<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Tasavvuf Yolcusu - Hoby Bilgileri]]></title>
		<link>https://tasavvufyolcusu.de/</link>
		<description><![CDATA[Tasavvuf Yolcusu - https://tasavvufyolcusu.de]]></description>
		<pubDate>Thu, 10 Sep 2026 01:03:54 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[19 bin kalemi var]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=20613</link>
			<pubDate>Sat, 22 Apr 2023 15:30:10 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=20613</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><iframe width="560" height="315" src="//www.youtube-nocookie.com/embed/UftetebWc10" frameborder="0" allowfullscreen="true"></iframe><br />
<br />
19 bin kalemi var Kalem Hoby si</span></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><iframe width="560" height="315" src="//www.youtube-nocookie.com/embed/UftetebWc10" frameborder="0" allowfullscreen="true"></iframe><br />
<br />
19 bin kalemi var Kalem Hoby si</span></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hobby Koleksiyonculuk - Kalem Koleksiyonu - Tükenmez ve Dolmakalem Koleksiyonu]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=16345</link>
			<pubDate>Mon, 11 Jul 2022 12:52:01 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=16345</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hobby Koleksiyonculuk - Kalem Koleksiyonu - Tükenmez ve Dolmakalem Koleksiyonu</span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Koleksiyonculuk Nedir? Çeşitleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Koleksiyonculuk kısaca, kişinin ilgi duyduğu bir alana ait çeşitli ürün ve objelerin belirli kriterler göz önünde bulundurularak toplanmasıdır. Bu kapsamda ürün ve obje yelpazesi çok geniştir. Bunu sınırlamak doğru olmaz. Toplama kriterleri de yine oldukça geniştir. Türe, renge, boyuta, tarihe vb. birçok faktöre göre toplama da söz konusudur. Özenle toplanan ve kriterlerine göre ayrılan ürünler rutin olarak kontrol edilir ve koleksiyon türüne göre değişmek ile beraber koleksiyona yeni ürünler katılarak koleksiyon genişletilmeye çalışılır.<br />
<br />
Koleksiyon yapmak özen, sabır, merak ve istek gerektirir. Koleksiyon türüne göre değişmek ile beraber bazen maddiyatta gerektirebilmektedir.<br />
<br />
Koleksiyon yapacak kişinin en önemli özelliklerinden birisi araştırmacı ve meraklı olmasıdır. Çünkü koleksiyon işi araştırmaya dayanır. Koleksiyonu yaptığınız ürünlerin özellikleri, nereden bulabileceğiniz, hangi kriterlere göre ayıracağınız… Kısacası birçok konu araştırma ve merakı gerektirir.<br />
<br />
Koleksiyonculuk yaşa, cinsiyete, eğitim durumuna, zenginliğe, fakirliğe bakmaz. Koleksiyonculuk tamamen kişinin kendisi ile alakalı bir durumdur. İnsanın içinden gelen bir istektir diyebilir. Bu tabir belki de en doğru olan tabirdir. Kişi içinden gelen bu isteği dizginleyemez ve kendi şartları doğrultusunda küçük veya büyük koleksiyon yapmaya merak salar. Birçok kişi ne demek istediğimi anlayacaktır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Koleksiyon Çeşitleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Koleksiyon çeşitleri dediğimizde burada binlerce kategori sıralayabiliriz. Çünkü bu çeşitlilik tamamen kişinin hayal dünyası ile alakalı bir durumdur. Bir insan en ufak bir şeyi bile koleksiyon olarak görebilir ve buna koleksiyon değeri katabilir. Fakat ülkemizde ve Dünya’da başlıca yapılan ve birçok hobicinin tutkusu olmuş koleksiyon çeşitleri vardır. Bunlardan bazılarını sıralamak gerekirse;<br />
<br />
    Para (maden, kağıt, yerli, yabancı, hatıra vs.) koleksiyonu<br />
    Pul (damgalı, damgasız, yerli, yabancı vs.) koleksiyonu<br />
    Antika (telefon, gramofon, daktilo, kılıç vs.) koleksiyonu<br />
    Araba (klasik veya lüks gibi) koleksiyonu<br />
    Kartvizit koleksiyonu<br />
    Telefon kartı koleksiyonu<br />
    Rozet koleksiyonu<br />
    Tesbih koleksiyonu<br />
    Taso koleksiyonu<br />
    Oyuncak (eski, otomobil, bebek, peluş vs.) koleksiyonu<br />
    Kelebek koleksiyonu<br />
    Yaprak koleksiyonu<br />
    Tohum koleksiyonu<br />
    Düğme koleksiyonu<br />
    Kalem koleksiyonu<br />
    Plak koleksiyonu<br />
    Saat koleksiyonu<br />
    Forma koleksiyonu<br />
    Yumurta koleksiyonu<br />
    Kitap ayıracı koleksiyonu<br />
    Davetiye koleksiyonu<br />
    Taş koleksiyonu<br />
    Gazete ve dergi koleksiyonu<br />
<br />
Bunlar şimdi aklıma gelen ve sizlerle paylaşmak istediğim bazı koleksiyon çeşitleri. Yazımızın başında da dediğimiz gibi koleksiyonu sınırlamak mümkün değildir. Bu çeşitlere binlerce farklı çeşit eklemek mümkündür. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kalem Koleksiyonu - Tükenmez ve Dolmakalem Koleksiyonu</span></span><br />
<br />
Kâğıt ve kalemin ortadan kalktığı günlerdeyiz. Bilgisayarlar ve akıllı telefonlar kâğıt ve kalemin yerine geçeli çok oldu. Böyle bir dünyada siz hala kalem, kâğıt ve mürekkep üzerinde duruyorsunuz...<br />
<br />
Evet, hepimiz bilgisayar kullanıyoruz, çalışıyoruz ve hayatın gerçekleri bunu gerektiriyor ama sonunda her şey aslına rücu ediyor. Klavyeyle yazmak, bizim doğal yazış şeklimiz değil. Doğal olan insanın, elinin terinin, cildindeki yağın ve bileğindeki kokunun kâğıda geçtiği yazı şeklidir, onun karakterini gösteren şeydir. Klavyeyle yazmada bu farklılığı gösteren bir şey yok ama el yazısında herkesin karakterine ilişkin bir şey vardır. Asla rücu budur ki son yıllarda dünyada zaten dolmakaleme ilgide ciddi bir artış var.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İLK KALEMİM HOCAMDAN</span></span><br />
<br />
Sizdeki ilginin seyri nasıl oldu? Kalem sizi mürekkebe, o da kâğıda mı götürdü, yoksa tersi mi?<br />
<br />
Aslında bende kalem ve mürekkep ilgisi birlikte ilerlerdi diyebilirim. İlk dolmakalemimi lise son sınıftayken edebiyat öğretmenimin hediyesi olarak edindim. Kalemi alır almaz ilk yaptığım şey gidip bir mor mürekkep satın almak oldu.<br />
<br />
Peki, bir insan neden koleksiyon yapar ve dahası neden kalem koleksiyonu yapar?<br />
<br />
Benim koleksiyon hikâyem, hadi koleksiyon yapayım diyerek başlamadı. Ben dolmakalemleri çok seviyordum, bir iki tane dolmakalemim vardı, zamanla bu dolmakalem ağır geliyor, bu dolmakalem hafif kalıyor deyip yeni kalemler denemeye başladım. Bu ilgimi gören çevremdekilerin hediyesi ile de evimdeki kalem sayısı arttı. Belki de hepimiz mükemmel dolmakalemi arıyoruz aslında. Çünkü her dolmakalemin farklı bir anatomik yapısı var, ağırlığı farklı, ucu farklı, yazım konforu ve tutma yeri farklı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">TÜKETİP ATMAYA TEPKİ</span></span><br />
<br />
Bir dolmakalem kültüründen söz ediyorsunuz…<br />
<br />
Evet, böyle söylenebilir. Bizim eşya ile ilişkimiz, insanlarla ilişkimizi belirliyor. Eşyaya nasıl davranıyorsak bir süre sonra fark etmeksizin insanlara da öyle davranmaya başlıyoruz. Bizim anne babalarımız her şeyin onarıldığı, senelerce kullanıldığı bir kuşaktan geliyor. Bizim kuşağımıza geldiğimiz zaman bir şey en ufak bir darbeye maruz kaldığı zaman, yıprandığı ve çizildiği zaman, biz onları tamir ettirme ihtiyacı duymaksızın atıyoruz. Kalemler de böyle, tükenmez kalemler, iğne uçlu kalemler, jel uçlu kalemler… Zaten çok ucuz, işimizi de görüyor, alıyoruz, kullanıyoruz ve atıyoruz bu kalemleri. Ve bu insan ilişkilerine de yansıyor. Neden Mevlevilik'te 'görüşmek' diye bir tabir vardır. Mevlevi'ler, bir eşyayı kullanmadan önce ona saygı olarak onu öperler, kullandıktan sonra teşekkür etmek için yine öperler. Biz de aynı şekilde dolmakalemi aldığımız zaman kullanmadan önce ona saygı olarak bir kere yıkıyoruz, kullandıktan sonra tekrar yıkıyoruz, yine saygı gösteriyoruz ve belki de en önemlisi kullandıktan sonra 'bu bitti' diyerek atmıyoruz. Bu bir süre sonra kişinin, insan ilişkilerine de yansıyor. Çünkü biz eşyaya saygı göstermeyi unuttuk. Eşyaya tapmak demiyorum, eşyayı biriktirip ona sahip olmak için yaşamaktan da bahsetmiyorum. Kullandığımız günlük objelerin kıymetini bilmek anlamında söylüyorum.<br />
<br />
Siz hem koleksiyonunu yapıyor hem de kullanıyorsunuz…<br />
<br />
Bu yüzden ben kendimi koleksiyoncu olarak adlandırmıyorum. Ben elimdeki her kalemi mümkün mertebe kullanmaya çalışıyorum. Özel bir bağ kurduğum kalemler hariç, diğer kalemlerimi de sık sık arkadaşlarıma hediye etmeye ve elimdeki kalem sayısını azaltmaya gayret ediyorum.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yanardağın küllerinden kalem</span></span><br />
<br />
En sıra dışı neyle karşılaştınız? Kalem ya da mürekkep olarak…<br />
<br />
Kalemde benim için en sıra dışı olan şey Visconti'nin kalemiydi. Etna yanardağının küllerinden yapılmış bir kalemi var Visconti'nin. Hollanda'da çok butik mürekkep üretimi yapan bir firma var mesela, özellikle çok güzel mürekkepleri ve şişeleri var. Kâğıt olarak da mesela Tomoe River diye bir marka var, çok incedir o kâğıt ama asla arkasına mürekkep geçirmez. El yapımı kalemler vardır mesela, reçineden yapılan… El yapımı tornalardan geçirilip hazırlanan ve yurt dışından getirilen uçların takıldığı enteresan kalemler. Bufalo boynuzundan yapılan kalemler var.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dolmakaleme ilgisi olanlar için neler söylenebilir…</span></span><br />
<br />
Zincir kitapçıların kırtasiye reyonlarından satın almak yerine işi kırtasiyecilik olan insanlardan almayı tercih etmek daha sağlıklı bir yöntem. Yeni başlayanlara direkt pahalı kalemler yerine 50-60 liralık dolmakalemleri tavsiye edebilirim. Aynı yöntem mürekkepte de izlenebilir. Pahalı mürekkep iyidir gibi bir çıkarım yapmak doğru değil. Bunun yerine özellikle üretim tarihi eski olmayan, yani vitrinde çok beklememiş mürekkeplere yönelmek daha uygun olacaktır. Kâğıt ve defter de bu noktada bir sarf malzemesi olarak çıkıyor ve kullandığımız kaleme hatta sağlak veya solak olmamıza göre ihtiyacımız değişebiliyor. İnce uçlu kalemleri sevenlerin tercih edecekleri kâğıtlar ile kalın uçlu dolmakalemleri sevenlerin tercih edeceği kâğıtlar da farklı olacaktır.<br />
<br />
Ofis kırtasiye malzemelerinin en prestijli ürünü olan dolma kalemin bu şöhretini modern kalemin mucidi L.E. Waterman o zamanlardan tahmin etmiş midir bilinmez ama dolma kalem de diğer tüm icatlar gibi bir ihtiyaçtan doğmuş. İmzalayacağı önemli bir sözleşmeyi, kaleminin mürekkep akıtmasından dolayı imzalayamayan Waterman, bu duruma sinirlenerek birçok mürekkep besleme kanalına sahip olan bu kalemi icat etmiş. Bu sayede mürekkebin sistemli bir şekilde akmasını sağlayarak bu tür kazaların önüne geçmiş.<br />
<br />
Diğer mürekkepli kalemlerden farklı bir çalışma mekanizmasına sahip olan bu kalemlerin ucunda bir hazne bulunur. Siz kalemi kağıda her değdirdiğinizde bir damla mürekkep kağıda geçer ve hemen ardından bu diğer bir mürekkep damlası içeri giren havayla birlikte hazneye doğru ilerler. Kağıda bırakılan mürekkep miktarını ise kalemin ucundaki damarlar belirler. Bu çalışma prensibine “Kapıları Hareketi” denilir.<br />
<br />
Dolma kalemin tarihine baktığımızda, aslında bir kalemden daha fazlası olduğunu görüyoruz. Tarih sahnesinin baş aktörlerinin dolma kalemleri en az silahları kadar önemlidir onlar için. Biri başlangıcın diğeri ise sonun aracıdır çünkü. Günümüzde de dünya liderlerinin, bir prestij simgesi olduğu kadar kültür simgesi de olan dolma kalemleri kullandığını görüyoruz.<br />
Özel tasarımlar, tutkuya dönüşenler ve daha fazlası…<br />
<br />
Her şey dijitalleşiyor ve sürat kazanıyor ama bazı tutkular var ki hiçbir sürat bu tutkuların önüne geçemez. Bir ofis kırtasiye malzemesi olan dolma kalem de bir tutkudur bazıları için. Cross, Lamy, Faber-Castell ya da diğer dolma kalem markaları özel insanların hayatında özel anlamlar taşırlar. Örneğin, ünlü yazar Yaşar Kemal, romanlarını kalemle yazmayı tercih edenlerden. Son yıllarda ise dolma kalem tercihini Lamy’den yana kullanıyor. Orhan Pamuk da yazılarını dolma kalemle yazanlardan. Üstelik dolma kalemle ilgili ilginç bir koleksiyonu da bulunuyor ünlü yazarın. Pamuk, dolma kalem kartuşlarını bittiklerinde atmayarak biriktiriyor. Ernest Hemigway, Einstein, Yahya Kemal, Mario Levi ve daha birçok ünlü isim fikirlerini yazıya dökmede en iyi aracın dolma kalem olduğunu düşünüyor.<br />
<br />
Kalem hediye etmek karşınızdaki insana verdiğiniz değeri gösterir. Özel zamanlarda hediye edilen, özel bir hediyedir dolma kalem. İşte bu yüzden Kraliçe 2. Elizabeth tahta çıkışının 60. Yılı için altın kaplama bir dolma kalem tasarlattı ya da Monako Prensi Albert düğünü için özel bir dolma kalem üretilmesini istedi.<br />
<br />
Dolma kalem sahibi olmak ve nasıl kullanılacağını bilmek karşı tarafa hakkınızda büyük ipuçları verir. Bu demek oluyor ki dolma kalem satın almak yalnızca bir kalem satın almak değildir. Araştırma yapmak ve doğru karar vermek önemlidir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nasıl başladı bu ince zevkiniz?</span></span><br />
<br />
İlkokuldaydım. Anneannemin hediyesi olan lacivert bir Scrikss’ti ilk kalemim. Sahip çıkamadım, kaybettim kalemi. Yıllar geçti. Rahmetli babam hastaydı. Onu ziyarete gittim, yıllarca kullandığı Montblanc dolmakalemini verdi. Kapağı kırık, markası silinmişti. Servisine götürdüm, yenisinin fiyatına tamir ettiler. İşte o babamdan yadigar kalemle başladı herşey. Kalem cebimde, hemen mürekkep almaya gittim. Kağıda denemek için yazdım; yağ gibi kayıyordu. Kaleme tutuldum resmen. Tek dolmakalemle yetinemeyeceğimi anlayınca araştırdım, okudum, soruşturdum. İnternet büyük nimet. Kalem nasıl alınır, piyasada hangi kalem çok, hangisi az bulunur öğrendim. Daha önce pul, tahvil, antika ya da vintage müzik sistemleri gibi koleksiyonlarım olmuştu. Koleksiyon Kulübü’ne üye oldum, kalemi bilen insanlarla tanıştım. Yurt içi ve dışındaki gezilerde semt pazarları, antikacılar, bit pazarları, yazı ekipmanları fuarlarına gitmeye başladım.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaç dolmakaleminiz var?</span></span><br />
<br />
Koleksiyonumda 1530 civarında nitelikli, nadide, hikayesi olan dolmakalem var.<br />
<br />
Nasıl oluştu bu devasa kalem koleksiyonu?<br />
<br />
Bulduğunuz her şeyi alırsanız devasa bir çöplüğünüz olur. Ben de ilk birkaç yıl öyle yaptım. Sonra o kalemleri hediye ettim, az bulunanlara yöneldim. İstisnalar hariç sadece kullanılmış kalem alıyorum artık.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Neden ikinci el tercih ediyorsunuz?</span></span><br />
<br />
Piyasadaki yeni kalemlerin çoğu rezalet de ondan. Bir de yıpranmış, ümit kesilmiş ama yazma kabiliyetini kaybetmemiş kalemleri hayata döndürmenin heyecanı var. Kullanılmış kalemlerde bir sürü hikaye saklı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ne tür hikayeler mesela?</span></span><br />
<br />
Müzayededen bir kalem almıştım. Her şeyi altın, özel bir parça. Üzerinde sahibinin adı yazılıydı. Araştırdım, Amerikalı emekli bir senatör çıktı. İnternetten mesaj attım “Kaleminiz bende, ona iyi bakıyorum” diye. Yanıt verdi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mürekkebiniz de olmalı.</span></span><br />
<br />
Elbette. Mürekkeplere de meraklıyım. Rengarenk mürekkeplerin yanı sıra estetik, göze hoş gelen mürekkep şişeleri de alıyorum. Yazmak için yeşil mürekkebe iltimas geçiyorum.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">EN ESKİ KALEMİ 105 YAŞINDA!</span></span><br />
<br />
En eski kaleminiz kaç yaşında?<br />
<br />
Simplo marka 1910 yapımı bir dolmakalemim var. En eskisi o. Hemen hepsini kullanırım. Bir de kullanmaya kıyamadıklarım var. Onlara dokunuyorum, temizliyorum, seyrediyorum...<br />
<br />
Almayı planladığınız kalemler var mı?<br />
<br />
Dupont’un Humphrey Bogart ve Mont Blanc’ın Agatha Christie anısına yaptıkları kalemleri almayı planlıyorum.<br />
<br />
-Ben dolma kalem kullanmayı çok seviyorum.<br />
<br />
+En iyisi tükenmez kalem, ne uğraşacaksın mürekkeple?<br />
<br />
+Bilgisayarda yazmak varken dolma kalemi bırak kalem bile çok gereksiz.<br />
<br />
+Böyle şeylerle uğraşacağına daha faydalı şeyler yapmalısın.<br />
<br />
Eğer, sevgili okuyucular, siz de bu cevaplardan en az birine katılıyor veya bu cevaplara yakın hissediyorsanız fikrinizi değiştirmeye geldim!<br />
<br />
Diğer kalemlerin ve yazı yazmaya yarayan diğer araçların neden asla bir dolma kalemin yerini tutamayacağını Dolma Kalem 101 tadında anlatacağım.<br />
<br />
Ama ondan önce dolma kalemi kısaca tanıtmak istiyorum size.<br />
<br />
Dolma kalem, basit bir anlatımla, içinde mürekkep haznesi bulunan ve mürekkebin o hazneden kalemin orasındaki kanallara, oradan da kalemin ucuna gelmesiyle yazı yazmamıza olanak sağlayan bir kalem çeşididir. Divit denilen ve ucunun mürekkep şişesine batırılarak yazı aracı haline gelen kalemlerin mürekkebe batırılırken şişeyi sürekli devirmeleri üzerine Lewis Edson Waterman tarafından icat edilmiştir. Raflardaki Waterman mürekkeplerini hatırlayanlar varsa, evet, bu marka dolma kalemin mucidi tarafından kurulmuştur.<br />
<br />
Dolma kalemi diğer kalemlerden ayıran en önemli özellik dolma kalemin kişiselleştirilebilir olmasıdır.<br />
<br />
Dolma kalemin her şeyini siz seçersiniz. Dolma kalemin sahip olduğu her bir bileşen sizin kararınızla oluşur, dolayısıyla o kalem diğer kalemlerin olamayacağı kadar ait olur size.<br />
<br />
Model. Dolma kalem denildiğinde akla tek bir resim gelse de mürekkebin konulduğu hazne açısından çeşitli dolma kalem modelleri mevcuttur. Örneğin; kartuşlu modellerde dolma kalemin içine içi mürekkep dolu halde satılan bir tüp takılır. Konvertörlü ve pompalı modellerde ise o tüp birden fazla kullanılabilir ve boş halde satılır. Bu tipe istediğiniz renkte ve çeşitte mürekkep koyabilirsiniz. Kendinden pistonlu dolma kalemler ise, ki benim en sevdiğimdir, -adı üstünde- kalemin kendisi tüp olma özelliğini taşır. Bu model diğer modellere göre daha çok mürekkep almasıyla daha uzun süreli ve sık kullanımlara olanak sağlar.<br />
<br />
Gövde. Dolma kalem geçmişe göre her ne kadar daha az kullanılsa da hala oldukça büyük bir kullanıcı kitlesine sahiptir. Buna bağlı olarak da farklı zevklere uygun birçok renkte, desende ve tasarımda dolma kalem üretilir. Dolma kalem markaları her sene kendi modelleri için özel bir renk seçerler, bazen de yeni bir model tasarlarlar. Tasarlanan bu modeller seri üretim –yani her yıl üretilen-, sınırlı üretim –yani seri numarasına sahip ve sadece bir defa üretilen- veya özel üretim –seri numarasız ve bir defa üretilen, ancak isteğe bağlı olarak yeniden üretilme ihtimaline sahip- olabilir. Sınırlı üretimlerde, özellikle koleksiyoncular arasında, koleksiyonu zenginleştirecek o kalemi alabilmek için adeta tatlı bir savaş başlar.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yazmak ve Kalem Fetişi</span></span><br />
<br />
Mario Levi günümüz Türk edebiyatının en önemli ve çok yönlü aktörlerinden. Aynı zamanda iletişim eğitmeni olan Levi radyoculuktan gazeteciliğe birçok farklı alanda çalıştı, romanlarıyla büyük başarılara imza attı. Türkiye’de azınlık olgusu üzerinden yakın geçmişe bakan, otobiyografik öğeler de içeren yapıtlarıyla tanıdığımız Levi’yle görece daha az bilinen uğraşı dolmakalem koleksiyonerliği üzerine konuştuk.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dolmakalem merakınız nasıl başladı? Yazı tutkunuzu keşfettiğiniz dönemde mi yoksa daha önce mi?</span></span><br />
<br />
Dolmakalem merakımın tam olarak ne zaman başladığını söylemem kolay değil; ama yazıya ne zaman başladığımı biliyorum. 1975-76 yıllarında, üniversitenin henüz ilk sınıfındayken başlamıştım. Sonra istediğim yazıları yazabilmek için çok uzun bir mücadele döneminden geçtim. Hala da istediklerimin ne kadarını yazabildim, bilmiyorum; ama en azından bu umudu taşımaya devam ediyorum. Dolmakalem hayatıma ortaokul değilse bile lise yıllarında girmişti. Yazmayı sevmiyor değildim. Galiba sistematik bir şekilde dolmakalemle yazmaya ve dolmakalemi tercih etmeye 1980’li yılların sonlarında başladım; belki de 1990’lı yılların başlarıydı. Örneğin ilk hikaye kitabım olan ‘Bir Şehre Gidememek’ dolmakalemle yazıldı. ‘Jacques Brel’ 1986 yılında yayınlandı ve farklı kalemlerle yazılmıştı; dolmakalem henüz girmemişti hayatıma. Ama onu takip eden yıllarda, mesela 1991’deki ‘Madam Floridis Dönmeyebilir’ olsun, 1992’deki ‘En Güzel Aşk Hikayemiz’ olsun, hepsi dolmakalemle yazıldı. Yazdıkça benim dolmakalem merakım artmaya başladı. Gerçek anlamda koleksiyonerliğe geçişim 1990’lı yılların ortalarıdır. Ondan sonra dolmakalem ve defterler hayatımın vazgeçilemez bir parçası oldu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hangi dolmakalemler ‘koleksiyonluk’ olur sizin için? Birinci el ve ikinci el kalemleri karşılaştırdığınızda hangisi daha cazip?</span></span><br />
<br />
Tabii ki koleksiyonerlik mantığıyla baktığınızda ender ya da çok az kişide bulunabilir dolmakalemler bu mantığa uyar. Biz buna dolmakalemde çok az miktarda çıkan kalemler ya da ‘Limited Edition’ kalemler diyoruz. Kimileri 1000 tane, kimileri 1500-2000 tane çıkar ve bir daha çıkmaz. Bu kalemler ilerleyen yıllarda değer kazanır çünkü artık yenisi yoktur ve bazıları da kaybolmaya, yok olmaya yüz tutar. Sayısı azaldıkça değeri artar. Bu bütün koleksiyonlarda söz konusu olan bir mantıktır; pulda da kartpostalda da böyledir. Ama benim anlayışıma göre sadece bu yoktur; benim için önemli olan o dolmakalemin hayata geçmesidir ve bir hatırasının olmasıdır. Biraz yazarca bir deyişle bir ‘hikayesinin’ olmasıdır. Anlatılmaya değer bir tarafının olmasıdır. Örneğin ben eğer size “şu kalemle ‘İstanbul Bir Masaldı’, şu kalemle ‘En Güzel Aşk Hikayemiz’, şu kalemle ‘Bu Oyunda Gitmek Vardı’ kitaplarımı yazdım” dersem, o kalem o koleksiyonun değerli bir parçasıdır benim için. Üstelik dolmakalemle yazan çok az yazar kaldık. Artık yazarlar genelde doğrudan doğruya bilgisayarda yazmayı tercih ediyorlar. Ama ben hala bütün romanlarımı eskiler gibi defterlere ve dolmakalemle yazmaya devam ediyorum.<br />
<br />
Artık yazarlar genelde doğrudan doğruya bilgisayarda yazmayı tercih ediyorlar. Ama ben hala bütün romanlarımı eskiler gibi defterlere ve dolmakalemle yazmaya devam ediyorum.<br />
 <br />
Dolmakalem koleksiyonu yapan bir kişinin birtakım aksesuarları da toplaması gerekiyor, mürekkep, okka, kılıf gibi. Bu konuda neler söyleyeceksiniz? Sanırım bir dolmakaleme bütün bir set halinde her zaman ulaşamıyoruz.<br />
<br />
Aslında set dolmakalem fikri benim çok hoşuma gitmiyor. Eğer seti bir dolmakalem, bir tükenmezkalem, bir de rollerı, gerekirse aynı kutu içinde bir mürekkebi olan, albenisi çok, sunumu güzel olarak anlıyorsak, bu tür setlerden pek hazzettiğimi söyleyemem. Benim için önemli olan başlı başına dolmakalemin kendisidir. Söyledikleriniz doğru; birtakım aksesuarlar gerekir. Vazgeçilemez aksesuarlar vardır. Mesela bir dolmakalemin zaman zaman kutusu güzeldir. O kutuda durması gerekir o dolmakalemin, kutusuyla anlam kazanır. Çünkü iyi dolmakalemlerin çok iyi tasarımları da vardır. Bazen yanınızda birkaç dolmakalem olmasını isterseniz onların 3-4 dolmakalemi bir arada taşıyabileceğiniz kılıfları vardır, onlar önemlidir. Ama hepsinden vazgeçebilirim. Dolmakalemin hayata geçmesi için olmasa olmaz aksesuarı mürekkeptir. Mürekkep olmadan hiçbir dolmakalemi düşünemezsiniz. Benim için dolmakalemle olan ilişkim burada da anlam kazanıyor, çünkü farklı mürekkep renklerini tercih ediyorum. Bir de farklı mürekkep markaları var, onların da farklı tonları var. Mesela iyi bir Alman mürekkep markası olan Lamy’nin yeşili yine çok iyi bir Alman markası olan Graf von Faber-Castell’in yeşilinden farklıdır. Her ikisi de kendine göre güzeldir. Pelikan’ın yeşili de farklıdır. Neden yeşil diyorum? Çünkü ben kitaplarımı hep yeşil mürekkeple, arada sırada da sepya mürekkeple yazıyorum.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Koleksiyonunuzda kaç kalem var? Sizin için hangi markalar ön planda?</span></span><br />
<br />
İnanın saymadım. Ama 50-60, belki de 100 civarındadır. Az önce size “dolmakalem hayata geçmezse bir anlam taşımaz” diyordum ya, ben tasarımlarını sevdiğim birçok kalemi koleksiyonumun bir köşesinde bulunduruyorum. Birçoğuyla yazdım. Bazıları ayrı bir yerde duruyor ve hala yazılmayı bekliyor. Ama galiba en vazgeçemediğim iki marka Cross ve Graf von Faber-Castell. Onlardan asla vazgeçemiyorum, çünkü iyi bir dolmakalem iyi bir tasarımın yanı sıra iyi de yazmalıdır. Bazı dolmakalemlerle çok yazdığınızda yazı arada sırada kesintiye uğrar. Oysa kâğıdın üzerinde akmalıdır, patinaj yapar gibi; buz üzerinde süzülen buz patencilerini düşünün. Size sorun çıkarmamalıdır. Bana hiç sorun çıkarmayan iki marka Cross ve Graf von Faber-Castell olduğu için onları hep kullandım. Romanlarım için vazgeçilmez kalemlerdir onlar.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Peki sizin için en değerli kalem?</span></span><br />
<br />
Benim için en değerli kalem manevi değeri yüksek olan kalemdir. Dolayısıyla manevi açıdan değerli bir kalem, ki maddi açıdan çok değerli bir kalem değildir, Pelikan’ın oblik uç yani yatay uç dediğimiz bir kalemidir. Çünkü ‘İstanbul Bir Masaldı’ bu kalemle yazıldı. Yaklaşık yedi yılda yazdım bu kitabı. Kaç şişe yeşil mürekkep tükettiğimi bilmiyorum. Hatta birazcık da kırıktır o dolmakalem. Ama benim için en değerli dolmakalem odur.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dolmakalem toplamak maliyetli bir uğraş mı? Nadir dolmakalemlere nasıl erişilir? Fuar ve müzayedelere gitmek mi ya da birtakım bağlantılar ve gruplara ulaşmak mı gerekiyor?</span></span><br />
<br />
Böyle gruplar var. Müzayedeler de vardır şüphesiz, ama benim ilgimi çekmiyor doğrusu. Ben keşfe çıkarım; belirli ritüellerim vardır. Örneğin yurtdışına gittiğimde belirli şehirlerde gittiğim belirli dolmakalem mağazaları vardır; onlar beni zaten tanırlar. Giderim, eğer yeni bir model bütçeme de uygunsa alırım. Bazı dolmakalemlerin fiyatları hakikaten çok yüksektir. İyi bir dolmakalem koleksiyoneri olmak herkesin harcı değildir. İnanın abartmadan söylüyorum, bazı kalemler bir araba fiyatınadır. Çünkü sadece 200 tane çıkar ve fildişindendir örneğin. Çok özel kalemlerdir onlar. Ben bu kadar abartmaktan hoşlanmıyorum; bir kaleme altmış bin Euro vermek bana çok fazla geliyor. Üstelik böyle bir hırsım da yok. Zaman zaman pahalı olabilecek, zaman zaman da çok uygun fiyatlara alınabilecek kalemler vardır. Bir kalemi görürsünüz ve o anda sizi çarparsa çarpar; anlıktır bu. Mesela benim eskicilerden, bitpazarlarından aldığım kalemler vardır. Bazıları çalışır, bazıları da çalışmaz; önemli değil. O anda hoşuma gitmiştir. O anda benim elimin altında olması gerekir. Zaman zaman bakmak, düşünmek, hayal kurmak benim için yeterlidir. İkinci el kalemlerim de vardır, ilk el kalemleri her zaman tercih etmiş olmama rağmen. Ondan sonra hayalini kurarım bunun. Kulüpler veya ilişkiler derseniz, böyle bir kulüp üyeliğim yok ama muhabbetler vardır. Dolmakalem muhabbetleri vardır; bunlar çok güzeldir. İşte o zaman işin içine şu dolmakalem, bu dolmakalem muhabbetleri girer.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Konunun Tamamı<br />
internet ortamındaki Çeşitli Sayfalardan Derlenmiştir</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hobby Koleksiyonculuk - Kalem Koleksiyonu - Tükenmez ve Dolmakalem Koleksiyonu</span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Koleksiyonculuk Nedir? Çeşitleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Koleksiyonculuk kısaca, kişinin ilgi duyduğu bir alana ait çeşitli ürün ve objelerin belirli kriterler göz önünde bulundurularak toplanmasıdır. Bu kapsamda ürün ve obje yelpazesi çok geniştir. Bunu sınırlamak doğru olmaz. Toplama kriterleri de yine oldukça geniştir. Türe, renge, boyuta, tarihe vb. birçok faktöre göre toplama da söz konusudur. Özenle toplanan ve kriterlerine göre ayrılan ürünler rutin olarak kontrol edilir ve koleksiyon türüne göre değişmek ile beraber koleksiyona yeni ürünler katılarak koleksiyon genişletilmeye çalışılır.<br />
<br />
Koleksiyon yapmak özen, sabır, merak ve istek gerektirir. Koleksiyon türüne göre değişmek ile beraber bazen maddiyatta gerektirebilmektedir.<br />
<br />
Koleksiyon yapacak kişinin en önemli özelliklerinden birisi araştırmacı ve meraklı olmasıdır. Çünkü koleksiyon işi araştırmaya dayanır. Koleksiyonu yaptığınız ürünlerin özellikleri, nereden bulabileceğiniz, hangi kriterlere göre ayıracağınız… Kısacası birçok konu araştırma ve merakı gerektirir.<br />
<br />
Koleksiyonculuk yaşa, cinsiyete, eğitim durumuna, zenginliğe, fakirliğe bakmaz. Koleksiyonculuk tamamen kişinin kendisi ile alakalı bir durumdur. İnsanın içinden gelen bir istektir diyebilir. Bu tabir belki de en doğru olan tabirdir. Kişi içinden gelen bu isteği dizginleyemez ve kendi şartları doğrultusunda küçük veya büyük koleksiyon yapmaya merak salar. Birçok kişi ne demek istediğimi anlayacaktır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Koleksiyon Çeşitleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
Koleksiyon çeşitleri dediğimizde burada binlerce kategori sıralayabiliriz. Çünkü bu çeşitlilik tamamen kişinin hayal dünyası ile alakalı bir durumdur. Bir insan en ufak bir şeyi bile koleksiyon olarak görebilir ve buna koleksiyon değeri katabilir. Fakat ülkemizde ve Dünya’da başlıca yapılan ve birçok hobicinin tutkusu olmuş koleksiyon çeşitleri vardır. Bunlardan bazılarını sıralamak gerekirse;<br />
<br />
    Para (maden, kağıt, yerli, yabancı, hatıra vs.) koleksiyonu<br />
    Pul (damgalı, damgasız, yerli, yabancı vs.) koleksiyonu<br />
    Antika (telefon, gramofon, daktilo, kılıç vs.) koleksiyonu<br />
    Araba (klasik veya lüks gibi) koleksiyonu<br />
    Kartvizit koleksiyonu<br />
    Telefon kartı koleksiyonu<br />
    Rozet koleksiyonu<br />
    Tesbih koleksiyonu<br />
    Taso koleksiyonu<br />
    Oyuncak (eski, otomobil, bebek, peluş vs.) koleksiyonu<br />
    Kelebek koleksiyonu<br />
    Yaprak koleksiyonu<br />
    Tohum koleksiyonu<br />
    Düğme koleksiyonu<br />
    Kalem koleksiyonu<br />
    Plak koleksiyonu<br />
    Saat koleksiyonu<br />
    Forma koleksiyonu<br />
    Yumurta koleksiyonu<br />
    Kitap ayıracı koleksiyonu<br />
    Davetiye koleksiyonu<br />
    Taş koleksiyonu<br />
    Gazete ve dergi koleksiyonu<br />
<br />
Bunlar şimdi aklıma gelen ve sizlerle paylaşmak istediğim bazı koleksiyon çeşitleri. Yazımızın başında da dediğimiz gibi koleksiyonu sınırlamak mümkün değildir. Bu çeşitlere binlerce farklı çeşit eklemek mümkündür. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kalem Koleksiyonu - Tükenmez ve Dolmakalem Koleksiyonu</span></span><br />
<br />
Kâğıt ve kalemin ortadan kalktığı günlerdeyiz. Bilgisayarlar ve akıllı telefonlar kâğıt ve kalemin yerine geçeli çok oldu. Böyle bir dünyada siz hala kalem, kâğıt ve mürekkep üzerinde duruyorsunuz...<br />
<br />
Evet, hepimiz bilgisayar kullanıyoruz, çalışıyoruz ve hayatın gerçekleri bunu gerektiriyor ama sonunda her şey aslına rücu ediyor. Klavyeyle yazmak, bizim doğal yazış şeklimiz değil. Doğal olan insanın, elinin terinin, cildindeki yağın ve bileğindeki kokunun kâğıda geçtiği yazı şeklidir, onun karakterini gösteren şeydir. Klavyeyle yazmada bu farklılığı gösteren bir şey yok ama el yazısında herkesin karakterine ilişkin bir şey vardır. Asla rücu budur ki son yıllarda dünyada zaten dolmakaleme ilgide ciddi bir artış var.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İLK KALEMİM HOCAMDAN</span></span><br />
<br />
Sizdeki ilginin seyri nasıl oldu? Kalem sizi mürekkebe, o da kâğıda mı götürdü, yoksa tersi mi?<br />
<br />
Aslında bende kalem ve mürekkep ilgisi birlikte ilerlerdi diyebilirim. İlk dolmakalemimi lise son sınıftayken edebiyat öğretmenimin hediyesi olarak edindim. Kalemi alır almaz ilk yaptığım şey gidip bir mor mürekkep satın almak oldu.<br />
<br />
Peki, bir insan neden koleksiyon yapar ve dahası neden kalem koleksiyonu yapar?<br />
<br />
Benim koleksiyon hikâyem, hadi koleksiyon yapayım diyerek başlamadı. Ben dolmakalemleri çok seviyordum, bir iki tane dolmakalemim vardı, zamanla bu dolmakalem ağır geliyor, bu dolmakalem hafif kalıyor deyip yeni kalemler denemeye başladım. Bu ilgimi gören çevremdekilerin hediyesi ile de evimdeki kalem sayısı arttı. Belki de hepimiz mükemmel dolmakalemi arıyoruz aslında. Çünkü her dolmakalemin farklı bir anatomik yapısı var, ağırlığı farklı, ucu farklı, yazım konforu ve tutma yeri farklı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">TÜKETİP ATMAYA TEPKİ</span></span><br />
<br />
Bir dolmakalem kültüründen söz ediyorsunuz…<br />
<br />
Evet, böyle söylenebilir. Bizim eşya ile ilişkimiz, insanlarla ilişkimizi belirliyor. Eşyaya nasıl davranıyorsak bir süre sonra fark etmeksizin insanlara da öyle davranmaya başlıyoruz. Bizim anne babalarımız her şeyin onarıldığı, senelerce kullanıldığı bir kuşaktan geliyor. Bizim kuşağımıza geldiğimiz zaman bir şey en ufak bir darbeye maruz kaldığı zaman, yıprandığı ve çizildiği zaman, biz onları tamir ettirme ihtiyacı duymaksızın atıyoruz. Kalemler de böyle, tükenmez kalemler, iğne uçlu kalemler, jel uçlu kalemler… Zaten çok ucuz, işimizi de görüyor, alıyoruz, kullanıyoruz ve atıyoruz bu kalemleri. Ve bu insan ilişkilerine de yansıyor. Neden Mevlevilik'te 'görüşmek' diye bir tabir vardır. Mevlevi'ler, bir eşyayı kullanmadan önce ona saygı olarak onu öperler, kullandıktan sonra teşekkür etmek için yine öperler. Biz de aynı şekilde dolmakalemi aldığımız zaman kullanmadan önce ona saygı olarak bir kere yıkıyoruz, kullandıktan sonra tekrar yıkıyoruz, yine saygı gösteriyoruz ve belki de en önemlisi kullandıktan sonra 'bu bitti' diyerek atmıyoruz. Bu bir süre sonra kişinin, insan ilişkilerine de yansıyor. Çünkü biz eşyaya saygı göstermeyi unuttuk. Eşyaya tapmak demiyorum, eşyayı biriktirip ona sahip olmak için yaşamaktan da bahsetmiyorum. Kullandığımız günlük objelerin kıymetini bilmek anlamında söylüyorum.<br />
<br />
Siz hem koleksiyonunu yapıyor hem de kullanıyorsunuz…<br />
<br />
Bu yüzden ben kendimi koleksiyoncu olarak adlandırmıyorum. Ben elimdeki her kalemi mümkün mertebe kullanmaya çalışıyorum. Özel bir bağ kurduğum kalemler hariç, diğer kalemlerimi de sık sık arkadaşlarıma hediye etmeye ve elimdeki kalem sayısını azaltmaya gayret ediyorum.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yanardağın küllerinden kalem</span></span><br />
<br />
En sıra dışı neyle karşılaştınız? Kalem ya da mürekkep olarak…<br />
<br />
Kalemde benim için en sıra dışı olan şey Visconti'nin kalemiydi. Etna yanardağının küllerinden yapılmış bir kalemi var Visconti'nin. Hollanda'da çok butik mürekkep üretimi yapan bir firma var mesela, özellikle çok güzel mürekkepleri ve şişeleri var. Kâğıt olarak da mesela Tomoe River diye bir marka var, çok incedir o kâğıt ama asla arkasına mürekkep geçirmez. El yapımı kalemler vardır mesela, reçineden yapılan… El yapımı tornalardan geçirilip hazırlanan ve yurt dışından getirilen uçların takıldığı enteresan kalemler. Bufalo boynuzundan yapılan kalemler var.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dolmakaleme ilgisi olanlar için neler söylenebilir…</span></span><br />
<br />
Zincir kitapçıların kırtasiye reyonlarından satın almak yerine işi kırtasiyecilik olan insanlardan almayı tercih etmek daha sağlıklı bir yöntem. Yeni başlayanlara direkt pahalı kalemler yerine 50-60 liralık dolmakalemleri tavsiye edebilirim. Aynı yöntem mürekkepte de izlenebilir. Pahalı mürekkep iyidir gibi bir çıkarım yapmak doğru değil. Bunun yerine özellikle üretim tarihi eski olmayan, yani vitrinde çok beklememiş mürekkeplere yönelmek daha uygun olacaktır. Kâğıt ve defter de bu noktada bir sarf malzemesi olarak çıkıyor ve kullandığımız kaleme hatta sağlak veya solak olmamıza göre ihtiyacımız değişebiliyor. İnce uçlu kalemleri sevenlerin tercih edecekleri kâğıtlar ile kalın uçlu dolmakalemleri sevenlerin tercih edeceği kâğıtlar da farklı olacaktır.<br />
<br />
Ofis kırtasiye malzemelerinin en prestijli ürünü olan dolma kalemin bu şöhretini modern kalemin mucidi L.E. Waterman o zamanlardan tahmin etmiş midir bilinmez ama dolma kalem de diğer tüm icatlar gibi bir ihtiyaçtan doğmuş. İmzalayacağı önemli bir sözleşmeyi, kaleminin mürekkep akıtmasından dolayı imzalayamayan Waterman, bu duruma sinirlenerek birçok mürekkep besleme kanalına sahip olan bu kalemi icat etmiş. Bu sayede mürekkebin sistemli bir şekilde akmasını sağlayarak bu tür kazaların önüne geçmiş.<br />
<br />
Diğer mürekkepli kalemlerden farklı bir çalışma mekanizmasına sahip olan bu kalemlerin ucunda bir hazne bulunur. Siz kalemi kağıda her değdirdiğinizde bir damla mürekkep kağıda geçer ve hemen ardından bu diğer bir mürekkep damlası içeri giren havayla birlikte hazneye doğru ilerler. Kağıda bırakılan mürekkep miktarını ise kalemin ucundaki damarlar belirler. Bu çalışma prensibine “Kapıları Hareketi” denilir.<br />
<br />
Dolma kalemin tarihine baktığımızda, aslında bir kalemden daha fazlası olduğunu görüyoruz. Tarih sahnesinin baş aktörlerinin dolma kalemleri en az silahları kadar önemlidir onlar için. Biri başlangıcın diğeri ise sonun aracıdır çünkü. Günümüzde de dünya liderlerinin, bir prestij simgesi olduğu kadar kültür simgesi de olan dolma kalemleri kullandığını görüyoruz.<br />
Özel tasarımlar, tutkuya dönüşenler ve daha fazlası…<br />
<br />
Her şey dijitalleşiyor ve sürat kazanıyor ama bazı tutkular var ki hiçbir sürat bu tutkuların önüne geçemez. Bir ofis kırtasiye malzemesi olan dolma kalem de bir tutkudur bazıları için. Cross, Lamy, Faber-Castell ya da diğer dolma kalem markaları özel insanların hayatında özel anlamlar taşırlar. Örneğin, ünlü yazar Yaşar Kemal, romanlarını kalemle yazmayı tercih edenlerden. Son yıllarda ise dolma kalem tercihini Lamy’den yana kullanıyor. Orhan Pamuk da yazılarını dolma kalemle yazanlardan. Üstelik dolma kalemle ilgili ilginç bir koleksiyonu da bulunuyor ünlü yazarın. Pamuk, dolma kalem kartuşlarını bittiklerinde atmayarak biriktiriyor. Ernest Hemigway, Einstein, Yahya Kemal, Mario Levi ve daha birçok ünlü isim fikirlerini yazıya dökmede en iyi aracın dolma kalem olduğunu düşünüyor.<br />
<br />
Kalem hediye etmek karşınızdaki insana verdiğiniz değeri gösterir. Özel zamanlarda hediye edilen, özel bir hediyedir dolma kalem. İşte bu yüzden Kraliçe 2. Elizabeth tahta çıkışının 60. Yılı için altın kaplama bir dolma kalem tasarlattı ya da Monako Prensi Albert düğünü için özel bir dolma kalem üretilmesini istedi.<br />
<br />
Dolma kalem sahibi olmak ve nasıl kullanılacağını bilmek karşı tarafa hakkınızda büyük ipuçları verir. Bu demek oluyor ki dolma kalem satın almak yalnızca bir kalem satın almak değildir. Araştırma yapmak ve doğru karar vermek önemlidir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nasıl başladı bu ince zevkiniz?</span></span><br />
<br />
İlkokuldaydım. Anneannemin hediyesi olan lacivert bir Scrikss’ti ilk kalemim. Sahip çıkamadım, kaybettim kalemi. Yıllar geçti. Rahmetli babam hastaydı. Onu ziyarete gittim, yıllarca kullandığı Montblanc dolmakalemini verdi. Kapağı kırık, markası silinmişti. Servisine götürdüm, yenisinin fiyatına tamir ettiler. İşte o babamdan yadigar kalemle başladı herşey. Kalem cebimde, hemen mürekkep almaya gittim. Kağıda denemek için yazdım; yağ gibi kayıyordu. Kaleme tutuldum resmen. Tek dolmakalemle yetinemeyeceğimi anlayınca araştırdım, okudum, soruşturdum. İnternet büyük nimet. Kalem nasıl alınır, piyasada hangi kalem çok, hangisi az bulunur öğrendim. Daha önce pul, tahvil, antika ya da vintage müzik sistemleri gibi koleksiyonlarım olmuştu. Koleksiyon Kulübü’ne üye oldum, kalemi bilen insanlarla tanıştım. Yurt içi ve dışındaki gezilerde semt pazarları, antikacılar, bit pazarları, yazı ekipmanları fuarlarına gitmeye başladım.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaç dolmakaleminiz var?</span></span><br />
<br />
Koleksiyonumda 1530 civarında nitelikli, nadide, hikayesi olan dolmakalem var.<br />
<br />
Nasıl oluştu bu devasa kalem koleksiyonu?<br />
<br />
Bulduğunuz her şeyi alırsanız devasa bir çöplüğünüz olur. Ben de ilk birkaç yıl öyle yaptım. Sonra o kalemleri hediye ettim, az bulunanlara yöneldim. İstisnalar hariç sadece kullanılmış kalem alıyorum artık.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Neden ikinci el tercih ediyorsunuz?</span></span><br />
<br />
Piyasadaki yeni kalemlerin çoğu rezalet de ondan. Bir de yıpranmış, ümit kesilmiş ama yazma kabiliyetini kaybetmemiş kalemleri hayata döndürmenin heyecanı var. Kullanılmış kalemlerde bir sürü hikaye saklı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ne tür hikayeler mesela?</span></span><br />
<br />
Müzayededen bir kalem almıştım. Her şeyi altın, özel bir parça. Üzerinde sahibinin adı yazılıydı. Araştırdım, Amerikalı emekli bir senatör çıktı. İnternetten mesaj attım “Kaleminiz bende, ona iyi bakıyorum” diye. Yanıt verdi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mürekkebiniz de olmalı.</span></span><br />
<br />
Elbette. Mürekkeplere de meraklıyım. Rengarenk mürekkeplerin yanı sıra estetik, göze hoş gelen mürekkep şişeleri de alıyorum. Yazmak için yeşil mürekkebe iltimas geçiyorum.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">EN ESKİ KALEMİ 105 YAŞINDA!</span></span><br />
<br />
En eski kaleminiz kaç yaşında?<br />
<br />
Simplo marka 1910 yapımı bir dolmakalemim var. En eskisi o. Hemen hepsini kullanırım. Bir de kullanmaya kıyamadıklarım var. Onlara dokunuyorum, temizliyorum, seyrediyorum...<br />
<br />
Almayı planladığınız kalemler var mı?<br />
<br />
Dupont’un Humphrey Bogart ve Mont Blanc’ın Agatha Christie anısına yaptıkları kalemleri almayı planlıyorum.<br />
<br />
-Ben dolma kalem kullanmayı çok seviyorum.<br />
<br />
+En iyisi tükenmez kalem, ne uğraşacaksın mürekkeple?<br />
<br />
+Bilgisayarda yazmak varken dolma kalemi bırak kalem bile çok gereksiz.<br />
<br />
+Böyle şeylerle uğraşacağına daha faydalı şeyler yapmalısın.<br />
<br />
Eğer, sevgili okuyucular, siz de bu cevaplardan en az birine katılıyor veya bu cevaplara yakın hissediyorsanız fikrinizi değiştirmeye geldim!<br />
<br />
Diğer kalemlerin ve yazı yazmaya yarayan diğer araçların neden asla bir dolma kalemin yerini tutamayacağını Dolma Kalem 101 tadında anlatacağım.<br />
<br />
Ama ondan önce dolma kalemi kısaca tanıtmak istiyorum size.<br />
<br />
Dolma kalem, basit bir anlatımla, içinde mürekkep haznesi bulunan ve mürekkebin o hazneden kalemin orasındaki kanallara, oradan da kalemin ucuna gelmesiyle yazı yazmamıza olanak sağlayan bir kalem çeşididir. Divit denilen ve ucunun mürekkep şişesine batırılarak yazı aracı haline gelen kalemlerin mürekkebe batırılırken şişeyi sürekli devirmeleri üzerine Lewis Edson Waterman tarafından icat edilmiştir. Raflardaki Waterman mürekkeplerini hatırlayanlar varsa, evet, bu marka dolma kalemin mucidi tarafından kurulmuştur.<br />
<br />
Dolma kalemi diğer kalemlerden ayıran en önemli özellik dolma kalemin kişiselleştirilebilir olmasıdır.<br />
<br />
Dolma kalemin her şeyini siz seçersiniz. Dolma kalemin sahip olduğu her bir bileşen sizin kararınızla oluşur, dolayısıyla o kalem diğer kalemlerin olamayacağı kadar ait olur size.<br />
<br />
Model. Dolma kalem denildiğinde akla tek bir resim gelse de mürekkebin konulduğu hazne açısından çeşitli dolma kalem modelleri mevcuttur. Örneğin; kartuşlu modellerde dolma kalemin içine içi mürekkep dolu halde satılan bir tüp takılır. Konvertörlü ve pompalı modellerde ise o tüp birden fazla kullanılabilir ve boş halde satılır. Bu tipe istediğiniz renkte ve çeşitte mürekkep koyabilirsiniz. Kendinden pistonlu dolma kalemler ise, ki benim en sevdiğimdir, -adı üstünde- kalemin kendisi tüp olma özelliğini taşır. Bu model diğer modellere göre daha çok mürekkep almasıyla daha uzun süreli ve sık kullanımlara olanak sağlar.<br />
<br />
Gövde. Dolma kalem geçmişe göre her ne kadar daha az kullanılsa da hala oldukça büyük bir kullanıcı kitlesine sahiptir. Buna bağlı olarak da farklı zevklere uygun birçok renkte, desende ve tasarımda dolma kalem üretilir. Dolma kalem markaları her sene kendi modelleri için özel bir renk seçerler, bazen de yeni bir model tasarlarlar. Tasarlanan bu modeller seri üretim –yani her yıl üretilen-, sınırlı üretim –yani seri numarasına sahip ve sadece bir defa üretilen- veya özel üretim –seri numarasız ve bir defa üretilen, ancak isteğe bağlı olarak yeniden üretilme ihtimaline sahip- olabilir. Sınırlı üretimlerde, özellikle koleksiyoncular arasında, koleksiyonu zenginleştirecek o kalemi alabilmek için adeta tatlı bir savaş başlar.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yazmak ve Kalem Fetişi</span></span><br />
<br />
Mario Levi günümüz Türk edebiyatının en önemli ve çok yönlü aktörlerinden. Aynı zamanda iletişim eğitmeni olan Levi radyoculuktan gazeteciliğe birçok farklı alanda çalıştı, romanlarıyla büyük başarılara imza attı. Türkiye’de azınlık olgusu üzerinden yakın geçmişe bakan, otobiyografik öğeler de içeren yapıtlarıyla tanıdığımız Levi’yle görece daha az bilinen uğraşı dolmakalem koleksiyonerliği üzerine konuştuk.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dolmakalem merakınız nasıl başladı? Yazı tutkunuzu keşfettiğiniz dönemde mi yoksa daha önce mi?</span></span><br />
<br />
Dolmakalem merakımın tam olarak ne zaman başladığını söylemem kolay değil; ama yazıya ne zaman başladığımı biliyorum. 1975-76 yıllarında, üniversitenin henüz ilk sınıfındayken başlamıştım. Sonra istediğim yazıları yazabilmek için çok uzun bir mücadele döneminden geçtim. Hala da istediklerimin ne kadarını yazabildim, bilmiyorum; ama en azından bu umudu taşımaya devam ediyorum. Dolmakalem hayatıma ortaokul değilse bile lise yıllarında girmişti. Yazmayı sevmiyor değildim. Galiba sistematik bir şekilde dolmakalemle yazmaya ve dolmakalemi tercih etmeye 1980’li yılların sonlarında başladım; belki de 1990’lı yılların başlarıydı. Örneğin ilk hikaye kitabım olan ‘Bir Şehre Gidememek’ dolmakalemle yazıldı. ‘Jacques Brel’ 1986 yılında yayınlandı ve farklı kalemlerle yazılmıştı; dolmakalem henüz girmemişti hayatıma. Ama onu takip eden yıllarda, mesela 1991’deki ‘Madam Floridis Dönmeyebilir’ olsun, 1992’deki ‘En Güzel Aşk Hikayemiz’ olsun, hepsi dolmakalemle yazıldı. Yazdıkça benim dolmakalem merakım artmaya başladı. Gerçek anlamda koleksiyonerliğe geçişim 1990’lı yılların ortalarıdır. Ondan sonra dolmakalem ve defterler hayatımın vazgeçilemez bir parçası oldu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hangi dolmakalemler ‘koleksiyonluk’ olur sizin için? Birinci el ve ikinci el kalemleri karşılaştırdığınızda hangisi daha cazip?</span></span><br />
<br />
Tabii ki koleksiyonerlik mantığıyla baktığınızda ender ya da çok az kişide bulunabilir dolmakalemler bu mantığa uyar. Biz buna dolmakalemde çok az miktarda çıkan kalemler ya da ‘Limited Edition’ kalemler diyoruz. Kimileri 1000 tane, kimileri 1500-2000 tane çıkar ve bir daha çıkmaz. Bu kalemler ilerleyen yıllarda değer kazanır çünkü artık yenisi yoktur ve bazıları da kaybolmaya, yok olmaya yüz tutar. Sayısı azaldıkça değeri artar. Bu bütün koleksiyonlarda söz konusu olan bir mantıktır; pulda da kartpostalda da böyledir. Ama benim anlayışıma göre sadece bu yoktur; benim için önemli olan o dolmakalemin hayata geçmesidir ve bir hatırasının olmasıdır. Biraz yazarca bir deyişle bir ‘hikayesinin’ olmasıdır. Anlatılmaya değer bir tarafının olmasıdır. Örneğin ben eğer size “şu kalemle ‘İstanbul Bir Masaldı’, şu kalemle ‘En Güzel Aşk Hikayemiz’, şu kalemle ‘Bu Oyunda Gitmek Vardı’ kitaplarımı yazdım” dersem, o kalem o koleksiyonun değerli bir parçasıdır benim için. Üstelik dolmakalemle yazan çok az yazar kaldık. Artık yazarlar genelde doğrudan doğruya bilgisayarda yazmayı tercih ediyorlar. Ama ben hala bütün romanlarımı eskiler gibi defterlere ve dolmakalemle yazmaya devam ediyorum.<br />
<br />
Artık yazarlar genelde doğrudan doğruya bilgisayarda yazmayı tercih ediyorlar. Ama ben hala bütün romanlarımı eskiler gibi defterlere ve dolmakalemle yazmaya devam ediyorum.<br />
 <br />
Dolmakalem koleksiyonu yapan bir kişinin birtakım aksesuarları da toplaması gerekiyor, mürekkep, okka, kılıf gibi. Bu konuda neler söyleyeceksiniz? Sanırım bir dolmakaleme bütün bir set halinde her zaman ulaşamıyoruz.<br />
<br />
Aslında set dolmakalem fikri benim çok hoşuma gitmiyor. Eğer seti bir dolmakalem, bir tükenmezkalem, bir de rollerı, gerekirse aynı kutu içinde bir mürekkebi olan, albenisi çok, sunumu güzel olarak anlıyorsak, bu tür setlerden pek hazzettiğimi söyleyemem. Benim için önemli olan başlı başına dolmakalemin kendisidir. Söyledikleriniz doğru; birtakım aksesuarlar gerekir. Vazgeçilemez aksesuarlar vardır. Mesela bir dolmakalemin zaman zaman kutusu güzeldir. O kutuda durması gerekir o dolmakalemin, kutusuyla anlam kazanır. Çünkü iyi dolmakalemlerin çok iyi tasarımları da vardır. Bazen yanınızda birkaç dolmakalem olmasını isterseniz onların 3-4 dolmakalemi bir arada taşıyabileceğiniz kılıfları vardır, onlar önemlidir. Ama hepsinden vazgeçebilirim. Dolmakalemin hayata geçmesi için olmasa olmaz aksesuarı mürekkeptir. Mürekkep olmadan hiçbir dolmakalemi düşünemezsiniz. Benim için dolmakalemle olan ilişkim burada da anlam kazanıyor, çünkü farklı mürekkep renklerini tercih ediyorum. Bir de farklı mürekkep markaları var, onların da farklı tonları var. Mesela iyi bir Alman mürekkep markası olan Lamy’nin yeşili yine çok iyi bir Alman markası olan Graf von Faber-Castell’in yeşilinden farklıdır. Her ikisi de kendine göre güzeldir. Pelikan’ın yeşili de farklıdır. Neden yeşil diyorum? Çünkü ben kitaplarımı hep yeşil mürekkeple, arada sırada da sepya mürekkeple yazıyorum.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Koleksiyonunuzda kaç kalem var? Sizin için hangi markalar ön planda?</span></span><br />
<br />
İnanın saymadım. Ama 50-60, belki de 100 civarındadır. Az önce size “dolmakalem hayata geçmezse bir anlam taşımaz” diyordum ya, ben tasarımlarını sevdiğim birçok kalemi koleksiyonumun bir köşesinde bulunduruyorum. Birçoğuyla yazdım. Bazıları ayrı bir yerde duruyor ve hala yazılmayı bekliyor. Ama galiba en vazgeçemediğim iki marka Cross ve Graf von Faber-Castell. Onlardan asla vazgeçemiyorum, çünkü iyi bir dolmakalem iyi bir tasarımın yanı sıra iyi de yazmalıdır. Bazı dolmakalemlerle çok yazdığınızda yazı arada sırada kesintiye uğrar. Oysa kâğıdın üzerinde akmalıdır, patinaj yapar gibi; buz üzerinde süzülen buz patencilerini düşünün. Size sorun çıkarmamalıdır. Bana hiç sorun çıkarmayan iki marka Cross ve Graf von Faber-Castell olduğu için onları hep kullandım. Romanlarım için vazgeçilmez kalemlerdir onlar.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Peki sizin için en değerli kalem?</span></span><br />
<br />
Benim için en değerli kalem manevi değeri yüksek olan kalemdir. Dolayısıyla manevi açıdan değerli bir kalem, ki maddi açıdan çok değerli bir kalem değildir, Pelikan’ın oblik uç yani yatay uç dediğimiz bir kalemidir. Çünkü ‘İstanbul Bir Masaldı’ bu kalemle yazıldı. Yaklaşık yedi yılda yazdım bu kitabı. Kaç şişe yeşil mürekkep tükettiğimi bilmiyorum. Hatta birazcık da kırıktır o dolmakalem. Ama benim için en değerli dolmakalem odur.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dolmakalem toplamak maliyetli bir uğraş mı? Nadir dolmakalemlere nasıl erişilir? Fuar ve müzayedelere gitmek mi ya da birtakım bağlantılar ve gruplara ulaşmak mı gerekiyor?</span></span><br />
<br />
Böyle gruplar var. Müzayedeler de vardır şüphesiz, ama benim ilgimi çekmiyor doğrusu. Ben keşfe çıkarım; belirli ritüellerim vardır. Örneğin yurtdışına gittiğimde belirli şehirlerde gittiğim belirli dolmakalem mağazaları vardır; onlar beni zaten tanırlar. Giderim, eğer yeni bir model bütçeme de uygunsa alırım. Bazı dolmakalemlerin fiyatları hakikaten çok yüksektir. İyi bir dolmakalem koleksiyoneri olmak herkesin harcı değildir. İnanın abartmadan söylüyorum, bazı kalemler bir araba fiyatınadır. Çünkü sadece 200 tane çıkar ve fildişindendir örneğin. Çok özel kalemlerdir onlar. Ben bu kadar abartmaktan hoşlanmıyorum; bir kaleme altmış bin Euro vermek bana çok fazla geliyor. Üstelik böyle bir hırsım da yok. Zaman zaman pahalı olabilecek, zaman zaman da çok uygun fiyatlara alınabilecek kalemler vardır. Bir kalemi görürsünüz ve o anda sizi çarparsa çarpar; anlıktır bu. Mesela benim eskicilerden, bitpazarlarından aldığım kalemler vardır. Bazıları çalışır, bazıları da çalışmaz; önemli değil. O anda hoşuma gitmiştir. O anda benim elimin altında olması gerekir. Zaman zaman bakmak, düşünmek, hayal kurmak benim için yeterlidir. İkinci el kalemlerim de vardır, ilk el kalemleri her zaman tercih etmiş olmama rağmen. Ondan sonra hayalini kurarım bunun. Kulüpler veya ilişkiler derseniz, böyle bir kulüp üyeliğim yok ama muhabbetler vardır. Dolmakalem muhabbetleri vardır; bunlar çok güzeldir. İşte o zaman işin içine şu dolmakalem, bu dolmakalem muhabbetleri girer.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Konunun Tamamı<br />
internet ortamındaki Çeşitli Sayfalardan Derlenmiştir</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hoby Forumculuk Neden Güç Kaybediyor?]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=9273</link>
			<pubDate>Wed, 29 Apr 2020 12:09:32 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=9273</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-family: Georgia;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hoby Forumculuk Neden Güç Kaybediyor?</span><br />
<br />
Forum Siteleri Nedir? Forumlar Hakkında Önemli Bilgiler<br />
<br />
Forum sitelerinin ne olduğu ve işleyişlerine dair bazı yararlı bilgiler vereceğiz.<br />
<br />
Forum sitesi, yetkililer harici kişilerin de paylaşım yapıp tartışma ortamı oluşturabildiği, görüşlerini, çalışmalarını diğer insanlarla paylaşabildikleri internet sitesidir. Forum siteleri tek bir alanda olabileceği gibi birden fazla kategoride, hatta genel kategorilerde olabilirler.<br />
<br />
Bir sitenin forum olup olmadığını nasıl anlarım?<br />
<br />
Bunun  için o sitenin görünüşünü ve iç yapısını inceleyin. Mesela altta verdiğimiz görsel bir forum sitesine aittir.  Forumlar bu şekilde alt alta bölümlere ayrılır ve her bölüm içerisinde o bölümle alakalı yazılar olur. Bu yazıları bazı istisnai durumlar hariç olmak üzere yetkililer de üyeler de yazabilir. Yani herkesin içerik girebileceği ve bu şekilde alt alta bölümlere ayrılan paylaşım siteleridir.<br />
<br />
Forum sitelerinde genellikle oldukça katı kurallar vardır. Bunun nedeni de bir foruma üye olan herkesin mesaj gönderebilmesidir. Haliyle tüm mesajların anında denetlenmesi zordur. Forum sitelerinden özellikle reklam yapmak için faydalanmaya çalışan veya ahlaka uygun olmayan, diğer üyelerin rahatsız olabilecekleri yazılar yazan pek çok kişi bulunduğundan zamanla forumlarda bir asayişin sağlanması öngörülmüş, Forum Kuralları isimli bir kurallar zinciri oluşturulmuştur. Forum kuralları, üyelerin uymaları gereken şeyleri ifade eder ve bu kurallara uymayan üyeler cezalandırılır yani forum tabiriyle banlanırlar. Hatta forum kurallarının uygulanabilmesi için kuralları denetleyen forum  yetkilileri bile vardır. Bazı forumların yönetimleri çok katı iken bazı forumlar daha esnektir. Forum kuralları belirleyenler ise sitenin admini veya yönetim grubunun toplantılarıdır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Forum sitelerinin çöküşü<br />
<br />
Forum siteleri her ne kadar çok güçlü siteler olsada aktif kalmaları normal internet sitelerinden çok daha önemlidir. Çünkü forum sitelerine yapısı gereği sürekli birileri bir şeyler yazmalı, site güncel kalmalıdır yani kısacası forum siteleri kalabalık olunca tadı çıkar. Kalabalık olmayan, güncelliğini yitirmiş bir forum sitesinde kimse takılmak istemeyeceğinden aktifliğini yitirmiş forum siteleri genellikle kapanmakta veya kendi haline bırakılmaktadır.<br />
<br />
