Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,270
» Toplam Yorumlar 8,406

Detaylı İstatistikler

 
Oku-1 Hz. Mûsâ hakkında bilgi verir misiniz?
Yazar: RasitTunca - 08-09-2020, 10:34 PM - Forum: Dinler Tarihi - Yorum Yok

Hz. Mûsâ hakkında bilgi verir misiniz?

Kur’an-ı Kerim’de adından 196 yerde bahsedilen Hz. Mûsâ; gerek Kitâb-ı Mukaddes’te gerekse Kur’an-ı Kerîm’de kendisine en geniş yer ayrılmış bulunan Peygamberdir. Tevrat’ın beş kitabından dördü (Çıkış, Levililer, Sayılar, Tesniye) onu ve başından geçenleri anlatır. Tevrat’a göre Hz. Mûsâ, Ya’kub’un oğullarından Levi’nin soyundandır. Babası; Levi’nin oğlu Kohat’ın oğlu Amran (İmrân), annesi ise Kohat’ın kız kardeşi Yokebed’dir (Çıkış, 6/18-20).

Kur’an-ı Kerîm’de yer alan ve ana hatlarıyla Kitâb-ı Mukaddes’in verdikleriyle uyuşan bilgilere göre Hz. Mûsâ’nın doğduğu yıl Mısır Firavunu, yüzyıllardır bu ülkede yaşayan ve sosyoekonomik durumları gittikçe kötüleşen İsrâiloğulları arasından çıkacak birinin kendi saltanatını elinden alacağına işaret eden bir rüya görmüş; bunun üzerine onların erkek çocukları hakkında ölüm fermanı çıkarmıştı. Sıkı bir şekilde uygulanan bu katliamdan Mûsâ’yı kurtarmak isteyen annesi, Allah’ın emri uyarınca onu (üç aylıkken), harç ve ziftle sıvadığı bir sepete koyarak; (Çıkış, 2/2-3) Nil nehrine bırakmış, ablasına da gelişmeleri uzaktan takip etmesini söylemişti. Nihayet Firavun’un ailesi bebeği bularak Firavun’un eşi Âsiye’ye getirirler. Çocuğun hayatına kıyılmaması ve kendisinde kalması hususunda kocasını da razı eden Âsiye, onun için bir süt annesi arar; fakat çocuk hiçbir kadının memesini emmez. Durumu öğrenen ablası onlara annesini tavsiye eder (Tevrat’a göre Mûsâ’yı nehirde bulan ve onu emzirmesi için annesine veren, Firavun’un kızıdır; bkz. Çıkış, 2/5). Böylece evinde annesi tarafından emzirilen Mûsâ tekrar Firavun ailesine teslim edilir; okuma yazma da dahil olmak üzere çok iyi bir eğitim görür. Olgunluk çağına ulaşınca Allah tarafından kendisine “hüküm ve ilim” verilir (geniş bilgi için bkz. Kasas 28/7 vd. ; krş. Çıkış, 2/2-10).

İsrâiloğulları’ından birinin Mısırlı biriyle dövüştüğünü gören Mûsâ, İsrailli’nin yardım istemesi üzerine Mısırlı’ya bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu. Beklemediği bu durum karşısında Allah’tan af diledi; Allah da onu bağışladı (Kasas, 28/15-16). Ertesi gün olayın duyulması üzerine yetkililer Mûsâ’nın öldürülmesine karar verdiler. Durumu öğrenen Mûsâ Medyen’e kaçtı. Burada tanıştığı bir kızla evlendi ve sekiz (veya

on) yıl boyunca kayınpederinin koyun sürüsünü güttü. Daha sonra Mısır’a dönmek üzere ailesiyle birlikte yola çıktı. Yolda, Tûr dağının yanında gördüğü bir ateşe yaklaştığında yakındaki bir ağaçtan “Ey Mûsâ! Muhakkak âlemlerin rabbi olan Allah benim!” şeklinde bir ses geldi ve bu sözle başlayan ilk vahye muhatap oldu (bu ve daha başka vesilelerle Allah kendisine aracısız hitap ettiği için Hz. Mûsâ “kelîmullah” diye anılır).

