| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
Leyla ile Mecnun Aşk Hikayesi |
|
Yazar: RasitTunca - 04-04-2023, 11:35 AM - Forum: Hikayeler
- Yorum Yok
|
 |
Leylâ ile Mecnun
Leylâ ile Mecnun ya da Leylâ ve Mecnun, bir Arap efsanesine dayanan klasik bir aşk hikâyesidir.
Birbirini seven; ama bir türlü kavuşamayan, kara sevdalı iki gencin çileli aşklarını konu edinir. Hikâye, 10. yüzyılın sonlarında İran’a geçmiş ve ilk defa Azerbaycan şairi Nizami (Azerbaycan,Gence) tarafında yazılmıştır. Türk edebiyatında otuzdan fazla şair tarafından işlenen ve çok sevilen bu aşk için yazılan en ünlü mesnevi,[1] 1533 yılında Fuzûlî’nin Leylâ ile Mecnun adıyla kaleme aldığı eserdir.[2] Leyla ve Mecnun teması, Farsça’dan Urdu ve Hint edebiyatına da girmiş; 16.yüzyıldan itibaren Türk halk edebiyatına da geçerek anonim bir halk hikâyesine dönüşmüştür.
Konusu
Necid’de bulunan Beni Amir kabilesine mensup Leylâ ve Kays birbirlerine âşık olmuşlardır. Kısa zamanda her yere yayılan bu aşkı duyan annesi Leylâ’yı okuldan alır ve Kays’la görüşmesini yasaklar. Ayrılık ıstırabıyla mahvolan Kays halk arasında Arapçada “deli” anlamına gelen “Mecnun” diye anılmaya başlar. Kays, babasına Leyla’yı istemesini söyler ancak aşkları sebebiyle kızın adı dillere düşüp namusu lekelendiği için teklif reddedilir, Leyla bir başkası ile evlendirilir. İyice deliye dönen Mecnun’a birçok kişi Leylâ’yı unutmasını söyler; ancak onun için kainat artık Leylâ’dan ibarettir ve hiçbir şekilde bu aşktan vazgeçmez. Ailesi bu dertten kurtulmak için Allah’a yakarmak üzere onu Kabe’ye götürür; ama o tam tersine derdinin artması için dua eder; çöllere kaçarak vahşi hayvanlarla birlikte yaşamaya başlar.
Başkasıyla nikahlandırılan Leylâ, kocasından kendisini uzak tutmak için bir hikâye uydurur ve bir süre sonra adam ölür. Bu sırada Mecnun çöldedir ve aşkın bin bir türlü cefasıyla yoğrulmaktadır. Dünyayla bütün bağlantısı kesilir ve sadece ruhuyla yaşar hale gelir. Leylâ’nın vücudu da dahil olmak üzere bütün maddi varlıklarla ilişkisi bitmiştir.
Bir gün Leylâ çölde onu bulur ama Mecnun onu tanımaz ve “Leylâ benim içimdedir, sen kimsin?” der. Leylâ, Mecnun’un ulaştığı mertebeyi anlar ve evine geri döner ve üzerinden fazla zaman geçmeden Leylâ hayata gözlerini yumar. Leyla’nın öldüğünü öğerenen Mecnun, onun mezarına gidip uzanır ve canından can gitmiş gibi hıçkıra hıçkıra ağlar. Yaradana feryat figan dualar ederek canını almasını, kendisini Leylâ’sına kavuşturmasını ister. Duası kabul olur, göklerin gürlemesiyle birlikte Leylâ’sına kavuşur âşıklar âşığı Mecnun.
Ortaya çıkışı
Leylâ ile Mecnun öyküsüne dair rivayetlerden birine göre bu aşk, hicretin birinci yılında Arabistan yarımadasında yaşanmıştır. “Kays bin Mülevvah Amirî” ile aynı kabileye mensup Leylâ binti Mehdî b. Sa’d Amirîye’nin başından geçen bir aşk öyküsü olduğu söylenir.[3] Kays, aşkı yüzünden aklını yitirip “Mecnun” lakabıyla tanınmıştır.
