| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
Kayınpedere "baba" demek |
|
Yazar: RasitTunca - 09-24-2020, 01:04 PM - Forum: islamda Kadın ve Aile ve Evlilik
- Yorum Yok
|
 |
Kayınpedere "baba" demek
Sual: Kayınvalideye ve kayınpedere, "Ana - baba" demek caiz midir?
CEVAP
Kayınvalideye ve kayınpedere, "Ana-baba" demek, akla yanlış gibi gelmekte ise de, ceddimiz hürmet olarak bunlara "Ana-baba" demişlerdir.
Bekara suresinin 133. âyet-i kerimesinde, Yakub aleyhisselama hitaben (Baban İbrahim, İsmail ve İshak) buyuruluyor. Bilindiği gibi, Yakub aleyhisselam, İshak aleyhisselamın oğludur. İsmail aleyhisselam amcası, İbrahim aleyhisselam ise dedesidir.
İbrahim aleyhisselamın babası Taruh olduğu halde, amcası ve üvey babası Azer için Kur'an-ı kerimde (İbrahim’in babası) ifadesi geçmektedir. (Enam 74)
Peygamber efendimizin, amcası Ebu Talibe ve Ebu Lehebe "Baba" dediği hadis-i şeriflerle sabittir. Türkiye’de de, insanlara iyilik eden, onları himayesine alan kimselere mecaz olarak, "Baba adam", "Fakir babası" dendiğini hepimiz biliriz. Yaşlı kimselere de hürmeten "Baba" denir.
Yaşlı kadınlara da , "Ayşe ana", "Fatma ana" veya "Hacı anne" dendiği meşhurdur. Böyle söylemekle, yani baba demekle, o kimse bizim babamız olmadığı gibi anne dediğimiz kadın da annemiz olmaz. Bunlar hürmet için söylenir.
Yine yaşlı kimselere, bir akrabalığımız olmadığı halde, "Amca, dede", yaşlı kadınlara da, "Teyze, nine" deriz. Bunlar bir saygı ifadesidir.
Kayınvalideye ve kayınpedere, "Ana-baba" demek ise daha tabiidir. Riya maksadıyla söylenirse, riya, saygı için söylenirse saygı olur. Ceddimiz, kayınvalideye ve kayınpedere, "Hanım anne", "Bey baba" da demişlerdir. Hakiki ana-baba ile karışmamaları için böyle söylemek daha iyidir. Bazı yerlerde kayınvalideye "Cici anne" de diyorlar. Bunlar mubah âdetlerdir. Günah olmayan âdetlere uymakta mahzur yoktur. Hatta mubah olan âdete uymamak şöhrete, kalb kırmaya sebep olursa böyle âdetlere uymak gerekir. (Hadika)
|
|
|
Kadın-Erkek ve Anne |
|
Yazar: RasitTunca - 09-24-2020, 01:02 PM - Forum: islamda Kadın ve Aile ve Evlilik
- Yorum Yok
|
 |
Kadın-Erkek ve Anne
Sual: Âyet ve hadiste ana hakkının öneminin büyük olduğu, bu bakımdan kadının erkekten üstün olduğu söyleniyor. Üstünlüğün cinsiyet ile ilgisi var mıdır?
CEVAP
Dinimizde ırk, renk ve cinsiyet üstünlüğü yoktur. Üstünlük, takvaya, Allah indindeki dereceye göredir. Müslüman zenci bir kadın, müslüman olmayan beyaz bir kraldan çok üstündür. Mukayese bile edilmez. Birisi ebedi Cennetlik, öteki ise ebedi Cehennemliktir.
Anne hakkı önemlidir. Anneye hürmet ve hizmet, babadan önce gelir. Biri, sual etti ki:
- Ya Resulallah, insanlar içinde iyilik etmeme en layık olan kimdir?
- Annendir.
- Sonra?
- Annendir.
- Daha sonra?
- Babandır. (Buhari, Müslim)
Başka bir hadis-i şerifte de, (Önce, annene, sonra babana, kız kardeşine, erkek kardeşine ve sırası ile diğer yakınlarına iyilik et!) buyuruldu. (Nesai)
Üstünlük ve Hak
Üstünlük başka, hakkı olmak, iyiliğe layık olmak başkadır. Anne, kâfir bile olsa ona iyilik etmelidir! Bir kimse (Ya Resulallah, annem müşriktir. Ona iyilik etmem caiz midir?) diye sorunca, (Evet annene iyilik ve ihsanda bulun!) buyuruldu. (Ebu Davud)
Her Peygamber, kendi annesinden de üstündür. Buna rağmen, Peygamberler de annelerine hürmet ve hizmet etmişlerdir. Çünkü anne, hak sahibidir, hizmete ve hürmete layıktır. Hakkı bulunmak, hizmete ve hürmete layık olmak ayrı, üstün olmak ayrıdır. Bir zat sual etti ki:
- Ya Resulallah cihada gitmek istiyorum.
- Annen var mı?
- Evet var.
- Ona hizmet et, Cenneti, onu razı etmekle kazanırsın! (Taberani)
Cihada gitmek için gelen başka birisine de, (Annenin yanından ayrılma! Cennet onun ayağı altındadır) buyuruldu. (Nesai)
Hak sahibi olmak, üstün olmayı gerektirmez. Hadis-i şerifte (İnsanlar içinde en büyük hak sahibi, erkeğin üzerine annesi, kadının üzerine de kocasıdır) buyuruluyor. (Hakim)
Ana-babanın evladı üzerinde hakkı olduğu gibi, evladın da ana-baba üzerinde hakkı vardır. Erkeğin hanımı üzerinde hakkı olduğu gibi, hanımın da kocası üzerinde hakkı vardır. Fakat ana-baba hakkı ve koca hakkı daha önce gelir. Bu öncelik, üstün olmayı göstermez. Buradan (İslamiyet evlada veya kadına hak tanımıyor) demek iftira olur. Kimin imanı daha kuvvetli ve kim Allahü teâlânın emirlerine daha çok riayet ediyorsa o daha üstündür. (K. Saadet)
|
|
|
Ana-Babaya Hizmet |
|
Yazar: RasitTunca - 09-24-2020, 12:58 PM - Forum: islamda Kadın ve Aile ve Evlilik
- Yorum Yok
|
 |
Ana-Babaya Hizmet
Sual: Ana baba hakkı, onlara hizmetin önemi hakkında bilgi verir misiniz?
CEVAP
İmandan sonra birinci vazifemiz ana-babanın kalbini kırmamaktır. Onlar ne kadar kötü olsalar da, yine her şeyin üstünde hakları vardır. Onların kalbini kıranın ibadeti kabul olmaz. Müslüman doğmamıza ve müslüman yetişmemize sebep olan ana-babamızın kalbini kırarsak Cennete girmemiz düşünülebilir mi? Müslüman ana-babamız, bizden razı olmadıkça, Allahü teâlânın sevdiği kulu olmamız çok zordur. İyilik ederek rızalarını almaya çalışmalıdır!
Allahü teâlâ ana-babaya iyilik edin buyuruyor. (Nisa 36, Enam 151, Ankebut 8)
Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
(Ana-babasına hizmet edenin ömrü bereketli ve uzun olur. Onlara karşı gelenin, âsi olanın ömrü bereketsiz ve kısa olur.) [Ey Oğul İlm.]
(Ana-babası, yanında ihtiyarladığı halde, [onların rızalarını alamayıp] Cenneti kazanamayanın burnu sürtülsün.) [Tirmizi]
(Cihad, fisebilillah [Allah yolunda] sadece kılıç sallamak değildir. Ana-babaya veya evlada bakmak da cihaddır. Ele muhtaç olmamak için çalışmak da cihaddır.) [Deylemi]
Ana babanın yüzüne sert bakmamalı, şefkatle ve sevgi ile bakmalı! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Ana-babanın yüzüne şefkatle bakana, kabul olmuş bir hac sevabı yazılır.) [İ.Rafii]
(Huzurunda alıcı ile satıcı arasındaki köle gibi durmayan kimse babasının hakkını ödeyemez.) [İ.Gazali]
Evladın, ana-babasına, sevgi ile bakışı için, kabul edilmiş bir hac sevabı verileceği bildirilince, oradakiler, (Günde bin defa bakarsa da böyle sevaba kavuşur mu?) dediklerinde, Peygamber efendimiz, (Günde yüzbin defa baksa da) buyurdu. (Şir’a)
Evliyanın büyüklerinden birisi, nafile hacca gitmek üzere yola çıktı. Bir ara Bağdat’a uğradı. Orada Ebu Hâzım-ı Mekki hazretlerini ziyarete gitti. O anda uyuyordu. Biraz bekledi. Uyandı ve o zata dedi ki:
- Şimdi Resulullah efendimizi rüyada gördüm. Bana, senin hakkında, (Annesinin hakkını gözetsin, bu, hac etmekten daha iyidir) haberini ulaştırmamı emretti. Bunun üzerine o zat geri döndü ve bütün hayatı boyunca annesine hizmet edip duasına kavuştu.
Buhari’deki hadis-i şerifte özetle deniyor ki:
Eski ümmetlerden üç kişi yolculuğa çıkarlar. Geceyi geçirmek üzere bir mağaraya girince dağdan bir kaya parçası yuvarlanarak mağaranın ağzını kapatır. “Bizi bu kayadan ancak iyi amellerimizi dile getirerek Allahü teâlâya yapacağımız dua kurtarabilir” derler.
İçlerinden biri şöyle dedi:
Anam-babam çok yaşlı idi. Onları doyurmadan çoluk çocuğumu ve hayvanlarımı doyurmazdım. Bir gün, odun toplamak için uzaklara gitmiştim. Geç vakte kadar da dönemedim. Akşam içecekleri sütü, getirdiğimde anamla babam uyumuşlar. Onlara sütlerini içirmeden önce çoluk çocuğumun ve hayvanlarımın karınlarını doyurmazdım. Çocuklar da, yanımda ağlıyorlardı. Çanak elimde tanyeri ağarıncaya kadar onların uyanmalarını bekledim. Anamla babam uyanıp sütlerini içtiler. (Ya Rabbi bunu senin rızan için yapmışsam buradan bizi kurtar)
Kaya biraz açıldı. Fakat çıkmak mümkün değildi.
İkincisi, her türlü imkan varken çok sevdiği amcasının kızı ile zina etmediği ve kıza verdiği 120 dinar altını almadığı olayı hatırlayıp, (Ya Rabbi, bunları senin rızan için yapmışsam bizi buradan kurtar) dedi. Kaya biraz daha açıldı. Ancak yer çıkabilecekleri kadar değildi.
Üçüncüsü şöyle dedi:
Çalıştırdığım işçilerden biri ücretini almadan gitmişti. Ben de onun ücretini ürettim. Bundan birçok mal meydana geldi. Bir müddet sonra bana gelip ücretini istedi. (Şu gördüğün develer, sığırlar, koyunların hepsi senin ücretinden üremiştir, al götür) dedim. O da (benimle alay etmiyorsun ya) dedi. Ben de (hayır, alay etmiyorum, doğrusu bu) deyince, malların hepsini alarak götürdü. Bana hiçbir şey bırakmadı. (Ya Rabbi bunu senin rızan için yapmışsam, içinde bulunduğumuz şu beladan bizi kurtar.)
Bunun üzerine kaya tamamen açıldı. Onlar da mağaradan çıktı. (Buhari)
Ana baba çağırınca
Sual: Ana baba çağırınca, namazda isek veya başka önemli bir iş yapıyorsak, hemen gitmek gerekir mi? İkisi aynı anda çağırırsa hangisini tercih etmelidir?
CEVAP
Ana babanın salih veya fâsık olmasının da, önemi vardır. Evladını İslam terbiyesi üzerine yetiştirmeyen ana babanın, evladı üzerinde ana babalık hakkı yoktur. Bakıp büyüttükleri için, başka hakları vardır. Ana babanın veya başkalarının dine aykırı emirlerine itaat edilmez.
Ana baba çağırdığı zaman, önemli bir işle uğraşılsa da, hemen onu terk edip, derhal ana babanın emrine koşmak gerekir. Allahü teala buyuruyor ki:
(Ya Musa, benim indimde çok ağır ve büyük bir günah vardır ki, o da, ana baba evladını çağırınca, emrine uymamasıdır.) [İslam Ahlakı]
Ana baba, çağırınca, farz namazı bozmak caiz olur ise de, ihtiyaç yoksa bozmamalıdır. Nafile ve sünnet namazlar, bozulur. Bunlar, imdat isterse, farzları da bozmak gerekir. Namaz kıldığını bilerek çağırıyorlarsa, nafileyi de bozmayabilir, bilmeyerek çağırdılarsa bozmak gerekir.
İkisi aynı anda çağırırsa, anneyi tercih etmek gerekir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Anne ve baba aynı anda çağırınca, önce annenin çağrısına uy!) [Deylemi]
|
|
|
Hürmet-i Müsahere Nedir |
|
Yazar: RasitTunca - 09-24-2020, 10:16 AM - Forum: islamda Kadın ve Aile ve Evlilik
- Yorum Yok
|
 |
Hürmet-i Müsahere Nedir
Sual: Hürmet-i müsahere nedir?
CEVAP
Karşı cinse, unutarak ve yanılarak da olsa, şehvetle dokunmakla veya şehvetle ön avret yerine çıplak olarak bakmakla hâsıl olan duruma, hürmet-i müsahere denir. Bir erkek, bir kadının herhangi bir yerine şehvetle dokununca, o kadının neseble veya sütle olan anası ve kızlarıyla, o erkeğin evlenmesi haram olur. Şehvetle dokunan kadınsa, o erkeğin neseble veya sütle olan babası ve oğullarıyla, o kadının evlenmesi haram olur. Kadın için, oğlu, damadı, babası ve kayınpederi; erkek için ise, kızı, gelini, annesi ve kayınvalidesi dışında, başka biriyle hürmet-i müsahere olmasının nikâha zararı olmaz.
Mesela, bir erkek, kayınvalidesinin elini öperken şehvetlense, hürmet-i müsahere vaki olur. Hanımı kendisine ebedi haram olur. Bir gelin de kayınpederinin elini öperken veya başka şekilde dokununca şehvet hasıl olursa yine hürmet-i müsahere hasıl olur. Yani bu kadına kocası ebedi haram olur. Bir baba ile kızı veya torunu yahut bir anne ile oğlu veya torunu arasında hürmet-i müsahere olursa, karı-koca birbirine ebedi haram olur. (Bezzâziyye)
Şafii mezhebinde hürmet-i müsahere yoktur. Evli hanefiler arasında hürmet-i müsahere olursa, sadece nikah ve talakta Şafii mezhebine göre nikahlarını tazelemeleri gerekir. Böyle bir ihtiyaç halinde başka bir mezhebi taklit caiz ve gerekir. (Hadika)
Nikâhlı ve nikâhsız hısımlık
Sual: Hürmet-i musahere nedir ve bu sebeple kimlerle evlenilemez?
CEVAP
Musahere, evlenmekle meydana gelen hısımlık demektir. Buna sıhriyet de denir.
