| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
Peygamberimiz Hz Muhammedin Medinedeki Hayatı - 8.Bölüm |
|
Yazar: RasitTunca - 01-07-2020, 10:38 PM - Forum: Hz. Muhammed Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Peygamberimiz Hz Muhammedin Medinedeki Hayatı - 8.Bölüm
Hicretin Altıncı Senesi
Kurata Seferi
Hicretin 6. senesi, Muharrem ayı. Bu tarihte, Peygamber Efendimiz (a.s.m.), Ashabdan Muhammed bin Mesleme Hazretlerinin kumandasında otuz kişilik bir süvari birliğini Necid diyarında bulunan Bekir bin Kilâboğulları üzerine gönderdi.
Mücahidler, bu kabileye ait Şerebbe mevkiine vardıklarında Benî Muharipten bir toplulukla karşılaştılar. Aralarında bir çatışma vuku buldu. Muhariboğullarından bazıları öldürüldü. Sağ kalanlar ise kaçtılar. Mücahidler, onların geride kalan çoluk çocuklarına ise dokunmadılar.
Daha sonra mücahidler Benî Bekirlerin bulunduğu yere kadar ilerlediler. Âniden baskında bulunarak on kadar adamlarını öldürdüler. Bir kısım davar ve develerini de ganimet olarak aldılar. Muhariplerle Benî Bekirlerden alınan ganimet mallar, yüz elli deve ile üç bin davarı buluyordu.
Birlik kumandanı Muhammed bin Mesleme (r.a) bunların beşte birini Peygamber Efendimiz için ayırdı. Geri kalanını ise mücahidlere bölüştürdü.
Mücahidler Medine’ye dönerken yolda Benî Hanife Kabilesinden Sümâme bin Üsal’i yakaladılar. Sümâme Mekke’ye umre yapmaya gidiyordu.
Müslüman süvari birliği, Muharrem ayının son gecesinde Medine’ye döndü.1
Mücahidler tarafından esir alınan Sümâme bin Üsâl, Yemâme halkının ileri gelenlerindendi. Bir ara, Peygamber Efendimizin vücudunu ortadan kaldırma teşebbüsüne geçmiş ise de, amcası onu bu cinayeti işlemekten alıkoymuştu. Resûl-i Ekrem Efendimiz de, bunun üzerine Sümâme’nin kanının dökülmesini mübâh saymıştı.1
Sümâme’yi Peygamberimizin huzuruna getiren mücahidler onu tanımıyorlardı. Resûl-i Ekrem onlara şöyle buyurdu:
“Kimi yakalamış olduğunuzu biliyor musunuz? Yakaladığınız bu adam, Benî Hanife Kabilesi efendisi Sümâme bin Üsal’dir. Ona iyi davranınız.”
Sahabîler, onu Mescid-i Şerifte barındırdılar.
Resûl-i Ekrem Efendimiz Mescid’e gidip Sümâme’nin yanına vardı. “Ey Sümâme, gönlünde ne var? İçinden ne geçiriyorsun?” diye sordu.
Sümâme mahcup bir edâ içinde şu cevabı verdi:
“Yâ Muhammed! Gönlümde hayır var! Şayet, beni öldürecek olursan, eli kanlı bir katilin hayatına son vermiş olursun. Eğer, bana iyilik eder, beni affedersen, iyiliğe karşı teşekkür eden, iyilik bilen bir kimseye iyilikte bulunmuş olursun. Eğer, hürriyetime kavuşmam için benden mal istersen, dilediğin kadar iste al.”
Peygamber Efendimiz, başka bir şey demeden yanından ayrıldı.
Daha sonra iki gün üstüste Peygamber Efendimiz Sümâme’ye aynı suali sordu. Sümâme aynı cevabı verince Ashabına, “Sümâme’yi serbest bırakınız” diye emrederek onu kurtuluş fidyesi almaksızın serbest bıraktı.
Hiç beklemediği bu alicenap davranış karşısında Sümâme’nin gönül âlemi birden nurlandı. Hemen orada kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldu.2
Müslüman olan Sümâme Peygamberiimizin müsâadesiyle niyetlenmiş olduğu umresini yapmak üzere Mekke’ye gitti. “Telbiye” getirerek şehre girince, Kureyş müşrikleri Müslüman olduğunu anladılar. Yakalayıp boynunu vurmak istediler. O sırada içlerinden birisi, “Bırakınız onu! Siz, yiyecek maddesi bakımından Yemâme’ye her zaman muhtaçsınız.” deyince onu serbest bıraktılar.
Buna rağmen Sümâme onlara meydan okudu. “Vallahi,” dedi, “Resûlullah müsâade etmezse size Yemame’den bir buğday tanesi bile gelmeyecektir.”
Gerçekten de, umresini yapıp Yemâme’ye dönen Sümâme, Yemâme halkını Kureyşlilere herhangi bir şey yükleyip göndermekten men etti.1
Yemâme halkı, Sümâme’nin emri üzerine Mekke’ye yiyecek birşey göndermeyince Kureyş müşrikleri son derece zor bir duruma girdiler. Kıtlık yüzünden olmadık şeyler yemeye başladılar.
Sonunda, Resûl-i Kibriyâ Efendimize bir mektup yazmak zorunda kaldılar:
“Sen, hem akraba haklarını gözetmeyi emretmektesin, hem de bizimle akrabalık bağlarını koparıp babaları kılıçtan geçirmekte, çocukları da açlıktan öldürmektesin.
“Sümâme, bizim yiyeceklerimizi kesti. Son derece daraldık. Ne olur Sümâme’ye bu hususta bir mektup gönderiver.”2
Şefkat timsali Peygamber Efendimiz, onların yaptıkları bütün düşmanlık ve kötülükleri bir tarafa bırakarak, Yemâme’den Mekkelilere yiyecek satışına mani olmaması için Sümâme bin Üsal’e bir yazı gönderdi.
Sümâme, Hz. Resûlullahın bu emri üzerine Mekkelilere zahire satışını serbest bıraktı.1
Görülüyor ki, Peygamber Efendimiz (a.s.m.), insan hayatına vermiş olduğu değerden dolayı, en şiddetli düşmanlarına karşı bile yiyecek içecek noktasında son derece şefkatli ve merhametli davranmıştır. Kureyş müşrikleri gibi en azgın düşmanlarının bile, açlık ve susuzlukla karşı karşıya kalıp yok olmalarına şefkat ve merhamet timsali olan mübârek gönülleri rıza gösterememiştir. Bu, onun, hayata hürmeti telkin eden en güzel davranışlarından sadece birisidir. Mübârek hayatına bu nazarla baktığımızda buna benzer bir çok hadiseye rastlarız.
* * *
Benî Lihyan Seferi
Hicretin 6. senesinin Rebülevvel ayı başları. Benî Lihyanlar, Hicretin dördüncü yılında Bi’r-i Maûna mevkiinde kırka (veya yetmiş) yakın Müslüman mürşid ve muallimi hunharca şehid etmişlerdi. Reci’ mevkiine irşad için gönderilmiş bulunan İslâm birliğini kuşatıp bir çoklarını şehid edenler de yine bu kabiledendi.1
Peygamber Efendimiz, bu hâin kabileye haddini bildirmek için yerine Medine’de Abdullah bin Ümmi Mektum’u vekil bırakarak 200 kişilik bir kuvvetle yola çıktı. Efendimiz, Benî Lihyanları gafil avlamak istiyordu. Bu sebeple, Şam’a doğru gitmek istiyormuş gibi davrandı.
Daha sonra yolunu değiştirerek, Benî Lihyanların konak yerlerinden olan Guran Vadisine kadar gitti.
Âsım bin Sabit ve diğer Müslüman muallim ve mürşidler burada şehid edilmişlerdi. Efendimiz, orada onları rahmetle andı, kendileri için duâ etti.2
Lihyanoğulları, Peygamber Efendimizin gelişini duymuşlar ve korkup dağ başlarına sığınmışlardı. Kimse yakalanamadı.
Peygamber Efendimiz oradan Usfan denilen mevkie vardı. Burası Mekke’ye yakındı. Efendimizin maksadı, gelişini Mekkelilere bildirmekti. Nitekim, Mekkeliler bunu duymuşlar ve korkuya kapılmışlardı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, on dört gece sonra tekrar Medine’ye döndü.3
* * *
Gâbe Zû Kared Gazâsı
Hicretin 6. senesinin Rebiülahir ayı. Ebû Zerr (r.a.), Medine-i Münevvereye üç saat mesafesi olan Gâbe Mer’asında oğlu ile birlikte Peygamber Efendimizin yirmi kadar devesini güderken, Uyeyne bin Hısne’l-Fezarî, kırk atlı ile gelip Ebû Zerr’in oğlunu şehid etmiş, develeri de alıp götürmüştü.
Durum Peygamberimize haber verildi. Derhal baskıncıların arkasından Hz. Sa’d bin Zeyd komutasında bir süvari birliği gönderdi. Hz. Sa’d’a, “Ben, sana halk ile birlikte gelip kavuşuncaya kadar baskıncı, müşrikleri takip et” diye emretti.
Süvari birliği yola çıktıktan sonra, Peygamber Efendimiz de Medine’de yerine Abdullah bin Ümmi Mektum’u vekil tayin ederek beş yüz kişilik bir kuvvetle Gatafan’a doğru yola çıktı. Medine’ye iki günlük mesafesi olan Zû Kared mevkiinde düşmana yetişildi. Bir kaçı öldürüldü. Develerin bir kısmı da geri alındı.1
Resûl-i Ekrem Efendimiz etrafı araştırmak maksadıyla burada bir gün bir gece kadar bekledi. Sonra Medine’ye geri döndü.2
* * *
Îs Seferi
Hicretin 6. senesinin Cemaziyelevvel ayı. Kureyş müşriklerine âit bir ticaret kervanının Şam’dan Mekke’ye doğru gitmekte olduğu Medine’de işitildi.
Peygamber Efendimiz, Kureyş müşriklerini iktisaden güç durumda bırakmak maksadıyla, Hz. Zeyd bin Hârise kumandasında yüz yetmiş kişilik bir süvari birliğini bu kervanı ele geçirmek üzere yola çıkardı.
Mücâhidler, Îs denilen mevkide Kureyş kervanına rastgeldiler. Kervandaki mallara el koydular. Adamları da esir aldılar. Resûl-i Ekrem Efendimizin kerimesi Hz. Zeyneb’in kocası olan Ebû’l-Âs bin Rebî’ de bu esirler arasındaydı.
Mücahidler, malları ve esirleri Medine’ye getirdiler. Peygamber Efendimiz, malları mücahidler arasında taksim etti.1
Ebû’l-Âs, Hz. Zeyneb’e, “Babandan, benim için emân al” diye haber göndererek himâyesini istedi.
Hz. Zeyneb de onu himâyesi altına aldığını Müslümanlara bildirdi. Peygamber Efendimiz de kızına, “Senin himâyene aldığın kimseyi, biz de himâyemize aldık” buyurdu.2
Hz. Zeyneb, Resûl-i Ekrem Efendimizden, Ebû’l-Âs’ın ganimet alınan mallarının da geri verilmesini rica etti.
Resûl-i Ekrem Efendimiz de bunu mücahidlerden istedi. Mücahidler de, aldıkları malların tamamını getirip ona geri verdiler.
Ebû’l-Âs, geri aldığı mallarla Mekke’ye döndü. Sahiplerine haklarını teslim etti.
Sonra, “Ey Kureyşliler! Kimsenin bende malı veya hakkı kaldı mı?” diye sordu.
“Hayır” dediler, “yanında hiç bir malımız ve hakkımız kalmadı!”
Başta Resûlullah olmak üzere, zevcesi Hz. Zeynep ve Müslümanlardan gördüğü alicenap muâmele karşısında Ebû’l-Âs’ın mânâ âlemi değişmişti.
Bunu Kureyş müşriklerine de şöylece açıkladı:
“Vallahi, yanınıza gelmeden önce, Müslüman olmamı engelleyen tek şey; ‘Mallarımızı götürmek için Müslüman oldu’ diye yapacağınız dedikodulardan duyduğum endişeydi.
“Fakat, şimdi mallarınızı teslim etmiş bulunuyorum. Şehâdet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed, Allah’ın kulu ve Resûlüdür!”1
Daha sonra Ebû’l-Âs Medine’ye İslâmiyetle şereflenmiş halde döndü. Peygamber Efendimiz de yine Hz. Zeyneb’i ona verdi.2
* * *
Peygamberimizin, Abdurrahman bin Avf’ı Dumetü'l-Cendel’e Göndermesi
Hicretin 6. senesinin Şaban ayı. Bu tarihte Peygamber Efendimiz, Abdurrahman bin Avf Hazretleri kumandasında yedi yüz kişilik bir birlik hazırladı. Birliğin vazifesi, Dûmetü’l-Cendel beldesi halkını İslâmiyete dâvet etmekti.
Peygamberimiz, Abdurrahman bin Avf Hazretlerine sancağını teslim ettiği sırada Allah’a hamd ve senâda bulunduktan sonra, mücahidlere şöyle hitap etti:
“Hepiniz Allah yolunda, Allah’ın ismi ile gazâ ediniz. Kâfirlerle çarpışınız. Ganimet mallarına hıyânet etmeyiniz. Ahdinizi bozmayınız. Öldürdüklerinizin burun, kulak gibi uzuvlarını kesmeyiniz. Küçük çocukları öldürmeyiniz.”1
Efendimiz, sonra da bütün Müslümanlara şu umumî dersini verdi:
“Ey insanlar! Zamanla size gelip çatacak beş musibetten Allah’a sığınırım:
“Bir kavimde çirkin hareketler yayılıp açığa vurulunca, kendilerinden önce geçmiş kavimlerde görülmedik vebâ, acılar ve ağrılar onlar arasında ortaya çıkar.
“Bir kavim ölçüde, tartıda eksiklik yaptı mı, muhakkak kuraklık ve kıtlık yıllarına, geçim sıkıntısına, hükümdar zulmüne uğrarlar.
“Mallarının zekâtını vermeyen kavimlerin, gökten yağan yağmurları kesilir.
“Allah ve Resûlünün ahdini bir kavim bozdu mu, muhakkak düşmanları onların üzerine salınır. Onlar da, kavmin el ve avuçlarındakilerden bir kısmını çekip alırlar.
“Bir kavmin idarecileri, Allah’ın Kitabına uygun hareket etmediler mi, Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyi onurlarına yedirmediler mi, o zaman Allah da onların arasına tefrika ve harp sokar.”1
Bundan sonra Abdurrahman bin Avf Hazretleri beraberindeki Müslümanlarla Dûmetü’l-Cendel’e hareket etti. Oraya varınca onları İslâmiyete dâvet etti. Bu dâvetini üç gün tekrarladı.
Üçüncü günü Hıristiyan olan reisleri Asbağ bin Amre’l-Kelbî İslâmiyetle müşerref oldu. Onunla birlikte bir çok kimse de imana geldi.2 Müslüman olmayanlar ise cizye (vergi) vermek üzere orada kaldılar.
Peygamber Efendimiz, Medine’den uğurlarken Abdurrahman bin Avf Hazretlerine, “Eğer onlar İslâmiyeti kabul ederlerse, reislerinin kızıyla evlen” buyurmuştu.
Hz. Abdurrahman, Nebiyy-i Muhterem Efendimizin bu emri üzerine reisleri Asbağ’ın kızı Tümandır’la evlendi ve onu da yanına alarak Müslümanlarla birlikte Medine’ye döndü.3
Peygamberimizin ilk yağmur duâsı
Hicretin altıncı yılında büyük bir kuraklık ve kıtlık her tarafı sarmıştı. Ramazan ayında, bir Cuma günü, Resûl-i Ekrem Efendimiz hutbe irad buyururken, kendisinden, “Allah’a dua et de bize yağmur versin” diye rica edildi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “Allah’ım! Bize yağmur ver. Allah’ım Bize yağmur ver” diyerek duâ etti.4
Bir anda ayna gibi berrak olan gökyüzünde bulutlar belirdi. Ve yağmur yağmaya başladı. Peygamber Efendimiz bu sefer, “Allah’ım! Bu yağmuru bardaktan boşanırcasına yağdır ve hakkımızda hayırlı kıl”1 diye duâ etti.
Enes bin Mâlik der ki: “Üzerimize öyle bir yağmur yağdı ki, neredeyse evlerimize gitme imkânı bulamayacaktık.
“O gün, ertesi gün, daha ertesi gün, tâ öteki Cuma’ya kadar yağmur yağmaya devam etti.”2
Cuma günü Peygamber Efendimiz yine hutbe irad ederken, bu sefer yağmurun dinmesi için duâ etmesini şöyle rica ettiler:
“Yâ Resûlallah! Evler, yağmurdan yıkılmaya başladı. Yollar kapandı. Allah’a dua etsen de yağmuru kesse!”3
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz tebessüm buyurdular, sonra da ellerini kaldırarak, “Allah’ım! Çevremize yağdır, üzerimize değil”4 diyerek duâ etti.
Yine Enes bin Mâlik der ki:
“Resûlullah Aleyhisselâm duâ ederken de eliyle, semânın neresine işaret ettiyse orası açıldı ve Medine üstü, açık bir meydan gibi oldu.
“Medine çevresine yağmur yağarken, Medine’ye bir damla bile düşmüyordu.
“Etraftan gelenler, oralarda bol bol yağmur yağdığını haber vermekte idiler”5
Bu, Resûl-i Ekrem Efendimizin yaptığı ilk yağmur duâsıdır.
Bundan başka çeşitli zamanlarda beş yağmur duâsı daha yapmışlardır.
* * *
Umre Seferi
Hicretin 6. senesi, Zilkâde ayı (Milâdî 13 Mart 628). Resûl-i Ekrem Efendimiz, bir gece rüyâsında hiç bir korku ve endişe duymadan, Ashabıyla birlikte gidip Kâbe-i Muazzama’yı tavaf ettiklerini, kiminin başını kazıttığını, kiminin de saçını kısalttığını görmüştü.1
Peygamber Efendimiz, bu rüyâsını anlatınca Ashab-ı Kiram, görülmedik bir sevinç ve heyecan izhar etmişlerdi. Zira, Muhacir Müslümanların Mekke’den Medine’ye hicretlerinin üzerinden altı yıl geçmişti. Bu altı yıl zarfında büyüklü küçüklü bir çok hadise cereyan etmişti, ama vatanlarının hasreti yine de gözlerinde tütüyordu. Doğup büyüdükleri vatanlarına bir gün tekrar kavuşacaklarını her an hayallerinde yaşıyorlardı. Hasret duydukları belde alelâde bir yer de değildi. Her gün beş vakit namazlarında yöneldikleri Kâbe-i Muazzamanın bulunduğu mübarek bir belde idi.
Resûl-i Ekrem Efendimizin, “Siz muhakkak Mescid-i Haram’a gireceksiniz” müjdesi bu bakımdan Müslümanlar arasında büyük bir sevinçle karşılanmıştı. Hattâ, hemen o yıl gidip Kâbe-i Muazzamayı tavaf edeceklerini zannettiler ve bunu umdular.
Peygamberimizin (a.s.m.), bu rüyâsını Kur’an-ı Kerim de bize haber verir.2
Medine’den hareket
Peygamber Efendimiz, yerine Medine’de Abdullah bin Ümmi Mektum’u bıraktı. Yemen işi giydiği iki elbisesi ile Pazartesi günü yola çıktı. Kendisiyle birlikte hazırlanan Müslümanların sayısı 1400 idi Kafilede 4 de kadın vardı. Bunlardan biri Efendimizin muhterem hanımları Ümmü Seleme (r.a.) idi. Müslümanlardan sadece 200’ü atlı idi. Yanlarında yolcu silahı olan kılıçtan başka bir silah da bulunmuyordu. Onlar da kınlarında idi. Umre kafilesiyle birlikte ayrıca kurbanlık 70 de deve vardı.1
Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) Ashabıyla Zü’l-Huleyfe mevkiine gelmişti.
Bu sırada Hz. Ömer huzura çıkıp, “Yâ Resûlallah! Seninle harp halinde bulunan bir kavmin üzerine silahsız ve atsız mı gireceksin? Gerektiğinde, onlarla çarpışmak için yanınıza silahlarımızı almayalım mı?” diyerek endişesini dile getirdi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Ben, umreye niyetlenmiştim. Silah taşımak istemem” diyerek, mübârek niyetlerinin muharebe olmayıp, mücerred umre, yani Kâbe-i Muazzamayı ziyaretten ibaret olduğunu ifade buyurdu.
Aynı endişeyi bu sefer Ensarın ileri gelenlerinden Sa’d bin Ubade Hazretleri izhar etti.
“Yâ Resûlallah” dedi, “keşke yanımızda silah taşısaydık. Onların şüpheli bir hareketini gördüğümüz takdirde üzerlerine yürürdük.”
Peygamber Efendimizin bu Sahabîye de cevabı aynı oldu:
“Ben, silah taşımam. Ben, sadece umreye niyetlenerek yola çıktım.2
Zü’l-Huleyfe, Medinelilerin mîkatı, yani ihrama girme yeridir. Peygamber Efendimiz de burada öğle namazını kıldıktan sonra ihrâma girdi. Yetmiş kadar olan kurbanlık develere de işaret vurdurdu. Müslümanların bir kısmı da burada ihrama girdi.
Peygamber Efendimiz, öğle namazını kıldıktan sonra, kıbleye döndü ve, “Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk! Lebbeyke lâ şerike leke lebbeyk! İnnel hamde ven’nimete leke ve’l-mülke lâ şerîke leke” diyerek telbiye getirdi.
Bu ulvî sadâ, her tarafı nuranî bir havaya büründürdü. Sahabîlerin heyecanları zirvedeydi.
Henüz Zü’l-Huleyfe’den ayrılmamışlarken, Resûl-i Ekrem Efendimiz müşriklerin durumunu öğrenmek ve kendi geliş gayesini de bildirmek üzere Büsr bin Süfyan’ı Mekke’ye gözcü olarak gönderdi. Büsr daha önce, Medine’ye Peygamber Efendimizi ziyârete gelmişti. Efendimizin arzusu üzerine kendisiyle birlikte Mekke’ye dönüyordu.
Kureyş müşriklerinin kararı
Müşrikler, Peygamber Efendimizin kalabalık bir Sahabî topluluğu ile gelmekte olduğunu öğrenmiş ve kat’î karar almışlardı: “Muhammed ve beraberindekiler Mekke içine sokulmayacaktır.” Bunun için, Halid bin Velid emrinde 200 kişilik bir süvari birliğini sür’âtle Kürâü’l-Gamim denilen mevkie göndermişlerdi. Diğer taraftan da Ahabiş kabilelerine ziyafetler vererek, herhangi bir çarpışma ihtimaline karşılık, onları yanlarına almak için bir gayretin içine girmişlerdi.
Müşriklerin bu kat’î karar ve gayretlerini, tecessüs için gönderilen Büsr bin Süfyan gelip Usfan mevkiinde Resûl-i Ekrem Efendimize haber verdi.
Fahr-i Kâinat Efendimiz, bu haberi alınca şöyle buyurdu:
“Yazıklar olsun! Kureyş helâk oldu. Zaten harp, onları yiyip bitirmiştir.
“Ne olurdu, benimle diğer Arap kabileleri arasına girmeselerdi. Beni onlarla başbaşa bıraksalardı. Onlar beni mağlûp edecek olurlarsa, zaten kendilerinin de istediği budur. Eğer Allah beni onlara galip getirecek olursa ve kendileri de isterlerse toptan İslâmiyete girerlerdi.
“Eğer, böyle yapmazlarsa çarpışmayı göze almışlardır demektir. Heyhâyt! Kureyş müşrikleri kuvvetlerinin çok olduğunu mu zannediyor?
“Vallahi, Allah’ın tebliği için beni göndermiş olduğu dini hâkim ve üstün kılıncaya kadar, şu başım şu gövdemden ayrılıncaya kadar onlarla savaşmaktan asla çekinmeyeceğim!”1
Kureyş müşriklerinin karşı koymak için hazırlanmaları, Peygamber Efendimizi fazlasıyla müteessir etti. Birbirleriyle kanlı bıçaklı olanlar bile Haram Aylarda iki kardeş gibi yanyana gelip Kâbe’yi tavaf edebiliyorlardı. Müşrikler buna mani olmuyorlardı. Sadece Peygamberimiz ve Müslümanların Kâbe’yi ziyaret etmek gibi masum, ulvî, kudsî ve haklı arzusu karşısında, böylesine menfî bir tavır takınıyorlardı.
Peygamberimizin yol güzergâhını değiştirmesi
Resûl-i Ekrem Efendimizin mübârek niyetleri sadece Kâbe-i Muazzamayı ziyaret etmekti. Bunun için herhangi bir çatışmanın çıkmasını istemiyordu. Bu sebepledir ki, Halid bin Velid kumandasında bir Kureyş süvari birliğinin Gamim mevkiine gelmiş olduğunu duyunca, Ashabına, “Halid bin Velid bir takım süvari ile birlikte gözcü olarak Gamim mevkiinde bulunuyor! Bu bakımdan siz, yolun sağ tarafını tutup gidiniz” buyurdu ve yol güzergâhını değiştirerek, Müslümanları bir başka yoldan götürdü. Halid bin Velid, İslâm ordusunu uzaktan görünce, derhal dönüp Kureyşlilere durumu haber verdi.
Bu şartlar çerçevesinde Resûl-i Ekrem bir durum değerlendirmesi yapmak istedi. Sahabîleri toplayarak görüşlerini sordu. Onlar fikirlerini şöyle ifâde ettiler:
“Allah ve Resûlü daha iyi bilir. Biz, ancak umre niyetiyle buraya gelmiş bulunuyoruz. Kimseyle çarpışmaya gelmedik. Ama bu niyetimizin gerçekleşmesine mani olmak isteyen çıkarsa, elbette onlarla çarpışırız.”
Sahabîlerin bu kararlılığından Peygamber Efendimiz son derece memnun oldu. “Haydi öyle ise, Allah’ın ismi ile yürüyünüz,” buyurdu. Sadece Kâbe’yi ziyaret etmek gibi masum ve kudsî bir maksatla yola çıkmış Müslümanlar tekbir ve telbiyelerle Mekke’ye, Kâbe-i Muazzamaya doğru adım adım yol alıyorlardı.
Fâhr-i Âlem Efendimiz (a.s.m.), Kasvâ adındaki devesinin üzerindeydi. Kasvâ, Mekke haremi sınırına girince çökmek istedi. Sahabîler buna mani olmaya çalıştılar. Fakat sonunda Kasvâ galip geldi ve bir adım ileri atmadan Allah’ın hikmetiyle yere çöktü. Kaldırmaya uğraştılar. Fakat bir türlü muvaffak olamadılar.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
“Onun böyle bir çökme âdeti yoktur. Fakat, bir zamanlar, filin Mekkeye girmesine mani olan, şimdi de Kasvâ’ya mani oluyor.
“Hayatım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki Kureyş, Allah’ın Harem dahilinde yapılmasını haram kıldığı şeylere hürmeti kastederek benden ne kadar çok istekte bulunursa bulunsun, ben onu muhakkak onlara vereceğim.”1
Gerçekten Kasvâ çökmemiş olsaydı. Müslümanlar doğruca Kureyş müşriklerinin üzerine varacaklardı. Bu hal ise bir çarpışmayı kaçınılmaz duruma getirebilirdi.
Halbuki, Müslümanlar beraberinde sadece kılıç getirmişlerdi. Sair harp silahlarından tamamıyla mahrum bulunuyorlardı. Sayıları da azdı. Buna karşılık Kureyşliler daha tedbirli ve etraftaki kabileleri de yanlarına aldıklarından sayıca daha fazla idiler.
Bütün bunlara rağmen, elbette Müslümanlar çarpışmaktan geri durmayacaklardı. Tek bir kalb halinde çarpan bu bir avuç Müslüman, azlığı ve teçhizatsızlığına rağmen cesareti ve kahramanlığıyla ve Allah’ın da yardımıyla muzaffer de olabilirlerdi. Fakat bu durum, Harem-i Şerife karşı bir hürmetsizlik mânâsını taşıyacaktı. Peygamberimiz ve Müslümanlar ise, böyle bir şeyi asla arzu etmezlerdi.
Ayrıca Mekke’de imanlarını gizlemekte devam eden, Müslümanların tanımadıkları kadın erkek bir çok kimse vardı. Çarpışma meydana geldiği takdirde bunlar da arada telef olabilirlerdi.
Kaldı ki, henüz iman etmemiş olan Kureyş ileri gelenlerinden bir çok zat, yakın bir gelecekte imana gelip de İslâm dinine büyük hizmet etmeleri ve nice hayırlı evlâd yetiştirmeleri mukadderdi.
İşte, Kasvâ’nın âdeti olmadığı halde, Allah tarafından bir ilhamla çöküvermesi bu gibi hikmet ve inceliklere bir işaretti.
Sahabîlerin bütün gayretlerine rağmen yürümek için yerinden kımıldamayan Kasvâ, Peygamber Efendimizin sevkiyle kalkıp yürüyüverdi. Fakat, Kureyşlilere doğru gitmeyip, başka tarafa saparak Hudeybiye denilen mevkiin nihâyetindeki suyu çekilmiş bir kuyunun başına indi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Müslümanların da gelip oraya konmasını emir buyurdu.1
On musluklu çeşme gibi
Hudeybiye’de Müslümanların yerleştiği saha susuz bir yerdi. Bu yüzden o gün susuz kalmışlardı.
Bir ara Peygamber Efendimizin abdest ibriğinden abdest almak istediğini görünce koşuştular. Resûl-i Ekrem, “Ne oluyor, size?” diye sordu.
“Mahvolduk yâ Resûlallah!” dediler. “Yanımızda senin ibriğindeki sudan başka ne içecek, ne de abdest alacak su var.”
Resûl-i Ekrem Efendimiz, elini ibriğin üzerine koydu, “Alınız, Bismillah” buyurdu.
O anda çeşmelerden su akarcasına, mübârek parmaklarının arasından sular fışkırmaya başladı. Müslümanlar, o sudan doya doya içtiler, abdest aldılar ve su kırbalarını ağzına kadar doldurdular.
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin bu mucizesini anlatan Câbir bin Abdullah Hazretlerine sonradan, “Kaç kişi idiniz?” diye sorulunca şu cevabı vermişti:
“Eğer, yüzbin kişi olsaydık, yine kâfi gelecekti. Fakat biz, bin beş yüz kadar idik.”1
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ashabıyla Hudeybiye’de bulunurken Huzaa Kabilesi reisi Büdeyl ibni Verkâ, kabilesinden birkaç kişi ile çıkıp huzura geldi. Tihâme kabilelerinden olan Huzaalılar, Cahiliye Devrinde bir husustan dolayı Peygamberimizin mensub olduğu Benî Haşim ile ittifak etmişlerdi. İslâmiyetin zuhurundan sonra da bu anlaşmaya sadakat göstererek, Peygamber Efendimize taraftarlık göstermekten geri durmuyorlardı. Müslüman olsun, müşrik olsun hepsi Kureyş’in hal ve hareketlerine dair Mekke’de olup bitenleri Peygamber Efendimize gizlice haber verirlerdi.
Peygamberimizin huzuruna çıkan Büdeyl, “Kureyşliler seninle çarpışmaya and içmişlerdir. Beytullahı ziyâret etmene asla müsâade etmeyeceklerdir” dedi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz geliş maksadını tekrarladı. Şöyle buyurdu:
“Biz, buraya herhangi bir kimse ile çarpışmak için gelmedik. Maksadımız, umre yapmak, Beytullah’ı tavaf ve ziyâret etmektir.
“Harpler, Kureyş’i fazlasıyla yıpratmış, güçsüz hale getirmiş ve bir çok zararlara uğratmıştır. Şayet arzu ederlerse, yine kendilerine bir mütâreke müddeti tayin edeyim. Bu müddet zarfında, benden taraf emniyet içinde bulunsunlar.
“Kendileri, benimle sâir halklar arasına girmesinler. Beni onlarla başbaşa bıraksınlar. Eğer ben, o topluluklara galip gelir ve onlar İslâm dinine girerlerse ve eğer, Kureyş müşrikleri de, o toplulukların girdikleri dine girmeyi isterlerse girebilirler.
“Şayet ben, zannettikleri gibi, diğer topluluklara galip gelemezsem, o zaman kendileri de rahata kavuşmuş ve kuvvet kazanmış olurlar.
“Eğer, Kureyş müşrikleri bunları kabul etmez ve benimle çarpışmaya kalkışırsa, varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, şu tebliğ ettiğim din uğrunda başım gövdemden ayrılıncaya kadar onlarla çarpışacağım! O zaman Allah’da, bana yardım edeceği hakkındaki vâdini muhakkak yerine getirecektir.”1
Büdeyl, “Ben, senin söylediklerini Kureyşlilere ulaştırırım” diyerek Peygamberimizin yanından ayrıldı.
Büdeyl, adamlarıyla Mekke’ye dönüp durumu Kureyşlilere bildirmek istediyse de onlar önce, “Bizim, ondan gelecek bir habere ihtiyacımız yoktur! Onun bilmesini istediğimiz tek şey vardır: Bizden tek kişi sağ kalıncaya kadar o Mekke’ye giremeyecektir!” dediler.
Sonra büyükleri olan Urve bin Mes’ud araya girdi, “Siz ne diye Büdeyl ve arkadaşlarını dinlemek istemiyorsunuz? Dinleyiniz! Söyleyeceği şey hoşunuza giderse kabul edersiniz, hoşunuza gitmezse reddedersiniz!” dedi.
Bunun üzerine Büdeyl’i dinlediler. Büdeyl, Peygamber Efendimizin geliş maksadını ve yaptığı mütâreke teklifini anlattı.2
Kureyş elçisi Peygamberimizin huzurunda
Kureyşin ileri gelenlerinden biri olan Urve bin Mes’ud Büdeyl’in sözlerini yerinde buldu ve onlara şu teklifte bulundu:
“Doğrusu, Büdeyl size doğruluk ve sulh yolunu göstermek üzere gelmiştir. Siz, onun tekliflerini kabul ediniz. Benim de gidip onunla konuşmama, görüşmeme izin veriniz” dedi.
Kureyş müşrikleri bu sözlerden hoşlanmadılar, “Muhammed’e git! Fakat, kendi görüşünü gelip bize haber verme” diyerek Urve’yi azarladılar.
Buna rağmen Urve, çıkıp Peygamberimizin yanına geldi. Müşriklerin hazırlıklarını, Hudeybiye suyu başında beklediklerini ve hiçbir kimseyi Mekke’ye sokmamaya kararlı olduklarını tekrarladı.
Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
“Ey Urve! Allah için söyle. Şu kurbanlık develerin kurban edilmelerine, şu Beytullahı ziyâret ve tavafa engel olunur mu?
“Biz çarpışmak için gelmedik. Niyet ettiğimiz umremizi ifâ etmek ve kurbanlık devererimizi kurban etmek arzusundayız.
“Sen, benim âile halkım olan kavmime şunu haber ver: Harp onları yiyip bitirmiştir. Kendileri, aramızda mütâreke ve savaşmaya ara vermek için bir müddet tayin etsinler. Bir de benimle Beytullah arasından çekilsinler. Bıraksınlar umremizi yapalım, kurbanlarımızı keselim.
“Aksi takdirde, yemin ederim ki, Allahu Taâla şu İslâm dinini yeryüzünde yayacağı hakkındaki va’dini yerine getirinceye ve benim de başım gövdemden ayrılıncaya kadar, onlarla, çarpışmaktan asla vazgeçmeyeceğim.”1
Urve bin Mes’ud, bir taraftan Peygamberimizle konuşuyor, diğer taraftan Sahabîlerin Resûl-i Ekreme karşı davranış ve hareket tarzlarını göz ucuyla süzüyordu. Ashabın Peygamberimize karşı son derece hürmetkâr ve kendisine teslimiyet içinde hareket edişlerine hayran kalmıştı.
Kureyş müşriklerinin yanına dönünce, Efendimizin maksadını bildirdikten sonra, hayranlık duyduğu müşâhedelerini anlatmaktan da kendisini alamadı.
“Ey kavmim!” dedi. “Ben birçok hükümdarın huzuruna elçi olarak çıkmış bir kimseyim. Vallahi, ben bunlardan hiçbir hükümdarın adamlarının onları, Ashabının Muhammed’e hürmet ettikleri, sayıp sevdikleri gibi görmedim.
“Ashabından herhangi biri ondan izin almadan konuşmuyordu. Muhammed onlara bir şey emrettiği zaman yerine getirmek için âdeta birbirleriyle yarışıyorlardı.
“Sahabîleri onun yanında konuşurlarken seslerini alçaltıyorlardı, kendisine olan hürmetlerinden dolayı yüzüne dikkatle bakamıyorlar, gözlerini yere indiriyorlardı.
“Ben öyle anladım ki, bu kavim hiç bir zaman onu yalnız bırakmayacak, onun bir tek kılını bile kimseye teslim etmeyecek, hiç bir kimseyi onun tenine dokundurmayacaktır. Gerisini siz düşünün.1
Sonra da, “O, size bir sulh teklifinde bulunmuştur. Gelin bu teklifi kabul edelim” dedi.
Urve’nin bu teklifi Kureyş ileri gelenleri tarafından hoş karşılanmadı. Hattâ kendisini böyle konuştuğundan dolayı azarladılar. Bu azardan rahatsız olan Urve, kendilerini terk edip Tâif yolunu tuttu.
Peygamberimizin elçisi
Artık her iki taraf karargâh kurdukları yerde müzakereler yapıyor, birbirlerine gönderdikleri karşılıklı elçilerle tekliflerde bulunuyorlardı. Peygamber Efendimiz, geliş maksadını Kureyşlilere bildirmek üzere Huzaâlı Hiraş bin Ümeyye’yi elçi olarak gönderdi. Böylece Hıraş, Resûl-i Ekremin Kureyş müşriklerine gönderdiği ilk elçi oluyordu.1
Hıraş bin Ümeyye, gidip Hz. Resûlullahın geliş maksadını anlattıysa da, müşrikler anlamak istemediler. Kendisine kaba davrandılar, devesini boğazladılar, hattâ kendisini öldürmeye bile kalkıştılar. Ancak araya Ahabişliler girince bu hareketlerinden vazgeçtiler. Hıraş bin Ümeyye canını zor kurtararak Peygamberimizin yanına döndü ve başından geçenleri haber verdi.
Elçisini öldürmeye kalkıştıkları halde Resûl-i Ekrem Efendimiz üzerlerine yürümedi, teenni ile hareket etti. Onlardan yeni teklifler bekledi. Çünkü, onun maksadı kan akıtmak değildi.
Peygamber Efendimizin bütün bu söylenenlere rağmen geri dönmediğini gören Kureyşliler, bu sefer Ahabişlerin reisi Huleys bin Alkame’yi elçi olarak gönderdiler. Efendimiz uzaktan Huleys’i tanıdı. Ashabına, “Bu gelen kurbanlıklara inanç ve saygısı olan bir kavimdendir. Kurbanlık develerin hepsini ona karşı salıveriniz de görsün”2 buyurdu.
Müslümanlar kurbanlık develerini Huleys’e karşı sürüverdiler ve “Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk…” diyerek telbiye getirdiler.
Bu ulvî ve ma’sum manzara karşısında Huleys’in gözleri dolu dolu oldu:
“Sübhanallah! Bu muazzam cemaatın, Beytullahı tavaf ve ziyaretten menedilmesi ne kadar çirkin bir harekettir.
“Kâbe’nin Rabbine andolsun ki, Kureyşliler bu yanlış tutum ve davranışları ile helâk olacaklardır! Halbuki bunlar, umre yapmaktan başka bir maksatla gelmemişlerdir” diye bağırmaktan kendini alamadı.
Peygamber Efendimiz, Huleys’in bu sözlerini uzaktan işitti ve, “Evet, öyledir ey Benî Kinane’den olan kardeş” buyurdu.
Huleys’in bu masum ve kudsî manzara karşısında söylenecek başka bir şeyi yoktu. Resûl-i Ekrem Efendimize olan hürmetinden dolayı, yanına gelip konuşmak bile istemedi. Doğruca Kureyşlilerin yanına döndü.
Huleys’in ruh ve kalbini o ulvî manzara öylesine sarmış kucaklamış ve yumuşatmıştı ki, müşriklere açıkça şöyle demekten çekinmedi:
“Ben onu Kâbe’yi tavaftan menetmemizin doğru olmayacağı fikrindeyim.”1
Ne var ki, Kureyş ileri gelenleri kendilerinden başka doğru düşünen kimsenin bulunmadığı fikrinde idiler. Huleys’in bu sözleri karşısında şaşırdılar, hattâ hiddete geldiler. “Sen nihâyet bir Arapsın. Cahilliğin ortada! Sus, bu işlere aklın ermez” diyerek hakarette bulundular.
Bu sözler Huleys’i fenâ halde kızdırdı. Resûl-i Ekrem Efendimizi müdafaa sadedinde çekinmeden şöyle dedi: “Yemin ederim ki, ya Muhammed’in yapmak istediğine mani olunmayacak veya ben bütün Ahâbişi tek kişi bile bırakmadan alıp gideceğim.”2
Fakat, bu tehdit bile Kureyş müşriklerini inatlarından vazgeçiremedi. Binbir yalan ve dolanla tekrar Huleys’i kandırdılar ve ittifaklarının bozulmasına mani oldular.
İkinci elçi: Hz. Osman
Elçiler vasıtasıyla görüşmeler devam ediyordu. Resûl-i Ekrem Efendimiz ise, bir an evvel kat’i neticeyi elde etmek istiyordu. Geliş maksadını tekrar Kureyşlilere güzelce anlatmak için bu sefer Hz. Ömer’i göndermek istedi. Hz. Ömer mazeretini bildirdi. Şöyle dedi:
“Yâ Resûlallah! Kureyş reisleri, benim onlara ne derece şiddetli düşman olduğumu bilirler. Korkarım, bana suikastte bulunurlar. Mekke’de kabilemden hiç kimsem yoktur ki, beni himâyesine alsın. Buna rağmen, muhakkak benim gitmemi istiyorsanız, giderim.”
Peygamber Efendimiz hiçbir şey söylemeden sustu. Bunun üzerine Hz. Ömer, “Bu iş için, Osman bir Affan gitse daha münasip olur. Zira onun Mekke’de aşiret ve akrabası çoktur” teklifinde bulundu.
Gerçekten de Mekke’nin eşrafından olan Benî Ümeyye hep Hz. Osman’ın amcazadeleri idiler.
Resûl-i Ekrem Efendimiz Hz. Ömer’in bu teklifini kabul etti. Hz. Osman’ı yanına çağırdı. Ona şu talimatı verdi:
“Kureyşlilere git! Biz buraya hiç kimse ile çarpışmak için gelmedik. Sadece şu Beytullahı ziyaret için gelmiş bulunuyoruz. Yanımızdaki kurbanlık develeri kesip döneceğiz, diye söyle. Sonra da onları İslâmiyete dâvet et.”
Peygamber Efendimiz (a.s.m.), ayrıca Mekke’de Müslümanlıklarını gizleyen Müslümanlarla da görüşüp onlara teselli vermesini ve Mekke’nin yakında fetholunup imanlarını gizlemeye ihtiyaç kalmayacağını da onlara haber vermesini Hz. Osman’a emretti.
Hz. Osman, Kureyş müşriklerinin yanına vardı. Peygamber Efendimizin (a.s.m.), geliş maksadını tek tek anlattı. Onları İslâma dâvet etti. Fakat bu görüşmeden de bir netice alınamadı. Müşriklerin Hz. Osman’a da cevapları menfi oldu:
“Git! Seni gönderene söyle. O hiçbir zaman Mekke’ye girip, Kâbe’yi tavaf edemeyecektir.”
Hz. Osman’la birlikte ayrıca on kadar muhacir Resûl-i Ekremin müsaadesiyle akrabalarını ziyaret maksadıyla gitmişlerdi. Hz. Osman’la birlikte onlar da görüştükleri Müslüman akrabalarına Mekke’nin yakında fethedileceği müjdesini vererek, onları sevindirdiler.
Bu arada Kureyş ileri gelenleri Hz. Osman’a, “Kâbe’yi tavaf etmek istersen, et” dediler.
Hz. Osman, “Hayır,” dedi, “Resûlullah (a.s.m.) tavaf etmedikçe, ben de etmem.”
Kureyşliler bundan rahatsız oldular. Hattâ hiddete gelerek Hz. Osman’ı bir müddet yanlarında tutup göz hapsine aldılar.
Fakat bu durum, Peygamber Efendimize Hz. Osman ve beraberindeki muhacir Müslümanların müşrikler tarafından öldürüldükleri tarzında ulaştı.1
* * *
Rıdvan Bîatı
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Hz. Osman’ın müşrikler tarafından şehid edildiği haberini duyunca son derece müteessir oldu. Kureyş’in bu hareketi karşısında üzerlerine yürümekten başka bir çare kalmıyordu.
“Madem böyle, bu kavimle çarpışmadıkça, buradan kesinlikle ayrılmayacağız”1 buyurdu.
Zaten yapılabilecek başka bir şey de kalmamıştı. Sulh tekliflerine yanaşmadıkları gibi, elçi şehid etme cür’etini bile gösterebiliyorlardı.
Peygamber Efendimiz, “Allahü Teâla, bana biât yapılmasını emretti!” diye seslendi.
Hâtemü’l-Enbiyâ Efendimiz, daha sonra Rıdvan Ağacı olarak adlandırılacak olan Semüre ağacı altında durdu. Müslümanlar da teker teker, çarpışmaktan yüz çevirmeyeceklerine, Allah ve Resûlü yolunda canlarını fedâ edinceye kadar savaşacaklarına dâir biât ettiler.2 Bîattan bir tek kişi kaçındı: Münafıklardan Cedd bin Kays.3
Bu bîat, Sahabîlere yeni bir cesaret, taze bir heyecan verdi. Yerlerinde âdeta duramaz bir hale gelmişlerdi. Bir an evvel ya Kâbe’yi tavaf etmek veya müşriklerle çarpışmak istiyorlardı.
Cenâb-ı Hak, bu biâtta bulunan Müslümanlardan razı ve memnun olduğunu Kur’ân-ı Kerimde şöyle beyân eder:
“And olsun ki, o ağacın altında sana bîat eden mü’minlerden Allah râzı oldu. Kalblerinde olanı bildiği için Allah onların üzerine sükûnet ve emniyet indirdi ve onları yakın bir fetihle mükâfatlandırdı.
“Elde edecekleri pek çok ganimetleri de onlara nasip etti. Çünkü Allah’ın kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır.”1
Bu sebeple bîata “Rıdvan Bîatı” adı verildi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz de bir hadislerinde, “Ağaç altında gerçekten bîat edenlerden hiç biri Cehenneme girmeyecektir”2 buyurarak bu bîatta bulunan Müslümanların faziletini açıkça beyan etmişlerdir.
Bîat haberi Kureyş müşrikleri tarafından duyulunca üç gün yanlarında alıkoydukları Hz. Osman’ı serbest bıraktılar.
Hz. Osman derhal Hz. Resûlullahın huzuruna çıkıp geldi. Böylece şehâdeti ile ilgili haberlerin asılsız olduğu anlaşıldı.
Fakat, bîat yapılmış ve tamamlanmıştı. Sahabîler Hz. Osman’a, “Herhalde Kâbe’yi tavaf etmişsindir?” dediler.
Hz. Osman şu karşılığı verdi:
“Vallahi! Mekke’de bir yıl kalsaydım ve Resûlullah da (a.s.m.) Hudeybiye’de otursaydı, o, Kâbe’yi tavaf etmedikçe, ben yine tek başıma onu tavaf etmezdim.”3
* * *
Hudeybiye 1 Antlaşması
Hicretin 6. senesi, Zilkàde ayı (Milâdî 628). Rıdvan bîatı, Kureyşlileri fazlasıyla korkutmuştu. Peygamberimizin üzerlerine yürüyeceği endişesine kapılarak, alelacele sulh teklifinde bulunmak gayesiyle bir heyet gönderdiler. Heyette şu isimler vardı: Süheyl bin Amr (başkan), Huveytip bin Abdü’l-Uzzâ ve Mikrez bin Hafs.
Kureyş müşrikleri üç kişilik bu heyete şu direktifi vermişlerdi:
“Gidin, Muhammed’le sulh anlaşmasında bulunun. Fakat buradan dönüp gitmek şartıyla. Eğer bu şartı kabul etmezse anlaşmaya yanaşmayın.”2
Peygamber Efendimiz (a.s.m.), Süheyl’in gelişini, isminin “kolaylık” mânâsını ifâde etmesinden dolayı hayra yorarak, Sahabîlerine, “Artık, işiniz bir derece kolaylaştı! Kureyşliler, sulh yapmak istedikleri zaman hep bu adamı gönderirler”3 buyurdu.
Sulh heyeti Peygamberimizin huzurunda
Kureyş elçisi Süheyl bin Amr, Resûlullahın huzuruna vardı. Önünde iki dizinin üzerinde diz çöktü. Peygamber Efendimiz ise bağdaş kurmuştu. Müslümanlar da çevresinde oturmuşlardı.
Süheyl bin Amr uzun uzadıya konuştu. Sonra Peygamber Efendimize sulh teklifinde bulundu. Peygamber Efendimiz sulh tekliflerini kabul etti. Bundan sonra sulh şartlarının müzakeresi yapıldı. Onlarda da anlaşmaya varıldı. Sıra anlaşma şartlarının yazılmasına gelmişti. Hz. Ali musalâhanın şartlarını yazmak üzere kâtip tayin edildi.
Peygamberimiz, Hz. Ali’ye, “Yaz!” dedi. “Bismillahirrahmanirrahim.”
Süheyl bin Amr, buna itiraz etti. “Biz, Bismillahirrahmanirrahim’i bilmiyoruz. Sen böyle yazma!” dedi.
Resûl-i Ekrem, “Öyle ise nasıl yazalım?” diye sordu.
Süheyl, “Bismike Allahümme, yaz” dedi.
Kureyşliler, eskiden beri “Bismillahirrahmanirrahim” yerine “Bismike Allahümme’yi” kullanırlardı.1
Peygamber Efendimiz, “Bismike Allahümme de güzeldir” buyurduktan sonra Hz. Ali’ye, “Haydi yaz: Bismike Allahümme” diye emretti.
Hz. Ali de aynı şekilde yazdı.2
Bundan sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Hz. Ali’ye şöyle yazmasını emretti:
“Bu, Muhammed Resûlullahın, Süheyl bin Amr’la üzerinde anlaşmaya varıp sulh oldukları, icabının taraflarca yerine getirilmesi kararlaştırılıp imzaladığı maddelerdir.”
Kureyş heyeti başkanı Süheyl yine itiraz etti, “Vallahi, biz senin gerçekten Allah’ın Resûlü olduğunu kabul edip tanımış olsaydık. Beytullahı ziyaretine mani olmaz ve seninle çarpışmaya kalkmazdık” dedi.
Peygamber Efendimiz, “Peki nasıl yazalım?” buyurdu.
Süheyl, “Muhammed bin Abdullah diye kendi ismini ve babanın ismini yaz” dedi.
Peygamber Efendimiz, “Bu da güzeldir” buyurduktan sonra, Hz. Ali’ye, “Yâ Ali, sil onu. Sil de Muhammed bin Abdullah yaz” diye emretti.1
Hz. Ali, “Hayır! Vallahi, ben Resûlullah sıfatını hiçbir zaman silemem” diye yemin etti.2
Bu arada Müslümanlar da, Hz. Fahr-i Âleme karşı besledikleri muhabbet ve hürmetlerinin eseri olarak, “Biz, Resûlullah Muhammed’den başkasını yazdırmayız. Ne diye dinimiz uğrunda bu eksikliği, bu hakareti kabul ediyoruz?” diye yüksek sesle konuşmaya başladılar.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Müslümanlara seslerini kısmalarını ve susmalarını mübârek elleriyle işâret buyurdu. Birden sustular.
Bundan sonra Peygamber Efendimiz Hz. Ali’ye, “Bana o sıfatın geçtiği yeri göster” dedi.
Hz. Ali, “Resûlullah” kelimesinin geçtiği yeri gösterdi. Resûl-i Ekrem Efendimiz de onu eliyle sildi. Yerine ise “İbni Abdullah (Abdullah’ın oğlu)” kelimelerini yazdırdı.3
Peygamber Efendimizin, sulha ciddi taraftar olduğunu, sulha giden yoldaki manileri ortadan kaldırmaya ne kadar gayret gösterdiğini bu bir iki nümûneden de anlamak mümkündür.
Musalaha maddeleri
Müşrik heyetinin yukarıdaki itirazları, Müslümanların bu itirazları kabul etmeyişleri ve Peygamber Efendimizin her iki tarafı yatıştırması sonunda sıra musalaha maddelerinin yazılmasına gelmişti.
Resûl-i Ekrem Efendimiz ile, müşrik elçiler arasında geçen konuşmalardan sonra karara bağlanan maddelerden mühimleri şunlardır:
1. Müslümanlarla müşrikler huzur ve emniyet içinde yaşamalarını devam ettirmek için birbirleriyle 10 yıl harp etmeyeceklerdir.
2. Peygamberimiz ve Sahabîler bu yıl Mekke’ye girmeyip, geri dönecekler, ancak gelecek yıl yanlarına yalnız yolcu silahı olan kılıç bulundurmak şartıyla gelip Kâbe’yi tavaf edecekler ve ancak Mekke’de üç gün kalacaklardır. Müşrikler ise, o sırada şehri boşaltacaklardır.
3. Medine’deki Müslümanlardan Mekke’ye iltica edenler Müslümanlara iâde edilmeyecek, fakat Mekke’den Medine’ye velev Müslüman dahi olsalar iltica edenler, istendiği takdirde geri verileceklerdir.
4. Arap kabilelerinden isteyen Peygamberimizle, isteyen de Kureyş’le birleşmekte serbest olacaklardır.1
Ashab-ı Kiram’ın hiddet ve itirazı
Resûl-i Ekrem Efendimiz her ne surette olursa olsun Kureyş müşriklerini bir musalaha yazısı ile bağlamak ve bu surette İslâmın siyasî kudret ve mevcudiyetini hem onlara hem de bütün Arabistan halkına göstermek ve tanıtmak istiyordu.2 Bu sebeple, Kureyş heyet başkanı Süheyl’in zahiren Müslümanların aleyhinde görülen teklif ve maddelerini de kabul ediyordu. Bu inceliği bir anda kavramayamayan Ashab-ı Güzin başından beri hem hiddetleniyor, hem de zaman zaman itiraz ediyordu.
Hattâ, Kureyş heyet başkanı Süheyl, Peygamberimize, “Sizden biri bize gelirse reddetmeyelim. Amma bizden size bir adam gelirse Müslüman olsa bile geri vereceksin” diye teklifte bulunduğu zaman, Müslümanlar birden hiddete gelerek, “Sübhanallah! Müslümanların yanına gelmiş bir Müslüman, müşriklere tekrar nasıl geri çevrilir?” diye itiraz etmişlerdi. Sonra da Peygamber Efendimize, “Yâ Resûlallah! Bu şartı da kabul edecek misin?” diye hayretle sormuşlardı.
Her şeye rağmen bir sulh akdedip, Kureyş müşriklerine İslâm devletini resmen tanıtmak arzusunda olan Peygamber Efendimiz Müslümanların bu itiraz ve suallerine şöyle cevap vermişti:
“Evet, bizden onlara gidecek olanları Allah bizden uzak etsin! Onlardan bize gelip, geri çevireceğimiz kimseleri de muhakkak Allah biliyor! Onlar için elbette bir genişlik, bir çıkar yol yaratacaktır.”1
Ebû Cendel Hadisesi
Antlaşma maddelerinin yazılması bitmişti. Fakat taraflarca henüz imzalanmamıştı.
Tam o sırada, zincire vurulmuş birinin kendini Müslümanların arasına attığı görüldü. Gariptir ki bu, Kureyş murahhas heyeti başkanı Süheyl bin Amr’ın oğlu Ebû Cendel idi. İslâm şerefiyle şereflenmesine, müşrikler, ayaklarını zincire vurmakla karşılık vermiş ve onu hapsetmişlerdi. Ebû Cendel hapsedildiği yerden bir fırsatını bularak kaçmış ve Mekke’nin alt tarafından kimsenin göremeyeceği yollardan binbir zorlukla Hz. Resûlullahın huzuruna çıkagelmişti. O sırada babası Süheyl henüz Müslümanların karargâhında bulunuyordu.
Ebû Cendel, bizzat babasının kendisine revâ gördüğü dayanılmaz işkence ve eziyetlerden kurtulmak için kendisini Hz. Fahr-i Âlemin ayakları dibine atmış, ona iltica etmişti. “Beni kurtar” diyordu.
Ne var ki, az evvel yapılan anlaşma buna imkân vermiyordu. Nitekim, oğlunun geldiğini gören Süheyl, onu Peygamberimizden geri istedi:
“İşte! Sulh şartları gereğince bana geri vereceğin kişilerden ilki budur” dedi.
Peygamber Efendimiz, “Biz, sulh anlaşmasını henüz imzalamış değiliz” buyurdu.
Süheyl diretti:
“Vallahi” dedi, “ben de sizinle hiç bir madde üzerinde sulh olmam!”
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Haydi, bu seferlik bunu bana bağışla ve yazıyı imza et” buyurdu.
Süheyl’in bunu kabule asla niyeti yoktu, “Ben, bunu asla anlaşma dışında tutamam ve sana bırakamam” dedi.
Peygamber Efendimiz tekrar, “Hayır! Bunu benim hatırım için yapacaksın” buyurdu. Buna rağmen Süheyl inadından vazgeçmedi:
“Ben bunu asla yapamam.”1
Resûl-i Ekrem Efendimiz, iki müşkil durumla karşı karşıya kalmıştı. Ebû Cendel’i geri vermek demek, onu bile bile eziyet ve işkence çemberi içine atmak demekti. Vermediği takdirde, Kureyş heyeti anlaşmayı feshedecekti. Halbuki o birçok sebeplerden dolayı bunu istemiyordu. Ama herşeyden önce söz vermiş, anlaşma yapmıştı.
Elinde başka çaresi kalmayan Peygamber Efendimiz, teessür içinde Ebû Cendel’i babasına teslim etmek zorunda kaldı.
Ebû Cendel’in feryadı Müslümanların gönlünü dağlıyordu:
“Yâ Resûlallah! Ey Müslümanlar! Siz, beni bana eziyet etsinler, işkencelere uğratsınlar diye mi, bunlara teslim ediyorsunuz? Siz benim eziyet çekmeme rıza mı gösteriyorsunuz?”1
Fakat, ne çare Ebû Cendel artık babasının merhametsiz pençesinde bulunuyordu. Acıklı feryadı, imdad dilemesi, Müslümanların gözlerini yaşlarla doldurdu. Ama, Hz. Resûlullah teslim etti diye seslerini çıkaramıyorlar, yapılan zulmü sinelerine çekiyorlardı. Hz. Resûlullah, teslim etmemiş olsaydı, Ebû Cendel’in bu feryad ve figânını imkânı yok cevapsız bırakmazlardı. Canları pahasına da olsa onu insafsız ellerden kurtarırlardı.
Peygamber Efendimiz, babası tarafından alınan Ebû Cendel’e şöyle buyurdu:
“Biraz daha sabret! Biraz daha maruz kaldıklarına göğüs ger! Bunların ecrini mükâfatını Allah’tan dile! Muhakkak Allah, senin ve yanında bulunan kimsesiz Müslümanlar için bir ferahlık, bir çıkar yol yaratır. Onlara vermiş olduğumuz söze vefâsızlık edemeyiz”2 buyurdu.
Hz. Ömer’in Peygamberimize sorusu
Ebû Cendel, Kureyş müşrikleri tarafından geri alınırken, Hz. Ömer, Peygamber Efendimizin huzuruna çıktı ve “Yâ Resûlallah! Onu Kureyşlilere ne için geri veriyoruz? Dinimiz uğrunda bu hakareti ne diye kabul ediyoruz?” dedi.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz şöyle buyurdu:
“Biz bu iş hakkında onlarla anlaşma yapmış bulunuyoruz! Dinimizde ahde vefâsızlık yoktur?”3
Efendimizden bu cevabı alan Hz. Ömer, bu sefer Ebû Cendel’in yanına sokuldu ve kılıcını ona doğru yaklaştırarak şu teklifi yaptı:
“Ey Ebû Cendel! Şüphesiz, müşriklerin kanı köpeklerin kanı gibi değersizdir. İnsan Allah yolunda babasını da öldürebilir. Öldür gitsin şu babanı.”
Ebû Cendel, “Sen, neden öldürmüyorsun?” diye sordu.
Hz. Ömer, “Resûlullah (a.s.m.), onu ve başkalarını öldürmeyi bana yasakladı” cevabını verince Ebû Cendel, “Ben Resûlullaha itaatte senden geride kalmak istemem”1 dedi.
Müslümanların sadakât imtihanı
Sahabîler, çok arzuladıkları halde, Kâbe-i Muazzamayı ziyaret ve tavaftan alıkonmuşlardı. Bunun yanında Hz. Resûlullah anlaşma ile, görünüşte aleyhlerinde olan bir takım ağır hükümleri de kabul etmiş ve altına imza atmıştı. Sebep ve hikmetlerine gereği gibi nüfuz edemediklerinden dolayı bu durum, son derece Sahabîlerin güçlerine gitti. Manen rahatsızlık duydukları, hal ve davranışlarından belli oluyordu.
Kendi âleminde, böylesine ağır şartlara evet dememin bir türlü izahını bulamayan Hz. Ömer, huzura varmadan edemedi. Peygamberimize, “Sen Allah’ın hak peygamberi değil misin?” diye sordu.
Resûl-i Ekrem, “Evet, ben Allah’ın peygamberiyim” buyurdu. Sonra da aralarında şöyle bir konuşma oldu:
“Biz Müslümanlar hak, düşmanlarımız olan müşrikler ise bâtıl üzere bulunmuyorlar mı?”
“Evet, öyledir.”
“Bu halde dinimizi küçük düşürmeye niçin meydan veriyoruz?”
“Ey Hattab’ın oğlu, ben Allah’ın kulu ve Resûlüyüm. Allah’ın emirlerine aykırı harekette bulunamam. Bu muâhede maddelerini kabul etmekle de Allah’a isyan etmiş değilim. O, beni hiçbir zaman zarara uğratmayacaktır.”
“Sen bize Allah’ın nusret buyuracağını, gidip Kâbe’yi hep beraber tavaf edeceğimizi va’d etmiş değil miydin?”
“Evet, vaad etmiştim. Ancak, bu yıl gidip tavaf edeceğimizi söylemiş miydim?”
“Hayır.”
“O halde tekrar ediyorum: Sen muhakkak Mekke’ye gidecek ve Kâbe’yi tavaf edeceksin.”1
Hz. Ömer’in, Hz. Ebû Bekir’le konuşması
Hz. Ömer, buna rağmen iç âleminde kabarmış duygularını teskin edemiyordu.
Bu sefer Hz. Ebû Bekir’in yanına gitti. Onunla da aralarında şu konuşma oldu:
“Ey Ebû Bekir, bu zât, Allah’ın hak peygamberi değil midir?”
“Evet, o Allah’ın hak peygamberidir.”
“Peki biz Müslümanlar hak üzere, düşmanlarımız ise bâtıl üze re değiller mi?”
“Evet, bizler hak üzereyiz, düşmanlarımız ise batıl üzeredirler!”
“O halde, dinimizi küçük düşürmeye niçin meydan veriyoruz?”
“Ey Ömer, o, Allah’ın Resûlüdür. Bu muâhedeyi yapmakta Rabbine asî olmuş değildir. Allah onun yardımcısıdır. Sen, onun emrine itaat et!”
“O, bize Medine’de; ‘Beyt-i Şerife varacağız, tavaf edeceğiz’ demedi mi?”
“Evet, ama, sana, ‘Beytullaha bu yıl gidecek ve tavaf edeceksin’ diye mi haber verdi?”
“Hayır.”
“Sen, muhakkak, yakın bir zamanda Beytullaha gidecek ve onu tavaf edeceksin” dedi.1
Hz. Ömer’in itiraf ve nedâmeti
Hz. Ömer, o günkü halet-i ruhiyesini ve sonradan duyduğu nedâmeti şöyle anlatır:
“Ben, hiç bir zaman o günkü gibi bir musibete uğramadım. Peygambere hiçbir zaman başvurmadığım bir biçimde başvurmuştum. Eğer o gün, kendi görüşümde bir topluluk bulsaydım, bu musalaha ve muâhede yüzünden hemen bunların içinden ayrılır, onların yanına varırdım.
“Nihayet, Allahü Teâla, işin sonunu hayır ve rahmet kıldı. Resûlullah ise, işin böyle olacağını çok iyi biliyormuş.
“O gün, Resûlullaha (a.s.m.) karşı sarfetmiş olduğum sözlerimden duyduğum korkudan dolayı neticenin hayır olmasını ümit ederek oruçlar tutmaktan, sadakalar vermekten, namazlar kılmaktan ve köleler azâd etmekten geri durmadım.”2
Resûl-i Ekrem Efendimiz, muâhede ve musalaha işini bitirdikten sonra, Sahabîlere, “Artık kalkınız, kurbanlıklarınızı kesip sonra başlarınızı tıraş ediniz” diye seslendi.3
Ne var ki, Hz. Resûlullaha sonsuz hürmet ve muhabbetlerine rağmen Sahabîlerin hiçbirinde bu emir karşısında bir hareket görülmedi. Peygamber Efendimiz, emrini ikinci bir kez tekrarlamak zorunda kaldı:
“Kalkınız, kurbanlıklarınızı kesip, sonra başlarınızı tıraş ediniz.”
Fakat, Sahabîler aynı şekilde sanki bu emri duymamış gibi davranıyor, kurban kesme ve tıraş olma işine başlamıyorlardı.
Resûl-i Ekrem emrini üçüncü kere tekrarladı:
“Kalkınız, kurbanlıklarınızı kesip, sonra başlarınızı tıraş ediniz”1 buyurdu.
Yine Sahabîlerden bu konuda bir hareket görülmedi. Emrini üç kere tekrarlamasına rağmen, Ashabdan kimsenin kalkmadığını gören Hz. Fahr-i Âlem, dönüp hanımı Hz. Ümmü Seleme’nin yanına gitti.
“Ey Ümmü Seleme! Nedir şu halkın tutumu? Onlara; kurbanlıklarınızı kesiniz, başlarınızı tıraş ediniz diye tekrar tekrar söylüyorum. Fakat hiç biri emrime icabet etmiyor” diyerek Sahabîlerin bu durumundan şikâyet etti.2
Müstesna zekâ ve fazilet sahibi olan Hz. Ümmü Seleme şöyle dedi:
“Yâ Nebiyyallah! Bu işi yapmak istiyor musunuz? O halde şimdi dışarı çıkınız, sonra kurbanlık develerini kesinceye ve berberini çağırtıp o seni tıraş edinceye kadar Ashabdan hiçbirisine bir kelime bile söylemeyin. Çünkü, sen kurbanını kesecek ve tıraş olacak olursan, halk da öyle yapar.”3
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (a.s.m.), dışarı çıktı. Hiç kimseyle görüşmeden ve hiç kimseye birşey söylemeden, ihramını sağ koltuğu altından çıkarıp sol omuzuna attı. Kurbanlık develerini kesti. Ve berberi Huzaâlı Hıraş bin Ümeyye’yi çağırıp tıraş oldu.4
Bunu gören Sahabîler de derhal kurbanlık develerini kesmeye ve başlarını tıraş ettirmeye başladılar. Hz. Ümmü Seleme der ki: “Kurbanlıklara öylesine koştular, öylesine yığıldılar ki, neredeyse birbirlerine ezeceklerdi.”1
Sahabîlerin, Resûlullaha muhalefet etmek için tekrarlanan emrini yerine getirmeyip bekledikleri elbette söylenemez. Belki onlar, çok ağır buldukları muâhede ve musalaha hükümlerinin vahiy ile ortadan kaldırılacağını düşünüyor ve bu vahiy ile Peygamber Efendimizin (a.s.m.), verdiği emirden vazgeçeceğini umuyorlardı. En azından, umre amellerini tamamlayabilmek için Mekke’ye girmelerinin temin edilebileceğini ümit ediyorlardı. Bunun gerçekleşmesi için de bekliyorlardı. Nitekim, bu hususta herhangi bir vahyin inmediğini ve Hz. Resûlullahın da kurbanlık develerini kesip, mübârek başlarını tıraş ettirdiğini görünce, onların da Resûl-i Kibriyâya (a.s.m.), muhalefet etmiş duruma düşmemek için süratle kurbanlık develerini kesmeye ve başlarını tıraş ettirmeye başladıkları görülüyordu.
Bu hadiseden, ayrıca Hz. Ümmü Seleme’nin de müstesna bir zekâ ve fazilete sahip olduğunu anlıyoruz. Hattâ, “Ümmü Seleme’nin Hudeybiye’de gösterdiği dirâyet ve fetâneti İslâm tarihinde hiç bir kadın göstermemiştir”2 denilmiştir.
Peygamberimizin duâ etmesi
Sahabîlerden bir kısmı başını kazıttırıyor, kimisi de kısalttırıyordu. Bunu gören Efendimiz, “Allah başlarını kazıttıranlara rahmet etsin”3 diye duâ etti.
Saçlarını kısalttıran Sahabîler bu duâ karşısında bir an tereddüt geçirdiler. Aynı duâyı kendilerine de yapmalarını Efendimizden rica ettiler.
Peygamberimiz yine, “Allah başlarını kazıttıranlara rahmet etsin” diye duâ etti.
Sahabîler üçüncü kere, “Yâ Resûlallah! Kırptıran, kısalttıranlara da duâ et” deyince, Resûl-i Ekrem, “Allah saçlarını kırptıran, kısalttıranlara da rahmet etsin”1 diyerek onları da duâsının içine dahil etti.
Sahabîler, “Yâ Resûlallah! Neden saçlarını kırptıran, kısalttıranları hariç tutup, saçlarını kazıttıranlara rahmet diledin?” diye sordular.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, cevaben şöyle buyurdu:
“Çünkü, saçlarını kazıttıranlar, emre tam uyup diğerleri gibi şüpheye düşmediler.”2
Sahabîler tıraş olduktan sonra, Allah tarafından estirilen bir rüzgâr, saçlarını Harem-i Şerife doğru uçurup götürdü. Onlar bunu umrelerinin kabulüne bir işâret sayarak birbirlerine müjdelediler.
Hudeybiye’den ayrılış
Server-i Kâinat Efendimiz, Ashabıyla birlikte yirmi gün kadar kaldıktan sonra Medine’ye dönmek üzere Hudeybiye’den ayrıldı.
Ashab-ı Kiram, Kâbe-i Muazzama’yı ziyâret edemeyip döndüklerinden dolayı çok üzgün idiler.
