| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
Pasaport Nasıl Çıkartılır? |
|
Yazar: RasitTunca - 05-26-2019, 12:52 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Pasaport Nasıl Çıkartılır?
Harçsız öğrenci pasaportu nasıl alınır
Öğrencilik hayatınıza devam ediyorsa harçsız pasaport alabiliyorsunuz. Ne de olsa dünyanın en pahalı pasaportuna sahibiz ve öğrenci bütçesi için bu korkunç yüksek bir meblağ. 25 yaşın altındaki her öğrenci harçsız pasaport alabilir. Sadece pasaport defter bedelini ödemeniz gerekiyor.
Harçsız pasaport başvurusu için okulunuzdan öğrenci belgesi çıkarın. Belgeyi okuldan ya da E-Devlet üzerinden alabilirsiniz Öğrenci belgesini son 60 gün içinde alınmış olması şart. 18 yaşından küçükler, en çok 5 yıllık pasaport çıkartabiliyor. Pasaportu 25 yaşına bastığınızda geçerliliğini yitirecek şekilde alabiliyorsunuz. En az 6 aylık geçerli pasaport çıkartabileceğinizi düşünürseniz 24,5 yaşından sonrası için pasaport verilmediğini aklınızda bulundurun.
Pasaport başvurusu nasıl yapılır adım adım bilgi vermeye çalıştım. Özetle biyometrik 2 fotoğrafınızı çektirin, internet veya bankadan pasaport ücretini ve harcını ödeyin, nüfus müdürlüklerinden online veya telefonla randevu alın veya direk gidip başvurun. Pasaport nasıl alınır hakkında sorularınız olursa yorum kısmından sorabilirsiniz.
Bu sayfada özellikle çoğu Türk vatandaşının başvuru yaptığı Bordo pasaport (umuma mahsus pasaport) üzerinde yoğunlaşılmıştır. Eğer yeşil pasaport almaya hak kazandıysanız detayları Yeşil Pasaport sayfasından öğrenebilirsiniz.
Pasaport Başvurusu İçin Gerekenler
Pasaport başvurusu için gerekenler sırasıyla:
Aşağıda belirtilen evrakları toplamak,
Pasaport harcı yatırmak,
Pasaport randevusu almak ve randevuya gitmek,
Pasaportu teslim almak,
şeklindedir.
Yurt dışı seyahatiniz için pasaport başvurusu yapmaya karar verdiyseniz aşağıdaki adımları izleyiniz.
Pasaport İçin Gerekli Evraklar
Pasaport için gerekli evraklar, yapılacak pasaport başvurusuna göre değişiklikler gösterebilir. Aşağıda en çok başvuru yapılan bordo pasaport için gerekli evraklar listesini bulabilirsiniz.
Pasaport için çekilmiş 1 adet biyometrik fotoğraf (fotoğraf özellikleri aşağıda belirtilmiştir).
T.C. Kimlik Belgesi ve Fotokopisi.
Varsa eski pasaportlar.
Pasaport harç ve defter bedellerinin ödeme dekontları.
Başvuru yapılan kişi çocuk ise anne ve babanın muvafakatnamesi (Noterliklerden alınmaktadır).
Pasaport İçin Fotoğraf
Pasaport fotoğrafı vesikalık fotoğraftan farklıdır. İçişleri Bakanlığı tarafından pasaport fotoğrafı:
Beyaz, desensiz fonda çekilmelidir.
Fotoğraf aşırı parlak veya aşırı koyu olmamalı, yansıma ve gölgeler bulunmamalı ve yüksek kalitede olmalıdır
Fotoğraf yüzü tam karşıdan görecek şekilde ortalanmış ve ifadesiz bir biçimde olmalıdır.
Saçlar yüz hatlarını kapatmamalı, gözler kameraya bakmalıdır.
50mm x 60mm ebatında olmalıdır.
Bu gibi detaylar fotoğrafçılar tarafından çok iyi bilindiğinden pasaport için biyometrik fotoğraf çekinmek istediğinizi söylemeniz yeterlidir.
Pasaport Harcı Ödeme
Türkiye Cumhuriyeti pasaportu almak için randevu zamanından önce ödemelerin tam olarak yapılması ve dekontların elde edilmesi gerekir. Pasaport ücretleri T.C. Maliye Bakanlığı tarafından yıldan yıla değişen “pasaport harç bedeli” ve “pasaport defter bedeli” olmak üzere iki ayrı kalemde alınmaktadır. Pasaport defter bedeli her pasaport için sabittir ancak pasaport harç bedeli pasaportun geçerli olduğu süreye göre değişiklik gösterir.
Güncel pasaport ücretlerini ve pasaport harçlarını alan bankaları öğrenin
Pasaport Randevusu
Bordo pasaport alabilmek için gerekli evrak toplama ve ödeme işlemlerinizi bitirdikten sonra Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü web sitesi üzerinden dilediğiniz kaymakamlıklardan uygun tarih için randevu almalı ve zamanında randevuya gitmelisiniz.
Pasaport Teslimi
Pasaport teslimi randevu esnasında belirtilen adrese posta yoluyla gönderilir. Genelde 10 iş günü içerisinde teslimat gerçekleşmektedir. Bu yüzden yurt dışı çıkışınızdan bir müddet önce pasaport başvurusu yapmanız tavsiye edilir.
Eskiden Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından verilen pasaport, artık Nüfus Müdürlükleri tarafından verilmektedir. Pasaport kısa süre içinde çıkartılabilir.
1. Öncelikle Nüfus Müdürlüğü’nden randevu almak gerekmektedir. Randevu ile Nüfus Müdürlüğünde sıra beklemeden veya çok az bekleyerek başvuruda bulunabilirsiniz. Randevu almak için https://randevu.nvi.gov.tr/ adresini kullanabilirsiniz.
2. Randevu aldıktan sonra pasaport harç ve defter bedeli ödemek gerekmektedir. 10 yıllık pasaport başvurusu yapmak daha avantajlı olacaktır. Banka ve vergi dairelerinden ödeme yapılacağı gibi https://ivd.gib.gov.tr adresinden banka kartı veya kredi kartı ile yapılması daha kolay olacaktır. Bazı banka memurlarının yeterli bilgisi olmayabilir.
3. Pasaport sahibi olmak için bir adet biyometrik fotoğraf gerekmektedir. Fotoğraf memur tarafından taranacak ve size geri verilecektir.
4. Pasaport başvurusu geçerli kimlik belgesi ile yapılacaktır.
5. Başvuru sırasında en son alınan pasaport da birlikte götürülmelidir.
6. Başvuru sonrası ortalama 1 hafta içinde pasaport kargoya verilecektir.
Pasaport, yurtdışına çıkarken sınır kapılarındaki polis makamlarına ibraz etmeye mecbur olduğumuz bir evrak. İlk düzenlemenin yürürlüğe girdiği 1867’den bu yana yurtdışına çıkmak veya Türkiye’ye girmek için pasaport almak zorundayız.
Diplomatik pasaport, Hususi damgalı pasaportlar, Hizmet damgalı pasapor ve Umuma mahsus pasaportlar olmak üzere de pasaport çeşitleri var. “Pasaport Nedir? Pasaport Çeşitleri” yazımda bu konuda detaylı bilgiler paylaştım. Pasaport başvurusu yapmadan bu yazıyı mutlaka okuyun. Gözünüz korkmasın pasaport alma süreci çok kolay. Pasaport çıkarma başvuru süreci ortalama 5-10 dk. içinde tamamlanıyor. Pasaport başvurusu nasıl yapılır adı adım aşağıda detaylıca anlattım.
Pasaport başvurusu nasıl yapılır
Pasaport başvurusunun yaş ayrımı gözetilmeksizin şahsen yapılması gerekiyor. Pasaport ücretini internetten veya bankalara yatırıp, yine internetten veya telefonla pasaport randevusu aldıktan sonra, nüfus müdürlüklerine 2 adet biyometrik fotoğraf ve TC Kimlik Kartınızla gitmeniz yeterli. Nüfus Müdürlüklerinde ilk olarak biyometrik veri işlemleri sağlanıyor, daha sonra biyometrik fotoğraf ve imza isteniyor.
1. Pasaport için gerekli evraklar
Önceleri Emniyet Genel Müdürlüğünden pasaport çıkarılıyordu. 2 Nisan 2018 tarihinden itibaren pasaport başvurusu Nüfus Müdürlüklerine yapılıyor. Pasaport için gerekli belgeler hazırlanıp, internetten pasport randevu alarak 2 adet biyometrik fotoğraf ve nüfus cüzdanı/TC Kimlik kartı ile başvuru yapabiliyorsunuz.
Biyometrik 2 adet fotoğrafınız
TC Kimlik Kartı veya nüfus cüzdanınız
Varsa eski pasaportunuz
Öğrenci belgesi (Harçsız pasaport talep edenler için)
Ergin olmayanlar veya kısıtlılar için muvafakat belgesi
Öncelikle bir fotoğrafçıya gidip pasaport için fotoğraf çektireceğinizi söyleyin. Yeni pasaport için arka fonu beyaz biyometrik fotoğraf çektirmek zorunlu. Eski tarz fotoğraflar geçerli değil. Bu fotoğraflarda tam karşıya bakıyorsunuz, gülümsemeden normal duruşla fotoğrafınız çekiliyor.
Kıravat zorunlu değil. En fazla 6 ay önce çekilmiş biyometrik fotoğraflar geçerli. Daha önceki pasaportunuzda ve vizenizde kullanmış olduğunuz, nasılsa kimse anlamaz dediğiniz, 6 aydan uzun süreli fotoğrafınız varsa kullanmayın, gidin yeni fotoğraf çektirin.
Sisteme 6 ay önceden kayıtlı biyometrik fotoğrafınız varsa ehliyet ve pasaport için yeniden fotoğraf götürmenize gerek yok. Yeni çipli kimlik kartı için parmak izi ve imza verdiyseniz, bunlar pasaport almak için de geçerli. Pasaport için gerekli belgeler hazırlandıktan sonra e-pasaport randevu alma işlemine geçin.
2. Pasaport Ücretleri 2019 Harç Bedelleri
Pasaport başvuru randevuları internet üzerinden veya telefonla yapılabiliyor. Ancak pasaport ücreti, internet başvurusu öncesinde vergi dairesine, PTT şubelerine, belirtilen bankalara veya internet vergi dairesine ödenmesi gerekiyor. Ne kadar süreli pasaport çıkarmayı düşünüyorsanız pasaport ücretleri de ona göre değişiyor.
Öncelikle kaç yıllık pasaport çıkaracağınıza karar vermeniz gerekiyor. Pasaport süresi en az 6 ay en fazla da 10 yıl oluyor. Ben 6 aylık pasaport alınmasını pek tavsiye etmiyorum. Pasaport süresi 3 aydan az olunca bir çok ülkeye girişte sorun çıkma ihtimali var. Mümkünse 10 yıllık çıkartın.
İnternetten pasaport harcı yatırma: İnternet vergi dairesi web sitesine girin (ivd.gib.gov.tr). Sol alt köşeki “Harç ve değerli kağıt bedeli” butonunu tıklayın. Açılan pencereden “Pasaport harcı ödeme” bağlantısını tıklayın. Gerekli bilgileri ve size en yakın vergi dairesini seçin. Sonraki adıma geçin, kredi kartıyla pasaport defter bedeli ve harcını ödeyin. Güvenlidir.
Ödemeye dair belge (makbuz veya dekont) gerektiğinde gösterilmek üzere muhafaza edilmeli. Ödeme sonrası pasaport için gerekli evrakları hazırlayıp pasaport başvurusu yapıyorsunuz.
Eğer internet vergi dairesinden ödeme yapmak istemiyorsanız şu bankalara pasaport ücretini ödeyebilirsiniz: Akbank, Aktifbank, Albaraka Türk Katılım, Alternatif Bank, Anadolubank, Denizbank, FibaBanka, Finansbank, Garanti Bankası, HSBC, ING Bank, Kuveyt Türk Katılım Bankası, Odeabank, Şekerbank, Ziraat, TEB, Halk Bankası, İş Bankası, Vakıflar Bankası, Yapı ve Kredi, Ziraat Katılım.
Öğrenciyseniz ve 25 yaşını doldurmadıysanız harçsız pasaport çıkartabiliyosunuz. Öğrenim görülen kurumlardan getirilen ıslak imzalı, e-imzalı veya e-devlet kapısı üzerinden alınan 60 günü geçmemiş belgeler öğrenci belgesi olarak kabul ediliyor. Pasaport Kanunu uyarınca kişilerden yaş farkına bakılmaksızın (Bebekler de dahil) tüm pasaportlarda fotoğraf bulunması zorunlu.
3. Pasaport randevusu nasıl alınır
Biyometrik fotoğrafınızı hazırladınız, pasaport ücretini ödediniz ise pasaport başvurusu için randevu alma adımına geçiyorsunuz. Umuma mahsus pasaportlar için belirlenmiş 680 ilçe nüfus müdürlüğüne, hususi ve hizmet damgalı pasaportlar için ise 81 ilin nüfus ve vatandaşlık müdürlüğünden başvuru yapılabiliyor. Dileyen randevusuz, sabah erken saatlerde gidip sıra alabilir.
Telefonla pasaport randevusu alma: e-pasaport randevu alma telefonla ALO 199 Vatandaş Etkileşim Merkezinden yapılıyor. Alo 199 çalışma saatleri 09.00-17.00 saatleri arası. Cumartesi ve pazar günleri 09.00-17.00 saatleri arasında yapılabiliyor.
İzmir pasaport randevu alma için baktığımda aynı hafta içerisine randevu veriyordu. Aceleniz varsa sabah erken gidip başvurun.
İnternetten pasaport randevusu nasıl alınır: İnternetten randevu.nvi.govt.tr adresinden online randevu alınabiliyor. Aynı sayfadan TC Kimlik Kart, Sürücü belgesi veya pasaport başvurusu için randevu alabiliyorsunuz.
Harçsız öğrenci pasaportu nasıl alınır
Öğrencilik hayatınıza devam ediyorsa harçsız pasaport alabiliyorsunuz. Ne de olsa dünyanın en pahalı pasaportuna sahibiz ve öğrenci bütçesi için bu korkunç yüksek bir meblağ. 25 yaşın altındaki her öğrenci harçsız pasaport alabilir. Sadece pasaport defter bedelini ödemeniz gerekiyor.
Harçsız pasaport başvurusu için okulunuzdan öğrenci belgesi çıkarın. Belgeyi okuldan ya da E-Devlet üzerinden alabilirsiniz Öğrenci belgesini son 60 gün içinde alınmış olması şart. 18 yaşından küçükler, en çok 5 yıllık pasaport çıkartabiliyor. Pasaportu 25 yaşına bastığınızda geçerliliğini yitirecek şekilde alabiliyorsunuz. En az 6 aylık geçerli pasaport çıkartabileceğinizi düşünürseniz 24,5 yaşından sonrası için pasaport verilmediğini aklınızda bulundurun.
|
|
|
islamda Büyük Günâh Kavramı Nedir - Büyük Günâhlar - Günahı Kebâir Nelerdir |
|
Yazar: RasitTunca - 05-26-2019, 06:10 AM - Forum: Fıkhi Konular Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
islamda Büyük Günâh Kavramı Nedir - Büyük Günâhlar - Günahı Kebâir Nelerdir
Büyük Günah Kavramı
Günahların hepsi eşit olmadığından, inançtan günlük davranışlara doğru uzanan bir çizgide, büyük günahlar ve küçük günahlar diye ikiye ayrılırlar. Büyük günahlara Kebîre (ç. Kebâir), küçük günahlara Sagîre (ç. Sagâir) adı verilir.
Büyük günahlar, yanlış ve bozuk inançlar, imandan ve dinden çıkma, bireysel ve toplumsal huzursuzluğa, bozgunculuğa, sapmaya, anomiye ve çürümeye sebep olan, hakkında tehdit edici âyet veya hadis bulunan, işleyenin dünyada ve âhirette ceza görmesine yol açan dinî, bireysel ve toplumsal büyük suçlar ve davranışlardır.
Gerçek bir mü'min, büyük küçük bütün günahlardan sakınmaya çalışır. Ama sorumluluğu ve sonuçları daha ağır olduğundan özellikle büyük günahlara yaklaşmamalıdır. Yüce Allah, şöyle buyuruyor: "Size yasak edilen büyük günahlardan sakınırsanız, küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli/övgün bir yere sokarız." (Nisa, 4/31)
İnançlar ve helal-haramın kabulüyle ilgili olan günahlar dışında ve işlediği günahı helal saymıyorsa, büyük ya da küçük günah işleyenler dinden çıkmazlar, ama günahkâr olurlar. Şirk ve küfür dışındaki büyük günahları işleyene Mürtekib-i Kebîre, Fâsık veya Fâcir adı verilir.
Günah işleyenlerin, günahkâr mü'min olmaları dolayısıyla kusurlarından kurtulmaları için çaba göstermesi gerekir. Bunun da başlangıcı pişman olup şirk ve küfür derecesindeki büyük günahlardan imana dönmek, diğer büyük günahlardan ise tövbe istiğfar edip yeniden günah işlememektir. Yüce Allah, şöyle buyurur: "Ufak tefek kusurları (:lemem) dışında günahın büyüklerinden (:kebâiru'l-ism) ve çirkin işlerden (:fevâhiş) sakınanlara, rabbinin affı şüphesiz boldur." (Necm, 53/32); "De ki: Ey kendileri aleyhine aşırı giden/sınırları aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Doğrusu O, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir." (Zümer, 39/53)
Büyük günahlar ; itikat, iman, ibadetler ya da günlük hayatın akışıyla ilgili hususlarda yapılması haram, terkedilmesi farz olup, mü'minin bilmesi gereken temel esaslardandır. Geleneksel dinî kitaplarda gelişigüzel sıralanan 72 büyük günahı, 32 ve 54 farzın sistematiğine yaklaştırarak paralellik gösteren tarzda sıralamaya çalışacağız:
"Büyük Günahlar" önemli ölçüde 54 Farz olarak sayılan durumlardan terk edilmesi istenenleri yapmak ya da yapılması istenenleri terk etmek suretiyle ortaya çıkar. Büyük günahlar konusunu, bu Pazar yazısından itibaren belirli ölçüde ayrıntılarıyla ele almaya çalışacağız.
Büyük günahların sayısı çoktur. Ancak geleneksel dinî kitaplar, pedagojik bir dehayla öğrenme ve akılda kalma kolaylığı açısından, büyük günahların başlıcalarını toplayan "72 Büyük Günah" kavramını geliştirerek, şematik ve sistematik bir liste belirlemişlerdir.
Büyük Günahlar (72 Büyük Günah)
A- İmanın Şartlarıyla İlgili Büyük Günahlar
İmanın şartlarıyla ilgili büyük günahlar, iman esaslarının uzantısı durumundaki yanlış ve bozuk inançlardır:
1- Allah'a şirk koşmak.
2- Falcılara, kahinlere, sihirbazlara, gâipten (:gaybden) haber verdiklerini iddia edenlere inanmak ve kapılmak.
3- Allah'tan başkasına yemin etmek.
4- Dininden dönüp mürted olmak.
5- Kur'an-ı Kerim'i ezberleyip unutmak; okumasını öğrendikten sonra unutmak.
6- Dünyaya muhabbet etmek/bağlanmak.Dünya muhabbetine düşüp âhireti unutmak, dinî vazifeleri terk etmek.
7- Hz. Peygambere yalan/hilaf (:gerçek dışı) söz isnad etmek, onun söylemediği bir sözü söylemek.
8- Hz. Peygamber'in (s.a) ashabına/sahabeye dil uzatmak/kötü söz söylemek ve onlara sövmek.
9- Mukaddesata küfretmek, bunları alaya almak.
B- İslâm'ın Şartlarıyla İlgili Büyük Günahlar
İslâm'ın şartlarıyla ilgili büyük günahlar, İslâm'ın şartlarıyla ilgili olumsuz tutum ve davranıları hatırlatıcı ve açıklayıcı esaslardır:
10- Bir namaz vaktini kaçıracak kadar cünüplükten temizlenmemek; cünüp gezmek.
11- Vaktinden evvel ezan okumak ve namaz kılmak.
12- Beş vakit namazı vakitlerinde kılmayıp kazaya bırakmak.
13- Bir özür olmadığı halde, Ramazan orucu tutmamak, müslümanların önünde oruç yemek.
14- Malının zekâtını ve mahsulünün öşürünü vermemek.
C- Helal-Haramla İlgili Büyük Günahlar
72 Büyük Günah'ın bir kısmı, inançtan uygulamaya helal-haram konularına dairdir:
15- Helalı helal bilip itikat etmemek; haramı/haram olanı, haram bilip itikat etmemek.
16- Erkekler ve kadınlar, şehveti tahrik edecek şekilde giyinmek.
17- Erkekler ipekli giyinmek, âlâyişli/gösterişli bir şekilde süslenmek.
18- Edep yerlerini/avret mahallini açmak, başkasına göstermek; başkasının avret yerine bakmak.
19- Kadınlar erkek elbisesi giymek; erkekler kadın elbisesi giymek; karşı cinse benzemeye çalışmak.
20- Karnı doyduktan sonra yemek/yemeğe devam etmek.
21- Şarap ve alkollü içkiler içmek; Keyif verecek (esrar, eroin gibi uyuşturucu) şey yemek-içmek.
22- Köpek artığını yemek.
23- Domuz eti ve yağı yemek.
24- Ölmüş hayvan (meyte:leş) eti yemek ve yedirmek.
25- Birbirine nişan almak/nişan dökmek (dövme yaptırmak gibi).
26- Faiz (riba) almak ve vermek, tefecilik yapmak.
27- Hırsızlık etmek.
28- Elin/başkasının malını zorla gasbetmek/cebren almak.
D- Ahlâkla İlgili Büyük Günahlar 72 büyük günahın önemlice bir bölümü güzel ahlâkın (ahlâk-ı hamîde) zıddı olan kötü ahlâkla (ahlâk-ı zemîme/rezîil) ilgilidir:
29- Anaya babaya asi olmak, onları dövmek.
30- Sıla-i rahmi terk/kat-ı rahim etmek; akrabalarla bağlantıyı kesip, onları ziyaret etmemek, varsa hâcetlerini görmemek.
31- Haset etmek.
32- Emanete hıyanet etmek.
33- Müslüman veya kâfir bütün insanlara hıyanet etmek.
34- Mü'minin imana ve İslam'ın emirlerine itaate dair olan taraflarını alaya almak.
35- Küfür ve fuhuş sözler konuşmak.
36- Söz/laf taşımak, koğuculuk etmek (:nemîme).
37- Gıybet/dedikodu etmek.
38- Mü'min kardeşinin hatırını/gönlünü yıkmak/kalbini kırmak.
39- Namuslu kadınlara dil uzatmak/bir saliha/namuslu hatuna fahişe demek, namuslu kadınlara ait aile sırlarını yaymak.
40- Kadınlar, erkeklerinin yatağından kaçmak.
41- Avretler (:kadınlar) erinin ziyanına varmak/kocasından izinsiz ziyarete gitmek.
42- İki kızkardeşi birden nikâh altında tutmak
43- Ehlinin (karısının) oyluğunu (:avret ve mahrem yerlerini) anasının oyluğuna benzetmek (zıhar yapmak:Türkçe'de 'anam avradım olsun' demek gibi).
44- Ehlinin anasına sövmek.
45- Cahil kalmak; dinî vazifeleri, farzları, vacipleri, sünnetleri öğrenmeyip, cahillikte ısrar etmek cahillikte ısrar etmek. (Dünya ve âhiret işlerine ve dinine ait bilgileri (farzları ve haramları) öğrenmemek, cahillikten sakınmamak. Dinî hükümleri öğrenmeyenler, rahatlıkla haram işleyebilir).
46- Cahillik ne musibettir bilmemek (Bilmediğini bilmeyen de rahatlıkla harama düşebilir).
47- Ölçüyü ve tartıyı düzgün ve adaletli yapmamak, hileli yapmak.
48- Allah Teâlâ'nın azabından emin olmak/korkmamak; kurtuluşa ermiş özel kişilerden olduğu sanısına kapılmak.
49- Allah'ın rahmetinden ümit kesmek.
50- Zina etmek, meşru olmayan şehevi zevkler peşinde koşmak; kendine zina ettirmek.
51- Eşcinsel ilişkiye girmek (livâta etmek, sevicilik yapmak, kendisine livâta ettirmek).
52- Loğusa ve âdet halinde karısına yaklaşmak/cinsel ilişkiye girmek.
53- Mecburiyet olmadan/özürsüz elin/başkasının avretine (avradına)/karısına kızına şehvetle bakmak.
54- Kibirlenmek/tekebbür etmek(:büyüklük taslamak; kendini üstün görmek; tevazudan uzaklaşmak); Kibirlenip insanlara zulüm ve tahakküm etmek.
55- Haksız yere yetim malı yemek. (* Nisa, 4/10)
56- Ölüm döşeğindeyken varisten/mirasçıdan mal kaçırmak.
57- Yalan söylemek,
58- Yalan/boş yere yemin etmek, çok çok yemin etmek.
59- Yalan yere/yalancı şahitlik yapmak; hak/doğru şahitliğe varmamak/gitmemek.