Leyla ile Mecnun’un aşkı Arap halk edebiyatında ortaya çıktıktan sonra Arapça ve Farsça’da kaleme alınmış; 10. yüzyılda edebiyatçılar tarafından çok yaygın olarak işlenmiş; Mecnun’a ait olduğu söylenen şiirlerin arasına nesirler de eklenerek hikâye haline getirilmiştir.
Bu konu daha sonra Fars ve Türk edebiyatlarında da şiir olarak işlenmiştir. Bunların arasında Azeri asıllı olup Farsça şiirleri ile (özellikle “Beş Mücevher (پنج گنج Panj Ganj)” adlı hamsesi ve bunun içinde bulunan 1181’de hazırlanmış Farsça “Laylā o Majunūn” mesnevisi ile) ün kazanmış olan Nizami Gencevi (1141-1209), Herat’ta yaşamış ve Farsça yazdığı hamsesinde bulunan “Leylâ ve Mecnun” mesnevisi ile ünlü olmuş Hatifi (1454-1521), Azerbaycan edebiyatı ve Türkçe divan şiirinin başta gelen şairlerinden olduğu kabul edilen Fuzûlî (1483-1556) tarafından 1535’te yazılan “Leylâ vu Mecnûn” adlı mesnevisi sayılabilir.
Fuzûli, Leylâ ile Mecnun Mesnevisi’ni istek üzerine yazmıştır. Kanuni Sultan Süleyman Bağdat şehrini ele geçirdikten sonra burada toplanan bilim ve sanat adamları, Fuzûli’den, bu türde bir eser yazmalarını istemişler, bunu bir çeşit sınanma sayan Fuzûli de 1535 yılında eserini tamamlayıp Bağdat valisi Süleymani Paşa’ya sunmuştur.
Efsanenin farklılaşması
Efsane ile ilgili Fuzûlî’nin yazdığından farklı şekilde hikayeler de bulunmaktadır. Emir Hüsrev-i Dehlevi’nin hamsesindeki Leylâ ile Mecnun’da Mecnun bir Hint prensi, Leylâ ise Nevfel’in kızıdır. Diğer versiyonlarda daha başka yakıştırma tanımlar vardır. Cami, Heft Evreng’inde bu konuya ayırdığı 6. kitabında, Agani’deki kurguya bağlı kalmakla birlikte öykünün sonunu değiştirmiştir. Mecnun’u kucağında bir ceylanla çölde ölü bulan bir bedevinin haber vermesi üzerine Leylâ, sevgilisinin mezarına giderek orada ölür. Başka şairler de kerametler, olağanüstü ögeler, canlandırmalar, cinayetler ekleyerek öyküye yenilikler katmışlardır.
HiKAYE
Leyla ile Mecnun hikayesi çok meşhur olan bir hikayedir. Mecnun, bir kabile reisi olan adaklar ve dualar ile dünyaya gözlerini açan olan Kays isimli oğludur. Bu Kays okul içinde iken bir başka kabile reisi kızı olan Leyla ile tanışmıştır. Bu iki kişi birbirine aşık olmuşlardır. Okulda başlayan ve git gide çoğalan bu aşkı ve macerayı Leyla’nın annesi öğrenmiştir. Bunun üzerine annesi bu konu ile ilgili Leyla kızına çok kızmıştır.
Bunun üzerine ona çıkışmıştır ve okuldan almaya karar vermiştir. Kays okul içinde Leyla’nın gelmediğini görünce üzüntüsü çok fazla artmıştır. Bunun üzerine başını alıp çöllere doğru yol alır. Bunun ile birlikte Mecnun diye adlandırılmaya başlar. Mecnun’un babası, bu durumdan rahatsız olmaktadır. Bunun üzerine ise Leyla’yı ailesinden istemiştir.