Forum siteleri yıllar önce daha aktif ve güçlü paylaşım platformları iken günümüzde eski gücünü yitirmiştir. Bunun sebebi de yapı itibariyle forumların işlevlerini görebilen Facebook platformunun ortaya çıkması ve forumlarda artık insanların takılmamaya başlamasıdır. Bu kaba bir tabir ile şöyle söylenebilir; Forum siteleri çok sayıda bulunuyordu ve her forum sitesinde belli bir kitle vardı.Forum siteleri arasında bir iletişim bulunmadığından ünlü bir forum sitesinde takılan bir kişinin, bir başka ünlü forum sitesinde vakit geçiren kişiden haberi olmuyordu veya gerçek kimliğini bilmiyordu. Facebook ise tüm herkesi tek bir platformda buluşturarak ilki başardı. Ancak tabii Facebook’un bir forum sitesi olmaması, farklı bir yapıyı benimsemesi forum sitesi kültürünün çökmesine neden olmuştur. Günümüzde hala pek çok ünlü forum sitesi vardır ancak özellikle genel kategoride yani sohbet üzerine kurulu forum sitelerinin miladı dolmuş, eski aktifliklerini yitirmişlerdir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Forum Sitesi NASIL Gezilir</span></span><br />
<br />
<iframe width="560" height="315" src="//www.youtube-nocookie.com/embed/6_GWwuM4X7E" frameborder="0" allowfullscreen="true"></iframe><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Forum ve Forumculuk</span><br />
<br />
Bir zamanların sanal kasırgası forumlar ve forumculuk kavramı gün geçtikçe erimeye ve tükenmeye başlamasına ve bu gidişatın nasıl bir yol izlediğine beraber bakalım.<br />
<br />
<br />
Bizde bir zamanlar bir kaç forumda binlerce mesajı olan adminlik, modluk, editörlük vs. yapmış , güzel dostluklar kurmuş, yeni bilgiler öğrenmiş ve kendini geliştirmek için uygun bir ortam bulmuş kişilerdik. Zamanla değişen şartlar ve gelişen imkanlarla forum dünyasından kopmasakta artık aktif bir kullanıcıdan ziyade sıradan ziyaretçi gibi takılıyoruz. Kısaca forumculuk hikayesini birde biz anlatalım dedik.<br />
<br />
Forum genel anlam olarak, tartışma konularının başlatıldığı, sonradan üzerinde görüşlerin bildirildiği bir platformdur. Genel kullanım alanı ise özelliklerin, sorunların, ürünlerin tartışılması, dosya ve bilgi paylaşımı ile karşılıklı yardımlaşma alanıdır.<br />
<br />
Dünyada forumculuk 1998 yılında başladığı kabul edilir. Türkiye de forum kavramı 2000 li yılların başlarında dünya ile beraber başladı. ilk kayda değer forumlar 2003 - 2005 gibi ortaya çıkmaya başladılar. Forumlar şimdiye kadarki altın yıllarını 2007 - 2011 arasında yaşadılar. 2012 yıllarından sonra kısa bir duraklama ve hızlı bir gerileme dönemi başladı. Bundan sonra bir çok forum kapanmaya yada gerilemeye başladı. Arkasında sponsor yada reklam geliri bulunmayan forumların kapanması hızlı olurken. Ayakta kalan bazı forumlar bir kaç kişinin üstüne yük yüklerken forumun ömrü tamamen bu kişilerin gayretine, zamanına ve sabrına endexlendi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peki forumculuk neden geriledi ?</span><br />
<br />
Tabiki bunun asıl nedeni tek bir sorundan değil bir çok nedenden kaynaklandı. Ama iki temel açıdan konuyu ele almak daha açıklayıcı ve sonuç odaklı olacaktır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">1-) Forum yöneticileri açısından forumculuğun gerilemesi :</span><br />
<br />
Eskiden üstadlar forumlara takılır, çömezlere yardım eder, yol gösterir, ziyaretçi sorunlarına cevap verir ve bilir kişi rolünü üstlenirlerdi. Zamanla bu üstadların çoğu ya kendi formunu açmak istedi yada son kullanıcıdan ziyade yeraltına çekilip kendisi gibi üstadlarla iletişim dışında sessizliğe büründü. Bazılarıda zamanla forumculuktan kopup başka kulvarlara geçtiler. Özellikle blog kavramı geliştikçe üstadların tercihleri blogculuğa yöneldi.<br />
Forumlardaki üstadların sayısının azalması dışarıdan fark edilmesede forumculuğun gerilemesini başlatan ilk önemli darbe oldu. Sonra forum yönetimine daha acemiler yada daha ergen tayfa görünmeye başladı, Reklam geliri yada kişisel ego ön plana çıkmaya boş mesaj yada yarım yamak cevaplar çoğalmaya başladı. Bir zaman sonra düzgün bilgiden ziyade teşekkür , ilk mesajı ben yazdım , rep verdim, klavyene sağlık gibi kalabalık mesajlardan soruya verilen cevap bulunamaz hale gelen forumlardan geçilmez oldu. Forumculuk duraksadıkça saçma paylaşımlar , yönetim içi uyumsuzluklar ortaya çıkmaya ve düzenin bozulmasına neden oldu. Sürekli kopyala yapıştır mesajlaın doğruluğu kontrol dahi edilmeden yayınlanmaya , kalitesiz içerik sayısı artmaya, forum başlıkları altında başlıkla alakası olmayan chat muhabbeti mesajlara dönüştü. Niş kavramından çıkılıp her şey olsun yanılgısına düşüldü. Daha bir çok neden olsada her forumun genel olarak gerileten faktörlerin temelinde çoğunlukla bunlar oldu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">2-) Ziyaretçi açısından kullanıcı eğilimleri ve user tercihlerinin forumculun gerilemesi üzerine etkileri :</span><br />
<br />
Aradığını bulamayan ziyaretçi forumda fazla durmaz, sorduğu soruya düzgün cevap alamayan ziyaretçide başka yerlere bakma ihitiyacı hisseder. Çok fazla reklam , üye olma mecburiyeti, konularda yazılan lisanın kötülüğü ziyaretçide güvensizliğe neden olur. Türkçe forumlarda çok sık karşılaştığımız bu durumlar, bir alternatif olunca kişilerin forum dışı platformları tercih etmelerine neden oldu. Forumlarda sinir bozucu kıl tiplerin mesajlarına izin verilmesi, efendi kullanıcıları uzaklaştırdı. Tabi ki kullanıcı eğilimlerini etkileyen önemli değişiklikler ve gelişmelerde zaman içinde çoğaldı. Önceleri internette sosyalleşmek için yapılacak şey sayısı az olduğunda en güzel ortamlar forumlardı ama günümüzde çeşit sayısı çok daha fazla ve zaman geçirmek için daha eğlenceli mecralar ortaya çıktı. Forumlara önemli bir darbe googlenin panda güncellemesi ile geldi. Google sonuçlarında bir şey aradığınızda eskiden forumlar üst sıralarda sıralanırken, kullanıcıların sayfayı açıp üye ol sonra gör, alakasız yüzlerce sayfa uzayan mesaj kalabalığını görüp googleye geri dönüp aramaya devam ettiğini gören google amca, forumlara sıralamada ağır bir darbe vurdu. Ama en ağır darbe facebooktan geldi. Facebook insanlara forumlardakiden fazla sosyalleşme ve eğlence sunuyordu. Özellikle genç kitlenin ilgisini hızlı bir biçimde üzerine topladı. Kısa sürede gücü eline aldı ve forumlarda geçirilen zamanı ve kalabalığı kendisine çekti. Bunların dışında üye olma mecburiyeti, mesaj yazma mecburiyeti, reklam tıklama mecburiyeti gibi kavramlar son kullanıcıyı soğuttu. Ziyaretçinin yazdığı yazıların sebepsiz silinmesi yada değiştirilmesi, kullanıcıyı üzdü. Forum sayısındaki aşırı artış, her forumu olumsuz yönde etkiledi. Forum içeriğinin sürekli kalite kaybetmesi, reklam ve ya belirli kasıtlarda yazılmış mesajlar forumların güven algısını zayıflattı. Yöneticilerin kafasına göre hareketleri, forum içi saçma sapan uygulamalar , garip garip kurallar forum içi dayanışmayı azalttı. Googlede bir şey arayan kullanıcı aynı mesajı yüzlerce forumda kopyala yapıştır olduğunu fark edince ve altına soru sorduğunda düzgün bir cevap alamadığını yada hiç cevap verilmediğini fark edince forumun adını unutmayı tercih etti...<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peki forumcuk ne yöne gidiyor ?</span><br />
<br />
Buna en güzel misali çevremizdeki internet kafelerden verebiliriz. Bir zamanlar her mahallede bir kaç tane , hatta bazem yanyana 3-4 internet kafe görmek olasıydı. Zamanla kısa bir duraklama ve hızlı bir gerileme, dolayısıyla sayılarında hızlı bir düşüş oldu. Ayakta kalanlar ya arkasında sağlam bir güç olanlar ya bu işi mikro düzeyde beklentisiz yapanlar yada kulvarında yalnız kalanlar oldu. Forumculukta aynı bu paralelde değerlendirilebilir. Arkasında güç olan forumlar devam ederken geriye kalanlar ya micro düzelde kalacak yada atıl durumda olacaktır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Forumcular ne yapmalı ?</span><br />
<br />
Tabiki forum kavramı ve forumculuk olayları bitmedi , uzun bir zamanda bitmeyecek ama bir forumun ayakta uzun süreler kalabilmesi için bazı temel unsurları yerine getirmeli değişime ayak uydurmalı, yada ıssızlığı kabul etmelidir. Bu temel unsurları sıralayacak olursak<br />
*Forumun içeriğine göre o konularda bilgi sahibi modlar bulundurulmalı.<br />
*Kalabalık yapan mesajlar ve yanlış yönlendirme yapan mesajlar, en önemlisi yanlış bilgi içeren mesajlar kaldırılmalı.<br />
*Genel forumdan ziyade ana gövdesi olan belirli bir alana özdeşleşmiş niş forumlara yönenilmeli<br />
*Rep ver alkış al gibi çocuksu kavramlardan vazgeçilmeli<br />
*İçeriğe ulaşmak için üye olmak , mesaj yazmak, reklam tıklamak gibi zorunluluklar kaldırılmalı<br />
*İçerik kalitesi ön plana çıkarılıp kopyala yapıştırdan ziyade, özgün mesajların sayısı fazlalaştırılmalı.<br />
*içerik üreten ve konusunda sorulan sorulara cevap verebilecek kişi sayısı artırılmalı<br />
*Sürekli içerik girilmeli<br />
*Arşiv canlı ve güncel tutulmalı<br />
*Lisan kullanımına özen gösterilmeli<br />
*Gereksiz mesaj kalabalığından uzak durulmalı<br />
*Sponsor ve ya reklam gelir dengesi kurulmalı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BU MAKALE iNTERNETTEN ALINTIDIR</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-family: Georgia;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hoby Forumculuk Neden Güç Kaybediyor?</span><br />
<br />
Forum Siteleri Nedir? Forumlar Hakkında Önemli Bilgiler<br />
<br />
Forum sitelerinin ne olduğu ve işleyişlerine dair bazı yararlı bilgiler vereceğiz.<br />
<br />
Forum sitesi, yetkililer harici kişilerin de paylaşım yapıp tartışma ortamı oluşturabildiği, görüşlerini, çalışmalarını diğer insanlarla paylaşabildikleri internet sitesidir. Forum siteleri tek bir alanda olabileceği gibi birden fazla kategoride, hatta genel kategorilerde olabilirler.<br />
<br />
Bir sitenin forum olup olmadığını nasıl anlarım?<br />
<br />
Bunun  için o sitenin görünüşünü ve iç yapısını inceleyin. Mesela altta verdiğimiz görsel bir forum sitesine aittir.  Forumlar bu şekilde alt alta bölümlere ayrılır ve her bölüm içerisinde o bölümle alakalı yazılar olur. Bu yazıları bazı istisnai durumlar hariç olmak üzere yetkililer de üyeler de yazabilir. Yani herkesin içerik girebileceği ve bu şekilde alt alta bölümlere ayrılan paylaşım siteleridir.<br />
<br />
Forum sitelerinde genellikle oldukça katı kurallar vardır. Bunun nedeni de bir foruma üye olan herkesin mesaj gönderebilmesidir. Haliyle tüm mesajların anında denetlenmesi zordur. Forum sitelerinden özellikle reklam yapmak için faydalanmaya çalışan veya ahlaka uygun olmayan, diğer üyelerin rahatsız olabilecekleri yazılar yazan pek çok kişi bulunduğundan zamanla forumlarda bir asayişin sağlanması öngörülmüş, Forum Kuralları isimli bir kurallar zinciri oluşturulmuştur. Forum kuralları, üyelerin uymaları gereken şeyleri ifade eder ve bu kurallara uymayan üyeler cezalandırılır yani forum tabiriyle banlanırlar. Hatta forum kurallarının uygulanabilmesi için kuralları denetleyen forum  yetkilileri bile vardır. Bazı forumların yönetimleri çok katı iken bazı forumlar daha esnektir. Forum kuralları belirleyenler ise sitenin admini veya yönetim grubunun toplantılarıdır.<br />
<br />
 <br />
<br />
Forum sitelerinin çöküşü<br />
<br />
Forum siteleri her ne kadar çok güçlü siteler olsada aktif kalmaları normal internet sitelerinden çok daha önemlidir. Çünkü forum sitelerine yapısı gereği sürekli birileri bir şeyler yazmalı, site güncel kalmalıdır yani kısacası forum siteleri kalabalık olunca tadı çıkar. Kalabalık olmayan, güncelliğini yitirmiş bir forum sitesinde kimse takılmak istemeyeceğinden aktifliğini yitirmiş forum siteleri genellikle kapanmakta veya kendi haline bırakılmaktadır.<br />
<br />
Forum siteleri yıllar önce daha aktif ve güçlü paylaşım platformları iken günümüzde eski gücünü yitirmiştir. Bunun sebebi de yapı itibariyle forumların işlevlerini görebilen Facebook platformunun ortaya çıkması ve forumlarda artık insanların takılmamaya başlamasıdır. Bu kaba bir tabir ile şöyle söylenebilir; Forum siteleri çok sayıda bulunuyordu ve her forum sitesinde belli bir kitle vardı.Forum siteleri arasında bir iletişim bulunmadığından ünlü bir forum sitesinde takılan bir kişinin, bir başka ünlü forum sitesinde vakit geçiren kişiden haberi olmuyordu veya gerçek kimliğini bilmiyordu. Facebook ise tüm herkesi tek bir platformda buluşturarak ilki başardı. Ancak tabii Facebook’un bir forum sitesi olmaması, farklı bir yapıyı benimsemesi forum sitesi kültürünün çökmesine neden olmuştur. Günümüzde hala pek çok ünlü forum sitesi vardır ancak özellikle genel kategoride yani sohbet üzerine kurulu forum sitelerinin miladı dolmuş, eski aktifliklerini yitirmişlerdir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Forum Sitesi NASIL Gezilir</span></span><br />
<br />
<iframe width="560" height="315" src="//www.youtube-nocookie.com/embed/6_GWwuM4X7E" frameborder="0" allowfullscreen="true"></iframe><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Forum ve Forumculuk</span><br />
<br />
Bir zamanların sanal kasırgası forumlar ve forumculuk kavramı gün geçtikçe erimeye ve tükenmeye başlamasına ve bu gidişatın nasıl bir yol izlediğine beraber bakalım.<br />
<br />
<br />
Bizde bir zamanlar bir kaç forumda binlerce mesajı olan adminlik, modluk, editörlük vs. yapmış , güzel dostluklar kurmuş, yeni bilgiler öğrenmiş ve kendini geliştirmek için uygun bir ortam bulmuş kişilerdik. Zamanla değişen şartlar ve gelişen imkanlarla forum dünyasından kopmasakta artık aktif bir kullanıcıdan ziyade sıradan ziyaretçi gibi takılıyoruz. Kısaca forumculuk hikayesini birde biz anlatalım dedik.<br />
<br />
Forum genel anlam olarak, tartışma konularının başlatıldığı, sonradan üzerinde görüşlerin bildirildiği bir platformdur. Genel kullanım alanı ise özelliklerin, sorunların, ürünlerin tartışılması, dosya ve bilgi paylaşımı ile karşılıklı yardımlaşma alanıdır.<br />
<br />
Dünyada forumculuk 1998 yılında başladığı kabul edilir. Türkiye de forum kavramı 2000 li yılların başlarında dünya ile beraber başladı. ilk kayda değer forumlar 2003 - 2005 gibi ortaya çıkmaya başladılar. Forumlar şimdiye kadarki altın yıllarını 2007 - 2011 arasında yaşadılar. 2012 yıllarından sonra kısa bir duraklama ve hızlı bir gerileme dönemi başladı. Bundan sonra bir çok forum kapanmaya yada gerilemeye başladı. Arkasında sponsor yada reklam geliri bulunmayan forumların kapanması hızlı olurken. Ayakta kalan bazı forumlar bir kaç kişinin üstüne yük yüklerken forumun ömrü tamamen bu kişilerin gayretine, zamanına ve sabrına endexlendi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peki forumculuk neden geriledi ?</span><br />
<br />
Tabiki bunun asıl nedeni tek bir sorundan değil bir çok nedenden kaynaklandı. Ama iki temel açıdan konuyu ele almak daha açıklayıcı ve sonuç odaklı olacaktır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">1-) Forum yöneticileri açısından forumculuğun gerilemesi :</span><br />
<br />
Eskiden üstadlar forumlara takılır, çömezlere yardım eder, yol gösterir, ziyaretçi sorunlarına cevap verir ve bilir kişi rolünü üstlenirlerdi. Zamanla bu üstadların çoğu ya kendi formunu açmak istedi yada son kullanıcıdan ziyade yeraltına çekilip kendisi gibi üstadlarla iletişim dışında sessizliğe büründü. Bazılarıda zamanla forumculuktan kopup başka kulvarlara geçtiler. Özellikle blog kavramı geliştikçe üstadların tercihleri blogculuğa yöneldi.<br />
Forumlardaki üstadların sayısının azalması dışarıdan fark edilmesede forumculuğun gerilemesini başlatan ilk önemli darbe oldu. Sonra forum yönetimine daha acemiler yada daha ergen tayfa görünmeye başladı, Reklam geliri yada kişisel ego ön plana çıkmaya boş mesaj yada yarım yamak cevaplar çoğalmaya başladı. Bir zaman sonra düzgün bilgiden ziyade teşekkür , ilk mesajı ben yazdım , rep verdim, klavyene sağlık gibi kalabalık mesajlardan soruya verilen cevap bulunamaz hale gelen forumlardan geçilmez oldu. Forumculuk duraksadıkça saçma paylaşımlar , yönetim içi uyumsuzluklar ortaya çıkmaya ve düzenin bozulmasına neden oldu. Sürekli kopyala yapıştır mesajlaın doğruluğu kontrol dahi edilmeden yayınlanmaya , kalitesiz içerik sayısı artmaya, forum başlıkları altında başlıkla alakası olmayan chat muhabbeti mesajlara dönüştü. Niş kavramından çıkılıp her şey olsun yanılgısına düşüldü. Daha bir çok neden olsada her forumun genel olarak gerileten faktörlerin temelinde çoğunlukla bunlar oldu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">2-) Ziyaretçi açısından kullanıcı eğilimleri ve user tercihlerinin forumculun gerilemesi üzerine etkileri :</span><br />
<br />
Aradığını bulamayan ziyaretçi forumda fazla durmaz, sorduğu soruya düzgün cevap alamayan ziyaretçide başka yerlere bakma ihitiyacı hisseder. Çok fazla reklam , üye olma mecburiyeti, konularda yazılan lisanın kötülüğü ziyaretçide güvensizliğe neden olur. Türkçe forumlarda çok sık karşılaştığımız bu durumlar, bir alternatif olunca kişilerin forum dışı platformları tercih etmelerine neden oldu. Forumlarda sinir bozucu kıl tiplerin mesajlarına izin verilmesi, efendi kullanıcıları uzaklaştırdı. Tabi ki kullanıcı eğilimlerini etkileyen önemli değişiklikler ve gelişmelerde zaman içinde çoğaldı. Önceleri internette sosyalleşmek için yapılacak şey sayısı az olduğunda en güzel ortamlar forumlardı ama günümüzde çeşit sayısı çok daha fazla ve zaman geçirmek için daha eğlenceli mecralar ortaya çıktı. Forumlara önemli bir darbe googlenin panda güncellemesi ile geldi. Google sonuçlarında bir şey aradığınızda eskiden forumlar üst sıralarda sıralanırken, kullanıcıların sayfayı açıp üye ol sonra gör, alakasız yüzlerce sayfa uzayan mesaj kalabalığını görüp googleye geri dönüp aramaya devam ettiğini gören google amca, forumlara sıralamada ağır bir darbe vurdu. Ama en ağır darbe facebooktan geldi. Facebook insanlara forumlardakiden fazla sosyalleşme ve eğlence sunuyordu. Özellikle genç kitlenin ilgisini hızlı bir biçimde üzerine topladı. Kısa sürede gücü eline aldı ve forumlarda geçirilen zamanı ve kalabalığı kendisine çekti. Bunların dışında üye olma mecburiyeti, mesaj yazma mecburiyeti, reklam tıklama mecburiyeti gibi kavramlar son kullanıcıyı soğuttu. Ziyaretçinin yazdığı yazıların sebepsiz silinmesi yada değiştirilmesi, kullanıcıyı üzdü. Forum sayısındaki aşırı artış, her forumu olumsuz yönde etkiledi. Forum içeriğinin sürekli kalite kaybetmesi, reklam ve ya belirli kasıtlarda yazılmış mesajlar forumların güven algısını zayıflattı. Yöneticilerin kafasına göre hareketleri, forum içi saçma sapan uygulamalar , garip garip kurallar forum içi dayanışmayı azalttı. Googlede bir şey arayan kullanıcı aynı mesajı yüzlerce forumda kopyala yapıştır olduğunu fark edince ve altına soru sorduğunda düzgün bir cevap alamadığını yada hiç cevap verilmediğini fark edince forumun adını unutmayı tercih etti...<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peki forumcuk ne yöne gidiyor ?</span><br />
<br />
Buna en güzel misali çevremizdeki internet kafelerden verebiliriz. Bir zamanlar her mahallede bir kaç tane , hatta bazem yanyana 3-4 internet kafe görmek olasıydı. Zamanla kısa bir duraklama ve hızlı bir gerileme, dolayısıyla sayılarında hızlı bir düşüş oldu. Ayakta kalanlar ya arkasında sağlam bir güç olanlar ya bu işi mikro düzeyde beklentisiz yapanlar yada kulvarında yalnız kalanlar oldu. Forumculukta aynı bu paralelde değerlendirilebilir. Arkasında güç olan forumlar devam ederken geriye kalanlar ya micro düzelde kalacak yada atıl durumda olacaktır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Forumcular ne yapmalı ?</span><br />
<br />
Tabiki forum kavramı ve forumculuk olayları bitmedi , uzun bir zamanda bitmeyecek ama bir forumun ayakta uzun süreler kalabilmesi için bazı temel unsurları yerine getirmeli değişime ayak uydurmalı, yada ıssızlığı kabul etmelidir. Bu temel unsurları sıralayacak olursak<br />
*Forumun içeriğine göre o konularda bilgi sahibi modlar bulundurulmalı.<br />
*Kalabalık yapan mesajlar ve yanlış yönlendirme yapan mesajlar, en önemlisi yanlış bilgi içeren mesajlar kaldırılmalı.<br />
*Genel forumdan ziyade ana gövdesi olan belirli bir alana özdeşleşmiş niş forumlara yönenilmeli<br />
*Rep ver alkış al gibi çocuksu kavramlardan vazgeçilmeli<br />
*İçeriğe ulaşmak için üye olmak , mesaj yazmak, reklam tıklamak gibi zorunluluklar kaldırılmalı<br />
*İçerik kalitesi ön plana çıkarılıp kopyala yapıştırdan ziyade, özgün mesajların sayısı fazlalaştırılmalı.<br />
*içerik üreten ve konusunda sorulan sorulara cevap verebilecek kişi sayısı artırılmalı<br />
*Sürekli içerik girilmeli<br />
*Arşiv canlı ve güncel tutulmalı<br />
*Lisan kullanımına özen gösterilmeli<br />
*Gereksiz mesaj kalabalığından uzak durulmalı<br />
*Sponsor ve ya reklam gelir dengesi kurulmalı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BU MAKALE iNTERNETTEN ALINTIDIR</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hoby Blogculuk Nedir?]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=8792</link>
			<pubDate>Sun, 15 Mar 2020 09:26:26 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=8792</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Blog Nedir?</span><br />
<br />
Web tabanlı bilgi paylaşım ağı olan blog, insanların bildiği, öğrendiği ve paylaşmak istediği paylaşımları aktarmayı sağlayan mecradır. weB-LOGin kelimelerinin kısaltımı şeklinde oluşan blog kelimesi birleşik kelimenin kısaltması olarak oluşturulmuştur. İnternet ortamında kişisel internet sayfası sahibi olmak isteyenler için blog özel bir seçenektir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Blogla Sitenin Ne Farkı Var?</span><br />
<br />
Kullanıcılar genellikle internet sitesi ile blogun farkını merak etmektedirler. İnternet siteleri kendi içinde türlere ayrılır. Blog da bir internet sitesidir. Ancak portal sitesi, blog sitesi ve forum sitesi gibi türleri olan internet sitesi seçenekleri arasında blog sitesi kendi tarzı ile farklı bir internet sitesi konseptidir. Kullanıcıların merak ettiği bir diğer konu da blog sayfası için kod bilgisinin gerekli olup olmadığıdır. Kod bilginiz olsa da olmasa da blog sahibi olmanız mümkündür. Hazır tasarım halinde olan binlerce blog seçeneği arasından beğeninize göre blog tercihi yapabilirsiniz. Eğer kod bilgisine sahipseniz bu durumda kendi blog sayfanızı kendinize özel şekilde tasarlayabilirsiniz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Blog Türleri</span><br />
<br />
Çok sayıda blog türü vardır. Bilgi verme amaçlı olan blog siteleri sadece bilgiye odaklı ve tasarım detayı olarak derinliği olmayan bloglardır. Kişisel blog sayfaları ise aşk, giyim, spor ya da sağlık gibi konularda ve farklı formatlarda olabilir. Bunun dışında özel amaçlı blog sayfaları da oluşturularak özel veri akışı sağlanabilir. Blog açmak isteyenler neden blog açmalıyım diye düşünebilirler. Bir şeyler paylaşmak ve kendinizi sanal ortamda ifade etmek istiyorsanız blog açmak en iyi çözüm olacaktır. Boşa zaman harcamak yerine faydalı paylaşımla yapmak istiyorsanız en ideal seçenek blog sayfasıdır. Kendi konseptinize uygun tasarım yaparak içeriği oluşturduktan sonra blogunuzu devamlı güncelleyerek yeni paylaşımlar yapabilirsiniz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kişisel Blog Sayfaları</span><br />
<br />
Bu blog sayfaları blog yazarının kişisel ismini taşıyan ve bireysel özelliklerin ön planda olduğu blog sayfasıdır. Kişisel blog sayfaları bu alanda çok deneyimli olmayan bireylerce de kullanılabilecek sayfalardır. En çok kullanılan blog türü olan kişisel bloglar her konuda açılabilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Temasal Blog</span><br />
<br />
Uzmanlık gerektiren bir blog sayfası olan temasal blog alanında uzman kişilerce belirli bir konu etrafında hazırlanan blog türüdür. Özellikle moda alanında çokça tercih edilen temasal bloglar, ekonomi, tarih, siyaset ve diğer alanlarda oluşturulabilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Topluluk Blogları</span><br />
<br />
Bu tarz bloglar üyelik ile kullanıcı grubu oluşturarak bilgi paylaşımı oluştururlar.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kurumsal Blog Sayfaları</span><br />
<br />
Kurum ve firmaların kendi tanıtımları ve bilgi verme alanları olarak tasarlanan kurumsal blog sayfaları iş dünyasında giderek önemi artmaktadır. Daha geniş kitlelere ulaşmayı kolaylaştırma bu ortamlarla bilgi kirliliği de engellenmiş oluyor.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Blog Açmak Ücretli mi?</span><br />
<br />
Blog açmanın ücretli olup olmadığı sıkça sorulan sorulardandır. Ücretsiz blog açtığınızda çeşitli kısıtlamalar ve birtakım prosedürlerle karşılaşabilirsiniz. Bunun yanında ücretli olarak açacağınız blog sayfaları ise alan adı olarak ve site tasarımı olarak özel seçenekler sunuyor. Eğer özel bir seçenek arayışındaysanız ücretli blog sayfaları sizin için ideal seçeneklerdir. Ücretsiz olarak kullanabileceğiniz blog servislerini mercek altına aldığımızda şu seçenekler dikkat çekiyor.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Blogger:</span> Google'nin blog mecrası olan blogger, Google'nin ücretsiz olarak sunduğu bir hizmettir. Google alt yapısı ile blog sahibi olmak istiyorsanız ve bunu ücretsiz olarak elde etmek istiyorsanız Blogger sizin için ideal bir tercihtir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Wordpress:</span> Blog siteleri arasında en sık tercih edilen blog mecrası WordPress'tir. Zengin içeriği ve özgün tasarımları ile WordPress ile aradığınız özle seçeneklere sahip olabilirsiniz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Blogcu: </span>Yerli blog sitesi olan Blogcu, Blogger ve WordPress'e göre bir adım geride olsa da özgün ve yerli tasarımlar ile sizlere özel çözümler sunuyor.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Blog Yazarı Kimdir?</span><br />
<br />
Blog yazarı; okuyucuları bilgilendirmek ve eğlendirmek amacıyla web sitelerin bloglarında yazı yazan kişilere verilen isimdir. Bilinen, keşfedilen, denenen bir takım şeyleri okuyucu ile paylaşırlar. Farklı konularda makaleleri okuyucuya aktarırlar.<br />
Blog Yazarı Ne Yapar? Blog Yazarı Görev Sorumlulukları Nelerdir?<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Blogger olarak da adlandırılan blog yazarlarının görev sorumlulukları şöyledir:</span><br />
<br />
    Belirli bir konu hakkında deneyim sahibi olmak ve bu deneyimleri görselle destekleyerek yazı eşliğinde okuyucuya aktarmak,<br />
    Okuduğu kitaplar, gezdiği yerler, yediği yemekler ya da kullandığı ürünler gibi pek çok farklı konuda deneyim sahibi olmak,<br />
    Yazıları ve fotoğrafları kişisel bloglarında yayınlamak,<br />
    Yazı yazarken imlâ kurallarına, noktalama işaretlerine ve kullanılan dile özen göstermek,<br />
    Yazıların doğru kişilere iletilmesi için etiket ve başlık seçimini doğru yapmak,<br />
    Yayınladıkları yazıların daha çok kişiye iletilmesi için sosyal medya hesaplarından (Twitter, Facebook, Instagram, Google Plus, Pinterest vb.) faydalanmak.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Blog Yazarı Nasıl Olunur? Blog Yazarı Olmak İçin Hangi Eğitim Alınmalıdır?</span><br />
<br />
Blog yazarı olmak için herhangi bir bölümde eğitim almak zorunlu değildir. Bunun için kişinin kendisini geliştirmesi gerekir. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü gibi Türkçeye hakim olunan bölümlerden mezun olanlar bu alanda avantaj sahibi olabilir.<br />
<br />
Son yıllarda sosyal medyanın da kullanım alanının artması ile birlikte blog yazarları ve yazıları oldukça artmıştır. İnternet istediğiniz her bilgiyi kolayca bulabileceğiniz bir platforma dönüşmüştür. Blog Bullettin Board System adlı ingilizce kelime öbeğinin kısaltmasıdır. Blog yazarlarına ise internet ortamında blogger denmektedir.<br />
<br />
Kişiler özgür iradeleri ile yasa sınırları içerisinde her konuda bir blog yazısı yazabilirler. Son 10 yıldır blog denen kavram hayatımızda bulunmaktadır. Genellikle ücretsiz olan blog yazılarını paylaşan siteler sistemde bolca bulunmaktadır. Okuyuculardan da blog yazarlarından da herhangi bir ücret talep etmeyen bu sitelerin sayısı git gide hızla artmaktadır. Yurtdışından sonra ülkemize de gelen bu sistem kişilerin fikirlerini, deneyimlerini, hayatlarını kolayca paylaşabilecekleri bir alana dönüşmüştür. Kısa bir roman tadında da olan bu sitelerde bulunan yazarlar, sizlerin de bildiği üzere kitap yazımına kadar ilerleyen uzun bir süreci oluşturmaktadır. Günümüz dünyasında kişiler güvendikleri ve kalemlerini güçlü buldukları kişiler üzerinden birçok deneyimi yaşamadan elde edebilmektedir. Okuma alışkanlığı zayıf olan birçok insan bu kısa blog yazılarını çok sevmiştir. Örnek vermek gerekirse, yurtdışında görmek istediğiniz bir yer olduğunu düşünelim. İnternet üzerinden ya da bilinen kitapçılardan herhangi bir kaynak bulamamış olabilirsiniz. Ancak seyahat üzerine yazıları yayınlayan bir blog sitesi olduğunu varsayalım. Gerçek kişileri yaşanan tecrübeleri sizlerin o ülke hakkında çok daha ayrıntılı bilgi edinmesine yardımcı olur. Herhangi bir sınırlaması olmayan blog yazıları çok kısa ya da çok uzun olabilir. Kendinize çok daha yakın hissettiğiniz bir yazarın blog sayfasını takip ederek hiç tanımadığınız bir arkadaş edinebilirsiniz. Yazarlar da kendi deneyimlerini paylaşarak hiç tanımadıkları insanlar ile kusursuz bir bağ kurmaktadır. İstediğinize göre yazarlara mesaj atabilir ya da blog yazılarına yorum yapabilirsiniz.<br />
<br />
Son yıllarda artan sosyal medya iletişiminin dostluk kavramını körelttiği herkes tarafından aşikardır. Görüşmek ya da aramak yerine gelişen like sistemi ne yazık ki insanlar arasındaki samimi bağı köreltmektedir. Ancak blog yazmak adeta günlük tutmak gibi hem yazanın yalnızlığını azaltmakta hem de otobiyografi okumak gibi okuyanın zihini geliştirmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Blog Nasıl Yazılır?</span><br />
<br />
Blog yazarı olmak kural tanımayan olaylar silsilesidir. İsterseniz fotoğraf paylaşabilir, her türlü kişisel bilginizi anonim hesaplar üzerinden kolayca paylaşabilirsiniz. Her istediğiniz konuda deneyimlerinizi kolayca aktarabilirsiniz. Yalnızca samimi olmanız beklenmektedir. Bunu okuyucularınız için yapmalısınız. Yazılarınızda imla hatası ve anlatım bozukluğu olmamalı. Bu kurallara uygun bir blog yazarı olduğunuz zaman okuyucularınızın sayısı hızla artmaya başlayacak ve git gide daha fazla insana ulaşmaya başlayacaksınız.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Blog Ne İşe Yarar?</span><br />
<br />
Blog sayesinde para kazamaya dahi başlayabilirsiniz. Yazılarınız üzerinden takipçi sayınıza göre reklam alabilir ve bunu işiniz haline getirebilirsiniz. Ancak kar amacı gütmüyorsanız yalnızca yazarak rahatlamak ve insanlara hızlıca ulaşmak için bile blog yazarı olabilirsiniz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Blog Nasıl Açılır</span><br />
<br />
Blog açmak istiyorum ancak blog nasıl açılır hiç bir fikrim yok… ne yapmalıyım? Blog kurma işine nereden başlamalıyım ?<br />
<br />
Bir blog nasıl açılır en kolay ve anlaşılır şekilde öğrenmek istiyorum ve ek gelir olarak blog ile para kazanmak istiyorum diyorsanız, şunu baştan söylemeliyim ki kesinlikle doğru adrestesiniz.<br />
<br />
İlk blog kurma girşimim 2009 yılında hiç bir bilgiye sahip olmadan, gerçek anlamda 0 teknik bilgi ile oldu. gözlerim kan çanağı saatlerce, günlerce araştırma yaptığımı hatırlıyorum. İlk adımımdan bu güne tarif edemeyeceğim boyutlarda bilgi ve tecrübe edindim.<br />
<br />
Bu blog nasıl açılır yazısı ise, 2009 yılından beri ne öğrendiysem, hiç bir noktayı atlamadan aktaracağım bir rehber olacak.<br />
<br />
Bu yazımda sizlere blog nasıl açılır adım adım hiç bir noktayı atlamadan anlatacağım. Tabii yazımda anlattığım blog kurma yöntemi bir gezi blogu nasıl açılır, makyaj blogu nasıl açılır, moda blogu nasıl açılır, kişisel blog nasıl açılır ya da yemek blogu nasıl açılır gibi, blog açma mantığı aynı olan bir çok alt kategoriyi de kapsayıcı olacaktır.<br />
<br />
İnanın bana yazının sonuna geldiğinizde blog açma işlemini 10 dakika da halletmiş olacak ve siz de benim sahip olduğum gibi profesyonel bir bloga sahip olacaksınız!<br />
<br />
Güncelleme Notu: 2014 yılından bu yana 2500’ün üzeride kişi blog açmak için hazırladığım bu rehber ile blogunu açtı. Bu 4 yazıdan oluşan rehber sayesinde blogunu açıp, şu an blogundan aylık binlerce lira kazanan yüzlerce takipçim var.<br />
<br />
Ayrıca blog açmak için oluşturduğum bu rehber;<br />
<br />
#Başlangıç seviyesinde olan kişiler için (0 bilgiye sahip olsanız bile) takip edilebilir durumda<br />
#Ve sürekli güncel tutulmaktadır.<br />
#Platform spesifiktir. ( Yani wordpress ile blog açmak anlatılmıştır )<br />
#Takıldığınız herhangi bir noktada yazıma yorum yaparak ya da iletişim formundan bana ulaşarak ücretsiz bir şekilde yardım alabilirsiniz. (Kesin bilgi. Deneyin, görün.)<br />
Neden Blog Kurmalısınız ?<br />
<br />
#Eğer blog kurma konusunda karasızsanız ve kendinizden tam anlamıyla emin değilseniz, blog oluşturarak ne elde edeceğinizi, sizin nelerin beklediğini tam alamıyla kestiremiyorsanız, kesinlikle neden blog açmalısınız başlıklı yazımı okumanızı tavsiye ederim.<br />
<br />
Ancak kısaca blog kurmak size ne kazandırır özetleyeyim;<br />
<br />
#Para kazanmak: Evet blog yazarak para kazanmak kesinlikle mümkün. Bunu bir ek gelir olarak yapanlarda var, benim gibi işinden istifa edip tam zamanlı olarak yapanlarda.<br />
<br />
Hatta öyle ki blog açarak para kazanmamak mümkün değil!  Nasıl mümkün olmadığının en büyük kanıtlı blog açıp, tek bir makale yazarak aylık 100 lira kazanmak başlıklı yazımda uygulamalı olarak 0’dan açtığım ve tek bir yazı yayımladığım blog ile google’da üst sıralara gelerek google reklamlarından aylık 100 lira nasıl kazandığımı anlatmamdır!<br />
<br />
Ki inanın bana blog açmak internetten para kazanmak adına yapabileceğiniz en karlı ve en güzel ilk 3 iş arasında.<br />
<br />
#Yazar Olmak: Yayımcılar / Yayımevleri sizce tanınmayan birinin kitabını mı yayımlar yoksa hali hazırda binlerce kişi tarafından okunan ve takip edilen birinin mi ? Tabii ki tanınan birinin. Sebebi ise basit. Çünkü sizi tanıyan insanlara kitap satması çok daha kolay olacaktır. Blog kurmak ise bu işin ilk basamağıdır. ( Örneğin pucca )<br />
<br />
#İşinizi Büyütmek: Bugün en büyük şirketlerin bile blog sayfaları mevcut. Neden ? Çünkü sattığı ürünü pazarlıyor da ondan. Örneğin uçak bileti satan bir internet sitesi gezilecek en ucuz ülkeler diye blog yazısı hazırlıyor ve google’dan bu blog içeriğine aldığı trafiğe aynı yazı içerisinde o ülkeler için uçak bileti satmaya çalışıyor.<br />
<br />
#Sadece Yazın: Blog kurmak için illa bir amacınızın olmasına gerek yok. Yazmayı seviyor, duygularınızı, düşüncelerinizi insanlarla paylaşmayı seviyorsanız da blog yazabilirsiniz.<br />
<br />
Tabii blog oluşturma ile ne elde edeceğinize dair daha yüzlerce madde sıralanabilir. Ancak şunu bilin ki, blog açmak hayatınızı hem maddi, hem de manevi anlamda kökten değiştirebilir.<br />
<br />
Böyle bir potansiyeli ciddi anlamda vardır ki şurada, bahsettiğim değişim potansiyeli gerçek örnekleri ile birlikte çok net bir şekilde anlatılmış.<br />
7 Adımda Blog Kurma – Blog Nasıl Açılır<br />
<br />
1- Blog Konusu Seçimi<br />
2- Plaftrom Seçimi<br />
3- Host ve Domain Ne Demek<br />
4- Hosting Firması Belirleme<br />
5- Alan Adı ve Hosting Satın Alma<br />
6- Wordpress Kurma<br />
7- Blog Tasarımı ve Kullanımı<br />
1- Blog Kurmak İstiyorum Ancak Yazacak Konu Bulamadım<br />
<br />
Pekala, sizinle bir beyin fırtınası yapmak adına size 60’ın üzerinde fikir verebilirim. Umarım vereceğim fikirlerden bazıları beyninizde ufak bir kıvılcım çakar ve size işte bu ! dedirtir.<br />
<br />
#İşte o blog fikirleri: Blog Fikirleri – En Popüler Blog Konuları. Ayrıca Site Fikirleri başlıklı yazıma da bakabilirsiniz. Bu yazımda yer alan bir çok madde de  blog kurma fikri olarak değerlendirmek için gayet uygundur.<br />
<br />
Tecrübelerime dayanarak bir kaç şeyide kesinlikle belirtmeliyim. Bana göre bu işte başarı potansiyeli oldukça arttıracak 2 önemli madde var;<br />
<br />
1-Konu seçimi yaparken mutlaka yazarken zevk alacağınız bir konu seçin. Sevmediğiniz bir alanda asla şevkle yazamaz, dolayısı ile de kaliteli üretimler yaratamazsınız.<br />
<br />
Bu konudaki tecrübelerimi, neden bu söylemimde kesin konuştuğumu ise blog nasıl açılır rehberimin sizin de blog kurduktan sonra okuyacağınız 4. ve son yazısı olan blog nasıl yazılır başlıklı yazımda oldukça detaylı bir şekilde anlattım.<br />
<br />
2-Diğer bir tavsiyem ise, kesinlikle niş bir blog kurmanız. Yani her konu hakkında yazmayın. Spesifik bir konu üzerine yazın. Google niş blogları çok sever.<br />
<br />
Sebebi ise basit. Yazdığınız blog konuları birbirine çok yakın olacağı için, yazılarınız arası link verme şansınız yüksek olacak ve böylece sitenizi ziyaret eden bir kişiye bir çok yazınızı okutabileceksiniz.<br />
<br />
Bu şekilde sitenizde ziyaretçilerin geçirdiği süre artacak, blogunuz ise ziyaret süresi artan ziyaretçinin aklında daha kalıcı olacak ve dolaylı olarak ziyaretçinin blogunuzu sosyal medya platformlarında paylaşma oranı da artacak.<br />
<br />
Tabii bu niş blog kurmaya, SEO açısından, yani yazdığınız blog yazılarının google’da üst sıralara çıkması açısından etki edebilecek küçük bir örnekti.<br />
<br />
Niş blog oluşturmanın SEO açısından daha nice avantajları olacaktır. Keza bu avantajların neler olduğunu da, blog kurduktan sonra okumanızı önerdiğim SEO ile ilgili yazılarımda daha detaylı olarak göreceksinizdir.<br />
2- Platform Seçimi : Ücretsiz Blog Kurma Platformları vs Ücretli Platformlar<br />
<br />
#Blog kurmak için üç seçeneğiniz var, blogger, wordpress.com ve wordpress.org. Blogger ve wordpress.com üzerinden ücretsiz bir şekilde blog oluşturmak mümkün fakat en büyük dezavantajları, her ikisinde de blog adreslerinin alttaki gibi olmasıdır;<br />
<br />
sizinblogadresiniz.blogger.com veya sizinblogadresiniz.wordpress.com<br />
<br />
#Peki bu adreslerde size aitlik nerede ? Akılda kalıcılık nerede? Kurumsallık nerede? Neden blog adresiniz sizinblogunuz.com olmak yerine sizinblogunuz.blogger.com olsun ki ?<br />
<br />
Sonuçta herkes alt bir domain (alan adı / site ismi) adresinde değilde, kendine ait bir domain adresi altında blogu olsun ister.<br />
<br />
#Ücretsiz blog kurma platformlarının onlarca emek emici dezavantajı var. WordPress.com Mu Blogger Mı Yoksa WordPress.org Mu? başlıklı yazımdan bu dezavantajların tamamını okuyabilirsiniz.<br />
<br />
#Ancak karar verme aşamasında sadece tek bir dezavantajın bile sizin için yeterli olacağını düşünüyorum ki oda, ücretsiz blog oluşturma platformları aracılığı ile açılan bloglarda para kazanılamıyor oluşu.<br />
<br />
#Çünkü google reklamları ( google adsense ) alt alan adında olan ( yani biraz önce üstte paylaştığım ücretsiz blog plaftromlarının uzantılı site isimlerine gibi ) sitelerin reklam yayımlama başvurularını %99 ihtimalle onaylamıyor.<br />
<br />
Peki diyelim ki ben benimsitem.com domain isminde bir blog kurmak istedim, bunu nasıl gerçekleştirecegim ? İşte, ben de size bu yazımda tam olarak bunu anlatacağım.<br />
<br />
Profesyonel bir blog kurmak istiyorsanız  benim de şu an okuduğunuz blogum için tercih ettiğim ve kullandığım profesyonel bir blog altyapısı olan wordpresskullanmalısınız.<br />
<br />
Dünya üzerinde kurulu olan websitelerin %30’u wordpress altyapısı üzerine kurulmuştur. Kullanması oldukça basit ve hiç bir kod bilgisi gerektirmez. Bir word, excel programı kullanmaktan farksızdır.<br />
<br />
Biz, blog kurma için ücretsiz olan wordpress.com değilde ( ücretsiz kısmın hem kısıtlamaları var hemde domain adresiniz sizinblogadresiniz.wordpress.com şeklinde olacaktır. ) wordpress.org‘u kulllanacağız.<br />
<br />
#Keza Türkiye’nin en iyi blogları – en iyi gezi blogları – en iyi makyaj blogları – en iyi yemek blogları – en iyi kişisel bloglar başlıklı yazılarıma da baktığınızda, listelerde yer alan blogların büyük bir çoğunluğunun wordpress.org alt yapısı kullandığını göreceksinizdir.<br />
<br />
Tabii WordPress.org alt yapısını sadece blogların kullandığını da düşünmeyin. WordPress ile yapılmış siteler başlıklı yazımda yer alan Türkiye’nin en ünlü dizi, film, haber vs gibi sitelerin de wordpress.org alt yapısını kullandığını göreceksinizdir. Bunlara sozcu.com.tr’de dahil.<br />
<br />
Evet, wordpress.org alt yapısı işte böyle bir yapı. Bu alt yapıda yapacaklarınız inanın sınırsız. Olanağınız sadece blog kurmak değil yani. Her hangi bir kategoride (Dizi, film, e-ticaret, haber sitesi vs.) bir internet sitesi kurmak istiyorsanız da yine wordpress.org alt yapısı ile bunu gerçekleştirebilirsiniz.<br />
<br />
Eğer sadece blog kurmak değil, bu tür site kurma fikirleriniz varsa da, yine oldukça detaylı anlatımını yaptığım internet sitesi nasıl kurulur başlıklı yazıma da bakabilirsiniz.<br />
<br />
Tabi blog kurmak da bir maliyet gerektiriyor. Sadece blog oluşturma değil, her türlü site kurulumu bir ücret gerekiyor.<br />
<br />
Canınızı hemen sıkmayın.<br />
<br />
Aklınızda oluşan soruları tahmin edebiliyorum… Ben blog oluştuma konusunda hiç bir şey bilmiyorum ki bilmediğim bir şeye neden ücret ödeyeyim ? diye düşünebilirsiniz.<br />
<br />
Zaten bende bu yazımı bu fikirlerinizi değiştirmek, sizi de profesyonel bir blogçu yapmak için yazıyorum. İnanın bana her şey düşündüğünüzden ve beklediğinizden daha kolay.<br />
<br />
Ve ödeyeceğiniz ücret başlangıç için hiçte uçuk bir rakam değil. Blog açmak için ödeyeceğim ücret nedir ? Hemen söyleyeyim; genel olarak yıllık maximum 250-350lira arasında.<br />
<br />
Not: Bu maliyet ilk yıl için wpmavi okuyucularına özel indirim ile sadece 113 TL olacktır. Yani ilk yıl 113 TL, devam eden yıllarda ise üstte bahsettiğim 250 – 350 TL arası maliyet rakamları çıkacaktır ki zaten eğer ilk yıl sonunda bir başarı elde ederseniz, blogunuzdan kazanacağınız reklam gelirleri bu maliyetlei hayli hayli karşılayacaktır.<br />
<br />
Baktınız ki ilk yıl sonunda istediğiniz başarıya ulaşamadınız ya da bu işten sıkıldınız ve daha fazla devam etmek istemediniz o zaman da ödeme yapma zamanı geldiğinde herhangi bir ödeme yapmazsınız bu işin maliyeti size sadece 113 TL olmuş olur.<br />
<br />
Blogunuzun kurumsal, profesyonel bir görünüme sahip olmasını, size ait olmasını, özgürce hareket edebilmeyi, istediğiniz gibi tasarlamayı istiyorsanız,<br />
<br />
Dünya üzerindeki ben de dahil milyonlarca website sahibinin siteleri için yıllık belirli ücretler ödediği gibi, sizin de aşağı yukarı yıllık 250 – 300 lira gibi bir rakamı gözden çıkarmanız gerekli.<br />
<br />
Tamam. Yıllık 300 lirayı gözden çıkarttım. Peki ben blogu nasıl kuracağım ? Blog kurma işine nasıl başlayacağım ? Blogu açsam bile wordpress kullanamayı nasıl öğreneceğim ? vs. diye şüpheleriniz varsa derhal o şüphelerden kurtulun.<br />
<br />
Milyonlarca insan bu işi yapabiliyorsa, siz de kolaylıkla yaparsınız ki ben size adım adım blog nasıl açılır anlatacağım.<br />
<br />
Şunu asla düşünmeyin; ben önce blog kurma işlemini öğreniyim, detaylı wordpress dersleri videoları izleyim, bu altyapıyı tamamen öğrendikten sonra blog açarım…<br />
<br />
Malesef. Suyun dışındayken yüzme öğrenemezsiniz. Blog kurmak istiyorsanız illa ki suyun içine girmeniz lazım. Bu iş böyle. Diğer türlü şevkinizi kaybeder, bu işe asla başlayamaz ve yarınınızı değiştirmek adına bir potansiyel yaratamazsınız. Öncelikle işin içine girin, gerisi zaten geliyor.<br />
3- Host ve Domain Ne Demek ?<br />
<br />
Bu yazımda blog açma mantığı şu şekilde işleyecek; Önce domain ve hosting satın alacağız daha sonra ise, aldığımız bu hosting ve domain üzerine wordpress kuracağız.<br />
<br />
Host ne demek ? Domain ne demek ? Daha ilk adımdan bilmediğim, ilk defa duyduğum terimler diye düşünmeyin, hemen açıklıyorum;<br />
<br />
Host:Blogunuzun dosyalarını barındıracağınız 7/24 açık kalan Serverlar. İşte işin maliyetli olan kısmıda bu nokta. Blogunuzu bir serverda barındırmak ücretli ve bu hizmeti veren dünya üzerinde yüzlerce hosting firması var.<br />
<br />
Domain:Domain ise blogunuzun ismidir, yani wpmavi.com gibi sizinsiteniz.com gibi. Tabii Domain adresi satın almanında bir ücreti vardır. Bu ücret yaklaşık olarak yıllık 50liradır.<br />
<br />
<br />
cPanel’inize giriş yaptıktan sonra mouse ile aşağı doğru inin ve Web Uygulamaları altında WordPress Blog seçeneğini göreceksiniz, bu seçeneğe tıklayıp, wordpress kurulumuna geçin.<br />
<br />
Not: Eğer sizde cPanel kısmı Türkçe ise İngilizceye ya da İngilizce ise Türkçe’ye cPanel yönetiminde üst kısımda bulunan Settings ( Ayarlar ) &gt;&gt; Change Language (Dil Değiştir) &gt;&gt; Select Language ( Dil Seç ) &gt;&gt; Türkçe / İngilizce &gt;&gt; Change (Değiştir) butonuna tıklayarak değiştirebilirsiniz.<br />
10-Ardından karşınıza çıkan ekranın sağ kısmında bulunan bu uygulamayı kur butonuna tıklayın ve wordpress kurulumunu başlatın.<br />
<br />
<br />
<br />
11-Lokasyon / Domain: WordPress kurulumu için bir protokol seçiyoruz. Yani, sitemizin uzantısı ne olsun. Yükleme ekranı bize 4 seçenek sunuyor<br />
<br />
[ http:// &gt;&gt; <a href="http://www" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www</a>. &gt;&gt; https://  &gt;&gt; <a href="https://www" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www</a>. ]<br />
<br />
Sitenizin başında www. olması veya olmaması günümüzde artık birşey ifade etmiyor. Mesela ben wpmavi’yi kurarken, http:// üzerine, yani başında www. olmadan kurdum. Siz de http:// yada <a href="http://www" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www</a>. seçeneklerinden bir tanesini seçin.<br />
<br />
https:// ise, SSL güvenlik ağı içindir ve SSL kullanmak ekstra ücret gerektirir. Bu işin başında olan siz  blogçular içinse gereksiz para kaybıdır o yüzden bu aşamada hiç gerek yok.<br />
<br />
Yani kısacası bu noktada wordpress blog kurulumu hangi alan adı üzerine yapılsın, onu uzantısı ile birlikte belirleyip, seçiyoruz.<br />
<br />
12-Dizin (İsteğe B.): WordPress blogunu tam olarak hangi URL adresi üzerine kuracağımızı seçiyoruz.<br />
<br />
Blogunuzu <a href="http://siteniz.com" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://siteniz.com</a> adresi, yani direkt olarak satın aldığınız domain adresi üzerine kuracaksanız, bu seçeneği boş bırakın.<br />
<br />
Bu seçeneğe bir şey yazarsanız (demo gibi), bu wordpress’i <a href="http://siteniz.com/demo" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://siteniz.com/demo</a> dizinine kur anlamına gelir. Yani blog adresiniz <a href="http://siteniz.com/demo" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://siteniz.com/demo</a> şeklinde olur. Boş bırakmak <a href="http://siteniz.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://siteniz.com/</a> dizinine kur anlamına gelir.<br />
<br />
13-Versiyon: ekran varsayılan olarak karşınıza zaten en son sürümü getirecektir. Siz de bu şekilde bırakın, yani blog kurulumu için en son sürümü yükleyin.<br />
<br />
14-Dil Seçeneği: Wordpress sitenizin yönetim panelinin ve içerik yazım dilinin seçimini yapyoruz. Hangi dilde olmasını istiyorsanız, o dili kullanabilirsiniz.<br />
15-Yönetici Adı ve Şifre: Yükleme ekranı varsayılan olarak bu seçeneği, admin olarak atar. Kesinlikle ve kesinlikle kullanıcı adını admin yapmaktan uzak durun. Admin olarak kalması büyük bir güvenlik açığıdır.<br />
<br />
Yönetici adı ve şifresi kısımlarında belirlediğimiz bilgiler, açtığımız blogu yönetecek admin’in kullanıcı adı ve şifresi oluyor. Bu bilgileri unutmamanız da fayda var.<br />
<br />
16-Yönetici E- Adresi: Kullandığınız herhangi bir mail adresini de (Gmail) verebilirsiniz. ( Önerim sıklıkla kullandığınız bir mail adresi vermeniz )<br />
<br />
17-Site İsmi: Benim kullandığım site ismi WPMAVI, siz de sitenizin ismini istediğiniz şekilde buraya yazabilirsiniz.<br />
<br />
18-Site Sloganı: Benim kullandığım site sloganı “Türkiye WordPress Rehberi ve Profesyonel WordPress Blogu”. Sizde sitenizin sloganını buradan belirleyebilirsiniz.<br />
<br />
19-İkili Faktör Doğrulama: Bu seçeneği ister etkisiz bırakın, ister etkinleştirin ama bence gereksiz bir <br />
Otomatik güncelleme, WordPress eklentisi otomatik güncelleme, worpress tema otoma güncelleme ve otomatik güncelleme yedekleme seçeneklerini hemen altta yer alan resimdeki gibi işaretleyin.<br />
<br />
21-Sınırlı giriş denemesini de no olarak işaretleyin. Keza bunu biz zaten bir sonraki adımda yapacağız ve tek bir blog kurulumu yapacağımız için de çok siteyi etkinleştirin seçeneğini de no olarak işaretleyin.<br />
<br />
22-Gelişmiş Ayar Yönetimi: Bu kısmı “Benim için otomatik yap” olarak işaretleyin. Keza sistem çözülmesi oldukça zor veritabanı ismi ve tablo prefix’leri atayacaktır.<br />
<br />
Ve tüm seçenekleri dediğim şekilde işaretledikten sonra en son adım olan +Kur butonuna tıklayın ve wordpress blog kurulumu işlemi başlasın.<br />
23-Wordpress Kurulumu tamamlandıktan sonra, yükleme ekranı bize wordpress kurulumu’ nun hangi domain ismine ve uzantısına yapıldığını ve admin paneline girişi nereden yapacağınızın linklerini veriyor.<br />
<br />
Yönetim URL adresine gidip, biraz önce belirlediğimiz yönetici adı ve şifre ile blogunuzun admin paneline giriş yapabiliriz.<br />
<br />
Tabi admin paneline gider gitmez, karşımıza son olarak hemen alttaki resimde olduğu gibi bir ekran daha çıkacaktır. Bu ekranda da Hayır, teşekkürler deyip, direkt admin panelize gidebilirsiniz. Keza ben size blog nasıl açılır kısmını adım adım anlattıysam, bir sonraki yazımda da blog açtıktan sonra ilk yapılması gerekenleri de adım adım anlattım.<br />
<br />
<br />
Ana SayfaBlog İpuçlarıAdım Adım Blog Açmak | Blog Nasıl Açılır<br />
Adım Adım Blog Açmak | Blog Nasıl Açılır<br />
Yazar: Burak Oran , Mayıs 13, 2018<br />
<br />
    4.4K<br />
    182<br />
    115<br />
<br />
Blog nasıl açılır - blog açmak - blog oluşturmak - blog yazmak<br />
Blog Nasıl Açılır – Blog Kurmak<br />
<br />
Blog açmak istiyorum ancak blog nasıl açılır hiç bir fikrim yok… ne yapmalıyım? Blog kurma işine nereden başlamalıyım ?<br />
<br />
Bir blog nasıl açılır en kolay ve anlaşılır şekilde öğrenmek istiyorum ve ek gelir olarak blog ile para kazanmak istiyorum diyorsanız, şunu baştan söylemeliyim ki kesinlikle doğru adrestesiniz.<br />
<br />
İlk blog kurma girşimim 2009 yılında hiç bir bilgiye sahip olmadan, gerçek anlamda 0 teknik bilgi ile oldu. gözlerim kan çanağı saatlerce, günlerce araştırma yaptığımı hatırlıyorum. İlk adımımdan bu güne tarif edemeyeceğim boyutlarda bilgi ve tecrübe edindim.<br />
<br />
Bu blog nasıl açılır yazısı ise, 2009 yılından beri ne öğrendiysem, hiç bir noktayı atlamadan aktaracağım bir rehber olacak.<br />
<br />
Bu yazımda sizlere blog nasıl açılır adım adım hiç bir noktayı atlamadan anlatacağım. Tabii yazımda anlattığım blog kurma yöntemi bir gezi blogu nasıl açılır, makyaj blogu nasıl açılır, moda blogu nasıl açılır, kişisel blog nasıl açılır ya da yemek blogu nasıl açılır gibi, blog açma mantığı aynı olan bir çok alt kategoriyi de kapsayıcı olacaktır.<br />
<br />
İnanın bana yazının sonuna geldiğinizde blog açma işlemini 10 dakika da halletmiş olacak ve siz de benim sahip olduğum gibi profesyonel bir bloga sahip olacaksınız!<br />
<br />
Güncelleme Notu: 2014 yılından bu yana 2500’ün üzeride kişi blog açmak için hazırladığım bu rehber ile blogunu açtı. Bu 4 yazıdan oluşan rehber sayesinde blogunu açıp, şu an blogundan aylık binlerce lira kazanan yüzlerce takipçim var.<br />
<br />
Ayrıca blog açmak için oluşturduğum bu rehber;<br />
<br />
#Başlangıç seviyesinde olan kişiler için (0 bilgiye sahip olsanız bile) takip edilebilir durumda<br />
#Ve sürekli güncel tutulmaktadır.<br />
#Platform spesifiktir. ( Yani wordpress ile blog açmak anlatılmıştır )<br />
#Takıldığınız herhangi bir noktada yazıma yorum yaparak ya da iletişim formundan bana ulaşarak ücretsiz bir şekilde yardım alabilirsiniz. (Kesin bilgi. Deneyin, görün.)<br />
Neden Blog Kurmalısınız ?<br />
<br />
#Eğer blog kurma konusunda karasızsanız ve kendinizden tam anlamıyla emin değilseniz, blog oluşturarak ne elde edeceğinizi, sizin nelerin beklediğini tam alamıyla kestiremiyorsanız, kesinlikle neden blog açmalısınız başlıklı yazımı okumanızı tavsiye ederim.<br />
<br />
Ancak kısaca blog kurmak size ne kazandırır özetleyeyim;<br />
<br />
#Para kazanmak: Evet blog yazarak para kazanmak kesinlikle mümkün. Bunu bir ek gelir olarak yapanlarda var, benim gibi işinden istifa edip tam zamanlı olarak yapanlarda.<br />
<br />
Hatta öyle ki blog açarak para kazanmamak mümkün değil!  Nasıl mümkün olmadığının en büyük kanıtlı blog açıp, tek bir makale yazarak aylık 100 lira kazanmak başlıklı yazımda uygulamalı olarak 0’dan açtığım ve tek bir yazı yayımladığım blog ile google’da üst sıralara gelerek google reklamlarından aylık 100 lira nasıl kazandığımı anlatmamdır!<br />
<br />
Ki inanın bana blog açmak internetten para kazanmak adına yapabileceğiniz en karlı ve en güzel ilk 3 iş arasında.<br />
<br />
#Yazar Olmak: Yayımcılar / Yayımevleri sizce tanınmayan birinin kitabını mı yayımlar yoksa hali hazırda binlerce kişi tarafından okunan ve takip edilen birinin mi ? Tabii ki tanınan birinin. Sebebi ise basit. Çünkü sizi tanıyan insanlara kitap satması çok daha kolay olacaktır. Blog kurmak ise bu işin ilk basamağıdır. ( Örneğin pucca )<br />
<br />
#İşinizi Büyütmek: Bugün en büyük şirketlerin bile blog sayfaları mevcut. Neden ? Çünkü sattığı ürünü pazarlıyor da ondan. Örneğin uçak bileti satan bir internet sitesi gezilecek en ucuz ülkeler diye blog yazısı hazırlıyor ve google’dan bu blog içeriğine aldığı trafiğe aynı yazı içerisinde o ülkeler için uçak bileti satmaya çalışıyor.<br />
<br />
#Sadece Yazın: Blog kurmak için illa bir amacınızın olmasına gerek yok. Yazmayı seviyor, duygularınızı, düşüncelerinizi insanlarla paylaşmayı seviyorsanız da blog yazabilirsiniz.<br />
<br />
Tabii blog oluşturma ile ne elde edeceğinize dair daha yüzlerce madde sıralanabilir. Ancak şunu bilin ki, blog açmak hayatınızı hem maddi, hem de manevi anlamda kökten değiştirebilir.<br />
<br />
Böyle bir potansiyeli ciddi anlamda vardır ki şurada, bahsettiğim değişim potansiyeli gerçek örnekleri ile birlikte çok net bir şekilde anlatılmış.<br />
7 Adımda Blog Kurma – Blog Nasıl Açılır<br />
<br />
1- Blog Konusu Seçimi<br />
2- Plaftrom Seçimi<br />
3- Host ve Domain Ne Demek<br />
4- Hosting Firması Belirleme<br />
5- Alan Adı ve Hosting Satın Alma<br />
6- Wordpress Kurma<br />
7- Blog Tasarımı ve Kullanımı<br />
1- Blog Kurmak İstiyorum Ancak Yazacak Konu Bulamadım<br />
<br />
Pekala, sizinle bir beyin fırtınası yapmak adına size 60’ın üzerinde fikir verebilirim. Umarım vereceğim fikirlerden bazıları beyninizde ufak bir kıvılcım çakar ve size işte bu ! dedirtir.<br />
<br />
#İşte o blog fikirleri: Blog Fikirleri – En Popüler Blog Konuları. Ayrıca Site Fikirleri başlıklı yazıma da bakabilirsiniz. Bu yazımda yer alan bir çok madde de  blog kurma fikri olarak değerlendirmek için gayet uygundur.<br />
<br />
Tecrübelerime dayanarak bir kaç şeyide kesinlikle belirtmeliyim. Bana göre bu işte başarı potansiyeli oldukça arttıracak 2 önemli madde var;<br />
<br />
1-Konu seçimi yaparken mutlaka yazarken zevk alacağınız bir konu seçin. Sevmediğiniz bir alanda asla şevkle yazamaz, dolayısı ile de kaliteli üretimler yaratamazsınız.<br />
<br />
Bu konudaki tecrübelerimi, neden bu söylemimde kesin konuştuğumu ise blog nasıl açılır rehberimin sizin de blog kurduktan sonra okuyacağınız 4. ve son yazısı olan blog nasıl yazılır başlıklı yazımda oldukça detaylı bir şekilde anlattım.<br />
<br />
2-Diğer bir tavsiyem ise, kesinlikle niş bir blog kurmanız. Yani her konu hakkında yazmayın. Spesifik bir konu üzerine yazın. Google niş blogları çok sever.<br />
<br />
Sebebi ise basit. Yazdığınız blog konuları birbirine çok yakın olacağı için, yazılarınız arası link verme şansınız yüksek olacak ve böylece sitenizi ziyaret eden bir kişiye bir çok yazınızı okutabileceksiniz.<br />
<br />
Bu şekilde sitenizde ziyaretçilerin geçirdiği süre artacak, blogunuz ise ziyaret süresi artan ziyaretçinin aklında daha kalıcı olacak ve dolaylı olarak ziyaretçinin blogunuzu sosyal medya platformlarında paylaşma oranı da artacak.<br />
<br />
Tabii bu niş blog kurmaya, SEO açısından, yani yazdığınız blog yazılarının google’da üst sıralara çıkması açısından etki edebilecek küçük bir örnekti.<br />
