| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin Marifetnamesi 40. Bölüm |
|
Yazar: RasitTunca - 09-01-2020, 11:44 AM - Forum: Mektubatlar
- Yorum Yok
|
 |
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin Marifetnamesi 40. Bölüm
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Sakın damarların bitiş yerlerini ve faydalarını altı madde ile ayrıntılı olarak açıklar.
Birinci Madde
Karaciğerden biten bâb damarının dallarını ve faydalarını bildirir.
Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri emişlerdir ki: Sakin damarların hepsi karaciğerden bitmiştir. Karaciğerden önce iki damar vücuda gelmiştir ki, biri karaciğerden, dip tarafından vücudu bulmuştur. Onun çoğunlukla faydası, gıdayı mideden karaciğere çekmektir. Bu damar, hekimler arasında, bâb ismiyle şöhret bulmuştur. İkinci damar, karaciğerin yumru tarafından meydana gelmiştir. Onun çoğunlukla faydası, budur ki, gıdayı karaciğerden uzuvlara ulaştırmak ve dağıtmaktır. Bu damar, ecvef nâmını almıştır. Bâb olan damarın, karaciğer boşluğunda ayrılan tarafı, önce beş kısma yetmiştir. Uçları karaciğerin yumru tarafına yettikte; şubelere ayrılmıştır. Bir şubesi, öd kesesine gitmiştir. Bunun şubeleri, yeraltında olan kökler gibi karaciğer içinde dağınık bitmiştir. Ama babın karaciğer dibine bitişik olan ucu, ondan ayrıldıkta; sekiz kısım olmuştur. İki kısmı küçük, altı kısmı büyük suret bulmuştur. iki küçük kısmın biri, 12 parmak adı verilen bağırsağın kendisine bitişmiştir. Ondan gıdayı çeke gelmiştir. Bundan dahi şubelere ayrılıp, pankreas adı verilen cisme dağılmıştır.
İkinci kısım, midenin altına inip, idenin alt ağzı olan kapakçıklar yanında dağılıştır ki, ondan gıda cezbetmiştir. Ama geri kalan altı kısmın biri, mide yüzeyi tarafına gelmiştir ki, midenin dışında gıdasını ondan almıştır. Zira ki mideni n içinde gıdalara kavuşmakla gıdalanır olmuştur. Altı kısmın ikincisi, dalağa ulaşmıştır ki, dalağa ulaşmasından önce ondan şubeler ayrılıp, pankreasa gelmiştir ki, ona gıda vermiştir. Dalağa bitişmesiyle bile ondan bir şube geri dönüp, midenin sol tarafında bölünmüştür ki, o taraf ondan gıdasını bulmuştur. Dalağa giren şulbe ortaya geldikte; iki cüze bölünmüştür ki, bir cüzü yukarı çıkmış, bir cüzü aşağı inmiştir. Yukarı çıkan cüzü, iki cüze bölünüp, bir cüzünden dalağın üst cüzünde yani yarısında şubeler ayrılmıştır ki, o yarıya onlardan gıda gelmiştir. İkinci cüzü dışa gelip, midenin yumrusu sonuna erip, onda iki cüz olup, biri midenin sol dışı tarafına dağılmıştır ki, o taraf gıdasını ondan almıştır. Bir cüzü mide ağzına dağılmıştır ki, siyah köpüğün fazla asidini ona itmiştir. Fuduldan çıkıp, mide ağzını duraklatmaya ve hareket ettirmeye yetmiştir. Şehve ve iştihayı uyarıp, dalgalandırmıştır. Dalağın ortasında olan şubeden inen cüz dahi iki cüz olmuştur. Birinin şubeleri, dalağın alt yarısına dağılmıştır ki, o yarı ondan gıdalanmıştır. İkinci cüzü içyağından meydana çıkıp, onda dağılmıştır ki, ondan içyağına gıda gelmiştir.
Altı bölümün üçüncüsü, sol tarafa varıp, düz bağırsağın çevresinde olan damarların ince kanallarına dağılmıştır ki, gıdanın aşağıda bulunan hâsılından gıdasını almıştır. Altı kısmın dördüncüsü, saç gibi ince şubelere ayrılıp, bazısı midenin yumrusunun sağ tarafı dışında dalak tarafından idenin soluna gelen cüze karşılık olduğu halde dağılmıştır. Bazısı içyağının sağına yönelip, dalak damarının şubelerinden ve midenin solundan sağına gelen cüze karşı olduğu halde dağılmıştır.
Altı kısmın beşincisi, kalın bağırsakların çevresinde olan ince kanallara dağılmıştır ki, gıdayı ondan ala gelmiştir. Ama altıncı kısmın çoğu, yukarı çıkanın çevresinde, bazısı a'ver (coecum)e bitişik olan ince lifler çevresinde ağılmıştır ki, gıdayı onlardan almıştır. Sübhanallah! Kudreti kemal bulmuş, azameti celal bulmuş olan, rızık verici ve yaratıcı Allah münezzehtir.
İkinci Madde
Karaciğerden biten ecvef damarın bazı kollarını ve faydalarını bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: ecvef damarın kökü önce karaciğer içinde kıl gibi dağılıştır ki, yine kıl gibi şubelere ayrılan bab damarının şubelerinden gıdayı çeke gelmiştir. Ecvef damarın şubeleri, karaciğerin yumru dış boşluğunda vârit olmuştur. Bab damarının şubeleri, karaciğerin dibinden boşluğa gelmiştir. Şu halde bu ecvefin gövdesi, karaciğerin yumru yüzünde doğup, iki kısım olmuştur ki, biri büyük, biri küçüktür. Küçük kısmı, yukarı çıkmış, büyük kısmı aşağı inmiştir. Yukarı çıkan küçük kısmı, diyafram içine geçip, ona iki damar verip, onda dağılmıştır ki, ona gıdayı lütfetmiştir. Sonra yukarı çıkan kısım, yüreğin örtüsü hizasına gelip, ona birçok kollar göndermiştir. Onda kıl gibi dağılmıştır. Diyaframa gıda ondan gelmiştir. Sonra yukarı çıkan kısım ikiye bölünmüştür ki, biri büyük, biri küçük suret bulmuştur. Ama büyük kısım yüreğe gelip, onun sağ kulakçığı yanında içine girmiştir. Bu damar, yürek damarlarının en büyüğü olduğunda hikmet bu olmuştur ki, diğer damarlar, havayı çıkarmak için bulunup, bu büyük damar, gıda için kalmıştır. Gıda ise havadan kalın olduğundan, menfezi daha geniş, zarfı daha büyük olmağa muhtaç olmuştur. Bu büyük damar yüreğe girdiğinde, ona üç perde vermiştir ki, faydaları dışarıdan içeriye gelmiştir. Bu üç perde, diğerlerinden daha sert olmuştur. Ta ki yürek uzama sırasında onardan gıdayı çekip, yayıldıkta, geri dönmesin. Ama küçük damar budur ki, öbürüyle birlikte çıktıkta, ona üç ısım damar göndermiştir ki, biri yürekten akciğere gitmiştir. Atar damarların bitiş yeri yanında yüreğin ağına yakın yerde bitmiştir. Sağ boşlukta akciğer tarafına dönüp, ona yetmiştir. Bu damar, atardamarlar gibi iki zardan bitmiştir. Onun için hekimler buna, şiryan (atar damar) adını vermişlerdir. Bunun faydası bu olmuştur ki, bundan saçılan kan oldukça incelmiştir. Akciğer cevherine benzemiştir. zira ki bu ince kan, yürekte çok az kaldığından, bunda pişme olmayıp, atar kan damarına girdikte, onda hararetle pişmiştir. Üç kısmın ikincisi, yürek çevresinde dolaşıp, içinde dağılmıştır ki, yüreğe gıda ondan gelmiştir. Üçüncü kısmı, özellikle insandan sol tarafa meyledip, göğüs omurlarından beşinci omura gidip, ona dayanıp, sekiz alt kaburgaya ve onlara yakın olan kaburgalara dağılmıştır. Yukarıya çıkan kısım, yüreğin nahiyesini geçtikte; ondan göğsü ikiye bölen perdelerin ve kılıfların yukarılarına ve tev'e adı verilen yumuşak ete saç gibi şubelerle dağılmıştır. Sonra yukarı çıkan kısım boyun kemiği hizasına geldikte; ondan iki şube ayrılmıştır ki, birbirinden uzaklaşarak, boyun kemiği nahiyesine gelmiştir. Her bir şube, iki kola bölünmüştür. Her taraftan, biri bağır kemiği üzerinde sağ ve soldan inmiştir. Ta ki hançereye varmıştır. Sonra yukarı çıkan, üç şubeye ayrılmıştır. iki şubesi, kaburgalar arasında bulunan adalelere dağılmıştır. Ağızları onda dağılmış olan atar damarların ağızlarına kavuşmak ile mutabık gelmiştir. Bu iki şubeden birçok damar, göğüsten dışarı olan adalelere dağılmıştır. Hançereyi tamamladıkta; bir bölük damar dahi omuzu tamir edip, onda sıralanan adalelere dağılmıştır. Bu iki şubeden bir bölük damar dahi, düz adalelerin altında aşağı inmiştir. Şubeleri onlara dağılmıştır. Sonları, açıklanacak kuyruk sokumu kan damarında, yukarı çıkan adalelere ve atar damarlara bitişmiştir. Yukarı çıkan kısmın üçüncü şubesi, iki omuza gıda vere gelmiştir. Yaratıcı, bâri ve şekil verici olan Allah münezzehtir. Bu ne yaratılıştır ve bu ne sanattır ve ne hikmettir ki, gerçeklerinin inceliğinde akıl sahipleri şaşırıp kalmıştır.
Sübhanehü ve Taâlâ!
Üçüncü Madde
Kara ciğerden biten ecvef damarın; göğüs, omuzlar, çeneler, boyun, baş ve yanak ayasına çıkan kıllarını bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Göğüs ve omuz adalelerine dağılan iki şubenin geri kalanı bir çift şubedir ki, her bir damarı beşer şubedir. Her bir damarın birer şubesi, göğüste dağılmıştır ki, üstteki dört kaburgaya onlardan gıda gelmiştir. İkinci şubeleri omuzlara dağılmıştır ki, o iki yerde olan adaleler, onlardan gıdalarını almıştır. Üçüncü şubeleri, iki taraftan boyunda gömülmüş olan adalelere dağılmıştır ki, o adaleler onlardan gıda bulmuştur. Dördüncü şubeleri boynun üstteki dokuz omuru deliklerine bölünmüştür. İki tarafından onlara girip, başa yükselmiştir. Onda olan adalelere bunlardan gıda gelmiştir. Beşinci şubeleri, hepsinden daha büyük olup, iki taraftan omuz içine gelip, her biri dört kol olmuştur. Ama her şubenin birer koku, böğür kemiği üzerinde, omu mafsalını hareket ettiren adalelere dağılmıştır. ikinci kolları yumuşak ete ve atar damarlar içlerine dağılmıştır. Üçüncü kolları, göğü üzerinde geçip, yumuşak kısma inmiştir. Dördüncü kolları büyüktür ki, her biri üçer cüze bölünüp, ikişer cüzleri omuz diplerine gelmiştir. Onda olan büyük adalelere ve küçük adalelere ve içinde olan büyük adalelere dağılmıştır. Üçüncü cüzleri büyük olup, her biri ikişer şube olmuştur.
Göğüs üzerinden geçip, iki el nahiyesine gidip, onlarda olan adalelere dağılmıştır. Tıpçılar onlara, ıbti (koltukaltı) adını vermiştir. Yukarı çıkan kısmın, üçüncü şubesi, boyuna çıkarken iki kısım olmuştur ki, biri dış, biri iç şah damarı suretini bulmuştur. dış damar, boyun kemiğine yükseldikte; iki kısım olmuştur ki, biri ondan ayrıldıkta, ön tarafa yükselmekle gelmiştir. İkinci kısmı, öne ön tarafa inip, ondan yükselip, boyun kemiğinin dışına ulaşmıştır. Ondan yükselip, boynun dışına gidip, evvelki kısma ulaşmış ve karışmıştır. Şu halde iki kısımdan, bilinen şah damarı meydana gelmiştir. Bu ikinci kısım, birinci kısma karışmadan önce, bundan iki cüz ayrılmıştır ki, bir cüzü enlemesine gidip, içeri gireceği yerde, iki boyun halka kemiğinin kovuştuğu yerde, yine birleşmiştir. İkinci cüz, boyunun dışında kıvrımlı olup, sonra iki damarından ayrılmıştır. Bu iki çift damardan örümcek ağı gibi dağılıp, omuz üzerinde uzadıklarından, her biri omuz damarı nâmıyla şöhret bulmuştur ki, baş damarı dahi bunda olmuştur. Bu iki omuz damarının iki tarafından iki damar, omuz üstüne dek buna eşlik etmiştir. Lakin biri onda hapsolup, dağılmıştır. biri omuz üstünü geçip pazu başına gidip, onda dağılmıştır.
Omuz damarı, ikisini dahi geçip, ellerin sonuna gitmiştir. Dış şah damarının iki damarı karışmalarından sonra iki kısım olmuştur. Biri içe gömülüp, küçük kollara ayrılmıştır ve üst çeneye dağılmıştır. Onlardan büyük şube ayrılmış ve alt çenede dağılmıştır. Bu iki sınıf şubelerden ince damar cüzleri dilin çevresine gelmiştir. İkinci kısım dışta olup, iki kulak ve başa şakın olan yerlere dağılmıştır İç şah damarı, yemek borusuna eşlik edip, onuna doğru üst tarafa gidip, şube göndermiştir ki, dış şah damarından gene şubelerle karışmıştır. Hepsi yemek borusuna, hançereye ve gömülmüş adalelere bölünüp, sonu nihayet lam yivine gelmiştir. Sonra ondan nice şubeler dağılmıştır ki, birinci ve sekizinci omurdan çıkan sinirle dağılmıştır. Ondan bir saç gibi baş damarı ve boyun mafsalanı gelmiştir. Ondan kollar hâsıl olup, beyin üstündeki kafa kemiği perdesi mahalline ulaşmıştır. Kafa kemiğinin iki hacminin birleştiği yere çıkıp onda kafa kemiğinin içine gömülmüştür. Adı geçen kolları gönderdikten sonra kalan damarlar, lam yivi sonunda, kafa kemiği boşluğuna girmiştir. Ondan dimağ zarlarına şubeler dağılmıştır. O zarlar gıdasını bu şubelerden almıştır. Sert zarları, çevrelerinde bulunan cüzlerle bu şubeler raptedip, ondan ayrılmıştır. Bunlardan kafatasının perde mahalline gıda gelmiştir. Sonra ince perdelerden dimağa inip, atar damarların dağılması gibi, onda dağılmıştır. Bütün atar damarları sağlam raptedip geniş yerde karşılamıştır ki, ağızlarına kan dökülüp, onlarda toplanıp, pişsin. Sonra iki tak arasına dağılmıştır ki, o, sıkıcı nâmını almıştır. Ondan kollanan kanallardan kanı çekip, ondan orta karından iki ön karna uzanıp, oraya yükselen atar damarlara kavuşmuştur. İşte bu perde meşime şebekesi ile örülmüştür. Bunların hepsi, Allah Teâlâ'nın kudretinin kemaline delalet kılmıştır. (Herkese rızık veren, şanı yüce olan, şekil verici ve yaratıcı Allah her şeyden münezzehtir.)
Dördüncü Madde
Karaciğerden biten ecvef damarın kol ve ellere gelen kollarını ve faydalarını bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Kol damarının aslı, omuz damarıdır. Ondan ayrışan şulelerin başlangıcı kol damardır ki, o, pazuya hizalandıkta; ondan pazunun dış cüzlerine ve derisine dağılan şubelerdir. Sonra dirseğin mafsalın yakın olmasıyla üç kısım olmuştur ki, biri kol ipidir. Bu kısım üst oynağın dışı üzerinde uzanmıştır. Ondan dış tarafa dağılmıştır. İkinci kısmı kolun dışında dirsek boğumuna yönelip, içeriden bir şubeye bitişmeye gidip, ikisinden ekhal damarı vücut bulmuştur. Üçüncü kısmı derine inip, onda olan adalelere dağılıp, son bulmuştur. Ancak bir şubesi, kol kemiğine varmıştır. Bu, dirseğin iç mafsalına yakın geldikte; iki kısım olmuştur. Bir kısmı derine gidip, kafa damarından gömülen şubeye bir miktar bitişip, sonra ayrılmıştır. Şu halde bu mafsalın biri, iç tarafa inen serçe parmak ve yanındakinin hepsine ve orta yarıma varmıştır. İkici mafsala yükselen kemiklere temas eden et cüzlerine bölünmüştür. İçtekinin ikinci kısmı, kol içinde dört kol olmuştur ki, bir kolu, kolun aşağılarında bileğe varıncaya dek dağılmıştır. İkinci kolu, birinci kolun üstünde onun gibi dağılmıştır. Üçüncü kolu, hepsinden büyük gelip, üstte ve dışta olup, onun bir kolu, kol damarının bir şubesine bitişip, ikisinden ekhal hâsıl olmuştur. Kalanları, basilik damarıdır ki, bir dahi gömülüp, derine gitmiştir.
Ekhal damarı, iç taraftan bitip, üst oynağa çıkıp, ondan dış tarafa gidip, yunan lamı şeklinde iki kol olmuştur. üst kolu, üst oynağın tarafına inip, dirseğe yönelmiştir. Başparmağın arkasında ve onunla işaret parmağı arasına ve işaret parmağının kendinde dağılıştır. Aşağı kolu, aşağı oynağın tarafına inip, üç kol olmuştur ki, bir kolu, işaret parmağı ile orta parmağın arasına gelip, üst kolan işaret parmağına gelen damarın bir şubesine bitişip, onunla tek bir damar olmuştur. ikinci kolu ki, esîlmdir. Orta parmak ile yanındaki arasında dağılmıştır. Üçüncü kolu serçe parmak ile yanındaki arasına yönelmiştir. Bunların hepsi, parmak mafsallarına bölünmüştür. Bunlardan iki elin parmakları her an Allah'ın kudretiyle beslenmiştir. İnsanın en güzel şekilde yaratan hakîm ve sâni Allah münezzehtir.
Beşinci Madde
Ecvef damarın kara ciğerden bedenin aşağısına inen büyük kısmının kollarını ve faydalarını bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki 0oEcvefin inen cüzü ki, büyü kısmıdır. O kara ciğerden doğdukta; omurgaya dayanmazdan önce, ondan bir büyük damar ayrılıp, kılcal damarlara dağılmıştır. Sağ böbreğin liflerine ulaşıp, onda ve ona yakın olan cüzlerde dağılmıştır. Hepsine gıda vermiştir. Sonra bu inen kısımdan bir büyük damar ayrılıp, yine kılcallar gibi damarlara dallanmıştır. Sağ böbreğe gelip, onun liflerini bulup, civarında olan cisimlerde dağılmıştır. Hepsine bu dallarla gıda gelmiştir. Sonra bu inen kısımdan büyük damar dağılmıştır ki, onlara doğnalar ismi uygun gelmiştir. Bunlar, gıda vermek için iki böbrek içine girmiştir. Zira ki açıklanan atar damarlar gibi, bu doğanlar dahi böbreklerin gıdalarını çekici olmuştur ki, karaciğer kan suyu onlara gıda gelmiştir. Bu doğnaların solundan bir damar ayrılıp, erkekler ve kadınlarda sol yumurtaya inmiştir. Bir damar dahi, sağdan şubelere ayrılıp, sağ yumurtaya gelmiştir. Böbreklerden, tenasül organları içine, sağdan sağa ve soldan sola gelen iki sert damar tarafına bükülmüş ve şekilleri yuvarlak olduğundan, böbreklerden onlarda yumurtalara akan halis kan sıcaklıkla pişip, kırmızı kan döken beyaz meni olmuştur. İki damar dahi omurgadan iki yumurtaya ulaşmıştır. bu duarlar zekerde, ferçte ve rahmin derinliğinde kaybolmuştur. Sonra bu inen kısım omurgaya dayanıp, inerken her bir omur yanında ondan yine şubelere ayrılmıştır ki, bazıları o omurlara girip, omuriliğe ulaşmıştır. Bazıları yanında konulan adalelere dağılmıştır. Bazıları iki leğen kemiğine gelip, karın adalelerinde son bulmuştur. Bu inen kısım anlatılan durumları ile omurga omurlarının sonuna ulaştığında, onda iki kısmı bölünmüştür ki, bir kısmı sağ oyluğa ve bir kısmı sol oyluğa yol bulmuştur. Bu iki kısım oyluklara inmezden önce her birinden on tabaka damar ayrılmıştır. Evvelki tabakaları sert yerlere gelmiştir. İkinci tabakaları kıllar gibi dağılıp, kuyruk sokumu altlarına yayılmıştır. Üçüncü tabakalar kuyruk sokumu kemiği üzerinde olan adalelere dağılmıştır. Dördüncü tabakaları makat adalelerine ve kuyruk sokumu dışına bölünmüştür. Beşinci tabakaları, kadınlarda rahme yönelip, bazısı onda ve ona bitişik olan cüzlerde dağılmıştır. Kalanları mesane tarafına gelip, iki kısım olmuştur. Biri mesanede dağılıp, biri mesanenin boynuna gelmişti. Bu beşinci tabaka erkeklerde çok olmuştur ki, hem mesaneyi kuşatıp, hem zeker olmuştur. Altıncı tabakaları oyluk kemiği üzerinde konulan adalelere yönelip, onda dağılmıştır. Yedinci tabakaları karın üzerinde beden doğrultusunda giden adalelere yükselmiştir. Bu damarlar, o damarların uçlarına bitişmiştir. Göğüsten onlar karın boşluğuna inmiştir. Bu damarların kökünden kadınlarda dört damar bitip, dört taraftan rahme gelmiştir. Onlardan sekiz damar iki meme tarafına yükselmiştir ki, bu damarlarla rahim, memelere eş olmuştur. sekizinci tabakaları erkeklerde zeere, kadınlarda bız'a gelip, onlarda dağılmıştır. Dokuzuncu tabakaları, oyluğun iç adalelerine inip, onlarda dağılıştır onuncu tabakaları iki leğen kemiğine çıkıp, eller tarafından inen damarların içlerine ulaşmıştır. Hepsinden bir cüz'ü büyük hasıl olup, yumuşak adalelere inip, onda bölünmüştür ki, yirmi tabakaya varmıştır. Bu damarların bu tevzi ve ayrılmalarından nice kimseler ibret almıştır. (Damarlarda kanı nehirler gibi akıtan kahredici ve tek olan Allah münezzehtir.)
Altıncı Madde
Ecvef damarın inen kısmında oyluklar altına giden dallarını ve faydalarını bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Sözü edilen iki kısmın adı geçen tabakalarından arta kalanı, oyluklar içine inip, her bir kısım bir oyluk içinde 15'er şube olmuştur ki, biri oyluğun önü üzerinde konulan adalelere bölünmüştür. Biri oyluğun arkasında olan adalelere dağılmıştır. Biri iç taraf adalelerine dağılmıştır. Biri dış taraf adalelerine inmiştir. ikisi diz mafsalı adalelerine gelmiştir. Üçü şubenin kalanlarının dıştakileri küçük kemik üzerinde topuk mafsalına dek uzanmıştır. Orta şubesi diz sonundan baldır içi adalelerinde şubeler bırakarak inmiştir. Ondan iki şube kaldıkta, biri baldır cüzlerinin içinde kaybolur. Biri iki kemik arasında uzayıp, ayak önüne inişte sözü edilen dış damarın bir şubesine karışmıştır. üçüncü iç şubesi baldır derinliğine yönelip, büyük kemiğin yumru tarafından topuğun altına gidip, ayağın iç tarafına gelmiştir. Açıklanan üç şube, onda dört şueye bölünmüştür. ikisi içtedir ki, küçük kemiğin tarafından ayağa girmiştir. ikisi içtedir ki, iki dıştakinin birine içtekinin en içteki ulaşmıştır. Ayağın üstüne çıkıp, üstlerinde dağılmıştır. ikincisine iç kısmın dış şubesi bitişip, ayağın alt cüz'lerine dağılıp son bulmuştur. Şu halde insan bedeninin tümünde bulunan kan damarları bunlardır ki, açıklamaya gelmiştir. Hepsi tamam 360 kan damarına varmıştır. Hakîm ve şekil verici olan Allah'ın en güzel şekilde yarattığı insan bedeninde olan benzersiz sanatları fikretmeye ve düşünmeye vesile olmak için onda bulunan birbirine benzer parçaları bu miktarca açıklamakla yetinilmiştir. Bundan sonra bazı güç ve hisleri, uzuvların şekil farklılığını dahi iki bölüm ile açıklamağa lüzum görülmüştür. Bedende bulunan sonsuz ince sanatlardan açıklanan azaların anlatımı kısa kesilmiştir. Zira ki, bedende yaratılan bütün uzuvların çeşitli cüzlerinin uzun uzun anlatılması ve durumlarını filozoflar nice yüz kitap ile ancak açıklamışlardır. (Yaratıcıların en güzeli olan Allah ne yücedir.)
|
|
|
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin Marifetnamesi 41. Bölüm |
|
Yazar: RasitTunca - 09-01-2020, 11:43 AM - Forum: Mektubatlar
- Yorum Yok
|
 |
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin Marifetnamesi 41. Bölüm
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
İnsan bedeninde bulunan cinsleri ve kuvvet çeşitlerini, uzuvlarının içlerinin başlangıcını ve hayat verici dört nefsi, his ve kuvvet gibi hizmetçileri olan eşyayı altı madde ile açıklar.
Birinci Madde
İnsan bedeninde olan kuvvetlerin tür ve cinslerini, uzuvların içlerinin başlangıçlarını kısaca bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Kuvvetler ile fiiller birbirinden anlaşılmıştır. Zira ki, her bir kuvvetin başlangıcı bir fiil olup, her bir fiil ancak bir kuvvetten çıkmıştır. Şu halde fiiller gibi kuvvetler dahi iki cins olmuştur ki, biri tabii kuvvetler, biri nefsanî kuvvetler bulunmuştur. Bu kuvvetlerden her birisi için bir baş uzuv vardır ki, o uzuv o kuvvetin madeni olup, fiilleri o uzuvdan vücuda gelmiştir.
Tabii cins ki, bitkisel nefs olmuştur. O iki türü içine almıştır. Bir türünün gayesi, bedeni tedbir ile korumaktır. Bu tür gıda işinde mutasarrıftır ki, bedenin bekası sonuna dek ona gıda vermiştir. Büyümesi sonuna dek ona gelişme vermiştir. Bu türün yeri ve fiilinin çıkışı karaciğer bulunmuştur. ikinci türün gayesi bedenin o türünü korumak bilinmiştir. Bu tür tenasül işinde mutasarrıftır ki, beden karışımından meni cevherini ayırıp, ondan Hakk'ın emri ile bedenin benzeri şekillenmiştir. Bu türün yeri ve fiilini çıkışı tenasül organları bulunmuştur.
Nefsanî cins ki, ona hayvanî nefs denilmiştir. O iki türe kuşatıcı bilinmiştir. Onun bir türü müdrike kuvveti iki, bir tür hareket kuvveti bulunmuştur. Müdrike kuvveti ki, iki kısımdır. Birine dış ve birine iç denilmiştir. Bedenin dışında idrak edici olan beş kuvvettir ki: Duyma, görme, koklama, tatma ve dokunmadır. Bedenin içinde idrak eden dahi beş kuvvettir: His, hayal, fikir, vehim ve hafızadır. Bu tür müdrikenin yeri ve fiilinin çıkışı dimağ bulunmuştur. Ama hareket kuvveti bir türdür ki, hareketlerin başlangıcı hasebince kısımlara bölünmüştür. Zira ki her bir adale, bir başka tabiatta yaratılmıştır. Bir tür damarların hareketi olup, bedenin kirişlerini, titreşim ile kavrama ve salıvermeyle yayan kuvvetlerdir ki, bunlarla mafsallar yayılıp, uzuvlar hareket kılmıştır. Bu kuvvetlerin yerleri ve menfezleri adalelere bitişik olan sinirler olmuştur. Bu hareket kuvvetinin bir kısmı gazap kuvveti, bir kısmı şehvet kuvveti kılınmıştır.
Hayvanî nef gazabına ârız olan, kavrama bilinmiştir. Şehvet de ona ârız olan yayılma bulunmuştur. Gazapla şehvetin yerleri ve hareketlerinin çıkış yerleri yürek kılınmıştır. Hakikatte bütün kuvvetlerin başlangıcı yürek bulunmuştur. Lakin bu merkezler, nitelendirilen kuvvetlerin fiillerinin ortaya çıkış yeri bulunduğundan her biri başlangıç yeri adını almıştır.
Nitekim hislerin başlangıç yeri dimağ iken yine her his için tek bir uzuv olunmuştur. Zira ilk o hissin fiili kendine mahsus o uzuvdan meydana çıkmıştır. ama bazı tek fiiller, gıdayı hazmetmek gibi, tek bir kuvvet ile tamam olmuştur. Bazısı yemek iştihası gibi iki kuvvetle kemalini bulmuştur. Zira ki bu iştiha çekici bir kuvvetle, bir de hem midede konulan hassas kuvvetle tamam olmuştur. Çekme kuvvetini uzun lif, rutubetle harekete geçirir. Midenin girişindeki his kuvveti, bu işlemle iştihayı uyaran siyah köpüğü ekşidir. Zira ki bu hisse bir âfet ârız olsa, acıkma ve iştiha bâtıl olup gider. Sebeplerin müsebbibi Allah münezzehtir. Rablerin rabbi Allah münezzehtir.
İkinci Madde
insan bedeninde olan tabii nefsi ve bitkisel nefsi, bunların hizmetçileri bulunan kuvvetleri ayrıntılı olarak bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Ana karnından dünyaya gelen çocuk, dört can ile zinde olduğu halde doğmuştur. O dört ruhun birisi tabii nefs, biri bitkisel nefs, biri hayvanî nefs ve biri insanî nefs bilinmiştir.
Tabiî nefs: Bir kuvvetten ibarettir ki, cismin cüzlerini koruyup, birbirinden ayrılıp dağılmaktan mâni bulunmuştur. Bütün beden bu nefsin yeri kılınmıştır. Bunun iki hizmetçisi vardır. Birine hafiflik, birine ağırlık adı verilmiştir. Hafiflik o kuvvettir ki, çevreye meyilli bulunmuştur. Ağırlık, onun aksidir ki, merkez tarafına meyilli bulunmuştur.
Bitkisel nefs: Bir kuvvetten ibarettir ki, cismi, uzunluk, genişlik ve derinlikte uzatıp, miktarını büyük kılmıştır. Bu nefsin yeri kara ciğer olmuştur. Sözü edilen tabiî nefs, iki hizmetçisiyle birlikte bu bitkisel nefsin hizmetini kılmıştır. Bitkisel nefsin, bunlardan başka kendisi için dokuz yardımcısı dahi bulunmuştur: çekme kuvveti, tutma kuvveti, hazmetme kuvveti, ayırt etme kuvveti, itme kuvveti, üreme kuvveti, şekil verme kuvveti, gıda alma kuvveti ve büyüme kuvveti.