Ama Leyla’nın annesi ve babası Mecnun olduğu için kızlarını vermezler. Bunu duyan Leyla ise evden kaçmış ve Mecnun’u çölde bulmuştur. Halbuki Mecnun, çölde ahular ile, ceylanlar ve kuşlar ile arkadaşlık etmiştir ve mecazi olan aşktan doğru ilahi aşka yükselme göstermiştir. Bu neden ile Leyla’yı tanımamıştır. Bunun üzerine üzülen babası Mecnun’u iyileşebilmesi için Kabe’ye götürmüştür. Allah’a olan duaların kabul gördüğü bu yerde Mecnun da kendisinde bulanan aşkını daha fazla arttırması için Allah çok fazla dua etmektedir.
Allah’a olan duası ve daha doğrusu aşkı daha fazla artmıştır ve bunun üzerine tüm zamanını çöl içerisinde geçirmeye başlamıştır. Diğer tarafta ise Leyla da aşk ıstırabına kendini kaptırmıştır. Bir vakit sonra ailesi, Leyla’yı İbn-i Selam isimli zengin ve adı duyulmuş biri ile evlendirmiştir. Ancak, Leyla bu durum karşısında kendisinin bir peri tarafından sevildiğini söyler. Ayrıca eğer kendisine dokunur ise ikisinin de kötü olacağını söyleyerek İbn-i Selam’dan uzak tutmaya çalışır.
Mecnun, çölde Leyla’nın evlendiğini duyunca çok üzülür. Leyla’ya bunun üzerine sitem ile mektup göndermiştir. Leyla da Mecnun’a durumunu anlatır. Kendisini anlamadığı için o da sitemde bulunur. Bir zaman sonra Mecnun’un ahı tutar ve İbn-i Selâm ölür. Leyla evine döner. Daha sonra Mecnun’u çölde aramaya başlamaktadır. Fakat Mecnun, ilahi aşk yüzünden Leyla’nın varlığını unutmuştur.
Leyla, çölde Mecnun’u bulduğu halde, Mecnun onu tanımamıştır. Leyla onun erdiğini anlamış olsa da yine onsuz yaşayamamaktadır. Hastalanır ve yataklara düşer ve ölür. Mecnun, Leyla’nın mezarını kucaklar ve ağlayıp söylenir. O anda o da ölür. İkisi cennette buluşmuşlardır.
Kaynak :
Wikipedia
masallaroku
|
|
|
Ferhat ile Şirin Aşk Hikayesi |
|
Yazar: RasitTunca - 04-04-2023, 11:34 AM - Forum: Hikayeler
- Yorum Yok
|
 |
Ferhat ile Şirin
Ferhat ile Şirin (“Ferhâd ve Şîrîn”, “Ferhadnâme” gibi adlarla da bilinir), klasik Türk edebiyatında ve Türk halk edebiyatında işlenen bir klasik aşk macerasıdır.
Kahramanları Şirin ile onu seven ve birbirlerine rakip olan Hüsrev ve Ferhat üçlüsüdür. Konusu, Sasani Hanedanı’ndan II. Hüsrev ile Azerbaycan’da Berde kentinin hükümdarı Şirin arasındaki aşkı anlatan Hüsrev ile Şirin öyküsüne dayanır. Hüsrev ile Şirin öyküsü, İran, Türk ve Azeri edebiyatında pek çok edebiyatçı tarafından mesnevi biçiminde yazılmıştır. Ali Şir Nevai merkeze Hüsrev yerine soyut bir aşk kahramanı olan Ferhad’ı koyarak öyküyü Ḫüsrev ile Şirin’den çok farklı bir içerikle “Ferhâd u Şirin” adıyla kaleme aldı. Ferhad ile Şirin öyküsü, klasik mesnevilerde kalmayıp Türk halk edebiyatına da aynı adla geçti; hikâyenin tarihî ve coğrafî çerçevesi Anadolu’ya uyarlanarak birçok varyantı ortaya çıktı. Halk arasında çok okundu, çok sevildi; Şirin güzelliğin, Ferhat da sabır ve tahammülün sembolü olarak kabul edildi.[1] Öykü, Anadolu dışında İran, Azerbaycan, Anadolu, Orta Asya’nın güneyini ve Ermenistan’ı içine alan geniş bir coğrafyada ülkelere ve yörelere göre bazı değişikliklerle anlatılageldi.[2]