Bu sırada Resûl-i Kibriyâ Efendimize, Mekke ile Medine arasında bulunan Kürâü’l-Gamîm mevkiinde Müslümanların yakında büyük fetihlere kavuşacaklarını müjdeleyen Fetih Sûresi nâzil oldu:
“Biz sana ap açık bir fetih yolu açtık.”3
Cenâb-ı Hak, indirdiği aynı sûrede, ayrıca Server-i Kâinat Efendimizle Müslümanların kısa zaman sonra gidip Kâbe’yi tavaf edeceklerini de haber veriyor ve Resûlünün gördüğü rüyâyı tasdik ediyordu:
“And olsun ki Allah, Resûlünün gördüğü rüyanın hak olduğunu tasdik etti. İnşaallah hepiniz emniyet içinde ve saçlarınızı tıraş etmiş veya kısaltmış olarak Mescid-i Harâma gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bilir; onun için, Mekke’nin fethinden önce size yakın bir fetih daha ihsân etti.”1
Hz. Ömer, Medine’ye dönüşte, yol esnasındaki halet-i ruhiyesini ve Fetih Sûresinin nazil oluşunu şöyle anlatmıştır:
“Hudeybiye’den dönerken, Resûlullahın (a.s.m.) yanında gidiyordum. Ona bir şey sordum. Bana cevap vermedi. Tekrar sordum. Yine cevap vermedi. Üçüncü kere sordum. Yine cevap vermedi.
“Kendi kendime: ‘Ey Hattab’ın oğlu! Annen seni kaybetsin de, yok olasın! Bak. Resûlullaha üç kerre sordun durdun da Resûlullah sorularına hiç bir cevap vermedi. Sen aleyhinde Kur’an’dan âyet inmesini hakettin!’ dedim.
“Aleyhimde âyet inmesinden korkarak devemi sürüp halkın tâ önüne geçtim. Sanki her şey beni tutup sıkıyordu. Aradan çok geçmeden bir münadinin, ‘Ey Ömer bin Hattab!’ diyerek bana seslendiğini duydum. Kendi kendime, ‘Ben, zaten aleyhimde âyet inmiş olmasından korkmuştum!’ dedim.
“Kalbime öylesine bir korku çökmüştü ki, onu ancak Allah bilir.
“Hemen döndüm. Resûlullahın huzuruna vardım. Selâm verdim. Selâmıma karşılık verdi. Oldukça sevinçli idi:
“‘Ey Hattabın oğlu! Bana bu gece bir Sûre indi ki o, bana üstünde güneş doğan herşeyden daha sevgilidir’ buyurduktan sonra, onu okudu:
“Biz, gerçekten, sana apaçık bir fetih ve zafer kapısı açtık…”1
Resûl-i Kibriyâ Efendimize Fetih Sûresinin nazil olması sırasında sâir Müslümanlar da oldukça korkuya kapılmışlardı. İnen vahyin davranışlarıyla ilgili olduğunu sanarak endişe etmişlerdi.
Mücemmi’ bin Câriye, o ânı şöyle anlatır:
“Halk, korka korka develerinin yanına dağılmışlardı. Herkes birbirine soruyordu; ‘Halka ne oluyor?’ diye.
“‘Resûlullaha vahiy gelmiş’ dediler.
“Biz de, halkla birlikte korka korka Resûlullahın yanına doğru vardık. Resûlullah ayakta duruyordu. Halk etrafında toplanınca onlara “İnna fetehna leke fethan mübînâ…” diye Fetih Sûresinin âyetlerini okudu.
“O sırada, Sahabîlerden birisi, ‘Yâ Resûlallah! Bu muâhede bir fetih midir?’ diye sordu.
Resûlullah Aleyhisselâm, ‘Evet, hayatım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki bu muâhede, muhakkak bir fetihtir!’ buyurdu.”2
“Hudeybiye Büyük Bir Fetih’tir”
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Medine’ye doğru Ashabıyla gelirken bir Sahabînin, “Beytullahı tavaftan alıkonulmuşuz, kurbanlıklarımızın Haremde kurban edilmelerine de mani olunmuştur. Müslüman olarak da bize gelip sığınanları Resûlullah onlara geri çevirmiştir. Bu nasıl ve ne biçim fetihdir?” dediği kendisine haber verildi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “Bu, ne kötü bir sözdür” buyurduktan sonra, Hudeybiye’nin büyük bir fetih olduğunu şöylece izah etti:
“Evet! Hudeybiye Sulhü en büyük fetihdir. Müşrikler, sizin kendi beldelerine gidip gelmenize ve işinizi görmenize râzı olmuş, gidip gelirken de emniyet içinde bulunmanızı istemişlerdir.
“Onlar şimdiye kadar hoşlanmadıkları İslâmiyeti de böylece sizlerden görecek, öğreneceklerdir. Allah, sizi, onlara galip getirecek, gittiğiniz yerden sağ salim ve kazançlı olarak geri döndürecektir! Bu ise, fetihlerin en büyüğüdür.”1
Hz. Resûlullahın böylesine kesin konuşmasından sonra Sahabîlerin de gönlüne bir ferahlık geldi. Sulhün bir fetih olduğunu şöyle itiraf ettiler:
“Vallahi, yâ Resûlallah, bizler, bunu senin düşündüğün gibi düşünmemiştik! Muhakkak ki sen, Allah’ın emirlerini bizden daha iyi bilirsin.”2
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz Ashabıyla birlikte bir ay süren seferde sonra Zilhicce ayı başında Medine’ye geldi.3
Hudeybiye antlaşmasına kısa bir bakış
Kendilerini Kâbe’yi ziyâret ve tavafa hazırlamış olan hakikat ve doğruluğa müştak Sahabîler, maddelerin dış görünüşüne bakıp, Hudeybiye muâhede ve musalasının aleyhlerinde olduğu kanaatına varmışlardı. Fakat zamanla sulhun müsbet neticeleri görülmeye başlanınca, Resûl-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.), kararında ne kadar haklı olduğunu ve endişelerine de mahal bulunmadığını anladılar.
Her şeyden evvel, İslâmın amansız düşmanı olan Kureyş müşrikleri bu sulh ile İslâm devletini resmen tanımış oluyorlardı.
Ayrıca bu sulh, diğer fetihlere de bir başlangıç olmuş, fetih kapılarının açılması için bir anahtar teşkil etmiştir. Nitekim bu sulhu, daha doğrusu bu mânevi fethi, kısa bir zaman sonra Hayber’in fethi ve ondan sonra da Mekke Fethinin takip ettiğini görüyoruz.
Yine bu sulh sayesinde, Müslümanlar için mânevî tebliğlerini harp ve darptan uzak, emniyet ve huzur içinde yerine getirebilecek bir zemin ve imkân doğmuştur. Müslümanlarla müşrikler arasında birbirlerinin vücudunu ortadan kaldırmak için cereyan eden harpler sebebiyle kimse kimseyle temas edip görüşme imkânı bulamıyordu. Bu sulh devresiyle İslâmın ve Müslümanların işine yarayacak bu geniş imkân meydana geldi.
Her ne kadar maddî kılıç bir müddet kınına sokulu durduysa da, Kur’an-ı Hakîmin parlak mânevî kılıcı ortaya çıktı, kalb ve akılları fethe başladı. Anlaşma sayesinde Müslümanlarla, müşrikler birbirleriyle serbestçe görüşme imkânı buldular. Müslümanların yaşayışlarıyla gösterdikleri İslâmın güzellikleri onları kendilerine cezbetti. Kur’an’ın sönmez nurları kavim ve kabilelerin inad ve taassublarını kırıp, mânevî hükmünü icrâ etti. Meselâ, bir harp dâhisi olan Halid bin Velid ve bir siyâset dâhisi bulunan Amr bin Âs gibi, maddî kılıçla mağlubiyeti kabul etmek istemeyen zâtlar, bu sulh sayesinde Kur’an’ın mânevî kılıcının cazibesinden kendilerini kurtaramayıp, Hz. Resûlullahın huzuruna çıkarak teslimiyetlerini arz etmiş, Müslüman olmuşlardır.
Aynı şekilde sulhün tanıdığı imkân dolayısıyla Mekke’den Medine’ye, Medine’den Mekke’ye ziyâretler, ticarî münasebetler başladı. Kureyş müşrikleri Müslümanları yakından tanıma fırsatını buldular. Onların doğruluklarına, dürüstlüklerine şahid oldular. Müslümanların nasıl bir hürriyet havası içinde yaşadıklarını yakından takib ettiler. Bu arada Müslümanların telkin ve tavsiyesiyle birçok müşrik îmân dairesine girdi. Kimisi de îmân ve İslâma karşı besledikleri düşmanlıklarını yumuşatarak, imâna karşı meyil gösterdi.
Hudeybiye Sulhundan Mekke’nin fethine kadar geçen iki sene zarfında Müslüman olanların sayısı, Resûl-i Ekrem Efendimizin peygamber olarak gönderilişinden sulh gününe kadar geçen yaklaşık yirmi seneye yakın zaman içinde Müslüman olanlardan çok daha fazla olmuştur. Umre maksadıyla yola çıkan Sahabîlerin sayısı bin dört yüz iken, iki sene sonra Mekke’nin fethine gidildiğinde bu sayı on bini buluyordu. Bu da, Hudeybiye Sulhunun ne kadar yerinde yapılmış bir anlaşma olduğunu açıkça göstermektedir.
Kur’an’ın Hudeybiye Sulhünü “Feth-i Mübîn”, yani ap açık bir fetih olarak tavsif etmesi de, dikkat çekicidir. Halbuki Müslümanlar, daha evvel de küçümsenmeyecek zaferler elde etmişlerdi. Fakat Kur’an’ın bunları değil de, Hudeybiye Sulhunu “Feth-i Mübîn” olarak nitelendirmesi, İslâmiyet için asıl hakiki zaferin mânevî sahada olduğu gerçeğine işaret içindi. Nitekim İmam-ı Zührî, buna işaretle, “İslâmda Hudeybiye Musalahasından önce, ondan daha büyük bir fetih olmamıştır”1 demiştir.
İbni Mes’ud’un (r.a.) rivâyeti de aynı meâldedir:
“Siz Fetih olarak Mekkenin fethini kabul ediyorsunuz. Halbuki biz, asıl fetih olarak Hudeybiye Sulhünü sayıyoruz.”2
Hudeybiye Sulhü aynı zamanda, siyasî büyük bir zaferdi. Çünkü, Hayber Yahudilerini, kuvvetli dostları olan Kureyş müşriklerinden tecrid ediyordu. Hayber Yahudileri için artık Kureyş müşrikleri yok demekti. Dolayısıyla buranın fethi de, bu sayede daha da kolaylaşıyordu. Nitekim, Resûl-i Ekrem, Medine’ye döndükten birkaç hafta sonra Hayber’in fethine muvaffak olmuştur.
Bütün bu neticeler görüldükten sonra Hudeybiye Sulhu için Kur’an’ın, “Biz sana gerçekten açık bir zafer verdik” haber ve hükmünün ne kadar mu’cizâne ve veciz olduğu açıkça anlaşılıyordu. Bu vesileyle şu âyet-i kerimeyi de hatırlatalım:
“Hoşunuza gitmese de, size zor da gelse, cihad üzerinize farz kılındı. Belki sevmediğiniz şey hakkınızda hayırlıdır. Bazan da sevdiğiniz birşey sizin için şer olur. Allah herşeyi bilir, siz bilmezsiniz.”3
* * *
Ebû Basîr Kureyşlilerin Ticaret Yollarını Kesiyor
Peygamber Efendimizin, Hudeybiye’den Medine’ye dönüşü üzerinden pek fazla bir zaman geçmemişti.
Bu sırada İslâmiyetle müşerref olan Sakif Kabilesinden Ebû Basîr adındaki bir zat bir fırsatını bulup Mekke’den Medine’ye geldi.
Üç gün sonra, onu istemek üzere Kureyşliler iki kişi gönderdiler. Bunlar Peygamber Efendimize, “Bize karşı imza ettiğin antlaşmayı hatırlatırız” diyerek Ebû Basîr’i geri istediler.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, anlaşma gereğince Ebû Basîr’i geri vermek zorundaydı. Ona, “Ey Ebû Basîr! Biliyorsun ki, biz şu Kureyşlilerle bir anlaşma yapmış ve onlara söz vermiş bulunuyoruz. Dinimize göre, verdiğimiz sözde durmamak bize yaraşmaz.
“Muhakkak Allah, sana ve senin gibi müşrikler içinde kalan Müslümanlara bir genişlik, bir çıkar yol yaratacaktır” deyip teselli verdi. Sonra onu gelen adamlara iâde etti.
Ebû Basîr, “Yâ Resûlallah! Bana işkence yapsınlar, beni dinimden döndürsünler diye mi müşriklere geri veriyorsun?” diye feryad etti.
Resûl-i Ekrem, tekrar ona teselli verdi:
“Sen git! Muhakkak Allah, sana ve senin gibilere bir çıkar yol yaratacaktır.”1
Kureyş’in gönderdiği iki adam Ebû Basîr’i alarak Medine’den yola çıktılar. Zülhuleyfe’ye ulaştıklarında orada oturup beraber yemek yediler.
Ebû Basîr her an onlardan nasıl kurtulabileceğini düşünüyordu. Önce onlarla yakınlık kurmak istedi. Bunun için kendileriyle sohbete başladı. Huneys adındakinin ismini, babasının kim olduğunu sorup, öğrendikten sonra, “Öyle zannediyorum ki, senin şu kılıcın oldukça keskindir” dedi.
Adam, “Evet,” dedi, “oldukça keskindir.”
Ebû Basîr gayet sakin ve emniyet verici bir tavırla, “Ona bir bakabilir miyim?” diye sordu.
Huneys, “İstiyorsan, al bak” dedi.
Ebû Basîr bulunmaz bir fırsatı yakalamıştı. Kılıcı kaptığı gibi Huneys’in üzerine yürüyüp işini bitirdi.1
Bunu gören diğer arkadaşı son sürat kaçarak Medine’ye geldi. Peygamber Efendimizin huzuruna çıktı, “Adamınız, arkadaşımı öldürdü. Ben ise elinden zor kurtuldum” diyerek Ebû Basîr’den dolayı şikayet etti.
Bu sırada Ebû Basîr de geldi, “Yâ Resûlallah! Sen, beni onlara teslim ile ahdini yerine getirmiş oldun. Şimdi, Allah beni onlardan kurtardı” diyerek bir daha müşriklere iâde edilmeyip Medine’de kalmayı istedi.
Ebû Basîr’in cesaret ve atılganlığına hayret eden Efendimiz, Sahabîlere hitaben, “Bu adam, harp kışkırtıcısı, kızıştırıcısıdır! Hele yanında, bir takım adamlar da bulunsa, artık elinden gelmeyecek iş yoktur”2 buyurdu.
Bu sözler üzerine Ebû Basîr, tekrar Kureyşlilere iâde edileceği düşüncesine katıldı. İçinde yine feryatlar koptu.
Fakat Resûl-i Ekrem Efendimiz, onu Kureyşlilere tekrar geri vermediği gibi Medine’de kalmasına da müsaade etmedi. “Haydi çık, istediğin yere git” diyerek onu istediği yere gitmekte serbest bıraktı.3
Bunun üzerine Ebû Basîr de, Medine’den çıktı. Deniz sahilinden Mekke’den Şam’a giden yol üzerindeki Îs Vadisine gidip yerleşti.
Mekke’de hapsedilmiş bulunan Müslümanlarla, îmânlarını gizleyenler bunu duyunca birer ikişer kaçarak Ebû Basîr’in yanında toplandılar. Kısa zamanda sayıları yetmişi buldu. Hattâ, etraftaki kabilelerden de katılanlarla birlikte bu sayı üç yüze çıktı.
Böylece Ebû Basîr, etrafında büyük bir kuvvet toplamış oluyordu. Kureyş’in Şam’a gönderdiği bütün ticaret kafilelerinin yolunu kesip, adamlarını öldürüyor ve mallarına da el koyuyorlardı.1
Kendilerini tehdit eden bu durum karşısında Kureyşliler Peygamber Efendimize derhal bir elçi gönderdiler. Elçinin Peygamberimize getirdiği mektupta şunlar yazılı idi:
“Allah ve akrabalık aşkına! Sen, Ebû Basîr’in arkadaşlarına haber salsan ki, bundan böyle her kim, Medine’ye, senin yanına gelirse, o emniyet ve selâmettedir. O, geri çevrilmeyecektir.”2
Kureyşin bu rica ve müracaatları üzerine Peygamber Efendimiz de Ebû Basîr ve yanından bulunan Müslümanları dâvet için Ebû Basîr’e bir mektup yazdı.
Ebû Basîr o esnada ağır hasta idi. Resûl-i Ekrem Efendimizin mektubu kendisine ulaştığında son nefeslerini alıp veriyordu. Bu vaziyette mektubu eline aldı, yüzüne gözüne sürdü, Henüz tam okumadan da ruhunu teslim etti.
Ebû Cendel ve diğer Müslümanlar onun cenaze namazını kılıp defnettiler.3
Daha sonra Ebû Cendel, diğer Müslümanları da yanına alarak Medine’ye Peygamberimizin yanına geldi.4
* * *
Ümmü Külsüm, Peygamberimize İlticâ Ediyor
Hudeybiye Anlaşmasının üzerinden fazla bir zaman geçmemişti ki, Peygamberimizin Mekke’deki azılı düşmanlarından Ukbe bin Ebî Muayt’ın Müslüman olan kızı Ümmü Külsüm, bir yolunu bulup Medine’ye geldi. Resûl-i Ekrem Efendimize iltica edip şöyle dedi:
“Yâ Resûlallah! Ben, dinim için onların yanından kaçıp senin yanına geldim! Beni koru, müşriklere geri çevirme! Beni kâfirlere geri çevirecek olursan, bana işkence yaparlar, dinimden döndürmeye çalışırlar.”1
Bunun üzerine inen âyet, Peygamber Efendimizin nasıl hareket etmesi gerektiğini tayin etti:
“Ey îmân edenler! Mü’min kadınlar hicret etmiş olarak size geldiğinde onları imtihan edin. Onların îmânını Allah hakkıyla bilir. Eğer mü’min olduklarına kanaat getirirseniz onları kâfirlere geri göndermeyin. Bunlar onlara helâl değildir; onlar da bunlara helâl olmaz. Müşrik kocalarının onlara verdiği mehri iâde edin. Mehirlerini verdiğiniz takdirde o kadınlarla evlenmenizde sizin için bir günah yoktur. Kâfir kadınları da nikâhınız altında tutmayın; onlara verdiğiniz mehri geri isteyin. Kâfirler de size katılan Müslüman hanımlarına verdikleri mehri geri istesinler. Allah’ın hükmü budur; aranızda O hükmeder. Allah herşeyi hakkıyla bilir, herşeyi hikmetle yapar.”2
Bu âyet-i kerime, Hudeybiye Sulhundaki Medine’ye hicret ve ilticâ edecek Müslümanların iâdesi ile ilgili maddenin erkeklere mahsus olduğunu, kadınlara şâmil bulunmadığını ortaya koyuyordu.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, müşriklerin arasından Medine’ye çıkıp gelen erkekleri iâde ettiği halde Müslüman kadınları geri çevirmedi.
Nitekim, Ümmü Külsüm’ü de kardeşleri Velid bin Ukbe ile Umâre bin Ukbe Medine’ye gelerek istedikleri zaman; Resûl-i Ekrem, “Muâhededeki o şartın hükmünü, Allah, kadınlar hakkında bozdu, ortadan kaldırdı” buyurarak Ümmü Külsüm’ü onlara teslim etmedi.
Bu âyetin nazil olmasından sonra Mekke’den Medine’ye hicret eden kadınlar bir nevi imtihana tâbi tutuluyorlardı. Onlar, “Vallahi biz, sadece Allah’a ve Resûlüne ve İslâmiyete olan muhabbet ve bağlılığımızdan dolayı çıkıp geldik. Yoksa ne koca, ne mal, ne başkasına olan kin ve buğzumuz sebebiyle gelmedik” diye yemin ediyorlardı.
Bunun üzerine Medine’de kalmalarına müsaade edilip geri çevrilmiyorlardı. Böyle yeminde bulunanların mehirleri de kocalarına iâde ediliyordu.1
İnen âyet-i kerimede ayrıca mü’minlere “Kâfir olan kadınlarınızı artık nikâhınız altında tutmayın” diye emrediliyordu.
Bunun üzerine Hz. Ömer, o zamana kadar nikâhı altında bulunup Mekke’de oturan müşrik iki hanımını boşadı.2
|
|
|
Peygamberimiz Hz Muhammedin Medinedeki Hayatı - 7.Bölüm |
|
Yazar: RasitTunca - 01-07-2020, 09:42 PM - Forum: Hz. Muhammed Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Peygamberimiz Hz Muhammedin Medinedeki Hayatı - 7.Bölüm
Hendek Savaşı
Hicretin 5. senesi, 29 Şevval. Milâdî 24 Ocak 627. Uhud Harbinden iki yıl sonra vuku bulan Hendek Muhârebesi, İslâmî gelişmenin önündeki engellerin büyük ölçüde bertaraf olmasında büyük rol oynamış mühim muhârebelerden biridir.
Düşman saldırısını kolayca önlemek maksadıyla, Resûl-i Ekremin Medine etrafında hendekler kazdırması sebebiyle, Hendek Savaşı adını alan bu muhârebenin bir diğer adı da “Ahzab”dır. Bu adı, Kureyş müşrikleri ile birlikte, Yahudiler, Gatafanlar ve daha bir çok Arap kabilesi ve topluluklarının Medine üzerine yürümek için bir araya gelmiş olmalarından dolayı almıştır.
Hatırlanacağı gibi, Resûl-i Ekrem Efendimiz, Yahudî kabilelerinden biri olan Benî Nadir’i Medine’den sürmüştü. Onlar da Kuzeye giderek Hayber, Şam ve Vadi’l-Kura gibi mühim yerlere yerleşmişlerdi.
Bunlar Medine’den kovulmuş olmanın acısını, gittikleri yerlerde Peygamberimiz ve İslâmiyet aleyhinde menfî propaganda ve tahriklerde bulunmak, civar halkını Müslümanlar aleyhine kışkırtmak suretiyle dindirmeye çalışıyorlardı.
Benî Nadir Yahudilerinin kışkırtmaları, teşvikleri ve öncülük etmeleriyle meydana gelmesine sebep oldukları hâdiselerden biri de işte bu Hendek Muharebesidir.
Medine üzerine topluca yürüyüp, Hz. Resûlullah ve Müslümanların vücûdunu ortadan kaldırmak fikrini bu Yahudîler ortaya attılar. Zaten, Kureyş müşrikleri de böyle bir şeyi her zaman düşünüyor ve böyle bir teşebbüse her zaman hazır bulunuyorlardı. Zira, onlar Uhud Savaşından galip çıkmalarına rağmen, İslâmî gelişmeyi durduramadıklarının, Müslümanların gittikçe çoğalmasına engel olamadıklarının ve Resûl-i Ekrem Efendimizin nüfuz sahasını genişlemesine mani olamadıklarının çok iyi farkında idi. Ticâret yollarının hemen hemen bütünü kapanmış durumdaydı.1 İktisâdî yönden kendilerini yok olmakla karşı karşıya getirecek bu duruma seyirci kalmak istemiyorlardı. Rahat hareket edebilmeleri için de, Medine’deki İslâm Devletinin nüfuzunu kırmak arzu ve emelini taşıyorlardı.
Medine üzerine birlikte yürüyüp, Hz. Resûlullahın bayraktarlığını yaptığı iman ve İslâm hareketini yerinde boğma teklifi, daha evvel belirttiğimiz gibi Benî Nadir Yahudîlerinin liderleri durumunda olanlardan geldi.2
Müşriklerin lideri Ebû Süfyan, “Siz bu işte samimi misiniz?” diye sordu.
Dessas Yahudîler, “Evet,” dediler, “biz Muhammed’le çarpışma hususunda sizinle anlaşalım diye geldik.”
Ebû Süfyan bundan gayet memnun oldu ve bu memnuniyetini şöyle ifâde etti:
“Öyle ise hoş geldiniz, safâ geldiniz! Muhammed’e düşmanlıkta bize yardımcı olanlar, yanımızda en sevgili, en makbul kimselerdir!”
Sonra da samimiyetlerini ölçme babında şu teklifte bulundu:
“Ama” dedi, “siz bizim ilâhlarımıza tapmadıkça, size pek güvenemeyeceğiz!”
Menhus gayeleri uğrunda her türlü aşağılığı işleyen Yahudî heyeti, derhal putlar önünde secdeye vardılar.
Böylece Medine üzerine yürüyüp, Hz. Muhammed’in (a.s.m.) bayraktarlığını yaptığı imân ve İslâm hareketini yerinde boğma kararında birleşip anlaştılar.
Yahudîlerin, bile bile hakkı gizlemeleri
Mekke’ye gelen heyet, Yahudî âlimlerinden müteşekkildi. Müşrikler, hazır ayağa gelmişken onlardan bir hususu da öğrenmek istiyorlardı. Kendi aralarında, “Gelenler bilgi sahipleri ve ehl-i kitaptırlar. Biz mi, yoksa Muhammed mi daha doğru yoldadır, bunu kendilerine bir soralım” dediler.
Bunun üzerine Ebû Süfyân, onlara, “Ey Yahudî cemâatı” dedi, “sizler, kendilerine ilk semavî kitap inmiş, ilim ehli kimselersiniz.
“Muhammed’le anlaşamadığımız meseleyi açıklığa kavuşturunuz. Bizim yolumuz mu, onun dini mi daha hayırlıdır?”
Aleyhlerinde olan hakkı gizlemeyi meslek edinen Yahudîler, “Allah için söylenecekse, siz hakka ondan daha yakınsınız” demekte tereddüt göstermediler.
Bu sözler, haliyle müşrikleri fazlasıyla sevindirdi. Derhal bu kararların tahakkuku için hazırlanmaya başladılar.
Yahudîlerin müşriklere söyledikleri, gerçek dışı beyanlardı. Hakkı bile bile gizliyorlardı. Bunun üzerine inen âyet-i kerimelerde meâlen şöyle buyuruldu:
“Görmedin mi kendillerine Tevrat’tan ilim verilen o kimseleri ki, Allah’tan başka ibâdet olunan bâtıl ilâhlara ve tâğuta îmân ederler ve kâfirler için ‘Bunların yolu mü’minlerin yolundan daha doğrudur’ derler.
“Onlar Allah’ın lânetlediği kimselerdir. Allah’ın lânet ettiği kimseye ise artık hiçbir yardımcı bulamazsın.
………
“Sonra onlardan bir kısmı îmân etti, bir kısmı da yüz çevirdi. O yüz çevirenlere, alevli bir azap olarak Cehennem yeter.”1
Diğer kabilelere yapılan dâvet
Benî Nadir Yahudîleri, Mekkeli müşriklerden, beraber hareket etmek üzere söz aldıktan sonra Gatafanlarla da, Hayber’in bir yıllık hurma mahsûlünü kendilerine vermek şartıyla anlaştılar.2 Ayrıca civarda bulunan diğer Arap kabilelerine de propagandacılarını gönderdiler. Onları da Medine üzerine yürümek için ayaklandırdılar.
Bu arada, harpte başrol oynayacak olan Mekkeli müşrikler de Arap kabilelerinden bazılarını harbe iştirâk ettirmek için kiraladılar. Böylece, Yahudîlerin propaganda, tahrik ve teşvikleriyle Mekkeli müşriklerden civardaki Arap kabilelerinden, Gatafanlar ve Ahabîş kabilelerinden büyük bir ordu teşkil edildi.
Her zaman olduğu gibi hedef ve gaye tekti: Medine üzerine yürüyüp, Peygamber Efendimizin (a.s.m.) vücudunu ortadan kaldırmak ve Müslümanları yok etmek!
Adı geçen kabileler, bu menfur gaye ve hedef etrafında, Hz. Resûlullah ve İslâmiyete düşmanlık derecelerine göre toplanmışlardı.
Kureyş müşriklerinin sayısı Ahabîş ve onlara katılan kabilelerle birlikte 4.000 idi. Yahudîlerin teşvik ve kışkırtmalarıyla bir araya gelenlerin sayısı ise 6.000’di. Böylece düşman ordusunun sayısı 10.000’i buluyordu. Müşrik ordusuna Ebû Süfyan bin Harb komuta etmekte idi. Orduda, 300 at, 100 deve vardı.3 Bunlar dışında diğer kabilelerden meydana gelen 6.000 kalabalığın at ve deve sayısı kesin bilinmemektedir. Bütün küfür birlikleri birleşince, komuta yine Ebû Süfyan’da kaldı.4
Huzaâ kabilesi eskiden beri Resûl-i Ekrem Efendimizle dost geçinen bir kabile idi. Bu dostluğun başlangıcını Abdülmuttalib ile olan anlaşma ve ittifâkları teşkil ediyordu.
İşte, Kureyş müşriklerinin ciddi bir hazırlık içinde bulundukları hakkındaki raporu, bu kabileden bir süvari, normal olarak on iki günde alınan yolu, fevkâlade bir sür’atle tam dört günde katederek Medine’ye Peygamber Efendimize ulaştırdı.
Haberi alan Peygamber Efendimiz, vakit geçirmeden derhal Ashab-ı Kiramı toplayarak kendileriyle istişâre etti.
Resûl-i Ekrem, “Medine dışında düşmanla çarpışalım mı? Yoksa Medine’de kalarak müdafaa savaşı mı yapalım?” diye sordu.
Görüşmeye sunulan bu teklifle ilgili muhtelif fikirler serdedildi.
Bu arada Selman-ı Farisî, “Yâ Resûlallah! Biz Fars toprağında düşman süvarilerinin baskınlarından korktuğumuz zamanlarda, etrafımızı hendeklerle çevirip savunurduk” diye konuştu.
Teklif hem Hz. Resûlullah, hem Sahabîler tarafından makul karşılandı ve ittifakla şu karar alındı: Medine’de kalınacak ve şehrin etrafında hendekler kazılmak suretiyle düşman saldırısına karşı konulacak. Böylece muhasarada kalmak, açık arazide vuruşmaya tercih edildi.
Peygamber Efendimizin böyle bir taktiği tercih etmesinin altında, harpte az insanın öldürülmesi, az kan akıtılması gibi mühim bir gaye de yatıyordu. Aslında bu, Resûl-i Ekrem Efendimizin bütün harplerde gözden uzak tutmadığı bir prensibi idi.
Hendek kazı işine başlanması
İttifâkla şehrin dahilden müdafaasına karar verilince, hendek kazı işine Resûl-i Ekrem Efendimizin emir ve tavsiyeleri üzerine derhal başlandı. Peygamber Efendimiz, nerelerin, kimler tarafından kazılacağını bizzat tayin ve tesbit etti. Şehrin güneyinde oldukça sık bahçeler vardı. Düşmanın buradan geçebilme ihtimali çok zayıftı. Geçmeyi göze alsa dahi, yayılarak değil de, birer kol halinde geçmeye mecbur olacağından durdurulması ve bozguna uğratılması için küçük bir askerî müfreze bile kâfi gelirdi. Doğu istikametinde ise, Peygamber Efendimizle anlaşma halinde bulunan Benî Kurayza ve diğer Yahudîler ikâmet ediyorlardı. Bu sebeple hendek kazı işi, tamamen açık arazi olan şehrin kuzey tarafında yapılıyordu. Yapılan tesbitler bunu gerektiriyordu.
Bütün Müslümanlar, hattâ az çok eli iş tutabilecek çocuklar bile canla başla hendek kazıyorlardı. Kazı işine bizzat Peygamber Efendimiz de (a.s.m.) katılıyor, bir an evvel tamamlanması için Müslümanların şevk ve gayretlerini her zaman canlı tutuyordu. Gönüllü Müslümanlar, bütün gün çalışıyorlar, geceyi geçirmek için evlerine dönüyorlardı. Buna karşılık Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bir tepecik üzerinde kurdurduğu çadırında1 gece gündüz kalıyordu. Hem çalışmalara bizzat katılıyor, hem de çalışanlara nezaret ediyor ve mürakabesini sürdürüyordu. Kâinatın Efendisi toza toprağa, sıcağa, açlığa aldırmadan yaptığı çalışmalarında zaman zaman Müslümanların, “Yâ Resûlallah, bizim çalışmamız kâfi gelir. Sen, ne olur çalışma da istirahat buyur” tekliflerine muhatab oluyordu. Ancak Efendimiz, “Ben de çalışarak, bu sevaba ortak olmak istiyorum” cevabını vererek gayret ve sevaba nâiliyet arzusunu dile getiriyordu.
Zaman zaman da kazı ve zenbille toprak taşıma esnasında, Abdullah bin Revaha’nın, “Allah’ım sen bize doğru yolu göstermemiş olsaydın, biz ne sadaka verebilir, ne de namaz kılabilirdik. Üzerimize yürüyen kâfirler, bizim çekindiğimiz fitne ve fesadı yapmak istedikleri ve bizimle karşılaştıkları zaman, sen kalblerimize sabır ve sekinet indir, ayaklarımıza sebât ver!”2 meâlindeki kıt’aları terennüm ediyordu. Haliyle, bu gönüllü mücahidlerin gayretlerini arttırıyordu.
Müslümanlar bütün gün durmadan dinlenmeden kazı işine devam ediyorlardı. Resûl-i Ekrem onların bu hallerine şefkat ve merhametle bakıyor ve, “Allah’ım! Ahiret hayatından başka—taleb edilecek baki—bir hayat yoktur. Sen, Ensar ve Muhacirlere mağfiret eyle!” diye duâ ediyordu.
Çalışan Müslümanlar da Hz. Resûlullahın bu samimi duasına, şu içli mukabelede bulunuyorlardı:
“Hayatta olduğumuz müddetçe, Allah yolunda cihad etmek üzere Muhammed’e (a.s.m.) bîat etmiş kişileriz.”1
Kazı işi devam ediyordu. Bir ara, Sahabîler sert bir kayaya rastladılar. Onu parçalamaya uğraşırken balyoz, kazma kürek gibi bir sürü âletleri kırıldı. Yine de onu parçalamaya muvaffak olamadılar. Durumu, o sırada kıldan dokunmuş çadırının içinde dinlenmekte olan Resûlullah Efendimize haber verdiler:
“Yâ Resûlallah! Karşımıza kazı esnasında ak bir kaya çıktı. Onu bir türlü parçalayamadık! Bu husustaki emriniz nedir?”
Peygamber Efendimiz, Selman-ı Farisî’nin balyozunu aldı. “Bismillah” diyerek kayaya bir darbe indirdi. Kayanın üçte birini yerinden kopardı ve “Allahü Ekber, bana Şam’ın anahtarları verildi! Vallahi, ben şu anda Şam’ın kırmızı köşklerini görüyorum” buyurdu.
Sonra, yine “Bismillah” deyip kayaya balyoz ile ikinci darbeyi indirdi. Kayanın üçte biri daha parçalandı. Yine, “Allahü Ekber, bana Fars’ın anahtarları verildi! Vallahi, şu anda ben, Kisra’nın Medâin şehrini ve onun beyaz köşklerini görüyorum” buyurdu.
Ondan sonra üçüncü defa yine, “Bismillah” deyip balyoz ile vurdu. Kayanın geri kalan kısmını da yerinden kopardı.
Yine, “Allahü Ekber, bana Yemen’in anahtarları verildi! Vallahi, şu anda ben, San’a’nın kapılarını görüyorum” buyurdu.2
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin, haber verdiği bütün bu fetihler Hz. Ömer ile Hz. Osman zamanında bir bir gerçekleşti. Bunları gören Ebû Hüreyre (r.a.) Müslümanlara şöyle dedi:
“Bu fetihler sizin için bir başlangıçtır. Vallahi, Allah, fethedeceğiniz veya Kıyâmete kadar fetholunacak şehirlerin hepsinin anahtarlarını önceden Muhammed’e (a.s.m.) vermiştir.”1
Orduya verilen ziyâfet
Hendek kazı işini bir an evvel bitirmek için durmadan dinlenmeden çalışan Müslümanlar, doğru dürüst yiyecek bir şeyler de bulamıyorlardı. Zira, o yıl Arabistan’da şiddetli bir kıtlık ve kuraklık hüküm sürüyordu. Medine de bu kıtlık çemberinin içindeydi.
Kazı işi devam ediyordu. Bir gün Hz. Câbir bin Abdullah evine vararak, hanımına, “Resûlullahı (a.s.m.) son derece acıkmış gördüm. Başkası olsaydı bu açlığa dayanamazdı. Evde yiyecek bir şey var mı?” diye sordu.
Hanımı, “Vallahi, yanımda şu oğlaktan ve şu bir sa'2 arpadan başka bir şey yok” dedi.
Hz. Câbir oğlağı kesti, hanımı ise arpayı el değirmeninde öğütüp un yaptı. Eti çömleğe koydular, hamuru da mayaladılar. Et çömleğini tandıra koyup pişmeye bıraktılar.
Hz. Câbir evinden ayrılacağı sırada hanımı, “Sakın, beni Resûlullah ve yanındakilere karşı utandırma” diyerek de yemeklerin azlığını nazara vermek istedi.
Hz. Câbir, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin yanına gitti, “Yâ Resûlallah,” dedi, “azıcık yemeğim var. Yanına bir veya iki kişi al da yemeğe gidelim.”
Resûl-i Ekrem, “Yemeğin ne kadardır?” diye sordu.
Hz. Câbir, “Bir sa’ arpadan yapılmış ekmek ve kesilmiş bir oğlak” dedi.
Bunun üzerine Efendimiz, “Hem çok, hem de güzel bir yemek” buyurdu ve ilâve etti:
“Hanımına söyle; ben gelinceye kadar, tandırdan et çömleği ile ekmeği çıkarmasın.”
Daha sonra da, “Ey hendek halkı! Kalkınız, Câbir’in ziyafetine gideceğiz” diye seslendi. Muhacir ve Ensardan orada bulunanların hepsi kalktı.
Hz. Câbir şaşkın şaşkın evine döndü. Hanımına, “Allah senin iyiliğini versin! Resûlullah (a.s.m.), yanındakilerin hepsiyle yemeğe geliyor. İnna lillahi ve İnna ileyhi Raciûn. Şimdi ne yapacağız?” dedi.
Hanımı, “Resûlullah (a.s.m.), yemeğimizin ne kadar olduğunu sana sormadı mı?” diye sordu.
Hz. Câbir, “Evet, sormuştu. Ben de söylemiştim” diye cevap verdi.
Bunun üzerine hanımı, “Mahcup olacak sensin, ben değil” diye konuştu ve sordu:
“Onları sen mi dâvet ettin, yoksa Resûlullah mı?”
Hz. Câbir, “Resûlullah (a.s.m.) dâvet etti” diye cevap verince, Hanımı, “O, senden daha iyi bilir” dedi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, kalabalık Ashabıyla Hz. Câbir’in evine geldi. Onlara, “Birbirinizi sıkıştırmadan içeri giriniz” diyerek emretti. Sahabîler onar onar içeriye girdiler.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, ete ve ekmeğe bereket duâsı yaptı. Sonra Hz. Câbir’in hanımına, “Bir ekmekçi kadın çağır da seninle birlikte ekmek yapsın. Çömleğinizden de kepçe kepçe al! Sakın, çömleği tandırdan dışarı çıkarma!” dedi.
Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, bundan sonra, mübârek elleriyle, tandırdan ekmeği çıkarıp parçaladı ve üzerine et koyarak Ashabına sunmaya başladı. Dâvetliler yiyip doyuncaya kadar ziyâfet böylece devam etti.
Hepsi yediği halde et ve ekmekten hiçbir şey eksilmemişti. Resûl-i Ekrem, Hz. Câbir’in hanımına, “Bu kalanı da hem kendin yersin, hem de hediye edersin. Çünkü, bütün halk açlık çekiyor” buyurdu.
Misafirlere karşı kesinlikle mahcup olacağını düşünen Hz. Câbir’in, bütün bu olanlarla ilgili şehâdeti ise şöyle idi:
“Allah’a yemin ederim ki, gelenler bin kişi idi. Hepsi de doyup kalktılar. Buna rağmen çömleğimiz hâlâ olduğu gibi kaynamakta, hamurumuzdan da olduğu gibi ekmek yapılmakta idi. Ondan biz de yedik, konu komşuya da hediye ettik.”1
Hendek kazı işinin tamamlanması
Hendek kazı işinde Sahabîlerin gösterdikleri üstün gayret, gerçekten sadakatlarının, Allah ve Resûlüne olan bağlılıklarının en açık bir delili idi. Çalışma sırasında ihtiyaçlarını görme durumunda kaldıklarında bile Peygamber Efendimizden izin almadan işlerinin başından katiyyen ayrılmıyorlardı. Bu durum elbette Sahabîye yakışır bir fedakârlık ve feragat örneği idi. Nitekim, Cenâb-ı Hak da gönderdiği âyetlerde onların gerçek mü’minler olduklarına ve eşsiz sadakatlarına şehadet ediyordu:
“Mü’minler Allah’a ve Resûlüne iman eden kimselerdir; Müslümanları ilgilendiren mühim bir iş için onunla beraber toplandıkları zaman, Peygamberden izin almaksızın oradan ayrılmazlar. Senden izin isteyenler, Allah’a ve Resûlüne imân etmiş olanlardır. Birtakım işleri için senden izin isteyenlerden dilediğine izin ver ve onlar için Allah’tan af dile. Muhakkak ki Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.”2
Resûl-i Ekrem ve Müslümanların ciddiyetle sarıldıkları bu işi, münafıklar ise hafife alıyorlardı. Oldukça gevşek davranıyorlar, canları istediği zaman da Resûl-i Ekremden izin alma ihtiyacı bile duymadan çekip gidiyorlardı. Zaman zaman da canlarını dişlerine takarak çalışan îman, sadakat, feragat ve gayret timsali Sahabîlerle istihza ediyorlardı. Morallerini, huzurlarını bozmak için de gülüşüyorlardı.
Cenâb-ı Hak, indirdiği âyet-i kerimelerde, onların uygun olmayan bu hareketlerinden bahsederek şöyle buyurdu:
“Peygamberi, birbirinizi çağırdığınız gibi çağırmayın. Sizden, birbirinizi siper ederek Resûlullahın huzurundan sıvışanları, şüphesiz Allah bilir. Onun sünnetine muhalefet edenler, başlarına bir belâ gelmesinden yahut pek acı bir azâbın kendilerine erişmesinden sakınsınlar.”1
Yorucu bir çalışma neticesinde, hendek kazı işi altı gün sürdü. Hendek beş arşın2 derinliğindeydi. Genişliği ise, en namlı süvarilerin dahi kolay kolay atlayıp geçemeyeceği kadardı. Sadece bir tek yeri aceleye geldiğinden dar kalmıştı. Oradan atlılar geçebilirdi. Bu sebeple Peygamber Efendimiz orası hakkındaki endişesini şöyle açıkladı:
“Müşriklerin buradan başka bir yerden geçip gelebileceklerinden korkmuyorum!”
Resûl-i Ekrem, çarpışma boyunca bu dar kısmı nöbet tutturup bekletecektir.
Ayrıca Peygamber Efendimiz (a.s.m.) hendeğin münasip kısımlarına giriş çıkış yerleri yaptırdı. Düşman gelip hendeğin önüne karargâhını kurunca, buralara nöbetçiler dikecek ve başına da Zübeyr bin Avvam Hazretlerini tayin edecektir.
İslâm ordusu 3000 kişiden ibaretti. Bu, sayı bakımından düşman ordusunun üçte biri demekti. Sadece 36 atlı vardı. Orduda biri Muhacirlerin, diğeri Ensarın olmak üzere iki sancak bulunuyordu. Muhacirlerinkini Zeyd bin Hârise, Ensarınkini ise, Sa’d bin Übâde Hazretleri taşıyordu.1
Resûl-i Kibriyâ, karargâhını Sel’ Dağı eteklerinde kurdu. Ordunun sırtı bu dağa geliyordu. Harbe katılmayan kadın ve çocuklar ise kale ve hisarlara yerleştirildi. Yiyecek maddeleri, kıymetli ve ehemmiyetli eşyalar da yine bu hisarlarda muhafaza altına alındı.
Peygamber Efendimiz için Sel’ Dağı eteğinde deriden bir çadır kuruldu. Bu çadır bugünkü Fetih Mescidinin bulunduğu yerde idi.
Hendek, henüz yeni bitmişti ki, ovayı düşman çadırlarının kapladığı görüldü.
Düşman, karargâhını Medine’nin kuzeyinde Uhud Savaşının cereyan ettiği sahada kurdu.
Hendekle karşılaşmaları, şaşkınlıklarına sebep oldu. O âna kadar böyle bir harp plân ve taktiği görmüş değillerdi. Haliyle bu durum, daha başından itibaren morallerini sarstı.
Halbuki onlar, Medine’yi tamamen ele geçirecekleri hayal ve ümidiyle çıkıp gelmişlerdi. Eli boş dönmeyi düşünmek bile istemiyorlardı.
Mücahidler, on bin askerlik düşmanı görmekle asla korkmadılar ve tereddüt etmediler. Kur’an-ı Azîmüşşan onların bu halini şöyle tasvir eder:
“Mü’minler düşman ordularını gördüklerinde, ‘Allah’ın ve Resûlünün bize vaad ettiği nusret ve zafer budur. Allah da, Resûlü de doğru söylemiştir’ dediler. Bu, onların ancak îmânını ve Allah’a teslimiyetini arttırmıştır.”2
Benî Kurayza’nın anlaşmayı bozması
Resûl-i Ekrem Efendimiz deriden çadırında bulunuyordu. Yanında Hz. Ebû Bekir de vardı. Müslümanlar hendek kenarında düşmanı gözetlemek ve nöbet tutmakta idiler. Bu sırada Hz. Ömer, Resûlullahın huzuruna çıktı:
“Yâ Resûlallah,” dedi, “aldığım habere göre, Benî Kurayza Yahudileri anlaşmayı bozmuşlar ve düşmana yardım kararı almışlar.”
Beklenmeyen bu haber Peygamber Efendimizi oldukça müteessir etti. Halbuki, bu kabilenin reisi Ka’b ibni Esed ile anlaşması vardı. Bunun için o taraftan çok emin idi.
Üzülen Efendimizin dudaklarından şu cümleler döküldü:
“Hasbünallahü ve ni’melvekîl (Allah bize yeter, O, ne güzel vekildir.”1
Benî Kurayza, büyük bir Yahudi kabilesi idi ve Medine-i Münevvere dışında kuvvetli kalelerde oturuyorlardı. Resûl-i Kibriyâ Efendimizle anlaşmaları vardı. Buna göre; Medine için haricî bir tehlike söz konusu olduğu zaman Müslümanlarla birlikte şehri müdafaa edeceklerdi. Ayrıca Peygamber Efendimizden habersiz de hiçbir askerî harekâtta bulunmayacak, Kureyşli müşrikleri ve onlara yardım edenleri korumayacaklardı.2
Bu haber üzerine Peygamber Efendimiz, Zübeyr bin Avvam’ı durumu tahkik için Benî Kurayza Yahudilerinin yurduna gönderdi. Hz. Zübeyr, Kurayzaoğullarının kalelerini onardıklarını, harp tâlim ve manevraları yaptığını bizzat gördü. Gelip durumu Efendimize haber verdi. Resûlullah, bu fedakârlığı üzerine, hakkında şöyle buyurdu:
“Her Peygamberin bir havarisi vardır. Benim havarim de Zübeyr’dir.”1
Hz. Ömer’in verdiği haber doğruydu. Benî Nadir Yahudilerinin reisi Huyeyy bin Ahtab gelip Kurayzaoğulları reisi Ka’b bin Esed’i kandırmıştı. O da anlaşmayı bozmuştu.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, durumu tekrar inceden inceye tahkik etmek ve onlara nasihatta bulunmak üzere Evs Kabilesinin lideri Sa’d bin Muaz, Hazreç Kabilesinin lideri Sa’d bin Übâde, Abdullah bin Revâha ve Havvat bin Cübeyr’i Benî Kurayza Yahudilerine şu talimatı vererek gönderdi:
“Gidiniz, bakınız; şu kavimden bize erişen haberin doğruluğunu bir kere de siz tahkik ediniz. Eğer doğru ise, onu bana halkın anlayamadığı biçimde kapalı bir dil kullanarak bildiriniz. Ben onu anlarım. Açıkça söyleyip de halkın kalbine korku ve zaaf düşürmeyiniz. Şayet, onlar aramızdaki anlaşmaya sadık bulunuyorlarsa, bunu halka açıkça ilân edebilirsiniz.”2
Bu güzide Sahabîler Benî Kurayza Yahudilerinin yurtlarına gittiler. Anlaşmayı bozmanın çirkinliğinden bahsederek onlara nasihatta bulundular. Fakat, onlar kulak asmadılar ve anlaşmayı bozduklarını açıkça ilân ettiler. Hattâ Peygamber Efendimiz hakkında ileri geri konuşacak kadar küstahlıkta bile bulundular.
Müslüman elçiler bu durumdan son derece rahatsız oldular. Kurayzaoğullarının öteden beri müttefiki olan Hz. Sa’d bin Muaz, “Sizinle cenk etmedikçe Allah canımı almasın” diye hiddetli hiddetli konuştu.
Daha sonra Müslüman elçiler geri dönüp, durumu Resûl-i Kibriyâ Efendimize kapalı bir dille arz ettiler. Peygamber Efendimiz onlara, “Haberinizi gizli tutunuz. Ancak bilene açıklayınız. Çünkü harp, tedbirden ve aldatmaktan ibarettir” diye konuştu.1
Artık Medine çepe çevre düşman tarafından sarılmış demekti. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerimde, bu hususa şöyle işâret buyurur:
“O vakit düşman orduları size hem yukarıdan, hem de aşağıdan saldırmışlardı. Öyle ki, onların dehşetinden gözler yılmış, yürekler ağızlara gelmişti. ”2
Bu esnada Kurayzaoğulları Huyeyy bin Ahtab’ı Kureyşlilere göndererek, Medine’ye geceleyin baskında bulunmak üzere müşriklerden 100, Gatafanlardan da 100 kişi istediler.
Onlar, bu kuvvetle birleşerek Medine kale ve hisarlarındaki kadın ve çocuklar üzerine baskın yapacaklardı.
Bu haber Müslümanları büyük bir telâşa düşürdü. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, derhal geceleri Medine şehrini muhafaza etmek için Zeyd bir Hârise Hazretlerini 300 askerle, Seleme bin Eslem’i de 200 askerle Medine’ye gönderdi. Bu kuvvetler, gece sokaklarda devriye gezip tekbir getireceklerdi.
Bu esnada Benî Kurayza Yahudileri bir iki baskın teşebbüsünde bulundularsa da, muvaffak olamayıp geri çekilmek zorunda kaldılar.
Benî Kurayza’nın ikinci baskın denemesi esnasındaydı. On kadar Yahudi, Peygamber Efendimizin halası Hz. Safiyye’nin de içinde bulunduğu Hassan bin Sabit’in köşkünü ok yağmuruna tuttular. Hatta içeri girmeye kadar kalkıştılar. İçlerinden birisi köşkün kapısına kadar varıp içeri girmek istedi. Köşkte Hz. Safiyye ile birlikte birçok kadın ve çocuk da vardı.
Hz. Safiyye, bir Yahudinin köşkün etrafında dolaşıp durduğunu görünce, kadın olduğu bilinmesin diye başına sıkıca bir tülbent bağladı. Eline bir sırık alıp köşkten aşağı indi. Köşkün kapısını usulca açtı. Adamın arkasından yavaşça varıp, sırıkla başına bir darbe indirdi. Orada işini bitirdi. Sonra da başını kesip Yahudilere doğru fırlattı.
Bunun üzerine diğer Yahudiler korkuya kapıldılar.
“Bize, Müslümanların, âilelerini, yanlarında adam bulundurmaksızın, kimsesiz ve yalnız bıraktıkları haber verilmişti. Halbuki öyle değilmiş” diyerek dağıldılar.
Beş yüz civarında mücahidi Medine’ye gönderip şehri koruma altına alan Resûl-i Kibriyâ Efendimizin kendisi de geceleri, düşmanın oradan geçebileceği düşüncesiyle hendeğin en dar yerini bizzat bekliyordu.
Hz. Âişe der ki: “Resûlullah (a.s.m.) hendekteki gediği beklemek için gidip geldiği sırada soğuktan tir tir titriyordu. Yanıma gelip biraz ısındıktan sonra, ‘Ben, düşmanın oradan başka bir yerden geçip gelebileceğinden korkmuyorum. Keşke bu gece, Müslümanlardan biri, benim yerime orayı beklese’ buyurdu.
“O anda bir silah ve demir âleti şakırtısı işittim. Resûlullah (a.s.m.) ‘Kim o?’ diye seslendi.
“‘Sa’d bin Ebî Vakkas’ diye cevap geldi.
“Resûlullah, ‘Bu gediği sana havâle ediyorum. Orayı sen bekle’ buyurdu. Kendisi de uyudu.”
Münafıkların hendekten dağılmaları
Münafıklar, “Evlât ve iyalimizi yalnız bırakıp da burada sefâletle beklemek akıl kârı değildir” diyerek Müslümanlara şüphe ve vesvese vermeye çalışıyorlardı.
Bir kısmı ise bizzat Resûl-i Kibriyâ Efendimizin huzuruna çıkarak, “Evlerimiz Medine’nin dışındadır. Duvarları da alçak olup düşman ve hırsızlara açıktır”1 diyerek hendekten ayrılma müsaadesi istiyorlardı. Peygamber Efendimiz bunların bir kısmına müsaade etti.
Aslında münafıkların maksadı böyle kritik bir anda ordudan ayrılarak Müslümanların maneviyatını bozmaktı. Bu, onların her zaman başvura geldikleri bir taktikti. Nitekim, Sa’d bin Muaz Hazretleri bir kısım münafığın Hz. Resûlullahtan (a.s.m.) müsaade istediğini görünce şöyle demekten kendini alamamıştı:
“Yâ Resûlallah! Bunlara izin verme. Vallahi, biz ne zaman bir musîbete uğrasak, sıkıntıya girsek, onlar hep böyle yaparlar.”
Sonra da müsaade isteyen bu münafık grubun yanına giderek onları şöyle azarladı:
“Biz sizden her zaman böyle hareketler mi göreceğiz? Ne zaman bir musîbete uğrasak, bir sıkıntıyla karşı karşıya gelsek siz hep böyle yapar durursunuz.”1
Cenâb-ı Hak da, indirdiği vahiyle onların, bu müsaade istemede samimi olmadıklarını şöyle açıklıyordu:
“Onlardan bir topluluk da, ‘Ey Yesrib ahâlisi, burada tutunamazsınız; evlerinize dönün’ diyordu. İçlerinden bir başka topluluk ise, ‘Evlerimiz korunmasız’ diyerek Peygamberden izin istiyordu; halbuki evleri korunmasız değildi. Onların firar etmekten başka bir niyeti yoktu.”2
Harbin başlaması
Düşman, hendek arkasında çarpışmanın bir hayli zor olacağını biliyordu. Buna rağmen bütün hazırlıklarını tamamlayarak, var kuvvetiyle hücuma geçti. Fakat hendek, işlerini tahmin ettiklerinin de üstünde güçleştiriyordu. Hendeği bir türlü geçmek imkân ve fırsatını elde edemiyorlardı. Haliyle bu da ümitsizliğe düşmelerine sebep oluyordu.
Sonunda çarpışma uzaktan uzağa ok atışlarıyla devam etti. Fakat bu da, işin uzamasından başka birşeye yaramıyordu.
Düşman ordusu, hücumlarından bir netice elde edemediğini görünce Müslümanları muhasara altına almaya karar verdi. Zaten başka yapacak bir şeyleri de yoktu.
Bir ara düşman süvarilerinden bir kaçı atlarını sürüp hendeğin bahsedilen dar yerinden Müslümanlar tarafına geçmeye muvaffak oldular ve kendileriyle dövüşecek er dilediler.
İçlerinden en meşhuru Amr bin Abd-i Vedd idi. Birçok hâdiseler görüp geçirmiş, yalnız başına birçok topluluğu dağıtmış, cesur ve silahşörlükte mahir bir süvari idi. Arap kabileleri onu bir bölük süvariye denk sayarlardı. Onunla dövüşmek için fevkalâde cesaretli ve yürekli olmak gerekirdi. Bu sebeple kimse ona karşı çıkmak istemezdi.
Amr döğüşecek er dileyince, Hz. Ali, “Yâ Resûlallah, ona karşı ben çıkayım, müsaade eder misiniz?” dedi.
Peygamber Efendimiz, “Sen otur, yâ Ali, gelen Amr’dır” buyurdu.
Amr, tekrar Müslümanlara meydan okudu:
“İçinizde muharebe meydanına çıkacak er yok mudur? Hani, sizin ölülerinize tayin ettiğiniz Cennet, nerede?”
Hz. Ali tekrar karşısına çıkmak istedi. Resûl-i Ekrem Efendimizin yine, “Yâ Ali, o Amr’dır” buyurarak izin vermedi.
Karşısına kimsenin çıkmadığını gören Amr, bütün bütün şımardı ve iğrenç küfürler savurarak, “Er meydanına çıkacak kimse yok mu?” diye üst perdeden bağırdı.
Hz. Ali tekrar cesaretle yerinden fırladı, “Onunla ben döğüşürüm, yâ Resûlallah!” dedi.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz yine, “Yâ Ali, o Amr’dır” buyurdu.
Hz. Ali, “Amr da olsa çıkar döğüşürüm yâ Resûlallah” dedi.
Bunun üzerine Fahr-i Alem Efendimiz, “Allah’ın Arslanı”na müsaade etti. Bizzat kendi eliyle zırhını ona giydirdi ve Zülfikâr adlı kılıcını beline bağladı. Sarığını da başına sardıktan sonra şöyle duâ etti:
“Yâ Rab! Amcam oğlu Ubeyde Bedir’de ve amcam Hamza Uhud’da şehid oldular. Yanımda bir amcazâdem Ali kaldı. Sen, onu muhafaza eyle. Ona yardımını ihsan eyle. Beni de yalnız bırakma.”1
Hz. Ali yaya olarak imanından gelen heybetle Amr’a doğru yürüdü. İki taraf da bu büyük döğüşü seyre hazır bulunuyorlardı.
Zırha bürünen Hz. Ali’nin gözlerinden başka hiçbir tarafı görünmüyordu. Amr, “Sen kimsin?” diye sordu.
Hz. Ali, “Ben Ali’yim” diye cevap verdi.
Amr bu bıyıkları yeni terlemiş olan genci karşısında bulunca bir merhamet ve hafife alma tavrı takındı.
“Amcalarından, senden başka daha yaşlı kimse yok mudur? Ben, senin kanını dökmek istemiyorum! Çünkü, baban benim dostumdu” diye konuştu.
Hz. Ali’nin ise cevabı şu oldu:
“Vallahi, ben, senin kanını dökmek isterim.”
Amr, bu cevaba kahkaha ile gülerek, “Bu ağızla bir kimsenin karşıma çıkacağı hatırıma bile gelmezdi” dedi.
Hz. Ali’nin sözleri Amr’ı çileden çıkarmaya yetmişti. Kılıcını sıyırıp atıyla onun üzerine yürüdü.
Hz. Ali, “Ben, seninle nasıl çarpışabileyim? Ben yayayım, sen atlı? Atından in de benim gibi yaya ol” diye teklifte bulundu.
Amr derhal atından indi ve hayvanı salıverdi. Öfke dolu bakışlarla Hz. Ali’nin karşısına dikildi.
Hz. Ali, “Ey Amr!” dedi. “Ben, senin Kureyşten bir kimse ile karşılaştığında, onun iki isteğinden birisini kabul edip yerine getireceğin hakkında Allah’a vaadde bulunduğunu işittim. Doğru mudur?”
Amr, “Evet” dedi.
O zaman Hz. Ali, “Öyle ise, ben seni Allah’a ve Resûlüne imana dâvet ediyor ve İslâmiyeti kabule çağırıyorum!”
Amr, “Bu, bana lâzım değil, geç bunları!” dedi.
Bu sefer Hz. Ali, “Öyle ise,” dedi, “bizimle çarpışmaktan vazgeç; yurduna dön ve buradan git.”
Amr, “Ben adayacağımı adamış ve intikam almadıkça başıma yağ ve koku sürmeyi yasaklamışımdır” diye karşılık verdi.
O zaman Hz. Ali, “O halde vuruşmaya hazır ol!” diye kükredi.
Amr, yine kahkaha ile güldü ve “Doğrusu ben, Araplar içinde benden korkmadan, benimle çarpışmak isteyecek böylesine bir kahraman bulunabileceğini tahmin etmemiştim” diye hayretini izhar etti.
Sonra da ekledi:
“Sen, henüz genç bir yiğitsin. Üstelik baban da benim dostumdu. Benimle çarpışmaktan vazgeçip dön, geri git. Seni öldürmek istemiyorum.”
Cesaret kahramanı Hz. Ali, “Ama ben, seni öldürmek istiyorum” karşılığını verdi. Hz. Ali’nin son cümlesi, Amr’ı son derece hiddetlendirmişti. Bir vuruşta Hz. Ali’nin kalkanını parçaladı. Kalkanı delen kılıç, Hz. Ali’nin alnını sıyırdı.
Hz. Ali şimşek gibi bir hızla yana sıçradı, bu sefer sıra ondaydı. Amr’ın boyun köküne Zülfikârla şiddetli bir darbe indirdi. Amr’ın başı bir tarafa, gövdesi bir tarafa düştü.
Bir anda feryad ve çığlıklar koptu. Ortalık birbirine karıştı. Hz. Ali ise, Cenâb-ı Hakkın bu muvaffakiyeti kendisine ihsan etmesinden dolayı “Allahü Ekber” diyerek tekbir getirdi. Resûl-i Ekrem ve Müslümanlar da tekbir getirince bir anda her taraf tekbirlerle çınladı.
“Kılıç değil, el keser!”
O esnada, Kureyş süvari ve şâirlerinden olan Hüreyre bin Ebî Vehb, Hz. Ali ile çarpışmaya yeltendi. Fakat bir kılıç darbesi yiyince çareyi kaçmakta buldu. Bu sefer Hz. Zübeyr bin Avvam, onu takib etti. Kılıçla vurup atının eğerini kesti.
Daha sonra Hz. Zübeyr, Nevfel bin Abdullah’ın peşine düştü. Şiddetli bir darbe ile onu yukarıdan aşağıya doğru ikiye biçti.
Sonraları Hz. Zübeyr’e, “Senin kılıcın gibi kılıç görmedik” denilince şu cevabı verdi:
“Onu yapan kılıç değildir, bilektir!”
Kureyş’in diğer süvarileri dehşete kapılarak dolu dizgin kaçmaya başladılar. Hattâ Ebû Cehil’in oğlu İkrime, can havliyle kaçıp giderken mızrağını düşürmüş, onu geri dönüp almaya bile cesaret edememişti.
Bir bölüğe bedel olarak görülen Amr bin Abd-i Vedd’in mübareze meydanında düşüp kalması, Müslümanları son derece sevindirirken, müşrikleri fazlasıyla korkutup dehşete düşürdü.
Hattâ Kureyş ordusu kumandanı Ebû Süfyan, “Bugün bizim için bir hayırlı iş yok” diyerek ye’s içinde hendeğin başından çekilip karargâha gitti.
Bir gün sonra, müşriklerin tamamı, Kurayzaoğulları Yahudileriyle birlikte her taraftan Müslümanları çepe çevre sardılar ve akşama kadar durmadan onları ok yağmuruna tuttular.
Kıtlık yüzünden pek zayıf ve güçsüz düşmüş olan Müslümanlar, düşman sürüsünün böyle bir kara bulut gibi her taraftan sıkıştırması üzerine, bütün bütün mecalsiz kaldılar. Akşam olup düşman çekilince bir miktar nefes aldılar. Fakat, “Düşman, yarın yine böyle her taraftan şiddetli hücuma girişirse, hâlimiz ne olur?” diyerek herkeste bir endişe ve telâş vardı.
Münafıklar yine sahnede
Münafıklar zümresi, Müslümanların maruz kaldıkları bu sıkıntı ve kıtlığı fırsat bilerek, onların mâneviyatlarını bozucu telkinlerde bulunmaya başladılar:
“Muhammed size Kayser ve Kisranın hazinelerini va’dediyor! Halbuki, şu anda hendek içinde hapsolmuşuz. Korkudan abdest bozmaya bile gidemiyoruz!
“Va’dettiği nerede, biz nerede? Allah ve Resûlü, bize aldatıştan başka birşey va’detmiyor.”
Kur’ân-ı Kerim bu hususa da işâret eder.1
Ne var ki, münafıkların bu hâince ve dessasça telkinlerinden hiçbiri gerçek mü’minleri Hz. Resûlullahın yanından ayıramıyordu. Çünkü, onlar, Yüce Allah’ın kendilerine yardım edeceği hususundaki va’dine bütün samimiyetleriyle inanmışlardı. Allah’ın takdirine teslimiyetleri sonsuzdu. Allah ve Resûlü uğrunda her türlü musîbet ve sıkıntıya seve seve katlanıyorlardı.
Münafıklar ise, tam tersine, Medine’yi çepe çevre saran düşman ordusunun, Kâinatın Efendisi Peygamberimizle Ashab-ı Kirâmın vücudlarını ortadan kaldıracağını sanıyorlardı; hattâ bunu istiyorlardı.
Böylece bu ağır imtihanda gerçek mü’minlerle münafıklar birbirlerinden ayrılıyorladı.
Kur’an-ı Azimüşşanın konu ile ilgili şu âyeti ne kadar ibret vericidir:
“Yoksa, sizden evvelkilerin başlarına gelenler sizin de başınıza gelmeden Cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle sıkıntılar ve musîbetler erişti, öyle sarsıntılara uğradılar ki, onlara gönderilen peygamber ve yanındaki mü’minler ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ diyecek hale geldiler. Haberiniz olsun, Allah’ın yardımı yakındır.”1
Düşmanda yılgınlık
Muhasara uzadıkça uzuyordu. Müşriklerin baskın ve hücumları her defasında Müslümanlar tarafından püskürtülüyordu. Muhasaranın uzaması, her iki tarafı da büyük sıkıntı, açlık ve soğukla karşı karşıya bırakmıştı. Mahsul, harbin başlamasından bir ay kadar önce tarlalardan toplanmış olduğu için, düşman ordusunun at ve develerinin yiyecekleri de tükenmiş, hayvanlar açlıkla karşı karşıya kalmışlardı.
Bütün bunlar, düşman safında gevşekliğe, ümitsizliğe ve yılgınlığa sebep oldu.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, muhasaranın uzayıp gittiğini, soğuk, kıtlık ve açlığın her gün biraz daha arttığını ve Müslümanları bütün bütün sarstığını görünce, Gatafanlıların kumandanı Uyeyne bin Hısn ile Hâris bin Avf’a şu haberi gönderdi:
“Müslümanları muhasaradan vazgeçip, yurdunuza dönüp giderseniz, Medine’nin yıllık meyve mahsulünün üçte birini veririm.”
Onlar ise, “Bize, Medine’nin yıllık hurma mahsulünün yarısı verilmelidir” dediler.
Fakat, Peygamberimiz (a.s.m.) buna yanaşmadı. Bunun üzerine üçte bire razı oldular ve bir heyet halinde Resûl-i Ekrem Efendimizin huzuruna çıkıp geldiler.
Peygamber Efendimiz bu arada önce Ensarın reislerinden Sa’d bin Muaz ile Sa’d bin Ubade’nin görüşlerini öğrenmek istedi. Onlar önce, “Yâ Resûlallah! Bu sizin arzu ettiğiniz birşey midir? Yoksa, Allah’ın size emrettiği ve bizim de muhakkak yerine getirmemiz gereken birşey midir?” diye sordular.
Nebiyy-i Ekrem Efendimiz şu cevabı verdi:
“Eğer, Allah tarafından emir alsaydım, sizinle istişâre etmez, gereğini hemen yerine getirirdim. Bu, kabul edip etmemekte serbest bulunduğunuz bir görüşten ibarettir.”
Bunun üzerine Sa’d bin Muaz Hazretleri, “Yâ Resûlallah!” dedi. “Biz ve şu kavim, bir zamanlar Allah’a ortak koşar, putlara tapar, Allah’a ibadet etmez ve Onu tanımazken bile, bunlar misafirlik veya satın almak gibi durumlar dışında Medine’den tek bir hurma yemeyi ummamışlardır. Şimdi Allah, bizi İslâmla şereflendirdiği, onunla doğru yolu buldurduğu, seninle ve onunla bize kuvvet bahşettiği bir sırada mı mallarımızı bunlara haraç olarak vereceğiz?
“Vallahi, bizim için böyle bir anlaşmaya hiç ihtiyaç yoktur. Allah, onlarla aramızdaki hükmünü verinceye kadar onlara sunacağımız tek şey kılıçtır!”1
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu konuşmadan memnun oldu. Gatafan heyetine de, “Kalkıp gidiniz! Artık aramızı ancak kılıç halleder” dedi.
Bunun üzerine Gatafan heyeti Resûlullahın huzurundan ayrıldı. Yolda, Hâris bin Avf, Uyeyne bin Hısn’a şunları söyledi:
“Biz Kureyşlilere yardım maksadıyla Muhammed’e saldırmakla bir şey elde edemeyeceğiz. Vallahi, ben Muhammed’in işinin açık ve üstün bir iş olduğunu görüyor ve tahmin ediyorum. Vallahi, Hayber Yahudilerinin bilginleri, Harem halkından Muhammed’in sıfatında bir peygamberin kitaplarında yazılı bulduklarını söyler dururlardı.”
Kuşatma esnasında mücahidler büyük sıkıntı ve meşakkatlere maruz kalıyorlardı. Harpten önce durmadan dinlenmeden hendeği kazmışlardı. O biter bitmez de harbe girmişlerdi. Bu bakımdan oldukça bitkin ve yorgun idiler. Ayrıca açlık sıkıntısı da çekiyorlardı. Hava da oldukça soğuktu.
Huzeyfe (r.a.), muharebenin sadece bir gecesini şöyle anlatır:
“Biz bir tarafta saf bağlamış oturuyorduk. Ebû Süfyan ve ordusu üst tarafımızda, Kurayza Yahudileri de alt tarafımızda idiler.
“Bunların Medine’deki çoluk çocuğumuza baskın yapmalarından korkuyorduk. Hiç böylesine karanlık, böylesine fırtınalı bir gece geçirmemiştik. Rüzgâr sanki ıslık çalıyor, karanlıkta hiçbirimiz uzattığı parmağını bile göremiyordu. Münafıklar, ‘Evlerimiz emniyette değildir’ diyerek Resûlullahtan izin istediler. Halbuki, evleri tehlikede değildi. İzin isteyenlerin hepsine izin verildi. İzin alanlar beklemeden sıvışıp gidiyorlardı. Biz üç yüz küsur civarında idik. Tek tek Allah Resûlünün yanında nöbet tuttuk. Sıra bana gelmişti. Üzerimde ne düşmana karşı koyacak bir kalkanım, ne de soğuktan korunmak için bir elbisem vardı. Sadece zevcemin verdiği, dizlerimi geçmeyen yün örtü vardı…”1
Muhasaranın şiddetli hücumu ve kazaya kalan namazlar
Muhasaranın devamı sırasında bir ara düşman birlikleri Resûlullahın çadırını şiddetli ok yağmuruna tutmuşlardı. Peygamber Efendimiz, üzerinde zırh, başında miğfer çadırının önünde duruyordu.
Hz. Câbir der ki:
“Müşrikler, o gün, bizimle durmadan çarpıştılar. Askerlerini takım takım ayırdılar. Halid bin Velid kumandasındaki büyük ve ağır bir fırkalarını Resûlullahın (a.s.m.) bulunduğu yere yönelttiler. O gün, gecenin geç saatlerine kadar çarpıştılar. Ne Resûlullah ve ne de Müslümanlar yerlerinden ayrılma imkânı ve fırsatını bulamadılar.”1
Çarpışma öylesine şiddetle devam ediyordu ki, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, o günün öğle, ikindi ve akşam namazlarını bile vaktinde kılma imkân ve fırsatını bulamadı. Zâtına eziyet ve hakaret edenlere bile bedduâ etmeyen Kâinatın Efendisi, namazlarını kazaya bıraktırdıklarından dolayı, onlara şöyle bedduâ etti:
“Onlar nasıl, güneş batıncaya kadar uğraştırıp, bizi, namazımızdan alıkoydularsa, Allah da onların evlerine, karınlarına ve kabirlerine ateş doldursun.”
