| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
En iyi (Deutsche) Alman WebHosting (internet Alanı) ve Domain Satış Şirketleri |
|
Yazar: RasitTunca - 03-15-2020, 11:25 AM - Forum: Webmaster Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
En iyi (Deutsche) Alman WebHosting (internet Alanı) ve Domain Satış Şirketleri
En iyi hosting firmaları ya da en iyi host anahtar kelimelerinde arama yaptığınızda bir çok yönlendirici kaynağa ulaşmanız mümkün.
Fakat onca yazı, onca yorumu okumamıza rağmen en iyi hosting firması hangisidir ? en iyi host hizmetini kim verir ? sorularının yanıtlarını tam anlamıyla burada.
Çünkü yönlendirmeler, söylemler, şikayetler veya övgüler hep sözden ibaret. Sözün ötesine geçen bir çalışma malesef yoktu. Ta ki bugüne kadar
Şu firmanın destek hattı böyle iyi, şu firma böyle hızlı gibi yüzlerce, binlerce hiç bir bilimsel dayanağı olmayan, her ağızdan çıkan bir ses mevcut internette.
Peki, en iyi host firmasını nasıl belirleyeceğiz ? Veya en iyi hosting firmasını belirlerken ölçüt ne olmaldır ?
Ölçütleri Hemen sıralıyorum, performans, uzmanlık, hız, destek hattı, fiyat ve son olarak ta Lokasyon Almanya
Not 1:Eğer bir blog oluşturmak için Türkiye hosting şirketleri araştırması yapıyorsanız ve
Not 2:Eğer sitenizin hedef kitlesi Türkiye ise, hosting firmanızın lokasyonu mutlaka Türkiye olmalı, yani bir Türk firması olmalı. Ve eğer sitenizin hedef kitlesi Dünya ise, kesinlikle yabancı bir hosting firması ile çalışmalısınız.
Nedeni ise oldukça basit. Ziyaretçinizin lokasyonu ile server lokasyonu arasındaki mesafe ne kadar artarsa, bağlanma süresi de okadar artacaktır.
Ve internette dolaşan, en kötü yabancı hosting firmas bile Türkiye’de yer alan en iyi hosting firmasından daha iyidir sözü doğrumudur?
En İyi Hosting Firmasını Belirlemek İçin Performans Testi Yapıldı
Sizlere doğru ve kesin bilgi aktarmak adına, tüm şartları eşit tutmaya çalışarak kanıtlara dayanan bilimsel bir çalışmayla Almanya’daki bir çok web hosting sağlayıcı firmayı, en iyi hosting hizmetini vereni belirlemek adına test ettim. Kendim server kiraladım, forum kurdum, blog kurdum, foto galeri kurdum ve denedim, ve deneyimim olan Web hosting'lerin en iyilerini seçtim.
Peki sonuçlar nedir ? En iyi Hosting Firması Hangisi ?
HOSTING FiRMALARI LiSTESi
![[Resim: Buradan1Red.gif]](https://efsaneboard.de//images/sosyal-media-icon/Green/Buradan1Red.gif)
https://www.webgo.de/
![[Resim: Buradan1Red.gif]](https://efsaneboard.de//images/sosyal-media-icon/Green/Buradan1Red.gif)
https://all-inkl.com/
![[Resim: Buradan1Red.gif]](https://efsaneboard.de//images/sosyal-media-icon/Green/Buradan1Red.gif)
https://www.netcup.de/
![[Resim: Buradan1Red.gif]](https://efsaneboard.de//images/sosyal-media-icon/Green/Buradan1Red.gif)
https://alfahosting.de/
![[Resim: Buradan1Red.gif]](https://efsaneboard.de//images/sosyal-media-icon/Green/Buradan1Red.gif)
https://www.hosteurope.de/
![[Resim: Buradan1Red.gif]](https://efsaneboard.de//images/sosyal-media-icon/Green/Buradan1Red.gif)
https://www.hetzner.de/
![[Resim: Buradan1Red.gif]](https://efsaneboard.de//images/sosyal-media-icon/Green/Buradan1Red.gif)
https://www.strato.de/
|
|
|
Şişe ve Gazoz Kapağı Koleksiyonculuğu Nedir? |
|
Yazar: RasitTunca - 03-10-2020, 04:09 PM - Forum: Hoby Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
Şişe ve Gazoz Kapağı Koleksiyonculuğu Nedir?
Şişe ağzı gövdesinden daha dar olan, genellikle plastik, alüminyum veya camdan imal edilen taşıyıcı kap. Şişeler daha çok, sıvı maddeleri taşımak veya saklamak için kullanılır. Su, süt, her türlü içecek maddesi, benzin , ilaç, mürekkep gibi günlük hayatta sık kullanılan maddeler şişe içinde muhafaza edilir.
Bazı şişeler için, kullanıldıktan sonra iade edildiğinde geri alınmak üzere bir depozito ücreti ödenir. Cam şişeler ise geri dönüşüme gönderilmelidir. Şişedeki sıvının dökülmemesi için ağzı bir kapak, taç mantar veya mantar tıpa, bira ve şaraplar için Quillfeldt kapağı veya çekme şişe kapağı gibi şişe kapağı ile kapatılır.
Şişe'nin 70'lik ölçüsüne bir nefeslik cam da denir.
Şişelerin farklı türleri bulunuyor. Bugün dünya genelinde en fazla kullanılan şişeler plastik şişe, polietilen tereftalat ve bioplastik şişeler, cam şişe, şarap ve alkollü içecekler için şarap şişesi, codd şişesi, alüminyum şişe gibi ambalajlardır.
Çocukluğumuzda Gazoz kapağı, kibrit kutusu, ve bilya biriktirirdik, hatta pul koleksiyonumda vardı. ve şişe koleksiyonculuğua çok uygun bir malzeme, çünkü Firmalar şişe içinde sundukları malları cazip hale getirmek için, çok çeşitli şişe kullanmaktalar. ve bu kadar çok çeşitli olan şişeleri biriktirmek de bazı meraklıların gözünden kaçmamış, Avusturya'ya ilk geldiğimde, ev sahibim şişe ve cam fabrikasının olduğu köyde duruyordu, ve tarihi Şişeler biriktiriyor du, bir yerden buldumu Hemen alıp gidiyordu, haber aldı mı oraya gidiyordu falan yerde şişe var mı diye, daha sonra Avusturya'da ikinci köyümde de şişe biriktiren 1 Avusturyalıya rastladım, hatta müzayede yapıp şişelerini müzede sunmayı düşünüyordu, kendine ait özel bir müze açmayı düşünüyordu. gazoz ve meşrubat şişeleri olsun, içki şişeleri olsun, çay ve kahve bardakları olsun, parfüm şişeleri olsun, hepsi çok çeşitli renk, ve çeşitleri çok, koleksiyon yapmak isteyenler için, ideal bir malzeme, ve ben yapanları gördüm, internette aradığımda da, birkaç Türk ünden bu koleksiyonculuğa soyunduğunu, ve her türlü şişe koleksiyonu yaptıklarını, internette gördüm, Evet ama, bu biraz yer ve para isteyen bir koleksiyonculuk, pahalı bir koleksiyonculuk sayılabilir, Bir de muhafazası zor, kırıldı mı tamiri yok. Gazoz kapaklari ise, onlar da çok çeşitli ve devamli değişken malzemeler oldukları için, bir de ülkelerin ki farklı olduğu için, o da koleksiyon yapmaya uygun bir malzeme
Samsun’da bir koleksiyonerin biriktirdiği meşrubat şişesi koleksiyonunda 1899 yılından bugüne kadar kola şişeleri bulunuyor.Samsun’un Atakum ilçesinde yaşayan ve özel bir şirkette yönetici olarak çalışan 38 yaşındaki Mehmet Mesut Ak’ın meşrubat şişesi koleksiyonu görenleri şaşırtıyor. Evinin bir odasını 1899 yılından günümüze kadar meşrubat şişeleri ile donatan Ak, şişelere gözü gibi bakıyor. Koleksiyonunu oluşturduğu şişeler aynı zamanda farklı özelliklere sahip. Şişe gibi gözüken bir malzemenin fotoğraf makinesi ve telefona dönüşme özelliği bulunuyor.Yaklaşık 20 yıldır meşrubat şişesi koleksiyonu yaptığını ifade eden Mehmet Mesut Ak, "Koleksiyonum daha önceki zamanlarda bir odamı 360 derece dolduruyordu. Bunu zamanla azaltmam gerekiyordu. Kimisini ticaret yaparak kimi şişeyi de hediye ederek verdim. Buna rağmen koleksiyonum azalmıyor. Cidden koleksiyonculuk çok bereketli bir iştir. Hatırı sayılır bir koleksiyonum söz konusu. 1990’lı yılları görmüş bir insan olarak eve kola girmesi çok lüks bir şeydi. Bu heves ben de reklamlar olsun, bakkaldan aldığımız şişenin kapağının altından hediyeler olsun diye koleksiyonculuk işine sürükledi" dedi.
Emekli elektrik elektronik mühendisi 60 yaşındaki Çınar, 10 yaşından beri çeşitli objelerden koleksiyonlar oluşturdu. Bazı koleksiyonlarını ekonomik sebeple satmak zorunda kalan Çınar, kibrit, anahtarlık, eski kitap, para, tespih gibi koleksiyonlardan sonra kolonya şişelerine merak saldı.
Fransa'da 1928 yılında üretilen ve mühürlü kapağı hiç açılmamış kolonyanın da bulunduğu koleksiyonda, hayvan ve araç figürlü şişeler, cami, minare, ay, güneş, semazen, çevirmeli telefon, deve üzerindeki bedevi, Artemis, Meryem Ana gibi farklı biçimlerdeki şişeler dikkati çekiyor.
Çınar, ilginç kolonya şişelerini bulmak için Türkiye'deki antika pazarlarını sıkı takibe alırken son 10 yılda başlayan bu merakıyla değişik şekillerde 350 şişeyi bir araya getirdi.
Koleksiyonda ayrıca 1928 yılında üretilen, ağzındaki mührü hiç açılmamış Fransız kolonyası gibi orjinal kolonyaların yer aldığı şişeler de yer alıyor.
Kolonya şişesi merakının 10 yıl önce bir arkadaşının kendisine hediye ettiği bir kolonya ile başladığını ifade eden Çınar, kolonyanın ilk üretiminden bu yıla geçen süre içinde çeşitli ülkelerde kullanılmış ilginç kolonya şişelerinin peşine düştüğünü anlattı.
Ankara, İstanbul, Bursa gibi farklı illerde, belirli periyotlarda kurulan antika pazarlarına giderek koleksiyonunu genişlettiğini belirten Çınar, 1891 yılında Almanya'da, 1913'te İzmir'de üretilen kolonyaların şişesini elde ettiğini, ayrıca 1928 yılında imal edilmiş ve kapağı hiç açılmamış Fransız kolonyasını koleksiyonuna kazandırdığını aktardı.
Koleksiyonunu sergilemekten keyif aldığını aktaran Çınar, "İsteyen herkes gelip inceleyebilir. Bu iş görsel bir zevk, koleksiyon yapıp kutuya koyup kaldıranlardan değilim. Koleksiyonumu torunuma bağışlayacağım. Torunum 2 yaşındaki Göktürk'ü bu yönde yetiştirmeye çalışıyorum." diye konuştu.
Çınar, 350 şişelik koleksiyonunda Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde kullanılmış şişelerin de bulunduğunu, Fransa, Almanya, Mısır, İtalya, Suudi Arabistan gibi ülkelerden kolonya şişelerine sahip olduğunu ifade etti.
Koleksiyonu için ilginç kolonya şişeleri topluyor
|
|
|
Hoby Kuşçuluk Nedir Güvercin Besiciliği Nedir? |
|
Yazar: RasitTunca - 03-10-2020, 03:21 PM - Forum: Hoby Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
Hoby Kuşçuluk Nedir Güvercin Besiciliği Nedir?
Kuş besleme, genellikle bir kuş besleyici aracılığıyla yabani kuşları besleme etkinliğidir. Kuş besleme tipik olarak kuş meraklılarının bir etkinliği olarak düşünülür. Yabani kuşları besleyen insanlar genellikle kuşları varoş ve yerel yerlere çekmeye çalışır. Bu, bir besleme istasyonu kurmayı ve kuş yemi tedarik etmeyi gerektirir. Yiyecekler arasında tohumlar, yer fıstığı, satın alınan yiyecek karışımları, yağ, mutfak artıkları ve süet sayılabilir. Ek olarak, kuşları kursak sindirmeye yardımcı olarak gıdaların öğütülmesine yardımcı olmak için mahsullerinde depoladıkları bir kuş banyosu ve gastrolit (kum) sağlanabilir.
Ekmekleri parklarda, göllerde ve nehirlerde su kuşlarına vermek de tüm dünyada popüler bir aktivitedir.
Etkisi
İngiltere'nin Sheffield kentinde yapılan bir araştırma, bahçe kuşlarının bolluğunun, kuş besleme düzeyleriyle arttığını buldu. Bu etki yalnızca düzenli olarak ek gıdalar alan türlerde belirgindi ve kuş beslemesinin kuş bolluğu üzerinde doğrudan bir etkiye sahip olma ihtimalini arttırdı. Buna karşılık, besleme istasyonlarının yoğunluğunun, bir mahallede bulunan farklı kuş türlerinin sayısı üzerinde bir etkisi olmamıştır.
Kuş besleyicilerin kullanımının çevre sorunlarına neden olduğu iddia edildi; Bunlardan bazıları The Wall Street Journal'da yayınlanan bir ön makalede vurgulanmıştır.
Yabani kuşlarını çeşitli kuş yiyecekleri ve kuş besleyicileri ile şımartacak ateşli kuş besleyicileri tarafından büyük miktarda para harcanmaktadır. 16 yaşın üzerindeki 55 milyondan fazla Amerikalı, yabani kuşları besliyor ve yılda 3 milyar dolardan fazla kuş yemine, 800 milyon dolar ise kuş banyoları, kuş evi ve diğer kuş besleme aksesuarları için harcıyor. Faaliyet kuş besleme hobisi için malzeme ve ekipman satan bir sektör ortaya çıkardı.
Bazı şehirlerde veya şehirlerin bazı yerlerinde (örneğin, Londra'daki Trafalgar Meydanı), güvercinleri beslemek yasaktır, çünkü bu hassas türler ile rekabet ettikleri için ya da bol miktarda ve kirlilik ve / veya gürültüye neden olabilir
Güvercin Yetiştiriciliği
GÜVERCİNGİLLER (COLUMBIDAE)
Columbiformes takımı iki alt takıma ayrılmaktadır. Bunlardan biri Columbae, diğeri ise Pterocletes’dir. Columbae alt takımı ise iki familyadan meydana gelmektedir. Bunlardan ilki Columbidae diğeri ise Raphidae’dir.
Konumuzu oluşturan Columbidae familyasının güvercin ve kumruları da içine alan bir çok alt familyası bulunmaktadır. Columbidae familyası içine dahil olan 250’den fazla kuş türü bugün dünyanın kutuplar hariç hemen her yerine dağılmış olarak yaşamaktadır. Toplu halde yaşama eğiliminde olan kuşlardır.
Ülkemizde Columbidae familyasının üyelerinden sadece 7 tanesine doğal olarak rastlanmaktadır. Bu araştırma ülkemizde rastlanan 7 türü tanıtmayı amaçlamaktadır. Bu 7 türü tanıtmadan önce Columbidae familyasının bazı özellikleri üzerinde durmak istiyoruz.
GÜVERCİNGİLLERİN GENEL YAPISI
Bu gruba giren kuşların çoğu orta irilikte, küçük ve yuvarlak başlı, kısa ayaklı, uzun ve sivri kanatlı kuşlardır. Yerde beslenmeye uyarlanmış bir vücut yapıları bulunan bu kuşlar iyi uçucudurlar.
Güvercingillerin gaga biçimleri beslenme alışkanlıklarına göre değişiklik göstermektedir. Güvercingiller genellikle tane (tohum) ile beslenen kuşlardır. Ancak yurdumuzda bulunmayan ve meyve ile beslenen bazı türleri de vardır. Tane ile beslenen türlerde gaga, uzun ve incedir. Meyve ile beslenenlerde ise gaga kalın ve papağanlarınkine benzer şekilde ucu kancalıdır.
Güvercingillerde yemek borusunun üzerinde yer alan ve besinleri depolamaya yarayan bir kursak bulunmaktadır. Ağızlarında diş gibi kesici ve öğütücü organları bulunmadığından güvercinler yediklerini direkt olarak kursaklarına gönderirler. Besinlerin depolanma ve sindirilme işlemi kursakta başlar ve tohumları öğütebilecek kadar gelişmiş olan taşlıkta devam eder. Tohumla beslenen güvercingillerde bağırsak uzundur. Meyve ile beslenenlerde ise daha kısadır.
Güvercingillerde bahar ayları ile birlikte çiftleşme ve yumurtlama dönemi başlar. Erkek güvercinler kendi üreme bölgelerini diğer erkeklere karşı koruma eğilimindedirler. Genellikle erkek kuş kendi üreme bölgesinde öterek dişi kuşu buraya çeker ve çiftleşirler. Dişi kuş, türe göre değişmekle birlikte genellikle iki tane yumurta yapar. Yuva yeri seçimi ağaç dalları üzeri, ağaç ve kaya kovukları, hatta toprak üzerine bile olabilmektedir. Güvercin yuvaları, diğer bazı kuşlarla karşılaştırıldığında son derece basittir. Çalı çırpıdan oluşan ufak bir yığınak şeklindedir.
Dişi ve erkek kuş nöbetleşe olarak kuluçkaya yatarlar. Kuluçka süresi ortalama 15 gün kadardır. Yavrular yumurtadan çıktıklarında tüysüz ve gözleri kapalıdırlar. Yavrunun bakımı da gene ana ve baba kuş tarafından ortaklaşa yürütülür. Yavrunun gözleri 5-6 gün içinde açılır. 1 aylık olduklarında bütün tüyleri çıkmış ve uçabilecek hale gelmiş olurlar. Başlangıçta yavrunun gagası yumuşaktır ve kendi kendine yem yiyemez ve ana ve babası tarafından beslenir. Gaganın sertleşmesi 40 gün kadar sürmektedir. Bu sürenin sonunda yavru kuş kendi başına beslenebilecek ve tam olarak uçabilecek konuma gelmektedir.
GÜVERCİNGİLLERİN FARKLI ÖZELLİKLERİ
Güvercin, insanoğlunun evcilleştirdiği ilk kuş olma özelliğini korumaktadır. Dolayısıyla güvercin yetiştiriciliğinin tarihi de oldukça eskilere kadar gitmektedir. Güvercingilleri diğer kuşlardan ayıran bazı önemli özellikler bulunmaktadır. Bunların başında, su içme şekilleri ve yavru besleme özellikleri gelmektedir.
SU İÇME ŞEKİLLERİ
Güvercingillerde su içme şekli diğer birçok kuştan farklıdır. Diğer kuşlar, bir yudum su alıp kafalarını yukarı doğru kaldırarak suyu yutarlar. Kuşlarda burun delikleri ile gagaları arasını kapatabilecek bir yapı bulunmaz. Bu nedenle kuşlar, vakum oluşturup suyu ememezler. Suyu gırtlaklarına iletebilmek için kafalarını yukarı kaldırma gereksinimi duyarlar. Ancak güvercingiller, burun deliklerini de suya daldırırlar ve yemek borusundaki kasların yardımı ile vakum oluşturarak aynı memelilerde olduğu gibi suyu emerek içerler. Bu özellik sadece güvercingiller familyasına ait kuşlarda bulunmaktadır. Bu özellikleri nedeni ile güvercinlerin içecekleri su kaynaklarının ya da su kaplarının gaga ve burun deliklerini daldırabilecekleri derinlikte olmaları gerekir.
GÜVERCİN SÜTÜ SALGISI
Bütün kuşlar içinde yalnızca Columbidae (güvercingiller) üyelerinde rastlanan benzersiz bir özellik yavruların beslenmesi için “güvercin sütü” adı verilen bir salgının salgılanmasıdır. Yavrular yumurtadan çıktıktan sonra yaklaşık bir hafta süre ile bu salgı ile beslenirler. Daha sonra ana ve babalarının kursaklarında öğüttükleri yarı sindirilmiş besinle beslenmeye geçerler. Yavru kuş gagasını ebeveynlerinin ağzının içine sokar ve ebeveynlerinin kusmasını sağlayarak bu salgıyı alır.
Güvercinin beynin altında bulunan hipofiz bezinin salgıladığı prolaktin adı verilen bir hormon, bu salgı mekanizmasını harekete geçirmektedir. Kursak çeperinden salgılanan bu besleyici maddenin bileşimi memelilerdeki süte oldukça yakındır. Halk arasında “kuş sütü” olarak bilinen bu salgı, güvercinlerde sadece kuluçka dönemi sonuna doğru yaklaşık bir hafta süre ile salgılanan bir maddedir.
GÜVERCİNGİLLERİN YURDUMUZDA BULUNAN ÜYELERİ
250’den fazla üyesi bulunan güvercingiller ailesinin yurdumuzda sadece 7 türü doğal olarak yaşamaktadır. Bu 7 türden biri göçmen, diğerleri yerli kuştur. Evcil güvercini de dahil edersek 8 tür olduğunu söyleyebiliriz.
1) Kaya Güvercini (Columba livia)
2) Tahtalı (Columba palumbus)
3) Gökçe Güvercin (Columba oenas)
4) Evcil Güvercin (Columba domestica)
5) Kumru (Streptopelia decaocto)
6) Küçük Kumru (Streptopelia senegalensis)
7) Üveyik (Streptopelia turtur)
8) Doğu Üveyiği (Streptopelia orientalis)
KAYA GÜVERCİNİ (Columba livia)
Evcil güvercinlerin atası olduğu kabul edilmektedir. Görünüş olarak evcil güvercinlere benzer. Gövdesi kurşuni mavidir. Kanatlar açık kurşuni mavi olup üzerinde iki tane siyah şerit (çubuk) bulunur. Boyun yanları yanardöner erguvani ve yeşil renktedir. Kuyruk tüylerinin ucu siyahtır. Kuyruk üstü tüyleri beyaz ya da açık gridir. Kanat altları beyazdır. Gaga siyah, ayaklar kırmızı, tırnaklar siyah, göz rengi koyu portakal, kırmızı, göz halkası sarıdır. Boyu 32 cm’dir. Kırlarda, tarlalarda kaya kovuklarında yaşar. Dünyada en yaygın olan güvercin türüdür. Bu türün şehirlere adapte olmuş bir grubu “şehir güvercini” adı ile anılır. Cami avlularında, şehir meydanlarında büyük gruplar halinde karşılaştığımız bu güvercinler, son yıllarda evlerin çatılarına ve balkonlarına kadar yayılmışlardır.
Kaya güvercinlerinde eşlerin birbirine bağlılığı ömür boyu devam eder. Dişi kuş iki yumurta yapar. Yılda üç kez kuluçkaya yattıkları olur. Kuluçka süresi 18 gündür. Yavrular 1 ay içinde yem yiyebilecek ve uçabilecek hale gelirler. Yavruların eşeysel olgunluğa erişmeleri 6 ay kadar sonra olur.
TAHTALI (Columba palumbus)
Güvercinlerin en irisidir. Boynun iki yanında ve kanatlarında beyaz bantlar bulunur. Boyundaki beyaz bant sadece erişkin kuşlarda vardır. Genç kuşlarda henüz oluşmamıştır. Özellikle uçarken kanadında bulunan beyaz şerit ile kolayca ayırt edilebilir. Boyun kısmı parıltılı yeşil, göğüs kısmı erguvani ve kanat uçları siyahtır. Kuyruk diğer güvercinlere göre daha uzundur. Gaga sarı, bacaklar kırmızıdır. Boyu 40 cm kadardır ve sert kanat vuruşları ile uçar. Yapraklı ve iğneli yapraklı ormanlarda, dağlık alanlarda yaşar. Meşe palamudu ormanlarında sık rastlanır. Yurdumuzda ormanlık ve ağaçlı bütün bölgelerinde bulunur. Yuvasını ağaç dalları arasına, ağaç kovuklarına yapar. Dişi kuş 2 yumurta bırakır. Kuluçka süresi 15–18 gündür. Yılda iki kere kuluçkaya yatar. Yavrular 1 aylık olduklarında yem yer ve uçabilirler. Yavrular ikinci yaşın ortalarında eşeysel olgunluğa ulaşırlar. Bu kuşlarda yuvayı erkek kuş hazırlamaktadır. Eş seçimi sezonluktur. Her sezonda yeni eş edinilir.
GÖKÇE GÜVERCİN (Columba oenas)
Görünüş olarak kaya güvercinine benzer. Ancak rengi daha koyu mavi ve kurşunidir. Göğüs koyu erguvanidir. Kuyruk sokumunda beyazlık bulunmaz. Kanatları üzerindeki siyah şeritler (kolon) daha incedir. Kuyruk ucundaki siyah bant ise daha geniştir. Boyu 33 cm’dir. Gaganın dip kısmı kırmızı, uca doğru sarımsı, ayaklar ise kırmızıdır. Gözü koyu renklidir.
Ağaç, kaya ve toprak kovuklarına yuva yapar. Yaşlı ormanları sever. Kışın açık arazide bulunur. Yılda üç kez aynı yuvada kuluçkaya yatar. Kuluçka süresi 17 gündür. Yavruları 25 günde yem yiyebilecek hale gelirler. Eş seçimi sezonluktur. Her türlü tane ve tohumla beslenen bu güvercine, yurdumuzun Orta Anadolu, Akdeniz ve Güneybatı Anadolu bölgelerinde devamlı rastlanırken, Karadeniz ve Kuzeybatı Anadolu bölgelerinde yaz göçmeni olarak görülür.
EVCİL GÜVERCİN (Columba domestica)
Değişikliği sevmemeleri, yuvalarına ve eşlerine olan bağlılıkları, yön bulma konusundaki ustalıkları onların belli yerlere kolayca alışmalarını sağlamıştır. Gerek bu özellikleri gerekse farklı bazı nitelikleri bu kuşların insanlar tarafından benimsenmesine ve yetiştirilmelerine neden olmuştur.
Tüm dünyada farklı amaç ve eğilimlerle beslenen evcil güvercinlerin dünya üzerinde 800 kadar farklı ırkı olduğu bilinmektedir. Tüm bu ırklar farklı renk, büyüklük ve özelliklere sahiptir. Bu ırklardan 100 kadarı ülkemizde de yetiştirilmektedir.
Evcil güvercinin atasının kaya güvercini (Columba livia) olduğu görüşü Darwin de dahil olmak üzere çeşitli araştırmacılar tarafından savunulmaktadır. Farklı bazı ortitologlar (kuş bilimciler) ise, evcil güvercinin 2 veya 4 tür yabani güvercin türünün melezlenmesi ile ortaya çıktığı görüşünü benimsemektedirler.
KUMRU (Streptopelia decaocto)
“Kolyeli Kumru” adı ile de bilinen bu kuş, güvercinden biraz küçüktür. Boyu 31 cm kadardır. Genel olarak üzerinde kül rengi yada bej renkler hakimdir. Boynunun gerisinde siyah bir çizgi bulunmaktadır. Bu nedenle kolyeli kumru olarak da adlandırılmaktadır. Kanat telekleri koyu gri, kuyruk telekleri ise sırtının rengindedir. Gaga gri, ayaklar ise kırmızıdır. Göz beyaz ya da açık gridir. İnsana yakın bir kuştur. Şehirlerde ve diğer yerleşim yerlerinde insanlarla birlikte yaşamayı sever. Ağaç üstlerine, elektrik ve telefon direklerine, çatı kenarlarına yuva yapar. Yaptığı yuvalar oldukça özensizdir. Dişi kuş yuvaya iki yumurta bırakır. Kuluçka süresi 15 gün kadardır. Yılda üç defa kuluçkaya yatar. Yavrular 3 haftalık olduklarında yem yiyebilecek ve uçabilecek hale gelirler. Bir yaşından itibaren eşeysel olgunluğa erişen yavrular, sezonluk olarak eş seçerler. Yurdumuzda Doğu Karadeniz sahili ile Doğ Anadolu’nun bazı yerleri haricinde her yerde rastlanır. Taneler, tohum, böcek ve üzümümsü meyvelerle beslenir.
KÜÇÜK KUMRU (Streptopelia senegalensis)
Görünüş olarak üveyiği andırmaktadır. Boyu 26 cm olan bu kuşun kuyruğu üveyiğe benzer. Kanat örtüleri ve sırtı beneksiz kızıl kahverengi, kanat altı örtüleri gri-mavidir. Göğüsünün üst kısmında siyah benekler bulunur. Gaga siyah, ayaklar kırmızıdır. İnsanlarla birlikte bulunmayı sever. Yuvasını pencere kenarlarına, ağaç dallarına, saçak çıkıntılarına yapar. Yaptığı yuvalar oldukça özensizdir. Dişi kuş yuvaya iki yumurta bırakır. Kuluçka süresi 15 gün kadardır. Yavrular 3 haftalık olduklarında yem yiyebilecek ve uçabilecek hale gelirler. Bir yaşından itibaren eşeysel olgunluğa erişen yavrular, sezonluk olarak eş seçerler. Yurdumuzda doğal olarak Güneydoğu Anadolu’da bulunur. Diğer bölgelere buradan dağılmıştır.
ÜVEYİK (Streptopelia turtur)
Kolyeli Kumrudan biraz küçük olan bu kuşun boyu 28 cm’dir. Üveyik bir yaz göçmenidir. Yurdumuza ilkbaharda gelir. Ülkemizde kuluçkaya yatar ve yavrular. Daha sonra kışı geçirmek üzere Orta Afrika ve Güney Asya’ya gider. Yurdumuzun hemen her bölgesinde görülür. Ürkek bir kuştur. Kuş genel olarak kızılımsı pas rengindedir. Sırt ve kanat örtü tüyleri koyu kahverengidir. Karın ve kuyruk altı tüyleri beyazdır. Kuyruk tüyleri koyu gridir. Kuyruk tüylerin orta tüyler dışında kalanlarının uçları beyazdır. Gaga koyu gri, bacaklar kirli kırmızıdır. Göz portakal rengindedir. Sert ve hızlı uçar.
Ergen kuşlarda boyunun yanlarında enine üç tane dalgalı siyah şerit bulunur. Bu siyah şeritlerin etrafı beyazdır. Genç kuşlarda bu şeritler bulunmaz ve renk olarak daha kahverengine yakındırlar. Özellikle ötüş sesi ile tanınan bir kuştur. Ağaçlık geniş tarım alanlarında, orman kenarlarında, bağ ve bahçelerde yaşar. Yuvasını ağaç dalları arasına veya sık çalılıklara yapar. Sıcak bölgelerde yılda iki kez kuluçkaya yatar. Dişi kuş çalı çırpıdan oluşan özensiz yapılmış yuvaya iki yumurta bırakır. Kuluçka süresi 15 gündür. Yavrular üç haftalık olduklarında yem yiyebilecek ve uçabilecek hale gelirler. Sezonluk olarak eş seçen bir kuştur.
DOĞU ÜVEYİĞİ (Streptopelia orientalis)
“Büyük Üveyik” adı ile de bilinen bu kuş, üveyikten biraz daha iricedir. Boyu 33 cm’dir. Büyüklük olarak bir güvercini andırır. Yaşayışı, beslenmesi, üremesi aynı üveyiğe benzer. Renk olarak sırtı ve kanatları daha koyu, üzerindeki lekeler daha büyükçedir. Kanatların altı koyu gri, uçma teleklerinin uçları siyahtır. Kuyruk teleklerinin uçları ise üveyikteki gibi beyaz değil gridir. Boyunda ergen kuşlarda bulunan beyaz zemin üzerindeki siyah şeritler üveyiği oranla daha ince ve sayıca daha fazladır. Ülkemizde nadir olarak gözlenen kuşlardan birisidir. Ana vatanı Orta ve Doğu Asya olan bu kuşa yurdumuzda sadece Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da rastlanmaktadır.
GÜVERCİNLERİN VÜCUT YAPILARI
YAŞAMA BİÇİMLERİ
GENEL BİLGİLER
Güvercinlerin vücut yapıları bağlı bulundukları ana sınıftan yani kuşların genelinden pek farklı değildir. Bu yazı kapsamında genel olarak kuşlarla ilgili bilgiler verilecek güvercinlere özgü durumlar ise ilave edilecektir. Latince’de Aves olarak adlandırılan kuşlar sınıfı, omurgalılar grubunda sürüngenlerle memeliler arasında yer alır. Bu sınıf üyelerinin karakteristik özelliği ön üyelerinin uçmaya yarar şekilde kanada dönüşmüş olması, vücutlarının tüylerle örtülü bulunması, yumurta ile çoğalmaları ve sıcakkanlı olmalarıdır. Kuşlar sabit sıcaklığa sahip hayvanlardır. Vücut sıcaklıkları 38–40 derece arasındadır. Çoğu türlerde kemiklerin içi boş olduğundan hafif bir iskelete sahiptirler. İskelet ve vücut yapıları ile gerek dış, gerekse iç organları hemen hemen bütün kuşların aynıdır. Omurgalılar içersinde bu karakteristikleri ile başlı başına ayrı bir grup oluşturmaktadırlar.
DIŞ GÖRÜNÜŞ
Başlıca karakteristikleri vücutlarının çok değişik renklerde tüylerle kaplı olmaları ve gövdelerinin iki yanında yer alan kanatları ile uçabilmeleridir. Kuşların vücudunun bazı yerleri gaga, ayak, parmaklar ile akbaba gibi bazı kuşlarda boyun kısmı tüysüzdür. Kuşlarda ayaklar yürümeye, yüzmeye, tırmanmaya ve tutunmaya yarar. Ayaklar genellikle sert pullarla kaplıdır. Bazı türlerde ayakların hatta tırnaklara kadar parmaklarında tüylerle kaplı olduğu görülür. Paçalı güvercinler buna iyi birer örnektirler. Değişik şekillerdeki gaga sert keratinden oluşur. Bazı türlerde gaga yumuşak bir deriyle kaplıdır. Gaga yapıları kuşların beslenme tarzlarına bağlı olarak çok değişik şekillerdedir.
TÜYLER
Kuş tüyleri karmaşık bir yapıdadır. Keratinleşmiş deri hücrelerinden oluşmaktadır. Telek adı verilen kanat ve kuyrukta yer alan büyük tüyler uçmaya ve dönmeye yaramaktadır. Vücudu bir kiremit örtüsü gibi kaplayan dış tüyler ise kuşu ıslanmaktan korur, alttaki ince ve yumuşak tüyler ise vücudun ısı kaybetmesini önler.
Güvercinlerde kanat telekleri kabaca el telekleri ve kol telekleri olarak iki gruba ayrılabilir. El telekleri, genellikle 10 tanedir. Kanat ucundan bilek eklemine kadar sıralanır. Uçmayı sağlayan ana tüyler bunlardır. Kol telekleri adı verilen ikinci bir sıra ise, bilek ekleminden dirseğe kadar uzanır. Bu telekler ikinci derecede uçma tüyleridir. Sayıları kuş türüne göre değişmektedir. Güvercinlerde genellikle 18 adettir.
Kuyruk telekleri, kuyruktaki büyük tüylerdir. Uçarken dümen görevi yaparlar. Sayıları güvercinlerde genellikle 12 dir. Bazı türlerde 14 ya da 16 ya kadar çıkabilmektedir. Kuyruk telekleri son kuyruk omuruna bağlanmışlardır. Buradaki kasların hareketlerine bağlı olarak hareket ederler.
Örtü telekleri, uçma tüylerinin ve kuyruğun dibinde kiremit gibi dizilmiş kısa tüylerdir. Kanatların alt ve üstünde birkaç sıra örtü tüyü bulunur. Uçma teleklerine en yakın olan örtü tüyleri en büyük olanlardır. Hav tüyleri, teleklerin altında yer alır ve kuşun vücut ısısını korumaya yarar. Renkleri genellikle beyaz ya da gridir.
TÜY DEĞİŞİMİ
Memelilerde ve kuşlarda kıllar, tüyler, tırnaklar dış etkilerle devamlı yıprandıklarından zamanla bunların yerine yenileri oluşur. Bu yenileme işi bazen yavaş yavaş (memelilerde deri, tırnak, kuşlarda pençe ve gaga ) bazen de belli zamanlarda ve oldukça hızlı bir şekilde oluşur. (kıl ve tüy değiştirme)
Genellikle, kuşlar bütün tüylerini senede bir defa, bazıları iki defa değiştirirler. Bazı kuşlar küçük örtü tüylerini senede iki defa, kanat ve kuyruk teleklerini ise bir defa değiştirirler. Tüy değiştirme yavaş olduğundan, genellikle 1-3 ay sürdüğünden kuşlar tamamen çıplak kalmaz ve uçma yeteneklerini kaybetmezler. Örneğin güvercinler bu şekilde tüy değiştirir. Fakat kaz, ördek, kuğu, turna ve bazı bataklık kuşları uçma teleklerini birden döktüklerinden birkaç hafta uçamazlar. Bu durumlar dışında değişik tüy değiştiren türler de vardır. Bazılarında erkek ve dişi değişik zamanlarda tüy değiştirir.
Tüy değiştirme genellikle yavaş ve belli bir sıraya göre olur. Güvercinlerde kanat teleklerinin değişimi, el teleklerinde bilekte başlar ve el uçlarına doğru ilerler. Kol teleklerinde ise, hem iç hem de dış taraftan içe doğru değişir. Kuyruk teleklerinde ise değişim içten dışa doğru olur.
Tüy değişimi derideki tüy yuvasında yeni tüyün büyümesi ve üstteki yıpranmış tüyün atılmasıyla oluşur. Bu tüy yenilemede bazı kuş türlerinde renk değişikliklerine de rastlanır. Yılda iki defa tüy değiştiren kuş türlerinde genellikle yaz ve kış renklerinde farklılıklar olur.
AYAK YAPILARI
Kuşlarda iskeleti oluşturan arka ekstremiteler yürüme bacaklarıdır. Bacağın üst kısmında yer alan uyluk kemiği ve diz eklemi bacak kasları ve karın tüyleri tarafından örtüldüğünden dışardan görülmez. Alt bacaktaki kaval kemiği kamış kemiği ile birleşerek but kemiğini oluşturmuştur. But kemiğinden sonra bilek ve tarak kemiklerinin birleşmesinden oluşan oldukça uzun ayak kemiği gelir. Bu kemiğin alt ucundaki çıkıntılara ikinci, üçüncü ve dördüncü parmaklar bağlanır. Birinci (arka) parmağı olan kuşlarda bu parmak ayak kemiğinin iç kenarındaki çıkıntıya bağlanır. Beşinci parmak yoktur. Parmak sayısı genellikle 3-4 tür. Birinci parmak 2, ikinci parmak 3, üçüncü parmak 4 ve dördüncü parmak 5 parçalıdır. Parmaklar bazı türlerde öne ve arkaya dönebilir. Ayaklar keratin pullarla kaplıdır. Kuşlarda ayaklar yaşam ve hareket tarzlarına göre değişik yapılar gösterir
GAGA YAPILARI
Gaga, besinin tutulması, yakalanması, taşınması, parçalanması gibi işlemlerin yanı sıra düşmanlara karşı bir savunma aracı olarak da kullanılır. Tüylerin düzeltilmesinde, yuva yapımında ve daha birçok işte kullanılır. Dolayısıyla kuşlarda yaşam biçimine uygun gaga biçimleri gelişmiştir.
Keratinden oluşan gaga üst ve alt gaga olmak üzere iki kısımdır. Üst gaga, üst çene ve burun kemiklerinin, alt gaga ise alt çene kemiklerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Üst gaga burundan itibaren devam eden sırt kısmı, genellikle az veya çok eğik olan gaga ucu ve keskin gaga kenarlarından oluşur. Gaga kenarlarında Çoğunlukla diş şeklinde çıkıntılar veya testere gibi tırtıklar bulunur. Alt gaga ise her iki alt çene kemiği uçlarının birleştiği gaga ucu ile çene kemikleri arasını örten, bazı türlerde yumuşak bir deriden oluşan gaga altından oluşur. Birçok kuşta ve güvercinlerde üst gaga dibinde yumuşak ve genellikle sarı renkte bir deri vardır. Ceroma adı verilen bu kısım sinirlerle donatıldığından dokunmada önemli görevler üstlenmiştir. Bir kısım bataklık ve su kuşlarında bu deri bütün gagayı örter. Burun delikleri ceromanın kafatası ile birleştiği yerden ya da ceromanın içinden açılır.
Kuşların beslenme tarzına bağlı olarak çok değişik şekillerde gagalara rastlanır. Yırtıcı kuşların gagaları kanca gibi kıvrık, keskin ve güçlüdür. Bu gagaları ile deri, et ve hatta kemikleri parçalarlar. Tohum yiyen kuşlarda gagalar kalın ve koniktir. Bataklık ve sulak alanlarda yaşayan kuşların gagaları genellikle uzundur. Böcek yiyen kuşların gagaları ince ve sivridir. Pelikan gagası ise alt çenedeki esnek derisiyle büyük bir kepçe gibidir. Gaga şekilleri de kuşların tanınmasında ipuçları verir.
İSKELET YAPILARI
Kuşların genel yapısı yürüme ve uçma hareketlerini rahatça yapmaya uygun bir şekilde oluşmuştur. Yürürken ve dururken gövdenin ağırlık merkezi ayakların üzerine düşer. Bu sırada kanatlar katlanmış durumda gövdenin iki yanına yapışık olarak durur. Kuşların iskeleti incelendiğinde kemiklerin ince, içlerinin boş ve birçok yerinde belirli delikler olduğu görülür. Akciğerlerden itibaren çeşitli yerlerde bulunan hava keseleri kemiklerle bağlantılıdır. Bu durum kuşların uçmalarını kolaylaştırmaktadır. Şekil 1 de bir güvercinin iskelet yapısı görülmektedir.
KAFATASI
Kuşlarda kafatası, beyin ve soğancığın korunduğu kubbemsi ve iyi kaynaşmış kemiklerden meydana gelir. Kafatası üzerinde büyük göz çukurları, burun delikleri ve boynuzumsu bir maddeden yapılmış olan üst ve alt gaga yer alır. Eklemli ve oynak olan gaga, kafatası ve alt çene ile bağlantı halindedir. Günümüzde yaşayan hiçbir kuşta diş bulunmaz.
BOYUN
Kuşlarda boyun çok hareket edebilecek bir yapıda gelişmiştir. Boyunda yer alan omur sayısı genellikle 14–15 arasındadır. Bütün kuş türlerinde bu sayı 10 ile 26 arasında değişmektedir.
GÖĞÜS
Kuşlarda göğüste yer alan omur sayısı 3–10 arasında değişir. Güvercinlerde bu sayı 3 tanedir. Göğüste birbirine ve göğüs omurlarına bağlı 5-10 kaburga kemiği vardır. Göğüs kemiği iri, geniş ve yassıdır. Yalnız göğsü değil karın kısmını da kaplar. Göğüs omurlarından sonra gelen sırt ve bel omurları, leğen kemiği ile kaynaşmıştır.
Kuşlarda ön üyeler kanat şeklini almıştır. Kanatlar kuvvetli kaslarla göğüs kemiğine bağlanmıştır. Kanadı omurgaya ve göğse bağlayan kemiklerden kürek kemikleri sırt tarafına doğru uzamışken, sırt kargacık kemikleri göğüs ile kaynaşmış, köprücük kemikleri ise uçta birleşerek lades kemiğini oluşturmuşlardır.
KANATLAR
Kanatlar, kısa bir pazı kemiği ve uzun ön kol kemikleri ile körelmiş el kemiklerinden ibarettir. El, birbirine kaynaşmış uzunca bir orta el parçası, başparmak, orta büyük parmak ve buna bitişik küçük parmak olmak üzere 3 parmaktan oluşur.
Duruş ve yürüyüş halinde kolun üst kısmı geriye, alt kısmı öne ve el kısmı geriye kıvrık bir şekilde durur.
AYAKLAR
Ayaklar, sırt omurlarıyla birleşmiş ve bütünleşmiş leğen kemiğine bağlıdır. Kısa ve kuvvetli olan uyluk kemiği öne doğru yatık, gövdenin yan etleri içinde gizlenmiştir. Bu nedenle diz eklemi dışardan görülmez. Arkaya doğru eğik duran baldır oldukça iri ve uzundur. Kaval kemikleri kaynaşmıştır. Bilek ve ayak kemikleri kaynaşarak boru şeklinde parmaklara eklenmiştir. Beşinci parmak kaybolmuştur. Parmak sayısı genel olarak 3-4, deve kuşlarında 2 dir. Güvercinlerde parmak sayısı 4 tür. Arkaya dönük birinci parmak 2, içe bakan ikinci parmak 3, ortadaki üçüncü parmak 4, dıştaki dördüncü parmak ise 5 eklemlidir. En uç eklemde tırnak oluşmuştur. Güvercinlerde tırnaklar alttan gelen kısımlarla yenilenen bir yapıdadırlar. Parmak sayısı ve eklemler kuş türlerine göre çok değişiklikler gösterir. İskelet kaslarla çevrilidir. Kanatlar çok kuvvetli kaslarla bağlı olup ayrıca ayak kasları da oldukça güçlüdür.
İÇ ORGANLAR
Şekil 2 de bir güvercinin iç organları görülmektedir.
BEYİN VE OMURİLİK
Beyin, kafatası boşluğu içinde yer alır. Kuşlarda beyindeki koku alma duyusu büyük ölçüde körelmiştir. Bunun yerine orta beyinde bulunan görme ve işitme lobları çok gelişmiştir. Güvercinlerde kafatası ile beyin arasında bulunan ferromanyetik bazı tanecikler, yerin manyetik alanına karşı duyarlı birimler haline gelmişlerdir. Güvercinler bu sistem sayesinde yerin manyetik alanındaki değişimleri hissedebilmektedirler. Bu sistem güvercinlerin çok uzaklardan uçurulduklarında bile yönlerini kolaylıkla bulabilmelerine yardımcı olmaktadır. Omurilik omurga kanalının son ucuna kadar uzanır. Omurilikten ayrılan sinir sistemi, bütün organlara ve kaslara kadar dağılır.
KALP, AKCİĞERLER VE SOLUNUM SİSTEMLERİ
Kuşların kalpleri dört gözlüdür. Kalp atışları memelilerden daha hızlıdır. Kalplerinin vücutlarının ağırlığına oranı, diğer omurgalılara göre daha fazladır. Solunum organları ve akciğerler küçüktür. Memelilerde olduğu gibi göğüs boşluğunda serbest halde bulunmayıp, gövde boşluğunun duvarına yapışıktırlar.
Kuşlarda kısa olan bronşlar birçok kollara ayrılmaktadır. Bu kollardan birçok hava kesesi kuşun vücudunun değişik bölümlerine yayılır. Bu hava keseleri hava deposu işlevini görürler. Hava keseleri kuşun gövde, kanat ve ayaklarını hareket ettirmesi sonucu sıkışır ve açılırlar. Bu sayede ciğerlere hava gönderimi sağlanır.
Kuşlarda diğer memeli hayvanlarda bulunan diyafram olmadığı için, ciğerlere hava körüklenmesi ve solunum bu yolla sağlanmaktadır. Uçurulmayan güvercin ve evcil kümes hayvanlarında rastladığımız durduğu yerde kanat çırpma hareketinin nedeni solunumu devam ettirme eyleminden kaynaklanmaktadır. Kuşlarda yer alan bu hava keselerinin bir diğer işlevi de vücut sıcaklığının korunmasını sağlamaktır. Bu mekanizma beyindeki bir merkez tarafından idare edilmektedir.
Bir güvercinde kalbin vücut ağırlığına oranı % 14, Vücut sıcaklığı 43 derecedir. Dakikadaki kalp atış sayısı 220, solunum sayısı 450 dir. Dakikadaki kanat çırpma sayısı 8, yatay uçuşta hızı saatte 80 km. dir.
BÖBREKLER VE BOŞALTIM SİSTEMİ
Kuşlarda böbrekler iri ve uzunca bir yapı gösterir ve sırt kemiğinin iç çukuruna gömülmüş durumdadır. Böbrekten çıkan idrar kanalları bağırsağın arka tarafına uzanır ve eşey deliğinin (kloak) orta kısmına açılır. İdrar kuşlarda sulu değildir. Beyaz, yoğun ve çabuk katılaşan bir maddeden ibarettir. Deve kuşu haricinde hiçbir kuşta idrar kesesi bulunmaz. Bunun nedeni kuşların aslında sıvı olan idrardaki suyu tekrar emerek vücuda kazandıran bir yapı geliştirmiş olmalarındandır. Böylelikle kuşlar uzun süre susuz idare edebilecek bir yapı kazanmışlardır. Tane ve tohumla beslenen güvercin gibi kuşlarda su içme ihtiyacı diğer kuşlara oranla daha fazladır. Kuşlarda böbrekler, sadece azotlu atıkların atılmasına değil vücuttaki su ve tuz miktarına göre glikozun düzenlenmesinde de görev alır.
KURSAK, ÖN MİDE, TAŞLIK VE SİNDİRİM SİSTEMLERİ
Kuşlarda sindirim sistemi de değişiklik gösterir. Kuşlarda ağız kısmında diş bulunmaz. Bazı kuşlardaki gaga kenarlarındaki testeremsi çıkıntılar ve diğer oluşumlar beslenmeleri ile ilgilidir. Ağız içinde boynuzumsu bir madde ile kaplı ve hareketli olan dil, besinleri almaya ve yemek borusuna göndermeye yarar. Şekil 3 de bir güvercinin sindirim organları görülmektedir.
KURSAK VE ÖZOFAGUS
Yemek borusu kuşun boyun uzunluğuna göre şekil alır. Güvercinlerin de dahil olduğu tanelerle beslenen bazı kuşlarda ve yırtıcılarda yemek borusu genişleyerek kursak denilen bir yapı ortaya çıkartmıştır. Alınan besinler ilk önce kursakta yumuşatılır. Kursak oluşumu aslında dişlerin olmayışının doğal bir sonucu olarak gelişmiştir. Kursağın esas görevi alınan besinleri ilk aşamada depolayarak mideye yavaş yavaş geçmelerini sağlamaktır.