Hürmet-i musahere, evlenmekle meydana gelen haramlıktır. Yani buradaki hürmet kelimesi, haramlık demektir. Mesela, bir erkek, hanımını boşasa veya hanımı ölse bile kayınvalidesiyle asla evlenemez, evlenmesi haramdır. Kayınvalidesinin annesiyle de evlenemez. Bir gelin de, asla kayınpederiyle ve kayınpederinin babasıyla evlenemez.
Hürmet-i musahere denen haramlık durumu, meşru evlenmeyle meydana geldiği gibi, gayri meşru ilişkiyle de meydana gelir. Şehvetle dokunmak, öpmek ve şehvetle ön avret yerine bakmakla da hürmet-i musahere vaki olur.
Hürmet-i musaherenin olması için, iki taraftan birinin şehvetlenmesi yeter.
Bir erkek, hürmet-i musahere olan kadının anasıyla, nineleriyle ve daha yukarıdaki analarıyla; kızlarıyla, kızının kızları ve daha aşağıdaki kız torunlarıyla evlenemez. Tersi de böyledir. Yani bir kadın da, hürmet-i musahere olan erkeğin babasıyla, dedeleriyle, oğullarıyla ve daha aşağıdaki torunlarıyla evlenemez.
Bir kadın, bir erkeğin ön edep yerine şehvetle baksa veya ona şehvetle elini dokundursa yahut da o erkeği şehvetle öpse, hürmet-i musahere sabit olur. Tersi de böyledir. Yani erkek de aynı şeyleri yapsa hürmet-i musahere sabit olur.
Bir kadın ayaktayken, fercine bakılırsa, tam görünmediği için hürmet-i musahere olmaz. Eğer kadın, dayanarak oturmuş olduğu halde fercine bakılırsa, tam görüldüğü için hürmet-i musahere sabit olur.
Bir kimse, ince bir örtü veya bir cam arkasından bir kadının fercine bakmış olsa; eğer ferci açıkça görünürse, hürmet-i musahere sabit olur.
Bir havuzun kenarında oturan bir kadının ferci, suyun içinde görünse, bir erkek de ona şehvetle bakmış olsa, bu görüntü kendisi değil benzeri olduğu için hürmet-i musahere sabit olmaz. Ancak, bir erkek, suyun içinde bulunan bir kadının fercine şehvetle bakarsa, bu durumda hürmet-i musahere sabit olur. Çünkü bizzat kendisine bakmış oluyor.
Aynada bir kadının fercini görmekle hürmet-i musahere sabit olmaz. Görünen bizzat kendisini değil benzeridir. [Bunun gibi, birisinin yüzüne bakmayacağım diye yemin eden, aynadaki görüntüsüne baksa yemini bozulmuş olmaz, çünkü bu görüntü, kendisi değildir, benzeridir. (İbni Âbidin)]
Şehvetle dokunmak, kasten, unutarak, zoraki veya yanlışlıkla olsa da, hürmet-i musahereye sebep olur. Gece karısı zannedip kızını şehvetle öpmekle, hürmet-i musahere sabit olur. Kendi kızının başındaki saçlarını veya tırnaklarını şehvetle okşamakla da hürmet-i musahere olur.
Elbiseyle değil, çıplak olarak dokununca hürmet-i musahere sabit olur. Elbisenin, mantonun üzerinden dokununca hürmet-i musahere olmaz, fakat örtü ince olur da dokunanın eli, dokunulanın sıcaklığını duyarsa, hürmet-i musahere sabit olur.
Erkek, kadının ayağındaki çorabını okşarken ayağının yumuşaklığını hissetse, hürmet-i musahere sabit olur. Bir erkek, bir kadını örtüsünün üzerinden öpse; kadın, eğer erkeğin dudaklarının sıcaklığını hissederse hürmet-i musahere sabit olur.
Hürmet-i musaherenin olabilmesi için, kız çocuğunun 9 yaşında olması gerekir. Eğer 7-8 yaşlarında olup da, 9 yaşındaki gibi gösterişliyse, yine hürmet-i musahere sabit olur.
Şehvetle tutulan kadın, çok yaşlı, hatta şehvetten uzak olsa bile, hürmet-i musahere olur.
Şehvetsiz olarak tutan veya bakan bir kimse, onu bıraktıktan sonra şehvete gelse hürmet-i musahere sabit olmaz.
Bir sarhoş, kendi kızını şehvetle öpse; kızı da, (Baba, ben senin kızınım) dese, sarhoş da, kızını bıraksa yine hürmet-i musahere sabit olur.
Hanımına şehvetliyken kızına dokunsa hürmet-i musahere olmaz, çünkü şehveti kızı için değildir.
Şehvetlenmek, erkekte ereksiyonun meydana gelmesi veya daha önce ereksiyon varsa, bunun artmasıdır. İhtiyar erkeklerin, hadımın şehveti, kalbinin meyletmesi, o işten lezzet alması demektir. Kadınların şehveti de ihtiyar erkeklerinki gibidir.
(Yukarıdaki bilgilerin tamamı Fetava-i Hindiyye’den alınmıştır.)
Sual: Bir anne oğlunu, bir baba kızını kucaklayıp sevebilir mi? Bir ölçüsü var mıdır?
CEVAP
Bir anne, büyük de olsa oğlunu kucaklayabilir. Ancak insanlık icabı, hiç düşünmediği halde, bir şehvet hasıl olursa hürmet-i müsahere denilen durum ortaya çıkar. Kayınvalide de damadını kucaklarken şehvet hasıl olursa yine hürmet-i müsahere olur. Anne ve kayınvalidede bir şey olmayıp oğlunda veya damadında şehvet hasıl olursa yine hürmet-i müsahere olur. Yedi yaşından büyük, gösterişli kız ile de, hürmet-i müsahere olur. 15 yaşındaki kız, yüz yaşındaki dedesi ile de hürmet-i müsahere olabilir. Kızın ve ihtiyarların şehveti, kalbinin meyletmesi demektir.
Hürmet-i müsahere gibi herhangi bir tehlikeyi önlemek için, anne oğlunu, baba kızını severken dikkatli olmalıdır. Çocukların ana-babalarının ellerini öpmeleri kâfidir.
Hürmet-i müsahere, ana-baba ile olduğu gibi yabancı insanlarla da olur. Mesela herhangi bir yabancı kadına şehvetle dokunmak, unutarak veya yanılarak bile olsa, hürmet-i müsahereye sebep olur. Yani o kadının anası ile ve kızları ile o erkeğin evlenmesi Hanefi ve Hanbeli mezhebine göre haramdır. Bir kız da, bir erkeğe şehvetle dokunsa, o erkeğin babası ve oğlu ile evlenmesi haram olur. Şafii ve Maliki’de hürmet-i müsahere yoktur.
Sual: 80 yaşındaki deli ile de hürmet-i müsahere olur mu?
CEVAP
Evet.
Sual: Hürmet-i müsahere olması için, iki tarafın baliğ olması şart mı? Beş yaşındaki çocuğumla hürmeti müsahere olur mu?
CEVAP
Akıl baliğ olmak şart değildir. Ancak gösterişli olması büluğ hükmündedir. Beş yaşındaki çocuk, gösterişli olamaz.
Sual: (Unutarak da olsa hürmet-i müsahere olur) daki unutmak nedir?
CEVAP
Hürmet-i müsahereyi bildiği halde, hatırlamamak.
Sual: Elbise üzerinden dokunmakla hürmet-i müsahere olur mu?
CEVAP
Vücudun sıcaklığı hissedilecek derecede ince ise olur.
Sual: Hürmet-i müsaherede, hanımın anneannesi de annesi gibi mi?
CEVAP
Evet.
Sual: Hanıma şehvetliyken kızım elimi tutsa, hürmet-i müsahere olur mu?
CEVAP
Hayır.
Sual: Hürmet-i müsahere için hanımın süt kızı, kendi kızım gibi mi?
CEVAP
Evet.
Sual: Hürmet-i müsahere şüphesiyle Şafii’yi taklit caiz olur mu?
CEVAP
Vesvese zamanında mezhep taklidine lüzum yoktur.
Sual: Hürmet-i müsahere olan kadınla, halvet de haram mı?
CEVAP
Elbette haramdır.
Sual: Hürmet-i müsahere sebebiyle Şafii’ye göre nikahlanan, Şafii’ye mi geçer, yoksa sadece nikah ve talakta mı taklit eder?
CEVAP
Sadece nikah ve talakta taklit eder.
Sual: Bir babanın üvey kızı, kendi öz kızı gibi mahrem midir, bununla hürmet-i müsahere olur mu?
CEVAP
Evet, mahremdir. Eğer üvey kızını şehvetle öpse, hürmet-i müsahere olur. Yani hanımı, o adama haram olur.
Sual: Bir erkek ile yabancı bir kadın arasında, hürmet-i müsahere olunca, bunlar, bir biri ile evlenemez mi?
CEVAP
Evlenebilirler. Sadece o erkek, o kadının kızı veya annesi ile evlenemez.
Sual: S. Ebediyye’de, (Bir baba ile kızı arasında hürmet-i müsahere hasıl olursa, kızın anası ile, yani adamın zevcesi ile adam arasındaki nikah bozulmaz..Kadın başkası ile evlenemez. Adamın bu kadını boşaması lazım olur. Bu kadın ile evli kalması ebedi haram olur) deniyor. Nikah bozulmuyorsa, niye haram oluyor? Kadın, o adama haram oluyorsa, niye başkası ile evlenemiyor?
CEVAP
Kadın, birisi ile nikahlı olduğu için başkası ile evlenemez. Hürmet-i müsahere olduğu için de, kocasına haram oluyor. Yani kendi hanımı, artık onun kayın validesi durumuna düşüyor, kayın validesi ile de, evli kalması caiz olmaz, hemen boşaması gerekir.
Bir erkek, bir kadınla zina etse, o kadının annesi ile ve kızı ile evlenemez. O kadının annesi kaynanası, kadının kızı da, kendi kızı yerine geçiyor
Sual: Şehvetle tutmak veya öpmek suretiyle, hem bir kızla ve hem de kızın annesiyle hürmet-i musahere olsa, hangisiyle evlenmek caiz olur?
CEVAP
İkisiyle de artık evlenmek caiz olmaz. Eğer annesiyle hürmet-i musahere olsaydı, kızıyla olmasaydı, o zaman annesiyle evlenmek caiz olurdu. Kızıyla hürmet-i musahere olup annesiyle olmasaydı, kızıyla evlenmek caiz olurdu. Bir kadını şehvetle tutunca veya öpünce, artık o kadının annesiyle veya kızıyla evlenmek caiz olmuyor.
Mahremi olmaz
Sual: Hürmet-i musahere olan yabancı kadının annesiyle veya kızıyla evlenmek haram olduğuna göre, bu kadınlarla aynı odada yalnız kalmak helal olur mu?
CEVAP
Helal olmaz, haram olur.
Torunla hürmet-i müsahere
Sual: Evli olan bir erkek torun, babaannesinin elini öperken şehvetlense, hürmet-i müsahere açısından nasıl bir durum meydana gelir?
CEVAP
Üç durum ortaya çıkar:
Babaannesi dedesine haram olur; babası annesine haram olur ve kendi karısı kendisine haram olur. Şöyle ki:
1- Torunla babaannesi arasında hürmet-i müsahere hâsıl olunca, babaannesi karısı hükmüne girmiş olur. Dedesi, torununun karısı durumundaki kendi karısıyla evli kalamaz.
2- Torunla babaannesi arasında hürmet-i müsahere hâsıl olunca, babası oğlu hükmüne girer. Bu oğlu da, baba hükmünde olan torunun annesiyle evlenemez; çünkü kendi karısı, babasının annesi olmuş oluyor.
3- Torunla babaannesi arasında hürmet-i müsahere hâsıl olunca, torunun babası, oğlu hükmüne girer. Oğlunun gelini [yani torunun karısı] oğlun babasına haram olur. (Redd-ül muhtar)
Kız torunla hürmet-i müsahere
Sual: Evli olan bir kız torun, babasının babası olan dedesinin elini öperken şehvetlense, hürmet-i müsahere açısından nasıl bir durum meydana gelir?
CEVAP
Üç durum ortaya çıkar. Dedesine babaannesi haram olur; annesine babası haram olur ve kendi kocası kendisine haram olur. Şöyle ki:
1- Kız torunla dedesi arasında hürmet-i müsahere hâsıl olunca, dedesi kocası hükmüne girmiş olur. Babaannesi, torununun kocası durumundaki kendi kocasıyla evli kalamaz.
2- Kız torunla dedesi arasında hürmet-i müsahere hâsıl olunca, babası oğlu hükmüne girer. Bu oğlu da, anne hükmünde olan torunun annesiyle evlenemez. Çünkü kendi karısı annesinin annesi olmuş oluyor.
3- Kız torunla dedesi arasında hürmet-i müsahere hâsıl olunca, torunun annesi kızı hükmüne girer. Kızının damadı [yani torunun kocası] kızın annesine haram olur.
Kaynana ile hürmet-i müsahere
Sual: Bir erkekle, kaynanası arasında hürmet-i müsahere olursa, durum nasıl olur?
CEVAP
Karısı kendisine haram olur. Şöyle ki:
Kaynanası karısı hükmüne girer. Karısı da kaynanasının kızı olduğu için karısının kızıyla evli kalamaz.
Hürmet-i müsahere olunca, kurtuluş çaresi, Şafii mezhebini nikâhta taklit etmektir. Çünkü Şafii’de hürmet-i müsahere ile haramlık meydana gelmiyor. (Dürer)
Şafiî’de hürmet-i müsahere
Sual: Şafiî mezhebinde hürmet-i müsahere olmadığına göre, mesela Hanefî gelinle Şafiî kayınpederi arasında hürmet-i müsahere hâsıl olsa, hangi mezhebe göre hüküm verilir?
CEVAP
Herkes kendi mezhebine göre hareket eder. Gelin Hanefî olduğuna göre, kayınpederiyle arasında hürmet-i müsahere hâsıl olunca, kayınpederinin hanımı gibi olur, kocası da oğlu hükmünde olur. Kocasıyla birbirine ebedî haram olur. Evliliği devam ettirebilmek için, nikâhta Şafiî mezhebini taklit etmeleri gerekir. İlk nikâhları Şafiî’ye uygunsa evliliğe devam ederler. İlk nikâhları Şafiî’ye uygun değilse, Şafiî’ye göre tekrar nikâh kıymaları gerekir. Kayınpeder ise, Şafiî mezhebinde olduğu için, onun bir şey yapması gerekmez
|
|
|
Türkiye'de Madencilik |
|
Yazar: RasitTunca - 09-14-2020, 08:37 PM - Forum: Coğrafya Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
Türkiye'de Madencilik
Türkiye'de Madenler
Yerkabuğunun farklı derinliklerinden çıkarılan, ekonomik değer taşıyan mineral ve elementlere maden denir.
Ülke ekonomilerinin gelişiminde maden ve enerji kaynakları bakımından zengin olmak önemli etkendir.
Çeşitli yer kabuğu hareketleri ve başkalaşma olayları sonucunda kayaçların yapısındaki minerallerin etkilenmesiyle cevher (filiz) adı verilen maden yatakları oluşur.
Madenlerin taş ve toprakla karışık halde ilk olarak çıkarıldığı duruma tuvönan cevher adı verilir.
Kayaçların içindeki minerallerin bazıları eritilerek ayrıştırıldığında çeşitli metalik madenler (demir, bakır , krom, kurşun, pirit gibi) elde edilir.