Anadolu ve Azerbaycan’da anlatılan şekliyle Ferhat ile Şirin’in konusu Horasan’da başlar, daha sonra Amasya’da gelişerek devam eder.[3] Burada Hüsrev, İran Şahı değil, Amasya hükümdarı Hürmüz Şâh’ın şehzadesi olan Hüsrev’dir ve öykünün asıl kahramanı Ferhat’tır.[4]
590–628 yılları arasında hüküm sürmüş olan Sasani hükümdarı II. Hüsrev Perviz’in hayatı hakkında yaşadığı dönemden itibaren çeşitli efsaneler ortaya çıkmıştı.[5] Kaynaklarda Şirin ve Ferhad’ın tam olarak kim olduğu, yahut devirlerindeki fonksiyonlarının ne olduğu hakkında kesin olarak bilgi bulunmaz.[6] II. Hüsrev’in, tarihî kaynaklarda pek az değinilen sevgilisi Şirin ile arasındaki aşk macerası, İran ve Türk edebiyatında gerek Hüsrev ü Şirin gerek Ferhat ile Şirin adıyla pek çok edebiyatçı tarafından mesnevi biçiminde yazılmış, bir yandan mesnevi konusu olmaya devam ederken, bir yandan adlı anonim bir halk hikayesine dönüşüp geniş bir coğrafyada anlatılagelmiştir.
Tarihsel gelişimi
Divan edebiyatında Ferhat ile Şirin
Hüsrev ile Şirin, hikâyenin temelini oluşturan olaylar ilk defa 10. yüzyılda Firdevsî’nin Şehnâme’sinde işlenmişti. 12. yüzyılda İranlı Şair Senaî konuyu edebî şekilde ele alarak bağımsız bir eser yazdı; Azeri şair Nizâmî-i Gencevî öyküye asıl şeklini vererek başlı başına klasik bir konu haline gelmesini sağladı.[5] Türk edebiyatında merkeze Hüsrev yerine soyut bir aşk kahramanı olan Ferhad’ı koyarak ilk defa Ferhâd u Şirin adıyla kaleme alan Ali Şir Nevaî oldu.
Türk edebiyatında hikâye, büyük çoğunluğu Nizamî’den faydalanarak, yirmi bir şair tarafından işlendi.[1] Öykünün kahramanları, mesnevi dışındaki divan edebiyatı eserlerinde de sıklıkla anıldı; gazellerde, rubailerde Ferhad’ın su getirmek için dağı yarmasına telmihler yapılarak Şirin güzelliğin; Ferhad ise sabrın, metanetin sembolü oldu.[2]
Halk edebiyatında Ferhat ile Şirin
Divan edebiyatından Türk halk edebiyatına da aynı adla geçen Ferhad ile Şirin öyküsü, Türk menşeli halk hikâyeleri gibi saz eşliğinde değil, dinleyicilere yazılı metinden okunup anlatılan hikâyelerdendir.[3] İçindeki manzum parçalar aruz vezni ile söylenmiş şiirlerdir. Hikâye Behçet Mahir, Mevlüt İhsanî, Yaşar Reyhanî, Çıldırlı Âşık Şenlik gibi Doğu Anadolu Bölgesi âşıklarının hikâye repertuvarlarında yer almıştır.
Öykü, Karagöz oyununda da konu İstanbul muhitine aktarılmış, kısaltılıp değiştirilerek ve mutlu bir şekilde sonlandırılarak işlenmiştir. Ortaoyunu’nda konu daha da basite indergenmiştir. Ferhat ile Şirin, mânilere ve halk türkülerine de konu olmuştur.
Öykünün basılması ve uyarlamaları
Öykünün en eski Türkçe baskısı İstanbul’da 1854 yılında yapıldı.
Süleyman Tevfik Özzorluoğlu yeni harflerle de 1930 yılında yayımlandı
Hikâyenin Azerbaycan varyantı 1937-1949 yılları arasında Âşık Ali Köçesger tarafından düzenlendi.
