| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
Ubeydullah-i Ahrar |
|
Yazar: RasitTunca - 08-21-2026, 11:32 AM - Forum: Evliyalar Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Ubeydullah-i Ahrar
Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri, Türkistan'ın büyük velilerindendir. Silsile-i aliyyenin on sekizincisidir. 1403 yılında Taşkent'te doğdu. 1490’da Semerkant'ta vefat etti. Kabri oradadır.
Doğumundan itibaren üstün halleri görüldü. Annesi nifastan temizlendikten sonra emmeye başlamıştır. Yüzünde öyle bir nur parlardı ki, görenler hayran kalıp, ona dua ederlerdi. Dilinden Allahü teâlânın ismi hiç düşmezdi. Dedesi de, âlim ve veli idi. Vefat edeceği sırada, torunları ile tek tek vedalaştı. Ubeydullah-ı Ahrar o zaman çok küçüktü. Onu görünce, kucağına aldı. Sarılarak ağladı ve şöyle dedi: "Ben, bunun büyük bir zat olduğu zaman hayatta olmam. Bu İslamiyet’e hizmet edecektir. Cihan padişahları bunun sözünü dinleyecekler" dedi.
Tasavvufta yüksek derecelere kavuştuktan sonra, helal kazanmak için tarımla meşgul oldu. Kısa zamanda zengin oldu. 1300'den fazla çiftliği vardı. Herbirinde üç bin amele çalışırdı. Allahü teâlâ onun mahsulüne öyle bir bereket verdi ki, her yıl 800 bin batman [700 ton] zahire uşur verirdi. Ambarlarına konulan mahsul, çıkardıklarında, koyduklarından fazla geliyordu. Kendisi bu konuda; "Bizim malımız, fakirler içindir. Bunca malın hassası işte bu noktadadır" buyururdu.
Yakınlarından biri, bir gece birini kendisine şarap alıp getirmesi için gönderdi. O kimse şarabı alıp gelince, onun bulunduğu evin önünde durup, şarap testisini yukarıdan sarkıttığı bir sepete koydu. O da sepeti yukarı çekmeye başladı. Çekerken, sepet duvara çarpıp ipi koptu, yere düştü ve testi kırıldı. Şarap isteyen kimse, kimse bilmesin diye, sabahleyin erkenden kalkıp kırılan testisinin parçalarını topladı. Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri o kimsenin evine geldi. "Gece yukarı çektiğin testinin sesi kulağıma geldi. Eğer o testi kırılmasaydı, benim kalbim kırılırdı ve bir daha seninle buluşmama imkan kalmazdı” buyurdu.
Bu talebesi anlatır:
Seferde idik. Gece yarısı bana "Hemen kalk, eşyalarını topla ve derhal dışarı çık!" buyurdu ve kendisi de çıktı. Bu çevrede olanları da uyandır. Beni takip edin" dedi. Bir tepeye doğru yürüdü, biz de hemen toparlanıp onu takip ettik. Tepeye çıkınca, durdu. Biz de yanında durduk. Bir kısmı da, gelmemişti. Biz tepede iken, birdenbire korkunç bir sel geldi. Önüne gelen ağaç, kaya, duvar, ne varsa süpürüp götürüyordu. Ayrıldığımız ev de sel suları içinde kalmış, gelmeyenler de sele kapılmıştı. Sele kapılmaktan kurtulanlar, Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin bu kerametini görerek, onun büyük bir veli olduğunu bir kere daha anlamış oldular.
İsmi Nâsıruddîn Ubeydullah b. Mahmûd b. Şihâbeddîn Şâşî es-Semerkandî olup Ubeydullah-i Ahrâr ya da Hâce-i Ahrâr/hürlerin şeyhi diye meşhurdur. Gönlünün, dünya malından ve iki cihan kaygısından azade olduğu düşüncesiyle kendisine bu lakap verilmiştir. Ramazan 806/Mart 1404 senesinde Taşkent’in Bağistân köyünde doğdu. Babasının adı Mahmud, dedesininki ise Şeyh Muhammed Nâmî idi.
Ebû Bekir Muhammed b. Ali İsmail el-Kaffâl eş-Şâşî’nin müridi ve dönemin seçkin simalarından biri olan dedesi, son demlerinde çocuklarını ve torunlarını yanına çağırarak nasihat eder ve onlara dua eder. Ubeydullah Ahrâr (k.s.)’a ise özel teveccüh gösterir, yatağından doğrulup oturur, onu kucağına alarak; “Allah (c.c.)’ın bana müjdelediği çocuk budur. Yakında bu oğlum şeriat ehli, tarikat pîri, marifet madeni, hakikat eri olarak zamanına ve ötelerine ışık tutacaktır. Bir Allah (c.c.) eri olacaktır.” diye temennilerini dile getirir.
Küçüklüğünde hem Taşkent’te mektebe devam eder hem de ziraatla meşgul olan babasına yardım eder. Mâneviyata meyilli bir mizacı olan Ubeydullah, gençliğinde rüyasında Hz. İsa’yı görür. Hz. İsa ona; “Evladım! Hiç mahzun olma, seni ben yetiştireceğim.” der. O bu rüyayı tanıdığı sâlih zâtlara anlatır. Onlar da; “Sen ileride tıp ilmine sahip biri olacaksın.” derler. Fakat Ahrâr (k.s.), onların bu yorumuna itibar etmez. İsa (a.s.)’ın bir nebi olarak ölü canları diriltme mucizesi gösterdiğini, Allah (c.c.)’ın da velî kullarına kalpleri imanla canlandırma kuvveti vereceğini düşün. Allah (c.c.)’tan böylesi bir güce sahip olmayı diler.
Ubeydullah Ahrâr (k.s.), çocukluk yıllarına ait bir başka rüyasını ise şu şekilde anlatmaktadır: “Bir gece Şâh-ı Nakşbend (k.s.)’i rüyamda gördüm. Bana birtakım mânevî ameliyatlar yaptı. Ardından yürüyüp gitti. Peşine takıldım. Kendisine yetiştiğimde bana; ‘Allah (c.c.) mübarek eylesin.’ dedi.” 22 yaşındayken 828/1425 yılında dayısı Hâce İbrahim ilim tahsili için onu Semerkand’a götürdü. Ubeydullah Ahrâr (k.s.) bu şehirde Mevlâna Kutbeddîn Sadr Medresesi’nde bir süre tahsil gördüyse de, tasavvufa olan meyli sebebiyle medrese eğitimine devam edemedi. Semerkand’da iki sene ikâmet eden Ubeydullah Ahrâr (k.s.) burada Sa’deddin Kâşgarî ile tanıştı ve onunla birlikte Nizâmeddîn Hâmûş’un sohbetlerine iştirak etti.
Semerkand’daki iki yıllık ikametinin ilk senesinde Mâverâünnehir’in muhtelif şehirlerini de dolaşan Ahrâr (k.s.), bu şehirlerde Nakşbendîyye’nin önde gelen simalarından istifade etti. Ahrâr (k.s.)’ın bu gezilerinin en önemlisi Buhara seyahatidir. Buhara’ya giderken Bahâeddîn Nakşbend’in müridlerinden Sirâceddîn Külâl Pîrmesî’nin köyüne uğrayıp bir hafta onunla sohbet etti. Sonra Buhara’ya ulaşıp orada Emir Külâliyye kolu şeyhlerinden Mevlâna Hüsameddin b. Hamîdüddîn Şâşî ile görüştü, Nakşbend’in kabrini ziyaret etti, Nakşbend’in halifelerinden Hâce Alâeddîn Gucdevânî ile 40 gün sohbet etti ve ondan irşad icazeti aldı. Ubeydullah Ahrâr (k.s.), Semerkand’daki ikinci yılında, 830/1426-27 senesinde Herat’tan Semerkand’a gelip bir süre sonra tekrar Horasan’a dönen ve Kâsım-ı Envâr diye meşhur olan yaşlı Safevîyye ve Sühreverdiyye tarikatı şeyhi Seyyid Kâsım Tebrîzî ile tanışıp istifade etti.
Tebrîzî dinî kurallara özen gösteren takva ve irfan sahibi bir zât idi. Ubeydullah Ahrâr (k.s.), müşahede ettiği Seyyid Kasım Tebrizî’nin mânevî hallerini bizlere şu şekilde anlatmaktadır: “Pek çok mürşid-i kâmil ile sohbet ettim. Seyyid Kasım-ı Tebrizî’nin özellikleri bambaşkaydı. Bu zâttan elde ettiğim mânevî lezzet farklıydı. Onu gördüğüm anda müşahedeye dalıyordum. Bütün kâinatın onun etrafında döndüğünü, daha sora içine girip yok olduğunu görüyordum. Her gün onun dergâhına gittim. Ama her defasında da huzuruna varmaya çekindim. Günde üç defa yanına gittiğim halde, ancak bir defa içeriye girmeye cesaret edebiliyordum. Dervişler de benim bu halime hayret ediyor ve ‘Neden bu şekilde davranıyorsun? Yanına girmek için sana izin veriliyor ama sen yaklaşmıyorsun. Bize bu şekilde izin verilse hiç onun yanından ayrılmayız.’ diyorlardı.”
Herat’ta 830-835/1427-1432 yılları arasında beş sene kalan Ubeydullah Ahrâr (k.s.), bu şehirdeki dördüncü yılında (834/1431) Herat’tan Çağâniyân tarafındaki Hulgatu köyüne giderek Yakub-ı Çerhî (k.s.)’ye intisap etmeye karar verdi. Yolculuğu esnasında Belh’te Alâeddîn Attâr’ın halifelerinden Hüsameddin Pârsâ Belhî ile sohbet etti. Sonra Çağâniyân vadisine gelip Alâeddîn Attâr (k.s.)’ın kabrini ziyaret etti. Çağâniyân’da bir süre hastalanan Ahrâr (k.s.), bazı kimselerin Yakub-ı Çerhî hakkında dedikodu yaptığını duydu ve bu sözlerden etkilenip Herat’a dönmeyi düşündü. Ancak bu kadar yol gelmişken Çerhî ile görüşmeden gitmek istemedi ve Hulgatu köyüne gidip onunla görüştü. Birkaç gün sohbetinde bulunduktan sonra Çerhî’ye intisap etti.
Ahrâr (k.s.), üç ay kadar Çerhî’nin sohbetinde bulundu ve hilafet alarak Herat’a döndü. Ahrâr (k.s.)’ın Çerhî ile bir daha görüşmediği anlaşılmaktadır. Arşiv belgeleri üzerine yapılan çalışmalar, Ubeydullah Ahrâr (k.s.)’ın Semerkand’da ziraat ve ticaretle meşgul olarak daha da zenginleştiğini, Semerkand, Buhara, Taşkent, Karşı gibi Mâverâünnehir’in muhtelif şehirlerinde çok sayıda dükkân, bahçe, köy, mezraa ve sulama kanalı satın aldığını, ayrıca bunların bir kısmını cami, medrese ve tekkeler için vakfederek mühim hayır hizmetleri yaptığını göstermektedir.
Bu dönemde sahip olmaya başladığı siyasî güç yanında Mâverâünnehir bölgesinin en büyük toprak sahiplerinden de biri hâline gelen Ahrâr (k.s.), toplumun nabzını iyi tutabilmesi ve güçlü ruhanî karakteriyle büyük kitleleri kendisine cezbetmiş, böylece tarikatın düşünce yapısını geniş bir yelpazeye yaymıştır. Ahrâr (k.s.)’ın siyasetle ilgilenmesinin, maddî çıkardan ziyade dinin hükümlerinin uygulanması ve halkın maslahatı noktasında olduğu görülmektedir. Ahrâr (k.s.)’ın Ebu Said’e dünya ve ahiretteki makamın mânevî huzur ve saadetin, ancak Peygamber (s.a.v.)’e tam itaatle mümkün olacağı, Allah (c.c.) katında makbul bir insan hâline gelmenin, dinin hükümlerine uymakla gerçekleşebileceği yönünde tavsiyelerde bulunduğu nakledilmektedir.
Kendisi, siyasetle ilgilenmesiyle ilgili şu ifadelere yer verir: “Bizim önemli bir görevimiz daha vardır. O da Müslümanları zalimlerin kötülüklerinden korumaktır. Bu zorunluluk dolayısıyla yöneticilerin kontrol altına alınması ve Müslümanlar için faydalı icraatlarda bulunmaları sağlanmalıdır.” Ahrâr (k.s.), bu düşünceden hareketle, mânevî vazifesini yerine getirirken, halkla ve yönetici kesimle bağlantılarını güçlü tutmuştur. Böylece halvet der encümen anlayışını siyasî alanda da uygulayarak diğer mutasavvıflara da örnek olmuştur. Ahrâr (k.s.)’ın, irşad faaliyetleri için bir merkez edinmeyi prensip hâline getirdiği görülmektedir.
Çerhî’ye intisabı sonrasında geldiği Taşkent’te belli bir maddî yeterliliğe sahip olduktan sonra hankâh kurmuştur. Aynı durum, Semerkant’a taşınınca yerleştiği Kafşir mahallesi için de geçerlidir. Bu durum, Ahrâr (k.s.)’ın yönetici kesimle ilişkilerin mahiyeti noktasında da ipuçları sunmaktadır. İçinde bulunduğu konumla Ahrâr (k.s.), dinî hükümlerin uygulanıp, halkın maslahatı doğrultusunda, sultanın velâyeti altına girmeyip arada belli bir mesafe bırakmak suretiyle onu yönlendirme siyaseti izlediği görülmektedir. Hâce Ahrâr (k.s.), 895 senesi Muharrem ayı başlarında hastalandı ve 89 gün süren rahatsızlıktan sonra aynı senenin 29 Rabiu’l-evvel’inde Cumartesi gecesi (20 Şubat 1490) Semerkand’ın Kemangeran köyünde (bugünkü Urgut nahiyesinde) vefat etti. Hicrî yıl (ay yılı) hesabıyla 89, miladi yıl (güneş yılı) hesabıyla 86 sene yaşamıştı.
Naaşı, Semerkand’ın Hâce Kefşîr (veya Hâce Kefşi) mahallesine getirilerek defnedildi. Ubeydullah Ahrâr (k.s.)’ın boyu uzun, rengi esmer, yüzü gökçek, sakalı büyük ve beyazdı. Bazı yerlerinde siyah teller vardı. Öğrencilerini ve dervişlerini saadete gark ederdi. Sohbetine doyulmazdı. Zâhir ve bâtın ilimleri ile mücehhez idi. Nurlu yüzünü görenler dua ve sena ederlerdi. Sözleri ve şiirleri tarikatta hucetti. Hz. Ömer (r.a.) neslindendi. Ahrâr (k.s.), olağanüstü zenginliğine rağmen mütevazı bir hayat sürmüştür.
Arazilerini vakıf hâline getirmiş ve kazandıklarını insanlar için harcamıştır. Gurur ve kibrin, insanın ahlâkî derecesini düşürdüğünü belirtmektedir. Ona göre insanlara hizmet etmek, en yüksek mânevî derecedir. İncelik ve nezaketiyle tanınmış olup misafirperverdir. Azimetle ameli, ruhsata tercih etmiştir. Ona göre mâneviyatı gelişmemiş olanlar en azından ruhsata sarılır. Azimet ise mâneviyatı güçlü olanların yoludur. Kendini din ve tarikat sevdasına adayan Ubeydullah Ahrâr (k.s.), bir an irşaddan geri kalmazdı. İlmi, fazlı, beyan tarzı dinleyenleri mest ve hayran bırakırdı. Sözleri ve şiirleri ehli tarafından huccet ve delil kabul edilirdi. Ubeydullah Ahrâr (k.s.), İslâmiyet’in emir ve yasaklarına son derece bağlı bir sûfî idi. Tasavvuf yolunda ilerlemenin ancak Kur’ân’a ve Hz. Peygamber(sav)in sünnetine tâbi olarak elde edilebileceğine inanırdı.
Peygambere tâbî olmanın da ehl-i sünnet ve’l-cemâat çizgisinde olması gerektiğini söylerdi. Hâcegân yolunun ruhsat değil, azimet ve takva yolu olduğunu ifade ederdi. Bazı sofilerin “İlâhi sevgi safâya ulaşınca teklifler (emir ve yasaklar) sakıt olur.” şeklindeki sözünü “Tekliflerin külfeti kalkar ve zevkle yapılır.” diye yorumlayan Ahrâr (k.s.), bunu başka türlü yorumlamak isteyenleri mülhidler (sapıklar) diye adlandırmaktaydı. Şeyh Kâsım-ı Envâr’a çok hürmet etmekle birlikte, bazı müridlerinin dînî konularda lâkayd olduklarını görünce bu şeyhe intisaptan vazgeçmişti.
Tamga vergisinin kaldırılmasını da dînen meşru olmadığı gerekçesiyle istemişti. Ubeydullah Ahrâr (k.s.) insanlara yardımı seven, cömert, diğergam, fütüvvet ehli bir insandı. Gençliğinde Semerkand’da bazı hastalara bakıcılık yapmış, onlardaki bulaşıcı hastalık kendisine geçmesine rağmen hizmetten geri durmamıştı. Herat’a geldiği zaman halka hizmet etme düşüncesiyle bazı günler hamamda ücretsiz olarak insanları keseleyen Ahrâr (k.s.), insanların sevgisini kazanıp gönüllerini hoş etmenin, nafile ibadetlerden, zikir ve murakabeden daha üstün olduğunu düşünmekteydi.
Hiç parasının olmadığı günlerde kendisinden yiyecek isteyen bir dilenciyi boş çevirmemek için sarığını lokantacıya uzatıp: “Al bunu, bulaşık bezi yaparsın, şu fakire yiyecek ver.” diyebilmişti. Müridin bazen mânevî hâlini yitirebileceğini söyleyen Ubeydullah Ahrâr (k.s.): “Sâlik bazen mânevî hâlini yitirebilir. Bunun sebebi, İslâmî kurallara aykırı söz ya da fiil olabileceği gibi, bir insanın gıybetini yapmak veya sebepsiz yere bir köpeği rahatsız etmek de olabilir.” demiştir. O, tasavvuf yolunda ilerlemenin öldükten sonra da devam ettiğine inanırdı.
Buyururdu ki:
“Kalbin kararmış olmasının alameti, günahlardan, üzüntü duymaması, günahta ısrar etmesidir. İşlediği günahlardan dolayı kalbi o kadar kararır ki, artık nasihat tesir etmez, gafletten uyanmaz."
"Eğer biz şeyhlik yapsaydık, zamanımızda hiçbir şeyh kendisine talebe bulamazdı. Fakat bize başka iş emredildi. Bizim işimiz, müslümanları zulümden korumaktır."
“Tasavvuf, vakti, en değerli olan şeye sarf etmektir."
"Tasavvuf, herkesin yükünü çekmek ve kimseye kendi yükünü çektirmemektir."
"Tasavvuftan maksat, kendini zorlamadan her an Allahü teâlâyı hatırlamaktır."
"İnsanın kıymeti; idrakinin, bu yolun büyüklerinin hakikatlerini anladığı kadardır."
"Belalara sabretmek hatta şükretmek gerekir. Çünkü, Allahü teâlânın birbirinden acı belaları vardır."
"İnsanın yaratılmasından maksat, kulluk yapmasıdır. Kulluktan maksat ise, her hâlükârda Allahü teâlâyı unutmamaktır."
"Bütün kerametleri bize verseler, fakat itikadımız ehl-i sünnet değilse, hâlimiz haraptır. Eğer bütün haraplıkları, çirkinlikleri verseler itikadımız ehl-i sünnet ise, hiç üzülmemeliyiz."
|
|
|
Namazların Sonunda Amiyn Deyince Okunacak Dua |
|
Yazar: RasitTunca - 08-19-2026, 04:43 AM - Forum: Raşidi Tarikatı Zikir Evradı
- Yorum Yok
|
 |
NAMAZLARDAN SONRA OKUNAN DUA
لَا إِلٰهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ، يُحْيِي وَيُمِيتُ، وَهُوَ حَيٌّ لَا يَمُوتُ، بِيَدِهِ الْخَيْرُ، وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ.
اللَّهُمَّ لَا مَانِعَ لِمَا أَعْطَيْتَ، وَلَا مُعْطِيَ لِمَا مَنَعْتَ، وَلَا يَنْفَعُ ذَا الْجَدِّ مِنْكَ الْجَدُّ.
اللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْبُخْلِ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنَ الْجُبْنِ، وَأَعُوذُ بِكَ أَنْ أُرَدَّ إِلَى أَرْذَلِ الْعُمُرِ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ فِتْنَةِ الدُّنْيَا، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ النَّارِ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ.
رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً، وَفِي الْآخِرَةِ حَسَنَةً، وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ، بِرَحْمَتِكَ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ.
رَبِّ اغْفِرْ لِوَالِدَتِي وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ.
TÜRKÇE OKUNUŞU
Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh, lehül-mülkü ve lehül-hamd, yuhyî ve yumît, ve hüve hayyün lâ yemût, bi-yedihil-hayr, ve hüve alâ külli şey'in kadîr.
Allâhümme lâ mâni'a limâ a'tayte, ve lâ mu'tıye limâ mena'te, ve lâ yenfe'u zel-ciddi minkel-cidd.
Allâhümme innî eûzü bike minel-buhli, ve eûzü bike minel-cübni, ve eûzü bike en uredde ilâ erzelil-umuri, ve eûzü bike min fitnetid-dünyâ, ve eûzü bike min azâbin-nâr, ve eûzü bike min azâbil-kabr.
Rabbenâ âtinâ fid-dünyâ haseneten, ve fil-âhireti haseneten, ve kınâ azâben-nâr, bi-rahmetike yâ erhamer-râhimîn.
Rabbiğfir li-vâlidetî ve lil-mü'minîne yevme yekûmul-hisâb.
TÜRKÇE MEALİ
Allah'tan başka ilâh yoktur. O tektir, hiçbir ortağı yoktur. Mülk O'nundur ve hamd O'na mahsustur. Diriltir ve öldürür. O diridir, ölmez. Hayır O'nun elindedir ve O'nun her şeye gücü yeter.
Allah'ım! Senin verdiğine engel olacak kimse yoktur. Senin vermediğini verecek kimse de yoktur. Güç ve servet sahibi olanın gücü ve serveti Senin katında kendisine fayda vermez.
Allah'ım! Cimrilikten Sana sığınırım. Korkaklıktan Sana sığınırım. Ömrün en düşkün dönemine döndürülmekten Sana sığınırım. Dünya fitnesinden Sana sığınırım. Cehennem azabından Sana sığınırım. Kabir azabından Sana sığınırım.
Rabbimiz! Bize dünyada iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru. Rahmetinle bize merhamet eyle, ey merhametlilerin en merhametlisi.
Rabbim! Hesabın görüleceği gün annemi ve bütün müminleri bağışla.
DUANIN RİVAYETLERİ VE KAYNAKLARI
1. “Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh...” bölümü
Muğîre b. Şu'be'den (r.a.) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) farz namazların ardından şöyle buyururdu:
«لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ، وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ. اللَّهُمَّ لَا مَانِعَ لِمَا أَعْطَيْتَ، وَلَا مُعْطِيَ لِمَا مَنَعْتَ، وَلَا يَنْفَعُ ذَا الْجَدِّ مِنْكَ الْجَدُّ»
Kaynak: Sahîh-i Buhârî, 844; Sahîh-i Müslim, 593.
2. Cimrilikten, korkaklıktan, ömrün düşkün döneminden ve kabir azabından Allah'a sığınma duası
Sa'd b. Ebî Vakkâs'tan (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle dua ederdi:
«اللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْبُخْلِ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنَ الْجُبْنِ، وَأَعُوذُ بِكَ أَنْ أُرَدَّ إِلَى أَرْذَلِ الْعُمُرِ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ فِتْنَةِ الدُّنْيَا، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ»
Kaynak: Sahîh-i Buhârî, 6370; Sünenü't-Tirmizî, 3567; Sünenü'n-Nesâî, 5447.
3. “Rabbenâ âtinâ fid-dünyâ haseneten...” duası
Bu dua Kur'ân-ı Kerîm'de Bakara Sûresi 201. ayette geçmektedir:
رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
Kaynak: Kur'ân-ı Kerîm, Bakara Sûresi, 2/201.
4. “Rabbiğfir li-vâlidetî...” duası
Anneniz için okuduğunuz bölüm, Kur'ân-ı Kerîm'deki İbrahim Sûresi 41. ayetinden dua şeklinde uyarlanmıştır. Ayetin aslı şöyledir:
رَبَّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ
Kaynak: Kur'ân-ı Kerîm, İbrahim Sûresi, 14/41.
ÖNEMLİ AÇIKLAMA
Bu duanın tamamı, bu sıralama ve bütünlüğüyle tek bir hadis metni değildir.
Duanın içerisinde Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) namazlardan sonra okuduğu rivayet edilen dualar ile Kur'ân-ı Kerîm'de bulunan dualar bir araya getirilmiştir.
Bu sebeple bu metni “Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) tek bir hadiste öğrettiği dua” şeklinde değil, sünnette ve Kur'an'da bulunan duaların bir araya getirilmiş şekli olarak ifade etmek daha doğru olur.
Allah Teâlâ yaptığımız ibadetleri, dualarımızı ve zikirlerimizi kabul eylesin. Âmin.
|
|
|
ARI VIZILTISI OKUYUSU - ARI FREKANSI - HIZLI OKUMA - BIENEN LESEN - BEE READ |
|
Yazar: RasitTunca - 08-18-2026, 04:58 PM - Forum: Raşidi Tarikatı Genel Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
ARI VIZILTISI OKUYUŞU – ARI FREKANSI
ARILI BİR ZİKİR: “ARI FREKANSI” VE MÜMİN AHLÂKI
İslam düşüncesinde arı, yalnızca bal üreten bir canlı değil; aynı zamanda ilâhî ilhamın, çalışkanlığın, tertibin ve temizliğin sembolü olarak özel bir yere sahiptir. Kur’ân-ı Kerîm’de bir sûreye ismini veren bu mübarek varlık, Yüce Allah’tan doğrudan “ilham” alan ender canlılardan biridir. Peki, arının bu özelliklerini kendi hayatımıza nasıl taşıyabiliriz? İşte bu sorunun cevabı, hem fiziksel bir gerçeklikte hem de derin bir manevî anlamda saklıdır.
FİZİK DENEYİNDEN MANEVİYATA: TİTREŞİM VE ZİKİR
Okullarda yapılan basit bir fizik deneyini hatırlayalım: Bobin telinin sarıldığı bir çivi, tahtaya çakılır. Kesilmiş bir karton dosyanın ortasına teneke parçası yerleştirilir. Bobinin uçlarından biri pile bağlanır, diğer ucu ise teneke parçasının üstüne hafifçe değecek şekilde bükülür. Pil kontak yaptığında, bobin teli sürekli olarak çeker ve bırakır. Bu hızlı ve kesintisiz çekilme-bırakılma hareketi, sürekli bir titreşim ve dolayısıyla bir ses frekansı meydana getirir. İşte bu, zilin sesidir; kesintisiz, kararlı ve süreklidir.
Bu fiziksel gerçeği, insanın ruh hâline ve ibadetine uyarladığımızda çok derin bir anlam ortaya çıkar: Mümin de arının zikri gibi zikretmelidir. Yani kalp, dünya meşguliyetleri arasında bir çekilip bir bırakılsa da, özünde sürekli Allah’a yönelik bir “titreşim” hâlinde olmalıdır. Araya gaflet girse de, ihmal girse de, o kesintisiz bağlantı kopmamalıdır. İşte bu hâle, tam olarak “arı frekansı” veya “arı vızıltısı” denir. Bu, bir tek zikir değil; sürekli bir bilinç hâli, devamlı bir Allah ile irtibat hâlidir.
KUR’ÂN’DA ARININ YERİ VE “İLHAM” KAVRAMI
Kur’ân’ın 16. sûresi “Nahl” yani “Arı” sûresidir. Yüce Allah bu sûrede şöyle buyurur:
> “Rabbin bal arısına şöyle ilham etti: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kurdukları çardaklardan kendine evler edin. Sonra meyvelerin her birinden ye de Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollara gir. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir içecek (bal) çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için büyük bir ibret vardır.” (Nahl Sûresi, 16:68-69)
Bu ayette geçen “ilham etti” ifadesi, Arapça’da “Evha” kelimesidir ve peygamberlere gelen vahiy ile aynı kökten gelir. Bu durum, arının sahip olduğu içgüdüsel bilginin, altıgen petekler inşa etmesinin, farklı çiçeklerden en doğru rotayı izleyerek bal toplamasının ve bu balı şifalı bir besine dönüştürmesinin ilâhî bir kaynaktan geldiğini göstermektedir. Bu sebeple arı, İslâm düşüncesinde çalışkanlığın, disiplinin, tertibin ve toplumsal faydanın sembolü olarak görülür.
ARININ SIFATLARI VE MÜMİNDEKİ YANSIMALARI
Arının her bir özelliği, mümin için ayrı bir ahlâk dersi ve rehber niteliğindedir. Bu özellikleri şöyle sıralayabiliriz:
1. Bal Üretmesi: Tatlılık ve Şifa
Arı, çiçeklerin özünü alır ve onu şifalı, tatlı bir bala dönüştürür. Mümin de Allah’ın ayetlerini ve zikrini kalbine alır; bu, onun konuşmasına, davranışına ve ahlâkına yansır. Müminin sözü tatlı, hâli ise çevresindekilere şifa olur. Tıpkı bal gibi, güzel ahlâk da insanların yaralarına merhemdir.
2. İğnesi: Düşmana Karşı Sertlik
Arı, kovanını ve balını korumak için iğnesini kullanır; ama bunu saldırmak için değil, savunma için yapar. Mümin de zulme, haksızlığa ve küfre karşı hakkı söyleme cesaretini gösterir. Ancak bu iğne, zalime karşıdır; zalim olana zehir, mazluma ise kurtuluş olur. Mümin, şefkatli olduğu kadar gerektiğinde de cesur ve kararlı olmalıdır.
3. Çalışkanlık ve Tertip: Boş Durmamak
Arı asla boş durmaz; sürekli üretir, çalışır ve kovanını düzenli tutar. Mümin de vaktini boşa harcamaz, sürekli hayır üretir, ailesine ve topluma faydalı olmaya çabalar. Tembellik ve atalet, müminin vasfı olamaz. Çalışkanlık ve tertip, arının mümindeki en belirgin yansımalarındandır.
4. Temizlik: Helal ve Haram Duyarlılığı
Arı, kirli ve pis şeylerden uzak durur, en temiz çiçeklere konar. Bu da müminin helal rızık yemesi, haramdan, dedikodudan, gıybetten ve tüm manevi pisliklerden uzak durmasını simgeler. Arının temizliği, müminin manevî temizliğine ve helâl dairesinde yaşama gayretine işaret eder.
PEYGAMBERİMİZİN MESCİDİNDEKİ “ARI VIZILTISI” BENZETMESİ
Kaynaklarda Peygamber Efendimiz’in (sav) mescidinde sahabelerin namaz ve zikirlerini kendi duyabilecekleri kadar sesli yapmaları nedeniyle ortaya çıkan uğultunun, “arı vızıltısı”na benzetildiğine dair rivayetler bulunmaktadır. Bu benzetme, aslında Mescid-i Nebevî’deki o sürekli ibadet atmosferini en güzel şekilde tasvir eder. Sahabeler, mescide geldiklerinde zikir, tesbih, tekbir ve Kur’ân tilaveti ile meşgul olurlar; bu da arı kovanındaki uğultuyu andıran huzurlu ve Allah’a yönelik yoğun bir ortam meydana getirirdi.
Bu durum, müminlerin bir araya geldiklerinde oluşturdukları manevî titreşimi ve kesintisiz zikir hâlini sembolize eder. Tıpkı fizikteki zil deneyinde olduğu gibi, sürekli bir çekilme ve bırakılma yani dünya ile âhiret, nefis ile ruh arasında gidip gelmeler olsa da, özdeki bağlantı hiç kopmaz. İşte bu hâl, arının vızıltısı gibi kesintisiz, kararlı ve diri bir zikir hâlidir.
“ARI FREKANSI” İLE ZİKRETMEK NE DEMEKTİR?
Özetle, “arı frekansı” ile zikretmek, yalnızca dil ile “Sübhânallah”, “Elhamdülillah”, “Allâhü Ekber” demek değildir. Bu, tüm varlığınızla, nefes alışverişinizde, işinizde, ahlâkınızda ve davranışlarınızda Allah’ı hatırlayan bir “titreşim” hâline gelmektir.
Bu hâle ulaşan kişi, tıpkı arı gibi:
- Sözüyle (balıyla) çevresine şifa olur,
- Duruşuyla (temizliğiyle) örnek olur,
- Çalışkanlığıyla topluma fayda üretir,
- Gerektiğinde ise hakkı savunmak için cesur ve kararlı bir duruş sergiler.
SONUÇ
Arı, Kur’ân’da bir sûreye ismini veren, Allah’tan ilham alan ve insanlara şifa sunan müstesna bir varlıktır. Onun hayatı, çalışkanlığı, tertibi, temizliği ve fedakârlığı müminler için eşsiz bir örnektir. Tıpkı arının kesintisiz vızıltısı gibi, müminin de gönlünde daimî bir zikir titreşimi olmalıdır. Bu titreşim, onu hem bu dünyada hayırlı ve faydalı bir insan yapar, hem de âhirette Rabbinin rızâsına ulaştırır.
Arı gibi olmak; sözü bal, davranışı şifa, duruşu cesaret ve hayatı ibadet olan bir kul olmaktır. Bu “arı frekansı” ile zikreden bir mümin, asla boş durmaz, asla gaflette kalmaz ve asla nefis tuzağına düşmez. Bilakis, her anını Allah’a âşık bir titreşim hâlinde geçirir.
Hızlı Okuma – Bienen Lesen – Bee Read – Zikirde Titreşim ve Arı Vızıltısı
Bir dua, hizb, tesbih, zikir veya Kur’an-ı Kerîm’den sûre ve ayetleri hızlı, kesintisiz ve hafif mırıldanarak okuduğumuzda, okuyuş sırasında insan kulağının arı vızıltısını andıran sürekli bir ses algılaması mümkündür. Ben bu okuyuş şeklini birçok defa denedim ve okudum. Özellikle okuyuş hızlandığında ve ses kesintisiz bir hâle geldiğinde gerçekten arı kovanındaki sürekli vızıltıyı andıran bir uğultu meydana gelmektedir.
Bu durumu anlatmak için önce çocukluk yıllarımızdaki basit bir fizik deneyini hatırlayabiliriz.
ELEKTRİKLİ ZİL DENEYİ VE TİTREŞİM
İlkokul veya ortaokulda yapılan basit fizik deneylerinden birinde elektrikli zil yapılırdı. Bir çivi veya demir parçasının etrafına bakır tel sarılarak bir bobin oluşturulur, bobinin uçlarından biri pile bağlanırdı. Diğer uç ise metal parçaya çok hafif temas edecek şekilde ayarlanırdı.
Devre tamamlandığında bobin elektromıknatıs hâline gelir ve karşısındaki metal parçayı kendisine doğru çekerdi. Metal parça çekildiği anda temas kesilir, elektrik akımı durur ve bobin metal parçayı bırakırdı. Metal parça eski yerine geldiğinde temas tekrar sağlanır ve bobin onu yeniden çekerdi.
Bu olay çok hızlı şekilde tekrar tekrar gerçekleşirdi:
ÇEKER → BIRAKIR → ÇEKER → BIRAKIR → ÇEKER → BIRAKIR...
İşte bu sürekli hareket sonucunda metal parça titreşir ve çevredeki havayı titreştirerek bir ses meydana getirirdi. Biz de bunu zil sesi olarak duyarsız.
Buradaki temel mesele titreşimdir.
Titreşim belli bir düzen ve hız içerisinde devam ettiğinde ortaya belirli frekans bileşenleri çıkar ve bu titreşimler havada ses dalgaları meydana getirir.
İNSAN SESİNDE DE TİTREŞİM VARDIR
İnsan konuştuğunda veya zikrettiğinde de ses, fiziksel olarak titreşimler aracılığıyla meydana gelir. Ses tellerinin titreşmesiyle oluşan ses, boğaz, ağız ve burun boşluklarında şekillenir ve havaya ses dalgaları olarak yayılır.
Dolayısıyla insanın bir zikri veya duayı tekrar tekrar okuması sırasında da sürekli bir ses titreşimi meydana gelir.
Normal konuşmada kelimeler arasında duraklamalar vardır. Fakat kişi bir zikri hızlı ve kesintisiz şekilde okumaya başladığında sesler birbirine yaklaşır. Hece ve harflerin meydana getirdiği sesler üst üste binerek kulağa daha sürekli bir uğultu gibi gelebilir.
Özellikle kişi sesi hafifçe mırıldanarak, nefesi fazla kesmeden ve hızlı şekilde devam ettirirse ortaya çıkan ses arı vızıltısını andıran sürekli bir titreşim şeklinde duyulabilir.
İŞTE BURADA “ARI VIZILTISI OKUYUŞU” DEDİĞİMİZ ŞEY ORTAYA ÇIKAR.
Bu okuyuşta amaç kelimeleri anlaşılmaz hâle getirmek değildir. Amaç, doğru okunan zikrin veya duanın hızlı ve kesintisiz şekilde tekrar edilmesi sırasında meydana gelen sürekli ses titreşimini fark etmektir.
ARI KOVANINDAKİ UĞULTU
Bir arı kovanını düşündüğümüzde orada tek bir arı yoktur. Çok sayıda arı aynı anda hareket eder, kanatlarını çırpar ve farklı hareketler gerçekleştirir.
Her bir arının meydana getirdiği ses tek başına farklı olabilir. Fakat yüzlerce veya binlerce arının aynı ortamda meydana getirdiği sesler birleştiğinde kulağımıza sürekli bir vızıltı ve uğultu olarak gelir.
Mescitlerde yapılan toplu zikirlerde de işitsel açıdan buna benzer bir durum düşünülebilir.
Bir kişi tesbih çekerken diğeri Kur'an okur, bir başkası salavat getirir, bir başkası dua eder. Sesler birbirine karıştığında tek tek kelimeleri ayırmak yerine sürekli bir uğultu duyulabilir.
Bu sebeple eski İslam kültüründe mescitlerdeki yoğun ibadet atmosferinin arı kovanının uğultusunu andıran bir ses şeklinde tasvir edilmesi anlaşılabilir bir benzetmedir.
SAHABELERİN MESCİTLERDEKİ ZİKİRLERİ
Peygamber Efendimiz ﷺ'in mescidi, sadece namaz kılınan bir yer değildi. Orada Kur'an okunur, dua edilir, Allah zikredilir, ilim öğrenilir ve Müslümanlar bir araya gelirdi.
Mescitler Allah'ın zikredildiği ve ibadetlerin yapıldığı mübarek mekânlardır.
Sahabelerin ibadet hayatında namaz, Kur'an, tesbih, tekbir, tehlil, dua ve salavat önemli bir yer tutuyordu. Böyle bir ortamda birçok kişinin aynı anda ibadet etmesi, doğal olarak sürekli bir ses atmosferi meydana getirebilirdi.
Ancak burada “arı vızıltısı” ifadesini öncelikle işitsel bir benzetme olarak değerlendirmek gerekir. Belirli bir tarihî rivayeti kesin bir hadis olarak göstermek için ayrıca güvenilir hadis kaynağı ve rivayet tahkiki gerekir.
ZİKRİN ARI VIZILTISINA BENZEMESİ
Bir zikri hızlı okumaya başladığınızda kelimelerin arasında bulunan boşluklar azalır.
Örneğin:
ALLAH... ALLAH... ALLAH...
şeklinde yavaş okuyuş ile:
ALLAHALLAHALLAHALLAH...
şeklinde birbirine yaklaşan hızlı okuyuş arasında kulağa gelen ses bakımından büyük fark vardır.