Bu arada Allah tarafından kendisine, asâsının yılana dönüşebilmesi ve elinin kar gibi beyazlaşması şeklinde iki mûcize verildi ve Firavun’a gidip kavmini onun zulmünden kurtarmakla görevlendirildi; isteği üzerine kendisinden daha güzel konuşan büyük kardeşi Hz. Hârûn’u da yanına alması uygun görüldü. Hz. Mûsâ, ailesini Medyen’e geri göndererek Mısır’a gitti ve Hz. Hârûn’u da yanına alıp Firavun’un huzuruna çıktı. Ona Allah’ın elçisi olduğunu bildirdi ve İsrâiloğulları’nın kendisiyle birlikte Mısır’dan ayrılmalarına izin vermesini istedi. Ancak, mûcizeler göstermesine rağmen Firavun’u ikna edemedi; bu arada Firavun ve Mısır halkının başına gelen şiddetli felâketler de Firavun’un ikna olmasına yetmedi. Firavun, her felâket gelmesinde Hz. Mûsâ’ya, eğer Allah’a dua edip kendilerini musibetten kurtarırsa isteğini yerine getireceğine dair söz veriyor, fakat sıkıntı geçince sözünden dönüyordu (ayrıntılı bilgi için bkz. A’râf 7/103-138). Nihayet Allah’ın buyruğu uyarınca Hz. Mûsâ, bir gece İsrâiloğulları’nı yanına alarak, Sînâ’ya geçmek üzere gizlice Kızıldeniz’e doğru yola çıktı; sabahleyin durumu öğrenen Firavun da kuvvet toplayarak peşlerine düştü. Bir mûcize sonucu denizin yol vermesiyle Hz. Mûsâ ve kavmi karşıya geçerken, aynı yoldan geçmeye kalkışan Firavun ve beraberindekiler boğulup gittiler.

Kavmiyle birlikte Sînâ’ya ulaşan Hz. Mûsâ, onların başına Hz. Hârûn’u bırakarak ilâhî vahyi almak üzere Tûr dağına gitti ve kırk gece orada kaldı. Bu arada kavmi, Hârûn’un ikazlarına rağmen, Sâmirî isimli bir kuyumcunun yaptığı altın buzağı heykeline tapmaya başladı. Döndüğünde durumu öğrenince son derece üzülen ve öfkelenen Mûsâ, kavminden seçtiği yetmiş kişiyle birlikte, işledikleri günahlardan dolayı tövbe etmek üzere tekrar Tûrisînâ’ya gitti.

Hz. Mûsâ İsrâiloğulları’nı, Allah’ın kendileri için takdir ettiği kutsal topraklara götürmek istedi. Fakat kavmi onun bu isteğini reddettiği için arz-ı mev’ûd kendilerine kırk yıl haram kılındı ve bu süre içinde, Hz. Mûsâ da yanlarında olmak üzere, çölde dolaşıp durdular (Mâide 5/21-26). Tevrat’taki bilgilere göre kırk yıllık çöl hayatının sonuna doğru Hz. Hârûn 123 yaşında Hor dağında öldü; daha sonra arz-ı mev’ûda yaklaştıklarında da Hz. Mûsâ 120 yaşında vefat etti; Moab diyarında Beyt-peor karşısındaki dereye defnedildi

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Hz. İbrahim hakkında bilgi verir misiniz?
Yazar: RasitTunca - 08-09-2020, 10:33 PM - Forum: Dinler Tarihi - Yorum Yok

Hz. İbrahim hakkında bilgi verir misiniz?

Hz. İbrâhim Mezopotamya’da, Keldânîler’in Ur şehrinde doğmuş; eşi Saray (Sâra), babası Âzer ve diğer akrabalarıyla birlikte buradan Harran’a gitmiş; babası burada ölmüş, kendisi de eşi Sâre ve kardeşinin oğlu Lût ile birlikte Filistin’deki Ken’an diyarına göçmüştür.

Ülkede baş gösteren kıtlık yüzünden eşiyle birlikte Mısır’a gitmiş, orada Hâcer kendisine câriye olarak verilmiş, daha sonra tekrar Ken’an diyarına dönmüştür.

Hacer’den Hz. İsmail, Sâra’dan da Hz. İshak doğmuştur. Ketura isimli eşinden başka çocukları da olmuştur.

Hz. İshak dünyaya geldikten sonra annesi Sâra, Hâcer’i ve oğlu Hz. İsmâil’i istemez; bunun üzerine Hz. İbrâhim Allah’ın emrine uyarak Hâcer’le İsmâil’i Mekke’nin bulunduğu bölgeye getirir. Kur’an’da bu husus Hz. İbrâhim’in ağzından, “Ey Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bir kısmını, senin kutsal evinin (Kâbe) yanında tarıma elverişli olmayan bir vadiye yerleştirdim. Bunu yaptım ki Rabbim, namazı kılsınlar! İnsanların gönüllerini onlara meylettir ve çeşitli ürünlerden onlara rızık ver ki şükretsinler! “Rabbimiz, neslimden bir kısmını senin Beytülharâm’ının yanında, ekinsiz (kuru) bir vadiye yerleştirdim.” (İbrâhim, 14/37) şeklinde ifade edilir.