1870’li yıllarda M. R. rumuzu ile (muhtemelen Manastırlı Mehmed Rifat tarafından) Hüsrev ü Şîrîn adlı on dört fasıllık bir tiyatro eseri haline getirildi.[5]
1912 yılında Azerbaycanlı besteci Hacıbeyli Üzeyir, Ferhad ile Şirin’i operaya aktardı
Türk şair Nâzım Hikmet’in yorumlamasıyla 1948 yılında Ferhad, Şirin, Mehmene Banu ve Demirdağ Pınarının Suyu adıyla tiyatroya aktarıldı. Türkiye’de ilk defa 1965’te basılan ve sahnelenen eser, başka tiyatro yapıtlarına da ilham verdi.
Ferhat ile Şirin (1974), Ümit Denizer’in AÇOK tarafından sahnelenen oyunu
Ferhat’ın Yeni Acıları (1993), Yüksel Pazarkaya’nın ırkçılık ve yabancı sorununu Ferhat ile Şirin öyküsü ekseninde işleyen tiyatro eseri.
Böyle Bir Aşk Masalı (2001) Zeynep Kaçar’ın öyküyük adın bakış açısıyla uyarladığı tiyatro eseri.
Öykü birçok sinema filmi ve diziye konu oldu:
Ferhat ile Şirin, başrollerinde Tunç Oral ve Nuran Aksoy’ın oynadığı film.
Ferhat ile Şirin, başrollerinde Shahin Khalili ve Cüneyt Arkın’ın oynadığı film.
Bir Aşk Masalı, başrollerinde Türkan Şoray, Faruk Peker ve Alla Sigalova’nın oynadığı film.
Leyla ile Mecnun: İstanbul’da oynayan aşk hikayesinin ikinci sezonunda Şirin Mecnun’u, Ferhat ile kıskandırmaya çalışıyor.
Bir Ferhat ile Şirin Hikayesi, Ferhat ile Şirin’in günümüze uyarlanarak anlatıldığı televizyon dizisi.
Konusu
Azerbaycan’da Erzen kentinin kadın hükümdarı Mehmene Bânu, güzelliği ile meşhur 13-14 yaşlarındaki yeğeni Şirin için yıldız hükmüne göre renk değiştiren yedi renkli bir köşk yaptırmıştır. Köşkü süsleme işini o yörenin en usta süslemecisi (nakkaş) Behzat ile oğlu Ferhad’a verir. Ferhad ile köşkü gezmeye gelen Şirin birbirini görür ve aşık olurlar.
Behzat ile Ferhat, Mehmene Banû’nun köşkün yanına yaptırdığı daha küçük ikinci köşkte de çalışırlar. Cariyeler bir su kaynağı bulur ve bu suyu köşke akıtma fikri doğar. Ferhat, suyu köşke akıtma işi karşılığında saray ağalığını talep eder. Kimi anlatılara göre 40 günde, kimine göre 40 yılda aşkıyla dağı eritip suyu akıtmayı başarır ve saray ağası olur.
Gizli gizli buluşan Ferhat ve Şirin’in aşkları, Şirin’in dadısı tarafından fark edilir. Mehmene Bânu da Ferhad’a aşık olmuştur; bir cariye ona Şirin ile Ferhat’ın gizlice buluştuklarını söyleyince olayın duyulmaması için cariyeyi öldürtür. Şirin’den uzaklaştırmak için Ferhat’ı zindana attırır.
Zindandaki Ferhat’ın feryatları halkı rahatsız eder. Şirin için yazdığı şiirler cariye Selvinaz yoluyla Şirin’e ulaşır. Bir gün Mehmene Bânu, gördüğü bir rüya üzerine Ferhat’ı serbest bırakır ve ona bin altın verir. Ferhat, altınları yoksullara dağıtıp dağlara gider; bir mağarada vahşi hayvanlarla yaşar. Şirin’in resmini mağaranın duvarlarına işler. Onu eve çağıran babası Behzat’ı dinlemez.