İkinci durumda ses daha sürekli bir hâle gelir.
Buna uzun süre devam edildiğinde kişinin kulağına vızıldayan, titreşen, sürekli bir ses gelebilir.
Bu yüzden ben bu tarz okuyuşa “Arı Vızıltısı Okuyuşu” adını veriyorum.
ARI FREKANSI NE DEMEKTİR?
Buradaki “arı frekansı” ifadesini bilimsel anlamda arıların belirli bir frekansının insan tarafından üretildiği şeklinde anlamamak gerekir.
Burada anlatılmak istenen, arı vızıltısını andıran sürekli ve titreşimli bir ses karakteridir.
İnsan sesi de fiziksel olarak titreşimlerden oluşur. Arının kanat hareketleri de havada titreşimler meydana getirir. İki ses kaynağı birbirinden tamamen farklı olmasına rağmen, kulağın algıladığı ses karakteri belirli şartlarda birbirine benzeyebilir.
ARI SADECE VIZILDAMAZ: ÇALIŞIR
Fakat burada benim dikkat çekmek istediğim daha başka bir nokta vardır.
Arıyı yalnızca çıkardığı ses açısından düşünmemek gerekir.
Arı aynı zamanda çalışkanlığı, temizliği, düzeni, üretkenliği ve ortaya bal gibi tatlı bir ürün çıkarmasıyla dikkat çeken bir canlıdır.
Arı durmadan çalışır.
Çiçekten çiçeğe gider.
Nektar toplar.
Kovanına döner.
Üretir.
Ve sonunda insanlara bal gibi tatlı bir nimet ortaya çıkarır.
Bu açıdan bakıldığında “arı gibi zikir” veya “arı vızıltısı gibi okuyuş” ifadesi sadece sese değil, arı karakterinin sembolik anlamlarına da işaret edebilir.
ZİKİR DE İNSANI TATLI HÂLE GETİRMELİDİR
İnsan Allah'ı zikrettiğinde bunun sadece dilinde kalmaması gerekir.
Zikir insanın ahlakına, davranışına ve hayatına yansımalıdır.
Nasıl ki arının çalışmasının sonucunda bal gibi tatlı bir nimet ortaya çıkıyorsa, insanın zikrinin de sonucunda güzel ahlak, güzel söz, merhamet, sabır, temizlik, çalışkanlık ve insanlara fayda ortaya çıkmalıdır.
Sadece yüksek sesle veya hızlı zikir yapmak insanı otomatik olarak güzel ahlak sahibi yapmaz.
Asıl mesele zikrin insanın karakterine yansımasıdır.
ARI GİBİ OLMAK NE DEMEKTİR?
Buradaki “arı gibi olmak” ifadesini mecazî ve tasavvufî bir anlamda kullanabiliriz.
Arı gibi olmak;
çalışkan olmak, temiz olmak, üretken olmak, çevresine fayda sağlamak ve ortaya tatlı işler koymak anlamında düşünülebilir.
Fakat arının bir başka özelliği daha vardır.
Arı, kendisine zarar verilmediği sürece üretir ve çalışır. Fakat yuvasına saldırıldığında kendisini ve kolonisini savunur.
Bu nedenle arının sembolik karakterinde hem bal gibi tatlılık hem de gerektiğinde kendini savunma gücü vardır.
İnsan da böyle olmalıdır.
İnsanlara karşı güzel sözlü, merhametli ve faydalı olmalı; fakat haksızlık ve zulüm karşısında da hakkını ve değerlerini koruyabilmelidir.
BAL GİBİ TATLI, GEREKTİĞİNDE KENDİNİ SAVUNAN
Arının dışarıdan bakıldığında küçük bir canlı olması, onun etkisiz olduğu anlamına gelmez.
Arı çalışır.
Arı üretir.
Arı bal yapar.
Arı kovanını korur.
Bu nedenle arı, insan için güzel bir ibret vesilesidir.
Zikir de insanı bal gibi tatlı bir ahlaka götürmelidir.
Dilinden güzel söz çıkmalı, elinden insanlara fayda gelmeli, kalbi temizlenmeli ve davranışları güzelleşmelidir.
Fakat kişi haksızlığa uğradığında hakkını korumayı da bilmelidir.
ZİKİRDE SES, FREKANS VE MANEVÎ HÂL
Bir zikri hızlı okumakla ortaya çıkan sesin fiziksel tarafı ile zikrin insanın kalbinde meydana getirdiği manevî hâli birbirinden ayırmak gerekir.
Fiziksel açıdan:
Titreşim → Ses dalgası → Frekans bileşenleri → Kulağın algıladığı ses
şeklinde açıklanabilir.
Manevî açıdan ise:
Zikir → Allah'ı hatırlama → Kalbin yönelmesi → Güzel ahlak ve güzel davranış
şeklinde düşünülebilir.
Bunları birbirine karıştırmamak gerekir.
“Arı frekansı” denildiğinde fiziksel ses ile manevî anlam arasında bir bağlantı kurulabilir; fakat bu bağlantının bilimsel olarak kanıtlanmış özel bir enerji veya tedavi yöntemi olduğu iddia edilmemelidir.
KUR'AN OKURKEN DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN HUSUS
Bu okuyuş tarzından bahsederken özellikle önemli bir nokta vardır.
Kur'an-ı Kerîm okunurken sırf arı vızıltısına benzeyen bir ses meydana gelsin diye kelimeleri aşırı derecede hızlandırmak veya harfleri bozmak doğru değildir.
Kur'an'ın lafzı korunmalı, harflerin mahreçlerine ve okuyuşun doğruluğuna dikkat edilmelidir.
Hızlı okuyuş, Kur'an'ın kelimelerini anlaşılmaz hâle getirmek anlamına gelmemelidir.
Dua, hizb ve tesbihlerde de aynı şekilde metnin doğru okunmasına dikkat edilmelidir.
SONUÇ: ARI VIZILTISI BİR SES, ARI OLMAK İSE BİR AHLAK OLSUN
“Arı Vızıltısı Okuyuşu” dediğimiz şey, hızlı ve kesintisiz okuyuş sırasında insan sesinin oluşturduğu titreşimlerin ve seslerin birleşmesiyle ortaya çıkan, kulağa arı vızıltısını andıran bir ses karakteridir.
Bunu basit elektrikli zil deneyindeki titreşim örneğiyle anlamak mümkündür.
Elektrikli zil:
ÇEKER → BIRAKIR → ÇEKER → BIRAKIR → TİTREŞİR → SES ÇIKARIR.
İnsan ise:
ZİKREDER → TEKRAR EDER → SES ÜRETİR → TİTREŞİM MEYDANA GELİR → SÜREKLİ OKUYUŞTA UĞULTU/VIZILTI BENZERİ SES OLUŞABİLİR.
Fakat bütün bunların üzerinde daha önemli bir hakikat vardır:
Zikrin hedefi arı sesi çıkarmak değil, Allah'ı zikretmektir.
Arı vızıltısı sadece bu okuyuşun işitsel tarafıdır.
Arının asıl örnek alınacak tarafı ise çalışkanlığı, temizliği, üretkenliği ve ortaya bal gibi tatlı bir nimet çıkarmasıdır.
İnsan da zikriyle, ibadetiyle ve güzel ahlakıyla çevresine bal gibi tatlılık vermelidir.
Kötülük üretmemeli.
İnsanları incitmemeli.
Faydalı olmalı.
Çalışmalı.
Temiz olmalı.
Güzel söz söylemeli.
Ve gerektiğinde kendisini ve hakkı koruyabilmelidir.
İşte gerçek anlamda “arı gibi olmak” sadece arı gibi vızıldamak değil; arı gibi çalışmak, arı gibi üretmek, bal gibi tatlı olmak ve gerektiğinde kendini savunabilmektir.
Bu bakımdan “Arı Vızıltısı Okuyuşu” kavramı, hem ses ve titreşim açısından hem de sembolik ve tasavvufî anlam açısından üzerinde düşünülebilecek güzel bir konudur.
Vızıltı dilde başlayabilir; fakat asıl güzellik, zikrin insanın ahlakında ve hayatında bal gibi tatlı bir neticeye dönüşmesidir.
ARI VIZILTISI OKUYUŞU – DEVAMI
Arı vızıltısı sadece kulağın duyduğu bir ses olarak değil, insanın kendi içinde meydana gelen sürekli bir ritim ve tekrar hâli olarak da düşünülebilir.
Bir zikri tekrar tekrar söylemek, insanın dikkatini aynı kelime ve manaya yöneltir. Tekrar arttıkça okuyuş bir ritim kazanır. Bu ritim de sesin sürekli hâle gelmesine yardımcı olur.
TEKRARIN GÜCÜ
Zikir kelimesinin temelinde hatırlamak vardır. İnsan bir ismi, bir duayı veya bir tesbihi tekrar ettikçe zihni ve dili aynı ifadeye yeniden yönelir.
Bir kelimenin bir defa söylenmesi ile yüzlerce defa tekrar edilmesi arasında insanın dikkatini toplama bakımından fark vardır.
Örneğin:
“Allah”
kelimesini bir defa söylemek başka, aynı kelimeyi belirli bir ritim içerisinde uzun süre tekrar etmek başkadır.
Tekrar sırasında dil hareketleri, nefes, ses telleri ve ağız boşluğu birlikte çalışır. Bunun sonucunda sürekli bir ses akışı meydana gelir.
SESİN SÜREKLİLİĞİ
Elektrikli zilde olduğu gibi burada da süreklilik önemlidir.
Zil bir defa hareket etse yalnızca kısa bir “çıt” sesi duyulur. Fakat hareket sürekli tekrarlanırsa kulağımıza sürekli bir zil sesi gelir.
Benzer şekilde insan sesi de tek bir kelimeyle sınırlı kalmayıp arka arkaya tekrarlandığında sürekli bir ses karakterine dönüşebilir.
Tekrar arttıkça sesin sürekliliği artar; sesin sürekliliği arttıkça da vızıltıya benzeyen bir işitsel etki ortaya çıkabilir.
ARI KANATLARININ HAREKETİ VE VIZILTI
Arının uçarken meydana getirdiği vızıltının temelinde kanatlarının çok hızlı hareketi vardır. Kanatların havayı hareket ettirmesi ve bu hareketin çevredeki havada basınç değişimleri oluşturması sonucunda ses meydana gelir.
İnsan sesiyle arı sesi aynı mekanizma ile oluşmaz.
Arı kanatlarını hareket ettirir.
İnsan ise ses tellerini titreştirir.
Fakat her iki durumda da ortak bir temel kavram vardır:
HAREKET → TİTREŞİM → SES
İşte “arı vızıltısı” benzetmesinin fiziksel açıdan anlaşılabileceği temel nokta budur.
ARI GİBİ ÇALIŞMAK
Arının hayatında dikkat çeken en önemli özelliklerden biri çalışkanlığıdır.
Arı boş durmaz.
Çiçeğe gider.
Nektar toplar.
Kovana döner.
Kovanın düzenine katkıda bulunur.
Balın oluşmasına vesile olur.
Bu nedenle insanın da kendisine şu soruyu sorması gerekir:
“Benim zikrim hayatımda ne meydana getiriyor?”
Eğer insan saatlerce zikir yaptığı hâlde insanlara karşı kaba, öfkeli, haksız, tembel ve faydasız olmaya devam ediyorsa, zikrin ruhunu düşünmesi gerekir.
Çünkü zikrin insan üzerindeki güzel etkisi yalnızca dilde değil, davranışlarda da görülmelidir.
DİLDE ZİKİR, HAYATTA AHLAK
Zikir dilde başlar.
Fakat güzel zikir insanın davranışlarına da yansır.
Dil:
Allah'ı zikreder.
Kalp:
Allah'ı hatırlar.
Ahlak:
Güzelleşir.
Davranış:
İnsanlara fayda verir.
İşte zikrin gerçek meyvesi budur.
BAL VE ZİKİR ARASINDAKİ SEMBOLİK BAĞ
Arı bal üretir.
Bal tatlıdır.
Bu yüzden bal, insanın zihninde güzel ve tatlı bir sonuçla ilişkilendirilebilir.
Zikir de insanın kalbinde ve ahlakında güzel sonuçlar meydana getirmelidir.
Nasıl arının çalışmasının sonunda bal ortaya çıkıyorsa, insanın samimi zikrinin sonucunda da güzel ahlak ortaya çıkmalıdır.
Bu yüzden şöyle bir sembolik ifade kullanılabilir:
“Dilde zikir, kalpte nur, ahlakta bal.”
Bu bir dinî hüküm değil, zikrin insan üzerindeki güzel neticesini anlatan sembolik bir ifadedir.
ARI KENDİSİNİ DE KORUR
Arının yalnızca bal üretmesini düşünmek eksik olur.
Arı gerektiğinde kovanını korur.
Kendisine saldırıldığında iğnesini kullanabilir.
Buradan insan için de bir sembolik ders çıkarılabilir.
Mümin insan insanlara karşı merhametli, güzel sözlü ve faydalı olmalıdır.
Fakat merhamet, zulme boyun eğmek anlamına gelmez.
Tatlı olmak başka, güçsüz olmak başkadır.
Arı bal yapar ama gerektiğinde kendisini savunur.
İnsan da güzel ahlaklı olabilir ama gerektiğinde hakkını koruyabilir.
“BAL GİBİ TATLI, HAK KARŞISINDA DİMDİK”
Bu düşünceyi şöyle özetleyebiliriz:
İnsanlara karşı bal gibi tatlı ol; fakat hak ve adalet söz konusu olduğunda korkak olma.
Buradaki amaç saldırganlık değildir.
Tam tersine amaç, merhamet ile kuvveti dengede tutmaktır.
Arının iğnesi sürekli kullandığı bir silah değildir. Arının asıl hayatı çalışmak, üretmek ve kovana katkıda bulunmaktır.
Bu da insan için güzel bir örnektir.
ZİKİR VE İÇ RİTİM
Hızlı okuyuşta nefes, dil ve ses belirli bir ritme girer.
İnsan aynı kelimeleri tekrar ettikçe okuyuş mekanik bir ritim kazanabilir.
Bu ritim:
nefes → ses → tekrar → ritim → sürekli titreşim
şeklinde düşünülebilir.
Bunun sonucunda kişi bir süre sonra okuduğu kelimelerden ziyade sürekli bir ses dokusu duyabilir.
İşte bu noktada “arı vızıltısı” benzetmesi ortaya çıkar.
FAKAT HIZLI OKUMAK HER ZAMAN DAHA FAZİLETLİ DEĞİLDİR
Burada önemli bir denge vardır.
Hızlı okumak, tek başına yavaş okumaktan daha faziletli değildir.
Özellikle Kur'an-ı Kerîm'de doğru telaffuz, tecvid, huşû ve anlamın korunması önemlidir.
Sırf vızıltı meydana gelsin diye Kur'an ayetlerini anlaşılmaz hâle getirmek doğru değildir.
Arı vızıltısı okuyuşu hakkında konuşurken en doğru yaklaşım, bunu ses ve titreşim açısından ortaya çıkan bir okuyuş biçimi olarak ele almaktır.
ZİKRİN ÖLÇÜSÜ SESİN ŞİDDETİ DEĞİLDİR
Bir zikrin çok yüksek sesle yapılması, mutlaka daha güçlü veya daha faziletli olduğu anlamına gelmez.
Bazen insan kendi duyabileceği kadar sessizce zikreder.
Bazen cemaat hâlinde sesli zikir yapılır.
Bazen Kur'an sessiz ve huşû içerisinde okunur.
Önemli olan ibadetin usulüne, niyetine ve dinî ölçülerine riayet etmektir.
Sesin büyüklüğü ile zikrin Allah katındaki değerini birbirine karıştırmamak gerekir.
ARI KOVANI VE ZİKİR MECLİSİ
Arı kovanını düşündüğümüzde tek bir arının değil, bir topluluğun meydana getirdiği ortak bir hareket görürüz.
Her arı kendi görevini yapar.
Birlikte çalışırlar.
Birlikte üretirler.
Birlikte kovanda düzen oluştururlar.
Zikir meclisinde de insanlar bir araya gelir.
Biri tesbih çeker.
Biri salavat getirir.
Biri Kur'an okur.
Biri dua eder.
Sesler birbirine karışır.
Ortaya çıkan toplu ses, uzaktan dinlendiğinde arı kovanının sürekli uğultusunu hatırlatabilir.
Bu açıdan “arı kovanı” güçlü bir semboldür:
Birlik, düzen, çalışma, devamlılık ve üretim.
ZİKİR MECLİSİ DE BİR KOVAN GİBİ OLMALI
Nasıl kovanın her arısı kendi görevini yapıyorsa, bir zikir meclisindeki insanlar da birbirlerine destek olmalıdır.
Kimse kendisini diğerinden üstün görmemelidir.
Kimse sadece sesinin güzelliğiyle övünmemelidir.
Kimse zikri bir gösteriş hâline getirmemelidir.
Zikir, insanı büyütmek için değil; insanın nefsini küçültüp Allah'a yönelmesi için yapılır.
ARI VIZILTISINDAN “BAL”A UZANAN YOL
Burada bütün düşünceyi tek bir cümlede toplamak mümkündür:
Vızıltı sesin başlangıcıdır; bal ise güzel amelin neticesidir.
İnsan zikir yapabilir.
Dua edebilir.
Tesbih çekebilir.
Kur'an okuyabilir.
Fakat bütün bunların insanın hayatında bir karşılığı olmalıdır.
Zikir insanı daha merhametli yapıyorsa güzeldir.
Daha sabırlı yapıyorsa güzeldir.
Daha dürüst yapıyorsa güzeldir.
Daha çalışkan yapıyorsa güzeldir.
Daha temiz ve düzenli yapıyorsa güzeldir.
İnsanlara faydalı hâle getiriyorsa güzeldir.
SON SÖZ
Arı vızıltısı, fiziksel açıdan titreşimlerin meydana getirdiği bir sestir.
İnsan sesi de titreşimlerle meydana gelir.
Hızlı ve sürekli okuyuşta sesler birbirine yaklaşabilir ve kulağa arı vızıltısını andıran bir uğultu gelebilir.
Fakat bizim için asıl önemli olan bu sesin kendisi değildir.
Asıl önemli olan, o zikrin insanın kalbine ve ahlakına ne yaptığıdır.
Arı gibi çalışıyorsan...
Arı gibi temizsen...
Arı gibi üretkensen...
İnsanlara bal gibi tatlılık veriyorsan...
Ve gerektiğinde hakkını koruyabiliyorsan...
O zaman arının yalnızca vızıltısını değil, ahlakını da anlamış olursun.
Zikir dilde vızıltı olabilir; fakat gerçek zikir insanın hayatında bal gibi tatlı bir eser bırakmalıdır.
ARI VIZILTISI OKUYUŞU – DEVAM III
ARI VIZILTISINDAN ARININ HİKMETİNE
Arı vızıltısını düşünürken yalnızca kulağımıza gelen sesi düşünmemek gerekir. Arı, Kur'an-ı Kerîm'de de üzerinde düşünülmesi gereken canlılardan biri olarak karşımıza çıkar.
Kur'an-ı Kerîm'de Nahl Sûresi'nin 68. ve 69. ayetlerinde arıdan bahsedilir. Allah Teâlâ arıya dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları yapılardan kendisine yuvalar edinmesini bildirdiğini; ardından çeşitli meyvelerden yemesini ve Rabbinin kendisine kolaylaştırdığı yollara girmesini bildirmektedir.
Ardından arının karnından farklı renklerde bir içecek çıktığı ve onda insanlar için şifa bulunduğu bildirilmektedir.
Burada arının yalnızca vızıltısı değil, onun yaptığı iş ve ortaya çıkardığı bal da dikkat çekmektedir.
ARI VE İLAHÎ İLHAM
Arının davranışları insanı hayrete düşüren bir düzen içerisindedir.
Arı nerede yuva yapacağını bilir.
Çiçeklere gider.
Nektar toplar.
Kovanına döner.
Üretir.
Ve sonunda bal meydana gelir.
Kur'an'da arının bu davranışlarının Allah'ın ona bildirmesiyle ilişkilendirilmesi, insan için de önemli bir tefekkür kapısı açmaktadır.
Demek ki insan, küçük bir canlıya bakarak bile Allah'ın kudretini, sanatını ve yaratmadaki hikmetini düşünebilir.
ARI VIZILTISI VE TEFEKKÜR
Bir arının yanından geçtiğini düşünelim.
İlk duyduğumuz şey:
VIZZZZZ...
sesidir.
Fakat bu küçücük sesin arkasında hareket eden kanatlar, çalışan bir canlı, aranan çiçekler, taşınan nektar ve sonunda meydana gelen bal vardır.
Yani küçücük bir sesin arkasında büyük bir faaliyet vardır.
İnsan zikrinde de sadece sesi değil, o sesin arkasındaki kalbi düşünmek gerekir.
Dilin “Allah” demesi güzeldir.
Fakat kalbin de Allah'ı hatırlaması daha güzeldir.
Dil salavat getiriyorsa davranışların da Peygamber Efendimiz ﷺ'in güzel ahlakına yönelmesi gerekir.
Dil Kur'an okuyorsa hayatın da Kur'an'ın öğrettiği güzel ahlaktan nasibini almalıdır.
VIZILTI VE ANLAM
İnsan bazen bir zikri o kadar çok tekrar eder ki kelimelerin ses yapısı ön plana çıkar.
Bu durumda:
kelime → tekrar → ritim → ses → titreşim → uğultu
şeklinde bir işitsel süreç meydana gelebilir.
Ancak zikrin gerçek anlamı burada kaybolmamalıdır.
Çünkü zikir sadece ses çıkarmak değildir.
Zikir hatırlamaktır.
Allah'ı hatırlamaktır.
Nimetleri hatırlamaktır.
Kulluğu hatırlamaktır.
Ölümü ve ahireti hatırlamaktır.
İnsanın nereden geldiğini ve nereye gideceğini hatırlamasıdır.
Bu sebeple ses zikrin kabuğu, anlam ise onun ruhu gibidir.
ARI VE NEFES
Arının uçuşunda kanat hareketi ne kadar önemliyse, insanın okuyuşunda da nefes o kadar önemlidir.
İnsan nefes alır.
Nefesi ses hâline getirir.
Ses ağızdan çıkar.
Hava titreşir.
Kulağa ulaşır.
Beyin bu titreşimi ses olarak algılar.
Bu nedenle uzun süre devam eden hızlı bir okuyuşta nefesin düzeni de önem kazanır.
Fakat burada dikkat edilmesi gereken husus, sırf belirli bir ses meydana gelsin diye nefesi zorlamamaktır.
Zikir ve dua insanı zorlamak için değil, Allah'ı hatırlamak için yapılır.
ARI GİBİ DEVAMLILIK
Arının en dikkat çekici özelliklerinden biri devamlı çalışmasıdır.
İnsan da hayırlı işlerde devamlı olmalıdır.
Bir gün çok ibadet edip sonra uzun süre tamamen bırakmak yerine, insan gücünün yettiği ölçüde düzenli bir ibadet hayatı oluşturmaya çalışmalıdır.
Az da olsa devamlı yapılan güzel amel, insanın hayatında kalıcı bir iz bırakabilir.
Arının da yaptığı budur.
Bir defada bütün balı meydana getirmez.
Tek tek çalışır.
Tek tek toplar.
Tek tek taşır.
Sonunda büyük bir sonuç ortaya çıkar.
ZİKİR DE BÖYLEDİR
Bir “Allah” demek küçük görünebilir.
Bir salavat küçük görünebilir.
Bir tesbih küçük görünebilir.
Bir dua küçük görünebilir.
Fakat bunların devamlılığı insanın hayatında büyük bir değişim meydana getirebilir.
Arının çiçekten çiçeğe topladığı küçücük nektar damlaları nasıl bal hâline geliyorsa, insanın küçük küçük yaptığı güzel ameller de zamanla büyük bir manevi birikime dönüşebilir.
ARI VE TEMİZLİK
Arı, insanlara bal gibi temiz ve değerli bir nimet ulaştıran bir canlıdır.
Buradan insan için yine sembolik bir ders çıkarabiliriz.
İnsan da çevresine kötü söz, kötü davranış ve kötülük taşımak yerine güzel şeyler taşımalıdır.
Ağzından çıkan söz bal gibi olmalı; insanları zehirleyen bir söz hâline gelmemelidir.
Çünkü dil de insanın bir üretim merkezidir.
Dil ile:
Güzel söz üretebiliriz.
Kötü söz üretebiliriz.
Dua edebiliriz.
Beddua edebiliriz.
Salavat getirebiliriz.
İnsanları kırabiliriz.
İşte bu nedenle insanın dili de bir bakıma “bal mı, zehir mi?” sorusunun cevabını verir.
DİLİN BALI VE DİLİN ZEHİRİ
Arının balı vardır.
Fakat iğnesi de vardır.
İnsan dilinde de benzer bir sembolik karşılık düşünülebilir.
Güzel söz:
BALDIR.
Kötü ve kırıcı söz:
ZEHİR GİBİDİR.
Bu nedenle zikreden insanın dilini koruması gerekir.
Allah'ı zikreden bir dilin insanlara sürekli hakaret etmesi, küçümsemesi ve kırıcı sözler söylemesi büyük bir çelişki oluşturur.
Gerçek zikir, dili de terbiye etmelidir.
ARI KOVANI VE İNSAN TOPLULUĞU
Bir arı kovanında düzen vardır.
Her arının yaptığı iş aynı değildir.
Fakat hepsi ortak bir hayatın parçasıdır.
İnsan toplumu da böyledir.
Herkesin görevi aynı değildir.
Kimi öğretir.
Kimi çalışır.
Kimi üretir.
Kimi sanat yapar.
Kimi ilim öğrenir.
Kimi insanlara hizmet eder.
Önemli olan herkesin elinden gelen hayırlı işi yapmasıdır.
Toplumun güzelliği, herkesin aynı olmasıyla değil; herkesin hayırlı bir işte birbirini tamamlamasıyla ortaya çıkar.
ZİKİR MECLİSİNDEKİ VIZILTI
Bir topluluk halinde zikir yapıldığında herkesin sesi aynı anda aynı şekilde çıkmayabilir.
Biri hızlı okur.
Biri yavaş okur.
Biri yüksek sesle söyler.
Biri daha alçak sesle söyler.
Biri nefes alır.
Biri kelimeyi tamamlar.
Bu farklı sesler birleştiğinde sürekli bir ses tabakası oluşabilir.
Uzaktan dinleyen bir insan için bu ses:
“Vızır vızır eden bir arı kovanı”
gibi duyulabilir.
Bu durum fiziksel olarak seslerin birbirine karışmasıyla açıklanabilir.
MESCİTTEKİ SES VE EDEB
Ancak mescitlerde zikir ve Kur'an okunurken edep de önemlidir.
Bir kişinin ibadeti başka bir kişinin namazını, Kur'an okuyuşunu veya huzurunu bozacak seviyeye gelmemelidir.
Zikir yapılırken de ibadet adabına dikkat etmek gerekir.
Çünkü maksat sadece ses çıkarmak değil, Allah'a kulluk etmektir.
ARI GİBİ ÜRETMEK
Arı hiçbir zaman sadece vızıldamakla yetinmez.
Vızıltının arkasında bir çalışma vardır.
İnsan için de bu çok önemli bir derstir.
Sadece konuşmak yetmez.
Sadece dua etmek yetmez.
Sadece plan yapmak yetmez.
Çalışmak gerekir.
İlim öğrenmek gerekir.
İnsanlara faydalı olmak gerekir.
Elinden gelen hayırlı işleri yapmak gerekir.
Arının vızıltısı çalışmasının habercisidir; insanın zikri de güzel amellerinin başlangıcı olmalıdır.
SONUÇ OLARAK
“Arı Vızıltısı Okuyuşu” kavramını üç ayrı seviyede değerlendirebiliriz.
Birinci seviyede fiziksel ses vardır.
İnsan sesi titreşimlerden meydana gelir. Hızlı ve sürekli okuyuşta sesler birbirine yaklaşabilir ve arı vızıltısını andıran bir uğultu ortaya çıkabilir.
İkinci seviyede zikir ve tekrar vardır.
İnsan aynı kelimeleri tekrar ederek dikkatini Allah'ı hatırlamaya yöneltir.
Üçüncü seviyede ise sembolik anlam vardır.
Arı bize çalışkanlığı, üretkenliği, düzeni, temizliği, balı ve gerektiğinde kendisini korumasıyla güzel bir örnek sunar.
Bu üç seviyeyi bir araya getirdiğimizde şöyle bir düşünce ortaya çıkar:
VIZILTI → TİTREŞİM → ZİKİR → TEKRAR → ÇALIŞMA → GÜZEL AHLAK → BAL GİBİ NETİCE.
İşte burada arı vızıltısı sadece bir ses olmaktan çıkar ve insan için bir tefekkür vesilesine dönüşür.
Arıyı dinleyen sadece “vız” sesini duymasın; onun arkasındaki çalışmayı da görsün.
Zikir yapan sadece dilinin sesini duymasın; zikrin kendi ahlakında meydana getirdiği değişimi de görsün.
Çünkü asıl mesele:
Ne kadar çok ses çıkardığımız değil, o sesin bizi nasıl bir insan yaptığıdır.
Ve belki de bu konunun en güzel özeti şudur:
“Arı vızıldar, çalışır ve bal verir. İnsan zikreder, çalışır ve güzel ahlak verir.”
Vızıltı kulakta kalırsa sadece sestir; zikrin neticesi hayata yansırsa işte o zaman bal gibi tatlı bir eser meydana gelir.
KAYNAKLAR
Kur’ân-ı Kerîm, Nahl Sûresi 16:68-69
Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Ezan
Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zikir
Tirmizî, Kitabu’d-Deavât
İbn Kesir Tefsiri, Nahl Sûresi Tefsiri
Kurtubî Tefsiri, Nahl Sûresi Tefsiri
Râzî Tefsiri (Mefâtîhu’l-Gayb), Nahl Sûresi Tefsiri
El-İslam ve’l-İlham, İmam Gazâlî
Mevâkıf, Abdülkâdir Geylânî
Fusûsu’l-Hikem, Muhyiddin İbnü’l-Arabî
Kimyâ-yı Saâdet, İmam Gazâlî
Risâle-i Kuşeyrî, Abdulkerîm Kuşeyrî
Tasavvuf ve Zikir, Muhammed Emin Er
Arının Sırları, Mustafa İslamoğlu
İlham ve Vahiy Arasındaki Fark, Said Nursî
Bal Şifadır, İbni Kayyim El-Cevziyye
Mesnevî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
Nahl Sûresi Üzerine Düşünceler, Elmalılı Hamdi Yazır
İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, İmam Gazâlî
Rasit Tunca
Schrems,18.08.2026
|
|
|
Behlül Dana Hz Kimdir |
|
Yazar: RasitTunca - 08-18-2026, 02:17 PM - Forum: Evliyalar Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Behlül Dana Hz Kimdir
BEHLÜL DANA KİMDİR? HAYATI, HİKAYELERİ, SÖZLERİ, VEFATI
BEHLÜL DANA HARUN ER REŞİD
(D ? - V.H.190.M.805)
Allah’u Teâlâ böyle kimseler hakkında: “Haberiniz olsun ki Allah’ın velî kulları için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.” (Yunus, 62)
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğrularla sadıklarla beraber olun." (Tevbe, 119) buyurmuştur
İşte İslam tarihinde örnek şahsiyetlerden biriside hiç şüphesiz Behlül Dânâ (k.s) Hazretleridir.
Kimliği: Ebû Vüheyb b. Amr b. el-Muğîre el-Kûf î es - Sayrafî Şahsiyeti meçhul bir sûfî ve hakîm.
Ukalâ-yi mecânînden (deli görünüşlü akıllılar) olan Behlûl-i Dânâ Behlûl-i Dîvâne, Sultânü'I-meczûbîn ve Abbasî halifesi Hârûnürreşîd (788-809] ile olan münasebeti dolayısıyla Behlûl er-Reşîd diye de anılır. Duâsı makbul bir zâttı.
Hakkındaki bilgilerin büyük bir kısmı menkıbe mahiyetindedir. Diğer behlûllere ve meczuplara ait söz ve hikâyeler çoğunlukla ona bağlandığı gibi birtakım halk fıkraları da kendisine mal edilmiştir. Hak âşığı. Çok tanınmış evliyâdan biri.
Asıl ismi Vüheyb bin Ömer Sayrâfî'dir. Behlûl-i Dânâ adıyla şöhret buldu. Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. Kûfeli olduğu hâlde ömrünün çoğunu Bağdât'ta geçirdi.
Behlül-i Dânâ, zamânın büyüklerinin sohbetlerinde bulundu. Eymen bin Nâbil, Amr bin Dînâr ve Âsım bin Ebi'n-Necîd'den hadîs-i şerîf öğrendi. İbretli mânâlı sözler söyledi. Menkıbeleri dilden dile aktarıldı. Herkese ders olacak hikmetli sözleri çok meşhûrdur. M.805 (H.190) senesi Bağdât'ta vefât etti. Dicle kenarında Şunûziyye kabristanlığına defnedildi.
Bir vesile buldukça Hârûn Reşîd’e nasîhat verirdi. Sözünü dudaktan, gözünü budaktan esirgemezdi. Doğru bilinen yanlışları, yanlış zan edilen doğruları çekinmeden söylediği için, kendisine Behlûl-i divane diyenler bile olmuştur.
Kaynakların verdiği bilgilere göre Behlûl başlangıçta saf ve deli değildi. Sonradan ilâhî cezbeye tutularak kendinden geçtiğine, bir daha kendine gelemediğine ve nefsinin tamamıyla silinip gittiğine inanılan Behlûl'ün bundan sonraki hal ve hareketleri oldukça gariptir. Yarı deli haline gelmesine rağmen sözleri nükteli ve iğneleyici, davranışları anlamlı ve uyarıcıdır. Hakkındaki menkıbelere göre mezarlarda ve harabelerde dolaşır, yalnızlığı sever, zaman zaman çocukların maskarası olur, onlar tarafından taşlanır, ama o bunları hep hoş karşılardı. Behlûle atfedilen fıkra ve hikâyeler hem güldürücü hem düşündürücüdür.
Bazı menkıbeler onu Hârûnürreşîd'in kardeşi, bazıları yeğeni, bazıları da nedimi olarak gösterir. Hârünürreşîd'e gerçekleri hiç çekinmeden söylediği, hatalarını çeşitli biçimlerde yüzüne vurarak onu doğru yola getirmeye ve uyarmaya çalıştığı, bunun için de eline geçen fırsatları kaçırmadığı rivayet edilir. Behlûl-i Dânâ diğer behlûller gibi gülmesi ve kahkahasıyla da meşhurdur. Sorulan sorulara ekseriya gülerek, bazan kahkaha atarak cevap verir, ancak bu alaycı tavırları genellikle bir uyarı ve öğüt anlamı taşırdı.
Behlûl tasavvufî eserlerde Allah âşığı bir sûfî ve velî olarak gösterilmiştir. Muhyiddin İbnü'l-Arabî, Abdülvehhâb eş-Şa'rânî, Abdürraüf el-Münâvî ve hatta İbnü'l-Cevzinin eserlerinde onun Hak âşığı bir meczup olduğu önemle belirtilmiştir. Attâr'ın İlâhînâme'sinde, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevisinde, Yâfiî'nin er-Ravzü'r-reyahin'inde ona ait fıkra ve menkıbeler anlatılmıştır. Nefzâvî, er-Ravzü'l-âtır'da Behlûl'ü âşıkane hikâyelerin kahramanı olarak göstermiştir. İbn Kuteybe'nin Uyûnü'l-ahbar'ında, İbn Abdürabbih'in el-İkdü'l-ferîd'inde, Lâmiî Çelebi'nin Letâifnâme'sinde Behlûl-i Dânâ menkıbelerine yer verilmesi, bu fıkraların halk arasında geniş çapta yayıldığını göstermesi bakımından önemlidir. Behlûl-i Dânâ'nın menkıbe ve fıkraları Arap ve İran edebiyatında olduğu gibi Türk halk edebiyatında da önemli bir yer tutmaktadır.(Diyanet İslam Ansiklopedisi, Behlül-i Dana md.)
Kendimizce doğru olan bir şeyin, başkalarına göre birçok yönden mahzurlu olduğunu kendi bakış açımızdan göremeyiz. Bu durumda yapmamız gereken şey, kendimizi karşımızdakinin yerine koyarak onun hissiyatıyla olayı değerlendirmeye çalışmaktır. Buna psikolojide “empati” ya da “duygudaşlık” deniliyor. Psikologlar belki de bu adı yeni koydular. Fakat bundan bin dört yüz yıl önce Resûlullah (s.a.v) bu metodu uygulamıştır.
Bir toplantıda Hârûn Reşîd kendisiyle buluştu: Hârûn Reşîd, ona, “Çok zamandır seninle görüşmek istiyordum.” deyince, Behlül, “Ben böyle arzu duymadım” diye cevap verdi. Buna rağmen Hârûn Reşîd kendisinden yine nasîhat istedi. “Ne nasîhati istiyorsun? Şu saraya bak, bir de kabirlere bak! Bunlardan ibret almayan, nasîhat almayan nelerden alır! Hâlin ne olacak, ey mü’minlerin emiri! Yarın Cenâb-ı Hakkın huzûruna çıkacaksın. Büyük küçük yaptığın herşeyden sual olunacaksın. Bunlara nasıl cevap vereceksin iyi düşün! Bu hesap zamanında aç ve susuz olacaksın, çıplak bulunacaksın. Orada bulunanlar sana bakıp gülecekler. Perişan hâlin orada meydana çıkacak, başka nasîhati ne yapacaksın?” dedi.
Adâleti ile meşhûr olan Hârûn Reşîd onun nasihatlerinden çok istifâde etmiştir.
Hasan bin Sehl anlatır. Bir gün çocuklar, Hazreti Behlül’e taş atmağa başladılar. Taşın birisi vücudunu kanatınca, “Ey çocuklar! Ben Allah’u Teâlâya tevekkül ettim. O elbette bana kâfidir. O ne güzel vekîldir. Ancak Allahü teâlâ’ya yaklaşmak insana rahatlık verir. İnsanlara eza ve cefâ yapanlar hiç merhametli olur mu?” dedi. Ben dayanamadım. “Ey Behlül, çocuklar sana taşla vuruyorlar, sen onlara merhamet ediyorsun. Bu nasıl iştir?” dedim. O da, “Sus!... Allah’u Teâlâ, benim üzüntü ve acımı, onların da sevincinin çokluğunu elbet biliyor. Umulur ki, bazımızı, bazımıza bağışlar” buyurdu.
Muhammed bin Ebî İsmail bin Ebî Fudayl, ondan şu hâdiseyi nakleder: Behlül’ü bazı kabirlerin arasında gördüm. Bana, bir kabire soktuğu ayağını gösterdi. Toprakla oynuyordu. Burada ne yapıyorsun? diye sordum. “Bana eziyet etmeyen ve benim gıybetimi yapmayan insanlarla oturuyorum” dedi.
Bir zaman fiyatlar çok yükselmişti. Sen, insanların rahatlaması için, Allah’u Teâlâya duâ etmez misin? dedim. O bana şöyle cevap verdi: “Allah’a yemîn ederim ki, ben bu işe karışmam. Eğer bir buğday danesi bir dinar olsa, bize emrettiği gibi Allah’u Teâlâya ibâdet etsek, o bize vad ettiği gibi rızkımızı verir.” Sonra ellerini birbirine vurarak “Ey dünyâyı ve süslerini toplayan, gözleri uykudan lezzet almayan kimse, nefsinle uğraşıp ahirete bir tedarik yapmadın, kıyâmet gününde Allah’u Teâlâya ne cevap vereceksin?” dedi.
