun iyi anlaşılabilmesi için, çok önemle dikkat edilmesi zorunlu olan husus şudur:
Olay, yukarıdan aşağı, gökten yere değil; bir tekillikten açılan, gelişen, oluşan, meydana gelen algılamalara dayalı “çokluk” tarzında düşünülmelidir.
“Melekût”, evren içre evrenlerin varlığını meydana getiren şuurlu enerji, kudret sıfatının açığa çıkışıdır!
Her birim, aynı TEK’ten (Melekût) meydana gelmiştir! Melekût, birimin dışından gelen değil; birimin derûnundan zâhirine (bilincine) açığa çıkan, birimin varlığını meydana getiren mertebe anlamındadır! Kur’ân-ı Kerîm’deki “B” sırrı, kişinin hakikatindeki bu mertebeye işaret eder!
“Melekût”, evren içre evrenlerin varlığını meydana getiren şuurlu enerji, kudret sıfatının açığa çıkışıdır!
Evren içre evrenlerde meydana gelen her yapı ve birim, evrensel enerji ve şuurla meydana geldiği için de, aslında cansız ve şuursuz hiçbir şey yoktur evrende! Belki algılama sınırları ötesini inkâr edenler tarafından cansız ve şuursuz yakıştırması yapılır bir kısım yapılara.
Tümüyle canlı ve şuurlu olan evren ve içindeki tüm yapılar “SÜNNETULLÂH” diye isimlendirilmiş olan “Evrensel Sistem ve Düzen” içinde oluşmuştur ve gene sonsuza dek o sistem içinde Yaratan’ın muradına göre her an yeni bir şan alarak yaşamlarını sürdüreceklerdir.
İnsanlık içinde açığa çıkan Rasûl ve Nebilere gelince...
Bu zevât, yukarıda denilen gökteki ve “ALLÂH” ismiyle etiketlenen “tanrı” tasavvurunun seçtiği aracılık işiyle görevli postacılar veya elçiler olmayıp, hakikatlerinden bilinçlerine “nâzil” olmuş, kendi derûnlarındaki isimlerin özelliklerinden kaynaklanan ilmin, şuurlarında açığa çıkmasıyla, “Hakikat”e tercüman olan ve o Evrensel “Hakikat”i dillendiren zevâttır! “İrsâl”, “açığa çıkarma” anlamındadır... “Rasûl” ise, Türkçe karşılığı itibarıyla “açığa çıkarılmış yakînî bilgi kaynağı” anlamına gelir. “Semâ” yalnızca gök katları anlamına gelmez; bilinç (nefs) mertebeleri anlamını da ihtiva eder! “Nüzûl”ün anlamı mekânsallık ifade eden “inme”-“indirilme” değildir. “Gök”ten “kitap” inmemiştir! Kurân’da geçen “kitap” kelimesinin Türkçe’deki anlam karşılığı “bilgi”dir!
Bunlar gibi pek çok kelime, dilimize veya yabancı dillere yanlış anlamlarla çevrildiği için, eciş bücüş bir “din” anlayışı ortaya çıkmakta; o yüzden de pek çok aklı başında insan bu anlatımlardan yüz çevirmektedir.
Artık bu yanlış anlatımları yeniden sorgulama zamanı gelmiştir!
Vahiy meleği, gökteki bir mekânda yerleşik tanrının katından; Rasûl veya Nebi’nin yanına gelmemiştir! Varlıklarında bilkuvve (potansiyel) olarak bulunan melekî özelliğin (ilmin), bilfiil (aktive) oluşudur. Beynin algılama mekanizması bu “bilkuvve” olanın “bilfiile” dönüşmesini sanki dışarıda (âfakta) meydana gelen bir olay gibi değerlendirmektedir!
Bu suretledir ki, Rasûl ve Nebiler, evren içre evrenleri yaratanı, hakikatiyle, derûnlarında vahiy denen suretle (özlerinden gelip şuurlarında açığa çıkması suretiyle) yaşamışlardır. Bunun sonucu “SÜNNETULLÂH”ı “OKU”muşlar (ikra) ve bu “OKU”duklarını insanlara aktarmışlardır!
Onların bize aktardığı bu “OKU”nan verilere göre... Bugün yeryüzünde var olan insan, sonsuzluk için var olmuş bir yapıdır ve asla “ölüm” ile yok olmayıp yaşamına sonsuza kadar ve de geriye dönüşsüz hep ileriye doğru devam edecektir. “Ölüm”, bildiğimiz biyolojik bedenin yaşamının son bulup, kişinin “ruh” adı verilen bedeniyle yaşamına devam etmeye başlamasının adıdır.
Yeryüzünde yaşamış, o en muhteşem beyin ve sonsuzluğun en muhteşem RUHU’nun, gelmiş geçmiş tüm beyinlerden üstün yanı ise öncelikle şudur:
O, hem ismi “ALLÂH” olanı en mükemmel ve kapsamlı şekilde anlatmıştır; hem de “SÜNNETULLÂH”ı bütün incelikleriyle gözlerimizin önüne sermiştir, vahyolan Kur’ân-ı Kerîm’de!
O’nun dışında bu açıklamanın değil benzerini yapmak, açıkladıklarının yanına dahi yaklaşamamıştır hiç kimse!
O’nun bildirip açıkladığı Kur’ân-ı Kerîm tümüyle mutlak gerçeği vurgular!
İnsanlık, bildirilen bu gerçeğe göre, Dünya yaşamından sonra bir başka boyutta yer alacak; herkes, Dünya’da kendisinden açığa çıkanların kendisine ne getirdiğini veya neler kaybettirdiğini o ortamda görüp, sonuçlarını yaşayacak, yaşam mahalli ya azap ve sıkıntı mahalli olacak ya da huzur ve mutluluk ortamı olacaktır.
“Sünnetullâh”ın bireyi ilgilendiren yönü itibarıyla, herkes kendisinden açığa çıkanların sonucunu kesin bir şekilde yaşayacaktır bu Dünya’da ya da devamı olan boyutta.
“Sünnetullâh” denilen Allâh yaratısı Sistem ve Düzen, her an, varlığını oluşturan Allâh isimlerinin oluşturduğu özelliklere göre, yeni bir oluşla var olmakta ve evren, her an yenilenmekte; yaratış, her an değişerek, yenilenerek sonsuza devam etmektedir.
İsmi “ALLÂH” olarak tanıtılanın, algıladığımız boyuttaki en büyük mucizesi bana göre “beyin”dir! İnsanlık henüz bu mucizeyi değerlendirmekten çok uzaktır! Bu konudaki pek çok tespitlerimizi henüz yazabilme imkânımız yoktur maalesef. Zira yirmi-otuz yıl önce yazdıklarımız, bugün daha yeni yeni konuşulmaya başlanmıştır.
İnsan gerçekte salt bir düşünceden ibarettir!
Zaman ve mekân, esasen insan beyninin algılama sistemine göre vardır!
İnsan gerçekte salt bir düşünceden ibarettir! “Allâh” yaratısı veritabanının kendisinde açığa çıkarttıklarının sonuçlarını her an yaşamakta olan bir kuldur insan!
Herkes kendisinden açığa çıkanların sonuçlarını âhiretinde kesinlikle yaşayacaktır! Bu çok önemli gerçek dolayısıyla da herkesin “SÜNNETULLÂH” denilen ve “DİN” olarak tanımlanmış olan değişmez “Evrensel Sistem ve Düzen”i, değişmez evrensel yasaları çok iyi öğrenmesi gereklidir, kendi geleceği dolayısıyla.
Bu açıklamamızı şu cümleyle noktalayalım:
Evrensel gerçekleri ve “ALLÂH” ismiyle işaret edileni bize bildiren en muhteşem “BEYİN” ve sonsuzluğa uzanan o en muhteşem “RUH”u, ne gerekçeyle olursa olsun bu Dünya’da değerlendiremeyenler, bunun sıkıntı ve acısını sonsuza dek çekeceklerdir.
AHMED HULÛSİ 25 Nisan 2006
|
|
|
Kur'ân ve Yeni Çağ |
|
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 03:04 AM - Forum: Makaleler
- Yorum Yok
|
 |
Kur'ân ve Yeni Çağ
“1428”...!?
Yeni bir yıla giriyoruz bugün… Yeni bir döneme…
Hayretteyim!..
Hicreti esas alan Müslümanların takvimine göre yüzyılın başını 27 yıl geçti ve
yeni bir yıla, yeni bir döneme daha giriyoruz; ama hâlâ umdukları gibi bir
“Müceddid” (yenileyici) gelmedi! Beyaz atı ve elinde kılıncıyla ya da tüfengiyle
Mehdi ortaya çıkmadı! Psikiyatrinin ilgi alanına giren bazı mehdiler(!) ise
konumuz dışında.
Peki, gerçekten böyle biri mi yok? Yoksa böyle biri var da, bizim
şartlandırıldığımız şekilde biri olmadığı için mi fark edemiyoruz?
Her neyse…
Gelmedi güya, ama biz hızla yenileniyoruz(!?) yepyeni anlayışlarla…
Köyüme ulaşan haberlere göre…
Laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Anayasal Kurumu ilan etti ki; vücut
hatlarını gösteren kıyafetler giyen kadınlar teşhircidir!
Muhyiddini Arabî, İbrahim Hakkı Erzurumî, Mevlâna Celâleddin, İmam Azîz Nesefî ve
nice bunlar gibi burçlar ilmini (astroloji) kabul eden, astrolojik tesirlerin
insanların tüm yaşamını –âhiret ve cennet boyutu dâhil– etkilediğini söyleyen
kişiler din dışıdır fetvası veriyor basında ilâhiyatçılar!
Kur’ân, insanların ölümü TATMAK suretiyle boyut değiştirip yaşamlarına devam
edeceklerini bildirirken... Allâh Rasûlü, kabirdeki kişilerin canlı ve
kendilerine hitap edeni duyar hâlde olduklarını vurgularken… Bütün Müslümanlar
Âmentü’de “vel ba’sü badel mevt”, yani “mefta oluşumla birlikte ölüm ötesi
yaşamıma bâ’s olacağıma iman ettim” derken... Ölen(!?) insanın toprak olup, sonra
tekrar topraktan yaratılacağını söyleyen bir kişi İlâhiyat Fakültesi’ne Dekan
seçilebiliyor; ortalıktaki bu tür ilâhiyatçılardan (tanrıbilimcilerden) ileri
geçilmiyor!
Daha, İmam Gazâli’nin açıkladığı “el Bâis” isminin anlamından ve “bâ’s”ın ne
olduğundan haberleri bile yok sayın din profesörlerinin!
FesubhanAllâh!..
Yenileniyoruz! Her nasıl yenilenmekse! Kulağın çınlasın ey Müceddid!
Bilinç, beynin “print-out”udur, yani dilediği kadarınının “çıktı”sı!
Neyse…
Dünya üzerinde yaşamakta olan bir sürü insan arasında, biz konumuza dönelim...
YENİ ÇAĞIN şifrelerini veren “KUR’ÂN” isimli, insanlık durdukça geçerli, muhteşem
bilgi kaynağının kodlarını çözmek için gerekli alt yapıyı kendimizde oluşturmaya
çalışarak…
Sonsuzluğun Muhteşem Ruhu Allâh Rasûlü Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)’ın
işaretlerindeki şifreleri çözmeye çalışarak…
Zira gerçek yeni çağ, Kurân’ın değerinin günümüz bilgileri ışığında tüm Dünya’da
fark edilmesiyle yaşanacaktır… Ne var ki, bunun faturası ağır olacaktır
insanlığa… Doğum kolay gerçekleşmeyecektir.
Evet, konumuz evren içre evrenlerin hakikati… Bunu algılayan bilincimizin ne
olduğu…
Bilinç, beynin “print-out”udur, yani dilediği kadarınının “çıktı”sı!
Beyin dahi, İngilizcede “data” denen evrensel salt “bilgi”nin, “print-out”udur!
Dolayısıyladır ki, geçmişteki bir kısım önde gelen evliyaullâhın “âlemlerin aslı
hayaldir”, “yaşananlar hayal içre hayal içre hayaldir” şeklindeki keşifleri
mutlak gerçeği yansıtmaktadır!
Ceberût âleminden, “data”dan, yani “Esmâ mertebesinden” gelip, Nâsut âleminde
madde (?) dünyasında beyin olarak açığa çıkan ve tekrar geldiği yoldan “aslı”na
rücu eden (dönen) anlamlar, her an var olup yokluğa gitmekteler; yüzlerce yıl
önce keşif yollu algılandığı üzere.
“Salâvat ve Ayna Nöronlar” ile “Kurân’ı Neden Anlamıyoruz?” başlıklı yazılarımda,
insanın “madde” algılamasının yalnızca beş duyudan kaynaklanan bir zan olduğunu,
oysa içinde yaşamakta olduğumuz gerçek boyutun çok farklı olduğunu anlatmaya
çalışmıştım.
Muhteşem bilgi kaynağı Kurân’ın ve Allâh Rasûlü’nün işaretlerinin hakkıyla
değerlendirilmemesi sonucu, tamamen saptırılmış bir din anlayışının toplumlara
yerleştiğini, bunun sonucunda da çoğunluğu her şeyi madde sanan ve gelecekteki
yaşam boyutlarının dahi “madde” üzerine kurulu olduğunu hayal eden bir neslin
yetiştiğini fark ettirmeye çabaladım.
“Dünya’da âmâ olan (basîret körü), âhirette de ebediyen âmâ kalır” uyarısının
nedenlerini anlatmaya gayret ettim.
“Dünya” ismi bir anlamıyla üzerinde yaşadığımız arza işaret ederken, diğer
anlamıyla da “kişinin dünyasına” işaret eder!
“Dünya hayatı oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir” hükmü, “kişinin
dünya”sıyla ilgilidir; fizik Dünya ile değil!
Bütün insanlar kendi dünyalarında yaşarlar. Kendi “nokta”larının projeksiyonu
içinde oluşan konideki “dünyalarında”! Birbirleriyle iletişimlerine rağmen! Rüya,
bunun apaçık misalidir.
Fizik Dünya’nın cehennemi her ne kadar Güneş ise de, Dünya, sonuçta Güneş içinde
buhar olup, yok olup gidecek; algıladığımız anlamda toprak veya madde kalmayacak
olsa da... Kişinin cehennemi, hem bulunduğu mahal itibarıyla, hem de içinde
yaşadığı hâl itibarıyladır. İçinde bulunduğu bedeni ve yaşadığı ortamın canlıları
itibarıyla yaşayacağı cehennem yanı sıra, bir de bildiğimiz anlamdaki ateş değil,
kişiyi yakan manevî anlamdaki ateştir! Tıpkı çok sevdiğini, bağlı olduğunu
yitiren insanın yanmasına yol açan ateş gibi! Bu olay Kurân’da, kişinin tekrar
tekrar derilerini yakan ateş olarak sembolleştirilmiştir. Yoksa maddenin ve
dolayısıyla maddeden oluşan bedenin olmadığı ortamda, fizik ateş tahayyülü
yalnızca robot beyinlerin ezberleyip tekrar edeceği bir olaydır!
“Dünya” ismi bir anlamıyla üzerinde yaşadığımız arza işaret ederken, diğer
anlamıyla da “kişinin dünyasına” işaret eder!
Hadislerden haberi olmayan ya da aklı basmadığı için onları inkâr eden din
adamları ve ilâhiyatçıların (tanrıbilimci) bu olayı deşifre edebilmesi elbette
mümkün değildir.
“Kıyamet günü, Güneş’in Dünya’ya bir mil mesafeye geleceğini, insanların sıcaktan
terlerinin bellerini ya da ağızlarını gemleyeceğini” söyleyen Allâh Rasûlü’nün
nasıl bir cehennemden söz ettiğini anlamak için çok kapsamlı ve sistemli düşünen
bir beyne sahip olmak gerekir. Âyet ezberleyip, üç kuruşluk aklının kavrayamadığı
hadisleri inkâr eden sözde din âlimlerinin bu konuları değerlendirmesi elbette
mümkün değildir.
Olayın bu kadar açık ve sarih yanlarını kavrayamayanların, insanın hakikatini,
varlığın aslını ve insanın ne yönüyle cennet diye tanımlanan boyutu, nasıl ve
nerede yaşayacağını ya da neden, nasıl yaşayamayacağını anlaması ise hiç mümkün
olmaz elbette.
Öte yandan, tasavvuf menkıbeleriyle ömür tüketip; mahallelerindeki zamanın
“gavs”ı(!) olan şeyh efendinin “Her şey Hak'tır, Hak’tan başka bir şey yoktur,
ben de Hakk’ım, sen de Hak’sın” anlatımlarıyla avunan kişilerin, “zâhidân”ı
(yoğun ibadetle tanrıya tapınan) evliyadan sanması elbette ki gayet normaldir.
“Ben Hakk’ım” diye bağırmaya başlamanın, “Nefs-i levvâme” düzeyinde kendindeki
hakikati yaşayamamanın bunalımı içindeki bilincin, “Mülhime” düzeyindeki
varlığının hakikatine ait ilhamları almasının sonucu olduğunu...
“Kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi, kâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni”
diyenin, “cübbemin altında Allâh’tan gayrı yok” diyenin, bunları “Mülhime”
bilinci yaşantısı içinde aldıkları ilhamlarla söylediklerini ve orada “Velâyet”in
daha kokusunu bile almamış olduklarını ne bilsin bu yolun heveslileri…
Ne bilsinler, kerâmet sandıkları bir kısım olağan dışı olguların, “Velâyet”
delili olmadığını… Müslüman olmayanlarda bile bunların açığa çıkabildiğini!
İstidraç ile kerâmetin aynı mekanizmayla meydana geldiğini… Bu yüzden de,
evliyaullâhın, “kevnî kerâmet”leri hoş görmeyip, “önemli olan ilmî kerâmettir”
dediklerini nereden bilecekler... Peki, ne ola ki o “ilmî kerâmet” denilen?
Kişilerin bilgilenip gerçeği görmemeleri için, her türlü araştırma, sorgulama,
başkalarının eserlerini okuma yasaklanmıştır pek çok çevrede!
Bir sürü insan, körü körüne tâbi olup, zamanın “Gavs”ı olduğunu sandığı şeyhinin
öğretisiyle geçer gider Dünya’dan, kendi hayal dünyası içinde. Niceleri geçmiş
böyle ve hâlâ geçmekte...
Velâyet, “Mutmainne”de başlar en dar kapsamlı müşahededen… “Risâlet” ile son
bulur en kapsamlı hâli “Sâfiye” ile…
Velî’de başlayan müşahede, gerçeklere şahit olma kemâlâtı, Rasûl’de zirveye
oturur. “Risâlet” varlığını “El Veliyy” isminin işaret ettiği özellikten alır.
Rasûller dahi velâyetleri itibarıyla farklı kapsamlara sahiptirler.
Nübüvvet, “dünyevî bir görevdir”; Dünya yaşamında son bulur ve âhiret yaşamında
işlevi yoktur. Nebi’ler dahi Velî’dirler ve velâyet kemâlleri ile âhirette yer
alırlar.
Velâyet, varlığın hakikatini yaşama açılımıdır.
Nübüvvet, varlıkta geçerli olan ve “Sünnetullâh” denen Sistem ve Düzen’in
işleyişini bildirme ve buna göre ne yapılırsa sonucunun ne olacağını bildirme
işlevidir.
Risâlet, velâyetin zirvesinin adıdır.
Velîler, “Allâh kubbesinin örtüsü altındadır” ve onları dışarıdan bilmek mümkün
değildir.
Öğrendiklerini “tekrarlamak” ve eskilerin anlattıklarını “yinelemek” velâyet
değildir; velâyet, kişiye özgü bir yaşam hâlidir! “Velâyet” konusunun detaylarını
“BİLİNCİN ARINIŞI” isimli kitabımızda yazmıştık. İsteyenler oradan okuyabilirler.
Bunları kısaca geçtikten sonra, geldik şimdi işin kavranılması zor olan bölümüne…
Varlığın aslı “Esmâ mertebesi” yani “Allâh isimlerinin işaret ettiği özelliklerin
bulunduğu âlemdir” dedik.
“Allâh isimleri”nin bize bildirilen anlamları, son derece sığ ve dar kapsamlıdır.
Beşere GÖRE anlatılan anlamlardır. Gerçekte bu isimlerin işaret ettiği anlamlar
ve varlığı oluşturmadaki işlevleri çok çok kapsamlı ve farklıdır.
Madde dünya, et-kemik insan ve gökte tanrı anlayışı ile olaya bakmaktan
arınamadığımız sürece, “Allâh” isimlerinin anlamı konusunda da maalesef çok sığ
düşünmekten çıkamayız. “Tanrının güzel isimleri” der, onları ezberleyip tekrar
etmekle “ihsa” ettiğimizi sanarak avunur, bunların bize niye bildirilmiş olduğu
veya konuya nasıl yaklaşmamız gerektiği hususları üzerinde hiç durmayız.
Oysa diğer tarafta…
Batılı bilim adamları, bugün ulaştıkları son noktada, fizikten, “teorik fiziğe”
dönmek zorunda kalmışlardır. Deneye dayanan bilim, bugün artık teorik fizik
olarak yaşamını devam ettirmek zorunda kalmıştır varlığın orijinini keşfetme
sahasında!
Gözden beyne giden dalga boyları, okyanustan bir zerre bile değildir.
“Madde” anlayışı günümüz fizik anlayışında varlığını tümüyle yitirmiş, yapı taşı
olmaktan çıkmış, yapıda algılanan taş noktasına inmiştir!
Geri kalmış ülkelerin insanları, “madde”yi esas alan bir fizik ve DİN
anlayışındayken; bilimsel gelişmeleri yakından takip eden kişiler teorik fizik ve
“spiritüel din” anlayışına ulaşmışlardır.
Ulaşılan “spiritüel DİN” anlayışı ise, yeni bir şey olmayıp, 1400 küsur sene
evvel Allâh Rasûlü muhteşem insan Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)’ın açıklayıp;
O’nun yolundan giden evliyaullâhın yaşadığı, tasavvuf adı altında mecazlarla,
işaretlerle anlatılmaya çalışılmış “DİN” gerçeğidir.
1400 küsur yıl önce Mekke’den doğmuş ilim güneşi, bugün Batı’dan bilimsel doğuşa
başlayarak, Kurân’ın ve Allâh Rasûlü’nün verilerini teyit etmekte ve insanlığa
altın çağın müjdesini vermektedir.
Yeni çağ, Kur’ân bilgisinin bilimle deşifre edileceği çağ olarak insanlıkta
yerini alacaktır.
Evet, gelelim “Esmâ mertebesi” tanımlamasının işaret ettiği realiteye…
Önce fark edelim ki…
Beş duyu ile önünü görmeye çalışan insanlık, sanki yerden göğe uzanan metrelerce
uzunlukta bir çelik duvarın önünde durmakta; jilet kalınlığı kadar bir alandan,
duvarın arkasını görmeye çalışmaktadır!
Bilimin algı kaynağı gözün görme sınırları, santimetrenin on binde dördü ile
yedisi arasıdır. Santimetrenin üssü eksi 35’lerden (1-35cm) başlayan dalga
boylarından kilometrelerce uzunluktaki dalga okyanusu içinde gözden beyne giden
dalga boyları, okyanustan bir zerre bile değildir.
İnsanlığın evrenden algıladıklarının tamamı %4’tür günümüz bilimine göre… Geri
kalan %96 ise bize karanlıktır. Hesaplamalara göre bunun %60 küsuru dark
(karanlık) enerji ve %30 küsuru da dark (karanlık) madde… Uyarayım; burada
kullanılan “madde” kelimesini beş duyu ile algıladığınız “madde” ile
karıştırmayın… İsim benzerliği olaydaki… Gerçekte, sizin algıladığınızı
sandığınız gibi bir “madde” hiçbir zaman var olmadı!
Evet, tüm bilimsel tespitler, bu göz kökenli algılanan verilere göredir…
Oysa, beyin, orijini itibarıyla nedir? Et mi?.. Biyokimya mı? Biyoelektrik mi?
“Bileşik atomik evrensel kitle”de bir bölüm mü?.. Ya da ne?..
On bir boyutlu evren modelini ortaya koyan string teorisi, bazılarının “state”
dediği, bizim “data” kelimesini kullandığımız salt “bilgi”nin kendi içindeki
dönüşümünden başka bir şey değildir.
String hareketleriyle açığa çıkan her şey, “data”daki “Allâh isimleriyle işaret
edilen özelliklerin” (bilgi) oluşturduğu “sanal” (virtual) gerçekliktir.
Bu sanal-virtual gerçeklik, “Allâh” isimlerinin işaret ettiği özellikler
dolayısıyla, birbirini oluşturan algılama katmanlarıyla, “beyin” dediğimiz yapıyı
ve insan algılamalarını meydana getirirken; biyolojik anlamda beyni olmayan,
evrendeki sayısız varlıklarda dahi sanal-virtual “beyin”lerle, sayısız algılama
türlerini meydana getirmektedir.
String hareketleriyle açığa çıkan her şey, “data”daki “Allâh isimleriyle işaret
edilen özelliklerin” oluşturduğu “sanal” gerçekliktir.
“Görünmez varlıklar vücudunuzda gezer farkında olmazsınız” uyarısını yapanlar,
insan bedeninin diğer dalga yapılı varlıklar için belki de top sahası kadar geniş
dolaşma alanı olduğuna, insan bedeninin boşluklardan ibaret olduğuna dikkat
çekmişlerdi.
Bilinç, nasıl beynin açığa çıkmasını istediklerinden ibaretse, sanki bilgisayarın
monitörü hükmündeyse; bir “print-out” ise…
Gerek insandaki biyolojik beyin ve gerekse dalga okyanusundaki sayısız canlılarda
var olan sanal-virtual beyinler dahi, gerçekte “data”nın sanal çıktılarıdır. Esmâ
mertebesinin, âlemlerini seyridir.
Enerji, ilâhî kudretin algılanışının günümüzdeki adıdır!
“Data”, yani salt “bilgi”, tüm anlam ve kavramların anası-aslı, fakat bir anlama
bürünmemiş hâli, ilâhî ilmin ilk zuhurudur. Bu, ilk ve tek tecellidir. Hayatın
kaynağı olmasına işaretle “RUH” veya “Ruh-u Â’zâm” adı verilmiştir. İhtiva ettiği
“ilmi ilâhî” itibarıyla “Akl-ı evvel” denilmiştir. “Allâh önce aklı yarattı”
işareti bu noktayadır.
“Melekût” boyutu, bu sanal seyir boyutunun varlığıdır! Bu boyutun anlamları,
evren içre evrenleri ve varlıklarını meydana getirirler; algılayana göre var olan
bedenleriyle… “Akl-ı küll” ve “Nefs-i küll” tanımlamaları buradaki iki özelliğe
işaret eder. Burada, anlamlar belirginlik kazanmıştır evren içre evrenler
sûretinde. “Esmâ mertebesi”nin tenezzülü ile bu boyut meydana gelmiştir.
Hayat, ilim, irade, kudret, kelâm, semi, basar vasıfları, “Esmâ mertebesi”
dediğimiz salt “data” veya “bilgi”nin varlığını oluşturandır! “Nokta” bunların
tümünü kapsayan tekil yapıdır!
Bu isimler, aynı şeydeki yedi ana vasfa işaret eder ki, bunun sonucu da
“Tekvin”dir! Böylece Esmâ özellikleri açığa çıkar ve “kevn” meydana gelir… Yani,
âlem içre âlemler, evren içre evrenler!
Burada algılayan esastır! Algılayana göre, algılananlar oluşur!
Algılayan?
Algılama, “birim”dir!
“Birim”, algılamayla hayat bulur. Bu algılama da, reaksiyonu oluşturur ve böylece
birim varoluşunun amacına “kulluk” etmiş olur. Bize “iyyake na’budu” her namazda
“OKU”tulurken, yapacağımız mi’râc ile bu gerçeği hissetmemiz istenmiştir,
kanaatimce.
“Siz onların zikrini anlayamazsınız” hükmü, bu boyutsal derinlikte var olan
birimler ve yerine getirdikleri “kulluk” dolayısıyladır. Kişi, kendi varlığındaki
“birim”lerden, evren içre evrenlerde yer alan sayısız “birim”lere kadar,
hiçbirinin “kulluğu”nun neden, nerede, nasıl olduğunun farkında değildir.
Algılama, “birim”in hakikatindeki “Esmâ özellikleri”nden kaynaklanır. “Esmâ
mertebesi” denince, sayısız özellikleri olan “tek bir yapı”dan söz edilmektedir.
Bundaki çeşitli özellikler, sayısız birimleri yaratmakta ve onlara sayısız
özellikler bahşetmektedir kendi varlığıyla.