Minerallerin doğrudan maden olarak kullanıldığı metalik olmayan madenler ( mermer, fosfat, kükürt, oltutaşı, lüle taşı gibi) de vardır.
Türkiye maden yatakları, çeşitliliği fazla olan bir ülkedir. Ancak maden yatakları küçük çaplı ve dağınık haldedir.Sebebi; aynı bölgelerde sıkça görülen tektonikolaylardır.
Bu durum ülkemizdeki madencilik faaliyetlerini olumsuz yönde etkilemektedir.
BAŞLICA MADEN ÇEŞİTLERİMİZ
DEMİR
Ağır sanayinin en önemli hammaddesi olan demir, inşaat, makine ve araçların üretiminde kullanılır.
Türkiye demir rezervleri bakımından zengindir. En zengin demir yataklarımız, Divriği ve Kangal (Sivas), Hekimhan ve Hasançelebi (Malatya), Havran (Balıkesir),Torbalı (İzmir) ve Simav (Kütahya) çevresinde bulunmaktadır.
Ayrıca Kayseri, Niğde ve Adana illerinin Orta Toroslar’daki Aladağ’lara yakın kesimleri, K.Maraş, Hatay, Çamdağı ( Adapazarı) demir yatakları da önemlidir.
Çıkarılan demir cevheri Ereğli (Zonguldak), Karabük, İskenderun, Kırıkkale, Sivas ve İzmir’deki demir-çelik fabrikalarında işlenir.
2005 yılı verilerine göre 6,4 milyon ton demir üretimi yapılmasına karşılık, bu üretim fabrikaların ihtiyacını karşılayamamıştır. Bu sebeple aradaki açık dış alımla karşılanır.
Ereğli ve Karabük demir-çelik fabrikalarının kuruluş yerlerinin belirlenmesinde bu yörelerde çıkarılan taşkömürü etkili olmuştur.
İskenderun demir-çelik fabrikası için gerekli enerji kaynağı gemilerle G.Afrika Cumhuriyeti’nden gelmektedir. Liman şehri olduğundan ulaşım kolay ve ucuz.
BAKIR
Bakır yumuşak bir maden olduğundan yurdumuzda ilkçağlardan beri işletilmektedir.
Bakır, üstün fiziksel ve kimyasal özelliklerinden dolayı endüstride yaygın olarak kullanılmaktadır. Başlıca kullanım alanları; elektrik ve elektronik sanayi, inşaat , ulaşım sanayi, boya sanayi ve turistik eşya gibi.
Bakır yatakları, çoğu kez kurşun ve çinko ile birlikte bulunur. En önemli bakır yataklarımız Karadeniz Bölgesi’nde bulunur.
Murgul (Artvin), Küre (Kastamonu), Çayeli (Rize) ve Köprübaşı (Giresun) bu bölgedeki başlıca yataklardandır. Ayrıca Maden (Elazığ) ve Ergani (Diyarbakır)'de de bakır yatakları mevcuttur.
Çıkarılan bakır cevheri Samsun, Murgul ve Maden’deki işletmelerde işlenir.
Samsun’da işletmenin kurulmasında iç kesimlere ulaşımın düzgün olması etkili olmuştur.
KROM
Paslanmayan ve çok sert bir maden olduğundan, madeni eşya yapımında ve kaplamasında kullanılır.
40 milyon ton krom rezervi bulunan kromun büyük bir bölümü hammadde, bir miktarı da ferro-krom olarak ihraç edilmektedir.
Yurdumuz dünyanın sayılı krom üreticileri (Rusya, G.Afrika, Hindistan’dan sonra) arasında yer almaktadır.
Kullanım alanının yaygın oluşu nedeniyle dış piyasada her zaman alıcı bulmaktadır.
Ülkemizdeki en önemli krom yatakları; Fethiye ve Köyceğiz (Muğla), Buldan ve Acıpayam ( Denizli ), Orhaneli (Bursa), Mihalıççık ( Eskişehir ), Pozantı ve Karsantı (Adana) , Kayseri, Guleman (Elazığ) ve Kopdağı (Erzincan)’nda bulunur.
Krom madeni Antalya ve Guleman (Elazığ)’daki ferro-krom tesislerinde işlenmektedir.
BOR MİNERALLERİ
Çok geniş ve çeşitli alanlarda ticari olarak kullanılan bor mineralleri ve ürünlerinin kullanım alanları giderek artmaktadır.
Ülkemiz bor rezervi bakımından Dünya’nın en zengin yataklarına sahiptir. Bu nedenle, bor madeninin çoğu ihraç edilmektedir.
Bor madeninden elde edilen boraks ve asit borik nükleer alanda, jet ve roket yakıtında katkı maddesi olarak, ayrıca sabun, tekstil, cam, seramik ve kâğıt sanayii gibi alanlarda kullanılır.
Bor mineralleri Susurluk ve Bigadiç (Balıkesir), Emet (Kütahya) , M.Kemalpaşa (Bursa) ve Seyitgazi (Eskişehir) çevresinde çıkarılır.
Çıkarılan mineraller Bandırma (Balıkesir) ve Kırka (Eskişehir) yörelerindeki fabrikalarda işlenir.
BOKSİT (ALÜMİNYUM)
Alüminyumun hammaddesi olan boksit çok hafif olduğundan uçak sanayiinde, otomobil, ev, elektrik malzemesi yapımında kullanılır.
Boksit yatakları Seydişehir (Konya), Akseki (Antalya), İslahiye (G. Antep) ve Milas (Muğla) civarında bulunur. Buralarda çıkarılan boksit, Seydişehir alüminyum tesislerinde işlenmektedir.
BARİT
Petrol ve gaz sondajlarında baskıyı kontrol etmek ve patlamalar sırasında kuyu duvarlarını sabitleştirmekte kullanılır. Suda erimeyen bir maden olduğundan boya, deri, kimya, cam ve kauçuk sanayiinde kullanılır.
Ülkemiz barit yatakları bakımından zengin sayılır. Alanya ve Gazipaşa (Antalya) ,Elbistan (K.Maraş), Muş, G.Antep, Giresun, Çanakkale, Kocaeli ve Eskişehirçevresinde barit yatakları bulunmaktadır.
Buralardan çıkarılan barit; İzmir, İzmit, Eskişehir, Antalya ve Elazığ’daki barit unu fabrikalarında işlenir.
FOSFAT
Fosfat kayasının % 85’i gübre olarak kullanılmaktadır. % 15’lik bölümü ise yem, gıda, deterjan, alaşım metalürjisi, kağıt, kibrit, su tasfiyesi, harp sanayi ve kimya sanayinde kullanılmaktadır.
Türkiye’de fosfat yatakları sınırlı sayıda olup bunlar Adıyaman, G.Antep, Mazıdağı-Mardin, Bingöl ve Bitlis illerindedir.
Buralardan elde edilen fosfat Mazıdağı (Mardin) fosfat işletmelerinde işlenmektedir. Üretimimiz tüketimimizi karşılamamaktadır. Bu nedenle fosfat ithal edilmektedir.
TUZ
Türkiye tuz yatakları bakımından son derece zengindir. Kaya tuzu yatakları üçüncü jeolojik zamanda, kapalı göl havzalarında suların buharlaşması ile oluşmuştur.
Ülkemizde tuz denizlerden, göllerden ve kaya tuzu yataklarından elde edilir.
Deniz ve göllerde tuz elde edilen alanlara tuzla adı verilir.
Türkiye’deki tuz üretiminin çoğu, Tuz Gölü ile İzmir Çamaltı Tuzlası’ndan sağlanır.
Kaya tuzu yatakları, Çankırı, Kırşehir, Nevşehir, Kars, Erzurum ve Iğdır çevresinde bulunmaktadır.
Tuz , kimya sanayii, dericilik, konserve ve salça sanayiine kadar bir çok alanda kullanılır.
MANGANEZ
Çeliğe sertlik kazandırmak ve direncini artırmak için kullanılır.
Muğla, Denizli, Kastamonu, Ceyhan-Adana, Artvin , Rize, Trabzon, Kilis ve Sivas çevresinde manganez yatakları bulunur. İhtiyacı karşılamaz. Bu nedenle ithal edilir.
ANTİMON
Antimon, endüstride metalik ya da türevleri şeklinde kullanılmaktadır. Ancak türevleri şeklinde kullanımı çoğunluktadır.
Metalik antimon sağladığı avantajlar sebebiyle kurşun ve diğer metallerle alaşım oluşturmakta yoğun olarak kullanılmaktadır.
Akümülatör imali, lehimcilik, matbaa harfi imali, askeri amaçlı malzemeler imalinde, metal kaplamada, seramikte ve emayede yaygın olarak kullanılmaktadır.
Antimon yatakları; Balıkesir, İzmir, Kütahya ve Tokat illerinde bulunmaktadır.
CİVA
Tek sıvı madendir. Zirai ilaç yapımında, kâğıt sanayiinde, suni gübre üretiminde , boya sanayiinde , altın ve gümüş üretiminde kullanılır.
İnsan sağlığına verdiği zararlar ve çevre kirliliği oluşturması gibi nedenlerden dolayı civa işletmeleri kapanmıştır.
MERMER
Ülkemiz mermer bakımından zengindir. Madencilik sektöründe mermer ve sert taş ihracatı ilk sırayı almaktadır.
Mermerin başlıca tüketim alanları; inşaat sektörü, güzel sanatlar alanı ve dekorasyondur. En geniş kullanım alanını inşaat sektörü teşkil eder.
Mermer yataklarımızın çoğunluğu Marmara ve Ege Bölgeleri’ndedir.
LÜLE TAŞI
Eskişehir çevresinde çıkarılır ve işlenir. Süs eşyası yapımında kullanılır.
Yurdumuz dünyanın en kaliteli lüle taşı rezervlerine sahiptir.
OLTU TAŞI
Erzurum’un Oltu ilçesinde çıkarılır ve işlenir. Süs eşyası yapımında kullanılır.
ASBEST (AMYANT)
Yüksek sıcaklığa dayanır. Isıya dayanıklı araç ve gereç yapımında kullanılır. Konserojen madde bulundurması nedeniyle, kullanımı sınırlandırılmıştır.
Asbestin kullanıldığı başlıca ürünler; basınca dayanıklı borular, çatı malzemesi eternit yapımında , fren balataları, çeşitli contalar, özel filtreler, kağıt ürünleridir.
Önemli asbest yataklarımız; Eskişehir, Balıkesir, Amasya, Sivas ve İskenderun – Hatay’dır.
FELDİSPAT
Seramik, fayans, cam , kaynak elektrotları ve boya sanayiinde hammadde olarak kullanılan önemli bir mineraldir.
Türkiye dünya feldispat üretiminde birinci sıradadır ve ihraç edilmektedir.
Başlıca feldispat yataklarımız; Demirci-Manisa, Simav-Kütahya, Çine-Aydın, Yozgat, Kırşehir ve Artvin yörelerindedir.
|
|
|
Türkiye'de Hayvancılık |
|
Yazar: RasitTunca - 09-14-2020, 08:35 PM - Forum: Coğrafya Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
Türkiye'de Hayvancılık
HAYVANCILIK
Tarımın bir kolu olan hayvancılık ; ekonomik değeri olan hayvanların yetiştirilmesi, çeşitli şekillerde yararlanılması ve pazarlanması olayıdır. Kırsal kesimlerde hayvancılık tarımın sigortası durumundadır. İklimdeki karasızlıkların tarımı olumsuz yönde etkilemesinden dolayı. Tarım hayvancılık birbirini destekler. Örnek : Şeker fabrikaları çevresinde besi hayvancılığının gelişmesi.
Doğu Anadolu Bölgesinde iklim ve yer şekillerinin tarımsal faaliyetleri olumsuz etkilemesinden dolayı bölgede birinci ekonomik faaliyet hayvancılıktır.
Türkiye hayvan varlığı fazla olan bir ülkedir. Ancak hayvanlarımızın et, süt, yumurta, yapağı verimleri düşüktür.
HAYVANCILIĞIMIZI GELİŞTİRMEK İÇİN;
Hayvan Soyları İyileştirilmeli (Islah edilmeli)
Yerli ırklar et-süt verimi yüksek olan ırklarla melezleştirilmeli veya iyi cins hayvan ithal ederek sayısını artırmalıyız. İyi cins hayvan yetiştirmek amacıyla Cumhuriyetin ilk yıllarında çalışmalar başlatılmıştır. İyi cins hayvan yetiştiren çiftliklere hara denir. Örnek : Bursa-Karacabey, Eskişehir-Çifteler.
Mera Hayvancılığı Yerine Ahır Hayvancılığı Geliştirilmeli
Mera hayvancılığı otlaklarda yapılan hayvancılık şeklidir. Masrafsızdır. Ancak verim düşüktür. Bundan dolayı yem kullanımı fazla olan , fakat verimi yüksek olan ahır hayvancılığına önem verilmelidir.
Otlaklar Korunmalı
Otlaklarımız tarımda makinalaşma ile sürekli olarak daralmaktadır. Ayrıca otlaklarda aşırı otlatma sonucu otlaklar bozulmaktadır. Bu olumsuzluklar sonucunda hayvanlarımız yeterince beslenememektedir. Hayvancılığı geliştirmek için bu olumsuz durumlar önlenmeli.
Yem üretimi artırılmalı.
Erken kesim önlenmeli (süt kuzu-süt dana)
Salgın hastalıklarla mücadele edilmeli
Çiftçi eğitilmeli ve kredi desteği sağlanmalı.
*** Türkiye’de genelde mera hayvancılığı gelişmiştir. Bundan dolayı hayvancılımızın coğrafi dağılışında daha çok iklim etkilidir. Ayrıca et ve süt üretimi de iklimin etkisi altındadır.
BÜYÜKBAŞ HAYVANCILIK (Sığır, manda, at, eşek, katır, deve) SIĞIR
Büyük baş hayvanlar içinde en fazla sığır(inek, öküz ,dana) yetiştiriciliği vardır. Sığırlar içinde de en fazla inek yetiştirilmektedir. Bütün bölgelerimizde inek yetiştiriciliği vardır. Ama en fazla Doğu Anadolu Bölgesi'nde Erzurum-Kars Bölümünü ile Karadeniz Bölgesi'nin kıyı kesiminde gelişmiştir. Karadeniz Bölgesinde gelişmesi yağışların fazla olmasından dolayı gür ot ve çayırların geniş alan kaplamasıdır. Erzurum-Kars bölümünde gelişmesi yaz yağışlarıyla oluşan gür ot ve çayırlıklardır. İnek yetiştiriciliği ayrıca şeker fabrikaları çevresinde de gelişmiştir. Ş.Pancarı küspesinin hayvan yemi olarak kullanılmasından dolayı.
MANDA
Bol sulu bataklık ve göl kenarlarında beslenir. Yurdumuzda başta Karadeniz Bölgesi kıyı kesimi olmak üzere G.Marmara Bölümünde yetiştiriciliği yaygındır. Et kalitesi düşük olduğundan yetiştiriciliği fazla gelişmemiştir.
***Büyükbaş hayvancılık Doğu Bölgelerimizde mera hayvancılığı şeklinde iken Batı Bölgelerimizde ahır hayvancılığı şeklindedir.