Behlül Dânâ, duâsı makbûl bir zattı. Bir şiirinde:
Hırsı bırak da, yorulma;
Geçimde tamaha kapılma...
Niçin malı cem edersin;
Kime topladın bilemezsin!
Rızık vaktiyle ayrıldı;
Su-izan faydasız kaldı...
Her hırs sahibi fakirdir;
Her kanaatkâr da zengindir.
Abdullah bin Mihrân anlatıyor: Hârûn Reşîd hacca gitti. Dönüşünde bir müddet Kûfe’de istirahat etti. Sonra yola çıkacağı zaman herkes kendisini yolcu etmek için sokağa döküldü. Behlül de çıkmıştı. Çocuklar onunla beraber oynayıp eğleniyorlardı. Tam o sırada Hârûn’un develer üzerinde muhteşem kâfilesi gözüktü. Çocuklar da Behlül’ü bıraktı ve onun seyrine koyuldular. Tam Hârûn’un geldiği sırada Behlül yüksek sesle:
“Ey Hârûn!” diye seslendi. Hârûn, yüzünden perdeyi kaldırarak “Buyur. Behlül, ne istiyorsun?” dedi. Behlül:
“Ey Mü’minlerin Emîri! Eymen bin Nail, Kudame bin Abdülâmir’den bize şöyle haber verdi ve dedi ki; Ben Resûl-i Ekrem(s.a.v)’i Arafat’tan dönüşte görmüştüm. Kızıl bir deveye binmişti. Yanında kimse dövülmediği gibi, kimse de kovulmazdı. “Yol verin, yol verin” diyen münâdileri de yoktu. Sen de bu usûle riâyet eyle. Bilmiş ol ki; tevâzu ile yolculuk etmen, kibir ile seyahatinden hayırlıdır.”“Bağdâd ve etrâfını nurlandırıp aydınlatacak hediyeler götürüyor musun?” dedi.
Halife, “Bu hediyeler nasıl olur?” deyince Behlül hazretleri “İnsanlara Allah’u Teâlâ’nın sevgisini, O’ndan korkmayı, onlara örnek olacak şekilde hâl ve hareketler, onlar hakkında temiz ve güzel düşüncelere sahip olmak en güzel hediyedir.”
Bunu dinleyen Hârûn Reşîd ağlayarak; “Ey Behlül, biraz daha anlat” dedi. Behlül:
“Memleketinin bir köşesinde bir mazlûm zulme uğrasa sen de memleketin diğer köşesinde bile olsan, Allah’u Teâlâ bunun hesabını senden soracak. Allah’u Teâlâ buyuruyor ki;“Şüphesiz ki iyiler na’im Cennetindedir. Kötüler ise Cehennemdedir.”(İnfitar Suresi, 13-14).
Âhirette, Cennet veya Cehennemden başka gidilecek üçüncü bir yer yoktur. O hâlde hazırlığını buna göre yap” dedi.
Halife, “Amellerimiz hakkında ne dersiniz?” diye sordu. Behlül hazretleri, “Allah’u Teâlâ’dan korkarak ve emrettiğine uygun olarak yapılan amel makbûldür” buyurunca, Halife, “Peygamber efendimizle(s.a.v), akrabalık olarak yakınlığımız hakkında ne dersiniz?” diye sorunca, Behlül, “Peygamber efendimize (s.a.v) akrabalıkdan ziyade, bildirdiği hükümlere bağlılıkda yakın olmak daha mühimdir” dedi.
Halife, “Peygamber efendimizin (s.a.v) şefaatine kavuşabilecek miyiz?” deyince de Behlül, “Onu Allah’u Teâlâ bilir” buyurdu.
Halife, “Nasıl yaşayalım?” dedi. Behlül, “Allah’dan kork. Her hâlinde Hz.Muhammed Mustafa(s.a.v)in sünnetine tâbi ol. Bu durumda en kârlı yolu seçmişsin demektir” dedi.
Halife, “Çok güzel söylüyorsun, şu hediyemi kabûl et” dedi. Behlül hazretleri de, “Onu kimden aldınsa ona ver. Dünyadaki sahipleri yakana yapışmadan önce, verenin yoluna harca. Bunu burada yap. Âhirete kalırsa onlara birşey bulup veremezsin, râzı edemezsin” diye cevap verdi. Parayı almayınca Hârûn Reşîd: “Para borcun varsa onu ödeyelim” dedi. Behlül:
“Kûfe’de birçok ilim sahipleri vardır. Borç ile borcun ödenmeyeceğinde ittifâk etmişlerdir” dedi, Hârûn:
“Bari ihtiyâcını temin, edelim” deyince, Behlül hazretleri: “Allah’u Teâlâ senin Rabbin olduğu gibi, benim de Rabbim’dir. Seni hatırlayıp beni unutması muhaldir” buyurdu. Hârûn Reşîd, bu sözleri işitince ağladı.
Nakledildiğine göre adamın birisi namaz kılmaz, diğer ibadetleri yapmaz ama her gece yatarken “Yâ Rabbi! Bana Cennetini ver!” diye duâ ederdi. Bir gece aynı şekilde yattı. Geç vakitte, damdan bir tıkırtı geldiğini hissederek uyandı. Hemen çıkıp, “Kimsin, orada ne arıyorsun?” dedi. Damda bulunan Behlül Dana idi ve “Devem kayboldu da onu arıyorum” dedi. Ev sahibi, “Hiç mümkün müdür ki, kaybolan deve damda olsun. Bu akılsızlık değil midir?” Bunun üzerine Hazreti Behlül Dana, “Senin, hiç ibadet etmemen ve sonra da Allah’u Teâlâdan Cenneti istemen daha akılsızlık değil midir?” buyurdu. Ev sahibi O zaman, Behlül Dânâ’nın kendisine nasîhat vermek için böyle yaptığını anladı. Hatasını anlayıp, tövbe etti ve ibadetlerini aksatmadan yapmaya başladı.( Fevât-ül-vefâyât, cild-1, sh. 228, 230. El-A’lâm, cild-2, sh. 77. El-Beyân ve’t-Tebyîn, cild-2, sh. 230.Tabakât-ül-kübrâ li’ş-Şa’rânî, cild-1, sh. 68)
Her Koyun Kendi Bacağından Asılır
Hârûn Reşîd bir gün esnafı denetlemesi için Behlûl-i Dânâ’yı vazifelendirir. Esnafı dolaşan Behlûl, pek çok kişiyi yaptıkları yanlış işler yüzünden cezalandırır. Esnaf kendisine kızgındır; çünkü onlara göre yaptıkları işler sadece kendilerini ilgilendirirdi. Onlarla Allah arasına kimse girmemeliydi. Sonunda hep birlikte halifenin huzuruna çıktılar. Behlûl-i Dânâ’nın kendilerine haksız yere ceza kestiğini, yaptıklarının ona bir zararının olmadığını, her koyunun kendi bacağından asılacağını, bu durumun düzelmesi için Behlûl-i Dânâ’nın vazifeden azledilmesi gerektiğini Hârûn Reşîd’e söylediler. Bunun üzerine halife, Behlûl-i Dânâ’yı yanına çağırtıp esnafın kendisinden şikâyetçi olduğunu bildirir.
Behlûl-i Dânâ şikâyetleri dinler; fakat hiçbir cevap vermeden huzurdan çıkar. Ertesi gün birkaç koyun kesip bacaklarından asar. Esnaf olan bitene bir anlam veremez. Zamanla koyunların kokusu etrafı rahatsız etmeye başlar. Etrafa yayılan pis koku dayanılmaz bir hal alınca, esnaf soluğu yine Hârûn Reşîd’in yanında alır. “Ey halife! Bu deliye bir şeyler söyle. Bacaklarından astığı koyunların kokusundan çarşıya girilmez oldu. O’nun yaptıklarından bîzar olduk.” derler. Bunun üzerine, Behlûl yine huzura çağrılır. Esnafı halifenin yanında görünce, “Yine ne oldu? Bir şikâyetiniz mi var?” diye sorar. Esnaf, “Astırdığın koyunların kokusundan çarşıda durulmaz oldu.” deyince Behlûl, “Evet efendiler, demek ki her koyun kendi bacağından asılsa da bütün mahalle bundan rahatsız olur.” der; esnaf bu söze verecek cevap bulamaz.
Şimdi bu kıssadan çıkarabileceğimiz hisselere bir bakalım.
1.Günahlar (sahsî gibi görünse de) psikolojik ve sosyolojik açıdan çevreyi etkiler.Birçok günahkâr insanın ağzından düşmeyen klâsik bazı sözler vardır. “Benim günahım bana bundan kime ne?” diye başlayan ve “Bu hayat benimdir, istediğim gibi yaşarım; kimse bana karışamaz.” ifadeleriyle devam eden sözleri sıkça duyarız. Bu ve buna benzer sözler, temelde, yukarıda bahsi geçen kıssadaki “Her koyun kendi bacağından asılır.” düşüncesi ile aynı mantığı taşıyor. Böyle düşünenler âhiret hayatı noktasında belki haklılar; çünkü işledikleri günahın cezasını yalnız kendileri çekecekler. O zaman “Ne halleri varsa görsünler. Yapacakları varsa, görecekleri de vardır.” diyebiliriz.
Fakat aynı şeyi dünya hayatı için söylemek mümkün mü? Yani bazı kimselerin günah ya da gayr-i ahlakî olan fiilleri karşısında “Ne halleri varsa görsünler.” diyebilir miyiz? İnsanlar için günah işleme hürriyeti olabilir mi? İnsanın dilediğini yapma özgürlüğünün bir sınırı yok mudur? Mesela; herkesin adam öldürme hürriyeti olsa sonuç ne olurdu? Ya da hırsızlık veya gasp suç olarak kabul edilmese idi bunun topluma yansıması nasıl olurdu? Acaba insanların suç işleme özgürlüğü olsaydı toplum bundan nasıl etkilenirdi? “Adalet, emniyet, asayiş, huzur ve düzen bozulurdu.” dediğinizi duyar gibiyim. Demek işlenen kötülükler sadece sahibine zarar vermiyor; toplumu da psikolojik ve sosyolojik açıdan etkiliyor. Hiç kimse günah işlemekte hür değildir. İslâmiyet’e göre gerçek hürriyet; -helâl dairesinde olmak şartıyla- sahsın yaptıkları ile kendine ve başkasına zarar vermemesidir. Demek dinen haram kabul elden fiiller, hem şahsa hem de topluma maddeten ve manen zarar verdiği içindir ki yasaklanmışlardır.
2. Def’-i şer celb-i menâfi’e her zaman râcihtir.Yani kötülüğün, zararın önlenmesi her zaman iyiliğin, faydanın elde edilmesinden önce gelir. Neden mi? Dibi delik bir kazanın tamiri, sütle doldurulmasından önce gelir. Deliği tamir işi kötülüğün önlenmesi; süt doldurma işi ise faydanın celbi anlamına geleceğinden elbette zararı önlemek için deliğin önce tamir edilmesi gerekir. Emr-i bi’l ma’ruf nehy-i an’il münker (iyiliği emretmek kötülükten sakındırmak) her mü’mine farz kılınmıştır. Hadis-i şerifte “Sizden kim (sünnetimize uymayan) bir münker (kötülük) görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu kadarı imanın en zayıf mertebesidir.” (Müslim, İman 78 (49); Tirmizî, Fiten 11 (2173)) denilmektedir.
Topluma verdiği zararlar göz önüne alındığında kötülükleri uzaklaştırmak, iyiliklerin celbinden önce gelir. Yani önce zararlı şeyler ortadan kaldırılmalı, daha sonra iyiliklerin topluma yerleşmesine çalışılmalıdır. Çünkü kötülük tahriptir, yıkmaktır. İyilik ise tamirdir, yapmaktır. Yıkmak kolay, yapmak ise zordur. Her bir kötülük toplumdan pek çok iyiliğin yok olmasına sebep olur. Tahrip kolay olduğundan kötülüğün yayılması, iyiliğe nazaran daha hızlı olur. Bu noktadan bakıldığında kötülükler başkalarına bulaşmadan, onları engellememiz gerektiğini görebiliriz.
3. İnsanları kötülükten vazgeçirmenin pek çok yolu vardır.İnsanlarda yaratılış itibariyle haramlara karşı bir meyil vardır. Haram ve günahlarda ise maddî, aldatıcı, geçici bir zevk ve lezzet olmasına karşın; binlerce manevi, ruhî, kalbî, vicdânî elemler de vardır. Nefsin hazır bir lezzeti, ileride verilecek binler lezzete tercih etmesi sebebiyle insan -şeytanın da telkinâtıyla- bilerek ya da bilmeyerek haramlara girer.
Allah dostları haramları zehirli bir bala benzetir. Nasıl ki zehirli bir balı yiyen adam önce lezzet alır, sonra zehrin tesiriyle acılar içerisinde can çekişir. Aynen öyle de harama dalan bir insan da önce lezzet alır, sonra kalbî, vicdanî sıkıntılar, korkular onu kabre kadar rahatsız eder. Kötülükleri önlemekte bu nokta çok önemlidir. Bizler, kötülüğün kötü neticelerini gözler önüne sermeliyiz ki insanlar o yola girmesinler. Haramların, günahların daha dünyada iken insanların başlarına neler getirdiğini zihinlere kazımalıyız ki onlardan uzak durulsun.
4. Empati yaptırarak pek çok kötülüğü önleyebiliriz.Bazen davranışlarımızın başkalarını nasıl etkilediğini düşünmeden hareket ederiz. Eğer karşımızdaki kişi ya da kişiler bizi ikaz etmezlerse onlara zarar verdiğimizin farkına bile varamayız. Kendimizce doğru olan bir şeyin, başkalarına göre birçok yönden mahzurlu olduğunu kendi bakış açımızdan göremeyiz.
Bu durumda yapmamız gereken şey, kendimizi karşımızdakinin yerine koyarak onun hissiyatıyla olayı değerlendirmeye çalışmaktır. Buna psikolojide “empati” ya da “duygudaşlık” deniliyor. Psikologlar belki de bu adı yeni koydular. Fakat bundan bin dört yüz yıl önce Resûlullah (s.a.v) bu metodu uygulamıştır. Kendisinden zina etmek hususunda izin isteyen bir gence sırayla; bu fiili annesinin, kız kardeşinin, halasının, teyzesinin yapmasına razı olup olmayacağını sormuş. Genç bunların hiç birinin zina etmesine razı olamayacağını söyleyince; başkaları da annelerinin, kız kardeşlerinin, teyzelerinin, halalarının zina etmelerine razı olmaz diyerek genci bu isteğinden vazgeçirmiştir.
Rasûl-ü Ekrem (s.a.v) in bu davranışı sempatik değil midir? Bu tarz davranış bizler için sünnettir. Empati yapmak, yaptırmak sünnet olduğuna göre, bizlerin de davranışlarımızı bu açıdan kontrol etmemiz gerekmez mi? Karşı tarafı inciterek, rencide ederek, hissiyatını bastırarak değil; aklını, kalbini, nefsini empati yaptırmak suretiyle ikna ederek hem kötülüğü önlemek hem de insanların gönlünü fethetmek mümkündür. Anne babalar, âmirler, memurlar, büyükler, küçükler, zenginler, fakirler kısacası tüm insanlar gerçekten empati yapabilselerdi kimse kimseye zarar verir miydi acaba?
Derler ki her koyun kendi bacağından asılır
Asılmasına asılır da, kokusu etrafa yayılır
Derler ki benim günahım bana, bundan kime ne!
Pek çok hayrâta mani pür şer etrafa yayılır
Her koyun kendi bacağından asılsa da
Yoktur İslâm’da mel’anete müsâade
İnsan dünyada her ne kadar hür olsa da
Yoktur zarara cevaz ne nefsine, ne de gayra
Cenab-ı Hak Kur’an-ı Mübinde: “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (Al-i İmran Suresi, 104)
“Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl Suresi, 90)
“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi, 71)
Hadis-i Kudsi’de : “Ey Davud! Benden kaçan bir kulumu, tekrar bana getirmen tüm insanların ve cinlerin ibadetinden bana daha sevimli gelir.”
Efendimiz(s.a.v)de: “Yâ Ebû Rafi! Allah’a yemin ederim ki, senin iki elinle (yani maddî ve mânevî gayretin ve çalışman neticesinde), bir şahsa Cenab` ı Hakk’ın hidayet nasip etmesi, güneşin üzerinde doğduğu ve battığı her şeyden daha hayırlıdır.” (Taberani )
“Sizden kim (sünnetimize uymayan) bir münker görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu kadarı imanın en zayıf mertebesidir.” (Ebû Dâvud, Sünen, Melahim, 31/ 17, (IV, 508- 515)
Cehennemden Ateş Almaya Gittim
Bir gün Behlül Dânâ hazretleri, üstü başı toz toprak içinde uzun bir yolculukan gelmiş olmanın belirtileri ile Harun Reşid'in huzuruna çıktı. Harun Reşid sordu:- Be ne hal Behlül, nereden geliyorsun?
- Cehennemden geliyorum ey hükümdar.
- Ne işin vardı cehennemde?
- Ateş lazım oldu da ateş almaya gittim.
- Peki, getirdin mi bari?
- Hayır efendim getiremedim. Cehennemin bekçileriyle görüştüm, onlar "Sanıldığı gibi burada ateş bulunmaz, ateşi herkes dünyadan kendisi getirir" dediler.
Bize de Gitmek Düşer
Behlül hazretleri halife Harun Reşit’in arkasında namaz kılmıyormuş. Bir gün yanındakiler bu durumu halifeye açmışlar."Efendim Behlül sizin arkanızda namaz kılmıyor halk arasında dedi kodular çoğalmaya başladı. Siz en iyisi Behlül’le bu durumu bir görüşün" derler. Halife bunun üzerine Behlül’ü çağırır ve durumu anlatır: “Hiç olmazsa Cuma namazlarında arkamda namaz kıl.” der. Behlül kabul eder. Halife namazın ikinci rekâtında iken Behlül namazı terk eder. Bu durum halifeyi iyice kızdırır ve Behlül’ü yanına çağırır sebebini sorar.
Behlül Dana hazretleri anlatmaya başlar ve halifeye sorar:- “Efendim siz tekbir alıp namaza başladığınızda vergileri arttırdınız mı artırmadınız mı?”
Halife: “Evet arttırdım.” der.Behlül Dânâ: “Peki, Fatihayı okurken orduyu topladın mı toplamadın mı?
Halife yine :”Evet topladım” der.Behlül Dânâ :“ Peki, Rukûya gittiğinde komşu ülkeye savaş açtın mı açmadın mı?
Halife yine: “Evet açtım” der.Behlül Dânâ : “Peki, secdeye gittiğinde savaşı kazandın ve savaşı kazanmış bir komutan edası ile işgal ettiğin ülkeye girdin mi girmedin mi? der.
Halife yine: “Evet girdim.” der.Behlül Dânâ: “İkinci rekata kalktığında o ülke padişahının kızı yanına geldi ve sen onu cariye olarak aldın mı almadın mı?” diye sorar.
Harun Reşit: “Aldım” der.Behlül Dânâ: “Peki der, sen o kıza nikah kıydın mı kıymadın mı?Harun Reşit : “Kıydım” der.Harun Reşit dayanamaz sorar : “İyi de bütün bunların bizim konumuzla ne alakası var?
Behlül Dânâ şöyle der: “Eh bu durumda bize de gitmek düşer.”
Cennetten Köşk Satın Almak
Behlûl Dânâ bir gün düzgünce kesilmiş tahta parçalarından eve benzer bir şey yapıyordu. Harun Reşid'in hanımı Zübeyde görüp ne yaptığını sordu.
Behlûl: "Cennet köşkü yapıyorum efendim" diye cevap verdi.
Dindar bir kadın olan Zübeyde köşke müşteri çıktı:Bu köşkü bana satar mısın?-İsterseniz satarım!Kaç paraya satarsın?Sana bir akçeye veririm.Halifenin hanımı hemen bir akçeyi verip köşkü satın aldı. Harun reşit ve hanımı o gece rüyalarında kendilerini cennette gördüler. Zübey'de lüks bir köşkte oturuyordu.
Harun Reşit sordu: Hanım, sen bu köşke ne zaman sahip oldun?Dün bir akçeye Behlûl'den satın almıştım.Sabah oldu ,hükümdar hemen Behlûl'ü çağırttı.Dün hanıma sattığın köşkten bir tane de bana yapsana,dedi.Olur yaparım, dedi Behlûl.-Kaça yapacaksın?Bin akçeye yaparım.Ama hanıma bir akçeye vermişsin!Evet, bir akçeye verdim . Ama o köşkün değerini bilmeden aldı. Sen ise dün gece onun nasıl görkemli bir köşk olduğunu gördün.Ben buna göre fiyat istiyorum.
Senin Halin Nicedir?
Behlûl Bir gün sarayın taht salonunda kimsenin olmadığını görerek çok merak ettiği Harun Reşid’in tahtına güzelce bir kurulur, bir müddet sonra olayı fark eden nöbetçiler Behlûl'u Tahttan kaldırarak bir güzel döverler.
Behlûl bir kenara çekilip hüngür hüngür ağlamaya başlar, Olayı padişah Harun Reşide haber verirler, Harun Reşit Behlûl'ün yanına gelerek teskin etmeye çalışır.
- Tamam Behlûl ağlama , ben o nöbetçileri cezalandıracağım der, Behlûl hemen itiraz ederek.
- Aman abi Askerleri cezalandırmayın, Benim onlardan şikayetim yok.
- O zaman neden ağlıyorsun.
- Behlûl Dáná HazretleriHarun Reşide:
- Kardeşim ben, beni dövdüler diye ağlamıyorum. Ben birkaç dakika tahta çıkmakla bu kadar dayak yedim, yarın senin durumun ne olur, ne kadar dayak yiyeceksin diye düşünüyorum ve onun için ağlıyorum,dedi.
Bu sözler Harun Resid'in gözlerinin yaşarttı...
- O halde söyle, nasıl hareket edersem kurtulurum, diye sordu.
Behlûl Dáná Hazretleri de su nasihatte bulundu:
- Adaletle hükmet, kimseyi incitme, millet senden memnun olup senin iyiliğine dua etsin. Ancak o zaman kurtulursun.
Rüyadaki Padişahlık
Bir gün Hârûn Reşîd, Behlül ile görüşmek, hikmetli sözlerini duymak istedi. Bu şekilde adamlarını gönderip Behlül'ü getirmelerini söyledi. Gidenler Behlül'ü boş bir mezar içinde uyur buldular. Uyandırdıklarında;
- "Siz ne yaptınız. Beni pâdişâhlık makâmından indirdiniz. Şimdi ben ne yapacağım." dedi.
Görevliler gidip bu sözleri halîfeye bildirdiler. Hârûn Reşîd onun bu hâline bir mânâ veremedi, huzûruna geldiğinde;
- "Ey Behlül! Bu ne iş. Sen hangi padişahlıktan indirildin?" dedi.
O, bu soru üzerine;
- "Ey Halîfe! Rüyâmda kendimi hükümdâr olmuş gördüm. Tahtımda oturuyordum. Hizmetçilerim vardı. Saltanat ve ihtişam içinde idim. Lâkin senin adamların beni uyandırdı ve tahtımdan oldum."
Bu sözlere Hârûn Reşîd güldü ve;
- "Ey Behlül! Rüyâdaki pâdişâhlığa îtibâr olur mu?" dedi.
Bunun üzerine Behlül hazretleri;
- "Ey müminlerin emîri! Benim hükümdarlığım ile seninki arasında ne fark var. Ben gözlerimi açınca hayat buldum. Sen gözlerini kapayacak olsan ebediyyen emirlikten düşecek, saltanatından olacaksın ve nedamet, pişmanlık günün başlayacak. O halde hangimizin hükümdarlığına îtibâr yoktur siz söyleyin." dedi. Bunun üzerine Harun Reşîd söyleyecek söz bulamadı.
Bizde Vaktiyle Güzel Yiyeceklerdik
Halife Harun Reşîd bir gün Behlül-i Dânâ ile sohbet ederken;
- "Ey Behlül! Sana sarayımda bir oda ve hizmetçiler vereyim. Yeter ki bu eski elbiselerden kurtul. Yenilerini giy. İnsanlar arasına karış." dedi.
Bunun üzerine hazret-i Behlül; - "Müsâde ederseniz bir danışayım." dedi.
Halife; - "Kime danışacaksın, kimsen yok ki?" diye cevap verdi.
Behlül de; "Ben danışacağım yeri biliyorum." dedi ve oradan ayrıldı. Harun Reşîd arkasından adamlar salıp danışacağı yeri öğrenmek istedi. Behlül gide gide şehir dışında bir mezbeleliğe gitti. Başını eğip bir şeyler dinlermiş gibi yaptı. Bir şeyler söylendi. Daha sonra oradan ayrıldı. Saraya yöneldi. Sultanın adamları ondan önce saraya dönüp hâdiseyi halifeye bildirmişlerdi. Behlül huzura girince, halife Harun Reşîd ona;
- "Ey Behlül! Söyle bakalım vereceğin cevabı." dedi.
Behlül; - "Danıştım efendim. Lâkin insanlar arasına karışmam mümkün değil." dedi.
Halife heybetle; - "Ey Behlül! Sen gidip çöplere danışmışsın, haberim oldu." dedi.
Behlül de; - "Doğru söylüyorsun ben de onlara danıştım. Onlar bana cevap verdiler ve;
- "Ey Behlül! Biz de vaktiyle en güzel ve nefis yiyecekler idik. Bütün güzellikler bizde idi. Sevgi ve itibarımız çoktu. Ne zaman ki insanlar arasına karıştık. İşte bu hâle geldik. Çöpe atıldık. Sen de sakın insanların arasına karışma." dediler. Bu sözlerdeki ince manaları anlayan Harun Reşîd: "Haklısın." deyip düşüncelere daldı.
Harun Reşid’in Allah Korkusu
Halife Harun Reşit karısı Zübeyde hanımla sohbet ediyorlardı. Karısı Harun Reşit'e: “ Sen tebeanâ karşı Hz. Ömer(r.a) gibi adil olmadıkça cennete gireceğini sanma! Zalim olursan cehennemliklerden olursun, dedi. “
Harun Reşit karısının bu ithamına tahammül edemeyerek: “Ben Allah'ın cennetlik kullarındanım. Eğer bu sözümde yalan varsa sen benden üç talak boş ol, diyerek yemin etti.”
Zübeyde Hanım islâmî emirlere bağlı bir kadındı. Kocasının böyle söylemesine karşı: “ Ey Harun! Aşare-i mübeşşereden başka cennetlik olduğu dünyada iken belli olan kim var? Sen nasıl böyle konuşuyor ve yemin ediyorsun? Bu sözden sonra aramızda ayrılık kesinleşmiştir, dedi ve Halife Harun Reşit'ten ayrıldı. Bir daha da yanına yaklaşmamaya karar verdi.”
Harun Reşit müşkül durumda kalmıştı. Zamanının meşhur âlimlerini çağırarak meseleyi anlatıp karısının boş olup olmadığını sordu. Bütün âlimler nikâhın zail olduğunu bir daha evlenebilmeleri için hülle yapılması lâzım geldiğini söylediler. Harun Reşit'in bazı yakınları durumu bir de İmam-ı Yusuf'a sormayı tavsiye ettiler. Halife İmam-ı Ebu Yusuf'u çağırtıp durumu bir de ona anlattı.
İmam-ı Ebu Yusuf:”Ey Emirel Mü'minin siz hiç sadece Allah korkusundan dolayı işlemeye azmettiğiniz bir hatadan vazgeçtiniz mi? diye sordu. “
Harun Reşit kısa bir müddet düşündükten sonra başından geçen ibretli bir hâdiseyi şöyle anlattı:”Memleketimizde uzun süren bir kıtlık hüküm sürmekte idi. Ben de halife olmam dolayısıyla hazineden halka erzak dağıtıyordum. Bir gün yoksullar içerisinde genç ve güzel bir kadın gelip kocasının ihtiyar olduğunu ve çocuklarının aç kaldıklarını söyliyerek erzak istedi. Rüşvet olarak da hiç uygun olmayan tekliflerde bulundu. Kadının bu teklifi bana çok büyük tesir icra etti ise de kadından uzaklaştım ve Allah korkusundan günlerce tevbe - istiğfar ettim.”.. Diye anlattı.
İmam Ebu Yusuf:”Senin söylediklerin Zübeyde hanımla aranızda yapılan nikâhı bozmamıştır. Çünkü Cenab-ı Hak: «Ve Limenhâfe makame Rabbihî cen-netan« buyurarak Allah'dan korkanlara iki cennet olduğunu beyan ediyor. Sen de Allah'tan korktuğuna göre nikâhınız bozulmamıştır, diye fetva verdi.
İmam-ı Ebû Yusuf'un bu fetvası kendisine bildirilen Zübeyde Hanım Harun Reşit'le beraber yaşamaya razı oldu...
Harun Reşid ve Hanımı
Bir gün Harun Reşit ile hanımı bahçede oturmuşlar.Bahçenin havuzuna da ay'ın ışığı aksetmiş,Harun Reşit hanımına,şu Allah'ın nuruna bak,ne kadar da güzel demiş.Hanımı da,benden daha mı güzel deyince,Harun Raşit kızarak;sen kim oluyorsun da Allah'ın nurundan daha güzel olasın diyerek hanımını mahkemeye veriyor.
Mahkemede Şeriat alimleri toplanıyor,fetva fetva derken hanımın idamına karar veriyor.Nasıl olur da bir insan Allah'ın nurundan daha güzel olabilir,bu mümkün olamaz diyorlar ve hasılı kadına idam emri veriyorlar.
Bir gün hanımcağız derin derin düşünürken oradan geçen Behlül Dane yengesinin üzgün halini görüp,yenge ne düşünüyorsun?der.Yengesi o zaman;Behlül senin bir şeyden haberin yokmu?Benim idamıma karar çıktı.Beni bir kaç gün sonra idam edecekler diye cevaplar.Behlül sebebini soruyor,yengesi de olanları anlatıyor.
Behlül Dane yengesinin başından geçen olayı dinledikten sonra yengesine,sen bu hususta hiç telaşlanma,ben bu işi hallederim diyor.Bunun üzerine bir tellal çıkarıp cuma namazını falan camide kıldıracağını halka duyuruyor.Bu ilan üzerine halk akın akın camiye koşuyor.Çünkü daha önceleri Behlül'e böyle şeyler teklif edildiğinde kabul etmemişti.
Cuma günü kalabalık bir cemaat topluluğuna hitaben önce hutbeyi okuyor,sonra mihraba geçiyor,namazı kıldıracak.Namaza duruyorlar Fatiha-i Şerif'i okuyor.Sonra zammı sure koşuyor Vettini suresini okuyor.İnsanın methi bu surededir.(Vettini vezzetüni ve turisinine ve hazel beledil emin lekat halaknal insane fi ahseni takvim)Diyeceği yerde öyle demiyor "Lekat halaknal kamere fi ahseni takvim" diyerek durmadan devam ediyor sureyi bitiriyor.
Namazdan sonra bütün fetva alimleri Behlül'e efendim namazda yanlış okudunuz bu nasıl olur,Kur'an da sizin okuduğunuz gibi mi yazıyor?Diye sorulunca:Behlül Dane:Peki böyle yazmıyor da bir insan ben aydan daha güzelim dediği zaman ona neden idam kararı verirsiniz?Eğer ay insandan daha güzel olmuş olsaydı,Cenab-ı Allah Kur'an 'ı Kerimde insan yerine ay'ı metederdi.Bu olaydan sonra fetva geri alınıp kadıncağız kurtulmuş oluyor
Bu Dünya Kimseye Kalmaz. Kimsenin Yaptığı Yanına Kâr Kalmaz.
Zamanın krallarından birisi Harun Reşide nadide bir gül fidanı hediye eder.Harun Reşid, bu hediyeyi çok beğenir sarayın baaş bahçıvanına teslim eder.Ona iyi bakmasını ve açtığı zaman onu ilk defa kendisinin koklamak ve seyretmek istediğini tenbih eder. Yaprağı, kokusu, görünüşüyle dikkatini çeken gül, üzerine titremeye başlar gülün ne var ki, sakınan göze çöp batar derler ya. Aynen öyle olur. Bir sabah bahçıvan gelip bakar ki, gül açmış,çok güzel kokuyor.rengi,kokusu herşeyi çok güzel.Padişaha müjde vereyim derken,gülün dalına konan bir bülbül,şakı(Zeker) ne kadar yaprak varsa hepsini gagalayarak yere düşürür. Tek yaprak bırakmaz. Gülün başında korku içinde koşar halifeye,O sırada padişah balkondadır.Sultanım der, üzerine titrediğimiz gülün yapraklarını bir bülbül öterek,gagalayarak yere dökmüş, tek yaprak bırakmamış.
Harun Reşid, telaş etmeden cevap verir:Üzülme efendi üzülme, der,Bu dünya ona kalmaz, bülbülün yaptığı yanına kalmaz.
Rahat bir nefes alan bahçıvan işine döner, bir gün bakar ki, bir yılan yaprakları düşüren bülbülü yakalamış, yutmak üzere, otların arasında kayıp gidiyor.
Heyecanla yine halifeye gelir:Sultanım der, bülbülü bir yılan yakalamış, yutarken gördüm.
Sultan yine telaşsız: Üzülme evladım. Bu dünya yılana da kalmaz.
Yine bir gün bahçede çalışırken,bülbülü yutan zehirli yılan bahçıvanı sokmaya çalışır,bahçıvanda kendisini korur,elindeki kürekle yılanın kafasını koparır.
Sarayın balkonundan etrafı seyreden padişaha, sultanım dedikleriniz hep çıktı. Yılan beni sokmaya çalıştı, bende onu öldürdüm.
Sultan, üzülme evladım, bu dünya sana da kalmaz, sende ektiğini biçersin.
Aradan bir hayli zaman geçer, bahçıvan büyük bir suç işler. Mahkeme idam cezası verir. Gün gelir infaz gerçekleşek. Hakim ona son bir arzun varmı der. O da, evet var, ancak bunu size değil sultanıma söylerim.
Bunun üzerine Harun Reşid, ne söyleyeceksen söyle diyor.
O da; sultanım eğilin kulağınıza söyleyeceğim. Kulağına: Sultanım siz adil bir insansınız. Halifemsiniz. Bu dünyanın, bülbüle, yılana ve bana kalmayacağını çok iyi bildiniz. Şunu da iyi biliniz ki bu dünya size de kalmaz.
Bir müddet düşünen sultan, ağlayarak, hadi seni affettim der.
Camiye Gidenler ve Namaza Gelenler
Bir Ramazan günüydü. Abbasi halifesi Harun Reşid, çok sevdiği Behlül Dânâ hazretlerinden bir ricade bulunur:– Akşam namazına camiye gittiğinde namaza gelen herkesi buraya getir de onlara iftar verelim. Behlül Dânâ, akşam ezanı okununca camiye gider. Namaz kılındıktan sonra da beş on kişilik bir grupla Harun Reşid’in yanına giderler. Harun Reşid şaşırır: – Ey Behlül! Ben sana namaza gelen herkesi iftara getir demiştim; ama sen beş on kişiyle geldin. O kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirmemişsin.
Behlül Dânâ, Harun Reşid’e şu güzel cevabı verir: Siz, benden camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara getirmemi istediniz. Ben de isteğinizi yerine getirmek için namazdan sonra cami kapısında durup çıkan cemaate hocanın namazda hangi sureyi okuduğunu sordum. Bunu da sadece getirdiklerim bildi. Camiye gelen çoktu; ama namaza gelenler demek ki bunlarmış.
Mezar Taşı
Behlül Dânâ'ya biri sorar:Oğlum öldü. Mezar taşına ne yazdırayım?Behlül Dânâ şu cevabı verir:Şunu yazdır: "Dün altında olan çimenler bugün üstünde yeşerdi. Ey yolcu anla ki, şu toprak günahtan gayri her şeyi örter."
Müjde
Harun Reşid'in vezirlerinden biri, Behlül Dânâ'ya latife yollu takılarak: "Müjde sana ey Behlül, Sultanımız seni, domuzlarla maymunlara çoban tayin etti" dediğinde, Behlül şu cevabı vermiş:- Öyle ise kulaklarını aç da emirlerimi yerine getirmeye hazırlan.
Behlül'e Göre Üç Kafa
Behlül Dânâ Hazretleri, bir gün pazara üç tane kuru kafa getirerek satmaya başlamış ve her üçüne de ayrı ayrı fiyat takdir etmişti. Bu kafaları kaça satıyorsun diyenlere, birini bir paraya, birini on paraya, birini de ağırlığınca paraya sattığını söyledi.
Behlül'ün bu tuhaf hareketlerini seyrederlerken biri dayanamayarak:
— Ey Behlül! Bunların üçü de kurumuş kafalar olduğu halde sen üçüne de ayrı ayrı fiyat biçiyorsun. Bunların birbirlerinden ne farkı var ki? dedi.
Behlül Dânâ Hazretleri, bundaki esrarı şöyle anlattı:
— Şu birincisi, taş kafadır. Bunun değeri hepsinden düşük. Çünkü hu hiç nasihat dinlemez ve ihtiyaç da duymaz, ikincisi, yani on paralık kafa ise nasihat dinler ama tutmaz... Bir tarafından girer öbür tarafından çıkar. Bunun adı da boş kafadır. Üçüncüsü ise tam kafadır. Hem dinler, onunla amel eder, hem de başkasına öğretir, İşte en kıymetli kafa budur. Bunu da ağırlığınca paraya veriyorum, dedi.
Tabii ki bunda anlayanlar için büyük hikmetler gizlidir. Velilerin hareketi ilk nazarda tuhaf gibi olsa da o çok değerlidir aslında...
Ölüm En Büyük Nasihattır
Harun Reşit’in annesi Behlül Dânâ hazretlerine gelerek Harun’a biraz nasihat et de adaletten ayrılmasın. Yoksa ahirette işi çok zor olacak diyor:
Behlül Dânâ hazretleri birgün Harun Reşit’e, “Uygun görürseniz biraz dolaşalım diyor ve Onu mezarlığa götürüyor. Tek tek mezarları göstererek “Bak şu filanca idi, şu kadar malı vardı,şu kadar yıl yaşadı ve öldü. Şurada yatan da filanca idi, zamanının hükümdarı idi, şu kadar askeri, şu kadar da hazinesinde malı vardı. Şurada yatan kadın da zamanının en güzeli idi. Herkes ona sahip olmak için can atıyordu. Sonunda biri ile evlendi, şu kadar çocuğu oldu ve şu kadar yıl yaşadı.
Bu ve benzeri yer gösterme ve değerlendirmenin ardından eve dönüyorlar. Harun Reşit’in annesi, bu günlerde hiç Behlül’le sohbet ettin mi, sana neler anlattı? Diye soruyor.
H.Reşit’in annesi tekrar Behlül Dânâ hazretlerine gelerek, “Oğluma ne zaman nasihat edeceksin?” diye soruyor. O da ben Ona nasihat ettim. Birlikte mezarlığa gittik. Ona bazı geçmiş kimseleri hatırlattım. “Ölüm en büyük nasihattir. Eğer bunu anlamadıysa diğer söyleyeceklerimin de bir faydası olmaz” diyor.
Damda Deve Bulamayız
Adamın birisi namaz kılmaz, diğer ibâdetleri yapmaz ama her gece yatarken; "Yâ Rabbî! Bana Cennet'ini ver!" diye duâ ederdi. Bir gece aynı şekilde yattı. Geç vakitte, damdan bir tıkırtı geldiğini hissederek uyandı. Hemen çıkıp; "Kimsin, orada ne arıyorsun?" dedi. Damda bulunan Behlül Dânâ idi ve "Devem kayboldu da onu arıyorum." dedi. Ev sâhibi, "Kaybolan deve damda olması mümkün mü? Bu akılsızlık değil midir?" deyince, Behlül-i Dânâ; "Senin, hiç ibâdet etmemen ve sonra da Allah-ü teâlâdan Cennet'i istemen daha akılsızlık değil midir?" buyurdu. Ev sâhibi O zaman, Behlül-i Dânâ'nın kendisine nasihat vermek için böyle yaptığını anladı. Hatâsını anlayıp, tövbe etti ve ibâdetlerini aksatmadan yapmaya başladı.