Bir gezi sırasında Amasya kentinin hükümdarı Hürmüz Şah, Ferhat ile tanışır. Hürmüz Şah Ferhat’ın başına gelenleri dinleyince onu yanına alır. Birlikte Erzen’e giderler. Hürmüz Şah, Şirin’i Ferhad için Mehmene Bânu’dan ister. Mehmene Bânu karşı çıkınca iki hükümdar birbirlerine savaş açarlar. Savaş sırasında Hürmüz Şah’ın oğlu şehzade Hüsrev Şirin’e âşık olur.
Savaş sonunda yenilen Mehmene Bânu her şeyi bırakarak kaçar. Şirin Amasya’ya getirilir. Oğlunun da Şirin’e âşık olduğunu öğrenen Hürmüz Şah güç durumda kalır. Vezirinin verdiği akla uyarak Ferhat’a başarılması güç bir iş verir ve bu işi başarması koşuluyla Şirin’e kavuşabileceğini söyler. Ferhad, Amasya yakınlarındaki bir dağı delecek ve kente oradan su getirecektir. Ancak bu işi başarırsa Şirin’le evlenebilecektir.
Ferhad büyük bir coşku ile işe koyulur ve bir süre sonra işin sonuna yaklaşır. Ferhat’a acıyan Hürmüz Şah, oğlu aşkından vazgeçerse Şirin’i Ferhat’a vereceğini söyler ve oğlunun bu aşktan vazgeçmesi için dadısı ile konuşur. Ancak dadı, Hüsrev’in bu aşktan vazgeçmeyeceğini, izin verirse Ferhat’ı ortadan kaldırabileceğini söyler. İzin alınca Ferhat’a bir tabak lokma gönderip Şirin’in öldüğü haberini yollar. Bu yalan habere inanan Ferhat, Şirin’in ölüm acısına dayanamaz ve dağları deldiği gürzünün canına kıymak amacıyla havaya fırlatır ve yere düşen gürzün altında kalarak ölür.
Ferhat’ın ölüm haberini alan Şirin de Ferhat’ın cesedinin yanına gider, bir hançerle kendini öldürür. İki sevgiliyi yan yana gömerler. Cesetlerin yanına giden dadı, bir aslan tarafından parçalanarak ölür. Kanı, Ferhat ile Şirin’in arasına damlar. Söylenceye göre; her bahar Ferhat’ın mezarı üstünde kırmızı, Şirin’in mezarı üstünde beyaz bir gül ve aralarında da bir diken çıkmaktadır.
Mitoloji ile ilişkisi
Kimi kaynaklarda öykünün Mezopotamya mitolojisi ile bağlantılı olduğu, Baal ve İştar’la ilgili öyküsünün Hüsrev ve Şirin öyküsüne dönüştüğü ifade edilir. Bir elinde gürz ve diğer elinde bir yıldırımı tutan fırtınaya hükmeden bir tanrı olarak tasvir edilen Baal’ın bir diğer adı Tammuz’dur. Tammuz, ilkbaharda yeraltı dünyasından yeniden doğar ve hem aşkı, hem eşi olan İştar’la cinsel ilişkiye girer. Genellikle meşe ağacıyla simgelenen İştar bitkilerin tanrıçasıdır. Baal’ın (Tammuz) İştar’la cinsel ilişkiye girmesi, fırtına tanrısı olan Baal’ın ilkbaharda yağmurlar yağdırarak bitkileri (İştar’ı) sulaması olarak görülür. Bu aşkın meyvesi olarak sulanan bitkiler yeşerir ve ürün verir. Bu olayın başlangıcı olan 21 Mart, Paskalya, Ostern, Nevruz gibi adlarla kutlanır. Kırmızı gül Baal ile İştar’ın aşkının bir diğer simgesidir ve bu aşkın bir diğer ürünü olan insan kurbanlarının (genellikle küçük çocuklar) dökülen kanlarını simgeler.