KÜÇÜKBAŞ HAYVANCILI
KOYUN:
Bozkırların hayvanıdır. Hafif dalgalı düzlüklerde iyi yetişir. Türkiye’nin iklim şartları genelde koyun yetiştiriciliğine elverişlidir. Düşük sıcaklık sebebiyle Doğu Anadolu Bölgesinin doğusunda yetiştiriciliği gelişmemiştir. Ayrıca Doğu Karadeniz Bölümünün kıyı kesiminde, yüksek nem ve gür çayırlardan dolayı koyun yetiştirilmez. En fazla koyun yetiştiren bölgemiz Doğu Anadolu Bölgesi’dir (Bölgenin batısında) . Ayrıca İç Anadolu ve G.Doğu Anadolu Bölgelerinde de koyun yetiştiriciliği gelişmiştir.
Koyun Türleri
Kıvırcık: Soğuğa dayanıklı değildir. Et verimi yüksektir. Marmara ve Ege Bölgelerinde yetiştirilir.
Dağlıç: Ege ve İç Batı Anadolu’da yetiştirilir.
Karaman: Ege, İç, Doğu ve G.Doğu Anadolu Bölgelerinde yetiştirilir.
Sakız ve Merinos: G.Marmara Bölümünde yetiştirilir. Merinos yünü için yetiştirilmektedir
TİFTİK KEÇİSİ (Ankara Keçisi)
Tiftiği için yetiştirilmektedir. Yurdumuzda en fazla İç Anadolu Bölgesi'nde Ankara- Konya çevresinde yetiştirilmektedir. Ege Bölgesi'nde Kütahya, İzmir, Afyon çevresinde, Karadeniz Bölgesi'nde Bolu-Kastamonu çevresinde ve G. Doğu Anadolu Bölgesinde ise Siirt-Mardin çevresinde yetiştirilmektedir.
KÜMES HAYVANCILIĞI ( Tavuk , horoz, hindi, kaz, ördek,devekuşu)
Kümes hayvanları içinde en fazla yetiştirilen tavuktur. Kümes hayvancılığı bütün bölgelerimizde yapılabilmektedir. Ama en fazla Marmara ve Ege Bölgelerinde gelişmiştir. İstanbul, İzmir, Manisa, Balıkesir, Ankara gibi büyük kentler çevresinde gelişmiştir.
ARICILIK
Bal, bal mumu, polen ,arı sütü elde etmek için arıcılık bütün bölgelerimizde yapılabilmektedir. En fazla Ege ve Doğu Anadolu Bölgelerinde gelişmiştir. Muğla, Manisa,İzmir, Balıkesir,Çanakkale, Ağrı, Erzurum, Hakkari, Rize (Anzer yöresinin balları çok ünlüdür.) ,Artvin , Ordu önemli bal üretim merkezlerimizdir.
Türkiye değişik iklim bölgeleri ve coğrafyasından dolayı çok zengin ve çeşitli arı florasına sahiptir. Bu özelliği nedeni ile Çin, ABD ve Meksika'dan sonra koloni varlığı açısından 3.5 milyon adet koloni ile dünyada 4. sırada yer almaktadır. Türkiye'nin toplam bal üretimi 65.000 tondur. Bunun 4.000 - 8.000 tonu dış satıma gitmektedir. Halen 38.000 aile arıcılık yaparak, bal ve diğer arı ürünlerini üretmektedir. Bu ailelerin 10.000 adedi geçimini sadece arıcılıktan sağlamakta, diğer 28.000 aile ise yan gelir olarak arı ürünleri üretmektedir.
Ancak ülkede koloni başına ortalama bal verimi 15 - 17 kg civarında olup, arıcılıkta gelişmiş ülkelerdeki verimin 1 / 3' ü kadardır.
İPEK BÖCEKÇİLİĞİ
İpek böceği yetiştirme ve kozasından ipek elde etme faaliyetidir.Dut yaprağı yemek suretiyle beslenir. En fazla G.Marmara’da gelişmiştir. Bursa, Balıkesir, Bilecik çevresinde çok gelişmiştir. İpekli dokumada ise Bursa-Gemlik-İstanbul gelişmiştir.
BALIKÇILIK
Yurdumuzun etrafı denizlerle çevrili, birçok akarsu ve tatlı su gölümüz olmasına rağmen balıkçılık gelişmemiştir.
Balıkçılığın Gelişmemesinin Sebepleri
Denizlerimizin balık bakımından zengin olmaması.
Açık deniz (Okyanus) balıkçılığının yapılmayışı.
Taşıma ve depolama imkanlarının yetersizliği.
Zararlı avlanma yöntemlerinin uygulanması (dinamit patlatma, trol avcılığı gibi)
Denizlerimizdeki kirlenmenin önlenememesi.
Balıkçılığın Türkiye’de Gelişebilmesi İçin;
Açık deniz balıkçılığı yapılmalıdır.
Tatlı su balıkçılığı teşvik edilmelidir.
Zararlı balık avlama yöntemleri önlenmelidir.
Kıyı kirlenmesi önlenmelidir.
Modern balıkçılık yöntemleri uygulanmalıdır.
Depolama ve soğutuculu araçlarla taşıma olanakları artırılmalıdır.
Kültür balıkçılığı geliştirilmelidir.
Deniz balıkçılığı: Ülkemizdeki su ürünlerinin büyük bir kısmı (% 90) denizlerden elde edilmektedir. Denizlerden sağlanan balık üretiminin % 81 ini Karadeniz, % 11'ini Marmara, % 5 ini Ege, % 3 ünü Akdeniz karşılar.
Tatlı su balıkçılığı: Bu balıkçılık akarsularda tatlı su göllerinde ve barajlarda yapılır. Eğirdir, Beyşehir, Ulubat, İznik, Sapanca, Çıldır göllerinde tatlı su balıkçılığı yapılırken, Tuz Gölü, Burdur, Acıgöl ve Van Gölü’nün akarsu ağızları dışında balık üretimi yapılamaz. Son yıllarda Keban, Karakaya, Seyhan, Hirfanlı, Atatürk gibi baraj göllerinde balık üretim çalışmaları başlamıştır.
Kültür Balıkçılığı: Son yıllarda ülkemizde temiz akarsu boylarında, özel yapılmış havuzlarda kültür balıkçılığı yapılmakta ve çoğunlukla alabalık yetiştirilmektedir
***Bodrum kıyılarında sünger avcılığı gelişmiştir.
***Japonya ve Norveç’te balıkçılık çok gelişmiştir. Sebepleri : Okyanus akıntılarının karşılaşım alanında olmasıdır.
|
|
|
AVRUPA |
|
Yazar: RasitTunca - 09-14-2020, 08:31 PM - Forum: Coğrafya Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
AVRUPA
AVRUPA: ÇEVRESEL TEMELLER
Avrupa nedir? Sınırları nerededir? Avrupalılar kimlerdir? Sorularının yanıtları herkesin sandığından çok daha karmaşık ve tartışmalıdır. Dünyanın başka yerlerindeki bölge ayrımlarında da olduğu gibi, Avrupa da neleri içine aldığının kabul edilmiş kesin bir tanımının yapılamadığı bir “birlik”tir. Avrupa’nın sınırlarını fiziki coğrafya terimleriyle doğuda Ural Dağları, Ural Nehri ve Hazar Denizi; güneyde Kafkas Dağlarının kuzey sıraları ile Karadeniz ve Akdeniz; batıda Atlas Okyanusu ve kuzeyde de Kuzey Buz Denizi’nin (Arktik Okyanus) çizdiği kabul edilmiştir.
Bu fiziksel tanımlama uygun gibi görünse de çok sayıda kuşkucu sorulara götürür bizi: Örneğin Avrupa Rusya’yı ikiye bölmekte, bir kısmını Asya’da bırakırken, diğerini Avrupa’ya katmaktadır. Böylece de Rusya’nın “Avrupalı mı” yoksa “Asyalı mı” olduğu yoksa ikisi de olmadığımı soruları doğmaktadır. Tanımlanması konusunda zorluk çekilen yerler arasında İzlanda da vardır; Avrupa’nın bir parçası kabul edilir ve Danimarka’nın bağımsızlığını kazanmış eski bir ilidir ama Kuzey Amerika’nın bir parçası olarak görülür hep. Aslında neyin ve kimin Avrupalı olduğunun belirlenmesinde kültürel mülahazalar çok önem taşır. Bu yüzden de ataları bin yıl kadar önce Asya’dan Avrupa’ya göçen Macarlar ve Finliler, Avrupa halkları olarak kabul edilirlerken, Avrupa’ya yakın zamanlarda göç etmiş milyonlarca Asyalı ve Afrikalı “Avrupalı” olarak görülmezler.
Avrupa, küresel üyelikleri olan çok sayıda uluslararası kurumun merkezlerinin bulunduğu yerdir; aynı zamanda temelde Avrupalı üyelere sahip çeşitli örgütlere de ev sahipliği yapmaktadır. Diğer yandan, tüm kıtayı birleştirecek tek bir toplumsal ve kültürel egemenlikten söz edilememekle birlikte, belki bir Avrupa projesi olarak “Avrupa Birliği”nin günümüzdeki en başarılısı olduğu iddia edilmektedir.
Avrupa, Avrazya kara kütlesinin uzun bir yarımadası gibidir -daha küçük yarımadalar ve adaları da kendisi yaratmıştır: İngiliz Adaları; İber, İtalyan ve Balkan yarımadaları gibi. Bu birimler nehirler, boğazlar ve dağ geçitleriyle kolayca aşılarak insan tarihinde etkin bir bağlantı ağı oluşturan dar denizler ve dağ sıralarıyla birbirlerinden ayrılmıştır. Her ne kadar Atlantik kıyısı batıda Avrupa’nın tartışılmaz sınırını oluşturuyorsa da, doğuda böyle kesin belli bir sınır yoktur. Ancak, klasik dönemlerden beri Don Nehri, Volga Nehri ve Ural Dağları Avrupa’nın doğu sınırını ifade etmede kullanılmışlardır.
Avrupa yüzölçümü bakımından küçüktür. Rusya sınırından batıya Avrupa’nın toplam yüzölçümü 5 milyon km2’nin üzerindedir (Rusya’nın Avrupa kısmıyla 10.4 milyon2). Avrupa’nın karasal kesiminin kabaca yarısı Fransa’nın Atlas Okyanusu kıyılarından doğu Polonya’ya kadar uzanan ana yarımadadır. En uç kesimler bile birbirlerine o kadar uzak değillerdir. Cebelitarık’tan İskandinavya’nın Kuzey Burnu’na ya da İzlanda’dan İstanbul’a kadar yalnızca 4,025 km kadar bir mesafe söz konusudur. Buna karşılık, Kuzey Buz Denizi, Akdeniz ve Atlantik koy ve körfezleri, bunlar boyunca sıralanmış sayısız adalarla birlikte, Avrupa başka kıtalardan çok daha uzun bir kıyı çizgisine sahiptir. Eski Sovyetler Birliği (BDT) dışarıda bırakılırsa, yalnızca Karpat Dağları bölgesi kıyıdan 480 km kadar uzakta kalır ve Avrupa nüfusunun % 80 kadarı kıyıdan 160 km’lik bir mesafe içinde yaşar.
5.1. Yüzey Şekilleri
Avrupa’da dört büyük fizyografik bölge ayırt edilebilmektedir:
Kuzeybatı Dağlık Bölgesi; Avrupa’nın fizyografik bölgeleri içinde en eskisi ve en yumuşamışıdır. Dağlar ya da yaylalar iki ayrı alandan oluşur:
İsveç’in Fenno-İskandinav ya da Baltık Kalkanı, Finlandiya ve güneydoğu Norveç,
Norveç’in geri kalan kesimleri, İsveç’in en batı ucu, kuzey İngiltere, Galler ve İrlanda’nın bazı kesimleri ve İskoçya.
Bölgede denize olan düşkünlük, eğilim (Norveç kıyıları boyunca uzanan yüzlerce balıkçı köyü ya da İskoçya kıyılarındaki balık çiftlikleri gibi) hemen her yerde hissedilmektedir. Deniz manzarası da Kuzey Denizi petrol ve gaz yatakları ve bunlarla bağlantılı taşımacılık ve imalat faaliyetleri tarafından oldukça değiştirilmiştir. Her ne kadar Kuzeybatı Dağlık Bölgesi şehirsel ve endüstriyel görünümler kazanmışsa da, aynı zamanda da Avrupa’nın doğal koşullardan en fazla etkilenmiş en geniş manzara alanlarını da içermektedir. Bu doğal manzara ve güzellikler birçok rekreasyonel fırsatlar için ortam oluşturur.
Merkezi Dağlar ve Yaylalar: Bölge Batı İspanya’dan Orta Avrupa’ya (Slovakya’ya) kadar uzanan tepelik bölgelerin sürekliliği olmayan bir kombinasyonu hâlindedir. Yükseklikler 150-600 m arasında değişir; çok az yerde 1.200 m’yi bulur. En tanınmış kesimleri Fransa’da Bretagne Yarımadası ve Masif Central, Ardenler (Belçika-Lüksemburg), Almanya’da Harz Dağları ve Bohemya Tepeleri vardır.
Bölge rölyefi oldukça yumuşaktır ama çok seyrek yerleşilmiş alçak dağlık alanlarla yoğun yerleşilmiş vadi ve havzalar gibi çok farklı arazileri de içine alır. Volkanik faaliyetler bu bölgede çok sayıda aşınmış volkan konilerini yaratmış, birçok küçük havza ve vadi de bu bölge içine gömülmüştür: Fransa’da Rhone Vadisi, Fransız-Alman sınırında Rhein Vadisi, İsviçre ve Bavyera Platoları ve Avusturya’da Tuna vadisi ve de Eflak Ovası bunların en bilinenleridir. Merkezi Dağlık (ya da Hersinyen) alanlar da Kuzeybatı Dağlık Bölgesi gibi çok tutulan dinlenme alanlarıdır. Doğal yapıyla ilgili kaynakları -çok sayıda falezleri, doğal gölleri, kaplıcaları/içmelerigibi- önemli bir çekicilik unsurudur.
Güney Dağlık Bölgesi: Merkezi Yüksek Alanlar güneyden kendilerinden çok daha yüksek olan Alp Dağlarıyla (diğer yönlerden de Kuzey Avrupa Düzlükleriyle) çevrilidirler. Alp Dağları yalnızca ünlü Alpleri içine almakla kalmaz, aynı zamanda da bu büyük dağ sistemine ait olan başka sıradağları da içerirler. İspanya ile Fransa arasındaki Pireneler, İtalya’nın Apeninleri, eski Yugoslavya’nın Dinar Sıradağları, Doğu Avrupa’nın Karpatları bu Alpin sistemin birer parçasıdırlar. Güney Dağlarında en yüksek zirveler Alplerde yer alır -Mont Blanc 4,808 m gibi bir yüksekliğe ulaşır. Diğer dağ sıralarının en yüksekleri genelde 1.525 ile 2.440 m arasındadır.
