Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,378

Detaylı İstatistikler

 
Oku-1 Hazret-i Aliyyü’l-Murtezâ’dan (r.a.) Hikmetler
Yazar: RasitTunca - 10-31-2019, 04:03 PM - Forum: Büyüklerimizin Özlü Sözleri - Yorum Yok


HAZRET-İ ALİYYÜ’L-MURTEZÂ’DAN (r.a.) HİKMETLER

• Ârifler nazarında zarif olmak istersen günah işleme.

• Mekruhları terk eden, herkes katında muhterem olur.

• Namaz hususunda tembellik imanının zayıflığındandır.

• Kişinin tevâzuu, onu herkes nazarında yükseltir.

• Allâh’a tevekkül et, onun yardımına kavuşursun.

• Adalet mülkün temelidir.

• Üç şey helâk edicidir: Cimrilik, nefsin kötü isteklerine uymak ve kibir.

• İmânın üçte biri hayâ, üçte biri akıl ve üçte biri de cömertliktir.

• Hayâ insanın siperidir.

• Hırs bir yaradır ki onu topraktan başka bir şey kapatamaz. Nefsin hastalığı hırstandır. Tamahkâr insan zelil olur. İhtiraslı kimseyi hırsı öldürür.

• Âhiret sevâbı dünyâ nimetlerinden üstündür.

• Mevcud olandan ihsan et.

• Sözün iyisi kısa ve öz olanıdır.

• Bâtıl ancak bir müddet sürer. Hak kıyâmete kadar devam eder.

• Amelini az görerek işleyenin amelinin sevabı çoğaltılır.

• Hiddet (öfke) kişiyi helâk eder. Öfkeni yutmaya devam et ki âkıbetin güzel olsun.

• Sanatı insanın hazinesidir.

• Allâh’dan kork, başka şeyden korkmazsın. Allâh korkusu kalbe cilâ verir; parlatır.

• Kalbin kederden boş olması, kesenin dolu bulunmasından iyidir.

• Malın hayırlısı Allâh yolunda infâk edileni; harcananıdır.

• İnsanın aklının derecesi sözünden, aslı ise işinden anlaşılır.

• İnsanın kıymeti yaptığı güzel şey ile takdîr olunur.

• Allâhü Teâlâ’nın takdîrine razı olmak, kalbi tedavi eder.




Cimri zengin, cömerd fakirden daha fakirdir. Eli sıkı olanın gönlü de dar olur.
Evliyânın anılması rahmetin inmesine sebeptir.
Ölümü anmak kalbe cilâ verir.
Bir günah çoktur, bin ibadet azdır.
Sen babanın haklarına riayet et ki oğlun da sana riayet etsin; saygılı olsun.
İlim rütbesi rütbelerin en yücesidir.
Kısmetin seni arar bulur, rahat ol.
Dünyaya gelmek ölümün habercisidir.
Sâlih zâtların verdiği zahmet rahmet sayılır.
İnsanın selâmeti dilini tutmaktadır.
Sükût eden pişman olmaz.
İnsanların en hayırsızı, herkesin kendisinden sakındığı adamdır.
Allâh’ın kelâmı kalbin devâsıdır.
Kur’ân-ı Kerîm’i okumak gönüllere şifâ verir.
Oruç tutmak sıhhate sebeptir.
Kişinin sadâkati; doğruluğu onun kurtuluşudur.
Gece namaz kılanın yüzü gündüz güzel görünür. Gece namazı mü’minin nurudur. Geceleri namaz kılarak kalbini nurlandır.
Dîn takvâ ile kemâle erer, dünyaya tamah ile bozulur.
Birbirine buğz; düşmanlık edenlere dünya bile dar gelir.
Dostun darbesi daha büyük elem verir.
Dil yarası kılıç yarasından daha şiddetlidir.
Helâl yemek kalbi nurlandırır.
Herkesin rızkı Allâh’a aittir. Senin onu aradığın gibi rızkın da seni arar.
Allâh’a itimad edenin ömrü huzurlu geçer.
Düşmana itimat etmek helâke; mahvolmağa sebeptir.
Dünyalık emeli yani; hırsı az olanın ömrü uzun olur.
Emsâlinizle (denklerinizle) geziniz.
Edeb peşinde olmak altın peşinde olmaktan evladır.
Âfiyet verilen kimse ne bahtiyardır.



Bu konuyu yazdır

Oku-1 Imam-I Gazali Hazretlerinden Seçme Sözler
Yazar: RasitTunca - 10-31-2019, 02:55 PM - Forum: Büyüklerimizin Özlü Sözleri - Yorum Yok


İMAM-I GAZALİ HAZRETLERİNDEN SEÇME SÖZLER


1. Dünya ahiretin tarlası ve hidayet konaklarından bir konaktır. Kendisine, mahiyetine uygun bir ifade olarak dünya denmiştir.
2. Bazı kimseler nefislerinde bir yakınlık hissederek ibadetlerinde ve meclislerinde Allah’a yakın olduklarını zannederler. Böylece kendilerinden başka meclislerinde bulunan herkesin bağışlanacağı fikrine saplanırlar. Eğer böyle bir kimseye, bu şekilde sû-i edebinden dolayı Allah Teâlâ, müstahak olduğu muameleyi yapmış olsaydı, hemen o anda helak olurdu.
27
3. Her sâlik, bulunduğu menzil ile geçtiği makamlar hakkında konuşabilir. Kendisinin ulaşamadığı makamlar, ihata edemediği menziller hakkında ise hiçbir şekilde konuşamaz. Ancak onlara gaybî bir şekilde inanır.
4. Allah Teâlâ ilim nurlarını insanoğlundan esirgememiştir; Allah Teâlâ cimrilik yapmaktan münezzehtir. İlim nurlarının kalplere akmamasının sebebi, o kalpleri doldurmuş bulunan bulanıklıklar ve kötülüklerdir. Çünkü kalpler kaplara benzer; bir kap su ile dolu ise, havanın o kaba girmesine imkân yoktur. Kalp mâsiva ile dolu oldukça Allah’ın celâl marifeti oraya girmez.
5. İlimlerin içinde en şerefli olanı Allah’ın sıfat ve fiillerini bildiren ilimdir. İnsan bu ilimle kemâle ulaşır. Kâmil olmanın saadetini duyar. İnsanoğlu, Allah’ın celâl ve kemâl sıfatlarının komşuluğuna ulaştığı zaman, bu komşuluğun ona büyük saadetler kazandıracağı muhakkaktır.
6. Kalplerin ve insan basîretinin cilası zikirdir. Zikri ancak muttaki kullar yapabilirler. Bu nedenle takva zikrin kapısı; zikir keşfin kapısı, keşif ise büyük zafere açılan kapının ta kendisidir.
7. Kalbiyle arasındaki perdeler aralanan bir kimseye, mülk ve melekûtun tecellisi görünür. Böyle bir kimse, genişliği yerle gökleri içine alan cenneti müşahede eder.


8. İbadetlerin esası kalbin tezkiyesidir. Kalbin tasfiyesi de marifet nurunun orada doğması ile mümkündür.
9. İman üç mertebedir: a) Halkın imanı olan mukallidlerin imanı, b) Birtakım kelâmî delillere dayanan kelâmcıların imanı, c) Yakîn nuruyla görerek iman eden ariflerin imanı.
10. Aklî ilimlerin şer’î ilimlere zıt olduğunu ve bu ilimlerin bir arada bulunmadığını ve bulunamayacağını zanneden bir kimsenin bu zannı, basiretsizliğinden ve körlüğünden ileri gelir. Basiretsizlikten Allah’a sığınırız.
Aklî ilimler iki kısma ayrılır: a) Dünyevî, b) Uhrevî
Dünyevi olanlar, tıp, matematik, kozmoğrafya, sanat ve fen ilimleridir. Uhrevî olanlar ise, kalbin hâllerini, amellerin âfetini, Allah’ın sıfat ve fiillerini bildiren ilimdir. İşte aklî ilimlerin bu iki grubu birbirine zıttır. Bütün gayretini bu iki kısımdan birisine sarfedip o sahada derinleşen bir kimse, genellikle öbür kısımda eksik kalır.
11. Akılcılar tarafından inkâr edilen dinî ve gaybî birşey işittiğin zaman, onların bu inkârları sakın seni şaşırtmasın; zira şarkta bulunan bir insanın garbdaki hakikati bilmesi imkânsızdır.
12. Etrafta ilâhî rüzgârlar esiyor; kalp gözlerini örten perdeleri açıyor. İşte bu gözler Levh-i Mahfuzda, yazılı olan birtakım hakîkatleri görürler.
28
13. Ehl-i tasavvuf, çalışmakla elde edilen ilimlerden ziyade ilhamla öğrenilen ilimlere meyleder. Onun için musanniflerin yazdıkları ilimlere eğilmeye, oradaki sözleri ve delilleri araştırmaya önem vermemişlerdir.
14. Takva, çok secdeden ötürü alında iz bırakma veya oruç tutmaktan sararma veya secde ve rükûdan belin bükülme hâli değildir. Eğilen boyunda veya sarkıtılan eteklerde takva aranmaz. Takva, kalplerdeki vera’ hâlidir. Güler yüzle karşıladığın kimse, seni asık bir yüzle karşılar ve bilgileriyle sana mihnet yüklerse, Allah böyle kimselerin sayılarını artırmasın!
15. Mü’minin kalbi ölmez, ilmi, ölüm anında silinip gitmez. Kalbindeki berraklık kesinlikle sönmez.
Hasan Basrî de bu mânâya şöyle işaret etmiştir: ‘Toprak imanın merkezini yeyip bitiremez’.
16. Bâtın ilmi Allah’ın sırlarından bir sırdır. Allah Teâlâ o sırrını dilediği kulunun kalbine ilham eder.
17. Kur’an takvanın, hidayetin ve keşfin anahtarı olduğunu açıkça beyan eder. Takva ise, öğretmen olmadan elde edilen ilimdir.
18. Kalbe herhangi birşey geldiği zaman, ondan önceki hakikatler kaçışır ve yerlerini son gelene bırakır.
19. Muamele ilminin en yüksek zirvesi, nefsin hilelerine ve şeytanın desiselerine vâkıf olmaktır. Böyle bir ilme vâkıf olmak her insana farz-ı ayn’dır. Fakat ne yazık ki halk bu farzı terketmiş ve vesveselere sebep olan birtakım fuzulî ilimlerle uğraşır olmuştur. İşte bu ilimleri vesile ederek şeytan onları yoldan çıkarmaktadır.
20. Alimlerin birbirlerine hücum ettiklerini, birbirlerine hased ettiklerini ve anlaşamadıklarını gördüğün zaman, onların dünya hayatına karşılık ahiretlerini sattıklarına hükmet! Acaba bu kişilerden daha fazla aldanan bir satıcı var mıdır?
21. Bir kimse herhangi bir imamın mezhebinde olduğunu söyler, fakat o imamın yolundan gitmez ise, onun en büyük hasmı bağlı olduğunu söylediği imamın ta kendisidir. O imam Allah’ın huzurunda şöyle der: ‘Benim mezhebim, istihraç ettiğim ahkâm ile amel etmektir. Dil ile “Ben şu mezhebe bağlıyım’ demek değildir. Dil çalışmak içindir, hezeyan için değildir. O halde, madem sen benim mezhebimden olduğunu iddia ediyorsun, öyleyse neden amel ve ahlâkta bana muhalefet ettin? Oysa ona uyarak Allah’a yaklaşmayı düşündüğün mezhebin esası amel ve ahlâk idi. Bir de utanmadan benim mezhebimden olduğunu iddia ettin. Böyle bir iddia şeytanın kalbe girmesine yardım eden kapılardan biridir. Birçok âlim bu kapının açılması sebebiyle helak olup gitmişlerdir’.
22. Ahmaklıkta en ileri gitmiş olan kimse, nefsinin faziletine en çok inanan kimsedir. Akılda en ileri olan kimseler ise, nefsini en fazla itham edenlerdir.
29
23. Halk tabakasından biri zina eder veya hırsızlık yaparsa, onun bu suçu ilimle ilgili konuşmasından daha hafiftir. Çünkü Allah’ın dininin inceliklerini bilmeyen bir kimsenin, bu konularda söz söylemesi zamanla kendisini küfre sürükler. Aynen yüzme bilmeyen kimsenin kendisini denize atması gibi… Böyle bir kimse ise muhakkak boğulur.
24. İnsanların en muttakîsi ve en âlimi, insanlara aynı gözle bakmayandır. Çünkü bazı insanlara rıza ve bazı kimselere de gazab gözüyle bakmak gerekir. Eğer gazab gözüyle bakılması gereken kişiye, rıza gözüyle bakarsan onun ayıplarını göremezsin; zira rıza, insanın gözlerindeki görme hassasını zayıflatır.
25. Allah hakkındaki zannı kötü olan ve insanların ayıplarını araştıran bir kimseyi gördüğün zaman, bil ki böyle bir insanın kalbi hastadır. Mü’min kişi ise, bütün halk nazarında kalbi sağlam olan kimsedir.
26. Kalp, takva ve iyi amellerle süslenip, kötü sıfatlardan arınmadıkça, o kalpte zikrin hakikati bulunmaz. Aksi takdirde, zikirden dem vurmak nefsin konuşması olup, bu konuşmada kalbin dahli yoktur. Böyle olunca da şeytanın kalpten sürülmesi mümkün değildir.
27. Ruh rabbani bir emirdir. Rabbani demek, onun mükâşefe ilimlerinin sırlarından birisi olması demektir. Bu sırrı ifşa etmek salâhiyeti hiç kimseye verilmemiştir. Çünkü Allah’ın en sevgili kulu olan Allah’ın Râsûlü dahi bu sırrı açıklamamıştır.
28. Şehvet kalbe galip geldiği zaman, kalbin en derin hücrelerine nüfuz edemese dahi, şeytan oraya gerleşir. Kötü sıfatlardan uzak olan kalplere gelince, o kalplerde şehvet olduğu için değil, zikirden gaflet edildiği zaman şeytan o kalplerin kapısını çalar. Fakat o kalpler zikre sarıldıkça şeytan geri çekilir.
29. Duanın şartları yerine getirilmediği zaman nasıl geri çevrilirse, zikrin şartları da yerine getirilmediği takdirde böyle bir zikir şeytanı kaçırtmaz.
30. Şeytanlar tek tek bir araya gelerek toplanmış ordulardır. Günahların her çeşidinin bir şeytanı vardır. Her günah kendi şeytanının davetiyle işlenir.
31. Melekût âleminde suretler sıfata tâbidir. Öyleyse kötü mânâ, kötü surette görünür. Demek ki Şeytan, köpek, kurbağa ve domuz suretinde görünür. Bu suretler mânâların etiketidirler ve mânâların doğruluğunu aksettirirler. Bu sırra binaen rüyada maymun ve domuz görmek, kötü insana işaret ettiği gibi, koyun görmek de iç âlemi geniş insana işaret eder. Her rüya bu ölçüye göre tefsir edilir.
32. Zaruri miktar dışında uyumak, kalbi öldürür ve kurutur. Yetecek kadar uyumak, gayb sırlarının keşfine vesile olur.
34. Allah yolunun yolcusuna gereken şey, hassalarını kontrol altına almaktır. Bu kontrol karanlık bir yere çekilip düşünmekle ve başını önüne
30
eğmekle, herhangi bir örtüye bürünmekle elde edilir. Bu vaziyetler hakkın sesini dinlemek ve rubûbiyet huzurunun azametine işaret etmek için alınır. Görmez misin, Allah’ın Râsûlü’ne bu vaziyetteyken nida gelmiş ve o nida ‘Ey örtülere bürünen! Kalk ve uyar’ demiştir?
35. Mide ile fere, ateşe açılan kapılardan birer kapıdır. Çünkü onun aslı tatmin olup doymaktır. Zillet ve inkisar ise cennetin kapılarından birer kapıdır. Çünkü onun aslı acımaktır. Cehennem kapılarından birini kilitleyen, cennet kapılarından birini açmış sayılır. Çünkü bu ikisi, birbirinin zıddıdır. Birisine yaklaşmak öbüründen uzaklaşmaktır.
36. Kişinin kendi nefsine hâkim olması saadetin tamamı; şehvetin ve nefsin kişiye hâkim olması ise şekavetin tamamıdır.
37. Fazla doymak ibadetten alıkoyar, ibadeti, kalbin parlaklığını ve düşünceyi kararttığı gibi bunlara bağlı olan hayatı da dumura uğratır. Aç kalmak ise, bütün bu menfi hâlleri müsbete çevirir. Çünkü az yemek bedenin sağlığını koruduğu gibi, çok yemek ve mideyi karışık yiyeceklerle doldurmak damarlarda karışıklık meydana getirir.
38. Dinen yasaklanmış olan tartışmanın sonucu, başkasından dinlediklerine yanlıştır diyerek itiraz etmektir. Mücadelenin sonucu ise, başkasını susturmak, aciz bırakmak, konuşmasını çürütmek ve kendisine cehalet nisbet etmektir.
39. Nefsini Allah’ın celâl ve azametini, yer ve gökteki saltanatını düşünmeye alıştıran bir kimse için bu şekilde melekütun garip ve acaip sanatına bakmaktan duyulan lezzet; zahirî gözle cennetin bağlarına ve meyvalarına bakmaktan duyulan lezzetten daha üstündür. İşte düşünürlerin dünyadaki hâlleri budur! Acaba ahirette bütün perdeler kalktığı zaman durumları ne olacaktır?
40. Şayet sen Allah’ın marifetine aşık değil isen mazursun! Çünkü cinsî münasebete iktidarı olmayan bir kimse evlenmeye, çocuklar da saltanat tahtına ve tacına hevesli değildirler. Şevk ancak zevkten sonra hâsıl olacak olan bir hâldir. Zevk almayan bunu anlamaz. Anlamayan da aşık olmaz. Aşık olmayan ise istemez. İstemeyen ise idrak edemez ve idrak etmeyen ise esfel-i sâ’filîn ‘de bulunan mahrumlardan olur.
41. Dinde, yücelmişlerin mertebesine erişmeyen kimselerin elinden onları sevmenin sevabı alınmış değildir. İstedikleri zaman onları severler ve bu sevgilerinden ötürü büyük sevaplara nail olurlar.
42. Hased, helâllik istenecek bir zulüm değildir. Seninle Allah arasındaki bir günahtır. Helâllik ancak azalardan çıkıp başkasına zarar veren fiillerde vacibdir.
43. Dünya ve ahiret, kalbin durumlarından iki durumdur. O durumların ölümden önce ve geçici olanına dünya, ondan sonraki kısmına ahiret deniliyor. Ahiret ölümden sonra olandır. Ölümden evvel acil bir şehvet veya bir payın içinde bulunduğu herşey senin için bir dünyadır.
44. Ölüm anında insanda şu üç sıfattan başka hiçbir şey kalmaz:
1. Kalbin dünya kirinden temizlenmesi.
2. Kalbin Allah’ın zikriyle yakınlık kurması.
3. Kalbin Allah sevgisiyle neş’eye garkolması.
Kalbin temizlenmesi, ancak dünya şehvetlerinden kaçınmakla mümkün olur. Zikre yakın olmak ise, ancak çok zikir yapmakla mümkün olur. Allah sevgisi ise, ancak marifetle elde edilir. Allah’ın marifeti ise daima zikir yapılmadıkça bilinemez.
45. Ölüm, dünyaya bağlı olanların zannettiği gibi yokluk değildir. Ölüm, sevgilinin huzuruna varman için geçmek zorunda olduğun engelden kurtulmaktır.
46. Kibir, kulun Allah’ın azabından emin olduğunu gösterir. Azaptan emin olmak ise felâketlerin en büyüğüdür. Tevazu ise Allah’tan korkmayı ifade eder. Bu korku ise, saadetin rehberi ve âletidir.
Kibrin ilaçlarından biri, emsal olan kimselerle toplantılarda bulunulduğu zaman onları öne geçirmek ve onların aşağısında oturmaktır. Fakat burada şeytanın bir kurnazlığı vardır. Şöyle ki: Kişi ayakkabılarının yanında oturur veya emsalleriyle arasında ne idüğü belirsiz kimseler bulunur ve böylece kendini mütevazi zanneder. Oysa böylesi, kibrin ta kendisidir. Çünkü kalbine ‘lâyık olduğum yeri başkasına terkettim ve tevazu gösterdim’ gibi vesveseler gelir ki işte bu vehim, kibrin ta kendisidir. Kendisine düşen vazife akranını öne alıp, onların arkasında oturarak ayakkabılığa düşmemektir.
47. Saadetlerin esası akıl, anlayış ve zekâdır. Akıl nimetinin sıhhatli olması, Allah’ın fıtrat dünyasına büyük bir nimettir. Bu bakımdan eğer akıl, hamakat ve belâdetle ölüp dumura uğrarsa, o zaman her şeyden önce onu elde etmeye çalışman gerekir.
48. Cin şeytanlarından emin olabilirsin. Fakat insan şeytanlarından şiddetle korun! Çünkü insan şeytanları, cin şeytanlarından iğva ve idlâl vazifesini almışlar ve böylece cin şeytanlarını istirahate göndermişlerdir.
49. Allah’ın, kendilerine verdiği akıldan razı olmayan kimse yoktur. Fakat akılsızların en aşağılığı aklıyla övünen kişidir.
50. Ahiret âlimleri, yüzlerindeki sükûnet, Allah’a karşı zillet ve tevazu ile bilinirler. Huni gibi açılıp kapanan ve gülerken kulaklara kadar yayılan ağızların sahipleri, hareketlerinde ve konuşmalarında hiddetli olan kimseler ise, onların bu şiddet ve hiddetleri gafletlerinden ileri gelmektedir. Böyle hareketler dünyaperestlerin âdetidir.
51. İhtiyacı olan bir kimsenin o ihtiyaca ulaşması için ilk şart, o ihtiyacı sabahtan akşama kadar elde etmedikçe yemek yememektir.
52. Kötü sonu hazırlayan birtakım günahlar vardır. Onlardan biri de velî olmadığı halde velilik iddia etmektir.
32
53. Herkesin kalbi vardır zannedilmesin!

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Abdulkadir Geylaniden Öğütler
Yazar: RasitTunca - 10-31-2019, 02:25 PM - Forum: Büyüklerimizin Özlü Sözleri - Yorum Yok



Abdulkadir Geylaniden  Öğütler


Rabbine itaatte nefsine muhalefet et
Ey oğul!

Eğer kurtuluş istiyorsan, Rabbine itaatte nefsine muhalefet et. Nefsinle birlikte olmakta devam ettiğin müddetçe insanları ve diğer varlıkları tanıyamazsın. Dünya sevgisi ile dop dolu olduğun müddetçe âhireti tanıyamazsın. Ahiret sevgisi ile dolmadıkça âhirette Rabbini göremezsin. Nefis devamlı kötülüğe meyillidir, bu onun fıtratıdır, huyudur. Onun fıtratı bu olunca, artık var, ötesini sen düşün, neler yapmaz ki?

Ahiret endişesini öne al
Ey oğul!

Ahiret endişeni dünya endişesinin önüne al. Eğer böyle yaparsan her ikisini de kazanır, her ikisinden de kârlı çıkarsın. Dünya endişesini ahiret endişesinin önünde tuttuğun takdirde, senin için bir ceza olmak üzere her ikisinden de hüsrana uğrarsın. Dünya sevgisini kalbinden çıkardığın zaman dünyalık olarak elde ettiğin bir şeyde de bereket olacaktır.

Allah'a hizmet et
Ey oğul!

Hizmet edersen, hizmet olunursun. Haddi aşmazsan kurtulursun. Allah'a hizmet et. Onun yolunda ol. Onun yolunu bırakıp da sana ne zararı, ne de faydası dokunan şu devlet adamlarının hizmetçiliğini yapma. Onlar şimdiye kadar sana ne verdiler? Kısmetinde olmayan bir şeyi sana verebilirler mi?
Bütün isteklerin Allah'tan olsun
Ey oğul!

Eğer dünya tasalarından sıyrılmaya gücün yetiyorsa hiç durma, hemen sıyrıl. Aksi halde seri olarak kalbinle Allah'a koş. Onun rahmetine yapış. Ta ki kalbinden dünya tasaları çıksın. O her şeye kadirdir. Her şeyi bilir. Her şey Onun kudret elindedir. Onu kendisine imanla ve kendisinin marifeti ile doldurmasını iste.

Ayrıca sana sarsılmaz bir iman vermesini, senin kalbinde kendisine ünsiyet peyda etmesini ve senin bütün uzuvlarını kendisine itaatle meşgul hale getirmesini iste. Bütün bunların hepsini Allah'tan iste. Kendin gibi faninin önünde zelil durumlara düşme. Bütün isteklerin Allah'tan olsun, asla başkalarından olmasın. Bütün muamelen Allah'la beraber olsun ve Allah için olsun, asla Ondan başkası için olmasın

Şu kimselerle dostluk kur
Ey oğul!

Kendileriyle dünyada sırf dünyalık için arkadaşlık ve dostluk ettiğin şu kişileri yarın göremeyeceksin. Aranız ayrılacak. Kötü dost ve arkadaşlarla aran nasıl ayrılmasın ki, sen onlarla Allah için değil, Allah'tan başka şeyler için dostluk ettin. Eğer insanlarla mutlaka dostluk, arkadaşlık ve ahbaplık etmen gerekiyorsa, takva sahibi, arif, ilmi ile âmil, yalnız Allah'ın rızasını isteyen ve Allah'ın nazarında itiban olan kişilerle dostluk ve arkadaşlık et. Şu kimselerle dostluk ve arkadaşlık kur :

1. Seni Allah'a yaklaştırsın.

2. Seni dalaletten kurtarsın, doğru yola çeksin.

3. Seni dünyaya kulköle olmaktan kurtarsın.

4. Önüne ahiret nimetlerini sersin.

5. Seni nefsin esaretinden kurtarsın, hürriyete kavuştursun.

6. Seni yılanların, akreplerin ve vahşi hayvan tabiatlı insanlardan kurtarsın, rahata, huzura kavuştursun.
Cahillerle arkadaşlık etme
Ey oğul!

Cahillerle arkadaşlık ediyorsun, bu durumda onların cehaletinden sana da bulaşabilir. Ahmaklarla arkadaşlık etmek, aldatıcı bir arkadaşlıktır. Sağlam inançlı, alim ve ilmi ile amel eden mü'minlerle arkadaşlık et. Mü'min iman kuvveti sebebiyle diğer insanlara karşı daima neşeli ve güleryüzlü görünmeye, hüznü de Allah ile kendi arasında gizli tutmaya muktedir olabilir. Mü'minin hüznü daimidir, çünkü tefekkür eder. Çok ağlar, az güler.

Bunun için Peygamber Sallallahü Aleyhi Vesellem, "Mü'min için, Rabbine kavuşmanın dışında rahat yoktur" buyururlar.

Kalb ve gönül ehli ile arkadaş ol. Onların sohbetlerinde bulun. Ta ki senin de bir kalbin, bir gönlün olsun.

Dine sarıl
Ey oğul!

Başkaları tarafından uyandırılmadan önce uyan. Dine sarıl. Dinine sahip kişilerin arasına katil. Onlarla birlikte ol. Asıl insan olanlar dinine sarılmış olanlardır. İnsanların en akıllısı, Allah'a itaat eden, Onun dinine, kitabına sarılan ve yaşayışını Allah'ın ahkâmına uygun geçiren insandır. İnsanların en cahili de Allah'a isyan eden, yaşayışını Onun dinine, kitabına ve ahkâmına uygun olarak geçirmeyen kişidir.
Kötü kişilerle arkadaşlık etme
Ey oğul!

Kötü kişilerle arkadaşlık etmen, iyi kişiler hakkında kötü düşüncelere sürükler. Hep kötü insanlarla beraber oldukça iyi ve salih kişiler seni kötü bir insan olarak görürler

Allah'ın rızasına dön
Ey oğul!

Dua ipini uzat. Allah'ın rızasına dön. Kalbin itiraz ettiği halde dilinle dua eder duruma düşme. Dilinle yaptığın duaya kalbin de inansın ve iştirak etsin.

Amellerini güzel yap
Ey oğul!

Güzel ameller işlemekte tembellik etme. Zira tembellik edenler ebediyen mahrum kalırlar. Bu arada daimi bir pişmanlık da peşlerini bırakmaz. Amellerini güzel yap. Unutma ki, Allah hem dünya hayatı ile, hem de ahiret hayatı ile sana karşı cömertlik etmiş, ikramda bulunmuştur.
Allah korkusu her kapının anahtarıdır
Ey oğul!

Önünde kapalı bir kapının kalmamasını istersen izzet ve celâl sahibi olan Allah'tan kork. Zira Allah korkusu her kapının anahtarıdır, her kapıyı açar.
Aklını kullan
Ey oğul!

Akl-ı selim sahibi ol. Aklını kullan. Acele etme. Şurası muhakkak ki. acele etmekle eline bir şey geçmez. Acele etmekle ne vaktinden önce akşamı edebilirsin, ne de sabahı. İstediğini elde edebilmek için sabırla akşama kadar çalışmıyor, didinmiyor musun?
Aceleci olma
Ey oğul!

Aceleci olma. Zira acele eden hataya düşer, teenni eden de isabet eder, hedefine ulaşır. Acele etmek şeytandandır, şeytanın işidir. Teenni etmek de Allah'tandır. Çok kere seni aceleciliğe sevkeden şey, dünyalık toplama hırsıdır. Rızık ve dünyalık hususunda kanaat sahibi ol. Zira kanaat tükenmez hazinedir.

Sadece kısmetine ve eline geçene razı ol. Kısmetinde olmayandan da geri dur. Helal ve meşru olandan ayrılma. İşte o zaman zengin olursun. Allah'tan başka hiçbir şeye ihtiyaç duymazsın. Kalbin mutmain olur, sükûnete kavuşur, özün saflaşır, berraklaşır. Zararlı duygu, temayül ve ihtiraslardan arınırsın. Böylece dış gözünde dünya, kalb gözünde ahiret, sır gözünde Allah'tan başkası değersiz olur
Takva güneşiyle beraber ol
Ey oğul!

Bütün fiil ve hareketlerinde tevhid güneşi, şeriat güneşi ve takva güneşi ile beraber ol. Zira bu güneş, heva ve hevesin; nefsin, şeytanın ve mahlukata dayanmanın sebep olduğu şirk tuzağına düşmekten seni muhafaza eder. Bu güneş seni Allah yolunda ilerlerken aceleci olmaktan alıkor.
Dünya seni yutmasın
Ey oğul!

Dünya denizinden sakın. Onda çok kişiler boğulmuş, ancak pek az kişi kurtulmuştur. O derin bir denizdir. Herşeyi garkeder, kendinde boğar. Ancak Allah dilediği kullarım ondan kurtarır. Tıpkı kıyamet gününde mü'minleri Cehennemden kurtaracağı gibi.
Allah'ı kullarına şikâyet etme
Ey oğul!

Allah'ı kullarına şikâyet etmeye kalkışma. Kullara şikâyetçi olma. Allah'a şikâyetçi ol. Allah her şeye kadirdir. Ondan başkası ise hiçbir şeye muktedir değildir. İç sıkıntıları, maruz kalınan musibetleri, mânevi dertleri ve verilen sadakalarla yapılan iyilikleri gizli tutmak da iyilik hazinelerindendir. Sadakayı sağ elinle ver. Sol elinin bundan haberdar olmaması için gayret et.
Dinini satarak dünyalık elde etme
Ey oğul!

Meşru yoldan ve helalinden alın teriyle kazandığını ye. Dinini satarak dünyalık elde etmeye ve bu yoldan kazanılmış şeylerle geçinmeye kalkışma. Helalinden ve meşru yoldan kazan. Bu kazancınla başkalarına ikram et. Onlara da yedir, içir. Ta ki aradaki sevgi ve kardeşlik bağlarının devamına ve pekişmesine vesile olsun.

Tefekkür insanı Allah'a götürür
Ey oğul!

Tefekkür kalbin yapacağı işlerdendir. Eğer kendin için bir iyilik görürsen, bir iyiliğe nail olursan, Allah'a şükret. Bir kötülük görürsen de ondan dolayı tevbe et. İşte bu tefekkür sayesinde dinin ihya olur, dirilir, şeytanın da ölür.

Şöyle denmiştir :  "Bir saat tefekkür, bir gecelik ibadetten hayırlıdır."

Allah'a ulaşma yolunda yine Allah'ın fiillerini delil getir. Nasıl ki bir sanat eserinden sanatkâra intikal ediliyorsa, Allah'ın muazzam bir sanatı olan bu kâinata bakmakla da Allah'a ulaşılabilir. Onun için Allah'ın sanatı üzerinde tefekkür edersen Allah'a ulaşabilirsin.

Hakiki imana sahip olan bir mü'minin iki dış gözü, iki de iç gözü vardır. İki dış gözü ile Allah'ın yeryüzündeki sanat eserlerini görür, iki iç gözü ile de Allah'ın göklerde yaratmış olduğu eserleri görür. Bundan sonra onun gözünden perdeler kaldırılır. Neticede Allah'ın yakın ve sevgili kullarından olur. Sevgiliden hiçbir şey gizlenemeyeceğine göre, Allah'ın sevgili kullarından olan bu kişiden de İlâhî sırlar gizlenmez.

Dünyada ebedî kalmak için yaratılmadın
Ey oğul!

Sen dünyada ebedî kalmak için yaratılmadın. Allah'ın yoluna uymayan bir yaşayış içindesin. İçinde bulunduğun bu hali hemen değiştir.

Kendini Allah'ın takdirine teslim et. Sonra Onunla birlikte ol. Nasıl bir binanın önce bir temele, sonra da duvarlara ihtiyacı varsa, her işin de önce bir temele sonra da bir yapıya ihtiyacı vardır. Senin yolunun temeli, Allah'ın takdirine teslim olmak, yapısı da Onunla birlikte olmandır. Bu esasa yapış, ömür boyu, gece gündüz buna devam et.
Ahiret için hazırlan
Ey oğul!

Sen, ömründen sadece bir gün kaldığını farzet ve ecel meleğinin geleceğini düşünerek ve ahiret için hazırlan. Dünya hak erenleri için bir kuvvet kazanma ve pişip olgunlaşma yeridir.

Dünyan ve ahiretin için çalış
Ey oğul!

Mü'min hem dünyası için çalışır, hem de âhireti için. Dünyası için, ihtiyacı kadar çalışır, kanaat eder. Tıpkı yolcunun ihtiyaç miktarı azık alması gibi. O dünyadan bundan daha fazlasını almaz. Cahilin bütün düşüncesi dünyadır, dünyalıktır. Arifin düşüncesi ise âhirettir, Allah'tır

Kalbinle Allah'a dön
Ey oğul!

Dünya bir denizdir, iman da gemidir. Kaptan ise ibadet ve taatlerdir. Ahiret de bu denizin sahilidir. Kalbinle Allah'a dön. Allah'a tevekkül eden kişi, Ona dönen kişi demektir.

ibadetine aldanma
ibadetine aldanma
Ey oğul!
Herkese iyi niyetli ol
Ey oğul!

Kimseye eziyet etmemeye ve zarar vermemeye gayret et. Herkese karşı iyi niyetli ol.



İbadet ve taatine aldanma. Allah'ın onları kabul etmesini iste. Şu anda sen Allah'a kulluğunu yapma gayreti içindesin. Olur ki içinde bulunduğun bu durumdan başka bir duruma düşebilirsin.

Amelini Allah rızası için yap
Ey oğul!

Sana amellerinde ihlas gerek. Amellerini sırf Allah rızası için yapmalısın. Gözünü, amellerinden ve onlara gerek insanlardan, gerekse Allah'tan karşılık beklemekten uzak tut.

Sofrana fakirleri ortak et
Ey oğul!

Oruç tut. İftar ederken sofrana fakirleri de ortak et, onlara de yedir. Tek başına yiyip içme. Böyle yapmayan kimsenin fakir olup dilenciliğe düşmesinden korkulur.


Kendi nefsine ağla
Ey oğul!

Bu halinden utanmıyor musun? Kendi nefsine ağla, gözyaşı dök. Zira bu halinle sen doğruya ve başarıya ulaşmaktan mahrum kalırsın. Hiç utanmıyor, haya etmiyor musun ki, bugün itaatkâr oluyorsun, yarın âsi oluyorsun. Bugün ihlaslı oluyorsun, yann riyakâr.

Çalış, didin; yardım Rabbindendir
Ey oğul!

Çalışmadan ayağına hiçbir şey gelmez. Bazı şeyler de sana mutlaka lâzımdır. Çalış, didin; yardım, izzet ve celal sahibi Rabbindendir. Üzerinde bulunduğun bu denizde hareket et, dalgalar devamlı seni üstte tutacak ve sahile ulaştıracaktır. Dua senden, cevap vermek Rabbindendir. Çalışmak senden, başarı Allah'tandır. Kötülükleri terk etmek senden, hamiyet ve gayret vermek Allah'tandır. İstediğin şeyde dürüst ol, samimi ol, ihlâslı ol. Allah sana yakınlık kapısını mutlaka gösterecektir.

Karşılık beklemeden hizmet etmeye çalış
Ey oğul!

En iyisi zayıflık zamanında başkalarından bir şey isteme. Ayrıca sende idrak edemeyeceğin ve başkalarına anlatamayacağın, göremeyeceğin ve başkalarına gösteremeyeceğin bir hal bulunmamalıdır. Eğer karşılık beklemeden ve almadan vermeye gücün yeterse hemen yap. Karşılık beklemeden hizmet edebiliyorsan hemen yap. Allah yolunun yolcuları, yaptıklarını sırf Onun için, Onun rızasına uygun olarak yaptılar. Allah da, hoşlarına gidecek şeyleri, dünyada da, âhirette de onlara gösterdi ve gösterecektir

Kalbinin istemediği dünyalığı bırak
Ey oğul!

Eline bir dünyalık geçtiği ve kalbinin de ondan hazzetmediğini gördüğün zaman onu bırak, alma. Kalb, iyi ile kötüyü, faydalı ile zararlıyı, hayır ile şerri birbirinden ayırd etme melekesine sahiptir. Himmet ve gayretin nisbetinde Allah'ın lütfuna mazhar olursun. Allah'tan başka ne varsa kalben hepsinden sıyrıl, hepsinden uzaklaş. Ta ki ona yaklaşabilesin.

Allah'ın rızasına ulaşmaya çalış
Ey oğul!

Allah'ın rızasına ulaşmaya çalış. O senden razı olmuşsa bil ki seni sevmiştir. Rızık ve geçim endişesini kalbinden çıkar. Zira sen gönül huzuru içinde çalıştığın müddetçe sıkıntısız olarak rızkın Allah'tan gelecektir. Kalbindeki düşünceleri, tasalan, endişeleri at. Bir tek tasan olsun :  O da Allah'a layık bir kul olup olmama endişesi... Bu mertebeye ulaşabildiğin an diğer bütün tasalarına Allah kâfidir.


Derdi sabırla karşıla
Ey oğul!

Sana herhangi bir dert geldiği zaman onu sabır eliyle karşıla ve devası gelinceye kadar sakin ol. Deva gelince de onu şükürle karşıla. Bu hale geldiğin zaman peşinen ebedi zevkli safalı bir hayatta olursun.
Tevbe ile günah elbiseni çıkar
Ey oğul!

Nefis ile birlikte olma. Hevesinle birlikte olma. Dünya ile de birlikte olma. Öyle ise hemen günahlarına tevbe et, bir daha işlememeye azmeyle. Onlardan sıyrıl. Seri adımlarla Mevlana koş. Tevbe ettiğin zaman hem dışın, hem de için tevbe etmiş olsun. Tevbe, Allah'ın katında makbul kul olmanın temelidir. Halis bir tevbe ile ve Allah'tan hakikaten haya etmek suretiyle üzerindeki günah elbisesini çıkar, at.
Dünya ile âhireti biraraya getir
Ey oğûl!

Dünya ile âhireti biraraya getir. Her ikisini de aynı yere koy. Kalbin dünya ve ahiret düşüncesinden arınmış olarak ve çırıl çıplak bir şekilde Mevlan ile tek başına ol. Allah'tan başka herşeyden arınmadıkça Ona yönelme. Halka bağlanıp kalarak Haktan ayrı kalma. Bütün bu sebepleri kopar, at. Allah'a giden yoldaki engelleri birer birer bertaraf et. Bütün bunları yaptıktan sonra dünya ve âhireti bıraktığın yere var. Dünyayı nefsine ver, âhireti kalbine koy, Mevlâyı da özünde tut.
Nefsini itaat altına al
Ey oğul!

Bu zaman âhirzamandır. Nifak çarşısı açılmıştır. Yalan çarşısı açılmıştır. Münafık, yalancı, deccal kişilerle oturmayınız. Yazık sana ki, nefsin münafıktır, yalancıdır, kâfirdir, fâcirdir, müşriktir. Böyle olduğu halde sen onunla nasıl oturuyorsun? Ona muhalefet et, asla muvafakat etme. Onu bağla, asla salıverme. Onu hapset, zindana at. Kendisine ancak zaruri olan haklarını ver. Fazla verme. Onu mücahedelerle kahret, itaat altına al!
Gönülleri hakka davet et
Ey oğul!

Büyük insanları yıkıp mahveden küçük hatalar, sürçmeler ve kaymalardır. Zahitleri mahveden nefsanî ihtiraslardır. Hak erenlerini mahveden yalnızlık anlarındaki kötü düşünceler, hatıra gelen kötü fikirlerdir. Sıddıkları mahveden bir anlık kötülüktür. Onların bütün meşguliyetleri, kalblerini uygunsuz düşüncelerden korumak ve muhafaza etmektir. Onlar Hakka davet mevkiinde bulunan kişilerdir. İnsanları Allah'ı tanımaya davet, ederler. Gönülleri Hakka davet etmekten bir an bile geri durmazlar.
Allah'ı daima görür gibi ol
Ey oğul!

Yalnızlık anlarında öyle bir takvaya ihtiyacın var ve öyle bir takvaya sahip olmalısın ki, seni günahlardan ve günaha sürükleyecek kaymalardan alıkoysun. Öyle bir murakabeye ihtiyacın var, öyle bir murakebeye sahip olmalısın ki, Allah'ın daima seni görmekte olduğunu sana hatırlatsın. İşte sen yalnızlık anlarında böyle olmaya muhtaçsın, mecbursun. Bundan başka, nefis, heva ve şeytanla savaşmaya muhtaçsın.
Takvaya sarıl
Ey oğul!

Sana takva gerek. Takvaya sarıl, muttaki ol. Sana şeriat gerek, şeriatın esaslarına sarıl. Nefse, şehevî arzulara, şeytana ve kötü kişilere muhalefet etmeli ve onlara uymamalısın. Mü'min kişi bu hususlarda devamlı cihat halindedir. Öyle ki, başından miğferi hiç eksik olmaz, kılıcı asla kınına girmez, atının sırtı hiç eğersiz kalmaz. Uykuyu bile hak erenlerinin uyuduğu niyetle uyur. Hak erenleri düşmana galip gelebilmek için zindelik kazanmak maksadıyla uyurlar. İhtiyaç dolayısıyla yemek yerler. Ancak zaruret halinde konuşurlar. Mecbur kalmadıkça âdetleri dilsizlik ve sükûttur. Onları ancak Allah'ın takdiri konuşturur. Bu dünyada onların dilini Allah hareket ettirir, konuşturur. Tıpkı yarın Kıyamet gününde organlarını konuşturacağı gibi...
Önce kendini düzelt
Evliyalar Sultanı, Gavs-ı Âzam olarak meşhur olan ilim ve hikmet kutbu Abdülkadir Geylânî Hazretleri 1077'de Hazar Denizinin güneyinde bulunan Geylan'da dünyaya geldi ve 1166 tarihinde Bağdat'ta hayata gözlerini yumdu. Hem anne, hem de baba tarafından Peygamberimizin neslinden gelen Abdülkadir Geylânî Hazretleri hem ilmi, hem de manevî hali ile yüzyıllar boyu muhtaç gönüllere İlâhi aşkı yansıtmıştır. Öyle ki, Müslüman olmayanlar bile onun büyüklüğü karşısında eğilmişlerdir.

Abdülkadir Geylânî Hazretlerinin gerek dergâh ve medresesinde yaptığı sohbetler, gerekse camideki vaaz ve nasihatleri talebeleri tarafından yazılıyor ve muhafaza ediliyordu. Bizim istifade ettiğimiz Fütûhü'l-Gayb ve Fethu'r-Rabbânî isimli eserleri 1150-1152 yılları arasında yaptığı sohbetlerden oluşmuş ve yakın talebesi Afif tarafından kaleme alınmıştır.

Abdülkadir Geylânî Hazretlerinin sohbetleri ve hitabelerinin muhatapları her kesimden insanlardır. Fakat özellikle Fethü'r-Rabbâni deki hitabeleri daha çok "Ey oğul!" şeklindedir ve çoğunlukla nefse hitap eder, nefse ağır darbeler indirir, nefsin yapısında bulunan şirk, nifak, yalan, riya ve isyan gibi kötülükleri temizlemeye çalışır.

Abdülkadir Geylânî Hazretlerinin en önemli eserlerinden olan 620 sayfalık Fethü'r-Rabbâni´den derlemeye çalıştığımız bu öğütler, hemen herkesin ortak derdini dile getirmekte ve çareler göstermektedir. Bu vesile ile bir aczimi itiraf edeyim :  Bir an için kendimi Abdülkadir Geylânî Hazretlerine muhatap olarak kabul ettim, ancak dayanamadım. Çünkü insanda öyle ağır bir nefis ameliyatı yapıyor ki, uzun süre tahammül etmek mümkün olmuyor. Bunun için ağır dersleri değil de, umumi öğütleri derlemeye çalıştık.



Önce kendini düzelt

Ey oğul!

Önce kendi nefsine öğüt ver, kendi nefsim düzelt. Sonra da başkalarına öğüt ver, başkalarını düzeltmeye çalış. Sana önce kendi nefsinin özelliklerini, kendi nefsinin ne durumda olduğunu bilmen lazım. Kendinde ıslaha muhtaç bir hal var oldukça başkalarını düzeltmeye, başkalarına öğüt vermeye kalkışma. Eğer kendinde ıslaha muhtaç bir hal bulunduğu halde bunu bırakır da başkasının ıslahına kalkışırsan yazık sana!

Başkalarını nasıl ve hangi hallerde kurtarabileceğini bilirsin. Sen kendin kör isen, bir başkasının elinden tutup nasıl bir yere götürebilirsin? Gözleri görmeyen birisinin bir başkasının elinden tutup bir yere götürmesi mümkün olmadığı gibi, kendi nefsini ıslah etmemiş birisinin de başkalarını irşat edip Allah'a götürmesi mümkün değildir. Ancak kendi gözleri gören kişi başkalarını bir yerden bir yere götürebilir.

Denize düşen ve yüzme bilmeyen birisini ancak mahir yüzücü olan birisi kurtarabilir. Aynen bunun gibi, Allah'a insanları ancak Onu tanıyan birisi götürebilir. Allah'ı tanımayan kişiye gelince, Ona giden yolda bu kişi insanlara nasıl rehberlik edebilir ki?

Sana Allah'ın tasarrufundan bahsetme ihtiyacını duymuyorum. Sen Onu seversin, amellerini sırf Onun rızası için yaparsın. Asla Ondan başkası için yapmazsın. Ondan korkarsın, Ondan başkasından asla korkmazsın.

Ahlakı düşüklerden uzak dur
Ey oğul!

Ahlakı düşüklerden uzak dur. O zaman halis mü'min olursun. Hükümde hakkaniyet üzere ol. O zaman ilimde halis olursun.

Kalbini helâl yemekle temizle
Ey oğul!

Helâl yemek suretiyle kalbini temizle. İşte o zaman Rabbini tanırsın. Lokmanı, elbiseni ve kalbini temizle. İşte o zaman safi, temiz olursun. Henüz vakit geçmeden kalbinle Rabbine dön. Sen iyi kimselerin hallerini dilinle anlatmak ve o halleri de kendin için temenni etmekle yetindin. Tıpkı avucuna suyu alıp yumruk yaparak sıkan kişi gibi ki, elini açtığı zaman orada bir şey bulamaz

İhlâs sahibi ol
Ey oğul!

İlim ve irfan öğren ve ihlâs sahibi ol. Ta ki, nifak, ikiyüzlülük ve samimiyetsizlik tuzağından kurullasın, ilim ve irfanı halkın teveccühünü kazanmak ve dünyalık top lamak için değil, Allah'ın rızası için öğren. İlim irfanı gerçekten Allah rızası için öğrendiysen Onun emirlerini sevgiyle yerine getirir ve Ona karşı huşu içinde bulunursun. Diğer insanlara karşı mütevazi olursun.

Dünyalık için kimseyle çekişme
Ey oğul!

Sakın sakın! Sen sen ol, dünyalık hususunda kimseyle çekişme, didişme. Kimsenin elindeki kısmete mani olmaya kalkışma. Zira herkesin nasibi mutlaka kendisini bulur. Eğer kaderde elinden alınması varsa, o da olur. Bu senin isteğinle olmaz.

Kadere razı olmak; kavga, çekişme ve didişme sonunda dünyalık elde etmekten daha güzeldir. Zira Allah'ın takdirine razı olmak her hal ü kârda hayatı güzelleştirir, tatlılaştırır, huzurlu kılar.


Allah'ı kalbin ve kalıbınla an
Ey oğul!

Allah'ı önce kalbinle zikret, sonra da kalıbınla, dilinle. Onu kalbinle bin defa, dilinle de bir defa zikret.

Abdulkadir-i Geylani (KSA)
Hz. Pir Abdulkadir-i Geylani (KSA) Hz.leri'nin oğlu Şeyh Musa (RA) Hz.leri babasından naklen anlatıyor :

"Karada bazı seyahatlarımı yapmaya çıkmıştım, fena halde susamıştım. Fakat etrafta su denilen bir şey yoktu. Biraz sonra, semada bir bulut belirdi. Beni güneşten korumaya başladığı gibi, üzerime çığa benzeyen bir şey yağdırdı. Ondan kana kana içtim, derken bir nur belirdi. O nurun canibinden çağırıldım.

"Ey Abdulkadir! Sen senin Rabbinim. Sana haram olan şeyleri mubah kıldım, senden başkasına yasak ettiğim şeyleri sana helal kıldım." dedi.

Gavsul Azam (KSA) Hz.leri :  "Ben Allah (CC) Hz.leri'nin huzurundan kovulmuş olan şeytandan Allah'a (CC) sığınırım. Sus ey lain.'"diye bağırınca baktım ki, o nur karanlık, o surat da duman oluverdi.

Aynı ses bana hitab etti :  "Ey Abdulkadir! Sen, ilminin sayesinde Rabbinin hükmü ile, çeşitli oyunuma gelmeyerek kurtuldun. Halbuki ben bu gibi ahvalde ehli tarikten yetmiş kişiyi yoldan çıkarmışımdır." dedi.

Hz. Pir'e (KSA) sordular :  "Onun şeytan olduğunu nasıl anladın?"

O da (KSA) cevaben buyurdu :  "Sana haram olan şeyleri helal ettim sözünden... Çünkü Allah (CC) Hz.Ieri hiçbir zaman böyle çirkin tekliflerde bulunmaz ve benim Rabbim (CC) tek cihetten değil, bütün cihetlerden hitab eder."


Sakın yaptığın işlerde ve bulduğun manevi halde kendi gücünü görmeyesin. Bu hal kişiyi azdırır ve YARATAN’ın rahmet nazarından uzak kılar. Sakın sözünü dinletme ve kabul ettirme hevesine de kapılmayasın. Önce temeli at sonra üzerine binayı çık. Kalbini derin kaz ki oradan hikmet pınarları fışkırsın, sonra ihlas ve iyi işlerle o binayı yükselt. Bu işlerden sonra halkı o köşke davet et.

» Başkasında bulunan bir hatayı defetmek istersen nefsinle yapma, imanınla yap. Kötülükleri ancak İMAN yıkar. Bu durumda RABB’in sana işlerinde yardımcı olur. O kötülüğü yok etmek için arkadaş olur, O kötülüğü ezer ortadan kaldırır. Eğer bir kötülüğü nefsin için, halkın seni tanıması için ortadan kaldırmaya niyet edersen rezil olursun. Her işte HAKK’ın rızası aranmalıdır.

» İSLAM gömleğin yırtık, İMAN elbisen pis, kalbin cahil, için kederle dolu. Gönlün İSLAMİYET’e açık değil. İç alemin harap, dışın mamur, bütün sayfaların günah karası. Sevdiğin ve arzuladığın yalnızca dünya.

» Kabir kapısı açık ve ahiret sana doğru gelmekte. En kısa zamanda aklını başına topla, yalnız dünya azığı toplamaktan vazgeç de ahiret azığını toplamakta acele et…

» Sabırlı kulların bu dünyada çektiği cefa, Yüce Allah’ın (C.C) gözünden kaçmaz. Siz bir an olsun O’nun uğruna sabır yolunu tutun, yıllarca ecrini alırsınız. Ömrü boyunca “Kahraman” lakâbıyla gezen, onu bir anlık cesareti sonunda kazanmıştır.

» Ey evlad, önce nefsine öğüt ver, onu yola getir, sonra da başkalarını… Senin henüz ıslaha muhtaç hallerin var, bunu sen de biliyorsun. Bunu bildiğin halde başkalarının islâhı ile uğraşma yolunda nasıl başarılı olabilirsin? Gözlerin bir adım öteyi görmüyorken körleri neyle yola getirme sevdasındasın?

» Size gereken, Yüce Yaratanı sevmek ve O’ndan başka kimseden korkmamaktır. Ve bütün işleri onun rızasını gözeterek yapmak… Bunlar “Kalp” le olur, dil gürültüsüne getirip söze boğmakla olmaz. Sonra mihenk taşına vurulunca utanırsın. Kuru davaya kimse inanmaz. Halk arasında söylediğin sözleri yalnız kaldığında söylüyormusun?… Aynı duyguları tek başına kaldığın zaman da duyman mümkün oluyor mu?… İşte bunları yapabiliyorsan mesele yok… Kapı önünde “TEVHİD”, içeriye girince “ŞİRK”, yakışır mı? Bu, nifak, ikiyüzlülük alametidir, içi bozuk olmanın ta kendisidir. Acırım sana, sözün kötülükten sakınma hakkında, kalbin ise fitne çıkarmaya istekli. Şükrü dilinden bırakmıyorsun, ama kalbin daima itiraz halinde.

» Geliniz aşırı, uygun olmayan arzularımızı bir yana atıp YARATANIMIZA koşalım. Bu yolda biraz perişanlık çekelim. Ne olur sanki biraz zahmet çeksek? O’na vardıktan sonra bütün çekilen sıkıntılar unutulur. İçimize ve dışımıza hükmeden nefsimizi HAK yoluna çevirelim, Rabbimizin Elçisine, Sevgilisine başvuralım, O’nun eteğini bırakmayalım.

» Bütün amacın yemek, içmek ve arzularının tatmini olmasın. Bunların hepsi amaç değil, Yüce ALLAH’a (C.C.) ulaşmak için birer araçtır. Bütün hedefin sana en çok gerekli olana ulaşmak olmalı. Sana en gerekli olan ise YARATAN’ındır. O’nu ara. Her şeyin bir bedeli olur. Dünyaya AHİRET, yaratılmışlara ise bedel YARATAN’dır. Dünyayı kalbinden atarsan yerini HAK alır.

» Yaşadığın günü ömrünün son günü bil, işlerini ona göre ayarla. Bu duygu sana yeter.

» “ALLAH’tan (C.C) başka ilah yoktur,” dediğinde bir “DAVA” peşine düştün demektir. Her davada şahit isterler, şahidi olmayan davasını kaybeder. Ayrıca bu uğurda gelecek her türlü sıkıntıya göğüs gerip, sabır göstermek de birer şahid sayılır. Bunları yaparken İHLAS’lı olmak gerekir.

» Hiçbir söz amelsiz ve ihlassız kabul edilmez. Kainatın Efendisinin (S.A.V) yolu İHLAS’tan ibarettir.

» Dünyalık toplarken dikkatli ol. Gece odun toplayan gibi olma. Elini uzattığında neyi alacağını önceden kestirmelisin.

» Gece odun toplayan eline geçeceğini bilemez, seni de ona benzetiyorum. Ayık ol, sonra felaket büyük olur.

HAK’la çekişme, nefsin için O’nu kötüleme, malın azaldı diye O’nu itham etme, insanlar sana yüz vermiyor diye O’nu suçlama. Suçu kendinde ara. Her işin kendi keyfine uygun olmasını istiyorsun, en büyük hüküm senin mi yoksa O’nun mu? Sen mi fazla biliyorsun yoksa O’ mu? Merhametin O’nunkinden fazla mı?

» Sen ve bütün yaratıklar O’nun kuludur. Her şeyde yalnız O’nun hükmü geçer bunu sakın unutma.

» YARATAN’ın rızasına erme yolunda yapmacık hareketler fayda getirmez, bu yolda yersiz arzu ve boş temenni ile yürünmez. Hele içi başka dışı başka birinin eline hiçbir şey geçmez. Bir de yalancılık ortaya çıkarsa felaket o zaman başlar. Eğer bu hallerin azı sende varsa hemen tevbe et ve tevbeni bozma. Tevbe etmekten ziyade, tevbeyi bozmamak esas hünerdir.

» Böbürlenmeyi bırakın, Yüce ALLAH’a (C.C) karşı büyüklük satmakta neymiş? Kullara da kibirli davranmayın, haddinizi bilin. Varlığınıza tevazuyu yerleştirin. Önceden ne olduğunuzu düşünün; bir damla su.

» Sonrası ne olacak malum…Bir hendeğe yuvarlanacak bir ağırlık. Hali böyle olana büyüklük taslamak yaraşır mı?

» Hırsa kapılmayın, kötü arzular sizi esir etmesin. Dünyalık adamların kapısını aşındırmayın. Ezilip büzülerek onlardan dünyalık dilenmek size yakışmaz, sabırla doğru yoldan nasibini arasan daha iyi olmaz mı? Ya bir de yaptığın dilenciliğin sonu boşa çıkarsa… Sevgili Peygamberimizin (S.A.V) “En büyük belâ, nasibte olmayanı aramaktır,” buyruğunu hiç duymadın mı? Nasibte olmayanı kullar hiçbir zaman veremez. Dünya oğullarının buna hiçbir zaman gücü yetmez.

» Ey ilim iddiasında bulunan, hani ağlaman? Yüce ALLAH’ın (C.C) korkusundan gözlerin yaşarıyor mu? O’ndan korkman ve günahları itirafın nerede? Nefsinle cenk etmek ve onu terbiye etmek yok mu? O’nu HAK tarafına çağırman nerede?

» Bunların hiçbiri sende yok. Bütün derdin kasa, masa, yemek ve eğlenmek. Aklını başına al. Dünyadaki nimetlerden sana gelecek bir kısmetin varsa gelir, üzülme içini ferah tut. Bekleme yükünden kurtulursun, hırsın ağırlığı seni yormaz. Eğer bu şekilde davranmazsan, bütün bu uğraşmalarından sana ne kalacak dersin? Sadece bir yorgunluk ve ağır bir hesap…

» Doğruluk olmadan bilginin sana ne yararı dokunur? Doğruluğun olmadığı için bilgi sana bela olur. Öğrendin, namaz kıldın, oruç tuttun sebebi sana mal versinler, iyiliğini görsünler, seni öğsünler oldu. Sana yakışır mı bu düşünceler?

» Farzet ki halkın sana ilgisi arttı, bunun ölüm anındaki sıkıntıya faydası olur mu acaba? Seni sevenlerle aranda uçurumlar olacak o anda. Topladığın malları başkaları paylaşacak, hesabı ve cezası da sana kalacak

» Yazık sana! Cehennemlik işleri yaparken cenneti umuyorsun. Geçici şeylerle avunuyor onları seviyor ve senin sanıyorsun. Ama yakında elinden alacaklar.

» Yaratan hayatı sana emanet olarak verdi, O’nun rızası yolunda yaşamanı emretti. Sen ise kendi isteğin, heveslerinin peşinde hayatını tükettin. Sana verilen zenginlik, makam, sıhhat birer emanettir. Bütün bunları YARATICININ rızasına uygun yolda kullan.

» Ey evlad, ana rahminde seni kim besledi. O halde iken ne kadar acizdin, bu hale seni getiren kim? Sen ise kendi varlığına ve halka dayanmaktasın, parana, mevkine, bilgine güveniyorsun. Güvendiklerin bugün var yarın yok olabilirler. Yüce ALLAH’tan (C.C) başka her kime güveniyor veya kimden korkuyorsan o senin ilahındır. Yakında bütün güvendiklerin yok olur kullarla aran açılır, sana karşı kalpleri katılaşır, kapıları yüzüne vururlar seni kapı kapı dolaştırırlar. Çağırsan yardımına koşan olmaz.

» Bütün bunlara sebeb Hak’tan başkasına güvenmiş olman, O’nun nimetlerini başkalarından bilmiş olmandır.

» Yüce ALLAH’ın (C.C) dininde olmayan şeyleri yapmaya çalışma. Elinde iki şahit olsun; biri KUTSAL KİTABIMIZ, diğeri SÜNNET-İ RESULALLAH. Bunlar seni RABBİNE ulaştırır. Ama sen bu şahitleri bırakıp nefsinin peşinden gitmeye devam ediyorsun. Elinde iki şahidin var; biri zayıf aklın, diğeri de şahsi arzun. Şüphesiz bunlar seni ateşe iter. Firavun gibilerin arasına katar.

» Ey içi bozuk, yakında öleceksin, öldükten sonra yaptıklarına çok pişman olacaksın ama çok geç…Dilin güzel söze alıştığı için konuştu ve aldandı, ama kalbin hiçbir şeyden anlamaz bir halde. Bu durum seni kurtarmaz. Güzel konuşmayı kalb yapmalı, yalnızca dilin iyi söz söylemesi faydasızdır.

» Ey ALLAH (C.C) yolcularını bulamayan; varlığını ve yaratılmışları HAK varlığına perde eden kişi; ağla, başkasına bir ağlarsan kendine bin defa ağla.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Confucius (Konfüçyüs)’dan Güzel Sözler
Yazar: RasitTunca - 10-31-2019, 02:11 PM - Forum: Büyüklerimizin Özlü Sözleri - Yorum Yok



Confucius (Konfüçyüs)’dan Güzel Sözler

    Düşünmeden öğrenmek faydasız, Öğrenmeden düşünmek tehlikelidir.

    Seveceğin bir iş seçersen yaşamında bir gün bile çalışmış olmazsın.

    Dünyadaki yalanların bazen en büyükleri kendi korkularımızdır.

    Herkes şu veya bu noktada bir parça kaçıktır.

    Her şaşkın kadın akıllı bir erkeği idare edebilir, fakat ancak çok akıllı bir kadın bir delinin hakkından gelebilir.

    Erdemini koruyabilirsen, ne düşmanların, ne de dostların seni incitebilir.

    Kelimeler, insanların kullandığı en güçlü haplardır.

    Beraberce işlediğiniz günahın cezasını ayrı ayrı çekeceksiniz.
    Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri varsa, o yerde güneş batıyor demektir.
    Derin olan kuyu değil, kısa olan iptir.
    Aradığını bilmeyen bulduğunda anlayamaz.
    Kendine yapılmasını istemediğini sen de başkasına yapma.
    Dal rüzgârı affetmiştir ama kırılmıştır bir kere.
    İnsanlar sahip olduklarını küçümser, sahip olamadıklarını önemser.
    Konuşmaya layık olanlarla konuşmazsanız, insan kaybedersiniz.
    Bilge olan kişi, insan kaybetmez, söz de kaybetmez.
    Bildiğini bilenin arkasından gidiniz, bildiğini bilmeyeni uyarınız, bilmediğini bilene öğretiniz, bilmediğini bilmeyenden kaçınız.
    Karanlığa söveceğine, kalk bir mum yak.
    Susmak, insanı ele vermeyen sadık bir arkadaştır.
    Üstün insan, konuşmadan önce eyleme geçer ve sonra eylemine göre konuşur.
    Bilgi özgüveni, özgüven ise gücü yaratır.
    Çizik bir elmas, çizik olmayan bir çakıl taşından daha iyidir
    Bilgi insanı şüpheden, iyilik acı çekmekten, kararlı olmak korkudan kurtarır.
    Alkışı en sessiz şekilde karşılayan, alkışı hak etmiş demektir.
    Bir milleti tutsak etmek isterseniz, onun müziğini çürütün.
    Elmas nasıl yontulmadan kusursuz olmaz ise; insan da acı çekmeden olgunlaşmaz.
    Faydalı insan odur ki boş durmayı sevmez, kişiliğini faydalı işlerle geliştirir.
    Güçlü olan, sayıca kalabalık kitleler değil, eğitimli kitlelerdir.
    İyi insanlar, olduğu gibi görünür, göründüğü gibi olur.
    Fedakârlıklar, senden başkası bilmiyorsa değer taşır.
    Kitleler cezalarla düzene sokulursa yozlaşmış olur, karizma ve nezaketle yönetilirse bilinçli ve dürüst olur.

    Bir şeyi bildiğin zaman, onu bildiğini göstermeye çalış. Bir şeyi bilmiyorsan, onu bilmediğini kabul et. İşte bu bilgidir.
    Eğitimli insanın hedefi daima yüksek olur. Küçük işlerle küçük insanlar uğraşır.
    Kendisini eleştirebilen insanlar doğruyu ve güzeli bulma konusunda daha şanslıdırlar.
    İrade öyle değerli bir özelliktir ki bir ordu komutansız kalsa da kişi iradesinden yoksun kalamaz. İradeli insan davranışları tutarlı insandır.                                                                          1-Nasihat etmeden infaz etmek (gaddarlık,
    2-Öğretmeden başarıyı ölçmek(kabalık),
    3-Yöne-timde gevşek olup sınırlar koymak(art niyet),
    4-Özlük haklarının dağıtımında cimri davranmak (bürokrat olmak).Beş doğru ise şunlardır:
    1-Müsrif olmadan eli açık olmak,
    2-Gocun-madan çalışmak,
    3- Haris olmadan istek duymak,
    4- Mağrur olmadan rahat davranmak,
    5- Ürkütücü olmadan saygın olmak.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Eflatun’dan (Platon) dan Güzel Sözler
Yazar: RasitTunca - 10-31-2019, 01:57 PM - Forum: Büyüklerimizin Özlü Sözleri - Yorum Yok



Eflatun’dan (Platon) dan Güzel Sözler

    Bir insanın akıllı olmasına birşey dediğimiz yok. Yeter ki; aklını başkalarına kabul ettirmeye çalışmasın.
    Küçük şeylere gereğinden çok önem verenler, elinden büyük iş gelmeyenlerdir.
    Kimseye kendinizi sevdirmeye kalkmayın.Yapılması gereken tek şey sadece kendinizi sevilmeye bırakmaktır.
    İnsanlar;Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler.Ne var ki çocukluklarını özlerler.Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler.Ama sağlıklarını geri almak için para öderler.Yarından endişe ederken bu günü unuturlar.Dolayısıyla ne bu günü ne de yarını yaşarlar.Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarlar.Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler.
    Konuşma, insanın aklını kullanma sanatıdır.
    daletsizliği işleyen, çekenden daha sefildir.
    Bilginin sevk ve idaresi olmadıkça halk nizamsız bir kütledir.
    Bir toplumda suç varsa, orada adalet yoktur.
    En büyük zafer insanın kendine hakim olmasıdır.
    En yüksek yeri tutanda, en büyük zeka da bulunması lazımdır..
    İhtiyat, bütün icatların anasıdır.

    İnsanlar akılsızlıkları yüzünden “alınlarında yazılı olandan” daha çok acı çekerler.
    İnsanlara kötülük etmek iyilik etmek kolaydır.
    Kendini yenmek, zaferlerin en büyüğüdür.
    Korku, köleliktir.
    Öl ve ol! işte bunu bilmiyorsan zavallı bir misafirsin karanlık yeryüzünde.
    Saygı olan yerde korku olur ama, korku olan yerde her zaman saygı olmaz.
    Yeryüzünde iki kuvvet vardır; kılıç ve zeka… Çoğu zaman kılıç zekaya yenilmiştir.

Bu konuyu yazdır

Allah-G Aşır Nedir? Belirli Gün ve Gündeme Göre Okunacak Önemli Aşırlar
Yazar: RasitTunca - 10-30-2019, 04:28 PM - Forum: Kuran-ı Kerim Hakkında Bilgiler - Yorum Yok



Aşır Nedir? Belirli Gün ve Gündeme Göre Okunacak Önemli Aşırlar

Genellikle cemaatle kılınan namazlardan sonra veya çeşitli toplantılarda ibadet maksadıyla yapılan tilavetlerde okunan on ayet veya orta uzunlukta yaklaşık on ayetlik bölüme aşır veya aşr-ı şerif adı verilir. Camilerde namazlardan sonra mihraptan okunan aşır mihrabiye olarak isimlendirilir. Aşır sesli olarak ve makamla okunur. Aşır okumaya istiâze ve besmele ile başlanır. Sonunda “sadekallahü’l-azîm” (En büyük olan Allah doğru söyledi) cümlesi söylenir. Ardından Saffat Suresinin 180-181 ve 182. ayetleri okunur:

“سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ”

ve “el-Fatiha” denilir.

Aşır, mümkün olduğunca Kur’an-ı Kerim’e uygun, sade ve temiz nağmelerle okunmalı aynı nağme motifleri her duruşta tekrarlanmamalıdır. Güzel ses Kur’an’ın güzelliğini artırdığı gibi, dinleyenlerin ondan etkilenmesine de vesile olur. Tilavette tecvid kurallarından kesinlikle taviz verilmemelidir. Aşır Kur’an-ı Kerim’in belirli bölümlerinden okunacağı için o bölümün anlamı bilinmeli, okurken sesin yükseltilmesi ya da alçaltılması bakımından anlam dikkate alınmalıdır.

Aşr Arapça’da “on” demektir. Kur’an’ı öğrenme ve ezberleme çalışmasının onar âyetlik bölümler halinde yürütülmesiyle ilgili ilk uygulamanın Hz. Peygamber tarafından yaptırıldığı bilinmektedir. Ebû Abdurrahman es-Sülemî’nin Hz. Osman, Abdullah b. Mes‘ûd ve Übey b. Kâ‘b’dan rivayet ettiği bir hadise göre Hz. Peygamber bu sahâbîlere âyetleri onar onar öğretmiş, sadece okumayı değil bu on âyetteki hükümleri de öğrenmedikçe diğer on âyetlik bölüme geçmelerine izin vermemiştir (bk. Taberî, I, 80; İbn Mücâhid, s. 69; Zehebî, I, 490). Kur’an’dan on âyet okumanın veya ezberlemenin faziletine dair hadisler de vardır. Geceleri on âyet okuyanın gafillerden sayılmayacağı (bk. Dârimî, “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 25; Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 326), Kehf sûresinin başından on âyet ezberleyenin deccâl*den korunacağı (bk. Müsned, V, 196; VI, 449-450; Müslim, “Müsâfirîn”, 257; Ebû Dâvûd, “Melâḥim”, 14) bu hadislerde işaret edilen hususlar arasındadır. Ayrıca Hz. Peygamber’in bir gece yarısı namaz için kalkıp önce Âl-i İmrân sûresinin son on âyetini okuduğu da rivayet edilmiştir (bk. el-Muvaṭṭaʾ, “Ṣalâtü’l-leyl”, 11; Buhârî, “Vuḍûʾ”, 36). Muhtemelen bu fiilî ve kavlî sünnete uymak için mushaf yazımında sûreler onar âyetlik bölümlere ayrılmış, buna ta‘şîr denmiştir. Ta‘şîre işaret etmek üzere de her on âyetlik bölümün sonuna aşr kelimesinin ilk harfi olan “ayın” (ع) konmuş, böylece bu harf bir aşrın bittiğini ve yeni bir aşrın başladığını gösteren bir işaret olmuştur. Bazı mushaflarda ise ayın harfi yerine veya ayınla birlikte aşır gülleri ve hatta değişik renkte âyet gülleri kullanılmıştır. Ashap ve tâbiînin ileri gelenlerinden bazılarının konu üzerinde görüş belirttiklerini bildiren rivayetlere bakılırsa (bk. Dânî, s. 3, 14-15), ta‘şîrle ilgili ilk denemelerin daha sahâbîler hayatta iken başladığı anlaşılmaktadır. Zerkeşî, bu uygulamanın Abbâsî Halifesi Me’mûn’un veya Haccâc b. Yûsuf es-Sekafî’nin emriyle yapıldığını belirtmekte ise de (bk. el-Burhân, I, 251) bunun işin resmiyet kazanma safhası ile ilgili olduğu söylenebilir.

Ta‘şîri gösteren “ayın” harfinin mushaf yazımında yaygın hale gelmediği, bir kıssa veya konunun bitip yenisinin başladığını belirtmek ve hatimle namaz kıldıranların yahut namazı uzun tutanların rükûa gidebilecekleri en uygun yeri göstermek üzere daha sonraki asırlarda bir kısım âyetlerin sonuna konan ve “rükû‘” (ركوع) kelimesinden alınan “ayın” işaretinin bazı İslâm ülkelerinde onun yerini aldığı anlaşılmaktadır. Özellikle Türk hattatları tarafından yazılan bazı Kur’an nüshalarında bir kısım âyetlerin sonunda görülen “ayın” harfleri bu maksatla kullanılmış, on âyetlik bölüm ölçüsü (ta‘şîr) dikkate alınmamıştır.

Genellikle cemaatle kılınan namazlardan sonra veya çeşitli toplantılarda ibadet maksadıyla yapılan tilâvetlerde, hadislerde yer alan on sayısına itibar ederek okunan on âyet veya orta uzunlukta yaklaşık on âyetlik bir bölüm için Türk muhitlerinde kullanılan “aşr-ı şerif” tabirine öteki müslüman ülkelerde rastlanmamaktadır.


Aşır okunacak ayetler günün özelliğine ya da toplantının konusuna uygun ayetleri seçmek gerekir. Belirli gün ve gündeme göre okunacak aşırlar için şu ayetler uygundur:

Ramazan ile ilgili olarak: Bakara Suresi 183-186. ayetler

RAMAZANLA İLGİLİ AŞIR

Bakara Sûresi (183 - 186) ayetler Sayfa :27



اَعُـوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجيمِ

بِسْــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ ﴿١٨٣﴾ اَيَّاماً مَعْدُودَاتٍ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَرِيضاً اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَ وَعَلَى الَّذِينَ يُطِيقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكِينٍ فَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْراً فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ وَاَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ ﴿١٨٤﴾ شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِٓي اُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِ فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ وَمَنْ كَانَ مَرِيضاً اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَ يُرِيدُ اللّٰهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُرِيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ﴿١٨٥﴾ وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَاِنِّي قَرِيبٌ اُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِ فَلْيَسْتَجِيبُوا لِي وَلْيُؤْمِنُوا بِي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ

---

صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظِيمُ

“سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلْفَاتِحَةُ”

TÜRKÇE MEALİ

Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz. (183) Sayılı günlerde olmak üzere (oruç size farz kılındı). Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa (tutamadığı günler kadar) diğer günlerde kaza eder. (İhtiyarlık veya şifa umudu kalmamış hastalık gibi devamlı mazereti olup da) oruç tutmaya güçleri yetmeyenlere bir fakiri doyuracak fidye gerekir. Bununla beraber kim gönüllü olarak hayır yaparsa, bu kendisi için daha iyidir. Eğer bilirseniz (güçlüğüne rağmen) oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır. (184) Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık, Allah'ı tazim etmeniz, şükretmeniz içindir. (185) Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar. (186)

Kur’an-ı Kerim ile ilgili toplantılarda Bakara Suresi 148-152. ayetler. Fatır Suresi 27-32. ayetler

Kur’an-ı Kerim ile ilgili toplantılarda-1

Bakara Suresi 148-152. ayetler Sayfa:22


اَعُـوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجيمِ

بِسْــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

وَلِكُلٍّ وِجْهَةٌ هُوَ مُوَلِّيهَا فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِ اَيْنَ مَا تَكُونُوا يَأْتِ بِكُمُ اللّٰهُ جَمِيعاً اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ ﴿١٤٨﴾ وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَاِنَّهُ لَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ ﴿١٤٩﴾ وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيْكُمْ حُجَّةٌ اِلَّا الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِي وَلِاُتِمَّ نِعْمَتِي عَلَيْكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ ﴿١٥٠﴾ كَمَٓا اَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولاً مِنْكُمْ يَتْلُوا عَلَيْكُمْ اٰيَاتِنَا وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ ﴿١٥١﴾ فَاذْكُرُونِٓي اَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوا لِي وَلَا تَكْفُرُونِ

---

صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظِيمُ

“سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلْفَاتِحَةُ”

TÜRKÇE MEALİ

Herkesin yöneldiği bir kıblesi vardır. (Ey müminler!) Siz hayır işlerinde yarışın. Nerede olursanız olun sonunda Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir. (148) Nereden yola çıkarsan çık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Bu emir Rabbinden sana gelen gerçektir. (Biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir. (149) (Evet Resûlüm!) Nereden yola çıkarsan çık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. Nerede olursanız olunuz, yüzünüzü o yana çevirin ki, aralarından haksızlık edenler (kuru inatçılar) müstesna, insanların aleyhinizde (kullanabilecekleri) bir delili bulunmasın. Sakın onlardan korkmayın! Yalnız benden korkun. Böylece size olan nimetimi tamamlayayım da doğru yolu bulasınız. (150) Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab'ı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Resûl gönderdik. (151) Öyle ise siz beni (ibadetle) anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin; sakın bana nankörlük etmeyin! (152)

Kur’an-ı Kerim ile ilgili toplantılarda-2

Fatır Suresi 27-32. ayetler Sayfa:436



اَعُـوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجيمِ

بِسْــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجْنَا بِهِ ثَمَرَاتٍ مُخْتَلِفاً اَلْوَانُهَا وَمِنَ الْجِبَالِ جُدَدٌ بِيضٌ وَحُمْرٌ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهَا وَغَرَابِيبُ سُودٌ ﴿٢٧﴾ وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَٓابِّ وَالْاَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ كَذٰلِكَ اِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمٰٓؤُا اِنَّ اللّٰهَ عَزِيزٌ غَفُورٌ ﴿٢٨﴾ اِنَّ الَّذِينَ يَتْلُونَ كِتَابَ اللّٰهِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِراًّ وَعَلَانِيَةً يَرْجُونَ تِجَارَةً لَنْ تَبُورَ ﴿٢٩﴾ لِيُوَفِّيَهُمْ اُجُورَهُمْ وَيَزِيدَهُمْ مِنْ فَضْلِهِ اِنَّهُ غَفُورٌ شَكُورٌ ﴿٣٠﴾ وَالَّـذِٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ هُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ اِنَّ اللّٰهَ بِعِبَادِهِ لَخَبِيرٌ بَصِيرٌ ﴿٣١﴾ ثُمَّ اَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذِينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِنَفْسِهِ وَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌ وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ بِاِذْنِ اللّٰهِ ذٰلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبِيرُ

---

صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظِيمُ

“سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلْفَاتِحَةُ”

TÜRKÇE MEALİ

Görmedin mi Allah gökten su indirdi. Onunla renkleri çeşit çeşit meyveler çıkardık. Dağlardan (geçen) beyaz, kırmızı, değişik renklerde ve simsiyah yollar (yaptık) . (27) İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da yine böyle türlü renkte olanlar var. Kulları içinden ancak âlimler, Allah'tan (gereğince) korkar. Şüphesiz Allah, daima üstündür, çok bağışlayandır. (28) Allah'ın kitabını okuyanlar, namazı kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah için) gizli ve açık sarfedenler, asla zarara uğramayacak bir kazanç umabilirler. (29) Çünkü Allah, onların mükâfatlarını tam öder ve lütfundan onlara fazlasını da verir. Şüphesiz O, çok bağışlayan, şükrün karşılığını bol bol verendir. (30) Sana vahyettiğimiz kitap, kendinden öncekini (semavi kitapları) doğrulayıcı olarak gelen gerçektir. Allah, kullarının (her halinden) haberdardır, görendir. (31) Sonra Kitab'ı, kullarımız arasından seçtiklerimize verdik. Onlardan (insanlardan) kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur. (32)

Hac meclislerinde Bakara Suresi 197-203. ayetler Hac Suresi 26-33. ayetler

Hac meclislerinde -1

Bakara Suresi 197-203. ayetler Sayfa:30




اَعُـوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجيمِ

بِسْــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

اَلْحَجُّ اَشْهُرٌ مَعْلُومَاتٌ فَمَنْ فَرَضَ فِيهِنَّ الْحَجَّ فَلَا رَفَثَ وَلَا فُسُوقَ وَلَا جِدَالَ فِي الْحَجِّ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ يَعْلَمْهُ اللّٰهُ وَتَزَوَّدُوا فَاِنَّ خَيْرَ الزَّادِ التَّقْوٰى وَاتَّقُونِ يَٓا اُولِي الْاَلْبَابِ ﴿١٩٧﴾ لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ تَبْتَغُوا فَضْلاً مِنْ رَبِّكُمْ فَاِذَٓا اَفَضْتُمْ مِنْ عَرَفَاتٍ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ عِنْدَ الْمَشْعَرِ الْحَرَامِ وَاذْكُرُوهُ كَمَا هَدٰيكُمْ وَاِنْ كُنْتُمْ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنَ الضَّٓالِّينَ ﴿١٩٨﴾ ثُمَّ اَفِيضُوا مِنْ حَيْثُ اَفَاضَ النَّاسُ وَاسْتَغْفِرُوا اللّٰهَ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ ﴿١٩٩﴾ فَاِذَا قَضَيْتُمْ مَنَاسِكَكُمْ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَذِكْرِكُمْ اٰبَٓاءَكُمْ اَوْ اَشَدَّ ذِكْراً فَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا وَمَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ ﴿٢٠٠﴾ وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ ﴿٢٠١﴾ اُولٰٓئِكَ لَهُمْ نَصِيبٌ مِمَّا كَسَبُوا وَاللّٰهُ سَرِيعُ الْحِسَابِ ﴿٢٠٢﴾ وَاذْكُرُوا اللّٰهَ فِٓي اَيَّامٍ مَعْدُودَاتٍ فَمَنْ تَعَجَّلَ فِي يَوْمَيْنِ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِ وَمَنْ تَاَخَّرَ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِ لِمَنِ اتَّقٰى وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

---

صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظِيمُ

“سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلْفَاتِحَةُ”

TÜRKÇE MEALİ

Hac, bilinen aylardadır. Kim o aylarda hacca niyet ederse (ihramını giyerse), hac esnasında kadına yaklaşmak, günah sayılan davranışlara yönelmek, kavga etmek yoktur. Ne hayır işlerseniz Allah onu bilir. (Ey müminler! Ahiret için) azık edinin. Bilin ki azığın en hayırlısı takvâdır. Ey akıl sahipleri! Benden (emirlerime muhalefetten) sakının. (197) (Hac mevsiminde ticaret yaparak) Rabbinizden gelecek bir lütfu (kazancı) aramanızda size herhangi bir günah yoktur. Arafat'tan ayrılıp akın ettiğinizde Meş'ar-i Haram'da Allah'ı zikredin ve O'nu size gösterdiği şekilde anın. Şüphesiz siz daha önce yanlış gidenlerden idiniz (198) Sonra insanların (sel gibi) aktığı yerden siz de akın. Allah'tan mağfiret isteyin. Çünkü Allah affedici ve esirgeyicidir. (199) Hac ibadetlerinizi bitirince, babalarınızı andığınız gibi, hatta ondan daha kuvvetli bir şekilde Allah'ı anın. İnsanlardan öyleleri var ki: Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver, derler. Böyle kimselerin ahiretten hiç nasibi yoktur. (200) Onlardan bir kısmı da: Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru! derler. (201) İşte onlar için, kazandıklarından büyük bir nasip vardır. (Şüphesiz) Allah'ın hesabı çok süratlidir. (202) Sayılı günlerde (eyyam-ı teşrikte telbiye ve tekbir getirerek) Allah'ı anın. Kim iki gün içinde acele edip (Mina'dan Mekke'ye) dönmek isterse, ona günah yoktur. Kim geri kalırsa ona da günah yoktur. Bunlar günahtan sakınanlar içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki hepiniz O'nun huzurunda toplanacaksınız. (203)

Hac meclislerinde-2

Hac Suresi 26-33. ayetler Sayfa:334

اَعُـوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجيمِ

بِسْــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

وَاِذْ بَوَّأْنَا لِاِبْرٰهِيمَ مَكَانَ الْبَيْتِ اَنْ لَا تُشْرِكْ بِي شَيْـٔاً وَطَهِّرْ بَيْتِيَ لِلطَّٓائِفِينَ وَالْقَٓائِمِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ ﴿٢٦﴾ وَاَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالاً وَعَلٰى كُلِّ ضَامِرٍ يَأْتِينَ مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ ﴿٢٧﴾ لِيَشْهَدُوا مَنَافِـعَ لَهُمْ وَيَذْكُرُوا اسْمَ اللّٰهِ فِٓي اَيَّامٍ مَعْلُومَاتٍ عَلٰى مَا رَزَقَهُمْ مِنْ بَهِيمَةِ الْاَنْعَامِ فَكُلُوا مِنْهَا وَاَطْعِمُوا الْـبَٓائِسَ الْفَقِيرَ ﴿٢٨﴾ ثُمَّ لْيَقْضُوا تَفَثَهُمْ وَلْيُوفُوا نُذُورَهُمْ وَلْيَطَّوَّفُوا بِالْبَيْتِ الْعَتِيقِ ﴿٢٩﴾ ذٰلِكَ وَمَنْ يُعَظِّمْ حُرُمَاتِ اللّٰهِ فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ عِنْدَ رَبِّهِ وَاُحِلَّتْ لَكُمُ الْاَنْعَامُ اِلَّا مَا يُتْلٰى عَلَيْكُمْ فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الْاَوْثَانِ وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِ ﴿٣٠﴾ حُنَفَٓاءَ لِلّٰهِ غَيْرَ مُشْرِكِينَ بِهِ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَكَاَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَٓاءِ فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ اَوْ تَهْوِي بِهِ الرِّيحُ فِي مَكَانٍ سَحِيقٍ ﴿٣١﴾ ذٰلِكَ وَمَنْ يُعَظِّمْ شَعَٓائِرَ اللّٰهِ فَاِنَّهَا مِنْ تَقْوَى الْقُلُوبِ ﴿٣٢﴾ لَكُمْ فِيهَا مَنَافِـعُ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى ثُمَّ مَحِلُّـهَٓا اِلَى الْبَيْتِ الْعَتِيقِ

---

صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظِيمُ

“سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلْفَاتِحَةُ”

TÜRKÇE MEALİ

Bir zamanlar İbrahim'e Beytullah'ın yerini hazırlamış ve (ona şöyle demiştik): Bana hiçbir şeyi eş tutma; tavaf edenler, ayakta ibadet edenler, rükû ve secdeye varanlar için evimi temiz tut. (26) İnsanlar arasında haccı ilân et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun argın develer üzerinde, kendilerine ait bir takım yararları yakînen görmeleri, Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belli günlerde Allah'ın ismini anmaları (kurban kesmeleri için) sana (Kâbe'ye) gelsinler. Artık ondan hem kendiniz yeyin, hem de yoksula, fakire yedirin. (27-28) Sonra kirlerini gidersinler; adaklarını yerine getirsinler ve o Eski Ev'i (Kâbe'yi) tavaf etsinler. (29) Durum böyle. Her kim, Allah'ın emir ve yasaklarına saygı gösterirse, bu, Rabbinin katında kendisi için daha hayırlıdır. (Haram olduğu) size okunanların dışında kalan hayvanlar size helâl kılındı. O halde, pislikten, putlardan sakının; yalan sözden sakının. (30) Kendisine ortak koşmaksızın Allah'ın hanifleri (O'nun birliğini tanıyan müminler olun). Kim Allah'a ortak koşarsa sanki o, gökten düşüp parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış, yahut rüzgâr onu uzak bir yere sürüklemiş (bir nesne) gibidir. (31) Durum öyledir. Her kim Allah'ın hükümlerine saygı gösterirse, şüphesiz bu, kalplerin takvâsındandır. (32) Onlarda (kurbanlık hayvanlarda veya hac fiillerinde) sizin için belli bir süreye kadar birtakım yararlar vardır. Sonra bunların varacakları (biteceği) yer, Eski Ev'e (Kâbe'ye) kadardır. (33)

Kurbanla ilgili Saffat Suresi 99-113. ayetler


اَعُـوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجيمِ

بِسْــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

وَقَالَ اِنِّي ذَاهِبٌ اِلٰى رَبِّي سَيَهْدِينِ ﴿٩٩﴾ رَبِّ هَبْ لِي مِنَ الصَّالِحِينَ ﴿١٠٠﴾ فَبَشَّرْنَاهُ بِغُلَامٍ حَلِيمٍ ﴿١٠١﴾ فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْيَ قَالَ يَا بُنَيَّ اِنِّٓي اَرٰى فِي الْمَنَامِ اَنِّٓي اَذْبَحُكَ فَانْظُرْ مَاذَا تَرٰى قَالَ يَٓا اَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُ سَتَجِدُنِٓي اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ مِنَ الصَّابِرِينَ ﴿١٠٢﴾ فَلَمَّٓا اَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَبِينِ ﴿١٠٣﴾ وَنَادَيْنَاهُ اَنْ يَٓا اِبْرٰهِيمُ ﴿١٠٤﴾ قَدْ صَدَّقْتَ الرُّءْيَا اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ ﴿١٠٥﴾ اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْبَلٰٓؤُا الْمُبِينُ ﴿١٠٦﴾ وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظِيمٍ ﴿١٠٧﴾ وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْاٰخِرِينَ ﴿١٠٨﴾ سَلَامٌ عَلٰٓى اِبْرٰهِيمَ ﴿١٠٩﴾ كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ ﴿١١٠﴾ اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ ﴿١١١﴾ وَبَشَّرْنَاهُ بِاِسْحٰقَ نَبِياًّ مِنَ الصَّالِحِينَ ﴿١١٢﴾ وَبَارَكْنَا عَلَيْهِ وَعَلٰٓى اِسْحٰقَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِهِمَا مُحْسِنٌ وَظَالِمٌ لِنَفْسِهِ مُبِينٌ

---

صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظِيمُ

“سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلْفَاتِحَةُ”

TÜRKÇE MEALİ

(Oradan kurtulan İbrahim:) Ben Rabbime gidiyorum. O bana doğru yolu gösterecek. Rabbim! Bana sâlihlerden olacak bir evlat ver, dedi. (99-100) İşte o zaman biz onu uslu bir oğul ile müjdeledik. (101) Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince: Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin? dedi. O da cevaben: Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun, dedi. (102) Her ikisi de teslim olup, onu alnı üzerine yatırınca: Ey İbrahim! Rüyayı gerçekleştirdin. Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız. Bu, gerçekten, çok açık bir imtihandır, diye seslendik. (103-106) Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik. Geriden gelecekler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık: İbrahim'e selam! dedik. Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız. Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandır. (107-111) Sâlihlerden bir peygamber olarak O'na (İbrahim'e) İshak'ı müjdeledik. Kendisini ve İshak'ı mübarek (kutlu ve bereketli) eyledik. Lâkin her ikisinin neslinden iyi kimseler olacağı gibi, kendine açıktan açığa kötülük edenler de olacak. (112-113)

Dua ile ilgili İbrahim Suresi 35-41. ayetler. Araf Suresi 54-57. ayetler

Dua ile ilgili -1

İbrahim Suresi 35-41. ayetler Sayfa:259


اَعُـوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجيمِ

بِسْــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

وَاِذْ قَالَ اِبْرٰهِيمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا الْبَلَدَ اٰمِناً وَاجْنُبْنِي وَبَنِيَّ اَنْ نَعْبُدَ الْاَصْنَامَ ﴿٣٥﴾ رَبِّ اِنَّهُنَّ اَضْلَلْنَ كَثِيراً مِنَ النَّاسِ فَمَنْ تَبِعَنِي فَاِنَّهُ مِنِّي وَمَنْ عَصَانِي فَاِنَّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ ﴿٣٦﴾ رَبَّـنَٓا اِنِّٓي اَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيَّتِي بِوَادٍ غَيْرِ ذِي زَرْعٍ عِنْدَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِ رَبَّـنَا لِيُقِيمُوا الصَّلٰوةَ فَاجْعَلْ اَفْـِٔدَةً مِنَ النَّاسِ تَهْوِٓي اِلَيْهِمْ وَارْزُقْهُمْ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ ﴿٣٧﴾ رَبَّـنَٓا اِنَّكَ تَعْلَمُ مَا نُخْفِي وَمَا نُعْلِنُ وَمَا يَخْفٰى عَلَى اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِ ﴿٣٨﴾ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِي وَهَبَ لِي عَلَى الْكِبَرِ اِسْمٰعِيلَ وَاِسْحٰقَ اِنَّ رَبِّي لَسَمِيعُ الدُّعَٓاءِ ﴿٣٩﴾ رَبِّ اجْعَلْنِي مُقِيمَ الصَّلٰوةِ وَمِنْ ذُرِّيَّتِي رَبَّـنَا وَتَقَبَّلْ دُعَٓاءِ ﴿٤٠﴾ رَبَّـنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ

---

صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظِيمُ

“سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلْفَاتِحَةُ”

TÜRKÇE MEALİ

Hatırla ki İbrahim şöyle demişti: «Rabbim! Bu şehri (Mekke'yi) emniyetli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut!» (35) «Çünkü, onlar (putlar), insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldular, Rabbim. Şimdi kim bana uyarsa o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, artık sen gerçekten çok bağışlayan, pek esirgeyensin.» (36) «Ey Rabbimiz! Ey sahibimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını senin Beyt-i Harem'inin (Kâbe'nin) yanında, ziraat yapılmayan bir vâdiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara rızık ver! Umulur ki bu nimetlere şükrederler.» (37) «Ey Rabbimiz! Şüphesiz ki sen bizim gizleyeceğimizi de açıklayacağımızı da bilirsin. Çünkü ne yerde ne de gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz.» (38) «İhtiyar halimde bana İsmail'i ve İshak'ı lütfeden Allah'a hamdolsun! Şüphesiz Rabbim duayı işitendir.» (39) «Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazı devamlı kılanlardan eyle; ey Rabbimiz! Duamı kabul et!» (40) «Ey Rabbimiz! (Amellerin) hesap olunacağı gün beni, ana-babamı ve müminleri bağışla!» (41)

Dua ile ilgili -2

Araf Suresi 54-57. ayetler sayfa:156


اَعُـوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجيمِ

بِسْــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فِي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثاً وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِهِ اَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْاَمْرُ تَـبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ ﴿٥٤﴾ اُدْعُوا رَبَّكُمْ تَضَرُّعاً وَخُفْيَةًۜ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ ﴿٥٥﴾ وَلَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ بَعْدَ اِصْلَاحِهَا وَادْعُوهُ خَوْفاً وَطَمَعاً اِنَّ رَحْمَتَ اللّٰهِ قَرِيبٌ مِنَ الْمُحْسِنِينَ ﴿٥٦﴾ وَهُوَ الَّذِي يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْراً بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ حَتّٰٓى اِذَٓا اَقَلَّتْ سَحَاباً ثِقَالاً سُقْنَاهُ لِبَلَدٍ مَيِّتٍ فَاَنْزَلْنَا بِهِ الْمَٓاءَ فَاَخْرَجْنَا بِهِ مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ كَذٰلِكَ نُخْرِجُ الْمَوْتٰى لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

---

صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظِيمُ

“سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلْفَاتِحَةُ”

TÜRKÇE MEALİ

Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a istivâ eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah'tır. Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir! (54) Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez. (55) Islah edilmesinden sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Allah'a korkarak ve (rahmetini) umarak dua edin. Muhakkak ki iyilik edenlere Allah'ın rahmeti çok yakındır. (56) Rüzgârları rahmetinin önünde müjde olarak gönderen O'dur. Sonunda onlar (o rüzgârlar), ağır bulutları yüklenince onu ölü bir memlekete sevk ederiz. Orada suyu indirir ve onunla türlü türlü meyveler çıkarırız. İşte ölüleri de böyle çıkaracağız. Her halde bundan ibret alırsınız. (57)


Sünnet cemiyetlerinde Â-li İmran Suresi 31-37. ayetler ve Lokman Sûresi 13-19.ayetleri.