Bunun yanı sıra kursağın diğer bir önemli görevi de özellikle tohum ve tane yiyen güvercin gibi kuşlarda besinlerin yumuşatılıp hazırlandıktan sonra yavrulara kusularak verilmesini sağlamaktır. Çünkü yavrular gagaları gelişene kadar yaklaşık 1 ay süre ile kendi başlarına yem yiyemezler. Güvercinlerde yavrular gagalarını anne ya da babalarının yutaklarına sokarak kusmalarını sağlarlar böylelikle depo edilmiş besine ulaşırlar. Tane ve tohum ile beslenen güvercin gibi kuşlarda, tanelerin öğütülmesini sağlamak amacı ile kursakta bir miktar taş bulundurulur. Kuş, uygun büyüklükteki taşları bu amaçla yutar. Bu taşlar kursakta bir tür değirmen taşı görevi görüp tanelerin öğütülmesini sağlarlar.
Kursağın girişinde başlangıcında Özofagus denilen bir bölüm yer alır. Beyindeki hipofiz bezinin salgıladığı prolaktin adı verilen bir hormonun etkisi ile özofagus’tan bir çeşit salgı salgılanır. Bu salgı sadece Columbidae (güvercingiller) ailesine özgüdür ve diğer kuş türlerinde bulunmaz. Kursak sütü olarak adlandırılan bu salgı halk arasında “kuşsütü” olarak bilinmektedir. Kuluçka döneminin sonuna doğru sadece bir hafta süre ile salgılanan bu sıvının besleyici değeri çok yüksektir. Yeni yavrular kursaktaki yarı sindirilmiş besinlerle beslenmeye hazır olana kadar ilk günlerinde bu salgı ile beslenirler.
ÖN MİDE VE KASLI MİDE ( TAŞLIK )
Bütün kuşlarda yemek borusu alt kısımda genişler ve oval bir şekil alarak mideyi oluşturur. Mide kuşlarda genel olarak iki bölümden meydana gelmektedir. Bunları Ön mide ve Kaslı mide (taşlık) olarak adlandırabiliriz. Ön mideye birçok salgı bezi bağlıdır. Ön mideden sonra güçlü kaslardan oluşan ve iç kısmı sertleşmiş, boynuzumsu bir madde ile kaplı taşlık da denilen kaslı mide gelir. Kaslı mide alınan besinlere göre değişiklik gösterir. Yırtıcı kuşlarda bu mide zayıf kaslıdır. Tane yiyen kuşlarda ise sert kaslı ve içi karşılıklı sert iki plakadan oluşur. Kursak ve ön mideden geçerken yumuşayan besinler burada mide hareketleriyle parçalanır ve öğütülürler.
İNCE BAĞIRSAK
Kimyasal sindirimin büyük bir kısmı ve besinlerin emilmesi burada olur. İnce bağırsak tane yiyen güvercin gibi kuşlarda diğer kuşlara göre oransal olarak daha uzundur. Kısa olan kalın bağırsağın sonunda birçok kuşta uzunca bir kör bağırsak bulunur. Kalın bağırsak anüse açılır.
KLOAK
Kalınbağırsağın dışa açıldığı, dışkının ve idrarın belli bir süre tutulduğu kısımdır. Sindirilmiş besinlerdeki su burada tekrar vücut içine geri emilir. Atık maddeler ise anüs yolu ile dışarı atılır. Kloak’ın bir diğer işlevi de eşeysel üretimin akıtıldığı yerdir. Kuşun cinsiyetine göre sperm ya da yumurta kanalı burada bulunur. Bakınız şekil 4
ÜREME ORGANLARI
Erkeklerde: Böbreklerin ön yan tarafına ikişer tane yumurta biçiminde testisler bulunur. Testislerden çıkan bir sperm kanalı kloak’ın orta kısmına açılır. Kloak’a açılmadan önce sperm kanalı bir şişkinlik yapar. Çiftleşme zamanı bu testisler şişer ve genellikle soldaki daha büyük olur. Kuşların çoğunda güvercinlerde de olduğu gibi çiftleşme organı (penis) yoktur. Yalnız ördekgiller familyası mensuplarında anüsün karına bakan iç duvarından ucu dışarı çıkabilen penis benzeri bir yapı bulunur. Penis üzerindeki oluk, sperma kanallarından çıkan spermayı dişiye iletmeye yarar. Leylek ve balıkçıllarda ise penis körelmiş, anüsün iç duvarında bir siğil şeklini almıştır. Tavuklarda yumurtadan yeni çıkmış yavrularda bu penis benzeri yapı iyi göründüğü için erkek ve dişi civcivler birbirlerinden kolaylıkla ayırt edilebilir.
Dişilerde: Üreme organı yumurtalık ve yumurta kanalından ibarettir. Yumurta kanalı, kloak’ın orta kısmına açılır. Sağ yumurtalık ve yumurta kanalı körelmiş veya tamamen ortadan kalkmıştır. Çiftleşme ve yumurtlama zamanı sol tarafta bulunan üzüm salkımı şeklindeki yumurtalık ve dolambaçlı döl kanalı olağan üstü büyür. Yumurta kanalı yapısal ve işlevsel olarak birbirinden ayrılan beş bölgeden oluşur. Her dişinin eşey organında erkek eşey organını karşılayan ve aynı bölgede anüsün iç duvarında yer alan bir klitoris (bızır) bulunur.
DUYU ORGANLARI
Kuşlar görme ve işitme duyuları çok gelişmiş olan canlılardır. Buna bağlantılı olarak diğer algılama sistemleri fazla gelişkin değildir. Körelen duyuların başında ise koklama gelmektedir.
GÖRME
Kara omurgalıları içinde, hatta tüm omurgalılar içinde görme yeteneği en iyi gelişmiş ve vücuduna göre gözü en büyük olan hayvan grubu kuşlardır. Kuşların duyu organları arasında çok önemli bir yere sahip olan gözler, yön, uzaklık, şekil, renk, derinlik, hareket ve büyüklük gibi nesnelerle ilgili özelliklerin tümünü algılamaktadır.
Kuşların büyük bir bölümünde gözler kafanın iki yanında yer alır. Sadece gece yırtıcılarında gözler kafanın ön tarafındadır. Kuşlarda gözlerin çok az hareketli olmasına karşın baş ve boyun büyük hareket kabiliyetine sahiptir. Göz kapakları çok hareketlidir. Göz kapaklarından ayrı olarak gözü örtebilen hareketli ve saydam bir zar (nicitans) bulunur. Bütün kuşlarda daralıp genişleyebilen göz bebekleri yuvarlaktır. Retina tabakası ön kısma nazaran daha geniştir. Göz çevreleyen katı tabakanın içinde ve cornea kenarlarının arkasında kemik tabakacıklarından oluşan bir halka vardır. Cornea tabakası bütün kuşlarda kuvvetli bir şekilde kubbeleşmiştir. Retina tabakasının büyüklük ve gelişmişliğine paralel olarak keskin ve net görebilme çok gelişmiştir. Durdukları yerde bir dairenin 300 derecelik sahasını görebilirler.
Renk görme olayı birçok canlıda gelişmemişken kuşlarda vardır. Örneğin köpeklerin renk görmedikleri düşünülürse kuşlar bu konuda oldukça yeteneklilerdir. Bir güvercinin 20 renk tonunu birbirinden ayırt edebildiği saptanmıştır. (insanda bu rakam 160 dır.)
İŞİTME
İşitme organı olan kulak gözlerin hemen arkasında, başın iki yanında yer alır. Kuşlarda da kulak, iç, orta ve dış kulak olmak üzere üç kısımdan ibarettir. Fakat dış kulak pek dikkati çekmez. Genellikle dıştan bir tutam kalem tüyü ile çevrili ve örtülüdür. Bazı kuşlarda kulağı çevreleyip örten kalem tüylerinin rengi değişiktir. Sadece bazı türlerde örneğin baykuşlarda dış kulak kepçesi gelişmiştir.
Kuşların 40–30.000 Hz’lik sesleri duydukları saptanmıştır. Kural olarak 100 Hz’den daha düşük sesleri çok az duyarlar. En duyarlı oldukları ses aralığı 1000–3000 Hz arasıdır.
KOKU ALMA
Koku alma duyusu kuşların genelinde körelmiş ve zayıftır. Koku alma organı burun üst gaganın dip kısmında yer alır. Çoğunlukla tam olmayan bir ara perde ile ayrılmış burun boşluğunda koku alma görevini taşıyan midye şeklinde bir çift oluşum vardır. Her iki burun deliği üst gaga dibine yakın bir yerde bulunur. Bazı kuşlarda burun delikleri sert kıllarla örtülüdür (kuzgun). Bazılarında ise (fırtına kuşları) boru şeklinde uzamış ve birbiriyle birleşmiştir.
TAD ALMA
Tat alma organı dil ve gaganın iç kısmıdır. yumuşak olan dil dibi ile damakta yer alan tomurcuklar vasıtasıyla tat alma olayı gerçekleşir. Kural olarak tat alma duyusu iyi gelişmemiştir.
DOKUNMA DUYUSU
Gaga ve dil dokunma organı vazifesini de görmektedir. Çulluklar, ördekler ve genellikle diğer su kuşlarında yumuşak gaga derisi üzerinde yer alan cisimcikler gaganın dokunma organı olarak iş görmesini sağlar. Ayrıca böceklerle beslenen diğer bazı kuşlarda (ağaçkakanlar) oldukça uzun olan dilleri de dokunma vazifesini görür.
YUVA, YUMURTALAR VE KULUÇKA
Kuşlarda üreme yumurtlama yoluyla olur. Bütün kuşlar hazırladıkları bir yuvaya veya uygun bir yere yumurtlarlar daha sonra bir süre kuluçkada yatar ve yavruların yumurtadan çıkmasını sağlarlar. Embiryonik gelişme vücut dışında olduğundan bütün kuşlar çok etkili birer kuluçka ve yavru bakım davranışları geliştirmişlerdir.
Bazı türlerde yumurtadan çıkan yavrular yuvayı hemen terk eder, ana-babalarıyla birlikte besinlerini ararlar. Bir kısım kuşlarda ise yavrular belli bir süre yuvada kalır, ana, baba veya herhangi biri tarafından beslenir, uçacak hale gelince yuvayı terk eder. Güvercinlerde yavrular yumurtadan çıktıktan sonra ana ve baba kuş tarafından ortaklaşa beslenirler. Gagaları sertleşip kendi başlarına yem yiyebilecek hale gelene kadar bu şekilde devam eder. Bu süre yaklaşık bir aydır. Yumurtadan çıkışta tüysüz olan yavrular bir ay içinde hem yem yiyebilecek hem de uçabilecek hale gelirler.
Her kuş türünde yuva yapımına eşlerin katkısı farklı farklıdır. Bazı türlerde sadece dişiler yuva yaparken, güvercinlerin de dahil olduğu bazı türlerde ise erkeklerde yuva materyali taşı(Zeker) hatta yuva yapımına katılarak dişiye destek olurlar. Guguk kuşu yuva yapmaz, yumurtalarını başka kuşların yuvalarına bırakır, yumurtadan çıkan yavrular da yuva sahibi kuş tarafından beslenip büyütülür.
Kuşlar genellikle ilkbaharda çiftleşerek yuvalanır ve yumurtlarlar. Bazı kuşlarda senede bir, bazılarında iki, bazılarında 3-4 kez kuluçka olayı görülür. En çok yumurtlayan kuşlar tavukgillerdir. Bıldırcın 10-16, keklik ve sülün ise 15-20 yumurta yapar. Güvercinlerde üreme sezonu genel olarak şubat ve ağustos ayları arasındadır. Bu süre içinde ortalama 4 kez yumurtlar ve kuluçkaya yatarlar. Her bir seferde iki yumurta bırakılır. Kuluçka süresi yaklaşık 15–20 gün arasındadır. Kuluçkaya hem erkek hem dişi güvercin birlikte nöbetleşe yatarlar. Gündüzleri genellikle erkek, geceleri ise daha çok dişi güvercin kuluçkada yatar.
Kuşların yumurtaları şekil, büyüklük ve renk bakımından çok çeşitlidir. Genel olarak yumurta büyüklüğü kuşla ve çıkacak yavru büyüklüğü ile orantılıdır. Kuş büyüklüğüne göre en büyük yumurtayı kivi, en küçüğü de guguk kuşu yapar. Yumurtaların renkleri yuva yerlerine göre değişir. Oyuklarda, karanlık, kapalı yuvalarda kuluçkaya yatan kuşların yumurtaları ortama uyacak şekilde renkli ve benekli olur.
ÇİFTLEŞME
Kuşlarda çiftleşme ve çiftleşme öncesi kur yapma şekilleri türlere göre çok çeşitlilik göstermektedir. Çoğunlukla erkek kuşlar diğer erkeklere karşı mücadeleye girer. Eş yapma şekilleri de aynı biçimde farklı farklıdır. Ömür boyu tek eşle birlikte olma şeklinin yanı sıra, çok erkeklilik ve çok dişililik de yaygındır.
Güvercinler genellikle sezonluk eş seçerler. Yalnız yabani güvercinde monogamik tek eşlilik vardır. Güvercinlerde çiftleşme erkek kuşun öterek dişiye kur yapması ile başlar. Dişi çiftleşmeye hazırsa, ön çiftleşme diyebileceğimiz öpüşme evresi başlar. Burada kuşlar birbirlerinin gagasının içine gagalarını sokarak, aynı yavru beslerken yaptıkları kusma hareketini yaparlar. Bu hareketin işlevi konusunda yazılı bir kaynak bulamadım. Ancak benim tahminim kuşlarda dokunma duyusunun en gelişmiş olduğu bölge olan gaga üzerindeki ceroma’nın uyarılması ve böylelikle erkek kuşun sperm verebilecek hale gelmesi sağlanıyor olabilir. Öpüşmeden sonra genellikle dişi kuş çömelir gibi bir hareket yapar ve erkek kuş onun üzerine çıkarak anüsler birleştirilerek kloaklar karşı karşıya getirilir. Dişi kuşun erkek kuş üzerine çıkma durumu da olabilir. Bu aşamada erkek spermlerini dişinin kloak’ı içine bırakır. Spermler buradan ovidukt adı verilen dişi yumurta kanalına girerek yumurta sarısı üzerindeki çekirdeği döllemek üzere 72 saat sürecek bir yolculuğa başlarlar. Çiftleşmeden 72 saat sonra spermler, çekirdeği dölleyebilecek yere ulaşırlar ve burada dölleme yeteneklerini kaybetmeksizin 3 hafta kadar bekleyebilirler. Çekirdek döllendikten sonra yumurta sarısı ile birlikte yumurta kanalına girer ve yumurtlama süreci başlar.
YUMURTA OLUŞUMU VE YUMURTANIN DÖLLENMESİ
Kuş yumurtası yumurta kanalında oluşur. Burada sürekli yumurta sarısı oluşarak yumurtalığı büyütür. Belli bir büyüklüğe ulaşınca folikül patlayarak yumurta kanalına geçiş sağlanır. Çekirdek, sperm tarafından döllenebilmek için her zaman yumurta sarısının dış yüzeyinde bulunur. Yumurta sarısı yumurta kanalına girme aşamasında spermler tarafından döllenir. Spermler burada yumurtayı beklerler. (çiftleşmeden yaklaşık 72 saat sonra) Spermler 3 hafta kadar dölleme yeteneklerini yitirmeksizin yumurta kanalında kalabilirler.
Sonuçta küre şeklinde bir yumurta sarısı üst bölümünde yer alan ve spermler tarafından döllenmiş çekirdeği ile birlikte beş bölümden oluşan yumurta kanalından aşağıya inmeye başlar. Bu yolculuk boyunca sırası ile önce yumurta akı, sonra yumurta zarı ve en sonunda ise yumurta kabuğu ile çevrilir. Yumurta kabuğunun kalkeri, uterus duvarından çıkan protein içerikli bir sıvının küçük sütuncuklar halinde yumurta zarının üzerine birikmesi ile meydana gelir.
Yumurta döllenir döllenmez ilk bölünme de meydana gelir. Bu embiryonun ilk oluşum aşamasıdır. Embiryo başlangıçta sadece yumurta sarısı ile beslenir. Daha sonra sindirim kanalının oluşmasına bağlı olarak yumurta akını da tüketmeye başlar. Yumurtadan çıkış, yavrunun gagası ile yumurta kabuğunu tıklatması ile başlar. Güvercinlerde yumurtadan yavru çıkma süresi, ortalama 15–20 gün arasındadır.
SES ÇIKARMA
Kuşları daha çok ötüşleri ile biliriz. Hatta sadece ötüşleri için beslenen birçok kafes kuşu bulunmaktadır. Kuşlarda ses çıkarma organı gırtlağın altında bulunan Syrinx’dir. Yalnız kuşlarda bulunan bu organ trakenin en alt kısmının ve çoğu defa bronşların en üst kısmının şekil değiştirmesi ile oluşmuştur.
Bu ses organında 2–7 bronşiyal bilezik ve bunların arasına gerilmiş bir zar bulunur. Kasların işlevleriyle bu bronşiyal bilezikler birbirlerine karşı farklı derecelerde hareket ettirilerek, ses çıkarılacak zarın gerginliği değiştirilir. Böylece sesin tonu ve ritmi ayarlanmış olur. Ses bazı kuşlarda tüm ömür boyunca, bazılarında sadece üreme mevsiminde bazılarında ise sadece göç sırasında çıkarılır.
BESLENME
İç organlar bölümünde kuşların sindirim sistemi hakkında özet bilgiler verilmiştir. Kuşlarda gaga besinleri tutmaya, koparmaya ve parçalamaya yarar. Ağız kısmında aldığı besinleri öğütmeye, ufalamaya yarayan diş gibi bir organ yoktur. Taneyle beslenenler taneleri olduğu gibi veya gagalarıyla kırarak, etle beslenenler ise avların parçalayarak yutarlar. Kuşların çoğu besinlerini büyük parçalar halinde yutar. Yutulan besinler kursağı olan kuşlarda bir süre kursakta kalıp yumuşatılır. Besinler midede parçalanır. Ön midede sindirim fermentlerini alarak taşlığa (kaslı mide) geçen besinler burada küçük parçalar haline gelir ve bağırsaklara geçer. Sindirim bağırsakta tamamlanır. Selüloz ise kör bağırsakta sindirilir.
Çok hareketli olan ve çok enerji harcayan kuşlar çok gıda almak zorundadırlar. Yalnız ot ve yaprak gibi besinlerle beslenen kuş türü çok azdır. Bitkisel besinlerle beslene kuşlar genellikle filiz, körpe yaprak meyve tohumları yerler. Bitkisel besinlerin sindirimi hayvansal besinlerden daha zor olduğundan ve gelişme süresince protein ihtiyacı yüksek olduğundan bitki ve tane yiyen kuşların çoğu yavrularını böcek ve kurtlarla beslerler. Belli bir süre sonra hayvansal proteinle beslenen yavrular gelişince yine bitki ve tanelerle beslenmeye başlarlar. Kuşların büyük bir bölümü hayvansal gıdalarla beslenirler. Böcekler, kurtlar, larvalar, yumuşakçalar, sürüngenler, balıklar, küçük memeliler, orta boy memeliler ve yavruları ile çeşitli kuşlar değişik kuş türlerinin besinlerini oluştururlar.
Hayvansal besinlerle beslenen kuşlar sindiremedikleri tüy ve kemikleri (baykuşta olduğu gibi) bir yumak halinde ağız yoluyla dışarı atarlar. Böcek yiyen kuşların çoğu da sert kitin parçalarını aynı şekilde kusarlar. Gündüz yırtıcıları tüy, kemik, kıl gibi parçaları yemezler. Akbabalar özellikle kuzukuşu kalın sığır kemiklerini bile midede oluşan asit (HCL) ile eritirler. Balıkla beslenen kuş türlerinden Yalıçapkınları pul ve kılçıkları ağız yoluyla dışarı atmalarına karşın, martı, pelikan ve balıkçıllar bu kısımları da sindirirler. Meyvelerle beslenen kuşların birçoğu meyvelerin etli kısımlarını yer ve sindirirler, çekirdekleri ise bağırsak veya ağız yoluyla dışarı atarlar. Böylece bitkilerin yayılmasını da sağlamış olurlar
Kuşların dışkıları da beslenmelerine göre farklıdır. Tane ve tohumlarla beslenen kuşların dışkıları kuru ve katıdır. Hayvansal besinlerle beslenenlerin ise cıvık ve genellikle yapışkandır. Meyvelerle ve bitkilerle beslene kuşların dışkıları genellikle renkli (yeşil, mor) ve içlerinde çeşitli tohumlar vardır
KUŞLARIN DAVRANIŞLARI
Kuşların içgüdüleri çok iyi gelişmiştir. Görme duyuları da çok iyidir. Bu nedenle kuşlar objeleri çok iyi tanır, faydalı ve zararlı olanları çok çabuk ayırt ederler. Tehlikeli objelere yaklaşmaz ve hemen uzaklaşırlar. Saksağanlar, kargalar eli tüfekli bir kişiyle bir çiftçiyi, çobanı kolayca ayırt ederler. Av kuşlarının hepsi insanı, özellikle avcıyı çok iyi tanırlar. İnsanlar tarafından beslenen, bakılan kuşların çoğu bakıcılarını tanır ve ondan ürkmezler.
Evinizde kuşların bu özellikleri ile ilgili gözlemleri kolayca yapabilirsiniz. Şayet balkonunuza gelen yabani güvercinleri, serçe ve sığırcıkları sürekli yemlerseniz balkona elinizde bir kap veya başka bir şeyle çıkarsanız, daha içeri girmeden saçakta bekleşen kuşların hemen balkonunuza indiğini görürsünüz. Balkona başka bir iş için eli boş çıktığınızda kuşlar balkona inmeyecektir. Kuşlar yemlenirken balkona çıktığınızda bir kısmı uçacak, en yakın yere konacaktır. Ama kuşları sürekli yemleyen kişiden başkasının, bir yabancının balkona çıkması, hatta balkon kapısına yaklaşması ile birlikte hepsi ürkerek uçacaktır.
Kuşların ses ve arkasından yapılan eylemler arasında bağlantı kurduklarını kendi gözlemlerimle saptamışımdır. Bu Rus bilim adamı Pavlov’un belirlediği şartlı refleks olayıdır. Kuşlarıma yem vermek amacı ile balkona her çıkışımda gıcırdayan kapı sesini çok iyi belleyen diğer kuşlar artık bu sesi her duyduklarında yem verileceğini sanarak balkonuma konmaya başlıyorlardı.
Doğada da benzer şeyleri gözlemek mümkündür. Çift süren bir çiftçiyi leylekler, kargalar 5 - 6 metre mesafeden takip ederler yabancı bir kişinin yaklaşmasıyla ise hemen uçarlar. Kuşlar koyunla köpeği, çobanla avcıyı, buğday tanesi ile kum tanesini kolayca ayırt ederler.
Kuşların diğer hareketlerinde de kuvvetli ve dengeli içgüdüleri hakimdir. Kovuklarda, kapalı yuvalarda barınan kuşlar giriş deliğine hiç sapmadan duralamadan doğruca ulaşırlar. Açıktaki yuva yerlerini isabetle bulurlar. Konacakları bir telefon teline, kuru bir dal ucuna çok isabete ulaşırlar. Beslenirken gördükleri bir tohumu, bir böceği nokta tespiti ile bir uçuşta gagaları ile yakalarlar. Uçarken de bu gelişmiş içgüdüleri ile sık ağaçlar, çalılar arasından, en karışık labirentlerden kolayca çıkarlar.
Tehlikeyi çabuk fark eder, ya hemen uçarak hızla uzaklaşır veya yerde, otlar ve çalılar arasında çabucak pusarak gizlenirler. Sessiz ve hareketsiz kalarak tehlikenin uzaklaşmasını beklerler. Sürüler halinde yaşayan kuşlardan tehlikeyi ilk sezen tehlike ötüşü ile diğerlerini hemen uyarır ve hep birlikte hareket ederler. Kuşlarda ses ile iletişim bir hayli gelişmiştir. Tüm canlılar içinde başka canlıların seslerini taklit edebilen ve özellikle insan sesini taklit edebilen tek tür kuşlardır. (papağanlar buna iyi bir örnektir)
GÜVERCİNLERİN İÇ PUSULASI
UÇURDUĞUMUZ GÜVERCİN YA GERİ DÖNMEZSE?
Güvercin yetiştirenler için bu işin en önemli yanı kuşlarının uçuş performansıdır. Kendi kuşları ile özdeşleşmiş birçok kuşçu tanıyorum. Kuşları ile birlikte aynı kümeste yattığı için gazetelere haber olanların yanı sıra, bir çift güvercin için ufak çaplı servet ödeyenler hiç de az değil. Kısa sürede bir yaşam biçimine dönüşen bu tutku, zamanla hep daha iyi kuşlara sahip olabilmek uğruna verilen uzun bir uğraş haline geliyor.
Peki bu derece değer verdiğiniz güvercininizin uçurduğunuzda yuvasına geri gelemeyeceğini bilseydiniz ne yapardınız? Bu konuda en ufak bir şüpheniz olsaydı kuşunuzu uçurur muydunuz? Sanırım böyle bir şey olsaydı kimse güvercin uçurmaz hatta beslemezdi. Güvercin belki de bir kafes kuşu olarak alınıp satılır, kuş satın alınacağı zaman sadece renksel ve şekilsel bazı özelliklere bakılır, uçuş performansı gibi bir kavram hiç olmazdı. Bu aslında bildiğimiz anlamda güvercin yetiştiriciliğinin de sanırım sonu olurdu.
Neyse ki, bütün güvercin yetiştiricileri uçurdukları kuşlarının yuvalarına geri döneceğinden adları gibi emindirler. Bazen çeşitli nedenlerle istisnai bazı durumlar yaşansa bile, bir güvercin uçtuktan sonra mutlaka yuvasına geri dönmektedir. Evcil güvercinlerle ilk tanıştığım ortaokul yıllarımda beni ilk etkileyen özellik, uçurduğum kuşların yuvalarına geri dönmeleri olmuştu. Uzunca bir süre neden kaçıp gitmediklerine ya da kaybolmadıklarına hayret etmiştim. Güvercinlerim gökyüzünde nokta gibi gözüküyor ve sonra da onları gözle göremez oluyordum. Eminim o yükseklikten bütün Ankara’yı ve çevresini çok rahat bir şekilde görebiliyorlardı. Daha sonra alçalıyor ve benim balkonumu bulup yuvalarına geri gelmeyi becerebiliyorlardı. Gerçekten de hayret vericiydi.
GÜVERCİNLER YÖNLERİNİ NASIL BULUYORLAR?
Güvercini diğer birçok canlıdan ayıran en önemli özellik, kanımca yuvasına ve eşine olan bağlılığı ile çok gelişmiş olan yön bulma yeteneğidir. Acaba güvercinler bu özelliklerini neye borçlular? Nasıl olup da şaşmaz bir şekilde yönlerini bulabiliyorlar?
Bu konuda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Birçok bilim insanı bu konuda araştırmalar ve deneyler yapmıştır. İlk önceleri, kuşların yer şekillerini, binaları vb noktaları akıllarında tuttukları ve yönlerini bunlara göre belirledikleri düşünülmekteydi. Yapılan bazı deneyler bu düşüncenin yanlış olduğunu ortaya çıkarttı. Güvercinlerin gözlerine etrafı görmelerini engelleyen lensler takılarak yapılan bir deneyde, kuşlar bir tür kör edildiler. Daha sonra yuvalarından oldukça uzağa götürülüp uçuruldular. Bu durumda bile güvercinlerin birçoğunun yuvalarına geri geldiği gözlendi. Bunun üzerine daha farklı varsayımlar üzerinde durulmaya başlandı.
Aslında kuşların güneş ve yıldızlara bakarak yön belirledikleri görüşü uzun bir zamandır araştırılmaktaydı. Bu konuda yapılan bazı deneyler bu görüşü destekler doğrultudaydı. Özellikle posta güvercinleri ile çeşitli deneyler yürütülüyordu. Bu kuşların uzun yolları kat edip geri gelmeleri üzerinde duran bilim insanları kuşların güneşe göre yön belirlediklerini saptadılar.
GÜNEŞE VE YILDIZLARA GÖRE YÖN BULMA
Bu konuda ilk kez ortaya görüş süren Alman kuş bilimci (ornitolog) Kramer olmuştur. Gündüzleri göç eden kuşlardan olan bir sığırcık (Sturnus vulgaris) ile yaptığı bir deneyde, sığırcığı etrafını aynalar ile kapattığı bir deney kafesine koymuştur. Aynalar öyle bir konumda yerleştirilmişlerdir ki kuş güneşten başka bir şey görememektedir. Kramer aynaların konumu ile oynayabilmektedir. Böylece aynaların konumunu değiştirerek güneşin durumunu istediği gibi değiştirebiliyordu. Aynaları her oynayışında sığırcığın güneşe göre aynı konumunu koruyabilmek için aynanın oynatıldığı ölçüde sürekli yer değiştirdiğini fark etti.
Bunun üzerine aynı deneyi farklı bir biçimde tekrarladı. Bu sefer kuş, kapalı bir ortamda güneşi görmeksizin aynı deneye tabi tutuldu. Bu deney sonrası kuş yön duygusunu tamamen yitirdi. Yaptığı benzer deneyler sonucu Kramer, kuşların güneşin kendi yörüngesi üzerindeki hareketini fark ettiklerini, buna bağlı olarak konumlarını belirleyebildikleri sonucuna vardı.
Özellikle gece de göçlerini sürdüren bazı kuş türleri üzerinde yapılan araştırmalar ise, bu kuşların yönlerini yıldızlara bakarak saptayabildiklerini ortaya çıkarttı. Ancak burada kuşlar eski gemiciler gibi kutup yıldızına bakıp ya da herhangi bir yıldıza bakıp yön belirlemiyorlar, gökyüzünün genel konumuna göre yön tayin ediyorlardı. Sarıasma (Oriolus oriolus) kuşları, yapay bir ortamda sonbahar gökyüzü görünümü altında yetiştirilmişlerdir. Bu kuşların sonradan yapılan deneylerde bu yapay gökyüzüne göre yönlerini bulabildikleri saptanmıştır.
GÜVERCİNLER DÜNYANIN MANYETİK ALANINI KULLANIYOR
Yukarıda anlatılanlara benzer şekilde yapılan birçok deney, kuşların gökyüzüne bakarak güneş ve yıldızların konumuna göre yön saptayabildiklerini göstermiştir. Ancak gözleri lensle kapatılan güvercinlerin de yönlerini bulabilmiş olması veya gece göç eden kuşların kapalı havalarda yönlerini şaşırmamış olmaları gibi durumlar kuşların farklı bir yön bulma mekanizmasını da kullandıklarını göstermektedir. Peki bu mekanizma ne olabilir?
Yapılan araştırmalar, dünyanın manyetik alanının kuşlar tarafından yön bulmak amacı ile kullanıldığını ortaya çıkartmıştır. Kuşlar yer kürenin manyetik alanından yararlanarak yön bulma yetisi geliştirmişlerdir. Kuşların birçoğu Manyereseptör adı verilen manyetik alan algılayıcı bir sisteme sahiptirler. Bu sistem sayesinde kuşlar göç sırasında ya da uçurulduklarında dünyanın değişen manyetik alanını hissederek yönlerini belirleyebilmektedirler. Deneyler, göçmen kuşların manyetik alandaki %2’lik bir değişimi bile algıladıklarını göstermiştir. Özetle kuşların içinde bir tür pusula bulunmaktadır.
Hayvanların yön bulmada dünyanın manyetik alanını kullandıkları görüşü, ilk kez Rus doğa bilimci Middendrof tarafından ortaya atılmıştır. Dünyadaki manyetik alan, yer kürenin çekirdeğinde erimiş halde bulunan ve hareketli olan demirden kaynaklanmaktadır. Bu manyetik alan, yer kürenin içinden, okyanuslardan ve atmosferden geçerek bir kutuptan diğerine ulaşan oval biçimli akış çizgileri şeklindedir. Bu aynı bir mıknatısın kutupları arasına demir tozları serpiştirildiğinde oluşan çizgilere benzemektedir. Gözle görünmeyen ancak varlığı deneylerle saptanabilen bu manyetik alandan esinlenerek, yön bulmaya yarayan pusula dediğimiz aletler icat edilmiştir. Pusulanın ibresi hep bu manyetik alan çizgilerine paralel konumda durur ve dolayısıyla bize hep kutupları işaret eder. Bizler ancak bir pusula yardımı ile bu doğrultuları saptayabilirken acaba kuşlar bunu nasıl becermektedirler? Kuşların iç pusulası nasıl çalışmaktadır?
KUŞLARIN İÇ PUSULASI
Kuşların Manyereseptör (manyetik alan algılayıcı) bir sisteme sahip olduğunun düşünülmesi üzerine, bu konuda araştırmalar yoğunlaştı. Bu varsayımı doğrulamak için iki Amerikalı araştırmacı olan Walcot ve Keeton çeşitli deneyler yaptılar. Uzaklardan uçurulduklarında yönlerini kolaylıkla bulabilen bir dizi güvercin üzerinde yürütülen bu deneylerde, ilk olarak güvercinlerin üzerine küçük bir mıknatıs bağlandı. Bu şartlarda uzaktan bırakılan güvercinlerin yönlerini tamamen şaşırdıkları gözlendi. Kuşlara bağlanan mıknatısın kuşların iç pusulası üzerinde saptırıcı etki yaptığının saptanması, aynı zamanda böyle bir sistemin varlığını da kanıtlamaktaydı. Bu olayın belirlenmesi üzerine bu doğrultudaki araştırmalar hız kazandı.
Bugün, jeomanyetik alandaki değişmelerin, güneşteki patlamalar ve bazı değişikliklerin yeryüzündeki biyolojik sistemleri olumsuz etkilediğini bilmekteyiz. Jeomanyetik fırtınaya yakalanan bazı güvercinlerin yönlerini şaşırdıkları gözlenmiştir. Bu tür değişimlerin özellikle göçmen kuşların göç yollarını şaşırmasından, balinaların karaya vurmasına kadar birçok değişime yol açtığı bilinmektedir.
MANYERESEPTÖR NASIL ÇALIŞMAKTADIR?
Yeryüzündeki manyetik akım çizgileri, jeomanyetik ekvatorda yatay durumdayken, kuzeye ve güneye doğru gidildikçe daha dik açılarla kesişir konuma gelir. Alanın şiddeti kutuplara yaklaşıldıkça artar. Ekvatorda ise daha zayıftır. Dünyada yaşayan bazı canlıların bu alanın şiddetini ve eğim açısını saptayabilen Manyereseptör adı verilen alıcılara sahip olduğu deneylerle belirlenmiştir. Bu alıcılara sahip canlıların bu sistemi yer küre üzerinde alan bulmakta kullandıkları saptanmıştır. Bu tür alıcılara sahip olan canlılar arasında bazı mikroorganizmalar, kuşlar, balinalar, bazı balıklar bulunmaktadır.
Bir tür iç pusula olarak adlandırabileceğimiz bu sistem, güvercinlerde sinir sistemine yuvalanmış küçük manyetik mineral birikimleri ile sağlanmaktadır. Güvercinlerin kafatasları ile beyinleri arasında bulunan bu ferromanyetik tanecikler, yerin manyetik alanına karşı duyarlı birimlerdir. Pusulanın ibresi gibi düşünebileceğimiz bu mineral tanecikleri, yeryüzünün manyetik alanındaki değişimlerden etkilenmekte ve ilişikte bulundukları sinir hücrelerinde bir implus (uyarı) meydana getirmektedirler. Bu impluslar sinir sistemi aracılığı ile beyine iletilmekte ve güvercin gerekli hareketleri gerçekleştirmektedir.
Amerikalı araştırmacılar olan Walcot ve Keeton bu konuda yaptıkları bir deneyde, her tarafı kapalı bir kafes içine koydukları saka kuşunu (Carduelis carduelis) Helmholtz bobini olarak adlandırılan manyetik alan yaratıcı bir sistemin merkezine yerleştirdiler. Bu sistem sayesinde manyetik alanın yoğunluğunu değiştirmeksizin alanın yönünü değiştirmek olanaklıydı. Alanın yönünü sürekli değiştirerek saka kuşunun davranışlarını gözlediler. Saka kuşu manyetik alanın yönü her değiştirildiğinde kendini yeni yöne göre ayarlıyordu. Bütün bu araştırmalar kuşların manyetik alandan yararlandığını ortaya koymaktadır.
SİSTEMİN YANILGI NOKTALARI
Bu sistem çok mükemmel gibi görünse de bazen yanılmaktadır. Özellikle manyetik alanı algılayamayacak şekilde uzaktan bırakılma, “lokal manyetik anormaller” olarak adlandırabileceğimiz demir yatakları, madenler, jeomanyetik alandaki değişime neden olan olaylar, fırtınalar hatta güneşteki patlamalar bile sistemin aksamasına neden olabilmektedir. Neyse ki, kuşlar sadece bu sistemden yararlanarak yön belirlememektedirler. Aslında kuşlar yön bulmakta güneş ve yıldızların konumlarını da kullanmaktadırlar. Bu nedenle esasen iki tane iç pusuladan bahsetmek belki de daha doğru olacaktır.
Yeryüzünün manyetik alanının yön belirlemede kullanılmasını sağlayan bu sistem göçmen kuşların tümünde hatta bütün kuşlarda varmış gibi görünmektedir. Ancak her kuşun bu sistemi kullanma şekli farklıdır. Her iki sistemin (pusulanın) birbiri ile çeliştiği durumlarla da karşılaşılmaktadır. Hangi pusulanın kullanılacağı kuş türüne ve göç yollarına göre değişmektedir. Düzenli olarak yükseklerde uçan kuşlarda yıldız sistemi daha öncelikli kullanıldığı sanılmakla birlikte, çelişkili durumlarda manyetik pusulanın ön planda geçtiği düşünülmektedir.
Bu konuda Bozötleğen (Sylvia borin) kuşlarının yavruları ile yapılan bir deneyde, kuşlar aynı yapay yıldız görüntülerinin bulunduğu iki farklı ortamda yetiştirilmişlerdir. Ortamlardan birinde manyetik alan bulunmakta, diğerinde ise bulunmamaktadır. Büyüyen kuşlar daha sonra doğaya salıverilmişlerdir. Manyetik alan bulunan ortamda yetiştirilenler doğru yöne yönelirlerken, manyetik alan bulunmayan ortamda yetiştirilenler yanlış yöne yönelmişlerdir. Deney sonuçları kuşların çelişkiye düştükleri durumlarda manyetik bilginin, yıldızlardan gelen bilginin önüne geçtiğini göstermektedir. . Ancak son yıllarda bu konuda yepyeni teoriler ortaya atılmıştır. Posta güvercinleri ile yapılan deneyler, bu güvercinlerin yukarıda aktardığımız sistemlerin yanı sıra farklı bazı sistemleri daha kullandıklarını ortaya koymaktadır.
KOKU TEORİSİ
1947 yılında geliştirilen manyetik alan varsayımı uzun yıllar genel kabul görmüştür. Ancak son dönemde bu konuda yeni bir varsayım daha ortaya atılmıştır. Bu varsayıma göre güvercinler, koku duyguları sayesinde hedeflerine ulaşabilmektedirler. Koku varsayımı ilk kez 1972 yılında F. Papi tarafından ileri sürülmüş ve 1980 yılında Almanya’da Hans Wallraff tarafından hafifçe değiştirilerek son halini almıştır. Bu varsayıma göre her coğrafi bölgenin uçucu maddelerden oluşan kendine özgü bir kokusu vardır. Yapılan araştırmalar güvercinlerin yön bulmasına yarayan kokuların havada aeresol halinde değil, molekül halinde bulunduklarını ortaya çıkartmıştır.
Posta güvercinlerinin bu kokuları tek tek tanıdıkları düşünülmektedir. Bu güvercinlerin yavrularının bile farklı yönden esen rüzgarların farklı kokular taşıdığını daha uçmaya başlamadan öğrendiği ve yaşadığı bölgenin bir koku haritasını çıkarttığı kabul edilmektedir. Uçmaya başladıktan sonra ise, farklı bölgelerin kokularının bu haritaya ilave edilerek haritanın geliştirildiği varsayılmaktadır. Bu konuda birçok deney yapılmakta ve varsayım desteklenmeye çalışılmaktadır. Özellikle koku alma duyuları geçici olarak köreltilen güvercinlerin tanımadıkları bir bölgeden geri dönemedikleri gözlenmiştir. Ancak bölgeyi önceden tanıyorlarsa geri gelebilmektedirler. Bugün koku varsayımı genel olarak kabul edilen bir görüş durumundadır. Ancak diğer yön bulma yetileri ile birlikte ve duruma göre kullanıldığı düşünülmektedir. Bu konudaki çalışmalar ve araştırmalar devam etmektedir.
İnsanların çoğu evlerinde kuş beslemekten hoşlanır. Sizde bu kişilerden biriyseniz ve kuş yetiştirme konusunda ilerlemek istiyorsanız size temel tavsiyeler vereceğiz.
Satış amaçlı kuş yetiştiriciliğinin ana hatlarını öğrenmek istiyor musunuz? Cevabınız evetse yazımızı okumaya devam edin.
Kuşlar güzel ve gizemli olduğu için eskiden beri evcilleştirilir. Kuşları seven bazı insanlar arka bahçelerinde kuşların olmasından keyif alırlar ve onları beslerler. Sizde muhabbet kuşları, sakalar, papağanlar veya evcilleştirilebilen diğer kuşlara karşı olağandışı bir sevgi besliyorsanız kuş yetiştiriciliğine başlayabilirsiniz. Bu kanatlı yaratıklara karşı olan tutkunuz bir yetiştirici için en kıymetli değerdir. Yetiştiricilik bıktırıcı bir iştir ve bu tür işlerdeki mali ödüller her zaman yüksek olmaz.
İşte bu nedenle bu işin başarısı belli tür ve renkteki kuşların başarılı şekilde yetiştirilmesine bağlıdır. Bu kafeslere, kuş yemlerine ve ilaçlara yatırım yaptıktan sonra yetiştiricinin ürettiği her kuşun satılacağı veya kar getirecek fiyattan satılacağı anlamına gelmez.
Kuş yetiştiriciliği ihtiyaçları
Daha önceden kuş yetiştiriciliğini hobi olarak yapmanız size avantaj sağlar. Bu kuşların nasıl yetiştirileceği ile ilgili bir fikrinizin olacağı anlamına gelir. Bu aşamada olası yetiştiricilerin kuş yetiştiriciliği ile ilgili kendilerini eğitmeleri gerekir. Veterinerler, yerel üreticiler, evcil hayvan dükkan sahipleri ve kuş şovlarına katılan ziyaretçilerle temas halinde olmalısınız. İşin içinde olmak demek hangi kuşların en ideal olduğunu ve hangi renklerin en çok rağbet gördüğünü bilmeniz anlamına gelir.
Başlangıç aşamasında büyük bir yerin olması gerekmez. Aslına bakacak olursanız küçük ölçekli başlamanız daha doğru olur çünkü parasal risk vardır. Kuluçka makinelerine, kafeslere, folluklara, yemlere ve bütün bunlar için bir yere ihtiyacınız olacaktır. Aynı zamanda kuşların hastalanma ihtimaline karşı ilaçlara ve veteriner bakımını da ihtiyacınız olacaktır.
Kuş yetiştiriciliği yönetmelikleri ve izinleri
Kuş yetiştiriciliğine başlarken ilgili resmi kurumların yönetmeliklerine uymanız gerektiğini unutmayın. Ev ve süs hayvanlarının üretim, satış, barındırma ve eğitim yerleri hakkındaki yönetmeliğine göre kuş üretim yerlerinin üretim yerlerinde; veteriner hekim odası, duş, depo, tuvalet, hayvan karantina ünitesi, üretim üniteleri, hayvanların yiyeceklerinin hazırlandığı bölüm ve temizlik ünitesi bulunması, üretim için kafesler zeminden ve tavandan 30 cm uzaklıkta ve kafes düzenekleri arasında koridor şeklinde en az 100 cm mesafe olması gereklidir. Ayrıca kuruluş izni ve açılış izni ile ilgili gerekli belgeleri öğrenmeli ve ilgili kurumlara eksiksiz teslim etmelisiniz.
Hangi papağanlar en iyi şekilde yetiştirilir. Muhabbet kuşu yetiştiriciliği
Damızlık muhabbet kuşları için, büyük bir kuşhanın bulunduğu bir bahçe arsasına sahip olmak gerekmez. Birçok amatör, onları modern küçük apartmanlarımızda küçük kafeslerde başarıyla yetiştirirken, muhabbet kuşlarının normal gelişimi için gerekli koşulları yaratır. Bunun için, odanın en parlak kısmı kuşlara tahsis edilmiştir; yani, muhabbet kuşlarının yetiştirilmesi ve saklanması gereken en uygun koşullar yaratılır. Dairede herhangi bir ses (radyo, TV, konuşma, bir musluktan dökülen su) kuşlarda bir reaksiyona neden olur - - bir delici çığlık. Bu nedenle, odada en fazla iki çift muhabbet kuşu bulundurmanız önerilir.
Bazı kafeslerin üreme muhabbet kuşları için ne büyüklükte olması gerektiği hakkında konuştular ve çok şey yazdılar, bazı sevenler küçük kafeslerde bile civciv yetiştirmeyi başardıklarını ve ardından çok sayıda puan aldıklarını savundu. Güçlü, sağlıklı ebeveynlerin ve küçük hücrelerin, en iyi özelliklerini yavrularına aktarmaları mümkündür. Ancak bu nitelikleri korumak ve birleştirmek için, yuvalamadan sonra tüm kuşlar geniş bir odaya aktarılmalıdır. Sıkışık kafeslerde sürekli beslenen bir cins, yüksek niteliklerini uzun süre koruyamaz. Kuşların motilitesi, sadece sağlığını değil, (İsviçreli bilim adamlarına göre) kuşların tüylerinin rengini belirleyen metabolizmalarını da önemli ölçüde etkiler. Bizim uygulamada, bir çift muhabbet kuşu tutarken, en az 100 cm uzunluğunda, en az 60 cm uzunluğunda ve 40 cm yüksekliğinde ve genişliğinde bir kafes kendini haklı çıkardı.
Kafesin apartmanda başarılı bir şekilde yer alması büyük önem taşımaktadır, çünkü üreme tomurcuklarındaki başarı veya başarısızlığı önemli ölçüde etkiler. Kafes, kendine özgü bir yere sahip olmalıdır, bu, kuşların sakinliğini ihlal ettiği için tolere edilemez. Kafesin karanlık bir köşeye, ısıtma cihazlarının yanına, en sık havanın çok ağır olduğu tavanın altında bir taslakta veya yüksek bir yere yerleştirilmesi önerilmez. En iyi yer duvarın yakınında (kuşlara güvenlik hissi verir) ve kesinlikle gözlerimizin seviyesinde veya biraz daha yüksek. Muhabbet kuşları apartmanda olağan seslere alışmaktadır (radyo, TV, dikiş makinesinin çıtası); muhabbet kuşlarını birkaç kafesin içinde tutarken, en iyi odanın uzak bir köşesine yerleştirilir, burada cereyan ve daha az gürültü olmaz. Kafesteki kabuğun dairenin etrafında uçmaması için, kafenin kenarları en az 15 cm olmalıdır.
Muhabbet kuşları yılın herhangi bir zamanında yuva yapar, ancak kış aylarında yuva yapmak önerilmez, çünkü şu anda günler çok kısadır ve yeterince güneş ısısı ve yeşil yiyecek yoktur. Bu aylarda papağanlara huzur vermek en iyisidir. Genellikle ısı talep etmezler ve ısıtılmamış bir odada kışı geçirebilirler, ancak rutubet ve ani sıcaklık değişiklikleri muhabbet kuşlarına zarar verebilir.
Yatay yuva kutusunun iç ölçüleri: alt kısmı 25X15 cm, yüksekliği 15 cm'den fazla değildir, levrek içeriye geçmez, 3 cm yüksekliğinde ve 10 cm genişliğinde bir basamak içten yan duvara tutturulur, dişi yuvanın bulunduğu alt kısma iner depresyon. Yuvalama tasarımı gelen kadın tarafından taş duvarlara veya piliçlere verilen zararı ortadan kaldırır. Buna ek olarak, yuvalama daha geniştir, bu da genç kızlar için önemlidir. Kendi tecrübelerime göre, muhabbet kuşlarının bu tip yuva kutularını tercih ettiğini biliyorum. Yatay kutunun tasarımı sadece kadınlara değil aynı zamanda civcivlere de kolayca girip çıkmanızı sağlar. Bu durum genellikle, kırılgan piliçlerin letkadan düşebileceğinden korkan bazı sevenler için endişelenir. Bu nedenle, aşıkların kendileri üçüncü tipi tasarladı ve yaptı. İlk ikisinin avantajlarını birleştirdiği için buna uzlaşma diyoruz.
Bir uzlaşma türü yuva kutusu gelen kadın tarafından duvar veya civcivlere zarar gelmesi ihtimalini ortadan kaldırır. Yeterince geniştir ve civcivlerin yuvayı erken terk etmelerine izin vermez. Tek dezavantajı büyüklüğüdür. İç taban ölçüsü 22 x 15 cm, yüksekliği 20 cm, ön tarafın üst köşesinde bulunan çentik tavandan ve duvardan yaklaşık 2,5 cm uzakta bulunur. Çentiğin altındaki levrek biraz içeriye doğru geçer, burada 3 cm yüksekliğinde bir basamak sadece 7 cm genişliğe ulaşır Alt ve yuva boşluğu yatay yuva kutularındaki taban ve oluktan farklı değildir.
Diğer kuşların aksine, muhabbet kuşları yuvalarını inşa etmezler, bu yüzden talaş tabana dikilmelidir. Dişi daha sonra onları atar ve çıplak tahtaların üzerine yumurta bırakırsa hiçbir şey olmayacak.
Son zamanlarda, İngiltere'de yuvaların üretimi, sadece bir yuva boşluğuna sahip olan levhaların panolardan yapıldığı sert kartondan yapılmıştır. Her yuvalamadan sonra, karton kutular yakılır ve yalnızca her kullanımdan sonra iyice dezenfekte edilen bir girintili taban bulunur. Karton yuva kutusu muhabbet kuşları için oldukça uygundur ve karton fabrikalarımızın bu kadar hafif ve ucuz tek kullanımlık kutuların seri üretimine hakim olması iyi olurdu.
Özel ihtisas yayınlarında, arka taraftaki kutunun üst kısmındaki daha iyi hava sirkülasyonu için, yaklaşık 8 ... 10 mm çapında üç yuvarlak havalandırma deliğinin açılması tavsiye edilir. Şahsen ben hiç böyle delikler açmamıştım ve bu konuda hiçbir şey söyleyemem.