60- Canlı bir hayvanı ateşe atmak.
61- Cimrilik ve hasislik/nekeslik etmek (bul ve şuhh).
62- Yapılan iyiliği başa kakmak/Bir adama iyilik edip sonra başına kakmak.
63- Zorunlu olmayarak kahkahayla çok gülmek.
64- Tegannî etmek (ahlâksız şarkılar söylemek).
G- Günahlarla İlgili Büyük Günahlar
72 büyük günahın birkaçı, günah işler yapmakla ilgilidir:
65- Günah/küçük günah işlemekte ısrar etmek/Çok çok günahına musır olmak.
66- Harem-i Kâbe'de günah işlemek.
H- Toplum Hayatıyla İlgili Büyük Günahlar 72 Büyük Günah'ın son bölümü, toplumsal ve siyasî hayatla ilgilidir:
67- Ülülemre (devletin meşru yönetimine ve kanunlarına) itaat etmemek; devlete, amirlere isyan etmek.
68- Haksız yere, bilerek adam öldürmek.
69- İntihar etmek.
70- Harpte düşmandan korkup kaçmak; Allah yolunda cihadı terk etmek.
71- Rüşvet almak ve vermek.
72- Gücü yeten kimsenin münkeri/kötülüğü menetmemesi/engellememesi.
" Allah`a şirk koşmak, içki içmek, kumar oynamak " (el-Bakara, 2/219); haram aylarda harbetmek (el-Bakara, 2/217); bakmakla yükümlü olduğu yetimin malınıkendi malına katarak O`nun rızası olmaksızın yemek (en-Nisa, 4/2; Isra, 17/34); fakirlik korkusuyla kendi çocuğunu öldürmek (Isra, 17/31); insanlar arasında fitne çıkarmak (el Bakara 2/217); faiz yemek (el-Bakara, 2/275); Allah`tan başkasına ibadet etmek (Isra,17/23); ana-babaya isyan etmek (Isra,17/23), akrabaya miras hakkını vermemek (en-Nisa, 4/7, 13; Isra, 17/26); malı gereksiz yere israf etmek (Isra, 17/27); zina yapmak (Isra 17/32; en-Nisa, 4/15-16); haksız yere adam öldürmek (Isra, 17/33); ölçü ve tartıyı tam yapmamak (Isra, 17/35); kibirlenmek (Isra, 17/37); iffetli kadına zina isnat etmek (en-Nisa, 4/23); tesettüre riayet etmemek (en-Nur, 24/31 ); yalan yere yemin; Peygamber`e (s.a.s.) yalan hadis uydurmak (Peygamber`e yalan yere hadis uydurmak, büyük günah olmanın ötesinde, küfür sayılabilir. Çünkü şerîat`ın temel kaynaklarından ikincisi "sünnettir". Sünnete yalan isnat etmek; bazı konularda Islâm`ı temelinden yıkabılir); insanları diliyle çekiştirmek; kaş göz hareketleriyle alay etmek (Hümeze, 104/1 ).
İslâm inancında peygamberler dışında bütün insanlar günah işlerler. Günah, Yüce Allah'ın emir ve yasaklarına aykırı söz ve davranışların din açısından suç sayılmasıdır. Yüce Allah'ın hem emrettiğini yapmamak, hem de yasakladığını yapmak, aynı şekilde günahtır.
Kur'an-ı Kerim ve hadislerde Müslümanın sakınması gereken büyük günahlar sayılmıştır. Bu günahlardan birini işleyen Müslümanın mutlaka tövbe edip pişmanlık duyması gerekir.
Bu büyük günahlardan bir kısmını şöyle sıralayabiliriz;
1- Allah'a ortak koşmak. (En büyük günahtır. Bunu işleyen Kelime-i Şehadet getirmeli yeniden dine dönmelidir.)
2- Zina
3- Haram para kazanmak.
4- İçki ve benzeri uyuşturucu maddeler (sıvı gaz veya katı olabilir) kullanmak.
5- Hırsızlık
6- Adam öldürmek.
7- Namuslu kadına zina iftirası atmak.
8- Yalan şahitlik yapmak.
9- Doğru şahitlikten kaçmak.
10- Yalan yere yemin etmek.
11- Gasp etmek.
12- Faiz yemek veya faiz vermek.
13- Rüşvet almak veya vermek.
14- Anne-babaya karşı gelmek. (Ancak anne ve baba dine aykırı bir emir verirlerse onları dinlemezsiniz.)
15- Akrabalarla ilişkiyi kesmek.
16- Hz. Peygamber (s.a.v.)'in sözlerini reddetmek veya ona söz uydurmak.
17- Namazları kılmamak.
18- Oruç tutmamak.
19- Zekat vermemek.
20- Müsait olanın hacca gitmemesi.
21- Ölçü ve tartıda hile yapmak.
22- Sahabeye dil uzatmak.
23- Hz. Peygamber (s.a.v.)'in mucizelerini reddetmek.
24- Sihir ve büyü yapmak.
25- Hayvanlara eziyet etmek.
26- Domuz eti yemek.
27- Allah'tan gayrisi için kesilen hayvanı yemek. Leş yemek.
28- Gıybet, iftira etmek.
29- Yetim hakkı yemek.
30- Kul hakkı yemek.
31- Allah'tan ümit kesmek.
32- Kumar oynamak.
33- İsyan etmek.
34- Yol kesmek, eşkıyalık. Mafyacılık.
35- İntihar etmek.
36- İnsanların namus ve iffetine küfretmek.
37- Müslümana silah çevirmek. Bize silah çeviren bizden değildir buyurmuştur. Efendimiz.
38- Stokçuluk yapmak.
39- İnsanları aldatmak, kandırmak.
40- Kötü bir çığır açıp insanları şerre yönlendirmek.
En büyük günah
Sual: En kıymetli ibadet ve en büyük günah net olarak hangisidir? Hadis-i şeriflerde çok farklı bildiriliyor. Bir hadiste ana babaya itaat, başka birinde namaz deniyor. Günahlar için de aynı şekilde farklı hadis-i şerifler var. Yedi büyük günah bildiriliyor. Başka bir hadiste bu yedi günahın dışında olarak zina en büyük günah denirken, başka bir hadiste içki içmek en büyük günah olarak bildiriliyor. Bunların sebebi nedir?
CEVAP
Hangi ibadet, Allahü teâlânın rızasına kavuşturursa, o en büyük ibadet olur. En büyük günah ise, Allahü teâlânın gazabına sebep olan günahtır. Bunu da biz bilemeyiz. Allahü teâlânın gazabı günahlar içinde saklıdır. Onun için her günahtan kaçınmalıdır. Belki bizim büyük sanmadığımız bir günah, Onun gazabına sebep olabilir. Nefsine yenilip günah işleyen de, korku içinde olmalıdır. Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Pervasızca günah işleyen mümine Allahü teâlâ gazap eder.) [Ukaylî]
Hadis-i şeriflerin farklı olmasının sebebi ise şudur:
Suali soranların hallerine uygun, çeşitli cevaplar verilmiştir. Kimisi için namazdır, kimisi için emri maruftur. Günahlar da öyledir. Bazısı için zina, onun felaketine sebep olur, bazısı için de içki sebep olabilir. Bir de, zamana göre, uygun cevap verilmiştir. Mesela İslamiyet’in ilk zamanları cihad önemli idi. Günümüzde emr-i marufun, ehli sünnet itikadını yaymanın önemi büyüktür. Demek ki, kişilerin hallerine ve zamana göre büyüklük değişiyor. Zaten emredilen ibadetleri yapmak, yasak edilenlerden kaçınmak her Müslümanın her zaman vazifesidir.
Sual: Şirk hariç, en büyük günah nedir?
CEVAP
Günah, Allahü teâlânın emirlerini yapmamak yani isyan etmek olduğu için, günahların hepsi de büyüktür. En büyük günah, Allahü teâlânın gazabına sebep olan günahtır. Bunu da insan bilemez. Allahü teâlânın gazabı günahlar içinde saklıdır. Onun için her günahtan kaçınmalı. Belki bizim küçük sandığımız bir günah, Onun gazabına sebep olabilir. Âlimlerimiz buyuruyor ki:
En büyük günah, bid’at itikadında olmaktır. Doğru iman bilgileri öğrenilmezse, yani iman bozuksa, yaptığı ibadetlerin hiç kıymeti olmaz.
En büyük günah, günahı bilmemektir. Ondan daha büyük günah ise, günahı ibadet olarak yapmaktır. Bid’at işleyenler böyledir. Bid’ati, dinin emri gibi yapar.
En büyük günah, kalb kırmaktır.
En büyük günah, kibirdir.
En büyük günah, gıybettir.
En büyük günah, namazı özürsüz kazaya bırakmaktır. Farzları, vazife bilip, kaza etmeyi, ödemeyi düşünmek şartı ile, tembellikle yapmamak, en büyük günahtır. Vazife bilmemek, önem vermemek ise, küfür olur. Namaz kılmamak, diğer bütün günahlara yol açacağı için, en büyük günah namaz kılmamak denebilir. Namaz kılan, diğer günahlardan korunur. Çünkü Kur’an-ı kerimde, namazın bütün kötülükleri önleyeceği bildiriliyor.
Büyük günahlarla ilgili hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır:
(En büyük günah, katillik, ana babaya zulüm, yalan yere şâhitliktir.) [Deylemi]
(En büyük günah, yalan yere yemin etmektir.) [Buhari]
(En büyük günah, dünya sevgisidir.) [Deylemi]
(Dünya sevgisi, bütün günahların başıdır.) [Beyheki, İbni Ebi-d-dünya]
(En büyük günah, zinadır.) [İbni Ebi-d-dünya]
(En büyük günah, içki içmektir.) [Taberani]
(En büyük günah, Allah hakkında suizan etmektir.) [Deylemi]
(En büyük günah, haksız yere, bir Müslümanın malını almaktır.) [Taberani]
(En büyük günah, faiz, iffetli kadına iftira, yetim malı yemektir.) [Taberani]
(En büyük günah, kişinin, geçimi kendisine ait olanları ihmal etmesidir.) [Müslim]
(En büyük günah, kişinin borcunu ödemek için mal bırakmadan ölmesidir.) [Ebu Davud]
(Gıybet zinadan da büyük günahtır. Zinadan tevbe edeni Allahü teâlâ affeder. Gıybet edilen, gıybet edeni affetmedikçe, affolmaz.) [Taberani]
(Livata yapan mel’undur.) [İ. Ahmed]
(Vasiyette vârislerden birini zarara sokmak büyük günahtır.) [İbni Cerir]
(Avret yerlerini açmak büyük günahtır.) [Hâkim]
(Bir Müslümanın kalbini kırmak, Kâbe’yi yetmiş kere yıkmaktan daha günahtır.) [R. Nasıhin]
(Küçük günaha devam etmek, büyük günah olur.) [İ. Asakir]
(Küçük görünen günahlar, toplanınca sahibini helak eder.) [Taberani]
(Şu yedi büyük günahtan kaçının: 1- Allah’a şirk koşmak, 2- Büyücülük, 3- Katillik, 4- Harpten kaçmak, 5- Yetim malı yemek, 6- Faizcilik, 7- Namuslu kadına iftira etmek.) [Taberani]
(İlmi gizlemekle yapılan hıyanet, malda yapılan hıyanetten daha büyük günahtır.) [Ebu Nuaym]
Hadis-i şeriflerde, suali soranların hâllerine uygun, çeşitli cevaplar verilmiştir. Bazısı için zina, onun felaketine sebep olur, bazısı için de içki sebep olabilir. Günahın büyüklüğü, kişilerin hâllerine ve zamana göre değişiyor.
Sual: Şu hadisi bildirdiniz:
(Beş vakit namaz kılan, Ramazan orucunu tutan, zekatını veren ve yedi büyük günahtan kaçınana, Cennetin bütün kapıları açılır, selamet ve emniyet içinde gir denilir.) [Nesai]
Bu hadiste bildirilen yedi büyük hangileridir?
CEVAP
Yedi büyük günah şunlardır: 1- Allah’a şirk koşmak. 2- Büyücülük, 3- Katillik, 4- Harpten kaçmak, 5- Yetim malı yemek, 6- Faizcilik, 7- Namuslu kadına iftira etmek. (Buhari, Müslim) Başka bir hadis-i şerifte de, yedi büyük günah içinde Müslüman olan ana babaya asi olmak ifadesi geçiyor. Allah’a şirk koşmak küfürdür. Küfür de, bazen büyük günahlar arasında sayılır.
Allah kimleri sevmez
Sual: Allah kimleri sevmez?
CEVAP
Allahü teâlâ, kâfirleri de, günah işleyen Müslümanları da sevmez. Bu ikisi arasında elbette fark vardır. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Allahü teâlânın kâfirlere düşmanlığı, zatından yani kendisindendir. Müslümanların işlediği günahları ise, sıfatları sevmez. Bu düşmanlık sıfatlara aittir. Rahmet sıfatı, zatın düşmanlığını ortadan kaldırmaz. (1/266)
Birkaç âyet-i kerime meali şöyledir:
(Allahü teâlâ, kâfirleri sevmez.) [Al-i İmran 32]
(Allahü teâlâ, israf edenleri sevmez.) [Enam 141]
(Allahü teâlâ, kendini beğenip övünen hiç kimseyi sevmez.) [Lokman 18]
Birkaç hadis-i şerif meali de şöyledir:
(“Allah’tan kork” denince, “Sen kendine bak” diyeni Allahü teâlâ sevmez.) [Beyhekî]
(Düşmanlıkta ileri gidenleri Allahü teâlâ sevmez.) [Buhari]
(Allahü teâlâ, kibirlileri sevmez.) [Deylemi]
(Allahü teâlâ, komşusuna sıkıntı vereni sevmez.) [Deylemi]
(Allahü teâlâ, eshabımı ve akrabamı incitenleri sevmez.) [Taberani]
(Allahü teâlâ, çok yiyip içeni ve çok uyuyanı sevmez.) [İ. Gazali]
(Allahü teâlâ, cimriliği sevmez.) [Berika]
(Allahü teâlâ, çirkin söz söyleyeni sevmez.) [İbni Ebi-d-dünya]
(Allahü teâlâ, zalim zengini sevmez.) [Bezzar]
(Allahü teâlâ, taatten gafil olanı sevmez.) [Deylemi]
(Allahü teâlâ, çalışmayan gençleri sevmez.) [Münavi]
(Allahü teâlâ, hakkı kabul etmekte inat edeni sevmez.) [Buhari]
En şiddetli azap
Sual: Müslüman olduğu hâlde, günahları çok gelerek Cehenneme düşen kimseler içinde, azabı en şiddetli olan kimlerdir? Yani hangi günah sebebiyle şiddetli azaba maruz kalırlar?
CEVAP
Bu, şahıslara göre değiştiği gibi, günahı işleyiş sebeplerine göre de değişir. Mesela bir kralın zulmü ile bir kölenin zulmü aynı olamaz. Put yapanla, resim çizenin, azapları aynı olmaz. Niyetlerine göre değişir. Peygamber efendimizin, bazı günahların önemini bildirmek için, (Şu günahları işleyen en şiddetli azaba mâruz kalacaktır) buyurduğu olmuştur. Bunlardan üç hadis-i şerif meali şöyledir:
(Kıyamette azabı en şiddetli olan, canlı resmi yapandır.) [Buhârî]
(Kıyamette azabı en şiddetli olan, zâlim hükümdardır.) [Beyheki]
(Kıyamette azabı en şiddetli olan, ilmi kendisine fayda vermeyen âlimdir.) [Taberanî]
“Allah’ın emirlerini yerine getirmeme ve yasakladığı şeyleri yapma şeklinde” tarif edilen günah, aynı zamanda insanı Allah’ın yolundan uzaklaştıran bir başkaldırı olarak da tanımlanır.
Pek çok çeşidi olan ve din âlimlerince ayet ve hadislerden hareketle, büyük ve küçük günahlar diye ikiye ayrılmış.
Işık Yayınları’ndan İlahiyatçı yazar Murad Karasoy imzasıyla çıkan “Büyük Günahlar” isimli kitap günah kavramını, insanı günaha sevk eden nedenleri ve günah çeşitlerini ele alıyor.
Büyük günah ile küçük günah arasındaki farkın detayları ile anlatıldığı kitapta günahı büyükleştiren kriterlere de geniş yer verilmiş. Kuran-ı Kerim’de geçen büyük günahların ayetlerle nasıl anlatıldığı “Büyük Günahlar” kitabının odak noktası ise; 76 büyük günah.
Kitabın ön sözünde, "günah kavramı" için, “Büyük olsun, küçük olsun, her günah esasında Allah’a karşı yapılmış bir edepsizliktir, çizgi dışına çıkmaktır. Aynı zamanda büyüklerimizin ifadesiyle küfre doğkullanru bir adım atmadır. Çünkü her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır.” Yorumunu yapan Murad Aksoy kaynak olarak ise, kıraat, hadis, cerh, tadil, tarih, hal tercümeleri, akait, fıkıh usulü hakkında yaklaşık 214 eser yazmış büyük İslam alimi İmam Zehebî’nin ölçülerine göre hareket etmiş. Bir anlamda İmam Zehebi'nin "Kitabu'l-Kebair" kitabını sadeleştiren Aksoy, büyük günahları 76 başlık altında ele almış.
"Büyük günah işleyen birisinin dini statüsünün ne olduğuna dair" ve bu mihvalde en çok merak edilen sorulara, ayet ve hadis kaynaklı cevapların verildiği kitapta, günahtan korunmanın yolları da var.
Kitapta ayrıca, Peygamber Efendimizin zina yapmak için kendisinden izin isteyen bir sahabeyi ikna etmesi konusuna da yer verilmiş.
”Büyük Günahlar” kitabına göre insanı helak eden 76 büyük günah şöyle:
1. Büyük Günahların En Büyüğü: Allah’a Ortak Koşmak (Şirk)
2. Ana Babaya Asi Olmak, Onlara Eziyet Etmek
3. Yalan Yere Şahitlik Etmek
4. İnsan Öldürmek
5. Sihir (Büyü) Yapmak
6. Namazı Terk Etmek
7. Zekâtı Vermemek
8. Faiz Yemek
9. Yetim Malını Yemek ve Ona Zulmetmek
10. Allah’a ve Resûlü’ne Yalan İsnad Etmek
11. Özürsüz Olarak Ramazanda Bir Gün Bile Oruç Tutmamak
12. Savaş Meydanından Kaçmak
13. Zina Yapmak
14. İdarecinin Halkını Aldatması, Onlara Zulmedip Zorbalık Yapması
15. Haram Olan İçkiyi (Hamr) İçmek
16. Kibirlenmek, Kendini Beğenmek, Övünmek
17. Livata
18. İffetli Kadın veya Erkeğe İftirada Bulunmak
19. Kamu Malından, Ganimetten, Devletten ve Zekâttan Çalmak
20. Haksız Yollarla İnsanların Mallarına El Koymak, Haram Yemek, Haram Kazanç
21. Hırsızlık Yapmak
22. Yol Kesmek
23. Yalan Yere Yemin Etmek
24. Çok Yalan Söylemek, Sözlerinin Çoğu Yalan Olmak
25. İntihar Etmek
26. İdarecinin ve Hâkimin Adaletsiz Olması, Haksızlık Yapması, Rüşvet Almak
27. Deyyusluk, İki Kişi Arasında Bozgunculuk İçin Çalışmak
28. Karşı Cinse Özenmek (Erkeğin Kadına Kadının da Erkeğe Benzemesi)
29. Hulle Yapmak ve Yaptırmak
30. Ölü Eti, Leş, Kan ve Domuz Eti Yemek
31. İdrardan Sakınmamak
32. Haraç Toplamak
33. Riyakârlık Yapmak, Gösteriş, İkiyüzlülük
34. Allah ve Resûlüne İhanet Etmek, Emanete Hiyanet
35. İlmi Gizlemek ve Sadece Dünya İçin Öğrenmek
36. İyiliği Başa Kakmak
37. Kaderi Yalanlamak ve İnkâr Etmek
38. Başkalarının Söz ve Sırlarını Öğrenmeye Çalışmak
39. Lanet Etmek, Sövmek
40. Sözünde Durmamak, Ahde Vefasızlık
41. Kâhin, Büyücü ve Müneccimi Tasdik Etmek
42. Kadının Kocasına Haksız Yere Huysuzluk Yapması (Nüşûz)
43. Akrabaların Hakkını Gözetmemek, Onlarla İlişkiyi Kesmek
44. Resim Yapmak
45. Söz Taşımak, Koğuculuk
46. Ölenin Ardından Ağıtta Aşırı Gitmek
47. Nesebe ve Soya Sövmek
48. Baş Kaldırmak, İsyan Etmek, Haddi Aşmak, Başkalarının Hukukunu Çiğnemek, Serkeşlik Etmek
49. Gücü Yettiği Hâlde Haccı Terk Etmek
50. Müslüman’a Eziyet Etmek ve Ona Sövmek, Küfretmek
51. Allah Dostlarına Eziyet Etmek ve Onlara Düşman Olmak
52. Elbiseyi Kibir Maksatlı Uzatmak (Elbise ile Gösteriş Yapmak)
53. Erkeğin İpek Giymesi, Altın Kullanması
54. Kölenin Efendisinden Kaçması
55. Allah’tan Başkasının Adına Kurban Kesmek
56- İnsanlara Yol Gösteren Levhaların ve Hudut İşaretlerinin Yerini Değiştirmek ve Sökmek
57. Sahabe Efendilerimize Sövmek, Kötü Söz Söylemek
58. Ensardan Herhangi Birine Sövmek, Kötü Söz Söylemek
59. Dalalete Çağırmak, Bid’atçılık, Kötü Bir Çığır Açmak
60. Peruk Takmak, Dişlerin Arasını Seyreltmek ve Dövme Yaptırmak
61. Herhangi Bir Kesici Aleti, Silahı Kardeşine Doğru Tutarak Korkutmak
62. Bilerek Babasından Başkasına Baba Demek
63. Uğursuzluğa İnanmak
64. Altın ve Gümüş Kaptan Yemek İçmek ve Kullanmak
65. Cedelleşmek, Diyalektik, Kur’ân ve Dini Konularda Deliller Aramak
66. Eşine, Hizmetçilerine, Zayıflara ve Kölelere Haksızlık Edip Zulmetmek ve Eziyet Etmek
67. Tartıda ve Ölçüde Haksızlık Yapmak
68. Allah’ın Azabından (Mekr’inden) Emin Olmak
69. Allah’ın Rahmetinden Ümit Kesmek
70. İyiliğe Karşı Nankörlük Yapmak
71. Fazla Suyu Hapsedip Kimseye Vermemek
72. Hayvanın Yüzünü Dağlamak
73. Kumar Oynamak
74. Harem (Mekke) Bölgesinde Taşkınlık Yapmak
75. Özürsüz Cuma Namazını Terk Etmek, Bunda Israrcı Olmak
76. Müslümanları Gizlice İzlemek ve Mahremlerini Açığa Çıkarmak
SORU:
Büyük günahlar nelerdir? Büyük günah işleyenler kâfir mi olur?
CEVAP:
Büyük günahlara “kebâir” denilir. Onların belli başlıları şunlardır:
Allah’a ortak koşmak, adam öldürmek, zina iftirasında bulunmak, zina etmek, cihattan kaçmak, sihir yapmak, yetimin malını yemek, ana-babaya karşı gelmek, kul hakkı yemek, Mekke’nin hareminde günâh işlemek, faiz yemek, hırsızlık yapmak, içki içmek, kumar oynamak.
Bir Müslüman hafife almadan, kalbinde tasdik olduğu halde büyük günah işlerse, dinden çıkıp kâfir olmaz.
Kebâirin (büyük günahların) en büyüğü Allah’ı ikinci sıraya koyarak Allah’ın bazı özelliklerine sahip sayılan bir varlığı öne almaktır. Bu, Allah’a şirk koşmak olur.. Buna ekberu’l-kebâir denir.
“Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bunun altındaki günahı, bağışlama düzenine uyan için bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa, ona büyük bir iftirada bulunmuş olur.” (Nisâ, 4/48)
Günahların büyük ve küçük diye ikiye ayrılması ayetler ve hadislerle sabittir. İlgili ayetler şunlardır:
“Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere sokarız.” (Nisâ, 4/31)
“Onlar (mü’minler), büyük günahlardan ve hayâsızlıktan kaçınırlar; kızdıkları zaman da kusurları bağışlarlar.” (Şûrâ, 42/37)
“Ufak tefek kusurları dışında, büyük günahlardan ve edepsizliklerden kaçınanlara gelince, bil ki Rabbin, affı bol olandır. O, sizi daha topraktan yarattığı zaman ve siz annelerinizin karınlarında bulunduğunuz sırada (bile), sizi en iyi bilendir. Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, kötülükten sakınanı daha iyi bilir.” (Necm, 53/32)
De ki: “Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını sıralayayım: Hiçbir şeyi Allah ile bir tutmayın, anaya babaya iyilikten geri durmayın, yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, onların ve sizin rızkınızı veren Allah’tır. Fuhşun açığına da gizlisine de yaklaşmayın, Allah’ın dokunulmaz kıldığı cana kıymayın, haklı sebeple olursa başka. İşte bunlar, Allah’ın size yüklediği görevlerdir, belki aklınızı kullanırsınız.