Bilindiği gibi, Avrupa kıtası geçmişteki buzul çağının etkilerinin en çok hissedildiği yerlerin başında gelir. 1.5-2 milyon yıl önce başlayan buzul çağlarının 35.000 yıl önce başlayan ve 10-15.000 yıl önce maksimuma varan sonuncusunun izleri çok fazladır. Bu izler Güney Dağlık Bölgesi’nde (Finlandiya’daki yüzlerce göl, kuzeydoğu Almanya ve Polonya’da eriyen buzların taşıdığı malzemelerin yığıldığı yüzlerce kilometrelik hafif tepeler ya da Alpler üzerindeki buzul aşındırmasına bağlı olarak oluşmuş manzaralar gibi) de görülmektedir.
Güney Dağlık Bölgesi Avrupa’nın en arızalı alanlarını oluşturmaktadır. Ancak bu arızalı yapı, bölgenin en önemli turizm alanı olmasını da sağlamıştır. Özellikle Alpler, uygun kar koşulları, meydan okuyan zirveler ve korunmalı vadiler ve göllerle bileşimi hâlinde, yıl boyunca çok çeşitlitatil olanakları sunmaktadırlar.
Kuzey Avrupa Ovası ve Başka Düzlükler; Avrupa’nın yer şekillerine göre ayrılabilecek bölgelerinin en yoğun nüfuslu olanıdır. Kuzey Avrupa Düzlüğü (Büyük Avrupa Ovası olarak da bilinir) güney Fransa’dan -Pirenelerden- başlayıp kuzey Almanya üzerinden geçerek Alçak Ülkeleri aşar ve doğuda Polonya üzerinde bir “yelpaze” şeklini alarak güneybatı Rusya’ya doğru iyice sokulur. Kuzey Avrupa Ovası’nın büyük kısmı 150 m’nin altında bir yükseltiye sahiptir.
Bölgede dört geniş düzlük ayırt edilebilir:
Yapısal düzlükler; esas olarak güneydoğu İngiltere ve orta-kuzey Fransa’da (Londra-Paris Havzası), kuzey Akitanya Havzası ve güneybatı Almanya’da bulunurlar.
Birikinti düzlükleri; ancak tepe ve dağların çevrelerinde bulunurlar, bu alanlarla sınırlıdırlar. Güney Akitanya Havzası, Rhône-Saône Koridoru, Rhein Rift Vadisi, orta İsviçre, Ebro Depresyonu ve Po Ovası başlıca örnekleridir.
Kıta buzul levhalarının geride bıraktığı depozitlerin oluşturduğu düzlükler; bunlar arasında kuzey Hollanda, kuzey Almanya, Danimarka ve İsveç’in güney ucu da bulunmaktadır.
Denizden kazanılan araziler hâlindeki düzlükler; her ne kadar Danimarka ve Almanya’da da denizden kazanılan arazilerden oluşan düzlükler varsa da, bu tür uygulamalarda Hollanda ün kazanmıştır.
Avrupa’nın büyük ovası-düzlüğü yaşamsal bir üstünlüğe sahiptir: Orta ve Batı Avrupa’da nehirlerin çoğu kaynağını Alpler ve uzantısı olan dağlardan alırlar. Kuzeye doğru akan nehirlerin en büyükleri Vistül ve Oder sularını Baltık Denizi’ne boşaltırlarken, Elbe ve Rhein ise Kuzey Denizi’ne akarlar. Fransa batıya akan üç büyük akarsuya sahiptir: Seine, Loire ve Garonne; bu ülkedeki Saone-Rhone isegüneye Akdeniz’e akar. İtalya’da Po, İber Yarımadası’nda Tagus/Tajo, Ebro ve Guadalquivir, İngiltere’de Thames ve İrlanda’da Shannon da önemli akarsulardır. Doğu Avrupa’da Tuna, Don ve Volga yine belli başlı nehirleri oluştururlar.
5.2. İklim Koşulları
Avrupa’nın ılıman iklimi onun batıdan esen rüzgârların yolu üzerindeki yarımada, denizsel ve orta-enlem konumunun bir sonucudur. Bu rüzgârlar Kuzey Atlantik’in sıcağını ve nemini Batı Avrupa’ya taşırlar. Hava koşullarındaki neredeyse günlük değişimler ise alçakveyüksek basınç sistemlerinin geçişi nedeniyledir. Blok hâlde dağların bulunmayışı, her ne kadar doğuya doğru yağış miktarlarında azalma meydana gelse de, havanın ve nemin Orta ve Doğu Avrupa ovalarına akışını kolaylaştırır.
Batı Avrupa ikliminin anahtar sözcüğü güvenilirliktir. Doğuya doğru azalan yağışlar doğu Yunanistan ve doğu İspanya’da kuraklık koşullarına kadar varır. Yaz kuraklıkları bütün Akdeniz alçak kesimlerinde olağandır. En yüksek yağışlar dağlarda ve batı Avrupa’nın kıyı kesimlerinde meydana gelir ve Galler ve İskoçya’nın yüksek zirvelerinde yıllık 5.000 mm’ye varır. Ortalama yağışlar Batı Avrupa düzlüklerinde 500-750mm’dir, daha yüksek alanlarda 750-2.000 mm’ye çıkar ve doğuya doğru azalarak bazı yerlerde 250 mm’ye kadar iner.
Batı Avrupa’nın suyun etkisiyle yumuşayan iklimine “batı kıyısı denizsel” denir; Doğu Avrupa’nın ılımandan sıcağa uzanan yazları ve soğuk kış koşulları karasal iklimi oluştururken, güneydeki kurak, sıcak yazlar ve serin yağışlı kışlar Akdeniz iklimini meydana getirir. Orta Avrupa, bu alanda denizselden karasala doğru değişen etkiler nedeniyle daha sık değişen bir iklim yapısı gösterir. Yüksek yerlerde koşullar yüksek zirvelerden aşağıdaki yamaçlara doğru yükselti ve bakıya göre sıcaklık ve yağış bakımından değişiklik gösterirler. Yüksek Alplerin bazı kısımları zaten kar ve buzullarla kaplı durumdadır. Bununla birlikte, yerel deniz esintileri de kara üzerindeki, özellikle de Akdeniz bölgesinde, sıcaklıkların değişime uğramasında önem taşırlar.
Avrupa başka bütün kıtalardan çok daha yüksek oranda insanın yerleşmesine ve tarıma uygun iklimlerle donanmıştır. Orta enlemlerdeki konumu ve denizle olan özel ilişkisi orta derecede sıcaklıklar ve yeterli yağışı getirmiştir. Yalnızca yüksek enlemlerinde ve dağların yüksek kesimlerinde gelişmeye engel olabilecek marjinal ortamlar yaratır. Her ne kadar Kuzey ve Güney Avrupa arasında 40o enlemi dolaylarında bir fark doğuyorsa da yaz ayları bütün kıtada benzer ortalama sıcaklıklar sergiler: 16 ile 24oler arasında. En soğuk ayın ortalama sıcaklıkları ise güney İspanya ve Yunanistan’da 10oC’den kuzey İsveç’te -18oC’ye kadar iner.
5.2.1. İklim Bölgeleri
Wladimir Köppen’in 1900’de öne sürdüğü sınıflandırmaya göre Avrupa’da belli başlı iklim farklılıkları sert kışları olan iklimlerle (D-nemli mikrotermal) ılıman kışları olan, en soğuk ayın ortalama sıcaklığının donma noktasının üzerinde kaldığı (C-nemli mesotermal) iklimler arasında gözlenmektedir. İklim bölgeleri daha sonra ılıman yazları olan (Temmuz ortalaması 220C’nin üzeri) ve serin yazları olan (220C’nin altında) iklim tipleri şeklinde alt gruplara ayrılmaktadır. Nemli mikrotermal kategoride dört aydan az bir zaman süresinde ortalama sıcaklığın 100C’nin üzerinde kaldığı özel bir boreal iklim türü (Dc) de yer alır. Daha ılıman kış iklimleri (nemli mesotermal) de kendi içinde ılıman yazlar (nemli suptropikal -Ca) ve serin yazlar (denizsel batı kıyısı -Cb) şeklinde olduğu kadar kurak yazlar yaşanan ancak sıcak ve serin yazlar gibi çeşitleri de olan Akdeniz iklimi (Cs) gibi alt gruplara ayrılmıştır. Mevsimlik yağış kalıpları da düzenli yağışlar (f) ve kış (w) ya da yaz (s) yağışlarına göre belirtilmiştir. Böylece, örneğin, Kuzeybatı Avrupa Cbf iklim bölgesi içine girmektedir -ılıman kışlar, serin yazlar ve mevsimlere göre düzenli dağılmış bir yağış kalıbı. Ağaçların büyümesine izin veren bu iklim tiplerine ek olarak, iki de ağaçsız iklim tipi bulunmaktadır. İber Yarımadası’nın belirli bazı kesimleri potansiyel buharlaşmanın ve terlemenin yağıştan fazla olduğu step iklim bölgesi (B) olarak gözlenmektedir. Kuzey İskandinavya’da da yazlar ağaç yetişmesine uygun olmayacak kadar serin kaldığı için bu bölge de tundra iklim bölgesi (ET) içine girer.
Avrupa’nın iklim haritasında yumuşak kış ve sert kış iklimleri arasındaki sınır kuşağının orta İskandinavya’dan Bulgaristan’ın Karadeniz kıyısına kadar uzandığı görülür. Alpler yumuşak kış bölgeleriyle kuzeydeki batı kıyısı iklimi ve güneydeki Akdeniz iklimini birbirinden ayırır. Keza, kuzey İtalya’daki Po Vadisi’nden Makedonya’ya uzanan bir nemli suptropikal kuşak da bulunmaktadır. Bu alanda yerel rüzgâr kalıpları ve Alplerin yarattığı topografik engel yaz aylarında Atlantik açıklarındaki hava kütlelerinin serinletici etkisini en aza indirir; kışın kutbi cephenin güneye doğru yer değiştirmesi ise denizsel etkinin bölgeye egemen olmasına ve daha yüksek sıcaklıkların sürdürülmesine izin verir. Ilıman yazlar aynı zamanda aşağı Tuna bölgesinde Bulgaristan ve Romanya’nın karakteristik özelliğidir ama burada da Atlantik ve Akdeniz’e olan mesafelerin büyüklüğü söz konusu alanın sert kış iklimi kategorisine sokulmasına yol açmaktadır. Kuzey İsveç ve Finlandiya’da bulunan boreal iklim Avrupa Rusya’sı ve Sibirya boyunca uzanan geniş tayga kuşağının batı ucunu oluşturur.
5.3. Doğal Bitki Örtüsü
Avrupa’nın doğal bitki örtüsü ve toprakları çeşitli iklim, rölyef, kayaç yapısı ve drenaj koşullarıyla sıkı bir şekilde ilişkilidir. Arazinin yoğun bir nüfus tarafından entansif kullanılışı Avrupa’nın esas-orijinal doğal kalıplarını, özellikle de bitki örtüsünü büyük ölçüde değiştirmiştir. Fakat bitki örtüsünü yalnızca insanlar değil jeolojik dönemler boyunca meydana gelen iklim değişiklikleri de değiştirmiştir.
Avrupa’yı kuzeyden güneye doğru dört ana bitki bölgesine ayırmak mümkündür:
Tundra Kuşağı; Avrupa’da, Asya ve Amerika kıtalarına oranla, tundralar çok az yer kaplarlar. Yalnızca Kuzey Avrupa’nın kutup dairesinin ötesinde şerit hâlinde uzanırlar. Başlıca türleri taşlık alanlarda likenler (taş yosunu), nemli alanlarda muşlar (yer yosunu) oluşturur. Güneye doğru gidildikçe bodur söğütlere ve cüce huşlara rastlanır.
Orman Kuşağı; Doğal olarak ağaçsız ve tahrip edilmiş alanlar bir tarafa bırakılacak olursa, Avrupa’nın büyük bir kısmı orman kuşağı içinde kalır. Orman kuşağı iki alt bölüme ayrılabilir:
a)Kuzey Avrupa Konifer Orman Kuşağı: Kutup dairesinin güneyinden 60. Paralel dairesine kadar uzanan bölgeyi içine alır. Bu kuşağın karakteristik türleri melez çamı, sarıçam, ladin ile yayvan yapraklılardan söğüt ve huşlardır.
b)Karışık Orman Kuşağı: Konifer Orman Kuşağı’nın güneyinde, İskandinavya’nın güney ucundan Orta Rusya Ovası’na kadar uzanan geniş alanlarda yer alır. Yaklaşık olarak 50. kuzey paralel dairesine kadar iner. Yayvan yapraklı ağaçlar güneye ve batıya doğru gidildikçe çoğalırlar. Baltık-Karadeniz kıstağının doğusunda daha ziyade saplı meşe ve ıhlamur ağaçları, batısında ise meşelerle birlikte kayın ağaçları yaygındır.
Bu orman kuşağında yeryüzü şartları bazı değişikliklere yol açmıştır. Bataklık alanlarda turbalıklar, çakıllı-kumlu olan yalı kumulları üzerinde süpürge otu, kamışlar ve katırtırnağı gibi bitki toplulukları yer almaktadır. Dağlık alanlarda da yükseltiye uygun olarak bitki katları bulunur. İnsanlar da alt seviyelerde kesmeyle, orta seviyelerde yakmayla, yüksek seviyelerde aşırı otlatmayla orman örtüsünde olumsuz etki yapmıştır. Bu kuşakta insanın olumsuz etkisinin en az olduğu alan, Dinyeper Nehri’nin yukarı çığırında yer alan Pripet bataklıklarıdır.
Step Kuşağı; Avrupa’da orman kuşağının güneyinde kalan ve ormanın gelişemediği geniş alanların bitki örtüsünü stepler teşkil eder. Kuzeyden güneye doğru ve şeritler hâlinde ağaçlı step, ağaçsız step, çalılık step, tuzlu stepler alt kuşakları oluştururlar. Kuzey ormanlarına yakın kesimlerde ağaçlı stepler, çernozyom adı verilen kara topraklar üzerinde ağaçsız stepler, solonçak adı verilen açık renkli tuzlu topraklar üzerinde çalılık stepler (Hazar Denizi’nin kıyıları), çölümsü-tuzlu topraklar üzerinde tuzlu stepler (aşağı Volga Vadisi boyunca) görülmektedir.
Stepler Batı Avrupa’ya ince şeritler hâlinde sokulurlar. Ayrıca, Güney Avrupa’da yer alan yaylalar stepin gelişmesine son derece elverişlidirler. Günümüzde Avrupa’daki steplerin çoğu ıslah çalışmaları sonucunda tarım alanlarına dönüştürülmüşlerdir.
Akdeniz Bitki Kuşağı; Avrupa’nın güney kıyılarında, iklimin kışları yağışlı ve yazları kurak geçmesi nedeniyle, kuraklığa dayanıklı (kserofil) bitkiler egemendir. Çok az yer tutan orman formasyonu meşe ve çam türlerinden oluşmaktadır. İnsanın olumsuz etkisi sonucunda, ormanın yerini maki formasyonu almıştır. Başlıca maki türleri mantar meşesi, defne, kocayemiş, mazı meşesi gibi bodur ağaçlar ile laden ve kekik gibi kokulu otlardan oluşmaktadır.
Akdeniz bölgesinde soğuktan korunan ve suyu bol olan yerlerde tropikal bitkiler de yetişir. Örneğin, İspanya’nın güneydoğusundaki Alicante (Elche) Ovası’nda hurma yetişmekte ve meyve vermektedir (Özey, 2012).
