| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
Katolik ne demektir? |
|
Yazar: RasitTunca - 08-09-2020, 10:04 PM - Forum: Dinler Tarihi
- Yorum Yok
|
 |
Katolik ne demektir?
Katolik kelimesi, ilk defa Antakyalı Aziz Ignatıus (Ö. 107) tarafından yerel cemaatlere karşın Hıristiyan Kilisesinin evrenselliğini ve bütün Hıristiyanlar tarafından kabul edilen ortak inanışı ifade etmek amacıyla kullanılmıştır.
Ortaçağda, özellikle sapkın kabul edilen çeşitli Hıristiyan topluluklarının ortaya çıkmasıyla birlikte bu terim, sapkınlığın karşıtı olarak, gerçek ve doğru Hıristiyanlığı ifade etmek için kullanılmıştır.
Doğu ile Batı Kiliselerinin birbirinden ayrılmasından sonra, merkezi İstanbul olan Doğu Kilisesi, doğru inanış anlamına gelen “Ortodoks” adını, Roma merkezli Batı Kilisesi ise doğru inancın ve gerçek Hıristiyanlığın evrensel temsilcisi olduğunu ifade etmek amacıyla “Katolik” adını kullanmaya başlamıştır. Bu ayrışmadan sonra Katolik kelimesi, geleneksel anlamı yanında iki büyük Hıristiyan mezhebinden birinin adı haline gelmiş ve bu durum 16. yüzyıla kadar devam etmiştir.
yüzyıldan itibaren Katolik dünyasında yeni bir bölünme süreci yaşanmış ve Katolik Kilisesinin geleneksel Hıristiyanlık anlayışını reddeden Protestan mezhepleri doğmuştur. Bu mezheplerin ortaya çıkmasından sonraki süreçte ise Batı dünyasında “Katolik” terimi, genellikle “Protestan” teriminin karşıtı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Reform sürecinde Protestan akımlara kapılmayarak Roma’daki Papa’ya bağlılığını sürdüren Hıristiyanlar Katolik olarak adlandırılmıştır.
Roma Kilisesi gerçek ve evrensel Hıristiyan Kilisesinin yegâne temsilcisi olduğu iddiasını sürdürmüştür.
|
|
|
Hıristiyan sakramentleri nelerdir? |
|
Yazar: RasitTunca - 08-09-2020, 10:03 PM - Forum: Dinler Tarihi
- Yorum Yok
|
 |
Hıristiyan sakramentleri nelerdir?
İnancın göstergesi olan sakramentler ilahi rahmet ve lütfun arandığı ve bahşedildiği, düzenli olarak yapılan ayinlerdir. Roma Katolik Kilisesi ve Doğu Ortodoks Kilisesi mensupları; vaftiz, konfirmasyon, tövbe/günah itirafı, evharisti/kutsal komünyon, evlilik, rahip takdisi, ölüm esnasında hastayı son yağlama adı altında 7 ritüeli sakrament olarak kabul ederken, Protestan Kiliselerinin müntesipleri genel olarak sadece vaftiz ve evharisti/kutsal komünyonu sakrament olarak kabul etmektedir.
1- Vaftiz
Suya dalma veya vücudun belirli kısımlarını yıkamak suretiyle yapılan vaftiz sakramenti, Hıristiyan imanını kabulün ilk aşaması olarak görülmektedir. Bazı Protestan gruplar adayın ergenlik çağına geldikten sonra vaftiz edilmesini öngörmesine rağmen Hıristiyanların büyük çoğunluğu adayı bebeklik döneminde vaftiz etmektedirler.
2- Konfirmasyon
Vaftizle Hıristiyan olan kişilere Kutsal Ruhun inayetinin verilmesi sakramentidir. Doğu Ortodoks kiliseleri bu sakramenti, bebeklerin vaftizinden hemen sonra uygularken, Roma Katolikleri çocukların yedi-ondört yaşları arasında uygulamaktadır.
3- Tövbe/Günah İtirafı
Kişinin işlediği günah veya hatasını kilisede itiraf etmesi ve rahibin de Baba, Oğul, Kutsal Ruh adına söz konusu günah ve hatayı bağışlaması sakramentidir.
4- Evharist/Komünyon
Îsâ’nın çarmıha gerilmesinden önce havarileriyle yediği son akşam yemeği anısına icra edilen bu sakrament, düzenli olarak Pazar günleri yapılmaktadır. “Rabbin Son Akşam Yemeği” ve “Ekmek ve Şarap Ayini” olarak da bilinen bu ayine iştirak eden Hıristiyanlar, Îsâ’nın bedenini ve kanını temsil eden küçük bir parça özel yapılmış ekmek yerler ve bir yudum şarap içerler. Böylece Rab Îsâ Mesih ile bütünleşirler.
5- Evlilik
Evlenecek çift için bazı özel duaların yapıldığı bir ayindir. Bu sakramentin amacı evlenecek erkek ve kadını takdis etmektir.
6- Rahip Takdisi
Din adamlarının rahip olarak atanma seremonisidir. Bu ayin esnasında rahip olarak atanacak kişi hayatını Hıristiyan topluluğuna adamayı vaad eder. Rahip Takdisi ayinine takdis edilecek rahiplerin akrabaları, tanıdıkları ve ilgi duyanlar katıldığı için çok kalabalık ve görkemli törenler yapılır.
7- Hastayı Yağlama
Roma Katoliklerince ölümü kaçınılmaz olan hastalara uygulanmaktadır. Doğu Ortodokslarınca ise hastayı rahatlatmak için gerekli olduğu her durumda uygulanmaktadır. Bu sakramentin uygulanması esnasında toplu veya özel ayinlerle dualar eşliğinde hastaya yağ sürülür.
Hıristiyanlığın gizemleri doğumdan ölüme kadar kişinin birçok özel yaşamını kilisede dualar eşliğinde icra etmesini sağlamaktadır. Bu ayinlere elbette yakınlar, akrabalar ve tanıdıklar da katılmaktadır. Bundan dolayı Hıristiyanlar, diğer din mensuplarına kıyasla ibadethanelerine daha çok muhtaçtırlar ve kilise insanların günlük hayatını daha çok etkilemektedir
|
|
|
Türkiye'de Yahudilik |
|
Yazar: RasitTunca - 08-09-2020, 10:01 PM - Forum: Dinler Tarihi
- Yorum Yok
|
 |
Türkiye'de Yahudilik
Türkiye'deki Yahudilerin tarihi, yaklaşık olarak 2400 yılı kapsar. Türkiye Yahudileri, Türkiye'de yaşayan başlıca gayrimüslim cemaatlerden biridir. İspanya ve Portekiz'den kovulan Sefarad Yahudilerinin birçoğu, 15. yüzyılın sonuna doğru Osmanlı İmparatorluğu'na sığındı. 20. yüzyılda özellikle İsrail Devleti'nin kurulmasından kaynaklanan dışa göçlere rağmen, günümüz Türkiye'sinde hâlâ küçük bir Yahudi toplumu yaşamaktadır.
Tarihi
Ege Bölgesi eski kent kazılarında bulunan bazı kalıntılarda yörede MÖ 4. yüzyılda yaşamış Yahudilere ait bilgilere ve yerleşim bölgelerinin varlığına rastlanmıştır.[3] Tarihçi Jozef Flavius, ünlü düşünür Aristo'nun "... Ön Asya seyahatlerinde kendileriyle görüş alış verişinde bulunduğu Yahudilerle konuştuğunu... " yazar [4]. Anadolu'nun değişik yörelerinde, Ege Bölgesinde (Sart, Afrodisias, Milet, Foça vs), Bursa ve Ankara civarında, Güney Doğu Bölgesinde eski çağ Yahudi yerleşim kalıntılarına rastlanmıştır. Ankara civarında bulunan bir bronz sütun üzerinde İmparator Augustus'un Ön Asya Yahudilerine tanıdığı haklar yazılı idi.
Roma ve Bizans İmparatorluğu zamanı
Yahudi yazıtlarına göre Nuh'un gemisi, Ağrı Dağı'nın tepesine indi.[5] Yeni Ahit’e göre, Anadolu’daki Yahudi nüfusu, bütün coğrafyaya dağılmıştı: Iconium (Konya) bir sinagoga sahipti (Acts 14:1) ve Efes’te de bir sinagog vardı (Acts 19:1). Galatlara Mektup’ta da Anadolu’da yaşayan Yahudilerin olduğu belirtilmiştir. Somut kanıtlara göre, İsa’dan önce 4. Yüzyılda, özellikle Manisa’da Yahudilerin olduğu bilinir.
Sonraki dönemde, Roma ve Bizans İmparatorlukları, elle tutulur bir Yunanca-konuşan Yahudi nüfusuna sahipti Anadolu’daki topraklarında. Bu nüfus topluma iyi entegre olmuş olup, belirli yasal korumalara sahiptiler. Dönemin Yahudi nüfusu, Bizans İmparatorlarının, girişimlerine rağmen, din değiştirmedi [6]. Bizans döneminde Anadolu’da yaşayan Yahudilerin durumları, tarihçiler tarafından hâlâ araştırılmakta.[7] Bazı düşmanlık belirtilen kanıtlara rağmen, Bizans İmparatorluğu sınırlarında yaşayan Yahudilerin, Batı Avrupa’daki yahudilerden daha iyi durumda olduklarına inanılır.[8]
Osmanlı Dönemi
Osmanlı yönetimiyle ilk bağı olan, Bursa’daki ilk sinagog Etz Ha-Hayim (Hayat ağacı) 1324 yılında, Osmanlı yönetimine geçti. Sinagog günümüzde hâlâ kullanılmakta fakat Bursa’daki Yahudi nüfusu 140 civarına düştü [9]. Osmanlı İmparatorluğu’nda Yahudilerin durumu, Sultan’ın keyfine kalmıştır. Örneğin, 3. Murat, gayrimüslimlerin boyun eğen ve sefillikle yaşayanlar olmasını istemiştir. Cami ve yüksek binaların yakınlarında yaşamamalarını ve kölelere sahip olmamalarını emretmiştir. Fakat diğer Sultanlar daha toleranslıydı [10]. Türk yönetimi altında gerçekleşen ilk büyük olay, İmparatorun Konstantinopolis’i hükümranlığına katmasıydı. Sultan 2. Mehmed Konstantinopolis’i ele geçirdikten sonra, şehri bir karmaşa içinde buldu. 1204’te Haçlılar tarafından birçok kuşatma ve işgale maruz kalması ve 1347’deki Kara ölümle birlikte, şehir eski görkeminden kalan bir gölge gibiydi [11]. Mehmed şehri başkent yapmak istediğinden, şehri tekrar yapılandırmaya karar verdi [12] ve bunu gerçekleştirmek için İmparatorluğun her tarafından, Müslüman, Hristiyan ve Yahudilere yeni başkente gelmelerini emretti [12]. Aylar içinde Balkanlar’dan (Romanyotlar) ve Anadolu’dan birçok Yahudi Konstantinopolis’e yerleşti. Şehrin toplam nüfusunun 10% u oluşturdular [13]. Toplumun bu yeni üyelerinin birçok etkisi oldu toplumun gelişmesinde. Yerli Yahudi nüfusunun sayısı, 1421–1453 arası Osmanlı İmparatorluğuna göç eden Aşkenaz Yahudilerle arttı [13]. Bu Aşkenaz Yahudiler arasında, Fransız kökenli, Almanya doğumlu, Haham İzak Sarfati (İbranice צרפתי – Sarfati, Fransız) da vardı (15). Sarfati, Edirne Baş Hahamı oldu ve Avrupa’daki Yahudilere mektup yazarak, Osmanlı İmparatorluğuna yerleşmeleri için davet etti. Mektubunda Osmanlı’da eksiklerin olmadığını belirtti ve “Müslümanların yönetimi altında yaşamak Hristiyanların kontrolü altında yaşamak iyi değil mi diye sordu [14][15].
Yahudilerin Anadolu’ya göçlerinin en yoğun olduğu dönem, 2. Mehmet’ten sonra gelen 2. Beyazıt dönemi oldu (1481-1512). İspanya ve Portekiz’den kovulan Yahudiler, Sultan’ın gönderdiği resmî davetiyeyle büyük sayılarda İmparatorluğuna yerleştiler. 1492 yılında Yahudi-Türk ilişkilerinde kilit noktalardan biri yaşandı. İspanya’daki engizisyondan kaçan 150.000 Yahudi’nin birçoğu Osmanlı İmparatorluğuna yerleşti. Bu olay, şehrin nüfusunun yeniden yapılanması için önemliydi, çünkü Haçlılar döneminde ve Kara ölüm’den dolayı nüfus 70.000 civarındaydı. Sefarad Yahudilerin bir kısmı da Selanik şehrine yerleşti. Gelen Yahudiler Osmanlı İmparatorluğu’nun birçok işine yaradı. Müslüman Türkler ticari girişimlerle pek ilgili değildi ve doğal olarak ticari işleri azınlık grupların ellerine bıraktı. Ayrıca Müslüman Türkler, Hristiyanlara pek güvenmediklerinden Musevileri tercih ettiler alış-verişlerinde [16]. İspanyol Yahudiler, İmparatorluğun zengin şehirlerinde yaşama iznine sahipti. Daha çok, Avrupa şehirlerini (İstanbul, Saraybosna, Selanik gibi) Batı ve Kuzey Anadolu şehirlerini (Bursa, Aydın, Tokat ve Amasya) ve Akdeniz kıyılarındaki şehirleri (Kudüs, Şam ve Mısır) tercih ettiler.
İzmir uzun bir süre boyunca İspanyol Yahudiler tarafından yerleşim yeri olarak kullanılmadı. Kudüs’teki Yahudi nüfusu 1488’de 70 aileden 16. Yüzyılın başında 1.500'e çıktı. Şam’da 500 ailelik bir cemaat vardı. İstanbul’da 30.000 Yahudi ve 44 sinagog vardı. Beyazıt Yahudilerin Haliç kıyısında yaşamalarına izin verdi. Mısır’ın Kahire şehri çok sayıda sürgün Yahudiye kapılarını açtı, bir süre sonra sonradan gelen Yahudiler yerel Yahudi nüfusunu geçti. Selanik'te Yahudilerin sayısı diğer milletlerden, dinlerden olan kişilerden ve hatta orijinal yerel halktan daha fazla oldu ve Selanik, Sefaradların merkezi haline geldi. Osmanlı İmparatorluğu yönetimi altındaki durumları her ne kadar abartılsa da [17], Yahudilerin toleransla yaşadıkları inkâr edilemez. Millet sisteminde, Yahudiler dinleriyle tanınan bir topluluk olarak, diğer milletlerle (Ortodoks Millet, Ermeni Millet, vs.) bir arada yaşadı. Yahudilerin iş edinmelerinde kısıtlamalar yoktu. Diğer gayrimüslimler gibi Yahudiler de haraç (vergi) vermek zorundaydı ve diğer gayrimüslimler gibi giyimlerinde, at sürmelerinde, orduya katılmalarında bazı kısıtlamalara tabiiydiler ama bu tür yasaklar ve kısıtlamalar zaman zaman göz ardı edilirdi [18].
Klasik Osmanlı döneminde (1300-1600) Yahudiler, imparatorluğun diğer topluluklarıyla birlikte, belirli bir zenginlik içindeydi. Diğer Osmanlı unsurları göz önünde bulundurulduğunda, Yahudiler, ticaret, diplomasi ve diğer önemli kurumlarda güç sahibiydi. Araplar ve Yahudiler arasında pek fazla problem yoktu ama Yahudilerin kendi aralarında birlik problemi vardı. Osmanlı’ya birçok farklı yerden, kendilerine özel gelenek, fikir ve kültürlerini getirerek geldiler ve bu getirdiklerine inatçı bir şekilde bağlı kalıp farklı cemaatler kurdular.
Türkiye’deki Yahudilerin tarihi, 18. ve 19. yüzyılda etkilerinin ve güçlerinin yitirildiği bir kronoloji haline geldi. Ticaretteki güçlü pozisyonlarını Yunanlara yitirdiler.
Türkiye Cumhuriyeti dönemi
20. yüzyılın başında, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Yahudilerin sayısı 200.000’e ulaştı (27). 1829-1913 tarihleri arasında yeni Hristiyan Balkan devletlerine kaybedilen toprakların, bu sayının üzerinde etkisi oldu. 20. yüzyıldaki Türkiye’nin problemli tarihi ve 1923 sonrası, imparatorluktan, modern batılı ulus-devletine dönüşme dönemi, geriye kalan azınlıkların nüfusları üzerinde negatif bir etkiye neden oldu.
Osmanlı İmparatorluğu'nun yarı özerk iç örgütlü azınlık sistemi yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti'nde yer almamaktadır. Azınlık olsun veya olmasın, kişiler cemaat yoluyla değil, din, dil, ırk farkı gözetmeksizin doğrudan devlete bağlıdırlar. Bu durum karşısında Yahudilerin özerkliği kalmadığı gibi yasalar karşısında Yahudi Türk'le Müslüman Türk'ü ayırmak olanaksızlaşmıştır.[19] Cumhuriyet'e geçiş döneminde doğan sancılı aşamalarda Türk Yahudileri ulusculuk anlayışının karşısında değil, yanında yer almıştır.[20] Bu yeni kurulmuş devletin her alanını Türkleştirme çabaları, dil eksiği olan azınlıklar üzerinde zorluklar yaratmıştır. Araştırmacı Mücahit Düzgün'e göre bu Yahudilere karşı yapılmış bir yaptırım değil, devlet oluştururken gereken bir aşamadır. Dil eksikliği Yahudileri siyasi ve toplumsal yaşamda sekteye uğratacağından Yahudi aydınları Türkçenin Yahudi cemaatinde yayılması için çabalar gösterip dernekler kurdular.
Yeni kurulan bu devlette Yahudilerde görülen bir özellik ise Atatürk'e bağlılıklarıdır. Bir Türk Yahudisi olan ünlü yazar ve siyasetçi Avram Galanti'nin yazılarından birinde şöyle der:
“ Mustafa Kemal'den esinlenmiş olan boynu bükük memleketler, gerçek bağımsızlıklarını elde edecekler ve kendilerine bu imkânı verdiği için, bir milyar halk, bu insanüstü Türk'le komuta etmiş olduğu Türk ordusuna secde edecektir... Mustafa Kemal geçmiş ve şimdiki zamanın en büyük adamıdır. „
Türk Yahudileri 1922-1923'teki savaşlarda hep Türk davasına sadık kaldılar. Yahudi aydınlardan Davit Fresko Yahudilerin daha da iyi bir vatandaş olmalarına ve onları Türkiye'ye sadakatin devamına davet etmiştir:
“ Yahudiler dört yüzyıldır Türkiye'de yaşıyorlar. Bu uzun yıllar içinde din özgürlüğü, adalet ve hoşgörü buldular. Bütün arzumuz kutsal ve sevgili vatanımızın her alanda ilerlemesini görmektir. Vatanımıza içtenlikle bağlıyız. Hiçbir art düşüncemiz yoktur. Bunu dinimiz emreder. (Yahudiliğin temel ilkelerinden: "Yaşadığım ülkenin yasaları yasalarımdır".) Biz yeni açılan bu dönemdeki gelişmelerle ilgilenmeliyiz ki görevlerimizi yerine getirelim. Çünkü biz bu vatanın çocuklarıyız. „
1920'li yılların başında devletle Yahudiler arasındaki sevgi ve sadakat karşılıklı idi; Cenevre Yahudileri tarafından İsmet İnönü ve Türk heyeti şerefine düzenlenen bir şölende İnönü Türk Yahudilerinin yasa ve düzeni, çalışmayı, ilerlemeyi ve uyumu sevdiklerini söylüyordu.[23] Lozan Anlaşması imzalanıp azınlıklara yeni haklar tanınınca, Yahudi cemaatleri bu gibi hakların Türk devletinin hakkaniyetine aykırı olacağına karar vermiştir ve bu haklardan vazgeçmiştir. Profesör Mişon Ventura ve Avukat Kalev Gabay meselenin hukuki yanlarını inceleyip bu kararı aldıktan sonra, Yahudilerin bu tutumunu İsmet Paşa'ya duyurmuştur. İsmet Paşa da bundan duyduğu memnuniyeti dile getirmiştir.[24]
1933 yılında, Nazi Almanyası, Aryan ırktan olmayan memurların zorunlu isten çıkarılmaları kanunu yürürlüğe koydu. Bu kanunla, Yahudi bilim insanları da işlerinden kovulmuş oldular. Albert Einstein’ın lider olduğu işsiz bilim insanları, İsviçre’de bir birlik oluşturdular. Birliğin sözcüsü, Profesör Schwartz, Türk Millî Eğitim Bakanıyla görüştü ve 34 Yahudi bilim insanına, özellikle İstanbul Üniversitesi olmak üzere, birkaç Türk üniversitesinde iş buldu [25].
1942 yılındaki Varlık Vergisi teoride bütün zengin Türkleri içerse de, etkisi en çok gayrimüslimler üzerinde oldu. Varlık Vergisi, Türkiye’deki gayrimüslimler arasında hâlâ büyük bir facia olarak bilinir ve Yahudi topluluğunun sayısı üzerinde zararlı bir etkiye sahip olmuştur. Birçok kişi vergiyi ödeyemedi ve çalışma kamplarına gönderildi. 30.000 civarında Yahudi göç etti [26]. Verginin, azınlıkların ekonomik gücünü hedef aldığını ve bu bağlamda ırkçı olduğu düşünüldü [27].
1922-1927 arasında basında Yahudiler
1922-1927 yılları arasında, sadece basında olmak üzere beş yıl sürecek olan Yahudi aleyhtarı kampanyalar başladı. Bu durum Türk liderlerin Yahudiler lehine söylediği sözlerle dengeleniyordu. Ebuzziya Tevfik'in Tasvir-i Efkar Gazetesi'nde İzmir hahambaşısı Ribi Moşe ile yaptığı alaycı görüşme antisemit kampanyanın başlangıcı oldu. Bu kampanya İleri gazetesinin Kanımızı Emenler başyazısıyla Yahudileri ikiyüzlülükle suçlayarak devam etti. Hahambaşı vekili Ribi Becerano, o günlerin İstanbul Askerî Valisi Refet Paşa'yı ziyaret etti ve İleri Gazetesi'nin bir nüshasını vererek müdahalesini rica etti.[23] Şubat 1923'te Karagöz mizah dergisinde Yahudiler alay konusu edilip aşağılayıcı bir terim olan "çıfıt" diye hitap ediliyordu. Edirne'nin Paşaeli gazetesi Müslümanları sömüren ve hile ile ticaret yapan Yahudilerden bahsediyordu.
1927-1933 arasında
Yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti'nde rejimin sağlamlaşması ile toplum da daha huzurlu olmaya başladı. 1927'ye kadar Yahudileri tehlike olarak gören basın bundan böyle azınlıkları zararsız görmeye başladı. Bu dönemde Yahudiler de yurttaşlık haklarından daha çok yararlanır oldular; örneğin:[19]
Elza Niyego Olayından sonra yürürlüğe giren Yahudilerin serbest dolaşım yasağı kaldırıldı.
Yahudi çocukların Türk okullarına gitmesine izin verildi.
Trakya'daki Yahudi okullarına diğer Türk okulları gibi devlet bütçesinden yardım edildi.
Sami Ginzburg Olayı sonucunda mahkeme Sami Ginzburg'u suçsuz bulup bir vatansever olduğuna hüküm kıldı ve İstiklal Madalyası'na aday gösterdi.
"Türklüğe hakaret"ten yargılanan üç Yahudi genç beraat etti.
Galata'da Yahudi nüfusun artması üzerine Neve Şalom Sinagogu'nun yapımı başladı.
İkinci Dünya Savaşı Dönemi
Türkiye, 1930lar ve 1940lar da, Nazi zulmünden kaçan Avrupalı Yahudilere geçit oldu [28][29]. Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı döneminde nötr olarak kalmasına ve Alman Yahudilere vize yasağı konmasına rağmen, Türk diplomatlar (Necdet Kent, Namık Kemal Yolga, Selahattin Ülkümen ve Behiç Erkin), bireysel olarak, sıkı bir şekilde çalışıp, Yahudileri Holokost’tan kurtarmak için ellerinden geleni yaptılar [30]. Stanford Shaw, Türkiye’nin 100.000 Yahudiyi kurtardığını iddia etmektedir [31]. Tarihçi Rıfat Bali, Türkiye’nin 15.000 Yahudiyi kurtardığını iddia etmektedir ve İsrailli Balkanlar ve Orta Doğu Uzmanı Tuvia Friling ise Türkiye’nin 20.000 Yahudiyi kurtardığını belirtmiştir [32]. Rıfat Bali’ye göre, Türkiye Struma gemisinin,bütün mürettebatı ve içinde bulunan Yahudilerle birlikte batmasından sorumludur. Sebebi, Yahudi mültecilerinde Türkiye sınırlarında karaya çıkmalarına izin verilmemesiydi [33][34]. Rubenstein, konuyu bir adım öne alarak, İngilizlerin Türkler üzerinde baskı kurduklarını, bunun sebebinin de Filistin’e daha fazla Yahudi’nin gelmesini engellemek istekleri olduğunu belirtti [35][36].