HiKAYE
Şiirlere, hikayelere konu olmuş olan imkansız bir aşk masalı olmuştur Ferhat İle Şirin Hikayesi. Birbirlerini çok sevmelerine rağmen engellere takılan sevgililerin yüzyıllardır dilinden düşmeyen gerçek bir aşk öyküsüdür. Feryat yaşadığı dönemin en iyi nakkaş ustasıdır. Bütün dini yapıların, sarayların süslemelerini o yapmaktadır.
Yaptığı süslemelerin ve eserlerin Şirin’e olan bitmeyen sevdasını yansıttığı için çok güzel olduğu rivayet edilir. Ferhat, güçlü ve yiğit bir delikanlıdır. Mehmene Banu isimli Amasya Sultanının kız kardeşi olan Şirin’e ilk görüşte kalbini kaptırmıştır. Şirin’de Ferhat’a sevdalanmıştır. Fakat ikisinin de bilmediği birşey vardı. Mehmene Banu’da Ferhat’ı daha önce görmüş ve aşık olmuştu.
Ferhat bir gün Şirin’e istemeleri için ailesini Mehmene Banu’ya gönderir. Mehmene Banu’da Ferhat’ı sevdiği için Şirin’i vermek istemez. Fakat kız kardeşine de aşırı bir sevgi ve bağlılığı olduğundan dolayı kardeşini de üzmek istemez. Buna bir çare bulmakta gecikmez.
Kızı vermek için Ferhat’a bir şart sunar. Der ki: Şehirde su yoktur. Kızı sana vermemi istiyorsan eğer, şehre suyu getir. Bende sana kardeşimi vereyim. Ferhat hiç itiraz etmez önüne sunulan bu imkansız şart karşında. Ailesi ve çevresindekiler Ferhat’ın bu çılgınca işten vazgeçmesi için çok diller dökerler. Fakat Ferhat aşkı için her şeyi göze almıştır.
Suyu şehre getirecek ve Şirin’e kavuşacaktı. Kendisine lazım olacak kazma, kürek gibi bütün ekipmanı toplayıp düştü yollara. Suyu getirmek için önce plan ve projelere başladı. Günümüzde Şahinkayası olarak bilinen yerden getirmeliydi suyu, en uygun ve en elverişli yer orasıydı çünkü. Fakat şehre oldukça uzak bir mesafedeydi. Ama aşkı için yapmalıydı.
Koca dağa başlar vurmaya. O vurdukça kazmayı kayalar parça parça oluyor ve Ferhat kazmayı vura vura ilerliyordu. Mehmene Banu’da olanı biteni adım adım takip ediyordu. Günler geçtikçe Ferhat’ın umudu artıyordu. Mehmene Banu’da her geçen gün Ferhat’ın suya yaklaştığını görünce karamsarlığa kapılıyor ve buna bir çare düşünüyordu. Ferhat suyu getirmemeliydi. Bu zorlu görevi başaramamalıydı. Çok geçmeden Mehmene Banu’nun aklına bir kurnazlık geldi. Bir cadı bulunması emrini verir ve cadı bulunur.
Cadıdan Ferhat’ı durdurmak için bir büyü yapmasını ister. Cadı ise büyü yapmak yerine farklı bir çözüm yolu bulmuştur. Bir kazanda helva kavurur ve helvayı bir kaba koyarak Ferhat’ın kazmakta olduğu dağa doğru yol alır. Ferhat’ı görünce O’na şöyle seslenir: Şirin öldü bak sana helvasından getirdim. Hala hırsla ne vuruyorsun kayalara böyle der.
Ferhat bunu duyunca çılgına döner ve elinde bulunan kazmayı havaya fırlatarak, Şirin öldüyse bana yaşamak haram der. Havadan yere düşen kazma Ferhat’ın başına isabet eder ve Ferhat oracıkta can verir. Olayı haber alan Şirin hemen kayalıklara gelir ve O’da kendini kayalıklardan aşağıya atar. Şehir suya kavuşmuştur ama artık ne Ferhat kalkmıştır ne de Şirin.
Kaynak
Wikipedia
masallaroku
|
|
|
|