Rüşt çağına ulaşıncaya kadar yetimin malına yaklaşmayın, onun iyiliğine olan bir yolla olursa başka. Ölçü ve tartı işlemlerini tam ve dengeli yapın. Biz kimseyi gücünden fazlasıyla yükümlü tutmayız. Yakınınız da olsa söz söylediğinizde adaletli olun. Allah’a verdiğiniz sözü tam olarak yerine getirin. İşte Allah sizden bir de bunları istemiştir, belki aklınızı başınıza alırsınız.
İşte bu benim dosdoğru yolumdur; onu takip edin, başka yolları takip etmeyin, yoksa o takip sizi benim yolumdan ayırır. Bunlar da Allah’ın sizden istekleridir, belki korunursunuz. (En’âm, 6/151-153)
“Rabbin kararını vermiştir; ondan başkasına kulluk etmeyeceksiniz ve anaya babaya iyilikte bulunacaksınız. Onlardan biri, ya da ikisi yanında ihtiyarlayacak olursa sen onlara of! deme ve ilgisiz davranma, ikisine de saygı dolu sözler söyle.
Onları merhamet kanatlarının altına al. De ki; “Rabbim! Küçükken onlar bana nasıl iyilikte bulundularsa sen de onlara o şekilde iyilikte bulun.”
Rabbiniz içinizde olanı en iyi bilendir. Siz iyi davranırsanız o, yanlıştan dönenleri bağışlar.
Yakınlarına, yoksullara ve yolda kalanlara hakkını ver ama saçıp savurma.
Saçıp savuranlar şeytanların yoldaşlarıdır. Şeytan Rabbine karşı çok nankördür.
Rabbinden beklediğin bir ikramın peşinde olduğun için uzak durursan onlara teselli edici sözler söyle.
Ne eli sıkı ol, ne de onu büsbütün aç. Yoksa hem dile düşmüş, hem de açıkta bırakılmış olarak oturur kalırsın.
Senin Rabbin, düzenine uyan ve gerekli güce sahip olan için rızkı yayar. O, kullarının içini bilir ve her şeyi görür.
Yoksulluk korkusuyla evladınızı öldürmeyin. Onların rızkını biz veririz; sizinkini de. Onları öldürmek büyük bir yanlıştır.
Zinaya yaklaşmayın; o, çirkin bir iştir, kötü bir yoldur.
Allah’ın dokunulmaz kıldığı insanı öldürmeyin; haklı sebeple olursa başka. Kim haksız yere öldürülürse onun velisine yetki vermişizdir; o da katili öldürme işinde aşırıya kaçmasın. Çünkü o yardım görmüştür.
Güçlü haline ulaşıncaya kadar yetimin malına el sürmeyin; daha iyi bir sebeple olursa başka. Bir de verdiğiniz sözü yerine getirin. Çünkü verilen söz sorumluluk doğurur.
Ölçerken tam ölçün ve doğru tartıyla tartın. Böylesi hem hayırlıdır, hem de sonu daha güzel olur.
Bilgi sahibi olmadığın şeye körü körüne uyma. Kulak, göz ve gönül; bütün bunlar ondan sorumlu tutulur.
Yeryüzünde şımarık şımarık yürüme. Çünkü ne yeri yarabilirsin ne de dağların boyuna ulaşabilirsin.
Buradakiler kötü olanları Rabbin katında çirkin görülmüştür.
Bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetler, doğru hükümlerdir. Allah’ın yanında bir başka tanrı oluşturma; yoksa yerilmiş ve kovulmuş olarak Cehennem’e atılırsın. (İsrâ, 17/23-39)
Allah’ın Elçisi şöyle demiştir:
“Felâkete sürükleyen yedi şeyden sakınınız.”
-Ey Allah’ın Elçisi nelerdir onlar?
–Allah’a ortak koşmak, sihir, haklı sebeple olması bir yana Allah’ın dokunulmaz kıldığı bir canı öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, düşmana toplu hücum yapılacağı sırada savaştan kaçmak ve kötü yolla ilgisi olmayan namuslu mümin kadınlara zina iftirasında bulunmaktır.” (Buhârî, Vesâyâ, 23; Müslim, İman 145 (89)
|
|
|
Cariyenin Efendisini Rabbini Doğurması Kıyamet Alameti midir? |
|
Yazar: RasitTunca - 05-26-2019, 05:15 AM - Forum: Kıyamet ve Alametleri Hakkında
- Yorum Yok
|
 |
Cariyenin Efendisini Rabbini Doğurması Kıyamet Alameti midir?
Kıyamet alameti olarak hadislerde geçen, "Cariye yani köle kadın efendisini doğuracak." ne demektir?
Bu konu meşhur Cibril hadisinde söz konusu edilmiş ve "kıyametin alametlerinden biri de köle kadınların efendilerini doğurmaları olduğu" vurgulanmıştır. (Buharî, Tefsiru Sureti 31,2).
Alimler bu konuyu değişik şekilde açıklamışlardır.
Bu Hadis hem günümüzde hem de geçmişte olan olaylara işaret etmektedir. Özellikle günümüzde aile ilişkilerinde ve çocukların anne babalarına karşı davranışlarını, anne babaların da çocuklarını terbiye ederken dikkat edecekleri konuları hatırlatmaktadır denilebilir.
Hadis, verdiği bilgiler yönüyle Peygamber Efendimizin (asm) gelecekten haber veren mucizelerindendir:
a. Bu hadîsi şerîfin "cariyenin efendisini doğurması" cümlesi günümüzde çok görülen olaylardandır. Çocukların anne ve babalarına koca herif ve koca karı gibi ifadeleri; ahlakî yapıdaki bu çöküşün görüntüleridir.
Ayrıca anne dünyaya gelmesine neden olduğu çocuğundan gerekli hizmet, hürmet ve saygıyı beklerken, aksine anne çocuğuna hizmet etmektedir. Böylece anne hizmetkar, çocuğu ise efendi konumuna girmiş olmaktadır.
Ana-babaya itaat azalacak, kadının doğurduğu çocuk, kendisine köle muamelesi yapacak; bir evlâd, kendi annesine karşı efendilik taslıyacak, onu hor ve hakîr tutacaktır.
Bu açıdan hadis kıyamete yakın böyle bir tehlikenin ortaya çıkacağını, büyüklere özellikle anne babaya hürmet ve saygının azalacağını haber vermektedir. Ailelere önemli bir hatırlatmada bulunarak çocukların dini ve ahlaki terbiyesine çok dikkat edilmesi gerektiğini önemle vurgulanmaktadır.
b. Bunun manası, zamanla kadın köleler çoğalır, efendileri onlarla evlenir ve çocukları olur. Kendi efendisinden olan çocuğu bir anlamda kendisinin efendisidir. Alimlerin büyük çoğunluğunun kabul ettiği bu görüşe göre, hadiste kadın kölelerin ve onların çocuklarının çoğalması kıyametin bir alameti olarak gösterilmiştir. Tarihte bunun pek örnekleri çoktur.
c. Bazı alimlere göre, burada ifade edilen şey; kadın kölelerin krallar, padişahlar doğurmasıdır. Padişahlar herkesin efendisi olduğu gibi, bir anlamda kendi annesinin de efendisidir denilebilir. Memlüklüler / Kölemenler devleti bir örnek sayılabilir. (bk. Nevevî, Şerhu Müslim, ilgili hadisin şerhi).
Cariyenin efendisini doğurması" : Hadisin aslında yer alan "rabbini doğurması" ifadesindeki rab kelimesi, sahip ve efendi anlamına geîir. Alimler bu ibarenin anlamı konusunda her zaman farklı görüşler sergilemişlerdir.
İbnü't-Tîn "Bu konuda yedi farklı görüş belirtilmiştir" demiş ve bunları zikretmiştir. Ancak bunların bir kısmı diğerine dahildir. Ben (İbn Hacer) bunları birbirinden ayırarak şu dört görüşte özetledim:
1. Hattâbî şöyle demiştir: "Bunun anlamı İslâm dininin genişlemesi, Müslümanların şirkin hakim olduğu bölgeleri ele geçirmesi ve oradaki halkı esir almasıdır. Müslümanlardan bir kimse bu esirlerden bir kadını cariye edinip kendisinden çocuğu olduğunda, çocuk o kadının efendisi konumunda olmaktadır. Çünkü o cariyenin efendisinin çocuğudur. "Nevevî ve başka âlimler bunun çoğunluğun görüşü olduğunu söylemişlerdir. Ben (İbn Hacer) de derim ki: Hadiste bunun kasdedilmesi tartışılır. Çünkü bu sözün söylendiği sırada da cariyelerden çocuk edinme uygulaması vardı. Şirkin hakim olduğu yerleri eîe geçirme, halkı esir alma, kadınları cariye edinme İslâmm İlk yıllarında zaten gerçekleşmiştir. Hadisteki sözün geçtiği bağlam, ileride kıyamete yakın zamanda gerçekleşecek, ama henüz gerçekleşmemiş şeylere işaret etmeyi gerektirmektedir.
İbn Mâce'nin rivayetinde Vekî' bunu birinciden daha dar bir anîamda yorumlamıştır. O buradaki kastın "Arap olmayanların Arapları doğurması" olduğunu söylemiştir.
Diğer bir grup âlim bunun şu anlama geldiğini söylemişlerdir: "Cariyeler, hükümdarları doğurur. Anne de hükümdarın hakimiyeti altındaki kimselerden biri olur, hükümdar da vatandaşlarının efendisidir." Bu görüş İbrahim el-Harbî'ye aittir. O şöyle demiştir: "İlk dönemde yöneticiler çoğunlukla cariyelerle cinsel ilişkide bulunmaktan çekinir, hür kadınlar İçin birbiri ile mücadele ederdi. Sonra iş tersine döndü. Özellikle de Abbasîler devrinde." Ancak hadisin "cariyenin kadın efendisini doğurması" şeklindeki rivayeti bu anlamı desteklememektedir.
Bazılarına göre cariyenin doğurduğu çocuğa "efendi" denilmesi mecazdır. ocuk, babasının ölümüyle cariyenin azat sebebi olduğu için ona mecazen efendi denilmiştir.
Bazıları da bu ifadeyi şuna tahsis etmişlerdir: Önce çocuk esir alınır ve bir müddet sonra da azat edilir. Büyüyerek önder hatta kral olur. Sonra onun an-nesi esir alınır. O annesi olduğunu biierek onu satın alır. Yahut da annesi oldu-Sunu bilmez de onu kendi hizmetinde kullanır, onunla cinsel ilişkide bulunur, azat eder yahut evlenir. Bazı rivayetlerde "cariyenin kocasını doğurması" ifadesi Ver almıştır. Bu rivayet Müslim'de vardır. Bu rivayet bahsettiğimiz şekilde yorumlanmıştır. Bu rivayette yer alan "bal" sözcüğünün koca değil de mâlik anlamına Sidiği de söylenmiştir ki, manaların aynı noktada buluşturulması bakımından to anlamı kabul etmek daha evladır.
2. Efendilerin, kendilerinden çocuk doğuran cariyelerini satması ve bunun Çoğalması, öyle ki bu cariyelerin kralların elinde dolaşıp durması, farkında olmaksizin cariyeyi çocuğunun satın alması. Buna göre kıyamet alâmetlerinden olan şey, çocuk doğuran cariyenin satımının haram olduğu konusunun hiç kimse tarafından bilinmemesi veya şer'î hükümlerin hafife alınmasıdır.
Şu söylenebilir: Çocuk doğuran cariyenin satılıp-satılmaması konusunda tarklı görüşler vardır. Bu yüzden hadisi bu anlama yormak uygun değildir.
Deriz ki: Bu hadis, mezheplerin İttifak ettiği bir anlama yorulur ki bu da hamilelik sırasında cariyenin satımıdır. Bunun haram olduğu konusunda icma vardır.
3. Bu da bir önceki görüş İle aynı doğrultudadır. Nevevî şöyle demiştir: Çocuğun annesini satın alması yalnızca ümmü veledlere [23] özgü değildir. Başka şekiller de mümkündür. Örneğin cariye, efendisi dışındaki bir adamdan şüphe yolu ile gerçekleşen birleşme sonucu hür bir çocuk doğurur. Veya cariye nikah yahut zina sonucu bir köle doğurur sonra her iki durumda da doğum yapan ana sahih bir akitle satılır. Elden ele dolaşarak nihayet oğlunun veya kızının eline gelir. Muhammed b. Beşir'in "bununla esir kadınlar kasdedilmektedir" sözü bunu zedelemez. Çünkü bu delilsiz bir tahsistir.
4. Çocuklarda ana-babaya isyanın çoğalması, çocuğun anasına, efendinin cariyesine yaptığı gibi sövmek, dövmek ve hizmet ettirmek suretiyle alçaltıcı muamelede bulunması. Bu durumda çocuğa mecazen "efendi" denilmiştir. Yahut da burada "rab" kelimesi ile mürebbî anlamı kasdedilmiştir ki bu durumda sözcük hakiki anlamında kullanılmış olur.
Bana (İbn Hacer'e) göre genelliği sebebiyle bu, en güçlü görüştür. Ayrıca sözün söylendiği makam, durumun ne ölçüde bozulacağının kasdedildiğini göstermektedir. Şöyle ki: Kıyametin kopmaya yaklaştığı sıralarda işlerin ne ölçüde tersine döneceği, terbiye edilenin terbiye edici hale, düşük kişinin de yüksek hale geleceğini ifade etmektedir. Bu Hz. Peygamber'in daha sonraki "çıplak ayaklı kişilerin yeryüzünün hükümdarları olması" sözüne de uymaktadır.
Yüce Rabbimiz İsra suresinin 23 ve 24.Ayetlerinde şöyle buyuruyor:” Rabbin,
kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya-babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara “öf!” bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle. Onlara merhamet ederek tevazu kanadını indir ve de ki: “Rabbim! Tıpkı beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi sen de onlara acı.”
İslam Dini her konuda Müslümanlara yol göstermektedir.Gerçek bir müslümanın en önemli özelliklerinden birisi de anne babaya iyilik etmesidir.Genellikle anne babaya için ‘itaat’ deniliyor ama Kur’an anne baba için ‘iyilik’ kavramını kullanıyor.Çünkü Kur’an-i kavramlar Yüce Rabbimizin sonsuz ilmi olduğu için her kelime müthiş ve etkileyicidir.
İtaat kavramı Kur’an’da sadece Allah,Resulu ve Müslüman olan Ulu’l Emir için kullanılıyor:” Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de itaat edin”(Nisa,59).Çünkü itaat kelimesi anlamından da anlaşıldığı gibi mutlak uymayı gerektirir.Anne babaya itaat kelimesi kullanılsaydı her durumda onlara uymak gerekecekti.Örneğin, anne baba puta tapan biri olsaydı ve Müslüman olan çocuğuna puta tapmayı emretseydi evladı da puta tapmak zorunda kalacaktı.
Kur’an özellikle inanç konusunda anne babaya itaatı emretmiyor.Bu konuda ki bazı ayetler şöyledir:
-“Çünkü onlar babalarını sapık kimseler olarak buldular.”(Saffat,69),
-“(Ey Muhammed!) Şunların taptıkları şeylerin batıl olduğu konusunda şüpheye düşme. Onlar sadece, daha önce babalarının taptığı gibi tapıyorlar. Şüphesiz biz onlara (azaptan) paylarını eksiksiz olarak tastamam vereceğiz.”(Hud,109)
-“ Eğer (anne ve baban), hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için seninle uğraşırlarsa, onlara itaat etme.”(Lokman,15)
Ama Rabbimiz her durumda onlara iyilik yapmayı emrediyor.Çünkü anne baba Müslüman olmasalar bile onlara iyilik yapmak Allah’ın bizlere emridir.
-“Biz, insana anne babasına iyi davranmayı emrettik.”(Ahkaf,15),
-“(Ey Muhammed!) De ki: “Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya iyi davranın”(En’am,151),
-“İnsana da, anne babasına iyi davranmasını emrettik.”(Lokman,14).
Günümüzde özellikle yeni neslin anne babaya gerekli saygı ve sevgiyi göstermediğini onlara sahip çıkmadıklarını görüyoruz.İnegöl Huzurevini ziyarete gittiğimizde yaşlılardan birisi bizimle şöyle dertleşmişti:”Hocam! Dört çocuğum var.Dördününde 150 metrekare evleri var.Ama nedense benim için o dört evde de bir kişilik yer yokmuş”.Bu cümleleri söyledikten sonra gözleri yaşarmıştı.
Acaba yeni nesil anne babayı bir yük olarak mı görüyor? Gezmesine engel bir ayak bağı olarak mı düşünüyor? Onlara hizmet etmek onları çok mu yoruyor? Oysa:
-Bir zamanlar sen onlara muhtaçtın.Şimdi onlar sana muhtaç,
-Sen küçük iken seni ateşten,çukurdan,duvardan ve her türlü tehlikelerden onlar korurdu.Şimdi ellerinden tutma sırası sende,
-Onlar sana çok şefkat ve merhamet gösterdiler.Şimdi sıra sende.Tıpkı Rabbimizin şu Ayeti gibi onlara dua edip şefkat gösterelim:” Onlara merhamet ederek tevazu kanadını indir ve de ki: “Rabbim! Tıpkı beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi sen de onlara acı.”.
Cibril Hadisini bilirsiniz.Hadisin son bölümünde şöyle geçer:”Bana kıyametten haber ver?" dedi. Rasûlullah (s.a.s.) "Bu meselede kendisine sorulan, sorandan daha çok bilgi sahibi değildir." buyurdular. "O halde bana alâmetlerinden haber ver."dedi. Peygamber (s.a.s.): "Câriyenin (kölenin) kendi sahibesini doğurması…”
Alimlerimiz derler ki bu hadisin bir yorumu da günümüzde ortaya çıkmıştır.Anne baba çocuğunun elinde köle gibi sesini çıkartamıyor ve çaresizdirler.Çocuklar anne babaya bağırıyor,emirler veriyor ve her türlü hakareti yapıyorlar.Tıpkı kölenin efendisi gibi”.
Siz ne dersiniz?
Köle ve cariye nedir?
Sual: Cariye ve köle nedir?
CEVAP
Cariye, kadın köle demektir. Köle de cariye de alınıp satılırdı. Mesela ilk müezzin Bilal-i Habeşi hazretleri de bir köleydi. Köle, azat edilince hür insan olurdu. Köle kadınların hukukî durumu hür kadınlardan farklıydı. Hür kadının yüzü ve elleri hariç her yeri kapalı iken, cariyenin, kol ve başı, dizden altı açık dursa günah olmazdı. Kölelik asırlardır olan bir şeydir. İslamiyet’in bu husustaki hükümleri, Yunan ve Roma’da görülen kölelikten çok farklıdır. Köleliği İslamiyet kurmamıştır. Üstelik her fırsatta kölelerin azat edilmesini ve onlara iyi muamele yapılmasını emreder. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Kölelere iyilik edin!) [Nisa 36]
(Yanlışlıkla bir adam öldürenin, bir köle azat etmesi gerekir.) [Nisa 92]
(Yemin kefareti için, on fakiri yedirmek veya giydirmek yahut bir köle azat etmek gerekir.) [Maide 89]
(Bedel vererek kölelikten kurtulmak isteyenlerin bedellerini kabul edin!) [Nur 33]
(Savaşta alınan esirlere iyilik edin veya fidye alarak bırakın!) [Muhammed 4]
Celaleyn tefsirinde, (İyilik edin demek, esirleri karşılıksız olarak serbest bırakın demektir. Fidyeden maksat da, malla veya esirleri değişmek sûretiyle serbest bırakın demektir) buyuruluyor. Savaşta alınan esirler, fidyeyle de serbest bırakılmazsa, canımızı ve malımızı almaya gelen bu düşmanlara, (İsterseniz köle olarak kalabilirsiniz) deniyordu. Kabul edenler de köle oluyor. Böyle cana ve vatana kasteden bir düşmanı öldürmeyip, kendi rızasıyla köle olarak kullanmak normal değil midir? Şimdi ülkeleri işgal edilen, kültürleri erozyona uğratılan, yer üstü ve yer altı kaynakları sömürülen milletler çoktur. Bugün ekmek parası için kölelik yapanlar az mı?
İslamiyet, normal insanı köle yapmıyor. Vatana, cana, mala ve namusa kasteden düşman esir alındığında, öldürülmeyip, o da razı olursa köle oluyordu. Ayrıca dinimiz, köleyi azat etmek için çeşitli yollar koymuş ve köle azat etmeyi ibadet olarak bildirmiştir. Mesela Ramazan orucunu veya yeminini bozanın, bunun kefareti olarak, varsa bir köle azat etmesi gerekir. Dinimizin köleye verdiği hakkı, gayrimüslimler kendi halkına bile tanımıyor.
Zenci cariye Ümmi Eymen’in oğlu Üsame bin Zeyd, 18 yaşında, birlik komutanı olmuştu. Babası Zeyd bin Harise de köleydi. Rum ordusuyla savaşırken İslam ordusunun komutanıydı. Bu da, İslamiyet’in, ırk, renk, zengin fakir, genç yaşlı ayırmayıp, liyakate önem verdiğini göstermektedir.
Dinimizde kölenin hakkı çok mühimdir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Azat edilen kölenin her uzvu için, azat edenin o uzvu cehennemden azat olur.) [Buhari]
(Kölelere yediğinizden yedirin, güç iş vermeyin ve onları hiç üzmeyin.) [Ebu Davud]
(Kölesine kötü davranan Cennete giremez.) [Tirmizi]
(Köle günde 70 hata işlese de affedin!) [Ebu Davud]
(Cennete ilk girecek olanlar, şehitler, efendisine hizmet ve Rabbine ibadet eden köleler ile kalabalık aileye malik olan iffet sahibi fakirlerdir.) [Tirmizi]
Bir batılı ilim adamının basında yer alan itirafı:
En önemli Ortadoğu uzmanlarından kabul edilen, Fransa’da Aix-en-Provence Üniversitesi'nde Siyasi ve Kültürel Antropoloji dersi veren, Fransız siyaset bilimcisi Bruno Etienne şöyle diyor:
“Osmanlı İmparatorluğundaki köleler, bugünün sözde özgür bireylerinden daha çok özgürlüğe sahiptiler.” (Yeni Şafak, 21.10.2002)
Cariye hukuku
Sual: Cariye hukuku hakkında yeterli bilgi verilebilir mi? Cariye nasıl oluyor? Cariye ile nikâhsız beraber olunabiliyor muydu?
CEVAP
Kadın köleye cariye denir. Bir âyet-i kerime meali:
(Eğer velisi olduğunuz mal sahibi yetim kızlarla evlenmekte, onlara haksızlık yapmaktan korkarsanız, onlarla değil de hoşunuza giden başka kadınlarla ikişer, üçer ve dörder evlenebilirsiniz. Eğer aralarında adaletsizlik yapmaktan korkarsanız, bir tane almalısınız ya da sahibi olduğunuz [cariyeler] ile yetinmelisiniz. Sapmamanız için en uygun olan budur.) [Nisa 3]
Cariye, savaşta düşmandan esir alınıp, Dar-ül-İslam’a getirilmiş olan kâfir kadını demektir. Savaşta esir alınmayan bir insanı satmak ve satın almak caiz değildir. (S. Ebediyye)
Dar-ül-harbde cariye olmaz. Savaşta düşmandan esir alınırsa cariye olur. (Dürer ve Gurer)
Helal kılınmıştır
Cariye’ye mülk-i yemin denir ki, sağ elin mülkü demektir. (İslam Ahlakı)
Sağ elin mülkü demek, meşru hak sahibi demektir. Yani istediği gibi kullanmaya yetkisi vardır. Satabilir, hediye edebilir. Hürriyetine kavuşturabilir. Hürriyetine kavuşturduktan sonra ise ancak nikâhla evlenebilir.
Köle ve cariye, mülk sahibi olamadığı için zekât ve hacdan muaftır. (Ş. İslam Ans.)