Kur’an-ı Kerim’de Hz. İbrahim ile ilgili 98 ayet bulunmaktadır. Hz. İbrahim’in Peygamber olduğu ve kendisine suhuf verildiği Kur’an-ı Kerim’de açıkça beyan edilmiştir. “Andolsun, biz Nûh’u ve İbrahim’i Peygamber olarak gönderdik.
Peygamberliği ve kitabı onların soylarına da verdik. Onlardan kimi doğru yola ermiştir, ama içlerinden birçoğu da fasık kimselerdir.” (Hadid, 57/26)

Allah Hz. İbrahim’i insanlık için bir önder yapmıştır. Bugün bile üç büyük ilahî dinin mensupları Hz. İbrahim’de birleşmekte, her biri onu önder kabul etmektedirler. “Ben seni insanlara önder yapacağım.” İbrahim de, “Soyumdan da (önderler yap, ya Rabbi!)” demişti. Bunun üzerine Rabbi, “Benim ahdim (verdiğim söz) zalimleri kapsamaz” demişti.” (Bakara, 2/124)

Yeryüzünün ilk ibadet evi olan Ka’be Hz. İbrahim tarafından yeniden inşa edilmiştir. “Hani İbrahim, İsmail ile birlikte evin (Kâbe’nin) temellerini yükseltiyor, “Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur! Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin” diyorlardı.” (Bakara, 2/127)

Hz. İbrahim ve nesli üstün kılınmış bir nesildir. “Şüphesiz, Allah, Adem’i, Nûh’u, İbrahim ailesini (soyunu) ve İmran ailesini (soyunu) birbirinden gelmiş birer nesil olarak seçip âlemlere üstün kıldı. Allah her şeyi hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Âl-i İmrân, 3/33-34)

Kur’an-ı Kerîm’de Hz. İbrâhim’in vefatıyla ilgili bilgi yoktur. Kısas-ı enbiyâ kitaplarında onun 195 veya 200 yaşında öldüğü, Ken’an’da eşi Sâra’nın yanına defnedildiği ifade edilir.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Hz. Nûh hakkında bilgi verir misiniz?
Yazar: RasitTunca - 08-09-2020, 10:33 PM - Forum: Dinler Tarihi - Yorum Yok

Hz. Nûh hakkında bilgi verir misiniz?

Hz. Nûh Hz. Âdem’in oğlu Şît’in (Şîs) neslinden Lamek’in oğlu olup, adı Kur’an’da kırk üç yerde geçen büyük bir Peygamberdir. Ayrıca yüce Allah tarafından kendilerinden sağlam söz alınan beş büyük Peygamberden biri ve bunların ilkidir (Ahzâb, 33/7; Ahkaf, 46/35). 950 yıl yaşamış ve kavmini Allah’ın dinine davet etmiştir (Ankebût 29/14).



Kur’an’da Nûh’tan önceki bazı Peygamberler de anılmakla birlikte onların inkârcılarla mücadelesi hakkında detaylı bilgi verilmemiştir. Nûh’un soyu, hayatı,
Peygamberliği, inkârcı toplumuna karşı sergilediği mücadele ve Nûh tufanı hakkında Hûd sûresinde genişçe bilgi verilmiştir (bkz. 11/25-49; ayrıca krş. A’râf 7/59-64).

Hz. İdris’ten sonra âdemoğulları doğru yoldan ayrıldılar ve putlara tapmaya başladılar. Cenab-ı Hak onlara Nûh Peygamberi gönderdi. Hz. Nûh uzun yıllar kavmini Allah’ın birliğine davet etti. Oğulları Sâm, Hâm ve Yâfes ile eşleri ve çok az kimse iman etti. Geri kalan büyük çoğunluk inanmadı. Hatta kendisinin Yâm adındaki oğlu bile Hz. Nûh’a inanmadı. Hz. Nûh kavmine nasihat ettikçe, onlar da ona ezâ, cefâ, tahkir ve alay ile karşılık verdiler.

Allah Nûh’a gemi yapmasını emretti. Hz. Nûh gemiye bindi ve her türlü hayvandan birer çift aldı. Oğlu Yâm’ı da gemiye davet etti. Fakat o, “Ben dağa çıkar kurtulurum.” diye gemiye binmedi. Hz. Nûh’Bugün Allah’ın merhametinden başka sığınacak yer yoktur’ diye nasihat ederken araya bir dalga girdi, Yâm boğuldu.

Nûh’tan sonra insanlık Nûh’un üç oğlundan üredi. Arabın, İranlıların ve Rum’un babası “Sâm” ve Sudan halkının babası “Hâm” ve Türk kabilelerinin babası Yâfes’tir (Ahmet Cevdet, Kısas-ı Enbiya, I, 6).

Kur’an-ı Kerim’de Hz. Nûh ile ilgili bir sure ve başka surelerde Hz. Nuh’un adının geçtiği pek çok ayet vardır. Bunlardan bir kaçı burada zikredilebilir: “Andolsun, biz Nûh’u kendi kavmine Peygamber olarak gönderdik. O da dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldı. Neticede onlar zulümlerini sürdürürlerken tûfan kendilerini yakalayıverdi.” (Ankebût, 29/14) “Gemi, inkar edilen kimseye (Nuh’a) bir mükafat olarak gözetimimiz altında yüzüyordu.” (Kamer, 54/14) “ (Ey Muhammed! ) Nûh’u da hatırla. Hani o daha önce dua etmişti de biz onun duasını kabul ederek, kendisini ve ailesini o büyük sıkıntıdan (tufandan) kurtarmıştık.” (Enbiyâ, 21/76)

Rivayete göre Hz. Nûh tûfandan sonra 350 yıl yaşamış ve Mekke’de vefat etmiştir

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Hz. Dâvûd hakkında bilgi verir misiniz?
Yazar: RasitTunca - 08-09-2020, 10:32 PM - Forum: Dinler Tarihi - Yorum Yok

Hz. Dâvûd hakkında bilgi verir misiniz?