“Her an yeni bir şan alması”, bu tekilliğin, tek kare resmin her an yeni bir
görüntüsü olarak kabul edilmekte… Bu da, âlemlerin her an var olup daha sonra yok
olması olarak nitelenmektedir.
“Allâh” adıyla işaret edilen, Zât’ı itibarıyla, Esmâ mertebesi olarak açığa
çıkardığı “NOKTA” denilen âlem içre âlemler algılamasının getirisinden
“ĞANİYY”dir! Lütfen bunu iyi anlayalım.
Umarım, bu yazılarım bazılarınızdaki, “insan gibi düşünen, gökyüzünden bizi
seyreden, namaza durunca huzuruna çıkılan; gökten aracılarla kitaplar yollayıp
emirler yağdıran tanrı baba anlayışı”nı ortadan kaldırıp; Hazreti Muhammed
(aleyhisselâm)’ın “Allâh” ismiyle işaret ettiğine yönlendirir… Allâh Rasûlü’nü
de, “sevgili peygamberimiz” kabulünden çıkarıp “Hakikat-i Muhammedî”nin insanlık
âlemindeki muhteşem açığa çıkışını fark etmeye bizi yönlendirir…
“İnsan gibi düşünen tanrı” sanısından, “Allâh ahlâkıyla ahlâklanın” anlayışına
ulaşmak için, “Allâh” adıyla neye işaret ediliyor, önce bunu anlamak zorunludur!
Kurân’daki çeşitli sırlara işaret eden âyetleri önce fark etmek; sonra da
üzerlerinde derin düşünmek, çok farklı değerlendirmeler getirir insana… İnşâAllâh
bir gün buna da sıra gelir.
AHMED HULÛSİ 20 Ocak 2007
|
|
|
Mehdi ve Mehdîlik |
|
Yazar: RasitTunca - 03-09-2019, 03:01 AM - Forum: Makaleler
- Yorum Yok
|
 |
Mehdi ve Mehdîlik
Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ın bazı açıklamalarında görüldüğü üzere, Allâhû Teâlâ’nın her yüz yılda bir, dini yenileyici, canlandırıcı kişi gönderdiği; ve bu kişinin İslâm Dini’nin yayılması için görev yaptığı, İslâm Dini’ni benimsemiş olanlar ve tüm manevîyat ehli kişiler tarafından kabul edilmektedir.
Bu kişinin görevi, yine Rasûlullâh açıklamalarına göre, “İslâm Dini’ni günün anlayışına göre izah etmek”, dinin eski insanlara ait bir şey olmadığını onlara anlatmak; ve böylece onların hakikate yönelmesini sağlamaktır...
“MEHDİ” adıyla anılan ve Hz. Rasûlullâh’ın on ikinci torunu olan kimse daha altı yaşındayken bir kuyuya düşerek boğulmak suretiyle ölmüş olduğundan, aslında beklenen şahsın bu kimseyle katiyen bir alâkası yoktur...
Beklenen kişinin lakabıdır “MEHDİ”...
Mehdi denilen kişinin en yüksek dereceli velî olacağı söylenir.
Bazı açıklamalarında Hz. Rasûlullâh’ın “Benim adımı taşıyan bir müceddid gelir ki...” sözü bazı yorumcular tarafından, bu kişinin adının “Ahmed” veya “Muhammed” olacağı şeklinde tefsir edilmiştir... Nitekim yukarıda bahsettiğimiz Kadyanlı Mirza Gülam, adının Ahmed olması hasebiyle ve cinlerin de iğfal edişleriyle kendisinin “MEHDİ” olduğunu sanmıştır...
Bu konuda “İbn MACE” isimli hadis kitabında epeyce bilgi vardır...
Tasavvuf ehlinin çok yakından bildiği hicrî ikinci bin yılının müceddidi (müceddid-i elf-i sani) diye nam salan İmamı Rabbanî Ahmed Faruki Serhendi ise “Mektubat” isimli kitabında “Mehdi”nin derecesi hakkında şu bilgiyi vermektedir:
“Geleceği haber verilmiş bulunan Hz. MEHDİ’nin de Rabbi, ilim sıfatıdır...
Bu zât da, Hz. Âli gibi İsa aleyhisselâm’a bağlıdır...
Sanki İsa aleyhisselâm’ın iki ayağından birisi Hz. Âli’nin başı üzerinde, ikinci ayağı da Hz. MEHDİ’nin başı üzerindedir...”
İslâm ansiklopedisinde ise, “MEHDİ” lakaplı beklenen kişi hakkında özetle şu bilgi verilmektedir:
“Mehdi’nin mânâsı, kendisine ALLÂH tarafından yol gösterilen kişi şeklindedir... Kelime, geçmişte bazı kişiler; gelecekte de kıyamet öncesinde gelecek bir kimse için kullanılmaktadır.
Bu kelime ilk defa olarak Emevi halifesi ikinci Ömer için ‘müceddid’ olarak kullanılıyor ve ikinci Ömer, Allâh’ın rehberliğine mazhar kabul ediliyordu...
Daha sonraki devirlerde ise, müceddidlerin birincisinin ikinci Ömer olduğu, nihayet yedinci ve sonuncusun da, iki görüşe göre, ‘MEHDİ’ veya ‘İsa’ olacağı kabul edilmektedir...”
İbn-i Haldun’un “Mukaddime” isimli eserinin “Fâtıma nesli ve onun hakkında insanların düşündükleri ve bu meseleyi saran karanlığın kaldırılması” faslında “MEHDİ” lakaplı kişi için de şöyle bahsedilmektedir:
“Muhtelif devirlerde İslâm halkının hepsi tarafından genellikle kabul edilmiştir ki;
Zamanın sonlarında, kıyamete doğru, Hz. Rasûlullâh ailesinden, dine yardım edecek ve adaleti muzaffer kılacak bir kimse zuhur etmesi zaruri olarak icap eder; ki müslümanlar O’na tâbi olacaklardır...
O, müslüman ülkelerde hâkim olacak ve kendisine ‘EL MEHDİ’ denilecektir...
Dünya’ya hâkimiyeti ise, İsa aleyhisselâm’ın nüzûlü ile birlikte olacaktır...
Mevsuk (sahih) hadislerle tespit edilmiş olan, kıyamet gününü diğer alâmetleriyle Deccal’in zuhuru, ondan sonra vukuya gelecektir...
İsa aleyhisselâm, O’nun ortaya çıkmasından sonra inecek; ve O’nun çıkışından bir müddet sonra ortaya çıkacak olan Deccal’i öldürecektir.”
İbn-i Haldun “Mukaddime”sinde “Mehdi” ile alâkalı yirmi dört hadisi uzun uzadıya nakledip, altı değişik şekli ilave ve hepsinin de sıhhatini münakaşa eder... Bu hadislerden on dördünde yenileyiciye -müceddide- “MEHDİ” denilmiştir...
Evet, işte “Mehdi” hakkında İslâm dünyasında düşünülenler, konuşulanlar, bu minval üzere sürüp gitmektedir.
Keza kıyamet konusunda da, İslâm dünyasındaki genel kanaat, hicrî takvimle 1600 yılından evvel kopacağı şeklindedir... Ki bu da gene bir gün Hz. Rasûlullâh kendisine sorulan:
− Kıyamet ne zaman kopar ya Rasûlullâh?..
Sorusuna:
− Ümmetim iyi giderse 1000’i geçer!..
Şeklinde vermiş olduğu cevaptan çıkartılmaktadır...
Keza halk arasında dolaşan:
“1500’e varmam, 1600’e kalmam...”
Şeklinde söyleyişler dahi aslında bu hadise dayanmaktadır...
Çünkü yorumcular 2000 rakamının verilmemesinden kıyametin 1000 ila 2000 yılları arasında kopacağını çıkartmışlardır ki, bu da yaklaşık bir hesapla 1400 ile 1600 yılları arasına rastlamaktadır.
Nitekim bu hesap üzerinde duran bazı müslümanlar, her müceddidin 200 yılda bir gelmesi hesabına da katarak yedinci ve son müceddidin 1400 yılı başlarında geleceğini ve bunun da son müceddid olması hesabıyla lakabının “MEHDİ” olması gerektiğini ileri sürmektedirler...
Her hicrî yüz yılın başında, Müceddid yani yenileyici çıkar.
Yine bu çevreler, “Mehdi” denilen kişinin en yüksek dereceli velî olacağını; istediği anda Dünya’nın istediği yerini görebilecek; istediği anda istediği yerde yönetim gücünü kullanabilecek güçte olacağını, İslâm dünyasından küfrü kaldıracağını; daha sonra da, nüzûl edecek olan İsa Nebi ile birlikte bütün yeryüzünde tek din olarak İSLÂM’ı anlatıp bütün MEZHEPLERİ kaldıracağını; tarikatları kaldırarak, Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ın devrindeki inanç sistemini ihya edeceğini söylemektedirler...
Çeşitli yerlerde ve tarihlerde bazen ortaya çıkıp, bazen de gizlice çevrelerine “Mehdi” olduğunu empoze eden pek çok kişi yaşamıştır ve hâlen de yaşamaktadır... Bunlar çevrelerindeki insanların bu konulardaki bilgilerinin son derece zayıf olmasından da istifâde ile, insanları rahatlıkla kandırabilmektedir. Öte yandan bu kişilerin büyük bir kısmı da zaten farkında olmadan CİNLERİN HÜKMÜ ALTINDA olan kişilerdendir. Ve cinlerin oyununa gelerek kendilerini “Mehdi” sanmaktadırlar. Çünkü ya gördükleri cin kaynaklı rüyalar, ya da aldıkları çeşitli cinnî ilhamlar onlara kendilerini “Mehdi” sandırmaktadır.
Kendilerindeki cinnî destek ile çevrelerindeki insanları etkileyebilen bu insanlara karşı ilim sahibi olmak ile “CİN DUASINI” okuyarak etki alanlarından kurtulmaktan başka çare de söz konusu değildir, bildiğimiz kadarıyla...
Gelişi müslümanlarca her an beklenen “Mehdi”nin, kesin geliş tarihine dair hiçbir delil yoktur ve “DİVAN” ehli hariç, evliyaullâh dahi bu konuda bilgisizdir... İslâmî takvimle zamanın 1400 yılını on yedi geçeye yaklaşması, konuyu günümüzde daha da konuşulur hâle getirmiş; ve bu yüzden çeşitli yerlerde kendini “Mehdi” sanan kimseler bir hayli türemiştir!..
Günümüzde, esef vericidir ki, ilimsiz pek çok kişi, kendini sırf cinlerin aldatıcı ilhamları yüzünden boş hayallere kaptırarak, “Mehdi” sanmakta ve çevrelerini de yanlış yollara sürükleyerek topluca CİNLERİN EĞLENCESİ olmaktadırlar.
Oysa, “Mehdi”, Rasûlullâh açıklamalarına göre, Mekke’de ortaya çıkacak; sonra Medine’ye geçecek; üzerine bir ordu gönderilecek ve bu ordu tamamıyla yere batacaktır. Bu olaylar, O’nun “Mehdi” olduğunun delili olacaktır...
Aklı başında hiçbir insan, İstanbul, Ankara, İzmir, Denizli ya da başka bir şehirde oturup kendinin “Mehdi” olduğunu iddia etmez!.. Şayet ediyorsa, konu ya psikiyatrinin sahasına, ya da cin tedavicilerinin ihtisas alanına giriyor demektir...
Bu konudaki düşüncemize gelince...
Biz, bu konunun zamana bırakılması; ve “bekle gör” görüşünün tatbik edilmesi taraftarıyız... Zira, her Hac mevsiminde “Mehdi” bu yıl ortaya çıkacak beklentisi içine girip; tüm geleceğe dönük planlarını yapan insanların yaklaşık yirmi yıldır sürekli hüsrana uğradığını gördük... Buna rağmen... Ne aczin dile gelişi anlamında inkâra sapar; ne de hakkında kesin deliller olmadığı ve imanın şartlarında bulunmadığı için, tasdik eder; eğer böyle bir kişi gelecek olursa, ve biz de onu görürsek, o zaman kesin kararımızı eldeki verilere göre verir; davranışlarımızı ona göre düzenleriz.
Şüphesiz ki zaman, en iyi açıklayıcıdır!..
AHMED HULÛSİ 1972
|
|
|
Visual Studio 2015 Çalışmıyor ucrtbased.dll ı Bulamadım Hatası ve Çözümü |
|
Yazar: RasitTunca - 03-07-2019, 01:51 PM - Forum: Webmaster Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
Visual Studio 2015 Çalışmıyor ucrtbased.dll ı Bulamadım Hatası ve Çözümü
"ucrtbased.dl" DLL Bozuk veya bulamadim Hatasi
Çözümü
Bilgisayarimizdan Systemsteuerungen e gidiyoruz oradan program yükle sil seçeneğine tıklayıp
ordan visule studya 2015 e sağ tıklayıp degiştir i seçiyoruz
[attachment=47341]
açılan pencerede önce seç ayarla veya 'modify' seçeneğine tıklıyoruz ve açılan yeni menüden visul studio 2015 c +++
bu seçenek önce kapalı oluyor üstteki ilk linkin yanındaki oka tıklayinca bu seçenek açılıyor o zaman onu seçip resimdkei gibi 'update et' alltaki linke tıkla ve update yaklaşık 5 ile 10 dakika sürüyor sonra tamami tıkla ve yeniden calıştır benimki calıştı sorunsuz. sizde deneyin
kolay gelsin
[attachment=47342]
|
|
|
Zikir Nedir? Vird Nedir? Evrad Nedir? Örnekleri ile Kısa Anlatım |
|
Yazar: RasitTunca - 03-01-2019, 02:50 AM - Forum: Raşidi Tarikatı Sorular Cevaplar
- Yorum Yok
|
 |
Zikir Nedir? Vird Nedir? Evrad Nedir? Örnekleri ile Kısa Anlatım
Zikir Nedir : Sözlük manası ile, anmak, hatırlamak, unutmamak, ve çokca tekrar etmek, ve unutmamak için çokca tekrar etmek manalarını taşır.
Raşidi Tarikatına Göre Zikir Nedir : Zikir bir frekans aralığıdır, ve esas mana ile, sadece bir kelimenin çookca tekrarına verilen isimdir ki, mesela o kelime "Allah", "Rahman", "Kerim" gibi bir isimin veyahutta "Ya Kerim" ve "Ya Rahman" gibi bir niyazın ve çağırmanın, çookca tekrarı, veyahutta iki kelimeli "Elhamdülillah", Sübhanallah" gibi anlam ifade eden iki kelimenin çookca tekrarına verilen isimdir ki, bu sayede insan beyni kainata, belli bir frekansı devamlı olarakdan yayıp gönderir. ve uzak bir yere gönderilmek istenlen bir zikirin adedi, daha yüksek ve çok olmalıdır, ve kesik kesik olmamalıdır, aynı frenaks aralığının çokca tekrarı olmalıdır. Mesela Allah zikirinin ebced değeri 66 olduğu gibi, bu kalp frekansı denilen "1 Hertz" inde değeri 66 dır. Kalbin bir defa Allah demesindeki yaydığı frekans demekdir. Diğer zikirlerinde buna benzer "hertz" cinsinden bir frekans değeri vardır.
Raşidi Tarikatına Göre Vird Nedir : Vird anlamlı bir cümlenin, belli zaman aralıklarında, devamlı tekrarına verilen isimdir ki : Mesela sübhanalllah bir zikir idi, ve elhamdülillah bir zikir, ve Allahuekber de yine bir zikir, ve bunların anlamlı bir cümlede kullanilmiş hali ile "Subhânallâhi velhamdulillâhi ve lâ ilâhe illallâhu vallâhu ekber, Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm." şeklinde günün belli vakitlerinde, her gün, veya buna yakın, iki günde bir gibi, sabah ve akşam gibi, beli vakitlerde, devamlı takrarına verilen isimdir ki, bu sayede belli bir melek grubunun yaydığı frekans aralığına girilmiş olur, ve bir nevi onlardan olunmuş olur. Mesela çok sesli sanat müziği icra edilirken, saz, cümbüş, keman, zil,... hepsi aynı notayı, farklı sesler ile zikrederler, ve toplamı, bir eser, bir şarkıyı oluşturur, işte insanların, bitkilerin, hayvanların ve maddelerinde, aynı virdi tekrar etmeleri, kainata yaymalarıda, böyle bir uhrevi şarkının, mesela rabbimize doğru söylenilmesi gibidir. ve eğer bunun içinde bir ddilek ve bir istek var ise, rabbimizde o isteğimize cevap verir. Allah,Allah dedin de, mesela ahmet ahmet dedinde, ahmet buyur ne istiyorsun deyince, diyecek sözün yoksa, ahmet kızar, ne meşgul ediyon beni demez mi? ve zikir eden, Allah rahman,... diyen kimse, ardına isteği, muradı neyse onu istemelidir, ahmetten bir isteği olan onu cağırır, ve o duyasıya kadar cağırır degil mi? isteğin yoksa, dalgamı geçiyorsun sen onu çağırarakdan.
Raşidi Tarikatına Göre Evrad Nedir : Zikir anlamlı bir veya iki kelime idi, vird anlamlı bir cümle, ve evrad ise, çookca virdden oluşan bir şarkı gibidir. "Raşidi Zikir Evradı" gibi. yani çookca anlamlı cümleden oluşan, ilahi bir şarkının, ve ya bir isteğin, rabbimize iletilmesi, veya onun görevli meleklerine ilga edilmesi ki o istegin O na ulaştırılması için, hergün devamlı, ve belli vakit ,aralıklarında tekrar edilmesidir. Faidesi ise, mesela senin bir mahkemelik davan var, ve mahkemeye dava açarken, olan biteni kısa cümleler halinde, anlamlı ve makul bir şekilde izah etmek için, bir dilekçe, yani cümleler toplamı yazman icab eder. ve işte evrad da Allahin esmaları, veya kuran ayetleri, veya belli dua terkibilerinin, veya salavatlar gibi bazı özel zikirlerin toplamı ile, ya bir isteği, yahut belli bir getirisi olan, peygamberin söylediği, şunu zikrederseniz, cennette şu dereceya ulaşırsınız dedıği, bazı zikir ve virdlerin, veya isteklerin toplamindan oluşan, bir dilekçenin, veya manzum bir şarkının, gorevli meleklere duyurulması, onların sayesinde rabbimize iltetiılmesidir. Allahın bunun için melekleremi ihtiyacı var derseniz, önce sizin melek ne demek onu algılamanız lazım, burada melek görevini frekans denilen bir dalga boyutunun uzaklara taşıması manasını ele alınca, bir frekansın yayılaması için, belli dalga boyutuna ihtiyaç varmı yokmu, ve Allah bunu bu yasaya bağlamış mı? o önemli, yani Allah herşeyi belli yasalara ve meleklere tayin etmiş, sen ona melek değilde, sadece dalga olarakdan bakarsan, melek nedir anlamamış olursun.
ve bir nükte vardır:
Adam oğlunu Amerika ya okumaya gönderiyorum diye gönderir. O da gider, orada ingilizce ögrenip okuyacağına, aldığı parayı yer çarçur eder, ve bir gün izine geliyorum diye gelir, adam sorar, oğlum ingilizce ögrendin mi? öğrendim der. peki ingilizce ağac ne demek der? oğlan hemen uydurur:
"dan" demek der.
peki iki ağaç ne demek der
" dan dan" der
peki orman ne demek der
"dandiri dandan dandiri dandan" der
yani işte zikirde anlamlı bir veya iki kelimenin tekrarı,
vird anlamlı bir cümlenin tekrarı, ve Evrad da işte dandiridandan olmuş oluyor.
Sibh veya Tesbih etmek : Bir zikiri belli bir sayıda tekrar etmek demekdir. Nitekim sübhanallah demek işte Allahin isimlerini bilerek ve belli sayıda tekrar ederim demekdir.
Ezkar: Zikredilen şey demekdir, mesela ezkarın ne deyince, Ben rahman zikiri çekiyon demek gibi.
Zakir : Zikreden kimseye verilen isimdir.
Tesbih : Zikirdeki belli sayıyı muhafaza edebilmek için hafızalı abaküsdür.
Misbah : Tesbihin, abaküsün cinsini belirtir, ağaçmı, naylonmu, cammı, taşmı elmasmı, zümrütmü, yakutmu gibi. Tesbihin renk ve cinsine göre zikir farklı enerji boyutu yayar.
Kaynak :
Raşit Tunca
Schrems, 1 Mart 2019 Cuma
|
|
|
Mitolojideki Antik Mısır Tanrı ve Tanrıçaları |
|
Yazar: RasitTunca - 02-26-2019, 05:12 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
[attachment=40144]
Mitolojideki Antik Mısır Tanrı ve Tanrıçaları
Antik Mısır tanrıları, Antik Mısır'da kendilerine tapınılan tanrı ve tanrıçalardır. Bu tanrılar çevresinde oluşan inançlar ve ritüeller tarihöncesi dönemde ortaya çıkmış ve Antik Mısır dininin özü hâline gelmiştir. Tanrı ve tanrıçalar doğa olaylarının ve fenomenlerinin simgesi olarak görülüyordu ve Mısırlılar doğa olaylarının ma'at'a yani ilahî düzene göre devam edebilmesi için ritüeller ve sunularla tanrı ve tanrıçaları yatıştırıyorlardı. Mısır devletinin MÖ 3100 yılı civarında kurulmasından sonra bu görevleri uygulama yetkisi, kendini tanrıların temsilcisi ilan eden ve ritüellerin yapıldığı tapınakları idare eden firavun tarafından kontrol edilmeye başlandı.
Tanrı ve tanrıçaların karmaşık özellikleri mitler ile birlikte tanrılar ile tanrıçalar arasındaki aile bağları, dağınık grup ve hiyerarşiler ve ayrı tanrıların birleştirilerek başka bir tanrı olarak tanımlanması gibi girift ilişkiler ile belirtilmiştir. Tanrı ve tanrıçaların, hayvan, insan, nesne ve çeşitli biçimlerin bileşkesi olarak sanatta yer alan tezahürleri de sembolizm yolu ile temel özelliklerini ima etmekteydi.
Değişik devirlerde, aralarında güneş tanrısı Ra, gizemli tanrı Amon ve ana tanrıça İsis'in de yer aldığı çeşitli tanrıların ilahî toplulukta en yüksek yerde bulunduğuna inanılmıştır. En yüksek tanrının genellikle dünyayı yarattığına inanılmış ve sıklıkla güneşin hayat verici gücüyle ilişkilendirilmiştir. Önemli tanrılar hakkında kalan Mısır yazıtlarını temel alan bazı âlimler, Antik Mısırlıların her şeyin arkasında yer alan ve diğer tüm tanrılarda bulunan tek bir ilahî gücü tanıdığını ortaya sürmüştür. Ancak Antik Mısırlılar, MÖ 14. yüzyılda kişiselleştirilmemiş güneş tanrısı Aton etrafında odaklanmış resmî din Atenizm dönemi dışında çoktanrılı dünya görüşlerini değiştirmemişlerdir.
Tanrı ve tanrıçaların dünyanın her yerinde mevcut olduğuna, doğa olayları ile insan yaşamını etkileyebildiklerine inanılırdı. İnsanlar kişisel nedenlerle olduğu kadar devlet ayinlerinde tapınaklarda ya da resmî olmayan mihraplarda tanrılar ile etkileşime geçerlerdi. Mısırlılar ilahî yardım almak için dua ederler, tanrıların harekete geçmesi için ritüeller düzenler ve tavsiye almak için yardımlarını isterlerdi. İnsanların tanrılarla olan ilişkileri Antik Mısır topluluğunun temel parçalarından biriydi.