Nisa suresinin, (Evli kadınlar da size haram kılındı. Sahip olduğunuz cariyeler müstesna) mealindeki 24. âyeti, Eshab-ı kiramın, kocaları bulunan, esir alınmış kadınlarla ilişki kurmaktan çekinmeleri sebebiyle nazil olmuştur. (Sağ elinin malik olduğu cariyeleri) ifadesi ile Allahü teâlâ, Resulullahın ümmetine mutlak olarak cariyeleri helal kılmıştır. (Kurtubi)
Davud aleyhisselam 100 nikâhlı hanımı ve 300 cariyesi vardı. Oğlu Süleyman aleyhisselam ise, 300 nikâhlı hanımı ve 700 de cariyesi olmuştur. (Kurtubi, Şir’at-ül-İslam şerhi)
Bir erkeğin dört karısı ve bin cariyesi olsa, başka bir cariye satın almak dileğinde biri onu kınasa, o kimsenin küfründen korkulur, çünkü yaptığı iş meşrudur. Ama hanımını gücendirmemek için vazgeçerse sevaba girer. (Redd-ül-muhtar)
Osmanlı memleketlerinin büyük sülalelerinde, sultan hanımların çoğu esirlerdendi. Kölesini kendine damat yapmış ve cariyesini nikâhla kendine zevce edip, mal ve mülküne varis kılmış, binlerce Müslüman vardır. Bir Müslüman, köle ve cariye satın aldığı zaman, onun yiyeceği, giyeceği ve diğer ihtiyaçları ve muamelattaki hukukunun bütün mesuliyetleri hep bu kimseye ait olur. Köle ve cariyesini yedirmek, içirmek, giydirmek ve gönlünü hoş tutmak mecburiyetindedir. Onları asla dövemez, yapamayacakları iş veremez ve hakaret edemez. İslamiyet’te, köle azat etmek en büyük ibadettir. Öyle büyük günahlar vardır ki, ancak köle azat etmekle affolunur. (C. Veremedi)
Geçici haram olan kadınların yedincisi, hür kadınla evliyken, cariyeyle de nikâhlanmaktır. Cariyeyle nikâhlıyken, hür kadınla da evlenmek caizdir. Hanımından ve cariyesinden başka bir kadınla beraber olmak caiz değildir. (S. Ebediyye)
İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki:
Allahü teâlâ dörde kadar kadını nikâhla almayı ve sayısız cariye kullanmayı mubah etmiştir. (1/191)
Hadis imamlarından İmam-ı Taberani ve İmam-ı Beyheki şöyle bildiriyorlar: Abdullah ibni Abbas hazretleri buyuruyor ki: Nisa suresinin (Analarınız, kızlarınız… size haramdır) mealindeki 23. âyet-i kerime geldikten sonra, müta nikâhı [para karşılığı geçici nikâh] haram edildi. Müminun suresinin (Ancak hanımlarınız ve sahip olduğunuz cariyeleriniz helaldir) mealindeki 6. âyet-i kerimesi, müta nikâhını haram ediyor, çünkü bu âyet-i kerime, yalnız zevcelerle cariyelerin helal olup, başkalarının haram olduğunu bildiriyor. (Hucec-i katiyye)
Dar-ül-harbde de, yani dünyanın her yerinde, Müslüman erkeğin, hanımından ve kendi cariyesinden başka, Müslüman olsun veya kâfir olsun, bir kadınla ilişkiye girmesi haramdır, büyük günahtır. Başkasının cariyesinin başına, kollarına, ayaklarına bakmak caizse de, bunlarla da zina haramdır. Bugün, dünyanın hiçbir yerinde, dine uygun cariye yoktur. (İ. Ahlâkı)
Cariye çeşitleri:
Ümm-i veled: Çocuğunun kendi efendisinden olduğunu söyleyen, efendisinden çocuk doğurmuş cariye.
Müdebber: Hürriyetine kavuşması, efendisi tarafından kendisinin ölümü şartına bağlı kılınan köle.
Mükatebe: Bir bedel karşılığında azat edilmek üzere efendisiyle anlaşma yapmış olan köle.
Bir kimse, müdebbere cariyesini veya ümm-i veledini azat etmeden kendisine nikâhlasa, bu nikâh sahih olmaz. (Mecmua-i Zühdiye)
Müdebber cariye ile efendisinin cima etmesi caizdir. (Kurtubi)
Cariye gebe iken efendisi ölürse, doğurduğu azat olmaz. (Mebsut)
Bir kimse, kendi mükâtebe cariyesine defalarca cima etse, sadece bir mehir lâzım gelir. (Hindiyye)
Mükâteb cariye satın alıp bunu kendisine nikâhlasa, bu nikâh sahih olmaz. Eğer cima etmişse mehrini öder. (Kadıhan, Hindiyye)
Mükâteb, yani bir bedel karşılığında azat edilmek üzere efendisiyle anlaşma yapmış olan köle veya cariyeyi, bir an önce hürriyetine kavuşturmak için ona zekât verilebilir. Fakat bir kimse, kendi mükâteb köle veya cariyesine zekât veremez, çünkü bunun faydası kendisine dönmüş olur. (B. İslam İlm.)
Efendisinden çocuğu olan cariyeye ümm-i veled denir. Ümm-i veled olan cariye diğer cariyeler gibi satılamaz ve hibe edilemez. Efendisi vefat edince azat olur. (Nimet-i İslam)
Bir cariyeyi, hür olan bir kadının üzerine nikâhlamak caiz değildir. Müdebbere ve ümm-i veled cariyenin nikâhları da, hür kadın üzerine caiz değildir. (Hindiyye)
Bir hadis-i şerif meali:
(Efendisinden çocuğu olan cariye, efendisi ölünce hür olur.) [İ. Mace, Hâkim]
Cariyenin avret yeri
Erkek, kendi cariyesinin bütün bedenine bakabilirse de, başkasının cariyesinin yalnız yüzlerine, başlarına, göğüslerine, kol ve baldırlarına, saçlarına bakabilir. (Müslim şerhi)
Bir hadis-i şerif meali:
(Satın alacağı cariyenin avret yeri hariç, her yerine bakmak caizdir.) [Beyhekî]
Erkek, hanımına ve cariyesinin de baştan aşağı her yerine bakabilir. (Rıyad-ün-nasihin)
Bir hadis-i şerif meali:
(Hanımından ve cariyenden başkasına avret yerini gösterme!) [Tirmizî, Ebu Davud, İbni Mace]
Kadının kocasının, cariyenin de efendisinin avretine bakması aynı şekilde caizdir. (Kurtubi)
Cariyenin avret yeri, erkeğinki gibi olup, sırtı ve karnı da avrettir. Cariyenin, kadın olan efendisinin göbeğiyle dizi arasına bakması ve dokunması haramdır. (Tergib-üs-salat)
Bir hadis-i şerif meali:
(Cariyenin avret mahalli dizleri ile göbek arasıdır.) [Beyhekî]
Mümin bir kadının, kendisinin cariyesi olması hali müstesna müşrik bir kadının önünde bedeninin herhangi bir tarafını açması helâl değildir. (Kurtubi)
Bir hadis-i şerif meali:
(Şarkıcı cariye alıp satmayın, parası haramdır.) [Beyhekî]
Ebu Bekr bin el-Arabîye göre kişinin kendi cariyesinin söylediği şarkıyı dinlemesi caizdir. (Kurtubi)
Cariyelerin Resulullahın evinde şarkı söylemeleri, seslerinin avret olmadığını göstermektedir. (İhya)
Cariyenin sesinin, hür kadınlar gibi haram olduğunu bildiren âlimler de vardır. (İbni Abidin)
Cariye saçları ve kolları açık olarak namaz kılabilir. (Hindiyye)
Nikâhla ilgili hükümler
Haramdan kaçınmak nikâhsız da mümkün olur. Cariye alırsa nikâh gerekmez. (Redd-ül-muhtar)
Cariyelik bağı, nikâh bağından daha kuvvetlidir. Kuvvetli varken zayıfa bakılmaz. (El İhtiyar)
Nikâhla cariye bir araya gelemez. Nikâhlı olan bir kimse, karısını cariye yani mülk edinemez. Aksi de böyledir. Yani bir kimse, cariyesini nikâhlayamaz. (Redd-ül-muhtar)
(Sahip olduğunuz mümin cariyelerinizden) demek, başkasının cariyesi ile evlenmek içindir. Kişinin kendisine ait cariye ile nikâhlanmasının caiz olmadığı hususunda sözbirliği vardır. (Kurtubi)
Bir hadis-i şerif meali:
(Cariyesini azat ettikten sonra, onunla evlenen kimse için iki ecir vardır.) [Taberani]
Biriyle yapılan nikâh akdi, mülkiyeti altında bulunan cariye ile cima etmeyi haram kılar. (Kurtubi)
Hür kadın üzerine, cariyeyi nikâhlamak caiz değildir. Önce cariyeyi nikâhlayıp, sonra da hür kadını nikâhlarsa, ikisinin de nikâhı sahih olur. (Hindiyye, Nimet-i İslam)
Hür kadınla evlendikten sonra edinilen cariyeyle, onu nikâhlamadan cima etmek caizdir, ama hür kadın üzerine nikâhla cariye almak caiz değildir. (Redd-ül-muhtar)
Efendisi cariyesini başka bir erkekle evlendirse, efendisi artık cariyesiyle birlikte olamaz. Bu hak, kocasına aittir. (Nimet-i İslam)
Eğer erkek, cima ettiği cariyenin kız kardeşini nikâhlasa nikâh sahih olur, fakat nikâh edilenle cima edilenden birini kendisine haram kılmadıkça, hiçbiriyle cinsi münasebette bulunamaz. (Dürer)
Kardeş olan iki cariyesiyle de cima etmiş olan şahıs, birini kendisine haram etmedikçe, diğeriyle cima yapamaz. (Kadıhan, Hindiyye)
Bir kimse, cima etmiş olduğu cariyesinin kız kardeşini kendisine nikâhlarsa, bu nikâh sahih olur, ancak artık cariyesi ile cima edemez. (Hindiyye, Bahr-ür-râık)
Cariyesiyle cima edenin, cariyenin kız kardeşiyle evlenmesi caiz değildir. (Kurtubi)
Esir alınan cariye hamile ise, doğuruncaya kadar cima edilmez. (Şir’at-ül-İslam şerhi)
Azat etmedikçe, efendisinin cima ettiği cariyesini nikâhlaması caiz olmaz. (Mecmua-i zühdiye)
Bir kimse, nikâhladığı bir cariyeyi de, iki talâkla boşadıktan sonra geri alamaz. Alırsa, bu cariyenin nikâhı helal olmadığı gibi, cariyesi olduğu halde, cima etmesi de helal olmaz. (Kadıhan, Hindiyye)
Efendisinin izni olmadan evlenmiş bulunan bir cariyeyle, efendisi cima etse veya onu şehvetle öpse, efendisi bu cariyenin nikâhlandığını bilsin bilmesin, cariyenin nikâhı fesh olmuş olur. (Hindiyye)
Bir kimse, dört cariyesinden birini azat etse, hangisini azat ettiğini bilemese, sonra bu cariyeyle nikâhlansa, onunla cima yapmasında bir sakınca yoktur. Çünkü eğer o, azat edilmişse yani hür ise, aralarındaki nikâh sahihtir. Eğer azat etmediği cariye ise, mülkü olması bakımından, o yine kendisine helaldir. (Mebsut, Hindiyye)
Bir kişi bir cariye satın alır, ona dokunur yahut öperse, babasına da, oğluna da haram olur. (Kurtubi)
Efendisi köleye bir cariyeyi mülk olarak verecek olursa, köle de kendi mülkü olduğu için, o cariye ile cima edebilir, çünkü kendi mülküdür. (Kurtubi)
Dört mezhepte de, cariyeyi mülk edinenin, istibrâdan yani bir hayz görmesinden önce cima etmiş olsa da, satması caizdir. (Mizan-ül-kübra)
Ganimet ehlinin, paylaşmadan önce, esir alınan cariyelerden birine cima etmesi caiz olmaz. (Mizan-ül-kübra)
Üç imama göre, satanın, muhayyerlik müddeti içinde cariyeyle cima etmesi caiz olup, satın alanınki caiz değildir. İmam-ı Ahmed’e göre ise, satanın da, alanın da cima etmesi caiz değildir. (Mizan-ül-kübra)
Müslümanın, mülkünde olan Yahudi ve Hristiyan cariyeyle cima etmesi caizdir. (Rıyad-ün-nasihin)
Mecusi ve putperest olan cariyeyi nikâh etmek caiz olmaz. (Hindiyye)
Erkek köle
Sual: Eskiden erkeklerin kadın kölesi olduğu gibi, kadınların da erkek kölesi oluyormuş. Peki, dul bir kadının, erkek kölesiyle evlenebilme imkânı var mıydı?
CEVAP
Hayır, kölelikten azat etmeden onunla evlenemez. Kölesi bulunduğu sürece efendisi olan hanımla evlenmesi, aynen enişteyle evlenmesi gibi haramdır. Efendisi olan kadın, onu azat ederse, evlenebilir. Enişte de, baldızın ablasını boşarsa veya hanımı ölürse, baldızıyla evlenebilir.
Açık kadın cariye değildir
Sual: (Açık gezen kadın, cariye hükmündedir) diyenler oluyor. Cariye hükmünde olmak, cariyenin hakkına sahip olmak demek değil midir? O zaman, açık gezen kadınların, tesettüre riayet etmemeleri günah olmuyor mu?
CEVAP
İmanı varsa elbette günah olur. İkincisi, günümüzde cariye yoktur. Müslüman bir kadın, (Ben cariye hükmündeymişim, açık giyinebilirim) diyemez. Saç, kol ve bacaklarını açarsa günaha girer. Cariye, namazlarını başı, kolu açık kılabildiği hâlde, günümüzdeki hür kadınlar, namazlarını böyle açık kılamaz.
Mürted veya kâfir bir kadının, açık saçık gezmesi günah değildir. Hattâ onlara hiçbir şey günah değildir. Âhirette onlar, günahlarından dolayı değil, inanmadıklarından dolayı sorguya çekilir. İmansızlığın cezası da, sonsuz Cehennemdir. İman sahibi Müslümanlara ise, iğneden ipliğe her şey sorulur.
Her Müslümanın fıkhın dört kısmını, dar-ül-harbde de ahkâm-ı İslamiyye’ye uygun yapması lazımdır. Mesela, kâfir ve mürted kadınların avret yerlerine, başlarına, kollarına, bacaklarına bakmak, dar-ül-harbde de haramdır. (S. Ebediyye)
S. Ebediyye’deki bu hüküm, kâfir ve mürted kadınlarla, açık saçık gezen kadınların, cariye hükmünde olmadıklarını açıkça bildirmektedir. Çünkü cariyenin saçlarına, kollarına bakmak günah değildir. Bunlara bakmak günah olduğuna göre, onların cariye hükmünde olmadıkları pek açıktır.
Yine S. Ebediyye’de zayıf bir kavil olarak şunlar bildirilmektedir:
Halife Hazret-i Ömer, bir çalgıcı, şarkıcı kadına kırbaçla vurdu. Başörtüsü açıldı. (Allahü teâlânın haram ettiği şeye önem vermeyen kimse, İslam şerefini kaybetmiştir) buyurdu. Kadı Ebu Bekr-i Belhî, nehir kenarında başları ve kolları açık kadınların yanından geçerken, (Onlar kıymetsiz, hürmetsiz kadınlardır. İmanları olduğu şüphelidir. Dâr-ül-harb’deki kâfir kadınları gibidir) buyurdu. Kâfir gibi olan, mürted kadınlar, zâhir haberlere göre, dâr-ül-İslâm’da cariye olarak kullanılmaz. Nevadir haberlerine göre, dar-ül-İslam’da cariye olurlarsa da, mürted kadının, kocasına verilmesi için böyle yapılabilir. Çünkü nevadir haberleri zayıftır, güvenilemez. Ancak faydalı olduğu hâllerde kullanılabilir. Nevadir haberleri kullanılsa bile, İslamiyet’e önem vermeyen kadınların, İslam şerefini kaybedeceklerini, bunların dar-ül-İslam’da [İslamî hükümlerle idare edilen ve halifesi olan Müslüman ülkelerde] cariye gibi hürmetsiz, aşağı olup başlarına, kollarına şehvetsiz bakmanın caiz olacağını gösterir. (S. Ebediyye)
Şimdi dünyada dâr-ül İslam olan ülke yoktur. Bu bakımdan kâfir kadınları İslam ülkesine cariye olarak getirilemez. Sonuç olarak açık kadınlara dünyanın her yerinde ihtiyaçsız bakmak günahtır.
Nevadir haberleri zayıftır. Zaruret olmadıkça, bunlarla fetva verilmez. Bundan başka mürted kadın, nevadir haberlerine göre, dâr-ül-İslam’da cariye olacağı için, bunun kollarına, başına bakmanın caiz olması, bunun mülk edilerek vaty edilmesine sebep olmaz. Dâr-ül-İslam’daki genel ev kadınları da, böyle hürmetsiz iseler de, mülk olmaz, vatyleri zina olur. Dâr-ül-harbdeki kâfir bir kadın, dâr-ül-İslam’a [esir olarak] getirilmedikçe, cariye olamaz. (İslam Ahlakı)
Dünyada dar-ül-İslâm ülkesi olsa da, kâfir kadını oraya esir olarak getirmek gerekir. Böyle bir şey dünyada olmadığına göre, (Açık gezen kadın cariye hükmündedir, o kadına bakmak günah olmaz) demenin çok yanlış olduğu meydandadır. Bilerek veya bilmeyerek insanları günaha sokmak için söylenmiş bir sözdür.
Kaynaklar :
Sorularla İslamiyet
Kuran ve Hadis
gencgazete
Dinimiz islam
|
|
|
Süleymaniye Camii - Süleymaniye-Moschee |
|
Yazar: RasitTunca - 05-24-2019, 10:25 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Süleymaniye Camii
Süleymaniye Camii, Kanuni Sultan Süleyman adına 1551-1557 yılları arasında İstanbul'da Mimar Sinan tarafından inşa edilen camidir.[2]
Mimar Sinan'ın kalfalık devri eseri olarak nitelendirilen Süleymaniye Camii, medreseler, kütüphane, hastane, sıbyan mektebi, hamam, imaret, hazire ve dükkânlardan oluşan Süleymaniye Külliyesi'nin bir parçası olarak inşa edilmiştir.
Yapısal özellikleri
Süleymaniye Camii Klasik Osmanlı Mimarisinin en önemli örneklerinden biridir.Yapımından günümüze dek İstanbul'da yüzü aşkın deprem gerçekleşmesine karşın, caminin duvarlarında en ufak bir çatlak oluşmamıştır. Dört fil ayağı üzerine oturan caminin kubbesi 53 m. yüksekliğinde ve 27,5 m çapındadır. Bu ana kubbe, Ayasofya'da da görüldüğü gibi, iki yarım kubbe ile desteklenmektedir. Kubbe kasnağında 32 pencere bulunmaktadır. Cami avlusunun dört köşesinde birer minare bulunmaktadır. Bu minarelerin camiye bitişik iki tanesi üçer şerefeli ve 76 m. yüksekliğinde, cami avlusunun kuzey köşesinde soncemaat yeri giriş cephesi duvarının köşesinde bulunan diğer iki minare ise ikişer şerefeli ve 56 m. yüksekliğindedir. Cami, içindeki kandil islerini temizleyecek hava akımına uygun inşa edilmiştir.Yani cami içinde, yağ lambalarından çıkan islerin tek bir noktada toplanmasını sağlayan bir hava akımı yaratacak şekilde inşa edilmiştir. Camiden çıkan isler ana giriş kapısının üzerindeki odada toplanmış ve bu isler mürekkep yapımında kullanılmıştır.
28 revakın çevrelediği cami avlusunun ortasında dikdörtgen şeklinde bir şadırvan bulunmaktadır. Caminin kıble tarafında içinde Kanuni Sultan Süleyman'ın ve eşi Hürrem Sultan'ın bulunduğu bir hazire mevcuttur. Kanuni Sultan Süleyman'ın türbesinin kubbesi yıldızlarla donanmış gökyüzü imajını vermesi için, içeriden, metalik plakalar arasına yerleştirilmiş pırlantalarla (elmaslarla) süslenmiştir.
Cami süslemeleri açısından sade bir yapıya sahiptir. Mihrap duvarındaki pencereler vitraylarla süslüdür. Mihrabın iki tarafındaki pencereler üzerinde yer alan çini madalyonlarda Fetih Suresi, caminin ana kubbesinin ortasında ise Nur Suresi yazılı bulunmaktadır. Caminin hattatı Hasan Çelebi'dir.
Süleymaniye camiinin 4 minaresi vardır.[3] Bunun nedeni Kanuni'nin İstanbul'un fethinden sonraki dördüncü padişah; bu dört minaredeki on şerefinin de Osmanlının onuncu padişahı olduğunun bir işaretidir.
Osmanlı külliyeleri içinde Fatih külliyesinden sonra ikinci büyük külliye Süleymaniye külliyesidir. Külliye İstanbul yarımadasının Haliç, Marmara, Topkapı Sarayı ve Boğaziçi'ni gören ortadaki en yüksek tepesinde inşa edilmiştir. Cami, medreseler, darüşşifa, darülhadis, çeşme, darülkurra, darüzziyafe, imaret, hamam, tabhane, kütüphane ve dükkânlardan meydana gelen külliyede Mimar Sinan'ın türbesi dış avlu duvarlarının karşısında mütevazı küçük bir yapıdır. Tiryakiler Çarşısı'nı iki medrese çevreler, arkasındaki yolda iki küçük ev vardır.
"Tiryakiler Çarşısı adını taşıyan ince uzun meydanın bir cephesini oluşturan ufki tek katlı medreselerde, her kubbenin alatında bir pencereyle belirlenen iç odaların imaretleri, aza razı bir zahit tavrı içindeki cephesi, Mimar Sultan Külliyesi'ndeki medrese duvarı pencerelerinin ve kubbe dizilerinin tezyini düzenini hatırlatır"
Anakubbenin kemeri, Sinan tarafından kemeri kübra,( kudret kemeri) diye adlandırılmıştır. Cami avlusunun platformu, Haliç tarafındaki yoldan yüksektedir.
Evliya Çelebi anlatımıyla Süleymaniye Cami
Evliya Çelebi'nin anlatımıyla caminin yapımı şöyle olmuştur: "Bütün Osmanlı ülkesinde ne kadar bin mükemmel üstad mimar yapı ustası işçiler ve taşçılar ve mermer işleyenler varsa hepsini toplayıp üç yıl bütün ayakları bağlı forsa temelini yerin altına indirdiler.üç senede binanın temeli yeryüzüne yükselip bina meydana çıktı. Bir yıl o halde kaldı...Bir yıldan sonra Sultan Bayazıdı Veli'nin presesine (hiza ipi) göre mihrab kondu. Dört tarafına duvarlarını kubbe aralarına varıncaya kadar 3 yıl yükselttiler. Ondan sonra metin güçlü dört paye üzerine yüksek kubbeyi yaptılar. Süleymaniye Camii'nin ne yolda şekillendiği, bu ulu camiin kubbenin mavi tasının ta üst tepesi Ayasofya kubbesinden yuvarlak ve yedi meliki arşın yüksek cihanı kaplayan bir kubbedir. Bu eşsiz kubbenin dört ayağından başka camiin solunda ve sağında dört tane somaki mermer sütun vardır ki her biri onar Mısır hazinesi değerindedir...Ama Allah bilir bu kırmızı renkli dört somaki sütunun cihanın dört köşesinde benzeri yoktur, ellişer arşın yüksekliğinde güzel sütunlardır...Mihrab ve minber üzerinde olan renk renk camlar Serhoş İbrahim'in işidir. Her cam parçasında nice kerre yüzbin parçanın renk renk hurda camlarla çiçekler ve Allah'ın güzel adlarıyla süslenmiş camlardır ki, bunlar kara ve deniz seyyahları arasında dünyaca övülmektedir, felekte bunların eşi görülmemiştir...mermeri işleyen üstad ince sütun üzerine bir müezzin mahfili yapmıştır ki guya cennet mahfillerindendir...mihrabın üzerinde Karahisari hattıyla Zekeriya ne zaman bulunduğu mihraba girdiyse onun yanında bir yiyecek buldu (Ali İmran: 37) ayeti zehebi laciverd ile yazılmıştır.
Ve mihrabın sağında ve solunda burma, zıh zıh yapma sütunlar ve yine orada bir adam boyu halis bakır ve halis altunla cilalanmış şamdanların üzerinde yirmişer kantar kafuri balmumları.camiin sol köşesinde sütun üzere bir yüksek makam, Hünkar Mahfili vardır, ...dört sütun payelerin köşelerinde dört tane aşırhan maksurecikleri var... camiin iki tarafında yan suffaları var...yine bu suffalara eş ince sütunların üzerinde deryaya nazır ve sağ tarafı çarşuya bakan katlar...cemaat çok olduğu zaman bu suffalarda ibadet ederler...mübarek gecelerde kandiller yakarlar hepsi yirmi iki bin kandil ve asılmış avizeler. Bu camiin içinde geride Kıble Kapusu tarafındaki iki payelerde bir çeşme vardır. ve bazı taklar altında Üst
Bu caminin içinde ve dışında olan Ahmed Karahisari hattı bugün de ne yazılmıştır ne yazılsa gerektir. İlkin büyük kubbenin ta ortasında Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun sıfatı sanki içinde bir çerağ bulunan bir hücredir. O çerağ bir sırça içindedir. O sırça kandil de sanki bir inci gibi parıldayan bir yıldızdır ki güneşin doğduğu yere de battığı yere de nisbeti olmayan mübarek bir ağaçtır, zeytundan tutuşturulup yakılır. Onun yağı kendisine bir ateş dokunmasa da hemen ışık verir ki nur üstüne nurdur. Allah insanlara meseller irad eder. Allah herşeyi hakkıyla bilendir' ayetini yazmada yedi beyzasını göstermiştir. (Nur 35). Mihrab üzerindeki yarım kubbenin içinde... (Enam 79) ayeti. Ve dört payelerin köşesinde Allah, Muhammed, Ebubekir, Ömer, Osman, Ali, Hasan, Hüseyin yazılmıştır. Ve minberin sağındaki pencere üstünde... (Cin 18) ayeti yazılıdır. Üst pencereler üzerinde Allah'ın güzel adları yazılıdır.