Avrupa’da iklim olaylarının değişmesiyle birlikte bitkilerde yapraklanma, çiçek açma, meyve verme tarihlerinde de yer yer değişiklikler görülmektedir. Bitkilerde görülen kış duraklama devresindeki süre, Avrupa’da güneyden kuzey doğru artar. Buna paralel olarak yapraklanma ve çiçeklenme kuzeye gidildikçe gecikir. Örneğin, leylakların çiçek açma zamanı Güney Avrupa’da Mart ayı sonu, Orta Avrupa’da Nisan ayının ikinci yarış, Güney Rusya’da Mayıs ayının birinci yarısı, Orta Rusya’da Mayıs ayının ikinci yarısı, Güney İsveç’te Haziran ayının birinci yarısı ve son olarak da Kuzey Rusya ve Kuzey İskandinavya’da Haziran ayının ikinci yarısıdır. Avrupa’da genel olarak büyüme devresi, Akdeniz Bölgesi’ndeki duraklama hariç, yaz mevsimidir.
Kıtada bitkilerin kuzey sınırları, yaşama şartlarına göre ve iklimin değişmesine paralel olarak değişiklik arzeder. Turunçgiller Güney Avrupa’nın yalnızca kıyı çizgisi boyunca görülürken, zeytin bütün Akdeniz Bölgesi’nde yetişmektedir. Bağların kuzey sınırı Orta Avrupa’da 51. kuzey paraleline, Batı Avrupa’da 47. kuzey paraleline kadar çıkar. Buğdayın kuzey sınırı ise, Güney İsveç ve Finlandiya Körfezi’nden itibaren güneydoğuya doğru çekilen hat belirler. Arpanın kuzey sınırı ise daha kuzeyde kalır ve buğdayınkine yaklaşık paralel olarak uzanır.
5.4. Topraklar
Buzul çağındaki buzullaşma bazı alanlardaki toprağı alıp süpürmüş ve kumlu, çakıllı ve taşlı toprakları başka yerlerde biriktirmiştir. Genel olarak buzul arkasında gerek kompozisyon gerekse verimlilik bakımından son derece değişmiş topraklar bırakmıştır.
İklim, bitki örtüsü ve toprak arasındaki geniş anlamdaki ilişkiler Batı’dan çok Doğu Avrupa’da daha iyi tanımlanabilmektedir. Kuzeyden güneye doğru kuşaklar hâlinde bakılırsa önce en kuzeyde asitli, fakir, bataklık oluşturmuş tundra toprakları yer alır ki bunlar yosun, liken ve çalılık türü bitki örtüsü taşırlar. Bu kuşağın güneyinde tayga (boreal orman) kuşağında her zaman yeşil ağaçlar alır ki bunlar da gri, asitli, verimsiz, bitkilerin istediği humus bakımından fakir topraklardır. Tarım bunun da güneyindeki toprak kuşağında yaygın olarak başlar; burası her yıl yapraklarını döken ya da yayvan yapraklı ağaçların bulunduğu kuşaktır ki bu bitkiler kahverengi topraklara katkıda bulunurlar. Doğu Avrupa’da ağaç kuşağının güneyine doğru yağış azaldıkça ağaçların yerini doğal çayırlar alırlar. Birinci kuşak uzun otlardan oluşan preri -orman step- hâlindedir, sonra kısa boylu otların preri-step kuşağı, sonra yarı-kurak çalılıklar ve sonunda da çöl bitkileri kuşağı gelir. Akdeniz’in alçak kesimlerinde doğal bitki örtüsü kuraklığa dayanıklı zeytin, servi, çalı-ağaçlar ve maki çalılıkları gibi su kaybını önlemek üzere kendilerini uyarlayabilen yapraklara sahip bitki örtüsü yer alır. Akdeniz toprakları genelde yüksek oranda demir içerdiklerinden kırmızıdırlar ve sık sık da volkanik kökenli oldukları görülür. Alüvyal ya da su depolanmış, nehir vadilerinde rastlanan topraklar en verimlileridir. Dağ toprakları ve bitki örtüsü türleri değişik yükseltilerde değişik tiplerde olurlar.
Uygulamalar
1) Öğrencinin bu dersi Avrupa’nın fiziki haritası eşliğinde okuması yararına olacaktır. Ayrıca, bölge ile ilgili iklim bölgelerini, bitki örtüsü kuşaklarını ve toprakların dağlışını gösteren haritalara ilgili web sitelerinden (wikipedia, World Bank, World Factbook, Encyclopedica Britannica gibi) ulaşmaları konuyu kavramalarına yardımcı olacaktır.
Bölüm Özeti
Bu bölümde Avrupa’ya genel bir giriş yapılmış ve genel coğrafi özellikleri üzerinde durulmuş, ardından bölgenin çevresel koşulları üzerinde durulmuştur.
Avrupa âlemi Avrasya kara kütlesinin en batı ucunda, dünyanın geri kalan kısımlarıyla temas kurmaya en uygun konum olan yerde bulunmaktadır. Avrupa dünyanın “etkili” bölgelerinden birisidir; bu etki yüzyıllardır süregelen küresel ekonomik ve siyasal egemenliğinin kazandırdığı avantajların sonuçlarıdır. Bölgede yer alan günümüzün modern devletleri büyük sömürge imparatorluklarının merkezlerini oluşturan sağlam ve güçlü odaklarından doğmuşlardır. Nüfus derece şehirlileşmiştir, iyi eğitim görmüştür, uzun yaşam sürelerine sahiptir ve dünyanın başlıca üç büyük nüfus toplanma alanlarından birisini oluştururlar.
Avrupa nüfusu genellikle varlıklıdır, ancak bölge genelinde kalkınma düzeyi batıdan doğuya doğru azalır. Kalkınmış grupta yer alan ülkelerde ekonominin egemen sektörü sanayidir, üstelik verimlilik düzeyi çok yüksek olan sanayi! Bölgenin uluslararası ekonomik bütünleşmeyedoğru önemli bir ilerleme kaydetmiş olduğunu da belirtmek gerekir. Üstelik bu durum hâlâ gelişmeye ve daha geniş koordinasyona doğru gitmeye devam etmektedir.
Avrupa’nın doğal çevresi topografik, klimatik, vejetatif ve toprak bakımından geniş bir çeşitlilik sunmaktadır ve birçok endüstriyel kaynakla donanmıştır. Bölge yüzölçümü bakımından küçük olabilir ama fiziksel görünümleri ya da mekânları çeşitli ve karmaşıktır. Avrupa’nın çoğu bölgesi küçük alanlar içinde çarpıcı rölyef değişimleriyle kendini belli eder. Çok sayıda geniş fizyografik bölgeler ayırt etmek mümkünse de Avrupa’nın daha geniş bölgesel kalıbını “Avrupa’nın insan dramının biçimlenme yoluyla çok bağlantılı olan kalıbı”nı da gözden kaçırmamak gerekir. Gerçekten de, Avrupa’nın “yüzü”, değişik manzarası, bazen açıkça belli olan uluslararası sınırlarından çok daha fazla insan etkisinin açık işaretlerini sergilemektedir.
Avrupa’nın çeşitli ve farklı yer şekilleri ve iklimleri çoklarını kendine çeker. Kuzeybatıdaki arızalı, sisli kıyılardan kuzeyin dümdüz ve verimli ovalarını aşarak ormanlık Merkezi Tepelik alan ve muhteşem Alpleri geçerek kurak ve güneşli Akdeniz Havzası’na kadar Avrupa’nın yer şekilleri ve iklimleri muazzam bir panorama sunmaktadırlar. İnsan faaliyetleri doğal çevreden etkilenmişlerdir. ama ne yazık ki insan faaliyetleri de doğal mirasın zarar görmesine yol açmıştır.
|
|
|
AVRUPA: NÜFUS, YERLEŞME VE EKONOMİK FAALİYETLER |
|
Yazar: RasitTunca - 09-14-2020, 08:29 PM - Forum: Coğrafya Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
AVRUPA: NÜFUS, YERLEŞME VE EKONOMİK FAALİYETLER
Avrupa’nın beşerî coğrafyasının ele alındığı altıncı bölümde, bölgenin yerleşilmesi, nüfusun dağılışı ve şehirleşme üzerinde durulacaktır. Daha sonra, “Sanayi Devrimi”nin beşiği olan Avrupa’da ekonomik gelişme ve sanayi faaliyetlerine değinilecek ve sanayi bölgeleri ele alınacaktır. Dersin son bölümünde Avrupa’nın bölgelerine giriş yapılacak ve beş bölgeden ilki olan “Batı Avrupa” da bu bölümde işlenecektir.
6.1. Nüfus ve Yerleşme
2000 yıldan fazla bir süredir Avrupa teknolojik yenilikler, toplumsal ilerlemeler ve insanlığın aydınlanmasıyla ilgili başka birçok gelişmenin ocağı olmuştur. Ticaret ve sömürgecilik faaliyetleri yoluyla Avrupalılar kendi kültürlerinin elemanlarını yakın yüzyıllarda dünyanın her tarafına yaymışlar; ancak, bunu yaparken yerli toplumlar üzerinde çok ağır etkiler bırakmışlardır. Avrupa kültür gelişmesinin geçmişi Nil Vadisi ve Güneybatı Asya’ya kadar uzanır. MÖ 5000 yılında neolitik insan, tarım ve hayvancılık uygulamalarını da beraberinde getirerek, Asya’dan batıya doğru göçe başlamıştı. Birkaç bin yıl içinde yerleşik hâle geçerek “medenileşmiş yaşam” kavramını ortaya çıkaran bu insanlar Avrupa’nın her yerine yayıldılar ve Avrupalı yaşam tarzını da yaydılar. Bu arada Yunan medeniyetiyle de bağlantılı olmuştu bu gelişmeler. Daha sonra Roma İmparatorluğu egemen kültürel güç hâline geldi ve MS 4. yüzyıl sonlarına doğru Roma’nın etkisi bütün Akdeniz alanına yayıldı ve kuzeyde İngiltere’ye kadar uzandı. Askerî fetihlerle, şehirler inşa ederek ve iletişimi kolaylaştıracak bir karayolları ağı oluşturarak, Roma, bütün imparatorluk boyunca süren bir kültürel iz bırakmıştı. Önemli katkıları arasında Latin dili, Hıristiyan dini, hukuk ve siyasetle ilgili kavramlar, tarımsal ve teknolojik uygulamalar ve sayısız şehrin kuruluşu vardır. Daha sonra, bilindiği gibi, Avrupa kültürü Karanlık Çağ denilen bir devire girmişti.
Onbeşinci yüzyılın keşifler ve icatlar çağının başlamasıyla birlikte, güç ve etkinin odak noktası İber Yarımadası’na ve yavaş yavaş da Atlas Okyanusu’na bakan diğer ülkelere kaymıştı. Önce Portekiz ve İspanya tarafından başlatılan, daha sonra İngiltere, Fransa ve Hollanda’nın bu iki ülkeyi izlediği keşifler sömürge imparatorluklarının kurulmasına ve milyonlarca Avrupalının da Yeni Dünya’ya göçmesine yol açmıştı. Sömürgelerdeki çevre ve insan kaynaklarının işletilmesinin Avrupa’da belli başlı ekonomik ve siyasal güçlerin gelişmesine katkısı büyük olmuştur. Bununla birlikte, birçok kültürel özelliğin yayılmasında rol oynayan Avrupalılar, keşifler çağıyla birlikte, yalnızca kendi bildiklerini dünyanın başka yerlerine kabul ettirmeye çalışmamışlar, “bilgi güçtür” (Francis Bacon) inancıyla başkalarından da çok şey öğrenmişler ve benimsedikleri fikirleri dünyanın başka yerlerine taşımışlardı. Bu çağ boyunca bütün medeniyetlerle temasa gelen yalnızca Avrupalılar olduğu için de, dünya bilgi ve ürünlerinin “yıkanma“ yeri de Avrupa olmuştu. Böylece, hiyerarşik yayılma şeklinde kültürel yayılmayla küresel bilgi Avrupa’dan dünyanın diğer kısımlarına aktarılmaya başlandı.
Avrupalılar Asya’dan aldıkları şeker kamışını Karayip bölgesine taşımışlar; Güneydoğu Asya’daki muzu Güney Amerika’ya; kakaoyu Meksika’dan Afrika’ya, kahveyi Arabistan’dan Güney Amerika’ya getirip ekmişlerdir. İlginç olan husus da daha sonra bu ürünlerin yetiştirilmesinin getirildikleri ülkelerin en önemli tarımsal faaliyetleri hâline gelmesidir. Avrupalılar birçok maddenin üretiminin yerini değiştirmekle kalmamış, birçok maddeyi de dünyanın her tarafındaki pazarlarda satılmak üzere, dünya ticaretine sokmuşlar; yeni pazarlar yaratmışlar, üretim, taşıma, pazarlama ve tüketimde her aşamanın kontrolünü ellerinde tutmuşlardır. Hint mallarını Çin’e, Güney Amerika mallarını Afrika ve Asya’ya tanıtırken, bir İngiliz Çin’den çaldığı çay bitkisini Kalküta’da yetiştirerek Hindistan ve Seylan’da (Sri Lanka) çay tarımı faaliyetinin gelişmesine yol açmıştır.
Onsekizinci yüzyılın ikinci yarısında dünyayı etkileyen iki büyük devrim –Sanayi Devrimi ve Demokratik Devrim- de batı Avrupa’da başlatılmıştı. Buharın makineye uygulanmasının hızlandırdığı Sanayi Devrimi, mamul maddeler üretiminde ve de doğal kaynakların tüketiminde büyük artışlara yol açarken ticaret ağlarını genişletmiş ve sanayi şehirlerinin hızla büyümelerini sağlamıştı. Avrupa dünyanın ilk sanayi-şehir toplumunun gelişme merkezi ve- yerini yirminci yüzyıl başlarında ABD’ye bırakıncaya kadar- dünyanın egemen gücü hâline gelmişti. Demokratik Devrim ise aristokratların yönetimine ve çoğu fabrika işçisinin olumsuz toplumsal ve ekonomik koşullarına karşı bir tepki olarak ortaya çıkmıştı. “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik” (“Liberté, égalité, fraternité”) kavram üçlüsü bireysel insan hakları için bir rehber olarak geniş bir kabul görmüştü. Yönetilen halk, yönetim siyasetlerinin belirlenmesinde kendi seslerinin de çıkmasını hakları olarak talep etmişlerdi. Avrupa’dan çıkan bu devrimler, eşit olarak değilse de, büyük ölçüde dünyaya yayıldı. Günümüzde dünyadaki çatışmaların çoğunun nedeninin insan hakları konusundaki görüş farklılıklarına ve toplumların sanayileşmelerindeki düzey farklılıklarına gittiği görülmektedir.
