| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
Vahyin Hakikati ve Geliş Şekilleri |
|
Yazar: RasitTunca - 01-04-2023, 09:39 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Vahyin Hakikati ve Geliş Şekilleri
Peygamberimize vahiy nasıl geliyordu?
Değerli kardeşimiz,
Peygamber Efendimiz (s.a.s)'in Allah Teala ile konuşması ve Allah Teala'dan gelen emirler vahiy ile olmuştur. Vahiy de Arapça olarak Peygamberimize (s.a.s) gelmekteydi. Vahyin gelişi değişik şekillerde olmuştur.
Vahyin Geliş Şekilleri
Vahyin geliş şekilleri hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de açık bilgiler yoktur. Vahyin geliş şekilleriyle ilgili bilgileri Muhammed (s.a.s)'in hadislerinden ve sahabelerin şehadetlerinden öğreniyoruz. Vahyin geliş şekilleriyle ilgili şöyle bir sıralama yapılabilir:
1. Vahyin ilk şekli Rasûlûllah (s.a.s)'in uykuda iken gördüğü sadık rüyalardır. Bu rüyalarda "sadık rüya" (Rüya-yı Sadıka)* adı da verilmektedir. Peygamber (s.a.s)'in gördüğü bu rüyalar daha sonraları kendisine zahir olurdu. Hz. Aişe, "Peygamber, hiçbir rüya görmezdi ki, sabah aydınlığı gibi apaçık zuhur etmesin." (Buhari, Bedü'l-Vahy, 1; Müslim, İman 252) diyerek bu rüyalara ışık tutmaktadır.
2. Rasûlüllah (s.a.s)'in uyanık halde iken vahiy meleğinin onun gönlüne vahyi ilka etmesidir. Vahyin bu şekli şu hadis-i şerifte bildirilmektedir:
"Ruhu'l-Kudüs kalbime, 'Hiç bir nefis rızkını tüketmeden ölmeyecektir.' diye üfledi. O halde Allah'tan korkun ve rızkınızı meşru yoldan arayınız." (Münziri, et-Tergib ve't-terhib, 4/12)
Ruhu'l-Kudüs, Cebrail'dir. Cebrail(as)'in göründüğü hakkında bir delil yoktur. Hadisten de, meleğin görünmeden vahyi ilka ettiği anlaşılmaktadır.
3. Cebrail (as), bir delikanlı veya bir insan şekline bürünerek Peygamber (s.a.s)'e vahiy getirmiştir. Cebrail'in bu yolla ashabtan Dıhıye'nin suretine bürünerek vahiy getirdiğini bir çok sahabî nakletmektedir. Vahyin en kolay ve en meşakkatsiz şekli budur. (Neseî, İman, 6)
4. Meleğin görünmeden Peygamber (s.a.s)'e vahiy getirmesidir. Peygamberimiz çan sesine benzeyen bir ses duyardı. Vahyin en ağır şekli budur. Vahyin bu şekli tehdit ve vaad ihtiva eden âyetlere özgüdür. Bu şekildeki vahyi Rasûlüllah (s.a.s) şöyle anlatıyor:
"Bazan çıngırak sesine benzeyen bir sesle gelir. Böylesi bana en ağır olanıdır." (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1/2; Müslim, Fedâil, 87)
Böyle bir vahyin geliş anında Peygamber (s.a.s) titrer, terler ve rahatsız olurdu. İbn Abbas'tan rivayet edilen bir hadiste Rasûlüllah (s.a.s)'in âyetleri zabtetmekte zorluk çektiği, dudaklarını kımıldattığı zikredilmektedir. Cenab-ı Allah, Peygamberine
"Vahyi çabucak alması için dilini kıpırdatma, onu toplamak ve kıraatını sabit kılmak bize aittir. Öyle ise sana Kur'ân okununca sen onun kıraatına uy." (Kıyame, 76/16-18)
uyarısında bulunmuştur. Bu âyetin nâzil olmasından sonra Rasûlüllah (s.a.s) Cebrail (as)'i dinler, onun gidişinden sonra onun gibi okurdu.
5. Meleğin asli sûretinde görünerek Allah'ın emrini Peygamber (s.a.s)'e getirmesi ve okumasıdır. (Buhari, Kitabu't-Tefsir, 53; Müslim, İman, 280-287)
Cebrail (as), bu şekliyle iki kez vahiy getirmiştir. Birincisi nübüvvetin başlangıcındâ olmuştur. Peygamber (s.a.s) baygınlık geçirmiştir. İkincisi ise Miraç olayının gerçekleşmesinde olmuştur. Bu olaya delil olarak,
"Andolsun ki onu diğer bir defa da Sidretü'l-Münteha'nın yanında gördü." (Necm, 53/12)
âyeti zikredilebilir.
6. Rasûlüllah (s.a.s)'in uyanık halde iken Allah Teâlâ ile konuşmasıdır. Böyle bir konuşmada arada hiç bir vasıta yoktur. Namazın farz oluşu bu yolladır. (bk. Müslim, İman, 279) Vahyin bu yoluyla ilgili olarak aşağıdaki âyeti zikredilebilir:
"Allah Musa ya da hitab ile konuştu." (Nisa, 4/164).
7. Cebrail'in Peygamber (s.a.s)'e uyku halinde iken vahy getirmesidir. Kevser Sûresi'nin bu şekilde nâzil olduğu rivayet edilmiştir.
editör karoglan'dan
8. Harfsiz, Kelimesiz, Ses siz (yani bir frekans ve titreşim halinde olmayan), Yönsüz,.. gelen vahiy türü (kaynak editör karoglan bu hal internettee yok idi ben ekledim bunu)
Vahy-i Metlüv- Vahyi Gayrı Metlüv (Okunan vahiy ve okunmayan vahiy)
Hz. Peygamber (s.a.s)'in yukarıda belirtilen vahy şekillerinden almış bulunduğu vahiylerden ekserisi âyetler, bir kısmı ise kudsî hadisler ve hadis-i şeriflerdir. Necm sûresi 4. âyette:
"O, kendi arzusu ile söylemez, o (söylediği), kendisine vahyedilen bir vahiyden başka bir şey değildir."
buyurulmuştur. Mıkdam b. Ma'dî-Kerib'in rivâyetine göre Hz. Peygamber (s.a.s) de:
"Bana Kur'ân ve onunla beraber O'nun gibisi verildi. Şunu iyi biliniz ki, Allah Rasûlü'nün haram kıldığı da Allah'ın haram kıldığı gibidir..." (el-Hadis ve'l Muhaddisûn,12; Kurtubî, Tefsîr, 75)
buyurmuştur. Bu âyet ve hadisi delil kabul eden bazı İslâm alimleri, Hz. Peygamber (s.a.s)'in hadisleri hakkında ictihad yapmasının caiz olmadığını ve sünnetin de Allah tarafından inzal olunmuş vahiy gibi düşünülmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Ancak mezhepler tarihi incelendiği zaman görülür ki, Hz. Peygamber (s.a.s) kendisine sorulan sorularâ vahy ile, yoksa kendi re'yi ile ictihâd ederek fetva verirdi. İctihadında hata olursa Allah onun hatasını vahy yoluyla düzeltirdi. Nitekim Bedir savaşında ele geçirilen esirler hakkındaki Peygamber ictihâdı, Enfâl sûresi 67, 70 âyetleri ile tashih edilmiştir. Bu da gösteriyor ki Peygamber (s.a.s)'in ictihadı hatalı olabilir (bk. Muhammed Ebu Zehra, Mezhepler Tarihi, 21). Kudsî hadisler ve hadis-i şerifler vahy ve ilham yoluyla Peygamber (s.a.s)'in söylediği sözler ve şeriatın ikinci kaynağı ise de, âyetler derecesinde değildirler.
Kur'ân, hadisi kudsî ve hadisin tarif ve vasıfları, okunan vahy ile okunmayan vahyin ne olduğunu ortaya koymaktadır: Kur'ân, Cebrail (a.s) vasıtasıyla Arapça lafız ve hak manalar da Hz. Peygamber (s.a.s)'e vahy edilen, O'nun Allah'ın Rasûlü olduğuna delil ve insanların hidayeti ile doğru yolu bulmaları için bir düstur, okunması ile ibadet edilerek Allah'a yakınlık kazanılan, mushaflarda yazılı, Fatiha sûresi ile başlayıp Nâs sûresi ile sona ermiş, tevatür yoluyla kitap olarak bize kadar intikal etmiş ve Allah'ın koruması ile en ufak bir değişikliğe uğratılmaksızın nesilden nesile okunarak intikal edecek, beşerin bir benzerini meydana getirmekten aciz bulunduğu ilâhî kelamdır.
Vahyin Özellikleri
a) Peygamber (s.a.s)'e uyanıkken Cebrail vasıtasıyla veya uykuda ve diğer vahy yollarıyla inzâl edilmiştir.
b) Lafız ve manaları Allah tarafındandır,
c) Lafzı Arapçadır,
d) Gerek namazda, gerekse namaz dışında okunarak ibadet edilir,
e) Şekil ve manası Allah tarafından konmuştur,
f) Abdestsiz ve guslü gerektiren bir halde bulunan kimsenin Ona dokunması haramdır,
g) Boy abdest alması gereken kimse O'nu okuyamaz,
h) Her harfini (ibadet kasdıyla) okumanın on sevabı vardıra,
ı) Belli kısımlarına âyet ve sûre adı verilir,
j) Mushafta yazılıdır,
k) Fâtiha suresi ile başlayıp, Nâs suresi ile sona ermiştir,
l) Zamanınıza kadar kitap halinde tevatür yoluyla gelmiştir,
m) Nesilden nesile intikalinden, her türlü değiştirilmeden Allah'ın koruması ile korunmuştur,
n) Beşer, bir benzerini meydana getirmede acizdir,
o) Lafzı olmaksızın yalnız manasıyla nakli (rivayeti) caiz değildir.
Kur'ân bu özellikleriyle, vahyi metulvü (okunan vahyi) meydana getirmektedir. Kurbet niyetiyle namaz ve namaz dışında okunmakla ibadet edilir. Diğer vahy mahsulü olan kudsî hadis ve hadislerle namazda okunarak ibadet edilmez. Ancak namaz dışında ilim ve teberrüken okunabilir.
Peygamber Efendimiz (s.a.s) vahyin inişi esnasında, bizim bildiğimiz alemden başka bir aleme geçiyor; âdeta bizim alemimize kapanıyordu... Bu alemden ayrılıyor, bir başka buuda giriyordu. Bu meselede hususi donanıma sahip olmakla beraber vahyin ağırlığını çok ciddi hissediyor; o alemle irtibatın manevi baskısını yaşıyor; vahyi almadaki zorluğu duyuyordu.
Buhari ve Müslim Aişe (ra)'den rivayet ederler. O demiştir ki:
"Haris bin Hişâm Peygamber Efendimiz'e: 'Sana vahiy nasıl geliyor?' diye sordu. Peygamberimiz de buyurdu ki: 'Bâzen çıngırak sesi gibi gelir, bana en ağır geleni de budur. Sonra vahiy benden kesilir, ben de bana söyleneni aynen alıp ezberlemiş olurum... Bâzen da melek bana bir insan suretine temessül etmiş olarak gelir ve bana söyler, ben de onun söylediğini aynen bellemiş olurum.'" (Buhârî, Bedü'l-vahy, 1; Müslim, Fedail, 86-87)
Aişe (ra) validemiz, Peygamber Efendimiz (s.a.s)'in kendisine gelen vahiy hakkındaki bu sözlerini böylece naklettikten sonra demiştir ki:
"Ben, gerçekten Peygamberimize soğuğu şiddetli bir günde vahy geldiğine şahit olmuştum. Vahiy kesildiği zaman şakakları şapır şapır terliyordu..." (bk. Tirmizî, Menâkıb, 15)
Müslim'in Ubâde bin Sâmit'ten nakli de şöyledir:
"Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'e vahiy geldiği zaman, bu kendisine çok ağır gelirdi, hattâ mübarek yüzünün rengi iyice solardı." (Müslim, Fedail, 88)
Yine Aişe (ra) validemizin bir rivayetinde de: "Peygamberimiz'e vahiy geldiği zaman, bu kendisine çok ağır gelirdi." denilmiştir. Nitekim âyet-i celîlede: "Ey Muhammed, doğrusu biz senin üzerine ağır bir söz bırakacağız." buyurulmuştur.