Ve bu camiin 5 kapusu vardır. Sağ tarafta imam kapusu, sol tarafta hünkar mahfili, altında vüzera kapusu, ve iki yan kapuları var, sol yan kapu üzerinde (Rad 24)yazılıdır, kıble kapusu üzerinde sol taraftaki kitabenin içinde Ketebehu Ahmed el Karahisari sene..deyü tahrir olunmuştur.
Camii şerifin adı geçen babı saadetlerine ve haremi latifin üç tane yüce kapusuna ayak taş merdivenle çıkılır ve inilir...ve bu avlunun dört yanına nazır hepsi.. adet pencerelerdir, demirci ustası Davudi sanat gösterüp öyle örs vurmuş ki, bu zamana kadar cilasına bir zerre toz tesir etmeyüp puladı nahçevani gibi parlak pencerelerdir. Ve bu pencereler üzere bütün camlar...ortasında ibret verici bir havuz vardır... avlunun kıble kapusu bütün kapulardan yüksek bir sanatlı babı saadettir ki yeryüzünde bu kapuya benzer beyaz ham mermer eşikli ve kat kat girişme zıhlı çengelli ve medeneli bir kapu görülmüş değildir, bütün ham mermerdir...Ve bu camiin dört tane minarelerinin evsafı var ki her biri bir ezanı Muhammedi makamıdır...dört minare on tabaka...sol taraftaki üç şerefeli minareye Cevahir minaresi derler...ve bu camiin iki tarafında kırkar tane abdest tazeleycek muslukları vardır.
Temelinin atılışındaki metanet ve köşesinde olan zarafet ve güzellik eserleri ve her türlü sanatlar insanı büyüleyen görünüşü, bu camiin içinde ve dışında vardır. Hatta bina tamamlanınca Koca Mimar Sinan şunu der: 'Padişahım sana bir cami inşa ettim ki kıyamet gününde Hallacı Mansur yeryüzünde Makalidi Cibal Demavend dağlarını Hallacın yayından pamuk gibi attığında bu caminin kubbesinde Mansur'un yay kirişi önünde çevgan topu gibi bu rütbe senasını medh eder.
Mihrab önünde bir ok atımı yerde bir gülistanı nısfı cihen hıyaban içinde, Süleyman Han'ın meşhedi -toprağı nur olsun-bir yüksek kubbe altında görülür.
Caminin üç tarafında bir kat dış avlu daha vardır ki iki yanı birer at menzili kum sahrasıdır, türlü türlü ulu çınarlar, salkım söğütler, servi ve ıhlamur ve karaağaçlar, dışbudak ağaçları ile süslenmiş bir büyük avludur ki üç yanı hepsi pencereli duvarlar ve hepsi on adet kapu...Şark tarafına bakan hamam kapusu..merdivenle hamama varılır amma bu tarafta avlunun duvarı olmayup İstanbul şehrini temaşa için bir kenarset alçak duvar çekilmiştir. Cümle cemaat orada durup Hünkar Sarayı, Üsküdar'ı, Boğazhisar'ı, Beşiktaş'ı, Tophane ve Galata ve Kasımpaşa ve Okmeydanı boydanboya görülür.
Bu camiin sağında ve solunda dört mezhep şeyhülislamları içün dört adet büyük medreseler vardır ve bir darülhadis ve bir darülkurra ve ayrıca bir tıp ilmi medresesi, bir sıbyan mektebi ve bir darüşşifa ve imaret ve bir yemekhane, bir tavhanei müsafirin, gelip gidenler için bir kervansaray, bir yeniçeri ağası sarayı, bir kuyumcular dökmeciler ayakkabıcılar ve nısfı cihen aydınlık hamamı tetimmei şuhan bin adet hizmetliler evi...
Süleymaniye Camii tamam oldukta bina emini ve nazırı ve mutemedinin hisaplarına göre, 8 kerre 100.000 ve doksan bin üç bin üç yüz seksen üç yük flori." (Gökyay 343-60)
Süleymaniye-Moschee
Süleymaniye-Moschee, in den Jahren 1551-1557 im Auftrag von Suleiman der von Mimar Sinan in Istanbul gebaut Magnificent Moschee. [2]
Mimar Sinan Gesellen Ära wie die Arbeit der Süleymaniye-Moschee beschrieben, Schule, Bibliothek, Krankenhaus, Grundschule, Hamams, die Teilnahme und die aus Geschäften Süleymaniye-Komplex wurde als Teil gebaut.
Strukturelle Eigenschaften
heute Süleymaniye-Moschee, bis die wichtigsten Beispiele der klassischen osmanischen Architektur von biridir.yapım mehr als hundert gegen Erdbeben in Istanbul stattfinden, hat es nicht im geringsten Risse in den Wänden Moschee aufgetreten. Die Kuppel der Moschee, auf vier Säulen 53 m ruht. und 27,5 m Durchmesser. Die Hauptkuppel, wie in Sophien gesehen wird von zwei Halbkuppeln unterstützt. Es gibt 32 Fenster in der Kuppelrolle. Es gibt eine Moschee Minarette an den vier Ecken des Hofes. Die Minaretts von drei Moscheen in zwei benachbarten Balkonen und 76 m. in der Höhe, in der nördlichen Ecke des Hofes Moschee während der anderen zwei Minaretts soncemaat Lage an der Ecke der Eingangsfassadenwand zwei Balkone und 56 m. in der Höhe. Die Moschee ist in der Luftströmung im Innern der Lampe nach der neuen Moschee wird edilmiştir.y reinigt den Ruß eingebaut werden, um einen Luftstrom in einem einzigen Punkt für die Sammlung von Ruß aus Öllampen wurden zu schaffen gebaut. Ruß aus der Moschee versammeln sich in einem Raum über dem Haupteingang und dieser Name wurde in der Tinte verwendet.
28 rechteckige Mitte der Kolonnade, dass die Moschee Innenhof umgibt verfügt über einen Brunnen. Suleiman dem Prächtigen in der qibla Seite der Moschee und fand seine Frau Hürrem Sultan bei einem Besuch zur Verfügung. Zu geben, um das Bild des bewaffneten Himmels mit den Sternen der Kuppel des Grabes von Suleiman der ausgezeichneten, von innen, mit Metallplatten, die zwischen dem Diamanten (der Raute) eingefügt verziert ist.
Die Moschee hat eine einfache Struktur in Bezug auf Dekorationen. Die Fenster an der Mihrab-Wand sind mit Buntglas verziert. Der Altar in der Sure al-Fath Fliese Medaillon an den Fenstern auf beiden Seiten der Hauptkuppel der Moschee befindet sich in der Mitte des Koran geschrieben gelegen. Die Moschee hat eine Kalligraph Hasan Çelebi.
Es gibt vier Minarette der Süleymaniye-Moschee. [3] Der Grund dafür ist der vierte Sultan Suleiman dem Prächtigen in Istanbul Eroberung; zu Ehren eines der vier Minarette ist ein Zeichen dafür, dass dies der zehnte Ottomansultans ist.
Nach der Eroberung des Komplexes ist der zweitgrößte Gebäudekomplex im Komplex osmanischen Süleymaniye-Komplex. Der Komplex der Goldenen Horn Halbinsel von Istanbul, Marmara, der Bosporus und dem Topkapi-Palastes, der auf dem höchsten Hügel in der Mitte gebaut wurde. Moscheen, Medresen, Krankenhaus, Darülhadis, Brunnen, usta, Daruzziyafe, Suppenküchen, Bäder, die Gästezimmer, eine Bibliothek und ein Komplex von Geschäften gegenüber dem Grab des Mimar Sinan aus im Hof Außenwand bescheidene kleine Gebäude. Bazaar Tiryakiler zwei Medresen Kreisen gibt es zwei kleine Straße hinter dem Haus.
„Tiryakiler Bazaar für länglichen quadratischen einstöckige medreses genannt Horizontale Einen vor dem Innenraum der Einrichtungen durch ein Fenster in jeder Kuppel alata Satz bilden, in einem Zahit Haltung Liebhabern zugewandt man sich erinnert, die Dekoration Regelung medreses Wand von Fenstern und Kuppeln Sequenzen in Architekten Sultan Complex“
Anakubb dem Band, hat das Band kubra durch Sinai (Stromband) bezeichnet. Die Plattform des Moscheenhofes ist höher als die Straße im Goldenen Horn.
Süleymaniye-Moschee mit Evliya Celebi Ausdruck
Evliya Bau von Moscheen mit Chalabi Ausdruck war wie folgt: „All das Osmanische Land, wie Tausende von hervorragenden Baumeister, der Baumeister Arbeiter und Steinmetze und Marmor Täter, wenn alle 3 Jahre Kommissionierung bis alle Beine Sklaven gebunden Galeere auf der Basis der Stiftung unter indirdiler.üç der Tat zum Gebäude Standort auf der Erde steigen Gebäude auftreten out. I für ein Jahr blieb, dann ... nach einem Jahr der Sultan Bayaz Velidi das Verfahren auf der (Ebene ip) basiert Nische Zahl. sie 3 Jahre stieg, bis sie die Zwischen Kuppel der Wand der vier Seiten erreicht. dann machten sie eine hohe Kuppel auf Text mächtig vier Säulen. Süleymaniye Moschee Was Straße gelegene, große Moschee des blauen Stein der Kuppel des te Hügel an der Spitze einer Kuppel Belag ist Ellen hoch Cihan rund und sieben Melik die Kuppel der Hagia Sophia geformt sind. Es hat die links von den anderen Moscheen der einzigartigen Kuppel der vier Beine und den rechten vier Porphyrsäulen auf jeder Reparatur Ägypten Schatzwert ... Aber A llah kennt das Universum die vier Ecken der roten vier Porphyrsäulen ist nicht wie, je fünfzig hohe Säulen Ellen ... Mihrab sind schön und hell gefärbtes Glas, das von der Kanzel hörte tranks Abraham. Jedes Stück Glas in schönen ungehört hunderttausend Stücke von bunten Blumen und Gott mit Altglas sind Glas mit schönen Namen eingerichtet, dass sie von der Welt zwischen Land und Meer Pilger gelobt werden, hat das Schicksal ihres Mannes gesehen ... Master-Funktion von Marmor hat eine Muezzin Galerie auf dünnen Säulen, die Gua Karahisari Linie mit einem des loge ... Himmel auf dem Altar, der Altar, wo Sacharja, wenn an seiner Seite, wenn ein Lebensmittel buld
Kaynak :
Halk Ansiklopedisi Wikipedia
|
|
|
Selimiye Camii - Selimiye-Moschee |
|
Yazar: RasitTunca - 05-24-2019, 10:16 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Selimiye Camii
Selimiye Camii, Edirne'de bulunan, Osmanlı padişahı II. Selim'in Mimar Sinan'a yaptırdığı camidir. Sinan'ın 90 (bazı kitaplarda 80 olarak geçer) yaşında yaptığı ve "ustalık eserim" dediği[1] Selimiye Camii gerek Mimar Sinan'ın gerek Osmanlı mimarisinin en önemli yapıtlarından biridir.[2]
Caminin kapısındaki kitabeye göre yapımına 1568 (Hicri: 976) yılında başlanmıştır. Caminin 27 Kasım 1574 Cuma günü açılması planlanmışsa da ancak II. Selim'in ölümünün ardından 14 Mart 1575'te ibadete açılmıştır.[3][4]
Mülkiyeti Sultan Selim Vakfı’ndadır[5]. Bugün şehrin merkezinde bulunan caminin yapıldığı alanda inşasına Süleyman Çelebi döneminde başlanan, sonradan Yıldırım Bayezid'in geliştirdiği Edirne'nin ilk sarayı (Saray-ı elik) ve Baltacı Muhafızları haremi bulunmaktaydı. Bu alandan “Sarıbayır” veya “Kavak Meydanı” diye bahsedilir.[5]
2000'de UNESCO tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dahil edilen[6] Selimiye Camii ve Külliyesi, 2011'de ise Dünya Mirası olarak tescil edildi.[7]
Tarihçe
Edirne'nin seçilmesinin nedeni
Sultan’ın caminin yapılacağı şehir olarak neden Edirne'yi seçtiği kesin olarak bilinmemektedir. Evliya Çelebi Seyahatname adlı eserinde padişahın rüyasında İslam peygamberi Muhammed'i gördüğünü ve onun kendisinden Kıbrıs'ın fethi anısına bir cami yaptırmasını istediğini yazmıştır. Ancak caminin yapımına başlanmasından üç yıl sonra 1571'de fethedildiği bilindiğinden bu iddianın doğruluk payı olamaz.[8] Bu konudaki daha gerçekçi yorumlarda ise o dönemde İstanbul'da yeni bir büyük camiye ihtiyaç duyulmadığı, Edirne'nin Rumeli'deki Osmanlı egemenliğinin merkezi konumunda olduğu ve Selim'in gençlik yıllarından beri şehre ayrı sevgi beslediğine dikkat çekilir.[9]
Kubbe
Bir tepe üzerinde bulunan Selimiye'de daha önceki hiçbir camide ya da antik çağ mabedinde görülmemiş bir teknik kullanılmıştır. Daha önceki kubbeli yapılarda, asıl kubbe kademeli yarım kubbelerin üzerinde yükselmesine rağmen, Selimiye Camii 43,25 metre[10] yüksekliğinde, 31,25 metre[10] çapında, tek bir lebi ile örtülmüştür. Kubbe 8 sütuna dayanan bir kasnak üzerine oturtulmuştur.[11] Kasnak, filayaklarına 6 metre genişliğinde kemerlerle bağlıdır.[10] Mimar Sinan, bu şekilde örttüğü iç mekana verdiği genişlik ve ferahlıkla birlikte mekanın bir kerede kolayca anlaşılmasını sağlar. Kubbe aynı zamanda camiinin dış görünüşünün ana hatlarını da belirler.
Minareler
Caminin dört köşesinde bulunan, her biri özel üç şerefeli 380 santimetre çapındaki minareler 70,89 metre yüksekliğindedir. Minarelerin alem dahil yükseklikleri bazı kaynaklara göre 84,[12] bazılarına göreyse 85 metredir.[13] Cümle kapısının iki yakınındaki minarelerin şerefelerine üç ayrı yoldan çıkılır. Diğer iki minare tek merdivenlidir. Öndeki iki minarenin taş oymaları çukur, ortadaki minarelerin oymaları ise kabarıktır. Minarelerin kubbeye yakın olması, camiyi göğe doğru uzanıyormuş gibi gösterir. Bu caminin en büyük özelliği Edirne'nin her tarafından görülmesidir.
İç süslemeler
Caminin mermer, çini ve hat işçilikleri de önemlidir. Yapının içi İznik çinileriyle süslüdür. Büyük kubbenin tam altındaki hünkar mahfili, 12 mermer sütunludur ve 2 metre yüksekliktedir. Çinilerin bir kısmı 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşında, Rus generali Mihail Skobelev tarafından sökülerek Moskova'ya götürülmüştür.
Avlu
Yapının, kuzeye, güneye ve avluya açılan 3 kapısı vardır. İç avlu, revaklar ve kubbelerle süslüdür. Avlunun ortasında mermerden özenle işlenmiş bir şadırvan vardır. Dış avluda ise sıbyan mektebi, darül kurra, darül hadis, medrese ve imaret bulunmaktadır. Sıbyan mektebi günümüzde çocuk kütüphanesi, medrese ise müze olarak kullanılmaktadır. Geçmişte cami meşalelerle aydınlatılmakta idi. Meşalelerden çıkan is, hava akımı oluşturmak üzere özel olarak yapılan bir delikten dışarı çıkmaktaydı.
“Ters Lale” motifi
Caminin müezzin mahfilinin mermer ayaklarından birinin altında ters bir lale motifi bulunmaktadır. Rivayete göre, caminin yapılacağı arsa üzerinde bir lale bahçesi bulunmaktaydı. Bu arsanın sahibi, başlarda arsasının satılmasını istememiştir. En sonunda, Mimar Sinan'dan camide bir lale motifi olmasını isteyerek arsasını satmıştır. Mimar Sinan da lale motifini ters olarak yapmıştır. Lale motifi bu arsada bir lale bahçesi olduğunu, ters olması ise sahibinin tersliğini temsil etmektedir .[14]
Dünya Mirası Listesi
28 Haziran 2011 Salı günü, Paris’te yapılan UNESCO Dünya Mirası Komitesi toplantısında Edirne Selimiye Camii ve Külliyesi’nin Dünya Mirası Listesi’ne adaylığını değerlendirdi ve komite oybirliğiyle Selimiye Camii ve Külliyesi'nin Dünya Mirası Listesi'ne girmesine karar verdi.[15]
Böylelikle Drina Köprüsünden sonra bir Osmanlı eseri daha Dünya Mirası Listesi’ne girmiş oldu.[16]
Selimiye-Moschee
Selimiye-Moschee in Edirne, der osmanische Sultan II. Es ist die Moschee, die Selim von Mimar Sinan gebaut hat. Die Selimiye-Moschee ist eines der wichtigsten Werke sowohl der Mimar-Sinan-Architektur als auch der osmanischen Architektur.
Gemäß der Inschrift an der Tür der Moschee wurde 1568 mit dem Bau begonnen (Hijri: 976). Es war geplant, die Moschee am 27. November 1574 freitags zu eröffnen, aber es war nur geplant, die II zu eröffnen. Es wurde am 14. März 1575 nach dem Tod von Selim eröffnet.
Sein Eigentum ist in der Sultan Selim Foundation. Suleyman Celebi Periode, die in der Gegend gebaut werden begann, wo die Moschee befindet sich heute im Zentrum der Stadt anschließend den ersten Palast von Edirne Yildirim Bayezid entwickelt wurde (Saray-i-Stahl) und hatte einen Axeman Guards Harem. Dieser Bereich wird als ed Sarıbayır oder Kavak Square Bu bezeichnet.
Selimiye-Moschee und -Komplex, der im Jahr 2000 in die vorläufige Liste des UNESCO-Welterbes aufgenommen wurde, wurde im Jahr 2011 zum Weltkulturerbe erklärt. [7]
Geschichte
Der Grund für die Wahl von Edirne
Es ist nicht genau bekannt, warum Sultan Edirne als die Stadt auswählte, in der die Moschee gebaut werden sollte. Evliya Çelebi Sultans Traum, der sein Buch Reise in dem muslimischen Propheten Mohammed sah und schrieb, dass er selbst eine Moschee zu gedenken die Eroberung von Zypern bauen wollte. Da jedoch bekannt war, dass die Moschee 1571 drei Jahre nach dem Bau der Moschee erobert wurde, kann diese Behauptung nicht wahr sein. [8] In realistischere Kommentaren zu diesem Thema zu diesem Zeitpunkt in Istanbul als eine neue großen Moschee ist nicht erforderlich, ist Edirne in der Mitte der osmanischen Herrschaft Position in Rumelia und in die Stadt seit dem Selims Teenager-Jahren die Aufmerksamkeit auf separate Liebe Fütterung gezogen. [9]
Kuppel
In Selimiye, das auf einem Hügel liegt, wurde in keiner früheren Moschee oder in keinem alten Tempel eine Technik angewendet. In früherem Kuppelbau, obwohl der tatsächliche kuppel Hebungs auf der Halbkuppel, Selimiye Mosque 43,25 m [10] in der Höhe, 31,25 m [10] im Durchmesser, mit einem einzigen Lebi bedeckt. Die Kuppel befindet sich auf einer Rolle, die aus 8 Säulen besteht. [11] Die Riemenscheibe ist mit 6 Meter breiten Bögen mit den Bögen verbunden. [10] Auf diese Weise bietet Mimar Sinan mit seiner Weite und Geräumigkeit für den Innenraum ein leichtes Verständnis des Raums auf einmal. Die Kuppel umreißt auch das äußere Erscheinungsbild der Moschee.
Minarette
Die Minarette mit einer Größe von 380 Quadratzentimetern in jeder der drei Ecken der Moschee mit jeweils drei speziellen Balkonen sind 70,89 Meter hoch. Die Höhe der Minarette, einschließlich der Welt, beträgt 84 Meter im Vergleich zu einigen Quellen, und rund 85 Meter. Es gibt drei verschiedene Wege zu den Minaretten der Minarette in der Nähe des Satztors. Die anderen beiden Minarette sind eine Treppe. Die Steinmetzarbeiten der beiden Minarette vorne sind Schlaglöcher und die Gravuren der Minarette in der Mitte sind aufgedunsen. Die Minarette in der Nähe der Kuppel zeigen die Moschee, als würde sie in den Himmel reichen. Das wichtigste Merkmal dieser Moschee ist, dass sie von allen Seiten von Edirne gesehen wird.
Innendekorationen
Marmor, Fliesen und Kalligraphie der Moschee sind ebenfalls wichtig. Das Gebäude ist mit Iznik-Fliesen dekoriert. Das Mausoleum direkt unter der großen Kuppel hat 12 Marmorsäulen und ist 2 Meter hoch. Einige der Kacheln wurden vom russischen General Mihail Skobelev im osmanisch-russischen Krieg von 1877 bis 1878 entfernt und nach Moskau gebracht.
Hof
Es gibt 3 Tore nach Norden, Süden und Hof. Der Innenhof ist mit Portiken und Kuppeln geschmückt. In der Mitte des Hofes befindet sich ein Brunnen, der sorgfältig aus Marmor gefertigt wurde. Im Außenhof befinden sich die Grundschulen Darül Kurra, Darül Hadith, Madrasah und Imaret. Die Grundschule wird heute als Kinderbibliothek und die Medresse als Museum genutzt. In der Vergangenheit wurde die Moschee von Fackeln beleuchtet. Die Arbeit, die aus der Fackel kam, kam aus einem Loch, das speziell für den Luftstrom gemacht wurde.
Motiv „Umgekehrte Tulpe“
Unter einem der Marmorfüße des Muezzin der Moschee befindet sich ein umgekehrtes Tulpenmotiv. Nach dem Gerücht gab es im Land der Moschee einen Tulpengarten. Der Eigentümer dieses Grundstücks wollte nicht, dass das Grundstück verkauft wird. Am Ende verkaufte Mimar Sinan sein Land, indem er um ein Tulpenmotiv in der Moschee bat. Mimar Sinan machte das Tulpenmotiv umgekehrt. Das Tulpenmotiv ist in diesem Bereich ein Tulpengarten, während das Gegenteil das Gegenteil seines Besitzers ist. [14]
Welterbeliste
28. Juni 2011 am Dienstag in Paris abgehaltenen UNESCO-Welterbekomitee Treffen in Edirne Selimiye-Moschee und Complex bewerten die Nominierungen in die Welterbeliste und der Ausschuß hat beschlossen, die Selimiye-Moschee und komplexe Welterbeliste einstimmig geben. [15]
So wurde nach der Drina-Brücke ein osmanisches Stück in die Liste des Weltkulturerbes aufgenommen. [16]
Kaynak :
Halk Ansiklopedisi Wikipedia
|
|
|
Sultan Ahmet Camii |
|
Yazar: RasitTunca - 05-24-2019, 10:08 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Sultan Ahmet Camii
Sultan Ahmet Camii, 1609-1617 yılları arasında Osmanlı Padişahı I. Ahmed tarafından İstanbul'daki tarihî yarımadada, Mimar Sedefkâr Mehmed Ağa'ya yaptırılmıştır.[1] Cami mavi, yeşil ve beyaz renkli İznik çinileriyle bezendiği için ve yarım kubbeleri ve büyük kubbesinin içi de yine mavi ağırlıklı kalem işleri ile süslendiği için Avrupalılarca "Mavi Camii (Blue Mosque)" olarak adlandırılır. Ayasofya'nın 1935 yılında camiden müzeye dönüştürülmesiyle, İstanbul'un ana camii konumuna ulaşmıştır.
Aslında Sultanahmet Camii külliyesiyle birlikte, İstanbul’daki en büyük eserlerden biridir. Bu külliye bir cami, medreseler, hünkar kasrı, arasta, dükkânlar, hamam, çeşme, sebiller, türbe, darüşşifa, sıbyan mektebi, imarethane ve kiralık odalardan oluşmaktadır. Bu yapıların bir kısmı günümüze ulaşamamıştır.
Yapının mimari ve sanatsal açıdan dikkate sayan en önemli yanı, 20.000'i aşkın İznik çinisiyle bezenmesidir.[2] Bu çinilerin süslemelerinde sarı ve mavi tonlardaki geleneksel bitki motifleri kullanılmış, yapıyı sadece bir ibadethane olmaktan öteye taşımıştır. Caminin ibadethane bölümü 64 x 72 metre boyutlarındadır. 43 metre yüksekliğindeki merkezi kubbesinin çapı 23,5 metredir. Caminin içi 200'den fazla renkli cam ile aydınlatılmıştır.[3] Yazıları Diyarbakırlı Seyyid Kasım Gubarî tarafından yazılmıştır. Çevresindeki yapılarla birlikte bir külliye oluşturur ve Sultanahmet, Türkiye'nin altı minareli ilk camiidir.