Daha sonra, o günün öğle, ikindi ve akşam namazlarını Ashabıyla birlikte kaza etti.2
Her iki taraf da, açlık, yorgunluk, soğuk ve netice alamamaktan gelen sıkıntılarla bunalmıştı.
Bu sırada henüz yeni Müslüman olmuş, fakat Müslüman olduğundan ne müşriklerin ve ne de kavmi olan Gatafanlıların haberi bulunmayan Nuaym bin Mes’ud, Peygamber Efendimizin huzuruna geldi. İslâma kavuşmuş olmanın şükrünü, Müslümanlara bir hizmette bulunmakla ifâ etmek istiyordu. Şu teklifte bulundu:
“Yâ Resûlallah! Ben Müslüman oldum. Kavmim olan Gatafanlıların bundan haberleri yok. Emret, istediğini yapayım.”
Peygamber Efendimiz, “Sen tek bir kişisin. Cesaretinle ne yapabilirsin ki? Maamafih yalnız başına da bir iş görebilirsin: Elinden gelirse bizi muhasara altına almış bulunan kavimlerin arasına gir de, onları birbirinden ayırmaya çalış. Çünkü harp, hilelerden ibârettir”1 buyurdu.
Hz. Nuaym kendisinden istenen hizmeti kavramıştı. “Evet, yâ Resûlallah! Bu işi yapabilirim. Fakat, gerektiğinde gerçeğe aykırı birşeyler söylememe izin vermelisin” dedi.
Peygamber Efendimiz, “İstediğini söyle, sana helâldir”2 buyurarak ona ruhsat verdi.
Hz. Nuaym, derhal yola koyuldu. Önce, Kurayzaoğullarının yanına vardı. Şüphelerini dâvet edici en ufak bir harekette bulunmadan şöyle bir konuşma yaptı:
“Şu adamın [Hz. Peygamberin] işi şüphesiz bir belâdır. Kaynuka ve Nadiroğullarına yaptığını da gördünüz.
“Kureyşliler ve Gatafanlılar Muhammed ve Ashabıyla savaşmak için buraya gelmiş bulunuyorlar. Siz de onlara yardımcı oldunuz. Halbuki, onların yurtları, malları, mülkleri, çoluk çocukları sizinki gibi burada değildir. Onlar, fırsat ve imkân bulurlarsa, Müslümanları mağlûp eder, ganimetleri toparlar. Mağlûp olurlarsa buradan savuşur giderler. Sizi, bu adamla başbaşa bırakırlar. Sizde ise, ona karşı koyacak güç ve kuvvet yoktur.
“Siz Kureyşlilerden bazılarını rehin almadıkça, asla onların yanında Muhammed’e karşı savaşmayın. Rehineler yanınızda bulunursa, kolay kolay sizi terk edip gidemezler.”3
Benî Kurayza Yahudileri, bu tavsiyeyi uygun buldular. Üstelik kendilerini ikaz ettiği için Hz. Nuaym’a teşekkür bile ettiler.
Yanlarından ayrılırken Hz. Nuaym, “Sakın anlattıklarımı kimseye söylemeyin. Gizli tutun!” demeyi de ihmal etmedi. Onlar da gizli tutacaklarına dair söz verdiler.
Benî Kurayza’nın yanından ayrılan Hz. Nuaym Kureyş müşriklerinin yanına gitti. “Sizi ne kadar çok sevdiğimi bilirsiniz. Muhammed’den ayrı olduğum da malûmunuz. Öğrendiğim birşeyi size söylemek zorundayım. Ama sır olarak saklayacağınıza yemin edin!” dedi.
“Yemin ederiz” dediler.
Hz. Nuaym, “Haberiniz olsun ki,” dedi, “Kurayzaoğulları, Muhammed’le ittifaklarını bozduklarına pişman olmuşlardır. Aralarının tekrar düzelmesi için ileri gelenlerinizden birçok kimseyi sizden rehin isteyeceklermiş ve Muhammed’le tekrar barışmak için onların boyunlarını vuracaklarmış. Bununla birlikte Nadiroğullarının da tekrar yurtlarına dönmelerine müsaade alacaklarmış!
“Şayet, Kurayzaoğulları, ileri gelen adamlarınızı rehin almak için size bir haber gönderirlerse, sakın ha eşrafınızdan bir tek kimseyi dahi göndermeyiniz.”1
Hz. Nuaym, bundan sonra kendi kabilesi olan Gatafanlıların yanına vardı ve şöyle dedi:
“Ey Gatafan topluluğu! Sizler benim kabilemsiniz. Bana en sevgili olan kimselersiniz. Yahudilerin sizlerle oldukları anlaşmayı bozduklarını ve Muhammed’le anlaşmak üzere olduklarını öğrendim. Benî Nadir’i Medine’ye kabul etme karşılığında, Benî Kurayzalılar onunla sulh edeceklermiş.”2
Hz. Nuaym, böylece, kendi kabilesini de söylediklerine inandırmayı başardı.
Hz. Nuaym’ın taktiği müsbet neticesini vermeye başladı.
Plân gereği, Benî Kurayza Yahudileri, müşriklerin ileri gelenlerinden rehin olmak üzere yetmiş kişi istediler. Onlar ise, bunu yine Hz. Nuaym’ın tâlimi üzere reddettiler. Haliyle bu durum aralarını açtı. Her iki taraf da, “Demek Nuaym’ın söyledikleri doğruymuş” diyerek aralarındaki münasebetleri kestiler.
Benî Kurayzalılar, aynı şekilde Gatafanlılardan da rehine istediler. Onlar da reddedince, plân başarı ile neticelenmiş oldu.
Son çarpışma ve Allah’ın nusreti
Müşrik ordusu son defa, var gücü ve bütün şiddetiyle hendeğin her tarafından hücuma geçti. Çarpışmalar çok şiddetli oluyordu. Karşılıklı ok ve taş atışları ile taraflar birbirlerini yıldırmak ve püskürtmek istiyorlardı.
Harbin bütün şiddetiyle devam ettiği bu nazik anda Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, ridasını üzerinden yere atıp, ellerini Kadir-i Mutlak’a açarak şöyle duâ ediyordu.
“Ey Kitabı [Kur’an’ı] indiren, hesabı en çabuk gören, kavim ve kabileleri bozgunlara uğratan Allah’ım! Onlara karşı bizlere yardım et! Allah’ım Sen bu bir avuç Müslümanın helâkını dilersen, artık Sana ibadet edecek kim kalır?”1
O gün çarpışma bütün şiddetiyle devam etti. Artık hava kararmış, taraflar karargâhlarına çekilmişlerdi. Gecenin karanlığında Hz. Cebrâil (a.s.), gelerek Peygamber Efendimize düşman ordusunun bir rüzgâr ile perişan edileceğini müjdeledi. Müjdeyi alan Resûl-i Ekrem iki dizi üzerine çöktü, ellerini kaldırarak nusretini ulaştıran Cenâb-ı Hakka şükrünü şöyle takdim etti:
“Bana ve Ashabıma merhametinden dolayı, Sana hadsiz şükür ve hamd olsun Allah’ım.”
Müşrikler perişan oluyor
Cumartesi gecesi idi. Geceyle birlikte, müşrik ordusunun bulunduğu sahada dondurucu bir rüzgâr gürlemeye başladı. Bu, en soğuk kış gecelerinde esen dondurucu bir rüzgârdı. Müşriklerin gözleri toz ve toprakla doldu. Kap kaçaklar uçuşuyor, çadırlar sökülüyor, atlar, develer birbirine karışıyor, gözler birbirini göremiyordu.1
Düşmanı artık müthiş bir korku ve panik havası sarmıştı. Şaşırmışlardı. Bozgun evvelâ Kureyş müşrikleri cephesinde başladı. Askerlerden önce, komutan Ebû Süfyan devesine atladı ve “Hemen göç ediniz, işte ben gidiyorum!” diyerek Mekke’ye doğru yola koyuldu. Kureyş ileri gelenleri kendisini kınamasalardı, belki de tek başına dolu dizgin orduyu terk edip gidecekti. Kavminin ileri gelenlerinin ayıplamasına uğrayan Ebû Süfyan, tek başına gitmekten vazgeçti ve geri döndü. Ne var ki, artık orduda bozgun havası başlamıştı ve durdurulacak gibi değildi. Askeri toparlamak için gösterilen gayretler neticesiz kaldı. Sür’atle toparlanıp Mekke yolunu tutmaktan başka yapabilecekleri hiçbir şey kalmamıştı. Öyle de yaptılar.
Sadece takip edilmekten korktuklarından, henüz o sırada müşrikler safında Müslümanlara karşı savaşan Amr bin As ve Halid bin Velid, 200 kişilik bir süvari birliği ile geride kaldılar.2
Kureyş müşrikleri gerisin geri kaçınca, kendileriyle ittifak etmiş bulunan diğer kabileler de ordugâhtan ayrılıp yurtlarına döndüler.
Peygamber Efendimiz ve Müslümanlara yapılan bu İlâhî yardımdan Kur’ân-ı Kerimde şöyle bahsedilir:
“Ey îmân edenler! Hatırlayın, Allah’ın size olan nimetini ki, düşman orduları size saldırdığında, Biz onların üzerine bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. O zaman Allah sizin yaptıklarınızı görüyordu.”3
Düşmanın büyük bir hezimete uğrayıp çekilmekte olduğunu gören Fahr-i Âlem Efendimiz, tebessümler arasında, yardımını gönderen Cenâb-ı Hakka hamd ve şükrettikten sonra şöyle dedi:
“Allah’tan başka ilâh yoktur! Yalnız O vardır. Allah ordusunu aziz kıldı. Kuluna da yardım etti. Tek başına da Arap kabilelerine galebe etti!”1
Müşrik ordusunun hiç bir müsbet netice alamadan eli boş döndüklerini, Kur’an-ı Kerim bize şöyle haber verir:
“O kâfirler umduklarından hiçbirisine erişemeden Allah onları öfkeleriyle birlikte geri gönderdi. Mü’minlere de savaşı kendilerinden uzaklaştırmak için Allah’ın yardımı kâfi geldi. Allah dilediğini yapmaya kàdirdir; Onun kudreti herşeye galiptir.”2
Zafer Müslümanların
Bir ay kadar süren çetin bir çarpışma ve muhasara, böylece, Allah’ın yardımıyla sona ermişti. Düşmanlar perişan edilirken, Müslümanlara da rahat bir nefes alma imkânı doğmuştu. Küffâr ordusunun bu dönüşü artık bütün dönüşlerin başlangıcı sayılacaktı. Bundan böyle Müslümanlar üzerine yürüme cesaretini kendilerinde bulamayacaklardı. Zira, Bedir, Uhud ve Hendek gibi üç büyük savaşta mü’minlerin ne derece kuvvetli olduklarını ve onları bundan böyle mağlup etmenin kolay olmayacağını anlamış oluyorlardı.
Gerisin geri dönen müşrik ordusunda hakim hava ümitsizlik, keder ve üzüntü iken, mü’minler arasında tam bir bayram havası yaşanıyordu. Herkes memnun ve mesrûrdu. Bunca yorucu çalışma, sebât ve cesaretle çarpışmanın neticesini böylesine güzel bir surette elde etmekle, gönül huzuru içinde Rablerine hamd ve şükür ediyorlardı.
Hz. Resûlullahın şu müjdesi ile sevinçlerini kat kat arttırıyordu:
“Bundan sonra biz gidip onlarla çarpışacağız. Artık onlar, gelip bizimle çarpışamayacaklar.”1
Resûl-i Ekremle birlikte mücahidler bayram havası içinde, Hendek’ten şehre döndüler.
Bu muharebede mücahidler yedi şehid vermişlerdi.
Kâfirlerden ise dört ölü vardı. Şehid olan Sahabîlerin hepsi de Ensardandı.
* * *
Benî Kurayza Gazâsı
Hicretin 5. senesi. (Milâdî 627) Benî Kurayza Yahudilerinin Peygamber Efendimizle olan anlaşmalarına göre, Hendek Muharebesinde düşman tarafından sarılan Medine’yi Müslümanlarla elele vererek müdafaa etmeleri gerekiyordu.1 Fakat, bunu yapmadılar. Üstelik anlaşma hükümlerini hiçe sayarak, harbin en nâzik safhasında müşriklerle işbirliğine giriştiler.
Peygamber Efendimizin tahkik ve sulh için gönderdiği heyete hakarette bulundular ve, “Resûlullah da kim oluyormuş? Muhammed’le aramızda ne ahid vardır, ne de akid” dediler. Hattâ daha da ileri giderek Peygamber Efendimiz için küstahça sözler bile sarfettiler.2
Bununla da yetinmediler. Medine üzerine baskınlar düzenleyerek, Müslüman âile ve çocukları kılıçtan geçirme teşebbüsüne bile kalkıştılar. Bu hareketleriyle Müslümanları, harp endişesinden daha büyük bir telâş ve endişeye düşürdüler. Bu, Peygamber Efendimizin kendilerine lütufkâr davranmasına karşı açık bir nankörlük ve hıyânetti.
Hendek Muharebesinde 10 bini bulan düşman ordusu büyük bir hezimete uğrayarak geri çekilmişti. Harpte müşrikler yanında yer alan Kurayzaoğulları da hayal kırıklığı içinde Medine’ye iki saatlik mesafede bulunan sağlam kalelerine çekilmişlerdi.
Giriştikleri hâince hareketin farkında idiler. Bu sebeple, Resûl-i Ekremin her an üzerlerine yürümesinden endişe duyup korkuyorlardı.
Cebrâil’in (a.s.) getirdiği emir
Nitekim, Müslümanlar Medine’ye henüz yeni dönmüşlerdi ki, Cebrâil (a.s.) Resûl-i Ekreme şu emri getirdi:
“Yâ Muhammed! Yüce Allah, sana, Benî Kurayza üzerine yürümeni emrediyor!”1
Resûl-i Ekrem Efendimiz, silahını yeni çıkarmış, temizliğini henüz bitirmişti. Derhal Hz. Bilal’i çağırtarak, bütün Müslümanlara şunu nidâ etmesini emretti:
“İşiten ve Allah’ın emrine itaat edenler, ikindi namazını Benî Kurayza yurdunda kılsın!”2
Bu dâveti duyan Müslümanlar da bir anda toplandılar.
Peygamberimiz sancağı Hz. Ali’ye teslim ederek ordudan önce onu yola çıkardı. Abdullah bin Ümmi Mektûm’u ise Medine’de yerine imam bıraktı.3
İslâm ordusu 3000 kişiden ibaretti. İçlerinde 36 süvari vardı. Ordu, Resûlullahla olan anlaşmasını en nazik bir zamanda bozan, vatana hıyânet eden, düşmanla işbirliğine girişen Benî Kurayza Yahudilerine hak ettikleri cezayı vermek üzere yola çıkıyordu.
Ordudan önce yola çıkarılmış olan Hz. Ali, Kurayzaoğulları kalelerine yaklaşarak, sancağı kalenin dibine dikti. Bu esnada Yahudilerden bazı nâhoş sözler duydu. Kurayzaoğulları, Peygamber Efendimiz hakkında ağır laflar ediyor, ileri geri küstahça konuşuyorlardı.
Bu davranışlarıyla giriştikleri hâinlikten pişmanlık duymadıklarını açık açık belli ediyorlardı.
Hz. Ali, sancağı bir başka Sahabîye teslim ederek geri döndü. Yolda Peygamber Efendimizi karşıladı. Onun bu sözleri işitip de üzülmesini istemiyordu.
“Yâ Resûlallah,” dedi, “şu şirret adamların yakınına kadar varmasan, olmaz mı?”
Resûl-i Ekrem, “Neden?” diye sordu.
Hz. Ali, Yahudilerden işittiği nahoş sözleri tekrarlamaktan utanıp sustu.
Peygamber Efendimiz: “Herhalde, sen, onlardan beni üzecek birtakım sözler işitmişsindir” deyince Hz. Ali, “Evet, yâ Resûlallah” karşılığını verdi.
O zaman Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
“Musa Peygamber, bundan daha ağırıyla karşılaşmış, daha çok üzülmüştü.
“Git! O Allah düşmanları, beni görecek olurlarsa, söylemiş oldukları çirkin sözlerden hiçbirini söyleyemeyeceklerdir!”1
Resûl-i Ekrem Efendimiz, mücahidlerle Benî Kurayza Yahudilerinin kalelerinin dibine kadar vardı. Oradan Yahudi ileri gelenlerinin isimlerini birer birer zikrederek onlara şöyle seslendi:
“Ey Allah’ın gazabına uğrayarak maymuna çevrilmiş olanların kardeşleri! Allah sizi hor, hakîr kıldı mı ve belâsını, cezasını üzerinize indirdi mi? Demek siz bana kötü söz söylediniz öyle mi?”
Yahudi ileri gelenleri süt dökmüş kediye dönmüşledi:
“Yâ Ebâ’l-Kasım! Sen, sözünü bilmezlerden değilsin! Musâ’ya indirilmiş olan Tevrat’a yemin ederiz ki, biz sana hiçbir kötü laf sarfetmedik” diyerek söylediklerini inkâr ettiler.2
Benî Kurayzalıların muhasaraya alınması
Benî Kurayza Yahudileri, cürüm üzerine cürüm işlediler. Peygamber Efendimiz ve mücahidleri iyi bir şekilde karşılamak yerine, onlar hakkında ileri geri konuştular, söylenmeyecek laflar ettiler. Bu, onların teslim olmayıp mukavemet edeceklerinin ifadesi idi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, önce mücahidlere onları oka tutmalarını emretti. Mücahidler onlara ok yağdırmaya başladılar. Kurayzaoğulları da kalelerinden Müslümanların üzerine en şiddetli bir şekilde ok yağdırıyorlardı. Böylece, Kurayzaoğulları muhasara altına alınmış oluyorlardı.
Görünüşte Hz. Resûlullah ve Müslümanların yanında bulunan, hakikatta ise daima İslâm düşmanlarıyla gizliden gizliye işbirliği yapan münafıklar, muhasara esnasında Kurayzaoğullarına gizlice şu haberi gönderdiler:
“Sizler teslim olmayınız! Medine’den çıkıp gidin deseler de, çıkıp gitmeyiniz!
“Onların istediklerini kabul etmeyip çarpışmayı sürdürürseniz, biz size hem canımız hem silahlarımızla yardıma söz veriyoruz.”
Haliyle gizlice gelen bu haber Kurayzaoğullarına bir cesaret verdi. Karşı koymaya devam ettiler.
Peygamber Efendimiz (a.s.m.), herşeye rağmen muhasarayı kaldırmıyordu. Müslümanları da cihâda ve sıkıntılara katlanmaya teşvik edici konuşmalar yapıyordu.
Benî Kurayzalılar, muhasaranın uzadığını görünce, sıkılmaya başladılar. Münafıklardan da herhangi bir yardım gelmeyince bütün bütün maneviyatları sarsıldı. Büyük bir korkuya kapıldılar. Bunun üzerine görüşme isteğinde bulundular. Resûl-i Ekrem Efendimiz istediklerini kabul etti.
Peygamber Efendimizle görüşmek ve konuşmak üzere içlerinden Nabbaş bin Kays’ı gönderdiler. Nabbaş, “Yâ Muhammed!” dedi, “Benî Nadir Yahudilerinin teslim olmalarındaki gibi kanımızı dökme, mal ve silahlar senin olsun! Kadınlarımız ve çocuklarımızı alıp memleketinden çıkıp gidelim. Her cins silah hariç olmak üzere, her âile için bir devenin taşıyabileceği gerekli eşyayı götürmemize müsâade et!”
Peygamber Efendimiz, “Hayır, bu teklifi kabul edemem” buyurdu.
Nabbaş ikinci olarak şu teklifi yaptı:
“Öyle ise kanımızı bize bağışla. Sadece kadınlarımızı ve çocuklarımızı alıp gidelim. Malları olduğu gibi bırakalım!”
Peygamber Efendimiz, “Hayır,” dedi, “kayıtsız, şartsız, benim hükmüme itaat edip teslim olmaktan başka hiçbir çareniz yoktur!”
Nabbaş, me’yus ve perişan bir halde, kavminin yanına döndü. Olup bitenleri olduğu gibi anlattı.
Ka’b bin Esed’in teklifleri
Ka’b bin Esed, onların reislerinden biri idi. Bütün bu olup bitenlerden sonra durumu açık seçik anlamıştı.
“Ey Yahudi topluluğu!” dedi. “Görüyorsunuz ki, bir felâketle karşı karşıya gelmiş bulunuyoruz.
“Size, üç ayrı teklifim olacak. Onlardan istediğinizi kabul edebilirsiniz.”
Benî Kurayzalılar merakla, “Nedir o tekliflerin?” diye sordular.
Ka’b tekliflerini sıralamaya başladı:
“Birinci teklifim: Şu adama tâbi olalım ve onun peygamberliğini kabul edelim!
“Vallahi, onun Allah tarafından gönderilmiş, kitabınızda sıfatlarını yazılı bulduğunuz peygamber olduğu sizce de malûm olmuştur.
“Ona iman edecek olursanız, kanlarınız, mallarınız, çoluk çocuğunuz kurtulmuş olur!
“Ona tâbi olmayışımızın tek sebebi, Araplara karşı duyduğumuz kıskançlık ve onun İsrailoğullarından gelen bir peygamber olmayışıdır! Halbuki bu, Allah’ın bileceği bir iştir.
“İbni Hıraş’ın yanınıza geldiği zaman size söylediği şeyleri hatırlamıyor musunuz? O, ‘Ben, Şam gibi her türlü yiyeceği, içeceği bol olan bir yeri terk edip su kırbası, hurma ve arpadan başka birşeyi bulunmayan bir yere geldim’ demişti. ‘Bununla başka neyi kastetmek istiyorsun?’ diye sorulunca da o; ‘Mekke’den bir peygamber çıkacaktır. O zaman sağ olursam ona tâbi olur ve ona yardım ederim. Eğer, benden sonra gelirse, ona karşı hîle ve aldatma yoluna başvurmaktan sakınınız! Ona tâbi olup dostları ve yardımcıları olunuz’ dememiş miydi?”
Benî Kurayza Yahudileri, “Hayır,” dediler, “biz, bizden başkasına tâbi olmayız. Biz kitap sahibi bir cemâatız!”
Kâ’b, bu teklife kimsenin yanaşmadığını görünce, ikinci teklifini yaptı:
“O halde size ikinci teklifim şudur: Geliniz, çocuklarımızı ve kadınlarımızı öldürelim. Tâ ki aramızda herhangi bir ağırlık kalmış olmasın. Sonra da kılıçlarımızı sıyırıp Muhammed’le Ashabının üzerine yürüyelim. Allah, onunla aramızda kesin hükmünü verinceye kadar çarpışmaya devam edelim. Ölürsek, zaten arkamızda bıraktığımız bir nesil yok! Şayet, galip gelirsek yeniden evlenir, evlâtlar yetiştiririz.”
Kurayzaoğulları bu teklifi de uygun görmediler.
O zaman Kâ’b, üçüncü teklifini arz etti:
“Size üçüncü teklifim şudur: Bu gece Sebt (Cumartesi) gecesidir. Bu gece, Muhammed ve Ashabı, bizim kendilerine karşı herhangi bir harekette bulunmayacağımızdan emin ve gafil bulunabilirler. O halde hemen kalelerimizden aşağı inelim. Onları ansızın vurabiliriz.”
Kurayzaoğulları bu teklife de şu cevabı verdiler:
“Biz, Sebt günü çalışma yasağını nasıl bozabiliriz. Bizden önce, Sebt (Cumartesi) gününe hürmetsizlikten dolayı maymun ve domuzlara çevrilen belli kimselerden başka, hiç kimsenin ihdas etmediği birşeyi biz nasıl ihdas edebiliriz?”
Kâ’b’ın bütün bunlardan sonra son sözleri şunlar oldu:
“İçinizden hiçbir kimse, doğduğundan şu âna kadar, bir gece bile tedbirli ve doğru görüşlü olarak gününü geçirmemiştir.”1
Bunların Müslüman olmasına sebep, yıllar önce kendilerini ziyaret eden İbni Heyyiban’ın konuşmasıydı.
Aralarında bundan sonra bir kargaşalık başladı. Birbirlerine ileri geri lâflar sarfettiler. Bir taraftan da kadınlar ve çocuklar ağlaşıp duruyorlardı. Yahudiler yaptıklarından son derece pişman oldular.
Bu sırada iki kardeş olan Sa’lebe ile Esid bin Sâ’ye ortaya çıkıp, Kurayzaoğullarına şu nasihatta bulundular:
“Ey Kurayzaoğulları! Vallahi, siz gayet iyi biliyorsunuz ki Muhammed Allah’ın Resûlüdür.
“Onun vasıflarını bize hem kendi âlimlerimiz, hem de Benî Nadir âlimleri söylemişlerdir. Onlardan biri, hepimizin çok sevdiği İbni Heyyiban’dı. O öleceği sırada, bu Peygamberin sıfatlarını bize haber vermişti” dediler
Benî Kurayza Yahudileri, “Hayır! Bu, o gelecek peygamber değildir” diyerek hakkı bile bile inkâr ettiler.
Fakat, Sa’yeoğulları söylediklerinden vazgeçmediler. Bu inançlarını pervasızca tekrarladılar:
“Vallahi,” dediler, “bu gelecek olan o peygamberin sıfatındandır! Allah’tan korkunuz da, ona iman ediniz!”1
Kurayzaoğulları kıskançlıklarının esiri olmuşlardı. Peygamber Efendimizin nübüvvetini tasdik etmeye niyetli görünmüyorlardı.
Bunun üzerine iki delikanlı olan Sa’lebe ve Esid’le amcalarının oğlu Esed bin Ubeyd kaleden inip, Müslüman oldular.2
İbni Heyyiban Şamlı bir Yahudi idi. Âlimdi. İslâmın gelişinden iki yıl önce Benî Nadir Yahudilerine gelip misafir olmuştu.
Aralarında bir müddet yaşadıktan sonra ölüm döşeğine düşmüştü. Vefât edeceğini anlayınca, “Ey Yahudi cemâatı! Ben, buraya ne için geldim, bilir misiniz?” diye sormuştu.
Yahudiler, “Sen, daha iyi bilirsin” demişlerdi.
Bunun üzerine İbni Heyyiban geliş maksadını şöyle anlatmıştı:
“Ben, bu memlekete, sadece gelme zamanı çok yaklaşmış bulunan ve buraya hicret edecek olan o peygamberi görmeye geldim! Umarım ki, o çok yakında gelecek ve ben de ona tâbi olacağım.
“Ey Yahudi cemâatı! Ona tâbi olmakta herkesten önce davranmalısınız.”3
Ölüm döşeğinde Peygamber Efendimizin geleceğini müjdeleyen İbni Heyyiban, umduğuna erme imkânı bulamadan orada hayata gözlerini yummuştu.4
Benî Kurayza Yahudileri, yirmiş beş gece süren muhasaradan sonra, başka çare kalmadığını anlayarak teslim olmayı kabul ettiler. Haklarında hüküm vermek üzere de Peygamber Efendimizden bir hakem tayin edilmesini istediler.
Peygamberimiz, “Ashabımdan istediğinizi hakem olarak seçiniz” buyurdu.
Kurayzaoğulları, “Biz, Sa’d bin Muaz’ın vereceği hükme göre teslim oluruz” dediler.
Peygamber Efendimiz, “Pekâla! Sa’d bin Muaz’ın hükmüne göre teslim olunuz” buyurdu.1
Hendek Muharebesinde yaralanan Hz. Sa’d bin Muaz o sırada tedavisine bakılması için, Mescid-i Nebevîde kurulan bir çadırda bulunuyordu. Evsli Müslümanlar, onu alıp Hz. Resûlullahın huzuruna getirdiler.
Efendimiz şöyle buyurdu:
“Ey Sa’d! Bunlar, senin hükmüne göre teslim olmayı kabul ettiler. Haydi, onlar hakkındaki hükmünü bana açıkla.”
Hz. Sa’d, “Yâ Resûlallah!” dedi. “Ben, iyi biliyorum ki; Allah sana, onlara yapacağın muâmele hakkında bir emir vermiştir. Sen, Allah’ın sana emrettiğini yap!”
Peygamber Efendimiz, “Evet, öyledir! Fakat, sen de onlar hakkındaki hükmünü bana açıkla” dedi.
Hz. Sa’d, “Yâ Resûlallah! Onlar hakkında, Allah’ın hükmüne uygun hüküm veremem diye korkuyorum” diye cevap verdi.
Peygamberimiz ısrar etti, “Sen, onlar hakkında hükmünü ver!”2 buyurdu.
Benî Kurayza Yahudileri, eskiden beri Evslilerin müttefikleri idiler. Bu sebeple, Hz. Sa’d onlardan söz almak istedi:
“Kurayzaoğulları hakkında vereceğim hükmü kabul edeceğinize dair bana Allah’ın ahd ve misakıyla söz veriyor musunuz?” diye sordu.
Evsliler, “Evet, söz veriyoruz” dediler.
Hz. Sa’d, onlara hakem olması hasebiyle, Peygamber Efendimizden de bu hususu sorması gerekiyordu. O sırada Peygamber Efendimiz, bazı Sahabîlerle bir tarafta oturuyordu. Hz. Sa’d, Efendimize olan derin hürmetinden dolayı, bizzat ismini zikredip sormaktan hâyâ duydu. Yüzünü başka tarafa çevirerek, “Şurada bulunan zât da bu yolda vereceğim hükmü kabul buyuracağına dair bana, Allah’ın ahd ve misakıyla sizin gibi söz veriyor mu?” diye sordu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Evet” diye cevap verdi.
Bundan sonra Hz. Sa’d’ın emri üzerine Kurayzaoğulları kalelerinden indiler. Silahlarını bırakıp teslim oldular.
Hz. Sa’d bin Muaz bütün bunlardan sonra hükmünü şöyle açıkladı:
“Ben, onlar hakkında büluğ çağına eren erkeklerin boyunlarının vurulmasına; malların Müslümanlar arasında taksim edilmesine, çocuklarla kadınların ise esir alınmasına hükmettim.”
Peygamber Efendimiz, Hz. Sa’d’ı bu hükmünden dolayı tebrik ve takdir ederek, “Sen, onlar hakkında, Allah Teâlâ’nın yedi kat gökler üzerinde verdiği hükmüne uygun hüküm verdin” buyurdu.1
Hakikaten de, Hz. Sa’d bin Muaz’ın Kurayzaoğulları Yahudileri hakkında verdiği hüküm, Hz. Musâ’nın şeriâtındaki hükme uygundu. Tevrat’ta bu hüküm şöyle açıklanmıştır:
“Bir şehre harb için yaklaştığında, onu sulha dâvet edesin. Ve eğer sana sulh cevabını verip, sana kapılarını açarsa, içinde bulunan kavmim hepsi sana haraç verip, hizmet etsinler.
“Lâkin, eğer senin ile musalaha etmeyip harp eder ise, onu muhasara edesin.
“Ve, Allah’ın, onu senin eline teslim ettikte erkeklerin hepsini kılıçtan geçiresin.
“Amma, kadınlar ile çocukları ve hayvanları ve bütün ganimeti, yani o şehirde bulunanların hepsini yağma edip Allah’ın sana verdiği düşmanlarının ganimetlerini yiyesin.”1
Benî Kurayza Yahudileri, Tevrat’ın bu hükmüne uygun olarak kendilerine verilen cezaya bilmecburiye rıza gösterdiler.
Peygamber Efendimizin emriyle, büluğ çağına ermiş erkeklerin elleri bağlandı. Bütün eşyaları bir araya toplandı. Eli bağlı erkekler, mallar ve davarlar Medine’ye getirildi. Ganimetler bir eve kondu. Davarlar ise, etrafa yayılmaya bırakıldı. Daha sonra ganimetlerin beşte biri Beytü’l-Mâl’e yani devlet hazinesine tahsis olundu. Kalanı mücahidler arasında pay edildi.
Verilen hüküm gereği erkeklerin boyunları vuruldu. Muhasara sırasında kaleden aşağıya taş bırakarak bir Sahabînin şehid olmasına sebep olan Nübâte adındaki bir kadına da kısas uygulandı.
Bu arada birkaç kişi de affa uğradı. Bunlar, daha önce Müslümanlara bazı iyiliklerde bulunmuşlardı. İyilik gören Sahabîler, onların affını isteyince, Resûl-i Ekrem de onları affetti.
Böylece, Medine’nin etrafı, muzır unsurlardan temizlenmiş oluyordu. Hz. Resûlullah ve Müslümanlar, bu hâdiseden sonra uzun müddet huzur ve sükûn içinde yaşadılar ve harpsiz bir devir geçirdiler.
* * *
Hicretin Beşinci Senesinin Mühim Diğer Hâdiseleri
Müzeynelerin Müslüman olmaları
Medine yakınlarındaki ikâmet etmekte olan Müzeyne Kabilesinden 10 kişilik bir heyet Medine’ye gelerek Resûl-i Ekrem Efendimizin huzurunda Müslüman oldular.
Heyetin başında Huzâî bin Abd-i Nühm bulunuyordu. Huzâî Müslüman olup Peygamber Efendimize bîat edince yurduna döndü ve kavmini Müslüman olmaya dâvet etti. Müzeyneler, “Biz senin sözüne itaat ederiz” diyerek Müslüman oldular ve Medine’ye bir heyet gönderdiler.
Hicretin 5. yılı Receb ayında Müzeynelerin Mudar kolundan Müslüman olmak üzere Medine’ye gelenlerin sayısı dört yüzdü. Resûl-i Ekrem Efendimiz, onları yurtlarında ikâmet etmelerine rağmen Muhacirler sınıfından saydı ve “Siz nerede olursanız olunuz, Muhacirsiniz. Muhacirler şerefini hak ettiniz. Mallarımızın başına dönünüz” buyurdu.
Bu emir üzerine Müzeyneler yurtlarına döndüler.1
Selmân-ı Farisî’nin kölelikten kurtarılması
Selmân-ı Farisî Hazretleri daha önce Yahudilerin kölesi idi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz bir gün kendisini çağırarak, “Ey Selmân! Kendini kölelikten kurtarmak için efendinle pazarlık yap anlaş” dedi.
Hz. Selmân, efendisine durumu arz edince, o, “Üç yüz hurma fidanını diker ve ayrıca kırk ukiyye (bin altı yüz dirhem) altın verirsen azad ederim” dedi.
Bunun üzerine Hz. Selmân, Resûl-i Ekrem Efendimizin yanına gelip durumunu arz etti.
Peygamber Efendimiz Ashabına, “Kardeşinize yardım ediniz” buyurdu.
Bu emir üzerine Sahabîler bir anda kendi aralarında üç yüz hurma fidanını topladılar.
Hurma fidanları toplanınca Peygamber Efendimiz, “Ey Selmân! Git de şu fidanlar için çukurlar kaz! Bitirince de gelip bana haber ver. Ben onları kendi elimle dikeyim!” diye ferman etti.
Sahabîlerin de yardımıyla Hz Selmân çukurları kazıp bitirince, Efendimize gelip durumu haber verdi.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bizzat mübârek eliyle biri müstesnâ, diğer hurma fidanlarını dikti. O sene zarfında Efendimizin diktiği bütün fidanlar hurma verdi. Yalnız, başkasının diktiği bir tek fidan hurma vermedi. Peygamber Efendimiz onu da çıkardı, yeniden dikti. O da meyve verdi.
Böylece Hz. Selmân, Benî Kurayza Yahudilerinden olan Efendisine hurma ağaçları borcunu ödemiş oldu.1
Hurma ağacı borcunu ödeyen Hz. Selmân’ın sadece altın borcu kalmıştı. Bunu da bizzat Hz. Selmân şöyle anlatır:
“Resûlullah (a.s.m.), gazâların birinden tavuk yumurtası kadar bir altın külçesi getirmişti. Beni huzuruna çağırttı ve ‘Ey Selmân! Bunu al, borcunu öde’ buyurdu.
“Ben Yâ Resûlallah dedim, bu kadarcık altın parçası ile borcum ödenmez ki deyince, “Külçeyi eline alıp tükürüğünü sürdü ve ‘Al bunu! Allah, senin borcunu bununla ödeyecektir!’ buyurdu.
“Bunun üzerine ondan aldığım altın parçasını tartıp alacaklıya verdim. Borcum olan kırk ukiyyeyi (bin altı yüz dirhem) verdikten sonra o tavuk yumurtası kadar olan altın parçası eskisi gibi bana kaldı!”1
Ensardan Sa’d bin Muaz Hazretleri vefât etti
Sa’d bin Muaz Hazretleri Ensarın en üstün fazilete sahip şahsiyetlerinden biri idi. Mus’ab bin Umeyr Hazretleri Resûl-i Kibriyâ Efendimizin emriyle Medine’ye Kur’an öğretmek üzere geldiği zaman Müslüman olmuştu. Müslüman olduğunu duyan Abdü’l-Eşheloğullarından kadın, erkek hepsi de o gün Müslüman olmuşlardı.
Bu kahraman ve fedakâr Sahabî, Hendek günü kolundan bir okla vurulmuş, kolunun damarı kesilmişti. Yarası ağır ve ızdırap verici idi.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu kahraman Sahabî yaralandığı zaman ona Allah rızası için yaralıların tedavisi ile meşgul olan Ensar kadınlarından Rüfeyde adındaki hâtunun çadırında yer ayırtmıştı.
Kurayzaoğulları hakkında hüküm vermesinden kısa bir müddet sonra bu ağır yarası tekrar deşildi ve çok geçmeden de Hicretin beşinci yılında 37 yaşında şehid olarak vefât etti.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz ve Müslümanlar vefâtından son derece müteessir oldular. Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
“Sa’d bin Muaz’ın vefâtıyla Arş-ı Âlâ titredi ve cenazesinde yetmiş bin melek hazır bulundu.” Hz. Sa’d’ın cenaze namazını da bizzat Peygamberimiz kıldırdı.2
Hz. Âişe der ki:
“Resûlullah (a.s.m.) ile iki Sahabîsinden (Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer) sonra, vefâtı Müslümanlara, Sa’d bin Muaz’dan daha ağır gelen bir kimse yoktu.”1
Muğire bin Şu’be Müslüman oldu
Muğire bin Şu’be dört Arap dâhisinden biri idi. Belli ve büyük meseleleri halletmede son derece mâhirdi. İri yarı ve heybetli bir zattı.
Hendek Savaşı yılında Müslüman oldu ve Muhacir olarak Medine’ye geldi.
Medine’de zelzele ve ay tutulması vuku buldu
Hicretin beşinci yılında Medine’de zelzele oldu. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz bunun üzerine şöyle buyurdu:
“Rabbiniz, sizi razı olacağı duruma döndürmek istiyor. O halde siz de, Onun rızasını dileyiniz.”2
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin bu ifadeleri, yeryüzü ile üzerinde yaşayan insanların hareketleri arasında münasebetin bulunduğunu ortaya koyuyor ve dünyanın hareket ve zelzelesinde vahy ve ilhama mazhar olarak emir altında deprendiğini beyan ediyordu!
Yine hicretin 5. yılı Cemaziyelâhir ayında ay tutuldu.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, ay tutulması geçinceye kadar, husûf namazı3 kıldırdı.4
Cahiliyye Devrinde insanlar, “Güneş ve ay, ancak yeryüzü halkının büyüklerinden bir büyük için tutulur” bâtıl inancını taşırlardı.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz şu sözleriyle bunun doğru olmadığını açık bir şekilde ifade etti:
“Şüphesiz ki, güneş ve ay, hiç bir kimsenin ölümü veya doğumu sebebiyle tutulmazlar.
“Onlar, Allah’ın kudret ve azametini gösteren alâmetlerden iki alâmettir!
“Siz onların tutulduğunu gördüğünüz zaman, namaza durunuz!”1
Peygamberimiz bu sözleriyle Cahiliyye Devri insanlarının bu bâtıl inançlarını değiştirmiş, güneş ve ay tutulmalarının Allah’a ibâdet vakti olduğunu beyan buyurmuşlardır. Bu vakitlerde insanlar, boş şeylerle değil, Allah’a ibâdet ve tâatle meşgul olmaları gerektiğini ifâde etmişlerdir.
Şurası da unutulmamalıdır ki, ibadet ve duânın sebebi ve neticesi emir ve Allah’ın rızasıdır, faydası ise âhirete aittir. Eğer namaz ve ibâdetten dünyevî bir maksat niyet edilse, yalnız onlar için yapılsa, o namaz batıl olur. Bu sebeple, güneş ve ay tutulmaları halinde, onların açılması niyetiyle ve kasdıyla namaz kılınmaz. Belki, güneş ve ayın tutulması zamanları bu çeşit ibadetin vakitleri olarak bilinmeli ve sırf Allah’ın rızası kasdedilerek namaz kılınmalıdır.2
|
|
|
Peygamberimiz Hz Muhammedin Medinedeki Hayatı - 6.Bölüm |
|
Yazar: RasitTunca - 01-07-2020, 07:49 PM - Forum: Hz. Muhammed Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Peygamberimiz Hz Muhammedin Medinedeki Hayatı - 6.Bölüm
Hicretin Beşinci Senesi
Dûmetü'l-Cendel Gazâsı
Hicretin 5. senesi, Rebiülevvel ayı (Milâdî, 626). Birkaç Arap kabilesi Medine’ye on beş gece uzaklıkta bulunan Şam beldelerinden biri olan Dûmetü’l-Cendel’de toplanarak gelen giden yolcuları rahatsız ediyorlar, onlara zulmediyorlardı. Ayrıca İslâm devletinin başşehri Medine üzerine yürümeye de hazırlanıyorlardı.1
Peygamberimiz bu durumu haber aldı. Vakit geçirmeden bin kişilik ordusuyla yola çıktı. Efendimiz, bu tarz gazâlarda dâima düşmanı yerinde ve ânında bastırmak tarzını tercih ederdi. Ordusuyla adı geçen mevkie vardığında ortalıkta kimseler görünmüyordu. Düşman, İslâm ordusunun üzerlerine gelmekte olduğunu duymuş ve kaçmıştı. Yalnız bir kişiye rastladılar, o da dâvet üzerine Müslüman oldu.2
Resûl-i Ekrem Efendimiz, bir kaç geceyi burada düşmanı beklemekle geçirdikten sonra Medine’ye geri döndü.
* * *
Peygamberimizin Hz. Zeynep bint-i Cahş ile Evlenmesi
Hicretin 5. senesi, Zilkâde ayı. Hz. Zeynep bint-i Cahş, Resûl-i Ekrem Efendimizin halası Ümeyme bint-i Abdülmuttalib’in kızı idi. Daha önce Peygamber Efendimizin evladlık edindiği Hz. Zeyd bin Hârise ile evlenmişti. Bu evliliğin dünürlüğünü de bizzat Resûl-i Ekrem Efendimiz yapmıştı.1
Hz. Zeynep ve ailesi böyle bir evliliği istemedikleri halde sırf Peygamber Efendimizin ısrarı üzerine rıza göstermişlerdi.
Hz. Zeyd, izzetli zevcesi Hz. Zeynep’i kendisine mânen küfüv (denk) bulmuyordu. Bu durum mânevî imtizaçsızlığa sebep oluyordu. Nitekim evliliklerinin birinci yılı henüz bitmişken, Hz. Zeyd, Peygamber Efendimize gelerek, “Yâ Resûlallah! Ben, âilemden ayrılmak istiyorum” dedi.
Peygamberimizin cevaben, “Zevceni tut boşama! Allah’tan kork” buyurdu.2
Fakat Hz. Zeyd, ferasetiyle Hz. Zeynep’in yüksek bir ahlâkta yaratılmış olduğunu ve bir peygamber hanımı olacak fıtratta bulunduğunu hissetmişti. Kendisini de ona zevc olacak fıtratta mânen küfüv bulmadığı için boşadı.
Peygamber Efendimiz, mânevî geçimsizlik sebebiyle Hz. Zeyd ve Hz. Zeynep arasındaki evliliğin son bulmasından son derece üzüldü. Çünkü, bu evliliği kendisi arzu etmişti. Durumun düzeltilmesi, mahzun Zeynep (r.a.) ile hâdiseden dolayı üzülen akrabalarının gönlünün alınması gerekiyordu.
Hz. Zeynep’in iddeti (boşandıktan sonra beklemesi gereken müddet) dolmuştu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz birgün Hz Âişe Validemizle oturmuş sohbet ediyordu. Bu esnada kendisine vahiy geldi. İnen âyetlerde Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyordu:
“Zeyd o hanımla alâkasını kesince Biz onu sana nikâhladık—tâ ki evlâtlıklarının boşadığı hanımlarla evlenmenin mü’minler için günah olmayacağı anlaşılsın. Allah’ın emri işte böylece yerine getirilmiştir.
“Allah’ın kendisi için takdir ettiği şeyi yerine getirmesinde Peygamber için bir vebâl yoktur. Daha önce geçen peygamberler hakkında da Allah’ın kanunu böyledir. Allah’ın emri, tâyin edilmiş ve değişmez bir hükümdür.”1
Vahiy hali sona erince, Kâinatın Efendisi Peygamber Efendimiz (a.s.m.) gülümsedi, “Allah’ın, onu bana gökte nikâhladığını, Zeynep’e, kim gidip müjdeler?” buyurdu.
Âyet-i kerimelerden açıkça anlaşılacağı gibi, Cenâb-ı Hak, Hz. Zeynep’i zevceliğe alması için Peygamberimize emir vermiştir. Resûl-i Ekrem Efendimiz de bu emre uyarak Hz. Zeynep’i zevceliğe almıştır. Âyet-i kerimedeki “Biz onu sana zevce yaptık” beyanı bu nikâhın bir akd-i semavi olduğuna açıkça delâlet ediyor. Demek ki, bu nikâh, harikulâde, örf ve zahirî muâmelelerin üstünde sırf Allah’ın emriyledir ki, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Allah’ın emrine boyun eğmiştir. Nefsî arzularla hiçbir ilgisi yoktur.
Bu evliliğin mühim bir hikmeti
Cenâb-ı Hakkın emriyle, Peygamber Efendimizle (a.s.m.) Hz. Zeynep arasında kurulan bu evliliğin ehemmiyetli bir şer’i hükmü olduğu gibi, bütün mü’minleri ilgilendiren bir hikmet ve fayda tarafı da vardı. Bu da konu ile ilgili gelen vahyin: “Tâ ki, evlâtlıklarını, kendilerinden alâkalarını kestikleri zevcelerini almakta mü’minler üzerine günah olmasın” meâlindeki kısmında beyan buyurulmuştur.
Çünkü, Cahiliyye Devrinde, bir kimse birisini evlât edindiği zaman, halk, evlâtlığı, onun adıyla anar ve evlâtlık, öz evlât gibi o kimsenin mirasından faydalanırdı. Haliyle bu inanca göre, evlâtlığın boşadığı kadını, onu evlât edinen kimse alamazdı, bu haramdı.
İşte, Peygamber Efendimizin, Allah Teâlânın emrine uyarak, Hz. Zeynep’i zevceliğe almasıyla Cahiliyye Devrinin bu inanç ve âdetinin bâtıl olduğunu ortaya kondu. Böyle bir durumda mü’minler için de vebâl ve günahın söz konusu olamayacağı belirtildi.1
Münafıkların dedikoduları
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) Hz. Zeynep’le evlenince, her meselede fırsat kollayıp, Müslümanlar arasında fitne ve fesad çıkarmaya can atan münafıklar, bu meselede de ileri geri konuşmaya başladılar. Cahiliyye Devri inancına göre, evlâtlığın boşadığı karısını almayı haram sayıp, bunu Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) aleyhinde dedikodu vesilesi yapıp, “Muhammed, evlâdın karısıyla evlenmeyi haram kıldı. Kendisi ise oğlu Zeyd’in boşadığı karısıyla evlendi” diyerek yaygaraya başladılar.2 Gelen vahiy bu hususa da açık bir şekilde şöyle cevap veriyordu.
“Muhammed hiçbirinizin babası değildir; o Allah’ın Resûlüdür ve peygamberlerin sonuncudur. Allah ise herşeyi hakkıyla bilir.”1
Peygamberlerin, ümmetlerine bir baba gibi nazar ve hitapları risâlet vazifesi itibariyledir, beşerî şahsiyetleri itibariyle değildir. Bu bakımdan, elbette onlardan zevce almanın uygun olmayacağından bahsedilemez. Kur’ân-ı Kerim, zihinlerde bu hususta uyanacak herhangi bir istifhamı bertaraf etmek maksadıyla, meâlini aldığımız son âyet-i kerime ile mânen şöyle demektedir:
“Peygamber rahmet-i İlâhiye hesabıyla size şefkat eder, pederâne muâmele eder ve risâlet namına siz onun evlâdı gibisiniz. Fakat şahsiyet-i insaniye itibariyle pederiniz değildir ki, sizden zevce alması münasip düşmesin! Ve sizlere ‘oğlum’ dese, ahkâm-ı şeriat itibariyle siz onun evlâdı olamazsınız!”2
Böyle bir çok cihetlerden hikmetleri bulunan ve hayırlara vesile olan bu pâk ve nezih evliliğe toz kondurmak ve bununla da Resûl-i Kibriyâ Efendimizin yüce şahsiyetine gölge düşürmek niyetiyle çırpınıp duranların, hüsn-i niyetten ne kadar uzak ve maksatlı hareket ettikleri, elbette ki, bu izahlarımız neticesinde, basiret ve feraset sahibi mü’minlerin gözünden kaçmaz.
Düğün ziyafeti ve bir mu’cîze
Evliliklerinde Ashabına düğün ziyafeti tertiplemek, Resûl-i Ekrem Efendimizin bir âdeti idi. Bu âdet, Müslümanlar arasında da günümüze kadar sünnet olarak devam edip gelmiştir.
Fahr-i Kâinat Efendimiz, Hz. Zeynep’le evlendiği gün, Enes bin Mâlik’in annesi Ümmü Süleym, kendilerine yağda kavrulmuş biraz Medine hurması gönderdi. Gönderilen hurma küçük bir kap içinde ancak Peygamber Efendimiz ve Hz. Zeynep’e kâfi gelebilecek kadardı.
Hâdiseyi, bu bir avuç hurmayı getiren “Hâdim-i Nebevî” ünvaniyle şöhret bulan Hz. Enes bin Mâlik şöyle anlatır:
“Nebî (a.s.m.) götürdüğümü kabul etti ve ‘Bana, Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali’yi (r.a.) çağır’ diye emretti. Bu arada daha birçok kimsenin ismini zikretti. Resûlullahın azıcık bir yiyecek için birçok kimseyi çağırmayı bana emretmesine şaştım. Ama emrine aykırı hareket edemezdim. Onların hepsini çağırdım.
“Bu sefer, ‘Bak, Mescid’de kim varsa, onları da çağır’ dedi. Öyle yaptım. Mescid’e gidip, orada namaz kılan kimi buldumsa onlara, ‘Resûlullahın düğün ziyafetine buyurunuz’ dedim.
“Geldiler. Nihayet sofra doldu. Bana, ‘Mescid’de kimse kalmadı mı?’ diye sordu. ‘Hayır’ dedim.
“Bu sefer, ‘Bak, yolda kim varsa, onları da çağır’ dedi.
“Çağırdım. Odalar da doldu. ‘Gelmeyen kimse kaldı mı?’ diye sordular.
“Hayır, yâ Resûlallah!” dedim.
“‘Haydi çanağı getir’ buyurdu.
“Getirip önüne koydum. Elini çanağın üzerine koyup bereket duâsında bulundu. Bundan sonra, ‘Onar onar halkalansınlar ve herkes kendi önünden yesin’ buyurdu.
“Dâvetliler emredilen şekil üzere oturarak doyuncaya kadar yediler. Böylece bütün dâvetliler bölük bölük gelip yiyip gittiler.
“Ben çanaktaki hurmaya bakıyordum. Sofada ve odalarda bulunanların hepsi ondan doyuncaya kadar yedikleri halde çanaktaki hurma getirdiğim gibi duruyordu.
“Resûlullah bana, ‘Ey Enes! Kaldır’ diye emretti.
“Ben de çanağı kaldırdım. Sonra da annemin yanına vardım. Hâdiseyi olduğu gibi anlattım. Annem de bana, ‘Hiç hayret etmene gerek yok! Eğer, Allah ondan bütün Medinelilerin yemesini dilemiş olsaydı, hepsi de yer ve doyarlardı’ dedi.”1
Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (a.s.m.) dini, dâveti ve risaleti umumî olduğu için, hemen hemen kâinatın her nevinden mucîzelere mazhar olmuştur. Duâsıyla yemeklerin bereketlenmesi hususunda da birçok mucîzeler göstermiştir. Mevzu ile ilgisi bakımından bu mucîzeyi burada naklettik. Ve, duâ ediyoruz:
“Yâ Rab! Resûl-i Ekremin (a.s.m.) bereketi hürmetine bize ihsan ettiğin maddî ve mânevî rızkımıza bereket ihsan eyle!”
Hicâb âyetinin nâzil olması
Hz. Zeynep’in düğün yemeğine dâvet edilenler, dağılmış, sadece üç kişi kalmıştı. Bunlar oturup konuşmaya dalmışlardı. Peygamber Efendimiz bu durumdan hoşlanmadı. Kalkıp Hz. Âişe’nin odasına kadar gitti. Sonra birbiri ardınca Ezvâc-ı Tâhiratın da odalarına uğradı. Biraz sonra konuşanlar gitmişlerdir zannıyla döndü. Fakat, onlar hâlâ konuşmalarına devam ediyorlardı. Resûl-i Ekrem Efendimiz, onlara birşey diyemedi. Tekrar, Hz. Âişe Vâlidemizin odasına doğru gider gibi davrandı. Bu sırada onlar da kalkıp gittiler. Peygamber Efendimize haber verilince hemen geri döndü. Hücre-i Saâdete girdi.
Daha önceleri de Hz. Ömer, “Yâ Resûlallah! Hanımlarınızı perde arkasına alsanız. Zira, huzurunuza her çeşit insan gelir, gider” derdi. Fakat, Cenâb-ı Hak tarafından herhangi bir emir gelmediğinden Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Hz. Ömer’in bu sözüne karşı sükût ederdi. Hattâ bir gün Ezvâc-ı Tâhirattan Hz. Sevde’yi dışarda görmüş ve “Ey Sevde! Biz seni tanıdık” demişti.2 Bu sözü, Hicab hakkında İlâhî emrin gelmesini şiddetle arzu ettiği için sarfetmişti.
Hz. Zeyneb’in düğün yemeğinde de yukarıda bahsettiğimiz hâdise meydana gelince, hicâb âyeti nâzil oldu:
“Ey îmân edenler! Yemek için dâvet olunmadan Peygamberin evine girip de orada yemek vaktini beklemeyin. Dâvet edildiğinizde ise girin; fakat yemeğinizi yedikten sonra sohbete dalmadan dağılın. Bu hareketleriniz Peygambere eziyet verir; o da size bunu açıklamaktan sıkılır. Allah ise hakkı açıklamaktan çekinmez. Peygamberin hanımlarından birşey istediğinizde de perde arkasından isteyin. Hem sizin kalbiniz, hem de onların kalbi için bu daha temiz bir harekettir. Ne Allah’ın Resûlüne eziyet vermeniz, ne de ölümünden sonra onun hanımlarını nikâhlamanız size ebediyen câiz değildir. Muhakkak ki bu Allah katında pek büyük bir günahtır.”1
Nâzil olan bu âyet-i kerimeyi Peygamber Efendimiz dışarı çıkıp halka okudu. Bunun üzerine Ezvâc-ı Tâhirat da perde arkasına çekildiler.2
Bundan sonra, neseb ve süt emme yönünden akraba olanlarla, hizmetçi ve hürriyetlerine kavuşmak için anlaşma yapmış bulunanlar dışındakilerle Ezvâc-ı Tâhirat gerektiği zaman ancak perde arkasında konuşur görüşürlerdi.3
Bir gün Peygamber Efendimizin yanında Hz. Ümmü Seleme ile Hz. Meymune bulunuyordu. Bu esnada âmâ olan Abdullah ibni Ümmi Mektum (r.a.) içeri girdi. Peygamberimiz hanımlarına, “Perde arkasına çekiliniz” diye emretti.
Onlar, “Yâ Resûlallah, o âmâ değil midir? Gözleri görmez ve bizi tanımaz” dediler.
Peygamber Efendimiz, “Siz de âmâ mısınız? Onu görmüyor musunuz?” buyurdu.4
Müslüman kadınlara tesettürün emredilmesi
Bir kısım edepsiz münafıklar, köle kadınlara sataşırlardı. Zaman zaman sâir kadınları da, köle zannıyla rahatsız ederlerdi.
Bunların, mü’minlerin hanımlarını da rahatsız ettikleri olurdu. Neden böyle yaptıkları sorulduğunda ise, “Biz onları köle sanmıştık” diyerek mazeret uydururlardı.
Bu hâdiseler üzerine Müslüman kadınların örtünmelerini emreden şu âyet-i kerime nâzil oldu:
“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına söyle, evlerinden çıktıklarında dış örtülerini üzerlerine alsınlar. Bu, onların hür ve iffetli hanımlar olarak tanınmaları ve eziyete uğramamaları için daha uygundur…”1
* * *
Benî Mustalık Gazâsı
Huzaâ kabilesinden Benî Müstâlik oymağının reisi Hâris bin Ebî Dırar, kabilesiyle birlikte etrafta sözünü geçirdiği bir kaç Arap kabilesini daha bir araya toplayarak Medine’ye, Müslümanların üzerine yürümeye hazırlanıyordu.1
Böyle bir hazırlığın olduğu haberi Medine’ye ulaştı. Peygamber Efendimiz, önce haberin doğruluk derecesini öğrenmek istiyordu. Bu maksatla, Ashabtan Büreyde bin Husaybe’l-Eslemî’yi vazifelendirdi. Hz. Büreyde, Benî Müstalık yurduna gidecek ve durumu öğrenecekti.
Hz. Büreyde, Medine’den ayrılmadan önce, Peygamberimize, onları şüphelendirmemek ve kendini muhafaza etmek gayesiyle hakikata muhalif beyanda bulunup bulunamayacağını sordu. Resûl-i Ekrem gerektiğinde böyle hareket edilebileceği müsâadesini verdi.
Hz. Büreyde, Müstalıkoğullarının yurduna vardı. Onlardan biriymiş gibi davrandı ve şöyle dedi:
“Ben, sizdenim. Şu adam [Peygamberimiz] için derlenip toplandığınızı işittim. Ben de kavmimden bana itâat edenlerle size katılmak istiyorum. Onların [Müslümanların] kökünü kazıyıncaya kadar işbirliği yapalım!”
Benî Müstalıkların reisi Hâris bin Ebî Dırar, “Biz de, bu iş için hazırlanıyoruz. Bize katılmakta acele et!” dedi.
Hz. Büreyde, “Şimdi hayvanıma atlar ve kavmimden büyük bir toplulukla yanınıza gelirim” diyerek oradan ayrıldı.2
Hz. Büreyde, derhal Medine’ye gelip durumu Resûl-i Kibriyâ Efendimize bildirdi.
İslâm ordusunun hareketi
Şaban ayının ikinci Pazartesi günü idi. Resûl-i Ekrem Efendimiz, yedi yüz kişi ile, yerine Hz. Zeyd bin Hârise’yi vekil tayin ederek Medine’den hareket etti. İslâm ordusunda 30 kadar at vardı. Ayrıca Ezvâc-ı Tâhirattan Hz. Âişe ile Hz. Ümmü Seleme Vâlidemiz de birlikte idiler.1
Gariptir ki, münafıklar, hiç bir gazâya bu gazâ kadar ilgi göstermemişlerdi. Bir çoğu İslâm ordusuna katılmıştı.2 Maksatları; ganimetten istifâde etmek ve fırsat kollayarak Müslümanlar arasına fitne fesad düşürmekti.
İslâm ordusu Müreysi Suyu başına doğru ilerlerken, düşman casuslarından biri ele geçirildi. Yapılan dâvet üzerine Müslüman olmayınca katledildi.3
Bunu duyan Müstalıkoğulları fazlasıyla korktular. Hattâ etraftan topladıkları bir çok kimse kendilerini terk ederek dağıldı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, ordusuyla Müreysi Kuyusu başına kadar geldi. Hemen orada kendileri için deriden bir çadır kuruldu. Sonra ordusunu harp nizamına koydu. Muhacirlerin sancağını Hz. Ebû Bekir’e, Ensarınkini ise Sa’d bin Ubâde’ye verdi. Hz. Ömer’e, “Lâ ilâhe illallah, deyiniz de canlarınızı, mallarınızı koruyunuz” diye seslenmesini emretti. Müstalıkoğulları teklifi kabul etmediler. Üstelik mücahidlere ok atarak çarpışmayı bizzat başlatmış oldular.4
Bunun üzerine mücahidler de onlara ok atmaya başladılar. Sonra Peygamber Efendimiz, ordusuna birden hücuma kalkma emri verdi. Hücum neticesinde Benî Müstalıklardan on kişi öldürüldü. Geri kalanları ise esir alındı.1
İslâm ordusundan ise, sadece bir mücahid yanlışlıkla düşmandan biri sanılarak bir Müslüman tarafından şehid edildi.2
Benî Müstalıklardan esir alınanlar 200 kadardı. Bir çok deve, sığır ve davar da ganimet alındı. Ganimet malları bir araya toplandı. Usûlüne göre taksim edildi. Esirler ise mücahidler arasında bölüştürüldü.
Müreysi Kuyusu mevkiinde çarpışma vuku bulduğu için bu gazâ, Müreysi Gazâsı adıyla da zikredilir.3
Münafıkların bir tertibi
Müreysi zaferi kazanıldıktan sonra, Peygamber Efendimiz, mücahidlerle burada bir kaç gün istirahat edip beklemeyi uygun bulmuşlardı. Önceden de bahsettiğimiz gibi, bu gazâya çok sayıda münafık katılmıştı.4 Hattâ bazı kaynaklara göre, o zamana kadar münafıkların, hiç bir gazâya bu derece ilgi gösterdikleri görülmemişti. Bu ilgileri ve fazla iştirakleri elbette sebepsiz değildi. Bir taraftan ganimete konmak, diğer taraftan gün geçtikçe saflarını sıklaştıran, çoğalan ve kuvvet kazanan Müslümanları, en küçük fırsatları dahi değerlendirerek birbirine düşürmek, aralarına fitne, fesad tohumu saçmak.
İşte bu bekleme esnasında, Hazreç Kabilesinden Benî Amr bin Avf’ın müttefiki olan Sinan bin Veber el-Cühenî ile Hz. Ömer’in Benî Gıfar’dan ücretle tuttuğu seyisi Cahcah arasında kuyu başında bir kavga çıktı. Cahcah, yumruk ve tokatlarla Sinan’ın yüzünü kanlar içinde bıraktı. Sinan ise feryadı basıp, “Yetişin Muhacirler, neredesiniz?” diye seslendi.5
Feryadları duyan Ensarla Muhacirler derhal toplandılar. Kılıçlarını sıyırdılar. Az kalsın büyük bir fitne kopacak, Müslümanlar birbirlerine gireceklerdi. Muhacirlerle Ensarın bazı ileri gelenleri, araya girip, yatıştırıcı konuşmalar yaptılar.
O sırada Resûl-i Ekrem Efendimiz, topluluğun bulunduğu yere geldi ve “Cahiliyye insanlarının dâvâsı mı güdülüyor? Nedir bu çığlıklar, bu feryadlar? Derdiniz nedir?” diye sordu.
Ashab, bir Muhacirin Ensardan birini tokatladığını söyleyince, “Bırakınız şu Cahiliyye âdet ve dâvâsını. Çünkü o, bir murdarlık, bir kötülüktür. Cahiliyye dâvâsını güden, kendini Cehenneme atmış olur”1 buyurdu.
Bunun üzerine Sinan, Cahcah üzerindeki hak ve dâvâsından vazgeçti. Bu esnada münafıkların reisi Abdullah bir Übeyy bin Selûl’un ortaya atıldığı görüldü. Zira, bu hâdise onun için ele geçmez bir fırsattı. Bunu bahâne ederek Müslümanların arasını bozabilirdi. Nitekim, “Ey Ensar! Bu Muhacirler, sayenizde kuvvet ve şöhrete nâil olmuşken, şimdi bize böylesine hakaretle muâmele ediyorlar” diye bağırdı.
Sonra şeytanî bir tavırla kavmine dönerek şöyle dedi:
“Bunları şehrinize getirip bir yer verdiniz, mal ve erzakınıza ortak yaptınız. Uğradığınız bu hakaretlere tek sebep yine sizsiniz.
“Vallahi, biz Medine’ye dönecek olursak en izzetli ve kuvvetli olan [kendisi ve etbâı] en zelil ve en zâif olanı [hâşâ Peygamberimiz ve Muhacirler] oradan sürüp çıkarılacaktır.”2
Arkasından da bir sürü herzeler savurdu.
Orada bulunan genç Sahabî Hz. Zeyd bin Erkam, Abdullah bin Übeyy’in bu sözüne karşı çıktı, “Vallahi, kavminin içinde zelil ve menfur olan ancak sensin. Muhammed (a.s.m.) ise, Allah tarafından aziz kılınmıştır” dedi. Peygamberimize derhal durumu bildireceğini söyledi.
Başmünafık, bu sözler karşısında vaziyet değiştirerek, “Ey kardeşimin oğlu! Sus! Vallahi ben şaka yapmıştım”1 diyerek münafıklığını ortaya koydu.
Hz. Zeyd bin Erkam susmadı. Abdullah bin Übeyy’den işittiklerini olduğu gibi gelip Peygamber Efendimize haber verdi. Efendimizin rengi birden değişti. Yanında Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman, Sa’d bin Ebî Vakkas, Muhammed bin Mesleme gibi Muhacir ve Ensardan zatlar bulunuyordu. Her şeye rağmen meseleyi tahkik etmeyi uygun buldu.
Hz. Zeyd’e, “Sakın, İbni Übeyy’e karşı kin ve düşmanlığından dolayı bunu söylemiş olmayasın?” buyurdu.
Hz. Zeyd (r.a.), “Hayır! Vallahi, bunları ondan işittim!” dedi.
Resûl-i Ekrem, tekrar, “Yanlış duymuş olamaz mısın?” diye sordu.
Hz. Zeyd, aynı şekilde bu sözleri münafıkların reisinden kelimesi kelimesine işittiğine dâir ikinci defa Allah adına yemin etti.
Abdullah bin Übeyy’in bu sözleri sarfettiği orduda da duyuldu. Ensardan bazıları, “Kendi kavminin efendisi hakkında haksız isnadda bulundun” diyerek Hz. Zeyd bin Erkam’ı kınadılar. Zeyd onlara cevaben şöyle dedi:
“Vallahi, ben bu sözleri ondan işittim! Eğer bu sözleri babamdan dahi işitmiş olsaydım yine Resûlullaha gidip söylemekten asla geri durmazdım. Allah Teâla’nın, Peygamberine bu hususta vahiy indirip, kimin yalancı olduğunu bildireceğini ve Resûlullahın sözlerimi doğrulayacağını umarım” dedi.
Sonra da, “Allah’ım! Resûlüne, sözlerimi doğrulayacak vahyini indir”1 diye duâ etti.
O sırada Hz. Ömer, “Yâ Resûlallah! Müsâade buyur da şu münafığın boynunu vurayım! Eğer onu Muhacirlerden birinin öldürmesini uygun görmüyorsanız, Sa’d bin Muaz veya Muhammed bin Mesleme’ye emredin, onu öldürsünler!”2 dedi.
Resûl-i Ekrem, bu tekliften memnun kalmadığı gibi, cevabı da düşündürücü oldu:
“Eğer, ben onun öldürülmesine müsâade edersem, Medine eşrafından bir çoğunun gönlüne korku ve endişe düşer. Ayrıca işin iç yüzünü bilmeyen halk, ‘Muhammed Ashabını öldürüyor’ diye konuşmaya başladıkları zaman durum ne olur, biliyor musun?”3
Resûl-i Ekrem Efendimiz, günün en sıcak saati olmasına rağmen mücahidlerle derhal Medine’ye doğru yola çıkmalarını emretti. Halbuki, o güne kadar, böyle günün en sıcak saatinde yola çıktıkları görülmüş değildi.4
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Abdullah bin Übeyy’i yanına çağırdı, “Bana ulaşmış olan sözleri sen mi söyledin?” diye sordu.
Başmünafık söylediklerini inkâr etti:
“Hayır! Sana kitabı indirmiş olan Allah’a yemin ederim ki, ben o sözlerin hiçbirini söylemedim. Zeyd, muhakkak bir yalancıdır” dedi.
Peygamber Efendimizin, günün sıcak saatinde ordusunu harekete geçirmesi, Müslümanlar arasında hayretle karşılandı. Ensarın ileri gelenlerinden Üseyd bin Hudayr, “Yâ Resûlallah! Bu saatte yola çıkmak uygun değildir. Sen, böyle zamanda yola hiç çıkmazdın” dedi.
Resûl-i Ekrem, “Adamınızın söylediğini duymadın mı?” buyurdu.
Üseyd bin Hudayr, “Hangi adam, yâ Resûlallah?” diye sordu.
Peygamber Efendimiz, “Abdullah bin Übeyy” dedi.
Üseyd bin Hudayr, “Ne söylemiş?” diye sordu.
Peygamber Efendimiz, “Medine’ye dönünce, en aziz ve kuvvetli olan, en zelil ve zaif olanı oradan muhakkak sürüp çıkaracaktır, demiş” dedi.
Üseyd bin Hudayr, “Yâ Resûlallah! İstersen, sen onu Medine’den sürüp çıkarırsın!
“Vallahi, zelil ve zâif olan odur. Aziz ve kuvvetli olan da sensin!
“Yâ Resûlallah! Sen, yine de ona rıfk ve şefkat ile muâmele buyur!
“Vallahi, Allah, seni bize getirdiği zaman, kavmi ona hükümdarlık tacı hazırlıyordu.
“O, elinden saltanatı senin çekip aldığını sanmaktadır” diye konuştu.1
Peygamber Efendimiz mücahidlerin Abdullah bin Übeyy’in söylediği sözlerle meşgul olmasını istemiyordu. Bunun için hareket emri verdiği günün sabahına kadar yola devam ettiler. Mücahidler son derece yorulmuşlardı. Güneşin sıcaklığı etrafı basınca konakladılar. Yorgunluk ve uykusuzluktan mecalleri kalmamıştı. Derhal uykuya daldılar.
Böylece Resûlullah Efendimiz, dedikodunun ordu arasında da büyümesine fırsat vermemiş oluyordu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, ordusuyla Bek’â mevkiinden hareket edeceği sırada şiddetli bir fırtına esti. Mücahidler korkup ürktüler. Gatafanların reisi Uyeyne bin Hısn’ın Medine’ye baskın yapmış olmasından endişe duydular. Zira, onunla yapılan anlaşma müddeti son bulmuştu.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Size Uyeyne bin Hısn’dan bir zarar gelmez” dedi. Sonra da, “Korkmayınız! Bu fırtına, bir büyük kâfirin ölümü dolayısıyla esmektedir!” buyurdu.