Kürkçü Dükkanı
Bir gün Behlül-i Dânâ'nın evine hırsız girmiş, evde ne bulduysa götürmüştü. Doğruca kalkıp kabristânlığa gitti ve kapısına oturdu. Bunun farkına varanlar başına toplanıp; "Niçin hırsızın peşinden gitmedin de buraya geldin?" dediler.
Onlara; "Yolunu şaşırmış o adamcağızı burada bekliyorum." diye cevap verdi. Bu söze oradakiler kahkaha ile güldüler ve "Hay Allah iyiliğini versin, o adamın burada işi ne?" dediler.
Bunun üzerine Behlül hazretleri; "Siz hiç merak etmeyin o mutlakâ bu kapıya gelecek. Ecel onu buraya getirecektir." buyurdu. Bu sözler üzerine herkes derin düşüncelere daldı.
Cenneti Nerde Aramalı
Bir gün Harun Reşit’in karısı, beyine şöyle diyor:
“Allah’a hamd olsun ki bu dünyada saraylarda rahat ve mutluluk içinde yaşıyoruz. Rabbimiz bize ahirette de böyle hatta daha iyi şartlarda yaşamayı nasip etse keşke diyor. H.Reşit de: İnşallah hanım kim istemez ahiret mutluluğunu diyor.”
H. Reşit dışarı çıkıp dolaşırken Behlül Dânâ hazretlerinin yeri kazdığını görüyor ve takılmadan edemiyor:-Hayırdır Behlül yine ne işler çeviriyorsun? Diye soruyor.
O da: “Cennet arıyorum “diyor.
Harun Reşit: “Yapma Behlül! Burada Cennet aranır mı? “Diyor.
Behlül Dânâ hazretleri de:”Sen sıcak yatağında hanımının yanında cennet arıyorsun oluyor da burada neden olmasın?” Diyor.
Işıkları Kapat
Behlül Dânâ Hazretleri, yol üzerindeki bir vîrânenin yıkılmak üzere olan eğilmiş duvarına bakıp sık sık âkıbetini tefekkür ederdi. Yine bir gün derin bir tefekkürle orayı seyrederken duvar âniden çöküverdi. Bu hâdise Behlül Dânâ Hazretleri’nde gözle görülür derecede büyük bir sürûra vesîle oldu. Onun bu büyük sevincine mânâ veremeyen insanlar, merakla ondaki bu değişikliğin sebebini sordular.
Behlül Dânâ Hazretleri, onlara şu cevabı verdi: ’− Duvar meyilli olduğu tarafa yıkıldı! ’
Hazretin az evvelki sevincine bir türlü akıl erdiremeyen insanlar, Behlül Dânâ’nın bu sözleriyle iyice şaşkınlaştılar. Bu ifadelerle onun neyi kastettiğini anlayamadıklarından bu defa: ’− Peki, bunda şaşılacak ne var? ! ’ diye sordular.
O ise insanlara, derin tefekkürünün bir neticesi olan şu hikmetli cevabı verdi: ’− Mâdemki dünyadaki her şey nihâyetinde meylettiği tarafa yıkılıyor, benim de meylim Hakk’a doğrudur, o hâlde ben de ölünce -inşâallah- Hakk’a varırım. Ey ahâlî, rükû ve secdelerimizle Hakk’a meylimizi her an artırmaya gayret edelim ki, başka yönlere yıkılmayalım! ’
İşte Peygamber Efendimiz (s.a.v) ’in fem-i muhsinlerinden sâdır olan: “Kişi, yaşadığı hâl üzere ölür.”(Müslim, Cennet, 83) hadîs-i şerîfinin şerh ve îzâhı mâhiyetinde müşahhas bir misâl...
Bu hakikat dolayısıyla bir mü’min, meylini her an Hakk’a yönelterek istikâmet üzere olmaya gayret etmelidir. Bunun için de sabırsızlığı sabırla; unutkanlığı zikirle; nankörlüğü şükürle; isyanı tâatla; cimriliği cömertlikle; şüpheyi yakîn ile; riyâyı ihlâs ile; günâhı tevbeyle; yalanı doğrulukla; gafleti tefekkürle bertaraf ederek Allâh’a güzel bir kul olmaya çalışmalıdır.
Mevlânâ(k.s) Hazretleri şöyle buyurmuştur:”’Ey kardeş, sen, tefekkür ile hayat bulmalısın. Bedenin, kemik ve etten ibâret, hayvanlarda da aynı. Eğer tefekkürün gül ise, sen gül bahçesindesin. Yani dünya cennetindesin. Tefekkürün diken ise, külhan kütüğüsün.”
Hiç şüphesiz, insanoğlu için kaçınılmaz bir hakikat olan ölüm, herkesin karşısına, yaşadığı hayatın keyfiyetine uygun bir mâhiyette çıkacaktır.
Mevlânâ(k.s) Hazretleri bu hususu ne güzel ifâde etmektedir:”Oğul, herkesin ölümü kendi rengindedir.””Ey ölümden korkup kaçan can! İşin aslını, sözün doğrusunu istersen, sen aslında ölümden korkmuyorsun, sen kendinden korkuyorsun. Çünkü ölüm aynasında görüp ürktüğün, korktuğun, ölümün çehresi değil, kendi iç dünyanın çirkin yüzüdür. Senin rûhun bir ağaca benzer. Ölüm ise o ağacın yaprağıdır. Her yaprak ağacın cinsine göredir...”
Ölümü, bir hüsran olmaktan kurtarıp bir zafere dönüştürebilmek, onu mâtem değil de ’Şeb-i arûs / vuslat gecesi’ hâline getirmek; ölüm sonrası için arzu edilen saâdet yurduna şimdiden hazırlanıp ölmesini bilenlerin kârıdır.
Zira Cenâb-ı Hakk’a tahsis edilmesi gereken gönüller, hayatta iken daha ziyâde ne ile meşgul olmuş ise, ölürken de ekseriyetle onunla meşgul olur. Bunun müsbet-menfî sayısız misalleri vardır.
Rebî bin Haysem -rahmetullâhi aleyh- bu husustaki bir müşâhedesini şöyle nakleder: “Bir keresinde can çekişen bir adamın yanında bulunmuştum. Ben; ’Lâ ilâhe illâllâh! ’ deyip telkin verdikçe o, sanki kelime-i tevhîdi duymuyor, para sayar gibi parmaklarıyla birtakım hesaplar yapıyordu.”
Yine meşhur hadis âlimlerinden Abdülazîz Revvâd Hazretleri başından geçen ibret verici bir hâdiseyi şöyle anlatmıştır: “Medîne-i Münevvere’de idim. Bir gece Mescid-i Nebî’ye gidiyordum. Bir kadın telâşla yaklaşıp: «Ey efendi! Eğer sevap kazanmak istiyorsan yardıma gel! Şurada bir hasta var, can çekişiyor, ölmek üzere. Ona şehâdet kelimesini telkin etsen, söyletsen! » dedi. Hemen oraya gittim. Ölmek üzere olan adama kelime-i şehâdeti söyletmek için ne kadar uğraştıysam da bir türlü söyletemedim! Bir ara gözlerini açıp: «Kaç defâdır bunu söyle diyorsun. Ben, bu kelime-i şehâdetten ve İslâm dîninden, hayli zamandır yüz çevirdim. Şimdi de bir türlü söyleyemiyorum.» dedi ve sonra öldü.
Adamın kim olduğunu ve hâlini araştırdığımda, onun devamlı olarak şarap içen bir kimse olduğunu öğrendim. Kendi kendime, Peygamber Efendimiz (s.a.v) ’in; «Şarap içmeyi âdet edinen, puta tapan gibidir.» buyurması elbette doğrudur, dedim.’ (İbn-i Mâce, Eşribe, 3)
Son nefes husûsunda peygamberler hâricinde hiç kimse teminat altında değildir. Bu sebeple mü’min, ömrü boyunca havf ve recâ (korku ve ümit) duyguları arasında:
“Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluk et! “ (el-Hicr, 99) âyet-i kerîmesinin sırrına ermeye çalışmalıdır. Nitekim insan, her an devam ettirdiği kulluk vesîlesiyle Hakk’a dostlukta mesâfe alır. Hakk’a kulluğu hayatın son demlerine bırakmaksa fecî bir hüsran sebebidir.
Rivâyete göre bir terzi, sâlihlerden bir zâta:”Rasûlullah (s.a.v) ’in: «Allah Teâlâ, kulunun tevbesini, canı boğazına gelmediği müddetçe kabûl eder.» (Tirmizî, Deavât, 98/3537) hadîs-i şerîfi hakkında ne buyurursunuz? ’ diye suâl etti.
O zât da sordu: “Evet, böyledir. Ama senin mesleğin nedir? Terziyim, elbise dikerim.”
“Terzilikte en kolay şey nedir? Makası tutup kumaşı kesmektir.”
“Kaç seneden beri bu işi yaparsın?Otuz seneden beri.”
“Canın gırtlağına geldiği zaman, kumaş kesebilir misin? Hayır, kesemem.’
’-Ey terzi! Bir müddet zahmet çekip öğrendiğin ve otuz sene kolaylıkla yaptığın bir işi o zaman yapamazsan, ömründe hiç yapmadığın tevbeyi o an nasıl yapabilirsin? Bugün gücün kuvvetin yerinde iken tevbe eyle! Yoksa son nefeste istiğfar ve hüsn-i hâtime nasîb olmayabilir... Sen hiç: «Ölüm gelmeden evvel tevbe etmekte acele ediniz! » sözünü işitmedin mi? ’ (Münâvî, V, 65)
Son nefesin ne şekilde vâkî olacağı, ilâhî bir sırdır. Bu sebeple hayatı, bir mayın tarlasında yürür gibi büyük bir teyakkuzla yaşamak ve Efendimiz (s.a.v) ’in sık sık buyurduğu gibi; ’Esas hayatın, âhiret hayatı’ olduğunu hiçbir zaman unutmamak îcâb eder.Zira Cenâb-ı Hakk’ın sevip râzı olduğu bir kul olabilmek; O’nun beşeriyete armağan ettiği Hz. Peygamber (s.a.v) ’in nebevî ikazlarına gönülden itaat etmekle mümkündür.
Velhâsıl her insan; dünya hayatında mânevî gidişâtına ve nereye hazırlandığına dikkat etmek mecbûriyetindedir. Bunun muhâsebesini de son nefesine bırakmayıp ömrü boyunca bu hassâsiyetle yaşamalıdır. Hz. Ömer (r.a) ’ın buyurduğu: “(İlâhî mahkemede) hesâba çekilmeden evvel nefislerinizi hesâba çekiniz.” tâlimâtını kendine hayat düstûru edinmelidir. (İbn-i Ke¬sîr, Tef-sîr, I, 27)
Yâ Rabbî! Ömür defterimizin her sayfasında takvâyı bize en güzel azık ve gönüllerimizden hiç çıkarmayacağımız mânevî bir zırh eyle! Aklımızı, kalbimizi ve bütün varlığımızı her hâlükârda Senʼ in rızâna yönlendir. Son nefesimizi de ebedî saâdetimizin başlangıcı eyle! .Âmîn!
Ebubekir TANRIKULU Hoca
Kadiriyye-i Halisiyye-i Hayriyyenin
Hadimül Fukarası
Behlül Dana Hz Kimdir.
|
|
|
Ahmed Şemseddin Karahisari |
|
Yazar: RasitTunca - 08-18-2026, 02:09 PM - Forum: Evliyalar Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
HATTAT AHMED ŞEMSEDDİN KARAHİSARİ KİMDİR, HAYATI, ESERLERİ, VEFATI
(D.H. 874-M.1468, Afyonkarahisar – V.H.963-M.1556- İstanbul-Sütlüce)
“Şemsü’l-hat” ve Yâkūt-ı Rûm Bir Ekol sahibi, Osmanlı hattatı, aynı zamanda âlim veli, tevazu sahibi bir Hak dostu, Mutasavvıf...
DOĞDUĞU YER KÜNYESİ VE AİLESİ
Ahmet Şemseddin Karahisârî; H. 0874-M. 1468, Afyonkarahisar’da dünyaya geldi. H.963-M.1556- İstanbul-Sütlüce Hakkın rahmetine kavuştu. Osmanlı hattatı.
Memleketine nispetle Ahmet Karahisârî ismiyle tanınmaktaysa da, asıl ismi AhmetŞemseddin’dir.
EĞİTİMİ
İlk eğitimini memleketinde tamamladıktan sonraII. Bayezid devrinin ilk yıllarında ilim tahsili için İstanbul’a gittiği ve hayatının sonuna kadar İstanbul’da kaldığı bilinmektedir. İstanbul’da Halvetî şeyhlerinden Karamanlı İshâk Cemâleddîn Efendi’ye intisâb edip ona halife olmuş, medrese eğitimini tamamladıktan sonra da tümüyle tasavvufa yönelmiştir.
HOCALARI
Ahmed Karahisârî’yi hüsn-i hatla tanıştıran da, Şeyh Hamdullah’ın tilmizlerinden olan şeyhi olmuştur. Muhtemelen ilkyazı derslerini ondan aldıktan sonra, Esedullah Kirmânî’den yeniden aklâm-ı sitteyi öğrenmiştir. Ayrıca Yahya Sofi’den de istifadeetmiştir. Diğer birçok Osmanlı hattatından farklı olarak Şeyh Hamdullah yöntemini değil Yakut-ı Mustasımi akımını benimsemiş ve bu üslubun en güzel örneklerini vermiştir. Sülüs ve Nesih yazının en güzel örnekleri kendisine aittir. Karahisari'nin bu üslubu "Yâkût-ı Rûm" diye anılmıştır. Üslubu sadece kendi öğrencisi olan birkaç hattat tarafından benimsenmiş ve diğer Osmanlı hattatlarınca pek ilgi görmemiştir. Bunun en önemli nedeni tüm Osmanlı hattatlarının piri olarak kabul edilen Şeyh Hamdullah'ın büyük tesiridir.
Ancak dönemin en büyük hattatı olan Şeyh Hamdullah'tan uzak durmuş ve kendine mahsus bir ekol yaratmayı tercih etmiştir. Bunda da başarılı olmuş ve ehl-i hiref hattatları arasına girerek, özellikle Kanuni Sultan Süleyman için nice eser vücuda getirmiştir.
Öte yandan bilhassa celi yazıdaki kudreti nedeniyle miri binalarda kullanılacak yazılar da ona sipariş ediliyordu. Mimar Sinan'ın eseri olan Haseki, Mihrimah Sultan ve Şehzade camilerindeki yazıların onun elinden çıktığı anlaşılmaktadır. Ehl-i tarik ve sofî-meşreb bir zât olduğundan, ömrünü mücerret bir şekilde geçirmeyi tercih etmiş olan Ahmed Karahisârî tüm dikkat ve mesaisini sanatına hasretmiş ve uzun bir yaşam sürmüştür.
En önemli yapıtı Kanuni Sultan Süleyman'ın isteği üzerine yazmış olduğu ve halen Topkapı Müzesi'nde muhafaza edilen büyük ebattaki Kur'an-ı Kerim'dir. Diğer eserleri arasında Piyale Paşa Camii yazıları ve Süleymaniye Camii kubbe yazıları bulunmaktadır. Yine bu cami içerisindeki pencere üstü levhaları da kendisi ve öğrencileri tarafından yazılmıştır.
Tekniği ve yazıya getirdiği yenilikler bakımından Şeyh Hamdullah ve Hâfız Osman'la beraber en önemli üç Osmanlı hattatından biri olarak kabul edilir. Karahisari üslubunun temsilcileri arasında öğrencisi Hasan Çelebi (Hasan b. Ahmed) (ö. 1594), hocası kadar ünlü bir sanatkardır.
Karahisârî aklâm-ı sitteyi, Yâkūt el-Müsta‘sımî ekolünün önde gelen temsilcilerinden olup Fâtih Sultan Mehmed zamanında bir grup sanatkârla beraber İstanbul’a giderek yerleştiği tahmin edilen İranlı hattat Esedullah-ı Kirmânî’den meşketti. Şeyh Hamdullah’tan yazı meşketmiş olan Halvetiyye şeyhlerinden Cemâleddin İshak Karamânî’ye intisap ederek tasavvufî eğitimini tamamladıktan sonra hilâfet aldı. Müstakimzâde, onun ilk hat hocasının Fâtih devri hattatlarından Yahyâ Sûfî olduğunu kaydederse de (Tuhfe, s. 94) bu bilgi tarih bakımından doğru değildir. Bununla birlikte yazılarını inceleyerek ondan faydalanmış olması mümkündür. Yâkut Ekolü’nün önemli temsilcilerinden olan Esedullah Kirmânî’den başka, Sofî Yahya Efendi’den de istifâde etmiş olduğu nakledilmektedir. Şaşırtıcı olan, şeyhinin de hocası olmasına rağmen Şeyh Hamdullah ile yollarının kesişmemiş olmasıdır.
Eserlerine koyduğu ketebelerde de daima Esedullah-ı Kirmânî’yi hocası olarak belirtmiştir.
Kanûnî Sultan Süleyman zamanından günümüze ulaşan Muharrem, Safer ve Rebîülevvel 952 (1545) tarihli saray ehl-i hiref maaş defterinden, Karahisârî’nin kâtipler bölüğü içinde altıncı sırada 14 akçe yevmiye ile görev yaptığı ve saray ehl-i hiref cemaati içinde yer aldığı anlaşılmakta.(TSMA, nr. D. 9706/4), ancak saraydaki bu göreve ne zaman başladığı bilinmemektedir
Aklâm-ı sitte özellikle sülüs ve nesih yazılar, Şeyh Hamdullah mektebinde satır nizamı ve harf güzelliği bakımından Yâkūt üslûbunu aşmış, Osmanlı zevkini ortaya koymuştu. Karahisârî ise Yâkūt el-Müsta‘sımî üslûbunu yeni bir yorumla canlandırmış, ayrıca celî ve müsennâ yazılarda Fâtih devri hattatlarından Yahyâ Sûfî ve Ali b. Yahyâ Sûfî’nin yazılarını örnek alarak harf bünyesinde ve kompozisyonlarda daha güzel âhenge kavuşmuş, kendi adıyla anılan üslûbu ortaya koymuştur. Yâkūt tavrı onun harf ve kelimelere kazandırdığı biçim, oran, istif ve farklı sayfa tasarımlarıyla en güzel şekline ulaşmıştır. Yaptığı yeniliklerle pek çok sanatkârı etrafında toplayan Karahisârî kısa zamanda “şemsü’l-hat” ve Yâkūt-ı Rûm diye anılmaya başlanmış, büyük bir ustalık ve itina ile düzenlediği celî sülüs, muhakkak, müsennâ ve müselsel kompozisyonlar hattatlara örnek teşkil etmiştir. Sürekli yeni kompozisyon ve biçimler arayan Karahisârî, bir müzehhip hassasiyeti ve titizliğiyle altın mürekkeple yazdığı harflerin etrafını siyah mürekkeple, siyah mürekkeple yazdığı harfleri altın mürekkeple tahrirleyerek yazıya farklı bir estetik boyut kazandırmıştır. Kahire Menyel Sarayı Hat Müzesi’nde bulunan bir kıtada çok ince siyah mürekkeple çizdiği nesta‘lik levha bu hattı da bildiğini göstermektedir.
Bursalı hattat Şerbetçizâde İbrâhim Efendi ile Karahisârî’nin mektupla ve şiir yoluyla rekabet ettikleri bildirilmektedir. Şerbetçizâde Karahisârî’ye gönderdiği bir Farsça beyitte, “Yazının usulünü anlayan kâmil insan lâzımdır, yoksa Yâkūt şivesini her nâkıs bilemez” demiş, buna Karahisârî yine Farsça şiirle şu cevabı vermiştir: “İnsaflı insanın gözü gördüğü şeyi cam parçası da olsa inci sayar, hünerli insanın gözü ayıptan pak olur. Hünersizlere gelince onların ayıplamasından korkulmaz. Usturanın ağzı ne kadar keskin olsa kılı keser ama ortadan yaramaz.” Bu çekişme, Şerbetçizâde’nin İstanbul’a gidip Karahisârî ile tanışmasından sonra aralarında samimi bir dostluğun kurulmasıyla neticelenmiştir.
Tezkirelerin verdiği bilgiler ve günümüze ulaşan eserlerinden dinî ve edebî ilimleri iyi seviyede öğrendiği, şiir söyleyecek kadar Arapça ve Farsça’ya vâkıf olduğu anlaşılan Karahisârî kendisine ait şu üç beyti bazı kıtalarında yazmıştır: “Ey hüsn-i hat ile feleğe baş yetiştiren / Bil kim vücûdum ayağın altında hâktir // Ger erişirse sana bu tâze hutûtumuz / Onlara dil uzatma sakın zehr-nâktir // Her hattı başka başka bahrdir deniz gibi / Kim satr mevc ü nokta ana dürr-i pâktir.”
TALEBELERİ
San‘at yaşamı boyunca manevî evlâdı Hasan Çelebi, Ferhâd Paşa, Mütevellîzâde Derviş Mehmet Efendi, İbrahim Hüsnî Efendi, Amasyalı Mehmet Efendi, Hicâzî Süleyman Efendi ve Muhyiddîn Halife gibi çok sayıda hattat yetiştiren Ahmed Karahisârî’nin üslûbu, tilmizleri ve onların birkaç öğrencisi ile sınırlı kalmış ve Şeyh Hamdullah Üslûbu karşısında tutunamayarak, ne yazık kitarihe karışmıştır.
Ancak bu durum, onun hüsn-i hattaki müstesna mevki’ne asla gölge düşürmez. Zira her dönemde sitayişle takdir edilmiş olan celî hattındaki kudreti, Mustafa Rakım Efendi‘ye kadar Türk hat san‘ atındaki etkisini devam ettirmiştir.
Bursalı hattat Şerbetçizâde İbrâhim Efendi ile Karahisârî’nin mektupla ve şiir yoluyla rekabet ettikleri bildirilmektedir. Şerbetçizâde Karahisârî’ye gönderdiği bir Farsça beyitte, “Yazının usulünü anlayan kâmil insan lâzımdır, yoksa Yâkut şivesini her nâkıs bilemez” demiş, buna Karahisârî yine Farsça şiirle şu cevabı vermiştir: “İnsaflı insanın gözü gördüğü şeyi cam parçası da olsa inci sayar, hünerli insanın gözü ayıptan pak olur. Hünersizlere gelince onların ayıplamasından korkulmaz. Usturanın ağzı ne kadar keskin olsa kılı keser ama ortadan yaramaz.” Bu çekişme, Şerbetçizâde’nin İstanbul’a gidip Karahisârî ile tanışmasından sonra aralarında samimi bir dostluğun kurulmasıyla neticelenmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun en parlak çağını yaşadığı bir dönemde ortaya çıkmış olan Ahmed Karahisârî, sürekli yeni arayışlar peşinde koşarak, bilhassa sülüs ve celî yazılarının ağırbaşlı, fakat bir o kadar azâmetli terkibler vücuda getirerek Osmanlı hat san‘atında, kendi adı ile anılan yeni bir ekol oluşturmayı başarmıştı. Özellikle Mimar Sinan’ın, inşa etmiş olduğu camilerde onun ve halifelerinin yazılarını tercih etmiş olması nedeniyle Kanunî Sultan Süleyman döneminin zirve ismi haline gelmiş idi.
Karahisari, Kanunu Sultan Süleyman için 62×41 cm ebadında Kur’an-ı Kerim yazmıştır. Süleymaniye Camii’nin kubbe yazılarını yazarken vefat edince yarım kalan kısmı öğrencisi Hasan Çelebi(ö.1594) tarafından tamamlanmıştır. Talebesi Hasan Çelebi daha sonra Edirne Selimiye camiinde de yazı yazmıştır. Talebelerinden bir diğeri olan Derviş Mehmed (ö.1592) Büyükçekmece Köprüsünün kitabe yazılarını yazmıştır. Tophane Kılıç Ali Paşa Camii’nin yazılarını yazan Yusuf Demircikulu (ö.1611) Karahisari tarzının son temsilcisidir.
ESERLERİ
Osmanlı öncesi hat sanatının en etkili üslubu olan Yâkut Ekolü’nün zarâfet ve dinamizmine kendi tarzında yeni bir soluk katarak, bu ekolün Anadolu’daki en önemli temsilcisi hâline gelen Ahmed Karahisârî, hüsn-i hatta gösterdiği kudret sâyesinde daha sağlığında “Yâkut-ı Rûm” ve “Şemsü’l-hat” olarak şöhret kazanmıştı. Hakkında söylenen şu beyit, mahâretine delîl olması bakımından zikre şâyândır:
Hatt-ı hûb içre beyâza çıkaran kendözünü
Yazının Karahisarî’dir ağartan yüzünü
Gerçekten de eserlerindeki itina, hüsn-i hattı sâdece yazmadığına, aynı zamanda bir nakkaş gibi işlediğine işâret etmektedir. Özellikle kâğıd üzerine yazmış olduğu hatlarında altını cömertçe kullanmış olan Karahisârî’nin, Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nde bulunan en‘amında, yazıyı sınırlamakta kullandığı tahrîrlerin ve bazen dolgu unsuru olarak kullandığı örgelerin zarâfeti, nakkaşlıkta da mahâret sahibi olduğuna ve en önemlisi, hattın başlıca melekelerinden olan sabra fazlasıyla mâlik olduğuna delîl teşkil etmektedir.
Sürekli yeni arayışlar peşinde koşan, bilhassa sülüs ve celî yazılarının ağırbaşlı, fakat bir o kadar azâmetli terkiblerindeki zarâfet ile Osmanlı hat sanatında, kendi adı ile anılan yeni bir ekol oluşturmayı başaran Ahmed Karahisârî’nin, Kanunî Sultan Süleyman için muhakkak ve nesih hat ile yazdığı muhteşem Kur’an-ı Kerîm ile Ehl-i Hiref Teşkilâtı’na dahil edilerek, sultanın iltifâtına dahi nâ’il olması, hüsn-i hattaki kudretinin büyüıklüğüne delîldir. Halen Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan bu Kur’an-ı Kerim‘in, Kültür Bakanlığı tarafından tıpkıbasımı yapılmıştır
Karahisârî aklâm-ı sittede mushaf, en-‘âm, dua mecmuası ve murakka‘ olarak pek çok eser vermiştir. Kanûnî Sultan Süleyman için yazdığı mushaf-ı şerif yazısı, tezhibi, cildi ve ebadı ile devrinin medeniyet seviyesini aksettiren en ünlü eseridir. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde bulunan bu mushaf (Hırka-i Saâdet, nr. 5) 61,5 × 42,5 cm. ebadında, âharlı ve vassâleli 300 varak olup ketebe kısmı boş bırakılmıştır. Ancak yazı üslûbu ve vakıf kaydından mushafın Karahisârî’ye ait olduğu anlaşılmaktadır. Vakıf kaydında mushafın hazinede saklandığı, Sultan II. Mustafa tarafından 1107’de (1696) tilâvet olunmak üzere Hırka-i Şerif Odası’na vakfedildiği belirtilmiştir.
Mushafın metni, aklâm-ı sittenin karışık olarak kullanıldığı Yâkūt tertibi diye bilinen her sayfada ilk satırı muhakkak, beş satırı nesih, bir satırı sülüs, beş satırı nesih, son satırı muhakkak hatla düzenlenmiş, sülüs ve muhakkak satırlara göre nesih satırlar kısa tutulmuştur. Bu mushaf saray nakışhânesinde sernakkaşın yönlendirme ve kontrolünde vassâl, tarrâh, cetvelkeş, altın ve renk hazırlayan sanatkârlar kadrosunun uzun süren âhenkli çalışmasının bir şaheseridir.
Tezhipte Kara Memi üslûbu büyük bir başarı ile uygulanmıştır.
Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’nde III. Murad dönemine ait 12 Ramazan 992 (17 Eylül 1584) ve 25 Receb 1001 (27 Nisan 1593) tarihli Ahmed Karahisârî Mushaf-ı Şerîfi Masraf Defteri’nden, III. Murad’ın saltanatı yıllarında da mushafın tezhip ve cilt işlerine devam edildiği, III. Mehmed döneminin ilk yıllarına ait 27 Ramazan 1004 (25 Mayıs 1596) tarihli bir filori defterinde tezhip ve ciltlenmesinde emeği geçen sanatkârlara verilen in‘âmâttan bu tarihlerde mushafın tezhip ve cilt işlerinin tamamlandığı, Ali Çelebi, Usta Câfer, Nakkaş Hasan ve Nakkaş Mustafa’nın mushafın tezhip ve cilt işlerinde önemli rol oynadıkları anlaşılmaktadır.(Meriç, s. 58, 66-68).
Geçmişte örneği bulunmayan incelikle ve zengin bir üslûpla tezhip edilmiş olan Mushaf’ın zahriyesi yuvarlak madalyon şeklindedir; ilk iki serlevha ile son iki sayfası sıvama tezhiplidir. Farklı düzenlemede iki sayfadan sonra varak 5b’den mushafın sonuna kadar her sayfa dört koltuk tezhiplidir. Toplam 2360 karşılıklı gelen koltuğun deseni yer yer aynı olmakla beraber farklı tasarım ve renklendirme yazı güzelliğiyle birleşmiştir. Salbekli şemseli, köşebend ve geniş bordürlü, miklebli siyah deri ciltli olan Mushaf’ın 1981’de İtalya’da, 2000 yılında Ankara’da Kültür Bakanlığı tarafından tıpkıbasımı yapılmıştır. Bu yayımda Mushaf’ın boyutu küçültülmüştür (48 × 33 cm.).
Karahisârî’nin bundan başka Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde kıtaları (Emanet Hazinesi, nr. 2116, 2199; Hazine, nr. 2299), bir murakka‘ (III. Ahmed, nr. 3654) ve bir en‘âm-ı şerifi (Emanet Hazinesi, nr. 416) vardır. En‘âm-ı şerif 29,4 × 20,4 cm. boyutlarında, yetmiş dokuz varak âharlı ve âbâdî kâğıda nesih hatla 961’de (1554) yazılmış olup siyah deri ciltlidir.
Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’nde de Karahisârî’nin çeşitli eserleri bulunmaktadır. Bunlardan sanatının olgunluk döneminde yazdığı bir en‘âm-ı şerif (nr. 1443), I. Mahmud’un kütüphanesinden 31 Mart 1330 (13 Haziran 1914) tarihinde müzeye intikal etmiş, 50 × 34 cm. boyutlarında, on altı varaktır. Varak 2b’de kare şeklinde kûfî hatla dört defa “elhamdülillâh”, altında siyah mürekkeple, çok yaygın olan ünlü müselsel besmelesi, bunun altında satrançlı kûfî kare biçiminde İhlâs sûresi, 3a’da sanat kudretini gösteren müselsel “el-Hamdü li-veliyyi’l-hamd” kompozisyonu yer alır. 3b’den 12b’ye kadar her sayfada on üç satır muhakkak, nesih, sülüs hatlarla En‘âm sûresi yazılmıştır. 13a’da muhakkak hatla en‘âm bitirme duası, 13b’de ketebesi vardır. Diğer sayfalarda muhakkak reyhânî hatla seçme hadislerle Bûsîrî’nin Ḳaṣîde-i Bürde’sinden bir beyit bulunmaktadır. Açık kahverengi, şemseli, miklebli ve meşin ciltlidir.
Büyük bir sabır, disiplin ve sanat gücünün mahsulü olan Yâsîn-i şerif (nr. 2649), 14 Nisan 1935 tarihinde Üsküdar Mevlevîhânesi şeyhi Ahmed Remzi Efendi tarafından müzeye hediye edilmiştir. 47 × 30 cm. boyutlarında on dört varak olup alttan ayırma şemseli, miklebli, koyu vişne renginde yıpranmış meşin ciltlidir.
23 Kânunuevvel 1329’da (5 Ocak 1914) Süleymaniye Türbesi’nden müzeye intikal eden Mushaf (nr. 400) 27 × 20 cm. boyutlarında, 908 sayfa, her sayfada on bir satır nesih hatla 933’te (1527) yazılmış, ketebeli, vassâleli, zahriye, serlevha ve sûre başları, cüz, hizip, aşır, secde gülleri tezhiplidir. Koyu kahverengi, şemseli, miklebli, köşebentli ve deri ciltlidir. Karahisârî’nin aynı müzede 940 (1533-34) ve 954 (1547) tarihli ketebeli iki murakkaı (nr. 1438, 2466), meşhur hattatların yazıları bulunan körüklü toplama bir murakka‘ içinde (nr. 2499) ketebeli 960 (1553) tarihli dört kıtası vardır. Süleymaniye Kütüphanesi’nde kayıtlı iki en‘âm-ı şerif de (Ayasofya, nr. 19; Süleymaniye, nr. 5) Karahisârî’nin bilinen güzel eserlerindendir. En‘âm 20 × 14 cm. boyutlarında, yirmi dört varak, 1b, 2a sülüs, nesih, diğer sayfalar dokuz satır nesihle yazılmış, ketebeli ve 949 (1542) tarihlidir. Metin etrafına altın cetvel ve siyah tahrir çekilmiş olup duraklar tezhiplidir. Şemseli, miklebli, vişneçürüğü renginde deri ciltlidir. Aklâm-ı sittenin kullanıldığı diğer en‘âm da sayfa düzenlemesi ve hatların güzelliğiyle nâdide bir eserdir. 24,7 × 17 cm. boyutlarında, ketebeli, on dört varak, 9b’ye kadar bir satır muhakkak, sekiz satır nesih, bir satır muhakkak, 9b bir satır muhakkak, beyzî bir form içinde, ince nesihle on sekiz satır olarak düzenlenmiştir. Aynı kütüphanede (Süleymaniye, nr. 15) tokça sülüs, sülüs ve nesih hatlarla yazılmış ketebeli, temrin mahiyetinde bir kıtası da mevcuttur. Kıtanın sağ köşesinde bizzat Karahisârî tarafından nazmedilmiş üç Türkçe beyit yer almaktadır.
Karahisârî’nin İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde 963’te (1556) yazdığı ketebeli bir mushaf-ı şerifi bulunmaktadır (AY, nr. 6714). Yâkūt üslûbunda yazdığını belirttiği bu mushaf 14,5 × 9,7 cm. boyutlarında, 303 varaktır. Her sayfada on üç ince nesih satır vardır. Serlevha, sûre başı, cüz, hizip ve secde gülleri tezhipli, metnin etrafına altın cetvel ve siyah tahrir çekilmiş, duraklar tezhiplidir. Miklebli, şemseli, mor deri ciltlidir.
Afyonkarahisar Müzesi’ndeki (E1. 6) 28 × 20 cm. boyutlarında, 941 (1534) tarihli, ketebeli, sülüs hurufat meşk murakkaı Karahisârî’nin günümüze ulaşmış güzel eserlerindendir.
Süleymaniye Camii kubbe yazıları ile (Fâtır Suresi,41 ayet) sağlığında yazdığı, fakat bugün mevcut olmayan kabir kitâbesi de Karahisârî’nin bilinen celî yazılarıdır.
Süleymaniye Camii kubbe yazıları zamanla bozulduğundan Sultan Abdülmecid döneminde Abdülfettah Efendi tarafından terkibi aynen korunarak Râkım tavrında yeniden yazılmıştır. Müstakimzâde, Karahisârî’nin ölümünden yirmi bir yıl sonra inşa edilen Piyâle Paşa Camii’ndeki âyetle (ez-Zümer Suresi,73 ayet) yine ölümünden otuz iki yıl sonra vefat eden Mimar Sinan’ın kabir ve sebilinin yazılarının da Karahisârî’ye ait olduğunu kaydetmektedir. Bu yazılar muhtemelen Karahisârî’nin yazı kalıplarından istifade edilerek talebeleri tarafından yazılmıştır.
Ayrıca 970’te (1562) Yedikule İmrahor İlyas Bey Camii yakınında bulunan Uşşâkī Dergâhı Çeşmesi’ndeki taşa hakkedilmiş celî yazılarla girift müselsel kelime-i tevhidin ketebesiz olmakla beraber üslûbu bakımından Karahisârî’ye ait olduğu tahmin edilmektedir.
Karahisârî’nin aklâm-ı sittede açtığı çığır bir asır içinde yerini Şeyh Hamdullah mektebine bırakmakla birlikte celî ve müsennâ yazılardaki tesiri Mustafa Râkım’a kadar devam etmiştir. Tophane’de Kılıç Ali Paşa Camii yazılarının hattatı Demircikulu Yûsuf Efendi, Karahisârî tavrının en ünlü temsilcisidir. Bilinen talebeleri arasında evlâtlığı Hasan Çelebi de ünlü bir hattattır. İstanbul Süleymaniye ve Edirne Selimiye camilerinin taşa hakkedilmiş kitâbeleri ve çini üzerinde işlenmiş celî yazılarının hattatı olan Hasan Çelebi, bir müddet hocasının yazı tarzını devam ettirdikten sonra Şeyh Hamdullah ekolünü benimsemiş, bu yolda da güzel eserler vermiştir. Ferhad Paşa, Büyükçekmece Köprüsü kitâbe yazılarının hattatı Derviş Mehmed (Karahisârî Dervişi), Kâtib ve Muhyiddin Halîfe Karahisârî’nin önde gelen talebelerindendir.
TASAVVUFLA İLGİSİ
İbtidâ’î eğitimini memleketinde tamamladıktan sonra medrese eğitimi almak için gittiği İstanbul’da, Halvetî şeyhlerinden Karamanlı İshâk Cemâleddîn Efendi’ye intisâb edip ona halife olmuş, medrese eğitimini tamamladıktan sonra da tümüyle tasavvufa yönelmiştir.
Ehl-i tarikat ve sofî-meşreb bir zât olup mücerret bir hayat geçirmiş olan Ahmed Karahisârî tüm dikkat ve mesaisini san‘atına hasretmişti. Onu tanıma şerefine nâ’il olanlar, uzun boylu, zayıf yapılı, temiz esvâblı ve nur gibi temiz sakallı olarak betimlemekte, Arapça ve Farsça’ya vâkıf, elsine-i selâsede şi’ir söylemeye muktedir olduğunu nakletmektedir. Tezkirelerde Karahisârî'nin tasavvuf ahlâkının canlı bir örneğini teşkil ettiği, zâhidâne, mütevazı ve sade bir hayat yaşadığı, şiir ve terzilikte de hüner sahibi bir sanatkâr olduğu kaydedilmektedir.
VEFATI
Uzun ve verimli bir yaşam sürdükten sonra Doksan yaşlarında 1556 yılında şu fâni dünyadan göçüp giden Ahmed Karahisârî, ömrü boyunca hizmetinde kusur etmediği pîri İshâk Cemâleddîn Halvetî’nin Sütlüce’deki dergâhına defnedilmiştir. Bugün mevcut olmayan mezartaşı kitâbesini bizzat kendisinin kaleme aldığı, tarihini ise evladlığı Hasan Çelebi’nin attığı mervîdir. Vefâtına Hüdâî Mustafa Efendi “göçdü hayfâ Karahisârî-i pir(963)” tarihini düşmüştür.
Türbede; Şeyh İshak Cemaleddin Karamani Halveti ile Hazreti Ahmed Şemseddin Karahisari ve diğer önemli zatların bulunduğu 6 büyük Şeyh halifesi, aile efradı ve müridanlar metfundur. Türbe zamanla ihmal ve mezar taşı soyguncularının hışmına uğramış bugün bakım ve tamire ihtiyacı vardır.