<br />
Niş blog oluşturmanın SEO açısından daha nice avantajları olacaktır. Keza bu avantajların neler olduğunu da, blog kurduktan sonra okumanızı önerdiğim SEO ile ilgili yazılarımda daha detaylı olarak göreceksinizdir.<br />
2- Platform Seçimi : Ücretsiz Blog Kurma Platformları vs Ücretli Platformlar<br />
<br />
#Blog kurmak için üç seçeneğiniz var, blogger, wordpress.com ve wordpress.org. Blogger ve wordpress.com üzerinden ücretsiz bir şekilde blog oluşturmak mümkün fakat en büyük dezavantajları, her ikisinde de blog adreslerinin alttaki gibi olmasıdır;<br />
<br />
sizinblogadresiniz.blogger.com veya sizinblogadresiniz.wordpress.com<br />
<br />
#Peki bu adreslerde size aitlik nerede ? Akılda kalıcılık nerede? Kurumsallık nerede? Neden blog adresiniz sizinblogunuz.com olmak yerine sizinblogunuz.blogger.com olsun ki ?<br />
<br />
Sonuçta herkes alt bir domain (alan adı / site ismi) adresinde değilde, kendine ait bir domain adresi altında blogu olsun ister.<br />
<br />
#Ücretsiz blog kurma platformlarının onlarca emek emici dezavantajı var. WordPress.com Mu Blogger Mı Yoksa WordPress.org Mu? başlıklı yazımdan bu dezavantajların tamamını okuyabilirsiniz.<br />
<br />
#Ancak karar verme aşamasında sadece tek bir dezavantajın bile sizin için yeterli olacağını düşünüyorum ki oda, ücretsiz blog oluşturma platformları aracılığı ile açılan bloglarda para kazanılamıyor oluşu.<br />
<br />
#Çünkü google reklamları ( google adsense ) alt alan adında olan ( yani biraz önce üstte paylaştığım ücretsiz blog plaftromlarının uzantılı site isimlerine gibi ) sitelerin reklam yayımlama başvurularını %99 ihtimalle onaylamıyor.<br />
Blog Nasıl Açılır - Blog Açmak İstiyorum Ne Yapmalıyım ?<br />
Blog Nasıl Açılır – Blog Açmak İstiyorum Ne Yapmalıyım ?<br />
<br />
#Peki diyelim ki ben benimsitem.com domain isminde bir blog kurmak istedim, bunu nasıl gerçekleştirecegim ? İşte, ben de size bu yazımda tam olarak bunu anlatacağım.<br />
<br />
Profesyonel bir blog kurmak istiyorsanız  benim de şu an okuduğunuz blogum için tercih ettiğim ve kullandığım profesyonel bir blog altyapısı olan wordpresskullanmalısınız.<br />
<br />
Dünya üzerinde kurulu olan websitelerin %30’u wordpress altyapısı üzerine kurulmuştur. Kullanması oldukça basit ve hiç bir kod bilgisi gerektirmez. Bir word, excel programı kullanmaktan farksızdır.<br />
<br />
Biz, blog kurma için ücretsiz olan wordpress.com değilde ( ücretsiz kısmın hem kısıtlamaları var hemde domain adresiniz sizinblogadresiniz.wordpress.com şeklinde olacaktır. ) wordpress.org‘u kulllanacağız.<br />
<br />
#Keza Türkiye’nin en iyi blogları – en iyi gezi blogları – en iyi makyaj blogları – en iyi yemek blogları – en iyi kişisel bloglar başlıklı yazılarıma da baktığınızda, listelerde yer alan blogların büyük bir çoğunluğunun wordpress.org alt yapısı kullandığını göreceksinizdir.<br />
<br />
Tabii WordPress.org alt yapısını sadece blogların kullandığını da düşünmeyin. WordPress ile yapılmış siteler başlıklı yazımda yer alan Türkiye’nin en ünlü dizi, film, haber vs gibi sitelerin de wordpress.org alt yapısını kullandığını göreceksinizdir. Bunlara sozcu.com.tr’de dahil.<br />
<br />
Evet, wordpress.org alt yapısı işte böyle bir yapı. Bu alt yapıda yapacaklarınız inanın sınırsız. Olanağınız sadece blog kurmak değil yani. Her hangi bir kategoride (Dizi, film, e-ticaret, haber sitesi vs.) bir internet sitesi kurmak istiyorsanız da yine wordpress.org alt yapısı ile bunu gerçekleştirebilirsiniz.<br />
<br />
Eğer sadece blog kurmak değil, bu tür site kurma fikirleriniz varsa da, yine oldukça detaylı anlatımını yaptığım internet sitesi nasıl kurulur başlıklı yazıma da bakabilirsiniz.<br />
<br />
Tabi blog kurmak da bir maliyet gerektiriyor. Sadece blog oluşturma değil, her türlü site kurulumu bir ücret gerekiyor.<br />
<br />
Canınızı hemen sıkmayın.<br />
<br />
Aklınızda oluşan soruları tahmin edebiliyorum… Ben blog oluştuma konusunda hiç bir şey bilmiyorum ki bilmediğim bir şeye neden ücret ödeyeyim ? diye düşünebilirsiniz.<br />
<br />
Zaten bende bu yazımı bu fikirlerinizi değiştirmek, sizi de profesyonel bir blogçu yapmak için yazıyorum. İnanın bana her şey düşündüğünüzden ve beklediğinizden daha kolay.<br />
<br />
Ve ödeyeceğiniz ücret başlangıç için hiçte uçuk bir rakam değil. Blog açmak için ödeyeceğim ücret nedir ? Hemen söyleyeyim; genel olarak yıllık maximum 250-350lira arasında.<br />
<br />
Not: Bu maliyet ilk yıl için wpmavi okuyucularına özel indirim ile sadece 113 TL olacktır. Yani ilk yıl 113 TL, devam eden yıllarda ise üstte bahsettiğim 250 – 350 TL arası maliyet rakamları çıkacaktır ki zaten eğer ilk yıl sonunda bir başarı elde ederseniz, blogunuzdan kazanacağınız reklam gelirleri bu maliyetlei hayli hayli karşılayacaktır.<br />
<br />
Baktınız ki ilk yıl sonunda istediğiniz başarıya ulaşamadınız ya da bu işten sıkıldınız ve daha fazla devam etmek istemediniz o zaman da ödeme yapma zamanı geldiğinde herhangi bir ödeme yapmazsınız bu işin maliyeti size sadece 113 TL olmuş olur.<br />
<br />
Blogunuzun kurumsal, profesyonel bir görünüme sahip olmasını, size ait olmasını, özgürce hareket edebilmeyi, istediğiniz gibi tasarlamayı istiyorsanız,<br />
<br />
Dünya üzerindeki ben de dahil milyonlarca website sahibinin siteleri için yıllık belirli ücretler ödediği gibi, sizin de aşağı yukarı yıllık 250 – 300 lira gibi bir rakamı gözden çıkarmanız gerekli.<br />
<br />
Tamam. Yıllık 300 lirayı gözden çıkarttım. Peki ben blogu nasıl kuracağım ? Blog kurma işine nasıl başlayacağım ? Blogu açsam bile wordpress kullanamayı nasıl öğreneceğim ? vs. diye şüpheleriniz varsa derhal o şüphelerden kurtulun.<br />
<br />
Milyonlarca insan bu işi yapabiliyorsa, siz de kolaylıkla yaparsınız ki ben size adım adım blog nasıl açılır anlatacağım.<br />
<br />
Şunu asla düşünmeyin; ben önce blog kurma işlemini öğreniyim, detaylı wordpress dersleri videoları izleyim, bu altyapıyı tamamen öğrendikten sonra blog açarım…<br />
<br />
Malesef. Suyun dışındayken yüzme öğrenemezsiniz. Blog kurmak istiyorsanız illa ki suyun içine girmeniz lazım. Bu iş böyle. Diğer türlü şevkinizi kaybeder, bu işe asla başlayamaz ve yarınınızı değiştirmek adına bir potansiyel yaratamazsınız. Öncelikle işin içine girin, gerisi zaten geliyor.<br />
3- Host ve Domain Ne Demek ?<br />
<br />
Bu yazımda blog açma mantığı şu şekilde işleyecek; Önce domain ve hosting satın alacağız daha sonra ise, aldığımız bu hosting ve domain üzerine wordpress kuracağız.<br />
<br />
Host ne demek ? Domain ne demek ? Daha ilk adımdan bilmediğim, ilk defa duyduğum terimler diye düşünmeyin, hemen açıklıyorum;<br />
<br />
Host:Blogunuzun dosyalarını barındıracağınız 7/24 açık kalan Serverlar. İşte işin maliyetli olan kısmıda bu nokta. Blogunuzu bir serverda barındırmak ücretli ve bu hizmeti veren dünya üzerinde yüzlerce hosting firması var.<br />
<br />
Domain:Domain ise blogunuzun ismidir, yani wpmavi.com gibi sizinsiteniz.com gibi. Tabii Domain adresi satın almanında bir ücreti vardır. Bu ücret yaklaşık olarak yıllık 50liradır.<br />
4- Hangi Host Firmasından Hosting Satın Alacağımızı Belirleme<br />
<br />
Blog nasıl açılır rehberimde, yani bu yazıda hosting ve domain satın alıp, üzerine wordpress blogu kuracağımız firma dünyanın en iyi ilk 5 firması arasında yer alan ve 60 milyon alan adı barındırması ile de dünyanın en büyük alan adı barındırıcısı olan bir şirket.<br />
<br />
Keza sadece kalitesi değil, sunduğu fiyatlar da şu anda piyasanın en iyi fiyatları. Daha uyguna bu kalitede hem hosting hem de domain alacağınız başka bir firma bulmanız mümkün değil. Keza en ucuz hosting firmaları başlıklı yazıma bunu kanıtlar niteliktedir.<br />
<br />
Benim de bir çok projemde yıllarca çalıştığım, blog kurmak isteyen sizler için de başlangıç için mali açıdan en optimum seviyede fiyat ve performans oranını sunan tek firma diyebilirim.<br />
5 – Hosting ve Domain Satın Alma<br />
<br />
Öncelikle bilmenizi isterim ki, hosting alacağımız şirketin bloguma özel indirimi mevcut. Bu sektörde günde binlerce okuyucum olduğu için wpmavi.com okuyucularına böyle bir indirim sunmuşlar. Ben de bunu sizlerle paylaşarak değerlendirmek istedim.<br />
<br />
Normalde aylık en düşük 19 TL üzerinde satılan web hosting paketinin wpmavi indirim linki ile ( Buraya tıklayarak ) hosting firmasının sitesine gittiğinizde yıllık alımlarda tam yarı yarıya bir indirimin olduğunu göreceksiniz. Bir de firma size yıllık alımlarda bu indirim ile alan adını da hediye ediyor!<br />
<br />
1-Buraya tıklayıp, wpmavi’ye özel indirim sayfasına gidiyoruz ve karşımıza farklı özelliklerde 3 adet hosting paketi çıkıyor.<br />
Hosting Seçenekleri ( Blog Oluşturma )<br />
Hosting Seçenekleri ( Blog Oluşturma )<br />
<br />
#Önerim, orta seviye bir paket olan Ekonomik paketi. Başlangıç için en ideal paket budur.<br />
<br />
#Keza wpmavi’ye özel indirim de sadece Ekonomik paket için geçerli. Zaten blog kurmak isteyen sizler için de başlangıç için mali açıdan en optimum seviyede fiyat ve performans oranını sunan paket budur.<br />
<br />
İleride sitenizin ziyaretçi sayısı kayda değer rakamlara ulaşınca veya disk kullanım sınırına ulaşınca ( ki 100 GB çok büyük bir rakamdır. Ben 4 yıldır blog yazmama rağmen daha 5 GB’ı geçmemiştir disk boyutum ) daha üst paketlere sadece satın alarak, hiç bir teknik işlem gerektirmeden geçebiliyorsunuz.<br />
<br />
#Tabii birden fazla blog kurmak istiyorum ve hepsi için ayrı ayrı hosting ücreti ödemek istemiyorum diyorsanız, en başta, yani bu adımda daha üst paketleri satın alın.<br />
<br />
2-Ekonomik paket için Sepete Ekle butonun tıklayıp, bir sonraki adım olan alan adını seçim kısmına gidiyoruz.<br />
<br />
Bu kısımda ise öncelikle blogunuzun ismini kafanızda belirliyin ve hemen ardından arama kutusuna bu ismi yazın ve Arama butonuna tıklayıp, bu ismin daha önce başkası tarafından satın alınıp alınmadığını kontrol edin. ( Mesela ben blogismimneolsun yazdım ve Arama butouna tıkladım. )<br />
Nasıl Blog Açılır - Blog Nasıl Açılır - Alan Adı Seçimi<br />
Blog Nasıl Açılır – Alan Adı Seçimi<br />
<br />
Domain seçimi ipuclar;<br />
– Mümkün olduğunca .com uzantılı bir alan adı seçin<br />
– Telaffuzu kolay, anlaşılır bir alan adı seçin<br />
– Rakam, ard arda gelen ünlü harfler, akılda karmaşa yaratıcı alan adı seçiminden uzak durun.<br />
– Alan adı belirlerken Türkçeye özel harfler kullanmayın ( ı, ğ, ö, ç, ş, ü gibi ). Sadece ingiliz alfabesinde yer alan harfleri kullanın. Aksi halde alan adınız geçerli olmaz.<br />
<br />
#Eğer belirlediğiniz alan adı başkası tarafından alınmadı ve uygun durumda ise, karşınıza hemen alttaki resimde olduğu gibi “Evet! Alan Adınız Kullanılabilir” mesajı çıkacaktır. Bu onayı gördükten sonra Seçin ve Devam Edin diyerek bir sonraki adıma geçin.<br />
Blog Kurulumu - Blog Nasıl Açılır - Alan Adı Uygunluğu<br />
Blog Nasıl Açılır – Alan Adı Uygunluğu<br />
<br />
#Eğer belirlediğiniz alan adı daha önce başkası tarafından satın aldıyısa da, karşınıza alttaki resimde olduğu gibi Üzgünüz, ornek.com alınmış. diye bir uyarı çıkacaktır.<br />
Blog Nasıl Kurulur - Blog Nasıl Oluşturulur - Alınmış Alan Adı<br />
Alınmış Alan Adı – Blog Nasıl Açılır<br />
<br />
Böyle bir durumda ise sadece iki seçeneğiniz mevcut;<br />
<br />
1- Ya seçtiğiniz alan adının farklı uzantılarının ( .net – .org gibi ) sepete eklenebilir durumda olup, olmadığını kontrol edebilir ve tercihen bu uzantıları kullanabilirsiniz.<br />
2- Ya da daha önce başkası tarafından satın alınmamış .com uzantılı başka bir alan adı bulana kadar aklınızda olan farklı isimleri aratmaya devam edersiniz.<br />
<br />
Tabi .com ile .net ya da .org uzantıları arasında teknik olarak hiç bir fark yoktur. Sadece .com uzantısı ziyaretçileriniz için daha akılda kalıcı olacaktır. Dolayısı ile tercihinizi .com’dan yana kullanmanızı öneririm.<br />
<br />
Eğer farklı bir uzantı kullanacaksanız da sadece .net ve .org‘a bakmanızı öneririm. Çünkü bunların dışında kalan uzantılar akılda kalıcılık açısından net ve org’a göre çok daha kötü durumdalar.<br />
<br />
#Bir de arattığınız alan adları için bazen “Evet, bu alan adı kullanılabilir” uyarısı çıksa da, yanlarında siyah kutucuk içinde .premium yazabilir. Yanında .premium işareti olan alan adlarında daha önce alınmış olarak varsayın ( ki öyle ) ve uzak durun.<br />
<br />
Blog ismimize karar verdik ve kullanılabilir olduğuna da alan adı sorgulatarak emin olduktan sonra satın alınabilir durumda olan alan adınız için Seçin ve Devam Edin butonuna tıklayarak bir sonraki adıma geçin.<br />
<br />
3-Devam et dedikten sonra karşımıza blog kurmak için alacağımız hosting ve domain fiyat ekranı çıkacaktır. Eğer cPanel ile Ekonomil Linux barındırma hosting paketini en az 1 yıllık seçerseniz ( 12 ay ) firma size bir de alan adını ( alan adını da 1 yıllık seçtiğiniz taktirde ) hediye ediyor ve toplamda ödediğiniz ücret herşey dahil yıllık 113,67 TL oluyor.<br />
<br />
Hosting için yıllık seçeneği bu ekran açılır açılmaz zaten varsayılan olarak gelecektir. Eğer 1 yıllıktan daha uzun hosting almak isteseniz Süre kısmından 24 – 36 ya da daha fazla ay seçeneğini seçebilirsiniz.<br />
Nasıl Blog Açılır - Blog Nasıl Açılır - Hosting ve Domain Fiyat Tablosu<br />
Blog Nasıl Açılır – Hosting ve Domain Fiyat Tablosu<br />
<br />
Dikkat:Domain için ise bu varsayılan olarak bazen 2 yıllık olarak gelebiliyor. Domain kısmını da 1 yıl olarak seçili oldğundan emin olduktan sonra, başka herhangi bir şeye dokunmadan direkt Hesap Oluştur butonuna tıklayarak bir sonraki adıma geçin.<br />
<br />
(Bu kısımda mantık olarak hosting ile domain sürelerini aynı seçiyoruz. Eğer Hosting’i 1 yıl seçtiyseniz, domaini de 1 yıl seçin. Eğer 2  yıl ve daha üzeri alacaksanız da hem hosting hem de domain için aynı zaman aralığını seçin.)<br />
Blog Nasıl Açılır - Alan Adı Kaç Yıl Olsun<br />
Blog Nasıl Açılır – Alan Adı Kaç Yıl Olsun<br />
<br />
Eğer maddi imkanınız varsa ve kuracağınız blogun uzun vadeli açık kalacağından eminseniz daha uzun vadeli alımlar yapmanızı tavsiye ederim çünkü en başta 3 4 yıllık almak uzun vadede çok daha karlı oluyor.<br />
<br />
Eğer başta;<br />
<br />
2 yıllık alırsanız ( Domain + Hosting 24 ay seçiliyken ) toplam maliyetiniz. 248,05TL<br />
3 yıllık alırsanız ( Domain + Hosting 24 ay seçiliyken ) toplam maliyetiniz, 424,91 TL olacaktır.<br />
<br />
#Ancak blog oluşturmak ve bu işten para kazanmak amaçlı, yani blog kurmayı bir girişim amaçlı hayata geçiriyorsanız da 1 yıllık almanızı tavsiye ederim. 1 Yıl sonunda girişiminizin başarısına göre domain ve hosting sürelerini uzatmanız daha mantıklı olacaktır.<br />
<br />
4-Hesap Oluştur butonuna tıkladıktan sonra firma sizi üyelik ekranına yönlendirecektir. ( Hemen alttaki resimde olduğu gibi. ) Blog kurulumu için hosting firmasında oluşturacağınız hesabınız için e-mail – şifre ve sizin belirlediğiniz bir pin kodu girip, hesap oluştur butonuna tıklayın.<br />
Blog Kurmak İçin Hesap Oluştur - ( Blog Nasıl Açılır )<br />
Blog Kurmak İçin Hesap Oluştur – ( Blog Nasıl Açılır )<br />
<br />
5-Hesap oluşturulur oluşturulmaz karşınıza tekrar sepet ekranın gelecek ve bu ekranın sol kısmıda telefon ve adres bilgilerinizi dolduracağınız Fatura Bilgileri ekranı yer alacaktır.<br />
<br />
Bu ekranı doğru bilgiler ile doldurmanızı tavsiye ederim çünkü adınıza tescillenecek alan adı bilgilerinde burada verdiğiniz bilgiler yer alacaktır. Bilgileri eksiksiz bir şekilde doldurduktan sonra Kaybet butonuna tıklayın.<br />
Blog Oluşturma İçin Ödeme Yöntemi Eklem Blog Nasıl Açılır )<br />
Blog Oluşturma İçin Ödeme Yöntemi Ekleme (Blog Nasıl Açılır )<br />
<br />
6-Ardından firma sizden blog açmak için hosting+domain ücretini ödeyeceğiniz kredi kartı bilgilerini yine ekranın sol kısmında isteyecektir. Bu kısmı kredi kartı bilgilerinizi girin ve Kaydet butonuna tıklayın.<br />
<br />
Not:Kredi kartınızın yurtdışı alışverişine ve mailorder’a açık olduğundan emin olun. Eğer kartınız yurtdışı alışverişine açık değil ise, ödeme kabul edilmeyecektir. Bankanız ile görüşerek açtırabilirsiniz.<br />
Blog Nasıl Açılır - Ödeme Kontrolü ( Blog Açmak)<br />
Blog Nasıl Açılır – Ödeme Kontrolü ( Blog Açmak)<br />
<br />
7-Kart ve kişisel bilgilerinizi doldurduktan hemen sonra ekranın sağ alt kısmında Satın Alma İşlemini Tamamla butonu belirecektir. Son adım olarak bu butona tıklayarak satın almayı gerçekleştirin.<br />
Satın Alma İşlemini Tamamla ( Blog Aç )<br />
Satın Alma İşlemini Tamamla ( Blog Aç )<br />
<br />
8-Eğer yaptığınız ödeme sorunsuz bir şekilde gerçekleştiyse, firma sizi teşekkür sayfasına yönlendirecektir. Bu sayfayı gördüğünüzde ödemenin tamamlandığını anlayabilirsiniz.<br />
Blog Nasıl Açılır - Ödeme Tamamlandı<br />
Blog Nasıl Açılır – Ödeme Tamamlandı<br />
<br />
9-Tabii alan adınızı ve üyelik mail adresinizi doğruma adına firma satın alma gerçekleşir gerçekleşmez bir de size mail gönderecektir. Hesap oluştururken verdiğiniz mail adresinizi kontrol edin ve gelen mail içeriğine girip, e-postanızı doğrulayın.<br />
Blog Kurmak İçin Alan Adı Doğruluma - Blog Nasıl Açılır<br />
Blog Nasıl Açılır – Alan Adı Doğrumala<br />
<br />
Blog nasıl açılır rehberindeki hosting ve domain alma işlemleri buraya kadardı. Şimdi ise sıra geldi satın aldığımız hosting ve domain hizmetleri üzerine wordpress kurmaya, yani blog kurma işlemine.<br />
6- WordPress Kurma ( Blog Nasıl Açılır Son Adım )<br />
<br />
1-Öncelikle firmanın ana sayfasında sağ üst köşede bulunan kullanıcı adınıza tıklayın ve açılır pencere şeklinde karşınıza gelen kısımdan Hesabımı Ziyaret Et butonuna tıklayın.<br />
<br />
Eğer firmanın ana sayfasına gittiğinizde sağ üst köşede kullanıcı adınız çıkmıyor, yerine Giriş butonu çıkıyor ise, yine Giriş butonuna tıklayın ve biraz önce hosting ve domain satın alırken oluşturduğunuz üyelik bilgileri ile giriş yapın. Üyelik girişi yaptıktan sonra sağ üst köşede kullanıcı adınız çıkacak ve kullanıcı adınıza tıklayıp, açılan sekmeden Hesabımı Ziyaret Et butonuna tıklayabileceksiniz.<br />
<br />
Ya da hiç ana sayfaya gitmeden de, en son satın almadan sonra direkt karşınıza çıkan ekranındayken de sağ üst köşede bulunan isminze tıklayıp, açılan kısımdan Ürünlerim sekmesine tıklayarak da, aynı noktaya gelebilirsiniz.<br />
Hesabıma Git - ( Blog Nasıl Açılır )<br />
Hesabıma Git – ( Blog Nasıl Açılır )<br />
<br />
2-Ardıdan karşınıza Alan Adları, Web Hosting ve E-Posta sekmelerinin olduğu bir panel çıkacaktır. Bu panelden blog kurmak adına yapacağımız ilk adım Web Hosting sekmesi altında bulunan cPanel ile Ekonomik Linux Barındırma kısmının sağ tarafında bulunan Kurulum butonuna tıklamak.<br />
Blog oluşturma için web hosting kurulum - blog nasıl açılır<br />
Blog Nasıl Açılır – Web Hosting Kurulum<br />
<br />
3-Kurulum butonuna tıkladıktan sonra karşımıza üzerine cPanel kurulumu yapacağımız alan adını seçme ekranı geliyor.<br />
<br />
Bu kısımda Hesabınızdan Bir Alan Adı Seçin kısmını işaretleyip, altındaki seçim ekranından biraz önce satın aldığınız alan adını seçin ve İLERİ butonuna tıklayın.<br />
Blog Nasıl Açılır - Alan Adını Hostinge Bağlama<br />
Blog Nasıl Açılır – Alan Adını Hostinge Bağlama<br />
<br />
4-Ardından karşınıza bir veri merkezi seçin kısmı gelecektir. Bu kısımda Avrupa‘yı seçip, İLERİ deyin.<br />
Blog Nasıl Açılır - Blog Kurmak İçin Veri Merkezi Seçme<br />
Blog Nasıl Açılır – Blog Kurmak İçin Veri Merkezi Seçme<br />
<br />
5-Veri merkezi seçiminden hemen sonra ise kurulacak cPanel için kullanıcı adı ve şifre belirleme ekranı çıkacaktır. Bu ekrandan bir kullanıcı adı ve şifre belirleyip, İLERİ butouna tıklayın.<br />
<br />
Not:Eğer karışınıza cPanel kullanıcı adı ve şifre belirleme ekranı çıkmazsa, merak etmeyin. Bir sonraki adımla devam edin. Bazen firma bu cPanel kullanıcı adı ve şifresini sizin adınıza otomatik oluşturuyor. Bu bilgilere de nereden ulaşacağınızı altta anlatıyor olacağım.<br />
Blog Nasıl Açılır - Blog Oluşturmak İçin cPanel Kullanıcı Adı ve Şifre<br />
Blog Nasıl Açılır – Blog Oluşturmak İçin cPanel Kullanıcı Adı ve Şifre<br />
<br />
6-cPanel kurulumunun son adımıdna ise karşınıza bir wordpress web sitesi oluşturun diye bir seçenek çıkacak. Bu seçeği ise Şimdi değil, teşekkürler şeklinde cevaplayarak Son butonuna tıklayın.<br />
<br />
Blog oluşturma işlemi için yapmamız gereken bazı özelleştirmeler olacak. Dolayısı ile biz blog kurma işlemini kendimiz manuel olarak yapacağız.<br />
Blog Nasıl Açılır - Bir Worpress Sitesi Kur (Blog Oluşturma)<br />
Blog Nasıl Açılır – Bir Worpress Sitesi Kur (Blog Oluşturma)<br />
<br />
7-Son dedikten sonra cPanel kurulumu başlayacaktır. Bu kurumlum biraz zaman alacaktır. Bittiğinde ise karşınıza hemen alttaki resimde olduğu gibi bir ekran gelecektir ve karşınıza Başlangıç işlemi başarıyla tamamlandı şeklinde bir mesaj çıkacaktır. Bu mesajı görünce Panoya Git butonuna tıklayarak devam edin.<br />
Blog Nasıl Açılır - Cpanel Kurulum Ekranı (Blog Nasıl Kurulur)<br />
Blog Nasıl Açılır – Cpanel Kurulum Ekranı<br />
<br />
8-Ardıdan karşınıza kullandığımız server’ın özellikleri gibi bazı bilgiler ve yönlendirmeler içeren bir panel ekranı gelecektir. Blog kurmak için biz bu ekranın sağ üst köşesinde bulunan cPanel Yöneticisi butonuna tıklayarak cPanel’e giriş yapacağız. Ancak;<br />
<br />
Bu ekranda haberdar olmanız gereken bazı önemli bilgiler mevcut;<br />
<br />
Öncelikle bu ekrana her zaman şu yolu takip ederek ulaşabilirsiniz: Firmaya Üyelik Girişi &gt;&gt; Sağ üst köşede bulunan kullanıcı adına tıklama &gt;&gt; Ürünlerim &gt;&gt; Web Hosting Sekmesi &gt;&gt;cPanel ile Ekonomik Linux Barındırma seçeneğinin en sağında bulunan Yönet Butonu sizi bu ekrana tekrar getirecektir.<br />
<br />
Bu ekranda sitenizin hem FTP hem de cPanel bilgileri bulunmaktadır. FTP’nin ne demek olduğunu veya ne işe yaradığını blog oluşturmak adına şu anda öğrenmenize gerek yok.<br />
<br />
Ancak ileride lazım olacak bir bilgidir. Bu sebeple de, aklınızın bir köşesinde bulunsun diye şimdiden belirtmek istedim. ( Yine de şimdi öğrenmek isteyenler; FTP nedir – FTP ile site serverına nasıl bağlanılır başlıklı yazıma bakabilirler )<br />
<br />
İleride FTP bağlantısı için 3 bilgiye ihtiyaç duyacaksınız. Sunucu bilgisi, Kullanıcı Adı ve Şifre. Bu 3 bilgiden 2 tanesi aynı zamanda sizin cPanel bilgilerinizdir. ( Kullanıcı Adı ve Şifre )<br />
<br />
Kullanıcı Adı:Bu ekranda Ayarlar sekmesi altında yer alan cPanel oturum açma bilgisidir. Eğer cPanel kurulumu sırasında kullanıcı adı ve şifre belirleme ekranı, yani üstte yer alan 5. adım karşınıza çıkmadı ise, firma size otomatik bir cPanel kullanıcı adı ve Şifresi atadı demektir. İşte, bu bilgi aynı zamanda cPanel kullanıcı adı bilgisidir.<br />
Şifre:Yine bu ekranda Ayarlar sekmesi altında yer alan Şifre kısmıdır. Yine bu şifre bilgisi de yine cPanel şifre bilgisidir. ( Bu şifre otomatik atandığı için görünmez, o yüzden siz değiştir butonuna tıklayarak yeni bir şifre atayın.)<br />
Sunucu Bilgisi:FTP sunucu bilginiz ise, sol üstte Hesap sekmesininde yer alan IP adresidir.<br />
<br />
Bu bilgiyi de verdikten sonra blog nasıl açılır rehberine devam etmek, bir sonraki adım olan WordPress kurulum işlemine geçmek için sağ üst köşede bulunan cPanel Yöneticisi butonuna tıklayarak devam edin.<br />
Blog Nasıl Açılır - Blog Kurmak - cPanel Yöneticisi Ekranı<br />
Blog Nasıl Açılır – cPanel Yöneticisi Ekranı<br />
<br />
9-cPanel’inize giriş yaptıktan sonra mouse ile aşağı doğru inin ve Web Uygulamaları altında WordPress Blog seçeneğini göreceksiniz, bu seçeneğe tıklayıp, wordpress kurulumuna geçin.<br />
<br />
Not: Eğer sizde cPanel kısmı Türkçe ise İngilizceye ya da İngilizce ise Türkçe’ye cPanel yönetiminde üst kısımda bulunan Settings ( Ayarlar ) &gt;&gt; Change Language (Dil Değiştir) &gt;&gt; Select Language ( Dil Seç ) &gt;&gt; Türkçe / İngilizce &gt;&gt; Change (Değiştir) butonuna tıklayarak değiştirebilirsiniz.<br />
Blog Oluşturma - Blog Nasıl Açılır - Web Uygulamaları<br />
Blog Nasıl Açılır – Web Uygulamaları<br />
<br />
10-Ardından karşınıza çıkan ekranın sağ kısmında bulunan bu uygulamayı kur butonuna tıklayın ve wordpress kurulumunu başlatın.<br />
Blog Nasıl Açılır - Blog Oluşturma - WordPress Kurulumu<br />
Blog Nasıl Açılır – Blog Oluşturma – WordPress Kurulumu<br />
<br />
11-Lokasyon / Domain: WordPress kurulumu için bir protokol seçiyoruz. Yani, sitemizin uzantısı ne olsun. Yükleme ekranı bize 4 seçenek sunuyor<br />
<br />
[ http:// &gt;&gt; <a href="http://www" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www</a>. &gt;&gt; https://  &gt;&gt; <a href="https://www" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www</a>. ]<br />
<br />
Sitenizin başında www. olması veya olmaması günümüzde artık birşey ifade etmiyor. Mesela ben wpmavi’yi kurarken, http:// üzerine, yani başında www. olmadan kurdum. Siz de http:// yada <a href="http://www" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www</a>. seçeneklerinden bir tanesini seçin.<br />
<br />
https:// ise, SSL güvenlik ağı içindir ve SSL kullanmak ekstra ücret gerektirir. Bu işin başında olan siz  blogçular içinse gereksiz para kaybıdır o yüzden bu aşamada hiç gerek yok.<br />
<br />
Yani kısacası bu noktada wordpress blog kurulumu hangi alan adı üzerine yapılsın, onu uzantısı ile birlikte belirleyip, seçiyoruz.<br />
<br />
12-Dizin (İsteğe B.): WordPress blogunu tam olarak hangi URL adresi üzerine kuracağımızı seçiyoruz.<br />
<br />
Blogunuzu <a href="http://siteniz.com" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://siteniz.com</a> adresi, yani direkt olarak satın aldığınız domain adresi üzerine kuracaksanız, bu seçeneği boş bırakın.<br />
<br />
Bu seçeneğe bir şey yazarsanız (demo gibi), bu wordpress’i <a href="http://siteniz.com/demo" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://siteniz.com/demo</a> dizinine kur anlamına gelir. Yani blog adresiniz <a href="http://siteniz.com/demo" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://siteniz.com/demo</a> şeklinde olur. Boş bırakmak <a href="http://siteniz.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://siteniz.com/</a> dizinine kur anlamına gelir.<br />
Blog Nasıl Açılır - Protokol Seçimi<br />
Blog Nasıl Açılır – Protokol Seçimi<br />
<br />
13-Versiyon: ekran varsayılan olarak karşınıza zaten en son sürümü getirecektir. Siz de bu şekilde bırakın, yani blog kurulumu için en son sürümü yükleyin.<br />
<br />
14-Dil Seçeneği: Wordpress sitenizin yönetim panelinin ve içerik yazım dilinin seçimini yapyoruz. Hangi dilde olmasını istiyorsanız, o dili kullanabilirsiniz.<br />
Blog Nasıl Açılır -Wordpress Blog Oluşturma için Versiyon Seçimi<br />
Blog Nasıl Açılır -Wordpress Blog Oluşturma için Versiyon Seçimi<br />
<br />
15-Yönetici Adı ve Şifre: Yükleme ekranı varsayılan olarak bu seçeneği, admin olarak atar. Kesinlikle ve kesinlikle kullanıcı adını admin yapmaktan uzak durun. Admin olarak kalması büyük bir güvenlik açığıdır.<br />
<br />
Yönetici adı ve şifresi kısımlarında belirlediğimiz bilgiler, açtığımız blogu yönetecek admin’in kullanıcı adı ve şifresi oluyor. Bu bilgileri unutmamanız da fayda var.<br />
<br />
16-Yönetici E- Adresi: Kullandığınız herhangi bir mail adresini de (Gmail) verebilirsiniz. ( Önerim sıklıkla kullandığınız bir mail adresi vermeniz )<br />
<br />
17-Site İsmi: Benim kullandığım site ismi WPMAVI, siz de sitenizin ismini istediğiniz şekilde buraya yazabilirsiniz.<br />
<br />
18-Site Sloganı: Benim kullandığım site sloganı “Türkiye WordPress Rehberi ve Profesyonel WordPress Blogu”. Sizde sitenizin sloganını buradan belirleyebilirsiniz.<br />
<br />
19-İkili Faktör Doğrulama: Bu seçeneği ister etkisiz bırakın, ister etkinleştirin ama bence gereksiz bir güvenlik önlemi. Keza ilerleyen aşamalar da biz zaten bir güvenlik eklentisi kuracağız.<br />
Blog Nasıl Açılır - Blog Yönetimi için Yönetici Bilgileri Atama<br />
Blog Nasıl Açılır – Blog Yönetimi için Yönetici Bilgileri Atama<br />
<br />
20-Otomatik güncelleme, WordPress eklentisi otomatik güncelleme, worpress tema otoma güncelleme ve otomatik güncelleme yedekleme seçeneklerini hemen altta yer alan resimdeki gibi işaretleyin.<br />
Blog Nasıl Açılır - Blog Kurmak İçin Yapılan Ayarlar<br />
Blog Nasıl Açılır – Blog Kurmak İçin Yapılan Ayarlar<br />
<br />
21-Sınırlı giriş denemesini de no olarak işaretleyin. Keza bunu biz zaten bir sonraki adımda yapacağız ve tek bir blog kurulumu yapacağımız için de çok siteyi etkinleştirin seçeneğini de no olarak işaretleyin.<br />
<br />
22-Gelişmiş Ayar Yönetimi: Bu kısmı “Benim için otomatik yap” olarak işaretleyin. Keza sistem çözülmesi oldukça zor veritabanı ismi ve tablo prefix’leri atayacaktır.<br />
<br />
Ve tüm seçenekleri dediğim şekilde işaretledikten sonra en son adım olan +Kur butonuna tıklayın ve wordpress blog kurulumu işlemi başlasın.<br />
Blog Nasıl Açılır -Wordpres Kurulum Gelişmiş Ayarları<br />
Blog Nasıl Açılır -Wordpres Kurulum Gelişmiş Ayarları<br />
<br />
23-Wordpress Kurulumu tamamlandıktan sonra, yükleme ekranı bize wordpress kurulumu’ nun hangi domain ismine ve uzantısına yapıldığını ve admin paneline girişi nereden yapacağınızın linklerini veriyor.<br />
<br />
Yönetim URL adresine gidip, biraz önce belirlediğimiz yönetici adı ve şifre ile blogunuzun admin paneline giriş yapabiliriz.<br />
Blog Nasıl Açılır - Blog Oluşturma Tamamlandı<br />
Blog Nasıl Açılır – Blog Oluşturma Tamamlandı<br />
<br />
Tabi admin paneline gider gitmez, karşımıza son olarak hemen alttaki resimde olduğu gibi bir ekran daha çıkacaktır. Bu ekranda da Hayır, teşekkürler deyip, direkt admin panelize gidebilirsiniz. Keza ben size blog nasıl açılır kısmını adım adım anlattıysam, bir sonraki yazımda da blog açtıktan sonra ilk yapılması gerekenleri de adım adım anlattım.<br />
Blog Kurmak - WordPress Tanıtım Ekranı<br />
Blog Kurmak – WordPress Tanıtım Ekranı<br />
<br />
Blog nasıl açılır öğrendik ! İşlem tamamdır! Artık sizinde bir blogunuz var. Blog tasarımlarınızı blogunuza giriş yaptıktan sonra wordpress admin panelinden yapabilirsiniz.<br />
<br />
Hemen alttaki resimde Admin Paneli &gt;&gt; Sol Kısım &gt;&gt; Yazılar &gt;&gt; Yeni Ekle sekmesine giderek, yazı yazabileceğiniz, kurduğunuz blogun admin panelinden bir görüntü.<br />
<br />
Blogumuzu açtık peki sırada ne var ? Sırada ise, içeriklerinizi oluşturmadan önce, yani blog açtıktan sonra ilk yapılması gerekenleri tamamlamak var.<br />
<br />
Blog Açtıktan Sonra ilk ve Mutlaka Yapılması Gereken 19 Şey! başlıklı yazımdan adım adım blog nasıl açılır’ın 3. kısmına geçebilirsiniz.<br />
<br />
19 adımıda tamaladıktan sonra geriye tek bir şey kalıyor, oda WordPress öğrenmek.Yukarıda da dediğim gibi, wordpress kullanmanın word ve excel kullanmaktan farkı yok. WordPress’in nasıl kullanıldığını, neyi nereden yapacağınızı çözmek maximum 1 haftanızı alır.<br />
<br />
Tabii bir de google’da üst sıralara çıkabilmek için blog nasıl açılır rehberimin son adımı olan 4. adım google’da üst sıralara çıkma – başarılı bir blog yazarı olmanın sırrı başlıklı yazımı okumak var.<br />
<br />
Yakında wordpress kullanımıyla ilgili detaylı videolar çekeceğim fakat bu aşamada kendiniz de google’da wordpress’in nasıl kullanıldığını araştırıp, kolaylıkla öğrenebilirsiniz.<br />
<br />
Ayrıca blogçuluk hayatınıza yararı olması adına alttaki içeriklerime de göz atabilirsiniz;<br />
<br />
Google’ın çalışma prensibini anlamak adına: Google Sıralama Kriterleri<br />
Başarılı bir blog adına: Blog Açanların Mutlaka Okuması Gereken 30 Önemli İpucu<br />
Blog İpuçları Adına: En İyi Blogculardan Başarılı Bir Blog Yazarı Olmanın Sırları<br />
Blogunuza Ziyaretçi Çekmek Adına: Hit Arttırma Yöntemleri<br />
Google’ın İstediği Türden Makaleler Yazmak Adına: SEO uyumlu Makale Yazımı<br />
Google’da Üst Sıralarda Yer Almak İçin: Google’da İlk Sayfada Çıkmak<br />
<br />
Blogunuz hayırlı uğurlu olsun. Her hangi bir konuda yardımca ihtiyaç duyarsanız lütfen benimle iletşime geçmekten çekinmeyin.<br />
<br />
Umarım Adım Adım Blog Açmak | Blog Nasıl Açılır başlıklı yazımı yararlı bulmuşsunuzdur.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Blog Nedir?</span><br />
<br />
Web tabanlı bilgi paylaşım ağı olan blog, insanların bildiği, öğrendiği ve paylaşmak istediği paylaşımları aktarmayı sağlayan mecradır. weB-LOGin kelimelerinin kısaltımı şeklinde oluşan blog kelimesi birleşik kelimenin kısaltması olarak oluşturulmuştur. İnternet ortamında kişisel internet sayfası sahibi olmak isteyenler için blog özel bir seçenektir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Blogla Sitenin Ne Farkı Var?</span><br />
<br />
Kullanıcılar genellikle internet sitesi ile blogun farkını merak etmektedirler. İnternet siteleri kendi içinde türlere ayrılır. Blog da bir internet sitesidir. Ancak portal sitesi, blog sitesi ve forum sitesi gibi türleri olan internet sitesi seçenekleri arasında blog sitesi kendi tarzı ile farklı bir internet sitesi konseptidir. Kullanıcıların merak ettiği bir diğer konu da blog sayfası için kod bilgisinin gerekli olup olmadığıdır. Kod bilginiz olsa da olmasa da blog sahibi olmanız mümkündür. Hazır tasarım halinde olan binlerce blog seçeneği arasından beğeninize göre blog tercihi yapabilirsiniz. Eğer kod bilgisine sahipseniz bu durumda kendi blog sayfanızı kendinize özel şekilde tasarlayabilirsiniz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Blog Türleri</span><br />
<br />
Çok sayıda blog türü vardır. Bilgi verme amaçlı olan blog siteleri sadece bilgiye odaklı ve tasarım detayı olarak derinliği olmayan bloglardır. Kişisel blog sayfaları ise aşk, giyim, spor ya da sağlık gibi konularda ve farklı formatlarda olabilir. Bunun dışında özel amaçlı blog sayfaları da oluşturularak özel veri akışı sağlanabilir. Blog açmak isteyenler neden blog açmalıyım diye düşünebilirler. Bir şeyler paylaşmak ve kendinizi sanal ortamda ifade etmek istiyorsanız blog açmak en iyi çözüm olacaktır. Boşa zaman harcamak yerine faydalı paylaşımla yapmak istiyorsanız en ideal seçenek blog sayfasıdır. Kendi konseptinize uygun tasarım yaparak içeriği oluşturduktan sonra blogunuzu devamlı güncelleyerek yeni paylaşımlar yapabilirsiniz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kişisel Blog Sayfaları</span><br />
<br />
Bu blog sayfaları blog yazarının kişisel ismini taşıyan ve bireysel özelliklerin ön planda olduğu blog sayfasıdır. Kişisel blog sayfaları bu alanda çok deneyimli olmayan bireylerce de kullanılabilecek sayfalardır. En çok kullanılan blog türü olan kişisel bloglar her konuda açılabilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Temasal Blog</span><br />
<br />
Uzmanlık gerektiren bir blog sayfası olan temasal blog alanında uzman kişilerce belirli bir konu etrafında hazırlanan blog türüdür. Özellikle moda alanında çokça tercih edilen temasal bloglar, ekonomi, tarih, siyaset ve diğer alanlarda oluşturulabilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Topluluk Blogları</span><br />
<br />
Bu tarz bloglar üyelik ile kullanıcı grubu oluşturarak bilgi paylaşımı oluştururlar.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kurumsal Blog Sayfaları</span><br />
<br />
Kurum ve firmaların kendi tanıtımları ve bilgi verme alanları olarak tasarlanan kurumsal blog sayfaları iş dünyasında giderek önemi artmaktadır. Daha geniş kitlelere ulaşmayı kolaylaştırma bu ortamlarla bilgi kirliliği de engellenmiş oluyor.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Blog Açmak Ücretli mi?</span><br />
<br />
Blog açmanın ücretli olup olmadığı sıkça sorulan sorulardandır. Ücretsiz blog açtığınızda çeşitli kısıtlamalar ve birtakım prosedürlerle karşılaşabilirsiniz. Bunun yanında ücretli olarak açacağınız blog sayfaları ise alan adı olarak ve site tasarımı olarak özel seçenekler sunuyor. Eğer özel bir seçenek arayışındaysanız ücretli blog sayfaları sizin için ideal seçeneklerdir. Ücretsiz olarak kullanabileceğiniz blog servislerini mercek altına aldığımızda şu seçenekler dikkat çekiyor.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Blogger:</span> Google'nin blog mecrası olan blogger, Google'nin ücretsiz olarak sunduğu bir hizmettir. Google alt yapısı ile blog sahibi olmak istiyorsanız ve bunu ücretsiz olarak elde etmek istiyorsanız Blogger sizin için ideal bir tercihtir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Wordpress:</span> Blog siteleri arasında en sık tercih edilen blog mecrası WordPress'tir. Zengin içeriği ve özgün tasarımları ile WordPress ile aradığınız özle seçeneklere sahip olabilirsiniz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Blogcu: </span>Yerli blog sitesi olan Blogcu, Blogger ve WordPress'e göre bir adım geride olsa da özgün ve yerli tasarımlar ile sizlere özel çözümler sunuyor.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Blog Yazarı Kimdir?</span><br />
<br />
Blog yazarı; okuyucuları bilgilendirmek ve eğlendirmek amacıyla web sitelerin bloglarında yazı yazan kişilere verilen isimdir. Bilinen, keşfedilen, denenen bir takım şeyleri okuyucu ile paylaşırlar. Farklı konularda makaleleri okuyucuya aktarırlar.<br />
Blog Yazarı Ne Yapar? Blog Yazarı Görev Sorumlulukları Nelerdir?<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Blogger olarak da adlandırılan blog yazarlarının görev sorumlulukları şöyledir:</span><br />
<br />
    Belirli bir konu hakkında deneyim sahibi olmak ve bu deneyimleri görselle destekleyerek yazı eşliğinde okuyucuya aktarmak,<br />
    Okuduğu kitaplar, gezdiği yerler, yediği yemekler ya da kullandığı ürünler gibi pek çok farklı konuda deneyim sahibi olmak,<br />
    Yazıları ve fotoğrafları kişisel bloglarında yayınlamak,<br />
    Yazı yazarken imlâ kurallarına, noktalama işaretlerine ve kullanılan dile özen göstermek,<br />
    Yazıların doğru kişilere iletilmesi için etiket ve başlık seçimini doğru yapmak,<br />
    Yayınladıkları yazıların daha çok kişiye iletilmesi için sosyal medya hesaplarından (Twitter, Facebook, Instagram, Google Plus, Pinterest vb.) faydalanmak.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Blog Yazarı Nasıl Olunur? Blog Yazarı Olmak İçin Hangi Eğitim Alınmalıdır?</span><br />
<br />
Blog yazarı olmak için herhangi bir bölümde eğitim almak zorunlu değildir. Bunun için kişinin kendisini geliştirmesi gerekir. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü gibi Türkçeye hakim olunan bölümlerden mezun olanlar bu alanda avantaj sahibi olabilir.<br />
<br />
Son yıllarda sosyal medyanın da kullanım alanının artması ile birlikte blog yazarları ve yazıları oldukça artmıştır. İnternet istediğiniz her bilgiyi kolayca bulabileceğiniz bir platforma dönüşmüştür. Blog Bullettin Board System adlı ingilizce kelime öbeğinin kısaltmasıdır. Blog yazarlarına ise internet ortamında blogger denmektedir.<br />
<br />
Kişiler özgür iradeleri ile yasa sınırları içerisinde her konuda bir blog yazısı yazabilirler. Son 10 yıldır blog denen kavram hayatımızda bulunmaktadır. Genellikle ücretsiz olan blog yazılarını paylaşan siteler sistemde bolca bulunmaktadır. Okuyuculardan da blog yazarlarından da herhangi bir ücret talep etmeyen bu sitelerin sayısı git gide hızla artmaktadır. Yurtdışından sonra ülkemize de gelen bu sistem kişilerin fikirlerini, deneyimlerini, hayatlarını kolayca paylaşabilecekleri bir alana dönüşmüştür. Kısa bir roman tadında da olan bu sitelerde bulunan yazarlar, sizlerin de bildiği üzere kitap yazımına kadar ilerleyen uzun bir süreci oluşturmaktadır. Günümüz dünyasında kişiler güvendikleri ve kalemlerini güçlü buldukları kişiler üzerinden birçok deneyimi yaşamadan elde edebilmektedir. Okuma alışkanlığı zayıf olan birçok insan bu kısa blog yazılarını çok sevmiştir. Örnek vermek gerekirse, yurtdışında görmek istediğiniz bir yer olduğunu düşünelim. İnternet üzerinden ya da bilinen kitapçılardan herhangi bir kaynak bulamamış olabilirsiniz. Ancak seyahat üzerine yazıları yayınlayan bir blog sitesi olduğunu varsayalım. Gerçek kişileri yaşanan tecrübeleri sizlerin o ülke hakkında çok daha ayrıntılı bilgi edinmesine yardımcı olur. Herhangi bir sınırlaması olmayan blog yazıları çok kısa ya da çok uzun olabilir. Kendinize çok daha yakın hissettiğiniz bir yazarın blog sayfasını takip ederek hiç tanımadığınız bir arkadaş edinebilirsiniz. Yazarlar da kendi deneyimlerini paylaşarak hiç tanımadıkları insanlar ile kusursuz bir bağ kurmaktadır. İstediğinize göre yazarlara mesaj atabilir ya da blog yazılarına yorum yapabilirsiniz.<br />
<br />
Son yıllarda artan sosyal medya iletişiminin dostluk kavramını körelttiği herkes tarafından aşikardır. Görüşmek ya da aramak yerine gelişen like sistemi ne yazık ki insanlar arasındaki samimi bağı köreltmektedir. Ancak blog yazmak adeta günlük tutmak gibi hem yazanın yalnızlığını azaltmakta hem de otobiyografi okumak gibi okuyanın zihini geliştirmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Blog Nasıl Yazılır?</span><br />
<br />
Blog yazarı olmak kural tanımayan olaylar silsilesidir. İsterseniz fotoğraf paylaşabilir, her türlü kişisel bilginizi anonim hesaplar üzerinden kolayca paylaşabilirsiniz. Her istediğiniz konuda deneyimlerinizi kolayca aktarabilirsiniz. Yalnızca samimi olmanız beklenmektedir. Bunu okuyucularınız için yapmalısınız. Yazılarınızda imla hatası ve anlatım bozukluğu olmamalı. Bu kurallara uygun bir blog yazarı olduğunuz zaman okuyucularınızın sayısı hızla artmaya başlayacak ve git gide daha fazla insana ulaşmaya başlayacaksınız.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Blog Ne İşe Yarar?</span><br />
<br />
Blog sayesinde para kazamaya dahi başlayabilirsiniz. Yazılarınız üzerinden takipçi sayınıza göre reklam alabilir ve bunu işiniz haline getirebilirsiniz. Ancak kar amacı gütmüyorsanız yalnızca yazarak rahatlamak ve insanlara hızlıca ulaşmak için bile blog yazarı olabilirsiniz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Blog Nasıl Açılır</span><br />
<br />
Blog açmak istiyorum ancak blog nasıl açılır hiç bir fikrim yok… ne yapmalıyım? Blog kurma işine nereden başlamalıyım ?<br />
<br />
Bir blog nasıl açılır en kolay ve anlaşılır şekilde öğrenmek istiyorum ve ek gelir olarak blog ile para kazanmak istiyorum diyorsanız, şunu baştan söylemeliyim ki kesinlikle doğru adrestesiniz.<br />
<br />
İlk blog kurma girşimim 2009 yılında hiç bir bilgiye sahip olmadan, gerçek anlamda 0 teknik bilgi ile oldu. gözlerim kan çanağı saatlerce, günlerce araştırma yaptığımı hatırlıyorum. İlk adımımdan bu güne tarif edemeyeceğim boyutlarda bilgi ve tecrübe edindim.<br />
<br />
Bu blog nasıl açılır yazısı ise, 2009 yılından beri ne öğrendiysem, hiç bir noktayı atlamadan aktaracağım bir rehber olacak.<br />
<br />
Bu yazımda sizlere blog nasıl açılır adım adım hiç bir noktayı atlamadan anlatacağım. Tabii yazımda anlattığım blog kurma yöntemi bir gezi blogu nasıl açılır, makyaj blogu nasıl açılır, moda blogu nasıl açılır, kişisel blog nasıl açılır ya da yemek blogu nasıl açılır gibi, blog açma mantığı aynı olan bir çok alt kategoriyi de kapsayıcı olacaktır.<br />
<br />
İnanın bana yazının sonuna geldiğinizde blog açma işlemini 10 dakika da halletmiş olacak ve siz de benim sahip olduğum gibi profesyonel bir bloga sahip olacaksınız!<br />
<br />
Güncelleme Notu: 2014 yılından bu yana 2500’ün üzeride kişi blog açmak için hazırladığım bu rehber ile blogunu açtı. Bu 4 yazıdan oluşan rehber sayesinde blogunu açıp, şu an blogundan aylık binlerce lira kazanan yüzlerce takipçim var.<br />
<br />
Ayrıca blog açmak için oluşturduğum bu rehber;<br />
<br />
#Başlangıç seviyesinde olan kişiler için (0 bilgiye sahip olsanız bile) takip edilebilir durumda<br />
#Ve sürekli güncel tutulmaktadır.<br />
#Platform spesifiktir. ( Yani wordpress ile blog açmak anlatılmıştır )<br />
#Takıldığınız herhangi bir noktada yazıma yorum yaparak ya da iletişim formundan bana ulaşarak ücretsiz bir şekilde yardım alabilirsiniz. (Kesin bilgi. Deneyin, görün.)<br />
Neden Blog Kurmalısınız ?<br />
<br />
#Eğer blog kurma konusunda karasızsanız ve kendinizden tam anlamıyla emin değilseniz, blog oluşturarak ne elde edeceğinizi, sizin nelerin beklediğini tam alamıyla kestiremiyorsanız, kesinlikle neden blog açmalısınız başlıklı yazımı okumanızı tavsiye ederim.<br />
<br />
Ancak kısaca blog kurmak size ne kazandırır özetleyeyim;<br />
<br />
#Para kazanmak: Evet blog yazarak para kazanmak kesinlikle mümkün. Bunu bir ek gelir olarak yapanlarda var, benim gibi işinden istifa edip tam zamanlı olarak yapanlarda.<br />
<br />
Hatta öyle ki blog açarak para kazanmamak mümkün değil!  Nasıl mümkün olmadığının en büyük kanıtlı blog açıp, tek bir makale yazarak aylık 100 lira kazanmak başlıklı yazımda uygulamalı olarak 0’dan açtığım ve tek bir yazı yayımladığım blog ile google’da üst sıralara gelerek google reklamlarından aylık 100 lira nasıl kazandığımı anlatmamdır!<br />
<br />
Ki inanın bana blog açmak internetten para kazanmak adına yapabileceğiniz en karlı ve en güzel ilk 3 iş arasında.<br />
<br />
#Yazar Olmak: Yayımcılar / Yayımevleri sizce tanınmayan birinin kitabını mı yayımlar yoksa hali hazırda binlerce kişi tarafından okunan ve takip edilen birinin mi ? Tabii ki tanınan birinin. Sebebi ise basit. Çünkü sizi tanıyan insanlara kitap satması çok daha kolay olacaktır. Blog kurmak ise bu işin ilk basamağıdır. ( Örneğin pucca )<br />
<br />
#İşinizi Büyütmek: Bugün en büyük şirketlerin bile blog sayfaları mevcut. Neden ? Çünkü sattığı ürünü pazarlıyor da ondan. Örneğin uçak bileti satan bir internet sitesi gezilecek en ucuz ülkeler diye blog yazısı hazırlıyor ve google’dan bu blog içeriğine aldığı trafiğe aynı yazı içerisinde o ülkeler için uçak bileti satmaya çalışıyor.<br />
<br />
#Sadece Yazın: Blog kurmak için illa bir amacınızın olmasına gerek yok. Yazmayı seviyor, duygularınızı, düşüncelerinizi insanlarla paylaşmayı seviyorsanız da blog yazabilirsiniz.<br />
<br />
Tabii blog oluşturma ile ne elde edeceğinize dair daha yüzlerce madde sıralanabilir. Ancak şunu bilin ki, blog açmak hayatınızı hem maddi, hem de manevi anlamda kökten değiştirebilir.<br />
<br />
Böyle bir potansiyeli ciddi anlamda vardır ki şurada, bahsettiğim değişim potansiyeli gerçek örnekleri ile birlikte çok net bir şekilde anlatılmış.<br />
7 Adımda Blog Kurma – Blog Nasıl Açılır<br />
<br />
1- Blog Konusu Seçimi<br />
2- Plaftrom Seçimi<br />
3- Host ve Domain Ne Demek<br />
4- Hosting Firması Belirleme<br />
5- Alan Adı ve Hosting Satın Alma<br />
6- Wordpress Kurma<br />
7- Blog Tasarımı ve Kullanımı<br />
1- Blog Kurmak İstiyorum Ancak Yazacak Konu Bulamadım<br />
<br />
Pekala, sizinle bir beyin fırtınası yapmak adına size 60’ın üzerinde fikir verebilirim. Umarım vereceğim fikirlerden bazıları beyninizde ufak bir kıvılcım çakar ve size işte bu ! dedirtir.<br />
<br />
#İşte o blog fikirleri: Blog Fikirleri – En Popüler Blog Konuları. Ayrıca Site Fikirleri başlıklı yazıma da bakabilirsiniz. Bu yazımda yer alan bir çok madde de  blog kurma fikri olarak değerlendirmek için gayet uygundur.<br />
<br />
Tecrübelerime dayanarak bir kaç şeyide kesinlikle belirtmeliyim. Bana göre bu işte başarı potansiyeli oldukça arttıracak 2 önemli madde var;<br />
<br />
1-Konu seçimi yaparken mutlaka yazarken zevk alacağınız bir konu seçin. Sevmediğiniz bir alanda asla şevkle yazamaz, dolayısı ile de kaliteli üretimler yaratamazsınız.<br />
<br />
Bu konudaki tecrübelerimi, neden bu söylemimde kesin konuştuğumu ise blog nasıl açılır rehberimin sizin de blog kurduktan sonra okuyacağınız 4. ve son yazısı olan blog nasıl yazılır başlıklı yazımda oldukça detaylı bir şekilde anlattım.<br />
<br />
2-Diğer bir tavsiyem ise, kesinlikle niş bir blog kurmanız. Yani her konu hakkında yazmayın. Spesifik bir konu üzerine yazın. Google niş blogları çok sever.<br />
<br />
Sebebi ise basit. Yazdığınız blog konuları birbirine çok yakın olacağı için, yazılarınız arası link verme şansınız yüksek olacak ve böylece sitenizi ziyaret eden bir kişiye bir çok yazınızı okutabileceksiniz.<br />
<br />
Bu şekilde sitenizde ziyaretçilerin geçirdiği süre artacak, blogunuz ise ziyaret süresi artan ziyaretçinin aklında daha kalıcı olacak ve dolaylı olarak ziyaretçinin blogunuzu sosyal medya platformlarında paylaşma oranı da artacak.<br />
<br />
Tabii bu niş blog kurmaya, SEO açısından, yani yazdığınız blog yazılarının google’da üst sıralara çıkması açısından etki edebilecek küçük bir örnekti.<br />
<br />
Niş blog oluşturmanın SEO açısından daha nice avantajları olacaktır. Keza bu avantajların neler olduğunu da, blog kurduktan sonra okumanızı önerdiğim SEO ile ilgili yazılarımda daha detaylı olarak göreceksinizdir.<br />
2- Platform Seçimi : Ücretsiz Blog Kurma Platformları vs Ücretli Platformlar<br />
<br />
#Blog kurmak için üç seçeneğiniz var, blogger, wordpress.com ve wordpress.org. Blogger ve wordpress.com üzerinden ücretsiz bir şekilde blog oluşturmak mümkün fakat en büyük dezavantajları, her ikisinde de blog adreslerinin alttaki gibi olmasıdır;<br />
<br />
sizinblogadresiniz.blogger.com veya sizinblogadresiniz.wordpress.com<br />
<br />
#Peki bu adreslerde size aitlik nerede ? Akılda kalıcılık nerede? Kurumsallık nerede? Neden blog adresiniz sizinblogunuz.com olmak yerine sizinblogunuz.blogger.com olsun ki ?<br />
<br />
Sonuçta herkes alt bir domain (alan adı / site ismi) adresinde değilde, kendine ait bir domain adresi altında blogu olsun ister.<br />
<br />
#Ücretsiz blog kurma platformlarının onlarca emek emici dezavantajı var. WordPress.com Mu Blogger Mı Yoksa WordPress.org Mu? başlıklı yazımdan bu dezavantajların tamamını okuyabilirsiniz.<br />
<br />
#Ancak karar verme aşamasında sadece tek bir dezavantajın bile sizin için yeterli olacağını düşünüyorum ki oda, ücretsiz blog oluşturma platformları aracılığı ile açılan bloglarda para kazanılamıyor oluşu.<br />
<br />
#Çünkü google reklamları ( google adsense ) alt alan adında olan ( yani biraz önce üstte paylaştığım ücretsiz blog plaftromlarının uzantılı site isimlerine gibi ) sitelerin reklam yayımlama başvurularını %99 ihtimalle onaylamıyor.<br />
<br />
Peki diyelim ki ben benimsitem.com domain isminde bir blog kurmak istedim, bunu nasıl gerçekleştirecegim ? İşte, ben de size bu yazımda tam olarak bunu anlatacağım.<br />
<br />
Profesyonel bir blog kurmak istiyorsanız  benim de şu an okuduğunuz blogum için tercih ettiğim ve kullandığım profesyonel bir blog altyapısı olan wordpresskullanmalısınız.<br />
<br />
Dünya üzerinde kurulu olan websitelerin %30’u wordpress altyapısı üzerine kurulmuştur. Kullanması oldukça basit ve hiç bir kod bilgisi gerektirmez. Bir word, excel programı kullanmaktan farksızdır.<br />
<br />
Biz, blog kurma için ücretsiz olan wordpress.com değilde ( ücretsiz kısmın hem kısıtlamaları var hemde domain adresiniz sizinblogadresiniz.wordpress.com şeklinde olacaktır. ) wordpress.org‘u kulllanacağız.<br />
<br />
#Keza Türkiye’nin en iyi blogları – en iyi gezi blogları – en iyi makyaj blogları – en iyi yemek blogları – en iyi kişisel bloglar başlıklı yazılarıma da baktığınızda, listelerde yer alan blogların büyük bir çoğunluğunun wordpress.org alt yapısı kullandığını göreceksinizdir.<br />
<br />
Tabii WordPress.org alt yapısını sadece blogların kullandığını da düşünmeyin. WordPress ile yapılmış siteler başlıklı yazımda yer alan Türkiye’nin en ünlü dizi, film, haber vs gibi sitelerin de wordpress.org alt yapısını kullandığını göreceksinizdir. Bunlara sozcu.com.tr’de dahil.<br />
<br />
Evet, wordpress.org alt yapısı işte böyle bir yapı. Bu alt yapıda yapacaklarınız inanın sınırsız. Olanağınız sadece blog kurmak değil yani. Her hangi bir kategoride (Dizi, film, e-ticaret, haber sitesi vs.) bir internet sitesi kurmak istiyorsanız da yine wordpress.org alt yapısı ile bunu gerçekleştirebilirsiniz.<br />
<br />
Eğer sadece blog kurmak değil, bu tür site kurma fikirleriniz varsa da, yine oldukça detaylı anlatımını yaptığım internet sitesi nasıl kurulur başlıklı yazıma da bakabilirsiniz.<br />
<br />
Tabi blog kurmak da bir maliyet gerektiriyor. Sadece blog oluşturma değil, her türlü site kurulumu bir ücret gerekiyor.<br />
<br />
Canınızı hemen sıkmayın.<br />
<br />
Aklınızda oluşan soruları tahmin edebiliyorum… Ben blog oluştuma konusunda hiç bir şey bilmiyorum ki bilmediğim bir şeye neden ücret ödeyeyim ? diye düşünebilirsiniz.<br />
<br />
Zaten bende bu yazımı bu fikirlerinizi değiştirmek, sizi de profesyonel bir blogçu yapmak için yazıyorum. İnanın bana her şey düşündüğünüzden ve beklediğinizden daha kolay.<br />
<br />
Ve ödeyeceğiniz ücret başlangıç için hiçte uçuk bir rakam değil. Blog açmak için ödeyeceğim ücret nedir ? Hemen söyleyeyim; genel olarak yıllık maximum 250-350lira arasında.<br />
<br />
Not: Bu maliyet ilk yıl için wpmavi okuyucularına özel indirim ile sadece 113 TL olacktır. Yani ilk yıl 113 TL, devam eden yıllarda ise üstte bahsettiğim 250 – 350 TL arası maliyet rakamları çıkacaktır ki zaten eğer ilk yıl sonunda bir başarı elde ederseniz, blogunuzdan kazanacağınız reklam gelirleri bu maliyetlei hayli hayli karşılayacaktır.<br />
<br />
Baktınız ki ilk yıl sonunda istediğiniz başarıya ulaşamadınız ya da bu işten sıkıldınız ve daha fazla devam etmek istemediniz o zaman da ödeme yapma zamanı geldiğinde herhangi bir ödeme yapmazsınız bu işin maliyeti size sadece 113 TL olmuş olur.<br />
<br />
Blogunuzun kurumsal, profesyonel bir görünüme sahip olmasını, size ait olmasını, özgürce hareket edebilmeyi, istediğiniz gibi tasarlamayı istiyorsanız,<br />
<br />
Dünya üzerindeki ben de dahil milyonlarca website sahibinin siteleri için yıllık belirli ücretler ödediği gibi, sizin de aşağı yukarı yıllık 250 – 300 lira gibi bir rakamı gözden çıkarmanız gerekli.<br />
<br />
Tamam. Yıllık 300 lirayı gözden çıkarttım. Peki ben blogu nasıl kuracağım ? Blog kurma işine nasıl başlayacağım ? Blogu açsam bile wordpress kullanamayı nasıl öğreneceğim ? vs. diye şüpheleriniz varsa derhal o şüphelerden kurtulun.<br />
<br />
Milyonlarca insan bu işi yapabiliyorsa, siz de kolaylıkla yaparsınız ki ben size adım adım blog nasıl açılır anlatacağım.<br />
<br />
Şunu asla düşünmeyin; ben önce blog kurma işlemini öğreniyim, detaylı wordpress dersleri videoları izleyim, bu altyapıyı tamamen öğrendikten sonra blog açarım…<br />
<br />
Malesef. Suyun dışındayken yüzme öğrenemezsiniz. Blog kurmak istiyorsanız illa ki suyun içine girmeniz lazım. Bu iş böyle. Diğer türlü şevkinizi kaybeder, bu işe asla başlayamaz ve yarınınızı değiştirmek adına bir potansiyel yaratamazsınız. Öncelikle işin içine girin, gerisi zaten geliyor.<br />
3- Host ve Domain Ne Demek ?<br />
<br />
Bu yazımda blog açma mantığı şu şekilde işleyecek; Önce domain ve hosting satın alacağız daha sonra ise, aldığımız bu hosting ve domain üzerine wordpress kuracağız.<br />
<br />
Host ne demek ? Domain ne demek ? Daha ilk adımdan bilmediğim, ilk defa duyduğum terimler diye düşünmeyin, hemen açıklıyorum;<br />
<br />
Host:Blogunuzun dosyalarını barındıracağınız 7/24 açık kalan Serverlar. İşte işin maliyetli olan kısmıda bu nokta. Blogunuzu bir serverda barındırmak ücretli ve bu hizmeti veren dünya üzerinde yüzlerce hosting firması var.<br />
<br />
Domain:Domain ise blogunuzun ismidir, yani wpmavi.com gibi sizinsiteniz.com gibi. Tabii Domain adresi satın almanında bir ücreti vardır. Bu ücret yaklaşık olarak yıllık 50liradır.<br />
<br />
<br />
cPanel’inize giriş yaptıktan sonra mouse ile aşağı doğru inin ve Web Uygulamaları altında WordPress Blog seçeneğini göreceksiniz, bu seçeneğe tıklayıp, wordpress kurulumuna geçin.<br />
<br />
Not: Eğer sizde cPanel kısmı Türkçe ise İngilizceye ya da İngilizce ise Türkçe’ye cPanel yönetiminde üst kısımda bulunan Settings ( Ayarlar ) &gt;&gt; Change Language (Dil Değiştir) &gt;&gt; Select Language ( Dil Seç ) &gt;&gt; Türkçe / İngilizce &gt;&gt; Change (Değiştir) butonuna tıklayarak değiştirebilirsiniz.<br />
10-Ardından karşınıza çıkan ekranın sağ kısmında bulunan bu uygulamayı kur butonuna tıklayın ve wordpress kurulumunu başlatın.<br />
<br />
<br />
<br />
11-Lokasyon / Domain: WordPress kurulumu için bir protokol seçiyoruz. Yani, sitemizin uzantısı ne olsun. Yükleme ekranı bize 4 seçenek sunuyor<br />
<br />