Sünnet cemiyetlerinde -1

Âl-i İmran Suresi 31-37. ayetler Sayfa:53



اَعُـوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجيمِ

بِسْــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ ﴿٣١﴾ قُلْ اَطِيعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْكَافِرِينَ ﴿٣٢﴾ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰٓى اٰدَمَ وَنُوحاً وَاٰلَ اِبْرٰهِيمَ وَاٰلَ عِمْرٰنَ عَلَى الْعَالَمِينَ ﴿٣٣﴾ ذُرِّيَّةً بَعْضُهَا مِنْ بَعْضٍ وَاللّٰهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ ﴿٣٤﴾ اِذْ قَالَتِ امْرَاَتُ عِمْرٰنَ رَبِّ اِنِّي نَذَرْتُ لَكَ مَا فِي بَطْنِي مُحَرَّراً فَتَقَبَّلْ مِنِّي اِنَّكَ اَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ ﴿٣٥﴾ فَلَمَّا وَضَعَتْهَا قَالَتْ رَبِّ اِنِّي وَضَعْتُهَٓا اُنْثٰى وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا وَضَعَتْ وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالْاُنْثٰى وَاِنِّي سَمَّيْتُهَا مَرْيَمَ وَاِنِّٓي اُعِيذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ﴿٣٦﴾ فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ وَاَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَناً وَكَفَّلَهَا زَكَرِيَّا كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَ وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقاً قَالَ يَا مَرْيَمُ اَنّٰى لَكِ هٰذَا قَالَتْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ

---

صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظِيمُ

“سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلْفَاتِحَةُ”

TÜRKÇE MEALİ

(Resûlüm!) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir. (31) De ki: Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez. (32) Allah birbirinden gelme bir nesil olarak Âdem'i, Nuh'u, İbrahim ailesi ile İmrân ailesini seçip âlemlere üstün kıldı. Allah işiten ve bilendir. (33-34) İmrân'ın karısı şöyle demişti: «Rabbim! Karnımdakini azatlı bir kul olarak sırf sana adadım. Adağımı kabul buyur. Şüphesiz (niyazımı) hakkıyla işiten ve (niyetimi) bilen sensin.» (35) Onu doğurunca, Allah, ne doğurduğunu bilip dururken: Rabbim! Ben onu kız doğurdum. Oysa erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Kovulmuş şeytana karşı onu ve soyunu senin korumanı diliyorum, dedi. (36) Rabbi Meryem'e hüsnü kabul gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyya'yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyya, onun yanına, mâbede her girişinde orada bir rızık bulur ve «Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?» der; o da: Bu, Allah tarafındandır. Allah, dilediğine sayısız rızık verir, derdi. (37)

Sünnet cemiyetlerinde -2

Lokman Sûresi 13-19.ayetler Sayfa:411



اَعُـوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجيمِ

بِسْــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

وَاِذْ قَالَ لُقْمٰنُ لِابْنِهِ وَهُوَ يَعِظُهُ يَا بُنَيَّ لَا تُشْرِكْ بِاللّٰهِ اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ ﴿١٣﴾ وَوَصَّيْنَا الْاِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ حَمَلَتْهُ اُمُّهُ وَهْناً عَلٰى وَهْنٍ وَفِصَالُهُ فِي عَامَيْنِ اَنِ اشْكُرْ لِي وَلِوَالِدَيْكَۜ اِلَيَّ الْمَصِيرُ ﴿١٤﴾ وَاِنْ جَاهَدَاكَ عَلٰٓى اَنْ تُشْرِكَ بِي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَا وَصَاحِبْهُمَا فِي الدُّنْيَا مَعْرُوفاً وَاتَّبِعْ سَبِيلَ مَنْ اَنَابَ اِلَيَّ ثُمَّ اِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَاُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ﴿١٥﴾ يَا بُنَيَّ اِنَّـهَٓا اِنْ تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ فَتَكُنْ فِي صَخْرَةٍ اَوْ فِي السَّمٰوَاتِ اَوْ فِي الْاَرْضِ يَأْتِ بِهَا اللّٰهُ اِنَّ اللّٰهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ ﴿١٦﴾ يَا بُنَيَّ اَقِمِ الصَّلٰوةَ وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاصْبِرْ عَلٰى مَٓا اَصَابَكَ اِنَّ ذٰلِكَ مِنْ عَزْمِ الْاُمُورِ ﴿١٧﴾ وَلَا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلَا تَمْشِ فِي الْاَرْضِ مَرَحاًۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ﴿١٨﴾ وَاقْصِدْ فِي مَشْيِكَ وَاغْضُضْ مِنْ صَوْتِكَ اِنَّ اَنْكَرَ الْاَصْوَاتِ لَصَوْتُ الْحَمِيرِ

---

صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظِيمُ

“سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلْفَاتِحَةُ”

TÜRKÇE MEALİ

Lokman, oğluna öğüt vererek: Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür, demişti. (13) Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır. (14) Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm. (15) (Lokman, öğütlerine devamla şöyle demişti:) Yavrucuğum! Yaptığın iş (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allah onu (senin karşına) getirir. Doğrusu Allah, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır. (16) Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir. (17) Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez. (18) Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini merkeplerin sesidir. (19)

Cenazelerde, vefat meclislerinde Âl-i İmran Suresi 185-189. ayetler. Yasin Suresi 77-83. ayetler.

Cenazelerde, vefat meclislerinde -1

Âl-i İmran Suresi 185-189. ayetler Sayfa:73



اَعُـوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجيمِ

بِسْــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ وَاِنَّمَا تُوَفَّوْنَ اُجُورَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ فَمَنْ زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَاُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ ﴿١٨٥﴾ لَتُبْلَوُنَّ فِٓي اَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْ وَلَتَسْمَعُنَّ مِنَ الَّذِينَ اُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَمِنَ الَّذِينَ اَشْرَكُٓوا اَذًى كَثِيراً وَاِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا فَاِنَّ ذٰلِكَ مِنْ عَزْمِ الْاُمُورِ ﴿١٨٦﴾ وَاِذْ اَخَذَ اللّٰهُ ِيثَاقَ الَّذِينَ اُوتُوا الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلَا تَكْتُمُونَهُ فَنَبَذُوهُ وَرَٓاءَ ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْا بِهِ ثَمَناً قَلِيلاً فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ ﴿١٨٧﴾ لَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ يَفْرَحُونَ بِمَٓا اَتَوْا وَيُحِبُّونَ اَنْ يُحْمَدُوا بِمَا لَمْ يَفْعَلُوا فَلَا تَحْسَبَنَّهُمْ بِمَفَازَةٍ مِنَ الْعَذَابِ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَليمٌ ﴿١٨٨﴾ وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

---

صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظِيمُ

“سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلْفَاتِحَةُ”

TÜRKÇE MEALİ

Her canlı ölümü tadacaktır. Ve ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise aldatma metâından başka bir şey değildir. (185) Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz; sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden birçok üzücü sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takvâ gösterirseniz, muhakkak ki bu, (yapılacak) işlerin en değerlisidir. (186) Allah, kendilerine kitap verilenlerden, «Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz» diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alış-veriş ne kadar kötü! (187) Sanma ki ettiklerine sevinen, yapmadıkları ile övülmek isteyenler, evet, sanma ki onlar azaptan kurtulacaklardır. Onlar için elem verici bir azap vardır. (188) Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Allah'ın her şeye gücü yeter. (189)

Cenazelerde, vefat meclislerinde -2

Yasin Suresi 77-83. ayetler Sayfa:444




اَعُـوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجيمِ

بِسْــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

اَوَلَمْ يَرَ الْاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ ﴿٧٧﴾ وَضَرَبَ لَنَا مَثَلاً وَنَسِيَ خَلْقَهُ قَالَ مَنْ يُحْـيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ ﴿٧٨﴾ قُلْ يُحْيِيهَا الَّـذِٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ ﴿٧٩﴾ اَلَّذِي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْاَخْضَرِ نَاراً فَاِذَٓا اَنْتُمْ مِنْهُ تُوقِدُونَ ﴿٨٠﴾ اَوَلَيْسَ الَّذِي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِقَادِرٍ عَلٰٓى اَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ بَلٰى وَهُوَ الْخَلَّاقُ الْعَلِيمُ ﴿٨١﴾ اِنَّـمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْـٔاً اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ﴿٨٢﴾ فَسُبْحَانَ الَّذِي بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

---

صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظِيمُ

“سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلْفَاتِحَةُ”

TÜRKÇE MEALİ

İnsan görmez mi ki, biz onu meniden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş. (77) Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve: «Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?» diyor. (78) De ki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir. (79) Yeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran O'dur. İşte siz ateşi ondan yakıyorsunuz. (80) Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmaya kadir değil midir? Evet! Elbette kadirdir. O, her şeyi hakkıyla bilen yaratıcıdır. (81) Bir şey yaratmak istediği zaman Onun yaptığı «Ol» demekten ibarettir. Hemen oluverir. (82) Her şeyin mülkü kendi elinde olan Allah'ın şanı ne kadar yücedir! Siz de O'na döneceksiniz. (83)

Şehitlikle ilgili meclislerde Bakara Suresi 152-157.ayetler; Âl-i İmran Suresi 169-174.ayetler

Şehitlikle ilgili meclislerde -1

Bakara Suresi 152-157.ayetler Sayfa:22



اَعُـوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجيمِ

بِسْــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

فَاذْكُرُونِٓي اَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوا لِي وَلَا تَكْفُرُونِ ﴿١٥٢﴾ يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اسْتَعِينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِرِينَ ﴿١٥٣﴾ وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌ بَلْ اَحْيَٓاءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ ﴿١٥٤﴾ وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْاَمْوَالِ وَالْاَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ ﴿١٥٥﴾ اَلَّذِينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُصِيبَةٌ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ ﴿١٥٦﴾ اُولٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ وَاُولٰٓئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ

---

صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظِيمُ

“سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلْفَاتِحَةُ”

TÜRKÇE MEALİ

Öyle ise siz beni (ibadetle) anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin; sakın bana nankörlük etmeyin! (152) Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir. (153) Allah yolunda öldürülenlere «ölüler» demeyin. Bilakis onlar diridirler, lâkin siz anlayamazsınız. (154) Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele! (155) O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman: Biz Allah'ın kullarıyız ve biz O'na döneceğiz, derler. (156) İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır. Ve doğru yolu bulanlar da onlardır. (157)

Şehitlikle ilgili meclislerde -2

Âl-i İmran Suresi 169-174.ayetler Sayfa:71



اَعُـوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجيمِ

بِسْــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللّٰهِ اَمْوَاتاً بَلْ اَحْيَٓاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ ﴿١٦٩﴾ فَرِحِينَ بِمَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِهِ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذِينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْ اَلَّا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ ﴿١٧٠﴾ يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَفَضْلٍ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يُضِيعُ اَجْرَ الْمُؤْمِنِينَ ﴿١٧١﴾ اَلَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِلّٰهِ وَالرَّسُولِ مِنْ بَعْدِ مَٓا اَصَابَهُمُ الْقَرْحُ لِلَّذِينَ اَحْسَنُوا مِنْهُمْ وَاتَّقَوْا اَجْرٌ عَظِيمٌ ﴿١٧٢﴾ اَلَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ ايمَاناً وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ ﴿١٧٣﴾ فَانْقَلَبُوا بِنِعْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَفَضْلٍ لَمْ يَمْسَسْهُمْ سُٓوءٌ وَاتَّبَعُوا رِضْوَانَ اللّٰهِ وَاللّٰهُ ذُو فَضْلٍ عَظِيمٍ

---

صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظِيمُ

“سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلْفَاتِحَةُ”

TÜRKÇE MEALİ

Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar. (169-170) Onlar, Allah'tan gelen nimet ve keremin; Allah'ın, müminlerin ecrini zayi etmeyeceği müjdesinin sevinci içindedirler. (171) Yara aldıktan sonra yine Allah'ın ve Peygamber'in çağrısına uyanlar (özellikle) bunların içlerinden iyilik yapanlar ve takvâ sahibi olanlar için pek büyük bir mükâfat vardır. (172) Bir kısım insanlar, müminlere: «Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!» dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve «Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir!» dediler. (173) Bunun üzerine, kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan, Allah'ın nimet ve keremiyle geri geldiler. Böylece Allah'ın rızasına uymuş oldular. Allah büyük kerem sahibidir. (174)

Nişan, nikâh, düğün meclislerinde Furkan Suresi 61-77 veya 71-77. ayetler. Rum Suresi 20-27. ayetler. Nur Suresin 32-34.ayetleri

Nişan, nikâh, düğün meclislerinde -1

Furkan Suresi 61-77 Sayfa:364



اَعُـوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجيمِ

بِسْــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

تَبَارَكَ الَّذِي جَعَلَ فِي السَّمَٓاءِ بُرُوجاً وَجَعَلَ فِيهَا سِرَاجاً وَقَمَراً مُنِيراً ﴿٦١﴾ وَهُوَ الَّذِي جَعَلَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ خِلْفَةً لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يَذَّكَّرَ اَوْ اَرَادَ شُكُوراً ﴿٦٢﴾ وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْاَرْضِ هَوْناً وَاِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَاماً ﴿٦٣﴾ وَالَّذِينَ يَبِيتُونَ لِرَبِّهِمْ سُجَّداً وَقِيَاماً ﴿٦٤﴾ وَالَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّـنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَ اِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَاماً ﴿٦٥﴾ اِنَّهَا سَٓاءَتْ مُسْتَقَراًّ وَمُقَاماً ﴿٦٦﴾ وَالَّذِينَ اِذَٓا اَنْفَقُوا لَمْ يُسْرِفُوا وَلَمْ يَقْتُرُوا وَكَانَ بَيْنَ ذٰلِكَ قَوَاماً ﴿٦٧﴾ وَالَّذِينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَ وَلَا يَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللّٰهُ اِلَّا بِالْحَقِّ وَلَا يَزْنُونَ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ يَلْقَ اَثَاماً ﴿٦٨﴾ يُضَاعَفْ لَهُ الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَيَخْلُدْ فِيهِ مُهَاناً ﴿٦٩﴾ اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَلاً صَالِحاً فَاُولٰٓئِكَ يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّـَٔاتِهِمْ حَسَنَاتٍ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَحِيماً ﴿٧٠﴾ وَمَنْ تَابَ وَعَمِلَ صَالِحاً فَاِنَّهُ يَتُوبُ اِلَى اللّٰهِ مَتَاباً ﴿٧١﴾ وَالَّذِينَ لَا يَشْهَدُونَ الزُّورَ وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَاماً ﴿٧٢﴾ وَالَّذِينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ لَمْ يَخِرُّوا عَلَـيْـهَا صُـماًّ وَعُمْيَـاناً ﴿٧٣﴾ وَالَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّـنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ اِمَاماً ﴿٧٤﴾ اُولٰٓئِكَ يُجْزَوْنَ الْغُرْفَةَ بِمَا صَبَرُوا وَيُلَقَّوْنَ فِيهَا تَحِيَّةً وَسَلَاماً ﴿٧٥﴾ خَالِدِينَ فِيهَا حَسُنَتْ مُسْتَقَراًّ وَمُقَاماً ﴿٧٦﴾ قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبِّي لَوْلَا دُعَٓاؤُكُمْ فَقَدْ كَذَّبْتُمْ فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَاماً

---

صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظِيمُ

“سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلْفَاتِحَةُ”

TÜRKÇE MEALİ

Gökte burçları var eden, onların içinde bir çerağ (güneş) ve nurlu bir ay barındıran Allah, yüceler yücesidir. (61) İbret almak veya şükretmek dileyen kimseler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getiren de O'dur. (62) Rahmân'ın(has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) «Selam!» derler (geçerler); (63) Gecelerini Rablerine secde ederek ve kıyam durarak geçirirler. (64) Ve şöyle derler: Rabbimiz! Cehennem azabını üzerimizden sav. Doğrusu onun azabı gelip geçici değil, devamlıdır. (65) Orası cidden ne kötü bir yerleşme ve ikamet yeridir! (66) (O kullar), harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar. (67) Yine onlar ki, Allah ile beraber (tuttukları) başka bir tanrıya yalvarmazlar, Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları yapan, günahı (nın cezasını) bulur; (68) Kıyamet günü azabı kat kat arttırılır ve onda (azapta) alçaltılmış olarak devamlı kalır. (69) Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir. (70) Kim tevbe edip iyi davranış gösterirse, şüphesiz o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah'a döner. (71) (O kullar), yalan yere şahitlik etmezler, boş sözlerle karşılaştıklarında vakar ile (oradan) geçip giderler. (72) Kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar; (73) (Ve o kullar): Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl! derler. (74) İşte onlara, sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamı verilecek, orada hürmet ve selamla karşılanacaklardır. (75) Orada ebedî kalacaklardır. Orası ne güzel bir yerleşme ve ikamet yeridir. (76) (Resûlüm!) De ki: (Kulluk ve) yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin? (Ey inkârcılar! Size Resûl'ün bildirdiklerini) kesinkes yalan saydınız; onun için azap yakanızı bırakmayacaktır! (77)

Nişan, nikâh, düğün meclislerinde -2

Rum Suresi 20-27.ayetler sayfa:405



اَعُـوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجيمِ

بِسْــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

وَمِنْ اٰيَاتِهِ اَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ اِذَٓا اَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ ﴿٢٠﴾ وَمِنْ اٰيَاتِهِ اَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجاً لِتَسْكُـنُٓوا اِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ ﴿٢١﴾ وَمِنْ اٰيَاتِهِ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ ﴿٢٢﴾ وَمِنْ اٰيَاتِهِ مَنَامُكُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَابْتِغَٓاؤُكُمْ مِنْ فَضْلِهِ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ ﴿٢٣﴾ وَمِنْ اٰيَاتِهِ يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفاً وَطَمَعاً وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَيُحْـيِ بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ ﴿٢٤﴾ وَمِنْ اٰيَاتِهِٓ اَنْ تَقُومَ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ بِاَمْرِهِ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْاَرْضِ اِذَٓا اَنْتُمْ تَخْرُجُونَ ﴿٢٥﴾ وَلَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ ﴿٢٦﴾ وَهُوَ الَّذِي يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ اَهْوَنُ عَلَيْهِ وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

---

صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظِيمُ

“سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلْفَاتِحَةُ”

TÜRKÇE MEALİ

Sizi topraktan yaratması, O'nun (varlığının) delillerindendir. Sonra siz, (her tarafa) yayılan insanlar oluverdiniz. (20) Kaynaşmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O'nun (varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır. (21) O'nun delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için (alınacak) dersler vardır. (22) Gece olsun gündüz olsun, uyumanız ve Allah'ın lütfundan (nasibinizi) aramanız da O'nun (varlığının) delillerindendir. Gerçekten bunda, işiten bir kavim için ibretler vardır. (23) Yine O'nun delillerindendir ki, size korku ve ümit vermek üzere şimşeği gösteriyor, gökten su indirip ölümünün ardından arzı onunla diriltiyor. Doğrusu bunda, aklını kullanan bir kavim için (alınacak) dersler vardır. (24) Göğün ve yerin O'nun buyruğu ile durması da O'nun (varlığının) delillerindendir. Sonra sizi topraktan bir çağırdı mı hemen (kabirlerinizden) çıkıverirsiniz. (25) Göklerde ve yerde olanlar hep O'nundur. Hepsi O'na boyun eğmiştir. (26) Yaratmaya başlayan, sonra onu tekrarlayan O'dur, ki bu, O'nun için pek kolaydır. Göklerde ve yerde (tecelli eden) en yüce sıfat O'nundur. O, mutlak güç ve hikmet sahibidir. (27)

Nişan, nikâh, düğün meclislerinde -3

Nur Suresin 32-34.ayetler sayfa:353



اَعُـوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجيمِ

بِسْــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

وَاَنْكِحُوا الْاَيَامٰى مِنْكُمْ وَالصَّالِحِينَ مِنْ عِبَادِكُمْ وَاِمَٓائِكُمْ اِنْ يَكُونُوا فُقَـرَاءَ يُغْنِهِمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِهِ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ ﴿٣٢﴾ وَلْيَسْتَعْفِفِ الَّذِينَ لَا يَجِدُونَ نِكَاحاً حَتّٰى يُغْنِيَهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِهِ وَالَّذِينَ يَبْتَغُونَ الْكِتَابَ مِمَّا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ فَكَاتِبُوهُمْ اِنْ عَلِمْتُمْ فِيهِمْ خَيْراً وَاٰتُوهُمْ مِنْ مَالِ اللّٰهِ الَّـذِٓي اٰتٰيكُمْ وَلَا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَٓاءِ اِنْ اَرَدْنَ تَحَصُّناً لِتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَمَنْ يُكْرِهْهُنَّ فَاِنَّ اللّٰهَ مِنْ بَعْدِ اِكْرَاهِهِنَّ غَفُورٌ رَحِيمٌ ﴿٣٣﴾ وَلَقَدْ اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكُمْ اٰيَاتٍ مُبَيِّنَاتٍ وَمَثَلاً مِنَ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّقِينَ

---

صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظِيمُ

“سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلْفَاتِحَةُ”

TÜRKÇE MEALİ

Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden elverişli olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lütfu ile onları zenginleştirir. Allah, (lütfu) geniş olan ve (her şeyi) bilendir. (32) Evlenme imkânını bulamayanlar ise, Allah, lütfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar. Ellerinizin altında bulunanlardan (köleler ve câriyelerden) mükâtebe yapmak isteyenlerle, eğer kendilerinde bir hayır (kabiliyet ve güvenilirlik) görüyorsanız, hemen mükâtebe yapın. Allah'ın size vermiş olduğu malından siz de onlara verin. Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye, namuslu kalmak isteyen câriyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları zor altında bırakırsa, bilinmelidir ki zorlanmalarından sonra Allah (onlar için) çok bağışlayıcı ve merhametlidir. (33) Andolsun ki biz size (gerekeni) açık açık bildiren âyetler, sizden önce yaşayıp gitmiş olanlardan örnekler ve takvâya ulaşmış kimseler için öğütler indirdik. (34)

Mevlit kandili ve Peygamberimizin doğumuyla ilgili Tevbe Suresi 123-129. ayetler Ahzab Suresi 38-48. ayetler, Saf Suresi 1-9. ayetler

Mevlit kandili ve Peygamberimizin doğumuyla ilgili -1

Tevbe Suresi 123-129. ayetler sayfa:206



اَعُـوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجيمِ

بِسْــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا قَاتِلُوا الَّذِينَ يَلُونَكُمْ مِنَ الْكُفَّارِ وَلْيَجِدُوا فِيكُمْ غِلْظَةً وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ ﴿١٢٣﴾ وَاِذَا مَٓا اُنْزِلَتْ سُورَةٌ فَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ اَيُّـكُمْ زَادَتْهُ هٰذِهِ اِيمَاناًۚ فَاَمَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا فَزَادَتْهُمْ اِيمَاناً وَهُمْ يَسْتَبْشِرُونَ ﴿١٢٤﴾ وَاَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَتْهُمْ رِجْساً اِلٰى رِجْسِهِمْ وَمَاتُوا وَهُمْ كَافِرُونَ ﴿١٢٥﴾ اَوَلَا يَرَوْنَ اَنَّهُمْ يُفْتَنُونَ فِي كُلِّ عَامٍ مَرَّةً اَوْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ لَا يَتُوبُونَ وَلَا هُمْ يَذَّكَّرُونَ ﴿١٢٦﴾ وَاِذَا مَٓا اُنْزِلَتْ سُورَةٌ نَظَرَ بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ هَلْ يَرٰيكُمْ مِنْ اَحَدٍ ثُمَّ انْصَرَفُوا صَرَفَ اللّٰهُ قُلُوبَهُمْ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَفْقَهُونَ ﴿١٢٧﴾ لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ ﴿١٢٨﴾ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ

---

صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظِيمُ

“سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلْفَاتِحَةُ”

TÜRKÇE MEALİ

Ey iman edenler! Kâfirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş anında) sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah sakınanlarla beraberdir. (123) Herhangi bir sûre indirildiği zaman onlardan bir kısmı der ki: «Bu sizin hanginizin imanını artırdı?» İman edenlere gelince (bu sûre) onların imanlarını artırır ve onlar sevinirler. (124) Kalplerinde hastalık (kâfirlik ve münafıklık) olanlara gelince, onların da inkârlarını büsbütün artırır ve onlar artık kâfir olarak ölürler. (125) Onlar, her yıl bir veya iki kez (çeşitli belâlarla) imtihan edildiklerini görmüyorlar mı? Sonra da ne tevbe ediyorlar ne de ibret alıyorlar. (126) Bir sûre indirildiği zaman, (göz kırpıp alay ederek) birbirlerine bakar (ve): (Çevreden) sizi birisi görüyor mu? diye sorarlar, sonra da (sıvışıp) giderler. Anlamayan bir kavim oldukları için Allah onların kalplerini (imandan) çevirmiştir. (127) Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir. (128) (Ey Muhammed!) Yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O'ndan başka ilâh yoktur. Ben sadece O'na güvenip dayanırım. O yüce Arş'ın sahibidir. (129)

Mevlit kandili ve Peygamberimizin doğumuyla ilgili -2

Ahzab Suresi 38-48. ayetler sayfa:422



اَعُـوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجيمِ

بِسْــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

مَا كَانَ عَلَى النَّبِيِّ مِنْ حَرَجٍ فِيمَا فَرَضَ اللّٰهُ لَهُ سُنَّةَ اللّٰهِ فِي الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلُ وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ قَدَراً مَقْدُوراً ﴿٣٨﴾ اَلَّذِينَ يُبَلِّغُونَ رِسَالَاتِ اللّٰهِ وَيَخْشَوْنَهُ وَلَا يَخْشَوْنَ اَحَداً اِلَّا اللّٰهَ وَكَفٰى بِاللّٰهِ حَسِيباً ﴿٣٩﴾ مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَٓا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّنَ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيماً ﴿٤٠﴾ يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا اللّٰهَ ذِكْراً كَثِيراً ﴿٤١﴾ وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَصِيلاً ﴿٤٢﴾ هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلٰٓئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيماً ﴿٤٣﴾ تَحِيَّتُهُمْ يَوْمَ يَلْقَوْنَهُ سَلَامٌ وَاَعَدَّ لَهُمْ اَجْراً كَرِيماً ﴿٤٤﴾ يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِداً وَمُبَشِّراً وَنَذِيراً ﴿٤٥﴾ وَدَاعِياً اِلَى اللّٰهِ بِاِذْنِهِ وَسِرَاجاً مُنِيراً ﴿٤٦﴾ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ بِاَنَّ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ فَضْلاً كَبِيراً ﴿٤٧﴾ وَلَا تُطِـعِ الْكَافِرِينَ وَالْمُنَافِقِينَ وَدَعْ اَذٰيهُمْ وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَكِيلاً

---

صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظِيمُ

“سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلْفَاتِحَةُ”

TÜRKÇE MEALİ

Allah'ın, kendisine helâl kıldığı şeyde Peygamber'e herhangi bir vebâl yoktur. Önce gelip geçenler arasında da Allah'ın âdeti böyle idi. Allah'ın emri mutlaka yerine gelecek, yazılmış bir kaderdir. (38) O peygamberler ki Allah'ın gönderdiği emirleri duyururlar, Allah'tan korkarlar ve O'ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah (herkese) yeter. (39) Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah'ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir. (40) Ey inananlar! Allah'ı çokça zikredin. (41) Ve O'nu sabah-akşam tesbih edin. (42) Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen O'dur. Melekleri de size istiğfar eder. Allah, müminlere karşı çok merhametlidir. (43) Kendisine kavuştukları gün, Allah'ın onlara iltifatı, «selâm» dır. Allah onlara çok değerli mükâfat hazırlamıştır. (44) Ey Peygamber! Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. (45) Allah'ın izniyle, bir davetçi ve nûr saçan bir kandil olarak (gönderdik). (46) Allah'tan büyük bir lütfa ereceklerini müminlere müjdele. (47) Kâfirlere ve münafıklara boyun eğme. Onların eziyetlerine aldırma. Allah'a güvenip dayan, vekîl ve destek olarak Allah yeter. (48)

Mevlit kandili ve Peygamberimizin doğumuyla ilgili -3

Saf Suresi 1-9. ayetler sayfa:550



اَعُـوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجيمِ

بِسْــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ ﴿١﴾ يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ ﴿٢﴾ كَبُرَ مَقْتاً عِنْدَ اللّٰهِ اَنْ تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ ﴿٣﴾ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفاًّ كَاَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ ﴿٤﴾ وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ لِمَ تُؤْذُونَنِي وَقَدْ تَعْلَمُونَ اَنِّي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ فَلَمَّا زَاغُٓوا اَزَاغَ اللّٰهُ قُلُوبَهُمْ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ ﴿٥﴾ وَاِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنِٓي اِسْرَٓائِلَ اِنِّي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ مُصَدِّقاً لِمَا بَـيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرٰيةِ وَمُبَشِّراً بِرَسُولٍ يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُٓ اَحْمَدُ فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ بِالْبَـيِّنَاتِ قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ مُبِينٌ ﴿٦﴾ وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ وَهُوَ يُدْعٰٓى اِلَى الْاِسْلَامِ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ ﴿٧﴾ يُرِيدُونَ لِيُطْفِؤُا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ ﴿٨﴾ هُوَ الَّـذِي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ

---

صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظِيمُ

“سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلْفَاتِحَةُ”

TÜRKÇE MEALİ

Göklerde ve yerdekilerin hepsi Allah'ı tesbih eder. O, üstündür, hikmet sahibidir. (1) Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? (2) Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanır. (3) Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları sever. (4) Bir zaman Musa kavmine: Ey kavmim! Benim, Allah'ın size gönderdiği elçisi olduğumu bildiğiniz halde niçin beni incitiyorsunuz? demişti. Onlar yoldan sapınca, Allah da kalplerini saptırmıştı. Allah, fâsıklar topluluğunu doğru yola iletmez. (5) Hatırla ki, Meryem oğlu İsa: Ey İsrailoğulları! Ben size Allah'ın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim, demişti. Fakat o, kendilerine açık deliller getirince: Bu apaçık bir büyüdür, dediler. (6) İslâm'a çağırıldığı halde Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir! Allah, zalimler topluluğunu doğru yola erdirmez. (7) Onlar ağızlarıyla Allah'ın nûrunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kâfirler istemeseler de Allah nûrunu tamamlayacaktır. (8) Müşrikler istemeseler de dinini bütün dinlere üstün kılmak için Peygamberini hidayet ve hak ile gönderen O'dur. (9)

Miraçla ilgili İsrâ Suresi 1-10. ayetler, Necm Suresi 1-18. ayetler

Miraçla ilgili -1

İsrâ Suresi 1-10. ayetler sayfa:281



اَعُـوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجيمِ

بِسْــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

سُبْحَانَ الَّـذِٓي اَسْرٰى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَا اِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ ﴿١﴾ وَاٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِبَنِٓي اِسْرَٓائِلَ اَلَّا تَتَّخِذُوا مِنْ دُونِي وَكِيلاً ﴿٢﴾ ذُرِّيَّةَ مَنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ اِنَّهُ كَانَ عَبْداً شَكُوراً ﴿٣﴾ وَقَضَيْنَٓا اِلٰى بَنِٓي اِسْرَٓائِلَ فِي الْكِتَابِ لَتُفْسِدُنَّ فِي الْاَرْضِ مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْـلُنَّ عُـلُواًّ كَبِيراً ﴿٤﴾ فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ اُولٰيهُمَا بَعَثْنَا عَلَيْكُمْ عِبَاداً لَنَٓا اُولِي بَأْسٍ شَدِيدٍ فَجَاسُوا خِلَالَ الدِّيَارِ وَكَانَ وَعْداً مَفْعُولاً ﴿٥﴾ ثُمَّ رَدَدْنَا لَكُمُ الْكَرَّةَ عَلَيْهِمْ وَاَمْدَدْنَاكُمْ بِاَمْوَالٍ وَبَنِينَ وَجَعَلْنَاكُمْ اَكْثَرَ نَفِيراً ﴿٦﴾ اِنْ اَحْسَنْتُمْ اَحْسَنْتُمْ لِاَنْفُسِكُمْ وَاِنْ اَسَأْتُمْ فَلَهَا فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ الْاٰخِرَةِ لِيَسُٓؤُا وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا مَا عَلَوْا تَتْبِيراً ﴿٧﴾ عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يَرْحَمَكُمْ وَاِنْ عُدْتُمْ عُدْنَا وَجَعَلْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِرِينَ حَصِيراً ﴿٨﴾ اِنَّ هٰذَا الْقُرْاٰنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ اَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ اَجْراً كَبِيراً ﴿٩﴾ وَاَنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَاباً اَلِيماً

---

صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظِيمُ

“سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلْفَاتِحَةُ”

TÜRKÇE MEALİ

Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir. (1) Biz, Musa'ya Kitab'ı verdik ve İsrailoğullarına: «Benden başkasını dayanılıp güvenilen bir rab edinmeyin» diyerek bu Kitab'ı bir hidayet rehberi kıldık. (2) (Ey) Nuh ile birlikte (gemide) taşıdığımız kimselerin nesli! Şunu bilin ki Nuh, çok şükreden bir kul idi. (3) Biz, Kitap'ta İsrailoğullarına: Sizler, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve azgınlık derecesinde bir kibre kapılacaksınız, diye bildirdik. (4) Bunlardan ilkinin zamanı gelince, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Bunlar, evlerin arasında dolaşarak (sizi) aradılar. Bu, yerine getirilmiş bir vaad idi. (5) Sonra onlara karşı size tekrar (galibiyet ve zafer) verdik; servet ve oğullarla gücünüzü arttırdık; sayınızı daha da çoğalttık. (6) Eğer iyilik ederseniz kendinize etmiş, kötülük ederseniz yine kendinize etmiş olursunuz. Artık diğer cezalandırma zamanı gelince, yüzünüzü kara etsinler, daha önce girdikleri gibi yine Mescid'e (Süleyman Mâbedi'ne) girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi büsbütün tahrip etsinler (diye, başınıza yine düşmanlarınızı musallat kıldık). (7) Belki Rabbiniz size merhamet eder; fakat siz eğer yine (fesatçılığa) dönerseniz, biz de sizi yine cezalandırırız. Biz cehennemi kâfirler için bir hapishane yaptık. (8) Şüphesiz ki bu Kur'an en doğru yola iletir; iyi davranışlarda bulunan müminlere, kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler. (9) Ahirete inanmayanlara gelince, onlar için de elemli bir azap hazırlamışızdır.

Miraçla ilgili -2

Necm Suresi 1-18. ayetler sayfa:525



اَعُـوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجيمِ

بِسْــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى ﴿١﴾ مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوٰى ﴿٢﴾ وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوٰى ﴿٣﴾ اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰى ﴿٤﴾ عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوٰى ﴿٥﴾ ذُو مِرَّةٍ فَاسْتَوٰى ﴿٦﴾ وَهُوَ بِالْاُفُقِ الْاَعْلٰى ﴿٧﴾ ثُمَّ دَنَا فَتَدَلّٰى ﴿٨﴾ فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰى ﴿٩﴾ فَاَوْحٰٓى اِلٰى عَبْدِهِ مَٓا اَوْحٰى ﴿١٠﴾ مَا كَذَبَ الْفُؤٰادُ مَا رَاٰى ﴿١١﴾ اَفَتُمَارُونَهُ عَلٰى مَا يَرٰى ﴿١٢﴾ وَلَقَدْ رَاٰهُ نَزْلَةً اُخْرٰى ﴿١٣﴾ عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهٰى ﴿١٤﴾ عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَأْوٰى ﴿١٥﴾ اِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشٰى ﴿١٦﴾ مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى ﴿١٧﴾ لَقَدْ رَاٰى مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرٰى

---

صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظِيمُ

“سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلْفَاتِحَةُ”

TÜRKÇE MEALİ

Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve bâtıla inanmadı; o, arzusuna göre de konuşmaz. (1-3) O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir. (4) Çünkü onu güçlü kuvvetli ve üstün yaratılışlı biri (Cebrail) öğretti. Sonra en yüksek ufukta iken asıl şekliyle doğruldu. (5-7) Sonra (Muhammed'e) yaklaştı, derken daha da yaklaştı. O kadar ki (birleştirilmiş) iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu. (8-9) Bunun üzerine Allah, kuluna vahyini bildirdi. (Gözleriyle) gördüğünü kalbi yalanlamadı. (10-11) Onun gördükleri hakkında şimdi kendisi ile tartışacak mısınız? (12) Andolsun onu, Sidretü'l-Müntehâ'nın yanında önceden bir defa daha görmüştü. (13-14) Cennetü'l-Me'vâ da onun yanındadır. (15) Sidre'yi kaplayan kaplamıştı. (16) Gözü kaymadı ve sınırı aşmadı. (17) Andolsun o, Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü. (18)

Kadir gecesi Kadir Suresi 1-5.ayetler; Duhan Suresi 1-8.ayetler, Zümer Suresi 53-61 ayetler

Kadir gecesi -1

Kadir Suresi 1-5.ayetler sayfa:598



اَعُـوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجيمِ

بِسْــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ ﴿١﴾ وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ ﴿٢﴾ لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ اَلْفِ شَهْرٍ ﴿٣﴾ تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ مِنْ كُلِّ اَمْرٍ ﴿٤﴾ سَلَامٌ هِيَ حَتّٰى مَطْلَعِ الْفَجْرِ

---

صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظِيمُ

“سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلْفَاتِحَةُ”

TÜRKÇE MEALİ

Biz onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde indirdik. (1) Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin? (2) Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır. (3) O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Ruh (Cebrail), her iş için iner dururlar. (4) O gece, esenlik doludur. Ta fecrin doğuşuna kadar. (5)

Kadir gecesi -2

Duhan Suresi 1-8.ayetler sayfa:495



اَعُـوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجيمِ

بِسْــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

حٰمٓ ﴿١﴾ وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ ﴿٢﴾ اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُبَارَكَةٍ اِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ ﴿٣﴾ فِيهَا يُفْرَقُ كُـلُّ اَمْرٍ حَـكِيمٍ ﴿٤﴾ اَمْراً مِنْ عِنْدِنَا اِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ ﴿٥﴾ رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ اِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ ﴿٦﴾ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا اِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ ﴿٧﴾ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ يُحْـيِ وَيُمِيتُ رَبُّكُمْ وَرَبُّ اٰبَائِكُمُ الْاَوَّلِينَ

---

صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظِيمُ

“سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلْفَاتِحَةُ”

TÜRKÇE MEALİ

Hâ. Mîm. (1) Apaçık olan Kitab'a andolsun ki, biz onu (Kur'an'ı) mübarek bir gecede indirdik. Kuşkusuz biz uyarıcıyızdır. (2-3) Katımızdan bir emirle her hikmetli işe o gecede hükmedilir. Çünkü biz, Rabbinin bir rahmeti olarak peygamberler göndermekteyiz. O işitendir, bilendir. (4-6) Eğer kesin olarak inanıyorsanız (bilin ki Allah), göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir. (7) O'ndan başka ilâh yoktur. (Her şeyi O) diriltir ve öldürür. Sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabbidir. (8)

Kadir gecesi -3

Zümer Suresi 53-61 ayetler sayfa:463



اَعُـوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجيمِ

بِسْــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ اَسْرَفُوا عَلٰى اَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعاً اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ ﴿٥٣﴾ وَاَنِيبُٓوا اِلٰى رَبِّكُمْ وَاَسْلِمُوا لَهُ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَكُمُ الْعَذَابُ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ ﴿٥٤﴾ وَاتَّبِعُٓوا اَحْسَنَ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَكُمُ الْعَذَابُ بَغْتَةً وَاَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ ﴿٥٥﴾ اَنْ تَقُولَ نَفْسٌ يَا حَسْرَتٰى عَلٰى مَا فَرَّطْتُ فِي جَنْبِ اللّٰهِ وَاِنْ كُنْتُ لَمِنَ السَّاخِرِينَ ﴿٥٦﴾ اَوْ تَقُولَ لَوْ اَنَّ اللّٰهَ هَدٰينِي لَكُنْتُ مِنَ الْمُتَّقِينَ ﴿٥٧﴾ اَوْ تَقُولَ حِينَ تَرَى الْعَذَابَ لَوْ اَنَّ لِي كَرَّةً فَاَكُونَ مِنَ الْمُحْسِنِينَ ﴿٥٨﴾ بَلٰى قَدْ جَٓاءَتْكَ اٰيَاتِي فَكَذَّبْتَ بِهَا وَاسْتَكْبَرْتَ وَكُنْتَ مِنَ الْكَافِرِينَ ﴿٥٩﴾ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ تَرَى الَّذِينَ كَذَبُوا عَلَى اللّٰهِ وُجُوهُهُمْ مُسْوَدَّةٌ اَلَيْسَ فِي جَهَنَّمَ مَثْوًى لِلْمُتَكَبِّرِينَ ﴿٦٠﴾ وَيُنَجِّي اللّٰهُ الَّذِينَ اتَّقَوْا بِمَفَازَتِهِمْ لَا يَمَسُّهُمُ السُّٓوءُ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

---

صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظِيمُ

“سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلْفَاتِحَةُ”

TÜRKÇE MEALİ

De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir. (53) Size azap gelip çatmadan önce Rabbinize dönün, O'na teslim olun, sonra size yardım edilmez. (54) Siz farkında olmadan, ansızın başınıza azap gelmezden önce, Rabbinizden size indirilenin en güzeline (Kur'an'a) tâbi olun. (55) Kişinin: Allah'a yakınlık konusunda kusurlu davrandığım için bana yazıklar olsun! Gerçekten ben alay edenlerdendim (diyeceği günden sakının)! (56) Veya: Allah bana hidayet verseydi, elbette sakınanlardan olurdum, diyeceği yahut azabı gördüğünde: Keşke benim için bir kez (dönmeye) imkân bulunsa da iyilerden olsam! diyeceği günden sakının. (57-58) Hayır (dönemeyeceksin)! Âyetlerim sana gelmişti de sen onları yalanlamış, büyüklük taslamış ve inkârcılardan olmuştun. (59) Kıyamet gününde Allah hakkında yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün. Kibirlenenlerin kalacağı yer cehennemde değil midir? (60) Allah, takvâ sahiplerini esenliğe kavuşturup kurtuluşa erdirir. Onlara hiçbir fenalık dokunmaz. Onlar mahzun da olmazlar. (61)

Tüm gün ve geceler için Mü’minûn Sûresi 1-11.ayetleri okunabilir.

Tüm gün ve geceler için

Mü’minûn Sûresi 1-11.ayetler sayfa:341



اَعُـوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجيمِ

بِسْــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ ﴿١﴾ اَلَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ ﴿٢﴾ وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ ﴿٣﴾ وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكٰوةِ فَاعِلُونَ ﴿٤﴾ وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ ﴿٥﴾ اِلَّا عَلٰى اَزْوَاجِهِمْ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ فَاِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ ﴿٦﴾ فَمَنِ ابْتَغٰى وَرَاءَ ذٰلِكَ فَاُولٰئِكَ هُمُ الْعَادُونَ ﴿٧﴾ وَالَّذِينَ هُمْ لِاَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ ﴿٨﴾ وَالَّذِينَ هُمْ عَلٰى صَلَوَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ ﴿٩﴾ اُولٰئِكَ هُمُ الْوَارِثُونَ ﴿١٠﴾ اَلَّذِينَ يَرِثُونَ الْفِرْدَوْسَ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ

---

صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظِيمُ

“سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلْفَاتِحَةُ”

TÜRKÇE MEALİ

Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir; (1) Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler; (2) Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler; (3) Onlar ki, zekâtı verirler; (4) Ve onlar ki, iffetlerini korurlar; (5) Ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu (câriyeleri) hariç. (Bunlarla ilişkilerden dolayı) kınanmış değillerdir. (6) Şu halde, kim bunun ötesine gitmek isterse, işte bunlar, haddi aşan kimselerdir. (7) Yine onlar (o müminler) ki, emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler; (8) Ve onlar ki, namazlarına devam ederler. (9) İşte, asıl bunlar vâris olacaklardır; (10) (Evet) Firdevs'e vâris olan bu kimseler, orada ebedî kalıcıdırlar. (11)



DiPNOTLAR :

el-Muvaṭṭaʾ, “Ṣalâtü’l-leyl”, 11; Müsned, V, 196; VI, 449-450; Dârimî, “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 25; Buhârî, “Vuḍûʾ”, 36; Müslim, “Müsâfirîn”, 257; Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 326, “Melâḥim”, 14; Taberî, Tefsîr (Şâkir), I, 80; İbn Mücâhid, Kitâbü’s-Sebʿa fi’l-ḳırâʾât (nşr. Şevkī Dayf), Kahire 1972, s. 69; Ebû Amr ed-Dânî, el-Muhkem fî nakti’l-mesâhif (nşr. İzzet Hasan), Dımaşk 1379/1960, s. 3, 14-15; Zehebî, Aʿlâmü’n-nübelâʾ, I, 490; Zerkeşî, el-Burhân, I, 251; Süyûtî, el-İtkan, IV, 160-162; Zürkānî, Menâhilü’l-ʿirfân, Kahire 1372/1953, I, 402-403; Hind Şelebî, el-Ḳırâʾât bi-İfrîḳıyye, Tunus 1983, s. 77.

Bu konuyu yazdır

Dini-1 İbni Teymiyye ve Görüşleri
Yazar: RasitTunca - 10-25-2019, 11:36 PM - Forum: islam Büyükleri Hakkında Bilgiler - Yorum Yok


İbni Teymiyye (661 - 728 H.)


İBNİ TEYMİYYE VE GÖRÜŞLERİ[1]

İbni Teymiyye (661 - 728 H.)


Hicri 668 yılında Harran´ı Şam´a bağlayan yoldan gidenler, bu yo­la koyulmuş olan büyük bir aile ile karşılaşırlardı. Bu aile, Harran´­dan ayrılmış, geceleri Şam´a doğru gidiyor, gündüzleri emin ve kuy­tu bir yere sığınıyordu. Bu aile. mensupları, gecenin karanlığında Tatarlar (Moğullar) ´in kılıçlarından kaçıyorlardı. Onlar ilim ve âlimlerin sığmağı olan yeşil Şam´da emniyet ve huzura kavuşmak üzere yollarına devam ediyorlardı. Taşımaktan âciz kalmış olduk­ları yüklerini götürecek hayvan dahi bulamamışlardı. Yüklerini ara­ba ile kendileri çekerek, götürüyorlardı. Fakat bu, onlar için çok meşakkatli bir iş oluyordu. Bu ailenin taşıdığı eşya altın, gümüş, huliyyat, hah, kilim ve sair dünya malı değildi. Onların taşıdığı yük sadece Peygamberlerin mirası ve birçok nesillerin ortak serveti olan din ilmi idi. Nihayet bu aile, onun bütün ağırlığını taşı(Zeker) Şam´a ulaşmakla müstahkem bir kaleye sığınmış oldu. Bu ailenin fertleri arasmda yedi yaşında, zeki, akü ve ruh yönünden uyanık bir ço­cuk vardı. Çevresini tanıdığı zaman bu amansız harble karşılaştı, tecrübesi arttı; fakat refah, huzur ve saadet içerisinde büyüme im­kânı bulamadı. Ruhunu ve cismini olgunlaştıran sıkıntılar içerisin­de yetişti. îşte bu çocuk Ahmed Takıyyüddin Ebu´l-Abbas b. eş-Şeyh Şihabuddin Ebu´l-Mahâsin Abdulhalim b. eş-Şeyh Mecdüddin Ebu´l-Berakât Abdusselam b. Ebî Muhammed Abdullah b. Ebî´l-Kâsım el-Hadır b. Muhammed el-Hadir b. Ali b. Abdillah´dır. tşbu aile, «İbni Teymiyye» ailesi diye bilinir.[2]



Doğumu


İbni Teymiyye 10 Rabiulevvel 661 H. tarihinde doğmuştur. Ba­zı bilginler, onun Rabiulevvel ayının 12 sinde doğduğunu söylerler, îhtinıal ki onlar, îbni Teymiyye´nin doğum gününün, Peygamber (S. A.V)´in doğum gününe rastladığını söylemekle, onun Peygamberin sünnetini ihya edeceğini, şeriatını sağlam hüccetlerle yeniden can­landıracağını ve bu şeriatı zindanda ölünceye kadar müdafaa ede­ceğini işaret etmek istemişlerdir.

Babası eş-Şeyh Sihabuddin Abdulhalim, «el-Harrânî» diye anılır. Küçük Ibni Teymiyye de ilk memleketi olan Harran´a nisbetle böyle anılır. el-Harranî nisbeti bir kabileyi değil, memleketi göster­diğinden, "İbni Teymiyye´nin Arap olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü Araplar, kabile ve soylarına nisbetlerini korurlar. Arap olmayan­lar buna pek dikkat etmezler. Fakat üstad Behçet Baytar, İbni Tey­miyye´nin Arap asıllı olup Numeyr kabilesine mensup bulunduğunu ileri sürmektedir. Fakat, bizim için İbni Teymiyye´nin soyu önemli değildir. Zira İbni Teymiyye gibi bir kimse, bizzat kendisi iftihar edilmeye lâyıktır. O, başkalarıyla iftihar etmez. Nitekim Ebu Hani-fe´nin İranlı oluşu, onun şerefini eksiltmiş değildir.

Tarihçiler, İbni Teymiyye´nin anası ve onun mensup olduğu kabile hakkında bir şey söylemezler. Babası 682 H. yılında öldüğü zaman îbni Teymiyye 21 yaşında idi. Anası´ bu tarihten sonra ölmüş­tür. O, oğlunun olgunlaştığını görünceye kadar yaşamıştın Anası hayatta iken İbni Teymiyye şeriatı ihya ve ona karışan hurafeleri defetmek için baş mücahid olarak ortaya çıkmıştı. Anası, ona bu ci­hadında iyilik, şefkat ve sevgiyle yardımcı olmuştur. İbni Teymiyye, mücadele sırasında Mısırda zindana atıldıktan sonra anasına sevgi, bağlılık, vefa ve iyilik dolu mektuplar gönderiyor, onun hem ayrı­lık, hem de üzüntü ateşiyle helak olmaması için, kendi elem ve ız-tıraplarını ondan gizliyordu.

İbni Teymiyye´nin ailesi Şam´a gelir gelmez bu ailenin büyüğü, parmakla gösterilen âlimler safında yerini almıştır. Zira O, Şam´a ulaşır ulaşmaz fazilet ve şöhreti etrafa yayılmıştır. Çünkü ilim, sa­hibinin çevresini aydınlatan bir nur olup derhal dikkati çeker, Ibni Teymiyye´nin büyük bir bilgin olan babasının, Şam´ın ulu camii Mescid-i Emevi´de vaaz ve ders kürsüsü vardı. Sükkeriyye´deki Dâ-ru´1-Hadîs´in şeyhliğini de üzerine almıştı. Kendisi de bu semtte otu­ruyordu. İşte oğlu Ahmed Takıyyüddin (İbni Teymiyye) burada ye­tişmiştir.

İbni Teymiyye´nin babası olan bu büyük bilginin ders verirken kitap, defter veya zaman zaman başvuracak noktalardan faydalan­madığı, aksine kuvvetli hafızasına dayanarak saatlerce ders anlat­tığı bilinmektedir. Bu, onun hafıza gücünü ve zekâsının büyüklüğü­nü gösterir. İşte oğlu îbni Teymiyye´nin de en bariz sıfatları bun­lardı: Yani sağlam bir hafıza, fikirlerini isbat için hüccet getirirken başvurduğu, kendisiyle mücadele ve münazara edenleri şaşkına çevirdiği hazırcevaplılık ve sürat-i intikal, îbni Teymiyye´nin en büyük sıfatlarını teşkil eder.[3]



Gençlîği Ve Yetişmesi


İbni Teymiyye ilmî çalışma, araştırma ve kalem erbabı bir ai­lede doğup büyümüştür. Ailesi ilimle uğraşmakta, ilme karşı büyük bir ilgi ve sevgi beslemekteydi.

Ailesi, îbni Teymiyye´yi ilme yöneltmiştir. Bu sayede O, küçük yaşlarda Kur´ânı hıfzetmiş, sürekli gayreti sebebiyle hıfzını kuvvet­lendirmiş ve ibadet kasdiyle daima Kur´ân okumakla uğraşmıştır. Hattâ ölünceye kadar zindandaki tek yoldaşı Kur´ân olmuştur. Ri­vayet edildiğine göre îbni Teymiyye zindanda iken Kur´ân-ı Kerimi seksen defa hatmetmiştir.

İbni Teymiyye, Kur´ândan sonra hadis tahsiline yönelmiş ve ha­dis ilminin tatlı pınarından beslenmiştir. Bunda, bilhassa babasının hadis şeyhi oluşunun etkisi vardır. Babası, muhaddis olduğu gibi aynı zamanda hadis fıkhına vâkıftı. Hadis fıkhı ise, dinin özünü teş­kil ediyordu. İbni Teymiyye, çocuk denilecek bir yaştan beri şu üç sıfatla dikkati çekmekteydi ki, bu sıfatlar onu kemâle ve sağlam bir ilme doğru götürmüştür:

1 Ciddiyet, çalışkanlık, sürekli bir gayret ve ilim aşkı... İşte bu sıfatlara sahip olan İbni Teymiyye, diğer çocuklar gibi eğlen­miyordu.

2 Hassas, çevresinde olup bitenleri kavrayarak değerlendi­recek akıl ve ruh olgunluğuna sahipti. Bu sıfatlar, onun olayları ta­kip ve bunların derinliklerine nüfuz etmesini sağlıyordu.

3 Sağlam bir hafıza ve doğru bir tefekküre sahip oluşu, îb­ni Teymiyye´nin genç arkadaşları arasında ününü artırıyordu. Ni­hayet ünü gençlerin çevresini aşmış, Şam ve dolaylarındaki büyük insanların kulağına ulaşmıştır. Bu konuda öyle rivayet ve haberler vardır ki, ilk bakışta insan bunların hayal mahsulü olduğunu sanır. Fakat İbni Teymiyye´nin hayatını iyice araştıran kimse, bu rivayet ve haberlerin hepsini değilse de büyük bir kısmını kabul et­mek zorunda kalır.

Bu haber ve rivayetlerin kıymeti ne olursa olsun, gerçek odur ki Allah, İbni Teymiyye´ye kuvvetli bir hafıza vermiştir. Kuvvet ve zayıflık bakımından zekânın ilk ölçüsü hafızadır. îbni Teymiyye, bu Allah vergisini ailesinden tevarüs etmiştir.

Ahmed Takıyyüddin (îbni Teymiyye), âlesinin diğer mensupla­rı gibi ilme yönelmiştir. Babası Şam´ın medresesinde hadis şeyhi idi. Ebu Hanife´nin babası gibi tacir değildi. Ebu Hanife, babası ta­cir olduğu için gençliğinde ticaretle uğraşmış ve hayatı boyunca da ticaretle ilişkisini kesmemiştir. Öte yandan, îbni Teymiyye´nin genç­liğinden itibaren ilimle uğraşması, mantıki olarak normaldir.

İbni Teymiyye´nin Kur´ândan sonra hadîs´e yönelmesi ve ken­disini hadis ilmine vermesi de normaldir. O, hadis tahsilini baba­sından yapmış ve birçok hadis kitaplarını diğer büyük hadis bilginr terinden okumuştur. îbni Teymiyye, Ahmed b. Hanbel´in el-Müsned» i, Buharı ve Müslim´in «el-Canıiu´s-Sahih» leri, Tirmizî´nin «Cami» i, Ebu Dâvud, Nesâî, İbni Mâce ve Darekutnî´nin «Sünen» leri. gibi .büyük hadis kitaplarını mevcut hadis bilginlerinden oku-, muştur. Bazı çağdaşları onun, İmanı el-Humeydi´nin «el-Cem´u Beyne´s-Sahîhayn» adlı hadis kitabını hıfzettiğini söylerler.

İbni Teymiyye, hadîsin yanında Hanbelî fıkhını da tahsil et­miştir. Haçlis fıkhı, İbni Teymiyye ailesinin mezhebi olup onu bu fıkha yönelten babası idi. Böylece İbni Teymiyye hadîs fıkhı ile yoğ­rulmuş, bu fıkhın mantıkim kavramış, hem küllî kaidelerini hem de cüz´î meselelerini öğrenmiştir.

İbni Teymiyye, çocukluğundan beri sahâbî ve tabiîlerin eserle­rini, bunların Kur´ân âyetlerinin mânâsı üzerindeki görüşlerini öğ­renmeye çalışıyordu.

İbni Teymiyye´nin inceleme ve çalışmaları yalnız Kitab, Sünnet fıkhı ve Kur´ân´ın mânâları ile ilgili ilimlere inhisar etmez.O, bu dînî ilimlerin âleti olan Arap dili ile ilgili ilimlere de önem vermiş ve bu ilimlerde de ihtisas sahibi olmuştur. Dolayısıyla nesir ve na­zım dahil edebiyat, eski Arap tarihi ile ilgili ve îslâm devletinin par­lak devirlerine ait birçok bilgileri tahsil etmştir. Nahiv ilmnde de çok ileri gitmiş olup Sibeveyh´in kitabını okumuş, bu kitaptaki şiir ve diğer metinleri inceleyerek tenkit etmiştir. Bu arada, Sîbeveyh´in ileri sürdüğü bâzı kurallara muhalefet etmiş ve kuru kuruya değil, burada delillere dayanarak tenkitlerde bulunmuştur.

Bu ilimlerin yanında fikir ve aklını matematik ilimleriyle de bi-leğliyordu. Daha sonra ortaya attığı görüşleri, onun felsefe ve man­tık gibi ilimleri de iyice bildiğini göstermektedir. îbni Teymiyye´nin mantık ilmini yıkmak için bir kitap telif ettiği düşünülürse, bu ilim üzerinde köklü bir bilgiye sahip olduğu kendiliğinden anlaşılır. Çünkü insan, tam olarak bilmediği ve derinlemesine incelemediği bir ilmi yıkmak için ortaya atüamaz.[4]



Yetîştîğî Îlk Çevre



İbni Teymiyye, bu incelemelerini babasının nezareti altında ya­pıyordu. Onun, böyle bilgin bir babanın yanında bulunuşu çok fay­dalı olmuştur. İmam Ebu Henife´ye, daha önce kendisini ilme teşvik eden ilk şey sorulduğu zaman şöyle cevap vermişti: «Ben, ilim ve fıkhın merkezinde idim, İlim ve fıkıh ehli ile düşüp kalktım ve on­ların fakihlerinden birinin yanından hiç ayrılmadım.»

İbni Teymiyye için de bu iki şart gerçekleşmişti: O, babasından hiç ayrılmadığı gibi ilim merkezi olan Şam´da bulunuyordu. Çünkü burası. Doğu ve Batıdaki İslâm bilginlerinin sığmağı olan ikinci şe­hirdi. Birinci şehir ise Kahire idi. Çünkü, Batı İslâm ülkeleri bilgin­leri buraya sığmıyorlardı. Zira buranın hükümdarları, bilginlere çok iyi muamele ediyor, lıuzur ve refah sağlıyor, onları koruyorlar­dı. Daha önce haçlıların saldırılan başlayınca İslâm bilginleri Ka­hire ve Şam´a sığınmışlardı.

Doğudan Moğol saldırıları başlamış, İslâm şehirleri istilâ edil­miş ve buralarda zulüm artmış, nihayet hilafet merkezi Moğolların eline geçmiştir. Bu sırada âlimler de Şam´a kaçmışlar; bunların bir kısmı Şam´da yerleşmiş, bir kısmı da tehlikeden uzaklaşmak için Kahire´ye geçmiştir.

Böylece Şam, İbni Teymiyye devrinde âlimlerin yuvası olmuş­tu. Onun ailesi de bu mübarek yuvaya sığınmıştı. Burada hadis medreseleri Üe Şafiî, Hanbelî ve diğer mezheplerin fıkıhlarının oku­tulduğu medreseler vardı. Bu medreselerde îzzuddin b. Abdisselâm, Muhyiddin en-Nevevî ve îbni Dakik[5] gibi bilginler fıkıh ve hadis okutuyorlar, İslâm mezhepleri arasında fıkhı mukayeseler yapıyor­lardı. en-Nevevî´nin «Kitâbu´l-Mecmû» u ile Hanbelî fakîhi Muvaf-fakuddîn Abdullah Ahmed b. Kudâme´nin «Kitâbu´l-Muğnî» sinde

bu çalışmaları görmekteyiz.

Bilginler fıkhın yanında, rivayetler arasında karşılaştırmalar yapıyor, sened ve metinlerini inceliyerek hadis de okutuyorlardı. Bu sırada bir çok hadis kitapları meydana getirilmiş ve kütüphaneler, bu çağın mahsulü kocaman ciltler teşkil eden kitaplarla süslenmiş­tir. Bu sayede okuyucu, herhangi bir´bölümü ele alsa bu bölümle igili bütün hadisleri; garîb, hasan, sahih ve zaîf leriyle birlikte; de­recelerine, aralarındaki uygunluk veya çatışmaya, mertebe bakı­mından hangisinin daha kuvvetli bulunduğuna işaret edilmiş olarak görürdü. Böylece gerçeği araştıran, onu kolayca elde ederdi.

Şam´da fıkıh ve hadisle birlikte akaid üzerinde de çalışılıyordu. Burada hâkim olan mezheb, Ebu´l-Hasan el-Eş´ârî´nin mezhebi idi.[6] Bu mezheb, Sünnete en uygun bir mezheb olarak revaç buluyordu. Salâhuddîn Eyyûbî de bu mezhebe göre yetiştirilmişti. el-Makrîzî «el-Hıtat» ında şöyle der.

«Selâhuddüı (Eyyûbî) çocukluğunda Kutbuddîn Ebu´l-Meâlî Mes´ud b. Muhammed en-Neysaburî´nin yazmış olduğu kasideyi ez­berlemiş ve çocuklarına da ezberletmişti. Böylece Eyyûbîler, Eş´ârî mezhebi üzerinde birleşmişler, bu mezhebi korumak ve yaymak için çalışmışlar ve iktidarları zamanında bütün insanları Eş´arî mezhe­bini benimsemeye zorlamışlardır. Bu durum, bütün Eyyûbüer ve da­ha sonra onların yerini alan Türk sultanları tarafından devam etti­rilmiştir.»

Ebu´l-Hasan el-Eş´arî, Sünnete sarılmakla beraber akaid konu­sundaki görüşlerini isbat için mantık ve felsefe yolundan gidiyor ve neticede Sünnilerle birleşiyordu. Fakat bu yoldaki metodu, bazı Hanbelîlerin usûlüne uymuyordu. îşte bu yüzden bir kısım Hanbelî-lerle Ebu´l-Hasan el-Eş´arî´nin mensupları arasında şiddetli bir ça­tışma başlamıştır.

Hanbelî mezhebine bağlı olan îbni Teymiyye, Eş´arî mezhebini sevmeyen Hanbelîlerin usûlüne göre yetişmiş olu daha sonra bu alanda bir çok mücadeleler yapmıştır. Bu yüzden çeşitli mihnetlerle karşılaşan îbni Teymiyye, kendisini hemen hemen bu yolda harca­mıştır.[7]



Babasının Yerine Ders Kürsüsüne Geçişi


Îbni Teymiyye´nin inceleme ve araştırma ufku genişlemiş; fıkıh, hadis, akaid ve Arap diliyle ilgili ilimleri içine almıştır. Matematik ve felsefî ilimler üze:inde büyük bir vukuf ve karşılaştırmalı ince­lemelere, sahip oluşu, onun filozofların görüşlerini de bildiğini gös­terir.

Ahmed (îbni Teymiyye) büyüyüp kalbi marifetle dolarak ol-gunlaşmca, babasının yerine ders okutmaya başlamıştır. Babası,. 682 H. yılında öldükten sonra oğlu Ahmed, 21 yaşında onun ders hal­kasını yürütme vazifesini üzerine almıştır. îbni Teymiyye bu vazi­feyi üzerine aldığı zaman öncekilerin bilgi ve kültürleriyle beslen­miş, kalbi bu bilgi ve kültürün ter-ü taze, zengin ve olgun meyvele­rini vermeye başlamıştır. O, üzerine yüklendiği emaneti yerine ge­tirmesi için Rabbi´nin yardımına güvenerek bu işe başlamıştır. Zi­ra, onun yaşındakiler henüz çocukluk ve hayatın arzularından kur­tulamadığı halde,, îbni Teymiyye ilim bakımından olgunluk çağma ulaşmıştır.

İbni Teymiyye, ilmi incelemeleri ve her yönüyle elde etmiş ol­duğu geniş kültürüyle Ulu Cami (Mescid-i EmevîVde derslerini fa­sih bir arapça ile veriyordu. Bütün gözler ona çevriliyor ve dinleyi­cilerinin gönülleri onunla birleşiyordu. İbni Teymiyye´yi dinleyenler, onun hayranı ve taraftarı olmuşlardı. Bunlar arasında ona Hz. İsa´­nın havarileri gibi ihlasla bağlananlar vardı. Dersleri muvafık, mu­halif, sünnî ve şiî olan herkesi bir araya getiriyordu.

İlminin zenginliği dilinde tezahür ediyordu. Hattâ yaşça kendi­sinden büyük olan fakih ve muhaddis îbni Dakik, onun hakkında şöyle demiştir: «Öyle bir adam gördüm ki, bütün ilimleri iki gözü­nün önünde toplamış; bunlardan istediğini alıyor, istediğini bırakı­yor.»

İbni Teymiyye´nin bu ilminin yanında bir de kuvvetli ve tesirli şahsiyeti vardı. Hiddetsiz olduğu zaman pek yoktu. Çağdaşı Zehebî, onu şöyle vasıflandırır:

«İbni Teymiyye ak benizli, kara sakallı ve siyah saçlı idi. Saç­ları kulaklarının yumuşağına kadar inerdi. Sanki gözleri konuşan birer dildi. Geniş omuzlu ve dolgun vücutluydu. Gür ve net sesli, dili fasih ve okuyuşu hızlıydı. Daima hiddetli olup hilmi hiddetini

bastırırdı.»

îlk baştan itibaren âlimlerin onun hakkındaki tutumları üç kı­sımda toplanabilir:

1 Bir kısmı onu hararetle müdafaa etmiş ve desteklemiştir.

2 Bir kısmı ona karşı koymuş ve mücadele etmiştir. Çünkü İbni Teymiyye,´ bunların alışık olmadıkları fikirleri ile susuyordu.

3 Bir kısmı da bazı görüşlerini benimsemiş, diğer bazı gö­rüşlerine de muhalefet etmiştir. Fakat bu sınıfa dahil olanlar daima

İbni Teymiyye´nin ilim ve şahsiyetini takdir etmişlerdir. Bu üçüncü sınıfa dahil olan bilginlerden tarihçi Zehebî şöyle der:

«îbni Teymiyye ile düşüp kalkan ve onu sevenler, ona karşı berii hürmetsizlikle itham ederler. İbni Teymiyye´ye muhalefet eden ve önü sevmiyenler de,beni, onu iyi tanımakla itham ederler. Ben, onun hem dostları, hem de muhalifleri tarafından eziyet gördüm. Halbuki ben, İbni Teymiyye´nin masum olduğuna inanmıyorum. Bir kısim aslî ve fer´î meselelerde ona muhalifim. Çünkü ilminin geniş­liği, cesaretinin bolluğu, zihninin açıklığı ve dînin emirlerine saygı­lı oluşuna rağmen, O da bir beşerdir. Münakaşalarında hiddetli, öf­keli ve hasımlarına çok şiddetli davranışı sebebiyle gönülleade ken­disine karşı düşmanlık meydana getirmektedir. Eğer böyle olma­saydı insanları birleştirirdi; büyükler onun ilmine boyun eğer, sa­hili bulunmayan bir deniz ve eşsiz bir hazine olduğunu kabul eder­lerdi. Fakat onlar, buna muhalefet etmişler ve hareketlerini kına­mışlardır. Herkesin bir kısım görüşü benimsenir, bir kısım görüşü de reddedilir.»

Bu delikanlı bilgin´in dersleri yankılar uyandırıyordu. Çünkü O, derslerini selefe uyan ve taklid´den uzak kalan müstakil görüşle­riyle besliyor ve onları sağlam delillerle destekliyordu. O hem fikir, hem de heyecan dolu açık bir dille ders anlatıyordu. Bu yüzden ken­disine insanların bir kısmı şiddetle muhalefet ederken, başka bir kısmı aynı şekilde bağlanıyor, diğer bir kısım insanlar da bazı gö­rüşlerini benimsiyor, bazı görüşlerini de reddediyordu.

Şüphesiz ki başkalarına muhalefet etmeyen bir insan kuvvetli değildir. Muhalefetin aslı, ekseriya kişinin görüş bakımından kuv­vetli ve ruh itibariyle hiddetli oluşuna dayanır. Fakat sırf muhale­fet hiddete sebep olmaz, aynı zamanda muhalefetle karşılaşan kim­senin, insanlara alışık olmadıkları şeyleri söylemesi gerekir. Belki de onun hiddetinin sebebi, şiddetli bir muhalefetle karşılaşması, kü­für ve dinsizlikle itham edilmesidir.

îbni Teymiyye derslerinde o çağda yayılmış, hokkabazlık ve fe­satla karışmış olan sûfî tarikatlarına hücum etmiştir. Sûfî´lerden bir kısmı Moğol istilâları sırasında Şam´a sığınmışlar, burada tabiatıy­la İbni Teymiyye´nin sert tenkitleriyle karşılaşmışlardır. îbni Tey­miyye bu tenkitlerinde umumî bir dil kullanıyordu. Nihayet bu sûfîlerin mürîd ve mensupları kendisine düşman olmuşlardır.

İbni Teymiyye, Ulu Camide halka takrir etmiş olduuğ ders hal­kalarıyla yetinmeyip derslerini iki kısma ayırmıştır:

1 Anlatılmasını zarurî gördüğü hakîkatları seçkin kimselere öğretiyordu.

2 Halkı irşâd etmek için umumî mahiyette dersler yapıyor­du. Bu arada bâzı risaleler yazarak hakikati öğrenmek isteyenlerin sorularını cevaplandırıyor ve muarızlarına kendi görüşlerini açıklı­yordu. Ayrıca beliğ, kuvvetli, sert ve hiddetli bir dille kaleme aldı­ğı bu risaleleri onlara gönderiyordu. Böylece kendi görüşlerini ders ve vaazlarıyla olduğu gibi, risale ve mektuplarıyla da yayıyordu.

İşte İbni Teymiyye ile çağdaşları arasında mücadele burada baş­lamıştır. Tarihçilerin anlattığına göre Hama halkı, İbni Teymiyye´ye bir mektup göndererek Kur´an´da Allah´ın kendi zâtından bahseder­ken bildirdiği arş üzerindeki istivası, kürsüsü´nün yer ve gökleri kap­layışı ve benzeri meseleleri sormuşlardır. îbni Teymiyye, onlara kar­şılık olarak yazdığı *er-Risâletü´l-Hameviyye» sinde bu soruları ce­vaplandırmış ve âyet-i kerîmelerde geçen bu meselelerin te´vil edi-lemiyeceğini, Allah´ın «istiva» sı, «arş» ve «kürsüsü»nün mahiyetini bizim bilemiyeceğimizi söylemiştir. Buna göre Allah´ın istivası ve kürsüsü sonradan yaratılmış varlıkların istiva ve kürsüsüne benze­mez. Diğer âyet ve hadîslerde geçen Allah´ın «el»i ve «yüz»ü gibi müteşâbihler de aynı şekilde te´vil edilmez, bunlara olduğu gibi ina­nılır ve mâhiyeti bilinemez.[8]

tşte İbni Teymiyye bütün bunları «er-Risâletü´l-Hameviyye»sin-se açıklamıştır. Onun bu görüşleri memlekette hâkim olan valilerle halkın taassub derecesinde bağlı bulundukları Eş´ârî mezhebine ay­kırı düşüyordu. Bu sebeple birçok kimseler, îbni Teymiyye´ye karşı harekete geçmişler, görüşleri tenzih yönünden kuvvetli ise de onlar, hüccet getirme bakımından İbni Teymiyye´yi susturacak kudrette değillerdi. Dolayısıyla onu, Haneff kadısına şikâyet ettiler ve böyle­ce mücadele sözden fiile intikal etti. Burada sözü İbni Teymiyye´nin talebesi İbni Kesîr´e bırakalım. îbni Kesîr, Tarih´inde 698 H. yılı olay­larını anlatırken şöyle der:

«Bir topluluk İbni Teymiyye aleyhine ayaklanarak onu, Hanefî kadısı Celâluddîn´in huzuruna getirmek istedi. Fakat İbni Teymiyye gelmedi. Bu sırada Hamâ´lılarm sorularına cevap olarak yazmış ol­duğu risaledeki akide, kendi taraftarları vasıtasıyla memlekette ilân edildi. Bunun üzerine adı geçen kadı, birini göndererek, İbni Tey­miyye´nin adamlarını istedi. Bunların çoğu saklandı ve îbni Teymiyye´nin akidesini ilân eden bir topluluk dövüldü, geri kalanlar da sustular. Cuma günü gelince Şeyh Takıyyüddin (İbni Teymiyye) âdeti üzere yine camiye geldi, «Hiç şüphesiz sen, büyük bir ahlâk üzere­sin.»[9] âyetini tefsir etti. Cumartesi günü Şafii kadısı îmâmuddin´le görüştü. Seçkin kimselerden bir topluluk da burada hazırdı, «er-Risâletü´l-Hameviyye»yi incelediler ve onunla bu risalede yer alan görüşleri tartıştılar. Uzun bir konuşmadan sonra Ibni Teymiyye, hep­sini susturacak şekilde cevaplar verdi. Sonra îbni Teymiyye kalkıp .gitti. Hâdiseler yatışmış ve durum sakinleşmişti. Kadı İmâmuddin´in i´tikadı güzel ve niyeti hâlis idi,»[10]

Görüyoruz ki İbni Teymiyye görüşlerinden dolayı muhakeme edilirken Şafiî kadısına sığınmış ve Hanefî kadısının yânına gitme­miştir. Ibni Teymiyye´nin Allah yolunda cihad etmek üzere çıktığın­da uğradığı gerçek mihneti ve bugünkü tabiriyle Birleşik Mısır - Su­riye ordusunun savaşı kazanmasında nasıl bir rol oynadığını ileride [11]göreceğiz.[12]



İbni Teymiyye´nin Mihneti Ve Görüşleri


İbni Teymiyye, îslâm ve müslümanları yeryüzünde fesat çıka­ranlara karşı korumak için ilim mihrabından ayrılıp savaş alanına girdikten sonra değer ve itibarı artmıştır. Onun değer ve itibarı hem halk nazarında, hem de Moğol tehlikesini durdurmak için büyük bir ordu ile harekete geçen Nâsırüddin b. Kalavun´un[13] nazarın­da yükselmiştir.

Araplarla (Müslümanlarla) Moğollar arasındaki son savaşta İbni Teymiyye galip geldikten sonra mücadele başka bir alana inti­kal etmiştir.

îbni Teymiyye´nin devlet katında itibarı o derecede yükselmişti ki dinî mevkilere yapılan tâyinlerde ona danışılmadan hareket edil­miyordu. el-Kâmiliyye Dâru´l-Hadîs´ine[14] Takiyyüddin îbni Dakik´ten sonra şeyh olarak getirilen Kemâlüddin eş-Şerîşî´nin tâyini onun işaretiyle yapılmıştır. Hiçbir hatib, vaiz ve dînî tedrisatla uğraşan medrese reisi, onun re´y´i alınmadan tâyin edilemezdi. İşte, îbni Tey­miyye´nin bu manevî nüfuzu ile kalmadı, daha ileri gitti ve Sulta­nın emriyle Îbni Teymiyye, bâzı cezaları tatbik etmeye başladı. Yâ­ni âmmeyi ilgilendiren suçların cezasını o infaz ediyordu.

Rivayete göre, bir gün, Haçlıları perişan eden Salâhuddin Eyyûbî ve halefleri devrinde İslâm âleminin güney taraflarında oldukça kuvvetli olan ve Haşşaşîler diye bilinen Batıniyye şeyhlerinden birisi îbni Teymiyye´nin huzuruna getirilmiştir. Îbni Teymiyye; saçlarını, tırnaklarını ve bıyığını uzatmış olan bu şeyhin saçını, bıyığını ve tırnaklarını kesmiş, sahâbîlerle mü´minlere küfretmemesi için ona tevbe ettirmiş, üzerinde bulunan haşhaş (afyon) ve diğer uyuşturu­cu maddeleri almış, halk üzerinde tesiri olan rüya tâbiri gibi bâzı şeylerle uğraşmaması için ona yemin ettirmiştir.

İbni Teymiyye´nin bu mevkii âlimlerin rahatını kaçırmıştır. Ay­rıca akide ile ilgili esasları onların bağlı ve alışık oldukları şekle aykırı bir tarzda açıklayışı da bu İşte büyük bir rol oynamıştır. Öte yandan hem mutedil, hem de´ sapıtmış olan sûfîler de îbni Teynıiyye´ye karşı harekete geçmişlerdir. Çünkü İbni Teymiyye, ekseri sû-fîlerin îmam olarak bağlandıkları Muhyiddin b. el-Arâbî´nîn görüş­lerini de tenkid ediyordu.

îbni Teymiyye´ye karşı gösterilen böyle fikrî bir mukavemet, şiddetli bir kıskançlık ve onun ifadesindeki hiddetle birleşince du­rum büsbütün fenalaşmıştır. İbni Teymiyye muhaliflerine karşı çok sert bir dil kullanıyordu. Halbuki bunlar arasında kendisinden yaş­lı ve hocası durumunda olan âlimler vardı. İbni Teymiyye´nin tutu­mu elbette bu âlimlere, bunların talebe ve dostlarına ağır geliyordu.

Bütün bu sebeplerin tesirleriyle âlimler, Mısır´daki emirlere İb­ni Teymiyye´yi şikâyet ettiler ve kötülediler. Emirlerden İbni Tey­miyye´nin üstünlüğünü bilmeyenler vardı. Çünkü o, Şam´da oturu­yordu. Mısır´daki emirlere, kendilerinin bağlı oldukları Eş´ârî mez­hebine İbni Teymiyye´nin saygı duymadığını gizlice bildirdiler. Bu sırada İbni Teymiyye´yi son derecede^ takdir eden ve yakından ta­nıyan Sultan Nâsır´m otoritesi gittikçe zayıflamış, kumandan ve emirler onu dinlemez olmuşlardı.

Adı geçen sultanın otoritesinin zayıflayışı nisbetinde İbni Tey­miyye aleyhindeki çevrilen dolapların kuvvet ve tesiri artmıştır. îb­ni Teymiyye´yi çekemeyen muarızları tarafından toplantılar yapıl­mış ve bu toplantılarda ondan intikam almak ve onu susturmak için çareler düşünülmüştür.

Nihayet İbni Teymiyye´nin Mısır´a davet edilmesine karar ve­rilmiş, o da, Mısır´a gelmiştir. Çünkü, onun buraya gelmesini iste­yen mektubun dış görünüşü iyi idi. Bu mektupta şöyle deniliyordu: «Biz, Şeyh Takiyyüddin (îbni Teymiyye) için toplantılar yapıldığı­nı işittik. Onun hakkında yapılan bu toplantılar bize bildirilmiştir. O, Seîefiyye mezhebinde imiş. Biz, bununla ancak ona isnat edilen töhmetlerden sıyrılmasını istedik.» Bu nazikâne mektuptan sonra gelen başka bir mektupla îbni Teymiyye´nin derhal Mısır´a gelmesi istenmiştir.

İbni Teymiyye, hâdiselere karşı çıkar ve hiçbir şeyden yılmazdı. Bu sebepten Mısır´a gitmeye karar verdi. Fakat Şam´da bulunan Sal­tanat Naibi, îbni Teymiyye için Mısır´da bir tertip hazırlandığını öğrenmiş, onun Mısır´a gitmesine müsaade etmemiştir. Buna rağ­men îbni Teymiyye onu dinlememiş ve Mısır´a gitmiştir. Çünkü bâ­zı sıkıntı ve eziyete uğrasa da, Mısır´a gidişinde fayda olduğunu ve görüşlerini daha iyi yayacağını ümit etmiştir.[15]



Birinci Mihneti


İbni Teymiyye 705 H. yılında Mısır´a varmıştı. Yolda giderken bile ders halkaları teşkil etmişti. O böyle vaaz ve dersle uğraşırken Mısır´daki hasımları onun başına getirecekleri felâket için hazırlık, yapıyorlardı. Mısır´a geldiği zaman Kahire Kalesinde toplanmış olan meclisle karşılaştı.. Bu mecliste kaldılar ve devletin ileri gelenleri bu­lunuyordu, îbni Teymiyye konuşmak istedi. Fakat ifade gücünü ve sözünün tesirini bildikleri için onu konuşturmadılar ve derhal itham etmeye başladılar. İddiayı Mâliki kadısı Zeynüddin b. Mahluf şu sözleriyle ortaya attı:

Allah, hakikaten arşın üstündedir, harf ve sesle konuşuyor,öyle mi

İbni Teymiyye Allah´a hanıd-ü sena ile söze başladı. Fakat ken­disine;

Cevap ver, hutbe okuma! dediler. Dolayısıyla O, bunun bir

muhakeme olduğunu ve münazara .olmadığını anlayarak;

Hâkim kimdir diye sordu.