Şeyh İshak Cemaleddin Karamani Hazretleri.15'nci yüzyılın en önemli halveti Şeyhlerinden birisidir. Şeyh Hamdullah'ın talebesi olan bir hattat kendisi. Aynı zamanda Yavuz Sultan Selim'in kudretli veziri hat da Kanuni'nin ilk dönemdeki sadrazamı olan Piri Mehmet Paşa'nın da amcası. Kendisi dönemin en büyük âlim ve velilerindendir. İstanbul'da 3 yerde tekkesi vardır. Zeyrek, Fındıkzade ve Sütlüce'de.Rabbim rahmetiyle muamele eylesin. Cennetteki derecesini A’li kılsın. Âmin.
Mezar taşında: Beyt:
Hatt-ı hûb içre beyâza çıkaran kendi özini
Yazınun Karahisârî’dür ağardan yüzini
Hüdâyî Mustafâ Efendi dahi rıhletlerine bu mısra’ı târih eylemiştir:
Göçdi hayfâ Karahisârî-i pir (963)
Ahmed Karahisari'nin Türkiye Müzelerindeki Eserleri
Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, mushaf-ı şerif (Hırka-i Saâdet, nr. 5) Kanûnî Sultan Süleyman için yazılmıştır.
Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, kıta (Emanet Hazinesi, nr. 2116)
Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, kıta (Emanet Hazinesi, nr. 2199)
Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, kıta (Hazine, nr. 2299),
Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, murakka (III. Ahmed, nr. 3654)
Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, en‘âm-ı şerif H. 961/M. 1554, (Emanet Hazinesi, nr. 416)
Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, En‘âm-ı şerif (nr. 1443),
Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, Yâsîn-i şerif (nr. 2649), Üsküdar Mevlevîhânesi şeyhi Ahmed Remzi Akyürek tarafından hediye edilmiştir
Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, mushaf-ı şerif, H. 933/M. 1527 (nr. 400) Süleymaniye Türbesi’nden alınmıştır.
Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, Murakka, H. 940/M. 1533-1534 (nr. 1438)
Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, Murakka, H. 954/M. 1547 (nr, 2466),
Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, Murakka, H. 960/M. 1553, (nr. 2499) meşhur hattatların yazıları bulunan körüklü toplama bir murakka‘ içinde ketebeli dört kıtası vardır.
Süleymaniye Kütüphanesi, En‘âm-ı şerif, H. 949/M. 1542 (Ayasofya, nr. 19)
Süleymaniye Kütüphanesi, En‘âm-ı şerif (Süleymaniye, nr. 5)
Süleymaniye Kütüphanesi, Kıt’a (Süleymaniye, nr. 15)
İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, Mushaf-ı şerif, H. 963/M. 1556 (AY, nr. 6714)
Afyonkarahisar Müzesi, Sülüs hurufat meşk murakka’ı, H. 941/M. 1534, (E1. 6)
BİBLİYOGRAFYA
TSMA, nr. D. 9706/4; Ârifî Fethullah Çelebi, Süleymannâme (nşr. Esin Atıl), New York 1986, s. 31, 41, 64; Sâî, Tezkiretü’l-bünyân (nşr. Ahmed Cevdet), İstanbul 1315, s. 61; Mehdî Beyânî, Ahvâl ü Âs̱âr-ı Ḫoşnüvîsân, Tahran 1363 hş., IV, 17, 18; Âlî, Menâkıb-ı Hünerverân, s. 25; Gülzâr-ı Savâb, s. 59, 60; Evliya Çelebi, Seyahatnâme, I, 151, 152; Suyolcuzâde, Devhatü’l-küttâb, s. 9-10; Ayvansarâyî, Hadîkatü’l-cevâmi‘, s. 302; Müstakimzâde, Tuhfe, s. 94; Habîb, Hat ve Hattâtân, İstanbul 1305, s. 84-85; Sicill-i Osmânî, II, 162; Osmanlı Müellifleri, I, 145; Ekrem Hakkı Ayverdi, Fatih Devri Hattatları ve Hat Sanatı, İstanbul 1953, s. 24; Rıfkı Melûl Meriç, Türk Nakış Sanatı Tarihi Araştırmaları, Ankara 1953, s. 58, 66-68; Süheyl Ünver, Hattat Ahmed Karahisarî, İstanbul 1964; Ömer Lütfi Barkan, Süleymaniye Cami ve İmareti İnşaatı (1550-1557), Ankara 1979, II, 184, 187; M. Uğur Derman, Türk Hat Sanatının Şâheserleri, İstanbul 1982, lv. 7, 8; Aptullah Kuran, Mimar Sinan, İstanbul 1986, s. 88; İslâm Kültür Mirasında Hat San‘atı (haz. Uğur Derman), İstanbul 1992, s. 195; Ali Alparslan, Ünlü Türk Hattatları, Ankara 1992, s. 49-64; Filiz Çağman, “Ahmed Karahisarî’ye Atfedilen Ünlü Kur’ân-ı Kerîm”, 9. Milletlerarası Türk Sanatları Kongresi, Ankara 1995, I, 521-527; Muhittin Serin, Hat Sanatı ve Meşhur Hattatlar, İstanbul 1999, s. 109-113; Kemal Çığ, “Hattat Ahmed Karahisarî”, Tarih Dünyası, I/6, İstanbul 1950, s. 234, 235; Midhat Sertoğlu, “Sütlüce ve Üç Hattat Mezarı”, Hayat Tarih Mecmuası, sy. 3, İstanbul 1977, s. 13-17; Atilla Çetin, “İstanbul’da Tekke, Zaviye ve Hankâhlar Hakkında 1199/1784 Tarihli Önemli Bir Vesika”, VD, XIII (1981), s. 589.Sicill-i Osmanî, III, s. 162; MeşhurHattatlar, ss. 107-112; Menâkıb, s. 25; Gülzâr-ı Savâb, ss. 59-60; Devhâtü’l-küttâb, ss. 9-10; Tuhfe-i Hattâtîn, s. 94; Hat ü Hattâtân, ss. 84-85; FâtihDevri, s. 24; Süheyl .Ekrem Hakkı Ayverdi / Fatih Devri Hattatla¬rı ve Hat Sanatı (s. 24, 1953), Rıfkı Melûl Meriç / Türk Nakış Sanatı Tarihi Araştırma¬ları (s. 58-66-68, 1953), Süheyl Ünver / Hattat Ahmed Karahisarî (1964), Ömer Lütfı Barkan / Süleymaniye Cami ve İmareti İn¬şaatı 1550-1557 (1979), M. Uğur Derman / Türk Hat Sanatının Şaheserleri (1982), Ali Alparslan / Ünlü Türk Hattat¬ları (s. 49-64, 1992), Muhittin Serin / Hat Sanatı ue Meşhur Hattatlar (s. 109-113, 1999) - Muhittin Serin / TDV İslam Ansiklopedisi (C. 24, s. 421-424, 2001), İhsan Işık / Ünlü Sanatçılar (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 5, 2013) - Encyclopedia of Turkey’s Famous People
Ahmed Şemseddin Karahisari
|
|
|
Ebu'l Hasan Harakani K.S. |
|
Yazar: RasitTunca - 08-18-2026, 02:02 PM - Forum: Evliyalar Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Ebu'l Hasan Harakani K.S.
EBU'L HASAN HARAKANİ (K.S.) KİMDİR, SÖZLERİ, TÜRBESİ, ESERLERİ
(D.H.352.M.963-V. H.425/M.1033)
Tarih sayfalarına isimleri altın harflerle yazılan gönül sultanlarından birisi de Peygamber (s.a.v) Efendimizin soyundan gelen Mücahit, mutasavvıf, âlim, veli Ebu’l Hasan Harakani(k.s) Hazretleridir.
Bin yıl önce Kars’a gelip Anadolu’da fütüvvet ahlakını yaşayan ve yayan Harakanî ve onun yetiştirdikleri alperen, derviş ve gazileri büyük medeniyetimize öncülük etmişler ve Anadolu’nun bize vatan olmasını sağlamışlardır. Peygamber (s.a.v)Efendimizin yolundan sünnetinden taviz vermeden nefsini mücadele ve mücahede ederek, İslam’ı şuurlu bir mümin ve Müslüman olarak yaşamış, gayri Müslimlere bile örnek olmuş, ibadet, tefekkür ve güzel ahlakın zirvelerinde bir hayat yaşamış, haçlı Bizanslılarla savaşırken şehadet şerbetini içmiş bir yiğit.
Ülkemizin doğusunda bulunan 1064 yılında Anadolu’da fethedilen ilk şehir Anı ve Kars şehridir. Bu kent aynı zamanda Müslüman Türklerin Anadolu’ya ilk giriş kapısı olmuştur. Kafkasya’nın incisi olan Kars Şehri pek çok maneviyat önderini ve şehidini de derununda barındırır. Burada bulunan Ebu’l -Hasan Harakanî Külliyesi ve çevresindeki tarihi eserler Kars’ın manevi tapusudur.
Horasan’dan hicret edip Kars’a gelen, sadece Peygamberimizin(s.a.v) izini takip ederek insanlığa iyiliği tavsiye edip kötülükten men edenlerden biri.
Harakanî Hazretleri beraberinde birçok ehlibeyt ve seyyidleri de getirerek Kafkasya, Karadeniz, Anadolu’nun içlerine kadar yerleştirmiş, İslam’ı yaşayarak güzel örnek olmuş, fütüvvet hizmetleri yürütmüşler, bu açıdan Kars bir tasavvuf ve maneviyat merkezi olmuştur.
Sevgili Peygamberimiz(s.a.v)den gelen hafi ve cehri tarik kolları Hz. Ebubekir (r.a) ve Hz. Ali (r.a) Efendilerimize ulaşmaktadır. Bu silsilenin ikisi de 6. İmam, İmam Cafer-i Sadık(r.a) Hz.lerinde birleşmektedir. Cafer-i Sadık(r.a)Hazretlerinden sonra Beyazid-i Bestami(k.s)’ye ve ondan da Ebul -Hasan Harakanî(k.s)’ye gelip ulaşmaktadır. Böylece Harakanî(k.s)Hazretleri Silsile-i Aliyelerin Altıncı Piri olup, tasavvuf ilminin dünyaya yayılmasında bir merkez olmuştur.
Allah’ın Resulü mübarek hadislerinde buyurdukları gibi; “Size iki şey bırakıyorum; Allah’ın kitabı Kur’an ve benim ehli beytimdir.” “Size iki Emanet bırakıyorum bunları muhafaza ettikçe yolunuzu şaşırmaz dalalete düşmezsiniz; Birisi Allah’ın Kitabı Kur’an, hükmü kıyamete kadar baki, Diğeri benim Sünnetimdir.” (İ.Malik,Muvatta.K.Sitte)
Kur’an ve maneviyat ilmi ehli beytin kalplerinden insanların kalplerine ulaşmaktadır. Harakanî (k.s)Hazretleri de Üveyesidir. Anadolu’nun İslam’la müşerref olması için hem manevi yönden hem de kılıcıyla mücadele etmiş, bu uğurda şehit düşmüştür. Yetiştirdiği insan-ı kâmillerle Anadolu’nun manevi fütuhatını yapmış olan Harakanî’yi, birçok büyük sûfi, edip, ilim adamı ve devlet ricali ziyaret etmiş, bunlardan bir kısmı da kendisine mürit olmuştur. Dînine ve ibadetlerine düşkünlüğü, nefsiyle mücâhedesi ve dâimî zikir ve murâkabe hâlinde bulunması sebebiyle, kendisine “Şeyhü’l-Asr”, yani “Asrının Şeyhi” denilmiş. Pek çok kerâmetleri ve hâlleri müşâhede edilimişti.( Zehebî, Siyer, XVII, 421.)
II. Asır’dan itibaren hem İslâm dünyasında, İslâm’ın yaşanması ve yaşatılması, hem de gayr-i Müslim diyarlara ulaştırılmasında Peygamber(s.a.v)Efendimizin; “üsve-i hasene/model insan” Ebu’l-Hasan Harakânî, işte bu zümreden. Peygamber vârisi sıfatıyla insanlığa örnek olmuş, sözleri, tavır ve davranışları, eser ve tesirleriyle ölümsüzlük kervanına katılmıştır. Ebu’l-Hasan Harakânî, Anadolunun İslamlaşmasında son derece önemli etkisi bulunan tasavvuf ekolünün ilk devir temsilcilerinden bir gönül eridir.
İnsan ile İslâm arasındaki tebliğe âid engelleri kaldıracak vasatlar hazırlamayı gündemine almış ve bu ortamın hazırlığı görevini İslâm muhîtinde leşker-i gazâ denilen mücâhidlerle leşker-i duâ denilen gönül erleri üstlenmiştir. Bizdeki “alperenlik” ise hem gazâ, hem de duâ fonksiyonlarını üstlenen gönül erleri için kullanılan bir tabirdir.
Doğumu: Horasan bölgesinin batısında Bistama bağlı Harakan'da hicri 352.M.963 yılında dünyaya geldi. Adı Ali Bin Cafer, künyesi de Ebul Hasan’dır. Babası; Cafer. Nisbesi Mu‘cemü’l-büldân müellifi Yakut el-Hamevî’nin ifadesine göre el-Harakânî’dir, Ümmi olup Bayezıd-ı Bistami(k.s) Hazretleri'nin ruhaniyeti ile feyz alarak Üveysi tarikle yetişmiş hem zamana hem de kendisinden sonraki dönemlere damgasını vurmuştur.
Hilyesi: Uzunca boylu, kumral tenli, genişçe alınlı, gökçek yüzlü, irice gözlü, açık ve tok sözlü idi. Sûreti itibariyle Hz. Ömeru’l-Fâruk (r.a)’a benzerdi. İlim ve irfanı sebebiyle, “zamanın kutbu ve gavsi” ünvanlarıyla anılan bir gönül sultanıydı.
İlim Tahsili: Çocuk yaşından başlayarak ilim tahsili yapan Harakâni kısa zamanda bütün akranlarının önüne geçerek büyük bir âlim olmuştur. Tasavvuf ve hakikat piri olan Ebu’l Hasan Harakâni’ye Allah celle celaluhu tarafından vehbi ilim verilmiştir. Hz.Mevlana(k.s)’nın da mesnevisinde belirttiği gibi “Din şeyhi” Harakâni açık kerametleri, yüksek menkıbeleri ve yüce hallere sahip bir insanı kâmil idi. Yine Mevlânâ birçok sohbetinde 'Bizim söylediklerimiz Ebu'l Hasan Harakani'den aldıklarımızdan başka bir şey değildir.' diye belirtiyor.
Bayezıd-i Bistami(k.s) Hazretleri'nden 91 yıl sonra dünyaya gelmiş, geleceğinin müjdesini de Beyazidi Veli(k.s)keramet buyurmuştur. Bayezıd-i Bistami'nin (k.s) Dihistan'da şehitlerin bulunduğu kum tepeyi her yıl ziyarete gittiği ve Harakan'dan geçerken de durup havayı kokladığı, koku almadıklarını söyleyen müritlerine 'buradan öyle bir er gelecek ki benden üç derece önde olacak bu kişinin adı Ali künyesi Ebul Hasan'dır' ,diye haber verdiği, Şathiyeleriyle tanınan mutasavvıf. Asrının Şeyhi, veli, âlim, şehit bir Hak dostudur.
Kendisinden bir asır önce Horasan da yaşayan Beyazid-i Bestam (k.s)inin tasavvufundan etkilenerek Bestami dergâhında bir süre türbedarlık yapmıştır. Bu süre içerisinde tasavvufa erişen Ebul Hasan daha sonra çağının en büyük manevi şahsiyetlerinden birisi olmuştur
On iki yıl boyunca Bayezid-ı Bistami Hazretleri'nin türbesine bekçilik eden Harakani Hazretleri ümmi olduğu halde Kur'an-ı Kerim'i hıfz etti. Harakani Hazretleri'nin her gün akşam vakti Harakan'dan Bistama dergâha gelir sabah namazına kadar şöyle dua ederdi: “Allah'ım Bayezıd'a ihsan ettiğin ilimlerden Hasan kuluna da ihsan eyle.' On iki yılsonunda nihayet duası kabul olur. Bayezıd-i Bistami Hazretleri'nin himmeti ile Kur'an-ı Kerim'i hıfz edip irşat mertebesine erişir. (Attâr, s. 673).
Ebul Hasan Harakâni(k.s)Hazretleri, Kolonizatör Türk Dervişlerinin, Anadolu’daki manevi sultanlarından ilkidir. Ömer Lütfi Barkan, Kolonizatör Türk Dervişleri adlı makalesinde, dervişlerin oynadıkları önemli rolü şöyle açıklamaktadır: “Osmanoğulları ile beraber, birçok şeyhler gelip Anadolu’nun garb taraflarında yerleşmişlerdi. Bu yeni gelen derviş muhacirlerin bir kısmı gazilerle birlikte, memleket açmak ve fütuhat yapmakla meşgul bulundukları gibi; bir kısmı da o civarda köylere veya tamamen boş ve tenha yerlere yerleşmişler ve oralarda müritleriyle beraber ziraatla ve hayvan yetiştirmekle meşgul olmuşlardır. Filhakika o zamanlar bu şayanı dikkat dini cemaatlere hemen her tarafta tesadüf edilmekte idi. Onların, tercihan boş topraklar üzerinde kurdukları zaviyeleri, bu suretle büyük kültür, imar ve din merkezleri haline giriyordu. Bu zaviyeler ve fütüvvethanelerin ordulardan daha evvel hudut boylarında gelip yerleşmiş olması, onların harekâtını kolaylaştıran sebeplerden biri oluyordu...”
Türk dervişleri; kağanların, sultanların fetihlerini edep dilinin sunduğu imkânlardan yararlanarak oluştururlarken, dervişliği sadece din duyuruculuğu olarak almıyorlardı. Ayrıca, siyasî, iktisadî, askerî, sosyal ve kültürel keşifler de yapıyorlardı. Onların hâl dili ile söyledikleri, kâl dili ile söylenenlerden çok daha etkili olmuştur.
Ahmet Yesevî’den bir asır önce yaşamış olan Harakâni Hazretleri, Yesevî Hazretlerinin Anadolu’ya yönlendirdiği Yesi Erenlerinden de bir asır önce Anadolu’ya gelerek binlerce yıl varlığını sürdürecek bir yaşam üslubunun yeşermesine öncülük etmiştir. O, bir din büyüğü olmanın yanı sıra Anadolu’nun manevî açıdan fethini gerçekleştiren öncü bir isimdir de. 1033’te Kars şehrinde şehit düşmesi de göstermektedir ki Sultan Alpaslan’ın orduları henüz Anadolu’ya gelmeden, Harakâni Hazretleri sözün kuşatıcı, kapsayıcı işlevleri ile Anadolu’ya gelmiş ve bir yaşam üslubunun iklimini bu topraklarda yaşayanlara açmıştır. Bu bakımdan Harakâni, yalnızca Kars şehrinin değil tüm Anadolu’nun eşiği gibidir. Bismillahlarla girilen bu eşikten sonraki yıllarda Hz. Mevlana, Hacı Bayram-ı Veli ve Yunus Emre gibi din ve dil büyüklerinin sesleri duyulacaktır.
Harakanî fütüvvet anlayışı ile Anadolu’da Ahilik teşkilatının kurulmasına öncülük etmiştir, ona göre fütüvvet civanmertliğin şartı üçtür:1-Cömertlik.2-Şefkat.3-Halktan müstağni olmak.
İnsanlık ailesi içerisinde, hakikati ve marifeti bulma çabası içinde olanlara yol gösteren Ebu’l Hasan Harakanî Hazretleri şu dört grubun sözlerini dinlememizi tavsiye etmiştir.1-Âlimler, 2-Müttakiler3-,Evliya ve 4-Mürşîd-i Kamiller.
Gazneli Mahmut’tan İbn-i Sina’ya, Çağrı ve Tuğrul Beylerden Sultan Alparslan’a kadar birçok ilim ve devlet adamı Harakâni‘nin huzuru saadetlerinde bulunarak onun irfanıyla olgunlaşmışlardır.
Harakanî’nin insaniyetçiliğinin temelinde “aşk”ın çok önemli olduğu kadar derin bir yeri de vardır. O, aşkın mahiyetini izah ederken boyutlarını ve işlevlerini de ele almıştır. Aşkın, insan hayatındaki yerini dikkatli bir şekilde açıklamıştır. O, bunu şu şekilde dile getirmiştir:“Allah’u Teâlâ bana öyle bir fikir vermiştir ki, yarattığı her şeyi onda gördüm ve onda kalakaldım. Gece ve gündüzdeki meşguliyetlerimi (o fikir) görünmez hale getirdi. O fikir basiret oldu, küstahlık ve muhabbet oldu, heybet ve vakar oldu. O fikir nedeniyle O’nun vahdaniyetinin içine düştüm. Bir yere ulaştım ki fikir hikmet, dosdoğru yol ve halka karşı şefkat haline geldi. Onun yaratıklarına karşı, kendimden daha müşfik birini görmedim. O zaman dedim ki: Keşke bütün halkın yerine ben ölsem de halk ölüm yüzü görmese! Keşke bütün halkın hesabı benden sorulsa da kıyamet günü onların hesap vermeleri gerekmese! Keşke tüm halkın azabını bana çektirse de onların cehennemin yüzünü görmeleri gerekmese!”
Harakânî’nin İlmî Şahsiyeti ve Eserleri
Bazı kaynaklarda ümmî olduğundan bahsediliyorsa da Harakânî devrin sûfî âlimleri Ebu’l-Abbâs Kassâb gibi kimselerin talebesi olmuş ve Bâyezîd Bistamî’den de “üveysi” yolla feyz almıştır. “Ümmî” kelimesi, Arapça anne anlamına “ümm” kökünden gelmektedir. Annesinden doğduktan sonra bir muallimin talebesi veya bir mektebin müdâvimi olmayan kimseler için kullanılır. “Ümmî” câhil demek değildir. Aksine hayatı rûhî tecrübe ile tanımış, belki okuyup yazmamış ama irfân yoluyla olayları kuşatmış insan demektir. Bizdeki mektepli ve alaylı tabirlerinden “alaylı” bu mânaya uygun düşmektedir. Alaylı da mekteb okuyup diploma almamış, ama tecrübe ve çilelerle hayâtı, insanları ve olayları tanıyan kimse demektir. Nitekim Harakânî’nin sadece eşi sebebiyle âile hayâtında çektikleri, insanı marifet ve kemâle erdirecek boyuttadır.
Harakânî’nin Meşrebi ve Yolu
Harakânî, muhtelif kaynakların ittifakla haber verdiklerine göre, ondan yaklaşık bir asır sonra yaşamasına rağmen Bâyezîd Bistâmî meşrebindeydi. O’nun gibi coşkulu, cezbesi ve sekri, sahvına galipti. Fena ve baka, sekr ve sahv ile tevhid ve vahdet konularında pek çok söz söylemiş, Hallâc gibi “Ene’l-Hak” anlayışına uygun terennümlerde bulunmuştur. Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ’sında onun bu vadideki sözlerine geniş yer vermektedir.
Devrinin muhtelif âlim ve şeyhlerini tanıyan ve onlardan okuyan Harakânî, en sonunda hemşehrîsî Bâyezîd Bistâmî’nin dergâhında karar kılmış, senelerce önce ölmüş bulunan Bâyezîd’in yolunu devam ettiren müridleriyle görüşmüş, kabrine on iki yıl türbedârlık etmiştir. Sevgi ve aşkla bağlandığı bu kapı onun gönül dergâhı olmuştur. Yılları aşıp gelen Bâyezîd sevgisi, onu yoğurmuş ve vuslata götürmüştür.
Harakânî, bağlısı bulunduğu Bâyezîd vasıtasıyla daha sonra ortaya çıkacak olan Yesevîlik, Bektâşîlik ve Nakşbendîlik’in de kendisinden neş’et ettiği insandır. Çünkü kendisinden sonra onun yolunu devam ettiren Ebû Ali Farmedî, hem Yûsuf Hemedânî’nin, hem de Gazzâlî’nin üstâdıdır. Dolayısıyla Harakânî, Gazzâlî’nin yolunun da kolbaşı sayılır.
Yûsuf Hemedânî(k.s) ise hem Yesevîlik’in kurucusu Ahmed Yesevî(k.s)’nin, hem de Nakşbendîlik’in üveysî pîri Abdülhâlık Gucdüvânî(k.s)’nin mürşididir. Bektâşîlik’in Yesevîlik ile bağlantısını düşündüğümüzde Harakânî bu üç kolun kendinden çıktığı merkez konumundadır.
Ebul Hasan El Harakani Hazretleri'ni, ölmelerine rağmen halen yeryüzünde tasarrufu devam eden beş büyük zattan birisidir. Çünkü O daha dünyada iken ahireti görmeyi başardı. İnsanların imanlarının kurtuluşuna hizmet etmeyi varlığının gayesi olarak gördü. Birçok ulema gelip geçmiştir şu hayattan ama en önemli beş büyük zattan sayılmasına rağmen Harakani Hazretleri çok az kişi tarafından biliniyor.
Ebu’l Harakanî Hazretleri tüm insanlığa evrensel mesajını şu sözleriyle seslenmiştir. “Her kim bu dergâha gelirse ekmeğini verin ve dinini ve inancını sormayın; zira Ulu Allah’ın dergâhında ruh taşımaya layık olan herkes, elbette Ebu’l -Hasan’ın sofrasında ekmek yemeye de layıktır.”
İlahi! Her koşulda senin ve Resul’ün bendesi, halkının hizmetçisiyim!
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN İBADET HAYATI
Harakānî Hazretleri küçüklüğünden beri ibadetlere düşkün idi. Farzların hâricinde pek çok nâfile namaz kılardı. Bâzen kendisine öyle bir hâl gelirdi ki, gafletle kıldığı endişesiyle namazlarını kazâ etme ihtiyacı hissederdi. ( Attâr, Tezkire, s. 637.)
Harakanî(k.s)Hazretlerine göre gerçek kulluk, hakiki anlamıyla ibadet yapmaktır.
İbadet konusu, Harakanî’nin eserlerinde çok açık bir şekilde ve geniş olarak yer alır.O bu konuda şöyle demektedir:“Amele devam et ki, ihlâs ortaya çıksın ve ihlâsa devam et ki,nur ortaya çıksın.Nur ortaya çıkınca ise Allah’ı görürcesine ibadet edersin.”
Harakani(k.s) Hazretleri mükemmel bir ruh inceliğine sahipti; 'Allah'ım gariplerin benim tekkemde ölmelerine müsaade etme. Zira Ebu'l Hasan'ın tekkesinde bir garip öldü derlerse, ben o garibin ölümüne tahammül edecek güce sahip değilim' diye Allah'a yalvarıyordu.
Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri bir gün müritlerine: “Hangi şey daha üstün ve değerlidir?” diye sual etti.
Onlar da: “Ey Şeyh! Bilmiyoruz, bunun cevabını siz veriniz!” dediler.
O da: “Hayatın her safhasında, her zaman ve mekânda Allah’ın zikriyle dolu bir gönül!” cevabını verdi.( Câmî, Nefahât, s. 444.)Şöyle buyururdu: “Hak dostları daima büyük bir hüzün içindedir. Bunun sebebi de Cenâb-ı Hakk’ı şânına lâyık bir şekilde zikretmek isteyip de bunu yapamayışlarıdır. ”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 248.)
Zira Peygamber Efendimiz(s.a.v) de şöyle niyâz ederdi:
“…Yâ Rabbî, Sen’i hakkıyla senâ etmekten âcizim. Sen zâtını nasıl senâ ettiysen öylesin!” (Müslim, Salât, 222)
Harakānî Hazretlerinin Cenâb-ı Hakk’a olan tâzim ve muhabbeti o derecedeydi ki şu tavsiyede bulunurdu: “Siz «Allah» derken, başka bir söz söyleyen kimse ile aslâ sohbet etmeyiniz. (Câmî, Nefahât, s. 444.)
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN DUALARI
Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri dâimâ ilâhî azamet ve kudret akışlarının tefekkürü hâlinde bulunur, murâkabe ve ihsan duygusu içinde yaşar, müridlerine de böyle olmalarını tavsiye ederdi. Onun şu sözleri, sahip olduğu maiyyet/Allah ile beraberlik şuurunu ne güzel aksettirmektedir: “İnsanlar ekseriyetle dualarında şöyle derler, “Allah’ım, üç yerde imdadımıza yetiş: Can çekişirken, mezarda ve kıyamette! Ben de diyorum ki; “İlâhî, her zaman imdadıma yetiş!” (Attâr, s. 638.)
“Dilini öyle bir mühürle ki Allah’ın râzı olmadığı şeyleri konuşmasın!
Kalbini öyle bir mühürle ki Allah’tan gayrısına meyletmesin!
Ağzına öyle bir kilit vur ki helâl olmayan bir şey oradan geçmesin!
Diğer âzâlarını da öyle bir mühürle ki ihlâssız bir amel işlemesin!” (Attâr, s. 627.)
“İlâhî! İnsanları incittiğim zaman beni görür görmez yollarını değiştiriyorlar. (Sen ise Rabbim, ne kadar sonsuz bir merhamet sahibisin ki) Sen’i o kadar incittiğimiz hâlde Sen yine bizimle berabersin!” (Attâr, s. 616.)
“Allah Teâlâ şu dört şeyle kula hitâb eder: Beden, dil, kalp ve mal. Bedeni hizmete, dili zikre vermek kâfî değildir! Kalben Cenâb-ı Hak’la beraber olup malını da Allah yolunda cömertçe sarf etmedikçe bu vuslat yolunda mesâfe alamazsın!” (Attâr, s. 631.)
NEFSİ ARINDIRIP KEMÂLE ERDİRMEK
Harakānî Hazretleri, nefsin tezkiye ve terbiyesi hususunda şöyle buyururdu: “Allah sizi dünyaya temiz olarak getirdi; siz de O’nun huzuruna kirli olarak gitmeyiniz!” (Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 258.)
Âyet-i kerimede Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:“Rab’lerine karşı gelmekten sakınanlar ise, bölük bölük Cennet’e sevk edilir, oraya varıp da kapıları açıldığında bekçileri onlara: «Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya!» derler.” (Zümer Suresi, 73)
“Yüce mertebelere ulaşan Hak dostları, ihlâsla yaptıkları amelleri yanında, nefislerini de tezkiye ettikleri için yükseliyorlar.” (Attâr, s. 622.)
“Nasıl ki namaz ve oruç farzdır, îfâsı mecbûrîdir, aynı şekilde gönülden kibri, hasedi ve hırsı bertaraf etmek de zarurîdir.” (Attâr, s. 629.)
Zira ahlâkımızın seviye kazanması, ibadetlerimizin kabûlünün en büyük alâmetidir.
Harakani Hazretleri kibiri hiç sevmezdi. Zaten Allah dostlarının sıfatlarının biri de tevazu sahibi olmasıdır. Talebelerine şöyle buyurmuştur: “Tandırdan elbisene bir kıvılcım sıçrasa, hemen onu söndürmeye koşuyorsun! Peki dînini yakacak olan bir ateşin, yani kibir, haset ve riyâ gibi kötü sıfatların kalbinde durmasına nasıl müsâade edebiliyorsun?!” (Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 239.)
“İki kişinin dinde çıkardığı fitneyi şeytan bile çıkaramaz:
1) Dünya hırsına sahip âlim ve
2) İlimden mahrum ham sofu!” (Attâr, s. 624.)
“Çok ağlayınız, az gülünüz; çok susunuz, az konuşunuz; çok infâk ediniz, az yiyiniz; başınızı yastıktan uzak tutunuz! (Uykunun esiri olup da iç dünyanızı hantallaştırmayınız!)” (Attâr, s. 630.)
Harakānî Hazretleri daha çok hüzün hâlinde bulunur, semâ ve rakstan hoşlanmazdı. Özel hırka ve husûsî seccâde gibi şeklî unsurlara ehemmiyet vermezdi.
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN HELÂL LOKMA HASSÂSİYETİ
Harakānî Hazretlerinin teveccühüne mazhar olan bir mürîdi vardı ki, Şeyh’in nazarında bütün müridlerden daha üstündü. Bir gün şeyhine: “Efendim, bizim bâzı kardeşlerimiz var ki, onlar koyun sahibi olup malları helâldir. Uzun zamandır birkaç koyunu tekkeye bağışlama arzusundadırlar.” dedi.
Şeyh Hazretleri: “Ben öyle bir tevekkül ve teslîmiyet içindeyim ki, Allah Teâlâ bana: «Senin ihtiyaçlarını Ben karşılarım.» buyurdu. Bir daha ısrar etmeyeceğine söz verirsen, bu defaya mahsus, helâl olması şartıyla kabûl ederim...” buyurdu.
Koyunları toplayıp getirdiler. Şeyh Hazretleri tekkeden dışarı çıktı, kolunu sallayınca koyunların bir kısmı tekkeye girdi, bâzısı da hiç kimsenin tekkeye sokamayacağı şekilde kaçıp karşı tarafa gitti. Araştırdıklarında, tekkeye girmeyen koyunların helâl olmadığı anlaşıldı.( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 315.)
Bir gece hizmetçisi turşu yapmıştı. İçine Şeyh’in kendi eliyle ekmiş olduğu bahçeden çöğen otu koparıp koymuştu. Harakānî Hazretlerinin âdeti, yatsı namazını kılmadıkça yemek yemezdi: “Allah’ım, Sana olan ibadetlerimi huşû ile tamamlamadan vücudumu beslemeyeceğim.” derdi.
Yatsı namazından sonra yemek getirdiler. Hazret: “Bu yemekten karanlık (şüphe) kokusu geliyor.” dedi. Ertesi gün o bahçeye gidip baktılar ki, bâzı insanlar buğdaylarını sulamak için harklarına su salmışlar, Efendi’nin bağına giden harkın bağlantısı da açık kaldığı için su oraya akmış ve Efendi’nin ektiği sebzeler bu sudan bir miktar almıştı.( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 315-316.)
Hadîs-i şerîfte buyrulur:“Mü’minin firâsetinden sakınınız! Çünkü o, Allâh’ın nûruyla bakar.” (Tirmizî, Tefsîr, 15/3127)
Bu firâset, basîret ve takvâ hassâsiyeti de Hakk’a yakın kalplerin sanatıdır.
AZ YEMEK VE AZ KONUŞMAK
Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Kırk yıl var ki, misafir için hazırlanan dışında ne yemek pişirmiş ne de herhangi bir şey yapmışızdır. Misafir için pişen yemekten de kifâyet miktârı faydalanırdık.” (Attâr, s. 637.)
Harakānî Hazretleri şu kıssayı naklederdi: Lokman Hakîm bir gün oğluna:“Yavrucuğum, bu gün oruç tut ve konuştuğun her şeyi not et! Akşam olunca konuştuklarını bana arz edip hesâbını verdikten sonra iftar edersin!” dedi.
Akşam olunca oğlu konuştuklarının hesâbını vermeye başladı. Vakit iyice geç oldu ve karnı iyice acıktı. Lokman Hakîm ertesi gün de aynı şeyi söyledi. Yine oğlu hesap verinceye kadar iftar iyice gecikti. Üçüncü gün de aynı şey olunca, dördüncü gün oğlu, lüzumsuz konuşmaları terk etti. Akşam babası hesap isteyince de: “Hesap verme korkusuyla çok az konuştum.” dedi.
Lokman Hakîm: “Gel öyleyse, hemen yemeğini ye!” buyurdu.
Harakānî Hazretleri bu kıssayı anlattıktan sonra da:“Dünyada lüzumsuz konuşmaları terk edenlerin hâli, kıyâmet günü, Lokman Hakîm’in oğlunun hâli gibi selâmet olacaktır.” buyururdu.( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 265.)
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN GAZNELİ MAHMUT’A NASİHATLERİ
İlk Müslüman Türk devletini kuran Gazneli Mahmûd da onu ziyaret ederek feyz alanlar arasındadır. Feridüddin Attar’ın Tezkiretü’l-Evliyâ’sında verdiği bilgiye göre, Gazneli Sultan Mahmûd, Şeyh Harakânî ile birkaç defa görüşmüştür. Hindistan Fâtihi, büyük Sultan Gazneli Mahmut, Harakān köyü yakınlarına geldiğinde, medhini duyduğu Ebû’l-Hasan Hazretlerini ziyaret etmek istemişti. Evvelâ bir adamını çağırarak Harakānî Hazretleri’ne gitmesini ve:
“Gazne Sultânı ziyaretinize gelecek, sizler de müridlerinizle beraber onu karşılamaya çıkın!” demesini emretti. Eğer tereddüt ederse de; “Allah’a, Resûlü’ne ve sizden olan emir sahiplerine (idârecilere) itaat ediniz...” (en-Nisâ, 59) âyetini hatırlatmasını tembih etti. Bu tâlimâtıyla Hazret’in nasıl davranacağını görerek onun mânevî kemâlini yoklamak istiyordu.
Elçi, kendisine verilen vazifeyi yerine getirince Harakānî Hazretleri ona şöyle dedi:
“Mahmut’a de ki: «Ebû’l-Hasan; “Allah’a itaat edin!” fermânıyla öyle meşguldür ki, seninle ilgilenecek hâli yoktur.»”
Bu söz, Sultan Mahmut’a derinden tesir etti. Yanındakilere: “Kalkın Şeyh’in huzuruna varalım, bu zât farklı bir insan, bizim bildiğimiz kişilerden değil!” dedi. Huzura varan Sultan Mahmut: “Bana bir nasihatte bulun!” dedi.
Harakānî Hazretleri: “Ey Mahmut, dört şeye dikkat et: Takvâ, cemaatle îfâ edilen namaz, cömertlik ve halka şefkat!” buyurdu.
Sultan Mahmut:“Bana duâ et!” diye ricâ etti.
Hazret: “Beş vakit namazda; «Allah’ım, mü’min erkekleri ve mü’min kadınları affeyle!» diye duâ ediyorum. Sen de buna dâhilsin.” buyurdu.
Sultan Mahmut:“Husûsî duâ istiyorum!” dedi.
Harakānî Hazretleri: “Ey Mahmut, âkıbetin Mahmut (hayırlı ve güzel) olsun!” diye duâ etti ve onları ayakta uğurladı.
Sultan Mahmut: “Geldiğimde iltifat etmemiştin, şimdi ise ayağa kalkıyorsun. O hâl neydi, bu ikram nedir?” diye sordu.
Hazret: “Gelirken sultanlık gururuyla ve imtihan için gelmiştin, şimdi ise gönül kırıklığı ve dervişlik hâliyle gidiyorsun. Dervişlik devletinin güneşi üzerinde ışıldamaya başladı. Daha önce sultan olduğun için kalkmadım, şimdi derviş olduğun için kalkıyorum!” dedi.
Sultan Mahmut gazâya gitmek üzere oradan ayrıldı. (Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 298-300; Attâr, s. 598-599.)
Harakânî ve Fütüvvet
Fütüvvet, gençlik demektir. Hz. Ali(r.a) gibi birtakım gençlerin asr-ı saâdetteki fedâkarlık, yiğitlik ve civânmerdlikleri sebebiyle bu kelime tasavvuf kültürümüzde yiğitlik ve cömertliği ifade eden bir âlem olmuştur. Bu yüzden hicrî ikinci asırdan sonraki sûfîlerden bu kavramı kullananlar pek çoktur. Ancak bu kavram daha sonra Abbâsî halifelerinden en-Nâsır li-dînillah tarafından gençleri ve san’atkarları organize eden, eğitip yetiştiren bir örgüt hâline gelmiştir. Bu fütüvvet anlayışı, Anadolu Selçukluları zamanında “Ahîlik” olarak sistemleşmiş, Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması ile Osmanlı’nın kurulup gelişmesinde önemli hizmetler ifâ etmiştir.