Kur’an-ı Kerim’de 11 yerde adı zikredilen Hz. Dâvûd; Hz. Yakub’un oğlu Yehuda’nın soyundandır. Kayınpederi Talut’un ölümünden sonra İsrailoğullarına hükümdar olmuştur. Bu durum Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde belirtilmiştir: “Derken, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Dâvûd, Câlût’u öldürdü. Allah ona (Dâvûd’a) hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti. Eğer Allah’ın; insanların bir kısmıyla diğerlerini savması olmasaydı, yeryüzü bozulurdu. Ancak Allah, bütün âlemlere karşı lütuf sahibidir.” (Bakara, 2/251)
Hz. Dâvûd’un yaşadığı dönemde Filistinliler İsrailoğulları için güçlü bir düşmandı.
Başlarında Câlût (Golyat) isimli çok iri ve güçlü bir savaşçı kumandanları vardı.
İsrâiloğulları ordusu düşmana yaklaşınca korku ve gevşeme alâmetleri ortaya çıktı.

Tâlût’un ordusunda üç oğlu bulunan bir baba (Yesse), onlardan doğru bir haber getirsin diye çobanlık yapan, küçük oğlu Dâvûd’u gözcü olarak göndermişti. Dâvûd orduya yetiştiğinde Golyat (Câlût) meydana çıkmış, teke tek savaşmak üzere karşı taraftan bir savaşçı istemişti. Tâlût onun karşısına çıkmak istiyor, bunun ölüm demek olduğunu bilen komutanları onu engellemeye çalışıyorlardı.

Hz. Dâvûd çevresindekilere Golyat’ı öldürenin ödülünü sordu. “Onu öldürene kral büyük servet verecek, onu kızıyla evlendirecek ve hanedanını imtiyazlı kılacak” dediler. Hz. Dâvûd buraya savaşmak için gelmemişti, daha önce kendisini bir savaşta denemiş de değildi. Sürüden koyun kapan bir aslanla ayıyı öldürdüğünü hatırlatarak Tâlût’tan, Golyat’a karşı savaşmak üzere izin istedi. Kumandan kendini uyardıysa da aldırmadı, talebinde ısrar etti.

Tâlût ona zırh giydirdi ve izin verdi. Golyat’a doğru ilerlerken zırh ağır geldiği ve hareketini sınırladığı için onu da çıkarıp attı. Yanında yalnızca vadiden seçtiği taşlarla sapanı vardı. Golyat’la birkaç cümle konuştuktan sonra sapanına uygun bir taş koydu ve onunla düşmanını başından vurdu, yere düşünce de kılıcını elinden aldı ve boynunu kesti. Bundan sonra Filistinlilerin mağlûbiyeti kolaylaştı, zafer İsrâiloğulları’nın oldu.

Bu ilk ve en önemli çarpışmada Hz. Dâvûd zırhın kendisinin hareketlerini kısıtladığını görmüş ve zırhı sırtından yere atmıştı. Sonra Allah ona yüksek kaliteli olan ve insanın hareketlerini engellemeyen zırh yapmayı öğretmişti. “Bir de Dâvûd’a, sizin için, zırh yapma sanatını öğrettik ki, savaşlarınızda sizi korusun. Şimdi siz şükrediyor musunuz?” (Enbiyâ, 21/80)

Tâlût sözünde durdu, kendisini askerin başına geçirdi ve kızıyla da evlendirdi. Habrun (bugünkü el-Halîl) şehrinde yaşayan halkın bir kısmı onu diğer kısmı da Tâlût’un bir oğlunu hükümdar olarak kabul ettiler. İki grup iki yıl kadar aralarında savaştılar. Sonunda Tâlût’un oğlu öldü ve bütün İsrâiloğulları’nın ileri gelenleri Dâvûd’un etrafında birleştiler. Başka Peygamberleri kendi kavminden bazı insanların inkâr ettiği gibi Hz. Dâvûd’u da kendi kavminden bazı insanlar inkar etmişlerdi. Allah onların durumunu şöyle açıklamıştır: “İsrailoğullarından inkar edenler, Dâvûd ve Meryemoğlu Îsâ diliyle lanetlendi. Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü.” (Mâide, 5/78)

Dâvûd ülkeyi güzel idare ettiği gibi yaptığı savaşlar sonunda sınırlarını Fırat’tan Akabe körfezine kadar genişletti.