Tanımı
Antik Mısır geleneğine göre ilahî varlıkların sayısını kesin olarak ortaya koymak oldukça zordur. Mısır yazılarında doğası bilinmeyen ya da açık olmayan birçok tanrı olduğu gibi adı bile verilmeyen birçok tanrıya da doğrudan olmayan atıflar bulunmaktadır.[1] Mısırbilimci James P. Allen Mısır yazılarında1.400'den fazla tanrının adını geçtiğini tahmin ederken[2] meslektaşı Christian Leitz tanrıların sayısız olduğunu belirtir.[3]
Bu varlıklara Mısırlılar nṯr, "tanrı" ve nṯrt, "tanrıça" adını vermişti.[4] Bilginler bu kelimelere çeşitli kökenler önererek tanrıların kökenini ayırtetmeye çalışmuş ancak bu önerilerin hiçbiri kabul görmemiştir. Mısırlıların kullandığı bu terimlerin kökeni bilinememektedir. Bu kelimeleri yazmak için kullanılan hiyeroglifler Mısırlıların tanrılar ile bağlantılı gördükleri bazı özellikleri gösterir.[5] Bu sembollerin en yaygını ucunda bayrak sallanan direktir. Antik Mısır tarihi boyunca buna benzer direkler tapınak girişlerinde bir tanrının varlığını belirtmek için kullanılmıştır. Diğer hiyeroglifler arasında erken dönemlerde doğan olarak tanımlanan tanrılara ithafen doğan figürü ile oturmuş tanrı ve tanrıça figürleri sayılabilir.[6] Tanrıça kelimesinde kullanılabilen yumurta sembolü de tanrıçaları yaradılış ve doğuş ile bağdaştırırken kullanılan kobra figürü de birçok tanrıçayı tanımlamak içik kullanılan kobrayı aksettirir.[5]
Mısırlıların kullandığı nṯr terimi gündelik yaşamın dışında yer alan varlıklar için kullanılırdı.[7] Ölen insanlar için de nṯr terimi kullanılırdı çünkü ölülerin de tanrılar arasında yer aldığı düşünülmekteydi.[8] Ancak bu terim günümüz bilginleri tarafından "şeytanlar" olarak tanımlanan daha küçük doğaüstü varlıklar için Mısırlılar tarafından kullanılmamaktaydı.[3] Antik Mısır dinî sanatı yerleri, nesneleri ve kavramları da insan biçiminde tasvir etmiştir. Bu kişileştirilmiş fikirler mitlerde ve ritüellerde önemli olan tanrılardan yalnızca bir ya da iki kere kendinden sözedilmiş ve belki de metafordan başka bir şey olmayan muğlak varlıklara kadar birçok ilahî varlığı kapsamaktadır.[9]
İlahî varlıklar hakkında çok da belirgin olmayan bu ayrılıklar karşısında bilginler "tanrı" terimi için farklı tanımlamalar önermişlerdir. Geniş kabul gören tanımlardan biri[3] Jan Assmann tarafından önerilmiştir ve bu tanıma göre bir "tanrı"nın kültü olması, evrenin bir durumu ile bağlantılı olması ve mitoloji ile diğer yazılı eserlerde tanımlanmış olması gereklidir.[10] Dimitri Meeks tarafından yapılan bir naşka tanımlamaya göre nṯr terimi herhangi bir ritüelin odağı olan varlıklar için kullanılmaktaydı. Bu açıdan bakınca "tanrı" terimi taç giydikten sonra tanrı olarak görülen firavun ve cenaze töreninden sonra ilahî âleme giren ölmüşlerin ruhları için de kullanılır. Keza büyük tanrıların egemenliği tüm Mısır'da kendilerine gösterilen ritüel bağlılık ile sağlanmaktaydı.[11]
Kökenleri
Antik Mısır'da tanrılar ile ilgili ilk yazılı kaynak Erken Hanedan Dönemi'ne (yak. MÖ 3100 - 2686) dayanır.[12] Tanrılar bu dönemden önce tarihöncesi dinsel inançlardan kaynaklanarak ortaya çıkmış olmalıdır. Hanedan öncesi dönemin sanat eserlerinde çeşitli insan ve hayvan figürleri tasvir edilmiştir. Bu desenlerin aralarında yer alan yıldızlar ve sürü hayvanları gibi konular daha sonraki Mısır dininin önemli konularını hatırlatır ancak çoğu durumda desenlerin tanrılar ile bağlantılı olup olmadığını gösterecek kanıtlar ortada bulunmamaktadır. Mısır toplumu geliştikçe dinsel eylemlerin belirtileri daha açık hâle gelmiştir.[13] Bilinen ilk tapınaklar hanedan öncesi dönemin son yüzyıllarında ortaya çıkmış[14] ve Horus'u ve çeşitli tanrıları temsil eden doğan, Nit'i temsil eden çapraz oklar[15] ile Set'i temsil eden gizemli "Set hayvanı" gibi bilinen tanrıları gösteren simgeler de aynı dönemde görülmeye başlamıştır.[16]
Bu erken dönemde tanrılar hakkındaki inancın nasıl geliştiği hakkında birçok Mısırbilimci ve antropolog çeşitli teoriler öne sürmüştür.[17] Örneğin, Gustave Jéquier Antik Mısırlıların ilk önce ilkel fetişlere sonra hayvan şeklinde tanrılara ve en sonunda da insan şeklinde tanrılara tapındığını düşünürken Henri Frankfort tanrıların başlangıçtan beri insan şeklinde tahayyül edildiğini öne sürmüştür.[15] Bu teorilerin bazıları günümüzde çok basite indirgenmiş olarak kabul edilir[18] ve Siegfried Morenz'in teorisi gibi güncel görüşler insanların çevresel olaylardan tanrıları soyutlayarak insan olarak gördüklweri görüşlerinin kanıtlanmasının zor olduğunu söylemektedir.[15]
Hanedan öncesi dönem Mısır küçük ve bağımsız köylerden oluşmaktaydı.[19] Daha sonraları ortaya çıktığı üzere tanrıların belirli kasaba ve bölgelerle olan güçlü bağlarının olması bilginler tarafından bu tanrıların birbirinden bağımsız topluluklarda ortaya çıktığı ve bu toplulukların birleşerek daha büyük devletler kurması sonucu eski tanrılara tapınma geleneğinin yayılması görüşününün ortaya atılmasına neden olmuştur. Ancak bir kısım bilgine göre ise, Hanedan öncesi Mısır'da siyasi olarak bölünmeler olmasına karşın, bu dönemin en önemli tanrılarının, Mısır kültürünün diğer ögeleri gibi, ülkenin tamamında yaygın olduğudur.[20]
Mısır dininin oluşumundaki son adım ise, Yukarı Mısır'daki hükümdarların kendilerini tüm Mısır'ın firavunu yaparak ülkeyi birleştirmeleridir.[13] Bu kutsal krallar ve kendilerine tabi olanlar tanrılarla iletişime girme haklarını elinde bulundurarak[21] hükümdarlığı dinin birleştirici odağı hâline getirdi.[13]
Bu değişikliğin ortaya çıkmasından sonra da yeni tanrılar ortaya çıkmaya devam etti. İsis ve Amon gibi bazı önemli tanrı ve tanrıçaların Eski Krallık dönemine (y. MÖ 2686-2181) kadar ortaya çıkmadıkları bilinmektedir.[22] Mekânlar ve kavramlar birdenbire bunları temsil edecek yeni tanrıların çıkmasına ilham verebilmekteydi[23] ve bazen varolan tanrı ya da tanrıçaların karşı cinsten eşleniklerini temsil edebilmek için ortaya çıkmaktaydı.[24] Her ne kadar firavunlar kutsal sayılsa da yalnızca birkaçına öldükten sonra uzunca bir süre tapınılmıştır. Kraliyet ailesinden olmayan bazı insanların da tanrıların lütfuna mazhar olduğuna inanılır ve ona göre saygı görürlerdi.[25] Bu saygı görme ve tapınma genellikle kısa süreli olmasına rağmen bazı resmî görevlilerle[26], kraliyet mimarları İmhotep'e ve Hapu'nun oğlu Amenhotep'e yaşadıkları dönemden yüzlerce yıl sonra bile tanrı olarak tapınılmıştır.[27]
Komşu uygarlıklar ile olan temaslarla Antik Mısırlılar aynı zamanda yabancı tanrı ve tanrıçaları da benimsemiştir. İlk olarak Eski Krallık döneminde adı geçen ve Nubiya, Baal ve Astarte'den gelmiş olabileceği düşünülen Dedun, Yeni Krallık döneminde (y. MÖ 1550-1070) Kenan dininden geçerek benimsenmiştir.[28] Antik Yunan ve Roma dönemlerinde, MÖ 332'den milattan sonraki ilk yüzyıllara kadar olan sürede Mısır'da Akdeniz bölgesindeki tanrılara tapınılmış ancak eski yerel tanrılara da inanılmaya devam edilmiş ve yeni gelen tanrılar eski tanrıların kültü içinde erimiştir.[29]
Özellikleri
Antik Mısırlıların tanrıları ve tanrıçaları ile ilgili inanışları hakkında günümüzdeki bilgilerin çoğu o zamanın kâtip ve din adamlarının yazdığı dinî metinlerden kaynaklanmaktadır. bu kişiler Antik Mısır toplumunun elit tabakasını oluşturmaktaydı ve çoğunluğu okuryazar olmayan genel halk topluluğundan çok farklıydılar. Elit tabakanın geliştirdiği karmaşık fikirler hakkında geniş halk tabakasının ne bildiği ya da ne anladığı çok fazla bilinememektedir.[30] Sıradan insanların tanrılar hakkındaki algıları rahiplerin algılarından farklılıklar gösterebilir. Örneğin dinin tanrılar hakkındaki sembolik ifadeleri ve tanrıların eylemleri halk tarafından gerçek olarak kabul edilmiş olabilir.[31] Yine de halkın dinsel inançları hakkında bilinen çok az bilgi elit tabakanın gelenekleriyle uyumludur. Elitlerin ve halkın gelenekleri tanrılar ve onların doğası hakkında büyük ölçüde tutarlı bir görüş ortaya koymaktadır.[32]
Antik Mısır tanrı ve tanrıçalarının çoğu doğal ve sosyal olayları temsil eder. Genel olarak tanrıların bu olayların doğasında içkin varlığından söz edilirdi.[33] Temsil ettikleri olaylar fiziksel mekânlar ve nesneler olduğu kadar soyut kavramlar ve güçler de olabilmekteydi.[34] Tanrı Şu dünyanın tüm havasının tanrılaşmış hâliydi; tanrıça Mertseger yalnızca belirli bir bölgeyi, Teb Nekropolisi'ni kontrol ediyordu; tanrı Sia ise algı kavramının tanrılaşmış hâliydi.[35] Ana tanrıların sıklıla birçok işlevi vardı ve çeşitli olaylarla ilişkilendirilirlerdi. Örneğin, Thoth ay tanrısıydı. Takvim hesabında ay gerekli olduğu için de Thoth aynı zamanda takvimden, hesaplamadan, yazıdan ve Mısır toplumunda bu işleri yapan kâtiplerden sorumluydu.[36] Tanrılar doğada aynı işlevleri paylaşabilirlerdi; Ra, Atum, Khepri, Horus ve diğer ilâhi varlıklar güneş tanrıları olarak görülüyordu.[37] Çeşitli işlevlerine rağmen tanrıların çoğunun ortak bir işlevleri bulunmaktaydı: ma'at'ı yani Antik Mısır dininin ana ilkesi olan ve kendisi de bir tanrıça olarak görülen evrensel düzeni sürdürmek.[38] Ancak bazı tanrı ve tanrıçalar ma'at'ı bozma yönünde olayları temsil etmekteydi. Bunların en önde gelenlerinden Apep kaosun gücüydü ve sürekli olarak evrensel düzeni yok etmek için bir tehdit oluşturuyordu; Set ise hem düzensizliğe karşı savaşan hem de düzensizliği ortaya çıkaran kararsız bir tanrıydı.[39]
Varoluşun tüm hâlleri tanrı olarak temsil edilmemiştir. Örneğin Mısır uygarlığının vazgeçilmez parçası olan Nil ile bağlantılı birçok tanrı ve tanrıça olsa da Ra'nın güneşi temsil ettiği gibi Nil'i temsil eden bir tanrı yoktur.[40] Gökkuşağı ya da tutulmalar gibi kısa süreli olaylar,[41] ateş ve su gibi elementler ve dünyayı oluşturan birçok öge de tanrılar ile temsil edilmemiştir.[42]
Her tanrının işlevi değişkendi ve tanrılar özelliklerini genişleterek yeni işlevlere sahip olabilmekteydi. Sonuç olarak tanrıların ilevlerini kategorize etmek ve tanımlamak oldukça zordur. Ancak bu esnekliklerine rağmen tanrıların yetenekleri ve nüfuz alanları sınırlıydı. Yaratıcı tanrı bile kendi yarattığı evrenin sınırları ötesine ulaşamamaktaydı ve hatta tanrıların arasında en akıllısı olarak görülen İsis'in mutlak bilgiye sahip olduğu söylenmiyordu.[43] Ancak Richard H. Wilkinson Yeni Krallık'ın son dönemlerinden kalma bazı metinlere dayanarak tanrı Amon inancının gelişmesiyle bu tanrının mutlak bilgiye ve mutlak mevcudiyete yaklaştığını ve diğer tanrıların aksine dünyanın sınırlarının ötesine ulaşabildiğini savunmaktadır.[44]
Çok sınırlı ve uzmanlaşmış alanlara sahip tanrılar günümüzde "ikincil tanrılar" ya da "iblisler" olarak adlandırılırlar ancak bu terimlerin belirgin ve kesin tanımlamaları yoktur.[45] Bu ikincil tanrılar arasında Mısırbilimci Claude Traunecker, bazı mekânların, nesnelerin ya da eylemlerin koruyucu ruhu olan uzmanlaşmış "cinler" ile daha tehlikeli bir karaktere sahip "iblisler" arasında belirgin bir ayrıma gider. İblislerin çoğu saldırgandır ve insanlar arasında sorunlara ve hastalıklara yol açarlar.[46] Güçleri aynı zamanda koruyucu da olabilir; ölülerin diyarı Duat'ta bazı yerlere bekçilik ederler ya da insanları koruyup öğüt verirler. İblisler sıklıkla büyük tanrılara hizmet eder ve ulaklık yaparlar ama tanrılar hiyerarşisi içinde konumları sabit değildir. İlk olarak ikincil tanrılar arasında olan koruyucu tanrılar Bes ve Taweret'in zamanla nüfuzları artmıştır.[45]
Davranışları
İlâhi davranışın doğanın tamamına hâkim olduğuna inanılırdı.[47] İlâhi düzeni bozan birkaç tanrının davranışı dışında[39] tanrı ve tanrıçaların eylemleri ma'at'ı sürdürüyor ve tüm yaşamı yaratıp devam ettiriyordu.[38] Bunu yaparken Mısırlıların heku dedikleri ve genellikle "büyü" olarak çevrilen bir gücü kullanıyorlardı. Heku, yaratıcı tanrının dünyayı ve tanrıları yaratmak için kullandığı temel güçtür.[48]
Tanrıların o anki eylemleri ilâhilerde ve defin metinlerinde tanımlanır ve methedilirdi.[49] Buna karşın mitoloji belirgin olmayan hayalî bir gelecekte, tanrılar dünya üzerinde bulunduklarında ve insanlarla doğrudan etkileşimde bulunduklarında yaşananlarla ilgilidir. Bu geçmiş zamanda yaşanmış olan olaylar şimdiki zamanın olay örgüsünü oluşturmuştur. Periyodik olaylar mitik geçmişte yaşanmış olaylara bağlanırdı; örneğin her yeni firavunun tahta çıkması Horus'un babası Osiris'in yerine tahta çıkmasına bağlanırdı.[50] Mitler, insanların tam olarak anlayamayacağı tanrıların eylemleri için birer mecazdı. İçlerinde birbiriyle çelişen fikirler barındırmakta ve her biri ilâhi olayları farklı bir açıdan ele almaktaydı. Mitlerdeki çelişkiler Henri Franfort tarafından tanrıları anlamak için "yaklaşımların bolluğu" olarak tanımlanan Antik Mısırlıların dinî inanış hakkındaki çok yönlü yaklaşımlarının bir parçasıdır.[51]
Mitlerde tanrılar insanlara benzer şekilde davranışlara sahipti. Duyguları vardı; yeme, içme, dövüşme, ağlama gibi eylemlerde buluuyor, hastalanıp ölebiliyorlardı.[52] Bazılarının kendilerine özgü karakterleri vardı.[53] Set saldırgan ve fevrîydi; bilginin koruyucusu olan Thoth çok uzun nutuk atabiliyordu. Yine de, genel olarak tanrılar çok iyi anlatılmış karakterlerden çok arketipler olarak görülmekteydi.[54] Davranışları tutarsızdı ve düşünceleri ile motivasyonları nadiren belirtiliyordu.[55] Haklarındaki mitlerin çoğunda gelişmiş karakterler ve olay örgüsü bulunmuyordu çünkü mitlerin sembolik anlamları ayrıntılı öykü anlatımından daha önemliydi.[56]
İlk ilâhi eylem evrenin yaradılışıdır vr çeşitli yaradılış mitlerinde anlatılır. Bu mitler her biri yaratıcı tanrı olarak görülen farklı tanrılar üzerine eğilmiştir.[57] Yaradılıştan önce gelen kaosu temsil eden Ogdoad'ın sekiz tanrısı güneş tanrıyı doğurur ve güneş tanrı yeni oluşan dünyada düzeni sağlar; düşünce ve yaratıcılığı temsil eden Ptah her şeyi tasarlayarak adlandırır.[58] Atum her şeyi kendinden kaynaklanarak oluşturur;[2] ve Amon, kendi rahipleri tarafından yayılan mitlere göre diğer yaratıcı tanrılardan önce gelmiş ve onları da yaratmıştır.[59] Yaradılış ile ilgili bu versiyonlar ve diğerleri birbirleriyle çelişir olmasına rağmen böyle kabul edilmemişlerdir. Her biri, ayırtedilemez kaostan düzenli evrenin oluşması sırasındaki karmaşık süreci farklı bir açıdan anlatır.[60] Yaradılıştan sonra bir dizi tanrının ilâhi topluma krallık yaptığı dönem mitlerin çoğunun geçtiği dönemdir. Tanrılar insanların dünyasından çekilip Mısır'ı yönetmek için başına tarihî kralları geçirmeden önce kaosun güçleri ve kendileri arasında mücadele ederler.[61]
Bu mitlerde sıkça görülen tema tanrıların düzensizliğin güçlerine karşı ma'at'ı sürdürme çabalarıdır. Yaradılışın başında tanrılar kaosun güçleri ile acımasız ve şiddetli savaşlar yapar. Her gece savaşan Ra ve Apep o dönemden beri bu savaşı devam ettirir.[62] Bir başka öne çıkan konu da tanrıların ölümüdür.Bir tanrının ölümüne dair en açık örnek Osiris'in öldürülmesidir. Osiris öldürüldükten sonra tekrar dirilerek Duat'ın hâkimi olmuştur.[63][Note 1] Güneş tanrının gün boyunca gökyüzündeki yolculuğu sırasında yaşlandığı, gece Duat'a göçtüğü ve şafakla birlikte küçük bir çocuk olarak ortaya çıktığı söylenir. Bu süreç sırasında güneş tanrı ezeli kaosun canlandırıcı suyu ile temas eder. Ra'nın Duat'ta yaptığı yolculuğu tarif eden defin metinlerinde onunla birlikte canlanan diğer tanrılar da belirtilir. Hiçbir tanrı tam anlamıyla ölümsüz değildir; aksine tanrılar periyodik olarak ölür ve yaradılış olaylarını tekrar ederek yeniden doğar ve böylece de tüm dünyayı yenilerler.[64] Ama her zaman için bu dönüşümün bozulması ve kaosun geri gelmesi mümkündür. Çok iyi anlaşılamamış bazı Mısır metinlerinde bu felaketin bir gün olacağından, yaratıcı tanrının dünyanın düzenini dağıtıp geriye ezeli kaosun içinde yalnızca kendisi ve Osiris'i bırakacağından söz eder.[65]
Mekânlar
Mısır'ın nomlarını (idarî bölümler) temsil eden tanrılar.
Tanrılar evrenin belirli bölgeleri ile bağlantılıdır. Antik Mısır geleneğinde dünya yeri, göğü ve Duat'ı kapsar. Bunların çevresinde yaradılıştan önce varolan karanlık şekilsizlik bulunur.[66] Genel olarak tanrılar gökyüzünde yaşar ama evrenin başka bölgeleriyle bağlantılı olan tanrıların kendi bölgelerinde yaşadığı söylenir. Tanrıların insanların arasından çekildiği zamandan önce geçen mitlerin çoğunda olaylar dünya üzerinde yer alır. Dünya üzerindeki tanrılar ile gökyüzündeki tanrılar birbirlerini etkilerler. Duat ise buna karşın uzak ve ulaşılamaz bir yerdir ve orada yaşayan tanrılar yaşayanlar dünyasında bulunanlar ile iletişimde zorluk çeker.[67] Evrenin dışında bulunan boşluğun da çok uzak olduğu söylenir. Bu boşlukta da bazıları diğer tanrılara ve evrensel düzene yardımcı olan diğerleri de düşman olan ilâhi varlıklar yaşar.[68]
Mitlerden sonraki zamanda tanrıların gökyüzünde yaşadığı ya da dünya üzerinde görünmez şekilde bulunduğu söylenirdi. Tapınaklar, insanlık ile tanrıların ana iletişim yoluydu. Her gün tanrıların ilâhi diyardan insan dünyasındaki evleri olan tapınaklara geldiğine inanılırdı. Tanrılar tapınaklarda kendilerini temsil eden heykeller olan idollere yerleşir ve tapınak ayinleri sırasında insanların kendileri ile iletişime geçmesine olanak sağlarlardı. Diyarlar arası olan bu hareket bazen gökyüzü ile yeryüzü arasında bir yolculuk olarak tanımlanır. Tapınaklar Mısır şehirlerin mihrakını oluşturduğu için bir şehrin ana tapınağının tanrısı aynı zamanda o şehrin ve çevresindeki bölgenin koruyucu tanrısıydı.[69] Tanrıların yeryüzündeki nüfuz alanları şehirler ve onları çevreleyen bölgelerle belirlenmişti.[66] Birçok tanrının birden fazla kült merkezi vardı ve etki alanları zaman içinde değişiklik göstermiştir. Yeni şehirlere yerleşebildikleri gibi, etki alanları azalabilmekteydi de. Dolayısıyla bir tanrının tarihî dönemlerdeki ana kült merkezi o tanrının ortaya çıktığı yer olmayabilmektedir.[70]
Adlar ve lakaplar
Mısır inanışına göre adlar belirledikleri nesnelerin asıl doğasını ifade eder. Bu inanışa uygun olarak tanrıların adları sıklıkla işlevleri ya da çıkış yerleri ile bağlantılıdır. Yıkım tanrıçası Sekhmet'in adı "güçlü olan", gizemli tanrı Amon'un adı "gizli olan" ve Nekheb şehrinde tapınılan tanrıça Nekhbet'in adı da "Nekhebli kadın" anlamına gelir. Ama birçok diğer tanrı adının, hatta tek bir işlevi olan tanrıların adlarının bile belirli bir anlamı yoktur. Gökyüzü tanrıçası Nuit ile yeryüzü tanrısı Geb'in adları Mısırlıların gökyüzü ve yeryüzü adlarına benzerlik taşımaz.[71]
Mısırlılar aynı zamanda ilâhi adlara daha fazla anlam veren düzmece etimolojiler de çıkarmışlardır.[71] Tabut Metinlerinde bulunan bir bölümde defin tanrısı Sokar'ın adını "ağzın temizlenmesi" anlamına gelen sk r olarak verir ve tanrının işlevini ağzın açılması ayini ile bağdaştırırken[72] Piramid Metinlerinde bu tanrının adının Osiris'in haykırarak söylediği kelimelerden geldiği söylenerek Sokar'ı en önemli defin tanrısı ile bağdaştırır.[73]
Tanrıların birçok adı olduğuna inanılırdı. Bunların arasında tanrıların gerçek doğasını diğerlerinden daha anlamlı bir şekilde verdiğine inanılan gizli adlar da vardı. Bir tanrının gerçek adını bilmek onun üzerinde güç sahibi olmak demektir. Adların önemi İsis'in daha üstün tanrı olan Ra'yı zehirleyerek gizli adını söyleyene kadar iyileştirmemesini anlatan mit ile gösterilir. Ra'nın gizli adını öğrenen İsis bunu oğlu Horus'a söyler ve her ikisi de bu gizli adı öğrenerek büyük bilgi ve güç sahibi olurlar.[74]
Adlarının yanı sıra tanrılara işlevlerinin ya da yapılan tapınmanın bir kısmını gösteren lakaplar da verilmiştir: "İhtişam sahibi", "Abidos'un hâkimi" ve "gökyüzünün efendisi" gibi. Tanrıların çeşitli olan işlevleri ve aynı işleve sahip farklı tanrılar olması nedeniyle tanrıların birçok lakabı bulunmaktaydı ve en önemli tanrılar en çok lakaba sahipti. Aynı lakap aynı zamanda farklı tanrılar için de kullanılabiliyordu. İlâhi adların ve lakapların çokluğu tanrıların muhtelif doğalarını belirtmektedir.[75]
İlişkileri
Mısır tanrıları ve tanrıçaları birbirleriyle karmaşık ve değişkin bir dizi ilişki ile bağlıdırlar. Bir tanrının diğer tanrılarla olan bağlantıları ve etkileşimleri karakterini tanımlamaya yardımcı olur. Dolayısıyla İsis, Horus'un annesi ve koruyucusu olarak aynı zamanda büyük bir şifacı ve kralların da koruyucusuydu. Bu tarz ilişkiler oluşan mitlere temel oluşturmuştur.[76]
Ptah ve Sekhmet çocukları rolünü alan firavun Nefertum'un iki yanında.[77]
Aile ilişkileri tanrılar arasında sık rastlanan bir bağlantıdır. Tanrılar sıklıkla Mısır dinî düşüncesinde çocuk sahibi olmanın önemini belirtecek şekilde erkek ve dişi çiftler oluşturur.[78] Ana, baba ve çocuk rolündeki üç tanrılı aileler yeni yaşamın yaratılmasını ve babadan oğula veraseti temsil eder ki bu misal ilâhi aileler ile kraliyet intikalini birbirine bağlar.[79] Osiris, İsis ve Horus bu tip aile tipinin en belirgin örneğidir. Bu aileden çıkan örnek zamanla yayılmış ve Memphis'te Ptah, Sekhmet ve çocukları Nefertum ile Teb'de Amon, Mut ve çocukları Khons gibi üç kişilik ailelere yerel kült merkezlerinde görülmüştür.[80] Mısır inanışında yer alan çoklu perspektiflerle uyumlu olarak bu tarz soy bağlantıları değişiklik gösterir.[81] Bereket tanrıçası olarak Hathor güneş tanrısının çocukluk şekli de dahil olmak üzere herhangi bir çocuk tanrıya anne olarak görülebilmekteydi ancak bazı durumlarda Hathor güneş tanrının kızıydı.[82]
Diğer ilâhi gruplar birbirleri ile ilgisi olan tanrılar ya da Mısır'ın mitolojik evreninin bir bölgesini temsil eden tanrılardan oluşur. Gün ve gecenin saatleri için ve Mısır'ın idarî bölgeleri olan nomlar için tanrı grupları vardı. Bu grupların bazıları sembolik olarak önemli bir sayıda tanrıdan oluşurdu.[83] Çift tanrılar daha büyük bir bütünün parçasını oluşturan birbirine zıt ama ilişkili kavramları temsil ederdi. Dinamik olan ve ışık veren Ra ile statik olan ve karanlıklara gömülmüş Osiris her gece tek bir tanrı hâline gelirdi.[84] Antik Mısır düşüncesinde üçlü gruplar çokluğu, dörtlü gruplar da bütünlüğü temsil ederdi.[83] Yeni Krallık'ın son dönemlerinde hükümdarlar özellikle Amon, Ra ve Ptah'tan oluşan üçlüyü diğerlerinin üzerinde tutmuşlardır. Bu üç tanrı tüm tanrıların çokluğunu temsil ettiği gibi kendi kült merkezlerini (Teb, Heliopolis ve Memphis) ve Mısır dinî inanışlarında yer alan birçok üçlü kavramı temsil etmektedir.[85] Mısır'ın on dokuzuncu hanedanının koruyucu tanrısı olan[86] ve dünya üzerindeki düzensizliği temsil eden Set'de zaman zaman bu üç tanrının yanına eklenmiş ve bu dörtlü grup Antik Mısır panteonunun basit ve tutarlı görüntüsünü vurgulamıştır.[87]
Üç ile üçün çarpımı olan dokuz çokluğu temsil eder bu nedenle Mısırlılar çeştili büyük grupları, içindeki tanrı adedi dokuzdan fazla olsa da "ennead" olarak nitelendirmiştir[Note 2] En göze çarpan grup Heliopolis Enneadıdır. Bu grup yaratıcı tanrı Atum'dan gelen en önemli tanrıları içerir.[83] "Ennead" terimi sıklıkla Antik Mısır2ın tüm tanrılarından söz etmek için de kullanılır.[88]
Bu ilâhi topluluğun hiyerarşik düzeni belirsiz ve değişkendir. Evrende geniş nüfuza sahip olanlar ya da mitolojik olarak diğerlerinden daha yaşlı olanlar ilâhi toplulukta daha önemli konumdaydılar. Bu topluluğun tepesinde genellikle yaratıcı tanrı ile özdeşleştirilen tanrıların hükümdarı bulunurdu.[88] Mısır tarihinin değişik dönemlerinde tanrıların hükümdarı farklı tanrılar olmuştur. Erken Hanedan Dönemi'nde Horus en önemli tanrıydı; Eski Krallık'ta Ra bu mertebeye yükseldi. Yeni Krallık'ta Amon en yüce tanrıyken Yunan ve Roma Devrinde İsis iâhi kraliçe ve yaratıcı tanrıçaydı.[89]
Tezahürler ve birleşmeler
Amun-Ra-Kamutef, Ra'nın güneş özellikleri ile Min'in üreme güçlerini birleştiren Amon'un bir tezahürüdür.[90] Başındaki güneş diski Ra ereksiyon hâlindeki erkeklik organı ise Min ikonografisinden gelir.[91]