Hâkim Mâliki kadısıdır, dediler. İbni Teymiyye bu´ kadıya

hitaben:

Sen, hasmım olduğun halde benim hakkımda nasıl hüküm vereceksin dedi. Bunun üzerine adı geçen kadı iyice kızarak fena­laştı ve Şeyh îbni Teymiyye´yi hapse mahkûm etti.

îbni Teymiyye zindana girdi[16]. Kendisiyle birlikte Mısır´a ge­len iki kardeşi, Şerafüddin ve Mecdüddin de zindanda ona katıldı.

îbni Teymiyye, Mâliki kadısının hükmüne razı olmamakta hak­lı idi. Çünkü bu kadı, katı kalbli ve öfkeli bir insandı. Daha önce O, Kur´an´ın muhkem âyetleriyle alay etmek ve müteşâbilh âyetlerin birbiriyle çeliştiğini ileri sürmekle itham edilen bir bilgini idama mahkûm etmişti. Halbuki deliller kâfi değildi. Öte yandan, idama mahkûm edilen zâtın dış görünüşü iyi olduğu gibi, diğer bilginlerin onun hakkındaki kanaati da müsbet idi. Hattâ O, çağının büyük -hadis bilgini îbni Dakîk´den medet ummuş ve : «Beni nasıl bilirsin » diye sormuş, o da; «Seni faziletli bir insan olarak tanırım. Fakat senin hükmün kadı Zeynüddin´e aittir.» demiştir. Buna rağmen adı geçen kadı, bu hüsn-i şahadeti dinlememiş, ona tevbe teklif etme­miş ve verdiği idam hükmünü hafifletnıemiştir.

Şeyh îbni Teymiyye zekî insandı. O, bu kadı´nın hâkimliğini ka­bul etmemiştir. Çünkü O, kendi fikrine muhalifti. Üstelik itham et­mekte de acele davranmıştı. Bir şahsın hem hüküm, hem de iddia mevkiini işgal etmesi düşünülemezdi. Zira itham ve kaza (hüküm) birbirinden ayrı şeylerdir. îddia sahibi cezayı gerektiren delilleri or­taya kor. Sanık da bu iddiaları çürütecek mukabil delilleri serdeder. Hâkim ise bu deliller arasında karşılaştırma yaparak hüküm verir. Buna rağmen Kadı Zeynüddin ithamda bulunmuş ve sanık olarak gördüğü şahsın delillerini serdetmesine engel olmuştur.

Îbni Teymiyye, 705 H. yılı Ramazan ayında zindana girdi ve bu­rada çok şiddetli işkencelere uğradı. Aynı zamanda Kfısır´daki Han-belîlere de baskı yapıldı. Dört mezhebi temsil eden kadılar meclisin­de dördüncü kadı olan Hanbelî kadısı zayıf olduğu için Îbni Teymiyye´yi de, Mısır´daki Hanbelîleri de savunamadı. Bu konuda İbni Kesir şöyle der:

«Mısır´da Hanbelîler büyük bir ihanete uğradı. Çünkü kadıları, ilim bakımından yoksundu. Bu sebepten onun temsil ettiği mezheb mensupları böyle şeylere mâruz kaldîlar ve durumları fenalaştı.»[17]

îbni Teymiyye, zindanın karanlık köşelerinde Ramazan Bayra­mı gecesine kadar kaldı. Daha fazla kalmasına vicdanlar razı olma­dı. Kahire Valisi Hanefî, Mâliki ve Şafiî kadılarıyla bâzı fakîhleri topladı; onlarla îbni Teymiyye´nin zindandan çıkarılıp hürriyete ka­vuşturulmasını konuştu ve İbni .Teymiyye´nin zindanda kalmasının din, adalet ve ahlâkla bağdaşmıyacağmı ileri sürdü. Çünkü îbni Teymiyye, ardında kitleleri sürüklemiş, orduları harekete getirmiş, ölüme atılmış, Moğollara karşı zaferle neticelenen o büyük mukave­metin ruhunu teşkil etmişti.

Fakîh ve kadılar, bu Emîrin sahip olduğu âlicenaplıktan yoksun olmakla beraber, îbni Teymiyye´nin serbest bırakılmasına karşı koy­madılar. Çünkü bunların tipinde olanlar emirleri razı etmek veya. en azından onları öfkelendirmemek için çalışırlar. Lâkin onlardan bâzısı buna muvafakat ederken, bir kısım şartlar ileri sürdü. Mese­lâ; îbni Teymiyye akîde ile ilgili bâzı görüşlerinden vazgeçtiğini ilân edecekti. Bu görüş üzerinde birleştiler ve îbni Teymiyye´ye» huzur­larına gelmesi için haber gönderdiler. Îbni Teymiyye bunu kabul et­medi. Çünkü onların hakikat ve hüccet peşinde olmadıklarını ve kendisine, hiçbir delile dayanmaksızın görüşlerini kabul ettirmek istediklerini biliyordu. Ona, altı defa haber gönderdiler ve îbni Ke-sir´in deyişiyle hiçbir karşılık alamadan dağıldılar.

İbni Teymiyye, zindanda iken dostları da Şam´da iztırap içinde idiler. Belki Şamlıların üzüntüsünün sebebi, Mısır emirlerinin îbni Teymiyye´yi zindandan çıkarmayı düşünmüş olmaları, âlimlerin de İbni Teymiyye´ye kabul etmesi mümkün olmayan şartları ileri sür­meleri idi.

Ardarda yapılan birçok teşebbüslerden sonra nihaî bir teşebbüs daha yapılmıştır. Şöyle ki: îbni Teymiyye´nin iki kardeşi kadılar meclisine getirilmiş ve bunlardan Şerafüddin, Mâliki kadısı Zeynüd­din b. Mahluf ile münakaşaya tutuşmuş, sonunda kadıyı mağlûp et­miştir. Bu durumu İbni Kesîr şöyle anlatır: «Şerafüddin, Mâlikî ka­dısını nakîl, delil ve ma´rifet yoluyla mağlûp etmiş, onun bâtıl id­dialarında yanılmış olduğunu ortaya koymuştur. Münakaşa arş, ke­lâm ve nüzul meseleleri hakkında idi.»[18]

İbni Teymiyye zindanda iken yapılan bu münakaşa, onun 23 Rebîülevvel 707 H. yılında 18 ay içeride yattıktan sonra tahliyesine sebep olmuştur.[19]



Îşi Tatlıya Bağlayışı


İbni Teymiyye, zindandan çıkıp ders vermeye başladı. Camiler­de hem halka, hem de seçkin kimselere ders vermeye ve minberler­de hutbe okumaya başladı. Bu hal üzere altı ay geçmeden Mısır´da da, Şam´da olduğu gibi, birçok talebe ve dostlara sahip oldu.

Burada iki husus dikkati çekmektedir:

1 Kendisine işkence edenler ve onu zindana atanlarla barış­mış olması. îbni Teymiyye Şam´a gönderdiği bir mektupta şöyle der:

«Allah sizden razı olsun, biliyorsunuz ki ben,"arkadaşlarım şöy­le dursun, gizli ve aşikâr hiçbir müslümana eziyet edilmesini sev­mem, kimseye güvenmem ve hiçbirini kınamam. Aksine ben onla­rı sever, sayar ve her birine durumuna göre iyilik dilerim. Bir in­san, ya isabetli bir içtihat eder, ya içtihadında yanılır veya günah­kâr olur. Birincisi, sevap ve mükâfaat kazanmış; ikincisi, içtihadı için mükâfaat kazanmış ve yanıldığı için de affedilmiştir. Üçüncüsü­nü de,´ bütün mü´minlerle birlikte Allah affetsin... Ben hiçbir kim­senin, yalan, zulüm* veya tecavüzle bana galip gelmesine razı olmam. Bütün müslümanlara hakimi helâl ettim ve hepsi için hayır dile­mekteyim. Nefsim için istediğim iyiliği, her mü´min için isterim. Ba­na zulüm ve iftira edenlere hakkım helâl olsun!»

2 İbni Teymiyye zindandan çıktığı zaman anası, oğlunu gör­menin sevinciyle gözlerini sürmelemeyi arzu etmiş, oğlu ise, Şam´da olduğu gibi Mısır´da da vazifesini yapmak istemiştir. Bu maksatla anasına gözleri aydm olması ve gönlü huzura kavuşması için mek­tup yazmakla iktifa etmiştir. Bu mektupta şu ifadeler yer almak­tadır :

«Ahmed îbni Teymiyye´den saadetli anasına,- Allah, ni´metleriyle gözlerini aydınlatsın; ona kerem ve lûtfunu bol eylesin. Onu sev­diği kullarından etsin... Ni´meÜeri için Allah´a şükreder ve fazl-u keremini artırmasını dileriz. Allah´ın ni´metleri her gelişinde art­makta olup ihsanları sayılamaz. Biliyorsunuz ki şu günlerde bizim bu memlekette kalmamız zarurî sebeplere dayanmaktadır. Bunları ihmâl edersek din ve dünya işlerimiz bozulur. Vallahi bizim, sizden uzak kalışımız kendi elimizde değildir. Eğer kuşlar bizi taşısalar der­hal yanınıza geliriz. Fakat uzaktakinin kendine göre bir özrü var­dır. Vallahi siz, meselelerin iç yüzünü bilseniz buna razı olursu­nuz...

«Dileğim, hayır duanızı artifmanızdır. Çünkü Allah bilir, biz bilemeyiz. O, takdir eder, biz takdir edemeyiz. O, gayblan bilendir.

Peygamber (S.A.) şöyle buyurmuştur: «Âdem oğlunun sâadeti, Al1ah´dan hayır dilemesi ve Allah´ın kısmet ettiği şeye razı olmasıdır. Âdem oğlunun bedbahtlığı ise, Allah´dan hayır dilemeyi terketmesi ve onun kısmetine razı olmamasıdır.» Tacir çoğu zaman seyahat eder. Malının zayi olmasından korktuğu için onu bitirinceye kadar bir yerde, oturur. Bizim, içinde bulunduğumuz işi anlatmamız imkân­sızdır. Güç ve kuvvet ancak Allah iledir. Allah´ın bol bol selâm ve rahmeti tek tek hanemizde bulunan büyük küçük, eş ve dostları­mızla birlikte, sizin üzerinize olsun. Hamd, âlemlerin Rabbı olan Allah´a mahsustur. Allah, Efendimiz´ Hz. Muhammed´e ve onun âl ve ashabına salât-u selâm eylesin!»[20]



İkinci Mihneti



İbni Teymiyye, Mısır´daki ikameti ne kadar uzarsa uzasın, Şam´a dönmek niyetinde idi. Lâkin Allah, onun Mısır´daki ikametinin tah­mininden daha fazla olmasını murad etmiş ve kendisini burada ikin­ci bir imtihanla karşılaştırmıştır.

Bu kez karşılaştığı imtihan, fakîh ve kelâm âlimleri vâsıtasiyle olmamıştır. Bu imtihan, büyük itibar sahibi olan sûfîler vasıtasıyla olmuştur. Salâhuddin Eyyûbî tarafından bu sûfîler için bir hânkâh yaptırılmıştı. Onlar, ibâdet maksadıyla buraya gelip gidiyorlardı. 723 H. yılında Nasıruddin b. Kalavun tarafından diğer bir hânkâh daha yaptırılmıştı. Bu hânkâhların, ileride açıklayacağımız gibi, İbni Teymiyye´nin hayâtına tesiri büyük olmuştur.

Mısır´da bâzı sûfiler, Muhyiddin b. "el-Arabî´nin vahdet-i vücût anlayışını benimsemeye başlamışlardı. Meselâ; Muhyiddin b. el-Arabi, bir dörtlüğünde şöyle diyordu:

«Ey eşyayı yaratan nefsinde! Sen bütün yarattıklarını cerrtediyorsun Yaratıyorsun oluşu sona erenleri sende Dar da sensin, geniş de!»

632 H. yılında ölen Mısırlı Îbnu´1-Fând, bu görüşün tesirinde kalanlar arasında idi. Keza, Mısır´da bâzı sûfîler, kendilerinin, nef-sî terbiye ve ruhî olgunluk sayesinde Allah´ın zatı ile ittisal ettikle­rini ve tekliften kurtulduklarını ileri sürüyorlardı.

İbni Teymiyye, buna razı olamazdı. Daha önce Şam´da bâzı Rifâî sûfilerinin yapmış olduğu hokkabazlıklara razı olmamıştı. Ora­da du bu gibi görüş ve hareketleri ortadan kaldırmak için mücade­le etmişti. Elbette Muhyiddin b. el-Arabî´nin görüşlerini de tenkid edecekti. Nitekim onun görüşlerine de hvr;;ma başladı. Muhyiddm b. el-Arabî´ye hücum ederken düşünen bıv akıl, güçlü bir dil ve ce­saretli bir kaibe dayanıyordu.

Muhyiddin b. el-Arabi´nin müridlerinden hem süfîler, hem de halk arasında büyük bir itibar sahibi olan ve «Kitâbu´I-Hikem» adlı eserin yazarı İbni Ataullah es-Sikenderi, İbni Teymiyye´yi birtakım sûfîlerle birlikte Kahire kalesine gidip sultâna şikâyet etti. Sultan adliye binasında bir meclis topladı. İr-ni Teymiyye de kendisine güven iomde topluluğu yararak huzura geldi. Kendisine; «Bu insan­lar senin için toplandı», denilince; «Hasbünaîi:îhu ve ni´mel-vekü Biz Allah yeter, O ne güzel vekildir!» dedi vy hasımlarıyla müna­kaşaya girişti. Kuvvetli ifadesi ve getirmiş olduğu ezici deliller sayesirif´e muarızlarını altetti.

Bundan sonra sûfîler, birçok toplantılar yaptılar. İbni Teymiyye ise onlarla karşılaşmaktan yılmıyordu. Daha sonra sûfîler, İbni Tey­miyye hakkında şüpheyi çekecek şeyler ileri sürdüler. Çünkü O, Âllah´dan başkasına sığınüaznayacağına, Allah´ın kullarından hiçbir kimseden, isterse bu, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Pey­gamber olsun, medet umulamıyacağinı söylüyordu. îbni Teymiyye, bu sözü îbni Ataullah es-Sikenderî ile münakaşa ederken söylemiş, hazır bulunanlardan bir kısmı da; «Bu sözde bir şey yoktur.» demiş­tir. Başkadı ise, bu sözün sadece edebe aykırı olduğunu, fakat kü­für olmadığını bildirmiştir.

Mücâdeleler çoğaldığından devletin bu İşte tahammülü kalma­mıştı. Bu karışıklıklara son vermek için bunlara sebep olan adı ge­çen müsafiri susturmak gerekiyordu. Bu sebeple İbni Teymiyye´yi şu üç şey arasında muhayyer bıraktılar: İster İskenderiyye´ye, is­ter memleketi olan Şam´a, isterse hapishaneye gidecekti. îbni Tey­miyye hapishaneyi tercih etti.

Çünkü, İskenderiyye veya Şam´a gittiği takdirde görüşlerini açıklamaması şart koşulmuştu. Dolayısıyla O, hapishane benim için daha iyidir, dedi. Böylece söz ve fikir hürriyetinin kayıt altına alın­masına razı olmadı. Ona göre kâinatı dolduran hürriyet; bir yerden bir yere gitmek hürriyeti değil, fikir, vicdan ve söz hürriyetidir. Ger­çekten hür olan insan, fikir ve söz hürriyetini cisim hürryetinden önce bilmelidir. Görüşlerini açıklayamadan bir yerden bir yere git­mek, aklî ve ruhî bir esirliktir. Hapishanede insan hiç olmazsa bu esirliği hissetmez.

Fakat talebeleri, onun Şam´a gelmeyi tercih etmesini istemişler. O da, 18 Şevval 707 H. yılında Şam´a gitmek üzere yola çıkmıştır; an­cak bir konaklık yol gittikten sonra peşinden yetişip Devletin kendisini hapsetmeye karar verdiğini söylemişlerdir. Sanki Devlet" er­kânı, İbni Teyrhiyye´nna Şam´a gidip talebe ve dostlarının arasına düşünce, onların zorla kabul ettirdikleri şartların dışına çıkacağını hissetmiştir.

İbni Teymiyye tekrar mahkemeye getirildi. Bu kez kadılar ara­sında onu yakînen tanıyan, her ne kadar görüşleri- alışılmış olan şeylere aykırı ise de, ihlâs ve îmânından şüphe etmeyen bir bilgin vardı. Bu zat, İbni feymiyye´nin takva timsâli olduğunu, takvanın ise ruhlarda büyük bir tesiri bulunduğunu biliyordu. Nihayet kadı­lar, onun davranışlarında suç teşkil edecek bir şey bulunmadığına karar verdiler. Bunun üzerine kadılardan bâzısı onun hapiste kal­masına itiraz etti ve bu görüş münakaşa edilirken İbni Teymiyye; «Ben hapishaneye gidiyorum!» diyerek durumu kurtardı. Hapsedil­mesine muhalif olan Nuruddin ez-Zevâvî; «Kendisi için elverişli olan yerde bulunuyor.» dedi. Bâzıları da ona; Devlet, İbni Teymiyye´nin hapsedilmesinden başka şeye razı olmuyor, diye cevap verdiler.[21]

Bundan sonra İbni Teymiyye, kadılara ait olan hapishaneye ka­patıldı ve kendisine hizmet edecek birinin yanında kalmasına izin verildi.

îbni Teymiyye, kendisini hapse mahkûm eden bu mücâdeleyi fakihlerle değil, sûfîlerle yapmıştı. İhtimal ki bu sefer, kadılar ona takdir gözüyle bakmışlardı. Çünkü kendileri de vahdet-i vücûd fik­rini kabul etmiyorlardı. Bu fikir, İbni Teymiyye´nin bütün görüşle­rinden daha sivri idi. Dolayısıyla onların nazarında İbni Teymiyye, İslâm´ı müdâfaa etmekte ve ona hücum etmemekteydi. Kuvvetli bir ifadeye sahip oluşu da gözönüne alınarak, bu sefer İbni Teymiyye kadıların merhametini kazanmıştı.

İbni Teymiyye´nin bu Seferki hapse atılışı, yanma talebelerinin gidip gelmesine mâni olmuyordu. Esasen bundan kısa bir müddet sonra kadılar ve fakîhler meclisinin kararıyla serbest bırakılan İbni Teymiyye, Sâlihiyye Medresesinde ders vermeye başlamıştı.

Hapishaneden çıktıktan sonra insanlar onun ilim meclisine akın etmeye başlamışlardı. Görülüyor ki bu mihnet, îbni Teymiyye´nin sûfilere karşı galibiyetiyle neticelenmiştir.

İbni Teymiyye için hakîkî mücâdele Sultan Nâsıruddin b. Kala-vun´un tahttan feragat etmesiyle başlamıştır. Bu Sultânın yerine el-Melik el-Muzaffer Baybars tahta çıkmıştır. Baybars´ın hocası, Muh­yiddin b. el-Arabî´ye ve onun görüşlerine bağlı olan Nasr el-Mucî idi. Bundan sonra îbni Teymiyye ile Baybars arasında şiddetli bir

mücâdele başlamıştır. Çünkü Baybars, düşünce bakımından hocası Nasr el-Müncî´nin tesiri altında idi. Öte yandan o, İbni Teymiyye´yi sâbik Sultan Nâsınıddin´in adamlarından sayıyordu. Adı geçen Sul­tan, hocasıyla birleşip İbni Teynıiyye´den kurtulmak için bir çare düşündü ve onu îskenderiyye´ye sürmeye karar verdi. Zira îbni Teymiyye´nin Kahire´de bir hayli taraftarları olmuş, fakihler de onu tutmaya başlamıştı. îskenderiyye´de onun dostu ve yardımcısı yok­tu. Orada bir tuzak kurarak İbni Teymiyye´yi öldürüp rahata kavuş­maları da mümkündü.

Fakat İbni Teymiyye´nin fazilet ve şöhreti, îskenderiyye´ye ken­disinden önce gelmişti. İlim öyle bir nurdur ki ışıkları her yere ya­yılır, onu karanlıklar perdeleyemez. îbni Teymiyye, 709 H. yılı Safer ayının son gecesi îskenderiyye´ye doğru yola çıkmıştı. İskenderiyye´ye gelir gelmez ders, vaaz ve irşad meclisleri teşkil etmeye başladı. Bu hal üzere 7 ay, yâni Nasıruddin b. Kaîavun tekrar tahta çıkıncaya kadar devam etti. Bu 7 aylık zaman içinde îskenderiyye´­de İbni Teymiyye ile sûfîlerden bir fırka mücâdele etti. îbni Seb´in denilen ve felsefeile tasavvufu birleştirici birrnetpda sahip olan mu­tasavvıf filozof bir şahsa bağlı bulunan bu fırkanın adı Seb´îniyye idi.

Sultan Nasıruddin, Mısır tahtına tekrar çıkınca İbni Teymiyye´­yi Kahire´ye davet etmiş, O da bu daveti memnuniyetle kabul ede­rek buraya dönmüştür. Kahire´ye 8 Şevval 709 H. günü ulaştıktan sonra Hz. Hüseyin´in makamına yakın bir semtte ikamet etmiş ve kendisini tamamen ilme vermiştir. Kendisine kötülük edenler, gelip özür dilemişlerdir. O da, hepsini istisnasız affetmiş ve: «Bana kötü­lük edenlere hakkım helâl olsun.» demiştir.

Burada îbni Teymiyye´nin şerefli bir tutumunu anlatmamız ye­rinde olur. Şöyle ki: Sultan Nasıruddin tahtına yerleşince, îbni Tey­miyye´ye kötülük eden âlim ve kadılardan intikam almak istemiş­tir. Bu kadı ve bilginler, birinci mihnetinde îbni Teymiyye´yi hapse mahkûm etmişler ve O, bu yüzden 18 ay zindanda kalmıştı. Fakat bunlardan intikam almak hususunda kendisinden fetva almak is­teyen Sultana, îbni Teymiyye; «Onların kanı haramdır, onlara iş­kence etmek de caiz değildir,» demiştir. Sultan da; «Onlar sana iş­kence ettiler ve seni defalarca öldürmek istediler,» demiştir. Âlice­nap îbni Teymiyye ise, buna şöyle cevap vermiştir: «Bana işkence edenlere hakkım helâl olsun. Allah ve Resulüne karşı kötülük eden­lerden Allah kendi intikamını alır. Ben, nefsim için galip çıkmak is­temem. İbni Teymiyye bununla yetinmemiş. Sultandan onları af­fetmesini de dilemiş ve: «Eğer onları öldürürseniz, yerlerini dolduracak kimseleri bulamazsınız, diyerek affedilmelerini temin etmistir.

îbni Teymiyye´nin affettiği bu insanlar arasında îbni Mahhalla da vardı. Bu kadı, îbni ´Teymiyye´ye karşı çok şiddetli davranmış, onun kendisini müdafaa etmesine bile mâni olmuş ve onu muhake-» mesiz olarak zindana atmıştı. îşte bu kadı, sonunda İbni Teymiyye´­yi övmekten başka bir şey yapamamış ve şöyle demi$tir: «Biz îbni Teymiyye´nin benzerini görmedik. Ona kötülük etmek istedik, fakat gücümüz yetmedi. O ise, gücü yettiği halde bizi bağışladı.»

Bu gelişinde îbni Teymiyye, Kahire´de yerleşmeye karar vermiş­tir. Kitaplarının gönderilmesi için memleketine mektup yazmış; ders, fetva, vaaz ve irşâd işleriyle uğraşmaya başlamıştır. Bu kez âlim­ler, onun ilmini açıkça tenkit edememiş, ileri gelen sûfîler görüşle^ rine dil uzatamamışlardır. Onlar bu kez îbni Teymiyye´nin sözlerine inandıkları veya Allah´dan korktukları için değil, Sultandan kork­tukları için böyle davranmışlardır.

Dolayısıyla onun fakîh ve sûfîlerden hasımları başka bir yol­dan harekete geçmişlerdir. Bu da, halkı, îbni Teymiyye aleyhine kışkırtmak olmuştur. Fakat onun kuvvetli ifadesi, delil getirişi ve şahsiyeti sayesinde kendilerinden daha çok dost ve taraftar kazandığını unutmuşlardır. Bunun üzerine iki olay meydana gelmiştir:

1 4 Recep 711 H. tarihinde bir topluluk, düşmanlarını tahrik etmek suretiyle İbni Teymiyye´nin dövülmesine sebep olmuştur.Bu­nun üzerine Hüseyiniyye mahallesi halkı toplanmışlar ve intikam almak için îbni Teymiyye´den ısrarla müsaade istemişlerdir. îbni Teymiyye, onlara; «Hak ya benim, ya sizin, ya da Allah´ındır. Eğer hak benimse helâl ettim. Sizinse ve beni dinlemiyorsanız istediğini­zi yapabilirsiniz. Eğer hak Allah´ınsa, O hakkuıı dilediği zaman alır»,

demiştir.

2 Aynı ay içinde kötü sözle ona tecâvüz edilmiştir. Fakat bu seferki tecâvüz, câhiller tarafından değil, bâzı fakîhler tarafın­dan yapılmıştır. Bunlar, îbni Teymiyye´ye önce hakaret etmişler, sonra da özür dilemişlerdir. Acaba böyle özür dilemelerinin sebebi, Sultandan korkmuş olmaları mıydı Durum ne olursa olsun, Şeyh, îbni Teymiyye, onları da bağışlamış ve -. «Nefsim için galip çıkmak istemem», demiştir.

Kahire´de oturduğu bu müddet içinde îbni Teymiyye gördüğü kötü şeyler üzerine Sultanın dikkatini çekiyordu. Meselâ; şehir ve taşrada rüşvet çoğalmıştı. îbni Teymiyye, Sultan Nasıruddin´e bu durumu sert bir mektupla bildirdi. Bu mektupta şu sözler yer alı­yordu : «Hiç kimse mal veya rüşvetle vazifeye tâyin edilmesin. Çünkü bu, ehliyetsiz kişilerin işbaşına getirilmesine sebep olmaktadır.» Ayrıca kısas işleri de başıboş bırakılmış, öç almak için işlenen cina­yetler yaygın hale gelmişti. Bunun üzerine Sultan, işi ciddî tutmuş ve kısas işlerini, şer-i şerifin hükümlerine uygun olmak üzere, der­hal tatbîka başlamıştır.[22]



Şam´a Dönüşü



İbni Teymiyye, Mısır´da ilim ve takva yönünden üzerine düşen görevi yerine getirmiştir. Burada va´zetmiş, ilim öğretmiş, Allah yo­lunda mücâdele etmiş ve işkencelere katlanmıştır. Artık aile ve ak­rabalarının yanma, büyüyüp yetiştiği eve dönmek hakkı idi. Fakat O, ancak cihâda katılacağı için Şam´a döndü.

712 H. yılı Şevval ayında Sultan Nasıruddin Moğollarla karşı­laşmak üzere büyük bir ordu hazırlamıştı. Çünkü Moğollar, müslü-manian rahatsız ediyorlar ve yeryüzünde fesat çıkarıyorlardı. Sul­tan Nasıruddin bu cihad sırasında İbni Teymiyye´yi yanından ayır­mak istemedi. İbni Teymiyye cihad´dan yılacak bir insan değildi. Kılıcını kuşanmış olarak Şam´a geldi. Bu sefer O, elli yaşını geçmiş ve oldukça ihtiyarlamıştı. Daha önce kılıcına sarılıp savaş meydanı­na atıldığı zaman genç olup kırkma değmemişti.

İbni Teymiyye, 713 H. yılı Zilka´de ayının başında Şam´a ulaş­tı.[23] Allah mü´minleri bu savaştan kurtarmıştır. Çünkü, gelen ha­berlere göre Moğollar geri çekilmişlerdi.

Bu gelişinde Şeyh (İbni Teymiyye) Şam´da yerleşip kaldı. Bun­dan sonraki durumunu îbni Kesir şöyle anlatır:

«Şeyh (îbni Teymiyye) Şam´a gelip yerleştikten sonra diğer ilimlerle, eser telif ve neşriyle, insanlara sözlü ve yazılı fetva ver­mekle, şer´î hükümleri açıklamak için ictihadla uğraşmıştır. Bâzı meselelerde dört mezheb İmamlarına uyarak ictihadda bulunur ve fetvalar verirdi. Bâzan da fetva verirken onlara ve bu nıezhebîerin meşhur kavillerine aykırı davranırdı. Onun, İmam ve mezheblerin görüşleri arasından seçme (tercih) lerde bulunarak ve kendi içti­hadına dayanarak vermiş olduğu fetvalar birçok cildler teşkil eder. O, daima kendi görüşlerine Kitab, Sünnet, sahâbî ve selefin sözle­rinden deliller getirirdi.»

Şam ve Mısır´daki hayâtının ilk devresinde îbni Teymiyye´nin doğru gördüğü akideyi açıklamaya çalışmış olduğunu, fıkhı görüş­lerinde de îmanı Ahmed b. Hanbel´in mezhebine bağlanmış olup bu mezhebin dışına pek az çıktığını düşünebiliriz.

Hayâtının ikinci devresinde ise, daha çok fürû´ ilmine önem ver­miş, fer´î fıkıh meselelerini selefiyeci aklı ve sağlam düşüncesiyle incelemeye koyulmuş, bu konuda dört mezheb İmamlarına muha­lif, ya da bu mezheblerin meşhur olan veya olmayan görüşlerine muvafık sonuçlara varmıştır. Fakat, İbni Teymiyye´nin seçmiş (ter­cih etmiş) olduğu görüşler, mutlaka Kitab veya Sünnet´den aldığı bir delile dayanıyordu.[24] Onun bu uğurdaki çalışmaları çok zen­gindir. îbni Teymiyye, ihtiyaç duyduğu zaman doğru olan ve bir nass veya kendisinin incelemeleri sonunda ulaşmış olduğu kanaat tarafından desteklenen fıkhı kıyâsı kolayca tatbik ederdi.

İbni Teymiyye´nin hayâtının böyle iki devreye ayrılışı, onun bi­rinci devrede fıkıhla uğraşmadığı, sadece ikinci devrede fıkha önem verdiği anlamına gelmez. Diyebiliriz ki, O, hayâtı boyunca fıkıhla uğraşmıştır. Ancak hayâtının iki devreye ayrılışı fıkha vermiş ol­duğu ehemmiyete nisbetledir. Yâni hayâtının ikinci devresinin en çoğunu fıkıh işgal etmiştir. Fıkhı, O, meşhur büyük mezheblere gö­re inceleme sınırlarının dışına çıkarmış ve onu daha geniş bir ufuk­la tetkik etmiştir. îbni Teymiyye iki hususa çok önem vermiştir.

1 Asıl kaynaklarından faydalanarak Kur´ân ve Sünnet fık­hını tetkik etmiştir.

2 Ehl-i Beyt İmamlarının görüşlerini incelemiştir. Şiîlik id­dia eden bâzı zümrelerden nefret etmesi, ekseri Ehl-i Beyt İmam­larının bir kısım görüşlerini içine alan şiî fıkhını incelemsine engel olmamıştır.

İbni Teymiyye, bu incelemeleri yaparken kendisini Hanbelî sa­yardı ve en azından talebeleri; onun, bütün mezheblerden yapmış olduğu birçok tercihlere, hiçbir kimsenin tavassutuna lüzum görmeksizin Kitab ve Sünnete yönelişine rağmen, Hanbelî mezhebine bağlı olduğunu söylerler. İbni Teymiyye, Ahmed b. Hanbel´in fıkhı­na daima hayranlık duyardı. Fakat onun duyduğu bu hayranlık, mutaassıb bir mezheb mensubunun duyduğu hayranlık değil, araş­tırıcı ve tercih edici bir gözle bu mezhebi inceleyen bir insanın duy­duğu hayranlıktı. O, îmam Ahmed b. Hanbel´in mezhebi hakkında şöyle demiştir:

«İmam Ahmed Kitab, Sünnet, sahâbî ve tabiîlerin sözlerini ötekilerden daha iyi biliyordu. Bunun içindir ki, başkalarında olduğu gibi onun nassa muhalif zayıf bir görüşü yoktur. Ancak onun mez­hebinde, ekseriya daha kuvvetli bir görüşe muvafık olan görüşler mevcuttur. Diğerlerinden ayrıldığı meseleler üzerinde Ahmed b. Hanbel´in görüşü ona göre daha üstündür. Zaruret halinde zimmîlerin müslümanlar aleyhine yapmış oldukları şahitliğin kabulü, yol­culuk sırasında yapılan vasiyetin muteber oluşu vs. görüşleri böy­ledir.»

Bundan anlaşılıyor ki, İbni Teymiyye, Ahmed b. Hanbel´in fık­hını onun şahsı için değil, Kitab ve Sünnet´e sımsıkı bağlı olduğu için tercih etmektedir. Bununla beraber, O, Hanbelî fıkîuna taassub derecesinde -bağlanmıyordu. Birçok meselelerde başka mezheblerin görüşlerini tercih ediyordu. İbni Teymiyye taassubun, nefsin haya­sından ileri geldiğini, hüccet ve burhandan doğmadığını kabul eder ve şöyle derdi:

«Kim, İmamlardan birine taassub derecesinde bağlanırsa hava ehline benzemiş olur. İster îmam Mâlik´e, ister îmam Ebü Hanîfe´ye, ister İmam Ahmed b. Hanbel´e bağlanmış´ olsun. Bunlardan birine taassub derecesinde bağlanan kimse, bağlanmış olduğu İmamın ilim ve din hususunda kıymetini bilmiyor ve öteki İmamları da takdir, edemiyor demektir. Böylece câhil ve zâlim insanların durumuna düş­mektedir. Halbuki Allah, ilim ve adaleti emrediyor, cehalet ve zu­lümden nehyediyor. Kur´ân´da; «İnsan onu (emaneti) sırtına yük­lendi. Çünkü o, çok zâlim ve câhildir.»[25] buyurulmuştur. îşte îmam Ebu Yûsuf ve İmam Muhammedi insanların, îmam Ebû Hanîfe.ye en iyi bağlı olanları bunlardır. Keza, îmam Ebû Hanîfe´nin kavlini en iyi bilenler, de onlardır. Böyle olduğu halde birçok meselelerde ona muhalefet etmişlerdir. Çünkü Sünnet ve ellerindeki hüccet, bu meselelerde ona uymamalarını gerektiriyordu. Onlar, bununla bir­likte hocalarına daima saygı gösteriyorlardı.»

Böylece İbni Teymiyye, taassub boyunduruğunu kırmış ve dört İmamın görüşlerine bağlı kalmaksızın hür bir araştırmaya yönelmiş­tir.[26] Bu araştırma ve incelemelerin sonunda bazı önemli meseleler hakkında birtakım fıkhî neticelere ulaşmıştır. îşte bunlardan bir­kaç misal:

1 îbni Teymiyye, talâk (karı boşama) sözünün yemin haline geldiğini görmüştür. İnsanlar, (Allah´a yemin eder gibi karılarını boşamak üzere yemin etmeye başlamışlardır. Ancak insan, Allah´a yemin edip sonra bu yemini bozarsa keffâret olarak ,ya bir köle âzâd-edecek, ya bir gün on fakiri doyuracak veya giydirecek, bunlara gü­cü yetmezse üç gün oruç tutacaktır. Talâk üzerine ettiği yemini bo­zarsa karısı boş olacak´, yuvası dağılacak ve evlilik dediğimiz mu­kaddes münasebet sona erecektir. îşte bu netice, Îbni Teymiyye´yi korkutmuştur. Bunun üzerine O, Allah´ın Kitab ve Peygamber´in Sünnetinde buna bir delil aramış, fakat böyle bir delil bulamadığı gibi, selefin görüşlerinde de bunu gösteren bir şey bulamamıştır. Ki­şi, bu yemini ile karısını boşamak istemediğine göre, evliliğin sona ermesini gerektiren hiçbir şey yoktur. Dolayısiyle îbni Teymiyye, Talâk şartıyla yapılan yeminin bozulmasıyla karının boş olmayaca­ğına fetva vermiş ve kendi görüşünü Ehl-i Beyt İmamlarından inti­kal eden sözlerle desteklemiştir.

îbni Teymiyye 718 H. yılında bu fetvasını açıklayınca fakîhlerin tenkidine uğramıştır.

2 îbni Teymiyye, Kur´ân nassı ile bağdaşan rivayetleri tesbit etmiş ve görmüştür ki «üç» sözünü ağıza alarak karıyı bir de­fada üç talâkla boşamak mümkün değildir.[27] Böyle bir boşamada kadın, ancak bir talâkla boş olur. Çünkü Allâhu Teâlâ Kur´an´da; «Talâk (boşama) iki defadır.»[28] buyurmuştur.[29]

Tabiîlerden birçoğu bu görüştedirler. îbni Teymiyye, bu görü­şünde Ehl-i Beyt İmamlarından[30] rivayet edilen haberleri benim­semiş ve dört mezheb İmamlarına muhalefet etmiştir.

3 İbni Teymiyye´ye göre bir kimse karısı ayhali thayız) gö­rürken boşasa talâk vâki olmaz. O, bu görüşüne, Peygamber (S.A.) ´-in Abdullah b. Ömer´e vermiş olduğu emri delil olarak gösterir. Yâ­ni Abdullah b. Ömer, ayhali gören karısını boşadığı zaman Peygam­ber (S.A.), ona, karısına tekrar dönmesini emretmiştir. Ibni Teymiyye bu meselede de Ehl-i Beyt İmamlarından rivayet edilen görüşü benimsemiştir.[31]

İbni Teymiyye, bunlara benzer daha birçok fetvalar vermiş ve dört mezheb İmamlarına muhalefet etmiştir. Bâzı âlimler kendisine böyle fetva vermemesini tavsiye etmiş, O da bir ara susmuştur. Fa­kat, sonra bu gibi fetvalar vermeye devam etmiştir. Daha sonra dört mezheb İmamlarına muhalif olarak böyle fetvalar vermemesi için Sultandan bir emir gelmiş ise de, îbni Teymiyye bu türlü fet­valar vermede ısrar etmiştir. Çünkü O, dîninde küçülmek istemiyor ve söylediklerinin doğruluğuna güveniyordu.[32]



Üçüncü Mihneti


İbni Teymiyye, talâk meseleleri üzerinde kendisine göre fetva­lar vermeye devam ediyordu. Sultana,, onun yeniden fetvalar ver­meye başladığı haberi ulaştı, Halbuki Sultan, İbni Teymiyye´nin dos­tu idi. Tekrar tahta çıktıktan sonra onun bir gün bile hapishanede kalmasına razı olmamıştı. Sultan, Ibni Teymiyye´nin kendi emrini reddedişini hoş karşılamadı. Halbuki açıkça emir göndererek bu gi­bi fetvalardan onu menetmişti. Sultanın vicdanı, dört mezheb İmam­larına muhalif olarak fetvalar verilmesine razı olmuyordu. Gerçi îbni Teymiyye´ye saygı gösteriyordu. Fakat, dört mezheb İmamları­na karşı duyduğu saygı daha büyüktü.

Bu sebeple Sultan 19 Ramazan 819 H. tarihinde bir ferman gön­dermiş ve bu fermanda İbni Teymiyye´ye ayırdığı bir bölümde onu fetvadan menetmiştir. Bu ferman kadı, müftî ve fakîhlerden bir top­luluk huzurunda îbni Teymiyye´ye okunmuş ve Sultanın önceki em­rini dinlemediği için serzenİşte bulunduğu bildirilmiştir. Sonra top­lantı, İbni Teymiyye´ye bu gibi fetvalardan vazgeçmesi için kesin bir şey söylenmeden dağılmış, îbni Teymiyye de fetvalarına devam et­miştir. Sultan tarafından îbni Teymiyye´yi meneden mektup ve ser­zenişler devam etmiştir. Fakat Sultan, bu işe daha fazla göz yuma­mazdı. O göz yumsa bile kadı ve müftîler bu işin peşini bırakmıyorlardı. Çünkü onlara göre, İbni Teymiyye´nin dört mezheb İmamları­na muhalif olarak fetva vermesi açıkça sapıklıktı.

Bu yüzden hükümet konağında ve Saltanat Naibi (vekili) nin huzurunda bir meclis kuruldu; dört mezhebin kadı, müftî ve fakîh-leri burada toplandılar. îbni Teymiyye de geldi. Ona serzenİşte bu­lundular. Bu gibi meselelerde bir daha fetva vermemesini rica etti­ler. Onlar, îbni Teynıiyye´ye sadece serzenİşte bulunuyor, münaka­şaya yanaşmıyorlardı. Tekrarlanan rica ve serzenişlerin bir faydası olmadığını görünce, îbni Teymiyye´nin Şam Kalesine hapsedilmesini kararlaştırdılar. îbni Teymiyye, burada 22 Recep 720 tarihinden 10 Muharrem 721 H. tarihine kadar beş ay 18 gün yatmıştır.

Bundan sonra hürriyetine kavuşan İbni Teymiyye, serbestçe derslerine devam etmiş ve buna benzer meseleler üzerinde yeniden fetva vermeye başlamıştır. Fakîhler, îbni Teymiyye´nin bu gibi fet-vâlarına razı olmamakla beraber, artık alışmışlardı. O da araştır­ma, yazma ve teliflerine devam etmiştir, 712 H. yılından itibaren başlayan hayatının bu devresi, onun fıkhı alanda çok verimli oldu­ğu yıllarını teşkil eder. İbni Teymiyye, bu arada akaid dersleri ve­riyor, sûfilerin tutum ve bid´atlanm tenkid ediyor, fakat en çok fıkhî meselelerle uğraşıyordu.[33]



Son Mîhneti


İbni Teymiyye derslerine devam ediyor, kitap ve risalelerini gözden geçiriyordu. Bu kitap ve risalelerinin bir kısmı akaide, bir kısmı siyasete, bir kısmı da fıkha aitti. O, kudretli aklı ve ihlâslı ru­hu ile dinleyicilerine feyz veriyordu. Nihayet 726 H. yılında Şam-Ka­lesine hapsedilme emri geldi. Sultanın durumundaki bu değişiklik üzerine biraz tafsilâtlı bilgi vermek istiyoruz. Şöyle ki:

İbni Teymiyye´nin felâkete uğramasını bekliyenler birkaç kıs­ma ayrılıyorlardı. Sufî ve râfizîlerden bâzıları görüşlerine düşman olmuşlar, fakîhlerden bir kısmı da fıkhî görüşlerini sapıklık ve din dışı sayıyorlardı. Bütün bunlar söz birliği edip îbni Teymiyye´ye bir tuzak hazırlamaya karar verdiler. Bu maksatla onun hem halkı, hem de seçkin kimseleri öfkelendirecek bir görüşünü tesbite çalış­tılar. Nihayet 17 sene önce vermiş olduğu bir fetvayı bulup ortaya attılar. Bu fetvasında O, sâlih kimselerin kabirlerini ziyareti mene-diyordu. Hattâ, Peygamber (S.A.)´in kabri bulunan Ravza-i Mutahhara´nın ziyaretini de hoş görmüyordu. îşte o fetvadan buraya bâ­zı pasa)lar alıyoruz:

«Saîd b. Mansur´un Sünen´inde rivayet edildiğine göre Abdul­lah b. Hasan b. Hasan b. Ali b. Ebî Tâlib, sık sık Peygamber (S.A.) ´in kabrini ziyaret eden birini görmüş ve ona Peygamber (S.A.) in şu hadîsini haber vermiştir: «Benim kabrimi bayram (yeri) yapmayı­nız. Bana sadece salâvat okuyunuz. Sizin salâvatınız, nerede olursa­nız olunuz bana ulaşır.[34] Seninle Endülüs´teki bir insan arasında hiçbir fark yoktur. Buharı ve Müslim´in Sahîh´lerinde Hz. Âişe´den rivayet edildiğine göre Peygamber (S.A.), ölüm döşeğinde iken şöy­le buyurmuştur; «Yahudi ve Hıristiyanlara, Peygamberlerinin kabir­lerini mescid yaptıkları için Allah lanet etmiştir.» Eğer böyle olma­saydı Peygamber (S.A.), kabrinin açığa yapılmasını isterdi. Fakat, kabrinin mescid haline getirilmesinden hoşlanmamıştır. Sahâbiler de onu Hz. Âişe´nin hücresine defnetmişlerdir. Halbuki onlar, cena­zelerini çöle defnediyorlardı. Hiç kimse, Peygamber (S.A.)´in kabri­nin başında namaz kılıp orayı´ mescid haline getiremez. Peygamber (S.A.)´in kabri put yapılamaz. Velid b. Abdilmelik zamanına kadar Peygamber Efendimizin kabrinin bulunduğu hücre rnescidden ayrı îdi. Sahâbî ve tabiîlerden hiçbir kimse oraya ne namaz kılmak, ne kabre el sürmek ve ne de dua etmek için giriyorlardı. Aksine, bun­ların hepsini mescidde yapıyorlardı. Selef-i sâlih, Peygamber (S.A)´e salât-u selâm etmek istedikleri zaman kıbleye dönüyorlardı, kabre dönmüyorlardı. Peygamber (S.A.)´e salat-u selâm okumak için ayak­ta durma konusuna gelince; Ebu Hanîfe, yine kıbleye dönülmesi gerektiğini, kabre dönülmemesini söylemiştir. Öteki İmamların ekseri­si dua okunurken kabre dönüleceğini söylemiştir.»

Bu fetva, çok önceleri verilmiş ve hiçbir fitneye sebep olmamış­tı. Hiçbir kimse bu fetvayı İbni Teymiyye aleyhine bir vâsıta olarak kullanmaya teşebbüs etmemişti. Çünkü İbni Teymiyye´nin o za­manlar Sultan´ nazarında itibarı yüksekti.

Talâk meseleleri üzerinde verdiği fetvalardan ötürü İbni Tey­miyye ile Sultanın arası açılınca bunu fırsat bildiler. Sultan ve hal­kı onun aleyhine kışkırttılar. Çünkü Peygamber (S.A.)´e karşı son derecede kudsî bir saygı besleyen halk üzerinde bu fetvanın kötü bir etkisi olacağı besbelli idi. Zîrâ Müslümanm ruhu, "Peygamberi­nin şahsıyla ilgili ufacık,bir hareket karşısında derhal feveran ede­bilirdi.

İbni Teymiyye aleyhine tertip hazırlayanlar bu durumu Sultana yazdılar ve îbni Teymiyye´nin hadîslerini tahrif ettiğini söylediler. Sultan da, îbni Teymiyye´nin münasip bir hapishaneye atılmasını istedi. Bu hususla ilgili emir, 7 Şaban 726 H. tarihinde Şam´a geldi, îbni Teymiyye´ye tebliğ edildi. Bunun üzerine Ibni Teymiyye Şam Kalesine nakledildi ve kendisine aylık bağlandı. Kardeşi Zeynüddin de Sultanın müsaadesiyle yanında kalıp hizmetlerini görüyordu,

İbni Teymiyye, tevkif edildikten sonra gizli olan kötü niyetler ortaya çıktı. Onun talebe ve dostları türlü işkencelere uğratıldı. Baş-kadı (Kâdı´l-Kudat) bunlardan bir topluluğun hapsedilmesini, baş­ka bir topluluğun da ceza olarak hayvanlara bindirilip sokaklarda teşhir edilmesini emretti. Daha sonra İbni Teymiyye´nin bu talebe ve yalanlan serbest bırakıldı. Fakat, onun en aziz talebesi ve ken­dinden sonraki bayraktarı Şemsüddin İbni Kayyım el-Cevziyye ha­pishanede bırakıldı.[35]

Bu tevkif olayı ihlâslı insanların üzüntüsüne,, hased ve bid´atçıların da sevincine sebep oldu. Bundan sonra bid´atlar, arttı. Âlim­lerden bid´at düşmanları kötü durumlara düştü. Üzüntü, sadece Şam´ın ihlâslı âlimlerine inhisar etmedi. Bağdad âlimlerine de sıç­radı. Onlar da, Sultan Nasıruddin´e mektup yazarak, bid´ata karşı çekilmiş olan bu keskin kılıcın kınına sokulmasından sonra müslü-manlara gelen felâketleri anlatmışlardır. Bu mektupta şu satırlar yer almaktadır:

«Şark memleketlerinde ve Irak havalisinde bulunan müslüman-lar, Şeyhü´l-îslâm Takıyyuddin Ahmed îbni Teymiyye´ Allah ona selâmet versin nin başına gelen felâketi duyunca çok üzülmüş­lerdir. Bu olay, dindar kimselere pek" ağır gelmiş, dinsizlerin başı büyümüş, hava ehli ile bid´atçılann gönülleri hoş olmuştur.»

Bu bölgenin âlimleri, felâketin büyüklüğünü, hava ehli ile bid´atçılann seviçlerini, bunların büyük âlim ve fâzıl kimselerle alay et­tiklerini görünce durumun fecaatini Sultan hazretlerine. bildirmiş­lerdir. Ayrıca îbni Teymiyye´nin vermiş olduğu fetvaları tasvip ettiklerini de yazmışlardır.

İbni Teymiyye´yi Mâliki, Hanefî ve Şafiî mezheblerine mensup birçok âlimler böylece´ desteklemişlerdir. Bundan anlaşılıyor ki îbni. Teymiyye´nin ileri sürdüğü fikirler, Mısır, Şam ve.Irak âlimlerinin çoğu tarafından öğrenilmiş ve bu âlimler üzerinde müsbet bir tesir icra etmiştir. Hapsedilişi ise, hava ehli ile bid´atçılann bağrına soğuk su serpmiştir.

Hapishanenin dışmdakileri bırakalım da, o hür mahkûmu anla­talım. Dişardaki hasedçiler ona işkence ettirmek için uğraşırken bâ­zıları da gülüp oynuyorlardı. îbni Teymiyye ise, muttaki bir mü´mi-nin gönül rahatlığı içindeydi. Çünkü olaylarm böyle cereyan edece­ğini biliyordu. Dolayısıyla; «Ben böyle olacağını tahmin ediyordum. Bunda da çok hayır ve büyük bir maslahat vardır.» demiştir. îbni Teymiyye, esasen sükûnete muhtaçtı. Şehrin gürültüsünden usanmştı. O, yattığı bu hapishanenin sessiz ve sakin köşesinde şu iki şeyle meşgul oluyordu:

1 İbâdet ve Kur´ân okumak,

2 Görüşlerini bu sakin yerde yeniden inceliyerek kaleme al­mak.

İbni Teymiyye, burada kaldığı müddet içinde tefsir yazmakla uğraşmış.ve insanlarla ilişkisini kesmemiştir. İnsanlar, kendisine mektuplar gönderiyor, O da bunları cevaplandırıyor ve sorularına fetvalar veriyordu. İbni Teymiyye´nin bu mektupları halk arasında yayılıyor ve ilgi görüyordu. Belki de kendisinin onlardan uzak tu­tuluşu, ilgi ve sevgilerini artırıyordu. Aralarında olsaydı ihtimal ki bu kadar tesirli olmazdı. Çünkü menedilen ve gizli tutulan şeyler, serbest ve alenî olan şeylerden daha çok yayılır; insanların ruhları böyle şeylerle daha çok ilgilenir, bunlar kıymetli ve nâdir şeyler gi­bi herkes tarafından merak ve tecessüsle karşılanır.

Buna göre îbni Teymiyye´nin, fikir ve görüşleriyle mücadele et­mek isteyenler onun cismini hapsetmişler, fakat fikir ve görüşleri­ni zindana sokamayınca, bâzı hükümet adamlarını kandırarak, zin­danın karanlıklarından sızıp gelen ve âlimleri aydınlatan bu fikir nurunu söndürmeye çalışmışlardır.

Bu gizlice hazırlanan tertibin sonunda 9 Cemâziyelâhir 728 H. tarihinde îbni Teymiyye´nin yanında bulunan kitap, kâğıt, hokka ve kalem cinsinden ne varsa hepsi elinden alınmıştır. Böylece îbni Tey­miyye, okuyup yazmaktan kesin olarak menedilmiştir. Onun yazdığı veya mütalâa ettiği kitaplar bu yılın Recep ayı başında «el-Mekte-betu´I-Kübra Büyük Kütüphane» ye taşınmıştır. Bunlar, altmış cilt ve ondört büyük dosyadan ibaret olup adı geçen kütüphanede mu­hafaza altına İmmiştır.

Bu tazyikin sebebini İbni Kesîr şöyle anlatır: «Bu baskının se­bebi şudur: îbni Teymiyye, kendisine kabir ziyareti konusunda red­diye yazan Mâliki âlimlerinden îbnu´I-îhnâî´ye[36] cevap verirken onu techil etmiş ve bir şey bilmediğini söylemiştir. îbnu´l-îhnâî de, Sultanın huzuruna çıkıp ona îbni Teymiyye´yi şikâyet etmiştir.»[37]

îbni Teymiyye üzerindeki tazyik son haddine varmış, hattâ oku­ma ve yazmadan bile onu menetmişler, yanında kalem ve hokka da­hi bırakmamışlardır. Fakat onun cevval ye çalışmaktan yılmayan fikri mahkûm edilememiştir. İbni Teymiyye, bâzan hatırına gelen bir kısım şeyleri yazmak mecburiyetinde kalır ve bunları kömürle ele geçirdiği kâğıt parçalarına kaydederdi. Sonra bir araya toplan­mış olan bu dağınık kâğıt parçalarını tafih, îbni Teymiyye´nin eser­leri olarak bize kadar muhafaza etmiştir.

îbni Teymiyye, bu imtihana da sabır ve celâdetle katlanmıştır. Zira O, bunun büyük cihad olduğuna inanıyor ve bu konuda şöyle diyordu: «Biz vallahi, Allah yolunda büyük cihad içindeyiz. Hattâ bizim bu cihadımız, Gazan (Mahmud)´la, cebeliyye, cehmiyye, ittihadiyye[38] ve emsaliyle yaptığımız cihadın aynıdır. Bu, Allah´ın bize ve insanlara vermiş olduğu en büyük nimettir. «Fakat insanların çoğu bunu bilmezler»[39]

fşte bu satırlar, İbni Teymiyye´nin kömürle yazdığı kâğıtlar üze­rindeki sözlerinden alınmıştır.

Bu sıkıcı hapishane hayatı, İbni Teymiyye için uzun sürmemiş­tir. Çünkü Allah, 20 Şevval 728 H. tarihinde bir hastalıktan sonra onun ruhunu kabzetmiştir.[40] O, hayatı boyunca olduğu gibi son günlerinde de dehşetli idi. Şam´daki Saltanat Naibi, İbni Teymiyye hastalanınca yanına gidip özür beyan ederek, yapmış olduğu kusur ve eziyetten ötürü helâllaşmak istemiştir. O büyük insan, Vâli´ye şöyle cevap vermiştir:

«Ben hem sana, hem de haklı olduğumu bilmediği halde bana düşmanlık edenlere hakkımı helâl ettim. Beni zindana attıran o bü­yük Sultan Nasıruddin´e de hakkımı helâl ettim. Çünkü O, bana bunları başkalarının tahriki ile yaptığı için mazurdur ve bunları nefsini korumak için yapmamıştır. Benimle ilgili olan herkese hak­kımı helâl ettim. Ancak bundan, Allah ve Resulünün düşmanları hariçtir.»

îbni Teynıiyye ölünce devam edegelen hareketler de sona erdi Şam halkı o büyük âlimlerinin hattâ bütün müslümanlann büyük âlimlerinin cenazesine lâyıkı veçhile alâka gösterdi. Muhteşem bir cemâat, onu ebedi istirahatgâhına tevdi etti. Halbuki Allah, bu büyük ve hür bilgin´e, öldüğü zaman kendisine hayır duâ edecek bir evlât takdir etmemişti.[41]

îbni Teymiyye, Sultan Nasıruddin´le o derecede sıkı bir dostluk kurmuştu ki Sultan, îbni Teymiyye´ye işkence eden âlimlerin boy­nunu vurmayı dahi istemiş, fakat îbni Teymiyye onlara iyilikten başka bir şey düşünmemişti. Eğer O, Sultanın nezdindeki mevkiine sahip iken ölseydi bâzısı; O, Sultana tâbi ve onun arzusuna göre hareket eden adamlarından biri olup, ancak hükümdarın kuvvetine dayanarak yükselmiştir, diyecekti. Lâkin Yüce Allah, bu ilim ada­mını, kendisinin öz cevheri ve hakîkî şahsiyeti ile ortaya çıkardı. Şöyle ki: O, hür ilim adamı,-Allah´dan başkasına tâbi1 olmamış, hak­kı söylemiş, sarsılmamış ve daima kendisine itimat etmiştir. O, san­ki gölgesinden herkesin faydalandığı ulu bir ağaçtı. Gücünü, ancak her ´şeyi yaratan Allah´dan alıyordu. Eğer Sultandan kuvvet alsay­dı O, kendisini zindana atmazdı. Bu kesin olarak göstermektedir ki îbni Teymiyye, başkalarına tâbi´ değil, bilâkis, başkaları ona tâbi´ idi. O hür ve kendisinin efendisi idi. Ne kendisi, ne de fikri hiç bir Kimsenin esîri değildi.

Rahmetli bü ilim adamı, Allah ondan razı -olsun âlimler arasındaki yerini aldıktan sonra ölünceye kadar otuz yıldan fazla bir zaman hak bildiği yolda mücadele ve müçâhede ile uğraçmıştır.

Birisi şöyle bir sual sorabilir: îbni Teymiyye, Sultan nezdiride büyük bir i´tibar sahibi iken niçin durumu birdenbire değişmiş, Sul­tan ona, Önce hapishanede iyi muamele edilmesini emrettiği halde sonra şiddet göstermiştir Bu soruya şöyle bir cevap verebiliriz: Olaylar birbirini açıklamaktadır. Sultan Nasıruddin Mısır´da otu­ruyordu, îbni Teymiyye ise buradan ayrılmış, derslerine Şam´da de­vam ediyordu. îbni Teymiyye´ye karşı Sultanın durumundaki deği­şikliği anlamak için tarih kitaplarına başvurmamız gerekiyor, el-Makrîzî şöyle der:

«Sultan Nasıruddin, âdeti üzere avlanmaya çıkmıştı. Yolda bir­denbire hastalanıvermiş ve neredeyse ölecek hale gelmişti. Atından indi. Fakat ıztırabı durmadan artmaktaydı. Allah, kendisini bu hastalıktair´kurtanrsa, buraya bir ibadethane yaptırmayı adadı. Kahi­re Kalesine dönünce Allah ona şifâ verdi. Bunun üzerine Sultan, ya­nına bir kısım mühendisler alarak .hastalandığı yere gitti. Burada «Hankâh-ı Siryakus» adı verilen Hankâh´ın plânının 723 H. yılında hazırlattı. Daha sonra buraya yüz sûfî için yüz halvet odası, Cuma namazı kılınacak bir mescid, bir hamam, bir mutfak yaptırdı. Bu külliyenin yapımı, 725 H. yılında tamamlandı.»

İbni Teymiyye´nin son mihnetinin 726 H. yılında başladığını göz-önüne alırsak, tesirin ne taraftan geldiğini kestirebiliriz. Sultan Nasıruddin, sözü geçen hankâhı yaptırdıktan sonra sûfüerle sıkı bir dostluk kurmaya başladı. Halbuki İbni Teymiyye süfîlerle hiç geçinemiyordu. Sûfîlerin başı olan îbni Atâullah es-Sikenderî, îbni Tey­miyye´ye ateş püskürüyordu.

Gönlünü sûfilere açan Sultan, elbet onu İbni Teymiyye´ye ka­patacaktı. Nihayet sûf ilerin tesiriyle Sultan´m îbni Teymiyye ile ara­sı açıldı. Bundan sonra mihnetler birbirini kovaladı. îbni Teymiyye´­ye karşı baskı arttı ve nihayet onun ölümüyle sona erdi.

Şimdi îbni Teymiyye´´nin yaşadığı çağı inceliyebiliriz. "Ancak onun şahsiyeti ile silâhlı cihadını daha önce anlatmak istiyoruz.[42]



Şahsiyet Ve Karakteri


Âllâhu Teâlâ, İbni Teymiyye´ye bir kısım sıfatlar vermiştir ki, bunlar o büyük ilim adamının şahsiyet ve karekterinin temelini teş­kil eder. Onun bu sıfatları, görmüş olduğu eğitim ve öğrenim sa­yesinde, içinde bulunduğu asır ve derinlemesine yapmış olduğu in­celeme ve araştırmalarının tesiriyle büyük bir gelişme imkânı bul­muştur.[43]



1- Hafızası



İbni Teymiyye´nin başlıca sıfatı, sahip olduğu kuvvetli hafızası­dır. Bu, ilmin temelini teşkil eder. Kişi, hafızasının kuvvetli oluşu ve hafızayı kullanma kabiliyeti nisbetinde âlimler arasında bir yer iş­gal eder.

İbni Teymiyye´nin bu sıfatı gençliğinden ölümüne kadar kendi­sinden ayrılmamıştır.[44]



2- Tefekkürü



İbni Teymiyye derin bir tefekküre sahipti. Mes´eleleri derinle­mesine tetkik eder; âyet, hadîs ve aklın hükümelrini inceden inceye araştırır, bunları doğru görüşlerle karşılaştırır ve gerçeği apaçık ortaya kordu. O, yalnız kuvvetli bir hafızaya değil, aynı zamanda idrâk, teemmül ve tetkik gücüne sahipti. Mes´elelere öyle bir göz atışı vardı ki, bu sayede onların derinliklerini kavrar ve hakikî ne­ticelerine nüfuz ederdi. Onun çıkardığı neticeler, akıllara dehşet verir ve hasımlarını şaşırtırdı.[45]



3- Hazırcevaplılığı


İbni Teymiyye kuvvetli hafıza, derin bir tefekkür ve tetkik ba­kımından dikkati çektiği kadar, hazırcevaplılık ve sürat-i intikal ba­kımından da dikkati çekmektedir. İlk çağrıya cevap veren alarm halindeki asker gibi, o, söylemek istediği fikir ve delilleri anında hatır­lar ve kullanırdı. Onun bu sıfatı, bilhassa derslerinde ortaya çıkar­dı. Münazara ederken düşünce ve hafızasındaki bilgilerini kolayca ortaya koyarak hasımlarını sustururdu. Hatip ve münâzaracı için hazırcevaplılık, tıpkı savaşçının, manevra kabiliyeti iyi olan silâhı gibidir. Münâzaracı, bu kabiliyeti ile hasmını daima susturur.

îbni Teymiyye´nin bu sıfatından dolayı hasımları kendisiyle kar­şılaşmaktan yılarlardı, îbni Teymiyye´nin bu yönünü tammıyanlar, kendi güç ve hüccetlerine gururlanarak onunla karşılaştıkları za­man ibret-i âlem olurlardı.[46]



4- Fikir Hürriyeti


Diyebiliriz ki, İbni Teymiyye´yi çağdaşı âlimlerde olmayan bir­çok meziyetlerle bezeyen, ilim ve ilmî şahsiyetinin teşekkülünde rol oynayan en bariz sıfatı, fikir hürriyetine sahip oluşuydu. Talebele­rinden biri onun fikir hürriyeti hakkında şöyle der:

İbni Teymiyye hakkı gördüğü zaman ona sımsıkı sarılırdı. Al­lah´a and olsun ki ben, Peygamber (S.A.)´e tazim ve O´na uyma ve Sünnetini savunma bakımından İbni Teymiyye´den daha kuvvetli birini görmedim. O, bir mes´ele hakkında herhangi bir hadîs ileri sürerse1´ve başka bir hadîsin bunu neshetmediğini bilirse, o hadîs´e göre amel eder, hüküm ve fetva verirdi. Kim olursa olsun Peygamber´den başka hiçbir mahlûkun sözüne iltifat etmezdi. Bu uğurda emirden, sultandan ve kılıçtan korkmazdı. Kitab ve Sünnet´ten ayrı­lıp hiç kimsenin sözüne uymazdı. Böylece O, en sağlam yolu tut­muştur.»[47]



5- Îhlâsı



İbni Teymiyye hakkı aramada son derecede ihlâsiı olup dînî hakîkatları tahsil edip insanlara açıklama hususunda garaz ve nef­si arzuların kirlerinden tamamen uzaktı. İhlâs, mü´minin kalbini nurlandırır, idrâkini kuvvetlendirir. İşrakiyye felsefesine göre ihlâs; fikri, işi ve sözü dosdoğru yapar. İbni Teymiyye´nin ihlâsi, şu dört hususta bilhassa dikkati çeker:

1 O, âlimlerle karşılaşırken inandıklarını olduğu gibi açık­lardı. Burada Allah´ın rızâsı ve hak sevgisinden başka hiçbir şeye önem vermezdi. İnsanlar, ister kızsınlar ister memnun olsunlar, onun için birdi.

2 Ihlâsmı ve kendisini yok edişini gösteren kusur, onun hak yolunda her şeyiyle, hattâ kılıca sarılarak yapmış olduğu cihad´dır. Doğru bulduğu fikri duyurmak için her türlü sıkıntılara, hem düş­manlarından, hem de dostlarından gelen eziyetlere ve sürekli mah­kûmiyetlere katlanmıştır.

3 İbni Teymiyye´nin ihlâsını, nefsi arzulardan uzak oluşunu ve nezahetini gösteren üçüncü husus, kendisine kötülük edenleri affedişidir. O, kendisini zindana atan âlimleri, onların boyunlarını vurdurma imkânına sahip olduğu halde, affetmiş ve hapishanede ölürken bile kendisine zulmedenleri bağışlamıştır.

4 İhlâsınm bir neticesi olarak, dünyanın zînet ve mevki´lerinden uzaklaşmış, hiçbir makama tenezzül etmemiş ve bu konuda kimseyle çekişmemiştir. îlmî tetkik, vaaz ve müderrislikle iktifa et­miştir. Birçoklarının yarış yaptıkları başkan olma hevesine asla ka­pılmamıştır. Dolayısıyla yalnız Allah´a bağlanmış ve kurtuluşu sa­dece O´ndan beklemiştir. Allah da onu kurtarmıştır. Bu hususta Zehebî şöyle der:

«Onu bir yây´la nice felâketlere atmışlardır. Fakat Allah kur­tarmıştır. Çünkü O, daima dilinden tevhidi bırakmaz, Allah´a çok sığınır, bütün kalbiyle tevekkül eder ve maneviyat kırıklığına asla uğramazdı. Devam ettiği bazı duâ ve zikirleri de vardı.»[48]



6- Fesahati


îbni Teymiyye´nin dili gayet fasih ve ifadesi çok kuvvetli idi. Rahmetli hem hatip, hem yazardı. Allah, ona hem dil, hem de ka­lem kudreti ihsan etmişti. Bu kabiliyet kendisine ailesinden miras kalmıştır. Babası da iyi bir hatipti. İbni Teymiyye´nin bu ifade me­lekesini, Kur´ân´ı devamlı okuyuşu, daima hadîs-i şeriflerle meşgul olup bunları hıfzedişi çok kuvvetlendirmiştir. Çünkü Kur´ân ve ha­dîs-i şerifler, kişinin kelime hazînesini güzel sözlerle zenginleştirir. Üstelik O, sürekli bir sözlü mücâdele içinde idi. Bu da, irticâlî ko­nuşma cephesini kuvvetlendirmiştir.[49]



7- Şecaati, Sabır Ve Tahammülü



İbni Teymiyye şecaat (yiğitlik) sıfatını, savaş alanında, Moğol­ların Şam üzerine yürüdükleri zaman memlekette meydana gelen karışıklık ve başıboşluğun önüne geçerek, devlet işlerini yürüttüğü sırada almıştır. Edebî ve ilmî yiğitliği ise haytı boyunca dikkati çekmistir. Muhaliflerine karşı yalnız başına mücadele etmiş, insania-nn alışık oldukları, fakat Sünnete muhalif görünen her şeye karşı cihad ilân etmiş ve Sünneti savunmuştur. İşte bu" sebepten O, türlü felâketlere uğramıştır. Onun sabır ve tahammül sıfatı, İşte bu felâ­ketler sırasında dikkati çekmiştir.

İbni Teymiyye´nin sabrı, sabr-ı cemîl (güzel sabır) idi. Bu saye­de O, mücâdele gücünü yitirmez ve asla sızlanmazdı. Tahammülüne gelince; bütün istidat ve kabiliyetlerini sonuna kadar korumuş ol­ması, onun bu sıfatının ne derecede kuvvetli olduğunu gösterir. O, iki yıl kadar bir zaman insanlardan tecrit edildiği halde, zaaf ve gevşeklik göstermemiş, bıkkınlık getirmemiş, aksine, sonuna dek çalışmak gerektiğine inanmıştır.

Bütün bu sıfatlarının yanında, İbni Teymiyye, öyle bir heybet . sıfatına sahipti ki, onun önünde hasımları titrerdi.[50]



İlim Mihrabından Savaş Ve Siyaset Alanına...


İbni Teymiyye´nin çağında âlimler kendilerini sadece ilme ve­rirlerdi. Durmadan oturdukları yerde okuyup yazmaları, onlara be­denî bir gevşeklik getirmiş; adaleleri âtıllaşmış ve kemikleri eğil­mişti, insanlar, âlimlerin bütün gücü kafasında ve düşüncesinde olacaktır, sanıyorlardı. Onlara göre âlimler milletin beynini teşkil eder, adale ve gövdesini teşkil etmez. Belki bu anlayış onlara, Hint felsefesinden veya; «Din âlimleri Brahma´nın başından, ordu da ba­caklarından yaratılmıştır.» inancına sahip olan Brahmanizm dinin­den gelmiştir.

İşte İbni Teymiyye´den hem önce, hem sonra, hem de onun ça­ğında âlimler bu anlayış içinde idiler. Bu yüzden Moğol istilâsına uğrayan memleketlerini terkedip istilâya uğramamış olan yakın şe­hirlere kaçıyorlardı. Böylece Bağdad´tan Şam´a, Şam´dan da Kahi-re´ye sığınmışlardı. Fakat, bu âlimler arasından çıkan bir bilgin böy­le bir zillete katlanmamıştır. Çünkü sahâbüerin büyükleri hem ilim­le, hem cihadla uğraşıyor, hem de devlet işlerini idare ediyorlardı. Meselâ; Ebu Bekr ve Ömer (R.A.) böyle idiler. Bunlar ilmi, cihadı ve devlet idaresini birleştirmişlerdi. Hz. Ömer, tarihin tanıdığı en büyük devlet adamı ve adalet timsali idi. Hz. Ali, ilim şehrinin kapısı ve sahâbüerin en büyük kadısı olduğu gibi, aynı zamanda hakkıyla bir İslâm mücâhidiydi. Nitekim buna Peygamberimiz (S.A.) de işa­ret buyurmuşlardır.

Takıyyüddin (İbni Teymiyye), talebeliği sırasında hem ilim tahsiliyle uğraşıyor, hem hâdiselerin seyrini takip ediyor, hem de ken­disini savaşa hazırlıyordu.

Moğollar 699 H. yılında. Şam üzerine yürümüşlerdi. Şam´ın hâ­misi bulunan Sultan Nasıruddin, burayı Moğol akınlarına karşı ko­rumaktan âcizdi. Bu yüzden âlimler, kadılar ve büyük devlet adam­larıyla birlikte memleketi onlar gelmeden bomboş bırakıp kaçmıştı.

Fakat âlimlerden biri kaçmak ve memleketi başıboş bırakmak istememişti. Çünkü O, kendisini kaçmaktan alıkoyan bir kalbe, hal­kı böyle bir felâketle başbaşa bırakıp gitmeye razı olmayan bir duy­guya sahipti.. Bâzı Hıristiyan ve Yahudiler (zimmiler), Moğollara dalkavukluk etmek için camilere şarap götürüyorlardı. Fesat, soy­gun ve yağma, memleketi berbat bir duruma sokmuştu. Hapisha­nelerden boşanan suçlu ve gözü dönmüş insanlar, her yeri yıkıyor­lar ve şehri fenalıkla dolduruyorlardı.

îşte bu durumları gören İbni Teymiyye, şehrin kaçma imkânı bulamıyan eşrafını toplamış ve onlarla durumu düzeltmek için ça­lışmaya ve bir heyet halinde Moğolların başkumandanları olan Ga­zan (Mahmud)´a gitmeye karar vermiştir. Halbuki bu Moğollar müslüman olmuşlardı. Fakat bedevi araplar gibi henüz İman kalb lerine yerleşmemişti. Gazan, onların dördüncü müslüman hanları idi.

Heyet İbni Teymiyye´nin başkanlığında etrafa dehşet saçan Ga-zan´ın huzuruna çıktı. Bu genç âlim, tercümana şunları söyledi:

«Gazan´a şöyle, sen kendinin müslüman olduğunu mu sanıyor­sun işittiğime göre yanında kadı, İmam ve müezzin de varmış. De­den ve babah kâfir idiler. Fakat senin yaptığını yapmamışlardı. Onlar muahede yapmışlar ve sözlerinde durmuşlardır. Sen muahe­de yaptığın halde sözünü bozdun, ahdine vefa göstermedin...»

Savaş meydanlarının ünlü kumandanı, bu ilim adamının sözle­ri karşısında ürpermiş ve heyete yemek takdim ettiği zaman kar­şılaştığı durum ise onu büsbütün şaşırtmıştır. İbni Teymiyye, geti­rilen yemeği yememiş, Gazan da; niçin yemiyorsun deyince tercü­man vasıtasıyla şu cevabı vermiştir:

«Senin yemeğini nasıl yerim Bunların hepsini sen zenginlerden yağma ettirdin ve kestirdiğin, milletin ağaçlarıyla pişirttirdin.»

İbni Teymiyye, konuşurken Allah´ın kendisini desteklediğini bi­liyordu. Çünkü O, Allah´ın dînini te´yid, emrini tebcil ediyor ve kul­larını savunuyordu. Allah, bütün zâlimleri görmekteydi. Neticede Gazan´ın kalbi, onun sözleri karşısında yumuşamış ve şöyle demiş­tir:

«Ben, bunun gibi cesaretli ve sözü kalbime tesir eden birini gö: medim. Şimdiye kadar onlardan hiçbir kimsenin dilediğini böyle yi rine getirmemiştim.»

Kudretli kumandan, muttaki İmam karşısında yumuşamış v onunla müzakereye başlamıştır. Sonunda İbni Teymiyye, Moğollî Şam´ı yağma etmesini geciktirmiştir. Ö biliyordu ki yağma şimdilik geciktirilirse peşinden savaş hazırlığı yapılabilird. îbni. Temiyye, aynı zamanda Gazan´dan esirleri serbest bırakmasını iste miş; o da, müslüman esirleri serbest bırakmış; fakat zimmî Yahûc ve Hıristiyanların serbest bırakılmasını reddetmiştir. İbni Teymiyy de buna itiraz etmiş. Yahudi ve Hıristiyan esirleri serbest bırakılma dıkça Şam´a dönmeyeceğini bildirerek İslâm´ın, «Lehde ve aleyhd bizim için olan şeyler, onlar için de aynıdır», prensibini Gazan´a an latmıştır.

Bundan sonra Şam´a korkuyla karışık bir sükûnet gelmiş, faka tam emniyet ve istikrar teessüs etmemiştir. 700 H. yılında Moğolla nn tekrar Şam´a gelecekleri haberi yayılmış ve halkı yine bir korkı sarmıştır. Lâkin İbni Teymiyye, bu kez bir ilim adamı gibi değil, bü yük bir kumandan gibi davranarak halkı toplamış ve onlara; «Cihac vaciptir. Kaçacağınız yerde vatanınızı müdâfaa ediniz.» demiştir Bundan sonra halkla toplantılar yapmaya devam etmiş ve izinsi; hiç kimsenin memleket dışına gidemeyeceğini bildirmiştir.

Bunun üzerine halk, kendilerine .güvenleri artarak, cihada ha zırlanmış tır. Öte yandan onun, Sultan Nâsır´ın Moğollarla savaşs hazırlandığını duyarak, cesareti artmıştır. Fakat Sultan Nasır, ha­zırlığını yapıp yola çıktığı halde geri dönmüştür. Bu sefer halkı ikin­ci defa büyük bir korku sarmış ve bu sebeple mü´min bir kahraman (Gazan)´a tâbi olmakla olmamak arasında Bir fark görmemeye baş­lamıştır. Lâkin İbni Teymiyye, halkı savaşa teşvik etmiş ve onlara şu âyeti hatırlatmıştır: «Bu, böyledir. Herkim kendisine yapılan kö­tülüğe tıpkısıyla mukabele eder de sonra yine zulme uğrarsa Allah ona yardımcı olur. Şüphesiz Allah çok affedici, çok yarlıgayıcıdır.»[51]

Saltanat Nabibiyle emirler, îbni Teymiyye´nin gidip Sultan Nasuriddin´i savaşa teşvik etmesini istemişler; O da, bunu kabul etmiş­tir. İbni Teymiyye, Sultanın yanına ulaştığı zaman toplanmış olan ordu dağılmış ve durum fenalaşmıştı. İbni Teymiyye, Sultan Naşı-ruddin´e bıçak gibi keskin şu sözleriyle hitap etmiştir:

«Eğer siz, Şam´dan ve onu himaye etmekten vazgeçtinizse biz orayı koruruz ve emniyet sağlandıktan sonra da oraya hâkim ola­cak bir sultan seçeriz. Siz Şam´ın hükümdarı olmadığınızı kabul edebilirsiniz. Fakat Şam halkı sizden yardım istediği için onlara yardım etmeniz vacip olmuştur. Siz hükümdar ve sultansınız! On­lar sizin raiyyelerinizdir. O halde siz onlara karşı nasıl sorumsuz kalabilirsiniz »

İbni Teymiyye, nihayet Sultanı orduyla birlikte Şam´a doğru yo­la çıkartmıştır. Fakat, kendisi Şam´dan ayrıldığı zaman halk yeni­den dehşete kapılmış ve şehrin valisiyle emirler, gücü yetenin şehri terketmesi için tellâl çağırtmışlardır. Tam bu sırada İbni Teymiy­ye, müjde ile dönmüş ve şehirde tekrar sükûnet teessüs etmiştir. Çünkü İbni Teymiyye, buraya dönmüş ve Sultan da ordusuyla hare­ket etmişti. Öte yandan Moğollar da hücumlarını gelecek yıla bırak­mışlardı.´ Bunun üzerine İbni Teymiyye, derslerine yeniden başla­mıştır.

Moğollar, 702 H. yılında Şam´a saldırmışlardır. Birleşik Mısır Şam ordusu onları karşılamaya hazırlanmıştır. Âlimler, kadılar ve emirler düşmanla savaşmak ve ŞanVdan çıkmamak üzere yemin et­mişlerdir. Bu sırada bir kısım kötü niyetliler de halk arasında korku yaymaya çalışmıştır.

İbni Teymiyye, halkı durmadan cihada çağırıyordu. Elbette onun gibi bir insan, yalnız halkı cihada çağırıp kendisi geri çekilmez. Do­layısıyla o da kılıcına sarılmış ve savaş meydanına koşmuştur. Sul­tan Nasıruddin, Îbni Teymiyye´den savaş sırasında kendi yanında yer almasını isteyince o Sünnet İmamı şöyle cevap vermiştir : «Kişi için sünnet olan kavminin sancağı altında savaşmaktır. Biz Şam or­dusundan ayrılamayız.» îki ordunun karşılaşması Ramazan´a rasla-mıştı. İbni Teymiyye askerleri orucu bozmaya teşvik etti ve Peygam­ber (S.A.)´in Mekke´nin fethi sırasında ordusuna söylediği şu sözle­ri hatırlattı:

«Siz düşmanla karşılaşacaksuıız. Oruç tutmamanız, sizin daha güçlü olmanızı sağlar.»

Savaş başlamış ve sonunda, bugünkü tabiriyle, Birleşik Mısır-Şam ordusu zaferi kazanmıştır. Bu savaş, Şam civarında bulunan Şekhab mevkiinde cereyan etmiştir. Bu savaşta îbni Teymiyye ve iki kardeşi ölüme atılmıştır, neticede de apaçık bir zafer kazanmış­lardır.

Tehlike gittikten sonra memlekette emniyet yeniden kurulmuş­tur, îbni Teymiyye de müslüman olduğunu iddia eden ve civar dağ­larda yaşayan, daha önce İslâm düşmanı Haçlılara yataklık yapan zümrelerle ilgilenmeye başlamıştır. Bunların arasında Haşşâşîler

(İsmailîler) denilen, haşhaşı nefsi arzuları için vâsıta olarak kulla­nan, sürekli akınları sırasında Moğollara yataklık eden, savaş za­manında müslümanlar aleyhine casusluk yapan ve sulh zamanı da çeşitli fitnelere sebep olan bir zümre vardı. İbni Teymiyye, bunların sulh zamanlarındaki hareketlerini şöyle, anlatır:

«Civar dağlarda[52] yaşayan bir kısım insanlar vardır ki, bunlar asla zapt-ı rapt altına alınamazlar. Her gece onlardan bir tayfa, şehre iner ve sayısız kötülükler işler, yol keser, evlerinde yatan in­sanlara en şeni fenalıkları yapar. Cânilikleriyle tanınan bu insan­lardan bâzılarına Kıbrıslı hıristiyanlar gelip gidiyorlar.; :Bunlar, o hıristiyanlan müsafir edip müslümanlarm silâhlarını onlara satıtorlar, müslümanlardan sâlih bir insanla karşılaşırlarsa onu ya öl­dürüyorlar veya soyuyorlar. Böyle bir durumda, bir çaresini bulup, onların elinden kurtulan müslümanlar azdır.»

İbni Teymiyye bunları yine şöyle anlatır:

«Moğollar memlekete gelince bu tayfaya mensup olanlar, müs-lümanların elinde olan bölgede sayısız kötülükler yapmışlar, Kıb­rıslılarla temas edip bâzı şehirleri ele geçirmişlerdir. Müslümanla­rın sayısız at ve silâhlarını Kıbrıs´a taşımışlar, sahilde yirmi gün müddetle bir pazar kurup yakaladıkları müslümanları, müslüman­larm at ve silâhlarını Kıbrıs´taki İslâm düşmanı haçlılara satmışlar­dır.»

Bu olay, İbni Teymiyye üzerinde çok kötü bir tesir bırakmıştır. Belki ona en acı gelen şey, çağında Moğollarla ve daha önce haçlı­larla yapılan savaş sırasında onların hür müslümanları götürüp haç­lılara satmış olmalarıdır.

Bu yüzden Îbni´Teymiyye, Sultan Nasıruddin´in emriyle bunlar üzerine bir sefer tertiplemiş, yanma Nakîbu´l-Eşrâfı da alarak, biz­zat kumanda ettiği askerlerle hücuma geçmiştir. Bunlardan silâh taşıyanları öldürmüş, dağın ormanlarını kestirerek, onların yuvala­rını bozmuş, ileri gelenlerine tevbe ettirmiş, müslümanlarım zekât vermeye ve İslâm´ın diğer emirlerini yerine getirmeye, gayri müslimlerini de cizye vermeye mecbur etmiştir.

İşte ilim mihrabından savaş alanına atılan, cihad vazifesini ye­rine getirdikten sonra tekrar ilme ve büyük cihada dönen îbni Tey­miyye budur.[53]



İbni Teymiyye´nin Çağı


Elverişli bir tohum, ancak elverişli bir toprakta, sulanmak ve bakılmakla beslenip gelişebileceği bir çevrede serpilerek büyüyebi­lir. Bunun içindir ki, İbni Teymiyye´nin içinde yaşadığı çağ da, ilmi ve amelî yönelişlerinde kendisini etkilemiştir. Bir çağın etkisi, her zaman o çağın rengine uygun olmaz. Umumiyetle çağ bozuk olursa insanlar da bozuk olur. Çağ iyi olursa insanlar da iyi olur. Bazan da çağ insanlar üzerinde aksi tesir yapar. Mevcut bozukluklar, in­sanları ıslahat için ciddî şekilde düşünmeye sevkeder. Kötülüğün çoğalması, iyiliksever ve azimli insanları ona daha çok karşı koyma­ya teşvik eder. Islahatçı insanların içinden gelen kuvvetli bir arzu, kötülüklerin sebeplerini düşünmeye, bunları kökünden temizleme1 ye ve iyilik toKumlarını ekmeye zorlar. İşte İbni Teymiyye ile çağı arasındaki münasebet de böyle olmuştur:

îbni Teymiyye´nin ruhu; gençliğinde yapmış olduğu tahsil, aile­sinin içinde bulunduğu durum, kendisinin gençlik ve ortayaşlılık çağlarında şeriatın ilk kaynağından ve Sünnet nurundan faydalanı­şı, selef-i sâlih´in yaşayışı ve çağındaküerin iyi tesirleriyle beslen­miştir. Bundan sonra İbni Teymiyye´nin ruhunda; öğrendikleri, ça­ğında gördüğü şiddetli zulmetler ve her tarafı sarmış olan bozuk­luklar arasında çetin bir savaş başlamıştır. O, mazide İslâm´ın ulu­luğunu ve müslümanların. birliğini, halihazırda ise müslümanların zillet ve perişanlığım gördüğü için ıslahatçı olarak ileri atılmıştır. Mevcut yaraları en kolay yoldan tedavi edecek ilâcı da bulmuştur. O, inanmıştır ki, bu ümmetin halihazırı, ancak mazide onu yücelten vâsıtalarla tedavi edilebilir.

İbni Teymiyye, ilmî görüşlerini sadece çağındaki hastalıkları te­davi etmek için ileri sürmüştür. Eğer o muttaki ilim adamının mu­ayyen görüşleri sert bir şekilde ortaya atmasının sebeplerini araş­tırırsanız görürsünüz ki, onu bu yoldan gitmeye mecbur eden, o gün­kü fikir veya tatbikattaki, yahut da her ikisindeki kusurlar olmuş­tur.[54]



Siyasî Durum


Siyasî durumun kötülüğü son haddine varmış ve Peygamber (S.A.)´in şu hadîs-i şerifinde haber verdiği şeyler gerçekleşmişti:

«Bir zaman gelecek, milletler, aç insanların yemek kabına üşüş­meleri gibi sizin üzerinize üşüşeceklerdir.

Bunun üzerine birisi şöyle sordu:

«O gün bizim çok az oluşumuzdan mı yâ Resûlallah »

«Hayır-dedi, «Belki o gün siz çok olacaksınız, fakat selin getir­diği çöplerden farkınız olmayacak.. Sizin düşman üzerindeki hey­betiniz, onların kalblerinden sökülüp çıkarılacak ve sizin kalblerinize ´vehen zaaf atılacaktır.»

Birisi, «Vehen nedir yâ Resûlüllah » dedi. Peygamber (S.A.) de: «Vehen dünya sevgisi ve ölüm korkusudur.» buyurdu.

Bu hal, tamamen H. VII. ve VIII. yüzyıllardaki müslümanların durumuna uymaktaydı. Keza, daha önceki ve daha sonraki yüzyıl­lara da uyuyordu. Müslümanlar devletçikler halinde parçalanmışlar ve birtakım melikler (emirler) in hâkimiyeti altına girmişlerdi. Bu melikler, birbirlerine mü´min bir dost gözüyle değil, amansız düş­man nazarıyla bakıyorlardı. Raiyyelerine de râî (koruyucu) olarak değil, diktatorca muamele ediyorlardı.