Her muhabbet kuşu çifti için, genellikle iki yuva kutusu hazırlanır, çünkü bazı dişiler ikinci kez başka bir yuvaya yumurta koyar ve ilk o sırada erkek civcivleri ilk yuvadan besler. Bununla birlikte, çoğu durumda, kadınlar doğrudan büyüyen civcivlerin arasına yumurta bırakır.
Isıtmasız bir odada iyi bir kış geçirmiş olan muhabbet kuşları hızlı bir şekilde set moduna uyum sağlar. İlkbaharda yuva yaparlar, sonra tüylenmeye başlarlar ki bu, kuşların dinlenme periyodunun başlangıcının bir göstergesidir. Eğer amatörler sergi için muhabbet kuşu yetiştirip yetiştiriyorlarsa ve yıl başında yuvalanmalarını istiyorlarsa, kuşların filizlenmiş tahılın verilmesi, gün ışığının uzaması ve hava sıcaklığının yükseltilmesiyle hareketsiz dönemden çıkma süreci hızlandırılabilir. Genellikle sadece bir çift muhabbet kuşu tutarken, kuşların sahibinin tüm çabalarına rağmen uzun süre yuvaya çıkmayacakları görülür. Gerçek şu ki, bir çiftin yuvalanması muhabbet kuşlarının biyolojisi ile çelişiyor. Doğada, birlikte, gruplar halinde, bazen bütün sürülerde yuva yaparlar. Ancak umutsuzluğa kapılmayın: doğa çok zorlanmalı ve sonunda kafesteki çift iç içe geçmeyi kabul eder. İki çift muhabbet kuşu tutularak, ortak bir kafese veya iki ayrı birine konularak daha hızlı bir başarı elde edilebilir. İkinci durumda, hücrelerin birbiri üzerine asılması önerilmez. Kuşların birbirini görmesi gerekir. Muhabbet kuşları gibi kuşlarda, bu gerçek iç içe geçme sürecini önemli ölçüde etkiler.
Bir işletmenin başarısı, büyük ölçüde kuşların durumuna da bağlıdır.
İyi durumda olan erkek, göz kamaştırıcı bir mavi balmumu ve çeneye, keskin bir görünüme, vücudun gururlu bir inişine sahiptir. Dişinin kahverengi çenesi ve balmumu var ve aynı şekilde davranıyor. Elde edilen çift kuvvetli bir şekilde yerden yere uçar.
Erkeğin çiftleşmesi çok etkileyicidir. Erkek dişi etrafında uçar ve çağrı sesi çıkarır. Uçup gider, sonra tekrar levrek oturur, dişine döner ve keskin bir gaga hareketi ile gagasına dokunur, sık sık onu besler. Eğer bir kadın kendini beslemesine izin verirse ve zaman zaman gagasında talaş yaptığı yerden bir yuva kutusuna kırılırsa, bu yuvalamanın başladığının kesin bir işaretidir. Aynı zamanda, kuşların çiftleşmesi ile günde birkaç kez gözlemleyebilirsiniz. Dişi neredeyse yatay pozisyonda çömelir, erkek, sarkan bir kanadıyla sarılıyormuş gibi sırtüstü oturur ve gübrelenir. Bu andan itibaren, dişi kireçtaşı için artan bir ihtiyaç duyuyor.
Bu zamanda, darı ve yulaf, yumurta yemi ve sebzelerin yanı sıra kuşlar da verilmelidir. Çiftleşme kuşları döneminde pek çok sevgili, dişi için yumurta bırakmayı kolaylaştırmak amacıyla, darına birkaç damla balık yağı ekler. Bir dişinin yakında yumurtlayacağı gerçeği, deneyimli bir amatör, kuyruk ritmiyle orantılı olarak gözle görülür hareketini öğrenir. Dişi ilk yumurtayı bırakmadan bir veya iki gün önce, ince, şeffaf bir kabuktaki bağırsak hareketi sayısını arttırır.
Kuşların sağlıklı olması ve yuvalanma arzusu göstermesi koşuluyla, ilk yumurtanın ortaya çıkması, yuvaları astıktan iki ila üç hafta sonra beklenebilir. Tüm papağanlar gibi, muhabbet kuşu yumurtası tamamen beyazdır, yaklaşık 19X15.5 mm büyüklüğünde, 2 g ağırlığındadır, fakat daha küçük olanlar da vardır. Dişi her gün ikinci yumurtayı bırakır, muhabbet kuşunun debriyajındaki yumurta sayısı 3 ila 12'dir, ortalama 5-6 yumurtadır. Genç dişiler genellikle daha az yumurta bırakır, yaşlılar önemli ölçüde daha fazladır, ancak genellikle istisnalar vardır.
İlk yumurta serildikten sonra kuluçkahaneye başlar, sadece dişi katılır. Erkek genellikle dişi besler, bazen kutuda uzun süre bekletir, ancak sadece dişi yumurtaları kuluçkaya yatırır. Dişi bazen yerini uzun süre bırakır, ama yumurtada iyi gelişmiş bir embriyo zarar vermeden soğumaya tolere ettiği için bundan hiçbir zararı yoktur.
Yumurta kabuğu biraz zarar görürse (kabuğun altındaki kabuğun zarar görmemesi koşuluyla), çatlak bir parça yalıtım bandı veya hafif ısınmış bir tel ile uygulanan bir damla parafin ile kapatılabilir.
Kuluçka başlangıcından bir hafta sonra (son yumurtanın görünümünden sayılarak), yumurtaların döllenmiş olup olmadığını kontrol edebilirsiniz. Tecrübeli bir uzmanın yuvaya yalnızca bir kez bakması gerekir: döllenmiş yumurtalar donuk gri-beyaz, döllenmemiş yumurtalar parlak, sarı-beyaz veya lekelidir. Döllenmiş bir yumurtayı lümen içerisinde inceleyerek karanlık bir nokta - farklı damarları olan embriyonik bir düğüm - kan damarları (sevenler onlara "örümcek ağı" derler) bulabilirsiniz.
Örümcek Ağı, basit bir cihazla kolayca algılanır. Çok sayıda yumurta mevcudiyetinde tavsiye edilen döllenmemiş yumurtalar çıkarılmalıdır.
Civcivlerin yumurtadan başarıyla çıkabilmesi için önce çaba göstermeleri gerekir. Başın dönme hareketleri yaparak, kabuğu (çıktıktan sonra kaybolan) gagadaki “dişleriyle” deliyorlar. Sonra, omuzların kuvvetli bir hareketi ile, kabuğun hasarlı kısmını delip, havayı ilk kez içine çeker ve bu tür bir stresden sonra uzun süre dinlenirler. Civciv gövdesinin alt kısmı yavaş yavaş kurur ve nihayet kabuk kalıntılarından kurtulur. Ancak ondan sonra dişi boş kabuğu yuvadan çıkarır.
İki yıl üst üste iki farklı sağlıklı civcivin aynı sevgili kuşlarda aynı yumurtadan gagalandığı durumlar vardı.
Böylece, 1976'da, Klein'a (Almanya) ait bir çift muhabbet kuşunda (mavi erkek ve açık kanatlı dişi), debriyaj 6 yumurtadan oluşuyordu. Bunlardan biri döllenmemiş, biri diğerlerinden çok daha büyüktü. İlk yumurtanın ortaya çıkmasından sonraki 19. günde gagalandığında büyük bir yumurtanın içinde iki kafa buldu. Yavruların kabuğunu soyma anını fotoğrafladı ve fotoğraf “Tavuk Yetiştiricileri ve Aşıklar Değişim Merkezi” (A-Z Nachrichten) dergisinde basıldı.
1977'de, Betticher (Harz - GDR) sevgilisi, "Kuş tüyü ve egzotik kuşlar bulunan kuşlar" dergisinde ayrıntılı olarak bildirilen benzer bir durum yaşadı. 8 yumurtalık bir kavramadaki bir çift muhabbet kuşunda, birinci ve beşinci anormal boyuttaydı. İlk yumurtadan çıkan iki normal normal civciv, diğerinde, alışılmadık derecede büyük, ikizler de vardı, ama yumurtadan çıkmıyorlardı çünkü kafaları çapraz olarak yerleştirildi, bu da yumurtadan çıkarken gerekli özgürlüğü vermedi.
Tüm debriyajın döllenmemiş yumurtalardan oluştuğu, bu gibi durumlarda tüm yumurtaların çıkarılmaması gerektiği, çünkü kuşlar tekrar yumurtalarını bırakmaya başlayacakları ortaya çıkmaktadır. Döllenmemiş yumurtaları bir başkasının yuvasından döllenmiş yumurtalarla değiştirmeniz önerilir. Yabancı civcivleri yetiştirmek, bir çift muhabbet kuşu üreme ritmini sürdürmeye yardımcı olur ve taraftarlar bir sonraki debriyajda tüm yumurtaların döllenme umuduna sahip olacaklar.
Kendi yumurtalarını yiyen dişiler var. Bu tür kuşlar üreme amaçlı sayılar dışında bırakılmalıdır, ancak yavrulara aktardıkları bazı olumlu özellikler bu kuşları kurtarmamızı, yuvalanmalarını sağlamak için zorlar, ancak sadece çift dipli bir yuva kutusunda zorlar. Bu amaçla, yuvalama boşluğuna sahip üst taban, içine konan yumurtanın, alt tabanın yumuşak bir kumu (pamuk yünü, kürk, yumuşak kumaş, vb.) Üzerine kayabileceği bir açıklık ile sağlanır, bundan sonra yumurtalar kontrol edilir ve başka bir dişi kuluçkalanır ( Davranıştaki bu anormallik, kuşlardaki yemlerde Ca eksikliği nedeniyle ortaya çıkabilir. Her durumda, hücrede varlığını kontrol etmek, ezilmiş kabuk ek bir kısım koymak, kalsiyum glukanat gereklidir. Yuvalamayı değiştirmek için acele etmemelisiniz, çünkü bir veya iki yumurtadan sonra yenen genç bir kadın bunu yapmayı bırakabilir ve gelecekte harika bir anne olacak. - Not ed).
Civcivler yumurtlamadan 17-18 gün sonra kabuğundan çıkarlar. İlk civcivleri yuva kutusundan çıktıktan sonraki gün, her gün yükselen bir gıcırtı duyuluyor. Muhabbet kuşu yuvasında her zaman farklı yaşta civcivler bulabilirsiniz. Avustralya'da muhabbet kuşlarının iç içe geçtiğini gözlemleyen zoologlar da bu gerçeğe dikkat çekti.
Kontrol ettikten sonra sadece iki veya üç civcivin yumurtadan çıkmış olduğu tespit edilirse, kalan yumurtaları yuvadan çıkarmak için acele etmeye gerek yoktur. Yumurtadan çıkan civcivler için, ağır bir kadına karşı bir çeşit koruma görevi görürler. Sıkışma tehlikesi, sık sık İngiliz tipi ağır bir kadın tarafından büyütülen bir veya iki civcivin beklemesinde yatmaktadır. Ne yazık ki, yuvadaki civcivin karnının düz bir şekilde bacağına yattığını bulmak için çok geç. Bu civcivler derhal yuvadan çıkarılmalıdır. Bununla birlikte, tartışmalı soru, civcivin dişinin ağırlığına göre sakat olup olmadığı veya İngilizce muhabbet kuşlarının yetiştirilmesi arzusunda İngiliz sevenler arzusuyla yakından ilişkili haçların tezahürü olup olmadığıdır. İkincisi Radtke ( Radtke Georg A. - Alman zoolog, Muhabbet Kitabı'nın yazarı ve çok sayıda özel yayın, uluslararası bir sınıf hakimi. - Not. şeritbu tür papağanlarda iskelet kuvvetinin gelişmesinin kuş kütlesindeki artışla orantısız olduğunu bildirmiştir. Ancak, bu neden tek olamaz, çünkü bu tür piliçleri, büyük sergi muhabbet kuşlarının yetiştirilmesinden çok önce normal papağanlarda görmek zorunda kaldım.
Bazen gaganın deformasyonu civcivlerde görülebilir - üst çene üst üste gelecek şekilde aşağıya düşer. Böyle bir kusurun nedeninin henüz tam olarak tespit edilmemiş olması nedeniyle (civcivleri beslerken hasar alınır veya kalıtsal bir özellik), yetiştirilen civcivlerin civcivleri beslemekte zorluk çekecekleri üremelerine izin verilmez.
Muhabbet kuşu yumurtaları kuru havaya, örneğin Agapornis papağanlarına karşı duyarlı değildir. Bununla birlikte, dişinin yumurtaları kuluçkaya yatırdığı odadaki bağıl nem en az% 60 olmalıdır, çünkü kuru havanın etkisi altında yumurtanın iç kabuğu bazen embriyo ölecek kadar kurur. Genellikle yumurtadaki embriyonun ölüm nedeni canlılığı eksikliğidir.
Kuluçka döneminde muhabbet kuşlarının beslenmesi sadece darı ve yulaf ile gereklidir ve 17. günde onlara bir yumurta karışımı verebilirsiniz (bkz. Besleme bölümü). Civcivleri beslerken, solucanlar yiyen bir kadınım vardı. Yeşil yemden - ayrıca civcivlerin beslendiği dönemde - kuşların yıldız ve karahindiba yaprakları (günlük) vermeleri gerekir. Mısır ve yeşil yulaf kulaklarındaki olgunlaşmamış darı, emziren kadınlara vermek için tercih edilir, ancak bu her zaman mümkün değildir.
İlk günlerde dişi civcivleri, erişkin kuşların kaslı midesinde ve söğüt guatrında oluşan guatr sütü ile besler - ve sadece civcivleri yavaş yavaş gevrek hale getirir. Bazı özel yayınların yazarları yanlışlıkla kuşun guatrında bulunan tahılın kısmen sindirildiğine inanmaktadır. Ne de olsa, muhabbet kuşlarının guatrları mide suları (enzimler) içermez, bu nedenle içindeki tahıl yalnızca ıslanır ve yumuşatılır. Çok sayıda civciv varlığında, dişi önce yaşlı olanları guattan tahılla besler, beslemesi bittiğinde en genç civcivleri guat sütü ile beslemeye başlar. Filizlenmiş tahıl, civcivlerin beslenmesi döneminde çok önemli olan süt oluşumuna katkıda bulunur.
İlk olarak, erkek sadece dışkı yapmak için yuvadan çıkan dişi besler. Daha sonra, her iki ebeveyn de yavruları besler - erkek ve dişi dönüşümlü olarak ve yavruların ilk ayrılmasından sonra genellikle sadece erkek tarafından beslenirler, çünkü dişi zaten bir sonraki debriyaj için hazırlanıyor.
Genç bir dişi, boş guatr civcivlerle beslenmeyi reddettiği zaman (bu durum ince şeffaf deriden açıkça görülebilir) nadiren gerçekleşir (şahsen böyle bir durumla uğraşmak zorunda değildim). Taze yumurtadan çıkan civcivler, sadece 12 saat boyunca yumurta kesesinden yeterli miktarda gıda rezervine sahiptir, bu durumda, bu sürenin bitiminden önce, başka bir dişi içine yerleştirilmeleri gerekir, aksi takdirde ölürler. Çoğu durumda, emzirmeyen bir kadın 4-6 günlük civcivler koyarlarsa, son derece maternal içgüdüleri uyandıran "çok ısrarcı" olan civcivleri beslemeye başlarlar. Gelecekte, böyle bir dişinin normalde civcivlerini besleyeceği varsayılmalıdır, bu yüzden onu daha fazla üreme için amaçlanan sayıdan çıkarmak için bir süre beklemeniz gerekir.
Muhabbet kuşlarında tüy toplaması, Agapornis cinsinden papağanlardan çok daha az yaygındır. Bununla ilgili birkaç hipotez var, ancak bu fenomen için henüz net bir açıklama yok. Her ihtimalde, sonuçta kuş beslemesinde protein ya da diğer besinlerin bulunmaması hala eksiktir. Bir yetişkin papağan tüylerini çıkarırsa, büyük olasılıkla boşta kalmanın neden olduğu zihinsel bir hastalıktır. Ve tüyleri civcivlerden koparmak, muhtemelen şu şekilde gerçekleşir: dişi, yanlışlıkla piliçten ve şakalardan gelen olgunlaşmamış bir tüyü koparır ve şakalardan suyu, iyi tadı göründüğü suyu emer.
Benim pratiğimdeki benzer bir durumu hatırlamıyorum, ancak bazı amatörler bunu rapor ediyor. Uygulama, tüm civcivlerin zil çaldıktan hemen sonra diğer kadınlara hemen aktarıldığı ve “yuvalamanın” üreme amaçlı gruptan çıkarıldığı yönündedir. Civcivler 2-3 haftalık yaşlara ulaştıysa, kafesin dibine yerleştirilen açık bir kutuya aktarılırlar. Bu durumda, bir erkeğin şimdi onları besleyeceği varsayılmaktadır.
Bazı sevenler muhabbet kuşlarından ilk beş yumurtayı alırlar (kanaryalar ürerken olduğu gibi), onları alçı taşıyla değiştirirler - kukla yumurta - taze yumurtalar darı içeren bir kutuya yerleştirilir ve yaklaşık 10-12 ° C hava sıcaklığına sahip soğuk, iyi havalandırılan bir odaya bırakılır . Her gün, kutudaki yumurtalar ters çevrilir ve sadece dişi beşinci ya da altıncı yumurtayı yatırdıktan sonra, alçı yumurtalar çıkarılır ve yuvaya aktarılır. Böylece, civcivler neredeyse aynı anda yumurtadan çıkarlar. Bununla birlikte, bu durum vahşi yaşamdaki muhabbet kuşlarının biyolojisine karşılık gelmez ve bu nedenle dişiyi zor bir duruma sokar. Şefkatli bir anne, civcivlerine yaşlarına ve kilosuna bağlı olarak farklı şekillerde beslenir. En küçüğü, büyükler için protein içeren guatr sütü verir, yaşlılar için, ebeveynlerin guatrında şişmiş tahılın bir kısmı ile süt. Daha yaşlı civcivlerin, özellikle o dönemde anne-babaların ihtiyaç duydukları yumurtacı yiyeceklerle karıştırılmış yumuşatılmış tahıl vermeleri yeterlidir.
Yetenekli insan müdahalesi sonucu yuvadaki civcivlerin hepsi aynı yaştadır.
Muhabbet kuşları yetiştirirken bazen yumurtaları yapay olanlarla değiştiririm ve çok sayıda farklı yaşta civcivlerin yuvalarına varmasına rağmen, en küçüğü bile en ufak bir hasara uğramamıştır.
En yoğun ağırlık artışı civcivlerde, yaşamın ilk iki gününde (neredeyse% 200) gözlenir ve yeni yumurtadan çıkan civcivin kütlesi 1 g'dan biraz fazladır 18 günlük yaşta, kitle büyümesi 23 günlük yaşta yavaşlar, civciv maksimum kütlesine ulaşır. Yaşamın 24. gününden başlayarak ve civcivin yuvadan ilk ayrılış gününe kadar, kütlesi hafifçe azalır, bu da kuvvetli hareketleriyle açıklanır (yuvadan çıkmadan önce bir tür antrenman). Birçok kuş türünde yuvadan ayrılmadan önce kütlede bir azalma gözlenir ve bize göre, civcivlerin ilk uçuşunu kolaylaştırdığı için doğaldır.
Taranmış muhabbet kuşu civciv kör ve neredeyse tüysüzdür (Şek. 5). Orbital oyukların yerlerinde başın her iki tarafında koyu lekeler görülür, kırmızı gözlü bireylerde lekeler daha açık, kırmızımsıdır; Vücut, bebeğin hayatının sekizinci gününde kalınlaşan nadir bir kabartmayla örtülür. Normal renklere sahip muhabbet kuşlarında, aşağı tüyler gri, açık renk olan kuşlar de dahil olmak üzere, opalin desenli kuşlar dahil, tüyler beyazdır. Kuş tüyünün rengine göre, farklı tüyleri olan ebeveynlerin yuvalarının yuvada ne olacağını belirleyebilirsiniz. Kısa süre sonra, üst kanat örtülerinin tüyleri ve kuyruk tüylerinin renk değişimlerine bağlı olarak koyu veya açık görünüyor. Örneğin, genç “rengarenk” te kanat ve kuyruğun hangi tüylerinin karanlık olacağını ve hangilerinin açık olacağını kolayca belirleyebilirsiniz. Ve sadece iki hafta sonra, kaplama kanatlarının rengi yavaş yavaş görülebilir. Üç haftalıkken, civcivlerin tüyleri ve kuyruk tüyleri kapaklardan serbest bırakılır, civcivler yetişkinler için gittikçe daha fazla hale gelir. Ölü civcivleri zamanında kaldırmak için yuvanın kontrol edilmesi haftada en az iki ila üç defa yapılmalıdır. Muhabbet kuşları, diğer papağan türleri hakkında söylenemeyen bu tür girişimleri oldukça sakin bir şekilde tolere eder.
Bazen bir dişinin, yavrularının çöpünü kabinden nasıl çıkardığını izleyebilirsiniz. Hiç böyle bir kuşum olmadı. Genellikle civcivler talaş üzerine değil, kendi çöpleri üzerinde dururlar, bu yüzden ayrılmadan önce bile yuvalama alanının birkaç kez iyice temizlenmesi ve yıkanması gerekir. Çıkarıldı, piliçler dikkatli bir şekilde bir karton kutuya nakledildi. Yuva, döküntü ve altlıklardan iyice temizlenir ve taban temiz talaşla serpilir. Top şeklindeki civciv pençelerine yapışmış olan çöp, ılık suya batırılmalı ve bir bezle dikkatlice çıkarılmalıdır. Bundan sonra civcivler yere geri döner. Yedek bir yuvalama yeri varsa, civcivler geçici olarak içine yerleştirilir ve eskileri iyice temizlenir, sıcak suyla yıkanır ve dezenfekte edilir. Bazı dişiler talaşa tahammül etmez, onları atmaya çalışırlar, böylece civcivler genellikle çıplak zeminde otururlar.
Son civciv yuvadan uçar çıkmaz, ikincisi dikkatlice kontrol edilir, çünkü orada sık sık yeni bir debriyaj bulunur - yumurtalar dışkı ile boyanır. Ilık suya batırılmış pamukla iyice temizlenir ve temiz bir yuvaya aktarılır.
Tam teşekküllü sağlıklı civcivler, yaklaşık 35 günlükken yuvadan uçarlar. Ebeveynlerinden biraz daha küçüktürler, alnın başındaki dalgalanma gaganın tabanına ulaşır, ebeveynlere kıyasla renkleri daha az parlaktır, gözleri siyahtır, gaganın ucunda belirgin bir siyah nokta vardır. Civcivlerin civcivleri ve mandibaları pembedir, daha sonra mavimsi bir renk tonu ile beyazdır. Sadece 3-4 aylıkken civcivlerin renkleri civcivlerin cinsiyetini belirlemeyi mümkün kılar. Aynı yaşta gözlerin irisi yavaş yavaş parlar.
Civcivler, son civcivlerin bıraktıktan sonraki 14 gün boyunca ebeveynleriyle birlikte kafeslerinde bırakılabilir; artık yuvaya geri dönmedikleri için sonraki yuvalamayı ihlal etmiyorlar. O zaman serbestçe uçtukları, yavaş yavaş güçlü ve sağlıklı kuşlara dönüşen uçan bir kafese nakledilmeleri gerekir.
Güzel, sağlıklı yavrular elde etmek için muhabbet kuşlarının bilerek yetiştirilmesi, yuvalarının yılda bir ila iki kez geçmemesini gerektirir. Bundan sonra, yuvalama alanı, dişi civcivler uçmadan önce yumurtaları bıraktığından, çoğu zaman önlenmesi imkansız olan bir sonraki duvarcılığa zarar verme pahasına bile olsa temizlenir.
Yeni başlayan bir amatör yetiştiricinin belirli bir miktarda teorik bilgi edinmesi gerekir: her şeyden önce, satın alınan bir broşürdeki “Üreme” bölümünü dikkatlice okuyun. Papağan yetiştirmeye karar verirseniz, önceden iki veya üç kapılı bir kafes satın almanız gerekir. Birincisi, kafesin önündeki, bir veya iki yandaki kapıdır. Bu yan kapılara delikler veya yuvalar asılmıştır. Bir kuş yuvası şeklinde yapılırlar. Evin iç kısmı 25 cm, alt kısmı 16x16 cm, ortasında 6 - 7 cm çapında ve merkezde 1 cm derinlikte, 2 cm taban kalınlığında bir oyuk yapılmıştır, yumurtaların çıkmaması için girinti gereklidir. Talaş ve küçük talaşlar (sert ağaçlar) 2 cm kalınlığa kadar tabana dökülür, 5 cm çapında bir giriş deliği kutunun ön tarafından 5 cm'lik bir mesafede kapaktan kesilir, 1 cm çapında bir delik kafesin 2 cm altına açılır. 2 cm içe ve 10 cm dışa doğru uzanan bir levrek, 1 cm'lik bir "kuş yuvası" duvar kalınlığı ile, toplam levhanın uzunluğu 13 cm'dir, levrekin iç ucu, dişinin yuvaya inmesi için bir adım, eşlerin de üzerinde durması için dış kenar . Ayrıca, erkek arkadaşı için kız arkadaşını ve gelecekteki yavruları korumak, ailesini levrekten beslemek ve yuvadan akan civcivleri korumak yararlı olacaktır.
Bir ev yapmak için malzeme - Sadece bir dış tarafa planlanmış bir tahta. Bir kuş evini boyamak veya cilalamak mümkün değildir. Civcivlerin temizliği ve gözlenmesi kolaylığı için kapağı çıkarılabilir veya menteşelere yaslanır. Ön duvarın üst kısmında (dış), yuvaları kafese asmak için kancalar takılıdır. Olumlu koşullar altında, papağanlar yılın herhangi bir zamanında büyütülebilir, ancak yine de yaz başında daha iyidir.
Büyük ölçüde, başarı kuşların durumuna bağlıdır. İyi durumda olan bir erkekte göz kamaştırıcı bir mavi mum ve çene, keskin bir görünüm, gururlu bir iniş var. Dişinin kahverengi çenesi ve balmumu var ve aynı şekilde davranıyor. Kuşlar farklı yuvalardan ve bir ila sekiz yaş arasında olmalıdır.
Dişi ilk yumurtayı bırakana kadar çiftleşme tekrarlanır. Sonra bir günde 3 ila 12 oval beyaz yumurta, yaklaşık 15-19 mm boyutunda, 2 g ağırlığa kadar uzanır Kural olarak, genç olanlar yaşlılardan daha az yumurta bırakır. Ortalama olarak, sayısı 5 - 6.
İlk yumurta atıldıktan sonra tarama başlar. Sadece kadın onu yönlendirir ve erkek onu besler. İlk civciv 18-20 gün sonra yumurtadan çıkar, gerisi sırayla, bir gün sonra. Bu yüzden hepsi gelişim derecesinde farklı. Önümüzdeki iki hafta içinde her gün 2-3 g artarlar. Sonra bu işlem yavaşlar. 11-12. Günlerde, civcivler tüyleri dökülmüş, gözleri açılmıştır.
Yakında, anne besleyiciye uçmaya başlar, ancak ailenin babası tüm bakımını göstermeye devam eder. Sonunda, çocuklar evden levrek dışına çıkarlar. Bu zamanda, yuvalama alanı yıkanmalı, temizlenmeli ve talaş değiştirilmelidir. Ön civcivler uygun bir kutuya yerleştirilir. Aynı zamanda, dikkatlice incelenmeleri gerekir. Gerekirse, kurumuş pençeleri ılık suda ılık suda bekletin.
Genç papağanlar ebeveynlerinin evlerinden 30 ila 31 gün boyunca uçuyor. Yuvalar tekrar iyice temizlenmeli ve yıkanmalı, kaynar suyla haşlanmalı ve kurutulmalı, yeni talaş dökün. Hostes ikinci bir yumurta yumurtlama yapacak gibi, kuş cinsinin bir sonraki yenilemesi için hazır olmalıdır. Yavaş yavaş, olgunlaşmış çocuklara bakmaktan vazgeçer, ancak işletme sahibi onları beslemeye devam eder. Babalık hisleri 7 ila 10 gün daha ortaya çıkıyor. Civcivler kendilerini yemeye başlar başlamaz, başka bir kafese konmaları gerekir. İkinci kavrama, ilk kuluçkanın tüm civcivlerinin yuva yerinden ayrılmasından önce başlar. Bu durumda, yeni debriyaj, civcivler tarafından zarar görebilir veya yumurtada embriyo gelişiminin durduğu dışkılarıyla lekelenebilir. Bunu önlemek için, civcivler yuvadan çıkmadan önce kafenin diğer tarafından ilave bir ev yerleştirmek gerekir (bu yüzden üç kapılı bir kafese ihtiyaç duyulur). Dişi genellikle içine yumurta koymaya başlar ve erkek ilk yavruyı başarıyla besler.
Deneyimli kümes hayvanları çiftçileri, ilk ev ile aynı anda ikinci evi kafeslere asmayı tercih ediyor. Her durumda, iki kuluçka süresinden sonra, yavrularını emzirerek çok fazla güç kaybetmiş ebeveynlere dinlenmek için yuva yerinin kaldırılması gerekir. Deneyimli kanatlı hayvan çiftçileri, üreticilere 3-4 ay dinlenmelerini önermektedir. Bu papağanların daha uzun süre üreyebilme yeteneklerini sürdürmelerine ve gelecekte tam teşekküllü gençlerin ortaya çıkmalarını sağlayacaktır.
Muhabbet kuşları denizaşırı konuklar. Onlar, emirlerini yerine getirmek, sözcüklerini, cümlelerini tekrarlamak ve bazen de diyaloğa öncülük etmek isteyen, nazik, sosyal, içtenlikle sevgi dolu yaratıklar. Kuşların onomatopoeya yetenekleri şaşırtıcıdır, başarılar nasıl elde edilir, sadece büyüleyici, renkli, canlı "oyuncaklara" sahip olmakla kalmaz, aynı zamanda onlar için de zekice ve özverili, ama tamamen savunmasız yaratıkların sorumluluğunu üstlenirsiniz. Kanatlı hayvanların ömrü tamamen bilgi, beceri ve en önemlisi, sahibinin özgeciliğine, yani başkalarının refahı için bitmeyen kaygılardan, başkalarının kişisel çıkarları için fedakarlık yapma istekliliği. Ne kadar iddiasız, kolay evcilleştirilen muhabbet kuşları olmasalar da, tüm kafesli kuşlar gibi, sahiplerinden belli bir bakım bilgisi isterler, umutsuzca sürekli dikkatlerine ve içten aşklarına ihtiyaç duyarlar. Bu yüzden tüylü evcil hayvanları almadan önce davranışlarının özelliklerini ve gözaltı koşullarını incelemek çok önemlidir. Kanatlı hayvan pazarında ve evcil hayvan dükkanlarında satılan bu hayvanlar hakkında küçük broşürler size yardımcı olacaktır. Papağan Evdeki kitabın yazarları, P. Chernushin ve A. Dorofeev, Hintli papağanlar ve daha sonra Afrika papağanlarının, Roma hükümdarı Nero döneminde biliniyor olduğunu bildirdi. Gümüş, kaplumbağa ve fildişi kafeslerinde tutuldular, "Sezar" kelimesini telaffuz edecek şekilde eğitilmiş özel öğretmenler işe aldılar. Konuşan bir papağanın fiyatı genellikle bir kölenin maliyetini aştı.
Muhabbet kuşları ilk iki yıl önce ünlü biyolog D. Schau tarafından tarif edildi. Papağanlar, özellikle Batı Avrupa’dan Rusya’ya getirildi. 30'lu yıllarda papağanlar Moskova Hayvanat Bahçesi'nde yetişmeye başladı. Şimdi kafes kuşları arasında en yaygın olanları haline geldi. Ve ornitologlar, dünyada zaten vahşi olanlardan daha fazla evcil papağan olduğunu hesapladılar. Bu yüzden evcil hayvan almak zor olmayacak. Bunları doğru seçebilmek için, bunu bir uzmanla yapmanız tavsiye edilir ve eğer orada değilse kuşların durumunu bu tür işaretlerle tespit edin: hasta iştahsızlık, sık sık su (ateşli), uyuşukluk ve uyuşukluk eksikliği nedeniyle sağlıklı olandan farklıdır. Hareket etmekten çok oturuyor. Tüyler darmadağınık, kanatları alçaltılmış ve sık sık bir tepe ile oturur. Hasta gözlerini kapatır, kafasını kanatların altına gizler. Normal vücut sıcaklığı 41 - 42 ° C'dir. Eğer kuş bir uzman olmadan elde edilirse, o zaman bir uzmana gösterilmelidir. Hastalığı olup olmadığına karar verecek ve onları iyileştirmeye yardımcı olacaktır. Sadece kuşları değil aynı zamanda dostları da edinmenin gerekli olduğu unutulmamalıdır. Ve insanlar arkadaş seçimi yapmadıklarını söyleseler de, papağanlar on yıllarca sürebilir, çünkü arkadaşlıklar uzun sürdüğü için onları iyice seçmeleri gerekiyor. Ancak genç kuş almak en iyisidir.
Ev koşulları çok fazla kuş bulundurmanıza izin veriyorsa, birkaç papağan çifti satın almanız mantıklı olacaktır. Birlikte daha eğlenceli olacaklar, çünkü esaret altında bile papağanlar, şirketlerde neşeli ve arkadaş canlısı olmayı severler. Özellikle geniş bir kafese veya büyük kuş kafesine yerleştirilmişlerse, bir grup kuşu gözlemlemek çok ilginçtir. Ancak kuşlar, yalnız tutulursa bir muhabbet kuşu kadar evcil olmayacaktır. Ve öğretmek için "konuşmak", yalnız olmadığı zaman mümkün değildir. Muhabbet kuşları, dayanıklılıkları, iklim koşullarına, habitatlara ve yemlere hızlı adaptasyonları bakımından diğer kafesli kuşlarla olumlu bir şekilde karşılaştırır. Fakat sağlıklı olmaları, iyi bir ruh hali yaşamaları, normal yavrular vermeleri ve uzun karaciğerler olmaları için, sürekli olarak gerçek arkadaşlar olarak kuşlara bakmalıyız. Evden başlamalısın. Önce bir kafes, sonra bir kuş al. Hücreler metal, ahşap ve kombinedir. Herhangi biri muhabbet kuşlarının saklanması için uygundur, fakat tercih edilen galvanizli tel kafesler.
Hücre boyutuaşağıdaki gibi olmalıdır: uzunluk - 100 cm ve yükseklik ve genişlik - 40 cm - bu iki çift içindir ve bir çift için - iki kat daha kısadır. Kafes bir besleyici ve otomatik bir içme kabı ile donatılmıştır.
Hücre düzenli olarak temizlenmeli ve en az ayda bir kez kaynar suyla haşlanmalıdır, çünkü temizlik gerçekten sağlık garantisidir. Yiyecek ve içecek için bulaşıklar günlük olarak yıkanmalıdır. Papağanlar için papağanlar en iyi 5 mm kalınlığında söğüt dallarından yapılır. Kabuğu çıkarmak gerekli değildir. Kuşların birinden diğerine uçabilecekleri ve kuş tüylerini bozmadıkları için iki kutup yerleştirilmiştir.
Kafesin dibinde veya büyük bir küvette (fincan) kum dökülür, yıkanır, kurutulur ve büyük çakıllardan elenir, normal sindirim için kuşlar için kum gereklidir. Donanımlı bir kuş kafesi odanın iyi aydınlatılmış bir bölümüne yerleştirilir, ancak güneş ışığına uzun süre maruz kalmamalıdır. Taslaklar, havasızlık, tütün kokusu, yanan papağanlar için son derece zararlıdır. Papağanlar duman kokusuna tahammül etmez, ağır hasta. Sigara içen - Sahibinin odasında bilinen ölüm vakaları vardır.
Papağan besleme - Bu, genel durumun, ruh halinin ve uzun ömürlülüğünün bağlı olduğu çok sorumlu bir süreçtir. Beslenme değişmeli. Papağanlar aşırı beslenmemeli, sağlıkları için çok tehlikelidir, hatırlanmalıdır: bir papağan için günlük porsiyon 20 g (2-3 tatlı kaşığı tahıl karışımı) ve diğer yemlerdir. Ancak, kuşlar gün boyu yiyebilmeli, fizyolojileri de öyle. Geniş bir kafeste ve düşük sıcaklıkta papağanlar daha çok yer. Yemin şunları içermesi gerekir: proteinler, yağlar, karbonhidratlar, vitaminler, makro ve mikro besinler. O zaman dolu olacak. Su kaynağından gelen su, klor tadı yok olana kadar korunmalıdır. Tahıllarda, et, darı (darı), yulaf (yulaf ezmesi), kanarya tohumu, mısır irmik, arpa, karahindiba ve muz tohumları zorunludur. Yağlı olanlardan ayçiçeği tohumu, kenevir, keten ve her çeşit fındık kullanılır (kızarmış tohumlar zararlıdır). Kenevir, kuşlara yalnızca üreme öncesi günde 2 ila 3 tane tahıl verilir. Fındık taneleri ezilmiş formda beslenir. Sulu bitki yemi, ana yemlemeye ek, ancak önemli bir ektir - havuç (rendelenmiş), lahana, pancar, salatalık, kırmızı biber, elma, armut, üzümdür (glikoz). Yabani papağanlar yemeğe gider: üvez, yabani gül, kızılcık, yaban mersini, ısırgan otu, acı pelin, karahindiba, muz. Sürgünler, tomurcuklar, meyve dallarının ve yaprak döken ağaçların cezalandırılması, iğne yapraklı ağaçların genç sürgünleri kolayca yenir. Hayvan yemi tavuk yumurtası (çatal veya çay kaşığı püresi), süzme peynir, bal içerir. Mineral yem, yumurta kabukları, kabukları, kemik unu, yenilebilir tuz, kömür (huş ağacı) kömürü ve temiz kireç sıva içerir. Bu tür karmaşık mineral gübreleme evcil hayvan dükkanlarında ve kanatlı hayvan pazarında satılmaktadır.
Evcil hayvanlarınızın zevklerini ve görkemli kuşlar oldukları gerçeğini göz önüne almak önemlidir. Ana yem bir tahıl karışımı nedeni budur.
Kuşlar uçuş ve irade için yaratılmışlardır, ancak onları bir kafese koyarsak, o zaman bakım ve beslenme için en iyi koşulları yaratmamız gerekir, böylece kafes onlar için bir hapishane haline gelmez. Onlar için gerekli tüm koşulları yaratabilen, iyi bakım, bakım ve beslenme sağlayan kuş severler, evcil hayvanlarından büyük zevk alacaklar.
Papağanlar, herkesin sevdiği çok çekici kuşlardır. Evcil hayvan dükkanlarında çok aktif olarak satılıyorlar, bu nedenle papağan yetiştirme ve satma işine girme nedeni her zaman doğrudur.
Ancak, güzel ve çekici görünümüne rağmen, bu papağanlarla ilgili birçok sorun olduğu konusunda uyarılmalıdır. Her şeyden önce, onlar çok gürültülü ve onlardan çok kir var, ancak bu iş birçok avantaj sunuyor.
Damızlık papağanlar
Bu işin en zor kısmı damızlıktır. Onları satmak çok daha kolay, o yüzden en zor kısımdan başlayalım. İlk olarak papağanlar iyi ürer, ki bu büyük bir avantajdır. Üreme koşulları, çok gerekli değildir: sadece bir kafes, özel bir oda ve yılın doğru zamanını seçmek yeterlidir. İdeal olarak, yaz veya bahar olmalıdır.
Üreme koşulları
Bu nedenle, papağanları sıcak, çok yeşillik ve güneşin olduğu özel bir odada yetiştirmeniz gerekir. Bu kuşlar için uzun bir günün sağlanması önemlidir (12 - 14 saat arası), bu nedenle erken kararsa bile, odada yapay aydınlatma yaratmanız gerekir. Sıcaklık 20 ila 22 C arasında değişmelidir. Bu koşullara uyursanız papağanlar sağlıklı ve güzel büyür - ürün bu şekilde görünmelidir. Ah evet, hücrelerin de özel olarak donatılması gerekiyor. Burada taze hücrelere ve lezzetli bir muamele - üvez.
VNIANIE! Papağanı kediden koruyun ... peki ya da kediyi papağandan koruyun.
Kuş seçimi
Bu üremek için genç kuş satın almanız gerektiğini söylemeye gerek yok. Yaşlanırsanız, onlardan yavru beklemek daha zordur. Gençler pahalı, ancak aşırı ödeme sonradan öder. Papağan seçimi için başka kriterler de var: hareketlilik, şişmanlık ve aktivite. Papağanlar gevşek ve zayıfsa, yumurtaları çok kötü avlarlar. Onların üremelerine izin vermemeye çalışıyorlar ve bu yüzden böyle kuşları satın almamalısınız.
Hücre seçimi
Bir kafes seçerken, kuşların yaşam özelliklerini dikkate almanız gerekir. Temel olarak, muhabbet kuşları (yani onlara ihtiyacımız var) gruplar halinde yaşarlar, bu nedenle 3-4 çift papağan için büyük bir kafes seçmek en iyisidir. Burada sıkıştırılırlar ve aktif olarak çoğalırlar.
Ancak, bir hücre yeterli değil. En az 2-3 tane daha ve her 3-4 çift papağanda ihtiyacınız var. Gerçek şu ki papağanlarda bile yakın bağlar zayıf yavrularla doludur ve bundan kaçınılması gerekir. Bu nedenle, iki farklı hücreden yavruların bir tanesine yerleştirilmesi tavsiye edilir.
Tabii ki, şimdi hücreler önceden hazırlanmış olarak satılıyor, ama yine de dikkat ediyoruz: Taphole'da bir yuva kutusu bulunmalıdır - bunun hücreye bir ek olduğu söylenebilir. Bu kutu geniş olmalı, yoksa papağanlar kalabalıklaşacak. Fotoğrafa bakın
Çiftleşme kuşlar
Muhabbet kuşlarının bir işletme olarak yetiştirilmesi tolerans gerektirmektedir. Çiftleşme için ideal yaş 1 yaş veya üstüdür. Bazen kuşlar daha erken olgunlaşır ve 8 ayda yuva yaparlar, ancak bu derhal durdurulmalıdır. Özlüyorsanız, genç kadın ölebilir, çünkü Genç vücudu yumurta döşerken yüke dayanamaz.
İlginç bir gözlem: muhabbet kuşları uzun bir süre birlikte yaşıyorlar ve birbirlerini çok iyi tanıyorlarsa, erkek her zaman kadınına bakar. Bunları aynı anda ayırmak imkansızdır. Sadece ölüm yeteneğine sahiptir.
Sonuçta iş büyümesine yol açan papağanların eşleşmesi için ideal koşullar sağlamak için onların çok uçmasına izin vermeniz gerekir. Kuşlar için insanlar için bir spor olarak uçmak - metabolizmayı arttırır, vücudu güçlendirir ve iştahı arttırır. Uygun beslenmeniz gerekiyor: haşlanmış yumurta, az yağlı süzme peynir, tahıl. Hücredeki bir taş veya mineral tebeşir her zaman olmalıdır - bu bir önkoşuldur.
Normal koşullar oluştururken, kuşlar güvenli bir şekilde doldurulabilir. Yerleşmeden 8-10 gün sonra, dişi (normal yaşına bağlı olarak) ilk yumurtaları 7-10 parçaya bırakır.
İlk civciv 20 gün içinde, kalan 1-2 gün içinde ortaya çıkacaktır. Bu noktaya kadar kuş yemi ile ilgilenmeniz gerekir: tavuk yumurtası, buğulanmış yulaf. Tahıl karışımı daha fazlasını vermek zorunda kalacak, çünkü aile büyüyor. Ayrıca papağan yetiştiriciliği ile ilgili bir video da sunuyoruz:
Doğumdan 3 hafta sonra civcivler tüylerle kaplıdır ve 30-40 gün sonra serbestçe uçabilirler. Burada, daha sonra çoğaltılması veya satılması amacıyla başka bir kafese konmaları gerekir.
Muhabbet kuşu işletmesi
En zor kısım geride kaldı. Papağan yetiştirmek onları satmaktan çok daha zor. Satmak için çok fazla akla ihtiyaç yoktur. Burada tüm araçlar iyidir, ancak en temel olanı pazardır. Neredeyse her şehirde, insanların evcil hayvan almaya geldiği ilgili pazarlar var ve papağanlarınız orada çok faydalı olacak.
Ayrıca bir işletme olarak papağan yetiştiriciliği evde yapılabilir. Telefon numaranızla gazetelere ve internete ilan vermeniz yeterli. O zaman müşterilerle ve randevularla randevu al. Bu biçim çok sağlam değil, ama oldukça çalışıyor.
Muhabbet kuşları ev bakımı için çok uygundur. Gösterişsiz, kolayca evcilleştiriliyorlar, yeterince uzun yaşıyorlar. Ek olarak, bu kuşlara konuşma öğretilebilir. Tüm bu avantajlar papağanları evcil hayvan kabul ediyor. Yeni bir işletme hakkında düşünen girişimciler, üreme papağanlarına bahis yapmak mantıklı geliyor. Bu faaliyet büyük kazançlar getirmeyecek, ancak istikrarlı bir geliri garanti ediyor.
Peki, muhabbet kuşu işine nereden başlamalı?
Evde işletme olarak üreyen muhabbet kuşları: Başlıca artıları ve eksileri
Papağanları endüstriyel ölçekte yetiştirmeye başlamadan önce, bu tür bir işin avantajlarını ve dezavantajlarını göz önünde bulundurun.
Avantajları arasında:
asgari yatırım;
dişi bir papağan, yılda 2-3 kez yumurta bırakarak 5-7 civciv getirebilir;
civcivler 1.5 ay sonra papağanlar satışa hazır olduktan sonra hızla büyür;
papağanların reklamlara ihtiyacı yoktur, hem yetişkinler hem de çocuklar sever;
kuşlar sağlıklı.
Avantajları takdir ederek, bu işin zorluklarını hatırlamaya değer:
Damızlık papağanlar, hayvanlara nasıl bakacaklarını gerçekten seven ve bilen insanlar için bir aktivitedir.
Sıkı kafeslerde papağanlar yavru vermezler. Yuvalama yerleri olan geniş bir muhafazanın organizasyonu gereklidir.
Kontrolsüz üreme yavruların dejenerasyonuna yol açar. İlgili olmayan kuş çiftlerini seçmek önemlidir.
Erkekleri kadınlardan ayırmak zordur.
Dişiler 5-7 yıl yavru verir, bu süreden sonra civcivler zayıflamış olarak doğabilir, çeşitli deformasyonlar ve dejenerasyon belirtileri mümkündür.
Sınırlı sayıda uygulama kanalı. Dekoratif kuşlara olan talep dengesizdir.
Papağan satışı için özellikler ve koşullar
Muhabbet kuşu satmanın en kolay yolu, yetiştirilmiş civcivleri evcil hayvan dükkanlarına götürmektir. Genç kuşlar ayrıca kendi başlarına, pazarda veya tematik çevrimiçi forumlardaki duyurularla satılabilir. Papağanlar için talep kararsız, bu yılın zamanına, yarışmacı sayısına ve diğer faktörlere bağlı.
Bir papağan hakkında bir blog veya web sitesi başlatın.İlk elden bilgi ve evcil hayvanların güzel fotoğrafları ile ilginç bir sayfa potansiyel alıcıların dikkatini çekecek. Karları ve satışları artırabilirsin büyük papağanlar nedeniyle kreş genişlemesi ile.
Eğitimli kuşlar daha da fazla konuşur, ancak alıcıyı ayrı ayrı aramak zorunda kalacaklar. Bu özel forumlarda yapılabilir.
Bir evcil hayvan mağazasını sıfırdan nasıl açabilir ve hesaplamalar ile yetkin bir iş planı hazırlayabilirsiniz.
Muhabbet kuşu iş planı: Maliyet ve gelirlerin hesaplanması
Bir papağan kreşinin yaratılmasına yapılan yatırımlar nispeten düşüktür, bu işin en çekici yönlerinden biridir.
Bir kuşat bahçesinin organizasyonu, aydınlatma ve ısıtmanın 6.000 - 8.000 rubleyi harcaması gerekecek.
Kuşlar Alış (20 çift) - 10.000 ruble.
3.000 ruble - Yem için bir kuş kafesi ve diğer küçük şeyler aydınlatma, aylık masraflar.
Yıl için olası karı hesaplayın. 20 çift yetişkin kuş yaklaşık 300 civciv üretecektir.
300 ruble ile başlayan bir kuşun toptan satış fiyatı ile kar 90.000 ruble.
İş 6 ayda kendi kendine yeterlilik kazanacak. Fidanlıktaki papağan sayısındaki artışla karlılık artar, ancak uygulamada sorunlar vardır.
Evde devekuşu yetiştiriciliği konusunda para kazanmayı ve hesaplamalarla devekuşu çiftliğinin iş planını görmeyi öğrenmek için
Evde bir işletme olarak muhabbet kuşları yetiştirmek, hayvanlarla konuşmayı seven insanlar için ideal olan gerçek meraklılar için bir aktivitedir. Bu durumda, çalışma hobi ile birleştirilecek ve sadece para değil, aynı zamanda olumlu duygular da getirecektir.
Muhabbet kuşu yetiştiriciliği için video eğitimi
Evde muhabbet kuşu yetiştirmeye nereden başlayacağınızdan emin değil misiniz? Profesyonel tavsiyelerle bir video izleyin:
Muhabbet kuşları ergenliğe 3 aylıkken ulaşır, ancak üremeleri için en uygun yaş 12 aydır. Organize etmek için evde muhabbet kuşu yetiştiriciliği,. Tabii ki, tüylü hayvana eşleşme partneri seçme hakkı verilmesi tavsiye edilir, çünkü sadece papağan klanına devam etmesinin kimin için daha iyi olduğunu bildiği için papağan kendisi bilir.
Kadın için evin cihazı
Papağanlarda bir üreme içgüdüsü yaratmak için, kafes açıklığına özel bir ev koymak gerekir, ki bunlar kuşların üremesinin imkansız olduğu bir şeydir. Bu evde dişi yumurtaları kuluçkaya yatırır.
En kolay yol kontrplaktan yapılmış bir bitmiş ev satın almaktır (her zaman bir açılır kapakla birlikte). Bu tasarım günlük yapılması gereken civcivlerin gözlenmesi için uygun görünmektedir.
Evin altına, evcil hayvan mağazasında satın alabileceğiniz bir talaş tabakası serpin. Alternatif olarak, ona bir marangoz atölyesinde sorun. Evi kafese al ve içme kasesini ve besleyiciyi oraya koy. Her gün yiyecek ve suyu değiştirin ve odadaki sıcaklığı 18-24 o C arasında tutun.