Son kırk-elli yılda, yüzyıllarca süren çatışma ve iki dünya savaşının trajedilerini yaşadıktan sonra, Avrupalı devletler dayanışma yoluyla daha fazla ekonomik ve siyasal güç arama eğilimi sergilemişlerdir. Kıtanın siyasal parçalanmışlığıyla bağlantılı, daha önce mevcut dezavantajlar ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra aşama aşama geliştirilen Avrupa Topluluğu, ulusal ekonomi ve ulusal yönetimlerin bütünleşmesi için esas birlik olarak ortaya çıkmıştır. Savaş sonrası dönemin büyük kısmında Avrupa’nın bütünleşmesinde en önemli engel, Doğu Avrupa’nın komünist ülkelerini yalıtmak için inşa edilen “Demir Perde” olmuştu. 1989’dan sonra, komünizmin çöküşüyle, Batı Avrupa devletlerinin Doğu Avrupa’daki komşularına erişme ve kıtanın birleşme sürecini ilerletme olanağı yeniden doğmuştur.
Avrupa, modern zamanlarda, Amerikalara, Avustralya’ya ve başka deniz-aşırı âlemlere yerleştirmek üzere milyonlarca nüfusunu göndermişti. Yerel toplumlara üstün geldikleri yerlerde Avrupa’dan gelen beyaz yerleşmeciler yeni topluluklar yaratmışlardı. Yeni vatanları olan Güney Afrika ve Cezayir gibi azınlıkta kaldıkları yerlerde bile temelden büyük değişikliklere yol açmışlardı. Şimdi ise Avrupa kendisi bir göçmen dalgasıyla karşı karşıya bulunmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonundan beri çok sayıda göçmen Avrupa’ya, fakat özellikle de Batı Avrupa’ya gelmiştir. 1990’a doğru Batı Avrupa’da, bölge nüfusunun yüzde 8’den fazlasını oluşturan 13 milyon göçmen yaşamaya başlamıştır. 1960’lar ve 1970’lerde Avrupa’daki sanayi patlaması sırasında ortaya çıkan iş olanaklarından yararlanmak üzere gelenlerin hemen hemen tümü, birçoğu nispeten yakın ülkelerden (Türkiye ve Cezayir gibi) olmak üzere, Üçüncü Dünya’dandı. Diğerleri de, sömürge döneminden dolayı kendi haklarını kullanarak, Endonezya, Angola ve Surinam gibi daha uzakta kalan, bir zamanların sömürgelerinden gelmişlerdi. Kökenleri ne olursa olsun, büyük bir çoğunluk, iş olanaklarının ve diğer kolaylıkların yer aldığı Avrupa’nın büyük şehirlerine yerleştiler.
Avrupa’daki kalkınma patlaması sırasında bu göçmenler kendilerine iş bulmuşlar ve genellikle hoş karşılanmışlardı. Fakat Batı Avrupa ekonomisi 1980’lerde yavaşladığında, yeni gelenler de artık hoş karşılanmıyorlardı. Daha fazla göçmene karşı muhalefet arttı; azalan işlerle ilgili olarak göçmenlerle Avrupalılar arasındaki rekabet de arttı. Şehirlerdeki toplumsal sorunlar da buna paralel olarak yoğunlaştı. Üçüncü Dünya göçmenleri için Avrupa, Avrupalıların Amerika’da buldukları erime potası ortamı olamıyordu. Avrupalı hükümetlere karşı ayırımcılık suçlamaları yöneltilirken, etnik mahallelere sahip birçok Avrupa şehri de daha önce hazırlıklı olmadıkları sorunların içinde buldular kendilerini.
Paris ve Amsterdam gibi belli başlı Avrupa şehirlerinin çoğunda, göçmenlerin kendi kültürlerinin bazı yanlarını ektikleri geniş mahalleler vardır artık. Fransa’nın önde gelen şehirleri (yalnızca Paris değil, Lyon ve Marsilya da) İslâm’ın hüküm sürdüğü, sokak işaretlerinin Arapça ve atmosferin Fas, Tunus ya da Cezayir şehrindeki gibi olduğu banliyölere sahiptir. Almanya’nın batısındaki şehirlerde Türklerin damgası da aynı şekilde güçlüdür. Amsterdam’da 300,000’in üzerindeki Surinamlı göçmen şehrin çehresini değiştirmiştir -eski sömürge nüfusunun yaklaşık yarısı şimdi Hollanda’da yaşamaktadır. Günümüzde Amsterdam’daki şehir içi okullardaki çocukların yarısı Hollandalı değildir ve şehrin toplumsal coğrafyası, beyaz sakinleri dış banliyölere taşındıkça, daha da hızla değişmektedir. Esas olarak Surinamlıların oluşturduğu siyahların şehir içindeki sayıları gittikçe artmaktadır ve şehrin toplam nüfusunun üçte birini aşacağı beklenmektedir. Bu tür değişimler, doğal olarak, kolaylıkla meydana gelmez; Amsterdam gibi birçok Avrupa şehri de gittikçe artan suçluluk ve bağlantılı sorunların sıkıntısını çekerek bunun bedelini ödemektedirler.
Böylece, bir yamalı toplum ve gelenekler hâline gelen Batı Avrupa’nın kendisi de yeni uyum sağlama ihtiyacı ve yeni bir toplumsal harita gerçeği ile karşı karşıyadır. Avrupa, “en uluslararası âlem” olarak tanımlanmıştır hep; şimdi de, yaşlanan nüfus yeni yeni göçmen akımlarına yol açtıkça, “en kültürlerarası âlem” hâline gelecektir.
6.1.1. Nüfusun Dağılışı
Avrupa, özellikle daha geç keşfedilen kıta ve bölgelere milyonlarca nüfusunu gönderdiği ve son iki yüzyıl içindeki savaşlarda yine milyonlarca nüfusunu kaybettiği hâlde, dünyanın en fazla değil ama en yoğun nüfuslu kıtası olma özelliğini hâlâ korumaktadır. Bununla birlikte, çeşitli ülkelerinde doğumların azalması ve nüfusun artış eğiliminin son derece yavaşlaması nedeniyle bir nüfus azalmasıyla karşı karşıya bulunmaktadır.
Her ne kadar Avrupa, Kuzey Çin ya da İndus Vadisi gibi ilk medeniyetlerin geliştiği alanlardan birisi değilse de, dünyanın yerleşilmiş en eski alanlarından birisidir. Avrupa’da özellikle büyük demografik sonuç doğuran olgu Sanayi Devrimi olmuştur. Şehirlere olan göçlerle birlikte şehirlerin büyümesi teşvik edilmiş ve nüfus artışı hızlanmıştır. Bölge en uzun sanayi geçmişine sahip olduğu için, Avrupa şehirlerin en fazla yoğunlaştığı ve nüfus artışının da en düşük oranda gerçekleştiği kıta olma özelliğini taşımaktadır.
Avrupa’nın oldukça büyük nüfus yoğunlukları içinde en göze çarpanı, genellikle Avrupa nüfus ekseni olarak da adlandırılan doğu-batı uzanımlı kuşaktır. Bu kuşak, merkezî ve güney İngiltere’den, Hollanda, Belçika, kuzey Fransa, Almanya, Polonya’yı geçerek doğuya, Ukrayna ve Rusya’ya doğru uzanır. Kuşağın büyük kısmı, tarımsal bakımdan oldukça verimli Büyük Avrupa Ovası içinde kalırsa da, burada çok az sayıda nüfus tarımla uğraşmaktadır. Buna karşılık, nüfusun çok büyük kısmı, akarsular ve kıyılar boyunca, Avrupa’nın bu kısmındaki kömür havzaları ve sanayi bölgelerinde yer alan sayısız şehir ve kasabada yaşamaktadır. Aslında burada tek tek büyük şehirlerden değil, yer yer neredeyse kesintisiz uzanan birden çok şehirsel kuşaktan söz edilebilir. Londra, Manchester, Brüksel, Amsterdam, Rotterdam, Essen, Berlin, Varşova ve daha güneyde Münih, Viyana, Prag ve Budapeşte bu kuşaklar içinde önde gelen şehirlerinden yalnızca birkaçıdır. Buna karşılık, İskandinavya’ya ve Baltık ülkelerine doğru ülkelerin toplam nüfus miktarları ve nüfus yoğunlukları azalır. Zaten doğum azlığı (yıllık artış hızı yüzde 0.1 ile 0.3 arasında) nedeniyle nüfus artışında sıkıntılar olan İskandinav ülkeleri ile nüfusları genelde azalma eğiliminde olan Baltık ülkelerinin tümü 10’ar milyonun çok altında nüfusa sahiptirler.
Akdeniz ülkeleri büyük bir nüfus toplanması meydana getirmezler. Akdeniz Avrupa’sının sınırlı olan alçak alanlarında yüksek yoğunluklar yer almaktadır. Akdeniz’in en kalabalık ülkesi İtalya’dır. Ülkenin kuzeyindeki Po Nehri vadisi bütün Akdeniz Avrupa’sındaki en büyük nüfus toplanma alanıdır. Zengin alüvyal topraklarıyla verimli tarım alanlarını içine aldığı gibi, büyük sanayi şehirleri Milano ve Torino da burada yer almaktadır. Marsilya’nın 1.5 milyon nüfusuyla en büyük şehirsel merkez olduğu Fransa’nın güneydoğusundaki Rhône Vadisi, İspanya’nın doğu kıyısı (Barselona en büyük merkez) ve Yunanistan’da Atina metropoliten alanı da Akdeniz’in oldukça yoğun nüfuslu diğer yerlerini oluşturmaktadırlar.
6.2. Ekonomik Gelişme ve Sanayi Faaliyetleri
Sanayi Devriminin başladığı ve dünyadaki ilk sanayi bölgelerinin oluştuğu Atlas Okyanusu’nun kuzeydoğu kesiminde -Batı Avrupa ülkelerinde- sanayi faaliyetleri, genelde, hâlâ yapılarını ve görünümlerini korumaktadırlar. Avrupa sanayi bölgeleri, Avrupa Birliği’nin odak noktasını, ana damarını oluştururlar.
İngiltere’de, maden kömürünün harekete geçirdiği sanayi faaliyetleri, zamanında, dünyada eşi olmayan bir alansal uzmanlaşma kalıbı meydana getirmişti. Günümüzde bu kalıbın büyük kısmı, farklılaşma, yeniden-yerleşme ve çeşitli hatalar nedeniyle kaybolmuş; İngiltere, modern teknolojik gelişmelere ayak uydurmada başarısız kalmıştır. Bir zamanlar sanayinin modernleşmesinin adeta anıtı olan fabrikalar aslında hâlâ işletilmektedir ama yaşlanmış, yetersiz, yavaş, verimsiz ve işletilmesi pahalıya mal olarak. Kuzey İngiltere’deki Midlands sanayi şehirlerinin büyük ölçüde önem kaybetmeleriyle, buralardaki sanayi yatırımlarının yönelebildikleri yer, İngiltere’nin tarihi odak noktası olmuştur; yani, Londra. İngiliz Adaları’nın hâlâ en büyük iç pazarı olan Londra, dış pazarların rekabeti arttıkça yerel imalâtçılar için daha da önemli hâle gelen bir pazar olmuştur. Bütün bu gelişmeler, enerji sağlanmasında maden kömürünün azalan (nükleer enerjinin artan) önemini, durmadan yenilenen makineleşmeye ayak uydurma arzusunu ve dev bir iç pazar oluşturmasına ek olarak Londra’nın iyi bir ithalat limanı da olduğu gerçeğini yansıtmaktadır. Böylece Londra, aynen Paris gibi, Avrupa bölgesi içinde anahtar bir sanayi alt-bölgesi olarak belirmektedir.
Sanayi Devrimi kıta Avrupa’sına yayıldığında Paris zaten Avrupa’nın en büyük şehriydi; ama Paris’in, aynen Londra gibi, yakın çevresinde ne maden kömürü ne de demir yatakları vardı. Paris, çevresindeki yüzlerce kilometrelik alan içindeki en büyük yerel pazardı ve mevcut kara ve suyolu ağına demiryolları da eklendiğinde, şehrin merkeziyet durumu daha da güçlenmişti. Londra örneğinde olduğu gibi, Paris de hemen belli başlı sanayileri kendisine çekmiş ve şehir öteden beri ün yaptığı lüks maddelerin (mücevherat, parfüm ve giyim eşyası) imalatında olduğu kadar, otomobil montaj ve imalâtı, metalürji ve kimyasal maddeler imalâtında da önemli bir büyüme göstermiştir. Hazır ve bol işgücü, mamul maddelerin dağıtımı için ideal bir bölgesel konum, devlet dairelerinin varlığı, yakın bir okyanus limanı (Le Havre) ve Fransa’nın en büyük iç pazarıyla Paris’in büyük bir sanayi merkezi olarak gelişmesi rastlantısal değildir. Fransızlar, Paris dışında da, Avrupalıların diğer yerlerde yaptıklarını yaptılar ve üretim hacmi bakımından başka bölgelerle rekabet edemeyecekleri için uzmanlaştılar -kaliteli dokumada, hassas ölçme aletlerinde, otomobilde ve de tabii şarap ve peynirde.
Gerçekten de, günümüzde Batı Avrupa sanayi bölgelerinin büyük kısmı belirli sanayi ürünleri ticaretinde uzmanlaşmışlardır. Böylece, Avrupa dışında, özellikle Asya ülkelerinin sanayi ürünlerinin rekabetinden kaçınmak yanında, Batı Avrupa ülkeleri arasında da belirli ürünlerde üstünlüğü koruyacak duruma girmişlerdir. Bu durumun meydana gelmesinde, Batı Avrupa ülkelerinin kendi aralarında oluşturdukları Avrupa Birliği’nin (önceki adı Avrupa Ekonomik Topluluğu) etkisi tartışılmaz. Bu örgütlenme, topluluk içindeki her ülkenin, tarım ve diğerlerinde olduğu gibi, sanayide de rolünün belirlenmesini gerekli kılmıştır.
Avrupa’nın maden kömürü yatakları, batıdan doğuya doğru uzanan bir kuşak hâlindedir ve bu kuşak sanayinin de geliştiği alan olmuştur: Güney İngiltere’den başlayıp, kuzey Fransa ve güney Belçika, Hollanda, Almanya’dan geçerek güney Polonya’da Silezya’ya kadar uzanır bu kuşak. Demir cevheri de hemen hemen aynı kuşakta yer aldığından, Avrupa’nın Sanayi Kuşağı böylece daha iyi anlaşılmış olur. Örneğin Almanya’da sanayi Avrupa Sanayi Kuşağı içinde kalan alanda, maden kömürü yataklarına bağlı olarak, yoğunlaşmıştır. Savaş öncesi dönemde üç büyük sanayi alanı ortaya çıkmıştı: Batıda Hollanda sınırına yakın Ruhr; Çekoslovakya sınırına yakın (şimdi Almanya’nın doğusunda) Saksonya; ve şimdi Polonya’da kalan Silezya. Savaş sonrasında Almanya’nın elinde bunlardan yalnızca Ruhr kalmıştı, fakat Ruhr gelişerek Avrupa’nın en yoğun sanayi bölgesine dönüştü. Günümüzde Almanya Avrupa’nın da en büyük gücü durumundadır. Adını Rhein Nehri’nin küçük bir kolundan alan ve 9,934 km2’lik bir alan kaplayan Ruhr sanayi bölgesinde yüksek nitelikli kaynaklar, çok iyi bir erişebilirlik (Köln, Bonn ve Dortmund havalimanları, Duisburg’da dünyanın en büyük, Köln’de ise Avrupa’nın ikinci büyük kara içi limanı) ve büyük pazarlara yakınlık (Köln-Düsseldorf-Duisburg-Essen-Dortmund) bir bileşim hâlinde avantaj oluşturmaktadırlar. Yerel demir cevheri yatakları tükendiğinde, ithal demir cevherini tek bir yüklemeyle getirmek, bu yüzden, çok kolay olmuştu. 1870’lerden beri ağır sanayi ürünleri (ve de savaş için tanklar ve silahlar) akıtan Ruhr bölgesi, fabrikaları, 11 milyon nüfusu, 3.7 milyon çalışanı (1.5 milyon imalâtta, 2.2 milyon hizmetlerde) ile Avrupa’nın en büyük sanayi konürbasyonudur. Günümüzde de Ruhr avantajlı bir bölge (Almanya’nın 100 büyük şirketinin 40’ı ve 44 üniversite yine burada yer alıyor) olarak kalmışsa da, Kuzey Amerika’da ve Avrupa’nın diğer yerlerindeki tesislerin yaşlanma sorunu burasının (Rheineland ile birlikte) geleceğini de belirsiz bırakmaktadır.