Fütüvvet ile ilgilenen Harakânî bu teşkîlâtın ve Ahîlik’in kurulmasını da hazırlayanlardandır. Ona göre fütüvvet ve civanmertliğin şartı üçtü:
1- Cömertlik,
2- Şefkat,
3- Halktan müstağnî olmak.
İçinde Allah’dan başkasına yer olan kalb, baştanbaşa ibadet ve taatla dolu olsa da ölüydü. Çünkü gönüllerin en aydını, içinde halk olmayanı, amellerin en güzeli, içinde mahlûk fikri bulunmayanıydı.
Amel ve ibadetlerdeki ölçüsü şuydu: “Hergün akşama kadar halkın beğendiği ve memnun kaldığı işler yapasın. Her gece de sabaha kadar Hakk’ın beğendiği amel ile olasın.”
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN KERÂMETLERİ
Çocukken anne-babası, erzağını verip onu hayvanları gütmek üzere meraya gönderirlerdi. O da, hâlini belli etmeden oruç tutar, erzağını da sadaka olarak fakirlere verirdi. Akşamları gelip iftarını açar, ancak kimsenin bu durumdan haberi olmazdı.
Biraz daha büyüyünce kendisine, saban ve tohum işini verdiler. Bir gün tohumu saçmış saban sürüyordu. O esnâda ezan okundu. Hemen sabanı bırakıp namaza durdu. Selâm verdiğinde, öküzlerin kendi kendilerine çift sürmeye devam ettiğini gördü. Hemen başını secdeye koyarak şöyle niyâz etti: “Allah’ım, duyduğuma göre Sen her kimi dost edinirsen onu insanlardan gizlermişsin! (Beni de insanlardan gizle!)”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 280; Attâr, s. 593.)
Ebû’l-Hasan Hazretleri on iki sene boyunca her gün yatsı namazını cemaatle kıldıktan sonra Sultânü’l-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî Hazretlerinin türbesine gidip büyük bir edep ve hürmetle ziyaret eder ve sabah namazında yine kendi tekkesinde hazır olurdu. Böylece üç fersah yol yürümüş olurdu. Nihâyet bir gün Bâyezîd Hazretlerinin türbesinden: “irşada başlama zamanın geldi!” diye bir ses işitti. Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri büyük bir mahviyet içinde: “Ey Şeyh, benim işime himmet lütfet ki, ben ümmî bir insanım, şeriatı hakkıyla bilmiyorum, Kur’an’ı gerçek manasıyla öğrenebilmiş değilim!” dedi. Türbeden gelen ses:“Ey Ebû’l-Hasan, oku: «Eûzü billâh…»!” diye ona okumayı tâlim etmeye başladı. Harakānî Hazretleri tekkesine varıncaya kadar Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmiş oldu. ( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 307.)
Hazretin o günden sonra Kur’ân ve Sünnet’e vukufiyeti daha da arttı.
Bir defasında müritlerinden biri, Âlemin Kutbu’nu görmek istediğini söyleyerek Hazret’ten izin alıp yola çıktı. Uzun gayretler neticesinde o makamda Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri’nin bulunduğunu görünce son derece mahcup ve pişman oldu. Mürîdine büyük bir tevâzû ve şefkatle yaklaşan Hazret ise şu tembihlerde bulundu: “Gördüğün şeyi gizlemen gerekiyor. Zira ben Allah Teâlâ’ya beni hem bu âlemde hem de öbür âlemde insanlardan gizlemesi için duâ ediyorum.(Attâr, s. 595.)
Harakânî’ye nisbet edilen bir takım eserler bulunmaktadır. Onlar da:
1- Hidâyet-nâme,
2- Fakrnâme,
3- Nûru’l-ulûm’dur.
Bunlardan Fakrnâme, Genç-bahş Kütüphanesinde yazma nüshası bulunan yaklaşık 30 sayfa civarında bir risâledir. Bu risâlenin Nûru’l-ulûm ile aynı eser olup olmadığını tahkik imkânı bulamadık. Nûru’l-ulûm muhtelif tasavvufî konuları ihtivâ eden on bölümden oluşan yaklaşık 50-60 sayfalık Farsça bir eserdir. Eserin tek yazma nüshası British Museum, Or, nr, 249’dadır. Biri Müctebâ Minovî, diğeri Abdürrefi Hakikat tarafından yapılmış iki neşri bulunmaktadır.
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN VEFÂTI
Ebul Hasan Hicri 425 Miladi 1033 yılında 10 Muharrem Aşûre gününde -Aralık’ta) 73 yaşında Kars'a 15 km. uzaklıktaki Yahnı dağının eteğinde Bizans ordusu ile yapılan bir savaşta yaralanarak Kars'ta şehit olmuştur. Şahadet mertebesine erişen ilk Anadolu evliyalarından birisi olan Ebul Hasan için 1064 yılında Sultan Alpaslan’ın Kars'ı fethetmesinden sonra bugünkü Kaleiçi mahallesinde bir türbe yaptırılmıştır. Türklerin Anadolu'ya yerleşmeye başladığı tarih olan 1064'den önce Anadolu'nun Türkleşmesi için gelen bu Alperen 70 yıllık ömrünün tamamında tasavvufunu insan sevgisi üzerine kurmuştur.
Harakânî, tasavvuf tarihinde Aynu’l-kudât Hemedânî, Necmeddin Dâye, Attar ve Mevlânâ Celâleddin Rûmî gibi coşkulu mutasavvıfları derinden etkilemiştir. Türklerin Anadolu kapısını açtığı Malazgirt zaferinden yaklaşık kırk yıl önce vefât eden bu gönül adamının; şahsının ve mensup olduğu tasavvufî ekolün Anadolu insanı üzerinde çok önemli etkileri olmuştur.
Harakānî Hazretleri vefatı yaklaşınca: “Kabrimi otuz arşın derinlikte kazın, çünkü şu toprak Bistam toprağından yüksektir. Yatacağım toprağın, Bâyezîd Hazretleri’nin kabr-i şerîfinden yüksek olması câiz değildir, edebe de uymaz.” buyurdu ve bir müddet sonra vefat etti.( Attâr, s. 639.)
Bugün hem memleketi Harakan'da hem de Kars'ta iki ayrı türbesi mevcuttur.
Ebul Hasan Harakani türbesi şehit olduğu 1033 yılından 31 yıl sonra Kars'ın Sultan Alpaslan tarafından fethedilmesi sırasında yapılmıştır. Yüzyıllar içerisinde türbe bazı değişikliklerle günümüze kadar ulaşmıştır.
Evliyanın Kars merkezinde Kaleiçi mahallesindeki türbesi Ortaçağın sonlarına kadar Kars ve Doğu Anadolu’da geçen siyasi mücadele ve savaşlar sebebiyle zamanla unutulmasına yol açmıştır. Ancak 1579 yılında Osmanlı Padişahı III.Murad doğu sınırlarındaki siyasi istikrarsızlığa son vermek için Lala Mustafa Paşa komutasında gönderdiği 100 bin kişilik Osmanlı ordusu Kars'ı eyalet merkezi yapmak için başlatılan imar çalışmaları sırasında bu Anadolu evliyasına ait kabir bulunarak Ebul Hasan'ın ismine izafeten Evliya Camii inşa edilerek evliyanın kabri de camii bahçesindeki türbeye defnedilmiştir.
XVII. yüzyılda Osmanlı ülkesini dolaşan ünlü Türk seyyahı Evliya Çelebi’nin ise Ebu’l-Hasan Harakânî ile ilgili verdiği bilgiler çok ilginçtir. Evliyâ Çelebi şunları anlatmaktadır. Kars kalesi ikinci defa III. Murad zamanında Lala Mustafa Paşa tarafından inşâ ettirilmiştir. Kalenin onarımı yetmiş günde tamamlanmış, bütün cephâne ve levâzımı ikmâl edilmiştir. Tamir sırasında ümmetin sâlihlerinden hâfız bir asker şöyle bir rüyâ görüp Lala Mustafa Paşa’ya arzetmiştir:“Rüyamda yaşlı bir zât zâhir olup: “Bana Ebu’l-Hasan Harakânî derler. Makamım bu mahaldedir. Alâmet ve nişan istersen ayağının ucundaki yeri kaz, durumu hayretle göreceksin” dedi. Bunun üzerine yüz işci kuyuyu kazmaya başlar ve kuyuda dört köşe kırmızı bir mermer, üzerinde hüsn-i hat ile şu ibârenin yazılı olduğunu görürler: “Menem şehîd-i saîd Harakânî.” Gaziler zikir ve tevhid ile mermeri kaldırınca altından kabir çıktı. Kabirde henüz vücûdu ter ü tâze bir halde, pazusundaki yaranın üzerinde bulunan makreme ile sırtındaki hırka bile henüz çürümemiş bir haldeymiş. Hatta vücûdunun sağ tarafındaki yara hâlâ kanamakta imiş. Gaziler bu hâli görünce tekbir getirerek kabri kapatmış. Bundan sonra kale içinde ilk olarak Harakânî tekke ve camii bina olunmuştur. Bu bina Lala Mustafa Paşa hayrâtıdır.”
11. Asrın tasavvuf âlimlerinden Ebul Hasan Anadolu'nun Türkleşmesi için müritleri ile birlikte hizmette bulunmuş tevazu sahibi bir evliya idi. O Anadolu'nun fethi için Alperenlik ruhuyla ilk tohumları atmış, kendisinden bir asır sonra yaşayan Ahmed YESEVİ'yi de etkilemiştir. Ebul Hasan'ın tasavvuf görüşünü anlatan Nurul Ulum adlı eserden onun ' Her kim bu dergâha gelirse ekmeğini veriniz, inancını sormayınız' şeklindeki düşüncesi daha sonra Mevlana'da ' Kim olursan ol yine gel' şeklinde ifadesini bulmuştur. Mevlana şiirlerinde Ebul Hasan Harakani'yi ' Şeyh-i Din' ( Dinin Şeyhi) olarak nitelemiştir. Yine Ebul Hasan Harakani Nurul Ulum adlı eserin 6. bölümünde ' Bana seni gerek' şeklinde ifade ettiği Allah sevgisi Yunus Emre'nin şiirlerinde şekillenmiştir.
Anadolu'nun Türkleşmesinde ve aydınlanmasında büyük rol oynayan Evliya Alperenlerden birisi olan Ebul Hasan Harakani ne yazık ki yeterince tanınmamış ya da tanıtılmamış Kars şehrinin önemli değerlerinden birisidir.
Evliya camii külliyesindeki kubbeli şadırvanın içerisinde Ebul Hasan Harakani'ye ait türbenin etrafında 21 adet mezar daha bulunmaktadır. Bu mezarlardan birisi 1767 yılında Kars Beylerbeyi Kethüda Mehmet Paşaya ait Kars'taki tek kavuklu mezardır. Diğer bir mezar ise 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sonrası Kars'ın 40 yıllık Rus işgali sırasında şehirdeki Ermeni ve Rus baskılarına karşı Türk ahaliyi eğiterek Kars'tan göç etmelerini önleyerek şehrin Türk nüfusunu korumak için mücadele veren Evliya camisinin o tarihteki imamı Hafız Kurban Efendiye ait mezardır.
Bir duasında: “Ey Allah'ım benim zamanımda ve benden sonra, benim adımı duysun duymasın ziyaretime gelen topluluğu bağışlamanı dilerim”. Diyordu.
'Türbenin giriş kapısındaki 1854 tarihli Osmanlıca kitabe
Hak nasibitdi de yapıldı Merkad-i nevgül'zâr
Bû'l-Hasen Harakanî Şeyh'ün yatduğıdur bu mezâr.
Ol Muhammed-Dervîşitdi bu makamı böyle hoş
Evliyânun aşkına olsun fedâcânlar hezâr.
Her Murâd hâsıl olur sıdk-ile bunda ey dede
Her kim ihsâneyliye bulunur derdine izâr.
İncidenler bu makamı incidiser o Hakkı
Çün 'ihâninüihânu'l-Lah' Kelâmunda yazar.
Târih ün-Nebî-i birden Yûsuf Mollâ dedi
Bâşedîn-sâl sitte vü 'ışrînhezâr (1026-1617 )
Tasavvufî Anlayışı
Ameller ve ibadetlerdeki ölçüsü şuydu: “Her gün akşama kadar halkın beğendiği ve memnun kaldığı işler yapasın. Her gece sabaha kadar Hakk’ın beğendiği amel ile olasın.”
Katilden; yani adam öldürmekten beter olan fitnenin dinde iki grup insan tarafından çıkarılabileceğini söylerdi. Onlar da: Gözünü dünya hırsı bürümüş âlim ile ilimden mahrum ham sofuydu.
El emeği ve göz nurunu üstün tutar, nimetlerin en helâl ve temiz olanının kişinin emek ve gayretiyle elde ettiği nimetler olduğunu anlatırdı.
Kendisine: “sûfî kimdir?” diye soranlara:
“Hırka ve seccâde ile sûfî olunmaz, merasim ve âdetlerle tasavvufa yol bulunmaz. Sûfî, mahv ve fenâ ile benlikten geçendir. Zira abası ve hırkası olan pek çoktur. Lazım olan kalp sâfiyetidir. Elbisenin ne faydası var? Çul giymekle ve arpa yemekle adam olunsaydı eşeklerin de adam olması gerekirdi. Çünkü onlar da çul giyer, arpa yerler.”
Bir gün bir adam gelip şeyhten hırka talebinde bulundu. Şeyh derdi ki: “Bir erkek çarşaf giymekle nasıl kadın olmazsa, sen de hırka giymekle bu yolun eri olamazsın. Önce gönlünü arıtmaya bak!”
Ona göre sûfî, gündüz güneşe, gece yıldıza ve aya ihtiyacı olmayandı. Çünkü sûfîlik varlığa ihtiyacı olmayan yokluktu.
Bir gün müritlerine: “En güzel şeyin ne olduğunu” sordu ve kendisi bunu şöyle açıkladı: “En güzel şey, devamlı zikreden bir kalbdir. Çünkü bütün varlığını Allah istila etmiş bir kimse, tepeden tırnağa herşeyiyle Allah’ı ikrar eder.”
Sıdk’ı gönülde olanı konuşmak, ihlâs’ı her şeyi Hakk için yapmak, riya’yı da amelini halk için yapmak şeklinde tanımlardı.
Vâris-i Nebî denmeye lâyık olan kimse, O’nun fiil ve kavillerine uyan, O’nun izine basarak yürüyendir. Kâğıtların yüzünü karalayıp kitap yazdığını sanan değildir. Ölümsüz bir hayata kavuşmanın günde bir kere ölüp yine dirilmek olduğunu söylerdi. İncitme ve incinme konusunda şunları söylerdi: İnsanlar üç zümredir:
1- Sen kendisini incitmediğin halde o seni incitir.
2- Sen kendisini incitirsen onlar da seni incitir.
3- Sen kendisini incitsen de o seni incitmez.
Bir mü ‘mini incitmeden sabahtan akşama varan bir kimse, o gün akşama kadar Hz.Peygamber (s.a.v) ile yaşamış gibi olur. Eğer mü ‘mini incitirse, Allah onun o günkü ibadetini kabul buyurmaz. .”( Attâr, s. 628.)
Tasavvufi umdeleri Nebevî üslûpla şöyle anlatırdı: “Çok ağlayın, az gülün, çok susun, az konuşun, çok verin, az yiyin, başınızı yastıktan uzak tutmaya çalışın.”
Ebul Hasan Harakani'nin ölümünden 3 asır sonra müritlerinden birisi tarafından yazılan 'Nurul Ulum' adlı eserde; evliyanın ilmi ve hayatından kesitleri öğrenmekteyiz. Farsça el yazması bu eserin orijinali günümüzde Bristh Museum kataloğunda bulunan Nurul Ulum, 6 bölümden oluşmuş, son bölümü evliyanın yaşamını anlatan tek orijinal eserdir.
Ebu’l-Kâsım Kuşeyrî, Ebu’l-Abbâs Kassâb, Ebû Said-i Ebu’l-Hayr gibi mutasavvıflarla İbn Sînâ gibi felsefe ve tıp otoriteleriyle çağdaş. Kuşeyrî ile görüştüğünü Keşfu’l-Mahcûb müellifi Hücvirî’den öğreniyoruz. Ebu’l-Abbâs Kassâb onun hakkında: “Tasavvuf pazarında rihlet ve ziyaret Harakânî’ye lâyıktır” demektedir.
İbn Sinâ ve Harakânî
Tezkiretü’l-Evliyâ ve el-Hadâiku’l-Verdiyye’nin verdiği bilgilere göre Harakânî, çağdaş, felsefe ve tıp otoritesi, eserleri dört asır Batı üniversitelerinde okutulan İbn Sinâ ile de görüştü.
Tasavvuf ve tasavvuf erbâbına karşı ilgi duyan Filozof İbn Sinâ, Harakânî’yi ziyarete gelir. Şeyhin evine varıp karısından nerede olduğunu sorar. Karısı da, onun hakkında hiç de hoş olmayan lafızlar kullanarak evde olmadığını ve ormana odun getirmeye gittiğini söyler. İbn Sinâ, şeyhi görmek için orman tarafına, onu aramaya gider. İbn Sinâ yolda şeyhin gelmekte olduğunu ve yükünü bir aslanın taşıdığını görünce hayretle sorar:
“Efendi, bu ne hal böyle?” Şeyh de: “Evdeki aslanın yükünü çekmemiş olsak, Allah bizim yükümüzü dağdakilere çektirmezdi” der. Evdeki aslan karısıdır. Çünkü son derece geçimsiz bir kadındır, ama Harakânî Allah için onun sıkıntılarına katlanarak “kesb-i kemâlât” etmiştir. Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretlerini, buna benzer daha pek çok büyük zât ziyaret etmiş ve birçoğu da ona mürîd olmuştur. İbn-i Sînâ da Harakānî Hazretlerini ziyaret edip onun tesirinde kalanlardandır.(Attâr, s. 597.)
Abdullah Ensârî ve Harakânî
(396-881/1006-1089) Menâzilü’s-Sâirîn adlı eserinde tasavvufî hal ve makamları anlatarak tasavvuf tarihimizde haklı bir şöhret kazanan Abdullah el-Ensârî el-Herevî de, Harakânî’nin müridlerindendir. Onu bizzat hayat suyu şeklinde niteleyerek hakikati onun aracılığıyla bulduğunu şöyle anlatır: “Hadis, fıkıh ve diğer İslâmî ilimlerde pek çok üstaddan okudum. Tasavvuftaki üstadım ise Ebu’l-Hasan Harakânî’dir. Onu görmeseydim marifete eremezdim. “O zamanın efendisi ve gavsı idi.” (Câmî, Nefahât, 482.)
Ebû Said-i Ebu’l-Hayr ve Harakânî
Harakânî’nin Ebû Said’in çağdaşı olduğu ve kendisiyle zaman zaman görüştüğü bilinmektedir. Nitekim bir ziyaretinde Harakânî’nin huzurunda susmayı tercih ettiği görülmüştü. “Niçin susuyorsun?” diye soranlara: “Bir konuda iki tercümana ihtiyaç yok” diye cevap verdiği nakledilir. Rivayete göre Harakânî, Ebû Said-i Ebu’l-Hayr’ı bast ehli kendisini ise kabz ehli olarak nitelerdi. Ebû Said semâ ve rakstan hoşlandığı halde Harakânî ise meşrebi gereği bundan pek hazzetmezdi.
Harakânî, belki de fütüvvet ve melâmet meşrebinde bir sûfî olmasının gereği hırka ve seccâde gibi sembolik unsurlara pek önem vermezdi. Oysa Ebû Said-i Ebu’l-Hayr, ilk sistemli tekke kuran şahıs sıfatıyla bunları önemserdi. Kendisiyle birlikte “onu bir mana denizi ve Harakanî’yi o denizden bir konuşmacı”olarak gören ve birçok müride sahip çağdaşı ünlü bilgin ve gezgin sûfi Ebu Said-i Ebu’l- Hayr (357-440/967-1049) onun makamının yüceliğini ve manevi tesiriyle kendisinden aldığı feyzi şöyle ifade eder: “Ben pişmiş bir tuğla idim; Harakan’a varınca cevher olarak döndüm.”
Onun çağdaşı ünlü sûfi yazar El-Hucviri (Ebu’l- Hasan Ali b. Osman Cullabi ö. 465/1072), tasavvufun temel kaynaklarından sayılan Keşfu’lMahcûb adlı eserinde Ebu’l- Hasan’ı şöyle tanıtır: “Yegâne imam, devrin ehlinin şerefi… Şeyhlerin en büyüğü idi… kendi döneminde Allah’ın bütün velileri tarafından övgüye mahzar bir zat idi.’’
Yine Hucviri’nin ifadesiyle, Ebu’l- Hasan’a çağdaş, birçok müridi bulunan devrin meşhur âlimi sûfi yazar Abdulkerim el-Kuşeyri (376-465/986-1072) kendisini ziyaret ettiği Harakan’da ondan aşırı şekilde etkilendiğini şöyle ifade eder:“ÜstadEbü’l-Kasım Kuşeyri’den (Allah ondan razı olsun) duydum ki (dedi):‘Harakan vilayet (köy)’ine varınca, o pîrin haşmetinden dolayı fesahatim sona erdi ve (konuşacak)ibare kalmadı; öyle ki veliliğimden azledildiğimi sandım.”
Sem’ani (Ebü Said Abdülkerim b: Muhammed ö.562/1167) onun hakkında şöyle der: “ …Harakan…Esterabad yolu üzerinde Bistam dağında hayrı bol büyük bir köyün adıdır. Asrının şeyhi ve zamanın yegânesi Ebu’l-Hasan Ali bin Ahmed el-Harakanî oralıdır.”
Bazı şathiyelerini yorumlayan Rüzbihan Baklı-i Şirazi (ö. 606/1209) de Harakanî hakkında şöyle der: “Aşkın kılıcı ve ateş denizinin usta yüzücüsü Ebu’l-Hasan Harakanî; onun meşhur kerametleri ve etkileyici (ünlü) sözleri vardı; hakikat ilminde hali seçkin ve sözü cömert idi.”
Ünlü sûfi yazar ve şairlerden Feriduddin-i ‘Attar (Ebü Hamid Muhammed ö.618/1221)ın tasviriyle “Harakanî: Hüzün deniz, dağdan daha sağlam, ilahi güneş, sonsuz sema, rabbani harika, devrin kutbu… Sultan-ı salatin idi; âlemdeki evtad ve abdalın kutbu; tarikat ve hakikat ehli padişahı, dağ gibi bir sıfat şahikasının mütemekkini ve marifet sahasının yegânesi… Hakikat sırlarına sahip, himmeti yüce ve mertebesi ulu; Yüce Allah nezdinde yakın aşinalığı olan bir zat idi.” der.
Tasavvufun şüphesiz en büyük şahsiyetlerinden sayılan ve Mesnevi’sinde ona geniş yer veren Mevlana Celaleddin-i Rumi (ö.670/1271) onun için, “Din’în Şeyhi (Şeyh-i Din)”ifadesini kullanarak, ‘’bizim söylediklerimiz Ebu’l Hasan Harakanî’den aldıklarımızdan başka bir şey değildir’’ demiştir.
Mesnevî’nin Hz. Harakâni ile ilgili en çarpıcı yeri Hz. Bayezid’in Hz. Harakâni’nin varlığından ve dünyaya geleceğinden haberdar edişidir. Bu hikâye Hz. Şems’ten de önce Attar’ın Tezkiretu’l-Evliyâ eserinde ve daha başka kimliği meçhul mutasavvıflar tarafından yazılan kitaplarda yer almıştır. Mevlânâ gönlü ile hadiseyi bildiği için diğer anlatılanlara ekler yapmıştır. Hz. Bayezid’in Harakâni’nin mânâsını, Peygamber’in hadisi ile açıkladığı ve 150 yıl önce Hz. Muhammed(s.a.v)’in Yemen’den Allah’ın kokusunu hissedişi gibi Harakan’dan gelecek olan büyük sultanın manevî kokusunu hissetmesini anlatmıştır.
Makālât’ta Hz. Şems: Bu Bâyezîd (k.s)Harakân köyünden geçerken şöyle demişti: ‘Yüz elli yıl sonra, bu köyden beş derece benden üstün olan bir er çıkacak.’ Öyle oldu. Aynı tarihte Ebu’l- Hasan-ı Harakanî ona mürit oldu ve onun türbesi başında hırka giydi” der.
Başka bir yerinde ise “Büyük Er” diye bahsettiği Ebu’l-Hasan-ı Harakanî’nin Sultan Mahmud ile olan hikâyesini anlatır ve Sultan’a: “Ey İslâm padişahı! ‘Allah’a itaat ediniz’ zevki bizi öyle kuşattı ki âlemdeResûlün bulunup bulunmadığından bile haberimiz olmadı; sizin gibi bir Sultan’dan nasıl haberdar oluruz? ” dediğini, Sultan’ın ise ağlayıp titreyerek şeyhin elini öptüğünü anlatır. Kuşeyrî, Harakanî’nin bu muazzam cevaba benzeyen“Lâ ilâhe illâllah’ı kalbin derinliklerinden, MuhammedunResûlullâh’ıkulağın dibinden söylerim” sözünü şöyle yorumlamıştır: Gerçekte Allah’ın dışında her şey Hakk’ın kadrine ortak koymaktır.
Menâkibu’l-‘ârifîn’e göre Şems-i Tebrîzî sık sık Harakâni’ye ait olup mîrâcı anlatan şu sözleri tekrarlardı: “Bir ayağımı arşın üzerine koydum, ikincisi yerin en dibindeydi; dilek kapısı kapalıydı; niyaz eşiğine inmedikçe kapı asla açılmadı; niyazdan daha üstün ibadet yoktur.“
Osmanlının son devri büyük âlimi M. Zahid el-Kevseri’nin ifadesiyle: “Rabbani arif Ebu’l-Hasan Harakanî, Evliyanın en büyüklerinden ve seçkinlerin en kâmillerinden idi…”
Erzurumlu Hace Muhammed Lutfi(k.s)Hazretleri de bir dizesinde Harakanî’yi şöyle tanıtır:
“Pir-i Harakanî namütenahi, kemalât-ı kâmil Hak’dır penahı.
Mir’at-i Muhammed evliya şahı, Tarik-i Mevlâ’da merdan iledir.”
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN HİKMETLİ SÖZLERİNDEN
Arifi Billah bir zat olan Ebu’l Hasan-ı Harakanî Hazretlerinin insanı özüne döndüren derin manalı çok veciz sözleri vardır. Bunlardan onun nasıl bir kulluk anlayışı içerisinde olduğunu anlayabilir ve nasiplenebiliriz.
O bir sözünde, ” Kimin kapısında bir yıl beklersen, neticede bir gün, ‘Gel bakalım! Niçin orada duruyorsun?’ der. Allah’ın kapısında elli yıl bekle, sana ben kefil olurum” der.
Huzuru Rahman’a gidecek bir kul olduğunun idrakine sahip, kulluğun şuuruna ermiş o büyük sultan şöyle söyler; “Üç hâlden biri ortaya çıkmadan dünyadan gitme: Ya Allah’a olan muhabbetinden dolayı gözyaşların kan olmalı ya O’nun korkusuyla idrarın kana dönüşmeli veya uyanık olduğun hâlde kemiklerinin eriyerek inceldiğini görmelisin.”
“Her kim bu dergâha gelirse, ekmeğini verin ve inancını sormayın. Zira Allah katında ruh taşıyan herkes Ebu’l-Hasan’ın sofrasında ekmeğe layıktır”. Harakanî’nin bu düşüncesi, daha sonra Mevlânâ’da:
“Gel, gel, her ne olursan ol, gel!
İnançsız da, putperest de olsan, gel!
Burası umutsuzluk dergâhı değil,
Yüz kere bozsan da tövbeni, yine gel!” şeklinde ifadesini bulmuştur.
Böylece bütün insanlık, dini, rengi, dili ne olursa olsun Harakanî’nin çağırdığı bu dergâha davetlidir. Yaşama sevinçlerini kaybedenler, hayata küsenler, tövbesini bozanlar bu “dergâh”ta yeni ümitlere ulaşabilirler. Harakanî bu davetiyle, insan kitlelerini parçalayan, insan gönüllerinin öze ulaşmasını engelleyen tüm bağların koparılmasını istemekte ve tüm insanlığı en iyiye, en doğruya, yegâne gerçeğe çağırmaktadır. Bu gerçek Hak din İslam’dır. Hz. Muhammed Mustafa(s.a.v)in yoludur.
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN ŞEFKAT, MERHAMET VE HİZMETİ
Müminlerin hizmetçisi olmak onun yolunun esasıdır
Ebu’l Hasan Hazretlerinin hayatında en çok öncelediği amellerden birisi de mümin kardeşliğinin kural ve kaidelerinin hayata yansıtılmasıdır. Müminlerin derdleriyle dertlenmek, onların gönüllerini almak, sıkıntılarının giderilmesine vesile olmak, hülasa müminlere hizmetçi olmak, onun tasavvuf anlayışının esasıdır; insanın terakki etmesine vesile olan en önemli saiktir. Bunu şu sözlerinden anlamaktayız; “Sabahleyin kalkan âlim ilminin, zâhid de zühdünün artmasını ister. Ebû’l-Hasan ise, bir kardeşinin kalbine sevinç ve neşe verebilme derdindedir.” ( Attâr, s. 611.)
“Allah’ım! Eğer bütün dünyada Sen’in mahlûkâtına karşı benden daha şefkatli biri bulunursa, o vakit ben kendimden hayâ ederim!”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 247.)
“İlâhî! Bütün şartlar altında Sen’in ve Resûl’ünün kölesi, mü’minlerin hizmetçisiyim!”( Attâr, s. 616.)
“En büyük kerâmet; yorgunluk ve bezginlik hissetmeden Allâh’ın mahlûkâtına hizmet etmektir.”( Nâme-i Dânişverân-ı Nâsırî, I, 297.)
Bir başka sözü de şudur; “Türkistan’dan Şam’a kadar olan sahada bir din kardeşimin parmağına batan diken, benim parmağıma batmıştır; birinin ayağına çarpan taş, benim ayağımı acıtmıştır. Bir kalpte hüzün varsa, o kalp benim kalbimdir.” ( Attâr, s. 604.)
Aynı anlamlarda bir başka sözü ise şudur; “Kâmil bir îmânın ilk meyvesi merhamet, onun en bâriz tezâhürü de Allah rızâsı için mahlûkâta “hizmet”tir.”
“Mü’minin âzâlarından (en az) birinin devamlı Yüce Allah ile meşgul olması gerekir. Bir mü’min Allah Teâlâ’yı ya kalbiyle hatırlamalı, ya diliyle zikretmeli, ya gözüyle O’nun görülmesini istediği (ilâhî azamet tecellîleri)ni görmeli, ya (kalbinden rahmet taşırarak) eliyle cömertlik yapmalı, ya ayağıyla insanları ziyaret etmeli, ya bütün varlığıyla mü’minlere hizmette bulunmalı, ya aklıyla tefekkür ederek mârifete ulaşmaya gayret etmeli, ya ihlâsla amel etmeli, ya da kıyâmetin dehşetinden korkmalı ve insanları bu hususta îkâz etmelidir.”Böyle birinin, kabirden başını kaldırır kaldırmaz kefenini sürüye sürüye Cennet’e gideceğine ben kefilim!”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 240.
“«Amel işlemen gerekmez!» demiyorum. Lâkin yaptığın ameli acaba sen mi yapıyorsun, yoksa sana yaptırılıyor mu, bunu bilmen gerekir. Aslında kul, Allâh’ın sermâyesiyle ticaret yapmaktadır. (Zira her şeyi yoktan var eden ve fâil-i mutlak olan Cenâb-ı Hak’tır.) Sermâyeyi Allâh’a verip gittiğinde, evvel de Allah, âhir de Allah, ortası da Allah’tır. Ticaretin O’nun sâyesinde kâr eder, senin sâyende değil! Pazarda kendisi için pay görene, oraya yol yoktur.”( Attâr, s. 625.)
“Allah Teâlâ kuluna, îmandan sonra temiz yürek ve doğru dilden daha büyük hiçbir şey ihsân etmemiştir.”( Attâr, s. 628.)
“Kalblerin en aydını içinde mahlûkatın yer almadığı kalbdir. Amellerin en iyisi, içinde mahlûk düşüncesinin olmadığı ameldir. Nimetlerin en helâli kendi gayretinle olanıdır. Arkadaşın en iyisi Hak ile yaşayandır.”
“Hep sevindirici şeyler arama. Bazen seni üzecek şeylere yönel. Ağla, gözyaşların aksın. Çünkü Allah, gözyaşı akıtanları çok sever”.
“On iki sene nefsimin demircisi idim; kendi nefsimden bir ayna yapmak için onu riyazet ocağına koyuyor, mücahede ateşiyle dağlayarak kızıl hâle getiriyor, sonra onu yerme örsünün üzerine koyarak kınama çekiciyle dövüyordum. Beş sene kendi aynam idim; her çeşit ibadet ve taatle bu aynayı parlatıyordum. Sonra bir sene boyunca kendime dikkatle baktım; kendimde (belimde) gururdan, ucuptan, kibirden ve kendi amelini beğenmekten mamul bir küfür zünnarı gördüm. On iki yıl onu kesmek için çalıştım, nefsin derinliklerinde bir başka zünnar gördüm, beş yıl da onun kesilmesi için gayret sabrettim. Onu nasıl keseceğime bakıyordum, keşif vâki oldu. Halka (mahlûkata) baktım onları ölmüş gördüm ve hepsinin cenaze namazlarını kıldım. Onların cenazesinden döndüm ve yeniden İslâm'a girdim.Kendi ömrüme bakınca, yetmiş üç yıllık bütün ibadetimi bir saat kadar gördüm; günahlarıma bakınca Nuh'un (as) ömründen daha uzun gördüm.”
“Hak Teâlâ kulların paylarını bölüştürdü, her biri kendi payını aldı. Civanmert velilerin payına da hüzün düştü. Civanmertlerin hüznü O'nu O'na yaraşır şekilde anmak isteyip de yapamamalarıdır. Eğer sana hüzünlü olanların hikâyesini anlatırsam yer ve gök kan ağlar. “
Ebu’l-Hasan Harkani rahmetullahi aleyh Silsile-i Âliyye’de emaneti Ebû Ali Farmedî rahmetullahi aleyhe vermiştir. Kâtip Çelebi Cihannüma adlı eserinde Harakani’nin Türbesinin Kars’ta bulunduğunu kaydetmiştir.
Rabia Adeviyye ve benzeri sufiler gibi, cennet düşüncesinden, cehennem endişesinden geçenlerdendi. Şöyle konuşurdu bu konuda: “Cennet ve cehennem yok demiyorum. Benim dediğim, cennet ve cehennemin benim nezdimde yeri yoktur; zira her ikisi de mahluktur. Benim rağbetim ise mahlûkata değil, Hâlika’dır.”
İlimle ve bilgiyle övünmenin yersizliğini şöyle anlatırdı: “Herkes, hiçbir şey bilmediğini anlayıncaya kadar hep bildiğiyle övünür, durur. Nihayet hiçbir şey bilmediğini anlayınca bilgisinden utanır ve işte o zaman marifet kemale erer. Çünkü gerçek bilgi bilmediğini bilmektir.”
Sulh ve cengin nerede ve ne zaman olacağını şöyle bildirirdi: “Sulh bütün halkla, cenk ise nefsledir.”
Dünyayı gölge gibi görürdü. Bu yüzden de: “Sen onun peşinde koştukça o senin padişahın; ondan yüz çevirince de sen onun padişahı olursun.” derdi.
ALTIN SİLSİLESİNİN 6. HALKASI
Nakşibendiyye silsilesi olarak da bilinen silsile-i aliyeyi büyük âlim ve veliler oluşturur. Tıpkı altın bir gerdanlık gibi üç koldan Peygamber Efendimiz'e bağlanır. Ebul Hasan Harakani'ye kadar sıralama şu şekildedir:
1-Peygamber Efendimiz (s.a.v)
2- Ebu Bekir Sıddık (r.a)
3-Selmani Farisi (r.a)
4-Kasım bin Muhammed(r.a)
5-Cafer-i Sadık (r.a)
6-Bayezıd-ı Bistami (k.s))
7-Ebul Hasan Harakani (k.s)
Harakânî’den Bize Kalanlar
İnsanların adlarının yüzyılları aşıp gelmesi büyük bir mazhariyettir. Harakânî bunu yaşayan gönül sultanlarındandır. Çünkü o:
1- Tasavvuf kültürümüzde Yesevîlik, Bektâşîlik ve Nakşîlik gibi tariklerin kolbaşıdır.
2- Gazzâlî, Hemedânî, Necmeddin Dâye, Attâr ve Mevlânâ gibi sûfîleri derinden etkilemiştir.
3- Fütüvvet anlayışıyla Anadolu Ahîlik’inin kurulmasına öncülük etmiştir.
4- Adına inşâ edilen cami, tekke ve külliye ile Kars’ta hâlâ yaşamaktadır.
5- Kendisine izâfe edilen risâleleri tasavvuf kültürümüze zenginlik kazandırmıştır.
6- İnsanlarımız onun adıyla bütünleşmekten dolayı metafizik bir güç, mânevî bir hazz elde etmiştir.
Kaynaklar: Abdülmecid Hânî, el-Hadâiku’l-verdiyye, Kâhire 1308, s. 105.Ahmed Hilmi, Mir’ât-ı Bâyezid Bistamî ve Ebu’l-hasan Harakânî, İstanbul 1319.Attâr, Tezkiretü’l-evliyâ, (trc. S. Uludağ), s. 670-721.Câmî, Nefehâtü’l-üns, s. 298.Evliyâ Çelebi, Seyahatnâme, II, 330.H. Kâmil Yılmaz, Altın Silsile, İstanbul 2001.Hucvîrî, Keşfü’l-mahcûb, (trc. S. Uludağ), s. 102-103.İbn Batuta, Rihle, Beyrut 1405/1985, I, 433.İbrahim Alanka, Ebu’l-Hasan Harakânî, ts. (Elif matbaacılık).Kazvînî, Asâru’l-bilâd, Beyrut ts. 363.S. Uludağ, “Ebu’l-Hasan Harakânî”, DİA, XVI, 93-94.Zehebî, Siyeru a‘lâmu’n-nübelâ, XVII, 421.Nûrü’l-ʿulûm (nşr. Y. E. Berthels, Taṣavvuf ve Edebiyyât-ı Taṣavvuf [trc. Sîrûş İzdî], Tahran 2534 şş. içinde), s. 329-366; a.e. (nşr. Abdürrefî‘ Hakīkat), Tahran 1359 hş.; Herevî, Ṭabaḳāt, s. 373, 628; Muhammed b. Münevver, Esrârü’t-tevḥîd, Tahran 1348 hş., s. 148, 395; Sem‘ânî, el-Ensâb, V, 86; Baklî, Şerḥ-i Şaṭḥiyyât, s. 41, 317; Necmeddîn-i Dâye, Şerḥu ḳavli Ebi’l-Ḥasan el-Ḫaraḳānî, Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 2061, vr. 151b-154a; Zeynelâbidîn-i Şirvânî, Riyâżü’s-seyâḥa [baskı yeri ve tarihi yok] (İntîşârât Sa‘dî), s. 520-521; Ma‘sûm Ali Şah, Ṭarâʾiḳ, II, 701; Safâ, Edebiyyât, II, 211, 911; Abdürrefî‘ Hakīkat, Târîḫ-i ʿİrfân ve ʿÂrifân-ı Îrânî, Tahran 1372 hş., s. 356-381; Abdülhüseyn-i Zerrînkûb, Cüstücû der Taṣavvuf-i Îrân, Tahran 1369 hş., s. 56-60; Schimmel, Mystical Dimensions of Islam, s. 90, 482; Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevî Şerhi, İstanbul 1974, IV, 261-272; İbrahim Alanka, Ebü’l-Hasan Harakanî, Ankara, ts. (Elif Matbaacılık); Dihhudâ, Luġatnâme, II, 407; J. T. P. de Bruijn, “K̲h̲araḳānī”, EI2 (İng.), IV, 1057-1059; H. Landolt, “Abu’l-Ḥasan Ḵaraqānī”, EIr., I, 305-306.