Mimari
Sultanahmet camiinin tasarımı Osmanlı cami mimarisi ile Bizans kilise mimarisinin 200 yıllık sentezinin zirvesini oluşturur. Komşusu olan Ayasofya'dan bazı Bizans esintileri içermesinin yanı sıra geleneksel İslami mimari de ağır basar ve klasik dönemin son büyük camisi olarak görülür. Caminin mimarı, büyük usta Mimar Sedefkar Mehmet Ağa'nın "boyutta büyüklük, heybet ve ihtişam" fikirlerini yansıtmada başarılı olmuştur.
Dış
Ayasofya'nın üst kattından Sultan Ahmet Camii'nin görünümü.
Köşe kubbelerin üstündeki küçük kulelerin eklenmesi dışında, geniş ön avlunun cephesi Süleymaniye Camii'nin cephesiyle aynı tarzda yapılmıştır. Avlu neredeyse caminin kendisi kadar geniştir ve kesintisiz bir kemeraltıyla çevrilmiştir. Her iki tarafında abdesthaneler vardır. Ortadaki büyük altıgen fıskiye avlunun boyutları göz önüne alındığında küçük kalır. Avluya doğru açılan dar anıtsal geçit kemeraltından mimari olarak farklı durur. Yarı kubbesi kendinden daha küçük çıkıntılı bir kubbe ile taçlandırılmış ve ince sarkıt bir yapıya sahiptir.
İç
Her katında alçak düzeyde olmak üzere, caminin içi İznik'te 50 farklı lale deseninden üretilmiş 20 binden fazla çini ile bezenmiştir. Alt seviyelerdeki çiniler gelenekselken, galerideki çinilerin desenleri çiçekler, meyveler ve servilerle gösterişli ve ihtişamlıdır. 20 binden fazla çini İznik'te çini ustası Kasap Hacı ve Kapadokyalı Barış Efendi'nin yönetiminde üretilmiştir. Her çini başına ödenecek tutar sultanın emriyle düzenlense de çini fiyatı zamanla artmış, bunun sonucunda kullanılan çinilerin kalitesi zamanla azalmıştır. Renkleri solmuş ve cilaları sönükleşmiştir. Arka balkon duvarındaki çiniler 1574'teki yangında zarar gören Topkapı Sarayı'nın hareminden geri dönüştürülen çinilerdir.
Sultan Ahmet Camii'nin kubbe ve tavan işlemeleri. Sultan Ahmet Camii, 1985 yılında İstanbul Tarihî Alanları (Zones historiques d'Istanbul) adıyla UNESCO Dünya Mirasları listesine eklenen alanın bir parçasıdır.
Sultan Ahmet Camii ve çevresinin havadan görünümü (Ekim 2014)
İç kısmın daha yükseklerine mavi boya hakimdir, fakat düşük kalitelidir. 200'den fazla karışık leke desenli cam doğal ışığı geçirir, bugün avizelerle desteklenmişlerdir. Avizelerde devekuşu yumurtası kullanımının örümcekleri uzak tuttuğunun keşfedilmesi örümcek ağlarının oluşumunu engellemiştir. Kur'an'dan sözler içeren hat dekorasyonlarının çoğu zamanın en büyük hat sanatçısı Seyid Kasım Gubari tarafından yapılmıştır. Yerler yardımsever insanlarca eskidikçe yenilenen halılarla kaplıdır. Pek çok büyük pencere geniş ve ferah bir ortam hissi vermektedir. Zemin kattaki açılır pencereler "opus sectile" adı verilen bir döşeme şekliyle dekore edilmiştir. Her kavisli bölüm bazıları ışık geçirmeyen 5 pencereye sahiptir. Her yarı kubbe 14 pencereye ve merkez kubbe 4'ü kör olmak üzere 28 pencereye sahiptir. Pencereler için renkli camlar Venedik sinyorundan sultana hediyedir. Bu renkli camların çoğu bugun sanatsal değeri olmayan modern versiyonlarıyla değiştirilmiştir.
Caminin içindeki en önemli unsur ince işçilikle oyulmuş ve yontulmuş mermerden yapılma mihraptır. Bitişik duvarlar seramik çinilerle kaplanmıştır. Fakat çevresindeki çok sayıda pencere onu daha az ihtişamlı gösterir. Mihrabın sağında zengin dekore edilmiş minber bulunur. Cami en kalabalık halinde dahi olsa herkesin imamı duyabileceği şekilde tasarlanmıştır.[kaynak belirtilmeli]
Sultan mahfili güneydoğu köşesindedir. Bir platform, iki küçük dinlenme odası ve sundurmadan oluşur ve padişahın güneydoğu üst galerideki locasına geçişi bulunur. Bu dinlenme odaları 1826'da yeniçerilerin ayaklanması sırasında veziriazamın yönetim merkezi oldu. Hünkar Mahfili 10 adet mermer sütunla desteklenmiştir. Zümrüt, gül ve yaldızlarla süslenmiş ve yaldızlarla 100 adet Kuran işlenmiş kendi mihrabı vardır.
Caminin içindeki birçok lamba zamanında altın ve diğer değerli taşlarla ve de içinde devekuşu yumurtası ya da kristal toplar bulunabilecek cam kaselerle kaplıydı. Bu dekorların tümü ya kaldırıldı ya da yağmalandı.
Duvarlardaki büyük tabletlerde halifelerin isimleri ve Kur'an'dan parçalar yazılıdır. Bunları orijinal haliyle 17. yüzyılın büyük hat sanatçısı Diyarbakırlı Kasım Gubari yapmıştır, fakat yakın zamanda restore edilmek için kaldırılmışlardır.
Minareler
Sultanahmet camii Türkiye'de 6 minaresi olan[4] 4 camiden biridir. Diğer 3 tanesi ise İstanbul Arnavutköy'de Taşoluk Yeni Camii, Adana'daki Sabancı Camii ve Mersin'deki Muğdat Camii'dir.[5] Minarelerin sayısı ortaya çıkınca sultan küstahlıkla suçlanmıştır çünkü o zamanlarda, Mekke'deki Kâbe'de de 6 minare bulunmaktadır. Sultan bu problemi Mekkede olan (Mescidi Haram) camiye yedinci minareyi yaptırarak çözer.[6] 4 minare caminin köşelerindedir. Kalem şeklindeki bu minarelerin her birinin 3 şerefesi vardır. Ön avludaki diğer iki minare ise ikişer şerefelidir.
Yakın zamana kadar müezzin günde 5 kere dar sarmal merdivenleri çıkmak zorunda kalıyordu, bugün ise toplu dağıtım sistemi uygulanıyor ve diğer camilerce de yankılanan ezan şehrin eski bölümlerinde de duyuluyor. Türklerin ve turistlerin oluşturduğu kalabalık günbatımı vaktinde, güneş batarken ve cami renkli projektörlerle parlak bir şekilde aydınlatılmaya başlarken parkta toplanıp yüzünü camiye vererek akşam ezanını dinliyorlar.
Cami inşa edildiği dönemlerde uzunca bir süre cuma günleri Topkapı Sarayı'ndakilerin ibadetlerini gerçekleştirdiği mekân olmuştur.
DEUTSCH
Die Sultan-Ahmed-Moschee (türkisch Sultan Ahmet Camii) in Istanbul wurde 1609 von Sultan Ahmed I. in Auftrag gegeben und bis 1616, ein Jahr vor dem Tod des Sultans, vom Sinan-Schüler Mehmet Ağa erbaut. Nach der Säkularisation der kaum 500 Meter entfernten Hagia Sophia ist sie heute Istanbuls Hauptmoschee und ein Hauptwerk der osmanischen Architektur. In Europa kennt man sie als Blaue Moschee wegen ihres Reichtums an blau-weißen Fliesen, die die Kuppel und den oberen Teil der Mauern zieren, aber jünger als der Bau selbst sind. Kunsthistorisch bedeutsamer sind die Fliesen auf dem unteren Teil der Mauern und den Tribünen: Sie stammen aus der Blütezeit der İznik-Fayencen und zeigen traditionelle Pflanzenmotive, bei denen Grün- und Blautöne dominieren. Die Ausmalung des Innenraumes wurde auf Rosa geändert.
Architektur
Sultan-Ahmed-Moschee (links) und Hagia Sophia von der Seeseite aus
Hof der Sultan-Ahmed-Moschee bei Nacht
Die Moschee hat sechs Minarette; nur die Prophetenmoschee in Medina mit zehn und die Hauptmoschee in Mekka mit neun Minaretten haben mehr Minarette als die Sultan-Ahmed-Moschee. Wie der Hofchronist schrieb, hatte der Sultan bei der Auftragsvergabe vom Architekten verlangt, die Minarette zu vergolden. Da das aufzuwendende Blattgold aber das ihm vorgegebene Budget vollkommen überschritten hätte, „verhörte“ sich Mehmet Ağa und machte aus dem türkischen Wort altın („Gold“) die Zahl altı („sechs“).[1]
Der Gebetsraum ist mit 53 m Länge und 51 m Breite fast quadratisch. Die Hauptkuppel hat einen Durchmesser von 23,5 m und ist 43 m hoch. Sie wird von vier Spitzbögen und vier flachen Zwickeln getragen, die wieder auf vier riesigen, 5 m dicken Säulen ruhen. 260 Fenster erhellen den Innenraum. Die bunten Glasscheiben sind moderne Nachbildungen der ursprünglichen aus dem 17. Jahrhundert.
Moschee und Hof waren von einer Mauer umgeben. Davon existiert nur mehr der Nordteil. Sie trennt die Moschee von den anderen Gebäuden der Külliye ab, die es heute noch gibt. In der angrenzenden Türbe, die für die Besucher geöffnet ist, ruhen Ahmed I., seine Frau und drei seiner Söhne: Osman II. (1618–1622), Murat IV. und Prinz Beyazıt.
Im oberen Teil des Hofeingangs auf der Westseite befindet sich eine schwere Eisenkette. Diese diente dazu, dass der Sultan, der den Hof zu Pferde betrat, an dieser Stelle seinen Kopf neigen musste, wenn er nicht an die Kette stoßen wollte. Dies diente als ein symbolischer Akt, damit der Sultan nicht erhobenen Hauptes, also in der Pose vollen Stolzes, die Moschee betreten konnte.
In Teilen wurde für den Bau das Gelände des byzantinischen Großen Palastes überbaut.
Papstbesuche der Moschee
Durch den Besuch Papst Benedikts XVI. in der Sultan-Ahmed-Moschee am 30. November 2006 anlässlich seines Pastoralbesuches in der Türkei betrat erstmals ein Oberhaupt der römisch-katholischen Kirche das islamische Gotteshaus. Während des Gebets der geistlichen Führer Istanbuls verharrte der Papst in der für Muslime üblichen Gebetshaltung in einer Meditation. Viele Medien sprachen von einem Gebet des Papstes, für das er vor allem von türkischen Zeitungen viel Lob erhielt, der Vatikan betonte jedoch, dass es sich lediglich um eine Meditation handelte. Gemeinsam mahnten die muslimischen Geistlichen und der Papst zum Frieden der Völker sowie Respekt und Toleranz zwischen den Religionen.[2]
2014 besuchte Papst Franziskus die Moschee in Begleitung von Rahmi Yaran, dem Großmufti von Istanbul. Franziskus’ zweiminütiges Verharren mit gesenktem Haupt, geschlossenen Augen und gefalteten Händen Richtung Mekka sollte nach Angaben eines Vatikansprechers als Zeichen des Respekt vor dem Islam verstanden werden; es sei kein formelles Gebet gewesen.[3][4]
Kaynak :
Halk Ansiklopedisi Wikipedia
|
|
|
Ayasofya - Hagia Sophia |
|
Yazar: RasitTunca - 05-24-2019, 09:41 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Ayasofya - Hagia Sophia
Ayasofya (Modern Yunanca (1453-): Aγία Σοφία Agía Sofía, tam adı: Ναός τῆς Ἁγίας τοῦ Θεοῦ Σοφίας Azize Sofya Kilisesi, Latince: Sancta Sophia ya da Sancta Sapientia), İstanbul'da tarihî bir müze. Bizans İmparatoru I. Justinianus tarafından, 532-537 yılları arasında İstanbul'un tarihî yarımadasındaki eski şehir merkezine inşa ettirilmiş bazilika plânlı bir patrik katedrali olup 1453 yılında İstanbul'un Osmanlılar tarafından alınmasından sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından camiye dönüştürülmüştür. 1935 yılından beri ise müze olarak hizmet vermektedir.[2] Ayasofya, mimarî bakımdan bazilika plânı ile merkezî plânı birleştiren kubbeli bazilika tipinde bir yapı olup kubbe geçişi ve taşıyıcı sistem özellikleriyle mimarlık tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak ele alınır.
Ayasofya adındaki "aya" sözcüğü "kutsal, azize", “sofya” sözcüğü ise herhangi bir kimsenin adı olmayıp Eski Yunancada “bilgelik” anlamındaki sophos sözcüğünden gelir.[3] Dolayısıyla “aya sofya” adı “kutsal bilgelik” ya da "ilahî bilgelik” anlamına gelmekte olup Ortodoksluk mezhebinde Tanrı'nın üç niteliğinden biri sayılır.[4] 6. yüzyılın ünlü bilim adamları, fizikçi Miletli İsidoros ve Trallesli matematikçi Anthemius'un[1][2] yönettiği Ayasofya’nın inşaatında yaklaşık 10.000 işçinin[5][6][7] çalıştığı ve I. Justinianus'un bu iş için büyük bir servet harcadığı belirtilir.[8] Bu çok eski binanın bir özelliği, yapımında kullanılan bâzı sütun, kapı ve taşların binadan daha eski yapı ve tapınaklardan getirilmiş olmasıdır.[9][9][10]
Bizans döneminde Ayasofya, büyük bir “kutsal emanetler” zenginliğine sahipti. Bu emanetlerden biri de 15 metre yüksekliğindeki gümüş ikonostasisti.[not 1][11] Konstantinopolis Patriği'nin patrik kilisesi ve Ortodoks Kilisesi’nin bin yıl boyunca merkezi olan Ayasofya, 1054 yılında Patrik I. Mihail Kirularios'un Papa IX. Leo tarafından aforoz edilmesine şahitlik etmiş olup bu olay, genel olarak Schisma'nın, yani Doğu ve Batı kiliselerinin ayrılmasının başlangıcı sayılır.
1453’te kilise camiye dönüştürüldükten sonra Osmanlı sultanı Fatih Sultan Mehmet’in gösterdiği hoşgörüyle mozaiklerinden insan figürleri içerenler tahrip edilmemiş (içermeyenler ise olduğu gibi bırakılmıştır), yalnızca ince bir sıvayla kaplanmış ve yüzyıllarca sıva altında kalan mozaikler, bu sayede doğal ve yapay tahribattan kurtulabilmiştir. Cami, müzeye dönüştürülürken sıvaların bir kısmı çıkarılmış ve mozaikler yine gün ışığına çıkarılmıştır. Günümüzde görülen Ayasofya binası, aslında aynı yere üçüncü kez inşa edilen kilise olduğundan Üçüncü Ayasofya olarak da bilinir. İlk iki kilise isyanlar sırasında yıkılmıştır. Döneminin en geniş kubbesi olan Ayasofya’nın merkezî kubbesi, Bizans döneminde birçok kez çökmüş,[12][13] Mimar Sinan’ın binaya istinat duvarlarını eklemesinden itibaren hiç çökmemiştir.
Tarihçe
Birinci Ayasofya
İlk Ayasofya inşaatı Hristiyanlığı imparatorluğun resmî dini ilan eden Roma imparatoru Büyük Konstantin (Bizans’ın ilk imparatoru I. Constantinus) tarafından başlattırılmıştır. 337 ile 361 yılları arasında tahtta olan Büyük Konstantin'in oğlu II. Constantius tarafından tamamlanmış ve Ayasofya kilisesinin açılışı 15 Şubat 360’ta Constantius II tarafından gerçekleştirilmiştir.[16] Socrates Scholasticus’un kayıtlarından gümüş kaplı perdelerle süslü ilk Ayasofya’nın Artemis Tapınağı üzerine inşa edilmiş olduğu öğrenilmektedir.[4]
Adı “Büyük Kilise” anlamına gelen ilk Ayasofya Kilisesi’nin adı Latince’de Magna Ecclesia ve Yunanca’da [not 2] Megálē Ekklēsíā (Μεγάλη Ἐκκλησία) idi.[4] Eski bir tapınak üzerine[not 3] inşa edildiği belirtilen [17] bu yapıdan günümüze ulaşan bir kalıntı bulunmamaktadır.
Bu Birinci Ayasofya, binanın inşası tamamlanana dek bir katedral niteliğinde işlev gören Aya İrini Kilisesi’nin vaktiyle yakınında yer alan imparatorluk sarayının yakınına (bugünkü müze alanının kuzey kısmındaki, yeni tuvaletlere yakın olan, ziyarete kapalı kısım) inşa edilmişti. Her iki kilise de Bizans İmparatorluğu’nun iki ana kilisesi olarak faaliyet göstermişlerdir.
Birinci Ayasofya geleneksel Latin mimarisi stilindeki bir sütunlu bazilika olup, çatısı ahşaptı ve önünde bir atrium yer almaktaydı. Bu ilk Ayasofya bile olağanüstü bir yapıydı. 20 Haziran 404’te Konstantinopolis Patriği Aziz İoannis Hrisostomos'un, İmparator Arcadius'un eşi İmparatoriçe Aelia Eudoksia ile çatışmasından dolayı sürgüne gönderilmesinin ardından çıkan isyanlar sırasında bu ilk kilise yakılarak büyük ölçüde tahrip olmuştur.
İkinci Ayasofya
Ayasofya’nın açılışı onun zamanında, 10 Ekim 415’te gerçekleşmiştir.[13] Mimar Rufinos tarafından inşa edilen bu İkinci Ayasofya da yine bazilika planlı, ahşap çatılı ve beş nefliydi. İkinci Ayasofya'nın 381'de İkinci Ekümenik Konsil olan Birinci İstanbul Konsili'ne Aya İrini ile birlikte ev sahipliği yaptığı sanılmaktadır.[18] Bu yapı 13-14 Ocak 532’de Nika ayaklanması sırasında yakılıp yıkılmıştır.[2][19]
1935’te binanın batı avlusunda (bugünkü giriş kısmında) Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden A.M. Schneider tarafından yürütülen kazılarda bu İkinci Ayasofya’ya ait birçok buluntu ele geçirilmiştir. Günümüzde Ayasofyanın ana girişinin yanında ve bahçede görülebilen bu buluntular, portik kalıntıları, sütunlar, başlıklar, bazıları kabartmalarla işlenmiş mermer bloklardır. Bunların vaktiyle binanın cephe kısmını süsleyen üçgen alınlığın parçaları olduğu saptanmıştır. Binanın cephesini süsleyen bir bloktaki kuzu kabartmaları 12 havariyi temsilen yapılmıştır. Ayrıca kazılar, İkinci Ayasofya’nın zemininin Üçüncü Ayasofya’nın zemininden iki metre daha aşağı bir düzeyde bulunduğunu ortaya koymuştur. İkinci Ayasofya’nın uzunluğu bilinmemekteyse de genişliğinin 60 m olduğu sanılmaktadır.[4](Günümüzde, Üçüncü Ayasofya’nın ana girişinin yanında yer alan, İkinci Ayasofya’ya ait cephe merdiveni basamaklarının yaslandığı zemin, kazılar sayesinde görülebilir durumdadır. Kazılara şimdiki binada çökmelere neden olabileceği nedeniyle devam edilmemiştir.)
Üçüncü Ayasofya
Yapımı
İkinci Ayasofya’nın 23 Şubat 532’de yıkımından birkaç gün sonra imparator I. Justinianus öncekinden tümüyle farklı, daha büyük ve kendisinden önce gelen imparatorların yaptırdıkları kiliselerden çok daha görkemli bir kilise inşa ettirmeye karar verdi. Justinianus bu işi yapacak mimarlar olarak fizikçi Miletli İsidoros ile matematikçi Trallesli Anthemius’u görevlendirdi. Bir efsaneye göre, Justinianus inşa ettireceği kiliseye ilişkin hazırlanan taslakların hiçbirini beğenmez. Bir gece İsidoros taslak hazırlamaya çalışırken uyuyakalır. Sabah uyandığında Ayasofya'nın hazırlanmış bir planını önünde bulur. Justinianus bu planı mükemmel bulur ve Ayasofya'nın buna göre inşa edilmesini emreder. Bir başka efsaneye göre de İsodoros bu planı rüyasında görmüş ve planı rüyasında gördüğü şekilde çizmiştir.(Anthemius daha inşaatın ilk yılında öldüğünden işi İsidoros sürdürmüştür). İnşa, Bizanslı tarihçi Prokopius'un Justinian'ın binaları (Modern Yunanca (1453-): Περί Κτισμάτων, Latince: De Aedificiis, "Binalar Üzerine"), adlı eserinde betimlenmektedir.
İnşada kullanılacak malzemeleri üretmek yerine, imparatorluk topraklarında yer alan yapı ve tapınaklardaki yontulmuş hazır malzemelerden yararlanmak yoluna gidilmiştir. Bu yöntem, Ayasofya’nın inşa süresinin çok kısa olmasını sağlayan etkenlerden biri olarak kabul edilebilir. Böylece binanın yapımında Efes’teki Artemis Tapınağı’ndan,[9] Mısır’daki Güneş Tapınağı’ndan (Heliopolis),[9] Lübnan’daki Baalbek Tapınağı’ndan[10] ve daha birçok tapınaktan getirtilen sütunlar kullanılmıştır. Bu sütunların altıncı yüzyıl olanaklarıyla nasıl taşınabildiği ilginç bir konu oluşturmaktadır. Kaplama ve sütunlarda kullanılan renkli taşlardan kırmızı porfir Mısır, yeşil porfir Yunanistan, beyaz mermer Marmara Adası, sarı taş Suriye ve kara taş İstanbul kökenlidir.[20] Ayrıca Anadolu’nun çeşitli yörelerinden gelen taşlar kullanılmıştır.[12] İnşaatte on binden fazla kişinin çalıştığı belirtilir. İnşaat sonunda Ayasofya Kilisesi günümüzdeki halini almıştır.
Mimaride yaratıcı bir anlayışı gösteren bu yeni kilise yapılır yapılmaz, derhal mimarinin başyapıtlarından biri olarak kabul edildi. Mimarın böylesine büyük bir açık mekânı sağlayabilecek devasa bir kubbeyi inşa edebilmede İskenderiye'li Heron’un teorilerinden yararlanmış olması mümkündür.
23 Aralık 532'de başlanan yapım çalışması 27 Aralık[537'de tamamlandı. Kilisenin açılışını imparator Justinianus ve patrik Eutychius büyük bir törenle birlikte yaptılar. Ayasofya o zamana kadar en büyük yapı olarak kabul edilen Süleyman'ın Tapınağı’ndan daha büyük olduğundan İmparator I. Justinianus (Jüstinyen) halka yaptığı açılış konuşmasında "Ey Süleyman! Seni yendim" demiştir.[21] Kilisenin ilk mozaiklerinin yapımı 565 ile 578 yılları arasında tahtta olan II. Justin döneminde tamamlanabilmiştir. Kubbe pencerelerinden sızan ışıkların duvarlardaki mozaiklerde oluşturdukları ışık oyunları dahiyane mimariyle birleşerek izleyicilere büyüleyici bir atmosfer yaratmaktaydı. Ayasofya İstanbul’a gelen yabancılar üzerinde öylesine büyüleyici, derin bir etki bırakmıştır ki, Bizans döneminde yaşayanlar Ayasofya’yı "dünyada tek" ("singulariter in mundo") olarak nitelemişlerdir.[22]
Yapım sonrası
Fakat yapılışından kısa bir süre sonra, 553 Gölcük ve 557 İstanbul depremlerinde ana kubbe ile doğu yarım kubbesinde çatlaklar belirdi. 7 Mayıs 558 depreminde ise ana kubbe tümüyle çöktü ve ilk ambon [not 4], ciborium ve sunak da ezilerek yok oldu. İmparator derhal restorasyon çalışmasını başlattı ve bu çalışmanın başına Milet'li İsidoros’un yeğeni genç İsidorus’u getirdi. Depremden ders alınarak bu kez yeniden çökmemesi için kubbenin yapımında hafif malzeme kullanıldı ve kubbe eskisine kıyasla 6,25 m daha yükseğe yapıldı.[23] Restorasyon çalışması 562 yılında tamamlandı.
Yüzyıllarca Konstantinopolis Ortodoksluk patriğinin merkezi olan Ayasofya aynı zamanda Bizans’ın taç giyme törenleri gibi imparatorluk törenlerine evsahipliği yapmıştır. İmparator VII. Konstantinos “Törenler Kitabı” (De caerimoniis aulae Byzantinae) adlı kitabında Ayasofya’da yapılan imparator ve patrik tarafından düzenlenen törenleri tüm ayrıntılarıyla anlatmaktadır. Ayasofya, ayrıca günahkarlar için de bir sığınma yeri olmuştur.