Saksonya ise daima beceri ve kaliteye önem vermiş, optik aletler ve fotoğraf makineleri, dokuma ve seramik gibi ürünleriyle tanınmış bir bölgedir. Leipzig ve Dresden’in şehirsel merkezlerini oluşturduğu Saksonya, şimdi iki Almanya’nın birleşmesinin sancılarını çekmekte fakat aynı zamanda da Almanya’nın ekonomik plancılarının yeniden canlandırmaya çalıştıkları ana hedeflerini oluşturmaktadır. Biraz daha doğuya doğru, şimdi Polonya içinde yer alan ve Çek Cumhuriyeti’ne doğru da uzanan Silezyada ilk önce Almanlar tarafından geliştirilmişti. Saksonya-Bohemya-Silezya sanayi ekseni kaliteli maden kömürü yatakları ve Ukrayna’dan gelenlerle takviye edilen, daha zayıf demir cevheri yataklarına dayanarak gelişmiştir. Avrupa Sanayi Kuşağı içinde Belçika’da ise iki sanayi koridoru dikkati çekmektedir. Bunlardan biri, maden kömürüne dayalı, Charleroi ve Liège’den geçen, ağır sanayinin yer aldığı doğu-batı ekseni; ikincisi ise, Brüksel ve Antwerp’den geçerek Charleroi’dan kuzeye uzanan, daha hafif ve daha çeşitlenmiş sanayi faaliyetlerinin yer aldığı koridordur.
Avrupa’nın sanayideki başarısı yalnızca hammaddeye dayanmamıştır; usta işgücü ve yüksek derecede uzmanlaşma da yoğun bir ürün değiş-tokuşuna yol açan çeşitli sanayi kuşaklarının oluşmasını sağlamıştır. Bu değiş-tokuş Avrupa’nın doğal ulaşım güzergâhlarıyla çabuklaşmış, insan-yapısı ulaşım ağlarıyla da güçlenmiştir. Böylece de sanayi faaliyetleri ilk çıkış kaynaklarından çok uzaklara, hâlen Avrupa’nın belli başlı sanayi merkezlerinden birisi olan kuzey İtalya’ya, İspanya’da Katalonya (Barselona’da çekirdekleşerek) ve kuzeydoğu İspanya’ya, güney İsveç’e ve güney Finlandiya’ya kadar yayılmıştır. Ancak bunlar ve Avrupa’nın burada belirtilemeyen başka sanayi alanlarının hepsi, kıtanın dev sanayi kütlesi içinde çekirdekleşmiş üst düzeydeki parçaları oluşturmaktadırlar.
Kuzey Amerika’da ve İngiltere’de olduğu gibi, kıta Avrupa’sı ülkelerinde de ilk sanayi bölgeleri maden kömürü ve demir cevherine bağlı olarak ortaya çıkmış ve gelişmişlerdir. Sanayinin yer seçimini etkileyen ekonomik, toplumsal ya da siyasal çeşitli etkenler bu bölgelerin önemlerini korumalarında, kaybetmelerinde ya da yeniden kazanmalarında değişik roller üstlenmişlerdir. Kullanılan hammadde ve enerji kaynağındaki değişimlerle siyasal kararların bir sanayi bölgesi üzerindeki etkisini aşağıya alınan örnek çok iyi resimlendirmektedir:
Doğu Avrupa ve eski Sovyetler Birliği’nde her biri belirli bir sektörde uzmanlaşmış sanayi bölgeleri bulunmakla birlikte, bunların hiç birisi Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’da bulunan kuşaklarla boy ölçüşemez. Merkezi planlama ülkeleri olarak anılan bu ülkelerdeki sanayileşmede şimdiye kadar üretim mallarına, özellikle ağır sanayiye önem verilmiş, tüketim malları üzerinde durulmamıştır. Doğu Avrupa sanayi bölgesi, aslında, bu kesimdeki ülkelerdeki komünizm öncesi yatırımlar ve geleneklerden gelmiştir. Son derece farklılaşmış; çoğu kez Sovyetler tarafından üretilen hammaddelere bağımlı kalmış ve özelleşmiş mallar üretmiştir. Komünist planlama ve siyaset, aynen rejim öncesi yatırımların yaptığı gibi, izlerini bırakmıştır. Geri kalan dört bölge ise B.D.T. içinde kalmaktadır. Buralardaki fabrikalar ve üretim türleri büyük çapta planlı ekonomi kökenlidir. Söz konusu dört bölgeden üçü yerel enerji kaynaklarıyla yerel hammaddeye dayalıdır. Ayrıca her biri kendi kendisine yeterli olmaya çalışmıştır. 1990’lardan sonraki çöküş sanayiyi de çok olumsuz etkilemiş; zaten donanım ve işletme açısından köhneleşmiş olan sanayi durma noktasına gelmiştir. Bu ülkeler hâlen bir yeniden-yapılanma ve örgütlenme süreci içindedirler.
Uygulamalar
1) Öğrencilerhem Avrupa genel hem de ülkeler ile ilgili beşerî haritalara bakmalı ve böylece ülkelerin sınırlarını, komşularını ve başlıca yerleşmelerin lokasyonlarını öğrenmelidir. İlgili web sitelerine (wikipedia, World Bank, World Factbook, Encyclopedica Britannica gibi) ve google earth’e bakmaları yararlı olacaktır.
Bölüm Özeti
Bu bölümde, Avrupa’nın beşerî coğrafyasını ele alınmış ve bölgenin yerleşilmesi, nüfusun dağılışı ve şehirleşme üzerinde durulmuştur. Daha sonra, “Sanayi Devrimi”nin beşiği olan Avrupa’da ekonomik gelişme ve sanayi faaliyetlerine değinilmiş ve sanayi bölgeleri ele alınmıştır.
Dünyada, özellikle daha geç keşfedilen kıta ve bölgelere milyonlarca nüfusunu gönderdiği ve son iki yüzyıl içindeki savaşlarda yine milyonlarca nüfusunu kaybettiği hâlde, Avrupa, dünyanın en fazla değil ama en yoğun nüfuslu kıtası olma özelliğini hâlâ korumaktadır. Avrupa’nın toplam nüfusu Doğu ya da Güneydoğu Asya’nınkine yaklaşamaz; fakat toprak bakımından oldukça küçük olan yüzölçümü yüksek bir yoğunluğa sahip olmasına yol açmaktadır. Bununla birlikte, çeşitli ülkelerinde doğumların azalması ve nüfusun artış eğiliminin son derece yavaşlaması nedeniyle bir nüfus azalmasıyla karşı karşıya bulunmaktadır.
Her ne kadar Avrupa, Kuzey Çin ya da İndus Vadisi gibi ilk medeniyetlerin geliştiği alanlardan birisi değilse de, dünyanın yerleşilmiş en eski alanlarından birisidir. Avrupa’da özellikle büyük demografik sonuç doğuran olgu Sanayi Devrimi olmuştur. Şehirlere olan göçlerle birlikte şehirlerin büyümesi teşvik edilmiş ve nüfus artışı hızlanmıştır. Bölge en uzun sanayi geçmişine sahip olduğu için, Avrupa şehirlerin en fazla yoğunlaştığı ve nüfus artışının da en düşük oranda gerçekleştiği kıta olma özelliğini taşımaktadır. Avrupa’da nüfusun dağılışı da sanayileşmeden etkilenmiştir; bu bakımından gelişmiş ya da sanayi için gerekli kaynaklara sahip alanlar daha fazla sayıda nüfusu kendilerine çekmişlerdir.
Oldukça büyük nüfus yoğunlukları Avrupa’da da yaygındır; fakat en göze çarpanı, genellikle Avrupa nüfus ekseni olarak da adlandırılan doğu-batı uzanımlı kuşaktır. Bu kuşak, merkezî ve güney İngiltere’den, Hollanda, Belçika, kuzey Fransa, Almanya, Polonya’yı geçerek doğuya, Ukrayna ve Rusya’ya doğru uzanır. Kuşağın büyük kısmı, tarımsal bakımdan oldukça verimli Büyük Avrupa Ovası içinde kalırsa da, burada çok az sayıda nüfus tarımla uğraşmaktadır. Buna karşılık, nüfusun çok büyük kısmı, akarsular ve kıyılar boyunca, Avrupa’nın bu kısmındaki kömür havzaları ve sanayi bölgelerinde yer alan sayısız şehir ve kasabada yaşamaktadır. Aslında burada tek tek büyük şehirlerden değil, yer yer neredeyse kesintisiz uzanan birden çok şehirsel kuşaktan söz edilebilir. Londra, Manchester, Brüksel, Amsterdam, Rotterdam, Essen, Berlin, Varşova ve daha güneyde Münih, Viyana, Prag ve Budapeşte bu kuşaklar içinde önde gelen şehirlerinden ancak birkaçıdır. Kuzey Denizi kıyısı, özellikle de Hollanda’da Rhein ve İngiltere’de Thames nehirlerinin ağızları Avrupa’nın uluslararası başlıca ticaret şehirlerinin lokasyonlarıdır. Madencilik ve sanayi merkezleri ise İngiltere’nin maden kömürü havzalarında, Almanya’nın Ruhr Vadisi’nde, Polonya’nın yukarı Silezyası ile Büyük Avrupa Ovası’nın güney kenarları boyunca uzanan bazı yerlerde bulunmaktadırlar; Avrupa Sanayi Ekseni boyunca bazı yerlerde aritmetik yoğunluklar çok yüksektir.
|
|
|
Avrupa’nın Bitki Örtüsü Bronz Çağ’da Değişmeye Başlamış |
|
Yazar: RasitTunca - 09-14-2020, 08:06 PM - Forum: Coğrafya Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
Avrupa’nın Bitki Örtüsü Bronz Çağ’da Değişmeye Başlamış
Neolitik popülasyonlar, uzun zamandır Avrupa’ya tarım uygulamaları konusunda devrim getirmekten sorumlu tutuluyordu. Ancak yeni bir çalışma, birkaç bin yıl sonra Bronz Çağ’a kadar insan faaliyetinin kıtanın doğal ortamında önemli değişikliklere yol açmadığını gösterdi.
Yaklaşık 8.000 yıllık bir süre boyunca Yamnaya kültürü atalarının zaman içinde yayılmasını gösteren bir grafik. C: Fernando Racimo
Araştırmacılar, Holosen dönem Avrupası’nda kaydedilen iki büyük insan göçünün – Neolitik dönemde Anadolu çiftçi popülasyonlarının kuzeybatı yönüne hareketi ve Bronz Çağı sırasında Yamnaya bozkır halklarının batıya doğru hareketi – nasıl geliştiğini araştırdılar.
Araştırmacılar özellikle bu göçlerin, bitki örtüsündeki değişikliklerle nasıl ilişkilendirildiklerini analiz etti. Söz konusu göçler, Avrupa’daki ormanların yerini tarım arazileriyle değiştirmesine neden olmuştu.
Sonuçlar, iki göçün hem yayılmasında hem de çevresel etkilerinde önemli ölçüde farklar olduğunu ortaya koydu. Buna göre Yamnaya kültürünün yayılımı daha hızlı gerçekleşmiş ve önceki Neolitik çiftçi yayılımından daha büyük bitki örtüsü değişikliklerine yol açmıştı.
(İlk Avrupalılar, Farklı Bölgelerden Gelen Göçmenlerdi)
Çalışmada, iklim ve kirliliği modellemek için çevre biliminde yaygın olarak kullanılan teknikler kullanıldı ve bu teknikler, Avrupa tarihinin son 10.000 yılında insan nüfusu hareketlerini analiz etmek için uygulandı.
Araştırma, geniş yapraklı ormanlardaki düşüşün ve mera ve doğal otlak bitki örtüsündeki artışın; avcı-toplayıcı insanlardaki düşüşle eşzamanlı olduğunu ve Bronz Çağ’da bozkır halklarının hızlı yayılımı ile ilişkili olabileceğini gösterdi.
Araştırma aynı zamanda bu dönemde iklim örüntülerindeki doğal farklılıkların, bu arazi örtüsü değişiklikleriyle ilişkili olduğunu gösterdi.
Söz konusu araştırma, eski genomlardaki soyun zamana ve mekana genişlemesini modelleyerek, insan göçlerini ve arazi örtüsü değişiklikleri karşılaştırmak için ilk çerçeveyi sağlarken, aynı zamanda iklimdeki değişiklikleri de hesaba katıyor.
Araştırmanın baş yazarı Dr. Fernando Racimo, “Bronz Çağ’da meydana gelen bozkır halklarının hareketi, Avrupa bitki örtüsü üzerinde özellikle güçlü bir etkiye sahipti. Bu insanlar batıya doğru ilerledikçe, mera arazilerinin sayısında artışlar ve kıtadaki geniş yapraklı ormanlarda düşüşler görüyoruz. Artık genlerin hareketlerini kültürel paketlerin yayılmasıyla karşılaştırabiliriz.” diyor.
Araştırma, Plymouth Üniversitesi’nin Ormansızlaşma Avrupa Projesi ile üretilen ve son 11.000 yılda bitki örtüsü değişimini gösteren arazi örtüsü haritalarından yararlandı.
(Güneydoğu Asya Tarihinde Üç Ana Göç Dalgası Yaşandı)
Bu proje üzerinde çalışan bilim insanları, tarım arazilerine olan talebin artması ve odunun yakıt kaynağı olarak kullanılması nedeniyle, Avrupa ormanlarının yarısından fazlasının son 6.000 yılda kaybolduğunu gösterdi.
Araştırmanın eş yazarı Dr. Jessie Woodbridge, “Avrupa manzaraları binlerce yıldır büyük ölçüde değişime uğramıştır. İnsanların geçmişte çevreleriyle nasıl etkileşime girdiklerinin bilinmesi, günümüzde insanların dünyayı nasıl kullandıklarını ve bu etkileri nasıl kullandığını anlamayı gerektirir.” diyor.
“Palaeo-genetikçilerle yapılan işbirliği, geçmişteki insan popülasyonlarının göçünün Antik DNA kullanılarak takip edilmesini sağladı ve ilk defa farklı tarım popülasyonlarının geçmiş insan-çevre etkileşimine dair yeni anlayışlar sağlayan arazi örtüsü değişimi üzerindeki etkisini değerlendirmemize izin verdi.”
|
|
|
|