Yine Zeyd bin Sabit şöyle demiştir:
"Ben, Resûlüllah Efendimiz'in huzurunda vahiy yazıyordum, vahiy geldiği zaman Resûlüllah'ı şiddetli bir sarsıntı kaplar ve şakakları inci daneleri gibi ter dökerdi. Sonra vahiy kesilir, Resûlüllah da açılırdı. Resûlüllah söyler, ben de yazardım. Nazil olan ilâhi vahiy benim üzerimde dahî öylesine bir ağırlık yapardı ki, nazil olan Kur'ân âyetleri sebebiyle ben ayağımın kırıldığını ve bir daha yürüyemeyecek hâle geldiğini sanırdım..." (Buhârî, Tefsir, 91, Cîhad, 31; Müslim, İmare, 141-142; Ebu Davud, Cihad, 19; Tirmizî, Tefsir 5; Neseî, Cihad, 4)
Ahmed, Taberanî ve Ebû Nuaym İbn-i Amr'den şöyle rivayet ederler. O demiştir ki: "Ben: Ey Allah'ın Resulü, vahyin gelişini siz hisseder misiniz?" diye sordum. Resûlüllah'ın bana cevabı da şöyle oldu:
"Evet, vahiy bana gelir, ben de onu çıngırak sesi gibi işitirim ve şiddetle sarsılırım. Sonra sarsıntı geçer ve ben sâbitleşir karar kılarım. (Bana söyleneni de aynen alır zaptederim). Bu şekilde (çıngırak sesi şeklinde) gelen vahiy bana o kadar ağır gelir ki, her defasında ben, 'muhakkak bu sefer canım çıkacak' zannederim!"
Buhari, Müslim ve Ebû Nuaym, Yâlâ bin Ümeyye'den rivayet ediyorlar. O şöyle demiştir:
"Peygamber Efendimîz'e vahiy geldiği sırada iyice kendisine baktım. O'nun şiddetli bir hırıltı çıkardığını, gözlerinin ve şakaklarının iyice kızarmış olduğunu gördüm."
Îbn Sa'd'ın Devs'li Ebû Erva'dan rivayeti de şöyledir:
"Peygamber Efendimiz'e vahiy geldiği zaman gördüm, kendisi devesi üzerinde idi. Vahyin ağırlığı sebebiyle devesi sağa sola yalpa yapıyor ve ön ayaklarını atamaz hâle geliyordu. Bazen dayanamayıp yere çöktüğü, bazan da ön ayaklarını dikerek ayakta durakladığı oluyordu. Peygamberimiz'in de şakakları şapır şapır ter döküyordu."
Yine bu noktaya temas eden Ahmed ve Beyhaki'nin Aişe'den rivayeti şöyledir:
"Resûlullah Efendimiz'e vahiy geldiği zaman, üzerine bindikleri devesi vahyin ağırlığı sebebiyle yere çökerdi. Peygamberimiz de şakaklarından şapır şapır ter dökerdi. İsterse soğuk bir günde olsun."
Taberâni'nin Esma binti Amis'ten rivayeti ise şöyledir:
"Resûlullah (s.a.v.)'in üzerine vahiy indiği zaman, neredeyse bayılacak gibi olurdu."
Ahmed, Taberâni, Beyhaki ve Ebû Nuaym Esma binti Yezid'den rivayet ederler. O demiştir ki:
"Mâide Sûresi Resûlullah'a nazil olduğu zaman, kendileri devesi üzerinde bulunuyorlardı ve devenin yularından ben tutuyordum. Nazil olan sûrenin ağırlığından neredeyse devenin ön ayaklan kırılacak idi."
Vahyin geliş şekilleri nelerdir? Peygamber Efendimiz’e vahiy nasıl geldi? İşte vahyin hakikati ve geliş şekilleri...
Vahiy, süratli işâret, kitâbet, risâlet, ilham ve gizli kelâm gibi çeşitli mânâlara gelir. Allâh Teâlâ’nın istediği şeyleri peygamberlerine, arzu ettiği sûrette bildirmesidir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُكَلِّمَهُ اللهُ اِلاَّ وَحْيًا اَوْ مِنْ وَرَاءِ حِجَابٍ اَوْ يُرْسِلَ رَسُولاً فَيُوحِىَ بِاِذْنِهِ مَا يَشَاءُ اِنَّهُ عَلِىٌّ حَكِيمٌ
“Allâh bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur. Yahut da bir elçi gönderir de izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz ki O, çok yücedir, hüküm ve hikmet sâhibidir.” (eş-Şûrâ, 51)
Hazret-i Ayşe’nin rivâyet ettiğine göre Resûlullâh’a:
“−Ey Allâh’ın Resûlü! Sana vahiy nasıl geliyor?” diye sorulduğunda şöyle buyurmuştur:
“−O, bâzen çıngırak sesini andıran bir ses gibi gelir ki, vahyin bana en ağır gelen şekli budur. Allâh Teâlâ’nın dediğini kavrayıp ezberlediğimde, melek benden ayrılır. Bâzen de melek bana bir insan sûretinde gelir. Benimle konuşur söylediğini hemen kavrarım.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1/2; Müslim, Fedâil, 87)
VAHYİN ŞEKİLLERİ NELERDİR?
İslâm âlimleri, çeşitli rivâyetlerden hareketle vahyin geliş şekillerini şöyle tespit etmişlerdir:
1- Vahiy, bâzen uykuda görülen ve görüldüğü gibi tahakkuk eden sâdık rüyâlar şeklinde gelirdi.
2- Vahyedilecek kelâm, melek görünmeksizin Hazret-i Peygamberin kalbine ilkâ olunurdu.
3- Vahiy meleği, “Cibrîl Hadîsi”nde[1] olduğu gibi insan sûretine girerek, vahyedilecek şeyi bildirirdi.
Abdullâh bin Abbâs’ın (r.a.) anlattığı şu rivâyet de, vahyin bu tarzda vâkî oluş şekline güzel bir misâldir:
“Babam Abbâs’la birlikte Resûlullâh’ın yanında idim. Allâh Resûlü’nün yanında bir adam bulunuyor ve Efendimiz onunla fısıldaşıyordu. Bu sebeple babamla alâkadar olamadı. Yanından çıktığımızda babam:
«−Oğlum! Allâh Resûlü’nün bana iltifat etmediğini gördün değil mi?» dedi. Ben de:
«−Babacığım! Yanında bir adam vardı, onunla konuşuyordu.» dedim.
Bunun üzerine hemen Resûlullâh’ın yanına döndük. Babam:
«−Yâ Resûlallâh! Abdullâh’a şöyle şöyle demiştim, o da Siz’in, yanınızdaki bir adamla fısıldaştığınızı söyledi. Gerçekten de yanınızda bir kimse var mıydı?» dedi. Resûlullâh bana hitâben:
«−Ey Abdullâh! Sen onu gördün mü?» diye sordu. Ben:
«−Evet! Gördüm.» dedim. Resûlullâh Efendimiz:
«−O Cebrâîl idi. Bu sebeple seninle alâkadar olamadım.» buyurdu.” (Ahmed, I, 293-294; Heysemî, IX, 276)
4- Vahiy bâzen de, dehşetli bir çıngırak sesi gibi gelirdi. Vahiy hâli geçince, Peygamber Efendimiz meleğin söylemiş olduğu şeyi iyice öğrenmiş olurdu.
5- Cebrâîl (a.s.) iki defâ vahyi aslî sûretiyle görünerek getirmiştir. Bunlardan birincisi vahyin fetret dönenimi müteâkip Peygamber Efendimiz Hirâ Mağarası’ndan inerken, ikincisi ise Mîraç Gecesi’nde Sidretü’l-Müntehâ’da vâkî olmuştur.
6- Allâh Teâlâ’nın, Mîrâc’da olduğu gibi arada vahiy meleği bulunmaksızın, ilâhî kabul ve ikrâma nâil kılarak Resûlullâh’a doğrudan vahyetmesidir.
7- Cebrâîl’in (a.s.) Allâh Resûlü’ne uyku hâlinde iken vahiy getirmesidir. Bâzı müfessirler, Kevser Sûresi’nin bu şekilde nâzil olduğunu ifâde ederler.
VAHYİN NÜZULÜ
Ashâb-ı kirâmdan bâzılarının anlattıklarına göre, vahyin nüzûlü esnâsında Peygamber Efendimiz’e ağır bir sıkıntı hâli ârız olur, yüzü gül gibi pembeleşir, gözlerini kapatır, başını önüne eğerdi. Ashâbı da başlarını önlerine eğerlerdi. Vahiy hâli nihâyete erinceye kadar hiçbiri başlarını kaldırıp Efendimiz’in cemâline bakmaya kâdir olamazlardı.
Bâzen de vahiy geldiği zaman, yüzünün yakınlarında arı uğultusu gibi bir ses işitilirdi. Resûlullâh, o esnâda çabuk çabuk nefes alırdı. En soğuk günlerde bile, alnından inci tâneleri gibi terler dökülürdü.[2]
VAHİY KATİPLERİ
Vahiy kâtiplerinden Zeyd bin Sâbit’in[3] bildirdiğine göre gelen vahyin ağırlığı, inen ahkâmın ağırlığı ile mütenâsip olurdu. Yâni, inen vahiy ilâhî vaat ve müjde mâhiyetinde ise Cebrâîl (a.s.) beşer sûretinde gelir, bu ise Peygamber Efendimiz’e bir güçlük vermezdi. Fakat vahiy, azâb ile korkutmaya dâir ilâhî îkazları ihtivâ ettiği zaman da, dehşet saçan bir çıngırak sesi gibi gelirdi.
Vahiy, Allâh Resûlü deve üzerinde iken geldiğinde, hayvan vahyin ağırlığına tahammül edemez, ayakları bükülür ve çökerdi. Nitekim Peygamber Efendimiz Adbâ isimli devesinin üzerinde bulunduğu sırada Mâide Sûresi’nin üçüncü âyeti nâzil olmaya başlayınca Adbâ’nın ayakları kırılacak gibi olmuş, Allâh Resûlü devenin üzerinden inmişti.[4]
Zeyd bin Sâbit (r.a.) der ki:
“Resûlullâh’ın yanında oturuyordum. Bu esnâda Allâh Resûlü’ne vahiy hâli geldi. Dizi benim dizimin üzerindeydi. Vallâhi o anda Resûlullâh’ın dizinden daha ağır bir şey hissetmemiştim. Neredeyse dizim ezilecek sandım.” (Ahmed, V, 190-191)
MÜŞRİKLERİN İTHAMLARI
Kur’ân-ı Hakîm’in ilâhî bir kitap olduğunu inkâr eden müsteşrikler, vahyin Resûlullâh’ın tefekkür ve mükâşefesi netîcesinde kalbine doğan ilhamlar olduğu şeklinde birtakım bâtıl iddiâlarda bulunmuşlardır. Şüphesiz ki onların ileri sürdükleri bu iddiâlar; kalplerindeki gaflet, idrâklerindeki zâfiyet ve husûmetlerindeki şiddetten başka bir şeyle îzâh edilemez.
Resûlullâh’ın, ilk vahiy geldiği esnâda meleği görünce korkması, vahyin, müsteşriklerin iddiâ ettiği gibi halüsinasyona[5] hamledilecek dâhilî ve şahsî bir mesele olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Zîrâ Hazret-i Peygamber’in vahyi alması, derûnuyla ve nefsiyle alâkalı olmayan hâricî bir hakîkati telâkkî etmesidir. Cebrâîl’in (r.a.) Allâh Resûlü’nü üç defâ sıkması, her defâsında “oku” diyerek bırakması, vahyin iç âleminden değil, hâriçten, yâni Allâh Teâlâ’dan geldiğini te’yîd ve te’kîd etmektedir.
PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN DERİN TEFEKKÜRÜ
Vahyin bir müddet kesintiye uğraması da, onun, Peygamber Efendimiz’in derin tefekkürü netîcesinde rûhunda meydana gelen dahilî bir hâdise olduğu şeklindeki iddiâları en kat’î bir sûrette reddetmektedir. Çünkü vahyin kesilmesi ve Peygamber Efendimiz’in uzun müddet vahyin tekrar gelmesini iştiyakla beklemesi de göstermektedir ki, vahiy; Resûlullâh Efendimiz’in irâdesi dışında meydana gelen hâricî bir hâdisedir.
Bununla birlikte Efendimiz ilk başta kendisine vahiy geleceğini bilmiyordu. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
وَمَا كُنْتَ تَرْجُوا اَنْ يُلْقَى اِلَيْكَ الْكِتَابُ اِلاَّ رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ فَلاَ تَكُونَنَّ ظَهِيرًا لِلْكَافِرِينَ
“Sen, bu Kitâb’ın Sana vahyolunacağını ummuyordun. (Bu) ancak Rabbinden bir rahmet (olarak gelmiş)’tir. O hâlde sakın kâfirlere yardımcı olma!” (el-Kasas, 86)
Âyet-i kerîmelerle hadîs-i şerîfler arasındaki bâriz üslûp farkı da, Kur’ân-ı Kerîm’in vahiy mahsûlü olduğunun en kat’î delillerindendir.