Ayasofya’nın daha sonra uğradığı tahribatlar arasında 859 yangını, bir yarımkubbesinin düşmesine neden olan 869 depremi ve ana kubbesinde hasara yol açan 989 depremi sayılabilir. 989 depreminden sonra imparator II. Basil, kubbeyi Agine ve Ani’deki büyük kiliseleri inşa eden Ermeni mimar Trdat’a tamir ettirmiştir.[24] Trdat kubbenin bir kısmını ve batı kemerini onarmış ve kilise 6 yıl süren onarım çalışmasından sonra 994’te yeniden halka açılmıştır.
Latin istilası dönemi
Dördüncü Haçlı Seferi sırasında, Venedik Cumhuriyeti'nin âmâ Doçu Enrico Dandolo[not 5] komutasındaki Haçlılar İstanbul’u ele geçirip Ayasofya’yı yağmalamışlardır. Bu olay Bizanslı tarihçi Nikitas Honiatis'in kaleminden ayrıntılı olarak öğrenilmektedir. Kiliseden aralarında İsa'nın mezar taşından bir parça, İsa'nın sarıldığı bez olan torino kefeni, Meryem'in sütü ve azizlerin kemikleri gibi birçok kutsal emanet ile altın ve gümüşten yapılma değerli eşyalar çalındı, kapılardaki altınlar bile sökülerek batı kiliselerine götürüldü şeklinde anlatılmaktadır. Latin İstilası (1204–1261) olarak anılan bu dönemde Ayasofya, Roma Katolik Kilisesi’ne bağlı bir katedrale dönüştürülmüştür. 16 Mayıs 1204 tarihinde Latin imparatoru I. Baudouin imparatorluk tacını Ayasofya'da giymiştir.
Enrico Dandolo adına konan mezar taşı Ayasofya’nın üst galerisindedir. Gaspare ve Giuseppe Fossati tarafından gerçekleştirilen 1847-1849 restorasyonu sırasında mezarın gerçek bir mezar olmadığı Enrico Dandolo anısına bir sembolik plaket olarak konulduğu ortaya çıkmıştır.
Son Bizans dönemi
Ayasofya 1261'de tekrar Bizanslılar’ın kontrolüne geçtiğinde harap, virane ve yıkılmaya yüz tutmuş bir durumdaydı. 1317'de imparator II. Andronikos finansmanını ölen eşi İrini'nin mirasından karşılayarak binanın kuzey ve doğu kısımlarına 4 adet istinat duvarı (Πυραμὶδας, Yunanca:"Piramídas") ekletti.[25][26] 1344 depreminde kubbede yeni çatlaklar belirdi ve 19 Mayıs 1346'da binanın çeşitli kısımları çöktü. Bu olaydan sonra kilise, 1354'te Astras ve Peralta adlı mimarların restorasyon çalışmasının başlamasına kadar kapalı kaldı.[25]
Osmanlı-cami dönemi
İstanbul'un 1453'te Osmanlı Türkleri tarafından fethinden sonra, fethin sembolü olarak, derhal Ayasofya Kilisesi camiye dönüştürülmüştür. O sıralarda Ayasofya harap bir haldeydi. Bu durumu Kordoba soylusu Pero Tafur [27] ve Florentine Cristoforo Buondelmonti [28] gibi Batılı ziyaretçilerce betimlenmektedir. Ayasofya’ya özel bir önem veren Fatih Sultan Mehmet kilisenin derhal temizlenip camiye çevrilmesini emretti, fakat adını değiştirmedi. İlk minaresi onun döneminde inşa edilmiştir. Osmanlılar bu tür yapılarda taş kullanmayı tercih etmekle birlikte minarenin hızla inşa edilebilmesi amacıyla bu minare tuğladan yapılmıştır. [not 6]. Minarelerden biri de sultan II. Bayezid tarafından eklenmiştir. 16. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman fethettiği Macaristan’daki bir kiliseden Ayasofya’ya iki dev kandil getirtmiştir ki, günümüzde bu kandiller mihrabın iki yanında yer alırlar.
II. Selim döneminde (1566–1574) yorgunluk ya da dayanıksızlık belirtileri gösterdiğinde, bina, dünyanın ilk deprem mühendislerinden biri sayılan Osmanlı baş mimarı Mimar Sinan tarafından eklenen dış istinat yapılarıyla (payanda) takviye edilerek, son derece sağlamlaştırılmıştır.[29] Günümüzde binanın dört tarafındaki toplam 24 payandanın bir kısmı Osmanlı dönemine, bir kısmı Bizans dönemine aittir. Bu istinat yapılarıyla birlikte, Sinan ayrıca, kubbeyi taşıyan payeler ile yan duvarlar arasındaki boşlukları kemerler ile besleyerek kubbeyi iyice sağlamlaştırmış [not 7] ve binaya iki geniş minare (batı kısmına), hünkar mahfili ve II. Selim’in türbesini (güneydoğu kısmına) eklemiştir (1577).[13] III. Murat’ın ve III. Mehmed’in türbeleri ise 1600’lerde eklenmiştir.
Ayasofya binasının içine Osmanlı döneminde eklenen diğer yapılar arasında mermerden minber, hünkar mahfiline açılan galeri, müezzin mahfili (mevlit balkonu), vaaz kürsüsü ve sayılabilir. III. Murad Bergama’da bulunmuş, helenistik dönemden kalma (MÖ IV. yüzyıl), "bektaşi taşı"ndan (İng. alabaster ) [not 8] yapılma iki küpü Ayasofya'nın ana nefine (ana salon) yerleştirmiştir. I. Mahmud 1739'da binanın restore edilmesini emretti ve bir kütüphane ile binanın yanına (bahçesine) bir medrese, bir imarethane ve bir şadırvan ekletti. Böylece Ayasofya binası, civarındaki yapılarla birlikte bir külliyeye dönüştü. Bu dönemde ayrıca yeni bir sultan galerisi ve yeni bir mihrap yapıldı.
Ayasofya’nın Osmanlı dönemindeki en ünlü restorasyonlarından biri sultan Abdülmecit’in emriyle İsviçre İtalyanı olan Gaspare Fossati ve kardeşi Giuseppe Fossati’nin nezaretinde 1847 ile 1849 yılları arasında yapılmıştır.[25] Fossati kardeşler, kubbe, tonoz ve sütunları sağlamlaştırdı ve binanın iç ve dış dekorasyonunu yeniden elden geçirdi. Üst kattaki galeri mozaiklerinin bir kısmı temizlendi, çok tahrip olanları ise sıvayla kaplandı ve altta kalan mozaik motifleri bu sıva üzerine resmedildi. [not 9] Işıklandırma sistemini sağlayan yağ lambası avizeleri yenilendi. Kazasker Mustafa İzzed Efendi'nin (1801–1877) eseri olan, önemli isimlerin [not 10] hat sanatıyla yazılı olduğu yuvarlak dev tablolar yenilenip sütunlara asıldı. Ayasofya’nın dışına yeni bir medrese ve muvakkithane inşa edildi. Minareler aynı boya getirildi. Bu restorasyon çalışması bittiğinde Ayasofya Camii 13 Temmuz 1849'da gerçekleştirilen bir törenle yeniden halka açıldı.[not 11] Ayasofya külliyesinin Osmanlı dönemindeki diğer yapıları arasında sıbyan mektebi, şehzadeler türbesi, sebil, sultan Mustafa ve sultan İbrahim türbesi (önceden vaftizhane [not 12]) ve hazine dairesi sayılabilir.
Müze dönemi
1930 ile 1935 yılları arasında restorasyon çalışmaları nedeniyle halka kapatılan Ayasofya’da Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle bir dizi çalışmalar yapıldı. Bu çalışmalar arasında çeşitli restorasyonlar, kubbenin demir kuşak ile çevrilmesi ve mozaiklerin ortaya çıkarılıp temizlenmesi sayılabilir.[30] Restorasyon sırasında Ayasofya'nın, yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin laiklik ilkesi doğrultusunda, yapılış amacı olan kiliseye tekrar çevrilmesi konusunda fikirler ortaya atılmışsa da; bölgede yaşayan Hristiyan sayısının çok az olmasından dolayı oluşan talep yetersizliği, bölgede bu denli görkemli bir kiliseye karşı yapılabilecek muhtemel provakasyonlar ve mimarinin tarihi önemi gözönüne alınarak Bakanlar Kurulu’nun 24 Kasım 1934[31] tarih ve 7/1589 sayılı kararıyla müzeye çevrilmiştir. 1 Şubat 1935’te ziyarete açılan müzeyi Atatürk 6 Şubat 1935 tarihinde ziyaret etmiştir.[4] Yüzyıllar sonra mermer zemindeki halıların kaldırılmasıyla zemin döşemesi ve insan figürlü mozaikleri örten sıvanın kaldırılmasıyla da muhteşem mozaikler tekrar gün ışığına çıkarılmıştır.[32]
Ayasofya’nın sistemli olarak incelenmesi, restorasyonu ve temizlenmesi ABD’deki Bizans Enstitüsü (the Byzantine Institute of America) adlı kurumun 1931'deki ve Dumbarton Oaks Alan Komitesi’nin 1940'lı yıllardaki[33] girişimiyle sağlanmıştır. Bu kapsamda yapılan arkeolojik çalışmalar K. J. Conant, W. Emerson, R. L. Van Nice, P.A. Underwood, T. Whittemore, E. Hawkins, R. J. Mainstone and C. Mango tarafından sürdürülmüş ve Ayasofya’nın tarihine, yapısını ve dekorasyonuna ilişkin başarılı sonuçlar elde edilmiştir.[34] Ayasofya’da çalışmalarda bulunmuş diğer isimlerden bazıları A. M. Schneider, F. Dirimtekin ve Prof. A. Çakmak’tır. Bizans Enstitüsü ekibi mozaik arama ve temizleme işleriyle uğraşırken, R. Van Nice yönetimindeki bir ekip de, binanın, taş taş ölçülerek rölövelerini [not 13] çıkarma çalışmasına girişmiştir. Çalışmalar halen çeşitli uluslardan bilim insanlarınca sürdürülmektedir.
Temmuz 2016'da Ayasofya Müzesi'nde düzenlenen Kadir Gecesi programında, 85 yıl aradan sonra sabah namazı ezanı okundu.[35] TRT Diyanet TV'nin Ramazan ayı boyunca Ayasofya'dan "Bereket Vakti Ayasofya" adlı sahur programını ekranlara getirmesine Yunanistan'dan tepki geldi.[36] Ekim 2016'da Müze'nin ibadete açık olan bölümü Hünkar Kasrı'na, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından uzun yıllardan sonra ilk kez asaleten imam atandı.[37]
Mimari
Ayasofya, mimari bakımdan, bazilika planı ile merkezî planı birleştiren, kubbeli bazilika tipinde bir yapı olup kubbe geçişi ve taşıyıcı sistem özellikleriyle mimarlık tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak ele alınır.
Ayasofya, her şeyden önce boyutu ve mimari yapısıyla önem taşır. Yapıldığı dönemin dünyasında hiçbir bazilika planlı yapı Ayasofya'nın kubbesinin boyutundaki bir kubbe ile örtülebilmiş ve böylesine büyük bir iç mekâna sahip değildi. Ayasofya’nın kubbesi Roma’daki Panteon'un kubbesinden küçük olmakla birlikte Ayasofya’da uygulanan yarım kubbe, kemer ve tonozlardan oluşan karmaşık ve sofistike sistem, kubbenin çok daha geniş bir mekânı örtebilmesini sağlayarak kubbeyi daha etkileyici kılmaktadır. Taşıyıcı olarak beden duvarlarına oturtulmuş önceki yapıların kubbeleriyle kıyaslandığında, sadece dört payeye oturtulmuş bu denli büyük bir kubbe mimarlık tarihinde gerek teknik, gerekse estetik bakımdan bir devrim sayılmaktadır.
Orta nefin yarısını örten ana (merkezî) kubbe, doğu ve batısına eklenen yarım kubbelerle çok geniş bir dikdörtgen biçimli iç mekân yaratacak şekilde öylesine genişletilmiştir ki, zeminden bakıldığında, gökyüzüne asılı gibi duran, tüm iç mekâna hakim bir kubbe olarak algılanır.
Doğu ve batı açıklıklarını kapatan yarım kubbelerden de daha küçük yarım kubbeli eksedralara geçiş yapılarak sistem tamamlanmıştır. Küçük kubbelerden başlayarak ana kubbe tacıyla tamamlanan bu kubbeler hiyerarşisi antik zamanlarda örneği görülmemiş bir mimari sistemdir. Yapının bazilika planı dahice tümüyle “gizlenmiş” durumdadır.
İnşa sırasında duvarlarda tuğladan ziyade harç kullanılmış ve kubbe yapı üzerine kondurulduğunda kubbenin ağırlığı alt kısmı nemli kalmış harçla oluşturulan duvarların dışa doğru bükülmesine yol açmıştı. 558 depremi sonrasında yapılan ana kubbenin yeniden yapımı sırasında genç İsidorus kubbeyi taşıyabilmeleri için önce duvarları yeniden dikleştirmiştir. Bütün bu hassas çalışmalara rağmen kubbenin ağırlığı yüzyıllarca bir problem olmaya devam etti, kubbenin ağırlık baskısı binayı bir çiçeğin açılması gibi dört yanından dışa doğru açılmaya zorluyordu. Bu problem de binaya dışarıdan istinat unsurlarının eklenmesiyle çözüldü.
Osmanlı döneminde mimarlar bir binada kayma olup olmadığını anlamak için ya yapımı sırasında elle döndürülebilecek küçük bir dikey sütun eklerlerdi ya da duvardaki 20-30 santimetrlik iki sabit nokta arasına cam yerleştirirlerdi. Sütun artık döndürülemediğinde veya söz konusu cam çatladığında binada kaymanın belli bir dereceye geldiği anlaşılmış olurdu. Ayasofya’nın üst kat duvarlarında ikinci yöntemin izleri halen görülebilir. Döndürülen sütun ise Topkapı Sarayı’nın harem bölümünde mevcuttur.
İç yüzeyler tuğla üzerine çokrenkli mermer, kırmızı ya da mor porfirler ve yapımında altın kullanılmış mozaiklerle kaplıdır. Bu, geniş payelerin daha ışıklı ve kamufle olmasını da sağlayan bir yöntemdir. 19. yüzyılda restorasyon çalışmaları sırasında bina dıştan Fossati tarafından sarı ve kırmızı renklere boyanmıştır. Ayasofya, Bizans mimarisinin başyapıtı olmakla birlikte, pagan, Ortodoks, Katolik, İslam etkilerinin sentez olduğu bir yapıdır.
Mozaikler
Deisis mozaiğinden bir detay. İsa'nın yüzünün iki yarısı birbirbinden farklı yapılmıştır.
Tonlarca altının kullanıldığı Ayasofya mozaiklerinin yapımında altının yanı sıra, gümüş, renkli cam, pişmiş toprak ve renkli mermer gibi taş parçaları kullanılmıştır. 726’da III. Leo’nun tüm ikonaların yok edilmesi emriyle, tüm ikona ve heykeller Ayasofya’dan kaldırılmıştır. Dolayısıyla Ayasofya’da günümüzde görülen, surat tasvirleri içeren mozaiklerin hepsi ikonoklazm dönemi sonrasında yapılan mozaiklerdir. Bununla birlikte Ayasofya’da surat tasviri içermeyen mozaiklerden az bir kısmı 6. yüzyılda yapılan ilk mozaiklerdir.[13]
1453’te kilise camiye dönüştürüldükten sonra insan figürleri içerenlerin bir kısmı ile ince bir sıvayla kaplanmış ve yüzyıllarca sıva altında kalan mozaikler bu sayede doğal ve yapay tahribattan kurtulabilmiştir. İstanbul’u ziyaret eden 17. yüzyıl gezginlerinin raporlarından Ayasofya’nın camiye çevrilmesini izleyen ilk yüzyıllarda insan figürü içermeyenler ile içerenlerden bir kısmının sıvayla kaplanmadan bırakılmış oldukları anlaşılmaktadır. Ayasofya mozaiklerinin tamamen kapatılması 842’de ya da 18. yüzyılın sonlarına doğru gerçekleşmiştir.[4] 1755’te İstanbul’a gelen Baron De Tott artık tüm mozaiklerin badana altında kalmış olduğunu belirtmiştir.[4]
Sultan Abdülmecid’in isteği üzerine 1847 ile 1849 yılları arasında Ayasofya’da çeşitli restorasyon çalışmaları yapan ve sultandan restorasyon sırasında keşfedilebilecek mozaikleri belgeleme iznini alan Fossati kardeşler,[38] mozaiklerin sıvalarını kaldırıp desenlerini belgelerine kopyaladıktan sonra mozaikleri tekrar kapatmışlardır. Bu belgeler günümüzde kayıptır. Buna karşılık, o yıllarda Alman hükümetince onarım için gönderilen mimar W. Salzenberg bazı mozaiklerin desenlerini de çizmiş ve yayımlamıştır.[4]
Sıvayla kaplı mozaiklerin büyük bir kısmı 1930’larda Byzantine Institute of America adlı kurumun bir ekibi tarafından açılmış ve temizlenmiştir. Ayasofya’nın mozaiklerinin açılması ilk kez 1932’de Byzantine Institute of America kurumunun başındaki Thomas Whittemore tarafından gerçekleştirilmiş olup, ilk gün ışığına çıkarılan mozaik "imparator kapısı" üzerindeki mozaik olmuştur.
Doğudaki yarım kubbe üzerindeki sıvanın bir kısmının bir süre önce düşmesi sayesinde bu yarım kubbeyi örten sıvanın altında mozaiklerin bulunduğu anlaşılmıştır.
Binanın kısımları
Ayasofya mimari yönden incelendiğinde orta nef denilen büyük bir orta mekân, kuzey ve güneyde yer alan iki yan nef, doğu ucunda yer alan absid ve batı kısmında kapıların yer aldığı iç ve dış nartekslerden meydana gelmiştir. 7.500 m 2 {\displaystyle m^{2}} {\displaystyle m^{2}}'lik bir yüzölçümüne sahip Ayasofya iki katlı bir yapıdır.
Alt kat
Narteksler
Binaya batı kısmındaki, Bizans döneminde atrium denilen avlunun[not 14] bulunduğu kapılardan girilir. Buradaki, dış nartekse açılan ana kapıdan girmeden önce, solda görülen kalıntılar A.M. Schneider tarafından sürdürülen kazılarda ortaya çıkarılmış İkinci Ayasofya’ya ait kalıntılardır.
Ana kapıdan girilen ilk galeri "dış narteks" olarak adlandırılır, "çapraz tonoz" örtülü dokuz birimli bir galeridir. Buradan da iç narteks denilen ikinci galeriye 5 kapı açılır.
İç nartekste tavan mozaiklerle kaplıdır. Mozaiklerden sarı renkte parlayanların yapımında altın kullanılmıştır. Duvarlar çeşitli ülkelerden ve Anadolu'nun çeşitli kentlerinden getirilme dalgalı mermer levhalarla kaplıdır.[12] Bu dalgalı mermer levhalar duvarlara sabitlenmeden önce ikiye kesilmiş ve duvarlara yan yan öyle sabitlenmiştir ki, katlanıp mürekkeplenen bir kağıdın açıldığında gösterdiği gibi, ilginç bir simetri gösterirler. Günümüzde içinde elektrik ampulları olan yağ lambası avizeleri cami dönemine aittir.
İmparator kapısı mozayiği
İç narteksten ana nefe (ana salona) 9 kapı açılır. Ana salona açılan ortadaki ana kapıya, yalnızca imparatora mahsus olduğundan (yalnızca imparator tarafından kullanıldığından) "imparator kapısı" adı verilir. Bu kapının üst kısmındaki duvarda (tympanum) 9. yüzyıldan kalma bir mozaik bulunur. Bu mozaikte ortada İsa, sağ madalyonda Cebrail, sol madalyonda Meryem görülür. Sol alt kısımda görülen sakallı kişi Bizans imparatorlarından VI. Leon’dur. Ortodoksluk geleneğinde en fazla üç kez evlenilebilmesine karşın erkek çocuğunun olabilmesi için dört kez evlenmiştir. Bu yüzden İsa’dan özür diler vaziyette, secde eder şekilde tasvir edilmiştir. İsa’nın elindeki Kitab-ı Mukaddes’te İsa’nın Yuhanna İncili’ndeki bir sözü yazılıdır: “Size selamet olsun! Ben evrenin nuruyum.” İlk kez W. Salzenberg tarafından yayımlanmış olan bu mozaik 18. yüzyıla dek kapatılmamıştır.[4]
Güney nef
Ayasofyanın ana mekânı paye ve sütunlarla üç nefe ayrılmış durumdadır: Orta nef (naos, ana salon) güney nef (ana nefin sağında) ve kuzey nef (ana nefin solunda). Sağdaki güney nefinde de tavan mozaiklerle kaplıdır. Bu mozaiklerde ikonaklazma dönemine özgü semboller göze çarpar. Bunlardan ikisi dört balık ve küçük karelerde yer alan svastika sembolleridir.
Bu güney nefinde I. Mahmut Kütüphanesi bulunur. Kütüphanenin görülebilen odası Osmanlı sultanının namaz kılmadan önce Kur’an okuduğu odadır. Odadaki rahleler sedef işlemeli olup duvarlar İznik fayanslarıyla kaplıdır. Odanın tavan ve zemini orijinal değildir. Odada ayrıca Kur'an'ın saklandığı tahta mahfaza bulunur.
Yeşil porfirden sütuna oturtulmuş Bizans sütun başlığı. Yanda kime ait olduğu bilinmeyen bir el izi bulunmaktadır.
Nefin doğu ucuna doğru soldaki duvarda üzerinde iki yunusu ve Poseidon’un trident olarak bilinen yabasını içeren bir taş işlemesi görülür. Bu, Bizans rahiplerinin, Hristiyan olmalarına rağmen, bir pagan ilaha ait unsuru kiliseye sokabilecek derecede eski Yunan kültürü etkisi altında kalmış olmalarını gösteren bir örnek olarak değerlendirilebilir.
Nefin doğu ucunda üç çeşit sütun görülür. Bunlardan kırmızı porfir taşından yapılma olanları Mısır’dan getirilmiştir. Yeşil olanları ise Yunanistan’dan getirilmiştir. Binada kullanılan beyaz mermerlerin kökeni genellikle Marmara Adası’ndaki mermer ocaklarıdır. Batı dillerindeki mermer sözcüğünün kökeni "Marmara"dır. Ayasofya’da toplam 107 sütun bulunmaktadır, bunlardan 40’ı alt katta, 67’si üst kattadır.[13][19] Bu sütunların hemen hemen hepsi yekpare (monolit) olup, Ayasofya’dan da eskidirler, çünkü imparatorluk topraklarındaki eski tapınaklardan getirilmişlerdir. Ayasofya’nın en büyük sütunlarının uzunlukları 20 m civarında, kalınlıklarının yarıçapı ise 1,5 m’dir. En ağırları 70 ton ağırlığındadır. Sütun başlıkları Bizans stili gösterirler; sütun başlıklarından bazılarında küçük bir daire ve harflerden oluşan I. Justinianus'un arması görülür. Bu nefin doğu ucundaki yeşil sütunun yanındaki duvarda bir el izi bulunur, kime ait olduğu bilinmeyen bu el izi hakkında çeşitli rivayetler bulunmaktadır.
Omphalion ve müezzin mahfili
Güney neften mihraba geçilirken, zeminden yaklaşık 3 m kadar yükselen, balkonu andıran mermerden yapılma bir yapı göze çarpar. Bu, Osmanlı döneminde yapılmış, Ayasofya cami iken her yıl İslam peygamberi Muhammed’in doğum gününde (mevlit kandilinde) mevlit okunan müezzin mahfilidir.
Mahfilin hemen yanında zeminde, girilmemesi için kenarları çitle çevrilmiş kare biçimli bir alan göze çarpar. Burası bilinmeyen bir nedenle Bizanslılar’ca dünyanın merkezi olarak kabul edilirdi. Yunanca’da “Yer’in Göbeği ” anlamında, omphalion (Delf'te omphalos)olarak adlandırılan ve Bizanslılar’ca kutsal sayılan bu yerde kimilerine göre Ayasofya’nın inşa edilmesinden önce bir tapınak bulunmaktaydı. Kimilerine göre bu yer "ley hatları"nın [not 15] bir kavşak noktasıydı.
Kutsallığından ötürü Bizans imparatorlarının taç giyme törenleri de burada yapılmaktaydı. Tören sırasında siyasi ve dinî otoriteleri temsil eden kişilerin her birinin durması gereken konumlar bu kare biçimli alan içine daireler oluşturacak biçimde döşenmiş renkli taşlarla belirlenmiştir. Daireleri oluşturan taşlarda kırmızı, sarı, yeşil, turuncu ve gri renkler göze çarpmaktadır. Toplam sayıları 16 olan bu dairelerden en büyüğü ortadaki olup, muhtemelen imparatorun duracağı yeri gösteren dairedir. [not 16]
Apsit ve mihrap
Minber
Binanın doğu kısmının ucu dışarı taşkın durumda olup, üstü yarım kubbeyle örtülü bir apsitle [not 17] son bulur. Üçüncü Ayasofya, diğer eski Ortodoks kiliseleri gibi, geleneksel olarak Kudüs’e yönelik olarak inşa edilmiştir ve diğer eski Ortodoks kiliselerinde olduğu gibi absidinin ekseni inşa edildiğinde tam olarak Kudüs yönünü göstermekteydi.