Üreme kuşlar
Yetiştiriciliği uygun koşullar altında başlayan muhabbet kuşları, önce kafesten eve, erkeğin kadına bakmaya başladığı eve taşınır. Sonra yumurtlar (kural olarak, 8 taneden daha fazlası yoktur) ve onları yumurtadan çıkarmaya başlar. Erkek dişi, geğirme besini besler. Bu dönemde, çifte rahatsız olmamak daha iyidir.
16 - 20 gün sonra, civcivler, sessiz bir gıcırtıyla kanıtlandığı gibi doğarlar. Bu andan itibaren, evi düzenli olarak izlemeniz gerekir (mümkünse, strese neden olmamak için kadın tarafından fark edilmeden yapın). Muayene sırasında çatlamış bir yumurta bulursanız, çatlağı toksik olmayan vernik ile örtün. Bazen civciv kaydedilir.
Civcivlerin doğumu yaklaşık olarak 2 günde bir gerçekleşir. Onlar kör, çıplak ve tamamen çaresizce çıkıyorlar. Dişi yavruları, kendi özel bezlerinden sıyrılan özel bir karışım kullanarak kendi başına besler.
6 hafta sonra, zaten güçlü olan piliçler evden ayrılmaya başlar. Ebeveynleri hala bir süre onları besliyorlar, ancak kafesin altında daima yiyecek olmalı.
Papağan türleri ve özellikleri nedir? İşte konuşan papağan isimleri
Latince Psittaciformes olarak bilinen Papağansılar, kuş sınıfına dahil birtakım olarak kabul edilmektedir. Bu takıma dahil olan kuşlar oldukça karakteristik fiziki özellikler taşımaktadır. Bu kapsamda papağanların baş kısmı büyük ve gagları da alın kemiğine bağlı haldedir. Tırnakları besini taşıyabilmek için yakalayıcı özellik taşımaktadır ve genellikle ağaç dallarına tutunmalarını sağlamaktadır.
Papağanlar, kuşlar arasında beyinleri en çok gelişmiş olan gruptur. Bu sebeple de duydukları sesi kolayca taklit edebilirler. Fiziki açıdan oldukça güzel tüy ve renklere sahip oldukları için de genellikle evlerde beslenirler.
PAPAĞAN TÜRLERİ VE ÖZELLİKLERİ
Papağanlar, insanlara cevap vermesi ve onların sesini taklit etmesi ile kuş cinsleri arasında oldukça büyük bir ünün sahibidir. Binlerce yıldır evcil hayvan olarak beslenen papağanların çok sayıda çeşidi bulunmaktadır. Dünyada en fazla beslenen papağan türleri ve bu türe ait belli başlı özellikler aşağıda listelenmiştir.Afrika Gri Papağanı: Diğer adı Jako olan, Afrika gri papağanı evde en fazla beslenen türdür. Orta büyüklüktedir ve türünün en zeki örneği olarak kabul edilmektedir. Bu papağan türü, 1500’den fazla sözcüğü ezberleyebilme ve karşısındakini taklit edebilme yeteneğine sahiptir.
Sultan Papağanı:Dünyanın en ünlü ikinci evcil kuşu olan sultan papağanı, özellikle ıslık çalma konusunda oldukça yeteneklidir. Bu türe ait papağanlar, dış görünüşleri ile sempati kazanmakta ve bakım konusunda da zorluk çıkarmamaktadır. Sultan papağanının asıl yaşam alanı Avustralya olmakla birlikte ömürleri en fazla 35 yıldır.
Cennet Papağanı:Aşk kuşu olarak da bilinen cennet papağanı, Afrika Kıtası’nda yetişen bir türdür. Aşk kuşu, diğer papağanlardan farklı olarak konuşma yeteneğine sahip değildir. Üstelik boyutları da 15 santimetreyi pek geçmemektedir. Cennet papağanı hem küçük hem de uysal olması sebebi ile ilk kez kuş besleyecekler için oldukça iyi bir seçenektir.
Sülfür Kakadu Papağanı:Endonezya’da görülen Sülfür Kakadu Papağanı, oldukça ilgi ve sevgi bekleyen bir türdür. Bu papağan, konuşma yeteneğine sahiptir ancak yalnızca çok mutlu olduğu zamanlarda konuşmayı tercih etmektedir. Konuşmaları ise genellikle çığlık atmakla eş değerdir. Bu sebeple evde beslenmek için pek uygun değildir. Sülfür kakadu papağanı, iri boyutları ve renkli tüyleri ile kolayca ayırt edilebilmektedir.
Caique Papağanı:Küçük papağan türleri arasında yer alan Caique, enerjili halleri ile dikkat çekmektedir. Amazon Havza’sında yaşayan bu tür, etrafta dolaşmayı ve sırtıyla oynanmasını çok sevmektedir. Caique papağanı, siyah başlı ya da beyaz karınlı olmak üzere iki farklı fizikte bulunmaktadır.
Şahin Başlı Papağan:Diğer ismi Red-fan olan şahin başlı papağan, ismini boynunda yer alan tüylerden almaktadır. Bu tüyler papağanı, bir şahin gibi göstermektedir. Amazon Havza’sında yaşayan bu tür, yaklaşık 40 sene yaşayabilmektedir.
KONUŞAN PAPAĞAN İSİMLERİ
Papağanlar, sesleri taklit edebilme yetenekleri ile dikkat çeken bir kuş türüdür. Ancak papağan ailesinde yer alan her kuş konuşma konusunda aynı yeteneğe sahip değildir. Bunlardan bazıları daha fazla kelime söyleyebilirken, bazıları da hiç konuşmamaktadır. En çok konuşan papağan türleri ise; Amazon Papağanları, Lori Papağanı, Kakadu Papağanı, Afrika Gri Papağanı, Muhabbet Kuşları, Cennet Papağanı, Ara Papağanı ve Sultan Papağanıdır.
PAPAĞANLARDA BESLENME
Papağanların besleneme alışkanlıkları ve ihtiyaçları türlerine göre değişkenlik göstermektedir. Ancak papağanlar beslenme ihtiyaçlarına göre tohum- çekirdek ağırlıklı beslenenler ve meyve – sebze ağırlıklı beslenenler olmak üzere iki gruba toplanmaktadır.
Tohum ağırlıklı beslenen papağan türleri, yiyecek ihtiyaçlarının %70’ini tohumlardan karşılamaktadır. Geri kalan kısım ise meyve ve sebzelerden alınmaktadır. Sultan papağanı, muhabbet kuşları, sevda papağanı ve Hindistan papağanı tohum ağırlıklı beslenen türler arasında yer almaktadır.
Afrika gri papağanı, sülfür kakadu, ara papağanı ve Senegal papağanları sebze ve meyve ağırlıklı beslenen türler arasında yer almaktadır. Bu beslenme şeklindeki kuşlar besin ihtiyacının yarısından fazlasını meyve ve sebzeleri tüketerek sağlamaktadır.
Papağanlar, bazı yiyecek türlerinden oldukça fazla etkilenmektedir. Özellikle vücutta toksin olarak tanınan bu yiyecekler, papağanın ölümüne bile neden olabilmektedir. Avakado, kafein, tütün, süt, çikolata, kiraz ve şeftali çekirdeği, mantar ve soğan; papağana asla verilmemesi gereken yiyecekler arasında yer almaktadır.
PAPAĞANLARDA CİNSİYET ANLAMANIN YOLLARI
Bir papağanın cinsiyetini anlayabilmenin en kolay yolu, yumurtlama dönemini takip etmektir. Papağanın yumurtlaması, cinsiyetinin dişi olduğu manasına gelmektedir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta papağanlarda olgunlaşmanın 3 sene sürdüğüdür. Yani dişi bir papağan ortalama 3 yaşında yumurtlamaya başlamaktadır.
Papağanların ötme biçimi arasındaki farklılıklarda cinsiyeti belirlemeye yardımcı olmaktadır. Bu kapsamda erkek papağanların dişi papağanlara nazaran daha melodik bir şekilde öttüğü kabul edilmektedir. Ötüş şeklindeki bu fark en net Sultan Papağanlarında fark edilebilmektedir. Ancak sadece ötmesine bakılarak papağanın cinsiyeti hakkında net bir sonuca ulaşılamamaktadır.
Bazı papağan türlerinde dişi ve erkek türlerin tüyleri arasında bariz bir farklılık bulunmaktadır. Afrika Gri Papağanı tüyleri incelendiğinde cinsiyeti hakkında bilgi edinilebilen cinsler arasında yer almaktadır. Buna göre; bu türün erkek papağanının yanağındaki turuncu benekler, dişisine kıyasla daha büyük ve belirgindir.
Bir papağanın cinsiyeti; yumurtlama dönemi, ötme karakteri ve tüy özelliklerine bakılarak tahmin edilebilmektedir. Ancak bu yollardan hiçbiri kesin bir sonuç vermemektedir. Papağanların cinsiyeti hakkındaki net bilgiye ancak bir DNA testi ile ulaşılabilmektedir. DNA testi, dişi ve erkek kuşların eşey kromozomlarına bakarak en net bilgiye ulaşabilmektedir.
GirişSonyıllardaKuşGribi(Avianinfluenza)yüzündenhaketmediğişekildetoplukatliamauğrayangüvercinlerleinsanoğlunundostluğu,haberleşmeninengüvenlivesüratliyapılmasınıngerektiğineinanıldığıgündenbuyanasürmüştür(Çerçi,2003;Lanneau,2006).Dünyada300’denfazlaırkıolangüvercinleroldukçasüratliuçarveaniyöndeğiştirebilirler.Postagüvercinlerisaatte70kmsüratyapabilir.Dişigüvercinyuvayagenellikleikiyumurtabırakır.Yıldayaklaşıkolarak3-6kezkuluçkayayatabilirler.Kuluçkasüresi17günsürer.Yavruyetiştirmesüresiise23-25gündür.Yavrularancak30-35günlükoluncakorkusuzcauçupanavebabalarındanbağımsızolarakhareketedebilir(Kiziroğlu,2000;www.guvercinbirligi.com,2011).Sağlıklı ve verimli bir güvercin yetiştiriciliği yapabilmek için, öncelikle güvercinlerin yaşayacağı uygun yaşam ortamının sağlanması gerekir. Ancak bu ideal ortamı sağlamak için,bu şartların tümünün bir arada bulunması gerekir. Bunlardan birisi eksik olursa, güvercinin ilk önce verimi düşer, ardından sağlığı olumsuz etkilenir ve nihayetinde ölür(Türedi,2006;Mosca,2011b).Bu derlemede güvercin yetiştiriciliğine ilişkin bazı temel konular verilmeye çalışılmıştır. Böylece güvercin yetiştiriciliği konusunda çalışmak isteyebilecekler için yetersiz olan Türkçe kaynaklara destek olunacaktır.BarınakGüvercinler için barınak söz konusu olunca akla çeşitli şekillerde yuvalar, kafesler ve kümesler gelir. Bu barınaklar, kişinin maddi olanakları elverdiğince çeşitli ebat ve şekillerde olabilir. Burada önemli olan, güvercin için ideal barınma ortamının sağlanmasıdır. Güvercinbarınakları evin bir bölümü, bahçe, tavan arası, damve teras gibi herhangi bir uygun ortamda kurulabilir(Mosca,2011a). Bahçe, dam ve teras gibi açık ortamlarda kurulan kümeslerin tabanını yerden kesmek ve bir miktar yüksekte inşa etmek, kümes tabanının kuru kalması ve mikropların üremesini engelleyici işlev görür.Güvercin yetiştiricilerinin özen göstermediği bir detay, yüksek paralar harcayıp güvercinlerini satın aldıkları halde, onların barınacağı barınağı çok ucuz ve kalitesiz malzemelerden yapmalarıdır. Barınakta güvercinler için yeterli alanın planlanması önemli bir konudur(Bozkır,2006). Her yetiştirici belli bir alanda maksimum Derleme
Güvercinlerde Bazı Temel Bakım ve Besleme KurallarıHayvansal Üretim 53(1), 201245güvercin yetiştirmek ister, çünkü bu durumda masraflar azalır. Ancak masrafı azaltmak uğruna, belli bir alana gereğinden fazla güvercin koymak, güvercinlerin verimini ve sağlığını olumsuz etkiler(Savaş,2006a; 2006b). Güvercin barınakları planlanırken, çok değerli olan güvercin gübresinin zayiedilmesi önlenmelidir. Osmanlılar zamanında “koğa” adı verilen güvercin gübreleri önemli bir ihraç maddesi idi. Osmanlı arşiv belgeleri, yurt dışına ihraç edilen güvercin gübresinden önemli miktarda gelir sağlandığını ortaya koymaktadır.Yurt içinde tüketilen güvercin gübresi ise Kapadokya bölgesindeki üzüm bağları, Kayseri yöresinde boya sanayinde kullanılan cehri bitkisi üretiminde, Diyarbakıryöresindeki karpuz üretiminde kullanılmıştır. Güvercin gübresi üretmek için özel şekilde tasarımve inşa edilen yapılara Kayseri’de “güvercinlik”, Diyarbakır’da ise “boranhane” adı verilmekte idi (Karagöz, 1999;Gülyaz, 2000;Büyükmıhçı,2006).IşıkBarınakları kurarken, cephesini en fazla güneş ışığıalacak şekilde ayarlamak önemlidir. Bu yüzden eğer ortam uygun ise, barınağın ön cephesi güney veya güneydoğu yönüne bakmalıdır. Eğer güvercinler evin bir bölümü veya çatı gibi kapalı bir yerde ise, o zaman güvercinin bulunduğu ortamın güneye veya güneydoğu cephesine bakmasına dikkat edilmelidir. Böylece sabahın ilk ışıklarının güvercinler üzerine düşmesi sağlanmış olur. Bunun en önemli faydası, gece boyunca soğumuş olan kümesinkısa zamanda ısınmasıdır(Mosca,2011c). Güvercinlerin bulunduğu barınağın güneşi en fazla alacak şekilde planlanmasının başka bir önemi de, özellikle yavrular içindir. Büyüme hormonunun salgılanabilmesi için esansiyel olan D vitamini organizma tarafından ancak güneş ışığı altındasentezlenebilir. Böylece büyüme ideal hızda olur (Yılmaz,2008). Ayrıca güneş gören ortamlarda, havadaki nispi nem ve zemindeki ıslaklık kısa sürede normal seviye iner. Bu ise, ortamdaki mikropların üremesini engelleyici etki yapar. SıcaklıkGüvercinlerin barınaklarındaki sıcaklık ne olmalıdır sorusu önemlidir. Bu sorunun en basit cevabı, insanın rahat ettiği iklim şartlarında güvercinler de rahat eder. Bu yüzden çok soğuk havalarda, güvercinlerin fazla üşümesinin önüne geçilmeli; çok sıcak havalarda ise barınak içi serinletecek önlemler alınmalıdır. Soğuk havalarda gereksiz yere kapı ve pencere açmamak dahi yeterli bir önlem olabilir. Aşırı sıcak havalarda karşılıklı pencere açarak hava cereyanı sağlamak, barınağın önüne gölgelik yapmak gibi önlemler pratik çözüm çareleri olarak düşünülebilir(Mosca,2011a).NemAşırı nem güvercin barınaklarında mikrop üremesini kolaylaştırır. Nem oranının normalden az olması ise, tozlanmayı artırır ve güvercinlerde bir takım solunum yolu başta olmak üzere, bazı rahatsızlıklarınçıkmasına neden olur(Türkyılmaz,2008). Güvercin barınaklarındave yaşadıkları diğer ortamlardaki nem oranının uygun değerlerde olması, başarılı bir güvercin yetiştiriciliği için gereklidir (Mosca,2011a).HavalandırmaHavalandırmanınbarınaklarda sağlanması nispeten zordur. Çünkü havalandırma için barınağın penceresi veya bir kısmı açıldığında, hava şartlarının soğuk olduğu zamanlarda barınağın iç sıcaklığını ayarlamak zorlaşır. Sıcaklığı artırmak için barınak kapalı tutulduğu zaman ise barınak içi ortamhavasız kalır. Bu ise güvercinlerin sağlığını direkt olarak etkileyen bir durumdur. Bu olumsuz durumu ortadan kaldırmak için en pratik çözüm, barınağın rüzgâralmayan bir cephesine elektrikle çalışan herhangi bir havalandırma fanı veya aspiratör/vantilatör yerleştirmektir.Ayrıca barınağın tavanında açılacak uygun büyüklükte bir baca ilebarınakta istenmeyen CO2, zararlı ve zehirli gazlarile kötü kokuların dışarıya çıkması sağlanmalıdır. Dikkat edilmesi gereken en önemlikonu, havalandırma sağlarken, barınak içindehava cereyanımeydanagetirmemektir. Hava cereyanıkuşların hastalanmalarına yol açabilir(Öncel ve ark.,2001).Barınak hijyeniBarınakta sağlıklı bir ortam sağlamak için barınak temizliği ve dezenfeksiyonu birlikte ve sık sık yapılmalıdır. Kimi yetiştiriciler güvercin barınaklarını her gün veya birkaç günde bir temizlemektedir. Bazı yetiştiriciler“güvercin dışkılarını temizlemediğim zaman,kümes daha sıcak vegüvercinler daha sağlıklı oluyor” gerekçesi ile güvercin dışkılarını olduğu gibi bırakırlar. Bilimsel ve modern bir güvercin yetiştiriciliğinde böyle bir uygulamanın yeri olmamalıdır. Güvercin dışkı ve yem artıklarından meydana gelen yığının barınak içinde kalması, mikropların üremesi için çok uygun birortam doğurur. Bu yüzden güvercin barınakları günlük, günlük olmasa da iki günde bir temizlenmelidir.Eğer güvercin sahibinin diğer işlerinin yoğunluğu nedeni ile taban temizliği sık sık yapılamıyorsa, uygulanması gereken en
YılmazHayvansal Üretim 53(1), 201246kısa yol, barınak tabanına ızgara sistemi yapmak ve güvercinler ile barınak tabanında biriken dışkı ve artıkların temasını kesmektir.(Metiner,2007)Yavru bakımıGüvercinlerde kuluçka süresi ortalama 17 gündür(Petek,2004). Bu sürenin sonundayumurtadan çıkan güvercin yavrularınınilk hafta gözleri kapalıdır. Vücutlarında telekli tüy yerine, hav tüyüolarak adlandırılantüyler bulunur. Yavrularyumurtadan çıktıklarında kendi başlarına beslenemezler. Yeni yumurtadan çıkmış yavru ilk hafta, ana ve babanın kursağındasalgılanan, yöreleregöre değişik adlarla anılsa da, genellikle Anadolu’da maya olarak adlandırılan bir besin ile beslenirler. Bu besinebilimsel literatürde“kursak sütü” yada“güvercin sütü” adı verilir(Anonim,1986;Anonim,1992a;Anonim,1992b;Anonim,1993a;Anonim,1993b;Petek,2004).Dahasonra yavrulara, yavaş yavaş ana ve babanın kursağında ıslatılmış dane yemverilmeye başlanır.Yavru döneminde ebeveynlerinbeslenmesine özen göstermek gereklidir. Her ikisi de sabah ve akşam olmak üzere,günde iki kez yemlenmelidir(Bozkır,2006).İlk hafta kursak sütü ile beslemenin bitmesine paralel olarak, yavrulartüylenmeyebaşlar. İkinci hafta boyunca, yemleri kursakta ıslatıp, yavruya verme süreci devam eder. Yavrular iki haftalık olunca,yavruların önlerine yiyebilecekleri incelik ve kalitedeyem bırakılmalıdır. Yemyemeye başlayanyavruların önünde, yemi ile birlikte mutlakayeterli miktarda su da bulunmalıdır(Bozkır,2006).BeslemeGüvercinlerin diğer evcil çiftlik hayvanlarına göre daha ufak yapılı olması ve az yem tüketmesi nedeni ileyemlerinin hazır alınmasında veya en azından yemler bilgisi, besin maddeleri, rasyon yapım tekniği gibi lisans derslerini almış yetkili birine yemin hazırlatılmasında veya danışılmasında büyük fayda vardır. Çünkü yem rasyonlarında ideal karışımın hazırlanması ve enerji değeri, ham protein, ham selüloz, ham kül, mineral maddeler gibi hayati öneme sahip kriterlerin tutturulması, yavruların ideal bir büyüme sağlaması, yetişkin kuşların ise sağlıklı olarak hayatını devam ettirmesi bakımından önemlidir (Öncel ve ark.,2001). Örneğin yem karışımı hazırlanırken hububat türü enerji maddelerinin rasyona fazla eklenmesi sonucunda bilhassa yetişkin kuşlarda yağlanma problemi görülebilirYem karışımında protein içeren baklagillerinaz katılmasıise, yemde proteinin ideal değerden az olmasına yol açar ve yavru ve genç kuşlara böyle bir yem maddesinin verilmesi durumunda, sağlıklı bir büyümeden bahsedilemez. Yem karşımı hazırlanırken kalsiyum kaynağı olarak kullanılan mermer tozunun az katılması durumunda, genç hayvanların kemik gelişimi geri kalacağı gibi, yumurtlama sezonuna girecek dişi kuşların ise yumurta verimlerinin düşmesine neden olur. Çünkü yumurta kabuğunun ana maddesi kalsiyumdur(Yılmaz,2008). Hasta ve yaralı bakımıHasta ve yaralı kuş için ilk önce yapılacak iş, yara veya hastalığını teşhis ve tedavi yoluna gitmektir. Daha sonra kuşu barınakta mümkün olan en sessiz, tenha ve güvenli köşeye yerleştirmelidir. Kuşun yerleştirildiği yer ayrıca barınağın en sıcak bölgesi olmalıdır.Çünkü hasta ve yaralı kuşlar düşük sıcaklıklardan daha kolay etkilenirler. Hasta ve yaralı kuşun hareket yeteneği kısıtlı olduğundan, diğer kuşların ve barınağa girmesi muhtemel diğer zararlı hayvanların zararından korumak önemlidir. Yiyeceğinin ve suyunun temiz olmasına dikkat edilmelidir. Ayrıca hareket kabiliyetinin kısıtlı olması dikkate alınarak, hasta veya yaralı kuşun yiyecek ve suya çok kolaylıkla uzanabilecek bir pozisyonda olmasına dikkat edilmelidir (Branson ve ark., 1994).Etçi güvercin yetiştiriciliğiTürkiye’de alışılmış bir uygulama olmasa da, zamanında Osmanlı padişahlarının menüsünde saygın bir yeri olan güvercinlerin, gelecekteTürkiye’de yine bir gıda maddesiolabilecekleri düşünülmelidir(Haydaroğlu,2003;Bilgin,2004;Işın,2009;Keskin,2010). Günümüzdeyurt dışında,büyük çapta etlik güvercin yetiştiriciliği yapanülkeler bulunmaktadır(Sarıca ve ark.,2003). Güvercin gelecekte, stratejik bir gıda maddesi konumuna gelebilir.Çünkü güvercin kuş türleri içinde en hızlı büyüyen türdür. Güvercinin kuluçka süresi oldukça kısa olup, ortalama 17 gündür (Petek,2004).Bir çift güvercinden bir yılda 10-14 yavru büyütülebilmektedir. Yavru güvercinler 26-30 günlük yaşta 500 gr canlı ağırlığa ulaşmakta ve pazarlanmaktadır.ABD’nde “squab production” olarak adlandırılan etçi güvercin yetiştiriciliği en yaygın olarak Victoria Eyaletinde yapılmaktadır. Etçi güvercin yetiştiriciliği özellikle İtalya, Fransa, Belçika ve Macaristan gibi bazı Avrupa ülkelerinde yaygındır. ABD’nde güvercin ıslahına ilişkin ilk çalışmalar 1901 yılında gerçekleştirilmiş, 1902 yılında ise 1.000 başlık ilk etçi güvercin yetiştirme çiftliği kurulmuştur. 1907 yılında ise bu tip etçi güvercin yetiştiren işletmelerin sayısı 100’ü bulmuştur(Sarıca ve ark.,2003).En yaygın etçi güvercin ırkları olarak King, Carneau,
Güvercinlerde Bazı Temel Bakım ve Besleme KurallarıHayvansal Üretim 53(1), 201247Mondaine, Renkli Teksas ve Homer (Posta/Yarış) sayılabilir. King ırkı geniş göğsü ve yüksek döl verimi ila tanınmıştır. Ergin canlı ağırlık ortalama 800 gr civarındadır.Carneau ırkının anavatanıFransa’dır ve ergin canlı ağırlık yaklaşık olarak 650-700 gr civarındadır. Mondaine ırkı Fransa ve İsviçre kökenli olarak bildirilmiştir ve minimum ergin canlı ağırlık dişilerde 800 gr, erkeklerde 900 gr civarındadır. Bakım ve besleme durumuna göre canlı ağırlık oldukça yukarılara çıkabilmektedir. Renkli Teksas güvercini 1950’li yıllarda ABD’nde renkli King ile Mondaine ırklarının melezlenmesi ile elde edilmiş bir güvercin ırkıdır. Ergin canlı ağırlık 600-900 gr arasında değişmektedir. Homer ırkı Türkiye’deposta veya yarış güvercini olarak tanınan bir güvercin ırkıdır. Hızlı büyüme, yüksek yemden yararlanma kapasitesi ve ağır yapılı vücutları ile en popüler etçi güvercin ırklarındandır (Sarıca ve ark.,2003). Gıda gereksinimininsürekliarttığı dünyada etçi güvercin yetiştiriciliği öncelikle zooteknistler tarafından üzerinde durulması gereken konulardan birisidir. SonuçBaşarılı bir güvercin yetiştiriciliği yapabilmek için, öncelikle hayvanların yaşayacağı en uygun yetiştirme şartlarının hayvanlar için sağlanması gereklidir. Bu yapılmadığı takdirde önce hayvanların çeşitli verimlerinde düşme görülür, daha sonraki aşamada ise çeşitli rahatsızlıklar ve peşindenölüm gelebilir. Güvercinlerin öncelikle barınaklarının iyi planlanması, içinde gerekli donanımların sağlanması gerekir. Barınak içinde ışık, sıcaklık, nem, havalandırma gibi hayvanlar için hayati öneme sahip faktörler en uygun şartlarda sağlanmalıdır. Bu şartlar sağlandıktan sonra diğer önemli bir konu sağlığa uygunlukkonusudur. Hijyen korumaya yönelik tedbirler alınmalı ve böylece çıkması muhtemel hastalıklar önlenmelidir. Barınak içinde uygun yaşama şartları sağlanan güvercinlerde diğer önemli bir konu ideal beslemenin yapılmasıdır. İdeal bir besleme yapmanın yolu, dengeli bir rasyon hazırlamaktan geçer. Bir rasyonun temel öğeleri olan enerji sağlayan hububatlar, protein sağlayan baklagil ile mermer tozu, tuz, vitamin ve mineral gibi diğer öğeler dengeli bir oranda yeme katılmalıdır. Güvercin hızlı büyüyen bir kuş türüdür vegelecekte güvercin etçi hayvan materyali olarak önem kazanabilir TeşekkürÇalışmalarımda her zaman yanımda olan ve beni yönlendiren doktora hocam Prof. Dr. Mehmet Ertuğrul (Ankara Üniversitesi) ile her zaman tavsiyelerde ve
Dünyanın en pahalı kuşları
Kuşçuluk, bazı kişiler için hobi hatta bir tutku. Kuşlar besleniyor, satın alınıyor, yeni türler üretilmeye çalışılıyor. Ancak bu hobi, pek ucuz değil. İşte el yakan o kuşlar...
1- SÜMBÜL AMERİKAN PAPAĞANI
Anayurdu Güney Amerika olan bu papağan türünün en büyük özelliği diğerlerine göre konuşma kabiliyetinin daha yüksek olmasıdır. Fiyatları ise 10.000 ile 30.000 arasında değişiyor.
2- SEREMA
Bu türün kökeni Malezya’ya dayanıyor özelliği ise bodur olmaları. Fiyatı ise yaklaşık olarak 17.000 TL.
3- PALMİYE KAKADU
Bu kuşun en büyük özelliği kızdıkları zaman yüzündeki kırmızı noktanın maviye dönüşmesidir. Fiyatı ise yaklaşık olarak 32.000 TL dir.
4- TAKLACI GÜVERCİN
Türkiye’de de çok fazla meraklısı bulunan güvercinlerin cinsine göre fiyatları değişiyor. Bu güvercinimizin fiyatı ise 13.000 TL dir.
5- BOLT
İsmini dünyanın en hızlı insanını Usain Bolt’ dan alan bu güvercin dünyanın en pahalı kuşu unvanını elinde taşıyor. Belçika’da düzenlenen açık artırmada Çinli bir iş adamının aldığı güvercinin fiyatı 850.000 TL’dir. Evet, yanlış okumadınız, onun bu kadar pahalı olasının sebebi ise yarışçı güvercin olmasıdır.
SÜS HOROZU
Fiyatı yaklaşık olarak 15.000 TL olan bu horozlar Bursa’da yetiştiriliyorlar.
TUKAN
Gagası neredeyse vücudu kadar olan bu papağınımsı kuşun ana vatanı Güney Meksika. Fiyatı ise 25.000 TL.
|
|
|
Hoby Akvaryumculuk Balıkçılık Nedir Nasıl Yapılır? |
|
Yazar: RasitTunca - 03-10-2020, 02:34 PM - Forum: Hoby Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
Hoby Akvaryumculuk Balıkçılık Nedir Nasıl Yapılır?
Kökenleri çok çok eskilere, yüzlerce, hatta binlerce yıl öncesine dayanan bir hobi olan akvaryumculuk, bazı kaynaklara göre Mısır'da, bazılarına göre ise Uzakdoğu'da ortaya çıkmış.
1850 yılında, Londra'da büyük tankların içinde, balıkların ve bitkilerin nasıl bir arada yaşayabileceklerini anlamak için deneyler gerçekleştirilmiş ve sonuçları açıklanmış.1853 yılında Philip Gosse, Londra Hayvanat Bahçesi'nde ilk halka açık akvaryumu kurmuş. Avrupa'dan sonra Amerika'da da iyice yayılan akvaryumculuk, günümüzde artık ince detaylarıyla ele alınan bir sektör, meraklıları için de renkli bir hobi.
Akvaryumculuk, psikolojide de kendine yer bulmuş, meditatif (sakinleştirici, huzur verici) etkisi kabul edilmiş bir uğraş. Akvaryumculukla ciddi şekilde uğranan, onu bir hobi olarak görse de hayatının bir parçası haline getiren, günlük hayatında önemli bir zamanını da bu işe ayıran kişilere akvarist deniyor.
Yeni Başlayanlara Öneriler:
Japon balıkları: Japon balıkları dünyada en yaygın olarak beslenen ev hayvanlarıdır. Bu balıklar oldukça zeki olup, kendilerini besleyen kişiyi tanırlar. Japon balıkları oyunlar oynamayı sever ve iletişimden hoşlanırlar. Bu yüzden iki balık beslemek, tek balık beslemekten daha iyidir. Japon balıkları çok çeşitli renklere sahiptirler, ayrıca tek kuyruklular, çift kuyruklular, çeşitli vücut ve kafa biçimlerine sahip olanlar da bulunmakta. Japon balıkları diğer akvaryum balıklarına nazaran daha uzun ömürlü olabilmektedir.
Lepistes:Akvaryum balıkları içerisinde en çok tanınan ve bakımı en kolay balık türlerinden birisi de Lepisteslerdir. Kolay bir tür olarak nitelendirilmesinin en önemli sebepleri, üremeleri için özel şartlar gerekmemesi, çok büyük akvaryuma ihtiyaç duymamaları, çok değişik renk ve desenlere sahip bulunmaları ve uygun fiyatta olmalarıdır.
Palyaço balığı: Tuzlu su akvaryumlarında en sık rastlanan balıklardandır. Meşhur çizgi film “Finding Nemo”daki tür de budur, şu bizim yakından tanıdığımız, “Kayıp Balık Nemo”. Bakımı en kolay balıklardan olup, kolayca kuru yeme alıştırılabilir.
Çöpçü: Akvaryumun temizliği konusunda sizin en büyük yardımcınız yine bir akvaryum balığı olabilir. Yiyemediği yere çökmüş çöpleri de karıştırıp havalandırarak filtrenin çekebileceği duruma getirir.
Işıklandırma:
Işıksız bir akvaryum hem sizin izleme zevkinizi azaltır hem de balıklar için sağlıksız bir ortam yaratır. Floresan lambalar, ışıklandırma için en fazla kullanılan yöntemdir. Siz de bunu uygulayabilirsiniz. Ayrıca bitkiler için de ışık gerekir. Bu nedenle düzgün bir ışıklandırma yapmak şart. Işığın her gün aynı saatlerde açık olması daha iyi olur. Ne kadar açık tutacağınıza kendiniz karar verebilirsiniz. Mesela, akşam hava kararırken açıp, gece yatmadan önce kapatabilirsiniz.
Filtre:
Akvaryumun temizliği için en önemli cihaz, su filtresidir. Bu araç, suyun temizliğinin korunmasına çok yardımcı olur. Hem mekanik hem kimyasal hem de biyolojik açıdan koruma yapan gelişmiş filtreleri öneririz. Bunlar sudaki minik yabancı parçaları tutar, istenmeyen kimyasalları süzer, bakterilerin suya dağılmasını önler. Filtrenin 24 saat çalışması gereklidir. Ayrıca filtreyi belirli aralıklarla temizlemek de önem taşır. Hatta yararlı bakterilerin korunması amacıyla akvaryumunuzdan çıkardığınız su ile filtreyi çalkalamak en iyisi. Evinizde küçük bir ekosistem yaratıyorsunuz, doğal ortama en yakın şekli oluşturabilmek için fazlasıyla özen göstermeniz gerekiyor.
Isıtma:
Balıklar göründüklerinden daha hassas canlılardır. Soğuk suda pek çoğu yaşayamaz. Bu nedenle mutlaka su ısıtıcınız olmalı. Termometreniz de olacağı için ısıyı belli bir noktada tutmak sorun olmayacak. Akvaryum sıcaklığı genel olarak 23-28 derece arasında tutulmalıdır. Her tür balık aynı ortamda yaşayamayabilir, dolayısıyla aynı sıcaklıkta sağlıklı yaşayabilecek balıkları beslemelisiniz.
Nelere Dikkat Etmeli:
Hastalanan balıkları ayrı bir suya almak iyi bir çözüm olabilir. Hastalıkla nasıl başa çıkacağınızı öğrenmek için akvaryumcunuzla mutlaka konuşun. Sıvı ilaçlar çözüm verebilir.
Yine akvaryumcunuzun önereceği bazı bakım malzemeleri de olacaktır. Belirli aralıklarla bunları kullanmak da balıklarınızı korumanıza yardımcı olur.
Suyun pH (power of hydrogen) derecesi de çok önemli. pH derecesi, 0 ile 14 arasında değişir. 0'a ne kadar yakın ise sıvı o kadar asitli demektir. Saf suyun pH derecesi 7'dir. Zaten tatlı su balıklarının pek çoğu 6-9 arası pH seviyesinde yaşarlar. Musluk suyunun değeri de 7 civarındadır.
Akvaryumun içine elinizi sokacağınız zaman çok iyi yıkamış olun. Bunun yanında mutlaka elektrikli cihazları fişten çekin.
Bu konular haricinde merak ettiğiniz her şeyi bir akvaryumcu aracılığyla da öğrenebilirsiniz.
Akvaryum, minik ve renkli balıkların içine konup beslendiği cam kutuya denir. Elbette bunu bilmeyen olduğunu düşünmüyoruz, sadece konuya uygun bir giriş bulamadık da… Eh, evet, ne diyorduk? Konumuz akvaryumculuk ve meraklıları için temel bilgiler.
Nedir bu insanoğlunun balık besleme merakı diye düşündük ve bir araştırdık. Akvaryumculuğun kökenleri yüzlerce, hatta binlerce yıl öncesine dayanıyor. Bazı kaynaklara göre Mısır’da, bazılarına göre ise Uzakdoğu‘da ortaya çıkmış. Renkli süs balıklarının ilk kez Çin’de üretildiği söyleniyor. 1850 yılında, Londra’da büyük tankların içinde, balıkların ve bitkilerin nasıl bir arada yaşayabileceklerini anlamak için deneyler gerçekleştirilmiş ve sonuçları açıklanmış. 1853 yılında Philip Gosse, Londra Hayvanat Bahçesi’nde ilk halka açık akvaryumu kurmuş. Avrupa’dan sonra Amerika’da da iyice yayılan akvaryumculuk, günümüzde artık ince detaylarıyla ele alınan bir sektör, meraklıları için de renkli bir hobi.
Akvaryumculuk, psikolojide de kendine yer bulmuş ve sakinleştirici etkisi kabul edilmiş bir uğraş. Eh bizim de derslerdi, sınavlardı derken rahatlamaya ihtiyacımız var haliyle. Ama baştan söyleyelim; öylesine bir cam kutu alıp içine balıkları atar, günde bir avuç yemi de boca ederim olur biter diyecekseniz, baştan hiç girişmeyin bu işe; akvaryum ekran koruyucu sahibi olun daha iyi. Akvaryumculukla ciddi şekilde ilgilenecekseniz (yani akvarist olacaksanız) bu işe girişin, canlı varlıkların sorumluluklarını aldığınızı unutmayın.
Haliyle öncelikle bir akvaryum edineceksiniz. Küçük bir akvaryumla başlamak gerektiğini düşünmeyin. Tam tersine, büyükçe bir akvaryum almanızı öneririz. İdeal ortamın daha kolay oluşması için bu size kolaylık sağlar. Balıkların gelişebilmeleri için de bu şart. Hem hafızaları 3 saniye bile olsa onların da rahat rahat gezinmeye hakkı var. Şaka bir yana, şu hafıza olayı kesinleşmiş bir bilgi de değil, hatırlatalım yeri gelmişken. Hatta tam tersinin doğru olduğu bile söyleniyor.
Akvaryumculuğun civciv beslemek kadar ucuz olduğunu söylemiyoruz. Yine de, "ben besledim mi Güney Amerika’dan gelen tropik balık beslerim" diye tutturmayacağınızı tahmin ederek diyoruz ki sağlıklı ve güzel bir akvaryum için uygun bütçeyi oluşturmak çok da zor değil. Sonunda tatillerde topladığınız taşlar ve midyeler bir işe yarayacak. Ne işe yarayacağını anlamayanlar için "dibe yerleştireceksiniz" demek yerine "bu işe hiç girişmeyin iyisi mi" diyoruz.
Akvaryumculuğa başlamaya ciddi ciddi niyetlendiyseniz önce güzel ve uygun bir yer bulmak gerek. Kalorifer yanı ve camın önü bu iş için hiç uygun değil. Kalorifer, ısının bozulmasına neden olur, camdan gelen ışık ise yosunlanmaya yol açar.
Uygun yeri bulup boş akvaryumunuzu yerleştirdikten sonra, öncelikle içine biraz su koyup iyice temizleyin. Temizlik yaparken kesinlikle kimyasal malzeme kullanmayın. Sadece soğuk su ve temiz, tüysüz bir bez, köşeler için de eski bir diş fırçası yeterli olacaktır. Taş, kum, midye gibi zemin malzemelerini yerleştirmeden önce suyun altında iyice yıkayın. Sıra geldi suyu koymaya… Bunun için de iki gün dinlenmiş çeşme suyunu (çeşme suyu olmaz, içme suyu olmalı:) öneriyoruz. Suyu akvaryumun kenarından, yavaşça dökün. Yarısına gelmeden önce bu işe ara verin, çünkü bitkileri dikeceksiniz.
Akvaryumcunuzdan aldığınız bitkileri kenarlara yakın olacak şekilde kumların arasına yerleştirin. Güzel bir düzenleme yapın ki sonradan değiştirmek zorunda kalmayın. Daha sonra da bahsedeceğimiz filtre ve ısıtıcıyı da fazla ortada olmayacak şekilde yerleştirin. Evet, şimdi akvaryumu doldurabilirsiniz. Tabii ki ağzına kadar değil, en az beş santim boşluk kalacak şekilde doldurun. Artık filtre ve ısıtıcıyı çalıştırabilirsiniz. Balıkları hemen koymak isteyeceğinizi biliyoruz ama akvaryumun dengesinin kurulması için bir hafta beklemenizi öneriyoruz. Sonrasında da ilk günden balıkla doldurmayın deriz, yavaş yavaş deneyim kazanmak daha iyi. Birkaç hafta içinde balık sayısının artırılması, akvaryumun doğal dengesinin kurulması için de şart.
Yeni balık aldığınızda, yeni arkadaşınızın torbasına biraz kendi akvaryumunuzdan aldığınız sudan ekleyin. Isılarının aynı olmasını biraz su döküp ekleyerek sağladıktan sonra, akvaryum kepçesi ile balığınızı yeni evine koyun.
Ne kadar yem?
Biliyorsunuz hayvanlarda doyma bilinci pek gelişmemiştir. Bu, balıklar için de geçerli; dolayısıyla hem gereğinden fazla yem verip balıklarınızı şişmanlatmamak hem de suyu kirletmemek için bir kaç dakikada bitecek kadar yem atmanızda fayda var. Günde iki kere azar azar yem vermek, bir kere boca etmekten daha iyidir. Akvaryumcunuz hangi yemi kullanmanız gerektiği hakkında sizi yönlendirecektir. Aman dikkat edin, gelip geçen herkes yem atıp durmasın. Bir de akvaryumun farklı yerlerine yem atarak küçük ve daha güçsüz balıkların aç kalmamalarını sağlayın.
Akvaryum balıklarının pek çoğu, sandığımızdan daha uzun süre yemlenmeden yaşayabilirler. Bu nedenle birkaç gün akvaryumunuzdan uzakta kalmanız sorun yaratmaz. Yine de döndüğünüzde tatsız bir sürprizle karşılaşmamak için güvendiğiniz birine yetki vermeniz en iyisi.
Işıklandırma:
Işıksız bir akvaryum hem sizin izleme zevkinizi azaltır hem de balıklar için sağlıksız bir ortam yaratır. Zavallı hayvanlar yemlerini bile bulamayabilirler. Floresan lambalar, ışıklandırma için en fazla kullanılan yöntemdir. Siz de bunu uygulayabilirsiniz. Ayrıca bitkiler için de ışık gerekir. Bu nedenle düzgün bir ışıklandırma yapmak şart. Işığın her gün aynı saatlerde açık olması daha iyi olur. Ne kadar açık tutacağınıza kendiniz karar verebilirsiniz.
Filtre:
Akvaryumun temizliği için en önemli cihaz, su filtresidir. Akvaryumun bir köşesinde barındıracağınız bu araç, suyun temizliğinin korunmasına çok yardımcı olur. Filtresiz bir akvaryum kurmayı hiç düşünmeyin. Hem mekanik hem kimyasal hem de biyolojik açıdan koruma yapan gelişmiş filtreleri öneririz. Bunlar sudaki minik yabancı parçaları tutar, istenmeyen kimyasalları süzer, bakterilerin suya dağılmasını önler. Filtrenin 24 saat çalışması gereklidir. Ayrıca filtreyi belirli aralıklarla temizlemek de önem taşır. Hatta yararlı bakterilerin korunması amacıyla akvaryumunuzdan çıkardığınız su ile filtreyi çalkalamak en iyisi. Gördüğünüz gibi, işler aslında dışarıdan görüldüğü kadar basit değil. Madem evinizde küçük bir ekosistem yaratıyorsunuz, doğal ortama en yakın şekli oluşturabilmek için fazlasıyla özen göstermeniz gerekiyor.
Su yenileme:
Akvaryumun suyunu tazelemek çok önemli. Ayda en az bir kere suyu yarı yarıya mutlaka değiştirin. Ama bizim tavsiyemiz, iki haftada bir suyun dörtte birini yenilemek. Bunun için de çeşmeden akan suyu direkt olarak kullanmak yerine, bir iki gün dinlendirmek gerekir. Böylece sudaki klordan kurtulmuş olursunuz, hatta zor gelmiyorsa önce kaynatmanızı da öneririz. Ayrıca hatırlamak gereken bir diğer şey de, suyu hızlıca balıkların üzerine boca etmemek. Yavaşça, akvaryumun kenarından dökmek en iyisi.
Isıtma:
Balıklar hassas yaratıklar. Soğuk suda pek çoğu yaşayamaz. Bu nedenle mutlaka su ısıtıcınız olmalı. Termometreniz de olacağı için ısıyı belli bir noktada tutmak sorun olmayacak. Akvaryum sıcaklığı genel olarak 23-28 derece arasında tutulmalıdır. Eğer çok egzotik balıklar beslemeye niyetliyseniz, bunun için yine akvaryumcunuzdan ekstra bilgi almanız gerekebilir. Her tür balık aynı ortamda yaşayamayabilir, dolayısıyla aynı sıcaklıkta sağlıklı yaşayabilecek balıkları beslemelisiniz. Yeni başlayanlar için derin bilgi sahibi olmak gerektiren işlere kalkışmamalarını öneririz.
Bitkiler:
Balıklar da bizim gibi oksijen alır ve karbondioksit verirler. Akvaryumunuzdaki bitkilerin fotosentez yaptığını hatırlatmak istiyoruz. Bu durumda aynı ortamda onlar da oksijen açığa çıkarırlar. Böylelikle balıklar ve bitkiler arasında dengeli bir alışveriş ortamı doğmuş olur. Yani akvaryum bitkileri sadece dekoratif amaçlı değildirler, minik balıklarımızın onlara ihtiyacı var. Hem aralarında dolaşıp oynayabilecekleri, saklanabilecekleri bir ortam da sağlamış olacaksınız. Temizlik için kullanılan filtrelerin aynı zamanda oksijen de sağlıyor olması, kuyruklu arkadaşlarımızın daha rahat solunum yapmasına yardımcı olsa da bitkiler de okyanusunuzun ayrılmaz bir parçasıdır.
Bitki seçiminde akvaryumcunuza mutlaka danışın. Renkleri canlı olan ve sağlıklı görünen bitkileri seçin. Akvaryumunuzda çürümüş bitki gördüğünüzde hemen temizleyin. Bitkilerin çoğu, uzayan sapın üst kısmının kesilip tekrar dikilmesi yoluyla çoğaltılabilir. Küçük bitkileri öne, büyük olanları ise arkaya dikin. Yeni aldığınız bitkiyi evde iyice yıkayın. Dikim için kumda minik bir çukur açıp bitkiyi içinde yerleştirmek ve çukuru kapatmak yeterlidir. Bitkiyi hafifçe yukarı çekin ki kökleri iyice otursun. Bitkileri akvaryumcularda kendiniz bakarak ve yardım alarak seçebilirsiniz. Amazon, cobomba ve elodea bizim beğendiğimiz bitkilerden.
Bir de şunlar var:
Hastalanan balıkları ayrı bir kaba almak iyi bir çözüm. Hastalıkla nasıl başa çıkacağınızı öğrenmek için akvaryumcunuzla mutlaka konuşun. Sıvı ilaçlar çözüm verebilir.
Yine akvaryumcunuzun önereceği bazı bakım malzemeleri de olacaktır. Belirli aralıklarla bunları kullanmak da balıklarınızı korumanıza yardımcı olur.
Suyun pH (power of hydrogen) derecesi de çok önemli. pH derecesi, 0 ile 14 arasında değişir. 0’a ne kadar yakın ise sıvı o kadar asitli demektir. Saf suyun pH derecesi 7’dir. Zaten tatlı su balıklarının pek çoğu 6-9 arası pH seviyesinde yaşarlar. Musluk suyunun değeri de 7 civarındadır.
Akvaryumun içine elinizi sokacağınız zaman çok iyi yıkamış olun. Bunun yanında mutlaka elektrikli cihazları fişten çekin. Malum, elektrik ile su pek iyi anlaşamazlar doğaları gereği.
Gelelim başlangıç için hangi balıkları seçmemiz gerektiğine…
Çöpçü: Öncelikle diyoruz ki bir tane çöpçü balığınız olsun. Pek sevimli olmasa da, inanın akvaryumun temizliği konusunda size canla başla yardım edecek. Tabii ki çöpleri yemesinin nedeni midesiz oluşu mu yoksa doğuştan fedakâr yapısı mı onu bilemiyoruz. Olsun, sonuçta temizliyor işte. Yiyemediği yere çökmüş çöpleri karıştırıp havalandırarak filtrenin çekebileceği duruma getirir ayrıca.
Tetra: Bu şirin balıklar devamlı sürü halinde gezerler. Yerlerinde durmaz, devamlı hareket ederler. Başka balıkları rahatsız etmek gibi bir huyları olduğu için kendi çetelerini kuracak kadar kalabalık bir grup halinde satın alınması yerinde olur.
Lepistes: Canlı doğuran balıklara (yumurtaların anne karnında döllendiği ve yavruların yumurtadan annenin karnında çıktığı tür) dahil olan lepistesler, belki de en ünlü akvaryum balığıdır. Erkeklerinin kuyrukları gösterişli renkler ve desenlerle kaplıdır. Tıpkı tavuskuşlarında olduğu gibi dişileri az renkli ve gösterişsizdir. Gruplar halinde dolaşırlar, bitkilerin arasında gezmeyi severler. Bu güzel ama kalpsiz balık, doğurduğu yavruyu kaşla göz arasında yutuverir. Bu nedenle yavruluk denilen küçük ve delikli bir plastik bölmeye ihtiyaç duyacaksınız. Suda yüzen bu kutunun iç bölmesine hamile anneyi koyup ara sıra gözlemeniz gerekir. Doğum başladığında, yavrular iç bölmeden kutunun kendisine düşerler. Düşemeyen şanssız yavrulara biraz destek çıkmanız gerekebilir.
Plati: Küçük, sevimli ve canlı renkli balıklardır. Diğer balıklarla rahat rahat geçinirler. Çiftli gruplar halinde dolaşmayı severler. Bunlar da canlı doğuranlara dahildir, lepistesler gibi yavruluk kullanmak gerekir. Dişi olanları daha yuvarlaktır, erkeklerin kuyruk bölümü daha koyu renktedir.
Kılıç kuyruk: Uzun ve narin bu balıkların erkek olanlarının kuyrukları kılıç gibi uzundur. Bunlar da genelde diğer balıklarla sorun çıkarmadan yaşarlar ama erkekleri kendi aralarında biraz dalaşırlar. Bu nedenle ya bir tane ya da üçten fazla sayıda erkek bulundurmalısınız. Bu türden de pek kolay yavru alınmaz.