Hz. Dâvûd’un çok hoş bir sesi vardı. Allah Teâlâ kulu Dâvûd’a, dilediği birçok önemli ve faydalı şeyi öğretmişti, krallık nasip etti ve sonunda kendisine Zebur’u (Mezâmir) göndererek Peygamberlik de lutfeyledi (Hz. Dâvûd hakkında ayrıca bkz. Sâd, 38/17 vd. ). “Andolsun! Biz Dâvûd’a ve Süleyman’a ilim verdik. Onlar, ‘Hamd, bizi mü’min kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a mahsustur’ dediler.” (Neml, 27/15) (Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, I, 390; IV, 574)

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Müslümanların kiliseye girmesi caiz midir?
Yazar: RasitTunca - 08-09-2020, 10:32 PM - Forum: Dinler Tarihi - Yorum Yok

Müslümanların kiliseye girmesi caiz midir?

Ayine katılmayıp, gezi, gözlem bilgi edinme gibi amaçlarla veya ihtiyaç ve zaruret halinde kiliseye girmekte dinen bir sakınca yoktur.

“Dinlerarası diyalog” nedir? Bu tür faaliyetlerde bulunmak uygun mudur?

Diyalog, iki veya daha fazla kişinin karşılıklı konuşması, değişik ırk ve kültürlerden, farklı inanç ve kanaatlerden, farklı siyasi anlayışlardan insanların bir araya gelerek, medeni ölçüler içerisinde birbirleriyle iletişim kurma yoludur.

Dini alanda diyalog ise; hem bir dine mensup farklı grupların, hem de farklı dinlere mensup insanların, inanç ve düşüncelerini birbirlerine zorla ve etik olmayan yollarla kabul ettirme girişiminde bulunmaksızın, ortak meseleler etrafında hoşgörü ortamı içinde konuşabilmesi, tartışabilmesi ve işbirliği yapabilmesi demektir.

Dinler arası diyalog, kişilerin din tercihi konusunda tam bir hürriyete sahip olması ilkesine dayanmaktadır. İslâm dini de, din tercihi konusunda kişilere tam bir hürriyet tanımıştır. Bu esas; “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara, 2/256) ayetine dayanmaktadır.

Konu ile ilgili diğer bazı ayetler ise şöyledir: “Dileyen mü’min, dileyen kâfir olsun.” (Kehf, 18/29) “Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi toptan mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları mü’min oluncaya kadar zorlayacaksın.” (Yunus, 10/99)


Din hürriyeti belli bir zamana veya zümreye has olmayıp, süreklilik ve genellik arz eder. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.s.) dâhil kimseye baskı ve zorlama yetkisi verilmemiştir. Kur’an-ı Kerim’in pek çok yerinde akla ve serbest düşünceye atıf yapılmış olması (Bakara, 2/66; En’am, 6/50); kişilerin hiçbir baskı ve zorlama olmaksızın, kendi düşünceleri ve değerlendirmeleri ile doğruyu bulmaları gerektiğine işaret etmektedir.

Müslümanların, geçmişte İslam’a karşı husumet içinde olmayan gayrimüslimlerle geliştirdikleri güzel ilişkiler, insanlığa ışık tutacak çok önemli bir tarihi tecrübe oluşturmaktadır. Esasen bu ilişkilerinin temel ölçüleri Kur’an-ı Kerim’de açıkça ifade edilmiştir: “Allah sizi, din konusunda sizinle savaşmamış, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış kimselere iyilik etmekten, onlara âdil davranmaktan men etmez. Şüphesiz Allah âdil davrananları sever. Ancak Allah sizi, sizinle din konusunda savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için destek verenleri dost edinmekten men eder.” (Mümtehine, 60/8-9)

Dinler arası diyalog kavramının Vatikan kaynaklı olması, burada Dinler Arası Diyalog Konseyi’nin bulunması; ayrıca bu terimin, bizzat bazı kilise yetkililerinin de ifade ettiği gibi misyonerliğin bir aracı olarak kullanılıyor olması ve benzeri sebepler, toplumumuzun bazı kesimlerinde diyalog hususunda tereddütler oluşturmuştur. Ancak art niyet taşımayan, samimi ve gerçek anlamdaki diyalog çalışmaları, her zaman faydalı ve gereklidir.

Diğer din mensupları ile diyalog kurmak, İslâm’ın temel ilkelerinden ve tevhit inancından taviz vermek demek olmadığı gibi Kur’an’ın Yahudilik ve Hıristiyanlıkla ilgili tespitlerini yok saymak anlamına da gelmez. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de; “De ki: Ey Kitap ehli! Ancak Allah’a kulluk etmek, O’na bir şeyi eş koşmamak, Allah’ı bırakıp birbirimizi rab olarak benimsememek üzere, bizimle sizin aramızda müşterek bir söze gelin.” (Âl-i İmrân, 3/64) buyrulmaktadır. Bu bağlamda, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Peygamberliğini kabul etmemek, diyaloga engel teşkil etmediği gibi, diyalog sebebiyle İslâm’ın Peygamberlik inancından vazgeçilmesi de söz konusu değildir.