İFK HADİSESİ
Bâzen öyle hâdiseler oluyordu ki, Hazret-i Peygamber, o anda cevap vermek mecbûriyetinde olmasına rağmen, vahyin gelişi te’hîr ediliyordu. Meselâ “İfk Hâdisesi” ve Yahûdîlerin sormuş olduğu bâzı suâllerde olduğu gibi. Hazret-i Peygamber, bu tür soruların cevâbını ancak kendisine vahiyle bildirildiğinde verebiliyordu. Eğer iddiâ edildiği şekilde, Kur’ân-ı Kerîm, Peygamber Efendimiz’in tefekkür ve mükâşefesinin mahsûlü olsaydı, böyle bir sıkıntıya düşmeksizin bu sorulara hemen cevap vermesi îcâb ederdi.
Üstelik bâzen vahiy, Allâh Resûlü’nün görüşünün hatâlı olduğunu bildiriyor, bâzen de O’nun meyletmediği bir şeyi emrediyordu. Hattâ emr-i ilâhîyi tebliğ husûsunda bir miktar oyalanacak olsa, şiddetli bir itâb-ı ilâhîye mâruz kalıyordu. Bütün bunlar, Kur’ân-ı Kerîm’in, Peygamber Efendimiz’in tefekkür ve mükâşefesinin mahsûlü olduğu iddiâlarının mantıksızlığını bâriz bir şekilde ortaya koymaktadır.
ABESE SURESİ NEDEN NAZİL OLDU?
Nitekim bir gün Peygamber Efendimiz, Kureyş’in bâzı ileri gelenlerine İslâm’ı anlatmaktaydı. O sırada, yanına daha önceleri Müslüman olmuş bulunan âmâ sahâbî Abdullâh bin Ümm-i Mektûm (r.a.) geldi. Resûlullâh Efendimiz’e, Allâh’ın kendisine bildirdiği hakîkatlerden bâzı şeyler öğrenmek istediğini söyledi. Fakat görüşmekte olduğu Kureyş ileri gelenlerini iknâ ile meşgul bulunan Allâh Resûlü, onunla ilgilenemedi ve İbn-i Ümm-i Mektûm’un, talebini ısrarla tekrar etmesi sebebiyle de yüzünü biraz ekşitti. Bunun üzerine şu itâb-ı ilâhîye mâruz kaldı:
اَمَّا مَنِ اسْتَغْنَى فَاَنْتَ لَهُ تَصَدَّى وَمَا عَلَيْكَ اَلاَّ يَزَّكَّى وَاَمَّا مَنْ جَاءَ كَ يَسْعَى وَهُوَ يَخْشَى فَاَنْتَ عَنْهُ تَلَهَّى كَلاَّ اِنَّهَا تَذْكِرَةٌ فَمَنْ شَاءَ ذَكَرَهُ
“Kendisini (Sana) muhtaç görmeyene gelince, Sen ona yöneliyorsun. Oysa ki onun temizlenip arınmasından Sen mes’ûl değilsin. Fakat koşarak ve (Allâh’tan) korkarak Sana gelenle ilgilenmiyorsun! Hayır (olmaz öyle şey); bu Kur’ân bir öğüttür, dileyen düşünüp öğüt alır.” (Abese, 5-12)
Bu âyetin nüzûlünden sonra Allâh Resûlü İbn-i Ümmi Mektûm’a pek çok iltifat ve ikramlarda bulunmuştur. Ayrıca kendisine rastladığı zaman da:
“Merhabâ ey, kendisi hakkında Rabbimin beni itâb ettiği (azarladığı) kimse!” buyurmuştur. (Vâhidî, s. 471)
Hazret-i Peygamber’e ilâhî emirler bâzen mücmel[6] olarak gelirdi. Allâh Teâlâ tarafından açıklanmadığı sürece Resûlullâh Efendimiz mücmel mevzûlarda kendiliğinden bir îzahta bulunamazdı. Buna misâl olarak şu âyet-i kerîmeleri zikredebiliriz:
ِللهِ مَا فِى السَّمَوَاتِ وَمَا فِى اْلاَرْضِ وَاِنْ تُبْدُوا مَا فِى اَنْفُسِكُمْ اَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللهُ
“Göklerde ve yerde olanların hepsi Allâh’ındır; içinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allâh, sizi onunla hesâba çeker...” (el-Bakara, 284)
Bu âyet-i kerîme nâzil olunca, gayr-i irâdî olarak kalplerinden geçenlerden de mes’ûl tutulacağını zanneden ashâb-ı kirâm:
“–Yâ Resûlallâh! Bu âyete nasıl dayanacağız?” dediler. Hazret-i Peygamber cevâben:
“–Ne o! Yoksa ehl-i kitâb (Yahûdîler ve Hıristiyanlar) gibi; «İşittik ama isyân ettik!» mi demek istiyorsunuz? Siz; «İşittik ve itâat ettik. Ey Rabbimiz! Bizleri bağışlamanı isteriz, dönüş Sanadır!» demelisiniz!” buyurdular. (Müslim, Îman, 200; Ahmed, I, 233; Vâhidî, s. 97)
Allâh Resûlü, âyetin mânâsı mücmel olduğu için, acz içinde kalarak mevzûya bir açıklık getiremediler. Sahâbeden, Allâh’a teslîm olup tevekkül etmelerini talep buyurdular. Bir müddet sonra aşağıdaki âyet-i kerîme nâzil olarak, kapalı olan mânâ şöylece îzâha kavuştu:
لاَ يُكَلِّفُ اللهُ نَفْسًا اِلاَّ وُسْعَهَا لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا اِنْ نَسِينَا اَوْ اَخْطَاْنَا رَبَّنَا وَلاَ تَحْمِلْ عَلَيْنَا اِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِنَا رَبَّنَا وَلاَ تُحَمِّلْنَا مَا لاَ طَاقَةَ لَنَا بِهِ وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا اَنْتَ مَوْلاَنَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ
“Allâh, kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemez. Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. (Siz şöyle duâ ediniz:) Rabbimiz! Unutur ya da yanılırsak bizi muâhaze etme (mes’ûl tutma)! Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyler yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet eyle! Mevlâmız Sen’sin. Kafirlere karşı da bize yardım eyle!” (el-Bakara, 286)
Ashâb-ı kirâm, bu âyet-i kerîme sâyesinde, kalbe ârız olan havâtır husûsunda “güçleri yettiği nisbette” mes’ûl olacaklarını anladılar.
KUR’AN İLAHİ BİR KİTAPTIR
Peygamber Efendimiz’in, âyet mücmel iken açıklayıcı bir nass gelinceye kadar hiçbir îzahta bulunmaması, bir nübüvvet hakîkati olup, Kur’ân-ı Kerîm’in ilâhî kaynaklı oluşunun îtirâz edilemez bir diğer delîlidir. Aksi takdirde ya böyle bir bilgi verilmez veya verilen bilgiye indî bir açıklama getirilebilirdi. Böyle bir hâlin vukûa gelmemesi, Kur’ân-ı Kerîm’in îcâzının ayrı bir göstergesidir.
İLAHİ VAHİY MAHSULÜ
Kur’ân-ı Kerîm’in verdiği gaybî haberler de onun ilâhî vahiy mahsûlü olduğunun apaçık bir delîlidir.
Kur’ân-ı Kerîm, mâzîye âit ihtivâ ettiği bilgileri de gerçeğe uygun bir şekilde anlatır. Bu bilgiler husûsunda mîlâdî yedinci asrın Mekke’sinde ilim nâmına bir müessese veya umûmî kültüre sâhip bir tek insan yoktu. Bütün târihî bilgiler, tüccarların tezatlarla dolu birer efsâne hâlinde getirdiği birkaç mahallî Pers hikâyesinden öteye geçmiyordu. Hâlbuki Kur’ân-ı Kerîm’de bulunan mâzîye âit bilgiler, büyük bir tenâsüp ve bütünlük arz etmekte olup, hiçbir insanın, aklı ve keskin firâseti ile ortaya koyabileceği türden bilgiler değildir.
O hâlde akıllı bir insan düşünmelidir: Câhil bir toplum içinden çıkan ümmî bir insan, ilâhî bir menşe’den telâkkî etmedikçe, Kur’ân’ın eşsiz mânâlarına kaynaklık edebilir mi? Tabiî ki aslâ!..
Bu da göstermektedir ki, Resûlullâh’ın bildirdiği bütün haberler, Allâh katından vahyedilmiştir.
Kur’ân-ı Kerîm, istikbâle âit gaybî haberler de bildirmiş, bunlar da zamânı geldikçe Kur’ân’ın bildirdiği şekilde vukû bulmuş ve bulmaya devâm etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm dâimâ önde gitmekte, ilim ve fen ise onun arkasından gelmektedir.
FİRAVUN KISSASI
Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen şu hâdise, bunun misâllerinden yalnızca biridir:
Kızıldeniz’in girdaplarında boğulmak üzere iken mecbûr kalarak îman halkasına tutunmak isteyen Firavun’a Allâh Teâlâ:
اَلْئَنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنْتَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ
“Şimdi mi (îmân ediyorsun)?! Hâlbuki sen, bundan evvel (ömrün boyunca) isyân etmiş, dâimâ fesatçılardan olmuştun! (Yâni bir belâ gelince uslanmış, sâlim kalınca da tekrar eski isyânına devâm etmiştin! Şimdi de böyle yapacağın için artık senin îmâna yönelişin geçersizdir!)” (Yûnus, 91) buyurarak yeis hâlindeki îmânını kabûl etmemiş ve şöyle devâm etmiştir:
فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ اَيَةً وَاِنَّ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ عَنْ اَيَاتِنَا لَغَافِلُونَ
“(Ey Firavun!) Biz de bugün seni (cansız bir) beden olarak (karada yüksek bir yere atıp bozulmaktan) kurtaracağız ki, arkandan geleceklere bir ibret olasın! (Bununla berâber) insanlardan birçoğu bizim âyetlerimizden cidden gâfildirler.” (Yûnus, 92)
Zemahşerî, bu âyet-i kerîmeyi şöyle tefsîr eder:
“Seni deniz kenarında bir köşeye atacağız. Cesedini tam ve noksansız, bozulmamış bir hâlde, çıplak ve elbisesiz olarak, senden asırlar sonra geleceklere bir ibret olarak koruyacağız.” (Zemahşerî, III, 24)
FİRAVUNUN CESEDİ
Son senelerde yapılan araştırmalarda Firavun’un cesedi, sâhilde secdeye kapanmış bir vaziyette bulunmuştur. Bu, onun ölümden önceki son ânıdır. Son dakîkada karşılaştığı dehşet sahnelerinin tesiriyle îmân etmek istemiş, ancak yeis hâlinde olduğu için onun îmânı kabûl edilmemiştir. İşte o vaziyette, takrîben üç bin yıldır cesedi çürümeden kalmış ve âyet-i kerîmede beyân edildiği gibi insanlığa bir ibret manzarası sergilemek üzere bugün ortaya çıkmış bulunmaktadır. Şu an bu cesed, British Museum’da teşhîr edilmektedir. Bu hakîkat, Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’de bildirdiği, kıyâmete kadar devâm edecek mûcizelerden sâdece biridir.
Ancak Kur’ân-ı Kerîm’in esas gâyesi tevhîdi teblîğ edip insanları hidâyete çağırmak olduğundan, bu tür mûcizevî hakîkatler, yâni ilmî, fennî ve târihî gerçekler onda tâlî bir meseledir. Unutmamak lâzımdır ki:
وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ
“Yaş, kuru ne varsa hepsi mübîn (yâni hakkı bâtıldan ayırt etmek için gönderilmiş bulunan apaçık) bir kitapta mevcuttur.” (el-En’âm, 59) ilâhî beyânı mûcibince her türlü hakîkat onda meknuzdur. Buna göre Kur’ân-ı Kerîm, kâinattaki bütün hakîkatlerin kâmil bir manzûmesidir ve bütün gerçekler onda birer nüve hâlinde mevcuttur. Kur’ân’ın îcâzı gereği olan bu durum, hâdiselerin gelişmesi ve beşerî ilimlerdeki terakkî nisbetinde daha iyi aydınlanıp anlaşılabilir.
Şâyet kâinatta âdetullâh îcâbı meknûz olan bu tür bilgiler, Kur’ân-ı Kerîm’de icmâlî olarak değil de sarâhat cihetiyle mevcut olsaydı, Kur’ân, kütüphaneler dolduracak bir hacme ulaşırdı. Ayrıca insanlık, kendi zamânında henüz keşfedilip ispatlanamayan bilgileri kabûle müsâit olmadığından Kur’ân’a îman kıyâmete kadar devâm etmezdi. Meselâ bir tek misâl vermek gerekirse, televizyona âit gerçek, bugün bildiğimiz şekilde o zamanlar ifâde edilmiş olsaydı, televizyon fiilen keşfedilip sâbit olmadıkça insanların buna aklı yatmaz ve bu yüzden de Kur’ân’ı reddederlerdi. Bütün hakîkatleri kendisinde cemetmiş olan Kur’ân’ın bunların büyük bir kısmını mücmel ifâdelerle beyân etmesinin hikmeti budur.