Trakya Olayları
Ana madde: 1934 Trakya Olayları
Avrupa'da her ülkede olduğu gibi antisemitizm ile birlikte faşizm dalgası yayıldı ve Türkiye'de de taraftar topladı. Bunun en somut örneklerinden bir tanesi 1934 Trakya Olayları'dır.[23][37][38]
Türkiye'de tek parti dönemine denk gelen bu süreçte büyük gazeteler Nazizm'e karşı çıkmalarına rağmen az da olsa bazı kişiler Nazizm'e sempatiyle baktılar. Türkiye'deki Nazi sempatizanlarının en önemlilerinden biri Cevat Rıfat Atilhan'dı. Turancı olan Atilhan I. Dünya Savaşı'nda Sina cephesinde yüzlerce Yahudi casusu yakalayıp onlarcasını kendi elleriyle astığını iddia etmiştir.[19] Anadolu'' dergisini çıkarıp antisemitizmi yaymaya çalıştı.[19] Atilhan, birkaç aylığına misafiri olduğu Nazi Julius Streicher'den güç kullanma ve yıldırma teknikleri öğrendi. Naziler onu "Herr Major" diye çağırıyorlardı.[23]
İstanbul'da Milli İnkılap dergisini çıkarmaya başladı. Bu dergi ile Türk tarihinde ilk defa bir yayın kuruluşu antisemit olduğunu kabul ediyor ve Yahudilerden reklam almayacağını açıklıyordu. Dergide Nihal Atsız gibi ünlü Pan-Türkçüler vardı. Milli İnkılap dergisinin birçok sayfası Türk Yahudileri'ne ayrılmıştı.[23]
Haber gazetesinden Vala Nurettin ve Vakit gazetesinden Mehmet Asım[39] Milli İnkılap'ı ve antisemitizmi yazılarında protesto edip, Yahudilerin Türk kültürüyle bütünleştirilmelerini ve hizmetlerinden faydalanılmasının gereğini savundular.
Öte yandan Nihal Atsız Orhun dergisinde Yahudilere karşı bir ihtar yazısı yazdı:
“ Yahudi denilen mahluku dünyada Yahudiden ve sütü bozuklardan başka hiç kimse sevmez. Çünkü insanlık daima kuvvete, kahramanlığa ve iyiliğe tapındığı halde Yahudi zilletin, korkaklığın, kötülüğün ve seciyesizliğin örneği olmuştur. Dilimizdeki "Yahudi gibi", "çıfıtlık etme", "çıfıt çarşısı", "havraya benzemek", "Yahudiden yumurta alan içinde sarısını bulamaz" gibi sözler bu alçak millete ırkımızın verdiği değeri gösterir. Almanya'dan kovulan Yahudileri kabul etmek misafirperverliğinde bulunan Fransa'da bile Yahudiler hakkındaki en basit iltifatın "pis Yahudi" terkibi olduğunu o memlekete gitmiş olan arkadaşlarımız söylüyor.
...İkide bir Yahudileri Türkleştirme cemiyetleri kurarak bizi kandırmağa çalışacaklarına namuslu Türk tebaası olarak kalsınlar yetişir.
Çünkü biz onların Türkleşeceklerini asla ummadığımız gibi bunu istemeyiz de. Çamur ne kadar fırına verilse demir olmuyacağı gibi Yahudi de ne kadar yırtınsa Türk olamaz. Türklük bir imtiyazdır, her kula, bilhassa Yahudi gibi kullara nasip olmaz.
Onlara yapılacak ihtar şudur: Hadlerini bilsinler. Sonra biz kızarsak Almanlar gibi Yahudileri imha etmekle kalmaz, daha ileri giderek onları korkuturuz. Malum ya ataların sözüne göre Yahudiyi öldürmektense korkutmak yektir. „
Bu tür antisemit yazıların önüne geçebilmek için Yahudi heyeti 23 Mayıs 1934'te Başbakana yardım isteme amaçlı bir dilekçe sundu. Dilekçe iki gün sonra Başbakan Müşaviri'nin eline geçti, sonra İçişleri Bakanlığı'na havale edildi, sırasıyla Emniyet Genel Müdürlüğü, Adalet Bakanlığı ve en son Matbuat Müdürlüğü'ne ulaştı; kısacası bürokrasiye takılıp kaldı.
Aynı dönemde Mecburi İskân Yasası çıkarıldı. Bu yasa bazı halk kesimlerini göçe veya belli yerlerde oturmamaya zorunlu kılıyordu. Daha çok Doğu ve Güneydoğu Anadolu için hazırlanmış bu yasa Trakya'lılar tarafından Yahudiler aleyhine kullanıldı. İsmet Paşa'nın adının arkasına sığınarak yapılan propagandada "Hükümet ve İsmet Paşa bütün Trakya Yahudilerinin İstanbul'a sürgünlerini istiyorlar" dendi.[19]
Çanakkale'de Yahudilere yapılan ekonomik boykotun dozu kaçınca fiziki saldırılara dönüştü. Yağma, dayak, ırza geçme, imzasız tehdit mektupları gönderme olayları oldu. Kırklareli'nin valisi bu sırada tatildeydi ve Çanakkale'de olanların aynısı bu şehirde de oldu. Kırklareli'den kaçan Yahudilerin bir kısmı Edirne'ye varınca olayın ciddiyetini anlayan Edirneli Yahudiler de mallarını mülklerini bırakıp İstanbul'a kaçtılar. Edirne, Tekirdağ, Kırklareli, Çanakkale, Uzunköprü, Silivri, Babaeski, Lüleburgaz, Çorlu ve Lapseki'de olayların aynı gün içinde başlaması bu işin birkaç çapulcunun işi olmadığı anlamına geliyordu.[19] Bu olaylardan sonra Trakya'daki Yahudi nüfusu azaldı, çoğunluğu İstanbul'a ve bir kısmı da yurtdışına kaçtı.
İkinci Dünya Savaşı'na girmeden Türk Yahudilerinin durumu
1934: Herkesin bir soyadı taşıması gerektiğini hükmeden Soyadı Kanunu yürürlüğe girdi. Birçok azınlığın Türk soyadları aldığı görüldü; örneğin Yahudi şair Abraham Naon adını İbrahim Nom'a, gazeteci ve düşünür Moiz Kohen adını Munis Tekinalp'e değiştirdi.
1935: TBMM'de Yahudiler aday olarak gösterildiler. Dr. Abravya Marmares ve İbrahim Nom liberal görüşleriyle TBMM'ye girmeyi başardılar.
1936: Cemiyetler Kanunuyla Yahudi kurumlarının çalışması sınırlanmış oldu ve bazı Yahudi kurumları da bu yüzden kapanmak zorunda kaldı.[19]
1938: Milletvekili Sabri Toprak Filistin ve Avrupa'dan Türkiye'ye Yahudi göçünün sınırlanmasını ve azınlıkların Türkçeden başka bir dil kullanmayıp, adlarının Türk isimleriyle ve dinlerinin Müslümanlığa değiştirilmesinin yasaklanmasını içeren öneri sundu. Bu tasarılar diğer meclis üyelerince reddedildi.[19]
26 Ocak 1938 tarihli Ulus gazetesi'nde geçen haberde Celal Bayar'ın Yalova ziyaretinde söylediği sözler aktarılmıştır:
“ Yurdumuzda bir Yahudi meselesi yoktur. Hatta hiç azınlık sorunu yoktur. Dış etkiler altında yapmacık bir Yahudi sorunu yaratmaya niyetimiz yoktur. Dış cereyanların bizi etkilemesine izin vermeyeceğiz. „
—Celal Bayar[42]
İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında Türk Yahudileri
1940'ların başında Türkiye'ye yabancıların girmesine sınırlamalar getirilmesine rağmen Türkiye Yahudi mültecilerine kapılarını açık tuttu. 1942'de para değerini yitirip ekonomi zayıflayınca Varlık Vergisi yürürlüğe kondu. Bu durum Yahudileri derinden yaraladı ve bir kısmı ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.
II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası ile çok iyi ilişkiler geliştiren Türkiye'de en çok Yahudiler paniğe kapıldı. Fakat Türkiye, II. Dünya Savaşında tarafsızlık kararı alınca Türk Yahudileri açısından durum biraz rahatladı. 1944 yılında ise Reich yıkılma eşiğine geldi. Bu durum Türkiye'nin Balkan Yahudileri için yaptığı yardımların açık ve kitlesel olmasına olanak sağladı. Avrupa'dan binlerce Yahudi kurtarıldı ve Filistin'e geçiş olanakları sağlandı.
Daha önce din ve ırk şartı arayan Türk Harp Akademileri bu koşulları kaldırdığını açıklayınca iki Yahudi genci Harp okuluna başvurdu.[19] Bu haber üzerine sevincini saklamayan Orhan Seyfi Orhon şunları söyledi:
“ Harp Okuluna girmek istemek, Türklüğü, Türk harsını, Türk vatanını candan sevmek ve benimsek demektir... Ben şimdiden bu iki Musevi vatandaşın birer Türk subayı halinde, kılıçlarını vatan sevgisi gibi havada parıldatarak yıllarca ayrı kalmış bir cemaati muzaffer adımlarla millî birliğe doğru çekip götürdüklerini görür gibi oluyorum. „
—Orhan Seyfi Orhon
Trakya olayları ve Varlık vergisiyle sarsılan Yahudilerin devlete olan güveni, 1946'da yeni CHP'li Başbakan Recep Peker'in antisemitizm için "20. Yüzyılın yüz karasıdır!" demesi ile tekrar güçlenmeye başladı.
1947'de Urfa'nın Kendirli mahallesinde yaşayan 7 kişilik Yahudi ailesinin ölü bulunması neticesinde katliamdan Yahudi cemaati sorumlu tutuldu. Kentte yaşayan tüm Yahudi erkekler tutuklandı ve 3 yıl sonra salıverildi. Bu süre boyunca halk Yahudilere karşı boykot uyguladı. Olay sonrasında kentteki Yahudi nüfusu azalma gösterdi.[43]
1948'de İsrail devletinin kurulmasıyla patlak veren 1948 Arap-İsrail Savaşı üzerine her ne kadar Türkiye hükûmeti tarafsız kalmışsa da kamuoyu ve basın Arapların yanında yer aldı, Bomba, Dava, Davar mizah dergilerinin yanı sıra Mücadele ve Milli İnkılap gazeteleri İsrail ile Türk Yahudileri arasında fark gözetmeden savaşın gelişmesini gerçeklerden uzak tek taraflı ve Yahudileri alçaltıcı bir şekilde verdiler.[19]
Arap-İsrail savaşının sona ermesiyle dört bin Yahudi İsrail'e göç etti. Bunun üzerine Hasan Saka hükûmeti Yahudilerin Türkiye'den çıkışını yasakladı fakat daha sonra bu yasak İsrail hariç olmak üzere kaldırıldı. Türk Yahudisi olan Dr. Eli Şaul, Demokrat İzmir gazetesinde İsrail'e göç eden Yahudilerin birer Türk propagandacısı olacağını ve Türkiye'nin bundan fayda göreceğini belirtti.[19]
1949'da Şemsettin Günaltay İsrail'e direkt geçiş yasağını kaldırdı. 20. yüzyılda Türkiye'de iki yüz bin Yahudi vardı, bu sayı 1950'lerde kırk bine düştü.[23]
Türkiye'den İsrail'e göç
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda, İsrail’e göç Yahudiler arasında pek popüler değildi ve Filistin’e göç oldukça azdı [44]. Göç, Yahudilere karşı düşmanlık belirtisi olarak görülen olaylarla artmaya başladı. Ayrımcılık, bu olayların başında yer aldı. 1934 yılındaki Trakya şiddet olayları, Filistin’e göçü oldukça artırdı. Tahminlere göre 1934 yılında 521, 1935 yılında 1445 Yahudi Türkiye’den Filistin’e göç etti [45]. Varlık Vergisi, 1943- 1944 arasında 4000 Yahudi’nin Filistin’e göç etmesine sebep oldu [46]. Türkiye’deki Yahudiler, İsrail Devleti’nin kurulmasını destekledi. 1948’de İsrail Devleti’nin kurulmasıyla, Türkiye’den göç oldukça arttı. Bu göçler diğer zorunlu göçlerden farklıydı çünkü Yahudiler, kendi istekleri ile İsrail’e göçtüler. Kasım 1948’de İsrail’e göçlerde duraksama yaratıldı, çünkü Türkiye, Arapların baskısıyla göç hakkını kaldırdı. Fakat İsrail devleti Türkiye tarafından tanındığında, bu yasak kaldırıldı ve göçler devam etti. 1951 sonrasında, Türkiye’den göç azaldı fakat günümüze kadar hiç bitmedi. 1950’lerin ortasında, İsrail’e göç edenlerin %10’u Türkiye’ye geri döndü. Genel olarak, Türk Yahudiler, İsrail’deki diğer topluluklarla iyi bir şekilde kaynaştı [47], ama Türk kültürünü ve Türkiye ile bağlantılarını korudular. Bu kişiler aynı zamanda güçlü İsrail-Türkiye ilişkilerini savunurlar [48].
Demokrat Parti dönemi
6-7 Eylül olayları her ne kadar Yunanları hedeflese de, İstanbul’un Yahudi ve Ermeni toplumları da bir ölçüde hedefe alındı. Zarar genelde mal varlıklarına oldu (Yahudi, Ermeni ve Rumlara ait 4000 dükkân ve 1000 ev yok edildi). Olaylar azınlıkları şoka uğrattı ve ülkenin her yanından 10.000 Yahudi Türkiye’yi terk etti [49][50].
Bugün
Dünya Yahudi Kongresi’ne göre, günümüzde 23.000 civarında Yahudi yaşamaktadır Türkiye’de [51]. %95’i İstanbul’da yaşamakta, 2500 civarında Yahudi İzmir’de yaşamakta ve daha küçük gruplar olarak, Adana, Ankara, Bursa, Çanakkale, İskenderun ve Kırklareli’nde yaşamaktadır. Sefarad Yahudiler, Türkiye’deki Yahudilerin 96% sını oluşturmakta, geri kalanlar genelde Aşkenaz Yahudilerdir. Türk Yahudiler Hahambaşı tarafından yasal olarak temsil edilir. Rosh Bet Din ve üç Haham tarafından oluşan dini konsey, Rav İshak Haleva’ya yardımcı olurlar. Yahudi toplumunun laik işlerinden sorumlu 35 danışman vardır ve 14 kişiden oluşan komite ise günlük işlerle ilgilenir. 2001 yılında, 500. Yıl Vakfı, Türk Musevileri Müzesi’ni kurdu. 500. Yıl Vakfı, 1982 yılında 113 Yahudi ve Müslüman Türk vatandaşın kurduğu, Sefarad Yahudilerin Osmanlı İmparatorluğuna gelişlerinin beş yüzüncü yılını anan bir vakıftır [52].
Türkiye'de antisemitizm
Osmanlı döneminde, Avrupa göz önünde bulundurulduğunda, popülist antisemitizm, oldukça nadirdi.[53] 1948 yılında İsrail’in kurulmasıyla birlikte antisemitizmin arttığı görüldü. Şiddetin oldukça az ve nadir olmasına rağmen, antisemit his oldukça yaygındır. Antisemitizm, genelde kitaplarda, gazetelerde ve dergilerde görülür ve bunların çoğu genelde İslamcı kesimden çıkar. Tel Aviv Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, kitap ve dergilerdeki antisemitizmin, eğitimli insanların, İsrail ve Yahudiler hakkındaki fikirlerini negatif etkilediğini belirttiler [54]. Yahudilere karşı gösterilen şiddet arasında, 2003 yılında bir Yahudi dişçinin Yahudi olduğundan dolayı biri tarafından öldürülmesi, 2009 yılında Yahudi öğrencilerin sözlü saldırıya uğramaları ve bir Yahudi askerin saldırıya uğraması vardır. İstanbul’daki Neve Şalom Sinagog’u üç defa saldırıya uğradı.[55] İlk, 6 Eylül 1986’da Arap terörist 22 Yahudiye silahla saldırdı. Saldırıyı Filistinli militan Abu Nidal gerçekleştirdi [56][57][58]. 1992 yılında Hizbullah bombalı saldırıda bulundu fakat kimse yaralanmadı [56][58]. 15 Kasım 2003'te Bet İsrael Sinagogu ile Neve Şalom Sinagogu'na düzenlenen bombalı intihar saldırılarında yılında, saldırganlar dahil 28 kişi öldü ve 300'ün üzerinde kişi yaralandı.[59][60]
Türkiye’deki Yahudiler, nadiren gerçekleşen şiddete rağmen Türkiye’de güvende hissetmekteler. 2000’lerde artan antisemitizme rağmen, İsrail’e göç az sayıda gerçekleşti. 2008 yılında sadece 112 Yahudi göç etti ve 2009 yılında bu sayı sadece 250’ye çıktı.[61] Buna rağmen, 2010 yılındaki Gazze Yardım Filosu’na yapılan müdahalelerle birlikte antisemitizm arttı ve daha açıkça bir şekilde gösterildi. Müslümanlar, Yahudi işyerlerinden herhangi bir şey almama kararı verdiler (özellikle tekstil ürünleri). İsrail’e göç arttı.[62] 2010 Eylül’ünde 23.000’den 17.000’e düştü [51]. Bu yıl, bazı bildirilere göre, Yahudilerin İsrail'e göç etmek istekleri %100 arttı [63].
Basında Antisemitizm
Türkiye basılı ve görsel basınında antisemitik yorum ve söylemler sıkça karşılaşılmaktadır [64][65][66]. Hrant Dink Vakfı'nın yayınladığı Medyada Nefret Söylemi ve Ayrımcı Söylem 2017 Raporu'na göre 2017 yılında ulusal ve yerel basında yer alan etnik, ulusal ve din temelli nefret söylemi içeren toplam 5296 metnin 1251 tanesi (%24) Yahudileri hedef almıştır[67]. Bu sayı, 2018 yılında 4839 antisemitik yazı içinde 1133 olmuş ve oran aynı (%24) kalmştır[68]. Raporlara göre, ulusal basında Yeni Akit ve Milli Gazete, yerel basında ise Yeni Konya ve İstiklal gazeteleri en çok antisemitik içerik üreten gazeteler olmuştur. Başka bir araştırmaya göre, 2013 basında yer alan antisemitik haberlerin %58'i abartma, çarpıtma ve yükleme, %33'ü küfür, hakaret ve aşağılama, %9'u ise savaş söylemi ve düşmanlık üzerine kurulmuştur[69].
2003 yılında düzenlenen Neve Şalom ve Bet İsrael Sinagogları saldırıları suçlularından İlyas Kuncak'ın oğlu Nurullah Kuncak ile gerçekleştirilen ve Milliyet gazetesinde yayınlanan bir röportajda yer alan antisemitik ifadeler sebebiyle, ifadelerin sahibi Nurullah Kuncak, mülakatı yapan gazeteci Elif Korap ve Milliyet’in eski Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Eren Güvener'e İstanbul Bağcılar Basın Savcılığı tarafından dava açılmıştır. Davanın bir kamu kurumundan açılması, Türk Ceza Kanunu'nun nefret söylemi karşıtı şekilde yorumlanabileceğine dair umutlara sebep olmuş ve basında 'Türk hukuk sisteminin ilk anti-semitizm davası' olarak yer almıştır[70].
2004 yılında Vakit gazetesindeki köşesinde Adolf Hitler yanlısı beyanlarda bulunan Abdürrahim Karakoç 2007 yılında sonuçlanan dava neticesinde mahkeme 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmıştır[71].
1835'ten beri hahambaşları [72]
Abraham Levi Paşa 1835–1839
Samuel Hayim 1839–1841
Moiz Fresko 1841–1854
Yacob Avigdor 1854–1870
Yakir Geron 1870–1872
Moses Levi 1872–1909
Haim Nahum Effendi 1909–1920
Sabetay Levi 1920–1922
Isaac Ariel 1922–1926
Chaim Bejerano 1926–1931
Chaim Isaac Saki 1931–1940
Rafael Saban 1940–1960
David Asseo 1961–2002
İsak Haleva 2002-günümüz
Dipnotlar için Kaynakcaya Bakiniz:
Wikipedia
tr . wikipedia . org / wiki / Türkiye'de_Yahudilik
|
|
|
İslam ve Yahudilik |
|
Yazar: RasitTunca - 08-09-2020, 09:58 PM - Forum: Dinler Tarihi
- Yorum Yok
|
 |
İslam ve Yahudilik
Tarihte Yahudilik ile İslam arasındaki etkileşimin tarihi, İslamın Arap Yarımadası'nda doğup buradan yayılmaya başladığı 7. yüzyıla kadar uzanır. Gerek Yahudiliğin gerekse İslamın kökenleri Ortadoğu'da, İbrahim'e dayandığından, her ikisi de İbrahimi (Semavi dinler) olarak kabul edilir. Yahudilik ile İslam'ın paylaştığı birçok ortak yön bulunmaktadır: temel dini görünümü, yapısı, hukuk felsefesi ve uygulaması ile İslam Yahudiliğe benzer.[1] Gerek bu benzerliklerden ötürü, gerekse Müslüman kültürü ve felsefesinin İslam dünyası içinde yaşayan Yahudi cemaatleri üzerindeki etkisi yoluyla, geride kalan 1.400 yıl boyunca bu iki din arasında kesintisiz ve hatrı sayılır bir fiziki, teolojik ve siyasi örtüşme ortaya çıkmıştır.
Dini şahsiyetler
Kadim İbrani ve Arap halkları genel olarak, eski İbranilerin bildiği kültürlerin kökenlerine dair Tevrat'ta anlatılanlardan esinlenilerek ortaya atılan bir kavram olan Sami halkları adı altında sınıflandırılırlar. Kadim İbraniler kültürü ve dili ile kendilerine en yakın olanların genelde ataları Nuh'un oğullarından Sam'ın soyundan geldiğine inanırlardı. Düşmanlarının ise, Sam'ın lanetli erkek kardeşi Ham'ın soyundan geldiği söylenirdi. Modern tarihçiler, genellikle ebeveynden çocuğuna geçen, gen ve alışkanlıklar gibi özelliklere dayanarak eski İbraniler ile Araplar arasındaki hısımlık ilişkisini doğruluyorlarsa da, bugüne kadar üzerinde en çok çalışma yapılan kıstas dil olmuştur. İbranice ve Arapçayı da içine alan Sami dilleri arasındaki benzerlikler ve bu diller ile diğer komşu halkların konuştuğu diller arasındaki farklılıklar, tüm Sami halkları içinde İbraniler ile Arapların ortak kökenini teyit eder niteliktedir.[2]
Yahudilik, M.Ö. 16. yüzyılda ilk büyük tek tanrılı din olarak ortaya çıkmıştır. Yahudi inanışına göre, Yahudilik tarihi Tanrı ile kendisi de İbrani olarak kabul edilen İbrahim arasındaki Ahit ile başlar. (İlk İbrani İbrahim'in atalarından Hud'dur.) Tevrat'ta zaman zaman "Arap" olarak tercüme edilen Arvi halklarından bahsedilir. Arap Yarımadası'nda yaşayan Arapların İbrahim'in ilk oğlu İsmail'in soyundan geldiği kabul edilir. Çoğu Batılı ile kimi Müslümanlar arasında İslam'ın Kur'an'ın Muhammed'e indirilmesi ile 7. yüzyılda, Arap Yarımadası'nda doğduğu görüşü hakim olsa da, Kur'an'da (Allah'a inanmak ve Allah'a ve emirlerine teslimiyet anlamında) ilk Müslümanın İbrahim olduğu yazar. İslam, gerek Yahudilik gerekse Hristiyanlık tarafından kabul edilen Musa ve İbrahim[3] gibi ortak peygamberlere inanç ve hürmet gibi birçok özelliği de paylaşır.
Daha fazla bilgi için: Levant tarihi
İbrahim
Ana madde: İbrahim
Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam "İbrahimi dinler" (Semavi dinler) olarak bilinir.[4] İlk İbrahimi din, Babil Sürgünü'nden önce, M.Ö. 1. yüzyılda kadim İsrail ve Yahuda krallıklarında uygulandığı haliyle Yahudilik idi. Müslümanlar, İbrahim'in büyük oğlu İsmail'i Arapların Babası olarak kabul ederler. İbrahim'in küçük oğlu İshak ise İbranilerin Babası olarak adlandırılır. Yahudi geleneğinde, İbrahim Avraham Avinu, ya da "Babamız İbrahim" olarak adlandırılır. Müslümanlar ise, İshak'ı İslam'ın önemli peygamberlerinden biri ve İsmail vasıtası ile Muhammed'in atası olarak kabul ederler.
Musa
Ana madde: Musa
İslam, Tora'nın ya da Arapça'dan gelen adı ile Tevrat'ın Musa'ya vahiy yoluyla indiğini ve Allah kelamı olduğunu kabul eder. Aynı zamanda inen vahyin aslının zaman içinde Yahudi (ve Hristiyan) kâtip ve vaizler tarafından tahrif edildiğine de inanırlar. İslam inanışına göre, Yahudilerin günümüzdeki kutsal kitapları Musa'ya inen vahiylerden uzaklaşmıştır. Müslümanlar, Kur'an'ın Tanrı'dan inen son kitap olduğuna ve önceki kitapları tamamladığına inanırlar.
Muhammed bin Abdullah
Raşid el-Din'in, Hacerü'l-Esved'in hikâyesini betimleyen Jami' al-Tawarikh (14. Yüzyıl) adlı eseri.[5]
Ana madde: Muhammed ve Yahudiler
MuhammedMekke'de dini yayarken, "ehl-i kitap" olarak adlandırdığı Hristiyanlar ile Yahudileri, öğretilerinin temel ilkelerini paylaştığı doğal müttefikleri olarak görmüş, onay ve desteklerini vermelerini beklemiştir. O dönemde, Müslümanlar da tıpkı Yahudiler gibi ibadetlerinde Kudüs'ü kıble alıyordu.[6] Muhammed, Yahudi cemaatinin uzun süredir tek Tanrı'ya ibadet ettiği Medine'ye hicret etmekten de büyük heyecan duymuştu.[7]
Başta pagan ve çok tanrılı kabileler olmak üzere, birçok Medineli Mekke'den gelen göçmenlerin dinine geçerken şehirdeki Yahudi kabileler dinlerini değiştirmediler. Peygamberliğini reddetmeleri Muhammed'i hayal kırıklığına uğratmıştı.[6] Muhalefetleri "dini sebeplerin yanı sıra pekala siyasi sebeplere de dayanıyor olabilir." [8] Watt'a göre, "Yahudiler, doğal olarak Yahudi olmayan birinin [Yahudiliğin] peygamberi olabileceğini kabul etmekte isteksiz davranmış olabilirler."[9]
Mark Cohen ise, Muhammed'in "kutsal kehanetin sona ermesinden yüzyıllar sonra" ortaya çıktığını ve "mesajını, hem biçim hem de söylem olarak Yahudiliğe yabancı bir lafızla dile getirdiğini" ekliyor.[10] İbn Meymun sahte peygamber olarak nitelendirdiği Muhammed için Yemen'e Mektup'unda da meczup demişti. Dahası, ibn Meymun Muhammed'in peygamberlik iddiasının kendi kehaneti ile geçersiz kılındığını, zira bunun Musa'nın kehaneti, Tevrat ve Sözel Gelenek ile çeliştiğini iddia etmişti. Ayrıca, Muhammed'in okuma yazma bilmemesi de peygamberlik iddiasını geçersiz kılıyordu.[11]
Diğer Peygamberler
Her iki din de bazı istisnalar hariç birçok kişinin peygamberliği konusunda fikir birliği içindedir. Hristiyanlığın aksine, her iki din de Hud, Eyyub ve Yusuf'un peygamber olduğunu öğretir. Ne var ki, bir Yahudi bilgeye göre, Eyyub'a atfedilen tüm hikâye bir efsaneden ibaretti ve Eyyub diye biri aslında hiç var olmamıştı. İbrani Kutsal Metinleri üzerine yorumları ile bilinen Yahudi alimi Rashi ise Eyyub'un bir peygamber olduğunu göstermek için Tekvin'in 10. babına dair yaptığı yorumda, Talmud'da da adı geçen ve kökeni M.S. 160 yılına kadar uzanan bir metinden alıntı yapar.