Hak din, ilk insan ve ilk Peygamber Hz. Âdem’le başlamıştır. Esas itibariyle hak dinin temel prensiplerinde değişiklik yoktur. Fakat kabiliyetlerin, zaman ve mekânın, sosyal şartların değişmesine ve gelişmesine bağlı olarak ibadet şekilleri ve bazı hükümlerde değişiklikler olmuştur. Peygamberlerin getirdiği esaslarla fikirler geliştikçe, medeniyet ilerledikçe Allah Peygamberleriyle ortaya koyduğu dinlerini de tekâmül ettirmiştir. Bu tekâmül, Musevilik ve Hıristiyanlıktan sonra İslâmiyet ile zirveye ulaşmıştır. Buna paralel olarak, sahifeler halinde başlayan ilahi kitaplar, Tevrat ve İncil’den sonra, kıyamete kadar sürecek olan sonsuz mucize Kur’an-ı Kerim’le noktalanmıştır.

İslâm belirli bir topluma değil bütün insanlığa gönderilmiştir. Kur’an-ı Kerim, diğer kitapların da ihtiva ettiği temel esasları yeniden ortaya koymuş; daha önceki kitaplarda yer alan gerçekleri tasdik etmiş, tahrif edilen hususları da düzeltmiştir. İslâm’da, hak dinin temel prensipleri kesin bir şekilde ortaya konmuş, zamana ve mekâna göre değişebilecek hükümler din bilginlerinin içtihatlarına bırakılmıştır. Onun kıyamete kadar hak din olarak geçerliliğini sağlayan da bu niteliğidir.


Kur’an-ı Kerim bütünlük içinde incelendiğinde, kendilerine Peygamberlerin mesajı ulaşan kimselerin Ahiret hayatında kurtuluşa erebilmeleri için, diğer iman esaslarıyla birlikte Allah’ın gönderdiği bütün Peygamberlere de inanmaları gerektiği görülecektir. Peygamberlerden bazılarına iman edip bazılarını kabul etmemek, İslâm inancı ile bağdaşmaz. Nitekim Kur’an’da; “Şüphesiz, Allah’ı ve Peygamberlerini inkâr edenler, Allah’a inanıp Peygamberlerine inanmayarak ayrım yapmak isteyenler, ‘Peygamberlerin kimine inanırız, kimini inkâr ederiz. ‘ diyenler ve böylece bu ikisinin arasında bir yol tutmak isteyenler var ya; işte onlar gerçekten kafirlerdir. Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.” (Nisa, 4/150-151) buyrulmaktadır.

Sonuç olarak, dünya barışı ve insanlığın problemlerinin çözümü için diğer din mensuplarıyla diyalog, dinimizin ön gördüğü bir faaliyet olup, İslâm’ın temel ilkeleri ve tevhit inancından taviz verilmesi anlamına gelmez.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Reiki din midir?
Yazar: RasitTunca - 08-09-2020, 10:31 PM - Forum: Dinler Tarihi - Yorum Yok

Reiki din midir?

Reiki’nin kaynağının Hıristiyanlık ve Budizm olduğu söylenebilir. Uzak doğunun münzevî hayatıyla birlikte “mistik” unsurları da bünyesinde barındırmaktadır. Reiki’nin hiçbir inanç sistemi ya da felsefe ile bağlantılı olmadığı iddiası tutarlı değildir. Reiki adı altında elle dokunmak ve enerji aktarmak suretiyle uygulanan tedavi yöntemleri, insana has genel bir özellik olup Allah’ın yaratılıştan insana bahşettiği meleke ve kabiliyetlerin geliştirilmesi ile ilgilidir. İnsanın eşyayı maddi ve manevi tesir gücüyle hakimiyeti altına almaya çalışması, tarihi süreçte daha ziyade Budizm, Hinduizm ve çeşitli mistik ve dinî ekollerde yaygın olarak görülmüştür. Günümüzde ise Reiki ve benzeri yönelişlerin, modern dünyada ortaya çıkan fizikî ve ruhî bunalımlar karşısında, özellikle dini bakımdan iç huzura kavuşamamış insanlar tarafından bir sığınak olarak görüldüğü söylenebilir.

Bir Müslüman her türlü rahatsızlık karşısında öncelikle tıbbî tedaviye müracaat etmeli, bu tedavi sürecinde Allah’a dua edip, O’ndan şifa dilemeli, Allah’ın dualara icabet ettiğini ve O’nun gerçek şifa veren olduğunu aklından çıkarmamalıdır.

İslam diniyle müşerref olan ve onun buyruklarıyla yaşamaya çalışan bir kimsenin, başka inanç sistemlerinin bir unsuru olan Reiki ve meditasyon gibi yöntemlerle uğraşmak yerine; kendi sahip olduğu dinî-manevî değerleri tanıması ve iç huzurunu bu değerler paralelinde araması daha uygun bir davranıştır.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Sabataycılık nedir?
Yazar: RasitTunca - 08-09-2020, 10:31 PM - Forum: Dinler Tarihi - Yorum Yok

Sabataycılık nedir?

Sabataycı 1648 yılında, İzmir’de kendisini mesih ilan eden Yahudi asıllı Sabatay Sevi’ye inanan kimselere verilen isimdir.