Çekme: Bir kuvvettir ki, faydalı gıdayı dışarıdan cismin içine çeker, demişler. Bu kuvvet bu fiili, kendi yeri olan idenin üst ağının uzun lifi ile işler.
Tutma: Bir kuvvettir ki, gıdayı içeride korur. Bu kuvvet bu fiili, kendi yeri bulunan midenin alt ağzının enlemesine kıvrık lifi ile eder.
Hazmetme: Bir kuvvettir ki, çekmenin çektiği, tutmanın koruduğu faydalı gıdayı değiştirir. Onu bir kıvama getirir ki, üremenin açıklanacak fiili için hazırlar. Kalanı karışıp, uzuvların gıdası olur, gider. Bu işleme hazım adı verilir. Bu kuvvet, bu pişirme ve karıştırmayı kendi yeri olan mide, karaciğer ve damarlar içinde onların hararetiyle işler.
Ayırma: Bir kuvvettir ki, gıdayı içeride korur. Bu kuvvet bu fiili, kendi yeri bulunan midenin alt ağzının enlemesine kıvrık lifi ile eder.
İtme: Bir kuvvettir ki, gıdadan gıda almaya layık olmayan fazlayı veya yeterli miktardan ziyade kalan fazlayı iki yoldan, ya ona mutad olan menfezlerden çıkarır. Nitekim ağaçtan zamkı çıkarır. Veya o ziyade yolan fazlayı, önemli azadan daha az önemli azaya ve katıdan yumuşağa iter. Bu kuvvet bu fiilleri, mide altında konulmuş olan enli ve sıkıcı lifin bir kirişinden toplamasıyla eder.
Üreme: Bir kuvvettir ki, en latif gıdayı toplar. Ta ki ondan o cismin benzeri hâsıl ola. Nitekim o toplama bitkilerde tohum, hayvanlarda nutfe denilmiştir. Bu kuvvet iki türdür ki, bir türü erkek ve dişide meniyi doğurur. Bir türü, rahmin içine gelen nutfede olan kuvvetleri, birbirinden ayırıp, her uzva mahsus bir mizaç hâsıl oluncaya dek meczeder. Bu kuvvet, bu fiilleri, kendi yerleri olan beden damarlarında işler.
Şekil verme: Bir kuvvettir ki, Hakk'ın kudretiyle bütün azanın teşekkül, karışım, miktar, yer, boşluk ve delikleri sonlarına bağlı olan bütün işleri görüp, korumak için gıda türünde tasarruf sahibi olup, onu cismin rengi eder. Bu kuvvet bu fiilleri, kendi yerleri olan atar damarlar içinde eder.
Gıda alma: Bir kuvvettir ki, alınan gıdanın benzerliğine çevirip, bedenden ayrılanın yerine verir. Bu kuvvet bu fiilleri, kendi yerleri olan bütün azalarda eder.
Büyüme: Bir kuvvettir ki, cismin bütün çaplarını tabii uygunluğu üzere ziyade eder. Büyümesinde imdat eder ki, cisme giren gıda ile gelişir ve büyür. Bu kuvvet bu fiilleri, kendi yerleri olan bedenin tümünde işler. Bu iki nefs, adı geçen hizmetçileriyle, açıklanacak hayvanî nefin hizmetçisi olmuştur. Hakîm ve kadîr olan Allah'ın boyun eğdirmesiyle, o nefse boyun eğerek itaat kılmıştır. Hayvanî nefs dahi, konuşucu nefsin binek ve atı olmuştur. (Bunu bizim emrimize veren ve bizi onun emrinde etmeyen Allah münezzehtir. Şüphesiz biz Rabbimize dönücüleriz.)
Üçüncü Madde
insan bedeninde olan hayvanî nefsi ve onun bedende olan hizmetçilerinden dıştaki beş duyuyu ayrıntılı olarak bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Hayvanî nefs, bir kuvvetten ibarettir ki, o bedenin tümünde sirayet kılmıştır. Beden onun ihtiyarıyla hareketli olup, hissiyle eşyayı bilmiştir. Bu hayvanî nefsin yukarıda açıklanan hizmetçilerinden başka 12 hizmetçisi dahi vardır ki; onu, on duyudur, biri gazap ve biri şehvettir. On histen beşi bedenin dışınadır ki, yerleri: Kulak, göz, burun, ağız ve bedenin tümüdür. Beşi bedenin içindedir ki; onların yerleri, dimağ boşluklarıdır. Onlar: Ortak his, hayal, vehim, fikir ve hâfızadır. Bütün bu on histen her birinin özel bir şuğulu vardır ki, onun işi o hizmettir.
Beş dış hissin biri işitme kuvveti, biri görme kuvveti, biri koklama kuvveti, biri tatma kuvveti ve biri dokunma kuvvetidir. İşitme kuvvetinin şuğulu budur ki, sesleri ve harfleri işitip, birbirinden ayırt eder. Ancak bunun vasıtasıyla kelam işitilip, anlanıp, intikal olunur. Bu idrak, bu kuvvete mahsustur ki, sair kuvvetler bu işten âciz kalmıştır. Bu işitmenin yeri, kulak içinde sıvı olmuştur. O bir nohut kabı kadar zarf içinde latif buhar dolmuştur.
Görme kuvvetinin şuğulu budur ki, şekilleri ve renkleri görüp, idrak eder ki; beyazı ve siyahı, uzun ve kısayı, büyük ve küçüğü, uzak ve yakını, güzel ve çirkini, aydınlık ve karanlığı birbirinden fark edip ayırmıştır. Bu idrak ise, bu kuvvetin kendine özgü şanına gelmiştir ki, sair kuvvetler, bu işten âciz kalmıştır. Bu kuvvetin yeri, gözbebeği olmuştur.
Koklama kuvvetinin şuğulu bu olmuştur ki, güzel kokuları ve kötü kokuları idrak edip, birbirinden fark edip, ayırmıştır. Bu idraki bu özel kuvvet almıştır ki, sair kuvvetler bu işten âciz kalmıştır. Bu kuvvetin yeri, dimağın önünde meme ucu gibi iki pâre et gelmiştir.
Tatma kuvvetinin şuğulu, eşyanın tadını tatmaktır. Şu halde acıyı tatlıdan, ekşiyi tuzludan ayırmaktır. Bütün yiyecek ve meyvelerin tat ve lezzetleri idrakine yetmek bu kuvvete mahsus olmuştur. Bu idrak ancak bu kuvvetin şanına gelmiştir ki, sair kuvvetler bu tat ve lezzetten âciz kalmıştır. Bu kuvvetin yeri, boğaz içi ile di üstüne yayılmış olan adale olmuştur.
Dokunma kuvvetinin şuğulu budur ki, yumuşağı sertten, sıcağı soğuktan, yaşı kurudan, hafifi ağırdan teşhis edip, ayırmıştır. Bu idrak ise ancak bu kuvvetle vücuda gelmiştir ki, sair kuvvetler bu işten âciz kalmıştır. Bu kuvvetin yeri, bedenin dışının tümü olmuştur. Lakin el ayasında ve parmaklarda ziyade ortaya çıkıp başın ortasında kemalini bulmuştur. Bu konum ve düzen, o yaratıcı Allah'ın kudretinin kemalini, nimet vericiliğinin nimetini açıklamıştır. Hayret ediciler bu sanattan nice ibret almıştır.
Dördüncü Madde
Hayvanî nefsin insan bedeninde olan beyan olunan hizmetçilerinden beş iç duyguyu ayrıntılı olarak bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Dimağın üç boşluğunda olan beş iç hissin biri müşterek his, biri hayal kuvveti, biri fikretme kuvveti, biri vehmetme kuvvet i ve biri hafıza kuvvetidir.
Müşterek his kuvveti: ilk hizmetçidir. Buna iki mânâ yönünden müşterek his denilmiştir. Birinci mânâ budur ki, iki gözün idrak eylediği bir nesnenin sureti, müşterek histe yine bir müşahede kılmıştır. Zira ki bir kimsenin gözüyle müşterek hissi arasında bir bozulma vâki olsa, o kimse şaşı olup, bir nesneyi iki görmüştür. İkinci mânâsı budur ki, müşterek his, dış hislerin sonunda ve iç hislerin evvelinde aracı olduğundan, dış hisler ile idrak olunan eşya, önce bu müşterek hisse gelip, o nehirler bu denizde toplandıkta; ondan iç hislere ulaşmıştır. Kalbe gelen fikirler, önce dimağa çıkıp, onda olan hisleri geçip bu müşterek hisse gelip, o pınar ve kaynaklar ona doldukta; ondan dış hislere ulaşmıştır. Şu halde onun için bu kuvvete üşüterek his denilmiştir. Bunun şuğulu, yazılan tercümanlık bulunmuştur. Bu kuvvetin şanı, bir tercümanlık bilinmiştir ki, sair kuvvetler bu işten âciz kalmıştır. Bu kuvvetin yeri, fiilin başlangıcı beyan olunduğu üzere üç boşluktan birinci boşluğun ön cüzü olmuştur. İkincisi hayal kuvvetidir. Bunun işi ve sanatı budur ki, dış hislerden bir nesne idrak olunsa, mesela bir kimseyi görmüş bulunsa, o kimse hazır bulunmasa, bu hayal kuvveti, onu kayıp iken müşahede edebilir. Yahut bir kimse bir şehri seyredip, bir başka yere gitmiş olsa, o şehri murat eyledikçe, gaip iken müşahede edebilir. Çünkü hayalin işi, hayal emekle mânâları idraktir. Şu halde hakikatte hayal, katip misalidir ki, mânâları suretten uzak etmek onun halidir. Yani madem ki bir kelam, telaffuzla suret bulmadıkça mânâsı hâsıl olmaz ve bir kimseye ulaşmaz. Lakin suretsiz, kâtip, suret ve lafız olan mânâları gayriye ulaştırabilir. Bunun gibi hayal de, sureti hazır olmayan eşyayı, diğer hislere gösterebilir. Bu mânâların idraki, bu kuvvete mahsus olmuştur. diğer kuvvetler bu işten âciz kalmıştır. Bu hayal kuvvetinin yeri ve fiilinin başlangıcı, müşterek hissin arkasında, ona bitişik olan birinci boşluğun diğer cüzü olmuştur.
Üçüncüsü fikretme kuvvetidir. Eğer bunu, insanî konuşma kuvveti kendi faydasına kullanırsa, o anda bu kuvvete mütefekkire, müfekkire, mutasarrıfa ve zâkire derler. Eğer hayvanî vehmetme kuvveti bunu kullanıp, onun fiili için hazır olursa, o durumda bu kuvvete, hayal etme derler. Bu fikretme kuvvetinin işi budur ki dış ve iç hislerden hafıza kuvveti de her ne yazılış ise, bu, o şekilleri görüp, okur. Bu kuvvetle, birinci ve ikinci kuvvetlerin farkı budur ki, hissolunanlardan çıkarak onlara gelenleri ancak biri kabul ve toplayıp, biri o toplamı hıfzeder Lakin bu üçüncü kuvvet, ikinci kuvvette olan suretlere mutasarrıf olduktan başka o suretlere uygun ve uygunsuz olan muhalleri dahi hazır edebilir. Onun için bu fikretme kuvveti, vehmetmeye âlet gibi gelmiştir. Bu idrak ancak buna mahsus olmuştur ki, sair kuvvetler bu sanattan âciz kalmıştır. Bu fikretmenin yeri ve fiilinin başlangıcı, dimağdan orta boşluğun ön cüzü olmuştur.
Dördüncü vehmetme kuvvetidir ki, bunun şuğulu ve sanatı odur ki, gördüğü ve görmediği nesneleri, doğruyu ve yalanı nefse gösterir. Şehadetler âleminde (dünyada) sureti olan ve olmayan mânâları idrak eder bulunmuştur. Vehmetme kuvveti, mesela âlemde 100.000 güneş vehmedebilir. Halbuki âlemde ütrü ferdine münhasır olan güneş, birden ziyade değildir. Veyahut cıvadan bin deniz vehmeder. Halbuki biri dahi bulunmaz. Veyahut altın ve gümüşten ve türlü cevherlerden binlerce tepe ve dağ vehmedebilir. Halbuki âlemde iri dahi olmaz. konuşmayan hayvanın aklı, ancak bu vehmetme kuvvetidir ki, bununla kuzu, bir sürüde annesi benzeri bin koyun içinde kendi annesini bilir. Çobanın sadakatiyle kurdun düşmanlığını bu kuvvetle hissedip, bilir.
Şu halde bu vehmetme kuvveti diğer hayvanlardan insana mahsus olan akıl makamında olur. Zira ki hisle değil akılla algılanan sadakat ve düşmanlığı, koç, vehmetmenin hükmüyle bilir. İnsan dahi bu kuvvetin bazı hükümlerine tâbi olup, hayvanlık eder. Zira ki vehmetme kuvveti, hayal etme kuvvetini kullanıp, olan duruma aykırı ve işin gerçeğine ters nice yollara gider Nice yalancı hayaller icat eder ki, akıl hükmünce muhal ve âtıldır. Nakil hükmünde sapık ve bâtıldır. Onun için vehmetme kuvvetine beden şeytanı adı vermişlerdir. Zira ki beden kuvvetlerinin tümü, insan aklının hükmü altında emriyle gitmişlerdir. illa ki, vehmetme insana itaatkâr ve boyun eğici değildi. Nice ki Rahman'ın meleklerinin tümü, hazreti Adem'e secde etmişlerdir, ancak iblis ona secde eder değildir. Habib-i Ekrem (S.A.V.) hazretleri, hadis-i şerifte0 "Her doğan ki, ana rahminden dünyaya gelir. Onunla şeytanı beraber doğar, " buyurduğu vehmetme kuvvetinden kinayedir, demişler. Zira ki vehmetme kuvveti, yalan söylemekten ve eşyayı ters gösterip, hile yapmaktan asla hâli kalmaz. Onun tasallutu oldukta; aklın hükmü kalmaz. Vehmin fehme galebesinden Allah'a sığınırız. Bu kuvvetin yeri, dimağı tümüdür. Lakin fiilinin başlangıcı, orta boşluğun sonu olmuştur.
Beşincisi hâfıza kuvvetidir. Bu kuvvet levhaya benzer olmuştur. İnsanın levh-i mahfuzu bilinmiştir. Zira ki iç ve dış hisler, buna her ne şekil ve suret gelirse, onun nakşı olduğu gibi bu levha üzerinde sâbit olup, görünmüştür. Mesela iki kimse birbirini bir kere görmüş olsalar, sonra bir dahi görüşmeseler, elbette birbirini tanıyıp bilirler. Zira ki önce görüştüğünde, ikisinin de sureti hâfıza kuvvetlerinde resim ve nakşolunmuştu. Şu halde o evvelki nakş ki, hâfızalarda yazılmıştı. Bu ikinci kerede yazılan nakşa tatbik olunduğunda, iki nakş uygun gelip, beraber olurlar. Ondan bilir ki, bundan önce bir dahi görüşmüşlerdir. Bu hâfıza kuvveti, hissolunan ve olunmayan suretlerden, vehmetme kuvvetine gelen mânâların hazinesi bulunmuştur. Nitekim hissolunan suretler müşterek hisse gelen mânâların hazinesi hayal bilinmiştir. Bu hıfz, ancak bu kuvvete mahsustur ki, sair kuvvetler bu işten meyustur. Bu hâfızanın yeri ve fiilinin başlangıcı, dimağın üç karnından son karnının cüzünün başlangıcıdır. Şu halde hakikatte bu hâfıza kuvveti yazılmış bir levha misalidir. Fikretme kuvveti onu okuyan âlim gibidir. Hayal kuvveti kâtip misalidir, vehmetme kuvveti şeytan gibidir, müşterek his bir deniz misalidir ki, dış nehirler ve iç kaynakların hem toplamı, hem taksim edicisi bulunmuştur. Hemen yukarıda açıklanmıştır. Beden şehrinin sultanı insanî ruh, nefsler ve kuvvetleri onun avenesi bilinmiştir.
NAZM
Tenin şehr oldu canın pâdişahı
Gönlün arş ve dimağın tahtgâhı
Hayalin katip hıfzın çü defter
Ulûm-u fikr o defterde musavver
Ases akl ve behimî nefs bîdad
Çü şeytan vâhime aşk oldu cellad
(Tenin şehir oldu, canın onun padişahı. Gönlün arş, dimağın onun tahtgâhıdır. Hayalin katip, hıfın defterdir. Fikrin ilimleri o defterde şekillenmiştir. Polisi akıldır. Hayvanî, adaletsiz nefstir. Vehmetme şeytan gibidir. Aşksa cellat gibidir.)
Beşinci Madde
Hayvanî nefsin insan bedeninde bulunan bu hizmetçilerinden, ahlakın kaynağı olan asabî kuvveti ve şehvanî kuvveti ayrıntılı olarak bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Her bir hareket ki o, muzırı def için veya gayre üstünlük için hayvanî nefsten yürekte meydana gelmiştir; o hareketin ismi gazap kuvveti olmuştur. Bu gazap, o def ve galebeyi, kendisine şuğul ve rehber kılmıştır. Bunun yeri ve fiilinin başlangıcı yürek olmuştur. Gazabın itidali şecaattir ki, onunla öne alınacak işler, öne alınmıştır. O övülmüş ahlak olup, şeriat ve mürüvvette makbul bulunmuştur. Gazabın ifratı, tehevvürdür ki, onunla öne alınmayacak iş, öne alınmıştır. O, kötü ahlak bilinmiştir. Gazabın azlığı cübündür. Onunla öne alınacak işlerden imtina olunmuştur. Bu kötü ahlak, tehevvür gibi bulunmuştur.
Her bir hareket ki, o menfaati çekmek için veya lezzeti istemek için hayvanî nefsten yürekte bulunmuştur.O harekete şehvet kuvveti denilmiştir. Bu şehvetin şuğulu ve sanatı o çekme ve isteme bilinmiştir. Bunun dahi yeri ve filinin başlangıcı yürek fiili bulunmuştur. Bu şehvetin itidali iffettir ki, onunla şeriat ve mürüvvete uygun olan arzulara girişilmiştir. Bu iyi ahlak, güzel bulunmuştur. Şehvetin ifratı şerehtir ki, onunla şeriat ve mürüvvete uygun gelmeyen arzulara girişilmiştir. O kötü ahlak bulunmuştur. Şehvetin azlığı hamuttur ki, onunla yararlanılması lazım gelen arzuları edadan kusur olunmuştur. Bu kötü ahlak, onun gibi kötü bilinmiştir.
Şu halde eğer gazap kuvveti ve şehevhi kuvvet, açıklanacak insani nefsin hükmü altına gelip, köleler gibi her durumda emrine itaatli ve boyun eğici oldularsa, ikisi dahi itidal bulup, iki iyi ahlak hâsıl olur ki, biri şecaat, biri iffettir. Gazap ve şehvete üstün ve mâlik olan insâni, nefs, hür ve olgundur. Eğer iş, aksine dönüp, gazap ve şehvet insani nefsin üzerine üstün gelip, onu hükümleri altına alıp, köleler gibi kullandılarsa, o zaman gazap ve şehve itidalden kalıp, ikisinden dört kötü ahlak vücuda gelir ki, onlar: Tehevvür, cübün, şereh ve hamuttur. Nice kötü ahlak, bu dördünden doğup, çoğalır. Gazap ve şehvete mağlup olan insanî nefs, esir ve eksiktir ki, kendini bilmez. Cahildir. Mevla'sından dahi gâfildir.
Çün nefs-i behimî kuluyuz kıl bizi âzad
Kul eyle sana kıl gazab ve şehvete mâlik
Altıncı Madde
İnsan bedeninde mutasarrıf olan dört nefin sonuncusu insanî nefsi, hizmetçileriyle hakimâne bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Konuşan insanî nefs ki, insanî ruh ve rabbanî emridir. O bir cevherdir ki, kendi zatında her maddeden mücerret iken aşk ile bağlandığı bedenin işlerini tedbir için hayvanî nefsin yeri olan yüreğin ortasında bulunan siyah nokta süveydada hayvanî nefs ile yakınlaşmış ve kucaklaşmıştır. Onun vasıtasıyla beden cüzlerenin tümünde mutasarrıf olmağa yer bulmuştur. Zira ki toprak cisim gayet kesif, pak ruh gayet latif ve hayvaî nefs önemli ve önemsiz arasında olduğundan ikisinin arasında aracı olmuştur. Bununla kesif bedene milli olan latif ruh münasebet kazanmıştır. Hayvanî nefs ile kucaklaşmaktan bu ulvi ruhun ismi gönül olmuştur. Bu şerifli nefsin bir semtini, hayvanî nefsin kesafeti karanlık kılmıştır. Onun için Cemal'in aynası ve Zü'l-Celal'in nazargâhı olmuştur. Bu mertebe itibar, izzet ve şeref bulmuştur. lakin bu ayna, hayvanî sıflarla tozlanmıştır. Enâniyet kılıfında örtülü kalmıştır. Onun içi bu ruh, kendini bilmez ve Mevla'yı bulmaz olmuştur. Kendi âleminden yüz çevirmiştir. hayvanî nefsin hükmü altına gelmiştir. Kendi hizmetçisinin hizetinde esir olup kalmıştır. Halbuki sözü edilen üç nefs, hizmetçilerle bile bu insanî nefs sultanı için, beden memleketine hizmetçiler ve reaya gelmiştir. Bu sultanın bunca hizmetçisinden başka üç özel hizmetçisi dahi vardır ki, biri nutuk, biri nazarî akıl ve biri amelî akıldır.
Nutuk, bir idrak kuvvetidir ki, onunla mânâların incelikleri birbirinden fark edilip, seçilir. Bu nutkun itidali hikmettir ki, onunla sevap hatadan fark olunmuştur. Nutkun ifratı cerbezedir ki, anlaşılması mümkün olmayan mânâların idraki arzu kılınmıştır. Nutkun azlığı, belâdettir ki, onunla hayır şerden farkolunmaz, ikisi eşit bilinmiştir. Şu halde nutkun durum ve şânı mânâları idraktir.
Nazarî aklın iş ve sanatı, nizam ve işleri tasavvur etmektir. Mesela bina olacak imaretleri, önce bu nazari akıl tasavvur eder ki, kaç oda ve kaç penceresi olmak lazımdır hepsini münasebeti ile tasavvur eder ki, bunun işi budur.
Amelî aklın şuğul ve rehberi budur ki, nutkun idrakini ve nazari akıl ile tasavvurunu kuvvetten fiile getirip, amel etmiştir. Şu halde bu yeryüzünde olan bütün şehir ve kasabalarda bulunan binalar, sanatlar, zinetler, lisanlar, lügatler, yiyecekler, giyecekler, kitaplar, ilimler, nakışlar, çizgiler, bostanlar, umumî ve hususî âdetler ki, âlemde vardır; hepsi nutuk kuvvetinden ve nazarî akıl kuvveti ile vücut bulmuştur. Ameli aklın onlara itaatinden bilfiil vücuda gelmiştir. Nitekim bu yaratıklar âlemi o emirler âleminden ortaya çıkmıştır. Bunun gibi adı geçen eşyalar, nazarî akıldan ve nutuk kuvvetinden amelî akıl vasıtası ile vücuda gelip, bu nizamı bulmuştur. Zira ki, amelî akıl ise nazarî akıl bilinmiştir. Hepsi ona boyun eğici ve itaatli bulunmuştu. Şu halde kendisine hizmet edilen bu mükerrem insanî nefs bedende bulunan hizmetçileri tamamen yirmisekiz kuvvettir ki, açıklanmıştır. Bu insanî nefse gölge akıl odur ki, o akıl, vacib'ül-vücut olan Allah'ın nurundan vücut bulmuştur. Bu küllî akıl, izafî ruh ve ilâhî aşk namını almıştır. Şu halde iradî ölümle bu nefsten fena bulan o ruh ile zinde olmuştur. Her ne ki âlemde vardır, kendi vücudunda bulunmuştur Gönül yüzünde enaniyet perdesi kalkıp, kedini ve rabbini bilmiştir. Ruhu, dolunay gibi zevalsiz güneşe mukabil gelmiştir. Gönlü nûr, huzur ve sürûr ile dolmuştur. Bu cihan görüntülerinden, bu cisim ve candan geçip, kal âlemine göçüp aslî vatanına dönmüştür. Nereden gelip gittiğini bilip, muradını alıp, olmazdan evvel olup, ebedî ahayt bulup, düşmandan kurtulup, dostu ile kalmıştır. Meselâ insan bedeni bir duvar benzeridir ki, onun bir semti mücerret kayıplar âlemi, öbür semti şehadet alemidir. O duvarı yenilenmesi ve tamiri, yeme ve içme uyku ile gün gün adettir. Onun kalınlığı içinde bin kadar boş çatlaklar ve değişik açıları vardır ki; kemik boşlukları ve damarlara işarettir. O duvarın gayıp semtinde bir ayna konulmuştur ki, o gönülden ibarettir. Onun billûr yüzü gayba yöneliktir ki, o durum insanî ruhtur. Billûrun arkası duvar içinde gölgelidir ki, onu gazap ve şehvet sarmıştır. Aynanın arkası o yalımlı lambanın mekanıdır ki, hayvanî ruh misalidir. Onun bekası fitili ile yağın kavuşması zamanıdır ki, onlar hararet ve ruhî rutubettir. O lambanın nuru, hisler ve kuvvetlerdir ki, duvarın açıları ve yarıkları onunla aydınlanmıştır. O bütün azaların hayatıdır. O duvarın şehadet semtinde beş penceresi açık olup, onlar beş ruhî ış duyudur. O aynanın yüzüne tozlar durulmuştur ki, kötü ahlaktan ona bulanıklık gelmiştir. Kendi kılıfında örtülmüştür ki, enaniyetinde mahcup ve şaşkın kalmıştır. O halde, onun için gazap şehvetine mağlup ve enaniyetinde mahcup olan gönül, kendi nefsini cahildir ve Mevla'sından gafildir. Kendini duvar ve lamba anladığı bâtıl bir hayaldir. O ancak beş pencereden duvarın yüzüne eğiktir. Açık durumlar ise uyuyanın uykusu ve gidenin gölgesidir. Çünkü o aynanın kılıfı kendisi ile gayb âlemi arasında gölgedir. Şu halde o âlemden tamamıyla yüz çevirmekle zuhur etmiştir. Halkı tarafına dönücü ve beş his penceresinden şehadet âlemine tam bir iltifatla yönelik ve meyledicidir. Zira ki o gönül, bu dalı kök ve bu ayrılığı kavuşma, bu bulanığı saf ve bu karanlığı aydınlık, bu gurbeti vatan ve bu mezbeleyi mesken, bu gerilemeyi ilerleme ve bu noksanı kemal, bu nikbeti nimet ve bu hapishaneyi cennet sanıp, bu gurur dünyası ile mağrur olmuştur. Hayvanî nefsin esiri olup, kötü ahlakı ile dolmuştur. İnsan suretinde hayvan olup, iki âlemde ör kalmıştır. Enaniyet gölgesi ile cehalet karanlığında şaşkın olmuştur. Hakk'ı anmaktan yüz çevirip, nefsanî vesveselerle belasını bulmuştur. Cemiyet nimetinden mahrum olup, tefrika gazabına düşüp kalmıştır. Hakk'ın huzurunda uzak olup, masiva fikirlerine dalmıştır. Ömrünün vakitlerini ziyan edip, kendini yüksekten alçağa salmıştır. Zira ki Mevlâ'nın huzurundan düşmanın kucağına gelmiştir. Eşyanın en lezzetlilerini verip, dünya nimetini almıştır. işimiz hemen Hakk'ın hidayetine kalmıştır.
NAZIM
Ahir-i dirhem ki hemdir ahir-i dinar nâr
Ahir-i devlet ki lettir âhir-i timâr mâr
Zevk-i ruhâniden ol kim meyl-i zevk-i cism eder
Saltanattan eylemiştir irtikâb-ı zül-ü dâr
Iz ve câh-ı fâniyi bil zül-ü akl ve çah-ı cân
Ey azîzim çâh-ı zilletten hazer kıl zinhâr
Gazaba ve şehvet, nefse galip olur ve cihan nimetinden kendi âlemine kaçar. Mevlâ'nın muhabbet ve marifetini talip olan gönül enaniyet perdesini yırtıcı ve açıcı, nefsini ve Rabbini müahedeci ve ârif, bütün durumlarla anlatmıştır ki, gayb semasının nûrû o aynaya ulaşır. Ve kendisini ayın gözü bilmiştir ki, vacib'ü-l vücudun güneşine karşıdır. Küllî aklın ışığını kendinde bulmuştur ki, âleme şamildir. Küllî akıl ise ruhları vatanı benzerlerin aslıdır ki, onu bulan ârif ve Rabbi'ne ulaşıcıdır. Her muradı onunla hâsıldır. Şu halde o gönül ki, kendi âleminde bu devlete naildir. O duvar, lamba ve aynadan geçmiş dolunaydır.
NAZIM
Gnöül hülasa-i âlemsin esfer-i eflak
Veli ne faide kim kendin etmedin idrak
Çü âfitab-ı ıyansın zemin-i tende nihan
Misal-i gevherkânsın mekarin-i kül ve hâk
Cemal-i aşk-i ilâhî için bir âyinesin
Veli ne hâsıl ol âyineden ki olmaya pâk
Vücud-u cümle cihandan garaz vücudundur
Femâ tekünü fi'l-kevn keenne levlak
Cümle seninle olur şâd ve hurrem ve handan
Niçin yatıp oturursun hemişe sen gamnâk
O ruhu nur-u basit anla mevc-i bahr-i muhit
Bu cismi ko ki budur zulme ve has ve hâşâk
Hayat buldu o kim bildi nefsin ey Hakkı
Kim olduğun bilen asla ne gam görür ve helâk
(Gönül, âlemin hülasasısın ve feleklerin tacısın. Fakat ne fayda ki, kendini idrak etmedin. Güneş gibi açıksın, ten zemininde gizlisin. Benzersiz bir cevhersin, gül ve toprakla birliksin. İlâhî aşkın cemali için bir aynasın. Fakat pak olmayana aynadan ne hâsıl olur. Bütün cihanı varlığından maksat, senin varlığındır. Sen olmasaydın cihanda hiçbir şey olmazdı. Cihan seninle şâd, sevinçli ve handan olur. Niçin sürekli gam çekerek yatıp oturursun? O ruhu, basit bir nur anla, okyanus dalgası bil. Bu cismi kor ki, budur karanlık, yararsız ot ve çerçöp. O ki nefsini bildi, hayat buldu ey Hakkı! Kim olduğunu bilen asla ne gam ne helak görür.) [1]
|
|
|
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin Marifetnamesi 42. Bölüm |
|
Yazar: RasitTunca - 09-01-2020, 11:40 AM - Forum: Mektubatlar
- Yorum Yok
|
 |
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin Marifetnamesi 42. Bölüm
BEŞİNCİ BÖLÜM
Beden uzuvlarındaki şekillerin hikmetini, kıyafetlerin farklılığı hasebiyle muhtelif olan canın vasıflarını, insan uzuvlarının seğirmesinin bükümlerini sekiz madde ile hakîmâne açıklar.