Nitekim Kur’ân-ı Kerîm, ele aldığı bütün mevzûları tevhîd gâyesine mebnî olarak takdîm eder. Fennî hakîkatlere temâsı da bu cümledendir. Bu keyfiyet, Kur’ân-ı Kerîm’in kıyâmete kadar bütün zaman ve mekânlarda devâm edecek ayrı bir îcâzı olup, onun ihtişâmını her an ve her keşifle bir kere daha ispat etmektedir.[7]
“SARA HASTASI” İFTİRASI
Kur’ân-ı Kerîm’in ve Hazret-i Peygamber’in şânının yüceliğini hazmedemeyen birtakım müsteşrikler, Peygamber Efendimiz’in vahiy esnâsında geçirdiği hâllerin “sara nöbeti” olduğunu iddiâ etmek gibi akıl ve mantıkla îzâh edilemez bir iddiâya yeltenmişlerdir.[8] Bu asılsız iddiâya kısaca şöyle cevap verilebilir:
-Sara hastası, geçirdiği nöbetten sonra büyük bir bitkinlik ve ağrı hissederek, son derece acı ve ıztırap içinde kıvranır, hâlet-i rûhiyesi alt-üst olur. Hâlbuki Resûlullâh Efendimiz, bahsedilen sıkıntıları yaşamadığı gibi iki vahiy arasındaki devreyi âdeta bir fetret kabûl ederek vahyin gelmesini iştiyakla bekler, onun gelişi ile târifi imkânsız bir sürûra gark olurdu.
-Vahiy esnâsında vukû bulan bu hâller, her vahiy gelişinde görülmez, bâzen Hazret-i Peygamber’in normal hâli devâm ederdi.
-Tıbben de mâlum olduğu üzere sara nöbeti geçiren kimse, düşünme ve idrâk melekelerini yitirerek etrâfında olup biteni fark etmediği ve böylece şuuru bütünüyle kapalı olduğu hâlde, Peygamber Efendimiz, aldığı vahiyle beşeriyete hukuk, ahlâk, ibâdet, kıssa, mev’ıza gibi pek çok husûsun en mükemmel numûnelerini ihtivâ eden muhteşem Kur’ân âyetlerini teblîğ etmekteydi.
-Sara hastası şiddetle titrediği hâlde, bu durum vahiy esnâsında görülmemiştir.
-Sara hastası, nöbet esnâsında saçma sapan ve mânâsız sözler sarf eder. Ancak Hazret-i Peygamber’de böyle bir durum hiç müşâhede edilmemiştir. O’nun mübârek ağzından dökülenler, insanlığın işittiği en fasîh, en beliğ ve en mânidar sözlerdir.
Bununla birlikte hiçbir vücûdun, altı bin küsur âyetin nüzûlünü mümkün kılacak kadar uzun bir süre sara kasılmasına dayanamayacağı da, tıbben açıklanmıştır.
Bütün bu kasıtlı iddiâlar, Resûlullâh’ın hakîkatini idrâk edememenin bir netîcesidir ve hiçbir mantıkî tarafı yoktur.
[1] Bir gün Hazret-i Peygamber, mescidde iken Cebrâîl (a.s.) insan sûretinde yanına gelerek, îman, İslâm, ihsân ve kıyâmet alâmetleri hakkında suâller sormuştur. Böylece Ashâb-ı Kirâm’ın dinlerini öğrenmesini istemiştir. İşte bu hâdiseyi anlatan hadîse “Cibrîl Hadîsi” denilmiştir. (Bkz. Buhârî, Îman, 37; Müslim, Îman, 1, 5)
[2] Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1/2, Umre 10; Müslim, Fedâil 87, Hudûd 13; Tirmizî, Tefsir 23/3173; Ahmed, V, 327.
[3] Sâbit (r.a.) Resûlullâh’ın vahiy kâtiplerindendir. Efendimiz Medîne’ye hicret ettiğinde Zeyd on bir yaşında bir yetimdi. Çocukken on yedi sûre ezberlemişti. Allâh Resûlü ona Süryânîce’yi ve İbrânîce’yi öğrenmesini emretti. O da kırk güne varmadan iki dili öğrendi ve Hazret-i Peygamber’in Süryânîce ve İbrânîce yazışmalarını tâkib etti. Onun yaptığı en şerefli hizmetlerden biri, iki sahâbî ile birlikte Kur’ân-ı Kerîm’i toplayıp bir araya getirmesidir. Hicretin 45. senesinde Medîne’de vefât etmiştir. Doksan iki hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir.
[4] Ahmed, II, 176; VI, 445; İbn-i Sa’d, I, 197; Taberî, Tefsîr, VI, 106.
[5] Halüsinasyon: Fransızca hallucination (kuruntu). Psikolojide: 1. Daha çok şizofreni, paranoya gibi rahatsızlığı olan hastalarda görülen ve hisler uyarılmaksızın ortaya çıkan duygular. 2. Gerçekte olmayan şeyleri varmış gibi zannetme.
[6] Mücmel: Mânâsı özlü ve kapalı olup îzâh edilmedikçe maksadı tam olarak anlaşılamayan ifâdelerdir.
[7] Bu hususla alâkalı misâller için bkz: Osman Nûri Topbaş, Rahmet Esintileri, İstanbul 2001, s. 184-239.
[8] Vahiy vukû bulduğu esnâda Peygamber Efendimiz’in ahvâlinde görünen ve yukarıda tafsîl edilmiş olan değişiklikler sebebiyle bâzı müsteşrikler bunu bir Epilepsi (Sara) nöbeti şeklinde telâkkî etmiş ve bu yolda çeşitli iddiâlarda bulunmuşlardır. Nihâyet bu iddiâlarını Hazret-i Peygamber’in -hâşâ- bir akıl hastası olduğu derecesine vardırmışlardır ki bunu “Fransız Millî Tıp Akademisi”ne tasdîk ettirebilmek için, meselenin orada bir ilmî dâvâ sûretinde ele alınmasını temin etmişlerdir. Burada zamânın en seçkin doktorlarından teşekkül eden bir heyet, 1842 senesinde iddiâları incelemiş ve tıbbî gerçekler çerçevesinde bunun aslâ mümkün olamayacağı yolunda uzun ve gerekçeli bir rapor yayınlamıştır. Hâdisenin tafsilâtını merak edenler, Prof. Dr. Feridun Nâfiz Uzluk tarafından tercüme edilip “Rapor” ismiyle yayınlanan esere bakabilirler. Bu eser, 1996 senesinde Sebil Yayınevi tarafından İstanbul’da basılmıştır.
Vahyin Geliş Şekilleri
Nasıl olduğunu ve niteliğini ancak, onu yaşayan peygamber bilir, Allah ile peygamberi arasında bir sır olan vahiy olayını, diğer insanların tarife kalkışması, görmeyen kişilerin renklerden bahsetmesine benzer. Ancak mertebeleri, çeşitleri, şekilleri ve vahyin nüzulü esnasında hazır olanların peygamberde müşahede ettikleri psikolojik durumlardan bahsedebilir. Buna göre vahyin Peygamber Efendimize şu şekillerde geldiği anlaşılmaktadır:
1. Vahyin birinci mertebesi, sadık rüyalardır. Hz. Âişe’nin rivayetine göre Peygamberimizin gördüğü rüyalar aynen çıkardı.[1] Uykuda, Peygamberimize rüyâ-yı sâdıka halinde vahyin geleceğini bilen ashâb-ı kiram, O’nu kendisi uyanıncaya kadar uyandırmazlardı.
2. Uyanıkken vazifeli melek olan Cebrâil (a.s.)’ın, görünmeksizin vahyi Peygamberimizin kalbine bırakmasıdır.[2]
3. Vahiy meleğinin bir insan suretinde görünerek vahyetmesidir ki, Resûlullâh da aynen ezberleyerek ashâbına tebliğ ederdi. Cebrâil (a.s.), değişik kişilerin suretlerine girmekle beraber çoğunlukla, ashâbtan Dıhye b. Halifetü’l-Kelbî’nin suretine girerdi.
4. Melek görünmeden, çıngırak sesine benzer bir sesle vahyi getirmesidir. Genellikle tehdit ve korkutma âyetleri bu çeşit vahiyle gelirdi. Vahyin bu şekli en şiddetlisi olup, Resûlullâh bu esnada titrer, heyecanlanır ve terlerdi.[3]
5. Cebrâil (a.s.)’in asıl suret ve hey’etiyle görünüp Cenâb-ı Hakk’ın dilediği şeyleri vahyetmesidir. Bu şekildeki vahiy, iki kere olmuştur. Birincisi, ilk vahiy günlerinde Hira Dağında cereyan etmiş[4]; ikincisi ise, Mi’rac’ta Sidretü’l-Müntehâ’da vukubulmuştur.[5]
6. Melek aracılığı olmaksızın gerçekleşen vahiydir. Bu da, Mi’rac’da meydana gelmiştir. Mi’rac Gecesinde, gök katlarının ötesinde beş vakit namaz bu şekilde vahyolunmuş, Efendimiz Hazretleri, Cenâb-ı Hakk’ın Kelâm’ını vasıtasız işitmekle şereflendirilmiştir. Hitabın bu çeşidinde, görme yoktur.[6]
7. Hz. Peygamber’in, doğrudan Hak Teâlâ ile konuşması tarzında cereyan eden vahiydir. “Rü’yetle beraber hicabsız tekellüm yani Cenâb-ı Hak’la yüzyüze engelsiz konuşma” tarzındaki vahiy, yeryüzünde sadece Peygamber Efendimize Leyle-i Mi’rac’ta ihsan olunmuştur.
8. Cebrâil (a.s.)’ın, Hz. Peygamber’e uyku halinde getirdiği vahiydir. Veya rüyada Cenâb-ı Hakk’ın cemalini müşahede ile vahye mazhar olmaktır.[7]
[1] Buhârî, Bedü’l-Vahy, 3; Müslim, İman, 252.
[2] Bk. Şuara, 26/193-195.
[3] Buhârî, Bedü’l-Vahy, 2.
[4] İlk vahiyden önceki gece veya vahyin bir süre kesilmesinden sonra meydana geldiğini söyleyenler de vardır.
[5] Bk. Araştırmamızın “Mi’rac” bahsi.
[6] Bk. Araştırmamızın “Mi’rac” bahsi.
[7] Bk. Sahîh-i Buhârî Tecrîd-i Buhârî Tercemesi, I, 2-7; İbn Sa’d, Tabakât, I, 197 vd.; M. Abdülbâkî, Meâlimü’l-Yakîn, I, 29 vd.; A. Saim Kılavuz, Akaid (Kaynak Kitap), 46-47.
|
|
|
Müjde Ar Kimdir? Biyografisi |
|
Yazar: RasitTunca - 01-03-2023, 07:01 PM - Forum: Biyografiler
- Yorum Yok
|
 |
Müjde Ar Kimdir? Biyografisi
Müjde Ar, asıl adıyla Kâmile Suat Ebrem, (21 Haziran 1954, İstanbul), Türk oyuncu.[1]
1980'li yıllarda rol aldığı filmlerle sinemada kadın kimliğini değiştiren, kadın cinselliğine farklı bir bakış açısı getiren kadın filmlerinin unutulmaz oyuncusu olmuş; Türk sinemasındaki kadın temsilinin değişmesini sağlamıştır.[2]
Hayatı ve kariyeri
Söz yazarı ve tiyatro oyuncusu Aysel Gürel ile gazeteci Vedat Ebrem'in (Akın) ilk çocuğu olarak dünyaya geldi, oyuncu Mehtap Ar'ın ablasıdır.[3] Sekiz yaşında Oraloğlu Tiyatrosu'nda sahneye çıktı. 1970'lerin başlarında tiyatro ve fotoroman oyunculuğu, fotomodellik ve mankenlik yaptı. Halit Refiğ'in yönetmenliğini yaptığı, Halid Ziya Uşaklıgil'in ünlü romanının ilk televizyon uyarlaması olan 1975 tarihli Aşk-ı Memnu dizisindeki "Bihter" rolüyle bir anda şöhret oldu ve sinemaya geçti. 1977-1981 yılları arasında çok sayıda filmde oynadı. Bu arada şarkıcı olarak da sahneye çıktı.