Absid. Üsteki mozaik ve ortadaki pencereler Kudüs yönünü gösterir. Altta hafifçe sağda mihrabın üst kısmı görülmektedir.
İstanbul’a nazaran Kudüs yönü ile Mekke yönü arasında pek büyük olmayan (birkaç derecelik) bir fark bulunmaktadır. Bu yüzden İstanbul’da camiye çevrilen kiliselerde kıble yönünü göstermek üzere kilisenin absidi içine yapılan mihrap absidin iyice sağına inşa edilirdi. Fakat Ayasofya’da mihrap apsitin çok sağına değil, hafifçe sağına inşa edilmiştir. Çünkü Ayasofya binası tam olarak olması gereken yönde değildir, yani hafifçe Mekke yönüne doğru bir kayma göstermektedir. Bu bir yapım hatası olamayacağına göre, binanın zaman içerisinde, tektonik hareketlerden dolayı hafifçe bir kayma geçirmiş olması düşünülebilir. Cebrail'in parmağıyla Ayasofya’yı çevirdiğine ilişkin olarak çıkarılmış söylentiler bu husustan kaynaklanmıştır.
Apsitin en üst kısmında, 9. yüzyıla tarihlenen, kucağında çocuğu İsa'yı taşıyan, taht üzerinde tasvir edilmiş bir Meryem mozaiği yer alır. Bunun sağında aynı yüzyılda yapılmış, Cebrail'i tasvir eden bir mozaik bulunur. Meryem mozaiğinin solunda ise, bir deprem sırasında düşmüş bir başka melek mozaiği, muhtemelen Mikâil'i tasvir eden bulunmaktaydı.
Mihrabın her iki yanında 16. yy.’da Kanuni Sultan Süleyman fethettiği Macaristan’daki bir kiliseden getirttiği iki dev kandil bulunmaktadır. Apsitte Bizans döneminde yıkılan pencerelerin yerini Osmanlı döneminde renkli camdan yapılma (vitray), ayetlerle süslü pencereler almıştır. Apsit çevresinde Osmanlı döneminde eklenen yapılar yoğunluk kazanmaktadır. Örneğin apsitin sağında mermerden yapılma minber, solunda Osmanlı sultanının namaz kıldığı hünkar mahfili yer alır. Osmanlı sultanı mahfile özel olarak yapılmış bir galeriden ulaşmaktaydı.
Apsit duvarlarında Kur'an ayetlerini içeren çerçeveler ve içine Allah, Muhammed, Dört Halife ve Halife Ali’nin oğulları Hasan ve Hüseyin’in isimleri yazılı olan sekiz yeşil daire bulunur. Bu dairelerin tahtadan yapılma çok daha büyükleri de ana nefin (ana salonun) iç mekânını kuşatacak şekilde asılmışlardır. İsimler her biri 7,5 m yarıçapında olan bu 8 dev panoya hat sanatı tarzında yazılmıştır. Bunlar Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin (1801–1877) eserleridir. 1930'lu yıllarda restorasyon çalışmaları sırasında yerlerinden indirilen bu panolar 1951’de A. Menderes tarafından yeniden yerlerine koydurulmuştur.[39]
Orta nef
Orta nef. Tam karşıda pencerelerin bulunduğu kilisenin absidi görülmektedir. Absid içinde, aşağıda caminin mihrabı görülmektedir.Solda hünkar mahfili görülmektedir. Sağda, altta ise müezzin mahfili denilen cami döneminde mevlit okunan balkon görülmektedir.
Orta nef ya da iç mekân karmaşık bir yapıya sahiptir. 100 x 70 m ölçüsündeki binanın [40] 74.67 x 69.80 m ölçüsündeki [12] orta nefinin (ana salonun) ortasında ağırlığı dört paye (ayak) üzerine oturtulmuş, payelere geçişin pandantiflerle sağlandığı bir ana kubbe yer alır. Ayasofya’nın devrim niteliği taşıyan kubbesi birçok sanat tarihçisinin, mimarın mühendisin özel ilgisini çekmiştir. Daireden dikdörtgene geçiş içbükey üçgen pandantiflerle sağlanır. Bu tür yapılarda daha önce kullanılmamış bu pandantifler estetik bakımdan şık bir şekilde, daireden, yani kubbeden payelerce oluşturulan kare biçimine, hatta yarım kubbeler de sisteme dahil sayılırsa, dikdörtgen biçimine geçişi sağlarlar. Böylece, kubbe pandantifler vasıtasıyla dört büyük kemer üzerine oturur. Bu kemerler de Osmanlı döneminde Mimar Sinan’ın talimatlarıyla istinat duvarlarıyla desteklenmiştir.
Tarih boyunca tamirat gördüğünden kubbe dairesel düzgünlüğünü kaybetmiş ve elips biçimine yaklaşmıştır. Bu yüzden farklı uzunlukta iki yarıçapı vardır. 55.60 m yüksekliğinde ve içten 30.80 - 32.6 m[2] çaplarındaki ana kubbenin ağırlığı doğu ve batısındaki iki yarım kubbeyle hafifletilmiştir. Ana kubbenin güney ve kuzeyde yarattığı baskı ise payandalarla karşılanmıştır. Bir şemsiyenin telleri gibi, kubbenin tepesinden başlayıp kubbe pencereleri arasından geçerek pandantiflere inen 40 kaburga, kubbenin ağırlığının payelere aktarılmasında önemli bir rol oynar. Binanın ağırlığını 40'ı aşağıda, 67'si üst katta olan 107 sütun taşımaktadır. Bu sütunların bir kısmı orta nefin her iki yanında, iki katlı bir dizi oluştururlar. Orta nefin kuzey kenarını oluşturan çift katlı sütun dizisinin üzerindeki duvarda (tympanon) Ortodoks Kilisesi patriklerinin mozaikleri bulunur. Bunlar çok yüksekte olduklarından dürbünsüz pek iyi görülemezler. Ana mekân, duvarlardaki ve kubbedeki pencerelerden ışık alır.
Mozaiklerle kaplı ana kubbenin ortasında Bizans döneminde İsa’yı tasvir eden bir mozayiğin [not 18] yer aldığı bilinmektedir. Kilise camiye çevrildiğinde diğer insan figürlü mozaiklerin sıvayla kaplanmasına karşın bu mozaik 17. yüzyıl ortalarına açık bırakılmış, 17. yüzyıl ortalarında Kazasker Mustafa İzzet Efendi tarafından üzerine “Allahü Nurüssemavat...” diye başlayan ayetin işlendiği bir sıvayla kapatılmıştır. Bununla birlikte mozayiğin 1894 depreminde düşmüş olduğu da iddia edilmektedir.
Ana kubbede hem kubbenin ağırlığını azaltmak, hem de ana mekânın aydınlanmasını sağlamak üzere 40 pencere açılmıştır. Kubbenin mozaiklerini onarmak üzere kurulan 60 ton ağırlığındaki metalik iskele onarım çalışmalarının sürmesi nedeniyle henüz kaldırılamamış olup, kubbenin tümüyle görülmesini engellemektedir. [not 19]
Kubbenin zemine izdüşümü olan çember araştırıldığında, zeminde taşa 40 adet haçın bir çember oluşturacak şekilde kazınmış olduğu görülür. Bu haçların hiçbir sembolik değeri yoktur, mimari bir yöntemin uygulanması için bazı noktaların kesişen iki çizgiyle işaretlenmesinden ibarettir. Bir yapıya kubbe inşa edilmeden önce zemine, inşa edilecek kubbenin çemberi işaretlenir ve daha sonra bu noktalara çekül tutularak kubbe inşa edilir. Bu mimari yöntem günümüzde de uygulanmaktadır; tek fark artık çekül yerine lazerin kullanılmasıdır.
Kerubi ya da Seraphim fresklerinden biri
Kubbeden payelere geçişi sağlayan dört pandantif üzerinde Hristiyan melekler hiyerarşisindeki bir melek sınıfını tasvir eden freskler bulunmaktadır. Bunların Kerubi melekleri mi, yoksa Seraphim melekleri mi oldukları konusu kesinlik kazanmamıştır. Bizans’ın erken devirlerinde bunların mozaik olduğu belirtilir, tahrip olduklarında freske çevrilmiş oldukları düşünülmektedir. Üzerleri Osmanlı döneminde hiç kapatılmamış, yalnızca yüzlerine altın yaldızla kaplı oval bir yıldız yerleştirilmiştir. Bu 6 kanata sahip melek fresklerinden ikisinin birkaç yıl önce restore edilmiş olmasına karşın, yağmurun sızması nedeniyle yeniden tahrip oldukları görülmektedir. Bu tahribatın nedeni Bizanslılar’ın yapıda dere kumu yerine deniz kumu kullanmış olmalarıdır. Zira deniz kumu inşaatte kullanılmadan önce suyla yıkansa da, bir miktar tuzu bünyesinde tutmakta ve kumun yapıda kullanılmasından sonra bu tuz, yağmur sularını çekici ve emici bir işlev görmektedir. (Bu tahribat özellikle üst kattaki tavan mozaiklerinde etkili olmuştur.)
"Terleyen sütun"daki dilek yeri
Orta nefin iç nartekse yakın kısmında helenistik dönemden kalma (MÖ 4. yy.), bektaşi taşından (İng. alabaster) yapılma iki büyük küp bulunmaktadır. Bunlar III. Murad döneminde Bergama’da bulunmuş, Ayasofya’ya getirilerek su içme gereksinimlerini karşılamak üzere kullanılmıştır. Küplerden büyük olanı 1200 litrelik bir kapasiteye sahiptir.
Duvarlardaki boş taş çerçevelerde Bizans döneminde ikonalar bulunmaktaydı. Orta nefte iç nartekse paralel olarak uzanan iki küçük tünelde Ayasofya’nın en eski mozaikleri bulunur. Bunlardan birinde ilk Hristiyanların kullandıkları, Yunan alfabesinin beş harfini içeren sekiz dilimli daire sembolü bulunur.
Kuzey nefi
Kuzey nefinde ziyaretçilerin ilgisini çeken tek şey, nefin batı ucunda bulunan, beyaz mermerden yapılma kare biçimli sütundur. “Terleyen sütun” olarak adladırılan ve hakkında kaynaksız sayısız rivayet bulunan bu sütun, günümüzde dilek dileme yeri durumuna gelmiştir. Dilek dilemek isteyenler elinin başparmağını sütundaki deliğe sokup elleriyle bir daire çizerler. Delik günümüzde sütuna geçirilmiş bronz bir plakanın ortasında yer almaktadır.
Çıkış
Çıkış mozaiği. Justinianus, Meryem ve Büyük Konstantin
Üst kata çıkılmayıp binadan dışarı çıkılmak istendiğinde iç narteksin güney ucundaki kapıdan çıkılır. Bu çıkış kapısının üzerine yerleştirilmiş bir ayna oraya, çıkış yönünde ilerleyen ziyaretçileri, arkalarında kaldığından göremedikleri bir mozayiğin daha bulunduğu konusunda uyarmak üzere yerleştirilmiştir. 10. yüzyıldan kalma bu mozaik, Fossati tarafından 1849'da keşfedilip tekrar kapatılmış, 1933-1934 yıllarında Byzantine Institute of America kurumundan Thomas Whittemore tarafından temizlenmiştir. Mozaikte ortada çocuğuyla birlikte Meryem yer alır. Meryem değerli taşlarla süslü bir tahttadır. Koyu lacivert bir kaphoriun giyen Meryem'in başörtüsünün kenarlarında altın yaldızlı bir şerit, alnında ve omuzlarında da altın yaldızlı haç bulunmaktadır. Olgun bir insanın yüz hatlarıyla tasvir edilen "çocuk İsa" sağ eliyle vaftiz işareti yapmakta ve sol elinde "malik olma"yı simgeleyen bir rulo tutmaktadır. Solda Üçüncü Ayasofya’yı inşa ettiren I. Justinianus Meryem'e Ayasofya'nın bir maketini sunar halde tasvir edilmiştir. Bu Ayasofya maketinde kubbenin üzerinde bir haç bulunduğu görülmektedir. Sağda ise Konstantinopolis’in kurususu sayılan Roma imparatoru Büyük Konstantin Meryem'e surlarla çevrili Konstantinopolis’in bir maketini sunar halde tasvir edilmiştir. Adı Bizans alfabesiyle yukarıdan aşağı doğru yazılmıştır. Meryem'in tahtının zeminini oluşturan mozaik taşlarının yapımında gümüş kullanılmıştır.
Çıkışta yer alan, artık kapatılamayan bronz kapı, dünyanın en eski kapılarından biri sayılmaktadır. MÖ II. yüzyıla ait bu kapı Ayasofya’ya Tarsus’taki bir tapınaktan getirilmiştir. Ayasofya’nın zemini Bizans dönemindeki bir depremden sonra bir miktar (30–35 cm) yükseltilmek zorunda kalınmıştır. Bu yüzden bu kapı iptal edilerek yerine yenisi yapılmış, fakat eski kapı başka yere götürülmeyerek orada bırakılmıştır. Bu sayede kapının alt kısmında Ayasofya’nın 6. yüzyıla ait zemini görülebilmektedir.
Üst kat
İmparatoriçe locası
Cennet ve cehennem kapısı
II. İoannis Komnenos, Meryem, İsa, İrini
Zoi ve eşi
Absiddeki Meryem
Üst kata alt kattaki iç narteksin batı ucunda yer alan bir kapıdan geçilerek, irili ufaklı taşlarla “arnavut kaldırımı” tarzında döşenmiş bir rampadan çıkılır. Sarmal bir biçimdeki rampa 7 halka yaparak üst kata ulaşır. Bu rampa imparatoriçenin tahtıyla sarsılmadan taşınmasına merdiven basamaklarına kıyasla büyük bir kolaylık sağlamaktaydı. Rampa duvarlarında yer yer eski tuğla kemerler görülür. Bizans döneminde de Osmanlı döneminde de üst kat daima kadınlara ayrılmıştı. Üst katta da alt katta olduğu gibi,|250px güney (sağda) ve kuzey nefleri bulunur. Bu iki nef birlikte bir "at nalı" biçimini oluştururlar. Güney üst nefine sağda yer alan (alt kattaki narteksin üzerinde bulunan) bir galeriden geçilerek ulaşılır.
Güney üst nefi (tribünü)
Güney üst nefi
Törenleri izlemek üzere Ayasofya’ya gelen imparatoriçe, üst kata çıkarılır, törenleri maiyetindekilerle birlikte, üst katın güney nefindeki "imparatoriçe locası"ndan izlerdi. İmparatoriçe locasından günümüze ulaşan kısımlar mermer başlıklı iki küçük yeşil porfirden yapılma sütun ve zemindeki, imparatoriçenin tahtının konacağı yeri göstermek üzere yerleştirilmiş dairesel yeşil porfir taşından oluşur. Bu yeşil daire, omphalion’daki daireler gibi yapılmıştır. Buradan binanın alt katı ve iç mekânına hakim bir bakış açısı elde edilebilmektedir.
Üst katın neflerinde tavanı kaplayan, insan figürü içermeyen mozaikler Osmanlı döneminde yağmur suyundan tahrip olduğundan, 19. yüzyılda Osmanlı sultanı Abdülmecit bunları onarılmasını emretmişti. Fakat mozaik sanatı 19. yüzyılda unutulmuş bir sanat durumuna geldiğinden İtalyan Fossati kardeşler sultana bunları onaramayacaklarını belirtip, başka bir çözüm önerisinde bulundular: Çok tahrip olan mozaikler sıvayla kaplandı ve altta kalan mozaik motifleri bu sıva üzerine resmedildi. Bazı sütunların üst kısımlarındaki kemerlerde sıvayla kaplanmamış mozaikler halen görülebilir durumdadır. Fakat yer yer nemden dolayı orijinal renklerini kaybetmişlerdir. Ayrıca yer yer dökülen veya altta mozaik olup olmadığı anlaşılmak üzere kasten açılmış sıvalar altından da eski mozaikler görülebilmektedir. Fossati kardeşlerin üst kattaki tavan mozaiklerini kaplamadan önce tüm mozaiklerin kopyalarını kâğıtlara çıkardıkları bilinmekteyse de, yanlarında götürdükleri bu kâğıtların günümüzde nerede oldukları bilinmemektedir.
İmparatoriçe locasının az ilerisinde, üzerlerindeki anahtar kabartmalarından dolayı “cennet ve cehennem kapısı” olarak adlandırılan, vaktiyle bir kapı içerdiği sanılan, duvarlara sabitlenmiş iki mermer blok görülür. Bu bloklar üzerinde yaşam ağacı, balık gibi semboller içeren küçük kabartmalar bulunur. Kilise temsilcileri synod [not 20] adı verilen toplantıların yapılacağı odaya gitmek üzere bu kapıdan geçerlerdi.
Deisis
Buradan geçildikten sonra sağ tarafta yer alan duvarda, 12. yüzyıldan kalma (1261'de yapıldığı sanılan), “deisis” ('Δέησις')olarak adlandırılan, İsa'nın Kıyamet Günü insanlık için Tanrı'dan niyaz dilemesini simgeleyen bir mozaik bulunur. Alt kısmı yok olmuş bu büyük mozaikte ortada İsa, sağda Vaftizci Yahya, solda ise Meryem görülür. İsa’nın sağ eli, alt kattaki iç nartekste yer alan mozaikte de görüldüğü gibi, “vaftiz işareti” denilen bir halde tasvir edilmiştir (baş parmağın ucu “kalbe giden yol”la ilişkilendirilen yüzük parmağına temas eder haldedir). Bu mozayiğin muhtemelen diğer çeşitli Ortodoks kiliselerinde taklit edilmeye çalışılan bir özelliği, İsa’nın yüzünün sağ ve sol yarılarının birbirlerinden farklı olarak tasvir edilmiş olmasıdır. Bu fark, sağ ve sol gözlerde de görülür. Bir yapım hatası olmayan bu özellik, Leonardo da Vinci’nin ünlü eserinde de görülmekle birlikte, Ayasofya’daki bu mozaik 12. yüzyılda yapılmış olduğundan Vinci’nin eserinden daha eskidir. Mozayiği yapan sanatçı İsa’nın yüz kısmına öyle bir özellik kazandırmıştır ki, mozaikten Kudüs yönüne doğru 10-15 metre kadar yürünerek geri dönüp bakıldığında hem İsa’nın yüzünün iki yarısı simetrik hale gelir, hem de İsa’nın gözleri o konumdaki kişiye bakar bir vaziyet alır. Bu mozaik Bizans resim sanatında rönesansın başlangıcı olarak ele alınır. Üst katın bu kısmında sağda, zeminde Venedik Cumhuriyeti'nin kör hükümdarı Dandolos’un mezarı yer alır.
Güney üst nefinin doğu ucunda, sağda binanın eğrilmeye maruz kalışının açık bir göstergesi olan, Piza kulesi gibi eğrilmiş bir sütun bulunur. Solda ise yine alt kısımları tahrip edilmiş iki mozaik yer alır. 1122'de yapılmış olan ilk mozaikte ortada çocuğuyla Meryam Ana, solda, elinde bir para kesesi tutan Bizans imparatoru II. Ioannes (Johannes) Komnenos, sağda eşi İren görülür. Mozayiğin 90 derece açı yaparak yan duvarda (payede) devam eden kısmında imparatorun veremden ölen oğlu Aleksios tasvir edilmektedir. İmparator ve eşi oğulllarının genç yaşta ölmesinden sonra çocuklar için ücretsiz bir hastanenin açılmasını finanse etmişlerdir.
11. yüzyıldan kalma diğer mozaikte ortada İsa yer alır. Bizans mozaik sanatında genellikle, İsa baştaki haleye bir haç iliştirilerek tasvir edilir ve ayrıca mozaiklere kimlikleri açıklayıcı yazılar eklenir. Bu bakımdan Bizans mozaiklerinde kimliklerin teşhis edilmesinde zorluk çekilmez. Mozaikte sağda imparatoriçe Zoi yer alır. Zoi, kocalarının ölümünden dolayı üç kez evlenmiş ve üç imparatora eşlik etmiştir. Her evlendiğinde mozaikteki imparatoru ve adını değiştirmek gerektiğinden, sanatçı mozaikteki imparatorun vücudunu tümüyle değiştirmek yerine yerine yalnızca kafayı ve kim olduğunu açıklayan yazıyı değiştirmek yoluna gitmiştir. Bu yüzden mozaikte imparatorun kafasının ve adının çevresinde kazınma izleri görülmektedir. Mozaikteki son kocası imparator IX. Konstantinos'tur. O da elinde bir para kesesi tutar halde tasvir edilmiştir.
Bu mozayiğin solundaki girintide yer alan, süslemeli tarzda boşluklar açılarak oyulmuş mermer blokun üzerinden bakıldığında, tam karşıda, absidin üst kısmı ile yarım kubbe arasındaki kemerde görülen, bir kanadın alt ucunu ve ayak kısmını gösteren mozaik parçaları vaktiyle burada bir melek[not 21] mozayiğinin bulunduğu izlenimini vermektedir. Muhtemelen bir deprem sırasında düşmüş olmalıdır. Mermer bloktan hafifçe sağa doğru bakıldığında ise absidin üst kısmında yer alan, kucağında çocuğunu taşıyan Meryem mozayiği alt kattan görülme derecesine kıyasla daha iyi ve daha yakından görülebilmektedir. 9. yüzyıla tarihlenen, Meryem'i taht üzerinde tasvir eden bu mozaikte, tahtın üzerindeki minderlerde pik (maça) sembolleri bulunur. İsa’nın giysisinin sarı renkte parlayan mozaik taşlarının yapımında altın, beyaz renkte parlayan kısımlarının yapımında gümüş kullanılmıştır.
Kuzey üst nefi
Cebrail mozayiği
Kuzey üst nefinde günümüzde Ayasofya’nın mozaiklerinin ve çeşitli kısımlarının büyük boy fotoğrafları sergilenmektedir. Bu nefin sağ tarafında kuytuda kalan bir duvarda imparator Aleksandros’un (912-913) mozayiği bulunur. Mozaik Ernest J. W. Underwood gözetiminde Bizans Enstitüsü tarafından temizlenmiştir.[41] İmparator Aleksandros’un eşcinsel olduğu ve özel yaşamına önem verebilmesi için imparatorluğun yönetimini kardeşi VI. Leon’a bıraktığı belirtilir.
Nefin doğu ucundaki bitiminde, solda aşağı kata iniş rampası bulunur, sağda ise, güney nefinin ucundaki girintinin simetriği tarzında bir girinti yer alır. Buradan bakıldığında tam karşıda, absidin üst kısmı ile yarım kubbe arasındaki kemerde Cebrail’i tasvir eden mozaik görülür. Mozaik buradan, alt kattan görülme derecesine kıyasla daha iyi ve daha yakından görülebilmektedir. 9. yüzyıla tarihlenen bu mozaikte kanatlarıyla tasvir edilmiş başmeleklerden Cebrail, sol elinde bir küre tutar halde tasvir edilmiştir. Bu kürenin dünyayı temsil ettiği sanılmaktadır. Fakat mozaiğin dünyanın yuvarlak olduğunun bilinmediği 9. yüzyılda yapılmış olduğu gözönüne alınırsa, sanatçının hangi bilgiye dayanarak dünyayı yuvarlak temsil etmiş olması düşündürücü, ilginç bir konu oluşturmaktadır.
Absiddeki Meryem mozaiği buradan da görülmektedir. Bu mozaiğin öteki nefin bitimindeki girintiden görülmesine kıyasla buradan görülmesinin tek farkı, buradan Meryem ve İsa'nın bakışlarının düşmüş olduğu sanılan melek mozaiğine yönelmiş olduklarının fark edilebilmesidir.
Avlu Şadırvan
Alt kattaki çıkış kapısından avluya çıkıldığında görünen, erkeklerin abdest gereksinimini karşılamak üzere inşa edilmiş şadırvan, I. Mahmut döneminde eklenmiştir. Sol taraftaki kapı türbelere açılır. Ayasofya Müzesi’ne ait türbeler, II. Selim’in, III. Murat’ın , III. Mehmed’in, sultan Mustafa’nın, sultan İbrahim’in ve şehzadelerin türbeleridir. Türbeler artık ziyarete açılmıştır. Bu türbelerden birinde yürütülen restorasyon çalışmaları sonucu bilinen en büyük boyutlu, Bizans döneminin 6. yüzyıl öncesi erken Hristiyanlık dönemine ait vaftiz havuzu ortaya çıkarılmıştır.[42] Ayrıca, genellikle konserlerde açılan Aya İrini Müzesi de Ayasofya Müdürlüğü’ne bağlıdır. Avlu’daki hem taş hem tuğla kullanılarak inşa edilmiş yapı ise Osmanlı döneminde eklenmiş, çocukların Kuran eğitimi için kullanılmış Sıbyan Mektebi’dir. Avluyu çevreleyen diğer binalar müze müdürlüğünün personelince çalışma amaçlı kullanılmaktadır.
Kaynak :
Halk Ansiklopedisi Wikipedia
|
|
|
|