Ebubekir TANRIKULU Hoca
Kadiriye-i Halisiye-i Hayriyyenin
Hadimul Fukarası
Ebu'l Hasan Harakani K.S.
|
|
|
Hamiduddin Aksarayi Somuncu Baba K.S. |
|
Yazar: RasitTunca - 08-18-2026, 01:55 PM - Forum: Evliyalar Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Hamiduddin Aksarayi Somuncu Baba K.S.
(D.M.1331, Kayseri – V.M.1412, Malatya)
Anadolu’nun manevi mimarlarından olan, Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri başta olmak üzere birçok talebe yetiştirerek Osmanlı Devleti’nin manevi anlamda büyümesinde ve gelişmesinde büyük katkısı olmuş bir Allah dostu Alperendir. “Somuncu Baba“ lakâbıdır. Asıl adı Hamid Hamidüddin’dir. Kaynaklarda “Hamid-i Veli”, “Şeyh Hamid-i Veli”, “Hamidüddin-i Veli”, “Hamid Hamidüddin-i Veli” Hamîd-i Kayserî, Hamîd-i Aksarayî, Somuncu Koca, Ekmekçi Koca ve “Somuncu Baba” isimleriyle geçmektedir. 1331 yılında Kayseri ’nin Akçakaya köyünde doğmuştur. Anadolu’ya manevi fetih için gelen Horasan erenlerinden Şemseddin Musa Kayserî ’nin oğludur.
4. Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid Han zamanında yaşayan Somuncu Baba Hazretleri, 24. kuşaktan Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in neslinden gelmektedir yani Seyyid’dir. İlk eğitimini babasından almış daha sonra ilim alanındaki çalışmalarını Şam, Tebriz, Hoy ve Erdebil’de sürdürmüştür. Bayezid-i Bistâmi’nin ruhâniyetinden istifâde etmiş ve Alaaddîn-i Erdebilî’den icâzet alarak tekrar Anadolu’ya dönmüştür.
Osmanlı kuruluş dönemi Anadolu’ya İslam’ı mayalayan, ünlü mutasavvıf, veli, âlim. Aynı zamanda Bayramiyye Tarikâtı kurucusu Hacı Bayram Veli(k.s)'nin de hocasıdır.
Hamîdüddin Aksarâyî, Erdebil Tekkesi'nde tasavvuf eğitimini tamamladıktan ve bir süre inziva hayatı yaşadıktan sonra şeyhinin emriyle Anadolu'ya dönüp Bursa'ya yerleşti.
Bursa Ulu Camii Açılışı ve Somuncu Baba
İrşad vazifesi için Anadolu’ya dönen Somuncu Baba Hazretleri Osmanlı Devleti ’nin pâyitahtı Bursa’da yaşadığı yıllarda manevi kimliğini gizleyerek talebelerinin eğitimi ile meşgul olmuştur. Bursa'da iki göz bir fırın yaptırdı, bir kısmında ekmek yaparken, diğer kısmında inzivaya çekildi. Bursa’da çilehanesinin yanında yaptırdığı ekmek fırınında, somun pişirip çarşı pazar dolaşarak “Somunlar Müminler” nidâsıyla insanlara somun dağıtmıştır. Yaptığı ekmeğin lezzeti ve bereketi dilden dile yayıldı, halk arasında 'Somuncu Baba' olarak tanınmaya başladı. Söylentiler Yıldırım Bayezid Hanın damadı Emir Sultan'ın da kulağına gitti ve onu fırınında ziyaret etti.
Emir Sultan, Hamîdüddin Aksarâyî'nin kendini gizlemiş bir âlim olduğunu görür görmez anlar, sık sık onu ziyaret eder.
Yıldırım Beyazıt Han’ın Niğbolu Savaşı’nın kazanılmasına Allah’a şükür nişânesi olarak yaptırdığı Bursa Ulu Cami, Osmanlı Devleti’nin ilk selâtin camisidir. Bursa’da çilehanesinin yanına yaptığı ekmek fırınında somun pişirerek çarşı pazar dolaşıp “Mü’minler, Somunlar” nidâlarıyla ekmek dağıtan Şeyh Hamidi Veli Hazretleri Ulu Cami’nin inşâası sırasında da işçilere ve halka somun dağıtmış, manevi yönünü gizlediğinden dolayı halk arasında “Somuncu Baba” lâkabıyla bilinir olmuştur. Yani bu dönemde Somuncu Baba kimdir? Diye sorsanız tüm halk her gün ekmek dağıtan yaşlı nurâni zâtı gösterecektir.
Cami inşaatı tamamlanıp da açılış günü geldiğinde Padişah Yıldırım Beyazıt Han ilk hutbeyi okuması için dönemin tasavvuf büyüklerinden Emir Sultan Hazretleri’ni görevlendirmiştir. Şeyh Hamidi Veli Hazretlerinin manevi yönünü Bursa’da ilk keşfeden kişi olan Emir Sultan Hazretleri;
“Padişahım bu beldede benden daha âlim kimseler vardır. Onlar aramızda iken hutbe okumak bize düşmez”diyerek bu görev için Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’ni işaret etmiştir. Padişahın huzurunda görevi reddetmeyen Hamidi Veli Hazretleri hutbede Fatiha Suresi’ni 7 farklı şekilde yorumlayarak işârî tefsirini yapmıştır. Bu olağanüstü hutbeyi dinleyen cemâat Somuncu Baba olarak bildikleri Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin manevi büyüklüğünün farkına varmıştır.
Namazdan sonra halk Somuncu Babanın elini öpüp duasını almış,Caminin üç kapısıından çıkanlaruın hepsi elini öptüğünü duasını aldığını söylemişlerdir.
Osmanlı Devleti’nin ilk şeyh’ül islâmı Molla Fenâri Hazretleri ise bu tefsir üzerine “Ayn’ul Ayan” isimli Fatiha Tefsiri kitabını kaleme almıştır.
“Sırrımız Fâş Oldu”
Bursa’da manevi büyüklüğü ortaya çıkan ve kendi ifadesiyle sırrı fâş olan Hamidi Veli Hazretleri ise talebeleri ile birlikte Bursa’dan ayrılmıştır. Melamilik ’in en önemli temsilcilerinden olan Şeyh Hamidi Veli Hazretleri halk içinde Hakk ile birlikte olma yolunu seçmiş insanların teveccühünden ziyâde talebe yetiştirmek ve âlem-i İslâm’a hizmet etmekle meşgul olmuştur.
Bu sebeple Somuncu Baba aşkın sırrı yolculuğunda kendi sırrı nerede ortaya çıktı ise oradan uzaklaşmıştır. Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri şöhretten ve cemaatin teveccühünden sakındığı için talebeleriyle birlikte Bursa’dan ayrılarak Aksaray’a gelmiştir.
Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin Bursa’dan ayrılmasını Bursalı İsmail Hakkı Silsilenâme’sinde şu şekilde anlatmıştır:“Şeyh Hamid ol gece merkebine suvar olup Aksaray tarafına gitmiştir. Ve burada kendisinin Muzaf Mescidi vardır. Ve Aksaray’dan dahi Darende’ye hicret buyurup ve anda intikal-i bekâ kılmıştır. Ve hâlâ türbesi ziyaretgâhtır.”
Somuncu Baba Bursa’dan ayrılmıştır ama hem o dönemde kullandığı fırını hem de hayatı günümüze kadar unutulmamıştır. Hatta çarşı esnafının her sabah iş başı yaparken Hamid-i Veli Hazretlerinin ekmek dağıttığı yerde dua ederek işe başlaması tesirlerinin ne kadar etkili olduğunu göstermektedir.
Somuncu Baba Aksaray’da yaşadığı yıllarda talebelerinin meşhurlarından halifesi Hacı Bayramı Veli Hazretleri’ni dinî ve dünyevî ilimlerde eğiterek irşâd vazifesi ile Ankara’ya görevlendirmiştir. Hacı Bayramı Veli Hazretleri’nin Osmanlı Devleti’ne etkileri ayrı bir yazı konusu yalnız o kadar tesirli olmuştur ki; Somuncu Baba kimdir? Denildiğinde ilk akla gelen Hacı Bayramı Veli’nin hocası olduğudur. Oğullarından Yusuf Hakiki Baba’yı da Aksaray’a görevlendiren Hamidi Veli Hazretleri diğer oğlu Halil Taybi ile birlikte Hac ziyaretinde bulunmuştur.
Somuncu Baba Hazretleri’nin Talebeleri ve Osmanlı Devleti’ne Etkileri
Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Hazretleri ve en meşhur talebesi Hacı Bayramı Veli‘nin Osmanlı Devletinde yeni Anadolu ve Rumeli üzerinde çok büyük etkileri vardır. Somuncu Baba Hazretleri’nin talebesi Hacı Bayram-ı Veli’nin, İstanbul’un manevi fâtihi Akşemseddin Hazretleri’ni yetiştirmiş olması bunun en büyük örneğidir.
Osmanlı kültürünü etkileyen bu önemli simaların hizmetlerini ve kültürümüze katkılarını anlamak için bizzat yetiştirdiği ve yetişmesine vesile olduğu bazı isimleri zikretmemiz yeterlidir. Böylece kültürümüz için ne kadar önemli olduklarını ve büyük değerler ifade ettiklerini anlamaya çalışabiliriz. Bu önemli isimler ve metfun oldukları yerler şu şekildedir:
Halil Taybi- Darende.Baba Yusuf Hakiki- Aksaray. Akşemseddin–Göynük. Ömer Dede-Göynük. Hızır Dede-Bursa. Akbıyık Sultan-Bursa. İnce Bedreddin-Darende. Yazıcıoğlu-Gelibolu. Şeyh Lutfullah-Balıkesir. Şeyhî-Kütahya. Şeyh Üftade-Bursa. Aziz Mahmud Hüdayi-İstanbul. Muslihiddin Halife-İskilip. Uzun Selahaddin-Bolu
Somuncu Baba Hazretleri‘nin günümüze kadar gelen uzantıları ve yansımaları o kadar mükemmeldir ki Anadolu’nun her köşesinde bir parçasını bulmak ve yüreklerde hissetmek mümkündür. Âlim ve tasavvuf ehli kimseler üzerinde emeği ve etkisi bulunan Somuncu Baba Hazretleri için kültürümüzün temel taşlarından biridir diyebiliriz. Öyle ki uzantılarının günümüze kadar devam etmesi neseb-i âliyesinin halen etken olması günümüz insanları için Allah’ın bir lütfudur.
Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba, zâhirî ve bâtınî ilimlerdeki derin bilgisine rağmen, çok az eser vermiş veya çok az eseri bize ulaşmış bir âlim kişidir. Onun fazla eser vermiş olmaması, Onun melâmet meşrebinden kaynaklanmış olabilir. Nitekim onun yanında yetişmiş bulunan ve halifesi olan Hacı Bayram-ı Veli de, müderris olmasına rağmen eser yazmamış ve hatta “Muhammediyye” müellifi, halifesi Yazıcıoğlu, eserini kendisine takdim ettiğinde:“Mehmet, bununla uğraşacağına bir gönül halketseydin; bir gönle girip onun terbiyesiyle meşgul olsaydın, daha iyi olmaz mıydı?”diyerek kendi düşüncesini de dile getirmiştir.
ESERLERİ
Somuncu Baba ‘nın bize kadar ulaşan Şerh-i Hadis-i Erba’în (Kırk Hadis), Zikir Risalesi ve Silâh’u-l Mürîdîn adında 3 adet eseri mevcuttur.
Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Hazretlerinin Zikir Risâlesi isimli eserinin son bölümünde “Arkadaşlarıma ve Yolumuzdan Gidenlere Tavsiyelerim” başlığı altında bizlere önemli nasihatler bırakmıştır. Bu tavsiyeler şu şekildedir:
“Gizli ve aşikâr her yerde Allah’tan korksunlar.
Az yesinler, az konuşsunlar, az uyusunlar.
Avâmın arasına az karışsınlar.
Tüm mâsiyet ve kötülüklerden uzak dursunlar.
Dâima şehvetlerden kaçınsınlar.
İnsanların elindekilerden ümitlerini kessinler.
Tüm zemmedilmiş sıfatları terk etsinler.
Övülen sıfatlarla süslensinler.
Şiir ve şarkı (günaha götürüyorsa) dinlemekten kaçınsınlar.
Ayrı bir görüşle, kendini cemaatten ayrı bırakmasınlar.
Aç olarak ölseler bile şüpheli hiç bir lokmayı yemesinler.”
VEFATI
Anadolu’ya döndükten sonra özellikle Kayseri, Bursa, Aksaray ve Darende olmak üzere birçok merkezde bulunan ve talebe yetiştirerek İslam’a hizmet eden Şeyh Hamidi Veli Hazretleri ömrünün son kısmını daha önce de yaşadığı Darende’de geçirmiştir. Kaynaklarda Hıdırlık mevkii adı verilen günümüzdeki Zaviye Mahallesi’nde Tohma Irmağı’nın yanına halvethanesini kuran Şeyh Hamidi Veli Somuncu Baba Hazretleri, H.815.M.1412. yılında Darende’de ebedi âleme göç etmiştir. Cenâze namazını Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri kıldırmış ve halvethanesinin bulunduğu mekâna defnedilmiştir. Kabri şerifleri, misk ü amber kokulu, Darende‘de Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Türbesi’nde, cevizden oyma sanduka içerisindedir.
Vefatından sonra Türbesinin bulunduğu mekân zamanla cami ve türbe olarak kullanılmaya başlanmış, Darende Somuncu Baba Hazretleri ‘nin gelmesiyle şereflenmiş bir ilim ve irfan yurdu haline gelmiştir.
Osmanlı Devleti de bu aileye büyük önem vermiş gönderdiği fermanlar ile Somuncu Baba ve evlatlarına sahip çıkmıştır.
Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin Darende’deki soyunu devam ettiren evlâdı Halil Taybi Hazretleri de babasının yanına defnedilmiştir. Günümüzde Darende’de bulunan ve külliye şeklinde hizmet veren Somuncu Baba Türbesi ve Külliyesi her yıl binlerce misafir tarafından ziyaret edilmektedir. Somuncu Baba Darende’deki ebedî istirahatgâhında âşıklarının gönlünde yaşamaya devam etmekte, günümüzde de manevi anlamda irşâd etmektedir.
Somuncu Baba Hazretleri’nin Çocukları ve Nesli
Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin Yusuf Hakiki, Halil Taybî ve M. Said Taybî adında üç oğlu, Mahmude adlı bir kızı olduğu bilinmektedir. Yusuf Hakiki, Aksaray’da kalarak burada hizmetlerde bulunmuş ve Aksaray’da vefat etmiştir. Diğer oğlu Halil Taybi, hacdan döndükten sonra babası ile birlikte Darende’ye yerleşmiştir. Diğer çocukları hakkında kayıtlarda pek fazla bilgi geçmemektedir.
Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin nesli her iki oğlu vasıtasıyla hem Darende’de hem de Aksaray’da günümüze kadar devam etmiştir. Şeyh Hamid-i Veli neslinden büyük devlet adamları, âlim ve fâzıl zatlar yetişmiştir. Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi de bunlardan bir tanesidir.
Somuncu Baba Türbesi’nin bulunduğu 600 yıllık cami 14. yüzyıl tarihi eserlerindendir. Minaresi 1685 yılında, Şeyh Hamid-i Veli neslinden Abidin Paşa tarafından yaptırılmıştır.
Külliye, 1990-2000 yılları arasında Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün izni ile Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı tarafından restore edilmiştir. 2009-2013 yılları arasında yapılan restorasyon çalışmaları ile Külliye haline dönüştürülen, manevi havası ve dikkat çeken mimari özellikleri ile ziyaretçilerini etkileyen Somuncu Baba Külliyesi dahilinde; Somuncu Baba Türbesi, Hulusi Efendi Haziresi, Yeni Cami Bölümü, Somuncu Baba Tanıtım Merkezi Müzesi, Şeyh Hamid-i Veli Kütüphanesi, Balıklı Kuyular ve Balıklı Havuz, Hamidiye Çarşısı, Kudret Havuzu, Çilehane ve Mesire Alanları bulunmaktadır.
TARİKAT ŞECERESİ
1-Şeyh İbrahim Zahid Geylani (k.s) (Zahidiye kolu piri) H.700 M.1300
2-Şeyh Safiyyuddin-i Erdebili (k.s).(Safaviyye kolu piri) H.735.M.1334
3-Oğlu Şeyh Musa Sadreddin Erdebili (k.s). H.790.M.138
4-Oğlu Şeyh Ali Erdebili.(k.s) H.802.M.1407.
5-Oğlu Şeyh İbrahim Erdebili.(k.s) H.809.M.1406
6-Şeyh Hamidüddin bin Musa Aksarayi.(k.s) (Somuncu Baba) H.815.M.1412
7-Şeyh Hacı Bayramı Veli (k.s) (Bayramiyye Tarikatı Piri). H.833.M.1429-Ankara.
BAŞKA BİR ŞECERESİ
1-Hz.Ali (r.a)H.40.M.660
2-Hz.Hüseyin (r.a)H.61.M.680
3-İmam Zeynel Abidin (r.a)H.94.M.712
4-İmam Muhammed Bakır (r.a).H.113.M.731.
5-İmam Cafer-i Sadık (r.a)H.148.M.765
6-Şeyh Bayazidi Bestami(k.s) (Tayfuriyye KoluPiri)H.268.M.881
7-Şeyh İbrahim Hindi (k.s)
8-Şeyh Musal Bestami (k.s)
9-Şeyh Ebu’l-Hasan Cürcani (k.s)
10-Şeyh Ahmed Horasani (k.s)
11-Şeyh Süleyman İsfahani (k.s)
12-Şeyh Süleyman Buhari (k.s)
13-Şeyh İshak Havarzimi (k.s)
14-Şeyh Sadeddin Bağdadi (k.s)
15-Şeyh Mahmud Kerhi( k.s)
16-Şeyh Osman Rumi (k.s)
17-Şeyh Mahmud Basri (k.s)
18-Şeyh Hasan İstirabadi (k.s)
19-Şeyh Süleyman İskenderi (k.s)
20-Şeyh İbrahim Basri (k.s)
21-Şeyh Şadil Rumi (k.s)
22-Şeyh Hamideddin bin Musa Aksarayi (k.s) (Somuncu Baba)H.815.M.1412
23-Şeyh Hacı Bayramı Veli (k.s) (Bayramiyye Tarikat Piri)H.833.M.1429-Ankara.
(Şakayıkı Numaniyye Terc.(Zeyli Mecdi Efendi)s.44.Nefahatül Üns s.68.Osm.Müellifleri c.1 s.56.sefineyi Evliya c.2 s.256.Miratul Makasıd s.36.)
Şiirleri
Şeyh Hamidi Veli Hazretleri’nin günümüze kadar ulaşmış iki adet şiiri bulunmaktadır.
Biz Ol Uşşak-ı Serbazuz
Biz ol uşşak-ı serbâzuz
Akıl rüşd bize yâr olmaz
Mey-i aşk ile sermestiz
Bize hergiz humâr olmaz
Diriyiz dâim, ölmeyiz
Karanlûda(karanlukta) kalmayız
Çürüyüp toprak olmayız
Bize leyl ü nehâr olmaz
Bizim illerde ay ü gün
Sebât üzre durur dâim
Televvün erişip âna
Gehi bedr ü hilâl olmaz
Bizim gülşendeki güller
Dururlar tâze solmazlar
Hazân olup dökülmezler
Zemistân ü bahâr olmaz
Şarâb-ı aşkı çün içtik
Feragât mülküne göçtük
Yanıp aşkınla tutuştuk
Bize tahrîk ü târ olmaz
Ereliden şems nuruna
Vücudum zerreden katre
Ne katre ayn-i bahar oldu
Âna k’ar ü kenâr olmaz
Bırak ey Hamida vârı
Görem desen sen ol yârı
Göricek ol tecellâyı
Ândan özge kemâl olmaz
Senden Dolu İki Cihan
Senden dolu iki cihân
Oldum zuhurundan nihân
Ger bulayım seni âyan
Ya Rab n’ola halim benim
Dilde kanaat olmaya
Züht ile tâat olmaya
Senden hidâyet olmaya
Ya Rab n’ola halim benim
Şol gün ki mizân kurula
Hak kapusunda durula
Halâyık oda sürüle
Ya Rab n’ola halim benim
Ağlarım işte zâr ile
Kaldum diriğ ağyâr ile
Bilişmedim sen yâr ile
Ya Rab n’ola halim benim
Hâmidi’nin gözü yaşı
Doldurur dağ ile taşı
Bilmem n’idem garip başı
Ya Rab n’ola halim benim
Ebubekir TANRIKULU Hoca
Kadiriye-i Halisiye-i Hayriyyenin
Hadimul Fukarası
Hamiduddin Aksarayi Somuncu Baba K.S.
|
|
|
Rabiatu'l Adevviye R.Anha |
|
Yazar: RasitTunca - 08-18-2026, 01:48 PM - Forum: Evliyalar Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Rabiatu'l Adevviye R.Anha
Tâbiînden ve Tasavvufta Sevgi Ekolünün kurucusu hanım velîlerin büyüklerinden...
8. yüzyılda Irak topraklarında yaşamış, kimsesizliği tatmış, ömrünün ilk yılları masiyetlerle alûde geçmiş, ancak kendini bu hayattan kurtararak tamamen sûfimeşrep bir hâl edinmiş bir Allah aşıkıMısır, Suriye, Filistin, Hicaz, Anadoluyu dolaşmış, sevgiye dayalı tasavvuf düşüncesinin ilk savunucularındandır. Tâbiînden ve hanım velîlerinilki ve en büyüklerindendir. Hayatı menkıbelerle, kerametlerle doludur. Şehrin yakınlarında bulunan bir dağda inzivaya çekilmiş ve bitevî Allah’ı zikir ve ibadetle meşgul olmuş. Manen öyle terakki etmiş ki devrin büyükleri ki aralarında Hasan el-Basrî, Süfyân-ı Sevrî, Mâlik bin Dinar(radiyallahu anhüma) gibi âlim ve fâzıl kişiler kendisini ziyaret ederek duasını almışlar, nasihatlerini dinlemişler. Allah’a duyduğu aşkın/üstün aşk u iştiyâk ile tasavvufa yeni bir soluk getirmiş,tasavvufta Sevgi Ekolünün kurucusu olmuştur.. Zira o bizâtahî cenneti ve cennetin nimetlerini değil Allah’ın rû’yetini ve O’nun kendisinden razı olmasını istemiştir. Bu düşünce tarzı kendisinde sonra gelen sûfilerin tasavvuf anlayışında önemli bir yer tutmuştur. İmam’ı Gazzâlî(r.a)’nin ve el-Muhâsibî(r.a)’nin de bu büyük kadın veliden etkilenmiştir.
Hicri 95, Miladi 714 yılında Basra’da doğdu. Fakir bir ailenin dördüncü kızı olduğu için “Râbia” ismi verilmiştir.
Kays b. Adî kabilesinin âzatlı kölesi olduğundan Adeviyye veya Kaysiyye nisbeleriyle anılmıştır. Künyesi Ümmü’l-hayr’dır. Sülemî, Ẕikrü’n-nisveti’l-müteʿabbidâti’ṣ-ṣûfiyyât adlı eserinde (s. 27, 54, 59) Râbia el-Adeviyye’nin yanı sıra aynı ismi taşıyan iki kadın sûfîden daha bahseder. Bunlardan biri dönemin ünlü sûfîlerinden Abdülvâhid b. Zeyd’in (ö. 177/793) eşi Basralı Râbia el-Ezdiyye, diğeri Ahmed b. Ebü’l-Havârî’nin eşi Şamlı Râbia (Râyia) bint İsmâil’dir (ö. 228/844). Aynı dönemde üç ayrı Râbia’nın bulunması Râbia el-Adeviyye hakkında kaynaklarda farklı bilgilerin yer almasına sebep olmuştur. Râbia’dan ilk bahseden çağdaşı Câhiz onun dönemin meşhur üç kadın zâhidinden biri olduğunu söyler (diğerleri Muâze el-Adeviyye ile sahâbeden Ebü’d-Derdâ’nın küçük eşi Ümmü’d-Derdâ’dır; el-Beyân ve’t-tebyîn, I, 364; III, 127, 170, 193).
"Tasavvuf kaynaklarında “nâsikât, sâlihât, mütezehhidât” diye anılan bu kadın sûfîler arasında en meşhuru Râbia el-Adeviyye’dir."
İBRETLİK BİR HAYAT
Babası İsmâil‘in üç kızı vardı. Bir tane daha doğunca adını Râbia (dördüncü) koydu. Babası çok fakir olduğundan Râbia doğduğu gece evde ihtiyaç olan şeylerden hiçbiri yoktu. Bu duruma annesi çok ağlayıp mahzûn oldu. Efendisine; "Filân komşuya gidip, bir mikdar kandil yağı isteyebilir misin?" dedi.
Hazret-i Râbia‘nın babası, Allahü teâlâdan başka kimseden bir şey istememeye söz vermişti. Bununla beraber hanımını üzmemek için komşuya gitti. Kapıya elini sürdü ve geri gelip; "Kapı açılmadı" deyince hanımı ağladı. O da çok üzüldü. Babası, başını dizine dayadı ve öylece uyuya kaldı. Rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Peygamber efendimiz, kendisine buyurdu ki: "Hiç üzülme! Bu kızın, öyle bir hanım olacak ki, ümmetimden yetmiş bin kişiye şefâat edecek. Yârın bir kâğıda şöyle yaz: "Sen her gece Peygamber efendimize yüz salevât-ı şerîfe, Cumâ geceleri de dört yüz salevât gönderirdin. Bu Cumâ gecesi unuttun. Bunun keffâreti olarak, bu yazıyı sana getiren zâta dört yüz altını helâl parandan ver."
Sonra Basra vâlisi Îsâ Zâdân‘a git. O yazıyı ver." Hazret-i Râbia‘nın babası uyandığında, Peygamber efendimizi görmenin şevkiyle ağlıyordu. Hemen kalktı, denileni yaptı ve Îsâ Zâdân‘ın yanına gitti. Vâli mektubu alınca, Resûlullah efendimizin kendisini hatırlamasının şükrü için, binlerce altını fakirlere sadaka verdi. Râbia-tül Adeviyye‘nin babası İsmâil Efendiye de mektupta yazılanı ve ona ilâve olarak pekçok altını da sadaka verip, bir ihtiyâcı olursa tekrâr gelmesini tenbîh etti. Altınları aldıktan sonra lüzumlu ihtiyaçlarını temin etti. Böylece bolluğa kavuştular ve kızlarına rahatça bakıp güzel edeb ve terbiye ile büyüttüler.
Hakkında en ayrıntılı bilgiyi ve menkıbeleri aktaran Ferîdüddin Attâr’a göre Râbia el-Adeviyye küçük yaşlarda yetim kalır. Basra’daki kıtlık sebebiyle kız kardeşlerinin dağılmasının ardından tek başına hayat sürmeye başlar. Bu esnada zalim bir kişi tarafından 6 akçe karşılığında köle olarak satın alınır. Gündüzleri ağır işlerde çalıştırılan Râbia geceleri kendisini ibadete verir. Hz. Rabia, zalim biri tarafından ihtiyar bir adama para karşılığı köle olarak satılır. Bir gün Hz. Rabia’nın odasından ses geldiğini duyan efendisi Hz. Rabia’nın, Allah’a; ‘Ey Rabbim! Benim arzumun senin emrine uymak olduğunu biliyorsun. Elimden gelse, sana ibadetten bir an geri kalmam. Fakat ev sahibimin hizmetinde bulunduğum için sana gereği gibi ibadet edemiyorum’ diye yakardığını işitir.
Kandillerin Havada Durması
Efendisi, Hz. Rabia’nın başı üstünde bir yere asılı olmadan duran bir kandil bulunduğunu ve odanın o kandilin nuru ile aydınlandığını görür. Sabaha kadar uyuyamaz. Sabah olunca hemen Hz. Rabia’yı çağırır ve ‘Artık serbestsin. Dilediğini yap. Ama burada kalırsan ben sana hizmet ederim’ teklifinde bulunur. Hz. Rabia, ‘Gideyim’ der ve oradan ayrılıp küçük bir eve yerleşir. Bütün ömrünü burada ibadetle geçirir. Bir gün ve gecesinde bin rekât namaz kılardı. Kefenini dâimâ yanında taşır, namaz kılacağı zaman onu serer, üzerine secde ederdi. Kefeni yanında olmadan gezdiğini, kefenini beraberine almadan konuştuğunu kimse görmedi. Süfyân-ı Sevrî ve Hasan-ı Basrî, ondan feyz alırlardı.
Kimseden bir şey almazdı. Bir keresinde Hasan-ı Basrî hazretleri kendisini ziyârete gelmişti. Kulübesinin kapısında, zenginlerden birinin ağladığını gördü. "Niçin ağlıyorsunuz?" diye sordu. O zengin; "Zühd ve kerem sâhibi şu hâtun olmasa, halk mahv olur. O, zamânın bereketidir. Allahü teâlâ bizi, bir çok belâ ve sıkıntılardan onun hürmetine muhâfaza etmektedir. Ona bir mikdar yardımım olsun diye şu keseyi getirdim. Fakat kabûl etmez diye ağlıyorum. Bunu ona verseniz, belki sizin hatırınız için kabûl eder." dedi.
Hasan-ı Basrî hazretleri içeri girip olanları bildirince, Râbia-tül Adeviyye buyurdu ki: "Ben bu dünyâlıkları bunların hakîkî sâhibi olan Allahü teâlâdan istemeye utanır iken başkasından nasıl alırım? Allahü teâlâ bu dünyâda, kendisini inkâr edenlerin bile rızkını verirken, kalbi O‘nun muhabbetiyle yanan birinin rızkını vermez mi zannediyorsunuz? O kimseye selâmımızı söyle. Kalbi mahzûn olmasın. Biz Allahü teâlâdan başkasından bir şey almamaya ahdettik. Hiç bir kimseden bir şey beklemiyoruz. Geleni kabûl etmiyoruz. Bir defâsında devlete âid olan bir kandilin ışığından istifâde ederek gömleğimi yamadım da kalbim dağıldıkça dağıldı ve dikişleri sökünceye kadar kalbimi toparlayamadım."
Mâlik bin Dinâr şöyle anlatır: Bir gün Râbia‘nın yanına gittim. Abdestini almış, kalan sudan bir kaç yudum da içmişti. Dikkat ettim, testinin bir tarafı kırıktı ve çok eski bir hasırda oturuyordu. Bunları görünce çok üzüldüm, içim yandı ve; "Ey Râbia! Zengin arkadaşlarım var. Kabûl edersen sana onlardan bir şeyler alayım" dedim. Bana dönerek; "Yâ Mâlik! Bana da, onlara da rızkı veren Allahü teâlâdır. O, fakirleri fakir olduğu için unutup, zenginleri de zengin olduğu için hatırlıyor ve yardım mı ediyor sanıyorsun?" dedi. Ben de "Hayır, hiç öyle olur mu?" dedim. Bunun üzerine "Mâdem ki Rabbim benim hâlimi biliyor, benim hatırlatmama ne lüzum var. O, öyle istiyor, biz de O‘nun istediğini istiyoruz" diye cevap verdi.
Râbia-tül Adeviyye, "Niye evlenmiyorsun?" diye ısrâr edenlere şöyle söyledi: "Benim üç büyük derdim var. Bunların sıkıntısından kolayca kurtulmamı garanti ederseniz, o zaman evlenirim. Birincisi, (Acabâ son nefesimde îmânımı kurtarabilecek miyim?) İkincisi, (Kıyâmet gününde amel defterimi sağ tarafımdan mı, yoksa sol tarafımdan mı verecekler?) Üçüncüsü, (Herkesin hesâbı görüldükten sonra bir grup Cehennem‘e ve bir grup Cennet‘e giderken, acabâ ben hangi grupta bulunacağım?)" dedi.
O kimseler; "Biz bu suâllerin cevâbı olarak size bir şey söylemekten âciziz" dediler. "O halde önümde böyle dehşetli günler varken ve bu günlere hazırlanmak elbette lâzım iken, evlenmeyi nasıl düşünebilirim?" buyurdu.
Bir gün ikindi vakti yanına bir misâfir geldi. Tencerede bir parça et vardı. Eti pişirip misâfire ikrâm edeyim diye düşündü. Fakat yemeği hazırlamak için de misâfirin yanından ayrılamadı. Nihâyet akşam vakti oldu. Namazlarını kıldılar. Kendisi de, misâfiri de oruçlu idiler. Nihâyet evde bulunan bir kuru ekmek ve bir mikdar suyu misâfire ikrâm için hazırladı. Sonra, etin bulunduğu tencerenin Allahü teâlânın izni ile kaynadığını ve yemeğin çok güzel piştiğini gördü. Misâfire ikrâm ile iftarı birlikte yaptılar. Misâfir; "Hayâtımda bu kadar lezzetli bir yemek yemedim." deyince, Râbia-tül Adeviyye; "Her hâlinde Allahü teâlâyı hatırlıyan ve sâdece O‘nun rızâsını isteyenlere işte böyle yemek pişirirler." buyurdu.
Râbia hürriyetine kavuşunca hacca gitmeye karar verir. Onun dünyadan uzaklaşıp zühde yönelmesinin ilk işaretleri hacca giderken çölde karşılaştığı olaylarda ortaya çıkmaktadır. Rivayete göre yükünü taşıması için yanına aldığı eşeği çölde telef olunca kervandakiler yükünü taşımak istemişler, fakat Râbia Allah’ın yarattıklarına değil O’na güvendiğini söyleyerek bu isteği reddeder. Onun dünyanın sahibi Allah’a teveccüh etmesi daha sonraları Hallâc’da görüleceği şekilde Kâbe’ye bakışında da yansımasını bulmaktadır. Menkıbeye göre Mekke yolunda Kâbe’nin kendisini karşılamaya geldiğini görür ve“Ben bu evi ne yapayım? Bana bu evin sahibi gerek. O bana, ‘Kim bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım’ diye seslenmiştir” der.
Kâbe’ye ulaşmak İbrahim b. Edhem’in on dört yılını alır. Fakat Kâbe’ye ulaştığında ortada görülecek Kâbe yoktur. Kendi kendisine sorar: “Bu da ne? Ben kör mü oldum?” Bir ses karşılık verir: “Hayır, sen Kâbe’yi göremezsin, çünkü Kâbe bir kadını görmeye gitti.” İbrahim b. Edhem Mekke’nin eteklerine doğru koşar ve Rabia’yla karşılaşır ve bu olayın nedenini sorar.
Rabia şöyle cevap verir: “Sen on dört yıl süreyle dua etmek suretiyle Kâbe’ye ulaşmaya çalıştın, oysa ben içsel dualarım ile zaten Kâbe’deyim. Sen namazla bu yolu kat ettin, bense niyazla!” Rabia büyük bir zahid olan İbrahim b. Edhem’e, Allah’a yalnızca ibadet ve amelle değil, sevgi ve münacatla da ulaşılabileceğini, sevgi ve niyazla kat edilen yolun daha çabuk olduğunu göstermiştir. Fakat Rabia kendisini karşılamaya gelen Kâbe’ye iltifat etmemiştir. “Bana ev değil, ev sahibi lâzım. Kâbe’nin cemaliyle sevinilir mi? Beni, ‘Kim bana bir karış yaklaşırsa, bir arşın yaklaşırım’ diye buyuranın karşılaması lazım! Neden Kâbe’ye bakayım?” demiştir. Rabia’nın bu sözleri, âşığın mâşukuna nazlanışı olarak yorumlanmıştır Râbia el-Adeviyye’nin dünyevî olan her şeyi terkedip zühde yönelmesi ilk zâhid sûfîlerde yaygın olan ortak bir tavırdır. Râbia’yı diğer sûfîlerden ayıran husus onun zühd anlayışını ilâhî aşk fikriyle tamamlamasıdır.
Hacdan sonra Basra’ya yerleşen Râbia kendisine yapılan evlenme tekliflerini reddetmiştir. Râbia’nın bu tavrının kökeninde zühd anlayışı ve evliliğin ilâhî aşkın önünde perde olması düşüncesi vardır. Râbia ile birlikte Basra tasavvuf ekolünün temsilcilerinden olan Abdülvâhid b. Zeyd’in Râbia’ya evlilik teklif ettiğinde ondan, “Git kendine kendin gibi birini bul. Bende hiç arzu işareti gördün mü?” cevabını aldığı rivayet edilir. Râbia’nın bu cevabı, kendisini ilâhî aşktan uzaklaştıran her şeyden kaçınması gerektiğinin sembolik bir ifadesidir.
Bir gün Basralı zenginlerden Süleyman Haşimi kendisine bir mektup yazıp, servetinin çokluğunu izah ettikten sonra; “Bütün bunlar senin emrine âmâdedir. Yeter ki nikâhım altına girmeye razı ol” der. Rabia’dan sert bir cevap, “Kazancınla mağrur olup, ona güvenme. Bunlar köpük gibidirler. Ne ölüme mani olurlar, ne de başına gelecek bir takdire. Sen yarın varacağın İlahi huzurda sana lazım olana bak, onunla teselli ol. Bir de sakın ben ölürken vasiyet ederim de bu servetimle arkamdan hayır işlerler, diye bir vesveseye aldanma. Sen kendi kendine vasi ol. Servetini kendi elinde İslami hizmete harca, ölmeden vasiyetini kendin yerine getir. Şunu da unutma ki, emrime âmâde edeceğini yazdığın şey, gönlüme ağırlık, kalbime karanlık verir. Benim için cazip bir şey olmaktan çoktan uzaklaşmıştır onlar”
Bir gün, Hasan-ı Basrî hazretlerinin evinin önünden geçiyordu. O sırada evin damında bulunan Hasan-ı Basrî, Allahü teâlânın muhabbetinden pek çok ağlamış, göz yaşlarını rüzgâr, aşağıdan geçmekte olan Râbia-tül Adeviyyenin yüzüne düşürmüştü. Damlanın nereden geldiğini araştırıp, yukarıda ağlamakta olan Hasan-ı Basrî‘yi görünce; "Ey Hasan! Sakın gözyaşların nefsinin arzusuyla akmış olmasın! Bu gözyaşlarını içinde muhafaza et ki, içerde bir derya olsun. Allahü teâlânın muhabbeti ile kaynasın" dedi.
Bir defâsında kendisini sevenler ziyârete gelmişlerdi. Evde, odayı aydınlatacak bir kandil yoktu. Gelenlere ise ışık lâzımdı. Râbia-tül Adeviyye hazretleri parmaklarına üfledi. Bunun üzerine Allahü teâlânın izniyle sabaha kadar parmaklarından ışık yayıldı ve oda aydınlandı.
Bir kimse, kendisine, cebinden çıkardığı parayı vermek istedi. Hazret-i Râbia elini havaya doğru uzattı. Avucu altınla dolu olduğu halde o kimseye; "Sen cebinden alıyorsun, bana böyle veriyorlar." dedi.
ZÜHDİ, TASAVVUFİ BİR HAYAT YAŞADI
Allah korkusunu esas alan zühd anlayışının temsilcilerinden Hasan-ı Basrî(r.a)’nin de Râbia’ya evlilik teklifinde bulunduğu rivayet edilirse de Hasan-ı Basrî(r.a) Râbia’dan yetmiş yıl önce vefat ettiğine göre bu rivayetin doğru olması mümkün değildir. Râbia ile evlenmek isteyenler sadece çevresindeki sûfîlerden ibaret değildir. O, Basra Emîri Muhammed b. Süleyman el-Hâşimî’nin evlilik teklifini de dünyayı arzulamanın elem, onu terketmenin huzur getireceğini söyleyerek reddetmiştir. Dünyevî nikâhın kişiyi Hak’tan uzaklaştırdığını söyleyen Râbia, Hak ile dâimî beraberliğe işaret eden mânevî ve ruhanî nikâh anlayışını benimsemiştir.