Birinci Madde
Baş uzuv şekillerinin hikmetini bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Cihanın yaratıcısı, insan bedenini kâmil bir güzellik üzere en latif cisimler ve en güzel şekiller kılmıştır. Onun uzuvlarının uygunluğu bir mertebe letafet, nezaket ve melahat olmuştur ki, onun vasıflarında nutuk ve açıklama âciz kalmıştır. Onun pâk ruhu, anlayış ve ferasetle, ilim ve hikmetle öyle dolmuştur ki, sonsuz bir deniz olmuştur. Güzel suret ve olgun siretle güzel bahçe ve fasih lehçe ile cihana benzersiz gelmiştir. Güzel yürüyüş, şirin söz, güzel eda ve latif seda ile âlemin aklını almıştır. Çekici güzellik ve tatlı can ile cihanın sevgilisi, irfan ehlinin rağbet edileni olmuştur. Onda âşıklara nice hâlet gelmiştir.
BEYT
Serv-i kadlerde olan şive-i reftarındır
Gonca-i femlerde olan lezzet-i güftarındır.
(Servi boylarda olan gidişinin şivesidir. Gonca ağızlarda olan sözlerinin lezzetidir.)
O halde imdi, nimet verici ve şekil verici Allah, insan bedeninde olan dört karışımın dumanından, şerefli başına latif saçlar ihsan edip, iki yumurta dumanından erkeklerin yüz ve göğsünde kıllar ortaya çıkarmıştır. Ta ki saç ile kadınlar süslenmiş ve sakalı erkekler belirlenmiştir. Kaşlar ile de hepsi ünvanlanmış olsun. Saçın siyah olması, dumanın çokluğundandır. Sarı olması balgamın çokluğundandır. Beyaz olması, tabiî hararetin zayıflığındandır. Hararetin zaafı, çok inzalden, çok cimadan ve şiddetli gamdandır.
Alnın nuru, gönüller sürûrudur. İki kaş, gözlere gölge olup, bir dolunay üzerinde iki hilal olmuştur. Gözlerin yeri kaşlar ve buruna arasında olduğu çarpmalardan korunmuş olmasına yarar. İki gözün önde yaratıldığı, cismin öne alacağı işlerde ona görücü olmak içindir. Göz kapakları, mekruhlara bakmaktan mâni olup, uyku hâlinde perde olmaktır. Kirpikler, ebru gibi gözü süsleyip, toplandığına gözleri toz ve dumandan korumuştur Aralarından bakan, yoluna doğru gitmiştir. göz bebeğinin siyah, gözün beyaz olduğu, süs içindir. İnsanın başının yuvarlak olduğu, çarpmalardan emniyet bulmak içindir. Ve dimağ azasına geniş mekan olmak içindir. büyüklüğü bu miktar olduğu uygun olmak içindir. İnsan yüzünün yuvarlak olduğu, güzellikle güneş ve aya benzemek içindir. Dudakların kırmızı, dişlerin beyaz inci olduğu, ziynet ve letafet içindir. Burnun iki delikli olduğu, biri teneffüs ve biri temizlik içindir. Kıkırdak olduğu, hafiflik ve çarpmalardan ihtiyat içindir. Burun kanatlarının geniş olduğu, fazla hava almak içindir. Bu yapıya bulunduğu, fazlalıkların inmesi ve nezle içindir. Dişlerin dar olanları, kesmek ve kırmak içindir. Genişleri, çiğneme ve öğütme içindir. Düzenli oldukları, konuşma anında sedanın cüzleri içindir. Dilin kemiksiz olduğu, lokmayı hareket ettirme ve harfleri eda içindir. ses, kelamı yükseltmek içindir. Dilin dişler ve dudaklarla hapis olduğu, az kelam içindir. Dilin bir, göz ve kulağın iki olduğu, çok görme ve çok dinleme içindir.
Kulakların iki tarafta oldukları, her taraftan gelen sesleri duymak içindir. Deliğinin çevresi bu yapıda olduğu, sesleri çekmekle uyanmak içindir. Kıkırdak olduğu,hafiflik, letafet ve çarpmalardan korunmak içindir. Boyun eni ve boyu bu miktar olduğu, baş ile uygunluk ve onu taşımaya metanet içindir. Tek kemik olmayıp, yedi omur olduğu, her tarafa dönme ile nezaket içindir. İnsan başının bütün azasından yüksek olduğu, şanının yüceliği ile mehabet içindir. Akıl cevherinin başında olduğu, ona tazim içindir. Bütün on hissi şerefli başında olduğu, onu şereflendirmek ve keremlendirmek içindir. Bunca aza ve kuvvetlerin birbirine topladığı, kerim Allah'ın kudretini ortaya çıkarma, hakim Allah'ın sanatını göstermek içindir.
İkinci Madde
İnsanın sair uzuvlarının şekillerinin hikmetini bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: bu insan türünün itidal üzere dik kılındığı ve iki ayağı ile yürür bulunduğu onu tadil ve faziletlendirmek içindir. İki omuz ve iki kolun bu şekil ve yapıda kılındığı, ahbabı sineye çekip, kabul etmek içindir. Ellerin, parmakların ve tırnakların böyle oldukları, yüz binler menfaat ve sanat içindir. Baş parmağın kalın ve kısa olduğu, dört parmağa karşı geldiğinde mukavemet içindir. Tırnaklar büyük ve yumuşak oldukları, uzuvların derilerini kaşımak eşyayı toplamak ve yarmak içindir. Çarpmalardan korunmak içindir. gümüş sine levhası üzerinde gül ve nar gibi iki meme erkeklerde güzellik, kadınlarda ziynet ve çocuklara süt içindir. Süt memesinin göğüste bulunduğu, otururken çocuğu emzirilmesi kolay olmak içindir. İnsan derisinin latif ve ince olduğu, ondan terin kolaylıkla seçilip, cisim ve can rahat bulmak içindir. Deri iç organları örtmek, dıştaki uzuvları süslemek içindir. Et, eden içini korumak ve dışını güzelleştirmek içidir. Meme ve göbek menfezlerinde çevredeki havanın beden içine ulaşması ruha ferah ermek içindir. Koltuk altlarında ve kasık gibi yerlerde kıl olduğu, menfezlerinden karışık kokuyu dışarıya vermek içindir. Aksırmak genze kaçan şeyi dimağa nüfuzdan men içindir. öksürmek,balgamın soğukluğunu yürekten atmak içindir.
Gülmek, gönülde olan sevinç ve hayreti ortaya çıkarmak içindir. Ağlamak, gönülde bulunan dert ve elemi dışa vurmak içindi. Titreme, sinirlerin gevşemesindendir ki, intizam ve sağlamlık isteği içindir. Esnemek, uyku ve yemeği istemek içindir. Uyuklama, beyin damarlarının gevşemesidir ki, yemeğin buharının çıkması içindi. Uyku ise, kuvvetlerin rahatını ve gıdanın hazmını, uzuvların olgunluğunu sağlamak içindir. Omurga kemiği, tek olmayıp, omurları ile nizam bulduğu, her tarafa bükülme ve eğilme içindir. Erkeklerde, âletin dik silindir şeklinde bulunduğu, yürüme ve oturma halinde, oyluklar arasında bulunduğundan hareketi kolay olmak içindir.
Cevheri kemik olmayıp, sinirler ve damarlar olduğu, yürekten damarlarla gelen şehvet rüzgârlarıyla büyüyüp, dolmak, ta ki, rahim ağzına ulaşıp, nutfeyi ona verip, ayrıldığına yine evvelki şekline gelip, kılıfına çekilip, rahat bulmak içindir. Kavga dolu başının et bulunduğu, bızırın iç etine uygun gelip, girme temasının tamamen hissedip, tam vuslat hasıl olmak içindir. Belalı başı kertek olduğu kendisinde ve bızır içinde bulunan can damarların sürtüşmesiyle meninin inmesi lezzetli olmak içindir.
Şehvet,yemek şehveti ve inzal içindir. İnzal şehveti, çocukların meydana gelmesi içindir. Eğer celal sahibi olan yaratıcı Allah, çocukların meydana gelmesini bu lezzetler ile kayıtlı ve bağlı kılmasaydı, bu lezzetlerin sonucu evlat olmasaydı, bir kime ihtiyar ve iradesiyle bu fitne ve belalara kail ve meyilli olmazdı. Şu halde insan nesli kesilip, yer yüzünde kimse kalmazdı.
Kadınlarda, ferç iki oyluk arasında bulunduğu, cebri cimadan emniyet gelip, sabit olmak içindir. ferç rutubeti, onda âletin cevelanı kolay olmak içindir. Bızırın harareti, ona can cana katılmak içindir. Tekrar tekrar ileri geri götürme, kavuşma ve birleşme bulmak içindir. Ama bızırın uzunlamasına olduğu erkeğin emnisinin incelmesinin kolaylıkla olması içindir. Bızırın sinir ve damarları, makat hizasına gelip, ondan geri dönüp, her biri kendisine yapışma ile yine bızırın içine katlanıp, katlanma yeri hurma şeklinde akıp, zekere uygun olduğu erkek aleti gibi rahim ağzına yakın gelip, nutfenin tabiatı bozulmadan onu selametle rahmine sokmak içindi. Rahim ağzının iki çeşme arasıda bulunduğu ondan doğan mütevazi olmak içindir. Erkeklerde yumurtaların dışarıda bulunduğu, büyük ve sert olmak içindir. Büyük oldukları, sahibi yiğit olup, cesaret bulmak içindir. Sert olmaları ,nutfe cevherine sertlik verip, kırmızı iken beyaz kılmak içindir. nitekim, meme eti ona gelen kırmızı kanı beyaz süt etmek içindir. Kadınların yumurtaları küçük ve yumuşak olduğundan, kendileri çekingen olup, nutfeleri sarı ve sıvı bulunmuştur. İki bulunmaları, mühim olan birleşme işinde ihtimam olunmak içindir. Eğer birine âfet isabete dese, biri selamet kalıp, nesli baki bulunmak içindir. Yumurta zarfının geniş bulunduğu, oyluklar arasında sıkıldığında zarfı içinde genişliğe erip, selamet bulmak içindir. Kadınlarda, tenasül uzuvlarının bızır içinde bulunduğu, tam vuslata imkan bulunmak içindir. Ama iki yumurta onlarda daha küçük ve daha yumuşak olduğu, yüz ve sineleri tüysüz, parlak, taze, temiz, güzel ve öpmeye layık olmak içindir. Derileri ince ve nazik olduğu, erkekler onlara meyil ve muhabbet kılmak içindir. Oyluklar, etli olduğu, oturma durumunda yumuşak döşek gibi makat halkasını korumak içindir. Zarta yani kavara (yellenme) geldiği midede gıdadan hasıl olup, kalbe ve karna ağırlık veren kötü rüzgâr çıkıp gitmek içindir. Oyluk adalelerinin kalın olması, ayaklara mukavemet verip, derece derece incelip, alttaki uzuvlar ve öteki uzuvları uygun kılmak içidir. Diz kapakları ve topuklar bu şekil üzere bulundukları, türlü yürüme ve oturma mümkün olmak içindir. Ayakların ön tarafa uzun olup, ayak parmakları bu yapılarında yaratıldığı dört ayaklılar gibi, ayakta durmak mümkün olup, yürüme bir karar üzere bulunmak içindir.
Açıklanan insan vücudu uzuvlarının hikmetinde mevcut olan fayda ve menfatalerin azının azıdır. Bütün cisimlerin en güzel duranı, en tamı, en önemlisi, en doğrusu, en güzeli, en sağlamı, en olgunu ve en güzeli insanın bedeninin olduğunun delili: İnsan, Rabbin binasıdır. Onu yıkan melundur,) Hadis-i Şerifi burhan ve delildir. Nitekim Hak Taâlâ Kitab,ı Kadîm'inde: "Gerçekten biz, insanları üstün kıldık, karada ve denizde taşıtlara yükledik ve onlara hoş rızık verdik. Kendilerini, yarattıklarımızdan çoğunun üzerine üstün kıldık," (17/70) buyurmuştur. O halde, bu insan türü bütün âlemin mahdum ve mükerremi, yaratıkların çoğunun en faziletlisi ve muhteremi olduğunu cümleye duyurmuştur. İnsanı en güzel şekilde yaratan Allah münezzehtir. Yaratıcıların en güzeli Allah, ne Yücedir.
NAZM
Muin etti bu mânâyı hüccet burhân
Ki zübde-i dü-cihândır hazret-i insân
Hezâr kerre sana bu sözü dedim tahkîk
Ki kendi kadrini bil ey hülasa-yi devrân
Bilinse meşreb-i irfân hayat-ı cân bulunur
Ki ayn-ı âb-ı hayât oldu meşreb-i irfân
(Muin olan Allah bu mânâyı hüccet ve burhan etti; hazreti insan iki cihanın zübdesidir. sana bin kere bu sözü dedim; ey devranın özeti,kendi kadrini bil. İrfanın meşrebi bilinse, hayat ve can bulunur. Ab-ı hayatın gözü irfan meşrebi oldu.)
Üçüncü Madde
İnsan uzuvları şekillerinin kıyafetlerine anlayış ve ferasetle bakmanın gönül ve cana ola emniyet ve selametini, lütuf ve kerametini bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Alemi bu kapıda yaratan ve takdir eden hakîm ve kadîr Allah'ın, kendi benzeri olan insan âlemini, en güzel şekil üzere olduğu surette tasvir edip; ruh üflemekle süslemiş ve nurlandırmıştır. Hayvan cinsinde bu insanı güzellik ile en güzel ve en mutedil kılıp, nutuk ve beyan ile en faziletli ve en mükemmel kılmıştır. Gerçi adem oğlunun hepsini ziynet ve yaratılışta bir yaratmıştır. Lakin ademoğlu fertlerini suret ve sirette birbirine muhalif ve farklı etmiştir.
Sonra lütûf ve inayetiyle hikmetinin hakikatlerini ve sanatının inceliklerini bu insan âleminde açıklayarak ortaya çıkarıp; sureti sirete,e azayı ahlâka âlamet ve nişan etmiştir. Ta ki önce insan kendi kıyafetinden kendi vasıflarını tamamıyla bilip, ihtimamıyla ahlâkını güzelleştirsin. sonra akranı ve yârânı kıyafetlerine anlayış ve ferasetle bakıp, her birinin zatında gizli olan durumlarına ve ahlâkına vâkıf ve muttali oldukta; onlara ya ahlâkınca rağbet ve muhabbetle muamele etsin veya aklınca iyi idare ile geçinip gitsin. Veya hepsinden uzlet edip, emniyet ve selamete, izzet ve rahata yetsin. Ne kimseden incinip, ne kimseyi incitsin. Gönül boşluğuyla tenha oturup, yatsın.
NAZM
Cihan bağında ey âkıl budur makbul-i ins ve cin
Ne kimse senden incinsin ne sen bir kimseden incin
Hadis-i şerifte: "Hayrı, güzel yüzlüler yanında arayın," buyurmuştur. Yani gökçek insandan güleç yüz ve şirin söz görülüp, işitildiğini; güzel huylar ve yahşi işler vücuda geldiğini herkese duyurmuştur.
BEYT
Kim ki hikmetle nâsal kıldı nazar
Her işi mukteza-ı zat sezer
(Hikmetle insanlara bakan, her işi atı gereğince sezer.) Hak Taâlâ kemal-i keremiyle: "De ki, herkes yaratılışına göre davranır," (17/84) vaat ve müjdesini işaret buyurmuştur. Şu halde herkese karşı gafur, halim, cevat, kerim, rauf ve rahim olduğunu lafzıyla duyurmuştur. Zira ki herkes kendi layığını işlediğini, herkes görmüştür.
Dördüncü Madde
Baş ve boyun uzuvlarının kıyafetini bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki:
Boyu uzun olan güzel ve sâde dil olur. Boyu kısa olanın çok hilesi vardır. Boyu orta olan, akıllı ve hoş huylu olur. Saçı sert olan akıllı ve atılgan olur. Saçı yumuşak olan, ebleh ve arsız olur. Saçı sarı olan, kibirli gazalı olur. Saçı kara olan, sabırlıdır, onu ara. Saçı kumral ise güzeldir ve sahibi bedelsizdir. Sazı az olan lütufkâr, bilgili ve nazik olur. Saçı çok olan kadın, anlayışsız olur. Başı küçük olanın aklı azdır. ona sır söyleme. Başı büyük olanın, aklı çok olur. Başının tepesi yassı ise, sahibi keder çekmez. Başının derisi parlak olan, hayır yapar, ziyan vermez. kele yaklaşma sakın, kötü huylu olur alnı dar olanın ahlakı da dar olur Alnı yumru olan,kötü ve aldatıcı olur. Alnı normal olanı, emin olarak bil. Alnı kırışıksız olan, mutlaka tembel olur. alnı uzun olan anlayışlı, az ise cömert olur. Kaş arası kırışık olan, her zaman gam yüklüdür. Kulağı uzun ve bol olan, cahil ve tembeldir. Küçük kulaklı olan uğursuz; orta olan doğrudur.
Kaş ucu ince olanın işi gücü fitnedir. Kaşının kılı çok olan, kırık ve gussalıdır. Kaşı açık olan doğrudur, çatma olan uğursuzdur. İnce kaş güzel olur; uzunu kibre delildir. Kaşı kavisli olan, her zaman dilber olur. Göz çukuru az ise, o kibre delil olmuştur. siyah gözlü olan itaatli, kızıl gözlü olan cesurdur. Gök gözlü olan zeki, ela gözlü olan edip (yazar) olur. Küçük gözlü olan, hafif; büyük gözlü olan zarif olur. Gözü yumru olan hasetçi, orta olan dost olur. Kıpık gözlü olan, yaramazdır; bakışı tembeldir.
Noktalı göz ok olur, demesi pek çok olur. Tek gözlüye yakın olma,sık bakan olmaz emin. Şaşıya bakma, çünkü sana eğri bakar. Güleç gözlü lan güzeldir, kirpiği sık olansa bedelsizdir. Büyük yüzlü olan illetlidir; küçük yüz kibre delildir. Yumru yülü olan cimridir, yassı olan güzeldir. Arık yüzlü olan borcuna sadık değildir; kalın ve etli yüzlü sevimsizdir. Uzun yüzlü olan,lafla yalan söyler. yüzü sert olanın, çoğu sözü acı olur. Yuvarlak yüzlü olan, aydan daha nurlu olsa gerektir. Çünkü böyleleri mütebessim olur ve onu gören kâm alır. Benzi kızıl olan edip (yazar), esmer olan zeki olur. Benzi sarı olan hastalıklı, siyahımsı olan tevekkeli olur. Gözleri gök ve mavi olsa, ondan ırak ol. Rengi normal olan hem ak, hem kızıl olur. Burun eğer uzun olsa, sahibinin anlayışı kıttır. Burnu kısa olan, çok korkak olur. Burun ucu top olan, neşeli olur.
Burun ucu ağza yakın olan adamdan sakın. Burun deliği bol olsa, o, kibir ve haset dolmuştur. Burun kanatları hareketli olanda kahır ve inat toplanmıştır. Burnu geniş olan, şehvet düşkünüdür. Burnu eğri olanın fikri himmettir. Küçük ağızlı olan güzel, fakat çok korkak olur. Ağzı büyük olan cesur, küçük olan kötü olur. Kadının tenasül uzvunun yapısı ağzı gibidir. Genizden gelen söz, kibirden olsa gerek. İnce sesli erkek, kadına düşkündür. Erkek seli kadınlar çoğunca yalan söyler. sözü seri olanın anlayışı yüksektir. Kaba sesli olanın himmeti vardır. Çatal sesli olan, sürekli halktan kuşkulanır. Gülmesi çok olandan haya umma. Yüz güleç, söz lezzetli olan, candır, azizdir. Yufka ve kırmızı dudaklı olan dersi iyi anlar. Kalın dudaklıların muzipliği ağırdır. İri dişli olan, çoğunca yaman işler yapar. Mutedil dişli olanın işi hoş ve doğrudur. Ağız kokusu hoş olanın, ahlakı da hoştur. İnce çeneli olanın aklı hafiftir. Enli çeneli olan, kaba olur. Çenesi normal olan, akıllı ve güzel olur. Uzun sakallı olan, hünersiz olur. Sık sakallı olan kabadır ve sohbeti uzatır. Siyah ve az sakal, zekaya delildir. Hiç kılı olmaya kösenin hilesi çok olur. Değirmi sakallının olgunluğu çoktur. Enli kafalı olan, ahmaktır. Boynu çok uzun olanın olguluğu azdır. Boynu ince olan, nâdân olur. Boynu kalın olan, gece gündüz obur olur. Boynu kısa olanın hilesi çok olur. boynu orta olanın işi hayır yapmaktır. Her yeri orta olan, şüphesiz dilber olur.
RUBAİ
Cehd eyle bir ârif-i dânâyı bul
Ya bir sanem-i latif ü ra'nâyı bul
Bu ikisinin biri nasip olmazsa
Evkatını zâyi etme tenhayı bul
(Çalış, bilgin bir ârif bul. Ya bir latif sevgili ve güzel sözlüyü bul. Bu ikisinin biri nasip olmazsa, vaktini zayi etme, tenhayı bul.)
Beşinci Madde
Kalan beden uzuvlarının kıyafetini bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki:
BEYT
Ademi öldürür o reftarı Mürde ihya eder o güftarı
(Omuzu sivri olan hırsız ve işleri yaman olur. Eğri omuzlu kişinin, işi eğri olur. Kısa omuz eblehin, düşkün omuz, efilindir. Mutedil olan omuz sahibi, rumuz anlar. Kolu eğri ve kısa olsa, o şerli olur. Bileği uzun olursa, istemeden bahşiş verir. eğer küçük olduysa el, o misilsiz ve güzeldir. Parmağı uzun olan, bilgi sahibi ve hüner ehlidir. Parmağı yumuşak olan, şüphesiz zeyrek olur. Tırnağı geniş olmasa, akşam sabah sev onu. Tırnağı yumru ve çizik olsa, o bilmez yazık. Tırnağı yassı ve düz olsa, olur eli uz. Göğsü çıkık olanın ahlakı da kötüdür. Göğsü eğer dar olsa, gece gündüz o, gam yer. Geniş olsa, onun gönlü hiç melûl olmaz. Göğüs ve omuzdaki kıl, cürete delil olmuştur. Kadının göğsü büyük olsa, şehveti çok olur. Göğsü uzun olsa onda süt az olur. Kadının göğsü küçük olsa, süt onda çok olur. Sütlü memeli ve doğurgan kadın, eşine dosttur. Orta memeli olanın memesini eşi emer. Eti yumuşak olan tende, can ve lütuf olur. Eti hoş ve latif olan,bilgili ve zarif olur. Eti pek katı olanın kabalığı katı oldu.
Arkası yassı kişinin işi, sefahat oldu. Arkası kambur adamın huyu da kötü olur. Sırtı geniş olanın,kuvveti çoktur. Eğer beli ince olursa, şekli yerince olur. Arkada kıl bittiyse, şehvete delil olmuştur. Karnı büyük olan gabidir. Karnı küçük olan çelebidir. Karnı hem büyük hem kısa olursa, kötü huylu ve zorlu olur. Kasıkta kıl bitmezse, tabiatı vahşi olur. Oyluğu enli olan, şüphesiz tembel olur. Aleti küçük olan, olgu ve bilgili oldu. Aleti uzun olan, ahmaklığına delildir. Eğer aleti büyük olsa, çok kötülük sahibidir. Husyeler küçük olsa sahibi korkak oldu. Husyeler büyük olsa, o kişi pehlivandı. Ferci eğer küçük olsa, o kadın tehlikelidir. Eğer etli büyük olsa, kadının şehveti çoktur. Oyluğu pek uzun olanın şehveti az olur.
Bir kıçı eğri olanın içi kibir ve hasettir. Dizi büyük olan, hayli yük yüklenir. Baldırı kalın olanın, lütfu olmaz. topuğu etli kadını, şiveli say. ökçesi yufka olan, şüphesiz dilber olur. Ökçesi kalın olan mert, şecaatte tek oldu. Ayağı enli kişinin, cevr ve cefadır işi. Eğer ökçe uzun olursa, sahibi çok hâyâlıdır. Parmağı uzun olan, anlayışla bilgi doludur. Adımı dar olanın cünbüşü hoştur Çünkü salınarak yürür, akıl ona hayran olur.)
(Adamı öldürür o güzel yürüyüşü, ölüyü diriltir o güzel sözleri.)
Altıncı Madde
Kadınların güzellik alâmetlerini ve güzellik çizgilerinin delillerini bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar, kadın uzuvları kıyafeti konusunda demişlerdir ki:
Kadının güzelliğine delil olarak 32 resim bil. Dört yeri siyah lazım: Saç, kaş, kirpik ve göz. Dört yeri ak ola: Renk, diş, tırnak ve göz. Dört yeri kızıl lazım: Yanak, dudak, dişeti ve dil. Dört yeri geniş gerek: Kaş, göz, göğüs ve göbek. Dört yeri dar olmalı: Burun, kulak, koltukaltı ve ferç. Dördü de büyük olmalı: Göğüs, kasık, bız' ve diz. Dördü küçük olmalı: Burun, ağız, ayak ve el. Sesi ve beli ince, şekli de nice! Eti dolgun ve tazi olmalı, kıldan da beri olmalı. Böyle kıyafetli ten olsa, güzeldir o kadın. Böyle kadın güzel olur. Ahlakı da sevimli olur.) Nitekim Hamdi-i Sirin, kadınların güzellik belirtilerini, hazreti Züleyha'nın şanında şöyle açıklamıştır:
Zamane kadınları, merhametli olmayıp, başa kakıcı oldukları için, olgunluk ve güzellik emâlik olanın bile tatlı kavuşmasından ise, güzelliğini hayal etmek bin kat daha lezzetli ve evladır.
BEYT
Tahayyül eylesem anı gönül huzuru bulur
Tezekküründe visali kadar telezzüz olur
(Onu hayale etsem, gönül huzuru bulur; onu düşünmek, kavuşmak kadar lezzetli olur.)
BEYT
Bana biganedir dilber hayali cana mahremdir
Enisim munisim yarim odur kim dilde hemdem olur.
(bana yabancı olan dilberin hayali, cana mahremdir. Enisim, munisim ve yarim sürekli gönülde olandır.)
Gerçi kadın, dilberdir ve hoş resimdir, fakat inan ki, onda akıl ve din eksiktir. Zinhar, ey akıllı kişi zinhar! Olgun isen eksikle yâr olma. Ay ve yıl eksiğin büyüsüne tutulmak hiç olgunlara layık olur mu? Bu can yakasını nefs eline verme. Şehvet ateşiyle niçin can yakasın? Nutfe, tende can bahşeden sudur iyi binici, cevelanı çabuk attır. Onu Hak yolunda topal etme. Çünkü bineksiz süluk, edemezsin. Ne zaman ki dilber hayaline can meyleder; o kanadı ile en yüksek semte gider. Canın kanatları hayal sevgisi olur. O kanat, nutfeden peyda olur. Ruhun kanatlarına cima kırar. Halk ise onu faydalanma sanır. Kadın ve erkeğin arzusu birleşmedir. Aşıklara kadından murat hayal etmedir. Kadın, suretpereste kıble olduysa; Gönül ashabının kıblesi, ihsan verici Allah'tır. Suret nakşından aynanı uyup; sineni mânâların aynası eyle. Ta için hak nurundan dopdolu ola. Ruh kutun, onun marifetinden inci dola.
Yedinci Madde
Uzuvların kıyafet tadilinin zıt delillerini ve nefslerin ihtilafıyla olan hükümlerini bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Uzuvların kıyafetinde anılan zıt deliller, bir şahısta toplansalar, hepsini itidal üzere mamur ve şen eyler. Mesela kösenin boyu uzun olsa,o kösedir diye ona ta'n olunmaz. Zira ki itidal bulmuştur. Eğer yüzü de nurânî olduysa, görenler artık onu nur anlar. Şu halde bir kimsede hangi tarafın delilleri çok bulunduysa, o kimse o tarafta bilinmiştir. Eğer bir kimseye Hakk'ın nuru göz olsa, onun feraseti, adı geçen delillerden müstağni bulunmuştur. Zira ki haberde, Habib- i Ekrem (S.A.V.) hazretlerinden: "Mü'minin ferasetinden sakının, çünkü o Allah'ın nuruyla bakar," naklolunmuştur. Çünkü anılan alâmetlerin hepsi, hayvanî nefsin ahlak ve vasıflarının delilleridir. şu halde eğer insanî nefs, emmâre ise,o nefs, hayvanîye esiri olduğundan, onun hükmünün içindedir ki, zulüm ve zulmetten, cehil ve bulanıklıktan vasıfları arınmış değildir. Kâh şeytan sıfatlı, kâh yırtıcı hayvan sıfatlı, kâh hayvan sıftalı bulunmuştur. Halbuki sureta insan görünmüştür. Eğer insanî nefs, levvâme ise, kâh hayvanî nefsin mağlûbu olup, kâh ona galip olduğundan; bu nefs, kâh hayvan sıfatlı, kâh insan sıfatlı bilinmiştir. Eğer insanî nefs, mülhime ise, hayvanînin üzerine galip olup; mutmainne olduysa cengi sulha ve nizayı rızaya döndürüp, şerler ona hayır olur. bu hayır ve şer onun kaydı olmayı, nefsi, mutlak ruh olur. Bütün varını terk ettiğinden, ağyarı ona yâr olur. Kendinde nişan ve alâmet kalmaz. Onun vasfı, beyana gelmez.
Gel ey Hakkı, unu halkı Bu benlikten geçip, kendini toprak eyle ve nazargâhı Hüda olan kalbini, mâsivadan pak eyle. Ondan onun kalplerin enisi olduğunu idrak eyle. Muhabetiyle âdeti yırtıp, çâk eyle Kim ki isterse üns-i dildârın Vermesin mâsivaya dildârın
(Sevgilinin ünsiyetini isteyen, sevgilisini mâsivaya vermesin.)
KITA
Zamane halkını fehm eyle olma sen mağrur
Gönülde dostu buup her nazardan ol mestur
Ne lütfu var bir alay kalbi hasta bestelerin
Koy ehl,i gaflet ve cehli sen eyle dilde huzur
Çü nâsa nâsdır âfet bu nâsı ol nâsi
Ki Rabb-i nâs ile bulsun dil üns olup huzur
(Zamane halkını anla, sen mağrur olma. Gönülde dostu bulup, he bakıştan örtünmüş ol. Kalbi hasta ve bağlı olanların ne lütfu var? Gafilleri ve cahilleri bırak, gönülde huzur eyle. Çünkü insanlara insanlardır yâfet, bu insanları unut ki, insanların Rabbi ile gönül ünsiyet bulsun.)