Tanrıların birçok değişik şekilde tezahür ettiğine inanılırdı.[92] Mısırlıların insan ruhu kavramı oldukça karmaşıktı ve inanışa göre ruh farklı parçalardan müştekildi. Tanrıların ruhları da aynı ögelerin çoğundan ibaretti.[93] İnsan ruhunun ya da ilâhi ruhun kendi çevresindeki dünyayı etkileyen parçasına ba adı verilirdi. Bir tanrının gücünün görülür tezahürü o tanrının basıdır; örneğin güneş Ra'nın basıdır.[94] Bir tanrının tasvirine ka adı verilirdi ve bu tasvir tanrının basının yaşaması için bir kap görevi görürdü. Tapınak ayinlerinin odağında yer alan idoller ile bazı tanrıları temsil eden kutsal hayvanların kutsal baları bu şekilde içerdiklerine inanılırdı.[95] Tanrıların doğasının farklı yönlerini gösteren ve buna göre de adlandırılan birçok ba ve ka tanrıla atfedilebilirdi.[96] Varolan her şeyin, başlangıçta her şeyi içinde bulundurduğuna inanılan yaratıcı tanrı Atum'un bir kası olduğu söylenirdi.[97] Bir tanrı başka bir tanrının bası olabilmekteydi, yani biri diğerinin gücünün bir tezahürü olarak görülebilmekteydi.[98] İlâhi vücut parçaları da ayrı tanrılar olarak görülürdü. Örneğin Horus'un gözü ile Atum'un eli tanrıça olarak görülmekteydi.[99]
Ulusun tamamında önemli görülen tanrıların, bazen bölgelerde tapınılan eski tanrıların özelliklerini de kapsayan yerel tezahürleri görünürdü.[100] Örneğin Horus'un Nekhenli Horus, Buhenli Horus ve Edfulu Horus gibi bazı mekânlara bağlı olan birçok şekli bulunurdu.[101] Bu tarz yerel tezahürler hemen hemen ayrı tanrılar olarak da görülebilmekteydi. Yeni Krallık zamanında Pe-Khentyli Amon ile iletişim içinde olduğu varsayılan bir kâhin tarafından giysi çalmakla suçlanan bir adam, farklı bir yargıya varılması için Amon'un başka yerlerdeki kâhinlerine danışmıştır.[102] Tanrıların tezahürleri aynı zamanda işlevlerine göre de farklılıklar gösterebilmektedir. Örneğin Horus güçlü gökyüzü tanrısı ya da savunmasız bir çocuk olarak görülebilmekteydi ve bu farklı tezahürler bağımsız tanrılar olarak kabul edilirdi.[103]
Tanrılar birbirleriyle birleşebildikleri gibi kendi içinde farklı tanrılara da ayrılabilirdi. Bir tanrı başka bir tanrının bsı olabilir ya da iki ile üç tanrı birleşik isme ve ikonografiye sahip tek bir tanrıya dönüşebilirdi.[104] Yerel tanrılar önemli tanrılar ile bağlantılıydı ve benzer işlevlere sahip tanrılar birleşebiliyordu. Örneğin Ra yerel tanrı Sobek ile birleşip Sobek-Ra'yı, kendisi gibi hükümdarların koruyucusu Amon ile birleşip Amon-Ra'yı, Horus'un güneş tezahürü ile birleşip Ra-Horakhty'i ve çeştili güneş tanrılarıyla birleşip Horemakhet-Khepri-Ra-Atum'u oluşturuyordu.[105] Nadir durumlarda, farklı cinsiyetten tanrılar da birleşip Osiris-Nit ve Mut-Min gibi birleşik tanrıları oluşturabiliyordu.[106] Tanrıların bu şekilde birleştirilmesine senkretizm denir. Bu terimin kullanıldığı diğer durumların aksine Mısır hakkında kullanıldığında rekâbet hâlindeki inanış sistemlerinin birleşmesi anlamında kullanılmaz ancak yabancı tanrılar yerli tanrılar ile senkretize olabilmektedir.[105] Mısır'da senkretizm birleşen tanrıların işlevlerindeki benzerliği kabul edip her birinin nüfuz alanını artırmaktadır. Senkretik birleşmeler kalıcı değildir ve birleşime katılan tanrılar ayrı olarak görülmeye ya da farklı tanrılarla farklı birleşimler oluşturmaya devam etmektedir.[106] Ancak çok yakın olarak birleşen tanrılar bazen tek bir tanrı hâlinde devam edebilmektedir. Örneğin Horus, Eski Krallık döneminde Khenty-irty ve Khenty-khety gibi çeşitli doğan tanrılarla birleşmiştir.[107]
Aton ve olası tektanrıcılık
Atenizm
Yeni Krallık Döneminin ortalarında, firavun Akhenaton'un hüküm sürdüğü yıllarda (y. MÖ 1353- MÖ 1336) devlet dininin odağı tek başına güneş tanrısı Aton olmuştur. Akhenaton diğer tanrılar için tapınak yapılmasına ödenek ayırmamaya başlamış ve özellikle Amon olmak üzere diğer tanrıların adlarını ve tasvirlerini anıtların üzerinden sildirmiştir. Bazen Atenizm adı da verilen bu yeni dinî sistem diğer dönemlerde görülen çoktanrılı tapınmadan büyük farklılık gösterir. Önceki dönemlerde yeni önem kazanmış olan tanrılar varolan dinî inanışlara eklenirken Atenizm geleneksel olan farklı perspektiflerin çokluğu kavrayışını dışarıda bırakarak kutsal üzerinde tek bir anlayışın yayılmasında ısrarcı olmuştur.[108] Atenizm tam anlamıyla tektanrıcılık sayılmaz çünkü tektanrıcı inanışta diğer tanrılar inanç sistemi içinde yer almazlar. Bu dönemde genel kitlenin, kendi özellerinde diğer tanrılara inanmaya devam ettiğine dair işaret eden kanıtlar bulunmaktadır. Özellikle Atenizm'in Shu gibi bazı diğer tanrılara tolerans göstermesi de olayı karmaşıklaştırmaktadır. Bu nedenlerden ötürü Mısırbilimci Dominic Montserrat, tek tanrıya tapınılan Atenizm'in tektanrıcı olmadığını ve ancak monolatrist bir inanç sistemi sayılabileceğini önermiştir. Atenizm'in o döneme göre anormal teolojik sistemi Mısır halkı arasında kök salmamış ve Akhenaton'un halefleri geleneksel inanç sistemlerine geri dönmüşlerdir.[109]
Geleneksel dinde tanrının tekliği
Geleneksel Mısır dininin birçok tanrıyı daha derin bir düzeyde birleştirip tek tanrıya dönüştürdüğü konusu bilginler tarafından uzun süre tartışılmıştır. Bu tartışmaların nedenleri arasında tüm tanrıların en sonunda tek bir tanrı olarak birleşebileceğini öneren senkretizm uygulaması ve Mısır metinlerinin diğer tüm tanrıların güçlerini geçen özel bir tanrıdan söz etmesi sayılabilir. Diğer bir anlaşmazlık noktası, sebayt adı verilen Mısır etik yazılarında belirli bir tanrı ya da tanrı grubuna bağlı olmadan geçen "tanrı" kelimesinin varlığıdır.[110] Yirminci yüzyılın başlarında E. A. Wallis Budge Mısır halkının çoktanrıcı olduğuna inanmakta ancak dinin gerçek tektanrıcı doğasının sebayt metinlerini yazan elit zümrenin anlayışı ile sınırlı olduğunu belirtmekteydi.[111] Çağdaşı James Henry Breasted ise Mısır dininin çoktanrıcı değil güneş tanrının gücünün tüm tanrılarda varolduğundan kaynakla tümtanrıcı olduğunu düşünmekteydi. Hermann Junker ise Mısır uygarlığının başlangıçta tektanrıcı olduğunu ancak tarih içinde çoktanrıcılığa doğru dönüştüğünü önermektedir.[112]
Diğer tanrıların özellikleri ile birlikte tasvir edilen tanrı Bes. Bunun gibi tasvirler tek bir varlığın içinde birçok kutsal gücün bulunmasını temsil etmektedir.[113]
Mısırbilimci Erik Hornung 1971 yılında bu görüşleri çürüten bir çalışmasını yayımladı[Note 3] Hornung çalışmasında, herhangi bir dönemde aralarında ikincil tanrıların da bulunduğu birçok tanrının diğerlerinden daha üstün olarak tanımlandığını belirtmiştir. Aynı zamanda sebayt metinlerinde geçen belirsiz "tanrı" teriminin okuyucunun tapınmayı seçtiği tanrıyı betimleyen genel bir terim olarak kullanıldığını iddia etmiştir.[114] Her ne kadar her tanrının birleşimleri, tezahürleri ve ikonografileri sürekli olarak değişiklik gösterse de bu değişiklikler her zaman için belirli sayıda biçimle sınırlı kalmış ve tektanrıcı ya da tümtanrıcı bir inanışa doğru dönüşmemiştir. Hornung, Mısır dinini diğer terimlerden çok henoteizm teriminin en iyi şekilde tanımladığını söyler. Herhangi bir Antik Mısırlı belirli bir dönemde herhangi bir tanrıyı en ulu tanrı olarak görüp tapınabilmekte ama diğer tanrıların varlığını yadsımamakta ve diğer tanrıların güçlerini de o anda inandığı tanrı ile birleştirmekteydi. Hornung tanrıların gerçek anlamda yalnızca mitolojide, yaradılıştan önceki zamanda bir bütün olduğu ve yaradılış ile birlikte tekdüze yokluktan tanrıların çokluğunun ortaya çıktığı sonucuna varır.[115]
Hornung'un savları Mısır dini ile ilgilenen diğer bilginleri oldukça etkilemesine rağmen yine de bazıları hâlâ Mısır tanrılarının bazı dönemlerde Hornung'un görüşlerinin izin verdiğinden daha çok birleşmiş olduğunu düşünmektedir.[51] Jan Assmann, güneş tanrılar arasında en önemli tanrı olarak Amon-Ra'nın görülmeye başlaması ile birlikte Yeni Krallık Dönemi boyunca tek tanrı kavramının yavaş yavaş geliştiği görüşünü savunmaya devam etmektedir.[116] Onun görüşlerine göre, Atenizm bu eğilimin en uç uzantısıydı. Atenizm tek tanrıyı güneş ile eş tutmakta ve diğer tanrıları bertaraf etmekteydi. Atenizm'in ardında tepki olarak gelen dönemde rahipler evrensel tanrıyı geleneksel çoktanrıcı inanış ile birlikte varolabilecek şekilde açıkladılar. Tek tanrı dünyanın ve diğer tanrıların ötesine geçebilmekteydi ancak aynı zamanda diğer tanrılar tek tanrının farklı özelliklerini göstermekteydi. Assman'a göre bu tek tanrı özellikle Yeni Krallık Döneminin sonlarında baskın tanrı olan Amon ile eşlenikti ancak Mısır tarihinin diğer dönemlerinde başka tanrıların bu rolü üstlendiği görülebilmektedir.[117] James P. Allen tek tanrı ile birlikte tanrıların çokluğu kavramlarının bir arada yaşayabilmesinin Mısır düşüncesindeki "yaklaşımların çokluğu" ile ve ayrıca sıradan inananların tapınma eylemlerindeki henoteistik yaklaşımla çok tutarlı olduğunu söyler. Mısırlıların tek tanrı kavramını duruma bağlı olarak seçtikleri bir tanrı özelinde tanımlamış olabileceklerini belirtir.[2]
Tarifler ve tasvirler
Mısır metinleri tanrıların vücutlarını detaylı olarak betimler. Tanrıların vücutları değerli maddelerden müşekkeldir: Etleri altından, kemikleri gümüşten ve saçları lacivertaşındandır. Kokuları Mısırlıların ritüellerde kullandıkları tütsülere benzer. Bazı metinler, tanrıların boyu ve göz rengi de dahil olmak üzere kesin betimlemeler verir. Ancak bu özellikler sabit değildir ve mitlerde tanrılar kendi amaçlarına uyacak şekilde görünüşlerini değiştirirler.[118] Mısır metinleri sıklıkla tanrıların gerçek biçimlerinden "gizemli" olarak söz eder. Dolayısıyla Mısırlıların tanrıları görsel olarak lafzi tasvir etmezler. Hiyerogliflerde ideogramların işlevleri gibi her tanrının karakterinin özel yönlerini sembolik olarak kullanırlar.[119] Bu nedenle defin tanrısı Anubis Mısır sanatında genellikle köpek ya da çakal olarak tasvir edilir çünkü çakalın leşçilik özellikleri gömülü olan mumyaların korunmasına tehdit oluşturmaktadır ve bu şekilde tasvirin amacı da bu tehdide karşı gelebilmek ve koruma amacı ile kullanabilmektir. Anubis'in siyah rengi de mumyalanmış bedenlerin rengini ve yeniden doğuşun sembolü olarak görülen Mısır'ın verimli kara renkli toprağının temsilidir.[120]
Çoğu tanrı farklı şekillerde tasvir edilmiştir. Örneğin Hathor inek, kobra, dişi aslan ya da büyükbaş hayvan boynuzları ve kulakları olan bir kadın olarak gösterilebilirdi. Bir tanrıyı farklı şekillerde tasvir ederek Mısırlılar o tanrının asıl doğasının farklı özelliklerini göstermekteydiler.[119] Tanrıların tasvir edilen sembolik şekilleri belirli sayıda olduğundan ötürü ikonografilerine bakılarak tanrılar birbirinden ayırt edilebilmektedir. Kullanılan biçimler arasında erkek ve kadın (insan biçimcilik), hayvanlar (hayvan biçimcilik) ve nadir de olsa cansız nesneler bulunur. İnsan bedenli ve hayvan başlı biçim kombinasyonlarına çok sık rastlanır.[6] Tarih boyunca yeni biçimler ve giderek karmaşık hâle gelen yeni kombinasyonlar ortaya çıknıştır.[113] İsis ve Hathor gibi bazı tanrıçalar ve başka tanrılar birbirlerinden yalnızca yazı ile belirtilirse ayırt edilebilirler.[121] Bu iki tanrıça arasındaki yakın bağlantı nedeniyle ilk olarak yalnızca Hathor'un olan inek boynuzlu başlık sonraları iki tanrıçada da görülmektedir.[122]
Kutsal tasvirlerin bazı özellikleri tanrıyı ayırt etmek için diğerlerinden daha yararlıdır. Özellikle kafa tasviri önemlidir.[123] Melez bir tasvirde kafa tanrının özgün biçimini yansıtır öyle ki Mısırbilimci Henry Fischer "dişi aslan başlı bir tanrıça dişi aslanın insan biçimi iken bir kraliyet sfenksi ise aslan biçimini almış erkektir" der.[124] İnsan krallar tarafından giyilen taçlardan kafanın üzerinde bulunan büyük hiyerogliflere kadar değişik kutsal başlıklar da önemli bir göstergedir. Buna karşın tanrıların elinde tuttukları nesneler önemli değildir.[123] Tanrılar was asa taşır; tanrıçalar papirüs sapı tutar ve her iki cinsiyet yaşam verici güçlerini temsil eden Mısır "yaşam" kelimesi anlamına gelen ankh sembolü taşır.[125]
Timsah tanrı Sobek'in hayvan biçiminde heykelciği.
Tanrıların gösterildiği biçimler çeşitli olmasına rağmen sınırlı sayıdadır. Mısır'da yaygın olarak bulunan birçok yaratık kutsal ikonografide kullanılmazken doğan, kobra ve büyükbaş hayvanlar gibi çok azı birçok tanrıyı temsil etmek için kullanılmıştır. Mısır tarihinin başlarında bölgede olmayan hayvanlar tanrıları temsil etmek için kullanılmamıştır. Örneğin İkinci Ara Dönemde (y. MÖ 1650-1550) Mısır'a getirilen at hiçbir zaman bir tanrıyı temsil etmek için kullanılmamıştır. Benzer şekilde tüm dönemlerde insan biçimli tanrılar tarafından giyilen giysiler Eski Krallık Döneminde kullanılanlardan farklılık taşımamıştır: Kilt, takma sakal, tanrılar için gömlek ve tanrıçalar için uzun elbise.[126][Note 4]
Temel insan biçimli şekil değişiklik gösterir. Çocuk tanrılar çıplak olarak tasvir edilirler. Üreme güçleri vurgulanan bazı erkek tanrılar da çıplak olarak gösterilir.[128] Bazı tanrıların göbekleri ve göğüsleri çift cinsiyeti ya da refah ve bereketi temsil edecek şekilde büyük gösterilirdi.[129] Tanrıların çoğunun derisi kırmızı iken tanrıçalar sarı derili tasvir ediliyordu. Aynı renkler Mısırda erkek ve kadınları için de kullanılıyordu. Buna karşın olağandışı renkte derisi olan tanrılar da vardı.[130] Tanrı Hapi temsil ettiği Nil taşkınlarının besleyici verimliliğine ithafen mavi derili ve göbekli olarak resmedilirdi.[131] Osiris, Ptah ve Min gibi az sayıda tanrı uzuvları bezle kaplanmış olarak mumya gibi resmedilmekteydi.[132] Her ne kadar bu tanrılar mumyaya benzese de buna benzer ilk örnekler bez ile sarılı mumyalamanın başlamasından önceye dayanmaktadır ve mumya yerine tanrıların uzuvsuz hâllerini temsil ettiği düşünülür.[133]
Tanrıları temsil eden cansız nesneler arasında güneş ve ayı temsil eden disk şeklinde neseneler görülür.[134] Bazı nesneler belirli bir tanrı ile özdeşleşmiştir; örneğin Nit'i temsil eden kalkan ve çapraz yaylar
Hanedanöncesi Dönemin tanrı kültlerini sembolize eder.[135] Bu gibi çoğu durumda ilk özgün nesnenin doğası gizemlidir.[136]
İnsanlar ile etkileşimler
Firavun ile ilişkileri
Resmî metinlerde firavunların ilâhi olduğu geçer ve sürekli olarak panteonda bulunan tanrılar ile birlikte tasvir edilirlerdi. Firavunların ve seleflerinin mitik tarihöncesi zamanda Mısır'da hüküm süren tanrıların halefleri olduğu kabul edilirdi.[137] Yaşayan firavunlar Horus ile eşdeğer tutulur ve özellikle Osiris ile Ra olmak üzere birçok tanrının "oğlu" olarak adlandırılırlardı; ölmüş krallar ise büyük tanrılar ile eşdeğer tutulurdu.[138] Firavunların yaşamları sırasında ve öldükten sonra kendileri için ritüeller düzenlenen cenaze tapınakları bulunurdu.[139] Ancak öldükten sonra çok az firavuna uzun süre boyunca tapınılmıştır ve resmî olmayan metinler firavunları daha çok insan olarak betimlemiştir. Bu nedenlerden ötürü bilginler Mısırlıların firavunların gerçekten tanrı olarak görüp görmediklerini tartışmaktadırlar. Firavunlar yalnızca dinî törenler sırasında ilâhi olarak görülmüş olabilirler.[140]
Yine de firavunun ilâhi statüsünün tanrılar katında Mısır'ın temsilcisi olma ve ilâhi dünya ile insanların yaşadığı dünya arasında bağlantı kurma rolünün mantıksal dayanağı olduğuna inanılmaktadır.[141] Mısırlılar tanrıların içinde yaşamak için tapınaklara ihtiyaçları olduğuna, düzenli olarak ritüeller yapılması gerektiğine ve tanrıları beslemek için sunular verilmesi gerektiğine inanmaktaydılar. Bunlar başlarında firavunun olduğu rahipler ve işçilerden oluşan külteler tarafından sağlanırdı.[142] Kraliyet ideolojisine göre tapınak yapmak ve genelde firavunun adına rahipler tarafından yapılan ritüelleri yapmak özel olarak firavunun görevleriydi.[143] Bu eylemler bir firavunun temel görevi olan ma'at'ı sürdürmenin bir parçasıydı.[144] Firavun ve onun temsil ettiği ulusu tanrılara ma'at'ı sağlamaktaydı ve bu sayede tanrılar işlevlerini yerine getirerek insanların yaşamaya devam edebilmesi için evrendeki ma'at'ı sürdürmekteydiler.[145]
İnsan dünyasındaki varlıkları
Her ne kadar Mısırlılar tanrıların kendileri etrafındaki dünyada varolduklarına inansalar da insan dünyası ile ilâhi dünya arasındaki bağlantı çoğunlukla özel durumlar ile sınırlıydı.[146] Edebiyatta tanrılar insanlara fiziksel biçimleri ile görünseler de gerçek hayatta Mısırlılar doğrudan olmayan iletişim yolları ile tanrılarla bağlantı kurmaktaydı.[147]
Bir tanrının ba'sı dönem dönem ilâhi dünyadan ayrılıp kendi tasvirlerinde yaşamaya geldiği söylenirdi.[148] Tanrılar kendi tasvirlerinde yaşayarak gizli konumlarından ayrılıp fiziksel bir biçim içine girerdi.[69] Mısırlılar için ḏsr yani "kutsal" olan bir mekân ya da nesne mücerret ve arınmış ise tanrıların yaşaması için uygundur.[149] Tapınak heykelleri ve rölyefleri ile Apis boğası gibi kutsdal hayvanlar bu şekilde ilâhi vasıtalar olarak görülürdü.[150] Rüyalar ve transa girmeler farklı bir iletişim yolu olarak görülürdü. Bu şekilde insanların tanrılara yanaşabildiği ve bazen de onlardan mesaj alabildiğine inanılırdı.[151] Antik Mısır dininde bulunan ölüm sonrası yaşam inançlarına göre de ölen insanların ruhunun ilâhi dünyaya geçtiği düşünülürdü. Dolayısıyla Mısırlılar öldüklerinde tanrılarla aynı düzeyde varolacaklarına ve onların gizemli doğasını tam olarak anlayacaklarına inanırlardı.[152]
II. Ramses (sağdan ikinci), Ebu Simbel Büyük Tapınağında tanrılar Ptah, Amon ve Ra ile birlikte.
Devlet ritüellerinin düzenlendiği tapınaklar tanrıların tasvirleri ile doludur. En önemli tapınak tasviri iç mabette bulunan tanrı tasviridir. Normal boyuttan küçük olan bu heykeller tanrıların vücutlarını oluşturduğuna inanılan aynı değerli metal ve taşlardan yapılmıştır. Tapınakların çoğunda birkaç mabet bulunurdu ve her mabette aile üçlüsü gibi grup hâlinde tanrıları temsil eden kült heykelleri vardı.[148][Note 5] Bir şehrin ana tanrısı o şehrin efendisi olarak görülürdü ve kendisini temsil eden tapınakta kalanlar onun kutsal hizmetkârları olarak nitelendirilirdi. Mısır'ın tüm tapınaklarında yaşayan tanrıların tamamı Mısır panteonunun tamamını oluşturmaktaydı.[154] Ancak aralarında önemli tanrıların da olduğu birçok tanrının kendine ait tapınakları yoktu ama bazıları başka tanrıların tapğınaklarında temsil edilmekteydi.[155]
Tapınaklardaki mabetlerde bulunan kutsal gücü dış dünyanın saf olmayan durumundan korumak için Mısırlılar tapınak mabetlerini tecrit etmiş ve içine girebilecekleri sınırlandırmıştır. Firavunlar ve yüksek rahipler dışındakilerin kült heykelleri ile bağlantısı engellenmiştir. Buna tek istisna bayramlarda heykelin dışarı çıkarılmasıdır ancak bu durumda bile hareketli mabetler içinde saklanmışlardır.[156] Halkın tanrılar ile ilişkileri daha az doğrudan yollarla sağlanıyordu. Tapınakların halka açık yerlerinde dua edecek küçük mekânlar ve tapınak binasının arkasında bağımsız küçük binacıklar bulunuyordu.[157] Topluluklar kendi kullanmaları için küçük tapınma yerleri inşa ediyordu ve bazı ailelerin kendi evlerinde tapınma yerleri vardı.[158] İnsanlığı kutsal dünyadan ayıran uçuruma rağmen Mısırlılar tanrılarına yaklaşabilmek için gerekli olanaklarla çevriliydiler.[159]
İnsanların yaşamlarına müdahaleleri
Mısır tanrıları doğanın düzenine olduğu gibi insanların yaşamlarına da karışmaktaydılar. Geleneksel olarak yabancıların ilâhi düzenin dışında olduğuna inanıldığı için bu ilâhi etki asıl olarak Mısır'ı etkiliyordu. Ancak Yeni Krallık Döneminde Mısırlıların egemenliğine diğer ulusların girmesiyle yabancıların da Mısırlılar gibi güneş tanrının müşfik hükmü altında olduğu söylenmiştir.[160]
Zamanın efendisi olan Thoth'un hem insanların hem de tanrıların yaşam sürelerini belirlediği söylenirdi.[161] Aralarında doğuma nezaret eden Mesenet ile kaderi temsil eden Shay gibi tanrı ve tanrıçalar da insan yaşamının süresi üzerinde söz sahibiydiler.[162] Mısır kader kavramının ana noktası ölümün şekli ve zamanıdır. Tanrılar ayrıca başka olayları da etkilemektedir. Çeşitli metinlerde tanrıların insanların kararlarını etkiledikleri ve onlara ilham verdikleri söylenir. Bunu yaparken tanrılar Mısır inanışına göre duyguların ve zekânın merkezi olan insanların kalbini etkilerler. Tanrıların ayrıca insanlara emirler de verdiğine inanılırdı: Firavunlara ülkesini nasıl yöneteceğini ve tapınakları nasıl idare edeceğini söylerlerdi. Mısır metinlerinde kişilere tanrıların doğrudan verdiği emirlerden nadiren bahsedilir ve bu emirler ilâhi ahlâk kurallarına dönüşmemiştir.[163] Antik Mısır'da ahlâk ma'at kavramı üzerinde şekillenmişti. Bu kavram insan topluluğu üzerine uygulandığında herkesin başkalarının refahına engel olmayacak şekilde düzenli olarak yaşamaları anlamına geliyordu. Tanrılar ma'at'ın koruyucusu olduğu için ahlâk da onlarla bağlantılıydı. Örneğin tanrılar ölümden sonra insanların ahlâki davranışlarını yargılardı ve Yeni Krallık Dönemi ile birlikte ölümden sonra yaşama kabul edilebilmek için bu yargılama sonucunda insanların masum olması gerekiyordu. Ancak genel olarak ahlâk, tanrıların verdiği katı kurallardan çok günlük yaşamda ma'at'ı korumak için gereken pratik kurallardan oluşuyordu. [164]
Tanrı Shed tılsımı.
İnsanlar özgür iradeye sahipti ve ilâhi rehberlik ile ma'at'ın gerektirdiği davranışlarından kaçınabilirdi ancak bunun sonucunda ilâhi olarak cezalandırılabilirlerdi.[165] Tanrılar bu cezayı güçlerinin insan dünyasındaki tezahürü olan ba'yı kullanarak uygularlardı. Doğal âfetler ve hastalıklar sinirli ilâhi ba'ların işi olarak görülürdü.[166] Buna karşın tanrılar iyi insanları hastalıktan kurtarıp aynı zamanda yaşamlarını da uzatabilirdi.[167] İnsan yaşamına olan bu tarz müdahaleler Yeni Krallık Döneminde ortaya çıkmış olan ve kötülükten ilâhi yolla kurtulmayı temsil eden Shed[168] ile Mısır tarihinin sın dönemlerinde ortaya çıkan ve yanlışları düzelteceğine inanılan "apotropaik" yani kötülükle savaşan tanrı Petbe ile temsil edilir.[169]
Mısır metinlerinde insanların haksız yere ıstırap görmelerinin tanrılar yüzünden olup olmadığı konusunda farklı görüşler bulunur. Talihsizlik genellikle ma'at'ın zıddı olan kozmik düzensizlik isfet'in bir ürünü olarak görülmekteydi, dolayısıyla da kötü olayların olmasında tanrılar suçlu olarak görülmezdi. İsfet ile yakından bağlı olan Set gibi tanrılar dünyadaki düzensizlikten sorumlu tutulabilirken diğer tanrılar suçlanmazdı. Ancak bazı metinlerde insanların sefâletinden tanrılar sorumlu tutulurken diğerlerinde tanrıları savunan teodiselere rastlanır.[170] Orta Krallık Döneminden itibaren çeşitli metinlerde dünyadaki kötülüğün kaynağı yaratıcı tanrının insanların isyanına karşı savaşarak sonucunda dünyadan çekilmesini anlatan bir mite bağlanır. İnsanların bu kötü davranışından ötürü yaratıcı kendi yarattığı dünyadan uzak durur ve ıstırabın ortaya çıkmasına olanak verir. Yeni Krallık metinlerinde ise tanrıların bu konuda haklı oldukları Orta Krallık'ta olduğu kadar güçlü bir şekilde savunulmaz. Bu metinlerde insanların tanrılar ile kişisel ilişkilerine ve tanrıların insanlar arsında yaşanan olaylara müdahalelerine önem verilir. Bu dönemdeki insanlar kendilerine yardımcı olacak ve hayatları boyunca koruyacak belirli tanrılara bel bağlamışlardır. Bunun sonucunda da iyi bir yaşam sürebilmek için ma'at'ı sürdürme idealleri önemini kaybederken tanrıların gözüne girmek daha çok önem kazanmıştır.[171] Firavunların bile ilâhi yardıma ihtiyaçları olduğu düşünülürdü ve Yeni Krallık sona erdiğinde hükümet tanrıların isteğini bildiren kâhinlerden oldukça çok etkilenmekteydi.[172]
Tapınma
Tüm Mısır'ın yararına ma'at'ı sürdürmek için yapılan resmî dinî ayinler[173] kendi kişisel sorunlarının çözümünü tanrılarda arayan sıradan insanların tapınmalarıyla[174] bağlantılı olmasında rağmen farklıydı.