Ferîdüddin Attâr’ın Râbia’yı “Hz. Meryem’in nâibi” şeklinde tanıtması ve Râbia’nın zühdü tercih edip bekâr bir hayat yaşaması, Avrupalı yazarlara onu Pelagia, Avilalı St. Teresa gibi hıristiyan azizeleriyle karşılaştırmasına yol açmıştır. Çağdaş Arap müelliflerden Abdurrahman Bedevî, Râbia’nın hıristiyan mistiklerden etkilendiğini ileri sürerken Abdülmün‘im el-Hifnî bu görüşü eleştirerek İslâm’da ve Hıristiyanlık’taki aşk anlayışının tamamıyla farklı olduğunu, Râbia’nın vahdet-i vücûd temelli ilâhî aşk anlayışını benimsediğini vurgulamıştır. (el-ʿÂbidetü’l-ḫâşiʿâ, s. 86-96).
Râbia, yapmadığı şeyleri anlatırlar korkusuyla pek istemese de öğütlerinden faydalanmak isteyen birçok kişi tarafından ziyaret edilmiştir. Rebâh Kaysî el-Basrî, Zünnûn el-Mısrî, İbrâhim b. Edhem, Süfyân es-Sevrî, Şakīk-ı Belhî, Mâlik b. Dînâr gibi ünlü sûfîler yanında Muâze el-Adeviyye, hizmetinde bulunan Abde bint Ebû Şevâl, Meryem el-Basriyye ve Leylâ el-Kaysiyye gibi kadın sûfîlerle görüştüğü, hadis rivayetinde otorite olan Süfyân es-Sevrî ile görüşmesi sırasında onun kendisini Hakk’a yakınlaşmaktan alıkoyan hadis rivayetiyle meşgul olmasını eleştirdiği kaydedilmektedir.
Attâr hiçbir kadına asla nübüvvet gelmediğini söyleyen bir erkek grubuna, “Ben sizin en yüce rabbinizim iddiası (Nâziât Suresi,24) kesinlikle hiçbir kadından sâdır olmamıştır” diyen Râbia el-Adeviyye’nin “tâcü’r-ricâl” olarak nitelenmeye lâyık olduğunu söyler.
Hazreti Râbi’a bir gece, “Yâ Rabbi! Ya kalb huzûru ile namaz kılmamı nasîb et, ya da kalb huzûru ile kılamadığım namazımı kabûl buyur. Allahım benim bütün dünyâdaki arzum ve işim, seni yâdetmek, âhırette de Cemâl-i ilâhiyene kavuşmaktır. Ne olur, beni bu anlayışıma bağışla” diye yalvardı.
Bazen Allahü teâlâya şöyle niyazda bulunurdu: “Yâ Rabbi! Benim dünyâdaki bütün gayret ve maksadım, hep seni hatırlamak, hep seninle meşgûl olmak, âhırette ise, cemâlin ile müşerref olmaktır. Benim bütün arzum budur.”
Bir gün Râbi’a Hâtun ağlıyordu. Dediler ki: “Ey Allahü teâlânın sevgili kulu niçin ağlıyorsun? Rabbinle yakınlığın var.” Buyurdular ki: “Ayrılıktan korkuyorum, belki ölüm vaktinde (Sen bana gerekmezsin ey Râbi’a) diye Allahü teâlâ hazretleri hitâb buyurursa benim hâlim ne olur? Eyvah! Eyvah!” deyip ağladı.
Tevekkülü o dereceye ulaşmıştı ki, “Gök tunç olsa, yer demir kesilse, gökten bir damla yağmur düşmese, yerden bir bitki bitmese ve dünyâdaki bütün insanlar benim çocuğum olsa, Allahü teâlâya yemîn ederim ki onlara nasıl bakacağım düşüncesi kalbime gelmez, çünkü Allahü teâlâ hepsinin rızkını vereceğini bildirmiş ve üzerine almıştır” derdi:
Hazreti Rabia ve Duası
Hazreti Rabia orucu çok tutardı. Bir defasında orucunu açmak için yiyecek bulamadı, açlığı da iyice şiddetlendi. O anda kapı çaldı ve birisi kapıya bir tabak yemek bıraktı. Hazreti Rabia biraz sonra kapıyı açtı fakat geldiğinde bir kedinin yemeği döktüğünü gördü. İçeriye girdi su içmek isterken bardağı düşürüp kırdı. Hazreti Rabia ”Ya Rabbi! Sen bu aciz kulunu imtihan ediyorsun, lakin ben acizliğimden sabredemiyorum” diyerek bir ah çekti.
Bu ah öyle bir ah ki neredeyse ev yanacaktı.Hazreti Rabia arkasından bir ses duydu “Ey Rabia eğer dilersen dünya nimetlerini üzerine yağdırayım, üzerinde bulunan bütün dert ve belaları hemen kaldırayım. Lakin musibetler ile dünya bir arada bulunmaz.” Hazreti Rabia bunu işitince “Ya Rabbi her daim beni zatın ile birlikte eyle ve beni bundan alıkoyacak her türlü işlerden uzak tut” diyerek dua etti.
Bir zaman hasta olmuştu. Ziyâretine gelenler “Ey Râbi’a! Görüyoruz ki sana gelmiş olan bu hastalık sana çok ızdırap vermektedir. Duâ et de Allahü teâlâ senin çektiğin bu ızdırabı hafifletsin” deyince, buyurdu ki: “Siz biliyor musunuz ki, bu ızdırabı çekmemi Allahü teâlâ irâde etmiştir.” “Evet biliyoruz” dediler. O da: “Madem bunu biliyorsunuz da, O’nun irâdesine muhalefet etmemi, irâdesinin tersini O’ndan istememi nasıl isteyebiliyorsunuz?” dediği zaman onlar, “Ey Râbi’a peki senin arzun nasıldır?” diye sordular. O da, “Allahü teâlâ benim hakkımda ne irâde etmiş, takdîr etmişse ona râzı olmak” buyurdu.
Bir gün kendisine sordular ki; “Ölümü arzu ediyor musun?” Buyurdu ki; “İnsanlardan birine karşı bir kabahat işlemiş olsam, o insanla karşılaşmaktan utanırım. Halbuki Allahü teâlâya karşı olan kabahatlerimiz o kadar çok ki huzûruna varmayı (ölümü) nasıl arzu ederim?”
Kendisine dediler ki; “Bu yüksek derecelere ne ile kavuştun?” Buyurdu ki; “Beni alâkadar etmiyen her şeyi terk etmekle ve ebedi olanın dostluğunu arzu etmekle.”
Hazreti Râbi’a, aralıksız olarak inlerdi ve onu hep dertli bir hâlde görürlerdi. Yakınları dedi ki, “Hiç bir hastalığınız yok, ağlayıp sızlanmanıza, yakınmanıza sebep nedir?” O da, “Benim gönlümde öyle bir dert var ki, tabibler tedâvisinde âciz kaldılar. Yaramın merhemi Allahü teâlâya vuslattır (kavuşmaktır). Böyle yanıp yakılıyorum ki, belki maksadıma kavuşurum. Bu benim yaptığım ise, bu işte en az olanıdır” diye cevap verdi.
RABİA EL-ADEVİYYE'NİN VEFATI
Yaşı sekseni bulmuştu. Yolda kendi kendine yürüyebiliyordu. Fakat yaşlılığın te’sîriyle yürümekte güçlük çekerdi. Öyle ki görenler, ha düştü, ha düşecek zannederlerdi. Böyle olmakla beraber kimsenin yardımını kabûl etmezdi. Vefâtı yaklaşınca yakınlarından Abede binti Şevvâl’i yanına çağırdı. Her zaman yanında taşıdığı kefeni göstererek, “Vefât ettiğim zaman beni bu beze sar ve defn et” diye vasıyyet etti.
Vefât etmeden önce hasta yatağının başucunda bekleyen büyüklere, “Kalkınız, burayı boşaltıp, yalnız bırakınız ki, Allahü teâlânın melekleriyle başbaşa kalayım” deyince, oradakiler odayı boşalttılar. Kapıyı örttüler, içerden şöyle sesler geliyordu: “Ey mutmainne nefs, râzı olmuş ve râzı olunmuş olarak Rabbine dön! Has kullarımın arasına katıl ve Cennetime gir.” (Fecr Suresi, 27-30)
Aradan biraz zaman geçti ses kesilmişti. İçeri girdiklerinde Hazreti Râbi’a’nın vefât ettiğini gördüler. Râbia el-Adeviyye, H.185-M.801 yılında Basra’da vefat etti ve burada defnedildi.
Mısırda Kudüste, Şamda, Erzurumda makam kabri vardır. Rabbim cennetteki derecesini a’li eylesin. Bizleri de bu mübarek edep hayâ, iffet sahibi Allah dostlarına layık evlad eylesin. Âmin.
Çeşitli kaynakları inceleyerek Râbia’nın ölüm tarihini ve kabrinin yerini tartışan Ömer Rıza Doğrul’a göre ona nisbet edilen, Kudüs’ün doğusunda ve Hz. Îsâ’nın semaya yükseldiği yerin civarında Tûr-i Zeytâ’daki kabir Ahmed b. Ebü’l-Havârî’nin eşi olan Dımaşklı Râbia bint İsmâil’e aittir. Doğrul, Şam’da Râbia’ya izâfe edilen başka bir kabir daha bulunduğunu, bu kabrin de aynı hanım için yapılıp zamanla adının unutulmasından sonra Râbia el-Adeviyye’nin şöhretinden dolayı ona nisbet edildiğini ileri sürer(Ömer R.Doğrul. Hazret-i Râbiatü’l-Adeviyye, s. 215-226).
Abede binti Şevval anlatıyor: “Râbi’a’yı vefâtından bir sene sonra rü’yâda gördüm. Yeşil elbiseler giymiş, başında da yeşil bir başörtüsü vardı. Ben, “Seni sardığım kefenine ne oldu?” dedim. “Allahü teâlâ onları çıkardı ve bana bunları verdi” dedi.
Vefâtından sonra kendisini rü’yâda görenler, “Münker ve Nekir melekleri ile aranızda ne gibi bir şey oldu?” diye sordular. “O iki heybetli melek gelip de bana “Men rabbüke” (Rabbin kim?) suâlini sorunca, onlara dedim ki, ey Melekler! Hemen geri gidip Rabbime şöyle arz ediniz. (Ey Allahım! Dünyâda bunca halk arasında, ihtiyâr bir kadıncağızı unutmadın. Ben, seni hiç unutur muyum?)”
Nakledildiğine göre Muhammed bin Eslem Tûsî ile Nu’mân Tûsî, Râbi’a’nın (radıyallahü anh) kabri başına gelip “Hâlin nasıldır?” diye sordular. Allah’u Teâlânın izni ile şöyle cevap verdi: “Allah’u Teâlâ bana çok şeyler ihsân etti; Ni’metler içindeyim elhamdülillah.”
Bessâr bin Gâlib en-Necrânî diyor ki: “Râbi’a-i Adviyye için vefâtından sonra hep duâ ederdim. Bir defasında onu rü’yâmda gördüm. Bana dedi ki: “Hediyelerin nûrdan mendil içinde ve nurla kaplanmış tabaklarla bize sunulmaktadır.” “Bu nasıl oluyor?” dedim. “Hayatta olan mü’minler ölüler için duâ ettiklerinde, ipek mendiller içinde nûrdan tabaklara konup, ölüye götürülür ve (Bu, sana filan dostunun hediyesidir) denilir” buyurdu.
“Yâ Rabbi, dünyâda, bana neyi takdîr etmiş isen onların hepsini düşmanlarına ver. Âhırette benim için hangi ni’metleri ihsân etmeyi takdîr etmiş isen onları da dostlarına ver. Ben sadece seni istiyorum.”
“Yâ Rabbi, eğer sana ibâdet etmem Cehennem korkusu ile ise beni Cehenneme at. Eğer Cennete girmek ümidi ile ibâdet ediyor isem, Cennetini bana yasak eyle. Eğer sırf, senin rızân için ibâdet ediyor isem, o hâlde bakî olan Cemâlin ile müşerref eyle.”
Çok defa şöyle derdi: “İstiğfar etmekle kurtulduk sanırız… Hâlbuki o istiğfarımız da, bir başka istiğfara muhtaçtır.”
Allah’u Teâlânın muhabbeti ile çok ağlar, hep mahzûn olarak yaşardı. Cehennem lafzını duyunca, onun dehşeti ile kendinden geçerek bayılıp düşerdi.
Dediler ki;“Bir kulun Allah’u Teâlânın takdîrine râzı olup olmadığı nasıl bilinir?” Buyurdu ki; “Gelen ni’metlerden zevk aldığı gibi, gelen musibetlerden de zevk aldığı zaman.”
Bir kimse “Yâ Rabbi! Benden râzı ol” dedi. Bunu gören Hazreti Râbi’a, “Kendisinden râzı olmadığın (Kaza ve kaderine rızâ göstermediğin) bir zâtın, senden râzı olmasını istemeye utanmıyor musun?” dedi.
Kendisine sordular ki; “İnsanı Allah’u Teâlâya yaklaştıran en üstün şey nedir?”“Muhabbet sahibi olan kişi, muhabbetinden öyle sâdık olmalı ki, gönlünde O’nun için olmayan hiç bir sevgi bulunmamalı” buyurdu.
“İşlediğiniz günahları gizlediğiniz gibi, yaptığınız iyilikleri de gizleyin.”
“Sabır insan olsaydı çok kerîm olurdu.”
“Ma’rifetin alâmeti, her an Allahü teâlâyı hatırlamaktır.”
“Kul Allahü teâlânın sevgisini tattığı zaman, Allah o kulunun kusurlarını kendisine gösterir. Böylece o, başkalarının kusurlarını görmez olur.”
Râbia’nın zühd hareketinin tasavvufa dönüşüm sürecinde önemli bir yeri bulunmaktadır. Râbia’nın önderliğinde gelişen tasavvufî çizgide korku, kaygı ve hüzün yerine sevgi, ümit ve iyimserliğe ağırlık verildiği görülür.
Sûfî müellifler sadece muhabbet ve aşk konusunda değil tövbe, zühd, hüzün, rızâ, tevazu gibi tasavvuf kavramlarının açıklanmasında da Râbia’nın sözlerine başvurmuşlardır. Onun bu tasavvufî haller hususunda geliştirdiği tavır kişinin bütün fiillerinin gerçek fâilinin Allah olduğu düşüncesidir. “Çok günahım var, eğer tövbe edersem Allah tövbemi kabul eder mi?” sorusuna verdiği, “Hayır! Eğer O senin tövbeni kabul ederse sen ancak o zaman tövbe edebilirsin” şeklindeki cevap onun bu tavrını gösteren dikkat çekici bir örnektir. (Kuşeyrî, s. 192)
İlk dönem zâhidlerinde çokça görülen ağlama ve hüzün Râbia için de söz konusudur. “Allahım, benden râzı ol!” diye dua eden Süfyân es-Sevrî’ye, “Kendisinden razı olmadığın zattan senden razı olmasını istemekten utanmıyor musun!” dediği kaydedilir. (Kelâbâzî, s. 153)
İyi ve kötü amellerin gizlenmesi gerektiğini düşünen Râbia’nın, “Amellerimden biri başkası tarafından görülse onu yapılmamış sayarım” sözü onun ilk dönem sûfîlerindeki melâmet tavrına sahip olduğunu göstermektedir.
Râbia el-Adeviyye(r.anha) ilâhî aşk konusunda şöyle münâcâtta bulunur: “Ey rabbim! Seni iki sevgi ile severim. Sevginin biri benim aşk ve iştiyakımdan, diğeri senin sevilmeye lâyık olduğundandır. Benim aşk ve iştiyakımdan gelen sevgim senden başkasını bırakıp sadece senin zikrinle meşgul olmayı, senin sevilmeye lâyık olmandan gelen sevgim de bana müşahede mertebesini ihsan buyurmuş olmandır. Şu halde hamd ve şükran ne bana mahsustur ne de övülmüş olma ciheti bana aittir. Her iki yönden de şükür ve hamd sana mahsustur.”
Râbia’ya göre birinci aşk olan hevâ sevgisi mümkün olmakla birlikte bir eksikliği içerir. Zira kulun Hakk’ın dışındaki şeylerin kaygısıyla veya herhangi bir menfaat ümidiyle Hakk’ı sevmesi gerçek ilâhî aşk değildir. Gerçek aşk Allah’a aittir (el-hubbü lillâh).
Allah kulu sevmedikçe kulun Allah’ı sevmesi mümkün değildir. Bu sevgide herhangi bir ikilik veya menfaat kaygısı yoktur. Râbia’nın ilâhî aşk anlayışının ibadete bakışında da yansımasını bulduğu görülmektedir. “Allah’a ne cehennem korkusu ne de cennet sevgisiyle ibadette bulunurum. Eğer korkudan dolayı amel işlersem kendimi kötü bir ücretli sayarım. Ben O’na aşk ve şevkimden dolayı ibadet ederim” sözü bu bakımdan önemlidir.
Bir münâcâtında da şöyle demektedir: “İlâhî! Eğer ben sana cehennem korkusuyla ibadet ediyorsam beni cehennem ateşinde yak! Eğer cennet ümidiyle sana kullukta bulunuyorsam beni ondan mahrum et! Eğer sana olan sevgimden dolayı sana ibadet ediyorsam o zaman senin ezelî cemâlinden beni mahrum etme!”
Râbia’nın düşünceleri Ma‘rûf-i Kerhî, Muhâsibî, Bâyezîd-i Bistâmî, Zünnûn el-Mısrî, Cüneyd-i Bağdâdî, Hallâc-ı Mansûr gibi sûfîleri etkilemiştir. “Dışarı çık da ilâhî sanatı seyret!” diyen câriyesine, “Sen de içeri gir de sendeki sanatkârı temaşa et!” şeklindeki cevabında ve, “Bende varlık yok ki evleneyim” gibi sözlerinde vahdet-i vücûdun izlerini görmek mümkündür.
İyi amellerinin ortaya çıkmasını onların boşa gitmesi olarak görecek kadar melâmîmeşrep, Allah’tan dünyalık bir şey için dua etmeye utanacak ve dünyanın mâliki olmayan insanlardan bir şey istemeyecek kadar edep sahibi, Allah’a sadece Allah ve sevilen olduğu için ibadet edilmesini isteyecek kadar Hak âşığı olan Râbia’nın tasavvuf anlayışı Ebû Tâlib el-Mekkî, Kuşeyrî, Sühreverdî, Gazzâlî ve Muhyiddin İbnü’l-Arabî gibi sûfî müelliflerce farklı şekillerde yorumlanmıştır.
Ebû Tâlib el-Mekkî, Ḳūtü’l-ḳulûb’un muhabbet bahsinde Râbia’yı Süfyân es-Sevrî’den daha üstün bir mertebede görerek onu “hulle” (Allah ile dostluk) makamına yerleştirir. Râbia ile Hallâc’ın ilâhî aşk anlayışı birbirine benzer. Ancak Hallâc, bir adım daha ileri giderek Allah’a âşık olan insanın aşk yolunda kendini feda etmesini savunur. İbnü’l-Arabî, Râbia’nın Abdülkādir-i Geylânî ve Şiblî ile aynı mertebeyi paylaştığını, bu mertebenin sevgi ve ibadeti sadece Allah’a tahsis edenlerin mertebesi olduğunu söyler.
Râbia el-Adeviyye ismi İslâm ve Batı kültüründe ilâhî aşkın sembolü haline gelmiştir. Basra’dan köle olarak satın alınıp Erzurum’a getirildiğine ve kabrinin Hasan-ı Basrî mahallesinde olduğuna inanılması Râbia’nın Türk kültüründeki canlı izlerinden biridir .(Araz, s. 109).
Râbia el-Adeviyye Batı’da üzerinde çalışma yapılan ilk kadın sûfîdir. Julian Baldick’e göre sûfî tabakat kitaplarında anlatılan Râbia portresi ilk dönem hıristiyan azizlerine dair menkıbelerden uyarlanarak oluşturulmuş, Râbia’nın tarihsel kimliği efsanelerle örülü bir şekle büründürülmüştür. Râbia’nın şöhreti Haçlı seferleri yoluyla XIII. yüzyılın sonlarında Avrupa’ya ulaşmıştır. XVII. asır Fransız edebiyatında Râbia saf aşkın simgesi, hayırseverliğin modeli olarak görülmüştür.
Basra sokaklarında bir elinde meşale ile cenneti yakmaya, bir elinde testi ile cehennemi söndürmeye giden Râbia, Fransız yazarı Jean-Pierre Camus’nün bir hikâyesine konu olmuş, birçok Avrupalı yazarın eserlerine değişik anlatımlarla girmiştir. XIX. yüzyılda İngiltere’de yayımlanan R. M. Milnes’in The Sayings of Rabiah adlı şiir kitabı onun sözlerini toplayan eserlerdendir.
Hanımlara Nasihati
Hanımlar, ziyaretine gelirler, nasihat talep ederlerdi. Bu nasihatlerinden biri de şöyledir: İyiliklerinizi dahi gizleyiniz, tıpkı kötülüklerinizi gizlediğiniz gibi. İyiliklerini açık etmek, rüzgâra karşı un savurmak gibidir. Onları alıp götürür de eliniz boşta kalır.
Hazreti Rabia’nın Düşündüren Cevabı
Günlerden bir gün Hasan Basri(r.a) Hazretleri, çok önemli hayati bir konuyu konuşmak üzere Hazreti Rabia’nın yanına gelmişti ve Hazreti Rabia ona şöyle dedi:“Ey Hasan, sence kadının aklı ile nefsani arzularını karşılaştırsak nasıl bir orantı ortaya çıkar? Bu durumu erkeğin aklı ve nefsani arzularıyla kıyas edecek olursak ortaya çıkan sonuç hakkında fikriniz ve görüşünüz nedir” dedi.
Hasan Basri(r.a) Hazretleri ise şöyle dedi: “Kadının akli melekesi nefsani arzularının yanında onda bir oranındadır. Kadının nefsin isteklerine meyli akli melekelerinden dokuz misli daha baskındır. Erkekler ise erkeklerin aklı dokuz ancak nefsani arzuları akıllarına kıyasla bir orandadır.”
Hazreti Rabia(r.anha)’nın cevabı ise çok manidardır: “Ben bir ip ile dokuz köpeğe güç getirirken, siz erkeklerin dokuz iple bir köpekle başa çıkamamanıza doğrusu hayret ediyorum.” Hasan Basri(r.a)Hazretleri aldığı bu cevap ile gözyaşlarını tutamamış ve ağlayarak “bu nasihat bana yeter” demiş ve oradan ayrılıp gitmiştir.
İşte böyle mübarek bir zat olan Hazreti Rabia’dan Allah razı olsun. Böyle mübarek nice hanım evliyaları Allah şu zamanda da nasip etsin. Bizlere ise onun ahlakından ve nasihatlerinden istifade etmeyi nasip etsin. Âmin.
Hırsızın Tövbesi...
Hz. Rabia bir gece, evinde geç vakitlere kadar namaz kılarken hasırın üzerinde uyuyakalır. Bu arada evine hırsız girer. Hırsız her tarafı arar ama çalacak birşey bulamaz. Giderken Hz. Rabia’nın dışarıda giydiği örtüsünü alır. Evden çıkarken yolunu şaşırır ve kapıyı bulamaz. Geri dönüp örtüyü aldığı yere bırakınca bu sefer rahatlıkla kapıyı bulur. Bu hal yedi defa tekrarlanır. Yedinci defa tekrar örtüyü eline alınca, “Ey kişi kendini yorma. O yıllardır kendini bize ısmarladı. Şeytanın ona yaklaşma gücü yokken, hırsızın onun örtüsüne yaklaşması mümkün müdür? O uyuyorsa da dostu uyanıktır ve onu korumaktadır” diye bir ses duyar. Rabia, namazını bitirinceye kadar hırsızın bir şey bulamayıp Bu hadiseden korkarak dışarı fırlayan hırsızın, eli boş döndüğünü anlayınca seslendi:“Ey muhtaç adam, bari ibrikteki sudan abdest alıp iki rek’at namaz kıl da emeğin büsbütün boşuna gitmesin...”
Hırsız şaşırmış, korkuyla karışık bir ruh hâline kapılmıştı. Hemen abdest alıp orada namaza durdu. Rabia bundan sonra ellerini kaldırıp dua etti:“Yâ Rab, bu muhtaç, benim evimde alacak bir şey bulamadı, onu Senin kapına gönderdim. Sen elbette benim gibi değilsin. Onu boş çevirmezsin.”
Namazı bitiren hırsızın, tövbe, istiğfar etmeye başladığını duyunca, bu defa da şöyle yalvardı:“Yâ Rab, bu adam kapında birkaç dakika bekledi, hemen kabul ettin; ama bu âciz, bütün ömür boyu kapındayım, hâlâ böyle kabul edilemedim!” Kalbine doğan ses şöyleydi: “Üzülme, onu senin hürmetine kabul ettik!” (Cahız, el-Byan; Attar, Tezkiretü'l evliya; Ömer Rıza Doğrul, Hazreti Rabiatü'l-Adeviyye)
Bir örnektir Hz. Rabia… Yaşantısı, Rabbine kulluğu, kanaati, ihlâsı ve takvasıyla bir numunedir Hz. Rabia…
Bir zaman gelir ve hasta olur Allah dostu. Ziyaretine gelenler: “Ey Rabia! Bu hastalık sana çok ızdırap vermektedir. Allah’a dua et de çektiğin bu ızdırâbı hafifletsin” dediler. O da: “Siz bilmiyor musunuz, bu ızdırabı çekmemi Allah-u Teâlâ irade etti” diye cevap verdiğinde; “evet biliyoruz” dediler. Bunun üzerine: “Bu hakikâti bildiğiniz halde, benden O’nun iradesine muhalefet etmemi, O’ndan tersini dilememi nasıl isteyebiliyorsunuz?” dediği zaman, onlar: “Ey Rabia, peki senin arzun nasıldır?” diye sordular. O da: “Allah-u Teâlâ benim hakkımda ne irade ve ne takdir etmişse ona razı olmak” buyurdu.
Bir gün kendisine sordular: “Ölümü arzu ediyor musun?” Buyurdu ki: “İnsanlardan birine karşı bir kabahat işlemiş olsam, o insanla karşılaşmaktan utanırım. Hâlbuki Allah-u Teâlâ’ya karşı olan kabahatlerimiz o kadar çok ki, huzuruna varmayı (ölümü) nasıl arzu ederim?”
Dünyaya nazar etmemiş olmasına ve Rabbine duyduğu özlemle O’na kavuşmayı çok istemesine rağmen, yine de ‘huzuruna çıkacak yüzüm yok’ der gibi sevdiğinin karşısına çıkmaya utanan Rabia…
Oysa bu sözlerin sahibi hakkındaki bildiklerimiz, onun sürekli itaat halinde, ihlâs ile kulluğunu yapan bir mü’mine olduğudur. Gece her şey karanlığa büründüğünde ve herkes sevdiğiyle hemhâl olduğunda, sabaha kadar Rabbiyle baş başa kalarak, namaz kılmayı ömrünün en güzel anları olarak bilen bir kul olduğunu biliyoruz. Buna rağmen Rabbinin rahmetinden gayrı hiçbir şeye güvenmiyor Hz. Rabia.
“Bu yüksek derecelere ne ile kavuştun?” dediklerinde: “Beni ilgilendirmeyen her şeyi terk ve ebedî olanın dostluğunu istemekle” buyurdu.
Rabbimiz bizlere kendi dostluğunu istemeyi nasip et. Razı olduğuna razı olmayı, razı olmadığına da uzak olmayı nasip et. (Âmin)
Allah’a Yakarışı
Hz. Rabia çok oruç tutardı. Bir defasında bir hafta hiç yiyecek bulamayınca açlığı iyice şiddetlenir. Birden kapı çalar ve birisi bir tabak yemek getirir. Hz. Rabia mum getirmeye gider. Geldiğinde kedinin yemeğini dökmüş olduğunu görür. Su içmek isterken bardak düşüp kırılınca Hz. Rabia,”Ya Rabbi! Bu zavallı kulunu imtihan ediyorsun, fakat acizliğimden sabredemiyorum” diyerek bir ah çeker. Bu ahtan neredeyse ev yanacak hale gelir. Hz. Rabia ardından bir ses duyar, “Ey Rabia, istersen dünya nimetlerini üstüne saçayım, üzerindeki dert ve belaları kaldırayım. Fakat bu dertler, belalar ile dünya bir arada bulunmaz.” Bu sözler üzerine Hz. Rabia, “Ya Rabbi, beni kendinle meşgul eyle ve senden alıkoyacak işlere beni bulaştırma” diye dua eder. Bundan sonra dünya zevklerinden öyle kesilir ki kıldığı namazı ‘Bu benim son namazımdır’ diye o huşu ile kılar.
RABİA(r.anha) HAKKINDA HAK DOSTLARININ SÖZLERİ
Bazı insanlar vardır ki doğduğu zamana ait değildir. Çağların ötesinde yaşarlar. Onlar ışık olur çevresini aydınlatırlar.
Hasan Basri(r.a):Bir sohbetlerinde Nasıl ki erkeklerin aslanları varsa, dişi aslanlar da vardır, dedi. Kimdir bu dişi aslan? Diye sorulunca, o da dişi aslanın Rabiatül Adeviyye olduğunu söyledi.
Bunun üzerine, zamanın şeyhleri ve mürşid’leri Rabiatül Adeviyyenin evine ziyarete geldiler. Rabiatül Adeviyyenin evi o kadar mütevazı idi ki, dünyalık birkaç parça eşyadan başka hiç bir şey yoktu. Evinde ışık dahi bulunmamakta, karanlık bir yerdi. Gelen ziyaretçiler, Rabia anamızı tebrik edip, bu makama nasıl geldiğini soracaklardı.
Hasan-ı Basri o karanlıkta: Sen sağa, sen sola, sen de buraya otur, diyerek, herkesi yarım ay şeklinde topladı. Bundan sonra:“Mallarınız, çocuklarınız sizin için birer fitnedir.”(Teğabün Suresi,15)
“Sakın ola ki, mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ın (c.c) zikrinden alıkoymasın” (Münafıkun Suresi,9)
Ayetlerini okuyarak sohbete başladı. Çeşitli ayet ve hadislerle Allah’ı (c.c) sevmenin yollarını anlattı.
Daha sonra sözü Rabia anamıza bıraktı. O mübarek kadın da: Herkes sevdiğinden bahseder. Ben Allah-ü Teâlâ Hazretlerini öyle seviyorum ki Muhammed ’il Mustafa’ya dahi kalbimde yer kalmadı, deyince, orada bulunanların hepsi “Allah, Allah” diye hayıflanıp ağlamaya başladılar.
Rabiatül Adeviyye (r.anha)’ın sözlerinden anladığımız O’nun hem Rasulullah’ta hem de Allah-ü Teâlâ da fani olduğudur.
Malik bin Dinar (r.a.) şöyle anlatıyor. Bir vakit Hazreti Rabia’nın yanına geldim. Abdestini almış, kalan sudan da birkaç yudum içmiş idi. Abdest almış olduğu testi kırıktı ve oturduğu hasır da yıpranmış idi. Yastığına gözüm ilişti eski bir de yastığı vardı.
Bu hali görünce çok üzüldüm ve ona dedim ki “Ey Rabia! varlıklı arkadaşlarım var. Dilersen onlardan bir şeyler isteyim sana” Bana dönerek “Ey Malik! Bana da onlara da rızkı veren Allah’tır. Allah fakir olanları fakir olduğu için unutup, zengin olanları da zengin olduğu için hatırlıyor. Ondan mı yardım ediyor?” dedi. Ben “Hayır, böyle şey mi olur?” dedim.Müthiş bir cevap, nasıl bir teslimiyet”Benim bu durumumu en iyi bilen Allah’tır, beni gören birine bu halimi benim hatırlatmam olur mu? Madem o öyle takdir etmiş, biz de O’nun takdir ettiğini istiyoruz” diye cevap vermiş.
Abdullah bin İsa anlatıyor: “Râbia el-Adeviyye’nin yanına geldim. Yüzünde hoş bir aydınlık vardı. O, çok ağlayan bir kadındı. Yanında birisi Kur’an okuduğu zaman duygulanır, çığlık atar ve bayılırdı. Kamıştan örülmüş eski bir hasırın üstünde otururdu.”
Ebu’l-Kasım el-Kuşeyrî’den naklen İbni Hallikan şu hadiseyi anlatıyor:“Rabia Hatun, Rab Teâla’ya olan münacatında şöyle diyordu: ‘İlâhî! Sen seni seven bir kalbi ateşte yakar mısın?’ Hatıftan şu sesi işitti: “Biz bunu yapmayız. Hakkımızda kötü zanda bulunma.”
Süfyân-ı Sevrî, bir gün Râbia el-Adeviyye’nin yanında ; “Ahh, benim derdim, kederim!” dedi. Râbia el-Adeviyye; “Yalan söyleme. Öyle diyeceğine ‘Ah yazık bana ne az dertliyim’ de. Eğer gerçekten mahzun olsaydın, bu kadar rahat nefes alamazdın.”
Râbia el-Adeviyye’den Terennümler
“Seni iki aşkla, çift aşkla sevdim: Biri ibtilâ ve sevda, Diğeri Sana layık bir aşk-ı musaffa.
Ben ibtilâ ve sevdada Senin esirin oldum; Gözlerim ne dünyayı ne de mâfîhâ’yı görür.
Sana lâyık aşk-ı musaffada ise aradan perdeler kalkar. O zaman gözlerim senin mübarek cemalini görür.”
“Benim emelim, cennetim, senin aşkındır, Senin aşkın paslanmış gönlümün gözüne ciladır. Ömür boyu ben senden asla uzaklaşmam. Eğer sen benden razı olursan. Ey gönlümün neşesi, o zaman saadetim tam olur.”
“Ellerimle başımı yoklarım Ve acaba başım yerinde midir yoksa uçtu mu? Diye düşünürüm. Sevgili! Benzeri, misli olmayan Sevgili,Gönlümde O’ndan başka kimseye yer yoktur.O, gözden ve tenden gizlenmişse, neden gam çekeyim? O ebedî olarak gönlümde, cânımda yaşıyor. Sen tatlısın bu yeter, hayat acıymış bana ne?Sen benden razı ol da, bütün alem bana kızsın, köpürsün..”
Rabiatül Adeviyye Sözleri
“İlahi! Benim bütün dünyadaki işim ve arzum seni yâd etmek, ahirette de senin likana ermektir ve işte ben buyum. Sen ne istersen onu yap!”
Bir de: “Ya Rab! Ya huzur-u kalp ile namaz kılmamı nasip et veya kalp huzuru olmadan kılmanı kabul et.”
“Dil ile olan istiğfar, yalancının işidir.”
“Eğer biz bir tövbe yapacak olursak (samimi ve tesirli olmayan) bu tövbe de diğer bir tövbeye muhtaçtır. (Allah’ım! Böyle tövbe etmeyeceğime tövbe olsun, demek gerekir.)”
“Eğer sabır insan olsaydı, kerem sahibi bir kişi olurdu.”
“Marifetin semeri, izzet ve celâl sahibi Allah’a teveccüh etmektir.”
“Arif o kimsedir ki, Hakk’tan kalp ister. Hakk ona kalp verince, o derhal bunu aziz ve çelil olan Allah’a iade eder.
Kul Allah sevgisini tattığı zaman, Allah o kulunun kusurlarını kendine gösterir. Böylece o başkalarının kusurlarını görmez olur.
Allah’ı sevdiğin halde O’na karşı mı geliyorsun? Ne tuhaf şey bu! Sevgin gerçek olsaydı, O’na mutlaka itaat ederdin; çünkü seven kimse sevgilisini dinler.
‘Allah’ı seven kimsenin, sevgiliye kavuşmadıkça feryad ve figânı dinmez.
Allah'ım, sana cehennemden korkarak ibadet ediyorsam, beni cehennem ateşinde yak. Yahut cenneti özleyerek sana ibadet ediyorsam, cennetini bana haram kıl. Yalnız seni sevdiğimden dolayı sana ibadet ediyorsam, beni ezeli cemalinden mahrum etme ya Rabbi!
Bir kalp bekçisi olmak üzere donatıldım. İçimdeki hiçbir şeyin dışarıya çıkmasına, dışarıdaki hiçbir şeyin içime girmesine izin vermem!
Ben ne zaman ezan sesi duysam, kıyamet gününün ilan edilişini duyar gibi olurum. Ne zaman kar yağdığını görsem, amel defterimin sayfalarının uçuşacağı anı hatırlarım. Ne zaman sıcakla karşılaşsam, mahşerin sıcaklığını ve hesap gününün hararetini hatırıma getirip erimeye başlarım…
Bir defasında devlete ait kandilin ışığından istifadeyle gömleğimi yamadım da kalbim dağıldıkça dağıldı ve dikişleri sökünceye kadar kalbimi toparlayamadım.
Bir kimse ilminde cimrilik ederse şu üç beladan birine çarpılır:
1- Ölmeden önce ilmi kendisinden gider.
2- Zalim yöneticinin hışmına uğrar.
3- Öğrendiği ilmi unutur.
Rabiatu'l Adevviye R.Anha
|
|
|
| Güzel Sözlerden Derleme 2. Bölüm |
|
Yazar: RasitTunca - 08-18-2026, 04:53 AM - Forum: Günün Sözü
- Yorum Yok
|
 |
Güzel Sözlerden Derleme 2. Bölüm
**21. "İnsan, düşündüğü şeydir."**
Ralph Waldo Emerson
**22. "Sevgi, her şeyin anahtarıdır."**
Lev Nikolayeviç Tolstoy
**23. "Bilgi, paylaştıkça çoğalan tek şeydir."**
Albert Einstein
**24. "Hata yapmaktan korkma, hata yapmamaktan kork."**
Konfüçyüs
**25. "Bir milletin büyüklüğü, hayvanlarına nasıl davrandığıyla ölçülür."**
Mahatma Gandhi
**26. "Yürekten gelen söz, gönüllere girer."**
Yunus Emre
**27. "Başarı, başarısızlıkları aşmaktır."**
Winston Churchill
**28. "Güzel olan her şey ya azdır ya da nadirdir."**
Baruch Spinoza
**29. "Dostluk, zamanla değil, gönülle olur."**
Cemil Meriç
**30. "Aşk, fedakârlıktır, bencillik değil."**
Hz. Mevlânâ
**31. "Kalbinin sesini dinle, o hep doğruyu söyler."**
Sadi Şirazî
**32. "Cesaret, korkuyu yenmektir, korkusuzluk değil."**
Aristoteles
**33. "İyiliğe iyilik herkesin yapacağı iştir, asıl olan kötülüğe iyilik yapmaktır."**
Ali bin Ebu Talib
**34. "Hayat, kısa kuştur, uçup gider."**
Oğuz Atay
**35. "Dünyada her şey güzeldir, yeter ki bakmasını bil."**
Victor Hugo
**36. "Söz gümüşse, susmak altındır."**
Sokrates
**37. "Umut, en karanlık gecede bile parlayan yıldızdır."**
Friedrich Nietzsche
**38. "Sevginin gözü kördür, ama kalbi görür."**
Ahmet Hamdi Tanpınar
**39. "Okumak, başka bir dünyaya yolculuktur."**
Cicero
40. "Vatan sevgisi, imandandır."
Hz. Muhammed (sav)
|
|
|
|