Sekizinci Madde
İnsan bedeninde damarlar içinde akan kanın sebebiyle deri üzerinde görünen uzuvların ihtilacını (seğirme ve titreme gibi hareketleri hükümleriyle bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki:
Başın tepesinin seğirmesi, makamdan haber verir. Başın önünün seğirmesi, devlete yeser oldu. Başın yan tarafının seğirmesi, gerek sağ ve gerek sol, hayırdır. Alın seğirmesinde; sağ iyş, sol haberdir Kaş seğirmesinde; sağ ve sol dostluktur. Kaşların ortası seğirirse; sağı zevk, solu kederdir. Dil seğirirse; sağı hüzün, solu şenliktir. Gözün dışının seğirmesinde; sağda kötüleme, solda ziynettir. göz bebeği seğirmesinde; Sağı ağrı, solu sürurdur. Göz kuyruğu seğirmesinde; sağda sevinç, solda maldır. Göz altı seğirmesinde; sağda sevinç, solda hışımdır. Yanak seğirmesinde; sağda hayır solda maldır. Burun kaşınması yoldur: Sağda kahır, solda mevkidir. Dudak üstü seğirmesinde; sağda rızık, solda şenliktir. Dudak ucu seğirmesinde; sağda zarar, solda şenliktir. Dudak altı seğirmesi; sağ ve solda yahşidi. Seğriyen çene; sağda iyş, solda güzelliktir. Kulak seğirir; sağ ve solda hoş haberdir. Boğaz da kulakla seğirirse; sağda mal, solda gamdır. Döş seğirirse; sağda hüzün, solda kederdir. Pazu ve el seğirmesi; sağda rızık, solda maldır. Dirsek seğirir; sağda ve solda hoş haberdir. Kolların seğirmesi; sağda kötüleme, solda manevî ayıptır. Bilek seğirmesi; sağda mal, olda meşakkattir. el üstü seğirmesinde; sağda hüzün solda şereftir. El seğirmesi; sağ ve sola rızık ve maldı. Başparmak seğirmesine; sağda yük, solda kâmdır. Şahadet parmağı titrerse; sağda ve solda sebeplerdir. Orta parmak; sağda hüzün, solda şenliktir. Serçe parmak seğirmesi; sağda mevki, solda gamdır. Yüzük parmağı seğirmesi; solda hayır, sağda maldır. Göğüs seğirmesi olur; ağı hüzün, solu sürurdur. Meme seğirmesi; sağda mevki, solda şenliktir. Karının tam seğirmesi; sağda birleşme, solda kâmdır. Göbek seğirmesi; sağda hüzün, solda sürurdur Bedenin bir yanının seğirmesi; sağı sevinç, solu maldı. Böğür seğirmesi, solu rızık, sağı mevkidir. oyluk seğirmesi; sağı mihr, solu oğuldur. Kasık seğirmesi; sağ cima, sol seferdir Husye seğirmesi; sağda çocuk, solda gamdır. Makat seğirmesi, solda yol, sağda maldır. Baldır seğirmesi; sağ iyş, sol seferdir. Diz seğirmesi; sağda hüzün, solda sürurdur. Diz alı seğirmesi; sağda yol, solda kaderdir. Bacak seğirmesi; sağda mal, solda mevkidir ve yolculuktur. Bacak dışı seğirmesi; sağda yol, solda erzaktır Bacak içi seğirmesi; sağda mal, solda ayrılıktır. Topuk seğirmesi; sağda kavuşma, solda seferdir. Ayak arkası seğirmesi; sağda hüzün, solda safadır. Topuk ve el seğirmesi; sağda yürüme, solda maldır. Taban seğirirse; sağda yürüme, solda şereftir. Başparmak seğirmesi; sağda mal, solda kâmdır. İkinci parmak seğirmesi; sağa ve solda hoş haberdir. Orta parmak; sağda ve solda cidaldir. Serçe parmak seğirmesi; sağda cidal, solda sürurdur. Serçe parmak yanındakinin seğirmesi; sağ ve solu rızık ve maldır. Eğer bir yerin seğirse, bak, burada hükümleri hatırla ve şüphesiz itimat et. Damar neden oynar? Hak'tır onu depreten O an işaretlerini anla ve müjdelerini bekle.
BEYT
«Her ne can kim duyar işâretten
Hürrem olsun dili beşaretten»
Anatomi ve bedenle canın özgürlüğünün faydaları ve menfaatleri; azanın kuvvetlerinin ayrıntılı olarak anlatılması uzun olup, bizim maksadımız olan Hakk'ı tanımaya bunca temsil ve teshille bu özetleme dahi yardımcı ve delil olmakla, beden durumlarının açıklanması, insanlık âleminde uzatılmadan kısa söz ile meramın elde edilmesi, izamın düzenlenmesi ve makamın tamamlanması olmuştur. Zira ki en güzel biçimde yaratılan ve iki cihanı toplamış bulunan insanın şerefi bedeninin, her bir latif uzvunda olan yaratıcı ve bâri Allah'ın ince kanatlarına hayretle bakıp, ibretle seyir ve temaşa kılınıp, düşünme ve fikretmeyle hayal olundukta; anlayış ve idrakte, akıllar âciz ve kısa kalıp, vasıf ve beyanında şaşkın bulunmuştur. insanı en güzel şekilde yaratan, benzersiz hakîm, şekil verici bâri ve yaratıcı olan Allah münezzehtir.O, ne güzel Mevla, ne güzel yardımcıdır. Yaratıcıların en güzeli olan Allah yücedir.
|
|
|
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin Marifetnamesi 43. Bölüm |
|
Yazar: RasitTunca - 09-01-2020, 11:38 AM - Forum: Mektubatlar
- Yorum Yok
|
 |
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin Marifetnamesi 43. Bölüm
BEŞİNCİ BAHİS
İnsanı âleme tatbik, enfüsü âfaka tevfik edip; cihanın mânâ ve cüzlerinin benzerlerini bu insan vücudunda bulup, bedeninde olan aza ve kuvvetlerin bütün eşyaya tek tek vücuh il benzerliğini; bedenin sıhhatinin korunma ve devamlılığını; tabii ölümle ruhun bedenden ayrılmasını dört bölüm ile ayrıntılı olarak anlatır.
BİRİNCİ BÖLÜM
İnsan bedeninin zamanlara ve mekanlara benzerliği sekiz madde ile bildirir.
Birinci Madde
ålem, ådem için yaratıldığını bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: Hak Taâlâ iki cihanı ve onlarda olanın tamamını insan için icat ve mevcut eylemiştir. Ta ki âlemde olan sanatlara bakıp, eşyada bulunan hikmetleri bilsin. Hepsinin benzerini kendi vücudunda buldukta; nefsini bilmeye erip, ondan Allah'ı tanıma kolay olsun. Zira ki Hak Taâlâ Nazm-ı Kerim'inde: Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım,È (51/56), buyurmuştur. Hadis-i kudside: Ey insan! Beni tanımak için nefsini bil, emr-i şerifiyle, nefsi bilmenin Rabbi tanımaya vesile olduğunu duyurmuştur. Çünkü Hak Taâla insanı, kendi tanınması için yaratıp, kendi tanınmasını, insanın nefsini tanımasına bağlı kılmıştır. Şu halde elbette insana, kendi nefsini bilmek istidadını vermiştir. Ta ki nefsini bilmekten, yaratıcısını bilmeye erişsin. Nitekim haberde: Nefsini bilen, Rabbini bildi,È vârit olmuştur. Allah'ı tanımanın anahtarı, nefsi bilmek bilinmiştir. Nefsi bilmenin anahtarı, âlemi bilmek kılınmıştır. Lakin Hak Teâlâ'nın âlemin ufuklarında olan eserlerinin benzersiz sanatını herkes görüp, sırlarına ermek, insana nefslerinde bulunan kudretinin kemal ve tavırlarını tamamıyla bilip, nurlarını görmek, ondan yüce istek olan Mevla'yı tanımaya ermek çok suğul, zor ve esrarlı iş bulunmuştur. Zira ki insana, mümkün ve müyesser değildir ki; dağların tepesine çıka, denizlerin dibine ine ve yerin içine görüp, süflî âlemin her birini görebile ve bütün durumlarına ve sırlarına muttali ola. Göğün üstüne çıkamaz ki, feleklerin ve yıldızların incelik ve hakikatlerine tamamıyla erip, ulvî âlimin durum ve sırlarına gereği gibi vâkıf ola. Göklerin melekût âlemine giremez ki, ruhlar âleminin durum ve sırlarını gereği gibi vâkif ola, feleklerin nefs ve akıllarını müşahede kıla. Ondan alemin yaratıcısının bunca kâinatı yaratmasından ve âlimin cüzlerini zerre zerre an an değiştirip, yetiştirmesinden işlerini temaşa ile isim ve sıfatlarına muttali olup, ondan zatını tanımaya yol bula.
Şu halde rauf ve rahim olan âlemlerin Rabbi hazretleri, esirgemesinin olgunluğundan, inayetinin sonsuzluğundan, iç ve dış âlemde, ulvi ve süflî eşyadan her ne ki bu insan vücudunun dahi iç ve dışını o tavır ve tarz ile en güzel biçimde üzere âlimin numunesi olarak yaratmış ve tasvir etmiştir.
Her ne vasıflar ile ki, pak zatı sıfatlanmıştır, bu insan ruhu dahi o vasıflar ile sıfatlanmıştır. Nitekim âlemi, bütün cüzleriyle kendisine itaatli ve boyun eğici eylemiştir. Ta ki bu insan, kendi vücuduna bakıp, azasının bileşiminden ve kuvvetlerinin düzeninden süflî ve ulvî âlemde kolaylık üzere benzer ve alâmetlerini bulup, kendini âlemin numunesi bilsin. Kendi ruhunun cisminde olan türlü tasarruf ve tedbirlerinden Hak Teâlâ'nın âlemde olan türlü tasarruf ve tesirlerini bulsun. Ondan fiillerine ve sıfatlarına vâkıf olup, pak zâtına muhabbet ve ibadet kılsın. Onu tanıma saadetine erip, âriflerden olsun.
NAZM
Bil ey insan / Elbet sen kâinatın toplamısın
Varlığı içine alansın / Varlık senin yanında göresin
Görünmez sana görünür / Basiret ve irfanla
Onu şu anda hatır bil / Cismin karanlık ve süflî
Ruhun nurlu ve ulvî / Sırrın Rabbanî ve safî
Zatınla sevin / Sıfatını anla ve oku
Müjde sana, topla dağınıklığını / Kalbin Rahman'ın evidir
Beyanını yüksek ve geniş / Ey ârif kadrini bil
Güzel tatlı latifelerin / Bilgiler sendedir uyan
Dostlar içinde giy taç / Zamanlar içinde an hayatını-
Sabit ve sakin ey şaşkın / Dairelerin kutbu sensin
Gözler senden ışıklanır / Ondan öğren ey insan
Sen elbette hazreti insansın
İkinci Madde
İnsan âlemini, büyük âlime tatbik ve bazı uzuvlarını yeryüzüne uydurmak yolunu bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: İnsan bedeni, küçük âlemdir. İnsan ruhu, büyük âlemdir. Zira ki, her ne ki âlemde yaratılmıştır, hepsinin benzeri insan vücudunda bulunmuştur. Şu halde insanın cisim ve canlı, bütün âlemin nüshasıdır. İki âlem tamamıyla insanda mevcut ve belirli bilinmiştir. Mesele bütün hissedilen cansızlara misal uzuvlarıdır. Bütün canlılara misal, insan ahlakıdır. Dört mevsime misal, insan dişleridir. Adet ve sanayie misal, insanın his ve kuvvetleridir.
Berzah âlemine misal, insanın hatıra ve fikirleridir. Melekût âlemine misal, insanın gönül ve canıdır. Bu misal ve benzerliklerin ayrıntısı sınırsızdır. Bu kitaba değil, böyle 100.000 kitaba sığmaz. Ancak ârifin kalbine sığar. Biz burada, güneşten zerre, deryadan damla açıklarız. Ta ki bu insan, büyük âlem olduğunu öğrenip, nefsi bilmeye burhan ola, Onunla Allah'ı tanıma kolay ola.
ålemin nüshası olan insanın şerefli bedeni, yer ve gökler mesabesindedir ki, bu cihandır. Ay ve yıl mesabesindedir ki, zamandır. Belde mesabesindedir ki, mekândır. İnsan bedeninin yere bir benzerliği budur ki, yerde dağlar olduğu gibi, bedende de kemikler olur. Yerde ağaçlar ve bitkiler olduğu gibi, bedende de saç ve uzuvlar olur. Bir benzerliği budur ki, yerde iklimler ve kıtalar olduğu gibi, bedende uzuvlar vardır. Yerde zelzele olduğu gibi, bedende titreme ve aksırma vardır. Yer vadileri arasıda akan nehirler var ise, beden damarlarında akan kan vardır. Yerde değişik tatta kaynaklar varsa, bedende de, kulak akıntısı, göz yaşı ve burun akıntısı gibi değişik tatlarda kaynaklar vardır. Kulak akıntısının acı olduğuna hikmet budur ki, insan uykuda iken kulağına yer haşereleri girmek istediğinde, kulak akıntısının hissine ulaşıp, geri dönsünler. O uyuyanın kulağına girmekle onu helak etmesinler. Gözyaşı o yönden tuzludur ki, gözün akı yağdandır. Yağ ise tuzsuz bozulur. Ta ki, akı taze kalıp, sürekli gözü aydınlık olsun.
Burun karışımları onun için nâhoştur ki, onda olan koklama hissi, güzel kokulardan kokulanıp, lezzet alsın. Zira ki eşya, zıtlarıyla bilinir. Ağız suyu onun için hoştur ki, dilde olan tat alma kuvveti, daima lezzette bulunsun. İnsan bedeninde bulunan ilahî hikmet sonsuz bilinmiştir. Burada ancak iki âlem birbirine tatbike ve uyuma ihtimam olunmuştur. Nitekim dış âlemde bulunan eşya, insan âleminde bulunan eşyaya numune bulunmuştur.
RUBAİ
Ey ilahî nüsha ki sensin
Alemde olanlar hep sendedir
Ey Şah'ın cemal aynası ki sensin
İstediğini kendinde ara ki sensin
Üçüncü Madde
İnsan âleminin feleklere benzerliğini bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: İnsan bedeninin göklere bir benzerliği budur ki, burçlar sahibi göğün 12 burcu olduğu gibi, bedenin de dışından içene 12 yolu vardır: İki kulak, iki göz, iki burun deliği, ağız, iki meme, göbek ve iki abdest yolları. Bir benzerliği dahi budur ki, feleklerde yedi gezegen olduğu gibi bedenin içinde de yedi aslî uzuv vardır: Akciğer, Ay'a; mide, Utarit'e; böbrek, Zühre'ye; yürek, Güneş'e; safra, Merih'e; karaciğer, Müşteri'ye; dalak, Zühal'e benzer bulunmuştur. Gökte bir çok sabit yıldız olduğu gibi, bedende de çok sinir vardır. Felekte 28 meşhur menzil olduğu gibi, bedende de 28 his ve sayılan güçler vardır. Felekte 360 derece olduğu gibi, bedende de açıklanan 360 kan damarı vardır. Küllî ve cüzî feleklerin, sabit ve gezegen yıldızların türlü tabii hareketleri olduğu gibi, bedenin de bu tavır üzere türlü zorunlu ve ihtiyarî hareketleri vardır. Felek dört unsuru kuşattığı gibi, beden dahi dört karışımı kuşatmıştır ki: Safra, ateş gibi kuru ve sıcaktır. Kan, hava gibi sıcak ve rutubetlidir. Balgam, su gibi rutubetli ve soğuktur. Siyah köpük, toprak gibi soğuk ve kurudur. Dört unsurdan üç ana bileşim doğduğu gibi, bedende de dört karışımdan uzuvlar doğmuştur.
Gündüze misal, insanın sürurudur. Geceye misal, onun hüznüdür. açık havaya misal, yayılmasıdır. Buluta misal, sıkılmasıdır. Gök gürültüsüne misal, sesidir. Şimşeğe misal, onun gülmesidir. Yağmura misal, onun ağlamasıdır. Rüzgâra misal, onun nefesleridir. Oluşum ve bozuşuma misal, kelamının lafızlarıdır. Gökkuşağına misal, yay kaşıdır. Hilale misal, kulağıdır. Dolunaya misal, yuvarlak yüzüdür. Gece karanlığına misal, onun saçıdır. Sabaha misal onun alnıdır. Dış âlemin, bu insan âleminin açıklanan benzerliklerinden gayri, benzerliği çoktur. Lakin ârife işaret yetmekle, uzatmaya hacet yoktur.
NAZM
Can vilayetinde gökler sınırsız
Ruh yolunda alt ve üstler vardır
Cihan gökleri gibi iş yaparlar
Yüksek dağlar engin denizler vardır.
Dördüncü Madde
İnsan bedeninin zaman ve mekana yani ay ve yıla ve onda, ruhun sultana benzerliğini bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: İnsan bedeninin ay ve yıla benzerliği budur ki, bir senede dört mevsim olduğu gibi bedende de dört karışım vardır ki: Balgam, ilkbahar gibi rutubetli ve soğuktur. Safra, yaz gibi sıcak ve kurudur. Kan, sonbahar gibi sıcak ve rutubetlidir. Siyah köpük, kış gibi kuru ve soğuktur. Bir benzerliği dahi budur ki; İlkbahara uygun, çocukluk yaşıdır. Yaza benzer, gençlik ve olgunluk yaşıdır. Sonbahara uygun duraklama yaşıdır. Kışa uygun ihtiyarlık yaşıdır. Bir benzerliği dahi budur ki, bir senede 12 ay olduğu gibi, bedende de 12 menfez vardır. Bir haftada yedi gün olduğu gibi, bedende de yedi uzuv vardır. Bir haftada yedi gün olduğu gibi bedende de o sayıda kan damarı vardır.
Bedenin şehre benzerliği budur ki, şehre bir padişah olur. Sonra veziri, emniyet âmiri, maliyecisi olur. Padişahın sarayı, memleketi, bineği, tabası, hazinedarı, bekçileri, elçileri, casusları ve hakimleri olur. Şehir içinde sanatkârlar olur. Mesela mimar, yapı ustası, ekmekçi, tabip, kasap, kuyumcu vesaire olduğu gibi, insan bedeninde de bütün bunların benzeri vardır ki: İnsan ruhu, âlemin padişahıdır. Nazari akıl, veziri azamdır, gazap kuvveti emniyet âmiridir. Şehvet kuvveti, maliyecidir. Bu padişahın sarayı, yürektedir. Memleketi bu bedendir. Bineği, hayvanî nefstir. Tabası, beden uzuvlarıdır. Hazinedarı, tutma kuvvetidir. Bekçileri, gözlerdir. Elçileri, kulaklardır. Polisleri, ellerdir. Casusları, koku alma kuvvetidir. Hakimi, tatma kuvvetidir. Bedende de sanayi erbabı vardır ki:
Mimar, ameli akıldır. Bina tabiattır. Marangoz, çekme kuvvetidir. Değirmen, dişlerdir. Ekmekçi, sindirim kuvvetidir. tabip, ayırma kuvvetidir. Kasap, şekil verme kuvvetidir. Kuyumcu, büyütme kuvvetidir ki, beden şehrine neşvü nema verip, zengin eder. Çöpçü, itme kuvvetidir ki, beden şehrinden fazlalıkları itip, çıkarır. Şehrin sair sanat erbabı benzerleri, bedenin sair kuvvetleridir. Şimdi, bu açıklamadan ortaya çıkan budur ki; insan ruhu, şehrin sultanıdır ve vücut ve bedende, diri ve dost olan Allah'ın halifesi olmuştur.
NAZM
Seyyid-i âlemdir âdem gayriden sevdayı kes
Zâhidin vehmi gerçi ıraktan sevk eyler feres
Dilde dildarın misali mahmil içre yârdır
Bu maiyyetten habir olmaz figan eyler çeres
(İnsan, âlemin efendisidir, gayriden sevdayı kes. Zahidin vehmi gerçi ıraktan at sevk eder. Gönülde sevgili misali, mahmil (hayvan sırtındaki kafes) içinde yârdir. Bu beraberliği bilmediği için çeres figan eyler.)
Beşinci Madde
İnsanın kalbinde bulunan kötü ahlakın hayvan suretlerine benzemesini, vakaların ve rüyaların tabirlerini harf sırasıyla bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: ëlemde insan ahlâkı, türlü hayvanların şekil ve suretlerinin benzer ve misalleri, insan nefsinde de vardır ki, hayvanî kötü ahlâklardır. Meselâ kibir sureti, kaplana benzerdir. Tasallut sureti, aslana benzerdir. Haset sureti, kurda benzerdir. Nitekim Hz. Yakub'un evladının Hz. Yusuf'a olan hasetlerinden, ayrılık olayından önce, rüyasında, yedi kurt suretinde Hz. Yusuf'un üzerine hamle ile hücum eder görmüştü.
Onun için çocukları ona: Onu bizimle gönder, dediklerinde, onlara: Onu kurt yemesinden korkarım. demesiyle bahane buyurmuştu. Şu halde, gönülde gazap sureti, köpektir: hile sureti, tilkidir; gaflet sureti, tavşandır; ferce yönelik şehvet sureti, eşektir; arkadan yaklaşma sureti domuzdur; midevî şehvetin sureti, koyundur; oburluk şehvetini sureti, inektir; tama sureti, karıncadır, cimrilik sureti, faredir; kin sureti, beyaz devedir; vecdin sureti, kırmızı devedir; düşmanlık sureti, yılandır; ezanın sureti, akreptir; vesvese sureti, sarı arıdır ve diğer ahlâk suretleri, sair ayvanların şekillerine benzerdir. Hatta kötü ahlaktan birine galip olan gönül, rüyada kendini o surette olan hayvana dahi galip görür. Mesela ferce yönelik şehvete üstün gelen kimse, rüyasında bile eşeğe binici olur. Eğer mağlup ise, kendini eşeğin altında bulur. Diğer ahlaklar dahi bu kıyas ile malûm olur. Çünkü insan, dolayıcı berzah ve her şeyin ortaya çıktığı yerdir. Bu durumda, bütün hayvan suretleri ve kâinatın şekilleri, insanın içinde ve dışında suret bulup, şekillenmiştir. Gereğince meydana gelmiştir. Ahlakını güzelleştiren gönül, ayna gibi safia olup, her şeyi kendinde bulmuştur. Safî olmayan gönül, uyku halinde rüya ile geçmiş ve gelecek işlerden haber almıştır; ya misal ile veya tabir ile bilmiştir. Anlaşılması güç olan rüya, bu manzume ile açık olmuştur.
Gıdanın buharı beyne geldiğinde, önce burun hislerine hail olur. Hayvanî ruh o zaman ne eder? Vücudun dışını bırakıp, içine gider, O an burun hisleri muattal olur. Uyku halini cisim, onunla bulur. Beynin hisleri kalbe indiğinde, kalp o an ruhun içine döner. Kalbe işaretler ilham olur. Asıldan kalp muştular alır. Vasıtasız bulursa faydalıdır. Aynısı çıkarsa vakıadır. kalp eğer vasıta ile haberdar olsa, gördüğü düşten tabir olunur. O an gelir kalbe gördüğü rüya; ona ya işaret veya müjdedir. Rüyada görülen şeyin Arapça isminin ilk harfi alınır. Ne ise o harflerle bilinir. Elif, ululuğa işaret olur. kadrinin yükseleceğine müjde olur. Be ise, cisim ve cana rahattır. Te ise, hacetin elde edilmesidir. Se ise, düşman üzere yardımdır. Cim ise, fırsat ve ganimettir. Ha ise, izzet ve saadettir. Hı ise, her murada kavuşmaktır. Dal ise, zahmet ve meşakkattir. Zel ise mal, mülk ve devlettir. Rı ise, devlete delalettir. Zı, metin itikada kalbe yeder. Sin, emin olmağa alâmettir. Şin, yaptığına nedâmettir. Sad, kâm almağa müjdedir. Dad, mal bulmaya işarettir. Tı ise, düşmanı helak olacak. Zı ise, kalbi hüzün ile dolacak. Ayn ise, gönülde karışıklık bula. Gayn ise, nefsine zulüm olur işi. Fe ise, rütbesi yükselir. Kaf ise, devlet ve malı bula. Kef ise, kaybettiği sevinçli gelir. Lem ise, o emin olur hoş dem. Mim olursa, muradını alacak. Nun ise, hatırı melûl olacak. Vav ise, işleri kolay olur. He ise, hüzün ile gözyaşı döker. Ye ise, taate muvaffak olur. Bu tabirler hep, muhakkak olur.
Altıncı Madde
Ufukların ve nefslerin birbirine tatbik olunduğunu, insan âlemi şeklinin büyük âlemin yapısının aksi kılındığını ve iki âlemin gönül âleminde tamamen bulunduğunu bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: Her yönden afâka her vecihle nefsler uygun ve mutabık bulunmuştur. Zira ki, bütün âlemin bazı cüzleri açık, bazı cüzleri gizli kılınmıştır. Açıktakiler, dokuz felekler, dört unsur ve üç bileşiktir. Gizli olanlar, on akıl, dokuz nefstir. İnsanın dahi dışı ve için vardır ki, dışı beden uzuvlarının hepsidir. İçi, on histir ki, bütün eşyayı idrak edendir. Şu halde insan vücudu cihan kitabıdır. Bir mecmua kılınmıştır ki, âlemde her ne bulunmuşsa, bir insanda da bulunmuştur. Bu insan sureti, bir küçük âlemdir ki, büyük âlemde bulunan feleklerin ve unsurların benzerleri, onda da bulunmuştur. Nitekim defalarca açıklanmıştır. Lakin bu küçük âlem, büyük âlemin yapısı aksince bilinmiştir. Zira ki, büyük âlemin dış kabuğu çevresi hududu bulunan atlas feleğidir ki, şeriatçıların dili ile en büyük yerdir. Onun içinde burçlar feleğidir ki, o kürsüden ibarettir. Onun içinde Zühal feleğidir, onun içinde müşteri feleğidir. Onun içinde Merih feleğidir. Onun altında güneş feleğidir. Onun altında Zühre feleğidir. Onun altında Utarit feleğidir.
Ondan içeri ay feleğidir. Onun içinde su küresidir. Onun içinde âlemin iç dudağı olan toprak küresidir ki, büyük âlemin yapı ve şekli böyledir. İnsan âleminin yapı ve şekli onun aksidir. Zira ki, bunun kuşatıcı kabuğu topraktır ki, bu bedenin derisidir. Onun içinde sudur ki, kandır Onun içinde havadır ki canın buharıdır. Onun içinde ateştir ki, yürekte hayvanî ruhtur. Onun içinde yedi yedi göktür ki, kalbin yedi tavrıdır. Gönül içinde insanî ruhtur ki, onun dışı kürsi ve içi Rahman'ın Arş'ıdır. Zira ki, âriflerin kalbe Hazret-i Rahman'ın evidir. Nitekim Hak Taâlâ: 'Yere göğe sığmam, lakin vera' sahibi mü'min kulumun kalbine sığarım,' buyurmuştur. Bu insan ruhu, en büyük âlem olduğunu duyurmuştur. Şu halde bu Hazreti insan, mânâda en büyük âlemdir. Gerçi surette en küçük âlemdir. Ruh ile âlemin babasıdır. Gerçi bedenle insanın çocuğudur. Huzur ile hepsinden öncedir. Gerçi meydana gelişle hepsinden sonradır. Meselâ: Büyük âlem cüz'leri ile bir ağaçtır ki, insan âlemi ondan vücuda gelmiş meyvedir. Şu halde âlemin son gayesi bu insan türüdür. Nitekim ağacın aslı meyvenin çekirdeğidir.
Bunun gibi cihanın aslı, bu insan ruhudur. Nitekim ağacın neticesi ortadadır. Onun gibi âlemin sonucu insan bedenidir. Nitekim her meyvenin çekirdeklerinde kendi ağacı topluca mevcuttur. Onun gibi bu insan ruhunda bütün kâinat toplu olarak mevcuttur. Nitekim meyvenin vücudu, dalların olgunluğu sonucudur. Onun gibi insanın vücudu esasların mizası sonucudur.
Nitekim meyvenin cüz'leri ağacın bütün cüz'lerinden yükselip, tepesinden ortaya çıkmıştır. Onun gibi insan vücudunun cüz'leri bütün cihan cüz'lerinin yükseklerinden geçme ve alçaklarından yükselme ile her cüz'ünden bir menfaat, bir zarar ve bir özellik alıp, hepsini toplayarak ortaya çıkmıştır. Feyiz kabulüne istidatlı olup, bu derece ile sair yaratıklar arasında tek olup, bunca kerem, fazilet ve en güzel şekil ile bu yüksekliğe yetmiştir.
BEYT
Çâr unsurdan mürekkep nefs-i vâhittir cihân
Sen gerek âdem-i hayal eyle, gerek âlem hayal eyle
(Dört unsurdan bileşmiş tek nefstir cihân, sen ister insan hayal et, ister âlem hayal et.)
BEYT
İki görmek şaşılıktır, gayr-ı bilmek ayn-ı ceh!
ålemi hem âdemi bir kendi nefsin buldu eh!
(İki görmek şaşılıktır. Başka bilmek göz yanılmasıdır. årifler, âlemi de insanı da sadece kendi nefsi buldu.)
Çünkü cihanın başlangıcı ve aslı bu insan ruhu bulunmuştur. Cihanın dönüş yeri yine bu ruh kılınmıştır. Zira ki, bu insanî ruh, ilâhi aşkın feyzi bilinmiştir. Halbuki ilâhi aşk küllî akıl ve izâfî ruhtur. Küllî akıl ise bütün cihan cüz'lerini kuşatıcıdır. Her anda bütün işleri tedbir edicidir. Şimdi nefsi böyle müşahede eden ârif, Mevlâ'sını bilmiştir; cihana can olup ebedi hayat bulmuştur. Büyük âlemi gönlünde görüp, en büyük âlem olmuştur. Nitekim bir ârif, bu mânâyı eda kılmıştır:
NAZM
Devan sendedir, şuurunda değilsin İlacın senden, görmüyorsun
Cisminin küçük olduğunu sanırsın En Büyük âlem sende toplanmıştır.