Resmî din tapınaklarda yapılan bir dizi ayinler içerirdi. Bazı ayinler her gün yapılırken diğerleri daha uzun süren ve genellikle belirli bir tanrı ya da tapınağa özgü bayramlardan oluşurdu.[158] Günlük törenlerde tanrıları heykelleri giydirilir, kutsanır ve ilâhiler eşliğinde yiyecekler tanrılara sunulurdu.[175] Bu sunular, tanrıların ma'at'ı sürdürmesini sağlamanın yanı sıra onların yaşam verme cömertliklerini kutlamak ve kinci olmayıp iyi davranmaya devam etmeleri için cesaretlendirmek amacıyla verilirdi.[176]
Bayramlarda genellikle tanrıların idolleri kayık şeklinde kutsal bir mahfazanın içinde tapınağın dışına çıkarılır ve geçit alayları düzenlenirdi. Bu alaylar çeşitli amaçlara hizmet ederdi.[177] Nil Nehrinin taşkınları üzerinde tüm yerel tanrıların etkisi olduğuna inanıldığı Roma Döneminde tanrıların idolleri nehir kenarına taşınır ve tanrıların büyük ve verimli bir taşkına sebep olması istenirdi.[178] Geçit alayları Hathor'un idolünün Dendera Tapınağından yola çıkıp eşi Horus'u Edfu Tapınağında ziyaret etmesi gibi tapınaklar arasında da yapılırdı.[177] Bir tanrı için yapılan ritüeller genellikle o tanrının mitolojisi ile ilgili olurdu. Bu ritüeller mitik geçmişte olmuş olayların tekrarını oluştururdu ve böylelikle özgün olayların yararlı etkilerini yenileme amacı güderdi.[179] Osiris'in onuruna düzenlenen Khoiak bayramında ölümü ve yeniden canlanması ekilen tohumların filizleneceği dönemde yeniden canlandırılırdı. Topraktan çıkan yeşil filizler tanrının yaşamının yenilenmesini sembolize ederdi.[180]
Ra-Horakhty kendisine tapınan kadına ışık hüzmeleri bahşederken.[181]
Tanrılar ile insanların kişisel etkileşimlerinin birçok şekli bulunur. Tanrılardan bilgi ya da öğüt isteyen kiilerde tapınaklarda kâhinlere başvurur ve onların kanalıyla sorularına tanrıların verdiği cevapları ararlardı. Kişisel ayinler ile hastalıkların iyileştirilmesinden düşmanların lânetlenmesine kadar farklı konularda tanrıların gücü ile kişisel hedeflere ulaşılmaya çalışılırdı.[182] Bu ayinlerde yaratıcının insanlara kötü talihten kurtulmak için verdiği söylenen ve tanrıların da kullandığı büyü gücü olan heka kullanılırdı. Kişisel ayin yapan bir kişi mitlerdeki bir tanrının rolünü üstlenir ve bazen diğer tanrıları da tehdit ederek hedefine ulaşmak için diğer tanrıların müdahil olmasını sağlamaya çalışırdı.[183] Bu ayinlerin yanı sıra kişisel sunular ve dualar da ilâhi yardıma nâil olmanın kabul edilen yöntemleri arasında sayılırdı.[184]
Dualar ve kişisel sunular genellikle "kişisel sofuluk" diye adlandırılırdı ve bir kişi ile bir tanrı arasındaki yakın ilişkiyi gösterirdi. Kişisel sofuluğa ait kanıtlara Yeni Krallık Döneminden önce pek rastlanmaz. Adaklar ve çoğu teofor isim olan kişi adları sıradan halkın kendileri ile tanrıları arasında bir bağlantı hissettiklerini gösterir. Ancak tanrılara adanmışlığın kesin kanıtları Yeni Krallık Döneminde göze çarpar bu dönemin sonlarına doğru doruk noktaya ulaşır.[185] Bilginler bu değişikliğin anlamı hakkında yani tanrılarla doğrudan ilişkinin yeni bir gelişme mi olduğu yoksa eski geleneklerin geldiği bir nokta mı olduğu konusunda tartışmaktadırlar.[186] Mısırlılar bu döenmden itibaren tanrılara olan bağlılıklarını tapınakların içinde ve çevresinde bir dizi yeni aktivitelerle göstermeye başlamışlardır.[187] Dualarını ve ilâhi yardımlara olan teşekkürlerini stellere kaydetmişlerdir. Dua ettikleri tanrıları ya da ulaşmak istedikleri hedefleri temsil eden figürinleri adak olarak adamışlardır. Örneğin Hathor'un rölyef tasviri ile bir kadın heykelciği doğurganlık için bir duayı temsil edebilir. Ara sıra bir kişi belirli bir tanrıyı koruyucu tanrısı olarak seçer ve mallarını ya da emeğini o tanrının kültüne adayabilirdi. Bu uygulamalar Mısır tarihinin son dönemlerine kadar devam etmiştir.[188] Mitlerde ve resmî dinde geçen önemli tanrıların bazıları kişisel tapınmada nadiren görülseler de devlet dininin temel tanrıları popüler geleneklerde de önemli tanrılar olarak görülmüşlerdir.[32]
Yeni Krallık Döneminde, bazı Mısır tanrılarına tapınma, Kenan ve Nubya gibi komşu bölgelere de, özellikle bu bölgeler firavunların kontrolü altında iken, yayılmıştır. Kenan'da Hathor, Amon ve Set gibi Mısır'dan gelen tanrılar yerel tanrılar ile senkretize edilmiş ve sonrasında Mısır'a yayılmışlardır.[189] Mısır tanrılarının Kenan'da kalıcı tapınakları olmamıştır[190] ve Mısır bölgenin kontrolünü kaybettikten sonra bu tanrılara tapınma yavaş yavaş kaybolmuştur.[189] Buna karşın Nubya'da birçok Mısır tanrısı ve tanrılaştırılmış firavunlar adına tapınaklar inşa edilmiştir. Nubya'da Mısır hükümranlığı sona erdikten sonra bile özellikle Amon olmak üzere Mısır tanrıları bağımsız Kuşi Krallığı'nın dininde yer almaya devam etmişlerdir.[189] Bazı tanrılar daha da uzaklara ulaşmıştır. Taweret Minos Uygarlığında bir tanrıça olmuş[191] ve Siva Vahası'nda Amon'un kâhini tüm Akdeniz bölgesindeki halklar tarafından tanınan ve başvurulan bir konuma ulaşmıştır.[192]
Jüpiter Amon, Amon ile Roma tanrısı Jüpiter'in birleşimi.
Ptolemaios Krallığı ve Roma hâkimiyeti zamanında Yunanlar ve Romalılar kendi tanrılarını Mısır'a getirmiştir. Bu yeni hâkimler Yunan-Roma interpretatio graeca geleneğinin bir parçası olarak Mısır tanrıları ile kendi tanrılarını eş saymışlardır. Ancak yerel tanrılara tapınmanın yerine yabancı tanrılara tapınma geçmemiştir. Bunun yerine Antik Yunan ve Roma tanrıları Mısır tanrılarının tezahürleri olarak kabul edilmiş ve Antik Yunanca ile Antik Yunan felsefesi bu kültlerin içine sokulmuştur.[193] Aynı sırada özellikle İsis, Horus'un Harpocrates adı verilen biçimlerinden biri ile Yunan-Mısır tanrısı Serapis gibi bazı Mısır tanrılarına tapınma Mısır'ın dışında Roma dünyasına da yayılmıştır.[122] Roma dininin sonlarına doğru geleneklerin karışmasıyla birlikte Thoth efsanevi ezoterik usta Hermes Trismegistus'a dönüşmüş[194]; İsis, Britanya'dan Mezopotamya'ya kadar olan coğrafyada tapınılan bir tanrıça olmuş[195] ve Roma hükümdarları kendilerinden önce gelen Batlamyus hanedanı gibi, otoritelerini kanıtlamak için İsis ile kocası Serapis'in himayesini kabul etmişlerdir.[196]
Roma ekonomisinin MS üçüncü yüzyıldan itibaren zayıflamasıyla birlikte Mısır'daki tapınaklar ve kültler gerilemey başlamış ve MS dördüncü yüzyıldan itibaren de Hristiyanlar Mısır tanrılarına yapılan tapınmayı tamamen kaldırmıştır.[197] Philae'de kalan son resmî kültler ise beşinci ile altıncı yüzyıllarda ortadan kaybolmuştur.[198][Note 6] Tanrılar ile ilgili inanışların çoğu birkaç yüzyıl içinde kaybolmuş ve yedinci ile sekizinci yüzyıllara geldiğinde yalnızca büyü metinlerinde yer alır hâle gelmiştir. Ancak geçit alayları ve kâhinlik gibi tapınma uygulamalarının çoğu Hristiyan ideolojisine adapte edilerek Kıptî Kilisesinin bir parçası olarak devam etmiştir.[197] O zamandan beri Mısır külütürü üzerinde büyük değişiklikler olması ve çeşitli etkileşimlerin bulunması nedeniyle bilginler Kıptî Kilisesinin günümüzdeki uygulamalarının firavunların dininden geldiği konusunda bir görüşbirliğine varamamışlardır. Mısır'da uygulanan ister Hristiyan ister İslam geleneklerinin Mısır'ın antik tanrılarına tapınmaya benzediği düşünülmektedir.[199]
Amon
Amon (Amen, Amun, Ammon, Amoun): "Amen" "saklı olan" demektir.
Amon, Teb'in baş tanrısıdır ve ilk tanrıdır ve bütün tanrıların tanrısıdır. Eşi Amunet'le birlikte tanrıdır. Kutsal hayvanları kaz ve koçtur. Orta Krallık Dönemi'nde sadece yerel bir tanrıydı ama Tebliler Mısır'a hakim olunca Amen önemli bir tanrı oldu. 18. Hanedan'dan itibaren Tanrıların Kralı oldu. Ünlü Amen Tapınağı Karnak, dünyanın en büyük dinî yapısıdır. 19. ve 20. Hanedanlar Amen’in “görünmeyen yaratıcı güç” olduğunu cennetteki, dünyadaki, engin derinlerde ve yer altı dünyasındaki hayatın temeli olduğunu düşünürlerdi.
Amon daha sonra Ra ile birleşerek dini törenlerde adı anılan ve kendisine yücelikler atfedilen Mısırın en güçlü tanrısı oldu.
Kral IV. Amenhotep Amon hoşnuttur anlamına gelen adını Akhenaton (Aton'un hizmetkarı) olarak değiştirdi ve Mısırda herhangi bir betimleme yapılmayan Aton dinini kurdu ve diğer tanrılara tapınmayı yasakladı. Kralların da tanrı değil insan olduğu düşüncesini yaydı. ancak Amon rahipleri bu durum karşısında ayaklandılar. Akhenaton'un ölümünden sonra Aton'un tek tanrıcı Güneş dini' tarihten silindi.[1]
Güncel etkiler; Amon'un adı günümüze kadar dini tören ve dualarda Âmin, Âmen şeklinde tekrarlanmaktadır.
Ra
Ra, Mısır mitolojisinde güneş tanrısıdır. Kutsal merkezi Heliopolis'tir. Genellikle başında bir disk bulunan şahin kafalı insan biçiminde canlandırılmıştır. Eski tanrı Atum'la bir tutularak; IV. sülale döneminde devlet tanrısı olmuştur.
Kefren'den başlayarak firavunlar, onun soyundan geldiklerini ilan etmişlerdir. Ra daha sonra Osiris firavun ilan edilmiştir. Osiris'ten sonra ise Set Osirisi öldürerek başa geçmiştir.Set'en sonra babasının öcünü alarak Horus firavun olmuştur Horus'u da kapsamış ve Ra-Horakhty (ya da Ra-Horus) ismini almıştır.
Güneş Ra'nın sembolüdür; tüm vücudunu ya da gözünü temsil eder. Ra'nın sembolleri güneş sembolleridir, Phoenix'e benzer bir özelliği vardır; her sabah ateşlerin içinden tekrar doğar. E.A. Wallis Budge'a göre; Ra Mısır'ın tek tanrısı (monteizm) idi. Diğer tüm tanrılar ve tanrıçalar; Ra'nın parçalarını oluşturuyordu.
Tanrılığı
(MÖ 2400); ulusal bir tanrılığa ulaştı, ve daha sonra Amun ile birleşip Amun-Ra'yı oluşturdu. Ra diğer tanrılardan daha köklü bir yapıya sahip olduğundan çoğu olaylarda diğer tanrılara emir verdiği ve yönetici olduğu vurgulanmaktadır.Amun-Ra en güçlü tanrıydı ve Mısır'ı bir teokrasi'ye çevirdi. Sonraki zamanlarda; yeryüzü tanrısı Atum Güneş'i batıran tanrı olduğuna inanıldığı için; Ra'nın güneş battıktan sonraki haliydi. Khepri; güneşi gökyüzünde hareket ettiren tanrı; zamanla Ra'nın bir parçası oldu; Ra'yı doğan güneş kıldı.
Amon-Ra'nın kimliği Yunan ve Roma Mitolojilerinde Jupiter ile birleşmiş; Zeus'un şehri Diospolis; Thebes'a adanmıştı. MÖ 14. yüzyıla kadar aynı şekilde varolan Ra; Akhenaten zamanında Aten tek tanrısına inanış geçtiğinde tek tanrılığını yitirdi.
Ancak; Ra her zaman tek tanrı olarak görülüyordu. Ra'ya İlahi (MÖ 1370), panteizm doğasında; Ra'nın gelen çoktanrıcılıkla olan savaşını anlatıyordu. İçinde birçok tanrı'nın ayrı bir tanrı olarak değil de; Ra'nın bir parçası olarak varolduğunu anlatıyordu. Örnek olarak:
"Şükürler olsun o Ra 'ya; Gücü yaratan, Ament'in alışkanlıklarının içine giren; bakın Temu'nun vücuduna."
"Şükürler olsun o Ra'ya. Gücü yaratan, Anubis'in gizli yerlerine giren, bakın Khepera'nın vücuduna."
Güneş Saltanat Kayığı
Ra Heykelciği
Ra her gece Duat (öbür dünya)'a geçmek için; bir saltanat kayığı ile yolculuğa çıkardı. Sabahları Atet, öğleden sonraları da Sektet eşlik ederdi. Maat, kaos antitezinde; kayığın gideceği yolu belirlerdi.
Ay'ın sembolü Thoth eşlik eder; Horus'un yanında geceleri beklerdi.
Birçok diğer tanrı bu kayıkla beraber eşlik etmiştir Mehen'in yardımcılığında. Mehen kayığı; karanlık canavarlardan korurdu. İlk Mitoloji'de; Set kayığı koruyordu ve Apep saldırıyordu. Ancak daha sonraki mitolojilerde; Set şeytan olarak görüldü ve Thoth Set şeytanına karşı kayığı koruyordu. Güneş tutulmalarını da; kayığın korunamaması yüzünden olduğuna inanılırdı.
Ra'yı Güneş tanrısı olarak kabul edenler için; Mısır'da; Tanrı yaşam ve ışıktı. En iyi şekilde Güneş tarafından temsil edilebiliyordu; çünkü Dünya'yı ıstıyordu ve fotosentez sayesinde enerji veriyordu. Güneş bu noktada; insanların Ra'yı anlaması için bir metafordur.
Hathor ve Ra
Tanrıça Hathor ve Ra bir zamanlar kavga ederler, ve Hathor Mısır'ı terkeder. Ra hemen O'nu özlediğini anlar; ama Hathor dişi bir aslan'a dönüşmüştür ve kendisine yaklaşan her insan ve tanrıyı yokeder. Bu Hathor-Sekhmet tanrıçalarının da özelliğini belirler. Daha sonrasında; Thoth; Hathor'a bir şişe iksir hazırlar ve sonra yeniden Hathor'a dönüşür.
Popüler kültüre etkileri
Norveçli kaşif ve antropolojist Thor Heyerdahl; Ra ve Ra II isimli iki saltanat kayığı yaparak; eski Mısırlıların Amerika'ya gidebileceğini ispatladı. 17 Mayıs 1970 tarihinde; Heyerdahl Fas'tan yola çıkarak; Atlantik Okyanusu'nu geçti ve Orta Amerika'ya vardı.
Sun Ra, ismini Ra'dan almaktadır.
Iron Maiden'in 1984 yılındaki albümü Powerslave'de Ra'nın gözü albüm kapağında gözükmektedir, ve aynı isimde bir şarkısı da mevcuttur.
Utupia 1977 yılında RA isimli albüm yapmıştır.
Angel isimli televizyon dizisinde; 4. sezonda Ra-Tet isimli şeytani bir grup Ra'dan esinlenmiştir.
1994 yılında gösterilen Stargate; Ra'yı Dünya'ya uğramış bir uzaylı olarak göstermektedir. (Akabinde Stargate SG-1 isimli televizyon dizisi de başlamıştır)
Yu-Gi-Oh! tarafından; Mısır tanrıları oyun kartlarında bulunmaktadır.
Ra Age of Mythology isimli oyunda da bulunmaktadır.
NBA oyuncusu Rasheed Wallace, vücudunda Ra dövmesi bulunur.
Las Vegas'taki Luxor isimli otelde; Ra isimli bir gece klubü vardır.
"SMITE" adlı tanrıların birbirleri ile savaşını konu alan oyunda "RA" ismi ile tasvir edilmiştir.
Heroes Of Newerth adlı oyunda adını taşıyan "AmunRa"adında kahraman vardır.
Ortadoğu kültüründe dualardan sonra amin (amen) denilmesi Amon-Ra ile bağlantılıdır.
Göz boncuğu (Nazar boncuğu)nun Ra'nın gözü ile ilişkili bir obje ve inanç olduğu ifade edilmektedir.
Bir Dipçe
Ra'nın kökeninin her ne kadar kayıp Mu Kıtasına dayandığı yönünde bilgiler varsa da şimdilik Mısır Güneş Tanrısı olduğu kabul ediliyor.
..."Ra" sözcüğü güneş anlamına gelirdi ki, daire ile ifade edilen güneş sembolü, bir ad ve sıfat vermek istemedikleri, "O" diye hitap ettikleri Tek Tanrı'yı simgelemede kullanılırdı; Mu imparatoru da “Mu’nun güneşi” anlamında Ra-Mu adıyla ifade edilirdi. Ra sözcüğü sonradan diğer kıtalara ve Atlantis yoluyla Mısır'a da taşınmıştır.
Bast
Bast (Bastet, Baset, Ubasti veya Pasht), Mısır mitolojisindeki tanrıçalardan biridir. Kültünün merkezi bir delta şehri olan ve tarihçi Herodot'un vakayinâmelerinde yer bularak tanınan Per-Bast (Yunanca: Bubastis, çağdaş Zagazig'in yakınları) olan ana kedi tanrıça, Bast, antik tanrıçalardandı ve en azından İkinci Hanedan'dan beri tapınılmaktaydı. Kült merkezi Par-Bast'ta yapılan kazılarda mumyalanmış kutsal kedilerden oluşan bir mezarlık da bulunmuştur[1]. Başlarda Aşağı Mısır'ın koruyucu tanrıçası konumundaydı ve vahşi bir aslan olarak betimlenirdi. Nitekim ismi de (dişi) "yiyici, (yiyerek) yok edici" anlamına gelmektedir. Ev kedileriyle özdeşleştirilmesi ve bu şekilde betimlenmesi MÖ 1456 yılında başlamıştır. Koruyucu tanrıça olarak firavunun savunucusu ve koruyucusu olarak görülürdü. Ra'nın kızı sayılan Bast ayrıca 'Ra'nın Gözü' olan tanrılardandı.
Her ne kadar başlarda bir güneş tanrıçası olsa da, daha sonraları Yunanların gelişiyle Yunanlar tarafından bir ay tanrıçasına dönüştürülmüş, Artemis ile ilişkilendirilmiştir. Yunanlar aynı zamanda Mısır tanrılarından Horus'u Yunan tanrı Apollo ile ilişkilendirmişti. Apollo ile Artemis ise, Yunan mitolojisinde kardeşti. Bu ilişkilendirmeler sonucu da, Yunanlar sonrası dönemde, Bast ile Horus arasında bir tür kardeşlik ilişkisi ortaya çıkmıştır. Böylece Bast, Osiris ile İsis'e dair olan efsanede kendine yer bulmuştur. Yunan mitolojisinde Bast Ailuros ("kedi") ismiyle de geçmektedir.
Sonraki dönemlerde kâtipler ismini Bastet olarak yazmış ve böylece zaten dişilik takısı içeren Bast ismine ikinci bir dişilik takısı eklemişlerdir. Bastet'in sözlük anlamının merhem şişesinin (kadını) olması hasebiyle zamanla bir tür koku tanrıçası olmuştur. Buradan hareketle Anubis mumyalama tanrısı olduğunda, merhem (veya koku) tanrıçası olarak Bast onun karısı olarak addedilmiştir. Genellikle birlikte anıldığı aslan başlı tanrıça Sekhmet'in olumlu yansımasıdır. Genellikle bir kedi olarak betimlense de aslan-başlı bir şekilde de betimlenmiştir. Yeni Krallık döneminde, bazı arkeologlara göre Mısır dışından gelen, tanrı Maahes'in Mısır mitolojisinde ortaya çıkmasıyla, bu tanrının annesi olarak sayılmıştır. Maahes de bir kedi-aslan tanrıydı. Aşağı Mısır'da koruyucu tanrıça olması hasebiyle zamanla Aşağı Mısır'ın baş tanrıçası Wadjet ile ilişkilendirilmiş ve sonunda Wadjet-Bast ortaya çıkmıştır.
Hathor
Hathor Mısır mitolojisi'nde en önemli tanrıçadır. Hathor (Mısır dilinde Horus’un evi anlamında) samanyolu galaksisinin kişileştirilmesini temsil eder. Galaksimiz dünyadan ışıklı bir spiral şeklinde göründüğü için eski Yunan ve Latin dillerinde olduğu gibi İngilizce’de de “Süt gibi Yol” anlamına gelen Milky Way olarak adlandırılmıştır. Hathor bazı figurlerinde memelerinden süt akan ilahi bir inek olarak çizilir. Hathor en eski tanrıçalardandır. En azından MÖ 2700'lere kadar inek/boğa kutsallığı çerçevesinde, 2. krallık döneminde, hatta Akrep Kral döneminde bile(King Scorpion) (King Scorpion MÖ 5000'lere kadar gidebilir) Hathor’a tapıldığı tahmin ediliyor. Hathor, aynı zamanda Ogdoad kozmolojisi denilen antik Mısır yaratılış mitolojisindeki yaratıcı tanrı Ra’nın kızıdır.
Hathor heykeli.
Hathor aşk tanrıçası olarak da bilinir. Ayrıca müzik tanrısı olarak düşünürler. Hathor’un çok sayıda ismi vardır. Ancak 3000 yıldan beri en çok kullanılan isimlerinden biri Mehturt’dur (aynı zamanda Mehurt, Mehet-Weret, ve Mehet-uret biçiminde de söylenir) ve “büyük tufan” ya da “büyük sel baskını” anlamına gelir ki bu da “süt gibi yol”a direk bir referans içermektedir. Samanyolu gökyüzündeki bir suyolu gibi görülürdü, bu “göklerdeki Nil nehri”nde güneş tanrısı ve Mısır’a önderlik eden kral yelken açıp giderlerdi. Bundan dolayı, mehturt adı Hathor’un her yıl Nil’in taşıp sel baskınlarına yol açmasından sorumlu olduğu anlamına gelir. Bu adın gösterdiği başka bir şey de Hathor’un çok yakında olacak doğumun bir müjdecisi olarak görüldüğüdür. Amniyo kesesi yırtılıp da doğum suyu akar akmaz, bu çocuğun çok yakında doğacağını gösteren bir belirtidir.
Hathor aynı zamanda çöl bölgelerinin koruyucusu olarak da gösterilmiştir. (Serabet el-Kadim)
Bazı Mısırologlar, Hathor’un adına yapılmış olan tapınaktaki rölyefleri adeta elektrik lambalarına benzeyen bir yapay ışıkla ilişkilendirirler. Diğer bazı Mısırologlar ise bunun üzerinde bir yılanın doğum yaptığı bir lotus çiçeği olduğunu ileri sürüyorlar. (Dendera Tapınağına bakınız)mısır antik efsane kenti
Edfu da Horus'un eşi olarak bilinir. Teb de ölüm tanrısıdır ama genel olarak aşk, neşe, dans ve alkol tanrısı olarak kabul edilir.
Hathor, eşi Ra'ya kızıp Mısır'ı terk eder.Ra hemen O'nu özlediğini anlar; ama Hathor dişi bir aslan'a dönüşmüştür ve kendisine yaklaşan her insan ve tanrıyı yokeder. Bu Hathor-Sekhmet tanrıçalarının da özelliğini belirler. Daha sonrasında; Thoth; Hathor'a bir şişe iksir hazırlar ve sonra tekrar Hathor'a dönürşür.
Tapınağı Dendera Tapınağı'dır.
Horus
Horus (Haru, Hor), Antik Mısır mitolojisinde gök tanrısıdır. Osiris ve İsis'in oğludur. Horus, şahin başlı tasvir edilir, bazı tasvirlerde firavunlar İsis'in kucağında sembolize edilmiştir. Bunun sebebi firavunların dünya üzerindeki Horus olduğuna inanılmasındandır. Firavunlar kendilerini Horus'un yeryüzündeki cisimleşmiş halleri olarak gördükleri için Horus, Antik Mısır'ın en önemli tanrılarından biridir. Firavunlar, Horus'un ismini kendi isimlerinden biri olarak alırlardı. Aynı zamanda Firavunlar Ra'nın takipçisiydiler, bu yüzden Horus aynı zamanda güneş ile de ilişkilendirilirdi. Güneş tanrısı olarak gösterilmesi yanında Osiris'in oğluydu. Mısır'ın farklı bölgelerinde farklı Horus varyasyonları konusundaki ihtilafı çözmek için en az on beş farklı Horus formu kullanılmıştır. Bu formlar ait oldukları soy ağacına bağlı olarak güneş ve Osiris tipi olmak üzere iki kategoriye ayrılabilir. Eğer İsis'in oğlu olduğu söyleniyorsa, Osiris tipi; yoksa güneş tipi kabul edilmektedir. Güneş tipi Horus, Atum, Ra, Geb ya da Nut çeşitli tanrıların oğlu olarak adlandırılırdı.
Doğumu
Harsiesis (İsis'in oğlu), Horus'a, Isis'in büyüleri ile babası Osiris'in öldürülmesinden sonra gebe kalınmıştır. Annesi tarafından Buto'ya yakın yüzen ada Chemmis'te büyütülmüştür. O, şeytanî amcası Set'in daimi düşmanıydı, fakat annesi onu korudu ve yaşattı.
Çocukluğu, Harpokrates olarak bilinir, bu kelime bebek Horus anlamına gelir ve İsis tarafından emzirilen bir bebek olarak betimlenir. Daha sonraki zamanlarda yenidoğan güneş ile ilişkilendirilmiştir. Harpokrates, saçları yandan lüleli ve baş parmağını emerken de resmedilmiştir. Mısır sanatında, Harpokrates bir timsahın üzerinde ayakta duran, bir elinde akrep, diğerinde yılan tutan bir çocuk olarak da betimlenmiştir.
Harmakhis (Ufuktaki Horus), "doğan güneş" olarak kişileştirilmiştir ve dirilişin ve sonsuz hayatın sembolü Khepera ile simgelenmiştir. Giza platosundaki Büyük Sfenks, Horus'un görünümlerinden biridir.
Haroeris (Yetişkin Horus), Horus'un erken formlarında Yukarı (Güney) Mısır'ın lider tanrısıydı. Hathor'un oğlu ya da bazen de kocası olarak metinlerde geçer. Aynı zamanda Osiris ve Set'in erkek kardeşiydi. Set'in ülkesi Aşağı Mısır'ı yaklaşık MÖ 3000 yıllarında feth etmiş ve her iki krallığı birleştirmiştir.
Yetişkin Horus'un çok sayıda karısı ve çocuğu vardır. Dört erkek evladı bir gruplandırılır, İsis'ten olma olduklarına inanılır. Bunların isimleri; Duamutef, Imsety, Hapi ve Qebehsenuef'tir. Lotus çiçeğinden doğmuşlar ve yaratılış ile ilişkilendirilen güneş tanrılarıydılar. Nun'ın suyunu, Ra'nın emri ile yeniden getirmişlerdir. Anubis, onlara cenaze törenlerinde mumyalama, 'Ağız açma', Osiris'i ve tüm erkeklerin gömülmesi ödevlerini verdiğine inanılır. Horus onları daha sonra dört ana yönün koruyucusu yaptı. Ma'at'ın ölüleri yargılaması sırasında lotus çiçeğinin üzerinde Osiris'in önünde otururlar. Diğer taraftan, çok yaygın olarak ölünün iç organlarını koruyucusu olarak hatırlanırlar.
Behdetli Horus, yetişkin Horus'un bir başka formu olup, Behdet'in batı deltasında tapınılırdı.
Sembolizmde Horus
Egypt.Edfu.Temple.01.jpg
“Horus” adı, bu ilahın Grekçe’deki adıdır, Mısır dilindeki asıl adı “Hor”dur. Antik Mısır eserlerinde Horus, sık sık bir gözle, şahin kafasıyla veya atmaca kanatlı bir yıldız diskiyle tasvir edilir. Çocuk başıyla ya da genç bir insan başıyla temsil edildiğinde parmağı kelam organı olan ağzında ya da ağzını işaret eder tarzda tasvir edilir.
Horus sembolizmde genellikle, İlâhî Yasalar’ın insanda vicdan tarzında belirmesini simgeler. Şahin kafalı Horus’un yırtıcı kuşların keskin bakışıyla tasvir edilmesi, kişinin hiçbir hareketini gözünden kaçırmayan bir ilah oluşunu, yani vicdanın gözünden hiçbir şeyin kaçmayacağını simgeler. Bir başka deyişle bu, insanın iç dünyasındaki her niyetini ve sosyal yaşamındaki her hareketini gözden kaçırmayan merhametsiz yargıcın keskin bakışını simgeler. Bu, yasaların kıl kadar şaşmadan uygulanmasını gözeten, kişiden özellikle öte-âlemde hesap soran vicdanın ifade edilişidir. Günde yirmidört saat uyanık ve gözleri hep açık olmalıdır; çünkü hem yasaların kıl kadar şaşmadan uygulanmasını sağlamakta hem de ilah Seth (‘nefsaniyet’i ve kötülüğü simgeleyen ilah) ile mücadele etmektedir. Bu yüzden Güneş ve Ay, Horus’un gözleri olarak ifade edilir. Çünkü Güneş ve Ay’ın her ikisi nöbetleşe, gece ve gündüz insanın üzerinden eksik olmaz, Horus’un 24 saat açık kalan gözleri gibi. Horus’tan “Sirius içindeki Horus” olarak söz eden kimi Mısır metinlerinde ise, Horus’un Dünya insanlarına Sirius’tan gelen bir ‘tesir’ olduğu ve kaynağının göksel Osiris olduğu belirtilir..
Parmağını ağzına götürmüş Horus ise misterler konusundaki sessizlik ilkesini simgeler.
Popüler kültüre etkileri
2007 yapımı Zeitgeist (Zeitgeist: The Movie) belgesel filminde Hıristiyanlığın Horus ve benzeri Antik Mısır inançlarından köken alan figürleri anlatılır.