1980'de Atıf Yılmaz'ın yönettiği Deli Kan ve 1981'de Ömer Kavur'un yönettiği Ah Güzel İstanbul filminde rol almaya başladı. Birçok sinema oyuncusunun cesaret edemediği zor rolleri üstlenerek, gitgide, cinselliğinden çekinmeyen, sorunlarına sahip çıkmak isteyen bir kadın tipi yarattı. Bu dönemdeki filmleri arasında Göl (1982), Şalvar Davası (1983), Dağınık Yatak (1984), Fahriye Abla (1984), Dul Bir Kadın (1985), Adı Vasfiye (1985), Kupa Kızı (1986), Aaahh Belinda (1986), Teyzem (1986), Asılacak Kadın (1986), Afife Jale (1987) ve Arabesk (1988) sayılabilir.
Yönetmenliğini Mustafa Altıoklar'ın yaptığı Ağır Roman'da (1997) "Tina" karakterini, Sinan Çetin'in yönettiği, 2000 yapımı Komser Şekspir'de emektar bir hayat kadınını, Atıf Yılmaz'ın son filmi olan 2004 yapımı Eğreti Gelin'de ise yaşına göre olgun davranmayan oğlu Ali'yi evlendirmeye çalışan "İffet" karakterini canlandırdı.
Müjde Ar, 40 yılı aşkın sanat hayatında Atıf Yılmaz, Zeki Ökten, Halit Refiğ, Osman F. Seden, Nejat Saydam, Kartal Tibet, Ertem Eğilmez, Şerif Gören, Sinan Çetin, Ömer Kavur, Başar Sabuncu, Mustafa Altıoklar, Serdar Akar gibi yönetmenlerin filmlerinde rol aldı.
Adı Vasfiye ve Aaahh Belinda filmindeki performansıyla 1986 yılında, Yolcu filmindeki performansıyla 1993 yılında Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandı. 1997 yılında düzenlenen 34. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde Yaşam Boyu Onur Ödülü, 2008 yılında düzenlenen 35. Altın Kelebek Ödülleri'nde Altın Kelebek 35. Yıl Özel Ödülü'nü kazanmıştır.
2007 ile 2009 arasında NTV'de Pınar Kür, Çiğdem Anad ve Aysun Kayacı'yla birlikte Haydi Gel Bizimle Ol adlı programı yaptı. 2008 yılında bu programda yaptığı "Adıyamanlılar hâlâ mağarada yaşıyor" ifadesi nedeniyle Adıyaman ve İlçeleri Dayanışma Derneği Başkanı Şükrü Orak ve avukatı Hacı Orhan tarafından Kayacı ve Ar hakkında suç duyurusunda bulunuldu[4] ve "Basın Yoluyla Hakaret" suçundan Türk Ceza Kanunu 301. maddesinden dava açılması istendi.[5]
Müjde Ar 2020 yılında Bodrum'da yaşadığı gürültü kirliliğinin ardından Gürültüsüz Yaşam Platformu'nu kurdu. Ar'a ilk destek dünyaca ünlü piyanist Fazıl Say'dan geldi.[6][7]
Özel hayatı
İlk evliliğini 21 yaşında yönetmen Samim Değer ile yaptı. Ar, kısa süre sonra boşandı.[8][9] Uzun yıllar müzisyen Attila Özdemiroğlu ile beraberlik yaşamış olan Ar, 2005'ten beri siyasetçi Ercan Karakaş ile evlidir.
Rol aldığı oyunlar
Aç Koynunu Ben Geldim
Varyemez (Cimri)
Filmografi
Sinema
1974: Sayılı Kabadayılar
1975: Köçek
1975: Babacan
1975: Batsın Bu Dünya
1975: Pisi Pisi
1975: Baldız
1976: Deli Gibi Sevdim
1976: Selam Dostum
1976: Taşra Kızı
1976: Adalı Kız
1976: Tosun Paşa
1976: Öyle Olsun
1976: Mağlup Edilemeyenler
1976: Gel Barışalım
1977: Sarmaş Dolaş
1977: Vahşi Sevgili
1977: Tokat/Günahın Bedeli
1977: Kızını Dövmeyen Dizini Döver
1977: Lanet/İlenç
1977: Tatlı Kaçık
1977: Gülen Gözler
1977: Nehir
1978: Şahit
1978: Güneşten de Sıcak
1978: Kaybolan Yıllar
1978: Alevli Yıllar
1978: Kibar Feyzo
1978: Töre
1979: Aşkı Ben mi Yarattım
1980: Kır Gönlünün Zincirini
1981: Deli Kan
1981: Feryada Gücüm Yok
1981: Ah Güzel İstanbul
1981: Çirkinler de Sever
1982: Göl
1982: İffet
1983: Şalvar Davası
1983: Aile Kadını
1983: Aşk Adası
1983: Güneşin Tutulduğu Gün
1984: Gizli Duygular
1984: Dağınık Yatak
1984: Fahriye Abla
1985: Dul Bir Kadın
1985: Adı Vasfiye
1985: Çıplak Vatandaş
1986: Aaahh Belinda
1986: Asiye Nasıl Kurtulur?
1986: Asılacak Kadın
1986: Kupa Kızı
1986: Teyzem
1987: Afife Jale
1987: Kaçamak
1988: Arabesk
1990: Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni
1994: Yolcu
1997: Ağır Roman
2000: Komser Şekspir
2000: Dar Alanda Kısa Paslaşmalar
2004: Eğreti Gelin
2007: Kilit
2009: Bozkırda Deniz Kabuğu
Televizyon
1975: Aşk-ı Memnu
2000: Karakolda Ayna Var
2003: Serseri Aşıklar
2003: Alacakaranlık
2006: Ayın Yıldızı
2006: Kuşdili
2009: Benim Annem Bir Melek
2013: Aşk Ekmek Hayaller
Dijital
2018: Şahsiyet[10]
Ödüller
1986: 23. Altın Portakal Film Festivali - En İyi Kadın Oyuncu - Aaahh Belinda
1986: 23. Altın Portakal Film Festivali - En İyi Kadın Oyuncu - Adı Vasfiye
1990: 30. Altın Portakal Film Festivali - En İyi Kadın Oyuncu - Yolcu
1997: 34. Altın Portakal Film Festivali - Yaşam Boyu Onur Ödülü
2008: 13. Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Oyuncu Ödülleri - Sinema Onur Ödülü
2010: 17. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali - Yaşam Boyu Onur Ödülü
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
|
|
|
Aysel Gürel Kimdir? Biyografisi |
|
Yazar: RasitTunca - 01-03-2023, 06:46 PM - Forum: Biyografiler
- Yorum Yok
|
 |
Aysel Gürel Kimdir? Biyografisi
Gönül Aysel Gürel (7 Şubat 1929, Sarayköy - 17 Şubat 2008, İstanbul), Türk söz yazarı, şair, oyuncu ve edebiyat öğretmenidir. Sinema oyuncusu Müjde Ar ile sinema ve tiyatro oyuncusu Mehtap Ar'ın annesidir. Yakın çevresinde "Deli Aysel" olarak bilinirdi.[2]
Hayatı
Babası hâkim Ali Rıza Bey, annesi ebe Kâmile Kezban Hanım'dır. Babasının tayini nedeniyle ilkokulu ve ortaokulu Trabzon'da, liseyi ise Erenköy Kız Lisesi'nde okudu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümünden mezun oldu. Bir tiyatro oyununda tanıştığı gazeteci Ahmet Vedat Akın ile evlendi. Verdiği bir röportajda Trabzon'dan Sivastopol'e yüzmeye kalktığını ve 8 kere boğulma tehlikesi atlattığını söyledi.[3] Ertem Eğilmez'e bazı senaryo çalışmalarında yardımda bulunmuştur. 2007 Aralık ayında akciğer kanseri'ne yakalandı. 17 Şubat 2008'de hayatını kaybetti. Gürel vefat etmeden 3 ay önce Aysun Kayacı ile beraber Pepsi reklamında oynamıştı.
Şarkıları
Aysel Gürel şarkıları
Aysel Gürel "Firuze", "Değer mi", "Sarışınım" gibi birçok şarkıya söz yazarlığı yapmıştır. Söz yazdığı şarkılar Sezen Aksu, Nükhet Duru, Zerrin Özer, Nilüfer ve Burcu Güneş başta olmak üzere birçok sanatçı tarafından yorumlanmıştır. Türk pop müziğinde hit olmuş şarkıların bestecisi olarak bilinen Aysel Gürel'in ölümünden sonra evinde yirmi binin üzerinde şarkı sözü bıraktığı bilinmektedir. Bu sözlerden biri ise ölümünün ardından Aysel Gürel'in evini kiralayan kiracı sayesinde Tarkan'a iletilip albümde çıkış şarkısı olan Sevdanın Son Vuruşu isimli şiirdir. Günümüzde hâlâ şarkı sözleri çeşitli sanatçılar tarafından bestelenen Aysel Gürel'in yazdığı şarkılar Türk popunu uzun süre besleyecek kadar büyük bir kaynak olarak kabul edilmektedir. Ölümünden sonra Burcu Güneş, Yonca Lodi, Tarkan gibi sanatçılar Aysel Gürel'in yazdığı sözleri bestelemişlerdir. Yine Türk popuna bıraktığı en önemli eserleri 2013 yılında, ölümünden sonra Aysel'in isimli saygı albümünde daha önce şarkılarını seslendiren sanatçılar tarafından söylenmiştir.
Söz yazarlığını yaptığı şarkıları bulunduran albümler
Ajda Pekkan - Sevdim Seni (1981)
Ajda Pekkan - Ajda 90 (1990)
Ajda Pekkan - Ajda 93 (1993)
Asya - Asya (1994)
Asya - Asya (1996)
Nilüfer - Bir Selam Yeter (1985)
Nilüfer - Esmer Günler (1988)
Nilüfer - Yine Yeni Yeniden (1992)
Nilüfer - Ne Masal Ne Rüya (1994)
Nilüfer - Nilüfer'le (1997)
Pınar Aylin - Çöl Fırtınası
Burcu Güneş - Tılsım (2001)
Sezen Aksu - Firuze (1982)
Sezen Aksu - Sen Ağlama (1984)
Sezen Aksu - Git (1986)
Sezen Aksu - Sezen Aksu'88 (1988)
Sezen Aksu - Sezen Aksu Söylüyor (1989)
Sezen Aksu - Deliveren (2000) ve Şarkı Söylemek Lazım (2002)
Sezen Aksu - Gülümse (1991)
Zerrin Özer - Kırmızı (1986)
Zerrin Özer - Dayanamıyorum
Zerrin Özer - Dünya Tatlısı (1989)
Zerrin Özer - İşte Ben (1990)
Zerrin Özer - Bir Zerrin Özer Arşivi (2000)
Gökben - Severken Yoruldum (1989)
Hakan Peker - İlla Ki (2000)
Hakan Peker - Camdan Cama (1989)
Hakan Peker - Amma Velakin (1994)
Yonca Evcimik - Abone/Dansçı (1990)
Tayfun - Hadi Yine İyisin (1992)
Sertab Erener - Yolun Başı
Sertab Erener - Sakin Ol (1992)
Sertab Erener - Sertab (1999)
Sertab Erener - Turuncu (2002)
Aşkın Nur Yengi - Hesap Ver (1992)
Muazzez Ersoy - Nostalji 7-8-9 (1999)
Coşkun Sabah - Ağlamak İstiyorum / Anılar (1989)
Coşkun Sabah - Benimsin (1987)
Coşkun Sabah - Hatıram Olsun
Sinan Özen - Kar Tanesi (1991)
İzel-Çelik-Ercan - Özledim (1992)
Nalan - Of Aman (1994)
Selda Bağcan - Ziller Ve İpler - Akdeniz Şarkıları (1992)
Bülent Ersoy - Suskun Dünyam (1985)
Harun Kolçak - Beni Affet (1991)
Sibel Can - Bir Güneş Batışında (1991)
Nükhet Duru - Sevda (1986)
Tarkan - Sevdanın Son Vuruşu (2010)
Tarkan - 10 (2017)
Sezen Aksu - Sarışın
Jale - Son Geceler (1993)
Jale - Beni Hatırlarsın (1996)
Jale - Yüreğimin Şarkıları (1999)
Mazhar Fuat Özkan AGU (2006)
Yonca Lodi Yolumu Bulurum (2007)
Tarkan Adımı Kalbine Yaz (2010)
Funda Arar Aşkın Masum Çocukları (2011)
Kubat İyi Olacaksın (2013)
Kitapları
Şiir ... Şimdi (Kaplan Kozanoğlu ile birlikte)
Filmografi
1952: Yurda Dönüş
1954: Tek Kollu Canavar
1954: Meyhane Köşeleri
1971: Üvey Ana - Aysel
1971: Mıstık
1972: Gümüş Gerdanlık
1974: Silemezler Gönlümden
1974: Hop Dedik Kazım
1976: Öyle Olsun - Ayşen’in Annesi
1976: Tantana Kardeşler
1976: Kaybolan Saadet
1976: Arzu
1977: Yansın Bu Dünya - Hacer
1977: Vur Gözünün Üstüne
1977: Enayiler Kralı
1977: Bir Tanem
1977: Aşk Dönemeci
1977: Kan
1977: Beyaz Kuş
1986: Kupa Kızı
1997: Ağır Roman - Puma Zehra
2000: Fosforlu Cevriye
2001: Şarkıcı
2005: Bendeniz Aysel
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
|
|
|
Sezen Aksu Kimdir? Biyografisi |
|
Yazar: RasitTunca - 01-03-2023, 06:28 PM - Forum: Biyografiler
- Yorum Yok
|
 |
Sezen Aksu Kimdir? Biyografisi
Sezen Aksu (d. Fatma Sezen Yıldırım; 13 Temmuz 1954; Sarayköy, Denizli), Türk şarkıcı-şarkı yazarı ve yapımcı. Çıkış yaptığı 1970'lerin ortalarından itibaren şarkılarıyla etkili bir figür hâline gelerek Türk pop müziğine yön verdi. Şarkıcılığının yanı sıra yazıp bestelediği şarkıları başkalarına vermesi sayesinde söz yazarı ve besteci kimliğiyle de sık sık ön plana çıktı. Kendisine geri vokallik yapan birçok kişiyi destekleyerek bu kişilerin albümlerinin yapımcılığını üstlendi. Bu sayede 1990'lar boyunca ve 2000'lerin başında çeşitli isimlerin tanınmasına yardımcı oldu ve bu isimleri etkiledi.