Gerçek, Resûl-i Ekrem Efendimizin haber verdiği gibiydi. Medine’ye vardıklarında münafıklara arka çıkan Yahudî büyüklerinden Rifaâ bin Zeyd bin Tabut’un aynı gün ölmüş olduğunu öğrendiler.1 Bu adam, Peygamberimiz ve İslâmın azılı düşmanlarından biri idi.
Hz. Abdullah’ın teklifi
Kaderin cilvesi bu; baba Übeyy, nifakın reisliğini yaparken, oğul Abdullah, İslâmı fevkalâde bir ciddiyet ve ittikâ içinde yaşayan halis bir Müslümandı. Babasının sözlerini duyunca, Resûl-i Ekremin huzuruna çıktı, “Yâ Resûlallah,” dedi, “babamla aranızda geçen hadiseyi işittim. Onu öldürmek istediğinizi haber aldım. Eğer bu işi muhakkak yapacaksanız, bana emir buyurunuz, şu anda gidip başını huzurunuza getireyim. Bütün Hazreçliler bilirler ki, babama pek ziyade muhabbetim vardır. Onun öldürülmesini başkasına havale ederseniz, ihtimal ki, o adama karşı nefsimde bir düşmanlık meydana gelir ve bir kafire karşı bir mü’mini öldürerek Cehenneme müstahak olurum!”
Sahabîdeki îmân işte böylesine kuvvetli idi. Resûlullah ve Müslümanlara hakaret eden babasının başını kesecek kadar!
Resûl-i Ekrem; verdiği cevapla bu kahraman Sahabîyi şöyle teselli etti:
“Ey Abdullah! Babanı öldürmeyi istemedim. Hiç kimseyi de onu öldürmekle vazifelendirmedim. Aramızda yaşadıkça ona iyi davranırız!”1
İslâm ordusu Medine’ye yaklaşmıştı. Akik denilen vadide Hz. Abdullah atından indi. Babası Abdullah bin Übeyy’in önünü kesti. Devesini ıhdırıp çöktürdü ve, “İzzet ve kuvvetin, Allah ve Resûlüne ait olduğunu söylemedikçe, seni asla bırakmayacağım” dedi.
Başmünafık birden şaşkına döndü. Bu sözleri hiddetli hiddetli söyleyen, oğlu Abdullah idi. Bunu nasıl yapabilirdi? Îmân etmiş gibi görünen münafık, elbette gerçek bir îmânın insana neler yaptırabileceğini bilemezdi.
Oğluna, “Demek, sen, bu kadar insanlar arasında beni Medine’ye sokmayacaksın, öyle mi?” dedi.
Hz. Abdullah, “Evet,” dedi, “bugün insanlar arasında, en aziz kimdir, en zelil kimdir, sana öğretmeden seni asla bırakmayacağım. Hattâ izzet ve şerefin Allah ve Resûlüne ait olduğunu burada itiraf ve ikrar etmezsen, boynunu vururum.”
Başmünafık, Hz. Abdullah’ın sözlerinde kararlı olduğunu anlayınca mecburen, “Ben, şehadet ederim ki, izzet ve kuvvet, Allah’a, Resûlüne ve mü’minlere âittir” dedi.
Hâdiseyi duyan Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Abdullah’a, “Allah, seni, Resûlünden ve mü’minlerden dolayı hayırla mükâfatlandırsın” diyerek duâ etti ve babasını serbest bırakmasını da kendisine emretti.2
Resûl-i Ekrem Efendimiz, yirmi sekiz gün sonra Ramazan hilâli doğduğu zaman ordusuyla Medine’ye geri döndü.3
Münâfıklar hakkında müstakil sûre inmesi
Bütün bu olup bitenlerden sonra, başmünafık Abdullah bin Übeyy bin Selûl ile diğer münafıklar hakkında müstakil bir sûre nazil oldu. Sûrede meâlen münafıkların vasıflarından şöyle bahsediliyordu:
“Münâfıklar sana geldiklerinde ‘Şehâdet ederiz ki şüphesiz sen Allah’ın Resûlüsün’ dediler. Allah bilir ki sen elbette Onun Resûlüsün. Münâfıkların yalancı olduklarına da Allah şâhittir.
“Onlar yeminlerini bir kalkan olarak kullanıp halkı Allah’ın yolundan saptırdılar. Bu yaptıkları ne kötü bir şeydir!
“Çünkü onlar önce îmân etmiş, sonra da kâfir olmuşlar, bu yüzden kalbleri mühürlenmiştir. Artık hakkı anlayamazlar.
“Onları gördüğünde cüsseleri hoşuna gider. Konuştuklarında sözlerine kulak verirsin. Onlar elbise giydirilmiş odun gibidir. Her gürültüyü aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmanın tâ kendisidir; onlardan sakın. Allah onları kahretsin; nasıl da haktan yüzleri çevriliyor!”1
Sûrenin daha sonraki âyetlerinde ise, Abdullah bin Übeyy’in sarfettiği sözlerden bahsediliyor ve meâlen şöyle deniliyordu:
“Onlar, ‘Allah Resûlünün yanındakilere birşey vermeyin ki dağılıp gitsinler’ diyen kimselerdir. Halbuki göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır; lâkin münâfıklar bunu anlayamazlar.
“‘Eğer Medine’ye dönersek, üstün ve şerefli olanlar, hor ve hâkir olanları oradan çıkaracaktır.’ diyorlar. Halbuki şeref ve üstünlük Allah’a, Resûlüne ve mü’minlere âittir; lâkin münâfıklar bunu bilmezler.”2
Bu âyetler nâzil olup, münâfıkların yalancıların tâ kendileri oldukları haber verilince, Resûl-i Ekrem Efendimiz Hz. Zeyd bin Erkam’ı huzuruna çağırdı. Kulağından tuttu ve, “İşte, Allah yolunda kulağıyla vazifesini yerine getirmiş olan genç budur!” buyurdu.
Sonra da, “Ey Zeyd! Allah, seni tasdik etti” dedi.1
* * *
Peygamberimizin Hz. Cüveyriye ile Evlenmesi
Hz. Cüveyriye, Benî Müstalık Kabilesi reisi Hâris bin Ebî Dırar’ın kızı idi. Müreysi Gazâsında alınan esirlerden biri de kendisiydi. Kocası Müsafi bin Safvan Peygamberimizin amansız düşmanlarından biri idi. Harpte öldürülünce Hz. Cüveyriye dul kalmıştı.
Esirler, mücahidler arasında bölüştürüldüğü zaman, Hz. Cüveyriye, Sabit bin Kays ile amcası oğlunun hissesine düşmüştü.1
Hz. Cüveyriye, Sabit bin Kays’la anlaşmış, kesişme yapmıştı2 Tayin edilen fidyeyi ödediği takdirde hürriyetine kavuşacaktı. Fakat, fidye ödeyecek imkânı yoktu. Bu sebeple Peygamber Efendimize müracaat etti ve kurtuluş fidyesinin ödenmesi hususunda yardım talebinde bulundu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, ona, “Sana, bundan daha hayırlı olan yok mudur?” diye sordu.
Beklenmedik bir soruya muhatap olan Hz. Cüveyriye birden şaşırdı. Hürriyetine kavuşmaktan, tekrar anne babasına, yurduna varmaktan daha hayırlı ne olabilirdi?
Bir anlık bir tereddütten sonra, “Yâ Resûlallah!” dedi. “Hakkımda yapacağınız bundan daha hayırlı şey nedir?”
Peygamber Efendimiz, “Senin kurtuluş fidyeni ödeyerek seni zevceliğe kabul etmemdir” buyurdu.
Hz. Cüveyriye bütün bütün şaşırdı. Esaretten kurtulduğu gibi, böylesine büyük bir şerefe de nâil olacaktı. Bir an kendi âlemine daldı. Peygamber Efendimizin yurtlarına varmadan bir kaç gün önceki rüyasını hatırladı: Ay Medine’den sanki yürüyüp gömleğine girmişti.1
Bir anlık bir şaşkınlıktan sonra, yüzünde sevinç alâmetleri belirdi. Peygamberimizin teklifine cevabı şu oldu:
“Yâ Resûlallah! Eğer, beni bu şerefe nâil ederseniz, şüphesiz benim için bundan daha hayırlı bir devlet ve saadet olamaz!”2
Hâris bin Ebî Dırar’ın Müslüman olması
Hz. Cüveyriye’nin babası Hâris bin Ebî Dırar da o sırada, kızını kurtarmak için yanına develer alarak Medine’ye doğru yola çıkmış idi. Akik Vadisine varınca develerine baktı. Kıyamadığı ikisini vadide iki dağ arasında kuytu bir yerde sakladı. Sonra Peygamber Efendimizin huzuruna geldi, “Yâ Muhammed! Kızımı esir almışsınız. Şunlar onun kurtuluş fidyesidir” dedi.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Akik’ten, filan dağlar arasında, filan kuytuya saklamış olduğun iki deveyi neden getirmedin?” diye sordu.
Hâris birden şaşırdı. Hiç kimse develeri oraya saklamış olduğunu bilmiyordu. Artık beklemek mânâsızdı. Derhal “Ben, şehâdet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur. Muhakkak sen de Allah’ın Resûlüsün. Vallahi, yaptığımı Allah’tan başka kimse bilmiyordu” diyerek Müslüman oldu. Onunla birlikte, iki oğlu ve kavminden yanında bulunanlar da orada Müslüman oldular.3
Peygamberimiz, Sabit bin Kays’a (r.a.) haber gönderip, durumu kendisine arzetti. Hz. Cüveyriye’yi kendisinden istedi. Sabit bin Kays tereddüt göstermeden, “Babam anam sana fedâ olsun yâ Resûlallah, sana onu bağışladım” dedi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, kurtuluş fidyesini ödeyerek Hz. Cüveyriye’yi babasına teslim etti.
Hz. Cüveyriye’nin Peygamberimizle evlenmesi
Müslüman olan Hz. Cüveyriye’yi zevceliğe kabul etmek üzere Peygamber Efendimiz onu babası Hâris bin Ebî Dırar’dan istedi. Baba Hâris buna muvafakat gösterdi.
Peygamber Efendimiz, dört yüz dirhem mehir vererek Hz. Cüveyriye’yi zevceliğe aldı.1
Peygamber Efendimizin Hz. Cüveyriye’yi zevceliğe aldığını gören Ashab-ı Kiram, “Resûlullahın zevcesinin akraba ve taallûkatı artık esir kalmamalıdır” diyerek ellerindeki bütün esirleri serbest bıraktılar. Bu esirler arasında sadece yüz tane kadın vardı.
Bunun için Hz. Âişe der ki: “Ben, kavmi için Cüveyriye’den daha hayırlı, daha mübârek bir kadın bilmiyorum.”2
Gerçekten de Hz. Cüveyriye bahtiyar bir kadındı. Bir günde esir iken hem Resûl-i Ekrem Efendimize zevce olma şerefi ve saadetine erdi, hem de kavminin esaretten kurtulmasına sebep oldu.
Peygamber Efendimizin Hz. Cüveyriye’yi eş olarak aldığını duyan Müstalıkoğullarından birçok kimse de, bu mürüvvet ve alicenaplığa hayran kalıp, Medine’ye gelerek Müslüman oldular.
Peygamber Efendimizin bütün evliliklerinde ayrı ayrı hikmet ve maslahatlar vardır. Bu evliliğinde içtimâî bir hikmet ve maslahatı göz önünde bulundurmuştur. O da, kalbleri kendisine ve İslâma ısındırmak, kabileleri akrabalık bağı kurarak etrafında toplamak, kendisine ve İslâma yardımcı kılmaktı. Malûmdur ki, insan bir kabileden veya bir aşiretten evlendiği zaman, onun ile o kabile veya aşiret arasında bir yakınlık meydana gelir. Bu da, tabiî olarak onları o insanın yardımına koşturur.
İşte, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Hz. Cüveyriye ile evlenmesinde bu maksat ve gayeyi gütmüştür. Ve bunda görüldüğü gibi muvaffak da olmuştur.
Hz. Cüveyriye’nin asıl adı
Hz. Cüveyriye’nin asıl adı Berre idi. Bu ismi beğenmeyen Resûl-i Ekrem Efendimiz, evlendikten sonra, “kadıncık” veya “kızcağız” mânâsına gelen Cüveyriye ismini taktı.1
Hz. Cüveyriye, son derece takvâ sahibi idi. Yoksullara, fakirlere karşı son derece şefkatli, merhametli davranırdı. Yemez, başkasına yedirir; içmez, başkasına içirirdi. Bir gün Resûl-i Ekrem odasına giderek, “Yiyecek bir şey var mı?” diye sormuştu.
Hz. Cüveyriye, “Hayır, yâ Resûlallah! Yanımda yiyecek birşey yok. Sadece bir davar kemiği vardı ki, onu da kadın azadlımıza sadaka olarak verdim”2 cevabını vermişti.
Hz. Cüveyriye, hicretin 57. yılında vefât etti. Baki mezarlığına defnedildi.
* * *
İfk Hâdisesi
Zâhiren îmân etmiş görünüp, hakikatte îmân etmemiş münâfıklar gürûhu, her zaman her fırsatta Resûl-i Ekrem Efendimiz ve Ashabını rahatsız etmek gayret ve maksadını taşıyorlardı. Bu maksatlarına muvaffak olmak için de ellerinden gelen her yola başvurmaktan asla çekinmiyorlardı. Öyle ki Kâinatın Efendisinin lekesiz, tertemiz mahrem hayatına dil uzatacak kadar küstah ve âdice hareket edebilme cü’retini bile gösterebiliyorlardı.
İfk hâdisesi, Hz. Âişe (r.a.) Validemize münâfıkların reisi Abdullah bin Übeyy tarafından yapılan iftira hâdisesidir. Hâdise şöyle cereyan etmiştir:
Hz. Âişe’den (r.a.) öğrendiğimize göre, Resûlullah (a.s.m.) herhangi bir sefere çıkacakları zaman ezvâc-ı tâhirat arasında kur’a çeker, kime düşerse onu beraberinde götürürdü.1 Benî Müstalık Gazâsında ise kur’a Hz. Âişe Validemize çıkmıştı.2
Hâdisenin bundan sonrasını bizzat Hz. Âişe Validemiz şöyle anlatmıştır:
“Resûlullah ile beraber sefere çıkmıştım. Bu sefer, tesettür âyeti inzâl buyrulduktan sonra idi. Bunun için ben hevdeçin içinde taşınır, konak yerine de hevdeç içinde indirilirdim. Bu suretle gittik.
“Resûlullah (a.s.m.) Benî Müstalık gazâsından dönüyordu. Medine’ye yaklaştığımızda bir konak yerine indi. Gecenin bir bölümünü orada geçirdi. Sonra göç edilmesini emretti.
“Hareket emri verildiği zaman, ben kalkıp ihtiyacımı gidermek için yalnız başıma ordudan ayrılıp gittim. Kazâ-yı hâcet ederek dönüp bindiğim devemin yanına geldim. Göğsümü yokladığımda, Yemen göz boncuğundan dizilmiş gerdanlığımın kopmuş olduğunu farkettim. (Bu gerdanlığı annesi Ümmü Rumân düğün hediyesi olarak takmıştı.) Dönüp gerdanlığımı aramaya koyuldum. Fakat onu aramak beni yoldan alıkoymuştu. Ben öyle zannetmiştim ki, sefere iştirak etmiş olanlar bir ay bekleseler dahi, benim devemi, ben hevdeçte bulunmadıkça sevk etmezler. Halbuki yolda bana hizmet edenler gelip hevdecimi yüklemişler, bindiğim deveyi de hareket ettirmişlerdi. Onlar beni hevdeç içinde sanıyorlarmış.
“Çünkü o zaman kadınlar hafif idi. İri ve ağır vücutlu değillerdi. Yemek de az yerlerdi. Bu sebeple hizmetçiler hevdeci yüklemek üzere kaldırdıklarında hevdecin ağırlık derecesinin farkına varamayarak yüklemişler. Hem ben, küçük ve zaif bir kadındım. Deveyi sürüp gitmişler.
“Gerdanlığımı, ordu ayrılıp gittikten sonra buldum. Hemen dönüp ordugâha geldim. Fakat onlardan kimseyi bulamadım. Hepsi çekip gitmişti. Bende orada evvelce bulunduğum yere geldim. Çarşafıma bürünü yanımın üzerine uzandım. Hevdeç’te beni bulamayınca, aramak için yanıma gelirler sandım.
“O sırada gözlerimi uyku bürüdü, uyumuş kalmışım.
“Safvan bin Muattal, ordunun arkasına kalır, halkın mallarını araştırır, bir şey kalmışsa, kaybolmamak için alıp diğer konak yerine götürürdü.
“Safvan, askerin arkasından yürüyerek, sabaha karşı bulunduğum yere doğru gelmiş. Uyuyan bir insan karaltısı görünce, gelip başucuma dikilmiş ve beni görür görmez tanımış. Çünkü, bize hicâb âyeti inmeden evvel, onun beni görmüşlüğü vardı.
“Safvan, beni görünce şaşırarak ‘İnna lillahi ve inna ileyhi raciûn [Biz Allah’ın kullarıyız ve muhakkak Ona dönüp varıcıyız]’ dedi.
“Hemen onun sesine uyandım. Çarşafımla yüzümü örtüp büründüm.
“Vallahi, onunla ne bir kelime konuşmuşuzdur, ne de ‘İnna lillahi ve inna ileyhi raciûn’ ifâdesinden başka ondan bir kelime işitmişimdir.
“Bundan sonra Safvan, devesini ıhdırdı. Beni, binsin diye ayağını devesinin ön ayağına bastı. ‘Bin’ dedi ve kendisi geri çekildi.
“Ben de hemen kalkıp deveye bindim. Kendisi de devenin başını, yularını çekerek askere yetişmek için sür’atle ilerlemeye başladı. Sabaha kadar askerin arkasından yetişemedik.
“Nihayet asker, konak yerine inip yerleştiği sırada idi ki Safvan’ın, devemin yularını çekerek konak yerine getirdiği görüldü.”1
Başmünafığın durumu değerlendirmesi
Safvan bin Muattal, Hz. Âişe Validemizi deve üzerinde getirirken, münafıkların başı Abdullah bin Übeyy’le karşılaşmışlardı. Abdullah bin Übeyy, “Bu kimdir?” diye sordu.
“Âişe’dir” dediler.
Kavmi arasında itibarı oldukça sarsılan, bütün nazarları menfî şekilde üstüne toplamış bulunan başmünâfık bu masum hâdiseyi diline dolamak istedi. Bu meş’um niyetini hemen orada izhar etti:
“Vallahi” dedi, “ne Âişe, o adamdan dolayı kurtulur, ne de o adam, Âişe’den dolayı kurtulur.”
Daha bir sürü alçakça laf etti.2
Ordugâh, başmünâfık Abdullah bin Übeyy bin Selûl’ün yaptığı iftira ile çalkalandı.
Hz. Âişe der ki: “İftiracılar, aleyhimde söyleyeceklerini söylemişler, ordugâh çalkalanmış. Vallahi, benim bunların hiçbirinden haberim yoktu!”1
Şenî iftira
Görüldüğü gibi hâdise her türlü şâibeden uzak cereyan etmişti. Hz. Âişe Validemiz makul ve meşru bir mazeret sebebiyle geride kalmış. Bir müddet sonra, ordunun geride kalan ve düşen eşyalarını bulup sahiplerine teslim etmek üzere toplamakla vazifeli gayet saf, temiz kalbli ve sonradan hasûr olduğu, yani erkekliği bile bulunmadığı anlaşılan Safvan bin Muattal tarafından görülmüş ve getirilip orduya yetiştirilmiştir.
Kur’an-ı Azimüşşana göre; peygamberler (a.s.), mü’minlere öz nefislerinden daha üstündür. Ezvâc-ı Tâhirat da mü’minlerin anneleri hükmündedir. Resûl-i Ekrem Efendimizden sonra bile zevcelerinden herhangi birini nikâhlamak kesinlikle yasaklanmıştır.2
Buna binaen, Allah’a ve Resûlüne gerçek mânâda îmân etmiş olan bir Müslümanın, bu kadar kesin ve açık âyetler karşısında, Hz. Resûlullahın, gerek sağlığında ve gerek Mele-i A’lâya yükselişlerinden sonra, hanımlarından herhangi birisine, kîmân gözle bakması, hatta böyle bir kötülüğü kalbinden geçirmesi bile tasavvur edilemez.
Allah ve Resûlüne gerçek mânâda îmân etmiş ve onların emir ve yasaklarına riayet eden gerçek bir mü’min ve Müslümanın, canından çok sevdiği Peygamberinin zevcesini, örtüsüne bürünmüş ve yapa yalnız uykuya dalmış bir halde görünce, onu hürmet ve saygı içinde deveye bindirip, orduya sü’ratle yetişmesi kadar tabiî ve zarurî ne olabilirdi?
İşte, gerçek mânâda bir mü’min ve Müslüman olan, hattâ erkeklik özelliğinden bile mahrum bulunan Safvan bin Muattal da dininin gereği olan bu vazifeyi yapmıştır.
Ne var ki, kalblerinde hastalık bulunan, dilleriyle îmân ettik deyip, kalben îmân etmemiş bulunan ve işleri güçleri mü’minleri birbirine düşürmek olan münafıklar, hususan Abdullah bin Übeyy bin Selûl, bunu bir ganimet bilmiş ve diline dolayarak Hz. Âişe Vâlidemize şen’îce iftirada bulunmuştur. Maksadı üzerine toplanan nazarları dağıtmak, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin nazik ruhunu rencide etmek ve Müslümanları birbirine düşürmek, onların birbirine karşı olan itimadlarını sarsmaktı.
Hz. Âişe söylenenlerden uzun müddet habersizdi
Münafıkların reisi Abdullah bin Übeyy’in başlattığı, Hassan bin Sabit, Mistah bin Üsâse, Hamne bint-i Cahş ve halktan bazı saf Müslümanların, münâfıkların tuzağına düşerek etrafa yaydıkları iftira hâdisesinden Hz. Âişe’nin uzun bir müddet haberi olmamıştı. Bu hususu Hz. Âişe (r.a.) şöyle anlatır:
“Medine’ya gelince ben, çok geçmeden ağır bir hastalığa [humma] tutuldum. Bir ay çektim. Meğer bu esnada halk arasında Ashab-ı İfk’in iftirâları dolaşıyormuş. Ben ise olanlardan bütünüyle habersizdim. Aleyhimdeki iftirâları Resûlullahla annem ve babam da duymuşlar, fakat bana hiçbir şeyden bahsetmiyorlardı.
“Yalnız hastalığımda beni şüphelendiren bir husus vardı: Nebî’den (a.s.m.) daha önce hastalandığım zamanımda görmüş olduğum lütuf ve şefkatı bu hastalığım esnasında görmüyordum. Ve adımı bile zikretmeden ‘Hastanız nasıl?’ diyor ve bununla iktifâ ediyordu. Benim, iftiracıların uydurduklarından hiç haberim yoktu.”1
Söylenenleri Hz. Resûlullah, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Âişe’nin anneleri duymuş olmasına rağmen, Hz. Âişe’ye bir şeyden bahsetmiyorlardı. Ancak yukarıda zikrettiğimiz şekilde Hz. Resûlullahın kendisine karşı tavrından Hz. Âişe endişe duyuyor ve üzülüyordu. Fakat, bunun sebebinden haberi yoktu.
Hz. Âişe, iftirâyı nasıl ve kimden öğrendi?
Hz. Âişe, iftirayı kimden ve nasıl öğrendiğini de şöyle anlatır:
“Aradan yirmi küsûr kadar gece geçmişti. Hastalığımı atlatmış, nekâhet devresine girmiştim.
“Bizler, o zaman Arap olmayanların evleri yanında edindikleri şu helâları, kokusundan tiksindiğimiz için, evlerimizin yanında bulundurmaz, Medine’nin kırlarına çıkardık. Kadınlar, her gece oraya ihtiyaçlarını gidermek için çıkarlardı.
“Ben, yine bir gece Mıstah bin Üsâse’nin annesi ile, hacet giderme yerimiz olan Menası’ tarafına çıkmıştım. Mıstah’ın annesi, çarşafına takılarak düşünce, ‘Mıstah yüzünün üzerine düşsün, kahrolsun!’ diyerek oğluna bedduâ etti.
“Ben, ‘Ey ana! Ne diye oğluna bedduâ ediyorsun?’ dedim. Sustu, cevap vermedi.
“İkinci kere ayağı dolaşıp düştü. Yine; ‘Mıstah, yüzünün üstüne düşsün, kahrolsun!’ diye bedduâ etti.
“Ben, ‘Ey ana! Ne diye oğluna bedduâ ediyorsun?’ dedim. Yine susup cevap vermedi.
“Üçüncü kere düştü. Yine; ‘Mıstah, yüzünün üstüne düşsün, kahrolsun!’ diye bedduâ etti.
“Ben yine ‘Ey ana! Ne diye oğluna bedduâ ediyorsun?’ Bedir Savaşında bulunmuş bir zata sövülür, bedduâ edilir mi?’ dedim.
“O, ‘Vallahi, ben, ona senin aleyhinde söylediklerinden dolayı bedduâ ediyorum’ dedi.
“O, neler söylemiş?’ diye sordum.
“Bunun üzerine, Mıstah’ın annesi, iftiracıların söylediklerini bana teker teker anlattı. Hastalığım tekrar geri geldi.
“Vallahi, üzüntümden hacetimi gidermeye bile güç yetiremedim ve döndüm. O kadar ağladım ki, ağlamaktan ciğerlerim kopacak, parçalanacak sandım.”1
Hz. Âişe annesinin evinde
Hastalığında Hz. Âişe’ye annesi Ümmü Rumân bakıyordu.
Birgün yine Resûlullah, selâm verip yanına girdi. Hz. Âişe’nin ismini zikretmeden, “Hastanız nasıldır? diye sordu. Başka da hiçbir şey konuşmadı.
Hz. Âişe der ki: “Artık kendimi tutamadım, ‘Yâ Resûlallah! Şimdiye kadar görmediğim eziyeti görüyor ve çekiyorum. Bana müsâade etsen de annemin evine gitsem. Hastalığıma orada bakılsa olmaz mı? dedim.
“Resûlullah, ‘Gitmende bir mahzur yok’ dedi.
“Ben, ebeveynimin yanına gidip, aleyhimdeki haberin iç yüzünü anlamak istiyordum.
“Resûlullah, yanıma bir hizmetçi katıp, beni babamın evine gönderdi.
“Annem, ‘Kızcağızım, sen niçin geldin?’ diye sordu.
“Anneciğim dedim, “halk, benim aleyhimde neler söyleyip duruyormuş da, siz bana hiçbir şey sızdırmadınız?
“Annem ‘Kızcağızım,’ dedi, ‘sen kendini hiç üzme. Sıhhatini düşün. Vallahi, bir kadın senin gibi güzel ve kocasının yanında sevgili olsun ve onun birçok ortakları bulunsun da onu kıskanmasınlar ve onun aleyhinde bir takım laflar çıkarmasınlar, bu pek nâdirdir.’
“‘Babamın, bundan haberi var mı?’ dedim.
“‘Evet’ dedi.
“‘Resûlullahın da haberi var mı?’ diye sordum.
“‘Evet’ dedi.
“Kendimi tutamadım ağladım. Babam, damda Kur’ân okuyordu. Sesimi duyunca, indi.
“Anneme ‘Nedir bunun hâli’ diye sordu.
“Annem, ‘hakkındaki dedikodulardan haberi olmuş’ dedi.
“Babamın da gözleri yaşla doldu. O gece, sabaha kadar hep ağlayıp durdum.”1
Peygamberimizin Ashabıyla istişâresi
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Âişe aleyhinde yapılan iftirânın etrafta konuşulduğu günlerde vakitlerinin çoğunu evinde geçiriyor, pek dışarı çıkmıyordu.
Konu ile ilgili vahyin gelmesi gecikince, Ashabıyla konuştu, onların fikirlerini aldı.
Hz. Ömer fikrini şöyle ifâde etti:
“Yâ Resûlallah! Hâşâ! Bu büyük bir bühtan ve iftirâdır. Kesinlikle biliyorum ki, bu, münâfıkların yalanlarından birisidir.
“Allahü Teâlâ, bedeninize sinek kondurmaktan sizi koruyor. Bedenini böyle pisliklere konan sineklerden bile muhafaza eden, onları bedenine yaklaştırmayan Allah, nasıl olur da âileni, böyle kötülüklere bulaşmaktan korumaz?”
Hz. Osman ise görüşünü şöyle açıkladı:
“Yâ Resûlallah! Allah, üzerine insan ayağı basmasın, yahut yeryüzündeki pislikler üzerine düşmesin diye gölgenizi yere düşürmekten korumaktadır.
“Böyle gölgenizi bile hiç kimseye çiğnetmezken, nasıl olur da sizin âilenizin namusunu herhangi bir kimsenin kirletmesine meydan ve imkân verir?”
Hz. Ali de kanaatini şöyle ifâde etti:
“Yâ Resûlallah! Bir gün bize namaz kıldırıyordun. Namaz içinde iken, ayakkabılarını çıkartmıştınız. Size uyarak biz de çıkartmıştık.
“Namaz bitince, ayakkabılarımızı çıkarmanın sebebini bize sormuştun. Biz de sana uymuş olmak için çıkardığımızı söylemiştik. Bunun üzerine siz; ‘Temiz olmadıkları için, onları çıkarmamı bana Cebrâil emretti’ demiştiniz.
“Böyle ayakkabılarınıza bulaşan pislik, size bildirildiği ve onları pislik bulaşığından dolayı çıkarmanız size emredildiği halde, âilenize, namus kirletecek kötülüklerden bir şey bulaşsın da, onu çıkarmanız için size emredilmesin, olur mu hiç?”1
Resûl-i Ekrem Efendimiz bu arada, Hz. Âişe Vâlidemizin hizmetçisi Hz. Berire’nin de görüşünü sordu.
Hz. Berire, “ Yâ Resûlallah,” dedi, “seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, ben onun hakkında hayırdan başka birşey bilmiyorum. Onun hakkında kusur olarak sadece şunu söyleyebilirim: Kendisi çok genç bir kadındı. Ev halkının hamurunu yoğururken uyuya kalırdı da, evde beslenilen koyun gelir, hamurunu yerdi.2
Hz. Zeyneb (r.a.) Peygamberimizin zecveleri arasında güzelliği ve Efendimiz yanındaki mevkii ile kendisini Hz. Âişe Vâlidemizle eşit görür ve zaman zaman rekabet ederdi. Buna rağmen Hz. Âişe hakkında bu hususta en küçük bir kötü zanna kapılmamış, Resûlullah bu hususta onun görüşünü sorunca, şu cevabı vermişti:
“Yâ Resûlallah! Ben işitmediğimi ‘işittim’ demekten, kulağıma gelmeyeni ‘duydum’ demekten kulağımı; ve görmediğimi ‘gördüm’ demekten gözümü korurum. Vallahi, ben onun hakkında hayırdan başka hiçbir şey bilmiyorum.”1
Peygamberimizin hitâbesi
Aslında Resûl-i Ekrem Efendimiz, zevcesi Hz. Âişe’nin böyle bir isnaddan uzak olduğunu çok iyi biliyordu. Ancak böylesine hâince ve sinsice plânlı bir iftiranın halk arasında yayılması, kendisini son derece üzmüştü. Bu, Hz. Âişe’ye karşı ister istemez tavrını değiştirmesine sebep olmuştu. Nitekim, mescidde irad ettiği hutbede bunu açıkça ifâde ediyordu:
“Ey Müslümanlar cemâatı! Âilem aleyhindeki iftirasıyla beni üzüntüye düşüren bir şahsa karşı bana kim yardım eder? Halbuki, vallahi ben, âilem hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum. İftiracılar öyle bir adamın ismini de ileri sürdüler ki, ben onun hakkında da hayırdan başka bir şey bilmiyorum.”2
Peygamberimizin, Hz. Âişe ile konuşması
Hz. Âişe’ye iftirâ edilişin üzerinden bir ay gibi uzun bir müddet geçmiş olmasına rağmen, Resûl-i Ekrem Efendimize (a.s.m.) bu hususta herhangi bir vahiy inmedi.
Mescidde Ashabına irad ettiği hitabesinden birkaç gün sonra Hz. Ebû Bekir’in evine vardı. Selâm verdikten sonra, Hz. Âişe’nin yanına oturdu ve şöyle dedi:
“Ey Âişe! Hakkında bana şöyle şöyle sözler erişti. Eğer sen bu isnadlardan uzak isen, yakında Allah, seni onlardan berî ve uzak tuttuğunu açıklar. Yok eğer böyle bir günaha yaklaştınsa, Allah’tan af dile ve Ona tevbe et! Çünkü kul, günahını itiraf ve sonra da tevbe edince, Allah da ona afv ile muamele buyurur.”
Hz. Âişe o andaki durumunu da şöyle anlatır:
“Resûlullah (a.s.m.) sözlerini bitirince gözümün yaşı kesildi. Öyle ki, göz yaşından birtek damla bulamıyordum. Hemen babama dönüp, Resûlullaha bu hususta benim tarafımdan cevap ver’ dedim.
“Babam, ‘Vallahi kızım! Resûlullaha (a.sm.) ne diyeceğimi bilemiyorum’ dedi.
“Sonra anneme döndüm, Resûlullaha bu hususta benim tarafımdan cevap ver’ dedim.
“O da, ‘Vallahi, ben de Resûlullaha ne diyeceğimi bilmiyorum’ dedi.”1
Baba ve annesi Resûlullaha herhangi bir cevapta bulunmayınca, Hz. Âişe bizzat konuşmak mecburiyetinde kaldı. Şehâdet getirip, Cenâb-ı Hakka hamd ve senâda bulunduktan sonra, “Vallahi,” dedi. “Ben anladım ki, siz halkın yaptığı dedikoduyu işitmişsiniz. Hattâ, onlara inanmış gibisiniz!
“Şimdi, ben, size o kötülükten uzağım, desem—ki Allah biliyor, uzağımdır—beni doğrulamazsınız!
“Farazâ, ben, kötü bir iş yaptım(!) desem—ki Allah biliyor, ben böyle bir şeyden uzağım—siz, beni hemen tasdik edersiniz!
“Vallahi, ben kendim için de, sizin için de Yâkub’un (a.s.) oğulları ile olan misâlinden başka getirecek misâl bulamıyorum. Nitekim, o zaman o, ‘… Artık, bana düşen güzel bir sabırdır. Söylediklerinize karşı ancak Allah’tan yardım istenir’2 demişti.”3
Peygamberimize vahyin gelişi
Henüz Resûl-i Kibriyâ Efendimiz yerinden kalkmamıştı. Ev halkından da hiç kimse dışarı çıkmamıştı. Peygamber Efendimize hemen orada vahiy geldi. Hz. Âişe o ânı da şöyle anlatır:
“Resûlullahı, vahyin ağırlığı ve şiddetinden terlemek gibi vahiy alâmetleri bürüdü. Nitekim, vahiy sırasında kış günleri bile kendisinden inci tanesi gibi ter dökülürdü.
“Resûlullahın (a.s.m.) üzerine elbisesi örtüldü. Başının altına da deriden bir yastık konuldu.
“Vallahi, ben ne korktum, ne de aldırış ettim. Çünkü, o fenalıktan uzak olduğumu ve Allah Teâlanın bana zulmetmeyeceğini biliyordum.
“Annemle babamın ise, halkın ağzında dolaşan dedikodular, Allah tarafından doğrulanacak diye, korkularından ödleri kopuyor, cansız düşüvereceklerini sanıyordum.”1
Vahiy hâli, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin üzerinden kalkınca, sevincinden gülüyordu. Hz. Âişe’ye, “Müjde ey Âişe! Yüce Allah, seni kesin olarak tebrie etti! Yapılan iftiradan berî ve uzak kıldı” dedi.2 Hz. Ebû Bekir de son derece sevindi. Yerinden kalkıp kızı Hz. Âişe’nin başını öptü.
inen âyetler
Cenâb-ı Hak, konu ile ilgili olarak Resûlüne indirdiği âyet-i kerîmelerde şöyle buyurdu:
“İftirâyı atanlar, içinizden bir zümredir. Bunu sizin için bir şer saymayın. Aslında bu sizin için bir hayırdır; böyle imtihanlar sizin sevâba erişmeniz için birer vesile teşkil eder. İftirâ atanların herbirinin, o günahtan kazandığı bir hisse vardır. Onlardan günahın büyüğünü üzerine alan kimse için ise pek büyük bir azap vardır.
“O iftirâyı işittiğinizde, mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların, kendileri hakkında hayır düşündükleri gibi mü’min kardeşleri hakkında da hayır düşünerek, ‘Bu ap açık bir iftirâdır” demeleri gerekmez miydi?
“Bu iftirâyı ispat etmek için dört şâhit getirmeli değiller miydi? Mâdem şâhit getirmediler; o halde Allah katında onlar yalancıların tâ kendileridir.
“Eğer dünyada ve âhirette Allah’ın lûtuf ve rahmeti üzerinizde olmasaydı, içine daldığınız şey yüzünden size pek büyük bir azap dokunurdu.
“O zaman siz o iftirâyı dilden dile naklediyor ve hakkında bilginiz olmayan şeyi ağzınıza alıp söylüyor, bunu da basit bir iş sayıyordunuz. Halbuki o, Allah katında pek büyük bir günahtır.
“Onu işittiğinizde, ‘Bunu söylemek bize yakışmaz. Hâşâ, bu büyük bir iftirâdır’ demeniz gerekmez miydi?
“Gerçek mü’minlerseniz, Allah size bir daha böyle bir günaha aslâ dönmemenizi öğüt veriyor.
“Âyetlerini de Allah size böylece açıklıyor, Allah herşeyi hakkıyla bilen, her işi hikmetle yapandır.
“Îmân edenler hakkında çirkin söz ve hareketlerin yayılmasından hoşlananlar için dünyada da, âhirette de pek acı bir azap vardır. Allah herşeyi bilir; siz ise bilmezsiniz.
“Eğer üzerinizde Allah’ın lûtuf ve rahmeti olmasaydı ve Allah pek şefkatli ve pek merhametli olmasaydı, helâk olup giderdiniz.”1
Böylece Cenâb-ı Hak vahiy ile Hz. Âişe hakkında söylenenlerin bir iftirâdan ibaret olduğunu haber vererek, hem Resûlünün temiz ruhunu ve pâk vicdanını üzüntüden kurtardı, hem Hz. Ebû Bekir’in şahsiyetinin küçük düşürülmesine müsâade etmedi, hem de Müslümanlar arasında zuhur eden fitne ve fesadın büyümesine fırsat vermedi.
En üstün berâet
Birgün Hz. Abdullah bin Abbas’tan Hz. Âişe (r.a.) ile ilgili âyetlerin tefsiri sorulmuştu. Şu izahta bulunmuşlardı:
“Yüce Allah, dördü, dört şeyle berâet ettirmiş, yapılan iftirâlardan onları temize çıkarmıştır:
“1. Hz. Yûsuf’u, Züleyhâ’nın kendi ehlinden getirilen bir şâhidin dili ile berâet ettirmiştir.
“2. Hz. Mûsâ’yı, Yahudîlerin dedikodularından, elbisesini alıp getiren taşla berâet ettirmiştir.
“3. Hz. Meryem’i, kucağındaki oğlunu dile getirip, ‘Ben Allah’ın kuluyum’ diye söyletmek sûretiyle temize çıkarmıştır.
“4. Hz. Âişe’yi ise, Yüce Allah, kıyâmete kadar bâkî kalacak kadar i’câzkâr kitabı Kur’ân’daki o azametli âyetlerle berâet ettirmiştir ki, bu derecede belâgatli temize çıkarmanın benzeri görülmemiştir. Bakınız ki, bununla diğer berâet ettirmeler arasındaki büyük ve üstün farkı görünüz.
“Yüce Allah, bunu ancak Resûlünün mertebesinin yüceliğini ortaya koymak için yapmıştır.”1
İftirâcıların cezaya çarptırılmaları
Resûl-i Ekrem Efendimiz, konu ile ilgili vahiy geldikten sonra çıkıp halka bir hutbe irâd etti. Sonra da gelen Kur’ân âyetlerini onlara okudu.
|
|
|
Peygamberimiz Hz Muhammedin Medinedeki Hayatı - 5.Bölüm |
|
Yazar: RasitTunca - 01-07-2020, 03:43 AM - Forum: Hz. Muhammed Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Peygamberimiz Hz Muhammedin Medinedeki Hayatı - 5.Bölüm
Hicretin Dördüncü Senesi
Reci' Vak'ası
Hicretin 4. senesi, Sefer ayı. Uhud Harbinden sonra Müslümanların harpteki mağlubiyetleriyle zaafa uğradıkları zannına kapılan etraftaki bazı Arap kabilelerinde İslâmın merkezi Medine’ye karşı bazı kıpırdanma ve hareketlenmeler görüldü. Harekete hazırlananlardan biri de Huzeyl Kabilesinden Halid bin Süfyan idi. Medine üzerine yürüyebilmek için hazırlıklarını tamamlamıştı ki, Peygamber Efendimiz durumu haber almıştı. Ashab-ı Suffadan Abdullah bin Üneys’i haberin doğruluğunu tahkik etmek için göndermişti. Yayılan haberin doğru olduğunu bizzat hareketi planlayan Halid bin Süfyan’dan öğrenen Abdullah bin Üneys bir fırsatını kollayıp, kılıcıyla onu öldürmüştü.1
Bu hâdise, civar kabilelerin bir müddet sessiz sedâsız durmalarını sağlamıştı, ama Müslümanlara karşı intikam ve taarruz hırslarını da bilemiş oluyordu.
Sinsi düşman, açıktan açığa Müslümanlara karşı çıkamayacağını anlayınca, bu intikam duygusunu tatmin için başka yollar aradı. Ma’sum kılığına girerek Adal ve Kare kabilesine mensup altı kişilik bir heyet Medine’ye çıkageldi. Müslüman olduklarını söyleyerek Peygamber Efendimizin huzuruna çıktılar ve şöyle dediler:
“Yâ Resûlallah! Kabilemiz arasında İslâmiyet yayılmış durumda. Sahabîlerinden bir kaçını İslâm hükümlerini tebliğ etmek, Kur’ân okuyup öğretmek üzere bizimle beraber gönder!”2
Resûl-i Ekrem, İslâma hizmet teşkil edecek bu ma’sum ve ma’kul görünen talebi cevapsız bırakmadı. Mersed bin Ebî Mersed başkanlığında 10 Sahabîyi gelenlerle birlikte gönderdi. İrşad vazifesi ile yola çıkan on Sahabîden isimleri bilinen yedisi şunlardı: Mersed bin Ebî Mersed, Hâlid bin Ebî Bukeyr, Abdullah bin Târık, Âsım bin Sâbit, Hubeyb bin Adiyy, Zeyd bin Desinne ve Muattib bin Ubeyd.1
İrşad heyeti, Huzeylilere âit Reci’ adındaki su başına geldiklerinde âdi ve alçakça bir hıyânetle karşı karşıya bulunduklarını anladılar. Bir anda Benî Lihyan’dan yüz kadar okçunun hücûmuna maruz kaldılar. “Biz Müslüman olduk, bize irşad heyeti gönder” diye yalvaran bu adamlar, şimdi Müslüman mürşidleri Lihyanlıların okçularına teslim ediyorlardı.
Müslümanlar kılıçlarını sıyırarak bir dağa iltica ettiler. Kendilerini kılıçlarıyla müdâfaa etmeye kalktılarsa da kısa zamanda mukavemetleri kırıldı. Hâinler, Müslümanların sığındıkları dağın etrafını sardılar:
“Eğer yanımıza inip teslim olursanız sizi öldürmeyiz!” diye seslendiler. Müslüman muallimler, müşriklerin bu sözlerine güvenmeyip teslim olmayı reddettiler. İçlerinden Âsım bin Sâbit, “Ben, müşriklerin himâyesini ömrüm boyunca kabul etmemek üzere yeminliyim. Vallahi, ben bu kâfirlere asla teslim olmam!” dedi.
Sonra da, “Allah’ım! Resûlünü durumumuzdan haberdar et!” diye duâ etti. Bir taraftan da müşriklere ok yağdırıyordu. Ok atarken de, “Ben ne diye çarpışmayayım ki, gücüm, kuvvetim yerinde, oklarım yanımda, yayımın kirişi kalın, enli temrünler sebebiyle kayıp gitmekte.
“Ölüm hak, dünya boş ve geçicidir.
“Takdir edilen elbette başa gelecektir.
“İnsanlar er geç Allah’a dönecektir.
“Eğer, ben sizinle çarpışmazsam annem evlâdsız kalsın,” diyordu.1
Bu kahraman Sahabî, oku bitince, mızrağını kullanmaya başladı. O da kırılınca kılıcına sarıldı. Böylece bir çok müşriği yere serdikten sonra son duâsı şu oldu:
“Allah’ım! Ben, Senin dinini korumaya çalıştım. Sen de cesedimi müşriklerden koru!”
Diğer Sahabîler de kahramanca çarpıştılar. Ancak, yüz kişiye karşı on kişi ne yapabilirdi ki! Sonunda aralarında Âsım bin Sâbit’in (r.a.) bulunduğu yedi Sahabî müşrik oklarıyla şehid oldular. Geri kalan üç Sahabî ise, müşriklerden kendilerini öldürmeyeceklerine dair kesin söz alınca teslim oldular. Müşrikler üçünü de yaylarının kirişleriyle sıkıca bağladılar. Sonra Mekke’nin yolunu tuttular. Maksatları, onları götürüp Müslümanlara karşı kalpleri kin ve nefretle dolu Kureyş müşriklerine satmaktı.
Yolda Abdullah bin Tarık, bir fırsatını kollayıp kaçtı. Ancak bu kaçış, hayata değil, şehâdete idi. Müşriklerin attıkları taşlarla o da şehid oldu. Geriye iki kişi kaldı: Zeyd bin Desinne ve Hubeyb bin Adiyy. Bunları da götürüp Mekke’de sattılar.
Âsım bin Sâbit, Uhud Muharebesinde Sülâfe adındaki azılı bir müşrik kadının iki oğlunu öldürmüştü. Bu şerir kadın, Hz. Âsım’ın başını eline geçirdiği takdirde, onunla şarap içeceğine dair yemin etmişti. Lihyanoğulları bunu biliyorlardı. Bu sebeple hunharca şehid ettikleri Hz. Âsım bin Sâbit’in başını alıp Mekke’deki bu kadına götürmek istiyorlardı. Ancak Allah kendilerine bu fırsatı vermedi. Âsım bin Sâbit’in (r.a.) şehid olmadan az önce, “Allah’ım! Müslüman olduğum günden beri Senin yüce dinini müdafaa ve himâye etmek için nefsimi fedâ ettim. Bugün son günümdür. Sen de benim cesedimi müşriklerin dokunmasından muhafaza eyle”2 diye ettiği duâsını Cenâb-ı Hak kabul etti. Müşrikler cesedinin başına yaklaşmak istediği sırada, cesedin başında birden bir arı sürüsü peyda oldu ve onları cesede yaklaştırmadı. Bunun üzerine cesedi sabahleyin gelip almak üzere ayrıldılar. Ancak sabahleyin geldiklerinde cesed ortada yoktu. Şaşırdılar. Çünkü Cenâb-ı Hak, gece bir yağmur yağdırmış ve bu büyük Sahabînin
cesedini necis müşriklerin ellerinin dokunmasına fırsat vermeden sellere sürükletip götürmüştü.
Hz. Hubeyb ile Hz. Zeyd’in şehâdeti
Lihyanoğulları tarafından Mekke’ye götürülen Hz. Hubeyb bin Adiyy ile Zeyd bin Desinne Bedir’de yakınları öldürülenler tarafından satın alınmış ve hapsedilmişlerdi. Kureyş’in kararı bu iki Sahabîyi şehid etmekti. Bir müddet hapiste işkence ve eziyetlere maruz bıraktıktan sonra, bir gün alıp ikisini birlikte Ten’im mevkiine götürdüler. İki kahraman Sahabî son olarak kucaklaşıp birbirlerine sabır tavsiyesinde bulundular.
Ten’im denilen yer, sanki bayram yeriymiş gibi, çoluk çocuk, genç ihtiyar, kadın erkekle dolmuştu. Bu iki ma’sum Sahabînin ma’ruz kalacakları gaddar hareketi seyre gelmişlerdi. Hürriyet ve insanlığı ayaklar altına alan canîleri alkışlamaya koşmuşlardı. Yarım kalan Uhud muvaffakiyetleriyle, Bedir mağlubiyetinin acısını çıkaramadıklarını biliyor ve o acıyı, hıncı ve intikamı, bu iki ma’sum, müdafaasız ve silâhsız Sahabîyi darağacında sallandırmakla almaya çalışıyorlardı.
Çukur kazılmış, direk dikilmişti. Hz. Hubeyb’i direğe doğru götürdüler. Gönlü Allah ve Resûlünün muhabbetiyle dopdolu Hz. Hubeyb, telâşsız, tereddütsüzdü. Dini uğrunda şehid olmayı en büyük şeref biliyordu. İki rekât namaz kılmak için müsâade istedi. İzin verilince bütün samimiyeti ile Yüce Mevlâsının huzuruna yöneldi. İki rekât namazını kıldıktan sonra müşriklere dönerek, “Vallahi,” dedi, “eğer Hubeyb ölümden korktu da namazı uzattı demeyecek olsaydınız, namazı uzatır ve çoğaltırdım.”1 Hz. Hubeyb bu hareketiyle, idamdan önce, iki rekât namaz kılma âdetini de başlatan ilk insan oluyordu.2
Müşrikler ona, “Muhammed’in dinini terk eder ve ecdadının dinine dönersen sana emân veririz!” dediler.
Kahraman Sahabî, “Vallahi hayır! İslâmdan asla dönmem. Hattâ dünya, içindekilerle beraber bana verilse yine de dönmem!” diye cevap verdi.
Bu sefer müşrikler, “Doğru söyle, şimdi senin yerinde Muhammed olsa ve sana bedel o öldürülse memnun olurdun, değil mi?” diye sordular.
Gönlü Resûlullaha muhabbetle yanıp tutuşan Sahabîden gelen cevap müşrik cânileri şaşırttı, tüylerini diken diken etti:
“Allah’a yemin ederek söylüyorum ki, Peygamberimin ayağına bir diken batmaktansa, evimden, hayatımdan, çoluk çocuğumdan olmaya razıyım.”
Müşrikler fedakârlığın böylesini görmemiş, Allah ve Resûlüne bağlılığın tatlı saâdetini yaşamamış oldukları için Hubeyb Hazretlerinin bu cevaplarına gülüp geçiyorlardı.
Etrafına bakan büyük insan hiç bir nurânî yüz göremiyordu. Bütün suratlar abustu, şirkin çirkinliği yüzlerine aksetmişti sanki. Resûlullaha selâmını iletecek kimseler yoktu o kocaman kalabalıkta. Bizzat kendi ağzıyla, hayatını uğruna fedâ ettiği Resûlullaha darağacında selâm yollamaktan başka çaresi yoktu. Şöyle niyazda bulundu:
“Allah’ım, şu anda düşman yüzlerden başka yüz göremiyorum. Allah’ım, şurada selâmımı Resûlüne ulaştıracak hiç kimse yok. Ne olur, ona selâmımı Sen ulaştır.
“Allah’ım! Sen, bize Resûlünün peygamberliğini bildirdin. Bize revâ görülenleri de ona sabahleyin bildir.”1
Bu hazin duâ yapılırken, Resûl-i Ekrem Efendimiz de Medine’de Hubeyb’in selamını, “Aleykesselâm” diyerek aldı. Sonra Ashabına dönerek, “Kureyş, Hubeyb’i şehid etti” buyurdu.
Hz. Hubeyb ise şehid edilmeden önce, eli kolu ağaçtan direğe bağlı bekletiliyordu. Karşılarında, babaları öldürülmüş kırk genç ellerinde mızraklarla duruyorlardı. Emir alınca dört bir taraftan mızrakları bu aziz Sahabînin vücuduna batırmaya başladılar. Hubeyb’in işkenceler altında ruhunu teslim etmesini istiyorlardı. Bir ara Hz. Hubeyb’in yüzü Kâbe’ye döndü. Allah’a bundan dolayı hamdetti, “Hamdolsun O Allah’a ki, yüzümü, kendisinin, Resûlünün ve mü’minlerin razı oldukları kıbleye çevirdi” dedi.
Kureyş müşrikleri buna da tahammül edemediler ve onun yüzünü Kabe’den çevirdiler. Fakat, fedakâr Sahabî yüzü Kâbe’ye doğru şehâdet makamına erişmek istiyordu. Rabb-i Rahimine, “Allah’ım! Eğer ben Senin katında hayırlı bir kul isem, yüzümü kıblene çevir” diye yalvardı.
Kıbleye çevrilen Hubeyb Hazretlerinin yüzünü müşrikler bir daha başka tarafa çeviremediler.2
Hz. Hubeyb’in ruhuyla yüce âlemlere yükselme zamanına kısa bir süre kalmıştı. Ruhunu teslim etmeden önce kendisine, Allah ve Resûlüne îmân ve muhabbetten dolayı bu zulmü, bu eziyeti revâ görenlere şöyle bedduâ etti:
“Allah’ım! Kureyş müşriklerini mahvet! Topluluklarını tarumâr et! Onların birer birer canlarını al! Hiç birini sağ bırakma Allah’ım!”3
Yüksek sesle yapılan bu bedduâ, Ten’im mevkiinde yankılandı. Îmânsız kalblere müthiş bir korku verdi. Kimisi yüzü koyun yere uzandı, kimi kulağını tıkadı. Bu korku Hubeyb Hazretlerinin şehadetinden çok sonraya kadar da devam etti.
Mızraklar göğsüne saplı Hz. Hubeyb o ibret verici manzara içinde bir müddet Allah’ın varlık ve birliğini, Resûlünün Hak Peygamberliğini şirk ehlinin suratlarına haykırdı. Az sonra da hayatını şehâdet mertebesiyle noktaladı.
Böylece Allah yolunda darağacında ruhunu teslim eden ilk Müslüman oldu.
Hz. Hubeyb’in şehâdetini, Hz. Zeyd’in şehâdeti takib edecekti. Müşrikler onu da Ten’im’e alıp getirmişler ve darağacına bağlamışlardı. Hz. Hubeyb’e yapılan tekliflerin aynısı ona da yapıldı. Fakat, bu büyük Sahabî de, Hubeyb’in verdiği aynı cevapları pervasızca verdi. Ebû Süfyan bu durum karşısında hayret ve takdirini gizleyemedi, şu itirafta bulundu:
“Ben, insanlar arasında Ashabının Muhammed’i sevdiği kadar hiç bir kimsenin, hiç bir kimseyi sevdiğini şimdiye kadar görmüş değilim.”1
Tekliflerinden netice alamayan müşrikler, Hz. Zeyd’i oklarına hedef aldılar ve onu da şehid ettiler. Cesedi bağlı bulunduğu yerde kalan büyük Sahabînin ruhu kimbilir hangi yüce âlemde tayeran ediyordu…
Her iki Sahabî de îmânlarında, Allah ve Resûlüne sadakatte zerre kadar tereddüde düşmeden işte böylesine imrenilebilecek güzel bir surette hayat defterlerini kapadılar.
* * *
Bi'r-i Maûna Faciası
Hicretin 4. senesi, Sefer ayı idi. Benî Âmir Kabilesinin efendisi ve reisi Ebû Berâ’ Âmir bin Mâlik, Peygamberimizi ziyaret maksadıyla Medine’ye geldi. Ebû Berâ, samimi bir insan, Resûl-i Ekrem ve Müslümanlara dost biriydi. Efendimize hediye etmek üzere de iki at ve iki deve getirmişti. Ancak Resûl-i Ekrem, “Ben, müşriklerin hediyesini kabul edemem. Eğer hediyenin kabul edilmesini istiyorsan Müslüman ol!” diyerek onun hediyesini kabul etmedi ve kendisini Müslüman olmaya dâvet etti.
Ebû Berâ o anda Müslüman olmadı, ama İslâmiyete karşı gösterdiği alâkadan da vazgeçmedi. Peygamber Efendimize, “Yâ Muhammed! Beni dâvet ettiğin din, pek güzel, pek şereflidir. Kavmim benim sözümü dinler. Eğer Sahabîlerinden birkaçını Kur’an ve Sünneti öğretmek üzere gönderecek olursan, ümit ederim ki, dâvetini kabul ederler” dedi.1
Resûl-i Kibriya Efendimiz, Necid halkına pek güvenmiyordu. Ashabına bir hâinlikte bulunabilirler endişesini taşıyordu, “Göndereceğim kişiler hakkında Necid halkından korkarım” diyerek de bu endişesini izhar etti.
Ancak Ebû Berâ’ teminat verdi. “Onları ben himâyeme aldıktan sonra, Necid halkının onlara dokunması hadlerine mi düşmüş?” dedi.
Ebû Berâ’nın güvenilir, sözüne itimad edilir biri olması, Peygamber Efendimizin endişesini giderdi. Sonunda 40 veya 70 kişiden ibâret irşad heyetini göndermeye karar verdi. Altısı Muhacir, diğerleri Ensardandı. Hepsi de Suffa ehli idi. Başlarına Münzir bin Amr tayin edildi.2
Peygamber Efendimiz, ayrıca Necid halkına ve Benî Âmir reislerine verilmek üzere heyetle birlikte bir de mektup gönderdi.
İrşad ve tebliğ heyeti Bi’r-i Maûna denilen mevkie vardı. Burası Medine’nin doğu tarafına düşen Süleym ile Âmiroğulları yurtları arasında kalan Benî Süleym’e âit bir su kuyusu idi. Burada Hz. Resûlullahın mektubunu Âmir bin Tufeyl’e götürmek vazifesini, Haram bin Milhan üzerine aldı. Bu Sahabî mektubu getirip ona teslim etti. Ne var ki, mektubun muhatabı Âmir, okuma gereği bile duymadan elçi Sahabîyi orada şehid etti.1 Aziz şehidin bu adamın darbeleri altındaki son sözleri şunlar oldu:
“Allahü Ekber! Kâbe’nin Yüce Rabbine yemin olsun ki, kazandım gitti!”2
Âmir bin Tufeyl, bu ma’sum Sahabîyi şehid etmekle de yetinmedi. Âmiroğullarını heyetteki diğer Sahabîleri de öldürmek için yardıma çağırdı. Ancak, Âmiroğulları önceden Ebû Berâ, gelecek irşad heyetine dokunmayacaklarına dair söz vermiş bulunduklarından, bu adamın yardımına yanaşmadılar.
Benî Âmir’den yardım konusunda red cevap alan Âmir bu sefer kendisi gibi gözleri ve gönülleri kan ve kinle dolmuş Süleymanoğullarından bir kaç kabilenin yardımını temin etti. Hep birlikte Maûna Kuyusu mevkiinde olup bitenlerden habersiz bekleyen masum Sahabîleri de şehid etmek üzere harekete geçtiler.
Bu arada, mektubu götüren Sahabînin geciktiğini gören irşad heyeti, dinlendikleri Maûna Kuyusu mevkiinden durumu öğrenmek üzere Necid bölgesine doğru yol almışlardı. Tam o sırada, karşılarında elleri silahlı kalabalık bir müşrik topluluğu buldular.
Sahabîler kılıçlarını sıyırarak kendilerini çepeçevre kuşatanlara, “Vallahi bizim sizinle hiç bir işimiz yok. Biz sadece Peygamberimizin verdiği bir vazife için yolumuza gidiyoruz” dediler.3
Fakat, kana susamış müşrikler, bu sözlere aldırış bile etmediler. Kararları kesindi. İslâm ve îmânı öğretmek kudsî vazifesiyle yola çıkan bu fedakâr Sahabîleri, teker teker şehid edeceklerdi.
Başlarına gelecekleri fark eden Sahabîler, el açarak Rabb-ı Rahîmlerine şöyle yalvardılar:
“Ey Rabbimiz! Durumumuzu Resûlüne haber verecek burada kimsemiz yok. Selâmımızı ona Sen ulaştır! Peygamberin vasıtasıyla kavmimize haber ver ki: Biz Rabbimize kavuştuk. Rabbimiz bizden razı oldu ve bizi de razı etti.”1
Aynı anda Cebrâil (a.s.) bu kahraman Sahabîlerin selâmını ve durumlarını Resûl-i Kibriyâ Efendimize ulaştırdı. Selâmlarına, “Aleyhimüsselâm” diyerek karşılık veren Resûl-i Ekrem, Ashabına dönerek müşriklerin bu fedakâr kardeşlerini şehid etmek üzere olduklarını haber verdi ve onlar için mağfiret dilemelerini istedi.
Peygamber Efendimiz, Ashabına bu haberi iletirken irşad heyetinde bulunan Sahabîlerin bir kaçı müstesna diğerleri hâin düşman mızraklarıyla delik deşik edilmiş ve şehid olmuşlardı. Kurtulan Sahabîlerden ikisi, deve gütmeye gitmişlerdi, biri ise öldü diye şehidler arasında terk edilmişti. Develeri güden iki Sahabî, bir müddet sonra Bi’r-i Maûna mevkiine dönünce dehşetli manzarayla ürperdiler. Bu ciğer parçalayıcı sahne karşısında gözyaşı döktüler. Kendine hakim olamayan biri, müşriklerin arkasına takıldı ve şehid oluncaya kadar kendileriyle çarpıştı. Diğeri ise esir alındı, ancak sonradan serbest bırakıldı. Şehidler arasında öldü diye terk edilen Ka’b bin Zeyd Hazretleri ise müşrikler ayrıldıktan sonra, çıkıp Medine’ye geldi.2
Peygamberimizin bedduâsı
Bu seçkin Sahabîlerinin haince bir suikaste kurban gitmelerinden dolayı Peygamber Efendimiz son derece üzüldü.
Enes bin Mâlik, “Resûlullahın Bi’r-i Maûna’da şehid edilen Ashaba yanıp üzüldüğü kadar hiç bir kimseye, hiçbir şeye yanıp üzüldüğünü görmedim”1 der.
Duyduğu derin üzüntü, Peygamber Efendimizi, bu canilikte bulunanlara bedduâ etmeye kadar götürdü. Haber aldığı gecenin sabah namazında birinci rekâttan sonra ikinci rekâtın rükûundan doğrulunca şu bedduâda bulundu:
“Allah’ım! Mudar kabilelerini kahreyle. Allah’ım! Onların yıllarını Yusuf Peygamberin kıtlık yılları gibi çetin yap, başlarına dar getir. Allah’ım! Lihyanoğullarını, Adal, Kare, Zi’b, Rı’l, Zekvan ve Usayya kabilelerini sana havale ediyorum. Zira, onlar Allah’a ve Resûlüne karşı geldiler.”2
Peygamberimiz, bu bedduâsına bir ay boyunca, vakit namazından sonra devam etti. Sahabe-i Kiramda “Âmin” dediler.3
Fahr-i Kâinatın bu duâsı kabul olundu. Kısa bir müddet sonra adı geçen bölgede kıtlık, kuraklık başladı. Yağışlar, sular kesildi, her taraf yanıp kavruldu. Diğer taraftan Ebû Berâ da Resûl-i Ekrem Efendimizin, “Bu, Ebû Berâ’nın başımıza getirdiği bir iştir” sitemine ve yapmış olduğu himâye taahhüdünün yeğeni Âmir bin Tufeyl tarafından böylesine canice çiğnenmesine tahammül edemedi ve üzüntüsünden hastalanarak kısa zaman sonra öldü.
Ard arda meydana gelen Reci’ ve Bi’r-i Maûna faciâlarında seksen kadar güzide Sahabî şehid düşmüştü.
Faciâdan, Mudarîlerden olduğunu söylemekle kurtulan Amr bin Ümeyye, Medine yolunu tuttu. Yolda iki adama rastladı. Bi’r-i Maûna’da Sahabîleri şehid eden kabileye mensub kimseler olduğu zannıyla bir fırsatını bulup onları öldürdü.
Medine’ye gelip durumu haber verince, Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Sen ne kötü bir iş yaptın” buyurdu.
Zira, bu iki kişi Âmiroğullarından idiler ve Medine’ye gelerek Peygamberimizle görüşmüşlerdi. Ayrılırken de Resûl-i Ekrem kendilerine bir emân ve dokunulmazlık yazısı vermişti. İşte Amr’ın öldürdüğü emân verilmiş bu kimselerdi.
Dokunulmazlık yazısını, öldürülen iki kişiyle Peygamber Efendimizden başkası bilmiyordu. Buna rağmen Resûl-i Ekrem, verdiği sözün, bu sözünden haberi olmayan bu Sahabî tarafından ihlâl edilmesi sebebiyle öldürülenlerin diyetini ödedi. Böylece verdiği söze ve yaptığı antlaşmaya sadakatını göstermiş oldu.
* * *
Benî Nadir Gazâsı
Hicretin 4. senesi, Rebiülevvel ayı (Milâdî 625). Benî Nadir, Harun’un (a.s) neslinden gelen zengin ve güçlü bir büyük Yahudî kabilesi idi. Medine’ye iki saatlik mesafede Mekke yolu üzerinde sağlam kale ve hisarlarda otururlardı. Resûl-i Ekrem Efendimizle, İslâmiyet ve Müslümanların aleyhinde bulunmamak, bu hususta herhangi bir düşmana yardımcı olmamak, ayrıca ödenecek diyetler konusunda da yardımda bulunmak üzere antlaşmaları vardı.1 Ancak buna rağmen Kureyş müşrikleri ve Medine münafıkları el atından işbirliği yapma gayretlerinden de vazgeçmiş değillerdi. Bilhassa Uhud Harbinden sonra müşrikler ve münafıklarla olan münasebetlerini daha da arttırmışlardı.
Daha önce bahsettiğimiz gibi, Ashabdan Amr bin Ümeyye Peygamberimizden emân almış Amir Kabilesinden iki kişiyi yanlışlıkla öldürmüştü. Benî Nadir Yahudilerinin altına imza attıkları anlaşmaya ne derece sadık olduklarını anlamak maksadıyla yanına Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Zübeyr bin Avvam, Hz.Talha bin Ubeydullah, Hz. Sa’d bin Muaz ve Hz. Üseyyid bin Hudayr’ı (r.a.) alarak yurtlarına gitti.
Yahudiler, önce Peygamber Efendimizi müsbet ve güleryüzle karşıladılar. Hatta kendilerine kadar gelmiş olmalarından memnunluk duyduklarını, üzerlerine düşen görevi yerine getireceklerini bile açıkça ifâde ettiler.2
Peygamber Efendimiz, Ashabıyla bir evin duvarı dibine oturdu. Peygamber Efendimizi zahiren gayet iyi karşılayan Yahudiler ise bir köşeye çekilip aralarında konuşmaya başladılar.
“Siz bu adamı öldürmek için, şu andan daha müsait bir durum bulamazsınız. Hemen şu evin damına çıkarak, onun üzerine bir kaya parçası bırakıp ondan kurtulmalıyız” dediler. Sonra da, “Hemen şimdi bu işi kim yapar?” diye sordular.
İçlerinden Amr bin Cahhaş adlı şahıs ortaya atıldı, “Ben yaparım” dedi.1
Bu esnâda ileri gelenlerinden biri olan Sellâm bin Mişkem söz aldı.
“Ey kavmim! Bu sefer sözümü dinleyiniz. Ondan sonra isterseniz her zaman bana muhalefet ediniz” dedikten sonra, sözlerine şöyle devam etti:
“Vallahi, siz böyle bir işe teşebbüs edecek olursanız, bu ona vahiy ile haber verilir. Bununla kendimize yazık etmiş oluruz. Hem bu, onunla aramızdaki anlaşmayı da ihlâl sayılır. Geliniz, böyle bir karardan vazgeçiniz. Eğer, böyle birşeye teşebbüs ederseniz, bu Yahudîlerin kökünün kazınması, İslâmiyetin ise yükselip Kıyâmete kadar durması demek olur.”2
Peygamberlere hiyanet etmekle tanınan Yahudîler buna rağmen kararlarından vazgeçmediler. O esnâda vazifeyi üzerine alan Amr bin Cahhaş da Peygamberimizin üstüne taş bırakmak üzere dama çıktı.
Tam o esnâda tertiplenen suikast ve hiyaneti Cebrâil (a.s.) gelip Peygamber Efendimize haber verdi. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz bir ihtiyaç gidermek istiyormuş gibi davranarak yerinden kalkıp Medine yolunu tuttu. Hatta Sahabîler, tekrar gelecek zannıyla bir müddet orada oturdular. Gelmediğini görünce onlar da kalkıp oradan ayrıldılar.
Bir Yahudî olan Kinâne bin Surıyâ, “Muhammed ne için kalkıp gitti, biliyor musunuz?” diye sordu.
Yahudîler, “Hayır” dediler, “biz bilmiyoruz. Sen biliyorsan anlat.”
Kinâne anlatmaya başladı. “Tevrât’a yemin olsun ki, ben, plânladığınız suikastın, Muhammed’e haber verildiğini biliyorum. Kendinizi boşuna aldatmayınız. Vallahi, o Allah’ın Resûlüdür. Hem de peygamberlerin sonuncusudur. Ona, tasarladığınız suikast haber verildiği için kalkıp gitti.
“Siz, onun Hârun Peygamberin neslinden gelmesini umuyordunuz. Allah ise dilediğinden seçip gönderdi.
“Biz, Tevrat dersimizde en son gelecek olan ‘O peygamberin doğum yeri Mekke’dir. Hicret yeri, Yesrib’tir’ diye hiç değiştirmeden yazmışızdır.
“Gelecek son peygamberin sıfatı da, buna tamamıyla uymaktadır. Kitabımızdakine bir harf bile aykırı tarafı yoktur.
“Ondan önce, sizinle çarpışan kimse olmayacaktır. Ben, sizin eşyalarınızı develere yükleyip göç ettiğinizi, çocuklarınızın feryatlarını, evlerinizi, barklarınızı, mal ve mülklerinizi geride bırakarak gittiğinizi görür gibi oluyorum.
“Geliniz, iki hususta bana itaat ediniz. Üçüncüsünde ise hayır olmadığını biliniz.”
Yahudîler merakla, “Nedir o hususlar?” diye sordular.
Kinâne, “Müslüman olmanız, Muhammed’in Ashabı arasına katılmanız. Ancak bu suretle, evlâtlarınızı ve mallarınızı emniyet altına almış, selâmete kavuşturmuş olursunuz. Yurdunuzdan yuvanızdan da sürülüp çıkarılmazsınız.”
Bütün bunlara rağmen Yahudîler, “Biz Tevrât’tan ve Musâ’nın ahdinden asla ayrılmayız” diye karşılık verdiler.1
Benî Nadir Yahudîlerinin plânladıkları bu suikast teşebbüsü, onların İslâma ve Müslümanlara dost olmadıklarını ve Peygamberimizle yaptıkları anlaşmaya da sadakat göstermediklerini açıkça ortaya koyuyuyordu. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz de kendilerine karşı kesin tavır takındı.