İmhotep
İmhotep ("barış içinde gelen", MÖ 2667 - MÖ 2648[1]), Antik Mısır'da mimar, yazar, hekim, mucit, mühendis, heykeltıraş, astronom ve firavun Djoser'in veziri olan efsanevi kişi.
İmhotep, çağının en büyük dehalarından biridir; bilimsel bilgileri yenileyip zenginleştiren bazı hekimlik ve astronomi incelemelerinin yer aldığı Ahlak Bilgilerinin yazarıdır. Adı "Sulh ve sükûndan gelen" anlamında olan İmhotep, engin tıbbî bilgisinin yanı sıra mimârî ve astrolojide de söz sahibi, yazarlık ve rahiplik yapan, çok yönlü bir alimdir. İmhotep, aynı zamanda kâtiplerin de başıdır. Yunan ve Mısırlı kâtipler, yazı yazdıklarında son damlayı İmhotep için dökerlerdi.
Babası mimar Khanofer ve annesi Khereduankh'dir. Ronpetnofret adında bir eşi vardır. Dehasından ötürü sonraki Mısır nesilleri tarafından tanrısallaştırılmıştır.
İmhotep ilk yapılan basamak piramidinin mimarıdır. Bu piramidi yaparken Antik Mısır yazılarında kutsal olan Üçgenden (firavunu sonsuzluğa taşıması için) ve merdivenden (firavunu sonsuzluğa daha rahat ulaştırması için) yararlanmıştır [kaynak belirtilmeli].
İmhotep Mısır'da iyi bir hekimdi. Tıbbın babası olarak kabul edilen Hipokrat'dan yüzyıllar önce modern tıbbı kullanmıştır.
İmhotep'in mezarı hala bulunamamıştır ama hastalarını tedavi ederken kullandığı oda bulunabilmiştir ve modern tıbbı kullandığı kanıtına bu yolla varılmıştır [kaynak belirtilmeli].
Universal Pictures, çektiği Mumya filmlerindeki Mumya büyücüye onun adını vermiştir.
Osiris
Geb ve Nut'un oğlu yeraltı dünyasının hakimi, ölümsüz yaşam için diriliş tanrısı, kardeşi Set'in tam zıddı olarak iyilik tanrısı, kural koyucu, koruyucu; ölülerin yargıcı lahitinin bulunduğu yer Abidos’ta kültünün oluştuğu yerdir. Osiris, Nut ve Geb’in ilk çocuğuydu. Set, Nephthys ve İsis’in kardeşiydi, aynı zamanda İsis’in kocasıydı. Horus, İsis'ten oğluydu. Bir hikâyeye göre Nephthys, İsis gibi davranarak ve Osiris’i baştan çıkarmış ve Anubis’i doğurmuştur. Osiris adı bu tanrıya eski Yunanların verdiği bir addır. Osiris’in eski Mısırca’daki asıl adı “gözün yeri” anlamındaki “As-âr”dır ( ya da Usire). Bu ad, hiyeroglif yazısı ile yazılırken iki ideogram kullanılarak yazılır; kullanılan iki ideogramdan biri taht, diğeri gözdür.
Osiris başta erkeklerin dünyasının kural koyucusu olmuş ve Ra gökyüzüne kural koymak için dünyayı bıraktığında kardeşi Set, Osiris’i öldürdü. İsis’in sihri sayesinde tekrar yaşama döndü. İlk ölen yaşayan canlı olduğu için sonraları ölülerin lordu oldu. Oğlu Horus, onun ölümünün öcünü aldı. Set’i yendi ve onu batı Mısır’ın çölüne (Sahra) gönderdi.
Tüm Mısır tarihi boyunca dualar ve büyüler Osiris’e yöneltilmişti, onu kutsayarak kendisinin kural koyduğu öbür dünyaya girmesi umulmuştu, özellikle Orta krallık döneminde popularitesi arttı. 18. sülale döneminde Mısır’da en çok tapılan tanrı olmuştu. Osiris’in popularitesi, Mısır tarihinin en son evrelerine kadar sürdü.
Mısır, tarihinin ilk dönemlerinde farklı kabilelerden, daha sonra da farklı nomoslardan oluştuğu için, Mısır panteonu çok sayıda tanrı ile doludur. Osiris ise Geb ve Nutun ilk oğlu yer altı dünyasının hakimidir. Geb ve nutun dört çocuğu olmuştur Osiris İsis Seth ve Nepht'tir. Efsaneye göre Osiris İsis'e aşıktır. Yani İsis hem Osirisin eşi hem kardeşidir. Bir gün İsis bir plan kurar bu planla eşi Osiris'i kral yapmaktır. Bir gece Ra ( o zamanlar kral Ra idi ) uyurken İsis Ra'nın tükürüğünü alır ve tükürüğü kille karıştırır ve bir yılan yaratır. O gece yılan Ra'yı ısırır, ısırık Ra'yı mahveder, kimse onu iyileştiremez. İsis'de Ra'ya gizli adını söylerse onu iyileştirebileceğini söyler. Ra bunu kabul eder ve adını söyler, İsis Ra'yı iyileştirir ama onun üzerinde büyük bir güce sahip olur. Osiris'in kral olması için Ra'yı tahtı bırakıp göklere çekilmesi için zorlar, Ra ise bunu kabul etmek zorunda kalır. Ve taht Osiris'e kalır, artık Osiris Tanrıların, insanların ve her şeyin kralıdır.
Osiris'in erkek kardeşi Set Osiris'in kral olmasına çok içerler. Çünkü Set Ra'nın en vefakâr yardımcısıdır ve Ra yok iken ağabeyinin kral olmasına kendisinin olamamasına sinirlenir, tahta geçmeyi kafasına koyar. Savaşarak kazanamayacağını bilir çünkü Osiris Set'ten kat be kat güçlüdür, bir ordu kursa bile varolan her canlı Osiris sevmekte ve onun yönetiminden çok memnundur bu yüzden Set bir plan yapar. Bu plana göre Set, Osiris’in ölçülerine göre bir uyuma tabutu hazırlatır ve sandığı en değerli taşlarla süsletir ve sadece Osiris'in sığabilmesi için büyüler. Set, bundan sonra kendisine yardım eden yetmiş iki kişiyle birlikte planını uygulamaya koyulur. Seth büyük bir yemek verir ve Osiris’i de çağırır. Osiris hiçbir şeyden şüphelenmeyerek yemeğe gider. Yemeğin sonunda Set tabutu çıkarır ve sığacak olan kişiye hediye edeceğini söyler, her Tanrı dener şekil değiştirseler bile sığamazlar sona Osiris kalır İsis'in uyarılarına rağmen gene de dener Osiris tabutu yatar yatmaz Set kapağı kapatır üzerine erimiş kurşun döker Tanrılar engellemeye çalışsada Set onları durdurur ve tabutu Nil Nehrine atar. Tabutun karaya çıktığı yerde ise süratle büyüyen bir ağaç sandığı gövdesinin içine almıştır. Byblos Kralı Malkandros bu ağacı gördüğünde hayran kalır ve ağacı kestirerek sarayına sütun olarak diktirmeye karar verir. Ağaç kesildiğinde çok güzel bir koku çıkarmıştır. Bu olay Isis’in kulağına kadar gelmiştir. İsis durumu anlar ve Malkandros’un sarayına gider. Burada önce Astarte’nin çocuğunun dadısı olur. İsis bir gün çocuğu ölümsüz yapmak ister ve bu amaçla çocuğu ölümsüzlük ateşine batırır. Bunu gören kraliçe çığlıklar atarak İsis’i engeller. İsis kendini tanıtmak zorunda kalır. Daha sonra Kral Malkandros’dan izin alarak ağacın gövdesini açar ve içinden tabutu alır. İsis tabutu vatanına götürdükten sonra, Osiris'i büyüsüyle hayata döndürmek üzereyken Set İsis'e ve çocuk Horus'a saldır. Set Osiris’in bedenini 14 parçaya ayırır ve bu parçaları Mısır toprakları üzerine dağıtır. İsis ve Set'in eşi Neftis bütün Mısır’ı dolaşarak Osiris’in bedeninin parçalarını toplar ve parçaları her bulduğu yere bir tapınak diker. Bu yüzden Mısır’ın birçok yerinde, içinde Osiris’in cesedinin bulunduğu söylenen birçok tapınak vardır. Osiris'in parçalarını topladıktan sonra Neftis'in oğlu Anubis mumya bezleriyle Osiris'i sarar ve Osiris hayata döner. Efsanenin sonunda ise Osiris’in oğlu Horus Set'i yener. Yeniden canlanan Osiris artık bu dünyada yaşamak istemez ve hükmetmek için ölüler ülkesine gitmeyi tercih eder. Burada yine Anubis ile birlikte olacaktır. Anubis ölüleri yargılanması için Osiris’e getirecektir.
Osiris, öte âlemin, ölüm ötesinin, yargılamanın ve yeniden doğuşun tanrısıdır. Ölüler aleminin hükümranlığı Osiris’in ellerindedir. O, ölüm olayı ile bedenlerini terk edenleri karşılar ve onların ölüm ötesindeki mukadder yaşamlarına başkanlık eder. İnsanlara çok şey veren ve öğreten Osiris, yaratılışla ilgili olarak tohumla da ilişkilendirilir ki, atribülerinden biri başaktır. O bir tohumu andırır, buğday tohumu gibidir. Ama o, evrendeki her şeyin tohumlarını içerir.
Osiris hep sivri külah başlığıyla, ayakları bitişik olarak tasvir edilir. Kimi zaman başında taç ve iki veya daha fazla tüy bulunur. Tasvirlerinde vücudu ya sargılıdır ya da balık pullarıyla kaplıdır. Elleri göğüste çapraz vaziyettedir ve bir kraliyet kırbacı ile bir de baston tutar. Tuttuğu bastonun üzerinde Sirius yıldızının bazı sembolleri bulunur ki, bu sembollerden ikisi köpek başı ve yaydır. Kimi yazarlar Osiris’i Sirius-B, İsis’i Sirius-A yıldızıyla ilişkilendirirler.
İsis
İsis (İzis, Aset), Osiris'in (aynı zamanda karısıdır), Seth ve Nephthys'in kardeşidir, Nut ve Geb'in kızları ve çocuk Horus'un annesidir. Bazı kaynaklara göre Anubis de İsis ile Osiris'in oğludur.
Bir firavun gibi giyinmiş VII. Kleopatra İsis'e adaklarını sunarken.
Bir çift boynuzun arasında güneş diski bulunan akbaba şeklinde bir şapka giymiş kadın olarak gösterilir. Çok seyrek olarak, bir çift koç boynuzu ya da Ma'at tüyü ile beraber Güney ve Kuzey çift tacını giyer. İsis bir tanrıça olarak değil ama kadın olarak ise sıradan saç biçimiyle gösterilir, ancak her zaman alnında bir yılan figürü bulunurdu.
Osiris'in hem kız kardeşi hem de karısı olarak ise, İsis, yeryüzü krallığı boyunca kocasına yardımcı olmuştur. Piramit metinleri, İsis'in kocasının ölümünü önceden gördüğünü göstermektedir. Onun ölümünün arkasından, İsis, kocasının yeraltı dünyasında huzur içinde yatması ve uygun şekilde gömülmesi için gövdesini yorulmaksızın aramıştır. Büyüleri sayesinde, Osiris'i hayata geri döndürmüş, ondan kendini erkek çocukları Horus'a hamile bıraktırmıştır.
İsis, tanrılar ile insanoğlu arasında hayati bir bağlantıdır. Firavun yaşayan Horus olarak onun oğlu kabul edilirdi. Piramit metinlerinde Horus, İsis'in kutsal memelerinden emzirilen çocuk olarak gösterilmiştir. İsis'i genç Horus'u kucağında gösteren çok sayıda heykel ve resim vardır. Sıklıkla, ana kraliçenin resmi ve o anki firavun aynı yerde resmedilmiştir. İsis, Horus'u çocukluğu boyunca onu öldürmek isteyen amcası Seth'ten korumuştur. Onun bir gün büyüyüp babasının intikamını alması onun hayatındaki boşluğu doldurmuştur.
Ölüler kitabında, hayat verici ve ölümün gıdası olarak gösterilmiştir. Ölümün yargıçlarından biri olarak da düşünülebilir. Ona atfedilen bir başka rol ise Horus'un dört oğlundan biri olan İmsety'nin koruyuculuğudur.
İsis, büyük bir büyücüdür ve büyü yeteneklerini kullanması ile meşhurdur. Örneğin, ilk kobrayı, onun zehirli ısırığını kullanarak Ra'ya gizli ismini itiraf ettirmek için yaratmıştır.
Mısır tarihinin başından sonuna kadar, İsis, Mısır'ın en büyük tanrıçası olmuştur. Yararlı bir tanrıçadır ve sevgisi tüm yaşayan canlıları kapsayan bir annedir.
Ona tapınma Mısır'ın sınırlarının çok ötesinde İngiltere'ye bile yayılmıştır.[kaynak belirtilmeli] Klasik yazarların eserleri, O'nu Persephone, Tethys, Athene, Osiris'i ise Hades, Dionysos ve diğer yabancı tanrılar ile eşleştirmiştir.
İsis’in eski Mısırcadaki adları Aset ve Esi’dir. İsis eski Yunanların koyduğu bir addır. Hiyeroglif yazıdaki Aset ideogramı aynı zamanda, taht sözcüğünde kullanılan ilk ideogramdır. Bir başka deyişle İsis’in adının ideogramı tahttır. İsis ve Osiris Geb ve Nut’tan doğan dört ilahtan ikisidir, diğerleri İsis’e yardımcı kızkardeş Nephtys ve kötü kardeş Seth’tir. Kimi zaman başı üzerinde yer alan bir yıldız ve beyaz tacıyla, kimi zaman da kucağında çocuğunu emzirir, süt verir halde tasvir edilen ve Mısır metinlerinde Sirius gibi “vericilik” özelliğiyle nitelenen İsis, aynı zamanda Osiris’in beden parçalarını bir araya getirmeye çalışan bir ilahedir. Şefkatli bir anne gibi verici olan İsis’in diğer belirgin özellikleri sorumluluk taşıması, vazifesine bağlı olması ve sadık kalmasıdır (Osiris’e sadakati). O’ndan ilâhî anne ve sihirlerin efendisi olarak da söz edilir. Rüzgarlara, yağmurlara, ırmaklara, gemilere hükmeden, tüm suların da hükmedicisi olan İsis’tir. Yıldızı Sothis, yani Sirius-A’dır. Mısır Ölüler Kitabı’na göre, ölüm olayı ile bedenini terk eden varlıklardan tekamül düzeyi ileri olanlardan bazıları İsis’in kudretinden yararlanır, ışığa dönüşür, ilahlarla özdeşleşir ve Sirius’un “yüce kapısı”na ulaşabilirler. Şahin biçiminde resmedilen oğlu Horus ise içteki vicdan sesinin ilâhıdır. İsis’e çeşitli tasvirlerde en sık eşlik eden semboller inek , boynuzlar, küre, testi, hilal, yunus, emzirilen çocuk ya da süt verme, gemi ya da kayık, orak, kulplu haç ya da ankh ve bu ankh sembolüne benzeyen, “İsis’in düğümü” denilen semboldür.
Ma'at
Ma'at, Mısır'ın doğruluk ve adalet tanrıçasıdır. Thoth'un karısı olduğuna inanılır ve ondan sekiz çocuğu olmuştur. Bu çocuklardan en önemlisi Amon'dur. Bu sekiz evlat, Hermopolis'in baş tanrılarıdır ve oradaki rahiplere göre, onlar yerküreyi yaratmışlardır.
Ma'at, oturan ya da ayakta duran kadın formlarında resmedilmiştir. Onun resimlerinde her zaman başında bir tüy bulunur. Bazı resimlerinde ise kollarında bir çift kanat görülür.
Firavunlar ülkelerini bu tanrıçanın belirlediği ilkelere göre yönetirlerdi ve böylece "evrensel düzenin" sağlanacağına inanırlardı. Kafasında bir devekuşu tüyü taşır. Bu tüy saf iyiliği,hakikati ve doğruluğu temsil eder ve Osiris'in mahkemesinde ölünün kalbi terazide bu tüy karşına konurdu. Böylece ölen kişinin iyi ve kötü ruhlu olduğu anlaşılırdı.
İnanışa göre, zamanın başlangıcında dünya yaratılırken ortaya çıkan kaos Ma'at'ın koyduğu kurallar ile ortadan kalkmıştır. Bu nedenle firavunların bu kurallardan uzaklaşması durumunda kaosun geri gelip Mısır ve dünyayı yok edeceğine inanılır.
Ölü kişi yargılanırken, Ma'at'ın tüyü ile ölünün kalbi terazinin kefelerine konur. Eğer, kalp tüy ile dengede kalırsa, ölü Duat'ta ölümsüz yaşama hak kazanır. Çünkü, tüy kadar hafif yürek günah ve şeytanın yükünü taşımıyor demektir.
Ma'at'ın son görevi, güneş tanrısı Ra'ya gökyüzündeki seyahatlerinde rehberlik etmektir. Her gün gökyüzünde onu taşıyan geminin rotasını belirler. Bazı inanışlara göre, gemide onunla beraber yön göstermek için yolculuk da eder.
Şah
Şah (Eski Farsça: Khşayath) ya da Şahenşah, Fars ve Afgan hükümdarlarının unvanı. Kral anlamına gelmektedir. Zamanla İslam aleminde hükümdar anlamında yaygın olarak kullanılagelmiştir.
Hükümdarlar hükümdarı anlamına gelen şehinşah unvanı, Perslerin krallar kralı saydığı II. Kyros'un (Büyük) anısına 20. yüzyılda Pehlevi hanedanı tarafından kullanılmıştır. Gene Şahtan türetilen Farsça padişah unvanı da koruyucu, ulu hükümdar anlamını taşır. Şah unvanı, 1973'te monarşinin yıkılmasına değin Afganistan'da, ayrıca Orta ve Güney Asya'daki başka ülkelerde birçok hükümdar ya da prens tarafından kullanılmıştır. Soyla gelen valiler de bazen kendi adlarına şah sıfatını eklemişlerdir.
İslam'da şah kavramı
Öte yandan bazı İslam tarikatları Ali'yi şah sanıyla anarlar. Ali'nin mezarı Necef'te olduğu için Necef sultanı anlamında Şah-ı Necef, yiğitler sultanı anlamında Şah-ı Merdan ve daha yaygın olarak da velilik sultanı anlamında Şah-ı Velayet sanları kullanılır.
Alevilik ve Bektaşilikte Ali, Muhammed ile birlikte Allah nurunun tecellisi sayıldığı için, çoğu Alevi-Bektaşi gülbanki Bismillah yerine, Ali'nin adıyla anlamında Bismişah ile başlar.[kaynak belirtilmeli]
Şah kelimesi Yunus Emre'nin demelerinde de vardır. Safevi Şah'ları ile bağdaştırmak yanlış bir düşüncedir. Şah kelimesi yaradan manasında da kullanılabilmektedir. Gerçek anlamı budur. Sünni Osmanlı düşüncesinde Safevi'ler ile bağdaştırmak için kullanılmıştır.
Alevi-Bektaşi edebiyatında şah sözcüğü zaman zaman hem Ali'yi, hem de ilk Safevi ŞahenŞah'ı Şah İsmail Hazretlerini çağrıştıracak biçimde kullanılmıştır.
Hindularda Şah
Raj, Raja gibi bilinen Hint hükümdarlarından sonra belirli bazı yöneticilerde ismen hoş ve komşu ülkelerinin sıklıkla kullanması sebebiyle; "şah" unvanınıda benimsemiştir.
Örneğin; Shah Devdan
Satrançta şah
Satrançtaki en önemli taş şah olarak anılır. Batılı dillerde bunun yerine kral kullanılır. Satranç oyunu Hindistan'da ortaya çıkmış olmasına rağmen satranca dair bilinen en eski belgeler 5. yy. Pers belgeleridir.
Ayrıca Oğuz Türklerinde de satrancı atası olduğu iddia edilen bir oyun oynandığı bilinmektedir. Oyun günümüzde [Anadolu] da da oynanmaktadır.
Sekhmet
Sekhmet Antik Mısır mitolojisinde savaş ve yıkımın tanrıçasıdır. Aslan başlı veya bir aslan olarak tasvir edilir. Bir zamanlar Bastet'le özdeleştirilirdi.
Bir efsaneye göre Sekhmet Ra'nın emri üzerine Ra'ya eskiden inanıp şimdi inanmayanları tek tek yok edeceğine tüm insan neslini yok etmeye çalışmıştır. Ama Sekhmet insan kanının tadını öyle sevmiştir ki önüne geleni öldürmüştür. Ra'nın rahipleri ve müritlerini bile. Ra çok geç kalmadan Nil Nehri'ni kırmızı bir tozla Nil'e kırmızı rengini verir, ancak bu bir büyüdür. Sekhmet onu kan zannedip içtiğinde büyü onu eski haline çevirir ve insan neslinin tükenmesine Ra engel olur.
Ayrıca Hathor'un ikinci kimliği olduğu sanılır,ölülerin iç organlarını korumada yardım eder, mumyalama işlemlerini organize eder, büyü gücü vardır. Hastalıkları iyileştirme gücü olduğundan sargıların tanrıçası olarak da bilinmektedir. Büyü gücü ve kötü niyetli insanlara ölüm verdiği için Selket'le de bütünleştirilir.
Set
Set (ayrıca Sutekh, Seteh, Seth olarak da bilinir ama orijinal kullanımı SET'tir.) Mısır mitolojisinde bir tanrıdır. Nut ve Geb'in oğludur.
Mısır mitolojisinde Seth kötülük tanrısı, kardeşi Osiris ise iyilik tanrısıdır. Seth‚ ne kadar akıllı bir şekilde uğraşsa da Osiris ve Horus’u yok edemeyince, iyi kötüye karşı zafer kazanır. Ancak tanrılar da Seth’i yok edemezler.[1]
Aşağı (kuzey) Mısır kralı kabul edilir. Bir eşeği anımsatan kırmızı saçlı ve büyük kulaklı bir hayali hayvan olarak temsil edilir. Çöl ve fırtınalar ile beraber düşünülür. Yunanlar, bu tanrıyı Typhon olarak görürler.
Kimliği
Set, Osiris'in erkek kardeşidir. İsis, Osiris'in karısıdır, oğlu Horus'tur. Set'in oğlu Anubis sayılır, fakat aslında onun oğlu değildir. Nephthys kocasından yeterince ilgi göremediği için büyüyle kendini İsis gibi gözüktürmüştür.-İsis ve Nephthys birbirlerine çok benzlerler- Bir akşam Osiris'in biraz sarhoş olmasını sağlar ve ondan çocuğu olur. Bu çocukta Anubis'tir.
Set aynı zamanda bereketli Osiris'in anti-tezidir. Horus ile savaşları boyunca, tanrıça Neith Horus'a taht, Set'e ise Astarte ve Anat tanrıçalarını veren bir anlaşma önerdi.
Set, erkek kardeşi Osiris'i öldürmesi ile ünlüdür, mitolojiye göre insanlar ve tanrı'lar Osiris'i severler. Koyduğu kuralları severek yerine getirirler. Kardeşi Seth onun bu başarısını kıskanır. Seth Osiris'ten kurtulmak için bir plan yapar.72 kişi Seth'e bu plan için yardımda bulunmuştur. Kardeşinin ölçülerine uygun bir tabut yaptırır ve tabutu çok pahalı elmaslarla süsler. Bir şölen düzenler ve Osiris'i de o şölene davet eder. Şölenin en sonunda önceden yaptırdığı tabutu çıkararak bu tabutun kime uyarsa ona verileceğini söyler. Herkes tabutu sırayla dener ve sıra Osiris'e geldiğinde Osiris tabutun içine girdiğinde Seth tabutu hızlıca kapayıp çiviler ve Tabutu Nil nehrine bırakır, aynı zamanda onun oğlu Horus'u da öldürmeye teşebbüs etmiştir. Horus, yaşamış, babasının ölümünün intikamını almış ve Set'i sonsuza kadar çöle sürgüne yollamıştır. Set'in sürgüne gönderilme kararı Ra tarafından yönetilen tanrılar konseyinde alınmıştır. Tanrıların çoğu Horus ve onun annesi İsis'in Osiris'ten gelen Mısır tacının mirasçısının Horus olduğu iddiasını desteklerken, Ra bu fikre katılmamıştır. O, Horus'un böyle güçlü bir pozisyon için çok genç olduğuna inanıyordu. Böylece, duruşma kimse yenişemeden uzun yıllar sürdü. İsis'in bir kurnazlığı davanın kapanmasına neden oldu.
Set'in şeytana dönüştürülmesi
Set spearing Apep
Uzun yıllar boyunca, Set, aşağı Mısır'ın; Horus da yukarı Mısır'ın koruyucu tanrısı idiler. İki ülke birleştikten sonra, Set ve Horus beraber taç giymiş eşit firavunlar olarak, yukarı Mısır, aşağı Mısırı fethettikten sonra ise; aşağı Mısırın Firavunu olan Set, sıklıkla Horus'un şeytani düşmanı Set olarak portrelenmiştir;
"Büyü kullanarak, İsis kendini çok güzel bir genç kadına çevirdi. Set, O'nu gözlerinden yaş akarken gördü ve sorunun ne olduğunu sordu. İsis, kendi ve Horus'un durumuna benzetmeden bir hikâye anlattı. Buna göre şeytani bir adam onun kocasını öldürmüş, ailesini sürülerini çalmayı denemişti. Set, bu kötü duruma çok kızar, bu şeytani adamı yok ederek aile mülklerinin genç kadının oğluna geçmesi için ısrar eder. Kendi kelimeleri ile kendi yaptıklarını ayıplar ve Mısır tacını kaybeder."
Set, her zaman tamamıyla şeytani bir figür olmamıştır. Onun yer altına yaptığı karanlık yolculuk boyunca, Horus ile kavgasında O'nu hamisi olan Ra'nın mavnasında olan güneşi korumuştur. Yılan şeklindeki canavar Apep ile kavga etmiştir. Ayrıca, 19. hanedan döneminde kısa bir süre çölün güçlerini sakinleştiren tanrı olarak Set'e duyulan saygı büyümüştür. Birçok firavun, o dönemde Set'in isminden türeme örneğin Seti gibi isimleri kendilerine isim olarak seçmişlerdir. Set ölümsüzlerin ve tanrı yiçilerin babası olarak anılır, tek amacı Dünya'yı ele geçirmektir bu sebeple firavun olmaya çalışır.
Popüler kültürde Set
Değişik dillerde (İng. satan, Arapça şeytan) kötü karakterin sembolü olarak ismi yaşatılır.
Hathor
Hathor Mısır mitolojisi'nde en önemli tanrıçadır. Hathor (Mısır dilinde Horus’un evi anlamında) samanyolu galaksisinin kişileştirilmesini temsil eder. Galaksimiz dünyadan ışıklı bir spiral şeklinde göründüğü için eski Yunan ve Latin dillerinde olduğu gibi İngilizce’de de “Süt gibi Yol” anlamına gelen Milky Way olarak adlandırılmıştır. Hathor bazı figurlerinde memelerinden süt akan ilahi bir inek olarak çizilir. Hathor en eski tanrıçalardandır. En azından MÖ 2700'lere kadar inek/boğa kutsallığı çerçevesinde, 2. krallık döneminde, hatta Akrep Kral döneminde bile(King Scorpion) (King Scorpion MÖ 5000'lere kadar gidebilir) Hathor’a tapıldığı tahmin ediliyor. Hathor, aynı zamanda Ogdoad kozmolojisi denilen antik Mısır yaratılış mitolojisindeki yaratıcı tanrı Ra’nın kızıdır.
Hathor heykeli.
Hathor aşk tanrıçası olarak da bilinir. Ayrıca müzik tanrısı olarak düşünürler. Hathor’un çok sayıda ismi vardır. Ancak 3000 yıldan beri en çok kullanılan isimlerinden biri Mehturt’dur (aynı zamanda Mehurt, Mehet-Weret, ve Mehet-uret biçiminde de söylenir) ve “büyük tufan” ya da “büyük sel baskını” anlamına gelir ki bu da “süt gibi yol”a direk bir referans içermektedir. Samanyolu gökyüzündeki bir suyolu gibi görülürdü, bu “göklerdeki Nil nehri”nde güneş tanrısı ve Mısır’a önderlik eden kral yelken açıp giderlerdi. Bundan dolayı, mehturt adı Hathor’un her yıl Nil’in taşıp sel baskınlarına yol açmasından sorumlu olduğu anlamına gelir. Bu adın gösterdiği başka bir şey de Hathor’un çok yakında olacak doğumun bir müjdecisi olarak görüldüğüdür. Amniyo kesesi yırtılıp da doğum suyu akar akmaz, bu çocuğun çok yakında doğacağını gösteren bir belirtidir.