Yedinci Madde
İnsanın iç ve dışının, cihanın iç ve dışına uygun olduğu hâkimâne bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: İnsana önce kendi nefsini bilmek lâzımdır. İç ve dışı ne hakikat ve yaratılışta, ne özellikler taşımakta. Ta ki bu sanattan sanatkârını bilip, onun isim ve fiillerini, tecelli ve tasarruflarını âlemin içinde ve dışında bula. Nefsinden, Rabbine gönül yolundan dönüşle revan ola. Ona eşyanın hakikatleri ve mânanın incelikleri açık ola. Huzur ve ünsiyet ile ebedî kala. Zira ki insan suretinde bir küçük âlemdir ki, ondan dışta bulunan büyük âlemdir. Çünkü büyük âlemde her ne var ise, onun benzeri bu küçük âlemde de bulunmuştur. Nitekim büyük âlemin, dört denizi bilinmiştir. Onun gibi insan âleminin dahi dört denizi bulunup, ona uydurulmuştur. Büyük âlemin dört denizi: Gizli hazine sevgisi, ilk cevher, melekût âlemi ve mülk âlemidir. İnsan âleminin dört denizi: Baba sülbünde meni, ana rahminde nutfe, iç ruh ve dış bedendir. Çünkü Hak Teâlâ ezeli sevgisiyle: 'Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim,' buyurmuştur. Yani sevgi, âlemin yaratılma esası olduğunu duyurmuştur. O ilâhî sevgi, büyük âlemin cevher vücuda gelmiştir. O, büyük âlemin ikinci denizi olmuştur. O cevherin içi ve dışı vardır ki, içinden felekler ve unsurların hayatı hâsıl olmuştur. O, melekût âlemidir ki, büyük âlemin üçüncü denizidir. O cevherin dışından felekler ve unsurlar olan basit cisimler vücuda gelmiştir. O, mülk âlemidir ki, büyük âlemin dördüncü denizi olmuştur. Onun dört denizi bununla son bulmuştur.
Yedi gezegen feleğine yüksek babalar; unsurlara ve dört tabiata aşağı analar denilmiştir. Bu babalar ve analar sürekli hareket kılmaktadır. Bunlardan üç bileşik vücuda gelmektedir. Nitekim Hak Taâlâ: "Nun ve kalem, bir de yazdıklarına andolsun." /63/1), buyurmuştur. Yani (nun) gizli hazine sevgisi, (kalem) ilk cevher, (yazdıkları) mülk âleminin müfredatı ve melekût âleminin mücerretleri olduğunu duyurmuştur. Fertler ile mücerretler an an yazılmadadır. O yazılmadan, bu bileşik cisimler vücuda gelmededir ki, bunlar kitabın kelimeleri benzeri hikmetle düzen bulmuştur. İlâhî kelimeler sonsuz olduğunu, Hak Taâlâ bize lütfûyle duyurmuştur. Nitekim Kuran'da: "Allah'ın kelimeleri tükenmez." (31/27), buyurmuştur.
NAZM
Aya nice bir devr ide bu çâr anâsır Kim ona ne evvel ola malûm ve ne âhir
Kâh eyleyeler âlem-i tefridde seyran Kâhi olalar âlem-i terkibde sâir
Tefridde çâr ola ve nâçâr ola devri Terkibe gelince ise mevalid ola zâhir
Bu cümle mezahirde ola muteber İnsanın ola cümle tufeylisi mezahir insan
İnsan âleminin yaratılış mâyası, baba sülbünde olan menidir ki, o, onun evvelki denizi bulunmuştur. Birinci cevher, ana rahminde bulunan nutfedir ki, o, onun ikinci denizi bilinmiştir. Nutfenin iç ve dışı vardır ki, melekût ve mülk âlemlerine tatbik olunmuştur. Nutfenin içinden ceninin his ve kuvvetleri hâsıl olmuştur ki, onun üçüncü denizi kılınmıştır. Dışından cüz ve uzuvları vücuda gelmiştir ki, onun dördüncü denizi itibar olunmuştur. İnsan âleminin dahi dört denizi bununla son bulmuştur. Zira ki meni, baba sülbünde gizli iken, salt sevgi idi. Ondan bir hareketle ortaya çıkıp, ana rahminde birinci cevher olmuştur ki, iç ve dışı, doğanın can ve cismi olup, insan âlemi vücuda gelmiştir. Büyük âlem, bu insan âlemine hizmetçi ve dalkavuk olmuştur.
NAZM
Nedir hikayet-i leylî ki doldu arsa-i hak
Ne idi halet-i mecnun-u mest damen-i çak
Şarab-ı aşk idi nuş etti hüsn-ü leylîden
Zehi şarab-ı mustafa zehi piyale-i pâk
Cemal ü aşk-ı hüdadan bulur bu mevcudât
İlâhî ente ilahî ve la ilahe sivak
Cihan mezahir-i sun'-u sıfat-ı Mevladır
Bu seyr zevkin eder can-ı ârif çâlâk
Velik mazhar-ı insan ki hâs mazhar odur
Kıyas olunmaz ona gayri mazhar et hâşâk
Felek-i mülkte yoğ insan misali bir cevher
Hezâr bâr aradım onu bulmuşum derrâk
Kemal-i illet-i gaiye nev-i insandır
Delil Hakkı edersen taleb oku levlâk
(Leyla hikayesi nedir ki, yeryüzü doldu? Ni idi mest olmuş ve eteği parçalanmış Mecnun'un hali? Leyla'nın güzelliğinden içtiği aşk şarabıydı. Mustafa'nın şarabı ne hoş, pâk piyale ne hoş! Güzelliği ve aşkı Hüda'dan bulur bu varlıklar. ilahî, sensin İlah, senden gayri ilah yok. Cihan, Mevla'nın sanat ve sıfatlarının tezahürüdür. Arifin hareketli canı, bu seyr zevkini eder. lakin insanın ortaya çıkışı ki, has mazhar odur. Görünen hiçbir şey ona kıyas olunmaz. Mülk feleğinde insan benzeri bir cevher yok. Binlerce kez aradım onu, bulmuşum onu süratli idrak edici. Bu sebebin kemalinin gayesi, insan türüdür. Hakkı, delil istersen, oku 'levlak' hadisini.)
Sekizinci Madde
İnsan âleminin âhiret âlemine çeşitli yönlerle benzerlik ve ortaklıklarını bildirir.
Ey aziz, malûm olsun, ki, ârifler demişlerdir ki: Peygamberlerin (selam onlara olsun) rumuzlarının bir münasebeti, yani insan âleminin bekâ âlemine bir benzerliği budur ki, beka âleminin giriş yeri olan ölüme misal, insan âlemidir. Birinci, gıdanın hazmıdır. Bedenin yok olmasına misal, ikinci hazımdır. İkincisi neşveye misal, üçüncü hazımdır ki, halis kan vücut bulur.
Cesetlerin haşrine misal, dördüncü hazımdır ki, menî hâsıl olur. Maşheşe misal, babanın sülbüdür ki, meni onda toplanır. Hesap, kitab ve mizana misal, nutfe cevherinde hâsıl olan felek konumlarının tesirleridir. Sırata misal, babanın mesane yoludur. Cehenneme misal, fercin içidir. Kevser'e misal, ananın nutfesidir. Cennete misal, rahimdir ki, onda nimet türleri olan his ve kuvvetler ile hayat ve can bulur. Mevla'ya kavuşmaya misal, ondan doğmaktır ki, insanın güzellik ve cemalini görüp, yerin diyarına hayran olur.
Bir benzerliği budur ki, ölüme misal, uykudur. Şeytana misal, vehmetmedir. Berzaha misal, rüyadır. Melekûta misal, sadık rüyadır. Mezara misal, göğsün içidir. Münker ve Nekir'e misal, tedbir ve ihtiyardır. Kabir karanlığına misal, Hak'tan gaflettir. Kabir azabına misal, kendini bilmemektir. Kabir nuruna misal, gönül huzurudur. Kabir nimetine misal, kendini bilmektir. İsrafil'e misal, İlâhî aşktır. Sura misal, insan boğazıdır. Mahşere misal, müşterek histir. amel defterine misal, hafıza kuvvetidir. Mizana misal, nazarî akıldır. Sırata misal, fikretmedir. Cehenneme misal, tabiat zindanıdır. Zebanilere misal, kötü ahlaktır. Acıklı azaba misal, şirk ve hevadır. Masivayla şuğullanmaktır. İtiraz ve şikayettir. Zira ki hep edip eyleyen bir Mevla'dır. Kevser havuzuna misal, muhabbet şarabıdır. Cennet-i âlâya misal ârifin kalbidir. Huri ve gılmana misal, güzel ahlaktır. Dört nehre misal, ilim suyu, ilim sütü, rıza balı ve aşk şarabıdır. Ebedî nimete misal, çoklukta teklik bulmaktır ki, toplulukta halvettir.
BEYT
Ebediyet nimeti helâldir
Elini ve dudağını dünya nimetlerine sürmeyene
Mevla'ya kavuşmaya misal, hakiki fakrı bulup, fâni olmaktır. Sidre'ye misal, insanın başı ve yüzüdür. Tuba ağacına misal, kadınların saçıdır. Süslü tubaya misal, düzenli beden uzuvlarıdır. Zira ki eller, ayaklar ve parmaklar, turbanın alları gibi aşağıya doğrudur. Levh-i mahfuza misal, hâfıza kuvvetidir. Kaleme misal, hayal kuvvetidir. Geniş kürsiye misal, dimağın tamıdır. Onda olan yerde ve gökte bulunan meleklere misal, bedenin his ve kuvvetleridir. Büyük arşa misal, kâmil insanın sırrıdır. O Hakk'a ulaşıcıdır.
BEYT
Gönül tahtı mamur ve hevadan pak oldu
Rahman olan Allah, arş üzerine hükümrandır.
Hak Teâlâ'nın misali olmaz ki, insan ruhuna misal ola. Nitekim Kuran'da: "Hiç bir şey onun misli olmadı." (42/9) buyurmuştur. Allah'ın misilden münezzeh olduğunu duyurmuştur.
NAZM
Ey gönül sendedir ol kaf-ı kanaat sende
Sendedir akl ü edeb nutk ü belagat sende
Sendedir baht-ı âla necm-i saadet sende
Sendedir ilm-i ledün remz-i beşaret sende
Sendedir sırr-ı Hüda bâr-ı emanet sende
Sendedir genc-i nihan ayn-ı keramet sende
Sendedir dürr-ü kan-ı kerem zât-ı hidayet sende
Sendedir hamr-ı ezel sekr ü feragat sende
Var iken tanı özün bunca feraset sende
Sendedir nur-u Hüda lütf ü inayet sende
Hâsılı sendedir ol gayet-i gayet sende
Sendedir dürlü hüner dürlü maharet sende
Sendedir zabt ile rabt emre itaat sende
Sendedir hulk-ı cihan cümle imaret sende
Sendedir bahr ile ber cümle vilayet sende
Bu cihan varlığı hoş buldu nihayet sende
Varlığın aşka değiş eyle ferağat sen de
Sendedir dûzih-i sûzan dahi cennet sende
Sendedir iki cihan mülkü tamamet sende
Gafil olma gözün aç âlem-i kübra sensin
Sidre ü levh üalem arş-ı mualla sensin
(Ey gönül, o kanaat dağı sendedir. Akıl ve edeb, konuşma belagati sende. Sendedir aşk ile can, güzellik ve melahat. Saadet yıldızı ve yüce baht sendedir. Müjde remzi ve ledün ilmi sendedir. Hüda'nın sırrı ve binler emanet sendedir. Keramet pınarı, gizli hazine sendedir. Hidayet verici zat, kerem ve kâm incisi sendedir. Ezel şarabı, sekr ve feragat sendedir. Sende bunca feraset varken özünü tanı. Hüda'nın nuru, lütfu ve inayeti sendedir. Hâsılı, o gayelerin gayesi sendedir. Türlü hüner, türlü maharet sendedir. Zabt ile rabt ve emre itaat sendedir. Cihanın halkı ve bütün imaret sendedir. Kararlar, denizler ve bütün beldeler hep sendedir. Bu cihan varlığı, sende nihayet buldu. Varlığını aşka değiş, sen de feragat eyle. Cehennem ateşi ve cennet sendedir. İki cihan mülkünün tamamı sendedir. Gafil olma, gözünü aç, büyük âlem sensin. Sidre, levh, kalem ve arş sensin.)
|
|
|
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin Marifetnamesi 44. Bölüm |
|
Yazar: RasitTunca - 09-01-2020, 11:33 AM - Forum: Mektubatlar
- Yorum Yok
|
 |
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin Marifetnamesi 44. Bölüm
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Muhafazası lazım olan cânın bileşik uzuvlarının mahiyet, yer ve menfaatlerini; insan bedeninin sıhhatinin esaslarını; bazı münferit gıda ve ilaçların tabiat ve hükümlerini; bazı yiyecek ve meyvelerin fayda ve faziletlerini; insan vücudunu ısıtan ve güzelleştiren bazı elbisenin şekil ve renklerini 11 madde ile bildirir.
Birinci Madde
Ruhun, muhafazası lazım gelen bileşik uzuvlarının mahiyet, yer ve menfaatlerini bildirir.
Ey aziz, malum olsun ki, hekimler demişlerdir ki: insan bedeninde bulunan canın bileşik uzuvları, bu sayılandır ki: Dimağ, gözler, kulaklar, dil, akciğer, kalp, diyafram, göğüs, mide, bağırsaklar, karaciğer, safra, dalak, böbrekler, mesane, husyeler, kamış ve kadınlarda rahim ve memelerdir. Bunların hepsi, muhafazası vacip olandır. Dimağ (beyin): Yumuşak ve bağımlı bir cevherdir ki, rengi beyaz bulunmuştur. O, atar ve toplar damarların özünden, dimağın anası olan zardan ve kafatasına bitişik olan zardan bileşmiştir. Dimağın yapısı bir üçgene benzer ki, onun tabanı başın ön tarafında, iki kenarı ile kuşatılmış olan açıları başın arka nahiyesinde kılınmıştır. Bedenin his ve hareketi, dimağ ile tamamlanmıştır ki, beden hisleri yumuşak sinirler ve uzuvların hareketleri, sert sinirler vasıtasıyla bulunmuştur. Hikmetleri yukarıda bilinmiştir.
Gözler: İkisinden her birisi yedişer tabakadan ve üçer rutubetten bileşmiştir. Toplamı, on tabaka demekle bilinmiştir. Birinci tabaka, mültehimedir ki, havaya temas eden tabakadır. İkinci tabaka, kariniyyedir ki mültehimeden sonradır. O, renksiz yaratılmıştır ki, altında olan tabakanın rengiyle renkli kılınmıştır. Üçüncü tabaka, ayniyyedir ki, ya siyah veya şehlâdır. Ya sarı veya mavidir. Mültehimenin altında, rengiyle benzeşmiş zehradır. Ayniyye tabakasından sonra beyaz rutubettir ki, şeffaf ve berraktır. bundan sonra camsı rutubettir ki, erimiş cama benzer. Beşinci tabaka, şebekiyedir ki, camsı rutubetten sonradır. altıncı tabaka, meşimiyedir ki, ona benzemiştir. Yedinci tabaka, salbeyidir ki, hepsinden sert ve göz kemiğine bitişik bulunmuştur. Bu tabakaların faydaları uzun bir zeyl olduğundan, kısa geçilmiştir.
Kulaklar: İkisinden her birisi sadece et, kıkırdak ve hassas sinirden bileşmiştir. Menfaatleri, sesi kabul etmek bilinmiştir.
Dil: Et, atar ve toplar damarlar ile hassas sinirden ve yemek borusuna bitişik olan zardan bileşmiştir. Menfaati, yemeğin tadını almak, lokmayı çevirmek, kelamı eda etmek ve yutmayı tamamlamak bulunmuştur.
Akciğer: Kırmızı gül renginde olan etten ve kendi borusunun kıkırdaklarından ve yürekten biten atar damarlardan bileşmiştir. Akciğer, kendi zatında hissizdir. Lakin zarının az bir hissi vardır. Bunun menfaati, yürekte doğan tabii hareketten bedeni revaçlandırmak bilinmiştir.
Yürek: Kozalak şeklinde koni bir cisimdir ki, tabanı göğsün ortasında, tepesi sol tarafta konulmuştur. Rengi kırmızı nar bulunmuştur. O, latif et ile sert zardan bileşmiştir. O, tabii hareketin membaı bilinmiştir. Onun iki karıncığı vardır ki, sağ karıncığı, az ruh ve çok kan ile dolu olmuştur. Onun kanalları vardır ki, onlarla yürekten akciğer tarafına gıda gidip, akciğerden yüreğe ferah hava gelmiştir. Onun sol karıncığı, az kan ve çok ruh ile dolmuştur. O, atardamarların bitiş yeri olmuştur.
Diyafram yani göğüs perdesi: Sağlam et, hassas ve hareketli sinirden bileşmiştir. Bunun menfaati, göğsün yayılması ve büzülmesi bulunmuştur.
Mide: Yumru bir organdır ki, et, sinir, atar ve toplar damarlardan bileşmiştir. O, üç cüze bölünmüştür. Bir cüzüne yemek borusu, birine mide ağzı ve birine mide dibi denilmiştir. Yemek borusu, ağızdan gelip, bağır kemiği bitiminde son bulmuştur. Mide ağzı, yemek borusu bitimindedir ki, etsiz kılınmıştır. Mide dibi, etli yaratılmıştır. Yeri, göbeğin üstüdür. Midenin menfaati, gıdayı hazmetme bilinmiştir.
Bağırsaklar: Katlanmış hassas sinirsi cisimler bulunmuştur. Sinir, yağ, atar ve toplar damarlardan bileşmişlerdir. Bunlar sayıca yedidir ki; birine kapakçık, birine 12 parmak, birine tutucu, birine ince, birine eğri, birine kolon ve birine düz denilmiştir. Düz barsak, makat halkasına bitişiktir. Bunların menfaatleri artık gıdayı atmak bilinmiştir.
Karaciğer: Et, atar ve toplar damarlar ile kendini örten zardan bileşmiştir. Bunun kendi zatında hissi olmayıp, zarının hissi çok bulunmuştur. Bunun rengi, donmuş kana benzetilmiştir. Karaciğer ki, kan damarlarının bitişik yeri bulunmuştur. Bunun yeri, sağ tarafta uygundur. Dışı, arka kaburgalara bitişik, içi mideye mutabık, üstü göğüs diyaframına yetişik, altı, leğen kemiğine ulaşık bulunmuştur. Bunun menfaati, uzuvlara gıda vermek için, kan üretmek bilinmiştir.
Safra: Karaciğere yapışık yaratılmıştır. O, safra (öd) kesesi kılınmıştır. Bunun menfaati, safrayı, karaciğerden çekmek bilinmiştir.
Dalak: Boğumlu bir cisimdir ki, et ve atardamarlardan bileşmiştir. Rengi, karaciğere benzer bulunmuştur. Kendi zatında hissi olmayıp, zarı hassas kılınmıştır. Bunun yeri, sol tarafta, arka kaburgalar ile midenin arasında tayin olunmuştur. Siyah köpüğe kese bulunmuştur. Bunun menfaati, o ödü karaciğerden kendine çekmek bilinmiştir.
Böbrekler: İkisinden her birisi, az kırmızı olan sert et ile çok yağdan ve atar damarlardan bileşmiştir. Böbrek ki, onun kendi nefsinde hissi olmayıp, zarının hissi çok bulunmuştur. Bunun yeri, sırtın altında kılınmıştır. Menfaati, ciğerden idrarı çekip, mesaneye akıtmak bilinmiştir.
Mesâne: Damarlar ile katlanmış sinirsel bir cisimden ve atar damarlardan bileşmiştir. Bunun yeri, makat ile kasık arası bulunmuştur. Menfaati, idrarı toplama ve dışarı atma bilinmiştir.
Husyeler: İkisinden her birisi, yağlı beyaz etten ve çok sayıda atardamardan bileşmiştir. Menfaatleri, meniyi pişirip, oluşturmak bulunmuştur.
Kamış: Az etten, çok sayıda atar ve toplar damardan bileşmiştir. Menfaati, yukarıda uzuvların hikmeti bahsinde bilinmiştir.
Rahim: Sinirsel bir cisimdir ki, kadınlarda yaratılmıştır. Yeri, düz barsak, göbek ve mesâne arasında kılınmıştır. Onun boynu uzun olup, ferce ulaşıp, dibinde iki husye konulmuştur. Menfaati, nutfeyi çekme ve cenini koruma bulunmuştur.
Kadın memeleri: İkisinden her birisi yumuşak et, beyaz yağ, çok sayıda atar ve toplar damarlardan bileşmiştir. Yeri, sinenin dışında, müşahede kılınmıştır. Menfaati, kanı pişirmek ve süt oluşturmak bilinmiştir. İşte böyle sanat şaheseri bir binayı, sınıf sınıf imaretlerle tamir edip güzelleştirmek, dışını ve içini türlü kemallerle süsleyip, güzelleştirmek, hepsinden daha önemli ve lüzumlu bulunmuştur. Bu sanatları hayretten nice yüz ibret alınmıştır. (İnsanı en güzel biçimde yaratan, hakîm, musavvir, bâri ve hâlik olan Allah münezzehtir. Yaratıcıların en güzeli Allah ne yücedir!)
İkinci Madde
İnsanın beden sıhhatinin korunması esasları olan mizaçları bildirir.
Ey aziz, malum olsun ki, hekimler demişlerdir ki: Tıp ilmi, beden ilmidir ki onun nazarisi ve amelîsi haddizatında iki ilimdir. Birinci ilim, hıfsızsıhha, sıhhati koruma ve ikincisi tedbir-i illet, tedavidir. Halbuki, beden sıhhati bir büyük nimettir. Din ve dünya ehline devlet sermayesidir.
Vücudu korumak saadettir. Kadir ve kıymetini bilip, kaide ve erkanıyla âmil olmak hoş ganimettir. Çünkü vücudunun sıhhatini koruyan akıllı kimse, âfiyet bulur. Cismine illet ârız olmayıp, selamet kalır. Tedbir ve ilaca ihtiyacı kalmayıp, rahat bulur. bol vakit bulup, Mevla'nın marifetine nail olur. Şu halde 'Marifetnâme' de ancak sıhhati korumanın kaide ve esaslarını yazmak ve açıklamak lazım gelir. Ta ki, o devlet ve saadetin kadir ve kıymetini bilip, fırsat elde iken onu koruyasın. Ömrün oldukça sıhhat ve âfiyette kalasın. Allah ile dolup, Mevla'yı tanımaya meşgul olasın. Sıhhati korumanın kaidelerini bili, amel eden kimse, Hakk'ın yardımı ile vücut sıhhatine malik olabilir. Lakin mütehassıs tabip olsa bile, gençlik ve kuvveti baki edemez. Her şahıs, en uzun ecel olan 120 sene yaşına gidemez. Özellikle zaruri iş bulunan tabii ölümün vakti geldiğinde, o nu bir kimse tehir edemez. Zira ki bedenin oluşum ve bekası, o rutubetle mümkündür ki, onu gıda edip, fazlalarını atan sıcaklığa yakındır. Şu halde bu tabii hararet, o maddesi olan tabi rutubeti ayrıştırarak, o rutubet az kaldığında, bu hararet dahi azalıp, gıda hazmı da zayıf olur. O îrâdı noksan bulur ki, eğer o îrat olmasaydı, bu beden oluşum müddetinde beka bulmazdı. O halde bedene dahi gün gün zaaf ve noksan gelir. Ta tabii rutubet yok olduğunda, tabii hararet dahi söner. Her şahsın kendine mahsus olan mizaç ve kuvveti hasebiyle ömrü müddeti ve mukadder eceli bulunan tabii ölüm ancak budur.
Bu durumda sıhhati korumanın gayesi budur ki, önce mizaçları bilip, onda zaruri sebepleri, açık sebeplerle bedende bulunan tabii rutubeti bozulmaktan korumak ve fazla ayrışmadan koruyup, ecele varıncaya dek, dışarıdan bir zarar isabet etmezse, dört çağdan her yaşı, kedi gereğince koruyarak, sıhhat ve âfiyette gönül sefasıyla ömrünü tamam eder. Bedenin mizaçları, on alâmetle bilinmiştir. Zarurî sebepleri altı adet bulunmuştur.
İkincisi: Et, yağ ve iç yağdır. Bunların çokluğu bedenini rutubetine, azlığı kuruluğuna alâmettir. Fakat etin çokluğu, bedenin rutubet ve hararetine, sadece yağ ve içyağın çokluğu, bedenin rutubet ve soğukluğuna alâmetidir.
Dördüncüsü, beden rengidir ki, onun beyazı, soğukluğuna ve balgam çokluğuna alâmettir. Kırmızılığı, hararetine ve kan üstünlüğüne alâmettir. İkisinin bileşimi, itidale alâmettir. Buğday rengi, hararetine alâmettir. Sarılığı, hararetine ve safra üstünlüğüne alâmettir. Siyahlığı, soğukluğunun ifratına ve siyah köpük üstünlüğüne alâmettir.
Beşinci, uzuvların yapısıdır ki, göğsün genişliği, nabzın fazla hareketi, damarların dışta oluşu ve kalınlığı, el, ayak ve kemiklerin büyüklüğü, bedenin hararetine alâmettir. Bu uzuvların zıt olması, bedenin soğukluğuna alâmettir.
Altıncısı infial keyfiyetidir ki, süratli infial hangi keyfiyetten olursa beden dahi o keyfiyette olduğuna delalet eder. Mesela soğukluk keyfiyetinden süratle müteessir olmak, o bedenin soğukluğuna delalet eder.
Yedincisi tabii fiillerdir ki, fiillerinde olgun olan tabiat, kendi itidaline, eksik veya bâtıl olan soğukluğuna, yavaş bulunan hararetine alâmettir. Tabiat sürati hararetine, yavaşlığı soğukluğuna alâmettir.
Sekizincisi uyku ve uyanıklıktır ki, uykunun çokluğu bedenin soğukluk ve rutubetine, uyanıklığın çokluğu, hararet ve kuruluğuna alâmettir. İkisinin itidali bedenin itidaline alâmettir.
Dokuzuncusu büyük abdesttir ki, onun keskin kokulusu ve sağlam renklisi bedenin hararetine, bunun zıttı bedenin soğukluğuna alâmettir.
Onuncusu nefsânî intikallerdir ki, onların kuvvet, sürat ve çokluğu bedenin hararetine, yavaş hissi bedenin soğukluğuna alâmettir. Devamlılık ve sebatı bedenin kuruluğuna, çabuk bitişi rutubetine alamettir. Gazap ve şiddet, cüret ve hiddet, kelamda sürat ve çokluk bedenin hararetine; vakar ve haya çokluğu soğukluğuna; kalp zaafı rutubetine; korkaklık ve ürkeklik onun kuruluğuna alâmettir.
Sayılan bu on alâmetten başka insan bedeninde olan dört karışımdan her birinin ziyadeleşme ve galebesinin nice al�metleri vardır ki, bu söyleneceklerdir: Kan üstünlüğünün alâmeti, baş ağrısı, sallanma, esneme, durgunluk, hislerin bulanıklığı, dil kızarması, çıban ve basur çıkması, yüz yarılması ve burun kanamasıdır. Rüyada kızıl eşya görmek, uyanma anında ağız tatlılığıdır.
Balgam üstünlüğü: Beyaz renk, hissizlik, deri yumuşaklığı, deri soğukluğu, tükürük çokluğu, susama azlığı, hazım zayıflığı, vurdumduymazlık, geğirme, çok uyuma, rüyada su ve kar görme, uyanma anında ağzın tuzluluğudur. Safra üstünlüğünün alametleri: Renk sarılığı, göz sararması, ağız kuruması, burun ucu kuruması, şiddetli susama, iştah zayıflığı, kusma çokluğu, dil sertleşmesi, düşte ateş görme ve uyanınca ağız ekşiliğidir. Tıpçıların tecrübe ile bildikleri bunlardır. Her şeyi en iyi bilen Allah'tır.
Üçüncü Madde
İnsan bedeninin sıhhatini koruma kaide ve esaslarından olan altı zarurî sebebi bildirir.
Ey aziz, malum olsun ki, hekimler demişlerdir ki: Bedenin oluşum bekasının zarurî sebepleri altıdır.
Birinci sebep: Bizi kuşatan havadır ki, onu teneffüs edip, akciğer içinde ruhun dumansı buharı olan fazlalıklarını nefesin itilmesiyle çıkarıp, ruha itidal vermek için zorunlu olmuştur. Bu hava, madem ki hali üzere safî ve mutedil kalıp, piş rüzgârlar ve çirkin dumanlarla karışmamıştır. Bedenin oluşum bekasını ve vücut sıhhatini koruyucu bulunmuştur. Eğer hava, kötü duman ve rüzgârlarla değiştiyse, hükmü dahi değişmiş bilinmiştir. şu halde dört mevsimin her biri, kendine uygun olan hastalığı verip, zıddını giderir. Gerçekten, yaz mevsimi, safrayı çoğaltmakla hastalıklar verip, rutubeti ayrıştırma ve kalbi ısıtma ile susuzluk ve hareketi ortaya çıkarır. Sonbahar, gece ve gündüzü, sıcaklık ve soğukluğu değiştirmekle hastalıkları çoğaltıp, meyveleri çoğaltma ile kanı azaltır, sevdayı çoğaltır. Kış mevsimi, balgamı çoğaltma ile hastalıkları verip, başın maddelerini sıkma ile nezle ve öksürüğü ortaya çıkarır. İlkbahar, karışımları hareket ettirmekle bademcikleri şişirip, kanı çoğaltma ile maddeli hastalıkları ortaya çıkarır. Bu mevsim, mevsimlerin en sıhhatlisidir. Hayat ve sıhhat için en uygun ve en latif ve en tatlıdır.
İkinci sebep cismani sükun ve harekettir. Bu beden hareketi, zaaf ve kuvvete, azlık ve çoğunlukta, yavaşlık ve süratte muhtelif olduğundan; az ama çok kuvvetli ve süratli hareketin, bedeni ayrıştırmasından ısıtması daha çok bulunmuştur. Zayıf ve yavaş olan çok hareketin tesiri, onun aksi bilinmiştir. Hareket ve sükunun ifratı bedeni soğutur. Hareketin itidali, yeme ve içmeyi düzenler ve hazma yardım eder.
Üçüncü sebep: Nefsanî hareket ve sükundur. Bu nefs hareketi, ruh ile kanın hareketiyle olur. Bu durumda ruh, ya bedenin dışına defaten hareket eder, şiddetli gazap halinde olduğu gibi. Veya tedriç ile hareket eder, ferah ve lezzet sırasında bulunduğu gibi. Veya ruh bedenin içine defaten hareket eder. Korku ve ürperme halinde olduğu gibi. Veya yavaşlıkla hareket eder, hüzün ve keder vaktinde bulunduğu gibi. Veyahut iç ve dışa ardı ardına hareket eder. Hacalet zamanında bulunduğu gibi. Ruhun bu anılan hareketlerinde bedenin üzerine hareket olunan tarafının sühuneti ve kendisinden hareket olunan tarafın soğukluğu lazımdır. Zira ki, bedenin ısınması kanın hararetindendir. Soğuması, azlığındandır. Bu hareketin ifratı helak edicidir. Bu durgunluğun ifratı, soğutucudur.