[ http:// &gt;&gt; <a href="http://www" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www</a>. &gt;&gt; https://  &gt;&gt; <a href="https://www" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www</a>. ]<br />
<br />
Sitenizin başında www. olması veya olmaması günümüzde artık birşey ifade etmiyor. Mesela ben wpmavi’yi kurarken, http:// üzerine, yani başında www. olmadan kurdum. Siz de http:// yada <a href="http://www" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www</a>. seçeneklerinden bir tanesini seçin.<br />
<br />
https:// ise, SSL güvenlik ağı içindir ve SSL kullanmak ekstra ücret gerektirir. Bu işin başında olan siz  blogçular içinse gereksiz para kaybıdır o yüzden bu aşamada hiç gerek yok.<br />
<br />
Yani kısacası bu noktada wordpress blog kurulumu hangi alan adı üzerine yapılsın, onu uzantısı ile birlikte belirleyip, seçiyoruz.<br />
<br />
12-Dizin (İsteğe B.): WordPress blogunu tam olarak hangi URL adresi üzerine kuracağımızı seçiyoruz.<br />
<br />
Blogunuzu <a href="http://siteniz.com" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://siteniz.com</a> adresi, yani direkt olarak satın aldığınız domain adresi üzerine kuracaksanız, bu seçeneği boş bırakın.<br />
<br />
Bu seçeneğe bir şey yazarsanız (demo gibi), bu wordpress’i <a href="http://siteniz.com/demo" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://siteniz.com/demo</a> dizinine kur anlamına gelir. Yani blog adresiniz <a href="http://siteniz.com/demo" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://siteniz.com/demo</a> şeklinde olur. Boş bırakmak <a href="http://siteniz.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://siteniz.com/</a> dizinine kur anlamına gelir.<br />
<br />
13-Versiyon: ekran varsayılan olarak karşınıza zaten en son sürümü getirecektir. Siz de bu şekilde bırakın, yani blog kurulumu için en son sürümü yükleyin.<br />
<br />
14-Dil Seçeneği: Wordpress sitenizin yönetim panelinin ve içerik yazım dilinin seçimini yapyoruz. Hangi dilde olmasını istiyorsanız, o dili kullanabilirsiniz.<br />
15-Yönetici Adı ve Şifre: Yükleme ekranı varsayılan olarak bu seçeneği, admin olarak atar. Kesinlikle ve kesinlikle kullanıcı adını admin yapmaktan uzak durun. Admin olarak kalması büyük bir güvenlik açığıdır.<br />
<br />
Yönetici adı ve şifresi kısımlarında belirlediğimiz bilgiler, açtığımız blogu yönetecek admin’in kullanıcı adı ve şifresi oluyor. Bu bilgileri unutmamanız da fayda var.<br />
<br />
16-Yönetici E- Adresi: Kullandığınız herhangi bir mail adresini de (Gmail) verebilirsiniz. ( Önerim sıklıkla kullandığınız bir mail adresi vermeniz )<br />
<br />
17-Site İsmi: Benim kullandığım site ismi WPMAVI, siz de sitenizin ismini istediğiniz şekilde buraya yazabilirsiniz.<br />
<br />
18-Site Sloganı: Benim kullandığım site sloganı “Türkiye WordPress Rehberi ve Profesyonel WordPress Blogu”. Sizde sitenizin sloganını buradan belirleyebilirsiniz.<br />
<br />
19-İkili Faktör Doğrulama: Bu seçeneği ister etkisiz bırakın, ister etkinleştirin ama bence gereksiz bir <br />
Otomatik güncelleme, WordPress eklentisi otomatik güncelleme, worpress tema otoma güncelleme ve otomatik güncelleme yedekleme seçeneklerini hemen altta yer alan resimdeki gibi işaretleyin.<br />
<br />
21-Sınırlı giriş denemesini de no olarak işaretleyin. Keza bunu biz zaten bir sonraki adımda yapacağız ve tek bir blog kurulumu yapacağımız için de çok siteyi etkinleştirin seçeneğini de no olarak işaretleyin.<br />
<br />
22-Gelişmiş Ayar Yönetimi: Bu kısmı “Benim için otomatik yap” olarak işaretleyin. Keza sistem çözülmesi oldukça zor veritabanı ismi ve tablo prefix’leri atayacaktır.<br />
<br />
Ve tüm seçenekleri dediğim şekilde işaretledikten sonra en son adım olan +Kur butonuna tıklayın ve wordpress blog kurulumu işlemi başlasın.<br />
23-Wordpress Kurulumu tamamlandıktan sonra, yükleme ekranı bize wordpress kurulumu’ nun hangi domain ismine ve uzantısına yapıldığını ve admin paneline girişi nereden yapacağınızın linklerini veriyor.<br />
<br />
Yönetim URL adresine gidip, biraz önce belirlediğimiz yönetici adı ve şifre ile blogunuzun admin paneline giriş yapabiliriz.<br />
<br />
Tabi admin paneline gider gitmez, karşımıza son olarak hemen alttaki resimde olduğu gibi bir ekran daha çıkacaktır. Bu ekranda da Hayır, teşekkürler deyip, direkt admin panelize gidebilirsiniz. Keza ben size blog nasıl açılır kısmını adım adım anlattıysam, bir sonraki yazımda da blog açtıktan sonra ilk yapılması gerekenleri de adım adım anlattım.<br />
<br />
<br />
Ana SayfaBlog İpuçlarıAdım Adım Blog Açmak | Blog Nasıl Açılır<br />
Adım Adım Blog Açmak | Blog Nasıl Açılır<br />
Yazar: Burak Oran , Mayıs 13, 2018<br />
<br />
    4.4K<br />
    182<br />
    115<br />
<br />
Blog nasıl açılır - blog açmak - blog oluşturmak - blog yazmak<br />
Blog Nasıl Açılır – Blog Kurmak<br />
<br />
Blog açmak istiyorum ancak blog nasıl açılır hiç bir fikrim yok… ne yapmalıyım? Blog kurma işine nereden başlamalıyım ?<br />
<br />
Bir blog nasıl açılır en kolay ve anlaşılır şekilde öğrenmek istiyorum ve ek gelir olarak blog ile para kazanmak istiyorum diyorsanız, şunu baştan söylemeliyim ki kesinlikle doğru adrestesiniz.<br />
<br />
İlk blog kurma girşimim 2009 yılında hiç bir bilgiye sahip olmadan, gerçek anlamda 0 teknik bilgi ile oldu. gözlerim kan çanağı saatlerce, günlerce araştırma yaptığımı hatırlıyorum. İlk adımımdan bu güne tarif edemeyeceğim boyutlarda bilgi ve tecrübe edindim.<br />
<br />
Bu blog nasıl açılır yazısı ise, 2009 yılından beri ne öğrendiysem, hiç bir noktayı atlamadan aktaracağım bir rehber olacak.<br />
<br />
Bu yazımda sizlere blog nasıl açılır adım adım hiç bir noktayı atlamadan anlatacağım. Tabii yazımda anlattığım blog kurma yöntemi bir gezi blogu nasıl açılır, makyaj blogu nasıl açılır, moda blogu nasıl açılır, kişisel blog nasıl açılır ya da yemek blogu nasıl açılır gibi, blog açma mantığı aynı olan bir çok alt kategoriyi de kapsayıcı olacaktır.<br />
<br />
İnanın bana yazının sonuna geldiğinizde blog açma işlemini 10 dakika da halletmiş olacak ve siz de benim sahip olduğum gibi profesyonel bir bloga sahip olacaksınız!<br />
<br />
Güncelleme Notu: 2014 yılından bu yana 2500’ün üzeride kişi blog açmak için hazırladığım bu rehber ile blogunu açtı. Bu 4 yazıdan oluşan rehber sayesinde blogunu açıp, şu an blogundan aylık binlerce lira kazanan yüzlerce takipçim var.<br />
<br />
Ayrıca blog açmak için oluşturduğum bu rehber;<br />
<br />
#Başlangıç seviyesinde olan kişiler için (0 bilgiye sahip olsanız bile) takip edilebilir durumda<br />
#Ve sürekli güncel tutulmaktadır.<br />
#Platform spesifiktir. ( Yani wordpress ile blog açmak anlatılmıştır )<br />
#Takıldığınız herhangi bir noktada yazıma yorum yaparak ya da iletişim formundan bana ulaşarak ücretsiz bir şekilde yardım alabilirsiniz. (Kesin bilgi. Deneyin, görün.)<br />
Neden Blog Kurmalısınız ?<br />
<br />
#Eğer blog kurma konusunda karasızsanız ve kendinizden tam anlamıyla emin değilseniz, blog oluşturarak ne elde edeceğinizi, sizin nelerin beklediğini tam alamıyla kestiremiyorsanız, kesinlikle neden blog açmalısınız başlıklı yazımı okumanızı tavsiye ederim.<br />
<br />
Ancak kısaca blog kurmak size ne kazandırır özetleyeyim;<br />
<br />
#Para kazanmak: Evet blog yazarak para kazanmak kesinlikle mümkün. Bunu bir ek gelir olarak yapanlarda var, benim gibi işinden istifa edip tam zamanlı olarak yapanlarda.<br />
<br />
Hatta öyle ki blog açarak para kazanmamak mümkün değil!  Nasıl mümkün olmadığının en büyük kanıtlı blog açıp, tek bir makale yazarak aylık 100 lira kazanmak başlıklı yazımda uygulamalı olarak 0’dan açtığım ve tek bir yazı yayımladığım blog ile google’da üst sıralara gelerek google reklamlarından aylık 100 lira nasıl kazandığımı anlatmamdır!<br />
<br />
Ki inanın bana blog açmak internetten para kazanmak adına yapabileceğiniz en karlı ve en güzel ilk 3 iş arasında.<br />
<br />
#Yazar Olmak: Yayımcılar / Yayımevleri sizce tanınmayan birinin kitabını mı yayımlar yoksa hali hazırda binlerce kişi tarafından okunan ve takip edilen birinin mi ? Tabii ki tanınan birinin. Sebebi ise basit. Çünkü sizi tanıyan insanlara kitap satması çok daha kolay olacaktır. Blog kurmak ise bu işin ilk basamağıdır. ( Örneğin pucca )<br />
<br />
#İşinizi Büyütmek: Bugün en büyük şirketlerin bile blog sayfaları mevcut. Neden ? Çünkü sattığı ürünü pazarlıyor da ondan. Örneğin uçak bileti satan bir internet sitesi gezilecek en ucuz ülkeler diye blog yazısı hazırlıyor ve google’dan bu blog içeriğine aldığı trafiğe aynı yazı içerisinde o ülkeler için uçak bileti satmaya çalışıyor.<br />
<br />
#Sadece Yazın: Blog kurmak için illa bir amacınızın olmasına gerek yok. Yazmayı seviyor, duygularınızı, düşüncelerinizi insanlarla paylaşmayı seviyorsanız da blog yazabilirsiniz.<br />
<br />
Tabii blog oluşturma ile ne elde edeceğinize dair daha yüzlerce madde sıralanabilir. Ancak şunu bilin ki, blog açmak hayatınızı hem maddi, hem de manevi anlamda kökten değiştirebilir.<br />
<br />
Böyle bir potansiyeli ciddi anlamda vardır ki şurada, bahsettiğim değişim potansiyeli gerçek örnekleri ile birlikte çok net bir şekilde anlatılmış.<br />
7 Adımda Blog Kurma – Blog Nasıl Açılır<br />
<br />
1- Blog Konusu Seçimi<br />
2- Plaftrom Seçimi<br />
3- Host ve Domain Ne Demek<br />
4- Hosting Firması Belirleme<br />
5- Alan Adı ve Hosting Satın Alma<br />
6- Wordpress Kurma<br />
7- Blog Tasarımı ve Kullanımı<br />
1- Blog Kurmak İstiyorum Ancak Yazacak Konu Bulamadım<br />
<br />
Pekala, sizinle bir beyin fırtınası yapmak adına size 60’ın üzerinde fikir verebilirim. Umarım vereceğim fikirlerden bazıları beyninizde ufak bir kıvılcım çakar ve size işte bu ! dedirtir.<br />
<br />
#İşte o blog fikirleri: Blog Fikirleri – En Popüler Blog Konuları. Ayrıca Site Fikirleri başlıklı yazıma da bakabilirsiniz. Bu yazımda yer alan bir çok madde de  blog kurma fikri olarak değerlendirmek için gayet uygundur.<br />
<br />
Tecrübelerime dayanarak bir kaç şeyide kesinlikle belirtmeliyim. Bana göre bu işte başarı potansiyeli oldukça arttıracak 2 önemli madde var;<br />
<br />
1-Konu seçimi yaparken mutlaka yazarken zevk alacağınız bir konu seçin. Sevmediğiniz bir alanda asla şevkle yazamaz, dolayısı ile de kaliteli üretimler yaratamazsınız.<br />
<br />
Bu konudaki tecrübelerimi, neden bu söylemimde kesin konuştuğumu ise blog nasıl açılır rehberimin sizin de blog kurduktan sonra okuyacağınız 4. ve son yazısı olan blog nasıl yazılır başlıklı yazımda oldukça detaylı bir şekilde anlattım.<br />
<br />
2-Diğer bir tavsiyem ise, kesinlikle niş bir blog kurmanız. Yani her konu hakkında yazmayın. Spesifik bir konu üzerine yazın. Google niş blogları çok sever.<br />
<br />
Sebebi ise basit. Yazdığınız blog konuları birbirine çok yakın olacağı için, yazılarınız arası link verme şansınız yüksek olacak ve böylece sitenizi ziyaret eden bir kişiye bir çok yazınızı okutabileceksiniz.<br />
<br />
Bu şekilde sitenizde ziyaretçilerin geçirdiği süre artacak, blogunuz ise ziyaret süresi artan ziyaretçinin aklında daha kalıcı olacak ve dolaylı olarak ziyaretçinin blogunuzu sosyal medya platformlarında paylaşma oranı da artacak.<br />
<br />
Tabii bu niş blog kurmaya, SEO açısından, yani yazdığınız blog yazılarının google’da üst sıralara çıkması açısından etki edebilecek küçük bir örnekti.<br />
<br />
Niş blog oluşturmanın SEO açısından daha nice avantajları olacaktır. Keza bu avantajların neler olduğunu da, blog kurduktan sonra okumanızı önerdiğim SEO ile ilgili yazılarımda daha detaylı olarak göreceksinizdir.<br />
2- Platform Seçimi : Ücretsiz Blog Kurma Platformları vs Ücretli Platformlar<br />
<br />
#Blog kurmak için üç seçeneğiniz var, blogger, wordpress.com ve wordpress.org. Blogger ve wordpress.com üzerinden ücretsiz bir şekilde blog oluşturmak mümkün fakat en büyük dezavantajları, her ikisinde de blog adreslerinin alttaki gibi olmasıdır;<br />
<br />
sizinblogadresiniz.blogger.com veya sizinblogadresiniz.wordpress.com<br />
<br />
#Peki bu adreslerde size aitlik nerede ? Akılda kalıcılık nerede? Kurumsallık nerede? Neden blog adresiniz sizinblogunuz.com olmak yerine sizinblogunuz.blogger.com olsun ki ?<br />
<br />
Sonuçta herkes alt bir domain (alan adı / site ismi) adresinde değilde, kendine ait bir domain adresi altında blogu olsun ister.<br />
<br />
#Ücretsiz blog kurma platformlarının onlarca emek emici dezavantajı var. WordPress.com Mu Blogger Mı Yoksa WordPress.org Mu? başlıklı yazımdan bu dezavantajların tamamını okuyabilirsiniz.<br />
<br />
#Ancak karar verme aşamasında sadece tek bir dezavantajın bile sizin için yeterli olacağını düşünüyorum ki oda, ücretsiz blog oluşturma platformları aracılığı ile açılan bloglarda para kazanılamıyor oluşu.<br />
<br />
#Çünkü google reklamları ( google adsense ) alt alan adında olan ( yani biraz önce üstte paylaştığım ücretsiz blog plaftromlarının uzantılı site isimlerine gibi ) sitelerin reklam yayımlama başvurularını %99 ihtimalle onaylamıyor.<br />
Blog Nasıl Açılır - Blog Açmak İstiyorum Ne Yapmalıyım ?<br />
Blog Nasıl Açılır – Blog Açmak İstiyorum Ne Yapmalıyım ?<br />
<br />
#Peki diyelim ki ben benimsitem.com domain isminde bir blog kurmak istedim, bunu nasıl gerçekleştirecegim ? İşte, ben de size bu yazımda tam olarak bunu anlatacağım.<br />
<br />
Profesyonel bir blog kurmak istiyorsanız  benim de şu an okuduğunuz blogum için tercih ettiğim ve kullandığım profesyonel bir blog altyapısı olan wordpresskullanmalısınız.<br />
<br />
Dünya üzerinde kurulu olan websitelerin %30’u wordpress altyapısı üzerine kurulmuştur. Kullanması oldukça basit ve hiç bir kod bilgisi gerektirmez. Bir word, excel programı kullanmaktan farksızdır.<br />
<br />
Biz, blog kurma için ücretsiz olan wordpress.com değilde ( ücretsiz kısmın hem kısıtlamaları var hemde domain adresiniz sizinblogadresiniz.wordpress.com şeklinde olacaktır. ) wordpress.org‘u kulllanacağız.<br />
<br />
#Keza Türkiye’nin en iyi blogları – en iyi gezi blogları – en iyi makyaj blogları – en iyi yemek blogları – en iyi kişisel bloglar başlıklı yazılarıma da baktığınızda, listelerde yer alan blogların büyük bir çoğunluğunun wordpress.org alt yapısı kullandığını göreceksinizdir.<br />
<br />
Tabii WordPress.org alt yapısını sadece blogların kullandığını da düşünmeyin. WordPress ile yapılmış siteler başlıklı yazımda yer alan Türkiye’nin en ünlü dizi, film, haber vs gibi sitelerin de wordpress.org alt yapısını kullandığını göreceksinizdir. Bunlara sozcu.com.tr’de dahil.<br />
<br />
Evet, wordpress.org alt yapısı işte böyle bir yapı. Bu alt yapıda yapacaklarınız inanın sınırsız. Olanağınız sadece blog kurmak değil yani. Her hangi bir kategoride (Dizi, film, e-ticaret, haber sitesi vs.) bir internet sitesi kurmak istiyorsanız da yine wordpress.org alt yapısı ile bunu gerçekleştirebilirsiniz.<br />
<br />
Eğer sadece blog kurmak değil, bu tür site kurma fikirleriniz varsa da, yine oldukça detaylı anlatımını yaptığım internet sitesi nasıl kurulur başlıklı yazıma da bakabilirsiniz.<br />
<br />
Tabi blog kurmak da bir maliyet gerektiriyor. Sadece blog oluşturma değil, her türlü site kurulumu bir ücret gerekiyor.<br />
<br />
Canınızı hemen sıkmayın.<br />
<br />
Aklınızda oluşan soruları tahmin edebiliyorum… Ben blog oluştuma konusunda hiç bir şey bilmiyorum ki bilmediğim bir şeye neden ücret ödeyeyim ? diye düşünebilirsiniz.<br />
<br />
Zaten bende bu yazımı bu fikirlerinizi değiştirmek, sizi de profesyonel bir blogçu yapmak için yazıyorum. İnanın bana her şey düşündüğünüzden ve beklediğinizden daha kolay.<br />
<br />
Ve ödeyeceğiniz ücret başlangıç için hiçte uçuk bir rakam değil. Blog açmak için ödeyeceğim ücret nedir ? Hemen söyleyeyim; genel olarak yıllık maximum 250-350lira arasında.<br />
<br />
Not: Bu maliyet ilk yıl için wpmavi okuyucularına özel indirim ile sadece 113 TL olacktır. Yani ilk yıl 113 TL, devam eden yıllarda ise üstte bahsettiğim 250 – 350 TL arası maliyet rakamları çıkacaktır ki zaten eğer ilk yıl sonunda bir başarı elde ederseniz, blogunuzdan kazanacağınız reklam gelirleri bu maliyetlei hayli hayli karşılayacaktır.<br />
<br />
Baktınız ki ilk yıl sonunda istediğiniz başarıya ulaşamadınız ya da bu işten sıkıldınız ve daha fazla devam etmek istemediniz o zaman da ödeme yapma zamanı geldiğinde herhangi bir ödeme yapmazsınız bu işin maliyeti size sadece 113 TL olmuş olur.<br />
<br />
Blogunuzun kurumsal, profesyonel bir görünüme sahip olmasını, size ait olmasını, özgürce hareket edebilmeyi, istediğiniz gibi tasarlamayı istiyorsanız,<br />
<br />
Dünya üzerindeki ben de dahil milyonlarca website sahibinin siteleri için yıllık belirli ücretler ödediği gibi, sizin de aşağı yukarı yıllık 250 – 300 lira gibi bir rakamı gözden çıkarmanız gerekli.<br />
<br />
Tamam. Yıllık 300 lirayı gözden çıkarttım. Peki ben blogu nasıl kuracağım ? Blog kurma işine nasıl başlayacağım ? Blogu açsam bile wordpress kullanamayı nasıl öğreneceğim ? vs. diye şüpheleriniz varsa derhal o şüphelerden kurtulun.<br />
<br />
Milyonlarca insan bu işi yapabiliyorsa, siz de kolaylıkla yaparsınız ki ben size adım adım blog nasıl açılır anlatacağım.<br />
<br />
Şunu asla düşünmeyin; ben önce blog kurma işlemini öğreniyim, detaylı wordpress dersleri videoları izleyim, bu altyapıyı tamamen öğrendikten sonra blog açarım…<br />
<br />
Malesef. Suyun dışındayken yüzme öğrenemezsiniz. Blog kurmak istiyorsanız illa ki suyun içine girmeniz lazım. Bu iş böyle. Diğer türlü şevkinizi kaybeder, bu işe asla başlayamaz ve yarınınızı değiştirmek adına bir potansiyel yaratamazsınız. Öncelikle işin içine girin, gerisi zaten geliyor.<br />
3- Host ve Domain Ne Demek ?<br />
<br />
Bu yazımda blog açma mantığı şu şekilde işleyecek; Önce domain ve hosting satın alacağız daha sonra ise, aldığımız bu hosting ve domain üzerine wordpress kuracağız.<br />
<br />
Host ne demek ? Domain ne demek ? Daha ilk adımdan bilmediğim, ilk defa duyduğum terimler diye düşünmeyin, hemen açıklıyorum;<br />
<br />
Host:Blogunuzun dosyalarını barındıracağınız 7/24 açık kalan Serverlar. İşte işin maliyetli olan kısmıda bu nokta. Blogunuzu bir serverda barındırmak ücretli ve bu hizmeti veren dünya üzerinde yüzlerce hosting firması var.<br />
<br />
Domain:Domain ise blogunuzun ismidir, yani wpmavi.com gibi sizinsiteniz.com gibi. Tabii Domain adresi satın almanında bir ücreti vardır. Bu ücret yaklaşık olarak yıllık 50liradır.<br />
4- Hangi Host Firmasından Hosting Satın Alacağımızı Belirleme<br />
<br />
Blog nasıl açılır rehberimde, yani bu yazıda hosting ve domain satın alıp, üzerine wordpress blogu kuracağımız firma dünyanın en iyi ilk 5 firması arasında yer alan ve 60 milyon alan adı barındırması ile de dünyanın en büyük alan adı barındırıcısı olan bir şirket.<br />
<br />
Keza sadece kalitesi değil, sunduğu fiyatlar da şu anda piyasanın en iyi fiyatları. Daha uyguna bu kalitede hem hosting hem de domain alacağınız başka bir firma bulmanız mümkün değil. Keza en ucuz hosting firmaları başlıklı yazıma bunu kanıtlar niteliktedir.<br />
<br />
Benim de bir çok projemde yıllarca çalıştığım, blog kurmak isteyen sizler için de başlangıç için mali açıdan en optimum seviyede fiyat ve performans oranını sunan tek firma diyebilirim.<br />
5 – Hosting ve Domain Satın Alma<br />
<br />
Öncelikle bilmenizi isterim ki, hosting alacağımız şirketin bloguma özel indirimi mevcut. Bu sektörde günde binlerce okuyucum olduğu için wpmavi.com okuyucularına böyle bir indirim sunmuşlar. Ben de bunu sizlerle paylaşarak değerlendirmek istedim.<br />
<br />
Normalde aylık en düşük 19 TL üzerinde satılan web hosting paketinin wpmavi indirim linki ile ( Buraya tıklayarak ) hosting firmasının sitesine gittiğinizde yıllık alımlarda tam yarı yarıya bir indirimin olduğunu göreceksiniz. Bir de firma size yıllık alımlarda bu indirim ile alan adını da hediye ediyor!<br />
<br />
1-Buraya tıklayıp, wpmavi’ye özel indirim sayfasına gidiyoruz ve karşımıza farklı özelliklerde 3 adet hosting paketi çıkıyor.<br />
Hosting Seçenekleri ( Blog Oluşturma )<br />
Hosting Seçenekleri ( Blog Oluşturma )<br />
<br />
#Önerim, orta seviye bir paket olan Ekonomik paketi. Başlangıç için en ideal paket budur.<br />
<br />
#Keza wpmavi’ye özel indirim de sadece Ekonomik paket için geçerli. Zaten blog kurmak isteyen sizler için de başlangıç için mali açıdan en optimum seviyede fiyat ve performans oranını sunan paket budur.<br />
<br />
İleride sitenizin ziyaretçi sayısı kayda değer rakamlara ulaşınca veya disk kullanım sınırına ulaşınca ( ki 100 GB çok büyük bir rakamdır. Ben 4 yıldır blog yazmama rağmen daha 5 GB’ı geçmemiştir disk boyutum ) daha üst paketlere sadece satın alarak, hiç bir teknik işlem gerektirmeden geçebiliyorsunuz.<br />
<br />
#Tabii birden fazla blog kurmak istiyorum ve hepsi için ayrı ayrı hosting ücreti ödemek istemiyorum diyorsanız, en başta, yani bu adımda daha üst paketleri satın alın.<br />
<br />
2-Ekonomik paket için Sepete Ekle butonun tıklayıp, bir sonraki adım olan alan adını seçim kısmına gidiyoruz.<br />
<br />
Bu kısımda ise öncelikle blogunuzun ismini kafanızda belirliyin ve hemen ardından arama kutusuna bu ismi yazın ve Arama butonuna tıklayıp, bu ismin daha önce başkası tarafından satın alınıp alınmadığını kontrol edin. ( Mesela ben blogismimneolsun yazdım ve Arama butouna tıkladım. )<br />
Nasıl Blog Açılır - Blog Nasıl Açılır - Alan Adı Seçimi<br />
Blog Nasıl Açılır – Alan Adı Seçimi<br />
<br />
Domain seçimi ipuclar;<br />
– Mümkün olduğunca .com uzantılı bir alan adı seçin<br />
– Telaffuzu kolay, anlaşılır bir alan adı seçin<br />
– Rakam, ard arda gelen ünlü harfler, akılda karmaşa yaratıcı alan adı seçiminden uzak durun.<br />
– Alan adı belirlerken Türkçeye özel harfler kullanmayın ( ı, ğ, ö, ç, ş, ü gibi ). Sadece ingiliz alfabesinde yer alan harfleri kullanın. Aksi halde alan adınız geçerli olmaz.<br />
<br />
#Eğer belirlediğiniz alan adı başkası tarafından alınmadı ve uygun durumda ise, karşınıza hemen alttaki resimde olduğu gibi “Evet! Alan Adınız Kullanılabilir” mesajı çıkacaktır. Bu onayı gördükten sonra Seçin ve Devam Edin diyerek bir sonraki adıma geçin.<br />
Blog Kurulumu - Blog Nasıl Açılır - Alan Adı Uygunluğu<br />
Blog Nasıl Açılır – Alan Adı Uygunluğu<br />
<br />
#Eğer belirlediğiniz alan adı daha önce başkası tarafından satın aldıyısa da, karşınıza alttaki resimde olduğu gibi Üzgünüz, ornek.com alınmış. diye bir uyarı çıkacaktır.<br />
Blog Nasıl Kurulur - Blog Nasıl Oluşturulur - Alınmış Alan Adı<br />
Alınmış Alan Adı – Blog Nasıl Açılır<br />
<br />
Böyle bir durumda ise sadece iki seçeneğiniz mevcut;<br />
<br />
1- Ya seçtiğiniz alan adının farklı uzantılarının ( .net – .org gibi ) sepete eklenebilir durumda olup, olmadığını kontrol edebilir ve tercihen bu uzantıları kullanabilirsiniz.<br />
2- Ya da daha önce başkası tarafından satın alınmamış .com uzantılı başka bir alan adı bulana kadar aklınızda olan farklı isimleri aratmaya devam edersiniz.<br />
<br />
Tabi .com ile .net ya da .org uzantıları arasında teknik olarak hiç bir fark yoktur. Sadece .com uzantısı ziyaretçileriniz için daha akılda kalıcı olacaktır. Dolayısı ile tercihinizi .com’dan yana kullanmanızı öneririm.<br />
<br />
Eğer farklı bir uzantı kullanacaksanız da sadece .net ve .org‘a bakmanızı öneririm. Çünkü bunların dışında kalan uzantılar akılda kalıcılık açısından net ve org’a göre çok daha kötü durumdalar.<br />
<br />
#Bir de arattığınız alan adları için bazen “Evet, bu alan adı kullanılabilir” uyarısı çıksa da, yanlarında siyah kutucuk içinde .premium yazabilir. Yanında .premium işareti olan alan adlarında daha önce alınmış olarak varsayın ( ki öyle ) ve uzak durun.<br />
<br />
Blog ismimize karar verdik ve kullanılabilir olduğuna da alan adı sorgulatarak emin olduktan sonra satın alınabilir durumda olan alan adınız için Seçin ve Devam Edin butonuna tıklayarak bir sonraki adıma geçin.<br />
<br />
3-Devam et dedikten sonra karşımıza blog kurmak için alacağımız hosting ve domain fiyat ekranı çıkacaktır. Eğer cPanel ile Ekonomil Linux barındırma hosting paketini en az 1 yıllık seçerseniz ( 12 ay ) firma size bir de alan adını ( alan adını da 1 yıllık seçtiğiniz taktirde ) hediye ediyor ve toplamda ödediğiniz ücret herşey dahil yıllık 113,67 TL oluyor.<br />
<br />
Hosting için yıllık seçeneği bu ekran açılır açılmaz zaten varsayılan olarak gelecektir. Eğer 1 yıllıktan daha uzun hosting almak isteseniz Süre kısmından 24 – 36 ya da daha fazla ay seçeneğini seçebilirsiniz.<br />
Nasıl Blog Açılır - Blog Nasıl Açılır - Hosting ve Domain Fiyat Tablosu<br />
Blog Nasıl Açılır – Hosting ve Domain Fiyat Tablosu<br />
<br />
Dikkat:Domain için ise bu varsayılan olarak bazen 2 yıllık olarak gelebiliyor. Domain kısmını da 1 yıl olarak seçili oldğundan emin olduktan sonra, başka herhangi bir şeye dokunmadan direkt Hesap Oluştur butonuna tıklayarak bir sonraki adıma geçin.<br />
<br />
(Bu kısımda mantık olarak hosting ile domain sürelerini aynı seçiyoruz. Eğer Hosting’i 1 yıl seçtiyseniz, domaini de 1 yıl seçin. Eğer 2  yıl ve daha üzeri alacaksanız da hem hosting hem de domain için aynı zaman aralığını seçin.)<br />
Blog Nasıl Açılır - Alan Adı Kaç Yıl Olsun<br />
Blog Nasıl Açılır – Alan Adı Kaç Yıl Olsun<br />
<br />
Eğer maddi imkanınız varsa ve kuracağınız blogun uzun vadeli açık kalacağından eminseniz daha uzun vadeli alımlar yapmanızı tavsiye ederim çünkü en başta 3 4 yıllık almak uzun vadede çok daha karlı oluyor.<br />
<br />
Eğer başta;<br />
<br />
2 yıllık alırsanız ( Domain + Hosting 24 ay seçiliyken ) toplam maliyetiniz. 248,05TL<br />
3 yıllık alırsanız ( Domain + Hosting 24 ay seçiliyken ) toplam maliyetiniz, 424,91 TL olacaktır.<br />
<br />
#Ancak blog oluşturmak ve bu işten para kazanmak amaçlı, yani blog kurmayı bir girişim amaçlı hayata geçiriyorsanız da 1 yıllık almanızı tavsiye ederim. 1 Yıl sonunda girişiminizin başarısına göre domain ve hosting sürelerini uzatmanız daha mantıklı olacaktır.<br />
<br />
4-Hesap Oluştur butonuna tıkladıktan sonra firma sizi üyelik ekranına yönlendirecektir. ( Hemen alttaki resimde olduğu gibi. ) Blog kurulumu için hosting firmasında oluşturacağınız hesabınız için e-mail – şifre ve sizin belirlediğiniz bir pin kodu girip, hesap oluştur butonuna tıklayın.<br />
Blog Kurmak İçin Hesap Oluştur - ( Blog Nasıl Açılır )<br />
Blog Kurmak İçin Hesap Oluştur – ( Blog Nasıl Açılır )<br />
<br />
5-Hesap oluşturulur oluşturulmaz karşınıza tekrar sepet ekranın gelecek ve bu ekranın sol kısmıda telefon ve adres bilgilerinizi dolduracağınız Fatura Bilgileri ekranı yer alacaktır.<br />
<br />
Bu ekranı doğru bilgiler ile doldurmanızı tavsiye ederim çünkü adınıza tescillenecek alan adı bilgilerinde burada verdiğiniz bilgiler yer alacaktır. Bilgileri eksiksiz bir şekilde doldurduktan sonra Kaybet butonuna tıklayın.<br />
Blog Oluşturma İçin Ödeme Yöntemi Eklem Blog Nasıl Açılır )<br />
Blog Oluşturma İçin Ödeme Yöntemi Ekleme (Blog Nasıl Açılır )<br />
<br />
6-Ardından firma sizden blog açmak için hosting+domain ücretini ödeyeceğiniz kredi kartı bilgilerini yine ekranın sol kısmında isteyecektir. Bu kısmı kredi kartı bilgilerinizi girin ve Kaydet butonuna tıklayın.<br />
<br />
Not:Kredi kartınızın yurtdışı alışverişine ve mailorder’a açık olduğundan emin olun. Eğer kartınız yurtdışı alışverişine açık değil ise, ödeme kabul edilmeyecektir. Bankanız ile görüşerek açtırabilirsiniz.<br />
Blog Nasıl Açılır - Ödeme Kontrolü ( Blog Açmak)<br />
Blog Nasıl Açılır – Ödeme Kontrolü ( Blog Açmak)<br />
<br />
7-Kart ve kişisel bilgilerinizi doldurduktan hemen sonra ekranın sağ alt kısmında Satın Alma İşlemini Tamamla butonu belirecektir. Son adım olarak bu butona tıklayarak satın almayı gerçekleştirin.<br />
Satın Alma İşlemini Tamamla ( Blog Aç )<br />
Satın Alma İşlemini Tamamla ( Blog Aç )<br />
<br />
8-Eğer yaptığınız ödeme sorunsuz bir şekilde gerçekleştiyse, firma sizi teşekkür sayfasına yönlendirecektir. Bu sayfayı gördüğünüzde ödemenin tamamlandığını anlayabilirsiniz.<br />
Blog Nasıl Açılır - Ödeme Tamamlandı<br />
Blog Nasıl Açılır – Ödeme Tamamlandı<br />
<br />
9-Tabii alan adınızı ve üyelik mail adresinizi doğruma adına firma satın alma gerçekleşir gerçekleşmez bir de size mail gönderecektir. Hesap oluştururken verdiğiniz mail adresinizi kontrol edin ve gelen mail içeriğine girip, e-postanızı doğrulayın.<br />
Blog Kurmak İçin Alan Adı Doğruluma - Blog Nasıl Açılır<br />
Blog Nasıl Açılır – Alan Adı Doğrumala<br />
<br />
Blog nasıl açılır rehberindeki hosting ve domain alma işlemleri buraya kadardı. Şimdi ise sıra geldi satın aldığımız hosting ve domain hizmetleri üzerine wordpress kurmaya, yani blog kurma işlemine.<br />
6- WordPress Kurma ( Blog Nasıl Açılır Son Adım )<br />
<br />
1-Öncelikle firmanın ana sayfasında sağ üst köşede bulunan kullanıcı adınıza tıklayın ve açılır pencere şeklinde karşınıza gelen kısımdan Hesabımı Ziyaret Et butonuna tıklayın.<br />
<br />
Eğer firmanın ana sayfasına gittiğinizde sağ üst köşede kullanıcı adınız çıkmıyor, yerine Giriş butonu çıkıyor ise, yine Giriş butonuna tıklayın ve biraz önce hosting ve domain satın alırken oluşturduğunuz üyelik bilgileri ile giriş yapın. Üyelik girişi yaptıktan sonra sağ üst köşede kullanıcı adınız çıkacak ve kullanıcı adınıza tıklayıp, açılan sekmeden Hesabımı Ziyaret Et butonuna tıklayabileceksiniz.<br />
<br />
Ya da hiç ana sayfaya gitmeden de, en son satın almadan sonra direkt karşınıza çıkan ekranındayken de sağ üst köşede bulunan isminze tıklayıp, açılan kısımdan Ürünlerim sekmesine tıklayarak da, aynı noktaya gelebilirsiniz.<br />
Hesabıma Git - ( Blog Nasıl Açılır )<br />
Hesabıma Git – ( Blog Nasıl Açılır )<br />
<br />
2-Ardıdan karşınıza Alan Adları, Web Hosting ve E-Posta sekmelerinin olduğu bir panel çıkacaktır. Bu panelden blog kurmak adına yapacağımız ilk adım Web Hosting sekmesi altında bulunan cPanel ile Ekonomik Linux Barındırma kısmının sağ tarafında bulunan Kurulum butonuna tıklamak.<br />
Blog oluşturma için web hosting kurulum - blog nasıl açılır<br />
Blog Nasıl Açılır – Web Hosting Kurulum<br />
<br />
3-Kurulum butonuna tıkladıktan sonra karşımıza üzerine cPanel kurulumu yapacağımız alan adını seçme ekranı geliyor.<br />
<br />
Bu kısımda Hesabınızdan Bir Alan Adı Seçin kısmını işaretleyip, altındaki seçim ekranından biraz önce satın aldığınız alan adını seçin ve İLERİ butonuna tıklayın.<br />
Blog Nasıl Açılır - Alan Adını Hostinge Bağlama<br />
Blog Nasıl Açılır – Alan Adını Hostinge Bağlama<br />
<br />
4-Ardından karşınıza bir veri merkezi seçin kısmı gelecektir. Bu kısımda Avrupa‘yı seçip, İLERİ deyin.<br />
Blog Nasıl Açılır - Blog Kurmak İçin Veri Merkezi Seçme<br />
Blog Nasıl Açılır – Blog Kurmak İçin Veri Merkezi Seçme<br />
<br />
5-Veri merkezi seçiminden hemen sonra ise kurulacak cPanel için kullanıcı adı ve şifre belirleme ekranı çıkacaktır. Bu ekrandan bir kullanıcı adı ve şifre belirleyip, İLERİ butouna tıklayın.<br />
<br />
Not:Eğer karışınıza cPanel kullanıcı adı ve şifre belirleme ekranı çıkmazsa, merak etmeyin. Bir sonraki adımla devam edin. Bazen firma bu cPanel kullanıcı adı ve şifresini sizin adınıza otomatik oluşturuyor. Bu bilgilere de nereden ulaşacağınızı altta anlatıyor olacağım.<br />
Blog Nasıl Açılır - Blog Oluşturmak İçin cPanel Kullanıcı Adı ve Şifre<br />
Blog Nasıl Açılır – Blog Oluşturmak İçin cPanel Kullanıcı Adı ve Şifre<br />
<br />
6-cPanel kurulumunun son adımıdna ise karşınıza bir wordpress web sitesi oluşturun diye bir seçenek çıkacak. Bu seçeği ise Şimdi değil, teşekkürler şeklinde cevaplayarak Son butonuna tıklayın.<br />
<br />
Blog oluşturma işlemi için yapmamız gereken bazı özelleştirmeler olacak. Dolayısı ile biz blog kurma işlemini kendimiz manuel olarak yapacağız.<br />
Blog Nasıl Açılır - Bir Worpress Sitesi Kur (Blog Oluşturma)<br />
Blog Nasıl Açılır – Bir Worpress Sitesi Kur (Blog Oluşturma)<br />
<br />
7-Son dedikten sonra cPanel kurulumu başlayacaktır. Bu kurumlum biraz zaman alacaktır. Bittiğinde ise karşınıza hemen alttaki resimde olduğu gibi bir ekran gelecektir ve karşınıza Başlangıç işlemi başarıyla tamamlandı şeklinde bir mesaj çıkacaktır. Bu mesajı görünce Panoya Git butonuna tıklayarak devam edin.<br />
Blog Nasıl Açılır - Cpanel Kurulum Ekranı (Blog Nasıl Kurulur)<br />
Blog Nasıl Açılır – Cpanel Kurulum Ekranı<br />
<br />
8-Ardıdan karşınıza kullandığımız server’ın özellikleri gibi bazı bilgiler ve yönlendirmeler içeren bir panel ekranı gelecektir. Blog kurmak için biz bu ekranın sağ üst köşesinde bulunan cPanel Yöneticisi butonuna tıklayarak cPanel’e giriş yapacağız. Ancak;<br />
<br />
Bu ekranda haberdar olmanız gereken bazı önemli bilgiler mevcut;<br />
<br />
Öncelikle bu ekrana her zaman şu yolu takip ederek ulaşabilirsiniz: Firmaya Üyelik Girişi &gt;&gt; Sağ üst köşede bulunan kullanıcı adına tıklama &gt;&gt; Ürünlerim &gt;&gt; Web Hosting Sekmesi &gt;&gt;cPanel ile Ekonomik Linux Barındırma seçeneğinin en sağında bulunan Yönet Butonu sizi bu ekrana tekrar getirecektir.<br />
<br />
Bu ekranda sitenizin hem FTP hem de cPanel bilgileri bulunmaktadır. FTP’nin ne demek olduğunu veya ne işe yaradığını blog oluşturmak adına şu anda öğrenmenize gerek yok.<br />
<br />
Ancak ileride lazım olacak bir bilgidir. Bu sebeple de, aklınızın bir köşesinde bulunsun diye şimdiden belirtmek istedim. ( Yine de şimdi öğrenmek isteyenler; FTP nedir – FTP ile site serverına nasıl bağlanılır başlıklı yazıma bakabilirler )<br />
<br />
İleride FTP bağlantısı için 3 bilgiye ihtiyaç duyacaksınız. Sunucu bilgisi, Kullanıcı Adı ve Şifre. Bu 3 bilgiden 2 tanesi aynı zamanda sizin cPanel bilgilerinizdir. ( Kullanıcı Adı ve Şifre )<br />
<br />
Kullanıcı Adı:Bu ekranda Ayarlar sekmesi altında yer alan cPanel oturum açma bilgisidir. Eğer cPanel kurulumu sırasında kullanıcı adı ve şifre belirleme ekranı, yani üstte yer alan 5. adım karşınıza çıkmadı ise, firma size otomatik bir cPanel kullanıcı adı ve Şifresi atadı demektir. İşte, bu bilgi aynı zamanda cPanel kullanıcı adı bilgisidir.<br />
Şifre:Yine bu ekranda Ayarlar sekmesi altında yer alan Şifre kısmıdır. Yine bu şifre bilgisi de yine cPanel şifre bilgisidir. ( Bu şifre otomatik atandığı için görünmez, o yüzden siz değiştir butonuna tıklayarak yeni bir şifre atayın.)<br />
Sunucu Bilgisi:FTP sunucu bilginiz ise, sol üstte Hesap sekmesininde yer alan IP adresidir.<br />
<br />
Bu bilgiyi de verdikten sonra blog nasıl açılır rehberine devam etmek, bir sonraki adım olan WordPress kurulum işlemine geçmek için sağ üst köşede bulunan cPanel Yöneticisi butonuna tıklayarak devam edin.<br />
Blog Nasıl Açılır - Blog Kurmak - cPanel Yöneticisi Ekranı<br />
Blog Nasıl Açılır – cPanel Yöneticisi Ekranı<br />
<br />
9-cPanel’inize giriş yaptıktan sonra mouse ile aşağı doğru inin ve Web Uygulamaları altında WordPress Blog seçeneğini göreceksiniz, bu seçeneğe tıklayıp, wordpress kurulumuna geçin.<br />
<br />
Not: Eğer sizde cPanel kısmı Türkçe ise İngilizceye ya da İngilizce ise Türkçe’ye cPanel yönetiminde üst kısımda bulunan Settings ( Ayarlar ) &gt;&gt; Change Language (Dil Değiştir) &gt;&gt; Select Language ( Dil Seç ) &gt;&gt; Türkçe / İngilizce &gt;&gt; Change (Değiştir) butonuna tıklayarak değiştirebilirsiniz.<br />
Blog Oluşturma - Blog Nasıl Açılır - Web Uygulamaları<br />
Blog Nasıl Açılır – Web Uygulamaları<br />
<br />
10-Ardından karşınıza çıkan ekranın sağ kısmında bulunan bu uygulamayı kur butonuna tıklayın ve wordpress kurulumunu başlatın.<br />
Blog Nasıl Açılır - Blog Oluşturma - WordPress Kurulumu<br />
Blog Nasıl Açılır – Blog Oluşturma – WordPress Kurulumu<br />
<br />
11-Lokasyon / Domain: WordPress kurulumu için bir protokol seçiyoruz. Yani, sitemizin uzantısı ne olsun. Yükleme ekranı bize 4 seçenek sunuyor<br />
<br />
[ http:// &gt;&gt; <a href="http://www" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www</a>. &gt;&gt; https://  &gt;&gt; <a href="https://www" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www</a>. ]<br />
<br />
Sitenizin başında www. olması veya olmaması günümüzde artık birşey ifade etmiyor. Mesela ben wpmavi’yi kurarken, http:// üzerine, yani başında www. olmadan kurdum. Siz de http:// yada <a href="http://www" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www</a>. seçeneklerinden bir tanesini seçin.<br />
<br />
https:// ise, SSL güvenlik ağı içindir ve SSL kullanmak ekstra ücret gerektirir. Bu işin başında olan siz  blogçular içinse gereksiz para kaybıdır o yüzden bu aşamada hiç gerek yok.<br />
<br />
Yani kısacası bu noktada wordpress blog kurulumu hangi alan adı üzerine yapılsın, onu uzantısı ile birlikte belirleyip, seçiyoruz.<br />
<br />
12-Dizin (İsteğe B.): WordPress blogunu tam olarak hangi URL adresi üzerine kuracağımızı seçiyoruz.<br />
<br />
Blogunuzu <a href="http://siteniz.com" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://siteniz.com</a> adresi, yani direkt olarak satın aldığınız domain adresi üzerine kuracaksanız, bu seçeneği boş bırakın.<br />
<br />
Bu seçeneğe bir şey yazarsanız (demo gibi), bu wordpress’i <a href="http://siteniz.com/demo" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://siteniz.com/demo</a> dizinine kur anlamına gelir. Yani blog adresiniz <a href="http://siteniz.com/demo" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://siteniz.com/demo</a> şeklinde olur. Boş bırakmak <a href="http://siteniz.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://siteniz.com/</a> dizinine kur anlamına gelir.<br />
Blog Nasıl Açılır - Protokol Seçimi<br />
Blog Nasıl Açılır – Protokol Seçimi<br />
<br />
13-Versiyon: ekran varsayılan olarak karşınıza zaten en son sürümü getirecektir. Siz de bu şekilde bırakın, yani blog kurulumu için en son sürümü yükleyin.<br />
<br />
14-Dil Seçeneği: Wordpress sitenizin yönetim panelinin ve içerik yazım dilinin seçimini yapyoruz. Hangi dilde olmasını istiyorsanız, o dili kullanabilirsiniz.<br />
Blog Nasıl Açılır -Wordpress Blog Oluşturma için Versiyon Seçimi<br />
Blog Nasıl Açılır -Wordpress Blog Oluşturma için Versiyon Seçimi<br />
<br />
15-Yönetici Adı ve Şifre: Yükleme ekranı varsayılan olarak bu seçeneği, admin olarak atar. Kesinlikle ve kesinlikle kullanıcı adını admin yapmaktan uzak durun. Admin olarak kalması büyük bir güvenlik açığıdır.<br />
<br />
Yönetici adı ve şifresi kısımlarında belirlediğimiz bilgiler, açtığımız blogu yönetecek admin’in kullanıcı adı ve şifresi oluyor. Bu bilgileri unutmamanız da fayda var.<br />
<br />
16-Yönetici E- Adresi: Kullandığınız herhangi bir mail adresini de (Gmail) verebilirsiniz. ( Önerim sıklıkla kullandığınız bir mail adresi vermeniz )<br />
<br />
17-Site İsmi: Benim kullandığım site ismi WPMAVI, siz de sitenizin ismini istediğiniz şekilde buraya yazabilirsiniz.<br />
<br />
18-Site Sloganı: Benim kullandığım site sloganı “Türkiye WordPress Rehberi ve Profesyonel WordPress Blogu”. Sizde sitenizin sloganını buradan belirleyebilirsiniz.<br />
<br />
19-İkili Faktör Doğrulama: Bu seçeneği ister etkisiz bırakın, ister etkinleştirin ama bence gereksiz bir güvenlik önlemi. Keza ilerleyen aşamalar da biz zaten bir güvenlik eklentisi kuracağız.<br />
Blog Nasıl Açılır - Blog Yönetimi için Yönetici Bilgileri Atama<br />
Blog Nasıl Açılır – Blog Yönetimi için Yönetici Bilgileri Atama<br />
<br />
20-Otomatik güncelleme, WordPress eklentisi otomatik güncelleme, worpress tema otoma güncelleme ve otomatik güncelleme yedekleme seçeneklerini hemen altta yer alan resimdeki gibi işaretleyin.<br />
Blog Nasıl Açılır - Blog Kurmak İçin Yapılan Ayarlar<br />
Blog Nasıl Açılır – Blog Kurmak İçin Yapılan Ayarlar<br />
<br />
21-Sınırlı giriş denemesini de no olarak işaretleyin. Keza bunu biz zaten bir sonraki adımda yapacağız ve tek bir blog kurulumu yapacağımız için de çok siteyi etkinleştirin seçeneğini de no olarak işaretleyin.<br />
<br />
22-Gelişmiş Ayar Yönetimi: Bu kısmı “Benim için otomatik yap” olarak işaretleyin. Keza sistem çözülmesi oldukça zor veritabanı ismi ve tablo prefix’leri atayacaktır.<br />
<br />
Ve tüm seçenekleri dediğim şekilde işaretledikten sonra en son adım olan +Kur butonuna tıklayın ve wordpress blog kurulumu işlemi başlasın.<br />
Blog Nasıl Açılır -Wordpres Kurulum Gelişmiş Ayarları<br />
Blog Nasıl Açılır -Wordpres Kurulum Gelişmiş Ayarları<br />
<br />
23-Wordpress Kurulumu tamamlandıktan sonra, yükleme ekranı bize wordpress kurulumu’ nun hangi domain ismine ve uzantısına yapıldığını ve admin paneline girişi nereden yapacağınızın linklerini veriyor.<br />
<br />
Yönetim URL adresine gidip, biraz önce belirlediğimiz yönetici adı ve şifre ile blogunuzun admin paneline giriş yapabiliriz.<br />
Blog Nasıl Açılır - Blog Oluşturma Tamamlandı<br />
Blog Nasıl Açılır – Blog Oluşturma Tamamlandı<br />
<br />
Tabi admin paneline gider gitmez, karşımıza son olarak hemen alttaki resimde olduğu gibi bir ekran daha çıkacaktır. Bu ekranda da Hayır, teşekkürler deyip, direkt admin panelize gidebilirsiniz. Keza ben size blog nasıl açılır kısmını adım adım anlattıysam, bir sonraki yazımda da blog açtıktan sonra ilk yapılması gerekenleri de adım adım anlattım.<br />
Blog Kurmak - WordPress Tanıtım Ekranı<br />
Blog Kurmak – WordPress Tanıtım Ekranı<br />
<br />
Blog nasıl açılır öğrendik ! İşlem tamamdır! Artık sizinde bir blogunuz var. Blog tasarımlarınızı blogunuza giriş yaptıktan sonra wordpress admin panelinden yapabilirsiniz.<br />
<br />
Hemen alttaki resimde Admin Paneli &gt;&gt; Sol Kısım &gt;&gt; Yazılar &gt;&gt; Yeni Ekle sekmesine giderek, yazı yazabileceğiniz, kurduğunuz blogun admin panelinden bir görüntü.<br />
<br />
Blogumuzu açtık peki sırada ne var ? Sırada ise, içeriklerinizi oluşturmadan önce, yani blog açtıktan sonra ilk yapılması gerekenleri tamamlamak var.<br />
<br />
Blog Açtıktan Sonra ilk ve Mutlaka Yapılması Gereken 19 Şey! başlıklı yazımdan adım adım blog nasıl açılır’ın 3. kısmına geçebilirsiniz.<br />
<br />
19 adımıda tamaladıktan sonra geriye tek bir şey kalıyor, oda WordPress öğrenmek.Yukarıda da dediğim gibi, wordpress kullanmanın word ve excel kullanmaktan farkı yok. WordPress’in nasıl kullanıldığını, neyi nereden yapacağınızı çözmek maximum 1 haftanızı alır.<br />
<br />
Tabii bir de google’da üst sıralara çıkabilmek için blog nasıl açılır rehberimin son adımı olan 4. adım google’da üst sıralara çıkma – başarılı bir blog yazarı olmanın sırrı başlıklı yazımı okumak var.<br />
<br />
Yakında wordpress kullanımıyla ilgili detaylı videolar çekeceğim fakat bu aşamada kendiniz de google’da wordpress’in nasıl kullanıldığını araştırıp, kolaylıkla öğrenebilirsiniz.<br />
<br />
Ayrıca blogçuluk hayatınıza yararı olması adına alttaki içeriklerime de göz atabilirsiniz;<br />
<br />
Google’ın çalışma prensibini anlamak adına: Google Sıralama Kriterleri<br />
Başarılı bir blog adına: Blog Açanların Mutlaka Okuması Gereken 30 Önemli İpucu<br />
Blog İpuçları Adına: En İyi Blogculardan Başarılı Bir Blog Yazarı Olmanın Sırları<br />
Blogunuza Ziyaretçi Çekmek Adına: Hit Arttırma Yöntemleri<br />
Google’ın İstediği Türden Makaleler Yazmak Adına: SEO uyumlu Makale Yazımı<br />
Google’da Üst Sıralarda Yer Almak İçin: Google’da İlk Sayfada Çıkmak<br />
<br />
Blogunuz hayırlı uğurlu olsun. Her hangi bir konuda yardımca ihtiyaç duyarsanız lütfen benimle iletşime geçmekten çekinmeyin.<br />
<br />
Umarım Adım Adım Blog Açmak | Blog Nasıl Açılır başlıklı yazımı yararlı bulmuşsunuzdur.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Şişe ve Gazoz Kapağı Koleksiyonculuğu Nedir?]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=8777</link>
			<pubDate>Tue, 10 Mar 2020 14:09:23 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=8777</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Şişe ve Gazoz Kapağı Koleksiyonculuğu Nedir?</span><br />
<br />
Şişe ağzı gövdesinden daha dar olan, genellikle plastik, alüminyum veya camdan imal edilen taşıyıcı kap. Şişeler daha çok, sıvı maddeleri taşımak veya saklamak için kullanılır. Su, süt, her türlü içecek maddesi, benzin , ilaç, mürekkep gibi günlük hayatta sık kullanılan maddeler şişe içinde muhafaza edilir.<br />
<br />
Bazı şişeler için, kullanıldıktan sonra iade edildiğinde geri alınmak üzere bir depozito ücreti ödenir. Cam şişeler ise geri dönüşüme gönderilmelidir. Şişedeki sıvının dökülmemesi için ağzı bir kapak, taç mantar veya mantar tıpa, bira ve şaraplar için Quillfeldt kapağı veya çekme şişe kapağı gibi şişe kapağı ile kapatılır.<br />
<br />
Şişe'nin 70'lik ölçüsüne bir nefeslik cam da denir.<br />
<br />
Şişelerin farklı türleri bulunuyor. Bugün dünya genelinde en fazla kullanılan şişeler plastik şişe, polietilen tereftalat ve bioplastik şişeler, cam şişe, şarap ve alkollü içecekler için şarap şişesi, codd şişesi, alüminyum şişe gibi ambalajlardır. <br />
<br />
Çocukluğumuzda Gazoz kapağı, kibrit kutusu, ve bilya biriktirirdik, hatta pul koleksiyonumda vardı. ve şişe koleksiyonculuğua çok uygun bir  malzeme,  çünkü Firmalar şişe içinde sundukları malları cazip hale getirmek için, çok çeşitli şişe kullanmaktalar. ve bu kadar çok çeşitli olan şişeleri biriktirmek de bazı meraklıların gözünden kaçmamış, Avusturya'ya ilk geldiğimde, ev sahibim şişe ve cam fabrikasının olduğu köyde duruyordu, ve tarihi Şişeler biriktiriyor du, bir yerden buldumu Hemen alıp gidiyordu, haber aldı mı oraya gidiyordu falan yerde şişe var mı diye, daha sonra Avusturya'da ikinci köyümde de şişe biriktiren 1 Avusturyalıya rastladım, hatta müzayede yapıp şişelerini müzede sunmayı düşünüyordu, kendine ait özel bir müze açmayı düşünüyordu. gazoz  ve  meşrubat  şişeleri  olsun,  içki  şişeleri  olsun,  çay ve kahve bardakları olsun, parfüm şişeleri olsun, hepsi çok çeşitli renk, ve çeşitleri çok, koleksiyon yapmak isteyenler için, ideal bir malzeme, ve ben yapanları gördüm, internette aradığımda da, birkaç Türk ünden bu koleksiyonculuğa soyunduğunu, ve her türlü şişe koleksiyonu yaptıklarını, internette gördüm, Evet ama, bu biraz yer ve para isteyen bir koleksiyonculuk, pahalı bir koleksiyonculuk sayılabilir, Bir de muhafazası zor, kırıldı mı tamiri yok. Gazoz kapaklari  ise,  onlar da  çok çeşitli ve devamli  değişken  malzemeler oldukları için, bir de ülkelerin ki farklı olduğu için, o da koleksiyon yapmaya uygun bir malzeme<br />
<br />
Samsun’da bir koleksiyonerin biriktirdiği meşrubat şişesi koleksiyonunda 1899 yılından bugüne kadar kola şişeleri bulunuyor.Samsun’un Atakum ilçesinde yaşayan ve özel bir şirkette yönetici olarak çalışan 38 yaşındaki Mehmet Mesut Ak’ın meşrubat şişesi koleksiyonu görenleri şaşırtıyor. Evinin bir odasını 1899 yılından günümüze kadar meşrubat şişeleri ile donatan Ak, şişelere gözü gibi bakıyor. Koleksiyonunu oluşturduğu şişeler aynı zamanda farklı özelliklere sahip. Şişe gibi gözüken bir malzemenin fotoğraf makinesi ve telefona dönüşme özelliği bulunuyor.Yaklaşık 20 yıldır meşrubat şişesi koleksiyonu yaptığını ifade eden Mehmet Mesut Ak, "Koleksiyonum daha önceki zamanlarda bir odamı 360 derece dolduruyordu. Bunu zamanla azaltmam gerekiyordu. Kimisini ticaret yaparak kimi şişeyi de hediye ederek verdim. Buna rağmen koleksiyonum azalmıyor. Cidden koleksiyonculuk çok bereketli bir iştir. Hatırı sayılır bir koleksiyonum söz konusu. 1990’lı yılları görmüş bir insan olarak eve kola girmesi çok lüks bir şeydi. Bu heves ben de reklamlar olsun, bakkaldan aldığımız şişenin kapağının altından hediyeler olsun diye koleksiyonculuk işine sürükledi" dedi. <br />
<br />
Emekli elektrik elektronik mühendisi 60 yaşındaki Çınar, 10 yaşından beri çeşitli objelerden koleksiyonlar oluşturdu. Bazı koleksiyonlarını ekonomik sebeple satmak zorunda kalan Çınar, kibrit, anahtarlık, eski kitap, para, tespih gibi koleksiyonlardan sonra kolonya şişelerine merak saldı. <br />
<br />
Fransa'da 1928 yılında üretilen ve mühürlü kapağı hiç açılmamış kolonyanın da bulunduğu koleksiyonda, hayvan ve araç figürlü şişeler, cami, minare, ay, güneş, semazen, çevirmeli telefon, deve üzerindeki bedevi, Artemis, Meryem Ana gibi farklı biçimlerdeki şişeler dikkati çekiyor. <br />
<br />
Çınar, ilginç kolonya şişelerini bulmak için Türkiye'deki antika pazarlarını sıkı takibe alırken son 10 yılda başlayan bu merakıyla değişik şekillerde 350 şişeyi bir araya getirdi. <br />
<br />
Koleksiyonda ayrıca 1928 yılında üretilen, ağzındaki mührü hiç açılmamış Fransız kolonyası gibi orjinal kolonyaların yer aldığı şişeler de yer alıyor.<br />
 <br />
Kolonya şişesi merakının 10 yıl önce bir arkadaşının kendisine hediye ettiği bir kolonya ile başladığını ifade eden Çınar, kolonyanın ilk üretiminden bu yıla geçen süre içinde çeşitli ülkelerde kullanılmış ilginç kolonya şişelerinin peşine düştüğünü anlattı. <br />
<br />
Ankara, İstanbul, Bursa gibi farklı illerde, belirli periyotlarda kurulan antika pazarlarına giderek koleksiyonunu genişlettiğini belirten Çınar, 1891 yılında Almanya'da, 1913'te İzmir'de üretilen kolonyaların şişesini elde ettiğini, ayrıca 1928 yılında imal edilmiş ve kapağı hiç açılmamış Fransız kolonyasını koleksiyonuna kazandırdığını aktardı. <br />
<br />
Koleksiyonunu sergilemekten keyif aldığını aktaran Çınar, "İsteyen herkes gelip inceleyebilir. Bu iş görsel bir zevk, koleksiyon yapıp kutuya koyup kaldıranlardan değilim. Koleksiyonumu torunuma bağışlayacağım. Torunum 2 yaşındaki Göktürk'ü bu yönde yetiştirmeye çalışıyorum." diye konuştu. <br />
<br />
Çınar, 350 şişelik koleksiyonunda Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde kullanılmış şişelerin de bulunduğunu, Fransa, Almanya, Mısır, İtalya, Suudi Arabistan gibi ülkelerden kolonya şişelerine sahip olduğunu ifade etti.<br />
<br />
Koleksiyonu için ilginç kolonya şişeleri topluyor <br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Şişe ve Gazoz Kapağı Koleksiyonculuğu Nedir?</span><br />
<br />
Şişe ağzı gövdesinden daha dar olan, genellikle plastik, alüminyum veya camdan imal edilen taşıyıcı kap. Şişeler daha çok, sıvı maddeleri taşımak veya saklamak için kullanılır. Su, süt, her türlü içecek maddesi, benzin , ilaç, mürekkep gibi günlük hayatta sık kullanılan maddeler şişe içinde muhafaza edilir.<br />
<br />
Bazı şişeler için, kullanıldıktan sonra iade edildiğinde geri alınmak üzere bir depozito ücreti ödenir. Cam şişeler ise geri dönüşüme gönderilmelidir. Şişedeki sıvının dökülmemesi için ağzı bir kapak, taç mantar veya mantar tıpa, bira ve şaraplar için Quillfeldt kapağı veya çekme şişe kapağı gibi şişe kapağı ile kapatılır.<br />
<br />
Şişe'nin 70'lik ölçüsüne bir nefeslik cam da denir.<br />
<br />
Şişelerin farklı türleri bulunuyor. Bugün dünya genelinde en fazla kullanılan şişeler plastik şişe, polietilen tereftalat ve bioplastik şişeler, cam şişe, şarap ve alkollü içecekler için şarap şişesi, codd şişesi, alüminyum şişe gibi ambalajlardır. <br />
<br />
Çocukluğumuzda Gazoz kapağı, kibrit kutusu, ve bilya biriktirirdik, hatta pul koleksiyonumda vardı. ve şişe koleksiyonculuğua çok uygun bir  malzeme,  çünkü Firmalar şişe içinde sundukları malları cazip hale getirmek için, çok çeşitli şişe kullanmaktalar. ve bu kadar çok çeşitli olan şişeleri biriktirmek de bazı meraklıların gözünden kaçmamış, Avusturya'ya ilk geldiğimde, ev sahibim şişe ve cam fabrikasının olduğu köyde duruyordu, ve tarihi Şişeler biriktiriyor du, bir yerden buldumu Hemen alıp gidiyordu, haber aldı mı oraya gidiyordu falan yerde şişe var mı diye, daha sonra Avusturya'da ikinci köyümde de şişe biriktiren 1 Avusturyalıya rastladım, hatta müzayede yapıp şişelerini müzede sunmayı düşünüyordu, kendine ait özel bir müze açmayı düşünüyordu. gazoz  ve  meşrubat  şişeleri  olsun,  içki  şişeleri  olsun,  çay ve kahve bardakları olsun, parfüm şişeleri olsun, hepsi çok çeşitli renk, ve çeşitleri çok, koleksiyon yapmak isteyenler için, ideal bir malzeme, ve ben yapanları gördüm, internette aradığımda da, birkaç Türk ünden bu koleksiyonculuğa soyunduğunu, ve her türlü şişe koleksiyonu yaptıklarını, internette gördüm, Evet ama, bu biraz yer ve para isteyen bir koleksiyonculuk, pahalı bir koleksiyonculuk sayılabilir, Bir de muhafazası zor, kırıldı mı tamiri yok. Gazoz kapaklari  ise,  onlar da  çok çeşitli ve devamli  değişken  malzemeler oldukları için, bir de ülkelerin ki farklı olduğu için, o da koleksiyon yapmaya uygun bir malzeme<br />
<br />
Samsun’da bir koleksiyonerin biriktirdiği meşrubat şişesi koleksiyonunda 1899 yılından bugüne kadar kola şişeleri bulunuyor.Samsun’un Atakum ilçesinde yaşayan ve özel bir şirkette yönetici olarak çalışan 38 yaşındaki Mehmet Mesut Ak’ın meşrubat şişesi koleksiyonu görenleri şaşırtıyor. Evinin bir odasını 1899 yılından günümüze kadar meşrubat şişeleri ile donatan Ak, şişelere gözü gibi bakıyor. Koleksiyonunu oluşturduğu şişeler aynı zamanda farklı özelliklere sahip. Şişe gibi gözüken bir malzemenin fotoğraf makinesi ve telefona dönüşme özelliği bulunuyor.Yaklaşık 20 yıldır meşrubat şişesi koleksiyonu yaptığını ifade eden Mehmet Mesut Ak, "Koleksiyonum daha önceki zamanlarda bir odamı 360 derece dolduruyordu. Bunu zamanla azaltmam gerekiyordu. Kimisini ticaret yaparak kimi şişeyi de hediye ederek verdim. Buna rağmen koleksiyonum azalmıyor. Cidden koleksiyonculuk çok bereketli bir iştir. Hatırı sayılır bir koleksiyonum söz konusu. 1990’lı yılları görmüş bir insan olarak eve kola girmesi çok lüks bir şeydi. Bu heves ben de reklamlar olsun, bakkaldan aldığımız şişenin kapağının altından hediyeler olsun diye koleksiyonculuk işine sürükledi" dedi. <br />
<br />
Emekli elektrik elektronik mühendisi 60 yaşındaki Çınar, 10 yaşından beri çeşitli objelerden koleksiyonlar oluşturdu. Bazı koleksiyonlarını ekonomik sebeple satmak zorunda kalan Çınar, kibrit, anahtarlık, eski kitap, para, tespih gibi koleksiyonlardan sonra kolonya şişelerine merak saldı. <br />
<br />
Fransa'da 1928 yılında üretilen ve mühürlü kapağı hiç açılmamış kolonyanın da bulunduğu koleksiyonda, hayvan ve araç figürlü şişeler, cami, minare, ay, güneş, semazen, çevirmeli telefon, deve üzerindeki bedevi, Artemis, Meryem Ana gibi farklı biçimlerdeki şişeler dikkati çekiyor. <br />
<br />
Çınar, ilginç kolonya şişelerini bulmak için Türkiye'deki antika pazarlarını sıkı takibe alırken son 10 yılda başlayan bu merakıyla değişik şekillerde 350 şişeyi bir araya getirdi. <br />
<br />
Koleksiyonda ayrıca 1928 yılında üretilen, ağzındaki mührü hiç açılmamış Fransız kolonyası gibi orjinal kolonyaların yer aldığı şişeler de yer alıyor.<br />
 <br />
Kolonya şişesi merakının 10 yıl önce bir arkadaşının kendisine hediye ettiği bir kolonya ile başladığını ifade eden Çınar, kolonyanın ilk üretiminden bu yıla geçen süre içinde çeşitli ülkelerde kullanılmış ilginç kolonya şişelerinin peşine düştüğünü anlattı. <br />
<br />
Ankara, İstanbul, Bursa gibi farklı illerde, belirli periyotlarda kurulan antika pazarlarına giderek koleksiyonunu genişlettiğini belirten Çınar, 1891 yılında Almanya'da, 1913'te İzmir'de üretilen kolonyaların şişesini elde ettiğini, ayrıca 1928 yılında imal edilmiş ve kapağı hiç açılmamış Fransız kolonyasını koleksiyonuna kazandırdığını aktardı. <br />
<br />
Koleksiyonunu sergilemekten keyif aldığını aktaran Çınar, "İsteyen herkes gelip inceleyebilir. Bu iş görsel bir zevk, koleksiyon yapıp kutuya koyup kaldıranlardan değilim. Koleksiyonumu torunuma bağışlayacağım. Torunum 2 yaşındaki Göktürk'ü bu yönde yetiştirmeye çalışıyorum." diye konuştu. <br />
<br />
Çınar, 350 şişelik koleksiyonunda Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde kullanılmış şişelerin de bulunduğunu, Fransa, Almanya, Mısır, İtalya, Suudi Arabistan gibi ülkelerden kolonya şişelerine sahip olduğunu ifade etti.<br />
<br />
Koleksiyonu için ilginç kolonya şişeleri topluyor <br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hoby Kuşçuluk Nedir Güvercin Besiciliği Nedir?]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=8776</link>
			<pubDate>Tue, 10 Mar 2020 13:21:26 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=8776</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hoby Kuşçuluk Nedir Güvercin Besiciliği Nedir?</span><br />
<br />