İbni Teymiyye´nin çağındaki ve ondan önceki müslümanların durumu, İbni Kesir´in Târih´indeki şu sözleri çok güzel tasvir etmek­tedir :

«Bu günlerde raüslümanlar, Moğollar vasıtasıyla öyle felâketle­re mâruz kaldılar ki hiçbir millet bu felâketlere uğramamıştır. Do­ğudan onlar saldırmışlar ve tüyler ürpertici kötülükler yapmışlar­dır. Batıdan gelen, Allah´ın lanetine uğrayası Frenkler Şam ve Mı­sır´a saldırmışlar, hattâ Mısır´ın kilit noktası olan Dimyat´ı ele ge­çirmişlerdir. Neredeyse Mısır ve diğer İslâm ülkeleri tamamen bu Frenklerin eline geçecekti. Allah´ın yardımı yetişti de hezimete uğrayarak dönüp gittiler. Müslümanların uğradığı felâketlerden bâzı­sı da, kendilerinin birbirine kılıçla saldırmaları ve aralarında mey­dana gelen çeşitli fitnelerdir. İşte islâm ümmetinin uğradığı felâket­lerden bir kısma bunlardır. Yâni Batıdan Haçlı, Doğudan Moğol sal­dırıları ve üçüncüsü de, ne yazık ki, kendi aralarındaki boğuşma­lardır. Onlar islâm´ın vahdetinde birleşmemişler, aksine, meliklerin ihtiraslarına âlet olarak parçalanmışlar, çeşitli zümrelere aynimiş-

İar, nihayet Kur´an´m bildirdiği şu âyetteki fırkalara dönmüşlerdir: «Her fırka, kendi gittiği yoldan memnundur.»[55]

Müslümanların başına gelen en büyük felâket Moğol istilasıdır. İbni Teymiyye bu istilâların bir kısmını görmüş ve son istilâ hare­ketine karşı bizzat savaşmıştır. Sözü tarihçi İbni Kesîr´e bırakalım :

«Birkaç sene bu fecî olayı anlatmak istemedim. Çünkü bu olay, bana ürperti veriyor. îşte istemiyerek bunları yazmaya çalışıyorum. İslâm´ın ve müslümanlarm ölüm haberini kim kolayca yazıp anlata­bilir No´la anam beni doğurmasaydı. «No´la bundan önce öleydim ve unutulup gideydim.[56] Ancak, bir kısım arkadaşlar bunu yazma­mı istediler. Ben yine biran tereddüt ettim, sonra yazmadığım tak­dirde hiçbir fayda hâsü olmayacağını gördüm. Diyebiliriz ki, bu iş, en büyük olayı ve emsali görülmemiş, bütün insanları, özellikle müslümanları canevinden yaralamış olan felâketi yazmak demektir. Hz. Âdem yaratılalı dünya bugüne kadar böyle bir felâket görmemiş dense doğru olur. Çünkü tarihler, bunun misliyle karşılaşmamıştır. Belki insanlık, böyle bir olayı kıyamete kadar bir daha görmeyecek­tir. Ancak Ye´cüc Me´cüc´ün gelmesi hariç... Onlar hiç kimseye acı­madılar, hattâ kadın ve çocukları bile öldürdüler. Hâmile kadınla­rın karınlarını yarıp ceninlerini dahi öldürdüler. «İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.»[57] Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh-il aliyyil azîm.[58]

«Zarar ve kötülüğü etrafı kasıp kavuran bu felâket, memleket­leri kasırga gibi sarmıştır. Çin dolaylarından çıkan bir kavim, bütün Türkistan´ı istilâ etmiş, sonra Mâverâünnehr şehirlerini ele geçirmistir. Bunların bir kolu Horasan´ı istilâ etmiş, burayı tamamen yı­kıp yaktıktan sonra hâkimiyeti altına almıştır. Bundan sonra Rey ve Hemedan şehirlerinden Irak hududuna kadar ilerlemiştir. Daha sonra Azerbaycan´ı yağma etmiş ve halkının çoğunu kılıçtan geçir­mişlerdir. (Sonra´ Kıpçâk) diyarını istila etmişlerdir: Bunlarsayi bakımın­dan Türklerden çokturlar. Karşılarına çıkanları Kilıçlban geçirmişlerdir. Sağ kalan insanlar, dağlara ve ormanlıklara sığınarak, memle­ketlerini terketmişlerdir. Bütün ülkeleri yıldırım hızıyla -istilâ eden bu Moğollar, uğradıkları yerleri sel gibi süpürüp geçmişlerdir. Bun­ların bir kolu Gazne ve civarına doğru ilerlemiş, Hindistan´ın bir kısmini, Sicistan ve Kirman´ı talan etmiştir. Oralarda da aynı şekilde, hattâ daha fazla ve işitilmemiş çapta tahribat yapmışlardır...»

îşte bu satırlar Moğolların durumunu kısaca anlatmaktadır. Onlar, İslâm ülkelerinin çoğunu ele geçirmişler, yıkmışlar ve müs-lümanlan öldürmüşlerdir. Bağdad´a geldikleri zaman Şiîlerle Sün­nîler arasında ihtilâf son haddine varmıştı. Bağdad´ı işgal ettikleri zaman Abbasî Devletinin veziri şiî bir şahsiyet olan el-Alkamî idi.[59] Bu vezir ordunun sayısını azaltmıştı. Bu yüzden Moğollar Bağdad´ı zahmetsiz bir şekilde işgal etmişlerdir. Bunlar, sonra yol­larına durmadan devam etmişler ve karşılarına çıkanları toz gibi ezip geçmişlerdir. Nihayet Haleb´e gelmişler ve Haleb kalesini ele geçirmişlerdir. Bu sırada Hıristiyanlık propagandası yapan ve is­lâm´ı kötüleyen Hıristiyanlar, camilerin kapılarına dikilmişler, yan­larındaki şarap dolu kaplardan camiye gelen müslümanların yüz­lerine şarap serpmişlerdir. Daha fazla dayanamıyan müslümanlar, harekete geçip Hıristiyanlar! Keniset-i Meryem (Meryem Kilisesi) çarşısına sürmüşlerdir.

ilk olarak Suriye, ikinci olarak da Mısır askerleri Moğollarla karşılaşmışlar ve ilk defa onları hezimete uğratmışlardır. Tepelerine inmiş olan müslüman kılıçlan onları şaşkına çevirmiştir. Bu savaş, 658 H. yılı Ramazan ayının son gününe, yâni îbhi Teymiyye doğma­dan iki sene ve birkaç ay öncesine rastlar.

Hükümdarlar, bu tufana karşı koymak için yeni vergiler tarlıetmek zorunda kaldılar. Meselâ; Mısır´da erkek ye kadın başına bir dinar vergi aldılar. Vakıfların icarlarını vaktinden bir a.y önce tah­sil ettiler. Bu hususta o çağın bilgini İzzüddin b. Abdisselâm zaru­rete dayanarak fetva verdi. Çünkü zaruretler, yasak olan şeyleri mubah kılar.

İşte siyasî durum, kısaca bundan ibaretti! Harb vedarb içinde İbni Teymiyye gözlerini açmış, Moğolların akınlarını tekrarladıklamı görmüştür. Bu arada onlar, kendilerini mağlûp eden ilk muka­vemetle karşılaştıktan sonra kuvvetlerini toparlayıp yeniden saldı­rıyorlardı.[60]



İçtimaî Durum



el-Makrîzî, içtimaî durumu anlatırken şöyle der: «Moğol saldı­rılan Doğuda, Kuzeyde ve Kıpçak illerinde şiddetlenmişti. Buralarda oturan insanların çoğunu esir edip satmışlardı. Salih Necmüddin Eyyub, bu esirlerin bir kısmını toplu halde satın almış ve onlara. «Bahriler» adını vermişti. Bu esirlerden bâzıları Mısır Sultanı ol­muştur. İşte bunlardan Kutuz´un yapmış olduğu savaşlar meşhur­dur. Kutuz[61] MoğoIIarı mağlûp etmiş ve onlardan bir miktar esir ederek, Mısır ve Şam´a getirmiş, bunlara «Vâfidiler» adını vermiş­tir. Zahir Baybars (öl. 676 H.) zamanında bu vâfidîler o kadar ço­ğalmıştır ki Mısır bunlarla dolmuştur. Onların âdet ve gelenekleri halk arasında yayılmıştır. Bunlar, İsîâm diyarında terbiye görmüş­ler, Kur´ân´ı güzelce okumayı öğrenmişler ve İslâm Dîni´nin hüküm­lerini anlamışlardır. Fakat, bir yandan da hak ile bâtılı bir gör­müşler, iyiyi kötü ile birleştirmişlerdir. Namaz, oruç, zekât ve hac gibi dînî işleri, vakıf ve yetimlerle ilgili görevleri başkadıya bırak­mışlar, karı koca arasındaki dâvalarla alacak ve verecek işlerini de şer´î hükümlere göre kadı´nın halletmesini istemişlerdir. Kendi şahıslarıyla ilgili hususlarda ise, Cengizhan´m Yasasına dönmek ihti­yacını duymuşlardır. Bu yüzden âdetlerine göre aralarındaki ihti­laflı şeyleri halletmek, kuvvetliden zayıfın hakkını almak ve Yasa­ya göre adaleti yerine getirmek için bir hâcib (saray nâzın) tâyin et­mişlerdir. Keza, halkdan ileri gelen tüccarı Yasanın kaidelerine göre muhakeme etmişler, ikta´ işlerindeki karışıklıkları halletmek ve di­van işlerini aksatmamak için divânı sultâni´nin dâvalarını yürütme işini de hâcib´e bırakmışlardır.»

el-Makrîzî´nin bu ifadesinden şu üç netice çıkmaktadır :

1 Türk esirlerin çoğalması, mevkilerinin kuvvetlenmesini sağlamış ve siyasî duruma bunlar hâkim olmuştur. Bu esirlerden Mısır Sultanı olan Kutuz, Zahir Baybars ve birçok Türk Kölemen­leri (Bahrîler) vardır.

2 Vâfidîler evlenme ilşerinde ve diğer yerlilerle olan ilişkile­rinde şer´î hükümlere göre muamele görüyorlardı. Fakat, özel mua­melelerinde Cengizhan Yasasına göre hareket ediyorlardı. Burada sırası gelmişken Cengizhan Yasasından birkaç satır nakletmek isti­yoruz: îbni Kesîr´in büyük Tarih´inde yer alan bu Yasanın şu fıkra­sını aynen alıyoruz:

Zina eden kimse, evli olsun bekâr olsun ölüdürülür. Keza, livâ-ta yapanlar da öldürülür. Kasden yalan söyleyen de öldürülür. Hır­sızlık yapan da öldürülür. Birbiriyle çekişen iki adamın arasına gi­rip birini destekleyen de öldürülür. Durgun suya işeyen de öldürü­lür. Böyle bir suya dalan kimse de öldürülür. Bir kimse esire yemek verir ve su içirirse öldürülür. Bu kimse, herhangi bir şahsa yemek yedirmek isterse o yemekten önce kendisi yer, yemek yedirdiği kimset ister bey olsun ister tutsak olsun. Bir kimse kendisi yemek yer, yannmdakini aç bırakırsa öldürülür. Bir kimse başkasına ait bir hayvanı boğazlarsa kendisi de aynı şekilde boğazlanır. Hattâ karnı yarılır ve önce kendisine kalbi eliyle tutup çıkarttırılır.»[62]

İşte bu nakledilen kısım, belki Cengizhan Yasasının en sert mad­delerini ihtiva etmektedir. Çünkü burada Ölüm cezası pek çok zik­redilmektedir.

3 el-Makrizi´nin ifadesinden anlaşılacağına göre Mısır´da sınıf nizamı tatbik edilmekteydi. Vâfidîlerin kendilerine ,göre husu­si kanunları vardı. Yâni onlar, memlekette iki kanun tatbik ediyor­lardı. Birisi Şeriat, diğeri de Cengizhan Yasası idi.

Şüphesiz bu, Mısır´daki içtimaî durumun karışıklığını göster­mektedir. Fakat şiddetli harbler, bütün sınıfları birleşmeye sevket-miş ve gönüllerde İslâm sevgisini kökleştirnıiştir. Bu savaşlar, Mı­sır´a hâkim olan sözü geçen zümreye de tesir etmiş, kendi yasa ve geleneklerine bağlılıklarını azaltmıştır. Onların tamamen gelenek ve yasalarından uzaklaştıklarını düşünemeyiz. Fakat, bu gelenek ve yasaların eski tesirini muhafaza ettiğini de söyleyemeyiz. îbni Teymiyye´nin kalemiyle bunların iyilik ve kötülükleri de anlatılmış­tır.[63]



İlmî Ve Fikrî Durum


Hicrî VI, VII ve VIII. yüzyıllarda ilmî araştırmalar çok genişle­miştir. Fakat, âlimlerin metodları değişikti. Bir kısım âlimler hadîs, fıkıh, tefsir, nahiv ve akaid konularında derinleştikleri halde mu-kallid idiler. Akaid´de bile taklid´den kurtulamıyorlardı. Bunların yanında bir kısım müslüman filozoflar vardı. Onlar da felsefî ince­lemelerde bulunuyorlar ve başka bir şeye iltifat etmiyorlardı. Bu ikisi arasında felsefe ile şeriatı uzlaştırmaya çalışan filozoflar da vardı. Meselâ; İbni Rüşd, «Faslu´l-Makal» adlı eserinde Şeriatla fel­sefeyi uzlaştırmaya çalışmıştır.

Bunların gerisinden filozof mutasavvıflarla halk sufîleri gel­mekteydi. Tarikat sahipleri, halkı tarikatlarına sokmaya çalışıyor­lardı. Sûfî âlimler, insanları şeyhle müridleri arasındaki tesir esna­sına göre irşad etmeye uğraşıyorlardı. Bunlardan bâzısı dinden uzaklaşacak kadar tuhaflıklar yapıyordu. Bunların peşinden şahıs­ları kutsallaştırmak .şeyhlerin kerametine inanmak, sağken kayıt­sız şartsız onlara uymak, öldükten sonra da kabirlerini ziyaretle ta´zîmde bulunmak gibi işler geliyordu. Türbelerden medet uman­lar çoğalmıştı.

Bunlardan başka fikrî mücadeleler yapan siyasî fırkalar vardı. Daha sonra bu fikri münakaşalar düşmanlıklara ve suikastlara, bir kısmının İslâm düşmanlarıyla işbirliği yapmasına ve hükümdarla­ra hulul ederek, işi ifsat etmeye müncer olmuştu. Kendisine şia adı­nı veren bâzı zümreler de böyle idiler.

Fikrî durumu daha iyi anlamamız için iki hususu incelememiz gerekir:

1 İlmî araştırmalar,

2 Sûfîler (Mutasavvıflar) ve halkın durumu.. Bu iki hususu kısaca anlatacağız:[64]



Îlmî Araştırmalar


İbni Teymiyye´nin çağındaki ilmî araştırmaların karakteri, fik­rî yönden bir tarafa bağlanmak şeklinde tezahür etmektedir. Mese­lâ; bu çağda herkesin, fıkıh ve akâid´de bağlı olduğu bir İmamı var­dı. Bu durum, dördüncü yüzyılda gerek fıkhı, gerekse i´tikadî mezhebler arası ihtilâflar ve mezheb taassubuyla başlamıştır. Fikri alanda bu, bir tarafa bağlanma, nesilden nesile intikal etmiştir. Bu istikamette büyük büyük kitaplar te´lif edilmiştir. Kocaman ciltler teşkil eden bir kısım kitaplar yardır ki tamamen eski ihtilâfları şerhetmek, muhtelif görüşleri açıklamak ve bu görüşlerden bâzısına taassub derecesinde bağlı kalmak esasına dayanır. Gelenek haline gelen bu anlayış, îbni Teymiyye´nin çağdaşlarına da sirayet etmiş­tir. Bu yüzden îbni Teymiyye, nerede olursa olsun delile uymak is­terken, çağdaşları isimlerine göre şahıslara bağlanıyorlar ve arala­rındaki ihtilâf buradan ileri geliyordu.

VI, VII ve VIII. yüzyıllar, fikir ürünlerinin çokluğu ile değil, bilgi dolu eserlerin çokluğu ile diğer yüzyıllardan ayrılıyordu. Malû­mat, il derecede çoğalmıştı. Bunları elde etmek büyük külfete da­yanıyordu. Fakat akli ölçülere vurarak taraf tutmaksızm deliller üze­rinde inceden inceye düşünme (tefekkür), çok azdı ve bu çağın il­mi servetiyle mütenasip değildi. Fıkıh, hadîs, tefsir ve tarih konu­larında ansiklopedik mahiyette birçok eserler yazılmıştı. Fakat, bunlara hâkim olan anlayış, taklit ve öncekilere uymaktı Müstakil bir tefekkürün değeri yoktu.

Her neyse, ilmî araştırma yolları açıktı. Âlimler, etraflarına bir taklit çevçevesi çiziyorlar ve bunun dışına çıkmıyorlarsa da, müsta­kil olarak araştırma yapacak bir ilim adamının gelmesi için bütün "imkânlar hazırdı. Ansiklopedik mahiyette yazılmış olan büyük eser­ler elde mevcuttu. Tâbi´ ve mukallit olarak değil, hakikatleri ve bun­ların delillerini ölçüp" tartacak şekilde incelemek gerekiyordu.

Fıkıh, tefsir ve hadîs okutulan medreseler bu çağlarda mevcut­tu. Kitaplar, talebelerin elleri altındaydı. Müderrislerden yol göste­ren yeterli kimseler vardı. Ayrıca âlimlerin görşüleri, Kur´an´ın muhtelif tefsirleri, hadîs-i şerifleri tam olarak içine alan mecmua­lar, sahâbî ve tabiîlerin fetvaları yazılı kitaplar halinde talebelerin ellerindeydi.

Bu medreselerin tarihi ve nasıl teşekkül ettiği burada önemli değildir. Bizim için önemli olan, İbni Teymiyye´nin bu medreseler­den faydalanmış olmasıdır. îbni Teymiyye, bu medreselerden tam olarak beslenmiş ve ilmî eserleri kolayca elde etmiştir. Çünkü O, bü­tün ilmî malzemeyi hazır bulmuştur. Meselâ; İbni Hazm, büyük bir fıkıh mecmuası olan «Kitâbu´l-Muhallâ»smı yazmış, sahâbî ve tabiî­lerin fıkhını burada toplamıştır. İbni Kudâme «Kitâbu´l-Muğnî»sini te´lîf etmiştir. Şemsu´l-Eimme es-Serahsî[65] nin Hanefî fıkhının en büyük mecmuası´olan el-Mebsut´u elde mevcuttu. Keza, Hanefî fık­hının bütün rivayetlerini içine alan kitaplar ve Şafiî fıkhında Nevevî[66] nin «Kitâbu´l-Mecmû, Fî Şerhi´l-Mühezzeb» i gibi karşılaştır­malı fıkıh kitapları te´lîf edilmişti.

Hadîs, tefsir, usûl, felsefe ve tasavvuf üzerinde de böyle eserler mevcuttu.

Medreseler, aynı zamanda mektep vazifesi görüyordu. Okuma ve yazma, buralarda kolayca öğretiliyordu.

İslâmi ilimlerin bütün dallarında ilmi malzeme hazırdı. Bunla­rı, başkaları ezberleyip öncekilere uyarak inceliyorlardı. îbni Tey-miyye ise, araştırıcı ve nıüctehid sıfatıyla inceliyor, inceliklerini iha­ta ediyor ve bunlar üzerinde derinlemesine düşünüyordu. Böylece kendisinde bir kısım müstakil görüşler´ teşekkül etmişti. Bu görüş­ler, mevcut anlayışa bazan uyuyor, bazan da aykırı düşüyordu. Fa­kat İbni Teymiyye, bu görüşlerini cesaretle serbest bir şekilde ilân ediyordu.[67]



Sûfîler Ve Tasavvuf


İbni Teymiyye tasavvufla ilgilenmiş ve şu üç yönden sûfilere (tasavvufçulara) cephe almıştır :

1 İttihad (Vahdet-i Vücûd),

2 Ruhi yükselişe eriştikten sonra teklifin kalkması,

3 Hokkabazlık (veya gözbağcılık).

Bu üç meseleyi açıklamak istiyoruz.

İttihat (Vahdet-i Vücûd) : Bu fikir, Hint düşüncesinden ve ülû hiyyetin bir kısım eşya veya insanlara hulul etmesi nazariyesinden gelmedir. Bu düşünce, Hint edebiyatında günümüze kadar tesirini devam ettirmektedir. Bu karışık düşünceler muayyen bir kalıba so­kulmuş ve sûfilerin bir kısmmta tamamen benimsenmiştir. Buna göre var olan şeyler (mevcud) birdir. Görünüşteki çokluk (taaddüt) şekildedir. Vücud (varlık) un zâtında değildir. Binâenaleyh kâinat­taki yer, gök, yıldızlar ve bütün var olan şeyler vücûdu teşkil eder. Bunlar, Allah´ın suret (tecellî) leridir. Bu konuda Muhyiddin b. el-Arabî şöyle demiştir:

«Ey varlığı[68] yaratan nefsinde! Sen bütün yarattıklarını cemediyorsun, Yaratıyorsun oluşu sona erenleri sende, Dar da sensin, geniş de!...»

İşte İbni Teymiyye devrindeki sûfilerin bir kısmı bu görüşte idiler.

Rûhl yükseliş: Bunun esası, Allah aşkı ve ilâhî şevktir. Aşk (ma-habbet), bütün sûfîlerde bulunan müşterek bir cihettir. Bunun esa­sı, Allah´ın ihlâslı ve temiz kullarının ruhlarına feyazan ettirdiği nur (işrak) dır. Bütün sûfîler bu mahabbet´de eşit değildirler. Bâ­zıları mahabbet´i (Allah aşkını) artırmak için ruhunu riyâzâta tâbi´ tutar ve bu sayede Allah´a ittisal ettiğini söyler. Fakat O, Allah´ın insan ruhuna hulul ettiğine ve vahdet-i vücûda kail olmaksızın, mahlûkatm halikı ile ittisaline ve Allah´a yaklaşmak için rûhânî bir mertebeye yükseldiğine kaanidir.

Sûfî, zâtı ilâhî ile ittisal edecek böyle bir mertebeye gelince, duygularını yitirir ve Rabbında erir (fena fillâh olur.) Bu mertebe­ye mahv veya sekr mertebesi denir. Çünkü bu mertebeye gelen sû­fî, duygusunu yitirmekte, duyulan (mahsûs) şeylerden habersiz bir hale gelmekte ve tek varlıkla bâşbaşa kalmaktadır. Bu hale «vah­det-i şuhud» da denir. Bu halde sûfi, vahdet-i vücûd´da olduğu gibi zât-ı ilâhi ile aynı şey olmuş değildir. Fakat müşahede ile ruhun yükselişi, süfiyi mahsûsâtı (duyular âlemini) idrâk derecesinden alır, keyfiyyet ve şekilden münezzeh bir halde, zât-ı ilâhîyi müşahe­de derecesine yükseltir.

Bu dereceye yükselen ruh, temizlenmiş olur. Önündeki perdeler açılır ve bu dereceye yükselenler için teklif önemini kaybeder. Hat­ta bu dereceye yükselen sûfilerden günahları küçümseyen bâzı söz­ler sâdır olabilir. İbni Teymiyye´nin çağdaşı olan İbni Atâuilah es-Sikenderi, bu konuda şöyle der : «Nefsin mâsiyetteki zevki zahiri ve açıktır. Onun tâatdaki zevki ise, gizli ve bâtınîdir. Gizli olan şeyin de ilâcı zordur.»

Ebul-Hasan eş-Şâzüî, Allah´ı seven ve O´nun sevgisine eren kimsenin günahları küçümseyeceğini kabul eder ve duasında şöyle der:

«Günahlarımızı sevdiklerinin günahları gibi yap; iyiliklerimizi, buğuz ettiğin kimselerin iyilikleri gibi yapma! Senin buğzunun ya­nında iyilik fayda vermez. Senin sevginin yanında da kötülük za­rar vermez. Ümit ve korku içinde olalım diye bize işin içyüzünü gizli tuttun. Bizi korkudan emîn et, ümit kırıklığına uğratma, dile­ğimizi ver; çünkü biz istemeden önce imânı Sen verdin bize!»

Görüyoruz ki mahabbetin yanında kötülük hükümsüz kaldığı gibi, tâat da buğzun yanında hükümsüz kalmaktadır. Daha sonra sûfîler, günahın affının ümid edileceğini söyler. İbni Atâuilah es-Siken-deri duasında şöyle der: «İlâhî, benden iyilikler zuhur ederse Se­nin lûtfunladır, minnet Sanadır. Eğer kötülükler zuhur ederse ada­letin îcâbı beni cezalandırmak Senin hakkmdır.»

el-Mürsî Ebu´l-Abbas da şöyle dua eder: «İlâhî, Sana isyan be ni tâata, Senin tâatm da beni mâsiyete çağırdı. Bunların hangisin­den korkayım ve hangisinden ümitleneyim Mâsiyetler, dersem be-, ni lûtfunla karşılar ve bende korku bırakmazsın. Tâatla, dersem be­tti adlinle karşılar ve bende ümit bırakmazsın. Heyhat... ´Senin iyi­liğinin yanında ben kendi iyiliğimi nasıl görürüm Veya Senin lûtfunu, Sana isyan ederek nasıl unuturum »

İşte büyük sûfîlerden bir kısmının duaları böyledir. Bu sûfî´ler iyilikle mâsiyeti birbirinden ayırmaktadırlar. Fakat mâsiyetin mağ­firet, tâatm da kabul edilmesini ümid etmekte, teklifi iskat etmemek­te, ancak âsîlere tevbe ve mağfiret kapısını açık tutmaktadır.

Lâkin sûfîlerden haddi aşanlar şöyle derler: «Mahabbet dere­cesine ulaşanlar için mâsiyetle tâat arasında bir fark yoktur. Şeriat, bunları birbirinden ayırmışsa da, mahabbete dayanan hakikat on­ları birleştirmiştir.»

Havastan sonra bir kısım avam tabakası gelmiş ve bu tabaka­ya mensup sûfüer, tasavvuf fikrinin dayandığı felsefi mânâları id­râk etmedikleri halde mâsiyeti de, taâti da tanımaz olmuşlardır. Bâzıları da kendilerinin şeyh olduklarını iddia etmişler, dinî hiçbir Eşeyden korku duymaksızın ve nefs-i levvâmeleri kendilerine hiçbir müdahalede bulunmaksızın, haram şeyleri yapmakta bir sakınca gör­memişlerdir.

Esasen bunlar, tasavvufu kötülük işlemek için maske olarak kullanmışlardır.

Hokkabazlık (veya gözbağcılık) : Avamdan bâzıları herhangi bir şeyhe veya evliyadan birisine bağlanmanın kâfi geleceğini ileri sürmüş ve böylece bir kısım keramet ve harikulade şeyler göster­meye çalışmışlardır. Meselâ; kendilerini ateş yakmaz, yılan sokmaz vs. Böylece onlar, bir kısım hokkabazlıklar yapmaya başlamışlardır.

İşte İbni Teymiyye, bu türlü süfîlerle amansız bir mücadeleye girişmiştir. İbni Teymiyye, bu gibi sûfîlerin Moğollarla temas ettik­lerini, Şam´ı istilâlarında onlara yardımcı olduklarını, yaltaklık et­mek ve bahşiş koparmak için Gazan´ın önünde türlü hokkabazlıklar yaptıklarını görmüştür. Halbuki bu sırada müslümanlar; Moğolla­rın yapacağı işlerden tirim tirim titriyorlardı. îbni Teymiyye, onlar nn bu hareketlerini kötülüklerine ekleyince mücâdelesini şiddetlen­dirmiş ve onlara karşı yazılarında gayet sert bir dil kullanmıştır.[69]



Âlimlerin Mevkii


Bu karışıklığa rağmen, Bahri Memlûkları (Türk Kölemen Sul­tanları) ´nın katında âlimlerin büyük bir i´tibarve mevkileri vardı. Çünkü bu sultanlar, dindar insanlardı. Hükümlerinin şeriata uygun olmasını arzu ediyorlardı. Ayrıca bu sultanlar, âlimlere sıkıntılı gün­lerde daha çok yakınlık gösteriyorlar ve onların nüfuzlarından fay­dalanıyorlardı. Bâzı kudretli şahsiyete sahip âlimler vardı ki, bun­lar, hiçbir şeyden korkmazlardı. Meselâ; îzzüddin b. Abdisselâm bun­lar arasındadır. Sultan Zahir Baybars, bu bilgine çok saygı gösterir­di. Süyûtî bu hususta şöyle der :

«Mısır, Şeyh İzzüddin b. Abdisselâm´m sözüyle idare ediliyor­du. Sultan CZahir Baybars), bu bilginin emrinden dışarı çıkmıyor­du. Hattâ Şeyh (İzzüddin) ölünce, O; «Şimdiye kadar saltanatım yerleşmemişti», demiştir.»[70]

Zahir Baybars, ancak Şeyh İzzüddin´in ölümünden sonra salta­natının yerleştiğini hissetmiştir. Fakat saltanatının yerleşmemiş ol­ması, onun zulmetmesi demek değil, belki bir kusur işlerse ona ha­kikati gösteren, dinlemezse kendisini tanımayan bilginler vardı de­mektir.

îzzüddin b. ´Abdisselâm´dan sonra bu bilginlerin başında Şam´ın büyük âlimi Muhyiddin en-Nevevî geliyordu. Zahir Baybars, halka yeni bir vergi tarhedeceği zaman Şeyh Muhyiddin en-Nevevî´nin iti-razıyla karşılaştı. en-Nevevi, ona bu konuda birkaç mektup yazmış ve birisinde şöyle hitap etmiştir:

«Bu sene Şamlılar sıkıntı ve yağmursuzluk yüzünden kıtlığa uğ­ramışlardır. Her şey pahalanmış, ekin ve mahsul azalmış, hayvanlar ölmüştür. Siz biliyorsunuz ki raiyye´ye şefkat gerekir. Ülû´1-emre, hem kendisinin hem de raiyye´sinin maslahatı gözönüne alınarak, nasihat etmek îcâbeder. Çünkü din nasihattir.»

Sultan Baybars, buna sert bir cevap vermiş ve âlimlerin bü tuT tumunu ve Şam´ı istilâ eden Moğolların atlarının nalları altında memleketin ezildiği bir günde onların susmalarını kınamıştır. Sul­tanın bu cevabında ayrıca bir tehdit vardı. Fakat Şeyh Muhyiddin en-Nevevî daha sert bir cevap yazmış ve bu arada şöyle demiştir:

«Cevabınızda zikredilen kâfirlere karşı bizim susuşumuza gelin­ce; onların memlekette neler yaptığı malûmunuzdur. İslâm sultan­ları, îman ve Kur´ân ehli insanlar, o azgın kâfirlere nasıl kıyas edi­lebilir Biz, o.azgın kâfirlere neyle öğüt verecektik Çünkü onlar, bizim dinimize inanmıyorlardı.»

Muhyiddin en-Neyevî, Sultan Baybars´m tehdidini de şu sözle­riyle karşılamıştır:

«Benim nefsime gelince; tehdit bana tesir etmez ve Sultana öğüt vermemi engellemez. Çünkü ben, nasihat etmenin, hem kendim için hem de başkaları için bir vazife olduğuna inanmaktayım. Vazife uğ­runda başa gelen şeyler hayırdır ve Allah katında bol bol mükâfatı vardır. «Ben işimi Allah´a bırakırım. Doğrusu Allah kulları görür.»[71] Peygamber´ (S.A.V.) Efendimiz bize, nerede olursak olalım hakkı söy­lememizi, Allah yolunda hiçbir şeyden korkmamamızı emretmiştir. Biz, her hal-ü krâda Sultanımızı seviyor, onun için dünya ve âhiret-te faydalı olacak şeyleri arzu ediyoruz.»

en-Nevevi mektup yazmaya, Sultan da vergi tarhına devam et­miştir. Sultan, bu hareketinde kendisini desteklemeleri için âlimle­rin bir tek fetva üzerinde birleşmelerini sağlamıştır. Şeyh Muhyid-din en-Nevevî hariç, bütün âlimler ona boyun eğmişlerdir. Sultan Zahir Baybars, en-Nevevî´yi huzuruna getirtmiş ve sözü edilen fet­vayı imza ettirmek istemiş, Şeyh de buna sert bir cevap vermiştir. Aşağıdaki satırlar onun verdiği bu cevap arasındadır:

«Ben biliyorum ki, siz Emir Bundukdâr´ın kölesi idiniz. Mal ve mülkünüz yoktu. Allah ihsanda bulunup sizi sultan yaptı. İşittiği­me göre bin tane köleniz varmış ve her birinin kemeri altmmış... Ya­nınızda yüz tane cariyeniz varmış ve herbirinin türlü ziynet eşya­ları mevçutmuş... Eğer bunlar için yaptığınız masrafları devlet iş­lerine harcasaydınız, köleleriniz altın yerine yün kemerlerle, cari­yeleriniz de elbiseleriyle ve ziynetsiz bir halde kalsalardı, halkın malını almanıza ben de fetva verirdim.»

Bunun üzerine Sultan Zahir Baybars kızmış ve : «Memleketim (Şam) den çık git.» demiştir. Şeyh de; «Baş üzerine,» deyip Şam´ın Neva köyüne gitmiştir. Fakîhlerin de; «O, bizim büyük, sâlih ve ön­der olan âlimlerimizdendir, onun Şam´a geri gelmesini emrediniz.» diye Sultandan ricada bulunmuşlardır. O da, geri dönmesi için mü­saade etiriiş, fakat Şeyh, bundan kaçınmış ve: «Sultan Zahir Baybars orada oldukça gelmem,» demiştir. Bundan bir ay sonra Sultan Zahir Baybars vefat etmiştir.[72]

İbni Teymiyye bizzat, debdebeli devrinde Zahir Baybars´ı ve Şeyh Muhyiddin en-Nevevî´yi görmüştür.

Bunun içindir ki îbni Teymiyye, Sultan Nâsıruddin´e karşı olan tutumunda, îzzüddin b. Abdisselâm ve Muhyiddin en-Nevevi´nin tutumlarını örnek edinmiştir. İbni Teymiyye ile mücâhit bilginlerin silsilesi devam etmiştir. Üstelik İbni Teymiyye kılıç kuşanıp cephe­de savaşmakla, dinî görüşlerinden ötürü çeşitli felâketlere uğramak­la adı gecen iki bilginden ayrılmaktadır. Nihayet O, hapishanede çeşitli sıkıntı ve ıztırap içerisinde ruhunu teslim etmiştir. Allah on­dan razı olsun, ruhunu sadetsin, ilim ve İslâm´a hizmetinden ötürü mükâfatını artırsın![73]



Ibnı Teymıyye´nin Eserleri Ve Etkisi[74]


îbni Teymiyye, içinde yaşadığı çağı şahsiyeti, görüşleri ve ya­zılarıyla meşgul etmiş ve devamh bir fikir hareketi meydana getir­miştir, Onun adı, yalnız Şam ve Mısır´da değil, bütün İslâm âlemin­de yankı uyandırmış ve tesiri nesiller boyu devam etmiştir.

İbni Teymiyye, kendisinden sonra görüş ve fikirlerini gelecek nesillere aktaran birçok kitap ve risaleler yazmıştır. Bir kısım top­luluklar, eserleri vasıtasıyla onun din anlayışını ve görüşlerini be­nimsemişlerdir.

İbni Teymiyye, eserlerini fasih bir Arapça ve kuvvetli bir üs­lûpla kaleme almıştır. Mücadeleci ve sert dili hasımlarını sindirmiş, talebelerini de kendisine hayran etmiştir. Eserlerini selefiyeci bir bilgin olarak daima âyet, hadîs, sahâbî ve tabiîlerin fetvalarından almış olduğu delil ve hüccetlerle beslemiştir.

Tefsire dair risaleleri: Bu risalelerin bir kısmında, tefsir hakkın­daki metodlarım ve âyetlerden şer´î hükümlerin nasıl çıkarılacağı­nı tafsilatıyla anlatmıştır. Tarihçiler, İbni Teymiyye´nin talebelerin­den naklederek, tefsire dair yazmış olduğu risalelerin otuz cildi bul­duğunu söylerler. Bunlardan bize sadece şunlar intikal etmiştir:

1 Tefsîru Sureti´s-Samed (İhlâs Sûresinin tefsiri]:

2 Tefsîru´l-Muavvizeteyn (Felak ve Nâs sûrelerinin tefsiri),

3 Tefsîru Süreti´n-Nûr (Nur Sûresinin tefsiri).[75] Bu tefsirler Mısır´da basılmıştır.[76]



Akaid hakkındaki risale ve kitapları: İbni Teymiyye´nin. eser­lerinin en çoğu bu konu üzerindedir:

1 Kitâbu´1-îman,

2 Kitâbul-îstikame,

3 Îktizau´s-Sırâtı´l-Müstakim,

4 Kitâbu´l-Furkân (Kahire, 1310, 1322 H.),

5 Şerhu´I-îsbahâniyye,

6 Risâletu´l-Hamaviyye,

7 Risâletu´l-Tedmuriyye,

8 Risâletu´l-Vâsıtıyye,

9 Risâletul-Gîylâniyye,

10 Risale fi´I-îhticâc Bi´1-Kader,

11 Risâletu´l-Ba´Iebekiyye (Kahire, 1328 H.),

12 Risâletu´I-Ezheriyye,

13 El-İklil Fi´1-Müteşâbih ve´t-Te´vîl,

14 Risâletu Marâtibi´l-îrâde,

15 Risâletu´1-Kazâ vel-Kader,

16 Beyânu´1-Hüdâ Mine´d-Dalâl,

17 Mu´tekadâtu Ehli´d-Dalâl,

18 Maaricu´l-Vusûl (Bir kısım filozof ve karmatîlere reddi­yedir).

19 Es-Sual Ani´1-Ârş,

20 Beyânu´l-Firkati´n-[77]Naciye[78]



İstidlal metodlarına dair eserleri;

1 Nakdu´l-Mantık,

2 Er-Reddü Alâ´l-Mantık,

3 Er-Reddü Alâ´I-Felâsife.[79]



Cedele dair bazı eserleri:

1 Minhâcu´s-Sünne,

2 _ Muvâfakâtu Sahîhi´l-Menkul Li Sarîhi´l-Ma´kûl,

3 Tenbihu´r-İlaculi´1-Âkıl Alâ Temvîhi´l-Batıl. Îbni Teymiyye bu eserinde din, akaid, helâl ve haram üzerinde cedel konusunu in­celemiştir.

4 El-Cevâbu´s-Sahih Limen Beddele dîne´I-Mesîh (Kahire, 1322 H.). Şeyhu´l-îslâm îbni Teymiyye´nin bu Ölmez eseri, dört büyük cilt teşkil etmektedir. Müellif bunu şu iki gaye ile yazmıştır:

a) Hıristiyanlar arasında îslâmiyeti yaymak, Meşinin mahiye­tini açıklamak, Hıristiyanlık dînini ve îslâmî hakîkatları ortaya koy­mak, müslüman ve hıristiyanlar arasındaki savaşların sebebini in­celemek, müslümanlara karşı tahrikleri ve zimmüerin durumlarını anlatmak.

b) Kıbrıs´tan gelen bir mektupta[80] Hıristiyanlık dini anlatıl­makta, sadece bunun hak din olduğu ve bütün insanların bu dîni kabul etmesi gerektiği belirtilmektedir. İşte İbni Teymiyye, bu mek­tuptaki fikirleri şiddetle tenkit ve reddetmiştir. Hıristiyanlığın eski bir din olup İslâmiyet gelince neshedildiğini, esasen mevcut Hıristi­yanlığı Aziz Pavlos´un kurmuş olduğunu anlatmaktadır.

İbni Teymiyye´nin bu eseri altı bölümden ibarettir. Birinci bö­lümde, hıristiyanlarm, Hz. Muhammed´in kendilerine değil, Arapla­ra gönderildiği iddiası reddedilmektedir. Burada çocukların sünnet edilmesi ve domuz etini, kitapları değil, kendilerinin helâl saydıkla­rı ele alınmaktadır. İkinci bölümde, Hz. Muhammed´in, onların dinini Kur´ân´da övdüğü ve tanımış olduğuna dair ileri sürdükleri iddi­alar reddedilmektedir. Kur´ân´da övülen Hıristiyanlığın, onların ka­bul ettiği şekilde bir Hıristiyanlık olmadığı açıklanmaktadır. Üçün­cü bölümde geçmiş peygamberlerle semavi kitapların, onların teslis inancını bildirmiş oldukları iddiası çürütülmektedir. Dördüncü bö­lümde, teslis akidesinin doğruluğuna dair ileri sürülen akli ve nak­li deliller çürütülmekte ve tehvid akidesi isbatlanmaktadır. Beşinci bölümde, hıristiyanlarm, teslisi, birlikte çokluk şeklinde kabul edip kendilerinin de tehvid ehli olduklarına dair iddiaları münakaşa edil­mekte ve birlikte çokluğun birbirine zıt olduğu, üç şeyin aynı zaman­da hem «bir» hem «üç» olamıyacağı gösterilmektedir. Altıncı bölüm­de, Mesîhin, Musa aleyhisselâmdan sonra gelen peygamberlerin en büyüğü olduğu ve başka peygamberlerin gelmesine lüzum kalmadı­ğına dair iddialar cerhedilmektedir.

İbni Teymiyye, cedele dair bütün bu eserlerinde hem aklî, hem de nakli delillere dayanarak görüşlerini isbata ve muarızlarını sus­turmaya çalışmaktadır.

Fıkha dair eserleri: İbni Teymiyye´nin en verimli eserlerinden .büyük bir kısmı da fıkha aittir:

1 Fetvaları: bunları Mısır ve Şam´da yazmış olup büyük cilt­ler teşkil etmektedir.[81]

2 Fıkhın kaide ve prensiplerini anlatan kitapları: Bu konu­da, Kaide fi´I-İctihad Ve´t-Taklid, Kaidetu´l-Cihad, Kaidetu´l-Kıyâs, Kavaid fi Ahkâmi´l-Kenais ve Kavaid fi´1-Vakf Ve´1-Vasâyâ gibi pek çok eserleri vardır.

3 Fıkha dair diğer risale ve kitapları: Burada Risâletu´1-Kı-yas, Risâletu´l-Hısbe, fi´1-İslâm, Kitab fi Nik&hi´l-Muhalil, Kitâbu´s-Siyâseti´ş-Şer´iyye fi İslâhi´r-Râî Ve´r-Raiyye, Kitâbu´1-Ukûd, Kitâb fi Usûli´1-Fıkh, Kitâbu´l-Farki´l-Mübîn Beyne´t-Talâk Ve´l-Yemin gibi eserleri zikredilebilir.

Ayrıca İbni Teymiyye, dedesi Şeyh Mecdüddin´in «Kitabu´I-Muharrar fil´1-Fıkh» adlı eseriyle Şeyh Muvaffakuddin´in «Kitâbu´I-Umde fi´1-Fıkh» adlı eserini şerhetmiştir ki, bu sonuncusu birkaç cilt teş­kil [82]etmektedir.[83]



Talebeleri


İbni Teymiyye´nin Kahire, İskenderiye ve Şam´da birçok talebe ve dostları vardı. Bunların bir kısmı halk´dan, diğer kısmı da ilim erbabı kimselerdir. İlimle uğraşan talebelerinin çoğu Hanbelî, bir kıs­mı da Şafiî idi. İbni Teymiyye, yaklaşık olarak 46 sene ders okutmuş­tur. Yani 21 yaşından 67 yaşına kadar, yâni ölünceye dek hocalık yapmıştır.

En seçkin talebesi İbni Kayyim el-Cevziyye (691-751 Hî´dir. Ba­bası Şam´da bulunan el-Cevziyye Medresesinin kayyimi idi. Bu se­bepten O, bu isimle meşhur olmuştur. Sadece «İbnul-Kayyim» diye de anılır. Adı Şemşüddin Ebu Abdillah Muhammed b. Ebî Bekr´dir. İbni Kayyim el-Cevziyye´nin pek çok değerli eserleri vardır. İ´lâmu´I-Muvakkıîn (2 cilt, Delhi 1314 H.) El-Kelim tü´t-(:::), Medâricu´s-Sâlikîn (3 cilt, Kahire 1333 H), Zâdu´I-Maâd (Kahire, 1324 H.) Et-Turuku´1-Hikmiyye Fi´s-SiyâsetTş-Şer´iyye (Kahire, 1317 H.), Miftâhu´s-Saâde (Kahire, 1323 H.), İgâsetu´l-Lehfan (Kahire, 1318 H.), fctimâu´1-Cü-yûşi´lrislâmiyye Fi´r-Reddî aIa´I-Muattıle Ve´1-Cehmiyye adlı eserle­ri herkesçe bilinmektedir.[84]



Îbnî Teymîyye Ve Vahhâbîlik


Daha önce de söylediğimiz gibi İbni Teymiyye, çağında büyük bir fikir hareketi meydana getirmiş ve etkisini kendisinden sonraki nesillerde devanı ettirmştr. İnsanlar, İbni Teymiyye hakkında iki kısma ayrılmıştır. Bir kısmı onun şahsiyet, ilim ve görüşlerini son derecede takdir ederken, diğer bir kısmı, onu tecsim ve teşbîh´e sap­makla, hattâ daha ileri giderek zındıklık ve dinsizlikle itham etmiş­tir. Bunlardan başka bir zümre de mutedil bir vaziyet almış ve onun bâzı görüşlerini benimsemiş, bâzı görüşlerini de reddetmiştir. Fakat onu tecsim, teşbih, zındıklık ve dinsizlikle itham etmemiştir. Bu her üç sınıf aa, İbni Teymiyye´nin kendi çağında ortaya çıkmıştır.

Vefatından sonra da) onun taraftarlarıyla aleyhtarları arasın­daki şiddetli mücadeleler bir müddet devam etmiştir. Daha sonra yavaş yavaş leh ve aleyhindeki taassub azalmış, ona karşı mutedil davrananlar çoğalmıştır. îbni Teymiyye´nin ihlâs ve İslâm uğrunda­ki mücadelesi zamanla takdir edilmeye başlanmıştır. Hanbelılerin ekserisi onun görüşlerini benimsemekle beraber, âlimlerin çoğu akî) de ile ilgili görüşlerine muhalefet etmişlerdir. Fakat hem muhale­fet, hem de muvafakat edenler, her insanın yanılabileceğini gözö-nüne alarak, onun hatâlarını da iyi niyetine hamletmişlerdir.

Nihayet Hicrî, XII. yüzyılda Arabistan´ın Necid bölgesinde yaşamış olan Muhammed b. Abdilvahhâb (115-1201 H./1703-1787 M.), îbni Teymiyye´nin akaid ve fıkha dair eserlerini ciddiyetle incele­miştir. Bu zat, İbni Teymiyye´nin görüşlerine büyük bir bağlılık, hat­tâ katı bir taassub göstermiş ve bunları yaymaya çalışmıştır. Çev­resinde kendisini dinleyen ve görüşlerini benimseyip ona yardım­cı olan birçok kimseler meydana gelmiş ve sonunda bunlaf küçük bir devlet bile kurmuşlardır.

Bugünkü Suudî Arabistan Krallık âilesf nin dedesi olan Muham­med b. Saûd (öl. 1179 H./1766 M.) Muhammed b. Abdilvahhâb´m . enİştesi idi. Bu şahıs, güçlü bir cengâver olup İbni Teymiyye´nin gö­rüşlerini, yaymak ve himaye etmek için birtakım savaşlara girmiş­tir. Çünkü O, bu hareketinin Sünnet olduğuna inanıyordu. Belki de, burada siyasi arzu ile dînî bir mezhebi destekleme işi içice girmiş ve bu iki unsur yekdiğerine yardımcı olmuştur. Böylece îbni tey-miyye´nin kabir ve türbelerin, hattâ Peygamber (S.A.V.l´in müba­rek kabrinin ziyareti ile ilgili görüşlerini gerçekleştirmeye çalışan küçük bir devlet teşekkül etmiştir. Bunlar, Sünnet işliyoruz diye bü­tün bid´atlara karşı amansız bir mücadeleye girişmişlerdir. Şiilere ait mescidleri yıkmışlar, camilere minare ilave edilmesini, namaz­dan sonra teşbih kullanılmasını yasak etmişlerdir. Her şeyi İslâm´ın ilk asrındaki sadeliğe götürmek için uğraşmışlar ve çevrelerindeki müslümanları ikna ederek kendilerine yardımcı yapmışlardır. Bu suretle İbni Teymiyye´nin taraftarları, İslâm ülkelerinde yeniden ço­ğalmaya başlamıştır.

Kendilerine Vahhâbîler adını veren bu yeni İbni Teymiyye´çile­rin, muhaliflerine karşı gösterdikleri sert hareketler, bid´at diye bir kısım mubah şeylere hücum edişleri ve akidelerine fazla bağlılık­ları, İslâm ülkelerinde kendi düşmanlarının artmasına sebep olmuş­tur. Özellikle bunlar, karşılarına çıkan her engeli silâh kuvvetiyle yıkmaya başlayınca, çok ciddî bir durum meydana getirmişlerdir.

Vahhâblîer, Osmanlı Devletine karşı ayaklanmışlar ve şiddetli savaşlara girişmişlerdir. Bir ara Osmanlılar, Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa´dan yardım istemişler ve Mısırlı askerlerin eliyle Vahhâbilere şiddetli bir darbe indirerek, onları çıkmış oldukları Necid bölge­sine tekrar sokmuşlardır.[85]

Bununla birlikte Vahhâbîler, İbni Teymiyye´nin kabir ziyaretiy­le ilgili vesair görüşlerine taassup derecesinde bağlı olan . gizli bir kuvvet halinde Arabistan içlerinde varlıklarını korumuşlar; fakat genel olarak Necid bölgesinden dışarı çıkmamışlardır. Birinci Cihan Savaşında Arabistan Osmanlıların elinden çıkınca, daha doğrusu Osmanlı İmparatorluğu çökünce Kral Abdulaziz ÂI-i Saûd, Mekke ve Medine´ye hakim olan Hâşîmî ailesini mağlup etmiş ve Hicaz dâ­hil, Arabistan yarımadasının çoğunu ele geçirerek, Suudi Arabistan Krallığını kurmuştur.

İbni Teymiyye´nin akide, türbelerin ziyareti vesair görüşlerine bağlı olan bu devlet idarecileri, kısmen de olsa, bugün ilk sertlikle­rini terketmişlerdir. Belki bunun sebebi, Hac mevsimlerinde çeşitli İslâm ülkelerinden Hicaz´a gelen müslümanlarla temas etmeleri, Beytulla civarında bütün müslümanlara emniyet ve huzur sağla­maları gerektiğini hissetmiş olmalarıdır.

İbni Teymiyye´nin görüşlerine Vahhâbilerin sıkı sıkıya bağlanış­ları ve bunları âlimleri vasıtasıyla yaymaya çalışmaları, kendilerine has bir kültür doğurmuştur. Arabistan yarımadasında oturan diğer Araplar bu kültürden yoksun idiler. Vanhâbîler ümmi oldukları hal­de, Arabistan yarımadasının´büyük bir kısmını ele geçirince bu kül­türü, yarımadanın her tarafına yaymaya çalışmışlardır. Buna rağ­men, cehalet, bütün yönüyle onlar- üzerinde hüküm sürmekteydi. Lâkin son yıllarda bir uyanış olmuş ve Suudi Arabistan´da birçok okullar tesis edilmiştir.

Kısaca Saûdiler Vahhâbiler, Hanbeli mezhebine bağlı olmak­la1 beraber, Âhmed b. Hanbel´den sonra kendileri için ikinci İmam olarak İbni Teymiyye´yi tanırlar.

Bütün müslümanlarm hak, adalet ve istikamet üzere olmasını Cenâb-ı Hak´dan dileriz. Başarı Allah´dandır.[86]

S O N







--------------------------------------------------------------------------------

[1] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/507.

[2] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/509.

[3] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/510-511.

[4] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/511-513.

[5] Tam adı, Ebul-Feth Takiyuddin Muhammed b. Ali b. Vehb olup «İbni Dakik» diye meşhurdur. (51. 702 H.) Muhaddis, fatih ve şâir olan bu zat, Şafiî mezhebinde iken sonra Mâliki mezhebine geçmiştir. Çeviren.

[6] el-Eş´arî, 260 H. yılında doğmuş ve takriben 330 H. yılında Ölmüştür, önce niu´tezilî olan el-Eş´arî, daha sonra Ehl-i Sünnet mezhebini benim­semiş ve akaidle ilgili hadisleri kabul etmiştir. Lâkin, Kur´ân ve Ha­disteki müteşâbihleri te´vil ettiği için bir loşun Hanbelîler ona muha­lefet etmiştir. İşte tini Teymiyye de bunlar arasındadır.

[7] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/513-514.

[8] Yazar Muhammet! Ebu Zehra, «İbni Teymiyye» adlı ve 1952 yılında Kahirede basılan eserindeı, sırası geldikçe İbni Teymiyye´nin görüşlerini münakaşa etmektedir, özellikle yazar, adı geçen eserinin 286-293 üncü sayfalarında müteşâbihlerin te´vîlini yerinde bulmakta, te´vilden kaçınıldığı takdirde tecsîm´e sapılacağını ileri sürerek, İbni Teymiyye´yi ten­kit etmektedir. Çeviren.

[9] Kalem Sûresi, 4.

[10] İbni Kesîr, el-Bidâye Veîn-Niâye, c. XIV, s. 4.

[11] Bu kısmın «İlim Mihrabından Savaş ve Siyaset Alanına» )bhşlıkh bölü­müne bakınız. Çeviren.

[12] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/514-518.

[13] Bu hükümdar, Muhammed Nâsırüddin b. Kalavun (öl. 698 H.) olup Mısır´ın Türk asıllı Kölemen sultanlarından 9 uncusu ve birleşik Moğol-Haçlı ordularım Suriye´de perişan eden Sultan Kalavun´un (ÖL 688 H.) oğludur. Çeviren.

[14] el-Kâmiliyye Dârul-Hadisi Kahire´de Eyyûbî sultanlarından besincisi olan Sultan el-Melik el-Kâmil Nâsırüddin Mohammed (51. 622 H.) b. el-Melik el-Adil tarafından inşâ edilmiştir. Bu medrese, İslâm âlemin­de ikinci olarak tesis edilen bir Dârul-Hadîs´dir. tik Dârul-Hâdis, Şam´­da Suriye Atabeklerinden Nuruddin Manmud b. Zengl (ÖL 541 H.) tarafından yaptırılmıştır. Çeviren.

[15] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/519-521.

[16] Burası, Kahire- Kalesi içinde ve kuyu şeklinde bir yerdi Çeviren.

[17] Tarihu Îbni Keşîr, c. IV, s, 38.

[18] Arş meselesi: Allah´ın arş üzere istiva etmiş olması; kelâm meselesi: Allah´ın harf ve seslerle konuşup konuşmaması; nüzul meselesi de; bâ­zı hadîslerde bildirildiğine göre, Allah´ın belirli gecelerde semâlara ini­şi meselesidir.

Bir hadîs-î şerif de: «Allah her gece dünya semasına nüzul eder (iner).» buyurulmuştur. Tartışma konusu olan nüzul meselesi budur. İmam Gaz-zâlî, «licâmul-Avam An-llmil-Kelâm» adlı eserinde bu meseleleri ele alır ve nüzul meselesinde şöyle der; Nüzulün mânâsını anlamak için üç cisme ihtiyaç vardır: 1 Yüksekte bulunan bir cisim, 2 Aşağıda bulunan bir cisim, 3 Yukardan aşağı inen bir cisim. Bâzan da «nü­zul» kelimesi bunların birine ihtiyaç duyulmadan kullanılabilir. Meselâ Kur´ân´da; «Sizin için hayvandan sekiz çift inzal etmiştir.» (Zümer Sû­resi, 6) buyurlumuştur. Gökten öküz veya deve indirildiği görülmüş mü­dür Bu âyet-i kerîmedeki nüzul kökünden gelen «inzal», yaratmak an­lamında kullanılmıştır. O halde hadîs-i şerîfde geçen nüzulün mânâsı da başka olup onu biz anlayamayız. Elbet bu, Allah´ın azamet ve celâli­ne yakışır bir mânâ ifade etmekte olup bunun için kafa yormamız faydasızdır. (Bak. Muhammed Ebu Zehra, İbni Teymiyye, Kahire 1952, s. 290.) Çeviren.]

[19] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/521-523.

[20] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/524-525.

[21] Bu münakaaşlar için bak. İbni Kesîr, c. XIV, s. 46.

[22] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/525-530.

[23] Böylece İbni Teymiyye, tam yedi yıl ve yedi aylık bir ayrılıktan sonra Şam´a tekrar gelmiş oluyordu. Çeviren.

[24] Büyük İmam ve müctehidler de görüşlerinde böyle delillere dayanıyor­lardı, İbni Teyimyye ise, bu delilleri kendi anlayışına göre değerlendiri­yor ve onlardan ayrı sonuçlara varıyordu. Çeviren.

[25] Azhab Sûresi, 72.

[26] İbni Teymiyye´nin fikhî inceleme ve araştırmaları dört kısma ayrılır:

1 Hanbelî mezhebine bağlı olarak verdiği fetvalar ve bu mezhebi savunduğu hususlar.

2 Mezhebler arası karşılaştırmalara dayanarak incelemiş olduğu meseleler.

3 Dört mezheb ye Ehl-i Sünnetin dışına çıkmaksızın yapmış olduğu seçme (tercih )´Ier.

4 Dört mezhebe bîrden muhalefet ettiği ve hazan Şiî İmamların görüşlerini benimsediği, bazan da tek basma ileri sürdüğü ictihadlar. Çeviren.

[27] Türkçemizde yaygın olan «Üçten dokuza boşadım» veya «Üç talâkla bo­şadım» sözü ile, İbnî Teymiyye ve İbnî Kayyım el-GvziyyeVe göre bir talâk vâki olur. Çeviren.

[28] Bakara Sûresi, 329.

[29] Bakara Sûresi´nin 230. âyetinde; «Yine erkek, karışım (üçüncü defa) boşarsa ondan sonra kadın kendisinden başka bir ere nikahlanıp varmadıkça ona helâl olmaz.» buyurulmuştur. Buna göre Üçüncü defa bo­şanan bir kadın başkasıyla evlenip yeni kocasının ölümü sebebiyle ni­kâhı zail olmadıkça veya normal ve meşru herhangi bir sebeple ondan boşanmadıkça ilk kocasıyla tekrar evlenemez. Böylece Kur´an-ı Kerîm´-de üç talâk zikredilmiş oluyor. Çeviren.

[30] Sahâbîlerden îbni Abbas, İbni Mes´ud ve Abdurrahman b. Avfta bu görüşte olduğu Hz. Ali´den nakledilmiştir. (Bak. M. Muhyfddin Abdalhamid, el-Abvâl es-Şahsiyyet, Kahire 1958, s. 271, 372). Çeviren.

[31] İbni Hazm de bu görüştedir. Çeviren.

[32] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/530-534.

[33] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/534-535.

[34] Ahmed b. Hanbel, bu hadîs-i şerifi Ebn Htireyre´den şu şekilde rivayet etmiştir: «Benîm kabrimi bayram (yeri) yapmayınız. Erlerinizi de ka­hir haline getirmeyiniz...» (Bak. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, c. II, s, 367.) Çeviren.

[35] İbni Kayyım el-Cevaâyye, Şam kalesine hapsedilmişti. Çeviren.

[36] Tam adı, Takıyyüddin Ebu Abdîllah Muhammed b. Ebî Bekr b, İsa´dır (öl. 750 H.) Bu zat, bir ara Mısır diyarı Kadısı (Başfcadı) olmuştur.Çeviren.

[37] İbni Kesîr, el-Bidaye Ve´n-Nihaye, c. XIV, s. 134.

[38] Gazan, Şam üzerine yürüyen Moğolların (İlhanlıların) başkumandanla­rı Mahmud b. Argun´dur (81. 703 H./1304 M.). Cebeliyye: Dağdan inip şehri yağma eden Nusayrîler´dir. Cehmiyye: Allah´ın sıfatlarım inkâr eden i´tikadî bir fırkadır. Ittihadiyye: Vahdet-i vücûda inanan sûfîlerdir.

[39] A´raf Sûresi: 187.

[40] İbni Teymiyye kitapları, kâğıt, kalem ve hokkası elinden alındıktan bir müddet sonra dayananuyarak hastalanmış, bir rivayete göre 20 Zilka´de 738 tarihinde. Pazarı Pazartesiye bağlayan gece ölmüş ve Sûfîler mezar­lığına defnedilmiştir. Çeviren.

[41] Rivayete göre cenazesinde ikiyüz bin erkek ve onbeş bin kadın bulun­muştur. Çeviren.

[42] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/535-541.

[43] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/542.

[44] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/542.

[45] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/542.

[46] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/542-543.

[47] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/543.

[48] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/543-544.

[49] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/544.

[50] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/544-545.

[51] Hac sûresi, 60.

[52] Bununla «Cebel-i Rasravan» kastedilmektedir. Çeviren.

[53] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/545-549.

[54] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/550.

[55] Mü´minûn Sûresi, 53.

[56] Kehf Sûresi, 23.

[57] «Biz. Allah´a aidiz ve biz ona döneceğiz.» (Bakara: 156) Çeviren.

[58] «Güç ve kuvvet, ancak Yüce Allah iledir.» Çeviren.

[59] Bu zat, Müeyyidüddiri Muhammed b. el-Alkamî olup Abbâsflerin son veziridir. Hâlâgu Bağdadi işgal edip Abbasî Devletini ortadan kaldırdı­ğı zaman adı geçen veziri Bağdad´ra idaresine memur etmiştir (51. 1358 M.) Çeviren.

[60] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/551-553.

[61] Bu zat, el-Muzaffer Seyfüddin Kutuz´dıır (öl. 657 H.) Çeviren.

[62] Târihu îbni Kesîr, c. X, s. U8.

[63] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/554-555.

[64] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/555-556.

[65] Bu büyük Türk hukukçusunun tam adı, Şemsu´l-Elimnıe Ebu Bekr Mu-hammed b. Ahmed ez-Serahsî´dir (öl. 483 H.) el-Mebsut, 1324 H. yılın­da otuz cüz halinde Kahire´de basılmıştır. Çeviren.

[66] Tam adı, Mahyiddin Ebu Zekeriyya Yahya b. Şeref en-Nevevi´dir (ol. 677 H-). Kitâbul-Mecmu´un metni olan el-Mühezzeb, Ebu İshak eş-Şirazî´ye aittir. Çeviren.

[67] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/556-558.

[68] Buradaki «Varlık Vücud» kelimesine mukabil yukarıda «İkinci mih, neti» başlıklı kısımda geçen aynı şiirde «eşya» kelimesi yer almıştır.Çeviren.

[69] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/558-560.

[70] Süyûtî, Husnü´l-Muhadara, c. II, s. 66.

[71] Mü´min Sûresi, 44.

[72] Bu münakaşa ve yazışmalar için Bak. Süyûtî, Hasnül-Muhadara, c. II, s. 67-71.

[73] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/561-563.

[74] Bu ve "bundan sonraki kısımlar müellifin «İbni Teymiyye» (Kahire, 1952 );âdlı eserinin 509-531. sayfalarından özet olarak tercüme edilmiştir.Çeviren.

[75] Bu essr, Taberi tefsirinin kenarında basılmıştır (Delhi, 1329 H.) Çeviren.

[76] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/564.

[77] Ayrıca bu konuda şu eserleri de vardır:

1 Kitâbü´t-Tevessûl Vel-Vesile (Kahire, 1318 H.)

2 Kîtabu>Şârîmia-Meslûl alâ ŞâtimVr-RasûI (Haydarabad, 1322 H.)

3 El-Cevânü´ Fi´s-Siyâsetil-îlâhîyye (Bombay, 1306 H.)

îbni Teynüyye´nin yukarıda zikredilen bir kısım risale ve kûçök bitap­ları, «Mecmûatü´r-Resâll» adı altında basılmıştır (Kahire, 1323 H.)Çeviren.

[78] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/565.

[79] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/565.

[80] İslâm Ansiklopedisinde (İstanbul, 1950); İbni Teymiyye maddesinde bu mektubun Saydâ ve Antakya metropoliti PauTa ait olduğu kaydedil­mektedir. Çeviren.

[81] Bu fetvalar «Mecmûatul-Fetâvâ» adı altında (Kahire 1336-1339 H.) beş büyük cilt halinde basılmıştır. Çeviren.

[82] İbni Teymiyye´nin gerek sağlığında, gerekse ölümünden sonra eser ve görüşlerini savunan veya reddeden İslâm âlimleri vardır. Bugün de ay­nı münakaşalar devam etmektedir. Meselâ; Yusuf en-Nebhânî, Sevabı-kul-Hakk (Kahire, 1323 H.) adlı eserinde İbni Teymiyye´ye hücum etmektedir. Buna karşılık, Ebûl-Maâlî eş-Şâfiî es-Selâmî de Gâyetul-Emâni (Kahire, 1335 H.) adlı eserinde bu hücumları reddetmektedir.Çeviren.

[83] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/565-567.

[84] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/567-568.

[85] Yâni Sultan İkinci Mahmud´urı emriyle Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa, önce bizzat kendisi, sonra da oğlu İbrahim Paşa va­sıtasıyla Vahhâbîleri tenkil etmiştir. Çeviren.

[86] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/568-570.

Bu konuyu yazdır

Dini-1 İmam Ahmed B. Hanbel ve Mezhebi (Prof. Muhammed Ebu Zehra)
Yazar: RasitTunca - 10-25-2019, 11:22 PM - Forum: islam Büyükleri Hakkında Bilgiler - Yorum Yok

İmam Ahmed B. Hanbel (164 241 H.)


İMAM AHMED B. HANBEL VE MEZHEBİ[1]


İmam Ahmed B. Hanbel (164 241 H.)


Hicri III. Asrın 18. yılında insanlar, hadîs dersinden, hadîsleri toplayıp müslümanlara neklederek sünnet fıkhım açıklamadan baş­ka bir işi olmayan yaşlı bir zat görüyorlardı. Fakat O, hakaret ve horluğa mârUz kalıyor; Bağdat´tan, elleri kelepçeli olarak ders mec­lisinden Uzaklaştırılıyor; sırtında simsiyah izler bırakan kırbaçların altında, Halife Me´mun´un halifelik için ayaklandığı ve ömrünün so­nunda ölmüş olduğu Tarsus şehrine götürülüyordu. Bu zat, hapse­diliyor ve hapishanede ona durmadan dayak atılıyordu. Fakat, da­yak atan ve attıranlar, ona söyletmek istediklerini ve onun, söylen­mesine dince müsaade edilmediğine inandığı şeyi söyletmekten âciz kalmışlardı. Hem onlar, hem de o zat bu hal üzere, 18 ay devam et­mişlerdi. Bu süre içerisindeki işkence ve baskılarına rağmen O, bun­ların arzularını yerine getirmemiştir. Sonunda onlar ümitsizliğe düş­müş, O ise boyun eğmemiştir. Nihayet onu yaralar içersinde serbest bırakmışlardır. O, bu yaralardan şifâ bulup ıstırapları dinince der­sine tekrar dönmüştür. Fakat onlar, bundan sonra, bu zatı yine hap­sederek, Allah´ın yardımı erişinceye kadar dersinden alıkoymuşlar­dır. İşte bu zat, Dâru´s-Selâm (Bağdad)´ın İmamı, çağındaki fakîh ve muhaddislerin üstadı İmam Ahmed b. Hanbel´dir.[2]

Doğumu Ve Gençliği


Ahmed b. Hanbel, 164 H. yılı Rabîulevvel ayında Bağdad´ta doğ­muştur. Burası onun yaşadığı, ders verdiği ve şöhretinin yayıldığı yerdir. Annesi onu, babasının ikâmet ettiği Merv şehrinden hâmile olarak getirmiştir. O, hem ana hem de baba tarafından soyca Araptır. Çünkü, ana ve babası Şeyban kabîlesindendir. Bu kabile de, Ad­nan kabilesinin bir kolu olan Rabî´a kabilesinden ayrılma olup Nizar kabilesinde Peygamber (S.A.)´in soyuna karışır.

Hanbel, babasının adı değildir, dedesinin adıdır, Babası Muham med b. Hanbel b. Hilâl´dir. Bu aile, önceleri Horasan´da oturmakta idi. Ahmed b. Hanbel´in dedesi Horasan bölgesinde bulunan Serahs Vilâyetinin Valisi idi. Babası da, müslüman kumandanlarından ve­ya kumandanlık rütbesine yakın bir rütbeye sahip bir askerdi.

Bu aile, Ahmed´in doğumuna yakın bir sırada Bağdad´a gelmiş olup Abbasî halîfeleriyle münasebetlerini devam ettirmiştir. Zira Ahmed´in amcası, aynı vazifeyi üzerine almıştır. Çünkü. Ahmed´in babası Muhammed, Bağdad´a gelişinden kısa bir zaman sonra öl­müştür.

Ahmed b. Hanbel´in ailesi himmet sahibi ve cömert idi. Dedesi Emevîlerin valisi idi. Daha sonra Abbasî hareketinin haklı olduğu­nu ve Emevî idaresinin çöktüğünü görünce vazifesinden ayrıldı. Abbas oğullarının dâvetçileriyle temas kurduğu için işkenceye uğradı. Babası da, cömert ve âlicenap bir insandı. Horasan´daki evi Arap misafirlere açıktı. Onun evine inerler, ikram ve hürmet görürlerdi.

Fakat küçük Ahmed, babasını kaybettiği için bu cömertliğin nu­runu görmemişti. Esasen O, babasını bile görmediğini söyler. Çün­kü babası öldüğü zaman kendisi, gördüğünü tanıyacak bir çağa ulaş­mamıştı. Tarihçilerin anlattığına göre babası, 30 yaşında çok genç iken ölmüştü.

Ahmed´in terbiye ve yetişmesini annesi üzerine almış ve buna amcası da nezaret etmiştir. Çocuk sayılacak bir yaşta annesi, onu ilim tahsiline başlatmıştır. Durum ve çevre de buna müsait idi. Zi­ra ailesi, devamlı olarak İslâm ilimlerinin merkezi olan Bağdad´ta oturuyordu. Bu sırada Bağdad´ta ilim ve sanat bütün çeşitleriyle ürünlerini vermeye başlamıştı. Burada muhaddisler, kıraat bilginleri, mutasavvıflar, dil âlimleri ve filozoflar bulunuyordu. Böylece Bağdad, İslâm âleminin medeniyet merkezi olmuştur.

Ahmed, çocukluğundan itibaren İslâm ilimlerini öğrenmeye baş­lamıştı. O, önce Kur´an´ı hıfzetmiş, daha sonra Arapça, Hadîs, Sahâbî ve Tabiîlerin rivayetlerini, Peygamber (S.A.)´in sîretini, onun seçkin sahâbîleriyle güzelce onların yolundan gidenlerin (tabiîlerin) hayatlarını öğrenmeye koyulmuştu.

Çocukluk ve gençlik çağından beri onda asalet ve takva ema­releri gözüküyordu. Onu, âlimler arasında muttaki bir âlim, genç­ler arasında da müttakî bir genç olarak görüyorUz. Daha sonra onu, inancı uğruna en büyük imtihanlara katlanan, azim sahibi muttaki insnlardan başkasının dayanamıyacağı işkencelere fütursUzca gö­ğüs geren ortayaşlı bir insan olarak görüyoruz.

Akranı olan çocuklar oyun oynarken Ahmed b. Hanbel, ciddî işlerle uğraşıyordu. Yetimlik ona ciddiyet, dayanıklılık ve çalışma aşkı vermiştir. Aslında bütün babalar, bunları arzu eder ve çocukla­rının Ahmed gibi olmasını isterdi. Rivayet edildiğine göre bir çocuk babası şöyle demiştir: «Ben çocuklarım için bol bol masraf ediyo­rum. Onları, yetişsin diye hususi hocalara (müeddiblere) götürüyo­rum. Fakat umduğum şekilde yetişmiyorlar. Yetim bir çocuk olan Ahmed b. Hanbel´e bakınız! Onun edep ve güzel gidişatı herkesi hay­ran ediyor.»[3]

Tahsilî

Ahmed b. Hanbel, büyük adam olma sırrına sahip bir yaradı­lışta idi. O, biraz büyüyünce ailesinin teşvikiyle ilim tahsiline yö­nelmiş ve kısa bir zaman sonra, kendisinin takva üzere yetişme tar­zına uygun olan bir ilmi seçmiştir. Ne felsefeyi, ne de matematiği tercih etmiştir. O, sadece din ilmini" seçmiş ve bu arada kendisini, memleket memleket dolaşmayı gerektiren hadîs ilmine vermiştir. Hadis ilmi de onu fıkha götürmüş, böylece onda hem fıkıh, hem de hadîs ilmi birleşmiştir. Bâzı âlimler hadîs veya fıkıhtan birini ter­cih ettiği halde, Ahmed b. Hanbel, bunların her ikisini de aynı oran­da kendisinde toplamıştır.

Ahmed b. Hanbel, emsali arasında takva, ciddiyet, sabır, meta­net ve tahammülü ile meşhur olmuştur. Belki bu, onun çocukluğun­da nöfsine fazla itimadından ve küçük yaştan beri ruhî istiklâlini hissedişinden ileri geliyordu. Ahmed b. Hanbel´in bu hali, çocukken temas ettiği âlimlerin"de dikkatini çekmiştir. Hattâ el-Haysem b. Ce­mil, onun hakkında şöyle söylemiştir: «Bu çocuk yaşarsa, zamanın-dakilerin hücceti olacaktır.»

Ahmed b. Hanbel, biraz önce söylediğimiz gibi hadîs rivayet ve tedvini ile uğraşan, hadîs ilmini kendisinden sonrakilere devreden bir muhaddis olmak istemiştir. Hadis ilmini tercih edişi rasgele de-ğldir. Önce O, rivayetle dirayeti birleştiren fıkıh tahsiline başlamış, Ebu Hanife´nin talebesi ve o çağın en büyük kadısı Ebu Yusuf´tan ders almıştır. Fakat, onun hadîs ilmine meyletmiş, fıkhına fazla il­gi duymamıştır. Bu itibarla O, «îlk hadîs yazdığım şahıs Ebu Yu­suf´tur.» demiştir. Yani Ahmed b. Hanbel, Ebu Yusuf´tan hadîs tah­sil ettiği gibi fıkıh zevkini de ondan tatmıştır.

Bu rivayeti, yani Ahmed b. Hanbel´in Ebu Yusuf´tan tahsil gö­rüşünü anlatan rivayeti gözönüne alırsak, onun önce re´y´e dayanan fıkıhtan işe başladığı sonucuna varırız., Re´y´e dayanan fıkıh, o çağda Irak´ta hâkim olan ve Ebu Yusuf´un temsil ettiği fıkıhtır. Ahmed b. Hanbel, hadis çalışmalarını fıkıh çalışmalarıyla birleştirdikten sonra kıyasa bağlı olan fıkıh istinbatını hadîs´e dayandırmıştır. O, hükmü hadisten istinbat eder, bu hükme göre yeni birtakım hüküm­ler çıkarır, kıyaslarda bulunur ve fer´î fıkıh mes´elelerini ortaya kordu.

Ahmed b. Hanbel, önce hadis tahsil edip fıkıh tahsilini sonraya bıraktı. Hadis bilginleri, bütün tslâm memleketlerine dağılmıştı. Bağdad´ta, Kûfe´de, Basra´da, Mısır´da, Hicaz´da ve Yemen´de muhaddisler vardı. İşte bütün İslâm ülkelerinde böyle muhaddisler bu­lunuyordu. Hadîs tahsil eden bir kimse, elbette bu ülkelere gidecek ve adım adım buraları dolaşacaktı.[4]

Hadîs Tahsili İçin Yapmış Olduğu Seyahatler


Ahmed b. Hanbel, 179 H. yılında, yâni onbeş yaşında iken hadis tahsiline başladı. 186 H, yılına kadar, yâni yedi yıl Bağdad´ta hadîs tahsiline devam etti. İlk olarak 186 H. yılında Basra´ya gitmek su­retiyle seyahatlerine başlamış oldu.[5] Ertesi yıl Hicaz´a gitti. Daha sonra bunları Basra, Küfe, Hicaz ve Yemen seyahatleri takip etti.

Ahmed b. Hanbel´in seyahatleri, hayatta bulunan râvilerden şi­fahî olarak hadîs tahsîl etmek maksadını güdüyordu. O, hadis nak­letmek için kitaplarla yetinmiyordu. Bizzat râvîlerle görüşmek su­retiyle rivayet işini daha sağlam tutmak istiyordu.

Söylendiğine göre O, Basra ve Hicaz´a beşer defa seyahat etmiş­tir. Biraz önce işaret ettiğimiz gibi Hicaz´a ilk defa 187 H. yılında git­miş ve orada İmam Şafiî ile ilk olarak görüşmüştür. Şafiî ile Mek­ke´de Mescid-i Harâm´da karşılaşmıştır. Bundan sonra onunla tekrar karşılaşması, Bağdad´ta olmuştur. İbni Kesîr, Ahmed b. Hanbel´in hac seyahatlerini anlatırken şu tafsilâtı verir:

«Ahmed b. Hanbel´in ilk hac seferi, 187 H. yılında olmuştur. Bun­dan sonraki hac seferleri 191, 196 H. yıllarında olmuştur. Bu son se­ferinde 197 H. yılına kadar mücavir kalmış ve 198 H. yılı haccmı ifâ etmiş ve yine 199 H. yılma kadar mücavir kalmıştır. İmam Ahmed h. Hanbel şöyle der: Beş defa .hacca gittim, bunun üçünde yaya idim. Bu hac seferlerimin birinde otUz dirhem harcadım. Bir defasın­da yürürken yolumu kaybettim ve: Ey Allah´ın kulları, bana yolu gösteriniz´, diye feryada başladım; sonunda yolu bulabildim.»[6]

Bundan anlıyorUz ki Âhmed b. Hanbel, hacca çok gitmiştir. Fa­kat onun bu seyahatleri sadece hac için değildi. Diğer bir maksadı daha vardı ki, bu da Peygamber (S.A.V.) "in hadislerini rivayet et­mekti.

Ahmed b. Hanbel, hadîs tahsili uğruna her türlü zorluğa katla­narak, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, hadîs râvüerinin yanları­na kadar giderdi. O, bu yolda meşakket çekmeyi, muradına kolay­ca ermeye tercih ederdi. Çünkü kolayca elde edilen şeyler çabucak unutulmakta, güçlükle elde edilen şeyler ise unutulmamaktadır. Ah­med b. Hanbel, hac farizasını yerine getirdikten ve Beytullah´a mü-câzir olarak (Mekke´de) kaldıktan sonra Yemen´in San´â şehrinde bulunan meşhur muhaddis Abdurrazzâk b. Hemmam (öl. 211 H.)´a gidip hadîs öğrenmek istiyordu. Bu işi, adı geçen muhaddisle hac mevsiminde görüştükten sonra gerçekleştirdi. Ondan hac mevsimin­de hadîs öğrenmesi mümkündü. Fakat O, hac mevsiminde Mekke ve Medine muhaddislerinden hadîs tahsilini tercih etmiş, Abdurrazzâk b. Hemmam´dan bundan sonra faydalanmayı kararlaştırmıştır. Mak­sadı, San´â´ya kadar zahmet çekip gitmek suretiyle sevap kazan­maktı.

O, bilfiil San´â´ya gitmek üzere yola çıktı. Bu uğurda açlık sı­kıntısına düştü ve türlü güçlüklerle karşılaştı. Çünkü, yolda nafa­kası bitmişti. San´â´ya varıncaya kadar nakliyecilerin yanında ham-mallık yapmak zorunda kaldı. Yol arkadaşları ona yardım ellerini Uzatmaya teşebbüs etmişlerse de O, Allah´ın, kendisine bedenî ola­rak çalışmak suretiyle nafakasını kazanacak kuvveti ihsan etmiş ol-duuğnu ileri sürerek, bu yardımı kabul etmemiştir.

San´â´ya ulaşınca Abdurrazzâk´la görüştü. O da, kendisine yar­dım etmek teşebbüsünde bulundu ve: Ey Abdullah´ın babası, şunu al faydalan, çünkü bizim memleketimiz ticaret ve kazanç için elve­rişli değildir, dedi ve eline birkaç dinar Uzattı. Ahmed b. Hanbel de: Benim durumum iyidir, dedi. Bu meşakkatlere tam iki sene katlan­dı. Çünkü burada, "ez-Zührî ve Îbnu´l-Müseyyib yoluyla daha önce bilmediği birçok hadisleri işitip öğreniyordu.[7]

Hokka Ve Kalem İle Mezara...


Ahmed b. Hanbel, birçok meşakkatlere aldırmadan tahsili için İslâm memleketlerinde dolaşıyor ve kitap çantalannı sırtında taşı­yordu. Bir seferinde kendisini tanıyan biri onu görmüş ve hadis ri­vayetini, hadis hıfzını ve kitaplarını çok bulmuş, bu kadar hadîs yazıp hıfz ve rivayet etmesine itirazda bulunarak: «Bir Kûfe´ye, bir Basra´ya!.. Ne zamana kadar böyle devam edeceksin » demiştir. Ahmed b. Hanbel de; «Hokka ve kalem ile mezara kadar...» diye cevap vermiştir.

İmam Ahmed, hafızasının kuvvetli oluşuna ilâveten, işitmiş ol­duğu Peygamber (A.S.)´in bütün hadîslerini yazmaya çok önem ve­rirdi. Çünkü çağı, telif ve tedvin çağı idi. Bu çağda fıkıh ve dil ilim­leri tedvin edilmişti. Hadîs ilimlerinin de tedvini gerekirdi. Gerçi îmam Mâlk «el-Muvatta´» ı, Ebu Yusuf ve Muhammed b. Hasen «el-Âsâr» adlı eserlerini, Şafiî de «el-Müsned»ini tedvin etmişti. Elbette Ah­med b. Hanbel de; işittiği hadîsleri hem hıfzedecek, hem de tedvin edecekti. O, kendisine bir hadîs sorulduğu zaman ezberden rivayet etmezdi. Büyük bir ilim adamı olduğu zaman dahi ancak yazdığı ha­dîsleri rivayet ederdi. Rivayete göre Mervli birisi kendisine bir ha­dîs sormuş; o da, oğlu Abdullah´a bu hadîsi bulmak için Kitabu´l-Fevâid´i getirmesini söylemiştir. Fakat oğlu, bu kitabı bulamamıştır. Bunun üzerine kendisi kalkmış ve kitabı bulup getirmiştir. Birkaç cilt olan bu kitapta sorulan hadîsi araştırmaya [8]başlamıştır.[9]

Fıkha Doğru


Ahmed b. Hanbel´in topladığı Sünnet, Peygamber (S.A.)´in ha­disleri, sahâbîler ile tabiîlerin fetva ve hükümleri idi. Bu rivayetler sünnet olmakla beraber, aynı zamanda, derin ve ince bir fıkıh idi. Bu itibarla, rivayetle uğraşırken Ahmed b. Hanbel´in, fıkıh, mes´ele ve fetvalardan Uzak kaldığını söyleyemeyiz. Aksine, O, fıkıhla sıkı sıkıya ilgili idi. Hayatının büyük bir kısmını rivayete ayırmışsa da, fıkha karşı ömrü boyunca ilgisiz kalmış değildir.

Onun ilk çalışmaları, Kadı Ebû Yusuf´tan fıkıh tahsiline yönel­mişti. Olgunluk çağma ulaşınca sünnet fıkhına meyletmiştir. Belki de O´nu fıkha doğru çeken bu olmuştur. Bilhassa Mekke´de îmam Şafiî ile karşılaşınca Ahmed b. Hanbel, onun aklî kudretine ve fık-hî istinbat hususunda koymuş olduğu ölçülere hayran kalmıştır. Ya­kut el-Hamevî´nin Mu´cemu´l-Udebâ´smda aynen şöyle denilmekte­dir:

«İshak b. Rahûye (Rahveyh)[10] der ki: Süfyan b. Uyeyne´nin yanında idik. Amr b. Dinar´ın hadîslerini yasıyorduk. ´Ahmea b. Hanbel geldi ve bana: Ey Ebû Yakub, kalk sana benzerini şimdi­ye kadar görmediğin bir zatı göstereyim, dedi. Kalktun, beni zem­zem kuyusundan tarafa götürdü. Orada beyaz elbiseli,, esmer be­nizli, yakışıklı, gayet zekî bir zat vardı. Beni onun yanına oturttu. Sonra bu zâta hitaben: Ey Ebû Abdillah, İşte bu îshak b. aRhûye el-Hanzalî´dir, dedi. O da: Merhaba, diyerek beni selâmladı. Karşı­lıklı müzakerelerde bulunduk. Onda, beni şaşkına çeviren bir ilim gördüm. Meclisimiz Uzayınca Ahmed b. Hanbel´e: Kalk, o söyledi­ğin zâta gidelim, dedim. Ahmed de; İşte: O zat budur, dedi. Ben de: Subhânellah! «ez-Zührî bize şöyle... rivayet etti» diye anlatan bir zatın yanından kalktım ve zannettim ki sen, beni, ez-Zûhrî gibi ve­ya ona yakın bir zâtın yanma götüreceksin. Halbuki sen, beni bu delikanlının yanına getirdin, dedim. Bunun üzerine Ahmed b. Han­bel, bana. Ey Yakub´un babası, bu delikanlıdan (yani Şafiî´den) feyz al. Çünkü ben, bunun benzerini asla görmedim, dedi.»

Burada belirtmeliyiz ki, Ahmed b. Hanbel tahsile başladığı za­man fıkıh ve istinbat ilmini rivayet ilmi ile birlikte tahsil ediyordu. Yukarıda söylediğimiz gibi, tahisle Ebu Yusuf´un yanında başlamış­tı. Daha sonra Şafiî ve diğerlerinden tahsil gördü. Şafiî ile 1.98 H. yılında Bağdad´ta tekrar görüşmüştü. Şafiî, ondan, kendisinin orta­ya koyduğu mes´elelere muhalif olarak tesbit ettiği her hadîsi ken­disine hatırlatmasını rica etmiştir. Şafiî, Mısır´a gittiği zaman, Ah­med b. Hanbel de onun yanına gitmek niyetinde idi. Fakat bunu ger­çekleştirememiştir.

îşte böylece Ahmed b. Hanbel´de hadîs, sünnet ve rivayet fıkıh­la birleşmiş oldu. îster önce fıkıh tahsiline başlasın, isterse hadîs ve sünnetten sonra fıkha dönmüş olsun, gerçek odur ki, Ahmed b. Hanbel tam manasıyla fıkha yönelmiştir. Bu konuda bşnim görü­şüm şudur: Ahmed b. Hanbel, hadîslerin ihtiva ettiği fıkhı inceler­ken bu derin tetkikleri sayesinde fıkha yönelmiştir. O, sahâbîlerin fıkhını öğrenmek istiyordu. «el-Müsned» adlı kitabında her sahâbî için müstakil bir sened tahsis etmiştir. Ali b. Ebî Tâlib, Zeyd b. Sa­bit, Resûlüllah´ın Halîfesi Ebu Bekr, Müzminlerin Emîri Ömer b. el-Hattab Radiyallâhu anhum gibi fetva vermekle meşhur olan müctehid sahâbîler için ayrı ayrı tahsis ettiği senedlerle bu sahâbî­lerin fıkhını incelemeye ve bunların fıkhının gaye ve maksatlarını anlamaya önem vermiştir. Bunlar ve Abdullah b. Mes´ud, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Amr b. el-Âs gibi diğer sahâbilerin fıkhını tetkik etmek, şuurlu bir râvinin aklını keskinleş-tirir; zihnini açar ve ona derin fıkhî bir meleke kazandırır. îmam

Şafiî´nin istinbat ilmi için koymuş olduğu esasları Ahmed b. Hanbel´in öğrenmiş olduğu bunlara ilâve edilecek olursa, şüphesiz onun sünnet fıkhını tam olarak bilen bir fakîh olduğu ve görüşlerinde şe­riatın doğru yolundan ayrılmasının imkânsızlığı kendiliğinden an­laşılır.

Bundan sonra Ahmed b. Hanbel, sahâbîlerin fıkhını incelemek­le yetinmemiş, tabiîlerin fıkhını öğrenmiş ve fetvalarını toplamıştır. Tabiîler arasında re´y tarafı galip olanlar bulunduğu gibi, bir hadîs bulamayınca fikir beyan etmekten çekmen kimseler de vardı. Ah­med b. Hanbel, tabiîlerin fıkhında öyle fıkhı bir miras bulmuştur ki, kendisi de Kitab ve .Sünnet´te bir nass, yahut da sahâbî veya tabiî­nin herhangi bir fetvasını bulamadığı zaman bu mirasa uymuş, onların metoduna ve sahâbîlerden intikal eden metodlara göre hüküm çıkarmıştır.[11]

Ahmed B. Hanbel Farsça Bîlir Miydi


Ahmed b. Hanbel´in ailesi Merv´den gelirken annesi ona hâmi­le idi. Annesi onu Bağdad´ta dünyaya getirmiştir. Ailesinin Uzun za­man Horasan´da oturduğu anlaşılıyor. Amcasının işinin de Hora­san´la ilgili oluşu, bu ailenin farsça bildiğini göstermektedir. Buna göre Ahmed b. Hanbel´in de farsça bildiği ve bu dili konuştuğu an­laşılmaktadır. Bu hususu Zehebî, Târih´inde anlatmaktadır. Rivaye­te göre Ahmed b. Hanbel´in teyzesinin oğlu Horasan´dan gelmiş ve onun yanma müsafir olmuştur. Ahmed b. Hanbel ona yemek getir­miş, Horasan ve oranın halkıyla ilgili şeyler sormuştur. Müsafiri, kendisinin dilini anlanıaymca, Ahmed b. Hanbel onunla farsça ko­nuşmuştur.