Tarihi etkileşim
Ana madde: İslam hâkimiyeti altındaki Yahudilerin tarihi
Endülüs'de Hamursuz Bayramı'nın (Pesah) hikâyesini okuyan kantor, 14. yüzyıl Barselona Hagadah'ı.
Endülüs'ten 12. yüzyıla ait el yazması Kur'an.
Yahudiler Müslümanların hakimiyeti altındaki ülkeler içinde sıklıkla yaşamışlardır. On dört yüzyıllık İslam tarihi boyunca birçok ulusal sınır değiştiğinden, Kahire'deki Yahudi cemaati gibi tek bir cemaat farklı dönemlerde çok farklı ülkelerin sınırları içinde kalmış olabilmektedir.
İslam devleti Arap Yarımadası'nın dışına yayıldıkça, çok sayıda Yahudi de Müslüman yönetimi altına girdi. İslam hukukunun Yahudilerin kendi yasaları ile yargılanması ve sinagogların korunmasını emretmesinden ötürü, Yahudilerin durumunda genel bir iyileşme yaşanırken, kimileri ise Müslümanların kontrolündeki ülkelerde Yahudi ve Hristiyanların ikinci sınıf vatandaş statüsüne işaret etmektedir.
Orta Çağ
İber Yarımadası'nda, Müslüman yönetimi altındaki Yahudiler matematik, astronomi, felsefe, kimya ve filoloji alanlarında önemli ilerlemeler sağlayabilmişlerdir.[12] Bu çağ kimileri tarafından İber Yarımadası'ndaki Yahudi kültürünün Altın Çağı olarak da adlandırılır.[13]
Geleneksel olarak, Müslüman topraklarında (Hristiyanlar ile birlikte) zımmi statüsünde olan Yahudilerin kendi dinlerini yaşamalarına ve kendi iç işlerini yönetmelerine, bir takım koşullara uymaları şartıyla, izin veriliyordu.[14] Müslümanlara Cizye (her özgür gayrı müslim erkekten alınan şer'i vergi) ödemek zorundaydılar.[14] İslami yönetim altında, zımmiler daha düşük bir statüdeydiler. Silah taşımalarının ya da Müslümanların da dahil olduğu davalarda şahitlik etmelerinin yasak olması gibi çok sayıda sosyal ve hukuki kısıtlamaya tabiydiler.[15] Söz konusu kısıtlamaların çoğu oldukça sembolikti. En haysiyet kırıcı olanı ise, aslında Kur'an'da da hadislerde de yeri olmadığı halde Orta Çağ'ın başlarında Bağdat'ta ortaya çıkan ve düzensiz şekilde uygulanan ayırt edici kıyafet uygulamasıydı.[16] Yahudiler nadiren öldürülmüş veya sürgün edilmiş ya da din değiştirmeye zorlanmış ve çoğunlukla ikamet ve meslek seçimlerinde serbest bırakılmışlardır.[17] Yahudilere karşı gerçekleştirilen önemli katliamların başında, 12. yüzyılda Endülüs'teki Muvahhid hanedanı hükümdarlarının gerçekleştirdiği öldürme veya din değiştirmeye zorlama olayları gelmektedir.[18] İkamet seçimlerinin Yahudilerin elinden alındığı durumlara verilebilecek en önemli örneklerden biri ise, Fas'ta 15. yüzyılda başlayan, özellikle de 19. yüzyılın başlarından itibaren Yahudilerin duvarlarla çevrili mahallelerde (mellahlar) toparlanması uygulaması gelir.[19] Din değiştirme olaylarının birçoğu ise gönüllü olmuş ve çeşitli sebeplere dayanmıştır. Ne var ki, 12. yüzyılda, Kuzey Afrika ve Endülüs'teki Muvahhid hanedanının yanı sıra, İran'da da Yahudilerin din değiştirmeye zorlandığı kimi olaylar yaşanmıştır.[20]
Orta Çağ'da Volga boyunda kurulan Hazar devleti Yahudiliğe geçerken, ona tabi olan Volga Bulgaristan'ı ise İslama geçmiştir.
Yahudilerin İslama geçişi
Geçmişte, Yahudilerin gruplar halinde ya da tek tek İslama geçtiği görülmüştür.
Yahudilikten İslama geçen grupların bir bölümü Müslüman olarak kalırken Yahudi mirasları ile bağlantılarını ve bu mirasa olan ilgilerini de korumuşlardır. Bu gruplar arasında, Askia Muhammed'in Timbuktu'da başa geçmesinden sonra Yahudilerin ya İslama geçmeleri ya da topraklarını terk etmelerini emretmesi üzerine 1492 yılında din değiştiren Timbuktulu anusim[21] (Yahudi hukukunda Yahudilikten çıkmaya zorlananlara verilen ad) ya da Daggataun ve İslama geçmesi için baskı gören, kimi zaman da buna zorlanan Buhara'daki Yahudi cemaati Çala'nın bir kısmı da vardır.[22]
İran'da, 16 ve 17. yüzyıllarda hüküm süren Safevi hanedanı döneminde, Yahudiler alenen İslama geçtiklerini beyan etmeye zorlanmış, bu kişilere, Yeni Müslüman anlamına gelen, Cedid el-İslam adı verilmiştir. 1661 yılında, bu zorunlu din değiştirmeleri iptal eden bir ferman çıkarılmış ve Yahudiler tekrar dinlerini açık bir şekilde uygulamaya tekrar başlamıştır. Benzer şekilde, 1839'da İran'ın Meşhed şehrinde kendilerine yönelik katliamları durdurmak için şehirdeki Yahudiler toplu olarak İslama geçmişlerdir. Tekrar kendi inançlarını alenen uygulamaya başlamadan önce, yüzyıldan uzun bir süre boyunca da Yahudiliği gizlice uygulamışlardır. Yirmi birinci yüzyılın başı itibarıyla, bunların 10.000'i İsrail'de, 4.000'i New York'ta, 1.000 kadarı da başka yerlerde yaşıyordu.[23]
Türkiye'de kendini mesih ilan eden Sabetay Sevi, kendisine İslama geçmek ile idam arasında bir seçim sunulana kadar hapsedilmiş, 1666 yılında da İslama geçmiştir. Takipçilerinin bir bölümünün de onu izlemesi ile, Dönme olarak bilinen grup ortaya çıkmıştır. Dönmeler, dışarıdan Müslüman gözükmekle birlikte, Sevi'nin Mesih olduğu inancını korumuş, kimileri ise, Tanrı'nın Sevi'de vücut bulduğuna inanmıştır. Dönmeler, birçok açıdan Yahudiliklerini gizlice sürdürmüş, kimi Yahudi geleneklerine uymuş, dualarını İbranice ve Aramice etmiş, Yahudi bayramlarını kutlamış ve oruçlarını tutmuştur.
Günümüz
Bugün tüm Müslüman ülkeler arasında en büyük Yahudi cemaati İran'da bulunurken bu ülkeyi Özbekistan ve Türkiye takip etmektedir. İran'da devlet tarafından bir dini azınlık grubu olarak tanınan Yahudi cemaatine, tıpkı Zerdüştiler gibi, İran parlamentosunda bir sandalye tahsis edilmiştir. 2000 yılında, İran'da hâlen 30.000 ila 35.000 Yahudi olduğu tahmin edilirken, kimi kaynaklara göre bu sayı 20.000 ila 25.000 arasındadır.[24][24]
Günümüzde, Arap-İsrail anlaşmazlığı Müslümanlar ile Yahudiler arasındaki ilişkilere yön veren temel konu haline gelmiştir. İsrail Devleti, Filistin'deki Britanya Mandası'nın sona ermesinden bir gün önce, 14 Mayıs 1948 tarihinde bağımsızlığını ilan etti.[25] Kısa süre sonra, aralarında Mısır, Suriye, Ürdün, Lübnan ve Irak'ın bulunduğu 5 Arap devletinin İsrail'e saldırması ile 1948 Arap-İsrail Savaşı patlak verdi.[25] Yaklaşık bir yıl süren savaşın ardından ateşkes ilan edilerek, Yeşil Hat adı verilen geçici sınırlar belirlendi. Ürdün, daha sonra Batı Şeria olarak bilinen bölgeyi ilhak ederken, Mısır da Gazze Şeridi'nin kontrolünü ele aldı. İsrail 11 Mayıs 1949 tarihinde Birleşmiş Milletler üyeliğine kabul edildi.[26] Çatışmalarda, Birleşmiş Milletler'in tahminlerine göre 711.000 Arap İsrail'den kaçtı. 1948'de, "Tam da Filistin'de bir Yahudi devleti kurma teşebbüsünün ta kendisi yüzünden ortaya çıkan Arap mezalimi sonucunda" Yahudiler de Arap topraklarından kitleler halinde ayrıldılar.[27]
Yirminci yüzyılın başından bu yana Yahudilerin İslama geçişi genel olarak gönüllü olarak gerçekleşmiş, İslamı seçen Yahudilerin sayısı ise düşük olmuştur. Bunlar arasında en kayda değer olanları şunlardır:
Muhammad Asad (eski adı Leopold Weiss), 1926 yılında İslama geçen Galiçyalı Yahudi.
Leila Mourad (eski adı Leelee Murdakhai), 1940'larda İslama geçen Mısırlı Yahudi.
Lev Nussimbaum, 1922'de İslama geçen Azerbaycan Yahudisi.
Altı milyon İsrail vatandaşından her yıl ortalama 35'i İslama geçerken, bunların büyük bölümünü Müslüman erkeklerle evlenen Yahudi ve Hristiyan kadınlar oluşturmaktadır.[28]
Daha fazla bilgi için: Dünya üzerindeki Yahudiler ve Arap asıllı İsrail vatandaşları
İslam Yahudileri: İslam ülkelerinde doğup yetişen Yahudi toplulukları bazen bu isimle anılırlar. Bu toplulukların çoğu 1948'den sonra yaşadıkları ülkelerden kovulmuşlardır. Neredeyse bir milyon yahudi Arap ve müslüman ülkelerden zorla kovulmuştur. (Türkiye bu duruma istisnadır). Bunların büyük çoğunluğu İsrail'e yerleşmiş bir kısmı da Fransa ve ABD gibi batı ülkelerine göç etmişlerdir. Hâlen İslam Yahudilerinin bu ülkelerde kültürel kimliklerini korumaktadırlar. Şalom Gazetesi yazarlarından Haymi Behar bu konuda kaleme aldığı "Ben bir İslam Yahudisiyim" başlıklı yazıda bu kültürel zengilikleri anlatır.[29]
Ortak yönler
İslam ile Yahudiliğin paylaştığı birçok ortak yön bulunmaktadır. İslam, gelişimi sırasında Yahudiliğe en yakın büyük din haline gelmiştir. Antik Yunan ve İbrani kültürlerinin etkileşiminden ortaya çıkan Hristiyanlığın aksine, Yahudilik genel dini görünümü, yapısı, hukuk felsefesi ve uygulaması ile İslama benzerlik gösterir.[1] İslam içinde, kökenleri Tevrat'ta yer alan geleneklere ya da Tevrat sonrası Yahudi geleneklerine dayanan birçok gelenek yer almaktadır. Bu uygulamaların geneline İsrâîliyyât adı verilmektedir.
Gerek Kurallar gerekse Allah anlayışı bakımından bu iki dinin yakınlığı konunun uzmanları tarafından birçok akademik kaynakta vurgulanmaktadır.
Kutsal Kitaplar
Daha fazla bilgi için: Ehl-i kitap
İslam ve Yahudilik vahiy ile inen Kutsal Kitap fikrini paylaşırlar. Her ne kadar tam olarak metin ve tefsiri konularında birbirlerinden ayrılsalar da, İbrani Tevrat'ı ile Müslümanların Kur'an'ı önemli miktarda öykünün yanı sıra emri de paylaşırlar. Tevrat'ın geleneksel olarak tomar, Kur'an'ın ise kitap şeklinde olması ise her iki dinin yaşı hakkında bir fikir vermektedir.
Müslümanlar genelde Yahudilerden (ve Hristiyanlardan) kendileri gibi, İbrahim'in iman ettiği tek bir Tanrı'ya iman etmelerinden ötürü aynı genel öğretileri izleyen insanlar anlamında, "ehl-i kitap" olarak bahsederler. Kur'an, dinlerini bırakmak istemeseler bile hoşgörü gösterilmesi gereken "ehl-i kitap"ı (Yahudiler ve Hristiyanlar) ile aynı hoşgörünün gösterilmediği putperestlerden (çoktanrıcılar) arasında ayırır (Bkz. Bakara Suresi, 256. Ayet). Müslümanlara getirilen bazı kısıtlamalar da gevşetilerek, örneğin Müslüman erkeklerin "ehl-i kitap"tan bir kadın ile evlenmeleri ya da Müslümanların Kaşer et yemelerine izin verilmiştir.[30]
"Onlar (Yahudiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah'ın ahdine ve insanların (müminlerin) himayesine sığınmadıkça, kendilerine zillet (damgası) vurulmuştur; Allah'ın hışmına uğramışlar ve miskinliğe mahkûm edilmişlerdir. Çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Bu da, onların isyan etmiş ve haddi aşmış bulunmalarındandır. Hepsi bir değildir; ehl-i kitap içinde istikamet sahibi bir topluluk vardır ki, gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah'ın âyetlerini okurlar." (Al-i İmran, 3/112-113)
Mâide Sûresinin 64. âyetinde şöyle buyuruluyor: “Bir de Yahudiler, Allah’ın eli bağlıdır, cömert değildir, dediler. Bu dedikleri söz sebebiyle, elleri hayır yapmak hususunda bağlandı ve lânetlendiler. Doğrusu Allah’ın kudret elleri açıktır, dilediği gibi ihsan eder. Andolsun ki, sana Rabbinden indirilen âyetler, onlardan bir çoğunun azgınlığını ve küfrünü artıracaktır.”
A'RÂF SÛRESİ (137) Hor görülüp ezilmekte olan kavmi (İsrailoğullarını), toprağına bolluk ve bereket verdiğimiz yerin doğu ve batı taraflarına mirasçı kıldık. Rabbinin İsrailoğullarına verdiği güzel söz, onların sabretmeleri karşılığında gerçekleşti. Firavun ve kavminin yaptıklarını ve (özenle kurup) yükselttiklerini yerle bir ettik.
YÛNUS SÛRESİ (93) Andolsun, biz İsrailoğullarını çok güzel bir yurda yerleştirdik ve onlara temiz rızıklar verdik. Kendilerine bilgi gelinceye kadar ayrılığa düşmediler. Şüphesiz ki, ayrılığa düşmüş oldukları şeyler hakkında Rabbin kıyamet günü aralarında hükmünü verecektir.
İSRÂ SÛRESİ (104) Bunun ardından İsrailoğullarına şöyle dedik: "Bu topraklarda oturun, ahiret va'di (kıyamet) gelince hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz."
CÂSİYE SÛRESİ (16) Andolsun biz, İsrailoğullarına kitap, hükümranlık ve peygamberlik verdik. Onları güzel ve temiz yiyeceklerle rızıklandırdık ve onları (dönemlerinde) âlemlere üstün kıldık.
TÂ HÂ SÛRESİ (80) (Allah şöyle dedi:) "Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık, size Tûr'un sağ yanını vadettik ve size kudret helvası ile bıldırcın indirdik."
Din hukuku
Yahudilik ve İslam, yazılı yasaların önüne geçebilen sözel geleneğe dayalı ve dini ile laik alanlar arasında ayrım yapmayan din hukuku sistemlerine sahip olmaları ile eşsizdir.[31] İslam'da, söz konusu dini yasalara Şeriat, Yahudilikte ise Halaha adı verilir. Gerek Yahudilik gerekse İslam din hukuku üzerine çalışmayı bir çeşit ibadet ve başlıbaşına bir amaç olarak görür.
Davranış kuralları
İki din arasındaki en bariz ortak uygulama Tanrı'nın kesin tekliğinin ifadesidir: Müslümanlar bunu her gün kıldıkları beş vakit namaz ile, Yahudiler ise günde üç vakit ibadetin yanı sıra en az iki defa (Şema Yisrael) daha ifade ederler. İki din de imanın merkezinde yatan oruç tutma ve sadaka verme uygulamalarının yanı sıra perhiz kuralları ve arınma ritüellerinin diğer yönlerini de paylaşırlar. Katı perhiz kuralları altında, yenmesine müsaade edilen gıdalara Yahudilikte Kaşer, İslam'da ise Helal adı verilir. Her iki din de domuz etinin yenmesini yasaklar. Helal kısıtlamaları Kaşrut perhiz yasalarının bir alt kümesini andırır, dolayısıyla birçok kaşer gıda, özellikle de, İslam'ın Allah'ın adı ile kesilmesini emrettiği et, helal kabul edilir.
Hem İslam hem de geleneksel Yahudilik eşcinselliği yasaklar ve evlilik dışı cinsel ilişkiden men eder [32] ve kadının adet döneminde cinsel ilişkiden kaçınmayı emreder. Her iki dinde de erkeklerin sünnet olması emredilir.
Daha fazla bilgi için: İslam'ın Beş Şartı
Diğer benzerlikler
Hem İslam hem de Yahudilik Hristiyanlıktaki teslis doktrinini ve İsa'nın Tanrı olduğu inancını Tek tanrıcılığın ilkelerine bilhassa aykırı olduğunu kabul eder. Putperestlik, yani putlara tapınma da her iki din tarafından yasaklanmıştır. Her ikisinde de meleklere ve cinlere inanılır ve her iki dinde de birçok melek benzer isim ve role sahiptir. Ne İslam ne de Yahudilikte asli günaha inanılır. Her ikisi de eşcinselliği en ağır cezayı gerektiren bir günah olarak görür. Midraş ile Kur'an (ve Hadisler) arasında çok sayıda anlatım benzerliği kaydedilmiştir. Her ikisi de Potiphar'ın karısının adının Züleyha olduğunu (ki İslam'da, bu İsrâîliyyât etkisinden de kaynaklanıyor olabilir) belirtir.[33] Her ikisi de Kral Süleyman'ın kuş dilini bildiğini ve diğer birçok benzerliği öğretir.
Müslüman ve Yahudi inanışına göre, vücutta omurganın en altında bulunan, Luz kemiği (kimileri bunun halk arasında kuyruk sokumu kemiği olarak bilinen coccyx olduğunu belirtir) adlı küçük kemik asla çürümez ve yeniden diriliş sırasında vücut bu kemik üzerine kurulacaktır. Müslümanların kitaplarında bu kemik "Acbu'z-zeneb" -(عَجْبُ الذَّنَب) olarak adlandırılır. Sonraki dünyada insanoğlunun nasıl yeniden can bulacağını soran Hadrianus'a Haham Joshua Ben Hananiah, "Omurga kemiğindeki Luz'dan" cevabını vermiştir.
Yahudi ve İslam düşünceleri arasındaki karşılıklı etkilenme
Ana madde: Yahudi-İslam Felsefeleri (800 - 1400)
Musa ibn Meymun tarafından İbrani alfabesi ile Arapça yazılmış el yazması sayfa (12. yüzyıl).
Endülüs'deki en önemli Yahudi alimlerinden Musa ibn Meymun (12. yüzyıl).
Başta Müslüman hakimiyeti altındaki İspanya'da yaşayanlar olmak üzere, Orta Çağ Müslüman ve Yahudi akılcı filozofları arasında önemli miktarda entelektüel alışveriş olmuştur.
Ayrıca bakınız: Yahudi Felsefesi ve Erken İslam Felsefesi
Saadia Gaon
İslam felsefesinden ilk etkilenen en önemli Yahudi filozoflardan biri de Rav Saadia Gaon'dur (892-942). Emunoth ve-Deoth (İnançlar ve Fikirler Kitabı) Gaon'un en önemli çalışmasıdır. Bu eserinde, Kelâmcıları son derece yakından ilgilendiren, maddenin yaradılışı, Tanrı'nın tekliği, ilahi özellikler, ruh gibi soruları ele alan Saadia filozofları da son derece yoğun bir şekilde eleştirir.
On ikinci yüzyılda, saf filozofinin baş tacı edilişine tanıklık eder. Felsefenin böylesine göklere çıkartılmasının ardında büyük ölçüde Araplar arasında Gazali (1058-1111), Yahudiler arasında ise Judah ha-Levi (1140) vardır. Gazali gibi, Judah ha-Levi de dini spekülatif felsefenin prangalarından kurtarmayı kendine vazife edinmiş, bu amaçla tüm felsefe okullarını itibardan düşürmeye çalıştığı Kuzari'yi yazmıştır.
Musa ibn Meymun
Ana madde: Musa ibn Meymun
Musa ibn Meymun, Aristoteles'in felsefesini Yahudilik ile bağdaştırmak için uğraşmış, bu amaçla da ölümsüz eseri, Dalalat el-Hairin'i (Yoldan Sapanlara Kılavuz) kaleme almış, Yahudi düşünürler bu eseri üzerine yüzyıllar boyunca tartışmış ve yorumlar yapmıştır. Bu çalışmasında, ibn Meymun yaradılışı, Tanrı'nın tekliğini, Tanrı'nın özelliklerini, ruhu vs. Aristoteles'in teorileri doğrultusunda, bunlar din ile çatışma içinde olmadığı ölçüde, ele alır. Örneğin, Aristoteles'in madde ve biçim üzerine öğretilerini kabul ederken, maddenin sonsuzluğuna karşı gelir. Ayrıca, Aristoteles'in Tanrı'nın özel değil, sadece evrensel olan hakkında bilgi sahibi olabileceği yönündeki teorisini de reddeder. Şayet Tanrı özel hakkında bilgi sahibi olmasaydı, sürekli değişime tabi olurdu. İbn Meymun'a göre: "Tanrı gelecekteki olayları gerçekleşmeden önce idrak eder ve bu idrakinde de asla yanılmaz. Öyleyse, O'nun için yeni olan hiçbir fikir yoktur. Belirli bir bireyin henüz var olmadığını ancak belirli bir tarihte doğacağını, belirli bir süre boyunca var olacağını ve ardından yine yokluğa geri döneceğini bilir. Dolayısıyla bu birey var olduğunda, Tanrı yeni bir olgu öğrenmiş olmaz; O'ndan habersiz hiçbir şey olmamıştır, zira bu bireyi, şu anda olduğu gibi, doğumundan önce de tanıyordur" (Moreh, i.20). Böylece, bir yandan bazı Aristotelesçi teorilerin din için yaratacağı sorun yaratabilecek sonuçlardan kaçınmaya çalışmışsa da, ibn Meymun Aristoteles'in ruhların bütünlüğü fikrinin yarattığı sonuçlardan tümüyle kaçamamış, bu noktada da kendisini ortodoksların saldırılarına açık hale getirmiştir.
İbn Meymun'un çağdaşı ve hocası ibn-i Rüşd Arapların felsefe çağını kapar. Bu büyük Aristoteles yorumcusunun cesareti, büyük bir feveran ile ayrım gözetmeksizin tüm filozoflara saldıran ve tüm felsefi metinleri alevlere atan ortodoksların gazabını tüm gücüyle üzerine çekti.
Arap okullarından kovulan Arap felsefesi, kendisini Hristiyan dünyasına ulaştırma onuruna sahip olan Yahudilere sığındı. Tibbons, Narboni ve Gersonides gibi birçok önemli isim Arap felsefi metinlerinin İbraniceye çevirilmesi ve yorumlanmasında rol aldı. Çalışmalarının merkezine ise, büyük ölçüde, talebesi Joseph ben Judah'a yazdığı bir mektubunda ibn-i Rüşd'ün tefsiratından büyük övgü ile söz eden ibn Meymun sayesinde, özellike ibn-i Rüşd'ün eserleri oturdu.