Kuş besleme, genellikle bir kuş besleyici aracılığıyla yabani kuşları besleme etkinliğidir. Kuş besleme tipik olarak kuş meraklılarının bir etkinliği olarak düşünülür. Yabani kuşları besleyen insanlar genellikle kuşları varoş ve yerel yerlere çekmeye çalışır. Bu, bir besleme istasyonu kurmayı ve kuş yemi tedarik etmeyi gerektirir. Yiyecekler arasında tohumlar, yer fıstığı, satın alınan yiyecek karışımları, yağ, mutfak artıkları ve süet sayılabilir. Ek olarak, kuşları kursak sindirmeye yardımcı olarak gıdaların öğütülmesine yardımcı olmak için mahsullerinde depoladıkları bir kuş banyosu ve gastrolit (kum) sağlanabilir.<br />
<br />
Ekmekleri parklarda, göllerde ve nehirlerde su kuşlarına vermek de tüm dünyada popüler bir aktivitedir. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Etkisi</span><br />
<br />
İngiltere'nin Sheffield kentinde yapılan bir araştırma, bahçe kuşlarının bolluğunun, kuş besleme düzeyleriyle arttığını buldu. Bu etki yalnızca düzenli olarak ek gıdalar alan türlerde belirgindi ve kuş beslemesinin kuş bolluğu üzerinde doğrudan bir etkiye sahip olma ihtimalini arttırdı. Buna karşılık, besleme istasyonlarının yoğunluğunun, bir mahallede bulunan farklı kuş türlerinin sayısı üzerinde bir etkisi olmamıştır.<br />
<br />
Kuş besleyicilerin kullanımının çevre sorunlarına neden olduğu iddia edildi; Bunlardan bazıları The Wall Street Journal'da yayınlanan bir ön makalede vurgulanmıştır.<br />
<br />
Yabani kuşlarını çeşitli kuş yiyecekleri ve kuş besleyicileri ile şımartacak ateşli kuş besleyicileri tarafından büyük miktarda para harcanmaktadır. 16 yaşın üzerindeki 55 milyondan fazla Amerikalı, yabani kuşları besliyor ve yılda 3 milyar dolardan fazla kuş yemine, 800 milyon dolar ise kuş banyoları, kuş evi ve diğer kuş besleme aksesuarları için harcıyor. Faaliyet kuş besleme hobisi için malzeme ve ekipman satan bir sektör ortaya çıkardı.<br />
<br />
Bazı şehirlerde veya şehirlerin bazı yerlerinde (örneğin, Londra'daki Trafalgar Meydanı), güvercinleri beslemek yasaktır, çünkü bu hassas türler ile rekabet ettikleri için ya da bol miktarda ve kirlilik ve / veya gürültüye neden olabilir<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Güvercin Yetiştiriciliği</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÜVERCİNGİLLER (COLUMBIDAE)</span> <br />
<br />
Columbiformes takımı iki alt takıma ayrılmaktadır. Bunlardan biri Columbae, diğeri ise Pterocletes’dir. Columbae alt takımı ise iki familyadan meydana gelmektedir. Bunlardan ilki Columbidae diğeri ise Raphidae’dir.<br />
Konumuzu oluşturan Columbidae familyasının güvercin ve kumruları da içine alan bir çok alt familyası bulunmaktadır. Columbidae familyası içine dahil olan 250’den fazla kuş türü bugün dünyanın kutuplar hariç hemen her yerine dağılmış olarak yaşamaktadır. Toplu halde yaşama eğiliminde olan kuşlardır.<br />
Ülkemizde Columbidae familyasının üyelerinden sadece 7 tanesine doğal olarak rastlanmaktadır. Bu araştırma ülkemizde rastlanan 7 türü tanıtmayı amaçlamaktadır. Bu 7 türü tanıtmadan önce Columbidae familyasının bazı özellikleri üzerinde durmak istiyoruz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÜVERCİNGİLLERİN GENEL YAPISI</span><br />
<br />
Bu gruba giren kuşların çoğu orta irilikte, küçük ve yuvarlak başlı, kısa ayaklı, uzun ve sivri kanatlı kuşlardır. Yerde beslenmeye uyarlanmış bir vücut yapıları bulunan bu kuşlar iyi uçucudurlar.<br />
Güvercingillerin gaga biçimleri beslenme alışkanlıklarına göre değişiklik göstermektedir. Güvercingiller genellikle tane (tohum) ile beslenen kuşlardır. Ancak yurdumuzda bulunmayan ve meyve ile beslenen bazı türleri de vardır. Tane ile beslenen türlerde gaga, uzun ve incedir. Meyve ile beslenenlerde ise gaga kalın ve papağanlarınkine benzer şekilde ucu kancalıdır.<br />
Güvercingillerde yemek borusunun üzerinde yer alan ve besinleri depolamaya yarayan bir kursak bulunmaktadır. Ağızlarında diş gibi kesici ve öğütücü organları bulunmadığından güvercinler yediklerini direkt olarak kursaklarına gönderirler. Besinlerin depolanma ve sindirilme işlemi kursakta başlar ve tohumları öğütebilecek kadar gelişmiş olan taşlıkta devam eder. Tohumla beslenen güvercingillerde bağırsak uzundur. Meyve ile beslenenlerde ise daha kısadır.<br />
Güvercingillerde bahar ayları ile birlikte çiftleşme ve yumurtlama dönemi başlar. Erkek güvercinler kendi üreme bölgelerini diğer erkeklere karşı koruma eğilimindedirler. Genellikle erkek kuş kendi üreme bölgesinde öterek dişi kuşu buraya çeker ve çiftleşirler. Dişi kuş, türe göre değişmekle birlikte genellikle iki tane yumurta yapar. Yuva yeri seçimi ağaç dalları üzeri, ağaç ve kaya kovukları, hatta toprak üzerine bile olabilmektedir. Güvercin yuvaları, diğer bazı kuşlarla karşılaştırıldığında son derece basittir. Çalı çırpıdan oluşan ufak bir yığınak şeklindedir.<br />
Dişi ve erkek kuş nöbetleşe olarak kuluçkaya yatarlar. Kuluçka süresi ortalama 15 gün kadardır. Yavrular yumurtadan çıktıklarında tüysüz ve gözleri kapalıdırlar. Yavrunun bakımı da gene ana ve baba kuş tarafından ortaklaşa yürütülür. Yavrunun gözleri 5-6 gün içinde açılır. 1 aylık olduklarında bütün tüyleri çıkmış ve uçabilecek hale gelmiş olurlar. Başlangıçta yavrunun gagası yumuşaktır ve kendi kendine yem yiyemez ve ana ve babası tarafından beslenir. Gaganın sertleşmesi 40 gün kadar sürmektedir. Bu sürenin sonunda yavru kuş kendi başına beslenebilecek ve tam olarak uçabilecek konuma gelmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÜVERCİNGİLLERİN FARKLI ÖZELLİKLERİ</span><br />
<br />
Güvercin, insanoğlunun evcilleştirdiği ilk kuş olma özelliğini korumaktadır. Dolayısıyla güvercin yetiştiriciliğinin tarihi de oldukça eskilere kadar gitmektedir. Güvercingilleri diğer kuşlardan ayıran bazı önemli özellikler bulunmaktadır. Bunların başında, su içme şekilleri ve yavru besleme özellikleri gelmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SU İÇME ŞEKİLLERİ</span><br />
<br />
Güvercingillerde su içme şekli diğer birçok kuştan farklıdır. Diğer kuşlar, bir yudum su alıp kafalarını yukarı doğru kaldırarak suyu yutarlar. Kuşlarda burun delikleri ile gagaları arasını kapatabilecek bir yapı bulunmaz. Bu nedenle kuşlar, vakum oluşturup suyu ememezler. Suyu gırtlaklarına iletebilmek için kafalarını yukarı kaldırma gereksinimi duyarlar. Ancak güvercingiller, burun deliklerini de suya daldırırlar ve yemek borusundaki kasların yardımı ile vakum oluşturarak aynı memelilerde olduğu gibi suyu emerek içerler. Bu özellik sadece güvercingiller familyasına ait kuşlarda bulunmaktadır. Bu özellikleri nedeni ile güvercinlerin içecekleri su kaynaklarının ya da su kaplarının gaga ve burun deliklerini daldırabilecekleri derinlikte olmaları gerekir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÜVERCİN SÜTÜ SALGISI</span><br />
<br />
Bütün kuşlar içinde yalnızca Columbidae (güvercingiller) üyelerinde rastlanan benzersiz bir özellik yavruların beslenmesi için “güvercin sütü” adı verilen bir salgının salgılanmasıdır. Yavrular yumurtadan çıktıktan sonra yaklaşık bir hafta süre ile bu salgı ile beslenirler. Daha sonra ana ve babalarının kursaklarında öğüttükleri yarı sindirilmiş besinle beslenmeye geçerler. Yavru kuş gagasını ebeveynlerinin ağzının içine sokar ve ebeveynlerinin kusmasını sağlayarak bu salgıyı alır.<br />
Güvercinin beynin altında bulunan hipofiz bezinin salgıladığı prolaktin adı verilen bir hormon, bu salgı mekanizmasını harekete geçirmektedir. Kursak çeperinden salgılanan bu besleyici maddenin bileşimi memelilerdeki süte oldukça yakındır. Halk arasında “kuş sütü” olarak bilinen bu salgı, güvercinlerde sadece kuluçka dönemi sonuna doğru yaklaşık bir hafta süre ile salgılanan bir maddedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÜVERCİNGİLLERİN YURDUMUZDA BULUNAN ÜYELERİ</span><br />
<br />
250’den fazla üyesi bulunan güvercingiller ailesinin yurdumuzda sadece 7 türü doğal olarak  yaşamaktadır. Bu 7 türden biri göçmen, diğerleri yerli kuştur. Evcil güvercini de dahil edersek 8 tür olduğunu söyleyebiliriz.<br />
<br />
1) Kaya Güvercini (Columba livia)<br />
2) Tahtalı (Columba palumbus)<br />
3) Gökçe Güvercin (Columba oenas)<br />
4) Evcil Güvercin (Columba domestica)<br />
5) Kumru (Streptopelia decaocto)<br />
6) Küçük Kumru (Streptopelia senegalensis)<br />
7) Üveyik (Streptopelia turtur)<br />
8) Doğu Üveyiği (Streptopelia orientalis)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KAYA GÜVERCİNİ  (Columba livia)</span><br />
<br />
Evcil güvercinlerin atası olduğu kabul edilmektedir. Görünüş olarak evcil güvercinlere benzer. Gövdesi kurşuni mavidir. Kanatlar açık kurşuni mavi olup üzerinde iki tane siyah şerit (çubuk) bulunur. Boyun yanları yanardöner erguvani ve yeşil renktedir. Kuyruk tüylerinin ucu siyahtır. Kuyruk üstü tüyleri beyaz ya da açık gridir. Kanat altları beyazdır. Gaga siyah, ayaklar kırmızı, tırnaklar siyah, göz rengi koyu portakal, kırmızı, göz halkası sarıdır. Boyu 32 cm’dir. Kırlarda, tarlalarda kaya kovuklarında yaşar. Dünyada en yaygın olan güvercin türüdür. Bu türün şehirlere adapte olmuş bir grubu “şehir güvercini” adı ile anılır. Cami avlularında, şehir meydanlarında büyük gruplar halinde karşılaştığımız bu güvercinler, son yıllarda evlerin çatılarına ve balkonlarına kadar yayılmışlardır.<br />
Kaya güvercinlerinde eşlerin birbirine bağlılığı ömür boyu devam eder. Dişi kuş iki yumurta yapar. Yılda üç kez kuluçkaya yattıkları olur. Kuluçka süresi 18 gündür. Yavrular 1 ay içinde yem yiyebilecek ve uçabilecek hale gelirler. Yavruların eşeysel olgunluğa erişmeleri 6 ay kadar sonra olur.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TAHTALI  (Columba palumbus)</span><br />
<br />
Güvercinlerin en irisidir. Boynun iki yanında ve kanatlarında beyaz bantlar bulunur. Boyundaki beyaz bant sadece erişkin kuşlarda vardır. Genç kuşlarda henüz oluşmamıştır. Özellikle uçarken kanadında bulunan beyaz şerit ile kolayca ayırt edilebilir. Boyun kısmı parıltılı yeşil, göğüs kısmı erguvani ve kanat uçları siyahtır. Kuyruk diğer güvercinlere göre daha uzundur. Gaga sarı, bacaklar kırmızıdır. Boyu 40 cm kadardır ve sert kanat vuruşları ile uçar. Yapraklı ve iğneli yapraklı ormanlarda, dağlık alanlarda yaşar. Meşe palamudu ormanlarında sık rastlanır. Yurdumuzda ormanlık ve ağaçlı bütün bölgelerinde bulunur. Yuvasını ağaç dalları arasına, ağaç kovuklarına yapar. Dişi kuş 2 yumurta bırakır. Kuluçka süresi 15–18 gündür. Yılda iki kere kuluçkaya yatar. Yavrular 1 aylık olduklarında yem yer ve uçabilirler. Yavrular ikinci yaşın ortalarında eşeysel olgunluğa ulaşırlar. Bu kuşlarda yuvayı erkek kuş hazırlamaktadır. Eş seçimi sezonluktur. Her sezonda yeni eş edinilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÖKÇE GÜVERCİN (Columba oenas) </span><br />
<br />
Görünüş olarak kaya güvercinine benzer. Ancak rengi daha koyu mavi ve kurşunidir. Göğüs koyu erguvanidir. Kuyruk sokumunda beyazlık bulunmaz. Kanatları üzerindeki siyah şeritler  (kolon) daha incedir. Kuyruk ucundaki siyah bant ise daha geniştir. Boyu 33 cm’dir. Gaganın dip kısmı kırmızı, uca doğru sarımsı, ayaklar ise kırmızıdır. Gözü koyu renklidir.<br />
Ağaç, kaya ve toprak kovuklarına yuva yapar. Yaşlı ormanları sever. Kışın açık arazide bulunur. Yılda üç kez aynı yuvada kuluçkaya yatar. Kuluçka süresi 17 gündür. Yavruları 25 günde yem yiyebilecek hale gelirler. Eş seçimi sezonluktur. Her türlü tane ve tohumla beslenen bu güvercine, yurdumuzun Orta Anadolu, Akdeniz ve Güneybatı Anadolu bölgelerinde devamlı rastlanırken, Karadeniz ve Kuzeybatı Anadolu bölgelerinde yaz göçmeni olarak görülür.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">EVCİL GÜVERCİN (Columba domestica) </span><br />
<br />
Değişikliği sevmemeleri, yuvalarına ve eşlerine olan bağlılıkları, yön bulma konusundaki ustalıkları onların belli yerlere kolayca alışmalarını sağlamıştır. Gerek bu özellikleri gerekse farklı bazı nitelikleri bu kuşların insanlar tarafından benimsenmesine ve yetiştirilmelerine neden olmuştur.<br />
Tüm dünyada farklı amaç ve eğilimlerle beslenen evcil güvercinlerin dünya üzerinde 800 kadar farklı ırkı olduğu bilinmektedir. Tüm bu ırklar farklı renk, büyüklük ve özelliklere sahiptir. Bu ırklardan 100 kadarı ülkemizde de yetiştirilmektedir.<br />
Evcil güvercinin atasının kaya güvercini (Columba livia) olduğu görüşü Darwin de dahil olmak üzere çeşitli araştırmacılar tarafından savunulmaktadır. Farklı bazı ortitologlar (kuş bilimciler) ise, evcil güvercinin 2 veya 4 tür yabani güvercin türünün melezlenmesi ile ortaya çıktığı görüşünü benimsemektedirler.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KUMRU (Streptopelia decaocto)</span><br />
<br />
“Kolyeli Kumru” adı ile de bilinen bu kuş, güvercinden biraz küçüktür. Boyu 31 cm kadardır. Genel olarak üzerinde kül rengi yada bej renkler hakimdir. Boynunun gerisinde siyah bir çizgi bulunmaktadır. Bu nedenle kolyeli kumru olarak da adlandırılmaktadır. Kanat telekleri koyu gri, kuyruk telekleri ise sırtının rengindedir. Gaga gri, ayaklar ise kırmızıdır. Göz beyaz ya da açık gridir. İnsana yakın bir kuştur. Şehirlerde ve diğer yerleşim yerlerinde insanlarla birlikte yaşamayı sever. Ağaç üstlerine, elektrik ve telefon direklerine, çatı kenarlarına yuva yapar. Yaptığı yuvalar oldukça özensizdir. Dişi kuş yuvaya iki yumurta bırakır. Kuluçka süresi 15 gün kadardır. Yılda üç defa kuluçkaya yatar. Yavrular 3 haftalık olduklarında yem yiyebilecek ve uçabilecek hale gelirler. Bir yaşından itibaren eşeysel olgunluğa erişen yavrular, sezonluk olarak eş seçerler. Yurdumuzda Doğu Karadeniz sahili ile Doğ Anadolu’nun bazı yerleri haricinde her yerde rastlanır. Taneler, tohum, böcek ve üzümümsü meyvelerle beslenir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KÜÇÜK KUMRU (Streptopelia senegalensis)</span><br />
<br />
Görünüş olarak üveyiği andırmaktadır.  Boyu 26 cm olan bu kuşun kuyruğu üveyiğe benzer. Kanat örtüleri ve sırtı beneksiz kızıl kahverengi, kanat altı örtüleri gri-mavidir. Göğüsünün üst kısmında siyah benekler bulunur. Gaga siyah, ayaklar kırmızıdır. İnsanlarla birlikte bulunmayı sever. Yuvasını pencere kenarlarına, ağaç dallarına, saçak çıkıntılarına yapar. Yaptığı yuvalar oldukça özensizdir. Dişi kuş yuvaya iki yumurta bırakır. Kuluçka süresi 15 gün kadardır. Yavrular 3 haftalık olduklarında yem yiyebilecek ve uçabilecek hale gelirler. Bir yaşından itibaren eşeysel olgunluğa erişen yavrular, sezonluk olarak eş seçerler. Yurdumuzda doğal olarak Güneydoğu Anadolu’da bulunur. Diğer bölgelere buradan dağılmıştır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÜVEYİK (Streptopelia turtur</span>)<br />
<br />
Kolyeli Kumrudan biraz küçük olan bu kuşun boyu 28 cm’dir. Üveyik bir yaz göçmenidir. Yurdumuza ilkbaharda gelir. Ülkemizde kuluçkaya yatar ve yavrular. Daha sonra kışı geçirmek üzere Orta Afrika ve Güney Asya’ya gider. Yurdumuzun hemen her bölgesinde görülür. Ürkek bir kuştur. Kuş genel olarak kızılımsı pas rengindedir. Sırt ve kanat örtü tüyleri koyu kahverengidir. Karın ve kuyruk altı tüyleri beyazdır. Kuyruk tüyleri koyu gridir. Kuyruk tüylerin orta tüyler dışında kalanlarının uçları beyazdır. Gaga koyu gri, bacaklar kirli kırmızıdır. Göz portakal rengindedir. Sert ve hızlı uçar.<br />
Ergen kuşlarda boyunun yanlarında enine üç tane dalgalı siyah şerit bulunur. Bu siyah şeritlerin etrafı beyazdır. Genç kuşlarda bu şeritler bulunmaz ve renk olarak daha kahverengine yakındırlar. Özellikle ötüş sesi ile tanınan bir kuştur. Ağaçlık geniş tarım alanlarında, orman kenarlarında, bağ ve bahçelerde yaşar. Yuvasını ağaç dalları arasına veya sık çalılıklara yapar. Sıcak bölgelerde yılda iki kez kuluçkaya yatar. Dişi kuş çalı çırpıdan oluşan özensiz yapılmış yuvaya iki yumurta bırakır. Kuluçka süresi 15 gündür. Yavrular üç haftalık olduklarında yem yiyebilecek ve uçabilecek hale gelirler. Sezonluk olarak eş seçen bir kuştur.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">DOĞU ÜVEYİĞİ (Streptopelia orientalis)</span><br />
<br />
“Büyük Üveyik” adı ile de bilinen bu kuş, üveyikten biraz daha iricedir. Boyu 33 cm’dir. Büyüklük olarak bir güvercini andırır. Yaşayışı, beslenmesi, üremesi aynı üveyiğe benzer. Renk olarak sırtı ve kanatları daha koyu, üzerindeki lekeler daha büyükçedir. Kanatların altı koyu gri, uçma teleklerinin uçları siyahtır. Kuyruk teleklerinin uçları ise üveyikteki gibi beyaz değil gridir. Boyunda ergen kuşlarda bulunan beyaz zemin üzerindeki siyah şeritler üveyiği oranla daha ince ve sayıca daha fazladır. Ülkemizde nadir olarak gözlenen kuşlardan birisidir. Ana vatanı Orta ve Doğu Asya olan bu kuşa yurdumuzda sadece Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da rastlanmaktadır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÜVERCİNLERİN VÜCUT YAPILARI <br />
YAŞAMA BİÇİMLERİ<br />
<br />
GENEL BİLGİLER</span><br />
<br />
Güvercinlerin vücut yapıları bağlı bulundukları ana sınıftan yani kuşların genelinden pek farklı değildir. Bu yazı kapsamında genel olarak kuşlarla ilgili bilgiler verilecek güvercinlere özgü durumlar ise ilave edilecektir. Latince’de Aves olarak adlandırılan kuşlar sınıfı, omurgalılar grubunda sürüngenlerle memeliler arasında yer alır. Bu sınıf üyelerinin karakteristik özelliği ön üyelerinin uçmaya yarar şekilde kanada dönüşmüş olması, vücutlarının tüylerle örtülü bulunması, yumurta ile çoğalmaları ve sıcakkanlı olmalarıdır. Kuşlar sabit sıcaklığa sahip hayvanlardır. Vücut sıcaklıkları 38–40 derece arasındadır. Çoğu türlerde kemiklerin içi boş olduğundan hafif bir iskelete sahiptirler. İskelet ve vücut yapıları ile gerek dış, gerekse iç organları hemen hemen bütün kuşların aynıdır. Omurgalılar içersinde bu karakteristikleri ile başlı başına ayrı bir grup oluşturmaktadırlar. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">DIŞ GÖRÜNÜŞ</span><br />
<br />
Başlıca karakteristikleri vücutlarının çok değişik renklerde tüylerle kaplı olmaları ve gövdelerinin iki yanında yer alan kanatları ile uçabilmeleridir. Kuşların vücudunun bazı yerleri gaga, ayak, parmaklar ile akbaba gibi bazı kuşlarda boyun kısmı tüysüzdür. Kuşlarda ayaklar yürümeye, yüzmeye, tırmanmaya ve tutunmaya yarar. Ayaklar genellikle sert pullarla kaplıdır. Bazı türlerde ayakların hatta tırnaklara kadar parmaklarında tüylerle kaplı olduğu görülür. Paçalı güvercinler buna iyi birer örnektirler. Değişik şekillerdeki gaga sert keratinden oluşur. Bazı türlerde gaga yumuşak bir deriyle kaplıdır. Gaga yapıları kuşların beslenme tarzlarına bağlı olarak çok değişik şekillerdedir. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TÜYLER</span><br />
<br />
Kuş tüyleri karmaşık bir yapıdadır. Keratinleşmiş deri hücrelerinden oluşmaktadır. Telek adı verilen kanat ve kuyrukta yer alan büyük tüyler uçmaya ve dönmeye yaramaktadır. Vücudu bir kiremit örtüsü gibi kaplayan dış tüyler ise kuşu ıslanmaktan korur, alttaki ince ve yumuşak tüyler ise vücudun ısı kaybetmesini önler. <br />
Güvercinlerde kanat telekleri kabaca el telekleri ve kol telekleri olarak iki gruba ayrılabilir. El telekleri, genellikle 10 tanedir. Kanat ucundan bilek eklemine kadar sıralanır. Uçmayı sağlayan ana tüyler bunlardır. Kol telekleri adı verilen ikinci bir sıra ise, bilek ekleminden dirseğe kadar uzanır. Bu telekler ikinci derecede uçma tüyleridir. Sayıları kuş türüne göre değişmektedir. Güvercinlerde genellikle 18 adettir. <br />
Kuyruk telekleri, kuyruktaki büyük tüylerdir. Uçarken dümen görevi yaparlar. Sayıları güvercinlerde genellikle 12 dir. Bazı türlerde 14 ya da 16 ya kadar çıkabilmektedir. Kuyruk telekleri son kuyruk omuruna bağlanmışlardır. Buradaki kasların hareketlerine bağlı olarak hareket ederler. <br />
Örtü telekleri, uçma tüylerinin ve kuyruğun dibinde kiremit gibi dizilmiş kısa tüylerdir. Kanatların alt ve üstünde birkaç sıra örtü tüyü bulunur. Uçma teleklerine en yakın olan örtü tüyleri en büyük olanlardır. Hav tüyleri, teleklerin altında yer alır ve kuşun vücut ısısını korumaya yarar. Renkleri genellikle beyaz ya da gridir. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TÜY DEĞİŞİMİ</span><br />
<br />
Memelilerde ve kuşlarda kıllar, tüyler, tırnaklar dış etkilerle devamlı yıprandıklarından zamanla bunların yerine yenileri oluşur. Bu yenileme işi bazen yavaş yavaş (memelilerde deri, tırnak, kuşlarda pençe ve gaga ) bazen de belli zamanlarda ve oldukça hızlı bir şekilde oluşur. (kıl ve tüy değiştirme)<br />
Genellikle, kuşlar bütün tüylerini senede bir defa, bazıları iki defa değiştirirler. Bazı kuşlar küçük örtü tüylerini senede iki defa, kanat ve kuyruk teleklerini ise bir defa değiştirirler. Tüy değiştirme yavaş olduğundan, genellikle 1-3 ay sürdüğünden kuşlar tamamen çıplak kalmaz ve uçma yeteneklerini kaybetmezler. Örneğin güvercinler bu şekilde tüy değiştirir. Fakat kaz, ördek, kuğu, turna ve bazı bataklık kuşları uçma teleklerini birden döktüklerinden birkaç hafta uçamazlar. Bu durumlar dışında değişik tüy değiştiren türler de vardır. Bazılarında erkek ve dişi değişik zamanlarda tüy değiştirir. <br />
Tüy değiştirme genellikle yavaş ve belli bir sıraya göre olur. Güvercinlerde kanat teleklerinin değişimi, el teleklerinde bilekte başlar ve el uçlarına doğru ilerler. Kol teleklerinde ise, hem iç hem de dış taraftan içe doğru değişir. Kuyruk teleklerinde ise değişim içten dışa doğru olur. <br />
Tüy değişimi derideki tüy yuvasında yeni tüyün büyümesi ve üstteki yıpranmış tüyün atılmasıyla oluşur. Bu tüy yenilemede bazı kuş türlerinde renk değişikliklerine de rastlanır. Yılda iki defa tüy değiştiren kuş türlerinde genellikle yaz ve kış renklerinde farklılıklar olur. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">AYAK YAPILARI</span><br />
<br />
Kuşlarda iskeleti oluşturan arka ekstremiteler yürüme bacaklarıdır. Bacağın üst kısmında yer alan uyluk kemiği ve diz eklemi bacak kasları ve karın tüyleri tarafından örtüldüğünden dışardan görülmez. Alt bacaktaki kaval kemiği kamış kemiği ile birleşerek but kemiğini oluşturmuştur. But kemiğinden sonra bilek ve tarak kemiklerinin birleşmesinden oluşan oldukça uzun ayak kemiği gelir. Bu kemiğin alt ucundaki çıkıntılara ikinci, üçüncü ve dördüncü parmaklar bağlanır. Birinci (arka) parmağı olan kuşlarda bu parmak ayak kemiğinin iç kenarındaki çıkıntıya bağlanır. Beşinci parmak yoktur. Parmak sayısı genellikle 3-4 tür. Birinci parmak 2, ikinci parmak 3, üçüncü parmak 4 ve dördüncü parmak 5 parçalıdır. Parmaklar bazı türlerde öne ve arkaya dönebilir. Ayaklar keratin pullarla kaplıdır. Kuşlarda ayaklar yaşam ve hareket tarzlarına göre değişik yapılar gösterir <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GAGA YAPILARI</span><br />
<br />
Gaga, besinin tutulması, yakalanması, taşınması, parçalanması gibi işlemlerin yanı sıra düşmanlara karşı bir savunma aracı olarak da kullanılır. Tüylerin düzeltilmesinde, yuva yapımında ve daha birçok işte kullanılır. Dolayısıyla kuşlarda yaşam biçimine uygun gaga biçimleri gelişmiştir. <br />
Keratinden oluşan gaga üst ve alt gaga olmak üzere iki kısımdır. Üst gaga, üst çene ve burun kemiklerinin, alt gaga ise alt çene kemiklerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Üst gaga burundan itibaren devam eden sırt kısmı, genellikle az veya çok eğik olan gaga ucu ve keskin gaga kenarlarından oluşur. Gaga kenarlarında Çoğunlukla diş şeklinde çıkıntılar veya testere gibi tırtıklar bulunur. Alt gaga ise her iki alt çene kemiği uçlarının birleştiği gaga ucu ile çene kemikleri arasını örten, bazı türlerde yumuşak bir deriden oluşan gaga altından oluşur. Birçok kuşta ve güvercinlerde üst gaga dibinde yumuşak ve genellikle sarı renkte bir deri vardır. Ceroma adı verilen bu kısım sinirlerle donatıldığından dokunmada önemli görevler üstlenmiştir. Bir kısım bataklık ve su kuşlarında bu deri bütün gagayı örter. Burun delikleri ceromanın kafatası ile birleştiği yerden ya da ceromanın içinden açılır.  <br />
Kuşların beslenme tarzına bağlı olarak çok değişik şekillerde gagalara rastlanır. Yırtıcı kuşların gagaları kanca gibi kıvrık, keskin ve güçlüdür. Bu gagaları ile deri, et ve hatta kemikleri parçalarlar. Tohum yiyen kuşlarda gagalar kalın ve koniktir. Bataklık ve sulak alanlarda yaşayan kuşların gagaları genellikle uzundur. Böcek yiyen kuşların gagaları ince ve sivridir. Pelikan gagası ise alt çenedeki esnek derisiyle büyük bir kepçe gibidir. Gaga şekilleri de kuşların tanınmasında ipuçları verir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İSKELET YAPILARI</span><br />
<br />
Kuşların genel yapısı yürüme ve uçma hareketlerini rahatça yapmaya uygun bir şekilde oluşmuştur. Yürürken ve dururken gövdenin ağırlık merkezi ayakların üzerine düşer. Bu sırada kanatlar katlanmış durumda gövdenin iki yanına yapışık olarak durur. Kuşların iskeleti incelendiğinde kemiklerin ince, içlerinin boş ve birçok yerinde belirli delikler olduğu görülür. Akciğerlerden itibaren çeşitli yerlerde bulunan hava keseleri kemiklerle bağlantılıdır. Bu durum kuşların uçmalarını kolaylaştırmaktadır. Şekil 1 de bir güvercinin iskelet yapısı görülmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KAFATASI</span><br />
<br />
Kuşlarda kafatası, beyin ve soğancığın korunduğu kubbemsi ve iyi kaynaşmış kemiklerden meydana gelir. Kafatası üzerinde büyük göz çukurları, burun delikleri ve boynuzumsu bir maddeden yapılmış olan üst ve alt gaga yer alır. Eklemli ve oynak olan gaga, kafatası ve alt çene ile bağlantı halindedir. Günümüzde yaşayan hiçbir kuşta diş bulunmaz. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BOYUN</span><br />
<br />
Kuşlarda boyun çok hareket edebilecek bir yapıda gelişmiştir. Boyunda yer alan omur sayısı genellikle 14–15 arasındadır. Bütün kuş türlerinde bu sayı 10 ile 26 arasında değişmektedir.  <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÖĞÜS</span><br />
<br />
Kuşlarda göğüste yer alan omur sayısı 3–10 arasında değişir. Güvercinlerde bu sayı 3 tanedir. Göğüste birbirine ve göğüs omurlarına bağlı 5-10 kaburga kemiği vardır. Göğüs kemiği iri, geniş ve yassıdır. Yalnız göğsü değil karın kısmını da kaplar. Göğüs omurlarından sonra gelen sırt ve bel omurları, leğen kemiği ile kaynaşmıştır. <br />
Kuşlarda ön üyeler kanat şeklini almıştır. Kanatlar kuvvetli kaslarla göğüs kemiğine bağlanmıştır. Kanadı omurgaya ve göğse bağlayan kemiklerden kürek kemikleri sırt tarafına doğru uzamışken, sırt kargacık kemikleri göğüs ile kaynaşmış, köprücük kemikleri ise uçta birleşerek lades kemiğini oluşturmuşlardır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KANATLAR</span><br />
<br />
Kanatlar, kısa bir pazı kemiği ve uzun ön kol kemikleri ile körelmiş el kemiklerinden ibarettir. El, birbirine kaynaşmış uzunca bir orta el parçası, başparmak, orta büyük parmak ve buna bitişik küçük parmak olmak üzere 3 parmaktan oluşur. <br />
Duruş ve yürüyüş halinde kolun üst kısmı geriye, alt kısmı öne ve el kısmı geriye kıvrık bir şekilde durur.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">AYAKLAR</span><br />
<br />
Ayaklar, sırt omurlarıyla birleşmiş ve bütünleşmiş leğen kemiğine bağlıdır. Kısa ve kuvvetli olan uyluk kemiği öne doğru yatık, gövdenin yan etleri içinde gizlenmiştir. Bu nedenle diz eklemi dışardan görülmez. Arkaya doğru eğik duran baldır oldukça iri ve uzundur. Kaval kemikleri kaynaşmıştır. Bilek ve ayak kemikleri kaynaşarak boru şeklinde parmaklara eklenmiştir. Beşinci parmak kaybolmuştur. Parmak sayısı genel olarak 3-4, deve kuşlarında 2 dir. Güvercinlerde parmak sayısı 4 tür. Arkaya dönük birinci parmak 2, içe bakan ikinci parmak 3, ortadaki üçüncü parmak 4, dıştaki dördüncü parmak ise 5 eklemlidir. En uç eklemde tırnak oluşmuştur. Güvercinlerde tırnaklar alttan gelen kısımlarla yenilenen bir yapıdadırlar. Parmak sayısı ve eklemler kuş türlerine göre çok değişiklikler gösterir. İskelet kaslarla çevrilidir. Kanatlar çok kuvvetli kaslarla bağlı olup ayrıca ayak kasları da oldukça güçlüdür.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İÇ ORGANLAR</span><br />
<br />
Şekil 2 de bir güvercinin iç organları görülmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BEYİN VE OMURİLİK </span><br />
<br />
Beyin, kafatası boşluğu içinde yer alır. Kuşlarda beyindeki koku alma duyusu büyük ölçüde körelmiştir. Bunun yerine orta beyinde bulunan görme ve işitme lobları çok gelişmiştir. Güvercinlerde kafatası ile beyin arasında bulunan ferromanyetik bazı tanecikler, yerin manyetik alanına karşı duyarlı birimler haline gelmişlerdir. Güvercinler bu sistem sayesinde yerin manyetik alanındaki değişimleri hissedebilmektedirler. Bu sistem güvercinlerin çok uzaklardan uçurulduklarında bile yönlerini kolaylıkla bulabilmelerine yardımcı olmaktadır. Omurilik omurga kanalının son ucuna kadar uzanır. Omurilikten ayrılan sinir sistemi, bütün organlara ve kaslara kadar dağılır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KALP, AKCİĞERLER VE SOLUNUM SİSTEMLERİ</span><br />
<br />
Kuşların kalpleri dört gözlüdür. Kalp atışları memelilerden daha hızlıdır. Kalplerinin vücutlarının ağırlığına oranı, diğer omurgalılara göre daha fazladır. Solunum organları ve akciğerler küçüktür. Memelilerde olduğu gibi göğüs boşluğunda serbest halde bulunmayıp,  gövde boşluğunun duvarına yapışıktırlar. <br />
Kuşlarda kısa olan bronşlar birçok kollara ayrılmaktadır. Bu kollardan birçok hava kesesi kuşun vücudunun değişik bölümlerine yayılır. Bu hava keseleri hava deposu işlevini görürler. Hava keseleri kuşun gövde, kanat ve ayaklarını hareket ettirmesi sonucu sıkışır ve açılırlar. Bu sayede ciğerlere hava gönderimi sağlanır. <br />
Kuşlarda diğer memeli hayvanlarda bulunan diyafram olmadığı için, ciğerlere hava körüklenmesi ve solunum bu yolla sağlanmaktadır. Uçurulmayan güvercin ve evcil kümes hayvanlarında rastladığımız durduğu yerde kanat çırpma hareketinin nedeni solunumu devam ettirme eyleminden kaynaklanmaktadır. Kuşlarda yer alan bu hava keselerinin bir diğer işlevi de vücut sıcaklığının korunmasını sağlamaktır. Bu mekanizma beyindeki bir merkez tarafından idare edilmektedir. <br />
Bir güvercinde kalbin vücut ağırlığına oranı % 14, Vücut sıcaklığı 43 derecedir. Dakikadaki kalp atış sayısı 220, solunum sayısı 450 dir. Dakikadaki kanat çırpma sayısı 8, yatay uçuşta hızı saatte 80 km. dir. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BÖBREKLER VE BOŞALTIM SİSTEMİ</span><br />
<br />
Kuşlarda böbrekler iri ve uzunca bir yapı gösterir ve sırt kemiğinin iç çukuruna gömülmüş durumdadır. Böbrekten çıkan idrar kanalları bağırsağın arka tarafına uzanır ve eşey deliğinin  (kloak) orta kısmına açılır. İdrar kuşlarda sulu değildir. Beyaz, yoğun ve çabuk katılaşan bir maddeden ibarettir. Deve kuşu haricinde hiçbir kuşta idrar kesesi bulunmaz. Bunun nedeni kuşların aslında sıvı olan idrardaki suyu tekrar emerek vücuda kazandıran bir yapı geliştirmiş olmalarındandır. Böylelikle kuşlar uzun süre susuz idare edebilecek bir yapı kazanmışlardır. Tane ve tohumla beslenen güvercin gibi kuşlarda su içme ihtiyacı diğer kuşlara oranla daha fazladır. Kuşlarda böbrekler, sadece azotlu atıkların atılmasına değil vücuttaki su ve tuz miktarına göre glikozun düzenlenmesinde de görev alır. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KURSAK, ÖN MİDE, TAŞLIK VE SİNDİRİM SİSTEMLERİ</span><br />
<br />
Kuşlarda sindirim sistemi de değişiklik gösterir. Kuşlarda ağız kısmında diş bulunmaz. Bazı kuşlardaki gaga kenarlarındaki testeremsi çıkıntılar ve diğer oluşumlar beslenmeleri ile ilgilidir.  Ağız içinde boynuzumsu bir madde ile kaplı ve hareketli olan dil, besinleri almaya ve yemek borusuna göndermeye yarar. Şekil 3 de bir güvercinin sindirim organları görülmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KURSAK VE ÖZOFAGUS</span><br />
<br />
Yemek borusu kuşun boyun uzunluğuna göre şekil alır. Güvercinlerin de dahil olduğu tanelerle beslenen bazı kuşlarda ve yırtıcılarda yemek borusu genişleyerek kursak denilen bir yapı ortaya çıkartmıştır. Alınan besinler ilk önce kursakta yumuşatılır. Kursak oluşumu aslında dişlerin olmayışının doğal bir sonucu olarak gelişmiştir. Kursağın esas görevi alınan besinleri ilk aşamada depolayarak mideye yavaş yavaş geçmelerini sağlamaktır. <br />
Bunun yanı sıra kursağın diğer bir önemli görevi de özellikle tohum ve tane yiyen güvercin gibi kuşlarda besinlerin yumuşatılıp hazırlandıktan sonra yavrulara kusularak verilmesini sağlamaktır. Çünkü yavrular gagaları gelişene kadar yaklaşık 1 ay süre ile kendi başlarına yem yiyemezler. Güvercinlerde yavrular gagalarını anne ya da babalarının yutaklarına sokarak kusmalarını sağlarlar böylelikle depo edilmiş besine ulaşırlar. Tane ve tohum ile beslenen güvercin gibi kuşlarda, tanelerin öğütülmesini sağlamak amacı ile kursakta bir miktar taş bulundurulur. Kuş, uygun büyüklükteki taşları bu amaçla yutar. Bu taşlar kursakta bir tür değirmen taşı görevi görüp tanelerin öğütülmesini sağlarlar. <br />
Kursağın girişinde başlangıcında Özofagus denilen bir bölüm yer alır. Beyindeki hipofiz bezinin salgıladığı prolaktin adı verilen bir hormonun etkisi ile özofagus’tan bir çeşit salgı salgılanır. Bu salgı sadece Columbidae (güvercingiller) ailesine özgüdür ve diğer kuş türlerinde bulunmaz. Kursak sütü olarak adlandırılan bu salgı halk arasında “kuşsütü” olarak bilinmektedir. Kuluçka döneminin sonuna doğru sadece bir hafta süre ile salgılanan bu sıvının besleyici değeri çok yüksektir. Yeni yavrular kursaktaki yarı sindirilmiş besinlerle beslenmeye hazır olana kadar ilk günlerinde bu salgı ile beslenirler. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÖN MİDE VE KASLI MİDE ( TAŞLIK )</span><br />
<br />
Bütün kuşlarda yemek borusu alt kısımda genişler ve oval bir şekil alarak mideyi oluşturur. Mide kuşlarda genel olarak iki bölümden meydana gelmektedir. Bunları Ön mide ve Kaslı mide (taşlık) olarak adlandırabiliriz. Ön mideye birçok salgı bezi bağlıdır. Ön mideden sonra güçlü kaslardan oluşan ve iç kısmı sertleşmiş, boynuzumsu bir madde ile kaplı taşlık da denilen kaslı mide gelir.  Kaslı mide alınan besinlere göre değişiklik gösterir. Yırtıcı kuşlarda bu mide zayıf kaslıdır. Tane yiyen kuşlarda ise sert kaslı ve içi karşılıklı sert iki plakadan oluşur. Kursak ve ön mideden geçerken yumuşayan besinler burada mide hareketleriyle parçalanır ve öğütülürler. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İNCE BAĞIRSAK</span><br />
<br />
Kimyasal sindirimin büyük bir kısmı ve besinlerin emilmesi burada olur. İnce bağırsak tane yiyen güvercin gibi kuşlarda diğer kuşlara göre oransal olarak daha uzundur. Kısa olan kalın bağırsağın sonunda birçok kuşta uzunca bir kör bağırsak bulunur. Kalın bağırsak anüse açılır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KLOAK</span><br />
<br />
Kalınbağırsağın dışa açıldığı, dışkının ve idrarın belli bir süre tutulduğu kısımdır. Sindirilmiş besinlerdeki su burada tekrar vücut içine geri emilir. Atık maddeler ise anüs yolu ile dışarı atılır. Kloak’ın bir diğer işlevi de eşeysel üretimin akıtıldığı yerdir. Kuşun cinsiyetine göre sperm ya da yumurta kanalı burada bulunur. Bakınız şekil 4<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÜREME ORGANLARI</span><br />
<br />
Erkeklerde: Böbreklerin ön yan tarafına ikişer tane yumurta biçiminde testisler bulunur. Testislerden çıkan bir sperm kanalı kloak’ın orta kısmına açılır. Kloak’a açılmadan önce sperm kanalı bir şişkinlik yapar. Çiftleşme zamanı bu testisler şişer ve genellikle soldaki daha büyük olur. Kuşların çoğunda güvercinlerde de olduğu gibi çiftleşme organı (penis) yoktur. Yalnız ördekgiller familyası mensuplarında anüsün karına bakan iç duvarından ucu dışarı çıkabilen penis benzeri bir yapı bulunur. Penis üzerindeki oluk, sperma kanallarından çıkan spermayı dişiye iletmeye yarar. Leylek ve balıkçıllarda ise penis körelmiş, anüsün iç duvarında bir siğil şeklini almıştır. Tavuklarda yumurtadan yeni çıkmış yavrularda bu penis benzeri yapı iyi göründüğü için erkek ve dişi civcivler birbirlerinden kolaylıkla ayırt edilebilir. <br />
Dişilerde: Üreme organı yumurtalık ve yumurta kanalından ibarettir. Yumurta kanalı, kloak’ın orta kısmına açılır. Sağ yumurtalık ve yumurta kanalı körelmiş veya tamamen ortadan kalkmıştır. Çiftleşme ve yumurtlama zamanı sol tarafta bulunan üzüm salkımı şeklindeki yumurtalık ve dolambaçlı döl kanalı olağan üstü büyür. Yumurta kanalı yapısal ve işlevsel olarak birbirinden ayrılan beş bölgeden oluşur. Her dişinin eşey organında erkek eşey organını karşılayan ve aynı bölgede anüsün iç duvarında yer alan bir klitoris (bızır) bulunur.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">DUYU ORGANLARI</span><br />
<br />
Kuşlar görme ve işitme duyuları çok gelişmiş olan canlılardır. Buna bağlantılı olarak diğer algılama sistemleri fazla gelişkin değildir. Körelen duyuların başında ise koklama gelmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÖRME</span><br />
<br />
Kara omurgalıları içinde, hatta tüm omurgalılar içinde görme yeteneği en iyi gelişmiş ve vücuduna göre gözü en büyük olan hayvan grubu kuşlardır. Kuşların duyu organları arasında çok önemli bir yere sahip olan gözler, yön, uzaklık, şekil, renk, derinlik, hareket ve büyüklük gibi nesnelerle ilgili özelliklerin tümünü algılamaktadır. <br />
Kuşların büyük bir bölümünde gözler kafanın iki yanında yer alır. Sadece gece yırtıcılarında gözler kafanın ön tarafındadır. Kuşlarda gözlerin çok az hareketli olmasına karşın baş ve boyun büyük hareket kabiliyetine sahiptir. Göz kapakları çok hareketlidir. Göz kapaklarından ayrı olarak gözü örtebilen hareketli ve saydam bir zar (nicitans) bulunur. Bütün kuşlarda daralıp genişleyebilen göz bebekleri yuvarlaktır. Retina tabakası ön kısma nazaran daha geniştir. Göz çevreleyen katı tabakanın içinde ve cornea kenarlarının arkasında kemik tabakacıklarından oluşan bir halka vardır. Cornea tabakası bütün kuşlarda kuvvetli bir şekilde kubbeleşmiştir. Retina tabakasının büyüklük ve gelişmişliğine paralel olarak keskin ve net görebilme çok gelişmiştir. Durdukları yerde bir dairenin 300 derecelik sahasını görebilirler.<br />
Renk görme olayı birçok canlıda gelişmemişken kuşlarda vardır. Örneğin köpeklerin renk görmedikleri düşünülürse kuşlar bu konuda oldukça yeteneklilerdir. Bir güvercinin 20 renk tonunu birbirinden ayırt edebildiği saptanmıştır. (insanda bu rakam 160 dır.) <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İŞİTME</span><br />
<br />
İşitme organı olan kulak gözlerin hemen arkasında, başın iki yanında yer alır. Kuşlarda da kulak, iç, orta ve dış kulak olmak üzere üç kısımdan ibarettir. Fakat dış kulak pek dikkati çekmez. Genellikle dıştan bir tutam kalem tüyü ile çevrili ve örtülüdür. Bazı kuşlarda kulağı çevreleyip örten kalem tüylerinin rengi değişiktir. Sadece bazı türlerde örneğin baykuşlarda dış kulak kepçesi gelişmiştir. <br />
Kuşların 40–30.000 Hz’lik sesleri duydukları saptanmıştır. Kural olarak 100 Hz’den daha düşük sesleri çok az duyarlar. En duyarlı oldukları ses aralığı 1000–3000 Hz arasıdır. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KOKU ALMA </span><br />
 <br />
Koku alma duyusu kuşların genelinde körelmiş ve zayıftır. Koku alma organı burun üst gaganın dip kısmında yer alır. Çoğunlukla tam olmayan bir ara perde ile ayrılmış burun boşluğunda koku alma görevini taşıyan midye şeklinde bir çift oluşum vardır. Her iki burun deliği üst gaga dibine yakın bir yerde bulunur. Bazı kuşlarda burun delikleri sert kıllarla örtülüdür (kuzgun). Bazılarında ise (fırtına kuşları) boru şeklinde uzamış ve birbiriyle birleşmiştir. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TAD ALMA</span><br />
<br />
Tat alma organı dil ve gaganın iç kısmıdır. yumuşak olan dil dibi ile damakta yer alan tomurcuklar vasıtasıyla tat alma olayı gerçekleşir. Kural olarak tat alma duyusu iyi gelişmemiştir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">DOKUNMA DUYUSU</span><br />
<br />
Gaga ve dil dokunma organı vazifesini de görmektedir. Çulluklar, ördekler ve genellikle diğer su kuşlarında yumuşak gaga derisi üzerinde yer alan cisimcikler gaganın dokunma organı olarak iş görmesini sağlar. Ayrıca böceklerle beslenen diğer bazı kuşlarda (ağaçkakanlar) oldukça uzun olan dilleri de dokunma vazifesini görür.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">YUVA, YUMURTALAR VE KULUÇKA</span><br />
<br />
Kuşlarda üreme yumurtlama yoluyla olur. Bütün kuşlar hazırladıkları bir yuvaya veya uygun bir yere yumurtlarlar daha sonra bir süre kuluçkada yatar ve yavruların yumurtadan çıkmasını sağlarlar. Embiryonik gelişme vücut dışında olduğundan bütün kuşlar çok etkili birer kuluçka ve yavru bakım davranışları geliştirmişlerdir. <br />
Bazı türlerde yumurtadan çıkan yavrular yuvayı hemen terk eder, ana-babalarıyla birlikte besinlerini ararlar. Bir kısım kuşlarda ise yavrular belli bir süre yuvada kalır, ana, baba veya herhangi biri tarafından beslenir, uçacak hale gelince yuvayı terk eder. Güvercinlerde yavrular yumurtadan çıktıktan sonra ana ve baba kuş tarafından ortaklaşa beslenirler. Gagaları sertleşip kendi başlarına yem yiyebilecek hale gelene kadar bu şekilde devam eder. Bu süre yaklaşık bir aydır. Yumurtadan çıkışta tüysüz olan yavrular bir ay içinde hem yem yiyebilecek hem de uçabilecek hale gelirler. <br />
Her kuş türünde yuva yapımına eşlerin katkısı farklı farklıdır. Bazı türlerde sadece dişiler yuva yaparken, güvercinlerin de dahil olduğu bazı türlerde ise erkeklerde yuva materyali taşı(Zeker) hatta yuva yapımına katılarak dişiye destek olurlar. Guguk kuşu yuva yapmaz, yumurtalarını başka kuşların yuvalarına bırakır, yumurtadan çıkan yavrular da yuva sahibi kuş tarafından beslenip büyütülür. <br />
Kuşlar genellikle ilkbaharda çiftleşerek yuvalanır ve yumurtlarlar. Bazı kuşlarda senede bir, bazılarında iki, bazılarında 3-4 kez kuluçka olayı görülür. En çok yumurtlayan kuşlar tavukgillerdir. Bıldırcın 10-16, keklik ve sülün ise 15-20 yumurta yapar. Güvercinlerde üreme sezonu genel olarak şubat ve ağustos ayları arasındadır. Bu süre içinde ortalama 4 kez yumurtlar ve kuluçkaya yatarlar. Her bir seferde iki yumurta bırakılır. Kuluçka süresi yaklaşık 15–20 gün arasındadır. Kuluçkaya hem erkek hem dişi güvercin birlikte nöbetleşe yatarlar. Gündüzleri genellikle erkek, geceleri ise daha çok dişi güvercin kuluçkada yatar. <br />
Kuşların yumurtaları şekil, büyüklük ve renk bakımından çok çeşitlidir. Genel olarak yumurta büyüklüğü kuşla ve çıkacak yavru büyüklüğü ile orantılıdır. Kuş büyüklüğüne göre en büyük yumurtayı kivi, en küçüğü de guguk kuşu yapar. Yumurtaların renkleri yuva yerlerine göre değişir. Oyuklarda, karanlık, kapalı yuvalarda kuluçkaya yatan kuşların yumurtaları ortama uyacak şekilde renkli ve benekli olur.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇİFTLEŞME</span><br />
<br />
Kuşlarda çiftleşme ve çiftleşme öncesi kur yapma şekilleri türlere göre çok çeşitlilik göstermektedir. Çoğunlukla erkek kuşlar diğer erkeklere karşı mücadeleye girer. Eş yapma şekilleri de aynı biçimde farklı farklıdır. Ömür boyu tek eşle birlikte olma şeklinin yanı sıra, çok erkeklilik ve çok dişililik de yaygındır. <br />
Güvercinler genellikle sezonluk eş seçerler. Yalnız yabani güvercinde monogamik tek eşlilik vardır. Güvercinlerde çiftleşme erkek kuşun öterek dişiye kur yapması ile başlar. Dişi çiftleşmeye hazırsa, ön çiftleşme diyebileceğimiz öpüşme evresi başlar. Burada kuşlar birbirlerinin gagasının içine gagalarını sokarak, aynı yavru beslerken yaptıkları kusma hareketini yaparlar. Bu hareketin işlevi konusunda yazılı bir kaynak bulamadım. Ancak benim tahminim kuşlarda dokunma duyusunun en gelişmiş olduğu bölge olan gaga üzerindeki ceroma’nın uyarılması ve böylelikle erkek kuşun sperm verebilecek hale gelmesi sağlanıyor olabilir. Öpüşmeden sonra genellikle dişi kuş çömelir gibi bir hareket yapar ve erkek kuş onun üzerine çıkarak anüsler birleştirilerek kloaklar karşı karşıya getirilir. Dişi kuşun erkek kuş üzerine çıkma durumu da olabilir. Bu aşamada erkek spermlerini dişinin kloak’ı içine bırakır. Spermler buradan ovidukt adı verilen dişi yumurta kanalına girerek yumurta sarısı üzerindeki çekirdeği döllemek üzere 72 saat sürecek bir yolculuğa başlarlar. Çiftleşmeden 72 saat sonra spermler, çekirdeği dölleyebilecek yere ulaşırlar ve burada dölleme yeteneklerini kaybetmeksizin 3 hafta kadar bekleyebilirler. Çekirdek döllendikten sonra yumurta sarısı ile birlikte yumurta kanalına girer ve yumurtlama süreci başlar. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">YUMURTA OLUŞUMU VE YUMURTANIN DÖLLENMESİ</span><br />
<br />
Kuş yumurtası yumurta kanalında oluşur. Burada sürekli yumurta sarısı oluşarak yumurtalığı büyütür. Belli bir büyüklüğe ulaşınca folikül patlayarak yumurta kanalına geçiş sağlanır. Çekirdek, sperm tarafından döllenebilmek için her zaman yumurta sarısının dış yüzeyinde bulunur. Yumurta sarısı yumurta kanalına girme aşamasında spermler tarafından döllenir. Spermler burada yumurtayı beklerler. (çiftleşmeden yaklaşık 72 saat sonra) Spermler 3 hafta kadar dölleme yeteneklerini yitirmeksizin yumurta kanalında kalabilirler. <br />
Sonuçta küre şeklinde bir yumurta sarısı üst bölümünde yer alan ve spermler tarafından döllenmiş çekirdeği ile birlikte beş bölümden oluşan yumurta kanalından aşağıya inmeye başlar. Bu yolculuk boyunca sırası ile önce yumurta akı, sonra yumurta zarı ve en sonunda ise yumurta kabuğu ile çevrilir. Yumurta kabuğunun kalkeri, uterus duvarından çıkan protein içerikli bir sıvının küçük sütuncuklar halinde yumurta zarının üzerine birikmesi ile meydana gelir. <br />
Yumurta döllenir döllenmez ilk bölünme de meydana gelir. Bu embiryonun ilk oluşum aşamasıdır. Embiryo başlangıçta sadece yumurta sarısı ile beslenir. Daha sonra sindirim kanalının oluşmasına bağlı olarak yumurta akını da tüketmeye başlar. Yumurtadan çıkış, yavrunun gagası ile yumurta kabuğunu tıklatması ile başlar. Güvercinlerde yumurtadan yavru çıkma süresi, ortalama 15–20 gün arasındadır. <br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SES ÇIKARMA</span><br />
Kuşları daha çok ötüşleri ile biliriz. Hatta sadece ötüşleri için beslenen birçok kafes kuşu bulunmaktadır. Kuşlarda ses çıkarma organı gırtlağın altında bulunan Syrinx’dir. Yalnız kuşlarda bulunan bu organ trakenin en alt kısmının ve çoğu defa bronşların en üst kısmının şekil değiştirmesi ile oluşmuştur. <br />
Bu ses organında 2–7  bronşiyal bilezik ve bunların arasına gerilmiş bir zar bulunur. Kasların işlevleriyle bu bronşiyal bilezikler birbirlerine karşı farklı derecelerde hareket ettirilerek, ses çıkarılacak zarın gerginliği değiştirilir. Böylece sesin tonu ve ritmi ayarlanmış olur. Ses bazı kuşlarda tüm ömür boyunca, bazılarında sadece üreme mevsiminde bazılarında ise sadece göç sırasında çıkarılır. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BESLENME</span><br />
<br />
İç organlar bölümünde kuşların sindirim sistemi hakkında özet bilgiler verilmiştir. Kuşlarda gaga besinleri tutmaya, koparmaya ve parçalamaya yarar. Ağız kısmında aldığı besinleri öğütmeye, ufalamaya yarayan diş gibi bir organ yoktur. Taneyle beslenenler taneleri olduğu gibi veya gagalarıyla kırarak, etle beslenenler ise avların parçalayarak yutarlar. Kuşların çoğu besinlerini büyük parçalar halinde yutar. Yutulan besinler kursağı olan kuşlarda bir süre kursakta kalıp yumuşatılır. Besinler midede parçalanır. Ön midede sindirim fermentlerini alarak taşlığa (kaslı mide) geçen besinler burada küçük parçalar haline gelir ve bağırsaklara geçer. Sindirim bağırsakta tamamlanır. Selüloz ise kör bağırsakta sindirilir. <br />
Çok hareketli olan ve çok enerji harcayan kuşlar çok gıda almak zorundadırlar. Yalnız ot ve yaprak gibi besinlerle beslenen kuş türü çok azdır. Bitkisel besinlerle beslene kuşlar genellikle filiz, körpe yaprak meyve tohumları yerler. Bitkisel besinlerin sindirimi hayvansal besinlerden daha zor olduğundan ve gelişme süresince protein ihtiyacı yüksek olduğundan bitki ve tane yiyen kuşların çoğu yavrularını böcek ve kurtlarla beslerler. Belli bir süre sonra hayvansal proteinle beslenen yavrular gelişince yine bitki ve tanelerle beslenmeye başlarlar. Kuşların büyük bir bölümü hayvansal gıdalarla beslenirler. Böcekler, kurtlar, larvalar, yumuşakçalar, sürüngenler, balıklar, küçük memeliler, orta boy memeliler ve yavruları ile çeşitli kuşlar değişik kuş türlerinin besinlerini oluştururlar. <br />
Hayvansal besinlerle beslenen kuşlar sindiremedikleri tüy ve kemikleri (baykuşta olduğu gibi) bir yumak halinde ağız yoluyla dışarı atarlar. Böcek yiyen kuşların çoğu da sert kitin parçalarını aynı şekilde kusarlar. Gündüz yırtıcıları tüy, kemik, kıl gibi parçaları yemezler. Akbabalar özellikle kuzukuşu kalın sığır kemiklerini bile midede oluşan asit (HCL) ile eritirler. Balıkla beslenen kuş türlerinden Yalıçapkınları pul ve kılçıkları ağız yoluyla dışarı atmalarına karşın, martı, pelikan ve balıkçıllar bu kısımları da sindirirler. Meyvelerle beslenen kuşların birçoğu meyvelerin etli kısımlarını yer ve sindirirler, çekirdekleri ise bağırsak veya ağız yoluyla dışarı atarlar. Böylece bitkilerin yayılmasını da sağlamış olurlar<br />
Kuşların dışkıları da beslenmelerine göre farklıdır. Tane ve tohumlarla beslenen kuşların dışkıları kuru ve katıdır. Hayvansal besinlerle beslenenlerin ise cıvık ve genellikle yapışkandır. Meyvelerle ve bitkilerle beslene kuşların dışkıları genellikle renkli (yeşil, mor)  ve içlerinde çeşitli tohumlar vardır<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KUŞLARIN DAVRANIŞLARI</span><br />
<br />
Kuşların içgüdüleri çok iyi gelişmiştir. Görme duyuları da çok iyidir. Bu nedenle kuşlar objeleri çok iyi tanır, faydalı ve zararlı olanları çok çabuk ayırt ederler. Tehlikeli objelere yaklaşmaz ve hemen uzaklaşırlar. Saksağanlar, kargalar eli tüfekli bir kişiyle bir çiftçiyi, çobanı kolayca ayırt ederler. Av kuşlarının hepsi insanı, özellikle avcıyı çok iyi tanırlar. İnsanlar tarafından beslenen, bakılan kuşların çoğu bakıcılarını tanır ve ondan ürkmezler. <br />
Evinizde kuşların bu özellikleri ile ilgili gözlemleri kolayca yapabilirsiniz. Şayet balkonunuza gelen yabani güvercinleri, serçe ve sığırcıkları sürekli yemlerseniz balkona elinizde bir kap veya başka bir şeyle çıkarsanız, daha içeri girmeden saçakta bekleşen kuşların hemen balkonunuza indiğini görürsünüz. Balkona başka bir iş için eli boş çıktığınızda kuşlar balkona inmeyecektir. Kuşlar yemlenirken balkona çıktığınızda bir kısmı uçacak, en yakın yere konacaktır. Ama kuşları sürekli yemleyen kişiden başkasının, bir yabancının balkona çıkması, hatta balkon kapısına yaklaşması ile birlikte hepsi ürkerek uçacaktır. <br />
Kuşların ses ve arkasından yapılan eylemler arasında bağlantı kurduklarını kendi gözlemlerimle saptamışımdır. Bu Rus bilim adamı Pavlov’un belirlediği şartlı refleks olayıdır. Kuşlarıma yem vermek amacı ile balkona her çıkışımda gıcırdayan kapı sesini çok iyi belleyen diğer kuşlar artık bu sesi her duyduklarında yem verileceğini sanarak balkonuma konmaya başlıyorlardı.  <br />
Doğada da benzer şeyleri gözlemek mümkündür. Çift süren bir çiftçiyi leylekler, kargalar 5 - 6 metre mesafeden takip ederler yabancı bir kişinin yaklaşmasıyla ise hemen uçarlar. Kuşlar koyunla köpeği, çobanla avcıyı, buğday tanesi ile kum tanesini kolayca ayırt ederler. <br />
Kuşların diğer hareketlerinde de kuvvetli ve dengeli içgüdüleri hakimdir. Kovuklarda, kapalı yuvalarda barınan kuşlar giriş deliğine hiç sapmadan duralamadan doğruca ulaşırlar. Açıktaki yuva yerlerini isabetle bulurlar. Konacakları bir telefon teline, kuru bir dal ucuna çok isabete ulaşırlar. Beslenirken gördükleri bir tohumu, bir böceği nokta tespiti ile bir uçuşta gagaları ile yakalarlar. Uçarken de bu gelişmiş içgüdüleri ile sık ağaçlar, çalılar arasından, en karışık labirentlerden kolayca çıkarlar. <br />
Tehlikeyi çabuk fark eder, ya hemen uçarak hızla uzaklaşır veya yerde, otlar ve çalılar arasında çabucak pusarak gizlenirler. Sessiz ve hareketsiz kalarak tehlikenin uzaklaşmasını beklerler. Sürüler halinde yaşayan kuşlardan tehlikeyi ilk sezen tehlike ötüşü ile diğerlerini hemen uyarır ve hep birlikte hareket ederler. Kuşlarda ses ile iletişim bir hayli gelişmiştir. Tüm canlılar içinde başka canlıların seslerini taklit edebilen ve özellikle insan sesini taklit edebilen tek tür kuşlardır. (papağanlar buna iyi bir örnektir)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÜVERCİNLERİN İÇ PUSULASI<br />
<br />
UÇURDUĞUMUZ GÜVERCİN YA GERİ DÖNMEZSE?</span><br />
<br />
Güvercin yetiştirenler için bu işin en önemli yanı kuşlarının uçuş performansıdır. Kendi kuşları ile özdeşleşmiş birçok kuşçu tanıyorum. Kuşları ile birlikte aynı kümeste yattığı için gazetelere haber olanların yanı sıra, bir çift güvercin için ufak çaplı servet ödeyenler hiç de az değil. Kısa sürede bir yaşam biçimine dönüşen bu tutku, zamanla hep daha iyi kuşlara sahip olabilmek uğruna verilen uzun bir uğraş haline geliyor.<br />
Peki bu derece değer verdiğiniz güvercininizin uçurduğunuzda yuvasına geri gelemeyeceğini bilseydiniz ne yapardınız? Bu konuda en ufak bir şüpheniz olsaydı kuşunuzu uçurur muydunuz? Sanırım böyle bir şey olsaydı kimse güvercin uçurmaz hatta beslemezdi. Güvercin belki de bir kafes kuşu olarak alınıp satılır, kuş satın alınacağı zaman sadece renksel ve şekilsel bazı özelliklere bakılır, uçuş performansı gibi bir kavram hiç olmazdı. Bu aslında bildiğimiz anlamda güvercin yetiştiriciliğinin de sanırım sonu olurdu. <br />
Neyse ki, bütün güvercin yetiştiricileri uçurdukları kuşlarının yuvalarına geri döneceğinden adları gibi emindirler. Bazen çeşitli nedenlerle istisnai bazı durumlar yaşansa bile, bir güvercin uçtuktan sonra mutlaka yuvasına geri dönmektedir. Evcil güvercinlerle ilk tanıştığım ortaokul yıllarımda beni ilk etkileyen özellik, uçurduğum kuşların yuvalarına geri dönmeleri olmuştu. Uzunca bir süre neden kaçıp gitmediklerine ya da kaybolmadıklarına hayret etmiştim. Güvercinlerim gökyüzünde nokta gibi gözüküyor ve sonra da onları gözle göremez oluyordum. Eminim o yükseklikten bütün Ankara’yı ve çevresini çok rahat bir şekilde görebiliyorlardı. Daha sonra alçalıyor ve benim balkonumu bulup yuvalarına geri gelmeyi becerebiliyorlardı. Gerçekten de hayret vericiydi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÜVERCİNLER YÖNLERİNİ NASIL BULUYORLAR?</span><br />
<br />
Güvercini diğer birçok canlıdan ayıran en önemli özellik, kanımca yuvasına ve eşine olan bağlılığı ile çok gelişmiş olan yön bulma yeteneğidir. Acaba güvercinler bu özelliklerini neye borçlular? Nasıl olup da şaşmaz bir şekilde yönlerini bulabiliyorlar?<br />
Bu konuda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Birçok bilim insanı bu konuda araştırmalar ve deneyler yapmıştır. İlk önceleri, kuşların yer şekillerini, binaları vb noktaları akıllarında tuttukları ve yönlerini bunlara göre belirledikleri düşünülmekteydi. Yapılan bazı deneyler bu düşüncenin yanlış olduğunu ortaya çıkarttı. Güvercinlerin gözlerine etrafı görmelerini engelleyen lensler takılarak yapılan bir deneyde, kuşlar bir tür kör edildiler. Daha sonra yuvalarından oldukça uzağa götürülüp uçuruldular. Bu durumda bile güvercinlerin birçoğunun yuvalarına geri geldiği gözlendi. Bunun üzerine daha farklı varsayımlar üzerinde durulmaya başlandı. <br />
Aslında kuşların güneş ve yıldızlara bakarak yön belirledikleri görüşü uzun bir zamandır araştırılmaktaydı. Bu konuda yapılan bazı deneyler bu görüşü destekler doğrultudaydı. Özellikle posta güvercinleri ile çeşitli deneyler yürütülüyordu. Bu kuşların uzun yolları kat edip geri gelmeleri üzerinde duran bilim insanları kuşların güneşe göre yön belirlediklerini saptadılar. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÜNEŞE VE YILDIZLARA GÖRE YÖN BULMA</span><br />
<br />
Bu konuda ilk kez ortaya görüş süren Alman kuş bilimci (ornitolog) Kramer olmuştur. Gündüzleri göç eden kuşlardan olan bir sığırcık (Sturnus vulgaris) ile yaptığı bir deneyde, sığırcığı etrafını aynalar ile kapattığı bir deney kafesine koymuştur. Aynalar öyle bir konumda yerleştirilmişlerdir ki kuş güneşten başka bir şey görememektedir. Kramer aynaların konumu ile oynayabilmektedir. Böylece aynaların konumunu değiştirerek güneşin durumunu istediği gibi değiştirebiliyordu. Aynaları her oynayışında sığırcığın güneşe göre aynı konumunu koruyabilmek için aynanın oynatıldığı ölçüde sürekli yer değiştirdiğini fark etti. <br />