Zehebi, bu olayı Ahmed b. Hanbel´in torunu Züheyr´den rivayet etmiş ve Züheyr´in bu olaya şahit olduğunu söylemiştir. Bu durum­da bize düşen, bu haberi kabul etmektir. Çünkü, onu rivayet eden güvenilir bir kimse olup İmam Ahmed b. Hanbel´in ailesiyle yakın­lığı bulunan bir şahıstır. Ayrıca bu haberi reddedecek elimizde her­hangi bir delil de yoktur. Güvenilir bir kimsenin rivayet ettiği bir haber, ancak, rivayet bakımından daha kuvvetli veya daha sağlam bir delille reddedilir.[12]

Ahmed B. Hanbel´in Hadîs Rîvayetîne Ve Fetva Vermeye Başlayışı


Ahmed b. Hanbel, hadîsi, bütün muhaddislerden tahsil etmiş; Bağdad, Basra, Küfe, Mekke ve Medine ile yetinmemiş, Yemen´e da­hi gitmiştir. Hattâ üstadı Şafiî´nin ardından Mısır.a da gitmeye ni­yetlenmiştir. Hadis ilmine sahip olan kimi işitmişse, gidip ondan ha­dîs rivayet etmiştir.

O, yalnız rvayet ilmiyle iktifa etmemiştir. Rivayet ilmi, onu de­rin bir fıkha ulaştırmıştır. Esasen ilk tahsil çağında fıkha karşı bir Cinsiyet kazanmış, din ile ilgili olan çeşitli ilimleri öğrenmiş ve bun­ların bâzısında oldukça derinleşmiştir. Bilhassa Kitab ve Sünnetle ilgili rivayet ve fıkıh üzerinde ihtisas sahibi olmuştur.

Böyle bir ilim adamının artık aldıklarım verme, yazdıklarını başkalarına yazdırma ve öğretme zamanı gelmişti. Fakat O, hadîs rivayetine ve fetva vermeye ancak kırk yadına ulaştıktan sonra baş­lamıştır. Acaba O, bu durumda Uz. Peygamber´e mi uyuyordu Çün­kü Peygamber (S.A.V.), ancak kırk yaşından sonra Peygamber ola­rak vazifelendirilmişti. Gerçekten insan kırk yaşma ulaştığı zaman, tam olgunluk çağma gelmiş olur, nefsî arzular bu çağda azalır, akıl ve irade yükselir. Ebu Hanîfe de, fetva vermeye ancak kırk yaşında başlamıştır.

Ahmed b. Hanbel, bizi yukarıdaki soruya cevap aramaktan kur­tarmıştır. Çünkü bu soru, kendisine de sorulmuş, o da; «Hocaları hayatta iken hadîs rivayet etmediğini» söylemiştir. Bir çağdaşı, ken­disine, Abdurrazzâk´tan rivayet ettiği hadîsleri yazdırmasını söyle­diğini, Ahmed b. Hanbel´in de, Abdurrazzâk sağ olduğu için bundan kaçındığını anlatır. Bu ifadelerde Ahmed b. Hanbel´in, niçin 204 H. yılından sonra hadîs rivayetine ve fetva vermeye başlamış olduğu­nu gösteren açık bir delil mevcuttur. Çünkü bu tarihte, İmam Şafiî Mısır´da ölmüştü. Böyle bir izahı, tarihî olaylar da desteklemekte­dir.

Burada söylemeliyiz ki Ahmed b. Hanbel, hadîs rivayetine ve fetvâ vermeye başladıktan sonra, hadîs ve fetva konusunda başvurulan bir kaynak olmuştur. Bu demek değildir ki, kendisine daha önce sünnetle ilgili bir soru sorulduğu zaman O cevap vermezdi. Zira, ilmi ketmetmek caiz değildir. Din; irşâd etmeyi, başkalarının bilme­diklerini öğretmeyi ve Peygamber´in hadislerini yaymayı emreder. Ahmed b. Hanbel´in 198 H. yılında 34 yaşında iken Mescid-i Hayfda[13] kendisine sorulan bir meseleye fetva verdiği rivayet edilmiş­tir.

Buna göre Ahmed b. Hanbel´in, kırk yaşına varmadan önce de, mecbur olduğu zaman fetva verdiğini söyleyebiliriz. Çünkü zaru­ret, onu bazan bu işe zorluyordu. Ancak kendisine ilim tahsili için gelen talebelerine ders vermeye kırk yaşına değdikten sonra başla­mış ve Peygamber´in Sünnetine uyarak kırk yaşından sonra irşâd ve fetva verme işini üzerine almayı bir vazife bilerek, mevcut boş­luğu doldurmaya karar vermiştir.

Ahmed b. Hanbel´in iffet, nezahet ve takvası, insanlar arasında yayılmıştı. Herkes ona fıkıh -ve hadîs rivayeti için başvuruyordu. O da, bunlara mescidde cevap vermek zorunda kaldı. Şöhreti de, bu­nun üzerine gittikçe artmaya başladı. Bundan sonra Ahmed b. Hanbel, ileride açıklayacağımız ve onun nefsini olgunlaştıran sabır ve metanetinin derecesini gösteren mihnetlere uğramıştır. Fakat, bu mihnetler onu daha çok yükseltmiş, Allah ve insanlar katında de­ğerini daha çok artırmış ve halka onu daha iyi tanıtmış, halk da onun adını dört yana yaymıştır. O, Allah yolunda insanlara karşı tevazu´ gösterdikçe yüceliyordu.

Adının ilim, zühd ve takva ile birlikte yayılışı, dersinde izdiha­ma sebep oldu. Bâzılarının rivayetine göre, onun dersini dinleyen-´ lerin sayısı beşbin civarında idi. Bunlardan beşyüz kadarı dinledik­lerini yazıyorlardı. Biz, bu kadar talebenin onun dersinde hazır bu­lunduğunu teslim edemeyiz. Fakat, buna yakın bir miktarda oldu­ğunu söyleyebiliriz. Yahut, talebelerinin sayısı çok kabarıktı, diye­biliriz. Çünkü «Bin» kelimesi şüphesiz «pekçok» mânâsına da kullanılır. Ahmed b. Hanbel´in derslerini dinleyenlerin sayısı zikredilen sayının yansına, hattâ beştebirine dahi indirilse, yine de azımsanamaz ve onun Bağdad´taki mevkiini ve İslâm ülkelerinden kendisine tahsil için gelenlerin çokluğunu gösterir.

Ahmed b. Hanbel´den ders alanların ve işittiklerini yazanların çokluğu, ondan hadîs ve sünnet rivayet edenlerle onun fıkhını nak­ledenlerin çokluğunu gösterir.

Burada söylememiz gerekir ki, Ahmed b. Hanbel, faziletli mut­taki; zühd, sabır ve metanet sahibi idi. Yukarıda dediğimiz gibi, in­sanlar, O´nu, bu meziyetlerinden dolayı dinlemek istiyorlardı. Şüp­hesiz onu dinlemek için gelenlerin hepsi ilim tahsil eden talebe de­ğildi. Bir kısmı, Ahmed b. Hanbel´in meclisine, onu sevdikleri ve say­dıkları için geliyorlardı. Bir kısmı da, onun yaşayışına göre yaşa­mak, onu tanımak, ahlâk, edep ve irşadından faydalanmak için ge­liyorlardı. Îbnul-Cevzî´nin Menakıbu´1-İmam Ahmed b. Hanbel ad­lı eserinde onun bir çağdaşından şöyle rivayet edilir: «Ebu Abdillah (Ahmed b. Hanbel)´e oniki.sene gelip gittim, o çocuklarına el-Müsned´i okuturdu. Ondan bir tek hadîs yazmadım, ancak ona ah­lâk ve irşadı için gelirdim.»

Öyle anlaşılıyor ki, onun iki türlü meclisi (ders halkası) vardı:

1 Çocuklarıyla özel talebelerine hadîs anlatmak için evinde­ki meclisi.

2 Hem talebelerinin, hem de halktan istiyenlerin hazır bu­lunduğu mescid´deki meclisi. Ahmed b. Hanbel´den hadîs yazan ta­lebelerinin sayısı, mescid´de dersini dinliyenlerin ondabiri kadardı.

Zehebî, Ahmed b. Hanbeî´in mescid´deki derslerinin ikindiden sonra olduğunu söyler. Ebu Hanîfe´nin Küfe mescidindeki dersi de böyle idi. Çünkü ikindiden sonraki vakit, insanın dinlenmiş olduğu, ruhun safa bulduğu ve hayat meşgalelerinden kurtulduğu bir vakit­tir. Hadîs ve fetva bu vakitte anlatılırken, ruhlar dinlenmiş ve öğ­renmeye hazırlanmış bir vaziyettedir. Yorgun ve bıkkın değildir. însanlar ruhî bakımdan hazır bulundukları zaman, dersin tesiri daha büyük ve daha derin olur.

Ahmed b. Hanbel´in derslerinde, dinleyicilerin ruhunda güzel bir tesir bırakan şu üç husus dikkati çekiyordu:

1 Onun meclisine vakar, ciddiyet, tevazu ve ruhî hUzur hâ­kim idi. Kendisi şaka ve alay eüneyi sevmezdi. Çünkü ciddî olmak gereken bir yerde şaka etmek, akıl kıtlığından ileri gelir. Böyle bir durumda alay etmek, saçmalıktır. Dersinde hazır bulunanlar bu du­rumu gözönünde tutarlar ve onun meclisinde, ders vermiyor olsa dahi, şakalaşmazlardı. Ebu Nuaym, Halef b. Sâlim´den şöyle rivayet etmiştir: «Biz, Yezid b. Harun´un meclisinde idik, Yezid şaka yap­tığı için Ahmed b. Hanbel kalkıp gitti. Yezid bunun üzerine eliyle

alnına vurdu ve Ahmed´in burada olduğunu bana bildirseniz ya! Tâ ki şaka yapmıyayım, dedi.»[14]

2 Ahmed b. Hanbel, dersinde ancak hadîsleri rivayet etme­si istendiği zaman anlatırdı. Böylece hadîs rivayetine rağbet artı­yordu. O, bir hadis rivayet edeceği zaman kendi yazdığı kitaplardan rivayet ederdi. Râvîlerden almış olduğu hadîsleri anlatırken yanhş olur korkusuyla hafızasına asla itimad etmezdi. Peygamber´in söy­lemediği şeyi rivayet etmemek için mecbur kalmadıkça ve hadîsin metninden emin olmadıkça ezberden hadîs rivayet etmezdi. Öyle ki talebeleri, kitab´a başvurmaksızın okuttuğu hadîsleri saymışlar ve bunların yüz adedi aşmadığını görmüşlerdir.

Zehebi´nin Tarih´inde, Ahmed b. Hanbel´in talebesi Mervezî´den şöyle rivayet edilir: «Herhangi bir mecliste hiçbir fakir görmedim ki o, Ebu Abdillah (Ahmed b. Hanbel)´in meclisindeki gibi kıymetli olsun. Ahmed b. Hanbel, tamamen fakirlerle ilgilenirdi- Dünya ehli ile ilgilenmezdi. Aceleci değildi. Çok mütevazı idi. Vakar ve ciddi­yet sahibi idi. İkindiden sonra dersine oturur ve kendisine birşey so­rulmadıkça konuşmazdı.»[15]

3 Ahmed b. .Hanbel, ancak hadîslerin yazılmasına müsaade ederdi. Hattâ hadîs rivayet ve nakli için îslâm memleketlerinde do­laşırken kendi nefsini mecbur ettiği gibi, hadîsleri yazmaya talebe­lerini de mecbur ederdi.

Verdiği fetvalara gelince, bunların yazılıp nakledilmesini men­ederdi. Ona göre yazılmayı icabeden din ilmi, ancak Kitab ve Sün­nettir. Bundan başkası yazılmaz. İşte fetvalarının yazılmasını bu se­beple menederdi. Birisi kendisine, Irak fakîhlerinden re´y taraftar­larının kitapları yazılabilir mi diye sordu. Ahmed b. Hanbel, hayzr, dedi. Soran kimse; İbnu´l-Mübârek onları yazmıştır, deyince, Ahmed b. HanbeŞ; «Îbnu´l-Mübârek gökten inmedi, biz ilmi yukardan almak­la emrolunduk.» dedi. Hattâ O, muhaddisleri Şafiî´nin kitaplarını yazmaktan bile menederdi. Halbuki O, îmam Şafiî´ye hocası naza­rıyla bakar ve gönlünde ona büyük bir yer verirdi. Ahmed b. Han-bel´e göre Kitab ve Sünnetten başka din ilmi konusunda yazılarak gelecek nesillere nakledilmeye lâyık bir şey yoktur. Çünkü, ilim adamlarının sözleri zamanlarına ait olup çağlarına mahsus olan müşkillerin hallinden ibarettir. Bunların gelecek nesillere intikalinde bir faide yoktur. Yazılması da önemli değildir. İnsanlara İntikali gereken şey, Kur´ân ilmiyle Peygamber, Sahâbiler ve Tabiîlerin il­midir. Yalnız bu ilimlerin saf bir şekilde intikali gerekir. Âlimleri ve kişileri isimlerine göre taklit etmek gerekmez.

Fakat, bu konuda çok ileri gitmiş olan Ahmed b. Hanbel´i Al­lah, istemediği bir şeye mâruz bırakmıştır. Yâni talebeleri, kendi­sinden kocaman ciltler halinde kitaplar rivayet etmişlerdir.

Ahmed b. Hanbel, kendisinden öncekilerin meşgul olmadığı bir şeyle uğraşmamıştır. Kendisinden öncekiler Kitab ve Sünnet ilmi ile, fetva ile, Kitab ve Sünnet´ten faydalanarak müslümanlara dinî meselelerini öğretmekle uğraşmışlardır. Akidenin de kaynağı sade­ce Kitab ve Sünnettir. Dolayısıyla Kitab ve Sünnet´tn bildirmiş ol­duğu şeyler, inanılması gereken akideyi teşkil eder. Akîde veya di­ğer İslâmî ilimlerin delil ve kaynağı, Allah´ın Kelâmı ile Resûlullâh´ın Sünnetidir. Sırf akıl yoluyla akideden bahsedilemez; elbette akî­de nakil ile izah edilir ve bu konuda naklin dışına çıkılamaz. Ahmed b. Hanbel devrinde akaid konusunda çok söz ediliyordu. Fakat, Ki­tab ve Sünnetin metoduna uyulmuyordu. Akîde ile ilgili cebr ve ih­tiyar (irade) konusunda münakaşalara girişiliyordu. Allah´ın Kur´-ân´da zikredilen isimleri, Allah´ın sıfatları olup, zâtından ayrı mıdır, yoksa zâtının aynı mıdır Allah´ın kelâm sıfatı var mıdır. Kur´ân ka­dîm mi, yoksa mahlûk mudur İşte kelâmcı (mütekellim) denilen âlimler bu gibi meseleler üzerinde tartışıyorlardı.

Ahmed b. Hanbel, bunların yaptığını yapmadı; derslerinde asla bunların sözlerinden bahsetmedi. Esasen O, bunları sapıklardan sa­yardı. Bir kimse kendisine mektup yazarak, kelâmcüarla münazara hakkında sormuş, O da şu cevabı vermiştir:

«Allah, senin sonunu iyi eylesin. Bizim, işittiğimiz ve ulaştığı­mız kimselerden gördüğümüze göre onlar kelâm konusundan hoş­lanmıyordu, sapıklarla düşüp kalkmıyorlardı. Mesele, önünde so­nunda Allah´ın Kitabına teslim olmak ve bundan öte gitmemektir. İnsanlar, kitap yazmaktan ve bidatçılarla düşüp kalkmaktan hoş­lanmamaktadırlar. Böylece onlar, bid´atçüann din konusunda insa­nın içerisine soktuğu şüpheleri reddediyorlardı.»[16]

İşte Ahmed b. Hanbel´in tuttuğu yol, böyle bir yol idi. Elbette onun bu tutumunu devrin Abbasî Hükümeti teşvik etmiyordu. Bu çağ da Abbasî Hükümetinin başında Abdullah el-Me´mun b. Harun el-Reşîd bulunuyordu. Bu Halîfe, kendisini mu´tezilî âlinılerden sa­yıyordu. O Mu´tezile mezhebini desteklemek için münazaralar düzenliyor ve Kur an ın mahluk olup olmadığına dair mühaddislerden bir kımına bu görüşü kabul ettirmek için zor kullanmaya başlamıştı.Dâru-s-Selam (Bağda)ın İmamı Ahmed b. Hanbel de, işte bu yüzden işkenceye uğramıştır.[17]

Mihneti, Mihnetinin Sebep Ve Devreleri


Kur´ân-ı Kerîmin mahlûk (yaratılmış) olup olmadığı üzerinde birçok söz söylenmiştir. Bu meselenin ortaya atılışında Emevî hane­danının maiyetinde bulunan hristiyanlarm rolü büyük olmuştur. Bunların başında Yuhannâ ed-Dimaşkî gelir. Bu şahıs, İslâm alemin­deki hıristiyan âlimleri arasında müslümanları dinlerinde şüpheye düşürecek münazara usûllerini yayıyordu. Müslümanlar arasında da Peygamberleri hakkında yalanlar uyduruyordu. Meselâ Peygam­ber (S.A.V.), Zeynep Binti Cahş´a âşık olmuş, diyordu. Keza, Kur´-ân´da bildirildiğine göre, îsâ, Allah´ın oğludur ve Meryem´e ilka´ et­tiği kelimesidir, diyordu. Yine O, Müslümanlar arasında Allah´ın ke­limesinin kadîm olduğunu yayıyor ve onlara; Allah´ın kelimesi ka­dim midir, değil midir diye soruyordu. Müslümanlar: Hayır, diye cevap verirlerse, O´nun kelâmı olan Kur1 ân da mahlûktur demiş oluyorlardı. Allah´ın kelimesi kadîmdir, derlerse, îsâ´nm .da kadim ol­duğunu iddia ediyordu.[18] Bunun üzerine müslümanlardan; Kur´ân mahlûktur, diyerek on­ların hilesini reddetmek isteyenler olmuştur. Meselâ, Ca d b. Dir­hem[19], Cehm b. Safvân ve Mu´tezililer; Kur´ân mahlûktur, demiş­ler, Halife Me´mun da bu görüşü benimsemiştir.

212 H. yılında adı geçen Halîfe, Kur´ân´m mahlûk olduğu görü­şünü hak nıezheb olarak ilân etmiştir. Bu maksatla münazara mec­lisleri tertiplemiş ve bu konuda kesin delil olarak kabul ettiği şey­leri ortaya atmıştır. Fakat, bu konuda münakaşayı serbest bırakmış ve insanların düşüncelerinde hür olduklarını söylemiştir.

Lâkin 218 H. yılında kendisi bu yılda ölmüştür bu fikri in­sanlara zorla kabul ettirmeye karar vermiştir. Gariptir ki, bu işe kendisi Bağdad´ın hâricinde iken başlamıştır. Bu uğurda mücahid olarak ortaya atılmış ve bulunduğu Rakka şehrinde bu maksatla bir kısım mektuplar yazmış ve bu mektupları Bağdad´taki vekili bulu­nan îshak b. İbrahim´e göndererek, halkı, Kur´:n´m mahlûk olduğu görüşünü benimsemeye teşvik etmiştir. Bu. mektupları Mu´tezile üs-tadlarından ve fakîhlerle muhaddislerin amansız düşmanı olan Ah-med b. Ebî Düâd (öl. 240 H)´m yazdığı tahmin edilmektedir. Bu maksatla dînî baskı, önce devlet dairelerindeki vazifelerden hiçbiri­ne, bu görüşü kabul etmiyenleri tâyin etmemekle başlamış ve hiçbir meselede bu görüşü benimsemiyenlerin şahitliği kabul edilmemiş­tir. Birinci mektupta şöyle denilmektedir:

«Onlara (kadılara) bildir ki, Emîru´l-Mü´minîn, işinde kimseden yardım istememektedir. Raiyyesinden vazifeye tâyin ettiği kimse­lerden dînî, îmanı ve tevhîd konusundaki ihlâsına güvenilmeyen kimselere, itamat etmemektedir. Eğer onlar, bu görüşü ikrar ederler, Emîru´l-Mâ´minîn´e uyarlar, hidâyet ve kurtuluş yolunda olurlarsa, onlara, insanlar için şahitlik edecek kimselerin Kur´ân hakkındaki düşüncelerini tesbit etmelerini; Kur´ân yaratılmıştır, sonradan mey­dana gelmiştir, diye ikrar edip bu görüşü kabul etmiyenlerin şahit­liğini dinlememelerini emret.»[20]

Bu mektuptan anlıyoruz ki, onun bu görüşünü kabul etmiyenle­rin cezası menfî (olumsUz) bir cezadır, müsbet (olumlu) bir ceza değildir.

Fakat iş, böyle menfî bir vaziyet alışla kalmamış, tersine, bâzı insanları sıkı imtihanlar geçirmeye sebep olacak kadar ileri gitmiştir. Bu insanlara, Kur´ân hakkındaki görüşleri soruluyor, Hâ­lifenin ileri sürdüğü görüşü kabul etmezlerse, elleri kolları bağla­nıp Emîru´l-Mü´minîn´in ordugâhına sevkediliyorlardi. Çünkü o mek­tupta[21] fakih ve muhaddislerin imtihan edilmesi de emrediliyordu. Onlardan bu görüşü kabul etmiyenler, prangaya vurularak Halîfe­nin yanma gönderilecek ve bu görüşü benimseyenler de, fetva ver­meye ve hadîs rivayetine devam edeceklerdi.

Bağdad´ta Halîfenin vekili kendisine verilen emri yerine getir­mek için derhal harekete geçti. Fakih ve muhaddisleri çağırttı. Ara­larında Ahmed b, Hanbel de vardı. Onlara, istenileni yerine getirmezlerse işkence ve ceza göreceklerini ve hiçbir tereddüt gösteril-meksizin Me´mun´un arzusuna göre muhakeme edileceklerini söyle­yerek,´tehditler savurdu. Fakîh ve muhaddisler istenileni yerine ge­tirdiler ve Kur´ân hakkında bu mezhebi benimsediklerini ilân etti­ler. Ancak dört kişinin kalbini Allah bundan korudu. Onlar cesaret ve ısrarla inançlarından fedakârlık etmediler. Bunlar Ahmed b. Han­bel, Muhammed b. Nuh, el-Kavârîrî ve Seccâde´dir.[22] Bunlar yaka­lanıp elleri kelepçelendi, ayaklarına zincir bağlandı. Ertesi gün olun­ca Seccade, Halîfenin vekili îshak´m emrini kabul etti ve bağları çö­zülerek serbest bırakıldı. Diğer üçü inançlarında direndiler. Öbürgün olunca aynı soru tekrar edildi ve cevap istendi. el-Kavâvîrî´nin ta­hammülü bitmişti. İstenilen cevabı verdi ve bağları çözülerek o da serbest bırakıldı. Geriye iki kişi kalmıştı. Allah onlarla beraberdi. Bunlar, zincirlerle bağlı olarak Tarsus´taki el-Me´mûn´unun hUzuru­na gönderildi. Yolda Muhammed b. Nuh şehid oldu. Ahmed b. Han­bel, tek başına inancı uğruna işkence ve zulme göğüs geriyordu. Fa­kat halinden memnundu. Ahmed b. Hanbel yolda iken Me´mun´un ölüm haberi geldi. Fakat Halîfe, dünyadan ayrılırken kendisinden sonrakilere bir vasiyetname bırakmış ve bunda fakihlerle muhaddis-lere, Kur´ân´m mahlûk olduğunu söyleyinceye kadar işkenceye de­vam edilmesini vasiyet etmiştir. Bu vasiyetnamede şunlar yer almış­tır.

«İşte bu, Emîru´l-Mü´minîn Abdullah (el-Me´mun) b. Harun er-Reşîd´in yanında bulunanların hepsini şahit kıldığı şeydir. O, kendisi ve yanmdakilerin hepsi şöyle şahadet etmişlerdir: Allâhu Teâlâ bir­dir, O´nun mülkünde ortağı da yoktur. İşlerini kendisinden başka bir tedbir eden de yoktur. O, Halik (Yaratıcı) dır, O´ndan başka her şey mahlûktur. Kur´ân da, her şey gibi mahlûktur. Hiçbir şey Allah´a ben­zemez.» Bu vasiyetnamede kendisinden sonra Halîfe olan kardeşi el-Mu´tasım´a şöyle hitabetmektedir: «Ey îshak´m babası, bana ya­kın ol, gördüklerinden ibret al, Kur´ân´m yaratılmış olması konusun­da kardeşinin yolundan git.»

İşte bu yüzden Ahmed b. Hanbel ve inançlarından ayrılmayan diğer fakîh ve muhaddislerin uğradığı mihnet Uzayıp gitti. Bu mih­net Me´mun´un 218 H. yılında ölümüyle sona ermedi, daha da yay­gın bir hal aldı ve ıstırap arttı, daha çetin ve daha şiddetli devrele­re girdi. Me.mun´un vasiyetleri arasında, insanların şiddet ve baskıy­la Kur´ân´ın mahlûk oluşunu kabule zorlanmaları ve Ahmed b. Ebi

Düâd´ın[23] (öl. 240 H.) görevinde kalması yer alıyordu. İşte bu be­lânın başı o idi. İşkence etmek için Halîfeyi o kışkırtıyordu. Hattâ Halifenin mektuplarını o kaleme alıyordu. Ölüm hastalığında iken Me´mun´un iradesine hâkim olan o idi. Nihayet Halîfe onun tesiriy­le bu emirleri vermiş ve bu vasiyetlerde bulunmuştur.

Âhmed b. Hanbel, zircirlerle bağlı olarak kendisine getirilirken Me´mun ölmüştü. Ölüm haberi ilân edilince Ahmed b. Hanbel Bağdad´a geri getirildi. Hakkında yeni bir emir çıkıncaya kadar zindan­da kaldı. Sonra Halîfe Mu´tasım (öl. 227 H)´ın hUzuruna çıkarıldı. Ürkütülüp korkutulmak için her türlü yola başvuruldu. Fakat hiç­birisi fayda vermedi. Ahmed b. Hanbel´in hiçbir şeye aldırmadan inancında sebat etmesi üzerine tehditler gerçekleştirildi. Onu nöbet nöbet kırbaçlamaya başladılar. Her defasında bayılmadıkça bırak­mıyorlardı. Öyle ki kılıçla dürtüldüğü zaman bile bir şey hissetmi­yordu. Bu ameliye, fasılalarla tekrarlanıyordu. 28 ay kadar zindan­da bu işkence devam etti. Ümitleri kesilince onu serbest bırakarak evine iade ettiler. Fakat îmanı Ahmed b. Hanbel, zindanda Uzun bir zaman kalışı, çok şiddetli bir şekilde durmadan dövülüşü ve vücu­dundaki yaralar sebebiyle yürüyecek bir halde değildi. Lâkin O, yi­ne de mUzafferdi.

Ahmed b. Hanbel, yaraları iyi olup mescide gelme imkânına ka­vuşuncaya kadar ders ve hadîs okutmaktan mahrum kaldı. İyileşin­ce fetva ve hadîs derslerine başladı. Uğradığı mihnet, insanların onu daha çok takdirine sebep oldu. Onu dinlemek için daha çok rağbet ettiler ve onun derslerine koştular. Mu´tasım´dan sonra el-Vâsık (öl. 232 H.) Halîfe oldu. İşkence vasiyetnamesi yürürlükte idi. Bu se­bepten Âhmed b. Hanbel´e tekrar mihnet çektirmeye başladılar. Fa­kat bu sefer, Ahmed b. Hanbel´in Mu´tasım devrinde olduğu gibi kırbaçla dövülmesi emredilmedi. Çünkü bu, halk nazarında onun mevkiini çok yükseltiyor ve Halîfenin fikrinin yayılmasına engel oluyordu. Fikirler, baskı ve zorla yayılmaz. Üstelik ona yapılan iş­kence, halkın nefretine sebep oluyor ve bu kötülüğün anası olan ı Ahmed b. Ebî Düâd gibi milletin başbelâsmdan intikam almak duy­gusunu şiddetlendiriyordu. Ahmed b. Hanbel´in karşılaştığı yeni mihnet, onu insanlarla düşüp kalkmaktan, hadîs rivayet etmekten ve fetva vermekten alıkoymaktı. el-Vâsık, ona şöyle demiştir:

«Senin yanma hiçbir kimse gelmeyecek ve sen benim bulundu­ğum hiçbir yerde oturmayacaksın!» Bunun üzerine İmam Ahmed b. Hanbel, el-Vâsık ölünceye kadar köşesine gizlenmiştir.[24] el-Müte-vekkil (öl. 247 H.) Halîfe olunca bu mihneti kaldırmış, fakîh ve muhaddislere yakınlık göstermiş, Mu´tezilîleri de saraydan uzaklaştarak ellerindeki imkânları almıştır.

Tarihin hakkını yerine getirmek için söylemeliyiz ki, fitne (mih­net) umumî idi. Ahmed b. Hanbel´e mahsus değildi. Diğer fakîh ve muhaddislere de şâmildi. Bunlar arasında İmam Şafii´nin talebesi el-Buvaytî de vardı. O da bu uğurda zindana atılmıştı.[25]

Rivayete göre ömrünün sonuna doğru el-Vâsık bu İşten usan-mıştır. Çünkü bu iş, onu bazan çok gülünç bir duruma düşürüyor­du. Söylendiğine göre, kendisiyle alay etmek için komik birisi hUzu­runa girmiş ve´ Ey Emîru´l-Mü´minin, Kur´ ân hususunda Allah senin ecrini artırsın (yâni başın sağolsun), demiş. el-Vâsık da: Vay hali­ne! Kur´ân öldü mü diye sormuş. O şahıs da: Ey Emiru´l-Mü´minîn, her mahlûk ölür. İnsanlar teravih namazım ne ile kılacaklar diye cevap vermiş. Bunun üzerine Halîfe gülmüş ve: Allah seni kahret­sin, sus, demiştir.

Demiri, Halîfe eKVâsik´m hayatının sonuna doğru işkenceden vazgeçtiğim teyid sadedinde şöyle rivayet eder: Kur´ân´ın yaratılmış olup olmaması meselesinden işkence gören bir bilgin, el-Vâsık´ın hUzuruna gelmiş ve Ahmed b. Ebi Düâd ile mücadeleye tutuşmuş ve bu mücadele sırasında şöyle demiştir:

«Öyle bir şey ki, ona, ne Allah´ın Elçisi, Ne Ebû Bekr, ne Ömer, ne Osman ve ne de Ali (R.A.) davet etmiştir. Sen, insanları ona da­vet ediyorsun. Onlar ya bunu biliyorlardı veya bilmiyorlardı diye­bilirsin. Eğer onlar biliyorlardı, fakat söylemediler dersen, bu konu­da sana da bana da susmak düşer. Fakat onlar bilmiyorlardı, ben biliyorum, dersen (Ahmed b. Ebî Düâd´a hitaben), ey hayvan oğlu hayvan, Peygamber ve Hulefâ-i Raşidîn´in bilmediği şeyi sen mi bi­liyorsun » demiştir. Bu sözü işitince el-Vâsık yerinden sıçramış ve aynı kelimeleri tekrarlamaya başlamıştır. Bunun üzerine o bilgini affetmiş ve bu işkenceden vazgeçmiştir.

İşte bunlar, bütün mihnet tarihini özetleyen kısa ifadelerdir. Bu tarih, muttaki İmam Ahmed b. Hanbel için çok sıkıcı geçmiştir. 14 sene kadar O, böyle üzücü bir hayat yaşamıştır. Bu 14 yılın en az yansı işkence ile geçmiştir.

Ahmed b. Hanbel, namaz kılmak için camiye dahi gidemiyordu. Bak : Muhammet! Ebû

Burada şöyle bir soru hatıra gelebilir.- Bu büyük mü´min için, görünüşte onların re´yine muvafakat ederek ve doğru bildiği şeyi kendi içinde gizleyerek, hem nefsini işkenceden kurtarmak, hem de fetva ve hadis rivayetini aksaİmamak daha iyi olmaz mı idi Çün­kü kendi inancında açıkça direnmesi, Kur´ân´ın yaratılmış olduğunu söylemesinden çok daha zararlı olmuştur. Halbuki Kur´âri yaratıl­mıştır, demek, insanı kâfir de etmez. Belki, Kur´ân yaratılmıştır de­memek, istidlal ve tetkik bakımından ona göre daha sağlam bir yol­dur.

Buna şöyle cevap verilebilir: İslâmî hükümlerin tatbik edildiği bir İslâm diyarında takiyye (inancını korktuğu için gizleme), emri bi´1-ma´ruf ve nehyi ani´I-münker esasına aykırı düşer. Ahmed b. Hanbel gibi hadîs ve fetvada büyük bir mevki işgal eden kimse için susmak caiz değildir, iyiliği emr ve kötülüğü nehyetmek, onuiı va­zifesidir. İsterse bu uğurda O, en ağır işkenceye uğrasın, görüşün­de ısrar etmesi gerekir. Müslümanların iktidâ ettiği İmamlar için takiyye caiz değildir. Çünkü bu, insanların sapıtmasına sebep olur. Öte yandan İmamlar, inançlarına muhalif olan şeyleri söylerse halk tabiatıyla onların kalblerinin içini bilmemektedir onlara uyar, söylediklerini hakikat sanır ve böylece fesat umumileşmiş olur. Ka­naatimizce bu yüzden îmanı Ahmed b. Hanbel´in işkenceye sabret­mesi daha iyi olmuştur. Gerçi işin başında biz, onun düşüncesine katılmamıştık.[26]


Kur´ân´ın Yaratılmış Olup Olmamasıhakkında Ahmed B. Hanbel Ve Diğerlerinin Görüşleri


Bu mihnet hikâyesini burada bırakıp Ahmed b. Hanbel´in görü­şüyle Mu´tezilîlerin görüşlerinin hakîki mahiyetini anlaİmamız da­ha iyi olacaktır.

Mu´tezilîler, Kur´ân´ın yaratılmış olduğunu söylüyorlardı; onla­ra göre, Kur´ân´ın yaratılmış olması, onun Allah kelâmı ve Peygam-ber´in mu´cizesi oluşuna engel teşkil etmez. Çünkü onu yaratan ve Peyganıber´e vahiy suretiyle gönderen Allah´dır. O, Kur´ân´ı Peygamber´ine parça parça 23 senede, beşer kudretinin üstünde bir ki­tap olarak göndermiştir. Bütün insanlık birleşerek bu kitabın bir benzerini yapmak isteseler, bunu gerçekleştiremezler. Mu´tezilîlerin Kur´ân´ın yaratılmış olduğuna dair ileri sürdükleri deliller şu üç esa­sa dayanır:

1 Allah´dan başka her şey mahlûktur. Sonradan yaratılmış­tır. Şüphesiz Kur´an da, Allah´dan başka bir şey olduğuna göre, o da ancak mahlûk olabilir.

2 Kur´ân, insanlar tarafından okunan (telâffuz edilen) harf ve kelimelerden meydana gelmiştir. Bu harf ve kelimeler olmaksızın Kur´ân var olamaz. Bu da, onun ancak yaratılmış olduğunu göste­rir. Çünkü hem okunurken, hem de yazılırken yaratılmış olan harf ve kelimelere dayanmaktadır.

3 Kur´ân´ın mahlûk olmadığı farzedilince kadim olması ge­rekir. Çünkü yaratılmamış bir şeyin başlangıcı yoktur. Başlangıcı olmayan bir şey de, ancak kadîm olabilir. Kur´ân´ın kadîm olduğu kabul edilirse kadîm olan varlıklar birkaç tane olur. Bu da hıristi-yanların Uz. Isâ hakkında ileri sürdükleri görüşe benzer.[27]

Mu´tezilîlerin görüşlerini haklı göstermek için şöyle söylenebilir.Yuhannâ ed-Dimaşkî; İsâ, Allah´ın Meryem´e ilkâ ettiği bir keli­mesi olup O´nun ruhundandır, diyerek müslümanlan sapıtmaya çalı­şıyordu. Allah´ın kelimesi mahlûktur, denilirse onun bu gayreti bo­şa gidecekti. Dolayısıyla, Allah´ın sözü olan Kur´ân da mahlûktur, demek suretiyle bu hıristiyan propagandaları önlenecek ve onların silâhları kendilerine çevrilmiş olacaktı. Evet, Hıristiyanların delille­ri bâtıldı; çünkü Uz. îsâ hakkında Allah´ın kelimesi (sözü) demek, onu Allah, sırf «ol = kün» kelimesiyle yaratmıştır demektir. Yâni Allah, Uz. İsa´yı, diğer canlıların yaradılışına hâkim olan kanunlara göre yaraİmamıştır.-Isâ, Allah´ın rûhundandır demek de, Allah İsâ´-nın ruhunu doğrudan doğruya kendi emriyle yarattı ve diğer can­lıların yaradılışmdaki sebepleri kullanmadı demektir. Çünkü sebep­leri yaradan da Allah´dır ve O, şüpnesiz bütün sebeplerin üstünde­dir. «O, dilediğini yapar»[28] Allah´ın kudreti yüksek ve iradesi son­suzdur.

İşte bu konuda Mu´tezilîlerin görüşleri bundan ibaret olup ileri sürdükleri deliller açıktır. Öyleyse bu konuda Ahmed b. Hanbel´in görüşü nedir Bu soruya cevap verirken önce şunu belirtmeliyiz: İmam Ahmed b. Hanbel, bu gibi meselelere dalmak istemiyordu. Ni­tekim selef-isâlih de böyle meselelere girmemiştir. Çünkü Ahmed b. Hanbel, ilim olarak selef-i sâlihin ilmini kabul ediyordu.Onların tartışma konusu yaptığı meseleleri o da tartışıma konusu yapıyor­du. Onların dalmadığı konuları bid´at sayıyor ve bu gibi konular­dan kesin olarak uzak duruyordu. Kur´ân´m yaratılmış olup olma­ması da selef-i sâlihin üzerinde münakaşa etmediği bir meseledir. Dolayısıyla, Ahmed b. Hanbel de, bu mesele üzerinde hiçbir şey söy­lemiyordu. Ona göre bu mesele üzerinde konuşanlar bid´atçı kim­selerdir. Kendisi de bunların ardından gitmek mecburiyetinde de­ğildir.

Burada bâzı bilginler, bu meselede Ahmed b. Hanbel´in tevak­kuf ettiğini, asla bir şey söylemediğini ileri sürerler ve Ahmed b. Hanbel´den rivayet edilen aşağıdaki sözlerle de, bu görüşlerini des­teklemeye çalışırlar. Rivayete göre Ahmed b. Hanbel şöyle demiştir:

«Kelepçe ve zincirlere dayanamadığını için oturdum. Biraz dur­duktan sonra yanımdakine: Konuşmama müsaade eder misiniz de­dim. Bunun üzerine o: Konuşabilirsiniz, dedi. Ben de: Allah´ın Resûlü insanları neye davet etmiştir diye sordum. O da: Allah´dan başka Tanrı olmadığına ve Uz. Muhammed´in Allah´ın Elçisi oldu­ğuna şehâdet etmeye, namazı kılmaya, zekâtı vermeye, Ramazan orucunu tutmaya ve ganimetin beşte birini vermeye davet etmiştir,

dedi.»[29]

Ahmed b. Hanbel´in bu sözü, Kur´ân´ın yaratılmış olup olmama­sı meselesinde hiçbir şey söylemediğini gösterir.[30] Ayrıca Ahmed b. Hanbel´den şu söz de rivayet edilmiştir: «Bir kimse, Kur´ân´ın mah­lûk olduğunu iddia ederse o cehmîdir.[31] Bit kimse, Kur´ân´ın mah­lûk olmadığını iddia ederse o da bid´atçıcîır.»

Âlimlerden bir kısmı da şöyle demiştir: Ahmed b. Hanbel´e gö­re Kur´ân harfleri, kelimeleri, ibare ve mânâları ile birlikte mahlûk değildir. Bu görüşlerine delil olarak onlar, Ahmed b. Hanbel´in, Halî­fe Mütevekkil tarafından kendisine Kur´ân hakkındaki görüşü so­rulduğu zaman cevap olarak yazdığı mektubu ileri sürmüşlerdir. Bu mektupta aynen şu sözler vardır:

[Allah Kur´ân´da: «Eğer müşriklerden birisi senden eman diler­se ona eman ver, tâ ki Allah´ın kelâmını dinlesin.»[32] ve «Bilesiniz ki yaratma (halk) da, emir de O´na mahsustur.»[33] buyurmuş ve emrin de, yaraİmanın da kendisine ait bulunduğunu, emrin yarat­madan başka bir şey olduğunu haber vermiştir.!

İşte yukarıdaki mektupta yer alan bu ifadelere göre Ahmed b. Hanbel, yaratma ile emir arasında bir fark bulunduğunu, Kur´ân´ın Allah´ın emrinden, kelâm ve ilminden olduğunu, yaratmasından ol­madığını göstermektedir. Buna göre Ahmed b. Hanbel, Kur´ân´ı mah­lûk saymamaktadır.

Yine söz konusu mektupta şöyle denilmektedir: «Geçmiş (selef) lerimizin birçoğundan rivayet edildiğine göre onlar; Kur´ân Allah kelâmıdır; mahlûk değildir, demişlerdir. Ben bu görüşe uyuyorum, kendimden bir şey söylemiyorum. Bu konuda konuşmayı lüzumsUz görüyorum. Ancak Allah´ın Kitabında, Peygamberin Hadîsinde, Sa-hâbî ve Tabiîlerden nakledilen haberlerde ne varsa ben onları an­latıyorum. Bunların dışındaki meseleler üzerinde konuşmak hoş kaçmaz.»

Ahmed b. Hanbel, bu mektubu mihnet´den kurtulup hüzura kavuştuktan sonra yazmıştır. Bu mektuptaki açık ifadeye göre Âhmed b. Hanbel, şüphesiz ki Kur´ân´ın yaratılmış olmadığını benimseyen­lerin görüşlerinin doğru olduğunu söylemektedir.

Ahnıed b. Hanbel´e ait.olduğu rivayet edilen bu iki görüşü bir­leştirmek için şu iki hakikati açıklamamız gerekir:

1 Ahmed b. Hanbel, önceleri Kur´ân´ın mahlûk olup ol­madığını söylemekten çekinmişti. Çünkü bu hususta konuşmayı bid´-at sayıyordu. Fakat, mihnet´den kurtulduktan sonra eski çekimser­liğinde devam edemezdi, iki görüşten birini benimseyip destekleme­si gerekirdi. Mütevekkil de ondan bunu istemişti. Bunun üzerine kendisi için daha doğru gelen görüşü tercih etmiştir. Bu da, Kur´ân´-m yaratılmamış oluşudur. Bunun mânası, Kur´ân´m kadîm olması demek değildir. Çünkü Ahmed b. Hanbel´den Kur´ân´ın kadîm oldu­ğuna dair hiçbir şey intikal etmemiştir. Ancak O, Allah kelâmı olan ve Allah´ın ilmine dâhil bulunan Kur´ân için mahlûktur demeyi ken­disine yakıştıramamıştır. Zira Allah, Kur´ân´ı yaratması değil, ken­di kelâmı ve emri olmak üzere zâtına nisbet etmiştir.

Eğer biz; bütün bu mihnetlere sebep teşkil eden ihtilâfın, sade­ce isim verme üzerinde olduğu sonucuna varırsak, aradaki fark ba­sit bir şey olur.

2 Ahmed b. Hanbel, hayatının sonuna doğru yukarıdaki gö­rüşe sahip olmakla beraber bu mevzuda münakaşa yapılmasını menederdi. el-Me´mun´a gönderdiği bir mektubunun başında Pey­gamber (S.A)´den ve sahâbîlerden birçok rivayetleri zikrettikten sonra, Peygamber (S.A.)´in şöyle buyurduğunu söylemiştir: «Kur´ân üzerinde münakaşalara girmeyiniz. Çünkü bu konuda münakaşa et­mek küfürdür.»

Yine Ahmed b. Hanbel, bu mektubunda İbni Abbas´ın Kur´ân üzerinde münakaşa etmekten çekindiğini ve kendisine Emîru´1-Mü´minîn (Hz. Ömer) bunun sebebini sorduğunda şöyle cevap verdiği­ni rivayet eder[34]: Ey Emîr´ul-Mü´minîn, insanlar ne zaman bu ko­nuda münakaşaya girişirlerse herkes kendisinin haklı olduğunu id­dia eder, herkes kendisinin haklı olduğunu iddia edince birbiriyle çekişmeye başlar, birbiriyle çekişmeye başlayınca ihtilâfa düşer, ih­tilâfa düşünce de kavgaya tutuşurlar.» Halîfe Ömer (R.A.) de; «Ba­bana rahmet, vallahi ben de bunu[35] insanlardan gizliyordum, ni­hayet onu sen getirdin (söyledin).» dedi.

Böylece biz, Ahmed b. Hanbel´in Kur´ân´ın mahlûk olmadığı gö­rüşünde karar kıldığı neticesine varmış oluyorUz. Ahmed b. Han­bel´in sözleri arasında Kur´ân´ın kadîm oluşuna dair de bir şey mev­cut değildir. Fakat Kur´ân´ın kadîm olduğunu, ondan sonra söyle­yenler mevcuttur. Ahmed b. Hanbel, bu konu üzerinde münakaşa edilmesini de caiz görmezdi. Kendisi de böyle bir münakaşaya gi­rişmezdi. Ancak, el-Mütevekkilin isteği üzerine Kur´ân´m mahlûk olmadığı görüşünü açıklamıştır. Çünkü selef-i sâlihin, Kur´ân mahlûkitur, dediği varit değildir. Ayrıca Kur´ân, Allah´ın emri ile alâka­lıdır. Allah´ın emri de yaratmasından başkadır.

Fakat, Kur´ân kadîm midir, değil midir Bu soruya cevap vere­bilmek için Kur´ân´ın iki yönü üzerinde duracağız:

1 Kur´ân´ın mânâları: Bunlar, Allah´ın ezelî ilmine taallûk etmektedir. Yani Allah´ı» ilmine dahildir. Allah´ın ilmi de kadimdir.

2 Kur an´in lâfız ve harfleri: Bunları Allah, Peygamber´ine Rûhu´1-Emîn olan Cebrail vasıtasıyla vahyetmiştir. Cebrail, bunları Uz. Peygamber´e okumuş, Hz. Peygamber de sahâbîlere okuyarak öğretmiştir. Sahâbîler de, aynı şekilde onu tabiîlere öğretmiştir. Boy­lere Kur´ân tevatür yoluyla okunup öğretilmiştir. îşte bize göre Kur´ân, bu yönüyle mahlûktur. Böyle bir anlayış. Kur´ân´ın Allah katından gönderilişine ve Peygamber (A.S.)´in bir mu´cizesi oluşu­na aykırı düşmez. Kur´ân, Peygamber´in öyle bir mu´cizesidir ki, bü­tün müşriklere meydan okumuş; eğer Kur´ân, uydurma bir şeyse kendilerinin de onun bir mislini veya on sûresini, yahut da bir tek sûresini getirmelerini söylemiştir. Fakat müşrikler, bundan âciz kal­mışlardır.[36]


Ahmed B. Hanbel´in Yaşayışı


İmam Ahmed b. Hanbel´in hayatını ve çektiği mihnetleri anlat­tık. Fakat yaşayışı ve geçim kaynağını söylemedik. O, bolluk içinde mi, yoksa darlık içinde mi yaşamıştır Acaba halîfe ve emirlerin ih­sanlarını kabul eder miydi Bütün bu soruların cevaplandırılması gerekir. Ahmed b. Hanbel, fakir bir hayat sürmüş ve bol bir ser­vete sahip olmamıştır. O, fakirliği, nereden geldiği bilinmeyen bir mala sahip olmaya tercih ederdi. Aynı zamanda kendi üzerinde ih­san ve yardımda bulunan bir elin mevcudiyetinden nefret ederdi.

Çoğu zaman ihtiyaç, onu bedenî olarak bir İşte çalışmaya mec­bur etmiştir. Meselâ, bir yolculuk sırasında yiyip içeceği kalmadığı için ücretle çalışmıştır. O, bu türlü zahmetli işleri, hediye ve yar­dım kabul etmekten üstün tutardı. Çünkü bu durumda hediye ve yardım, karşılığını yapmaktan insanı âciz bırakır, izzeti nefis sahi­bi olan Ahmed b. Hanbel, buna tahammül edemezdi. Bu suretle O, cismini yorardı. Fakat, ruhunu hürriyete kavuştururdu. Ahmed b. Hanbel, bedenî yorgunlukla ruhî yorgunluk arasında kaldığı zaman daima böyle yapardı.

Ahmed b. Hanbel´in geçim kaynağına gelince: O, babasından kendisine miras olarak kalan bir akarın geliriyle yaşıyordu. İbnu´l-Cevzî´nin Menâkıbu´l İmam Ahmed b. Hanbel´inde şöyle denilmek­tedir :

«Ahmed b. Hanoel´e babası miras olarak bir dokuma atölyesi (turz) bırakmıştı. O, bu atölyenin gelirini yerdi. Bunun kirasıyla kim­selere muhtaç olmazdı.[37]

İhtimal ki başka kitaplarda «dükkânlar» diye ifade edilen şey bu atölye idi. Ebu Nuaym´ûı «Hılyetu´l-Evliyâ»smda şöyle denilmek­tedir : «Ahmed b. Hanbel´in kuyuya makası düştü. Kiracısı geldi ve bunu çıkardı. Buna karşılık olarak, Ebu Abdillah (Ahmed b. Hanbel), ona yarım dirhem veya daha az, yahut daha çok bir miktar para verdi. O da; makasın kendisi bir kırat değerindedir. Ben bir şey almam, dedi ve çıkıp gitti. Birkaç gün sonra Ahmed b. Hanbel, ona: Dükkânın kirasına ne veriyorsun dedi. O da: Üç aylık kirala­dım ve her ay için üç dirhem vereceğim, dedi. Bunu, Ahmed b. Han­bel onun hesabına saydı ve helâl olsun, dedi.»

GörüyorsunUz ki bu fıkra, Ahmed b. Hanbel´in sön derecede baş­kalarının hakkını gözettiğini anlatmaktadır. O, bu kiracısından böy­le bir iyilik görmüş, daha sonra onun üç aylık kirayı -ödemekte güç­lük çektiğini anlayınca ona kalan hakkını helâl etmiş ve onun iyi­liğine karşılık kendisi de bir iyilikte bulunmuştur. Ahmed b. Han­bel´in geçimini temin ettiği bu gelirinin, îbn Kesir, 17 dirhem oldu­ğunu söylemektedir. Tarih´inde O, şöyle anlatır «Ahmed b. Han­bel´in mülkünün aylık geliri 17 dirhem idi. Bunu ailesine harcar ve bu kadara kanaat ederdi. Allah, sabırlı ve kendisinin rızâsını uman bu kuluna rahmet eylesin!»

Şüphesiz ki onun bu geliri çok azdı. îbni Kesîr´in söylediği mik­tar ister doğru olsun ister doğru olmasın, birçok haberler gösteriyor ki onun geliri ihtiyacını karşılamıyacak kadar azdı. Fakat o, gayet kanaatli ve sabırlı idi.

Ahmed b. Hanbel, bu kadar az bir gelire kanaat ederek Allah´a hamd ediyor ve hiçbir kimsenin ihsanına razı olmuyor ve yardımını kabul etmiyordu.

O, bu az geliri ihtiyacını karşılamadığı zaman şu üç yoldan bi­rine başvuruyordu:

1 Borç almak mecburiyetinde kalıyordu. O, kira alma zama­nı yaklaşınca, kendisine borç veren kimsenin verdiği şeyi borç ola­rak kabul edip yardım olarak kabul etmediğinden emin olursa ve yolcu olmazsa buna başvuruyordu. Borç aldığı kimsenin takva sa­hibi ve malının helâl olmasına, şüpheli olmamasına dikkat ediyor­du. Rivayet edildiğine göre, bir defa bir şahıstan iki yüz dirhem borç almıştı, sonra bunu geri vermek üzere ona gitti. Borç veren kimse: Ey Abdullah´ın babası (Ahmed b. Hanbel), bunu sana geri almak niyetiyle vermedim, dedi. Ahmed b. Hanbel de: Ben bunu ancak sana geri vermek niyetiyle aldım, dedi.

2 Bir iş arardı. İşin çeşidi ne olursa olsun, o İşte çalışmaktan çekinmezdi. Çünkü eli üste çıkaran ve alta düşürmeyen her işşe1 reflidir.[38] Başkalarının artıklarını ve mallarının döküntülerini alinak gibi insanı aşağı bir duruma düşürmeyen ve dînin müsaade et­tiği hiçbir iş küçümsenemez.

Yukarıda gördük ki, yolda kalınca Ahmed b. Hanbel ücretle yük taşıyor, bazan da dokumacılık yapıyordu. Zehebî, Tarih´inde aynen şöyle der:

«Bizim bir komşumUz vardı, bir gün bir kitap getirdi ve bu ya­zıyı tamyormusunUz dedi. TanıyorUz : Ahmed b. Hanbel´in yazısı­dır, bunu senin için nasıl yazdı dedik. O da şöyle söyledi: Mekke´de Süfyan b. Uyeyne´nin yanında kalıyorduk, Ahmed´i birkaç gün kay­bettik. Sonra onu sormak için geldik, kapısı örtük idi. Ne haber dedim. Elbiselerim çalındı, dedi. Ben de: Yanımda birkaç dinar var, istersen arkadaşlık hatırı için, istersen borç olarak vereyim, dedim. Kabul etmedi. Bunun üzerine bana ücretle yazı yazar mısın diye sordum. Evet, dedi. Bir dinar çıkardım. Ahmed b. Hanbel: Bununla bana bir kumaş al ve ikiye ayır, yani biri peştemal biri de üstlük olsun, biraz da kâğıt getir, dedi. Ben de dediğini yaptım ve biraz da kâğıt getirdim. O da, bunu bana yazdı.»

Ahmed b. Hanbel, bazan bir kısım basit dokuma işleri de ya­pardı. Zehebî, îshak b. Rahuye´den şöyle rivayet eder:

«Ahmed b. Hanbel ile Yemen´de Abdurrazzak´ın yanında idik. Ben üstte, O da alttaki odada oturuyorduk. Ben, istesem bir câriye satınalabilecek durumda idim. Öğrendim ki Ahmed b. Hanbel´in na­fakası bitmiştir. Ona bir şeyler vermek istedim, kabul etmedi. îs-tersen borç olsun, istersen yardım olsun, dedim; yine kabul etmedi. Sonra baktım ki O, uçkur bağı dokuyor ve bunu satıp nafakasını temin ediyordu.»[39]

3 Ahmed b. Hanbel, herkes için serbest olan ekin kalıntıları­nı toplardı. O büyük bilgin ve muhaddis ipini omUzuna alır, arazî üzerinde bırakılmış olan ekin kalıntılarını toplamak için giderdi. An­cak sahibinin müsaadesi olmadıkça hiçbir tarlaya girmemeye ça­lışırdı. Bu konuda ondan şöyle rivayet edilir: «Yaya olarak yazıya çıkmıştım, bir şeyler topladık. Bir kısım insanları gördüm ki halkın tarlalarını mahvediyorlardı. Sahibi müsaade etmedikçe hiçbir kim­senin herhangi bir tarlaya girmesi doğru [40]olmaz.[41]

Halîfelerin İhsanlarını Ve Vazife Almayı Reddedişi


Ünü sağlığında her tarafa yayılan, ölümünden sonra nesiller bo: yu adı anılan, dünyanın değersiz ve fâni şeylerini değil, büyük bir ilim mirası bırakan Ahmed b. Hanbel İşte budur. Çalışmak onun şe­refini azalİmamış, aksine nesiller boyu yükseltmiştir. Çünkü insan­ların ruhuna madde hâkim ise de, ruhî ve aklî üstünlüğü takdir edenler de vardır, insanlar, bu değer ve meziyetleri kendileri elde etmemiş olsalar da, içlerinde insaf ve insanlığın mânâsından bir eser bulunanlar, onlara sahip olanlara hayranlık duyarlar. Ahmed b. Hanbel´in şu iki şeyden kaçındığını öğrendiğimiz zaman, onun büyüklüğünü daha iyi anlamış oluruz:

1 Bir devlet memuru olmak,

2 Vali veya halîfenin ihsanını kabul etmek.

Âhnıed b. Hanbel´in resmî vazifeye tâyin meselesi ile ilgili ola­rak şöyle rivayet edilir: İmam Şafiî, ilk defa 195 H. yılında Bağdad´a gelip kendi görüşlerini burada yaymaya başladığı zaman Ahmed b. Hanbel ondan ayrılmıyordu. Bağdad´ta olsun, sefere çıkmış olsun, hadis tahsili için onu takip ediyordu. îmam Şafiî, daha önce de söy­lediğimiz gibi, onun Yemen´e Âbdurrazzâk b. Heramam´dan hadîs rivayeti için gideceği ve bu uğurda çekeceği zahmeti gözönüne ala­rak, kendisine bir yardımda bulunmak istemiştir. Şafiî´nin durumu el-Emîn[42]´in yanında çok iyi idi. el-Emîn, Şafiî´ye Yemen´e tâyin edilmek üzere bir kadı bulmasını teklif edince, Şafiî, de Ahmed b. Hanbel´i tavsiye etti. Böylece Ahmed b. Hanbel´in.adı geçen Âbdur­razzâk´dan hadîs dinlemesi kolayca mümkün olacaktı. Durumu Ah-med´e anlattı, o da bu teklifi reddetti. Şafiî aynı teklifi birkaç kere tekrarladı ise de, Ahmed b. Hanbel, dâima saygı duyduğu hocasına, kesin olarak şu cevabı verdi: «Ey Abdullah´ın babası (Şafiî), bunu senden ikinci defa işitirsem, beni bir daha yanında göremezsin.»[43]

Görüyoruz ki, Ahmed b. Hanbel, hocasının bu teklifini reddet­miştir. Çünkü O, tam manasıyla adaletli olmayan sultanın emrinde çalışmayı uygun bulmuyordu. Bu noktada onun hocasıyla görüş bir­liğinde olmadığını görüyorUz. Hocası Şafiî, daha önce Yemen´de dört yıl kadar bir zaman vazife yaptığı için hükümdarların ne de­recede adaletli olmaları gerektiğini bildiği halde, takva bakımından Ahmed b. Hanbel´den daha mı geri idi Bu sorunun cevabı şudur: Şafiî, eğer adaleti yerine getirmek için çağınlmışsa, isterse onu çağıranın kendisi adaletsiz biri olsun, adaleti yerine getirmeyi bir va­zife sayıyordu. Çünkü bu durumda O, kendisini bu vazifeye tâyin eden için değil, Allah için çalışacaktır. Onu tâyin edenin âdil olma­yışı, kendisinin adaletli olmasına mâni değildir. Meselâ, Ömer b. Ab-dilaziz, Süleyman b. Abdilmelik´in veliahdı olmadan önce İman, takva ve adaletiyle bilinen bir kimse idi. Adı geçen Süleyman ise, diğer Emevî hükümdarlarından farksızdı. Eğer vazifeye tâyin edil­mesi istenilen kimse, kendisinde adaleti gerçekleştirme yetkisini gö rüyorsa tâyin edilebilir.

İşte Şafiî´nin görüşü budur. Ahmed b. Hanbel ve ondan önceki Ebu Hanîfe gibi İmamların görüşüne gelince; bunlar, zâlim hüküm­darlar tarafından vazifeye tâyin edilmeyi, onlara bir nevi yardım etmek ve onların haksız olarak topladıkları malı yemek gibi bir şey addediyorlardı. Bunun için onlar, vazife almayı reddederek takva­dan ayrılmıyorlar ve haksız gördükleri kimselere yardımcı olmak­tan uzaklaşıyorlardı.

Âhmed b. Hanbel, kadılık vazifesine tâyini reddettiği gibi, hali­fe veya vali tarafından gelen her türlü ihsanı da reddetmiştir. Esasen bu konuda fakihler üç kısma ayrılmaktadırlar:

1 Sultan veya halîfenin malından bir şey almayı hoş görme­yen ve kendilerine bir şey verilince onu şiddetle reddeden fakihler. Ebû Hanife ve Süfyân-ı Svrî bunlar arasındadır. Meselâ, Ebu Hanîfe böyle bir şey almaktan şiddetle kaçınırdı. Halbuki O, bu suretle ken­disini tehlikeye attığını biliyordu. Çünkü el-Mansur, onun kendisine bağlı olup olmadığını, ihsanlarını kabul edip etmemesiyle anlıyor­du. Kısaca, bu kısma giren fa,kîhler, hem vazifeyi hem de ihsanı ka­bul etmiyorlardı.

2 Halîfelerin ihsanlarını kabul eden fakihler. Bunlar, böy­lece herhangi bir ihtiyaç sahibine veya ianeye muhtaç olan ilim eh­line yardım etme imkânına kavuşuyorlardı. Bu suretle ilim adamı­nın, ilmin şerefine lâyık bir hayat geçirmesini temine ve müslüman-lann israfa düşmemelerine çalışıyorlardı. Bu fakîhlerin başında Ha7 san el-Basrî ve îmam. Mâlik gelir. Onlara göre halîfelerin verdiği ih­sanlar, müslümanlarm malı olup ilim ve dînî tahsil yapan, müslü-manlara dînî meseleleri öğretmek için kendilerini vakfeden kimse­ler buna daha lâyıktır. Bu bakımdan onlar asker gibidirler. Asker­ler, memleketi düşmandan korumak için kendilerini vakfetmiş olup nasıl vatanı savunuyorlarsa, aynı şekilde âlimler de sapıklığı önlemek, dinde bir gedik açılmaması ve ümmetin manevî bütünlüğü­nün bozulmaması için çalışıyorlar. Bu ikinci kısma giren fakîhler,halîfelerin ihsanlarını boyun eğmeksizin kabul ediyor ve valilerce verilenleri de alıyorlardı.

3 Hem kadılık vazifesini, hem de ihsanı kabul edip bunu bir sadaka olarak ihtiyacı olanlara veren fakîhler. îşte îmam Şafiî bun­lar arasındadır. O, aldığı hiçbir ihsanı (atâ´yı) kendisi yememiştir. Ancak Mısır´da Muttalib oğulları için ganimetin beştebirinden (1/5) kendisine ayrılan hisseyi yemiştir.

Şüphesiz ki Ahmed b. Hanbel, Ebû Hanîfe´nin yolunu benimse­miştir. Bununla beraber O, Abbasileri sever ve onlar aleyhinde ha­reket etmezdi. Mihnetten önce de sonra da, ne ihsan (armağan) ne de vazife kabul etmiştir. Fakat, bazan ihsan ve hediye kabul etmek mecburiyetinde kalırdı. Lâkin bunu evine sokmaz ve ihtiyacı olan­lara dağıtırdı. Bu hususta şöyle bir rivayet vardır: Halîfe Mütevek-kil´in Veziri, Ahmed b. Hanbel´e bir yazı göndermiş ve şöyle demiş­tir: «Emiru´l-Mü´ minin, sana bir armağan tahsis etmiştir. Huzuruna çıkmanı emrediyor. Bu hususta ya Allah´a sığınırsın veya bu malı reddetmek suretiyle sana karşı öfkelenen (Halîfe)´nin cezasına lâ­yık olursun.»[44]

Bu durumda Ahmed b. Hanbel, armağanı kabul etmek zorunda kaldı ve böylece kendisini tezvirci Vezirin zulmünden kurtardı. Fa­kat aldığı bu mala elini sürmedi ve oğlu Salih´e, bunu alıp muhtaç olduğu halde sabredenlere, muhacir ve anasar´ın çocuklarına dağıt­masını emretti. Çünkü onları bu mala daha lâyık görüyordu. Üste­lik O, helâl olup olmadığı şüpheli bulunan veya hoşuna gitmeyen bir malın sadaka olarak verilmesini daha uygun bulurdu. Böylece Ahmed b. Hanbel, nefsini temizlemiş ve Peygamber (S.A.V)in «Sana şüpheli geleni bırak, şüpheli gelmeyene bak.» hadisine uyarak şüp­heli şeyden Uzaklaşmıştır.

Bununla beraber tezvir işi durmamıştır. Fakat şu hikâyeden an­laşıldığına göre Mütevekkil, bu tezvir işine kesin olarak son vermiş­tir. Şöyle ki; şer vâsıtası olan bir kısım insanlar gelip Mütevekkil´e; Ahmed b. Hanbel senin yemeğini yemiyor, döşeğine oturmuyor, iç­tiğin şu şeyin haram olduğunu söylüyor.» demişler; O da, bu tezvir­lere bütün tezvircüeri kesin olarak susturmaya yeten şu cevabı ver­miştir-. «el-Mu´tasım kabrinden çıkıp gelse ve bana önün hakkında bir şey söylese onu da kabul etmem.»[45]

Ahmed b. Hanbel, Halîfe Mütevekkil´in böylesine bir güvenini kazanınca tezvirciler susmak mecburiyetinde kalmışlardır. Mütevekkil de, onun kendisine , verilen armağanları alıp almamakta tama­men serbest olduğunu bildirmiştir. Dolayısıyla Ahnıed b. Hanbel, bundan sonra her türlü ihsanı reddetmiştir.Rivayet edildiğine göre, Mütevekkil, ihtiyacı olanlara dağıtması için Ahmed b. Hanbel´e bin dinar vermiş, O da: «Ben evden çıkmıyorum. Emîru´l-Mü´minîn beni sevmediğim şeylerden affetti. Bu da sevmediğim bir iştir.» demiştir, Ahmed b. Hanbel, Halîfenin verdiği bu malı almamış, o da bunu alması için kendisini rahatsız etmemiştir. Fakat, yine de bu büyük ilim adamının gönlü hUzura kavuşmamıştır. Çünkü akraba ve ço­cukları, Halîfenin-verdiği malı alıyorlardı. Belki de bu işi Ahmed b. Hanbel´in akrabalığı adına yapıyorlardı. Lâkin İmam Ahmeçl, onları bundan menettiği halde vazgeçmiyorlardı. İmam Ahmed onlara şöyle derdi: «Bunu niçin alıyorsunuz Halbuki hudutlar, muattal ve boştur, ganimet´deîehline taksim edilmemektedir.»[46]

Sonra bunlarla ilişkisini kesmiş ve birlikte yemek yememiştir. Hattâ onların tandırında pişen ekmeği dahi yememiştir. Rivayete göre oklunun evindeki tandırda kendisi için ekmek pişirilmiş, fa­kat O, bu ekmekten yemeyi kabul etmemiştir. Çünkü oğlu, Halîfe­nin ihsanlarını kabul ediyordu. Bu durum Halîfeye söylendiği za­man öfkelenmenıiştir. Çünkü Halîfe, onun îman ve ihlâsını biliyor­du. Bunun üzerine Halîfe.«Ahmed, bizi oğluna iyilik yapmaktan menediyor.» demiş ve Ahmed b. Hanbel´in haberi olmadan akraba ve çocuklarına yardım yapılmasını emretmiştir.

Ahmed b. Hanbel, Halîfenin verdiği malı almamak hususunda böylesine şiddetli davrandığı halde, halîfenin malının haram oldu­ğunu açıkça söylemezdi. Sadece kendisinin bu malı şüpheli buldu­ğunu söylerdi. Anlatıldığına göre, hasta yatarken oğlu kendisini zi­yaret için gelmiş ve babasına: Babacığım,, Mütevekkilin yardım ola­rak verdiği şeyden bir miktar kaldı, bununla hacca gidebilir miyim demiş; Ahmed b. Hanbel de: Evet, diye cevap vermiştir. Bunun üze­rine oğlu: Sana göre bu böyle ise niçin kendin kabul etmedin diye sormuş, babası da: Yavrum, bana göre o haram değildir, ancak ben, onu nezahet bakımından kabul etmedim, demiştir.[47]

Bu hale göre Ahmed b. Hanbel, Halîfenin ihsanını haram oldu­ğu için değil, şüpheli gördüğü için kabul etmiyordu. O şüpheli bul­duğu her şeyden Uzak dururdu. Dahası var, Ahmed b. Hanbel, min­net altında kalmak korkusuyla arkadaşlarının hediyelerini bile ka­bul etmezdi. Kaldı ki halîfe ve emirlerin hediyelerini kabul etsin! İşte İmam Ahmed b. Hanbel´in böylesine zâhidâne, Uz. Peygamber´in Sünnetine ve sahâbîlerle tabiîlerin ilmine bağlı bir hayat yaşadığını görüyorUz. O, zâhid, mütevazı ve huşu sahibi idi. Peygamber´in Sünnetinden başkasına önem vermezdi. Hattâ sünneti yerine getirmek için bir cariyeyi teserrî etmiştir.[48] Zira biliyordu ki Pey­gamber (A.S.), Mâriyye-i Kıptıyye´yi teserrî etmişti. Ahmed b. Han­bel, teserrîden kaçınmasının Sünnetten Uzaklaşma olacağından korkmuş ve karısından bu hususta müsaade istemiş, o da kendisi­ne müsaade etmiştir.[49]

O, Sünnete sımsıkı bağlı kalmak uğruna her türlü işkenceyi umursamamış ve Sünnetten ayrılmamıştır. Aksine bütün mihnetle­re rağmen selef-i Salih´in yolunda devam etmiştir. O, selef-i sâlih´-den intikal eden şeylere sarıldığı için en şiddetli işkencelere mârUz kalmış, fakat onların söylediklerini söylemiş, söylemediklerini de söylememiş; kısaca onların anlayış ve yollarından kıl kadar ayrıl­mamıştır. Bu zühd ve takvası, böylesine selef-i Salih´in yoluna bağ­lı kalışı sayesinde durmadan yükselmiş ve nihayet hakkıyle Dâru´s-Seîâm (Bağdad)´m İmamı olmuştur.

Hadis ve fıkıh öğrenmek için îslâm âleminin dört bucağından bilginler gelip ona başvuruyorlardı. O, Allah kendisinden razı ol­sun fakir bir hayatı tercih ettiği halde, bu yüksek ilim mevkiinde devamlı olarak kalmış; dolayısiyle, insanların yanında değer ve iti­barı durmadan artmıştır.

Bu sebeple, Ahmed b. Hanbel, 241 H. yılında öldüğü zaman ilim ve takvasını takdir ederek, bu büyük İmamın şahsında temsil ve ih­ya ettiği, sımsıkı sarıldığı, yaymaya çalıştığı ve uğrunda her şey­den vazgeçtiği Peygamber (S.A.)´in Sünnetiyle selef-i Salih´in ilmi­ni tebcil için cenazesinde bütün Bağdad halkı hazır bulunmuştur.[50]

Şahsiyet Ve Karakteri


Ahmed b. Hanbel´in hayatını anlatırken sıfatlarının da bir kıs­mını kısaca belirtmiş olduk. Fakat burada, onun sıfatlarını daha ge­niş bir şekilde ele alacağız ve kısaca işaret etmekle yetinmeyeceğiz.

Ahmed b. Hanbel´in sıfatlarının bir kısmı Allah vergisidir. Bir kısmını da O, ruhî eğitim ve öğretimi sayesinde kazanmıştır. Biz bu­rada her iki kısma dâhil olan sıfatlarım anlatmaya çalışacağız.[51]

1- Hafızası


Ahmed b. Hanbel´in sıfatlarının başında kuvvetli bir hafızaya sahip oluşu gelir. Bu, bütün muhaddislerde ve özel olarak İmamlık mertebesine ulaşanlarda mevcut olan bir sıfattır. Bu sıfat, aynı za­manda her türlü ilim için esas teşkil eder. îlim sahibinin mutlaka hafızaya dayanan bir kısım konularla uğraşması gerekir. O, bunla­rı hafızasına yerleştirir ve başka şeyleri bunlar üzerine bina eder; yeni hüküm ve görüşlerini açıklarken bunlara dayanır. Yeni ve es­ki psikolo)i, zekâ ölçüsünün hafıza ve gerektiği zaman malûmatı açığa çıkaran hazırcevaplılık olduğunu kabul eder. Ahmed b. Hanbel´e, Allah, bu sıfatlardan bol bir nasip vermiştir. Bu konuda bir­birini teyid eden birçok rivayet vardır.

Çağdaşları onun kuvvetli bir hafızaya sahip olduğuna şahitlik ederler ve onu aralarında en büyük hafıza sahibi bir kimse sayar­lardı. Ebû Zur´a´ya; «Muhaddis ve üstadlar arasında hafızası en kuv­vetli olan kimdir » diye sorulmuş, O da; «Ahmed b. Hanbel´dir.» de­miştir.

Ahmed b. Hanbel, Uz. Peygamber´in hadîs-i şeriflerini, sahâ-bîlerle tabiîlerin söz ve fetvalarını hıfzetmiştir. Aynı zamanda O, bu hıfzettiği şeyleri tam manasıyla anlıyor ve bu anlayışına daya­narak hükümler istibat ediyordu. îşte O, çağındaki diğer muhaddislerden bu özelliği ile ayrılıyordu. Diğer muhaddisler sadece rivayet­le iktifa ediyorlar; fıkıh, dirayet ve istinbatı fakîhlere bırakıyorlar­dı. Ahmed b. Hanbel ise, büyük bir râvî olduğu gibi, sünnet fıkhına da önem veriyordu. Çağdaşı ve bâzı seyahatlarında kendisinden ay­rılmayan arkadaşı îshak b. Rahuye bu konuda şöyle der: «Irak´ta Ahmed b. Hanbel, Yahya b. Maîn ve diğer arkadaşlarımızla bir ara­da bulunur ve hadîs müzakere ederdik. Ben: Bundan murat nedir Bunun tefsiri ve fıkhi yönü nedir diye sorardım. Ancak, Ahmed b. Hanbel hariç, herkes susardı.» Yine bu konuda talebesi İbrahim el-Harbi[52] şöyle der: Benzeri görülmemiş üç kişiye ulaştım: Ebû Ubuyd el-Kâsım b. Sellâm´ı gördüm, onu ancak canlı bir dağa penze-tebilirim. Bişr b. el-Hâris´i gördüm, onu da başından tırnağına kadar akıl ile yoğurulmuş bir kimseye benzetebilirim. Ahmed b. Hanbel´i gördüm; Allah sanki, öncekilerin ve sonrakilerin ilmini onda topla­mıştır. O dilediğini söyler, dilemediğini de söylemezdi.»[53]

2- Sabır Ve Tahammülü


Ahmed b. Hanbel´in en büyük ve adını her tarafa yayan sıfatı, sabır ve tahammülüdür. Bu sıfat, yüksek bir seciyenin mahsulüdür. Bu sıfatın esasını irade gücü, gerçek azim ve büyük bîr himmet sa­hibi olmak teşkil eder. Beden ne kadar yorulursa yorulsun, bu sıfa­ta sahip olanlar yılmak bilmezler. Ahmed b. Hanbel, kendisinde ah­lâkî bir mizaç haline gelen bu sıfatı ile fakirlikle cömertliği, iffetle izzeti, büyüklükle müsamahakârlığı ve işkenceye tahammül etmeyi birleştirmiştir. O, bu sıfatı sayesinde hadîs tahsili için seyahatlar yapmış ve bu seyahatleri sırasında karşılaştığı meşakkatlere göğüs germiştir. Yine bu sıfatı sayesinde O, hediye ve ihsanları almaya ta­hammül edememiş, hammalhk ve dokumacılık yapmaya razı olmuş­tur. Keza, onu, akarının geliri yetmediği zaman ekmeğini çıkarmak için bâzı sanatları öğrenmeye sevkeden bu sıfatıdır.

İşte 28 ay gibi bir zaman içerisinde mâruz kaldığı büyük fela­kete, şiddetli kırbaçlara ve cehennem gibi zindanlara tahammül et­mesini sağlayan, yine bu sıfatıdır. Keza, Onu, hemen heme´n Halîfe el-Vâsık´ın iktidarı boyunca insanlardan ayrı kalmaya, hadis rivayetinden ve dinî mes´eleleri açıklamaktan mahrum bırakılmaya ta­hammül ettiren bu sıfatıdır.

Burada söylemeliyiz ki, Ahmed b. Hanbel´in sabrı, sabr-ı cemil (güzel sabır)[54] nev´indendir. Bu da inlemeden, feryad etmeden ve şikâyette bulunmadan yapılan bir sabırdır. O, öyle sağlam bir kal­be sahipti ki hiçbir şey onu korkutamazdı. Rivayet edildiğine göre Ahmed b. Hanbel, mihnet günlerinde Halîfenin huzuruna getirilmiş ve sorguya çekiliyordu. İstedikleri gibi konuşup kendisini kurtarmu sı için tehdit ettiler ve gözlerinin önünde onu korkutmak için iki ki­şinin boynunu vurdular. Fakat O, bu korkunç manzara karşısında iken gözleri Şafiî´nin bir talebesine ilişmiş ve ona: «Mest üzerine meshetmek hususunda İmam Şafiî´den hatırında bir şey var mıdır » diye sormuştur. Ahmed b. Hanbel´in bu soğukkanlılığı orada hazır bulunanları dehşete düşürmüş ve onları kendisinin böylesine sağ­lam bir kalbe sahip oluşuna hayran bırakmıştır. Hattâ onun en azı­lı düşmanı olan Ahmed b. Ebî Düâd; «Şu adama bakınız ki, boynu kesilmek üzereyken bile fıkıh mes´elelerini münakaşa ediyor!» demiştir.[55]

Buradaki sır şudur: Ahmed b. Hanbel, yalnız Allah´ın yüceliğini tanımış ve yalnız O´na güvenmiştir. O´nun elinde olanlara bakmış, insanların elinde olanlara bakmamış ve Ö´ndan başkasının azameti­ni duymamıştır. Böylece o, kendisine işkence edenlerin seviyesine inmemiş, şiddet ve baskıları küçümsemiş, hayatı ve dünya zevkleri­ni hiçe saymış, az bir dünya malı ile kanaat etmiş, fakat Allah için çok amel ile dahi yetinmemiştir.

Ahmed b. Hanbel, halîfe ve avenelerinin seviyesinden çok yük­sek bir seviyede olduğundan, onlara Allah´ın yanında hiçbir değer vermemiştir. Allah´ın yüceliğini tanıdığı için insanlara karşı nıüter vâzı davranmış ve onların kusurlarına bakmamıştır. Çünkü Allah´-dan başkasının yüceliğine inananlar kaba ve kibirli olurlar. Allah´­ın yüceliğini tanıyanlar ise nâzik ve çok affedici olurlar. Ahmed b. Hanbel, Peygamber (S.A)´den rivayet ettiği şeyleri iyi kavrar ve onlarla amel ederdi. O, Uz. Peygamber´den şu hadîs-i şerifi rivayet etmiş ve bunu nefsinde uygulamıştır: «Sadaka malı azaltmaz, kul affetmekle ancak şerefini artırır, Allah için tevazu´ göstereni Allah yükseltir.»[56]

3- Nezâheti


Kelimenin en geniş manasıyla Ahmed b. Hanbel, nezâhet sıfa­tına sahipti. O, ruh bakımından nezihti; ister az ister çok olsun, baş­kasının malını asla almazdı. İffetli idi, nefsine ve şehvetine boyun eğmezdi. îmanı yönünden de nezihdi; O, Allah´dan başka kimsenin hâkimiyetini tanımamıştır. Düşüncesinde de,nezihdi. Selef-i Salih´in tartışma konusu etmediği bir mes´eleyi O da tartışma konusu yap­mamıştır. O, ifadesinde de nezih idi; inanmadığı şeyi söylemek is­temezdi. Bu uğurda şiddet ve baskılara göğüs germiştir. Fıkhında da nezihti; bu yüzden kendisine, aralarında ihtilâf bulunan sahâbîlerin görüşlerini karşılaştırmak için müsaade etmemiştir. Sahâbîle-rin her birinin görüşünü müstakil bir görüş olarak kabul etmiştir. Ahmed b. Hanbel, tabiîlere karşı da aynı tutumu göstermiştir.

Bu nezaheti, Ahmed b. Hanbel´i, helâl olan bâzı şeyleri terket-meye kadar götürmüştür. Bu sebepten O, ne arkadaşının, ne de ha­lifenin hediye ve ihsanını almıştır. Halbuki oğullarından birine, halîfenin verdiği mal ile hacca gitmenin caiz olduğunu, fakat ken­disinin bunu ruhi bakımdan bir nezahet mes´elesi saydığı için kabul

etmediğini açıklamıştır.

Ahmed b. Hanbel´in zühd ve nezaheti, hayatın güzel nimetlerin­den mahrum olmak değildir. Ancak helâl olan şeyleri araştırmak esasına dayanıyordu. O, güzel ve helâl olan nimetlerden istifade ederdi. Fakat, az dahi olsa, şüpheli şeylerden kaçınırdı. Ahmed b. Hanbel´e göre kalbleri yumuşatan ve nefsi olgunlaştıran zühd, sek­siz ve şüphesiz helâl olan şeylerden kaçınmak değildir, ancak zühd, seksiz şüphesiz helâl olan şeyi taiebetmek hususunda titizlik gös­termektir.

Bu konuda rivayet edildiğine göre Ebû Hafs Ömer b. Salih et-Tarsusî şöyle demiştir: «Ebû Abdülah CAhmed b. Hanbel)´a gittim ve ona: Kalbler ne ile yumuşar diye sordum. Talebelerine baktı, sonra başını bir müddet eğdi ve şöyle dedi: Helâl yemekle yavrucu­ğum. Ebû Nasr Bişr b. el-Hâris´e uğradım ve ona: Ey Ebû Nasr, kalb­ler ne ile yumuşar dedim: «Biliniz ki kalbler, ancak Allah´ın zikri ile hUzura kavuşur.»[57] dedi. Ben de Ebu Abdillah´ın yanından geli­yorum, dedim. Bunun üzerine: Ebu Âbdillah sana ne dedi diye sor­du. Helâl yemekle, dedi diye cevap verdim. Ebu Nasr da; O, işin esa­sım söylemiştir, dedi. Abdul-Vahhâb b. Ebil-Hasen´e geldim ve: Kalb­ler ne ile yumuşar diye sordum. O da; «Biliniz ki kalbler, ancak Al­lah´ın" zikri ile hUzura kavuşur.»[58] dedi. Ben de: Ebu Abdillah´m yanından geldim, deyince sevinçten yanakları kızardı ve: Ebu Abdil-lah (Ahmed b. Hanbel) ne dedi diye sordu. Ben de: Helâl yemekle, dedi, diye cevap verdim. O da: Ebu Abdülah sana işin cevherini ver­miştir, dedi ve: Asıl olan onun dediği gibidir, asıl olan onun dediği gibidir, diye ilâve etti.»

Rahmetli, her türlü şüpheden uzak olan helâl rızk ile iktifa et­meyi şeref mertebelerinin en üstünü sayardı. Bu mertebeye ancak azimli insanlar ulaşabilirler. Ahmed b. Hanbel´e göre insan için ha­kiki güç, beden gücü değil, nefse hâkim olmak, onu helâl ve temiz rızk ile iktifaya sevketmektir. Kendisine bir defasında: Yiğitlik ne­dir diye sorulduğunda: «Yiğitlik, nefsinin arzu ettiği şeyi korktu­ğun şey için terketmendir.» dedi.

Temiz ve helâl rızkla iktifa etmek, Allah´ın: «Ey îman eden­ler, Allah´ın size helâl kıldığı temiz şeyleri haram kılmayın.»[59] âyet-i kerîmesinde nehyetmiş olduğu mutlak mahrumiyetle, Allah´­ın mubah kıldığı şeyleri tecâvüzü veya haram olan şeylere dalma­ya sebebiyet veren ve yapılmasında ruhî meşakkat bulunan mutlak başıboşluk arasında bir mertebedir. Çünkü nefis, faydalanmak için dâimi bir arzu içindedir. Ya mahrum edilmek suretiyle onun bu ar­zusu kırılmış olur veya isteği yerine getirilmek suretiyle harama düşmüş olur. Sapmaksızm sağlamca bu iki noktanın ortasında du­rabilmek, ruh kuvvetine ve nefse hâkim olmaya muhtaçtır.[60]

4- İhlâsı


Ahmed b. Hanbel´in en bariz sıfatlarından biri de ihlâsıdır. Bü­tün büyük İmamlar, bu sıfatla imtiyaz etmişlerdir. Allah u Teâlâ, Kitab ve Sünnet ilmini tahsilde îmam Ahmed b. Hanbel´e ihlâs bakı­mından büyük bir nasip vermiştir. Nefsi arzular, tahsil sırasında ona musallat olmamıştır. Tahsilinde selef-i Salih´in yoluna uymayan hiçbir şeyi ortaya, atmak istememiştir. Çünkü, bu ilim din ilmidir. Herhangi bir bid´atçılığa değil, bu ilme uymak zarurîdir. O, bu il­mi mevki´ ve şöhret elde etmek için tahsil etmemiştir. Rahmetli şöy­le derdi : «Bilinmemek için Mekke´ye gitmek ve kendimi oranın mahal­lelerinden birine atmak istiyorum.» Ahmed b. Hanbel, adı sam unu­tulmuş olan âlimlere imrenir ve: «Adını Allah´ın unutturduğu kim­selere ne mutlu!» derdi. Ahmed b. Hanbel, müttakilikle öğünmenin takvayı eksilteceğine inanırdı. Yahya h. Maîn şöyle der: «Ahmed b. Hanbel´in emsaline raslamadım. Onunla beş yıl arkadaşlık ettim. O, salâh ve hayır ile bize asla öğünmedi.»[61]

Ahmed b. Hanbel´in en çok nefret ettiği şey riyadır. O, ne amel­de, ne ibâdette ve ne de ilim tahsilinde riyakârlık etmiştir. Dâima riyayı menederdi. Hattâ âlim veya talebenin ilim aletlerini yanında taşımasını riya sayar ve : hokka ve kalemi göstermek de riyadır, der­di. Bunun için kendisi onları göstermezdi.

O, Allah kendisinden razı olsun Allah´ın Kitabı, Resûlullâh´ın Sünneti ve selef-i sâlih´in yolundan ayrılmamak için uğradığı şeyleri azımsard.´Dînî vicdanının kuvveti sayesinde O, dînîni koru­mak uğruna karşılaştığı felâketleri de çok görmezdi. Çünkü nefs-i´ levvâme, sahibini kusur işlemekle suçlar ve ibâdetle şımarmasını önler.[62]

5- Heybeti



Ahmed b. Hanbel´in önemli sıfatlarından biri de heybetidir. Bu sıfat, onun söz ve rivayetinin ruhlar üzerindeki tesirini artırmıştır. Heybet sıfatının yanında ona mutlak bir surette itimat edilirdi. O, heybetli idi. Asla korkak değildi. Emniyet mensupları onun evinin yanından geçerlerken korkarlardı. Rivayete göre Ahmed b. Hanbel´­in kapısında gece beklemekle görevlendirilen bir polis (şurtî) onu çağırmak için gitmiş, fakat kapısını vurmaktan korktuğu için amca­sının kapısını çalmayı tercih etmiş ve kendisini böyle heybetli bir şahısla karşılaşmaya alıştırdıktan sonra bu kapıdan Ahmed b. Han­bel´in yanma varabilmiştir.

Ahmed b. Hanbel´in, talebeleri üzerindeki heybeti, onlarla faz­la ülfet etmesine rağmen çok büyüktü. Bir talebesi bu konuda şöy­le demiştir: Ahrned b. Hanbel´i bir şeyden dolayı reddetmekten ve­ya herhangi bir şey üzerinde onunla tartışmaktan korkardık.» Baş­ka bir talebesi de şöyle demiştir: «Ahmed b. Hanbel´den daha heybeyli birini görmedim. Bir şey söylemek için yanına gitmiştim, Onu görünce heybetinden beni bir titreme aldı.»