Medyada Minik Serçe[1] unvanıyla sıkça anılan Aksu, Selânik'ten mübadele ile Türkiye'ye gelmiş bir ailenin kızı olan anne ile Pazar, Rizeli bir babanın kızı olarak Sarayköy, Denizli'de doğdu. Üç yaşındayken ailesinin İzmir'e taşınması sonucunda burada eğitim gördü, İzmir Kız Lisesini tamamladıktan sonra Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesine devam etti ancak ikinci sınıfta okulu bıraktı. 1974'te plak yapmak için İstanbul'a taşındı ve bir yıl sonra ilk 45'liği "Haydi Şansım"ı Sezen Seley adıyla çıkardı. 1977'de ise ilk stüdyo albümü Allahaısmarladık'ı yayımladı. Ardından Serçe (1978), Firuze (1982), Sen Ağlama (1984), Git (1986), Sezen Aksu Söylüyor (1989), Gülümse (1991), Deli Kızın Türküsü (1993), Düş Bahçeleri (1996) dâhil olmak üzere onlarca albüm piyasaya sürdü. Bunlardan Gülümse, Türkiye'de tüm zamanların en çok satan albümlerinden biri oldu. Aksu, bugüne kadar dünya genelinde 40 milyondan fazla albüm sattı.
Hayatı ve kariyeri
1954-1974: İlk yılları ve kariyer başlangıcı
Sezen Aksu, Denizli ilinin Sarayköy ilçesinde doğdu. Fen bilgisi öğretmeni olan annesi Şehriban Hanım, Selânik'ten mübadele ile gelen bir ailenin kızıdır. Pazar, Rizeli olan Laz kökenli babası Sami Yıldırım ise bir matematik öğretmenidir.[2] Aksu, üç yaşına kadar Denizli'de oturduktan sonra, ailesiyle İzmir'e taşındı. Nihat adındaki kardeşi ile beraber büyüyen Aksu, gençlik yıllarında birçok sanat dalına merak saldı. Bir süre Cengiz Bozkurt'tan resim dersleri aldı. Tiyatro ve dans derslerini de bu süreye sığdırdı. Bu sürede asi kişiliğiyle dikkat çeken Aksu, dansöz olma hayali kurmaya başladı.
Sanatçı, daha sonrasında, bu süreç için "Allah babama acıdı da şarkıcı oldum" demiştir. Aksu, 1970 yılında Hafta Sonu dergisinin açtığı, jüri başkanlığını Ajda Pekkan'ın yaptığı 'Altın Ses' yarışmasında altıncı olurken bir diğer pop sanatçısı Nilüfer birinci olmuştu. Böylece Nilüfer, Sezen Aksu'dan önce ilk albümünü yayınladı. 1973 yılında Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesine giren Aksu, 1974'te üç şarkısını bir plak şirketine gönderdi. Aynı yılın Kasım ayında Ali Engin Aksu ile evlenen sanatçı, okulundan da ayrıldı.
1974'ün son aylarında plak yapımı için İstanbul'a yerleşti.
1975-1982: Kırkbeşlikler dönemi
Müzik kariyeri 1970 yılında, Hafta Sonu dergisinin açtığı Altın Ses yarışmasında altıncı olmasıyla başladı.[3] 1975 yılında, Sezen Seley adıyla, ilk 45'liği Haydi Şansım'ı çıkardı.[4] Çok az satan bu 45'liği Sezen Aksu adıyla piyasaya çıkardığı ikinci 45'liği Yaşanmamış Yıllar/Kusura Bakma izledi.[4] Kendisini uzun süre kırkbeşlik plaklar listesinde bir numara yapacak üçüncü 45'liği Olmaz Olsun/Vurdumduymaz'ı 1976 yılında çıkardı.[5]
Sanatçı sonrasında, 1976 yılında ilk sahne çalışmasına başladı. Bebek Belediye Gazinosu'nda sahne almaya başlayan Aksu, 1977 yılında Allahaısmarladık/Kaç Yıl Geçti Aradan, Kaybolan Yıllar/Neye Yarar 45'likleri ve ilk 33'lüğü olan "Allahaısmarladık" albümlerini yayımladı.
« Yıllar yılı seviştik de neden mutlu olmadık.
Aşkımıza aşk değil yıllarca yalan kattık.
Sana son bir sözüm var, O da 'Allahaısmarladık' »
( Allahaısmarladık kapağında da bulunan bir dörtlük. )
1978 yılında Hurşid Yenigün'ün iki bestesi için söz yazan Aksu, Gölge Etme/Aşk kırkbeşliğini yaptı. Yine aynı yıl, piyasadaki en eski Sezen Aksu albümü olma özelliğini taşıyan Serçe, çift LP olarak piyasaya çıktı. 1979 yılında İlk Gün Gibi/Yalancı ve Allahaşkına/Sensiz İçime Sinmiyor kırkbeşlikleri piyasaya çıktı. Aynı yıl sanatçı, sinema sektöründe de göründü. Sanatçının ilk filmi, başrolünü Bulut Aras'la paylaştığı; "A Star is Born" (Tr: Bir Yıldız Doğuyor; Y: Frank Pierson; O: Barbra Streisand, Kris Kristofferson) filminden uyarlanan ve bir Atıf Yılmaz filmi olan Minik Serçe oldu.[1] Sanatçı bu tarihten sonra Minik Serçe adıyla anılmaya başladı. Bir ünlü doğarken, başka bir ünlünün sönüşünü anlatan film, o dönemde fazla beğeni toplamadı. Aksu, bu filmi 1999 yılında Okan Bayülgen'in Zaga programında tekrar seyretmiş ve bu rolüne gülmüştür.[6]
1980 yılında Sevgilerimle albümünü çıkaran sanatçı, 1981'de Sezen Aksu Aile Gazinosu adlı müzikal için çalışmalar yaptı. Sanatçı, 10 Temmuz 1981'de Beşiktaş Evlendirme Dairesi'nde Sinan Özer ile evlendi.[7] Ancak o sıralarda Aksu'nun Özer'den 4,5 aylık gebe olduğu konuşuluyordu. 8 Kasım 1981'de Aksu, oğlu Mithat Can Özer'i dünyaya getirdi.[7][8] Sanatçı, aynı yıl Aralık ayında Sezen Aksu Aile Gazinosu için tekrar çalışmaya başladı.
1982 yılında Şan Müzikholü'nde Sezen Aksu Aile Gazinosu gösterime girdi. Adile Naşit, Şener Şen, Ayşen Gruda ve Altan Erbulak ile aynı oyunu paylaşan Aksu, sahnede yedi farklı karakteri canlandırdı. Sonrasında Firuze albümünü yayımlayan sanatçı aynı yıl, dönemin popüler dergisi Hey tarafından "Yılın Kadın Şarkıcısı" seçildi. 1983 yılında Aksu, Hey'in Geleneksel Oskar Konseri'ne de Yılın Kadın Şarkıcısı olarak katıldı.
1983-1989
Sezen Aksu kariyeri boyunca konserlerini ağırlıklı olarak İstanbul'da Harbiye Açıkhava Tiyatrosu, Bostancı Gösteri Merkezi gibi mekânlarda vermekte olup konserleri yoğun ilgi[9] görmektedir.[10]
1983 yılında Sezen Aksu, Eurovision'a katılma kararı aldı. Söz ve müziği Ali Kocatepe'ye ait "Heyamola" parçası, Ali Kocatepe ve Coşkun Demir ile birlikte seslendirildi. Türkiye finaline kalan bu parça Eurovision finallerinde Türkiye'yi temsil edemedi. 1983 yılında "Heyamola" parçasının 45'liği "Hey Dergisi" tarafından yılın plağı seçildi. Aynı yıl Aksu, Sinan Özer'den boşandı.
1984 yılında sanatçı tekrar Eurovision adayı oldu. Halay, 1945 ve Merhaba Ümit adlı parçalarla Türkiye finaline kaldı. İlk olarak "Merhaba Ümit"i eleyen Aksu Türkiye finalinde "Halay" ve 1945'i seslendirmeye karar verdi. Türkiye finali gerçekleşmeden iki hafta önce Türkiye'ye gelen yabancı bir arkadaşı Aksu'ya sadece 1945'i seslendirmesini önerdi. 1945'in sözlerinin tüm dünyayla ilgili olduğunu düşünen Aksu, bu parçanın yurtdışında da Türkiye'yi daha iyi temsil edeceğini düşünerek Halay'dan vazgeçti. Türkiye finalinde şarkıyı seslendiren Sezen Aksu, beklenenin aksine bu kez de seçilemedi.
Sanatçı, 6 Eylül 1984'te Sen Ağlama albümünü piyasaya çıkardı. TRT'nin denetiminden geçemediği için önceleri televizyonda şarkıları yayımlanmayan Aksu, 1985'in başından itibaren bu fırsatı elde etti. Şarkılar TRT'de yayımlanmaya başlar başlamaz albüm büyük bir ilgi gördü ve satış listelerinin haftalarca zirvesinde yer aldı. Aksu, albümün 56. haftasında "Hey Dergisi"ne yaptığı açıklamada "Bekliyordum ama bu kadarını değil... Ne yalan söyleyeyim, 1 yılı aşkın sürece listelerde kalacağımı sanmıyordum. Tüm müzikseverlere candan, gönülden teşekkürlerimi sunuyorum." şeklinde beyanatta bulundu.
1985 yılında Aksu, Eurovision Türkiye finaline bir kez daha katıldı. Bu seferki şarkının adı Küçük Bir Aşk Masalı'ydı. Sözleri Aksu'ya ait olan bu şarkıyı Sezen Aksu ve Özdemir Erdoğan birlikte seslendirdi ama sonuç değişmedi. Eurovision'da Türkiye'yi temsil etme hakkını bir türlü kazanamayan Aksu, 1985'ten sonra bir daha yarışmaya katılmadı.
1985'te, sanatçı "Bin Yıl Önce, Bin Yıl Sonra" isimli müzikal için hazırlandı. Müzikal, 1986 yılının ilk haftasından itibaren gösterime girdi. Şan Müzikholü'nde kapalı gişe oynayan bu müzikal, dönemin dünyasını ve Türkiye'sini tiye alıyordu. Sahnede büyük beğeni toplayan Aksu, sahneyi Şener Şen, İlyas Salman, Ayşen Gruda gibi isimlerle paylaştı.
1986'da "Git" ile büyük beğeni toplayan sanatçı, "Onyedi" dergisinin Ocak 1986 sayısında okuyucu anketinde "1985'in en büyük kadın şarkıcısı" seçildi. Aksu, 1988 yılında "Sezen Aksu'88"i çıkardı. Aynı şekilde 1989 yılında "Sezen Aksu Söylüyor" albümüyle beliren Aksu, bu albümle çok büyük bir beğeni topladı. Aksu bu albümde, 2 Şubat 1980'de Piyade Er Zekeriya Önge'yi öldürme suçundan idam cezasına çarptırılan ve 12 Eylül Darbesi'nden sonra idam edilen Erdal Eren için Son Bakış adlı bir parça seslendirdi.
1989 yılında Sezen Aksu beyaz perdede göründü. Yönetmenliğini Yavuz Özkan'ın yaptığı "Büyük Yalnızlık"ta Sezen Aksu, başrolü Ferhan Şensoy ile paylaştı. Film, 1990 yılındaki Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Görüntü dalında ödül aldı. Filmin müzikleri Aksu'nun yapımcısı Onno Tunç'a aitti. Filmin müziklerinden "Aşk Irmakları", dört yıl sonra Uçurtma Bayramları adıyla Levent Yüksel'in ilk albümünde yer alacaktı.