Dördüncü sebep, uyku ve uyanıklıktır ki, uyku sükuna benzer, uyanıklık harekete benzer. Zira ki uyku halinde, ruh, kendi hararetiyle yemeği hazım içim beden içine yönelip, bedenin dışı, soğukluğu üzere kalır. Onun için beden, uyurken uyanıklık halinden ziyade örtünmeye muhtaç kalır. Uykunun ifratı, bedeni ziyadesiyle rutubetlendirir ve soğutur. Eğer uyku, ruhun girmesiyle beden içinde hazmı kabil gıda bulduysa, onu hazmedip, bedeni ısıtır. Eğer hazmı kabil olmayan gıdayı veya karışımı bulduysa harareti hareket ettirmekle onu neşredip, bedeni soğutur. Gece uykusuzluğunun çokluğu, dimağı zayıf, hazmı bozuk edip, maddeyi ayrıştırarak tabii rutubetle açlığı verir. Gündüz uykusu dahi iyi değildir. Zira ki, o, rengi bozar, dalağa zarar verir ve üzüntüyü artırır. Eğer gündüz uykusu itiyat olunup, ikinci tabiat bulunduysa, terki caiz olmaz. Ancak yavaş yavaş terki gereklidir. Uyku ile uykusuzluk arasında tereddüt dahi kötü olup, şaşkınlık ve eleme sebep olur.
Beşinci sebep yiyecek ve içeceklerdir. O, bedene ya keyfiyetiyle tesir eder ki, o halis ilaçtır. Ya salt maddesiyle tesir eder ki, o halis gıdadır. Veya sadece suretiyle tesir eder ki, eğer onun özelliği bedenin mizaç ve hayatına uygun ise tiryaka şamildir. Eğer muhalif ise, öldürücü zehir gibidir. Veya hem maddesiyle, hem keyfiyetiyle tesir eder ki, o has gıdadır. Veya hem keyfiyeti hem suretiyle tesir eder ki, o, özel etkisi olan ilaçlar böyledir. Sekmoniya gibi. Veya hem maddesiyle hem suretiyle tesir eder ki, o, özelliği olan gıdadır. Elam gibi. Gıda ise kâh latif, kâh kalın ve kâh orta olur. bunların her birinin bedene gıdası ya çok olur veya az olur. Mutlak su basit olduğundan bedene gıda olmaz, ancak o, gıdayı yumuşatmak ve pişirmek için ve onu dar yollara geçirmek için kullanılır.
Altıncı sebep istifra ve hapsetmedir. bunların mutedili cisme faydalı ve sıhhati koruyucudur. İstifranın ifratı, bedeni soğutur ve boşaltır. Meğer i o istifra olunan kan ve safraya üstün olan balgam ve sevda gibi soğuk ve kuru ola. O surette ifrat derecede istifra, bedeni rutubetlendirir. İfrat derecede hapsetme, kan kanallarını doldurur, kokuşma, rutubet, iştah kesilmesi ve ağırlık yapar. Soğuk su ile gül suyu yüze çarpılsa, her hareketi itip, tabii harekete takviye verip, fenalığı önler. Ancak ârif ve âgah olan hepsini Allah'tan bilir.
Dördüncü Madde
Altı zaruri sebepten üç sebebin tadillerini bildirir.
Ey aziz, malum olsun ki, tıp bilginleri demişlerdir ki: Sıhhati koruma, vücudunu gözetme gerekli iştir ki, sayılan altı zaruri sebebi tedbir ile gözete. Ama kuşatan havayı gözetmek önce gereklidir. İlkbaharı kan aldırma, ile karşılayıp, kusarak istifra ede. Kavrulmuş şeyleri kullanıp, nar gibi teskin edici maddeleri yiye. Kuvvetli hareketler, tatlılar, sıcak hamamlar gibi sıcaklıklardan kaçınıp, gıdayı azaltma ve elbiseyi hafiflete. Yaz mevsiminde hareketsizliğe devam, gölgeye sığınma, safrayı mahveden latif soğuk gıdaları yiyip, her ısıtan ve boşaltan gıdadan sakına. Hıyar, kavun ve karpuz gibi rutubetli meyveleri seçip, beyaz elbise ve soğukluk veren keten giye, Sonbaharda çok cimadan, soğuk su ile yıkanmaktan ve bütün kuru şeylerden kaçınıp, soğuk içeceklerden, yaş meyve yemekten, kusmaktan, baş açmaktan, gecenin soğuğundan ve öğle sıcağından sakına. Kış mevsimini kürk ve kalın giyeceklerle karşılayıp, et ve keşkek gibi çok sıcak gıdaları seçe. Bu mevsimde ani ve kuvvetli hareketler bedene faydalıdır. Bunda kusmak, kuvveti zayıf edendir.
Cismanî hareket ve sükunda itidal: çünkü bedenin içinden ve dışından bulunan sebepler ile daima ondan ayrışan cüzlere bedel, gıdaya muhtaç olmakla, beden gıdasız beka bulmaz. Hiç bir gıda yendiği şekilde bir uzva cü olmaz. belki dört hazımdan her birisi yanında gıdadan bir farzla bir lahza kalır ki, onda bir fayda kalmaz. O fazlanın atılmasına, tabiat fırsat bulduğundan, ona iltifat kılmaz. Şu halde eğer o fazlalar terk olunup, uzun müddetle çoğalırsa, o kadar madde toplanır ki, bedene keyfiyetle zarar verir. Yani bedeni ya ısıtır, ya pörsütür, ya soğutup yahut sıcaklığını söndürür. Veya kemiyeti ile zarar verir. Yani kan kanallarını kapatıp bedene ağırlık verip, kabızlık hastalıklarını verir. Eğer o toplanan madde istifra olursa elbette beden o tedaviden incinir. Zira ki istifra edilenin çoğu zehirlidir ki, bedene yararlı olan karışımı dışarı çıkarmaktan hali değildir. Şu halde biriken fazlalıklar terk olunsa da, istifra olunsa da zararlıdır. Halbuki riyazet adı verilen beden hareketi o fazlalıkların doğurduğunu bile men eder. Zira ki beden hareketi bütün uzuvları ısıtıp, fazlalıklarının öyle bir derece izale eder ki, hiçbir hazım yanında bir fazla kalmaz. Eğer mutedil hareket açıklanacak zamanlarında yapılırsa o bir riyazettir ki, cisme sürur ve hafiflik verip, onu gıdayı kabul edici eder. Mafsallara sertlik verir, rutubetleri ayrıştırma ile sinir ve damarlara metanet verir. Bütün maddi hastalıklardan emin edip, mizacı hastalıkların çoğundan uzak eder. Bu riyazetlerin vakti, gıdanın alınması ve hazmının tamamlanmasından sonradır. Yani akşam yemeği, mide, karaciğer ve damarlar içinde hazım olunup, son yemeğin vakti geldiği zamandır. Mutedil hareket odur ki, onunla yüz rengi kızarıp, deride damar ortaya çıkar. ama o hareketler ki, onda kanın akışı çoğalır. İfrat ola odur ki, onunla bedene hararet gelip, kuruyup rutubeti gider. Hangi uzvun mutedil hareketi çok olursa, o uzuv dahi kuvvetli olur. Özellikle o hareketin türünde ziyade kuvvet bulur. Mesela elin hareketi, yük taşımada çok olsa, onun kuvveti eşyayı itmede ham
ellerden ziyade olur. Belki her kuvvetin şanı uzvun hareketi gibidir. Nitekim, hıfza devam edenin hafıza kuvveti kuvvet bulur. Çünkü her uzvun bir özel riyazeti olur. Şu halde dimağın riyazeti aksırmak olur ki, o hareketle tabiat, onda bulunan ezayı ve onu genizden bitişen habis rüzgarları iter. Akciğerin riyazeti, öksürüktür ki, o hareketle tabiat, onda olan galiz balgamı veya göğse isabet eden şiddetli soğuğu ondan atar.
Uzuvların ihtilaç (seğirme) illeti bir galiz rüzgardır ki, onunla adaleler ve onlara yapışık olan deri hareket eter. Tak ki, o yel onlardan ayrılsa. titreme, hareket etme kuvvetinin adaleyi hareket ettirmekten aczi sırasında hâsıl olur. Nitekim, o, korku, gazap, zihin karışıklığı, gam ve gayretten meydana gelir. Göğüsün riyazeti okumadır. Onda yavaşlıkla başlayıp derece derece sesi yükseltmek rahattır. Kulağın riyazeti güzel sesler ile leziz nameleri dinlemektir. Gözün riyazeti, güzel eşyaya bakmaktır. Elin riyazeti, yakalamak ve ayağın riyazeti gitmektir. Mutedil olan at binme güzel bir beden riyazetindendir. Bedeni ısıtmasından ziyade ayrıştırandır.
Bağlanılmış iple (salıncak) sallanmaktır. Bu, at sırtında mutedil gitme gibidir. top ve çevgan oyunu nefislerin ve bedenlerin riyazetidir. Zira ki, galip olan sevinçli ve neşelidir. Mağlup olan gamlı ve gazaplıdır. Müsabaka dahi nefs ve bedenlerin riyazetidir. Gemiye binme, karışımları hareket ettirici ve mideye faydalıdır. İstiska ve cüzam gibi müzmin hastalıkları def edicidir. Zira ki, nefs onda ferah ve elemi ardı ardına toplayıcıdır. eğer onda kusma gerekirse, tutması ki, beden gayet faydalıdır. Uzuvları ovma dahi, bu riyazetten sayılır. Eğer ovmak sert hırka ile olursa, kanı derinin dışına çekip, rengi kırmızı görünür. Normal ovma uzuvlara kuvvet verip, ifratı zahmet verir.
Nefsani sükûn ve hareketin itidali gerçekten ruh hareketlerinin kaynağı onun kendisinde olan gazap ve şehvettir. Gazabın aşırısı tehevvür, azı cüben ve itadali şecaattir. Bu mutedil hareket bedene sıhhat, nefse izzet, dünya ve diyaneti korumaktır. Şehvetin aşırısı şere, azlığı humut ve itadali iffettir. Bu mutedil hareket bedene sıhhat, nefse lezzet ve iki cihanda rahat ve selamettir. Şere nefsin istilası ile aklı yendi ise, ona mecazi aşk derler ki, mal-i hülyanın bir türüdür. O bir hastalıktır ki, çoğunlukla gençlere ve bekarlara ârız olup, âşık olduklarından başkasından onları yüz çevirttirir. Bu aşkın sır ve sebebi, sevgilinin şekil ve şemalini aşırı derecede güzelleştirme ile fikretme ve düşünmeye yapışma ve devam etmedir.
Çoğunca o fikir ile cima, şehveti dahi bulunur. Bunun alameti renk sararması, beden zaafı, yağ kuruması, göz morarması bilinir. Bu âşığın gözünün hareketi güleç ve sevinçlidir, sanki bir leziz nesneye bakar gibidir. İçiah ile, sesi hazin gelir. Onun tavır ve halleri, düzensiz olur. az uyumaktan seherlerde uykusuz kalır. Eğer bir tabip onun nabzına el basıp, nice akran ve yaranı vasıflarını saysa, hangi isim ile nabzı değişip, yüzünün rengi değişirse o ismi, onun sevgilisi olduğunu bilir. Ona kavuşma gibi ilaç olmaz. Eğer ona sevgiliye kavuşma meşru yol üzere mümkün değilse, ona sevgilisini kötüleme ve buğzetme ile ilaç verilir. Eğer, o akıllardan ise, nasihat kabul edip, o sevdadan vazgelir. Ancak onu küçümseme ve alay etme, aşka delilik ve sevda deme bu hastalıktan kurtarır. Eğer dinlemeyi terk ve cimayı çoğaltma ile acilen ilaç olunsa, aşk onun tabiatına tahi istila edip, helak olur.
Beşinci Madde
Zaruri altı sebepten kalan üçünün itadalini bildirir.
Ey aziz malum olsun ki, top âlimleri demişlerdir ki: Bedenin sıhhatini korumaya taahhüt ve iltizam eden kimseye gerekli iştir ki, meşhur altı sebebin kalan üçünü dahi tedbir ile itidal edip, ömrünün sonuna dek sıhhat afiyetle gide.
Uykunun itidali ve uyanıklığın itidali: Uykunun en iyisi odur ki, süresi mutedil ola. Yani dört saat geçecek kadar değin ola. Hazmolunduktan sonra kestirirse yani yemem içmeden sonra iki üç saat geçmesinde uyku bastırıp, ikinci hazımda bulunma. Eğer midesi zayıf olan kimse yemek hazmına uyku ile yardımcı olursa, önce yarım saat kadar sağ tarafı üzerine yatmak lazımdır.
Ta ki, gıda, sağ tarafa eğit olan mideye karaciğerin çekmesi ile kolay olup, karaciğerin harareti onu ısıta. İki saat kadar solu üzerine yatıp uyumak lazımdır. Tak ki, karaciğer mide üzerine yorgan gibi örtülüp, onu ısıtıp, birinci hazımda mideye yardımcı ola. Sonra yine iki saat kadar sağ tarafı üzerine yatıp uyumak gerektir. Ta ki ikinci hazım içi karaciğer gıdanın inişine yardım ede. uykunun içteki hareketi uyanıklıktan fazladır:
Maddenin tabiatını istila bakımından. Zira ki uyku halinde hararet içeride ziyade olduğundan, maddeye ziyade üstün olur. uyanıklığın terletmesi, maddenin rutubetini istila bakımından daha çoktur. Zira ki uyku halinde hararet içeride ziyade olduğundan, maddeye ziyade üstün olur. Uyanıklığın terletmesi, maddenin rutubetini istila bakımından daha çoktur. Zira ki uyanıklıkta hararet dışa yönelip, maddeyi ayrıştırır ve akıtır. Kimin ki uykuda terlemesi sebepsiz çok olur, o, gıda ile ya karışım ile dolu olur. Kimin ki uykusu ağır ve uzun olur, yani sekiz saatten ziyade uyur kalır, onun dimağında rutubet üstün olur. O, kuru gıdalarla uykusu hafif olup, itidal bulur. Kim ki uykusuzlukla müptela olur, yani 24 saatte ziyade uykusuz kalır; o hamam ile rahat bulur. Süt ve arpa suyu benzeri rutubetler ile uyku gelir.
Boğucu kâbus ki, uyuyan uyku esnasında tahayyül eder ki, üzerine bir ağır nesne düşüp, onu sokup, hareketten menedip, nefsini daraltır; bu boğucu kâbus buharı ayrıştıran uyanıklık ve hareketinin yokluğu sırasında kanın ya balgamın veya sevdanın buharı dimağa çıkmasından ortaya çıkar. Şu halde bunun ilacı, istifra ile beynin temizlenmesidir.
Yiyeceklerde itidal: Her sıhhat ki, onun hali üzere kalması murat olunur. o bedenin keyfiyetinde benzeri ona verilmek gerektir. Eğer bozulmuş bir sıhhati, kendisinden daha iyi olan sıhhate nakletmek murat olunsa, ona zıttı verilmek lazımdır. Şu halde vücudunun sıhhatini hali üzere korumaya özenen kimseye lazımdır ki, gıdalardan siah taneler gibi pisliklerden temizlenmiş buğday ekmeğiyle, mülayim tatlılar, koyun eti, kümes hayvanları eti ile yetine. Lokmayı küçük alıp, çiğnemeyi çok ede. Meyvelerden ancak incir, üzüm kuru üzüm seçe. Ama ilaç olan meyvelere iltifat etmeye. Meğer ki, mizaç itidali için yenile. Veyahut hazır yiyecek onda buluna. Zinhar iştihasız yemek yemeye, İstihasını giderip, geri bırakmaya. Yaz günlerinde soğuk gıdalar, kışta sıcak gıdalar ala. Hazmolunmuş yemek üzerine başka yemek sokmaya, Yemek saatlerini uzatmaya. Ta ki gıdanın evveliyle sonuncusu hazımda karışmaya. yemek çeşitlerini çoğaltmaya, ta ki hazımda tabiata şaşkınlık gelmeye, Çok olmazsa leziz gıdalar en faydalıdır. Ekşi gıdalar zararlıdır, ihtiyarlığı çabuklaştırıcı ve uzuvları kurutucudur. Tatlı gıdalar, mideyi rahatlatıcı, bedeni ısıtıcı ve safrayı hareket ettiricidir. Tuzlu gıdalar, bedeni kurutucu, safrayı doğurucu ve uzuvlarla kuvvetlere zarar vericidir. Zararlı tatlıyı, ekşi defeder. ekşiler, tatlı ile gider. Tuzsuzlar tuzluyu, tuzlular tuzsuzu mutedil eder. Nefsinden gıda iştihası kalmış iken, ondan el çekmek lazımdır. Yemek vakitlerini gözetmek elbette lazımdır, vaciptir. Lakin kötü gıdalar alışmış olan, devam etmeyip, yavaş yavaş terk etsin. Yemek vakitlerini düşürerek, birle yetinsin. Zira ki gündüzde bir kere gıdalanmak, bir kere gecede yemek, karıştırmak tabiata müşküldür. Zira ki bu iki su, biri birine incelik ve kalınlıkta uygun değildir. Suların en iyisi nehir suyudur. Özellikle pak yerde akıp, her şeyden saf gele veya taşar üzerinde akıp, kokuşmuş şeylerden uzak ola. özellikle kuzeye veya batıya aka. Yüksek bir yeden aşağıya inip gide. Kaynağı uzak olup, uzun süre akmakla incele, İnceliğinden ağırlığı hafif ola. Çok olup, şiddetli aka gele. Bu vasıflar ile vasıflanmış olan bir sudur ki, faziletten nihayet bulmuştur. Mübarek Nil suyu bu güzelliklerin çoğunu
toplamıştır. Memba suyu hareketinin azlığından kalın kalmıştır. Toprak altında olan kerizler içinde akan sular sertlik bulmuştur. Mağara suları ve kuyu suları onlardan daha serttir. Su içmek, yemekten iki üç saat geçmesinden sonra faydalı bilinmiştir. Yemek arasında su içmek, hastalığı körükler. Hemen sonra içmek, bozucu ve kötüdür. Lakin midesi sıcak olan kimse yemeğin arasında ve akabinde su içmekle istifade eder. iştihası zayıf olan kuvvet bulur. zira ki, o zaaf, hararet çokluğundan gelir. Şu halde su içmekle hararet mutedil olur. Aç karnına ve terli iken, özellikle cima, hamam, müshil içme kaplarında, meyveler üzerine özellikle kavun üzerine su içmek; soğuk içecekler oldukça kötüdür. Eğer bu vakitlerde susuzluğa tahammül olunmazsa, çocuğun meme emdiği gibi, dudak ile kâse kenarı arasında yalama ile içip üç nefesten geçmesin. Her nefeste, üç yudumdan ziyade içmesin. Zira ki, çok olur ki, susuzluk yapışıcı balgamdan veya tuzlu balgamdan dolayı olur. Halbuki su içmeye iltifat olundukça, susuzluk çoğalır. Eğer o susuzlukta sabır olunsa, tabiat o susatan maddeyi eritip, susuzluk dahi gider. çok olur ki, bunun gibi susuzluk maddesini bal gibi sıcak şeyler yatıştırır. Her zaman ayakta su içmek hatalıdır. Ancak zemzem suyu şifadır.
Tutma ve istifrada itidal: Vücut sıhhatini muhafaza edene gereklidir ki, daima kendi tabiatını mukayyet ve gözetleyici ola. Eğer tabiatı kabız olursa, onu incir ve sinameki gibi içeceklerle yumuşatsın. özellikle ihtiyarlık tabiatına yumuşaklık, rahat ve selamettir. Eğer tabiatında aşırı yumuşaklık bulursa, onu sumak ve kavruk gibi şeylerle tutsun. Eğer dolarsa gıda fazlalığından midede hasıl olup, geğirmekle çakan duman ile ekşime ile veya sadece ağırlıkla gıdayı bozucu bulursa, o saat kusmaya can atsın. Eğer kusmak ona zorsa veya vakti değilse, sakızla kaynamış sıcak su içip, sağ yanı üzerine yatsın. Veyahut bir parmak bala ince tuz katsın. Ve pamuk ile makatında yarım saat kadar taşımaya tahammül etsin. Ta ki, yumuşaklık bulup rahatla o bozucu gıda gitsin. Sonra elma gibi mideye kuvvet veren şeyleri yiyip hamamda yatsın. Eğer ishal olursa gül yaprağı, dövülmüş mazı, nohut sakızı, ermeni çamuru, fesleğen tohumu, tebeşir ve kimyon gibi kuru şeylerden yesin. Veyahut elma, sefercen ve ekşi nar gibi meyveler yesin. Ta ki, tabiatın yine normale yetsin. Küçük ve büyük abdesti fazla tutmak zararlıdır. Titreme verir ve ihtiyarlığı çabuklaştırır. Alışılmış olan boşalmaların en kolayı cima ve hamamdır.
|
|
|
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin Marifetnamesi 45. Bölüm |
|
Yazar: RasitTunca - 09-01-2020, 11:31 AM - Forum: Mektubatlar
- Yorum Yok
|
 |
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin Marifetnamesi 45. Bölüm
Altıncı Madde
Sıhhat durumunda alışılan istifranın en güzel türleri bulunan cima ve hamamın itidalini bildirir.
Ey aziz, malum olsun ki, top bilginleri demişlerdir ki: Sıhhatteyken alışılan boşalımların en kolay ve en faydalısı, cima ve hamamdır. Cimanın en faydalısı, birinci hazımdan sonra vâki olanıdır. Bedenin hararet, rutubet ve kuruluğunda, boşluk ve doluluğunda itidali sırasında bulunandır. Eğer o, hata ile bu itidallerin dışında bulunduysa; bedenin hararet, rutubet ve doluluğunda bulunan cimaın zararı, onun soğukluk, kuruluk ve boşluğunda bulunandan daha az ve daha kolaydır. Cima şehveti kuvvet bulmadıkça, âlet düşünmeksizin ve bakmaksızın yayılmadıkça, ona öne alma ile girişme, vücuda zararlı bir oyundur.
Faydalı cimaın alâmetleri odur ki: Onun akabinde vücuda hafiflik, tam neşe, yemek isteği ve uyku gele. Ta ki fazla maddenin boşalımı hâsıl olmuş ola. zira ki mutedil cima, tabii harareti def ile bedeni ferahlandırır. Yemem ve beslenmeye bedeni hazırlar. Gazabı zayıflatıp, kötü vesveseyi ve sevda düşüncelerini giderir. Balgam hastalıklarının çoğu onunla gider. Çok olur ki, cimayı terk edenin menisinden kötü buharlar dimağına çıkıp, baş dönmesi ve göz kararması gibi belalar başına gelir. Meni buharı, bedenin içinde hapsolup, kaplarına dolduğunda husyeleri şişer, kasık acısı ve beden ağırlığı hâsıl olur. Cima yapıldığında sürakte hafiflik ve şifa bulur. çok cima, endamı boşaltır, kuvveti düşürür ve gözü zayıflatır. Müptelasını titretip, sinirlerini boşaltır. Acuzeye, çirkine, hastaya, küçük bâkireye ve uzun süredir cima olunmayan dula cimadan kaçınılmak elzemdir. Zira ki bular, elbette kuvveti çeker, âleti yumuşatır, rutubeti kurutur ve üzüntü verir. Pişmanlığa sebep olur. Livata, tabiata aykırı ve zararlıdır. zira ki ihanet ve eziyeti toplar, inzal zevkini önler. Genç ve güzel kadınla cima, vücuda sıhhat, hislere kuvvet verip, tabiatı mesrur ve kalbi huzur dolu eder. Zira ki tabiat ona eğilimli olduğundan, meni boşalması çok olup, o fazla madde bedenden gider. Cima şekillerinin en iyisi odur ki: Kadını sırtı üzerine yatırıp, açılmış baldırları arasında dize gele. önce uyun, konuşma ve iltifat ile göğüs, dudak ve yanağını öpmeli. Göğüs ve kasığını ovmalı. Sonra âletiyle bız'a sürmeli ve kadının gözüne bakmalı. ta ki şehvetin şiddetinde ikisi de eşit ola. Vakta ki kadının gözü değişip, göğsünden menisi ayrılmakla ister ki erkeği göğsüne ala. O zaman üzerine düşüp, sokma ve çekme ile inzali vaktine hazır ola. İnzalden sonra kadının karnı üzerinde bir miktar kala. Ta ki iki meni karışıp, rahme girmeye yol bula. Evlat arzu eden bu âdab üzere hareket kıla. Ta ki inzalı kolay olup, kadın dahi ondan lezzet ala. Tam bir çocuk vücuda gelip, hepsi âfiyet bula.
Boşalma tamam ola. Zinhar kendi yatıp kadını üzerine almasın. Ta ki artan meni mesane yolunda kalmasın ve onda kokuşup, hastılak olmasın. Bız'ın rutubeti ona damlayıp, ondan, ondan, mesane iltihabı kalmasın. Cimaı tahrik eden şeylerin biri, insanların cima ettiğine muttali olmaktır. Biri kadın seslerinin nağmesini duymaktır. Biri dahi hayvanların cima ettiğini görmektir. biri de cima ile ilgili hikayelerdir. Kasık kıllarını kesmek de şehveti uyandırır. Bu durumda başka şeyler düşünerek, bu arzuyu yenmek gerekir.
BEYT
Nazar-ı şehvet için rup-u zenan ağ olsun
Zeni olmazsa kişinin sağ eli sağ olsun
Deyip, eliyle istimna etmek, üzüntü ve sıkıntıya sebeptir. Cima ile boşalımı terk edinin cildinin içinde olan hararetle rutubetten bit oluşup, hareketiyle ürer. Kâh olur ki, bit bedende defaten hâsıl olur. bu derece çoğalır ki, rengi sarartıp, uykuyu kaçırır ve şehveti keser. Onun için erkekler ziyade bitli olur. Onun ilacı beden ve elbiseyi temizlemede ihtimamdır. Tuzlu su ile yıkanmaktır. Sonra tatlı su ile yıkanma ve ipek gömlek ile tamamdır.
Hamamın en iyisi, binası eski, içi geniş, suyu tatlı, sıcaklığı orta olandır. Onun ilk odası soğuk ve rutubetli, ikincisi sıcak ve rutubetli, üçüncüsü sıcak ve kuru olandır. Böylece vücut sıhhatini koruyup, ter boşalımı için hamama giden onun sıcak olan üçüncü odasına yavaşlıkla girsin. Ondan çıktığında yine yavaş yavaş dışarı gelsin. Hamamın içinde uzun bekleme, baygınlık, bulanıklık, ıstırap, kuruluk ve hafakan verir. Mizacı kuru olan, suyu havadan çok kullanmalıdır. Şu halde rutubete şiddetli ihtiyacından, evinin döşemesine su serpip yatmalıdır. Rutubetli buharı çoğaltmak için, hamamın içine su dökmeli ve hapsetmelidir. Mizacı rutubetli olan havayı, sudan çok kullanmalıdır. Şu halde ayrışma ve kurumaya ihtiyacının çokluğundan, su kullanmadan önce, çok terlemelidir. Sıhhatini koruma bakımından hamamda çok ter ayrışması gerekir. Zira ki cildi, rutubetli ve kızarmıştır. Beden pörsümeye ve sıkıntı gelmeye başlarsa, o vakit süratle dışarıya gelmelidir. Hamamdan sonra, örtünme ve kurulanma her mevsimde ziyade kılınmalıdır. Zira ki beden, hamamın havasından daha soğuk olan havaya çıkar. Beden hamamın suyundan emip, çektiğinden, onun ârizî hareketi, ondan süratle gidip, tabii olarak soğuk olan su, soğukluğunu bulduğunda, bedeni dahi soğutur. Eğer hamam, yemekten sonra vâki olduysa, bedenin yağlanmasına sebep olur. Lakin sirke balı içerse, hastalıktan emin olur. İtidal üzere yağlanır. Eğer hazmolunduktan sonra hamama giderse, yağlanır ve hastalıktan emin olur. Midenin boş olduğu zaman hamam yapmak, bedeni kurutur. Zira ki aslî hareket ile arazî harareti toplar. Riyazeti az olan kimse, hamamda terlemeyi çoğaltsın. Ta ki riyazî hareketlerle ayrışacak fazlalıklar, hamam ile ter olup gitsin. Bu boşalma ile vücut, mizacının itidaline yetsin.
Soğuk su ile yıkanma, gençlerin bedenine güç verir. Yaz günlerinde, öğle öncesi sıcak mizaçlı ve normal etli olan kimselere sıhhattir. Ama ihtiyarların, çocukların, ishal ve nezlesi olanın, hazmı eksik olanın bedenine zarar ve ziyan eder.
Kültürlü kaplıcaları kullanma, yani kükürtten kaynayan ve galeyan eden sıcak su ile yıkanma, fazlalıkları atıcı, titreme ve felce ilaçtır. Uyuzu iyileştirir, mafsal ve romatizmaya şifa verir. Madenî suların hepsi, beden kokularını giderir, yaralara merhemdir. Bu ilaçların vücuda olan menfaatlerini Allah Taâlâ en iyi bilir.
Yedinci Madde
Çok kullanılan ilaç ve gıdaların tabiat ve menfaatlerini, özellik ve hükümlerini (ebced) harflerinin terkibince bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, tıp bilginleri demişlerdir ki: Herkes kendi vücudunun hekîmi olmalıdır. Kullandığı ilaç ve gıdaların tabiat ve menfaatlerini bilmelidir. Her birisini hükmüyle kullanmalıdır. Ta ki vücudu sıhhat üzere kalmalıdır. Gıdalardan her birinden her bir deva ki, insan bedeninde keyfiyetiyle tesir eder. Gerçek o ilaç, insan bedenine gelip, onunla beden kendi tabii hareketinden uyanırsa; eğer bedene insanî keyfiyetten ziyade tesir etmezse, o ilaç mutedil; eğer bedene keyfiyetten ziyade tesir ederse, o ilaç itidallerden ve o keyfiyetten yana dışarıdadır. Şu halde eğer o tesir az olup, hissedilmezse, o ilaç birinci derecedir. Eğer bedene zarar verirse, lakim zararı helak edici değilse, o ilaç üçüncü derecededir. Eğer zararı ölüme varırsa, o ilaç dördüncü derecededir. Ona zehir ilaç adı verilmiştir. Gıdaların da hükümleri, bu ilaçlar gibi bulunmuştur. Hepsinin hükümleri hece harfleri tertibiyle açıklanmıştır
(ELİF)
İbrişim: Sıcak ve rahattır. Özellikle hamı faydalıdır. Kurusu, bit türemesine engeldir.
İcsas (erik): İkinci derecede soğuk ve rutubetlidir. Onun tatlısı mideyi bozar ve ishal eder. Ekşisi, kalbi teskin edip, safrayı söker. Eksisi, tatlısından daha az ishal eder.
Ispanak: Birinci derecede soğuk ve rutubetlidir. Gıdası iyidir. Sıcak ve kuru olan akciğere ve göğse faydalıdır. Karnı yumuşatır. Bel ve sırttaki kan ağrılarını giderir.