Bir cevabında, ibn Meymun Yahudilik ile İslam arasındaki ilişkiyi şöyle ele alır:
İsmailoğulları hiç de putperest değildirler; [putperestlik] dudaklarından ve kalplerinden çok uzun zaman önce silinmiştir; ve Tanrı'ya ortada hiç şüpheye yer bırakmayacak, uygun bir teklik atfederler. Bizim hakkımızda yalan söylemeleri ve Tanrı'nın bir oğlu olduğu ifadesini bize yakıştırmaları bizim de onlar hakkında yalan söyleyip putperest olduklarını söylememizi gerektirmez… Ve [Müslümanların] değer verdiği mekanın [Kabe] bir putperestlik mekanı olduğunu, içinde atalarının eskiden tapındığı bir putun saklı olduğunu söyleyen olursa da, ne fark eder? Bugün onu kıble alıp secde edenlerin kalbi sadece Cennet'e [dönmüştür]…. Bugünkü İsmailoğulları'na bakarsak, putperestlik kadınlar ve çocuklar da [dahil olmak üzere] hepsinin dudaklarından silinmiştir. Hataları ve akılsızlıkları, İsrailoğulları arasındaki dönekler ve hainler [örn. dönmeler] yüzünden yazıya dökülemeyecek, başka şeylerdedir. Ancak, Tanrı'nın tekliği konusunda, hiçbir hataları yoktur.[1]
Tefsir üzerindeki etki
Saadia Gaon'un Tevrat yorumu, Mutezililerin izini taşır; ve yazarı da Tanrı'nın, öze ilişkin olanlar haricinde, insane benzer herhangi bir özelliği olduğunu kabul etmezken, kutsal metinleri atropomorfizmden arıtacak şekilde yorumlamaya gayret gösterir. Yahudi yorumcu Abraham ibn Ezra, Tevrat'ta anlatıldığı şekli ile Yaradılışı ve Kutsal Kitap'taki diğer bölümleri felsefi bir anlamda açıklar. Nahmanides (Rabbi Moshe ben Nahman) ve diğer yorumcular da, kendi dönemlerinde geçerli olan felsefi fikirlerin etkilerini gösterirler. Aralıksız olarak beş yüzyıl boyunca süren bu olumlu etkilenme, Yahudi ve Neoplatonist mistisizmin ihmal edilmiş derinliklerinden gelen ve Kabbala adını alan diğer etkiyi doğurmuştur. Kuran üzerine yapılan yorumlar, ya da tefsir, de yoğun bir şekilde Yahudi kaynaklarından yararlanır. Buna da İsrâîliyyât adı verilir.
Dipnotlar için Kaynakcaya Bakiniz:
Wikipedia
tr . wikipedia . org / wiki / İslam_ve_Yahudilik
|
|
|
Yahudilik’te Yeruşalim |
|
Yazar: RasitTunca - 08-09-2020, 09:53 PM - Forum: Dinler Tarihi
- Yorum Yok
|
 |
Yahudilik’te Yeruşalim
Yahudilik'te Yeruşalim veya Yahudilik'te Kudüs (İbranice: ירושלים, Yeruşalayim), MÖ 10. yüzyıldan beri Yahudilerin odağı ve ruhani merkezi olmuştur; 4 kutsal şehirden en kutsalıdır:
"Üç bin yıl önce, tahta geçip on iki kabileyi bir araya getiren Davud, ulusları Kudüs'te birleştirilip İsrail'i oluşturuldu... Bin yıl boyunca Kudüs, özgür Yahudilerin, kraliyet ailesinin, yasama konseyinin ve mahkemelerin mekanını oluşturdu. Sürgünde, Yahudi ulusu antik başkentleriyle ilişkilendirildi. Yahudiler, her nerede olurlarsa olsunlar, şehrin yeniden kurulması için dua ettiler."[1]
"Yahudilerin Kudüs ile olan bağı asla kesilmedi. Üç milenya boyunca Kudüs, Yahudi inancının merkezi oldu ve nesiller boyunca sembolik değerini korudu."[2]
"Yahudilik'te Kudüs'ün merkeziyeti o kadar güçlüdür ki seküler bir Yahudi dahi ona olan bağlılığını dile getirip onsuz modern bir İsrail Devleti düşünemez... Yahudiler için, sırf varolduğu için, Kudüs kutsaldır... Yine de Kudüs'ün kutsal karakteri üç bin yıl öncesine dayanır." [3]
"3000 yıl önce Davud Kudüs'ü başkent yaptığından beri şehir Yahudi varlığı açısından merkezi rol oynamaktadır." [4]
"Yahudiler için bu şehir üç bin yıl boyunca ruhani, kültürel ve ulusal yaşamın odağı olmuştur."[5]
"Kudüs 3000 yıl önce Yahudi halkının merkezi olmuştur."[6]
"Yahudi halkı kaçınılmaz bir şekilde Kudüs şehrine bağlıdır. Başka hiçbir şehir tarihte, politikada, kültürde, dinde, ulusal yaşamda ve halkın şuurunda Kudüs'ün yerini almamıştır. Yaklaşık MÖ 1000'lerde Kral Davud şehri Yahudi devletinin başkenti yaptığından beri Yahudi halkının ulusal kimliğinin en derin ifadesi olmuştur."[7]
Kudüs, Yahudi dini idrağına uzunca bir süredir yerleşmiştir ve Yahudiler, Samuel Kitabı ve Zebur'da anlatıldığı gibi, Kral Davud'un şehri ele geçirmek ve burada bir tapınak kurmak istemesini çalışmış ve kişiselleştirmişlerdir. Kral Davud'un Kudüs'e olan arzusu popüler dua ve şarkılarda yer bulmuştur. Yahudiler, Kudüs'ün ileride tüm insanoğlunun ibadet merkezi ve dünyanın ruhani başkenti olacağına inanmaktadır.[8]
İlk gelenekler
Kudüs ile ilgili ilk geleneklerden biri, ilk insan olan Adem'in, ileride kurulacak olan Kudüs Tapınağı altarı ile aynı yerde yaratılmış olmasıdır. Eden'den kovulduktan sonra yine bu noktaya gelip Tanrı'ya kurban sunmuştur. Habil ve Kabil de adaklarını bu altarda sunmuştur. İnanışa göre Adem hayatının tamamını Kudüs'te geçirmiştir. Kudüs'teki altar tüm insanların Tanrı'ya ibadet etmesi için tufana kadar sabit bir türbe olarak kaldı. Tufandan sonra Nuh altarı tekrar inşa etti. Ahit'te yazdığına göre Nuh oğlu Sam'ı kutsadığı için Kudüs toprakları ona miras kaldı. Sam ve soyu Kudüs'te yaşadı ve orada Tanrı'nın sözlerini öğreten bir akademi kurdu. Şehir, bir hükûmet kuracak kadar genişlediği zaman Sam kral oldu ve ona "Malhi Tzedek" (Dürüst Kral) unvanı verildi. Dürüst anlamına gelen Tzedek ismi Kudüs için de kullanılmaktaydı.
Eski çağlarda şehir, doğuda bulunan "Aşağı Şehir" ve batıda yüksek rakımda bulunan "Yukarı Şehir" olmak üzere ikiye bölündü. Doğudaki kısıma Salem ve altarın bulunduğu batıdaki kısıma ise Moriya denmekteydi. Tufandan 340 yıl sonra Kenan kavimleri Kutsal Toprakları istila etmeye başladı ve batıdaki Yukarı Şehri işgal eden Amoriler altarı yıktı. Sam ve halkı Aşağı Şehri ellerinde tutmayı başarıp akademiye devam ettiler. Bazı efsanelere göre, İbrahim genç yaşta Kudüs'e gidip Nuh ve Sam ile birlikte gelenekleri öğrenmiştir. Ardından, Tanrı İbrahim'e Mezopotamya'yı terk edip Vadedilmiş Topraklar'a dönmesini söyledi. Kendini içinde bulduğu savaştan zaferle ayrılan İbrahim, Sam tarafından kutsandı. Kısa bir süre sonra doğu Kudüs (Salem) Filistilerin hakimiyeti altına girdi. İbrahim, barış yapmak için kral Avimeleh ile görüştü, kral, Sam'ın akademisinin güvende olacağı sözü verdi. İbrahim'in oğlu ve varisi İshak doğduğu zaman Avimeleh bir antlaşma yapmak için onlara yanaştı. Antlaşmaya göre, Avimeleh'in soyu bu topraklarda yaşadığı sürece İbrahim'in soyundan hiç kimse onlara karşı savaşmayacaktı. Bu antlaşma sebebiyle, ileriki zamanlarda İsrailoğulları Kudüs'ün doğusunu ellerine geçirememiştir.
İbrahim'e oğlu İshak'ı kurban etmesi söylendiğinde Tanrı onu Miroya'ya yönlendirdi. Bir zamanlar altarın bulunduğu belli olan yerde İbrahim tekrar bir altar inşa etti ve İshak'ı kurban etmek için hazırladı. Bu testten başarıyla geçtikten sonra Miroya Dağı'ndaki altarın rahibi olan Sam'ın görevini devraldı. İbrahim bu yere ihtişamlı anlamına gelen "Yiru" (Jeru) adını verdi. Bu yer şehrin doğusuyla birleşince isimler de birleştirilip JeruSalem (Kudüs) adını aldı. Hebron'da Hititli Efron'dan Makpela Mağarası'nı satın aldığında, antlaşma gereği Kudüs'ü Hititlerden güç kullanarak almayacağına dair ant içti. Sonuç olarak şehrin batısı İsrailoğulları tarafından Efron'un soyundan satın alındı.[9]
Eski Ahit'te Kudüs
Her ne kadar Kudüs adı Tanah'ta 669 kere geçse de bu isim Tevrat'ta yer almamaktadır, bunun yerine "Tanrı'nın seçeceği yer" ifadesi kullanılmıştır. Rambam'a göre Tevrat'ta Kudüs adının kullanılmamasının çeşitli sebepleri vardır ve bunlardan ilki şöyledir: eğer diğer uluslar Kudüs'ün Yahudiliğin dini merkezi olduğunu duyarlarsa bu şehri Yahudilerden önce ele geçirip Yahudilerin girmesini engelleyebilirdi.[9] Tel Aviv Üniversitesi'nde, araştırmacı Avraham Tal ve Moşe Florentin'in yaptığı yeni bir araştırmaya göre, Kudüs adının geçmemesinin sebebi Tevrat'ta, Kudüs'ten ziyade Gerizim Dağı'nın[10] kutsal yer olarak görülmesidir.[11]
Yazılı kanun, sözlü kanunun temelini oluşturur ve Talmud'da Yahudiliğin Kudüs ile olan derin bağı büyük bir ölçüde anlatılmıştır. Örneğin, asırlar boyunca Yahudiler tarafından ezberlenip sıkça alıntı yapılan bölümler şöyledir:
"Babil ırmakları kıyısında oturup Siyon'u andıkça ağladık"[12]
"Çünkü orada bizi tutsak edenler bizden ezgiler, Bize zulmedenler bizden şenlik istiyor, "Siyon ezgilerinden birini okuyun bize!" diyorlardı. Nasıl okuyabiliriz RAB'bin ezgisini El toprağında? Ey Yeruşalim, seni unutursam, Sağ elim kurusun. Seni anmaz, Yeruşalim'i en büyük sevincimden üstün tutmazsam, Dilim damağıma yapışsın! Yeruşalim'in düştüğü gün, "Yıkın onu, yıkın temellerine kadar!" Diyen Edomlular'ın tavrını anımsa, ya RAB. Ey sen, yıkılası Babil kızı, Bize yaptıklarını Sana ödetecek olana ne mutlu! Ne mutlu senin yavrularını tutup Kayalarda parçalayacak insana!"[13]
"Ey Tanrı, uluslar senin yurduna saldırdı, Kutsal tapınağını kirletti, Yeruşalim'i taş yığınına çevirdi. Kullarının ölülerini yem olarak yırtıcı kuşlara, Sadık kullarının etini yabanıl hayvanlara verdiler. Kanlarını su gibi akıttılar Yeruşalim'in çevresine, Onları gömecek kimse yok."[14]
"...Ey Yeruşalim! Bitişik nizamda kurulmuş bir kenttir Yeruşalim!... Esenlik dileyin Yeruşalim'e: "Huzur bulsun seni sevenler!"[15]
"Dağlar Yeruşalim'i nasıl kuşatmışsa, RAB de halkını öyle kuşatmıştır, Şimdiden sonsuza dek."[16]
"RAB yeniden kuruyor Yeruşalim'i, Bir araya topluyor İsrail'in sürgünlerini.... RAB'bi yücelt, ey Yeruşalim! Tanrın'a övgüler sun, ey Siyon!"[17]
Rabinik edebiyatta Kudüs
Yahudi dini yazıtlarında Kudüs'ten bahseden binlerce yer bulunur; bunlardan bazıları şunlardır:
Eğer kişi İsrail Diyarı'ndaysa kalbi Kudüs'e dönmeli; eğer kişi Kudüs'te ise yüzünü Kutsal Tapınağa dönmeli[18]
Neden Ginosar'daki meyveler Kudüs'te bulunmaz? Çünkü seyyahlar demesinler ki "Ginosar meyvelerini sadece Kudüs'te yemekle yükümlüyüz, bu yeter"[19]
Gelecekte Kadrimutlak Kudüs'ü o kadar genişletecek ki atı kaybolan kişi atını aynı şehir içinde bulacak[20]
Kudüs kavimler arasında bölünmedi[21]
Bir yılan veya akrep Kudüs'te kimseye zarar vermemiştir[22]
İhtişamlı döneminde Kudüs'ü görmeyen güzel şehir görmemiştir[23]
On ölçek güzellik dünyaya indi, dokuzunu Kudüs aldı[24]
Kudüs dünyanın ışığıdır[25]
Sürgündekilerin bir araya gelmesi gerçekleşmedikçe Kudüs tekrar inşa edilmeyecek[26]
İsrail Diyarı dünyanın, Kudüs ise İsrail Diyarı'nın merkezindedir[27]
Neden Kadrimutlak Kudüs'e Tiberya'daki gibi sıcak pınarlar yaratmadı? Çünkü, kişi "Kudüs'e çıkıp yıkanalım" demesin diye[28]
Kudüs'ün güzelliği başka hiçbir yerde yoktur[29]
Atalarımız için on mucize Kudüs'te gerçekleşti[30]
"Tüm kabilelerinizde" - Bu Kudüs demektir çünkü tüm İsrailoğulları Kudüs ile ortaktı[30]
Gelecekte tüm ulus ve krallıklar Kudüs'te toplanacaktır[30]
Kudüs'te dua etmek iştihamlı tahtın önünde dua etmek gibidir çünkü cennetin kapıları ordadır[31]
Kudüs'ün mükafatı için Kızıldeniz'i ikiye yardım[32]
Gelecekte Kudüs varoşları değerli taşlar ve mücevherlerle dolacak ve İsrailoğulları gelip bunları alacak[33]
Kudüs yıkıldığından beri, O Kudüs'ü inşa edip İsrailoğullarını geri getirene kadar Tanrı mutlu olmayacaktır[34]
Yahudi kanun ve geleneklerinde Kudüs
Kudüs Tapınağı
Antik dönemde, Yahudilik Kudüs Tapınağı merkezinde gerçekleşmekteydi. Ulusa hükmeden Sanhedrin Tapınak bölgesindeydi. Tapınak hizmetleri Roşaşana ve Yom Kipur ayinlerinin kalbiydi. Pesah, Şavuot ve Sukot bayramlarından oluşan Şaloş Regalim'de tüm Yahudilerin bir araya gelmesi gereken merkezdi. Yedi senede bir bütün Yahudiler Hakel'in okunuşunu dinlemek için Tapınağa gelmeliydi. Omer Sayımı'nın kırk dokuz gününün Pesah ve Şavuot bayramları arasına denk gelen günlerinde Omer sunuları sunulmaktaydı. Hanuka'nın sekiz günü boyunca İkinci Tapınağın tekrar Yahudilerin eline geçişi kutlanır. Oruç günleri olan 9 Av, 10 Tevet ve 17 Tamuz'da Tapınağın yıkılışı anımsanır.
Rambam, Tapınak dönemindeki Kudüs ile ilgili kanunları şöyle sıralar: Bir ceset günaşırı şehirde bırakılmamalı; ceset kalıntıları şehre sokulmamalı; evleri kiraya verilmemeli; ger toşava ikamet hakkı verilmemeli; antik zamanlardan beri varolan Davud ve Hulda hanedanlıklarına ait kişiler dışında gömü alanları bulunmamalı; bahçe ekilmemeli; ekin ekme ve sabanlama, ürüne zarar verebileceğinden, yapılmamalı; eski çağlardan beri varolan gül bahçeleri dışında ağaç dikilmemeli; bürüme nedeniyle çöp yığınları bulunmamalı; toplum alanlarına sarkan kiriş ve balkonlar bulunmamalı; duman sebebiyle basınçlı fırın bulunmamalı; tavuk yetiştirilmemeli.
Anma
Yom Kipur ayininin sonunda ve Pesah sederinde "Gelecek sene Kudüs'te" denir. Matemli olan birine "Tanrı, Siyon ve Kudüs'teki matemlilerle birlikte sana da kolaylık versin" denir.
Dualarda Kudüs
Yahudilikte, günlük dualarda Kudüs'ün adı çeşitli kereler ağza alınır. Hafta içleri günde üç defa söylenen amida duaları Kudüs yönüne dönülüp yapılır. Gerek tam bir öğün gerekse hafif atıştırma olsun, yemek yedikten sonra söylenen dualarda Kudüs anılır.
Kudüs'ü anma gelenekleri
Evlenmeden önce, Hupa'nın altına girecek olan damadın alnına az miktarda kül sürülür. Bu, Kudüs'ün yıkılışını hatırlama ve eğlencenin dozunu kaçırmama amaçlı sembolik bir harekettir. Damadın cam bardak kırma adeti de Kudüs için tutulan yasla bağdaştırılır. Bazı damatlar Mezmurlar kitabından "Ey Yeruşalim (Kudüs), seni unutursam, Sağ elim kurusun"[35] cümlesini alıntı yaparlar.
Başka bir antik geleneğe göre, evin giriş kapısının karşısındaki iç duvarın küçük bir bölümü boyanmadan bırakılır böylece Tapınakların ve Kudüs'ün yıkımı (zeher lehurban) hatırlanır.
Yahudi kanununa göre, Kudüs'ü anmayı ifade etme amaçlı, bayramlar ve kutlamalar dışında, müzik dinlenmemelidir. Bu yasak her ne kadar Şulhan Aruh'ta yer alsa da bugünlerde Ortodoksların büyük bir kısmı ve hatta Haredilerin bazıları bu kuralı takip etmemektedir.
Ağlama Duvarı
Modern Yahudilikte en kutsal yerlerden biri olan Ağlama Duvarı, Kudüs'ün kalbinde bulunur. Bunun sebebi, şu anda Yahudilerin ulaşamadığı Kodeş Hakodaşim'e en yakın nokta olmasıdır. Roma fethinden 1967'ye kadar Kudüs Tapınağı'ndan arta kalan tek yer olduğu düşünülmekteydi; Midraş'taki ezoterik metinlere göre Tanrı, Tapınak duvarları dışında eskiyi hatırlamak için bir anıt bırakacağı yazılıdır.
Altı Gün Savaşı'yla Doğu Kudüs İsrail'in eline geçince Tapınak Dağı'ndaki diğer duvarlarından ayakta kaldığı farkına varılmıştır.
Hahamlar ve Kudüs
Talmud'daki kayıtlara göre rabinik lider Yohanan ben Zakay (~MS 70), Kudüs'ün yıkılmasını engellenemek için barışçı yollarla teslim olmayı tavsiye etmiş olsa da bu aşırı dindarlar tarafından önemsenmedi. Yahudilerin "Siyon'a geri dönmeleri" ifadesi ilk olarak 1140'ta ölen Yehuda Halevi tarafından dile getirilmiştir, Bir Yahudi efsanesine göre, Kudüs'e yaklaşınca kutsal şehrin gücü altında ezildi ve en güzel ağıtını söyledi bu sırada atlı bir Arap tarafından ezilerek öldürüldü.
Onu, 1267'de İsrail topraklarına göç eden Ramban takip etti ve Kudüs'te kısa bir süre kaldı. Yazdıklarına göre, Haçlılar yüzünden şehirde sadece yaklaşık on Yahudi kalmıştı ve birlikte, bugün ayakta en eski sinagog olan Ramban Sinagogu'nu inşa ettiler.
Vilna Gaon olarak bilinen Eliyahu ben Şlomo (ö. 1797) ve Baal Şem Tov olarak bilinen Israel ben Eliezer (ö. 1760), Kudüs'ün Osmanlı hakimiyetinde bulunduğu zamanda havarilerini Kudüs'e yerleşmeye gönderdi. Bu kişiler, bugün liderleri Edah Haharedis olan, Harediliğin altyapısını oluşturdu. Vilna Gaon'un öğrencilerinden bazıları ise aşırı anti-Siyonist Neturey Karta hareketini kurdu.
İsrail Devleti'nin kuruluşu
Birleşik Krallık Filistin Mandası yetkilileri, Aşkenaz ve Sefarad Yahudileri için, 1921'de merkezi Kudüs'te olan bir başhahamlık ofisi açtılar. "Dini siyonist" Mafdal grupuyla bağdaştırılan Rabbi Abraham Isaac Kook (ö. 1935), Sefarad başhahamı Rabbi Yaakov Meir ile birlikte ilk modern başhaham oldu. Başhahamlığın bulunduğu bu resmi yapı 1958'de tamamlandı ve buna Heyhal Şlomo denir.
Buna tezat olarak Kudüs'teki Haredi Yahudileri anti-Siyonist Edah Haharedis'i kurdular. Bu grubun ilk hahamı Rabbi Yosef Haim Sonnenfeld'di. Aralarında Hasidik grupların da bulunduğu bazı gruplar zamanla Haredilerden ayrılmaya başladı.
Kudüs, dünyadaki en büyük yeşivalara (dini eğitim veren okul) ev sahipliği yapmaktadır. Bu şehir dünya Yahudileri için tartışmasız dini ve ruhani merkezdir.
Modern İsrail'de Kudüs
Kudüs, 21. yüzyılda, dini inançları gereği farklı kişiler tarafından farklı biçimlerde algılanmaktadır. 2009 yazında Eski Şehir yakınlarında bir parkın Cumartesi günü açılması Haredilerin ayaklanmasına sebep oldu.[36] Fakat, seküler gruplar karşı protestoda bulundular[37] ve Kudüs'ün dindar olan veya olmayan herkesin şehri olması gerektiğini ifade ettiler. "Açık" Kudüs çağrısı, Şalom Hartman Enstitüsü başkanı ve Ortodoks haham Rabbi Dr. Donniel Hartman tarafından destek buldu. Dindar ve Siyonist olan Hartman, Kudüs'ün sadece dini bir merkez değil, aynı zamanda seküler İsrail'in de başkenti olduğunu belirtmiştir; "Açık" Kudüs konseptiyle tüm Yahudiler arasında birlik sağlanması gerektiğini savunmaktadır.[38]
Dipnotlar için Kaynakca
Bakiniz:
Wiki pedia
tr . wikipedia . org / wiki / Yahudilik’te_Yeruşalim
|
|
|
İsrailoğulları |
|
Yazar: RasitTunca - 08-09-2020, 09:49 PM - Forum: Dinler Tarihi
- Yorum Yok
|
 |
İsrailoğulları
İsrailoğulları, İbrani din büyüğü ve atası Yakup'un 12 oğlunun soyundan gelenlere verilen isimdir. İbrahimi dinlerde Yakup'a Tanrı tarafından İsrail ismi verildiğine inanılır (Yaratılış 32:28). Yakup, İslam'a göre peygamberdir ve Kur'an'da da İsrail ismi Yakup yerine kullanılmıştır (Al-i İmran, 93). Yakup'un 12 oğlunun soyundan gelenler On iki İsrail Kabilesi'ni oluşturmuşlardır.
İsrail kelimesi "Tanrı'nın yolunda, doğru yolda"[1] anlamına veya "Tanrı'yla güreşen" anlamına gelir. İsra (İbranicede güreşmek) ve el (Semitik dillerde tanrı) kelimelerinin birleşiminden oluşmuştur. Zira Tanah'ta Yakup'un Tanrı ile güreşi anlatılır.
Yakup'un çocukları
Yakup'un eşleri dayısı Lavan'ın kızları Lea ve Rahel'dir. Lea'dan altı oğlu bir kızı, Rahel'den iki oğlu olmuştur. Ayrıca Lea'nın cariyesi Zilpa'dan iki, Rahel'in cariyesi Bilha'dan iki oğlu olmuştur.
Lea'dan oğulları: Ruben, Şimon, Levi, Yehuda, İssakar ve Zevulun. Ve tek kızı Dina.
Rahel'den oğulları: Yosef ve Benyamin.
Zilpa'dan oğulları: Gad ve Aşer.
Bilha'dan oğulları: Dan ve Naftali.
İsrailoğulları'nın soyu
İsrailoğulları İbrani soyundan gelirler. İbrani kelimesi Eber kökeninden gelmektedir.
Eber Nuh'un soyundan gelen ve Yakup'un büyükbabası İbrahim'in atasıdır. Ortodoks Yahudiler ve dindar Yahudilerin çoğu "ilk İbrani" olarak İbrahim'i kabul ederler.
İslam peygamberi, İbrahim peygamberin soyundan gelmektedir. Yakup İshak'ın ikiz oğullarından küçük olanıdır. İsmail ile İshak baba bir anneleri ayrı kardeştirler. İkisi de İbrahim'in oğulları olduğundan Muhammed de bir İbrahim oğludur. Bu nedenle İsrailoğulları ve İslam peygamberi Muhammed'in de mensubu olduğu Haşimoğulları akrabadır. Bununla birlikte Kur'an'da Yakup'un Yahudi veya Hristiyan olmadığı belirtilir (Bakara 140).