Ahmed b. Hanbel´in halleri onun bu heybetini artırmakta ve ruhlar üzerindeki tesirini kuvvetlendirmekte idi. O, her zaman ciddî idi. Alay ve şaka etmezdi. Hattâ O, ciddî olmak gereken bir yerde şaka etmenin, akıl kıtlığından veya dînî vicdanın uyuşukluğundan ileri geldiğini söylerdi. Ahmed b. Hanbel´in meclisinde ne boş lâf, ne de kötü söz bulunurdu. O, ya Kur´ân ve Sünnet ilminden bahseder­di, ya da susardı. Heybet ve vakarı; boş laf, lüzumsUz yere çok mü­nakaşa etmek kadar hiçbir şey azaltmaz. Ahmed b. Hanbel, bunla­rın hepsinden Uzak durmuş, kalb ve dilini bunlardan korumuştur.[63]

6- İyî Muaşereti


Ahmed b. Hanbel, böylesine heybetli olmakla beraber aynı za­manda iyi muaşeret sahibi idi. Katı kalbli değildi. Geniş ruhlu, gü­leç yüzlü, yumuşak huylu ve büyük bir haya sahibi1 idi. Allah´dan hakkıyla haya eder, münafıklık ve riyakârlık bilmezdi. İnsanlardan da haya ettiği için onlara emir vermez ve büyüklük satmazdı. Bir çağdaşı şöyle der: «Ahmed b. Hanbel´in çağında gördüklerim ara­sında ondan daha dindar, daha müttakî, daha nefsine hâkim, daha fakîh, daha edepli, daha ahlâklı, daha sebatlı, daha iyi muaşeretli ve gösterİşten daha Uzak hiçbir kimse görmedim.»

İşte Ahmed b. Hanbel´in ahlâk ve sıfatları bunlardır. Onun şah­siyet ve karakteri Peygamber´in Sünnetinin gölgesinde teşekkül et­miştir. O, Resûlullâh´m Sünnetine tam olarak uymuş, O´nu kendisi­ne örnek edinmiştir. Peygamber (S.A) ´in ahlâkını iyice öğrenmiş, hiçbir riyaya kapılmaksızm veya insanı silikleştiren şöhret peşine düşmeksizin nefsini bu yönden sımsıkı kontrol altına almıştır. Dolayısıyla Ahmed b. Hanbel, hem sözünde, hem de işinde. mütevazı davranırdı, büyük bir haya sahibi idi. Yalnız Allah´a itaat ederdi. Hakka sarılırdı. Sadece yüce ve sonsUz Kudret sahibi olan Allah´a gü­venirdi.[64]

Ahmed B. Hanbel´in Görüşleri


Ahmed b. Hanbel, Sünnet adamı idi. Yani Sünneti tam olarak hıfzetmişti. Onun fıkhı Sünnete dayanmaktadır. Fakat kendisinden, . mücadelelere dalmaksızm, akaid me´s´eleleri üzerinde bir kısım gö­rüşler ileri sürdüğü rivayet edilmiştir. Yâni Ahmed b. Hanbel´in İman, kader, insanın fiilleri, büyük günah işleyen kimselerin duru­mu ve Kur´an´m yaratılmış olup olmaması hakkında kendine has görüşleri vardır. Kur´an hakkındaki görüşünü, mihnetinden bahse­derken anlattık. Burada, diğer konular hakkındaki görüşlerini kısa­ca belirtmek istiyoruz.[65]

İman Hakkındaki Görüşü


Ahmed b. Hanbel´in çağındaki ve kendisinden önceki âlimler, îmanın hakikati üzerinde münakaşa etmişlerdir. Bunlardan bâzısı: İman bir marifettir, demiş; bâzısı: îman tasdik ve iz´ândır, ne artar ne de eksilir, demiş; kimisi de: îman artar ve eksilir, demiştir. El­bette Ahmed b. Hanbel de, münakaşaya girmeksizin kendi ölçüsü­ne göre ve Sünnetin ışuğ altında görüşünü açıklamak mecburiyetin­de idi. Ahmed b. Hanbel´e göre îman: Kesin olarak- inanmaktan, iz´ân ve amelden ibarettir. Bu konuda onun şöyle söylediği rivayet edilmiştir:

«îman, hem söz hem de ameldir; artar ve eksilir. Yâni İman, iyi amellerle artar, kötü amellerle eksilir. însan, îmandan çıkar; fakat, islâm´dan çıkmaz. Tevbe edince yeniden îmana döner. İnsanı .an­cak Allah´a şirk koşmak veya farzlardan birini inkâr ederek yap­mamak îmandan dışarı çıkarır. însan herhangi bir farzı tembellik veya gevşeklik sebebiyle terkederse, onun durumu Allah´ın iradesi­ne kalmıştır. Allah dilerse ona azap eder, dilerse onu affeder.»

Bu sözlerden anlaşılıyor ki Ahmed b., Hanbel şu üç hakikati bir­birinden ayırıyordu:

1 îman: Kalb ile tasdik, dil ile ikrar ve Uzuvlarla ameldir.

2 İslâm: Tasdik ve ikrardan ibarettir. Kişi, Allah´a şirk koş-maksızın veya Kur´an ile Sünnetin bildirdiği herhangi bir emri in­kâr etmeksizin amelden geri kalırsa, İslâm´dan çıkmış olmaz.

3 Küfr: Bu da, Allah´a şirk koşmak veya dinin emir ve nehiylerinden birini inkâr etmektir.

Ahmed b. Hanbel, bu görüşlerinde sadece nass´lara dayanır ve aklî münakaşalara girişmezdi.[66]

Büyük Günah İşleyenler Hakkındaki Görüşü


İmam Ali Kerremallâhu vechehû zamanından beri müslü-manlar, büyük günah (kebîre) işleyenlerin durumu üzerinde müna­kaşalara dalıyorlardı. Çünkü Hâriciler, büyük günah işleyenlerin müşrik olduklarına hükmediyorlar ve bu konuda çok şiddetli dav­ranıyorlardı. Dolayısıyla âlimler, bu konuda ihtilâfa düşmüşlerdir. Hasan el-Basri: Büyük günah işleyen münafıktır, demiş; Mürcie´nin sapıkları: îman olduktan sonra günahın hiçbir zararı yoktur, nite­kim küfür ile tâatın da hiçbir faydası yoktur; yâni İman olduktan sonra azap da yoktur, hesap da yoktur, demişlerdir.

Ebu Hanîfe ve fakîhlerin büyük çoğunluğuna göre kebîre işle­yen kimse, tevbe-i nasuh ile tevbe ederse Allah onun tevbesini ka­bul eder. Nitekim Allah, kulları için böyle va´detmiştir. Eğer tevbe etmezse durumu Rabbma havale edilir. Allah isterse ona azap eder, isterse onu affeder. Mu´tezilîler büyük günah işleyen kimseyi mü´-min saymazlar ve onun iki menzile arasında kalacağını söylerler.

Ahmed b. Hanbel´in görüşü de diğer fakîhlerin görüşü gibidir. O, mü´minin vasıflarını şöyle anlatır:

«Mü´min kendisine gizli olan işleri Allah´a havale eder, kendi işini de O´na bırakır. Günahlarla Allah´ın "mağfiret kapısını kapat­maz. Her şeyin, bütün hayır ve şerrin, Allah´ın kaza ve kaderiyle ol­duğunu bilir. Muhammed ümmetinden ikilik edenler için Allah´dan ümidini kesmez. Kötülük edenlerin akıbetinden korkar. Ümmet-i Muhammed´den hiçbir kimse, yaptığı iyilik sebebiyle cennete ve ka­zandığı günah sebebiyle cehenneme girmez. Ancak Allah kullarını dilediği yere gönderir.»[67]

Bundan anlıyorUz ki, Ahmed b. Hanbel günahkârların işini Allah´a havale ediyor. Fakat, onların akıbetinden korkuyor. Mu´tezi-lîlerin, kebire işleyen rriü´min değildir, sözünü de reddediyor ve şöy­le söylüyor: «Eğer bir kimse, kebîre işleyenlerin mü´min olmadıkla­rına inanırsa, o, Hz. Âdem ve babalarına yalan söyledikleri için Uz. Yusuf´un kardeşlerinin de kâfir olduklarını iddia etmiş [68]olur.[69]

Kader Ve İnsanın Fiilleri Hakkındakî Görüşü


Ahmed b. Hanbel´in dînî nıes´eleleri inceleme metodu selefin metodu idi. Nakli bırakıp sadece akla itimat etmezdi. Selefin söyle­diği şeyleri söyler, onların söylemekten kaçındığı şeylerden kaçınır­dı. Kaza, kader ve insanın fiilleri hakkındaki tutumu da böyle idi. Bu konuda selefin kabul ettiği şeyleri söyler, onların münakaşa et­mediği aklî mes´eleler üzerinde durmaz ve münakaşa etmezdi. Onun kader hakkındaki şu görüşüne bakınız. O, sadece bu husustaki selefin görüşünü naklediyor ve kendisi susmayı uygun buluyor:

«Tabiîlerden, müslumanların İmamlarından ve büyük şehirlerin fakîhlerinden yetmiş kişi Peygamber (S.A.)´in bıraktığı, şu sünnet üzerinde icmâ´ etmiştir: Allah´ın kazasına rızâ, emrine teslimiyet, hükmüne - sabır, emrettiğini yapmak, nehyettiğinden Uzaklaşmak, hayır ve şerriyle kadere îman etmek, dinde mücadele ve husumeti bırakmaktır.»[70]

İşte görüyorUz ki Ahmed b. Hanbel, hayır ve şerri ile kadere îman ve itaatin vacip olduuğnu beyan etmektedir. Kader, teklif ve tâat´da irade ve ihtiyara aykırı düşmez. Gerçi o, bunu açıkça söylemiyor. Fa­kat yukarıdaki ifadesi bu görüşü içerisine almaktadır.

Allâhu Teâlâ, kullarının yaptığı her şeyi bilir ve onu kendisi murad eder. Kâinatta O´nun nıurad etmediği hiçbir şey olmaz. Ah­med b. Hanbel, bâzı kaderiyecilerin görüşlerini beğenmez ve daima kendi görüşünü şöyle açıklar: «Ben söz sahibi değilim. Bu konuda herhangi bir söz söylemeyi düşünmüyorum. Ancak Kitab, Sünnet veya Peygamber´in Hadisinde ve sahâbîlerden rivayet edilenlerde ne varsa onu söylüyorum. Bunların dışında söz söylemek hoş bir şey değildir.»[71]

Allah´ın Sıfatları Hakkındaki Görüşü


Allahu Teâlâ yüce zâtını bir kısım sıfatlarla vasiflandırmıştır. Meselâ, Allah´ın kudret, irade, ilim, hayat, semi´ (işitme), basar (gör­me) ve kelâm sıfatlan vardır. Nitekim Kur´an´da; «Allah Musa´ya hitab ederek konuştu.»[72] buyurulmuştur. Yine Allahu Teâlâ yüce zâtını, bunlardan başka Esmâu´l-Husnâ´smda zikrettiği sıfatlarla tavsif etmiştir.

İşte Ahmed b. Hanbel, Kur´an ve hadislerde zikredilen Allah´ın bütün sıfatlarını aynen kabul etmiştir. Ona göre Allah işitici (semi), konuşucu (mütekellim), kudret sahibi (kadir), irade sahibi (mürid), her şeyi bilen (alîm), her şeyden haberdar (habir), latif ve hakim­dir. Kur´an´da da; «Onun benzeri dahi yoktur.»[73] buyurulmaktadır. Ahmed b. Hanbel, Allah´ın kendi zâtını vasıflandırdığı bütün sıfat­larını sayar ve bunları te´vile çalışmazdı. Yine O, bu hususta Uz. Peygamber´den rivayet edilen şeyleri de te´yil etmezdi. Oğlu Abdullah´-dan babasının, Allah´ın sıfatlarından bahseden hadisler hakkında; «Biz bu hadisleri olduğu gibi rivayet ediyoruz.», dediği nakledilmiş­tir.

Buna göre Ahmed b. Hanbel, Allah´ın sıfatlarının hakikat ve künhünden bahsetmediği gibi, bir nassa dayanmayan te´vili de Sün­net ve Kur´an´ın dışına çıkma sayardı. Çünkü müteşâbihlere uymak, fitne peşine düşmek ve İslâm´da bid´at çıkarmaktır. Bunun için O şöyle derdi:

«Mü´minin sıfatı, kendisine gizli olan işleri Allah´a havale et­mektir. Peygamber´in hadîslerindeki şeyleri de olduğu gibi tasdik etmek ve bunları misallerle anlaİmamaktır.»[74]

Görüyoruz ´ki, Ahmed b. Hanbel i´tikadî meselelerde nakle sarıl­makta ve aklın ortaya koyduğu neticeleri kullanmamaktadır. Çün­kü O, tam manasıyla Sünnet adamıdır. Felsefe adamı değildir. Fel­sefî kaziye (önerme) lere ve aklî prensiplere dayanmamaktadır. Zi­ra akıl, duyulan (mahsûs) ve görülen âlemin ötesini kavrayamaz. Yunan filozoflarından tutunUz da günümüze kadar bütün insanlar, gayb âlemi veya onların tabiriyle tabiatötesi (metafizik), bizim de­yişimizle, duyulanlar-ötesi âlem hakkında değişik görüşler ortaya atmışlardır. . .

Ahmed b. Hanbel, Allah veya Peygamber" tarafından bildirildiği kesin olarak anlaşılan nass´lara itimat etmekle saf lam bir kale­ye sığınmış, aklın kuruntu ve saptantilanndan Uzak kalmıştır. O, fay­dasız şeyleri bırakarak ancak faydalı şeylerle, insanlara işlerinde, dünya ve âhiretterinde yararlı olan ilimlerle [75]uğraşmıştır.[76]

Siyaset Hakkındaki Görüşleri


Ahmed b. Hanbel´in siyasetle ilgili mes´eleler hakkındaki me­todu da selefin metoduna uygundur. O, hilâfet ve halîfe konusun­da sahâbi ve tabiîlerin çoğunluğuna uyar. Dolayısıyla burada da se-lef-i sâlih´e uyulması görüşünü benimser. Selefin bu husustaki tu­tumuna göre, halife kendisinden sonra elverişli gördüğü birini hi­lafet için tavsiye edebilir. Burada son söz, mü´minlerin bî´atıdır. Ni­tekim Peygamber (S.A.),Hz. Ebû Bekr´in kendi yerine geçmesine işaret buyurmuş, fakat bunu açıkça söylememiştir. Şöyle ki: Hz. Peygamber Ebû Beki"i müslümanlara namaz kıldırmak için İmam olarak seçmiştir. îşte bu O´nun dünya işleri bakımından da İmamet´e (hilafet´e) tam olarak ehil olduğuna bir işarettir. Bu itibarla sahâ-bîlerin «Peygamber (S.A.) Ebû Bekr´i din işimiz için seçmiştir. O halde biz, onu dünyâ işimiz için nasıl seçmiyelim » sözü, ona ya­pılan bî´at´ın yerinde olduğunu gösterir.

Ebû Bekr (R.A.), kendisinden sonra halîfe olmak üzere Hz. Ömer´i seçmiş ve müslümanlarm biat edip etmeme hususunda ser­best olduklarını bildirmiştir. Müslümanlar da Hz. Ömer´e bîat et­mişlerdir. Daha sonra Hz. Ömer, Peygamber´in hoşnutluğunu kaza­nan altı kişiyi seçmiş ve bu altı kişiye, aralarından birini halîfe se­çip müslümanları buna bî´at´a davet etmelerini tavsiye etmiştir. Bunların dördü. Hz. Osman´ı seçmiş ve müslümanlar da ona bîat et­mişlerdir. Hz. Ali de ona bî´at edenler arasındadır.

Ahmed b. Hanbel, «Onların işleri, aralarında danışma (şûra) iledir.»[77] âyetine uyarak, halîfenin şûra ile seçilmesini kabul eder­di. O, Sünnete uyarak, Peygamber (S.A.Ve halîfe olacak kimselerin Kureyş´den olmasını ileri sürerdi.

Ahmed b. Hanbel´in diğer fakîhlerle birleştiği siyasi görüşü de, hilâfeti zorla ele geçirip halkı memnun eden ve adaleti yerine ge­tiren kimsenin hilâfetini meşru saymasıdır. Hattâ Ahmed b. Hanbel, daha ileri giderek, hilâfeti zorla ele geçiren kimseye, fâcir bile olsa, itaatin vacip olduğunu söyler. Çünkü bu suretle fitnelerin önüne geçilmiş olur. Bir risalesinde aynen şöyle der:

«İmamlara (halîfelere), yâni emiru´l-mü´minine, halifelik mev­kiine gelen ve halk tarafından memnunlukla kabul edilen veya kı­lıçla halkın üzerinde, hâkimiyet kurduktan sonra emîru´l-mü´minîn unvanını alan devlet reisine, ister fâcir olsun isterse muttaki olsun, itaat gerekir. Emirlerle,[78] ister fâcir ister mütakî olsun gaza işi, kıyamete kadar sürecektir. Ganimeti taksim ve cezalan infaz etmek de İmamlara aittir. Hiçbir kimsenin onları ta´n etmek (yermek) ve­ya onlarla münazaada bulunmak hakkı yoktur. Sadakaları (vergi­leri) onlara vermek caizdir. Bir kimse, fâcir olsun müttâkî olsun, on­lara bu sadakaları verirse borçtan kurtulur. Cum´a namazı bunların tâyin ettiği İmamların arkasında da kalınabilir. Bir kimse, bunların arkasında kıldığı namazı iade ederse bid´at işlemiş, hadisleri ter-ketmiş ve sünnete muhalefette bulunmuş olur. Bir kimse, müslümanların İmamlarından birine karşı ayaklansa, bu İmam etrafında , toplanmış olan halkda herhangi bir şekilde ister rızâ ile, ister tahakküm karşısında onun hilâfetini tamsa, ayaklanan kimse müslü-manların birliğini bozmuş ve Peygamber´in hadislerine aykırı dav­ranmış sayılır. Eğer ayaklanan bu kimse, aynı hal üzere ölürse ca-hiliye ölümü ile ölmüş olur.»[79]

Bu- görüşler tuhaf karşılanabilir. Çünkü, zulmü kabul etmekte, zâlime karşı isyanı itaatsizlik saymaktadır. Ahmed b. Hanbel, bun­ları nasıl söyler Şüphesiz Ahmed b. Hanbel, zâlimin zulmünü ka­bul etmemektedir. O, zâlimin zulmü miktarınca Allah´ın hUzurun­da hesaba çekileceğine inanmaktadır. Kendisi bu konuda birçok ha­dîs rivayet etmiştir. Fakat, bu meselede O, müslümanlann masla­hatını gözetmektedir. Ona göre istikrarlı ve sabit bir nizam, mut­laka bulunmalıdır. Bu nizamın dışına çıkanlar ümmetin kuvvetini parçalamakta ve onu temelinden sarsmaktadır. Ahmed b. Hanbel, Hâricilerin bir kısım haber ve fitnelerini gözönüne alarak her şey­den önce sabit bir nizamın bulunmasını lüzumlu görmüştür. Bu nizamı bozmak isteyenler, zâlim hükümdarların işledikleri suçtan da­ha fazla süç işlemiş olurlar.

Ayrıca Ahmed b. Hanbel, bu meseleyi selefe tâbi olmak yönün­den ele almaktadır. Çünkü tabiîler, Emevîler devrinin üçte ikisin­den çoğunu teşkil eden yıllarda yaşamışlardır. Birçok´ zulüm ve fısk-u fücur ile karşılaşmışlardır. Bununla beraber isyanı nehyetmişler ve isyancılara katılmamışlardır. Onlar, halîfe ve valilerde dinleyecek kulak ve anlıyacak kalb buldukları zaman nasihat etmişlerdir. Du­rum ne olursa olsun onlar, isyan etmedikleri gibi isyancıları da des­teklememişlerdir.

Ahmed b. Hanbel, hükümdarın vasfı ne olursa olsun, istikrar ve nizamın korunmasını isteyen böyle bir görüşe sahip olmakla be­raber, halîfe ve valilerle hiçbir şekilde temas kurmamıştır. Asla on­ların hediye ve armağanlarını kabul etmemiştir. Gerçekten O, ça­ğında adaletin yerine getirildiğini görmüyordu. Devrin halîfelerin­de insaf yoktu. Hattâ onlar, zulümde çok ileri gidiyorlardı. Fakat Ahmed b. Hanbel, yine de kimseyi isyana teşvik etmemiştir. Lâ­kin, nefsini tenzih için bizzat onlardan Uzaklaşmıştır. Allah Ona rahmet etsin ve Ondan razı olsun. O, hakka inanan, zulmü tanıma­yan, fesat ve karışıklığı istemeyen büyük bir kalbe sahipti.[80]

Ahmed B. Hanbel´in Hadîs Ve Fıkhı


Bilginler, Ahmed b. Hanbel´in muhaddis olduğunu, ittifakla ka­bul ederler. Fakat bir kısmı, onun fakîh olduğunu" kabul etmez. Bi­zim, burada şöyle .söylememiz uygun olur: Şüphesiz Ahmed b. Han-bel hadîste İmamdır. İşte onun fıkıhtaki İmamlığı da buradan gel­mektedir. Zira onun fıkhı; mantığı ve prensipleri, ölçüsü ve rengi itibariyle hadislere dayanmaktadır. Bunun içindir ki îbni Cerir et-Taberi, O´nun fakîh olduğunu kabul etmemiştir. îbni Kuteybe de O´nu mahaddislerden saymış ve fakîhler arasında zikretmemiştir. Bunlardan başka bilginlerin görüşleri de onlara yakındır. Fakat Ah­med b. Hanbel´den intikal eden görüş ve fetvalar dikkatle incelenir­se, daha önce söylediğimiz gibi, onun hadis yönü üstün gelen bir fakîh olduğu anlaşılır.

Ahmed b. Hanbel´in fakîh olup olmadığına dair bilginlerin ka­naati ne olursa olsun, gerçek odur ki, kendisine kadar ulaşan se-nedlere´dayanan çeşitli rivayetlerle Ona nisbet edilen elimizde bir yığın fıkhî miras vardır. Bu mirası insanlar kabul etmektedirler. İnsanların kabul ettiği bir şeyi, delilsiz reddetmek hakkımız değil­dir. .

Ahmed b. Hanbel´in fıkhı etrafında koparılan gürültü, gerçek­te şunlardan ileri geliyor:

1 Ahmed b. Hanbel, rivayeti fetvaya tercih ederdi. Onun hadîs ile meşhur oluşu ve hadîste İmamlık derecesine çıkışı, bir müd­det kendi fıkhını perdelemiştir.

2 O, fetvalarının yazılmasını menederdi. Çünkü, insanların istinbata dayanan fıkha önem verip bu fıkhın asıl kaynağına önem vermemeleri endişesiyle, Peygamber (S.A.V)´in hadîslerinden başka bir şeyin yazılmasını hoş görmezdi. Öyle anlaşılıyor ki, Onun fet­valarının yazılmasını menedişi, fıkıh hayatının başlarına raslamak-tadır. Bu sebeple daha sonraki rivayetler, Ahmed b. Hanbel´in bâzı fetvaları kendisinin yazmış olduğunu ve bunları naklettiğini göstermektedir. Belki de O, hadîslere yakın olan veya hükmü hadîsler­le belirtilen fetvaları nakletmiştir.

3 Ahmed b. Hanbel, ihtilâfa düşen sahâbîlerin görüşlerini ayrı ayrı kabul eder ve bunları meselenin çeşitli yönlerden izahı (vecihleri) sayardı. İhtilâfa düşen tabiilerin görüşlerini de meselenin vecihleri olarak kabul ederdi. Kendisine onların sözleri arasında tercih etme yetkisi tanımazdı. Öte yandan Ebû Hanîfe´nin tabiîler hakkında; «Onlar da insan, biz de insanız...» dediği, Şafiî´nin de sahâbilerin görüşleri arasında Allah´ın Kitabı ve Peygamber (S.Â.V.)´-in Sünnetine en yakın olanı tercih ettiği bilinmektedir.

4 Bilginler, hadis hakkındaki «el-Müsned» in Ahmed b. Habel´e nisbetinin sıhhati üzerinde birleşmişlerdir. Fakat bilginlerin çoğu, bâzı fıkhî meselelerin Ona nisbetinde şüpheye düşmüşlerdir. Gerçi onların bu şüpheleri bir mesnede dayanmamaktadır.

Biz, önce muhaddis olan Ahmed b. Hanbel´i anlatalım. Sözü bu noktaya getirince, ilk kez el-Müsned´den bahsetmemiz gerekmek­tedir.[81]

El-Müsned[82]


el-Müsned, îmam Ahmed b. Hanbel´in rivayet ettiği hadîslerin bir kolleksiyonunu teşkil eder. Bu hadîsler Onun güvenilir (Sika) râvılerden yapmış olduğu rivayetlerin bir hulasasıdır. Ahmed b. Han­bel, ilk önce el-Müsned´deki hadîsleri toplamaya hadîs rivayetine başladığı zaman teşebbüs etmiş ve hayatı boyunca bu işi bırakma­mıştır. Fakat, gayretini hadîsleri tertip işine yöneltmemiş, sadece on­ları toplamak ve tedvin etmekle uğraşmıştır. O, hadîsleri ayrı ayrı kâğıtlara yazıyordu ve bu kâğıtlar, onun toplamış olduğu bütün ha­dîsleri içine alıyordu. Yaşı ilerleyince topladığı bu hadîslerimi zayi olmasından korkmuş ve bunları çocuklarıyla yakınlarına yazdırma­ya başlamıştır. Bu hadîsleri onlara, tertiplenmiş bip. şekilde olmasa da, tam olarak okutmuştur.

Şemsüddin el-Cezerî şöyle der: «İmam Ahmed b. Hanbel, el-Müsned´i toplamaya başlamış, onları ayrı ayrı kâğıtlara yazmış, müs­veddesinde olduğu gibi ayrı ayrı cüzlere bölmüştür. Daha sonra yaş­lanınca, ölümünden evvel el-Müsned´i çocuklarıyla aile efradına okutmaya başlamıştır. Fakat onları iyice ayıklayıp tanzim etmeden önce ölmüş ve el-Müsned eski hâli üzere kalmıştır. Bundan sonra oğlu Abdullah, el-Müsned´e kendi işittiği benzeri hadis ve rivayet­leri de ilâve etmiştir.»[83]

Bu sözler şu iki hususu gösterir:

1 el-Müsned´in toplanması ve tertibi Ahmed b. Hanbel´e ait değildir. Belki kendisinden sonra rivayet edene aittir. Onu rivayet eden de Ahmed. Hanbel´in oğlu Abdullah olduğuna göre, tertibi de ona aittir. Bu bir eksiklik değildir. Çünkü Abdullah, babasının rivayet ettiği bütün- hadisleri hıfzetmiş bir nıuhaddis olduğu gibi, babasından başkalarından da hadis tahsil etmiştir.

2 Abdullah, el-Müsned´i bir kitap haline getirmekle yetinme­miş, aynı zamanda kendi işittiği benzeri şeyleri de ona ilâve etmiş­tir. «Benzeri şeyler» den maksat, el-Müsned´de Abdullah´ın rivayet ettiği herhangi bir mesele hakkında sahâbilere ait olan hükümler­dir. Meselâ, Abdullah babasından veya başka birinden işitmiş ol­duğu benzeri şeyleri, babasının kendisine yazdırmış olduğu mecmu­aya ilâve etmiştir. îhtimal ki bunlar çok fazla değildir. O, el-Müsned´e babasının dışmdaki râvîlerden pek az bir şey ilâve etmiştir. Çünkü bilginler, el-Müsned´in Ahmed b. Hanbel´e ait oluşunda ih­tilâf etmemişlerdir.

Ahmed b. Hanbel´in oğlu Abdullah, hem babasının sağlığında, hem de babasının ölümünden sonra hadîsle uğraşan bir kimsedir. Ebu´l-Hüseyin b. el-Münadi´nin kitabında Ahmed b. Hanbel´in oğlu Salih ve Abdullah´dan bahsedilir: «Salih babasından az bir şey yaz­mıştır. Abdulah´a gelince, dünyada babasından en çok hadîs riva­yet eden şahıs odur.»[84]

Âlimler, Abdullah´ı babasının faziletini devam ettirdiği, büyük himmet sahibi olduğu ve babasının bıraktığı zengin ilim mirası üze­rinde çalıştığı için çok överler.

İşte el-Müsned´i tertip ve tedvin eden bu Abdullah olmuştur. Fakat, onun bu tertibi bambaşka olup hadîs kitaplarının tertibine benzememektedir. Çünkü diğer sahih hadîs kitapları, umumiyetle fıkıh bablanna göre tertip edilmiştir. Fıkıhla ilgili olmayan hadîsler de râvileri gözönüne alınmaksızın dâhil oldukları konulara göre düzenlenmiştir. Böylece edeple ilgili hadîsler, tefsirle ilgili hadîsler, ilimle ilgili hadîsler, vahiyle ilgili hadisler vb. bir araya toplanmış­tır. Uz. Peygamber´den riayet edilen herhangi bir şeyi öğrenmek is­teyenler ilgili bölüme (bab´a) kolayca başvurabilirler.

el-Müsned´in tertibine gelince, bu, sahâbîlerin sırasına göre ya­pılmıştır. Meselâ Ebü Bekr´in rivayet ettiği hadîs ve ondan intikal eden sünnetler bir kitapta toplanmış ve adına «Müsnedu Ebî Bekr» denmiştir. Keza, Ömer b. el-Hattab, Osman b. Affân, Ali b. Ebî Tâlib ve bu minval üzere bütün sahâbîlerin rivayetleri birer kitap ha­linde toplanmıştır. Bu yüzden hadislerin ihtiva ettiği ilmî konulara göre bulunması güç olmaktadır. Bununla beraber el-Müsned´in bu tertibi, herhangi bir sahâbînin fıkıh ve rivayetini öğrenmek isteyen tarihçi için çok faydalı olmaktadır. Sözgelimi, Hz. Ömer´in fıkhını öğrenmek isteyen bir kimse, şüphesiz Müsnedu Ömer´de onun de­ğerli fıkhını gösteren esaslı ve ilmî bir malzeme bulacaktır. Gerçek­ten bu çok faydalı bir şeydir. Fakat, Hadîs fıkhını ve Sünnet-i Se-niyyeyi Öğrenmek isteyenlerin maksadına elverişli değildir.

Zehebi, Ahmed b, Hanbel´in oğlu Abdullah´ın tedvin etmiş oldu­ğu, el-Müsned´in tertibi hakkında şöyle der: «Eğer O, el-Müsned´in tertibini daha güzel ve daha düzgün yapsaydı en büyük hizmeti yapmış olurdu. Yine de bu kıymetli esere emeği geçen, onu bölüm­lere ayıran, râvîlerini anlatan ve ona bu şekil ve düzeni veren kim­seyi Allah´ın mükâfatlandırmasını umarım. Çünkü el-Müsned, Hz. Peygamber´in hadislerinin çoğunu içine almakta ve ondan sâdır olan her hadîs, hemen hemen bunda bulunmaktadır.»[85]

Ahmed B. Hanbel´în El-Müsned´î Rivayetteki Metodu



Ahmed b. Hanbel, çağındaki güvenilir kimselerden rivayet eder­di. Rivayet ettiği hadîsin sened bakımından Uz. Peyganıber´e ulaş­masına çok dikkat ederdi. Sened bakımından Peygamber (S.A.V)´e ittisal etmeyen hadîsleri zaîf sayardı. İsterse bu hadîslerin râvîsi güvenilir kimselerden olsun. Zehebî´nin deyişiyle, Ahmed b. Han­bel, bu metodla en büyük hadîs mecmuasını meydana getirmiştir. Fakat O, topladığı hadîsleri daima ayıklar, rivayet ettiği bâzı şeyle­ri sonradan silerdi. Bazan O, kendisinden hadis rivayet ettiği şahsın Hadîsi öğrenip hıfzetme (zapt) bakımından mükemmel olmadığını veya rivayet ettiği şeyde aldandığını anlarsa ondan yaptığı rivayeti çıkarırdı. O daima, ölüm döşeğinde bile yaptığı rivayetleri ayıklar, düzeltir ve zaif gördüklerini silerdi. Ekseriya meşhur ve sa­hih hadislere aykırı düşen şeyleri hazfederdi. Birbirine zıt.olan her iki rivayeti de önce yazar, sonra sahih hadîslere aykırı düştüğünü veya biriiîfn diğerinden kuvvetli olduğunu gördüğü için ayıklama sırasında bunlardan birini hazfederdi (silerdi).

Lâkin bu hazf ve ayıklama (ten´kîh) işinden sonra el-Müsned´in ihtiva ettiği bütün hadîslere itimat edilebilir mi Bu soruya âlimler şöyle cevap vermişlerdir: İmam Ahmed b. Hanbel, hazf ve ayıkla­maktan kendisini alamamış ise de, hazf işinde son derecede iktisatlı hareket etmiştir. Kendisinden hadis rivayet ettiği râvînin bir kusu­runu görmedikçe onun hadîsini hazfetmezdi. Bu konuda oğlu Abdul­lah´a şöyle söylediği bilinmektedir:

«el-Müsned´de meşhur hadîslere yöneldim. İnsanları Allah´a ha­vale ettim. Eğer bana göre sahih olan hadîslere yönelmek istesey­dim, bu el-Müsned´de ancak pek az bir şey rivayet etmiş olurdum. Fakat, ey oğulcuğum! Sen, benim hadîsteki metodumu biliyorsun; ben zaif hadîs´e, bu babda onu reddeden bir şey yoksa muhalefet et­medim.»[86]

El-Müsned´de Zaîf Hadîs Var Mıdır


Ahmed b. Hanbel´den rivayet edilen yukarıdaki paragrafa göre el-Müsned´de bâzı zaîf hadîs vardır ve elbette böyle düşünmek ge­rekir.

el-Müsned´de zaîf hadîsin bulunması,´onda yalan veya uydurma olduğu sabit olan hadîslerin bulunması demek değildir. Zaîf hadîs­le uydurma (mevzii´ > hadîs arasında fark vardır. Zaif hadis diye, râvileri arasında sika (güvenilir kimse) derecesine ulaşmayan şa­hıs bulunan veya sened zincirinde kesiklik olan, Peygamber (S.A.)´e nisbetinin bâtıl olduğuna dair herhangi bir delil bulunmayan ve sika kimselerden ona muhalif bir şey sabit olmayan hadîs´e denir. Yalan veya mevzu´ (uydurma) hadîs ise, Sünnetten sayılmasının bâtıl ol-duuğna dair delil bulunan, sika râvîlerce red ve Peyganıber´e nisbeti iptal edilen hadîstir.

Fakat, el-Müsned´de uydurma olduğu sabit olan hadisler var mı­dır Bâzı âlimlere göre el-Müsned´de zaîf sayılabilecek hadîsler vardır. Uydurma olduğu sabit olan hadîsler de vardır. Fakat, bunlar çok az, hattâ nâdirdir. el-İrakî[87] bu görüştedir.

İbni Teymiyye de el-Müsned´de zaîf hadîslerin bulunduğunu, fa­kat hiçbir zaman uydurma hadîslerin mevcudiyetinin-sabit olmadı­ğını söylemiştir.[88] Ekseri âlimler, İbni Teymiyye´nin bu görüşüne katılmışlardır.

Taassuba saplanan bâzı âlimler de el-Müsned´de asla zaif hadî­sin bulunmadığım iddia etmişlerdir. Biz, bu konuda sözü Îbnu´1-Cevzi´nin şu satırlarıyla bitirmek istiyoruz:

«Bâzı hadîsçiler, bana, Ahmed b. Hanbel´in el-Müsned´inde sa­hih olmayan hadîs var mıdır diye sordular. Ben de: Evet, dedim. Bu, Hanbelî mezhebinde olan bir topluluğa ağır geldi. Ben de,, onla­rın bu durumlarını avamdan oluşlarına hamlettim ve önem verme­dim. Bir de gördüm ki, onlar fetvalar yazmışlar, bu arada bir top­luluk da bu sözü yermiş ve reddetmiştir. Onlar, bu sözü söyleyeni de bir hayli kötülemişlerdir. Bu durum karşısında şaşırdım kaldım ve kendi kendime şöyle dedim: Çok acaip bir şey! İlimle uğraşan kimseler de, avamdan ayırdedilmez oldu. Çünkü onlar, hadîsi işiti­yorlar, fakat bu hadîsin sahih veya illetli olup olmadığını araştırmı­yorlar. Benim söylediğim sözü söyleyenlerin Ahmed b. Hanbel´in ri­vayet ettiği şeylere dil Uzattığını sanıyorlar. Hiç de böyle değildir. Çünkü İmam Ahmed b. Hanbel meşhur, hasen ve zaîf hadisleri riva­yet etmiş, sonra bunların çoğunu atmış ve kendisi de kabul etme­miştir.»

İbnu´l-Cevzi sözünü şöyle bitiriyor:

«Beni üzen şey, bu devirde âlimlerin ilim bakımından yetersiz­likleri ve avam durumuna düşmeleridir. Onlar, uydurma bir hadîs­le karşılaştıkları zaman bile böyle bir rivayet vardır, diyorlar. Him­metlerin bu derecede azalışına ağlamak gerekir. Lahavle velâ kuv­vete illâ billahi

Sözün kısası, el-Müsned´in ihtiva ettiği hadislerin ekserisi salih olup bunlar sayılamayacak kadar çoktur. Onda zaif hadîsler ve vârdir olarak mevzu´ (uydurma) hadîsler de vardır. Fakat, bâzı âlimler onda mevzu´ hadîsin bulunduğunu kabul [89]etmezler.[90]


Ahmed B. Hanbelin Fıkhı


Buraya kadar söylediklerimizden anlaşılmıştır ki, Ahmed b. Han bel´in fıkıh İmamlığı hadîs İmamlığından sonra gelmektedir. Bu nun için O´nun fıkhı hadıs´e daha yakındır. Hanbeli mezhebinin fa kinleri, Hanbelî fıkhının dayandığı usûlü (delilleri) tesbit ederek or taya koymuşlardır. Ahmed b. Hanbel´in fıkhı´, kendisinin sünnet ve ya benzerinden faydalanarak vermiş olduğu fetvalarında mevcut tur. îbni Kayım el-Cevziyye, bu fetvaların dayandığı usûlü (delille ri)´ özetlemiş ve bunların şu beş esastan ibaret olduğunu söylemiş tir:

1 Nass´lar : Ahmed b. Hanbel, bir nass bulursa onunla fetva verir ve başka bir şeye iltifat etmez. Bu sebepten O, nassi sahâbile rin fetvalarına tercih eder. Îbni Kayyım el-Cevziyye, Onun nass kar­şısında sahâbîlerin fetvalarını terkettiğine dair birçok misaller verii ki, bunlardan bir - ikisini zikrediyorUz : Ahmed b. Hanbel, kocası ölmüş.hâmile kadının iddetinin doğumu iie sona ereceğini bildiren ha­disi tercih etmiş ve böyle bir kadının iki iddetden en Uzun olanını beklemesi yolundaki fetvaya uymamıştır.[91] Nitekim îbni Abbâs´ın fetvası da Ahmed b. Hanbel´in görüşüne uygundur. Keza, Ahmed b. Hanbel, müslim ile gayrimüslim arasında miras cereyan etmeyece­ğini bildiren hadîsi tercih etmiş ve Muaz b. Cebel ile Muâviye b. Ebi Süfyan´m fetvalarını nazan itibara almamıştır.

2 Sahâbilerin vermiş olduğu fetvalar: Ahmed b. Hanbel, sahabîlerden bâzısının vermiş olduğu fetvalara diğerlerinin muhalif olduğunu tesbit edemez ise bu fetvaları esas olarak alır ve başkası­na ehemmiyet vermez. Buna icmâ da demez. Takvasından ötürü, «Bunu reddedecek bir şey bilmiyorum.» der. Kölenin şahitliğini ka­bul edişi de böyledir. O, bunu, Enes´ten rivayet etmiştir. Bu husus­ta Onun, «Kölenin şahitliğini hiçbir kimsenin reddettiğini bilmiyorum.» dediği, rivayet edilmiştir.

İbni Kayyım el-Cevziyye de şöyle der: «İmam Ahmed, sahâbilerden böyle bir şey bulursa ona herhangi bir ameli, re´yi ve kıyası tercih etmezdi.»[92]

3 Sahâbîlerin görüşleri: Ahmed b.. Hanbel, sahâbüer arasın­da ihtilâf olduğu zaman bunların görüşlerinden Kitab ve Sünnete muvafık olanları tercih eder ve sahâbîlerin görüşlerinin dışına çık­maz. Ahmed b. Hanbel, eğer sahâbîlerin görüşlerinden herhangi bi­rinin Kitab veya Sünnete uygun olduğunu anlıyamazsa, sahâbîle­rin ihtilâflarını anlatır ve kesin olarak bir şey söylemez. îshak b. İbrahim b. Hâni´ Mesâl´inde şöyle söyler: «Ahmed b. Hanbel´e: în-sana, kavmi içerisinde ihtilaflı bir şey sorulsa nasıl yapacaktır denildi. Ahmed b. Hanbel de: bu görüşlerden O, Kitab ve Sünnete uy­gun olanı ile fetva verecek, Kitab ve Sünnete uygun olmayanı hak­kında bir şey söylemeyecektir, demiştir.»[93]

Burada Ahmed b. Hanbel´in Şafiî´den ayrıldığını görüyoruz. Çünkü Şafiî, kıyas ile de olsa, tercihlerde bulunur. Şafiî, kıyas ba­kımından daha kuvvetli olanı alır ve tercih eder, kıyas bakımından kuvvetli olmayanı biralar. Ahmed b. Hanbel ise, sahâbîlerin görüş­leri arasından Kur´ân veya Hadîs nassı ile desteklenmiş olanı tercih eder ve kıyas´a başvurmaz. Çünkü O, kıyası sahâbînin görüşü ne tercih etmez-

4 Mürsel hadis: Ahmed b. Hanbel, mürsel hadisi delil olarak kabul eder. Bir hadis´i rivayet eden sahâbi bilinmezse ona mürsel hadis denir. Zaîf hadis ise, uydurma olduğu sabit olmayan hadistir. Ahmed b. Hanbel, zaif hadîsi de, bu babda onu reddedecek bir şey yoksa, kıyasa tercih eder. İbni Kayyım el-Cevziyye, zaîf hadisi şöy-,1e açıklar: Zaîf hadîs bâtıl, münker ve kabulü mümkün olmayacak şekilde rivayet bakımından müttehem olan hadîs değildir. Zaîf ha­dîsten murat, "râvîleri sika derecesine ulaşmayan ve aynı zamanda ittiham derecesine de düşmeyen hadîstir.

GörüyorUz ki, burada İbni Kayyım el-Cevziyye, Ahmed b. Hanbel´in tabiîlerin görüşleri karşısındaki tutumunu anlaİmamaktadır. İbni Kayyım el-Cevziyye, tabiîlerin görüşlerinden bâzısını Ahmed b. Hanbel´in mücerret olarak ve kendisini onlara uydurmak mecburi­yetinde görmeksizin tercih ettiğine dair mevcut olan rivayeti benim­semiş görünüyor. Buna göre, tabiînin sözü Ahmed b. Hanbel´in el-Müsned´i için bir hüccet değildir. Eğer O, tabiîlerden birinin sözü­ne uymuşsa, bu, onun deliline güvendiği içindir, sahibinin hüccet oluşundan dolayı değildir. Diğer rivayete göre ise, Ahmed b. Han­bel, tabiînin sözüne uymanın vacip olduğunu söyler. Bu itibarla Kitab, Sünnet ve Sahâbîlerin fetvasını bulamadığı zaman Tabiînin sö­zünü delil olarak alır. Eğer tabiîler ihtilâf etmişlerse ve bunlardan herhangi birinin sözü bir sahâbî sözüne uygun ´düşmüyorsa, bunla­rı kendi mezhebinde ayrı ayrı birer görüş olarak bırakır, değilse Sünnete uygun düşeni tercih eder. Çünkü Sünnet, tabiîlerin üstünde olup Peygamber (S.A.V.) veya sahâbilerin sözleridir.

Bu rivayet daha meşhurdur. İmam Ahmed´in bize intikal eden sözleri ve risaleleri de bunu teyit etmektedir. Bunların bir kısmını daha önce işaret ettik. O, selefin söz ve metodunu uyulmaya daha lâyık görür ve tabiîleri de seleften sayardı.

5 Kıyas: Ahmed b. Hanbel, elinde Kitab ve Sünnetten bir nass, sahâbîlerle meşhur rivayete göre tabiîlerin sözü, mürsel veya zaîf bir hadîs bulunmazsa kıyasa başvurur. el-Hallâl[94] Ahmed b. Hanbel´den şöyle nakletmiş tir: «Şafiî´ye kıyası Sordum. O da: Kıyasa.ancak zaruret ânında başvurulur, diye cevap verdi.»[95]

Görüyoruz ki, Ah´med b. Hanbel, kıyası hüccet olarak kabul et­mekte ve ona ancak zaruret halinde başvurmaktadır. Eğer imkân bulursa kıyasa hiç yanaşmamâktadır. O, bu konuda Şafiî´den riva­yet ettiği yukarıdaki görüşe yaklaşmaktadır. Fakat Şafiî, kıyası terkedip zaif hadîsi delil olarak almaz. Her iki İmamın kıyası kabul edişi değişiktir. Şafiî, kesin bir delil bulamadığı zaman kıyasa yö­nelir. Ahmed b. Hanbel ise, kıyası, reddetmek için bir delil yoksa, her türlü nass veya nass kabilinden olan şeylerden sonraya bırakır.

Görüyoruz ki, İbni Kayyım el-Cevziyye´nin anlattığı bu usûl (deliller) nass´lara dayanmaktadır. Mürsel ve zaîf hadîsler, sahâbilerin fetvaları, sonra münakaşa kabul etaneKle beraber tabii­lerin sözleri, daha sonra da kıyas bunlara dâhildir.

Fakat îbni Kayyım el-Cevziyye îcmâ´, masâlih, zerâyi´, istihsan ve istishab´m Ahmed b. Hanbel´e göre birer asi (delil) olup olma­dığım söylememektedir. Halbuki bunlar, Hanbelîlere göre. usûlden sayılmakta ve kitaplarında anlatılmaktadır.

Bunun içindir ki biz, bu esasları kısaca açıklamak mecburiye­tinde kaldık. Eğer kıyas, nass´lar hariç, diğer istinbat vâsıtalarını içi­ne alacak şekilde geniş mânada tefsir edilirse masâlih, istihsan, zerayi´ ve istishab´m kıyasa dâhil olduğunu söyleyebiliriz.[96]

İcmâ´


îcmâ´, herhangi bir asırda ümmetin müctehidlerinin Kitab, Sünnet veya bâzı fakihlere göre kıyas delillerinden birine da­yanarak şer´î bir hüküm üzerinde ittifak etmeleridir.

Daha önce de belirttiğimiz gibi icmâ´ ikiye ayrılır:

1 Farzların asılları üzerindeki icmâ´: Meselâ, farz olan na­mazlar, bunların rek´atleri, oruç, hac, zekât. vs. üzerindeki icmâ´ böyledir. Bu türlü, icmâ´, her müslüman tarafından kabul edilmiş­tir. Onu inkâr eden, dînin kesin olarak bilinen emirlerinden birini inkâr ettiği için kâfir olur. Çünkü, bu gibi emirler üzerindeki icmâ´, Kur´ân ve Sünnetle kesn olarak sabit olan meseleler hakkındadır. Bu meseleler, dînin asıl sınırlarını ve müstahkem surlarını teşkil eder. Bunların dışına çıkan kimse, dinin dışına çıkmış olur.

2 Birinci kısımda zikredilen farzların asıllarına dâhil olmayan meseleler üzerindeki icmâ´: Meselâ, fethedilen memleketlerdeki arazinin mülkiyeti devlete ait olmak üzere eski sahiplerinin elinde bırakılması ve mürted (dinden dönen) lerin öldürülmesi vs. üzerin­deki sahâbilerin icmâ´ı hakkında Ahmed b. Hanbel´den değişik riva­yetler yapılmıştır. Âlimlerden bir kısmı, Ahmed b. Hanbel´in: îcmâ´ın mevcudiyetini iddia eden yalancıdır.» dediğini nakletmiştir. İbni Kayyım el-Cevziyye; «Ahmed b. Hanbel icmâ´ iddiasında bulu­nanları yalanlardı ve icmâ´m sabit olan bir hadis üzerine takdim edilmesine cevaz vermezdi.» demiştir. Ahmed b. Hanbel´in oğlu Ab­dullah da şöyle rivayet etmiştir: «Babamın şöyle dediğini işittim: Bir şey üzerinde icmâ´ olduğunu iddia eden kimse yalancıdır. Belki insanlar bir şey üzerinde ihtilâfa düşmüşler, fakat o şey üzerinde icmâ´ olduğunu iddia.eden kimse buna vâkıf olamamıştır. Dolayı­sıyla, o kimse, icmâ olup olmadığını bilmiyoruz, desin.»

Bu açıklamalardan, Ahmed b. Hanbel´in icmâ´m aslını inkâr et­mediği, fakat sahâbiler asrından sonra vuku´unun bilinmediğine kani olduğu sonucuna varabiliriz. Dolayısıyla O, sahâbilerin bâzı meseleler üzerinde icmâ´ ettiğini söylerdi. Çünkü onlar malûmdur­lar, bilginleri de mahdut ve belli kişilerdir. Uz. Ömer, bunları Me­dine´de alıkoymuştur. O, müslümanları ilgilendiren her mühim me­selede kendileriyle istişarede bulunmak için, müslümanlarla bilgin sahâbileri bir araya toplar ve onlar sayesinde kesin bir görüşe ula­şırdı. Böylece kendisi, mesuliyeti tek başına üzerine almazdı.

Bundan sonraki devirlere ait olduğu ileri sürülen icmâ´lar hak­kında Ahmed b. Hanbel; «Bunlara muhalif olan bir şey bilmiyoruz.» ´ derdi.

Buna göre Ahmed b. Hanbel´in iki dereceli bir icmâ´ kabul et­tiğini söyleyebiliriz:

1 Yüksek icmâ´: Bu sahâbîlerin icmâ´ıdır. Bu türlü icmâ´lar, sahâbilerin karşılaştığı ve neticede hakkında tek bir görüş beyan ettiği meselelere aittir. Böyle icmâ´lar hüccettir. Çünkü Kitab ve sa­hih Sünnetin esaslarından birine dayanmaktadır. Sahâbîierin sahih bir sünnete muhalif hareket ettikleri düşünülemez. Zira onlar, Pey­gamber (S;A.V.)´in sözlerini rivayet eden kimselerdir. Onlardan bir kısmı, bâzı hadisleri bilmeyebilirler. Fakat, İmam Şafiî´nin deyişiy­le, hepsinin bütün hadîsleri bilmemesi imkânsızdır.

2 İkinci derecede yer alan icmâ´: Herhangi bir görüş, her­kesçe bilinir ve buna birinin muhalefet ettiği bilinmezse böyle bir görüş, eğer buna icmâ´ diyebilirsek, bu türlü icmâ´a dâhil olur. Bu icmâ´, sahih hadîsten sonra ve kıyastan önce gelir. Çünkü, buna muhalif olan bir fakîh bulunursa icmâ´ bozulur.

Burada gözönüne alınması gereken husus şudur: Yukarıda an­latılan icmâ´m her iki derecesi de dinin kesin emirlerinden olan farz­ların» asılları üzerindeki icmâ´dam sonra gelir. Zira, dînin kesin emir­lerinden olan farzların asıllarından birini inkâr eden kâfir olur. Me­selâ, beş vakit namazı ve namazuı rek´atlerini inkâr eden kimse böy­ledir. Çünkü, bunlar üzerindeki icmâ´m derecesi, diğer bütün istinbat esaslarından önce gelir.[97]

Kıyas

Buradaki «kıyas» sözü ile Ebû Hanîfe, Şafiî ve diğer kıyasa da­yanan fakîhîerin istılâhmdaki kıyası kastediyoruz. Buna istihsan, masâlih-i mürsele ve zerâyi´ dâhil değildir. O halde buradaki kıyas, hüküm bakımından hakkında nass bulunmayan bir meseleyi, ara­larındaki ortak ve hükme esas teşkil eden bir vasıf sebebiyle hak­kında nass bulunan bir meseleye bağlamaktır.

Ahmed b. Hanbel´den rivayet edildiğine göre kıyastan müstağ­ni olunamaz. Sahâbîler kıyasa başvurmuşlardır. Âhmed b. Hanbel, prensip olarak kıyası kabul ettiği için kendisinden sonraki Hanbe-Hler de kıyasa önem vermişler, Peygamber (S.A.V) ve sahâbilerin hükmünü beyan etmediği hâdiselerle karşılaştıklarında kıyastan ol­dukça faydalanmışlardır.

Fakat öyle anlaşılıyor ki, İbni Teymiyye ve talebesi îbni Kayyım el-Cevziyye gibi Hanbelî yazarları, tesbit edilen mücerret illete gö­re değil, münasip vasıflara[98] göre kıyas yapıyorlardı. Meselâ, Hanefîler selem akdini kabul ederler. Bu akid, para peşin ve mal veresiye olmak üzere borcu (deyn´i) mal (ayn) karşılığında satmak­tır. Bu akid, aslmda kıyasa uymamaktadır.Çünkü, üzerine akid te­rettüp eden şey mevcut değildir. Mevcut olmayan şeyin satılması ise caiz olmaz. Fakat İbni Teymiyye bu akdin kıyasa uygun olduğunu söylemektedir. Çünkü, satılan malın bulunmasmdaki hikmet, bura­da da mevcuttur. O da, mal hakkındaki cehaletin ortadan kalkma­sıdır. Burada cehalet veya özür bulunmadığına göre akid kıyasa uy­gundur.

Başka bir misâl: Hanbelîler bir şahsın başka, bir şahsa olan borcunun havalesini kabul ederler. Buna göre alacak (borç), başka bir şahsa havale edilir ve bu, o şahıstan istenir. Bu, kıyasçı Hanefilerin görüşüne aykırıdır. Çünkü bu, bir nevi borç karşılığında bor­cu satmaktır ki, caiz değildir.[99] Hanbelîlere göre ise, bu, borcu ödemek demektir. Zira borcu havale eden kimse havale ettiği şahıs vâsıtasiyle onu ödemiş oluyor. Borcu ödemek ise gayet tabiîdir ki caizdir.

İşte görüyorUz ki, böylece birçok mes´elelerde Hanbelîler illetle­re iltifat etmiyorlar; buna mukabil, mes´elelerdeki hüküm ve müna­sip vasıflara önem veriyorlar.[100]

Masâlîh

Burada masâlihderi maksat, nıasâlih-i mürseledir. O da, hakkın­da Kitab, Sünnet ve îcmâ´a dayanan müsbet veya menfî özel bir de­lil bulunmayan maslahatlardır. Tabiidir ki bunların, şeriatın kabul ettiği maslahatlardan olması gerekir. Mâlikîler, şeriatın genel amaç) larına uygun düşmek, herhangi bir güçlüğü kaldırmak ve bir nassa aykırı olmamak şartıyla bu türlü maslahatları kabul ederler.

Hanbelîlerle diğerleri, bu maslahatları kıyastan sayarlar. Çün­kü bunlar, Kur´an ve Sünnet nass´larmm toplamından elde edilen umumî maslahatlardır. Gerçi bunlar, bizzat özel bir nass üzerine kı­yas edilmemiştir.

Esasen, sahâbüer bu maslahatları kabul ettiği için Ahmed b. Hanbel de kabul etmiştir.

Ahmed b. Hanbel, siyaset-i şer´iyye´de maslahatı esas alır. Siyaset-i şer´iyye,1 İmam (halîfe)´m insanları ıslâh maksadıyla onları yararlı işlere teşvik etmek ve zararlı işlerden Uzaklaştırmak için takip etmiş olduğu yoldur. Ahmed b. Hanbel Allah ondan razı ol­sun - bir nass mevcut olmasa dahi bu konuda bir kısım cezaların tatbikini kabul etmiştir. Onun bu kabil´ fetvalarından bâzıları şihit lardir: Fesat ve kötülük çıkaranlar, şerlerinden emin olunabilecek bir memlekete sürgün edilirler. Ramazanda gündüz şarap içenlerin cezaları artırılır. Sahâbi´ye dil Uzatan cezalandırılır. Yâni Ahmed b. Hanbel, sahâbi´ye dil Uzatanın cezalandırılmasını zaruri görür. Hü­kümdar, onu affedemez; mutlaka cezalandırır ve tevbeye davet eder. Eğer o, tevbesinde durursa mesele yok, durmazsa tekrar cezalandı­rılır.[101]

Hanbelîler, bu hususta Ahmed b. Hanbel´e uyarak ve şeriatın kabul ettiği maslahatlar nev´inden olan maslahatlara dayanarak bir­çok konularda fetvalar vermişlerdir. Meselâ : Bir ev sahibini, eğer evi müsaitse, barmacak yeri olmaya´n bir kimseyi evinde iskân et­mesi için icbar etmek caizdir, diye fetva vermişlerdir. Bu hususta İbni Kayyim el-Cevziyye şöyle der: «Eğer bir cemâat herhangi bir şahsın evinde oturmak mecburiyetinde kalsa bundan başka bir yer veya bir han (otel) bulamasa, o şahsın münazaasız bir şekilde evini bunlara vermesi gerekir. Fakat, karşılığında bir ücret alabilir mi Âlimler burada ayrı ayrı iki görüş beyan etmektedir. Bu görüşler, aslında Ahmed b. Hanbel´in talebelerine aittir. Bunlardan ücret al­masını caiz görenler, ev sahibinin ecri misilden fazla bir ücret is­temesinin haram olduğunu söylemişlerdir.»[102]

Ahmed b. Hanbel´in talebelerinin verdiği fetvalardan diğer bir misâl: «İnsanların muhtaç olduğu çiftçi vs. sanatkârlar, ecri mis­liyle çalışmak üzere icbar edilirler. Bu sanatkârların çalışmaktan imtina etme hakları yoktur. Eğer imtina ederlerse cezalandırılırlar.-Çünkü maslahat, ancak böyle tamam olur. Yine onlara göre korun­ması vacip olan maslahata dayanılarak sanatkâr yetiştirilmesi farz-ı kifâyedir. Çünkü insanların sanatkârlara ihtiyacı vardır.»[103]

Ahmed b. Hanbel, maslahatları kıyasın bölümlerine dâhil olan bir esas olarak kabul etmiş ve böylece kıyasın mânâsını genişletmiş­tir. Diyebiliriz ki, O, maslahatları umûmî olarak, îslâm fıkhında mu­teber olan ve belli bir nass´dan değil, topluca bütün nass´lardan çı­karılan maslahatlara kıyas etmiştir.

Maslahatlar, kıyasın bölümlerine dâhil olduğu için Ahmed b. Hanbel, bunları hadîslerden sonraya bırakır. Hadisler, isterse kuvvetli olmasın, yalan olduğu sabit olmadıkça kıyastan önce gelir Çunku Ahmed b. Hanbel´in kaidesine göre, kıyasla ancak zaruret anında Kıtab, Sünnet veya sahâbîlere ait bir nass (hüküm) bulun­madığı zaman amel edilir.[104]

İstihsan

Hanefîlere göre istihsân; nass, icmâ´ ve zarurete dayanan bir de­lil veya zahir kıyam daha kuvvetli bir kıyas ile çatışması sebebiy­le bir mes´eleye benzeri bir mes´elenin hükmünden başka bir hü­küm vermektir. Şüphesiz bu esas, Hanbeli usûl-i fıkhı´na da dâhil­dir. Çünkü istihsân ya nass, ya icmâ´ gibi bir delile dayanmakta ve­ya zaruretin hükmüne uyularak kabul edilmektedir. Bunların hep­si Hanbelî mezhebinde muteber olup İmam Ahmed b. Hanbel´in bun­lara muhalefet etmesi mümkün değildir.

Mâlikîlere göre istihsân, sabit bir kaideye dayanarak maslahat­la hükmetmektir. Hanbelîlerin kabul ettiği maslahatlar da Mâliki mezhebine aykırı değildir. Çünkü bu, malsahatım hükmüne´ uymak demektir. Hanbelîler, nass bulunmayan yerde Hulefâ-i Râşidîn ve diğer sahâbîlerin fakîhleri gibi selef-i sâlih´e uyarak, maslahatı esas olarak alırlar.[105]

Zerâyi


Bu fikhî esası Hanbelîler, İmamları Ahmed´e uyarak kabul eder­ler. Çünkü şeriatın yapılmasını istediği bir işe vâsıta olan her şey matluptur. Yasakladığı bir işe vâsıta olan her şey de memnu´dur. Zerâyi´ İşte bu vâsıtalardır. Bunlar vâsıta olduğu şeyin hükmünü alır. Dolayısıyla bunlar, emredilen bir şeye vâsıta oluyorsa matlup, menedilen bir şeye vâsıta oluyorsa yasaktır.

Hanbelî mezhebi, zerâyi´ ile amel etme bakımından, mezheble-rin en şiddetlisidir. Bu konuda İbni Kayyım el-Cevziyye şöyle der:

«Maksatlara, ancak onlara götüren vâsıta ve yollarla ulaşıldı­ğına, göre, bu vâsıta ve yollar da onlara tâbi olur ve onların hük­münü alır. Dolayısıyla, haram ve mâsiyete vâsıta olan şeyler, sebep olduğu ve götürdüğü gayelere göre mekruh veya haramdır. Allah bir şeyi haram etmişse, bu haramın işlenmemesi için ona götüren birtakım yol ve vâsıtaları da haram etmiş demektir. Eğer Allah ha­rama götüren vâsıtalar, (zerâyi) ı mubah kılsaydı, haram edişi (tahrimi) bozmuş ve ruhları ona teşvik etmiş olurdu. Allah´ın hikmet ve- ilmi buna mânidir. Meselâ, tabibler bir hastalığın önüne geçmek istediklerinde, hastayı buna sebep olan şeylerden menederler. Ak­si takdirde iyileştirmek istedikleri hastayı fenalaştırmış olurlar. O halde hikmet, maslahat ve kemâl derecelerinin en üstünde olan bu şeriat hakkında ne düşünülür Bir kimse, bu şeriatın kaynaklarını iyice incelerse, Allah ve Resûlullâh´m harama götüren yolları tıka­dığını (seddü´z-zerâyi´ı), yâni harama sebep olan şeyleri yasakladığını görür.»[106]

Bundan anlaşılıyor ki Hanbelî mezhebi, Ahmed b. Hanbel´e uya­rak, zerâyi´i hem emirler için, hem de nehiyler için bir esas olarak kabul etmiştir. Dolayısıyla, yapılması istenilen hususlara vâsıta olan şeyler matlup, yapılmaması istenilen hususlara vâsıta olan şeyler de, seddu´z-zerâyi´ olmak üzere memnudur. Hanbelî mezhebinde ze­râyi´ iki türlü ele alınmaktadır:

1 Fiillerin yapılmasına vâsıta oluşu yönünden; şahıs, bu fiil­leri yapmakla haram mı, yoksa mubah mı işlemeyi kasdetmiştir. Çün­kü Peygamber (S.A.V.) : «Ameller niyetlere bağlıdır. Herkesin amelî niyetine göredir.» buyurmuştur.

2 Mücerret haller yönünden; isterse iyi niyete bağlı olsun. Meselâ, bir kimse putlara sövse, fakat bunu iyi niyetle yaptığı hal­de neticede bu, müşriklerin Allah´ın yüce zâtına sövmesine sebep olsa, o kimse kötü bir şey yapmış olur.

Buna göre zerâyi´ı ele almak, sırf niyete dayanmaz. Belki bazan niyete dayanır, çoğu zaman da sebep olduğu neticeye göre değer­lendirilir. Hanbelîler, bu iki hususu da gözönüne alırlar. Bu sebep­le zarar ve kötülüğe sebep olan şeyler menedilir; isterse bu şeyler aslında mefsedet (zararlı) olmasın. Bir kimse; bunları yapmakla şer kastederse ve bu fiili de kendisinin kötülük yapmasına sebep olursa günah işlemiş olur. Meselâ, bir kimse uyuyan herhangi bir insana, öldürmek kasdîyle ok atsa, fakat bu oku ona değmese, ora­da bulunan ve bu uyuyan şahsı sokmak isteyen yılana değse, o şa­hıs Allah huzurunda günahkârdır; isterse yaptığı işin neticesi iyilik olsun.

Hanbeli mezhebinin zerâyi´a göre vermiş olduğu fetvalar için birkaç misâl daha verelim:

a) Pazara gelmeden önce malı almak ve onu, pazara tahakküm etmek için elde tutmak menedilmiştir. Çünkü bu, ihtikâra ve satıcıyi fahiş fiyata sevkeder. Bu sebepledir ki, Ahmed b. Hanbel´e göre satıcının, malının değerinin sattığından başka olgunu anlasın veya anlamasın, muhayyerlik hakkı vardır. İsterse o, seddü´z-zerâyi´a uyarak akdi fesheder.

b) Ahnaed b. Hanbel´in zerâyi´a dayanarak verdiği fetvalardan birine göre, bir kimse herhangi bir şahsı yemek ve içmekten menetse, sonunda da o açlıktan ölse, diyet vermesi gerekir. Çünkü o kim­senin yemek ve içmekten menedişi, bu şahsın ölümüne sebep olmuş­tur.

c) Ahmed t». Hanbel, insanların komşusundan alış-veriş yap­masını önlemek için malın fiyatını indiren kimselerden bir şey sa-tmalmayı mekruh sayardı. Çünkü fiyatı indirmekle O, kardeşini za­rara uğratmak istemektedir. Böyle bir adamdan alış - veriş etmemek, bu zararı önlemektir. Peygamber (S.A.V.) ´den vârid oldıiğuna göre O, birbiriyle yarış eden iki kişinin, yâni fiyat indiriminde birbirini geçmek isteyen kimselerin yemeğinden nehyetmiştir.

d) Ahmed b. Hanbel, fitne zamanı silâh satışının haram oldu­ğunu söylemiştir. Çünkü bu, kötülüğe bir yardımdır. Yol kesenlere silâh satmak da böyledir; zira bu da, cürüm işlemeleri için onlara bir yardımdır. Şarap imal edenlere, şarap yaptığı kuvvetle tahmin edilen kimselere üzüm satmak da haramdır. İşte bu türlü alım - sa­tımlar sahih değildir. Keza, haram olan eğlenceler ve raks gibi gü­nah şeyler için kullanmak isteyen kimselere binayı icara vermek de haramdır.[107]

İstishâb

İstishâb´ın mânası, sabit bir hükmün, onu değiştiren bir delil bu­lununcaya kadar devam etmesidir.

Hanbelîler, bu esası da çok kullanmışlardır. Onların istishâba göre fetva vermiş oldukları bâzı meseleler şunlardır:

a) Menedildiğine dair bir delil bulununcaya kadar eşyada asıl olan ibahattır Cmübah olmaktır). Bunun içindir ki, akid ve şartlar­da asıl olan ibahattır. Bunları meneden bir nass bulununcaya kadar akid ve şartlara bağlı kalmak vaciptir.

b) Pis olduğunu gösteren bir delil bulununcaya kadar suda aslolan temizliktir.

c) Bir kimse karısını boşasa, sonra bir talâkla mı, yoksa üç ta­lâkla mı boşadığmda şüphe etse, onu bir talâkla boşamış olur.Çünkü bir talâkla boşadığı muhakkaktır.[108]

Hanbelî Mezhebinin Gelişmesi Ve Yayılışı[109]

Mezhebin Rivayeti

Ahmed b. Hanbel, fıkhını yazmamıştır. Hattâ O, fıkhının yazıl­masını menetmiştir. Halbuki İmam Şafii, kendi fıkhını daha önce bizzat yazmıştır. Ahmed b. Hanbel´in bâzı fıkıh meseleleriyle ilgili birtakım yazılan mevcut ise de, bunlar, kendisi için tutmuş olduğu notlardır. O, bunları neşretmediği gibi başkalarının nakletmesine de müsaade etmemiştir. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi insanlar, teklif ifade eden hükümleri öğrenmek için başvuımayı unutmasın­lar diye Kitab ve Sünnet´ten başka hiçbir şeyin tedvinini hoşgörmezdi.

Hanbelî fıkhının nakil ve rivayeti şöyle olmuştur:

1 Hanbelî fıkhı İmam Ahmed b. Hanbel´in talebeleri vasıta­sıyla rivayet edilmiştir. Bunların başında Ahmed b. Hanbel´in oğlu Salih (öl. 266 H.) gelir. Bu, hem babasından hem de başkalarından fıkıh tahsil etmiştir. O, babasının fıkhını, yazdığı mektuplar vasıta­sıyla yaymıştır. Çünkü O, kendisine gelen mektuplara cevap verir­ken babasının görüşlerine dayanıyordu. Salih, aynı zamanda kadılık vazifesine tâyin edildiği için babasının fıkhını, sadece gelecek ne­sillere nakletmekle kalmamış, aynı zamanda onu fiil ve tatbik sa­hasına´ koymuştur.

2 Ahmed b. Hanbel´in diğer oğlu Abdullah (öl. 290 H.) da, el-Müsned´i ve babasının fıkhını gelecek nesillere nakletmiştir. Ger­çi Abdullah, hadîs rivâyetiyle daha çok uğraşıyordu.

3 Ahmed b. Hanbel´in fıkhını nakleden talebelerinden biri de Ebû Bekr el-Esrem[110] (öl. 261 H.) dir. Bu, İmam Ahmed´in yanın­da Uzun zaman kalmış ve onun fıkhını nakletmiştir.

4 Talebelerinden Abdülmelik el-Meymunî[111] (öl. 274 H.) de

Ahmed b. Hanbel´in yanında yirmi iki seneye yakm bir zaman kal­mış ve hocasının kendisini menetmesine rağmen, açıkladığı mes´eleleri yazmıştır. Ahmed b. Hanbel´in fıkhını rivayet işinde onun bü­yük bir mevkii vardır.

5 Ebû Bekr el-Mervezî[112] (öl. 275 H), Ahmed b, Hanbel´in en seçkin talebelerinden olup hocasının birçok meselelere ait görüş­lerini nakletmiştir. El-Hallâl da ondan nakletmiş olup Efou Bekr el-Mervezî´ye karşı büyük bir hayranlık duyardı.

6 Ahmed b. Hanbel´in fıkhını nakledenlerden biri de Harb[113] (öl. 280 H.)´dir. Bu zat, Ahmed b. Hanbel´in yanında kısa bir müddet kaldığı halde onun birçok fıkhî görüşlerini rivayet etmiştir. Ahmed b. Hanbel´in açıklamış olduğu hükümleri araştıran Harb´in rivayetleri arasında onun şu sözü de bulunmaktadır: «İnsanlar il­me, ekmek ve su kadar muhtaçtırlar.»

7 Ahmed b. Hanbel´in talebelerinden İbrahim b. îshak el-Harbî (öl. 285 H.) de hocasının fıkıh ve hadîsini nakletmiştir. Bu zat, zühd ve takva bakımından tamamen hocasına uymakta idi. Ri­vayet edildiğine göre Halîfe el-Mu´tazıd kendisine onbin dirhem gön­dermiş, O da kabul etmemiştir. Halîfe, bunu alıp komşularına dağıt­masını istemiş ise de, İbrahim el-Harbi, elçiye şu cevabı vermiştir: «Emîru´l-Mü´minîn´e söyle, biz, toplamak için meşgul olmadığımız şeyi dağıtmakla da kendimizi meşgul etmeyiz. Yine Emîrul-Mü´minîn´e söyle, bizi bıraksın, yoksa civarından gideriz.»

Bunlardan başka daha birçokları, Hanbelî fıkhını nakletmişlerdir. Fakat buuydığımız zatların üstün bir yeri, vardır ve bunların çoğu, Uzun zaman Ahmed b. Hanbel´e arkadaşlık etmiştir.

İmam Ahmed b. Hanbel´den ayrılmayan bu talebelerinden son­ra, Ebû Bekr el-Hallâl (öl. 311 H.) gelir. Bu zat, İmam Ahmed b. Hanbel´in ilimlerini cem´etmek için bütün gayretini sarfetmiş, bu mak­satla seyahatlere çıkmış ve birçok kitap telif etmiştir. Onun, Ebû Bekr el-Mervezî ile Uzun zaman kalışı, Ahmed b. Hanbel´in fıkhını rivayet etme arzusunu kuvvetlendirmiştir. Dolayısıyla Ahmed b. Hanbel´in fıkhını rivayet eden herkesten nakillerde bulunmuştur. Meselâ; Ahmed b, Hanbel´in çocuklarından, Harb´den, el-Meymunî´-den ve bunlardan başka sayılamıyacak kadar çok kimselerden na­killerde bulunmuştur, Bu yüzden el-Hallâl, talebelerinden sonra Ah-med b. Hanbel´in fıkhının nâkili sayılmıştır. Ebû Bekr el-Hallâl´dan sonra Hanbelî mezhebini nakleden birçok kimse gelmiş ve bu mezheb insanlar arasında yayılmıştır.[114]

Mezheb´dekî Kaviller

Hanbelî mezhebinde birçok kaviller (görüşler) vardır. Bunun se­bepleri çoktur:

1 Ahmed b. Hanbel, selefiyeci bir fakih idi. Tercih yapmak­tan sakınırdı. Sahâbîler veya tabiîlerden iki türlü kavil naklettiği zaman, bunlardan birini Veya birkaçını terketmeyi gerektiren her­hangi bir nass bulunmazsa her iki veya daha çok kavli de mezhe­binde ayrı ayrı kabul ederdi.

2 Ahmed b. Hanbel, bâzı hallerde hüküm verirken iki görüş veya iki vecih arasında tereddüde düşer ve her ikisini de, herhangi bir tercihe tabi tutmaksızın açıklardı.

3 Ahmed b. Hanbel´in bir kısım meselelere ait görüşü değişik şekilde rivayet edilmiştir. Birinin doğruluğunu diğerine tercih ede­cek bir şey bulunmadığı müddetçe, her rivayet mezheb´de ayrı bir kavil olarak kabul edilir.

4 İmam Ahmed, herhangi bir durumda muayyen bir mesele hakkında fetva verirdi. Fakat, kendisine aynı mes´ele tekrar sorul­duğunda, meseleyi soran kimsenin önceki durumu ile sonraki du­rumu arasındaki değişikliğe dikkat eder ve onun durumuna göre fetva verirdi. Halbuki bu fetvaları nakleden râvî, aynı mes´ele üze­rinde Ahmed b. Hanbel´in iki görüşe sahip olduğunu zanneder. Lâ­kin hakîkatta, durum değiştiği için hüküm (fetva) de değişmiştir. Ahmed b. Hanbel, fetva verirken, fetva soran kimsenin durumunu tetkik ederdi. Zira fetva soran kimse, belki alacağı fetvayı haram bir şeye" vâsıta yapabilir.

5 İmam Ahmed, maslahat veya kıyasa dayanan re´ye göre çok az fetva verirdi. Bu durumda değişik görüşler ortaya çıkarsa, herhangi bir tercih yapmaksızın onları olduğu gibi bırakırdı.[115]

Mezhebin Gelişmesi

Hanbelüer, ictihad kapısının kapanmadığını söylerler. Bâzı mezheblerin mutaassıb çevreleri, içtihad kapısının kapalı olduğunu ile­ri sürerken, Hanbelîler, müctehid olmaya ehil olan veya kendisinde ictihad şartlan bulunan herkes için bü kapıyı açık tutmuşlardır. Bu­nu kitabımızın baş tarafında da söyledik. Hattâ Hanbelîler, daha da ileri gitmişler ve her asırda bir müstakil (mutlak) müctehidin bu­lunmasını farz-ı kifâye saymışlardır. Çünkü, insanların karşılaştığı yeni olaylar da bunu zarurî kılmaktadır. Tâ ki sapıtmasınlar, bu müctehid yeni olaylar hakkında onlara fetva versin, Kitab ve Sünnet´e başvuracak yerde dînin bizzat esası imiş gibi mezheblere bağ­lanıp kalmasınlar ve mezhebleri Kitab ve Sünnetin üstüne çıkarma­sınlar.

Bu ve başka âmiller sebebiyle Hanbeli mezhebi oldukça geliş­miştir. Bu mezhebin gelişmesi şu üç esasa dayanır:

1 Mezhebin usûlü (dayandığı deliller),

2 Fetvalar,

3 Tahric.

Önce usûlü ele alalım:Hanbelî mezhebinin dayandığı usûlün çok zengin olduuğnu görüyorUz. Bunları yukarıda kısmen anlattık. Bu mezhebin gelişmesini sağlayan en büyük âmil, mezhebce hadîs, sünnet, sahâbî ve tabiîlerin fetvalarının geniş çapta ele alınması ve toplanmış olmasıdır. Daha sonra birçok fetvalar, bunların üzerine bina edilmiştir. Zira bunlar, müctehidler için bir kaynak teşkil et­miştir. Onlar, buna göre hüküm çıkarmışlar, kıyaslar yapmışlar ve yollarını tâyin etmişlerdir.

Sonra diğer deliller de çok verimli olmuştur. Özellikle masâlih ve zerâyi´, ictihad için geniş bir kapı açmıştır. Bunun içindir ki Han­belî mezhebinin fürû´u oldukça zenginleşmiştir. İstishâb babında da Hanbelî İmamları geniş çapta ictihadlar yapmışlardır. Bilhassa akid-lerle ilgili konularda en çok istishabdan istifade edilmiştir.

Fetvalara gelince; Hanbelîler´ fetva verme (iftâ) şartlarını çok ağırlaştırmalardır. Buna göre fetva verecek kimsenin Kitab, Sünnet ilimlerinde, sahâbî-ve tabiîlerin fetvalarına vukufda, mezhebin usûl ve fürû´ ilminde çok kudretli olması gerekir. Ayrıca müftinin idrâk edici bir akıl ve halis bir niyet sahibi olması, insanların hallerini ya-kinen bilmesi gerekir lş;c bu şartlan kendisinde´ toplayan kimse, doğru ve insanların haline uygun, aynı zamanda usûlden aynlmak-sızın fetva verebilir.

Hanbeli mezhebi fakihlerınden çoğunun mutlak müctehid oldu­ğu iddia edilmiştir. İbni Kayyım eî-Cevziyye şöyle der: «Hanbelî fa-kîhlerinden bir kısmı Ahmed b. Hanbel´in derecesine ulaşamamışsa da, mutlak (müstakil) ictihad mertebesine çıkmıştır. Bir kısmı da, bu dereceye yükselememişiır.Adı geçen müellif, Hanbelî faKînleri hakkında yine şöyle der : «Bir kimse bunların hallerini, fetvalarını ve tercihlerini incelerse, söyledikleri her konuda İmamlarını taklit etmediklerini, onlara muhalefet bile ettiklerini görür. Bu durum in­kâr edilemiyecek kadar açıktır. Gerçi onlar arasında bu şekilde dav­rananlar az veya çok olabilir.»

Fetva ve fer´i meselelerle uğraşan bilginlerin ilmi kudreti nisbe-tinde mezheb gelişmiş ve isabetli tahricler yapılmıştır.

Tahric yapan mezheb bilginlerine ve bunların mezhebi geliştir­medeki hizmetlerine gelince; bunlar, mezhebi esaslı bir şekilde ter­tip etmişler, fetva ve fer´î meseleler üzerindeki çalışmalarını bir dü­zene bağlamışlardır. Onlara göre fetva ve kaviller üç kısma ay­rılır :

1 Rivayetler: Bunlar, Âhmed b. Hanbel´e nisbet edilen şey­ler olup hükümleri açıktır. Tahriç yapan mezheb bilginleri, bu ri­vayetleri esas olarak almışlar, kendi çalışmalarını bunların üzerine bina etmişler, birçok fer´î mes´eleleri ortaya koymuşlar ve tahriçler-de bulunmuşlardır.

2 Tenbihler: Bunlar, açık ifadelerle Ahmed b. Hanbel´e nis­bet edilmeyen kaviller olup İmamın görüşünün ne olduğu, onun bir hükmü gösteren herhangi bir hadîsi söylemesi, bu hadîsin «Hasen» olduğunu açıklaması veya bir ifade ile o hadisi kuvvetlendirmesi gi­bi herhangi bir ibarenin işaret ettiği tenbih yoluyla anlaşılır. îşte bu tenbihler, mezhebde ayrı ayrı birer kavil (söz görüş) olarak benimsenmiş ve üzerine yeni mes´eleler bina edilmiş; bilginler de fıkhî istinbat kudretlerine ve sahâbî, tabiî ve diğerlerinden rivayet edilen fetvalar hakkındaki bilgilerine göre tahriclerde bulunmuş­lardır.

3 Vecihler: Bunlar ne nass, ne tenbih, ne de işaret ile İmama ait kavillerdir. Bunlar, mezhebde müctehid olanlarla tahriç yapan­ların sözleridir. İtfa rütbesine ulaşan fakîhlerin bütün ictihadları mezhebe nisbet edilir ve mezheb´de bir vecih sayılır. îmanım bu ko­nuda, ibare (ifade) veya işaretle bir görüşü vârid olmadığı halde, ba-zan bunlar ona nisbet edilir. En doğrusu, bunların mezhebe ait ka­viller olması ve İmama nisbet edilmemesidir.

Bu bilginler, kıyasla ilgili mes´elelerde İmama muhalefeti caiz görmüşlerdir. Böylece înıama nisbet edilmese dahi mezhebde diğer bir kısım vecihler meydana gelmiştir.

Hanbelî mezhebindeki tahric ehlinin bu mezhebe hizmet husu­sunda büyük gayretleri olmuştur. Belki bu gayretlerin en büyüğü, mezhebin fer´i ve dağınık mes´eleleri için küllî kaideleri ortaya koy­muş olmalarıdır. Onlar, muhtelif bölümlerde dağmık bir şekilde yer alan mes´eleleri ve çeşitli bablarda belirtilen birbirine yakın hüküm­leri tesbit etmişler, sonra bunları biraraya toplamışlar, hüküm ve illeti aynı olan mes´eleleri küllî kaidelere bağlamışlardır. Böyle bir gurup teşkil eden fıkhî konular, mes´eleleri biraraya toplayan kai­delerin doğmasını sağlamıştır.

Bu kaideler, mezhebin umumî hükümlerinin kavranılmasını ko­laylaştırmış, fürû´u öğrenmek için bir kapı olmuş, mezhebin mantık ve yönelişleri hakkında açık örnekler vermiştir.

Bu kaidelerle ilgili çeşitli kitaplar telif edilmiştir. Misâl olarak Necmeddin et-Tûfî (öl. 717 H.)´nin «el-Kavâid es-Bûğrâ»sını, İbni Receb[116] (Tin «el-Kavâid el-Kübrâ»smı ve Îbnuh´l-Lahham diye bilmen Alâuddîn b. Muhammed b. Abbas (öl. 803 H.)´in «el-Kavâid»ini zikredebiliriz.[117]

Mezhebin Yayılışı

Hanbeli mezhebi´nin fakîhleri çok güçlü olduğu halde bu mez­heb; fakihlerin bu güçleri, istinbat imkânları ve ehline geniş ictihad hürriyeti tanımaları ile mütenasip bir şekilde yayılmamıştır. Halktan bu mezhebe bağlı olanlar azınlıkta kalmışlardır. Hatta hiç­bir İslâm ülkesinde çoğunluğu teşkil edememişlerdir. Fakat Saud[118] ailesi Hicaz bölgesine hâkim olduktan sonra Arabistan yarımadasın­da Hanbeli mezhebi oldukça kuvvetlenmiştir.

Hanbelî mezhebi´nin böyle az yayılışının sebebi ne olabilir Bu soruya cevap vermek için mezheb´in yayılışını yavaşlatan şu birkaç sebebi açıklamak gerekir:

1 Hanbeli mezhebi ortaya çıktığı zaman, kendisinden önce teşekkül eden üç mezheb, İslâm ülkelerindeki büyük şehirlerde ya­yılmış bulunuyordu. Meselâ; Irak´da Hanefî mezhebi, Mısır´da Şa­fiî ve Mâliki mezhebi, Endülüs ve Mağrib´de yine Mâliki mezhebi hâkim durumda idi.

2 Kadılardan Hanbeli mezhebine mensup olanlar yoktu. Hal­buki kadılar, bağlı oldukları mezhebi yayıyorlardı. Meselâ, Ebû Yû­suf ve ondan sonra Muhammed b. el-Hasen, Irak mezhebini ve bil­hassa Ebû Hanîfe´nin görüşlerini neşretmişlerdir. Mağrib´de Esed b. el-Furât [119] Mâlikî mezhebini neşretmiştir. Ayrıca Endülüs Emevî Devleti de Mâlikî mezhebini neşretmekte büyük bir âmil olmuş­tur. Hanbeli mezhebi, son zamanlarda böyle bir imkâna, ancak Ara­bistan yarımadasında kavuşmuştur.

3 Hanbelîler çok şiddetli ve mutaassıb idiler. Başkalarıyla olan birçok ihtilâflarında hüccet ve delile değil, daha çok fiile baş­vuruyorlardı. Kuvvetleri arttıkça «Emri bi´1-ma´ruf ve nehyî nail-münker» Cîyiliği emr, kötülüğü yasak etme) adına insanlara baskı yapıyorlardı. Bu konuda, İbnu´l-Esîr´in «el-KâmiMnde yazmış oldu­ğu şu satırları okumak kâfidir:

«323 H. yılında Hanbeliler işi büyütmüştü. Kuvvetleri artmıştı. Evlere ve halka hücum ediyorlardı. Buldukları içkileri döküyorlar, şarkıcıları dövüyorlar ve çalgı âletlerini kırıyorlardı. Alım-satım işlerine karışıyorlar,; erkeklerin kadın ve çocuklarla birlikte gitmesine mâni oluyorlardı. Gidenleri gördüklerinde: yanınızdaki kim­dir diye soruyorlardı. Kim olduğunu haber vermeyenleri dövüyor­lar, emniyet müdürüne (Sahibu´ş-Şurta´ya) götürüyorlar ve bu fa­hişedir, diye onun aleyhinde şahitlik ediyorlardı. Böylece Bağdad´ı birbirine katıyorlardı...»

Hanbelîlerin bu gibi davranışları yüzünden, insanlar bu mez-hebden ürkmüşlerdir. Dolayısıyla Hanbelî mezhebi, fazla bir men­sup bulamamıştır.

İşleri hikmet ve tedbiri ile yürüten, Yüce Allah´dır.[120]


--------------------------------------------------------------------------------

[1] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/361.

[2] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/363.

[3] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/363-365.

[4] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/365-366.

[5] İbnu´l-Cevzî, Menakıbul-İmam Ahmed b. Hanbel, s. 185 (Bu eser, M. Emin el-Hancî tarafından 1349 H. yılında Mısır´da basılmıştır. Çeviren)

[6] İbnî Kesîr, Tarih c. X, s. 329.

[7] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/366-367.

[8] İbnul-Cevzî, Menakjbul-İmam Ahmed b. Hanbel, a. 190, 191.

[9] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/367-368.

[10] İshak b. Rahveyh (161- 238 H.) Mervli büyük bir hadîs bilgini olup Buharî, Müslim, Tirtaim, Nesai ve diğerleri ondan hadîs rivayet etmişler­dir. Kendisi Nisabur´a yerleşmiş ve orada 238 H. yılında vefat etmiştir.Çeviren.

[11] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/368-370.

[12] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/370.

[13] Mescid-i Hayf, Mekke´nin şarkmdaki dağlarda Arafat´a piden yolda Müzdetife ile Mekke arasında bulunan Mina´dadır. Selâhuddin Eyyubî tara­fından ihya edilen bu mescid, Kölemen Sultanlarından Kayıtbay´ın em­riyle yeniden inşâ edilmiş olup balen ma´mnrdar. Çeviren.

[14] Hilyetul-Evliyâ, c. IX, s. 169.

[15] Bak: Zehebi, Tercemetu Ahmed b. Hanbel. Bu faaltercemesî, Mektebetul-Marîf (Mısır) tarafından basılan Ahmed Şakir´in neşrettiği el-Mâsned´în baş tarafında yayımlanmıştır.

[16] Adı geçen eser.

[17] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/371-376.

[18] Şüphesiz bu bir mugalatadır. Çünkü îsâ; Allah´ın kelimesidir demek, Allah onu, kendinden bir kelime (künol emri) ile yaratmıştır demek­tir. Nitekim Kur´ân´m diğer âyetlerinde bu ve İsa´nın bizzat kelime ol­madığı açıkça belirtilmiştir (Bak: Al-i İmran: 59; Nisa: 171, 172; Maide: 72-75).

[19] Ca´d b. Dirhem (öl. 124 H.), Emevîler devrinde Kur´ân´m nıulüûk oldu­ğunu söyleyen ilk şahıstır. Bu fikri ileri sürdüğü için Küfe Valisi Hâlid b. Abdİllah el-Kasrî tarafından öldürülmüştür. Çeviren.

[20] Târihu´t-Taberî.

[21] Bak: Muhammed Ebû Zehra, el-İmam Ahmed b. Hanbel, Kahire 1947, s. 46. Çeviren.

[22] el-Kavârîrî´nin adı Ubeydullah b. Ömer´dir. Seccâde´nin adı da el-Hasen b. Hammâd´dır. Çeviren.

[23] Bu zat, Halîfe Mu´tasım devrinde daha çok itibar görmüş ve başkadı (kâdil-kudât) olmuştur. Çeviren.