Muhammed bin Mesleme’yi huzuruna çağırdı ve ona şu emri verdi:
“Nadiroğulları Yahudîlerine git! Onlara, Resûlullah beni size, ‘Yurdumdan çıkıp gidiniz! Burada benimle birlikte oturmayınız! Siz bana, düşünülmeyecek bir suikast plânı kurdunuz. Size on gün süre tanıyorum. Bu müddetten sonra, buralarda sizden kim görülürse, boynunu vururum’ emrini bildirmek üzere gönderdi, de!”1
Muhammed bin Mesleme (r.a.), Nadiroğulları yurduna vardı. Resûlullahın emrini onlara bildirmeden önce şöyle konuştu:
“Musâ Peygambere Tevrat’ı indirmiş olan Allah aşkına doğru söyleyiniz: Muhammed Peygamber gönderilmeden önce, Tevrat önünüzde iken, size geldiğini ve şu meclisinizde bana Yahudîliği teklif ettiğiniz zaman; ‘Vallahi ben, asla Yahudî olmam’ dediğimi, sizin de buna karşılık; ‘Dinimize girmekten seni alıkoyan şey nedir? Yahudî dininden başka din yoktur. Senin aradığın, istediğin, duyup işittiğin Hanif dininin aynısıdır o. Size gelecek peygamber, hem şeriât sahibidir, hem savaşçıdır. Gözlerinde biraz kırmızılık vardır. Kendisi Yemen tarafından gelecek, deveye binecek, ihrama bürünecek, az etli kemiğe kanaat edecek, kılıcı boynunda asılı bulunacak. Konuştuğu zaman hikmetli konuşacaktır’ dememiş miydiniz?”
Benî Nadir Yahudîleri, “Evet biz bunları sana söylemiştik. Ama geleceğini sana haber verdiğimiz Peygamber bu değildir” diye karşılık verdiler.
Daha sonra Muhammed bin Mesleme, onlara Peygamber Efendimizin emrini bildirdi.
Nadiroğulları Yahudileri giriştikleri suikast teşebbüsünün kendilerine pahalıya mal olduğunu anlamışlardı, ama artık iş işten geçmişti. Verilen emir doğrultusunda hareket etmekten başka bir yol da yoktu. Muhammed bin Mesleme’ye, “Göç ederiz” diyerek hazırlığa başladılar.
Bu sırada baş münafık olan Abdullah bin Übeyy’den kendilerine bir haber geldi. Haberde şöyle deniliyordu: “Sakın mallarınızı ve yurdunuzu bırakıp gitmeyiniz. Kalenizde oturunuz. Gerek kavminden ve gerekse sair Araplardan iki bin kişiyi yardıma göndereceğim. Son nefeslerine kadar saflarınızda çarpışacaklardır. Ayrıca Benî Kurayza Yahudîleri de size yardım edeceklerdir.”1
Benî Nadir Yahudilerinin Küstahça Meydan Okumaları
Münafıkların reisi Abdullah bin Übeyy’in gizlice gönderdiği bu haber üzerine Nadiroğulları göç fikrinden vazgeçtiler. Peygamber Efendimiz de, “Biz yurdumuzdan çıkıp gitmeyeceğiz. Elinden geleni yap” diye adamlarıyla haber gönderdiler.2
Bu açıkça ve küstahça bir meydan okuyuştu.
Peygamber Efendimiz bu haberi alır almaz “Allahü Ekber” diyerek tekbir getirdi. Müslümanlar da Efendimizin tekbirine katıldılar.
Benî Nadir Yahudîlerini böylesine tehlikeli bir maceraya sürükleyenlerin başında Huyey bin Ahtab geliyordu. Bu adam kavmine teselli babında şöyle diyordu:
“Pek çok mal yığdıktan sonra kalemize girer, büyük kapı ve sokakları tutarız. Kalemize taş taşırız. Bir yıl yetecek yiyeceğimiz de var. Kalemizdeki suyumuz da kesilecek değil.”
Yahudî ileri gelenlerinden biri de Sellâm bin Mişkem’di. O, bu fikre karşı çıktı.
“Ey Huyey,” dedi, “vallahi, nefsin seni boş ve faydasız şeylerle aldatıp duruyor, gurur ve kuruntuya düşürüyor. Gel bu işten vazgeç. Vallahi, sen dahil hepimiz biliriz ki: Muhammed Allah’ın Peygamberidir. Onun sıfatları da yanınızdaki kitaplarda vardır. Onu kıskandığımızdan ve son peygamberin Harûnoğullarından çıkmasını ümid ettiğimizden dolayı ona tâbi olmuyoruz. Gel, bize verilen emânı kabul edelim. Yurdumuzdan çıkıp gidelim. Muhammed üzerimize gelirse, bizi bir günde şu kalelerimizde kuşatır.”
Mağrur Huyey fikrinden vazgeçmeye niyetli değildi. “Muhammed, bizi muhasara altına alamaz. Bizi yenmeye imkân bulamadan geri döner gider. Abdullah bin Übey, bana bir çok şeyler va’detti” diye Sellâm’a karşılık verdi.
Sellâm girilen yolun tehlikeli olduğunu biliyordu. İkazını tekrarladı:
“Abdullah bin Übey’in sözü bir şey ifade etmez. O, seni ancak helâk uçurumuna sürüklemek, bizi Muhammed’le harbe tutuşturmak ister. Bizi harbe tutuşturduktan sonra da evine çekilip oturur.”
Huyey bin Ahtab bütün bu ikazlara kulak tıkadı, sonu pişmanlık olan gururunda direnip durdu.1
Nadiroğullarının muhasara altına alınması
Hicretin 4. senesi Rebiülevvel ayı idi. Resûl-i Ekrem Efendimiz Medine’de yerine Abdullah ibni Ümmü Mektum’u bırakıp Nadiroğulları yurduna doğru hareket etti. Sancağı Hz. Ali taşıyordu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz ikindi namazını Nadiroğullarının bağ ve bahçeleri arasında kıldı. Onları muhasara altına aldı. Nadiroğulları kuvvetli kalelerine sığınmışlardı.
Peygamber Efendimiz onlara emrini bir kez daha tekrarladı:
“Medine’den çıkıp gidiniz.”
Benî Nadir, bu teklifi kabule yanaşmadı, “Ölüm, bize, senin teklif ettiğin şeyden daha kolaydır. Ölümü göze alır teklifini kabul etmeyiz” diyerek âdetâ meydan okudular.
Artık onlarla çarpışmaktan başka bir yol kalmamıştı. Fakat, kuvvetli kalelerine sığındıklarından ve bu kalelerden çıkıp çarpışmayı göze alamadıklarından çarpışmanın bir hayli güç geçeceği muhakkaktı. Bu sebeple Resûl-i Kibriyâ Efendimiz çarpışmayı uygun görmedi. Allah’ın izniyle bir harp planı tatbik etti. En yakın Yahudî ev ve kalelerini yıkma ve hurma ağaçlarını yakıp kesme emrini verdi. Bu hareket, düşmanın kaleden dışarı çıkıp çarpışmasını temin gayesiyle yapılıyordu.
Evlerinin yıkıldığını, hurma ağaçlarının kesilip yakıldığını gören Yahudîler, “Yâ Muhammed! Sen bozgunculuğu, bozup dağıtmayı yasaklar ve yapanları ayıplardın. Şimdi ne diye yaş hurma ağaçlarını kestiriyor ve yaktırıyorsun?”1 diye bağrıştılar.
Ömür dakikalarını bozgunculukla geçirenler, şimdi ağaç kesmenin bozgunculuk olduğundan bahsediyorlardı. Bu bağrışmaları bir takım Müslümanları da tereddüde sevk etti. Bunun üzerine inen âyet-i kerime meseleyi açıklığa kavuşturdu:
“Hurma ağaçlarını kesmeniz de, kesmeyip dikili bırakmanız da Allah’ın izniyledir ve o fâsıkları perişan etmek içindir.”2
Âyet-i kerimenin nazil olmasıyla, Müslümanların tereddüt ve endişeleri giderilmiş oldu.
Bu hâdise ve bu âyet-i kerimeye dayanarak, harp icabı her çeşit yaş ağacın yakılıp kesilmesinin mübâh olduğu âlimlerce belirtilmiştir.3
Muhasara devam ediyordu. Bu esnada başta başmünafık Abdullah bin Übeyy olmak üzere bir çok münafık Benî Nadir Yahudîlerine, “Eğer Müslümanlara karşı direnir ve karşı koyarsanız, biz sizi onlara teslim etmeyiz. Siz çarpışırsanız, biz de sizinle birlikte çarpışırız.
“Siz, yurdunuzdan çıkarılırsanız, biz de sizinle birlikte çıkıp gideceğiz” diye haber gönderdiler.
Benî Nadir Yahudîleri münafıkların bu sözlerine kandılar. Bir müddet daha direndiler.
İşleri güçleri fitne ve fesad olan münafıkların bu hareketleri Kur’an-ı Kerim’de şöyle açıklanmıştır:
“Kitap ehlinden olan kâfir kardeşlerine dediler ki: ‘Yurdunuzdan çıkarılırsanız biz de sizinle beraber çıkarız ve sizin aleyhinizde hiç kimseye asla itaat etmeyiz. Harbe girerseniz mutlaka size yardım ederiz.’ Allah şâhittir ki, onlar yalancıların tâ kendisidir.
“Andolsun ki, yurtlarından çıkarıldıklarında onlarla beraber çıkmazlar. Savaştıklarında da onlara yardım etmezler. Yardım etseler bile arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra da kimseden yardım görmezler.”1
Teslime mecbur olup aman dilemeleri
Muhasaranın on beşinci günüydü. Abdullah bin Übeyy ve diğerlerinin kendilerine vaadettikleri yardımlarının gelmediğini gören Benî Nadir Yahudîleri teslim olmayı kabul edip emân dilediler.
Peygamber Efendimiz kendilerine emân verdi ve hiçbirisinin canına dokunmadı. Silahlarından başka olan mallarından develerine yükleyebildikleri kadar eşya alarak çıkıp gitmelerine müsaade buyurdu.
Bu müsâade üzerine altı yüz deveye yükleyebildikleri kadar mal ve eşyâ yüklediler. Medine’den ayrılacakları sırada sağlam kalmış olan evlerini Müslümanlar oturmasın diye kendi elleriyle yıktılar. Başlarına gelen bu hadiseden dolayı güyâ üzülmediklerini göstermek için, kadınlar en kıymetli elbiselerini giyinmişler, ziynetlerini takınmışlardı. Defler, düdükler çalarak Medine’yi terk ettiler. Bir kısmı Şam, bir kısmı Hayber, diğer bir kısmı ise Yemen tarafına gitti. Bunların sürgünü üzerine münafıklar gizlice matem tuttular.
Benî Nadir Yahudîleri geride bir çok hurmalıklar, ekinler, akarlar, davar, sığır ve at gibi bir çok hayvanlar bıraktılar. Ayrıca arkalarında 50 adet zırh, 50 adet miğfer, 340 kadar da kılıç kaldı.1
Bütün bu mallar, devlet malı olarak doğrudan doğruya Peygamber Efendimize mahsustu. Çünkü, çarpışmasız, at ve deve koşturmaksızın elde edilmişlerdi. Bu mallara fey’ denilmiştir. Fey’, Allah’ın, din düşmanlarından—galebe ile değil, belki sürgün, yahut cizye üzerine sulh olmak suretiyle—Peygamber Efendimize tahsis buyurduğu maldır. Peygamber Efendimiz bu malı dilediği yerlere sarfetmekte hürdü.
Kur’ân-ı Kerim’de bu husus şöyle açıklanır:
“Allah’ın o Yahudîlerden Resûlüne nasip ettiği mala gelince, siz o malları elde etmek için ne at, ne de deve koşturup savaşmadınız. Lâkin Allah Resûlünü dilediğine üstün kılar. Allah herşeye hakkıyla kâdirdir.”2
Medine’nin yerlileri olan Ensar, Muhacirlerin geçimlerini üzerlerine almışlardı. Onları kendi mallarına ortak etmişlerdi. Bu sebeple Muhacirlerin idareleri onların omuzunda bir yük sayılıyordu.
Peygamberimiz, bu ganimet mallarını yalnız Muhacirler arasında bölüştürerek Ensar-ı Kiramın bu yükünü hafifletmek istedi. Bunun için onları çağırdı ve, “İsterseniz Benî Nadir Yahudîlerinin mallarından, Allah’ın bana verdiği malları, sizlerle Muhacirler arasında bölüştüreyim. Eskiden olduğu gibi Muhacirler yine evlerinizde otursunlar ve mallarınızdan faydalanmakta devam etsinler.
“Yok eğer isterseniz, bu malları sadece Muhacir kardeşleriniz arasında bölüştüreyim. Onlar da evlerinizden çıksınlar, mallarınız da size kalsın” diyerek teklifte bulundu.
Medineli Müslümanlar gönülden, “Yâ Resûlallah! Nadiroğulları mallarını Muhacir kardeşlerimiz arasında taksim ediniz. Onlar şimdiye kadar olduğu gibi yine evlerimizde otursunlar. Bizim mallarımızdan da istediğiniz kadarını alıp onlara veriniz” dediler.1
O sırada Hz. Ebû Bekir ayağa kalktı. Ensar kardeşlerine teşekkür ettikten sonra şöyle dedi: “Allah, sizi hayırla mükâfatlandırsın. Vallahi, bizimle sizin benzeriniz yoktur.”
Peygamber Efendimizde, “Allah’ım! Ensarı ve Ensarın evlâtlarını koru, onlara merhamet et” diyerek duâ etti.2
Medineli Müslümanların bu asil ve civanmert davranışı üzerine, onların medh ve senâsı hakkında şu meâldeki âyet-i kerime nâzil oldu:
“Daha önce Medine’yi yurt edinmiş ve îmânı kalblerinde yerleştirmiş olanlara gelince: Onlar, kendi yurtlarına hicret eden din kardeşlerini severler, onlara verilen şeyden dolayı gönüllerinde bir kıskançlık duymazlar ve kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendi nefislerine tercih ederler.3 Kim nefsinin ihtirasından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendisidir.”4
Medine-i Münevverenin yerlileri olan Ensar-ı Kiram bu davranışlarıyla hem Resûlullah Efendimizin hoşnutluğunu, hem de Cenâb-ı Hakkın rızasını kazanmış oldular.
Bunun üzerine, Peygamber Efendimiz de Nadiroğullarından kalan ganimet mallarını Cenâb-ı Hakkın da âyet-i kerimesinde tavsiye buyurduğu gibi,1 yalnız Muhacirlere taksim etti. Bu surette onları Ensarın yardımına ihtiyaç duymayacak hale getirdi.
Peygamber Efendimiz, Muhacirlerin haricinde, Ensardan Ebû Dücâne ile Süheyl bin Hüneyf’e de (r.a.) çok fazla fakir olduklarından dolayı bazı şeyler verdi.2
* * *
Zâtürrika Gazâsı
Hicretin 4. senesi, Cemâziyelevvel ayı. Milâdî, 625.
Benî Nadir Yahudîlerinin Medine’den sürgün edilmelerinden iki ay sonraydı. Enmar ve Salebeoğulları kabilelerinin Müslümanlarla çarpışmak üzere toplanmış oldukları haberi Medine’ye ulaştı.
Peygamber Efendimiz, derhal hazırlanarak, 400 (veya 700) mücahidle Medine’den yola çıktı. Zatürrikâ mevkiine kadar ilerleyip orada karargâhını kurdu. Müşrikler mücahidlerle çarpışmayı göze alamadıklarından dağ başlarına çekilmişlerdi. Geride sadece bir kadın kalmıştı. O da esir edildi.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bir müddet burada bekledi. Öğle namazı girince de müşriklerin saldırısından duydukları endişe sebebiyle salât-ı havf, yani korku halinde namaz kıldılar. Bu namazın kılınış şekli Nisâ Sûresinin 101-102 âyetlerinde tarif edilmiştir.
En tehlikeli anlarda bile Resûl-i Kibriyâ Efendimizin cemaatla namazlarını edâ edişi, bizi cemaatla namazın ne derece büyük bir ehemmiyete haiz olduğunu gösterir. Kâinatın îmândan sonra en mühim hakikatı olan namaz, muhârebe esnâsında bile ihmal edilmemesi gerekirse, sâir zamanlarda elbette ki, hiç bir şekilde ihmal edilmemelidir.
Bir mu’cize
Zâtürrika seferi esnasında idi. Ashabdan Ulbe bin Zeyd, üç adet devekuşu yumurtası bulup getirdi.
Resûl-i Ekrem, “Ey Cabir! Bunları, al pişir” diye emretti.
Hz. Cabir, yumurtaları bir çanak içinde pişirip getirdi.
Peygamber Efendimizle mücahidler o üç yumurtadan doyuncaya kadar yedikleri halde, yumurtaların çanakta olduğu gibi durduğunu gördüler.1
Yine bu gazâ esnasında idi. Sahabînin biri, bir kuş yavrusu bulup getirdi. Anası veya babası, yavruyu kurtarmak için canını feda edercesine onu elinde tutan Sahabînin avuçlarının içine atılıveriyordu. Bu duruma Sahabîler hayretler içinde bakarken, Resûl-i Ekrem ise şu ibret dersini verdi:
“Siz elinizde tuttuğunuz şu kuş yavrusu için, anne kuşun kendisini avucunuza atmasına mı hayret ediyorsunuz?
“Vallahi Rabbinizin, size olan merhamet ve şefkatı şu kuşun yavrusuna olan şefkat ve merhametinden çok daha fazladır.”2
Peygamber Efendimiz, mücahidlerle birlikte Zâtürrika’dan ayrılmış Medine’ye doğru geliyordu. Harre mevkiine gelindiğinde, bir devenin koşarak Resûl-i Ekrem Efendimizin yanına varıp tahiyye-i ikrâm nevinden çöktüğü ve boynunu öne doğru uzatıp onunla konuştuğu görüldü. Mücahidler hayretler içinde bakınırken, Peygamber Efendimiz, “Bu deve ne söylüyor biliyor musunuz?” dedikten sonra şöyle buyurdu.
“Bu deve sahibinin zulmünden bana şikâyet ediyor: Kendisini senelerdir çalıştırdığını, şimdi ise boğazlamak istediğini söylüyor.”
Arkasından Cabir bin Abdullah’a devenin sahibini bulup kendisine getirmesini emretti.
Hz. Câbir, “Yâ Resûlallah! Devenin sahibini tanımıyorum” deyince aldığı cevap şu oldu: “Deve seni sahibine götürür.”
Gerçekten de, deve, Peygamberimizden emir almış gibi, Hz. Câbir’in önüne düştü ve onu sahibine götürdü.
Hz. Câbir der ki:
“Ben de deve sahibini alıp Resûlullahın yanına getirdim. Resûlullah onunla deve hakkında konuştu ve ‘Devenin söyledikleri doğru mu?’ diye sordu.
“Deve sahibi, ‘Evet, yâ Resûlallah’ dedi.”1
Bu sefere iştirâk edenlerin hepsi piyade olup, çıplak ayakları taştan, dikenden parçalanmış ve tırnakları dökülmüş olduğundan, ayaklarını bez parçalarıyla bağlamış olmaları sebebiyle bu gazâya “Zâtürrikâ” adı verildiği de kaynaklarda belirtilmiştir. Zira, Rika, ruka’nın çoğuludur. Ruka’ ise elbise yırtığına vurulan bez parçasıdır ki, yama demektir.
Ebû Musâ’l-Eş’arî bu hususta şöyle der:
“Resûlullah (a.s.m.) ile bir gazâya çıktık. Sadece bir devemiz vardı. Nöbetleşe biniyorduk. Artık ayaklarımız delinmişti. Benim de iki ayağım delinmiş, tırnaklarım dökülmüştü. Bunun için ayaklarımıza bez parçası sarıyorduk. Ayaklarımıza bu suretle bez parçası sardığımız için bu sefere Zâtürrika’ gazâsı denildi.”2
* * *
Resûl-i Ekrem'in Bereket Mu'cizesi
Ensardan Hz. Câbir’in babası Abdullah bin Amr bin Haram Uhud’da şehid düşmüştü. Geride altı yetim kız çocuğunu ve bir hayli de borç bırakmıştı. Borç sahipleri de, Yahudîler idi.
Abdullah bin Amr’ın, içinde çeşitli hurma ağaçları bulunan iki bahçesi vardı. Fakat, bunların da mahsulü borçlarını karşılayacak miktarda değildi. Sadece bir tek Yahudiye borcu, otuz deve yükü hurma idi.
Hurma mevsimi girince, Yahudîler alacaklarını ısrarla istemeye ve Hz. Câbir’i sıkıştırmaya başladılar.
Hz. Câbir, onlara hurma bahçesinin bütün mahsûlünü vermeyi teklif ettiği halde kabul etmediler.
Bunun üzerine Hz. Câbir, Resûl-i Ekrem Efendimizin huzuruna vararak, “Yâ Resûlallah! Biliyorsunuz ki, babam, Abdullah Uhud günü şehid düştü. Geride bir çok borç bıraktı.
“Alacaklılara, hurma bahçesinin bütün mahsûlünü vermeyi teklif ettiğim halde, kabul etmediler” dedi ve bu hususta kendisine şefâatçı ve yardımcı olmasını diledi.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz de, Abdullah bin Amr bin Haram’ın borcuna karşılık hurma bahçesinin bütün mahsûlünü almalarını ve borcunu silmelerini alacaklılara teklif ettiyse de, yanaşmadılar.
Alacaklılar, Resûl-i Ekrem Efendimizin, “Borcun bir kısmını bu yıl, kalanını da gelecek yıl alınız” teklifini de kabul etmediler.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Hz. Câbir’e, “Sen git, ben yarın kuşluk vakti yanına gelirim” dedi.
Ertesi günü Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’i yanına alarak Hz. Câbir’in hurma bahçesine gitti. Ona, “Git hurmanı topla ve tasnif et! İyi cins olanı bir boy, diğerlerini de bir boy yaptıktan sonra bana haber ver!” buyurdu.
Hz. Câbir, derhal emri yerine getirdi ve gelip durumu Server-i Kâinat Efendimize arzetti. Hz. Câbir alacaklıları da çağırmıştı. Onlar, Peygamber Efendimizi görünce, isteklerini tekrarlamaya başladılar.
Resûl-i Kibriyâ Hazretleri, hurma öbeklerinden en büyüğünün çevresini üç kere dolaşıp duâ ettikten sonra, Hz. Câbir’e, “Şu alacaklıları yanıma çağır” dedi.
Alacaklılar geldi. Borçlarına karşılık kendilerine hurma yığınından ölçülüp ölçülüp verilmeye başlandı. Borç tamamıyla ödendi.
Hz. Câbir (r.a.) müşâhedesini şöyle anlatır:
“Tek, Allah babamın borcunu ödesin de, vallahi ben, kızkardeşlerimin yanına bir hurma tanesi ile dönüp gitmeye bile razı idim.
“Halbuki Resûlullah, ondan bütün alacaklılara hurma verdiği halde, bir hurma bile eksilmediğini gördüm.”1
Borç sahipleri olan Yahudîler de, bu hâdiseden çok taâccüp edip hayrette kaldılar.
Bu, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin apaçık bir mucîzesiydi!
* * *
Bedrü'l-Mev'id Gazâsı
Hicretin 4. senesi, Şaban ayı. (Mîlâdî 626.) Daha önce bahsi geçtiği gibi, Ebû Süfyan Uhud’dan dönüp giderken Müslümanlara, “Sizinle gelecek sene Bedir’de buluşalım” demiş, Hz. Ömer de Resûlullahın emriyle, “Olur! İnşaâllah orası bizimle sizin çarpışma yeriniz olsun” cevabını vermişti.1
Uhud Muhaberesinin üzerinden bir sene geçmişti. Resûl-i Ekrem, verdiği sözünü yerine getirmek için harp hazırlıklarına başladı.
Öte yandan Kureyş’in reisi Ebû Süfyân da harp hazırlıklarını sürdürüyordu. Fakat, o sene Mekke’de büyük bir kuraklık ve kıtlık hâkimdi. Bu sebeple Ebû Süfyan, halkı teşvik etmesine rağmen, kendisi harbe pek niyetli değildi.
Bedir’e gitme kararından vazgeçmek arzusunda olan Ebû Süfyan, Peygamberimizin de Müslümanlarla oraya gelmesine mani olmak istiyor, bunu nasıl başarabileceğinin yollarını araştırıyordu.
O sırada henüz Müslüman olmamış Nuaym bin Mes’ud ile Mekke’de karşılaştı. Nuaym, Mekke’ye umre yapmak maksadı ile gelmişti.
Ebû Süfyan, “Ey Nuaym!” dedi, “Ben Muhammed’le Ashabına Bedir’de buluşalım, çarpışalım, diye söz vermiştim. Vakit gelip çattı.
“Halbuki bu yıl, bizde kıtlık ve kuraklık hakimdir. Böyle bir yıl işimize gelmez.
“Onun için bu yıl Muhammed’le karşılaşmak istemiyoruz. Karşılaşmamız ise, onun cesaretini arttıracaktır” deyip niyet ve endişesini dile getirdikten sonra, Nuaym’e teklifini şöylece yaptı:
“Sen, hemen Medine’ye dön! Benim, karşı konulmayacak kadar kuvvet topladığımı bildir ve onları Bedir’de bizimle çarpışmaktan vazgeçir. Bu işi becerirsen, sana yetmiş yetişkin deve veririz.”1
Nuaym, derhal Medine’ye döndü. Va’dedilen mükâfata konmak için Mekkeli müşrikler lehinde kesin bir propagandaya girişti. Kureyşlilerin karşısına çıkılmayacak kadar güçlü bir ordu hazırlamış olduklarını söyleyip durdu. Münafıkların da bu yolda olanca gayretlerini ortaya koymalarıyla Müslümanlarda müşriklere karşı savaşma konusunda bir gevşeklik meydana geldi. Yahudîlerle münafıklar bu duruma son derece sevindiler. “Muhammed, artık şu Müslüman topluluktan kimseyi bu niyetinden vazgeçiremez” diyerek küstahça sevinçlerini izhâr ettiler.
Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer, durumu derhal Peygamberimize bildirdiler.
Resûl-i Ekrem Efendimizin kararı kesindi:
“Varlığım, kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki; va’dedilen yere Medine’den hiç kimse gitmek için çıkmazsa bile, ben tek başıma oraya çıkar giderim” dedi.2
Cesaret dolu bu kararlı sözler, Müslümanların kalbinde şimşekler gibi çaktı. Allah’ın da yardımıyla, yüreklerine düşen korku ve tereddüdü bir çırpıda yok etti.
Resûl-i Ekrem, yerine Abdullah bin Revaha’yı vekil bırakarak 1500 mücahidle Medine’den ayrıldı. Sancağı Hz. Ali taşıyordu. Orduda sadece on atlı vardı.3
Mücahidler, ayrıca beraberindeki malları da götürüyorlardı. Çünkü gidecekleri yerde, Araplar her sene bir ticaret pazarı, bir panayır kurarlardı. Sefere çıkışları da zaman bakımından panayır mevsimine rastlıyordu. Eğer düşman gelirse onunla çarpışacaklardı. Şayet gelmezse, ticaretlerini yapmış olacaklardı.
Peygamber Efendimiz, ordusuyla Bedir’e gelip beklemeye başladı. Fakat, düşman kuvvetleri görünürde yoktu.
Zira, hazırlıklarını tamamlayıp Mekke’den çıkan Ebû Süfyan kumandasındaki 2000 kişilik müşrik ordusu, ancak Mecinne denilen nâhiyeye kadar gelebilmiş, oradan ileriye tek adım atabilme cesaretini gösterememiş ve Müslümanlarla çarpışmayı, sayıca fazla oldukları halde göze alamadıklarından Mekke’ye geri dönmüşlerdi.
Hz. Resûlullah, mücahidlerle Bedir’de sekiz gece bekledi. Ticaret pazarına gelen Arap kabileleri, Müslümanların güç ve kuvvetlerini koruduklarını, cesaret ve ümitlerini bir kere daha gördüler; nazarlarında Kureyş’in itibarı da böylece kırıldı.
Mücahidler, düşmanın gelmediğini görünce, panayırda alış veriş yapıp kat kat kâr ettiler. Sekiz gecelik bekleyişten sonra Peygamber Efendimiz, mücahidlerle birlikte sevinç ve ferah içinde Medine’ye döndü.
Bu gazânın diğer bir adı Küçük Bedir’dir.
* * *
Peygamberimizin Hz. Ümmü Seleme ile Evlenmesi
Asıl ismi Hind olan Hz. Ümmü Seleme, Mahzumoğulları Kabilesinden Ümeyye bin Muğire’nin kızı idi. Kocası Abdullah bin Abdü’l-Esed, İslâmiyeti kabul etmesinden dolayı müşriklerin ezâ ve cefâsına maruz kalınca, Habeşistan’a hicret etmişti. Bir çok Kureyşlinin Müslüman olduğu söylentisi üzerine Mekke’ye dönmüş, ancak haberin asılsız olduğunu öğrenince, binbir güçlükle bu sefer Medine’ye göç etmişti. Habeş ülkesine her iki hicrette de Hz. Ümmü Seleme kocasıyla birlikte bulunmuştu.
Kocası, Uhud Harbinde yaralanması sonucu hicretin dördüncü yılının Cemaziyelâhir ayı sonuna doğru vefât edince, dört çocuğu ile Hz. Ümmü Seleme dul kalmıştı.
Hz. Ümmü Seleme, vefâtından biraz önce kocasına, “Duyduğuma göre; Cennetlik kocası ölen Cennetlik bir kadın, sonradan başka birisiyle evlenmezse, muhakkak Allah onu Cennette kocasıyla bir araya getirecektir.
“Aynı şekilde; Cennetlik karısı ölen, Cennetlik bir koca, sonradan başka birisiyle evlenmezse, muhakkak Allah, onu da Cennette karısıyla bir araya getirecektir” dedikten sonra şu teklifi yapmıştı:
“O halde gel, seninle sözleşelim. Ne sen benden sonra evlen, ne de ben, senden sonra evleneyim!”
Fakat, Ebû Seleme bu teklifi kabul etmemiş ve, “Sen benim sözümü dinle; ben öldüğüm zaman sen evlen” demişti.
Sonra da şu duâyı yapmıştı:
“Allah’ım! Ümmü Seleme’ye, benden sonra, benden daha hayırlı, onu hor görmeyecek, incitmeyecek bir koca nasib et!”1
Peygamberimizin, Ümmü Seleme ile konuşması
Hz. Ümmü Seleme, daha önce Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’den gelen evlenme tekliflerini kabul etmemişti. Daha sonra, Peygamber Efendimiz, onu ve yetim çocuklarını himâyesi altına almak için Ümmü Seleme’ye evlenme teklifinde bulundu. Hz. Ümmü Seleme mâzur görülmesini istedi, “Ben hem yaşlı, hem de kıskanç bir kadınım. Aynı zamanda çoluk çocukluyum. Şahid olarak da velilerimden yanımda hiç kimse yoktur” dedi.
Teklifine bu cevabı veren Hz. Ümmü Seleme’ye bu sefer Peygamber Efendimiz gitti ve evlenme teklifini bizzat tekrarladı. Sonra da şöyle konuştu:
“Yaşlı bir kadın olduğunu söylüyorsun. Halbuki, bir kadına kendisinden daha yaşlı bir erkekle evlenmesi ayıp değildir.
“Yetimlerin annesi olduğunu söyledin. Bunu bil ki, onların geçimleri Allah ve Resûlüne âittir.
“Kıskanç bir kadınım diyorsun. Bunun da senden izâlesi için Allah’a duâ ederim.
“Yanında velilerinden kimsenin bulunmadığını söylüyorsun. Onlardan hazır bulunan veya bulunmayanlardan bana razı olmayacak hiçbir kimse yoktur.”
Bunun üzerine Ümmü Seleme yanında bulunan oğluna dönerek, “Kalk yâ Ömer, Resûlullaha beni nikâhla”2 dedi.
Böylece Cenâb-ı Hak, Ebû Seleme’nin vefâtından önce “Allahım, Ümmü Seleme’ye benden sonra daha hayırlı, onu hor görmeyecek, incitmeyecek bir koca nasib et”3 duâsını kabul buyurmuş ve Ümmü Seleme’ye insanların en hayırlısına hanım olmayı nasib etmiş oluyordu.
Resûl-i Ekrem Efendimizle evlendiğinde 44 yaşında bulunan Hz. Ümmü Seleme, Hicretin 59. senesinde 84 yaşında iken vefat etti. Cenaze namazını Ebû Hüreyre (r.a.) kıldırdı ve Bakî Mezarlığına defnedildi.1
Okuma bilen, fakat yazmayı öğrenemeyen Hz. Ümmü Seleme fıkhı iyi bilenler arasında yer alıyordu. Resûl-i Ekrem Efendimizden rivâyet ettiği hadis sayısı 378’dir.
* * *
Hicrî Dördüncü Senenin Diğer Mühim Hãdiseleri
İçki haram kılındı
İçki, hicretin dördüncü yılında, Benî Nadir Yahudîlerinin yurtlarında sürgün edip çıkarıldıkları sırada haram kılınıp yasaklandı.
İçki üç safhada inen âyetlerle haram kılındı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz Medine’ye teşrif ettikleri zaman Müslümanlar arasında da içki içiliyor, kumar oynanıyordu.
Peygamber Efendimiz gelince, ondan içkinin ve kumarın hükmünü sordular. O sırada Hz. Ömer de, “Yâ Rabbi! İçki hakkında bize, açık ve kesin bir beyânda bulun” diye duâ etti.
Bir müddet sonra, “Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar: De ki; ‘Onlarda büyük günâh ve hem insanlar için bazı faydalar vardır. Fakat günahları, faydalarından daha büyüktür…”1 meâlindeki âyet-i kerime nazil oldu.
Bunun üzerine Müslümanlardan bir kısmı zararından dolayı içkiyi bıraktı, bir kısmı ise içmeye devam etti.
Ancak, içenler arasında bu arada bazı nâhoş durumlar meydana geldi. Hatta Ashabdan biri, akşam namazını kıldırırken, kıraâtı yanlış ve ters mânâ çıkacak şekilde karıştırdı.
Hz. Ömer tekrar, “Allah’ım, içki hakkında bize açık ve kesin bir beyânda bulun” diye duâ etti.
Çok geçmeden şu âyet-i kerime nazil oldu:
“Ey îmân edenler! Sarhoş olduğunuz zaman ne söylediğinizi bilinceye kadar, cünüp olduğunuz zaman da eğer yolcu değilseniz, gusledinceye kadar namaza yaklaşmayın.”1
Bu da yasağın ikinci safhasını teşkil ediyordu.
Bu âna kadar Müslümanlar arasında da bir hayli içki içen vardı. Bunun üzerine Müslümanlar, “Yâ Resûlallah, biz, namaz vakti yaklaşınca içki içmeyiz” dediler.
Peygamber Efendimiz, onlara cevap vermeyip sustu.
Namaz kılınacağı zaman da Resûl-i Kibriyâ Efendimizin emriyle “Hiçbir sarhoş namaza yaklaşmasın” diye nidâ edilirdi.
Buna rağmen Müslümanın biri akşamleyin içki içip namaza geldi.
Hz. Ömer tekrar, “Allah’ım, içki hakkında bize açık ve kesin bir beyânda bulun” diye duâ etti. O zaman da şu âyet-i kerime nâzil oldu:
“Ey îmân edenler! İçki, kumar, putlar ve kısmet çekilen fal okları hep şeytanın işinden birer pisliktir; ondan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.
“Şüphesiz şeytan, içki ve kumarla, aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçtiniz, değil mi?”2
Bundan sonra Müslümanlar, “Artık içkiden, kumardan vazgeçtik Rabbimiz” dediler.
Bu da içki yasağının üçüncü safhasıydı. Ve, böylece içki bütün Müslümanlara haram kılınıyordu.
Bu âyetlerin nâzil olması üzerine Peygamberimizin emriyle tellal, “Haberiniz olsun ki; içki haram kılınmıştır” diyerek Medine sokaklarından nidâ etti.
Bu emri duyan Müslümanlar evlerinde bulunan bütün içkileri derhal döktüler. Dökülen içkiler, Medine sokaklarından sel gibi aktı.
Konu ile ilgili bir kaç hadîsi de nakledelim:
“Muhakkak ki Allah, içkiye, onu yapana, yapılan yere, onu içene, içirene, taşıyana, taşıtana, satana, satın alana, onun bedelini ve kazancını yiyene lânet etmiştir.”1
“Her sarhoş edici şey içkidir ve her sarhoş edici içki haramdır.
“Kim dünyada devamlı içki içer ve tevbe etmeden ölürse, âhirette o kimse, âhiret şerbeti içemez!”2
“İçkiden uzak durunuz! Çünkü, o, her kötülüğün anahtarıdır.”3
“İçki, bütün murdarlıkların, kötülüklerin anasıdır.”4
“Çoğu sarhoş edenin, azı da haramdır.”5
Ezvâc-ı Tahirattan Hz. Zeynep bint-i Huzeyme vefât etti
Peygamberimizin zevcesi Hz. Zeynep, İslâmiyetten önceki devirde, yoksul ve muhtaçlara çok acıdığı, şefkat ve merhametli davrandığı, onlara devamlı yemekler yedirdiği ve sadakalar verdiği için “Ümmü’l-Mesakîn (Miskinler, Düşkünler Annesi)” diye bilinir ve yâd edilirdi. Resûl-i Kibriyâ Efendimizle evliliği Hicretin üçüncü yılı Ramazan ayında olmuştu. Hicretin bu dördüncü yılı Rebiülâhir ayı sonunda ise otuz yaşında iken vefat etti.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, namazını kıldırdıktan sonra onu, Baki kabristanına defnetti. Efendimizin hayatında Hz. Hatice-i Kübrâ ile Hz. Zeynep’ten başka zevcesi vefât etmemiştir!
Hz. Ali’nin vâlidesi Fâtıma Hâtun vefât etti
Fâtıma bint-i Esed, Nebiyy-i Muhterem Efendimizin amcası Ebû Talib’in zevcesi idi. İlk sıralarda Müslüman olmuş ve Medine’ye hicret etmişti. Peygamber Efendimize çocukluğunda büyük hizmetlerde bulunmuştu. Onu çocuklarından daha çok sever ve ihtimam gösterirdi. Peygamber Efendimiz de her zaman onu saygıyla anar, halini, hatırını sorar, onu ziyaret ederdi.
İşte yüksek ahlâk sahibi bu İslâm kadını, hicretin bu dördüncü yılında Medine’de hakkın rahmetine kavuştu. Resûl-i Ekrem Efendimiz ona olan sevgi ve saygısını, “Bugün annem, vefât etti” diyerek izhar etmiştir.
Hz. Ali (r.a.), “Annem Fâtıma binti Esed vefât ettiği zaman Resûlullah (a.s.m.), kendi gömleğini sırtından çıkarıp ona kefen olarak sardırdı ve cenaze namazını kıldırdı” demiştir.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu mübârek ve muhterem kadının kabrine de indi ve bir müddet kabrin içinde uzandı. Sonra kabirden çıktı. Gözleri yaşlarla doluydu.
Müslümanlar, “Yâ Resûlallah,” dediler, “biz, senin buna yapmış olduğun şeyi, başkasına yaptığını görmemiştik?”
Nebiyy-i Muhterem Efendimiz şu cevabı verdi:
“Ebû Talib’den sonra bu kadıncağız kadar bana iyiliği dokunan bir başka kimse olmamıştır. Ona, Cennet elbiselerinden giydirilsin diye gömleğimi kefen olarak giydirdim! Kabir hayatı, kendisine mülayim ve kolay gelsin diye de kabirde yanına uzandım.”1
Bundan sonra da Resûl-i Zişan Efendimiz şu duâyı yaptı:
“Allah sana merhamet etsin ve hayırla mükafatlandırsın.
“Allah sana rahmet etsin, ey annem!
“Sen, benim annemden sonra annem idin.
“Kendin aç durur, beni doyururdun.
“Kendin giymez, beni giydirirdin.
“En iyi nimetlerden nefsini alıkoyar, bana tattırırdın. Bunu da ancak Allah rızâsını ve âhiret yurdunu umarak yapardın.
“Allah ki, diriltendir, öldürendir. Hayy ve Kayyumdur, O.
“Allah’ım! Annem Fâtıma bint-i Esed’i af ve mağfiret et.
“Ona hüccet ve delilini anlat! Kabrini genişlet.
“Ben Resûlünün ve benden önceki peygamberlerinin hakkı için, duâmı kabul buyur, ey merhametlilerin en merhametlisi olan Yüce Allah!”
Peygamberimizin torunu Hz. Hüseyin dünyaya geldi
Hicretin dördüncü yılı Şaban ayında Resûl-i Ekrem Efendimizin torunu, Hz. Ali’nin ikinci oğlu Hz. Hüseyin Hz. Fâtıma’dan dünyaya geldi.
Doğumunun yedinci gününde Peygamber Efendimiz bu nur topu torunu için akika kurbanı olarak iki koç kestirdi. Kulağına ezan okuyup ismini koydu ve saçını kestirdi.
Torunu Hz. Hasan gibi, Hz. Hüseyin de Nebiyy-i Muhterem Efendimize benzerdi. Bu her iki torunu için Efendimiz: “Allah’ım! Ben, bunları seviyorum. Sen de sev bunları”1 diyerek duâ etmiştir.
Birgün Ebû Eyyûbi’l-Ensarî (r.a.), Resûl-i Kibriyâ Efendimizin huzuruna girdiğinde onun Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’le oynadığını gördü, “Yâ Resûlallah, sen onları çok mu seviyorsun?” diye sorunca Peygamber Efendimiz şu karşılığı vermişti:
“Nasıl sevmiyeyim ki? Bunlar, benim dünyada kokladığım iki Reyhânımdır.”1
Zeyd bin Sâbit Arap, İbrani ve Süryani yazısını öğrendi
Zeyd bin Sabit (r.a.), Hicretten önce Evs ve Hazreç kabileleri arasında Buas günü vuku bulan çarpışmalarda babasının ölmesiyle yetim kalmıştı. O sırada altı yaşında idi.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Bedir’de esir alınan Kureyş müşriklerinden malî durumu kurtuluş fidyesi ödemeye müsait olmayan herbirisinin, Ensar çocuklarından on çocuğa iyice okuma yazma öğrettiği takdirde serbest bırakılacaklarını birdirmişti. İşte Zeyd bin Sabit de, o zaman okuma yazma öğrenmiş olan Ensar çocuklarındandı.
Hz. Zeyd bin Sabit, son derece zeki idi. Hicretin bu dördüncü senesinde Peygamber Efendimiz, kendisine Yahudî yazısını, yani İbraniceyi öğrenmesini emretti ve, “Ben yazılarımı, onların değiştirmeyeceklerinden emin değilim”2 buyurdu.
Bunun üzerine Hz. Zeyd, 15 gün içinde İbraniceyi öğrendi, hatta onda maharet sahibi oldu. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bundan sonra Yahudîlere birşey yazacağı zaman, onu Hz. Zeyd’e yazdırır, Yahudîlerden gelen yazıları da ona okuturdu.3
Yine birgün Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Hz. Zeyd’e, “Süryaniceyi güzelce okuyup yazabilir misin? Çünkü bana, Süryanice yazılar geliyor” dedi.
Hz. Zeyd cevaben, “Hayır, iyi okuyup, yazamam” deyince, Peygamber Efendimiz:
“O halde sen onu iyice öğren” buyurdu.
Bu emir, üzerine Hz. Zeyd bin Sâbit 17 günde de Süryaniceyi öğrendi.1
Hz. Osman’ın oğlu Abdullah vefât etti
Hz. Osman, Habeşistan’a hanımı Hz. Rukiyye ile birlikte hicret etmişti. Orada bir çocukları dünyaya gelmiş ve ismini Abdullah koymuşlardı.
Abdullah, altı yaşında bulunduğu sırada bir horoz yüzünü gözünü gagaladı. Yüzü gözü şişti. Fenâ halde hastalandı. Bu hastalıktan kurtulamayarak da hicretin dördüncü senesi Cemaziyelevvel ayında vefât etti.
Bu torununun cenaze namazını bizzat Peygamber Efendimiz kıldırdı. Kabrine ise, babası Hz. Osman indirdi.2
Abdullah’ın mezar taşını diken Resûl-i Kibriyâ Efendimizin gözlerinden yaşlar döküldü. Şöyle buyurdular:
“Allah Taâla, kullarından, merhametli ve yufka yürekli olanlara rahmet eder!”
|
|
|
Peygamberimiz Hz Muhammedin Medinedeki Hayatı - 4.Bölüm |
|
Yazar: RasitTunca - 01-07-2020, 03:11 AM - Forum: Hz. Muhammed Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Peygamberimiz Hz Muhammedin Medinedeki Hayatı - 4.Bölüm
Hicretin Üçüncü Senesi
Şair Kâ’b bin Eşref’in Öldürülmesi
Kâ’b bin Eşref, muhteris bir Yahudî, meşhur bir şâirdi. Bilhassa muhteşem Bedir muzafferiyetinden sonra, kıskançlık ve düşmanlığından Peygamberimiz ve Müslümanları hicveder dururdu. Mekke’ye giderek de müşrikleri Müslümanlara karşı tahrik eder Bedir’de öldürülen müşrikler için mersiyeler düzerek onların intikam ve düşmanlık hislerini kabartmaya çalışırdı. Medine’de ise, Müslümanların kız ve hanımlarına dil uzatacak kadar küstahlık ederdi.
Şiir ve hitabetin Arap hayatında büyük rol oynadığından daha evvel bahsetmiştik. O günün şiir ve hitabeti bugünün matbuâtı seviyesinde tesir icrâ ediyordu. Dolayısıyla bu Yahudî şairin İslâm düşmanlığı yalnız kendisine ait kalmıyor, etrafa da sirayet ediyordu. Bu bakımdan Resûl-i Ekrem bu menhus adamın şiirleri üzerinde fazlasıyla duruyor, önüne geçmek için çareler arıyordu.
Kâ’b’ın, yalnız şiirleriyle İslâm düşmanlığı yapmakla iktifâ etmediğini, hattâ Peygamberimizin vücudunu ortadan kaldırmak için menfur bir planla suikast tertiplediği de kaynaklarda yer almaktadır.
Böyle bir adamın vücudu, İslâmiyet için zarardı. Bu bakımdan da yok edilmesi gerekiyordu.
Bu işi Resûl-i Ekremin müsaâdesiyle Ashabdan Muhammed bin Mesleme iki-üç arkadaşıyla üzerine aldı. Bir gece vakti evine giderek onu öldürdüler.1
Kâ’b bin Eşref gibi şöhret sahibi birinin öldürülmesi Yahudîler arasında büyük bir panik meydana getirdi. Kabilesinden bazıları Hz. Resûlullahın huzuruna çıkarak, Kâ’b’ın masum olduğunu, öldürülmeyi hak etmediğini şikayet suretinde arzedince, aldıkları cevap şu oldu:
“O, bizi hicv ve Müslümanlara diliyle eziyet etti. Müşrikleri de bizimle harbe, bizimle uğraşmaya teşvik etti.”1
Bu hâdiseden sonradır ki, tarihte fitne ve fesad çıkarmakla meşhur olan Yahudîler, bir nebze de olsa Peygamber Efendimiz ve Müslümanlara karşı hürmetkâr ve yumuşak davranmaya başladılar. Açıktan açığa hakaret ve tahrikte bulunmadılar, ama âdeta kanlarına karışmış bozgunculuk mesleklerinden gizli ve âşikar hiç bir zaman da vazgeçmediler.
* * *
Yeni Gazâ ve Seriyyeler
Gatafan Gazâsı
Hicretin 3. senesi, Rebiülevvel ayı. Bedir muzafferiyeti, Peygamberimizle sulh anlaşması akdetmemiş bulunan civar Arap kabilelerini de kara kara düşündürüyordu. Büyük kuvvet kazanmış bulunan Müslümanların bir gün kendilerinin de kapısını çalabileceği endişesini taşıyorlardı. Bu bakımdan Bedir Harbinden sonra etraftaki Arap kabilelerinde bir hareket göze çarpar. Bu hareketlenme sonucu cereyan eden gazalardan biri de Gatafan ve Anmar gazâlarıdır.
Benî Muharib yiğitlerinden sayılan Haris oğlu Du’sur (diğer namıyla Gavres), Gatafan Kabilesine mensup Sa’lebe ve Muharipoğullarından çok sayıda adam toplayarak Medine üzerine baskın düzenlemeye karar verdi. Maksat, güyâ Müslümanlara göz dağı vermek ve bir de Medine civarında bulabilirse bir şeyler yağmalamaktı.1
Resûl-i Ekrem Efendimiz, durumu derhal haber aldı. Medine’de yerine vekil olarak Hz. Osman bin Affan’ı bırakarak, aralarında atlıların da bulunduğu dört yüz elli kişilik bir kuvvetle çapulcu müşrikler üzerine yürüdü. Ancak, Peygamberimizin gelmekte olduğunu duyan yağmacılar kaçıp tepelere sığınmışlardı. O anda kimse görülmedi. Sadece Sa’lebeoğullarından Cabir adında biri esir edildi. Durum kendisinden öğrenildi. Daha sonra İslâma dâvet edildi. O da kabul edip Müslüman oldu.2
Gavres’in suikast teşebbüsü
Çapulcuların tepelere sığındığını öğrenen Peygamber Efendimiz bir müddet burada beklemeyi uygun gördü. Bekleme esnasında bir ara sağnak halinde yağmur yağdı. Efendimizin elbiseleri ıslandı. Kuruması için elbiselerini çıkarıp bir ağacın dalına astı, kendisi de istirahat maksadıyla ağacın altına, yanı üzerine uzanıverdi.
Baskın düzenlemek isteyenler tepeden Resûl-i Ekremi gözlüyorlardı. Peygamberimizin zırhını çıkarıp ağacın altına istirahata çekildiğini, yanında da kimsenin bulunmadığını farkedince, heyecan ve sevinç içinde reisleri Gavres’e haber verdiler:
“İşte eline bir daha geçmez bir fırsat! Muhammed, Ashabının yanından ayrılıp tek başına kaldı. Ashabı gelip onu korumaya çalışıncaya kadar biz işini bitiririz!”
Gavres, derhal harekete geçti. Kimse görmeden, tam Peygamber Efendimizin başı üzerine geldi. Yalın kılıç elinde olduğu halde, “Kim, seni benden kurtaracak?” dedi.
Resûl-i Ekrem, “Allah” buyurdu.
Sonra da şöyle duâ etti: “Allah’ım! Beni onun şerrinden koru!”
Gavres, birden iki omuzu ortasına gaibden bir darbe yedi. Kılıç elinden düştü ve kendisi de yere yuvarlandı. Bu sefer Fahr-i Âlem Efendimiz kılıcı eline aldı ve “Şimdi seni kim kurtaracak” dedi.
Gavres, “Hiç kimse” dedi. Sonra da, “Şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed de Onun Resûlüdür. Artık, bundan sonra hiçbir zaman senin aleyhinde kimseyi toplamayacağım” diyerek Müslüman oldu.
Bunun üzerine Resûl-i Zişan Efendimiz de Gavres’i affetti. Gavres giderken, bir ara Resûl-i Ekrem Efendimize döndü ve, “Vallahi, sen benden daha hayırlısın” dedi.
Peygamber Efendimiz, “Elbette, ben, buna senden daha lâyıkım” buyurdu.
Cesur ve pek cüretkâr olan Gavres kavmine dönünce, onlar şaşkınlık içinde, “Ne oldu sana, neden bir şey yapamadın?” diye sordular.
Gavres onlara başından geçenleri anlattıktan sonra ilâve etti:
“Vallahi, ben şimdi insanların en iyisinin, en hayırlısının yanından geliyorum!”1
Bir ay kadar süren seferden sonra Peygamberimiz Medine’ye geri döndü.2
Karde seriyyesi
Hicretin 3. senesi, Cemaziyelâhir.
Peygamber Efendimizin etrafa hâkim olması üzerine müşrikler ticaret yollarını değiştirmek mecburiyetinde kalmışlardı. Sahil yoluyla Şam ticareti tehlikeye düştüğünden, Irak yoluyla Şam’a gitmeyi daha uygun ve emin bulmuşlardı.
Hazırladıkları bir kervanı bu yolla Şam’a göndermişlerdi. Kervanla birlikte gidenlerin, içinde Kureyşin ileri gelenlerinden Safvan bin Ümeyye, Abdullah bin Ebî Rabiâ da vardı.
Tam o sırada müşriklerden biri Medine’ye geldi ve Yahudînin birinin evinde misafir kaldı. Kimbilir onunla Müslümanlar aleyhinde hangi planı kurmak veya müşriklerin aldıkları hangi kararı veya tertipledikleri hangi planı iletmek için gelmişti. İçtiler, konuştular, eğlendiler. Bu arada müşrik farkında olmadan bahsi geçen kervanın Irak yoluyla Şam’a gönderildiğini ağızdan kaçırdı. Tam bunu anlatırken oradan Ashabdan Salit bin Nu’man geçiyordu. Haberi duydu ve derhal Hz. Resûlullahın huzuruna vararak durumu kendilerine arzetti.
Mevsim kıştı. Peygamber Efendimiz, yüz kişilik bir süvari kuvveti hazırladı. Kumandanlığına Zeyd bin Hârise Hazretlerini tayin etti. Pazardan köle olarak satın alınan, sonradan Peygamberimizin evlâdlık edindiği Zeyd, şimdi yüz kişilik bir Sahabî müfrezesinin kumandanı olmuştu. Bu, İslâmın vazife vermede, makam ve mevki sahibi kılmada, fakir zengin, köle efendi ayırımı gözetmeden takbik ettiği adelet ve liyakat prensibinin şaheser bir misalidir!
Seriyyenin teşkil maksadı kervanı yakalamaktı. Zeyd bin Hârise, emrindeki kuvvetle yola çıktı ve Kureyş kervanının önünü kesti. Kervandakiler, beklemedikleri bir hâdise ile karşı karşıya kalmıştı. Bu durumda tabana kuvvet kaçmaktan başka çareleri yoktu. Öyle yaptılar. Canlarını kurtarmak uğruna her şeylerini geride bıraktılar.
Zeyd Hazretleri sahipsiz kalan malları alıp Medine’ye Resûl-i Ekrem Efendimize getirdi. Beşte biri Beytü’l-Mâle ayrıldıktan sonra geri kalan beşte dördü seriyyeye katılan mücahidler arasında bölüştürüldü.
Bu arada kervan kılavuzu Furat bin Hayyan da esir alınmıştı. Medine’ye gelince, Müslüman olduğu takdirde serbest bırakılacağı teklif edildi. Müslüman oldu ve kurtuldu.1
Peygamber Efendimiz, bu muvaffakiyetinden dolayı Zeyd bin Hârise’yi, “Seriyye kumandanlarının en hayırlısı, Zeyd bin Hârise’dir”2 buyurarak tebrik ve takdir etti.
Bu seriyye, kumandanına izafeten Zeyd bin Hârise Seriyyesi adıyla da anılır.3
* * *
Peygamberimizin Yeni Evlilikleri
Peygamberimizin Hz. Hafsa ile evlenmesi
Hicretin 3. senesi, Şaban ayı.
Uhud savaşından iki ay kadar önceydi. Peygamber Efendimiz, Hz. Ömer’in kızı Hz. Hafsa ile evlendi.
Resûl-i Ekrem Efendimize Peygamberlik vazifesi verilmeden önce dünyaya gelen Hz. Hafsa, daha önce Huneys bin Huzâfe (r.a.) ile evlenmişti. Huneys vefat edince Hz. Hafsa dul kalmıştı.1
Hz. Ömer, kızını evvelâ münasip bir dille Hz. Osman’a ondan müsbet cevap alamayınca da Hz. Ebû Bekir’e vermek istemişti. Ancak Hz. Ebû Bekir onun bu isteğine müsbet ve menfi hiçbir cevap vermemişti.
Bu durum karşısında çok üzülen Hz. Ömer, Resûl-i Ekrem Efendimize (a.s.m.) giderek olup bitenleri anlattı. Hz. Ömer’in gönülden arzusunu farkeden Peygamber Efendimiz (a.s.m.), kendisini daha fazla üzüntü içinde bırakmak istemedi.
“Ben, sana Osman’dan daha hayırlı bir damat, Osman’a da senden daha hayırlı bir kayınpeder söyleyeyim mi?” diye sordu. Hz. Ömer, “Söyleyin yâ Resûlallah” deyince Resûl-i Ekrem şu müjdeyi verdi:
“Sen kızın Hafsa’yı bana nikâhlarsın. Ben de kızım Ümmü Gülsüm’ü Osman’a nikâhlarım.”2
Hz. Ömer’i bu teklif fazlasıyla sevindirdi ve derhal kabul etti. Böylece Peygamber Efendimiz, Hz. Hafsa’yı Ezvac-ı Tahirât arasına alırken, kızı Hz. Ümmü Gülsüm’ü de Hz. Osman’a nikâhladı. Hz. Osman, daha önce de, Peygamberimizin vefât eden kızı Hz. Rukiyye ile evli idi. Hz. Ümmü Gülsüm ile evlenince kendisine “Zinnureyn (iki nur sahibi)” lâkâbı verildi.
Peygamberimiz, Huzeyme kızı Hz. Zeyneb’le evleniyor
Huzeyme kızı Hz. Zeyneb’in kocası Ubeyde bin Hâris Bedir Muharebesinde yaralanmış ve bu yaranın neticesi olarak Safrâ denilen mevkide vefât etmişti. Bu sebeple Hz. Zeyneb dul kalmıştı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, kocasını İ’lâ-yı Kelimetûllah uğrunda şehid veren bu muhterem kadını Hicretin üçüncü senesi Ramazan ayında zevceliğe alarak şereflendirdi.
Hz. Zeyneb fakirleri ve yoksulları beslediği, onlara çok acıyıp merhamet ettiği için “Ümmü’l-Mesâkin (Yoksullar Annesi)” diye tanınırdı.
Hz. Zeyneb, Peygamber Efendimizin yanında üç ay kadar kaldıktan sonra 30 yaşında iken vefât etti. Cenaze namazını bizzat Resûl-i Kibriya Efendimiz kıldırdı. Bakî mezarlığına defnedildi.1
Hz. Hasan’ın dünyaya gelişi
Hicretin bu üçüncü yılında Resûl-i Ekrem Efendimizi sevindiren bir hâdise daha vuku buldu: Torunu Hz. Hasan dünyaya geldi. Hz. Hasan, Peygamberimize torunları arasında kendisine en çok benzeyeni idi. Bu sebeple annesi Hz. Fâtıma onu severken, “Resûlullaha benzeyen yavrum” derdi.2
Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, torunları Hz. Hasan ile Hüseyin’i son derece severdi. Onları zaman zaman omuzlarına alır taşır ve “Onlar benim dünyada öpüp kokladığım iki reyhanımdır (güzel kokan bir çiçek, fesleğen)”3 buyururdu.
Yine Hz. Hasan’ı zaman zaman omuzuna alır, gezdirir ve “Allah’ım! Ben onu seviyorum. Sen de sev! Onu seveni de sev!”1 diye duâ ederdi.
* * *
Uhud Muharebesi
Hicretin 3. senesi, 7 Şevvâl, Milâdî 625.
Kureyş müşrikleri Bedir’de uğradıkları hezimetin acısını bir türlü unutmak istemiyorlardı, daha doğrusu unutamıyorladı. İleri gelenlerinden bir çoğunu bu savaşta kaybetmişlerdi. Bir avuç Müslümandan yedikleri ağır darbe ile izzet-i nefisleri kırılmıştı. Civar kabileler neznindeki prestijleri de haliyle sarsılmıştı.
Ayrıca, sahilden giden Şâm ticaret yollarının Resûl-i Ekrem tarafından devamlı kontrol altında tutulması da ticarî hayatlarına oldukça ağır darbe vuruyor, onların askerî ve iktisadî mukavemetlerini kırıyordu. Kureyş müşrikleri bu sefer Irak yoluyla Şam’a ticaret kervanlarını göndermeye başlamışlardı, ama burası da Peygamberimiz tarafından kısa zamanda haber alınmış, gönderdiği seriyye ile bu yoldan giden ticaret kervanları kıstırılarak, mallarına el konulmuştu.
Haliyle bu durumlar, zaten Bedir hezimetinin acısıyla yanıp tutuşan Kureyş müşriklerinin Müslümanlara karşı kin ve husûmetlerini arttırıyor, intikam alma duygularını harekete getiriyordu. İlk fırsatta bu intikam hislerini tatmin için âdetâ can atıyorlardı. Bedir’den sonra giriştikleri bir iki küçük baskın hareketi onların bu kinlerini dindirme yerine, bozguna uğrayan kendileri olduğu için, daha da kabartmıştı.
Daha önce, Ebû Süfyan idaresinde Şam’a gönderilmiş olan büyük ticaret kervanı Resûl-i Ekrem’in kumandasındaki Müslüman kuvvetlerin eline düşmekten kıl payı kurtulup Mekke’ye zar zor gelebilmişti. Hemen arkasından Bedir Harbinin patlak vermesi, kervandaki malların taksimini geciktirmişti. Mallar olduğu gibi “Dârü’n-Nedve” de muhafaza edilmekteydi.1
Bu sırada bilhassa Bedir Savaşında yakınlarını kaybetmiş olanlar ve bunların içinden Cübeyr bin Mut’im, Safvan bin Ümeyye, İkrime bin Ebû Cehil gibi Kureyşin ileri gelenleri sayılabilecek kimseler Ebû Süfyan’a şu teklifte bulundular.
“Muhammed, büyüklerimizi öldürerek, bizi perişan etti. Onlardan intikam alma zamanı artık gelmiştir. Kervandaki malların sermayesini sahiplerine verelim. Kârıyla da Müslümanlara karşı harp hazırlığı yapalım!”2
Teklif oy birliği ile kabul edildi. Mallar satılarak altına dönüştürüldü: Toplam 100 bin altın. Hisse sahiplerine sermayeleri olan 50 bin altın verildi. Kârıyla da sürâtle harp hazırlığına başlandı.3
Bedir’den gözü korkan Mekkeli müşrikler bu sefer büyük bir ordu hazırlamak kararında idiler. Sadece, mahallî gönüllü askerler, hattâ devamlı müttefikleri bulunan Ahabiş Kabilesi4 askerleriyle iktifâ etmiyorlardı. Arabistan yarımadasındaki diğer kabileleri de yanlarına almak istiyorlardı. Bunun için hususî bir heyeti görevlendirdiler ve o kabileleri kandırmak için de özel bir fon ayırdılar. Bu fonla diğer kabilelerden paralı askerler kiralayacaklardı.
Kendileri Mekke’de sür’atle harp hazırlıklarını sürdürürken, görevlendirdikleri, içlerinde bir çok ünlü kişilerin, şâirlerin, hatiplerin de bulunduğu propaganda heyeti ise bütün Arabistan yarımadasını karış karış dolaşıyor, anlaşabileceklerini tahmin ettikleri kabilelere girişecekleri hareketin mahiyetini anlatarak, halkı Peygamberimize karşı ayaklandırmaya var güçleriyle uğraşıyorlardı. Bir şâirin bir tek sözü, bir hatibin bir tek hitabesi için kabilelerin icabında birbirlerine girdiklerini, kanlar akıttıklarını kaydedersek, şâir ve hatiplerin bu harekete katılmaya teşvikte ne derece müessir oldukları kendiliğinden anlaşılmış olur.
Civar kabilelerden gelenlerin ve parayla kiralanan askerlerin de katılmasıyla şirk ordusu tam 3000 kişiyi buldu. Yedi yüz zırhlı, iki yüz atlı ve üç bin de deve vardı.1
Askere moral vermek, onları harbe teşvik etmek, heyecanlarını devamlı diri tutmak için orduya kadınlar da katıldı. Türkü söyleyecek, def çalacak ve askerlerin moral gücünü takviye edeceklerdi!
Komutan Ebû Süfyan Sahr bin Harb idi. Kadınlar kolu da Ebû Süfyan’ın karısı ve Bedir’de babasını kaybeden Hind’in kontrolü altında bulunuyordu. Gönlü kin dolu bu kadın, Bedir’de öldürülen yakınlarının intikamını alacaklarına dair kadınlara yemin bile ettirdi.
Kureyş ordusunun üç sancağı vardı. Birini Süfyan bin Uveyf, birini Talha bin Ebî Talha, üçüncüsünü de Ahâbîş Kabilesinden biri taşıyordu.
Kureyş hazırlıklarını böylece tamamlamış ve yirmi gün sürecek bir uzun sefere Mekke’den hareketle çıkmış bulunuyordu.
Medine’ye Peygamber Efendimize bir haber geldi. Haberi getirmek üzere görevlendirilen adam mektubu Resûl-i Ekreme heyecan ve telâş içinde uzattı. Açılan mektupta, Kureyş müşriklerinin hazırlıklarını tamamladıkları ve Medine üzerine yürümek için yola çıktıkları yazılı idi.
Mektubun altındaki imza, Peygamberimizin amcası Hz. Abbas’a aitti. Resûl-i Ekremin emriyle, hem oradaki Müslümanlara yardımcı olmak hem de olup bitenlerden kendilerini haberdar etmek maksadıyla Mekke’de oturmaya devam ediyordu. Hattâ bir ara Medine’ye gelmek arzusunu izhar edince Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu:
“Sen bulunduğun yerde daha güzel cihad etmektesin. Senin Mekke’de oturman daha hayırlıdır.”1
Peygamber Efendimiz, ilk anda mektubun muhteviyatını gizli tuttu ve bir kaç kişiden başkasına bildirmedi. Fakat kötü haber çabuk yayılır hesabı, Kureyş’in Medine üzerine yürüdüğü haberi çarçabuk etrafa yayıldı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, önce Kureyş ordusunun durumunu gözetleyip tahkik etmek maksadıyla bir kaç Sahabîyi Mekke’ye doğru gönderdi. Mücahidler, yolda Kureyş ordusunu gördüler ve durumunu öğrendikten sonra Medine’ye gelip durumu Peygamber Efendimize haber verdiler.
Mücahidlerin getirdiği haber, Hz. Abbas’ın mektupta yazdıklarına aynen uyuyordu.
Kureyş ordusu Uhud’da
Mekke’den ayrılıp süratle yol alan Kureyş ordusu Şevvâl ayının başlarında bir Çarşamba günü gelip Uhud Dağının yakınında bulunan Ayneyn Tepesi yanında karargâhını kurdu.
Bu sırada Resûl-i Ekrem Efendimiz gördüğü bir rüyayı Ashabına anlattı:
“Ben kendimi sağlam bir zırh içinde gördüm. Kılıcım Zülfikârın ağzında ise, bir gediğin açıldığını gördüm. Boğazlanmış bir sığır, arkasından da bir koç gördüm.”
Ashab-ı Kirâm, “Bunu ne şekilde tâbir ediyorsun, yâ Resûlallah?” diye sordular.
Hz. Resûlullahın cevabı şu oldu:
“Sağlam zırh giymek Medine’ye, Medine’de kalmaya işarettir. Kılıcımın ağzında bir gediğin açılmasını görmüş olmam, bir zarara uğrayacağıma işarettir.
“Boğazlanmış sığır, Ashabımdan bir kısmının şehid edileceğine işarettir.
“Onun arkasından bir koçun getirilmesine gelince, o askerî bir birliğe işarettir ki inşallah Allah onları öldürecektir.”1
Bir başka rivâyete göre Peygamber Efendimizin rüyâsı şöyledir:
“Rüyâmda kılıcı yere çarptım, ağzı kırıldı. Bu, Uhud günü mü’minlerden bazılarının şehid düşeceklerine işârettir.
“Kılıcı tekrar yere çarptım. Eski düzgün haline döndü. Bu da, Allah’tan bir fetih geleceğine, müminlerin toplanacağına işârettir.”2
Peygamber Efendimizin bir Cuma gecesi gördüğü bu rüyâ, Ashabla harp hususunda yapacakları istişâreye de tesir edecektir.
Ashabla istişâre
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ensar ve Muhacirlerin ileri gelenlerini bir araya topladı ve kendileriyle bu hususta istişârede bulundu.
Peygamberimizin kanâatı, gördüğü rüyânın da ilhamıyla Medine’yi bizzat içerden müdafaâ etmekti. Buna rağmen Müslümanların da görüşlerine başvurup onların da kanâatlarını öğrenmek istiyordu.
Ashabın ileri gelenlerinin bir çoğu da Peygamber Efendimizin bu kanaatına iştirak etti. O anâ kadar hiç bir toplantıya çağrılmayan münafıkların reisi Abdullah bin Übey de bu istişâreye çağrılmıştı. O da Medine’de kalma fikrindeydi.
Ancak Bedir Gazâsında bulunmayan kahraman ve genç Sahabîler, Bedir’de bulunan gâzilerin nâil olduğu ecir ve sevabı, Bedir şehidlerinin ulaştığı yüksek dereceleri Resûl-i Ekrem Efendimizden işitmekle, o harpte bulunmadıklarından dolayı son derece üzülmüşlerdi. Bu sebeple düşmanı Medine dışında karşılama arzusunu taşıyor ve bu arzularında şiddetle ısrar ederek şöyle diyorlardı:
“Yâ Resûlallah! Vallahi, onların Cahiliyye Devrinde bile Medine’ye, üzerimize yürümelerine meydan ve imkân verilmemiştir. İslâmiyet devrinde onların Medine’ye, üzerimize yürümelerine nasıl müsaade buyurulur?
“Yâ Resûlallah! Biz, Allah’tan bu günü isterdik. Bizleri dışarı çıkar. Düşmanlarımız ile göğüs göğüse cenk edelim!”1
Bir kısmı ise şöyle diyordu:
“Yâ Resûlallah! Eğer onları dışarda karşılamazsak, düşman bu durumu korkaklığımıza ve zâfımıza hamlederek şımarır!”
Bu arzuyu taşıyanlara cesur ve bahadır bir zat olan Hz. Hamza, Sa’d bin Übâde, Numân bin Mâlik gibi hatırı sayılır Ashabın ileri gelenleri de katıldı. Kahraman Hz. Hamza bu görüşünü şöyle açıkladı:
“Yâ Resûlallah! Sana kitabı indiren Allah’a yemin ederim ki, bu kılıcımla Medine dışında Kureyş müşrikleriyle çarpışmadıkça yemek yemeyeceğim.”
Hz. Hayseme Bedir Muharebesine katılmak için oğlu Sa’d ile kurâ çekmişti. Kurâ Hz. Sa’d’a çıkmıştı. Bedir Harbine katılan Sa’d ise arzuladığı şehâdet mertebesine ulaşmıştı. Şehid babası Hz. Hayseme şöyle diyordu:
“Yâ Resûlallah! Kureyşliler, çöl Araplarından ve müttefikleri olan Ahâbîşten asker topladılar. Develerine ve atlarına binip gelip meydanlarımıza indiler. Bizi evlerimizde ve kalelerimizde kuşatacaklar, sonra da dönüp gideceklerdir. Aleyhimizde bir sürü söz söyleyeceklerdir. Bu, onların cesaretlerini arttıracaktır.
“Görüp de karşılamayacak ve onları yurdumuzun ortasından kovmayacak olursak, çevremizdeki Araplar da bize göz dikeceklerdir!
“Allah Taâlânın bizi, Kureyş müşriklerine karşı galip getireceği ümit edilir.
“Eğer ikincisi olursa—ki şehidliktir—Bedir, beni ondan mahrum kıldı. Halbuki, ben onu öyle özlemiştim ki! Benim Bedir Muharebesine çıkmayı arzuladığımı duyan oğlum benimle kurâ çekmişti. Kurâ ona çıktı. Sonunda şehidlik mertebesine o ulaştı.
“Halbuki, ben şehid olmayı ne kadar arzu ediyorum!
“Dün gece oğlumu güzel bir surette gördüm: Cennet meyvaları ve ırmakları arasında dolaşıyor ve bana ‘Cennette arkadaşlığa katıl! Ben, Rabbimin bana vaadettiği gerçeği buldum!’ diyordu.
“Vallahi, yâ Resûlallah! Sabah gözlerimi açınca, oğluma Cennette arkadaş olmayı candan özlemeye başladım.