İbranilerin veya İsrailoğullarının kökenlerine ait tartışmalar hâlen devam etmektedir.
|
|
|
Musevilik (Yahudilik) Hz. Musa ve Dini |
|
Yazar: RasitTunca - 08-09-2020, 09:47 PM - Forum: Dinler Tarihi
- Yorum Yok
|
 |
Musevilik (Yahudilik) Hz. Musa ve Dini
Yahudiler (İbranice: יְהוּדִים, romanize: Yәhudim, İbranice telaffuz: [jehuˈdim]; Yidiş: ייִדן, Yidn; Ladino: ג׳ודיו, Djudios)[14] veya Yahudi milleti, tarihi Levant bölgesinde, İbrani din büyüğü olan Yakup'un 12 oğlundan biri olan Yehuda'nın soyundan gelen[15][16][17] hem ulusal hem dinî (etno-dinî) bir topluluktur.[18][19][20] Yahudilik, Yahudi milletinin kolektif inanışı olduğu için sosyolojik ve teolojik olarak karıştırılabilmekte. Ancak Yahudiler bir etnik grup, Yahudilik ise sadece bu gruptan olanların kabul edildiği bir inanç veya sistematik kutsal kurallar büyünüdür.[not 1][20][21]
Yahudiler ilk defa MÖ 2. milenyumda Yakın Doğu coğrafyasının Levant bölgesinde, Yehuda Krallığı'nda yaşayan ve ulus dinleri olan Yahudiliğe inanmış İbrani halkı ile ortaya çıkmıştır.[22] MÖ 13. yüzyıla kadar (Geç Bronz Çağı) Kenan bölgesinde İsrailoğullarının varlığı Merneptah Steli ile doğrulanmaktadır.[23]
İsrailoğulları, yerleşik düzene geçmelerinin sonucu olarak İsrail ve Yahuda krallıkları olarak ortaya çıktılar.[24][25] Anavatanları arasındaki tarihi ilişkiler, Yahudi tarihi ve kimliği gibi değerlerinin önemli bir özelliği hâline geldi. II. Dünya Savaşı öncesinde, dünyadaki Yahudi nüfusu 16,7 milyon ile geçmiştekine kıyasla en yüksek değerine ulaşmıştı.[26] O dönemler Yahudiler, dünya nüfusunun ~%0,7'sini temsil ediyordu. Holokost sırasında yaklaşık 6 milyon Yahudi sistematik olarak öldürüldü.[27] O zamandan beri nüfus yavaş yavaş arttı ve 2018 itibarıyla Berman Yahudi DataBank tarafından minimum 14,6 milyon, maksimum 17,8 milyon olarak tahmin edildi. Bu, toplam dünya nüfusunun %0,2’sine (‰2) tekabül etmektedir.[28][29][30]
Modern İsrail Devleti, Yahudilerin nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu tek ülkedir.[31] İsrail'in Geri Dönüş Kanunu ile[32] İsrail'e yerleşmek isteyen Yahudilere doğrudan vatandaşlık hakkı verildi ve böylece İsrail'e yerleşmeye teşvik edildiler.[33]
Dünya nüfusuna kıyasla çok küçük orana sahip olmalarına rağmen Yahudiler, felsefe, edebiyat ve politika[34] dahil olmak üzere, geçmişte ve modern zamanlarda birçok alanda insanî ilerlemeyi önemli ölçüde etkilemiş ve büyük katkıda bulunmuştur. İşletme,[35] güzel sanatlar, mimarlık, müzik, tiyatro, sinema, tıp, teknoloji, doğa bilimleri ve din[36][37][38] alanlarında da birçok başarıları ve katkıları olmuştur. Hepsiyle beraber Yahudiler, Mukaddes Kitap'ı yazmış,[39] Erken Hristiyanlığı kurmuş,[40] İslam üzerinde derin bir etki bırakmış[41] ve günümüz Batı medeniyetinin yüksek seviyelere ulaşmasında en önemli katkıyı sağlayan uluslardan biri olmuşlardır.[42][43][44][45]
İsim ve etimoloji
Türkçe'deki Yahudi kelimesinin kökeni, Arapça'daki Yehudi kelimesine dayanmaktadır. Türkiye'de Yahudileri tanımlamak üzere kullanılan Musevi kelimesi ise, Musa dininden olan anlamına gelen Arapça mūsawī kelimesinden Türkçeye girmiştir. Orta İngilizce'de, Jew kelimesi, Yunancadaki loudaios (Ἰουδαῖος) kelimesinden Latince'ye iudeus, buradan Eski Fransızca'ya önce juieu, sonra da giu olarak evrilen kelimeden gelmiştir. Yehuda terimi ise, Yehuda Krallığı'nın ve 12 İsrailoğlun'dan biri olan Yehuda'dan geçmiştir. İbranice'de Yahudi kelimesi יהודי [jə·hu·ˈdiː] şeklinde telaffuz edilir.[46]
Almanca'da "Jude", Fransızca'da "juif", Danca'da "jøde", İspanyolca'da "judio" kelimelerinde olduğu gibi, diğer birçok dilde de aynı etimolojik kökene dayanan kelimeler kullanılırken, Farsca (Ebri,Ebrani), İtalyanca (Ebreo), ve Rusça (Еврей) gibi bazı dillerde bir Yahudiyi tanımlamak için, "İbrani" kelimesinden türetilen isimler kullanılmaktadır.[47]
Yahudiler ve Yahudilik
Ağlama Duvarı'nda ibadet eden Yahudiler
Süleyman Mabedi'nin Kutsal Kitaplardaki tasvirlere dayanılarak hazırlanan çizimi
Tanah okuyup ibadet eden bir İsrail askeri
Ayrıca bakınız: Yahudilik
Yahudiler'in kökeni, geçmişsel olarak MÖ 2. milenyumda İbrahim, İshak ve Yakup'a (İsrail) kadar uzanır.[48] MÖ 1200 yılları civarına ait olduğu saptanan Merneptah Steli, ilk tek tanrılı din olan Yahudiliğin[49] binlerce yıllık süre zarfında geliştiği İsrail Diyarı'nda yaşayan Yahudi halkından bahsedilen en eski arkeolojik kayıtlardan biridir.[50] Kutsal kitaplardaki kayıtlara göre, ilk olarak Othniel Ben Kenaz'dan Samson'a kadar geçen dönemde Biblik yargıçların yönetiminde, ardından da Kral Davud'un Kudüs'ü aynı zamanda Birleşik Monarşi olarak bilinen, İsrail ve Yehuda Birleşik Krallığı'nın başkenti yaparak İsrailoğulları'nin buradan yönettiği MÖ 1000 yılı civarında olmak üzere çeşitli dönemlerde Yahudiler bağımsız yaşamışlardır.[51]
Milattan önce 970 yılında, Davud'un oğlu Süleyman İsrail Kralı olmuştur.[52] On yıl içinde, Süleyman Birinci Tapınak olarak bilinen Kutsal Tapınak'ı inşa etmeye başlamıştır. Süleyman'ın ölümünün ardından (MÖ 930 civarı) kuzeydeki on kabile İsrail Krallığı'ndan ayrılmıştır.[53] Milattan önce 722'de, Asurluların İsrail Krallığı'nı fethederek burada yaşayan Yahudileri sürmeleri ile Yahudi diyasporası da başlamıştır.[54] Hareketlilik ve seyahat imkânlarının kısıtlı olduğu bir dönemde, Yahudiler ilk ve en dikkat çekici muhacirler olmuştur.
Birinci Tapınak dönemi, MÖ 586 yılı civarında, Babillilerin Yehuda Krallığı'nı fethederek Kudüs Tapınağı'nı yıkmaları ile son bulmuştur.[55] Babil Sürgünü'nde geçen elli yılın ardından, MÖ 538 yılında, Pers Kralı Büyük Kiros Yahudilerin Kudüs'e geri dönerek şehri ve kutsal tapınağı yeniden inşa etmelerine izin verir. İkinci Tapınak'ın inşası Birinci Tapınak'ın yıkılmasından yetmiş yıl sonra MÖ 516 yılında, I. Darius'un hükümdarlığı sırasında tamamlanmıştır.[56][57] İsrail Diyarı, Büyük İskender'in Pers İmparatorluğu'nu fethetmesi ile Helenistik Yunanların, ardından Ptolemaios Hanedanı'nın, sonra da Selevkos İmparatorluğu'nun kontrolü altına girmiştir.
Selevkos İmparatorluğu'nun, Kudüs'ü Helenleşmiş bir şehir devlet olarak yeniden düzenleme teşebbüsü, Kohen Gadol Mattathias ve beş oğlunun IV. Antiokhos Epiphanes'e karşı gerçekleştirdiği Makkabi ayaklanması ile son bulmuştur. Milattan önce 152 yılında Haşmonayim Krallığı'nı kuran Mattathias, Kudüs'ü bir defa daha başkent yapmıştır.[58] Haşmonayim Krallığı yüz yıldan uzun süre ayakta kalmışsa da, gücünü artıran Roma İmparatorluğu'nun tahta geçirdiği Herod'un krallığında bir uydu devlet hâline gelmiştir. Herod Krallığı da yüz yılı aşkın bir süre ayakta kalmıştır.[59] Milattan sonra 70 yılındaki Yahudi-Roma savaşları'nın ilkini başlatan Birinci Ayaklanma'da ve MS 135 yılındaki Bar Kohba ayaklanmasında Yahudilerin yaşadığı yenilgiler diyasporanın gerek coğrafi yayılımını gerekse nüfusunu artırmıştır. Kayda değer sayıda Yahudi İsrail Diyarı'nı terk etmiş, sürülmüş veya köle edilerek Roma İmparatorluğu'nun dört bir yanında satılmıştır.[60] O dönemden itibaren, Yahudiler başta Avrupa, Orta Doğu ve çevresi, daha sonraları da Kuzey Amerika olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde yaşamıştır. Yaşadıkları çeşitli ülkelerde de, ayrımcılık, baskı, yoksulluk, hatta soykırım (bkz. Antisemitizm, Holokost) dönemlerinden sağ çıkmayı başarmışlardır. İslam hakimiyeti altındaki İspanya ve Portekiz, Yahudi Aydınlanması (Haskala) dönemi Almanya ve Polonya'sı ile Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri ve Avustralya gibi liberal veya anayasal demokrasi geleneğine sahip ülkelerin de aralarında bulunduğu çeşitli yer ve zamanlarda, kültürel, ekonomik ve bireysel refah dönemleri de yaşamışlardır.[61]
İbranice Yehudi (çoğul Yehudim) ismi başlangıçta Yehuda kabilesine atıfta bulunmak üzere kullanılmaktaydı.[62] Ancak, Kuzey İsrail Krallığı'nın Güney İsrail Krallığı'ndan ayrılmasının ardından, Güney Krallığı içindeki hakim kabilenin adını alarak, Yehuda Krallığı olarak isimlendirilmeye başlamıştır.[63] Terim başlangıçta Güney Krallığı halkına gönderme yapmış olsa da, B'nei Yisrael (İsrailoğulları) terimi hâlen her iki grup için de kullanılmaktaydı. Asurluların Kuzey Krallığı'nı fethetmesinin ardından Güney Krallığı'nın tek İsrail devleti olarak kalması ile Yehudim kelimesi zamanla sadece Yehuda kabilesi veya Krallığı'nı değil, Yahudi halkının tümünü belirtmek için kullanılmaya başlamıştır. Yahudiliğin Kutsal Kitabı Tanah'ta ise tüm Yahudi halkına atıfta bulunmak amacı ile ilk olarak Ester Kitabı'nda kullanılmıştır.[46]
Kim Yahudidir?
Ana madde: Kim Yahudidir?
Yahudiliğin, ulus, etnisite, din ve kültür kavramlarının bazı özelliklerini içinde barındırmasından ötürü, kimin Yahudi olduğu konusundaki tanımlamalar, benimsenen kimlik yaklaşımının dine ya da ulusa dayalı olmasına göre kısmi farklılıklar gösterebilmektedir.[64] Günümüzdeki laik kullanımda, Yahudiler genellikle üç grubu içine alır: Dindar olsun ya da olmasın, bir Yahudi aileye doğmuş olanlar; ataları arasında veya soylarında Yahudi bulunanlar (kimi zaman kati olarak anne tarafından Yahudi olmayanları da içerebilir); ve ataları arasında veya soylarında Yahudi bulunmayan ancak usulüne uygun şekilde Yahudiliğe giren ve bu dini takip edenler.[65] Kimi dönemlerde, dine geçiş Yahudilikteki nüfus artışının önemli bir kısmını teşkil etmiştir. Örneğin, M.S. birinci yüzyılda, büyük ölçüde yaşanan din değiştirme dalgası sayesinde Roma İmparatorluğu sınırları içindeki Yahudi nüfusu iki kattan fazla artarak 4 milyondan 8 ila 10 milyona yükselmiştir.[66]
Tarih boyunca, Yahudi kimliğine dair tanımlamalar, halahada (Yahudilikte din hukuku) tanımlandığı gibi anne soyundan Yahudi olma ve halahaya uygun dine geçişler temelinde yapılmıştır. Tarihi olarak, kimin Yahudi olduğu ile ilgili tanımlamaların geçmişi, sözlü geleneğin Babil Talmudu ile kanun hâlinde derlenmesine kadar uzanır. Tanah'ın Tesniye 7:1-5 gibi çeşitli bölümlerini yorumlayan Yahudi bilgeler, bu pasajların Yahudiler ile Yahudi olmayanlar arasındaki karma evliliklere karşı bir uyarı olduğunu belirtmişlerdir, "Çünkü onlar oğullarınızı beni izlemekten saptıracak, başka ilahlara tapmalarına neden olacaklardır." Levililer 24:10'da ise İbrani bir kadın ile Mısırlı bir erkeğin evliliğinden olma erkek çocuğunun "İsrailliler arasında" olduğu anlatılır. Buna karşılık, Ezra 10:2-3'te, Babil'den dönen İsrailliler yabancı karılarını ve onlardan olma çocuklarını bırakmaya yemin ederler.[67][68] Haslaka'dan (Yahudi Aydınlanması) bu yana, Yahudi kimliğine dair halaha temelinde yapılan yorumlara çeşitli itirazlar ortaya çıkmıştır.[69]
Etnik bölünmeler
Yom Kippur bayramında Sinagog'da dua eden Aşkenazi YahudilerMaurycy Gottlieb, y. 1878
Dünyadaki Yahudi nüfus içinde, büyük ölçüde esas İsrailoğlu nüfusundan ayrılan kolların yerleştikleri farklı coğrafi bölgelerde birbirinden bağımsız evrimlerden geçmelerinden kaynaklanan, belirgin etnik bölünmeler bulunmaktadır. Eski Dünya'nın dört bir yanındaki çeşitli yerlerde Yahudi yerleşimciler tarafından çok sayıda Yahudi cemaati kurulmuş, bunlar arasında sıklıkla çok uzun mesafeler bulunduğundan cemaatler birbirinden genellikle uzun süre etkin bir şekilde tecrit olmuştur. Yahudi diyasporasının ilk binyılı boyunca, cemaatler yerel çevrelerinin siyasi, kültürel, doğal ve nüfusa dayalı etkisi altında gelişmiştir. Yahudiler arasındaki bu farklılıklar, günümüzde dilsel çeşitlilik, farklı damak tatları, litürjik uygulamalar ve dini yorumlar gibi noktaları içine alan her bir cemaatin Yahudiliğini kültürel olarak ifade etme tarzlarının yanı sıra zaman içinde dışarıdan alınan genetik katkının dereceleri ve kaynaklarında da görülebilir.[70]
Yahudiler sıklıkla iki ana gruptan biri ile özdeşleştirilir: Aşkenaz (çoğ. Aşkenazim), yani "Almanlar" (Orta Çağ İbranicesi'nde "Almanya" anlamına gelen Aşkenaz, bu grubun Orta Avrupa'daki temellerine gönderme yapar) ve Sefarad (çoğ. Sefardim) veya "İspanyollar" (İbranice'de "İspanya" veya "İberya" anlamına gelen Sefarad, bu grubun İspanya ve Portekiz'deki temellerine gönderme yapar). Ortadoğu ve Kuzey Afrika'yı kapsayan bir coğrafyaya yayılan ve çeşitlilik içeren bir Yahudi grubunu içine alan Mizrahiler ya da "Doğulular" (İbranice'de Mizrah "Doğu" demektir) ise, üçüncü büyük grubu oluşturmakla birlikte litürjik sebeplerden ötürü kimi zaman Sefarad grubu içinde anılmaktadır.[71]
Bene İsrail, Bnei Menaşe, Koçin Yahudileri ve Bene Efraim gibi Hindistan Yahudileri; Yunanistan'daki Romanyotlar; İtalyan Yahudileri ("İtalkim" veya "Bené Roma"); Yemen ve Umman'da Temaniler; önemli bir bölümünü Etiyopya'daki Beta İsrail'in oluşturduğu çeşitli Afrika Yahudi grupları; ve başta Kaifeng Yahudileri olmak üzere Çin Yahudilerinin yanı sıra, yine farklı ancak günümüzde yok olmaya yüz tutmuş diğer cemaatlerin de aralarında bulunduğu birçok küçük grup daha vardır.[72]
Tüm bu gruplar arasındaki ayrımlar takribidir ve aralarında her zaman keskin sınırlar bulunmaz. Örneğin, Mizrahiler, aslında birbirlerine yukarıda sayılan gruplardan daha yakın olmayan Kuzey Afrika, Orta Asya, Kafkaslar ve Ortadoğu'daki Yahudi topluluklarından oluşan hetorojen bir gruptur. Öte yandan, Sefaradlardan bağımsız bir gelişme sürecinden geçmiş olmalarına rağmen, günümüzde litürjik tarzlarındaki benzerliklerden ötürü Mizrahilere kimi zaman Sefarad denmektedir. Mizrahiler arasında, Irak Yahudileri, Mısır Yahudileri, Berberi Yahudiler, Lübnan Yahudileri, Kürt Yahudileri, Libya Yahudileri, Suriye Yahudileri, Buhara Yahudileri, Dağ Yahudileri, Gürcü Yahudileri, İran Yahudileri ve diğer gruplar da vardır. Yemen ve Umman'dan gelen Temaniler de kendilerine özgü bir litürjik tarza sahip olmalarına ve Mizrahilere kıyasla cemaat dışından farklı genetik katkı almış olmalarına rağmen bazen bu gruba dahil edilirler. Ayrıca, 1490'lı yıllarda İspanya ve Portekiz'den gönderildikten sonra Ortadoğu ve Kuzey Afrika'ya yerleşen Sefarad Yahudileri ile bu bölgelerde eskiden beri yaşamakta olan Yahudi toplulukları arasında da ayrım yapılmaktadır.[72]
Tüm bu çeşitliliğe rağmen, günümüzde Yahudilerin büyük kısmını, dünyadaki Yahudilerin %70'i (II. Dünya Savaşı ve Holokost'tan önce bu oran %90'a yakındı) ile Aşkenaz Yahudileri oluşturmaktadır. Avrupa dışına yoğun göç verdiklerinden, Aşkenaz Yahudileri Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Arjantin, Avustralya ve Brezilya gibi ülkelerin bulunduğu Yeni Dünya'daki Yahudilerin de çok önemli bir kısmını teşkil ederler. Kuzey Afrika'dan Fransa'ya göç eden Mizrahiler, bu ülkede Aşkenaz ve Sefarad Yahudi nüfusunu geçmiştir.[73] Tüm Yahudi gruplarının temsil edildiği tek Yahudi nüfusu, her bir grubun dünyadaki toplam Yahudi nüfusu içindeki oranından bağımsız olarak bir erime potası içinde bir araya geldiği İsrail'dedir.[74]
Tel Aviv Üniversitesi tarih bölümü öğretim üyelerinden Prof.Dr. Şlomo Sand, 2008 yılında kaleme aldığı Yahudi Halkı Nasıl İcat Edildi[75] (The Invention of the Jewish People) adlı, İsrail'de aylar boyunca en çok satılanlar listesinde kalan eserinde, Yahudilerin paylaşılmış ırksal veya biyolojik geçmişe sahip bir ulus oluşturmadıklarını kanıtlamayı hedeflemiştir. Her iki uçtan suçlama ve övgülerle karşılanan kitapta yazar, Yahudilerin İsrail topraklarında hak iddia etmelerinin önüne geçmeyi amaçladığını da belirtmiştir. Çalışmada ayrıca, ilk kez 19. yy. tarihçilerince ileri sürülmüş bir kuram yeniden canlandırılıyordu. Amerika Kıtasındaki Yahudilerin yüzde doksanının köklerini bağladıkları Orta ve Doğu Avrupalı Yahudilerin soyunun, 8. yüzyılda Kafkaslarda bir imparatorluk kurmuş ve çoğunlukla Yahudi dinine geçmiş bir Türk boyu olan Hazarlardan geldiğidir.[76] Hazar kökeni savı, yazar ve tarihçilerin ilgisini çeken bir konudur ve bilimsel çevrelerde hâlen tartışılmaktadır. Örneğin Arthur Koestler bu konu bağlamında, Yahudi düşmanlığıyla mücadele de edebileceği umuduyla, Onüçüncü Kabile[77] kitabını yazdı ve çağdaş Yahudilerin, soyu Hazarlardan geliyorlarsa, İsa'nın çarmıha gerilmesinden sorumlu tutulamayacaklarını ileri sürdü. Ancak genetik araştırmalar bu kuramın devre dışı kalmasına neden olmuştur.[78]
Genetik çalışmalar
Dünyadaki farklı Yahudi grupları tarafından sergilenen bariz kültürel ve fiziksel çeşitliliğe rağmen, yapılan genetik çalışmalar bu toplulukların genetik olarak birbirleri ile akraba olduklarını, coğrafi kollara ayrılarak ardından birbirinden bağımsız evrelerden geçmiş ortak bir İsrailoğlu soyundan geldiklerini ortaya koymuştur.[79]
Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Ulusal Bilimler Akademisi tarafından yayımlanan bir çalışmada, "Avrupa, Kuzey Afrika ve Ortadoğu'daki Yahudi topluluklarının babadan gelen Y kromozomu gen havuzlarının kaynağının Ortadoğu'da yaşamış olan ortak bir grup olduğu" bulgusuna ulaşılmış ve "çoğu Yahudi topluluğunun Diyaspora sırasında ve sonrasında çevrelerindeki Yahudi olmayan topluluklardan nispeten tecrit hâlinde kaldığı" sonucuna varılmıştır.[79] Diasporanın dünyanın dört bir yanına dağılmış olmasına rağmen, günümüzde Yahudiler arasında buldukları kayda değer genetik benzerlik araştırmacılar tarafından da şaşırtıcı bulunmuştur.[79]
Buna ek olarak, DNA testleri çeşitli etnik Yahudi gruplarının çoğunda son 3.000 yıl içinde diğer topluluklara kıyasla çok daha az karma evlilik yapıldığını ortaya koymuştur.[80] Bulgular, Yahudiler'in ortaya çıkışını sürgündeki İsrailoğulları ile ilişkilendiren geleneksel inanışı desteklerken dünyadaki Yahudi topluluklarının birçoğunun ya da çoğunluğunun, tarihi Hazarlar örneğinde olduğu gibi, Yahudi inancını benimseyen Yahudi soyundan gelmeyen gruplar tarafından kurulduğu teorileri ile de ters düşmektedir.[80][81] Her ne kadar Hazarlar gibi gruplar modern Yahudi toplulukları -Hazarların durumunda Aşkenazlar- tarafından massedilmiş olabilirse de, bu grupların modern Aşkenaz Yahudileri'nin büyük bir oranını oluşturmuş olmaları düşük bir ihtimalken, Aşkenaz Yahudileri'nin kurucusu olma ihtimalleri ise bundan da azdır.[82]
İsrailoğlu kökeninin temel örneği dahi yeni çalışmalar ile kimi Yahudi toplulukları için yeniden gözden geçirilmeye başlamıştır. Bundan önce, dünyadaki Yahudi topluluklarında belirlenen İsrailoğlu kökeni sadece Ortadoğu'dan göç ettikten sonra yerleştikleri yerlerde "kendilerine eş olarak alıp Yahudiliğe döndürdükleri yerel halktan kadınlar" ile bugün bilinen toplulukları kuran erkeklere dayandırılmaktaydı.[83] Aşkenaz Yahudileri'ni konu alan bir araştırmada, erkek kuruculara ek olarak, kayda değer sayıda kadın kurucunun da Ortadoğu kökenli olabileceği, mevcut Aşkenaz nüfusunun yaklaşık %40'ının anne tarafından sadece dört kadından, veya MS birinci ve ikinci yüzyıllarda Yakın Doğu'dan gelen "bir İbrani/Levanten mtDNA havuzuna dayanması muhtemel" "kurucu soylara" uzandığı ortaya atılmıştır.[83]
Yahudi grupların birbirinden ayrıldığı noktalar büyük ölçüde ev sahibi toplulukların genetik katkısının kaynağı ve oranına dayanır.[84][85] Örneğin, Temaniler gen havuzlarına girmiş olan Sahra altı Afrika gen tiplerinin oranı ile gerek diğer Mizrahiler'den gerekse de Aşkenaz Yahudilerin'den ayrılırlar.[84] Yemenliler arasında, son 3.000 yılda ortalama soy karışımı %35'tir.[84] Yerel Yemenli ve İsrailli atalara sahip[85] geleneksel olarak Arapça konuşan bir topluluk olarak Yemenli Yahudiler de bulgulara dahil edilmişse de, Yahudi olmayan Yemenli örneklerin ortalama olarak dörtte biri frekansa sahiptirler.[84] Aşkenaz Yahudilerin'de Avrupa kökenli erkek genetik katkısının oranı, tahminen 80 kuşak boyunca, kuşak başına %0,5 civarında kalmakta, toplam katkı tahmini de "Motulsky'nin %12,5'lik ortalama tahminine çok yakın" çıkmaktadır.[79]
DNA analizi, mabet görevlilerinin çıktığı Kohen kabilesinden gelen günümüzdeki Yahudilerin, yaklaşık 3.000 yıl öncesine giden ortak bir atayı paylaştıklarını da belirlemiştir.[86] Bu, dünyanın her yerindeki Yahudi topluluklarında tutarlılık gösteren bir sonuçtur.[86] Araştırmacılar, günümüzdeki kökenlerin en yakın zamandaki ortak atasının MÖ 1000 (kabaca Kutsal Kitap'ta sözü geçen Mısır'dan Çıkış sırasında) ile Babillilerin Birinci Tapınak'ı yıktıkları MÖ 586 yılları arasında yaşadığını tahmin etmektedir.[87] Aşkenaz ve Sefarad Yahudilerinden alınan DNA örneklerinin incelenmesinden de benzer sonuçlar elde edilmiştir.[87] Bilimciler, genetik mutasyonları temel alarak ilk mabet görevlisinin yaşadığı zamana dair de bir tahmin ortaya atmışlardır: buna göre, ilk mabet görevlisi kabaca 106 kuşak önce yaşamış, bu ise, her kuşağın ortalama uzunluğunun 25 ya da 30 yıl olarak alınmasına bağlı olarak 2.650 – 3.180 yıl öncesine denk gelmektedir.[87]
Yahudilerin kendi içindeki karşılıklı ilişkilerin ötesinde, diğer bulgular, Y-kromozomu ölçüt olarak alındığında, dünyadaki Yahudi topluluklarının İsrailli Araplar ve Filistinliler ile de yakın akraba olduklarını göstermektedir.[88] Bunlar, ister Hristiyanlaşmış, isterse de daha sonraları İslamlaşmış ve her ikisi de sonunda kültürel olarak Araplaşmış olsunlar, tek bir grup olarak "tarih öncesi çağlardan bu yana bölgede yaşayan bir çekirdek topluluğun [modern] torunları"nı temsil etmektedir. Çalışmalardan birinin yazarları, "incelenen Yahudi olan ve olmayan Ortadoğu toplulukları arasındaki gözlemlenen son derece büyük yakınlı[ğın] … ortak bir Ortadoğu kökeni hipotezini desteklediği"ni ifade etmektedir.[79]
İsrail Devleti
Yahudi ulus devleti İsrail, Yahudilerin toplam nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu tek ülkedir.[89][90] İsrail, 14 Mayıs 1948 tarihinde bağımsız ve demokratik bir ülke olarak kurulmuştur.[91][92] Parlamentosu Knesset'teki 120 üyenin hâlen 12'si Arap asıllı İsrail vatandaşıdır.[93] 1948 ve 1958 yılları arasında, Yahudi nüfusu 800.000'den iki milyona yükselmiştir.[94] Hâlen Yahudiler 5,4 milyon kişi ile, İsrail nüfusunun %75,8'ini oluşturmaktadır.[95] İlk yıllarında, İsrail Devleti Holokost'tan sağ kurtulanların ve Arap topraklarından kaçan Yahudilerin toplu göçüne de tanıklık etmiştir.[96] İsrail'de birçoğu 1980'lerin sonları ve 1990'ların başlarında İsrail'e hava yoluyla nakledilmiş çok sayıda Etiyopya Yahudisi de yaşamaktadır.[97] 1974 ve 1979 yılları arasında, yarıya yakını Sovyetler Birliği'nden olmak üzere, 227.258 göçmen İsrail'e gelmiştir.[98] Bu dönemde, Batı Avrupa, Latin Amerika ve Amerika Birleşik Devletleri'nden İsrail'e göçte de artış yaşanmıştır.[99] Aralarında Hindistan Yahudileri ve Holokost'tan kurtularak Amerika Birleşik Devletleri, Arjantin, Avustralya ve Güney Afrika'ya yerleşen Aşkenazlardan bazılarının soyundan gelenlerin de bulunduğu diğer cemaatlerden de İsrail'e bir miktar göç olmuştur. Diğer yandan, ekonomik sorunlar, siyasi koşulların yarattığı hayal kırıklığı ve devam eden Arap-İsrail anlaşmazlığı yüzünden kimi Yahudiler de İsrail'den ayrılmıştır. İsrail'den göç eden Yahudiler yordim olarak adlandırılmaktadır.[100]
Diaspora
On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru Amerika Birleşik Devletleri'ne ve diğer ülkelere göç, Siyonizm'in ortaya çıkması ve bunu takip eden, Rusya'daki pogromlar, Avrupa Yahudilerinin Holokost sırasında katledilmesi ve İsrail Devleti'nin kurulması, ardından da Yahudilerin Arap topraklarından bu ülkeye toplu göçü gibi olayların hepsi de 20. yüzyıl sonuna kadar dünya Yahudilerinin nüfus merkezlerinde önemli değişiklikler yaşanması ile sonuçlanmıştır.[101]
20. yüzyılın başına ait Roşaşana kutlama kartında, ellerinde bohçaları ile Rusya Yahudiler'i, kendilerine kucak açarak onları Birleşik Devletler'e davet eden Amerikalı akrabalarına bakıyorlar. 1881–1924 yılları arasında, iki milyonu aşkın Yahudi Rus İmparatorluğu'nda ki pogromlardan kaçarak Birleşik Devletler'e sığınacaktı[102]
Hâlen, dünyadaki en büyük Yahudi cemaati, yaklaşık 5,3 milyon kişi ile Amerika Birleşik Devletleri'nde bulunmaktadır. Yine Amerika kıtasındaki Kanada, Arjantin ve Brezilya'da da büyük Yahudi cemaatleri varken, Meksika, Uruguay, Venezuela, Şili ve diğer birçok ülkede ise daha küçük cemaatler varlığını sürdürmektedir. (bkz. Latin Amerika'daki Yahudilerin tarihi).[95]
Batı Avrupa'daki en büyük Yahudi cemaati ise, büyük bölümünü Cezayir, Fas ve Tunus gibi Kuzey Afrika'daki Arap ülkelerinden gelen göçmen ya da mültecilerin (ve onların soyundan gelenlerin) oluşturduğu 490.000 Yahudinin yaşadığı Fransa'dadır.[103] Birleşik Krallık'ta 295.000 Yahudi yaşamaktadır. Doğu Avrupa'da, eski Sovyetler Birliği topraklarında 350.000 ila bir milyon arasında Yahudi'nin yaşadığı tahmin edilmekteyse de, kesin bir rakam vermek zordur. İsrail dışında, dünyada en hızlı büyüyen Yahudi cemaati, Almanya'da, özellikle de başkent Berlin'deki cemaattir. Bunun nedeni ise, Berlin Duvarı'nın yıkılmasından bu yana, eski Doğu Bloğu'ndan on binlerce Yahudi'nin Almanya'ya yerleşmesidir.[104]
1945 yılında, Kuzey Afrika ve Ortadoğu'daki Arap ülkelerinde 900.000 civarında Yahudi yaşamaktaydı. İsrail'in kuruluşunun ardından ortaya çıkan Siyonizm karşıtlığı ile başlayan sistematik baskılar[105] bu Yahudilerin neredeyse tümünün 1950'li yıllarda İsrail'e, Kuzey Amerika'ya ve Avrupa'ya kaçmasına yol açmıştır (bkz. Yahudilerin Arap topraklarından toplu göçü). Günümüzde, Arap ülkelerinin tümünde kalan Yahudilerin toplam sayısı sadece 8.000'dir.[106]
1979 devrimi öncesinde 100.000 kişilik Yahudi nüfusuna sahip olan İran'da ise, 10.800 Yahudi yaşamaktadır. Devrimden sonra, İran Yahudilerinin bir kısmı İsrail ve Avrupa'ya göç etmişse de, çoğunluk (Yahudi olmayan İranlı yurttaşları ile birlikte) Amerika Birleşik Devletleri'ne, özellikle de ana topluluğun Tahrangeles olarak adlandırıldığı Los Angeles'a göç etmiştir.