Japon: Bu tombul balık, beslenmesi en rahat olan türlerden biridir. Soğuk sularda bile rahat rahat yaşar. Hatta daha büyük olanları küçük ve alçak havuzlarda bile beslenir. Küçük ve havalandırmasız fanuslarda satıldığı görülse de bu yanlış bir uygulamadır. Geniş ve havalandırmalı akvaryumlarda rahat ederler. Küçük balıkların bulunduğu akvaryumunuza dışarıdan yeni bir japon getirdiğinizde kötü sürprizlerle karşılaşabilirsiniz; bizim bir lepistesimiz güzel kuyruğundan oldu yabancı bir japon yüzünden. Bu nedenle dikkatli olun.
Zebra: Oldukça dayanıklı bir türdür. Fazla nazlı değildir. Kavgacı bir balık değildir, kendisini rahatsız edenlerden de rahatça kaçacak kadar hızlıdır. Yeni başlayanlar için rahatça önerebileceğimiz bir türdür. Yumurtayla ürer.
Melek: Bu son derece narin ve ince balık insanda gerçekten hassasiyet uyandırıyor ister istemez. Kaliteli yemlerin yanında nadiren kıvırcık yeşillik de yedikleri olur. Geniş ve iyi havalandırılan temiz akvaryumlarda rahat ederler. Sakindirler, tek eşli yaşarlar. Strese ve kavgaya gelemez, yemeden kesilirler.
Akvaryumculuğu tutku boyutunda uğraş edinen pek çok insan vardır. İşin o kadar derinine inerler ki konuştukları dili anlayamayabiliriz bile. Malawaki Gölü’nde yetişen bir balık türünü beslediği için akvaryuma erimiş mineral eklediklerinden, suya katmak için ezilmiş mercan kumu aradıklarından bahsedebilirler. Kimbilir, belki ileride sizin de böyle şeyler söylemeniz gerekebilir. Ya da amatör ve çevreye değer veren biri olarak güzel ve sağlıklı bir akvaryuma sahip olmakla yetinebilirsiniz. Hangisini seçerseniz seçin, kolay gelsin diyoruz…
Hoby Balıkçılık Nedir
Deniz, okyanus, akarsu ve göllerde bulunan balıkların, yönetmeliklerce belirlenmiş koşul ve mevsimlerde avlanması veya üretilmesine balıkçılık denmektedir. Midye, karides, ahtapot, balina, istiridye gibi deniz canlıların avlanması da balıkçılığın içine girmektedir.
Felsefesi/Öğretisi:
Amerikan filmlerinde nedense birisinin babası her zaman balığa gider, ve nedense o kişinin babayla ya arası kötüdür ya da arasını düzeltmeye çalışıyordur. Neyse ki bizim öyle bir durumumuz yok. Balıkçılığın ardında bir felsefesi olduğu çok belli. Teknede yalnız bir adam ermiş gibi sakin bir şekilde avını bekliyor. Gerçekten bu aktivitenin meditasyon görevi gördüğünü söyleyebiliriz. Sessiz bir ortam, sadece rüzgarın, dalgaların ve kuşların sesi duyuluyor. Kendi başınızasınız, düşüncelerinizle baş başa, çok düşündürmeyen ve çoğu zaman yalnızca beklemek zorunda bırakan bir aktiviteyle uğraşıyorsunuz. Arkadaşlarınızla gitseniz de yine de dinlendirici bir program. Hayat hakkında size bir ders öğretiyor: En iyinizi deneyin, en iyisi için umun, bir şey yakaladığınız günler olacak ve hiçbir şey yakalayamadığınız günler olacak ancak her zaman minnettar olun. Suyun sesine minnettar olun, gökyüzündeki güneşe minnettar olun ve yine ve tekrardan oltanızla şansınızı deneyin. Kısacası size sabırlı olmayı ve hayatta birçok şeyin sizin kontrolünüzün dışında olduğunu gösteriyor. Sonra size bir bilgelik geliyor ve hayatın dalgalarıyla düşüp kalkmayı ve akıntıyla hareket etmeyi öğreniyorsunuz. Galiba çoktan erdik.
Av Heyecanı:
Erkeklerin çok sevmesinin sebeplerinden başka biri ise insanlığın ilk gününden beri erkeklerin avdan ve aile doyurmadan sorumlu olmasının verdiği içgüdüsel his olabilir. İnanılmaz bir balık yakalayacaksınız, taptaze, sonra eve götürüp pişireceksiniz ve sizin çabanız sayenizde ailenizi doğadan ve kendi elinizden besleyebileceksiniz. Belki aile olayını biraz fazla yükselttik, kendinizi bile besleseniz yeterli bir tatmin.
Az Efor Çok Haz:
Düşünürsek zor bir aktivite değil, günün sonunda maraton koşmuyorsunuz. Tek yapmanız gereken doğru eşyaları almak, doğru yeri ve yemi seçmek ve oltada bir hareket hissedince hızlı bir şekilde değerlendirmek. Spor olarak düşünürseniz çok davetkar bir spor, hangi boyda, kiloda yaşta olursanız olun balık tutabilirsiniz.
Paylaşımın Keyfi:
Son olarak Amerikan filmlerindeki babaya dönebilirsiniz. Bağ kurmak için ideal bir aktivitedir balık tutmak. Dede, dayı, amca, oğul, torun... Amazonda yırtıcı hayvanlarla savaşılmasa da küçük bir macera yaşıyorsunuz. Balığın gelmesini bekliyorsunuz sonra büyük bir heyecan oluşuyor balık yakalanacak mı diye. Böylece unutmayacağınız bir anı yaratıyorsunuz.
Tarihte balıkçılık
İnsanoğlunun avlanma ve yiyecek arayışı sırasında deniz ve göllerdeki canlıları keşfetmesi sonucu balıkçılığın temelleri doğmuştur. 5-6 bin yıl öncesinde balık avlama tekniklerinin geliştirildiğine dair bulgular mevcuttur. Balıkçılık ile ilgili ilk yazılı belgeler MÖ 2000’li yıllarda Mısır’da bulunmuştur. Hatta ilk balık üretimin de Asya Kıtası’nda bulunan Çin’de olduğu düşünülmektedir. MÖ 3000’li yıllarda, kurulan havuzlarda balık üretildiği düşünülmektedir. Tarihte ilk balık avlama yöntemleri sığ sularda ve su kenarlarında, basit zıpkın ve ilkel oltalar ile yapılmaktaydı. Daha sonra su kenarındaki ağaçlara çıkılarak, ağ atma yöntemi kullanıldı. Bunlar yeterli gelmediği için ağaçların kavukları oyularak sal yapılması ile balıkçılık, tabiri caizse denize açıldı.
Anadolu’da Balıkçılık
Tarihi Anadolu’da balıkçılık geçmişinin 5000 yıl öncesine kadar dayandığı keşfedilmiştir. Türk’ler Orta Asya’dan Anadolu topraklarına göç ettiğinde, balıkçılık kültürüne sahip bu topraklarda balık şile beslenerek yaşamlarına devam etmişlerdir. Geçtiğimiz yıllarda İzmir / Ödemiş’te, Gölcük Gölü’nün suları kuraklık nedeniyle çekildiğinde, dünyanın en eski kayıtlarından biri keşfedilmişti. Kayığın en az 2600 yıllık olabileceği, kestane ağacından yapıldığı ve 4 metre uzunluğunda olduğu görülmüştü. Kayık, Bodrum Su Altı Arkeoloji Müzesi tarafından koruma altına alınmıştır.
Balıkçılık Çeşitleri
Balıkçılık, avlanma ve üretim olarak ana iki kola ayrılır. Amatör balıkçılık, ticari balıkçılık ve hobi balıkçılıklarından da söz edilebilir. Bunlar da kendi aralarında tatlı su balıkçılığı ve tuzlu su balıkçılığı olarak çeşitlenirler. Balık besini, oldukça faydalı vitamin, mineral, protein, fosfor ve omegaya sahip olduğu için tarihin her zamanında değeri anlaşılmıştır.
Olta Balıkçılığı
Tarihteki en eski yöntemlerden olan olta balıkçılığı, günümüzde de oldukça popülerdir. İstanbul Boğaz kıyılarında ve küçük tekneler ile denizde, her gün binlerce kişi olta balıkçılığı yapmaktadır. Olta balıkçılığı kıyıdan at-çek yöntemi ile yapılabildiği gibi bir tekne ile denizden de yapılabilmektedir. Olta balıkçılığında en önemli konu, hangi balığın ne kadar derinde bulunduğu, balığın yüzme hızı ve balığın beslenme şeklinin bilinmesidir. Her balığın farklı bir avlanma olta hızı ve besin şekli vardır. Olta balıkçılığının en temel konusu, balık hakkında bilgili olmaktadır.
Olta nedir?
Olta, misina denilen şeffaf renkli bir naylon ip ile, bu ipe bağlı özel tasarlanmış kıvrık iğneler ile yapılır. Ayrıca kıyıdan olta balıkçığı yapabilmek için özel tasarlanmış motorla donatılmış kamış şeklinde oltalarda gelişmiştir. Kıyıdan uygun balıkçılık yapılması için kamışlı, motorlu bir olta ile at-çek yapılması veya sadece kamışlı ucunda yem bulunan bir olta olmalıdır. Tekneden yapılacak olan olta balıkçılığında bu sistemler gerekli olmayabilir.
Amatör Balıkçılık
Hobi amaçlı yapılan keyfi balık avcılığıdır. Genelde olta ile kıyıdan at-çek yönetimi ile yapılsa da, küçük tekneler ile denizde de yapılabilir. Çapari, kaşık, misina, motorlu kamış, yem, özel iğneler ile yapılan balıkçılıktır.
Ticari Balıkçılık
Ticari balıkçılık, genellikle motorlu balıkçı tekneleri ile ağ atılarak yapılan balıkçılıktır. Ticari balıkçılığın temelleri 15. YY’da atıldı. Bunların dışında gene ticari sayılacak ama daha kolay yöntemlerde bulunur. Örneğin parakete yöntemi ülkemiz ve Ege Denizi’nde oldukça yaygındır. Suyun üzerine bırakılan bir şamandıraya yüzlerce yemli iğne bırakılır ve denizde 24 saat beklenir. 24 saat sonunda toplanan paraketedeki balıklar tekneye alınır. Ticari balıkçılık, balıkçı tekneleri ile yapılıyorsa gırgır, trol, taka gibi balıkçı tekneleri kullanılır.
Türkiye’de Balık Av Mevsimi
Ülkemizde balık av yasağı 15 nisan’da başlar, 1 Eylül’de sona erer. Bu aylarda ticari balık avcılığı yasaktır. Yasağın amacı, suların ısınması ile balığın yumurtlama ve üreme mevsiminde rahatça büyümesinin hedeflenmesi ve neslinin tükenmesinin önüne geçmektir.
|
|
|
Madeni Para Koleksiyonculuğu Nedir? |
|
Yazar: RasitTunca - 03-10-2020, 12:40 PM - Forum: Hoby Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
Madeni Para Koleksiyonculuğu Nedir?
Nümismatik veya meskûkât, sikke veya kâğıt para koleksiyonculuğu[1] ve paraları inceleyen çalışma sahası.[2] Sikkecilik olarak da adlandırılır. Bu alanda uzman kişilere "nümismat" adı verilir.
Para koleksiyonculuğu nedir?
a) Boş zamanları değerlendirme aracıdır. Kültürel bir aktivitedir.
b) Yatırımdır: Koleksiyon değer kazanır, siz de yatırdığınızın çok daha fazlasını geri alırsınız.
c) Sosyalleşmenin bir başka çeşididir. Müzayedeler, dernekler, sergiler aynı zevke gönül vermiş kişilerin birbirini tanıdığı sıcak ortamlardır.
d) Zevktir, tutkudur, aşktır, huzurdur.
e) Hepsi.
Soru 2: Peki para koleksiyonculuğuna neresinden başlamak gerekir?
a) Cebimizdeki bozuk paralardan birer tane kenara koyarak,
b) Darphane’ye gidip danışarak,
c) Koleksiyonla ilgili sivil toplum kuruluşlarına (örneğin Türk Nümismatik Derneği, İzmir Nümismatik Derneği, IBNS Uluslararası Kağıt Para Koleksiyoncuları Derneği…), internetten satış yapılan ortamlara (örneğin Gittigidiyor, Ebay…), alım satım yapılan yerlere (örneğin Osmanlı Nümismatik, Pera Mezat, İstanbul Müzayede…) ulaşarak,
d) Konuyla ilgili kitaplara başvurarak,
e) Hepsi.
Yukarıdaki sorular için “HEPSİ” doğru cevap. Ama en önemli bölümü atlamamak lazım: Koleksiyon bir konudaki objelerin SİSTEMATİK bir şekilde toplanması işidir. Dolayısıyla koleksiyonu oluşturacak objeleri toplamaya başlamadan önce koleksiyonun sınırlarının çizilmesi gerekir. Yani para koleksiyonu yapacakların “Madeni para mı kağıt para mı”, “Türk parası mı yabancı para mı”, “Cumhuriyet dönemi mi Osmanlı mı”, “Tedavül parası mı hatıra parası mı” gibi hangi para koleksiyonunu yapacağına karar vermesi ve ondan sonra işe başlaması doğru olur.
Eğer bizden bir tüyo istiyorsanız Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana basılmış tüm madeni tedavül paralarını toplamak en kolay ve en güzel koleksiyonlardan biri olacaktır.
Etimoloji
Türkçeye Fransızcadan geçen kavram, sikke ve para anlamındaki Yunanca "nomisma" sözcüğünden türemiştir.[3] Arapça kökenli meskûkât sözcüğü ise "sikkeler" anlamına gelir. Nümismatik sözcüğü aynı zamanda "para ile ilgili" anlamında bir sıfattır.
Nümizmatik, incelediği nesnelerin zamanla bozulmaması sayesinde sikke ve madalyalarda kullanılan alaşımları ve bunların ağırlıklarını, paraların yeryüzünde dağılımı ve yayılım alanlarını ortaya koyarak; coğrafyanın, tarihin, dinler ve gelenekler tarihinin, sanat tarihinin ve çeşitli devirlerdeki ticaret sistemlerini inceleyen ekonomi tarihinin başlıca yardımcısı olmuştur.
Tarihçe
Para koleksiyonculuğunun başlangıcı Romalılara dek ulaşır. Dünyaca ünlü Sezar, Pompeius ilk para koleksiyoncularındandır. Türkiye'de ise para kolleksiyonculuğu ancak 20. yüzyılın başlarında müzeciler tarafından başlatılmıştır. Türkiye'de de "Türk Nümismatik Derneği" adı ile kurulmuş olan dernek, tüm nümizmat ve para koleksiyoncularını bünyesinde barındırmaya çalışmaktadır.
İkinci anlamıyla nümismatik alanı içine giren konular kısaca, madeni ve kâğıt paralar, madalyalar, nişanlar, hatıra madalyonları ve jetonlar gibi ana dallara ayrılır.
Araştırma nesnesi
Nümismatiğin en önemli nesnesi sikke’dir. Fakat kâğıt para, sikkeden önceki ödeme araçları ve madalyon, jeton ya da Tesserār’a (işaretler, ör. boyalı işaretler) kadarki dini madalyonlar gibi Sikke benzeri diğer para formundaki değerli nesneler de Nümismatiğin araştırma alanına girer. Sikke benzeri nesnelerin arasında Paranumismatik ya da Exonumia da vardır.
Bugüne kadar, dönemine ait az sayıda yazılı kaynak aktarılmış olan çağlarda Sikke’ler oldukça büyük bir değere sahipti. Çünkü Sikke’ler ekonomi ve kültür tarihine ilişkin çok önemli kronolojik kaynaklar niteliğindeydi. Bu durum özellikle Antik çağda Yunan ve Roma dönemi için, erken çağ, ortaçağ ve antik Akdeniz kültürleri dışında kalan bölgeler (Parthia ve İskitya İmparatorlukları) için geçerlidir.
Bu dönemler için sikke buluntuları, hatta kazılar sırasında diğer nesnelerle birlikte bulunan ya da defineler arasında tesadüfen ele geçirilen sikkeler, arkeolojik araştırmayla elde edilen bulguların dönemsel düzenleme için tarihlendirilmesinde kullanılan önemli bir kaynaktır.
Bugüne kadar Sikke kalıntılarının kaynak materyalleri giderek arttığı için, yeni metotlarla çalışan, bölümün en dinamik alanını oluşturan buluntu Sikke’leri inceleyen gerçek bir nümismatik alanı ortaya çıkmıştır. Erken dönemlerde de bulunan sikkeler (tekil bulgu ile kayıp bulgular) dikkate değer bulunmuş ve ayrıca buluntu dökümlerine (envanterlerine) de alınmıştır.
Ortaçağdan bu yana Nümismatik, gitgide artan yazılı kaynaklarla birlikte, hem tarihsel hem de toplumbilimsel yönleri olan para tarihiyle benzerliklere sahiptir. Çok değer kaybeden Sikke para, nümismatiğin temel araştırma noktasıdır.
Nümismatiğin bir yandan özelleşmiş tarihi ve arkeolojik yan dallarla, diğer taraftan da ekonomi tarihi, sosyal tarih, sanat tarihi ya da isim bilimi gibi yan alanlarla çok sayıda bağlantıları vardır. Bilhassa Antik tarihi bölümü içinde nümismatik en önemli yardımcı bilimlerden biridir.
Sikke
Madenin dökümüyle elde edilmiş yuvarlak “Sikke”, az bulunan değerli bir madenden yapıldığı için diğer takas mallarına oranla daha uzun ömürlü bir değere sahiptir.
Tahmini ilk metal paraların buluntularına Akdeniz bölgesi ve çevresinde rastlanmıştır ve buluntular MÖ 2000 tarihine dayanmaktadır. İlk buluntular içerisinde bronzdan yapılan evcil hayvan motifleri de tespit edilmiştir.
Sikkelerin özellikleri
Sikkeler, devlet tarafından onaylanıp üretilen ödeme araçlarıdır. Modern sikkeler üzerinde üç yazıt bulunmaktadır: Ülke (yani Ülke Ortaklığı), değer (nominal ve para birimine göre) ve yıl. Bunun yanında istisnalar da bulunmaktadır: Bazı eski, yabancı, küçük sikke birimleri (örneğin Travancore’da 1949 yılına kadar basılmış tüm Cash-Sikke’ler). İsviçre Rappen’i (İsviçre Franken’inin alt birimi), para birimi içerisinde olmayan nominal bir değer taşımaktadır. 1965–1971 yılları, İngiliz Crown’u basımında oldukça önemli bir tarihtir. Crown’lar hem nominal bir değere sahiptir hem de para biriminin bir öğesidir. II. Elizabeth tasviri bulunan İngiliz Sikke’lerinde ülke belirtilmezken, seleflerinde hükümdarın unvanının bir bölümü olarak verilmiştir. Avro-Sikke’lerinin bir kısmında da ülke bilgisi verilmemiştir.
Sikke’nin ön yüzünde (Avers) devletin armasının da görülebildiği hükümdar kafası tasviri bulunmaktadır. Sikke’nin arka yüzünde (Revers) ise değer bilgisi bulunmaktadır. Sikke kenarları taraklı ya da yazılı olabilmektedir. Sikke yüzeyinde çıkıntıya (kenar çubuğu) çok nadir rastlanmaktadır. Nümismatik alanı sikke kenarındaki bir yazıyı Efsane olarak tanımlanmaktadır.
Abu (Sikke)
Abu (Arapça أبو, DMG Abū, “Baba”), Levanten ticareti yoluyla Arap dilinin konuşulduğu bölgelerde kullanılan Avrupa sikkelerine verilen addır. Sikkelerin takma adlarının genellikle sikke betimlemeleriyle bir bağlantısı bulunmaktadır. Bu sebeple Maria-Theresien-Taler’i, Abu Kush (Kuşların Babası) ya da Abu Noukte (İncilerin Babası) olarak adlandırılır, bu yüzden kraliçenin elmaslı tacının üzerinde bir kartal pençesinde bir inci görmek mümkündür. Hollanda’nın aslan figürlü Taler’i Abu Kelb (Köpeklerin Babası) olarak adlandırılmaktadır, dört köşeli armalık Abu Taka (Pencerelerin Babası) ile İspanyol sekizlik Real paraları geçerlidir.
Sikke tarihinde Yeniçağ’a kadar, benzer şekilde gelişen değer kaybı süreçleri görülmektedir. Para, başlangıçta sikke formunda değerli maddeden yapılarak ortaya çıktığında ve takas değeri bu materyalin değerine uygun olduktan sonra, sikkeler daha küçük ve hafif ya da değerli ve daha az değerli materyal alaşımlarından üretilerek, materyal değeri takas değerinden daha düşük olan sikkeler şeklinde üretildi.
Ortaçağ Sikkeleri
Geç Antik Çağ’dan erken Orta Çağ’a kadar sikkelerin Avrupa’da kullanımı hızlı şekilde gerilemişti. Takas ticareti artmıştı ve büyük para ticaretleri yapılırken genellikle sikke olmayan metaller ile ödeme yöntemi kullanılıyordu. Standart para birimleri, farklı gruplardaki Bizans Solidus’u ve Siliqua’sı oldu. Yeni imparatorluğu, Batı Roma İmparatorluğu’nun yerine kuran Alman hükümdarlar çoğunlukla Bizans imparatorlarının dökme imtiyazını (kalıp şeklini) tanımışlar ve bunların kalıplarını taklit etmişlerdi. Sadece sikkelerin üzerine kendi isimlerini, monogramlarını ya da portrelerini tek tük bastırmışlardı. Büyük Karl 800 yılından önce altın ve gümüş para biriminden tek bir gümüş para birimine geçilen yeni bir sikke sistemi oluşturdu. Sadece Dinar ve Fenik kullanıma yeni girmiştir. Fenik’in farklı türlerinin olması ve sikkelerin gümüş içeriğinin azaltılmasının sonucu olarak, imparatorluk sikke hakkı kutsal Roma imparatorluğunda, dünyevi ve dini anlamda önemli bir nesne olarak oldukça geniş çaplı yayılma gösterdi.
12. yüzyılın ortasından 14. yüzyıla kadar Brakteat’lar, neredeyse tüm Almanca dilinin konuşulduğu (Ren Nehri etrafındaki bölgeler ve Alplerin çevresi hariç) bölgelerde kullanılan sikke çeşidiydi. Bu ince, tek tarafı basılmış gümüş fenik sikkeler, eski feniklerin büyük ölçüde hafiflemesini sağladı. Brakteat’lar zaman zaman “kötü anılmıştır”, bu da bu sikkelerin geçersiz sayıldığı anlamına gelmektedir ve sahipleri bunların az sayıdaki yeni sikkeler karşılığında değiştirilmesini talep etmişlerdir. %25’lere varan bir kesim bu sikkeleri reddetmiştir. Bu uygulama, o dönemde çokça başvurulan bir vergi yükseltme yöntemiydi.
Altın sikkeler Ortaçağ’da çok nadir dökülüyordu. İlk olarak 13. yüzyılda altın basımlar yapıldı. Bu gelişme İtalyan ticaret şehirlerinden başlamıştır. Fransa ve İngiltere’de altın sikkelerin kullanımı yaygınlaşmaya devam etmiş ve sikke parçalarının imparatorluk sikkelerinden fark edilir şekilde daha büyük olduğu gözlemlenmiştir. 13. yüzyılın diğer gelişmelerinden biri de Almanya’da Groschen’ın daha büyük gümüş sikke olarak kullanılmaya başlanmasıdır. Groschen’in sikke resimleri, ilk defa o zamanki bölgenin prensliğinin izlerini de yansıtmaktaydı.
Alman sikke yasasında 1356 yılı önemli bir tarihtir. Bu tarihte imparator bir “altın boğa” ile derebeylerin ve dukalıkların sikke hakkını açık bir şekilde tanımış oldu. Daha önce, imparatorluğa bağlı olmayan Lübeck’e 1340 yılında ilk defa altın Gulden’lerin basımı konusunda taviz verilmişti. Bu tarihten 1871 yılına kadar Almanya’nın sikke tarihi çok yönlü olarak değerlendirmiştir, çünkü çok sayıda devlet kendi paralarını tedavüle çıkarmıştı. Sikkelerin ifade ettikleri konusunda edinilen bilgiler arkeolojik araştırmalarda oldukça fazla kullanılmaktadır. Çünkü kazı sırasında katmanlar, sikkeler yoluyla çok rahat tarihlendirilebilmektedir.
Ortaçağda ortaya çıkan bazı tanımlamalar şu şekildedir:
Heller: Mark’ın kullanıma girişine kadar Heller en küçük sikke/madeni para idi. Heller 1200’lü yıllarda ismini aldığı Schwäbisch Hall’de basılmıştır.
Pfennig, yani Denar
Kreuzer: Kreuzer ismini ön yüzündeki çift haçtan almıştır. 1873 yılında çıkarılmıştır.
Schilling, yani Groschen
Batzen
Pfund (İsmi ağırlık biriminden gelmektedir, bkz. Karlspfund) ya da: (Florentiner) Gulden (Madde ismi)
Taler (İsmi asıl basım yeri olan Joachimsthal’den gelmiştir.)
Diğer ülkelerde ise şu şekildedir:
Dukaten (Latince dux, ducis (m.): komutan, prens)
Louis d’or (Fransa, Kral Ludwig’den türetilen isim; Altından)
Kesin olarak değer bilgileri bulunmamaktadır, çünkü sikkelerin basımlarında saf metal içeriğinde değişmeler olmuştur; yani zamanla azalma olmuştur. Yöresel sikke basım hakkının sahipleri düşük saflık oranına sahip yeni sikkeler basmak için özellikle yüksek değerdeki sikkeleri azaltmışlardır. Ekonomik başarıların, krizlerin, savaşların ve salgınların etkisiyle sikkelerin alım gücünde de önemli ölçüde değişimler gözlenmiştir.
Ayırıcı Sikkeler (İtibari değeri olmayan sikkeler)
Ayırıcı sikkeler o dönemde madde değeri yasal değerinden daha az olan “kurant sikke”ler olarak adlandırılıyorlardı. “Ayırıcı sikke” kavramı “alıcının ve satıcının satış esnasında Heler ve Pfennig’i bölmesi” (bozuk para) anlamına geliyordu. 1915 yılından beri Almanya’da bugünkü Avro paraları dışında basılan tüm sikkeler “ayırıcı sikkeler”dir.
Tarih
Ayırıcı sikkelerin ilk öncüleri 16. yüzyılın sonlarına doğru, kruvazör gibi hâlâ küçük Kurant sikkelerinin temelinin gözle görülür şekilde imparatorluk Taler’ine gerilediği ve büyük gümüş sikkelerin yasal nominal kuruna artık dikkat edilmediği dönemde ortaya çıkmıştır. Zirvede olduğu 1621- 1623 yılları arasındaki kriz döneminde küçük sikkelerden büyük sikkelere doğru bir kur gerilemesi görülmüştür. İlk olarak, devlet değer azalması görülen bu sikkeleri, kamusal kasalarda talep üzerine “tam” nominal değere dönüştürme görevini üstlendiğinde asıl modern “ayırıcı sikkeler” ortaya çıkmıştır ve 1700 yılına kadar son şekli verilmiştir.
Antik çağ
Antik çağ’da Roma İmparatorluğu’nun birleşmesinden sonra enflasyonla düşüşe geçen ve sonraki yönetimlerde de istikrarlı bir devlet yönetimi sağlanamadığı için kabul görmeyen Roma As’ı gibi öncü modern sikkeler vardı.
MÖ 6. yüzyıldan 20. yüzyılın başına kadar (Hint-) Çin’de, Kore’de ve Japonya’da tedavülde olan bakırdan, pirinçten ya da bronzdan genellikle kare şeklinde delinerek yapılan “Keş sikkeleri”ni ayırt edici sikkeleri olarak da düşünmek mümkündür. Bu sikkeler geçici olarak daha yüksek değerdeki ödemeler için ayrılmış olan Tael külçe sikkelerine paralel bir para birimi olarak da değerlendirilebilir.
19. yüzyıl
Ayırıcı sikkeler yasal ödeme aracı olarak sınırlı sayıda kullanılıyordu. 1871 yılından önce genellikle, en küçük Kurant sikke tutarından daha fazla ayırıcı sikke almaya kimsenin ihtiyacı olmadığını öngören yönerge geçerliydi. Bu şekilde satın alma gücü düşmüş kurların Kurant sikkelere dönüşmesi için bu sikkeler üzerine “ayrıcı sikke” yazısının yanı sıra Kurantmünze’lere ilişkin yasal durum da basılmaktaydı. Resme bkz. “3 Pfenning 120 Thaler”.
Ayırıcı sikkeler sınıfına sadece bronz, bakır ya da farklı metallerden yazılmış sikkeler girmemekte; aynı zamanda 1871 yılından önce Almanya’da kullanımda olan gümüşten yapılmış Pfenning, Kruvazör ve Groş sikkeleri gibi çok sayıda gümüş sikkeler de dâhildi. Bir ayrıcı sikkenin gümüş içeriği %50’nin altında ise milyar sikkesi olma durumu söz konusudur. Ağırlıkta olan bakır kısmı fark edilir şekilde kırmızı renkte parıldadığı için gümüş ayırıcı sikkeler, sikke kurumundan teslim alınmadan önce, gümüş nitrat şarap tortusu çözeltisi içinde “beyaz” renk alana kadar kaynatılır. Ardından kısa bir kullanım süresinden sonra yüzeydeki zayıf saf gümüş katman kullanımından kısa bir süre sonra parlayana kadar tam değerli bir Kurant sikkesi gibi görünür.
Doğal para ya da para yerine geçen eşyalar
Doğal para ya da para yerine geçen eşyalar eskiden çok yaygındı ve tüm kültürlerde ve tüm çağlarda bulunabiliyordu. Değerli, faydalı ya da güzel şeyler vardı. Örneğin; Mikronezya’daki taş para (Steingeld), Yeni Gine’deki ve Güney Pasifik’teki yüzük ve ziynet parası, Afrika’daki İstiridye Para, Kuzey Amerika’daki Giyim Para ve tüm bölgelerdeki Metal Para. Bunlara ek olarak sığırlar, develer, keçiler, postlar, kamalar, kürekler, takı yüzükleri, özel taşlar, tuz ve daha birçok şey sayılabilir. Eşya paralardan biri de midyelerdir; özellikle 20. yüzyılın ortasında Afrika’da, Güney Asya’da ve Güney Adalarında yaygın olarak kullanılan Kauri midyeleridir. Çin’in 1950 yılındaki istilasına kadar Tibet’te arpa ya da buğday ile ödemeler yapılmıştır. Bu tür malların gitgide yayıldığı, ama artık kullanım eşyası olarak bunlara ihtiyaç duyulmadığı anlaşıldığında bu eşyaların küçük ve daha az değere sahip taklitleri ödeme aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Böylece bıçak para, kürek para ve benzeri ödeme araçları türemiştir.
İlk sahte paralar kemik, külte ya da yededen taklidi yapılmış midyelerdir ve bu midyeler MÖ 2000 yıllarında Çin’in ilk ödeme aracı olarak kullanılmıştır.
Bunlar, para öncesi dönemin ödeme türleridir. Ödenebilirlik, saklanabilirlik ve kolay taşınabilirlik özellikleri, önceleri değerlerinin muhafaza edilmesine göre materyallerin seçiminde, önemli bir role sahipti.
Bu ihtiyaca uygun olarak, değer bakımından oldukça kalıcı ve kolay saklanabilir bronz ya da gümüşten çubuklar ve teller örnek verilebilir.
Döviz Tabelası
Döviz tabelası yalnızca sikkelerin göreceli değerlerini göstermektedir. Çok sayıda para birimi olduğu için farklı döviz sistemleri bulunmaktadır. Bu nedenle 1 Taler 20 ila 48 Schilling ya da Groschen değerine eşit gelmektedir. 1 Groschen’in bazen 12 Pfennig’den daha az ya da daha fazla bir değere sahip olduğu görülmektedir. 1 Taler de 1 Gulden’e eşit gelebilmektedir.
Sikkelerin Delinmesi
Bir sikkenin delinmesi için çok farklı sebepler olabilir. Delikler, sikkenin bir kolyede süs ya da muska/nazarlık olarak kullanılabilmesi için çoğunlukla sonradan yapılmaktadır. Kazanç sağlamak amacıyla belli başlı metaller, özellikle değerli madenler sikkelerin içeriğinden alınmak istendiğinde sonradan bu tür delme işlemleri yapılmıştır. Bu örneği geçerli/yürürlükteki sikkelerde ya da tedavül değeri metalin değerinin altında kalan sikkelerde görebiliriz. Koleksiyonculuk alanında sikkeler bu delme işlemi sebebiyle oldukça fazla değer kaybına uğramakta, hatta tamamen değersiz bir nesne haline gelmektedir.
Delme işlemi ayrıca sahte para üretimini tamamen önlemek amacıyla da yapılmaktadır. Norveç, Danimarka ve Çin gibi belli başlı ülkelerde çeşitli türlerdeki küçük demir paralar (küçük sikkeler) kendilerinden daha yüksek değerdeki sikkelerin kolayca ayırt edilebilmesi amacıyla orta kısımlarından delinmektedir. Avustralya’da ve Karaib Adaları’nda gümüş sikkelerin iç kısımları karartılmış ve sikkeler bu şekilde kullanıma sunulmuştur.
Sikke Metalleri
Temel olarak sikke yapımı için hemen hemen sadece altın, gümüş, bakır, bronz ya da pirinç kullanıldı. 1860 yılından itibaren demir, nikel, çinko, alüminyum ya da krom çeliği gibi farklı metallerin kullanımı artış gösterdi. Neredeyse tüm saf metaller, özellikle altın, gümüş ve alüminyum, aşınmaya karşı dayanıklılık gibi nedenlerden dolayı diğer metallerle alaşım oluşturularak kullanıldı (ayrıca bkz. altın ve gümüş (elektron) alaşımları). Bununla birlikte özellikle bakır, bakteri taşımazlık özelliği nedeniyle eski çağ ve günümüz sikke alaşımlarının önemli bir parçasıdır. Günümüzde en çok kullanılan sikke alaşımı, eskiden “yeni gümüş” olarak adlandırılan bakır nikeldir. Bronz ve pirinç alaşımları da sıklıkla kullanılmaktadır. Sadece muvakkat para (para yerine geçen karşılık) olarak kullanılan kalay, çinko ve kurşun gibi saf metaller de varlıklarını sürdürememiştir. Değerli madenlerin büyük bir kısmı, kimyasal-analitik tepkimeler aracılığıyla madensel bileşimleri belirleyen sikke ayarı yoluyla kesin olarak saptanmıştır.
Onlarca yıldır gümüş kaplamalı sikkeler ortaya çıkarılmaktadır. Nikel özünden kaplama olarak kullanılan bakır nikeli ("Otomat sikkeler” adıyla manyetik çekirdekli sikkeler) ya da bakır kaplamalı çelikten yapılmış 1 ve 2 Pfennig demir parayı buna örnek verebiliriz. Ayrıca günümüzde farklı renklerdeki alaşımlardan yapılan “Yüzük” ve “Hap” şeklindeki daire birleşimlerini da görmek mümkündür. Örneğin 1 ve
2 Euro demir paralar.
Tedavül değerleri, içerik değerleriyle (Metal Değeri) belirlenen sikkeler Kurant sikkesi olarak adlandırılır. Bu sikkeler (çoğunlukla 1915 yılından önce) altın oranı %50’den fazla olan sikkelerdir. Ayrıştırıcı özelliğe sahip sikke dediğimiz sikke türleri ise basım değerleri metal değerlerine eşit olmayan sikkelerdir. Bu tür sikkeler sıklıkla erken dönemde Billon alaşımından ya da bakırdan yapılırdı. Günümüzde kullanılan tüm demir paraların metal değeri genellikle nominal değerinin altındadır. Bu nedenle bunlar ayrıştırıcı özellikli sikkelerdir. Bu sikkeler, değerleri devlet tarafından güvenceye alınmış, günümüzde kullanılan demir paralar ve madalyalardır. Ayrıca bkz. Yatırım sikkeleri (külçe sikkeler).
Lydia
İlk sikkeler Lidya krallığı döneminde MÖ 650 ve 600 yılları arasında ödeme aracı olarak ortaya çıkmıştır (bkz: Krösus). Bunun yanında elektrondan (doğal olarak oluşan altın-gümüş alaşımı) şekilsiz parçaların ilk hallerinin resmedildiği de görülmüştür.
Sikke’ler üzerine resim yapımı MÖ 600’lü yıllarda başlamıştır. Ardından bu sikkeleri farklı boyutlarda ve değerlerde altın sikkelerin yapımı takip etmiştir.
Yunanistan
İlk gümüş Sikke'ler MÖ 550'li yıllarda Anadolu’da ve Yunan adası Aiginia’da şekillendirilir. MÖ 400'lü yıllara kadar Sikke Yunanistan’da takas aracı olarak kullanılmaya başlanır. Ayrıca tek bir Sikke usulü mevcut değildir, aksine her bir bölgede ayrı Sikke çeşitleri hâkimdir. Zamanla 17 gram ağırlığındaki, Attika bölgesinde geçerli olan Sikke’ler (Obolos: Yunan parası Drahmi'nin 1/6'sı, gümüş meteliktir) yoğun olarak kullanılmaya başlanmıştır. Hükümdarların Sikke’ler üzerinde ilk olarak tasviri Büyük İskender’le beraber Yunan anakarasında ve Diadochoi (on iki selefler) krallıklarında ortaya çıkar. Gümüş önemli bir hammadde olarak kalır, daha küçük Sikke’ler için zamanla bakır kullanılmaya başlanır.
Çin
Antik dönemde Çin’de Kauri parası, bilinen ilk ödeme aracı olmuştur. Shang-Hükümdarlığında da basit bronz parçalarının kullanımı yaygınlaşmış ve geç Zhou-Hükümdarlığında da (MÖ 500) ilk kez bıçak ve kürek şeklindeki sikkelerin kullanımına başlanmıştır. İlk imparator Qin Shi Huangdi, MÖ 221 yılında imparatorluğun birleşmesinin ardından iki yüz yıl kullanılan yuvarlak delik sikkelerden ortak bir bakır para birimini standartlaştırmıştır.
Roma Sikkeleri
Roma imparatorluğu'nun ilk Sikke’leri MÖ 3. yüzyıla dayanır ve bakır ya da bronzdan dökülmüştür. Yarım kilo ağırlığında büyük bakır parçalar (aes grave, Türkçesi “ağır bakır”) dökülmüştür. Önceleri üzerinde boğa, kalkan ya da silah motifleri bulunan Sikke’lerle ödeme yapılmıştır. İlk gümüş sikkeler Yunan örneklerine göre yapılmış ve öncülerinin (yaratıcılarının) isimlerini almışlardır. Bronz balyaları geçerliğini kaybettikten sonra bu para birimi bütününü takip eden tüm eski Roma Sikke’leri arka yüzlerinde, Antium donanmasının kuşatmasını anımsatan tekne motifine ve ön yüzlerinde farklı tanrı motifleri ile işlenmiştir. İlk Roma gümüş Sikke’si MÖ 269 yılında tedavüle girer. Fakat gümüş Sikke’lere daha büyük boyutta kalıp çıkarılması işlemi MÖ 210'lu yıllarda Denarius ile birlikte yapılır. Jül Sezar, Roma Sikkeleri üzerine motif olarak kullanılan ilk insandır (MÖ 44).
İmparatorluk döneminde altın (Aureus), gümüş (Denarius), pirinç (Sestertius ve Dupondius), bakır (As) Sikke’ler basılır. Asker imparatorlar döneminde Dinar’ın yerini yavaş yavaş gümüş Antoninianus alır. Diocletianus (MS 284-305) imparatorluğu hâkimiyetinde Argentus ve Nummus ile Follis Sikkeleri gibi Sikke türleri eklenir. Roma Sikke’lerinin üretiminde imparatorlar döneminde bariz bir oranda azalma görülür. 4. yüzyılın başından itibaren kıymetli taşlarla bezeli Diadem, defne çelengi yerine Sikke’lerin ön yüzlerinde kullanılmaya başlanır. İmparatorların yüzleri bu dönemde genellikle daha kötü resmedilmekteydi. Bu imparatorların Diadem’lerinin, Sikke’leri üzerindeki normal bir betimlemeden daha önemli olduğunun bir göstergesidir. Batı Roma imparatorluğu Sikke’leri üzerinde zaman içinde yazım hataları da görülmeye başlanmıştır. Çünkü Sikke yapımcıları çok kötü Latince konuşuyor ve yazıyorlardır. Doğu Roma Sikkeleri Roma imparatorluk örneklerinden uzaklaşmış ve kendi resmi diline kavuşur (bkz. Bizans). Kavimler göçünün Alman devletleri, kısmen hem Doğu hem de Batı Roma’nın örneklerine bağlı Sikke’ler basıyorlardı.
Ortaçağ
Geç antik Çağdan erken ortaçağa kadar Sikkelerin Avrupa’da kullanımı hızlı şekilde gerilemiştir. Takas ticareti artınca büyük para işlerinde genellikle Sikke olmayan metaller ile ödeme yöntemini kullanıyordu. Standart para birimleri farklı gruplardaki Bizans Solidus’u ve Siliqua’sı idi. Yeni imparatorluğu batı Roma imparatorluğunun yerine kuran Alman hükümdarlar çoğunlukla Bizans hükümdarlarının döküm öncelik hakkını (kalıp şeklini) tanımışlar ve bunların kalıplarını taklit etmişlerdir. Sadece Sikke’lerin üzerine kendi isimlerini, amblemlerini ya da portrelerini tek tük bastırmışlardır. Büyük Karl 800 yılından önce altın ve gümüş para biriminden tek bir gümüş para birimine geçilen yeni bir Sikke sistemi oluşturmuştur. Sadece dinar ve fenik yeni kullanıma girmiştir. Fenik’in farklı türlerinin olması ve Sikkelerin gümüş içeriğinin azaltılmasının sonucu olarak, imparatorluk sikke ve demir para basma hakkı kutsal Roma imparatorluğunda, dünyevi ve dini anlamda önemli bir nesne olarak oldukça geniş çaplı yayılma göstermiştir.
12. yüzyılın ortasından 14. yüzyıla doğru Brakteaten’ler, neredeyse tüm Almanca dilinin konuşulduğu (Ren nehri etrafındaki bölgeler ve Alplerin çevresi hariç) bölgelerde kullanılan Sikke çeşidi idi. Bu ince, tek tarafı basılmış gümüş fenik Sikke’ler, eski feniklerin büyük ölçüde hafiflemesini sağlamıştır. Brakteaten’ler zaman zaman “kötü anılmıştır”, bu da geçersiz sayıldığı anlamına gelmektedir ve sahipleri bunların az sayıdaki yeni Sikke’ler karşılığında değiştirilmesini talep etmişlerdir. % 25lere varan bir kesim bu Sikke’leri reddetmiştir. Bu uygulama, o dönemin çokça uygulanan bir vergi yükseltme yöntemi olmuştur.
Altın Sikkeler Ortaçağ’da çok nadir dökülüyordu. İlk olarak 13. yüzyılda altın baskılar yapılmıştır. Bu gelişme İtalyan ticaret şehirlerinden başlamıştır. Fransa ve İngiltere’de altın Sikkelerin kullanımı yaygınlaşmaya devam etmiş ve Sikke parçalarının imparatorluk Sikkelerinden fark edilir şekilde daha büyük olduğu gözlemlenmiştir. 13. yüzyılın diğer gelişmelerinden biri de Almanya’da Groschen’ın daha büyük gümüş Sikke olarak kullanılmaya başlanmasıdır. Groschen’in Sikke resimleri, ilk defa o zamanki bölgenin emirliğinin (prenslik) izlerini de yansıtmaktaydı. Alman sikke ve demir para basma hakkı bağlamında 1356 yılı önemli bir tarihtir. Bu tarihte imparator bir “altın boğa” ile Kurfürsten’in söz konusu hakkı açık bir şekilde tanımış oldu. Daha önce, imparatorluğa bağlı olmayan Lübeck’e 1340 yılında ilk defa altın madeninden Gulden’lerin basımı konusunda taviz verilmişti. Bu tarihten 1871 yılına kadar Almanya’nın Sikke tarihi çok yönlü olarak değerlendirmektedir, çünkü çok sayıda devlet kendi paralarını tedavüle çıkarmıştı.
Roma para birimi
Roma para birimi dendiğinde, Antik çağda Roma imparatorluğunda yaygın olan ödeme araçlarının bütünü akla gelmektedir.
Ortak para biriminden önce ekonomi temel olarak iki değer formuna bağlıydı: Roma’da “para” yerine isim olarak türetilmiş ve düzensiz şekillerdeki bronz parçalar olan ve Aes rude olarak adlandırılan Rindern (lat. pecus). Bu sade sikkenin değeri ağırlığı ölçülerek belirleniyordu, çünkü bu dönemde tek bir birim mevcut değildi. Paranın hangi dönemden itibaren yaygın olduğu bugüne dek belirsizdi, bununla birlikte MÖ 406 yılındaki Veji kuşatmasından beri Roma ordusu askerlerinin ödemelerinin Aes rude ile yapıldığı da yazılı olarak kanıtlanmıştır. Bu da Aes rude’nin önceden de oldukça sık kullanıldığını kanıtlamaktadır.
Roma hükûmetinin ilk parası MÖ 4. yüzyıldandır. Aes signatum olarak adlandırılan dikdörtgen olarak dökülen “ROMANOM” yazısıyla işaretlenen Bronz külçeler vardı ve genellikle Roma’da dökülürdü. Bu külçelerin ağırlıkları aslında beş roma pfund’una (pfund: yarım kilo) denk gelmesine rağmen, külçelerin çok çeşit ağırlıkları vardı. Başlangıçta külçelerin yalnızca bir tarafı işleniyordu, daha sonra diğer tarafı da işlenmeye başlandı. Külçelerin asıl işlevlerinin farklı şekillerde yorumlanmaktadır; külçeler bir ödeme aracı olmalarına rağmen sikke değildiler, çünkü beş Roma Pfund’unun (beş yarım kilosu) ağırlık birimlerine uygun değillerdi. Külçeler tek bir para biriminin uygulamaya geçişinden sonra gitgide değer kaybetti, MÖ 250 yıllarında basıma başlandı.
İlk sikkeler
MS 2. yüzyıllarda yaşamış bir konsül olan Pomponius’a göre ilk sikke ustaları MÖ 289 yılında ortaya çıkmışlar. Bu ustalar sikkeleri “triumviri aere argento auro flando feriundo”nun kısaltması olan ve “III. VIR. AAAFF“ işaretleriyle damgalamışlardır. Bu damga “Bu üçü (Sikke ustaları) bronz, gümüş ve altının eritilmesi ve damgalanmasından sorumludurlar” gibi önemli bir anlam içermektedirler.
Suda’ya göre Roma sikkelerinin mevkii Kapitol’de Juno Moneta tapınağıdır. Bu dönemde Romalılar sikke damgalamayı çok iyi biliyorlardı, Yunan Kolonileri İtalya’da Metapont, Crotone ve Sybaris MÖ 500'lü yıllarda, Napoli de MÖ 450'li yıllarda sikke basmıştır. Roma MÖ 4. yüzyılda orta İtalya’nın büyük bir bölümünü zapt etmişti. Sikke yerlerinde büyük miktarda bronz sikkeler basılmıştır, nispeten de az miktarda gümüş sikkelerin basıldığı görülmektedir.
Bugün Aes grave adıyla tanınan bronz sikkeler için bir sistem yürütülmüştü. Farklı büyüklükte olmaları nedeniyle ve fazla dökülmelerine rağmen az damgalanıyor olmaları ve Akdeniz bölgesinde bu dönemde damgalanan diğer sikkelere göre daha fazla Roma özelliği taşımaları ve kısmen daha kaba ve barbar bir tarzda olmaları nedeniyle diğerlerinden kolayca ayırt edilebiliyorlardı. Başlangıçta para Fiat Money idi ve ticari sisteme bağlıydılar. Bu da As’nin bir Roma Pfund’u ağırlığında olduğu anlamına geliyordu. Bir Roma Pfund’u Unciae’lara ayrılıyordu. 12 Unciae bir Roma Pfund’unun bir araya gelmesinden oluşuyordu. Uncia 12 Roma Pfund’unu temsil ediyordu ve aynı zamanda bir sikke birimiydi. Bu durum MÖ 270'li yıllarda Aes grave’nin ağırlığına göre 10 Unciae’ye dönüşerek değişiklik gösterdi. Aynı zamanda ikinci Punya savaşı sırasında 5 Unciae ve MÖ 211 yılında da 1 ila 1,5 Unciae’ya kadar düşüş yaşadı.
Aes grave’ler, Roma sikke damgalamasının başlangıcına kadar işaretlenmemişlerdi, ilk olarak MÖ 210 yılında sikke ustalarının ilk kısaltma damgası/simgesel motif ortaya çıkmıştır. İlk Roma sikkelerinin tümü arka taraflarında gemi iskeleti motifi bulunmaktaydı. Bu motif bize Antium donanmasının kuşatmasını hatırlatmaktadır. Sikkenin ön kısmında farklı tanrı motifleri bulunmaktadır. MÖ 110'lu yıllarda farklı sikke dizileri çıkarılmıştır. Her bir diziye ait tüm sikkeler başak motifi ya da onu yapan kişinin portresi gibi belirli işaretler taşıyorlardı. Her bir dizi, sıklıkla en büyük sikke birimi olarak Dinar içeriyordu. Ardından As (birli), Semis (çifte), Triens (üçlü), Quadrans (dörtlü), Sextans (altılı), Uncia ve bazen de Semuncia görülmektedir. İmparatorluğun son döneminde bu diziler neredeyse hiç damgalanmamıştır. Sextans ve Uncia gibi küçük birimlerin damgası yapılmıştır.
Yunan Formunda Sikke Damgalamaları
Yunan formundaki bronz sikkeler MÖ 300 yılında “PΩMAIΩN” yazıtıyla az miktarda damgalanmıştır. Günümüzde bu sikkelerden çok az bulunmaktadır. Bu sikkelerin Roma’nın emriyle Napoli’de damgalandığı sanılmaktadır; Napoliten para birimi gibi kendilerine özgü şekilleri bulunmaktaydı. Bu sikkeler MÖ 312 yılında, Roma’ya ulaşmada başlıca anayol işlevi gören Via Appia inşasının başlamasını sağlamıştı.
MÖ 281 yılında Roma’da Tarent’e karşı bir savaş başladı; Tarent’liler Pyrrhus’un desteğini talep ettiler. Bu bağlamda Roma bir Roma Didrachme’sine eşdeğer ilk gümüş sikkelerinin basımını başlattı.