“Yaşım, fazlasıyla ilerledi. Artık Rabbime kavuşmayı özlemekteyim.
“Yâ Resûlallah! Beni şehidlikle, Cennette oğlum Sa’d’ın arkadaşlığı ile nasiblendirmesi için Allah’a duâ et!”
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Hz. Hayseme’nin bu arzusunu yerine getirdi. Kendisi için duâ etti.1
Ebû Said el Hudrî’nin babası Mâlik bin Sinan ise, “Yâ Resûlallah! İki şeyden biri bizimdir: Ya Allah bizi onlara galip ve muzaffer kılar ki istediğimiz budur.
“Ya da Allah, bize şehidlik nasip eder! Vallahi, yâ Resûlallah! Bence bu ikisinden hangisi olursa olsun, onda hayır vardır!” dedi.
Yine kahraman bir Sahabî olan Numan bin Mâlik ise şöyle dedi:
“Yâ Resûlallah! Ben şehâdet ederim ki, rüyâda boğazlandığını gördüğün sığırın temsil ettiği Ashabından birisi de benim! Bizi Cennetten mahrum etme! Kendisinden başka ilâh bulunmayan Allah’a yemin ederim ki, ben Cennete girsem gerektir!”
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Niçin?” buyurdu.
Hz. Numan, “Çünkü” dedi, “ben, Allah’tan başka ilâh bulunmadığına, senin de Allah’ın Resûlü olduğuna şehâdet eder, Allah’ı ve Resûlünü severim. Düşmanla karşılaştığım gün de yüz çevirip kaçmam!”
Peygamber Efendimiz, “Doğrusun ve gerçeği söyledin” buyurdu.1
Karar
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, ekseriyetin düşmanı Medine dışında karşılamak arzu ve görüşünde olduğunu anlayınca, şehirden çıkıp muharebeyi açık arazide kabul etmeye karar verdi. Ashabına hitaben de şöyle buyurdu:
“Sabır ve sebat ederseniz bu defa dahi Cenâb-ı Hak size yardımını ihsan eder. Bize düşen azim ve gayret göstermektir!”
Günlerden Cuma idi. Resûl-i Ekrem Efendimiz Cuma namazını kıldırdıktan sonra, Müslümanlara cihadın faziletinden cihada nasıl hazırlanacağından bahsetti ve şöyle buyurdu:
“Cihadda geri durmak, gecikmek âcizliktir. Sabır ve sebât gösterildiği zaman Allah’ın yardımı gelir. Sabır ve sebât ediniz! Sabır ve sebât ettiğiniz takdirde, Allah’ın yardımı sizinledir.”2
Resûl-i Ekrem Efendimiz, vakti giren ikindi namazını da cemaâte kıldırdıktan sonra, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’le birlikte Hâne-i Saâdetine girdi. Bu iki Sahabî Efendimizin hazırlanmasına yardımcı olacaklardı.
Resûl-i Ekrem içerde zırhını giymek, kılıcını kuşanmakla meşgulken, dışarda toplanmış bulunan Müslümanları Sa’d bin Muaz ile Üseyyid bin Hudayr Sahabîleri ikaz ederek şöyle dediler:
“Medine’den çıkmak istemediği halde, siz çıkmaları için Resûlullaha ısrar edip durdunuz. Halbuki ona emir gökten iner. Siz bu işi ona bırakınız. Onun istediğini yapınız!”
Bu sözler, Medine dışında düşmanı karşılamak fikrinde olanları bir derece de olsa yumuşattı, hattâ pişmanlık bile duyar oldular. Resûl-i Ekremin zırhını giyinmiş, kılıcını kuşanmış bir halde evinden çıktığını görünce şöyle dediler:
“Yâ Resûlallah! Senin hoşlanmadığın şeyi biz istemeyiz. Eğer Medine’de kalmak istiyorsan kalalım! Sana aykırı hareket edemeyiz.”
Hz. Resûlullahın cevabı şu oldu:
“Bir peygambere, zırhını giydikten sonra, düşmanla çarpışmadan ve Allah onunla düşmanları arasında hükmünü vermeden zırhını sırtından çıkarmak yakışmaz.”1
Arkasından da şöyle buyurdu:
“Sürâtle size emrettiğim şeyleri yapmaya bakınız. Allah’ın ismini anarak gidiniz. Sabır ve sebât gösterdiğiniz müddetçe, Allah size yardım edecektir.”2
İslâm ordusu
Hazırlanan Müslümanlar 1000 kişi civarında idi.1 Sayıca Kureyş ordusunun üçte biri kadar. İçlerinde sadece yüz zırhlı vardı.2
Orduda üç sancak bulunuyordu. Mus’ab bin Umeyr Muhacirlerin, Üseyyid bin Hudayr Evslilerin, Hubab bin Münzir ise Hazreçlilerin sancağını taşıyordu.
İslâm ordusu harekete hazırlanmıştı. Peygamber Efendimiz atına binmiş, yayını omuzuna asmış ve mızrağını eline almıştı. Medine’de yerine Abdullah bin Ümmi Mektûm’u bırakmıştı. Zırhlı iki Sahabî, Sa’d bin Muaz ile Sa’d bin Ubâde önünde, mücahidler ise sağ ve solunda yer alıyorlardı.
İslâm ordusunun Uhud’a doğru hareket edeceği sıradaydı. Topal bir zat olan Amr bin Cemûh da sefere katılmak için gönlünde şiddetli bir arzu duydu. Her zaman Peygamber Efendimizle birlikte savaşa çıkan dört oğlu vardı. Onları çağırdı ve “Beni de sefere çıkarınız” dedi.
Oğulları, “Resûlullah, senin sefere çıkmamana müsâade etti. Yüce Allah’da seni mazeretli saymıştır” dediler.
Gönlü Allah ve Resûlullah muhabbetiyle yanıp tutuşan Amr, oğullarının bu sözlerine aldırış etmedi.
“Yazıklar olsun size!” dedi. Siz, beni Bedir seferinde Cenneti kazanmaktan alıkoymuştunuz. Uhud seferinde de mi alıkoyacaksınız? Herkes Cennete giderken, ben evde oturup kalamam!”
Sonra da doğruca Peygamber Efendimizin huzuruna çıktı.
“Yâ Resûlallah! Bu oğullarım, şunu bunu bâhane ederek beni sefere çıkmaktan alıkoymak istiyorlar. Vallahi ben, seninle beraber sefere çıkmayı ve Cennette şu aksak halimle dolaşmayı arzu ediyorum!” dedi ve sordu:
“Yâ Resûlallah! Sen, benim Allah yolunda çarpışmamı ve şehid düşüp şu aksak ayaklarımla Cennette gezip yürümemi uygun görmez misin?”
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Evet, uygun görürüm” dedikten sonra şöyle ilâve etti:
“Amma Allah, seni mazeretli saymıştır. Sen cihadla mükellef değilsin!”
Sonra bu Sahabînin oğullarına şöyle dedi:
“Siz, onu seferden alıkoymaya mecbur değilsiniz. Onu serbest bırakınız. Umulur ki Allah, ona şehidlik nasib eder.”1
Bunun üzerine Amr bir Cemuh derhal silâhlandı ve kıbleye dönerek, “Allah’ım! Bana şehidlik nasib et” diye duâ etti.2
İslâm ordusu Seniyye Tepesine gelmişti. O sırada Peygamber Efendimiz, dönüp arkasına baktı. Okçulardan mürekkep kalabalık bir askerî birlik gördü.
“Kimdir bunlar?” diye sordu.
Mücahidler, “Abdullah bin Übey’in Yahudî müttefiklerinden altı yüz kişilik bir topluluk” cevabını verdiler.
Resûl-i Ekrem “Onlar Müslüman olmuşlar mı?” diye sordu.
“Hayır, yâ Resûlallah” denilince, Efendimiz şu emri verdi:
“Gidip onlara söyleyiniz, geri dönsünler. Onların yardımına ihtiyacımız yok.”3
Peygamberimizin orduyu teftişi
İslâm ordusu Şeyheyn tepelerine geldiği zaman, Resûl-i Ekrem durup ordusunu bizzat teftişten geçirdi. Bu sırada on beş kadar küçük yaşta çocuğu da geri çevirdi.
Fakat, içlerinde mücahidler safından ayrılmak istemeyen, müşriklere karşı küçük yaşta da olsa savaşmak isteyenler vardı. Bunlardan biri de Rafi’ bin Hadic idi. Ayağındaki mestlerin ucuna basarak Resûl-i Ekreme uzun görünmek istiyordu. Sonradan bir Sahabînin “Yâ Resûlallah Rafi’ iyi ok atar” demesi ve ordudan ayrılmasını istememesi üzerine Peygamber Efendimiz, onu da orduya aldı. Arkadaşı Rafi’in orduya alındığını gören bir başka küçük Sahabî Semüre bin Cündüb, babasına, “Babacığım, Resûlullah Rafi’e müsâade etti, beni ise geri çevirdi. Halbuki ben güreşte onu yenebilirim” dedi.
Baba Mürey bin Sinan, teklifi Resûl-i Ekreme iletti. Peygamber Efendimiz güreşmelerini istedi. Güreşte Semüre’nin Rafi’i yıktığını görünce onunda orduya katılmasına izin verdi.1 Henüz on beş yaşlarında bulunan bu gencecik Sahabîler, işte böylesine büyük bir şevkle mücahidler safında müşriklere karşı savaşmak istiyorlardı.
Peygamberimizin ordusunu teftişi sona erdiği zaman, güneş de o günkü vazifesini bitirip guruba doğru kaymaya başlamıştı. Az sonra Bilâl-i Habeşî akşam ezanını okudu. Resûl-i Ekrem, mücahidlere namazı kıldırdı. Aynı şekilde yatsı namazı da eda edildi. Peygamber Efendimiz geceyi burada geçirecekti. Muhammed bin Mesleme kumandasındaki elli kişilik bir devriye birliğini de orduyu muhafaza altında bulundurmak ve etrafı kontrol etmekle vazifelendirdi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, mücahidlere yatsı namazını kıldırdıktan sonra, “Bu gece bizi kim bekleyecek?” diye sordu.
Mücahidler arasından bir ses geldi: “Ben, yâ Resûlallah!”
Peygamber Efendimiz, “Sen kimsin?” diye sordu.
Aynı sesin sahibi, “Zekvân bin Abd-i Kays’ım” diye cevap verdi.
Resûl-i Ekrem, “Sen otur!” diye emretti.
Aradan az bir zaman geçtikten sonra Peygamber Efendimiz tekrar, “Bu gece bizi kim bekleyecek?” diye sordu.
Yine mücahidler arasından bir ses yükseldi: “Ben, yâ Resûlallah!”
Efendimiz, “Sen kimsin?” diye sordu.
Sesin sahibi, “Ben, Ebû Seb’im,” diye cevap verdi.
Peygamber Efendimiz ona da, “Sen otur” buyurdu.
Bir müddet bekledikten sonra Peygamber Efendimiz sorusunu üçüncü sefer tekrarladı: “Bu gece bizi kim bekleyecek?”
Yine Müslümanlar arasından bir ses yükseldi: “Ben beklerim yâ Resûlallah!”
Efendimiz, “Sen kimsin?” diye sordu.
“Ben, İbni Kays’ım” diye cevap verdi.
Peygamber Efendimiz ona da, “Sen otur!” dedi.
Aradan bir müddet geçtikten sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Üçünüz de kalkınız” buyurdu.
Yalnız bir kişi ayağa kalktı. Bu, Zekvân bin Abd-i Kays’tı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Diğer arkadaşların nerede?” diye sorunca, Zekvân, “Yâ Resûlallah! Üç seferinde de sorunuza cevap veren ben idim” dedi.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz ona şöyle duâ etti:
“Git, sen bize muhafızlık et! Allah da seni muhafaza etsin.”
Zekvân, hemen zırhını giyindi. Kalkanını aldı. Bütün gece Peygamber Efendimizin yanında nöbet tuttu.1
İslâm ordusu Uhud’da
Sabaha yakın Peygamber Efendimiz (a.s.m.), ordusuyla birlikte Şeyheyn’den ayrıldı ve Uhud’a doğru yürüdü. Artık her iki ordu da birbirini fark edebiliyordu.
Düşman karşıda görünüyordu. Mücahidler cephesinde sabah ezânı göklere dalga dalga yayılıyordu. Saf bağlayan Müslümanlar, Hz. Resûlullahın arkasında silâhlarını çıkarmadan düşmanlarının gözleri önünde namazlarını edâ ettiler.
Bu arada Peygamber Efendimiz, tedbir babında, zırhının üzerine ikinci bir zırh, takkesinin üzerine ise miğfer giydi.1
Münafıkların ordudan ayrılması
Artık iki ordu karşı karşıya gelmişti. Her biri harp nizamıyla meşgul oluyordu.
Bu sırada oraya kadar çekine çekine korku içinde gelmiş bulunan Abdullah bin Übey bin Selûl ortaya atıldı.
“Muhammed, rey ve görüş sahibi olmayan gençlerin sözünü dinledi. Benim sözümü dinlemedi.
“Ey ahali! Bir türlü anlayamıyorum; şuracıkta biz ne diye canımızı vereceğiz”2 deyip kavminden ve münâfıklardan üç yüz kadar askerle geri döndü.
Münâfıkların ayrılmasıyla İslâm ordusu 700 kişiden ibâret kaldı—Kureyş ordusunun dörtte biri kadar.
Abdullah bin Übey, münâfıklardan bir grupla, İslâm ordusundan ayrılmakla kalmadı. Sâir Müslümanları da tesir altına almaya çalıştı. Onun geri döndüğünü gören Hazreç Kabilesine mensup Selimeoğulları ile Evs Kabilesine mensup Hariseoğulları da geri dönmeye niyetlendiler. Fakat, Allah’ın inâyeti yetişti ve onları bu tereddütlerinden kurtardı.
Kur’ân-ı Âzimüşşanda bu hususla ilgili olarak şöyle buyurulur:
“Allah, sizden iki birliğin halini de işitip görüyordu ki, onlar dostları ve yardımcıları Allah olduğu halde, bir an bundan gaflet ederek dağılmaya yüz tutmuşlardı. Halbuki mü’minler ancak Allah’a güvenip Ona tevekkül etmelidir.”1
Münâfıklarla ilgili inen âyet
“İki ordunun karşılaştığı gün başınıza gelen, Allah’ın izniyle idi ve gerçek mü’minleri ayırd etmek içindi.
“Münâfıkları da mü’minlerden ayırıp ortaya çıkarmak içindi. Onlara ‘Gelin, Allah yolunda savaşın veya müdâfaada bulunun’ denildi. Onlar ise, ‘Eğer gerçekten bir savaş olacağını bilsek elbette sizin peşinizden gelirdik’ dediler. Onlar o gün küfre îmandan daha yakın idiler. Onlar, kalblerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler. Allah ise onların gizlediklerini hakkıyla bilir.”2
Muhayrık’ın İslâm ordusuna katılışı
Muhayrık büyük bir Yahudî âlimi idi. Medine’de bol serveti vardı. Resûl-i Ekrem Efendimizi, mukkaddes kitaplardaki sıfatlarıyla tanırdı. Fakat, kavminden çekindiği ve dininin tesirinden kendisini bir türlü kurtaramadığı için bu sıfatları açıklamıyordu. Bu durumu Uhud Harbine çıkışa kadar devam etti.3
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, mücahidlerle Uhud Gazâsına çıktığı sıradaydı. O âna kadar bildiğini açıklamayan Muhayrık şöyle dedi:
“Ey Yahudî cemaâtı! Vallahi, siz Muhammed’in peygamber olduğunu, ona yardım etmenin, üzerinize düşen bir vazife ve yerine getirmeniz gereken bir hak olduğunu pekâla bilirsiniz!”
Yahudîler, “Bugün Cumartesi günüdür! Hiçbir şeyle meşgul olunmaz” diye cevap verdiler.
Bunun üzerine Muhayrık, kılıcını ve harçlığını yanına aldı. Akrabasından birisine, “Eğer, bugün öldürülürsem, mallarımın hepsi Muhammed’indir. O dilediğini yapmaya serbesttir.” diyerek vasiyette bulundu ve gidip İslâm ordusuna katıldı. Şehid düşünceye kadar da müşriklerle çarpıştı.
Bunun üzerine Resûl-i Kibriyâ Efendimiz ona şu iltifatta bulundu:
“Muhayrık, Yahudî ırkından, hayırlı bir kişidir.”1
Muhayrık’ın vasiyeti üzerine Peygamber Efendimize kalan mülkleri: Bisab, Sâfiye, Delâl, Hüsnâ, Avaf, Bürka ve Meşrebe adlarını taşıyan yedi bahçe ve bostandı.2
Muhayrık’ın mallarını teslim alan Efendimiz, onların hepsini vakfetti. Medine’deki vakıfları umumiyetle Muhayrık’ın mallarındandı.3
İslâm ordusu karargâhı
Günlerden Cumartesi idi. Peygamberimiz atından indi, yürüyerek sayıca az, îmân ve cesarette büyük ordusunun saflarını bizzat kendisi tanzim etti. Sağ ve sol kanadı düzene soktu. İslâm ordusunun arkasında Uhud Dağı vardı. Yüzü ise Medine’ye doğru idi.4
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz bu arada oldukça mühim bir yer olan Ayneyn Tepesine elli muharipten teşekkül eden bir okçu müfrezesini vaziyet almak üzere vazifelendirdi. Başlarına Abdullah bin Cübeyr’i tayin etti. Vazifeleri, Uhud ile Ayneny Tepesi arasındaki geçidi muhafaza etmek, düşmanın buradan İslâm ordusunu arkadan sarmasına fırsat vermemekti.1
Resûl-i Ekrem okçulara şu emri verdi:
“Düşmanı yendiğimizi görseniz de, size haber vermedikçe, adam göndermedikçe yerlerinizden asla ayrılmayınız.
“Düşmanın bizi mağlup ettiğini görseniz de, yine kesinlikle yerinizi terk edip, yardımlarına koşalım demeyin.”2
Bu emir ve tâlimatını iki sefer tekrarlayan Peygamber Efendimiz, daha sonra okçulara şu emri verdi:
“Kuşların cesetlerimizi kapıştıklarını görseniz dahi, ben size adam göndermedikçe asla yerinizden ayrılmayınız.”3
Resûl-i Kibriyânın emri ve talimatı böylesine net ve kesindi.
İki ordu karşı karşıya
İki ordu da artık harp nizamına girmiş ve karşılıklı bekliyorlardı.
İslâm ordusunda, Zübeyr bin Avvam zırhlı kuvvetlerin, Hz. Hamza ise zırhsız askerlerin başında vazifeli idi.
Müşrik ordusunun sağ kol kumandanı Halid bin Velid, sol kol kumandanı ise Ebû Cehil’in oğlu İkrime idi. Süvari birliklerinin başında Safvan bin Ümeyye, okçuların başında ise Abdullah bin Ebi Rabia bulunuyordu.4
Müşrik ordusu cephesinde gürültü ve şamatanın bini bin paraydı. Gönülleri intikam hırsıyla dolu kadınlar türküler, şarkılar söyleyerek ve defler çalarak müşrikleri coşturmaya çalışıyorlardı.
İslâm ordusu cephesi ise dualar, tekbirler, âminlerle inliyordu. Allah’tan yardım dileniyor, nusretini ihsan etmesi niyaz ediliyordu. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz de hitabesinde onları cihada, Allah yolunda savaşa, bu yolda sabır ve sebata, her şeye rağmen gayretle çalışmaya teşvik ve davet ediyordu. Gönülleri îmânla dolu, gözlerinden cesaret kıvılcımları sıçrayan mücahidler, bir an evvel “hücum” emrini heyecanla bekliyorlardı. Ya vurulup şehid olarak Allah’ın huzuruna çıkmak, ya da müşrik topluluğunu yerle bir etmek için yerlerinde duramıyorlardı.
Taraflar birbirlerine oldukça yaklaşmışlardı.
Bu sırada Kureyş ordusunun sancaktarı Talha bin Ebî Talha ortaya atılarak kendinden emin, mağrurane bir edâ ile seslendi:
“Benimle çarpışmaya er meydanına kim çıkar?”
Karşısına “Esedullah” ünvanının sahibi Hz. Ali çıktı.
“Varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, seni kılıcımla Cehenneme göndermekdikçe veya kılıcınla Cennete girmedikçe seni bırakmayacağım!” diyerek hasmına şiddetli bir kılıç darbesi indirdi. Başını çenesine kadar yarıp ikiye ayırdı. Talha yere yıkılınca Hz. Ali geri döndü. Mücahidler, “Neden onun başını gövdesinden ayırmadın?” diye sordular.
Hz. Ali, “Yere düşünce edep yeri bana taraf açıldı. Ondan hemen yüzümü çevirdim. İyi biliyorum ki; Allah onu yaşatmayacak öldürecektir” diye cevap verdi.
Kureyş sancaktarının yere serilmesine Peygamber Efendimiz (a.s.m.) ve mücahidler son derece sevindiler ve bu sevinçlerini tekbirler getirerek izhâr ettiler.
Talha yere serilince, Kureyş müşriklerinin sancağını kardeşi Osman bin Ebî Talha aldı. Ona karşı da Hz. Hamza çıktı ve omuzundan kılıçla vurup kolunu kesti.
Bu sefer sancağı yine Abdüddaroğullarından Ebû Sa’d bin Ebî Talha aldı. Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ebû Sa’d’a karşı da Hz. Ali’yi çıkardı. Çarpışmadan galip çıkan yine Ali oldu. Ebû Sa’d “Esedullah”ın kılıç darbeleri arasında can verdi.
Sa’d öldürülünce Kureyş sancağını hemen Müsafi bin Talha bin Ebî Talha eline aldı. Onu da Âsım bin Sâbit Hazretleri okla vurup öldürdü.
Ondan sonra Kureyş müşriklerinin sancağını Hâris bin Ebî Talha aldı. Âsım bin Sâbit Hazretleri onu da bir okla yere serdi.1
Hâris’ten sonra sancağı Kilab bin Talha aldı. Onu da Zübeyr bin Avvam (r.a.) bir hamlede yere serdi.
Bu sefer sancağı Cülâs bin Talha aldı. Onu da Talha bin Ubeydullah Hazretleri öldürdü.
Abdüddâroğullarından baba, oğul, kardeş ve amca olan tam yedi kişi Kureyş müşriklerinin sancağı altında kahraman mücahidler tarafından böylece yere serildiler.
Bundan sonra sancağı yine Abdüddâroğullarından Ertat bin Şürahbil alı. O da Hz. Ali’nin amansız darbeleriyle yere serildi. Sonra sancağı Şurayb bin Kâriz aldı. O da Ashab-ı Kirâmdan biri tarafından öldürüldü.
Sancaktarlarının bir bir yere serildiğini gören Kureyş müşriklerini bir dehşet ve korku sardı. Öyle ki, sancaklarının yanına bile kimse yanaşmaya cesaret edemiyordu. Sonunda onu Alkame kızı Amre yerden alıp Kureyşlilere teslim etti.2 Abdüddâroğullarından sancağı tutacak kimse bulunmadığından yine onların kölelerinden Suvap sancağı taşıdı. Kuzman, vurup onun sağ elini kesti. Suvap sancağı sol eline aldı. Kuzman sol elini de kesti. Bunun üzerine Suvap sancağı kol ve pazularıyla tutmaya çalıştı. Fakat, daha fazla dayanamayıp arka üstü yere yıkıldı.
Artık iki tarafın da beklemeye tahammülü kalmamıştı. Çarpışma, bir anda şimşek hızıyla başladı. Kılıç şakırtısı, ok vınlaması, at kişnemesi ve deve böğürmesi ortalığı kapladı. Allah yolunda savaşmaya can atan mücahidler kahramanca savaşmaya başladılar.
Resûl-i Ekrem’in elinde bir kılıç vardı. Üzerinde: “Korkaklıkta ar, ilerlemekte şeref ve itibar var! İnsan korkaklıkla kaderinden kurtulamaz!” meâlindeki beyit yazılı idi.
“Bu kılıcı benden kim alır?” diye sordu.
Birçok Sahabî birden atıldı. “Ben, ben yâ Resûlallah!” diyerek ellerini uzattılar.
Bu sefer Peygamberimiz, “Bunu hakkını vermek üzere kim alır?” diye sordu.
Yine hararetle isteyenler çıktı. Aralarında Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Zübeyr bin Avvam da vardı. Resûlullah (a.s.m.) vermek istemedi.
Bu sırada korkusuz, gözünü daldan budaktan sakınmayan biri ortaya atıldı. Ebû Dücâne’ydi bu! Resûlullaha, “Nedir onun hakkı, yâ Resûlallah!” diye sordu.
Resûl-i Ekrem, “Hakkı; eğilip bükülünceye kadar düşmana sallamandır!” buyurdu.
Bunun üzerine Ebû Dücâne, “Yâ Resûlallah! Ben onu, hakkını yerine getirmek üzere alıyorum!” dedi ve Hz. Resûlullahtan kılıcı teslim aldı.
Ebû Dücane, elinde Resûl-i Ekremin şartlı teslim ettiği kılıcı, başında ise kırmızı sarığı olduğu halde müşriklere doğru çalımlı çalımlı yürümeye başladı. Bunun üzerine Fahr-i Âlem Efendimiz Ashabına şu ölçüyü ders verdi:
“Bu öyle bir yürüyüştür ki, Allah onu, şu yerin [harp halinin] dışında hiçbir zaman sevmez!”1
Ebû Dücane, şimşek sürâtinde, düşman safları arasına girdi, kılıcını var kuvvetiyle hakkını vermek için sallamaya başladı. Önüne geleni bir-iki darbede yere seriyor, durmadan ilerliyordu. Bir ara dağın eteğinde deflerle müşrikleri savaşa teşvik eden kadınların yanına kadar vardığını fark etti. Orada biri müşriklere hiddetli hiddetli bağırıyor, onları vuruşmaya teşvik ediyordu. Yanına yaklaştı, kılıcını kaldırıp vuracakken, hasmından bir çığlık koptu. Bu Ebû Süfyan’ın karısı Hind’in çığlığı idi. Ebû Dücane, ona vurmadı. Kendisini o sırada gören Hz. Zübeyr bin Avvam, sonradan, neden o kadına kılıç sallamadığını soracak, Ebû Dücane ise şu cevabı verecektir:
“Resûlullahın kılıcına hürmetimden, o kadının kanına bulaştırmak istemedim!”2
Diğer taraftan Hz. Hamza, elinde iki kılıç, “Ben Allah’ın arslanıyım” diye diye bir öne bir arkaya dönerek kılıcını sallıyor, müşriklerin üzerine cesaretle saldırıyordu.
Mücahidlerin hepsi de düşmanla cesurca döğüşüyor ve kıyasıya mücadele veriyorlardı!
Düşmanın bozguna uğraması
Şirk ordusu, mücahidlerin bu kahramanca döğüş ve çarpışması karşısında fazla dayanamadı. Kendilerini bir korku ve dehşet sardı. Gerisin geriye kaçışmaya başladılar. Müşrik kadınlar defler çalıyor, şarkılar söylüyor ve paniğe kapılıp kaçan askerleri geri çağırıyorlardı. Ancak, cesaretin kaynağı îmândan mahrum kalbe deflerin çalınması, şarkıların söylenmesi ve şiirlerin okunması bile fayda veremiyor, müşrik askerleri gerisin geri herşeylerini, canlarını kurtarmak uğrunda terk ederek kaçıyorlardı.
Harbin ilk safhası işte böylesine mücahidlerin üstün çarpışmaları ve Allah’ın yardımı ile Müslümanlar lehine neticelendi.
İslâm ordusu henüz bozulmamıştı. Bu esnâda bir müşrik tarafından Abdullah bin Amr bin Harâm şehid edildi. Uhud’un ilk şehidi bu mücahid oldu.
Oğlu Hz. Cabir der ki: “Babam Uhud seferine çıkmak için hazırlandığı sırada, geceleyin beni yanına çağırdı ve ‘Yavrucuğum! Belli olmaz. Belki de yarın Uhud günü ilk şehid ben olurum! Kızkardeşlerine iyi davranmanı vasiyet ederim. Üzerimde borç var. Borcumu öde’ dedi. Gerçekten dediği gibi, ilk şehid kendisi oldu.”1
Harbin seyrini değiştiren hâdise
Düşman ikiye bölünüp sürâtle harp yerinden uzaklaşırken, mücahidler de geride terk edilen ganimetleri toplamaya başlamışlardı. Ayneyn Tepesinde vazifeli okçular ise, Uhud meydanındaki manzarayı seyrediyorlardı.
Bu arada okçularda yerlerinden ayrılıp mücahidlere katılma isteği uyandı. Onlar, harp bitmiş kendilerinin görevi ise sona ermiştir düşüncesini taşıyorlardı. Ayrılmak isteyen okçulara, kumandanları Abdullah bin Cübeyr verilen emri hatırlattı:
“Resûlullahın size söylediklerini, verdiği emri ve talimâtı unuttunuz mu?”
Fakat bu hatırlatmaya rağmen, kumandanlarıyla birlikte kalan bir kaçı müstesna, diğerleri Ayneyn Tepesini terk ederek harp sahasındaki mücahidlerin yanına gittiler. Onlarla birlikte ganimet toplamaya başladılar.
Birçok okçunun yerlerini terk etmeleriyle İslâm ordusunun arka cephesi müdafaasız kaldı. Harp dâhisi ve Kureyş ordusunun süvari kumandanı Halid bin Velid de zaten böyle bir fırsat kolluyordu. Harbin en hareretli zamanında da bu geçitten girmek istemiş, ancak okçular tarafından püskürtülmüştü.
Halid bin Velid, emrindeki kuvvetlere tepede kalan on kadar okçuyu şehid ettikten sonra, Müslüman saflarının arkasına daldı. Hücum ânî ve beklenmedik bir anda olmuştu. Herşey birden değişiverdi. Mücahidler, düşman bozguna uğrayıp gitti diye gayet rahat idiler. Hattâ bazıları silâhlarını bile bırakmıştı.
Bu durumu görünce, kaçan Kureyş kuvvetleri de geri döndü. Mücahidler iki ateş arasında kalmışlardı. Beklenmedik bir hücuma maruz kaldıklarından şaşırmışlardı. İki taraftan sarılınca kuvvetlerini haliyle kaybetmişlerdi. Beklenmedik bir anda, beklenmedik bir hücum, beklenmedik bir netice doğuruyordu.
İslâm ordusunun dağılması!
Önden ve arkadan hücuma mâruz kalıp sıkıştırılan mücahidler, bir anda kendilerini toparlayamadılar ve ister istemez dağılmak zorunda kaldılar. Peygamber Efendimizin çevresinde herşeye rağmen on on beş kadar Sahabî kalmıştı. Bu bir avuç mücahid, canını dişine takarak, müşriklerden gelen oklara, mızrak ve kılıç darbelerine göğüslerini geriyor, vücutlarını siper ederek Kâinatın Efendisini korumaya çalışıyorlardı. Bu arada küfür ordusundan atılan taşlardan biri Hz. Resûlullahın sağ alt çenesindeki mübârek dişlerinden birini şehid etti. Bir diğer taş ise alnını ve alt dudağını yardı. Abdullah İbni Kamia adındaki kâfirin kılıç darbesiyle de elmacık kemiği yara aldı. Darbenin şiddeti ile miğfer parçalandı ve iki halkası mübârek yüzüne battı.1
Sevgili Peygamberimizin mübârek yüzüne miğferin iki halkasının battığını gören Ebû Ubeyde bin Cerrah bir anda kendisini onun önüne atıverdi ve yanından bir an dahi olun ayrılmayan Hz. Ebû Bekir’e, “Yâ Ebâ Bekir! Allah aşkına olsun, Resûlullahla aramızdan çekil. Bırak da mübârek yüzünden halkaları çıkarayım!” diyerek halkaların her birini dişleriyle çekip çıkardı. Bu arada kendisi de iki dişinden oldu.1
Öte taraftan Mâlik bin Sinan (r.a.) ise, Fahr-i Âlemin yüzünden akan kanları diliyle temizledi. Bu hareketi üzerine Efendimizin, “Kanım kanına dokunan ve karışan kimseye Cehennem ateşi erişmez” müjdesine muhatap oldu.2
Bir müşrik tarafından Müslümanların düşürülmesi için kazılmış bir çukur vardı. İslâm ordusunun bozulmaya yüz tuttuğu o dehşetli anda harbin şiddetinden farkına varamayarak Resûl-i Ekrem kazılmış olan çukura yanı üzeri düştü. Çukurun etrafı derhal mücahidler tarafından sarıldı ve düşman askerlerinin yaklaşmasına müsâade edilmedi.
Çukurdan çıkmaya muvaffak olan Kâinatın Efendisinin yüzü gözü kanlar içinde kalmıştı. Elini kanayan yüzüne sürdü:
“Kendilerini Rablarına îmâna dâvet ederken, Peygamberlerinin yüzünü kana bulayan bir kavim nasıl felâh bulabilir?” dedi.
Bu, bir sitemdi, bir serzenişti. Cenâb-ı Hak, sevgili Resûlünün bu sitemi üzerine şu meâldeki âyetleri indirdi:
“Kullarımın tedbir ve idâresinden senin elinde birşey yoktur ve sen onların inkârlarından mes’ul değilsin. Allah dilerse onlara tevbe nasip eder, dilerse zâlim oldukları için onlara azap verir.
“Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. O dilediğini doğru yola eriştirip bağışlar, dilediğine de hak ettiği azabı verir. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.3
Çok az sayıda Müslümanın müşriklere karşı direndiği sıradaydı. Peygamber Efendimiz, bir grup müşrikin kendisine doğru gelmekte olduğunu fark etti. Yanından ayrılmayıp kahramanca çarpışan Hz. Ali’ye, “Hücûm et, onlara!” diye emretti.
Allah’ın arslanı Hz. Ali, cesaretle müşrik birliğin üzerine yürüdü. Onları püstürtüp, içlerinden birini de yere serdi.
Bu esnada Cebrâil (a.s.), “Yâ Resûlallah! Bu, sizin için yapılan iyilik ve civanmertliktir” diye seslendi.
Peygamber Efendimiz cevaben, “O, bendendir, ben de ondanım” buyurdu.
Tam o esnada bir ses işittiler: “Zülfikâr gibi kılıç, Ali gibi yiğit bulunmaz!”1
Mücahidlerin, Resûl-i Ekrem Efendimizin etrafından dağıldıkları esnâda, Hz. Sa’d bin Ebî Vakkas da bir köşeye çekilmiş kararsız duruyordu. Kendi kendine, “İçimden ne şehidlik arzusunu, ne de kurtulma arzusunu atabiliyorum” diyordu.
O sırada mücahidin biri ona, “Yâ Sa’d! Resûlullah seni çağırıyor,” dedi. Hz. Sa’d, derhal, Peygamber Efendimizin huzuruna çıktı. Sonrasını Hz. Sa’d şöyle anlatır:
“Resûlullah beni önüne oturttu. Ok atmaya başladım. Her atışta, ‘Allah’ım! Bu senin okundur! Onunla düşmanını vur!’ diyordum.
“Resûlullah da (a.s.m.), ‘Allah’ım! Sad’ın duâsını kabul et! Allah’ım! Sa’d’ın atışını doğrult! Devam, devam Sa’d! Babam, annem sana fedâ olsun’ buyuruyordu.
“Her ok atışında Resûlullah (a.s.m.) aynı duayı tekrarlıyordu. Ok çantam boşalınca, Resûlullah (a.s.m.) kendi çantasında bulunan okları da birer birer yayıma yerleştirip attırdı. Okları, yaya yerleştirmekte o, herkesten daha çabuk ve sürâtli idi.”
Hz. Ali der ki:
“Resûlullah (a.s.m.), anne ve babasını, Sa’d’dan başka hiç kimse hakkında birleştirerek ‘feda olsun’ dememiştir.
“Uhud günü ona: ‘At, ey Sa’d! Annem babam sana fedâ olsun! At, ey kısa boylu, kuvvetli delikanlı!’ buyurdu.
“Nebî’nin (a.s.m.) ondan başkasına böyle söylediğini bilmiyorum.”1
Hz. Talha bin Ubeydullah’ın Kahramanlığı
Harbin en nazik ve dehşetli anı idi. Müslümanlar önden ve arkadan hücuma geçen müşrik kuvvetlerinden kendilerini kurtarmak için tepelere doğru çıkıyorlardı. Hz. Resûlullahın etrafında kala kala on beş kadar mücahid kalmıştı. Bunlar Peygamber Efendimizle (a.s.m.) birlikte sabır ve sebât göstererek müşriklere karşı kahramanca savaşıyorlardı. Bunlardan biri de Hz.Talha bin Ubeydullah idi.
Müşriklerin Resûlullahın dört tarafını sardıkları sırada, Hz. Talha sağa sola dönerek kılıcıyla onları uzaklaştırmaya çalışıyordu.
Bir ara, müşriklerin keskin nişancı okçularından Malik bin Zübeyr, Efendimize nişan alıp bir ok attı. Hz. Talha, bu okun Kâinatın Efendisine isabet edeceğini anlayınca, buna mâni olmak için, elini oka hedef tuttu. Son sürâtle gelen ok, parmağını delip, elini çolak yaptı.2
Peygamber Efendimiz, “Yeryüzünde gezen Cennetlik bir kimseye bakmak isteyen, Talha bin Ubeydullah’a baksın” buyurdu.3
Hz. Resûlullahı korumak uğrunda müşriklerden gelen kılıç darbelerine ve oklara vücudunu siper eden Hz. Talha’nın baş ve gövde damarlarından biri kesildi. Gövdesi yaralar içinde kaldı. Fazla kan kaybından bayılıp yere düştü. O sırada Hz. Ebû Bekir Peygamberimizin yanına geldi. Resûl-i Ekrem ona, “Amcanın oğlu ile ilgilen” dedi.
Hz. Ebû Bekir yüzüne su serpince Hz. Talha kendine geldi. Yaralarının acısı, sızısı umurunda değildi. Şahsını düşünmüyordu. Uğrunda bunca fedakârlığa katlandığı zâtın durumunu merak ediyordu. Başucunda duran Hz. Ebû Bekir’e “Resûlullah ne yapıyor?” diye sordu.
Hz. Ebû Bekir, “İyidir. Beni sana o gönderdi” diye cevap verince bu kahraman ve fedakâr Sahabî şöyle dedi:
“Allah’a şükürler olsun! Resûlullah sağ olduktan sonra her musibet bizim için bir hiçtir!”1
İ’lây-ı Kelimetullah uğrunda gösterdiği bunca kahramanlık ve fedâkarlıktan dolayı Hz. Resûlullah tarafından bu harpte “Talhatü’l-Hayr (Hayırlı Talha)” olarak adlandırılan Hz. Talha, Uhud’dan döndüğü zaman vücûdunda tam yetmiş beş yarası vardı. Başı dört köşeli yarılmış, uyluk damarı baştan aşağı kesilmişti. Eli ise çolak olmuştu.2
Hz. Hamzâ’nın şehâdeti
Müslümanların tepelere doğru dağıldıkları karışık hengâmede idi.
Hz. Hamza, var gücüyle müşriklere karşı direniyor ve “Allah’ım! Müslümanların şu hallerinden dolayı sana sığınır, senden af dilerim” diye duâ ediyordu. Müşrikler, onun yanına pek yaklaşamıyorlardı. Onu uzaktan vurup düşürmenin çâresini arıyorlardı.
Mekke’de, Vahşi adında bir köle vardı. Habeş usûlüne göre kargı atmakta oldukça maharetli ve becerikli idi. Tesbit ettiği hedefe isabet edemediği pek az olurdu.
Kureyş ordusu Mekke’den ayrılmadan önce idi. Efendisi Cübeyr bin Mut’im kölesi Vahşi’yi yanına çağırmış ve “Orduya katıl. Eğer Muhammed’in amcası Hamza’yı amcam Tuayma bin Adiy yerine öldürürsen hür ve âzadsın” demişti.1
Bedir’de babası öldürülen Ebû Süfyan’ın karısı Hind de bunun için Vahşi’ye bir çok mükâfatlar vaad etmişti.
Bu sebeple Vahşî, harp boyunca Hz. Hamza’yı gözetip duruyordu. Hz. Hamza’nın müşrikleri kasıp kavurduğu, kılıcıyla biçtiği bir sıradaydı. Vahşî, fırsat kollamak için bir kayanın arkasına gizlenmiş bekliyordu.
Düşmanın üzerine dolu dizgin yürüyen Hz. Hamza’nın bir ara ayakları kaydı ve arka üstü yere yıkıldı. Keskin bir nişancı olan Vahşî, mızrağını fırlattığı gibi bu kahraman Sahabînin böğrüne sapladı ve onu şehid etti. Vahşî bununla da yetinmedi. Ebû Süfyan’ın karısı Hind’in gönlünü yapmak için göğsünü yarıp, ciğerini de alıp ona götürdü. Üzerindeki kıymetli eşyaları başardığı bu büyük işten dolayı Vahşî’ye çıkarıp veren Hind, intikam hırsıyla bu aziz şehidin ciğerini çiğnedi.2 Bununla da intikam hırsı dinmeyince, bizzat Hz. Hamza’nın başucuna vardı; burnunun, kulağını kendine bilezik, pazband ve halhal yapmak niyetiyle kesti.3
Mücahidlerin birçoğu oraya buraya dağılmıştı. Herşeye rağmen Resûlullahın yanından ayrılmayan mücahidler de vardı. Bunlardan biri de İslâm ordusunun sancaktarı Hz. Mus’ab bin Umeyr idi.
İbni Kamia denilen kâfir, bir ara atlı olduğu halde Resûl-i Ekrem Efendimize yaklaştı:
“Gösteriniz bana Muhammed’i! O, kurtulursa, ben kurtulmayayım” diyerek haykırıyordu.
Hz. Mus’ab, mücahidlerden birkaç kişi ve Nesîbe Hatun ile İbni Kamia’ya karşı çıktı. Bu kâfir, Hz. Resûlullahı korumaya çalışan Hz. Nesîbe’nin omuzuna bir kılıç darbesi indirdi. Nesîbe Hatun da, cesurca ona bir çok darbeler indirdi. Fakat, bu müşrikin üzerinde iki kat zırh bulunduğundan darbeler pek tesir etmedi.
İbni Kamia, önüne çıkan Hz Mus’ab’ın sağ elini bir kılıç darbesiyle kesti. Hz. Mus’ab İslâmın izzet ve şerefini sembolize eden sancağı sol eline aldı. İbni Kamia bir kılıç darbesiyle sol elini de kesti. Bu sefer Hz. Mus’ab sancağı kollarıyla tutup göğsüne bastırdı. O anda tek gayesi, bu zındığın Resûlullaha ulaşmasına mâni olmak ve İslâm sancağını yere düşmekten korumaktı. İbni Kamia bu sefer mızrağıyla vücûdunu deldi. Hz. Mus’ab, artık dayanamayıp yere yıkıldı. Böylece o da şehâdet şerbetini içenler arasına katıldı. Sancak da yere düştü.1
Hz. Mus’ab, şehid düşünce, Peygamber Efendimiz sancağı Hz. Ali’ye verdi. Hz. Ali, çarpışmaya gidince de, sancağı sonuna kadar Ebürrum taşıdı.
“Muhammed öldürüldü” yaygarası
Mus’ab bin Umeyr Hazretleri zırhını giydiği zaman Resûl-i Kibriyâ Efendimize pek benzerdi. İbni Kamia da Hz. Mus’ab’ı şehit etmekle Peygamber Efendimizi öldürdüğünü zannetmişti. Derhal müşriklerin yanına vararak: “Muhammed’i öldürdüm” dedi.2
Bunu duyan müşrikler sevinç çığlıkları attılar. Onlardan birisi de dağ başına çıkarak, “Muhammed öldürüldü” diye yaygarayı bastı.
Bu dehşetli yaygarayı duyan mücahidlerin birden kolu kanadı kırılıverdi. İslâm ordusunda umumî bir geri çekilme ve panik havası başladı. Her biri başka başka istikametlerden ve harp sahasını terk ediyorlardı. Bu dehşetli hengâmede farkına varmadan, düşman askeri diye din kardeşlerine kılıç sallamaya kalkanlar bile oluyordu. Hatta, bu karışıklık esnasında Huzayl bin Cabir, bir başka Sahabî tarafından yanlışlıkla şehid edildi.
Müşriklerin kopardığı yaygaraya inanmak istemeyen mücahidler, Hz. Resûlullahı aramaya koyuldular. Bunlardan Hz. Ali, hem önüne gelen düşman askerine kılıç sallıyor, hem de etrafa göz gezdirerek Peygamberimizi arıyordu. Harp sahasında bulunan mücahidlerin o anda en büyük ve tek arzusu artık, Resûl-i Kibriyâ Efendimizi bulmak olmuştu.
Bu esnada yürekleri ferahlatıcı bir ses yükseldi: “Ey Müslümanlar! Müjde size, işte Resûlullah!”
Bu sesin sahibi Ka’b bin Mâlikti. Resûl-i Ekrem Efendimizi Şi’b mevkiinde, miğferinin altında pırıl pırıl parlayan mübarek gözlerinden tanımıştı. Müslümanlara seslenirken eliyle de Resûl-i Ekremin bulunduğu yeri gösteriyordu.1
Peygamber Efendimiz, düşman tarafından nerede olduğunun bilinmesini istemiyordu. Müslümanlara müjdeyi veren Ka’b’â eliyle, “Sus, sus!”2 diye işaret verdi.
Artık Hz. Resûlullahın yeri tesbit edilmiş ve etrafa yayılan haberin bir şayiadan ibaret olduğu anlaşılmıştı… Mücahidler derhal Resûl-i Ekremin bulunduğu yere doğru koştular ve kendisini emniyet çemberi içine aldılar. O anda mücahidlerin bir tek gayesi vardı: Hz. Resûlullahın vücudunu muhafaza etmek! Bunu başardılar.
Ümmü Umâre Nesîbe bint-i Ka’b, kocası ve iki oğluyla birlikte İslâm ordusuna katılıp Uhud’a gelmişti. Kocasıyla oğulları müşriklerle çarpışacak, kendisi de yaralanan Müslümanlara yardım edip su yetiştirecekti. Ancak, harbin ikinci safhasında Müslümanlar bozulmaya başlayıp Resûlullahın etrafında çok az sayıda mücahidin kaldığını gören Nesîbe Hatun, derhal Resûl-i Kibriyâ Efendimizin yanına vardı ve çarpışmaya koyuldu. Kılıçla, okla Resûl-i Zişan Efendimizi müşriklerden korumaya çalıştı. Bu sırada yaralandı. Peygamber Efendimiz sağına soluna baktıkça Nesîbe Hatunun müşriklere karşı koyduğunu görüyordu. Şöyle buyurdu:
“Ey Ümmü Umâre! Senin katlandığın dayanabildiğin şeye, herkes dayanamaz ve katlanamaz.”
Peygamberimiz, Nesibe Hatunun omuzundan aldığı yarayı görünce oğlu Abdullah’a, “Annenin yarasını sar, annenin!” dedi. Sonra da şöyle buyurdu:
“Ev halkınızı Allah mübârek kılsın. Senin annenin makamı, filânca ve filâncalarının makamından hayırlıdır. Babanın makamı da filân ve filânların makamından hayırlıdır. Senin makamın da filân ve filânların makamından hayırlıdır! Allah size, ev halkınıza rahmet etsin.”
O esnada îmânın verdiği cesaretle müşriklere karşı cesurca kılıç sallayan Nesîbe Hatun, “Yâ Resûlallah! Allah’a duâ et de, Cennette sana komşu olalım!” dedi.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Allah’ım, bunları, Cennette bana komşu ve arkadaş et” diye duâ etti.
Bunun üzerine Nesîbe Hatun sevinç içinde, “Bana artık dünyada ne musibet gelirse gelsin gam çekmem. Bu bana yeter,”1 diyerek Allah ve Resûlullaha karşı olan muhabbet ve bağlılığını ortaya koydu.
Müslümanlar safında mertçe çarpışıp cesaretle düşmanın üzerine hücum eden biri vardı. Hatta, Müslümanlar arasından müşriklere ilk ok yağdıran da o olmuştu.
Gariptir ki, Kuzman adındaki bu adamın ismi her ne zaman zikredilse, Efendimiz, “O, Cehennemliktir” derdi. Sahabîler bunun sırrını bir türlü çözemiyorlardı.
Kuzman, harbin en şiddetli anında büyük kahramanlıklar gösterdi. Hattâ İslâm ordusu bozulup dağıldığı sırada kılıcının kınını kırdı, “Ölmek kaçmaktan hayırlıdır. Ey Evs hânedanı, siz de benim gibi, şeref ve şan için çarpışınız” diye seslenerek müşriklerin arasına daldı. Yedisini sekizini öldürdükten sonra, kendisi de muharebe meydanında yaralanıp kan revan içinde kaldı.
Sahabîler hâlâ Efendimizin, “O, Cehennemliktir” sözünün mânâsını anlamış değillerdi.
Bunca, kahramanlık ve cesareti Müslümanlar safında gösteren Kuzman nasıl Cehennemlik olabilirdi?
Ancak Hz. Resûlullah, Kuzman’ın gerçek yüzünü Cenâb-ı Hakkın bildirmesiyle biliyordu.
Ağır yaralarının sızısıyla kıvranan Kuzman’ı Sahabîler: “Tebrikler ey Kuzman! Cenneti müjdeleriz sana,” diyerek tebrik ettiler.
Kuzman ise verdiği cevapla gerçek mahiyetini ortaya koydu:
“Ne diye beni tebrik ve tebşir ediyorsunuz? Benim maksadım şehâdete ermek değildir. Dinin muhafazası hususu dahi asla hatırımdan geçmemiştir. Ben, kavmimin gayreti için ve Kureyşliler Medine hurmalıklarına zarar vermesin diye çarpıştım.”1
Yaralarının ağrısı şiddetlenip yaşayacağından ümidini kesince de, bir ok alıp kolunun damarını keserek intihar etti.2
Sahabîler, bundan sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimizin sözünün hakikatını anladılar. Kuzman’ın bunca kahramanlığı ve fedakârlığı Allah yolunda, Allah için değil, kavim ve kabilesinin şan ve şerefi ve Medine’deki hurmalıklarını korumak uğrunda gösterdiğini öğrendiler.
Kuzman’ın kendi kendisini öldürdüğü haberini alan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Allahü Ekber! Allahü Ekber! Ben, Allah’ın Resûlü olduğuma şüphesiz şehâdet ederim!” dedi. Sonra da şöyle buyurdu:
“Şüphe yok ki Allah, isterse, bu dini fâcir bir adamla da teyid eder!”1
Âmellerin makbuliyet ölçüsü ihlâs ve samimiyettir. Yani, amelin Allah’ın rızası gözetilerek yapılmış olmasıdır.
İhlas ile söylenmeyen bir sözün yapılmayan bir hareketin, gösterilmeyen bir kahramanlığın Allah katında hiç bir kıymeti ve değeri yoktur. İşte bunun apaçık bir misâli Kuzmân hâdisesidir.
Çok az sayıda mücahidin, yağmur gibi yağan müşrik oklarına karşı, kendisini korumaya çalışırlarken, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin mübârek dudaklarından ise şu cümleler dökülüyordu:
“Allah’ım, kavmimi affet. Onlara doğru yolu göster. Çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar.”2
Hazin netice
Müşrikler, daha fazlasını yapamayacakları kanaatına varınca, derlenip toparlanan mücahidler karşısında tekrar bir hezimetle karşı karşıya gelmemek için, en uygun yolun geri çekilmek olacağını hesapladılar ve mağrur bir edâ ile geri çekildiler.
Netice, gerçekten hazin, ibretli ve düşündürücü idi.
Harpte, mücahidlerden yetmiş kişi şehid düşmüştü. Bunlar arasında Hz. Hamza, Hz. Mus’ab bin Umeyr gibi çok güzîde Sahabîler de bulunuyordu. Ebû Dücâne, Nesîbe Hatun gibiler, Resûl-i Kibriyâyı muhafaza etmeye çalışırlarken, vücudları delik deşik olmuştu.
Harbin bir safhasında mücahidlere gülen parlak muzafferiyet, Hz. Resûlullahın emir ve talimatına riâyet etmeyen okçulardan bir kısmının yerlerini terk etmeleriyle bir anda hazin ve acı bir mağlûbiyete inkılab etmiş; Uhud, Müslümanların kanıyla boyanmıştı. Peygamber Efendimizin, “O bizi sever, biz de onu severiz” buyurduğu Uhud’u bir hüzün bulutu kaplamıştı.
Peygamber Efendimiz yaralıydı, yorgundu. Kendi başına yürüyecek kuvveti kalmamıştı. Sa’d bin Muaz ve Sa’d bin Ubâde’ye dayanarak, Müslümanların sığındığı Şi’b’deki kayalığa doğru çıktı. Burada dinlenmek, yorgunluğunu gidermek istiyordu. Bir müddet yürüdükten sonra, bu takattan da mahrum kaldı. Üzerindeki iki zırh ise, oldukça ağırlık yapıyordu. Bu sırada Talha bin Ubeydullah yere çöktü, “Buyur, yâ Resûlallah, ben kuvvetliyim” diyerek Peygamber Efendimizi sırtına aldı ve kayalığa kadar taşıdı.
Resûl-i Ekrem, kanlar içinde kalan yüzünü gözünü burada suyla yıkadı ve başına su döktürdü.
Peygamberimizin, Übeyy bin Halef’i öldürmesi
Bedir Harbinden önceydi. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz harp sahasında dolaşırken, “Burası Ebû Cehil’in, burası Utbe’nin, burası Ümeyye’nin, buralar da filânın ve filânın öldürülecekleri yerlerdir. Übeyy bin Halef’i de ben kendi elimle öldüreceğim” buyurmuştu.
Bedir’de haber verdiği gibi, Ebû Cehil, Utbe ve Ümeyye bin Halef, mücahidler tarafından gösterilen aynı yerlerde öldürülmüşlerdi. Geriye Übeyy bin Halef kalmıştı. Bu adam Kureyşin ileri gelenlerinden biri idi. Peygamberimize, her karşılaşmasında şöyle derdi:
“Ey Muhammed. Bir atım var. Her gün ona on altı ölçek darı yedirip besliyorum. Birgün gelir, onun sırtında seni öldürürüm.”
Peygamber Efendimizin ise, bu azgın ve şaşkın adama cevabı sadece şu oluyordu: “Belki, inşaallah, ben seni öldürürüm.”1
İşte Übeyy bin Halef, Bedir’de mücahidler tarafından canı Cehenneme yollanan kardeşi Ümeyye’nin intikamını almak ve Peygamber Efendimizin vücudunu ortadan kaldırmak üzere yemin ederek, Uhud’a çıkıp gelmişti.
Hz. Resûlullahın Şi’b’e doğru çıktığı sıradaydı. Übeyy’in gelmekte olduğu görüldü. Mekke’de günde on altı okka darı ile beslediği atının üzerindeydi. İntikam dolu bakışlarla Peygamberimize yaklaşıyordu. Bunu fark eden Sahabîler önüne çıkıp, hesabını görmek istediler. Ancak Hz. Resûlullah, “Bırakın, gelsin” diyerek mücahidlerin karşı çıkmasına mâni oldu. Resûl-i Ekreme oldukça yaklaşan bu azgın müşrikin ağzından, “Ey Muhammed, sen kurtulursan, ben kurtulmayayım” lafları dökülüyordu.
Bu sözleri duyan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bir anda celâllendi. Elindeki mızrağıyla heybet ve haşyet verici adımlarla hasmının üzerine yürüdü. Übeyy, bir anda şaşkına döndü. Hz. Resûlullahın heybet ve haşyet verici tavrı karşısında duramayıp, geri kaçmaya başladı. Peygamber Efendimiz peşini bırakmıyor ve arkasından, “Nereye kaçıyorsun, ey yalancı” diye sesleniyordu.
Bu kaçışla Übeyy kendini kurtaramadı. Peygamber Efendimizin fırlattığı mızrak, miğferle zırhı arasındaki kısma saplandı ve Übeyy sığır böğürmesi gibi böğürerek atından yere yuvarlandı.
Müşrikler, yaralı halde onu alıp götürdüler. Yarasından kan akmıyordu. Ağrısına sızısına zor dayanıyordu. Zaman zaman arkadaşlarına, “Vallahi, Muhammed beni öldürdü” diyordu.
Arkadaşları bu sözünü ciddiye almıyorlar ve yarasının önemsiz olduğunu ifade ederek teselli etmeye çalışıyorlardı. Ne var ki, Übeyy, kurtulamayacağını anlamıştı. Arkadaşlarına şöyle dedi:
“O bana (Mekke’de) ‘Seni öldüreceğim’ demişti. Vallahi, o benim üzerime tükürse, yine beni öldürür.”1
Übeyy bin Halef, birgün bile yaşamadan, “Susadım, susadım!” çığlıkları arasında ölüp gitti. Resûl-i Kibriyânın, Allah’ın izniyle, istikbalden haber vermiş olduğu bir mûcizesi de böylece tahakkuk etmiş oldu.
Müslümanların bozulup dağılmaya yüz tuttukları bir sıradaydı. Azılı müşriklerden Abdullah bin Şihab-ı Zührî, Utbe bin Vakkas, Abdullah bin Kamia ve Übeyy bin Halef bir araya gelerek Peygamber Efendimizin hayatına son vermek için sözleşip and içmişlerdi.2
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu dört azılı müşrik hakkında, “Allah’ım, onların hiçbirisi senesine ulaşmasın” diye duâ etti.
Sa’d bin Ebî Vakkas der ki: “Vallahi, Resûlullahı vuran veya yaralayanlardan hiçbirinin üzerinden bir yıl geçmedi.”
Bunlardan biri olan İbni Şihab’ı, Mekke yolunda ak benekli, dişi bir yılan ısırıp öldürdü. Resûl-i Kibriyâ Efendimizin yüzünü yaralayan İbni Kamia ise, Uhud’dan Mekke’ye döndükten sonra, davarlarının yanına gitti. Dağın en yüksek tepesinde davarını buldu. Önünü kesip tutmak isteyince, bir koç üzerine yürüyerek onu boynuzlarıyla toslaya toslaya didik didik edip parçaladı.3
Ebû Süfyan’ın seslenişi
Müşrik ordusu, harp sahasından yavaş yavaş çekiliyordu. Kumandan Ebû Süfyan, muharebe meydanında bir tur attıktan sonra kayalıklara çıkmış bulunan mücahidlerin yanına geldi ve “Müslümanlar arasında Muhammed var mı?” diye seslendi. Bu sorusunu üç kere tekrarladığı halde, Peygamber Efendimiz, “Cevap vermeyiniz” buyurdu.
Bu sefer Ebû Süfyan, “Aranızda Ebû Bekir var mı?” diye sordu. Hz. Resûlüllah yine cevap verilmesine müsaade etmedi.
Kureyş reisi bu sefer, “Aranızda Ömer yok mu?” diye sordu. Peygamber Efendimiz yine cevap verilmesini istemedi. Bunun üzerine Ebû Süfyan adamlarına dönerek, “Herhalde bunların hepsi öldürülmüş, Sağ olsalardı elbette cevap verirlerdi.” diye bağırdı.
Son konuşması karşısında Hz. Ömer dayanamadı ve ayağa kalkarak yüksek sesle, “Yalan söylüyorsun ey Allah’ın düşmanı, vallahi yalan! Söylediklerinin hepsi sağdırlar ve işte buradadırlar” dedi. Bundan sonra Ebû Süfyan ile Hz. Ömer arasında şu konuşma geçti:
“Hübel’in şânı yüce olsun!”
“En büyük en yüce olan Allah’tır!”
“Bizim Uzzamız var, sizin yok!”
“Bizim Mevlâmız Allah’tır. Sizin Mevlânız yok!”
“Bir gün yenildik, bir gün yendik!”
“Bir gün üzüldük, bir gün güldük! Hanzala’yı Hanzala’ya karşı, filânı filâna karşı öldürdük!”
“Biz sizinle bir değiliz. Bizim öldürülenlerimiz Cennette, sizinkiler ise Cehennemdedir.”
Bu sefer Ebû Süfyan tekrar asıl maksadına geldi ve Hz. Ömer’e, “Ey Ömer, Allah aşkına doğru söyle! Muhammed’i öldürdük mü?” diye sordu.
Hz. Ömer, “Hayır, vallahi onu öldürmediniz. O şimdi söylediklerinizi dinliyor!” diye cevap verdi.
Hz. Ömer’e itimadı olan Ebû Süfyan Peygamberimizin hayatta olduğuna inanmıştı artık. Ayrılıp gidecekleri sırada ise şöyle bağırdı:
“Gelecek yıl, sizinle Bedir’de buluşup çarpışmaya söz veriyoruz.”
Hz. Ömer, Allah Resûlüne baktı. Kanaatını beyân etmesini bekledi. Kendisinden, “Olur! İnşaallah orası bizimle sizin buluşma yeriniz olsun” emri gelince, Hz. Ömer, “Olur” diye cevap verdi.1
Peygamberimizin şehidler arasında dolaşması
Düşman kuvvetler, harp meydanını terk edip Mekke’ye doğru hareket edince, Peygamber Efendimiz mücahidlerle birlikte çıktığı kayalıktan indi. Cesedleriyle yerde yatan, fakat ruhlarıyla yüksek âlemlerde pervaz eden şehidler arasında dolaştı. Gönlü hüzünle doluydu. Kadere teslimiyetin verdiği inşirah olmasaydı manzara seyredilecek gibi değildi. En güzîde Sahabîlerini kaybetmişti. Kureyş müşrikleri şehidler hakkında vahşice muâmelelerde bulunmuşlardı. Çoğunu parça parça ederek tınınmaz bir hale getirmişlerdi. Onların arasında durdu. İçler parçalayıcı manzarayı bir müddet hüzünle seyrettikten sonra, “Ben, Kıyamet gününde, şu şehidlerin Allah yolunda canlarını fedâ ettiklerine şâhidlik edeceğim” buyurdu.
Daha sonra Ashabına dönerek, “Bunları, kanlarıyla sarıp gömünüz. Allah yolunda çarpışarak yara alanlar, Kıyâmet gününde Mahşere yaraları kanayarak geleceklerdir. Kanlarının rengi kan rengi, ama kokuları mis kokusu gibi olacaktır” diye ferman etti.2
Şehidler arasında Efendimizin amcası kahraman Sahabî Hz. Hamza da vardı. Karnı yarılmış, ciğeri çıkarılmış, burnu ve kulakları kesilmiş, cesedi parça parça edilmişti. Zor tanınıyordu. Onun mübârek cismini gören Resûl-i Kibriyâ Efendimiz öylesine üzüldü, öylesine elem duydu ki, bir anda gözlerinden yaşlar boşandı. O anâ kadar öylesine mahzun olduğu görülmemişti. “Seyyidü’ş-Şühedâ (şehidlerin efendisi)” olan bu cesaret abidesi Sahabînin cesedi başında durdu. Gözyaşları arasında ona şöyle seslendi:
“Ey Hamza! Hiçbir zaman, hiç bir kimse senin gibi böyle bir musibete uğramamış ve uğramayacaktır!
“Benim için bundan daha büyük bir musibet olamaz!
“Ey Resûlüllahın amcası Hamza!
“Ey Allah’ın ve Resûlünün arslanı Hamza!
“Ey hayırlar işleyen Hamza!
“Ey Resûlullaha koruyucu olan Hamza!
“Allah, sana rahmet etsin!
“Eğer senden sonra yas tutmak gerekeydi, sevinmeyi bırakıp sana yas tutardım.”1
O esnâda, Medine tarafından tozu dumana kata kata birinin gelmekte olduğu görüldü. Yaklaşan bir kadındı. Hz. Hamza’nın anne-baba bir kardeşi olan Hz. Safiyye idi. Kardeşinin durumunu öğrenmek istiyordu. Önüne gelene Hz. Hamza’nın nerede olduğunu, kendisine nelerin yapıldığını soruyordu. Hz. Resûlullah, yaklaşmakta olduğunu görünce, oğlu Hz. Zübeyr bin Avvam’a, “Annene söyle geri dönsün. Kardeşinin cesedini görmesin” diye emretti.
Hz. Zübeyr annesini karşıladı: “Anneciğim! Resûlullah, geri dönsün diye emretti” dedi.
Hz. Safiyye, “Eğer ona yapılanı görmemek için döneceksem, ben zaten kardeşimin cesedinin kesilip biçildiğini öğrenmiştim. O, bu musibete Allah yolunda uğramıştır. Biz Allah yolunda bundan daha beterine de razıyız. Sevâbını Allah’tan bekleyeceğiz. İnşaallah sabredip, katlanacağız”2 diye kahramanca cevap verdi.
Hz. Zübeyr, gelip durumu haber verince Efendimiz Hz. Safiyye’nin kardeşi Hz. Hamza’yı görmesine müsâade buyurdu.
Hz. Safiyye, Şehidlerin Efendisi kardeşinin yanına vardı. Başucunda oturdu. Sessizce ağlamaya başladı. Yanında duran Resûl-i Ekrem Efendimiz de bu manzara karşısında gözyaşlarını tutamadı. Bu hazin ve ibretli manzaraya Hz. Fâtıma da gelip gözyaşlarıyla katılınca, ortalığı bir başka duygulu, içli ve acıklı hava kapladı. Allah’ın kaderine gönülden tereddütsüz teslim olmuş Hz. Safiyye, musibete karşı sabrın ifadesi olan, “İnna lillahi ve inna ileyhi raciûn” âyet-i kerimesini okudu. Aziz kardeşine de Allah’tan rahmet ve mağfiret dileğinde bulundu.1
O esnâda Hz. Cebrâil geldi. Peygamber Efendimize Hz. Hamza’nın göklerde, “Allah’ın ve Resûlullahın arslanı” diye yazılmış olduğunu haber verdi. Resûl-i Ekrem, bu müjdeyi Hz. Safiyye’ye iletti.2
Muharebenin şiddetli gününde Abdullah bin Cahş ile Sa’d bin Ebî Vakkas Hazretleri bir kenara çekilip Cenâb-ı Hakka duâ etmişlerdi. Sa’d: “Yâ Rabbi! Bir büyük düşmana rastgelip cenk ederek ona galip ve muzaffer olayım” diye duâ etmişti. Abdullah bin Cahş (r.a.) ise onun duâsına “Âmin” dedikten sonra, “Ben de bir büyük düşmanla karşılaşayım. Onunla çarpışayım ve sonunda şehid olayım. Burnum ve kulaklarım kesilsin. Yarın mahşer gününde Cenâb-ı Hak bana, ‘Burnun ve kulakların nerede kesildi’ diye sorunca, ‘Ya Rabbi! Senin ve Resûlünün yolunda kesildi’ diye cevap vereyim” diye duâ etmişti.
Şehidler arasında Abdullah bin Cahş da vardı. Ve aynen duâ ettiği gibi burnu ve kulakları kesilmişti. Bunu gören Sa’d bin Ebî Vakkas hayretini gizleyemedi.
Şehidler arasında İslâm ordusunun sancaktarı Hz. Mus’ab bin Umeyr de vardı. Resûl-i Ekrem Efendimiz onun yanına vardı: “Mü’minlerden, Resûlullah ile beraber olacaklarına dair Allah’a verdikleri söze sâdık kalan nice kimseler vardır. Onlardan kimi verdiği sözü tamamen yerine getirerek şehidliğe kavuştu; kimi de böyle bir âkibeti beklemektedir. Onlar, sözlerini hiçbir şekilde değiştirmemişlerdir.”1 meâlindeki âyet-i kerimeyi okudu.
Hz. Mus’ab’a kefen olacak bir şey bulamamışlardı. Üzerinde kaftanı vardı. Sahabîler bu kaftanını baş tarafına örttüklerinde ayak tarafı açılıyor, ayak tarafına çektiklerinde ise baş tarafı açılıyordu. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz bu durumu görünce, “Baş tarafını kalkanı, ayaklarını ise ızhır otu [bir çeşit kokulu ot] ile örtünüz” diye emretti.
Allah yolunda, Resûlullah ve İslâm uğrunda her fedakârlığı göstermek, her meşakkati göze almak ve sonunda şehid olmak! Şehid olduktan sonra ise örtülecek kefenden bile mahrum kalıp ottan kefene sarılmak! İbret ve şeref dolu bir sahne!
Bütün bunlardan sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz, şehidlerin namazlarını kıldı. O zaman, Uhud şehidlerinin namazlarının kılınmadığı, defnedildikten sekiz sene sonra kılındığı da rivâyet edilmiştir.2
Daha sonra Peygamber Efendimiz, üzerindeki silâh ve zırhları çıkarıldıktan sonra şehidlerin kanları ve kanlı elbiseleriyle gömülmelerini emretti.
Sahabîler, “Yâ Resûlallah, önce hangilerini defnedelim?” diye sordular.
Resûl-i Ekrem, “En çok Kur’ân bileni önce defnediniz” buyurdu.3
Resûl-i Ekrem, müşriklerin Medine üzerine yürüyüp, kadınlarla çocukları yok etmelerinden endişe duyuyordu. Bunun için düşmanın gerçekten Mekke’ye gidip gitmediğini öğrenmek istiyordu. Hz. Ali’yi huzuruna çağırdı, “Git, müşrikleri takip et! Gör bakalım ne yapıyorlar? Ne yapmak istiyorlar?
“Eğer, onlar develerine biniyor, atlarını ise yedeklerine alıyorlarsa, Mekke’ye dönmek istiyorlardır. Şayet, atlara biniyor, develeri sürüyorlarsa, niyetleri Medine’ye yürümektir” diyerek kendisini keşfe memur kıldı.
Müşrikleri takibe çıkan Hz. Ali, develere bindiklerini, atlarını ise yedekte götürdüklerini gördü. Gelip durumu Resûl-i Ekreme haber verdi.
Peygamberimizin harp sonrası duâsı
Şehid Sahabîler defnedildikten sonra, Resûl-i Ekrem Efendimiz, mücahidlerle birlikte Medine’ye dönmek üzere harekete geçti. Harre mevkiine geldiğinde, ordusunu durdurarak Rabb-ı Rahimine şu içli niyazı yaptı:
“Allah’ım! Hamd ve senâ ancak Sanadır.
“Allah’ım! Senin açıp yaydığını dürecek, senin dürdüğünü de açıp yayacak hiçbir kuvvet yoktur.
“Senin dalâlette bıraktığını, hidâyete erdirecek yok, Senin hidâyete erdirdiğini de saptıracak yoktur.
“Senin vermediğini kimse veremez ve Senin verdiğini de kimse engelleyemez.
“Allah’ım! Rahmet ve bereketini, fazl ve keremini bize aç, yay üzerimize.
“Allah’ım! Ben, yoksul olduğum günde senden ni’met, korkulu olan günde de emniyet dilerim.
“Allah’ım! İmanı sevdir bize! Kalblerimizi imanla süsle! Küfür, isyan ve tuğyandan nefret ettir bizi! Din ve dünyamıza zararlı olan şeyleri bilenlerden, doğru yola erenlerden eyle bizi.
“Allah’ım! Bizleri, Müslüman olarak yaşat! Müslüman olarak öldür! Bizi, sâlihler ve iyiler zümresine kat. Ki onlar, ne şeref ve haysiyetlerini kaybedenler ve ne de dinlerinden dönenlerdir.
“Allah’ım! Senin Peygamberini yalanlayan, Senin yolundan yüz çeviren, Peygamberinle savaşan kâfirlerin cezâlarını ver! Onlara hak ve gerçek olan azabı indir!”1
Fahr-i Kâinatın bu içli, hazin ve düşündürücü duâsına mücahidler de “Âmin”lerle katılıyorlardı.