Avrupa, Amerika, Ortadoğu ve Asya'nın geriye kalanı dışında, Avustralya ve Güney Afrika'da da oldukça büyük Yahudi toplulukları bulunmaktadır.[106]
Nüfus değişiklikleri: Asimilasyon
Antik Yunan'dan bu yana, Yahudilerin bir kısmı gönüllü veya zorunlu olarak kendilerini çevreleyen, Yahudi olmayan toplumlarla asimile olmuş, Yahudiliği uygulamayı bırakmış, kültürünü ve dilini unutmuş, Yahudi kimliğini kaybetmiştir.[107] Asimilasyon tüm bölgelerde ve tüm zaman dilimlerinde gerçekleşmiş,[107] hatta Çin'deki Kaifeng Yahudileri gibi, kimi Yahudi cemaatleri tümüyle yok olmuştur.[108] 1700'lerdeki Yahudi Aydınlanması'nın (bkz. Haskala) ortaya çıkışı, sonrasında da 1800'lü yıllarda Avrupa ve Amerika'daki Yahudi gruplarının serbestliğe kavuşması ile bu durum ivme kazanmış, Yahudileri laik toplumda daha fazla rol oynamaya ve bu toplumun bir parçası olmaya teşvik etmiştir. Bunun sonucunda da Yahudilerin cemaat dışından eşler ile evlenmeleri ve Yahudi cemaatinde katılmamaya başlamaları, giderek artan bir asimilasyon eğilimini de beraberinde getirmiştir.[109] Dinler arası evlilik oranları ülkeden ülkeye önemli farklılıklar göstermektedir: Amerika Birleşik Devletleri'nde %50'nin hemen altında,[110] Birleşik Krallık'ta %53 civarında, Fransa'da %30 civarında olan karma evlilikler,[111] Avustralya ve Meksika'da %10'a kadar düşebilmektedir.[112][113] Birleşik Devletler'de, karma evliliklerden olan çocukların sadece üçte biri kendini Yahudilik dini ile ilişkilendirmektedir.[104] Bunun sonucunda da, Yahudilerin içinde yaşadıkları ülkelere asimile olmaya devam etmesi yüzünden, Diyaspora'daki birçok ülkedeki dinen Yahudi olan nüfusu sabit kalmakta veya hafif bir düşüş eğilimi göstermektedir.
Nüfus değişiklikleri: Yahudilere karşı savaşlar
Tarih boyunca, birçok hükümdar, imparatorluk ve ulus, toprakları üzerinde yaşayan Yahudilere baskı uygulamış ya da onları tümüyle ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Bu amaçla, Yahudilerin ülkeden kovulmasından soykırıma kadar uzanan bir yelpazede farklı yöntemler uygulanmış, ülkelerin içinde, sıklıkla bu aşırı yöntemlerin tehdidi muhalefeti sindirmeye yetmiştir. Antisemitizmin tarihi, Yahudilerin katli ile sonuçlanan Birinci Haçlı Seferi'ni;[114] Torquemada'nın önderliğindeki İspanyol Engizisyonu ile Portekiz Engizisyonu'nu ve bunların Yeni Hristiyanlar ve Marrano Yahudilerine yönelik zulüm ve idamları;[115] Ukrayna'da Bohdan Chmielnicki'nin Kazaklarının gerçekleştirdiği katliamları;[116] Rus Çarları tarafından desteklenen pogromları[117] ve Yahudilerin yerleşmiş oldukları İspanya, Portekiz, İngiltere, Fransa, Almanya ve diğer ülkelerden kovulmalarını da içine almaktadır.[118] Yapılan zulümler, 1942 ile 1945 yılları arasındaki Holokost'ta yaklaşık 6 milyon Yahudinin katledilmesi ile sonuçlanan Adolf Hitler'in Nihai Çözümü ile doruk noktasına ulaşmıştır.[119]
James Carroll'a göre, "Yahudiler Roma İmparatorluğu'nun toplam nüfusunun %10'unu teşkil ediyordu. Bu orana göre, şayet diğer etkenlerin müdahalesi olmasaydı bugün dünyada 13 milyon yerine 200 milyon Yahudi olacaktı."[120] Elbette, nüfus artış oranı, salgın hastalıklar, göç, asimilasyon ve din değiştirme gibi diğer birçok karmaşık demografik etken de küresel Yahudi nüfusunun mevcut boyutu üzerinde önemli roller oynamıştır.
Nüfus değişiklikleri: Nüfus artışı
Her ne kadar Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerindeki Yahudi nüfusları son dönemde göç sayesinde artmışsa da, doğal nüfus artış dinamiklerine bağlı olarak sürekli büyüme kaydeden tek Yahudi nüfusu İsrail'de bulunmaktadır. Diyaspora'daki hemen her ülkede, genel Yahudi nüfusu düşer veya sabit kalırken üyeleri sıklıkla dini sebeplerden ötürü doğum kontrolünden sakınan Ortodoks ve Haredi cemaatleri hızlı nüfus artışı yaşamaktadır.[121]
Ortodoks ve Muhafazakâr Yahudilikte, Yahudi olmayanların Yahudiliğe geçişine izin verilmese de, birçok Yahudi grubu, Diyaspora'daki asimile olmuş Yahudi cemaatlerine ulaşarak Yahudi kökenleri ile yeniden bağ kurmalarını sağlamaya çalışmaktadır. Ayrıca, Reform Yahudiliği ilke olarak, dine yeni üyeler kazandırmaya olumlu bakmaktadır. Ancak, Reform Yahudiliği bu alandaki enerjisini aktif olarak yeni üyeler aramaktan ziyade karma evlilik yapan Yahudilerin eşlerine ulaşmaya çalışmaya harcamakla yetinmiştir.[122] Ortodoks hareketler arasında ise, laik Yahudilere daha güçlü bir Yahudi kimliği kazandırarak karma evlilik ihtimalini azaltmaya yönelik çabalar görülmektedir. Bu ve diğer Yahudi grupları tarafından son 25 yılda yürütülen çalışmalar sonucunda, laik Yahudilerin dini akidelerini daha fazla yerine getirme eğilimine girdiği, Baal Teşuva adıyla bilinen hareket ortaya çıkmışsa da, bu eğilimin demografik sonuçları tam olarak bilinmemektedir.[123] Ayrıca, Yahudi olmak yönünde ilerleme kararı alan Yahudi olmayanlar arasında da Jews by Choice (Yahudi Olmayı Seçenler) hareketi de büyümektedir.[1
Diller
Ana madde: Yahudi dilleri
Yahudiliğin litürjik dili, İbrani kutsal metinlerinin (Tanah) yazıldığı ve yüzyıllardır Yahudi halkının günlük konuşma dilini oluşturan İbranice'dir (İbranice'de "kutsal dil" anlamına gelen laşon ha kodeş tabiri ile adlandırılır). Milattan önce 5. yüzyıla gelindiğinde, İbranice'ye çok yakın olan Aramice de Yehuda'da konuşulan bir diğer dil olmuştur.[125] Milattan önce 3. yüzyıl itibarıyla, Diyaspora'daki Yahudiler Yunanca konuşuyordu.[126] Modern İbranice, Arapça ile birlikte, İsrail Devleti'nin iki resmî dilinden biridir.[127]
Konuşma dili olarak İbranice, 1881 yılında Filistin'e gelen Eliezer Ben-Yehuda tarafından yeniden diriltilmiştir. O zamana kadar yaklaşık on altı yüzyıl boyunca, İbranice neredeyse sadece litürjik dil ve Yahudilik üzerine yazılmış çoğu kitabın dili olarak kullanılır, Şabat'ta az sayıda insan İbranice konuşur olmuştu.[128] Yüzyıllar boyunca, dünyanın her yerindeki Yahudiler göç ettikleri bölgelerin yerel veya hakim dillerini kullanmış, sıklıkla da ayrı dialektler geliştirmiş veya yeni bağımsız dil kolları yaratmışlardır. Yidiş, Orta Avrupa'ya göç eden Aşkenaz Yahudileri tarafından geliştirilen Yahudi-Alman dili, Ladino ise, İber Yarımadası'na göç eden Sefarad Yahudileri tarafından geliştirilen Yahudi-İspanyol dilidir. Holokost'un Avrupa Yahudileri üzerindeki yıkıcı etkisi, Yahudilerin Arap topraklarından toplu göçü ve dünyanın dört bir yanındaki diğer Yahudi cemaatlerinden yoğun göç gibi birçok etkene bağlı olarak, aralarında Gruzinik, Yahudi Arapçası, Yahudi Berbericesi, Kırımçakça, Yahudi Malayalamı ve birçok dilin bulunduğu çoğu cemaatin antik ve farklı Yahudi dili terk edilmiştir.[129]
Günümüzde Yahudiler tarafından en yaygın olarak konuşulan üç dil İngilizce, Modern İbranice ve Rusçadır. Fransızca ve İspanyolca gibi bazı Latin dilleri de yaygın olarak kullanılmaktadır.[129]
Kültür
Ana maddeler: Laik Yahudi kültürü ve Yahudilik
Takipçilerine hem uygulamada hem de inançlarında yol gösteren Yahudilik, sadece bir din değil bir "dünya görüşü"[130] olarak da görülür. Dolayısıyla Yahudilik, Yahudi kültürü ve Yahudi kimliği arasında açık bir ayrım yapılması da oldukça zordur. Tarih boyunca, antik Helenistik dünya,[131] Aydınlanma Çağı (bkz. Haskala)[132] öncesi ve sonrası Avrupa, İslam yönetimindeki İspanya ve Portekiz,[133] Kuzey Afrika ve Ortadoğu,[133] Hindistan[134] ve Çin[135] ya da günümüzdeki Amerika Birleşik Devletleri[136] ve İsrail[137] gibi çok farklı çağlar ve yerlerde hiç de dini olmadığı halde bir açıdan Yahudilere has olan kültürel fenomenler gelişmiştir. Burada rol oynayan etkenlerin kimileri dinden ziyade Yahudiliğin kendi içinden gelirken, kimileri Yahudilerin veya belirli Yahudi topluluklarının çevreleri ile etkileşiminden, kimileri de bu toplulukların kendi içlerindeki sosyal ve kültürel dinamiklerden kaynaklanmaktadır. Bu durum, her bir cemaate has birbirinden oldukça farklı Yahudi kültürlerinin ortaya çıkmasına neden olmuşsa da bunların her biri en az diğerleri kadar özgün bir şekilde Yahudilere aittir.[138]
Geçmiş
Ana madde: Yahudilerin tarihi
Göçler ve sürgünler
Yahudiler, tarihleri boyunca gerek anavatanlarından gerekse daha sonra üzerinde yaşadıkları birçok defa bölgelerden doğrudan ya da dolaylı olarak çıkarılmışlardır. Hem göçmen hem de mülteci (bkz. Yahudi mülteciler) olarak yaşadıkları bu deneyim, Yahudi kimliğini ve dini uygulamalarını birçok yönden şekillendirmiş, bu yüzden de Yahudilerin tarihinde önemli bir unsur olmuştur.[139] Bu tür göçlerin kısmi bir listesi aşağıdadır:
Yahudilerin atası İbrahim, Keldanilerin yaşadığı Ur'dan Kenaan ülkesine gelen bir göçmendi.[140]
İsrailoğulları, Çıkış kitabında da belirtildiği gibi, antik Mısır'dan Çıkış'ı (Exodus: Yunancada "ayrılış" veya "çıkış" anlamına gelir) gerçekleştirmişlerdir.[141]
İsrail Krallığı'nın sakinleri, Asurlular tarafından daimi sürgüne gönderilmiş ve tüm dünyaya (ya da en azından bilinmeyen bölgelere) dağılmışlardır.[142]
Yehuda Krallığı'nın sakinleri, Babilliler tarafından sürgün edilmiş,[143] daha sonra, Pers Ahameniş İmparatoru Büyük Kiros'un hükümdarlığı döneminde, Yehuda'ya geri gönderilmişler,[144] ancak Roma İmparatorluğu tarafından yeniden sürgün edilmişlerdir.[145]
Yahudi diyasporasının Roma İmparatorluğu döneminde başlayan 2.000 yıllık dağılmışlığı başlamıştır. Bu dönemde, Yahudiler Roma topraklarının dört bir yanına dağılmışlar, bir bölgeden diğerine sürülmüş, dinlerini özgürce uygulayacak kadar serbest yaşayabildikleri yerlere yerleşmişlerdir. Diyaspora süresince, Yahudi yaşamının merkezi Babil'den[146] İber Yarımadası'na,[147] buradan Polonya'ya,[148] Amerika Birleşik Devletleri'ne[149] ve Siyonizm sonucunda da İsrail'e kaymıştır.[150]
Orta Çağ ve Aydınlanma dönemi Avrupa'sında pek çok defa yaşadıkları topraklardan kovulmuşlardır: 1290'da 16.000 Yahudi İngiltere'den; 1396'da 100.000 Yahudi Fransa'dan; 1421'de, binlercesi Avusturya'dan kovulmuştur. Bu Yahudilerin büyük kısmı Doğu Avrupa'ya, özellikle de Polonya'ya yerleşmiştir.[151]
1492'deki İspanyol Engizisyonu'nun ardından, İspanya'daki yaklaşık 200.000 Sefarad Yahudisi İspanyol krallığı ve Katolik Kilisesi tarafından ülkeden kovulmuştur. Bunu Yahudilerin 1493 yılında Sicilya'dan (37.000 Yahudi) ve 1496 yılında Portekiz'den kovulmaları izlemiştir. Bu kişilerin büyük kısmı Osmanlı İmparatorluğu, Hollanda ve Kuzey Afrika'ya kaçarken bir bölümü de Güney Avrupa ve Ortadoğu'ya göç etmiştir.[152]
On dokuzuncu yüzyılda, Fransa'daki dine bakılmaksızın herkese eşit vatandaşlık tanıma politikası, (özellikle Orta ve Doğu Avrupa'dan) Yahudilerin bu ülkeye göç etmesine yol açmıştır.[153]
Aralarında 1880-1925 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri'ne göç eden iki milyonu aşkın Doğu Avrupa Yahudisinin de bulunduğu milyonlarca Yahudi Yeni Dünya'ya gelmiştir (bkz. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Yahudilerin Tarihi ve Rusya ve Sovyetler Birliği'ndeki Yahudilerin Tarihi).
Doğu Avrupa'daki pogromlar,[117] modern Antisemitizm'in yükselişi,[154] Holokost[155] ve Arap milliyetçiliğinin ortaya çıkışı[156] gibi etkenlerin tümü, çok yüksek sayıda Yahudinin bir ülkeden diğerine, bir kıtadan diğerine hareket ve göç etmesine, sonunda da toplu olarak İsrail'e gelmesine neden olmuştur.[150]
İran İslam Devrimi birçok İran Yahudisini İran'dan kaçmaya zorlamıştır. Bunların çoğu ABD'ye (özellikle de Los Angeles'a) ve İsrail'e sığınmıştır. Kanada ve Batı Avrupa'da da daha küçük İran Yahudi cemaatleri bulunmaktadır.[157]
Sovyetler Birliği'nin yıkılması ile birlikte, o zamana kadar ülke sınırlarını terk etmesine müsaade edilmeyen Yahudilerin birçoğunun gitmesine bir anda izin verilmiştir. Bu, 1990'ların başında İsrail'e doğru bir göç dalgası yaratmıştır.[100]
İsrail ve Yehuda Krallıkları
İsrail Diyarı'ndaki İsrailoğlu gruplarının yayılışını gösteren harita (1695 Amsterdam Hagada'sı)
Ana maddeler: İsrail Krallığı ve Yehuda Krallığı
Yahudilerin çoğunluğu İsrail Diyarı'na yerleşmiş olan (aynı zamanda İbraniler olarak da bilinen) eski İsrailoğullarının soyundan gelir. İsrailoğulları ortak soylarını İshak ve Yakub üzerinden biblik ataları İbrahim'e kadar izlerler.[48] Saul'un hükümdarlığında bir Birleşik Monarşi kurulmuş, bu Kral Davud ve Süleyman'ın hükümdarlıkları altında da varlığını sürdürmüştür. Kral Davud (İlk olarak bir Kenaan sonra da Yevus şehri olan) Kudüs'ü fethederek burayı başkenti yapmıştır.[51] Süleyman'ın hükümdarlığının ardından, ülke kuzeyde İsrail Krallığı, güneyde ise Yehuda Krallığı olmak üzere ikiye ayrılmıştır.[53] İsrail Krallığı'nın M.Ö. 8. yüzyılda, Asur hükümdarı V. Şalmaneser tarafından fethedilmesinin ardından sakinleri Asur İmparatorluğu'nun dört bir yanına yayılmıştır. Gittikleri yerlerdeki kültürlere asimile olan bu gruplara On Kayıp Kabile adı verilir.[54] Yehuda Krallığı, M.Ö. 6. yüzyılın başlarında topraklarını fethederek Yahudi ibadetinin merkezinde bulunan Birinci Tapınak'ı yıkan Babil ordusu tarafından yıkılana kadar bağımsız bir devlet olarak varlığını sürdürmüştür.[55] Yehudalı seçkinler Babil'e sürülmüşlerse de, Babil Sürgünü olarak da bilinen, yetmiş yıl sonra Babil'in Persler tarafından fethedilmesinin ardından en azından bir kısmı memleketine dönebilmiştir. Yeni bir İkinci Tapınak Pers Krallarının desteği ile inşa edilmiş ve eski dini uygulamalar yeniden hayata geçirilmiştir.[56][57]
Pers, Yunan ve Roma yönetimi
Ayrıca bakınız: Yahudi–Roma savaşları
Perslerin Büyük İskender tarafından mağlup edilmesinin ardından ortaya çıkan Selevkos Krallığı, Pers dünyasına Yunan kültürünü sokmaya çalışmıştır. IV. Antiokhos Epiphanes yönetimindeki Yunanların, Helenleşmiş (Yunan kültürünü benimseyen) Yahudilerin de desteği ile, Kudüs Tapınağı'nı bir Zeus tapınağına dönüştürmeye kalkışmaları üzerine, Yahudiler Makkabilerin liderliğinde ayaklanmışlardır. Kazanılan zaferin ardından, Yahudiler Kudüs Tapınağı'nı yeniden Tanrı'ya adamışlar (Hanuka ya da Işık Bayramı'nın kökeni bu olaya dayanır) ve M.Ö. 165 yılında, M.Ö. 63'te Roma İmparatorluğu'nun nüfuzu altına girene kadar varlığını sürdüren Haşmonayim Krallığı olarak bilinen bağımsız Yahudi devletini kurmuşlardır. Roma yönetiminin ilk dönemlerinde, Haşmonayimler hanedanın Büyük Herod tarafından ortadan kaldırılmasına kadar başta kalmışlardır. Varlıklı bir Edom sülalesinden gelen Herod, Romalıların uydu kralı olarak çok başarılı olmuştur. Herod döneminde, Kudüs Tapınağı'na eklemeler de yapılmıştır.[158]
Herod'un M.Ö. 4 yılındaki ölümünden sonra Romalıların doğrudan yönetimi altına giren Yehuda'da politikalar gaddarlıkları veya kendi servet ve güçlerini mümkün olduğunca artırma ihtirasları ile bilinen imparatorlar, generaller, valiler ve konsüller tarafından sık sık değiştiriliyordu. Bu tarihten itibaren İmparatorluğun her yerine dağılan Yahudi tebasına karşı Roma'nın tavrı hoşgörü ile saldırganlık arasında gidip gelmiştir. Geniş bir panteona tapınan Romalılar, Yahudiliğin tek tanrıcılığına kolay uyum sağlayamazken dindar Yahudiler de Romalıların çok tanrıcılığını kabullenememiştir.[159] (Hristiyanlığın küçük bir Yahudi grubu arasından ilk ortaya çıkışı da işte bu kargaşa dolu iklimde meydana gelmiştir.[160])) Milattan sonra 66 yılında yaşanan kuraklık ve isyanların ardından, Yehuda'daki Yahudiler Roma'ya karşı genel bir ayaklanma başlatmışlardır. Ayaklanma, Roma İmparatoru Vespasian'ın oğlu ve varisi Titus Flavius tarafından bastırılmıştır.[161] Üzerinde esir edilen Yehudalılar ile bir menoranın (yedi kollu şamdan) Kudüs'e getirilişinin betimlendiği Titus Takı Roma'da hâlen ayaktadır. Yahudiler genellikle bu takın altından geçmez, etrafından dolanırlar.[162]
Titus Takı, Roma'ya getirilen esir edilmiş Yehudalıları ve Kudüs Tapınağı'ndan nesneler tasvir ediliyor
Kudüs'ün büyük bölümünü yıkan Romalılar, Tapınak Dağı'nın istinat duvarlarından olan Batı Duvarı'nı (ya da bugün bilinen adıyla Ağlama Duvarı) sağlam bırakmışlardır.[163] İlk ayaklanmanın sona ermesinin ardından, Yahudilerin önemli bir bölümü kendi topraklarında yaşamayı sürdürmüş ve dinlerini uygulamalarına müsaade edilmiştir. İkinci yüzyılda, Roma İmparatoru Hadrianus Kudüs'ü bir pagan şehri olarak yeniden inşa ettirmeye başlamış, diğer yandan da bazı Yahudi adetlerine kısıtlamalar getirmiştir. Bu hakaret karşısında, Yahudiler bu sefer Simon Bar Kohba'nın önderliğinde bir defa daha ayaklanmışlardır.[164] Hadrianus, buna muazzam bir güçle karşılık vermiş, yarım milyona yakın Yahudiyi öldürtmüştür. Roma lejyonlarının 135 yılındaki zaferinin ardından, Yahudilerin Kudüs şehrine girmeleri ve birçok Yahudi ibadeti Roma tarafından yasaklanmıştır.[165] Kudüs'ün yıkılması ve Yahudilerin şehirden sürülmesinin ardından, Yahudi ibadeti de Tapınak çevresinde örgütlenmekten çıkmış ve bunun yerine hahamlar, cemaatlerin öğretmenleri ve önderleri olarak daha önemli roller almaya başlamışlardır. Roma döneminden sonra Yahudi Kutsal Kitabı'na yeni bir kitap eklenmemiş,[166] bunun yerine, Halaha'nın ya da sözlü yasanın yorumlanıp geliştirilmesine ve bu geleneklerin, Yahudi hukukunun yorumlanmasında anahtar öneme sahip olan ve M.Ö. birinci ve beşinci yüzyıllar arasında kaleme alınan Talmud'a kaydedilmesine yoğun çaba harcanmıştır.[167]
212 yılında, tüm Yahudilere Roma İmparatorluğu vatandaşlığı verilmiştir. Milattan sonra 395 yılında I. Theodosius'un tahta geçmesiyle, Hristiyanlık, çöküş dönemine girmiş olan Roma İmparatorluğu'nun tek devlet dini hâline gelmiştir. Roma İmparatorluğu'nun son yüzyıllarında Yahudi ve Hristiyan yaşamları "tamamiyle birbirinin zıddı yönlerde" gelişmiştir. Yahudi yaşamı otonom, ademi merkeziyetçi ve cemaat odaklı hale gelirken, Hristiyan yaşamı ise, Papa ve Roma İmparatoru'nun yüksek otoritesi altında katı bir hiyerarşik sistem halini almıştır.[168]
İsrail'in çöküşünün ardından Yahudi yaşamı temelde demokratik bir karakter taşımıştır. Talmud'daki hahamlar, Tesniye'deki (29:9) "önderleriniz, oymak başlarınız, ileri gelenleriniz, görevlileriniz, bütün öbür İsrailli erkekler… Tanrınız Rab'bin önünde duruyorsunuz," pasajını, "Sizler için önderler, oymak başları, ileri gelenler, görevliler atadıysam da hepiniz nazarımda eşitsiniz" şeklinde yorumlamıştır (Tanhuma). Talmud'da, hakların her zaman beraberinde sorumlulukları da getirdiğinin altını çizilir: "hepiniz birbirinizden sorumlusunuz."[168]
Yahudilerin Katolikliğe geçen Roma İmparatorluğu ve Zerdüştçü Pers İmparatorluğu'nun dış baskılarından kurtulabilmiş olması birçok tarihçi tarafından "gizemli" bir olay olarak nitelendirilmiştir.[169] Örneğin, Wilhelm von Humboldt, bu konuyu "Nice parlak zekaların salt insani düzeyde açıklanabileceğinden şüphe duyduğu dünya ve dinler tarihindeki olağandışı bir fenomen" sözleri ile kaleme almıştır.[170]
Ünlü Yahudi tarihçi Salo Wittmayer Baron'a göre, İsrail'in düşüşü ile Roma'nın çöküşü arasındaki önemli yüzyıllar boyunca, Yahudiler varlıklarını sürdürebilmek için bir dizi mekanizma geliştirmişlerdir. Baron, Yahudiliğe ve Yahudi topluluğuna güç kazandıran en az sekiz etken sayar:[171]
Mesih inancı. Nihayetinde hayırlı bir sonuç çıkacağına ve İsrail'in yeniden kurulacağına olan inanç.