Hathor aynı zamanda çöl bölgelerinin koruyucusu olarak da gösterilmiştir. (Serabet el-Kadim)
Bazı Mısırologlar, Hathor’un adına yapılmış olan tapınaktaki rölyefleri adeta elektrik lambalarına benzeyen bir yapay ışıkla ilişkilendirirler. Diğer bazı Mısırologlar ise bunun üzerinde bir yılanın doğum yaptığı bir lotus çiçeği olduğunu ileri sürüyorlar. (Dendera Tapınağına bakınız)mısır antik efsane kenti
Edfu da Horus'un eşi olarak bilinir. Teb de ölüm tanrısıdır ama genel olarak aşk, neşe, dans ve alkol tanrısı olarak kabul edilir.
Hathor, eşi Ra'ya kızıp Mısır'ı terk eder.Ra hemen O'nu özlediğini anlar; ama Hathor dişi bir aslan'a dönüşmüştür ve kendisine yaklaşan her insan ve tanrıyı yokeder. Bu Hathor-Sekhmet tanrıçalarının da özelliğini belirler. Daha sonrasında; Thoth; Hathor'a bir şişe iksir hazırlar ve sonra tekrar Hathor'a dönürşür.
Ma'at
Ma'at, Mısır'ın doğruluk ve adalet tanrıçasıdır. Thoth'un karısı olduğuna inanılır ve ondan sekiz çocuğu olmuştur. Bu çocuklardan en önemlisi Amon'dur. Bu sekiz evlat, Hermopolis'in baş tanrılarıdır ve oradaki rahiplere göre, onlar yerküreyi yaratmışlardır.
Ma'at, oturan ya da ayakta duran kadın formlarında resmedilmiştir. Onun resimlerinde her zaman başında bir tüy bulunur. Bazı resimlerinde ise kollarında bir çift kanat görülür.
Firavunlar ülkelerini bu tanrıçanın belirlediği ilkelere göre yönetirlerdi ve böylece "evrensel düzenin" sağlanacağına inanırlardı. Kafasında bir devekuşu tüyü taşır. Bu tüy saf iyiliği,hakikati ve doğruluğu temsil eder ve Osiris'in mahkemesinde ölünün kalbi terazide bu tüy karşına konurdu. Böylece ölen kişinin iyi ve kötü ruhlu olduğu anlaşılırdı.
İnanışa göre, zamanın başlangıcında dünya yaratılırken ortaya çıkan kaos Ma'at'ın koyduğu kurallar ile ortadan kalkmıştır. Bu nedenle firavunların bu kurallardan uzaklaşması durumunda kaosun geri gelip Mısır ve dünyayı yok edeceğine inanılır.
Ölü kişi yargılanırken, Ma'at'ın tüyü ile ölünün kalbi terazinin kefelerine konur. Eğer, kalp tüy ile dengede kalırsa, ölü Duat'ta ölümsüz yaşama hak kazanır. Çünkü, tüy kadar hafif yürek günah ve şeytanın yükünü taşımıyor demektir.
Ma'at'ın son görevi, güneş tanrısı Ra'ya gökyüzündeki seyahatlerinde rehberlik etmektir. Her gün gökyüzünde onu taşıyan geminin rotasını belirler. Bazı inanışlara göre, gemide onunla beraber yön göstermek için yolculuk da eder.
Anubis
Anubis (Anpu), Antik Mısır mitolojisine göre ölüm ve cenaze tanrısıdır. Set ile evli olan Nephthys ve Osiris'in oğludur. Çakalların mezarlar etrafında dolaşması nedeniyle çakal başlı Anubis ölümle beraber anılır. Daha sonra Set tarafından öldürülen Osiris'i mumyaladığı için mumyalama tanrısı olmuştur. Görevi tüm ölüleri korumak ve yüceltmektir. Bu yüzden mumyalamayla görevli kişiler Anubis maskesi takarlardı. Ölen kişi diğer dünyada yargılanırken Anubis ona yardım eder. Anubis diğer dünyada ölülerin koruyucusu ve ölüler kentinin efendisidir. Anubis tanrılar arasında en korkutucu olanıdır. Ölüleri tekrar hayata döndürme gibi bir özelliği de olduğu sanılmaktadır. Yüzünde bir çakal ısırığı vardır. Kutsal mumyalayıcı olarak da bilinir.
Anubis'in çakal başlı olma sebebi ise mezarların etrafında çakallar dolaşmasıdır. Mezarlar da Anubis'i ilgilendirdiğinden çakal başlı olarak tasvir edilmiştir. Anubis'in izi neredeyse tüm mezarlarda görülür.
Antik Mısır inancına göre Anubis'in mezarları koruma güçüne sahip olduğu bilinmektedir. Bu yüzden mezarların girişine mezarları korusun diye Anubis heykelleri konulmuştur.
Ayrıca Anubis bizde bilinen ismi ile mahşer günü ruhu tartan tanrıdır. Terazisinde ölünün ruhunu temsil eden kalbi ile Adaletin tanrıçası Ma'at' ın tüyünü tartar. İyi birinin kalbi tüye karşı hafif gelir ve ölünün ruhunu gök yüzüne bir daha doğması için gönderir. Eğer kötülük yapmış biri ise tüy hafif gelir ki bu durumda o kişinin ruhu yer altı ülkesine yılanlara gönderilir. Bu da sonsuz azap demektir.
Anubis en çok bilinen Mısır tanrılarından biriydi. Doğruluk tüyüne karşı ölünün yüregini tartarken, Anubis ahrete kimin gideceginin kararını verme konusunda Osiris’e yardım ederdi.
Anubis’in rolü, ölüye yeraltında rehberlik etmekti ve bu ona Mısırlılarda özel bir önem vermekteydi.
Yeryüzündeki hayattan çok, onları ilgilendiren yer altı tanrısı olan Osiris’in diyarındaki sonraki yaşamdı. Anubis’e bütün bu ölümlerinde ‘temiz’ olarak yargılanmak isteyenlerden dolayı saygı duyulurdu ki diğer dünyaya rahatça gidebilsinlerdi. Kalbi dogruluk tüyünden daha hafif ya da esit olarak tartılan kişi yer altı dünyasında Osiris’e sunulurdu.
Ek olarak, Anubis bedenin çürümesini engelleyen mumyalamanın mucidi olarak bilinirdi. Mumyalanan bir Mısırlı'nın ruhu yargılanır yargılanmaz daha önceden içinde bulundugu bedene tekrar girebilirdi. Anubis eğer orada vücudu korumazsa kurtuluş ve dolayısıyla ahiret olmazdı.
Anubis'in Tasviri
Anubis çogunlukla bir çakalın ya da kurdun siyah bası ile insan formunda tasvir edilirdi.
Bu özellik mezarlık çevrelerinde dolasan birçok vahsi köpegin temsili olmalıydı. Bunlar mezarlıkların resmi olmayan gardiyanları olarak belirmislerdir, daha sonrasında ise köpek-baslı Anubis’le baglantıları kurulmustur.
Anubis genellikle uzun adım atmıs ya da ayakta durmus sekilde canlandırılırdı fakat bazen ise yere uzanmıs ya da çömelmis tam bir hayvan formunda gösterilirdi. Yine siyah renkte olarak, Mısır tapınaklarında bulunan tanrıların heykellerini içeren tapınak olan naos seklinde bir tabutun üzerine egilmis vaziyette olabilirdi.
Mısır Tanrı ve Tanrıçalarının isimleri ve Anlamları
Atum - İmparatorluk Tanrısı
Anubis - Ölüler Tanrısı
Sekmet - Savaş Tanrısı
Hator - Neşe ve Aşk Tanrıçası
Horus - Gök ve Işık Tanrısı
Thoth - İlim Tanrısı
Pta - Hanatçıların Tanrısı
Osiris - Yeraltı ve Ölüler Tanrısı
İsis - Bereket Tanrıçası
Maat - Adalet Tanrıçası
Ra - Güneş Tanrısı
Seth - Çöl Tanrısı
Amon - Gök Tanrısı
Ailuros - Antik Mısır'da kedi tanrıça. Bastet olarak da biliniyordu. Uzunca bir süre Mısır'da bir kediye zarar vermek kanuna aykırıydı ve bu suçun cezası ölümdü. Bastet İsis'in ve Ra'nın kızıydı. Başta cinsellik ve doğurganlık Tanrıçasıyken, ölüleri koruma, ölenlerin başarılı yada başarısız olduklarına karar verme, yağmur yağdırma, hastalara, özellikle de çocuklara iyileşmeleri için yardım etme özelliklerine ek olarak güneş, ay, analık ve aşk Tanrıçası haline de geldi.
Aker - Güneşi ayarlamak ve yükseltmekten sorumlu Tanrı.
Akeru - Aker'in yardımcılığını yapan Tanrılar Grubuna verilen genel ad.
Amathaunta - Mısır mitolojisine göre, Deniz Tanrıçası.
Am-heh - Mısır mitolojisinde karma Tanry. Yeraltı Dünyasının Tanrısı.
Ammut - Ölümsüz yasama layık olmayanın kalbini yiyen canavar.
Amon - Hermopolis rahiplerine göre Yaratıcı Tanrı.
Amon-Ra - Amon'in rahipleri tarafından karma birleşik Tanrı. Amon-Ra bir Boğa olarak resmedilirdi.
Amset - Horus'un oğlu. Ölülerin karaciğerinin koruyucusudur ve Tanrıça İsis tarafından korunur.
Anubis - (Anpu) Ölüleri koruyan ve yücelten Tanrıça. Çakal başlıdır. Piramit metinlerinde, Anubis Ra'nın oğlu olarak yer alır. Başka metinlerde ise Osiris yada Seth ile ilişkilendirilir. Anubis Osiris'in ölümünden sonra onun vücudunun korunması işini üstlenir.
Anuket - (Anqet) Soğuk su dağıtıcısı.
Apis - Verimlilik Tanrısıdır. Güneş diski ve uraeusserpentten oluşan boğa tacıyla betimlenmiştir. Kutsal Apis boğası, Memphis'te bulunurdu ve Serapum'da büyük bir kitle halinde Apis boğalarının mezarı bulunuyor.
Bastet - (Bast) Kedilerin koruyucusu olan Tanrıça. Uzunca bir süre Mısır'da bir kediye zarar vermek kanuna aykırıydı ve bu suçun cezası ölümdü. Bastet İsis'in ve Ra'nın kızıydı. Başta cinsellik ve doğurganlık Tanrıçasıyken, ölüleri koruma, ölenlerin başarılı yada başarısız olduklarına karar verme, yağmur yağdırma, hastalara, özellikle de çocuklara iyileşmeleri için yardım etme özelliklerine ek olarak güneş, ay, analık ve aşk Tanrıçası haline de geldi.
Bes - Müzik, dans ve iyi yemek gibi aile zevklerinin Tanrısı olarak sayılır. Ayrıca çocukların eğlendiricisi ve koruyucusudur. Sakallı, vahşi görünümlü komik bir cüce olarak ve yuvarlak bir yüzle resmedilmiştir.
Buto - Aşağı Mısır'ın Kobra Tanrıçası.
Duamutef - Horus'un oğlu. Ölünün midesinin koruyucusudur ve Tanrıça Neith tarafından korunur.
Edjo - Yılan Tanrıça, Aşağı Mısır'ın sembolü ve koruyucusu.
Geb- Yeryüzünün Tanrısı. Gökyüzünün eşi. Kutsal hayvanı kazlardı. Erkek olan Geb Mısır toprağını , daha genel olarak da yeryüzünü temsil eder.
Hapi - (Hapy) Horus'un oğlu. Ölülerin ciğerlerinin koruyucusudur ve Tanrıça Nephthys tarafından korunur. Hapi ismi farklı hiyerogliflerle ifade edilmişti; çoğunlukla ama her zaman olmamak kaidesiyle Nil Nehrinin Tanrısının ismiydi. Hapi, tacı zambaklardan (yukarı Nil) veya papirüs bitkilerinden (Aşağı Nil) yapılmış şişman bir adama benzetilmiştir.
Har-nedj-itef - Horusun bir görünümü. Ölümün koruyucusu.
Harpocrates - Osiris'le İsis'in oğlu. Emzirilen küçük bir çocuk. Parmak emen genç bir oğlan olarak gösterilmiştir.
Hatmehit - Balık Tanrıça.
Hator - (Hathor) Mısır'ın çok eski bir gökyüzü Tanrıçası Tanrıçasıdır. İnek Tanrıçadır. İnek başı ile sembolize edilirdi. Sık sık İsis'le eşdeğer tutulmuştur. Hator Edfu'da Horus'un partneri olarak tapılmıştır. Aşk, müzik ve gülmenin Tanrıçası olarak düşünülmektedir.
Hauhet - Ölçülemeyen Sonsuzluğun Tanrıçası. Çoğunlukla bir kurbağa gibi yada kurbağa kafalı bir kadın gibi resmedilirdi.
Heh - Sonsuzluğu temsil eden Tanrılardan. Bir kurbağa yada kurbağa kafalı bir adam gibi resmedilirdi.
Hemen - Şahin Tanrı.
Hemsut - Kader Tanrıçası.
Heqet - Hermopolis'teki 8 Tanrıdan biri.
Heru-ra-ha - Horus ve Ra'ya şükretmeyi sembolize eden karma bir Tanrı.
Hike - Doğaüstü güçlerin Tanrısı.
Horus - Osiris'le İsis'in oğlu. Cennetin hükümdarı, yeryüzünün kralı ve kutsal şahin olarak kabul edilir. Horus'un evrensel olduğu ve ezelden beri var olduğu fikri piramit yazılarında belirtiliyor.
Imhotep - Hekimlik Tanrısı. Djoser'in veziri, sonra Ptah'in oğlu gibi ibadet edilmiştir.
İsis - Mısır'ın en büyük Tanrıçası. Simgesi, Sirius yıldızıdır. Sanat Tanrıçasıdır. Osiris'in dulluğunun ve şiirin Tanrıçası olarak bilinmektedir. Kutsal hayvanı kobra yılanıdır. İsis'in Mısır halkı tarafından reankarnasyonla Cleopatra'nın içinde yaşadığına inanılmıştı.
Khepri - (Khepare) Heliopolitan inancında yaratıcı Tanrı. Atum ve Ra ile karışmıştır. Yükselen günesin böcek Tanrısı.
Khnemu - Su baskını ve Nil'in iri Tanrısı.
Khnum - (Khnemu) Yaratıcı Tanrılardan biri. Bir çömlekçi ustalığıyla, çamura biçim verip insanı yaratıyordu.
Khons - (Khonsu) Ay Tanrısı. Theban'da tapılmıştır.
Maat - (Ma'at) Gerçek ve Hukukun Tanrıçası.
Mefetseger - Krallar Vadisi'nin Tanrıçası.
Min - Erkek Bereket Tanrısı. Ona güç ve iktidar Tanrısı da denilmektedir.
Month - (Montu) Savaş Tanrısı. Mısır'da tapılmıştır.
Mut - Amon'in eşi ve Theban'ın ana Tanrıçası. Akbaba başlıdır.
Nefertem - Nilüfer çiçeğinin Memphis Tanrıçası.
Neith - Eski bir savaş ve dokuma Tanrıçası.
Nekhebet - - Yukarı Mısır'daki Akbaba Tanrıçası.
Nephthys - Ölülerin özel koruyucu Tanrıçası. Seth'in eşi ve Isis'in kız kardeşi.
Neter'ler - Mısır yazılı belgelerinde, Tufan'dan sonra ülkeyi yönettiği söylenen "yarı Tanrı" varlıklar.
Nun - Kainat'ın yaratıldığı ilk suların Tanrısı.
Nut - Gökyüzü Tanrıçası. Osiris ve Isis'in annesi ve gökyüzü Tanrıçası. Gökyüzü olarak dünyanın üzerinde kemer gibi uzanmıştır.
Onuris - Savaşçı ve Abidos'un gökyüzü Tanrısı.
Osiris - Mısır kültünde, en önemli Tanrılardan biri. Ölülerin Tanrısı, ölümsüz yaşam için diriliş Tanrısı, kural koyucu, koruyucu, ölülerin yargıcı. Gökyüzünde, Orion takımyıldızının onu simgelediği düşünülürdü.
Ptah - Mısır panteonunda en eski ve en büyük "Yaratıcı Tanrı". Cennetleri ve dünyayı yaratmakla sorumlu. Memphis'in mumya yaratma Tanrısı. Mimari, mühendislik ve "yapı bilimi" ile özdeşleştirilir. İnsan başlı bir Tanrıdır.
Qebsenuef - (Qebehsenuef) Horus'un oğlu. Ölülerin bağırsaklarının koruyucusudur ve Tanrıça Selket tarafından korunurdu.
Qetesh - Aşkın ve güzelliğin Tanrıçası. Aynı zamanda doğa Tanrıçası olarak da tanınmaktaydı.
Ra - Hermopolis güneş Tanrısı. Atmaca kafalı bir insan olarak temsil edildi.
Satet - Nil suyu ve bereket Tanrıçası.
Seker - Işığın Tanrıçası ve yeraltından başlayan öbür dünyaya giden ölülerin ruhlarının koruyucusudur.
Sekhmet - Yıkım ve savaşın dişi aslan Tanrıçası.
Selket - Akrep Tanrıçadır. Büyüleri vardır. Kötü ruhlu insanlara ölüm verir.
Serapis - Yer altı dünyasının ve güneşin Helenistik Tanrısı.
Seshat - Ölçüm ve Yazma Tanrıçası.
Seth - Eski dönemlerde fırtına, gök ve gök gürültüsü Tanrısı. Kötü güçlerin etkisi altına giren Seth, kardeşi Osiris'i öldürdü ve Mısır'a sahip olmak istedi. Ama İsis, dağılmış parçalarından Osiris'i canlandırdı, ondan bir çocuk sahibi oldu. Oğulları Horus, Seth'i yenip babasının intikamını aldı ve Mısır'ın başına geçti. Osiris'e karşı çıktıktan sonra şeytani Tanrı olarak anılmaya başlamıştır.
Shu - Rüzgar ve havanın Tanrısı. Mut ve Geb'in babası. Yunan mitolojisindeki Atlas gibi gökyüzünü taşır.
Sobek - Timsahlar Tanrısı. Su Tanrısı olarak, aynı zamanda Nil'in yıllık taşmasını ve vadisinin gübrelenmesini sembolize etti.
Tavaret - (Tauret) Hamile kadınlara göz kulak olan hipopotam Tanrıçasıdır.
Tefnut - Nem ve bulutların Tanrıçasıdır. Nut ve Geb'in annesi. Bazı metinlerde kardeşi Şu ile beraber, Güneş'in doğuşundan itibaren gökyüzünü taşır.
Thoth - Bilgeliğin Tanrısı. Yazma, Akıl ve Ay Tanrısı özelliği ile anılmıştır. İbiş kuşu başıyla resmedilmiştir ve elinde bir dolmakalem ve her şeyi kaydettiği parşömenler vardır. Hiyerogliflerin ve simyanın onun insanlığa armağanı olduğu söylenir. Yunan Tanrısı Hermes ile özdeşleştirilmiştir. Bir görüşe göre, Tarot kelimesi de Thoth'un adından türemiştir.
Uneg - Mısırlıların tarım Tanrısı
Unut - Kuş beyinli Tanrıça olarak anılmıştır.
Wepwawet - Eski Mısır'da çakal başlı savaş ve cenaze tanrısı. Asyut (Siut) bölgesinde Mezarlık Tanrısı olarak tapınılırdı. Yunanlar ona Ophois derlerdi.
Wosyet - Eski Mısır'da gençlerin koruyucusu olarak bilinen Tanrıça.
Zenenet - Hermonthis'in Tanrıçası.
Osiris
Eski Mısır dininde ölüler tanrısı.Bütün eskiçağ boyunca tanınmasını sağlayan bir efsanenin olan Osiris’in , eski inançların doğmasında büyük payı vardır.
Öbür Dünyanın Efendisi
Mısır Dininin Başlangıç yılları ve özellikle Osiris’le ilgili bilgiler bu tanrının başlangıçta eski mısır’daki tanrısal varlıklar arasında önemli bir rol oynamadığını gösterir.O zamanlar , toprağa bereket veren güçlerin cisimleşmesi ve bitkilerin tanrısı olan Osiris ‘ in etkisi, kısa sürede dinsel merkeze yayıldı ve buralarda öbür tanrıların yerini aldı , işlevlerini üstlendi. Busiri’te tanrı-kral olan Anceti’nin yerine geçti.Helipolis’te , tanrılar topluluğuna katıldı ve isis’i kendisine kız kardeş ve eş olarak aldı.Memphis’te kendisini , tanrı Ptah’ın ölümle ilgili bir niteliğiyle özdeşleştirerek ölüler tanrısı oldu. Abidos’ta , ölülerin efendisi ve yer altı gömütlerinin yöneticisi olan Khentamentiu’nun nüfuzunu yok ederek onun yerini aldı ve yer altı tanrılarının en büyüğü oldu.Abidos’un efendisi ve her ölünün önünde hesap vermek zorunda olduğu tanrıydı.
Yargılama lehte sonuçlanırsa , ölüde artık bir Osiris olacak ve tanrı kendisine sonsuzluk krallığında ölümsüzlük verecekti.
Osiris’in çeşitli yönlerini bağdaştırmayı reddeden halk mitolojisi , bu tanrı çevresinde bir efsane yarattı: Bu efsaneye göre Osiris , ölümle karşılaşan bir insan kişiliğindeydi.
Nefertiti
Mısır Firavunu IV. Amenhotep'in (sonradan Akhenaton) eşi, Firavun Tutankhamun'un kayınvalidesidir. Adı "güzelik geliyor" anlamındadır. Nefertiti yasadığı dönemin en güçlü kadınlarından biriydi. Özellklede Mısır'da. Çünkü Nefertiti kocası Akhenathon yani firavunla aynı düzeyde bulunuyordu. Hatta firavunun uygulaması gereken cezaları ya da yapması gereken işleri yapabilme yetkisi vardı. Bu durumdan halk ve din adamları hiç memnun değildi, çünkü bu Mısır'da alışkın olunan bir uygulama değildi. Tahtta çok uzun süre kalamadıklarından dolayı bu memnuniyetsizlik uzun sürmedi. Akhenaton saraya yayılan salgın bir hastalıktan öldü. Nefertiti de bir süre tahtta kaldı ve yaşama veda etti.
Mısır Tanrı ve Tanrıçalarının Betimlemleri
[attachment=40145]
TANRI RA
[attachment=40146]
TANRI RA NIN GÖZÜ (Horozun gözü)
[attachment=40147]
TANRI ANUBiS
[attachment=40148]
TANRI HORUS
[attachment=40149]
TANRI MAAT
[attachment=40150]
TANRI NABUKED NAZAR
[attachment=40151]
TANRI OSiRiS
[attachment=40152]
TANRI THOTH (Ölüm Tanrisi- Azrail)
[attachment=40153]
[attachment=40154]
TANRILARIN AiLE SOY AĞACI
--------------------
Kaynak :
wikipedia
|
|
|
Cennet ve Cehennem Hakkında Bilgiler |
|
Yazar: RasitTunca - 02-24-2019, 02:10 PM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Cennet ve Cehennem Hakkında Bilgiler
CEHENNEM ATEŞİ VE AZABI
Ateş, insan cismine çok büyük acı ve ızdırap verdiği için ahirette kâfir ve münâfıkların cezası ateşle verilecektir. Böylelikle Cehennem, Allah'ın tutuşturulmuş ateşinin ismidir,
İşte Cehennem'in en açık vasfı ateş olduğu için bazen, Cehennem yerine ateş manasına "nâr" kullanılır:
"Şüphesiz ki münâfıklar nâr'ın en aşağı tabakasındadırlar. Onlara bir yardımcı bulamazsın."
(Nisâ, 145).
Cehennem'de görülecek azabın miktar, şiddet ve şekillerini ancak Allah ve Rasûlü'nün bizlere bildirmesiyle ve bildirdikleri kadarıyla bilebiliriz.
Kur'an-ı Kerîm'de belirtildiğine göre;
a-Cehennem kâfirleri çepeçevre kuşatır:
"Cehennem inkâr edenleri şüphesiz çepeçevre kuşatacaktır."
(Tevbe, 49)
b-Cehennem ateşi sönmez:
"Biz sapık kimseleri kıyamet günü yüzü koyun, körler, dilsizler ve sağırlar olarak haşrederiz. Varacakları yer Cehennem'dir. Onun ateşi ne zaman sönmeye yüz tutsa hemen alevini artırırız. "
(İsrâ, 97)
c-Cehennem dolmak bilmez:
"O,gün Cehennem'e: "doldun mu?"deriz. O! " Daha var mı?" der. "
(Kaf, 30)
d- Kaynarken çıkardığı ses:
"Rablerini inkâr eden kimseler için Cehennem azabı vardır. Ne kötü bir dönüştür. Oraya atıldıkları zaman onun kaynarken çıkardığı uğultuyu işitirler. Nerede ise öfkesinden çatlayacak gibi olur. İçine her bir topluluğun atılmasında bekçileri onlara: "size bir uyarıcı gelmemiş miydi" diye sorarlar. Onlar evet, doğrusu bize bir uyarırı geldi; fakat biz yalanladık ve Allah hiç bir şey indirmemiştir, siz büyük bir sapıklık içerisindesiniz, demiştik " derler. "
(Mülk, 6-9)
e- "Ateş onların yüzlerini yalar, dişleri sırıtıp kalır. "
(Mü'minün, 104)
f- "Boyunlarında halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülür, sonra ateşte yakılırlar. "
(Mü'min, 70-72).
g- İnkâr edenlere ateşten elbiseler kesilmiştir. Başlarına kaynar su dökülür de bununla karınlarındakiler ve derileri eritilir. Demir topuzlar da onlar içindir. Orada uğradıkları gamdan ne zaman çıkmak isteseler, her defasında oraya geri çevrilirler. Ve kendilerine "yakıcı azabı tadın"denir.
(Hâcc, 19-22).
h- Derileri yandıkça azabı tatmaları için yeniden başka derilerle değiştirilir.
(Nisâ, 56).
i- Ölümü isterler fakat azabları devamlıdır, ölmezler.
(Zuhruf,74-77; Fatır,36).
Peygamberimizin (sav) ifadesine göre:
"Cehennem ateşi (miktarca ve sayıca) dünya ateşleri üzerine altmış dokuz derece fazla kılınmıştır. Bunlardan her birinin harareti bütün dünya ateşinin harareti gibidir. "
Cezalar, işlenen suçlar cinsinden olacaktır. Dilleriyle suç işleyenlerin cezaları dillerine; elleriyle günah işleyenlerin cezaları ellerine vs. tatbik edilecektir.
CENNET ŞU ANDA VARMI ?
Ehl-i Sünnet inancına göre, Cennet halen vardır, yaratılmıştır, hazırlanmıştır. Nitekim şu ayet bunu açıkça ifade eder:
"Rabbinizin mağfiretine ve eni göklerle yer kadar olan Cennet'e koşun. O Cennet takva sâhipleri için hazırlanmıştır. "
(Âli İmrân, 133)
Peygamber Efendimiz (sav.) şöyle buyurmuşlardır:
"Demincek Cennet ile Cehennem şu duvarın yüzünde bana arz olundu."
"Cennet bana yaklaştı, o kadar ki, eğer cür'et edeydim salkımlarından bir tânesini size getirebilecektim."
CENNET'in GÜZELLİKLERİ
Kur'an'da Cennet'in niteliklerinden bazılarına şu şekilde değinilir:
1- Altlarından ırmaklar akan, birbiri üzerine bina edilmiş yüksek köşkler (1), güzel meskenler (2)
2- Türlü ağaç ve meyvalara, akar kaynaklara, görünüş ve kokusu güzel, isteyenlerin yanına kadar sarktığından koparılması kolay, türlü bol meyvelere sahip (3)
3- Gönlün çekeceği her türlü yemek ve etler, türlü kokulu içecekler, temiz şaraplar ve çeşit çeşit tükenmez nimetleri içeren bir mekân.