Bunun üzerine aynı deneyi farklı bir biçimde tekrarladı. Bu sefer kuş, kapalı bir ortamda güneşi görmeksizin aynı deneye tabi tutuldu. Bu deney sonrası kuş yön duygusunu tamamen yitirdi. Yaptığı benzer deneyler sonucu Kramer, kuşların güneşin kendi yörüngesi üzerindeki hareketini fark ettiklerini, buna bağlı olarak konumlarını belirleyebildikleri sonucuna vardı. <br />
Özellikle gece de göçlerini sürdüren bazı kuş türleri üzerinde yapılan araştırmalar ise, bu kuşların yönlerini yıldızlara bakarak saptayabildiklerini ortaya çıkarttı. Ancak burada kuşlar eski gemiciler gibi kutup yıldızına bakıp ya da herhangi bir yıldıza bakıp yön belirlemiyorlar, gökyüzünün genel konumuna göre yön tayin ediyorlardı. Sarıasma (Oriolus oriolus) kuşları, yapay bir ortamda sonbahar gökyüzü görünümü altında yetiştirilmişlerdir. Bu kuşların sonradan yapılan deneylerde bu yapay gökyüzüne göre yönlerini bulabildikleri saptanmıştır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÜVERCİNLER DÜNYANIN MANYETİK ALANINI KULLANIYOR</span><br />
<br />
Yukarıda anlatılanlara benzer şekilde yapılan birçok deney, kuşların gökyüzüne bakarak güneş ve yıldızların konumuna göre yön saptayabildiklerini göstermiştir. Ancak gözleri lensle kapatılan güvercinlerin de yönlerini bulabilmiş olması veya gece göç eden kuşların kapalı havalarda yönlerini şaşırmamış olmaları gibi durumlar kuşların farklı bir yön bulma mekanizmasını da kullandıklarını göstermektedir. Peki bu mekanizma ne olabilir? <br />
Yapılan araştırmalar, dünyanın manyetik alanının kuşlar tarafından yön bulmak amacı ile kullanıldığını ortaya çıkartmıştır. Kuşlar yer kürenin manyetik alanından yararlanarak yön bulma yetisi geliştirmişlerdir. Kuşların birçoğu Manyereseptör adı verilen manyetik alan algılayıcı bir sisteme sahiptirler. Bu sistem sayesinde kuşlar göç sırasında ya da uçurulduklarında dünyanın değişen manyetik alanını hissederek yönlerini belirleyebilmektedirler. Deneyler, göçmen kuşların manyetik alandaki %2’lik bir değişimi bile algıladıklarını göstermiştir. Özetle kuşların içinde bir tür pusula bulunmaktadır. <br />
Hayvanların yön bulmada dünyanın manyetik alanını kullandıkları görüşü, ilk kez Rus doğa bilimci Middendrof tarafından ortaya atılmıştır. Dünyadaki manyetik alan, yer kürenin çekirdeğinde erimiş halde bulunan ve hareketli olan demirden kaynaklanmaktadır. Bu manyetik alan, yer kürenin içinden, okyanuslardan ve atmosferden geçerek bir kutuptan diğerine ulaşan oval biçimli akış çizgileri şeklindedir. Bu aynı bir mıknatısın kutupları arasına demir tozları serpiştirildiğinde oluşan çizgilere benzemektedir. Gözle görünmeyen ancak varlığı deneylerle saptanabilen bu manyetik alandan esinlenerek, yön bulmaya yarayan pusula dediğimiz aletler icat edilmiştir. Pusulanın ibresi hep bu manyetik alan çizgilerine paralel konumda durur ve dolayısıyla bize hep kutupları işaret eder. Bizler ancak bir pusula yardımı ile bu doğrultuları saptayabilirken acaba kuşlar bunu nasıl becermektedirler? Kuşların iç pusulası nasıl çalışmaktadır?<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KUŞLARIN İÇ PUSULASI</span><br />
<br />
Kuşların Manyereseptör (manyetik alan algılayıcı) bir sisteme sahip olduğunun düşünülmesi üzerine, bu konuda araştırmalar yoğunlaştı. Bu varsayımı doğrulamak için iki Amerikalı araştırmacı olan Walcot ve Keeton çeşitli deneyler yaptılar. Uzaklardan uçurulduklarında yönlerini kolaylıkla bulabilen bir dizi güvercin üzerinde yürütülen bu deneylerde, ilk olarak güvercinlerin üzerine küçük bir mıknatıs bağlandı. Bu şartlarda uzaktan bırakılan güvercinlerin yönlerini tamamen şaşırdıkları gözlendi. Kuşlara bağlanan mıknatısın kuşların iç pusulası üzerinde saptırıcı etki yaptığının saptanması, aynı zamanda böyle bir sistemin varlığını da kanıtlamaktaydı. Bu olayın belirlenmesi üzerine bu doğrultudaki araştırmalar hız kazandı.<br />
Bugün, jeomanyetik alandaki değişmelerin, güneşteki patlamalar ve bazı değişikliklerin yeryüzündeki biyolojik sistemleri olumsuz etkilediğini bilmekteyiz. Jeomanyetik fırtınaya yakalanan bazı güvercinlerin yönlerini şaşırdıkları gözlenmiştir. Bu tür değişimlerin özellikle göçmen kuşların göç yollarını şaşırmasından, balinaların karaya vurmasına kadar birçok değişime yol açtığı bilinmektedir. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">MANYERESEPTÖR NASIL ÇALIŞMAKTADIR?</span><br />
<br />
Yeryüzündeki manyetik akım çizgileri, jeomanyetik ekvatorda yatay durumdayken, kuzeye ve güneye doğru gidildikçe daha dik açılarla kesişir konuma gelir. Alanın şiddeti kutuplara yaklaşıldıkça artar. Ekvatorda ise daha zayıftır. Dünyada yaşayan bazı canlıların bu alanın şiddetini ve eğim açısını saptayabilen Manyereseptör adı verilen alıcılara sahip olduğu deneylerle belirlenmiştir. Bu alıcılara sahip canlıların bu sistemi yer küre üzerinde alan bulmakta kullandıkları saptanmıştır.  Bu tür alıcılara sahip olan canlılar arasında bazı mikroorganizmalar, kuşlar, balinalar, bazı balıklar bulunmaktadır. <br />
Bir tür iç pusula olarak adlandırabileceğimiz bu sistem, güvercinlerde sinir sistemine yuvalanmış küçük manyetik mineral birikimleri ile sağlanmaktadır. Güvercinlerin kafatasları ile beyinleri arasında bulunan bu ferromanyetik tanecikler, yerin manyetik alanına karşı duyarlı birimlerdir. Pusulanın ibresi gibi düşünebileceğimiz bu mineral tanecikleri, yeryüzünün manyetik alanındaki değişimlerden etkilenmekte ve ilişikte bulundukları sinir hücrelerinde bir implus (uyarı) meydana getirmektedirler. Bu impluslar sinir sistemi aracılığı ile beyine iletilmekte ve güvercin gerekli hareketleri gerçekleştirmektedir. <br />
Amerikalı araştırmacılar olan Walcot ve Keeton bu konuda yaptıkları bir deneyde, her tarafı kapalı bir kafes içine koydukları saka kuşunu (Carduelis carduelis) Helmholtz bobini olarak adlandırılan manyetik alan yaratıcı bir sistemin merkezine yerleştirdiler. Bu sistem sayesinde manyetik alanın yoğunluğunu değiştirmeksizin alanın yönünü değiştirmek olanaklıydı. Alanın yönünü sürekli değiştirerek saka kuşunun davranışlarını gözlediler. Saka kuşu manyetik alanın yönü her değiştirildiğinde kendini yeni yöne göre ayarlıyordu. Bütün bu araştırmalar kuşların manyetik alandan yararlandığını ortaya koymaktadır. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SİSTEMİN YANILGI NOKTALARI</span><br />
<br />
Bu sistem çok mükemmel gibi görünse de bazen yanılmaktadır. Özellikle manyetik alanı algılayamayacak şekilde uzaktan bırakılma, “lokal manyetik anormaller” olarak adlandırabileceğimiz demir yatakları, madenler, jeomanyetik alandaki değişime neden olan olaylar, fırtınalar hatta güneşteki patlamalar bile sistemin aksamasına neden olabilmektedir. Neyse ki, kuşlar sadece bu sistemden yararlanarak yön belirlememektedirler. Aslında kuşlar yön bulmakta güneş ve yıldızların konumlarını da kullanmaktadırlar. Bu nedenle esasen iki tane iç pusuladan bahsetmek belki de daha doğru olacaktır. <br />
Yeryüzünün manyetik alanının yön belirlemede kullanılmasını sağlayan bu sistem göçmen kuşların tümünde hatta bütün kuşlarda varmış gibi görünmektedir.  Ancak her kuşun bu sistemi kullanma şekli farklıdır. Her iki sistemin (pusulanın) birbiri ile çeliştiği durumlarla da karşılaşılmaktadır. Hangi pusulanın kullanılacağı kuş türüne ve göç yollarına göre değişmektedir. Düzenli olarak yükseklerde uçan kuşlarda yıldız sistemi daha öncelikli kullanıldığı sanılmakla birlikte, çelişkili durumlarda manyetik pusulanın ön planda geçtiği düşünülmektedir. <br />
Bu konuda Bozötleğen (Sylvia borin) kuşlarının yavruları ile yapılan bir deneyde, kuşlar aynı yapay yıldız görüntülerinin bulunduğu iki farklı ortamda yetiştirilmişlerdir. Ortamlardan birinde manyetik alan bulunmakta, diğerinde ise bulunmamaktadır. Büyüyen kuşlar daha sonra doğaya salıverilmişlerdir. Manyetik alan bulunan ortamda yetiştirilenler doğru yöne yönelirlerken, manyetik alan bulunmayan ortamda yetiştirilenler yanlış yöne yönelmişlerdir. Deney sonuçları kuşların çelişkiye düştükleri durumlarda manyetik bilginin, yıldızlardan gelen bilginin önüne geçtiğini göstermektedir. . Ancak son yıllarda bu konuda yepyeni teoriler ortaya atılmıştır. Posta güvercinleri ile yapılan deneyler, bu güvercinlerin yukarıda aktardığımız sistemlerin yanı sıra farklı bazı sistemleri daha kullandıklarını ortaya koymaktadır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KOKU TEORİSİ </span><br />
<br />
1947 yılında geliştirilen manyetik alan varsayımı uzun yıllar genel kabul görmüştür. Ancak son dönemde bu konuda yeni bir varsayım daha ortaya atılmıştır. Bu varsayıma göre güvercinler, koku duyguları sayesinde hedeflerine ulaşabilmektedirler. Koku varsayımı ilk kez 1972 yılında F. Papi tarafından ileri sürülmüş ve 1980 yılında Almanya’da Hans Wallraff tarafından hafifçe değiştirilerek son halini almıştır. Bu varsayıma göre her coğrafi bölgenin uçucu maddelerden oluşan kendine özgü bir kokusu vardır. Yapılan araştırmalar güvercinlerin yön bulmasına yarayan kokuların havada aeresol halinde değil, molekül halinde bulunduklarını ortaya çıkartmıştır.<br />
Posta güvercinlerinin bu kokuları tek tek tanıdıkları düşünülmektedir. Bu güvercinlerin yavrularının bile farklı yönden esen rüzgarların farklı kokular taşıdığını daha uçmaya başlamadan öğrendiği ve yaşadığı bölgenin bir koku haritasını çıkarttığı kabul edilmektedir. Uçmaya başladıktan sonra ise, farklı bölgelerin kokularının bu haritaya ilave edilerek haritanın geliştirildiği varsayılmaktadır. Bu konuda birçok deney yapılmakta ve varsayım desteklenmeye çalışılmaktadır. Özellikle koku alma duyuları geçici olarak köreltilen güvercinlerin tanımadıkları bir bölgeden geri dönemedikleri gözlenmiştir. Ancak bölgeyi önceden tanıyorlarsa geri gelebilmektedirler. Bugün koku varsayımı genel olarak kabul edilen bir görüş durumundadır. Ancak diğer yön bulma yetileri ile birlikte ve duruma göre kullanıldığı düşünülmektedir. Bu konudaki çalışmalar ve araştırmalar devam etmektedir.<br />
<br />
<br />
İnsanların çoğu evlerinde kuş beslemekten hoşlanır. Sizde bu kişilerden biriyseniz ve kuş yetiştirme konusunda ilerlemek istiyorsanız size temel tavsiyeler vereceğiz. <br />
<br />
Satış amaçlı kuş yetiştiriciliğinin ana hatlarını öğrenmek istiyor musunuz? Cevabınız evetse yazımızı okumaya devam edin.<br />
<br />
Kuşlar güzel ve gizemli olduğu için eskiden beri evcilleştirilir. Kuşları seven bazı insanlar arka bahçelerinde kuşların olmasından keyif alırlar ve onları beslerler. Sizde muhabbet kuşları, sakalar, papağanlar veya evcilleştirilebilen diğer kuşlara karşı olağandışı bir sevgi besliyorsanız kuş yetiştiriciliğine başlayabilirsiniz. Bu kanatlı yaratıklara karşı olan tutkunuz bir yetiştirici için en kıymetli değerdir. Yetiştiricilik bıktırıcı bir iştir ve bu tür işlerdeki mali ödüller her zaman yüksek olmaz.<br />
<br />
İşte bu nedenle bu işin başarısı belli tür ve renkteki kuşların başarılı şekilde yetiştirilmesine bağlıdır. Bu kafeslere, kuş yemlerine ve ilaçlara yatırım yaptıktan sonra yetiştiricinin ürettiği her kuşun satılacağı veya kar getirecek fiyattan satılacağı anlamına gelmez.<br />
<br />
 <br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kuş yetiştiriciliği ihtiyaçları</span><br />
<br />
Daha önceden kuş yetiştiriciliğini hobi olarak yapmanız size avantaj sağlar. Bu kuşların nasıl yetiştirileceği ile ilgili bir fikrinizin olacağı anlamına gelir. Bu aşamada olası yetiştiricilerin kuş yetiştiriciliği ile ilgili kendilerini eğitmeleri gerekir. Veterinerler, yerel üreticiler, evcil hayvan dükkan sahipleri ve kuş şovlarına katılan ziyaretçilerle temas halinde olmalısınız. İşin içinde olmak demek hangi kuşların en ideal olduğunu ve hangi renklerin en çok rağbet gördüğünü bilmeniz anlamına gelir.<br />
<br />
Başlangıç aşamasında büyük bir yerin olması gerekmez. Aslına bakacak olursanız küçük ölçekli başlamanız daha doğru olur çünkü parasal risk vardır. Kuluçka makinelerine, kafeslere, folluklara, yemlere ve bütün bunlar için bir yere ihtiyacınız olacaktır. Aynı zamanda kuşların hastalanma ihtimaline karşı ilaçlara ve veteriner bakımını da ihtiyacınız olacaktır.<br />
<br />
 <br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kuş yetiştiriciliği yönetmelikleri ve izinleri</span><br />
<br />
Kuş yetiştiriciliğine başlarken ilgili resmi kurumların yönetmeliklerine uymanız gerektiğini unutmayın. Ev ve süs hayvanlarının üretim, satış, barındırma ve eğitim yerleri hakkındaki yönetmeliğine göre kuş üretim yerlerinin üretim yerlerinde; veteriner hekim odası, duş, depo, tuvalet, hayvan karantina ünitesi, üretim üniteleri, hayvanların yiyeceklerinin hazırlandığı bölüm ve temizlik ünitesi bulunması, üretim için kafesler zeminden ve tavandan 30 cm uzaklıkta ve kafes düzenekleri arasında koridor şeklinde en az 100 cm mesafe olması gereklidir.  Ayrıca kuruluş izni ve açılış izni ile ilgili gerekli belgeleri öğrenmeli ve ilgili kurumlara eksiksiz teslim etmelisiniz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hangi papağanlar en iyi şekilde yetiştirilir. Muhabbet kuşu yetiştiriciliği</span><br />
<br />
Damızlık muhabbet kuşları için, büyük bir kuşhanın bulunduğu bir bahçe arsasına sahip olmak gerekmez. Birçok amatör, onları modern küçük apartmanlarımızda küçük kafeslerde başarıyla yetiştirirken, muhabbet kuşlarının normal gelişimi için gerekli koşulları yaratır. Bunun için, odanın en parlak kısmı kuşlara tahsis edilmiştir; yani, muhabbet kuşlarının yetiştirilmesi ve saklanması gereken en uygun koşullar yaratılır. Dairede herhangi bir ses (radyo, TV, konuşma, bir musluktan dökülen su) kuşlarda bir reaksiyona neden olur - - bir delici çığlık. Bu nedenle, odada en fazla iki çift muhabbet kuşu bulundurmanız önerilir.<br />
<br />
Bazı kafeslerin üreme muhabbet kuşları için ne büyüklükte olması gerektiği hakkında konuştular ve çok şey yazdılar, bazı sevenler küçük kafeslerde bile civciv yetiştirmeyi başardıklarını ve ardından çok sayıda puan aldıklarını savundu. Güçlü, sağlıklı ebeveynlerin ve küçük hücrelerin, en iyi özelliklerini yavrularına aktarmaları mümkündür. Ancak bu nitelikleri korumak ve birleştirmek için, yuvalamadan sonra tüm kuşlar geniş bir odaya aktarılmalıdır. Sıkışık kafeslerde sürekli beslenen bir cins, yüksek niteliklerini uzun süre koruyamaz. Kuşların motilitesi, sadece sağlığını değil, (İsviçreli bilim adamlarına göre) kuşların tüylerinin rengini belirleyen metabolizmalarını da önemli ölçüde etkiler. Bizim uygulamada, bir çift muhabbet kuşu tutarken, en az 100 cm uzunluğunda, en az 60 cm uzunluğunda ve 40 cm yüksekliğinde ve genişliğinde bir kafes kendini haklı çıkardı.<br />
<br />
Kafesin apartmanda başarılı bir şekilde yer alması büyük önem taşımaktadır, çünkü üreme tomurcuklarındaki başarı veya başarısızlığı önemli ölçüde etkiler. Kafes, kendine özgü bir yere sahip olmalıdır, bu, kuşların sakinliğini ihlal ettiği için tolere edilemez. Kafesin karanlık bir köşeye, ısıtma cihazlarının yanına, en sık havanın çok ağır olduğu tavanın altında bir taslakta veya yüksek bir yere yerleştirilmesi önerilmez. En iyi yer duvarın yakınında (kuşlara güvenlik hissi verir) ve kesinlikle gözlerimizin seviyesinde veya biraz daha yüksek. Muhabbet kuşları apartmanda olağan seslere alışmaktadır (radyo, TV, dikiş makinesinin çıtası); muhabbet kuşlarını birkaç kafesin içinde tutarken, en iyi odanın uzak bir köşesine yerleştirilir, burada cereyan ve daha az gürültü olmaz. Kafesteki kabuğun dairenin etrafında uçmaması için, kafenin kenarları en az 15 cm olmalıdır.<br />
<br />
Muhabbet kuşları yılın herhangi bir zamanında yuva yapar, ancak kış aylarında yuva yapmak önerilmez, çünkü şu anda günler çok kısadır ve yeterince güneş ısısı ve yeşil yiyecek yoktur. Bu aylarda papağanlara huzur vermek en iyisidir. Genellikle ısı talep etmezler ve ısıtılmamış bir odada kışı geçirebilirler, ancak rutubet ve ani sıcaklık değişiklikleri muhabbet kuşlarına zarar verebilir.<br />
<br />
Yatay yuva kutusunun iç ölçüleri: alt kısmı 25X15 cm, yüksekliği 15 cm'den fazla değildir, levrek içeriye geçmez, 3 cm yüksekliğinde ve 10 cm genişliğinde bir basamak içten yan duvara tutturulur, dişi yuvanın bulunduğu alt kısma iner depresyon. Yuvalama tasarımı gelen kadın tarafından taş duvarlara veya piliçlere verilen zararı ortadan kaldırır. Buna ek olarak, yuvalama daha geniştir, bu da genç kızlar için önemlidir. Kendi tecrübelerime göre, muhabbet kuşlarının bu tip yuva kutularını tercih ettiğini biliyorum. Yatay kutunun tasarımı sadece kadınlara değil aynı zamanda civcivlere de kolayca girip çıkmanızı sağlar. Bu durum genellikle, kırılgan piliçlerin letkadan düşebileceğinden korkan bazı sevenler için endişelenir. Bu nedenle, aşıkların kendileri üçüncü tipi tasarladı ve yaptı. İlk ikisinin avantajlarını birleştirdiği için buna uzlaşma diyoruz.<br />
<br />
Bir uzlaşma türü yuva kutusu gelen kadın tarafından duvar veya civcivlere zarar gelmesi ihtimalini ortadan kaldırır. Yeterince geniştir ve civcivlerin yuvayı erken terk etmelerine izin vermez. Tek dezavantajı büyüklüğüdür. İç taban ölçüsü 22 x 15 cm, yüksekliği 20 cm, ön tarafın üst köşesinde bulunan çentik tavandan ve duvardan yaklaşık 2,5 cm uzakta bulunur. Çentiğin altındaki levrek biraz içeriye doğru geçer, burada 3 cm yüksekliğinde bir basamak sadece 7 cm genişliğe ulaşır Alt ve yuva boşluğu yatay yuva kutularındaki taban ve oluktan farklı değildir.<br />
<br />
Diğer kuşların aksine, muhabbet kuşları yuvalarını inşa etmezler, bu yüzden talaş tabana dikilmelidir. Dişi daha sonra onları atar ve çıplak tahtaların üzerine yumurta bırakırsa hiçbir şey olmayacak.<br />
<br />
Son zamanlarda, İngiltere'de yuvaların üretimi, sadece bir yuva boşluğuna sahip olan levhaların panolardan yapıldığı sert kartondan yapılmıştır. Her yuvalamadan sonra, karton kutular yakılır ve yalnızca her kullanımdan sonra iyice dezenfekte edilen bir girintili taban bulunur. Karton yuva kutusu muhabbet kuşları için oldukça uygundur ve karton fabrikalarımızın bu kadar hafif ve ucuz tek kullanımlık kutuların seri üretimine hakim olması iyi olurdu.<br />
<br />
Özel ihtisas yayınlarında, arka taraftaki kutunun üst kısmındaki daha iyi hava sirkülasyonu için, yaklaşık 8 ... 10 mm çapında üç yuvarlak havalandırma deliğinin açılması tavsiye edilir. Şahsen ben hiç böyle delikler açmamıştım ve bu konuda hiçbir şey söyleyemem.<br />
<br />
Her muhabbet kuşu çifti için, genellikle iki yuva kutusu hazırlanır, çünkü bazı dişiler ikinci kez başka bir yuvaya yumurta koyar ve ilk o sırada erkek civcivleri ilk yuvadan besler. Bununla birlikte, çoğu durumda, kadınlar doğrudan büyüyen civcivlerin arasına yumurta bırakır.<br />
<br />
Isıtmasız bir odada iyi bir kış geçirmiş olan muhabbet kuşları hızlı bir şekilde set moduna uyum sağlar. İlkbaharda yuva yaparlar, sonra tüylenmeye başlarlar ki bu, kuşların dinlenme periyodunun başlangıcının bir göstergesidir. Eğer amatörler sergi için muhabbet kuşu yetiştirip yetiştiriyorlarsa ve yıl başında yuvalanmalarını istiyorlarsa, kuşların filizlenmiş tahılın verilmesi, gün ışığının uzaması ve hava sıcaklığının yükseltilmesiyle hareketsiz dönemden çıkma süreci hızlandırılabilir. Genellikle sadece bir çift muhabbet kuşu tutarken, kuşların sahibinin tüm çabalarına rağmen uzun süre yuvaya çıkmayacakları görülür. Gerçek şu ki, bir çiftin yuvalanması muhabbet kuşlarının biyolojisi ile çelişiyor. Doğada, birlikte, gruplar halinde, bazen bütün sürülerde yuva yaparlar. Ancak umutsuzluğa kapılmayın: doğa çok zorlanmalı ve sonunda kafesteki çift iç içe geçmeyi kabul eder. İki çift muhabbet kuşu tutularak, ortak bir kafese veya iki ayrı birine konularak daha hızlı bir başarı elde edilebilir. İkinci durumda, hücrelerin birbiri üzerine asılması önerilmez. Kuşların birbirini görmesi gerekir. Muhabbet kuşları gibi kuşlarda, bu gerçek iç içe geçme sürecini önemli ölçüde etkiler.<br />
<br />
Bir işletmenin başarısı, büyük ölçüde kuşların durumuna da bağlıdır.<br />
<br />
İyi durumda olan erkek, göz kamaştırıcı bir mavi balmumu ve çeneye, keskin bir görünüme, vücudun gururlu bir inişine sahiptir. Dişinin kahverengi çenesi ve balmumu var ve aynı şekilde davranıyor. Elde edilen çift kuvvetli bir şekilde yerden yere uçar.<br />
<br />
Erkeğin çiftleşmesi çok etkileyicidir. Erkek dişi etrafında uçar ve çağrı sesi çıkarır. Uçup gider, sonra tekrar levrek oturur, dişine döner ve keskin bir gaga hareketi ile gagasına dokunur, sık sık onu besler. Eğer bir kadın kendini beslemesine izin verirse ve zaman zaman gagasında talaş yaptığı yerden bir yuva kutusuna kırılırsa, bu yuvalamanın başladığının kesin bir işaretidir. Aynı zamanda, kuşların çiftleşmesi ile günde birkaç kez gözlemleyebilirsiniz. Dişi neredeyse yatay pozisyonda çömelir, erkek, sarkan bir kanadıyla sarılıyormuş gibi sırtüstü oturur ve gübrelenir. Bu andan itibaren, dişi kireçtaşı için artan bir ihtiyaç duyuyor.<br />
<br />
Bu zamanda, darı ve yulaf, yumurta yemi ve sebzelerin yanı sıra kuşlar da verilmelidir. Çiftleşme kuşları döneminde pek çok sevgili, dişi için yumurta bırakmayı kolaylaştırmak amacıyla, darına birkaç damla balık yağı ekler. Bir dişinin yakında yumurtlayacağı gerçeği, deneyimli bir amatör, kuyruk ritmiyle orantılı olarak gözle görülür hareketini öğrenir. Dişi ilk yumurtayı bırakmadan bir veya iki gün önce, ince, şeffaf bir kabuktaki bağırsak hareketi sayısını arttırır.<br />
<br />
Kuşların sağlıklı olması ve yuvalanma arzusu göstermesi koşuluyla, ilk yumurtanın ortaya çıkması, yuvaları astıktan iki ila üç hafta sonra beklenebilir. Tüm papağanlar gibi, muhabbet kuşu yumurtası tamamen beyazdır, yaklaşık 19X15.5 mm büyüklüğünde, 2 g ağırlığındadır, fakat daha küçük olanlar da vardır. Dişi her gün ikinci yumurtayı bırakır, muhabbet kuşunun debriyajındaki yumurta sayısı 3 ila 12'dir, ortalama 5-6 yumurtadır. Genç dişiler genellikle daha az yumurta bırakır, yaşlılar önemli ölçüde daha fazladır, ancak genellikle istisnalar vardır.<br />
<br />
İlk yumurta serildikten sonra kuluçkahaneye başlar, sadece dişi katılır. Erkek genellikle dişi besler, bazen kutuda uzun süre bekletir, ancak sadece dişi yumurtaları kuluçkaya yatırır. Dişi bazen yerini uzun süre bırakır, ama yumurtada iyi gelişmiş bir embriyo zarar vermeden soğumaya tolere ettiği için bundan hiçbir zararı yoktur.<br />
<br />
Yumurta kabuğu biraz zarar görürse (kabuğun altındaki kabuğun zarar görmemesi koşuluyla), çatlak bir parça yalıtım bandı veya hafif ısınmış bir tel ile uygulanan bir damla parafin ile kapatılabilir.<br />
<br />
Kuluçka başlangıcından bir hafta sonra (son yumurtanın görünümünden sayılarak), yumurtaların döllenmiş olup olmadığını kontrol edebilirsiniz. Tecrübeli bir uzmanın yuvaya yalnızca bir kez bakması gerekir: döllenmiş yumurtalar donuk gri-beyaz, döllenmemiş yumurtalar parlak, sarı-beyaz veya lekelidir. Döllenmiş bir yumurtayı lümen içerisinde inceleyerek karanlık bir nokta - farklı damarları olan embriyonik bir düğüm - kan damarları (sevenler onlara "örümcek ağı" derler) bulabilirsiniz.<br />
<br />
Örümcek Ağı, basit bir cihazla kolayca algılanır. Çok sayıda yumurta mevcudiyetinde tavsiye edilen döllenmemiş yumurtalar çıkarılmalıdır.<br />
<br />
Civcivlerin yumurtadan başarıyla çıkabilmesi için önce çaba göstermeleri gerekir. Başın dönme hareketleri yaparak, kabuğu (çıktıktan sonra kaybolan) gagadaki “dişleriyle” deliyorlar. Sonra, omuzların kuvvetli bir hareketi ile, kabuğun hasarlı kısmını delip, havayı ilk kez içine çeker ve bu tür bir stresden sonra uzun süre dinlenirler. Civciv gövdesinin alt kısmı yavaş yavaş kurur ve nihayet kabuk kalıntılarından kurtulur. Ancak ondan sonra dişi boş kabuğu yuvadan çıkarır.<br />
<br />
İki yıl üst üste iki farklı sağlıklı civcivin aynı sevgili kuşlarda aynı yumurtadan gagalandığı durumlar vardı.<br />
<br />
Böylece, 1976'da, Klein'a (Almanya) ait bir çift muhabbet kuşunda (mavi erkek ve açık kanatlı dişi), debriyaj 6 yumurtadan oluşuyordu. Bunlardan biri döllenmemiş, biri diğerlerinden çok daha büyüktü. İlk yumurtanın ortaya çıkmasından sonraki 19. günde gagalandığında büyük bir yumurtanın içinde iki kafa buldu. Yavruların kabuğunu soyma anını fotoğrafladı ve fotoğraf “Tavuk Yetiştiricileri ve Aşıklar Değişim Merkezi” (A-Z Nachrichten) dergisinde basıldı.<br />
<br />
1977'de, Betticher (Harz - GDR) sevgilisi, "Kuş tüyü ve egzotik kuşlar bulunan kuşlar" dergisinde ayrıntılı olarak bildirilen benzer bir durum yaşadı. 8 yumurtalık bir kavramadaki bir çift muhabbet kuşunda, birinci ve beşinci anormal boyuttaydı. İlk yumurtadan çıkan iki normal normal civciv, diğerinde, alışılmadık derecede büyük, ikizler de vardı, ama yumurtadan çıkmıyorlardı çünkü kafaları çapraz olarak yerleştirildi, bu da yumurtadan çıkarken gerekli özgürlüğü vermedi.<br />
<br />
Tüm debriyajın döllenmemiş yumurtalardan oluştuğu, bu gibi durumlarda tüm yumurtaların çıkarılmaması gerektiği, çünkü kuşlar tekrar yumurtalarını bırakmaya başlayacakları ortaya çıkmaktadır. Döllenmemiş yumurtaları bir başkasının yuvasından döllenmiş yumurtalarla değiştirmeniz önerilir. Yabancı civcivleri yetiştirmek, bir çift muhabbet kuşu üreme ritmini sürdürmeye yardımcı olur ve taraftarlar bir sonraki debriyajda tüm yumurtaların döllenme umuduna sahip olacaklar.<br />
<br />
Kendi yumurtalarını yiyen dişiler var. Bu tür kuşlar üreme amaçlı sayılar dışında bırakılmalıdır, ancak yavrulara aktardıkları bazı olumlu özellikler bu kuşları kurtarmamızı, yuvalanmalarını sağlamak için zorlar, ancak sadece çift dipli bir yuva kutusunda zorlar. Bu amaçla, yuvalama boşluğuna sahip üst taban, içine konan yumurtanın, alt tabanın yumuşak bir kumu (pamuk yünü, kürk, yumuşak kumaş, vb.) Üzerine kayabileceği bir açıklık ile sağlanır, bundan sonra yumurtalar kontrol edilir ve başka bir dişi kuluçkalanır ( Davranıştaki bu anormallik, kuşlardaki yemlerde Ca eksikliği nedeniyle ortaya çıkabilir. Her durumda, hücrede varlığını kontrol etmek, ezilmiş kabuk ek bir kısım koymak, kalsiyum glukanat gereklidir. Yuvalamayı değiştirmek için acele etmemelisiniz, çünkü bir veya iki yumurtadan sonra yenen genç bir kadın bunu yapmayı bırakabilir ve gelecekte harika bir anne olacak. - Not ed).<br />
<br />
Civcivler yumurtlamadan 17-18 gün sonra kabuğundan çıkarlar. İlk civcivleri yuva kutusundan çıktıktan sonraki gün, her gün yükselen bir gıcırtı duyuluyor. Muhabbet kuşu yuvasında her zaman farklı yaşta civcivler bulabilirsiniz. Avustralya'da muhabbet kuşlarının iç içe geçtiğini gözlemleyen zoologlar da bu gerçeğe dikkat çekti.<br />
<br />
Kontrol ettikten sonra sadece iki veya üç civcivin yumurtadan çıkmış olduğu tespit edilirse, kalan yumurtaları yuvadan çıkarmak için acele etmeye gerek yoktur. Yumurtadan çıkan civcivler için, ağır bir kadına karşı bir çeşit koruma görevi görürler. Sıkışma tehlikesi, sık sık İngiliz tipi ağır bir kadın tarafından büyütülen bir veya iki civcivin beklemesinde yatmaktadır. Ne yazık ki, yuvadaki civcivin karnının düz bir şekilde bacağına yattığını bulmak için çok geç. Bu civcivler derhal yuvadan çıkarılmalıdır. Bununla birlikte, tartışmalı soru, civcivin dişinin ağırlığına göre sakat olup olmadığı veya İngilizce muhabbet kuşlarının yetiştirilmesi arzusunda İngiliz sevenler arzusuyla yakından ilişkili haçların tezahürü olup olmadığıdır. İkincisi Radtke ( Radtke Georg A. - Alman zoolog, Muhabbet Kitabı'nın yazarı ve çok sayıda özel yayın, uluslararası bir sınıf hakimi. - Not. şeritbu tür papağanlarda iskelet kuvvetinin gelişmesinin kuş kütlesindeki artışla orantısız olduğunu bildirmiştir. Ancak, bu neden tek olamaz, çünkü bu tür piliçleri, büyük sergi muhabbet kuşlarının yetiştirilmesinden çok önce normal papağanlarda görmek zorunda kaldım.<br />
<br />
Bazen gaganın deformasyonu civcivlerde görülebilir - üst çene üst üste gelecek şekilde aşağıya düşer. Böyle bir kusurun nedeninin henüz tam olarak tespit edilmemiş olması nedeniyle (civcivleri beslerken hasar alınır veya kalıtsal bir özellik), yetiştirilen civcivlerin civcivleri beslemekte zorluk çekecekleri üremelerine izin verilmez.<br />
<br />
Muhabbet kuşu yumurtaları kuru havaya, örneğin Agapornis papağanlarına karşı duyarlı değildir. Bununla birlikte, dişinin yumurtaları kuluçkaya yatırdığı odadaki bağıl nem en az% 60 olmalıdır, çünkü kuru havanın etkisi altında yumurtanın iç kabuğu bazen embriyo ölecek kadar kurur. Genellikle yumurtadaki embriyonun ölüm nedeni canlılığı eksikliğidir.<br />
<br />
Kuluçka döneminde muhabbet kuşlarının beslenmesi sadece darı ve yulaf ile gereklidir ve 17. günde onlara bir yumurta karışımı verebilirsiniz (bkz. Besleme bölümü). Civcivleri beslerken, solucanlar yiyen bir kadınım vardı. Yeşil yemden - ayrıca civcivlerin beslendiği dönemde - kuşların yıldız ve karahindiba yaprakları (günlük) vermeleri gerekir. Mısır ve yeşil yulaf kulaklarındaki olgunlaşmamış darı, emziren kadınlara vermek için tercih edilir, ancak bu her zaman mümkün değildir.<br />
<br />
İlk günlerde dişi civcivleri, erişkin kuşların kaslı midesinde ve söğüt guatrında oluşan guatr sütü ile besler - ve sadece civcivleri yavaş yavaş gevrek hale getirir. Bazı özel yayınların yazarları yanlışlıkla kuşun guatrında bulunan tahılın kısmen sindirildiğine inanmaktadır. Ne de olsa, muhabbet kuşlarının guatrları mide suları (enzimler) içermez, bu nedenle içindeki tahıl yalnızca ıslanır ve yumuşatılır. Çok sayıda civciv varlığında, dişi önce yaşlı olanları guattan tahılla besler, beslemesi bittiğinde en genç civcivleri guat sütü ile beslemeye başlar. Filizlenmiş tahıl, civcivlerin beslenmesi döneminde çok önemli olan süt oluşumuna katkıda bulunur.<br />
<br />
İlk olarak, erkek sadece dışkı yapmak için yuvadan çıkan dişi besler. Daha sonra, her iki ebeveyn de yavruları besler - erkek ve dişi dönüşümlü olarak ve yavruların ilk ayrılmasından sonra genellikle sadece erkek tarafından beslenirler, çünkü dişi zaten bir sonraki debriyaj için hazırlanıyor.<br />
<br />
Genç bir dişi, boş guatr civcivlerle beslenmeyi reddettiği zaman (bu durum ince şeffaf deriden açıkça görülebilir) nadiren gerçekleşir (şahsen böyle bir durumla uğraşmak zorunda değildim). Taze yumurtadan çıkan civcivler, sadece 12 saat boyunca yumurta kesesinden yeterli miktarda gıda rezervine sahiptir, bu durumda, bu sürenin bitiminden önce, başka bir dişi içine yerleştirilmeleri gerekir, aksi takdirde ölürler. Çoğu durumda, emzirmeyen bir kadın 4-6 günlük civcivler koyarlarsa, son derece maternal içgüdüleri uyandıran "çok ısrarcı" olan civcivleri beslemeye başlarlar. Gelecekte, böyle bir dişinin normalde civcivlerini besleyeceği varsayılmalıdır, bu yüzden onu daha fazla üreme için amaçlanan sayıdan çıkarmak için bir süre beklemeniz gerekir.<br />
<br />
Muhabbet kuşlarında tüy toplaması, Agapornis cinsinden papağanlardan çok daha az yaygındır. Bununla ilgili birkaç hipotez var, ancak bu fenomen için henüz net bir açıklama yok. Her ihtimalde, sonuçta kuş beslemesinde protein ya da diğer besinlerin bulunmaması hala eksiktir. Bir yetişkin papağan tüylerini çıkarırsa, büyük olasılıkla boşta kalmanın neden olduğu zihinsel bir hastalıktır. Ve tüyleri civcivlerden koparmak, muhtemelen şu şekilde gerçekleşir: dişi, yanlışlıkla piliçten ve şakalardan gelen olgunlaşmamış bir tüyü koparır ve şakalardan suyu, iyi tadı göründüğü suyu emer.<br />
<br />
Benim pratiğimdeki benzer bir durumu hatırlamıyorum, ancak bazı amatörler bunu rapor ediyor. Uygulama, tüm civcivlerin zil çaldıktan hemen sonra diğer kadınlara hemen aktarıldığı ve “yuvalamanın” üreme amaçlı gruptan çıkarıldığı yönündedir. Civcivler 2-3 haftalık yaşlara ulaştıysa, kafesin dibine yerleştirilen açık bir kutuya aktarılırlar. Bu durumda, bir erkeğin şimdi onları besleyeceği varsayılmaktadır.<br />
<br />
Bazı sevenler muhabbet kuşlarından ilk beş yumurtayı alırlar (kanaryalar ürerken olduğu gibi), onları alçı taşıyla değiştirirler - kukla yumurta - taze yumurtalar darı içeren bir kutuya yerleştirilir ve yaklaşık 10-12 ° C hava sıcaklığına sahip soğuk, iyi havalandırılan bir odaya bırakılır . Her gün, kutudaki yumurtalar ters çevrilir ve sadece dişi beşinci ya da altıncı yumurtayı yatırdıktan sonra, alçı yumurtalar çıkarılır ve yuvaya aktarılır. Böylece, civcivler neredeyse aynı anda yumurtadan çıkarlar. Bununla birlikte, bu durum vahşi yaşamdaki muhabbet kuşlarının biyolojisine karşılık gelmez ve bu nedenle dişiyi zor bir duruma sokar. Şefkatli bir anne, civcivlerine yaşlarına ve kilosuna bağlı olarak farklı şekillerde beslenir. En küçüğü, büyükler için protein içeren guatr sütü verir, yaşlılar için, ebeveynlerin guatrında şişmiş tahılın bir kısmı ile süt. Daha yaşlı civcivlerin, özellikle o dönemde anne-babaların ihtiyaç duydukları yumurtacı yiyeceklerle karıştırılmış yumuşatılmış tahıl vermeleri yeterlidir.<br />
<br />
Yetenekli insan müdahalesi sonucu yuvadaki civcivlerin hepsi aynı yaştadır.<br />
<br />
Muhabbet kuşları yetiştirirken bazen yumurtaları yapay olanlarla değiştiririm ve çok sayıda farklı yaşta civcivlerin yuvalarına varmasına rağmen, en küçüğü bile en ufak bir hasara uğramamıştır.<br />
<br />
En yoğun ağırlık artışı civcivlerde, yaşamın ilk iki gününde (neredeyse% 200) gözlenir ve yeni yumurtadan çıkan civcivin kütlesi 1 g'dan biraz fazladır 18 günlük yaşta, kitle büyümesi 23 günlük yaşta yavaşlar, civciv maksimum kütlesine ulaşır. Yaşamın 24. gününden başlayarak ve civcivin yuvadan ilk ayrılış gününe kadar, kütlesi hafifçe azalır, bu da kuvvetli hareketleriyle açıklanır (yuvadan çıkmadan önce bir tür antrenman). Birçok kuş türünde yuvadan ayrılmadan önce kütlede bir azalma gözlenir ve bize göre, civcivlerin ilk uçuşunu kolaylaştırdığı için doğaldır.<br />
<br />
Taranmış muhabbet kuşu civciv kör ve neredeyse tüysüzdür (Şek. 5). Orbital oyukların yerlerinde başın her iki tarafında koyu lekeler görülür, kırmızı gözlü bireylerde lekeler daha açık, kırmızımsıdır; Vücut, bebeğin hayatının sekizinci gününde kalınlaşan nadir bir kabartmayla örtülür. Normal renklere sahip muhabbet kuşlarında, aşağı tüyler gri, açık renk olan kuşlar de dahil olmak üzere, opalin desenli kuşlar dahil, tüyler beyazdır. Kuş tüyünün rengine göre, farklı tüyleri olan ebeveynlerin yuvalarının yuvada ne olacağını belirleyebilirsiniz. Kısa süre sonra, üst kanat örtülerinin tüyleri ve kuyruk tüylerinin renk değişimlerine bağlı olarak koyu veya açık görünüyor. Örneğin, genç “rengarenk” te kanat ve kuyruğun hangi tüylerinin karanlık olacağını ve hangilerinin açık olacağını kolayca belirleyebilirsiniz. Ve sadece iki hafta sonra, kaplama kanatlarının rengi yavaş yavaş görülebilir. Üç haftalıkken, civcivlerin tüyleri ve kuyruk tüyleri kapaklardan serbest bırakılır, civcivler yetişkinler için gittikçe daha fazla hale gelir. Ölü civcivleri zamanında kaldırmak için yuvanın kontrol edilmesi haftada en az iki ila üç defa yapılmalıdır. Muhabbet kuşları, diğer papağan türleri hakkında söylenemeyen bu tür girişimleri oldukça sakin bir şekilde tolere eder.<br />
<br />
Bazen bir dişinin, yavrularının çöpünü kabinden nasıl çıkardığını izleyebilirsiniz. Hiç böyle bir kuşum olmadı. Genellikle civcivler talaş üzerine değil, kendi çöpleri üzerinde dururlar, bu yüzden ayrılmadan önce bile yuvalama alanının birkaç kez iyice temizlenmesi ve yıkanması gerekir. Çıkarıldı, piliçler dikkatli bir şekilde bir karton kutuya nakledildi. Yuva, döküntü ve altlıklardan iyice temizlenir ve taban temiz talaşla serpilir. Top şeklindeki civciv pençelerine yapışmış olan çöp, ılık suya batırılmalı ve bir bezle dikkatlice çıkarılmalıdır. Bundan sonra civcivler yere geri döner. Yedek bir yuvalama yeri varsa, civcivler geçici olarak içine yerleştirilir ve eskileri iyice temizlenir, sıcak suyla yıkanır ve dezenfekte edilir. Bazı dişiler talaşa tahammül etmez, onları atmaya çalışırlar, böylece civcivler genellikle çıplak zeminde otururlar.<br />
<br />
Son civciv yuvadan uçar çıkmaz, ikincisi dikkatlice kontrol edilir, çünkü orada sık sık yeni bir debriyaj bulunur - yumurtalar dışkı ile boyanır. Ilık suya batırılmış pamukla iyice temizlenir ve temiz bir yuvaya aktarılır.<br />
<br />
Tam teşekküllü sağlıklı civcivler, yaklaşık 35 günlükken yuvadan uçarlar. Ebeveynlerinden biraz daha küçüktürler, alnın başındaki dalgalanma gaganın tabanına ulaşır, ebeveynlere kıyasla renkleri daha az parlaktır, gözleri siyahtır, gaganın ucunda belirgin bir siyah nokta vardır. Civcivlerin civcivleri ve mandibaları pembedir, daha sonra mavimsi bir renk tonu ile beyazdır. Sadece 3-4 aylıkken civcivlerin renkleri civcivlerin cinsiyetini belirlemeyi mümkün kılar. Aynı yaşta gözlerin irisi yavaş yavaş parlar.<br />
<br />
Civcivler, son civcivlerin bıraktıktan sonraki 14 gün boyunca ebeveynleriyle birlikte kafeslerinde bırakılabilir; artık yuvaya geri dönmedikleri için sonraki yuvalamayı ihlal etmiyorlar. O zaman serbestçe uçtukları, yavaş yavaş güçlü ve sağlıklı kuşlara dönüşen uçan bir kafese nakledilmeleri gerekir.<br />
<br />
Güzel, sağlıklı yavrular elde etmek için muhabbet kuşlarının bilerek yetiştirilmesi, yuvalarının yılda bir ila iki kez geçmemesini gerektirir. Bundan sonra, yuvalama alanı, dişi civcivler uçmadan önce yumurtaları bıraktığından, çoğu zaman önlenmesi imkansız olan bir sonraki duvarcılığa zarar verme pahasına bile olsa temizlenir.<br />
<br />
Yeni başlayan bir amatör yetiştiricinin belirli bir miktarda teorik bilgi edinmesi gerekir: her şeyden önce, satın alınan bir broşürdeki “Üreme” bölümünü dikkatlice okuyun. Papağan yetiştirmeye karar verirseniz, önceden iki veya üç kapılı bir kafes satın almanız gerekir. Birincisi, kafesin önündeki, bir veya iki yandaki kapıdır. Bu yan kapılara delikler veya yuvalar asılmıştır. Bir kuş yuvası şeklinde yapılırlar. Evin iç kısmı 25 cm, alt kısmı 16x16 cm, ortasında 6 - 7 cm çapında ve merkezde 1 cm derinlikte, 2 cm taban kalınlığında bir oyuk yapılmıştır, yumurtaların çıkmaması için girinti gereklidir. Talaş ve küçük talaşlar (sert ağaçlar) 2 cm kalınlığa kadar tabana dökülür, 5 cm çapında bir giriş deliği kutunun ön tarafından 5 cm'lik bir mesafede kapaktan kesilir, 1 cm çapında bir delik kafesin 2 cm altına açılır. 2 cm içe ve 10 cm dışa doğru uzanan bir levrek, 1 cm'lik bir "kuş yuvası" duvar kalınlığı ile, toplam levhanın uzunluğu 13 cm'dir, levrekin iç ucu, dişinin yuvaya inmesi için bir adım, eşlerin de üzerinde durması için dış kenar . Ayrıca, erkek arkadaşı için kız arkadaşını ve gelecekteki yavruları korumak, ailesini levrekten beslemek ve yuvadan akan civcivleri korumak yararlı olacaktır.<br />
<br />
Bir ev yapmak için malzeme  - Sadece bir dış tarafa planlanmış bir tahta. Bir kuş evini boyamak veya cilalamak mümkün değildir. Civcivlerin temizliği ve gözlenmesi kolaylığı için kapağı çıkarılabilir veya menteşelere yaslanır. Ön duvarın üst kısmında (dış), yuvaları kafese asmak için kancalar takılıdır. Olumlu koşullar altında, papağanlar yılın herhangi bir zamanında büyütülebilir, ancak yine de yaz başında daha iyidir.<br />
<br />
Büyük ölçüde, başarı kuşların durumuna bağlıdır. İyi durumda olan bir erkekte göz kamaştırıcı bir mavi mum ve çene, keskin bir görünüm, gururlu bir iniş var. Dişinin kahverengi çenesi ve balmumu var ve aynı şekilde davranıyor. Kuşlar farklı yuvalardan ve bir ila sekiz yaş arasında olmalıdır.<br />
<br />
Dişi ilk yumurtayı bırakana kadar çiftleşme tekrarlanır. Sonra bir günde 3 ila 12 oval beyaz yumurta, yaklaşık 15-19 mm boyutunda, 2 g ağırlığa kadar uzanır Kural olarak, genç olanlar yaşlılardan daha az yumurta bırakır. Ortalama olarak, sayısı 5 - 6.<br />
<br />
İlk yumurta atıldıktan sonra tarama başlar. Sadece kadın onu yönlendirir ve erkek onu besler. İlk civciv 18-20 gün sonra yumurtadan çıkar, gerisi sırayla, bir gün sonra. Bu yüzden hepsi gelişim derecesinde farklı. Önümüzdeki iki hafta içinde her gün 2-3 g artarlar. Sonra bu işlem yavaşlar. 11-12. Günlerde, civcivler tüyleri dökülmüş, gözleri açılmıştır.<br />
<br />
Yakında, anne besleyiciye uçmaya başlar, ancak ailenin babası tüm bakımını göstermeye devam eder. Sonunda, çocuklar evden levrek dışına çıkarlar. Bu zamanda, yuvalama alanı yıkanmalı, temizlenmeli ve talaş değiştirilmelidir. Ön civcivler uygun bir kutuya yerleştirilir. Aynı zamanda, dikkatlice incelenmeleri gerekir. Gerekirse, kurumuş pençeleri ılık suda ılık suda bekletin.<br />
<br />
Genç papağanlar ebeveynlerinin evlerinden 30 ila 31 gün boyunca uçuyor. Yuvalar tekrar iyice temizlenmeli ve yıkanmalı, kaynar suyla haşlanmalı ve kurutulmalı, yeni talaş dökün. Hostes ikinci bir yumurta yumurtlama yapacak gibi, kuş cinsinin bir sonraki yenilemesi için hazır olmalıdır. Yavaş yavaş, olgunlaşmış çocuklara bakmaktan vazgeçer, ancak işletme sahibi onları beslemeye devam eder. Babalık hisleri 7 ila 10 gün daha ortaya çıkıyor. Civcivler kendilerini yemeye başlar başlamaz, başka bir kafese konmaları gerekir. İkinci kavrama, ilk kuluçkanın tüm civcivlerinin yuva yerinden ayrılmasından önce başlar. Bu durumda, yeni debriyaj, civcivler tarafından zarar görebilir veya yumurtada embriyo gelişiminin durduğu dışkılarıyla lekelenebilir. Bunu önlemek için, civcivler yuvadan çıkmadan önce kafenin diğer tarafından ilave bir ev yerleştirmek gerekir (bu yüzden üç kapılı bir kafese ihtiyaç duyulur). Dişi genellikle içine yumurta koymaya başlar ve erkek ilk yavruyı başarıyla besler.<br />
<br />
Deneyimli kümes hayvanları çiftçileri, ilk ev ile aynı anda ikinci evi kafeslere asmayı tercih ediyor. Her durumda, iki kuluçka süresinden sonra, yavrularını emzirerek çok fazla güç kaybetmiş ebeveynlere dinlenmek için yuva yerinin kaldırılması gerekir. Deneyimli kanatlı hayvan çiftçileri, üreticilere 3-4 ay dinlenmelerini önermektedir. Bu papağanların daha uzun süre üreyebilme yeteneklerini sürdürmelerine ve gelecekte tam teşekküllü gençlerin ortaya çıkmalarını sağlayacaktır.<br />
<br />
Muhabbet kuşları denizaşırı konuklar. Onlar, emirlerini yerine getirmek, sözcüklerini, cümlelerini tekrarlamak ve bazen de diyaloğa öncülük etmek isteyen, nazik, sosyal, içtenlikle sevgi dolu yaratıklar. Kuşların onomatopoeya yetenekleri şaşırtıcıdır, başarılar nasıl elde edilir, sadece büyüleyici, renkli, canlı "oyuncaklara" sahip olmakla kalmaz, aynı zamanda onlar için de zekice ve özverili, ama tamamen savunmasız yaratıkların sorumluluğunu üstlenirsiniz. Kanatlı hayvanların ömrü tamamen bilgi, beceri ve en önemlisi, sahibinin özgeciliğine, yani başkalarının refahı için bitmeyen kaygılardan, başkalarının kişisel çıkarları için fedakarlık yapma istekliliği. Ne kadar iddiasız, kolay evcilleştirilen muhabbet kuşları olmasalar da, tüm kafesli kuşlar gibi, sahiplerinden belli bir bakım bilgisi isterler, umutsuzca sürekli dikkatlerine ve içten aşklarına ihtiyaç duyarlar. Bu yüzden tüylü evcil hayvanları almadan önce davranışlarının özelliklerini ve gözaltı koşullarını incelemek çok önemlidir. Kanatlı hayvan pazarında ve evcil hayvan dükkanlarında satılan bu hayvanlar hakkında küçük broşürler size yardımcı olacaktır. Papağan Evdeki kitabın yazarları, P. Chernushin ve A. Dorofeev, Hintli papağanlar ve daha sonra Afrika papağanlarının, Roma hükümdarı Nero döneminde biliniyor olduğunu bildirdi. Gümüş, kaplumbağa ve fildişi kafeslerinde tutuldular, "Sezar" kelimesini telaffuz edecek şekilde eğitilmiş özel öğretmenler işe aldılar. Konuşan bir papağanın fiyatı genellikle bir kölenin maliyetini aştı.<br />
<br />
Muhabbet kuşları ilk iki yıl önce ünlü biyolog D. Schau tarafından tarif edildi. Papağanlar, özellikle Batı Avrupa’dan Rusya’ya getirildi. 30'lu yıllarda papağanlar Moskova Hayvanat Bahçesi'nde yetişmeye başladı. Şimdi kafes kuşları arasında en yaygın olanları haline geldi. Ve ornitologlar, dünyada zaten vahşi olanlardan daha fazla evcil papağan olduğunu hesapladılar. Bu yüzden evcil hayvan almak zor olmayacak. Bunları doğru seçebilmek için, bunu bir uzmanla yapmanız tavsiye edilir ve eğer orada değilse kuşların durumunu bu tür işaretlerle tespit edin: hasta iştahsızlık, sık sık su (ateşli), uyuşukluk ve uyuşukluk eksikliği nedeniyle sağlıklı olandan farklıdır. Hareket etmekten çok oturuyor. Tüyler darmadağınık, kanatları alçaltılmış ve sık sık bir tepe ile oturur. Hasta gözlerini kapatır, kafasını kanatların altına gizler. Normal vücut sıcaklığı 41 - 42 ° C'dir. Eğer kuş bir uzman olmadan elde edilirse, o zaman bir uzmana gösterilmelidir. Hastalığı olup olmadığına karar verecek ve onları iyileştirmeye yardımcı olacaktır. Sadece kuşları değil aynı zamanda dostları da edinmenin gerekli olduğu unutulmamalıdır. Ve insanlar arkadaş seçimi yapmadıklarını söyleseler de, papağanlar on yıllarca sürebilir, çünkü arkadaşlıklar uzun sürdüğü için onları iyice seçmeleri gerekiyor. Ancak genç kuş almak en iyisidir.<br />
<br />
Ev koşulları çok fazla kuş bulundurmanıza izin veriyorsa, birkaç papağan çifti satın almanız mantıklı olacaktır. Birlikte daha eğlenceli olacaklar, çünkü esaret altında bile papağanlar, şirketlerde neşeli ve arkadaş canlısı olmayı severler. Özellikle geniş bir kafese veya büyük kuş kafesine yerleştirilmişlerse, bir grup kuşu gözlemlemek çok ilginçtir. Ancak kuşlar, yalnız tutulursa bir muhabbet kuşu kadar evcil olmayacaktır. Ve öğretmek için "konuşmak", yalnız olmadığı zaman mümkün değildir. Muhabbet kuşları, dayanıklılıkları, iklim koşullarına, habitatlara ve yemlere hızlı adaptasyonları bakımından diğer kafesli kuşlarla olumlu bir şekilde karşılaştırır. Fakat sağlıklı olmaları, iyi bir ruh hali yaşamaları, normal yavrular vermeleri ve uzun karaciğerler olmaları için, sürekli olarak gerçek arkadaşlar olarak kuşlara bakmalıyız. Evden başlamalısın. Önce bir kafes, sonra bir kuş al. Hücreler metal, ahşap ve kombinedir. Herhangi biri muhabbet kuşlarının saklanması için uygundur, fakat tercih edilen galvanizli tel kafesler.<br />
<br />
Hücre boyutuaşağıdaki gibi olmalıdır: uzunluk - 100 cm ve yükseklik ve genişlik - 40 cm - bu iki çift içindir ve bir çift için - iki kat daha kısadır. Kafes bir besleyici ve otomatik bir içme kabı ile donatılmıştır.<br />
<br />
Hücre düzenli olarak temizlenmeli ve en az ayda bir kez kaynar suyla haşlanmalıdır, çünkü temizlik gerçekten sağlık garantisidir. Yiyecek ve içecek için bulaşıklar günlük olarak yıkanmalıdır. Papağanlar için papağanlar en iyi 5 mm kalınlığında söğüt dallarından yapılır. Kabuğu çıkarmak gerekli değildir. Kuşların birinden diğerine uçabilecekleri ve kuş tüylerini bozmadıkları için iki kutup yerleştirilmiştir.<br />
<br />
Kafesin dibinde veya büyük bir küvette (fincan) kum dökülür, yıkanır, kurutulur ve büyük çakıllardan elenir, normal sindirim için kuşlar için kum gereklidir. Donanımlı bir kuş kafesi odanın iyi aydınlatılmış bir bölümüne yerleştirilir, ancak güneş ışığına uzun süre maruz kalmamalıdır. Taslaklar, havasızlık, tütün kokusu, yanan papağanlar için son derece zararlıdır. Papağanlar duman kokusuna tahammül etmez, ağır hasta. Sigara içen - Sahibinin odasında bilinen ölüm vakaları vardır.<br />
<br />
Papağan besleme - Bu, genel durumun, ruh halinin ve uzun ömürlülüğünün bağlı olduğu çok sorumlu bir süreçtir. Beslenme değişmeli. Papağanlar aşırı beslenmemeli, sağlıkları için çok tehlikelidir, hatırlanmalıdır: bir papağan için günlük porsiyon 20 g (2-3 tatlı kaşığı tahıl karışımı) ve diğer yemlerdir. Ancak, kuşlar gün boyu yiyebilmeli, fizyolojileri de öyle. Geniş bir kafeste ve düşük sıcaklıkta papağanlar daha çok yer. Yemin şunları içermesi gerekir: proteinler, yağlar, karbonhidratlar, vitaminler, makro ve mikro besinler. O zaman dolu olacak. Su kaynağından gelen su, klor tadı yok olana kadar korunmalıdır. Tahıllarda, et, darı (darı), yulaf (yulaf ezmesi), kanarya tohumu, mısır irmik, arpa, karahindiba ve muz tohumları zorunludur. Yağlı olanlardan ayçiçeği tohumu, kenevir, keten ve her çeşit fındık kullanılır (kızarmış tohumlar zararlıdır). Kenevir, kuşlara yalnızca üreme öncesi günde 2 ila 3 tane tahıl verilir. Fındık taneleri ezilmiş formda beslenir. Sulu bitki yemi, ana yemlemeye ek, ancak önemli bir ektir - havuç (rendelenmiş), lahana, pancar, salatalık, kırmızı biber, elma, armut, üzümdür (glikoz). Yabani papağanlar yemeğe gider: üvez, yabani gül, kızılcık, yaban mersini, ısırgan otu, acı pelin, karahindiba, muz. Sürgünler, tomurcuklar, meyve dallarının ve yaprak döken ağaçların cezalandırılması, iğne yapraklı ağaçların genç sürgünleri kolayca yenir. Hayvan yemi tavuk yumurtası (çatal veya çay kaşığı püresi), süzme peynir, bal içerir. Mineral yem, yumurta kabukları, kabukları, kemik unu, yenilebilir tuz, kömür (huş ağacı) kömürü ve temiz kireç sıva içerir. Bu tür karmaşık mineral gübreleme evcil hayvan dükkanlarında ve kanatlı hayvan pazarında satılmaktadır.<br />
<br />
Evcil hayvanlarınızın zevklerini ve görkemli kuşlar oldukları gerçeğini göz önüne almak önemlidir. Ana yem bir tahıl karışımı nedeni budur.<br />
<br />
Kuşlar uçuş ve irade için yaratılmışlardır, ancak onları bir kafese koyarsak, o zaman bakım ve beslenme için en iyi koşulları yaratmamız gerekir, böylece kafes onlar için bir hapishane haline gelmez. Onlar için gerekli tüm koşulları yaratabilen, iyi bakım, bakım ve beslenme sağlayan kuş severler, evcil hayvanlarından büyük zevk alacaklar.<br />
<br />
Papağanlar, herkesin sevdiği çok çekici kuşlardır. Evcil hayvan dükkanlarında çok aktif olarak satılıyorlar, bu nedenle papağan yetiştirme ve satma işine girme nedeni her zaman doğrudur.<br />
<br />
Ancak, güzel ve çekici görünümüne rağmen, bu papağanlarla ilgili birçok sorun olduğu konusunda uyarılmalıdır. Her şeyden önce, onlar çok gürültülü ve onlardan çok kir var, ancak bu iş birçok avantaj sunuyor.<br />
Damızlık papağanlar<br />
<br />
Bu işin en zor kısmı damızlıktır. Onları satmak çok daha kolay, o yüzden en zor kısımdan başlayalım. İlk olarak papağanlar iyi ürer, ki bu büyük bir avantajdır. Üreme koşulları, çok gerekli değildir: sadece bir kafes, özel bir oda ve yılın doğru zamanını seçmek yeterlidir. İdeal olarak, yaz veya bahar olmalıdır.<br />
Üreme koşulları<br />
<br />
Bu nedenle, papağanları sıcak, çok yeşillik ve güneşin olduğu özel bir odada yetiştirmeniz gerekir. Bu kuşlar için uzun bir günün sağlanması önemlidir (12 - 14 saat arası), bu nedenle erken kararsa bile, odada yapay aydınlatma yaratmanız gerekir. Sıcaklık 20 ila 22 C arasında değişmelidir. Bu koşullara uyursanız papağanlar sağlıklı ve güzel büyür - ürün bu şekilde görünmelidir. Ah evet, hücrelerin de özel olarak donatılması gerekiyor. Burada taze hücrelere ve lezzetli bir muamele - üvez.<br />
<br />
VNIANIE! Papağanı kediden koruyun ... peki ya da kediyi papağandan koruyun.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kuş seçimi</span><br />
<br />
Bu üremek için genç kuş satın almanız gerektiğini söylemeye gerek yok. Yaşlanırsanız, onlardan yavru beklemek daha zordur. Gençler pahalı, ancak aşırı ödeme sonradan öder. Papağan seçimi için başka kriterler de var: hareketlilik, şişmanlık ve aktivite. Papağanlar gevşek ve zayıfsa, yumurtaları çok kötü avlarlar. Onların üremelerine izin vermemeye çalışıyorlar ve bu yüzden böyle kuşları satın almamalısınız.<br />
Hücre seçimi<br />
<br />
Bir kafes seçerken, kuşların yaşam özelliklerini dikkate almanız gerekir. Temel olarak, muhabbet kuşları (yani onlara ihtiyacımız var) gruplar halinde yaşarlar, bu nedenle 3-4 çift papağan için büyük bir kafes seçmek en iyisidir. Burada sıkıştırılırlar ve aktif olarak çoğalırlar.<br />
<br />
Ancak, bir hücre yeterli değil. En az 2-3 tane daha ve her 3-4 çift papağanda ihtiyacınız var. Gerçek şu ki papağanlarda bile yakın bağlar zayıf yavrularla doludur ve bundan kaçınılması gerekir. Bu nedenle, iki farklı hücreden yavruların bir tanesine yerleştirilmesi tavsiye edilir.<br />
<br />
Tabii ki, şimdi hücreler önceden hazırlanmış olarak satılıyor, ama yine de dikkat ediyoruz: Taphole'da bir yuva kutusu bulunmalıdır - bunun hücreye bir ek olduğu söylenebilir. Bu kutu geniş olmalı, yoksa papağanlar kalabalıklaşacak. Fotoğrafa bakın<br />
Çiftleşme kuşlar<br />
<br />
Muhabbet kuşlarının bir işletme olarak yetiştirilmesi tolerans gerektirmektedir. Çiftleşme için ideal yaş 1 yaş veya üstüdür. Bazen kuşlar daha erken olgunlaşır ve 8 ayda yuva yaparlar, ancak bu derhal durdurulmalıdır. Özlüyorsanız, genç kadın ölebilir, çünkü Genç vücudu yumurta döşerken yüke dayanamaz.<br />
<br />
İlginç bir gözlem: muhabbet kuşları uzun bir süre birlikte yaşıyorlar ve birbirlerini çok iyi tanıyorlarsa, erkek her zaman kadınına bakar. Bunları aynı anda ayırmak imkansızdır. Sadece ölüm yeteneğine sahiptir.<br />
<br />
Sonuçta iş büyümesine yol açan papağanların eşleşmesi için ideal koşullar sağlamak için onların çok uçmasına izin vermeniz gerekir. Kuşlar için insanlar için bir spor olarak uçmak - metabolizmayı arttırır, vücudu güçlendirir ve iştahı arttırır. Uygun beslenmeniz gerekiyor: haşlanmış yumurta, az yağlı süzme peynir, tahıl. Hücredeki bir taş veya mineral tebeşir her zaman olmalıdır - bu bir önkoşuldur.<br />
<br />
Normal koşullar oluştururken, kuşlar güvenli bir şekilde doldurulabilir. Yerleşmeden 8-10 gün sonra, dişi (normal yaşına bağlı olarak) ilk yumurtaları 7-10 parçaya bırakır.<br />
<br />
İlk civciv 20 gün içinde, kalan 1-2 gün içinde ortaya çıkacaktır. Bu noktaya kadar kuş yemi ile ilgilenmeniz gerekir: tavuk yumurtası, buğulanmış yulaf. Tahıl karışımı daha fazlasını vermek zorunda kalacak, çünkü aile büyüyor. Ayrıca papağan yetiştiriciliği ile ilgili bir video da sunuyoruz:<br />
<br />
Doğumdan 3 hafta sonra civcivler tüylerle kaplıdır ve 30-40 gün sonra serbestçe uçabilirler. Burada, daha sonra çoğaltılması veya satılması amacıyla başka bir kafese konmaları gerekir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Muhabbet kuşu işletmesi</span><br />
<br />
En zor kısım geride kaldı. Papağan yetiştirmek onları satmaktan çok daha zor. Satmak için çok fazla akla ihtiyaç yoktur. Burada tüm araçlar iyidir, ancak en temel olanı pazardır. Neredeyse her şehirde, insanların evcil hayvan almaya geldiği ilgili pazarlar var ve papağanlarınız orada çok faydalı olacak.<br />
<br />
Ayrıca bir işletme olarak papağan yetiştiriciliği evde yapılabilir. Telefon numaranızla gazetelere ve internete ilan vermeniz yeterli. O zaman müşterilerle ve randevularla randevu al. Bu biçim çok sağlam değil, ama oldukça çalışıyor.<br />
<br />
Muhabbet kuşları ev bakımı için çok uygundur. Gösterişsiz, kolayca evcilleştiriliyorlar, yeterince uzun yaşıyorlar. Ek olarak, bu kuşlara konuşma öğretilebilir. Tüm bu avantajlar papağanları evcil hayvan kabul ediyor. Yeni bir işletme hakkında düşünen girişimciler, üreme papağanlarına bahis yapmak mantıklı geliyor. Bu faaliyet büyük kazançlar getirmeyecek, ancak istikrarlı bir geliri garanti ediyor.<br />
<br />
Peki, muhabbet kuşu işine nereden başlamalı?<br />
Evde işletme olarak üreyen muhabbet kuşları: Başlıca artıları ve eksileri<br />
<br />
    Papağanları endüstriyel ölçekte yetiştirmeye başlamadan önce, bu tür bir işin avantajlarını ve dezavantajlarını göz önünde bulundurun.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Avantajları arasında:</span><br />
<br />
    asgari yatırım;<br />
    dişi bir papağan, yılda 2-3 kez yumurta bırakarak 5-7 civciv getirebilir;<br />
    civcivler 1.5 ay sonra papağanlar satışa hazır olduktan sonra hızla büyür;<br />
    papağanların reklamlara ihtiyacı yoktur, hem yetişkinler hem de çocuklar sever;<br />
    kuşlar sağlıklı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Avantajları takdir ederek, bu işin zorluklarını hatırlamaya değer:</span><br />
<br />
    Damızlık papağanlar, hayvanlara nasıl bakacaklarını gerçekten seven ve bilen insanlar için bir aktivitedir.<br />
    Sıkı kafeslerde papağanlar yavru vermezler. Yuvalama yerleri olan geniş bir muhafazanın organizasyonu gereklidir.<br />
    Kontrolsüz üreme yavruların dejenerasyonuna yol açar. İlgili olmayan kuş çiftlerini seçmek önemlidir.<br />
    Erkekleri kadınlardan ayırmak zordur.<br />
    Dişiler 5-7 yıl yavru verir, bu süreden sonra civcivler zayıflamış olarak doğabilir, çeşitli deformasyonlar ve dejenerasyon belirtileri mümkündür.<br />
    Sınırlı sayıda uygulama kanalı. Dekoratif kuşlara olan talep dengesizdir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Papağan satışı için özellikler ve koşullar</span><br />
<br />