Cenâb-ı Hak, Sevgili Resûlünün bu duâsını kabul buyuracak, İslâm dininin düşmanlarını kısa zamanda mahv u perişan edecektir.
Medine’ye dönüş ve karşılanış
Ensar kadınları Mekke sokaklarına dökülmüşlerdi. Gelen orduyu seyrediyorlar, Hz. Resûlullahın sağ salim gelip gelmediğini öğrenmek ve görmek istiyorlardı. İslâm ordusu 7 Şevvâl Cumartesi günü akşam üzeri Medine’ye giriyordu. Kadınlar şehid olan erkekleri için ağlıyorlardı. Bunu duyan Resûl-i Ekremin de gözlerinden yaşlar aktı.
Atı üzerinde bulunan Peygamber Efendimize bir kadın yaklaştı. Bu kadın, Efendimizin atının dizginini elinde tutan Sa’d bin Muâz’ın annesi Ubedy kızı Kebşe idi. Uhud’da oğlu Amr bin Muâz’ı şehid vermişti. İçi acıyla buruk buruktu. Resûl-i Ekreme iyice yaklaştı, onun nuranî simasına başını kaldırıp baktı ve “Babam, anam sana fedâ olsun, yâ Resûlallah! Seni sağ salim gördüm. Sen sağ salim olunca hangi felâkete uğrarsam uğrayayım bana hiç gelir” dedi.
Bu cümleler gerçek imanın ve Resûl-i Ekrem Efendimize sonsuz sakadâtın ifadesiydi. Şehid düşen oğlunu sormuyor, Hz. Resûlulahın sağ salim dönmesinden dolayı hadsiz sevinç duyuyordu.
Resûl-i Ekrem de, bu kahraman İslâm kadınına şehid olan oğlundan dolayı taziye diledi ve şu müjdeyi verdi:
“Ey Sa’d’ın annesi sana ve onun ev halkına müjdeler olsun ki, onlardan şehid düşenlerin hemen hepsi Cennette toplandılar ve birbirlerine arkadaş oldular. Onlar ev halklarına da şefâat edeceklerdir.”
Sonra da Kebşe Hatunun arzusu üzerine ev halkına şu duâda bulundu:
“Allah’ım! Onların kalblerinde bulunan üzüntüleri yok et! Geri kalanlarını da, geride kalmışların en hayırlısı kıl.”
Kalbi nübüvvet iksiriyle temas halinde olan Sahabînin Allah ve Resûlü için göze alamayacağı fedakârlık, zahmet ve meşakkat yoktu. Öz evladını da kaybetse, bu yolda yine sabırlı, yine mütehammil olurdu. Zira, İslâm davâsının ancak fedakârlıklar, ferağat ve meşakkatlerle yücelebileceğini gayet iyi biliyordu. İslâm uğrunda, Resûlüllah uğrunda gösterilecek fedakârlıkların Allah katında en makbul fedakârlık olduğunun derin şuurunda idiler. Onun içindir ki Kâinatın Efendisi onlar hakkında şöyle buyurmuştur:
“Cenâb-ı Hak, Ashabımı —Nebî ve Resûller hariç—bütün âlemin üzerine üstün ve seçkin kıldı.1
Uhud’dan dönen Sahabîler mağlubiyetin kalblerinde meydana getirdiği acı ve buruk bir hava içinde evlerine dağılırken, Peygamber Efendimiz de Hâne-i Saâdetine gitti. Kızı Hz. Fâtıma’ya kılıcı Zülfikârı uzatarak, “Yavrucuğum, al bunun kınını yıka. Vallahi o, bugün yapacağı vazifeyi bihakkın yaptı!” buyurdu.2
Kâinatın Efendisi ümitli idi. Tattığı bu acı mağlubiyetten dolayı asla meyûs değildi. Hak ve hakikatın er geç şer ve batıla galip geleceğini çok iyi biliyordu. Kızı Hz. Fâtıma’ya söylediği şu sözler bu gerçeği aksettiriyordu:
“Allah, fethi bize nasib edinceye kadar, müşrikler bizi bir daha böyle bir musibete uğratamayacaklardır.”1
Medine’ye gelen Peygamberimiz hâlâ müşrik tehlikesinden emin değildi. Yarı yoldan dönüp şehre ânî baskın yapma tehlikesi her an söz konusu idi. Bu sebeple bütün gece Müslümanlar Hâne-i Saâdetin kapısında nöbet tuttular.
Uhud mağlubiyeti neticesinde birçok Müslüman kadın dul kalmış, birçok anne ciğerpârelerini kaybetmiş ve birçok çocuk da yetim kalmıştı. Hepsi de acılarını dindirmek, üzüntülerini giderip ruhlarını teselliye kavuşturmak için Peygamber Efendimize koşuyorlardı. O da onların dertlerine derman olmaya çalışıyordu.
Büceyr isminde melek yüzlü bir çocuk da Efendimize yarasının sarılması için koşanlar arasındaydı. Uhud’da babası Akrabe şehid olmuştu. Hz. Resûlullahın huzuruna babasız kalmanın verdiği ıztıraptan ağlayarak girmiş, onun şefkat ve merhamet duygularını coşturmuştu.
Resûl-i Ekrem Büceyr’in de derdine derman oldu. “Ey sevimli çocuk! Ne diye ağlayıp duruyorsun? Sus ağlama! Baban ben, annen de Âişe olursa razı olmaz mısın?” dedi.
Bu teklif karşısında henüz şefkate muhtaç yaşta bulunan Büceyr’in gözlerinin içi güldü. Üzüntü ve kederini unuttu ve babasız kalmanın verdiği eziklik duygusundan kurtularak, “Babam, anam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Razı olurum elbet!”2 diyerek sevincini izhar etti.
Resûl-i Ekrem şefkatli elleriyle sevimli çocuğun başını okşadı ve “Adın ne?” diye sordu.
Çocuk, “Büceyr” dedi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “Hayır! Sen Beşir’sin” buyurarak ismini değiştirdi.
Peygamberimizin kendisine verdiği yeni ismiyle Beşir sonradan şöyle diyecektir:
“Başımda Resûlullahın elinin değdiği yerlerdeki saçlarım siyah kaldı. Diğer taraftaki saçlarım ağardı. Dilimde pelteklik vardı, peltekliğim de o andan itibaren geçti gitti!”1
* * *
Uhud Mağlûbiyetinin Bazı Hikmetleri
Uhud Muharebesinde, Müslümanların mağlup duruma düşmeleri bir kısmının yaralanması, diğer bir kısmının şehid olmasının bir takım hikmetleri vardı:
1) Allah ve Resûlünün emirlerine en ufak bir muhalefetin Müslümanları büyük bir felâketle karşı karşıya getirebileceği bu musibetle gayet açık bir surette anlaşılmıştır. Zira, Peygamber Efendimiz, Ayneyn Tepesine yerleştirdiği okçulara, yerlerinden ayrılmamaları için şiddetli emir verip tembihlediği halde, onlar Müslümanlar galip geldiler düşüncesiyle yerlerini terk ederek bu emre muhalefet ettiler. Yerlerini terk etmeleri neticesi ise, Müslümanların elde ettikleri parlak muzafferiyet bir anda acı bir mağlubiyete döndü.
2) Peygamberlerin de dünya mihmet ve meşakkatinden uzak kalmayacakları dersi verilmiştir. Zira, onlar insanlara her hususta rehber olarak gönderilmişlerdir.
Peygamber Efendimiz de, bütün insanlığa mutlak rehber ve imam olarak gönderilmiştir. Tâ ki, insanlar, gerek şahsî ve gerekse içtimaî hayatlarını alâkadar eden düsturları ondan öğrensin. Eğer İlâhi yardıma mazhar olup, her halinde harikulâdelere ve mu’cizelere istinad etseydi, o vakit mutlak îmân ve insanlığın en büyük rehberi olamazdı. Bu hikmete binaendir ki, Peygamber Efendimiz, yalnız davasını tasdik ettirmek için arasıra ihtiyaç duyulduğunda, münkirlerin inkârlarını kırmak için mûcize göstermiştir. Sair zamanlarda o da, diğer insanlar gibi, Cenâb-ı Hakkın kâinata koyduğu Adetullah kanunları çerçevesinde hareket ederdi. Düşmana karşı zırh giyerdi, “sipere giriniz” emrederdi. Uhud’da olduğu gibi de yara alır, zahmet çekerdi.
Ayrıca, şayet Peygamber Efendimiz, her zaman İlâhî yardıma mazhar olup mûcizeler göstermiş olsaydı, o zaman aklı bir nevi imana icbar etmiş duruma girerdi. Bu ise, dünyadaki imtihan sırrına aykırı olurdu. O zaman, ister istemez Ebû Cehil de Ebû Leheb de iman edip Hz. Ebû Bekir-i Sıddık safına geçecekti. Gerçek Müslümanlarla münafıkların birbirinden ayırdedilmesi bu durumda mümkün olmazdı.
Bilhassa, muharebeler esnasında, İlâhî yardımların zaman zaman gecikmesi neticesinde, kalben iman etmemiş münâfıklar, sözleri ve davranışlarıyla kendilerini açığa vuruyorlardı. Böylece, onları tanıyabilme imkânı da doğmuş oluyordu.
3) Müşrikler içinde, o zamanda Sahabîler safında bulunan Sahabîlere mukabil gelecek Hz.Halid bin Velid, Amr bin As gibi birçok zatlar vardı. Denilebilir ki, Hikmet-i İlâhiyye, istikbalde, Sahabîler safında yer alıp büyük hizmetler görecek olan bu zatların şanlı ve şerefli olan istikballeri nokta-i nazarlarında bütün bütün izzetlerini kırmamak için, istikbalde elde edecekleri hasenatlarına bir peşin mükâfat olsun diye, bu galibiyeti onlara vermiş. “Demek, mâzideki Sahabîler, müstakbeldeki Sahabîlere karşı mağlup olmuşlar. Tâ o müstakbel Sahabeler, berk-i süyûf [kılıç] korkusuyla değil, belki bârikâ-ı hakikat şevkiyle İslâmiyete girsin ve şehâmet-i fıtriyeleri çok zillet çekmesin!”1
* * *
Hamrâü'l-Esed Seferi
Uhud’dan Medine’ye dönen Peygamber Efendimizin gönlü bir türlü rahat değildi. Kureyş müşriklerinin geri dönüp Medine’ye saldırmaları ihtimalini göz önünde bulunduruyordu.
Ayrıca Uhud mağlubiyetinin Müslümanlar aleyhinde gerek içte ve gerekse dışta meydana getirdiği bir menfi hava vardı. Bu havanın da bir an evvel bertaraf edilmesi gerekiyordu. Müslümanların eski güç ve cesaretlerini korudukları etrafa gösterilmeli idi.
Peygamber Efendimiz Uhud’dan Medine’ye Cumartesi günü dönmüş idi. Pazar günü sabah namazını kıldırdıktan sonra Hz. Bilâl’i huzuruna çağırdı ve şöyle seslenmesini emretti:
“Resûlullah, düşmanımızı takip etmemizi size emrediyor! Dün, Uhud’da bizimle birlikte çarpışmada bulunmayanlar gelmeyeceklerdir. Sadece, Uhud’a katılanlar geleceklerdir!”1
Sahabîlerin çoğu Uhud’dan yaralı dönmüşlerdi. Buna rağmen Resûlullahın İ’lâ-yı Kelimetullah uğrunda çarpışmak için yaptığı davete icabet etmede asla tereddüt göstermediler.
Abdü’l-Eşheloğullarından iki kardeş olan Abdullah ile Rafi’ bin Sehl ağır yaralı idiler. Nebiyy-i Ekrem Efendimizin bu dâvetini duyunca bir anda yaralarının ağrı ve sızısını sanki unutuverdiler ve ne yapıp da bu dâvete katılabiliriz diye düşünmeye başladılar. “Binecek bir bineğimiz bile yok! Yoksa Resûlullah ile gazâya çıkma fırsatını kaçıracak mıyız?” diyorlardı.
Abdullah, Rafi’e, “Haydi gidelim,” deyince, Rafi’, “Vallahi benim yürümeye takatım yok” diye cevap verdi.
Abdullah diretti, “Haydi gel! Olmazsa bir hayvan kiralarız!”
Sonunda yola çıktılar. Rafi’ takattan kesilince Abdullah onu sırtlıyordu. Böylece mücahidlere katıldılar.1
Ağır yaralılardan biri de Üseyd bin Hudayr adındaki Sahabî idi. Onların tedavisiyle meşgul olmak istiyordu. Fakat Resûl-i Ekremin emrini duyunca, yaralarının tedavisini bir tarafa bırakarak mücahidlere katıldı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz yaralı idi. Yüzünde iki halka yarası vardı. Alnı yarılmıştı. Azı dişi kırılmış, dudağı yarılmış, sağ omuzu yaralanmıştı. Bu haliyle sefere çıkıyordu. Mescide girip iki rekât namaz kıldı. Sonra da zırhlı gömleğini giydi ve miğferini başına geçirdi. Gözlerinden başka yeri görünmüyordu. Bu hâliyle ordusunun başına geçti. Sancağı Hz. Ali’ye verdi, yerine Abdullah bin Ümmi Mektum’u vekil bırakarak Medine’den ayrıldı.
Peygamber Efendimiz önden üç kişilik bir keşif kolu gönderdi. Biri yorulup yolda kaldı. Kureyşliler, diğer iki gözcüyü fark ettiler ve fırsat kollayarak onları yakalayıp şehid ettiler.
Resûl-i Ekrem, Hamraü’l-Esed mevkiine vardı. Karargâhını orada kurdu. Şehid edilen gözcülerden ikisini de orada bir kabre defnetti. Sonra geceleyin yakmak üzere mücahidlere odun toplamalarını emir buyurdu. Gece olunca bütün ateşler yakıldı. Yakılan beş yüze yakın ateş etrafa bir korku ve dehşet saldı. Müşrik ordusu ortalıkta görünmüyordu. Sadece uyuyup kalan bir kişi yakalandı. Bu adam, Bedir’de Müslümanların eline düşen, fakat bundan sonra Peygamberimiz ve Müslümanlara şiirleriyle eziyet ve hakaret etmeyeceğine dâir söz verince fidyesiz salıverilen şair Ebû Azze idi. Verdiği sözünde durmamış ve tekrar Uhud’a gelerek müşrikleri şiirleriyle Müslümanların aleyhinde tahrik edip durmuştu.
Ebû Azze yine Peygamber Efendimizden serbest bırakılması için dilekte bulundu. Ancak bu sefer aldığı cevap sert ve keskin oldu:
“Mü’min bir yılanın deliğinden iki kere sokulmaz. Vallahi, bundan sonra seni serbest bırakarak Mekke’de ellerini yanaklarına sürdürüp ‘İki kere Muhammed’i aldattım, onunla gönül eğlendirdim’ dedirtmem.”
Emir üzerine, boynu vuruldu.1
Resûl-i Ekrem Efendimiz henüz Hamrâü’l-Esed mevkiinden ayrılmamıştı. Bu sırada Tihame bölgesinde oturan Huzaalılardan Ma’bed bin Ebî Ma’bed huzuruna geldi. Huzaalıların Müslümanları kadar, müşrik olanları da Peygamber Efendimize son derece bağlı idiler. Olup bitenlerden hiçbir şeyi ondan gizlemezlerdi.
Ma’bed henüz Müslümanlığı kabul etmemişti, ama Resûl-i Ekrem Efendimize sadık biri idi.
“Yâ Muhammed! Uhud musibeti bizim de gücümüze gitti. Allah’ın onlara karşı sana sıhhat ve afiyet vermesini dileriz” diyerek Peygamber Efendimize bir nevi teselli vermeye çalıştı.
Ma’bed, Peygamber Efendimizle bu konuşmasından sonra yoluna devam etti. Revhâ denilen mevkide müşriklerin toplantı halinde olduklarını gördü. Onlar, Müslümanların üzerine yürümek maksadıyla bu toplantıyı tertiplemişlerdi. Şöyle diyorlardı:
“Muhammed’in Sahabîlerini, en şerefli ve en cesur adamlarını öldürdük. Fakat onların köklerini tamamıyla kazımadık. Bu durumda Mekke’ye nasıl gideceğiz? Onlardan geri kalanlarının da üzerine yürüyüp işlerini bitirmeliyiz.”
Görüldüğü gibi gelişmeler Peygamber Efendimizin kanaatını doğruluyordu. Müşrikler dönüp Medine üzerine yürümeyi düşünüyorlardı.
Kureyşin reisi Ebû Süfyan, Ma’bed ile karşılaşınca, “Ey Ma’bed, geldiğin yerden ne haber?” diye sordu.
Ma’bed, “Muhammed ve Sahabîleri, şimdiye kadar bir benzeri görülmemiş sayıda askerle takibinize çıktılar” cevabını verdi:
Ebû Süfyan hayretle, “Eyvah! Neler söylüyorsun sen!” dedi.
Ma’bed gayet sakin bir edâ ile, “Vallahi, sen buradan ayrılmadan, atların alınlarını görürsün” diye konuştu.
Ebû Süfyan hiddetli hiddetli, “Vallahi, biz de onlara saldırmak için bir araya gelmişiz. Geri kalanlarının da köklerini kazıyacağız” dedi.
Ma’bed, Ebû Süfyan’ın hiddetine aldırmadan, “Ben sana, böyle tehlikeli bir işe girişmemeni tavsiye ederim. Vallahi, ben o kalabalığı görünce, haklarında bazı beyitler söylemekten kendimi alamadım” dedi.
Ebû Süfyan’ın hiddeti meraka döndü. “Neler söyledin bakayım?” dedi.
Ma’bed şiirine başladı:
“Çocuklarından ve dehşetli gürültülerinden, az kalsın hayvanım korkusundan yere düşecekti!
“Sanki yeryüzünde insan ve at seli akıyordu. Yanlarında mızrak ve kalkanları bulunmayan, silahsız bodur ve şanlı arslanlar koşuyorlardı sanki!
“Ağırlıklarından yeryüzü çökecek sandım!
“Acele yanlarından uzaklaştım.
“Onlar, yalnız olmayan ve yardımsız kalmayan reisleriyle yüksekmişler!
“Onlar, sizinle karşılaşınca, Bethâ Vadisi sakinleriyle beraber sallanacak!
“Yazık oldu dedim, Ebû Süfyan bin Harb’a!
“Ben, güneşin altında kavrulan Mekkeliler ve onlardan her düşünen kimse için, neticenin dehşetli olacağını haber veren bir ikazcıyım!
“Anlatmaya çalıştığım ordu Ahmed’in ordusudur ki, o ordu bayağı insanlardan teşekkül etmemiştir!
“Tavsiflerim ve ikazlarım da boş lâflardan ibâret değildir.”1
Ma’bed’in şiirini beğenip öven Ebû Süfyan’la arkadaşlarının kalplerine korku düştü. Müslümanlar üzerine yürüme kararından vazgeçip Mekke’nin yolunu tuttular.
Müslümanlar lehine büyük bir hizmet ifâ etmiş olan Ma’bed ise kabilesinden biri ile durumu Peygamber Efendimize bildirdi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hamrâü’l-Esed’de üç gece kaldı. Düşmandan herhangi bir hareket görmeyince Medine’ye döndü.
Bu sefer, mevkiin adına nisbetle Hamrâü’l-Esed Seferi olarak da anılır.
Bu sefer münasebetiyle inen âyet-i kerimelerin bir kaçında meâlen şöyle buyuruldu:
“Yaralandıktan sonra yine Allah’ın ve Resûlünün dâvetine uyanların mükâfâtını Allah elbette zâyi etmez. Onlardan iyilik edip de vazifelerini hakkıyla yerine getiren ve kötülükten sakınanlar için pek büyük bir mükâfât vardır.
“Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar onlara ‘Düşman size karşı büyük bir kuvvet topladı; onlardan korkun’ dedikleri zaman onların îmanı ziyadeleşti ve ‘Allah bize yeter; O ne güzel vekildir’ dediler.
|
|
|
Peygamberimiz Hz Muhammedin Medinedeki Hayatı - 3.Bölüm |
|
Yazar: RasitTunca - 01-07-2020, 02:55 AM - Forum: Hz. Muhammed Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Peygamberimiz Hz Muhammedin Medinedeki Hayatı - 3.Bölüm
Hicretin İkinci Senesinin Diğer Mühim Hâdiseleri
Ramazan orucunun farz kılınması
Ramazan orucu, Kıble’nin Kâbe tarafına çevrilişinden bir ay sonra, Pegamberimizin Medine’ye hicretinin 18. ayının başlarında, Şaban ayında farz kılındı. Bu hususta indirilen âyetlerde meâlen şöyle buyruldu:
“Ey îmân edenler! Oruç, sizden evvelki ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı—tâ ki günahtan sakınıp takvâya eresiniz.
“O Ramazan ayı ki, insanlara doğru yolu gösteren, ap açık hidâyet delillerini taşıyan ve hak ile bâtılın arasını ayıran Kur’ân, o ayda indirilmiştir. Kim bu aya erişirse orucunu tutsun. Bu ayda hasta olan veya yolda bulunan, tutamadığı günler kadar, başka günlerde oruç tutsun. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Tâ ki güçlük çekmeden oruç günlerinizi tamamlayın, sizi doğru yola iletmesinden dolayı Allah’ı tekbir ve tâzim edin—böylece Onun nimetlerine şükretmiş olursunuz.”1
Ramazan orucu, İslâm dininin beş şartından biridir.
İbni Ömer (r.a.), Resûlullah Efendimizin bu hususta şöyle buyurduğunu bildirir:
“İslâm beş şey üzerine kuruldu:
1. Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Onun Resûlü olduğuna şehadet getirmek,
2. Namaz kılmak,
3. Zekât vermek,
4. Haccetmek,
5. Ramazan orucunu tutmak”1
Sadaka-ı fıtrın vâcib kılınması
Bu senenin Ramazan ayının sonlarına doğru sadaka-ı fıtır vermek vâcib oldu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, küçük büyük, hür köle, erkek kadın her zengin Müslüman için kuru hurmadan bir sa’ (1040 dirhem)2 veya arpadan bir sa’ veya kuru üzümden bir sa’ veya buğdaydan bir müd (yarım sa’) fıtır sadakası ayrılıp, bunun bayram namazından önce yoksullara verilmesini emretti.
İlk bayram namazının kılınması
Şevvâl hilâli görülüp, sabahleyin güneş yükselince, Resûl-i Ekrem Efendimiz oruçlarını açmalarını ve bayram namazına çıkmalarını Müslümanlara emretti. Sonra da onlarla birlikte bayram namazı kılmak üzere namazgâha çıktı. Hutbeden önce, ezânsız ve kametsiz olarak cemâatle bayram namazı kılındı.
Nebiyyi-i Muhterem Efendimiz Medine’ye teşrif buyurdukları zaman, Medinelilerin iki mahallî bayramı vardı. Peygamber Efendimiz onlara, “Allah Resûlü size onlardan daha hayırlı olmak üzere Fıtır [Ramazan] ve Kurban Bayramı günlerini verdi” buyurdu.3
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bayram namazlarını namazgâhta kılardı. Medine’nin namazgâhı, şehrin şark kapısı üzerindeydi.
Peygamber Efendimiz, bayram namazı kılmak üzere namazgâha yürüyerek giderdi. Bayram namazına bir yoldan gider, başka bir yoldan dönerdi. Ramazan Bayramı namazına çıkmadan önce bir şeyler yerlerdi. Ekseriya bunlar, bir kaç hurma olurdu.
Zekâtın farz kılınması
Zekât, Hicretin ikinci yılında Ramazan orucunun farz kılınmasından ve fıtır sadakasının vâcip kılınışından sonra farz kılındı.
Zekât, zengin Müslümanların yıldan yıla belli ölçüsüne göre mallarının bir kısmını zekât niyetiyle ayırıp lâyık olanlara vermelerinden ibaret mâli bir ibâdettir.
Zekât, İslâm dininin beş temel esasından biridir. Kur’ân-ı Kerim’le (Nur, 56; Müzemmil, 20; Hac, 78; Bakara, 110) emredilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de 32 yerde namazla birlikte zikredilmiştir.
Bir hâdis-i şerifte Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Her gün, her sabah iki melek inip birisi: ‘Yâ Rab! Zekât ve sadakasını vererek, malını Allah rızası için harcayana, harcadığının yerine yenisini ver’ der. Diğeri de: ‘Yâ Rab! Zekât ve sadaka hakkını ödemeyerek malını sıkana da malını telef et’ der!”1
Hz. Rukiyye’nin vefâtı
Peygamber Efendimizin Hz. Osman’la evli kerimeleri Hz. Rukiyye Bedir Seferi sırasında hastalanmıştı. Hz. Osman, Peygamber Efendimizin emriyle ona bakmak üzere Medine’de kalmış, Bedir’e gidememişti. Zeyd bin Hârise Hazretleri, Bedir Zaferinin haberini Medine’ye getirdiği sırada Hz. Rukiyye vefât etmişti.
Onu Ümmü Eymen yıkadı. Hz. Osman cenaze namazını kıldırdı ve Bakî Kabristanına defnetti.
Hz. Rukiyye, Resûl-i Ekrem Efendimiz otuz üç yaşlarında bulundukları sırada, Hz. Zeyneb’den sonra doğan kerimeleridir. Annesi Hz. Hâtice ile birlikte Müslüman olmuştu. Daha sonra Hz. Osman ile evlenmişti. Resûl-i Ekrem Efendimiz, onların beraber hicret ettiklerini görünce, “Osman Lût’tan (a.s.) sonra, Allah yolunda, âilesi ile birlikte hicret edenlerin ilkidir”1 buyurmuştu.
Ebudderdâ’nın Müslüman olması
Abdullah bin Ravahâ (r.a.) öteden beri Ebudderda’nın kardeşliği idi. Bir gün, eline keseri alıp Ebudderda’nın evindeki putunu kırdı. Ebudderda evine döndüğü zaman hanımı durumu ona haber verdi. Bunun üzerine Ebudderda düşünmeye başladı ve kendi kendine, “Eğer, bu putta bir keramet olsaydı, kendisini korurdu” dedi. Sonra da Müslüman olmak için Peygamberimizin yanına gitti.
Abdullah bin Ravâha, uzaktan onun geldiğini görünce, “Yâ Resûlallah! Gelen Ebudderda’dır. Herhalde bizi görmeye geliyor!” dedi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “O Müslüman olmak için geliyor. Çünkü Rabbim, Ebudderda’nın Müslüman olacağını bana bildirmişti” buyurdu.
Huzura varan Ebudderda, orada Müslüman oldu. Ev halkı, kendisinden önce Müslüman olmuşlardı.2
Hz. Fâtıma ve Hz. Ali’nin evlenmesi
Hz. Fâtıma, Resûl-i Ekrem Efendimizin Medine’ye teşriflerinden 5 ay sonra Recep ayında Hz. Ali ile nikâhlandı. Hicretin 2. yılında Bedir Gazâsından sonra, Zilhicce ayında da evlendiler.
Hz. Fâtıma, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin en küçük kızı ve kızlarının en sevgilisi idi. Peygamber Efendimiz, bir gazâdan veya bir seferden geldiği zaman ilk önce mescide gidip iki rekât namaz kılar, sonra Hz. Fâtıma’ya uğrar, daha sonra da Ezvâc-ı Tâhiratın yanına giderdi.3
Hz. Âişe (r.a.) der ki: “Ben, Fâtıma kadar sözü ve konuşması, Resûlullaha benzeyen bir kimse görmedim. Fâtıma, girdiği zaman, Resûlullah onu şefkatle karşılar, ‘Hoş geldin’ diyerek selâmlardı.
“Ben, Fâtıma’dan daha doğru sözlü bir kimse de görmedim.”1
Hz. Fâtıma’nın (r.a.) yürüyüşü de Nebiyy-i Muhterem Efendimizin yürüyüşüne benzerdi.
Bir gün, Hz. Âişe’ye, “İnsanların, Resûlullaha en sevgili olanı kimdi?” diye soruldu.
Hz. Âişe, “Fâtıma idi” dedi.
“Erkeklerden kimdi?” diye sordular.
“Fâtıma’nın kocası” cevabını verdi.2
Peygamberimiz, kızı Hz. Zeyneb’i Mekke’den getiriyor
Bedir esirleri arasında Peygamberimizin damadı ve Hz. Zeyneb’in kocası Ebû Âs bin Rebi’de bulunuyordu. Bedir Harbi esirleri konusunda bahsettiğimiz gibi, Ebû Âs serbest bırakılınca Mekke’ye gitti. Daha önce Hz. Zeyneb’in hicret etmesine mâni olan Ebû Âs bu sefer kendisini serbest bıraktı.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz de, Bedir Harbinden bir ay veya bir aya yakın bir zaman sonra Zeyd bin Hârise ile Ensardan bir zatı göndererek Hz. Zeyneb’i Mekke’den getirtti.3
Muhacir Müslümanlardan faziletli bir zat olan Osman bin Maz’un vefât etti. Bakî Kabristanına, Muhacir Müslümanlardan ilk defnedilen bu zâttır.
İlk Kurban Bayramı namazı kılınması
Peygamber Efendimiz, Zilhiccenin dokuzunda Sevik Gazasından dönerek Medine’ye kavuşmuştu. Ertesi günü, yani Zilhicce’nin 10. günü Müslümanlarla birlikte namazgâha çıktı. Ezansız ve kametsiz olarak iki rekât Kurban Bayramı namazı kıldırdı. Namazdan sonra bir hutbe irâd etti. Bu hutbelerinde, kurban kesmelerini Müslümanlara emretti. Kendileri de iki kurban kesti.
Satın aldığı semiz, boynuzlu beyaz koçtan birini keserken, “Allah’ım! Bu senin birliğine ve senden bana gelenlere şehâdet eden bütün ümmetim namınadır” dedi.
İkincisini keserken de şöyle buyurdu:
“Allah’ım! Bu da, Muhammed ve Muhammed’in ev halkı içindir.” Bundan, kendileri, ev halkı ve yoksullar yediler.1
İslâmda ilk Kurban Bayramı budur!
|
|
|
Peygamberimiz Hz Muhammedin Medinedeki Hayatı - 2.Bölüm |
|
Yazar: RasitTunca - 01-07-2020, 02:34 AM - Forum: Hz. Muhammed Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Peygamberimiz Hz Muhammedin Medinedeki Hayatı - 2.Bölüm
Bedir Muharebesi
Hicretin 2. senesi: 17 Ramazan Cuma (Mîlâdî: 13 Mart 624).
Kureyş’in ticâret kervanı
Hicretin ikinci senesinde Kureyş müşrikleri bir ticâret kervânı hazırlamışlardı. Şam pazarına gönderilen kervâna Mekke’den kadın erkek hemen hemen herkes hisselerine göre ortak idiler. Bin deveden meydana gelen ve sermayesi 50.000 dinar olan bu büyük ticâret kervanının satılan malları karşılığında harbe hazırlık için silâh alınacaktı. Kervânın yola çıkarılmasındaki asıl maksat buydu. Kureyşliler ayrıca kervânla birlikte Ebû Süfyan başkanlığında 30-40 kişi kadar muhafız da göndermişlerdi.1
Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu durumu haber aldı. Ebû Süfyan başkanlığındaki bu büyük ticâret kervanının Mekke’ye dönmesine mâni olmaya karar verdi. Teşkil ettiği 300 kişiyi aşkın (305-315) Sahabî ile yola çıkmaya hazırlandı.
Sahabîler Bedir seferine katılmayı şiddetle arzu ediyorlardı. Hattâ bu hususta kur’a çekenler bile vardı. Ensardan Sa’d, babası Hayseme’ye, “Eğer bu seferin mükâfatı Cennetten başka birşey olmasaydı, senden geri kalırdım. Ben bu seferde bana şehidlik nasip olmasını umuyorum” diyerek sefere katılma arzusunu izhar etmişti. Babası ise ona, “Sen rahatsız olan hanımının yanında kal da ben gideyim” diye cevap vermişti.
Ama Sa’d bunu kabul etmemiş ve aralarında kur’a çekilmesine karar vermişlerdi. Çekilen kur’a Sa’d’a çıkmış ve sefere o iştirak etmişti. Bedir’de şehid düşerek bu yüksek arzusuna da nail olmuştu.2
Sefere çıkmak için yalnız erkeklerde değil, kadınlarda da büyük bir istek ve arzu vardı. Sefer hazırlıkları yapılırken Ümmü Varaka bint-i Abdullah Resûlullahın huzuruna gelerek şöyle dedi:
“Yâ Resûlallah! Bana müsâade et de sizinle birlikte ben de çıkayım. Yaralarınızı tedâvi ederim.”
Resûl-i Ekrem Efendimiz bu fedakâr kadına, “Sen evinde otur Kur’ân oku! Muhakkak ki Allah, sana şehidlik nasib eder” buyurdu.
Bu hâdiseden sonra Peygamber Efendimiz onu hep “şehîde” diye anardı.
Nitekim, hafız olan Ümmü Varaka, Hz. Ömer devrinde biri erkek, diğeri kadın iki uşağı tarafından geceleyin üzerine kadife örtü basılarak şehid edildi. Katiller yakalanarak asılmak suretiyle cezalandırıldılar. Medine’de asılarak cezalandırılanların ilki bunlar oldu.1
Medine’den hareket
Peygamber Efendimiz, yerine namaz kıldırmakla Abdullah ibni Ümmi Mektûm’u vazifelendirdi. Ensardan Ebû Lübâbe Hazretlerini ise, şehre nâib (vekil) tâyin etti. Ramazan ayından on iki geceyi geride bıraktıkları oldukça sıcak bir Cumartesi gününde, mücahidlerle Medine’den hareket etti.2
Resûl-i Ekrem Efendimizin beyaz sancağını Mus’ab bin Umeyr (r.a.) taşıyordu. İki siyah bayraktan Ukab adındaki Hz. Ali’nin, diğeri ise Ensardan Sa’d bin Muaz Hazretlerinin elinde idi.3
Kervân, Bedir4 mevkiinde karşılanacaktı. Çünkü burası Mekke, Medine ve Suriye’ye giden yolların birleştiği stratejik önemi olan bir noktaydı.
Mücâhidler, yazın en sıcak günlerinin birinde Medine’den yola çıkmışlardı. Üstelik Ramazan ayı olduğu için oruçlu bulunuyorlardı. Kavurucu sıcaklar altında, alev saçan çöl üstünde, oruçlu halde yol almak oldukça güçtü. Bu sebeple Peygamberimiz orucunu açtı. Mücâhidlere de açmalarını emir buyurdu.1
Henüz Medine’den fazla uzaklaşılmamıştı. Resûl-i Ekrem, küçük yaşta olanları ordudan ayırarak geri çevirdi. Sayıları sekiz olan bu küçük mücâhidler, ordudan geri kalmaktan fazlasıyla üzüldüler. Bunun üzerine Peygamberimiz bir-ikisine tekrar orduya katılma izni verdi. Hz. Sa’d bin Ebî Vakkas der ki:
“Resûlullahın küçüklerimizi geri çevirmesinden biraz önce, kardeşim Umeyr’in göze görünmemeye çalıştığını gördüm.
“‘Kardeşim sana ne oldu?’ diye sordum.
“‘Allah Resûlünün beni küçük görüp geri çevirmesinden korkuyorum. Halbuki, ben sefere çıkmak istiyor, Allah’ın bana şehîdlik nasip etmesini umuyorum,’ diye cevap verdi.
“Kendisi Resûlullaha arzedilince küçük görüp ona, ‘Sen geri dön’ dedi.
“Umeyr ağlamaya başladı. Bunun üzerine Resûlullah da müsaade etti. Umeyr’in boyu kısa olduğu için kılıcını bağlayamamış, ben yardım ederek bağlamıştım.”2
Allah yolunda şavaşıp şehîdlik mertebesine ulaşmak isteyen Umeyr, harp esnasında müşriklerin oklarına hedef olup bu yüksek gayesine ulaştı.
Müslümanlarla beraber iki at, yetmiş deve vardı. Develere nöbetleşe biniliyordu. Peygamber Efendimiz de bu hususta, diğer Müslümanlardan kendisini farklı görmek istemiyordu. Hz. Ali ve Mersed bin Ebû Mersed ile bir deveye nöbetleşe biniyorlardı. Yürüme sırası Efendimize geldiğinde, diğer iki Sahabî, “Yâ Resûlallah! Sen bin, biz senin yerine yürürüz” diyorlardı.
Ancak Peygamber Efendimiz, bunu kabul etmiyor ve “Siz yürümekte benden daha kuvvetli olmadığınız gibi, sevap ve mükâfat hususunda da ben sizden daha müstağnî ve ihtiyaçsız değilim”1 diye cevap veriyordu.
Bu hareketiyle Resûl-i Kibriyâ, İslâmın getirdiği adâlet ve müsavat düsturunu, her şeyden önce bizzat şahsında tatbik etmiş oluyordu.
İslâm ordusu, kavurucu sıcaklar altında yoluna devam ediyordu. Henüz Bedir mevkiine varmadan, Ebû Süfyan başından beri endişe duyduğu hususu haber aldı: “Müslümanlar kervânı ele geçirmek için yola çıkmışlar!”
Mekke’ye derhal bir haberci gönderirken, kendisi de hiç konaklamadan kervânın istikametini değiştirerek Kızıl Deniz sahilinden Bedir’e uğramadan Mekke’ye doğru yol aldı.
Kureyş’in harbe hazırlanması
Ebû Süfyan’dan önce Mekke’ye varan haberci Zamzam, acaib bir kılıkla devesinin üzerinde bağıra bağıra haberi duyurdu:
“Ey Kureyş topluluğu! Ticâret kervanınıza, Ebû Süfyan’ın yanındaki mallarınıza Muhammed ve Ashabı saldırdılar! Ona ulaşabileceğinizi sanmıyorum. İmdât! İmdât!”
Haliyle bu haber Kureyş’in infiâline sebep oldu. Zira kervânda hemen hemen her âilenin malı vardı. Kureyşliler derhal toplandılar. Sürat’le hazırlığa başladılar. Alel acele hazırlanan Müşrik ordusunun sayısı 950’yi buldu. Bunların 100’ü atlı 700’ü develi idi.
Bu rakam, kervânı takibe çıkan Müslümanların sayıca üç katı demekti. Aynı zamanda Kureyş ordusu silâh bakımından da Müslümanlardan çok daha üstündü. Bu arada müşrik ordusuna katılmak istemeyenler de çıktı. Fakat, Ebû Cehil ve diğer ileri gelenlerin baskısı karşısında onlar da iştirâk etmek zorunda kaldılar. Buna rağmen Ebû Lehep hasta olduğunu bahâne etti ve yerine bedelle birini göndererek Mekke’de kaldı.
Hazırlanan müşrik ordusu, muganniyelerin söylediği şarkıların, kadınların çaldığı deflerin coşkun havası içinde Mekke’den Bedir’e doğru hareket etti.
Yolda kervânını Bedir’den arızasız geçiren Ebû Süfyan’dan kendilerine şu haber geldi:
“Siz kervânınızı, kervân üzerindeki adamlarınızı ve mallarınızı muhafaza etmek için yola çıkmıştınız. Allah onları kurtarıp selâmete erdirdi. Artık dönünüz!”
Ancak, Ebû Cehil dönmek niyetinde değildi. Başkalarının da geri dönmesine rıza göstermeyerek şöyle konuştu:
“Vallahi Bedir’e varmadıkça dönmeyiz. Orada üç gün kalırız. Develer boğazlayıp, yemekler yeriz. Şaraplar içeriz! Câriyelere şarkılar söyleterek eğleniriz! Başımıza toplanacak Araplar bizi dinler ve seyrederler. Bundan sonra hep bizden korkar dururlar. Haydi ilerleyiniz!”1
Müşrik ordusu Bedr’e doğru ilerlemeye başlarken, haberci de Ebû Süfyan’ın yanına dönüp durumu kendisine anlattı. Ebû Süfyan bu haberden memnun olmadı ve “Yazık oldu kavmime! Bu Amr bin Hişâm’ın, Ebû Cehil’in işidir! Dönmek istemedi. O, bunu halka baş olmak sevdasıyla yaptı. Azgınlık, eksiklik ve uğursuzluk getirir” dedi.
Endişesini ise son cümlesiyle şöyle dile getirdi:
“Eğer, Muhammed’in Ashâbı, onlara rastlarsa, işleri tamamdır!”2
Ebû Cehil’in bütün şirretliği ve kışkırtıcılığına rağmen, ordudan ayrılanlar oldu. Ahnes bin Şerik müttefiki bulunan Zühreoğullarını ikna ederek beraberce Mekke’ye döndüler. Daha sonra bunları Hz. Ömer’in kabilesi Adiyy bin Ka’boğulları takib etti.
Müşrik ordusuna Hâşimoğulları da katılmıştı. Kureyşten bazıları kendilerine, “Vallahi, ey Haşimoğulları! İyi biliyoruz ki sizler, her ne kadar bizimle sefere çıkmışsanız da, kalbiniz Muhammed’ledir” deyince, Ebû Tâlib’in oğlu Tâlib de bir kısım kimselerle birlikte geri döndü.
Peygamber Efendimiz, mücâhidlerle Safra yakınındaki Zefiran mevkiine vardığında, Kureyşin büyük bir ordu ile gelmekte olduğunu haber aldı. Böyle bir hareketle karşılaşacaklarını tahmin etmediklerinden bir anda ne yapmaları gerektiği hususunda karar veremediler. Zira, niyetleri harbetmek değildi. Bunun için bir hazırlıkları da yoktu. Üstelik alınan istihbarâta göre, müşrik ordusu hem sayıca çok, hem silâhça onlardan üstün idi.
Mücâhidlerle istişâre
Resûl-i Ekrem, Ashâbını topladı. Kervanın takib edilmesinin mi, yoksa müşrik ordusuna karşı çıkmanın mı daha uygun olacağı hususunda onlarla istişarede bulundu. Bir kısım mücahid, kervanın takib edilmesinin uygun olacağını ifade etti. Peygamber Efendimiz, bundan hoşlanmadı. O sırada, Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer söz alıp müşriklerin üzerine yürümenin, onlarla harbe girmenin daha muvafık olacağı hususunda konuşunca, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bundan memnun oldu. Daha sonra Ensardan Mikdat bin Esved Hazretleri şöyle dedi:
“Yâ Resûlallah! Rabbim sana neyi emrettiyse onu yap! Vallahi biz İsrailoğullarının Hz. Musâ’ya dediği gibi, ‘Git Rabbinle beraber düşmanlara karşı çık! Biz buradan kımıldamayız’ tarzında bir söz söyleyecek değiliz. Biz sana tâbiyiz.”1
Feragat ve cesaret timsali bu Sahabînin sözlerinden memnun olan Resûl-i Ekrem kendilerine hayır duâda bulundu.
Bu konuşmalardan sonra, kararın ne mahiyette verileceği artık anlaşılmıştı. Fakat Ensarın da bu hususta görüşünü almak gerekiyordu. Çünkü, onlar Medine dahilinde Peygamberimizi ve Müslümanları koruyacaklarına dair söz vermişlerdi. Şimdi ise şehrin dışında bulunuyorlardı.
Resûl-i Ekrem onların bu konudaki görüşlerini sordu. Ensar namına Sa’d bin Muaz Hazretleri söz aldı ve şöyle konuştu:
“Yâ Resûlallah! Biz sana îmân ve seni tasdik ettik. Bize getirdiğin şeyin de hak olduğuna şehâdet ettik. Bu hususta dinlemek ve itâat etmek üzere sana kesin sözler de verdik.
“Yâ Resûlallah! Nasıl bilirsen, öyle yap. Biz seninle beraberiz. Seni Hak dinle gönderen Allah’a yemin olsun ki, sen bize şu denizi gösterip dalarsan, biz de seninle birlikte dalarız. Bizden bir kişi dahi geri kalmaz. Biz düşmana karşı varmaktan çekinmeyiz. Muharebe ânında geri dönmeyiz. Allah’ın bereketi ile yürüt bizi.”1
Karar artık kesinlik kazanmıştı: Bir avuç mücâhid herşeye rağmen, kendilerinden gerek sayıca ve gerekse silahça kat kat fazla olan müşrik ordusuna karşı koyacaklardı. Onların sayıca çokluğu, silâhça üstünlüğü kahraman Sahabîlerin gözünü korkutmadı. Kur’ân’ın ifadesiyle “Ölümün ağzına girmeyi”2 seve seve göze alıyorlardı. Onlar, Allah’ın yardımına güveniyorlardı. Allah için mücadele vereceklerinin idrâkinde olarak, din sahibinin yardımını esirgemiyeceğine gönülden inanıyorlardı.
Mücâhidlerin sayısı az, amma îmân ve cesaretleri sıradağlar gibiydi. İstinad noktaları Kâinatın Sahibi idi. Reisleri Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed idi (a.s.m.). Böyle bir ordu elbette her şeyi göze alarak müşrik ordusuna karşı koymaktan çekinmeyecek ve korkmayacaktı!
Sa’d bin Muaz’ın (r.a.) konuşmasından fevkalâde memnun olan Resûl-i Ekrem Efendimiz, sevinç içinde, ümit dolu bir sadâ ile mücâhidlere şu müjdeyi verdi:
“Yürüyün ve Allah’ın lütfu ile şâd olun. İşte Kureyşin tek tek düşüp uzayacağı yerleri şimdiden görür gibiyim.”1
Bu konuşma mücâhidler üzerinde derin bir tesir icra etti ve heyecanlarını kat kat arttırdı. Bedir’e doğru şevkle yol almaya başladılar.
İslâm ordusu, Cuma gecesi yatsı vakti Bedir yakınına geldi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Şu küçük tepe yakınındaki kuyu başında bir takım bilgiler elde edeceğimizi umarım” buyurduktan sonra, Hz. Ali, Zübeyr bin Avvam, Sa’d bin Ebî Vakkas gibi bazı Sahabîleri oraya gönderdi.
O sırada müşriklerin sucuları, su taşıyan develeriyle birlikte kuyunun başında bulunuyorlardı. Mücâhidler onlardan bazılarını ele geçirdiler.
Huzura getirildiklerinde Efendimiz kendilerine, “Bana, Kureyş hakkında mâlumat veriniz” dedi.
Onlar, “Vallahi, şu gördüğün kum tepesinin en yüksek, en uzak tarafındadırlar” dediler.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “O topluluk ne kadar vardır?” diye sordu.
“Pek çok” diye cevap verdiler.
Efendimiz tekrar, “Onların sayıları ne olabilir?” dedi.
“Bilmiyoruz” cevabını verdiler.
Bu sefer Peygamber Efendimiz, “Onlar her gün kaç deve kesiyorlar”diye sordu.
“Bir gün 9, bir gün 10” dediler.
Bunun üzerine Resûlullah, “Onlar, 950 ile 1000 kişi arasındadır” buyurdu.
Sonra, “İçlerinde Kureyş eşrafından kimler var?” diye sordu.
Müşrik sucuları Kureyş ileri gelenlerinden bir çoğunun ismini sıralayınca, Resûl-i Ekrem Efendimiz Ashâbına dönerek şöyle buyurdu:
“İşte Mekke, ciğerpârelerini size fedâ etti!”
Sonra yine adamlara, “Gelirken, Kureyşten geri dönenler oldu mu?” diye sordu.
“Evet” dediler, “Beni Zühreler Ahnes bir Şerik’le geri döndüler.
O zaman Peygamber Efendimiz, “O, doğru yolda değilken, Âhiret, Allah ve Kitabı bilmezken Zühreoğullarına doğru yolu göstermiştir” buyurdu.1
Bedir’e vardığı gece Peygamber Efendimiz, “İnşallah, yarın sabah filânın vurulup düşeceği yer şurasıdır! İnşallah, yarın sabah filânın vurulup düşeceği yer şurasıdır! İşte şurasıdır! Şurasıdır” buyurdu ve elini o yerlere koyarak müşrik Kureyş reislerinden her birinin nerede katledileceğini birer birer gösterdi.
Hz. Ömer der ki:
“Onlardan hiç birisi de, Nebiyy-i Ekremin elini koyduğu yerlerin ne ilerisinde, ne de gerisinde vurulup düşmediler.”2
İslâm ordusunun Bedir’e önce gelişi
Resûl-i Ekrem Efendimiz, mücâhidlerle, müşriklerden önce Bedir’e vardı ve Bedir kuyusuna en yakın bir yere indi. Karargâhın nerede kurulmasının daha uygun olacağını Ashabıyla görüştü.
O zaman, otuz üç yaşlarında bulunan Hubab bin Münzir ayağa kalktı ve, “Yâ Resûlallah! Biz, harbci kimseleriz. Ben, bütün suları kapatıp, bir tek su menbâı üzerine karargâh kurmayı uygun görürüm,” diye konuştu.
Sonra da, “Yâ Resûlallah! Burası, sana Allah’ın emrettiği, bizim için ileri gidilmesi veya geri çekilmesi câiz olmayan bir yer midir? Yoksa, şahsi bir görüş neticesi, bir harp tedbiri olarak mı seçildi?” diye sordu.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Hayır! Şahsî bir görüş neticesi, bir harp tedbiri icabı olarak seçildi” buyurdu.
Bunun üzerine Hubab şöyle dedi:
“Yâ Resûlallah! Burada karargâh kurmak pek muvafık değildir. Siz, halkı hemen buradan kaldırınız! Kureyş kavminin konacağı yerin yakınındaki su başına gidip konalım. Ben orayı bilirim. Orada suyu bol ve tatlı bir kuyu vardır. Onun gerisindeki bütün kuyuları kapatalım. Sonra bir havuz yapıp onu su ile dolduralım. Sonra da müşriklerle çarpışalım. Biz, susadıkça havuzumuzdan içeriz. Onlar su bulup içemezler. Zor duruma düşerler.”
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) “Ey Hubâb, doğru olan görüş senin işâret ettiğindir” buyurarak hemen ayağa kalktı, bunu gören mücâhidler de derhal ayağa kalktılar. Kureyş müşriklerinin konacakları yerin yakınındaki suyun altına kadar gittiler.
Sonra Peygamber Efendimizin emriyle kuyular kapatıldı. Bir havuz yapılıp içerisi kuyu suyu ile dolduruldu ve içine de bir kab konuldu.1
Bu arada, Sa’d bin Muaz Hazretlerinin teklifi ile Resûl-i Ekrem Efendimiz için hurma dallarından bir gölgelik, yâni çadır yapıldı. Peygamber Efendimiz, gölgeliğin altına Hz. Ebû Bekir’le birlikte girdi.
Sa’d bin Muaz Hazretleri de kılıcını takınıp Ashab-ı Kiramdan bir kaç zâtla birlikte gölgeliğin kapısı önünde nöbet beklemeye başladı.1
Ordunun harp nizamına sokulması
Peygamber Efendimiz, Bedir’e gelir gelmez ordusunu harp nizamına soktu. Ordu saf ve hatlarını dikkatle kontrol etti. Sonra da her mevzideki grup için bir kumandan tâyin etti. Müslüman kuvvetler; Muhacirler, Evsliler ve Hazreçliler olmak üzere üç kısıma ayrılmışlardı. Her biri açtıkları kendi sancakları altında toplanmışlardı. Muhacirlerin sancağını Mus’ab bin Umeyr, Evslilerinkini Sa’d bin Muaz, Hazreçlilerinkini ise Hubab bin Münzir Hazretleri tutuyordu.2
Peygamber Efendimiz, bütün bunlardan sonra ordusuna şu talimatı verdi:
“Hatlarınızı bırakıp ayrılmayınız! Bir yere kımıldamadan yerlerinizde sebât ediniz. Ben emir vermedikçe savaşa başlamayınız. Oklarınızı, düşman size yaklaşmadan kullanıp israf etmeyiniz. Düşman kalkanını açtığı zaman okunuzu atınız. Düşman iyice sokulunca elinizle taş atınız. Daha da yaklaşırsa mızrak ve kargılarınızı kullanınız. Kılıç en sonunda, düşmanla göğüs göğüse gelindiği vakit kullanılacaktır.”3
Mücâhidlerin her biri, bulunduğu yere taş yığınakları yapmıştı. Müdafaâ harbinde bulunacak Müslümanlar için bu, çok işe yarayacaktı. Düşman bundan mahrumdu. Çünkü, taarruz taktiğini uyguluyordu. Dolayısıyla hücum esnasında çok çok bir kaç taş taşıyıp atabilirlerdi…
Harpten bir önceki geceydi. Peygamber Efendimiz, kendisi için yapılan gölgelikte idi. Bütün gecesini Kadir-i Zülcelâle ibadetle geçirmişti.
Arkasından Rabb-i Rahîmine ellerine açarak kâinatı ağlattıracak kadar hazin, arz ve semaya göz yaşı döktürecek kadar tesirli şu duâsını yaptı:
“Allah’ım! Bana yaptığın va’dini yerine getir!
“Allah’ım! Bu bir avuç Müslüman mücâhid helâk olursa, artık sana yeryüzünde ibadet edecek kimse kalmaz.”2
Resûl-i Kibriya Efendimiz vakit namazlarında da aynı duâyı tekrarlıyordu. Bu duâyı duyan mücâhidler ise heyecanlarından yerlerinde duramaz hale gelmişlerdi.
İki ordu karşı karşıya
Resûl-i Ekrem, ordusuna ait hazırlıkları tamamlamıştı. O sırada, müşrik ordusu da Bedir mevkiine çıkıp geldi.
Manzara oldukça düşündürücü ve ibretliydi. Birbirleriyle amansızca çarpışacak olanların çoğu arkaba idi. Kardeş kardeşle, baba oğulla, dayı yeğenle kıyasıya vuruşacaktı.
Peygamber Efendimiz de, gölgelikten çıkarak, ordusunu son bir defa dikkatle teftişten geçirdi. Her şey istediği gibi düzgün ve intizamlı idi. Ne var ki, düşman sayıca ve silâhça üstündü. Zâhire bakılırsa, müsavî bir mücadele verilemeyeceği kanâatı uyandırıyordu. Ama mücâhidler, asla ümitlerini yitirmiyor, harbin her şeye rağmen lehlerinde neticeleneceğine gönülden inanıyorlardı.
Harp âdeti üzere, önce her iki taraftan teke tek çarpışacaklar ortaya çıkacaktı. Fakat, müşrikleri heyecana getirmek için ortaya atılan Âmir bin Hadremî harp usulûne muhalefet ederek mücâhidlere doğru bir ok attı. Ok, muhacir Müslümanlardan Mihca’ Hazretlerine isabet etti ve orada İslâm ordusu ilk şehidini verdi. Resûl-i Ekrem, “Mihca’, şehidlerin efendisidir” buyurarak İslâmın bu ilk şehidini tebcil etti.
Mihca’ Hazretlerinin şehadeti havayı birdenbire elektriklendirdi. Bu sırada müşrik ordusundan Rabiaoğulları Utbe ile Şeybe ve Utbe’nin oğlu Velid ortaya atılarak er dilediler.
Benî Neccar’dan Afra isminde bahtiyar İslâm kadınının yedi oğlu vardı ve yedisi de Bedir’de bulunuyordu. Onlardan ikisi Muâz ve Avf ile Resûlullahın şâiri Abdullah bin Ravâha Hazretleri onlara karşı çıktılar.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Müslümanlarla müşrikler arasındaki bu ilk çarpışmada, Ensarın müşriklerle karşılaşmasını arzu etmiyordu…
Müşrikler, “Siz kimlersiniz?” diye sordular.
Onlar, “Ensardan filân ve filânız” diye cevap verdiler.
Müşrikler; “Bizim sizinle işimiz yok. Biz, Abdülmuttaliboğullarından, amcalarımızın oğulları ile çarpışacağız” dediler.
Sonra da Peygamber Efendimize hitaben, “Yâ Muhammed! Sen, bizim karşımıza, kavmimizden dengimiz olanı çıkar!” diye konuştular.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ensar gençlerine saflarına dönmelerini emir buyurdu ve kendilerine duâ etti. Sonra da, “Kalk yâ Ubeyde! Kalk yâ Hamza! Kalk yâ Ali” diye emretti.1
Resûl-i Kibriyâ Efendimizden emir alan adı geçen üç kahraman Sahabî derhal kalkıp meydana çıktılar. Miğferli oldukları için Utbe onları tanıyamadı.
“Kendinizi tanıtınız da, dengimiz olup olmadığımızı bilelim! Dengimiz iseniz sizinle çarpışalım,” diye seslendi.
Üç kahraman Sahabî de isim ve şöhretlerini söyleyince müşrikler, “Evet, sizler bizim şerefli denklerimizsiniz, buyurun” deyip kılıçlarını sıyırdılar.
Ubeyde bin Hâris, Utbe bin Rebiâ ile, Hz. Hamza dengi Şeybe bin Rabiâ ile ve Hz. Ali ise Velid bin Utbe ile çarpışacaktı.1
Böyle Kureyş ileri gelenlerinden bahadırlıklarıyla meşhur olan altı büyüğün mübârezeleri o vaktin hükmüne göre seyre değer hâdiselerinden sayılırdı. Buna binâen; iki taraf, cenge hazır, kiminin ok yayı elinde ve kiminin eli kılıcının kabzasında olduğu halde, bu bahadırların vuruşmasına göz dikip temâşâya durdular…
Teke tek vuruşma şimşek sür’atiyle başladı.
Hz. Hamza ile Hz. Ali birer hamlede hasımlarını yere serip öldürdüler. Sonra da Hz. Ubeyde’nin yardımına koştular. Utbe’nin de işini bitirerek, Ubeyde Hazretlerini alıp Resûl-i Kibriyâ Efendimizin huzuruna getirdiler.
Ayağından yaralı, kanlar içinde olan Hz. Ubeyde, Peygamber Efendimizin huzuruna geldiğinde, “Yâ Resûlallah, ben şehid miyim?” diye sordu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Evet, şehidsin” buyurdu ve yerinin Cennetü’l-Firdevs olduğunu söyledi.
Bu müjdeyi alan Ubeyde Hazretleri ayağının kesilmesini hiçe saydı ve memnun olup din-i İslâm uğrunda çektiği ezâ ve cefâlardan dolayı asla üzülmediğine dâir güzel beyitler söyledi. Yarası fazlasıyla ağır olduğundan Bedir’den dönülürken yolda vefât etti. Oraya defnedildi.1
Adamlarının birbir yere serildiğini gören müşrikleri büyük bir dehşet sardı. Birdenbire ne yapacaklarını şaşırır hale geldiler. Ebû Cehil ise, onları teselli etmeye ve toparlamaya çalışıyordu.
Allah yolunda çarpışmayı en büyük şeref telâkki eden Müslüman mücâhidler ise, âdeta heyecanlarından yerlerinde duramaz hale gelmişlerdi. Bir an evvel muharebeye başlamak, müşriklere hadlerini bildirmek istiyorlardı.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz âdeta mücessem îmân halini almış bu bir avuç mücâhidin haline bakarak, Cenâb-ı Hakka şöyle içli niyâzda bulundu:
“Allah’ım! Onlar yaya ve yalın ayaktırlar, Sen onlara binecek ver!
“Allah’ım! Onlar açtırlar, Sen onları doyur!
“Allah’ım! Onlar fakirdirler, Sen onları fazl ve kereminle zengin eyle!”2
Sonra da dilinden düşürmediği duâsını tekrarladı:
“Allah’ım! Bana yaptığın va’dini yerine getir!
“Allah’ım! Bu bir avuç mücâhidi helâk edersen, artık sana yeryüzünde ibâdet edecek kimse kalmaz!”
Hz. Ebû Bekir ile oğlu
Manzara oldukça ibretli idi. Mus’ab bin Umeyr, Müslümanlar safında Muhacirlerin sancaktarı iken, kadeşi Ebû Aziz İbn-i Umeyr ise müşrik ordusunun birinci bayraktarı idi.
Daha garibi de vardı. Hz. Ebû Bekir oğlu Abdullah ile Müslümanlar safında bulunurken, diğer oğlu Abdurrahman ise Kureyş müşrikleri arasında idi. Cesâreti ve keskin ok atıcılığı ile meşhur olan Abdurrahman bir ara ortaya atılıp er dileyince, Hz. Ebû Bekir ayağa kalktı. Hz. Resûlullahtan oğluyla çarpışmak için müsaade istedi. Fakat, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Ey Ebû Bekir! Bilmez misin ki sen, benim görür gözüm ve işitir kulağım yerindesin” buyururak izin vermedi ve yanından ayırmadı.
Hz. Resûlullahtan oğluyla kılıç kılıca döğüşmek için izin alamayan Ebû Bekir-i Sıddık (r.a.) hiddetli hiddetli oğluna, “Ey Abdurrahman! Bana olan münasebetin nerede kaldı” diye seslendi.
Abdurrahman ise, “Aramızda silahtan, uzun, yüğrük attan ve kılıçtan başka birşey kalmadı.”1 diye cevap verdi.
Harp başladı
Tarih; 17 Ramazan, Cuma günü, sabah saatleri. Artık iki ordu, olanca güç ve kuvvetleriyle birbirine saldırıya geçmişti.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, mücâhidleri Allah yolunda cihada teşvik eden konuşmalar yapıyor, şehid düşenlerin makamlarının Cennet olacağını müjdeliyordu. “Zafer bizimdir,” diyerek de her zaman mücâhidlerin gayret ve ümitlerini hep aynı canlılıkta tutmaya ihtimam gösteriyordu. Zaman zaman da ordunun önüne geçip bilfiil cesaretini göstererek, mücâhidlerin de cesaretini arttırıyordu.
Hz. Ali der ki:
“Bedir günü harp şiddetlendiği zaman, Resûlullaha sığınmıştık. O gün, halkın en cesaretlisi, en kahramanı o idi. Müşriklerin saflarına ondan daha yakın kimse yoktu!”2
Hazreç kabilesinden Hâris bin Sürakâ adındaki genç, ordunun gerisinde su havuzunun başında bulunuyor ve vuruşmayı temaşa ediyordu. Düşman tarafından atılan bir ok, ön saftaki mücâhidlerin üzerinden geçerek ona isabet etti ve orada şehid oldu. İşte Ensardan ilk şehid düşen bu zâttır.
Harp safında bulunan mücâhidleri aşıp giden bir okun, geride Hâris’e isabet edip onu şehid etmesi hepsi için bir ibret dersi oldu.
Harb bütün şiddetiyle devam ediyordu. Resûl-i Ekrem ise durmadan mücâhidleri harpte sebat etmeye çağırıyor ve şöyle diyordu:
“Muhammed’in varlığı kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki; Allah’ın rızasını umarak sabr ve sebât göstererek çarpışanları ve arkasına dönmeden ilerlerken öldürülenleri Allah, muhakkak Cennetine koyacaktır!”
Ensardan Umeyr bin Humâm Hazretleri, elinde hurmasını yerken Resûlullahın bu müjdesini işitti ve “Ne iyi! Ne iyi! Cennete girmek için şu heriflerin elinde ölmekten başka bir şey lâzım değilmiş” diye konuşarak elindeki hurmaları yere attı. Hemen kılıcını sıyırarak, şehâdetin faziletine ve âhiret hayatının ehemmiyetine dâir beyitler söyleyip düşmanın üzerine hücum etti. Gidiş o gidiş oldu. Bir daha geri dönmeyen Umeyr, bir çok müşriki öldürdükten sonra, kendisi de arzuladığı şehâdet mertebesine ulaştı.
Bir mu’cize
Çarpışma bütün şiddetiyle devam ederken, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, yerden bir avuç ince kum alıp küffar ordusunun üzerine attı ve şöyle duâ etti:
“Yüzleri kara olsun! Allah’ım! Kalblerine korku sal! Ayaklarına titreme ver.”1
“Yüzleri kara olsun” sözü bir kelâm iken, onlardan her birinin kulağına gitmesi gibi, o bir avuç kum dahi her bir müşrikin gözüne gitti. Hücumu terk edip gözleriyle meşgul olmaya başladılar.
Kur’ân-ı Azimüşşan bu mu’cizeyi şu âyetiyle ilân eder:
“Onları siz öldürmediniz, Allah öldürdü. Attığın zamanda sen atmadın, ancak Allah attı…”1
Evet, Resûl-i Kibriyânın avucunda küçücük taşlar zikir ve tesbih ettiği gibi, aynı avucuna alıp attığı kum ve küçücük taşlar da düşmana el bombası hükmüne geçiyor ve onları dehşete düşürüyordu.
Peygamber Efendimiz, bir taraftan mücâhidler arasında dolaşıp cihada olan aşk ve şevklerini arttırıcı konuşmalar yapıyor, bir taraftan da Kıbleye yönelerek Yüce Mevlâsına yalvarıyordu:
“Allah’ım! Bana va’dettiğin yardımı lutfet.”
Bu münacaâtı esnasında bir ara öylesine kendinden geçti ki, ridâsı mübârek omuzlarından kayıp düştüğü halde farkına varmadı. Yanından ayrılmayan Hz. Ebû Bekir, ridâsını yerden alıp mübârek omuzlarına koydu ve “Yâ Resûlallah! Rabbine ettiğin niyaz yetişir. Şüphesiz O, sana olan va’dini yerine getirecektir”2 dedi.
Bir müddet sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimiz şöyle buyurdu:
“Müjde ey Ebû Bekir! Sana Allah’ın yardımı geldi. İşte şu Cebrâil’dir. Kum tepeleri üzerinde atının dizginini tutmuş, silâhlanmış, emir bekliyor!”
Kur’ân-ı Azimüşşan bu vak’ayı da şöyle hatırlatır:
“Muhakkak ki, siz Bedir’de zayıf durumda iken Allah size yardım etmişti de muzaffer olmuştunuz. Öyleyse Allah’tan korkun ki, Onun yardımına şükretmiş olasınız.
“O zaman sen mü’minlere, ‘Rabbinizin gökten indirdiği üç bin melekle yardıma gelmesi size yetmez mi?’ diyordun.”3
Rivâyet edilmiştir ki; o esnâda, benzeri görülmedik gayet şiddetli bir rüzgâr çıktı. Göz gözü görmez oldu. Sonra geçip gitti. Arkasından ikinci bir rüzgâr çıktı. O da geçip gitti. Daha sonra üçüncü bir rüzgâr daha çıktı ve o da geçip gitti.
Bu, Cebrâil (a.s.) emrindeki 3000 meleğin gelip Resûl-i Kibriyâ Efendimizin yanında, sağında ve solunda yer alışının tezahürü idi.
Melekler; başlarına beyaz sarıklar sarmışlar, sarıkların uçlarını ise arkalarına salıvermişlerdi. Yalnız Cebrâil’in (a.s.) sarığı sarı idi. Meleklerin hepsi alaca renkte atlara binmişlerdi.
Parolaları “Yâ Mansur! Emit” olan mücahidler düşmanla kahramanca çarpışıyor, hücum ve hamleleriyle düşman saflarını yarıyorlardı.
Hususan Hz. Hamza ile Hz. Ali (r.a.) son derece kahramanca ve cesurca müşriklere hücum ediyorlar ve düşmanın hangi koluna hücum etseler yarıp geçiyorlardı. Hz. Hamza, iki elinde iki kılıç önüne geleni bir hamlede yere seriyordu. Bu iki kahraman Sahabî müşrik ileri gelenlerinden bir çok kimseyi kılıçlarıyla öldürdüler.
Ebû Cehil’in öldürülmesi
Müslümanların büyük düşmanı olan Ebû Cehil’i öldürmek bir iftihar vesilesi olacağından, mücahidlerden her biri onu bulup öldürmek istiyordu. Hattâ, Ebû Cehil zannıyla Hz. Hamza müşriklerin reislerinden Mahzumoğullarından Halid bin Velid’in biraderi olan Ebû Kays İbn-i Velid’i ve Hz. Ali yine Beni Mahzumdan Abdullah İbn-i Münzir’i öldürmüşlerdi.
Ebû Cehil, yetmiş yaşında pek gözlü, korkunç yüzlü, inatçı ve mütemerrid bir İslâm düşmanı idi. “Anam beni bugün için doğurmuş” diyerek cesaretini izhar ediyor ve askerini harbe sürüyordu.
Mahzumoğulları, müşriklerden bir çok kimsenin öldürüldüğünü görünce, Ebû Cehil’in etrafını deve sürüsü gibi sarmışlardı. Ne pahasına olursa olsun onu koruyacaklardı.
Harp bütün şiddetiyle devam ediyordu. Hz. Abdurrahman bin Avf, harp safında sağına soluna bakınca Ensâr gençlerinden iki delikanlıyı gördü.
Onlardan biri kendisine yaklaşarak, “Ey Amca! Sen Ebû Cehil’i tanır mısın?” diye sordu.
Abdurrahman bin Avf, “Evet tanırım. Ne yapacaksın onu?” deyince genç şöyle dedi:
“Allah’a söz verdim. Ebû Cehil’i gördüğüm gibi üzerine yürüyüp, ya onu öldüreceğim, yahut bu uğurda şehid olacağım!”
Abdurrahman bin Avf Hazretleri gencin bu azim ve kahramanlığını hayretle takdir ederken, diğer genç de yanına yaklaşıp aynı şeyleri söyledi.
Abdurrahman bin Avf, önceleri kendi kendine “Harp safında iki çocuk arasında kaldım” derken, onların bu cesurca sözlerine hayret etti.
Bu iki genç, Afra Hatunun harbe iştirâk etmiş yedi oğlundan ikisi olan Muaz ve Muavviz idiler.
O sırada Abdurrahman bin Avf’ın (r.a.) gözü müşrikler arasında dolaşıp duran ve Mahzumoğulları yiğitleri tarafından korunan Ebû Cehil’e ilişti. Soran gençlere, “İşte aradığınız Ebû Cehil” dedi.
İki kahraman fedâi derhal kılıçlarını sıyırıp Ebû Cehil’in bulunduğu tarafa doğru yürüdüler.
Bu iki genç gibi bir çok mücahid de Ebû Cehil’i öldürme fırsatını kolluyordu. Gençlerin Ebû Cehil’e yetişmesinden önce, onu başından beri gözetleyip duran, Ensardan Muaz bin Amr bin Cemuh, o esnada bir fırsatını bulup Ebû Cehil’in ayağına bir kılıç darbesi indirdi. Ebû Cehil’in oğlu İkrime de kılıcı ile onun elini, kolunu yaraladı. Bu kahraman Sahabî der ki:
“Elim derisinde sallandı kaldı. Çarpışmanın şiddeti bana onu unutturdu. O gün kesilen elimi arkama atıp hep çarpışıp durdum. Bana fazla zahmet verince de, ayağımla üzerine bastım, sallanan kolumu koparıp attım.”1
Muaz bin Amr bin Cemuh’un yaralanmasından sonra iki genç kardeş olan Muaz ile Muavviz de Ebû Cehil’in yanına vardılar. Üzerine hücum ederek, kılıç darbeleriyle yere serdiler. Öldü zannıyla bırakıp gittiler.
“Ebû Cehil bu ümmetin Firavun’udur”
O esnâda Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Acaba Ebû Cehil, ne yaptı? Ne oldu? Kim gidip bir bakar” buyurarak ölüler arasında onun araştırılmasını emretti.
Mücahidler aradılar. Fakat bulamadılar.
Peygamber Efendimiz, “Arayınız! Benim onun hakkında sözüm var. Eğer siz onun ölüsünü teşhis edemezseniz, dizindeki yara izine bakınız” buyurduktan sonra sözlerine şöyle devam etti:
“Bir gün onunla Abdullah bin Cud’â’nın ziyafetinde bulunuyorduk. Ben, ondan cüssece biraz büyükçe idim. Sıkılınca, onu ittim. İki dizi üzerine düştü. Dizinden birisi yaralandı ve bu yaralanmanın izi, dizinden kaybolmadı!”2
Bunun üzerine Abdullah ibni Mes’ud Hazretleri Ebû Cehil’i aramaya gitti. Onu son nefesinde, can çekişirken gördü. Kendisine, “Ebû Cehil sen misin?” dedi. Sonra da boynuna ayağıyla bastı ve “Ey Allah’ın düşmanı, nihâyet Allah seni, hor ve hakir etti, gördün mü?” dedi.