Bu sikkenin Avers’inde (ön) sol tarafa bakan, sakallı, Korint miğferi takan, savaş tanrısı Mars başı görülmektedir. Revers (arka) üzerinde “ROMANO” yazıtıyla sağa bakan, arkasında bir başak bulunan bir at kafası resmedilmişti.
Bu sikke büyük oranda kullanıldığı Magna Graecia ve Roma’nın da içinde bulunduğu Campagna bölgesinde basılmıştı. Bu damgalamanın gelişmiş bir tarz olduğu açıktır; Pyrrhus Savaşı’nda Roma askeri birliklerinin ve müttefiklerinin ödemelerinin, yunan sikkelerinin dağılımı için İtalya’daki Apennin’in güneyindeki bölgelerde yapıldığı görülmektedir. Günümüzde bu sikkenin Napoli’de döküldüğü sanılmaktadır, çünkü bu sikke o dönemdeki 7,3 g'lık sikke standardına uygundu. İtalya’da Metapont’da, Tarent’de ve diğer güney şehirlerinde standart sikke ölçüsü 7,9 g idi, fakat Pyrrhus savaşı sırasında 6,6gr’a gerilemiştir. Eskiden bu sikke türünün basım yerinin Metapont olduğu varsayılmaktaydı, çünkü Metapont’dan olan sikkelerin üzerinde başaklara sıklıkla rastlanıyordu. Bir diğer belirteç ise Leukippus’un kafasına benzeyen, sikke türlerinden birinin üzerine resmedilmiş, Metapont’da eski dönemde basılmış Mars tanrısı başıdır.
Sonraki yıllarda daha başka gümüş sikkeler üretilmiştir. Sadece sikkeler üzerindeki motifler değil, ayrıca birim ölçüler de yunan sikke basımından yola çıkılarak yapılmıştır. İlk gümüş sikkeler Drachme ya da Didrachme olarak adlandırılır. Roma’da damgalandığı anlaşılan ilk Roma gümüş sikkeleri MÖ 269 yılında dökülmüştür. Bu sikkenin tarihlendirilmesi, sikkenin damgası üzerindeki amblem o yılın konsüllerine uygun olduğu için o tarihe denk getirilerek üretilmiştir. Konsüllerin ismi Quintus, Ogulnius, Gallus ve onun erkek kardeşi Cnaeus Ogulnius Pictor idi.
Bunlar Ädilen para dağıtım evi olarak görev yapmışlardır; kazançların bir kısmı şehrin kurucuları Romulus ve Remus’un dişi bir kurt tarafından emzirilmelerini tasvir eden heykellerinin Ficus Ruminalis yakınına yapımımı için kullanılmıştır. Sikkenin ön yüzünde sağ tarafa bakan Herkül heykelini, arka yüzünde de dişi bir kurt tarafından emzirilen ikizler Romulus ve Remus’un tasvirleri görülebilmektedir. Aslan kürkü ve gülleli balta ile resmedilmiş Herkül, tanrısal koruyucu kişisi konumundaydı. Bazı tarihçiler, elli yıl sonra bu Didrachme’nin değerinin, elli yıl sonra bile tedavülde olan Denar gibi on As değerine denk geldiğini düşünmektedir. Bu varsayım Pinius’un MS 1. yüzyılda kabulüne dayanmaktadır. Bazı tarihçiler de bu sikkelerde Denar’ın değil, Diadrachme’nin geçerli olduğunu düşünmektedir.
Roma Sikkeleri Quadrigatus’un çıkışına kadar az miktarda dökülmüştür. Quadrigatus MÖ 235 yılından beri gerçek kaplama şeklinde üretilmiştir. Bu sikke biriminin ismi tanrıça Victoria’nın Quadriga içinde seyahat ederkenki tasvirinin görülebileceği Revers’den türemiştir. Bu sikke birimi 20 yıl boyunca çok miktarda basılmıştır. Sikkenin gümüş oranı Punya savaşı sırasında %30’a düşürülmüştür.
Dinar, Quinar, Sesterz ve Altın-Asse’nin ortaya çıkışı
Roma İmparatorluğunun dört yüzyıldan fazla süre lider para birimi olan Dinar, MÖ 211 yılında kullanıma girdi. Bu birim, başlangıçta büyük miktarlarda basıldı; bu basım için gerekli gümüş MÖ 210 yılında Syrakus’un yağmalanmasından elde edilmiştir. Dinar on Asse’ye değer gelmektedir ve X değer sayısıyla nitelendirilmektedir. Ağırlığı 4,5 g, değeri ise yetmiş iki Roma Poundudur.
Bununla beraber iki ayrı sikke birimi basılmıştır: Biri bir Dinar’ın yarısına eşit değerde olan ve V değer sayısıyla nitelendirilen Quinarius nummus, diğeri ise bir Dinar’ın dörtte birine eşit değerde olan ve IIS değer sayısı ile nitelendirilen Sesterz’dir. Tüm bu birimlerin ön yüzlerinde tanrıça Roma’nın miğferli başı görülebilmektedir. Arka yüzünde ise at binen Dioskur’lar (dostlar) resmedilmiştir (Regillus lacus savaşına sözde katılımları üzerine bir îma).
Dinar’ın şekli çok çeşitlidir; çünkü her bir sikke ustası sikkelere dilediği gibi şekil verebilmekteydi. Bu “Aile Sikkeleri”nin üzerinde çoğunlukla mitolojiden ve Roma tarihinden motiflerin yanı sıra sikke ustasının atalarının da motifleri bulunmaktadır. Julius Caesar MÖ 44 yılında şubat ayı başında ölüm yıldönümünde Roma sikkesi üzerine resmedilen ilk kişidir. Caesar ölümüne kadarki dönemde kısa süre içinde büyük miktarda “kendi” sikkesini bastırmıştır. Sonraki dönemlerde Romalı politikacıların da portrelerinin resmedilmesi sıklık kazanmıştır, ilkin Konsüller sikkeleri diye adlandırılan (aile sikkeleri de denir) sikkeler üzerinde eşlerinin de resmedildiği görülmektedir.
Bronz-Asse’lerin basımları devam etmiştir. Bu sikke birimlerinin standart ağırlıkları 55 gram gelmekle beraber bu ağırlık çok geçmeden Roma Pound’unun on ikide birine denk gelecek şekilde 32 grama düşürülmüştür. O dönemde askerlerin ücretlerinin ödenmesinde kullanılan Asse, diğer para birimlerine göre daha fazla sayıda basılıyordu. Bu ödemelerde Asse oldukça önemli bir yere sahipti.
İlk Roma altın sikkeleri MÖ 216 yılında basılmıştır. Bu sikkelerin birimleri Stater ve yarım stater olarak adlandırılıyordu ve her ikisi de Roma’da basılıyordu. Bu basımlarda sikkelerin ön yüzlerinde Dioskur’ların (dostlar) (muzaffer olanı simgeleyen) defne çelenkli başları resmedilmiştir. Arka yüzlerinde ise üç kişi görülmektedir: Bir Romalı, bir Italikalı ve dize çöken biri; iki tarafında da ayakta duranlar vardır, ve kendisi kılıçla bir domuzu tutar. Bu tasvirin altında ise “ROMA” yazısı vardır; çünkü ikinci Punya savaşı sırasında Kartacalı General Hannibal ilerlemeye devam ederken, Roma İtalyan müttefiki ile Hannibal’a karşı birlik oldu. Bu tasvir ayrıca Cannae Savaşı zamanında yeni birliklerin silâhaltına çağrılmasıyla bir bağlantısı olan Roma Andı olarak da yorumlanabilir.
Bu birim MÖ 213 yılında “altın -Asse” diye adlandırılan sikke türü ile değiştirilmiştir. Altın asse üç farklı değer katmanına sahiptir: XX değer işaretiyle 20, XXXX değer işaretiyle 40 ve ↓X değer işaretiyle de 60. tüm bu sikkelerin ön yüzlerinde miğferli, sakallı bir Mars başı, arka yüzlerinde ise yıldırım işareti üzerinde kanatlarını açmış bir kartal bulunmaktadır; kartal tasviri muhtemelen MÖ 3. yüzyıldan beri Ptolemaios sikkeleri üzerine basılan kartal tasviri ile bağlantılıdır. Bunun yanında IV. Ptolemaios’un bu sikkeler için altın kullanımını hizmete sunduğu ve bu şekilde savaşta Kartacalıların yanında yer alan V. Philipp’in bu tavrına bir ceza vermek istediği sanılmaktadır.
Aynı dönemde çok miktarda, diğer bir gümüş sikke olan Victoriatus basılmıştır. Bu birimin Dinar sisteminden oldukça farklı olduğu ve başka bir standarda göre üretildiği görülmektedir. Önceki 52 Dinar, Quinar ve Sesterz’in analizleri sırasında % 96, 2± %1,09 oranlarında gümüş içerdikleri görülürken, Victoriat’larde bu değer %72 ve % 93 arasındadır. Erken dönem Victoriat’lar genellikle Sicilya’da ve güney İtalya’da bulunmuştur. Bu birimin 3,41 gram ağırlığında olduğu ve Dinar’ın 3/4'üne eşit olduğu tahmin edilmektedir. Roma sikke sistemi için değil, diğer başka bölgeler için kullanıldığı da sanılmaktadır. Bu sebeple hiçbir değer işareti yoktur; değeri, yapı maddesinin değeriyle belirlenmektedir.
Ağırlık ve saflık derecesinin oluşumu
Sonraki kırk yılda Dinar, ağırlığını gitgide kaybetmiştir. Bunun nedeni ise bilinmemektedir. Fakat bu gelişim muhtemelen ikinci Punya savaşı sırasında sürekli devam eden gerginliğe bağlı olarak başlamıştır. Bu savaş sonucunda Roma devleti, halkına yaklaşık bir milyon Dinar borçlanmıştır. Bu borç Cn Manlius Vulso yönetiminde MÖ 188 yılındaki Apameia Barışı’nın ganimeti elde edilene kadar 25 yıl boyunca geri ödenmemiştir.
Bir Roma Pound’u 72 Dinar etmektedir; bu değer zamanla 84 Dinara dönüşmüştür. Sonraki on yılda Dinar’ın ağırlığı sabit kalmıştır.
Dinar’ın gümüş içeriği Roma İmparatorluğu döneminde, ayrıca Marcus Antonius’un geç dönem basımlarında, özellikle MÖ 32/31 yıllarındaki daha geç dönemde Aktium Savaşı’ndan hemen önce ağır “lejyoner” basımlarda % 90, hatta % 95 etmekteydi. Söylentilere göre ihtiyaç duyulan gümüş de Cleopatra tarafından hizmete sunulmuştur.
Bronz sikkelere bağlı olarak gümüş sikkelerin oluşumu
MÖ yaklaşık 140 yılında -kesin tarih bilinmemektedir- Dinar’ın değeri on altı Asse olarak belirlenmiştir. Bu da dinarın ön yüzünde XVI olarak işaretlenmiştir. Bu yazı ilk olarak Dinar üzerinde sikke ustası işareti olan MÖ 141 yılına tarihlenen L.IULI (Crawford 224/1) ile birlikte görülmüştür. XVI işareti kısa bir süre sonra Roma rakamı olan ve 10 rakamına denk gelen X ile değiştirilmiştir. X’in ortasından genellikle XVI işaretinin monogramı olarak yorumlanan yatay bir çizgi geçmektedir.
Bir Dinar’ın değer değişiminin, ağırlıkların düşmesiyle -“eski” Asse talep edilmesi ve “yeni” Asse’nin ağırlığının düşürülmesi nedeniyle- gelişim gösteren şartların bilinmesi anlamına geldiği düşünülmektedir. Bu sebeple bir Quinar’ın değeri sekiz Asse, bir Sesterz’in değeri de dört Asse etmektedir. Dinarlar ve Asse’ler arasındaki etkileşim ileriki yüzyıllarda da devam etmiştir. Victoriat da MÖ 2. yüzyılda hâlâ tedavüldeydi. Victoriat’lar sonraki dönemlerde Gallia Cisalpina gibi bölgelerde de kullanılabilir durumdaydı.
Altın sikkelerin oluşumu
60, 40 ve 20 Altın Asse sikkelerinin basımı çok fazla yapılmamıştır. Önceleri altın sikkeler sadece yardım amacıyla kullanılmış sikkelerdir. MÖ 83 yılında Altın Asse’ler Aureus ile değiştirilmiştir. Bu sikke birimi Roma İmparatorluğu’nun son dönemlerinde daha fazla değer kazanmıştır ve Roma sikkelerinin içinde oldukça önemli bir yer kazanmıştır. Dinar’ların üzerinde olduğu gibi Aurei’nin de ön yüzünde tanrı resimleri resmedilmiştir. Arka yüzünde ise sikke ustasına bağlı olarak Roma ordusunun farklı zaferlerinin anlatıldığı çeşitli motifler görülebilmektedir.
Sezar ve İmparatorluk Dönemi
Sezar ve Augustus yönetiminde kapsamlı bir Sikke reformu uygulanmıştır. Bu reform şu şekildedir:
1 Aureus [Altın] eşittir 25 Dinar [Gümüş]
1 Denarius eşittir 4 Sesterz [Messing]
1 Sesterz eşittir 2 Dupondius [Bronz, daha sonra pirinç]
1 Dupondius eşittir 2 As [Kupfer]
1 As eşittir 2 Semis [Bakır/Bronz]
1 Semis eşittir 2 Quadrant [Bakır]
Değer şeması şu şekilde de gösterilebilir: 1 Aureus = 25 Dinar = 100 Sesterz = 200 Dupondius = 400 Asse = 800 Semis = 1.600
Quadrant
3. yüzyıla kadar yapımında hiç altın kullanılmayan, sadece gümüş kullanılan Sikke basımı büyük bir alanda yerel olarak yapılmaya devam ediliyordu. Mısırlıların uzun süre kendi para birimi sistemleri bulunmaktaydı (altın dışında). İmparatorluğun para sistemi şeması yaklaşık iki yüzyıl boyu geçerli olmuş, 220’li yıllarda ortaya çıkan ve 270 yılından beri hızla ilerleyen enflasyondan beri de oldukça gereklilik kazanan çok sayıda başka sikke reformuna hizmet etmiştir. Erken ve geç imparatorluk döneminin çoğu Sikke’sinin ön yüzünde imparatorun portresi genellikle “Imperator Caesar (İsim) Augustus Pontifex Maximus - tribunicia potestate (Yıl) Consul (Yıl) Pater patriae” yazıtı ile (bazen farklı kısaltmalarıyla) birlikte resmedilmiştir. O dönemki görevleri tanımlayan yıl rakamları, bir Sikke’nin ve aynı zamanda bir arkeolojik buluntunun tarihlenmesi için en önemli yardım malzemesidir. Tüm Sikke’lerin açık bir şekilde tarihlendirmesi yapılamamaktadır (özellikle tribunicia potestas ile ilgili eksik bilgi olduğunda). İmparator Claudius yönetiminde ilk kez Sikke’lere aile fertlerinin de darp edildiği görülmektedir. Sikke’nin arka kısmında ise çok çeşitli tasvirler bulunmaktadır: Tanrılar, kişileştirilmiş ülkeler, nehirler ya da şehirler, hatta savaşla ya da politikayla ilgili başarıların yanı sıra dönemin imparatoru tarafından yapılan inşa projelerini anlatan resimler. Caracalla yönetiminde özel büyüklükte gümüş bir Sikke olan Antoninian çıkarılmıştır. Decius döneminde de kısa bir süre büyük bronz Sikke kullanılmıştır.
Roma sikkeleri imparatorlar yönetiminde giderek yürürlükten kalkmıştır; Sikke’lerle ilgili kalpazanlıklar ilk olarak Nero ile ortaya çıkmış ve Severern’den itibaren de bu süreç hızlanmıştır. Örneğin gümüş Sikke’ler 3. yüzyıl ortasında sadece 1/20 oranında gümüş içeriyordu. Kanlı bir ayaklanmadan sonra imparator Aurelian 270 yıllarında yeni bir Sikke reformu oluşturmaya çalışmıştır. Fakat bu girişim başarısız olmuştur ve bazı araştırmacılar tarafından da sonraki yıllarda gitgide artan enflasyonun sebebi olarak görülmektedir. Diokletian yönetiminde yeni bir sikke reformuna ilişkin uğraşılar artmaya başlamıştır. Böylece saf gümüş dinarlar ve bir kısmı gümüş olan yeni bir bronz Sikke olan Follis dökülmüştür. Büyük Konstantin 4. yüzyılın başında bir dizi yeni sikke çıkarmıştır: büyük bir altın sikke (Solidus), küçük bir gümüş Sikke (Siliqua) ve bir bakır Sikke (Centenionalis). Solidus başarı göstermiş ve yüzyıllarca istikrarını sürdürmüştür. Geç antik dönemde de Roma para birimi sisteminin temelini oluşturmuştur.
Erken ve geç imparatorluk döneminde sadece Roma ve Lugdunum Sikke yerleriydi. Taşralarda imparatorluğa ait daha küçük Sikke yerleri kısa bir dönem var olmuştur (burada değinildiği gibi söz konusu olan her bir şehre ait bakır ve bronz Sikke dökümleridir, özellikle doğu bölgelerde). Barbarların yağmaları ve imparatorlukta yaşanan krizler nedeniyle Sikke’lerin taşralara taşınması zamanla daha da tehlikeli olmaya başladığı için ilk olarak 3. yüzyılda Sikke basımı merkezileştirilmeye başlanmıştır. Bu gelişmeye paralel olarak sanatsal kalite ve Sikke basımında detaylara verilen önem de gitgide azalmıştır. Bu durum 4. yüzyılda izlenen bu gelişmelerden sonra 5. yüzyıldan itibaren damga yapımcılarının sanatsal yöndeki eksikliklerine bağlanmıştır. 5. ve 6. yüzyılda geç Roma sikke dökümü yavaş yavaş geleneksel motifleri koruyan erken ortaçağ (batıda), örn. Bizans (doğuda) Sikke döküm şekline dönüşmüştür.
Ostrom
Doğu Roma (Bizans) Sikke’leri 5. yüzyıl içinde (Batı) Roma imparatorluk örneklerinden ayrışmaya başlamıştır. 6. yüzyılda da çok sayıda Sikke resmi ve birimleri (özellikle Solidus) yaygın olarak uzun süre kullanılmış olsa da imparator Anastasios 498 yılında Nümizmatikçilerin Bizans Sikke tarihinin “başlangıcı” olarak değerlendirdikleri yeni bakır Sikke’leri çıkarmıştır. Buna rağmen döküm resimleri zamanla değişimlere uğramıştır. Portrelerin sanatsal anlamda nitelikleri Justinian’dan sonra azalmış ve arka yüzlerinde tarihsel olaylara ilişkin betimlemeler de neredeyse hiç yapılmamıştır, aksine imparator için övgüsel betimlemeler görülmüştür. Herakleios’un Pers savaşıyla birlikte basımı yapılan ve Deus adiuta Romanis ("Tanrım, Romalılara yardım et") yazısını taşıyan, 615 yılında çıkarılan gümüş Sikke Hexagram oldukça önemlidir. Bu yazı, resmi dil olarak genellikle Yunancanın kullanıldığı Ostrom’daki en yeni Latince Sikke yazısıdır. Bir diğer ilginç sikke türü de 11. yüzyıldan beri basımı yapılan, anahtar formundaki kemer şeklinde kabartılmış Scyphaten’dir.
İslam dünyasının sikkeleri kısmen doğu Roma-Bizans ve Sasani örneklerinin etkisinde kalmıştır. Bu Dinarların (Latince Denarius) en eskileri 7. yüzyılda basılmıştır. Ayrıca 13. yüzyıldaki Moğol istilası ön Asya Sikke geleneğini de beraberinde getirmiştir. İlk olarak Türkiye’nin ve İran’ın çıkışıyla birlikte bu bölgede yeniden Sikke basımına başlanmıştır.
Almanya’ya yayılım
Kavimler göçü zamanı germen İmparatorlukları 6. yüzyıla kadar, batı ve doğu Roma örneklerinden esinlenen ve dönemin imparatorlarının portrelerini resmeden ve şanın bir göstergesi olan Sikke basımları yapmışlardır.
Bilinen Tüm Roma Sikke Türlerinin Listesi
Altın Sikkeler
Yarım Stater (MÖ 215)
Stater (MÖ 215)
20 Altın-Asse (MÖ 3. yüzyılın sonu)
40 Altın-Asse (MÖ 3. yüzyılın sonu)
60 Altın-Asse (MÖ 3. yüzyılın sonu)
Aureus (MÖ 100–324)
Quinarius aureus (MÖ 45 324)
Semissis (230–600)
Solidus (307–1453)
Tremissis (307–500)
9 Siliquae ya da 1,5 Scripula (383-650)
Gümüş Sikkeler
Drachme (MÖ 240- MÖ 215)
Didrachme (MÖ 280- MÖ 215)
Yarım Litra (MÖ 235- MÖ 230)
Litra (MÖ 300- MÖ 240)
Çift Litra (Dilitron) (MÖ 275- MÖ 240)
Quadrigatus (MÖ 235– MÖ 212)
Denarius (MÖ 211–6. yüzyıl)
Serratus (MÖ 150– MÖ 50)
Quinarius nummus (MÖ 211– MÖ 500 (?))
Yarım Victoriatus (MÖ 210- MÖ 100)
Victoriatus (MÖ 210– MÖ 100)
Çift Victoriatus (MÖ 210- MÖ 100)
Antoninian (214–294) (274 Aurelianus olarak?)
Argenteus (294–320)
Miliarense (320–620)
Siliqua (320–7. yüzyıl)
Bronz-, Bakır- ve Messing Sikkeleri
As (MÖ 300–270)
Dupondius (MÖ 300–280)
Semis (MÖ 300–6. yüzyıl (?))
Sesterz (MÖ 300–293)
Triens (MÖ 300– MÖ 80)
Quadrans (MÖ 300–200)
Sextans (MÖ 300– MÖ 90)
Uncia (MÖ 300– MÖ 100)
Semuncia (MÖ 300– MÖ 200)
Quartuncia (MÖ 215)
Bes (MÖ 130)
Tressis (MÖ 260– MÖ 210)
Quincussis (MÖ 215)
Decussis (MÖ 215)
Dextans (MÖ 210)
Dodrans (MÖ 125)
Quincunx (MÖ 250– MÖ 200)
Follis (294–346)
Centenionalis (340–?)
Maiorina (346–395)
Osmanlı’da Para (Akçe)
Akçe, Osmanlı Devletinin ilk zamanlarından itibaren bastırılan ve kullanılan gümüş para birimine verilen addır. İlk Osmanlı sikkesi gümüşten imal edildiği için Ak (beyaz, temiz, parlak) para manasında akçe denildi. İlk zamanlar “gümüş para” manasında kullanılan akçe on beşinci yüzyıldan sonra Osmanlı parası karşılığı olarak kullanıldı. Osmanlı para birimi olan “Akçe-i Osman” adıyla kullanıldığı gibi, padişahların zamanlarına göre değişik isimler aldı. Akçe, Osmanlılara mahsus olup, paranın Selçuklu ve diğer İslam devletlerinin paralarıyla ilgisi yoktur. İlk akçe doksan ayar gümüşten olup, altı kırat 1,154 gram ağırlığındaydı. Zamanla ayarı düşük ve değişik ağırlıkta akçeler de basıldı. Özel olarak bir yüzünde “La ilahe illallah Muhammedün resûlullah” ibaresiyle bu ibarenin dört tarafında Muhammed'in dört halifesinin ismi, diğer yüzünde de parayı bastıran padişahın ismi, basılış yeri, tarihî ve Osmanlıların mensubu oldukları Kayı boyunun damgası bulunmaktaydı. On beşinci yüzyıldan itibaren para manasında kullanılan Akçe’ye; “Lala Yürgûç Akçesi”, “Avariz Akçesi”, “Geçer Akçe”, “Kalp Akçe” gibi çeşitli adlar verildi. Ayrıca değer düşüşü neticesinde; “Zilyûf Akçe”, “Kirpik Akçe”, “Kızıl Akçe”, “Çil Akçe” adlarını da aldı. “Çürük Akçe” deyimi ile kullanılan para ise bakır sikkeyi ifade etmektedir.
Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında Selçuklular veya diğer devletler tarafından bastırılan çeşitli paralar kullanılırdı. İlk Osmanlı sikkesini Osman Gazi bastırdı. Bu gümüş para, 15 mm. çapında ve 0,68 g ağırlığındadır. Basıldığı yer ve tarihi belli olmayan bu paranın ön yüzünde “Darebe Osman bin Ertuğrul” ibaresi bulunuyordu. En eski Osmanlı Akçe’si, ikinci Osmanlı padişahı Orhan Gazi tarafından bastırılmıştır. Orhan Gazi devrine ait en eski akçe 1327 (H.727) tarihinde Bursa’da bastırıldı. Bu Osmanlı Akçe’sinin bir tarafında “La ilahe illallah Muhammedun resûlullah” ibaresi yer alır. İbarenin etrafında; Ebû Bekr, Ömer, Osman, Ali’nin isimleri vardır. Arka yüzdeyse, Orhan bin Osman ve basıldığı yeri gösteren Bursa ismi, altında ise Orhan Gazi’nin beyliğe geçişinin üçüncü senesini işaret eden siyakat rakamı ile üç sayısı ve kenarlarında da paranın basıldığı yıl 727 ile Osmanlıların mensubu oldukları Kayı boyunun damgası vardır.
Orhan Bey zamanında, tarihsiz ve üzerindeki yazılar geometrik motiflerden oluşan bir çerçeve içine alınmış İlhanlı paralarına benzer paralar da basılmıştır. Çerçevesiz olup üzerinde, “Orhan halledallahü mülkehû” ibaresi yazılı akçeler daha sadedir. Basıldığı yer ve tarih belli olmayan bu akçeler Orhan Gazi’nin beyliğin idaresini ele aldığı ilk senelere ait olmalıdır. Orhan Gazi’den sonra Sultan Murâd Hüdâvendigâr zamanında gümüş akçeler bastırıldığı gibi, üzerlerinde basılış yeri bulunmayan pul, fels ve mangır özelliğinde bakır paralar da basılmıştır.
Yıldırım Bâyezîd zamanında basılan gümüş ve bakır paralar üzerinde darb yeri yoksa da, tarih bulunmaktaydı. Basılan bu gümüş paraların ayarı % 90 idi. Bu padişah zamanında devletin altın parası bulunmadığı için, Venediklilerin altın dukası kullanılıyordu. Bir Venedik dükası, kırk akçe değerindeydi.
Fetret devrinde Musa Çelebi, Edirne’de kendi adına para bastırmıştır. Yıldırım Bâyezîd’in büyük oğlu Süleyman Çelebi de kendi adına bastırdığı paranın üzerine tuğra koydurmuştur.
Çelebi Mehmed Han zamanında Amasya, Ayaslug (Selçuk), Bursa, Edirne ve Serez şehirlerinde basılmış akçeler vardı. Timur Han’ın Osmanlılar üzerinde hâkimiyet kurmasından sonra, Çelebi Mehmed Han 1404 (H.806)’da Bursa’da bastırdığı paralara kendi adıyla birlikte Timur Han’ın da adını bastırmış ve hâkimiyetini tanımıştır. Vezin ve ayar yönünden diğer Osmanlı paralarıyla aynı olan bu paranın bir yüzünde “La ilahe illallah Muhammedün resûlullah, Duribe Bursa 806″, diğer yüzünde ise; “Demûr (Timur) Han Gürgân, Muhammed ibni Bâyezîd Han halledallahü mülkehû” yazılıydı. On sene sonra Osmanlı birliğini yeniden kurup, istiklâlini kazanınca paralardan Tîmûr Han’ın ismini kaldırıldı. Çelebi Mehmed’in zamanına kadar Osmanlı paralarına hiçbir lakap ve unvan yazılmadığı hâlde o, ilk defa “Sultan” ve “Han” unvanlarını kullanmıştır. Bastırdığı akçelerin üzerine “Sultân ibni Sultân Muhammed ibni Bâyezîd Han” ibaresini yazdırmıştır. Ayrıca “Halledallahü mülkehû” ibaresini kaldırıp, son Osmanlı paralarına kadar devam eden “Azze nasruhû” ibaresini koydurdu.
II. Murâd Han zamanında da Edirne, Bursa, Ayaslug, Bolu, Engüriye (Ankara), Karahisar, Serez, Tire ve Amasya şehirlerinde akçe bastırıldı. Bursa’da bastırılan ve mangır adı verilen paranın üzerinde II. Murâd Han’ın isminin altında Osmanlıların Kayı boyundan geldiğini gösteren bir damga bulunmaktadır. Bu damga sadece Bursa ve Edirne’de basılan paralar üzerinde görülmektedir.
19. yüzyıla kadar Osmanlı Devleti’nde çoğu Avrupa ülkesinde olduğu gibi madeni para sistemi uygulanıyordu. Sistemde altın ve gümüş ihtiyacını gidermek için genelde bakırdan yapılmış paralar kullanılıyordu. Kâğıt paranın kullanımı batılı ülkelerde olduğu gibi 19. yüzyılda başlamaktadır. Genelde altın ve gümüş kullanıldığı için her iki madenin mümkün olduğunca savaşta kullanılması ve eşya olarak kullanılmamasını öngörüyordu. Bu yüzden ülkeye değerli maden girişi destekleniyor, çıkışı da yasaklanıyordu. Şahısların ellerinde ve sarayda bulunan altın ve gümüş eşyalar darphanelerde para basımında kullanılıyordu. Ulaşımın yetersiz ve riskli olması nedeniyle bazı bölgelerde darphane açılması gerekmişti. Dolayısıyla darphaneler başta İstanbul olmak üzere ülkenin önemli yerlerine yapılmıştı. Bir darphane açılmadan önce bölgede maden bulunup bulunmadığına ve bölgenin ihtiyaçlarını karşılayıp karşılamadığına bakılırdı. Bazı darphaneler sadece belirli bir parayı basardı. Mesela 16. yüzyılda Urfa'da faaliyet gösteren darphane yalnızca bakır para basardı. Darphaneler genelde emanet yöntemi ile emin adı verilen görevli kişiler tarafından idare ediliyordu. Darphanelere para basımı için getirilen altın ve gümüş maden ve eşya üzerinden darp hakkı diye nitelendirilen bir kesinti darphaneyi işleten kişinin gelirini oluşturuyordu. Altın ve gümüşü cari paraya çevirmek isteyen kişiler darphanede serbestçe para bastırabilirlerdi. Serbest darp hakkı darphane gelirlerinin sürekliliğini sağlıyordu. Paranın ayarından sahib-i ayar sorumlu idi. Kalb para basan sahibi ayar ağır cezaya çarptırılıyordu. Osmanlı devleti değerli maden hareketlerinin yaşandığı bir coğrafyada bulunuyordu. Gresham kanunu geçerliydi ve kötü para iyi parayı kovuyordu. Doğuda altın ve gümüş fiyatlarının yüksek olması sürekli olarak İran ve Hindistan'a kaçışa neden oluyordu. Alınan önlemlere rağmen altın ve gümüş kaçakçılığının engellenemiyordu. Ülkenin siyasi sınırları içerisinde de hareketlenme vardı. Mısır'da basılan altın paraların İstanbul'da basılan altın paralarla aynı ayarda olmayışı nedeniyle İstanbul'da altın para piyasadan çekilerek yerine Mısır altınları çıkarımaktaydı. Önlem olarak Mısır'da İstanbul ayarında altın para basılması isteniyordu.
16. yüzyılda Amerika ve Güney Afrika’da kıymetli maden yataklarının keşfedilmesinin ardından Avrupa ülkelerinde kıymetli maden hacmindeki artış ve gümüşün altın karşısında değer kaybetmesi yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı’yı etkisi altına alacak ve Osmanlı yöneticilerini yeni arayışlar içine girmesine neden olacaktır. Dıştan gelen bu baskıyla birlikte artan nüfus oranında iç güvensizliğin de etkisiyle üretimde artış olmamıştır. Fiyat artışları, artan bürokratik harcamalar gibi bir kısım olumsuz gelişmeler ve yüzyılın sonunda yaşanan Avusturya ve İran savaşları sebebiyle de artan savaş harcamaları birbiri arkasını izleyen değer düşüşlerine sebep olmuştur. 16. yüzyılın en önemli para operasyonu olarak görülen ve daha sonra da devam edecek ayarlamaların başlangıcı olan 1584 yılı düzenlemesine göre 100 dirhem gümüşten kesilen akçenin miktarı 450 den 800'e, 1600 yılında yapılan bir ayarlama ile de 950'ye çıkarılmıştır. Osmanlı paralarının değer kaybetmesi sadece bu yüzyılın ikinci yarısında görülen bir durum değildir. Fakat bu zamana kadar paradaki değer kaybı uzun zamandır oldukça az oranda gerçekleşmişti. Yapılan hesaplamalara göre 1326 yılından 1740 yılına kadarki 414 yıllık sürede yıllık ortalama değer kaybı %0.24’dür. Osmanlı’da Osman Gazi’den Fatih'e kadar sadece gümüş paralar basılmıştır. Altın para olarak da Venedik dükası (filori, filorin) kullanılıyordu. Fatih 1479 yılında Sultani adlı ilk Osmanlı altın parasını basmıştır. Yalnızca iki değerli madenden yapılan bir para sistemi işliyordu. Bu yüzden altın ve gümüş fiyatları değiştikçe tedavülde bulunan sikkelerin fiyatları ya da kur farkları da değişiyordu. 1688 yılında ise para arzındaki yetersizlikten dolayı mankur basılmış, 1 mankurun 1 akçe üzerinden sonsuz ibra hakkı tanınması kalpazanlık faaliyetlerini hızlandırmış ve piyasaları altüst etmiştir. Bu yüzden 1691 yılında mankur tedavülden kaldırılmıştır.
Ülke içinde muhtelif yabancı altın ve gümüş paralar yerli paralar ile birlikte piyasaya sürülüyordu. 17. yüzyılda osmani, şahi, pare, mangır, peniz, sikke-i hasene/şerifi adlı yerli paraların yanında sümün, zolata, babka, rub, yaldız/filori/efrenci, engürüs, esedi ve riyal adında yabancı paralar da piyasaya çıkarılıyordu.
Osmanlı Devleti’nde para bir finansman aracı olarak kullanılıyordu. Darphanelerde kıymetli madenlerden ve eski sikkelerden para basılarak hem para arzı artırılıyor hem de darb hakkı adıyla alınan para darphanelere gelir sağlıyordu. Tahta yeni çıkan padişah eski paraları tedavülden kaldırarak kendi adını vererek yeni bastırıyordu. Elinde eski para olan kişiler paralarını darphaneye getirerek yenisiyle değiştiriyorlardı. Ayrıca paranın ayarında oynama yapılarak sikkeler küçültülüyor, aradaki değer kaybı devlet tarafından bir finansman yöntemi olarak kabul ediliyordu. Tağşiş işlemi bütçe açıklarını kapatmak amacıyla devletin ek para basması anlamına da geliyordu. Çünkü yapılan yeni düzenleme ile hem tedavüle çıkarılacak para miktarı artıyor hem de devletin kullanabileceği yeni bir fon oluşuyordu. 1775 yılında pay ve gelir ortaklığı senetleri anlamına gelen esham uygulaması başlatılmıştır. Bu uygulama temsili paraya geçişin ilk habercisi olarak kabul edilir. Senetlerin vergiye tabi tutulmak üzere piyasaya çıkarılması serbestti. İlk kâğıt para 1840 yılında piyasaya çıkarılmıştır. Piyasaya sürülen banknotların değeri hızla kaybolur. Esnaf ve köylü halk demir para kullanmayı tercih eder. Kaime denilen kâğıt para ile madeni para arasında fiyat farkı oluşur. Osmanlı para biriminin dış paralar karşısında değeri düşer.
Kaime denemesi 1862 yılında son bulur. Sultan Abdulhamid dönemine gelinceye kadar kaime basımı yapılmaz. Osmanlı-Rus savaşının finansmanı dolayısıyla ikinci defa 1876-7'de kaime basılarak piyasaya sürülür. Bu kaimeler de kısa bir süre sonra piyasadan kaldırılır. Kâğıt para basma yetkisi kendisine devredilen Osmanlı Bankası I. Dünya Savaşı'na kadar sınırlı miktarda kâğıt para basar. 1915 yılında kaime üçünçü kez basılır. Bu kaimeler temsili para niteliğindedir. Çünkü altın karşılığı vardır ve ne zaman tedavülden kaldırılacağı bellidir. Ülkede istikrarlı bir para sistemi oluşturmak için 1844 yılında çıkarılan Kararnameye göre temel para birimleri olarak kuruş, 20 kuruş değerinde gümüş mecidiye ve 100 kuruş değerinde altın lira kabul edilir. Osmanlı parası ile yabancı paraların kur değerlerinde ise uzun bir dönem değişiklik gözlenmemektedir. Mesela bu tarihten I. Dünya Savaşı'na kadar İngiliz sterlini ile Osmanlı parası arasındaki değer eşitliği 1 İngiliz sterlininin 110 Osmanlı kuruşuna denk geldiği bir seviyede kalmıştır.
1873 yılından itibaren gümüşün dünya piyasalarında değer kaybetmeye başlaması Osmanlı Devleti'nde 1/16 altın-gümüş değer eşitliğini geçersiz kılar. Devletin gelirlerinin gümüş para, giderlerinin altın para üzerinden yapılması hazine kayıplarına yol açar. Bu yüzden mecidiye basımına son verilir. 1881 yılında para birimi olarak Osmanlı altın lirası kabul edilir. Ancak gümüş fiyatlarının düşüklüğü sebebiyle tedavüldeki gümüş paralar gerçek değerinin altında işleme tabi tutulur. 20 kuruş değerindeki mecidiyeler hazinece 19 kuruştan işleme tabi tutulur. Sarraflarda ise daha düşük düzeyden işlem görür. 20. yüzyılda kuruşun Osmanlı lirasına oranla üç değişik değeri ortaya çıkar.
Diğer taraftan değişik para birimlerinde çekilen darlık nedeniyle ufak paralar altın lira ve mecidiyeye oranlarından farklı oranlarda işlem görüyordu. Piyasaya yeterince ufaklık sürülememesi ve mahalli bazı darlıkların yaşanması da ufaklıkların değerini yükseltiyordu. Ticaret erbabı daima müşterilerine büyük para veriyor, halk ise alışveriş yapabilmek için elindeki parayı belli bir komisyonla sarraflara bozdurmak zorunda kalıyordu. İktisadi faaliyetlere, yöreye ve mevsimlere göre de ufaklık ihtiyacı değişiklik gösteriyordu. Mesela Bursa'da yumurta ticareti bu tür paraların değerini yükseltiyordu. Hazinenin bir araştırmasına göre ülkenin değişik bölgelerinde altın ve gümüşün 88 çeşit raici bulunuyordu. Yörelere göre de halkın rağbet ettikleri paralar değişiklik gösteriyordu. Yabancı paralar da ülke içerisinde serbestçe kullanılıyordu. Para sisteminin karmaşıklığı sebebiyle sarraflık kurumu iyice yaygınlaşmıştı.
Para düzenini sağlamak amacıyla 1909 yılında kurulan komisyonun önerisi doğrultusunda 1916 yılında Tevhid-i Meskûkât Kanunu çıkarılır, 1 lira = 100 kuruş değer eşitliği benimsenir ve değer ölçüsü altın, para birimi kuruş kabul edilir. Ülkenin değişik yörelerindeki farklı para raiçleri kaldırlır. Ancak çıkarılan yasanın başarısı sınırlı kalır. Çünkü savaşla birlikte artan giderleri karşılamak için piyasaya sürülen kâğıt paralar madeni ve ufaklık paraların piyasadan çekilmesine sebep olur. 5 ve 20 kuruşluk olarak basılan kâğıt paralar da ufaklık sorununu çözmez. Aynı fonksiyonu görmesi için kısa bir süre sonra 1 ve 2,5 kuruşluk kâğıt ve aynı işlevi görecek 5 ve 10 paralık posta pulları çıkarılır. Bu durumda madeni paradan tamamen ayrılınmış kâğıt para sistemine geçilmiş olur. Cumhuriyet idaresi aynı sistemi devam ettirir.
Darphane
9. yüzyıldan sonra Ortadoğu ve Anadolu'ya yerleşerek farklı devlet ve beylikler kuran Türkler, bu beyliklerin bazı kasabalarında demir para basımı yapmışlar ve para basılan bu mahallelere de "Darphane" adı vermişlerdir.
15. yüzyılın sonunda altın sultanini piyasaya çıkarılana kadar, Osmanlı sikkeleri yalnızca gümüş akçe ve bakır mangır idi. Akçe ya da akça temel para birimiydi. İlk akçeler Bursa, Edirne ve Marmara bölgelerinde üretildi ve basım yerleri belirtilmedi. Diğer Türkmen beyliklerinin sikkeleriyle birlikte piyasaya sürüldüler. Osmanlılar 15. yüzyılda Selçuklular ve İlhanlılardan esinlenerek, önemli ticaret merkezlerinde ve madenlerde çok sayıda darphane kurdular. Bu şekilde Osmanlının topraklarının yanı sıra akçenin tedavül alanı da genişlemiş oldu. 14'üncü yüzyıl sonlarında ve 15. yüzyıl başlarında akçe artık Bizans topraklarında ve Konstantinopolis'in içinde de kullanılmaktaydı. 15. yüzyılın son çeyreğinde, II. Mehmed'in 30 yıllık hükümdarlığı sırasında da 15 ayrı darphanede akçe basımı yapılıyordu. Darphanelerin üretim düzeyi kişilerin darphaneye getirdikleri veya devletin sağladığı değerli maden miktarına göre değişiyordu. Bu yüzden üretim düzeyleri büyük değişiklikler göstermekteydi. Ayrıca, bir padişah tahta çıktıktan sonra, devlet piyasadaki eski sikkelerin darphanelere getirilmesini ve yeni padişahın ismini taşıyan sikkelerle değiştirilmesini talep ediyordu. Bu işleme tecdid-i sikke (sikkelerin yenilenmesi) deniliyordu. Sayılarının çok olmasına rağmen merkezi devlet, darphaneleri yakından denetliyordu. Büyük kent merkezlerindeki darphaneler, genel olarak emanet sistemiyle devlet tarafından işletilmekte ve birer devlet memuru olan eminler tarafından yönetilmekteydi. Sahib-i ayar adı verilen bir görevli de teknik işlerden ve sikkelerin ayar ve ağırlıklarının devletin koyduğu standartlara uygunluğunun kontrolünden sorumluydu. Darphanelerin işleyişleri ve hesap defterleri devlet tarafından görevlendirilmiş yerel kadılar aracılığıyla da denetlemekteydi. Osmanlı darphanelerinde altın, gümüş ve bakır sikkelerin üretiminde kullanılan teknoloji, 17. yüzyıl sonuna kadar oldukça basitti. Isıtılmış bir parça metal iki kalıp arasına yerleştiriliyor ve yukarıdaki kalıba bir çekiçle vuruluyordu. Bu yöntemle alt ve üst kalıplar üzerindeki desenler sikkenin her iki tarafına da işlenmiş oluyordu. Kalıpların üretimi, boş metal parçalarının (pulların) veya alaşımlarının hazırlanması, çekiçle yapılan vuruşlar ve ortaya çıkan malın kalitesinin denetlenmesi, bu pulların ağırlıklarının ölçülmesi beceri gerektirmekteydi. Sahib-i ayarın denetimi altında çok sayıda usta zanaatkâr ve işçi önceden belirlenmiş görevleri yerine getirmekteydi. İstanbul'da gümüş ve bakır sikke üretiminde çalışanlar birkaç yüz kişiydi, diğer büyük darphanelerde bu sayı yüzü aşmaktaydı. Orta büyüklükteki darphanelerde çalışanların sayıları da 50'yi buluyor hatta geçebiliyordu. Taşradaki küçük darphaneler, uzmanlık gerektiren işler için sık sık büyük darphanelerden yardım almaktaydılar.
Geniş bir coğrafyada sayılamayacak kadar çok merkezde para darp eden Osmanlı Devletinin bugüne kadar ele geçen nümismatik materyallerden tespit edilen ve sayısı 40'ı bulan para darp merkezlerinin başında Bursa, Edirne, Amasya, Erzurum, Konya, İzmir, Serez, Sofya, Şam, Bağdat, Tiflis, Mısır, Tunus ve Cezayir gelir.
İstanbul'un fethinden sonra hızla genişleyen imparatorluğun para ihtiyacını karşılamak amacıyla halihazırdaki darphanelere ek olarak çeşitli mahallerde geçici yeni darphaneler kurulmuştur. Aynı şehirde Fatih Sultan Mehmet tarafından Beyazıt Camii civarında yaptırılan Darphane, Türk Darphanesi'nin kuruluşunun başlangıcı niteliğindedir. İlk kuruluşun kesin tarihini tespit eden bir belge yoktur bu yüzden Fatih'in burada kendi adına bastırdığı ilk Türk altının tarihi olan 1467 yılı Türk Darphanesinin ilk kuruluş tarihi olarak kabul edilebilir.
Darphanenin ikinci kuruluşu, Sultan Üçüncü Ahmet zamandadır. 1723 yılında Simkeşhane'den Topkapı Sarayı sahası içinde bugüne kadar işgal ettiği binalara taşınıp faaliyete geçirilen darphane, 1832 yılında yeni atölyelerin inşa ve ilavesiyle genişletilmiş ve ayrıca darphane bahçesinde Hünkar dairesi yapılmıştır.
İstanbul'daki bu darphane, devletin ana darphanesi olma özelliğini devam ettirmiştir. 1843 yılında diğer darphanelerin faaliyetine son verilmiş ve bu tarihten sonra yalnız İstanbul'daki darphanede para basılmaya devam edilmiştir.
8 Temmuz 1967 tarihinde kurulan Darphane'nin üçüncü kuruluş projeleri ile ilgili hazırlık çalışmaları, 1953 yılında başlamıştır. Sonraki yıllarda madeni paraya olan taleplerin daha da yükselebileceği düşüncesi, yeni bir binanın inşası ve yeni makinelerin satın alınması ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Bu nedenle 1961 yılı ortalarında inşasına başlanan yeni darphane binası, yeni makinelerin alınmasıyla 1967 yılında hizmete girmiştir.
1845 yılından itibaren Darphane, "evrak-sahihe"ye damga vurmak amacıyla kurulan Matbaa Müdürlüğü ile 1933 yılında birleştirilmiştir.
2996 sayılı Maliye Vekâleti Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanun çerçevesinde Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü, 1983 yılına kadar Maliye Bakanlığı'nın ana hizmet birimi olarak hizmet vermiştir.
Paranın bir diğer türü olarak kredi parası ortaya çıkmıştır. Kredi parası, malların ve hizmetlerin ödemesini yapmak için borçludan bir talepte bulunulmaktadır. Günümüzde ticarethaneler ve merkez bankaları tarafından imal edilen para krediye dayalı paradır ve bankalara karşı bir yükümlülüğü de içinde barındırır.
20. yüzyılın başına kadar birçok ülkede para değerini, kullanılan para birimi birliğinde değerli metal, altın ya da gümüşün belirlenmiş miktarının değeri olarak tanımlayan para birimi standartları vardı. Bunlar genellikle Kurant sikkelerin basımı ve kullanımı ile bağlantılıydı. Diğer ödeme araçları talep olması durumunda dönemin ihraççıları tarafından, değerli metal miktarı takas yapılan ödeme aracının nominal değerine eşit olan Kurant sikkeleri ile değiştirilirdi.
Birçok ülkede ilk olarak gümüş standartları vardı. Fiyatlar gümüş miktarıyla belirlenen para birimi birliğine göre verilirdi. Gündelik alışverişlerde hem gümüş kurant sikkeler hem de ayrıştırıcı sikkeler kullanılmıştır. Bu dönemde tedavülde olan altın sikkelerin, menkul kıymetler borsasının envanterinde okunabilen gümüş kurant para sürümü de vardı. Altın sikkeler ülke içinde “yüksek değerdeki” malların karşılığında ödenmesinde “özel para” fonksiyonuna sahipti ve yabancı ticaret ortaklarının ödemelerinde ticaret sikkesi olarak da iş görmüştür.
Birçok sanayi ülkesi 19. yüzyılda altın standardına dönüş yapmıştır. Almanya’da banknotların teminatı kısmen altın, kısmen de en fazla 3 ay vadesi olan ticari senet yoluyla sağlanmıştır. Alman İmparatorluk Bankası, imparatorluk güvenceli banknotları ve ayrıştırıcı sikkelere talep üzerine ana kasasındaki para birimi sikkeleri ile değiştirmiştir. Özel Alman bankaları tedavüle çıkardıkları banknotların talep edilmesi üzerine sıkıntı durumunda bastıkları paralarla altın sikkeleri değiştirmişlerdir. Birinci Dünya Savaşı öncesinde seyreden para istikrarlı birimi durumları nedeniyle Almanya’da gündelik para akışında altın, kâğıt, ayrıştırıcı sikke ve banka parası arasında herhangi bir kur farkı bulunmuyordu. Bu dönemde devam eden istikrarlı döviz kuruyla altın standardı olan ülkeler arasında basılmıştır.
20. yüzyılın başında çok sayıda ülke para birimi standardından vazgeçmiştir. Böyle bir standart yerine, merkez bankalarının, ücret seviyesinde bir istikrarı garantileyen para politikasıyla ilgili önlemler alınmıştır.
Cumhuriyet Dönemi Madeni Paralar
Cumhuriyet döneminin önemli para birimlerinden biri olan 10 para, 1940 yılına ait olmakla birlikte paranın ortası delik ve yazıları değişik şekillerdedir. Bugüne kadar bulunan ve bilinen 10 paraları sıralarsak şöyle bir durum ortaya çıkmaktadır: 1936 (N)-1936 (D)-1940 (N)-1940 (D)-1941–1942–1944 olmak üzere tam sekiz adettir. 1930-41-42 yılları dışında basılan paraların ve 10 paraların hepsi numune paralardır. 1936 yılı 10 parasına World Coins, 1982 baskısında (Numune para) işaretine rağmen 300 Dolar fiyat koydu.
1951 Yılı 1 Kuruş’unun bazılarının önyüzünde, yazı ve tarih arasında kabarık bir nokta bulunmaktadır, yine bu serinin 1 ve 2,5 Kuruş’larının, aynı yılda basılmış olmalarına rağmen küçük delikli ve büyük delikli olanları mevcuttur. Keza 2,5 Kuruş’ların bazılarında ortadaki deliğin kenarları biraz kabartılarak çerçeveli hale getirilenleri vardır. Bu deliklerin merkezde olmayanları da mevcuttur. 1958 -1974 yılları arasında basılan bakır 5 Kuruş’larda önyüz yani ay-yıldız tarafı, modern paralarda olduğu gibi yukarıdan aşağıya çevrildiğinde doğru okunurken, bazılarında eski usuldeki gibi sağdan sola çevrildiği zaman doğru okunmaktadır, yani terstir. Yine 1974 yılı 5 Kuruş’larının bazılarında arka yüzdeki meşe palamudunun içi boş veya dolu görülmektedir.