1990-1999
1990'larda Sezen Aksu, yapımcı olarak dinleyicilerin karşısına çıktı. Böylelikle 1990'ların müziğinde çok önemli bir yer ettiği gibi Sertab Erener, Harun Kolçak, Aşkın Nur Yengi, Levent Yüksel, Işın Karaca, Hande Yener, Yıldız Tilbe gibi birçok ismi müzik piyasasına kazandırdı ve birçok önemli sanatçıya destek oldu.[11]
1990'lı yıllarda Kanal 6'da Sezen Aksu Show programını yapmaya başladı.[12]
1990'da ilk olarak Sezen Aksu'nun o sıralardaki vokalisti Aşkın Nur Yengi, "Sevgiliye" albümüyle müzikseverlerin karşısına çıktı. Bir Sezen Aksu yapımı olan albüm bir milyon kadar sattı.
1991'de Aşkın Nur Yengi'nin ikinci albümü "Hesap Ver"in yapımını da üstlendi. Albüm Yengi'nin ilk albümü gibi yüksek bir satış elde etti. Aynı yıl müzik yönetmenliğini Onno Tunç'un yaptığı Gülümse çıktı. Albüm, 2 milyonu aşan bir satış rakamı elde etmişti. Albümün bu kadar çok satmasının sebeplerinden biri Aksu'nun hitap kesimiydi. Aksu, bu albümle halkın tüm kesimlerine hitap etmekteydi. 1992'de, Avrupa'da albümün hit şarkılarından "Hadi Bakalım"ın teklisi yayımlandı.
1992'de Aksu, vokalistlerine albüm yapmaya devam etti. Sertab Erener ile çalışan Aksu, Erener'in ilk albümü Sakin Ol'u yayımladı. Albüm beklenenin üzerinde satış rakamları elde etti. Bu albümden birkaç ay sonra, 1993'te Levent Yüksel ile çalışan Aksu bu kez Yüksel'in ilk albümü "Med-Cezir"i satışa sundu. Bu albüm de yüksek bir satış rakamına ulaşarak Levent Yüksel'i 90'larda tanınır biri hâline getirdi.
Sanatçı, aynı yıl kendi albümü olan "Deli Kızın Türküsü"nü piyasaya sürdü. Albümde Uzay Heparı ile çalışan Aksu, farklı tarzlar denedi. Bu farklı albümden "Küçüğüm" ve "Masum Değiliz" gibi tanınan Aksu şarkıları çıktı. Albümün etkisi sürerken 20 Mayıs 1994 tarihinde, albümde beraber çalıştığı Heparı, motosikletiyle oyuncu Demet Akbağ'ın duran hâldeki arabasına çarparak bitkisel hayata girdi. O dönemde altı aylık evli olan ve kazadan önceki gün baba olacağını öğrenen Heparı, 31 Mayıs tarihinde öldü. Aksu bu olayın ardından, Uzay Heparı'yı anmak üzere "Yas" adlı bir şarkı besteledi. Ancak kendisi bu şarkıyı okumak yerine, Levent Yüksel'in sonraki albümüne koydu. Tüm bu çalkantılardan sonra Aksu, Sertab Erener'in ikinci albümü Lâ'l'in yapımını üstlendi. Bu albüm de yüksek bir satış elde ederken Sezen Aksu, 90'ların müziğinde önemli bir yer elde etti.
Bir sene sonra 1995 yılında Aksu, Işık Doğudan Yükselir albümünü yayımladı. Albümde pop müzikten çok Anadolu müzikleri yer almaktaydı. Yunus Emre'nin, Mevlana'nın ve Âşık Daimi'nin eserleri bulunmaktaydı. Fahir Atakoğlu'nun da iki eseri vardı. Bunlardan birincisi, sonradan yayımlanan Alâturka adlı şarkıyken, diğeri de Yaktılar Halim'imi idi. Gülümse'nin müziğini yapan Arto Tunç'un da bu albümde iki bestesi vardı. Albümde yer alan bir başka şarkıda Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun aşağıdaki dizeleri yer almaktaydı:
“ Bu Anadolu var ya bu Anadolu. Bu misli menendi görülmemiş cömert ana. Bu her yanı meme, bu her yanı dudak, bu her yanı gül. Bu zırnık almadan veren, habire veren yedi gül. ”
1996'da Nazan Öncel'in Sokak Kızı albümünde bulunan "Erkekler de Yanar" ve "Bırak Seveyim Rahat Edeyim" şarkılarına vokalist olarak eşlik etti. Aynı yıl Zerrin Özer'in ünlü "Paşa Gönlüm" klibinde yer aldı.
Aralık 1997'de satışa çıkan "Düğün ve Cenaze" yine eleştirilen bir Aksu albümüydü. Albüm yoğun eleştiriler sonucunda yüksek bir satış rakamı elde edemedi. Albüme adını veren şarkıyla beraber dokuz tane Goran Bregoviç, bir tane Kurtis Jasavev bestesinden oluşan albümün sözlerini Aksu, Pakize Barışta ve Meral Okay ile birlikte yazdı. 1998 yılında albümün en ses getiren şarkısı "Erkekler"in teklisi yayımlandı. 1998'in Nisan ayında ise Levent Yüksel'in üçüncü albümü "Adı Menekşe" piyasaya çıktı.
1998'in Aralık ayında Aksu, Adı Bende Saklı adlı albümünü piyasaya çıkardı. '80'lerin melankolik, yer yer arabesk Sezen Aksu albümlerini anımsatan "Adı Bende Saklı" farklı çevreler tarafından beğenildi. Sözü ve müziği Selami Şahin'e ait olan "Ben Sevdalı Sen Belalı", "Tutuklu" ve "Adı Bende Saklı" şarkıları o dönemin en bilinen şarkıları hâline geldi. 1999'da bunu Sarı Odalar teklisi izledi. Parçanın klibi, İstanbul'a yapılması amaçlanan 3. köprüye karşı çıkmak amacıyla Arnavutköy'de çekildi.
2000-2009
Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda gerçekleşen konserde Sezen Aksu ve Nilüfer aynı sahnede, 2012
2 Haziran 2000 tarihinde Aksu, yeni albümü Deliveren'i çıkardı. Bu albümde Oh Oh, Sarı Odalar, (:::) Kader ve Keskin Bıçak gibi dönemin en bilinen şarkıları bulunmaktaydı. Albüm bir milyona yakın sattı. Aksu bir açıklamasında Deliveren adının "içindeki şeytanla meleği yönlendiren" anlamına geldiğini belirtti.
2001 yılında sağlık sorunlarıyla uğraşan Aksu'nun o yaz verdiği altı konser büyük ilgi gördü. Aksu'nun altı yıldır vokalistliğini yapan Işın Karaca, 2001 Eurovision Şarkı Yarışması'nın seçmelerine katıldı ancak seçilemedi. Bu yılın sonunda Karaca'nın ilk albümü "Anadilim Aşk" yayımlandı. Albüm, baştan sona Sezen Aksu imzası taşıyordu.
20 Mayıs 2002 tarihinde Sezen Aksu, Şarkı Söylemek Lazım albümünü satışa sundu. Bu albüm sanatçının DMC firmasından çıkarttığı ilk albümdü. 12 Haziran 2002'de albümü takiben konser turuna çıkan sanatçı, Türkiye'nin bütün dillerini ve medeniyetlerini bir araya getiren "Türkiye Şarkıları" isimli konser serisini sundu. Konserlerde sanatçıya Rum, Ortodoks, Ermeni ve Musevi korolarıyla birlikte Diyarbakır Belediyesi Çocuk Korosu da eşlik etti. Sahnede Türkçe, Kürtçe, Ermenice ve Rumca şarkılar, türküler söylendi. Sanatçı, konserinin sonunda "Şarkı Söylemek Lazım"ı ve Mevlana'nın sözlerinden oluşan "Yeniliğe Doğru" şarkısını söyledi.
Bu konser dizisi sadece Türkiye'de değil birçok ülkede de haber oldu. AP ajansının çektiği bir fotoğraf birçok ülkede yayımlandı. 2003 yılının başında Beşiktaş'ta BKM'de Unplugged konserler veren Sezen yoğun ilgi üzerine konserlerine önce Maltepe Yayla Sanat Merkezi'nde daha sonra Türkiye'nin değişik şehirlerinde devam etti. 2003 yazı bitmeden sanatçının yeni albümü "Yaz Bitmeden" çıktı. Biri enstrümantal olmak üzere dört yeni şarkı içeren albümde ayrıca daha önce başka yorumcuların seslendirdiği Sezen Aksu şarkıları vardı. Yeni şarkılardan biri olan "Farkındayım"a Van'ın Gevaş ilçesinde klip çekildi.
Sezen Aksu'nun 2005 yılında piyasaya sürülen yeni albümü Bahane, beklenenin de üzerinde ilgi gördü. Aksu'nun kariyerinin 30'uncu yılını dolduruşunun anısına yayınlanan "Bahane" albümü, piyasaya çıktığı ilk iki haftada 320 bin sattı. Albümdeki yapıtlar arasından "Perişanım Şimdi", "Eskidendi, Çok Eskiden" ve "Yanmışım Sönmüşüm Ben" şarkılarına klip çekilirken "Bahane", sene sonunda Türkiye'nin 2005 yılında en çok satan albümü oldu. Aksu, 1975-2006 yılları arasında yazdığı şarkı sözlerini ise 2006 yılında çıkardığı Eksik Şiir kitabında topladı. Şiir kitabı büyük bir ilgi görerek ilk 4 günde 17.000 adet satıldı.[13][14]
2008 yılının Haziran ayında Deniz Yıldızı adlı albümünü yayımladı. Albümde Aksu'nun uzun yıllar beraber çalıştığı Onno Tunç'un çaldığı piyano örnekleri yer almaktaydı. Albüm, yine önceki Aksu albümlerinden farklı olarak caz tınıları taşıyan ve baladlar içeren bir albümdü. Aksu, aynı albümünde Tanrı'nın Gözyaşları şarkısını Türkiye'de bir barış ortamının oluşması için yazdığını, bunun oluşabilmesi içinse sınır ötesi operasyonların bitirilmesi gerektiğini açıkladı.[15]
2009 yılında Yürüyorum Düş Bahçeleri'nde... adlı 2 CD'den oluşan albümünü çıkarmıştır. Albümde söz ve müziği Sezen Aksu'ya ait olup; Aksu tarafından önceleri başka sanatçılara verilen şarkılar, sanatçı tarafından tekrar yorumlanmıştır.
2010-günümüz
2010 yılında Amerikan NPR radyosu tarafından belirlenen "50 Büyük Ses" listesinde yer alan[16] Sezen Aksu'nun, Nisan 2010'da İsveç'in başkenti Stockholm'de, Fahir Atakoğlu ile birlikte verdiği konser çok sayıda Türk ve İsveçli müziksever tarafından izlendi. Aksu, 10 yıllık aranın ardından "TurkofAmerica" ile "GNL Entertainment"ın ortaklaşa organize ettiği, kurumsal sponsorluğunu ise Washington merkezli Türk Kültür Vakfı'nın yaptığı,[17] ABD'de 4-7 Nisan tarihleri arasında gerçekleştirilen ve Maryland, Strathmore Konser Salonu'nda, New York, Carnegie Hall ve New Jersey’nin Newark şehrindeki Prudential Hall’da1ıď[18] üç konser vermiştir. ABD konserlerinde sanatçıya Atakoğlu eşlik etmiştir. Aksu, New Jersey konserinde kendisine ayrılan süreyi aşması üzerine seyircilere, Biz bu sınırları aştık, Amerikalılar da sabır rekoru kırdılar, New Jersey'de de bu gece böyle olacak, sizleri mutlu etmeden bu sahneden inmeyeceğim demiştir.[19] Son olarak Ahmet Kaya ...bir eksiğiz albümünde Ağladıkça şarkısını seslendirmiştir.
2011 yılına gelindiğinde Aksu tekrar stüdyoya girmiş ve Öptüm albümünü yayımlamıştır.[20] İçerisinde genel olarak kendi söz ve bestelerinden oluşan "Unuttun mu Beni", "Vay", "Aşka Şükrederim", "Ah Felek Yordun Beni" gibi şarkıları barındıran albüm, söz ve müziği Nazan Öncel'e ait olan "Ballı" şarkısı da albümde yer almaktadır. Cemal Süreyya'nın "Sayım" isimli şiiri de Aksu'nun bestesiyle albümde yer almıştır.[21] Albümden "Unuttun mu Beni" ve "Vay" şarkılarına klip çekilmiştir.