Eftimon: Bir kuru ottur ki, birinci derecede kuru ve ikinci derecede sıcaktır. Kokusu müsekkin, düşkün ve yaşlılara faydalıdır. Sevda hastalıklarını ve balgamı gidericidir. Sara ve malihülyayı defedicidir. Gençleri ve hararetlileri susatır
Anason: Bilinen bir tohumdur ki, üçüncü derecede kurutucu ve ısıtıcıdır. Böbrek, mesane, rahim, karaciğer ve dalak tıkanıklıklarını açar. Yeli ayrıştırmada tam etkisi vardır. Baş ağrısı ve safravî hastalıkları teskin için buhar ve suyu faydalıdır. Ezilmişi gülyağı ile kulağa damlatırsan, kulak içinde çarpma ve düşmeden ârız olan ağrıları dindirir. Bevli ve hayzı söker. Balgamdan doğan susuzluğa faydalıdır. Süt ve meniyi çoğaltıcı, zehrin zararını gidericidir.
İsmet: İsfahan sürmesi denir. Öldürücü kurşun madeninin cevheridir. Birinci derecede soğutucu ve ikinci derecede kurutucudur. Ekşisiz kurutucu ve kabız edicidir. Gözü kuvvetlendirir, burun kanını keser.
Ürüz (pirinç): Bilinen gıdadır ki, birinci derecede ısıtıcı ve ikinci derecede kurutucudur. Suyuyla yıkanmak, uzuvları kirden pak eder. Yenmesi, mideyi temizler. Süt ile pişirilmesi meniyi fazlalaştırır.
(BE)
Basal (soğan): İkinci derecede kurutucudur. Üçüncü derecede ısıtıcıdır. O, ayrıştırıcı, kesici, yumuşatıcı ve açıcıdır. Damarların ağızlarının açmak, onun halidir. Kuvvetlisi, yüzü kızartır. Tuz ile siğili söker. Normal olarak yenmesi, mide ve iştihaya kuvvet verir, çok yenmesi, baş ağrısı yapar ve aklı hafifletir. Pişmiş soğan çok gıdalıdır. Lakin susatıcıdır. Parlamaya faydalı, basur ağızlarını açıcıdır. İdrarı kuvvetlendirici, tabiatı yumuşatıcı, zehirli rüzgâra faydalıdır. Pişmişi yaranın üzerine sarılırsa, ağrıyı dindirir.
Bıttıh-ı asfar (kavun): Birinci derecede ısıtıcıdır. Süratle safraya dönüşür. Onu sirke balı düzeltir.
Bıttıh-ı ahzar (karpuz): İkinci derecede rutubet verici ve soğutucudur. Bedeni kirden açar. İdrarı çoğaltır. Mesanede oluşan ve böbrekte peydahlanan taşları düşürücüdür. Yemek ile yenmesi faydalıdır.
Beyz (yumurta): En iyisi, yağ içinde yarı pişirilen tavuk yumurtasının sarısıdır. En faydalısı, taze olan yumurtadır. Sarısı hararete, beyazı soğukluğa ziyade meyilli olmuştur. ikisi dahi rutubetli ve faydalıdır. Beyazı yüze sürülse, güneş tesirini ve ateş sıcaklığını manidir. Sarısı bal ile karıştırılıp, yüzdeki sivilcelere sürülse, onu giderir. Beyazı, göz ağrılarına, boğaz sertliğine, ses kesilmesine, nefes darlığına, öksürüğe ve kanın havalandırılmasına faydalıdır. Tavuk yumurtası, çabuk nüfuz edici, en iyi kimyon ve en çok gıda ve meni vericidir. Bayat yumurtanın sarısı kabız edicidir. Dövülmüş mazı ile ishali kesicidir. Yumurta et kuvvetindedir. zira ki o, hayvanın cüzüdür. Belki kuvvetli hayvandır.
Bazican (patlıcan): İkinci derecede ısıtıcı ve kurutucudur. Sevda, baş dönmesi, tıkanıklık, uyuz ve cüzamı doğurur. Rengi bozar, sarı ve siyah eder.
Bindük (fındır): Hararet ve kuruluğa meyillidir. Hazmı ağırdır. Cinsî kuvveti artırır. Baş ağrısı ve mide bulantısı doğurur. Dimağa yararlı olup, öksürüğü defeder.
(CİM)
Ceviz: Birinci derecede kurutucu ve ikinci derecede ısıtıcıdır. Onun baş ağrısı vardır. Hazmı güz ve harareti çoktur. özelliği, ağzı tebşirdir. Bal ile soğuk mideye faydası iyidir.
Hindistan cevizi: İkinci derecede ısıtıcı ve kurutucudur. Gözü kuvvetlendirici ve sebel hastalığına faydalıdır. Kokusu güzel, yemeği hazmettiricidir. karaciğer, dalak ve mideyi kuvvetlendirici, idrarı getirici ve tabiatı kabzedicidir.
Cübn (peynir): Tazesi, rutubetli ve soğutucudur. Eskisi, ısıtıcı ve kurutucudur. Normali gıda vericidir. Tuzlusu eski olursa zayıflatıcıdır. Mesanede taş yapar.
Cüzür (havuç): Aslı ikinci derecede hararet verici ve birinci derecede rutubetlidir. Mideyi üfürücü ve şehveti dalgalandırıcıdır. Onun tohumu idrarı getirir.
(DAL)
Darçın: Üçüncü derecede ısıtıcı ve kurutucudur. Oldukça latif ve çekicidir. tıkanıklıkları açıcıdır. Her bozukluğu düzelticidir. Onun yağı, açıcı, ayrıştırıcı ve eriticidir. Faydası, yüzdeki siğillere ve titremelere çoktur. Baş ve göğüs ağrılarına faydalıdır. Soğuk nezleyi, rutubetli öksürüğü defeder. Mideyi kuvvetlendirici, kalbi açıcıdır. karaciğer tıkanıklığına, rahim ve böbrek ağrılarına faydalıdır. Göz perdelenmesini ve kararmasını defedicidir.
Dik ve dücac (Horoz ve tavuk): Horozun en iyisi, henüz ötmeyenidir. Tavuğun en faydalısı, yumurtlama vakti gelmeyendir. Horoz çorbası, mafsal ağrısına, titreme, mideye, yele ve kulunca iyi gelir. Tavuk eti, aklı güçlendirir, tabiatı açar, meniyi artırır, sesi saflaştırır.
(HE)
Herise (Keşkek): Bir tanınmış gıdadır ki, et suyu ile pişirilmiş, buğdaydan hâsıldır. O, kuruluk ve rutubette ısıtıcı ve mutedildir.
(VAV)
Verd-i ahmer (kırmızı gül): Birinci derecede soğutucu, ikinci derecede kurutucudur. Tohumu yaprağından ziyade kabız edicidir. Onun kurusu dahi, ziyade kabız edicidir. O, tıkanıklığı açıcı, sevdayı yatıştırıcı, iç uzuvları kuvvetlendiricidir. Gülsuyu, baygınlığa faydalı, ateşli baş ağrısını gidericidir. Beden kokusunu güzelleştiricidir. Terbiyelenmişi, sıcaktır ki, mide ve karaciğere kuvvet verip, hazma yardım eder. Tazesinden on dirhem kullanan, ishal olup, on defa tuvalete gidendir.
(ZI)
Zaferan: Birinci derecede kurutucu ve ikinci derecede ısıtıcıdır. Rengi güzelleştirir, idrarı çoğaltır, şehveti düşürür, tıkanıklığı çözer ve damarları açar. Lakin kabzı vardır.
Zencefil: İkinci derecede kurutucu, ikinci derecede ısıtıcı ve rutubet vericidir. Cinsî isteği köpürtür. Özelliğiyle karaciğer ve midenin soğukluğuna uygun gelir. Onunla mide rutubeti gider. Tabiat dahi yumuşaklık bulur. Onun kullanılması yaramdan iki dirheme kadar faydalı olur.
Zeyt-i ham (Zeytinyağı): Birinci derecede soğuk ve kurudur. Dalından koparılan zeytin itidal üzere ısıtıcıdır. rutubete eğilimlidir. eskisinde hararet ziyade hâsıldır. Her gün zeytin sürünmek, saçları kuvvetlendirir ve beyazları düşürür.
(HA)
Hınna (kına): İkinci derecede soğutucu ve kurutucudur. Ayrıştırıcı, açıcı, kurutucu ve kabız edicidir. Ateşli şişlikler ve balgam için pişirilmesi faydalıdır. Yağı, sinirleri yumuşatıcı, zorlukları çözücü ve defedicidir.
Hımmes (Keten tohumu): Birinci derecede ısıtıcı ve kurutucudur. Siyahı ve kırmızısı iyisidir. Makbulü büyüğüdür ki, sırt ağrısına faydalıdır. Diş etlerindeki ve yüzdeki şişlikleri giderir. Sesi saf edip, diğer tanelerden daha gıdalı olduğu şayidir. Pişmişi, nefese faydalıdır. Taşları, böbrek ve mesaneden düşürür. Keten tohumunun tesiri, meniyi çoğaltma ve şehveti kamçılamadır. İdrarı ve doğumu kolaylaştırır.
Hınta (Buğday): Hararet ve rutubette mutedildir. İnsanın hararet ve rutubetine muadildir. Onun tanesinin hazmı yavaştır. Kırmızı iri buğday en iyisi, en kuvvetlisi, en lezizi en gıdalısıdır. Hamam (Güvercin): Bunun uçanı, yavrusundan hafif ve gıdalıdır. Yavrusu daha sıcak ve daha rutubetlidir.
(TI)
Tın-i Ermeni (Ermeni çamuru): İkinci derecede soğutucu ve kurutucudur. Tabiatı, kanı gayetle tutucudur. Basur ve çıbanlara içilmesi ve sürülmesi faydalıdır. Uzuvların pörsümesini ve ateşli nezleyi iyileştirir.
Tabaşîr (Hint hıyarı): İkinci derecede soğutucu, üçüncü derecede ısıtıcı ve kurutucudur. Kalbi kuvvetlendirir ve ateşli hafakanı giderir. Safradan olan hastalıklara faydalıdır. Mide hararetini ve iltihabını, karaciğer hararetini teskin eder, ateşli hummaları durdurur.
(YE)
Yaktin (Kabak): İkinci derecede soğuk ve rutubetlidir. Dönüşmesi seri, karışması iyi ve gıdası latiftir. Koruk, sumak, sefercel veya ekşi nar ile kabağın pişirilmesi, safraya faydalıdır. Lakin kulunca zararı çok fazladır. Bal ile pişirilmesi, onu da giderir.
Sekizinci Madde
Çok kullanılan gıda ve ilaçların isim ve hükümlerini (kelemen sa'fes) harfleri sırasınca bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, tıp bilginleri demişlerdir ki:
K- Kafurdur: Üçüncü derecede soğuk ve kurudur. Afiyet verici olup, hararetli şişlikleri gidericidir. Baş ağrısını geçiricidir. Ateşlilerin hislerini kuvvetlendirir. Uyku getirici, cinsî istekleri artırıcıdır.
Kehribâ: Birinci derecede sıcak, üçüncü derecede kurudur. Kandaki nefesi
(oksijen) tutucu, ateşe faydalı ve ishali kesicidir.
Kimyon: İkinci derecede sıcak, üçüncü derecede kurudur. yeli ayrıştırır. İdrar zorluğuna faydalıdır. Kurutucu ve kabız edicidir. Yaraları yapıştırıcı, taşları düşürücüdür.
Kem'e (mantar): Hükmü sert, gıdası kötüdür. Ancak onun suyu iyidir. gözü parlatır.
Kereviz: Birinci derecede sıcak, ikinci derecede kurudur. Yağı ayrıştırır. damar ağızlarını açar. Ağrıyı müsekkin, kokusu güzel ve cinsî arzuyu körükleyicidir. Karaciğere, böbreklere, dalağa ve mesaneye faydalıdır.
Kilye (böbrek): Sıcaklık ve soğuklukta mutedildir. Bir miktar kurudur. Hazmı zor, karışımı kolaydır.
Kebed (karaciğer): Sıcaktır. Böbrekten iyidir, İyisi ördek ve tavuk karaciğeridir.
Kira (paça): Tabiatı yumuşatıcıdır. Hazmı kolay, öksürüğü giderici, fazlalıkları azaltıcıdır.
L- Lübiya (böğrülce): Kurudur. Lakin onda fazla bir rutubet vardır ki, karışımı, balgam rutubetidir. Göğsü yumuşatır, idrarı tutar. Akciğer için dahi güzeldir. Onun ıslahı karabiber, tuz ve sirkedir.
Lûz (badem): Tatlısı, rutubetinden yana mutedil, acısı ikinci derecede sıcaktır. İçilmesi durumunda idrarı tutar. Acı bademin gıdası az, açma ve kusturması çoktur. Tatlı bademin sayılan tesirleri zayıf ve hafiftir. Lakin bedeni yağlandırır ve öksürüğü defeder. Karaciğer ve dalak tıkanmasını açar.
Leben (süt): Kadınların sütü, hayvanların sütünden daha faydalıdır. Zira ki insan mizacı hepsinden mutedildir. Kadınların sütünün en iyisi, göğsünden emilendir. Her süt ki, çoktan sağılmıştır, kötü bulunmuştur. Her hayvanın ki, hamilelik müddeti insanınki kadar olanın sütü, inek sütü gibi, iyidir. Sütün suyu, sıcak, yumuşatıcı ve yıkayıcıdır. Onda hiç ekşilik olmaz. Onun özelliği, yakıcı safrayı ishaldir. Eftimon ile yakıcı sevdayı dahi müshildir. Yoğurt, soğuk ve kurudur. Taze yoğurt, rutubetli ve sıcaktır. Bütün süt türleri, bedeni kuvvetlendiricidir. Zira ki, hepsi kan kuvvetindedir. Bal ile içteki yaraları temizler. Dimağa kuvvet, meniye çokluk verir. Sütün hepsi, şehveti körükler. Sıcak ve kuru mizaçlı olan az safraya faydalıdır. öksürüğü def eder. Lakin balgamlılara zararlıdır. Zira ki onlardan harareti, onu hazmedemez. Kana dönüştüremez. İhtiyarlara rutubet verdiği için, faydalı ve uygundur. bal ile onların hazmını kolaylaştırır. Çok olur ki süt, karnı boşaltıp, bağırsaklardaki fazlalıkları çıkarır. Sonra bedende dağılıp, tabiatı kabız edip, itidal üzere gider. süt mahsulleri şişkinlik verir. Pişirilirlerse hazmı kolaydır.
Lüba (ağız): Onun hazmı yavaş, karışımı kötü, bal düzelticisidir. Her süt, karaciğer boşluğunu tıkar. Ancak deve sütü tıkamaz. Çok süt, vesvese ve unutkanlığa ilaçtır. Lakin dişlere ve dişetlerine zararlıdır. Göz karartır. Onun ıslahı şekerdir. Şekerli süt, rengi güzelleştirir, bedeni yağlandırır. Süt cinsinin bileşimi, sulu, peynirli ve yağlıdır. İnek sütünün çoğu yağlıdır. Deve sütün ince olduğundan suludur.
Lahm (et): En faydalısı toklu etidir. Buzağı ve oğlağın fazla kısmı azdır. Her hayvanın erkeği, yağlı ve siyahı, daha lezzetli, daha hafif ve daha iyidir. İnek eti, keçi etinden kurudur. Keçi eti, koyun etinden kurudur. Hazmı zor ve tutucudur. Deve etinin gıdası ağır ve hazmı zordur. Tavşan eti, sıcak ve kuru olduğundan sevdası çoktur. Et cinsinin gıdası bedeni kuvvetlendiricidir. Süratle kana dönüşür.
Lâden: Birinci derecede kuru, ikinci derecede sıcak ve latiftir. Rahim hastalıklarına faydalıdır. Saç dökülmesini önler. Ağzı kapanmayan akar yarayı kapatır.
M- Mastiği (Kendir): İkinci derecede sıcak ve kurudur. Gayet latif,
ayrıştırıcı ve kabız edicidir. İnce balgamı gidericidir. Balgamı çeker. Öksürüğü giderir. Kan tükürmeyi keser. Mideyi yumuşatır ve güçlendirir.
Milh (tuz): Birinci derecede kuru, üçüncü derecede sıcaktır. Ziyade ayrıştırması, kurutması ve parlatması vardır. çeşitli yelleri giderip, donmuş karışımları ısıtır ve eritir. yarım dirhem kadar içilmesi kifayet eder. Kavrulmuş tuz ile dişlerin kiri gider. Tuzu normal olarak kullanma, rengi güzelleştirir, gıdayı oluşturur, fazlalıkları çıkarır. İshal ilacıdır. Şeffaf ve billurî beyaz tuz, olmamış balgamı, siyah tuz, balgamla sevdayı kuvvetle söker.
Muluhiya (Ebegümeci): Birinci derecede soğuk, ikinci derecede rutubetlidir. Karaciğer tıkanıklığını açar.
Mişmiş (Zerdali): İkinci derecede rutubetli ve soğuktur. Çekirdeğinin yağı ikinci derecede sıcak ve kurudur. Basurlara faydalıdır. Zerdalinin karışımı çabuk bozulur. Kurusu, susuzluğu teskin eder. O, mideye şeftaliden hoştur.
N- Nil otu: Birinci derecede sıcak, ikinci derecede kuru ve üçüncü derecede kabız edicidir. Zayıflığı keser, yüzdeki sivilceleri giderir. Yeni cerahate faydalıdır. Yaprağından çivit boyası olur.
Nane: Kuru ve sıcaktır. Onda ayrıca rutubet vardır. Mideyi hemen ısıtır ve kuvvetlendirir. Hazma yardımcıdır. Balgamı ve kan kusmasını önler. Meniyi çoğaltır ve cinsî arzuları körükler. Yaprağı süte konsa kesilmesini önler.
Nahale-i dakik (ince kepek): Birinci derecede soğuk ve kurudur. Yumuşatıcı ve özel kuvvet vericidir. Zaferen ve macunla sürülmesi, yüzdeki sivilceleri giderir.
S- Sumak: İkinci derecede soğuk, üçüncü derecede kurudur. Kabzedici, kuvvetlendirici, tıkayıcı ve tutucudur. Safrayı boşluğa çeker, kanı durdurur. Şişleri ve urları giderir. Diş ağrılarını keser, susuzluğu teskin eder, mideyi düzeltir ve iştahı açar. Saçı siyahlaştırır. Bayılmaları önler.
Şeker: Birinci derecede rutubetli ve sıcaktır. Eskisinde kuruluk vardır. Semen (hayvanî yağ): Birinci derecede rutubetli ve sıcaktır. Zehirlenmelere faydalıdır. Boğazı ve göğsü yumuşatır ve ayrıştırır. Fazlalıkları dahi azaltır. Badem ile tesiri çoktur.
Sefercel: İkinci derecede soğuk ve kurudur. Kendisi ve çiçeği kabız edicidir. Ekşisi tatlısında ziyade kabız edicidir. Her türü, susuzluğu teskin edici ve idrarı getiricidir. Şehveti kuvvetlendiricidir. Özellikle bal ile dahi mideye kuvvettir. Çekirdeklerinin suyu, tabiatı yumuşatır. Kabızlığı akabinde önler. Akciğeri yumuşatır, öksürüğe faydalıdır. Çok alınması kulunç yapar.
Semek (balık): Rutubetli ve soğuktur. İyisi küçüğüdür ki, kanı az ve tadı leziz olup, süratle bozulmaya, Akıcı lan tatlı su içinde doğup kılçığı çok olmaya. Yahut tuzlu denizlerden tatlı nehirlerin akışına karşı hareket edip, onda kalmaya. Deniz balıklarının iyisi odur ki, çok bayat olmaya. Ona tuzun kuvveti üstün olup, sıcak ve kuru olmaya. Taze balık, sulu balgam yapar. Çabuk bozulduğundan, sıcak olan mideden başkasına faydalı değildir. Balık etini bozan, rutubetliler ve sütlülerdir. Onu tatlılar düzeltir.
Ayn- Anber: İkinci derecede sıcak, birinci derecede kurudur. mide, karaciğer, klb, his ve kuvvetleri güçlendirir. Anber, müsekkinden ziyade mutedil ve dimağ hastalıklarına devadır.
Ud: İkinci derecede kuru ve sıcaktır. Mide, karaciğer, kalb ve his kuvveti için faydası vardır. Tıkanıklığı açar. Dimağa gayet faydalıdır. İltihabı iyileştirir ve yeli defeder.
Asel (bal): İkinci derecede sıcak ve kurudur. Parlatıcı, açıcı ve çekicidir. Kokuşmaya manidir. Karışımları dahi, biti öldürür. Yaraları temizler. Göz kararmasını giderir. Mideyi kuvvetlendirir ve iştihayı açar. Karnı düzeltir. Yaraya sürülürse ilaç olur. Zift ile çok etkili ve çekicidir.
Ineb (üzüm): Kabuğu soğuk ve kurudur. İçi rutubetli ve sıcaktır. Çekirdeği hem soğu, hem kurudur. Gıdanın iyisidir. Mideyi ve şehveti kuvvetlendirir. iyisi olmuşudur. Asmada olanı beğenileni ve siyahı yararlıdır. Mesaneye zararlıdır. Tatlı nar onu düzeltir.
F- Fızza (gümüş): Soğuk v kurudur. Hafakanı önler. Suyu, mide ve kalbe faydalıdır. Uykusuzluğu giderir.
Fıstık: İkinci derecede kuru ve sıcaktır. Onda fazladan rutubet te vardır. Kalbi kuvvetlendirir, karaciğer tıkanıklığını açar. Faydalı ilâçtır.
Fücl (turp): Gıdası az, balgamı çok ve karaciğer tıkanıklığını açıcıdır. Bit doğurur. Bedendeki yelleri ayrıştırır. Kurtları öldürür. Yemek hazmına yardımı çoktur. Lakin hazmolunması zordur.
Fülfül (biber): Dördüncü derecede kuru ve sıcaktır. Siyahından ziyade beyazında hararet vardır. Kırmızısının kuruluğu daha azdır. Biberler, mide ve bağırsaklarda olan kalın yelleri ayrıştırır. Yapışık karışımları kesip, sinir ve adaleyi ısıtır.
Sad- Sandal: İkinci derecede soğuk ve kurudur. Sürülmesi ve içilmesi sıcak şişliklere, ateşli baş ağrılarına ve hafakana faydalıdır. Sıcaklık ve acıdan olan mide zayıflığına uygundur.
Sa'ter (keklik): İkinci derecede sıcak ve kurudur. Latif, ayrıştırıcı ve faydalıdır. İçilmesi, kokuyu giderir. Mideyi kurutur. İdrarı getirir. Gözü kuvvetlendirir. Kasık ağrılarını kesicidir.
Sumg (ağaç sakızı): Kurutması kuvvetlidir. En latifi arap sakızıdır. Zira ki o, göğüs sertliklerini çözüp, bağırsaklara kuvvet verir. Renkli haberlerle yazmayı güzelleştirir.
Dokuzuncu Madde
Çok kullanılan ilaç ve gıdaların isim ve hükümlerini (karaşet) harflerinin sırasınca bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, tıp bilginleri demişlerdir ki:
Kaf - Kusa (acur): Kavunun bir türüdür. Hıyar gibi uzun olur. İkinci derecede rutubetli ve soğuktur. Olmuşu güzeldir. Hararet ve safrayı teskin eder. Lakin karışımı ve bozuşumu ateş doğurur. Olmuşunun bozulması daha seridir. Koklaması baygınlığa faydalıdır. Susuzluğu keser. Mesaneye uygundur. İdrarı ve tabiatı yumuşatması vardır. Hıyar ise, acurdan daha soğuk ve latifütir. Şiddetli ateşleri giderir. idrar için oldukça faydalıdır. Az kere mide ve böbrek ağrılarına iyi gelir. Bunun düzeltilmesi tuz, bal veya zeytinyağıdır.
Karanfil: İkinci derecede sıcak ve kurudur: Kalbi kuvvetlendirir, basuru giderir. Koklanırsa uyku getirir.
R- Reyhan: Birinci derecede sıcak ve kurudur. Kalbi kuvvetlendirir. Basuru giderir. Koklanması uyku getirir.
Ravend: Aç karnına iki dirhem kadar sabah içilmesi yara, kir, düşük, çarpma, karaciğer, mide, fıtık, kasık, böbrek ve mesane için faydalıdır.
Razıyane: Onun birisinin hararet ve kuruluğu üçüncü derecededir. Bahçede yetişeninin hararet ve kuruluğu ikinci derecededir. Gözü kuvvetlendirir. Karaciğer tıkanıklığını açar. İdrarı düzeltir. Soğuk su ile mide iltihabını giderir.
Reybas: İkinci derecede soğuk ve kurudur. Kanı ve safrayı söker. Harareti teskin eder ve keser. Usaresiyle sürme, göze faydalıdır. Yaraları ve safra ishalini giderir.
Rumman (nar): Tatlısı, birinci derecede soğuk ve rutubetlidir. ekşisi ikinci derecede soğuk ve kurudur. İkisi, safrayı keser, dışa fazla akıntıya engeldir. Ekşisinin bal ile macunu, kulak ağrısına faydalıdır. Yeşili çok idrar yapar. Ekşisi, mide iltihabına faydalıdır. Boğaz ve göğüsü sertleştirir. Tatlısı, onları kuvvetlendirir ve yumuşatır. Ateşli öksürüğe engeldir. Her türlü hafakanı defeder. İyisi, sulu olanıdır.
Şın - Şaîr (arpa): Birinci derecede soğuk ve kurudur. Gıdası buğdaydan azdır. Arpa suyu, unundan gıdalıdır. Arpa suyunun un ile karışımı, göğüs, öksürük ve yüz sivilcelerine iyidir.
Şuniz: Siyah tanedir. İkinci derecede sıcak ve kurudur. Sıcaklığı ciladır. Kokusu ayrıştırıcıdır. Kokusu ayrıştırıcıdır. Basuru giderir, kanındaki kurtları öldürür. Keten torba içinde iki dirhem nohut ve ayranla karıştırılıp alna konursa, nezleye faydalıdır.
Tı - Temr-i Hint (Hint hurması): İkinci derecede soğuk ve kurudur. Mideyi kuvvetlendirir, safrayı giderir. Kusmayı teskin eder, susuzluğu keser.
Tüffah (elma): Onun tatlısı, normale yakın sıcaklığa meyyaldir. Onda fazladan soğuk bir rutubet vardır ki, onunla şişirir. Ekşisi çok soğuk olup, rutubeti azdır. Ezilmişi harareti keser.
Tin (incir): Onun tazesi az rutubetli ve sıcaktır. çok su ve gıdası vardır. mideden hemen emilir. Kurusu latif ve sıcaktır. Bütün meyvelerden gıdalıdır. Olmuşu itidale yakındır. Etli yaraları iyileştirir ve yumuşatır. Harareti müsekkindir. Cerahatli kanı dondurur, donmuş olanı eritir. Hastalıklarla bozulan renkleri düzeltir. Macunu, çıbanları oldurur. Tozlu balgamın hararetini yatıştırır. Müzmin öksürüğü giderir. Akciğer ve göğüse faydalıdır. Karaciğer, dalak, böbrek ve mesane tıkanıklıklarını açar. Aç karnına incir yemek, gıdanın geçiş yollarını açar. Badem ve ceviz ile yenmesi çoktur. Lakin ağır yiyeceklerle yemek iyi değildir. Üç sabah sirke içinde sulandırılmış üçer incir yiyen, ateşli hastalıktan kurtulur. Safradan zarar görmez.
Dut: Beyaz incire yakındır. Lakin ondan az gıdalıdır. Mideye kötüdür. kırmızısı rutubetli ve soğuktur. Onda kabız etme vardır. Boğazdaki şişleri giderir. Yenmesinde ve suyunda iştiha ve gıda kuvveti vardır. Gıdaları mideden çabuk, bağırsaklardan yavaş geçirir. İdrarı artırır.
Se - Sum (sarımsak): Aslı üçüncü derecede sıcak ve kurudur. Suyu değiştirmek için, müzmin öksürük ve göğüs ağrıları için gayet faydalıdır. Asalak ve kurtları döker. İdrarı getirir. Bitleri öldürür. Buharının çokluğundan baş ağrısı yapar ve göze zararlıdır.
Selc (kar): Hapsedilmiş olan duman hararetinden susuzluk verir. Mide ve sinire zararlıdır. Dişlerin hararetten doğan ağrısını teskin eder.
H - Haşhaş: İkinci derecede soğuk ve kurudur. Siyahı şurup ve macun olarak üçüncü derecede soğuk ve uyutucudur. Yenmesi nezleyi önler.
Hatmi: Şebboy çiçeğidir. İtidal üzere sıcaktır. Onda, erdirici, yumuşatıcı, ayrıştırıcı ve gevşetici özellikler vardır. Mafsal ağrılarını ve titremeyi önler. Tohumu ateşli öksürüğü keser. Yaprağı göğüs şişkinliklerini giderir. Kaynatılan kökü, bağırsak ve idrar yanmalarını, makat şişkinliklerini ve ishali giderir.
Huh (şeftali): Birinci derecede rutubetli ve ikinci derecede soğuktur. Çabuk bozuşan ve yumuşak tabiatlıdır. yonca suyu ve yaprakları ile kulak kurtlarını öldürür. Göbeğe sürülmesi veya içilmesi karın kurtlarını öldürür. çok besleyicidir. lakin gıdası zararlıdır. Yemekten sonra yemek iyidir.
Hal (sirke): Hararet ve rutubetten bileşmiştir. Soğukluğu çoktur. Kaynatılırsa soğukluğu azalır. Kanı inceltir, safrayı söker. Sevdelilere zararlıdır. Balgama zıttır. Hazma yardımcı ve uyuzu önleyicidir. Yanıklara iyidir. Gül yağı ile baş ağrısına faydalıdır. Ağızda gargara edilirse diş ağrılarını keser.
Hubz (ekmek): En iyisi temiz buğday unundan olanıdır ki, ince elenmiş olup, mayası tuzlu ve hamuru normal olanıdır. Tandırda pişirilmelidir. Buna yakın olanı, fırında pişirilen somundur. Ekmeğin sıcağı zararlı, soğuğu yararlıdır. Peksimetin gıdası çoktur. Sert ve kuru olduğundan nüfüzu yavaştır. elenmemiş un ekmeği tabiatı yumuşatır. pide lezzetlidir. Fakat sertlik verir. Süt ile yoğurulanı çok besleyicidir. Fakat zor sindirilir. Siyah buğday ekmeğini su ile yemek, şişmanlatır. Sıhhati korur.
Harmil (üzerlik): Üçüncü derecede sıcak ve kurudur. Balgamı söker. Mafsal ağrılarını giderir. Uyuzu izale eder. Şişkinlikleri indirir. Baş rutubetini temizler. Yağı, kulak ağrısına faydalıdır. Bal ile aç karnına yenmesi, akciğer tıkanıklığını giderir.