Bunların haricinde çift baskılar hemen her yılın her çeşit parasında bulunmaktadır.
Cumhuriyet Döneminin İlk Madeni Parası
Cumhuriyet döneminin ilk madeni parası, 1924 yılında çıkarılan 10 ve 5 kuruşluklar ile yüz paradır. Harf devrimi o dönemde daha yapılmadığı için yazı ve rakamlar Arap harfleriyle basıldı. Bunları bir yıl sonra çıkarılan nikelden yapılmış 25 kuruşluklar izledi.
Latin harfleriyle basılmış ilk madeni para 1934 yılında 830 ayar gümüş olan 100 kuruş değerinde tedavüle çıkarıldı. 718000 adet basılan bu paralar çok beğenildi. Üzerinde yer alan Atatürk portresi Londra darphanesinin ünlü gravürcüsü Medkaley tarafından yapılmıştır. Fakat çok kısa bir süre içinde sahteleri bastırıldı. O yıllarda para çok değerli olduğundan bir liranın dahi sahtesi bastırılıyordu. Bunun üzerine bu para kaldırılarak başka kalıplara basım yoluna gidildi.
Cumhuriyet döneminin ortası delik ilk madeni parası 1947 yılında piyasaya çıkarıldı. Pirinçten yapılan bu paralar bir kuruş değerindeydi. Bunu daha sonra 1948 yılında çıkarılan ortası delik 20 paralar izledi. Bazı kaynaklarda belirtildiğine göre bu paradan (20 para) sadece 150 adet basılmış sonradan basımından vazgeçilmiştir. Bu özelliği nedeniyle bugün en çok aranan paralar sıralamasında yer aldığı belirtilen paralar arasında olduğu söylenmektedir.
Cumhuriyet döneminin kenarları tırtıklı tek parası 1938 yılında çıkarılan madeni bir kuruşluklardır. Nikel ve bakır karışımından yapılan bu paraların kenarları 12 dilimlidir. Osmanlı döneminde ve cumhuriyetin ilk yıllarında kullanılan on paraların ömrü, 1942 yılında son buldu. Alınan bir kararla bu paraların basımı durduruldu. Bunu 20 paralar izledi. Bir ve beş kuruşlar 1977 yılına kadar hâlâ piyasadaydı. 25 kuruşlar 1979’da, 50 kuruşlar ise 1980’de tarihe karıştı. Cumhuriyet tarihinin 2,5 lira değerindeki ilk madeni parası 1960 yılında, 5 liralığı ise 1974 yılında çıkarıldı. Cumhuriyetin 75. yılında ise en büyük madeni para 50.000 lira oldu. 2004 yılında 250.000 lira olan madeni paralara 2005 yılından bugüne kuruşlar hâkim oldu.
Madalyonlar
Nümismatik, madalyon olarak, Roma’nın saygı ya da ödüllendirme törenlerinde kullanılan özel sikke dökümlerini betimlemektedir. “Madalyon” tam anlamıyla gösterişli şekilde süslenmiş, büyük ebatlardaki sikkeler anlamına gelmektedir. Madalyonlar yoğun şekilde geç imparatorluk döneminde kullanılmıştır. Bu yıllardan çok az sayıda madalyon kalmıştır.
Madalyonların Ayırt Edilmesi
Sikke basmak devletin bir ayrıcalığı olduğu için madalyonlar özel kişiler tarafından basılabilmektedir. Ödeme aracı olarak öngörülen damgalar her zaman madalyonların yerine kullanılabilmektedir. İkisinin ortasında yasal ödeme arcı olan “sikke taklidi” çeşitleri bulunmaktadır; fakat bu sikkeler özel firmalar tarafından uluslararası koleksiyonculuk pazarı için basılmaktadır. Ayrıca gerçeklikte de para değerine de sahip değildir. Bunun yanı sıra “Acil durum sikkeleri” ve Jeton’lar gibi sikke benzeri damgalar da bulunmaktadır. Bu sikke türleri yetkili devlet makamları tarafından basılmamıştır, fakat ödeme aracı olarak kullanılabilmektedir.
Taler
Taler (eski yazımı: Thaler; İsveççe/Norveççe: Daler; Hollandaca: Daler; sonraki dönemlerde: Daalder; İtalyanca: Tallero; İspanyolca: Tálero; Portekizce: Dolera; İngilizce: Dollar; Çekçe/Slovakça: Tolar; Macarca: Tallér; Beyaz Rusya dilinde: Талер, Таляр) ilk zamanlar Guldengroschen olarak adlandırılan önemli bir Avrupa altın sikkesi idi. Daha sonra Taler denince akla 1 Çekül’den daha ağır olan çok sayıda Büyük Gümüş Sikke gelmeye başladı. Taler, 16. yüzyılın imparatorluk hükmüyle birlikte büyük bir önem kazandı. Bunun sonucunda Taler, Gulden’in (Hollanda’nın standart para birimi) yanında İmparatorluk Taleri olarak imparatorluğun resmi para birimleri arasına girdi.
Taler’in Yayılışı
Joachimsthaler tüm Almanya’da İmparatorluk Taler’i olarak kullanıldı. Avusturya’da da 1909 yılına kadar kullanılmıştır. Eski adıyla “Avusturya Hollandası” olan, günümüzdeki Belçika ve Lüksemburg bölgesini içine alan bölgede Kronentaler ortaya çıkmıştır. Danimarka ve İsveç’te 1874 yılı sonuna kadar Speziestaler (Özel Taler) ve Reichstaler (İmparatorluk Taleri), yani Reichsbanktaler (İmparatorluk Bankası Talerleri) olarak kullanıldı. Kısa süre sonra “Christian-Taler”i ortaya çıktı. Gösterişli ve güzel dış görünüşüyle bu Taler günümüzde hâlâ en çok beğenilen ve aranan demir paralardan biridir.
Taler, Amerika Birleşik Devletleri’nde Dolar adı altında kullanılmaktadır.
Avusturya’da 1753 yılından itibaren İmparatorluk sikke yerleri olan Günzburg’da, üzerine Kraliçe Maria Theresia’nın (1740’dan 1780’a kadar) resmedildiği Maria-Theresien-Taler’i basılmış ve bu sikke dünya çapında büyük bir tanınmışlık derecesine ulaşmıştır. Bu sikke Avusturya’da 1858 yılında tedavülden kaldırıldı. Fakat ticaret sikkesi olarak (üzerindeki 1780 tarihi değişmeden) 20. yüzyılın ortalarına kadar Arabistan’da ve Etiyopya’da kullanılmaya devam etmiştir. Maria-Theresien-Taler’i bugüne kadar dünyada en sık görülen gümüş sikkedir ve bugüne kadar koleksiyoncular için basımına devam edilmiştir.
Tarihçe
Taler, 1484/86 yılından beri Hall in Tirol’de (Avusturya) basılan bir gümüş sikkeydi. “Taler” ismi tahminen Inntal’deki ilk basım yeri olan Burg Hasegg’in konumundan dolayı verilmiştir. Gümüşü, Fugger’lere ve Paumgartner’e ait olan ve ortaçağın en büyük gümüş madeni olan Schwaz gümüş madeninden elde edilmiştir.
Ayrıca 1500 yılından beri Saksonya’da dökülen Altın Groşen, Taler’in yaratıcısı olarak kabul edilir. Bu sikke aynı zamanda Klappmützentaler (Tepeli Damga Taler’i) olarak da adlandırılır. Bohemya’nın Joachimsthal şehrinde, 1519 ile 1528 yılları arasında çok miktarda gümüş keşfedilmesinden sonra Schlick’in hükümdarları tarafından bastırılan bu Altın Groşen’ler fazla kullanıldığı için bu sikkeler kısa sürede Joachimsthaler ismini alır. Daha sonra da daha yalın bir hal alarak Thaler/Taler olur. Joachimsthaler Altın Groşen’ler 1 ons (3 gram) ağırlığındadır ve Schlick hükümdarlarının armalarını, Bohemya aslanlarını ve kutsal Joachim’in resmini taşır. 1566 yılından 1750 yılına kadar İmparatorluk Taler’i olarak bu sikke 25,984 gramlık saf gümüş içeriğiyle resmi para birimi niteliği taşır. Örn. Kutsal Roma İmparatorluğu’nun hesaplama sikkesi olarak Avusturya’da, kısa süre sonra da güney Almanya ve Saksonya’da bu sikkenin yerini Konventionstaler (Gelenek Taleri) (Saf Mark gümüşten 10 Taler, yaklaşık 235 g) almıştır. Prusya Reichstaler’i (İmparatorluk Taler) 1871 yılı sonuna kadar hemen hemen tüm kuzey Almanya’nın para birliğini oluşturmaktaydı ve ilk olarak 24 Groşen’e, ardından da 1821 yılından itibaren 30 gümüş Groşen’e bölünmüştür.
Avro’nun yürürlüğe girişine kadar “Taler” kelimesi halk arasında bazen 5 Mark madeni paranın, bazen de 3 Mark kâğıt paranın tanımında kullanılmıştır.
Yeniçağ
Demir para kullanımı Yeniçağ’da, Taler biriminin ortaya çıkmasıyla başlar. İlk olarak 1486’da ilk dük Sigismund (Tirol) hâkimiyetinde, Uncialis ya da Guldiner olarak büyük bir gümüş sikke dökülmüştür. Bu sikke Bohemya’nın Joachimshall kentinde dökülen, ileri yüzyıllarda Taler için bir örnek teşkil etmekteydi. Taler daha önceki sikke türlerinin tüm örneklerinin yerine geçen ilk örnektir. Kullanımı tüm devlet topraklarına yayıldığı için, her bir devlet başkanı teknik ve sanatsal anlamda büyük bir kaliteye ulaşan sikke ustalarına bireysel bir düzenleme yetkisi verdi. Ayrıca ara sıra “çok katlı Taler” de döküldü. 17. yüzyıldan itibaren sikkeler üzerine yeni bir motif olan şehir görüntüleri basılmaya başlandı.
Talerler arasında küçük demir paraların büyük çoğunluğunun madde kalitesi bakımından gitgide kayba uğradığı görüldü. Bu gelişme otuz yıl savaşı (1618 – 1648) sırasında ortaya çıkan dolandırıcılık anlayışı ile doruk noktasına ulaştı. Ayrıca 17. yüzyılda geç antik dönemden bu yana ilk kez bakır para döküldü. Daha büyük para miktarlarının dolaşımı için ise altın Dukat’lar üretildi.
Metotlar
Nümismatiğin metotları dar anlamda Sikke ile bağlantılıdır; diğer yöntemsel girişimler para tarihi ile ilgili sorgulamalardan yola çıkmaktadır.
Sikke’ler aynı formlarıyla büyük ölçüde günümüze kadar gelmiş kitle ürünleridir. Bu bakımdan seramiğin arkeolojik buluntu türlerine benzerler.
Bu yüzden, her Sikke’nin, üretim şekli itibarıyla, usulsüzlüklere karşı önlem niteliğinde bazı özel işaretleri (basım hataları, materyal hataları, şekilsizlikler) bulunur.
Sikke dökümünün asıl dizisinin yeniden üretilmesini sağlayan en önemli Nümismatik metodu ise damga analizidir. Bu analizde her sikkenin ön ve arka yüzlerinde iki ayrı damga olup olmadığı incelenir.
Çekiç dökümünde üst ve alt damga olarak kullanılan her iki damga, farklı oranlarda yıpranır. Üst damga alt damgaya nazaran genellikle daha önce değiştirilmelidir. Bu durum farklı “Damga Kombinasyonlarına” neden olur: Farklı kombinasyonlar birbirleri ardına gelerek damga zincirleri oluşturur ve bu her bir Sikke’nin üretiminde yeniden sıraya uygun bir hal alır. Damga analizi ilk olarak 19. yüzyılda Friedrich Imhoof-Blumer tarafından Yunan Nümismatiği’nde kullanılmıştır. Bugün de bu teknik, isimsiz Sikke’lerin yazımında kullanılmaktadır.
Bunun yanında tipoloji ve şekil analizi, Sikke çeşitlerinin kronolojisini ve benzerliklerini saptamak için önemli metotlardandır. Bu ilk basılan paraların, sadece çok azının bugüne kadar gelebilmiş olması tüm bu metotların kullanımı dâhilindedir; Sikke buluntularından yola çıkılarak yapılan tahminler, bugün ilk Sikke’lerin yaklaşık % 10’dan daha fazlasının elimizde olduğunu ortaya koymaktadır. Para ekonomisinin nesnesi olarak, ağırlıkları belirli bir öneme sahip değerli metal Sikke’ler bulunmaktadır.
Metroloji, sorunların mümkün olduğunca çok sayıdaki tek tek ağırlıkların listelere alınması yöntemiyle, hangi ağırlık ölçütünün elde edilmeye çalışıldığı konusuna yönelmiştir.
Günümüzde, Sikke metallerinin nereden geldiğine ve Sikke politikasının sorunlarına ilişkin bilgi veren metal analizi gibi bilimsel araştırmalar hâlâ revaçtadır (Devalüasyon durumunda saflık oranındaki değişiklikler gibi).
Buluntu Sikke’leri inceleyen nümismatik, Sikke buluntularının farklı kategorileri formunda daha çok grup Sikke’ler üzerinde araştırma yapmakta, tek tek Sikke’leri nadir durumlarda incelemeye almaktadır. Para dolaşımı ve ekonomi tarihi, ulaşım tarihi ve ticaret tarihinin sorunları doğrultusunda Sikke türlerinin coğrafi yayılımı ve bölümlemelerini araştırır (Ekonomi bölgeleri, Ticaret ve Ulaşım yollarının çöküşü vb.).
Araştırma ve Kuram
Nümismatik, 19. yüzyıldan beri bir uzaklaşma süreci nedeniyle tipik bir Müze Bilimi halini almıştır. Çünkü mantıklı çalışma genellikle sadece kaynak materyallerin yanında mümkündür (Bernd Kluge). Büyük kamusal Sikke koleksiyonları bu yüzden araştırmanın merkezini oluşturmuştur. Londra Britisch Müzesi, Paris Louvre Müzesi, St. Petersburg Hermitage Müzesi ve New York Metropolitan Müzesi’nin yanında, ayrıca Berlin Devlet Müzeleri Sikke Galerisi (Prusya Kültür Mirası) ve Viyana’daki Sanat Tarihi Müzesi'nin Sikke galerisi de dünyaca ünlü ve önemli Sikke koleksiyonlarından sayılır. İsviçre’de bunlarla karşılaştırılabilecek büyüklükte bir koleksiyon yoktur, fakat orta ve daha küçük boyutta çok sayıda Sikke galerisi bulunur.
Bunun yanında, alanlarının uzmanı olan kişiler, araştırmaya genellikle ayrıntılı çalışmalarla ya da Sikke kataloglarıyla büyük katkılar sağlamaktadır.
Modern yöntemlerle disiplinler arası çalışan Nümismatik sadece Sikke’lerden değil, yazılı kaynakları ve Sikke buluntularını da içine alan çok çeşitli kaynaklardan yararlanır. Sadece müzeler değil, üniversiteler ve üniversite dışındaki bilim yapılan alanlar da Nümismatik’den yararlanır. Özellikle Almanya için etkili bir şekilde çalışan, verimi artıran çok sayıdaki büyük enstitüler için de, Federal Almanya şehirlerindeki Nümismatik komisyonları koordinasyonlu bir şekilde bilimsel organizasyonlar ve uzun vadeli projeler için çalışmaktadır. Üniversite eğitiminde Nümismatik, tarih bilimleri alanına yardımcı bir alan olarak görülür ve bu doğrultuda üniversitelerde tarih ve klasik eskiçağ bilimleri bölümünde kullanılır. Nümismatik bugüne kadar kıyıda köşede kalmıştır; bir örnek olarak Alman dilinin kullanıldığı bölgede Nümismatik için sadece tek bir kürsü vardır (Viyana’da). Yüksek öğrenim mimarisinin yerleşmesinin etkisiyle Avrupa’da mimari alanda eğitime başlama kapsamında Nümismatik anabilim dalı 2008 yılından beri, dünyada ilk ve tek yan dal olarak Viyana Üniversitesi’nde açılmıştır.
Günümüzde birçok yerde Nümismatik çalışmak mümkündür. Farklı üniversitelerde, Almanya’da Berlin, Dresden, Göttingen, Marburg, Münih, Münster ve Tübingen’de düzenli eğitim hizmetleri mevcuttur. Münih’te bu alanda yüksek lisans ya da doktora yapma imkânı vardır. Köln’de de yan dal olarak yüksek lisans yapılabilmektedir. Frankfurt’taki Johann Wolfgang Goethe-Üniversitesi’nde, Roma kültürü ve tarihi ile ilgili kürsüye, Eskiçağ Nümismatiği de dâhildir. İsviçre’de de Basel ve Zürih, Avusturya’da Viyana ve Salzburg üniversiteleri de bu gruba dâhildir.
Tarih
Roma biyografi yazarı Suetonius’un (MS 69-140) betimlemelerine baktığımızda, imparator Augustus (MÖ 27 - MS 14) 2000 yıl önce “krallığa ait sikkeleri ve yabancı ülkelerin Sikke’lerini” biriktiren ilk kişilerden biridir. Roma dönemine ait başka koleksiyonculara ve koleksiyonlara ilişkin açıklamalar da bulunmaktadır; sanat eserlerinin aksine bu dönemde Sikke koleksiyonculuğunda estetik zevk ön planda değildir.
Sikkeler üzerine bilimsel anlamdaki araştırmalara ilişkin ilk girişim 14. ve 15. yüzyıllara dayanmaktadır. Bu dönemden şair Petrarca ve Piskopos Stefan Mathias von Neidenburg ilk akla gelenlerdir. O zamanlar söylendiği gibi “Tüm ülkelerin Sikke’leri” ve tarihi Sikke’lerin kapsamlı koleksiyonuna sahiplerdir. Almanya’da, Duka’lar ciddi anlamda ilk Sikke koleksiyoncularındandır.
Münih’teki Devlet Sikke Koleksiyonu, Dresden’deki Sanat koleksiyonuna bağlı Sikke arşivi, Württemberg şehir müzesinin Sikke arşivi ve Berlin Sikke Arşivi gibi büyük Sikke müzeleri, kendi bünyelerinde eski Duka’lardan miras kalan koleksiyonlara dayanır. 19. yüzyılın ilk yarısında, yeni oluşan tarih topluluklarının bir uzantısı olan ve araştırma için oldukça önem kazanan bölgesel Sikke arşivleri ortaya çıkmaya başlar.
Günümüz Gelişmeleri
Günümüzde ödemelerde sikkeler ve banknotların artık maddesel değerleri ön planda değildir ve istendiği zaman değerli metallerle takas edilememektedir. İtibari paralar buna örnektir. Artık geçerli olan Kurantgeld değil kredi parasıdır; fakat sikkelerin değer incelemelerinde üretim maliyetiyle madde değeri birbiriyle karıştırılmamalıdır. Buna en iyi örnek imalatında yaklaşık 2 fenik tutan fakat madde değeri olarak 1 feniğin de altında gelen 1 Alman fenik parasıdır. Kurant sikkelerinde önceleri oldukça az miktardaki üretim ve alaşımlama masrafları, bu sikkelerin nominal değerleriyle karşılaştırıldığında oldukça az taleple karşılaşılıyordu; altın sikkelerde %1in altında Thaler’lerde ise maksimum %3gelmekteydiler. Ayrıca bkz. Seignorage (devletin metal para basımında sağladığı kâr).
Değerli maddeden yapılmış, bankalardan alınan modern sikkeler dendiğinde söz konusu olan kurant sikkeler değildir, çünkü bu sikkeler ödemelerde kullanılmamakta aksine yalnızca yatırım yapan kişiler (külçe sikkeler) ya da koleksiyoncular tarafından ilgi görmektedir. Bu sikkeler genellikle kendi madde (altın-platin) değerlerinin altında bir değere sahip bir para biriminin nominal değerini taşırlar. Enflasyon ve/ya da madde fiyatı artışlarıyla bir scheide sikke yıllar geçtikçe yavaş yavaş küçük sikke değerleri oluşumuyla, sikke maddesini ucuzlatma yoluyla (Bakır alaşım yerine alüminyum kullanılması gibi), saf içeriğin azaltılması ya da küçük sikke boyutlarının unutulmasıyla farklı ülkeleride kullanıma giren bir “kurant sikke”ye dönüşebilir. Örnekler: 1957 yılından sonraki İngiliz çeyrek peni (1/4 d) sinin kaybı, İsveç’teki 1 ve 2 Rappen (bir frakın yüzde biri)’in kaybı, 5 şilin sikkenin 1968 yılından sonra Avusturya’da gümüşten, bakır-nikele dönüşmesi, 1975 yılından sonra 5 Markın gümüşten, nikel/bakır-nikel kaplamasına dönüşmesi.
Kredi Parası
Kredi parası, mal edinmek ve hizmet almak için kullanılan bir değer karşılığıdır. Scheide sikkeler, banknotlar, banka parası ve elektronik paralar kredi paralarından birkaçıdır ve onu tedavüle çıkaran bankalar için bir değer karşılığıdır. Kredi paralarının kabulü, paraları tedavüle çıkaran bankaya ya da yasal talimatlara göre şekillenir. Yasal talimatlara göre kabul edilen bu kredi paraları İtibari para (yalnız hükûmet kararına dayanan kâğıt para) olarak tanımlanır.
Para değeri
Para değeri yasal bir ödeme aracının (para birimi) nominal ya da itibari değeri anlamına gelmektedir ve böylece mal ve para takasında devlet bankası tarafından saptanan kendi değerini tanımlamaktadır. Bu şekilde paranın alım gücüyle eşdeğer tutulan piyasa değeri arasındaki ayrım yapılmış olur.
Özellikle Gümüş külçeler (metal) ya da sikkeler gibi koleksiyon nesnelerinin nümismatikçiler ya da yatırımcılar için değerli olmalarının nedeni yalnızca metallerinin yüksek değerde olması değildir. Mal değeri genellikle bu nesnelerin yasal ödeme aracı olarak itibari değerlerini de artırmaktadır.
Vedat Bayır ile kâğıt-madenî para koleksiyonu ve koleksiyonculuk üzerine hasbihal ettik.
Koleksiyoner Vedat Bayır İle Kâğıt Para Koleksiyonu Üzerine…
Vedat Bayır ülkemizin önde gelen kâğıt para koleksiyoncularından biri. Koleksiyonunda 25 bini kâğıt; 10 bini madenî olmak üzere toplam 35 bin para bulunan Vedat Bayır kâğıt para koleksiyonculuğumuzun otorite şahsiyetleri arasında yer alıyor.
Vedat Bey ile Feriköy Antika Pazarı'nın duayen esnafı Yaşar Özkaymak' ın tezgâhında tanıştık ve okumakta olduğunuz mülakat böylelikle ortaya çıktı.
Koleksiyon merakınız nasıl başladı?
7-8 yaşlarımdaydım. Fransa’dan, Almanya’dan gelen akrabalarımın ve yakınlarımın verdiği yabancı paraları hep biriktirdim. Kapalıçarşı'da bulunan tanıdıklarımıza giderken mutlaka çınar altına uğrardık, orada çeşitli paralar görürdüm. O şevkle başlayıp halen devam ediyorum.
Nasıl devam ediyor?
Günümüzde günlük koşuşturmamız hayli fazla Çeşitli müzayedeleri takip ederek ve koleksiyonculuğu neredeyse meslek edinmiş yurt içi ve yurt dışındaki arkadaşlarla, koleksiyonerlerle irtibatta kalarak devam ettirmeye çalışıyorum.
Koleksiyonunuz hakkında bilgi verir misiniz?
Koleksiyonumda Osmanlı İmparatorluğu son 6 padişah döneminde kullanılmış olan kâğıt ve madeni paraları ve çeşitli ülkelerin paraları bulunmaktadır. Bunları nadirlik derecesine göre sınıflandırarak özel föylerde saklamaktayım.
Koleksiyonumda yaklaşık olarak 25 bin adet kâğıt para ve 10 bin adet madeni para bulunmaktadır. Koleksiyonumda bulunan bazı paralar şu anda hatırı sayılır derecede çok nadirdir.
Koleksiyonunuzu nasıl yönetiyorsunuz?
Koleksiyonumda olan bazı paralar hiç farkında olmadan bakıyorsunuz 20-30 adet olmuş. Haliyle bunları takas yoluyla veya satarak daha iyi, daha kaliteli ve az bulunur paralara dönüştürüyorum.
KATALOG FİYATLARINA BAKARAK DEĞER TESBİTİ YAPMAK DOĞRU BİR YÖNTEM DEĞİL
Türkiye’deki tarihi kâğıt ve madeni paraların bir piyasası/otoritesi var mı?
Ülkemizde belirli bir piyasası yok; hele ki günümüzde sosyal medya üzerinden aşırı kâr amacı güderek; daha doğru söylemek gerekirse "aldatma" amacıyla koleksiyon ürünleri satanlar buna ön ayak olmuşlardır. Katalog fiyatlarına bakarak değer tespiti yapmak da bana göre doğru değildir.
Kapalıçarşı'da bulunan Şerif Ortaç, Orhan Meletlioğlu, Daniş Hoca (Tarihçi), Timuçin Çetinkaya, Mehmet Çetin ve Samed Bey'i de unutmamak gerekir. İsimlerini andığım zatları otorite olarak sayabiliriz.
Osmanlı kâğıt paralarını ve madeni paraları nerelerden temin ediyorsunuz?
Bilindiği üzere Osmanlı İmparatorluğu son 6 padişah kâğıt ve madeni paraları her hangi bir izne tabi olmadan alınıp satılmaktadır. Bunları genellikle müzayedelerden, elinde fazlası olan çevremizdeki arkadaşlardan, eş ve dosttan temin etmeye çalışırız. Bazen de aşırı uçuk fiyat verenler de oluyor.
Koleksiyonerler nezdinde bir kâğıt paranın baha etmesi için hangi özellikleri haiz olması gerekir?
Paranın değerli olması için kondisyonuna ve nadirlik durumuna bakılır. Koleksiyonerler nezdinde paralar, temiz; çok temiz; çok çok temiz; çil altı; çil olarak tasnif edilir. Kondisyonlara bir de + ve - değerlendirmelerini ekleyerek kullanıyoruz, fakat bu uluslararası numismatik değerlendirmede kullanılmıyor.
Nadirlik için bir paragraf açalım dilerseniz....
Tabii ki İbrahim Ethem Bey. Nadirlik ise paranın baskı adedinin ve günümüze gelen sayının azlığını ifade eder, para ne kadar az kaldıysa nadirlik o kadar artar.
BİZİM PARALARIMIZ DA NÜMİZMATİK LİTERATÜRÜNDE YER ALIYOR
Türkiye Cumhuriyeti ve yabancı paralar nasıl değerlendiriliyor?
Farklı şekilde değerlendiriliyor. TC kâğıt paralarında, çeşit fazla, harf seçenekleri de bir hayli çoktur. Nümizmatik literatüründe övünerek söylemek gerekirse bizim paralarımız da yer almaktadır.
Altın, gümüş ve bakır paralarda durum nasıl?
Altın her zaman için değerini korumaktadır, kondisyon ve nadirliğine göre fiyat değişmektedir. Bu diğer metal paralar için de geçerli olsa da altın para gibi değildir, tamamen arz-talebe bağlıdır.
HATIRA PARALARIN KIYMETİ MAALESEF PEK BİLİNMİYOR
Hatıra paralar için neler söylemek istersiniz? Hatıra paraların değeri hangi kriterlerle belirleniyor?
Hatıra paralar her hangi bir olayı anımsatması amacıyla altın, gümüş ve çeşitli madenlerden üretilen ve de kağıt olarak basılan paralardır. Örnek olarak vermek gerekirse 15 Temmuz için sınırlı sayıda basılanlar gümüş hatıra parasıdır.
Hatıra paraların varlığı pek bilinmiyor. Bence bu paraların hepsi birer tarih taşıyor. Hepsinde bir anı var. Bu paraların değeri baskı adedi, kullanılan metalin değeri, olayın önemiyle arz-talebe bağlı olarak değişmektedir.
Yabancı paralarda durum nasıl?
Yabancı paralar, özellikle Avrupa sömürgelerine ait olanları kondisyon ve nadirliklerine göre yoğun talep görmektedir.
Bu talebi nasıl izah ediyorsunuz?
Bunun nedeni çok renkli görsellerinin olmasıdır. Maalesef bu görsellik ve renklilik bizim paralarımızda bulunmamaktadır. Öyle yabancı paralar var ki biriyle bile rahatlıkla o fiyata lüks araba alabilirsiniz.
Para koleksiyonu yapmak isteyenlere tavsiyeleriniz nelerdir? Nereden ve nasıl başlamalılar?
Para koleksiyonu yapmak isteyenlerin işi oldukça basit aslında, çünkü hemen her ülkenin parası şuan bulunmaktadır. Beğendiğiniz ürünü, pahalı bir koleksiyon ürünü görmemek gerekir, tabii ki aşırı pahalı olmamak kaydıyla.
Koleksiyon yapacaklar önce bütçelerini sarsmayacak paralarla başlamalılar. Bunun için bizim gibi kişilerden; nümizmatik derneklerinden bilgi alabilirler. Her daim bilgi vermeye yardımcı olmaya hazırız. Benimle irtibata geçerlerse yardımcı olmak isterim.
PARALARINIZI ASLA YIKAMAYINIZ
Sizin ilave etmek istediğiniz hususlar nelerdir?
Paralarınızı asla suyla yıkamayın, nemli bezle silmeyin, kimyasal maddelerle yıkamayın. Bunlar paranın doğallığını, güzelliğini bozar, aynı zamanda değerini düşürür. Eldeki nem ve yağlanma bile paranın değerinin düşmesine sebep olabilir. Bu nedenle madeni paralar hava alışverişini engelleyen, yapışkanlı karton kapamalar içerisinde, kâğıt paralarda asidi alınmış föylerde ve genellikle kasetli klasörlerde saklanmalıdır.
Son olarak okuyucularımıza nasıl bir mesaj iletmek istersiniz?
Koleksiyonculuğun özellikle çocuklarımıza aşılanmasını tavsiye ederim. Koleksiyoncu olan bir kişi koleksiyonunu düzenler, korur, temizler, tasnif eder ve diğer işlemleri öğrenir. Bu yüzden yaşamındaki diğer işlerde de aynı şeyleri yapar. Bunu yaparken kendisi de farkında olmaz.
Diğer bir konu ise koleksiyon yapan kişinin insanlarla sürekli iletişim halinde olmasıdır. Koleksiyonculuk sayesinde birçok Türk ya da yabancı kişi ile iletişim kurulabilir.
|
|
|
Pul Koleksiyonculuğu Pul Defteri Pul Maşası Nedir? |
|
Yazar: RasitTunca - 03-10-2020, 12:11 PM - Forum: Hoby Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
Pul Koleksiyonculuğu Pul Defteri Pul Maşası Nedir?
Pul Nedir?
Pul, yakın geçmiş tarihte postaların ödendiğini göstermek amacı ile kullanılan bir tarafı zamklı ve diğer tarafı tematik bir şekilde çalışılmış bir tür dantelli etiketti. İlk olarak dünyada İngiltere tarafından 1840 yılında kullanılmaya başlanan pullar (hemen sol aşağıda görünmektedir.); tarihsel, coğrafi, sanat ve dünya kültürleriyle ilgilenen her yaştan insan için artık bir hobi ürünü olmuştur. Ülkemizde ise pul Osmanlı Devleti tarafından ilk olarak 1 Ocak 1863 yılında basılarak kullanılmaya başlanmıştır. Daha önceleri ise devlet mühürleri kullanılmaktadır.
Posta pullarını ve posta pullarıyla ilgili zarfları ve benzeri nesneleri toplama ve biriktirme işlemine pul koleksiyonculuğu böyle koleksiyon yapan kişilere ise pul koleksiyoncusu denir. Dünyada günümüzde yüz milyon civarında pul koleksiyoncusu olduğu tahmin edilmektedir.
Pul koleksiyonculuğu, pulları inceleyen bilim dalı olan filateli ile karıştırılmamalıdır. Her ne kadar filateli, pul koleksiyonculuğunu da içinde bir alt dal olarak barındırsa da pul koleksiyonculuğundan ibaret değildir. "Pul koleksiyonculuğu" yerine filateli kelimesinin kullanımı yaygın bir hatadır.
Pul artık bir koleksiyon türü olup, koleksiyonu en çok yapılan ürünlerden birisi olmuştur. Hem toplanması açısından kolay hem de giriş maliyetinin düşük olması (pulun temasına göre değişebilir)’dan dolayı tercih edilmektedir. Pullar; Sürekli Pul, Anma Pulu, Resmi Pul, Uçak Postası Pulu gibi cinslere ayrılır. Damgalı ve Damgasız olarak koleksiyonculukta yapıla bilinir; ama damgalı pulların ne yazık ki günümüzde çok yüksek bir değeri yoktur.
Filateli/Filatelist Kavramı
Filateli pul ile ilgili olan uğraşa, filatelist ise bu işle uğraşan kişiye denir. Filatelist, pul, ilk gün zarfı, özel gün damgası, antiye, posta tarihi gibi alanlarla da ilgilenir.
Pullar Nasıl Korunur?
Pullar kesinlikle çıplak el ile temas etmemeli ve pul maşası ile taşınmalıdır. Nemli ortamlardan uzak tutulmalı ve koruyucu asitsiz kılıflar içinde saklanmalıdır. Bununla birlikte pullar için özel olarak üretilen pul defterleri pullar için idealdir.
Pul Defteri
Pul Defterleri, genellikle iki boyut olarak üretilmiştir. Küçük Boy olanlar ortalama bir A5 not defteri boyutundadır. Diğeri ise büyük boy dediğimiz A4 Kâğıt büyüklüğünde olan pul defterleridir. Yaprak sayısına göre değişen bu defterler, kasetlik ve dış kapağının tasarımına göre de değişiklik göstermektedir. İçleri genellikle 9 bantlı olan büyük boy defterlerde ara separatörlerde kullanılmıştır. Dünyada bilinen markalar ise; Pulko, Leuchtturm, Prinz ve Schaubek Pul defterleridir.
Pul Maşası
Pulları taşımak için kullanılan pul maşaları, ebat – ebat üretilmektedir. Taşınan pulu deftere ya da kartelaya yerleştirmek için kullanılmaktadır. Böylece elle temas etmeyen pul hem kırılmaz hem de elin nemini almayarak değerini koruyabilir. Pulko, Leuchtturm ve Prinz gibi markların pul maşaları günümüzde en çok tercih edilenlerdir.
Tarihçe
Pul koleksiyonculuğu ilk defa Birleşik Krallık'ta 1840 yılında Penny Black denilen pul ile başlamıştır. Bu pulun üzerinde genç Kraliçe Victoria'nın resmi bulunmaktaydı. Pul, dantelleri olmadığı için makasla kesilerek kullanılmıştır. Penny black'in kullanılmayan örnekleri çok seyrek iken, kullanılan örnekleri oldukça yaygındır ve durumuna göre 25-150 dolar arası satılır hale gelmiştir.
Çocuklar ve gençler, 1860'lı yılların başlarında ve 1870'lerde pul biriktirmeye başlamışlar, yetişkinler ise bu durumu çocukça bir hareket olarak değerlendirmişlerdir.
1800'lerin sonlarında artık büyüyen bu koleksiyonculardan bazıları, sistematik olarak posta pullarını biriktirmeye başlamışlar ve konuyla ilgili kaynaklar yayınlamışlardır.
1920'lerin sonuna kadar pul koleksiyoncularının sayısı çok artmamışsa da, bu tarihten sonra pul değerlerinin yükselmesi ile halkın ilgisi artmaya başlamıştır. Bu erken dönem posta pulların pek azının iyi şartlarda saklanmış olması değerlerinin hızla artmasının nedenidir. Bu eski pulların özellikle ikili, üçlü veya daha büyük bloklar olarak bulunması çok zordur.
1920'lerde görülen bu hızlı artış nedeni ile pek çok Amerikalı koleksiyoncu ilerde değerinin hızla artacağı ümidi ile dönemin ABD pullarını stoklamıştır. Doğal olarak 1930'lu yılların pulları böyle çok miktarda stoklandığı ve kolaylıkla bulunduğu için değerlerinin artması da söz konusu olmamıştır. Bugün aradan 70 yıldan fazla geçmesine rağmen ABD'de 1930'lu yıllara ait pek çok pulu üzerinde yazılı değere yakın fiyat ile satın almak mümkün olabilmekte ve hatta bu dönem pulları bugün bile bazı kişilerce postada kullanılmaktadır.
1930 yılından beri basılan pek çok Amerikan pulu kolaylıkla ve fazla para harcanmadan elde edilebilir. Buna karşılık üzerinde yazılı değer yüksek olan pullardan bazılarının değeri önemli oranda artmıştır. Örnek olarak 2,60 $ değerli ABD Graf Zeplin pulu yüksek fiyatlar ile satılmaktadır. Diğer yüksek fiyatlara satılan pullar ise bulunması zor olan erörler, popüler ülkelere ait hatıra blokları, tabaka numaralı pullar gibi nispeten biraz daha zor bulunan pullardır.
Türk pullarında ise, İkinci Dünya Savaşı sonrasında refah seviyesinin bir miktar yükselmesiyle pul koleksiyoncuları sayıca artmış ve zorlukla bulunan erken dönem pulların fiyatları çok hızlı şekilde yükselmiştir. Koleksiyoncular, hatta koleksiyoncu olmayanlar bile değerlerinin hızla artacağı ümidi ile 1940'ların sonlarına ve 1950'li yıllara ait pulları bol miktarda alarak stoklamışlardır. Günümüzde aradan 60 yıldan fazla geçmesine karşılık bu döneme ait pulları rahatlıkla bulmak ve ucuz fiyatlardan almak imkânı vardır. Buna karşılık koleksiyoncular bazı hatıra blokları, resmi pullar ve erörler için zor bulunmaları nedeni daha yüksek fiyatlar ödemektedirler. Zamkı diğerlerine oranla daha hassas olan pullar saklanmaları sırasında bozulabildiği için, bunlarında koleksiyonluk temiz durumda olanların fiyatları daha yüksektir.
Pul koleksiyonculuğunun geleceği
Günümüzde telekomünikasyon imkânlarının gelişmesi ve elektronik ortam kullanımının yaygınlaşması ile pul koleksiyonculuğunun artık sona ermekte olduğu ve benzeri kötümser yorumlar yapanlar artmaktadır. Buna karşılık 20. yüzyıl başlarında telgraf, kısa bir dönem sonra telefonun geliştirilmesi ile benzeri yorumlar yapanlar olduğu düşünüldüğünde bu kötümser yorumların doğru olup olmadığı ancak zaman ile anlaşılabilecektir. Günümüzde klasik döneme ait olan pulların değeri sürekli arttığı için basit bir uğraşı alanı olarak değil bir yatırım alanı olarak görülmekte ve nadir olan pullar ile zarflar sürekli yeni rekorlar kırmaktadırlar. Pul koleksiyonculuğunun geleceği konusunda iyimser olanlar bu kırılan rekorların kendilerini doğruladığını iddia etmekte ve pul koleksiyonlarının değerlerinin gittikçe artacağını savunmaktadırlar.
Pul nasıl toplanır?
Pul koleksiyonculuğu geçmişte damgalı pulların biriktirilmesi ile başlamıştır. Koleksiyoncuların ellerine geçen zarfları biriktirip pullarını usulüne uygun olarak çıkararak toplaması, fazlalarını aralarında değiş tokuş etmeleri şeklinde uygulanan geçmişteki yöntemler günümüzde geçerliliğini yitirmiştir. Bunun kuşkusuz en önemli nedeni posta gönderilerinde artık pul yerine çoğunlukla ücret ödeme makinesi kullanılmasıdır. Bir ücret ödemeden ele geçen damgalı pulların toplanabilmesi, bunların ayrılarak incelenmesi ve pul kataloglarında aranarak sıraya dizilmesi şeklindeki klasik diyebileceğimiz yöntemlerin geçerliliği son derece azalmıştır.
Pul koleksiyonu yapanların bugün tercih etmesi gereken bilinçli ve sistemli bir koleksiyon ortaya çıkarmak olmalıdır. Türk pulları koleksiyonu yapanların yeni çıkan pulları sistemli ve eksiksiz olarak edinmesi gerekmektedir, eksiksizden anlaşılması gereken ise anma pullarının, posta pullarının, özel blokların ve resmi pulların ayrım yapmadan toplanması gerektiğidir. Bu şekilde sistemli olarak alınan pullar ile koleksiyon ileri götürülürken geçmiş seneleri de imkânlar ölçüsünde yıllık takım halinde alarak koleksiyonunun geriye götürülmesi de önerilir. Bir diğer seçenek ise "konulu pul koleksiyonu" yapmaktır, seçilecek konu bilgi sahibi olunan bir konu olabileceği gibi ilgi duyulan ve bilgi edinilmek istenen bir konu da olabilir, bir konuyu pullar aracılığı ile bir hikâye olarak anlatmak da seçilebilir.
Pul edinmenin en ucuz yöntemi PTT filateli abonesi olmaktır. Hangi pulun değerinin artacağını önceden belirlemek zor olduğu için PTT tarafından çıkarılan bütün pulların ayrımsız olarak alınması doğru olacaktır. Koleksiyon ileri doğru götürülürken pul katalogları yardımı ile geçmişte çıkarılan pullar incelenerek olanaklar çerçevesinde geriye götürülmesi önerilmektedir. Pullar internette bulunan alış-veriş sitelerindeki güvenilir satıcılardan alınabileceği gibi pul dükkânlarından da alınabilir. Fiyatları yüksek pullar için ise senede birkaç defa açık arttırma (müzayede) yapan kuruluşların satışlarından veya güvenilir pul tüccarlarından pulların görülerek alınması en doğrusudur. Koleksiyonların geliştirilmesinde en önemli şey bilgi olduğundan bilgi sahibi olana kadar beklenmeli ve imkânların zorlanmamasına dikkat edilmelidir.
Pulların satılması
Pul koleksiyonculuğu kültürel bir uğraşı olarak görülmeli ve yapılan koleksiyondan parasal kazançlar elde etmek asıl amaç olmamalıdır; asıl amaç zamanın hoşa giden bir uğraşı ile değerlendirilmesidir ve koleksiyon yapmanın kişinin bilgisine ve kültürüne yapacağı katkıların göz önüne alınması gerekir. Bütün bunlara karşın doğal olarak yıllarca emek verilen bir koleksiyona harcanan paraların bir karşılığı olmalıdır.
Pul koleksiyonunun maddi değerini aşağı yukarı belirlemek için ilk yapılması gereken bir pul kataloğu edinilerek, koleksiyonun maddi değerinin katalog fiyatları kullanılarak hesaplanmasıdır. Bu şekilde hesaplanan fiyat esas olarak bir referanstır. Koleksiyonda katalog fiyatı yüksek pullar yok ise yapılabilecek şey koleksiyonu birkaç pul tüccarına gösterip fiyat alarak değerlendirmek olacaktır. Şu unutulmamalıdır ki sistemli ve eksiksiz bir koleksiyon benzerlerine göre daha kolay değerini bulacaktır, ancak sistemsiz yapılan koleksiyonları belki değerlendirmek bile mümkün olmayacaktır. Eğer koleksiyonda katalog değeri yüksek pullar var ise bunların açık arttırmalarda değerlendirilmesi düşünülmelidir.
Pullar içinde diğer pek çok mal veya ürün gibi fiyatlarının yükseldiği ve indiği dönemler vardır, pullarını elden çıkarmak isteyenlerin bu dönemleri göz önüne alması da ayrıca önemlidir. Eğer pulların fiyatlarının düşük olduğu bir dönemde koleksiyon elden çıkartılmak istenirse koleksiyonun maddi karşılığı alınamayabilir, koleksiyonun fazla bir maddi harcama yapmadan ileri götürülebileceği ve ileride daha yüksek bir fiyat ile satılabileceği unutulmamalıdır.
Kullanılan araçlar ve yöntemler
Pul toplamak için herhangi bir araca gerek duyulmamaktadır. Ancak koleksiyoncuların çoğu, pullarını daha iyi sergilemek, korumak ve inceleyebilmek için önemli harcamalar yapmaktan kaçınmazlar.
Pulları muhafaza etmenin en kolay ve en ucuz yolu bunların şeffaf selofan zarflarda toplanması, zarfların da nem, güneş ve sıcaktan uzak bir kutuya konulması şeklinde yapılabilir. Ancak bu yöntemin uygulanması pulların sergilenmesi veya başka şekillerde kullanılmasında pek işe yaramamaktadır.
Pulların albümlere yerleştirilmesi durumunda ise koleksiyonlar çok daha kolay gözden geçirilebilmekte ve sergilenebilmektedirler. Pullar koleksiyoncunun tercihine bağlı olarak, ülkeler, konular ve hatta sonuçta göze hoş gelmek kaydıyla, ebatlarına göre bile sergilenebilmektedirler.
Konulu pul koleksiyonculuğu
Konulu veya tematik pul koleksiyonculuğu belirli bir konu veya fikir ile ilgili olan Posta pullarını toplayarak koleksiyon yapılmasına verilen addır. Konular pullarda kuşlardan, meşhur doktorlara veya belirli bir coğrafi bölgenin tarihi gibi hemen hemen her şeyi kapsayabilir.
İlk pullarda hükümdarların resimlerini veya armalarını görüyoruz, ancak yeni pul çeşitleri ve değişiklik istekleri nedeni ile posta idareleri ülkelerinin tarihi, kültürel ve doğası ile bağlantılı konularda pul tasarımları geliştirilmiştir. 1845 yılında çıkan St.Louis geçici pullarında ayılar görülmüştür, erken dönem Kanada pullarından başlayarak kunduzlar da pullarda yer almıştır. Aradan 150 yıldan fazla geçti, bugün pullarda konulu pul koleksiyonu yapanların seçim yapabileceği 100 000 farklı tasarım söz konusudur.
Geleneksel olarak konulu pul koleksiyoncularının tercihlerinden olan "gemiler" ve "kuşlar" gibi konularda o kadar fazla çeşit bulunuyor ki artık bunları tamamlamak neredeyse imkânsız duruma gelmiştir. Bu nedenle konulu pul koleksiyoncuları daha da uzmanlaşarak sadece yelkenli gemiler veya uçmayan kuşlar gibi konulara yönelmektedir.
Pek çok pul cinsinin kolay bulunur ve ucuz olması nedeni ile koleksiyoncunun yapması gereken, konu ile ilgili ince ayrıntıları ve bağlantıları öğrenip katalogları taraması ve konusundaki pulları toplamaya başlamasıdır. Amerikan Tematik Derneği ve diğerleri geniş konu listeleri yayınlamaktadır.
Konulu koleksiyonlar yarışma ve sergilerde kabul edilen bir kategoridir.
Filateli ve Pul Koleksiyonculuğu Nedir?
Filateli Nedir?
Filateli veya pulculuk, posta pullarını konu edinen uğraş alanına verilen isimdir. Posta pulları ile ilgili ilk gün zarfı, özel gün damgası, antiye, posta tarihi ve benzeri maddeler ile de ilgilenir. Filateli, pul toplamaktan çok daha geniş bir alanı kapsar ve sadece pul ile ilgili çalışmalarla sınırlı olmak zorunda değildir. Bu işle uğraşan kişilere de “Filatelist” denilmektedir.
Bu isim 1865 yılında Fransız koleksiyoncu Herpin tarafından bulunmuş ve bütün dünyada benimsenerek o zamandan bu zamana kullanılmıştır. Filateli kelimesi eski Yunanca kökenli “philos” ve “atelia” kelimelerinden türemiştir.
Pul Nedir?
Pul, mektup, posta kartı, gazete, küçük paket ve benzeri posta gönderlerinde ücretin alındığını gösteren, önyüzünde ait olduğu egemen ülkenin siyasi, kültürel, tarihi olaylarını, güzel sanatlarını, coğrafyasını, faunasını ve saire yansıtan çeşitli resim, grafik, motifli şekiller basılmış, arka yüzüne özel bir zamk sürülmüş kare, dikdörtgen, üçgen, altıgen, yuvarlak, simetrik ve asimetrik veya benzeri şekillerde hazırlanmış, çeşitli büyüklüklerde olabilen, değerli bir kağıttır. Pulun üzerinde ait olduğu ülkenin ismi ve o ülkenin para birimine göre değeri yazılıdır.
Filatelide Kullanılan Terimler
Posta pulları (Sürekli Pullar)
Posta gönderilerinin ücretlerinin ödenmesinde kullanılmak üzere bu isim altında ve çok sayıda ve çoğunlukla iki renkli olarak bastırılan pullardır. Bu posta pullarda başta Atatürk olmak üzere, Türk Meşhurları, Anadolu bitkileri, kır çiçekleri ve benzeri konulara yer verilmektedir. Postada devamlı geçerli olduklarından “sürekli posta pulları” olarak ta isimlendirilmektedirler.
Resmi posta pulları
5584 sayılı Posta Kanunu’nun 21.maddesi gereğince genel bütçeye giren devlet daireleriyle katma ve özel bütçeli dairelerin, belediyelerin ve bunlara bağlı idare ve kurumların postaya verdikleri her türlü posta gönderilerinin ücretlerinin ödenmesinde kullanılmak üzere bastırılan pullardır.
Hatıra pulları (Anma pulları)
Başta tarihi, sosyal ve kültürel varlıklarımız olmak üzere, yurtiçi ve yurtdışında meydana gelen önemli olayların, ülke ve insanlık tarihine hizmet etmiş meşhur kişilerin doğum ve ölüm yıldönümleri, turizm değerlerimiz, nadir bulunan (endemik) bitki ve hayvanlar ve benzeri konular anmak için çıkartılan pullardır. PTT Genel Müdürlüğü her yıl en fazla 13 ayrı konuda anma pulu çıkartmakta olup, bunların tirajı genel olarak 600.000 adettir.