"Onlara Cennet'te bir meyve, içlerinin çekeceği bir et verdik (vereceğiz)" (4)
"Canların isteyeceği ve gözlerin hoşlanacağı ne varsa, hepsi oradadır. Siz de orada devamlı olarak kalacaksınız. İşte bu, sizin çalıştığınız ameller sebebiyle mirasçı kılındığınız Cennet'tir. Sizin için orada çokmeyveler vardır, onlardan yiyeceksiniz." (5)
"Cennet şarabından (dünya Şarabı gibi) mide ızdırabı yoktur" (6)
4- Cennet'te hayat sonsuzdur, kin yoktur, boş lâf ve günah'a sokacak söz işitilmiş. "Biz o Cennetliklerin kalblerindeki kinleri çıkarır atarız. Hepsi kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar. Orada kendilerine hiç bir zahmet dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değillerdir" (7)
"Onlar Cennet'te ne bir boş laf işitirler ne de bir hezeyan. Ancak bir söz işitirler: Selâm.. (birbirleriyle selâmlaşır dururlar)." (8)
5- Cennet nimetleri insan hayalinin erişemeyeceği güzelliktedir. Cennet'i aslında dünya ölçüleriyle tarif etmek mümkün değildir. Bununla beraber Cennet'teki eşsiz nimet ve saltanatı anlayabilmemiz için Allah Teâlâ onu bize şu şekilde tasvir etmiştir: (9)
"İşte bu yüzden Allah onları o günün fenâlığından esirger.
* (Yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir.
* Sabretmelerine karşılık onlara Cennet'i ve oradaki ipekleri lütfeder.
* Orada koltuklara kurulmuş olarak bulunurlar.
* Ne yakıcı sıcak görürler orada, ne de dondurucu soğuk.
* Ağaçlarının gölgeleri üzerlerine sarkar; kolayca koparılabilen meyveleri istifadelerine sunulur.
* Yanlarında gümüş kaplar ve billür kaselerle, gümüşî beyazlıkta şeffâf kupalarla dolaşılır ki ölçüsünde tavin ve takdir ederler.
* Onlara orada bir kâseden içirilir ki karışımında zencefil vardır. (Bu şarap) orada bir pınardandır ki adına Selsebil denir.
* Cennettekilerin etrafında öyle ölümsüz genç nedenler dolaşır ki, onları gördüğünde kendilerini etrafa saçılıp dağılmış inciler sanırsın.
* Ne yana bakarsan bak, (yığınla) nimet ve ulu bir saltanat görürsün.
* Üzerlerinde ince yeşil ipekli, parlak atlastan elbiseler vardır.
* Gümüş bilezikler takınmışlardır. Rableri onlara tertemiz içecekler içirir.
Onlara: "İşte bu sizin işlediklerinizin karşılığıdır, çalışmalarınız şükre değer" denir. "
Cennet'in tasviri konusunda söylenecek son söz şu kudsî hadisin ifade ettiği durumdur:
Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
Cenâb-ı Hak buyuruyor ki:
"Salih kullanım için ben, Cennet'te hiç bir gözün görmediği hiç bir kulağın işitmediği ve hiç bir insan gönlünün hatırlamadığı bir takım nimetler hazırladım."
Başka bir hadislerinde de, Rasûlullah (s.a.s.) Cennet'in gümüş ve âltın kerpiçten yapıldığını, harcının misk, taşlarının inci ve yakut olduğunu, oraya girenlerin bolluk ve refâh içinde, üzüntüsüz ve kedersiz yaşayacağını ebedî kalacaklarını, ölmeyeceklerini, elbiselerinin eskimeyeceğini ve gençliklerinin yok olmayacağını ifade eder.
Peygamberlerin davetine uyarak iman edip, dünya ve ahirete ait işleri, kulluk vazifelerini elden geldiği kadar güzel bir şekilde yapan temiz ve müttakî kişiler için hazırlanmış bir huzur ve saadet yurdudur. Kısaca ahiretteki nimetler yurdunun adıdır. Çoğulu Cinân ve Cennât`tır.
Kur`an-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde Cennet, çeşitli şekillerde tasvir edilmiştir. Bilhassa Kur`an-ı Kerîm`de ağaçları altından ırmaklar akan Cennetler şeklinde anlatılmaktadır:
"Cennet takva sahiplerine, uzak olmayarak yaklaştırılmıştır. İşte size va`dolunan, gördüğünüz şu Cennet`tir ki, O, Allah`ın taatına dönen onun (hudud ve ahkâmına) riayet eden çok esirgeyici Allah`a bütün samimiyetiyle gıyâben saygı gösteren, hakkın taatına yönelmiş bir kalble gelen kimselere aittir. " (Kâf, 50/31-33).
"Tövbe edenler, iyi amel ve harekette bulunanlar öyle değil. Çünkü bunlar hiç bir şeyle haksızlığa uğratılmayarak Cennet`e, çok esirgeyici Allah`ın kullarına gıyâben va`d buyurduğu Adn Cennet`lerine gireceklerdir. Onun vadi şüphesiz yerini bulacaktır. Orada selâmdan başka boş bir söz işitmeyeceklerdir. Orada sabah, akşam rızıkları da ayaklarına gelecektir. O, öyle Cennet`tir ki biz ona kullarımızdan gerçekten müttakî olanları vâris kılacağız. " (Meryem, 18/60-63).
Cennet, bu dünyada yapılan iyiliklerin ahirette Allah tarafından verilen karşılığıdır. Kur`an`da Cenâb-ı Allah şöyle buyurmaktadır:
"Adn Cennetleri vardır ki altlarından ırmaklar akar. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar. İşte günahlardan temizlenenlerin mükâfatı." (Tâhâ, 20/76).
Kur`an`da Cennet`in niteliklerinden bazılarına şu şekilde değinilir:
1- Altlarından ırmaklar akan, birbiri üzerine bina edilmiş yüksek köşkler (ez-Zümer, 39/20), güzel meskenler (et-Tevbe, 9/72)
2- Türlü ağaç ve meyvalara, akar kaynaklara, görünüş ve kokusu güzel, isteyenlerin yanına kadar sarktığından koparılması kolay, türlü bol meyvelere sahip (er-Rahmân, 55/58-54)
3- Gönlün çekeceği her türlü yemek ve etler, türlü kokulu içecekler, temiz şaraplar ve çeşit çeşit tükenmez nimetleri içeren bir mekân.
"Onlara Cennet`te bir meyve, içlerinin çekeceği bir et verdik (vereceğiz)" (et-Tûr, 52/21).
"Canların isteyeceği ve gözlerin hoşlanacağı ne varsa, hepsi oradadır. Siz de orada devamlı olarak kalacaksınız. İşte bu, sizin çalıştığınız ameller sebebiyle mirasçı kılındığınız Cennet`tir. Sizin için orada çok meyveler vardır, onlardan yiyeceksiniz." (ez-Zuhruf 43/71-73).
"Cennet şarabından (dünya Şarabı gibi) mide ızdırabı yoktur" (Saffât, 37/47).
4- Cennet`te hayat sonsuzdur, kin yoktur, boş lâf ve günah`a sokacak söz işitilmez. "Biz o Cennetliklerin kalblerindeki kinleri çıkarır atarız. Hepsi kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar. Orada kendilerine hiç bir zahmet dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değillerdir" (el-Hicr, 15/47-48).
"Onlar Cennet`te ne bir boş laf işitirler ne de bir hezeyan. Ancak bir söz işitirler: Selâm.. (birbirleriyle selâmlaşır dururlar)." (el-Vâkıa, 56/25-26).
5- Cennet nimetleri insan hayalinin erişemeyeceği güzelliktedir. Cennet`i aslında dünya ölçüleriyle tarif etmek mümkün değildir. Bununla beraber Cennet`teki eşsiz nimet ve saltanatı anlayabilmemiz için Allah Teâlâ onu bize şu şekilde tasvir etmiştir:
"İşte bu yüzden Allah onları o günün fenâlığından esirger. (Yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir. Sabretmelerine karşılık onlara Cennet`i ve oradaki ipekleri lütfeder. Orada koltuklara kurulmuş olarak bulunurlar. Ne yakıcı sıcak görürler orada, ne de dondurucu soğuk. Ağaçlarının gölgeleri üzerlerine sarkar; kolayca koparılabilen meyveleri istifadelerine sunulur. Yanlarında gümüş kaplar ve billür kaselerle, gümüşî beyazlıkta (billûr gibi) şeffâf kupalarla dolaşılır ki (Cennet sakinleri bunlara dolduracakları Cennet şarabını Cennet`teki insanların iştahları) ölçüsünde tavin ve takdir ederler. Onlara orada bir kâseden içirilir ki karışımında zencefil vardır. (Bu şarap) orada bir pınardandır ki adına Selsebil denir. Cennettekilerin etrafında öyle ölümsüz genç nedenler dolaşır ki, onları gördüğünde kendilerini etrafa saçılıp dağılmış inciler sanırsın. Ne yana bakarsan bak, (yığınla) nimet ve ulu bir saltanat görürsün. Üzerlerinde ince yeşil ipekli, parlak atlastan elbiseler vardır. Gümüş bilezikler takınmışlardır. Rableri onlara tertemiz içecekler içirir. Onlara: "İşte bu sizin işlediklerinizin karşılığıdır, çalışmalarınız şükre değer" denir. " (el-İnsan, 76/11-22).
Cennet`in tasviri konusunda söylenecek son söz şu kudsî hadis*in ifade ettiği durumdur: Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: "Salih kullanım için ben, Cennet`te hiç bir gözün görmediği hiç bir kulağın işitmediği ve hiç bir insan gönlünün hatırlamadığı bir takım nimetler hazırladım." (et-Tâc, el-Câmiu li`l-Usül, fî ahâdisi`r-Rasul, V, 402).
Başka bir hadislerinde de, Rasûlullah (s.a.s.) Cennet`in gümüş ve âltın kerpiçten yapıldığını, harcının misk, taşlarının inci ve yakut olduğunu, oraya girenlerin bolluk ve refâh içinde, üzüntüsüz ve kedersiz yaşayacağını ebedî kalacaklarını, ölmeyeceklerini, elbiselerinin eskimeyeceğini ve gençliklerinin yok olmayacağını ifade eder (et-Tâc, aynı yer).
Ehl-i Sünnet inancına göre mü`minler Cennet`te Allah`ı görecekler, bu onlar için en büyük nimet olacaktır. Buna "Rü`yetullah*" denir. Bu hususta Kur`ân-ı Kerîm`de: "O gün Rablerine bakan ter-ü tâze (ışık saçan) yüzler vardır. " (el-Kryame, 75/22-23) buyrulur. Rasûlullah da bir hadislerinde şöyle buyurur: "Siz gerçekten tıpkı şu ayı gördüğünüz gibi, Rabbinizi gözle (açıkça) göreceksiniz. Onu görmekte haksızlığa uğramıyacak, izdihâma düşmeyeceksiniz. " (Buhârî, Mevâkıt 16, 26). Suheyb (r.a.)`ın rivayetine göre Peygamber (s.a.s.): "iyi iş ve güzel amel işleyenlere daha güzel karşılık ve bir de ziyâde (Allah`ı görmek) vardır. " (Yunus, 10/26), ayetini okuduktan sonra şöyle buyurdu: "Cennetlikler Cennet`e girdiği zaman Allah (c. c.) şöyle buyuracak: " Size daha da vermemi istediğiniz bir şey var mı?" Cennetlikler de Şöyle derler: "Yüzlerimizi ak çıkarmadın mı, bizi Cennet`e koymadın mı, bizi Cehennem`den kurtarmadın mı? (o yeter)." Rasûlullah sözlerine devam buyurarak: "Cenâb-ı Hak perdeyi kaldırır, Cennetliklere artık Rablerine bakmaktan daha sevimli gelecek hiç bir şey verilmiş olmaz. " (Müslim`in rivayeti, et-Tâc, V, 423).
Müminlerin Allah`ü Teâlâ`yı Cennet`te görmeleri, herhangi bir yön, yer ve şekilden uzak olarak vukû bulacaktır. Bunun keyfiyeti bizce meçhuldür. "Allah bilir" deriz. Kur`an ve Sünnet`te bildirildiği için kesinlikle böyle inanırız. Ehl-i Sünnet inancına göre, Cennet halen vardır, yaratılmıştır, hazırlanmıştır. Nitekim şu ayet bunu açıkça ifade eder: "Rabbinizin mağfiretine ve eni göklerle yer kadar olan Cennet`e koşun. O Cennet takva sâhipleri için hazırlanmıştır. " (Âli İmrân, 3/133).
Enes b. Mâlik (r.a.)`den rivayet olunan bir hadiste de Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır:
"Demincek Cennet ile Cehennem şu duvarın yüzünde bana arz olundu. " (Tecrid-i Sarih Terceme ve Şerhi, II, 483).
Başka bir hadislerinde şöyle buyururlar: "Cennet bana yaklaştı, (yaklaştı), o kadar ki, eğer cür`et edeydim salkımlarından bir tânesini (alıp) size getirebilecektim. " (Aynı eser, II, 713).
Bu Hadislerden de anlaşılacağı gibi, Cennet yaratılmış olup hâlen mevcuttur.
Cennetlikler: Kur`an ve Sünnet`te ifade buyrulduğuna göre, peygamberlerin davetine uyup iman eden ve amel-i sâlih işleyen kimseler Cennet`e gireceklerdir. Bu kimseler Cennetliktir. Esasen Allah`a ve insanlara karşı görevlerini yerine getirmekle insan daha dünyada iken manevî bir huzura kavuşur, maddî refah sağlanır ama tam manasıyla huzur ve kardeşlik Cennet`te gerçekleşir: "Takva sahipleri, elbette Cennet`lerde ve pınarlardadırlar. Girin oraya selâmetle, emin olarak. Biz, O Cennetliklerin kalblerindeki kinleri çıkarır atarız. Hepsi kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar. Orada kendilerine hiç bir zahmet dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değiller. " (el-Hicr, 15/45-48).
Kur`an-ı Kerîm namazını eksiksiz kılanların, malından bir kısmını yoksullara ayıranların, ceza-hüküm gününe inananların, Allah`ın gazabından korkanların, ırzlarına sahip olanların, sözlerine ve emânete sadık kalanların, doğru şahitlikte bulunanların Cennete gireceklerini bildirmektedir. (el-Meâric, 70/23, 24, 25, 26, 27, 29, 33). Ayrıca Cenâb-ı Hakk`ın rızasını dileyerek sabredenlere (er-Ra`d, 13/20, 21, 22, 23); şükredenlere (el-Ahkâf, 35/15-16) yürekten tövbe edenlere (et-Tahrim, 66/8); Allah yolunda canını feda eden şehitler (el-Bakara, 2/154) ve Allah`a yönelmiş bir kalble idealize olmuş müslümanlara "Allah`ın ölçüsünde Allah`a yönelenlere" (Kaf, 50/31-34) içinde ebedî kalınacak Cennet`e girecekleri yüce Rabbimiz tarafından müjdelenmiştir.
Cennetliklerin hallerini dile getiren Kur`an ayetlerinden bazılarında şöyle buyrulur:
"İman edip sâlih amel işleyen kimseleri, Rableri, imanları sebebiyle, ağaçları altından ırmaklar akan, nimeti bol Cennetler`e hidâyet buyurur. Bunların, Cennet`te duâları: Allah`ım, seni tesbih ve tenzih ederiz. sözüdür ve aralarındaki dilekleri de hep selâmdır. Duâlarının sonu ise; "Bütün hamdler, âlemlerin Rabbine mahsustur." gerçeğidir" (Yunus, 10/9-10).
"Kim de O`na bir mümin olarak sâlih ameller işlemiş olduğu halde varırsa, işte onlara en yüksek dereceler var. "
" Adn Cennetleri vardır ki, (ağaçları) altından nehirler akar, orada ebedî kalacaklar. İşte böyle Cennetler` de ebedî kalış, küfür ve isyandan temizlenenlerin mükâfatıdır" (Tâhâ, 20/75-76).
"İmran b. Husayn (r.a.)`dan rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.s.) Cennet ehlinin çoğunun fakirler olduğunu ifade buyurmuşlardır (Tecrid-i Sarih Tercemesi, IX, 40). Hadis yorumcuları bunu şöyle açıklarlar. Bir çok kötülükleri insana mal işletir. Çoğu insan mal yüzünden azar. Onun için maldan mahrum fakirler çoğunluğu oluşturduğundan bunların Cennet ehlinin çoğunluğunu teşkil etmesi de olağandır.
Cennet`e ilk giren bir cemâatin yüzleri ayın ondördüncü gecesindeki gibi berraktır. Onlardan sonra girenler de en keskin ışık yayan yıldızlar gibidir. Hz. Muhammed (s.a.s.)`in ümmetinden yetmiş bin, yahut yediyüz bin kişi hesap ve ikap görmeksizin ilk olarak Cennet`e girecektir. (Tecrid-i Sarih Tercemesi, IV, 41-43).
Hadislerden öğrendiğimize göre (Tecrid-i Sarih Tercemesi, II, 845). Cennete en son girecek kimseye, bu dünya kadar, bu dünyanın on misli kadar Cennet verilecektir. Çeşitli rivayetlerle sabittir ki, son sözü Kelimei Tevhîd olan kimsenin mükâfatı Cennet`tir (Tecrid-i Sarih Tercemesi, IV, 264-275). Bu durumu hadisçiler şöyle yorumlarlar: Lâ ilâhe illallah, Cennet`in anahtarıdır, ancak bu anahtarın dişleri vardır, onlarda ilâhi emirlere bağlı olmak itaat ve ibadet etmektir. Bir de "Lâ ilâhe illallah" demekle, birinin müslümanlığına hükmedilmez, "Muhammedün Rasûlullah" (Muhammed Allah`ın peygamberidir) sözünü de eklemesi gerekir. Hatta İslâm dininden başka bütün dinlerden uzak olması icab eder. Bu inançta olan kimse, ehl-i kebâir (büyük günah işleyen) de olsa, günahı kadar Cehennem`de ceza gördükten sonra Cennet`e girecektir. Nitekim Muaz b. Cebel (r.a.)`ın Hz. Peygamber (s.a.s.)`den rivayet ettiği şu hadis meseleyi açıklığa kavuşturur:
"-Hiç bir kimse yoktur ki, kalben tasdik ederek Allah`dan başka ilâh olmadığına ve Muhammed (s.a.s.)`in, Allah`ın kulu ve resûlü olduğuna Şehadet etsin de, Allah ona Cehennem`i haram etmiş olmasın (herhalde harâm eder)" (Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, IV 271).
Ehl-i Sünnet ve`l-Cemâat inancına göre, "Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlullah" diyen ve bunun gereğince iman edip salih amel işleyen her kimse Allah`ın izniyle mutlaka Cennet`e girecektir. Cennetlikler, hastalık, sakatlık, ihtiyarlık, huysuzluk vs. hallerden uzak olarak yaşayacaklardır.
Cehennem İle İlgili İlginç Bilgiler
Cehennem pek çok dinde günahkâr olanların kalacakları azaplı bir yer olarak bilinmektedir. İslam dininde de cehennem Kur’an-ı Kerim’de ve hadisi şeriflerde anlatılmıştır. İnsanların öldükten sonra işlemiş oldukları günahlardan dolayı azap görecekleri ahiret yurdu olarak bilinen cehennem farklı adlarla da anılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de cehennem yerine sair, haviye, nar gibi alevi, ateşi, dumanı ve sıkıntılı hayatı anlatan kelimeler kullanılmıştır.
Cehenneme Kimler Girecektir?
Cehennemin en alt tabaksı denilen yere münafıklar yani İslam’a inanmış gibi görünüp de Müslüman olmayan kişiler girecektir. Allah’a inanmayan kâfirler ve Allah’a şirk koşan müşriklerde buraya gireceklerdir. İslam dinine göre cehenneme inanan ancak çeşitli günahlar işleyen kimselerde girecektir. Bu kimseler günahlarının cezasını çekip tekrar cennete gireceklerdir.
Cehennem Nasıl Bir Yerdir?
Cehennem insanların ve taşların yakıt olarak kullanıldığı bir yerdir. Hatta bazı alimler cehennemin yakıtı olarak nohut büyüklüğü kadar olan taşların insanın beynini fokurdatacak kadar ateşli olduğunu söylemişlerdir. (1)
Cehennem cennetin aksine kötü bir konaktır ve orada dikenden döşekler vardır. Burada hiçbir insan bulunmak istemez. Dikenli döşekler dinlenmek isteyenlere batar. (2)
Cehennem ehli olan kişiler uzun uzun sütunlara bağlanır. Üzerlerine ise ateş salınır. İnsan derisi cehennemde yandıkça yenilenir ve yeniden yanar. (3)
Cehennemde acıkan kişilere kuru dikenler verilecektir. Susayan kişilere ise kan ve irinden oluşan sıvılar verilecektir. Zaten cehennem ateşinden yanan kişiler ise bunları yiyip, içtiklerinde ferahlama yerine içten içe parçalanacaklardır. (4)
Cehennemde yanan kişilerle ilgilenen ve onlardan mesul olan melekler vardır. Bunların en büyüğü Malik’tir. Cehennem ile görevli olan melek sayısı ise 19’dur. (5)
Cehennem melekleri buraya gelenler için sert tabiatlıdırlar. Allah’ın emrettiğinden başkasını yapmayan bu melekler iri gövdelidirler ve Allah’ın dediklerine, azabına karşı başkaldırmazlar. (6)
Cehennemde zakkum adı verilen bir ağaç vardır. Bu ağacın özelliği her dalında şeytan yüzüne benzeyen meyvelerin olmasıdır. Cehennem ehli bunlardan yemek ister ancak korkusundan koparamaz. Yediğinde ise içinde ateşler savrulur. (7)
Cehennem ehli cehennemde çektikleri acılardan dolayı inim inim inlerler. Hiç kimse onlara yardım etmez ve onlara ortak koştuklarının ve inandıkları batıl tanrılarının onlara yardım etmesi söylenir. Orada kimse kimseye yardım edemeyecek kadar acizdir. (8)
Cehennem ehli sürekli yok olmak ister. Çünkü üzerlerine dökülen kaynar sular ile derileri, karınları, bütün organları tek tek erir. İçleri yananlar kanlı, irinli sular içmek ister ancak o sularda yutulamaz. (9)
Cehennemde cennet gibi çeşitli kapılardan oluşur. Her kapıdan farklı bir grup girer. Bütün grupların günahları farklı farklıdır ve günahlarının dereceleri vardır. Cehennemin en alt tabakasında münafıklar bulunur. Çünkü onlar hem Allah’a inanmayarak kafir olurlar. Hem de Allah’a maddi çıkarlarını ortak koşarak müşriklerden olurlar. Cehennem sadece insanlar için değil aynı zamanda bizler gibi ümmet olan cinler içinde yaratılmıştır. Yani cennete ve cehenneme de girebilecek cinler vardır. Cehennemin en az azap görecek olan katı cehennem adı verilen kattır. Burada ise Hz. Muhammed’in ümmetinden olan kişiler çeşitli günahları yüzünden hesaba çekilirler. Cehennemin 2. ve 3. katında ise Yahudiler ile Hristiyanların yanacağı söylenmektedir. Cehennem ile ilgili olarak Hz.Peygamberin hadisi şeriflerinde de Kur’an-ı Kerim’i destekleyen açıklamalar vardır.
----------------
Cehennem yedi tabakadır, kâfirler durumuna göre tabakaların birinde azap görecektir.
Feraid-ül fevaid kitabında buyuruluyor ki:
Cehennem yedi tabakadır. Birbirinin altındadırlar. Her tabakanın ateşi, üstündekinden daha şiddetlidir. Günahı affedilmemiş olan müminler; birinci tabakada günahları miktarı yanıp, sonra Cehennemden çıkarılarak Cennete götürüleceklerdir.
Diğer altı tabakada çeşitli kâfirler sonsuz yanacaklardır.
Cennet ve Cehennem şimdi mevcuttur. Bazı âlimlere göre, Cehennemin nerede olduğu kesin bilinmemektedir. Bazılarına göre, yedi kat yerin altındadır. Arz küresi, güneş ve bütün yıldızlar birinci sema [gök] içinde olduklarına göre, yeryüzünün neresinde olursak olalım, yedi kat yerin altında sema vardır. Cehennemin yedi kat semadan birisinde bulunduğu anlaşılmaktadır.
Her Müslüman bilir ki, ilk insan ve bütün insanların babası olan Hazret-i Âdem, yıllarca Cennette yaşadı. Yasak ağaçtan yiyince, dünyaya indirildi. Bu hususta Kur'an-ı kerimde birçok âyet-i kerime vardır. Mesela Bekara suresinin 35 ve 36, Araf suresinin 17. âyet-i kerimesinden 27. âyet-i kerimesine kadar. Taha suresinin 117-119. âyet-i kerimeleri bu hususlardan bahsetmektedir. Kur'an-ı kerimde ayrıca müminler için Cennetin, kâfirler için de Cehennemin hazır vaziyette beklediği bildiriliyor:
(Takva sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan Cennete koşun.) [Al-i İmran 133]
(Kâfirler için hazırlanmış olan Cehennem ateşinden sakının!) [Al-i İmran 131]
Peygamber efendimiz de, Miraca gidince, Cennet ve Cehennemi de gezdi. Gördüğü şeyleri anlattı. Bunlardan birkaçı şöyle:
(Cennete girdim. İnciden kubbeler gördüm.) [Müslim]
(Miraca çıktığım zaman Cennetin kapısı üzerinde "Sadakanın sevabı on, ödünç vereninki ise on sekiz mislidir" yazılı olduğunu gördüm.) [İbni Mace]
(Miracda Cehenneme baktım. Kokmuş leşler yiyenler gördüm. Bunların kim olduğunu sordum. Cebrail aleyhisselam, "Bunlar, gıybet etmek suretiyle insanların etlerini yiyenlerdir" dedi.) [İ. Ahmed]
Cennet nerede?
Sual: Cennetin bildiğimiz gezegenlerden birinde olacağı mümkün müdür?
CEVAP
Bugün bildiğimiz bütün yıldızlar ve gezegenler birinci kat semadadır. Semalar ise yedi kattır. Diğer katların ise bilinen bu semadan çok büyük olduğu bildirilmiştir. Cennet hakkında Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde bilgi vardır. Cennetin genişliğinin yer ile göğün genişliği kadar olduğu Kur'an-ı kerimde bildirilmiştir. (Hadid 21)
Bu durumda Cennetin gezegenlerde olması mümkün değildir. Cennet daha yukarı semalardadır. (Deylemi)
Sekiz Cennet
Sual: Sekiz Cennetin isimleri nelerdir?
CEVAP
1- Dâr-i celal,
2- Dâr-i karar,
3- Dâr-i selam,
4- Huld,
5- Meva,
6- Adn,
7- Firdevs,
8- Naim.
Cennet Cehennem şimdi vardır
Sual: Din adamı sanılan biri, (Şimdi Cennet Cehennem yoktur) diyor. Cennet şimdi yok mudur? Peygamber efendimiz Miraca çıkınca Cenneti Cehennemi görmedi mi?
CEVAP
Cennet Cehennem yok diye ne bir hadis-i şerif, ne de bir İslam âliminin sözü vardır. Aksine, Cennet ve Cehennemin şimdi var olduğu bildirilmektedir. Din kitaplarında deniyor ki:
Cennet ve Cehennem şimdi vardır. Cennet, yedi kat göklerin üstündedir. Cehennem, her şeyin altındadır. Sekiz Cennet, yedi Cehennem vardır. Cennet, yer küresinden ve Güneş’ten ve göklerden daha büyüktür. Cehennem de Güneş’ten büyüktür. (Herkese Lazım Olan İman, Miftah-ül-Cennet)
Resulullah efendimiz, Miracda, Cenneti, Cehennemi ve daha başka yerleri gördü. (Mevahib-i Ledünniyye)
Resulullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Cenneti, Cehennemi, sayısız şeyleri görüp, Refref adındaki bir Cennet yaygısı üstünde olarak Kürsî, Arş ve ruh âlemlerini geçip, bilinmeyen, anlaşılamayan, anlatılamayan şekilde, Allahü teâlânın dilediği yüksekliklere ulaştı. Mekânsız, zamansız, cihetsiz, sıfatsız olarak Allahü teâlâyı gördü. Gözsüz, kulaksız, vasıtasız, ortamsız olarak Rabbi ile konuştu. (S. Ebediyye)
Cennet ve Cehennemle ilgili hadis-i şeriflerden ikisi şöyledir:
(Bir Cennet kadını dünyaya baksa, misk kokusundan yeryüzü dolar ve yüzünün nuru güneş ve ayın ziyasını bastırırdı.) [İbni Mübarek]
(Cehennemden bir kıvılcım dünyaya düşse, sıcaklığının şiddeti ve pis kokusu Doğu ile Batı’yı kaplardı.) [Râmuz]
Kaynaklar
(1)Tahrim Suresi, 66/ Bakara Suresi, 24
(2)Al-i İmran Suresi, 12/ Ra’d Suresi, 18
(3)Hümeze Suresi, 8-9
(4)Ğaşiye Suresi, 6-7
(5)Müddesir Suresi, 35-36
(6)Tahrim Suresi, 6
(7)Vakıa Suresi, 52-53
(8)Mü’min Suresi, 50/ Fatır Suresi, 37
(9)Hac Suresi, 20/ Furkan Suresi, 14/ Secde Suresi, 20
|
|
|
|