Ahiret doktrini üzerine giderek daha kapsamlı çalışılması. Kutsal Kitap zamanında büyük ölçüde göz ardı edilen ölümden sonra yaşam inancı artık daha fazla alim tarafından tartışılmaya başlamıştı. Bu inanç, Yahudilere bu dünyada çektikleri eziyete dayanma gücü vermiş ve din değiştirmenin cazibesine karşı koymalarına yardım etmiştir.
Yahudi tarihi ve kaderinin yorumlanması yoluyla çekilen ıstıraplara anlam kazandırılmıştır.
Gerek şehitlik doktrini gerekse zulüme uğramanın kaçınılmazlığı bir toplumsal dayanışma kaynağı hâline getirilmiştir.
Yahudilerin günlük yaşamı oldukça tatmin ediciydi. Her ne kadar Roma ve Pers İmparatorluklarının dört bir yanında, hatta buraların da ötesinde yaşıyorlardıysa da, Yahudiler hep diğer Yahudiler ile bir aradaydılar. Uygulamada, birçok Yahudi hayatı boyunca sadece birkaç dramatik durumda aleni olarak zulümle karşı karşıya kalırdı. Çoğunlukla, herkesin etkilendiği ve alışık oldukları bir ayrımcılık altında yaşıyorlardı. Günlük yaşam, gün boyunca Tanrı ile ilişkilerinin sürekli farkında olmalarını sağlamak için çok çeşitli ritüel gereklilikler tarafından yönetilmekteydi. "Genellikle, bu her şeyi içine alan Yahudi yaşam tarzı bir Yahudi için öylesine tatmin ediciydi ki, kendini… bunun temellerinin korunması uğruna… feda etmeye hazırdı."[172] Yahudilerin, putperestliğe ve domuz eti yemeye karşı çıkmak, çocuklarını sünnet ettirmek gibi uğrunda hayatlarını feda ettikleri emirler en katı şekilde uyulanlardı.
Geç dönem Roma İmparatorluğu ile Pers İmparatorluğu'nun müşterek gelişimi ve ayrımcı politikaları, Yahudilerde cemaat örgütlenmelerinin güçlü kalmasını sağlamıştır.
Talmud, doğumdan ölüme kadar Yahudi etiğinin, hukuk ve kültürünün, müşfik bir yargı ve sosyal refah sisteminin, herkes için eğitimin, güçlü, sevgi dolu ve cinsel açıdan tatminkar bir aile yaşamı geliştirilmesinin ve tatminkar bir dini yaşamın sürdürülmesinde son derece etkin bir güç olmuştur.
Yahudi kitlelerin "alt orta sınıf"ta öbeklenmesi,[173] orta sınıf erdemi olan cinsel özdenetimi sürdürmüştür. Etraflarını çevreleyen kültürlerin aksine, Yahudiler kendini dünya nimetlerinden çekmek ile cinsel aşırılık gibi iki uç arasında ılımlı orta yolu takip etmişlerdir. Yahudiler için, evlilik, etnik ve etik yaşamın güçlü temelini oluşturmuştur.
Bu şekilde saldırganlık, sadece Yahudilerin birliğini ve içsel güçleri ile bağlılıklarını daha da pekiştirmekten başka bir şey yapmamıştır.
Diasporanın başlangıcı
Ana madde: Yahudi Diyasporası
Her ne kadar Babilliler zamanından itibaren Yahudiler İsrail dışına da yerleşmişlerse de, Yahudi ayaklanmasına Romalıların verdiği tepki, Yahudi yaşamının merkezini kadim memleketlerinden diyasporaya kaydırmıştır.[174] Yahudilerin bir kısmı Romalıların adını Filistin olarak değiştirdiği Yehuda'da kalırken, bazıları esir olarak satılmış, geriye kalanlar da Roma İmparatorluğu'nun diğer bölgelerinde vatandaş olmuştur.[175] Yahudi diyasporasına getirilen bu geleneksel açıklama Yahudilerin neredeyse tamamen Yehuda'dan sürgün edilenlerin biyolojik torunları olduğuna inanan geçmişteki ve bugünkü Rabinik ve Talmud alimlerinin hemen hepsi tarafından kabul edilir. İslamın ortaya çıkışından altı yüzyıl önce, (gerek savaş gerekse İmparator Konstantin'in 313 yılında Hristiyanlığa geçişinin ardından, Hristiyan misyonunun uyguladığı baskı yüzünden harabeye dönen) Filistin'den Suriye, Babil ve İran Platosu'na kitlesel göç yaşanmış, bu yüzden, söz konusu bölgelerdeki nüfusa "muazzam ölçüde Yahudi kanı karışmıştır."[176]
Bazı laik tarihçiler, Antik Çağ'daki Yahudilerin çoğunluğunun muhtemelen Greko-Romen dünyadaki, özellikle de İskenderiye ve Anadolu'daki şehirlerin din değiştiren sakinlerinin torunları olduğunu savunurlar.[177] Buna göre, diyasporadan sadece ruhani açıdan ve Yahudi itikatının köşe taşı hâline gelen kayıp ve evsizlik hissinden etkilenmişler, dünyanın çeşitli yerlerinde gördükleri zulüm de bu hissiyatı desteklemiştir. Yahudilik dinini Helenistik medeniyetin dört bir yanına yayan bu tür din değiştirme politikaları Yahudi devletinin yıkılmasının ardından artmış ve ancak Hristiyanlığın güç kazanması ile sona ermiş görünmektedir.[178] Miladi dönemde, Mısır Yahudilerinin sayısının toplam yedi buçuk milyonluk bir nüfus içinde yaklaşık bir milyona ulaştığı tahmin edilmektedir.[179]
Bu teori ile sunulan genetik deliller sağlam olmasa da, kimi tarihçiler tarihi kayıtlara dayanarak Hristiyanlığın arifesinde, Roma İmparatorluğu nüfusunun %10'unu Yahudilerin oluşturduğuna inanmaktadır, ki böyle bir rakam ancak yerel halktan Yahudiliğe geçişler ile açıklanabilir.[177]
Sefarad cemaatinin sinagogu olan Amsterdam Esnoga (Sinagogu)
Diyaspora'nın ilk birkaç yüzyılında, en önemli Yahudi cemaatleri, Babil Talmudu'nun kaleme alındığı ve nispeten hoşgörülü rejimlerin Yahudilere özgürlük sağladığı Babil'de bulunmaktaydı. Yahudilerin çok daha katı bir tutum ile karşı karşıya kaldığı ve resmî mevkilere gelmelerine veya ibadethaneler inşa etmelerine izin verilmediği Bizans İmparatorluğu'nda ise durum daha kötüydü.[180] Eski topraklarına geri dönecekleri inancıyla, Yahudiler 614 yılında Filistin'i istila eden Persler ile ittifak kurup onların saflarında savaşmışlar ve Kudüs'teki Bizans garnizonunu yenerek üç yıl boyunca şehri idare etmişlerdir. Ancak Perslerin Bizans İmparatoru Herakleios ile barış yapmalarının ardından Hristiyan yönetimi yeniden tesis edilmiş ve bunu izleyen katliamdan sağ kurtulmayı başaran Yahudilerin Kudüs'e girmeleri bir defa daha yasaklanmıştır.[181]
Bizans İmparatorluğu'nun büyük bölümü ile Babil'in İslam orduları tarafından fethedilmesi Yahudilerin yaşamını genel olarak iyileştirmiş olsa da ikinci sınıf vatandaş statüleri değişmemiştir.[182] Bu İslami fetihlere tepki olarak, Batı 1096'daki Birinci Haçlı Seferi Kudüs'ü yeniden ele geçirmeye teşebbüs etmiş, bunun sonucunda bölgedeki birçok Yahudi cemaati de ortadan kaldırılmıştır. Yahudiler, Kudüs'ü Haçlılara kadar en gayretli şekilde savunanlar arasında yer almıştır.[183] Şehir düştüğünde, Haçlılar bir sinagoga topladıkları Yahudileri burada yakmışlardır.[184] Yahudiler, Haçlılara karşı Hayfa'yı neredeyse tek başlarına savunmuşlar, kuşatma altındaki şehri tam bir ay boyunca tutmuşlardır (Haziran-Temmuz 1099). O dönemde, son Yahudi devletinin yok olmasından bin yıl sonra, ülkenin her yerinde Yahudi cemaatleri bulunmaktaydı. Bunlardan, aralarında Kudüs, Tiberya, Ramla, Aşkelon, Caesarea ve Gazze'nin de bulunduğu ellisi tarihçiler tarafından bilinmektedir.[185]
Orta Çağ: Avrupa
İslam hakimiyetindeki İberya'da, Pesah hikâyesini okuyan kantor çizimi (14. yüzyıla ait İberya Hagada'sından)
Yahudiler Avrupa'ya Roma İmparatorluğu döneminde yerleşmiştir. Kilisenin tam olarak örgütlenmesinden önce, erken Orta Çağ toplumu hoşgörülüydü.[186] 800 ve 1100 yılları arasında, Hristiyan Avrupa'da 1,5 milyon Yahudi yaşıyordu.[187] Serf veya şövalyeler olarak feodal sistemin parçası olmadıkları için şanslıydılar, zira bu şekilde birçok Hristiyan için hayatı çekilmez hale getiren baskı ve sürekli savaş halinin dışında kalıyorlardı.[188] Sıradan Hristiyanların aksine, Yahudilerin çoğunluğu okuma yazma biliyordu.[189] Finans, yönetim ve hekimlik alanlarında sağladıkları önemli hizmetlerden ötürü Hristiyan toplumu ile ilişkilerinde, krallar, prensler ve piskoposlar tarafından korunmaktaydılar.[188] Hatta İncil üzerine çalışan Hristiyan alimler Talmudik hahamlara danışmaktaydı.[190] Tüm bunlar, Roma Katolik Kilisesi'nin reformları ve güç kazanması, özellikle de vaazler veren Fransisken ve Dominiken keşişlerin uydurduğu hikâyeler ve şehirlerde yaşayan, kıskanç ve rekabetçi orta sınıf Hristiyanların yükselişi ile değişmiştir. 1300 yılına gelindiğinde, keşişler ve yerel rahipler, halka Yahudilerden nefret etmeyi ve onları öldürmeyi öğretmek için, Paskalya yortusu sırasında dönemin kıyafetleri içindeki Yahudileri İsa'yı öldürürken betimleyen sahne oyunlarından yararlanıyorlardı.[191] Yahudiler üzerindeki baskılar ve yaşadıkları yerlerden kovulmaları işte bu noktada yaygın bir hal almıştır. On dördüncü yüzyılın ortalarında Kara Veba salgınlarının Avrupa'yı harap ederek nüfusun yarıdan fazlasının ölümüne yol açmasıyla, Yahudiler de günah keçisi seçilmiştir.[192] Nihayet, 1500 yılı civarında, Yahudiler aradıkları güvenliği buldukları Polonya'da yeniden refaha kavuşmuşlardır.[193]
Norman Roth, bir noktada İspanya'da diğer tüm Avrupa ülkelerinin toplamından daha fazla Yahudinin yaşadığını savunmaktadır. Kimi tarihçilerin hesaplamalarına göre, 12. yüzyılda Sefarad Yahudileri dünyadaki Yahudi nüfusunun %90'ını oluşturmaktaydı, ancak bu oran hızla düşmüştür.[194]
Yahudi cemaatleri sürekli olarak Haçlı saldırılarının hedefi olmuş,[114] giderek sertleşen yasalar da Yahudilerin ekonomik faaliyetlerin büyük bölümünden dışlanmasına ve toprak sahibi olmalarının yasaklanmasına neden olduğundan, Yahudilerin sadece aralarında borç para vermenin de bulunduğu birkaç mesleği yapmaları mümkün olmuştur.[195] Yahudiler, 1300 yılından sonra İngiltere, Fransa ve Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'ndan kovulmuşlar, nüfusun büyük bölümü Doğu Avrupa'ya, özellikle de 1700'lü yıllara kadar Yahudilere eşsiz şekilde hoşgörü ile yaklaşılan Polonya'ya gitmiştir.[151] 1764 yılına gelindiğinde, Lehistan-Litvanya Birliği'nde 750.000 Yahudi yaşamaktaydı. O dönemde dünya üzerinde yaşayan Yahudilerin toplam nüfusunun ise 1,2 milyon olduğu tahmin edilmektedir.[196]
Yahudileri hedef alan son ve en büyük toplu kovulma ise, İber Yarımadası'nın 1492 yılında Hristiyanlar tarafından yeniden fethedilmesinin (reconquista) ardından meydana gelmiştir (bkz. İspanya'daki Yahudilerin tarihi ve Portekiz'deki Yahudilerin tarihi).[152] On yedinci yüzyılda, kovulmaların sona ermesinin ardından, bireysel koşullar ülkeden ülkeye ve dönemden döneme farklılıklar göstermiş, ancak genel bir kural olarak, Batı Avrupa'daki Yahudiler resmî kararlar veya gayriresmî baskılar yoluyla tecrit edilmiş gettolarda ve ştetllerde yaşamaya zorlanmışlardır.[197] Yirminci yüzyılın başlarına gelindiğinde, çoğu Avrupa Yahudisi, genel olarak günümüzde Polonya, Litvanya, Beyaz Rusya ve komşu bölgeleri içine alan Rus İmparatorluğu'nun Batı sınırındaki Pale Yerleşimi'nde yaşıyordu.[198]
Orta Çağ: İslam yönetimindeki Avrupa, Kuzey Afrika ve Orta Doğu
Ana madde: Müslümanların hakimiyeti altındaki Yahudilerin tarihi
Müslümanların yönetimindeki İber Yarımadası'nda, Yahudiler matematik, astronomi, felsefe, kimya ve filoloji alanlarında önemli ilerlemeler sağlayacak özgürlüğe sahiptiler.[199] Bu dönem kimi zaman, İber Yarımadası'ndaki Yahudi kültürünün altın çağı olarak da adlandırılır.[200]
Leon Poliakov, İslamın ilk dönemlerinde, Yahudilerin büyük ayrıcalıklara sahip olduklarını ve cemaatlerinin refaha erdiğini yazar. Ticari faaliyetler yürütmelerini engelleyecek herhangi bir kanun ya da sosyal engel bulunmamaktaydı. Birçok Yahudi Müslümanlar tarafından yeni fethedilmiş bölgelere göç ederek buralarda cemaatler oluşturmuştur. Bağdat veziri kendi sermayesini Yahudi bankerlere emanet etmişti. Deniz ve köle ticaretinin çeşitli kısımlarının başına Yahudiler getirilmişti. Milattan sonra 10. yüzyılda halifeliğin en önemli liman şehri olan Siraf'ın valisi de bir Yahudiydi.[201]
On birinci yüzyıldan itibaren, Yahudilere yönelik pogromların yaşandığı örnekler de olmuştur.[202] Bunlar arasında, Endülüs'teki Gırnata'da Yahudi mahallesinin tümüyle ortadan kaldırıldığı 1066 Gırnata katliamı da vardır.[203] Orta Çağ Kuzey Afrika'sında[204] ve Mısır,[205] Suriye[206] ve Yemen[207] gibi diğer Arap ülkelerinde Yahudilere yönelik şiddet olayları yaşanmıştır.
1172 yılında İslam yönetimindeki İberya'nın büyük bölümünün kontrolünü ele geçiren ve Murabıtlardan çok daha köktenci olan Muvahhidler zımmilere karşı acımasızca davranmışlardır. Yahudiler ve Hristiyanlar Fas'tan ve İslam yönetimindeki İspanya'dan kovulmuşlardır.[208] Aralarında ibn Meymun'un ailesinin de bulunduğu ölüm ile ihtida arasında bir seçim yapmaya zorlanan Yahudilerden bazıları güney ve doğudaki daha hoşgörülü Müslüman ülkelere kaçmış, diğerleri ise kuzeye giderek büyüyen Hristiyan krallıklarına yerleşmiştir.[209][210]
Aydınlanma ve serbestleşme
Ana madde: Haskala
Menora önündeki kadın ile temsil edilen Yahudilere serbestlik veren Napolyon (1804 tarihli bir Fransız resmi)
Aydınlanma Çağı boyunca, Yahudilerin kendi içinde de kayda değer değişimler yaşanmıştır. Avrupa genelindeki Aydınlanma'ya paralel olarak Haskala (Yahudi Aydınlanması) hareketi de ortaya çıkmış, 1700'lü yıllarda Yahudiler kendi içlerine kapanmayı bırakarak, genel Avrupa toplumunun bilgi birikimini almaya, görgü kurallarını ve ideallerini benimsemeye başlamıştır. Öğrencilerin aldığı geleneksel dini öğrenime laik ve bilimsel öğretim de eklenmiştir. Yahudi tarihi ve İbranice çalışmaları yeniden hayat bulmuş, ulusal Yahudi kimliğine olan ilgi büyümeye başlamıştır.[211]
Günümüzdeki tüm Yahudi mezheplerinin doğuşu da Haskala hareketinden etkilenmiştir.[212] Aynı zamanda, Haskala, Yahudilerin ikamet ettikleri ülkelere kültürel asimilasyonun teşvik edilmesine de ve on dokuzuncu yüzyılda Yahudilikteki Reform hareketine de katkıda bulunmuştur.[213] Hemen hemen aynı zamanda, Haskala'nın neredeyse tam zıddını telkin eden Hasidik Yahudilik hareketi doğmuştur. 1700'lü yıllarda, İsrael ben Eliezer (Baal Şem Tov) tarafından başlatılan Hasidik Yahudilik, dine coşkulu ve mistik yaklaşımı ile hızla taraftar toplamıştır.[214] Bu iki hareket ve içinden çıktıkları Yahudiliğe geleneksel ortodoks yaklaşım, çağımızda Yahudi görenekleri içindeki bölünmelerin temelini oluşturmuştur.[215]
Bu esnada, dış dünyada da bir değişim yaşanmaktaydı. 1791'de, Fransa Yahudi nüfusuna serbestlik tanı(Zeker) kanunlar nezdinde onlara eşit haklar veren ilk Avrupa ülkesi olmuştur.[216] Napolyon, Yahudileri Avrupa'daki Yahudi gettolarını terk edip yeni oluşturulan hoşgörülü siyasi rejimlere sığınmaya davet ederek bu serbestleşmeyi daha da yaymıştır (bkz. Napolyon ve Yahudiler).[217] Danimarka, İngiltere ve İsveç gibi diğer ülkeler de Aydınlanma döneminde Yahudilere yönelik liberal politikaları yürürlüğe koymuşlar, bunun sonucunda da bu ülkelere bir miktar göç yaşanmıştır.[218] On dokuzuncu yüzyıl ortasına gelindiğinde, Papalık Devleti haricinde neredeyse tüm Batı Avrupa ülkeleri Yahudi nüfuslarına serbestlik vermişler, ancak 19. yüzyılın sonunda Doğu Avrupa ve Pale Yerleşimi'nin her yerinde baskılar ve pogromlar yoğun olarak devam etmiştir.[219] Antisemitizmin doğuda şiddet yoluyla, batıda ise sosyal olarak varlığını sürdürmesi yüzünden de, bir dizi Yahudi siyasi hareketi ortaya çıkmış, bunlar da Siyonizm ile sonuçlanmıştır.[154]
Siyonizm ve Avrupa'dan Yeruşalim'e göç
Ana madde: Siyonizm
1930'larda Polonya'daki Siyonist Tarbut okullarından bir poster. Siyonist partiler Polonya siyasetinde son derece aktif bir rol oynuyordu. Polonya'daki 1922 genel seçimlerinde, parlamentoda Yahudilere ait 35 sandalyeden 25'i Siyonistler tarafından kazanılmıştı.[220]
Ana maddeler: Siyonizm ve Yeruşalim
Siyonizm, Yahudiler'in geldikleri topraklar olan Yeruşalim ve çevresinde 1900 yıl aradan sonra tekrar bir araya toplayıp bir Yahudi devleti kurmayı amaçlayam sosyo–politik bir harekettir. Kökenleri daha eskiye dayanmakla birlikte, hareket resmî olarak Avusturya doğumlu Yahudi gazeteci Theodor Herzl tarafından 19. yüzyıl sonunda kurulmuştur.[221] Uluslararası hareket sonunda 1948 yılında dünyada modern zamanların ilk ve tek Yahudi Devleti olan İsrail Devleti'ni kurmuştur. Siyonizm hâlen öncelikle İsrail devleti ve hükûmetini desteklemek ve Yahudi halkı için bir memleket olarak statüsünü korumak amacıyla varlığını sürdürmektedir.[222] Bir "diyaspora milliyetçiliği" olarak tanımlanan[223] Siyonizm destekçileri tarafından amacı Yahudi halkının kendi kaderini tayin etmesi olan bir ulusal kurtuluş hareketi olarak görülür.[224]
Siyonizm, Yahudi halkı ile Yahudilerin ulus olduğu kavramının MÖ 1200 yılı ile İkinci Tapınak dönemi –yani MÖ 70'e kadar– arasında bir noktada ortaya çıktığı düşünülen İsrail Diyarı arasında bağ kuran dini gelenek üzerine kurulmuş olsa da,[225][226] daha ziyade Avrupa Yahudilerinin kıtanın her yerindeki yoğun Antisemitizm'e bir tepki olarak başlayan modern hareket büyük ölçüde laik bir karaktere sahip olmuştur.[227]
Politik yollardan tepki vermenin yanı sıra, 19. yüzyılın sonlarında çok sayıda Yahudi, Doğu Avrupa'daki baskılardan da kaçmaya başlamış, bunların çoğu Amerika Birleşik Devletleri'ne giderken bir kısmı da Kanada ve Batı Avrupa'ya yerleşmiştir. 1924 yılına gelindiğinde, sadece ABD'ye göç eden ve Avrupa'da yükselen Antisemitizm'in yol açtığı baskıların pek olmadığı bu ülkede büyük bir cemaat kuran Yahudilerin sayısı neredeyse iki milyona ulaşmıştı (bkz. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Yahudilerin tarihi). I. Dünya Savaşı'nda, 450.000'i çarlık Rusya'sı, 275.000'i de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu saflarında olmak üzere, İttifak ve İtilaf devletleri ordularında 1.172.000'in üzerinde Yahudi asker hizmet vermiştir.[228]
Holokost
Ana madde: Holokost
Antisemitizm en yıkıcı şekline, Yahudilerin yok edilmesini öncelik olarak belirleyen ve 1941 - 1945 yılları arasında Holokost'ta yaklaşık 6 milyon Yahudinin öldürülmesi ile sonuçlanan Nazi Almanyası'nın politikalarında ulaşmıştır.[229] Naziler işgal ettikleri topraklarda Yahudileri ve diğer grupları arazide toplu olarak öldürmek için başlangıçta Einsatzgruppen adını verdikleri ölüm taburlarından faydalanmışlardır. 1942 yılına girildiğinde, Nazilerin lider kadrosu Avrupa Yahudilerinin soykırımını öngören Nihai Çözüm'ü hayata geçirmeye ve özellikle Yahudileri öldürmek için imha kampları kurarak Holokost'un hızını artırmaya karar vermiştir.[230][231] Bu, sınai ölçekte bir soykırım yöntemiydi. O zamana kadar hastalıkların kol gezdiği, aşırı kalabalık gettolara kapatılmış olan milyonlarca Yahudi, (sıklıkla trenle) Nazi ölüm kamplarına naklediliyor, buralarda bir kısmı belirli bir yere (çoğunlukla gaz odalarına) yönlendiriliyor, ardından da ya gaz verilerek ya da vurularak öldürülüyordu. Cesetleri ise gömülüyor ya da yakılıyordu. Diğerleri ise kendilerine çok az yemek verilen ve salgın hastalıkların yaygın olduğu kamplarda tutuluyordu.[232]
II. Dünya Savaşı sırasında Müttefik ordularında savaşan Yahudilerin sayısının %40'ı Kızıl Ordu'da olmak üzere, 1,4 milyon olduğu tahmin edilmektedir.[233]
İsrail'in kuruluşu
Ana madde: İsrail
Ağlama Duvarı'nda dua eden Yahudiler
1948 yılında, İsrail Devleti'nin kurulması ile,[234] Yeruşalim'in Romalı'lar tarafından yıkılmasından sonra ilk Yahudi devleti kurulmuş oluyordu. 1948 Arap-İsrail Savaşı'nın ardından, daha önceleri Kuzey Afrika ve Ortadoğu'da yaşayan 850.000 Yahudinin büyük çoğunluğu da İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa'dan gelen artan sayıda göçmene katıldı.[235] Yirminci yüzyılın sonuna gelindiğinde, Yahudi nüfus merkezleri muazzam ölçüde değişmiş, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail laik ve dini Yahudi yaşamının merkezleri hâline gelmiştir.