Artı değerli hatıra pulları
9.6.1958 gün ve 7127 sayılı yasa gereği Sosyal Yardım Kurumlarının verdikleri hizmetlere maddi katkıda bulunmak için PTT Genel Müdürlüğü tarafından yılda iki kez artı değerli hatıra pulu çıkartmaktadır. Bu pulların üzerinde yer alan artı değerler posta ücretlerinin ödenmesinde geçerli değildir. Bu yolla toplanan tutarın %75’i Kızılay’a, %25’i ise Çocuk Esirgeme Kurumuna yıl sonunda ödenmektedir. Artı değerli pullar ile anma bloklarının tirajı 300.000’dir.
Uçak pulu
Posta ücret tarifesinde uçakla gönderilecek posta maddeleri için öngörülen ücretlerde bastırılan ve üzerlerinde havacılıkla ilgili resimler bulunan pullardır.
Otomat pulu (ATM)
Özel makinelerde ihtiyaca uygun değerde üretilen posta pullarıdır. Bugün bir çok ülkede kullanılmaktadır. Ülkemizde ise 1987 ve 1988 yıllarında kullanılmıştır.
Tematik pul
Hayvan, bitki, spor, meşhur adamlar, tablolar, taşıtlar gibi belli konuların resimlerini taşıyan pullardır.
Takse pulu
Postaya verildiği sırada ücreti hiç ödenmemiş veya eksik ödenmiş posta gönderilerinin alıcılarından veya gerektiğinde göndericilerinden alınan ücretler için kullanılan pullardır.
Tet-Beş
Birbirine ters olarak basılmış iki pula denir. Bunlar baş başa ters, yan yana ters ve ayak ayağa ters basılmış olabilir.
Föyye
Üzerinde dantelli veya dantelsiz bir veya birkaç pul basılmış olan ve kenarlarında çoğu zaman yazılar taşıyan küçük pul tabakasıdır.
Sürşarj
Daha önceden tedavüle çıkartılmış olan pulları tekrar kullanmak gayesi ile üzerlerindeki değerlerini değiştirerek veya değiştirmeksizin başka bir olayı anmak veya pulun çıkarılış amacını değiştirmek için yeni yazılar, rakamlar veya motifler basılması işlemidir.
Varyete
Bir pulun Posta İşletmesinin kontrolü altında ve çok sayıda değişik şekillerde basılmasıdır. Varyete hatalı baskı (erör) değildir.
Santre
Bir pulun resmini çevreleyen çerçevenin (formanın) pul kağıdının tam ortasına basılmış olması halidir. Bu pulda resim, dantelli kenarlardan eşit uzaklıktadır.
Portföy
Bir hatıra pulu için bastırılan ve içinde söz konusu anma pulu, bununla ilgili ilk gün zarfı , kart veya öteki yayınlar bulunan filatelik dosyadır.
Seri
Aynı isim altında çıkarılan aynı veya değişik değerdeki birden fazla pulların tamamına denir.
4’lü Blok
Birbirinden ayrılmamış, üst üste ve yan yana 4 puldan meydana gelen pul grubudur.
Lejand
Pul üzerindeki yazılara verilen isimdir.
Şarniyer
Pulların albüme tutturulmasına yarayan küçük zamklı şeffaf kağıt parçasına verilen isimdir.
Normal ihtiyaç posta mektubu
Kişisel veya ticari ihtiyaç neticesinde, postada geçerli mektup gönderme şartları uygun, gerekli posta ücretine uygun değerde pul yapıştırılmış ve postadan geçmiş mektuplardır.
Taahhütlü posta mektubu
Postaya verildiğinde, şube tarafından kayıt altına alınarak, alındığına dair göndericisine damgalı makbuz verilen bir gönderi türüdür.
Filatelik zarf
İlk gün ve özel gün damgasını taşıyan, komple özel zarflardır. Tedavüle çıkan hatıra pullarını tam seri olarak yapıştırarak postadan geçirilen mektuplar da filatelik zarf mahiyetindedir.
İlk gün zarfı
Üzerlerinde bir anma veya sürekli pul serisi yapıştırılıp konuya ait ilk gün damgası ile damgalanmış, yazı ve motifler taşıyan özel zarflardır.
Özel gün zarfı
Üzerlerine yapıştırılan pula özel bir filatelik damga basılan, damga konusu ile ilgili yazı ve motifler taşıyan özel zarflardır.
Marj
Pul tabakalarının ve anma bloklarının kenarlarında ve pulların çerçeveleri dışında kalan baskısız kısımlardır.
Antiye
Üzerinde alınacak ücreti gösterir pul baskısı bulunan resimli veya resimsiz posta kartlarına verilen isimdir.
Perforaj
Tabakalardaki ve anma bloklarındaki pulların birbirinden kolayca ayrılabilmeleri için aralarına özel zımba makinesiyle yapılan delik açma işlemine denir.
Değer
Pulun üzerlerinde rakam ve/veya yazı ile gösterilen postadaki satış fiyatına verilen isimdir. Herhangi bir serideki pulu belirlemek için de kullanılır.Örneğin serinin 60 kuruşluk pulu gibi.
Dantel
Perforaj işlemi sonunda pulların kenarlarında oluşan doğrusal hat şeklindeki delik dizisine dantel denir. Lineer, kutu ve blok dantel türleri vardır. Lineer dantelde pul köşelerindeki dantel delikleri simetrik değildir
Emisyon
Bir değerli kağıdın veya pulun belirtildiği gün kullanıma çıkarılmasına denir.
Erör
Değerli kağıtların basımı veya zımbalanması sırasında oluşan hataya denir. Değişik erör türleri vardır. Örneğin, baskı kalıbındaki hatadan dolayı meydana gelen klişe erörü, baskı işlemi sırasında herhangi bir rengin basılmasının unutulması sonucunda oluşan renk erörü, perforaj işleminde unutulan zımbalama sonucu oluşan kısmen ve/veya tamamen dantelsiz erörü gibi.
Ese
Baskı işleminin belirli durumunu ve sonucunu gösterme için hazırlanan baskı örneklerine verilen isimdir. Eselerin sadece PTT arşivlerinde bulunmaları gerekir.
Forma
Pul üzerindeki resimli kısmın, kenar açıklıkları hariç, boyutuna verilen isimdir. Örneğin 25×40 mm gibi.
Tiraj
Pul ve/veya değerli kağıtların baskı adedine denir.
Filigran
Pulların basımındaki sahteciliği önlemek için bazı pulların kağıdında bulunan ve kuvvetli ışığa veya siyah zemin üzerine tutulduğunda fark edilebilen şekil, yazı veya motif gibi işaretlere denir. Zor görülen filigranı tespit edebilmek için pul ön yüzü alta gelecek şekilde siyah zeminli bir küçük küvet içine yatırılarak, üzerine kimyasal olarak temiz bir damla benzin damlatılarak filigran belirgin hale getirilir.
Maksimum kart
Posta pulundaki resmin aynısının büyütülmüş olarak basılmış olduğu resimli karttır. Bu kartın resimli yüzüne yapıştırılmış olan pula tatbik edilmiş olan damganın gerek pul ve gerekse kartla yakın bağlantısı olmalıdır. Örneğin, kart ve pul resimleri aynı olmasına rağmen konu ile alakası olmayan veya olay yeriyle alakası bulunmayan bir yerin damgasını içeren kart, maksimum kart olarak kabul edilmemektedir.
Posta Kartı
Üzerinde ‘posta kartı’ ibaresi taşıyan,alınacak ücreti gösterir pul baskısı bulunan, resimli veya resimsiz kartlardır.
Poşet
İçinde monte edilmiş bantlar olan ve posta pulu konulabilir plastik muhafaza.
Flam
Ücret ödeme makinalarında tarih sangasının yanına basılan 3,3 x 4,4 cm. boyutunda, dörtgen şeklinde olup, içinde reklam, slogan vb. bulunan damga izidir.
Damgalar
Pulların postada kullanıldıklarını belli etmek için damgalama işlemi yapılmaktadır. Damgalanan pul iptal edilmiş olduğundan tekrar kullanılamaz. Bunu sağlamak için çeşitli tipte posta damgaları kullanılmaktadır.
Günlük normal damga
Her Posta şubesinin kendisine ait her gün tarihi değiştirilen bir posta damgası vardır. Bu damgada posta şubesinin ismi, uygulamada varsa posta kodu, yine uygulamada varsa zaman bildirimi ve Posta İşletme numarası vardır. Bu damgalar geriye veya ileriye dönük olarak kullanılamaz.
İlk gün damgası
Posta veya hatıra pullarının tedavüle çıkarıldıkları gün, pulların konusuyla ilgili olarak hazırlanmış, sadece o gün kullanılan ve yalnız ait oldukları pulların iptalinde kullanılan, tarihli posta damgalarıdır. Genelde konuya ait yazı ve motiflerle süslüdür.
Özel gün damgası
Anısına pul çıkartılmamış önemli gün ve olaylar için belirli günlerde kullanılan, ilgili bulunduğu olaya ait yazı ve motifler bulunan tarihli posta damgalarına denir.
İlk uçuş damgası
Belirli bir hat üzerinde yapılan uçuş esnasında taşınan uçak postasının iptalinde kullanılan, üzerinde ilgili uçuş rotası belirten yazı ve motifli, tarihli özel posta damgalarıdır. Uçuşun gerçekleştiğinin kanıtı olarak ilk uçuş mektup zarflarında, varış yerinin posta damgasının bulunması aranmaktadır.
Yukarıda belirtilen damga çeşitlerinin daha iyi anlaşılabilmeleri için, aşağıda bazı damga örnekleri verilmiştir.
Bilindiği gibi damga, puldan çok daha eski bir filatelik geçmişe sahiptir. Pulun olmadığı dönemlerde, gönderilerin hangi posta merkezinden verildiklerini belirmek için kullanılmış Prefilatelik posta damgaları bugün koleksiyoncular tarafından aranan nadir damgalardan birisidir. Bir çok çeşitleri ve kullanım amaçları bulunan bu posta damgalarını inceleyen özel damga katalogları mevcuttur.
Keza bugün piyasada tedavüle çıkmış pullar için yapılmış bir çok tanınmış kataloglar mevcuttur. Eski pulların alım ve satım işleri ile takas işlemlerinde bu kataloglar baz alınmaktadır
|
|
|
Peygamber Efendimizden Tavsiye Edilen Günlük Okunması Gereken Zikirler Nelerdir? |
|
Yazar: RasitTunca - 03-08-2020, 03:15 AM - Forum: Güzel Dualar Zikirler Tesbihatlar
- Yorum Yok
|
 |
Peygamber Efendimizden Tavsiye Edilen Günlük Okunması Gereken Zikirler Nelerdir?
ZİKİR NE DEMEK?
“Ze-ke-ra” kökünden gelen zikir kelimesi, lügatte; zihinde tutmak, ezberlemek, unutmaksızın hatırda kalmasını sağlamak, kadrini bilmek, mükâfatlandırmak, övgü, senâ, öğüt gibi mânâlara gelmektedir.
Kur’ân-ı Kerîm’de ise; “hatırlamak, anmak, gereğini yapmakla birlikte hatıra getirmek, mükâfatlandırmak, övmek, şükrünü edâ etmek, tekbir getirmek, duâ ve yakarışta bulunmak, söz, kıssa, haber, kitap, şan, şeref, vaaz, ibadet etmek, ibret almak, delil görmek, îman etmek, itaat etmek, kulluk yapmak, okumak, namaz kılmak, vahiy ve yol göstermek”[1] gibi mânâlarıyla 290 yerde kullanılmıştır. Bunlardan birçoğu “zekera” kökünden türeyen kelimelerdir. Tezkire, tezekkür, mezkûr ve zâkir gibi…
Zikir, Âlemlerin Rabbinin varlığını, emir ve nehiylerini, tesbihâtını, günlük hayatın her ânında canlı tutmak, dünyanın çekici bütün ihtişam, süs ve meşguliyetlerine rağmen yaratılış gayesinin şuurunda olmak, itaat ve teslimiyette bulunmaktır. Nitekim en büyük zikir olan Kitab/Kur’ân-ı Kerîm, Âlemlerin Rabbinin “Kelâmullâh”ı ve “Kutlu mesajı”dır. Onunla kurulan kalbî beraberlik, yapılan çalışma, tâlim, tekrar, itaat ve ittibâ; en büyük zikirdir. Bu zikir, hem kalbî beraberliği değerli, şanlı, şerefli kıldığı gibi; hem de zikrin sonunda ulaşılan ilim, terbiye ve kemâlâtla, insana kendisinden istenen başarıyı kazandırmış olmaktadır. Âyet-i kerîmelerde:
“…Sana bu Zikr’i (Kur’ân’ı) indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın, tâ ki düşünüp öğüt alsınlar.” (en-Nahl, 44)
“Sen ancak zikre (Kur’ân’a) uyan ve görmeden Rahmân’dan korkan kimseyi uyarabilirsin...” (Yâsîn, 11) buyrulmuştur.
Kitap, Âlemlerin Rabbini tanıttığı, öğrettiği gibi; öğüt ve nasihat olarak dünya ve âhiretin mahiyetini, hesâbı, haşri, ölümü ve hayatı anlatmakta; hattâ geçmiş kavimlerin hayatlarından ve âkıbetlerinden bilgiler vererek ikazlarda bulunmaktadır.
ZİKİRDEN MAHRUM OLMAK
Tâhâ sûresinde; “Benim zikrimden yüz çeviren kimseye dar bir geçim vardır…” (Tâhâ, 124) şeklinde geçen “zikir” kelimesini müfessirler, genel olarak Allâh’ı inkâr etme, O’nun öğrettiği ve gösterdiği yola ittibâ etmeme, emir ve nehiylerine itaat etmeme gibi mânâlarla açıklamaktadırlar. Âyetin devamında geçen “dar bir geçim vardır” ifadesini de Allâh’ın hoşnutluğundan uzak düşme, mü’min olarak teslim olamamanın verdiği hüsran ve mahrumiyet olarak yorumlamaktadırlar.[2]
Dolayısıyla zikirden uzak kalmak, nasipsiz olmak, mahrûmiyet, hem dünyevî hem uhrevî dar bir geçim, sıkıntı ve sıklet olarak tasvir edilmektedir. Hattâ müşrik ve münâfıklara verilen refah, mal-mülk ve dünyevî nîmetler dahî, dar geçimin sıkıntı ve sıkletin içine girmektedir. Nitekim dünya ve dünya nimetlerinin Allah Teâlâ’nın indinde hiçbir değer ve kıymeti yoktur. Hattâ Âlemlerin Rabbi, bazı kullarına âhiret sorgusunu ve azâbını daha fazla çetinleştirmek üzere -kahrından- verdiğini bildirmektedir. Zümer Sûresi’nde:
“…Allâh’ın zikrine karşı kalpleri katı olanların vay hâline! İşte onlar açık bir sapıklık içindedirler.” (ez-Zümer, 22) âyetinde de vurgulandığı gibi, dünyevî başarı ve kazançlar kıstas değildir.
KURAN’DA ZİKİR İLE İLGİLİ AYETLER
“Kitaptan sana vahyedileni oku, namazı îtinayla kıl. Kuşkusuz namaz, hayâsızlıktan ve her türlü kötülükten alıkoyar. Allâh’ı zikretmek, elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah ne yaparsanız hepsini bilir.” (el-Ankebût, 45)
“Artık siz Beni anın ki, Ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin.” (el-Bakara, 152)
“Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerinde yatarken Allâh’ı zikrederler; göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür ederler…” (Âl-i İmrân, 191)
“Allâh’ı nefsinde, içinde huşû ve korku ile gece-gündüz, açık ve gizli zikret. Sakın gafillerden olma!” (el-A’râf, 205)
“Ey îmân edenler! Allâh’ı çokça zikredin.” (el-Ahzâb, 41)
“…Münâfıklar namaza üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allâh’ı da pek az hatıra getirirler.” (en-Nisâ, 142)
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem:
“-Size amellerinizin en hayırlısını ve Rabbiniz katında derecelerinizi en çok yükselteni, sizin için altın, gümüş vermenizden ve düşmanınızla sabahleyin karşılaşıp boyunlarını vurmanızdan ve onların da sizin boyunlarınızı vurmasından daha hayırlı olanı haber vereyim mi?” diye sordu. Sahâbîler:
“-Evet, yâ Rasûlâllah! Haber ver.” dediler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“-Âlemlerin Rabbini zikretmektir!” buyurdu.[3]
NASIL ZİKİR?
Anmak, gereğini yapmak sûretiyle hatırda tutmak, duâ ve yakarışta bulunmak, ibadet etmek, ibret almak, yol göstermek gibi mânâlara geldiğini söylediğimiz zikri, Ebû Nasr es-Serrâc şöyle sınıflandırmıştır:
“Lisanla yapılan zikrin sevabı bire on, kalp ile yapılan zikrin sevabı bire yedi yüz misliyle verilmektedir. Bunun yanında, zikrin en ileri mertebesi olan Hakk’a yakınlık dolayısıyla muhabbet ve hayâ ile dolmanın sevabı ise sayılamayacak ve tartılamayacak derecede yüksektir.”
Nihayetinde yaratılış maksadı olan itaat ve zikir, doğumdan ölüme kadar süren hayatın mi‘yârı; yani ayar vereni, düzenleyicisi, kıymet verenidir.
Sûfîler de makbul olan zikrin Allah’tan başka her şeyi unutmakla ve mâsivâyı terk etmekle gerçekleşeceğini bildirmişlerdir.
Sehl bin Abdullah’a göre zikir, Allâh’ın seni gördüğü hususunda kesin bilgiye ulaşmak, kalbinle O’nun sana senden daha yakın olduğunu görerek O’ndan hayâ etmek, bu durumu nefsine ve davranışlarına yansıtmaktır. Hâlis bir zikir için öncelikle takvânın gerçekleşmesi gerekir. Gerçek takvâ, haramlardan kaçınmak ve faydasız/gereksiz şeylerden uzaklaşmakla elde edilir.[4]
Bunu Fahruddin er-Râzî şu şekilde açıklar:
“Zikir, lisânın zikri, kalbin zikri ve rûhun zikri olarak bölümlere ayrılır. Dilin zikri, tâzim ve senâya delâlet eden kelimeleri söylemektir. Kalbin zikri, Allâh’ın zâtına ve sıfatlarına dâir hükümlere vâkıf olmak için emir ve nehiyleri üzerinde düşünmek ve çalışmaktır. Uzuvların zikri ise, uzuvların ibadette, halka ve Hakk’a hizmette kullanılmasıdır. Bunun için Allah namaza zikir adını vererek, «Allâh’ın zikrine koşunuz» buyurmuştur. Gözlerin zikri ağlamak, kulakların zikri dinlemek, dilin zikri hamd ü senâ etmek, ellerin zikri Allah yolunda sadaka vermek, yardım ve hizmet etmektir. Bedenin zikri vefâ, kalbin zikri Allah’tan korkmak ve rahmetini ummak (havf ve recâ), rûhun zikri ise teslim ve rızâdır.”[5]
İmâm-ı Gazâlî -rahmetullâhi aleyh- ise, zikreden “zâkir”i; zikrullâhın şerefinden dolayı şehâdet rütbesiyle vasıflandırır ve şöyle söyler:
“Yaşamakta esas gâye, son nefestir. Yani kalp, mâsivâ ile tamamen alâkasız bulunarak Allâh’a dalmış bir vaziyette dünyayı terk edip Allâh’a yönelmelidir. Zâkir kul, Allah’ta müstağrak olmaya gücü yeterse bu insan, savaş safında ölmüş gibidir. Çünkü canından, âilesinden, malından ve çocuklarından tamamen arzusunu kesmiştir. Hattâ dünyadan tamamen vazgeçmiştir. Zira dünya, yaşamak için sevilir. Hâlbuki Allâh’ın muhabbeti ve rızâsını kazanmak çabası içerisinde olan zâkir için dünya hayatının kıymeti yoktur. İşte bu, Allah indinde en büyük noktadır. Ve bundan dolayıdır ki şehâdet, büyük mertebeyi hâiz olmuştur.”[6]
NAMAZ VE ZİKİR
En büyük zikirlerden biri de hiç şüphesiz namazdır. Kudsî hadîste Âlemlerin Rabbi:
“Ben namazı kulumla kendi aramda ikiye böldüm. Yarısı Bana, öbür yarısı kuluma aittir...” buyurmuştur. (Müslim, Salât, 38)
Namaz, hadîs-i şerîflerde, “dînin direği[7], mü’minle müşriğin alâmet-i fârikası[8], en hayırlı ibadet[9]” olarak bildirilmiştir. Namaz, diğer bütün ibadetleri içinde toplayan şâmil bir ibadettir.[10] Namazla yapılan zikir, Âlemlerin Rabbi katında bizzat müşerref olunarak yapılan zikir gibidir. Namazla yapılan zikir, Âlemlerin Rabbinin dâvetiyle kabul edilmiş bir zikirdir. Zira kulun Rabbine en yakın olduğu hâlde yaptığı bir zikirdir. Bu vesîle ile namaza dururken en güzel kıyafetler giyilir, ağız kokusu yapan rahatsız edici yiyeceklerden sakınılır.
TAVSİYE EDİLEN GÜNLÜK ZİKİRLER
Peygamber Efendimizin sünnetine uygun olarak tavsiye edilen günlük zikirler.
Günlük zikirler:
1. Estağfirullah.
2. Lâ ilâhe illâllâhu vahdehû lâ şerîke lehû, lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr.
3. Sübhanallâhi ve bihamdihî sübhânallâhil azîm.
4. Allâhümme eınnî alâ zikrike ve şükrike ve hüsni ibâdetike.
5. Sübhânallâhi velhamdülillâhi velâ ilâhe illâllâhu vallâhu ekber, velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm.
6. Sübhânallâhi ve bihamdihî adede halkıhî ve rızâ nefsihî ve zinete arşihî ve midâde kelimâtihî.
7. Sübhânallâhi ve bihamdihî.
8. Allâhümme Salli alâ Seyyidinâ ve Nebiyyinâ Muhammed.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Allâh’ı anmaksızın çok konuşmayın. Allâh’ın zikri dışında çok söz söylemek, kalbi katılaştırır. Katı kalpli olanların ise, Allah’tan en uzak kimseler olduğu kesindir.” buyurmuştur. (Tirmizî, Zühd, 62)
1. Estağfirullah.
Bakara sûresinde; “…Allah çok tevbe edenleri ve içi dışı temiz olanları sever.” (el-Bakara, 222) buyrulmuştur.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuştur:
“Vallâhi ben günde yetmiş kereden fazla bağışlanma diler, Allah’a tevbe ederim.” (Buhârî, Deavât, 3)
“İstiğfâra devam edeni, Allah umulmadık yerde ve zamanda rızıklandırır, her türlü sıkıntıdan kurtarır.” (Ebû Dâvûd, Vitir, 26/1518; İbn-i Mâce, Edeb, 57)
“(Kıyamet günü) amel defterinde çok istiğfar bulunan kimseye müjdeler olsun!” (İbn-i Mâce, Edeb, 57)
2. “Lâ ilâhe illâllâhu vahdehû lâ şerîke lehû, lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr.”
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem:
“Kim, «Lâ ilâhe illâllâhu vahdehû lâ şerîke lehû, lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr: (Allah’tan başka ilâh yoktur, O tektir, O’nun benzeri yoktur, mülk O’nundur. Hamd O’na mahsustur. O’nun her şeye gücü yeter.)» zikrini günde yüz kere söylerse; kendisine on köle âzâd etmiş gibi sevap verilir. Yüz sevap yazılır, yüz günâhı silinir. Akşama karşı onu şeytana karşı muhafaza eder. Bundan daha fazlasını okumayan hiçbir kimse, o adamınkinden daha efdal bir amel getiremez.” buyurmuştur. (Buhârî, Ezan, 155)
3. “Sübhanallâhi ve bihamdihî sübhânallâhil azîm”
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Dile hafif, mîzâna konduğunda ağır gelen ve Rahman olan Allâh’ı hoşnut eden iki cümle vardır: «Sübhânallâhi ve bihamdihî sübhânallâhil azîm» (Ben, Allâh’ı ulûhiyet makamına yakışmayan sıfatlardan tenzih eder ve O’na hamd ederim. Ben, Yüce Allâh’ı ulûhiyet makamına yakışmayan sıfatlardan tekrar tenzih ederim)” buyurmuştur. (Buhârî, Tevhid, 58)
4. “Allâhümme eınnî alâ zikrike ve şükrike ve hüsni ibâdetike.”
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Muâz bin Cebel’in elinden tutarak:
“-Ey Muâz, her namazdan sonra şu duâyı okumanı tavsiye ediyorum.” buyurmuş ve şöyle demiştir:
«Allâhümme eınnî alâ zikrike ve şükrike ve hüsni ibâdetike»
(Allâh’ım, Seni zikredebilmem, Sana şükredebilmem ve Sana güzelce ibadet edebilmem için bana yardım et.)” (Ebû Dâvûd, Vitir, 26)
5. “Sübhânallâhi velhamdülillâhi velâ ilâhe illâllâhu vallâhu ekber, velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm.”
Peygamber Efendimiz -sallâllâḥu aleyhi ve sellem-:
«Sübhânallâhi velhamdü lillâhi velâ ilâhe illâllâhu vallâhu ekber, velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm.» (Allah bütün noksanlıklardan münezzehtir. Bütün hamdler O’na mahsustur. Allah’tan başka söz sahibi yoktur. Allah en büyüktür, azamet sahibi Yüce Allah’tan başka güç ve kudret sahibi yoktur.) demek, benim için üzerine Güneş doğan her şeyden daha kıymetlidir.” buyurmuştur. (Müslim, Zikir, 32)
6. “Sübhânallâhi ve bihamdihî adede halkıhî ve rızâ nefsihî ve zinete arşihî ve midâde kelimâtihî.”
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, sabah namazından kuşluk vaktine kadar zikir yapan Cüveyriye Vâlidemize:
“-Sabah namazından sonra üç kez söylemiş olduğun şu tesbih, bütün onların sevâbına eşittir.” buyurmuş[11] ve zikri şöyle tâlim etmiştir:
“Sübhânallâhi ve bihamdihî adede halkıhî ve rızâ nefsihî ve zinete arşihî ve midâde kelimâtihî.”
(Yarattıkların adedince, râzı olduğun nefisler adedince, Arşının güzellikleri sayısınca ve kelimelerin adedince Sana hamd ederek Seni bütün noksanlıklardan tenzih ederim.)
7. “Sübhânallâhi ve bihamdihî”
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Kim günde yüz kere «Sübhanallâhi ve bihamdihî» (Allâh’a hamd ederek, O’nu bütün noksanlıklardan tenzih ederim.) derse, hataları dökülür, hattâ denizin köpüğü kadar çok olsa bile.” buyurmuştur. (Buhârî, Deavât, 54)
8. “Allâhümme Salli alâ Seyyidinâ ve Nebiyyinâ Muhammed”
Allah Teâlâ:
“Ey îman edenler! Allah ve melekleri Peygamber’e çok salavât getirirler. Siz de O’na salavât getirin ve tam bir teslîmiyetle selâm verin.” buyurmuştur. (el-Ahzâb, 56)
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, “Kıyamet günü insanların bana en yakını, bana en çok salavât okuyanıdır.” buyurmuştur. (Tirmizî, Vitr, 21)
O hâlde dilimiz döndüğünce Peygamber Efendimize, âline, ehl-i beytine ve ashâbına salât ü selâm getirerek onlarla dünyevî ve uhrevî birlikteliğimizi artırmaya çalışalım. Zîrâ bu fânî dünyada onlardan daha yakın ve vefâlı bir dost bulmamız zordur.
Dipnotlar:
[1] Kur’ânî Kavramlar, Kur’ân Lügati.
[2] Taberî, Câmiu’l-Beyân, XVI, 225, 227.
[3] İmâm-ı Mâlik, Muvatta, I, 211.
[4] Şehâbeddin es-Sühreverdî, sh: 221-222.
[5] et-Tergîb ve’t-Terhîb, II, sh: 399.
[6] et-Tergîb ve’t-Terhîb, II, sh: 399-400.
[7] Beyhakî, Şuabü’l-Îmân, III, 39.
[8] Müslim, Îman, 134.
[9] Bkz: Buhârî, Mevâkît, 5; Cihâd, 1, Edeb, 1; Müslim, Îmân, 137-139.
[10] Ömer Nasûhî Bilmen, İlmihal, sh: 104.
[11] Müslim, Zikir, 79.
|
|
|
Ayetel Kürsi duası okunuşu ve anlamı ve fazileti ve faydaları nelerdir? |
|
Yazar: RasitTunca - 03-08-2020, 02:54 AM - Forum: Güzel Dualar Zikirler Tesbihatlar
- Yorum Yok
|
 |
Ayetel Kürsi duası okunuşu ve anlamı ve fazileti ve faydaları nelerdir?
Ayetel Kürsi duası okunuşu ve anlamı nedir? Ayet-el Kürsi nasıl indirildi? Ayetel Kürsi okumanın fazileti ve faydaları neler? Ayet el Kürsi nerelerde okunur? Ayetel Kürsi Arapça, Türkçe okunuşu ve anlamı. Ayetel Kürsi duasını tefsiri ve açıklamalarıyla sizler için derledik. Ayetel kürsi oku, dinle, takip et...
“Kur’an’ın en faziletli âyeti Bakara sûresindeki Âyetü’l-kürsi’dir. Bu âyet bir evde okunduğu zaman şeytan oradan uzaklaşır. ” (Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’an, 2) "Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) şöyle buyurdular: "Her şeyin bir şerefi var. Kur'an-ı Kerim'in şerefesi de Bakara suresidir. Bu surede bir ayet vardır ki, Kur'an ayetlerinin efendisidir."
(Tirmizi, Sevabu'l-Kur'an 2, (2881).)
AYETEL KÜRSİ HAKKINDA KISACA BİLGİ
Ayetel Kürsi Bakara suresinin 255. ayetinde yer almaktadır. İçinde Allah’ın kürsüsü zikredildiği için “Ayetü’l-kürsi” adıyla anılan bu âyet hem muhtevası hem de üstün özellikleri sebebiyle dikkat çekmiş, hakkında hadisler vârit olmuş, çok okunmuş, şifa ve korunmaya vesile kılınmıştır. Kelime-i şehâdet ve İhlâs sûreleri nasıl İslâm inancının özünü ihtiva ediyor ve insanlara Allah Teâlâ’yı tanıtıyorsa Âyetü’l Kürsî de –onlardan daha geniş ve detaylı olarak– bu özelliği taşımaktadır.
Bakara suresi Mushafta ikinci, nüzûl sıralamasında 87. sûredir, Medine’de nâzil olmuştur. Kur’an’ın en uzun sûresidir. Tamamının bir nüzûl sebebi olmamakla birlikte birçok âyeti için özel iniş sebepleri vardır. O âyetler açıklanırken nüzûl sebepleri hakkında da bilgi verilecektir.
AYETEL KÜRSİ ARAPÇA
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
اَللّٰهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاء وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ
AYETEL KÜRSİ TÜRKÇE OKUNUŞU
“Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm.
"Allâhü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm, lâ te'huzühu sinetün velâ nevm, lehu mâ fissemâvâti ve ma fil'ard, men zellezi yeşfeu indehu illâ bi'iznih, ya'lemü mâ beyne eydiyhim vemâ halfehüm, velâ yü-hîtûne bi'şey'in min ilmihî illâ bima şâe vesia kürsiyyühüssemâvâti vel'ard, velâ yeûdühû hıfzuhümâ ve hüvel aliyyül azim." (Bakara suresinin 255)
AYETEL KÜRSİ TÜRKÇE ANLAMI
Rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla.
"Allah kendisinden başka hiçbir ilah olmayandır. Diridir, kayyumdur. Onu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey onundur. İzni olmaksızın onun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, kulların önlerindekileri ve arkalarındakileri (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar onun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. Onun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. (O, göklere, yere, bütün evrene hükmetmektedir.) Gökleri ve yeri koruyup gözetmek ona güç gelmez. O, yücedir, büyüktür."
(Bakara suresinin 255)
AYETEL KÜRSİ İNİŞ SEBEBİ
Müşrikler, tevhid inancını bir kenara bırakarak putlara tapıyor ve onların kendilerine şefaatçi olacaklarına inanıyor, Allah Teâlâ’ya inandıklarını söylemekle birlikte, O’nun ulûhiyetine ait sıfatlarını inkâr ediyorlardı. Mekke devrinde tevhid inancını ispat eden pek çok âyet-i kerîme nâzil olmuşsa da Âyetü’l-Kürsî, Medine döneminin ilk yıllarında, Allah Teâlâ’ya inanç konusundaki doğru itikadı âdeta bir deklarasyon şeklinde beyan etmek ve Mekke’de inmiş olan tevhid âyetlerinin ortak mânâsını özetlemek üzere indirildi.
(el-Mürşidî, vr:27/A)
AYETEL KÜRSİ NASIL İNDİRİLDİ?
Kur’ân-ı Kerîm, Peygamber Efendimiz’e 23 yılda parça parça indirilmiş, her inen âyet-i kerîme Peygamber Efendimiz tarafından vahiy kâtiplerine yazdırılmıştır. Tefsir kitaplarımızda kaydedildiğine göre bu âyet-i kerîme indiğinde Peygamber Efendimiz, vahiy kâtiplerinin başında gelen Zeyd bin Sâbit’i çağırarak bu âyet-i kerimeyi yazdırmıştır.
Hazreti Ali’nin oğlu Muhammed bin Hanefiyye’den aktarıldığına göre bu âyet-i kerîme indiğinde yeryüzünde birtakım olağanüstü hâller yaşanmış, dünyada bulunan putlar yere düşmüş, krallar da dengelerini kaybederek taçlarını düşürmüşlerdir.
AYETEL KÜRSİ NERELERDE OKUNUR?
Ayetel kürsi namaz içinde sure şeklinde okunduğu gibi, namazda tesbihden önce de okunur. Aynı zamanda bu ayeti namaz dışında dua olarak ihlas suresi, nas suresi ve felak sureleri ile birlikte okumanında iyi olduğu söylenmektedir.
AYETEL KÜRSİ'NİN FAZİLETİ İLE İLGİLİ HADİSLER
Kur'an-ın Şerefesi Ayet-el Kürsi'dir
Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) şöyle buyurdular: "Her şeyin bir şerefi var. Kur'an-ı Kerim'in şerefesi de Bakara suresidir. Bu surede bir ayet vardır ki, Kur'an ayetlerinin efendisidir." (Tirmizi, Sevabu'l-Kur'an 2, (2881).)
Hangi Ayet Daha Büyük?
Übey İbnu Ka'b (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalatu vesselam) bana: "Ey Ebu'l-Münzir, Allah'ın Kitabından ezberinde bulunan hangi ayetin daha büyük olduğunu biliyor musun?" diye sordu. Ben: "O Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur, O, Hayy'dır, Kayyûm'dur (yani diridir her şeye kıyam sağlayandır" (Bakara, 225) -ki buna Ayet'ü'l-Kürsi denir- dedim. Göğsüme vurdu ve: "İlim sana mübarek olsun ey Ebu'l-Münzir!" dedi." (Müslim, Ebu Davud, Vitr, 17, (Salat 325, (1460).)
Okuyanı Muhafaza Eden Sure "Ayetel Kürsi"
Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: "Her kim akşam olunca Ha-mim el-Mü'min süresini baştan, 3. (dahil) ayetine kadar ve Ayete'l-Kürsiyi okuyacak olursa bu iki Kur'an kıraati sayesinde sabaha kadar muhafaza olunur. Kim de aynı şeyleri sabahleyin okursa onlar sayesinde akşama kadar muhafaza edilirler." (Tirmizi, Sevabu'l-Kur'an 2, (2882).)
Kur'an'ın En Faziletli Ayeti
Muhammed b. İsâ'dan nakledildiğine göre İbnü'l-Aska' şöyle der:
"Adamın biri Hz. Peygamber'e gelip,
'Kur'an'ın en faziletli âyeti hangisidir?' diye sordu. Resulullah (asm.) şöyle buyurdu:
Âllah'u Lâilâhe illâ huve'l-Hayyu'l-Kayyûm... " (Müslim, Müsafirîn, 258; Ebû Dâvûd, el-Huruf ve'l-Kiraa, 35; İbn Hanbel, V/142).
Başka bir hadisi şerifte şu şekilde geçmektedir:
"Kur'an'ın en faziletli âyeti Bakara sûresindeki Âyetü'l-kürsi'dir. Bu âyet bir evde okunduğu zaman şeytan oradan uzaklaşır. " (Tirmizî, Fedâilü'l-Kur'an, 2)
Ayetel Kürsi Şeytanı Evden Uzaklaştırır
"Kur'an'ın en faziletli âyeti Bakara sûresindeki Âyetü'l-kürsi'dir. Bu âyet bir evde okunduğu zaman şeytan oradan uzaklaşır. " (Tirmizî, Fedâilü'l-Kur'an, 2)
Ayetel Kürsi En Faziletli Ayetlerdendir
Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurmuştur:
"Âyetü'l-kürsî Kur'ân âyetlerinin şahıdır." (Tirmizî, Fedâilü'l-Kur'an, 2)
Bu âyet-i kerîmede Cenâb-ı Allah'ın yüceliği, sıfatları, kâinatta meydana gelen büyük olayların tamamen onun iradesi doğrultusunda vukû bulduğu, onun isteği ve izni olmadan hiç bir kimsenin başkasına şefaat edemeyeceği, O'nun kürsüsü, göklerde ve yerdekilerin ona ait olduğu hakkında bilgi verilmektedir.
AYETEL KÜRSİ'NİN TEFSİRİ
İçinde Allah’ın kürsüsü zikredildiği için “Âyetü’l-kürsî” adıyla anılan bu âyet hem muhtevası hem de üstün özellikleri sebebiyle dikkat çekmiş, hakkında hadisler vârit olmuş, çok okunmuş, şifa ve korunmaya vesile kılınmıştır. Kelime-i şehâdet ve İhlâs sûreleri nasıl İslâm inancının özünü ihtiva ediyor ve insanlara Allah Teâlâ’yı tanıtıyorsa Âyetü’l Kürsî de –onlardan daha geniş ve detaylı olarak– bu özelliği taşımaktadır.
Bir önceki âyette peygamberlerin getirdiği bunca âyet ve “beyyine”ye (imana götüren işaret ve delil) rağmen insanların ihtilâfa düştükleri, kiminin küfrü kiminin imanı tercih ettiği zikredilmişti. İnsanı imana götüren deliller, aklını kullanarak üzerinde düşüneceği “kendisinde ve yakından uzağa çevresinde (enfüs ve âfâk)”, peygamberleri desteklemek üzere Allah’ın onlara lutfettiği mûcizelerde ve vahiy yoluyla yapılan “sağlam delillere dayalı sözlü açıklamalar”da görülmektedir. Bu âyet gerçek mâbudu arayanlar için eşsiz ve başka hiçbir kaynaktan elde edilemez bir açıklamadır, delildir.
Şevkânî’nin Buhârî, Müslim, Nesâî, Ahmed b. Hanbel gibi sahih kaynaklardan derlediği hadislerden birkaçı bile bu âyetin önemi hakkında bir fikir edinmeye yetecektir: Hz. Peygamber, Übey b. Kâ‘b’a “Allah’ın kitabından hangi âyet en büyüğüdür” diye sorup “Âyetü’l-kürsî’dir” cevabını alınca onu tebrik etmiştir (Müslim, “Müsâfirîn”, 258).
Yine Übey’in hurmasına şeytana tâbi bir cin musallat olmuş; vermeyi, dağıtmayı seven Übey’i bundan vazgeçirmek üzere hurmayı aşırmaya başlamıştı. Übey mahlûku takip ederek yakaladı. Garip bir şekli vardı. Onunla konuşunca kimliğini ve maksadını anladı. Kendilerinden nasıl kurtulabileceğini sorunca “Bakara sûresindeki kürsü âyeti ile” dedi ve ekledi: “Onu akşamda okuyan sabaha kadar, sabahta okuyan akşama kadar bizden korunmuş olur.” Sabah olunca Übey durumu Hz. Peygamber’e aktardı. Resûlullah, “Habis doğru söylemiş” buyurdu.
Buhârî’de de Ebû Hüreyre’den naklen yukarıdakine yakın bir rivayet vardır. Hz. Peygamber’e hadiseyi anlatınca şeytan olduğunu öğrendiği hırsız Ebû Hüreyre’ye şöyle demiştir: “Yatağına yatınca Âyetü’l-kürsî’yi oku, devamlı olarak Allah’tan bir koruyucun olacak ve sabaha kadar sana şeytan yaklaşamayacaktır.”
Allah varlığı ezelî, ebedî, zaruri ve kendinden olan, her şeyi yaratan, her şeyin mâliki ve mukadderatının hâkimi, her şeyi bilen ve her şeye kadir olan... yüce mevlânın öz ismidir. Bu öz isim zikredildikten sonra hem O’nun vahdâniyeti (birliği, tekliği) hem de İslâm’ın getirdiği imanın tevhid (Allah’ı birleme, bir bilme) özelliği açıklanmak üzere “O’ndan başka ilah yoktur” buyurulmuştur.
Müşrikler elleriyle yaptıkları putlara tapmakta idiler. Bunlar cansız eşyadan yapılırdı. Canı bile olmayan varlığın ilâh olamayacağını ifade etmek üzere hemen arkasından “O diridir” buyurulmuştur. Evet Allah diridir, O’nun hayat sıfatı vardır ve tıpkı diğer isimleri ve sıfatları gibi bunun da mahiyetini ancak kendisi bilmektedir.
Gerek Araplar’daki gerekse diğer kavimlerdeki müşriklerin çoğu büyük bir Allah’a inanmakla beraber bunun yanında –her birine bir işlev tanıdıkları– sözde tanrılara inanmışlardır. Bu inanç tevhide aykırıdır. Tevhidi açıklayarak başlayan âyet, Allah Teâlâ’nın “kayyûm” sıfatını zikrederek “küçük, aracı, özel görevli... tanrılar”a gerek bulunmadığını ifade etmektedir. Çünkü kayyûm, “bütün varlıkları görüp gözeten, yöneten, bir an bile onları bilgi ve ilgisi dışında tutmayan” demektir. “Onu ne uyku basar ne uyur” cümlesi, hay ve kayyûm sıfatlarını pekiştirmekte ve biraz daha anlaşılmasını sağlamaktadır. Uyku basan veya fiilen uyuyan birinin gözetim, yönetim, koruma gibi işleri yerine getirmesi mümkün değildir. Allah Teâlâ’nın kayyûmluğu kâmil ve kesintisiz olduğuna, daha doğrusu kayyûm sıfatı bunu ifade ettiğine göre O’nu ne uyku basar ne de uyur.
Yerde ve gökte ne varsa –başka hiçbir kimseye değil– O’na aittir; yaratanı da gerçek sahibi de O’dur. Âyetin bu mânayı ifade eden parçası “Yalnız O’na aittir” kısmıyla tevhidi öğretirken “başkasına değil” mânasıyla de şirkin çeşitlerini reddetmektedir. Çünkü müşrik toplumlar varlıkları yaratılış, aidiyet ve yetki bakımlarından çeşitli tanrılar arasında paylaştırmışlar; meselâ yıldız, gök, yer... tanrılarından söz etmişlerdir. “Yerde ve gökte” tabiri Arapça’da “bütün varlıklar” mânasında kullanılmakta, adına yer ve gök denilmeyen veya maddî mânada yere ve göğe dahil bulunmayan mekânlar ve buradaki varlıklar da bu ifadenin içine girmektedir.
Allah’a ortak koşan kâfirlerin bir kısmı, bu ortakların O’na denk olduklarına değil, O’nun nezdinde reddedilemez şefaat, geri çevrilemez aracılık hakkına sahip bulunduklarına inanmakta ve putlara bu anlayış içinde tapınmaktadırlar. “Allah katında, O izin vermedikçe hiçbir kimse şefaat edemez” mânasındaki cümle bu inancın asılsızlığını ortaya koymakta; şefaatin de izne bağlı bulunduğunu, O izin vermedikçe ve dilemedikçe kimsenin böyle bir yetki ve imkâna sahip olamayacağını özlü ve etkili bir şekilde zihinlere yerleştirmektedir. Allah katında kendisine şefaat izni verilenlerin durumu ve yetkileri, ödül törenlerinde ödülleri vermek üzere kürsüye çağrılan şeref konuklarınınkine benzemektedir. Ödülün kime verileceğini bilen ve belirleyen onlar değildir. Ancak bu merasimi tertipleyenlere göre onlar, şerefli, saygıya lâyık, büyük kimseler olduklarından kendilerine böyle bir imtiyaz verilmiştir. Allah katında şefaatlerine izin verilecek olanlar da Allah’a yakın ve sevgili kullar olacaktır.
Allah’tan başka bütün şuur ve bilgi sahiplerinin bilgileri sınırlıdır, doğru da yanlış da olmaya açıktır. Bu genel gerçek şefaat meselesine uygulandığında kimin şefaate lâyık olduğunun da ancak Allah tarafından bilineceği anlaşılır. Çünkü dış görünüşü (mâ beyne eydîhim) itibariyle şefaate lâyık görülenlerin, kullar tarafından görülemeyen ve bilinemeyen iç yüzleri (mâ halfehüm) itibariyle böyle olmamaları mümkündür. Allah birdir ve yalnızca O ibadete lâyıktır; çünkü O’ndan başka olmuşu, olacağı, gizliyi, açığı, geçmişi, geleceği, görüleni, gaybı bilen yoktur.
Kürsî (kürsü), “koltuk, sandalye, taht” anlamlarına gelir. Mecazi olarak saltanat, hükümranlık, mülk mânalarında da kullanılmaktadır. Allah Teâlâ’nın üzerine oturulan maddî alet mânasında kürsüsü olamayacağından –bu O’nun bizzat açıkladığı yüce sıfatlarına aykırı düştüğünden– burada kürsüden bir başka mânanın kastedilmiş olması gerekir. Esasen Kur’an’da Allah’a nisbet edilen, “Allah’ın...” denilen her şeyi, O’nun varlığına dahil veya kullandığı bir şey olarak anlamak da doğru değildir. Meselâ “Allah’ın evi, Allah’ın ruhu, Allah’ın emri, Allah’ın kölesi” tamlamalarında Allah’a ait olan şeyler böyledir. Bunlar ne O’nun varlığının bir parçasıdır ne de kullandığı araçlardır; önem ve şereflerinden dolayı O’nun” diye tanımlanmışlardır. İbn Abbas’a göre kürsüden maksat ilimdir. O’nun ilmi her şeyi kaplar. Âyetin bu kısmını, “kürsüden maksat O’nun hükümranlığıdır ve buna sınır yoktur, hiçbir şey O’nun dışında kalamaz” veya “Allah semavatı, arzı, arşı Kur’an’da zikretmiş, fakat bunlardan maksadın ne olduğunu açıklamamıştır. Kürsüsü de böyle bir varlıktır, yerleri ve gökleri içine alacak kadar geniştir. Ne ve nasıl olduğunu ise ancak kendisi bilmektedir” şeklinde anlamak mümkündür.
Yüce, kâmil, eşsiz sıfatlarının bir kısmı âyette zikredilen yüce Allah’a, kulların sonsuz gibi gördükleri kâinatı korumak, gözetmek ve yönetmek elbette güç gelmeyecek, O’nu yormayacak, meşgul bile etmeyecektir. Çünkü O yücelerden yücedir, kimse bilmez nicedir.
|
|
|
Bakara suresinde geçen dualar |
|
Yazar: RasitTunca - 03-08-2020, 02:40 AM - Forum: Güzel Dualar Zikirler Tesbihatlar
- Yorum Yok
|
 |
Bakara suresinde geçen dualar
Hadislerde Bakara suresini okumanın faziletli olduğu rivayet edilir. Bakara suresinde Hz. İbrâhim kıssası, Kâbe’nin yapılışı ve kıble oluşu; yiyecekler, kısas, vasiyet, oruç, savaş, hac, nikâh vb. konuların yanı sıra dualar da vardır. İşte Bakara suresinde geçen dualar.
Bakara sûresinin değerini ve özelliklerini anlatan sahih hadisler vardır: “Evlerinizi (içinde Kur’an okumayarak) kabirlere çevirmeyiniz. Şeytan, içinde Bakara sûresi okunan evden ürker ve uzaklaşır.” (Müslim, “Müsâfirîn”, 212)
“Kur’an’ı okuyunuz; çünkü o, kıyamet gününde kendisini okuyanlara şefaat edecektir. İki nur yumağını, yani Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerini okuyunuz; çünkü onlar, kıyamet gününde iki büyük bulut veya gölgelik ya da kuş sürüsü gibi gelerek kendilerini okuyanları savunacak ve koruyacaklardır. Bakara sûresini okuyunuz; çünkü ona sahip olmak bereket, terketmek ise hasret ve pişmanlık sebebidir; ona sihirbazların güçleri yetmez.” (Müslim, “Müsâfirîn”, 252)
“Bakara sûresinin sonundaki iki âyeti her kim gece vakti okursa bu iki âyet –o gece– ona yeter” (Buhârî, “Fezâil”, 10).
BAKARA SURESİNDE GEÇEN DUA AYETLERİ
Bakara Sûresi 67. Âyet
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
أَعُوذُ بِٱللَّهِ أَنْ أَكُونَ مِنَ ٱلْجَٰهِلِينَ
Okunuşu: “...Eûzu billâhi en ekûne minel câhilîn.”
Anlamı: “...Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım.”
Bakara Sûresi 127. Âyet
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّآ ۖ إِنَّكَ أَنتَ ٱلسَّمِيعُ ٱلْعَلِيمُ
Okunuşu: “Rabbenâ tekabbel minnâ inneke entessemiy’ul’aliym.”
Anlamı: “...Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur! Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin.”
Bakara Sûresi 128. Âyet
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
رَبَّنَا وَٱجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِن ذُرِّيَّتِنَآ أُمَّةً مُّسْلِمَةً لَّكَ وَأَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَآ ۖ إِنَّكَ أَنتَ ٱلتَّوَّابُ ٱلرَّحِيمُ
Okunuşu: “Rabbenâ vec’alnâ müslimeyni leke ve min zürriyetinâ ümmeten müslimeten leke ve erinâ menâsikenâ ve tüb’aleynâ inneke entettevvâbürrahıym.”
Anlamı: “Ey Rabbimiz! Bizi sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibadet usullerimizi göster, tevbemizi kabul et; zira, tevbeleri çokça kabul eden, çok merhametli olan ancak sensin.”
Bakara Sûresi 201. Âyet
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
رَبَّنَآ ءَاتِنَا فِى ٱلدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِى ٱلْءَاخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ ٱلنَّارِ
Okunuşu: “...Rabbenâ âtina fiyddünyâ haseneten ve fiyl’âhireti haseneten ve kınâ azâbennâr.”
Anlamı: “…Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru!”
|
|
|
|