Ze - Zeheb (altın): Latif ve mutedildir. Toz, sevdevî hastalıklara ilaçtır. Kalbi kuvvetlendirir. Hafakanı önler. Ağızda tutulması ağız kokusunu giderir.
Dad - Zarur: İkinci derecede sıcak ve kurudur. Yaraları temizler.
Gayn - Galiye: Kıymetli bir ıtırdır. Sert şişleri urları yumuşatır ve çok derde ilaçtır. Soğuktan olan baş ağrısını giderir. Taşınması rahim ağrısını giderir.
Bütün ilaçlar ve gıdalar, Hak'kın tesiri ile etkileyici olduğu muhakkaktır. Bu sayılanların zannı sebeblerden olduğuna, tıbbî hastalıklar kesin delildir. Şu halde bütün sebeb ve eşyalardan tesir eden ancak sebebleri yaratandır ki, herkese o, zarar ve yarar verendir. Burada, Çilim ikidir, tıp ve din ilmi,È sözündün bu miktar yazılma ve açıklama, tıp ilminin hülasasıdır. Geri kalanları, tabibler arasında şayidir.
Onuncu Madde
Vücut sıhhatine ait olan yeme ve içmenin âdâb ve kaidelerini ve bazı yiyecek ve meyvelerin fazilet ve faydalarını bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, muhaddisler demişlerdir ki: Peygamberlerin (selâm onlara olsun) âdetleri sürekli arpa ekmeği yemektir. habib-i Ekrem (S.A.V.) hazretlerinin yediği çoğu zaman o ekmek idi. Veya ince buğday ile karışık olan arpa ekmeği idi. Arpa ekmeği ile üç gece ard arda doymayıp çoğu vakitleri aç ve susuzdu. Şu halde tenbih ve beyan buyurmuştur ki, gündüz beyazlığı ve gece karanlığı içinde ikişer kere yemek ve içmek israf ve illettir. Et yemek ve çorba içmeye devam etmek kasvet verir. Kırk gün kadar et ve yağlı yememeye devam etmek ahlakı bozar, tabiatı değiştirir. tok karnına yemek ve susamadan su içmek vücut sıhhatine zarardır. Nitekim, gereksiz gülmek insanı mahcup eder. Uykusuz gece ve gündüz ona tembellik verir.
Sıhhatini korumak isteyen tokluğa devam etmeyip, açlığı kadar yemekle lezzeti bulur. Firdevs ziyafeti için kudreti kadar aç kalsın. Ta ki, aklı saf, göğsü geniş ve kalbi nurlu olsun. Mümkün oldukça gıdayı aklına getirsin. ta ki, bedeni sıhhat ve tabiatı kuvvet bulsun. Akşam yemeğini terk etmesin ki, uzuvları düşkünlükten emin olsun. Türlü nimetlerle renkli servetleri birleştirmeyip, bir yemek üzerine devam etsin. Ta ki, cismi sıhhat ve sürura, kalbi hayat ve huzura yetsin. zira ki her hastalığın aslı tokluk, her davanın aslı açlık olduğu tecrübe edilmiştir. Edeple sadece ekmek yiyenin bedeni, ömrü oldukça sıhhat ve afiyette bulunmuştur. Edep ise açlıktan sonra yemek ve doymadan sofradan kalkmaktır. şu halde, az yeme ve içmenin dünyevî derecesi karnın üçte birini yemek, üçte birini içmek ve üçte birini teneffüs için ayırmaktır. Orta derecesi yeme ve içme ile ancak karnın yarısı dolmaktır. En üst derece yemesi hasta yemesi; uyuması suda boğulanın uykusu olup, huzur lezzetini bulmaktır. Tokluk üzerine yemekten kaçınmak mühim ve lüzumludur. Zira ki o, israf ve haram olduğundan başka abraşlık verici, hastalık ve düşkünlüğe sebeptir. Huzura gelen yemek ve içeceği ayıplamasın. Eğer iştihası var ise yesin. Ancak terk edip söylemesin. Bir kişinin yemeği iki kişiye yeter. Nitekim iki kişinin yemeği dört kişiye, dört kişinin yemeği sekiz kişiye yeter.
Bazı yiyecek ve meyvelerin fazilet ve faydalarında nice Hadis-i Şerif varit olmuştur. Nitekim Cibril-i emin Aleyhisselâm, Habib-i Ekrem (S.A.V.) Hazretleri4ne keşkek yemeği işaret kılmıştır. O zaman onu o, yiyip, kuvvet, cima ve gece namazı için otuz kırk adım kadar güç bulmuştur. O'nun yanında bütün yemeklerden arpa ekmeği, mercimek çorbası ve su kabağı daha iyi ve sevgili olmuştur. Zira ki, Allah4ı andıkça ondan kalbi rikkat bulmuştur. Etten dimağ, kulak, göz uzuvlar ve diğer cüzler kuvvet almıştır. Etin iyisi omuz eti ve sırt etidir ki, hasta kalbi düzeltir ve hüzünlü kalbi rahatlatır. Katıkların en faydalısı, sirke olmuştur. Hurma ve üzüm meyvelerden olup katık rütbesini dahi bulmuştur. Üzümü ekmekle yemek tatlı ve güzel koku verenden reddetmeyip tatmak ve koklamak haberde gelmiştir. Mübarek balı sabah ile aç karna yiyen ve içen her hastalığından şifa bulmuştur. Hazret-i Peygamber' e bütün meyvelerden kavun, karpuz ve taze hurma; içeceklerden, soğuk ve tatlı olanlar lezzetli gelmiştir. Pirinç pilavı yerken, 'Peygamber' e Salat ve selâm olsun' lazım olmuştur. Zira ki, pirincin nuru cevherinden meydana gelmiştir. Hadis-i Şerif varid olmuştur ki: "Her kim ki baklayı kabuğu ile yer, onda o kadar hastalık çıkar gider." Şüniz ki siyah tanedir, o ölümden başka her hastalığa şifadır. Peynir ve cevizi yalnız yemek hastalık verir. Lakin ikisini birleştirene şifa verir. Kuru üzüm yemek kokuyu güzel, rengi saf eder. Balgamı keser. Sinire kuvvet verir. Onu yiyen çekirdeklerini atsın ki, o zararlıdır. Üzümü tane tane yemek güzeldir. Sefercel, kalbe cila, zekâ ve korkağa cesaret vermede bedelsizdir. Onu pilav ile yiyen hamilenin çocuğu üstün ve güzeldir. Narı iç kabuğu ile yemek mideyi temizler. İncir yemek kulunçtan kurtarır. Kalbe incelik verir. Mübarek karpuz, her yemekte olan lezzeti toplamıştır. Onun eti, çekirdeği ve kabuğu bütün uzuv ve kuvvetlere faydalıdır. O, yemek, içmek ve reyhandır. Karın ve mesaneyi temizler. Bel suyuna bereket ve şehvete hareket verir. Kokusu güzel olup, baş ağrısını yatıştırır. Deriyi temizler ve süsler. Göze hiddet, yemeğe iştah ve lezzet verir. Susuzluğu giderir. Bağırsak kurtlarını öldürür. Yetmiş hastalığı çıkarır. Bedene faydalıdır.
Hıyarı tuz ile, cevizi tatlı ile yemek sünnettir. Meyveleri mevsiminde çok yiyen ve sonra azaltan sıhhat bulur. patlıcanı yumuşatır, süsleyerek, deva niyeti ile yemek illeti giderir, hikmet verir. Dimağa kuvvet, cimaa kuvvet ve şehvete hareket verir. İnce baklalar, karpuz, kereviz... bunlar Hazret-i İlyas'ın yemeğidir. Hafızayı güçlendirir, deliliği ve cüzzamı önler. Ak mantar ki, bir tür Çemen' e benzer. Suyu göze şifa verir. Siyahı iyidir, bir yere giren oranın soğanından yesin. Ta ki, o yerin vebasından emin olsun. Pişirilmiş soğan ve sarımsak yiyen lezzet ve kuvvet bulur. Pişmemişi yemesin ki kokusundan melekler incinir. Toprak yiyen kendini öldürendir.
Zira ki o, mideyi bozar, rengi sarartır, bedeni helak eder. Hadis-i Şerif gelmiştir ki: 'Üç şey sineye sürûr ve bedene sıhhat verir. Biri güzel koku koklamak, biri bal şerbeti ve biri güzel elbisedir.' O Hazret-i Peygamber ki, doğru söyleyendir. Zira ki, 'insanlar elbise ile iltifat görür' sözü bu mânâyı tasdik etmiştir. Şu halde insanlar elbise ile süslüdür. Takva elbisesi ise hepsinden daha güzeldir. Cismi canı korur.
Onbirinci Madde
Dini Mübin âdâbı üzere ve Resuûl-ü Emin sünneti üzere güzel giyim ve elbiseyi tayin ve bedeni süslemenin şeklini bildirir.
Ey azuz malûm olsun ki, muhaddisler ittifak ile demişlerdir ki: Habib-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem hazretlerine elbisenin en sevgilisi gömlek olmuştur. Gömleği, parmaklarının ucuna kadar ulaşmıştır. Eteği topuklarının üzerine kadar ancak gelmiştir. elbiseyi kısaltmakla ümmetine vasiyet kılmıştır. Elbiseyi kısaltmak sünnet, uzatmak bid'at ve kibre alâmet olmuştur. Halil'üllah aleyhisselam erkekler ve kadınlar için şalvarı örtünme için elbise bulmuştur. zira ki şalvar, avret yeri ile yer arasında bile hail olmuştur.
Sarık hilim, vakar, makamdır. Arap tacıdır ki, o Hazretin mübarek sarığı siyah kumaş olmuştur. Sarığın ucunu iki omuz arasında iki karış miktarı uzatmak sünnettir. Çene altına çevirmek bid'attir. İslâm sünnetlerinin birisi, sert elbise ve kaftan giymektir. Sert elbise, damarları yayar, kalbi huşû üzere bulundurur. Kıl ve yün elbise, büyük peygamberlerin sünnetidir. Aba Süleyman aleyhisselamındır. Tavazu ile miskinlere benzemek için aba giymek Evliya-ı kiramın âdetidir.
Habib-i Ekrem Sallallahü aleyhi vesellem hazretlerinin gömleği, iç elbisesi ve şalvarları pamuktan beyaz; aba, kaftan ve kuşağı yünden yeşil şaldır. Yeşile bakmak kalbe sürür ve göze kuvvettir. Şu halde yeşil elbise onun ümmetine sünnettir. Erkeklerine sırf sarı ve kırmızı mekruhtur, bidattir.
Halis ipek onlara haram, karışık renkler mübahtır. Elbiseyi temizlemek, nimeti anmadır, zinnet, letafet ve nezafettir. Ağırlığı, gamı ve kasveti atmadır. Gönül zenginliği ile eski elbise giymek, insanın tavazuuna alâmettir. Hepsinden önce gömlek giyip, sonra otururken şalvar giymek sünnettir. İnsanların buğzunu çekmekten ve kalbe gam gelmekten emniyettir.
Bir elbiseyi yamamadıkça atmamak kalbe rahattır. Eski elbiseyi bir fakire vermek âfetlerden selamettir. Üç kat elbisesi oldukta; bir katını fukaraya bahşetmek cömertliktir. elbisesini her çıkardıkça toplamak, onu şeytanın giymesinden korumaktır. Elbisenin hal diliyle: "Beni gece süsleyeni, gündüz süslerim." demesi, ol Hazretten rivayettir. Mevla'nın yaygısı olan yer üzerinde, ara sıra yalınayak yürümek nefsi kırmaya delâlettir. Misk, anber, ud ve kâfur gibi güzel ve kokular; buhurlar ile kokulanma sünnettir, lezzettir. Sürme taşı ile her gözüne üç kere sürmek sünnettir, zinettir. Kirpikleri bitirir ve göze kuvvet verir. Aşure günü gözü sürmelemek, göz ağrısından korunmadır.
Temizlenmek, süslenmek, yağlanmak, saç ve sakal taramak dahi sünnettir. Yağ sürmeye kaşlardan başlamak, baş ağrısını giderici bilinmiştir. Bıyığı kısaltmak, koltuk ve kasık kıllarını yolmak revatip sünnetlerindendir. Kasık kılını, arpadan ziyade terk etmek nehy olunmuştur. Her perşembe yahut her cuma ikindiden sonra saçı olmayan kimse, başını kazıtmak, sakalını boyundan ve eninden bir tutam fazlasını kesmek, tırnaklarını makas ile tıraş edip, sakala gömmek, cismin sıhhati ve canın rahatı için sünnet ve âdet kılınmıştır. Nitekim: "Tırnaklarınızı makas ve edeple kesiniz". denilmiştir. Görünüş düzeni için aynaya veya saf suya bakıp: 'Allah'ım, yaratılışımı güzel yaptığın gibi, ahlakımı da güzelleştir,' demek, hadis-i şeriften alınmıştır.
Burada, vücut sıhhatini korumak, bu miktar açıklama ile yeterli olup, ölümü anlatmaya geçilmiştir. Zira ki: 'Her doğan ölür,' fehvasınca, her doğan ölmekle, her kemalin bir zevali olup, dünyaya gelen gider. Bulunmuştur. Bu oluşum ve bozuşum âlemi bizim için kervansaray kılınmıştır. Nitekim: "Her can ölümü tadacaktır. Sonunda bize döneceksiniz." (29/57) âyet-i kerimesiyle bu mâna teyit olunmuştur. Şu halde bu dar-ı fenâdan o dar-ı bekâya ölmezden önce yönelmek ve bu gayrette o vatan içi olgunluk kazanmakla tedarik kılmak, yani nazargâh-ı Hüda olan kalbini masivadan pak edip, hayvani ahlak hastalıklarından sıhhat bulmak, Rabbanî ahlak nurlarıyle dolmak ve iki âlemde bir Mevla ile olup kalmak hepsinden önemli ve lüzumlu bilinmiştir.
Cihanda, varlığı sağlam olan ne misafir ol ne yerli. Çünkü hâne keder dolu, yollar dahi korku. Çünkü nimeti zor, izzet ve nazı zül olacak, cisim naz ve nimete gark olsa sana ne fayda? Sonunda sırrın, mezar içinde ayak altına düşer. Külahın, aban ve tacın ne farkı olur? Hak'kın yoluna gidersen tenin zayıf olsun. Çölü aşmak zordur, şayet insan cüsseli olursa. Tabib, o hastayı huyuyla sağlam zanneder. Hastalıktan anlamadığı halde, adı neden hakimdir? Hayat, cisim ve gönül hoşluğuyla nimet olur. Ten sağlam, ruh sakim olursa ne zevk olur? Fakirlik ve hastalıktan ne gam Hakkı, sonunda tene ölüm ererse de; can ve gönül iyi huyla sağ ve selim olursa.
|
|
|
Mektubati imam Rabbani 1. Bölüm |
|
Yazar: RasitTunca - 09-01-2020, 11:09 AM - Forum: Mektubatlar
- Yorum Yok
|
 |
Mektubati Rabbani Birinci Mektup
MEVZUU :
a) Yüce Allah´ın Zahir ismi ile münasebeti olan hallerin beyanı..
b) Tevhid babında has kısmın zuhuru beyanı..
c) Arşın üstündeki derecelere yükselmenin beyanı..
d) Cennet derecelerinin aşikâr olması..
e) Özellikle bazı velilere ait mertebelerin meydana çıkması..
f) Molla Kasım Ali´nin hali ve diğer müridler..
NOT : İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu, şeyhi Muhammed Bakibillah´a yazmıştır, İmam-ı RABBANİ Hz. nin şeyhi olan bu zatın künyesi şöyledir: Kâmil şeyh, velayet derecelerine vâsıl, nihayeti bidayetine dere eden bu tarikatta yol gösteren Yüce Hakkın hoşnut olduğu bu İslâm Dini uğruna güç sarfeden şeyhimiz İmamımız Muhammed Baki Billah Nakşibendî Ahrarî..
Yüce Allah, onun pek mukaddes sırrının kudsiyetini artırsın. Temennilerinin de üstündeki nimetlere erdirsin..
***
Bu bir arzuhaldir.. Yani; Mektup.. Kulların en küçüğü Ahmed´den, hal anlatılan makamın yüce katına.. Mübarek emir icabı, kendisinden alınan cesaretle çeşitli halleri anlatılmaktadır.
Şöyleki: Bu tarikat edeplerine dair işlere devamım sırasında, Yüce Allah´ın ZÂHİR ismine bir zuhur yeri olma şerefine erdim; hem de tam manası ile, her şeyden ayrı bir manada.. O kadar ki: Bütün eşyada, tek tek bu tecelliyi gördüm, özellikle kadınların kisvesinde.. Hat-
ta ayrı ayrı her yanlarında.. Bu kadınlar zümresine o kadar ram oldum ki: Anlatamam. Bu ram olma işinde çaresiz bir duruma düştüm.
Bu, öyle bir zuhurdur ki, yalnız bu mahalde olmuştur; bir başka mahalde zuhura geldiği olmamıştır. Ne letaif hususiyetleri (insan duygularının özellikleri) arasında, ne acaip muhassenatı (şaşırtıcı işlerin güzellikleri) meyanında gördüm. Zuhur yerlerinin hiç birinde, asla böyle zuhur olmamıştır.
Hâsılı: Su gibi eridim; bu kadınların elinde eriyip aktım. Anlattığım manada bir tecelli her yemekte ve içmekte, her giyim işinde başka başka oluyordu. Lezzetli mükellef bir yemek sofrasında (veya yenen şeyin kendisinde) bulduğum lezzeti, başkasında bulamadım. Bu değişiklikler, tatlı su ile tuzlu beyninde oluyordu: belki de her şeyde.. Her şeyin tadı, başkalarından ayrı olarak, kendi değişik derecelerine göre kemal hususiyetleri arasındaydı. O kadar ki: Bu tecellilerin özelliklerini yazı ile anlatmak mümkün değildir.
Ancak, huzurunuzda bulunmuş olsaydım, bunları belki dille anlatabilirdim. Halbuki ben, bu tecelliler esnasında (Resulüllah S.A. efendimizin son nefesinde dilediği) refik-ı âlâya müştaktım; ondan başka ele iltifat etmedim. O hale mağluptum; başka yana iltifat gücünü kendimde bulamıyordum.
Bu arada şu durum bana malum oldu; Bu tecelli, tenzihe (sırf varlığa) bağlı nisbete münafi değildir. Çünkü, batın bu nisbetle alâkalıdır. Onun, zahire aslâ iltifatı yoktur. Bu tecelli ile teşerrüf eden zahirdir. Ki o: bu nisbetten yana boştur; muattaldır. Hak adına yemin olsun; batını söyle buldum: Göz, başka yana kayma iptilâsına uğramamıştır. O, bütün bilinenlerden ve zuhurlardan uzak durmuştur. Ancak zahir, kesrete ve ikiliğe dönük olduğu için; bu tecelli saadetine ermiştir.
Belli bir zamandan sonra, bu tecelli, gizli saklı yolu tuttu. Hayret ve cehalet nisbeti, olduğu gibi kaldı. O tecelliler, böylece; sanki, daha önce hiç gelmemiş gibi oldular.
***
Üstte anlatılan halin akabinde, has manada bir fena hali arız oldu. Bu dahi, ilmî manada bir taayyün idi. Ama, taayyün avdetinden sonra zuhur edip anlatılan fena halinde tükenen ilmî taayyün.. O zaman dahi, benlik (ENE) zannından yana hiç bir eser kalmadı..
İşbu anlatılan zamanda, İslâmî yollar belli olmaya, görünmeye başladı; zuhurda gizli şirkin yokluk alâmetleri belirdi. Bu alâmetler, amellerde kusuru ve ertelemeyi görmektir. Keza, niyetlere, bozuk hatıralara ve tehlikelere parmak basmaktır.
Yine bu cümleden olmak üzere, kulluk ve izmihlal (benlik davasının silinmesi) emareleri zuhura geldi..
Allah-ü Taâlâ, teveccühünüzün bereketi ile bizleri kulluk makamının hakikatine ulaştırdı. Yine bu teveccühünüzün bereketi ile arştan öteye yükselmeler çokça olmaktadır.
***
Sonra..
Birinci mertebede bir yükselme oldu. Arştan öte makamlara ulaştım. Hali ile bu yükselme, mesafelerin dürülmesi sonucu meydana geldi. Huld cenneti ve altındakiler müşahede edilir oldu. Tam bu anda hatıra geldi:
— Bazı Hak erenlerin makamını göreyim..
Dedim.. O yana teveccüh edince, onların makamlarına göz ilişti. Görmek arzu ettiğim şahısları o yerde gördüm. Hem de: Mekân, mekânet, (yer, yerleşme) zevk ve şevk cihetinden değişik derecelerine göre.
** *
Sonra..
İkinci derecede bir yükselme oldu. Böylece: Büyük meşayıhın keremli ehl-i beytin, insanların mürşidi Hulefa-i Raşidin´in makamlarından başka Resulüllah S.A. efendimizin has makamı; sair nebilerin, şanlı resullerin değişik makamları, mele-i âlâ arşın fevkinde görüldü..
Bu arada, bir başka yükselme oldu. Ama arşın üstünde bir yükselme idi. Yer merkezinden arşa varan mesafe mikdarı veya az kısa. Hazret-i Hace Bahaeddin Nakşibend´in makamında nihayet buldu. Allah sırrını takdis eylesin.
Bu son gördüğüm makamın ötesinde veya az ilerisinde sayılı bazı meşayih vardı. Meselâ: Şeyh Maruf-u Kerhî, Şeyh Ebu Said Harraz.. Kalan meşayihten bazılarının makamı onun altında; bazılarının makamı da onunla birdi.
Makamları altta olanlardan, şunlar vardı: Şeyh Alâüddevle Simnanî ve Şeyh Necmedin-i Kübra..
Üst makamda olanlar ise şunlardı: Ehl-i Beyt imamları..
Daha yukarıda Hulefa-i Raşidin´in makamları vardı. Allah onlardan razı olsun..
Sair peygamberlerin makamları, Resulüllah S.A. efendimize has makamın bir yanında; ulvî meleklere ait makam ise., diğer yanında idi..
Resulüllah S.A. efendimize has makamın, bütün makamlara nisbetle bir üstünlüğü ve asaleti vardı. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
işlerin hakikatlerini en iyi bilen Yüce Allah tüm noksan sıfatlardan münezzehtir.
***
Allah´ın inayeti ile, her istediğimde manevî yükselme olmaktadır. Bazı vakitlerdeyse.. istemeden d.e oluyor.. Bu yükselme hallerinde, anlatılan işlerden başka şeyler de müşahede edilir. Bazı yükselmelerdeyse.. değişik izlenimler meydana gelir; onlardan pek çoğu da unutuluyor..
Her ne zaman bazı halleri yazmayı murad etsem; anlatılacağı anda hatıra gelmiyor; böyle bir şey müyesser olmuyor.. Onlar arasında öyle şeyler var ki, görünüşte küçük gibi; ama onun için istiğfar edilmesi gerekli.. Yazmak şöyle dursun.. Onlardan bazıları, bu imlâ esnasında hatırdaydı; ama yazacağım zaman, aklımda kalmadı.. Esasen, bu yazılanlardan fazlasını yazmak da edep dışıdır.
***
Molla Kasım Ali´nin hali pek güzel.. Kendisine istihlâk ve istiğrak (manevî hal) ağır bastı. Tüm cezbe makamlarım geçti; onların üstü makama kadem bastı.
Önceleri, sıfatları asla bağlı görüyordu. Şimdi ise., o sıfatları kendi varlıkları ile, kendisinden uzak görmektedir. Kendi nefsini de "tam manası ile boş görmektedir. O kadar ki: Sıfatların kaim durduğu nuru dahi, kendisine aralıklı görmektedir. Kendisini de, o nurun bir yanında buluyor. Diğer (müridlerin) halleri de, gün gün terakkide devamlıdır. Aziz Allah´ın izni ile, bunları tafsilâtı ile diğer mektuplarda anlatırım.
|
|
|
Mektubati imam Rabbani 2. Bölüm |
|
Yazar: RasitTunca - 09-01-2020, 11:07 AM - Forum: Mektubatlar
- Yorum Yok
|
 |
Mektubati Rabbani İkinci Mektup
MEVZUU : Yükselişlerin olması ve Yüce Hakkın yardımları ile övünmek..
NOT : İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu kendi şeyhi büyük zat, şey Muhammed Bakibillah´a yazmıştır.
Bu bir arzuhaldir. Yani: Mektup.. Kulların en küçüğü AHMED´den (AHMED: İMAM-I RABBANİ Hz. nin esas ismidir.) hal anlatılan makamın yüce katına..
Ramazan ayına yakın günlerdeydi; Mevlâna Şah Muhammed, istihare emrini tebliğ etti.
Ramazan ayına girmeden, yüce eşiğinize yüz sürme fırsatını bulamadım. Başka yolu da kalmadığından, mübarek ramazan ayının geçmesini bekledim. Zaruret icabı, kendimi teselliye çalıştım.
Yüce Hakkın inayetlerini, büyük makamınıza nasıl arz edeyim ki!. Tevatür halinde, peş peşe arasız gelmektedir. Haliyle bu olanlar, üstün teveccühünüzün bereketi ile olmaktadır.
Bu manada bir şiir:
Ben bir bahçe gibiyim, oraya bahar:
Bulutlarından zülâl yağmurlar yağar.
Bin tane dilim olsa senaya dursam;
Ona infialden başka neyim artar .
Açıklanan bu husus, bir cür´et ve edebi terke yorulabilir. Övünmek ve böbürlenmek manası da çıkabilir. Şu şiir bu hali anlatır:
Ama şahım yüceltti makamımı yerden;
Onunla ayda, yıldızda ayıldım birden.
Ayılma ve beka alâmetlerinin belirmesi, rebiülevvel ayının sonlarına doğru oldu. Şu ana kadar, her süre içinde, has bir beka ile teşerrüf etmekteyim. Şöyleki:
Önce, ben zatî tecelliye almıyorum. Ki bu tecelli Şeyh Muhyiddin´e bağlanır. Allah sırrının kudsiyetini artırsın. Daha sonra da, sekir haline geçiriliyor um.
Yükselme ve iniş hallerinde; duyulmamış ilimler, hayrete şayan irfan duygulan hâsıl olmaktadır.
Her mertebede, o mertebe makamının durumuna uygun manada has müşahedeye ve ihsana nail olmaktayım.
***
Ramazan ayının altısındaydı (ALTISINDAYDI: Farsçasında ve Arapça tercümesinde böyledir. Ancak, daha önce Müstakimzade tarafından yapılan tercümede:— SEKİZİNDEYDİ.. Gibi bir mana var. Nereden alındığını tesbit edemedik.)
beka ve ihsan şerefine nail oldum. Öyle ki: Onu arza güçlü değilim. Öyle sanıyorum ki: İstidadın sonu, bundan öteye geçemez.
Hale uygun manada vuslat müyesser oldu. Şu anda dahi, cezbe ciheti tam manası ile, tamama erdi. Yüce Allah´ın sonsuz varlığında seyir hali başladı; ki bu durum: Cezbe makamına münasiptir.
***
Her ne zaman ki: Fena hali tam manası ile olur; onun düzenin de kurulu beka tam manası ile kemal bulur.
Her ne zaman ki: Beka tam manası ile kemal bulur; orada ayıklık hali ağır basar.
Her ne zaman ki: Ayıklık hali ağır basar; ilimlerin şeriat-ı garraya uygunluğu daha ileri olur.
Tam manası ile ayıklık hali, peygamberlere has bir durumdur. Bu meyanda onlardan zuhur eden marifet duyguları ise.. şeriat ilimlerinin kendisidir.
Bir de onların beyan ettikleri, akideler vardır ki: Zat ve sıfat üzerinedir.
Bazı marifet hallerinin, dile gelişte, dış manası ile çelişmesi, sekir halinin bakiyesinden olsa gerek..
Bu FAKİR´e (İMAM-I RABBANİ Hz. kendisini kasd ediyor.) feyz yollu gelen irfan duyguları ise., pek çoğu, şeriata dair marifetlerin tafsilinden ibarettir. Bunların beyanı: Keşfe dayalı, zarurî istidlali ilim (inkârı, cehaleti imkânsız bilgi) meydana getirir; toplu manalar, yaygın hale gelir. Yani: İşin detaylarına inilir.
Bunları anlatmaya kalksam, tafsilâtlı şerhi uzar. Kaldı ki ben: Korkuyorum; çekiniyorum, bilhassa işin edep dışı bir yöne kaymasından.. (Bu son cümle Farsça aslında şiir olarak gözükmektedir. Arapçasında nesre benzediğinden normal tercümesini verdik.)
|
|
|
Mektubati imam Rabbani 3. Bölüm |
|
Yazar: RasitTunca - 09-01-2020, 11:05 AM - Forum: Mektubatlar
- Yorum Yok
|
 |
Mektubati Rabbani Üçüncü Mektup
MEVZUU : Yarenlerin, belli bir makamda durakladıkları ve bu manada bazı meseleler.
NOT : İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu büyük şeyhine yazmıştır.
Arz edilmek istenen durum şudur:
Burada belli bir süre için kalan ve buranın yerli yarenlerinden her biri, bir makamda tutulup kalmış. Onları bu makamdan çıkarmak ise., pek zor.. Öyle ki: Bu makama münasip yeterli gücü kendimde bulamıyorum.
Allah-ü Taâlâ, üstün teveccühünüzün bereketi ile, bize terakki nasib eylesin..
Yakınlarımdan birri anlatılan makamı geçti; zatî tecellilerin basamaklarına ulaştı. Hali cidden güzel.. Adımlarını bu FAKÎR´in (FAKİR: Lâfzı ile İMAM-I RABBANÎ Hz. kendisini kasd ediyor.) izinde atmaktadır. Aynı şeyi, diğer yarenler için de dilerim.
ihvandan bazıları var ki; mukarrebin (Yüce Hakka yakın olanlar) yolu ile hiç bir münasebetleri yoktur. Bunların haline uyan, ebrar (iyi amellere devam) yoludur. Yakin babında elde ettikleri bir şey varsa., o bir ganimettir. En uygunu, kendilerine bu yolu emretmenizdir. Bu manada bir mısra şöyledir:
İşi vardır her insanın kendine mahsus..
Bu söylediğim kimselerin isimlerini tafsilâtı ile yazmaya cesaret edemiyorum. Zira onlar, size gizli değiller..
Bundan daha fazlasını yazmak edep dışıdır.
Bu mektubu yazdığım gün, Mir Seyyid Şah Hüseyin kendi halinde meşgulken bir rüya görmüş. Anlattığına göre: Büyük bir kapıya varmış. Kendisine söylenmiş:
— Burası hayret kapısıdır.. Sonrasını şöyle anlattı:
— Kapıdan içeri baktığım zaman, gördüm ki Hazret-i Şeyh içeride.. Sen de onunla berabersin.. Kendimi içeri atmak istedim; bir türlü ayağım varmadı..
|
|
|
|