1622–1676 yılları arasında yaşayan Sabatay Sevi Yahudi mistisizmi ve Kabala’ya büyük ilgi duydu. 1648 yılında kendisini Yahudilerce beklenen Mesih olarak ilan etti. 1660’larda bu açıklama üzerine Avrupa’nın her yerinden Yahudiler heyecanla gözlerini İzmir’e diktiler. Ancak Osmanlı yönetimi siyasi ve sosyal sıkıntılara yol açabileceği endişesiyle işe el koydu, Sabatay Sevi’yi Müslüman olmaya zorladı. Sevi, Müslümanlığı kabul etti. Yahudiler ondan yüz çevirdiler, ancak bazı kimseler onun zorlandığı için görünüşte Müslümanlığı kabul ettiğini söyleyerek ona inanmayı sürdürdü ve onunla birlikte sürgüne gitti. O günden sonra’’dönme’’ adıyla da anılan bu cemaat başta Selanik olmak üzere farklı yerlerde yüzyıllarca yaşadı. Kapancılar, Yakubiler, Karakaşlar adıyla üç ayrı gruba bölündü. İç evlenmelerle bütünlüğünü korudu. 19. yüzyılda batılılaşmanın etkisinde kaldı, modern okullar (Fevziye, Terakki) açtı, üyeleri arasında çokça mason ve Jöntürk vardı. Cemaatin önemli bir bölümü 1924’te mübadeleyle Türkiye’ye geldi. II. Dünya Savaşı sırasındaki’’varlık vergisi’’ uygulamasında, gayrimüslimler gibi çok yüksek vergi ödemek zorunda kaldılar. Ilgaz Zorlu, Sabetaycıların Müslüman gibi gözükmekle birlikte, yüzyıllar boyu evlerde gizlice Yahudi geleneklerini ve Sabatay’dan kalma özel ayinlerini sürdürdüklerini belirtmektedir.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Taoizm hakkında bilgi verir misiniz?
Yazar: RasitTunca - 08-09-2020, 10:30 PM - Forum: Dinler Tarihi - Yorum Yok

Taoizm hakkında bilgi verir misiniz?

Çinin en eski dinlerinden biridir. Şintoizm ve Konfüçyanizme reaksiyondan doğmuştur. Kurucusu Lao Tzu dur. Hayatı hakkında çok fazla bilgi yoktur. MÖ. 604-517 yılları arasında yaşadığı, Honan da doğduğu, Konfüçyüsün çağdaşı olduğu sanılmaktadır.

Taoizm Tao kavramı üzerine inşa edilmiştir. Taoizmin kendine göre büyücüleri rahipleri, rahibeleri, dini şefleri ve kendine has ayinleri vardır. İlkbaharda ateş yakılır, Taoist rahipler yarı çıplak durumda, ateşe pirinç ve tuz atıp yalınayak koşarak üzerinden geçerler.

Taoizmin temeli mistik bir panteizmdir. Tao, dünyayı yöneten bir sebeptir ve insan onu bilmelidir. Tao, âlemden önceki yaratıcı prensiptir. O görülemez, işitilmez ve kavranılamaz. O hiçbir şeye sığmaz. Her şeyin temeli O’dur.

Taoizmde ayrıca bir de “Te” vardır. Bütün varlıkları Tao meydana getirir, Te ise onları besler, büyütür, tamamlar.

Taoistlere göre iyi bir Taoist, kendi içini meşguliyetlerden ve pisliklerden temizleyerek mücerret gerçeklerle doldurmalıdır. Maddeden arınmakla insan halis ruh haline gelir. Mistisizmin en yüksek makamı, fertle mutlak varlık arasında tam birleşme merhalesidir. Bu da, tam birleşme yoluyla bir şahsiyet haline gelmekle olur. Taoizm, Konfüçyizm’in tersine pasifliğe yönelir. Bunlara göre fazilet, çalışmamaktır. İnsanları mukaddes dağlarda ve uzak adalarda düşünerek yaşamaya davet ederler. Yasaların, ilmin ve medeni gelişmelerin insan fıtratını bozduğunu ileri sürerler ve fıtratın asıl temizliğini kazanması için tabii hayata dönülmesi gerektiğini savunurlar. Taoistler ömrün uzamasına önem verirler. Yaşlılık onlara göre mukaddeslik alâmetidir. Taoist inancın hedeflerinden biri de ömrün uzatılması ve ebedileştirilmesidir. Bazıları ömrün yüzyıllar sürebileceğini iddia ederler.

Taoizmin kurucusu Lao-tzu savaşa karşıdır. Bunun için o savaş aletlerini iyi görmez. Yine Taoizmde devlete müspet vazifeler düşmez. Maddi ilerleme küçümsenir. Birçok memuriyet ve müessese gereksiz görülür.