Muhabbet kuşu satmanın en kolay yolu, yetiştirilmiş civcivleri evcil hayvan dükkanlarına götürmektir. Genç kuşlar ayrıca kendi başlarına, pazarda veya tematik çevrimiçi forumlardaki duyurularla satılabilir. Papağanlar için talep kararsız, bu yılın zamanına, yarışmacı sayısına ve diğer faktörlere bağlı.<br />
<br />
Bir papağan hakkında bir blog veya web sitesi başlatın.İlk elden bilgi ve evcil hayvanların güzel fotoğrafları ile ilginç bir sayfa potansiyel alıcıların dikkatini çekecek. Karları ve satışları artırabilirsin büyük papağanlar nedeniyle kreş genişlemesi ile.<br />
<br />
    Eğitimli kuşlar daha da fazla konuşur, ancak alıcıyı ayrı ayrı aramak zorunda kalacaklar. Bu özel forumlarda yapılabilir.<br />
<br />
Bir evcil hayvan mağazasını sıfırdan nasıl açabilir ve hesaplamalar ile yetkin bir iş planı hazırlayabilirsiniz.<br />
<br />
Muhabbet kuşu iş planı: Maliyet ve gelirlerin hesaplanması<br />
<br />
Bir papağan kreşinin yaratılmasına yapılan yatırımlar nispeten düşüktür, bu işin en çekici yönlerinden biridir.<br />
<br />
    Bir kuşat bahçesinin organizasyonu, aydınlatma ve ısıtmanın 6.000 - 8.000 rubleyi harcaması gerekecek.<br />
    Kuşlar Alış (20 çift) - 10.000 ruble.<br />
    3.000 ruble - Yem için bir kuş kafesi ve diğer küçük şeyler aydınlatma, aylık masraflar.<br />
<br />
Yıl için olası karı hesaplayın. 20 çift yetişkin kuş yaklaşık 300 civciv üretecektir.<br />
<br />
    300 ruble ile başlayan bir kuşun toptan satış fiyatı ile kar 90.000 ruble.<br />
<br />
İş 6 ayda kendi kendine yeterlilik kazanacak. Fidanlıktaki papağan sayısındaki artışla karlılık artar, ancak uygulamada sorunlar vardır.<br />
<br />
Evde devekuşu yetiştiriciliği konusunda para kazanmayı ve hesaplamalarla devekuşu çiftliğinin iş planını görmeyi öğrenmek için<br />
<br />
Evde bir işletme olarak muhabbet kuşları yetiştirmek, hayvanlarla konuşmayı seven insanlar için ideal olan gerçek meraklılar için bir aktivitedir. Bu durumda, çalışma hobi ile birleştirilecek ve sadece para değil, aynı zamanda olumlu duygular da getirecektir.<br />
Muhabbet kuşu yetiştiriciliği için video eğitimi<br />
<br />
Evde muhabbet kuşu yetiştirmeye nereden başlayacağınızdan emin değil misiniz?  Profesyonel tavsiyelerle bir video izleyin:<br />
<br />
Muhabbet kuşları ergenliğe 3 aylıkken ulaşır, ancak üremeleri için en uygun yaş 12 aydır. Organize etmek için evde muhabbet kuşu yetiştiriciliği,. Tabii ki, tüylü hayvana eşleşme partneri seçme hakkı verilmesi tavsiye edilir, çünkü sadece papağan klanına devam etmesinin kimin için daha iyi olduğunu bildiği için papağan kendisi bilir.<br />
Kadın için evin cihazı<br />
<br />
Papağanlarda bir üreme içgüdüsü yaratmak için, kafes açıklığına özel bir ev koymak gerekir, ki bunlar kuşların üremesinin imkansız olduğu bir şeydir. Bu evde dişi yumurtaları kuluçkaya yatırır.<br />
<br />
En kolay yol kontrplaktan yapılmış bir bitmiş ev satın almaktır (her zaman bir açılır kapakla birlikte). Bu tasarım günlük yapılması gereken civcivlerin gözlenmesi için uygun görünmektedir.<br />
<br />
Evin altına, evcil hayvan mağazasında satın alabileceğiniz bir talaş tabakası serpin. Alternatif olarak, ona bir marangoz atölyesinde sorun. Evi kafese al ve içme kasesini ve besleyiciyi oraya koy. Her gün yiyecek ve suyu değiştirin ve odadaki sıcaklığı 18-24 o C arasında tutun.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Üreme kuşlar</span><br />
<br />
Yetiştiriciliği uygun koşullar altında başlayan muhabbet kuşları, önce kafesten eve, erkeğin kadına bakmaya başladığı eve taşınır. Sonra yumurtlar (kural olarak, 8 taneden daha fazlası yoktur) ve onları yumurtadan çıkarmaya başlar. Erkek dişi, geğirme besini besler. Bu dönemde, çifte rahatsız olmamak daha iyidir.<br />
<br />
16 - 20 gün sonra, civcivler, sessiz bir gıcırtıyla kanıtlandığı gibi doğarlar. Bu andan itibaren, evi düzenli olarak izlemeniz gerekir (mümkünse, strese neden olmamak için kadın tarafından fark edilmeden yapın). Muayene sırasında çatlamış bir yumurta bulursanız, çatlağı toksik olmayan vernik ile örtün. Bazen civciv kaydedilir.<br />
<br />
Civcivlerin doğumu yaklaşık olarak 2 günde bir gerçekleşir. Onlar kör, çıplak ve tamamen çaresizce çıkıyorlar. Dişi yavruları, kendi özel bezlerinden sıyrılan özel bir karışım kullanarak kendi başına besler.<br />
<br />
6 hafta sonra, zaten güçlü olan piliçler evden ayrılmaya başlar. Ebeveynleri hala bir süre onları besliyorlar, ancak kafesin altında daima yiyecek olmalı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Papağan türleri ve özellikleri nedir? İşte konuşan papağan isimleri</span><br />
<br />
Latince Psittaciformes olarak bilinen Papağansılar, kuş sınıfına dahil birtakım olarak kabul edilmektedir. Bu takıma dahil olan kuşlar oldukça karakteristik fiziki özellikler taşımaktadır. Bu kapsamda papağanların baş kısmı büyük ve gagları da alın kemiğine bağlı haldedir. Tırnakları besini taşıyabilmek için yakalayıcı özellik taşımaktadır ve genellikle ağaç dallarına tutunmalarını sağlamaktadır.<br />
<br />
Papağanlar, kuşlar arasında beyinleri en çok gelişmiş olan gruptur. Bu sebeple de duydukları sesi kolayca taklit edebilirler. Fiziki açıdan oldukça güzel tüy ve renklere sahip oldukları için de genellikle evlerde beslenirler.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PAPAĞAN TÜRLERİ VE ÖZELLİKLERİ</span><br />
<br />
Papağanlar, insanlara cevap vermesi ve onların sesini taklit etmesi ile kuş cinsleri arasında oldukça büyük bir ünün sahibidir. Binlerce yıldır evcil hayvan olarak beslenen papağanların çok sayıda çeşidi bulunmaktadır. Dünyada en fazla beslenen papağan türleri ve bu türe ait belli başlı özellikler aşağıda listelenmiştir.Afrika Gri Papağanı: Diğer adı Jako olan, Afrika gri papağanı evde en fazla beslenen türdür. Orta büyüklüktedir ve türünün en zeki örneği olarak kabul edilmektedir. Bu papağan türü, 1500’den fazla sözcüğü ezberleyebilme ve karşısındakini taklit edebilme yeteneğine sahiptir.<br />
<br />
Sultan Papağanı:Dünyanın en ünlü ikinci evcil kuşu olan sultan papağanı, özellikle ıslık çalma konusunda oldukça yeteneklidir. Bu türe ait papağanlar, dış görünüşleri ile sempati kazanmakta ve bakım konusunda da zorluk çıkarmamaktadır. Sultan papağanının asıl yaşam alanı Avustralya olmakla birlikte ömürleri en fazla 35 yıldır.<br />
<br />
Cennet Papağanı:Aşk kuşu olarak da bilinen cennet papağanı, Afrika Kıtası’nda yetişen bir türdür. Aşk kuşu, diğer papağanlardan farklı olarak konuşma yeteneğine sahip değildir. Üstelik boyutları da 15 santimetreyi pek geçmemektedir. Cennet papağanı hem küçük hem de uysal olması sebebi ile ilk kez kuş besleyecekler için oldukça iyi bir seçenektir.<br />
<br />
Sülfür Kakadu Papağanı:Endonezya’da görülen Sülfür Kakadu Papağanı, oldukça ilgi ve sevgi bekleyen bir türdür. Bu papağan, konuşma yeteneğine sahiptir ancak yalnızca çok mutlu olduğu zamanlarda konuşmayı tercih etmektedir. Konuşmaları ise genellikle çığlık atmakla eş değerdir. Bu sebeple evde beslenmek için pek uygun değildir. Sülfür kakadu papağanı, iri boyutları ve renkli tüyleri ile kolayca ayırt edilebilmektedir.<br />
<br />
Caique Papağanı:Küçük papağan türleri arasında yer alan Caique, enerjili halleri ile dikkat çekmektedir. Amazon Havza’sında yaşayan bu tür, etrafta dolaşmayı ve sırtıyla oynanmasını çok sevmektedir. Caique papağanı, siyah başlı ya da beyaz karınlı olmak üzere iki farklı fizikte bulunmaktadır.<br />
<br />
Şahin Başlı Papağan:Diğer ismi Red-fan olan şahin başlı papağan, ismini boynunda yer alan tüylerden almaktadır. Bu tüyler papağanı, bir şahin gibi göstermektedir. Amazon Havza’sında yaşayan bu tür, yaklaşık 40 sene yaşayabilmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KONUŞAN PAPAĞAN İSİMLERİ</span><br />
<br />
Papağanlar, sesleri taklit edebilme yetenekleri ile dikkat çeken bir kuş türüdür. Ancak papağan ailesinde yer alan her kuş konuşma konusunda aynı yeteneğe sahip değildir. Bunlardan bazıları daha fazla kelime söyleyebilirken, bazıları da hiç konuşmamaktadır. En çok konuşan papağan türleri ise; Amazon Papağanları, Lori Papağanı, Kakadu Papağanı, Afrika Gri Papağanı, Muhabbet Kuşları, Cennet Papağanı, Ara Papağanı ve Sultan Papağanıdır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PAPAĞANLARDA BESLENME</span><br />
<br />
Papağanların besleneme alışkanlıkları ve ihtiyaçları türlerine göre değişkenlik göstermektedir. Ancak papağanlar beslenme ihtiyaçlarına göre tohum- çekirdek ağırlıklı beslenenler ve meyve – sebze ağırlıklı beslenenler olmak üzere iki gruba toplanmaktadır.<br />
<br />
Tohum ağırlıklı beslenen papağan türleri, yiyecek ihtiyaçlarının %70’ini tohumlardan karşılamaktadır. Geri kalan kısım ise meyve ve sebzelerden alınmaktadır. Sultan papağanı, muhabbet kuşları, sevda papağanı ve Hindistan papağanı tohum ağırlıklı beslenen türler arasında yer almaktadır.<br />
<br />
Afrika gri papağanı, sülfür kakadu, ara papağanı ve Senegal papağanları sebze ve meyve ağırlıklı beslenen türler arasında yer almaktadır. Bu beslenme şeklindeki kuşlar besin ihtiyacının yarısından fazlasını meyve ve sebzeleri tüketerek sağlamaktadır.<br />
<br />
Papağanlar, bazı yiyecek türlerinden oldukça fazla etkilenmektedir. Özellikle vücutta toksin olarak tanınan bu yiyecekler, papağanın ölümüne bile neden olabilmektedir. Avakado, kafein, tütün, süt, çikolata, kiraz ve şeftali çekirdeği, mantar ve soğan; papağana asla verilmemesi gereken yiyecekler arasında yer almaktadır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PAPAĞANLARDA CİNSİYET ANLAMANIN YOLLARI</span><br />
<br />
Bir papağanın cinsiyetini anlayabilmenin en kolay yolu, yumurtlama dönemini takip etmektir. Papağanın yumurtlaması, cinsiyetinin dişi olduğu manasına gelmektedir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta papağanlarda olgunlaşmanın 3 sene sürdüğüdür. Yani dişi bir papağan ortalama 3 yaşında yumurtlamaya başlamaktadır.<br />
<br />
Papağanların ötme biçimi arasındaki farklılıklarda cinsiyeti belirlemeye yardımcı olmaktadır. Bu kapsamda erkek papağanların dişi papağanlara nazaran daha melodik bir şekilde öttüğü kabul edilmektedir. Ötüş şeklindeki bu fark en net Sultan Papağanlarında fark edilebilmektedir. Ancak sadece ötmesine bakılarak papağanın cinsiyeti hakkında net bir sonuca ulaşılamamaktadır.<br />
<br />
Bazı papağan türlerinde dişi ve erkek türlerin tüyleri arasında bariz bir farklılık bulunmaktadır. Afrika Gri Papağanı tüyleri incelendiğinde cinsiyeti hakkında bilgi edinilebilen cinsler arasında yer almaktadır. Buna göre; bu türün erkek papağanının yanağındaki turuncu benekler, dişisine kıyasla daha büyük ve belirgindir.<br />
<br />
Bir papağanın cinsiyeti; yumurtlama dönemi, ötme karakteri ve tüy özelliklerine bakılarak tahmin edilebilmektedir. Ancak bu yollardan hiçbiri kesin bir sonuç vermemektedir. Papağanların cinsiyeti hakkındaki net bilgiye ancak bir DNA testi ile ulaşılabilmektedir. DNA testi, dişi ve erkek kuşların eşey kromozomlarına bakarak en net bilgiye ulaşabilmektedir.<br />
<br />
GirişSonyıllardaKuşGribi(Avianinfluenza)yüzündenhaketmediğişekildetoplukatliamauğrayangüvercinlerleinsanoğlunundostluğu,haberleşmeninengüvenlivesüratliyapılmasınıngerektiğineinanıldığıgündenbuyanasürmüştür(Çerçi,2003;Lanneau,2006).Dünyada300’denfazlaırkıolangüvercinleroldukçasüratliuçarveaniyöndeğiştirebilirler.Postagüvercinlerisaatte70kmsüratyapabilir.Dişigüvercinyuvayagenellikleikiyumurtabırakır.Yıldayaklaşıkolarak3-6kezkuluçkayayatabilirler.Kuluçkasüresi17günsürer.Yavruyetiştirmesüresiise23-25gündür.Yavrularancak30-35günlükoluncakorkusuzcauçupanavebabalarındanbağımsızolarakhareketedebilir(Kiziroğlu,2000;www.guvercinbirligi.com,2011).Sağlıklı ve verimli bir güvercin  yetiştiriciliği  yapabilmek  için,  öncelikle güvercinlerin  yaşayacağı uygun yaşam  ortamının sağlanması  gerekir.  Ancak  bu  ideal  ortamı  sağlamak için,bu şartların tümünün bir arada bulunması gerekir. Bunlardan birisi eksik olursa, güvercinin ilk önce verimi düşer, ardından sağlığı olumsuz etkilenir ve nihayetinde ölür(Türedi,2006;Mosca,2011b).Bu  derlemede  güvercin  yetiştiriciliğine  ilişkin  bazı temel konular verilmeye çalışılmıştır. Böylece güvercin yetiştiriciliği  konusunda  çalışmak  isteyebilecekler  için yetersiz olan Türkçe kaynaklara destek olunacaktır.BarınakGüvercinler için barınak söz konusu olunca akla çeşitli şekillerde  yuvalar,  kafesler  ve  kümesler  gelir.  Bu barınaklar, kişinin maddi olanakları elverdiğince çeşitli ebat ve şekillerde olabilir. Burada önemli olan, güvercin için  ideal  barınma  ortamının  sağlanmasıdır. Güvercinbarınakları evin bir bölümü, bahçe, tavan arası,  damve teras gibi  herhangi  bir  uygun  ortamda  kurulabilir(Mosca,2011a). Bahçe,  dam  ve  teras  gibi  açık  ortamlarda  kurulan kümeslerin  tabanını  yerden  kesmek  ve  bir  miktar yüksekte inşa etmek, kümes tabanının kuru kalması ve mikropların üremesini engelleyici işlev görür.Güvercin yetiştiricilerinin  özen  göstermediği  bir  detay,  yüksek paralar  harcayıp  güvercinlerini  satın  aldıkları  halde, onların  barınacağı  barınağı  çok  ucuz  ve  kalitesiz malzemelerden yapmalarıdır. Barınakta güvercinler için yeterli alanın planlanması önemli  bir  konudur(Bozkır,2006).  Her  yetiştirici  belli  bir  alanda  maksimum Derleme<br />
Güvercinlerde Bazı Temel Bakım ve Besleme KurallarıHayvansal Üretim 53(1), 201245güvercin yetiştirmek ister, çünkü bu durumda masraflar azalır. Ancak masrafı azaltmak uğruna, belli bir alana gereğinden  fazla  güvercin  koymak,  güvercinlerin verimini  ve  sağlığını  olumsuz  etkiler(Savaş,2006a; 2006b). Güvercin  barınakları  planlanırken,  çok  değerli  olan güvercin  gübresinin zayiedilmesi  önlenmelidir. Osmanlılar  zamanında  “koğa”  adı  verilen  güvercin gübreleri önemli bir ihraç  maddesi idi. Osmanlı arşiv belgeleri,  yurt dışına ihraç edilen güvercin gübresinden önemli miktarda gelir sağlandığını ortaya koymaktadır.Yurt  içinde  tüketilen  güvercin  gübresi ise  Kapadokya bölgesindeki  üzüm  bağları,  Kayseri  yöresinde  boya sanayinde kullanılan cehri bitkisi üretiminde, Diyarbakıryöresindeki karpuz üretiminde kullanılmıştır. Güvercin gübresi üretmek için özel şekilde tasarımve inşa edilen yapılara  Kayseri’de  “güvercinlik”,  Diyarbakır’da  ise “boranhane” adı verilmekte idi (Karagöz, 1999;Gülyaz, 2000;Büyükmıhçı,2006).IşıkBarınakları  kurarken,  cephesini  en  fazla  güneş  ışığıalacak  şekilde  ayarlamak  önemlidir.  Bu  yüzden  eğer ortam  uygun  ise,  barınağın  ön  cephesi  güney  veya güneydoğu  yönüne  bakmalıdır.  Eğer  güvercinler  evin bir bölümü veya çatı gibi kapalı bir yerde ise, o zaman güvercinin bulunduğu ortamın güneye veya güneydoğu cephesine  bakmasına  dikkat  edilmelidir. Böylece sabahın ilk  ışıklarının  güvercinler  üzerine  düşmesi sağlanmış olur. Bunun en önemli faydası, gece boyunca soğumuş  olan  kümesinkısa  zamanda  ısınmasıdır(Mosca,2011c). Güvercinlerin  bulunduğu  barınağın güneşi en fazla alacak şekilde planlanmasının başka bir önemi  de,  özellikle  yavrular  içindir.  Büyüme hormonunun  salgılanabilmesi  için  esansiyel  olan D vitamini organizma tarafından ancak güneş ışığı altındasentezlenebilir.  Böylece  büyüme  ideal  hızda  olur (Yılmaz,2008).  Ayrıca  güneş  gören  ortamlarda, havadaki nispi nem ve zemindeki ıslaklık kısa sürede normal  seviye  iner.  Bu  ise,  ortamdaki  mikropların üremesini engelleyici etki yapar. SıcaklıkGüvercinlerin  barınaklarındaki  sıcaklık  ne  olmalıdır sorusu önemlidir. Bu sorunun en basit cevabı, insanın rahat ettiği iklim şartlarında güvercinler de rahat eder. Bu  yüzden  çok  soğuk  havalarda,  güvercinlerin  fazla üşümesinin  önüne  geçilmeli;  çok  sıcak  havalarda  ise barınak  içi  serinletecek  önlemler  alınmalıdır.  Soğuk havalarda gereksiz yere kapı ve pencere açmamak dahi yeterli bir önlem olabilir. Aşırı sıcak havalarda karşılıklı pencere  açarak  hava  cereyanı  sağlamak,  barınağın önüne  gölgelik  yapmak  gibi  önlemler  pratik  çözüm çareleri olarak düşünülebilir(Mosca,2011a).NemAşırı  nem  güvercin  barınaklarında  mikrop  üremesini kolaylaştırır.  Nem  oranının  normalden  az  olması  ise, tozlanmayı artırır ve güvercinlerde bir takım solunum yolu başta olmak üzere, bazı rahatsızlıklarınçıkmasına neden olur(Türkyılmaz,2008). Güvercin barınaklarındave yaşadıkları diğer ortamlardaki nem oranının uygun değerlerde  olması,  başarılı  bir  güvercin  yetiştiriciliği için gereklidir (Mosca,2011a).HavalandırmaHavalandırmanınbarınaklarda  sağlanması  nispeten zordur.  Çünkü  havalandırma  için  barınağın  penceresi veya  bir  kısmı  açıldığında,  hava  şartlarının  soğuk olduğu  zamanlarda  barınağın  iç  sıcaklığını  ayarlamak zorlaşır. Sıcaklığı artırmak için barınak kapalı tutulduğu zaman  ise  barınak  içi  ortamhavasız  kalır.  Bu  ise güvercinlerin  sağlığını  direkt  olarak  etkileyen  bir durumdur. Bu olumsuz durumu ortadan kaldırmak için en  pratik  çözüm,  barınağın rüzgâralmayan    bir cephesine elektrikle çalışan herhangi bir havalandırma fanı  veya  aspiratör/vantilatör  yerleştirmektir.Ayrıca barınağın tavanında açılacak uygun büyüklükte bir baca ilebarınakta istenmeyen CO2, zararlı ve zehirli gazlarile  kötü  kokuların  dışarıya  çıkması  sağlanmalıdır. Dikkat edilmesi gereken en önemlikonu, havalandırma sağlarken,  barınak  içindehava cereyanımeydanagetirmemektir. Hava cereyanıkuşların  hastalanmalarına yol açabilir(Öncel ve ark.,2001).Barınak hijyeniBarınakta  sağlıklı  bir  ortam  sağlamak  için  barınak temizliği  ve  dezenfeksiyonu birlikte  ve  sık  sık yapılmalıdır. Kimi  yetiştiriciler  güvercin  barınaklarını her  gün  veya  birkaç  günde  bir  temizlemektedir.  Bazı yetiştiriciler“güvercin  dışkılarını  temizlemediğim zaman,kümes daha sıcak  vegüvercinler daha sağlıklı oluyor”  gerekçesi  ile güvercin  dışkılarını  olduğu  gibi bırakırlar.  Bilimsel  ve  modern  bir  güvercin yetiştiriciliğinde  böyle  bir  uygulamanın  yeri olmamalıdır.  Güvercin  dışkı  ve  yem  artıklarından meydana  gelen  yığının  barınak  içinde  kalması, mikropların üremesi için çok uygun birortam doğurur. Bu yüzden güvercin barınakları günlük, günlük olmasa da  iki  günde  bir  temizlenmelidir.Eğer  güvercin sahibinin  diğer  işlerinin  yoğunluğu  nedeni  ile  taban temizliği sık sık yapılamıyorsa, uygulanması gereken en <br />
YılmazHayvansal Üretim 53(1), 201246kısa  yol,  barınak  tabanına  ızgara  sistemi  yapmak  ve güvercinler  ile  barınak  tabanında  biriken  dışkı  ve artıkların temasını kesmektir.(Metiner,2007)Yavru bakımıGüvercinlerde  kuluçka  süresi  ortalama 17  gündür(Petek,2004).  Bu  sürenin  sonundayumurtadan  çıkan güvercin  yavrularınınilk  hafta  gözleri  kapalıdır. Vücutlarında  telekli  tüy  yerine,  hav  tüyüolarak adlandırılantüyler bulunur.    Yavrularyumurtadan çıktıklarında  kendi  başlarına  beslenemezler.  Yeni yumurtadan  çıkmış  yavru ilk hafta, ana  ve  babanın kursağındasalgılanan,  yöreleregöre  değişik  adlarla anılsa  da,  genellikle  Anadolu’da  maya  olarak adlandırılan bir besin ile beslenirler. Bu besinebilimsel literatürde“kursak  sütü” yada“güvercin  sütü”  adı verilir(Anonim,1986;Anonim,1992a;Anonim,1992b;Anonim,1993a;Anonim,1993b;Petek,2004).Dahasonra yavrulara, yavaş yavaş ana ve babanın kursağında ıslatılmış  dane  yemverilmeye  başlanır.Yavru döneminde ebeveynlerinbeslenmesine özen göstermek gereklidir.  Her  ikisi  de sabah  ve akşam olmak  üzere,günde iki kez yemlenmelidir(Bozkır,2006).İlk hafta kursak sütü ile beslemenin bitmesine paralel olarak,    yavrulartüylenmeyebaşlar. İkinci  hafta boyunca, yemleri kursakta ıslatıp, yavruya verme süreci devam  eder.  Yavrular  iki  haftalık  olunca,yavruların önlerine  yiyebilecekleri  incelik  ve  kalitedeyem bırakılmalıdır.  Yemyemeye başlayanyavruların önünde, yemi ile birlikte mutlakayeterli miktarda su da bulunmalıdır(Bozkır,2006).BeslemeGüvercinlerin diğer evcil çiftlik hayvanlarına göre daha ufak  yapılı  olması  ve  az  yem  tüketmesi  nedeni ileyemlerinin  hazır  alınmasında  veya  en  azından  yemler bilgisi, besin maddeleri, rasyon yapım tekniği gibi lisans derslerini  almış  yetkili  birine  yemin  hazırlatılmasında veya  danışılmasında  büyük  fayda  vardır.  Çünkü  yem rasyonlarında  ideal  karışımın  hazırlanması  ve  enerji değeri,  ham  protein,  ham  selüloz,  ham  kül,  mineral maddeler  gibi  hayati  öneme  sahip  kriterlerin tutturulması,  yavruların  ideal  bir  büyüme  sağlaması, yetişkin  kuşların  ise sağlıklı  olarak hayatını  devam ettirmesi bakımından önemlidir (Öncel ve ark.,2001). Örneğin yem karışımı hazırlanırken hububat türü enerji maddelerinin    rasyona    fazla    eklenmesi    sonucunda bilhassa  yetişkin  kuşlarda  yağlanma  problemi görülebilirYem karışımında protein içeren baklagillerinaz katılmasıise,  yemde  proteinin  ideal  değerden  az olmasına yol açar ve yavru ve genç kuşlara böyle bir yem  maddesinin  verilmesi  durumunda,  sağlıklı  bir büyümeden  bahsedilemez. Yem  karşımı  hazırlanırken kalsiyum kaynağı olarak kullanılan mermer  tozunun  az katılması durumunda, genç hayvanların kemik gelişimi geri  kalacağı  gibi,  yumurtlama  sezonuna  girecek  dişi kuşların ise yumurta verimlerinin düşmesine neden olur. Çünkü  yumurta  kabuğunun  ana  maddesi  kalsiyumdur(Yılmaz,2008). Hasta ve yaralı bakımıHasta ve yaralı kuş için ilk önce yapılacak iş, yara veya hastalığını teşhis ve tedavi yoluna gitmektir. Daha sonra kuşu barınakta mümkün olan en sessiz, tenha ve güvenli köşeye yerleştirmelidir. Kuşun yerleştirildiği yer ayrıca barınağın  en sıcak  bölgesi  olmalıdır.Çünkü  hasta  ve yaralı  kuşlar  düşük  sıcaklıklardan  daha  kolay etkilenirler.  Hasta  ve  yaralı  kuşun  hareket  yeteneği kısıtlı olduğundan, diğer kuşların  ve barınağa  girmesi muhtemel diğer zararlı hayvanların zararından korumak önemlidir.  Yiyeceğinin  ve  suyunun  temiz  olmasına dikkat  edilmelidir.  Ayrıca  hareket  kabiliyetinin  kısıtlı olması dikkate alınarak, hasta veya yaralı kuşun yiyecek ve  suya  çok  kolaylıkla  uzanabilecek  bir  pozisyonda olmasına dikkat edilmelidir (Branson ve ark., 1994).Etçi güvercin yetiştiriciliğiTürkiye’de  alışılmış  bir  uygulama  olmasa  da, zamanında  Osmanlı  padişahlarının  menüsünde  saygın bir  yeri olan  güvercinlerin, gelecekteTürkiye’de yine bir  gıda  maddesiolabilecekleri  düşünülmelidir(Haydaroğlu,2003;Bilgin,2004;Işın,2009;Keskin,2010).  Günümüzdeyurt  dışında,büyük  çapta  etlik güvercin  yetiştiriciliği  yapanülkeler  bulunmaktadır(Sarıca ve ark.,2003). Güvercin  gelecekte,  stratejik  bir gıda maddesi konumuna gelebilir.Çünkü güvercin kuş türleri  içinde  en  hızlı  büyüyen  türdür. Güvercinin kuluçka süresi oldukça kısa olup, ortalama 17 gündür (Petek,2004).Bir çift güvercinden bir yılda 10-14 yavru büyütülebilmektedir.  Yavru  güvercinler  26-30  günlük yaşta  500  gr  canlı  ağırlığa  ulaşmakta  ve pazarlanmaktadır.ABD’nde “squab production” olarak adlandırılan etçi güvercin yetiştiriciliği en yaygın olarak Victoria  Eyaletinde  yapılmaktadır. Etçi  güvercin yetiştiriciliği  özellikle  İtalya,  Fransa,  Belçika  ve Macaristan  gibi  bazı  Avrupa  ülkelerinde  yaygındır. ABD’nde güvercin ıslahına ilişkin ilk çalışmalar 1901 yılında gerçekleştirilmiş, 1902 yılında ise 1.000 başlık ilk  etçi  güvercin  yetiştirme  çiftliği  kurulmuştur.  1907 yılında  ise  bu  tip  etçi  güvercin  yetiştiren  işletmelerin sayısı 100’ü bulmuştur(Sarıca ve ark.,2003).En yaygın etçi güvercin ırkları olarak King, Carneau, <br />
Güvercinlerde Bazı Temel Bakım ve Besleme KurallarıHayvansal Üretim 53(1), 201247Mondaine,  Renkli  Teksas  ve  Homer  (Posta/Yarış) sayılabilir. King ırkı geniş göğsü ve yüksek döl verimi ila  tanınmıştır.  Ergin  canlı  ağırlık  ortalama  800  gr civarındadır.Carneau  ırkının  anavatanıFransa’dır  ve ergin  canlı  ağırlık  yaklaşık  olarak  650-700    gr civarındadır.  Mondaine  ırkı  Fransa  ve  İsviçre  kökenli olarak  bildirilmiştir  ve  minimum  ergin  canlı  ağırlık dişilerde 800 gr, erkeklerde 900 gr civarındadır. Bakım ve  besleme  durumuna  göre  canlı ağırlık  oldukça yukarılara  çıkabilmektedir.  Renkli  Teksas  güvercini 1950’li  yıllarda  ABD’nde  renkli  King  ile  Mondaine ırklarının  melezlenmesi  ile  elde  edilmiş  bir  güvercin ırkıdır.  Ergin  canlı  ağırlık  600-900  gr  arasında değişmektedir. Homer ırkı Türkiye’deposta veya yarış güvercini  olarak  tanınan  bir  güvercin  ırkıdır.  Hızlı büyüme, yüksek yemden yararlanma kapasitesi ve ağır yapılı  vücutları  ile  en  popüler  etçi  güvercin ırklarındandır  (Sarıca  ve  ark.,2003). Gıda gereksinimininsürekliarttığı  dünyada  etçi  güvercin yetiştiriciliği öncelikle zooteknistler tarafından üzerinde durulması gereken konulardan birisidir. SonuçBaşarılı  bir  güvercin  yetiştiriciliği  yapabilmek  için, öncelikle  hayvanların  yaşayacağı  en  uygun  yetiştirme şartlarının  hayvanlar  için  sağlanması  gereklidir.  Bu yapılmadığı  takdirde  önce  hayvanların  çeşitli verimlerinde düşme görülür, daha sonraki aşamada ise çeşitli  rahatsızlıklar  ve  peşindenölüm  gelebilir. Güvercinlerin öncelikle barınaklarının iyi planlanması, içinde gerekli donanımların sağlanması gerekir. Barınak içinde ışık, sıcaklık, nem, havalandırma gibi hayvanlar için  hayati  öneme  sahip  faktörler  en  uygun  şartlarda sağlanmalıdır.  Bu  şartlar  sağlandıktan  sonra  diğer önemli  bir  konu sağlığa  uygunlukkonusudur.  Hijyen korumaya yönelik tedbirler alınmalı ve böylece çıkması muhtemel  hastalıklar  önlenmelidir. Barınak  içinde uygun  yaşama  şartları  sağlanan  güvercinlerde  diğer önemli bir konu ideal beslemenin yapılmasıdır. İdeal bir besleme  yapmanın  yolu,  dengeli  bir  rasyon hazırlamaktan  geçer.  Bir  rasyonun  temel  öğeleri  olan enerji sağlayan hububatlar, protein sağlayan baklagil ile mermer  tozu,  tuz,  vitamin  ve  mineral  gibi diğer öğeler dengeli  bir  oranda  yeme  katılmalıdır.  Güvercin  hızlı büyüyen bir kuş  türüdür  vegelecekte  güvercin  etçi hayvan materyali olarak önem kazanabilir TeşekkürÇalışmalarımda  her  zaman  yanımda olan ve  beni yönlendiren doktora hocam Prof. Dr. Mehmet Ertuğrul (Ankara  Üniversitesi)  ile  her  zaman  tavsiyelerde  ve<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Dünyanın en pahalı kuşları</span><br />
<br />
Kuşçuluk, bazı kişiler için hobi hatta bir tutku. Kuşlar besleniyor, satın alınıyor, yeni türler üretilmeye çalışılıyor. Ancak bu hobi, pek ucuz değil. İşte el yakan o kuşlar...<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">1- SÜMBÜL AMERİKAN PAPAĞANI</span><br />
Anayurdu Güney Amerika olan bu papağan türünün en büyük özelliği diğerlerine göre konuşma kabiliyetinin daha yüksek olmasıdır. Fiyatları ise 10.000 ile 30.000 arasında değişiyor.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">2- SEREMA</span><br />
Bu türün kökeni Malezya’ya dayanıyor özelliği ise bodur olmaları. Fiyatı ise yaklaşık olarak 17.000 TL.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">3- PALMİYE KAKADU</span><br />
Bu kuşun en büyük özelliği kızdıkları zaman yüzündeki kırmızı noktanın maviye dönüşmesidir. Fiyatı ise yaklaşık olarak 32.000 TL dir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">4- TAKLACI GÜVERCİN</span><br />
Türkiye’de de çok fazla meraklısı bulunan güvercinlerin cinsine göre fiyatları değişiyor. Bu güvercinimizin fiyatı ise 13.000 TL dir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">5- BOLT</span><br />
İsmini dünyanın en hızlı insanını Usain Bolt’ dan alan bu güvercin dünyanın en pahalı kuşu unvanını elinde taşıyor. Belçika’da düzenlenen açık artırmada Çinli bir iş adamının aldığı güvercinin fiyatı 850.000 TL’dir. Evet, yanlış okumadınız, onun bu kadar pahalı olasının sebebi ise yarışçı güvercin olmasıdır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SÜS HOROZU</span><br />
Fiyatı yaklaşık olarak 15.000 TL olan bu horozlar Bursa’da yetiştiriliyorlar.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TUKAN</span><br />
Gagası neredeyse vücudu kadar olan bu papağınımsı kuşun ana vatanı Güney Meksika. Fiyatı ise 25.000 TL.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hoby Kuşçuluk Nedir Güvercin Besiciliği Nedir?</span><br />
<br />
Kuş besleme, genellikle bir kuş besleyici aracılığıyla yabani kuşları besleme etkinliğidir. Kuş besleme tipik olarak kuş meraklılarının bir etkinliği olarak düşünülür. Yabani kuşları besleyen insanlar genellikle kuşları varoş ve yerel yerlere çekmeye çalışır. Bu, bir besleme istasyonu kurmayı ve kuş yemi tedarik etmeyi gerektirir. Yiyecekler arasında tohumlar, yer fıstığı, satın alınan yiyecek karışımları, yağ, mutfak artıkları ve süet sayılabilir. Ek olarak, kuşları kursak sindirmeye yardımcı olarak gıdaların öğütülmesine yardımcı olmak için mahsullerinde depoladıkları bir kuş banyosu ve gastrolit (kum) sağlanabilir.<br />
<br />
Ekmekleri parklarda, göllerde ve nehirlerde su kuşlarına vermek de tüm dünyada popüler bir aktivitedir. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Etkisi</span><br />
<br />
İngiltere'nin Sheffield kentinde yapılan bir araştırma, bahçe kuşlarının bolluğunun, kuş besleme düzeyleriyle arttığını buldu. Bu etki yalnızca düzenli olarak ek gıdalar alan türlerde belirgindi ve kuş beslemesinin kuş bolluğu üzerinde doğrudan bir etkiye sahip olma ihtimalini arttırdı. Buna karşılık, besleme istasyonlarının yoğunluğunun, bir mahallede bulunan farklı kuş türlerinin sayısı üzerinde bir etkisi olmamıştır.<br />
<br />
Kuş besleyicilerin kullanımının çevre sorunlarına neden olduğu iddia edildi; Bunlardan bazıları The Wall Street Journal'da yayınlanan bir ön makalede vurgulanmıştır.<br />
<br />
Yabani kuşlarını çeşitli kuş yiyecekleri ve kuş besleyicileri ile şımartacak ateşli kuş besleyicileri tarafından büyük miktarda para harcanmaktadır. 16 yaşın üzerindeki 55 milyondan fazla Amerikalı, yabani kuşları besliyor ve yılda 3 milyar dolardan fazla kuş yemine, 800 milyon dolar ise kuş banyoları, kuş evi ve diğer kuş besleme aksesuarları için harcıyor. Faaliyet kuş besleme hobisi için malzeme ve ekipman satan bir sektör ortaya çıkardı.<br />
<br />
Bazı şehirlerde veya şehirlerin bazı yerlerinde (örneğin, Londra'daki Trafalgar Meydanı), güvercinleri beslemek yasaktır, çünkü bu hassas türler ile rekabet ettikleri için ya da bol miktarda ve kirlilik ve / veya gürültüye neden olabilir<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Güvercin Yetiştiriciliği</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÜVERCİNGİLLER (COLUMBIDAE)</span> <br />
<br />
Columbiformes takımı iki alt takıma ayrılmaktadır. Bunlardan biri Columbae, diğeri ise Pterocletes’dir. Columbae alt takımı ise iki familyadan meydana gelmektedir. Bunlardan ilki Columbidae diğeri ise Raphidae’dir.<br />
Konumuzu oluşturan Columbidae familyasının güvercin ve kumruları da içine alan bir çok alt familyası bulunmaktadır. Columbidae familyası içine dahil olan 250’den fazla kuş türü bugün dünyanın kutuplar hariç hemen her yerine dağılmış olarak yaşamaktadır. Toplu halde yaşama eğiliminde olan kuşlardır.<br />
Ülkemizde Columbidae familyasının üyelerinden sadece 7 tanesine doğal olarak rastlanmaktadır. Bu araştırma ülkemizde rastlanan 7 türü tanıtmayı amaçlamaktadır. Bu 7 türü tanıtmadan önce Columbidae familyasının bazı özellikleri üzerinde durmak istiyoruz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÜVERCİNGİLLERİN GENEL YAPISI</span><br />
<br />
Bu gruba giren kuşların çoğu orta irilikte, küçük ve yuvarlak başlı, kısa ayaklı, uzun ve sivri kanatlı kuşlardır. Yerde beslenmeye uyarlanmış bir vücut yapıları bulunan bu kuşlar iyi uçucudurlar.<br />
Güvercingillerin gaga biçimleri beslenme alışkanlıklarına göre değişiklik göstermektedir. Güvercingiller genellikle tane (tohum) ile beslenen kuşlardır. Ancak yurdumuzda bulunmayan ve meyve ile beslenen bazı türleri de vardır. Tane ile beslenen türlerde gaga, uzun ve incedir. Meyve ile beslenenlerde ise gaga kalın ve papağanlarınkine benzer şekilde ucu kancalıdır.<br />
Güvercingillerde yemek borusunun üzerinde yer alan ve besinleri depolamaya yarayan bir kursak bulunmaktadır. Ağızlarında diş gibi kesici ve öğütücü organları bulunmadığından güvercinler yediklerini direkt olarak kursaklarına gönderirler. Besinlerin depolanma ve sindirilme işlemi kursakta başlar ve tohumları öğütebilecek kadar gelişmiş olan taşlıkta devam eder. Tohumla beslenen güvercingillerde bağırsak uzundur. Meyve ile beslenenlerde ise daha kısadır.<br />
Güvercingillerde bahar ayları ile birlikte çiftleşme ve yumurtlama dönemi başlar. Erkek güvercinler kendi üreme bölgelerini diğer erkeklere karşı koruma eğilimindedirler. Genellikle erkek kuş kendi üreme bölgesinde öterek dişi kuşu buraya çeker ve çiftleşirler. Dişi kuş, türe göre değişmekle birlikte genellikle iki tane yumurta yapar. Yuva yeri seçimi ağaç dalları üzeri, ağaç ve kaya kovukları, hatta toprak üzerine bile olabilmektedir. Güvercin yuvaları, diğer bazı kuşlarla karşılaştırıldığında son derece basittir. Çalı çırpıdan oluşan ufak bir yığınak şeklindedir.<br />
Dişi ve erkek kuş nöbetleşe olarak kuluçkaya yatarlar. Kuluçka süresi ortalama 15 gün kadardır. Yavrular yumurtadan çıktıklarında tüysüz ve gözleri kapalıdırlar. Yavrunun bakımı da gene ana ve baba kuş tarafından ortaklaşa yürütülür. Yavrunun gözleri 5-6 gün içinde açılır. 1 aylık olduklarında bütün tüyleri çıkmış ve uçabilecek hale gelmiş olurlar. Başlangıçta yavrunun gagası yumuşaktır ve kendi kendine yem yiyemez ve ana ve babası tarafından beslenir. Gaganın sertleşmesi 40 gün kadar sürmektedir. Bu sürenin sonunda yavru kuş kendi başına beslenebilecek ve tam olarak uçabilecek konuma gelmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÜVERCİNGİLLERİN FARKLI ÖZELLİKLERİ</span><br />
<br />
Güvercin, insanoğlunun evcilleştirdiği ilk kuş olma özelliğini korumaktadır. Dolayısıyla güvercin yetiştiriciliğinin tarihi de oldukça eskilere kadar gitmektedir. Güvercingilleri diğer kuşlardan ayıran bazı önemli özellikler bulunmaktadır. Bunların başında, su içme şekilleri ve yavru besleme özellikleri gelmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SU İÇME ŞEKİLLERİ</span><br />
<br />
Güvercingillerde su içme şekli diğer birçok kuştan farklıdır. Diğer kuşlar, bir yudum su alıp kafalarını yukarı doğru kaldırarak suyu yutarlar. Kuşlarda burun delikleri ile gagaları arasını kapatabilecek bir yapı bulunmaz. Bu nedenle kuşlar, vakum oluşturup suyu ememezler. Suyu gırtlaklarına iletebilmek için kafalarını yukarı kaldırma gereksinimi duyarlar. Ancak güvercingiller, burun deliklerini de suya daldırırlar ve yemek borusundaki kasların yardımı ile vakum oluşturarak aynı memelilerde olduğu gibi suyu emerek içerler. Bu özellik sadece güvercingiller familyasına ait kuşlarda bulunmaktadır. Bu özellikleri nedeni ile güvercinlerin içecekleri su kaynaklarının ya da su kaplarının gaga ve burun deliklerini daldırabilecekleri derinlikte olmaları gerekir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÜVERCİN SÜTÜ SALGISI</span><br />
<br />
Bütün kuşlar içinde yalnızca Columbidae (güvercingiller) üyelerinde rastlanan benzersiz bir özellik yavruların beslenmesi için “güvercin sütü” adı verilen bir salgının salgılanmasıdır. Yavrular yumurtadan çıktıktan sonra yaklaşık bir hafta süre ile bu salgı ile beslenirler. Daha sonra ana ve babalarının kursaklarında öğüttükleri yarı sindirilmiş besinle beslenmeye geçerler. Yavru kuş gagasını ebeveynlerinin ağzının içine sokar ve ebeveynlerinin kusmasını sağlayarak bu salgıyı alır.<br />
Güvercinin beynin altında bulunan hipofiz bezinin salgıladığı prolaktin adı verilen bir hormon, bu salgı mekanizmasını harekete geçirmektedir. Kursak çeperinden salgılanan bu besleyici maddenin bileşimi memelilerdeki süte oldukça yakındır. Halk arasında “kuş sütü” olarak bilinen bu salgı, güvercinlerde sadece kuluçka dönemi sonuna doğru yaklaşık bir hafta süre ile salgılanan bir maddedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÜVERCİNGİLLERİN YURDUMUZDA BULUNAN ÜYELERİ</span><br />
<br />
250’den fazla üyesi bulunan güvercingiller ailesinin yurdumuzda sadece 7 türü doğal olarak  yaşamaktadır. Bu 7 türden biri göçmen, diğerleri yerli kuştur. Evcil güvercini de dahil edersek 8 tür olduğunu söyleyebiliriz.<br />
<br />
1) Kaya Güvercini (Columba livia)<br />
2) Tahtalı (Columba palumbus)<br />
3) Gökçe Güvercin (Columba oenas)<br />
4) Evcil Güvercin (Columba domestica)<br />
5) Kumru (Streptopelia decaocto)<br />
6) Küçük Kumru (Streptopelia senegalensis)<br />
7) Üveyik (Streptopelia turtur)<br />
8) Doğu Üveyiği (Streptopelia orientalis)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KAYA GÜVERCİNİ  (Columba livia)</span><br />
<br />
Evcil güvercinlerin atası olduğu kabul edilmektedir. Görünüş olarak evcil güvercinlere benzer. Gövdesi kurşuni mavidir. Kanatlar açık kurşuni mavi olup üzerinde iki tane siyah şerit (çubuk) bulunur. Boyun yanları yanardöner erguvani ve yeşil renktedir. Kuyruk tüylerinin ucu siyahtır. Kuyruk üstü tüyleri beyaz ya da açık gridir. Kanat altları beyazdır. Gaga siyah, ayaklar kırmızı, tırnaklar siyah, göz rengi koyu portakal, kırmızı, göz halkası sarıdır. Boyu 32 cm’dir. Kırlarda, tarlalarda kaya kovuklarında yaşar. Dünyada en yaygın olan güvercin türüdür. Bu türün şehirlere adapte olmuş bir grubu “şehir güvercini” adı ile anılır. Cami avlularında, şehir meydanlarında büyük gruplar halinde karşılaştığımız bu güvercinler, son yıllarda evlerin çatılarına ve balkonlarına kadar yayılmışlardır.<br />
Kaya güvercinlerinde eşlerin birbirine bağlılığı ömür boyu devam eder. Dişi kuş iki yumurta yapar. Yılda üç kez kuluçkaya yattıkları olur. Kuluçka süresi 18 gündür. Yavrular 1 ay içinde yem yiyebilecek ve uçabilecek hale gelirler. Yavruların eşeysel olgunluğa erişmeleri 6 ay kadar sonra olur.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TAHTALI  (Columba palumbus)</span><br />
<br />
Güvercinlerin en irisidir. Boynun iki yanında ve kanatlarında beyaz bantlar bulunur. Boyundaki beyaz bant sadece erişkin kuşlarda vardır. Genç kuşlarda henüz oluşmamıştır. Özellikle uçarken kanadında bulunan beyaz şerit ile kolayca ayırt edilebilir. Boyun kısmı parıltılı yeşil, göğüs kısmı erguvani ve kanat uçları siyahtır. Kuyruk diğer güvercinlere göre daha uzundur. Gaga sarı, bacaklar kırmızıdır. Boyu 40 cm kadardır ve sert kanat vuruşları ile uçar. Yapraklı ve iğneli yapraklı ormanlarda, dağlık alanlarda yaşar. Meşe palamudu ormanlarında sık rastlanır. Yurdumuzda ormanlık ve ağaçlı bütün bölgelerinde bulunur. Yuvasını ağaç dalları arasına, ağaç kovuklarına yapar. Dişi kuş 2 yumurta bırakır. Kuluçka süresi 15–18 gündür. Yılda iki kere kuluçkaya yatar. Yavrular 1 aylık olduklarında yem yer ve uçabilirler. Yavrular ikinci yaşın ortalarında eşeysel olgunluğa ulaşırlar. Bu kuşlarda yuvayı erkek kuş hazırlamaktadır. Eş seçimi sezonluktur. Her sezonda yeni eş edinilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÖKÇE GÜVERCİN (Columba oenas) </span><br />
<br />
Görünüş olarak kaya güvercinine benzer. Ancak rengi daha koyu mavi ve kurşunidir. Göğüs koyu erguvanidir. Kuyruk sokumunda beyazlık bulunmaz. Kanatları üzerindeki siyah şeritler  (kolon) daha incedir. Kuyruk ucundaki siyah bant ise daha geniştir. Boyu 33 cm’dir. Gaganın dip kısmı kırmızı, uca doğru sarımsı, ayaklar ise kırmızıdır. Gözü koyu renklidir.<br />
Ağaç, kaya ve toprak kovuklarına yuva yapar. Yaşlı ormanları sever. Kışın açık arazide bulunur. Yılda üç kez aynı yuvada kuluçkaya yatar. Kuluçka süresi 17 gündür. Yavruları 25 günde yem yiyebilecek hale gelirler. Eş seçimi sezonluktur. Her türlü tane ve tohumla beslenen bu güvercine, yurdumuzun Orta Anadolu, Akdeniz ve Güneybatı Anadolu bölgelerinde devamlı rastlanırken, Karadeniz ve Kuzeybatı Anadolu bölgelerinde yaz göçmeni olarak görülür.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">EVCİL GÜVERCİN (Columba domestica) </span><br />
<br />
Değişikliği sevmemeleri, yuvalarına ve eşlerine olan bağlılıkları, yön bulma konusundaki ustalıkları onların belli yerlere kolayca alışmalarını sağlamıştır. Gerek bu özellikleri gerekse farklı bazı nitelikleri bu kuşların insanlar tarafından benimsenmesine ve yetiştirilmelerine neden olmuştur.<br />
Tüm dünyada farklı amaç ve eğilimlerle beslenen evcil güvercinlerin dünya üzerinde 800 kadar farklı ırkı olduğu bilinmektedir. Tüm bu ırklar farklı renk, büyüklük ve özelliklere sahiptir. Bu ırklardan 100 kadarı ülkemizde de yetiştirilmektedir.<br />
Evcil güvercinin atasının kaya güvercini (Columba livia) olduğu görüşü Darwin de dahil olmak üzere çeşitli araştırmacılar tarafından savunulmaktadır. Farklı bazı ortitologlar (kuş bilimciler) ise, evcil güvercinin 2 veya 4 tür yabani güvercin türünün melezlenmesi ile ortaya çıktığı görüşünü benimsemektedirler.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KUMRU (Streptopelia decaocto)</span><br />
<br />
“Kolyeli Kumru” adı ile de bilinen bu kuş, güvercinden biraz küçüktür. Boyu 31 cm kadardır. Genel olarak üzerinde kül rengi yada bej renkler hakimdir. Boynunun gerisinde siyah bir çizgi bulunmaktadır. Bu nedenle kolyeli kumru olarak da adlandırılmaktadır. Kanat telekleri koyu gri, kuyruk telekleri ise sırtının rengindedir. Gaga gri, ayaklar ise kırmızıdır. Göz beyaz ya da açık gridir. İnsana yakın bir kuştur. Şehirlerde ve diğer yerleşim yerlerinde insanlarla birlikte yaşamayı sever. Ağaç üstlerine, elektrik ve telefon direklerine, çatı kenarlarına yuva yapar. Yaptığı yuvalar oldukça özensizdir. Dişi kuş yuvaya iki yumurta bırakır. Kuluçka süresi 15 gün kadardır. Yılda üç defa kuluçkaya yatar. Yavrular 3 haftalık olduklarında yem yiyebilecek ve uçabilecek hale gelirler. Bir yaşından itibaren eşeysel olgunluğa erişen yavrular, sezonluk olarak eş seçerler. Yurdumuzda Doğu Karadeniz sahili ile Doğ Anadolu’nun bazı yerleri haricinde her yerde rastlanır. Taneler, tohum, böcek ve üzümümsü meyvelerle beslenir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KÜÇÜK KUMRU (Streptopelia senegalensis)</span><br />
<br />
Görünüş olarak üveyiği andırmaktadır.  Boyu 26 cm olan bu kuşun kuyruğu üveyiğe benzer. Kanat örtüleri ve sırtı beneksiz kızıl kahverengi, kanat altı örtüleri gri-mavidir. Göğüsünün üst kısmında siyah benekler bulunur. Gaga siyah, ayaklar kırmızıdır. İnsanlarla birlikte bulunmayı sever. Yuvasını pencere kenarlarına, ağaç dallarına, saçak çıkıntılarına yapar. Yaptığı yuvalar oldukça özensizdir. Dişi kuş yuvaya iki yumurta bırakır. Kuluçka süresi 15 gün kadardır. Yavrular 3 haftalık olduklarında yem yiyebilecek ve uçabilecek hale gelirler. Bir yaşından itibaren eşeysel olgunluğa erişen yavrular, sezonluk olarak eş seçerler. Yurdumuzda doğal olarak Güneydoğu Anadolu’da bulunur. Diğer bölgelere buradan dağılmıştır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÜVEYİK (Streptopelia turtur</span>)<br />
<br />
Kolyeli Kumrudan biraz küçük olan bu kuşun boyu 28 cm’dir. Üveyik bir yaz göçmenidir. Yurdumuza ilkbaharda gelir. Ülkemizde kuluçkaya yatar ve yavrular. Daha sonra kışı geçirmek üzere Orta Afrika ve Güney Asya’ya gider. Yurdumuzun hemen her bölgesinde görülür. Ürkek bir kuştur. Kuş genel olarak kızılımsı pas rengindedir. Sırt ve kanat örtü tüyleri koyu kahverengidir. Karın ve kuyruk altı tüyleri beyazdır. Kuyruk tüyleri koyu gridir. Kuyruk tüylerin orta tüyler dışında kalanlarının uçları beyazdır. Gaga koyu gri, bacaklar kirli kırmızıdır. Göz portakal rengindedir. Sert ve hızlı uçar.<br />
Ergen kuşlarda boyunun yanlarında enine üç tane dalgalı siyah şerit bulunur. Bu siyah şeritlerin etrafı beyazdır. Genç kuşlarda bu şeritler bulunmaz ve renk olarak daha kahverengine yakındırlar. Özellikle ötüş sesi ile tanınan bir kuştur. Ağaçlık geniş tarım alanlarında, orman kenarlarında, bağ ve bahçelerde yaşar. Yuvasını ağaç dalları arasına veya sık çalılıklara yapar. Sıcak bölgelerde yılda iki kez kuluçkaya yatar. Dişi kuş çalı çırpıdan oluşan özensiz yapılmış yuvaya iki yumurta bırakır. Kuluçka süresi 15 gündür. Yavrular üç haftalık olduklarında yem yiyebilecek ve uçabilecek hale gelirler. Sezonluk olarak eş seçen bir kuştur.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">DOĞU ÜVEYİĞİ (Streptopelia orientalis)</span><br />
<br />
“Büyük Üveyik” adı ile de bilinen bu kuş, üveyikten biraz daha iricedir. Boyu 33 cm’dir. Büyüklük olarak bir güvercini andırır. Yaşayışı, beslenmesi, üremesi aynı üveyiğe benzer. Renk olarak sırtı ve kanatları daha koyu, üzerindeki lekeler daha büyükçedir. Kanatların altı koyu gri, uçma teleklerinin uçları siyahtır. Kuyruk teleklerinin uçları ise üveyikteki gibi beyaz değil gridir. Boyunda ergen kuşlarda bulunan beyaz zemin üzerindeki siyah şeritler üveyiği oranla daha ince ve sayıca daha fazladır. Ülkemizde nadir olarak gözlenen kuşlardan birisidir. Ana vatanı Orta ve Doğu Asya olan bu kuşa yurdumuzda sadece Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da rastlanmaktadır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÜVERCİNLERİN VÜCUT YAPILARI <br />
YAŞAMA BİÇİMLERİ<br />
<br />
GENEL BİLGİLER</span><br />
<br />
Güvercinlerin vücut yapıları bağlı bulundukları ana sınıftan yani kuşların genelinden pek farklı değildir. Bu yazı kapsamında genel olarak kuşlarla ilgili bilgiler verilecek güvercinlere özgü durumlar ise ilave edilecektir. Latince’de Aves olarak adlandırılan kuşlar sınıfı, omurgalılar grubunda sürüngenlerle memeliler arasında yer alır. Bu sınıf üyelerinin karakteristik özelliği ön üyelerinin uçmaya yarar şekilde kanada dönüşmüş olması, vücutlarının tüylerle örtülü bulunması, yumurta ile çoğalmaları ve sıcakkanlı olmalarıdır. Kuşlar sabit sıcaklığa sahip hayvanlardır. Vücut sıcaklıkları 38–40 derece arasındadır. Çoğu türlerde kemiklerin içi boş olduğundan hafif bir iskelete sahiptirler. İskelet ve vücut yapıları ile gerek dış, gerekse iç organları hemen hemen bütün kuşların aynıdır. Omurgalılar içersinde bu karakteristikleri ile başlı başına ayrı bir grup oluşturmaktadırlar. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">DIŞ GÖRÜNÜŞ</span><br />
<br />
Başlıca karakteristikleri vücutlarının çok değişik renklerde tüylerle kaplı olmaları ve gövdelerinin iki yanında yer alan kanatları ile uçabilmeleridir. Kuşların vücudunun bazı yerleri gaga, ayak, parmaklar ile akbaba gibi bazı kuşlarda boyun kısmı tüysüzdür. Kuşlarda ayaklar yürümeye, yüzmeye, tırmanmaya ve tutunmaya yarar. Ayaklar genellikle sert pullarla kaplıdır. Bazı türlerde ayakların hatta tırnaklara kadar parmaklarında tüylerle kaplı olduğu görülür. Paçalı güvercinler buna iyi birer örnektirler. Değişik şekillerdeki gaga sert keratinden oluşur. Bazı türlerde gaga yumuşak bir deriyle kaplıdır. Gaga yapıları kuşların beslenme tarzlarına bağlı olarak çok değişik şekillerdedir. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TÜYLER</span><br />
<br />
Kuş tüyleri karmaşık bir yapıdadır. Keratinleşmiş deri hücrelerinden oluşmaktadır. Telek adı verilen kanat ve kuyrukta yer alan büyük tüyler uçmaya ve dönmeye yaramaktadır. Vücudu bir kiremit örtüsü gibi kaplayan dış tüyler ise kuşu ıslanmaktan korur, alttaki ince ve yumuşak tüyler ise vücudun ısı kaybetmesini önler. <br />
Güvercinlerde kanat telekleri kabaca el telekleri ve kol telekleri olarak iki gruba ayrılabilir. El telekleri, genellikle 10 tanedir. Kanat ucundan bilek eklemine kadar sıralanır. Uçmayı sağlayan ana tüyler bunlardır. Kol telekleri adı verilen ikinci bir sıra ise, bilek ekleminden dirseğe kadar uzanır. Bu telekler ikinci derecede uçma tüyleridir. Sayıları kuş türüne göre değişmektedir. Güvercinlerde genellikle 18 adettir. <br />
Kuyruk telekleri, kuyruktaki büyük tüylerdir. Uçarken dümen görevi yaparlar. Sayıları güvercinlerde genellikle 12 dir. Bazı türlerde 14 ya da 16 ya kadar çıkabilmektedir. Kuyruk telekleri son kuyruk omuruna bağlanmışlardır. Buradaki kasların hareketlerine bağlı olarak hareket ederler. <br />
Örtü telekleri, uçma tüylerinin ve kuyruğun dibinde kiremit gibi dizilmiş kısa tüylerdir. Kanatların alt ve üstünde birkaç sıra örtü tüyü bulunur. Uçma teleklerine en yakın olan örtü tüyleri en büyük olanlardır. Hav tüyleri, teleklerin altında yer alır ve kuşun vücut ısısını korumaya yarar. Renkleri genellikle beyaz ya da gridir. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TÜY DEĞİŞİMİ</span><br />
<br />
Memelilerde ve kuşlarda kıllar, tüyler, tırnaklar dış etkilerle devamlı yıprandıklarından zamanla bunların yerine yenileri oluşur. Bu yenileme işi bazen yavaş yavaş (memelilerde deri, tırnak, kuşlarda pençe ve gaga ) bazen de belli zamanlarda ve oldukça hızlı bir şekilde oluşur. (kıl ve tüy değiştirme)<br />
Genellikle, kuşlar bütün tüylerini senede bir defa, bazıları iki defa değiştirirler. Bazı kuşlar küçük örtü tüylerini senede iki defa, kanat ve kuyruk teleklerini ise bir defa değiştirirler. Tüy değiştirme yavaş olduğundan, genellikle 1-3 ay sürdüğünden kuşlar tamamen çıplak kalmaz ve uçma yeteneklerini kaybetmezler. Örneğin güvercinler bu şekilde tüy değiştirir. Fakat kaz, ördek, kuğu, turna ve bazı bataklık kuşları uçma teleklerini birden döktüklerinden birkaç hafta uçamazlar. Bu durumlar dışında değişik tüy değiştiren türler de vardır. Bazılarında erkek ve dişi değişik zamanlarda tüy değiştirir. <br />
Tüy değiştirme genellikle yavaş ve belli bir sıraya göre olur. Güvercinlerde kanat teleklerinin değişimi, el teleklerinde bilekte başlar ve el uçlarına doğru ilerler. Kol teleklerinde ise, hem iç hem de dış taraftan içe doğru değişir. Kuyruk teleklerinde ise değişim içten dışa doğru olur. <br />
Tüy değişimi derideki tüy yuvasında yeni tüyün büyümesi ve üstteki yıpranmış tüyün atılmasıyla oluşur. Bu tüy yenilemede bazı kuş türlerinde renk değişikliklerine de rastlanır. Yılda iki defa tüy değiştiren kuş türlerinde genellikle yaz ve kış renklerinde farklılıklar olur. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">AYAK YAPILARI</span><br />
<br />
Kuşlarda iskeleti oluşturan arka ekstremiteler yürüme bacaklarıdır. Bacağın üst kısmında yer alan uyluk kemiği ve diz eklemi bacak kasları ve karın tüyleri tarafından örtüldüğünden dışardan görülmez. Alt bacaktaki kaval kemiği kamış kemiği ile birleşerek but kemiğini oluşturmuştur. But kemiğinden sonra bilek ve tarak kemiklerinin birleşmesinden oluşan oldukça uzun ayak kemiği gelir. Bu kemiğin alt ucundaki çıkıntılara ikinci, üçüncü ve dördüncü parmaklar bağlanır. Birinci (arka) parmağı olan kuşlarda bu parmak ayak kemiğinin iç kenarındaki çıkıntıya bağlanır. Beşinci parmak yoktur. Parmak sayısı genellikle 3-4 tür. Birinci parmak 2, ikinci parmak 3, üçüncü parmak 4 ve dördüncü parmak 5 parçalıdır. Parmaklar bazı türlerde öne ve arkaya dönebilir. Ayaklar keratin pullarla kaplıdır. Kuşlarda ayaklar yaşam ve hareket tarzlarına göre değişik yapılar gösterir <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GAGA YAPILARI</span><br />
<br />
Gaga, besinin tutulması, yakalanması, taşınması, parçalanması gibi işlemlerin yanı sıra düşmanlara karşı bir savunma aracı olarak da kullanılır. Tüylerin düzeltilmesinde, yuva yapımında ve daha birçok işte kullanılır. Dolayısıyla kuşlarda yaşam biçimine uygun gaga biçimleri gelişmiştir. <br />
Keratinden oluşan gaga üst ve alt gaga olmak üzere iki kısımdır. Üst gaga, üst çene ve burun kemiklerinin, alt gaga ise alt çene kemiklerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Üst gaga burundan itibaren devam eden sırt kısmı, genellikle az veya çok eğik olan gaga ucu ve keskin gaga kenarlarından oluşur. Gaga kenarlarında Çoğunlukla diş şeklinde çıkıntılar veya testere gibi tırtıklar bulunur. Alt gaga ise her iki alt çene kemiği uçlarının birleştiği gaga ucu ile çene kemikleri arasını örten, bazı türlerde yumuşak bir deriden oluşan gaga altından oluşur. Birçok kuşta ve güvercinlerde üst gaga dibinde yumuşak ve genellikle sarı renkte bir deri vardır. Ceroma adı verilen bu kısım sinirlerle donatıldığından dokunmada önemli görevler üstlenmiştir. Bir kısım bataklık ve su kuşlarında bu deri bütün gagayı örter. Burun delikleri ceromanın kafatası ile birleştiği yerden ya da ceromanın içinden açılır.  <br />
Kuşların beslenme tarzına bağlı olarak çok değişik şekillerde gagalara rastlanır. Yırtıcı kuşların gagaları kanca gibi kıvrık, keskin ve güçlüdür. Bu gagaları ile deri, et ve hatta kemikleri parçalarlar. Tohum yiyen kuşlarda gagalar kalın ve koniktir. Bataklık ve sulak alanlarda yaşayan kuşların gagaları genellikle uzundur. Böcek yiyen kuşların gagaları ince ve sivridir. Pelikan gagası ise alt çenedeki esnek derisiyle büyük bir kepçe gibidir. Gaga şekilleri de kuşların tanınmasında ipuçları verir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İSKELET YAPILARI</span><br />
<br />
Kuşların genel yapısı yürüme ve uçma hareketlerini rahatça yapmaya uygun bir şekilde oluşmuştur. Yürürken ve dururken gövdenin ağırlık merkezi ayakların üzerine düşer. Bu sırada kanatlar katlanmış durumda gövdenin iki yanına yapışık olarak durur. Kuşların iskeleti incelendiğinde kemiklerin ince, içlerinin boş ve birçok yerinde belirli delikler olduğu görülür. Akciğerlerden itibaren çeşitli yerlerde bulunan hava keseleri kemiklerle bağlantılıdır. Bu durum kuşların uçmalarını kolaylaştırmaktadır. Şekil 1 de bir güvercinin iskelet yapısı görülmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KAFATASI</span><br />
<br />
Kuşlarda kafatası, beyin ve soğancığın korunduğu kubbemsi ve iyi kaynaşmış kemiklerden meydana gelir. Kafatası üzerinde büyük göz çukurları, burun delikleri ve boynuzumsu bir maddeden yapılmış olan üst ve alt gaga yer alır. Eklemli ve oynak olan gaga, kafatası ve alt çene ile bağlantı halindedir. Günümüzde yaşayan hiçbir kuşta diş bulunmaz. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BOYUN</span><br />
<br />
Kuşlarda boyun çok hareket edebilecek bir yapıda gelişmiştir. Boyunda yer alan omur sayısı genellikle 14–15 arasındadır. Bütün kuş türlerinde bu sayı 10 ile 26 arasında değişmektedir.  <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÖĞÜS</span><br />
<br />
Kuşlarda göğüste yer alan omur sayısı 3–10 arasında değişir. Güvercinlerde bu sayı 3 tanedir. Göğüste birbirine ve göğüs omurlarına bağlı 5-10 kaburga kemiği vardır. Göğüs kemiği iri, geniş ve yassıdır. Yalnız göğsü değil karın kısmını da kaplar. Göğüs omurlarından sonra gelen sırt ve bel omurları, leğen kemiği ile kaynaşmıştır. <br />
Kuşlarda ön üyeler kanat şeklini almıştır. Kanatlar kuvvetli kaslarla göğüs kemiğine bağlanmıştır. Kanadı omurgaya ve göğse bağlayan kemiklerden kürek kemikleri sırt tarafına doğru uzamışken, sırt kargacık kemikleri göğüs ile kaynaşmış, köprücük kemikleri ise uçta birleşerek lades kemiğini oluşturmuşlardır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KANATLAR</span><br />
<br />
Kanatlar, kısa bir pazı kemiği ve uzun ön kol kemikleri ile körelmiş el kemiklerinden ibarettir. El, birbirine kaynaşmış uzunca bir orta el parçası, başparmak, orta büyük parmak ve buna bitişik küçük parmak olmak üzere 3 parmaktan oluşur. <br />
Duruş ve yürüyüş halinde kolun üst kısmı geriye, alt kısmı öne ve el kısmı geriye kıvrık bir şekilde durur.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">AYAKLAR</span><br />
<br />
Ayaklar, sırt omurlarıyla birleşmiş ve bütünleşmiş leğen kemiğine bağlıdır. Kısa ve kuvvetli olan uyluk kemiği öne doğru yatık, gövdenin yan etleri içinde gizlenmiştir. Bu nedenle diz eklemi dışardan görülmez. Arkaya doğru eğik duran baldır oldukça iri ve uzundur. Kaval kemikleri kaynaşmıştır. Bilek ve ayak kemikleri kaynaşarak boru şeklinde parmaklara eklenmiştir. Beşinci parmak kaybolmuştur. Parmak sayısı genel olarak 3-4, deve kuşlarında 2 dir. Güvercinlerde parmak sayısı 4 tür. Arkaya dönük birinci parmak 2, içe bakan ikinci parmak 3, ortadaki üçüncü parmak 4, dıştaki dördüncü parmak ise 5 eklemlidir. En uç eklemde tırnak oluşmuştur. Güvercinlerde tırnaklar alttan gelen kısımlarla yenilenen bir yapıdadırlar. Parmak sayısı ve eklemler kuş türlerine göre çok değişiklikler gösterir. İskelet kaslarla çevrilidir. Kanatlar çok kuvvetli kaslarla bağlı olup ayrıca ayak kasları da oldukça güçlüdür.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İÇ ORGANLAR</span><br />
<br />