Baskılar
Ana madde: Yahudilere yönelik zulüm
Ayrıca bakınız: Antisemitizmin tarihi ve Yeni Antisemitizm
Yahudi tarihi boyunca Yahudi halkı ve Yahudilik çeşitli baskılara maruz kalmıştır. Geç Antik Çağ ve erken Orta Çağ'da, Roma İmparatorluğu (sonrasında da Bizans İmparatorluğu), ilk olarak pagan Roma döneminde yaşadıkları topraklardan kovdukları ardından da Hristiyan Roma döneminde resmen ikinci sınıf vatandaş statüsüne soktukları Yahudi nüfuslarına defalarca baskı uygulamıştır.[236][237] Orta Çağ'ın sonraki dönemlerinde, Hristiyan Batı Avrupa'da, özellikle de Almanya'nın dört bir yanında Yahudilerin katledildiği Haçlı Seferleri sırasında, Yahudilere Hristiyanlık adına zulüm yapılmış, Yahudiler İngiltere, Almanya ve Fransa'dan kovulmuştur. En büyük çaplı sürgün ise, İber Yarımadası'nın Katolikler tarafından yeniden fethedilmesinin (reconquista) ardından İspanya ve Portekiz'de yaşanmış, hem Sefarad Yahudileri hem de Müslümanlar kovulmuştur.[114][118] 1870 yılına kadar varlığını sürdüren Papalık Devleti'nde ise, Yahudilerin sadece getto adı verilen belirli mahallelerde yaşamasına izin verilmiştir.[238] On dokuzuncu yüzyılda ve (İkinci Dünya Savaşı sona ermeden önce) 20. yüzyılın ilk yarısında, Roma Katolik Kilisesi, "iyi Antisemitizm" ve "kötü Antisemitizm" arasında bir ayrım yapmıştır. Buna göre, "kötü" Antisemitizm, Yahudilere karşı nefreti soylarından ötürü savunurdu. Bu, Hristiyanlık karşıtı addediliyordu, zira Hristiyanlığın mesajı etnik kimliğine bakılmaksızın tüm insanlığa gönderilmişti ve herkes Hristiyan olabilirdi. "İyi" Antisemitizm ise, gazeteleri, bankaları ve diğer kurumları kontrol altına alma komplolarını, sadece servet birikimine önem vermeleri gibi Yahudilere isnat edilen suçlamaları doğru kabul eder ve bunları eleştirirdi.[239]
İslam ve Yahudilik arasında ise karmaşık bir ilişki var olmuştur. Geleneksel olarak, Yahudiler ve Hristiyanlar Müslüman topraklarında zımmi statüsünde yaşıyor, dini akidelerini yerine getirmelerine ve kendi iç işlerini yönetmelerine, belirli koşullar çerçevesinde izin verilmiştir.[240] Bu koşullardan biri de, zımmilerin Müslüman devlete cizye (özgür yetişkin gayrımüslüm erkeklerden alınan vergi) ödemesi gerekiyordu.[240] İslami yönetim altında, zımmiler düşük bir statüye sahiptiler. Silah taşımalarının ve Müslümanları ilgilendiren davalarda şahitlik etmelerinin yasaklanması gibi bazı sosyal ve yasal engelleri vardı.[241] Ancak bu engellerin büyük bölümü sembolikti. Bernard Lewis'in tabiriyle "en onur kırıcı" olanı[242] ise, Kuran'a ya da hadislere dayanmayan ancak Orta Çağ başlarında Bağdat'ta ortaya çıkan ve son derece düzensiz bir şekilde uygulanan ayırt edici kıyafet giyme zorunluluğuydu.[242] Öte yandan, Yahudiler dinleri yüzünden öldürülme ya da sürülme veya zorla din değiştirmeleri yönünde baskı ile nadiren karşılaşmışlar, çoğunlukla da ikamet ve meslek tercihlerinde serbest olmuşlardır.[243] Nitekim, Emeviler ve Abbasilerin yönetimi altında 712-1066 yılları arası dönem İspanya'daki Yahudi kültürünün Altın Çağı olarak adlandırılır. Bu duruma yönelik önemli istisnai durumlar ise, 12. yüzyıl Endülüs'ünde[244] (daha sonraları da Müslüman İran'da)[245] Muvahhid hanedanının hükümdarları tarafından Yahudilerin öldürülmesi ya da din değiştirmeye zorlanması, Yahudilerin 15. yüzyıldan başlayarak, özellikle de 19. yüzyıl başlarından itibaren Fas'ta mellah adı verilen duvarlarla çevirili mahallelerde yaşamaya zorlanmasıdır.[246]
Modern çağda Yahudilere yönelik en büyük ölçekli zulüm Holokost olmuştur: İkinci Dünya Savaşı sırasında, Nazi Almanyası ve işbirlikçileri tarafından Avrupa Yahudileri (ve Kuzey Afrika'nın Avrupalıların kontrolü altında olan bölümlerindeki çeşitli Yahudi cemaatleri) ve diğer azınlık grupları devlet kontrolünde sistematik olarak öldürülmüştür.[247] Zulümler ve soykırım kademeli olarak gerçekleştirilmiştir. Yahudileri sivil toplumun dışına çıkarmaya yönelik yasalar II. Dünya Savaşı'nın patlak vermesinden yıllar önce yürürlüğe konmuştur.[248] Toplama kampları kurulmuş, buralara hapsedilenler yorgunluktan veya hastalıktan ölene kadar köle olarak çalıştırılmıştır.[249] Nazi Almanya'sı tarafından işgal edilen Doğu Avrupa topraklarında, Einsatzgruppen adı verilen özel birimler Yahudileri ve siyasi muhalifleri kitlesel olarak kurşuna dizerek öldürmüştür.[231] Yahudiler ile Çingeneler sıkışık gettolara hapsedilmişler, ardından da trenlerle yüzlerce kilometre uzaklıktaki imha kamplarına taşınmışlardır. Yolculuktan sağ çıkmayı başaranların büyük bölümü bu kamplardaki gaz odalarında öldürülmüştür.[250] Alman bürokrasisinin her kolu bu kitle katliamının lojistiğinde yer almış, bir Holokost uzmanının sözleri ile, ülke "soykırımcı bir ulus" halini almıştır.[232]
Dipnotlar için Kaynakca
Bakiniz:
Wikiepedia
tr . wikipedia . org / wiki / Yahudiler
|
|
|
Hz. Mûsâ hakkında bilgi verir misiniz? |
|
Yazar: RasitTunca - 08-09-2020, 09:36 PM - Forum: Dinler Tarihi
- Yorum Yok
|
 |
Hz. Mûsâ hakkında bilgi verir misiniz?
Kur’an-ı Kerim’de adından 196 yerde bahsedilen Hz. Mûsâ; gerek Kitâb-ı Mukaddes’te gerekse Kur’an-ı Kerîm’de kendisine en geniş yer ayrılmış bulunan Peygamberdir. Tevrat’ın beş kitabından dördü (Çıkış, Levililer, Sayılar, Tesniye) onu ve başından geçenleri anlatır. Tevrat’a göre Hz. Mûsâ, Ya’kub’un oğullarından Levi’nin soyundandır. Babası; Levi’nin oğlu Kohat’ın oğlu Amran (İmrân), annesi ise Kohat’ın kız kardeşi Yokebed’dir (Çıkış, 6/18-20).
Kur’an-ı Kerîm’de yer alan ve ana hatlarıyla Kitâb-ı Mukaddes’in verdikleriyle uyuşan bilgilere göre Hz. Mûsâ’nın doğduğu yıl Mısır Firavunu, yüzyıllardır bu ülkede yaşayan ve sosyoekonomik durumları gittikçe kötüleşen İsrâiloğulları arasından çıkacak birinin kendi saltanatını elinden alacağına işaret eden bir rüya görmüş; bunun üzerine onların erkek çocukları hakkında ölüm fermanı çıkarmıştı. Sıkı bir şekilde uygulanan bu katliamdan Mûsâ’yı kurtarmak isteyen annesi, Allah’ın emri uyarınca onu (üç aylıkken), harç ve ziftle sıvadığı bir sepete koyarak; (Çıkış, 2/2-3) Nil nehrine bırakmış, ablasına da gelişmeleri uzaktan takip etmesini söylemişti. Nihayet Firavun’un ailesi bebeği bularak Firavun’un eşi Âsiye’ye getirirler. Çocuğun hayatına kıyılmaması ve kendisinde kalması hususunda kocasını da razı eden Âsiye, onun için bir süt annesi arar; fakat çocuk hiçbir kadının memesini emmez. Durumu öğrenen ablası onlara annesini tavsiye eder (Tevrat’a göre Mûsâ’yı nehirde bulan ve onu emzirmesi için annesine veren, Firavun’un kızıdır; bkz. Çıkış, 2/5). Böylece evinde annesi tarafından emzirilen Mûsâ tekrar Firavun ailesine teslim edilir; okuma yazma da dahil olmak üzere çok iyi bir eğitim görür. Olgunluk çağına ulaşınca Allah tarafından kendisine “hüküm ve ilim” verilir (geniş bilgi için bkz. Kasas 28/7 vd. ; krş. Çıkış, 2/2-10).
İsrâiloğulları’ından birinin Mısırlı biriyle dövüştüğünü gören Mûsâ, İsrailli’nin yardım istemesi üzerine Mısırlı’ya bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu. Beklemediği bu durum karşısında Allah’tan af diledi; Allah da onu bağışladı (Kasas, 28/15-16). Ertesi gün olayın duyulması üzerine yetkililer Mûsâ’nın öldürülmesine karar verdiler. Durumu öğrenen Mûsâ Medyen’e kaçtı. Burada tanıştığı bir kızla evlendi ve sekiz (veya
on) yıl boyunca kayınpederinin koyun sürüsünü güttü. Daha sonra Mısır’a dönmek üzere ailesiyle birlikte yola çıktı. Yolda, Tûr dağının yanında gördüğü bir ateşe yaklaştığında yakındaki bir ağaçtan “Ey Mûsâ! Muhakkak âlemlerin rabbi olan Allah benim!” şeklinde bir ses geldi ve bu sözle başlayan ilk vahye muhatap oldu (bu ve daha başka vesilelerle Allah kendisine aracısız hitap ettiği için Hz. Mûsâ “kelîmullah” diye anılır).
Bu arada Allah tarafından kendisine, asâsının yılana dönüşebilmesi ve elinin kar gibi beyazlaşması şeklinde iki mûcize verildi ve Firavun’a gidip kavmini onun zulmünden kurtarmakla görevlendirildi; isteği üzerine kendisinden daha güzel konuşan büyük kardeşi Hz. Hârûn’u da yanına alması uygun görüldü. Hz. Mûsâ, ailesini Medyen’e geri göndererek Mısır’a gitti ve Hz. Hârûn’u da yanına alıp Firavun’un huzuruna çıktı. Ona Allah’ın elçisi olduğunu bildirdi ve İsrâiloğulları’nın kendisiyle birlikte Mısır’dan ayrılmalarına izin vermesini istedi. Ancak, mûcizeler göstermesine rağmen Firavun’u ikna edemedi; bu arada Firavun ve Mısır halkının başına gelen şiddetli felâketler de Firavun’un ikna olmasına yetmedi. Firavun, her felâket gelmesinde Hz. Mûsâ’ya, eğer Allah’a dua edip kendilerini musibetten kurtarırsa isteğini yerine getireceğine dair söz veriyor, fakat sıkıntı geçince sözünden dönüyordu (ayrıntılı bilgi için bkz. A’râf 7/103-138). Nihayet Allah’ın buyruğu uyarınca Hz. Mûsâ, bir gece İsrâiloğulları’nı yanına alarak, Sînâ’ya geçmek üzere gizlice Kızıldeniz’e doğru yola çıktı; sabahleyin durumu öğrenen Firavun da kuvvet toplayarak peşlerine düştü. Bir mûcize sonucu denizin yol vermesiyle Hz. Mûsâ ve kavmi karşıya geçerken, aynı yoldan geçmeye kalkışan Firavun ve beraberindekiler boğulup gittiler.
Kavmiyle birlikte Sînâ’ya ulaşan Hz. Mûsâ, onların başına Hz. Hârûn’u bırakarak ilâhî vahyi almak üzere Tûr dağına gitti ve kırk gece orada kaldı. Bu arada kavmi, Hârûn’un ikazlarına rağmen, Sâmirî isimli bir kuyumcunun yaptığı altın buzağı heykeline tapmaya başladı. Döndüğünde durumu öğrenince son derece üzülen ve öfkelenen Mûsâ, kavminden seçtiği yetmiş kişiyle birlikte, işledikleri günahlardan dolayı tövbe etmek üzere tekrar Tûrisînâ’ya gitti.
Hz. Mûsâ İsrâiloğulları’nı, Allah’ın kendileri için takdir ettiği kutsal topraklara götürmek istedi. Fakat kavmi onun bu isteğini reddettiği için arz-ı mev’ûd kendilerine kırk yıl haram kılındı ve bu süre içinde, Hz. Mûsâ da yanlarında olmak üzere, çölde dolaşıp durdular (Mâide 5/21-26). Tevrat’taki bilgilere göre kırk yıllık çöl hayatının sonuna doğru Hz. Hârûn 123 yaşında Hor dağında öldü; daha sonra arz-ı mev’ûda yaklaştıklarında da Hz. Mûsâ 120 yaşında vefat etti; Moab diyarında Beyt-peor karşısındaki dereye defnedildi
|
|
|
Hinduizm hakkında bilgi verir misiniz? |
|
Yazar: RasitTunca - 08-09-2020, 09:36 PM - Forum: Dinler Tarihi
- Yorum Yok
|
 |
Hinduizm hakkında bilgi verir misiniz?
Hinduizm, Hint yarımadasında yaşmakta olan halkın çoğunluğunun dinî inanç ve geleneklerini ifade eder. Kelime Batılılar tarafından kullanılarak yaygınlaştırılmıştır. Bölge halkı dini geleneklerini “Sanatana Dharma” (ezeli-ebedi din) biçiminde ifade etmektedir. Hinduizm BRahmanların hakimiyet sağladıkları dönemde ise Brahmanizm terimi ile ifade edilmiştir. Günümüzde Hinduizm ve Brahmanizm terimlerinin bir biri yerine kullanıldığı bilinmektedir.
Hinduizm Ari ırkın üstünlüğü, kast sistemi, sınırsız bir vatan sevgisi ve bağlılık duygusu kavramları üzerine kurulmuş toplumsal ve siyasi olguların bir özel görüntüsüdür. Hinduizmin bir ilk lideri, temel tebliğini, bildiren bir ilk kurucusu olmadığı için bir anlamda kurucularının kalabalık olduğunu söyleyebiliriz.
Hinduizm çok tanrılı bir karaktere sahiptir. Tanrı Brahma’nın dünyayı meydana getirdiğine inanılır. Tanrı Şiva ve Vişnu Brahma’dan sonra gelir. Rig-veda’da “Tanrı’nın gerçekliğin tek olduğunu ama bilgeler tarafından farklı adlarla anıldığı” ifadesi bulunmaktadır. Hindulara göre bütün bunlar tek olan Brahman’ın tezahürleridir. Hinduizmde saygı gösterilen bazı varlıklar Kaylasa, Himalaya Dağları, Ganj Yamuna Nehridir. Vedalar Dönemi’nde önemli sayılan pek çok Tanrı bugün unutulmuş gibidir; onlara nadiren dua edilir.
Hinduizm’in Tanrı anlayışı çeşitli mezhep ve ekollere göre değişik şekilde algılanmıştır. Bir kısım Hindu’lar monoteisttirler. Bir Hindu doğumundan ölümüne kadar bütün hayatı boyunca belirli merasimleri yerine getirmekle mükelleftir. Nitekim adaklarının yerini bulması için ziyaret, kalbin aydınlanması için meditasyon şarttır. Vedalar Döneminde ölenlerin cesetleri kısmen gömülür, kısmen yakılırken, günümüzde ise Muktilerin (Hindu inancına göre reenkarnasyon döngüsünden kurtulmuş ermiş kişi) dışında bütün cesetler yakılmaktadır. Dulların da yakıldığı Hindistan’da bu uygulama genel bir kaide halini almıştır. Bununla beraber günümüzde ara sıra da olsa dulların yakıldığına şahit olunmaktadır. İnançlarına göre bu dini merasimden sonra kadın gökyüzünde kocasıyla birleşmektedir.
Hinduizm mukaddes kitaplarının tamamını içine alan metinler Veda’lardır. Sanskritçe yazılmış olan Vedalar 4 bölümden oluşur.a.) Rigveda: Tanrıları tazim için yazılmış on kitaptan ibarettir. b) Samaveda: Kurban esnasında söylenen ilahileri ihtiva eder. c) Yajurveda: Bu da kurbanla ilgili formüllerden meydana gelmiştir. d) Atharvaveda: Kâinat ve büyü ile ilgili dualardan ibarettir. Ayrıca Vedaları tamamlayan Brahma, Upanişad ve Aranyakalar da temel metinlerdir.
Hinduizmde halkın ayrıldığı sınıflardan her birine “Kas”t denir. Bir bakıma Kast aynı işle meşgul olan görev ve gelenekleriyle bir birine sımsıkı bağlanan insanların meydana getirdiği birlik diye de tanımlanabilir. İnsanlar kendi isteği doğrultusunda Kast seçemez, belli bir Kast’ta dünyaya gelir. Bununla beraber sonradan Kast terk eden, Kast dışı sayılan gruplar da vardır. Bunlara dokunulmazlar denir. Kast sistemi Hinduizm inançlarından kaynaklanır. Belli başlı 4 Kast vardır: a) BRahmanlar (rahip ve âlimler),
b) Kşatriya (prensler ve askerler), c) Vaişya (tüccar, esnaf ve çiftçiler), d) Şudra (işçiler, sanatkârlar).
Meslekler Kastlara ayrıldığı gibi, evlenmeler de ancak aynı Kast içinde cereyan edebilir. Yeme - içme, giyim - kuşam, nişan ve düğün merasimleri de her Kast için belli özellikler taşır.
Hinduizmin önemli bir kavramı da “Karma”dır. Bir sebep-sonuç kanunu olan karma, insanın geçmişte yaptığının gelecekte ayrıca görüleceği esasına dayanır. İnsan ektiğini biçer. Bugün ekilen yarın alınacaktır. İyiliklerin karşılığı iyilik, kötülüklerin karşılığı kötülük olacaktır. Karma, her kararın doğru ve yanlış sonuçlarını tespit eden bir kavramdır. Karma’da, asıl olan mükâfat beklemeden hareket etmektir. Böylece sonuç bekleme arzusu frenlenmiş olur. Karmaya göre ölüm yokluk değil bir halden diğerine geçiştir.
Hinduizmin diğer bir kavramı da “reenkarnasyon”dur. Ruhun bir bedenden ötekine geçtiği inancının adı olan reenkarnasyon, karma doktrine bağlı olarak doğmuştur. Reenkarnasyon inancına göre, bedenden ayrı olarak ruhun ölümden sonra devamlılığı, ruhun kendi derecesi içinde yüksek veya alçak bir şekilde meydana gelmektedir. Buna göre insan yaptıklarına uygun tarzda, insan, hayvan veya Tanrı olarak yeniden doğar.
Ölümden sonraki hayatta mutlu olmak, hayatta iken doğru hareket etmeğe bağlıdır.
Hinduizmin başka bir kavramı da “Hulul” (Enkarnasyon-Avatara)’dır. Arapça bir kelime olan hulul Tanrı Vişnu’nun insan şeklinde kendini göstermesi anlamına gelir. Hinduizme göre Tanrı her döneminde çeşitli şahsiyetlere bürünerek kendini göstermiş, kötülüğü yok ederek, insanların ihtiyacı olan kanunları bildirmiştir. Böylece Tanrısal mesajlar sonsuza kadar devam edecektir.
Hinduizmde ayin ve ibadetler 3 temele dayanır. Bunlar; a) Güzel ameller, b) Bilgi sahibi olmak, c) Tanrı ile beraber olmaktır. Bu gayelere ulaşmak için sırayla şu hususlar yerine getirilmelidir: Ölenler için kurbanlar kesmek, güneşe saygı göstermek, doğumda ve ölümde ibadet etmek, mukaddes metinleri devamlı okumak, hakikat bilgisini elde etmeye çalışmak, her an Tanrı’nın varlığını düşünerek O’na kullukta bulunmak.
Hinduizmde ayin esnasında bir takım kutsal sözler telaffuz edilir. “Om” en etkili kelimedir. Hemen her yerde ibadet etmek mümkündür. Tapınaklar olmakla beraber ibadet ve ayinlerde ferdilik tercih edilir. Tanrı her yerde yapılan ibadeti gördüğü için, ibadetin belirli bir şekli ve düzeni yoktur. İlk ibadete sabah şafaktan önce başlanır; doğuya doğru dönülerek oturulur. Evlerde de genellikle tapınılan puta ayrılmış bir oda bulunur.
İnekler tüm kâinatın anası olan Devi’nin yani Tanrıça’nın sembolü sayıldığı için, inek ve öküzler caddelerde, alış veriş merkezlerinde veya diledikleri her yerde serbestçe dolaşılabilir. Etinin yenilmesi yasaktır.
Tapınaklarda yapılan ibadet evdeki ibadetten biraz farklıdır. İbadete boru çalınarak başlanır. Her köyde tapınak vardır. Büyük mabetlerin hemen yakınında kutsal yıkanmayı sağlayan havuzlar bulunur.
Kutsal sayılan 7 ziyaret yeri vardır. Hinduların hayatında önemli rol oynayan bu kutsal yerlere ziyaret ve Hac seferlerinin en bilineni Benares’e yapılan ziyarettir. Hinduların bunların dışındaki günlük olmayan ibadetleri ise ateş ayini, büyük kurban töreni, kutsal günlerde oruç tutmak, hacca gitmek, karşılıksız hizmet etmektir.
Günümüzde Hindistan, Seylan, Pakistan, Nepal ve Hint Yarımadasındaki diğer bölgeler de yoğun taraftara sahip olan Hinduizm mensuplarına dünyanın birçok ülkesinde de rastlanmaktadır. 800. 000. 000un üzerinde inananı bulunan Hinduizm günümüz dünyasında bağlılarının yaşamlarını şekillendirmeye devam etmektedir.
|
|
|
|