[24] Zehra, el-İmam Ahmed b. Hanbel, Kahire 1947, s. 66.Çeviren.

[25] el-Buvaytî, zindanda prangaya vurulmuş olarak ölmüştür (öl. 231 H.) Bak: Muhammed Ebû Zehra, aynı eser, aynı sahife. Çeviren.

[26] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/377-382.

[27] Mu´tezililere göre Kur´ân´ın kadîm oldtrağnu ileri süren müslümanlar, bir nevi Allah´a şirk koşmada hıristiyanlann durumuna düşmektedirler.Çeviren.

[28] Buruc sûresi, 16.

[29] Hüyetu´l-Evliyâ, c IX, s. 198.

[30] Yâni Uz. Peygamber, insanlara Kur´an´ın yaratılmış olduğunu bildirme­miş ve onları buna inanmaları için davet etmemiştir. Bu rivayete göm Ahmed b. Hanbel, bunu kendisine işkence edenlere de itiraf ettirmek­tedir. Çeviren.

[31] Cehmî, Cehm b. Safvân (81. 128 H.)´a nisbet edilen kîmsedir. Çünkü Kur´an´ra mahlûk oldnuğnu ve Allah´ın kelâm sıfatını ji bulunmadığım söyleyenler arasında Cehm b. Safvân da vardır.

[32] Tevbe Sûresi, 6.

[33] A´râf Sûresi, 54.

[34] Bu rivayetin baştarab şöyledir: «Bir kişi Uz. Ömer´e geldi. Ömer (R.A.), ona insanların durumnu sordu. O da: Yâ Emîrül-Mü´mmîn, insanlar­dan bâzısı Kur´an´ı şöyle şöyle okudu, dedi. Bunun üzerine ben (Abdullah b. Abbas) söze karışıp: Ben, bu günlerinde onların Kur´an üzerin­de böyle münakaşa etmelerini sevmiyorum, dedim. Ömer de beni sus­turdu. Bunun üzerine ben üzgün bir şekilde evime gittim. Biraz sonra birisi geldi ve bana: Emîrül-Mü´mine´e cevap ver, dedi. Bir de baktun ki, Emîrul-Mü´minîn kapıda beni bekliyor. Elimden tuttu, beni bir, kenara çekti ve hoşlanmadığın şey nedir dedi. Ben de şöyle cevap ver­dim:...» (Bak; Hılyetu´I-Evliyâ´, Kahire 1938, c. IX, s. 216, 217) Çeviren.

[35] Kur´ân üzerinde münakaşa etmenin doğru olmadığını söylemeyiÇeviren.

[36] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/383-387.

[37] Tura, tıraz´ın çoğulu olup kumaş dokunan yere denir. Biz buna günümüz­de (Mısır´da) «Anbar» adını veriyorUz. Anlaşıldığına göre Ahmed b. Hanbel´e bu miras olarak kalmıştır. Kendisi bunu icara verir ve onunla geçimini temin ederdi.

[38] Zira Peygamber Efendimiz üstteki (veren) d. alttaki (alan) elden ha­yırlıdır.» buyurmuştur.Çeviren.

[39] Zehebî, Tereeinetu Ahmed b. Hanbel,Bu haltetrcemesi, merhum Ahmed Şâkir´in neşrettiği el-Müsned in baş tarafında yayımlanmıştır.

[40] Îbnul-Cevzî, Menakıbull-İmam Ahmed b. Hanbel.

[41] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/388-390.

[42] Halîfe Harım er-Reşid´m oğludur (öl. 198 H.). Çeviren.

[43] Adı geçen el-Menâkıb, s. 371.

[44] Adı geçen el-Menakib.

[45] Adı geçen el-Menakıb, s. 369.

[46] Aynı el-Menakib, s. 384.

[47] Aynı el-Menakıb.

[48] Teserrî, bir cariyeyi odalık edinmek manasınadır. Çeviren.

[49] Ahmed b. Hanbel, karısının müsaadesi üzerine az bir meblâğ karşıliğında bir câriye satın almış ve adını (Reyhâne) koymuştur. Pak: înbul-Cevzî, Menâkıbul-İmam Ahmed b. Hanbel, s. 177. Çeviren.

[50] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/391-395.

[51] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/396.

[52] Bu zat, İbrahim b. îshak el-Harbî´dir (51. 385 H.) Ahmed b. Hanbel´den rivayetlerde bulunmuştur. Birçok eserleri arasmda «Garibul-Hadîs» adlı eseri meşhurdur. Çeviren.

[53] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/396-397.

[54] Kur´an-ı Kerîm´de, Uz. Yakub´un kaybolan oğlu Yusuf için ettiği sabır, sabr-ı cemîl diye vasıflandırılır. Çeviren.

[55] Hüyetul-Evüyâ´, c. IX. s. 186.

[56] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/397-398.

[57] Ra´d, 28.

[58] Aynı sure ve aynı ayet.

[59] Mâide, 87.

[60] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/399-400.

[61] Hılyetu´I-Evliyâ´, c. IX, s. 181.

[62] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/400-401.

[63] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/401-402.

[64] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/402.

[65] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/403.

[66] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/403-404.

[67] İbnul-Cevzî Menâkıbu´1-lmam Ahmed b. Hanbel, s. 165. Çeviren.

[68] İbnul-Cevzî, Menakıbul-İmam Ahmed b, Hanbel, s. 168.

[69] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/404-405.

[70] Adı geçen eser, s. 176.

[71] Adı geçen eser, s. 156.

[72] Nisa, 164.

[73] Şûra Sûresi, 11.

[74] İbnu´l-Cevzî, Menakıbul-İmam Ahmed b. Hanbel

[75] Kıyamet günü Allah´ı görme meselesinde de Ahmed b. Hanbel, âyet ve hadislerin zahirine göre hareket eder ve onları te´vil etmezdi Ona göre, Peygamber´in Mi´râc´da Rabbini gördüğüne ve-mü´minlerin de kıya­met günü O´mı göreceklerine dair sahih hadîsler vardır. Elbette İranlara inanmak gerekir. Bunlar üzerinde) münakaşa etmek bid´attir. (Bak: İbnul-Gevzî, adı geçen el-Menakıb, s. 172, 173.) Çeviren.

[76] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/405.

[77] Şurâ Sûresi, 38.

[78] Emirlerin başkanlığı altında.Çeviren.

[79] Umul-Cevri, adı geçen el-Menakıb, s. 176.

[80] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/407-709.

[81] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/410-411.

[82] Ahmed b. Hanbel´in bu eseri, otUz binden fazla hadis tfhtivâ eder. O, bun­ları ikiyüzelli bin hadîs arasından seçtiğini ve bu eserinin hadîs konu­sunda İmam olduğunu söyler. Bak: Ahmed Muhammed Şâkir, el-Bâisul-Hasîs Şerhu thtisari Ulûmil Hadîs, Mısır 1951, s. 210.el-Müsneâ, birinci defa altı cilt halinde 1313 yılında Mısır´da basılmış­tır, Ahmed Şâkir tarafından tahkik edilerek, ancak 15 cildi yeniden neşredilebilmiştir. Çeviren.

[83] Ahmed Şâkir´in neşrettiği el-Müsned´in mukaddimesine bakınız.

[84] İbni Ebî Ya´iâ, Tabakatul-Hanâbile el-Muhtasara, s. 133, Şam baskısı.

[85] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/411-413,

[86] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/413-414.

[87] Bu zat, Ebul-Fadl Abdurrahim b. ei-Hüseyin b. Abdirrahman olup Zeynüddin el-İrakî diye bilinir (öl. 806 H.). Çeviren.

[88] İbni Teymiyye, «Minhâcu´s-Sünne» adlı eserinde bu konu üzerinde du­rur ve şöyle der: «Ahmed b. Hanbel´in el-Müsned´ine, Ebu Bekr el-Katiî (öl. 368 H.) birçok mevzu hadîs ilâve etmiştir. Câhiller de, bunları el-Müsned´de Ahmed b. Hanbel´in rivayet ettiğini sanmışlardır. Bu, çok çirkin bir yanlıştır.» Bak: Muhammed Ebû Zehra, el-îmam Ahmed b. Hanbel, Mısır 1947, s. 166. Çeviren.

[89] Diğer eserleri: Ahmed b. Hanbel, kitap telifini caiz görmediğinden eser­leri kendisinin Ölümünden sonra rivayet ve nakledilmek suretiyle meydana getirilmiştir. Dolayisiyle onun el-Müsned´den başka birçok eserler bilinmektedir :

1 Kitabu´s-Sünne, 2 Kitabu´z-Zühd, 3 Kitabu´s-Salât (1223 H. yi lında Kahire´de basılmıştır), 4 Kitabul-Verâ vel-tmân, 5 Kitabu´r Reddi ala´I-Cehmiyye Ve´z-Zenâdika, 6 Kitâbu´I-Eşribe, 7 Kitabu´l Mesâil, 8 Cüz´ fi UsûIi-Sünne, 9 Fadâilu´s-Sahâbe, 10 er-Reddü alâ Men iddea´t-Tenakuda fil-Kur´ân, 11 et-Tefsîr, 12 en-Nâsii vel-Mensûh, 13 et-Tarîh, 14 Hadîsu Şulte, 15 el-Mukaddem veT Muahhar fil-Kur´ân, 16 Vüeûbâtul-Kur´ân, 17 Mcnâsiku´1-Kebî ve´s-Sagîr, 18 el-Ceirhu ve´t-Ta´dil, 19 Kitabul-İlel ve Ma´rifetu´r-Ricâl. (Bak: llmu´I Cevzî el-Menakib, s. 191; Brockelmann, GI. 181, SI 309.)

«Kitabul´İlel ve Ma´rifetü´r-Ricâl» adlı eserin Ayasofya (İstanbul) Kütüphanesinde bulunan tek nüshası, İlahiyat Fakültesi Profesörlerinde) Dr. Talât Koçyiğit ve Dr. îsmail Cerrahoğlu tarafından iki cilt halind neşredilmekte olup I. cildi Ankara´da 1963 yılında İlahiyat Fakültesi yi ymlan arasında çıkmıştır. Sayın Prof. M. (:::) Mariclin hem Arapçi hem de Türkçe bir önsözünü ihtiva eden bu eilt´de Talât Koçyiğit´in d Türkçe uzun bir mukaddimesi vardır. Çeviren .

[90] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/414-415.

[91] Bu fetva, Uz. Ali´ye aittir. Yani böyle bir kadın hâmile olmasaydı dört ay on gün iddet bekliyecekti. Uz. Ali´ye göre kocasının Ölümünden he­men sonra doğum yapan kadımn îddetmi dört ay on süne tamamlar.Çeviren.

[92] İlam el-Mavakkün, c. I, ş. 22.

[93] Aynı eser.

[94] Bu zat, Ebû Bekr el-HalIâl diye bilinir, Asıl adı, Ahmed b. Muhammed b. Harun´dur (Öl. 311 H.). Ahmed b. Hanbel´in fıkhım yayan ve gelecek " nesillere intikal ettiren Ebû Bekr el-HallâTdır. Bu zat, Ahmed b. Han­bel´in fıkhı görüşlerini, mes´ele ve fetvalarım yirmi cildi aşan «Câmiu´I-Kebir»´inde toplamak suretiyle Hanbelî fıkhına en büyük hizmeti yap­mış ve bu mezhebin hakikî nâkili sayılmıştır. (Bak: İbni Kayyım el-Cevziyye, İlâm el-Muvaklaîn, c. I, s. 23.) Çeviren,

[95] Aynı eser, s. 26.

[96] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/416-419.

[97] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/419-421.

[98] Hanefîlere göre kıyasın esası, asıl ile feri´ arasında müşterek olan illet­tir, münasip vasıf değildir. Onlar, illetle münasip vasfı (hikmeti) birbi­rinden ayırırlar, onlara göre münasip vasıf, mazbut olmayan ve şeria­tın emir ve nehiylerindeki maslahattır. İllet ise, mazbut olup hüküm ba­lonundan emir ve nehyin esasım teşldl eder. Gerçi çoğu zaman illetle münasip vasıf birlikte bulunur. Fakat illet-, hikmetten kuvvetlidir. İbni Teymiyye ve İbni Kayyım el-Cevziyye gibi Hanbelüer ise, kıyasa esas olarak münasip vasfı, yani hükümdeki hikmeti kabul ederler. Bu da, şeriatın genel amaçlarından elde edilir, yani maslahatı celb, mazac-ratı defetme prensibine dayanır, (Bak : Muhammed Ebu Zehra, el-lmam Ahmed b. Hanbel, Mısır 194T, s. 276, 277.) Çeviren.

[99] Yâni Hanefîlerin kıyas prensiplerine güre borcun havalesi caiz olmamak gerekir. Fakat Hanefîler borcun havalesini, ilgililerin nzası varsa caiz görürler. Çünkü bunun cevazına delâlet eden bir hadîs-f şerîf vardır, (Bak: Mecma´u´l-Enmir, İstanbul 1310, c. II, s. 146.) Ayraca, havale, alım-satım nev´inden değil, hakkı Ödemek nev´indendü. Borçlu borcu­nu bîrine havale ettiği zaman kendisi bir nevi borçtan ´kurtuluyor ve borç havaleyi kabul eden kimsenin zimmetine giriyor. (Bak: Muhammed Ebû Zehra, el-lmam Ahmed b. Hanbel, s. 279, Mısır 1947.) Çeviren.

[100] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/421-422.

[101] İ lamul-Muvakkım, c. IV, s. 313.

[102] İbnî Kayım el-Cevziyye, et-Turukul-Hikmiyye, s. 239.

[103] Aynı eser, s. 227.

[104] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/422-424.

[105] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/424.

[106] İ lamul-Muvakkıin, c. I, s. 119.

[107] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/424-426.

[108] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/426-427.

[109] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/428.

[110] Asıl adı, Ahmed b. Muhammed b. Hâni´dir. Çeviren.

[111] Tam adı, Abdulmeük b. AbdoDıamid b. Mihran´dır. Çeviren.

[112] Asıl adı, Ahmed b. Muhammed b. el-Haccâc´dır. Çeviren.

[113] Tam adı, Harb b. İsmail el-Hanzali b-Kirmânî´dir. Çeviren.

[114] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/428-429.

[115] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/430.

[116] Adı, Abdurrahman b. Âhmed´dîr (Öl. 795 H.). Çeviren.

[117] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/430-433.

[118] Bu isim, Türkçemizde «Suud» şeklinde söylenmektedir. Çeviren.

[119] Esed b. el-Furât, bir ara Hanefi mezhebini benimsemiş ve Mağrib´de bu mezhebi yaymaya çalışmıştır. Çeviren.

[120] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/433-434.

Bu konuyu yazdır

Dini-1 İmam Şafiî ve Mezhebi (Prof. Muhammed Ebu Zehra)
Yazar: RasitTunca - 10-25-2019, 11:13 PM - Forum: islam Büyükleri Hakkında Bilgiler - Yorum Yok

İmam Şafiî (150 204h.)

İMAM ŞAFİÎ ve MEZHEBİ[1]

İmam Şafiî (150 204h.)

Hicri II. asrın son yıllarında Beytullah´ı ziyarete gidenler, tavaf sırasında etrafa göz atınca, esmer benizli ve boyu Uzuna yakın bir delikanlı ile karşılaşır, genç ve yaşlı talebeleri onun etrafında hal-kalanmış görürdü. Bu delikanlı onlara, fakîh ve muhaddislerden dinlemeye alışık olmadıkları bir üslûpla şer´î hakîkatları anlatıyor­du. Irak gibi re´y fıkhının hâkim olduğu ülkelerden gelenler de, Me­dine gibi muhaddislerin fıkhının hâkim olduğu yerlerden gelenler de aynı durumla karşılaşıyorlardı.

Hac ibâdeti için ve bu arada hadîs bilgisini artırmak maksadıy­la buraya gelen İmam Ahmed b. Hanbel, îmam .Şafiî´yi görmüş ve arkadaşı îshak b. Râhûye (Râhveyh)´ye: «Birinin dersini dinledim, ondan daha akıllı hiçbir kimse görmedim.» demiş ve onu alıp gö­türmüştür. Arkadaşı kendisine; İbni Uyeyne ve emsalinin hadîsini bırakıp bu delikanlıyı mı dinleyelim diye sorunca Ahmed b. Han­bel şöyle cevap vermiştir: «Bu delikanlının aklından faydalanmaz­san onun yerini tutacak başka birini bulamazsın. Âli hadîsi kaçırır-san, nazil hadîsi de kaçirmazsm ya!»[2].

îşte bu delikanlı îmam Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî el:Kuraşî´dir. Usûl-i Fıkıh ilmini kurup ilk önce tedvin etmek ve esaslarını açıkla­mak şerefine ulaşan odur. Kendinden sonraki nesiller, ilmi, ondan miras olarak almışlardır.[3]

Doğumu Ve Nesebi

Bütün rivayetler, İmam Şâfii nin 150 H. yılında Gazze şehrin­de doğmuş olduğunda birleşir. O, kıyas İmamı ve Irak fakîhlerinin başı olan İmam Ebu Hanîfe´nin vefat ettiği sene dünyaya gelmiştir. Bâzı yazarlar hayâle kapılarak, Şafiî´nin, Ebu Hanîfe´nin öldüğü ge­ce doğduğu ve böylece yeryüzünün fıkıh İmamlarından hiçbir za­man hâli kalmadığı düşüncesini uyandırmak istemişlerdir. Böyle bir iddia, herhangi bir temele dayanmadığı gibi bir fayda da sağlamaz.

İttifakla rivayet edildiğine göre Şafiî´nin babası Kureyş kabile­sine mensup olup Peygamber (S.A.V.)´in dedesi olan Hâşim´in kar­deşi Muttalib oğullarına dayanır. Onun şeceresini tarihçilerin çoğu şöyle anlatır.- Muhammed b. îdrîs b. Abbas b. Osman b. Şâfi´ b. Sâ-ib b. Ubeyd b. Abdiyezid b. Hâşim b. Muttalib b. Abdimenaf. Bu sil­silede alman Muttalib, Abdumenaf m dört. oğlundan biridir. Abdumenaf´uı oğulları şunlardı: 1 Muttalib, 2 Hâşim, 3 Abduşems Bu Emevîlerin dip dedesidir , 4 Nevfel Bu da Cübeyr b. Mut´im´iri dedesidir .

Peygamber (S.A.V.) Efendimiz´in dedesi^Abdulmuttalib´i yetişti­ren, adı geçen Muttalib´dir. Muttalib oğulları hem câhiliye, hem de islâm çağmda Hâşim oğullarının yardımcısı idiler. Hattâ Kureyşli-ler, Mekke´de insanları Allah yoluna çağıran Peygamber´e yardım ettikleri ve Peygamber´e karşı kendilerini desteklemedikleri için Ha-şimîlerle bütün münasebetlerini kestikleri zaman, Muttalib oğulla­rı Hâşimîlerle birlik olmuşlar, Şi´b[4] de yaşamışlar ve Hâşimîlere uygulanan zulüm ve işkenceye onlar ila aynı şekilde katlanmışlar­dır. Yalnız Uz. Peygamber´in amcası olan Ebu Leheb, bu boykot sı­rasında Kureyşlilere katılmıştır.

Bu sebeple Peygamber (S.A.V.), Muttalib oğullarına da Hâşim oğulları gibi ganimetten hisse ayırmıştır. Rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz, Hâşim oğullan gibi Muttalib oğullarına da ganimetten hisse verdiği zaman Umeyye ve Nevfel oğulları da aynı şekilde hisse talep etmişlerdir. Cübeyr b. Mut´im bu konuda şöyle bir rivayette bulunmuştur:

Peygamber (S.A.V.), Hayber´de elde edilen ganimetlerden Hâ­şim oğullan ile Muttalib oğullarına «Akrabalığı olanlarda ayrılan hisseleri verince ben ve Osman b. Affâri gidip; Yâ Resûlullah, dedik, onlar Hâşim oğulları olarak senin kardeşlerindir. Üstünlükleri inkâr, edilemez. Çünkü, Allahu Teâlâ, seni onların içinden seçmiştir. An­cak sen, Muttalib oğullanna da hisse verdiğin halde bizi bıraktın. Biz ve Muttaliboğulları akrabalık yönünden aynı derecedeyiz. Bu­nun üzerine Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurdu: «Çünkü onlar hem câhiliye, hem de islâmiyet devrinde bizden ayrılmadılar» ve iki eli­nin parmaklarını birbirine geçirerek, «Hâşim oğulları ile Muttalib oğulları bu bakımdan aynıdırlar» diye ilâve etti.

Şafiî´nin anası Yemenli olup Ezd kabîlesindendir. Kureyş kabi­lesine mensup değildir. Oğlunun yetişip olgunlaşmasında onun bü­yük bir payı vardır.[5]

Gençliği Ve Yetişmesi

Şafiî, Rureyşli bir babadan doğmuş, fakat beşikte iken onu kay­betmiş ve bu yüzden fakir olarak büyümüştür. Annesi, oğlunun ne-seb ve kendisini belki ihtiyaçtan kurtaracak olan hukukunun Ku-reyşlilerce tanınmayacak şekilde zayi olacağından korkmuştur. Bu sebeple oğlunu MekkeTdeki makamına sahip kılmak için gayret sar-fetmiştir. Hatîb Bağdadi, «Tarihu Bağdad» adlı eserinde Şafiî´ye da­yanan bir senedle şöyle rivayet eder:

«Ben Yemen´de doğdum[6]. Anam, hukukumun zayi olmasın­dan korktu ve bana; ailenin yanına gidip onlar gibi olman daha iyi­dir; çünkü ben nesebini kaybedersin diye korkuyorum, dedi ve yol hazırlığımı yaptı. Ben de Mekke´ye geldim. O zaman yaklaşık ola­rak on yaşımda idim. Bir akrabamın yanına indim ve ilim tahsiline başladım.»

Buna göre diyebiliriz ki: İmam Şâfii çocukluğunda, yüksek bir soya mensup olduğu halde fakir ve yetim çocuklar gibi yaşamıştır.. Yüksek soya mensup olan fakir çocuklar, gençlik çağlarında genel olarak bir eğitim bozukluğu olmazsa, soylarının tesiriyle yüksek işlere yönelirler. Şafiî´nin eğitiminde herhangi bir bozukluk veya gay­ri tabiîlik olmadığı için kendi özünden gelen bir insiyakla yüksek hedeflere yönelmiştir. Fakirliğine rağmen yüksek bir soya mensup oluşu, kendisini insanlara yaklaştırmış, cemiyete karışmasını sağla­mış ve böylece içinde yaşadığı ortamın duygularına o da katılmış­tır.

Şüphesiz bütün bunlar Şafiî´nin ruhunu içtimaî bir terbiye ile geliştirmiştir. Bu terbiye sayesinde O, insanlarla kaynaşmış, cemi­yeti ve halkın duygularını yakından tanıyabilmiş tir. Çünkü cemiyeti yakından tanımak; toplumu ilgilendiren, toplumla ilgili muamelele­ri, toplumu´tanzim ve ferdler arasındaki ilişkileri sağlam esaslara göre tesis etmekle uğraşan kişiler için zarurîdir. Keza, şeriatı tefsir ve şeriatın hükümlerini çıkarıp ölçülerini ortaya koyma işi, cemi­yeti yakından tanımayı gerektirir.

Şafiî´nin ruhunda yüksek işler yapma istidadı mevcuttu. Anası da oğlunu Gazze´den Mekke´ye gönderirken onu bu yola teşvik et­miş ve gerekli sebepleri hazırlamış, Şafiî de, ileride hedefine ulaş­mıştır.

Şafiî, önce Gazze´de iken ilim tahsiline başlamış ve Kur´an-ı Ke-rîm´i hıfzetmiştir. Mekek´ye gelince de büyük hadis üstadlanndan Peygamberin hadislerini tahsile koyulmuştur. O, hadis-i şerifleri hem yazmak, hem de ezberlemek için büyük gayretler´ gösteriyor­du. Hadîsleri elde ettiği şeylere yazıyordu. Bazan onları saksı üzerine, bazan da deri üzerine yazıyordu. O, hükümet konağına gidip öteki yüzüne yazı yazmak için kullanılmış kâğıt isterdi.

Henüz çocuk yaşta, iken tahsilini ilerletince, Arapçada derinleş­mek cihetine gitti; böylece şehir ve kasabalardaki yabancılarla mey­dana gelen karışma yüzünden Arap dilini tahrip eden yabancı keli­melerin tesirinden kurtulmaya çalıştı. Bu maksatla Şafii, çöle gitti ve HUzeyl kabilesinin içinde yaşadı. O, bu konuda şöyle der: «Ben Mekke´den çıktım, çölde Hüzeyl kabilesinin yanma gittim. Bu kabi­lenin yaşayışını ve dilini öğrendim. Bu kabile, Arapların dil bakı­mından en fasihi idi. Onlarla birlikte gezdim, dolaştım. MeMçe´ye döndüğüm zaman birçok rivayet ve edebiyat bilgilerine sahip oh us­tum.»

İmam Şafiî çöldeki haber, rivayet ve şiirleri ezberlemiş, Hüzeyl kabilesinin şiirinde ihtisas sahibi olmuştur. Hattâ câhiliye ve ilk îs-lâm asrının sanat ve edebiyatını rivayet eden el-Asma´î der ki: «Huzeyl kabilesinin şiirlerini Muhammed b. İdris isimli bir Kureyş gen­ci sayesinde düzelttim.».

Şafiî, çölde bulunan iyi şeylerin hepsini öğrenmiştir. O, Arapçayı öğrenip incelerken aynı zamanda ok atmayı da öğrenmiş; hat­tâ bu konuda en yüksek mevkii ihraz etmiştir. Öyle ki on defa ok atsa hepsim hedefe isabet ettirirdi. Onun, bâzı talebelerine şöyle söylediği rivayet edilir: «Benim için iki mühim şey vardı: Biri ilim, diğeri de ok atmak. Ok atmak hususunda onda - on isabet kaydedecek bir dereceye geldim.» İlim konusunda bir şey söylememiş, fakat hazır bulunanlardan birisi; «Vallahi, sen, qk atma maharetinden da­ha çok ilme sahipsin.» demiştir. Bundan anlaşılıyor ki İmam Şafii, çağının en üstün eğitimi ile yetişmiştir. Bundan sonra kendisini bü­tünü ile ilme verip Mekke´deki fakih ve muhaddislerden fıkıh ve ha­dis tahsil etmiştir. Nihayet Mekkeîi gençler arasında parmakla gös­terilmeye lâyık olmuştur. Süfyan b. Uyeyne, Müslim b. Hâlid ez-Zen-cî gibi bilgin ve hadîsçiler, onu özel olarak koruyup gözetmiş ve tak­dir etmiştir.[7]

İmam Mâlikin Himayesinde

Delikanlı, yirmi yaşına değdiği zaman fetva verecek´ ve hadis rivayet edecek bir mertebeye ulaşmıştı. Fakat onun ilim tahsilindeki gayreti, Mekke´nin surlarını aşmış ve bu şehrin ötelerine doğru Uzanmaya başlamıştı. Çünkü, ilmin hudut ve ülkeleri yoktur. Bu arada Medine´nin İmamı Mâlik b. Ene´s´in adı Şafii´ye ulaşmıştı. Zîra, bu büyük İmamın adı o derecede etrafa yayılmıştı ki, gelip gi­denler hep onu anıyorlardı. Bu durumda Şafiî´nin gayreti ondan ilim tahsiline yönelmiş ve bu yüzden o, Medine´ye gitmek mecburi­yetinde kalmıştır.

Fakat Şafiî, İmam Mâlik´in yanına eliboş gitmek istememiştir. Yani dağarcığına îmam Mâlik´in ilminden de bir miktar koymuştu. , Şöyle ki; İmam Mâlik´in meşhur bir kitabı vardı. İsmi hertarafa yayılan bu eser el-Muvatta´» idi. Şâfü, bu eseri Mekke´de birisin­den emanet olarak alıp okumuştu. Medine´ye gitme arzusu üzerine bu kitabı defalarca okuyup îmam Mâlik´in fıkhına ünsiyet kazan­mış ve onun rivayetteki yüksek derecesini öğrenmİşte

Şafiî, yola çıkmaya karar verince İmam Mâlik´le karşılaştığın­da kendisine kolaylık göstermesi için Mekke Valisinden Medine Va­lisine bir mektup almıştır.

Mu´cemu´l-Üdebâ, adlı kitabında Yakut el-Hamevî bu mektup ve Şafiî´nin înıairi Mâlik´le karşılaşma hikâyesini bizzat İmam Şafiî´­den naklen şöyle anlatır:

«Mekke Valisinin hUzuruna girdim ve ondan Medine Valisine bir mektup aldım. Medine´ye gelip bu mektubu valiye sundum. Va­li, onu okuduktan sonra şöyle dedi: Benim için Medine´den Mekke´­ye kadar yaya ve yalınayak gitmek, Mâlik b. Enes´in kapısına git­mekten daha kolaydır. Ben, onun kapısında dikilmek kadar hiçbir zillet görmedim. Bunun üzerine ben de; Allah valinin işini rasgetir-sin, çünkü Vali dilerse onu hUzuruna çağırabilir, dedim. Vali de; heyhat! Nola ben ve maiyetim, binitlerimize binsek ve üzerimize kır­mızı toprak bulaşsa da bâzı arzularımızı elde etsek! dedi. Vallahi onun dediği gibi oldu. Üzerimize kıpkırmızı toprak bulaştı. [Bir müd­det gidip Malik´in evine vardıktan sonra) bîr adam ilerledi ve kapı­yı çaldı. Bunun üzerine dışarıya siyah bir câriye çıktı. Vali, ona; Efendine benim kapıda olduğumu söyle, dedi. Câriye içeri girdi ve biraz gecikti. Sonra dışarı çıkıp şöyle söyledi: Efendim size selâm ediyor ve diyor ki: Valinin bir meselesi varsa bir şeye yazıp ver­sin, cevap verelim. Hadîs için geldiyse, hadîs meclisinin gününü bi­liyor, gitsin. Bunun üzerine Vali, cariyeye; Ona söyle, yanımda Mek­ke Valisinden kendisine yazılmış mühim bir mesele ile ilgili bir mek­tup vardır, dedi. Câriye içeri girdi. Sonra elinde bir kürsü (sandal­ye) ile dışarı çıktı ve onu bir yere koydu. Az sonra îmam Mâlik, heybet ve vakarla içeriden çıktı: Uzun boylu ve değirmi sakallı idi. Sonra yerine oturdu... Vali mektubu ona takdim etti. Onu okudu ve: «Bu şahsa durumuna göre muamele et, ona hadîs öğret ve iyilikte bulun.» sözlerine gelince mektubu elinden bıraktı ve: «Sübhânallâh, Allah´ın Resûlü´nün ilmi vâsıtalarla mı öğretilir oldu » dedi. Valiye baktım, onunla konuşmaktan çekiniyordu. Ona doğru yak­laştım ve: Allah işinizi rasgetirsin. Ben şöyle bir kimseyim; maksa­dım, durum ve hikâyem şudur... dedim. Sözümü dinledikten sonra bana iyice baktı... Onun kuvvetli bir firâseti vardı. Adın nedir di­ye sordu, Muhammed´dir, dedim. Ey Muhammed, dedi, Allah´dan kork, günahlardan sakın. Çünkü senin ileride büyük bir şânm ola­caktır. Allah senin kalbine bir nûr vermiştir. Onu mâsiyetle söndür­me. Sen yarın buraya gelirsin, seni okutacak olan da gelir.»

Bu çağlarda hadîs rivayetinde gelenek şöyle idi: Hadîs tahsil eden kimse, hadîs rivayet ettiği veya hadîs okuduğu üstaddan. bir hadîs kitabı alır, onu yazar ve rivayet.ederdi. Bunun için Şafiî,"er­tesi gün gelmiş ve yanında da İmam Malik´in hUzurunda okumak üzere onun el-Muvatta´ adlı kitabını getirmişti. Şafiî bu kitabı oku­maya başlayınca, onun güzel okuyuşu İmam Malik´in çok hoşuna gitmiştir. Şafiî, kitabı fazla okumaktan çekinirse, îmam Mâlik, oha; Devam et, ey delikanlı, derdi. Bu sebeple Şafiî, el-Muvatta´ kitabını İmam Malik´in huzurunda birkaç gün içerisinde okuyup bitirmiştir.

Şafiî, Hicaz fakîhlerinin başı olan İmam Malik´in yanından ay­rılmamış ve onun himayesinde yaşamıştır. Bununla beraber arasıra çöle gidip Arap kabilelerini tetkik eder ve bir müddet onlarla dü­şüp kalkardı. NitekînTânnesini ziyaret etmek ve onun öğütlerini din­lemek için arasıra da Mekke´ye giderdi. Annesi de asalet, güzel an­layış ve olayları takdir kabiliyetine sahipti. Buna göre Şafiî´nin, arasıra hocasının yanında kalmadığını söyleyebiliriz.[8]

Vazifeye Tâyin Edilişi

Şafiî fakir bir hayat geçiriyordu. Ancak ömrünün sonuna doğ­ru ona Beytu´l-Maldan, Muttalip oğullarına ayrılan fasıldan bir tah­sisat bağlanmıştır. İmam Mâlik ölünce Şafiî geçimini temin için bir iş aramış ve îmam Malik´in yanında dokuz yıl kaldıktan sonra Mek­ke´ye dönmüştür. Bu sırada Yemen Valisi Hicaz´a gelmişti. Bâzı Kureyşliler vali ile konuşmuş, o da Şafii´yi yanma alıp götürmüştü. Şa­fiî bu hususta şöyle der: «Annemin yanında yol harçlığımı verecek bir şey yoktu. Evimizi rehin olarak verip onunla yol masrafımı kaşıladım. Yemen´e gelince aldığım bu parayı ödemek için çalıştım.»

İmam Şafiî´nin dirayeti, bilhassa Yemen Valisinin maiyetinde aldığı ve kadılık mahiyetinde olan bu görevinde dikkati çekmiştir. Vazifesi Yemen´e bağlı olan Necrari´da idi. Şafiî, burada adaleti hak­kıyla gerçekleştirmiştir. Her zaman ve her yerde olduğu gibi Nec-ran´daki halk da vali ve kadılara karşı dalkavukluk ederek, kendi çıkarlarını temine çalışıyorlardı. Fakat onlar, Şafii´nin şahsiyetinde adaletle karşılaştılar ve dalkavukluk yapmak suretiyle onun ruhu­nu istilâya imkân bulamadılar. Şafiî bu durumu tasvir ederken şöy­le der: «Necran´da çalışmak üzere vazifelendim. el-Hâris b. Abdilmedân ve Sâkîf kabilesinin azatlıları orada idiler. Vali buraya gelin­ce ona dalkavukluk ettiler, aynı şeyi bana yapmak istedilerse de ben­den yüz bulamadılar.»

îmam Şafiî, böylece, ruhuna hiçbir kimsenin işlememesi için dalkavukluk kapısını kapamış oldu. Çünkü ifsatçılar, valilerin ruh­larına bu kapıdan nüfuz ediyorlardı. Şafiî bu kapıcı kapatmakla nef­sini fesat, şer ve zulümden korumuş oldu. Dolayısıyla adaleti tam olarak gerçekleştirdi. Fakat adaleti yerine getirmek güç bir iş olup onu ancak azimkar valiler gerçekleştirebilirler. Onlar da zamanın merhametsizliği ve fesatçıların hileleri ile karşılaşırlar.[9]

Mihneti

Bu itibarla İmam Şafii´nin şiddetli bir mihnetle karşılaşması tabü görülmelidir. Bu sırada Necran´a zâlim bir vali gelmişti. Şafiî, onun idaresi altındakilere zulüm etmesini önlemişti. İhtimal ki İmam Şafiî diğer bilginlerin sahip olduğu tenkit kılıcına mâlik olup bunu gayet güzel kullanıyordu. Belki de Şafiî, valiyi hem zulümden alı­koyuyor, hem de emrinde.olduğu halde dili veya tenkidi ile onu hır­palıyordu. Bunun üzerine vâîi, bir yolunu bulup Şafiî´ye karşı tez­vir ve hileye başvurdu. Zîra herkes südünün icabını yerine getire­cektir.

Abbasîler, Ali evlâtlarına karşı daima saltanatlarını kıskanıyor­lardı. Çünkü onlar da, Abbasîler gibi Uz. Peygamberin soyuna da­yanıyorlardı. Hattâ onlar, Uz. Peygamber´e Abbasilerden daha yar kın idiler. Ayrıca yapılan isyanların hepsi de Ali evlâtları tarafın­dan oluyordu. Bu sebeple Abbasîler, daima onlardan çekmiyorlardı. Dolayısiyle herhangi bir alevî hareketi gördükleri zaman onu hız­la bastırıyorlardı. Herhangi bir valinin Ali evlâtlarına karşı güzel davrandığını tesbit ederlerse derhal onu ya azlediyorlar, ya muha­kemeye çekiyorlar, ya da öldürüyorlardı. Hattâ bunu, şüphelendik­leri şahıslara da tatbik ediyorlardı. Zîra, onlara göre, memleket dü­zeninin iyi gitmesi için suçsUz bir adamı öldürmek, bu düzenin bo­zulmasına sebep olabilecek itham altındaki kimsenin serbest bıra­kılmasından daha iyidir.

Adı geçen zâlim vali, Abbâsîlerin ruhlarındaki bu zaaf nokta­sından faydalanarak, Şafiî´ye karşı bir tUzak hazırlamak istedi ve onu alevîlerle birlik olmakla itham etti. Bu maksatla o zamanki hi­lâfet makamını işgal eden Hânın er-Reşîd´e bir mektup gönderdi. O, bu mektubunda şöyle diyordu: «Alevîlerden dokUz kişi hareke­te geçti. Ben, bunların ayaklanmasından korkuyorum. Onlardan bi­risi Muttalib oğullarından Şafiî denilen bir adamdır. Benim ona ne emrim, ne de yasaklarım tesir ediyor. O, diliyle, savaşçıların kılıç­larıyla yapamadıklarını yapıyor.»

İşte Şafiî böyle bir töhmet altında kaldı. Aslında bu töhmetin sebebi psikolo)ik idi. Fiilî bir şeye dayanmıyordu. Çünkü, Şafiî´nin Uz. Ali evlâtlarına karşı sevgi beslediği herkesçe biliniyordu. Fakat, onun bu sevgisi kendisini şiîlik propagandasına ve onların iktidara gelmesi için fiili bir harekete sevkedecek durumda değildi. Fakat o, bu yüzden râfizîlikle itham edildi. Gûyâ o, Ebu Bekr ve Ömer (R.A.)´in hilâfetini reddediyordu. Şüphesiz Şafiî bundan beri´ idi. O, bu hususta bir beytinde şöyle der:

«Eğer Âli Muhammedi sevmem, râfizîHkse, îki cihan tanık olsun ben rafizîyim.»

Nihayet Şafiî, eli kelepçeli Bağdat´a gönderildi. Bu, Şafii´nin Bağdad´a ilk gelişidir. Bu olay 184 H. yılında cereyan etmiş olup Şa­fiî o tarihte takriben 34 yaşında idi. İmam Şafiî, Halîfe Harun er-Reşîd´in hUzuruna çıkarıldığı zaman güzel konuşması ve İmam Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânî´nin hüsnü şahadeti sayesinde canı­nı kurtarmıştır. İhtimal ki İmam Şafiî, İmam Muhammed ile îmanı Mâlik´in derslerinde tanışmıştı. Zîra Şafiî, İmam Mâlik´in hayatının sonuna kadar dokUz yıl onun yanından ayrılmamıştı. İmam Muham­med de bu sırada tam üç yıl İmam Mâlik´in derslerine devam etmiş­ti. Şafiî´nin güzel konuşması ve ifade gücü, Harun er-Reşîd´e, ken­disini sorguya çektiği zaman verdiği şu cevaptan anlaşılmaktadır:

«Ey Emir´u´1-Mü´minin, iki kişi farzedelim, birisi beni kardeş olarak görendir, dedi. Şâfü de şöyle cevap verdi: İşte sen böylesin, ey Emîru´l-Mü´nıinîn. Çünkü siz Abbas oğullarısınız, onlar ise Ali oğullarıdır. Biz Muttalib oğullarıyız. Siz Abbas oğullan bizi kardeş görüyorsunUz, onlar ise köle görüyorlar.» Şafiî, bu ifade ile alevî-lik iddia eden bâzı şiîlerin sözünü imâ etmiştir. Aslında gerçek ale­vîler kendi soylarına karşı böyle bir şey düşünmezler[10].

İmam Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânî´nin tanıklığına gelin­ce; o bu sırada Bağdat Kadısı idi. Şafiî, Harun er-Reşîd in meclisin­de itham edilerek sorguya çekilirken, İmam Muhammed´i görmüş ve ona yakınlık duymuştur. Çünkü, ilim sahipleri arasında manevî bir akrabalık vardır. Bunun için Şafiî, kendisini müdafaa sırasında şöyle demiştir: «Ben ilim adamıyım, bunu kadınız Muhammed b. el-Hasen bilir.» Bunun üzerine Hânın er-Reşîd, îmam Muhammed´e bu durumu sormuş, o da şöyle cevap vermiştir: «Evet, bunun ilim­den büyük bir nasibi vardır, iddia edilen şeyle onun bir ilgisi olamaz.»

Pek kan dökmek heveslisi olmayan Harun er-Reşîd, bu işi ince­lemek için bir yol bulmuş ve acele etmemiştir. Büyük bir itimat duy­duğu Muhammed b. el-Hasen´e, bunu yanma al ve durumunu ince­le, demiştir. Bu inceleme işi, Şafiî´ye yöneltilen töhmete iltifat edil­memekle neticelenmiştir.[11]

Şafiî´nin İlme Tekrar Dönüşü


Irak´ın büyük fakihi Muhammed b. el-Hasen, yalnız Şafiî´nin hayatım kurtarmamış, aynı zamanda onu kadılık memuriyetinin ka­ranlığından çıkarıp tekrar ilmin nuruna kavuşturmuştur. İşte İmam Şafiî, bu tarihten, yani 184 H. yılından itibaren ölünceye kadar yirmi yıl ilimle uğraşmıştır. Memuriyet hayatı İmam-Şafiî´nin kısa ve kıymetli ömrünün beş yıl kadarını işgal etmiştir. Çünkü O, 54 yaşın­da vefat etmiştir.

Denilebilir ki, onun uğradığı mihnet, kendisi için çok hayırlı ol­muştur. Eğer o, bu mihnetle karşılamadaydı memurluğu devam ede­cek ve belki de ilme hiç dönemiyecekti. Dolayısıyla, gelecek nesiller onun ölmez ilmî mirasından yoksun kalacaktı.

İmam Şafiî, Muhammed b. el-Hasen´in evinde konakladı. Daha önce îmanı Mâlik´e sığındığı gibi bu kez de İmam Muhammed´e sı­ğınmış oldu. İlk önce Iraklıların fıkhına göre îmanı Muhammed´in telif ettiği kitapları okumaya başladı. Bu kitapları bizzat İmam Mu-hammed´den okudu. Nitekim bundan önce el-Muvatta´i da İmam Mâlik´ten okumuştu. Allah cümlesinden razı olsun!

Böylece İmam Şafiî, hem Irak´ın hem de Hicaz´ın fıkhını birleş­tirmiş ve çağının en büyük fakîhlerinden ders almıştır. Bu konuda îbni Hacer el-Askalânî «Tevali et-Te´sis fî Maâlî İbni İdrîs» adlı ki­tabında şöyle der: «Medine´de fıkhı Mâlik b. Eries temsil ediyordu. Şafiî onun yanma gidip derslerine devam etmiştir. Irak´ta da fıkhı İmam Ebu Hanife temsil ediyordu. Şafiî, Ebu Hanîfe´nin talebesi Muhammed b. el-Hasen´den bizzat ders aldı. Böylece o, hem re´y ta­raftarlarının, hem de hadîs taraftarlarının ilmini kendisinde birleş­tirdi. Bu ilmin kaide ve prensiplerini tesbit edecek kadar yüksek bir mevki ihraz etti. Bu konuda muvafık ve muhalif herkes onun bu mevkiini tanıdı. Böylece onun ünü her tarafa yayıldı, itibarı yüksel­di ve nihayet o, hakkıyla İmamlık mertebesine erişti.»

Şafiî, Muhammed b. el-Hasen´den ilim tahsil etti. Ondan nakil ve rivayetlerde bulundu. Yaptığı bu nakil ve rivayetleri yazdı. Ken­disi bu konuda şöyle der: «Muhammed b. el-Hasen´den bizzat ken­disinden işitmek suretiyle bîr deve yükü ilim öğrendim.» Şafiî, Mu­hammed b. el-Hasen´i daima hürmet ve -tazimle anardı. Onun hak­kında şöyle der: «Ancak Muhammed b, el-Hasen hariç, kendisine münakaşalı bir mesele sorulan herkesin yüzünde bir nâhoşluk gö­rürdüm.»

Burada belirtmeliyiz ki, Şâfü, îmam Muhammed´den yalnız re´y ve kıyas fıkhını tahsil etmemiş, aynı zamanda ondan Iraklılarca meşhur olan ve fakat Hicazlılarca meşhur olmayan rivayetleri de öğ­renmiştir. Şafiî´nin îmam Muhammed´den yaptığı rivayetlere şunu misâl olarak söyleyebiliriz: «Muhammed b. el-Hasen, Yakub b. İb­rahim (Ebu Yusuf) ´den, o da Abdullah b. Dinar´dan, o da Abdullah b. Ömer´den, Peygamber (S.A.)´in şöyle buyurduğunu bana haber verdi; «Velâ´ (birinin azatlısı olma) soy bakımından akrabalık gi­bidir. (Azatlı) ne satılır, ne de hîbe edilir.» Şafiî, Bağdad´ta oturdu­ğu sıralarda Iraklılarla fıkhî münakaaşlar yapar ve kendisini îmam Mâlik´in talebesi sayardı. Muayyen bir metod ortaya koymazdı. Fa­kat îmam Muhammed hariç, yaşça ona denk olanlarla tartışırdı, îmam Muhammed´le tartışmayı kendisine yakıştırmazdı. Çünkü, onu kendisinin hocası olarak görüyordu. Fakat, nasıl Ebu Hanîfe talebeleriyle münakaşa ediyor idiyse, Şafiî´nin hocası İmam Muham­med de onun kendisiyle münakaşa etmesini isterdi. Fakat, Şafiî, hocasıyla tartışırken utanırdı. Çünkü ilk hocası îmam Mâlik, talebe­lerine münakaşa kapısını açmaz ve onları cedelleşmeden menederdi.[12]

Beytü´l-Harâm´â Gelîşî


Tarihçiler, İmam Şafiî´nin Bağdat´ta İmam Muhammed´in ya­nında hoca ve talebelerle tartışarak, ne kadar kaldığını bildirmemektedirler. Büyük bir ihtimale göre o, burada iki sene kalmıştır. Bu müddet, ister Uzun ister kısa olsun, gerçek olan onun çok verimli oluşudur. Zîra, İmam Mâlik´in talebesi Şafiî, hocasından başka üstadlatın da görüş ve fıkıh metodlarım öğrenme imkânını bulmuş­tur. Bunun tabii bir neticesi olarak, Şafiî´nin, bu değişik görüş ve metodlar arasında karşılaştırmalı bir inceleme yapması zaruri idi. Keza, onun, bu karşılaştırmalı incelemelerinden sonra bu her iki görüş ve nıetodlardan birine yakın veya her ikisinden de Uzak bâ­zı görüşler ortaya atması gerekirdi.

Bu karşılaştırma, elbette görüş ve metodları süzgeçten geçirerek ve bunlardan hangisinin daha doğru ve gerçeğe daha yakın olduğu­nu ortaya koyacak esaslı ölçülere dayanmak mecburiyetinde idi. İmam Şafiî, böyle bir karşılaştırma yapmak üzere Beytü´l-Harâm´a çekilmiş; kendisini, keskin bir basiret ve anlayışlı bir teemmül içe­risinde bu işe vermiştir. Şafiî, burada yaptığı karşılaştırmalarından şöyle iki netice elde etmiştir:

1 Şafiî, kendisine has bir mezheble ortaya çıkmıştır. O,da­ha önce îmam Mâlik´in talebesi olup onun görüşlerini yaymaya ça­kışıyordu. Şimdi ise îmam Mâlik´in görüşlerini müstakil olarak ele alıp inceliyen ve yerine göre tenkit eden, bazen ona muvafakat, ba-zan da muhalefet eden bir ilim adamı olarak davranıyordu. O, bu konuda «Hilafu Mâlik» adında bir kitap yazmıştır. Keza, Şafiî, îmam Muhammed ve onun hocası Ebu Hanîfe ile Ebu Yûsuf´un görûşlerl-in incelemiş, tenkid etmiş; bâzan bunlara muhalefet, bâzan da mu­vafakat etmiştir. Bu konuda yazdığı kitaba da «Hilâfu´I-Irâkiyyîn» adını vermiştir, İşte böylece İmam Şafii, fakîhlerden herhangi bir guruba bağlı kalmaktan kurtulmuş, Allah´ın Kitabı ve Resûlullah´ın Sünnetinin gölgesinde hür ve müstakil olarak, ictihad mertebesine yükselmiştir.

2 İstinbat (hüküm çıkarma) prensiplerini tesbit etmiştir ki, daha sonra bu usûl-i fıkıh adını almıştır. Şafiî, içtihadlarmda yalnız ortaya koyduğu bu prensiplere göre hareket ederdi. Ondan önceki-âlimler de, içtihatlarında birtakım metodlara bağlanırlar ve bu metodları kısaca işaret ederlerdi. Şafiî ise, bu metodlan işaret etmek­le yetinmemiş, müctehidin ictihad ve istinbat sırasında hatâya düş­memesi ve içtihadının verdiği imkân nisbetinde hakîkata ulaşması için bağlı kalması gereken prensip ve kanunları tesbit ederek açık­lamıştır.[13]

Bağdad´a Tekrar Gelişi


İmam Şafiî, Mekke-i Mükerreme´de inceleme ve araştırmalarıy­la öğrencilerine daha önce alışık olmadıkları bir ilmi öğretmeye de­vam etmiştir. O, fıkıh derslerinde Kur´an ve Sünnetin gölgesinden dışarı çıkmazdı. Bu sırada bilhassa hac mevsiminde bütün Uzak is­lâm ülkelerinden gelen ilim adamları ondan feyz alırlardı. Mese­lâ, Iraklılar ve diğerleri gelip ondan faydalanırlardı. Mekke´de bu seferki ikameti dokUz yıl sürmüştür.

Şüphesiz Şafiî, ulaşmış olduğu neticeleri ve özellikle fıkh! istin­bat için koymuş olduğu metodlan bütün islâm ülkelerine yayacak­tı. O çağda islâm âleminde ilim nurunun yayıldığı yer islâm Dev-leti´nin merkezi olan Bağdad şehri idi. Şafiî bu şehre, bu şehir de ona ısınmıştı. Şafiî burayı, bura da kendisini tanımıştı. Bunun için­dir ki Şafiî, 195 H. yılında tekrar Bagdad´a dönmüştür. Bu tarihte o, yaklaşık olarak 45 yaşında idi.

Bağdad´ta ona bütün âlimler önem vermiş ve talebeler etrafını´ sarmıştır. Bağdad âlimleri, ondan ders almak konusunda büyük­lük saİmamıştır. Meselâ, daha önce Mekke´de Şafiî ile görüşen Ah-med b. Hanbel ona talebe olmuş, onun akıl ve fikrine hayran kalmıştır. Aşağı yukarı kendisinin yaşıtı olan İshak b, Rahûye de on­dan tahsil görmüştür. Bunlar ve benzerleri, îmam Şafiî´den ilim tah­sil eden asıl talebelerden ayrıdırlar.

Herkes onun dersine koşuyor ve verdiği cevaplara hayran kalı­yordu. Çünkü O, Iraklıların alışık olmadıkları bir metoda dayanan yeni bir ilim getirmişti. Ayrıca o, kendisinden öncekilerde bulunma­yan bir kısım sıfatlara sahipti. Şafiî´nin metodu, tafsilatıyla açıkla­dığı istinbat metodu olan usûl-i fıkıh ilmi idi. O, bu sayede açık lâ­fızlara dayanarak, kapalı olan mânaları ortaya koyuyordu. Bunun içindir ki İshak b. Rahûye: «Şafiî´den önce biz, nâsih ve mensûhu bilmiyorduk.» demiştir. Sahip olduğu sıfatlar ise, güzel ve açık ko­nuşma, münazara ve münakaşa kudretidir. Onun ifadesi gayet açık, güzel ve tesir bakımından çok güçlü idi. Bunun için bir çağdaşı «O, âlimlerin hatibidir.» demiştir.

Şafiî, bu gelişinde Bağdad kitapları (el-Kütübu´1-Bağdadiyye) adını verdiği eserlerini yazdırmış (imlâ etmiş) tır. el-Umm veya el-Mebsût diye isimlendirilen eseri bunlar arasındadır. Bu eser, bir­kaç kitaptan meydana gelmiş olup çoğu fürû´a dairdir. Bunu ken­disinden rivayet eden, talebesi ez-Zaferânî´dir. Keza, burada Şafiî, usûl-i fıkha ait olan kitabını imlâ etmiştir. Bu eser er-Risâle adını almış olup bunu rivayet eden de ez-Zaferânî´dir.

Böylece Şafiî´nin ilmi Irak´ın sınırlarını aşmış ve bütün Doğu İslâm ülkelerinde yayılmıştır. Onun ilmini yaymada talebelerinin tesiri çok olmuştur. Talebelerine tesir eden iki husus vardı:

Birisi ondan istifade arzusu, diğeri de Şafiî´nin eşsiz şahsiyeti­ne karşı duydukları hayranlık idi.

Bu gelişinde Şafiî, iki seneden fazla Çalmış, sonra tekrar Mek­ke´ye dönmüştür. Belki Şafiî, tekrar Mekke´ye eşya ve işlerini topar­lamak, Beytu´î-Harâm´ı ve Süfyayn b. Uyeyne gibi hocalarını ziya­ret etmek için gelmiştir. Dolayısiyle burada fazla kalmamış, 198 H. yılında yeniden Bagdad´a dönmüştür.[14]

Bağdad´tâ Kısa Bîr Îkâmeti


Şafiî, Bagdad´a bu gelişinde kısa bir süre ikâmet ettikten sonra Mısır´a gitmek üzere yola çıkmış ve oraya 199 H. yılında varmıştır.

Şafiî, bu sefer Bağdad´ta niçin kısa bir süre kalmıştır Halbuki umumî vaziyet onun bu şehirde Uzun müddet kalmasını gerektiri­yordu. Çünkü burası, âlimlerin merkezi ve İslâm Devleti´nin baş­kenti idi. Öte yandan burada, Şafiî´nin birçok talebeleri vardı. Bu şehirden İslâm âleminin dört bucağına ilim nuru yayılıyordu. Öyle ise, İmam Şafiî burayı terkedip niçin Mısır´a gitmiştir Halbuki Mı­sır, bu sırada ilim merkezi değildi. Gerçi yavaş yavaş bir ilim mer­kezi olmaya başlamıştı. İçimizi rahatsız eden bu soru bizden cevap beklemektedir.

Bu sorunun cevabı bizce şudur: 198 H. yılında hilâfet, Harun er-Reşîd´in oğlu Abdullah el-Me´mun´a geçmiştir. Arap.ve İranlılar arasında cereyan eden birçok savaş ve fitnelerden sonra el-Emin öldürülmüş (198 HÜ ve el-Me´mun .(öl. 218 H.) halifelik makamına oturmuştur. el-Me´mun devrinde hâkim bir durumda olan iki hu­sus, Şafiî´nin Mısır´a gitmesinde etkili olmuştur ki, bu kanaati Şa­fiî´nin hayat ve ilmî metodu teyit etmektedir.

1 el-Me´mun devrinde duruma İranlılar hâkim olmuşlardı. Çünkü el-Emin´le el-Me´mun arasındaki taht kavgası, gerçekte Arap­larla İranlılar arasında cereyan etmiştir. Neticede de el-Me´mun mUzaffer olmuş, dolayısıyla İranlılar, Araplara galip gelmişler ve nü­fuz onların eline geçmiştir. Bu durumda Kureyşli Şafiî, İranlıların nüfUz ve otoritesine boyun eğmek istememiştir.

2 el-Me´mun, kelâmcı filozoflardan idi. Mu´tezilîleri. yanma almış, kendisini onlardan saymış, kâtip, hâcip ve nedimlerini onlar­dan seçmiş, ilimde ve âlimler arasında onları üstün tutmuştur. Şa­fii ise, mu´tezilîlerden ve onların metodlanndan nefret ederdi. Mu´-tezilîler gibi münakaşalara giren ve onların metoduyla akâid konu­larını anlatan kimselerin cezalandırılmasını isterdi. Şafiî gibi bir şahsiyet, elbette bunlarla beraber yaşıyamaz ve onlara yüzveren Halîfe el-Me´mun´un yanında kalamazdı. Öyle ki Hlîfe el-Me´mun, daha sonra mu´tezilîlerin tahrikiyle fakîh ve muhaddislere işkence­lerde bulunmuştur. Bu işkencelerin başlıca sebebi, Kur´an-ı Ke-rîm´in yaratılmış olup olmaması meselesi idi. Bu yüzden îmanı Ah-med b. Hanbel de, türlü işkencelere uğramıştır.

Şafiî mezhebine bağlı olanlardan bâzısının rivayetine göre, Ha­lîfe el-Me´mun, İmam Şafiî´ye kadılık teklifinde bulunmuş, o da bu konuda özür beyan etmiştir. Şüphesiz bu rivayet, İmam Mâlik´in ta­lebesi olan Şafiî´nin hem düşüncesi, hem mantığı, hem de yaşayışla bağdaşmaktadır.[15]

Şafiî Mısır´da



Son gelişinde Bağdad´ta oturmak, Şafiî için hoş olmuyordu. Onun, ilim bakımından buraya yakın bir değer taşıyan başka bir memlekete gitmesi gerekiyordu. Gideceği bu memlekette O, Bağdad´taki gibi İranlıların AVaplara tahakkümü ile karşüaşmamalıydı. Şafiî aradığını Mısır´da buldu. Çünkü İmam Mâlik´in talebeleri ve Leys b. Sa´d Mısır´da idiler. Ayrıca Mısır, ilim bakımından Bağ-dad´a benzememekte ise de, ona yakındı. Buraya Araplar hâkimdi. Buranın valisi Kureyş´e mensup olup Abbas oğullarından idi. Ya­kut el-Hamevî «Mu´cemu´l-Üdebâ» smda bu konuda şöyle der: «Şa­fiî´nin Mısır´a gelişinin sebebi, bura valisinin Abbas b. Abdillah b. Abbas b. Musa b. Abdillah b. Abbas oluşudur.»

Şafiî, Mısır yolculuğuna karar verince şu mısraları söylemiştir:

«Durmadan Mısır´ı özlüyor ruhum

Ondan gayri çöl ve ova kalmadı.

Kurtuluş ve zenginliğe mi Vallahi bilmiyorum,

Yoksa kabre mi götürülüyorum »

Kader, Şafii´nin bu arzusunu yerine getirdi ve onu burada zen­ginliğe ulaştırdı. Çünkü Mısır´ın Arap valisi, Peygamber´e akraba olanlara tahsis edilen ganimetlerden Şafiî için de bir hisse ayırmış ve böylece Şafii, nesebinin şerefiyle mütenasip bir duruma gelmiş­tir. Şafii, öte yandan ilmini, fıkhını ve görüşlerini burada yaymaya muvaffak olmuştur. Daha1 sonra ölümü tadarak Mısır´daki kabrine defnedilmiştir. Şafiî, Mısır´da 204 H. yılı Recep ayının son gecesi öl­düğü zaman 54 yaşında idi. Halbuki İmam Ebu Hanîfe takriben 70 ve Şafiî´nin hocası İmam Mâlik 86 yaşma değinceye kadar hayatta kalmıştır. İmam Şafiî´nin hayatı mücadele içinde geçmiş olup has­ta iken yatağında ölmüştür[16].

Zayıf bir rivayete göre Şâfü, Mâliki mezhebine mensup Fityan isimli budala ve yobaz bir kimsenin adamları tarafından dövülmüş ve bunun üzerine ölmüştür. Bu rivayeti Yakut el-Hamevi «Mulcemu´l-Udebâ» smda anlatırken aynen şöyle der:

«Mısır´da Fityan denilen ve Mâliki mezhebine bağlı olan hiddet­li ve zâlim bir kimse sardı. Bu, çoğu zaman Şafiî ile münakaşa eder, halk da bunların etrafına toplanırdı. Bir gün hür bir insanın satıl­ması meselesi üzerine tartışıyorlardı. Meselenin aslı şu idi: Rehin olarak verilmiş olan bir köleyi, onu rehin olarak veren sahibi âzâd etse ve borcunu verecek başka malı bulunmasa durum ne olacak­tır Şafiî, bir kavline göre bu âzâd edilmiş kölenin satılabileceğini söyledi. Görüşünü isbat için birçok delil serdetti. Bunun üzerine öfkelenen Fityan Şafiî´ye ağır şekilde küfretti. Şafiî, ona hiç cevap vermedi ve meseleyi açıklamaya devam etti. Bir şahıs bu durumu Mısır Valisine haber verdi, Vali de, Şafiî´yi çağırıp durumu sordu. Şafiî olanları anlattı ve bâzı kimseler de Fityan´m aleyhinde şahit­lik ettiler. Bunun üzerine Vali, Şafiî gibi bir kişi daha Fityan aley­hinde şahitlik etseydi Fityan´ın boynunu vurdururdunı, dedi. Vali­nin emriyle Fityan kırbaçla dövüldü ve bir deve üzerine bindirilip sokaklarda dolaştırıldı. Önünden giden bir tellâl: İşte Peygamber´in soyuna küfredenlerin cezası budur, diye bağırdı. Daha sonra ba­yağı kimselerden meydana gelen bir topluluk, Fityan lehine hare­kete geçip. Şafii´yi takibe başladılar. Şafiî, talebelerinden ayrılıp yalnız kalınca üzerine saldırdılar ve dövdüler. Bundan sonra evine gelen Şafiî ölünceye kadar iyileşemedi.»

Bu rivayete göre, Şafiî´nin ölüm sebebi bu dövülme olayıdır. Biz, bu rivayeti yerinde bulmuyorUz. Çünkü Şâfiîye küfreden kimseyi, nerede ise ölüm cezası ile cezalandıracak olan Mısır Valisi onu dö­venlere karşı susmaz, durumu Şafiî´den mutlaka sorup suçluları en ağır şekilde cezalandırırdı. Bu dövme olayı, ister doğru olsun ister doğru olmasın, gerçek olan şudur ki, Şafiî´nin ölümünün sebebi, ba­sur hastalığına yakalanmış olmasıdır. Şafiî bu yüzden şiddetli bir kanama geçirmiş ve neticede Rabbma kavuşmuştur. Allah ondan razı olsun!

İmam Şafiî, kendisinden sonrakiler için zengin bir miras ve fı­kıh için hâlâ tükenme bilmeyen bir hazine bırakmıştır. Bu sayede onun adı, her yerde hürmetle anılmaktadır.[17]

Şafiî´nin İlmi


İmam Şafiî, insanların dikkatini aklı, ilmi ve belagatı ile kendi üzerine çekmiştir. Bağdad´ta iken, buranın fakîhleri ile yaptığı mü­nazaralarda onların dikkatini üzerine çekmiştir. Bu sırada O, İmam Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânî´den ilim tahsil eden bir delikan­lı idi. Beytu´l-Harâm´ı hac maksadıyla ziyarete gelen ve Uz. Pey­gamber´in hadîslerini hayatta bulunan tabiîlerden öğrenmek iste­yen bilginlerin dikkatini çeken yine Şafiî idi. O, ikinci olarak Bağ-dad´ı, ulaşmış olduğu ilmin semereleriyle doldurmuştur. Şafiî, Beytu´1-Harâm´da iken İslâm hukukunun esaslarım, usûl-i fıkıh kaide­lerini tesbit ediyor ve âlimlerin re´ylerini görülmemiş bir şekilde karşılaştırarak inceliyordu. O, daha sonra Mısır´a gelmiş ve bura­daki insanları, geniş ilmi ile kendisine çekmiştir. Gerçi Mısır*daki-lerin de kendilerine göre bir .üstünlükleri mevcuttu.

Şafiî´yi ilim tahsil ettiği hocaları övmüş, kendisiyle münakaşa eden arkadaşları ona hoca muamelesinde bulunmuş ve öğrencileri onun çok zengin ilim mirasını gelecek nesillere aktarmışlardır.

Hocası İmam Mâlik, Süfyan b. Uyeyne ve Müslim b. Halid ez-Zencî, onun akli gücünü övmektedir. Abdurrahman b. Mehdi, Şa­fii´nin «Usûl» hakkındaki «er-RisâIe»sini okuduktan sonra: «İşte bu, gerçekten anlayışlı bir delikanlıdır.» demiştir. Şafiî´nin talebe­lerinden Muhammed b. Abdülah b. el-Hakem de şöyle demektedir. «Şafiî olmasaydı beri, bir kimseyi nasıl reddedeceğimi öğrenemez­dim. Bildiklerimi hep onun sayesinde öğrendim. Bana kıyası öğre­ten o rahmetlidir. O, sünnete bağlı, her türlü fazilete, keskin ve açık bir dile, sağlam bir kafa ile üstün bir akla sahipti.»

Talebesi Ahmed b. Hanbel de şöyle der: «Peygamber (S.A.)´den şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: «Allahu Teâlâ, bu ümmetin dî nini doğru olarak uygulamak için her yüz yılda bir şahıs gönderir.» Birinci yüzyılın başında bu şahıs Ömer b. Abdilaziz olmuştur. İkin ci yüzyılın başında da bu şahsın Şafiî olacağını umuyorum.»

İşte bu ilim adamlarının şahadetleri, İmam Şafiî´nin ilim, fazi­let ve üstün bir kavrayışa sahib olduğunu açıkça göstermektedir. Gerçekten Şafiî, kendisini böyle yüksek bir mevkie getiren ilim va­sıtalarının hepsine sahipti. O, Kur´an ilmini, Kur´an´m mâna, gaye ve sırlarını hakkıyla öğrenmişti. Bir talebesi şöyle der: «Şafiî tefsi­re başlayınca, Kur´an´ın inişine şahid olmuş gibi davranırdı. Şafiî, Hadîs ilmini de hakkıyle elde etmişti. O, Mekke´de bulunan tabiîle­rin hayatta olanlarından birçok hadîs rivayet etmiş ve ilk hadîs ki­tabı olan el-Muvatta´ı da bizzat İmam Mâlik´ten okumuştur. îmam Muhammed´den tahsil gördüğü sırada, Iraklıların ilmine sahip ol­muş ve bu ilmin de râvîleri arasına katılmıştır.

Bununla birlikte Şafiî, re´y´e dayanan fıkhı da tehsil etmiş; fı­kıh, kıyas ve nesh´in kaide ve prensiplerini vaz´etmiştir.

O, Allah kendinden razı olsun her çeşit ilmin öğrenilmesini ister ve şöyle derdi: «Kur´an ilmini öğrenenin kıymeti yükselir. Ha­dîs ilmini öğrenip yazanın delil getirme gücü artar, fıkıh öğrenen kimsenin şerefi yükselir, dil üzerinde çalışanın duyguları incelir, ma­tematik tahsil edenin görüşü artar ve nefsini koruyamıyanın ilmi kendisine hiçbir fayda vermez.»[18]

Îlme Yönelişi Ve Çağı

Şafii, akranı arasında en yüksek seviyeye ulaşmak için genç yaşta ilme yönelmiş ve ilmin her türlü imkânları içerisinde yetiş­miştir. Çünkü O, Mekke´de oturuyordu. Bu sırada, tabiîlerden hayat­ta olanlar vardı. Beytü´l-Harâm´m civarında oturmayı tercih eden Abdullah b. Abbas´ın medresesi burada idi. Biraz büyüyüp delikan­lılık çağına ulaşınca Peygamber şehrinin İmamı olan Mâlik´in yanı­na gelmiş ve dokuz yıl ondan ayrılmamıştır. Bu zaman, honı hoca­sı için, hem de talebesi için en verimli yıllar olmuştur. Şafiî, ömrü­nü ilimden başka bir yerde harcamamıştır. Ancak kısa bir zaman vazife almış ise de, şevkle ve bütün şerefin ilme ait olduğunu kav­rayarak, tekrar ilme dönmüştür. Kur´an ve Sünnet ilmini ve fakîh-lerin ihtilâflarını incelemeye başlamış ve bunlar için hakikati bildi­recek ölçüler koymuştur. Önce dersine Beytu´l-Harâm´da başlamış, nihayet ilim dağarcığı dolunca Bağdad´a gitmiştir. Bağdad´ta da der­si için başka bir kürsüye sahip olmuştur. Bağdad kendisini sıkmaya ve bazı çevreler hoşuna gitmeyen bir takım ilmi görüşlere tkassup göstermeye başlayınca Şafiî, Mısır ülkesine gitmeye karar vermiş­tir, îşte bundan sonradır ki İslâm âleminin çeşitli felâketlerle karşı­laştığı anlarda güzel Mısır´ımız, Doğu ve Batı âlimlerinin sığmağı haline gelmiştir. O çağlarda âlimler, emniyet ve hUzura kavuşmak için memleketlerinden ayrılmak zorunda kalmışlar, aradıkları emni­yet ve hUzuru da ancak Mısır´da bulabilmişlerdir.

Şafii´nin bütün hayati; dehâ derecesinde bir akıl, sağlam bir kalem, belâgatli ve tasvir gücüne sahip bir dil ile ilim uğrunda geç­miştir.

Şafii´nin içinde yaşadığı çağ, ilimlerin geliştiği, tedvin ve telifin başladığı, her ilmin esaslarının konduğu bir çağdır. Bu çağ da Arap dili tedvin ediliyor ve esasları konuyordu. Ebu´l-Esved ed-Duelî´nin ardından gelenler, nahiv ilminin esaslarını koymaya başlamışlardı. el-Aşma´î ve diğerleri, şiir rivayetlerini tesbit ve naklediyorlardı: Ha­lil b. Ahmed, Arap şiirinin nağme ölçülerini ifade eden «ArUz» ilmi­ni koymuştu. Câhız, dikkatleri edebî tenkit usûllerine çevirmişti. İşte bütün ilimler böyle gelişiyordu.

Âlimler, hadîslerin çeşitli kaynaklarından toplanmasına yönel­mişti. Hadîs´in rivayet bakımından doğru olup olmadığını, râvîler (rical) ve metni itibariyle Peygamber (S,A.)´e nisbet bakımından el­verişli bulunup bulunmadığını tesbit için esas ve ölçüler konmaya başlanmıştı.

Fıkıh konusunda da çeşitli ekol (medrese)´ler kurulmuştu. Mekke ekolü, Abdullah b. Abbas´ın görüşlerini; Medine ekolü, Ömer b. el-Hatlâb, Zeyd b. Sabit, Osman b. Affan, Ali b. Ebî Tâlib ve Peygam­ber (S.A.V.)´in ilmini kendilerinden sonrakilere olduğu gibi aktaran diğer bilgin sahâbîlerin fıkhını naklediyordu. Fıkıh, tedvin edilmeye başlanmıştı. Meselâ, İmam Mâlik, kendi fıkhını ve rivayet ettiği ha­disleri, talebeleri vasıtasıyla nakledilen sahâbîlerin fetvalarını içine alan «el-Muvatta» adlı eserini tedvin etmişti. İmam Muhammed b. el-Hasen, Irak fıkhım tedvin etmiş ve bu fıkhın fürû´unu inceden in­ceye yazmıştı. İşte Şafiî, bütün bunlardan faydalanmıştır.

Burada söylenmesi gereken bir husus daha vardır ki o da çe­şitli îslâm fırkalarıdır. Her fırka, kendi görüşlerini savunup yayma­ya başlamıştı. Mu´tezilîler kendi görüşleri uğrunda mücâdele ediyor­lar ve İslâmiyeti kendi açılarından savunuyorlardı. Şiîlerden îma-miyye, Zeydiyye ve sair siyasî fırkalar da böyle idiler. Kısaca bu çağ, mücadele ve münazara çağı idi.

Şâfü, bu fırkaların çoğundan memnun değildi. O, ne Mu´tezili-lerin, ne Şiilerin ve ne de Hâricilerin yolundan gitmiştir. Şüphesiz O, içinde yaşadığı çağın metod bakımından etkisinde kalmıştır. Onun çağı mücadele ve münazara çağı idi. Bu itibarla Şafiî de, büyük bir mücadele ve münazara gücüne sahipti. O, mücadele ve münakaşa­larında bâtılı nasıl yıkacağını ve hakikati nasıl ortaya çıkaracağını biliyordu.

Şafiî, hadisi savunmak için Mu´tezilîlerle bilfiil mücadele etmiş­tir. Yâni, Basra´da bulunan bir gurup, mütevâtir olmayan hadîsleri delil olarak kabul etmiyordu. Şafiî, bunlara karşı mücadeleye giriş­miş ve Resülüllah´ın Sünnetini savunmuştur. Bu konudaki mücade­lelerini «el-Umm» adlı kitabında anlatan Şafiî, gerçekten «Sünnetin koruyucusu» unvanına hak kazanmıştır.

Şafiî´nin çağında Yunan, Fars ve Hint dillerinden çeşitli ilimler Arapçaya terceme edilmiştir.. Bu tercemelerle o çağda birçok ilim­ler yayılmıştır. Şafiî´nin bu ilimlerden Uzak kaldığını sanmıyorUz.. Belki O, bu ilimlerden cedel ve münazara ile ilgisi nisbetinde faydalanmıştır. Ne olursa olsun, Şafiî´nin fıkhî görüşlerinde bu ilimlerin herhangi bir etkisi yoktur. Çünkü, Şafiî´nin fıkhî görüşleri tamamen İslâmî kaynaklardan gelmektedir. Hattâ.O, nass´lara bağlılıkta son haddine varmaktadır. Çünkü O, nass´lara dayanmayan her içtihadı iptal etmektedir. Bu hususu, ileride, inşaallah, kısaca açıklayacğız.[19]

Şafiî´nin Şahsiyet Ve Karakteri

Allh, İmam Şafiî´ye çağdaşları arasında ilim, ahlâk, din ve iç­timaî mevki´ bakımından onu yücelten birçok sıfatlar ihsan etmiş­tir.[20]


1- İdrâk Ve Hafıza Gücü



Şafiî, ilmî idrâk yönünden çok kuvvetli idi. Öyle sağlam bir ha­fızaya sahipti ki, îmam Mâlik´in «el-Muvatta´» ını okuyup hıfzetmişti. Onu, İmam Mâlik´in rivayet ettiği şekilde ezberden okurdu. Hattâ Şafiî, el-Muvatta´ı İmam Mâlik´le karşılaşmadan önce hıfzetmişti. Bu sağlam hafızasının yanında Şafii, hazircevaplı bir şahsiyet­ti, ihtiyaç duyduğu zaman bildiklerini rahatlıkla anlatırdı. O, fikri hiçbir tutukluk göstermezdi. Olayların altında kalmaz, aksine ince­lediği mes´eleleri düşüncesiyle aydınlatırdı. Onun önünde hakîkat-lar kendiliğinden açığa çıkar ve bunların mantik´ı doğru olarak be­lirirdi. O da, i bu mantık sayesinde gerçeklere nüfuz ederdi.

Şafiî derin bir düşünceye sahip olup mes´elelerin dış yüzünü in­celemekle yetinmez, aksine onların derinliklerine inerdi. O, son de­recede anlayışlı ölüp hakîkata tam olarak ulaşıncaya kadar hiçbir noktada duraklamazdı. Hadisler ve bunlarla ilgili hükümleri tetkik ederken, onları belli prensiplere bağlamaya çalışırdı. Onun araştır­maları külîî neticelere ulaşmak.içindi. O cüz´iyyatla yetinmezdi. İşte böyle külli neticelere yönelişinin sonunda, Şafiî, usûl-i fıkıh ilmini kurmuştur:[21]

2- İfade Gücü


Şafiî, konuşurken güçlü ve açık bir. ifadeye sahipti. O, dilinin fesahati, ifadesinin belagatı ve kalbinin kuvvetli oluşu yanında, de­rin tesirli bir sese sahipti. O, ifadeleriyle bir şeyi güzelce açıkladığı gibi, sesinin ihtizazı ile de maksadını anlatırdı. Şafiî, İmam Mâlikle görüştüğünde İmam Mâlik, ondan, el-Muvatta´ı arkadaşlarına oku­masını istemiş ve ona; bir sahife oku, demiştir. Şafiî sahîfeyi bitirin­ce, İmam Mâlik, onu daha çok dinlemek istemiş ve sonuna kadar ona el-Muvatta´ı okumuştur. İşte bu, onun sesindeki derin tesirin bir neticesidir.

Bir talebesinden şöyle rivayet edilmiştir: «Ben, Şafiî´den başka yazıları konuşmasından daha üstün (fasîh) olan birini görmedim. Bununla beraber Şafiî´nin dili, yazısından da üstün (fasih) idi.» Şa­fiî´nin yazdıkları, ifade ve düşünceleri tasvir bakımından son dere­cede güzel olursa, onun konuşması nasıl olur Elbette onun konuş- ´ ması, ifade bakımından daha kuvvetli, işaret bakımından daha mü­kemmel, ibare ve üslûp bakımından daha üstündü. O, sağlam ifa­dede öyle bir dereceye ulaşmıştı ki, İshak b. Rahûye, onun hakkın­da; «Şafiî, âlimlerin hatibidir.» demiştir.[22]

3- Basiret Ve Fîraseti


Şafii, hocası İmâm Mâlik gibi keskin bir basiret ve kuvvetli bir firaset sahibi idi. Bu sıfat, münazara ile uğraşan uyanık kişilerden ayrılmayan bir haslettir. Aynı zamanda bu sıfat, büyük üstadlann sıfatıdır. Çünkü Şafiî, talebelerine ders anlatırken onların marifet bakımından kavrıyabilecekleri kadar anlatırdı. O, bunu ancak fira-seti sayesinde bilir, dolayısiyle onların anlama ve açıklama bakımın­dan tâkatlanna göre ders takrir ederdi. Bu basiret ve firaseti saye­sindedir ki, sayı bakımından en çok talebe onun etrafında toplan­mıştır. O, insanların ruhî durumlarını iyi bildiği için dinleyicilerine ancak tâkatlari nisbetinde ders verirdi. Bu konuda Yakut´un «Mü´-cemü´l-Üdebâ» sında anlattığına göre, Şafiî, bâzı dinleyicilerine Hu-zeyl kabilesinin şiirlerini okurdu. O, bu şiirlerden pek çok ezberlemiş ve bunları yanında okuduğu bir talebesine şöyle demiştir: «Bunu, hadîs ehlinden hiçbir kimseye belli etme; çünkü onlar, bunu hazme­demezler.»[23]

4- Îhlâsı



Şafiî hakikatlan araştırmada büyük bir ihlâs ve ulaşmak iste­diği gerçeğe yönelmede de sağlam bir görüş sahibi idi. îşrak felse­fesine göre hakîkatlan aramada ihlâs, kalbi marifet nuru ile doldurur ve ruhta öyle bir safiyet meydana gelir ki bu sayede hâkîkatlar kendiliğniden açığa çıkar, akıl onları kavrar, düşünce dosdoğru olur, ifadeler gerçek mânaları sadakatle tasvir eder, dolayısiyle gö­rüş doğru ve ifade sağlam olur.

Şafiî´nin hakikatları aramadaki ihlâsı, hayatının bütün devre­lerinde kendisinden ayrılmamıştır. Hattâ O, nerede olursa olsun, ha­kikati bulmaya çalışmıştır. İhlâsı sayesinde Şafiî, insanların alışık bulunduğu görüşlerle çatışsa dahi kendi görüşlerini cesaretle açık­lamıştır. Keza, hakîkatlar uğrundaki ihlâsı, hocalarına karşı duydu­ğu bağlılıkla çatıştığında da Şafiî, hakikatları tercih etmiştir. Onun İmamı Mâlik´e karşı beslediği bağlılık ve ihlâsı, kendisini,´hocasına muhalefet etmekten alıkoymamıştır. Gerçi Şafiî, hocasına karşı muhalefette biraz tereddüt göstermiştir. Fakat, Endülüs halkının, İmam Mâlik´in külahı iîe yağmur duasına çıktığını duyunca, İmam Mâlik´i tenkit maksadıyla yazmış olduğu kitabı halka açıklamıştır. Böyle­ce Şafiî, İmam Mâlik´in beşer olduğunu, bâzan doğru düşündüğü­nü, bâ´zan ua yanıldığını göstermiştir. Kendisini kurtaran ve hima­yesine alan İmam Muhammed b. el-Hasen´e karşı beslediği ihlâsı da, onunla münazara ve şiddetli bir şekilde mücâdele etmesine ve Medînelilerin de haklı olduğunu kabul ettirmek için onun talebelerini yenilgiye uğratmasına mâni olmamıştır.

İşte İmam Şafiî, ilim hayatının bütün devrelerinde böyle dav­ranmıştır. Bu sebeple O, kendisiyle münazara yapanları, hakikat uğrunda gösterdiği ihlâsla karşılar ve onları yenilgiye uğratırdı. Çünkü O, hakîkattan başka bir şey düşünmezdi.

Şafiî, İslâm şeriatı esasının Allah´ın Kitabı ve O´nun Elçisi´nin Sünneti olduğuna inanırdı. Kendisinin ilmi ile Resûlüllah´m Sünne­tini ihata ettiğine inanmazdı. Dolayısiyle, talebelerini dâima hadîs araştırmaya teşvik ederdi. Kendi görüşüne muhalif olan sahîh bir hadîs bulursa, onu bırakıp hadîs ile amel etmelerini söylerdi. Ya­kut´un «Mu´cemu´l-Udebâ» sırida Rabi´ b. Süleyman´dan şöyle riva­yet edilmektedir: «Bir şahsın bir me´s´ele sorması üzerine Şafiî´nin şöyle dediğini işittim: Peygamber (S.A.V.) den şöyle şöyle... buyur­duğu rivayet edilmektedir. O adam Şafiî´ye, ey Abdullah´ın babası, buna göre mi fetva veriyorsun dedi. Bunun üzerine Şafiî´nin tüy­leri diken diken oldu, yüzü sarardı, durumu değişti ve şöyle dedi: Eğer Peygamber´den bir hadîs rivayet ettiğim halde onunla amel et­mezsem, hangi yer beni taşır, harigi gök beni gölgelendirir Peygamber´in hadîsinin başım gözüm üstünde yeri vardır.» Ayrıca Rabi´ b. Süleyman, Şafiî´nin; «Herkes, Peygamber´in herhangi bir sünnetini bilmeyebilir. Ben, Peygamber´in sünnetine muhalif olarak herhangi bir fikir ileri sürer veya bir esas ortaya korsanı, uyulması gere­ken Peygamber´in sözüdür. İşte benim mezhebim budur.» dediğini ve bu sözü sık sık tekrarladığını söylemiştir.

Allah´ın, insanlara örnek olan seçkin kullarına ihsan ettiği baş­ka bir ihlâs nev´i daha vardır. O da söyleyen kim olursa olsun, hakikata boyun eğmek için mü´minin sahip olduğu ve başkalarına ver­meye çalıştığı düşünce içerisinde kendisinin eriyip gitmesi, yok ol­masıdır. Çünkü kaybolan inci, onu çıkaran dalgıç´m önemsiz oluşu sebebiyle ihmal edilemez. Dost olsun düşman olsun, hakkın yanın­da olduğu müddetçe ona itaat etmek gerekir. Bu şekliyle ihlâs, çı­kılması zor bir merdiven ve ulaşılması güç bir ameldir. Çünkü dil­leriyle saldıran ve deliller getirerek mücâdele eden niceleri vardır ki, onların arasında bu türlü yüce ve hak âşıkı olan pek azdır. Şafiî İşte bu nâdir insanlardan biridir. Bunun içindir ki Şafiî, mücâdele sırasında öfkelenmez ve hiddetle başkalarına dil Uzatmazdı. Çünkü O, hakkı arıyor ve mevki sahibi olmak istemiyordu. O, zühd ve tak­vası sayesinde ilim mevkiine yükselmiştir. Dahası var: Şafiî, hakkı aramadaki ihlâsı ve hakikat içerisinde yok olma, eriyip gitme (fena) mertebesine ulaşması neticesinde kendi ilminden insanların, ona nisbet etmeksizin faydalanmalarını istemiştir. İbni Kesir´in Tarîh´inde Şafii´nin şöyle dediği rivayet edilir: «İsterim ki insanlar, bu ilmi öğrensin ve bana hiçbir şeyi nisbet etmesin. Ben, onun ecrini yeter ki Allah´dan göreyim de onlar beni övmesinler.»

İhlâs, Şafiî´ye kalb zekâsı, ruh kuvveti, bayağı şeylerden Uzak­laşma ve olgun insana yakışmayan şeylerden beri´ olma gibi sıfat­lar kazandırmıştır. Yahya b. Maîn, Şafii´nin ahlâkı hakkında, «Ya­lan mubah olsaydı Şafiî´nin mürüvveti kendisini yine de yalan söy­lemekten alıkordu. demiştir. İşte sâdık ve ihlâslı insanın ulaşabile­ceği en yüksek mertebe budur. Böylesi, vazifesini, vicdan ve kalbi­nin emrini yerine getirmek için yapar, sırf emir veya yasak edildi­ği için değil.[24]

Şafiî´nin Görüşleri


Şafiî çağında çeşitli fikirler ve birbirine zıt mezhepler boğmuş­tu. Bu arada «îlm-i Kelâm»» adı verilen ve temelleri Mu´tezilîler ta­rafından atılan ilim de doğmuştu. Mu´tezilîler, Allah´ın Kelâm sıfatı ve Kur´ân´in yaratılmış olup olmadığı üzerinde konuşup tartışıyor­lardı. Keza, onlar, Allah´ın sıfatları mânâlardan ibaret ve zâtından ayrı mıdır, yoksa Allahu Teâlâ ancak sıfatlarıyla bilindiğine göre, zâtı ile sıfatları aynı mıdır Konusu üzerinde tartışıp duruyorlardı. Bir yandan Mu´tezilîler, öte yandan da Cebriyeciler kader ve Allah´­ın takdiri yanında insan iradesinin sınırı üzerinde sert tartışmalara giriyorlardı. Bu arada Şiîler, Hâriciler ve Abbâsiiere dayanan çeşit­li siyasî fırkalar da doğmuştu. Bu durum karşısında Şafiî´nin dü­şünce sisteminde müsbet veya menfî, kabul veya red bakımından bir vaziyet alması zarurî idi. Rivayete göre O, ilm-i kelâm ve bunun­la ilgili mes´elelere karşı menfî bir vaziyet almış ve bu ilimle iştigali nehyetmiştir. Kendisinden şöyle rivayet edilmektedir: «îlm-i kelâm­la uğraşmaktan sakının; çünkü, bir kimseye fıkhı bir mes´ele sorul­sa ve o, bunda hatâ etse, olsa olsa en çok gülünç bir duruma düş­müş olur. Meselâ, birine, bir kimseyi öldüren şahsın diyeti nedir di­ye sorulduğu zaman onun, buna; bir tavuk yumurtasıdır, diye cevap vermesi böyledir. Eğer birine kelâm hakkında bir mes´ele sorulsa ve o, buna yanlış cevap verse, bit´at´a sapmakla suçlanır.»

Şafiî, kelâmla uğraşmayı menettiği halde kendisi kelâm hakkın­da çok şey bilirdi. Şafiî gibi bir şahsiyetin, bilmediği bir şeyi menr tiği düşünülemez. Bir defasında O, talebelerinin yanma girmiş ve on­ları kelâm konusunda münakaşa halinde bulmuştu. Onlara: «Benim kelâm bilmediğimi mi sanıyorsunUz Ben bu konuyla uğraştım, hat­tâ bunda büyük bir mertebeye ulaştım. Ancak kelâmın sonu yoktur. Öyle bir şey üzerinde münakaşa ediniz ki, yanılırsamz yanıldı desinler, küfre düştü demesinler.»