Can çekiştiği halde Ebû Cehil şöyle dedi:
“Ey koyun çobanı! Pek sarp yere çıkmışsın. Bir büyük kişinin, kavim ve kabilesi tarafından öldürülmesi hemen şimdi olan bir şey değildir! Sen bugün bana zafer ve galebenin hangi tarafta olduğunu haber ver.”
İbni Mes’ud Hazretleri, “Nusret ve galebe, Allah ve Resûlü tarafındadır” diyerek son nefesinde onu ye’se düşürdü. Böyle her cihetten me’yus olan Ebû Cehil bir kere daha küfrünü kustu:
“Muhammed’e söyle ki, şimdiye kadar onun düşmanı idim. Şimdi düşmanlığım bir kat daha arttı!”
Bunun üzerine İbni Mes’ud Hazretleri, hemen başını kesti.
Böylece Ebû Cehil, son nefeste bile îmâna gelmedi, küfür ve dalalette ısrar edip Cehennemi boyladı.
İbni Mes’ud (r.a.), kesik başı alıp huzur-u Nebevîye getirdi.
“İşte Allah’ın düşmanı Ebû Cehil’in başı” dedi.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Kuluna yardım eden, dinini üstün kılan Allah’a hamdolsun!” dedikten sonra, “Bu ümmetin firavunu işte budur” buyurdu.1
Ebû Cehil’in öldürülmesinden sonra, müşrik ordusunda Müslümanlara karşı koyacak pek kimse kalmadı. Bu arada, azılı müşrik Ümeyye bin Halef de Mekke’de merhametsizce işkenceye uğrattığı Bilâl-i Habeşî (r.a.) tarafından yere serilince, Kureyş ordusu fenâ halde bozuldu. Müşrik askerleri gerisin geri kaçmaya başladılar. Kaçanlar o anda kurtuldular. Ele geçirilenler ise esir alındılar.
Netice
Bir kaç saat bütün şiddetiyle devam eden kıyasıya mücadele neticesinde Peygamber Efendimizin kumandanlığını yaptığı İslâm ordusu, parlak bir muzafferiyet elde etmişti. Mücahidler 14 şehid vermişlerdi. Müşriklerden öldürdüklerinin sayısı ise 70 kadardı. Bir o kadarını da esir almışlardı. Öldürülenlerden 24 kişi müşriklerin ileri gelenlerindendi. Mücahidler, Peygamberimizin emri gereği, müşrik ileri gelenlerinin cesetlerini toptan bir çukura gömdüler.
Resûl-i Ekrem, şehid olan mücahidlerin cenaze namazını da Bedir’de kıldı.
Bu parlak zaferle şüphe ve tereddüt bulutları parçalandı. Müslümanların cesaretlerine bir kat daha cesaret katılmış oldu. Peygamber Efendimiz derhal iki haberci çıkararak bu şanlı zaferin bir an evvel Medine’ye duyurulmasını istedi. Habercilerden biri şehrin üst tarafında diğeri ise alt tarafında bu muhteşem müjdeyi Müslümanlara ulaştırdı.
Büyük bir hezimete uğrayan Kureyş ordusu, geride bir çok mal ve 70 esir bırakmıştı. Ganimet malları; 150 deve, 10 at, külliyetli miktarda kırmızı kadife, harp âlet ve edevâtı, sahtiyan, ev ve giyim eşyasından ibaretti.
Esirler arasında, Resûl-i Ekrem Efendimizin amcası Abbas, amcası oğullarından Ukayl bin Ebî Talib ve Nevfel bin Abdülmuttalib ile kerimeleri Hz. Zeyneb’in kocası Ebü’l-Âs ibni Rebi’ de vardı. Yine Musab bin Umeyr’in kardeşi ve müşrik ordusunun baş bayraktarı olan Ebû Aziz ibni Umeyr de esirler arasında idi.
Esirlerin kaçmaması için ellerinin bağlanmasına Hz. Ömer me’mur edildi.
Abbas, hepsinin büyüğü olduğu için pek sıkı bağlanmıştı. Bu sebeple de gece inlemeye başladı. Bu iniltiyi duyan Efendimizin gözüne bir türlü uyku girmiyordu.
“Yâ Resûlallah! Ne diye uyumuyorsunuz? diye sorduklarında, “Abbas’ın inlemesi yüzünden” diye cevap verdi.
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin rahatsız ve müteesir olmasını istemeyen Ashab-ı Güzinden bazıları gidip Abbas’ın bağını çözdüler.
İniltinin kesildiğini gören Efendimiz, “Abbas’ın iniltisini ne diye işitmiyorum?” diye sordu.
Sahabîler, “Onun bağını çözdük” dediler.
Bunun üzerine Efendimiz, “Bütün esirlerin bağını çözünüz” buyurduktan sonra uyudu.1
Ganimetlerin dağıtılması
Muharebenin bitmesinden üç gün sonra Bedir’den ayrılan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Medine’ye doğru gelirken Safrâ Boğazını geçtikten sonra, Seyer denilen kum tepesindeki bir ağacın altına indi. Orada ganimet mallarını eşit bir şekilde Müslümanlar arasında taksim etti.
Peygamber Efendimiz, ganimet malları arasından Ebû Cehil’in devesini Safiy (kumandanlık hakkı) olarak aldı.
Süvarilere ikişer hisse, piyadelere birer hisse verdi. İzinli olup veya vazifeli bulunup Medine’de kalan sekiz kişi ile Bedir’de şehid düşenlere de hisse ayrıldı.
Münebbih bin Haccâc’ın kılıcı Zülfikar da Peygamber Efendimizin hissesine düştü. Resûl-i Ekrem Efendimiz, Zülfîkârı bilâhere Hz. Ali’ye hediye etmiştir.2
Esirler hakkında ne türlü muâmele yapılacağına dâir henüz ilâhî vahiy gelmemişti. Bu sebeple onlar hakkında re’y ile karar vermek gerekiyordu.
Re’y ile, yâni görüş beyân etmek sûretiyle karara bağlanacak meselelerde ise Âshabıyla meşveret etmesi Resûl-i Ekrem Efendimizin mübârek âdetlerindendi. Meşveret meclisinde herkes fikrini serbest ve açıkça beyân ederdi.
Esirler hakkında ne yapmak gerektiğine dair Peygamber Efendimiz Sahabîlerle istişârede bulundu.
Hz. Ebû Bekir, “Yâ Resûlallah!” dedi. “Bunlar bizim akrabalarımızdırlar. Benim reyim, onlardan kurtuluş fidyesi alarak affedip serbest bırakmandır. Onlardan alacağınız kurtuluş fidyeleri kâfirlere karşı bizim için bir kuvvet olur. Allah’ın onları hidâyete erdirip, bize yardımcı yapmaları da umulur.”
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Ömer’e, “Ey Hattab’ın oğlu! Senin fikrin nedir?” diye sordu.
Hz. Ömer, “Yâ Resûlallah! Onlar, seni yalanladılar. Seni, memleketinden çıkardılar. Hepsinin boynunu vurdur” cevabını vererek görüşünü açıkladı.
Peygamber Efendimizin şefkat ve merhameti bu şekil bir muâmeleye rıza göstermediğinden sualini tekrarladı. Ancak, Hz. Ömer aynı fikrinde ısrar etti:
“Onlar müşriklerin reislerindendir. Hepsinin boynunu vurmalı” dedi.
Peygamber Efendimiz, hiçbirine cevap vermeden sustu. Sonra da kalkıp çadırına girdi. Bir müddet orada durdu.
Sahabîlerin bir kısmı Hz. Ebû Bekir’in görüşüne, diğer bir kısmı ise Hz. Ömer’in fikrine iştirâk ediyordu.
Bir müddet sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz çadırından çıktı ve Hz. Ebû Bekir’e hitaben, “Ey Ebû Bekir,” dedi, “senin hâlin, Hz. İbrâhim’in hâline benzer. O, Allah’a, ‘Kim, bana uyarsa, işte o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, şüphe yok ki, Sen istediğin kimseyi mağfiret edersin. Zirâ, Sen Gafûr ve Rahîmsin’ demişti.
“Ey Ebû Bekir senin hâlin, Hz. İsâ’nın haline de benzer. Hz. İsâ, Allah’a, ‘Eğer, onları gazaba uğratırsan, onlar senin kullarındır. Eğer onları affedersen, şüphe yok ki, kudretiyle her şeye üstün gelen, hikmetiyle her yaptığını yerli yerinde yapan Sensin’ demişti.”
Sonra Hz. Ömer’e dönerek, “Ey Ömer,” dedi, “senin hâlin de, Hz. Nûh’un haline benzer. O, Allah’a, ‘Ey Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden yurt tutan hiçbir kimse bırakma’ demişti.
“Senin hâlin ey Ömer, Hz. Musâ’nın hâline de benzer. O, Allah’a, ‘Sen, onların mallarını mahvet! Rabbimiz yüreklerini şiddetle sık ki, onlar inletici azabı görünceye kadar îmân etmeyecekledir’ demişti.”
Bu konuşmalardan sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Hz. Ebû Bekir’in görüşünü kabul etti. Esirlerden dörder bin dirhem bedel alınarak salıverilmelerini emretti. Bu arada durumlarına göre, bedel olarak 3000, 2000 ve 1000 dirhem kendilerinden alınması kararlaştırılanlar da oldu. En mühimi de şu idi: Kurtuluş fidyesi vermeye gücü yetmeyip de okuma yazma bilen esirler, Ensardan onar çocuğa yazı öğretmek şartıyla serbest bırakılacakları Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, tarafından kararlaştırıldı.1 Zeyd bin Sabit Hazretleri, bu suretle okuma yazma öğrenen çocuklar arasında idi.
Bu sayede Medine’de de okuma yazma bilenlerin sayısı çoğaldı.
İnen âyetler
Esirler hakkında bu kararın alınması üzerine şu âyet-i kerimeler nazil oldu:
“Hiçbir peygambere, yeryüzünde iyice kuvvetlenmedikçe esir alıp fidye karşılığında onları serbest bırakarak düşmanın kuvvetlenmesine sebep olmak uygun düşmez. Siz dünyanın geçici menfaatini istiyorsunuz; Allah ise size âhiret sevabını nasip etmek ister. Allah’ın kudreti herşeye galiptir ve Onun her işi hikmet iledir.
“Eğer Allah sizi bağışlayacağını Levh-i Mahfuzda yazmış olmasaydı, aldığınız fidye yüzünden size büyük bir azap dokunurdu.
“Artık ganimet olarak aldıklarınızı helâl ve temiz olarak yiyin. Allah’tan korkun. Muhakkak ki Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.”1
Hz. Ömer, konu ile ilgili bir hatırayı şöyle anlatır:
“Sabahleyin Resûlullahın huzuruna geldiğim zaman, onu ve Hz. Ebû Bekir’i oturmuş ağlıyor gördüm.
‘Yâ Resûlallah, sen ve arkadaşın niçin ağlıyorsunuz? Sizi ağlatan şeyi bana söyler misiniz? Eğer ağlanacak bir durum varsa ben de ağlayayım. Ağlanacak bir durum yoksa, ikinizin ağlamasına yine katılırım’ dedim.
“Resûlullah, ‘Senin arkadaşlarının esirlerden aldıkları kurtuluş fidyelerinden dolayı vay benim başıma gelene! Uğrayacağınız azabın şu yakınınızdaki ağaçtan daha yakın olduğu bana gösterildi’ buyurdu”2
Peygamberimiz mücahidlerle, esirlerden bir gün önce Medine’ye geldi.
Bir gün sonra Medine’ye gelen esirleri Ashabı arasında dağıttı ve şöyle buyurdu:
“Siz esirler hakkında birbirinize iyilik ve hayır tavsiye ediniz.”
Esirler arasında bulunan Musab bin Umeyr’in (r.a.) kardeşi Ebû Aziz der ki:
“Esirler, Bedir’den Medine’ye getirildikleri zaman, ben de Ensardan bir âilenin yanına düşmüştüm. Resûlullah, biz esirler hakkında Müslümanlara tavsiyelerde bulunmuştu. Bu sebeple de onlar, sabah ve akşam yemeklerinde ekmeği bana verirler, hurmayı kendileri yerlerdi. Onlardan birinin eline bir ekmek parçası geçse, onu bana verirdi. Ben de utandığımdan o ekmek parçasını veren kimseye iâde ederdim. Fakat, o yine ekmeğe dokunmadan tekrar bana verirdi.”1
Esirler arasında bulunan Peygamberimizin amcası Abbas oldukça zengin bir zattı.
Resûl-i Ekrem, “Ey Abbas! Kendin, kardeşinin oğlu Âkil bin Ebî Talib ile Nevfel bin Hâris için kurtuluş fidyeni öde! Çünkü sen, servet sahibisin” dedi.
Hz. Abbas, müşriklerle Bedir’e çıkıp gelirken beraberinde asker için sarfetmek üzere 800 dirhem altın alıp getirmişti. Harp esnasında bu da elinden alınmış ve ganimet malları arasına katılmıştı.
Bunun için Peygamber Efendimize, “Bari harp esnasında elimden alınan o altınları kurtuluş fidyesi say” diye teklif etti.
Peygamberimiz, “Hayır, o bizim aleyhimizde sarfetmek için taşıdığın ve Allah’ın sonunda bize nasib ettiği bir maldır. Onu sana geri veremeyiz” buyurdu.
Hz. Abbas, “Benim ondan başka param yok! Yâ Muhamed, beni avuç açtırıp da dilendirecek misin?” dedi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “Ey Abbas, ya o altınlar nerede kaldı?” diye sordu.
Abbas, “Hangi altınlar?” dedi.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz ferman etti:
“Hani sen, Mekke’den çıkacağın gün, hanımın Ümmü Fadl’a teslim ettiğin altınlar! Onları teslim ederken, yanınızda ikinizden başka da kimse yoktu. Sen Ümmü Fadl’a ‘Bu seferde başıma ne geleceğini bilmiyorum. Şayet herhangi bir felâkete uğrayıp da dönemezsem, şu kadarı senin içindir! Şu kadarı Fadl içindir! Şu kadarı Abdullah içindir! Şu kadarı Ubeydullah içindir! Şu kadarı da Kusem içindir’ demiştin. İşte o altınlar!”
Abbas, hayretle, “Bunu sana kim haber verdi?” diye sordu.
Peygamber Efendimiz, “Allah haber verdi” buyurdu.
Bunun üzerine Abbas, şehâdet getirerek kemâl-i îmânı kazanıp Müslüman oldu. Kurtuluş fidyesini ödedikten sonra da Mekke’ye döndü.
Hz. Abbas, Mekke’ye dönünce Müslümanlığını izhar etmeyip hep gizli tuttu. Mekke’de bulunduğu zaman zarfında müşriklerin tutum ve davranışlarını Peygamber Efendimize yazar ve Mekke’deki Müslümanlara yardım ederdi.1
Bedir esirleri arasında Peygamber Efendimizin damadı Hz. Zeyneb’in kocası Ebû Âs bin Rebi’ de vardı.
Hz. Zeyneb (r.a.) kocası Ebû Âs’ın kurtuluş fidyesi olmak üzere boynundaki gerdanlığı çıkarıp Medine’ye gönderdi. Bu gerdanlığı Hz. Zeyneb’e evlendiği sırada annesi Hz. Hatice hediye etmişti.
Resûl-i Kibriyânın bu güzide kerimesinin gerdanlığını kurtuluş fidyesi olarak göndermesi Ashab-ı Kirama fazlasıyla tesir etti.
Peygamber Efendimiz de onu görünce son derece rikkate geldi ve “Eğer münasip görürseniz, Zeyneb’in esirini salıveriniz, bedelini de geri çeviriniz” buyurdu.
Bunun üzerine Sahabîler Ebû’l-Âs’ı serbest bırakıp gerdanlığı da geri çevirerek Resûl-i Kibriya Efendimizin mübârek kalbini memnun ettiler.2
Bedir Zaferi, gerek Medine içinde ve gerekse dışında müsbet-menfî akisler uyandırdı. Her şeyden önce Medine içindeki Yahudî ve putperestlerin gözleri yıldı. Hattâ Yahudilerden bazıları, “Evsafını kitaplarımızda okuduğumuz zât budur. Artık ona karşı durulmaz. Galip olacak hep odur” diyerek îmâna geldiler… Bir kısmı ise, korkularından îmân etmiş gibi göründüler. Ama fitne ve fesad çıkarmaktan yine de vazgeçmediler.
Habeş Necaşisi de Peygamberimizin bu muzafferiyetini haber alanlar arasındaydı. O da ülkesinde bulunan muhacir Müslümanlara, “Allah, Resûlüne Bedir’de yardım etmiştir. Bundan dolayı hamdederim” diyerek memnuniyet ve sevincini izhar etti.
Medine’de Müslümanlar arasında bayram havası yaşanırken, Mekke’de müşrikler ise tam bir matem havasına bürünmüşlerdi…
Bedir galibiyeti ile, civardaki kabilelere de göz dağı verilmiş oldu.
Ebû Leheb’in ölümü
Ebû Leheb, Bedir’e katılmamış ve yerine Âsî bin Hişâm’ı göndererek Mekke’de kalmıştı.
Kureyş ordusu, İslâm ordusu karşısında büyük bir hezimete uğrayıp Mekke’ye dönünce, Ebû Leheb, Ebû Süfyan bin Hâris’i yanına çağırarak, “Ey kardeşimin oğlu, halkın işi nasıl oldu, bana anlat” dedi.
Ebû Süfyan bin Hâris, “Vallahi” dedi, “biz o cemaâtle karşılaşınca, bozguna uğradık. Onlar da kimimizi öldürdüler, kimimizi de esir ettiler. Fakat, ben halkı kınamam ve ayıplamam. Zira kır atlara binmiş, ak benizli bir alay süvarî ile karşılaştık ki, onlara karşı koymak mümkün değildi!”
O sırada Hz. Abbas’ın zevcesi Ümmü Fadl ile kölesi Ebû Rafi’ de orada bulunuyorlardı. Ebû Refi’, “Vallahi, o gördüğün süvârîler, melekler idi” deyince Ebû Leheb hiddetlenip yüzüne şiddetli bir tokat indirdi. Sonra da üzerine çöküp dövmeye başladı.
Ümmü Fadl, gayrete geldi, “Biçâre köleyi, efendisi burada yok diye dövüyorsun” diyerek bir çadır direği ile Ebû Leheb’in başını yardı.
Ebû Leheb, zelil ve perişan bir halde kalkıp gitti.
Hemen sonra da Bedir mağlubiyetinin gam ve kederinden ağır hasta oldu. Bir hafta sonra da Resûlullah ve Müslümanlara yaptığı şiddetli düşmanlığın hesabını vermek üzere ölüp gitti.
Oğulları ölüsünü, iki veya üç gün beklettiler. Evinde cesedi kokmaya başladı. Hastalığının bulaşmasından korktukları için kimse yanına yaklaşmak istemiyordu.
Kureyşlilerden biri bir gün oğullarına, “Yazıklar olsun size, babanız evinde koktuğu halde, onun yanına uğramaktan utanıyor musunuz?” diye sordu.
Onlar, “Biz, onun hastalığından korkuyoruz” deyince adam, “Haydi gelin ben size yardım edeyim” dedi birlikte gittiler. Fakat yanına yaklaşılacak gibi değildi.
Onu ne yıkadılar ve ne de el sürdüler. Uzaktan üzerine su serptiler. Sonra sürükleyerek götürüp Mekke’nin yukarı taraflarında bir yere gömdüler. Üzerini taşla kapattılar.1
* * *
Münafıkların Ortaya Çıkması
Peygamber Efendimiz, Medine’ye teşrif ettiklerinde orada Müslüman Araplar, müşrik araplar, ehl-i kitap olan Yahudiler ve çok az sayıda da Hıristiyan vardı.
Resûl-i Ekrem Efendimizin yerleşmesinden sonra, İslâmiyet Medine’de daha yaygın bir hale geldi. Medineliler gruplar halinde Müslüman oldular. Bu arada Peygamber Efendimiz, Müslümanları siyasî ve idarî bir teşkilâta kavuşturdu.
İşte bu sırada, yeni bir zümre daha ortaya çıktı. Kalben inanmadıkları halde Müslüman gözüken bu grup münâfıklardı.
Peygamberimizin Medine’ye teşriflerinden az önce aralarında senelerce süren dahilî çarpışma ve kavgalardan bitkin düşen Medine’nin yerli kabileleri Evs ve Hazreç, aralarında anlaşarak Abdullah bin Übey bin Selûl’ü kendilerine hükümdar yapmaya karar vermişlerdi. Hattâ, başına giydirecekleri, hükümdarlık tacını bile sipariş etmişlerdi.1
Fakat, Abdullah bin Übey’in hükümdar olma hayalleri Resûl-i Ekrem Efendimizin Medine’ye teşrifleriyle suya düşmüştü. Zira, Evs ve Hazreçlilerin hemen hepsi Müslüman olmuşlardı ve îmânlarının icabı olarak Peygamber Efendimizin etrafında toplanmışlardı.
Bu durum reislik hayalleri suya düşen Abdullah bin Selûl’ün fazlasıyla ağrına gitti. Çevresinde fazla kimsenin de kalmadığını görünce, istemeye istemeye Müslüman olmuş gözüktü.2
Zahiren Müslüman olduğunu, bunda etrafının psikolojik baskısı bulunduğunu, bizzat kendisi de ifâde etmiştir. Müriysi Gazâsı esnasında Muhacirlerle Ensarı birbirine düşürmek için olanca gayreti sarfetmiş ve “Medine’ye dönersek, izzetli ve kuvvetli olan, zelil ve zâif olanı oradan muhakkak sürüp çıkaracaktır” diyecek kadar da ileri gitmişti. Bunun üzerine münâfıklar hakkında Münâfıkûn Sûresi nazil olmuştu.
Sûrenin nazil olması üzerine Abdullah bin Übey’e, “Ey Ebû Hubab!1 Senin hakkında pek şiddetli âyetler nâzil oldu. Resûlullaha (a.s.m.) git de, senin için Allah’tan af dilesin” denilince şu cevabı vermişti:
“Benim îmân etmemi emrettiniz, îmân ettim. Malımın zekatını vermemi emrettiniz, verdim. Muhammed’e secde etmemden başka hiç bir şey kalmadı!”2
Abdullah bin Übey’in, reislik tasavvurunun suya düşmesinden ne kadar müteessir olduğunu ve bunu bir türlü hazmedemediğini şu hâdise de açıkça gösterir:
Birgün Peygamber Efendimiz, evinde hasta yatan Sa’d bin Ubâde Hazretlerini ziyârete gidiyordu. Yolda, Abdullah bin Übey’in evinin gölgesinde, Müslüman, müşrik Araplardan ve Yahudîlerden bir takım kimselerle oturmakta olduğunu görünce, selâm verip yanlarına oturdu. Onlara Kur’ân’dan bir parça okudu. İyi hareketinden dolayı Cennete kavuşulacağını müjdeledi. Kötü hareketinden dolayı da Cehenneme girileceğini anlatarak sakındırdı.
Peygamber Efendimiz, sözlerini bitirince Abdullah bin Übey şöyle dedi:
“Ey konuşan kişi! Eğer söylediklerinde doğru isen, onlardan daha güzel şey olmaz. Fakat, sen evinde otur! Onları, sana gelenlere anlat. Sana gelmeyenlerin, söylediklerinden hoşlanmayanların toplantılarına gelip de onları rahatsız etme!”
Peygamber Efendimiz Abdullah bin Übey’in bu sözlerinden dolayı son derece müteessir oldu. Kalkıp oradan ayrıldı. Yoluna devam ederek Sa’d bin Ubade Hazretlerinin evine gitti. Üzüntüsünün sebebini anlatınca, Sa’d bin Ubade Hazretleri şöyle dedi:
“Yâ Resûlallah! Sen İbni Übey’in kusurunu affet. Hem onu mâzur gör. Sana Kur’ân’ı indiren Allah’a yemin ederim ki, Allah’ın iradesi sana Peygamberlik vermek suretiyle tecelli etti. Halbuki, şu beldenin halkı, İbni Übey’in başına taç giydirmeye, hükümdarlık sarığı sarmaya ve onu kendilerine hükümdar yapmaya hazırlanmıştı. Yüce Allah, size ihsan buyurduğu peygamberlikle, onların bu tasavvurunu gerçekleşemez hale getirince, İbni Übey, bundan son derece müteessir olmuş; o, gördüğün çirkin hareketi, bunun için yapmıştır!”1
Münâfıkların reisliğini Abdullah bin Übey bin Selûl yapıyordu. Etrafında bir çok avanesi vardı. Bunun yanında, akrabalık ve müttefiklik gibi sebeplerden dolayı körü körüne bunlara uyan sıradan bir çok kimse de vardı.
Sayıları hakkında elbette kesin bir rakam söylemek mümkün değildir. Ancak Uhud Harbi sırasında, Abdullah bin Übey’e uyarak ayrılanların sayısı, üç yüz kadardı. Yâni bin kişilik İslâm ordusunun üçte biri kadar… Bu, elbette küçümsenecek bir rakam değildi ve Medine siyasî hayatında ağırlıkları bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Bedir Harbinden muzaffer olarak Medine’ye dönünce, İslâm dini fazlasıyla kuvvet buldu. Düşmanların gözü ise yıldı. Bunun üzerine Medine’deki Yahudîler, “Tevrât’ta sıfatlarını bulduğumuz zât budur! Artık bundan sonra, ona karşı durulmaz! Hep o galip gelir!” diyerek bir kısmı îmân etti. Bazıları ise zahiren Müslüman oldu. Böylece Yahudîlerden de münâfıklar türedi. Yahudî münâfıklarının çoğu, Yahudî âlimlerindendi. Şeytanî bir zekâya sahiptiler. Diğerlerine nisbetle de daha dessas ve hilekâr idiler. Bunlar, İslâmı küçük düşürmek, Müslümanların morallerini bozmak, müşriklerin ihtidâ etmelerine mâni olmak için gayret gösteriyorlardı. Peygamber Efendimizi meşgul etmek, akıllarınca müşkül duruma düşürmek, sıkıntıya sokmak maksadıyla bir çok karışık ve dolaşık sorular sorarlardı.1
Bedevî diye adlandırılan çöl Arapları arasında da münâfıkların bulunduğunu Kur’ân-ı Kerim’den öğreniyoruz: “Medine çevresindeki bedevîler arasında münâfıklar da vardır. Medine halkından da münâfıklıkta inat edenler vardır ki, onları sen bilmezsin, ancak Biz biliriz…”2
Bütün bu münâfıkların içtimaî seviyeleri, yaşayışları farklı, hattâ ayrı ırktan olmalarına rağmen, aynı vasıfları taşıyorlardı: Birinci vasıfları: “Kalblerinde olmayanı ağızlarıyla söylemekti.”3 Yâni, içten inanmadıkları halde inanmış gibi görünmeleri idi. Böyle görünerek Müslümanlar arasına sokuluyorlar, onlarla düşüp kalkıyorlar, suret-i haktan görünerek, onları şüpheye düşürecek şeyler soruyorlardı. Böylece Müslümanların birbirlerine karşı olan itimadlarını sarsmak, aralarını açmak, onları birbirine düşürmek suretiyle zâfa uğratmak gayesini güdüyorlardı.
Bütün maksat ve gayeleri; Müslümanları fesad ve tefrikaya götürecek fikirler atmak, Peygamber Efendimizi yalan dolan ve binbir türlü iftiralarla Müslümanlar nazarında küçük düşürmekti! Bu menhus emellerinin gerçekleşmesi için her türlü yola başvuruyor, herşeyi mübah sayıyorlardı. Bu uğurda tevessül etmeyecekleri adilik ve sahtekârlık yoktu.
Resûl-i Ekrem Efendimizin bunlara karşı takındığı tavır ve takip ettiği siyaset ise, oldukça düşündürücü ve ibretlidir. İslâm kalesini içten sarsmak sinsî gayesine matuf faaliyetleri Peygamber Efendimize bir çok defalar intikal etmiştir. Peygamber Efendimiz derhal harekete geçip bu tür faaliyetlerde bulunanları huzuruna celbederek sorguya çekiyordu. Fakat onlar, her defasında hiç bir zararlı faaliyette bulunmadıklarını, suçsuz olduklarını söylüyorlardı. Arkasından da kelime-i şehadet getirerek mü’min ve Müslüman olduklarını tekrarlıyorlardı. Nitekim, Abdullah bin Übey’in, “Medine’ye varırsak, en şerefli ve kuvvetli olan en zelil ve güçsüz olanı oradan sürüp çıkaracaktır” sözünü Hz. Zeyd bin Erkam Peygamber Efendimize nakledince, Efendimiz İbn-i Übey’i huzuruna çağırmış ve “Bana haber verilen sözleri sen mi söyledin?” diye sormuştu.
Abdullah bin Übey’in cevabı aynen şu olmuştu:
“Hayır! Sana kitabı indirmiş olan Allah’a yemin ederim ki ben, o sözlerin hiçbirini söylemedim. Zeyd muhakkak yalancıdır!”
Kur’ân-ı Kerîm, münâfıkların bu tarz davranışlarına şu âyetiyle işaret eder:
“Münâfıklar sana geldiklerinde ‘Şehâdet ederiz ki şüphesiz sen Allah’ın Resûlüsün’ dediler. Allah bilir ki sen elbette Onun Resûlüsün. Münâfıkların yalancı olduklarına da Allah şâhittir.”1
Onlar, suçlarını inkâr ederken, inen vahiy, bu suçları işlediklerini ve yalan söyleyerek bu suçlarını inkâr etme yoluna gittiklerini Peygamber Efendimize bildiriyordu. Buna rağmen Resûl-i Ekrem Efendimiz, onlara karşı sabır, müsamaha ve afla mukabele ediyordu.
Daha önce de bahsettiğimiz gibi, Peygamber Efendimiz Abdullah bin Übey’le birlikte oturan bir kısım kimselere Kur’ân-ı Kerim’den bir parça okuyup, onlara nasihat edince, Abdullah bin Übey buna dayanamamış ve, “Sen bunları, git, sana gelenlere anlat. Bizi rahatsız etme” demişti.
Peygamber Efendimiz bu sözlerden fazlasıyla rahatsız olmuştu. Bu durumu ziyaretine gittiği Sa’d bin Ubade Hazretlerine anlatmış, Hz. Sa’d: “Yâ Resûlallah, sen onun kusurunu affet” deyince, Peygamber Efendimiz de (a.s.m.) affetmişti.1
Münâfıklar zümresinin belli başlı vasıflarından biri de “Îmân edenlere rastladıklarında ‘İnandık’ derler. Şeytanlaşmış reisleri ve arkadaşlarıyla başbaşa kalınca da, ‘Aslında biz sizinle beraberiz; onlarla sadece alay ediyoruz’ derler.”2 Yaptıkları bu iki yüzlülük ve ahlâksız davranışlarıyla iftihar ederlerdi.
Bu vasıflarını apaçık gösteren bir misali, bizzat reisleri olan Abdullah bin Übey göstermiştir. Bir gün avânesiyle sokağa çıkmışlardı. Ashab-ı Kiramdan bir kaç kişinin karşıdan gelmekte olduğunu görünce İbni Übey, “Bakınız ben bu gelenleri başınızdan nasıl savacağım” der. Yaklaştıkları zaman da, Hz. Ebû Bekir’in elini tutar: “Merhaba Benî Temim Efendisi, Resûlullahın mağarada arkadaşı olan, nefs ve malını Resûlullah uğrunda seve seve sarfetmiş bulunan Sıddık!” der.
Sonra Hz. Ömer’in elini tutar, “Merhaba Benî Adiyy Efendisi! Dininde kuvvetli, nefs ve malını Resûlullah uğrunda esirgememiş bulunan Hz. Faruk!” der.
Sonra Hz. Ali’nin elini tutar: “Merhaba Resûlullahın amcazâdesi, damadı, Resûlullahtan başka bütün Benî Haşim’in Efendisi” der.
Hz. Ali bu riyakârlığa dayanamayıp, “Abdullah! Allah’tan kork, münâfıklık etme! Çünkü, münâfıklar Allah’ın en şerir mahlûklarıdır” der.
Bunun üzerine İbni Übey, “Ey Ebû’l-Hasan, benim hakkımda böyle mi söylüyorsun? Vallahi, bizim îmânımız sizin îmânınız gibi ve bizim tasdikimiz sizin tasdikiniz gibidir” deyip ayrılır.
Sonra Abdullah bin Übey arkadaşlarına dönerek, “Gördünüz mü nasıl yaptım? İşte siz de bunları görünce benim gibi yapınız” der.1
Bir rivâyete göre, Bakara Sûresinin 14. âyeti bu hadise üzerine nazil olmuştur.2
Münâfıklar, Müslamanların ibâdetlerine ve dinî hayatlarına ait bütün hususlara zahiren iştirak ederlerdi. Fakat, el altından da entrika çevirmeye çalışırlardı. Dikkati çeken bir husustur ki, bu zümre küfrün icabı olan şeyleri göstermemeye gayret ederler ve zahirde Müslüman göründüklerinden İslâm cemaâtından tard olunmazlardı. Bu sebeple kâfir ve müşriklerden ziyade, bu dahili düşmanlara karşı İslâmın tesanüd ve umumî emniyetini muhafaza çok daha mühimdi. Çünkü, dahili düşmanın zararı daha şiddetli olur. Zira içteki düşman kuvveti dağıtır, cesareti azaltır. Hariçteki düşman ise, aksine tesanüd ve salabeti arttırır. Bu sebeple Kur’ân-ı Azimüşşan, münâfıklar üzerinde çokça durmuştur. Mü’min ve Müslamanların onlara karşı daima uyanık bulunmaları ve onların oyunlarına gelmemeleri hususunda bir çok ikazlar yapılmıştır.
Cenâb-ı Hakkın bildirmesiyle, Resûl-i Ekrem Efendimiz onları tanıyordu ve bazı Sahabîlere de bildiriyordu. Fakat, umuma açıklamıyordu. Kabahatlarını da açıktan açığa yüzlerine vurmuyordu.
İslâmın ve Müslümanların menfaatına bu daha uygundu. Ayrıca Peygamberimizin bu tarz davranmasında göz önünde tuttuğu mühim bir husus daha vardı. O da; onların işledikleri kötülüklerden, fesad ve nifak hareketlerinden tedricen vazgeçmeleri ihtimali idi. Çünkü, bazen kötülük açığa vurulmazsa, zamanla ortadan kalkması ihtimâli vardır. Fakat, teşhir edildiği takdirde, kötülüğü yapan kimsenin hiddetini tahrik eder. Fenalığı daha da fazla yapmasına sebep olur.1
Bütün bu sebeplerden, Peygamber Efendimiz, Kur’ân’ın bu hususta ortaya koyduğu, münâfıkların vasıflarından bahsedip, şahıslarını tayin etmeme tarzını tatbik ediyordu.
Resûl-i Ekrem Efendimizin münâfıkları açığa vurmayıp, onlara dünyada Müslümanlar gibi muâmelede bulunup, İslâm cemaâtı haricinde tutulmasında şu hususları göz önünde bulundurmuş olduğu söylenebilir:
1) İslâm muhitinde ve İslâmî hükümler altında büyüyecek olan evlâtlarından, ciddî mü’minlerin yetişmesine imkân bırakmak.
2) Onları, kalben inanmadıkları İlâhi hükümleri zahiren yaşamak suretiyle duydukları mânevi sıkıntı ile başbaşa bırakmak ve bundan pişman olup halis mü’minler safına geçmelerini temin edebilmek.2
Münâfıklar, Peygamber Efendimizin yüce şahsiyetini mü’min ve Müslümanlar nazarında küçük düşürmek için olmadık yollara başvurmuşlar, karşılarına çıkan her fırsatı değerlendirme cihetine gitmişlerdir. Bu hususta bir çok hadise cereyan etmiştir.
Mirba’ bin Kayziyy’in küstahlığı buna bir misâl gösterilebilir.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Uhud’a ordusuyla giderken bu azılı münâfık onu bostanından geçirmek istememiş ve “Yâ Muhammed! Şayet, sen bir Peygambersen, bostanımı çiğneyip geçmek sana helâl olmaz” demiş ve sonra da yerden bir avuç toprak alarak ilâve etmişti: “Vallahi, bu toprağın, başkalarını rahatsız etmeyeceğini bilseydim, onu sana atardım!”
Azılı münâfıkın bu küstâhça hareketine sabredemeyen birkaç Müslüman onu öldürmek istedilerse de, Peygamber Efendimiz, “Bırakınız onu! O, bir kördür. Kalbi kör, kalb gözü kördür.”
Peygamber Efendimizin bu müdahelesinden önce, bu azılı münafık, Said bin Zeyd’den de bir darbe yer. Münâfıkların bu çeşit faaliyetlerine verilebilecek bir misal de Tebük Harbi esnasında cereyan eder.
Bir konaklama anında Peygamber Efendimizin devesi kaybolur. Bütün aramalara rağmen bulunmaz. Münâfıklar derhal harekete geçerek, “Eğer, Muhammed gerçekten bir Peygamber olsaydı, devesinin nerede olduğunu bilirdi” derler.
Bu sözlerini duyan Efendimiz, “Evet, vallahi, ben ancak Allah’ın bana bildirdiğini bilebilirim. Şimdi devenin nerede olduğunu bana gösterdi. Deve filanca vadide, yuları bir ağaca takılı vaziyettedir. Gidip arayın!” buyurur.
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin dediği vadide ve târif ettiği şekilde deve bulunur.1
Peygamberimiz zamanındaki münâfıklar zümresinin göze çarpan belli başlı diğer muzır faaliyetlerinden biri de, en kritik anlarda, Müslümanları terk etmeleridir. Böylece onları sayıca zaif ve güçsüz durumda bırakmak, morallerine de menfi yönde tesir etmek emelini güdüyorlardı. Bunun apacık bir örneği, Uhud Harbi esnasında İslâm ordusunu terk etmeleridir. Baş münâfık Abdullah bin Übey’in reisliğinde İslâm ordusunu terk eden bu münâfıklar üç yüz kadar idiler. Yani İslâm ordusunun üçte biri. Münâfıklar bu hareketleriyle, düşmana karşı Müslümanların sayılarını azalttıkları gibi, mücahidlerin moralleri üzerinde de tesir etmişlerdir. Bu hareketleri üzerine Müslümanlardan bazılarında harbe karşı bir gevşeme hasıl olmuştu. Hattâ, geri dönmeye bile niyetlenmişlerdi. Ancak, Resûl-i Ekrem Efendimizin dirayeti ve Cenâb-ı Hakkın da inayetinin eseri olarak bu kararlarından sonradan vazgeçmişlerdi.1
Aynı şekilde, Hendek Harbinin en kritik anında bu münafıklar, “Bize izin ver, evlerimize gidelim. Çünkü, evlerimiz müdafaasızdır” diyerek Peygamberimize müracaât etmişlerdi.
O sırada Sa’d bin Muaz Hazretleri Peygamber Efendimizin huzuruna gelerek, “Yâ Resûlallah! Bunlara izin verme! Vallahi biz ne zaman bir musibete uğrasak, sıkışık bir durumla karşı karşıya kalsak onlar, hep böyle yaparlar?” diye konuşmuştu.
Bu ifâdelerden de anlaşılacağı gibi, münafıklar en kritik anlarda Resûlullahı ve Müslümanları zor durumda bırakmak için İslâm ordusunu terk etme yoluna gitmişlerdir.
Tebük Seferinde de aynı şeyi yapmışlardır. Sefer için hazırlıklar yapıldığı sırada, onlardan bir cemaât, “Bu sıcakta sakın cihada çıkmayın” diye konuşarak Müslümanların morallerini bozmaya çalıştıkları gibi Peygamber Efendimize de müracaat ederek sefere katılmamak için izin istediler. Seksen kadarına izin verildi. Kur’ân-ı Kerîm onların bu durumlarından şöyle bahseder:
“Resûlullaha karşı gelerek seferden geri kalanlar, evlerinde oturdukları için sevindiler. Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmek ise onların hoşlarına gitmedi de, ‘Bu sıcakta cihâda çıkmayın’ dediler. Sen, ‘Cehennem ateşi daha sıcaktır’ de. Keşke anlayabilselerdi!
“Bırak biraz gülsünler; sonra çok ağlayacaklar. Bu onların kendi kazandıklarının cezâsıdır.”2
Yine aynı seferde Abdullah bin Übey, münafıklar ve Yahudî müttefikleriyle birlikte İslâm ordusuna katılıp Seniyyetü’l-Veda Tepesine kadar gelip orada karargâh kurduğu halde, sonradan İslâm ordusuyla gitmekten vazgeçti ve beraberindekilerle Medine’ye döndü. Kendisine tâbi olan münâfıklar ve Yahudi müttefikleriyle döndüğü yetmiyormuş gibi, mücahidlerin de cihad aşkını aklınca gevşetmek için şöyle konuşuyordu: “Muhammed güç durumda, şiddetli sıcaklarda ve çok uzak diyarlarda Beni Asfarlarla (Bizanslılar) savaşacak! Herhalde o, Benî Asfarlarla çarpışmayı oyuncak sanıyor!
“Vallahi, onun Ashabını, bir sabah, ikişer ikişer iplere bağlanmış olarak görür gibiyim sanki!”
Bütün bu yıkıcı, Müslamanları birbirine düşürücü, onların arasına fesat tohumu atıcı, Müslümanları ve Resûl-i Ekremi küçümseyici muzır davranışlara rağmen Peygamber Efendimiz bunlara, müşrik ve Yahudilere karşı takındığı tavırdan farklı bir muamele, bir siyaset takip etmiştir. Çoğu zaman Abdullah bin Übey’i toplantılara çağırmış ve onunla istişâre etmiştir.
Onlara karşı muâmelesi hemen hemen her zaman af ve müsamaha çerçevesinde olmuştur. Ancak bu af ve mühamahalı davranışa rağmen, ihtiyatı da hiç bir zaman elden bırakmamıştır. Onlara hissettirmeyecek şekilde, hareket ve davranışlarını daima kontrol ve teftiş etme cihetine gitmiştir.
Benî Müstalık Gazasında, reisleri Abdullah bin Übey, Resûlullah ve Müslümanları kastederek hakaretvâri konuşunca, bu duruma dayanamayan Hz. Ömer, “Yâ Resûlallah! Müsaade buyur da İbni Übey’in boynunu vurayım” dediği zaman, Resûlullahın cevabı şu olmuştu:
“Hayır! Olmaz yâ Ömer! İşin iç yüzünü bilmeyen halk, ‘Muhammed Ashabını öldürüyor’ diye konuşmaya başladıkları zaman hal nice olur?”
Bir başka rivâyette ise, Resûlullahın şu cevabı verdiği kaydedilir:
“Öldürülmesini emredecek olursam onu öldürürler. Fakat, çok geçmeden de Yesrip (Medine) onun yüzünden pek çok sarsıntılara uğrar!”
Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi, Peygamber Efendimiz küçümsenmeyecek bir sayıda olan münâfıkların Müslümanlar arasında dahilî bir çarpışmaya meydan verebilecekleri ihtimalini her zaman göz önünde bulunduruyordu. Bunun için de, yaptıklarına sabır ve tahammül gösteriyordu.
Yine Benî Müstalik seferi esnasında İbn-i Übey’in oğlu samimi Müslüman Hz. Abdullah Resûlullahın huzuruna gelip, “Yâ Resûlallah, babamı öldüreceğini haber aldım. Eğer bu işi gerçekten yapacaksan, bırak onu ben öldüreyim” diye teklifte bulunduğu zaman da Peygamber Efendimizin (a.s.m.) cevabı şu olmuştu:
“Hayır, ona karşı yumuşak davranırız. Aramızda olduğu müddetçe de ona iyi arkadaşlık ederiz.”
Gerçekten de Resûl-i Ekrem Efendimiz, ölümüne kadar bu adama son derece müsamahalı ve kadirşinas davranmıştır. Hattâ ölümü ânında bile, ona iyilik etmekten geri durmamıştır. Gömleğini kefen olarak sarılmak üzere vermiştir. Başta Hz. Ömer olmak üzere bir kısım Sahabîlerin itirazlarına rağmen cenaze namazını da bizzat kıldırmıştır. Ve Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, hem Abdullah bin Übey’e hem de sair münafıklara karşı takip ettiği bu af, müsamaha ve iyilik yapma siyasetinin neticesini de almıştır. Peygamber Efendimizin İbni Übey’in cenaze namazını kıldırdığını gören bine yakın münâfık, hulûs-u kalble gerçek Müslümanlar safına geçmiştir.
Peygamber Efendimiz, münâfıklar zümresini cemiyet içinde serbest bırakmakla beraber, her zaman psikolojik bir baskı altında tutmayı da asla ihmâl etmemiştir. Teşebbüs etmek istedikleri komplolar vahiy ile bildirilince, yapmak istediklerini hemen kendilerine haber veriyor, böylece her davranışlarının kontrol altında tutulduğu korkusunu veriyordu.
Bir seferinde, onlardan bir grubun aralarında toplanıp gizlice konuştuklarını gören Efendimiz, hemen yanlarına varıp, “Siz, şu şu maksatla bir araya geldiniz. Şunları söylediniz. Kalkın Allah’tan af dileyin. Ben de sizin için af diliyorum” demişti.
Bu sebeple onlar, hilelerini Cenâb-ı Hak, sevgili Resûlüne bildirecek diye her zaman bir korku içinde bulunuyorlardı. Ordu içinde çıkan en ufak bir gürültüyü bile bu sebeple aleyhlerinde zannedecek kadar endişe ve korkulu yaşıyorlardı. Kur’ân-ı Kerîm onların bu durumlarını da bize haber verir:
“Onları gördüğünde cüsseleri hoşuna gider. Konuştuklarında sözlerine kulak verirsin. Onlar elbise giydirilmiş kütükler gibidir. Her gürültüyü aleyhlerine sanırlar.”1
Peygamber Efendimizin bu zümreye gösterdiği bir başka tavır da, onların nerede olursa olsun Müslümanlardan ayrı olarak bir araya gelmelerine mâni olmaktı. Bu da, onların müşterek bazı fikirleri geliştirmelerine imkân vermemek gayesine mâtuftu.
Mescid-i Dırar’ın yıktırılması, buna güzel bir örnektir. Onlar, bu mescidi aslında içinde ibadet etmek için değil, İslâm cemaatının aleyhinde bazı fikirlerin geliştirilmesi, bazı planların serbestçe kurulması için inşâ etmişlerdi. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu gayelerini bildiği için, derhal yıktırılmasını emretmişti. Emir, ânında yerine getirilmişti.
Hülâsa olarak denebilir ki: Peygamber Efendimiz, münâfıklar zümresine karşı takip ettiği müsamaha ve ihtiyat esasına dayanan siyasetinin meyvelerini aldı. Bu tarz davranışı sayesinde, onların İslâm cemaâtından koparak, müşriklerin safına iltihaklarına mani oldu. Müslümanların birliğini korudu. Onların da teşkilâtlanarak, Müslümanlara karşı başkaldırmalarını önledi.
* * *
Benî Kaynuka Gazâsı
Hicretin 2. senesi, Şevvâl ayı (Milâdî 624): Müslümanların Bedir Harbinden parlak bir muzafferiyetle çıkmaları Medine’deki Yahudîlerin endişelerini büsbütün arttırdı. Peygamberimizle aralarında sulh anlaşması bulunmasına rağmen gizliden gizliye bozgunculuk ve kışkırtıcılığa başladıkları göze çarpıyordu. Peygamber Efendimiz herşeye rağmen ehl-i kitap oluşlarından dolayı kendilerine müsamahalı davranıyordu. Ancak onlar hal ve hareketleriyle bu insanî muâmelelere lâyık olmadıklarını açıkça gösteriyorlardı. Şâirleri Peygamberimizi hicvediyor, Müslümanları küçük düşürücü mısralar düzüyorlardı.
Daha önce bahsi geçtiği gibi, Medine’de üç Yahudî kabilesi vardı: Beni Kurayza, Beni Nadr ve Benî Kaynuka. İçlerinde en çok fitne ve fesat çıkaran ve en cüretkârı olan, Benî Kaynuka idi. Kuyumculukla meşgul olurlardı. Bu bakımdan oldukça da zengin sayılırlardı. Bunların da diğer Yahudî kabileleri gibi Peygamber Efendimizle anlaşmaları vardı: Müslamanlara karşı herhangi bir harekete kalkışmayacaklarına, bir dış taarruz karşısında Müslümanlarla beraber Medine’yi müdafaa edeceklerine ve ne suretle olursa olsun birbirlerinin düşmanlarına yardım etmeyeceklerine dair sözleşmişlerdi.
Ancak onlar, gözle görülür bir tarzda açık açık kışkırtıcılık, Müslümanlar arasına fitne fesad düşürmeye çalışma, her vesileyle Kureyş müşrikleriyle işbirliği yapma gibi uygunsuz hareketleriyle bizzat bu anlaşmayı bozmuş oluyorlardı.
Bu arada meydana gelen çirkin bir hâdise ise, bardağı taşıran son damla oldu. Şöyle ki:
Medineli Ensardan bir zatın hanımı, yüzü örtülü olduğu halde, bir Yahudî kuyumcunun dükkânına ziynet eşyası almak maksadıyla girer. Yahudîler kadının yüzünü açmaya çalışırlar, ancak kadın kapalı oturmakta ısrar eder. Derken, Yahudînin biri, kadına hissettirmeden arkasından elbesisesinin eteğini bir diken ile beline iliştirir. Kadın ayağa kalkınca eteği açılıverir. Hazır bulunan Yahudîler eğlenerek kahkaha ile gülerler. Bu hal karşısında kadın feryadı basar. Oradan geçmekte olan bir Müslüman çığlığı duyunca kadının imdadına koşar. Müslümanla Yahudî boğaz boğaza gelirler ve sonunda Müslüman Yahudîyi öldürür. Bunu gören oradaki Yahudîler de Müslümanın üzerine çullanarak onu şehid ederler.1 Böylece Yahudîlerle Müslümanlar arasında kan dökülmüş olur.
Hâdiseye sebebiyet verenler Yahudîlerdi. Hâliyle, verdikleri sözlere aykırı hareket ederek bizzat kendi elleriyle yapılan anlaşmayı da ihlâl etmiş oluyorlardı.
Şehid edilen Müslümanın akrabaları, bu hususta yardım talebinde bulununca, Peygamber Efendimiz, Benî Kaynuka Yahudîlerini bir araya topladı. Kendilerini İslâma davet etti. Şımarık hareketlerine son vermeleri gerektiğini, aksi takdirde Bedir’de müşriklerin uğradıkları akibete kendilerinin de uğrayabileceklerini anlattı. Fakat dessas Yahudîler Efendimizin bu konuşmasını alaya alıp küstahça şöyle dediler:
“Ey Muhammed! Sen muharebe nedir bilmeyen kimselerle çarpışıp galip gelmene aldanıp güvenme! Biz onlar gibi değiliz. Savaşmayı çok iyi biliriz. Eğer bizimle çarpışmayı göze alırsan, o zaman bizim nasıl adamlar olduğumuzu anlarsın.”2 Sonra da dağılıp gittiler.
Benî Kaynuka Yahudîlerinin bu kibir ve gurur dolu sözleri üzerine inen âyet-i kerime, akibetlerini şöyle ilân etti:
“İnkâr edenlere de ki: Siz dünyada mağlup olacak, âhirette de Cehenneme toplanacaksınız. Ne kötü bir yataktır o!”3
Aynı hâdiseyle ilgili olarak nazil olan âyet-i kerimede ise, Peygamberimize, ahdini bozan bu Yahudîlerle çarpışmaya izin verildi:
“Eğer bir kavmin hıyânetinden endişe edersen, antlaşmayı feshettiğini onlara açıkça ve adâlet üzere bildir. Muhakkak ki Allah hâinleri sevmez.”1
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz kesin kararını verdi: Benî Kaynuka Yahudîleri üzerine gidilecekti.
Resûl-i Ekrem Efendimiz bu kararını verdikten sonra Medine’de yerine Ebû Lübâbe bin Abdi’l-Münzir’i vekil tayin etti ve beyaz sancağını da Hz. Hamza’ya vererek Kaynuka Oğulları üzerine yürüdü.
Bu Yahudîlerin kuvvetli ve sağlam kaleleri vardı. Peygamberimizin üzerlerine gelmekte olduğunu duyunca oraya çekildiler. Resûl-i Ekrem onları muhasara altına aldı. On beş gün süren muhasara sonunda teslim olmaya mecbur kaldılar. Peygamber Efendimiz, tek tek ellerinin bağlanmasını emir buyurdu. Elleri bağlandı.2
Abdullah bin Übey’in Peygamberimize müracaâtı
O sırada Kaynukaoğullarının müttefiki bulunan münafıkların reisi Abdullah bin Übey bin Selûl çıkageldi. Peygamberimizin yanına gelerek, “Yâ Muhammed! Benim müttefiklerime lütuf ve iyilik et” dedi.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu münafığın sözlerini duymamazlıktan geldi. Bunun üzerine Abdullah bin Übey aynı sözlerini tekrarladı:
“Yâ Muhammed! Benim müttefiklerime lütuf ve iyilik et!”
Peygamber Efendimiz bu sefer yüzünü çevirdi. Fakat, Abdullah bin Übey, aynı şeyleri tekrarlamaya devam etti.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “Çözün onları. Allah, onlara ve onlarla birlikte olanlara lânet etsin” buyurdu ve Kaynukaoğullarının öldürülmelerinden vazgeçip Medine’den Şam’a sürülmelerini emretti.1
Avfoğullarından Übâde bin Sâmit de öteden beri Kaynukaoğlulları Yahudîlerinin müttefiki idi. Onları bıraktırmak için Peygamber Efendimizin yanına gelmişti. Efendimizle Abdullah bin Übey arasında geçenleri görünce, “Yâ Resûlallah! Ben, Allah’ı, Peygamberini ve mü’minleri dost tuttum. Şu kâfirlerin müttefikliğinden ve dostluğundan uzaklaştım” diyerek Beni Kaynuka Yahudîleriyle olan müttefikliğini ve dostluğunu bıraktığını ilân etti. Bunun üzerine inen âyette şöyle buyuruldu:
“Ey îmân edenler. Yahudîleri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudur.2 Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz onlardan olur. Muhakkak ki Allah zâlimler gürûhunu doğru yola iletmez.”3
Resûl-i Ekrem Efendimizin asıl maksadı; Yahudîlerin fitne ve fesadını Medine’den uzak tutmak, meydana getirecekleri tehlikelere mâni olmaktı. Medine’den sürgün edilmeleriyle de bir bakıma bu gaye tahakkuk ediyordu.
Kaynukaoğullarına Medine’yi terketmeleri için tanınan süre üç gün idi. Üç gün mühlet bitince, Şam’a doğru yola çıktılar. Vadi’l-Kura’ya gelince orada bir ay oturdular.
Burada oturan Yahudîler, onların yayalarına binek ve kendilerine de yiyecek verdiler. Buradan da ayrılan Benî Kaynuka Yahudîleri Ezruât’a kadar gidip, oraya yerleştiler. Çok geçmeden de nesilleri kesildi.1
* * *
Sevik Gazvesi
Hicretin 2. senesi, 5. Zilhicce, Pazar günü. Kaynukaoğulları Yahudîlerinden 700 kişinin Medine’den sürgün edilmeleri, şehri büyük bir rahatlığa kavuşturmuştu. Peygamberimizin bu hareketi İslâmın inkişafı bakımından oldukça önem taşıyan bir hâdiseydi. Eğer fesad şebekesi durumunda olan bu Yahudîler İslâmın merkezi Medine’de bırakılmış olsalardı, Müslümanlara bir çok hâince planlar tertipleyecekleri şüphesizdi. Sürgün edilmeleriyle bu fırsat ellerinden alınmış oluyordu.
Şehrin dahilinde tam bir sükûn ve huzur hâkimdi. Ancak, haricin emniyeti pek iç açıcı değildi. Kureyş müşrikleri Bedir mağlubiyetinin ağır acısını unutamamışlardı, unutmak da istemiyorlardı. Nitekim, Kureyş ileri gelenlerinden bir çoğunun öldürülmesiyle, Ebû Süfyan kendisini âdeta Kureyş müşriklerinin reisi makamında görmeye başlamış ve Bedir mağlubiyetinin intikamını almak için harekete geçmişti. Peygamberimiz ve Müslümanlardan intikam almadıkça kadınlara yaklaşmayacağına, koku sürünmeyeceğine ve yıkanmayacağına and içmişti.1
Bu andını yerine getirmek için Ebû Süfyan, 200 kişilik bir süvari kuvvetiyle Medine önlerine kadar sokuldu. Aslında bu kadarcık bir kuvvetle Müslümanlara karşı çıkamayacağını kendisi de gayet iyi biliyordu. Sadece yaptığı yemini yerine getirmek, sözünden caymış olmamak için buraya kadar çıkıp gelmişti.
Gece vakti, henüz Medine’de ikâmet eden Yahudî kabilesi Benî Nadr reisinin yanına gitti ve ondan Müslümanlar hakkında bir çok gizli malumat aldı.
Daha sonra Medine’ye üç mil kadar uzaklıkta bulunan Urayz mevkiine kadar sokulan müşrik kuvveti, burada sık bir hurmalığı ve iki evi ateşe vererek, tarlasında işiyle meşgul Ensardan müdafaasız bir işçiyi de şehid ettiler.1
Bunları yapmakla sözünün yerine geldiğini kabul eden Ebû Süfyan, takip edilip yakalanma korkusundan beraberindekilerle birlikte sürâtle oradan uzaklaşarak Mekke’ye doğru yol aldı.
Resûl-i Ekrem baskını haber aldı. Ensar ve Muhacirlerden iki yüz kişi ile müşrik mütecavizleri takibe çıktı. Kimseyle karşılaşmadı. Müşriklerin sürâtle kaçıp gittiklerini öğrendi.
Müşrikler kaçarken beraberinde yiyecek olarak getirdikleri “sevik” denilen kavrulmuş buğday ununu torbalarıyla birlikte ağırlık yaptığı ve sürâtle uzaklaşmalarına mâni olduğu için yollarda yer yer bırakmışlardı. Mücahidler bu Sevik torbalarını topladılar. Gaza da adını buradan aldı.
|
|
|
Kısırlığı Gidermek ve Çocuk Yapmak için izlenecek Yöntemler - Karoglan Makalesi |
|
Yazar: RasitTunca - 01-05-2020, 10:21 PM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri
- Yorum Yok
|
 |
Kısırlığı Gidermek ve Çocuk Yapmak için izlenecek Yöntemler - Bir Karoglan Makalesi
Merhaba Dostlar Ben Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca
Çok Eskiden Kuran hatmederken Kurandaki bu konuyla ilgili konuya rastladım 2 ayrı ayet ve dua gördüm bu konuda dikkatimi çeken :
Kuranda böyle bir musibete düçar olan iki peygamber örnek verilir
birincisi Hz ibrahim in karısı Sare den çocuğu olmaz, bu konudaki örnek Kıssa daki çözüm, ikisinin uyumlu olmaması sebebiyle ve, her nedense Sarede ki geçici bir kısırlık sebebiyle, çocukları olmaz ve, Sare annemiz kusurun kendinde olduğunu anlayınca, Hz ibahime başka kadın alıp, soyunu devam ettirmesine, kendisi müsade eder ve, Hacer annemizi kendine ve ona eş yapar, ve tespiti doğrudur.
Eş değiştirince, Hz. ibrahimin Hacer den ismail isminde bir çocuğu olur. Buna sebeb ise birinci olarak
1.Sebeb ve Yöntem: Hz ibrahimin Duasıdır, o dua şu şekildedir
Hz. İbrahim Peygamberimiz Rabbimize salih bir evlat sahibi olmak için aşağıdaki Âyeti Kerime ile dua etti.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
رَبِّ هَبْ لِي مِنَ الصَّالِحِينَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Rabbi heb lî mines sâlihîn.
Meali :
“Ey Rabbim! Bana salihlerden olacak bir çocuk bağışla.”
(Sadakallahul Aziym SAFFAT-100. ayet)
2.Sebeb ve Yöntem: Kusurlu Eşi değiştirdi.
Sonra ikisininde Rabblerine Teslim oluşlarından memnun olan Rabbimiz, Lut ümmetini helaka gönderdiği melekler ile, Sare annemizin kısırlığı, bir mucize olaraktan, o Meleklerce, veya Cebrail tarafından tedavi edildi ve, Rabbimiz Hz. ibrahime bir de ishak ı bağışladı yani Sare annemizinde bir çocuğu oldu sonunda.
3.Sebeb ve Yöntem: Tedavisi mümkün ise erkek veya kadının tedavı olması yani.
KURANDAKi iKiNCi ÖRNEK KARISI KISIR OLAN ZEKERiYA ALEYHiSSELAM
Zekeriya Aleyhiiselam yaşlanmıştır, karısı doksan yaşına gelmiştir, ve hala çocukları olmamıştır, ve soyunun kesilmesinden korkan Zekeriya Aleyhiiselam Rabbine şöyle niyaz eder :
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَزَكَرِيَّا إِذْ نَادَى رَبَّهُ رَبِّ لَا تَذَرْنِي فَرْدًا وَأَنتَ خَيْرُ الْوَارِثِينَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve zekeriyyâ iz nâdâ rabbehu rabbi lâ tezernî ferden ve ente hayrul vârisîn.
Meali :
Ve hani Zekeriyya da Rabbine şöyle nidâ etmişti "Rabbim beni yalnız bırakma, ve Sen varis yani mirascı bırakanların en hayırlısısın."
(Sadakallahul Aziym ENBİYÂ Suresi 89. ayet)
Daha sonrada şöyle niyaz ederek Rabbbinden bir evlat istemişti :
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُ قَالَ رَبِّ هَبْ لِي مِن لَّدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةً إِنَّكَ سَمِيعُ الدُّعَاء
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Hunâlike deâ zekeriyyâ rabbehu, kâle "rabbi heblî min ledunke zurriyyeten tayyibeten, Rabbi inneke semîud duâi."
Meali :
Orada Zekeriya Rabbine dua etti: “Rabbim! Bana katından temiz bir nesil bahşet. Şüphesiz sen duayı hakkıyla işitensin” dedi.
(Sadakallahul Aziym ALİ İMRAN-38. ayet)
ve Rabbimiz 90 yaşındaki kocakarı kadından, ihtyar adam olan Zekeriya Aleyhiiselam a Yahya isimli bir çocuk bağışladı ve, onunda yine kuranda Melek tedeavisi ile olduğu anlatılır.
Zekeriya aleyhisselam a gelen meleklerin Çocuk Haberi vermesi hadisesi
Hz. Zekeriyya’nın Yahya İle Müjdelenmesi
O mihrapta namaz kılarken, melekler ona seslendi: "Allah, sana Yahya'yı müjdeler. O, Allah'tanolan bir kelimeyi (isa'yı) doğrulayan, efendi, iffetli ve salihlerden bir peygamberdir."
(Al-i İmran Suresi, 39)
(Allah buyurdu:)
"Ey Zekeriya, şüphesiz biz seni, adı Yahya olan bir çocukla müjdelemekteyiz; biz bundan önce ona hiç bir adaş kılmamışız." Dedi ki: "Rabbim, karım kısır (bir kadın) iken, benim nasıl oğlum olabilir? Ben de yaşlılığın son basamağındayım." (Ona gelen melek:) "işte böyle" dedi. "Rabbin dedi ki: - Bu benim için kolaydır, daha önce sen hiç bir şey değil iken, seni yaratmıştım." Dedi ki: "Rabbim, bana bir alamet (ayet) ver." Dedi ki: "Senin alametin, sapasağlam iken, üç tam gece insanlarla konuşmamandır." Böylelikle (Zekeriya) mescidten kavminin karşısına çıkıp onlara (şu anlamları) işaret etti: "Sabah akşam tesbih edin." (Çocuğun
doğup büyümesinden sonra ona dedik ki:) "Ey Yahya, Kitabı kuvvetle tut." Daha çocuk iken ona hikmet verdik. Katımızdan ona bir sevgi duyarlılığı ve temizlik (de verdik). O, çok takva sahibi biriydi.- Ana ve babasına itaatkardı ve isyan eden bir zorba değildi. Ona selam olsun; doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak yeniden-kaldırılacağı gün de.
(Meryem Suresi, 7-15)
(Zekeriya)
"Rabbim, bana bir alamet (ayet) ver." dedi. "Sana alamet, işaretleşme dışında, insanlarla üç gün konuşmamandır. Rabbini çokça zikret ve akşam sabah O’nu tesbih et." dedi.
(Al-i İmran Suresi, 41)
KURANDAKi ÜÇÜNCÜ ÖRNEK MERYEM VE iSA ALEYHiSSELAM YÖNTEMi
İmran'ın karısı, Mesih'in annesi İmran kızı Meryem'e hamile kalır. Karnındaki bebeği, doğurduğu zaman özgür kılınmış olarak mescide hizmet etmek üzere adar. O, karnındaki bebeğin erkek olduğunu sanır. Çocuğu doğurup kız olduğunu anlayınca üzülür, iç geçirir. Sonra ona, "hizmet eden kadın" anlamına gelen "Meryem" adını verir. Meryem doğmadan önce babası ölür. Annesi onu mescide getirir ve kâhinlere teslim eder. Hz. Zekeriya da aralarındadır. Onun sorumluluğunu yüklenme hususunda birbirleriyle tartışırlar. Sonunda kura çekme hususunda anlaşırlar. Kura amacıyla oklar çektiklerinde kura Zekeriya'ya çıkar. Bunun üzerine Zekeriya onun sorumluluğunu üstlenir. Erişkinlik çağına gelince, onu diğer kâhinlerden ayıracak şekilde araya bir perde çekerler. Meryem bu özel bölmede Allah'a ibadet ederdi. Sadece Zekeriya yanına girebilirdi. Zekeriya mihrapta onun yanına girdiği her seferinde yanında bir rızk bulurdu. Zekeriya; "Bunlar sana nereden geldi ey Meryem?" diye sorardı. O da; "Allah katından. Allah dilediğine hesapsız rızk verir." cevabını verirdi. Meryem (s.a) doğru sözlüydü. Allah tarafından günahlardan korunmuştu, masumeydi. Tertemizdi, arınmış ve seçilmişti. Meleklerin konuştuğu bir muhaddesti. Melekler ona; "Allah seni seçti ve arındırdı." demişlerdi. O, Rabbine gönülden boyun eğendi ve Allah'ın âlemlere olan ayetlerindendi.
(Âl-i İmrân, 35-44; Meryem, 16; Enbiya, 91; Tahrim, 12)
O, kendisine ayrılan özel bölmesinde bulunduğu bir sırada yüce Allah ona Ruh'u (Cebrail) gönderdi. Ruh ona normal bir insan olarak göründü. Ruh, Allah tarafından kendisine elçi olarak gönderildiğini ve görevinin Allah'ın izniyle ona babasız olarak bir çocuk bahşetmek olduğunu söyledi. Çocuğunun göstereceği göz kamaştırıcı mucizeleri müjdeledi. Yüce Allah'ın, onun oğlunu Ruhul Kudüs'le destekleyeceğini, ona kitabı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğreteceğini, yüce Allah'ın apaçık ayetler desteğinde onu İsrailoğullarına elçi olarak göndereceğini haber verdi. Onun misyonunu ve kıssasını anlattı. Sonra Ruh ona üfledi. Böylece normal bir şekilde gebe kalan bir kadın gibi çocuğuna gebe kaldı.
(Âl-i İmrân, 45-51)
Sonra Meryem, onunla ıssız bir yere çekildi. Doğum sancıları onu bir hurma dalına doğru sürükledi. "Keşke bundan önce ölseydim de hafızalardan silinip unutuluverseydim." dedi. Altından bir ses ona şöyle seslendi: "Üzülme, Rabbin senin ayağının altında bir ark akıtmıştır. Hurma dalını kendine doğru salla, üzerine henüz oluşmuş taze hurma dökülüverir. Ye, iç gözün aydın olsun. Eğer insanlardan birini görürsen, ona; "Ben Rahman olan Allah'a oruç adadım, bugün hiç kimseyle konuşmayacağım." de. Böylece onu taşı(Zeker) kavmine geldi."
(Meryem, 20-27)
Meryem'in İsa'ya hamile kalması, onu doğurması, İsa'nın konuşması ve diğer varoluşsal özellikleri diğer insanlardan farklı değildi.
Kavmi onu bu halde görünce, onu kınamaya, ayıplamaya başladılar. Çünkü karşılarında gördükleri manzara, bir kadının kocasız olarak gebe kalıp bir çocuk doğurmuş olmasıydı. Dediler ki: "Ey Meryem, sen gerçekten şaşılacak bir iş yaptın. Ey Harun'un kız kardeşi, senin baban kötü bir kişi değildi ve annen de azgın, utanmaz bir kadın değildi." Bunun üzerine Meryem çocuğu gösterdi. Dediler ki: "Henüz beşikte olan bir çocukla biz nasıl konuşabiliriz?!" Çocuk şunları söyledi: "Şüphesiz ben, Allah'ın kuluyum. Allah bana kitap verdi ve beni peygamber kıldı. Nerede olursam olayım, beni kutlu kıldı ve hayat sürdüğüm sürece, bana namazı ve zekatı vasiyet etti; anneme itaati de. Ve beni mutsuz bir zorba kılmadı. Selam üzerimdedir doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak yeniden kaldırılacağım gün."
(Meryem, 27-33)
Hz. İsa'nın henüz beşikteyken yaptığı bu konuşma, ileride zulme ve azgınlığa karşı gerçekleştireceği hareketin, Musa'nın (a.s) şeriatını yeniden canlandırıp pekiştireceğinin, silikleşen kavramları yenileyeceğinin ve hakkında ihtilafa düştükleri ayetleri onlara açıklayacağının bir ön işareti, parlak bir haykırışı niteliğindeydi.
Sonra İsa (a.s) büyüdü, delikanlılık çağına geldi. O ve annesi, herkes gibi yiyip içiyorlardı. Yaşadıkları sürece diğer insanlarda bulunan varoluşsal arazlar, özellikler onlarda da vardı.
Sonra Hz. İsa'ya İsrailoğullarına tebliğ etmek üzere risalet, peygamberlik verildi. O da bu misyonu yüklenir yüklenmez, onları tevhit dinine davet etti. Şöyle diyordu: "Ben size Rabbinizden bir ayetle geldim. Ben sizin için kuş şeklinde çamurdan bir şey yapar, sonra onun içine üflerim ve o Allah'ın izniyle bir kuş oluverir. Allah'ın izniyle doğuştan körü, alacalıyı iyileştiririm, ölüleri diriltirim. Yediklerinizi ve evlerinizde depoladıklarınızı size haber veririm. Bunda sizin için bir ayet vardır. Hiç kuşkusuz, Allah, benim de, sizin de Rabbinizdir. Şu halde O'na ibadet edin."
4.Sebeb ve Yöntem:Yani buradaki Hz. Meryem ve isa yöntemi ise Hz Mehdinin şu andaki kulllandığı Rabbimin ona özel bahşettiği çocuk yampa yöntemi yani.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 5 Ocak 2020 Pazar
Original Kar©glan Makalesi
|
|
|
|