Aksu 2013 yılında "Kayıp Şehir", 2014 yılında "Yeniler ve Yeni Kalanlar" single'larını çıkarmış ve son olarak 2015'te "Eksik Olma" şarkısı ile sürdürülebilir çay tarımına destek vermiştir.
Ocak 2016'da İstanbul'da Volkswagen Arena'da sahne alan Sezen Aksu, sahnelere veda ettiğini açıkladı. Aksu, "Her bitiş yeni bir başlangıçtır. Üretmeye devam edeceğim fakat daha önceden söz verdiğim birkaç konseri de yaptıktan sonra sahneye veda ediyorum. İstanbul'da son konserim. Bugün 40 yılın anısına burada benimle olduğunuz için şükranla doluyum." dedi.[22] Aynı yıl Eylül'de tekrar müzik yapacağını açıkladı.[23]
Ocak 2017'de yirmi üçüncü stüdyo albümü Biraz Pop Biraz Sezen'i DMC aracılığıyla piyasaya sürdü. 2018 yılında yayınlanan ve söz-müzikleri Sezen Aksu'ya ait Demo adlı albümünde daha önce Sibel Can tarafından 2007 yılında yayınlanan Akşam Sefası adlı albümde Benim Yerime de Sev adıyla seslendirilen "Begonvil" ile "Aykırı Çiçek", aynı yıl yayınlanan Ezo Gelin film albümünde Arif Sağ tarafından seslendirilen "Ah Beni Beni", 2008 yılında Ferhat Göçer tarafından Çok Sevdim İkimizi adlı albümde seslendirilen "Yol Bitti Çoktan", Mustafa Ceceli'nin 2009 yılında yayınlanan Mustafa Ceceli aynı isimli albümünde "Bekle", 1996 yılında Rengin tarafından aynı isimli albümde seslendirilen "Aldatıldık", Cihan Okan tarafından 2010 yılında seslendirilen "Ahbap Çavuşlar" isimli şarkı, Ebru Yaşar'ın 2013 yılından yayınlanan Delidir adlı şarkıda aynı isimli albüme adını veren şarkı, 2017 yılında Tarkan tarafından 10 albümünde seslendirilen "Her Şey Fani" ve Rümeysa tarafından seslendirilen "Anlasana" ile "Yansın İstanbul" isimli şarkıları bu albümünde kendi yorumuyla yeniden seslendirmiştir.Sezen Aksu'nun bugüne kadar 400'den fazla şiir ve bestesi vardır. Bu şiirlerden 197 tanesi Eksik Şiir kitabında yayınlanmıştır. Bu kitabın ikincisi Eksik Şiir İkinci Kitap adıyla Metis Yayınları tarafından 2016 yılının Kasım ayında piyasaya sürülmüştür.[24]
Sanatı
Sezen Aksu'nun bugüne kadar 400'den fazla şiir ve bestesi vardır. Bu şiirlerden 197 tanesi Eksik Şiir kitabında yayınlanmıştır. Bu kitabın ikincisi Eksik Şiir İkinci Kitap adıyla Metis Yayınları tarafından 2016 yılının Kasım ayında piyasaya sürülmüştür.[24]
Aktivizm ve imajı
Sezen Aksu toplumsal sorunlara ve olaylara karşı duyarlığı ile de bilinir. 2009 yılında Türkiye Başbakanı Recep (:::) Erdoğan'ı arayarak demokratik açılıma destek vermekten ötürü, köşe yazarı Hikmet Çetinkaya tarafından, Aksu'nun babasının Fethullahçı olduğu iddia edildi.[25][26] Bazı sanatçılar Aksu'nun arkasında dururken, bazıları Aksu'nun davranışını yersiz bulduğunu ifade etti. Yine Sezen Aksu 2012 yılında Türkiye-PKK çatışmalarında ölen Türk askerleri için "Tanrının Gözyaşları" isimli şarkısını yazmıştır.[27]
2013 yılında Taksim Gezi Parkı protestolarının ilk günlerinde protestolara katılan gençler için "Dünyadaki ilk gençlik devrimi bu. Olağanüstü bir söz söylediler ve olağanüstü bir dille söylediler oradaki insanlar ve sokağa çıkan insanlar." diyerek gösterilere olan desteğini vurgulamıştır.[28] Sanatçı, Gezi Parkı protestolarında polis tarafından atılan göz yaşartıcı gaz kapsülünün başına isabet etmesi sonucu 15 yaşında hayatını kaybeden Berkin Elvan için kişisel internet sitesinde "Berkin'e" isimli yazı yayınlamıştır.[29] 2014 yılında yayınlanan "Yeni ve Yeni Kalanlar" single çalışmasını Gezi Parkı protestolarında öldürülen gençlere ithaf etti.[30]
Türkiye'deki LGBT topluluğu tarafından sevilen[31] ve LGBT'lere açık destek veren[31][32] sanatçı Sezen Aksu, 2008 yılında 'genel ahlaka aykırı olduğu' gerekçesine dayanan mahkeme kararı ile kapatılan LGBT derneği Lambdaistanbul'a kapatılmaması için destek vermiştir.[33] Aynı zamanda 2013 yılındaki konserlerinde sahnede LGBT hareketi simgeleyen dev bir gökkuşağı bayrağını dalgalandırmış ve SPoD’un (Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği) birinci kuruluş yılı için yayınladığı mesajla, LGBT toplumuna ve hareketine açık destek vermiştir.[34] Türkiye'de LGBT topluluğu tarafından popüler kültürde gey ikonlarından biri olarak kabul edilen Sezen Aksu, 2002 yılında yayınlanan Eşcinsel Erkekler kitabında Türk LGBT'lerin Ajda Pekkan ve Seyyal Taner ile birlikte diğer bir gey ikonu olduğu bilgisine yer verilmiştir.[35] Kaos GL takipçileri tarafından yapılan ankette[36][37] gey ikonlarından biri olarak seçilmiştir. Sezen Aksu'nun kadın düşmanlığı, okuma yazma, ayrımcılık gibi toplumsal konularda söylemleri mevcuttur. Trans bireylere ve eşcinsellere karşı zorbalığa ve homofobiye karşı söylemleri mevcuttur.
Bir konserinde transseksüel oyuncu Ayta Sözeri ile birlikte şarkı söylemiş,[38] bu sırada sahnede ilk kez[39] bir Türk şarkıcının konserinde LGBTİ bireylerin simgesi dev bir gökkuşağı bayrağı açılmıştır. Yine aynı konserde Sezen Aksu ile Ayta Sözeri arasında İstanbul Onur Yürüyüşü'nde Türk LGBTİ'lerin kullandığı "Nerdesin aşkım? Burdayım aşkım!" diyaloğu yaşanmıştır.[40] 2008 yılında 'genel ahlaka aykırı olduğu' gerekçesine dayanan mahkeme kararı ile kapatılan LGBTİ derneği Lambdaistanbul'a kapatılmaması için destek vermiştir.[41]
2013 yılında bir örneğini resmî sitesinden de yayınlandığı bir mektubunda[42] Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği'nin kuruluşunun 1. yılı vesilesiyle LGBTİ'lere yönelik düşüncelerini açıklamıştır.[43] Mektubuna 2010 yılında Bursa'da nefret cinayeti kurbanı "İrem" takma adlı Mesut Şaban Okan'ın annesi Melek Okan'ın çocuğunun katiline olan "Koskoca dünyaya benim çocuğumu sığdıramadılar!" sitemine[44] imayla LGBT'lere yönelik şiddet ve ayrımcılığa karşı her zaman mücadele edeceğini söylemiştir.
"'Koca dünyada benim çocuğuma yer bulamadılar...'
"Bu kadar öz, bu kadar derin, bu kadar acı bir cümle olabilir mi? Bu cümle ancak bir ananın, bir babanın ciğerinden sökülüp dökülebilir. Nefesim yettiği sürece, bu ayrımcılığın, bu türcülüğün, bu kendine benzemeyeni yok sayma ve yok etme zalimliğinin karşısında; yaşam hakkı engellenenlerin yanında yer alacağım. Bütün kalbimle ve ümidimle..."
–Sezen Aksu (SPoD internet sitesinde, 11 Ekim 2012)[45]
2017'de Yaşar Gaga adına yapılmış Alakasız Şarkılar, Vol. 1 saygı albümünde seslendirdiği "Ne Şahane Bir Şey Yaşamak" şarkısındaki bir sözde Âdem ve Havva'ya cahil demesi tartışmalara neden olmuştur.[46]
Özel hayatı
Sezen Aksu'nun ikamet ettiği Beykoz'un Kanlıca semtindeki yalı
Sezen Aksu genç yaşta Hasan Yüksektepe ile kısa süren bir evlilik yapmıştır. Müzik kariyerinde albüm yayınlamadan önce Ali Engin Aksu ile evlenmiş, "Aksu" soyadını bu evliliğinden almış ancak evliliği kısa sürmüştür. 3 aylık hamileyken 10 Temmuz 1981 tarihinde Sinan Özer ile evlenen Sezen Aksu 1983 yılında evliliğini sonlandırmıştır. 1993'te gazeteci Ahmet Utlu ile evlenen sanatçının bu evliliği de kısa sürmüştür.[47]
Evliliklerinin yanı sıra Uzay Heparı ile yaşadığı kısa aşkı ile de bilinen[48][49] Sezen Aksu, toplam 4 evlilik yapmıştır.
Ek bilgiler
2009'da keşfedilen bir gök taşı olan 266854 Sezenaksu, adını sanatçıdan almaktadır.[50]
Başarılar
Ödülleri
Yıl Ödül veren organizasyon Kategori
1993 21. Altın Kelebek Ödülleri En İyi Pop Müziği Kadın Solist
1995 1.Kral Tv Video Müzik Ödülleri En İyi Şarkı Sözü (Sevdam Ağlıyor)
En İyi Beste (Aacayipsin)
Yılın Şarkısı (Aacayipsin)
Yekta Okur Özel Ödülü
1996 2.Kral Tv Video Müzik Ödülleri En İyi Pop Müzik Kadın Sanatçı
2000 28.Altın Kelebek Ödülleri Türk Pop Müziği Onur Ödülü
2001 7.Kral Tv Video Müzik Ödülleri En İyi Beste (Keskin Bıçak)
2002 30.Altın Kelebek Ödülleri En İyi Türk Pop Müziği Kadın Solist
2003 1.MÜ-YAP Ödülleri Diamond Albüm (Şarkı Söylemek Lazım)
2004 2.MÜ-YAP Ödülleri Diamond Albüm (Yaz Bitmeden)
2005 32.Altın Kelebek Ödülleri En İyi Türk Pop Müziği Kadın Solist
11.Kral Tv Video Müzik Ödülleri En İyi Şarkı Sözü (Yetinmeyi Bilir Misin)
2006 4.MÜ-YAP Ödülleri Diamond Albüm (Bahane)
Diamond Albüm (Kardelen)
33.Altın Kelebek Ödülleri En İyi Türk Pop Müziği Kadın Solist
1.POPSAV Ödülleri Yılın Kadın Yorumcusu
2008 1.Aslan Max Ödülleri En Sevilen Kadın Şarkıcı
İzmir Ticaret Odası (İZTO) Ödülleri İzmir'e Katkı Ödülü
35.Altın Kelebek Ödülleri Altın Kelebek 35.Yıl Özel Ödülü
2009 7.MÜ-YAP Ödülleri Altın Ödül (Deniz Yıldızı)
2015 3.Türkiye Müzik Ödülleri Onur Ödülü
2017 42.Pantene Altın Kelebek Ödülleri En İyi Türk Pop Müziği Kadın Solist
Diskografi
1975: Haydi Şansım
1977: Allahaısmarladık
1978: Serçe
1980: Sevgilerimle
1981: Ağlamak Güzeldir
1982: Firuze
1984: Sen Ağlama
1986: Git
1988: Sezen Aksu'88
1989: Sezen Aksu Söylüyor
1991: Gülümse
1993: Deli Kızın Türküsü
1995: Işık Doğudan Yükselir
1996: Düş Bahçeleri
1997: Düğün ve Cenaze
1998: Adı Bende Saklı
2000: Deliveren
2002: Şarkı Söylemek Lazım
2003: Yaz Bitmeden
2005: Bahane
2008: Deniz Yıldızı
2009: Yürüyorum Düş Bahçeleri'nde...
2011: Öptüm
2017: Biraz Pop Biraz Sezen
2018: Demo
Filmografi
1978: Minik Serçe
1990: Büyük Yalnızlık
2005: Crossing The Bridge: The Sound of Istanbul
2008: Osmanlı Cumhuriyeti
Kitap
Eksik Şiir (İlk Basım: 9 Eylül 2006 - İkinci Basım: 11 Mayıs 2007)
Eksik Şiir İkinci Kitap (Kasım 2016)
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
|
|
|
|