Şafii´nin talebelerini kelâm münakaşalarından men etmesi, onun kelâmcılarm dâima tartışma konusu yaptıkları mes´eleler hakkında bir görüş sahibi olmadığı mânâsına da gelmez. Şafiî´nin kıyamet günü Allah´ı görmek, kader ve Allah´ın sıfatları gibi mes´eleler üze­rindeki görüşleri, kendisinin fıkıh metoduna uygundur. O, bu konu­larda da Kur´ân ve Sünnetin hükümlerine sarılır,, mütekellimler (kelâmcılar)in ileri sürdüğü delillere fazla dalmazdı. Ancak, bu delil­lerin nass´ları destekliyecek kadarım alırdı. Meselâ, Kur´ân ve Ha­dîs nass´larının zahirlerine bakarak îmanın artıp eksileceğine ina­nırdı.[25]

Hilâfet Hakkındaki Görüşü


Kelâmcılarla siyasi fırkaların ortaya attığı mes´elelerden biri de hilâfet mes´elesi ve hilâfetin şartlarıdır. Bu mes´elenin, yakın veya Uzaktan fıkıhla bir alâkası vardır. Şafiî´nin bu konuda üç türlü gö­rüş sahibi olduğu rivayet edilmiştir:

1 Şafiî, hilâfet (İmamet) in yerine getirilmesi gereken dînî bir emir olduğuna inanırdı. Dolayısiyle gölgesinde, hem müslümânların iş yapacağı, hem de kâfirlerin faydalanacağı.bir halîfenin bu­lunması şarttır. Tâ ki Uz. Ali´nin deyişiyle, «İyi insanlar huzura ka­vuşsun, kötü insanların da şerrinden korunulmuş olsun.»

2 Şafiî, hilâfetin Kureyş´e ait olduğunu kabul ederdi. O, bu konuda Ömer b. Abdilaziz ve İbni Şihab ez-Zühri´den Peygamber´e ulaşan bir senedle; «Kim Kureyş´e ihanet ederse Allah da ona iha­net eder.» hadîsini rivayet ederdi. Yine O, Uz. Peygamber´in Kureyş´e hitaben şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: «Siz haktan ayrılma­dıkça bu işe daha lâyıksınız. Ancak, adaletten ayrılırsamz hurma yaprağı gibi soyulursunuz.» Bu nass´dan anlaşıldığına göre halîfe­nin adaletli olması şarttır. Zâlim.bir kimse halîfe (İmam) olarak kabul edilemez.

3 Şafiî, hilâfetin sahih olması için bîat´ın önceden yapılmış olmasını şart koşmazdı. Şüphesiz bîat´ın önceden yapılmış olması daha iyidir. Fakat, Şafiî´ye göre Kureyş´ten bir kimse zorla: iktidarı ele geçirse, sonra adaletle hareket etse ve halk onun halifeliği üze­rinde fikir birliğine varsa bu kimse meşru bir halife sayılır.. Tale­besi Harmele, Şafii´nin-. «Kılıçla hilâfeti ele geçiren ve daha sonra . halkın kabulüne mazhar olan Kureyş´li bir kimse halîfedir.» dediği­ni rivayet eder. Şafiî, hilâfet için ortaya atılan kimsenin Kureyş´li ol­masını, iktidarı ele almadan önce veya sonra halkın onun etrafında birleşmiş olmasını şart koşardı. Daha önce belirttiğimiz gibi adaleti de şart koşardı. İmam Şafiî´ye göre insanların hilâfete en lâyık olanı Hz. Ebu Bekr Sıddîk, sonra Ömer el-Fârûk, sonra Osman Zinnû-reyn, daha sonra da hidâyet yolunun İmamı Ali b. Ebî Tâlib´dir. Al­lah cümlesinden razı olsun!

Rivayete göre Şafiî, Hulefâ-i Râşidin´i beş olarak kabul ederdi. Yâni, dört halîfeye beşinci olarak Ömer b. Abdilaziz´i de eklerdi. Şa­fiî, Hulefâ-i Râşidin´in üstünlüğünü, halîfe oluşlarmdaki sıraya gö­re kabul ederdi. Fakat, kendisi de Kureyşli olan Şafii, üstünlük ba­kımından Ebu Bekr´den sonra geldiğini kabul ettiği Hz. Âli´yi, özel olarak, severdi. Şafiî´nin Hz. Ali (R.A.)´ye hayranlığını gösteren şöy­le bir rivayet vardır: Hz Ali hakkında konuşan bir kişinin; «İnsan­lar, ancak, hiçbir -kimseye kıymet vermediği için Hz. Ali´den nefret etmiştir.» demesi üzerine Şafiî, şöyle söylemiştir: «Uz. Ali´nin dört meziyeti vardı. Bu meziyetlerden birine sahip olmak bir insanın başkalarına kıymet vermemesini haklı gösterir:

a) Hz. Ali zâhid idi. Zâhid, dünyaya ve dünya ehline önem vermez.

b) Hz. Ali âlim idi. Âlim, hiç kimseye kıymet vermez.

c) Hz. Ali yiğit idi. Yiğit de, kimseye önem vermez.

d) Hz. Ali şerefli idi. Şerefli insan da, kimseye kıymet vermez.» Öte yandan Hz. Ali´yi, Peygamber (S.A.), Kur´ân ilmi ile başka­larından ayırmıştır. Çünkü Hz. Peygamber, onu çağırmış ve insan­lar arasında hüküm vermesini emretmiştir. Onun verdiği hükümler, hz. Peygamber´e arzedilir, O da bunları imza ederdi.

İmam Şafii, Hz. Ali ile Muâviye arasındaki ihtilâf konusunda Ali´yi haklı ve Muâviye´yi de haksız bulurdu. Hattâ Muâviye´yi, bâgî. (âsî) sayardı. Keza, Hâricileri de bâğî sayardı. Bunun içindir ki Şafiî, bâgîlerle ilgili hükümlerde Uz. Ali´nin Hârici´lere karşı yap­mış olduğu muameleyi esas olarak almıştır. Bu hususta şöyle bir ri­vayet vardır: Ahmed b. Hanbel´e, Yahya b. Maîn´in Şafiî´yi şiî say­dığı söylenmiştir. Ahmed b. Hanbel, Yahya b. Maîn´e bunu nasıl teş­his ettin, diye sorduğunda Yahya, şu cevabı vermiştir: Şafiî´nin bâgî´lerie savaşmak konusunda yazdığı eseri inceledim. Gördüm ki, o başından sonuna kadar delillerini Uz. Ali´den almaktadır. Bunun üzerine Ahmed b. Hanbel: Aşk olsun sana! Şafiî bâgîlerle savaşmak konusunda delillerini kimden alacaktı Çünkü, bu ümmet içerisin­de bâgîlerle ilk olarak savaşma imtihanı ile karşılaşan Ali b. Ebi Tâlib´dir, demiştir.[26]

Şafiî´nin Fıkhı

Şafiî, Bağdad´tan Mekke´ye döndükten sonra hocası İmam Mâ­lik ve Irak fıkhını temsil eden Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybâni´ye bağlı kalmamış ve kendine özgü fıkhî bir çığır açmıştır. Daha önce işaret ettiğimiz gibi Şafii, fürû´ mes´elelerinin yanında külli kaideleri tesbite yönelmiştir. Bunun içindir ki, İmam Ahmed b. Han­bel onun hakkında şöyle demiştir. «Fıkıh kapısı, ehli üzerine kilitli idi. Nihayet onu Allah Şafii ile açtı. İnsanlar, bu ilim nev´ini, fıkhî çalışmalarda açılan yeni bir kapı olarak kabul ettiler. Bu ilmi, Şa­fii´den önce kimse ortaya koymamıştır. Hattâ 195 H. yılında Şafii bunu ilân ettiği zaman âlimlerin hayranlığını mucip olmuştur. Ebu Ali el-Kerabîsî[27] der ki: «Biz ne Kitabı, ne Sünneti, ne de İcma´ı bili­yorduk. Nihayet Kitap, Sünnet ve İcma´ı Şafiî´den öğrendik.» Ebu Sevr el-Kelbî (öl. 240 H.) de şöyle demiştir: «Şafiî, memleketimize relince yanına vardık. O, Aİlâhu Teâlâ, bazan ânımı (genel bir hükmü) zikreder ve bununla hâssı (özel bir şeyi) muradeder; bâzan dalâssı zikreder, bununla da âmmı murad eder, diyordu. Halbuki biz tamları bilmiyorduk. Şafiî´ye sorduk, şöyle cevap verdi: Bakınız lur´ân´da «...İnsanlar sizlere karşı bir ordu topladılar...»[28] buyurmaktadır. Buradaki «İnsanlar» dan murat Ebu Süfyan´dır ki, İşte bu hâss´dır. Yine Kur´ân´da: «Ey Peygamber, kadınları boşuyacağınız vakit...»[29] buyurmaktadır. Burada da hâss zikredilmiş olduğu halde murat edilen âmm´dır, yâni insanlardır.

İşte görülüyor ki, Şafiî Bağdad´a .geldiği zaman çantası, Bağdadlılarm bilmediği böyle bir ilimle dolu idi. Bu ilmi, kuran, yani usûl-i fokh´ı açıklayan ve esaslarını tesbit eden Şafiî idi. Gerçi O, bu ilmi tamamen yoktan varetmemişti.

Şafiî´nin fıkhını incelerken iki hususu, burada kısaca, belirtme­miz gerekir:

1 Şafii´nin, fıkhını üzerine bina etliği deliller veya fıkhının kaynakları,

2 Şafiî´nin usûl-i fıkıh ilmine dair çalışmaları.[30]

Şafiî Fıkhının Kaynakları[31]

1, 2- Kîtab Ve Sünnet:

îmam Şafiî, fıkhını, beş kaynaktan beslemiştir. Kendisi bunları «el-Unun» adlı kitabında şöyle tesbit etmiştir: «îlim çeşitli tabaka­lara ayrılır: Birincisi, Kitab ve sabit olan Sünnettir. İkincisi, hak­kında Kitab ve Sünnette bir hüküm bulunamayan mes´eleler üze­rindeki icmâ´dır. Üçüncüsü Peygamber´in sahâbîlerinden bir kısmı­nın söylemiş olduğu sözdür. Burada diğer sahâbilerden onlara mu­halif olanlarm bulunduğunu bilmememiz şarttır. Dördüncüsü, üze­rinde Peygamber (S.A.V)´in sahâbîlerinin ihtilâfa düşmüş oldukla­rı sözdür. Beşincisi Kıyastır. Bu da, Kitab ve Sünnette mevcut olan­dan başka bir şeye dayanmaz. İlim, ancak bu eh üst tabakadan el­de edilir.»[32]

Buna göre Şafiî, istinbat mertebelerinin başına nass´ları koy­maktadır. Bunlar da, Kitab ve Sünnettir. Şafiî, Kitab ve Sünneti İs­lâm hukukunun asıl kaynağı olarak kabul etmekte ve diğer kaynak­ları bunlara dayandırmaktadır. Sahâbîler, görüşlerinde ister ittifak etsinler, ister ihtilâfa düşsünler, Kitab ve Sünnete aykırı hareket edemezler. Hattâ onların görüşleri, ya bir nass sebebiyle Kitab ve Sünnete dayanmakta veya bunlara hamledilmektedir. Keza, icmâ´-da Kitab ve Sünnete dayanmakta ve bunların dışına çıkmamakta­dır. O halde ilim, daima üst kaynaktan alınmaktadır ki bu da Kitab ve Sünnettir.

İmam Şafii´den sonra gelen fakîhlerin Kitabı önce, Sünneti de ikinci olarak zikrettiklerini görüyorUz. Keza, Şafiî´den önce Ebu Hanîfe´nin de delil olarak önce Kitabı kabul ettiğini, Kitabda bir nass bulamadığı zaman Sünnete başvurduğunu görüyorUz. Muaz b. Ce-bel´den rivayet edilen hadis-i şerîfde de Kitab önce gelmektedir. Ya­ni Peygamber (S.A), Muaz b. Cebel´e: Ne ile hükmedeceksin di­ye sorduğunda Muaz.- Allah´ın Kitabıyla hükmedeceğini, Kitabda bir nass bulamazsa Resûlüllah´m Sünnetiyle hükmedeceğini, her iki­sinde de bir nass bulamazsa re´y´i ile ictihad yapacağını söylemiş­tir;

Öyle ise Şafiî, Sünneti Kur´an ile niçin birleştirmiştir Halbuki gerçekte bunun ikisi aynı mertebede değildir. Sünnetin hüccet olu­şu Kitab sayesindedir. Şüphesiz ki Şafiî, Sünneti her yönden Kur´an mertebesinde görmüyordu. En azından Kur´an, tevatürle nakledil­mekte olup ibâdet maksadıyla okunan Allah´ın Kelâmıdır. Sünnetin çoğu tevatüre dayanmadıığ gibi, ibâdet kasdıyla da okunmaz, Allah kelâmı değildir. Peygamber´in kelâmıdır.

Şafiî, fıkhı incelemiş ve Kur´an´m külli kaideler ile birçok cüz´î nies´eleleri ihtiva ettiğini ve Sünnetin de Kur´an´m beyanını tamam­ladığını, kısa (mücmel) ifadelerini genişlettiğini, bâzı kimselerin kavrayamıyacağı incelikleri açıkladığını görmüştür. O halde Sün­net, Kitabın ihtiva ettiği bütün küllî nies´eleleri açıklamakta ve onun mücmel hükümlerini genişletmektedir. Buna göre Sünnetin açıkla­yıcı bir durumda olabilmesi için ilim bakımından açıkladığı şeyin mertebesinde olması gerekir. Birçok sahâbîler de Hadîs´e (Sünnet´e) bu gözle bakıyorlardı.

Şafii´nin maksadını başka bir yöne sapıİmamak veya onun sö-zünii yanlış anlamamak içiny bâzı kimselerce kavranması güç olan şu üç mes´eleye işaret etmemiz gerekir:

1 Şafiî, fer´î mes´elelerin hükümlerini çıkarırken, Sünnetle elde edilen ilmi, Kur´an´la elde edilen ilim mertebesine koymakla Kur´an´m bu dinin aslı, esası ve Uz. Peygamber´in en büyük mu´cizesi oluşunu inkâr etmemektedir. Çünkü aslolan Kur´an´dır, Sünnet onun dalı mesabesindedir. Bu itibarla kuvvetini Kur´an´dan almak­tadır. Ancak Sünnet, hüküm çıkarırken derece bakımından Kur´an mertebesindedir. Çünkü açıklamak hususunda ona yardımcı olmakta, insanlara dünya ve âhiret sa´âdetlerini temin etmeleri için getir­miş olduğu hükümleri beyan etmek babında onu desteklemektedir.

2 Şafiî, fer´î mes´eleleri açıklarken umumî olarak Sünnete dayanan ilmi, Kur´an´a dayanan ilim mertebesine koymuştur. Tâ ki istinbat doğru ve sağlam olsun. Şafiî, rivayet tarzı ne olursa olsun, Peygamber´e nisbet edilen her şeyi mütevâtir olan Kur´an mertebe­sinde görmemektedir. Çünkü âhâd hadîsler, Kur´an âyetleri şöyle dursun, mütevâtir hadîsler mertebesinde bile değildir. Bizzat Şafii yukarıda kendisinden biraz önce naklettiğimiz ifadesinde, fer´i kümleri çıkarmada Sünneti Kur´an mertebesinde zikrederken, «Sa­bit olan Sünnet» demek suretiyle bu noktaya dikkati çekmiş ve : «Birincisi Kitab ve sabit olan Sünnettir.» demiştir.

3 Şafiî, akâid esaslarını tesbit konusunda Sünnetin Kur´an derecesinde olmadığını açıkça ifade etmiştir.

Şafii´den sonra gelen birçok fakîhler onun bu görüşünü desteklemişlerdır. Şâtıbî, el-Muvafakat´ında şöyle der. «Kur´an´dan hü-)teüai istiabfti ederken sadece Kur´an´a dayanmak ve onun açıklama­sı mahiyetinde olan Sünneti gözönüne almamak caiz olmaz. Çünkü Kur´an´ın ifade ve hükümleri küllidir. Meselâ; namaz, zekât, hac, bruç vb. konularda Kur´an´in hükümleri böyledir. Bunların açıklan­ması zaruridir.»

Şafiî, Sünnetten sonra selef-i sâlihîn Kur´an tefsirini nazarı dik­kate alır. Çünkü onlar, Kur´an´ı başkalarından daha iyi bilmektedir­ler. Selef-i sâlihîn tefsiri bulunmayan konularda, Şafiî´ye göre Arapçayı iyi bilmek Kur´an´ı anlamaya yeter. Şafiî delil getirme bakımın­dan Kur´an ve Sünneti aynı derecede gördüğü halde, Kur´an´ın Sün­neti, Sünnetin de Kur´an´ı nesh etmediğini söyler. Lâkin bununla birlikte Şafiî, eğer Kur´an Sünneti nesh etmişse böyle bir nesh ola­yını açıklayan bir Sünnetin bulunmasını şart koşar. O, bu noktada çok şiddetli davranır ve bunu şu iki esas üzerine bina eder:

1 İstikrâ´ (Endüksiyon) ile sabit olmuştur ki, Kur´an´ın nesh ettiği her hüküm Sünnet ile belirtilmiştir. Meselâ, kıblenin Beytu´l-Makdis´ten Kâ´be´ye çevrilmesi böyledir. Peygamber (S.A.V.), Küba´­da namaz kılanlara elçi göndermiş ve böylece onların Kâ´be´ye dön­melerini temin etmiştir. Burada, Kur´an-ı Kerîm´in bildirdiği nesih olayını Sünnet açıklamaktadır. Nesih olayı, amelî hükümlerin de­ğişmesini gerektirir. Amelî hükümlerin değişmesi de. Peygamber (S.A.V.)´in nesih olayını adece açıklamasıyla değil, fiilî olarak tat­bik etmesiyle belli olur.

2 Sünnet, Kur´an´ı beyân etmektedir. Nesih ise, herhangi bir hükme göre amel etmenin sona erdiğini bildirmektedir. Sünnet, Kur´an´ı açıkladığına göre neshi ifade eden nassı açıklayan bîr Sün­netin bulunması gerekir.

Şafiî, şüphesiz ki, Sünnet Kur´an ile nesh edilemez, derken fu-kahânın ekserisine muhalefet etmiştir. Bunun sebebi, Şafiî´nin Sün­neti ihmal etmemek hususunda ve onun, Kur´an´ın bir açıklaması olduğunda çok sıkı davranışıdır. Çünkü O, şöyle düşünüyordu: Nşsh´i açıklayan bir Sünnet olmaksızın, Sünnetin Kur´an´la nesh edilmesi caiz olursa, Kur´an nass´lannın zahirine muhalif görünen birçok sünnetlerin nesh edilmiş olduuğ iddia edilebilir. Şafiî, Allah ondan razı olsun bu kapıyı kapatmış ve Sünnetin ancak Sünnet­le nesh edileceğini söylemiştir. Şafii ys göre Sünnet, Kur´an´a aykı­rı düşerse şüphesiz Kur´an tercih edilir. Kur´an´a muvafık olan ve­ya nesh´i beyan eden sünnetler vardır. Sünnetle Kur´an arasındaki muhalefet, her ikisini birden almaya müsaade etmez. Bu durumda nesh´e delâlet eden bir Sünnet bulunmazsa, Kur´an´a aykırı düşen Sünnet zaîf sayılır, Uz. Peygamber´e nisbeti sabit görülmez.[33]

Şafiî´nin Sünneti Müdâfaası:


İşaret ettiğimiz gibi Şafiî´nin çağında çeşitli mezhebler vücut bulmuştu. Bâzı zümreler, bu çağda Sünnete hücum etmeye başla­mıştı. Şafii «Cimâu´l-İlm» adlı kitabında bunları üç sınıfa ayırır:

1 Sünneti toptan inkâr eden ve yalnız Kur´an´m hüccet olduğunu ileri sürenler,

2 Ancak, aynı mânâda Kur´an âyeti bulunan Sünneti kabul edenler,

3 __ Mütevâtir olan Sünneti kabul eden ve mütevâtir olmayan Sünneti tanımayan kimseler. Mütevâtir diye, umûmun rivayet etti­ği hadis veya habere denir. Mütevâtir olmayan diye de, özel şahıs­ların rivayet ettiği hadîs veya habere denir.

Birinci ve ikinci sınıfa dâhil olanlar Sünneti tamamen yıkmakta ve onu kendi başına bir delil olarak tanımamaktadırlar. Şafiî, birin­ci sınıfa dâhil olanların sözüne göre hareket etmenin, çok tehlikeli bir şey olduuğnu, çünkü bu durumda bizim namazı, zekâtı, haccı, Kur´ari´da kısaca zikredilen ve Sünnet tarafından açıklanan diğer farzları anlayamıyacağıraızı, bunların ancak basit olarak lügat mâ­nasına göre değerlendirebileceğimizi söyler. Buna göre namaz veya zekât adı verilebilecek pek az bir şey farz kılınmış olur. Meselâ, bi­risi günde iki rek´at namaz kılıp, Allah´ın Kitabında olmayan bir şey bana farz kılınmamıştır, dese ne lâzım gelir Böyle bir anlayış, na­mazları, zekâtları ve haccı ortadan kaldırmak demektir.

Şafiî, Allah ondan razı olsun birinci sınıfa dâhil olanlar için söylenilenlerin, ikinci sınıfa dâhil olanlar için de söylenebilece­ğini beyan etmiştir. __

Üçüncü sınıfa gelince, bunlar: Âhâd haber (hadîs)´le istidlali inkâr etmektedirler. Şafiî bunların görüşünü de köklü ve sağlam de­lillere dayanarak reddetmiştir. O, Peygamber (Ş.A.V.)´in îslâma da­vet için tebliğleri tevatür derecesine ulaşmayacak miktarda elçiler gönderdiğini beyan etmiştir. Eğer tevatür zarurî olsaydı Peygamber (S.A.V.) bunlarla iktifa etmezdi. Çünkü îslâm´a davet için kendile­rine elçi gönderilenler bu elçileri tevatür ifade etmediği iddiasıyla reddedebilirlerdi. Şafiî, ayrıca mal, can ve kanla ilgili dâvalarda iM kişinin şahitliği tevatür derecesine ulaşmayan bir haber olduğu hal­de şeriat-bu habere göre karar vermektedir. Üçüncü olarak, Şafiî, Peygamber (S.A.V.)´in kendisinden hadis işitenlere bir kişi bile ol­sa duyduğu şeyi nakletmeleri için izin verişini delil olarak beyan etmiştir. Çünkü Peygamber (Aleyhisselâm) şöyle buyurmuştur: «Allah, benim sözümü işitip ezberleyen ve onu başkalarına tebliğ eden kulunu nurlandırsın. Bâzı fıkıh ehli vardır ki, aslında fakîh değildir. Bâzı fıkıh ehli de vardır ki, öğrendiği fıkhı kendisinden daha iyi anlıyacak olan birine nakleder. Üç şey vardır ki, müsiüin anın kalbi bu sayede paslanmaz. Bunlar: Allah´a amelde ihlâs, müslünıanlara na­sihat ve müslümanların cemaatından ayrılmamaktır.»

Şafiî, görüşünü isbat için, dördüncü olarak, saîıâbîlerin, Peygam­ber (S.A.V.)´in hadîslerini münferit olarak birbirinden naklettikle­rini ve birçok kimse tarafından rivayeti şart koşmadıklarını ileri sü­rer. İşte pu şekilde Şafiî, âhâd haberlerin kabul edileceğine dair bir­çok deliller getirir.

Burada hemen belirtelim ki, Şafiî´nin zikrettiği her üç sınıf da tarihin dalgaları içinde kaybolup gitmiş, onlardan İslâm tarihinde anılmaya değer bir kimse kalmamıştır. Gerçek odur ki, bu her üç sınıfa dâhil olan kimseler; hadîsi yıkmak ve onu kabul etmemek ci­hetine gitmişlerdir. Aslında bunlar, îslâmı yıkmak, Kur´an´ı bozmak veya Km´an´m mânaları ile oynamak isteyen, fakat buna imkân bu­lamayınca, hiç olmazsa, Kur´an´m bir açıklaması olan Sünneti on­dan ayırmak ümidine kapılan kimselerdir. Onlar, Kur´an-ı açıklayan Sünneti Kur´an´dan ayırmakla Kur´an´m mânâlarını tahrif ve hü­kümleriyle oynamak imkânına kavuşmak ve bu suretle de kolayca İslâm´ı temelden yıkmak istemişlerdir.

İçinde yaşadığımız ve İslâm´ı yıkmak için bir sürü unsurların bulunduğu bu çağda da, geçmİşteki sapık ve İslâm´ı çürütmek iste­yen kimselerin yolundan gidenler mevcuttur. Bunların bir kısmı, ter­sine, sadece Sünnete itimad edilmesi gerektiğini ileri sürmektedir­ler. Bu İslâm düşmanları ikiye ayrılmış olup her ikisinin tuttuğu yol da yanlıştır:

Bunlardan birincisi, açıkça Sünnetin hüccet olmadığını, ancak tek başına Kur´an´m hüccet olduğunu söylemektedirler. Bunlardan bâzıları ile, Pakistan´ın Lahor şehrinde akdedilen Büyük İslâm Kon­gresinde karşılaştık[34]. Bu topluluk, kendisine «Kur´an Cemaatı» adını vermektedir. Aslında bunlar, Kur´an´m en büyük düşmanıdır­lar. Bunlar, bir kelime Arapça bilmedikleri halde, yanlış yamalak tefsirlere dayanarak ve bu tefsirlerdeki sözleri, Peygamber (S.A.V)in Sünnetine hiçbir ihtiyaç duymaksızın hüccet saymaktadırlar. Eğer onların metodu hâkim olursa, Kur´an-ı Kerîm, önceki ilâhî kitapla­rın uğradığı felâkete uğrar. Çünkü o kitaplar, tercüme sebebiyle ve aslı zayi olduğu için tahrif ve tağyire uğramıştır. Bu topluluğa ben­zer bir zümre de Mısır´da mevcut idi. Bunlar, görüşlerini anlatan birçok kitaplar telif etmişler ve başları da bir «Bakan» idi. Fakat Allah, bu bakanı helak etmiş ve böylece cemaatı da dağılmıştır.

İkincisine gelince; onlar da, râvîleri yermek (ta´n etmek) ve ayıklayacağız, diye sahih hadîsleri tekzip etmek suretiyle Sünneti temelinden yıkmak istemektedirler. Bunların maksadı da, birincile­rin maksadının aynıdır. Her iki fırka da, îslâm için kendilerinden iyilik beklenmiyen kimselerden yardım görmektedirler. îslâm düş­manları, onları mallarıyla, ilanlarıyla ve karşılarına çıkanları ezmek suretiyle desteklemektedirler. Bugün bir Şafiî´miz bulunsaydı, ne iyi olurdu. Fakat, bunların sesi de kısılacaktır. Allah, diğerleri gibi, şüp­hesiz, onları da İslâm tarihinin dalgaları içerisinde boğacak ve yok edecektir.[35]

3- İcmâ´


Şafiî, icmâ´ın dîni bir hüccet olduğunu kabul etmiş ve onu şöy­le tanımlamıştır: îcmâ´, herhangi bir çağdaki îslâm âlimlerinin bir delile dayanarak şer´i ve amelî bir hüküm üzerinde fikir birliğine varmasıdır. Şafiî bu konuda şöyle der: «Ben ve ilim sahiplerinden bir kimse bunun üzerinde icmâ´ vardır demiş isek, mutlaka karşıla­şacağınız her âlim onu söylemiş ve kendisinden öncekilerden aynı şeyi nakletmiştir. Meselâ, öğle namazı farzının dört rek´at oluşu, şa­rap ve benzerinin haram edilişi böyledir.»

Şafiî´nin kabul ettiği ilk icmâ, sahâbîlerin icmâ´ıdır. Şafiî´nin ifadelerinde, sahâbîîerden başkalarının icmâ´ı hüccet olmaz, diye bir sarahat yoktur. Burada şu üç noktayı belirtmemiz gerekir:

1 Şafiî, delil olma bakımından icma´ı, Kitab ve Sünnet´ten sonraya bırakır. Üzerinde icmâ´ edilen bir şey, Kitab ve Sünnet´e aykırı ise delil olamaz. Gerçekten Kitab ve Sünnet´e aykırı bir mes´ele üzerinde icmâ´ mümkün değildir. Böyle bir şey düşünülmiyeceği gibi İslâm tarihinde bunun aksini teyid edecek veya bu hususta mi­sâl olacak bir şey vâki´ de olmamıştır.

Şafiî´den sonra fakîhlerden bâzısı icmâ´m Kitab ve Sünnet´ten önce geldiği vehmine kapılmıştır. Bu nokta üzerinde bir kısım Ba­tılılar bâzı fikirler ileri sürmüşlerse de, tamamen yanılmışlardır. Bunlara göre, Kitab ve Sünnet´in nassma muhalif bile olsa, birşey üzerinde yapılan icma´ onu meşru kıldığından îslâm şeriatı durnadan inkişaf etmektedir. Onlar, önce böyle bir kuruntuya kapılıp sonra da müslümanların bu yolla İslâm´ı niçin inkişaf ettirmediklerine hayret ederler (!).

Hakikatte icmâ´ iki kısma ayrılır:

a) Nass´Iar üzerindeki icmâ´: Bu icmâ´, tevatür derecesinde olup İslâm´ın ana çerçevesini meydana getiren mes´eleler üzerinde­ki icmâ´dır. Bu mes´eleler hakkında âlimler, dînin zaruri olarak bi­linen emirleridir, derler. Bunlar beş vakit namaz ve namazın rek´at-ieri, hac ile ilgili ibâdetler, bütün çeşitleriyle zekât ve benzeri husus­lardır. Birçok nass ve mütevâtir hadîslere dayanılarak bunlar üze­rinde icma´ hâsıl olmuştur. Âlimlerin bu mes´eleler üzerindeki icmâ´i nass´lar, sâdık haberler (hadîsler), bunların mânâ ve hükümlerinin anlaşılması ve yakinen bilinmesi üzerinde yapılmış olan bir icmâ´dır. Şüphesiz bu türlü icmâ´iar bunlara muhalif olduğu sanılan cüz´î nass´lardan önce gelir. Bu türlü icmâ´Iara aykırı düşen bir nass´a il­tifat edilmez. Çünkü böyle bir nass, mânalarında icmâ´ hâsıl olan nass´lara aykırı düşmektedir.

b) Âlimler arasında münakaşa konusu olan bâzı hükümler üzerindeki icmâ´lar: Sahâbîlerin bir mes´elede Uz. Ömer´in re´y´i üzerindeki icmâ´ı böyledir. Şöyle ki: Uz. Ömer, fethedilen arazînin mücâhitler arasında ganimet olarak dağıtılmasını emretmiş, sahâbî-ler de onun bu görüşü üzerinde icmâ´ etmişlerdir. Bu icmâ´ da nassa dayanmaktadır. Fakat bunu tanımayanlar, beş vakit namazı ve na­mazın rek´atlerini inkâr edenler gibi kâfir olmazlar. Şüphesiz bu türlü icmâ´lar, delil olma bakımından Kitab ve Sünnet´ten sonra ge­lir.

2 Şafiî Medînelilerin icmâ´mın kabul etmezdi. îşte O, bu nok­tada hocası İmam Mâlik´e muhalefet etmiştir. Şafiî bu meseleyi il­mî yönden şöyle açıklamıştır: Medîneliler ancak, öğle namazının dört rek´at, akşam namazının üç rek´at ve sabah namazının iki ret´at oluşu gibi konular üzerinde icmâ´ etmişlerdir. Diğer bütün İslâm memleketlerinde de bu gibi konularda icmâ´ edilmiştir[36]. Fakat Şâfü, müslümanlar arasında ihtilaf konusu olan meselelerde Medî-nelilerin ameline göre hareket edileceğini söylemiştir. İşte Şafiî, bu konuda hocasına nazarî olarak muhalefet ettiği halde, amelî bakım­dan onunla birleşmektedir.

3 Bir kimse, kendisiyle münazara yaparken kendi görüşünü destekleyen bir icmâ´ bulunduğunu ileri sürerse, Şafiî bu konuda ic-ma´ın mevcudiyetini inkâr ederdi. Hattâ bu yüzden Şafii´nin icmâ´ı hiç tanımadığı iddia edilmiştir.

Hakîkaten bir kısım konularda icmâ´ bulunduğu iddiası, müc-tehid İmamlar devrinde çok rastlanılan bir şeydir. Öyle ki hakkında icmâ´ bulunmayan birçok meseleler üzerinde de icmâ´ olduğu ileri sürülmüştür. Meselâ, Ebu Hanîfe´nin talebesi Ebu Yûsuf, îmam Ev-zâî´nin görüşlerini reddederken kendisini destekleyen birçok icmâ´-larm bulunduğunu ileri sürmüştür. Fakat Ebu Yûsuf, Evzâî´yi red­dederken çoğu zaman ağır bir dil kullanmıştır.

Hulâsa; Şafiî, icmâ´ı hüccet olarak kabul ederdi. Fakat, bir me­sele üzerinde icmâ´ iddia edildiği zaman, meseleyi incelemek için bu icmâ´ iddiasına karşı çıkardı.[37]

4- Sâhâbîlerîn Sözleri

Şafii mezhebine bağlı olan usûl yazarlarının bâzısı, İmamlarının eski mezhebine göre sahâbîlerin sözlerini delil olarak aldığını, ye­ni mezhebine göre ise bundan vazgeçtiğim iddia etmiştir. Şafiî´nin eski mezhebi, Irak´ta yazmış olduğu ve Zaferâni´nin rivayet ettiği kitaplarındaki görüşleridir. Yeni mezhebi ise, Mısır´da yazmış oldu­ğu ve Rabf b. Süleyman el-Muradî el-Müezzin´in rivayet ettiği kitap­larındaki görüşleridir.

Fakat biz, Rabî´ b. Süleyman´ın rivayet ettiği «el-Risale» adlı eserinde Şafiî´nin, sahâbîlerin sözlerini delil olarak aldığını görüyo­rUz. Bundan Şafiî´nin, yeni mezhebinde de sahâbîlerin sözünü delil olarak kabul ettiği anlaşılıyor. Eski mezhebinde sahâbînin sözünü delil olarak kabul edişi üzerinde de ittifak vardır. Biz de, doğru ola­rak bu görüşü kabul ediyoruz.

Sözün kısası, Şafiî, sahâbîlerin re´y´ini şöyle.üç kısma ayırır:

1 Sahâbîlerin üzerinde icmâ ettikleri meseleler: Sahâbîlerin fethedilen arazînin sahiplerine bırakılmasına dair yapmış oldukları icmâ´ böyledir. Bu türlü icmâ´lar hüccet olup icmâ´ın şümulüne da-. hildir ve hiç kimse bu konuda bir şey söyleyemez.

2 Hakkında bir sahâbînin herhangi bir görüş beyan ettiği, buna muhalif veya muvafık başka bir görüş bulunmayan mesele­ler: Şâfü, sahâbîlerin bu türlü görüşlerini de delil olarak alır. «er-Risale» adlı eserinde Şafiî, birisiyle şöyle bir münazarada bulunduğunu anlatır: «Münazara eden: Sahâbîlerden birisi bir mesele üze­rinde herhangi bir görüş beyan etse, buna muvafık veya muhalif başka bir sahâbînin herhangi bir görüş beyan ettiği bilinmese, sen bu konuda Kitab, Sünnet veya icmâ´da bu sahâbî sözünün uyulma­sı gereken bir hüccet olduğunu gösteren bir delil bulabilir misin dedi. Ben de: Bu konuda Kitab ve sabit olan Sünnet´te bir şey gör­medik. Ancak ilim sahiplerinin, sahâbîîerden birine ait bir sözü bâzan kabul ettiklerini, bâzan da terk ettiklerini gördük... dedim. Bunun üzerine O: Sen bunlardan hangisini kabul ettin dedi. Ben de: Kitab, Sünnet ve icmâ´ ile sabit olan bir hüküm bulamadığım zaman, Sahâbîlerden birinin sözüne uymayı tercih ettim... dedim. Sahâbîlerden sadece birine ait olan bir söze, başka birinin muhale­fet etmediği ise pek azdır.»[38]

3 Sahâbîlerin ihtilâf ettiği mes´eleler: Şâfü bu konuda Ebu Hanîfe gibi sahâbilerin sözleri arasında istediklerini tercih eder ve bütün sahâbîlerin görüşlerine aykırı bir şey söylemez. Onların söz­leri arasında Kitab, Sünnet ve icmâ´a yakın veya kuvvetli bir kıyas ile desteklenmiş olanları tercih eder. Size burada Şafiî´nin, konu ile ilgili kendi görüşlerini sunuyorum :

«Kitab ve Sünnet´de bulunan şeyleri işitenler için özür söz ko­nusu değildir, mutlaka onlara uymak gerekir. Kitab ve Sünnet´de bir şey yoksa sahâbîlerin veya onlardan birinin sözlerine başvuru­rUz. Eğer ihtilâf edilen meselede Kitab ve Sünnet´e daha yakın olan söze bir delâlet bulamazsak Ebu Bekr, Önier ve Osman (R.A.)m sö­züne uymamız daha iyi olur. Eğer bir sözün Kitab ve Sünnet´e da­ha yakın oîduuğna dair herhangi bir delâlet bulunursa o söze uyarız.»[39]

Bu ifadeden anlaşılıyor ki, sahâbîlerin ihtilâfa düştükleri bir meselede Şafiî, önce Kitab ve Sünnet´e daha yakın olan görüşü tet­kik etme cihetine gidiyor. Sahâbîlerin görüşlerinden hiçbirisinin Ki­tab ve Sünnet´e delâlet bakımından daha yakın olduğunu tesbit et­memesi pek azdır. Bu sebeple Şâfü, ikinci cihete yani taklide yönel­memektedir. O, böyle bir durumda İmamın (halîfenin) benimsediği tarafı tercih etmektedir. Dolayısıyla bu gibi ihtilaflı bir konuda ön­ce Ebu Bekr, sonra Ömer, daha sonra da Osman (R.A.)´ın benimse­diği görüşü kabul etmektedir. Şafiî bu tutumunu, şöyle izah eder: «İmamın (halîfenin) sözü herkesçe bilineceği için halkın buna uyması gerekir. Halkın uyması lâzım gelen kimsenin görüşü, bir ve­ya birkaç kişiye fetva veren kimsenin görüşünden elbette daha meş­hurdur. Çünkü onlar, böyle bir kimsenin fetvasını ya kabul eder, ya reddeder. Ekseri müftîler evlerinde veya meclislerinde özel kişilere Fetva verirler. Halk bunların fetvalarına halîfenin fetvaları kadar önem vermez. Gördük ki, ilk halîfeler önce fetva vermek istedikleri bir konu üzerinde Kitab ve Sünnet´de bir şey bulunup bulunmadı­ğını sormakla işe başlıyorlar ve görüşlerini açıklıyorlardı. Sonra on­lara görüşlerine muhalif haberler bildiriliyor, onlar da takva ve fa­ziletleri sayesinde kendi görüşlerinden vazgeçmekten çekinmiyorlar ve bu haberleri kabul ediyorlardı. O halde ilk halifelerden intikâl eden bir şey bulunmazsa, Peygamber (S.A.)´in diğer sahâbîleri de güvenümeye lâyık kimseler olduklarından onların sözlerini alırız. Sahâbilere uymak, onlardan sonrakilere uymaktan daha iyidir.»[40]

Bu ifade de gösteriyor ki Şafii, sahâbîlerin sözlerini delil ola­rak almakta, onların ihtilâf ettikleri konularda da birinin.delilini di­ğerinin deliline tercih edecek bir şey bulunmazsa, Hulefâ-i Râşidîn´i taklîd etmektedir.[41]

5- Kıyas

Yukarıda anlatılan kaynaklar konusunda, Şafiî, sadece nâkildir, müçtehid değildir. Ancak O, nass´larm mânâlarını kavramak, sahâ­bîlerin görüşleri arasında yaptığı gibi, mevcut görüşlerin bâzısını diğer bâzılarına tercih etmek için gayret göstermiştir.

Kıyas´a gelince; Şâfü, bu konuda uyulması gereken bir görüşü ortaya koymak hususunda bir ictihadda bulunmuştur. Bunun için­dir ki Şafiî, kıyasın bir ictihad olduğunu söyler. Şafii´nin misâl ola­rak ileri sürdüğü birçok meselelerden anlaşıldığına göre onun kıyas anlayışı, diğer usûl âlimlerinin kıyas hakkında yapmış olduğu tari­fe uyar. Buna göre Kıyas: Hüküm bakımından hakkında nass bu­lunmayan bir meseleyi, hükme esas teşkil eden. ortak bir illet se­bebiyle hakkında nass bulunan bir mes´eleye bağlamaktır.

Şâfii, kıyasın, İslâm´ın bir esası olduğunu isbat eder. Çünkü me­sele hakkında bir nass bulunmazsa, Kitab ve Sünnet´in delâlet etti­ği hüküm ancak kıyasla bilinir. Şafiî, kıyası şu iki mukaddime (ön­cül) üzerine dayandırır:

1 Şerîatin bütün Hükümleri umûmî olup muayyen hâdise ve zamanla kayıtlı değildir. Durum böyle olunca insanın karşılaştığı her hadisenin şer´î hükmünü açıklamak gerekir. Bu ise ya sarih bir nass´la sabit olur, ya nass´a atıfla olur. Buda hakkında nass bu­lunmayan bir meseleyi, hakkında nass bulunan bir meseleye kıyas­la mümkündür. Şafiî, bu konuda şöyle der: «Müslümanm karşılaş­tığı her mesele için ya apaçık bir hüküm veya hakîkata uygun şe­kilde bir delâlet mevcuttur. Eğer meseleyle ilgili doğrudan doğruya bir hüküm varsa, müslümanm ona .uyması gerekir. Eğer doğrudan doğruya bir hüküm yoksa, ictihad yapmak suretiyle hakîkata uy­gun olan delâleti araması icabeder. İctihad da, Kıyas demektir.»[42]

Bu sözün mânâsına göre şeriat umumîdir. Açık bir nass bulu­nursa ona uyulur, bulunmazsa şerîatin umûmî hükümlerinin işa­retine göre müctehid, meselenin hükmünü tâyin etmek için ictihad´a başvurur. Bu arada bâzı naşs´Iarm delâleti onu, bu nass´lar üzeri­ne kıyas cihetine sevkeder.

2 Şafiî, hükümlerle ilgili şeriat ilmini iki kısma ayırır:

a) Hükümlere kesin olarak delâlet eden (kat´î) nass´larla sabit olan kesin ilim.

b) Galip zan ile iktifa edilen zannî ilim.

İşte âhâd haberler ve kıyas bu kısma dâhildir. Şafiî, nass´lardan kat´î bir ilim elde edilmezse müctehidin galip zanla elde edilen ilim­le yetineceğini söyler.

Şafiî´ye göre; kesinlik ifade eden ilim, zahir, ve bâtına ait ilim­dir. Yâni bir müslüman onu inkâr edemez ve onun icabına uyarak amel etmek zorundadır. Galip zanla hâsıl olan ilim ise, zahire ait olup bâtmda onun icabına göre amel etmek ve ona boyun eğmek gerekmediği gibi, bunu inkâr eden kâfir de olmaz. İmam Şafiî, şe­riatın birçok hükümlerinde zahire göre hareket edilmesi gerektiği­ni misallerle anlatır. Meselâ, kadı şahitlerin şahadetiyle sanığı öl­dürür. Burada, şahitlerin doğruluk ve adaletli davrandıklarına, gö­rünüşte durumlarının iyi olduğuna, yalancı olmadıklarına veya bir tarafı tutmadıklarına delâlet edecek emarelerin bulunması şarttır[43]. Şahitlerin yanılmış veya yalancı olmaları mümkündür. Fa­kat kadı, zahire göre amel eder, bâtını (işin içyüzünü) Allah´a bıra­kır. Bunda toplumun maslahatı vardır. Çünkü şahitlerin yalancı ol­maları ihtimaliyle suçlular muhakeme edilmezse, nice mallar zayi ve kanlar heder olur. Böylece halk anarşi içinde kalır ve Allah´ın: «Kısasda sizin için hayat vardır...»[44] âyetindeki içtimaî yüksek mânâ gerçekleşemez.

O halde müctehidler, hükümleri delillere dayanarak ortaya koy­makla vazifeli oldukları gibi, imkânların kendilerini ulaştırdığı neti­ceye göre amel etmekle de mükelleftirler. Onlar, gözlerinden kaçan şeylerden ötürü günahkâr da olmazlar. Meselâ, bir kimse helâl diye bir kadınla evlense, karı-koca olduktan sonra onunla süt kardeşi olduğu anlaşılsa, bû kimse Allah´a karşı günah işlemiş olmaz. Çün­kü, durumu bilmiyordu, öğrenmek için yapmış olduğu araştırma da onu böyle bir bilgiye ulaştırmamıştı. Nihayet bilinmeyen nokta or­taya çıkınca evlenme akdi feshedilir. Bu durumda zahire göre bir hüküm, batma göre de ayrı bir hüküm terettüp eder: Zahire göre nesep sabit olur. İddet ve mehir gerekir. Bâtına göre de miras ve na­faka gerekmez,

Şafiî, kıyasın bir ictihad olduğunu isbat etmiş; fakat bunu müctehid tarafından ortaya konan bir hüküm saymamıştır. Aksine, Şafiî, bunu, müctehid´in ictihad´da bulunduğu meselenin şer´î hük­münün bir açıklaması olarak kabul etmiştir. Bu hususta Şafiî şöyle der: «Kitab ve Sünnet´in habe,ri, müctehidin isbat etmek için mânâ­sını araştıracağı bir madde (ayn) dir.»[45]. Yani kıyas, müctehidin bir­takım nass´larm mânâsını iyice kavraması, ictihad yaptığı mesele ile kıyasa esas teşkil eden mevcut nass´m delâlet ettiği mânâyı karşı-, laştırması bakımından Kitab ve Sünnete dayanır.

Şafiî, re´y´e dayanan içtihadın çeşitlerinden ancak kıyası ka­bul eder. Sarih nass´lardan i´cmâ´ ve sahâbîlerin fetvalarından son­ra sadece kıyasa başvurulacağını, söyler ve bu konuda da şöyle der:, «Peygamber, ictihad ile emretmiştir. İctihad ise, bir şeyi talep et­mektir. Bu da, ancak delâletler vasıtasıyla olur. Delâletler de kıyas­tır. GörüyorUz ki, bir kimse başka birine bir köle satmak istese, bi­len kimseler; alıcıya, eğer piyasayı, köle ve cariyenin o gün kaçtan satıldığını bilmiyorsa, bunun kıymetini takdir et, demezler. Zira onun doğru bir kıymet takdir etmesi ve sözünün muteber olabilmesi için bu köleyi diğeriyle.mukayese yapması ve her ikisinin değerini bilmesi gerekir. Aynı şey, piyasayı bilmiyorsa, ´mal sahibi için de böyledir. Kölenin kaçtan satıldığını bilmiyen bir fakîh´e de bu köle veya cariyenin kıymetini, yahut şu işçinin ücretini ´takdir et, deni­lemez. Çünkü o, emsal göstermeksizin buna bir kıymet takdir eder­se haksızlık etmiş olur.»[46].

Bu ifadeden çıkarılan neticeye göre ictihad, ancak elde kendi­sine kıyas edilecek bir misâl bulunursa mümkün olur. Meselâ, bir kimse bir malın kıymetini takdir etmek istese, onun, önce bu ma­lın mahiyet ve faydasını, sonra da çarşıdaki emsalinin değerini göz­önüne alması gerekir. îşte fakih de böyledir. O da çıkaracağı hükmü, üzerine bina edecek mevcut bir aslı gözönüne almalıdır. Tâ ki yap­tığı iş, temelsiz ve gelişi güzel olmasın. Allah´ın emir ve nehiyleri yanında basit bir şey olan eşyanın kıymeti ancak emsali gözönüne alınmak suretiyle takdir edildiğine göre; müctehidin de, içtihadında en azından bir eşyanın kıymetini takdir ederken bağlı olduğu şey­lerle mukayyet olması lâzım gelir. İşte bu da, onun içtihadını üzeri­ne bina etmesi için mânâ yönünden benzeri bir nassın bulunması­dır.

İctihad´da kıyasa başvuran ilk imara, Şafiî değildir; İmam Mâ­lik de kıyası kabul etmiştir. Ebu Hanîfe ise kıyas fakîhlerinin üstadı sayılır. İbrahim Nahaî´den beri Irak ekolünde ictihad, kıyasa dayan­makta idi. Fakat Şafiî, zaman bakımından Irak ekolünden sonra ise de ve kendisini, kıyasların illetlerini ortaya çıkarma bakımından Ebu Hanîfe derecesinde saymasa da, onun bu esas üzerindeki üstün hiz­meti bir gerçektir. Çünkü kıyasın kaidelerini bir disipline bağlayan, fakîh veya müctehidin kıyasa göre hüküm çıkarırken uyduğu tak­dirde yanılmamasmı sağlayacak olan şartlan ortaya koyan İmam Şafiî´dir. Kıyasın derece ve kısımlarını açıklayan yine O´dur.

Buna göre, daha önce kıyası kullananlar varsa da, kıyasın ka­nunlarını istinbat eden ve onu bir nizama sokan Şafiî olmuştur. Yâ­ni Şafiî, kıyas İmamlarının açıklamadan bahsettikleri ilmin kâşifi sayılır.

Şafiî, kıyasın cereyan edip etmeyeceği yerleri zikretmiş ve onu fer´î meselelere nisbetle illetlerin açıklığı ve tesir kuvvetine göre derecelere ayırmıştır.

1 Fer´i mes´elede illet daha açık ve tesir bakımından daha kuvvetli olursa kıyas birinci dereceyi teşkil eder. Meselâ: bir şeyin azı haram ise, çoğunun evleviyetîe haram oluşu böyledir.

2 Fer´î mesele, illet bakımından asıl meseleye müsavi olur­sa, kıyas ikinci dereceye dâhil olur. Meselâ; yarı ceza alma bakımın­dan köleyi cariyeye kıyas etmek böyledir.

3 Fer´i mesele, hükmün illetine nisbetle asıl meseleden da­ha az açık olursa, kıyas, üçüncü derecede bir kıyas olur.

Fakihlerin ekserisi birinci ve ikinci dereceye dâhil olanları kı­yas saymazlar. Yani onlar, birinciyi «Delâletu´n-Nass» denilen mef-hum-ı muvafakat´a dâhil etmişlerdir. Şafiî de buna cevaz vermiş ve onun, kıyas babından çıkarılıp nass´lara dâhil edilmesine itiraz­da bulunmamıştır. Yine fakıhlçrin ekserisine göre, ikinci dereceye dâhil olanlar da kıyas sayılmazlar. Belki bunlar, teklif ifade eden hükümlerde erkekle kadın arasındaki müsavat kanununa tabidir­ler. İşte kıyası inkâr edenler, bu çeşit istinbatı kabul ederler.

Şafiî kıyasın derecelerini saymakla iktifa etmez. Ayrıca kıyas ile uğraşan fakihin uyması lâzım gelen ve kitabın baş tarafında açık­ladığımız ictihad şartlarını da tafsilatıyla [47]anlatır.[48]

Şafiî´nin Îstihsân´ı Îbtali

İmam Mâlik: «İstihsan, ilmin onda dokUzudur.» demişti. İmam Şafii de; «Kim istihsan yaparsa o, şeriata yeni bir ilâvede bulunur.» demiştir. O halde büyük bir İmamın değer verdiği ve aynı İmamın büyük bir talebesinin tanımadığı istihsan nedir Mâlikîler, İmam Mâlik´in dilindeki istihsânı, masâlih-i mürseleyi almakla tefsir eder­ler. Masâlih-i mürsele de, şeriatin hükümlerine uygun düşen ve hak­kında müsbet veya menfi bir nass bulunmayan maslahatlardır. İs­terse bu maslahatlar, kıyas konusu olsun isterse olmasın. Eğer kı­yas konusu olursa, bâzı Mâlikîler buna özel olarak «istihsan» adım verirler.

Kısaca, İmam Mâlik´in dilindeki istihsânm tefsiri, nass bulun­mayan yerde şeriatın hükümlerine uygun olan maslahatı almaktır. Şafiî bu istihsânı kesin olarak reddetmiş ve "bu konuda şu delilleri ileri sürmüştür:

1 İstihsânı kabul etmek, bâzı meselelerin hükmünü şeriat be­yan etmemiştir, demek olur. Halbuki Allah Kur´an´da: «İnsan ken­disinin başıboş bırakılacağını mı sanır »[49] buyurmaktadır. Buna göre apaçık bir nass veya ona hamledilen bir kıyas bulunmaksızın meselenin hükümsüz bırakılması, insanın başıboş bırakılması demektır. Bu ise bâtıldır.

2 İtaat yalnız Allah´a ve O´nun Resulü´nedir. Hüküm de yal­nız Allah´ın indirdiği iledir. Bu ise ya nass´m hükmü ile olur veya nass´a hamletmekle.

3 Peygamber (S.A.), fıkhî hükümleri istihsâna dayanarak açıklamamıştır. Uz. Peygamber, kendisine bildirilmeyen meselelerde vahyin gelmesini beklerdi. Eğer bir kimsenin istihsân ile hüküm vermesi caiz olsaydı, kendiliğinden konuşmayan Peygamber (S.A.)´-in istihsân ile hükmetmesi gerekirdi.

4 Peygamber (S.A.), sahâbîlerin istihsanları ile verdikleri hükümleri hoş karşılamamıştır. Meselâ, sahâbilerin bir ağaca sığı­nan kimseyi ağacı yakarak öldürmelerini kınadığı gibi, kılıç kor­kusu ile, Allah için müslüman oldum, diyen başka bir şahsı öldür­melerini de Peygamber (S.A.) hoş görmemiştir.

5 İstihsânın belli bir ölçüsü ve kaidesi yoktur. Bu ise ihtilâ­fa ve başıboşluğa sebep olmaktadır. Böylece herkes kendi arzusuna göre hüküm vermektedir.Kıyas, böyle değildir. Çünkü kıyasın baş­vuracak bir kaide ve esası vardır. O da, kıyasa esas teşkil eden nass´dır.

6 Maslahat hükmünde olan istihsân makbul olursa, şeriatı bilen de bilmeyen de onu kabul eder. Çünkü maslahatın bulunup bulunmadığım her ikisi de anlayabilir. Hattâ sanat erbabı, maslaha­tın bulunup bulunmadığını âlimlerden daha iyi bilirler.

Fakat bu noktaya şöyle bir cevap verilebilir: Maslahata daya­narak hüküm vermeyi kabul edenler, maslahatın şeriatça tanınmış olan maslahatlar cinsinden olmasını şart koşmuşlar ve hakkında nass bulunmayan konularda maslahata göre hüküm vermişlerdir. İşte bunların hepsini gözönüne alıp değerlendirecek olan kimsenin, an­cak şeriatın kaynaklarını ve tanımış olduğu maslahat çeşitlerini bi­len bir ilim adamı olması gerekir.

Hulâsa, İmam Şafiî, yukarıda anlattığımız delilleri el-Umm ve er-Risale adlı eserlerinde ileri sürerek, istihsânı reddetmiştir.[50]


Şafiî´nin Usûl-İ Fıkıh Çalışmaları

Şafiî´nin çağı gerçekten İslâm´ın ilim çağıdır. Âlimler, bu çağ­da ilimleri tedvine ve ilimlerin esaslarını tesbite yönelmişlerdir. Bu çağda Basra ve Küfe ekolleri, nahiv kaidelerini koymuş; Halil b. Ah-med, arUz ilmini meydana getirmiş ve Câhız, edeb´î tenkit usûlünü tesbite çalışmıştır.

Bu durumda şüphesiz fıkhın da istinbat kaideleri tesbit edilme­li idi. İmam Şafiî, fer´î hükümleri ihtiva eclen, tedvin edilmemiş ol­makla beraber, fakîhlerin istinbat esnasında tutmuş oldukları esas­ları gösteren fıkhî bir mirasa kavuşmuştur. O, çeşitli fıkıh ekolleri ile karşılaşmıştır. Meselâ, içinde yetiştiği Mekke ekolü, daha sonra gelmiş olduğu Medine ekolü ve kendisini sinesine çeken Irak ekolü burada anılmayı değer. Şafiî, bütün bu ekollerin içinde yaşamış ve bunlann hem ittifak, hem de ihtilâf ettikleri meseleleri incelemiştir.

Bu ekollerin ihtilâf ettikleri konular üzerinde bir hüküni vere­bilmek için bunların fıkıhda kullandıkları ölçüleri, görüşlerinin sa­kat ve sağlam yönlerini veya bunların en azından hakîkata yakın olanlarını bilmek gerekiyordu. İşte bu konuda sağlam metodu tâ­yin eden ölçüler, usûM fıkıh ilmini doğurmuştur.

Şafii´yi, bu yükü omUzlamaya sevkeden ve kendisini buna ehil gösteren âmiller vardır-.

a) Şafiî, Arap dilini tam olarak ve ihtisas derecesinde biliyor­du. Hattâ çağdaşı olan Câhız, fakîhler arasında Şafiî gibi Arap di­lini bilen bir kimse bulunmadığını söylemiştir. Öyle ki Şafiî, bu sa­yede Kur´ân´ı anlamak ve Kur´ân´daki lâfızların delâlet bakımından derecelerini bilmek için gereken kaideleri koyabilmiştir.

b) Şafiî Sünneti biliyordu, yâni Sünnetin rivayetlerini hıfzet­miş, sahihlerini kavramış; hem Irak, hem de Hicaz´da bilinen bütün hadîsleri öğrenmişti. İşte bu sayede O, hadîslerin çeşitlerini, hüküm­leri isbat bakımından kuvvet derecelerini açıklamış, istidlal mümkün olan veya caiz olmayan hadîsleri tâyin edecek ölçüleri keşfedebil-mistir.

c) Şafii, İmam Mâlik´in el-Muvatta´mı ezberlemiş, bu eseri çe­şitli yönlerden incelemiş ve diğer bütün ekollerin fıkhını öğrenmiş­ti. Bu arada sahâbîlerin görüşlerini, ittifak veya ihtilâf ettikleri fı­kıh meselelerini biliyor ve ihtilâf ettikleri meseleler arasında orta­ya koyduğu ölçülere dayanarak tercihlerde bulunuyordu.

d) Şafiî, küllilere yönelen.ve cüz´îler içinde dolaşıp durmayan ilmî aklı sayesindedir ki, hüküm istinbatı sırasında uyulması gere­ken mevcut görüşleri ölçüp tartarak, bunların sağlam ve sakat olan­larını tanımak için kıstas teşkil eden umumî kaideleri ortaya koy­ma bakımından çağındaki fakîhlerin en kudretlisi idi.

İşte Şafiî, kendisini ehliyetli kılan bu âmiller ve kendisinden ön­ceki ekollerin meydana getirdiği fıkhî mirasın hazırladığı imkân sa­yesinde usûl-i fıkıh ilmini kurmuştur.

Şafiî kurduğu bu ilmi veya tesbit ettiği usûl-i fıkıh kaidelerini iki maksatla kullanmıştır:

1 Bu kaideleri sağlam (sahih) görüşleri tanımak için bir öl­çü olarak kullanmıştır. O, İmam Mâlik´in, Iraklıların ve îmam Evzâî´nin görüşlerini bu ölçülere göre değerlendirmiştir.

2 Yeni hükümleri çıkarırken, bu kaideleri uyulması lâzım gelen külli bir kanun olarak kabul etmiş ve kendisi bundan ayrıl­mamıştır, îmam Şafiî, bu kaidelerle hem amelî, hem de nazarî bir yol tutmuştur. Yani O, tasavvur ve faraziyelerin içinde boğulup kal­mıyor, birçok meseleleri bir disipline bağlıyor ve sımsıkı sarılmak gereken metodun bu olduğunu söylüyordu.

İmam Şafiî´nin kıyası sadece tarifle değil, aynı zamanda misal­lerle açıklamasını sağlayan şey, belki de, kaideleri tesbit ve tatbik bakımından tutmuş olduğu bu yoldur.

Şafii´nin tekbaşma kendisini istinbat kaidelerini tesbite sevkeden bu amelî yönden çalışması, fıkhı, usûl ve kaideler üzerine otu­ran bir ilim haline getirmiş ve onu yalnız fetva, hüküm, vâki olan veya vâki olması farzedilen cüz´î meselelerin çözümünü içine alan bir mecmua olmaktan çıkarmıştır.[51]

Şafiî´nin Mezhebi

İmam Şafiî´nin mezhebi iki devreye ayrılır:

1 Bağdad´ta yaymış olduğu mezheb: Bunu Za´ferânî[52] riva­yet etmiş olup Şafiî´nin Bağdad´ta yazmış olduğu kitapları içine alır. Bu kitaplar da-, er-Risâle usûl hakkındadır , el-Umm ve el-Mebsut´dur.[53] Bunları Za´ferânî Şafiî´nin imlâsı (yazdırması) ile tedvin etmiş ve Bağdad´ta talebelerine okutmuştur. Za´ferânî bu kitap­ları, 260 Hicrî yılında ölünceye kadar - okutmaya devam etmiştir Halbuki İmam Şafii, Mısır´da görüşlerinin bir kısmını değiştirmiştir

2 199 Hicrî yılında Mısır´a geldikten sonra yazdığı mezheb Şafiî, Mısır´a gelince Irak´ta yazmış olduğu kitaplarını yeniden göz­den geçirmiş ve bâzı kısımlarını değiştirmiştir. Bu kitaplarından bi risi er-Risâle, diğeri de el-Mebsut´dur. O, bundaki görüşlerini yeni den incelemiş, bâzı görüşlerinden vazgeçmiş ve bâzılarında da ısraı etmiştir. İfadesinde iki çeşit görüşe ihtimal veren kısımları kesin biı şekle kavuşturmuştur. Halbuki Şafiî, daha önce bâzı meselelerir iki türlü halledilebileceğini söylerdi. Yeni mezhebine göre O, bu iki şekilden birini tercih etmiş veya her ikisinden vazgeçmiş, yahut üçüncü bir çözüm şekli ortaya atmış, veyahut daha önce bilmediğ: bir hadîs´e vâkıf olduğu için önceki görüşünün her ikisinden de vaz geçmiş, ya da hatırına gelen yeni bir kıyasa dayanarak birini öte­kine tercih etmiştir.

Şafiî´nin sonraki görüşlerine göre yazdığı yeni kitaplarını Rabi b. Süleyman el-Muradî el-Müezzin[54] rivayet etmiştir. Şafiî´nin ki­taplarını Mısır´da nakleden bu zattır. İslâm âleminin her tarafından Şafiî´nin kitaplarını okumak için onun yanına gelenler vardı. Rabf b. Süleyman, 270 H. yılında ölmüştür.

Şafiî, Mısır´da yazdığı kitaplarla Bağdad´ta yazdığı kitapları neshetmiştir. O, «Bağdad´ta yazdığım kitapları benden kimsenin ri­vayet etmesine cevaz vermiyorum.» demiştir.

Demek ki Şafiî, eski fikirlerini yeni fikirleriyle neshetmiştir. İs­terseniz, Şafiî eski kitaplarını yeniden düzelterek kaleme almış ve bunlar yeni kitaplarını teşkil etmiştir, diyebilirsiniz ki, bu, daha doğ­ru olur.

Şafiî´nin eski kitaplarında, yeni kitaplarında olduğu gibi, ba-zan bir konu üzerinde çeşitli görüşler yer alır. Bilhassa bunlar kıyas meselelerine aittir. O, kıyasa dayanan bir görüş (re´y) ü bâzan kesin olarak ifade eder, çoğu zaman bunu başka görüşlere tercih eder, bâzan da kıyas şekillerinden ikisi arasında tereddüde düştüğü için birini diğerine tercih etmez; hattâ üç kıyas şekli arasında tereddüt ettiği de vâkidir. İlim ve dînî hakikat uğrundaki ihlâsı, kendisini, böyle kıyasın üç şeklini birden, aralarında herhangi bir tercih yap­maksızın, kitabına koymaya sevketmiştir. Çünkü bunlar arasında tercihe medar olacak bir mesned bulamamıştır. Bu şekillerden her birini Şafiî´ye nisbet etmek doğru sayılır.

Bunlara şöyle bir misâl verebiliriz: Bir kimse zekâtını vermeden meyve veya tahılını satsa, sonra müşteri de bunların zekâtının ve­rilmediğini anlasa, müşteri, malın tamamının mı, yoksa zekât olarak verilmesi gereken miktarının mı satış akdini feshetme hakkına sa­hiptir Zekât olarak verilmesi gereken miktar da, arazîyi âletle sulamadıysa öşür (l/10) dur. Âletle suladıysa öşrün yansı (1/20) dır. Veya müşteri burada muhayyer midir Yoksa zekât çıkarıldıktan sonra kalan kısmı paranın tamamı ile alır mı, yoksa satışı fesh mi eder Şafiî bütün bu görüşlerin doğru olabileceğini zikreder.

Diğer bir misâl: Bir kimse, soyundan olmadığı birinin nesebin­den olduğunu iddia etse ve bu iddia ettiği neseb esasına göre bir ka­dınla evlense, sonra da kendisinin hem iddia ettiği nesebden, hem de kadının nesebinden aşağı bir soydan olduğu anlaşılsa durum ne olacaktır Şafiî bu meselede iki türlü görüş ileri sürmüştür: Birinci­sine göre kadının muhayyerlik hakkı vardır. İkincisine göre de ni­kâh bâtıldır.

Şafii mezhebinde görüşlerin çok oluşu bu mezhebin inkişafını sağlamıştır. Çünkü tercih kapısı daima açık bırakılmıştır. Şafiî, ta­lebelerine furû´da ictihad îtapısmı açmış ve mezhebin gelişmesini kolaylaştırmıştır.

Şafiî fakîhleri için, İmam Şafii´nin eski ve yeni mezheblerini in­celemek en büyük konuyu teşkil eder. Âlimlerden bir kısmı, bâzı meseleleri Şafiî´nin eski mezhebine göre ele almış ve fetva vermiştir. Şafiî´lerin ekserisi, İmam Şafiî´nin eski görüşünü destekleyen bir hadîs bulunursa ona uymayı ittifakla kabul etmişlerdir. Şafiî´nin yeni gö­rüşü sadece kıyasa dayanıyorsa, eski görüşü ile amel edilir. Çünkü Şafiî, «Sahih bir hadîs bulunursa benim mezhebim odur.» derdi.

Herhangi bir hadîs desteklemediği halde Şafiî´nin eski bir gö­rüşünü tercih etmek mümkün müdür Âlimlerin bir kısmına göre mezheb d e müetehid olanlar, onun böyle bir- görüşünü tercih ede­bilirler. Çünkü, bu da İmama ait bir görüştür. Sonradan bunun ak­sini ileri sürmesi, önceki görüşünden dönmüş olduuğnu göstermez. Fakat, bundan, kendisinin iki görüşe sahip olduğu anlaşılır. Âlim­lerin diğer bir kısmına göre ise, mezhebde müetehid olanlar, Şafiî´­nin mezhebidir, diye eski görüşünü tercih edemezler. Çünkü yeni görüşüne nisbetle eski görüşü birbirine zıt ve bir arada mütalâa edil­mesi imkânsız iki nass durumundadır. Ve sonraki görüşüne göre amel edilir. Bu anlayış, Şafiî´nin eski görüşünden vazgeçtiği yolundaki rivayetle bağdaşmaktadır.. Söylendiğine göre Şafii; «Ben, Bağ-dad´ta yazdığım kitaplarıma göre amel edenlerden beriyim.» diye­rek, eski görüşleriyle amel edilmesini yasaklamıştır.

Bu ihtilâf meselesi ne olursa olsun, gerçek odur ki, muayyen mes´elelerde Şafiî fakîhleri, İmam Şafiî´nin eski görüşünü tercih et­mişler, ona göre fetva vererek, yeni görüşünü terketmişlerdir. Bâ­zılarının tesbitine göre bu meselelerin sayısı ondörttür. Bâzılarına göre ise yirmiikidir. Gerçekte bunlar daha fazla olup bu mezhebin kitaplarında dağınık bir.şekilde mevcuttur.[55]

Şâfii Mezhebinde Tahric

Şafiî mezhebinde tahric, büyük bir yer işgal eder. Tahricle hal­ledilen meselelerin bir kısmı Şafiî´ye, bir kısmı da mezhebe izafe edi­lir. Bir kısmı ise, tamamen mezhebin dışında sayılır. Mezhebin dı­şında sayılan bu meseleleri tahric eden fakîhler, Şafiî´nin nass ve kaidelerine aykırı olarak hareket etmişlerdir. Çünkü, kendisinden nakledildiği sabit olan fetvalara aykırı düşen her hangi bir şeyi, İmam Şafiî´ye nisbet etmek mâkul olamaz. Bir kısım tahricler var­dır ki bunlar, İmam Şafiî´ye atfen mezhebe izafe edilmiştir. Bir kı­sım tahricler de Şafiî´nin usûlüne dayanmakta, fakat bunlar hakkın­da Şafiî´nin herhangi bir görüşü nakledilmemektedir. Şüphesiz ki bu tahricler, mezhebin görüş şekillerinden (vecihlerinden) birini teşkil eder; bunları İmam Şafiî söylememiş olsa da, onun usûlüne dayanmaktadır.

Bâzı tahricler de vardır ki âlimler bunların Şafiî mezhebine nisbetinde tereddüt etmişlerdir. Bunlar şöyle sıralanabilir:

a) Hakkında İmam Şafiî´den bir şey nakledilmeyen ve onun usûlüne dayanmayan fürû´a dair tahricler: Tahriç yapan (muharric), Şafiî mezhebine mensup olduğu halde, mezhebin fürû´u ile bun­lar arasında bir uygunluk yoksa, ekseriyete göre bunlar mezhebden sayılmaz. Eğer bunlarla mezhebin fürû´u arasında bir uygunluk varsa mezhebden sayılır.

Bu, tahriç yapan fakîhin mes´elede Şafiî´nin usûlüne bağlı kal­madığını açıkça söylemiş olmasına göre böyledir. Eğer tahric yapan fakîh, bunu açıkça söylemezse durum değişir: Şafiî fakîhlerinin ek­serisine göre tahriç yapan kimse, Ebu Hâmid el-Gazzalî gibi Şafiî usûlüne bağlı olmakla tanınan biri ise, bu tahricler mezhebden sayılır, değilse sayılmaz.

b) Müctehid, İmam Şafiî´nin açık bir ifade ile vazgeçtiğini bildirdiği bir görüşünü tercih etmişse bu, ittifakla mezhebden sayıl­maz.

c) Müctehid, bir mes´elede İmam Şafiî´nin re´y´ine muhalif olan bir görüşü tercih etmiş ve bu mes´elede bir hadîs´e dayannıışsa, Şa­fiî fakîhlerinin çoğuna göre bu, mezhebden sayılır. Çünkü Şâfii: «Sahih bir hadîs bulunursa benim mezhebim odur.» demiştir. Fakîhlerin diğer kısmı burada tereddüt etmiştir; fakat çoğunluk birinci görüşü benimsemiştir.[56]

Şafii Mezhebinde Müctehîdler


İmam Şafiî´nin Irak´ta, Mekke´de ve Mısır´da talebeleri vardı. Şam´da, Yemen´de, daha sonra Nişâbur ve Horasan´da yerleşmiş olan Şâfiîler bulunuyordu. Yâni, böyle birbirinden Uzak ülkelerde birçok kimseler aynı mezhebe mensup bulunuyorlardı. Bunlar ara­sında Şafiî mezhebine göre müntesip müçtehidler, Şafiî´den rivayet edilen fürû´ mes´elelerine, Şafii´nin açıkladığı kıyas ve esaslara (usûle) göre tahric yapan müçtehidler vardı.

Şüphesiz bunlar, tahriclerde bulunurlarken değişik olan çevre ve meşreblerinin, karşılaştıkları hâdiselerin, bu hâdiseleri halletme­de kullandıkları metodların tesirlerinde kalmışlardır. Şüphesiz ki bu da,, onların ayrı ayrı görüşe sahip olmalarına yol açmıştır. Gerçi hepsi de, aynı kaynaktan ilham alıyor, aynı usûle bağlı kalıyorlardı.

Eğer biz Horasan, Nisâbur ve Irak´taki Şafii fakîhlerinin görüş­lerini araştırırsak ve onları bu araştırmanın ışığı altında tahlil edecek olursak, onlarda değişik çevre ve temayüllerin tesirini görürüz. Bu fakîhlerden bir kısmı, Şafiî´den nakledilen furû´a şiddetle bağlanı­yor, bir kısmı da bu konuda şiddet göstermiyordu. İmam Muhyiddin en-Nevevi şöyle der: «Bilmiş ol ki, Irak´lı arkadaşlarımızın Şafiî´nin nass´larını, mezhebinin kaidelerini ve seleflerimizin çeşitli görüşle­rini nakilleri, Horasanlıların nakillerinden umumiyetle daha sağlam ve daha esaslıdır. Horasanlılar ise tertip, fer´i mes´eleleri ortaya koyma ve Şafiî mezhebinin nass ve kaideleri üzerinde tasarruf ba­kımından ekseriya daha iyidir.»

Şafiî mezhebine mensup tahric yapan müçtehidler, Horasan ve Nisâbur´da Şiî - İmamî mezheb´le, Yemen´de de Zeydî mezhebi ile te­mas etmişlerdir. Farklı mezhebler arasında kimi yönlerden temasın bulunuşu, bir kısım mes´elelerde çatışma doğursa bile, bu mezhep­lerden her birine mensup olanların birbirini anlamasını ve iyi bul­duğu hususları kabul etmesini mümkün kılar. Çünkü fikrî ve mad­dî temaslar, görüşler arasında ister istemez mübadeleyi sağlar.

Şafii mezhebi, Arap ülkelerinden Uzak bu yerlerde Hanefî mez­hebi ile de yüzyüze gelmiştir. Her iki mezheb arasında çok şiddetli bir çatışma başlamış ve bu son haddine varmıştır. Bu maksatla ca­milerde ve bütün toplantı yerlerinde münazaralar yapılıyordu. Her bilgin kendi mezhebini savunmak, mezheb ve görüşlerini destekle­yen, diğer mezheb ve onun görüşlerini zayıflatan delilleri serdetme-yi Allah´a ibâdet sayıyordu. Hattâ yas törenleri bile mahalle mes­citlerinde tertiplenen fıkıh münazaraları ile ihya ediliyordu. Bunun üzerine şu iki husus ortaya çıkmıştır:

1 Mezheb taassubu şiddetlenmiş ve bâzı yazarlar bu husus­ta çok ileri gitmişlerdir. Hattâ bâzıları, İmam Şafii´nin; «İnsanlar, fıkıhta Ebu Hanife´nin îyâlidir» diye övdüğü ve herkesçe münâkaşasız bir şekilde, Irak fakîhlerinin üstadı olduğu kabul edilen îmanı Ebu Hanife´ye dil uzatacak kadar ileri gitmiştir. Bunun, hem Şafii hem de Hanefî âlimleri üzerinde çok kötü ve üzücü tesirleri olmuş­tur. Öyle ki, bir kısım Şafiî âlimleri, İmam Ebu Hanîfe´nin menkı­belerini yazmaya teşebbüs etmek suretiyle o büyük îmam´a karşı yapılan yergi (ta´an) damgasını Şâfiîlerden silmeye çalışmıştır.

2 Doğu İslâm memleketlerinde, bilhassa Hanefîler, Şâfiîler, Zahiriler ve Şiîler (İmamîler - Ca´ferîler) arasında çok şiddetli mez­heb münakaşalarına girilmiş ve bunlar, zaman zaman büyük fitne­lerin doğmasına sebep olmuştur. Hattâ bu yüzden birçok insanların kanlan bile boşa akıp [57]gitmiştir.[58]

Şafiî Mezhebinin Yayılışı



Şafiî mezhebi, özellikle Mısır´da yayılmıştır. Çünkü İmam Şafiî, hayatının son kısmını burada geçirmiştir. Bu mezheb, Irak´ta da ya­yılmıştır. Zira Şafiî, fikirlerini neşretmeye önce orada başlamıştır. Irak yoluyla Horasan ve Maveran´ün-Nehr´de de yayılma imkânı bulmuş ve bu ülkelerde fetva ile tedrisatı Hanefî mezhebi ile pay­laşmıştır.

Bununla beraber, bu ülkelerde Hanefî mezhebi hâkim durumda idi. Çünkü o, Abbasî Devletinin resmî mezhebi idi. Şafiî mezhebi, halk üzerinde Hanefî mezhebi ile hâkimiyet mücadelesi yapmış, Mı­sır ve Suriye´ye Fatura Devleti hakim olduktan sonra bile Mısır´da halk üzerindeki otoritesini korumuştur.

Mısır´da iktidar Eyyûbîlerin eline geçince, Şafiî mezhebi daha da kuvvetlenmiş, hem halk, hem de devlet üzerinde en büyük otori­teye sahip olmuştur. Şafiî mezhebinin bu durumu Kölemenler dev­rinde Sultan Zahir Baybars´a kadar devam etmiştir. Bu sultan, ka­dıların \dört mezhebe göre tâyin edilmesi fikrini ortaya atmıştır. Bunun üzerine her mezhebin kendi görüşlerine göre hükmeden ve mezheb mensuplarının dâvalarına bakan ayrı bir kadı tâyin edilmiş­tir. Fakat adı geçen sultan da, Şafiî mezhebine diğer mezheblerden üstün bir yer tanımıştır. Şöyle ki: Taşra şehirlerine kadı (nâib) tâ­yin etme hakkı ile yetim ve vakıf mallarını kontrol hakkı yalnız Şa­fiî mezhebine ait idi. Şafiî mezhebinden sonra Mâliki mezhebi, bun­dan sonra da Hanbelî mezhebi geliyordu. Fakat Subh el-A´şâ´da zikredildiğine göre İbni Batûta, Melik Nâsır´dan beri Mısır´da mezheblerin derecelendirildiğini ve Hanefî mezhebinin Mâliki mezhebinden önce geldiğini söyler.

Osmanlılar, Mısır´ı zaptedince, Hanefî mezhebini birinci dere­ceye almışlardır. Mehmet Ali Paşa Mısır´a hâkim olunca, Hanefî mez­hebinden başka diğer mezheblerle resmiyette amel edilmesini ilga etmiştir. Fakat Şafiî ve Mâliki mezhebleri halk üzerindeki mevkiini korumuştur.

Şamlılar, kazâî konularda, 302 H. yılında ölen Ebu Zur´a ed-Dimaşki eş-Şâfiî[59] Şam Kadılığına tâyin edilinceye kadar, Evzâi mez­hebine bağlı idiler. Lâkin Şafiî mezhebinin bundan önce de halk ara­sında yüksek bir mevkii vardı.

Bir kısım Iraklılar katında Şafiî mezhebinin büyük bir itibarı olduğu halde, bu mezheb, halk üzerinde tamamen bir kuvvet gös­teremediği gibi, kaza (yargı) bakımından da Hanefî mezhebini ye­nememiştir. Nihayet Halîfe el-Kadir Billâh Bağdad´a Şafiî bir kadı tâyin etmiş; fakat halk, buna karşı ayaklanmıştır. Meydana gelen fitneler karşısında Halife, halkın çoğunluğunu memnun etmek zo­runda kalmış ve Şafiî kadıyı vazifesinden ayırmıştır.

Şafiî mezhebi, İran´a da girmiştir. İbn u´-Subkî «Tabakâtu-Şâfiîyye» sinde; «İran´da Şafiî mezhebi ile Davud-i Zâhirî´nin mezhe­binden başka bir mezheb yoktu» demiştir. Zannedirim ki, bu ifade­de bir mübalâğa vardır.

Şafiî mezhebi, Hicrî üçüncü asrın sonunda Merv ve Horasan´a gelmiştir. Bu mezhebi buralara getiren âlimler, hem mezhebin ki­taplarını münevverler arasında, hem de Şafiî fıkhını halk arasında yaymaya çalışıyorlardı. Bu Şafiî âlimleri, sadece bunlarla yetinme­mişler, hâkim ve sultanları da ikna etmek için uğraşmışlar, onların yâli veya hâkim oldukları memleketlerde bu mezhebi uygulamaları­nı istemişlerdir.

Şafiî mezhebinin Endülüs ve Mağrib ülkelerinde bir yer işgal etmediği söylenebilir.

Bugün Şafii mezhebinin, mâzîde girmiş olduğu ülkelerde devam ettiği düşünülebilir. Şafiî mezhebi, günümüzde (Yemen tarafların­da) Zeydî mezhebi ile halk üzerinde hâkimiyet mücadelesi yapmak­ta, İran´da da Şiî mezhebi ile yanyana bulunmaktadır.[60]

Allah, İmam Şafiî´ye rahmet etsin ve ondan razı olsun![61]


--------------------------------------------------------------------------------

[1] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/307.

[2] Hadîsin senedini teşkil eden râvîler az ise, yani hadis sened bakımın­dan Peygamber (S.A.)´e yakın ise buna «Alî Hadîs» denir. Hadîs, râvî­ler silsilesi fazlalaşmak suretiyle Peygamber (S.A,)´e yalan değilse bu­na da «Nazil Hadîs» denir. Çeviren.

[3] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/309.

[4] Şi´b: Mekke´de Ebû Talibin oturduğu semtin adıdır. Çeviren.

[5] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/310-311.

[6] Biraz önce «Şafii´nin doğumu ve Nesebi» başlıklı yerde Şafiî´nin Gaz-ze´de doğduğu söylenmiştir. Esasen Şafiî´nin doğum yeri ile ilgili biz­zat Şâfiîye dayanan üç rivayet vardır: 1 Gazze. Ekseri tarihçiler bu­nu kabul etmişlerdir. 2 Askalân. Burası Gazze´ye üç fersah uzaklıkta bir kasabadır. 3 Yemen. Bazısı da, bu üç rivayeti birleştirmek: ama-ciyle Şafiî´nin Yemen´de doğup Askalân ve Gazze´de büyüdüğünü´ söy­lemiştir. (Bak: M. E. Zehra el-İmam eş-Şâfiî, Mısır 1948, s. 14.)Çeviren

[7] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/311-313.

[8] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/313-315.

[9] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/315.

[10] Bir kısım şiilerle mezheb taassubunda boğulup kalanlar İmam Şafii nin ataları arasında yer alan Şafii b.Saib in Kureyşlilerden Ebu Leheb in azatlı kölesi olduğunu ve böylece İmam Şafii nin soy bakımından Kureyş´e mensup olmadığını iddia etmişlerdir. Çeviren.

[11] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/316-317.

[12] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/318-319.

[13] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/319-320.

[14] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/320-321.

[15] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/321-322.

[16] İmam Şafii Fustat (Kahire)´da vefat etmiş olup el-Mukattam dağının eteğindeki Benû Abdilhakem türbesine defnedilmiştir. Türbesi üzerin­deki bugünkü muhteşem kubbe, Eyyûbî sultanlarından el-Melik el-Kâmil tarafından 608 H. yılında yaptırılmıştır. Burası önemli bir ziyaret yeri­dir. Salâhuddîn Eyyûbî tarafından Şafii´nin türbesi yanma büyük ve geniş bir medrese yaptırılmıştır. Burada bugün, bir de Ulucâmi vardır.Çeviren.

[17] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/322-324.

[18] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/324-325.

[19] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/326-327.

[20] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/328.

[21] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/328.

[22] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/328-329.

[23] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/329.

[24] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/329-331.

[25] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/332-333.

[26] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/333-334.

[27] Asıl adı, Ebu Ali el-Hüseyin b. Ali´dir (öl. 256 H.) Çeviren.

[28] Ali İmrân Sûresi, 173.

[29] Talâk Sûresi, 1.

[30] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/335-336.

[31] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/336.

[32] el-Umm, c. VII, s. 246.

[33] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/336-339.

[34] Bu kongre, 29 Aralık 1957 -13 Ocak 1958 tarihleri arasında yapılmıştır.Çeviren

[35] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/339-341.

[36] Şâfiîye göre bir memleketin icmâ´ı, icmâ´ olamaz. Bir asırdaki bütün müslüman memleketlerinde mevcut olan bilginlerin icmâ´ı, ancak bir icmâ´ olur. Medînelilerin icmâ´ ettiği ileri sürülen meselelerin aksini söyleyenler, bizzat Medîneliler arasında mevcuttur. Metinde de zikredildiği gibi Medînelilerin icmâ´ ettiği konular, sadece onlara ait değildir. Diğer fslâm ülkelerinde de aynı şeyler üzerinde icmâ´ edîlmiştr. (Bak. M. Ebu Zehra, el-İmam eş-Şâfîî, Kahire 1948, s. 259.)Çeviren.

[37] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/341-343.

[38] er-Rîsale, s. 597, el-Halebî baskısı ve merhum Ahmet Şakır neşri, Ka­hire 1940.

[39] el-Ümm, c. VII. s. 246.

[40] Aynı eser, c. VII, s. 246.

[41] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/343-345.

[42] er-Risale, s. 477.

[43] Başka bir misâl: Bir kimse görünüşte müslüman olsa, içinden de gay­rimüslim olsa, biz zahirine bakarab, ona müslüman muamelesi yapmak mecburiyetindeyiz.Çeviren.

[44] Bakara, 179.

[45] er-Risâle, s. 504.

[46] Aynı eser, s. 506.

[47] Bak. s. 103-110.

[48] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/345-349.

[49] Kiyâme Sûresi, 36.

[50] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/349-350.

[51] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/350-352.

[52] Asıl adı, Ebu Ali el-Hasen es-Sabbah ez-Za´ferânîdir. Çeviren.

[53] el-Mebsut veya el-Hucce adlı eserini Mısır´da yeniden kaleme almış ve el-Umm adım vermiştir. Bu eserinde O, fıkıh meselelerini enine boyuna ele almış ve ihtilaflı meselelere dair hem kendi görüşlerim hem de diğer fakîhlerin görüşlerini aynen anlatmıştır. er-Risale, el-Umm´ün mu­kaddimesi mahiyetini arzeder. er-Risale, Ahmed Muhammed Şakir ta­rafından tahkik edilerek, Kahire´de 1940 senesinde neşredilmiştir. el-Ümm de 7 cilt halinde Mısır´da 1321´de basılmıştır. Şafiî´nin hadîs´e dair el-Müsned adlı eseri de Mısırda 132Tde basılmıştır. İmam Şafii´nin Mekke´de iken eser telif ettiğini bilmiyorUz. Fakat Bağ-dad´a gelince kitap telifine başlamış ve burada Önce «er-Risale» sini neş-retmiştir. Daha sonra fıkıh ve füru´a dair görüşlerini büyük bir eser halinde toplamış ve ona «el-Hucce» adını vermiştir. İbni Nedim´e göre Za´ferânî´nin rivayet ettiği bu eser «el-Mebsut» adını almıştır. Şafiî Mı­sır´da yeniden gözden geçirerek ilâve ve çıkmalarda bulunduktan sonra bu eserine «el-Umm» adını vermiştir.

Menâkıbu Şafiî´de Beyhakî şöyle der: Şafiî´nin Bağdad´ta yazdığı el-Hucce´yi Zaferânî rivayet etmiştir. Hüseyin b. Ali el-Kerabîsî ile Ebu Abdirrahman b. Yahya eş-Şâfiî tarafından rivayet edilen kitapları da vardır. Ben, Ebu Abdirrahman´ın rivayet ettiği «es-Sîyer» kitabının bir nüshasını gördüm. Bunda başkalarında olmayan zryadelikler vardır. Ebul-Velid Musa b. Ebil-Cânıd´un da ondan rivayet ettiği bir muhta­sarı vardır. Bunda da bâzı sdyadelikler mevcuttur. İmam Şafiî´nin Mısır´da yazdığı eserleri şunlardır:

1 el-Umm,

2 Kitabu´s-Sünen,

3 el-Emâlî el-Kübrâ,

4 el-tmlâ´ es-Sagîr.

Buvaytî (ÖL 231 H.) ile Müzeni (öl. 264 H.), Şafiî´den işittiklerini «el-Muhtasar» adh birer kitap halinde toplamışlardır. (Bak. M. Ebû Zehra, el-lmam eş-Şâfiî, Kahire 1948, s. 154. 155). Çeviren.

[54] Bu zat, Mısır fâtihi Arar b. el-As tarafından inşâ edilen Fnstat´dakl Ulu-câmî´de müezzin idi. Çeviren.

[55] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/353-356.

[56] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/356-357.

[57] Elimizdeki metinde (2) rakamı yazıldığı halde bu ikinci husus zikredilmemistir. Biz bu kısmı, yazarın el-Imam eş-Şâfiî (Kahire 1948) »dil ese­rinin 374-377. sayfalarından Özetliyerek tamamladık. Çeviren.

[58] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/357-358.

[59] Asıl adı, Muhammed b. Osman´dır. Çeviren.

[60] Anadolu´muzun doğu kesimlerinde, Kafkasya, Azerbaycan, Hindistan, Fi­lipin, Seylân ve Malaya müslümanlan arasında Şefiî mezhebine men­sup olanlar nayli kabarıktır. Endonezya adalarında ise hâkim olan mez-heb, sadece Şafiî mezhebidir. Çeviren.

[61] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/358-360.

Bu konuyu yazdır