Günümüzde 100 milyon civarında Taoist yaşadığı tahmin edilmektedir.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Sâbiîlik hakkında bilgi verir misiniz?
Yazar: RasitTunca - 08-09-2020, 10:30 PM - Forum: Dinler Tarihi - Yorum Yok

Sâbiîlik hakkında bilgi verir misiniz?

Sâbiîler, Kur’an’da üç yerde (Bakara, 2/62; Maide, 5/69; Hac, 22/17) geçmektedir. Bu nedenle Müslüman âlimler ve müfessirler Sabiîlerin inançları konusu ile ilgilenmişlerdir. Sabiîler hakkında yapılan araştırmalar, bunların üç kısma ayrıldığını göstermektedir. Birinci kısımda yer alan Sabiîler, Yahudîlik inancına mensup olmakla birlikte Yahudîlerin bir takım temel görüşlerine muhalif olan bir inanç grubudur. Nitekim Hz. Yahya da kendisi Yahudi olmasına rağmen yaşamış olduğu asırdaki Yahudî anlayışına karşı çıkmış ve Yahudiler tarafından öldürülmüştür. Bu nedenle Hz. Yahya, Sabiîler tarafından en saygın Peygamber kabul edilmiştir. Bu kısımda yer alan Sabiîlere “Hanif Sabiîler” de denmiştir. İkinci kısımda yer alan Sabiîlere ise Mandenler denmektedir. Mandenler ilk Sabiîliğin sahip olduğu inanç ve prensipleri benimsemekle birlikte bu prensiplere yenilerini ekleyerek farklı bir inanç sistemi oluşturmuşlardır. Bunlar Peygamberler arasında bir takım ayrımlara giderek kimi Peygamberlere saygı duymuş kimilerini ise dışlamışlardır. Onlara göre Hz. Yahyâ yanında Hz. Âdem ve Hz. Nuh da saygın Peygamberler iken Hz. İbrâhim, Hz. Mûsâ, Hz. İsâ ve Hz. Muhammed (s.a.s.) kötülük Peygamberleridir. Üçüncü kısım Sabiîler ise aslen Sabiî inançlarını paylaşmamakla birlikte sadece onların hukuki statüsüne sahip olabilmek için bu adı alan ve yıldızlara tapmalarıyla tanınan Mezopotamya (Harran) putperestlerinden oluşmaktadır. Bu üç kısımdan birincisi günümüze kadar varlığını sürdürememiştir. Üçüncüsü ise Sabiî adını taşımakla birlikte esasen bu inanca sahip değildirler. Dolayısıyla günümüzde Sabiîlik denildiğinde akla gelen grup Mandenlerdir.

Yahudi olmalarına rağmen Yahudiliğin ana ekseni dışına çıkan Mandenler, Filistin’de uğradıkları katliam nedeniyle Kuzey Mezopotamya’ya göç etmişlerdir. Burada karşılaştıkları yeni inanç ve kültürlerden de etkilenerek, İran dinlerinden, Asur-Babil inançlarından ve Hıristiyanlıktan aldıkları çeşitli öğeleri kendi inançlarına katmışlar ve böylece Yahudilikten iyice uzaklaşmışlardır. Mandenler, VII. yüz yılda Irak’ın Müslümanlar tarafından fethedilmesinden sonra İslam hakimiyeti altına girmişler ve zimmî statüsüne sahip olmuşlardır.

Mandenler’in üç önemli kutsal kitabı vardır. Bunlar yaklaşık altı yüz sayfa olan ve “Âdem’in Kitabı” diye de isimlendirilen Ginza (Hazine), Draşia d Yahya (Yahya’nın Öğretileri), ve Qolasta (Övgü)’dır.

Mandenler ikili bir anlayışa sahiptirler. Bu anlayışa göre, “Işık Evreni” ve “Karanlık Evreni” diye iki evren vardır. Işık Evreni’nin hakimi, “Yüce Yaşam”, “Kudretli Ruh” ya da “Yüceliğin Efendisi” olarak nitelendirilen ve tüm eksikliklerden uzak bulunduğuna inanılan “Malka d Nhura” (Işık Kralı)’dır. Işık Kralına gündüz üç, gece iki kez dua ederler. Bu dualar kuzeye dönülerek gerçekleştirilir. Bunun yanında diğer bir önemli ibadet ise vaftizdir.

Sabiîler kutsal kabul edilen ve uzun beyaz bir elbise olan “Rasta”yı sürekli giymek zorundadır. Din adamları ise Rasta’ya ek olarak, sağ elin küçük parmağına takılan altın yüzük gibi bazı özel eşyalar da kullanırlar. Sabiîler başka dinden olanlarla evlilik yapmadıkları için kapalı bir toplum hüviyetine sahiptirler.

Günümüzde sayıları otuz bini bulan Sabiîler, Dicle ve Fırat kıyıları ile Irak’ın çeşitli bölgelerinde yaşamaktadırlar. Bununla birlikte Amerika İsveç ve Avustralya gibi ülkelere göç eden Sabiîler de vardır.

Bu konuyu yazdır

TOPLIST
AraBul Efsane TB-List Tiryaki Tlist-K Web-Tunca