Şekil 2 de bir güvercinin iç organları görülmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BEYİN VE OMURİLİK </span><br />
<br />
Beyin, kafatası boşluğu içinde yer alır. Kuşlarda beyindeki koku alma duyusu büyük ölçüde körelmiştir. Bunun yerine orta beyinde bulunan görme ve işitme lobları çok gelişmiştir. Güvercinlerde kafatası ile beyin arasında bulunan ferromanyetik bazı tanecikler, yerin manyetik alanına karşı duyarlı birimler haline gelmişlerdir. Güvercinler bu sistem sayesinde yerin manyetik alanındaki değişimleri hissedebilmektedirler. Bu sistem güvercinlerin çok uzaklardan uçurulduklarında bile yönlerini kolaylıkla bulabilmelerine yardımcı olmaktadır. Omurilik omurga kanalının son ucuna kadar uzanır. Omurilikten ayrılan sinir sistemi, bütün organlara ve kaslara kadar dağılır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KALP, AKCİĞERLER VE SOLUNUM SİSTEMLERİ</span><br />
<br />
Kuşların kalpleri dört gözlüdür. Kalp atışları memelilerden daha hızlıdır. Kalplerinin vücutlarının ağırlığına oranı, diğer omurgalılara göre daha fazladır. Solunum organları ve akciğerler küçüktür. Memelilerde olduğu gibi göğüs boşluğunda serbest halde bulunmayıp,  gövde boşluğunun duvarına yapışıktırlar. <br />
Kuşlarda kısa olan bronşlar birçok kollara ayrılmaktadır. Bu kollardan birçok hava kesesi kuşun vücudunun değişik bölümlerine yayılır. Bu hava keseleri hava deposu işlevini görürler. Hava keseleri kuşun gövde, kanat ve ayaklarını hareket ettirmesi sonucu sıkışır ve açılırlar. Bu sayede ciğerlere hava gönderimi sağlanır. <br />
Kuşlarda diğer memeli hayvanlarda bulunan diyafram olmadığı için, ciğerlere hava körüklenmesi ve solunum bu yolla sağlanmaktadır. Uçurulmayan güvercin ve evcil kümes hayvanlarında rastladığımız durduğu yerde kanat çırpma hareketinin nedeni solunumu devam ettirme eyleminden kaynaklanmaktadır. Kuşlarda yer alan bu hava keselerinin bir diğer işlevi de vücut sıcaklığının korunmasını sağlamaktır. Bu mekanizma beyindeki bir merkez tarafından idare edilmektedir. <br />
Bir güvercinde kalbin vücut ağırlığına oranı % 14, Vücut sıcaklığı 43 derecedir. Dakikadaki kalp atış sayısı 220, solunum sayısı 450 dir. Dakikadaki kanat çırpma sayısı 8, yatay uçuşta hızı saatte 80 km. dir. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BÖBREKLER VE BOŞALTIM SİSTEMİ</span><br />
<br />
Kuşlarda böbrekler iri ve uzunca bir yapı gösterir ve sırt kemiğinin iç çukuruna gömülmüş durumdadır. Böbrekten çıkan idrar kanalları bağırsağın arka tarafına uzanır ve eşey deliğinin  (kloak) orta kısmına açılır. İdrar kuşlarda sulu değildir. Beyaz, yoğun ve çabuk katılaşan bir maddeden ibarettir. Deve kuşu haricinde hiçbir kuşta idrar kesesi bulunmaz. Bunun nedeni kuşların aslında sıvı olan idrardaki suyu tekrar emerek vücuda kazandıran bir yapı geliştirmiş olmalarındandır. Böylelikle kuşlar uzun süre susuz idare edebilecek bir yapı kazanmışlardır. Tane ve tohumla beslenen güvercin gibi kuşlarda su içme ihtiyacı diğer kuşlara oranla daha fazladır. Kuşlarda böbrekler, sadece azotlu atıkların atılmasına değil vücuttaki su ve tuz miktarına göre glikozun düzenlenmesinde de görev alır. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KURSAK, ÖN MİDE, TAŞLIK VE SİNDİRİM SİSTEMLERİ</span><br />
<br />
Kuşlarda sindirim sistemi de değişiklik gösterir. Kuşlarda ağız kısmında diş bulunmaz. Bazı kuşlardaki gaga kenarlarındaki testeremsi çıkıntılar ve diğer oluşumlar beslenmeleri ile ilgilidir.  Ağız içinde boynuzumsu bir madde ile kaplı ve hareketli olan dil, besinleri almaya ve yemek borusuna göndermeye yarar. Şekil 3 de bir güvercinin sindirim organları görülmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KURSAK VE ÖZOFAGUS</span><br />
<br />
Yemek borusu kuşun boyun uzunluğuna göre şekil alır. Güvercinlerin de dahil olduğu tanelerle beslenen bazı kuşlarda ve yırtıcılarda yemek borusu genişleyerek kursak denilen bir yapı ortaya çıkartmıştır. Alınan besinler ilk önce kursakta yumuşatılır. Kursak oluşumu aslında dişlerin olmayışının doğal bir sonucu olarak gelişmiştir. Kursağın esas görevi alınan besinleri ilk aşamada depolayarak mideye yavaş yavaş geçmelerini sağlamaktır. <br />
Bunun yanı sıra kursağın diğer bir önemli görevi de özellikle tohum ve tane yiyen güvercin gibi kuşlarda besinlerin yumuşatılıp hazırlandıktan sonra yavrulara kusularak verilmesini sağlamaktır. Çünkü yavrular gagaları gelişene kadar yaklaşık 1 ay süre ile kendi başlarına yem yiyemezler. Güvercinlerde yavrular gagalarını anne ya da babalarının yutaklarına sokarak kusmalarını sağlarlar böylelikle depo edilmiş besine ulaşırlar. Tane ve tohum ile beslenen güvercin gibi kuşlarda, tanelerin öğütülmesini sağlamak amacı ile kursakta bir miktar taş bulundurulur. Kuş, uygun büyüklükteki taşları bu amaçla yutar. Bu taşlar kursakta bir tür değirmen taşı görevi görüp tanelerin öğütülmesini sağlarlar. <br />
Kursağın girişinde başlangıcında Özofagus denilen bir bölüm yer alır. Beyindeki hipofiz bezinin salgıladığı prolaktin adı verilen bir hormonun etkisi ile özofagus’tan bir çeşit salgı salgılanır. Bu salgı sadece Columbidae (güvercingiller) ailesine özgüdür ve diğer kuş türlerinde bulunmaz. Kursak sütü olarak adlandırılan bu salgı halk arasında “kuşsütü” olarak bilinmektedir. Kuluçka döneminin sonuna doğru sadece bir hafta süre ile salgılanan bu sıvının besleyici değeri çok yüksektir. Yeni yavrular kursaktaki yarı sindirilmiş besinlerle beslenmeye hazır olana kadar ilk günlerinde bu salgı ile beslenirler. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÖN MİDE VE KASLI MİDE ( TAŞLIK )</span><br />
<br />
Bütün kuşlarda yemek borusu alt kısımda genişler ve oval bir şekil alarak mideyi oluşturur. Mide kuşlarda genel olarak iki bölümden meydana gelmektedir. Bunları Ön mide ve Kaslı mide (taşlık) olarak adlandırabiliriz. Ön mideye birçok salgı bezi bağlıdır. Ön mideden sonra güçlü kaslardan oluşan ve iç kısmı sertleşmiş, boynuzumsu bir madde ile kaplı taşlık da denilen kaslı mide gelir.  Kaslı mide alınan besinlere göre değişiklik gösterir. Yırtıcı kuşlarda bu mide zayıf kaslıdır. Tane yiyen kuşlarda ise sert kaslı ve içi karşılıklı sert iki plakadan oluşur. Kursak ve ön mideden geçerken yumuşayan besinler burada mide hareketleriyle parçalanır ve öğütülürler. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İNCE BAĞIRSAK</span><br />
<br />
Kimyasal sindirimin büyük bir kısmı ve besinlerin emilmesi burada olur. İnce bağırsak tane yiyen güvercin gibi kuşlarda diğer kuşlara göre oransal olarak daha uzundur. Kısa olan kalın bağırsağın sonunda birçok kuşta uzunca bir kör bağırsak bulunur. Kalın bağırsak anüse açılır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KLOAK</span><br />
<br />
Kalınbağırsağın dışa açıldığı, dışkının ve idrarın belli bir süre tutulduğu kısımdır. Sindirilmiş besinlerdeki su burada tekrar vücut içine geri emilir. Atık maddeler ise anüs yolu ile dışarı atılır. Kloak’ın bir diğer işlevi de eşeysel üretimin akıtıldığı yerdir. Kuşun cinsiyetine göre sperm ya da yumurta kanalı burada bulunur. Bakınız şekil 4<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÜREME ORGANLARI</span><br />
<br />
Erkeklerde: Böbreklerin ön yan tarafına ikişer tane yumurta biçiminde testisler bulunur. Testislerden çıkan bir sperm kanalı kloak’ın orta kısmına açılır. Kloak’a açılmadan önce sperm kanalı bir şişkinlik yapar. Çiftleşme zamanı bu testisler şişer ve genellikle soldaki daha büyük olur. Kuşların çoğunda güvercinlerde de olduğu gibi çiftleşme organı (penis) yoktur. Yalnız ördekgiller familyası mensuplarında anüsün karına bakan iç duvarından ucu dışarı çıkabilen penis benzeri bir yapı bulunur. Penis üzerindeki oluk, sperma kanallarından çıkan spermayı dişiye iletmeye yarar. Leylek ve balıkçıllarda ise penis körelmiş, anüsün iç duvarında bir siğil şeklini almıştır. Tavuklarda yumurtadan yeni çıkmış yavrularda bu penis benzeri yapı iyi göründüğü için erkek ve dişi civcivler birbirlerinden kolaylıkla ayırt edilebilir. <br />
Dişilerde: Üreme organı yumurtalık ve yumurta kanalından ibarettir. Yumurta kanalı, kloak’ın orta kısmına açılır. Sağ yumurtalık ve yumurta kanalı körelmiş veya tamamen ortadan kalkmıştır. Çiftleşme ve yumurtlama zamanı sol tarafta bulunan üzüm salkımı şeklindeki yumurtalık ve dolambaçlı döl kanalı olağan üstü büyür. Yumurta kanalı yapısal ve işlevsel olarak birbirinden ayrılan beş bölgeden oluşur. Her dişinin eşey organında erkek eşey organını karşılayan ve aynı bölgede anüsün iç duvarında yer alan bir klitoris (bızır) bulunur.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">DUYU ORGANLARI</span><br />
<br />
Kuşlar görme ve işitme duyuları çok gelişmiş olan canlılardır. Buna bağlantılı olarak diğer algılama sistemleri fazla gelişkin değildir. Körelen duyuların başında ise koklama gelmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÖRME</span><br />
<br />
Kara omurgalıları içinde, hatta tüm omurgalılar içinde görme yeteneği en iyi gelişmiş ve vücuduna göre gözü en büyük olan hayvan grubu kuşlardır. Kuşların duyu organları arasında çok önemli bir yere sahip olan gözler, yön, uzaklık, şekil, renk, derinlik, hareket ve büyüklük gibi nesnelerle ilgili özelliklerin tümünü algılamaktadır. <br />
Kuşların büyük bir bölümünde gözler kafanın iki yanında yer alır. Sadece gece yırtıcılarında gözler kafanın ön tarafındadır. Kuşlarda gözlerin çok az hareketli olmasına karşın baş ve boyun büyük hareket kabiliyetine sahiptir. Göz kapakları çok hareketlidir. Göz kapaklarından ayrı olarak gözü örtebilen hareketli ve saydam bir zar (nicitans) bulunur. Bütün kuşlarda daralıp genişleyebilen göz bebekleri yuvarlaktır. Retina tabakası ön kısma nazaran daha geniştir. Göz çevreleyen katı tabakanın içinde ve cornea kenarlarının arkasında kemik tabakacıklarından oluşan bir halka vardır. Cornea tabakası bütün kuşlarda kuvvetli bir şekilde kubbeleşmiştir. Retina tabakasının büyüklük ve gelişmişliğine paralel olarak keskin ve net görebilme çok gelişmiştir. Durdukları yerde bir dairenin 300 derecelik sahasını görebilirler.<br />
Renk görme olayı birçok canlıda gelişmemişken kuşlarda vardır. Örneğin köpeklerin renk görmedikleri düşünülürse kuşlar bu konuda oldukça yeteneklilerdir. Bir güvercinin 20 renk tonunu birbirinden ayırt edebildiği saptanmıştır. (insanda bu rakam 160 dır.) <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İŞİTME</span><br />
<br />
İşitme organı olan kulak gözlerin hemen arkasında, başın iki yanında yer alır. Kuşlarda da kulak, iç, orta ve dış kulak olmak üzere üç kısımdan ibarettir. Fakat dış kulak pek dikkati çekmez. Genellikle dıştan bir tutam kalem tüyü ile çevrili ve örtülüdür. Bazı kuşlarda kulağı çevreleyip örten kalem tüylerinin rengi değişiktir. Sadece bazı türlerde örneğin baykuşlarda dış kulak kepçesi gelişmiştir. <br />
Kuşların 40–30.000 Hz’lik sesleri duydukları saptanmıştır. Kural olarak 100 Hz’den daha düşük sesleri çok az duyarlar. En duyarlı oldukları ses aralığı 1000–3000 Hz arasıdır. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KOKU ALMA </span><br />
 <br />
Koku alma duyusu kuşların genelinde körelmiş ve zayıftır. Koku alma organı burun üst gaganın dip kısmında yer alır. Çoğunlukla tam olmayan bir ara perde ile ayrılmış burun boşluğunda koku alma görevini taşıyan midye şeklinde bir çift oluşum vardır. Her iki burun deliği üst gaga dibine yakın bir yerde bulunur. Bazı kuşlarda burun delikleri sert kıllarla örtülüdür (kuzgun). Bazılarında ise (fırtına kuşları) boru şeklinde uzamış ve birbiriyle birleşmiştir. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TAD ALMA</span><br />
<br />
Tat alma organı dil ve gaganın iç kısmıdır. yumuşak olan dil dibi ile damakta yer alan tomurcuklar vasıtasıyla tat alma olayı gerçekleşir. Kural olarak tat alma duyusu iyi gelişmemiştir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">DOKUNMA DUYUSU</span><br />
<br />
Gaga ve dil dokunma organı vazifesini de görmektedir. Çulluklar, ördekler ve genellikle diğer su kuşlarında yumuşak gaga derisi üzerinde yer alan cisimcikler gaganın dokunma organı olarak iş görmesini sağlar. Ayrıca böceklerle beslenen diğer bazı kuşlarda (ağaçkakanlar) oldukça uzun olan dilleri de dokunma vazifesini görür.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">YUVA, YUMURTALAR VE KULUÇKA</span><br />
<br />
Kuşlarda üreme yumurtlama yoluyla olur. Bütün kuşlar hazırladıkları bir yuvaya veya uygun bir yere yumurtlarlar daha sonra bir süre kuluçkada yatar ve yavruların yumurtadan çıkmasını sağlarlar. Embiryonik gelişme vücut dışında olduğundan bütün kuşlar çok etkili birer kuluçka ve yavru bakım davranışları geliştirmişlerdir. <br />
Bazı türlerde yumurtadan çıkan yavrular yuvayı hemen terk eder, ana-babalarıyla birlikte besinlerini ararlar. Bir kısım kuşlarda ise yavrular belli bir süre yuvada kalır, ana, baba veya herhangi biri tarafından beslenir, uçacak hale gelince yuvayı terk eder. Güvercinlerde yavrular yumurtadan çıktıktan sonra ana ve baba kuş tarafından ortaklaşa beslenirler. Gagaları sertleşip kendi başlarına yem yiyebilecek hale gelene kadar bu şekilde devam eder. Bu süre yaklaşık bir aydır. Yumurtadan çıkışta tüysüz olan yavrular bir ay içinde hem yem yiyebilecek hem de uçabilecek hale gelirler. <br />
Her kuş türünde yuva yapımına eşlerin katkısı farklı farklıdır. Bazı türlerde sadece dişiler yuva yaparken, güvercinlerin de dahil olduğu bazı türlerde ise erkeklerde yuva materyali taşı(Zeker) hatta yuva yapımına katılarak dişiye destek olurlar. Guguk kuşu yuva yapmaz, yumurtalarını başka kuşların yuvalarına bırakır, yumurtadan çıkan yavrular da yuva sahibi kuş tarafından beslenip büyütülür. <br />
Kuşlar genellikle ilkbaharda çiftleşerek yuvalanır ve yumurtlarlar. Bazı kuşlarda senede bir, bazılarında iki, bazılarında 3-4 kez kuluçka olayı görülür. En çok yumurtlayan kuşlar tavukgillerdir. Bıldırcın 10-16, keklik ve sülün ise 15-20 yumurta yapar. Güvercinlerde üreme sezonu genel olarak şubat ve ağustos ayları arasındadır. Bu süre içinde ortalama 4 kez yumurtlar ve kuluçkaya yatarlar. Her bir seferde iki yumurta bırakılır. Kuluçka süresi yaklaşık 15–20 gün arasındadır. Kuluçkaya hem erkek hem dişi güvercin birlikte nöbetleşe yatarlar. Gündüzleri genellikle erkek, geceleri ise daha çok dişi güvercin kuluçkada yatar. <br />
Kuşların yumurtaları şekil, büyüklük ve renk bakımından çok çeşitlidir. Genel olarak yumurta büyüklüğü kuşla ve çıkacak yavru büyüklüğü ile orantılıdır. Kuş büyüklüğüne göre en büyük yumurtayı kivi, en küçüğü de guguk kuşu yapar. Yumurtaların renkleri yuva yerlerine göre değişir. Oyuklarda, karanlık, kapalı yuvalarda kuluçkaya yatan kuşların yumurtaları ortama uyacak şekilde renkli ve benekli olur.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇİFTLEŞME</span><br />
<br />
Kuşlarda çiftleşme ve çiftleşme öncesi kur yapma şekilleri türlere göre çok çeşitlilik göstermektedir. Çoğunlukla erkek kuşlar diğer erkeklere karşı mücadeleye girer. Eş yapma şekilleri de aynı biçimde farklı farklıdır. Ömür boyu tek eşle birlikte olma şeklinin yanı sıra, çok erkeklilik ve çok dişililik de yaygındır. <br />
Güvercinler genellikle sezonluk eş seçerler. Yalnız yabani güvercinde monogamik tek eşlilik vardır. Güvercinlerde çiftleşme erkek kuşun öterek dişiye kur yapması ile başlar. Dişi çiftleşmeye hazırsa, ön çiftleşme diyebileceğimiz öpüşme evresi başlar. Burada kuşlar birbirlerinin gagasının içine gagalarını sokarak, aynı yavru beslerken yaptıkları kusma hareketini yaparlar. Bu hareketin işlevi konusunda yazılı bir kaynak bulamadım. Ancak benim tahminim kuşlarda dokunma duyusunun en gelişmiş olduğu bölge olan gaga üzerindeki ceroma’nın uyarılması ve böylelikle erkek kuşun sperm verebilecek hale gelmesi sağlanıyor olabilir. Öpüşmeden sonra genellikle dişi kuş çömelir gibi bir hareket yapar ve erkek kuş onun üzerine çıkarak anüsler birleştirilerek kloaklar karşı karşıya getirilir. Dişi kuşun erkek kuş üzerine çıkma durumu da olabilir. Bu aşamada erkek spermlerini dişinin kloak’ı içine bırakır. Spermler buradan ovidukt adı verilen dişi yumurta kanalına girerek yumurta sarısı üzerindeki çekirdeği döllemek üzere 72 saat sürecek bir yolculuğa başlarlar. Çiftleşmeden 72 saat sonra spermler, çekirdeği dölleyebilecek yere ulaşırlar ve burada dölleme yeteneklerini kaybetmeksizin 3 hafta kadar bekleyebilirler. Çekirdek döllendikten sonra yumurta sarısı ile birlikte yumurta kanalına girer ve yumurtlama süreci başlar. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">YUMURTA OLUŞUMU VE YUMURTANIN DÖLLENMESİ</span><br />
<br />
Kuş yumurtası yumurta kanalında oluşur. Burada sürekli yumurta sarısı oluşarak yumurtalığı büyütür. Belli bir büyüklüğe ulaşınca folikül patlayarak yumurta kanalına geçiş sağlanır. Çekirdek, sperm tarafından döllenebilmek için her zaman yumurta sarısının dış yüzeyinde bulunur. Yumurta sarısı yumurta kanalına girme aşamasında spermler tarafından döllenir. Spermler burada yumurtayı beklerler. (çiftleşmeden yaklaşık 72 saat sonra) Spermler 3 hafta kadar dölleme yeteneklerini yitirmeksizin yumurta kanalında kalabilirler. <br />
Sonuçta küre şeklinde bir yumurta sarısı üst bölümünde yer alan ve spermler tarafından döllenmiş çekirdeği ile birlikte beş bölümden oluşan yumurta kanalından aşağıya inmeye başlar. Bu yolculuk boyunca sırası ile önce yumurta akı, sonra yumurta zarı ve en sonunda ise yumurta kabuğu ile çevrilir. Yumurta kabuğunun kalkeri, uterus duvarından çıkan protein içerikli bir sıvının küçük sütuncuklar halinde yumurta zarının üzerine birikmesi ile meydana gelir. <br />
Yumurta döllenir döllenmez ilk bölünme de meydana gelir. Bu embiryonun ilk oluşum aşamasıdır. Embiryo başlangıçta sadece yumurta sarısı ile beslenir. Daha sonra sindirim kanalının oluşmasına bağlı olarak yumurta akını da tüketmeye başlar. Yumurtadan çıkış, yavrunun gagası ile yumurta kabuğunu tıklatması ile başlar. Güvercinlerde yumurtadan yavru çıkma süresi, ortalama 15–20 gün arasındadır. <br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SES ÇIKARMA</span><br />
Kuşları daha çok ötüşleri ile biliriz. Hatta sadece ötüşleri için beslenen birçok kafes kuşu bulunmaktadır. Kuşlarda ses çıkarma organı gırtlağın altında bulunan Syrinx’dir. Yalnız kuşlarda bulunan bu organ trakenin en alt kısmının ve çoğu defa bronşların en üst kısmının şekil değiştirmesi ile oluşmuştur. <br />
Bu ses organında 2–7  bronşiyal bilezik ve bunların arasına gerilmiş bir zar bulunur. Kasların işlevleriyle bu bronşiyal bilezikler birbirlerine karşı farklı derecelerde hareket ettirilerek, ses çıkarılacak zarın gerginliği değiştirilir. Böylece sesin tonu ve ritmi ayarlanmış olur. Ses bazı kuşlarda tüm ömür boyunca, bazılarında sadece üreme mevsiminde bazılarında ise sadece göç sırasında çıkarılır. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BESLENME</span><br />
<br />
İç organlar bölümünde kuşların sindirim sistemi hakkında özet bilgiler verilmiştir. Kuşlarda gaga besinleri tutmaya, koparmaya ve parçalamaya yarar. Ağız kısmında aldığı besinleri öğütmeye, ufalamaya yarayan diş gibi bir organ yoktur. Taneyle beslenenler taneleri olduğu gibi veya gagalarıyla kırarak, etle beslenenler ise avların parçalayarak yutarlar. Kuşların çoğu besinlerini büyük parçalar halinde yutar. Yutulan besinler kursağı olan kuşlarda bir süre kursakta kalıp yumuşatılır. Besinler midede parçalanır. Ön midede sindirim fermentlerini alarak taşlığa (kaslı mide) geçen besinler burada küçük parçalar haline gelir ve bağırsaklara geçer. Sindirim bağırsakta tamamlanır. Selüloz ise kör bağırsakta sindirilir. <br />
Çok hareketli olan ve çok enerji harcayan kuşlar çok gıda almak zorundadırlar. Yalnız ot ve yaprak gibi besinlerle beslenen kuş türü çok azdır. Bitkisel besinlerle beslene kuşlar genellikle filiz, körpe yaprak meyve tohumları yerler. Bitkisel besinlerin sindirimi hayvansal besinlerden daha zor olduğundan ve gelişme süresince protein ihtiyacı yüksek olduğundan bitki ve tane yiyen kuşların çoğu yavrularını böcek ve kurtlarla beslerler. Belli bir süre sonra hayvansal proteinle beslenen yavrular gelişince yine bitki ve tanelerle beslenmeye başlarlar. Kuşların büyük bir bölümü hayvansal gıdalarla beslenirler. Böcekler, kurtlar, larvalar, yumuşakçalar, sürüngenler, balıklar, küçük memeliler, orta boy memeliler ve yavruları ile çeşitli kuşlar değişik kuş türlerinin besinlerini oluştururlar. <br />
Hayvansal besinlerle beslenen kuşlar sindiremedikleri tüy ve kemikleri (baykuşta olduğu gibi) bir yumak halinde ağız yoluyla dışarı atarlar. Böcek yiyen kuşların çoğu da sert kitin parçalarını aynı şekilde kusarlar. Gündüz yırtıcıları tüy, kemik, kıl gibi parçaları yemezler. Akbabalar özellikle kuzukuşu kalın sığır kemiklerini bile midede oluşan asit (HCL) ile eritirler. Balıkla beslenen kuş türlerinden Yalıçapkınları pul ve kılçıkları ağız yoluyla dışarı atmalarına karşın, martı, pelikan ve balıkçıllar bu kısımları da sindirirler. Meyvelerle beslenen kuşların birçoğu meyvelerin etli kısımlarını yer ve sindirirler, çekirdekleri ise bağırsak veya ağız yoluyla dışarı atarlar. Böylece bitkilerin yayılmasını da sağlamış olurlar<br />
Kuşların dışkıları da beslenmelerine göre farklıdır. Tane ve tohumlarla beslenen kuşların dışkıları kuru ve katıdır. Hayvansal besinlerle beslenenlerin ise cıvık ve genellikle yapışkandır. Meyvelerle ve bitkilerle beslene kuşların dışkıları genellikle renkli (yeşil, mor)  ve içlerinde çeşitli tohumlar vardır<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KUŞLARIN DAVRANIŞLARI</span><br />
<br />
Kuşların içgüdüleri çok iyi gelişmiştir. Görme duyuları da çok iyidir. Bu nedenle kuşlar objeleri çok iyi tanır, faydalı ve zararlı olanları çok çabuk ayırt ederler. Tehlikeli objelere yaklaşmaz ve hemen uzaklaşırlar. Saksağanlar, kargalar eli tüfekli bir kişiyle bir çiftçiyi, çobanı kolayca ayırt ederler. Av kuşlarının hepsi insanı, özellikle avcıyı çok iyi tanırlar. İnsanlar tarafından beslenen, bakılan kuşların çoğu bakıcılarını tanır ve ondan ürkmezler. <br />
Evinizde kuşların bu özellikleri ile ilgili gözlemleri kolayca yapabilirsiniz. Şayet balkonunuza gelen yabani güvercinleri, serçe ve sığırcıkları sürekli yemlerseniz balkona elinizde bir kap veya başka bir şeyle çıkarsanız, daha içeri girmeden saçakta bekleşen kuşların hemen balkonunuza indiğini görürsünüz. Balkona başka bir iş için eli boş çıktığınızda kuşlar balkona inmeyecektir. Kuşlar yemlenirken balkona çıktığınızda bir kısmı uçacak, en yakın yere konacaktır. Ama kuşları sürekli yemleyen kişiden başkasının, bir yabancının balkona çıkması, hatta balkon kapısına yaklaşması ile birlikte hepsi ürkerek uçacaktır. <br />
Kuşların ses ve arkasından yapılan eylemler arasında bağlantı kurduklarını kendi gözlemlerimle saptamışımdır. Bu Rus bilim adamı Pavlov’un belirlediği şartlı refleks olayıdır. Kuşlarıma yem vermek amacı ile balkona her çıkışımda gıcırdayan kapı sesini çok iyi belleyen diğer kuşlar artık bu sesi her duyduklarında yem verileceğini sanarak balkonuma konmaya başlıyorlardı.  <br />
Doğada da benzer şeyleri gözlemek mümkündür. Çift süren bir çiftçiyi leylekler, kargalar 5 - 6 metre mesafeden takip ederler yabancı bir kişinin yaklaşmasıyla ise hemen uçarlar. Kuşlar koyunla köpeği, çobanla avcıyı, buğday tanesi ile kum tanesini kolayca ayırt ederler. <br />
Kuşların diğer hareketlerinde de kuvvetli ve dengeli içgüdüleri hakimdir. Kovuklarda, kapalı yuvalarda barınan kuşlar giriş deliğine hiç sapmadan duralamadan doğruca ulaşırlar. Açıktaki yuva yerlerini isabetle bulurlar. Konacakları bir telefon teline, kuru bir dal ucuna çok isabete ulaşırlar. Beslenirken gördükleri bir tohumu, bir böceği nokta tespiti ile bir uçuşta gagaları ile yakalarlar. Uçarken de bu gelişmiş içgüdüleri ile sık ağaçlar, çalılar arasından, en karışık labirentlerden kolayca çıkarlar. <br />
Tehlikeyi çabuk fark eder, ya hemen uçarak hızla uzaklaşır veya yerde, otlar ve çalılar arasında çabucak pusarak gizlenirler. Sessiz ve hareketsiz kalarak tehlikenin uzaklaşmasını beklerler. Sürüler halinde yaşayan kuşlardan tehlikeyi ilk sezen tehlike ötüşü ile diğerlerini hemen uyarır ve hep birlikte hareket ederler. Kuşlarda ses ile iletişim bir hayli gelişmiştir. Tüm canlılar içinde başka canlıların seslerini taklit edebilen ve özellikle insan sesini taklit edebilen tek tür kuşlardır. (papağanlar buna iyi bir örnektir)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÜVERCİNLERİN İÇ PUSULASI<br />
<br />
UÇURDUĞUMUZ GÜVERCİN YA GERİ DÖNMEZSE?</span><br />
<br />
Güvercin yetiştirenler için bu işin en önemli yanı kuşlarının uçuş performansıdır. Kendi kuşları ile özdeşleşmiş birçok kuşçu tanıyorum. Kuşları ile birlikte aynı kümeste yattığı için gazetelere haber olanların yanı sıra, bir çift güvercin için ufak çaplı servet ödeyenler hiç de az değil. Kısa sürede bir yaşam biçimine dönüşen bu tutku, zamanla hep daha iyi kuşlara sahip olabilmek uğruna verilen uzun bir uğraş haline geliyor.<br />
Peki bu derece değer verdiğiniz güvercininizin uçurduğunuzda yuvasına geri gelemeyeceğini bilseydiniz ne yapardınız? Bu konuda en ufak bir şüpheniz olsaydı kuşunuzu uçurur muydunuz? Sanırım böyle bir şey olsaydı kimse güvercin uçurmaz hatta beslemezdi. Güvercin belki de bir kafes kuşu olarak alınıp satılır, kuş satın alınacağı zaman sadece renksel ve şekilsel bazı özelliklere bakılır, uçuş performansı gibi bir kavram hiç olmazdı. Bu aslında bildiğimiz anlamda güvercin yetiştiriciliğinin de sanırım sonu olurdu. <br />
Neyse ki, bütün güvercin yetiştiricileri uçurdukları kuşlarının yuvalarına geri döneceğinden adları gibi emindirler. Bazen çeşitli nedenlerle istisnai bazı durumlar yaşansa bile, bir güvercin uçtuktan sonra mutlaka yuvasına geri dönmektedir. Evcil güvercinlerle ilk tanıştığım ortaokul yıllarımda beni ilk etkileyen özellik, uçurduğum kuşların yuvalarına geri dönmeleri olmuştu. Uzunca bir süre neden kaçıp gitmediklerine ya da kaybolmadıklarına hayret etmiştim. Güvercinlerim gökyüzünde nokta gibi gözüküyor ve sonra da onları gözle göremez oluyordum. Eminim o yükseklikten bütün Ankara’yı ve çevresini çok rahat bir şekilde görebiliyorlardı. Daha sonra alçalıyor ve benim balkonumu bulup yuvalarına geri gelmeyi becerebiliyorlardı. Gerçekten de hayret vericiydi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÜVERCİNLER YÖNLERİNİ NASIL BULUYORLAR?</span><br />
<br />
Güvercini diğer birçok canlıdan ayıran en önemli özellik, kanımca yuvasına ve eşine olan bağlılığı ile çok gelişmiş olan yön bulma yeteneğidir. Acaba güvercinler bu özelliklerini neye borçlular? Nasıl olup da şaşmaz bir şekilde yönlerini bulabiliyorlar?<br />
Bu konuda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Birçok bilim insanı bu konuda araştırmalar ve deneyler yapmıştır. İlk önceleri, kuşların yer şekillerini, binaları vb noktaları akıllarında tuttukları ve yönlerini bunlara göre belirledikleri düşünülmekteydi. Yapılan bazı deneyler bu düşüncenin yanlış olduğunu ortaya çıkarttı. Güvercinlerin gözlerine etrafı görmelerini engelleyen lensler takılarak yapılan bir deneyde, kuşlar bir tür kör edildiler. Daha sonra yuvalarından oldukça uzağa götürülüp uçuruldular. Bu durumda bile güvercinlerin birçoğunun yuvalarına geri geldiği gözlendi. Bunun üzerine daha farklı varsayımlar üzerinde durulmaya başlandı. <br />
Aslında kuşların güneş ve yıldızlara bakarak yön belirledikleri görüşü uzun bir zamandır araştırılmaktaydı. Bu konuda yapılan bazı deneyler bu görüşü destekler doğrultudaydı. Özellikle posta güvercinleri ile çeşitli deneyler yürütülüyordu. Bu kuşların uzun yolları kat edip geri gelmeleri üzerinde duran bilim insanları kuşların güneşe göre yön belirlediklerini saptadılar. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÜNEŞE VE YILDIZLARA GÖRE YÖN BULMA</span><br />
<br />
Bu konuda ilk kez ortaya görüş süren Alman kuş bilimci (ornitolog) Kramer olmuştur. Gündüzleri göç eden kuşlardan olan bir sığırcık (Sturnus vulgaris) ile yaptığı bir deneyde, sığırcığı etrafını aynalar ile kapattığı bir deney kafesine koymuştur. Aynalar öyle bir konumda yerleştirilmişlerdir ki kuş güneşten başka bir şey görememektedir. Kramer aynaların konumu ile oynayabilmektedir. Böylece aynaların konumunu değiştirerek güneşin durumunu istediği gibi değiştirebiliyordu. Aynaları her oynayışında sığırcığın güneşe göre aynı konumunu koruyabilmek için aynanın oynatıldığı ölçüde sürekli yer değiştirdiğini fark etti. <br />
Bunun üzerine aynı deneyi farklı bir biçimde tekrarladı. Bu sefer kuş, kapalı bir ortamda güneşi görmeksizin aynı deneye tabi tutuldu. Bu deney sonrası kuş yön duygusunu tamamen yitirdi. Yaptığı benzer deneyler sonucu Kramer, kuşların güneşin kendi yörüngesi üzerindeki hareketini fark ettiklerini, buna bağlı olarak konumlarını belirleyebildikleri sonucuna vardı. <br />
Özellikle gece de göçlerini sürdüren bazı kuş türleri üzerinde yapılan araştırmalar ise, bu kuşların yönlerini yıldızlara bakarak saptayabildiklerini ortaya çıkarttı. Ancak burada kuşlar eski gemiciler gibi kutup yıldızına bakıp ya da herhangi bir yıldıza bakıp yön belirlemiyorlar, gökyüzünün genel konumuna göre yön tayin ediyorlardı. Sarıasma (Oriolus oriolus) kuşları, yapay bir ortamda sonbahar gökyüzü görünümü altında yetiştirilmişlerdir. Bu kuşların sonradan yapılan deneylerde bu yapay gökyüzüne göre yönlerini bulabildikleri saptanmıştır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÜVERCİNLER DÜNYANIN MANYETİK ALANINI KULLANIYOR</span><br />
<br />
Yukarıda anlatılanlara benzer şekilde yapılan birçok deney, kuşların gökyüzüne bakarak güneş ve yıldızların konumuna göre yön saptayabildiklerini göstermiştir. Ancak gözleri lensle kapatılan güvercinlerin de yönlerini bulabilmiş olması veya gece göç eden kuşların kapalı havalarda yönlerini şaşırmamış olmaları gibi durumlar kuşların farklı bir yön bulma mekanizmasını da kullandıklarını göstermektedir. Peki bu mekanizma ne olabilir? <br />
Yapılan araştırmalar, dünyanın manyetik alanının kuşlar tarafından yön bulmak amacı ile kullanıldığını ortaya çıkartmıştır. Kuşlar yer kürenin manyetik alanından yararlanarak yön bulma yetisi geliştirmişlerdir. Kuşların birçoğu Manyereseptör adı verilen manyetik alan algılayıcı bir sisteme sahiptirler. Bu sistem sayesinde kuşlar göç sırasında ya da uçurulduklarında dünyanın değişen manyetik alanını hissederek yönlerini belirleyebilmektedirler. Deneyler, göçmen kuşların manyetik alandaki %2’lik bir değişimi bile algıladıklarını göstermiştir. Özetle kuşların içinde bir tür pusula bulunmaktadır. <br />
Hayvanların yön bulmada dünyanın manyetik alanını kullandıkları görüşü, ilk kez Rus doğa bilimci Middendrof tarafından ortaya atılmıştır. Dünyadaki manyetik alan, yer kürenin çekirdeğinde erimiş halde bulunan ve hareketli olan demirden kaynaklanmaktadır. Bu manyetik alan, yer kürenin içinden, okyanuslardan ve atmosferden geçerek bir kutuptan diğerine ulaşan oval biçimli akış çizgileri şeklindedir. Bu aynı bir mıknatısın kutupları arasına demir tozları serpiştirildiğinde oluşan çizgilere benzemektedir. Gözle görünmeyen ancak varlığı deneylerle saptanabilen bu manyetik alandan esinlenerek, yön bulmaya yarayan pusula dediğimiz aletler icat edilmiştir. Pusulanın ibresi hep bu manyetik alan çizgilerine paralel konumda durur ve dolayısıyla bize hep kutupları işaret eder. Bizler ancak bir pusula yardımı ile bu doğrultuları saptayabilirken acaba kuşlar bunu nasıl becermektedirler? Kuşların iç pusulası nasıl çalışmaktadır?<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KUŞLARIN İÇ PUSULASI</span><br />
<br />
Kuşların Manyereseptör (manyetik alan algılayıcı) bir sisteme sahip olduğunun düşünülmesi üzerine, bu konuda araştırmalar yoğunlaştı. Bu varsayımı doğrulamak için iki Amerikalı araştırmacı olan Walcot ve Keeton çeşitli deneyler yaptılar. Uzaklardan uçurulduklarında yönlerini kolaylıkla bulabilen bir dizi güvercin üzerinde yürütülen bu deneylerde, ilk olarak güvercinlerin üzerine küçük bir mıknatıs bağlandı. Bu şartlarda uzaktan bırakılan güvercinlerin yönlerini tamamen şaşırdıkları gözlendi. Kuşlara bağlanan mıknatısın kuşların iç pusulası üzerinde saptırıcı etki yaptığının saptanması, aynı zamanda böyle bir sistemin varlığını da kanıtlamaktaydı. Bu olayın belirlenmesi üzerine bu doğrultudaki araştırmalar hız kazandı.<br />
Bugün, jeomanyetik alandaki değişmelerin, güneşteki patlamalar ve bazı değişikliklerin yeryüzündeki biyolojik sistemleri olumsuz etkilediğini bilmekteyiz. Jeomanyetik fırtınaya yakalanan bazı güvercinlerin yönlerini şaşırdıkları gözlenmiştir. Bu tür değişimlerin özellikle göçmen kuşların göç yollarını şaşırmasından, balinaların karaya vurmasına kadar birçok değişime yol açtığı bilinmektedir. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">MANYERESEPTÖR NASIL ÇALIŞMAKTADIR?</span><br />
<br />
Yeryüzündeki manyetik akım çizgileri, jeomanyetik ekvatorda yatay durumdayken, kuzeye ve güneye doğru gidildikçe daha dik açılarla kesişir konuma gelir. Alanın şiddeti kutuplara yaklaşıldıkça artar. Ekvatorda ise daha zayıftır. Dünyada yaşayan bazı canlıların bu alanın şiddetini ve eğim açısını saptayabilen Manyereseptör adı verilen alıcılara sahip olduğu deneylerle belirlenmiştir. Bu alıcılara sahip canlıların bu sistemi yer küre üzerinde alan bulmakta kullandıkları saptanmıştır.  Bu tür alıcılara sahip olan canlılar arasında bazı mikroorganizmalar, kuşlar, balinalar, bazı balıklar bulunmaktadır. <br />
Bir tür iç pusula olarak adlandırabileceğimiz bu sistem, güvercinlerde sinir sistemine yuvalanmış küçük manyetik mineral birikimleri ile sağlanmaktadır. Güvercinlerin kafatasları ile beyinleri arasında bulunan bu ferromanyetik tanecikler, yerin manyetik alanına karşı duyarlı birimlerdir. Pusulanın ibresi gibi düşünebileceğimiz bu mineral tanecikleri, yeryüzünün manyetik alanındaki değişimlerden etkilenmekte ve ilişikte bulundukları sinir hücrelerinde bir implus (uyarı) meydana getirmektedirler. Bu impluslar sinir sistemi aracılığı ile beyine iletilmekte ve güvercin gerekli hareketleri gerçekleştirmektedir. <br />
Amerikalı araştırmacılar olan Walcot ve Keeton bu konuda yaptıkları bir deneyde, her tarafı kapalı bir kafes içine koydukları saka kuşunu (Carduelis carduelis) Helmholtz bobini olarak adlandırılan manyetik alan yaratıcı bir sistemin merkezine yerleştirdiler. Bu sistem sayesinde manyetik alanın yoğunluğunu değiştirmeksizin alanın yönünü değiştirmek olanaklıydı. Alanın yönünü sürekli değiştirerek saka kuşunun davranışlarını gözlediler. Saka kuşu manyetik alanın yönü her değiştirildiğinde kendini yeni yöne göre ayarlıyordu. Bütün bu araştırmalar kuşların manyetik alandan yararlandığını ortaya koymaktadır. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SİSTEMİN YANILGI NOKTALARI</span><br />
<br />
Bu sistem çok mükemmel gibi görünse de bazen yanılmaktadır. Özellikle manyetik alanı algılayamayacak şekilde uzaktan bırakılma, “lokal manyetik anormaller” olarak adlandırabileceğimiz demir yatakları, madenler, jeomanyetik alandaki değişime neden olan olaylar, fırtınalar hatta güneşteki patlamalar bile sistemin aksamasına neden olabilmektedir. Neyse ki, kuşlar sadece bu sistemden yararlanarak yön belirlememektedirler. Aslında kuşlar yön bulmakta güneş ve yıldızların konumlarını da kullanmaktadırlar. Bu nedenle esasen iki tane iç pusuladan bahsetmek belki de daha doğru olacaktır. <br />
Yeryüzünün manyetik alanının yön belirlemede kullanılmasını sağlayan bu sistem göçmen kuşların tümünde hatta bütün kuşlarda varmış gibi görünmektedir.  Ancak her kuşun bu sistemi kullanma şekli farklıdır. Her iki sistemin (pusulanın) birbiri ile çeliştiği durumlarla da karşılaşılmaktadır. Hangi pusulanın kullanılacağı kuş türüne ve göç yollarına göre değişmektedir. Düzenli olarak yükseklerde uçan kuşlarda yıldız sistemi daha öncelikli kullanıldığı sanılmakla birlikte, çelişkili durumlarda manyetik pusulanın ön planda geçtiği düşünülmektedir. <br />
Bu konuda Bozötleğen (Sylvia borin) kuşlarının yavruları ile yapılan bir deneyde, kuşlar aynı yapay yıldız görüntülerinin bulunduğu iki farklı ortamda yetiştirilmişlerdir. Ortamlardan birinde manyetik alan bulunmakta, diğerinde ise bulunmamaktadır. Büyüyen kuşlar daha sonra doğaya salıverilmişlerdir. Manyetik alan bulunan ortamda yetiştirilenler doğru yöne yönelirlerken, manyetik alan bulunmayan ortamda yetiştirilenler yanlış yöne yönelmişlerdir. Deney sonuçları kuşların çelişkiye düştükleri durumlarda manyetik bilginin, yıldızlardan gelen bilginin önüne geçtiğini göstermektedir. . Ancak son yıllarda bu konuda yepyeni teoriler ortaya atılmıştır. Posta güvercinleri ile yapılan deneyler, bu güvercinlerin yukarıda aktardığımız sistemlerin yanı sıra farklı bazı sistemleri daha kullandıklarını ortaya koymaktadır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KOKU TEORİSİ </span><br />
<br />
1947 yılında geliştirilen manyetik alan varsayımı uzun yıllar genel kabul görmüştür. Ancak son dönemde bu konuda yeni bir varsayım daha ortaya atılmıştır. Bu varsayıma göre güvercinler, koku duyguları sayesinde hedeflerine ulaşabilmektedirler. Koku varsayımı ilk kez 1972 yılında F. Papi tarafından ileri sürülmüş ve 1980 yılında Almanya’da Hans Wallraff tarafından hafifçe değiştirilerek son halini almıştır. Bu varsayıma göre her coğrafi bölgenin uçucu maddelerden oluşan kendine özgü bir kokusu vardır. Yapılan araştırmalar güvercinlerin yön bulmasına yarayan kokuların havada aeresol halinde değil, molekül halinde bulunduklarını ortaya çıkartmıştır.<br />
Posta güvercinlerinin bu kokuları tek tek tanıdıkları düşünülmektedir. Bu güvercinlerin yavrularının bile farklı yönden esen rüzgarların farklı kokular taşıdığını daha uçmaya başlamadan öğrendiği ve yaşadığı bölgenin bir koku haritasını çıkarttığı kabul edilmektedir. Uçmaya başladıktan sonra ise, farklı bölgelerin kokularının bu haritaya ilave edilerek haritanın geliştirildiği varsayılmaktadır. Bu konuda birçok deney yapılmakta ve varsayım desteklenmeye çalışılmaktadır. Özellikle koku alma duyuları geçici olarak köreltilen güvercinlerin tanımadıkları bir bölgeden geri dönemedikleri gözlenmiştir. Ancak bölgeyi önceden tanıyorlarsa geri gelebilmektedirler. Bugün koku varsayımı genel olarak kabul edilen bir görüş durumundadır. Ancak diğer yön bulma yetileri ile birlikte ve duruma göre kullanıldığı düşünülmektedir. Bu konudaki çalışmalar ve araştırmalar devam etmektedir.<br />
<br />
<br />
İnsanların çoğu evlerinde kuş beslemekten hoşlanır. Sizde bu kişilerden biriyseniz ve kuş yetiştirme konusunda ilerlemek istiyorsanız size temel tavsiyeler vereceğiz. <br />
<br />
Satış amaçlı kuş yetiştiriciliğinin ana hatlarını öğrenmek istiyor musunuz? Cevabınız evetse yazımızı okumaya devam edin.<br />
<br />
Kuşlar güzel ve gizemli olduğu için eskiden beri evcilleştirilir. Kuşları seven bazı insanlar arka bahçelerinde kuşların olmasından keyif alırlar ve onları beslerler. Sizde muhabbet kuşları, sakalar, papağanlar veya evcilleştirilebilen diğer kuşlara karşı olağandışı bir sevgi besliyorsanız kuş yetiştiriciliğine başlayabilirsiniz. Bu kanatlı yaratıklara karşı olan tutkunuz bir yetiştirici için en kıymetli değerdir. Yetiştiricilik bıktırıcı bir iştir ve bu tür işlerdeki mali ödüller her zaman yüksek olmaz.<br />
<br />
İşte bu nedenle bu işin başarısı belli tür ve renkteki kuşların başarılı şekilde yetiştirilmesine bağlıdır. Bu kafeslere, kuş yemlerine ve ilaçlara yatırım yaptıktan sonra yetiştiricinin ürettiği her kuşun satılacağı veya kar getirecek fiyattan satılacağı anlamına gelmez.<br />
<br />
 <br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kuş yetiştiriciliği ihtiyaçları</span><br />
<br />
Daha önceden kuş yetiştiriciliğini hobi olarak yapmanız size avantaj sağlar. Bu kuşların nasıl yetiştirileceği ile ilgili bir fikrinizin olacağı anlamına gelir. Bu aşamada olası yetiştiricilerin kuş yetiştiriciliği ile ilgili kendilerini eğitmeleri gerekir. Veterinerler, yerel üreticiler, evcil hayvan dükkan sahipleri ve kuş şovlarına katılan ziyaretçilerle temas halinde olmalısınız. İşin içinde olmak demek hangi kuşların en ideal olduğunu ve hangi renklerin en çok rağbet gördüğünü bilmeniz anlamına gelir.<br />
<br />
Başlangıç aşamasında büyük bir yerin olması gerekmez. Aslına bakacak olursanız küçük ölçekli başlamanız daha doğru olur çünkü parasal risk vardır. Kuluçka makinelerine, kafeslere, folluklara, yemlere ve bütün bunlar için bir yere ihtiyacınız olacaktır. Aynı zamanda kuşların hastalanma ihtimaline karşı ilaçlara ve veteriner bakımını da ihtiyacınız olacaktır.<br />
<br />
 <br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kuş yetiştiriciliği yönetmelikleri ve izinleri</span><br />
<br />
Kuş yetiştiriciliğine başlarken ilgili resmi kurumların yönetmeliklerine uymanız gerektiğini unutmayın. Ev ve süs hayvanlarının üretim, satış, barındırma ve eğitim yerleri hakkındaki yönetmeliğine göre kuş üretim yerlerinin üretim yerlerinde; veteriner hekim odası, duş, depo, tuvalet, hayvan karantina ünitesi, üretim üniteleri, hayvanların yiyeceklerinin hazırlandığı bölüm ve temizlik ünitesi bulunması, üretim için kafesler zeminden ve tavandan 30 cm uzaklıkta ve kafes düzenekleri arasında koridor şeklinde en az 100 cm mesafe olması gereklidir.  Ayrıca kuruluş izni ve açılış izni ile ilgili gerekli belgeleri öğrenmeli ve ilgili kurumlara eksiksiz teslim etmelisiniz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hangi papağanlar en iyi şekilde yetiştirilir. Muhabbet kuşu yetiştiriciliği</span><br />
<br />
Damızlık muhabbet kuşları için, büyük bir kuşhanın bulunduğu bir bahçe arsasına sahip olmak gerekmez. Birçok amatör, onları modern küçük apartmanlarımızda küçük kafeslerde başarıyla yetiştirirken, muhabbet kuşlarının normal gelişimi için gerekli koşulları yaratır. Bunun için, odanın en parlak kısmı kuşlara tahsis edilmiştir; yani, muhabbet kuşlarının yetiştirilmesi ve saklanması gereken en uygun koşullar yaratılır. Dairede herhangi bir ses (radyo, TV, konuşma, bir musluktan dökülen su) kuşlarda bir reaksiyona neden olur - - bir delici çığlık. Bu nedenle, odada en fazla iki çift muhabbet kuşu bulundurmanız önerilir.<br />
<br />
Bazı kafeslerin üreme muhabbet kuşları için ne büyüklükte olması gerektiği hakkında konuştular ve çok şey yazdılar, bazı sevenler küçük kafeslerde bile civciv yetiştirmeyi başardıklarını ve ardından çok sayıda puan aldıklarını savundu. Güçlü, sağlıklı ebeveynlerin ve küçük hücrelerin, en iyi özelliklerini yavrularına aktarmaları mümkündür. Ancak bu nitelikleri korumak ve birleştirmek için, yuvalamadan sonra tüm kuşlar geniş bir odaya aktarılmalıdır. Sıkışık kafeslerde sürekli beslenen bir cins, yüksek niteliklerini uzun süre koruyamaz. Kuşların motilitesi, sadece sağlığını değil, (İsviçreli bilim adamlarına göre) kuşların tüylerinin rengini belirleyen metabolizmalarını da önemli ölçüde etkiler. Bizim uygulamada, bir çift muhabbet kuşu tutarken, en az 100 cm uzunluğunda, en az 60 cm uzunluğunda ve 40 cm yüksekliğinde ve genişliğinde bir kafes kendini haklı çıkardı.<br />
<br />
Kafesin apartmanda başarılı bir şekilde yer alması büyük önem taşımaktadır, çünkü üreme tomurcuklarındaki başarı veya başarısızlığı önemli ölçüde etkiler. Kafes, kendine özgü bir yere sahip olmalıdır, bu, kuşların sakinliğini ihlal ettiği için tolere edilemez. Kafesin karanlık bir köşeye, ısıtma cihazlarının yanına, en sık havanın çok ağır olduğu tavanın altında bir taslakta veya yüksek bir yere yerleştirilmesi önerilmez. En iyi yer duvarın yakınında (kuşlara güvenlik hissi verir) ve kesinlikle gözlerimizin seviyesinde veya biraz daha yüksek. Muhabbet kuşları apartmanda olağan seslere alışmaktadır (radyo, TV, dikiş makinesinin çıtası); muhabbet kuşlarını birkaç kafesin içinde tutarken, en iyi odanın uzak bir köşesine yerleştirilir, burada cereyan ve daha az gürültü olmaz. Kafesteki kabuğun dairenin etrafında uçmaması için, kafenin kenarları en az 15 cm olmalıdır.<br />
<br />
Muhabbet kuşları yılın herhangi bir zamanında yuva yapar, ancak kış aylarında yuva yapmak önerilmez, çünkü şu anda günler çok kısadır ve yeterince güneş ısısı ve yeşil yiyecek yoktur. Bu aylarda papağanlara huzur vermek en iyisidir. Genellikle ısı talep etmezler ve ısıtılmamış bir odada kışı geçirebilirler, ancak rutubet ve ani sıcaklık değişiklikleri muhabbet kuşlarına zarar verebilir.<br />
<br />
Yatay yuva kutusunun iç ölçüleri: alt kısmı 25X15 cm, yüksekliği 15 cm'den fazla değildir, levrek içeriye geçmez, 3 cm yüksekliğinde ve 10 cm genişliğinde bir basamak içten yan duvara tutturulur, dişi yuvanın bulunduğu alt kısma iner depresyon. Yuvalama tasarımı gelen kadın tarafından taş duvarlara veya piliçlere verilen zararı ortadan kaldırır. Buna ek olarak, yuvalama daha geniştir, bu da genç kızlar için önemlidir. Kendi tecrübelerime göre, muhabbet kuşlarının bu tip yuva kutularını tercih ettiğini biliyorum. Yatay kutunun tasarımı sadece kadınlara değil aynı zamanda civcivlere de kolayca girip çıkmanızı sağlar. Bu durum genellikle, kırılgan piliçlerin letkadan düşebileceğinden korkan bazı sevenler için endişelenir. Bu nedenle, aşıkların kendileri üçüncü tipi tasarladı ve yaptı. İlk ikisinin avantajlarını birleştirdiği için buna uzlaşma diyoruz.<br />
<br />
Bir uzlaşma türü yuva kutusu gelen kadın tarafından duvar veya civcivlere zarar gelmesi ihtimalini ortadan kaldırır. Yeterince geniştir ve civcivlerin yuvayı erken terk etmelerine izin vermez. Tek dezavantajı büyüklüğüdür. İç taban ölçüsü 22 x 15 cm, yüksekliği 20 cm, ön tarafın üst köşesinde bulunan çentik tavandan ve duvardan yaklaşık 2,5 cm uzakta bulunur. Çentiğin altındaki levrek biraz içeriye doğru geçer, burada 3 cm yüksekliğinde bir basamak sadece 7 cm genişliğe ulaşır Alt ve yuva boşluğu yatay yuva kutularındaki taban ve oluktan farklı değildir.<br />
<br />
Diğer kuşların aksine, muhabbet kuşları yuvalarını inşa etmezler, bu yüzden talaş tabana dikilmelidir. Dişi daha sonra onları atar ve çıplak tahtaların üzerine yumurta bırakırsa hiçbir şey olmayacak.<br />
<br />
Son zamanlarda, İngiltere'de yuvaların üretimi, sadece bir yuva boşluğuna sahip olan levhaların panolardan yapıldığı sert kartondan yapılmıştır. Her yuvalamadan sonra, karton kutular yakılır ve yalnızca her kullanımdan sonra iyice dezenfekte edilen bir girintili taban bulunur. Karton yuva kutusu muhabbet kuşları için oldukça uygundur ve karton fabrikalarımızın bu kadar hafif ve ucuz tek kullanımlık kutuların seri üretimine hakim olması iyi olurdu.<br />
<br />
Özel ihtisas yayınlarında, arka taraftaki kutunun üst kısmındaki daha iyi hava sirkülasyonu için, yaklaşık 8 ... 10 mm çapında üç yuvarlak havalandırma deliğinin açılması tavsiye edilir. Şahsen ben hiç böyle delikler açmamıştım ve bu konuda hiçbir şey söyleyemem.<br />
<br />
Her muhabbet kuşu çifti için, genellikle iki yuva kutusu hazırlanır, çünkü bazı dişiler ikinci kez başka bir yuvaya yumurta koyar ve ilk o sırada erkek civcivleri ilk yuvadan besler. Bununla birlikte, çoğu durumda, kadınlar doğrudan büyüyen civcivlerin arasına yumurta bırakır.<br />
<br />
Isıtmasız bir odada iyi bir kış geçirmiş olan muhabbet kuşları hızlı bir şekilde set moduna uyum sağlar. İlkbaharda yuva yaparlar, sonra tüylenmeye başlarlar ki bu, kuşların dinlenme periyodunun başlangıcının bir göstergesidir. Eğer amatörler sergi için muhabbet kuşu yetiştirip yetiştiriyorlarsa ve yıl başında yuvalanmalarını istiyorlarsa, kuşların filizlenmiş tahılın verilmesi, gün ışığının uzaması ve hava sıcaklığının yükseltilmesiyle hareketsiz dönemden çıkma süreci hızlandırılabilir. Genellikle sadece bir çift muhabbet kuşu tutarken, kuşların sahibinin tüm çabalarına rağmen uzun süre yuvaya çıkmayacakları görülür. Gerçek şu ki, bir çiftin yuvalanması muhabbet kuşlarının biyolojisi ile çelişiyor. Doğada, birlikte, gruplar halinde, bazen bütün sürülerde yuva yaparlar. Ancak umutsuzluğa kapılmayın: doğa çok zorlanmalı ve sonunda kafesteki çift iç içe geçmeyi kabul eder. İki çift muhabbet kuşu tutularak, ortak bir kafese veya iki ayrı birine konularak daha hızlı bir başarı elde edilebilir. İkinci durumda, hücrelerin birbiri üzerine asılması önerilmez. Kuşların birbirini görmesi gerekir. Muhabbet kuşları gibi kuşlarda, bu gerçek iç içe geçme sürecini önemli ölçüde etkiler.<br />
<br />
Bir işletmenin başarısı, büyük ölçüde kuşların durumuna da bağlıdır.<br />
<br />
İyi durumda olan erkek, göz kamaştırıcı bir mavi balmumu ve çeneye, keskin bir görünüme, vücudun gururlu bir inişine sahiptir. Dişinin kahverengi çenesi ve balmumu var ve aynı şekilde davranıyor. Elde edilen çift kuvvetli bir şekilde yerden yere uçar.<br />
<br />
Erkeğin çiftleşmesi çok etkileyicidir. Erkek dişi etrafında uçar ve çağrı sesi çıkarır. Uçup gider, sonra tekrar levrek oturur, dişine döner ve keskin bir gaga hareketi ile gagasına dokunur, sık sık onu besler. Eğer bir kadın kendini beslemesine izin verirse ve zaman zaman gagasında talaş yaptığı yerden bir yuva kutusuna kırılırsa, bu yuvalamanın başladığının kesin bir işaretidir. Aynı zamanda, kuşların çiftleşmesi ile günde birkaç kez gözlemleyebilirsiniz. Dişi neredeyse yatay pozisyonda çömelir, erkek, sarkan bir kanadıyla sarılıyormuş gibi sırtüstü oturur ve gübrelenir. Bu andan itibaren, dişi kireçtaşı için artan bir ihtiyaç duyuyor.<br />
<br />
Bu zamanda, darı ve yulaf, yumurta yemi ve sebzelerin yanı sıra kuşlar da verilmelidir. Çiftleşme kuşları döneminde pek çok sevgili, dişi için yumurta bırakmayı kolaylaştırmak amacıyla, darına birkaç damla balık yağı ekler. Bir dişinin yakında yumurtlayacağı gerçeği, deneyimli bir amatör, kuyruk ritmiyle orantılı olarak gözle görülür hareketini öğrenir. Dişi ilk yumurtayı bırakmadan bir veya iki gün önce, ince, şeffaf bir kabuktaki bağırsak hareketi sayısını arttırır.<br />
<br />
Kuşların sağlıklı olması ve yuvalanma arzusu göstermesi koşuluyla, ilk yumurtanın ortaya çıkması, yuvaları astıktan iki ila üç hafta sonra beklenebilir. Tüm papağanlar gibi, muhabbet kuşu yumurtası tamamen beyazdır, yaklaşık 19X15.5 mm büyüklüğünde, 2 g ağırlığındadır, fakat daha küçük olanlar da vardır. Dişi her gün ikinci yumurtayı bırakır, muhabbet kuşunun debriyajındaki yumurta sayısı 3 ila 12'dir, ortalama 5-6 yumurtadır. Genç dişiler genellikle daha az yumurta bırakır, yaşlılar önemli ölçüde daha fazladır, ancak genellikle istisnalar vardır.<br />
<br />
İlk yumurta serildikten sonra kuluçkahaneye başlar, sadece dişi katılır. Erkek genellikle dişi besler, bazen kutuda uzun süre bekletir, ancak sadece dişi yumurtaları kuluçkaya yatırır. Dişi bazen yerini uzun süre bırakır, ama yumurtada iyi gelişmiş bir embriyo zarar vermeden soğumaya tolere ettiği için bundan hiçbir zararı yoktur.<br />
<br />
Yumurta kabuğu biraz zarar görürse (kabuğun altındaki kabuğun zarar görmemesi koşuluyla), çatlak bir parça yalıtım bandı veya hafif ısınmış bir tel ile uygulanan bir damla parafin ile kapatılabilir.<br />
<br />
Kuluçka başlangıcından bir hafta sonra (son yumurtanın görünümünden sayılarak), yumurtaların döllenmiş olup olmadığını kontrol edebilirsiniz. Tecrübeli bir uzmanın yuvaya yalnızca bir kez bakması gerekir: döllenmiş yumurtalar donuk gri-beyaz, döllenmemiş yumurtalar parlak, sarı-beyaz veya lekelidir. Döllenmiş bir yumurtayı lümen içerisinde inceleyerek karanlık bir nokta - farklı damarları olan embriyonik bir düğüm - kan damarları (sevenler onlara "örümcek ağı" derler) bulabilirsiniz.<br />
<br />
Örümcek Ağı, basit bir cihazla kolayca algılanır. Çok sayıda yumurta mevcudiyetinde tavsiye edilen döllenmemiş yumurtalar çıkarılmalıdır.<br />
<br />
Civcivlerin yumurtadan başarıyla çıkabilmesi için önce çaba göstermeleri gerekir. Başın dönme hareketleri yaparak, kabuğu (çıktıktan sonra kaybolan) gagadaki “dişleriyle” deliyorlar. Sonra, omuzların kuvvetli bir hareketi ile, kabuğun hasarlı kısmını delip, havayı ilk kez içine çeker ve bu tür bir stresden sonra uzun süre dinlenirler. Civciv gövdesinin alt kısmı yavaş yavaş kurur ve nihayet kabuk kalıntılarından kurtulur. Ancak ondan sonra dişi boş kabuğu yuvadan çıkarır.<br />
<br />
İki yıl üst üste iki farklı sağlıklı civcivin aynı sevgili kuşlarda aynı yumurtadan gagalandığı durumlar vardı.<br />
<br />
Böylece, 1976'da, Klein'a (Almanya) ait bir çift muhabbet kuşunda (mavi erkek ve açık kanatlı dişi), debriyaj 6 yumurtadan oluşuyordu. Bunlardan biri döllenmemiş, biri diğerlerinden çok daha büyüktü. İlk yumurtanın ortaya çıkmasından sonraki 19. günde gagalandığında büyük bir yumurtanın içinde iki kafa buldu. Yavruların kabuğunu soyma anını fotoğrafladı ve fotoğraf “Tavuk Yetiştiricileri ve Aşıklar Değişim Merkezi” (A-Z Nachrichten) dergisinde basıldı.<br />
<br />
1977'de, Betticher (Harz - GDR) sevgilisi, "Kuş tüyü ve egzotik kuşlar bulunan kuşlar" dergisinde ayrıntılı olarak bildirilen benzer bir durum yaşadı. 8 yumurtalık bir kavramadaki bir çift muhabbet kuşunda, birinci ve beşinci anormal boyuttaydı. İlk yumurtadan çıkan iki normal normal civciv, diğerinde, alışılmadık derecede büyük, ikizler de vardı, ama yumurtadan çıkmıyorlardı çünkü kafaları çapraz olarak yerleştirildi, bu da yumurtadan çıkarken gerekli özgürlüğü vermedi.<br />
<br />
Tüm debriyajın döllenmemiş yumurtalardan oluştuğu, bu gibi durumlarda tüm yumurtaların çıkarılmaması gerektiği, çünkü kuşlar tekrar yumurtalarını bırakmaya başlayacakları ortaya çıkmaktadır. Döllenmemiş yumurtaları bir başkasının yuvasından döllenmiş yumurtalarla değiştirmeniz önerilir. Yabancı civcivleri yetiştirmek, bir çift muhabbet kuşu üreme ritmini sürdürmeye yardımcı olur ve taraftarlar bir sonraki debriyajda tüm yumurtaların döllenme umuduna sahip olacaklar.<br />
<br />
Kendi yumurtalarını yiyen dişiler var. Bu tür kuşlar üreme amaçlı sayılar dışında bırakılmalıdır, ancak yavrulara aktardıkları bazı olumlu özellikler bu kuşları kurtarmamızı, yuvalanmalarını sağlamak için zorlar, ancak sadece çift dipli bir yuva kutusunda zorlar. Bu amaçla, yuvalama boşluğuna sahip üst taban, içine konan yumurtanın, alt tabanın yumuşak bir kumu (pamuk yünü, kürk, yumuşak kumaş, vb.) Üzerine kayabileceği bir açıklık ile sağlanır, bundan sonra yumurtalar kontrol edilir ve başka bir dişi kuluçkalanır ( Davranıştaki bu anormallik, kuşlardaki yemlerde Ca eksikliği nedeniyle ortaya çıkabilir. Her durumda, hücrede varlığını kontrol etmek, ezilmiş kabuk ek bir kısım koymak, kalsiyum glukanat gereklidir. Yuvalamayı değiştirmek için acele etmemelisiniz, çünkü bir veya iki yumurtadan sonra yenen genç bir kadın bunu yapmayı bırakabilir ve gelecekte harika bir anne olacak. - Not ed).<br />
<br />
Civcivler yumurtlamadan 17-18 gün sonra kabuğundan çıkarlar. İlk civcivleri yuva kutusundan çıktıktan sonraki gün, her gün yükselen bir gıcırtı duyuluyor. Muhabbet kuşu yuvasında her zaman farklı yaşta civcivler bulabilirsiniz. Avustralya'da muhabbet kuşlarının iç içe geçtiğini gözlemleyen zoologlar da bu gerçeğe dikkat çekti.<br />
<br />
Kontrol ettikten sonra sadece iki veya üç civcivin yumurtadan çıkmış olduğu tespit edilirse, kalan yumurtaları yuvadan çıkarmak için acele etmeye gerek yoktur. Yumurtadan çıkan civcivler için, ağır bir kadına karşı bir çeşit koruma görevi görürler. Sıkışma tehlikesi, sık sık İngiliz tipi ağır bir kadın tarafından büyütülen bir veya iki civcivin beklemesinde yatmaktadır. Ne yazık ki, yuvadaki civcivin karnının düz bir şekilde bacağına yattığını bulmak için çok geç. Bu civcivler derhal yuvadan çıkarılmalıdır. Bununla birlikte, tartışmalı soru, civcivin dişinin ağırlığına göre sakat olup olmadığı veya İngilizce muhabbet kuşlarının yetiştirilmesi arzusunda İngiliz sevenler arzusuyla yakından ilişkili haçların tezahürü olup olmadığıdır. İkincisi Radtke ( Radtke Georg A. - Alman zoolog, Muhabbet Kitabı'nın yazarı ve çok sayıda özel yayın, uluslararası bir sınıf hakimi. - Not. şeritbu tür papağanlarda iskelet kuvvetinin gelişmesinin kuş kütlesindeki artışla orantısız olduğunu bildirmiştir. Ancak, bu neden tek olamaz, çünkü bu tür piliçleri, büyük sergi muhabbet kuşlarının yetiştirilmesinden çok önce normal papağanlarda görmek zorunda kaldım.<br />
<br />
Bazen gaganın deformasyonu civcivlerde görülebilir - üst çene üst üste gelecek şekilde aşağıya düşer. Böyle bir kusurun nedeninin henüz tam olarak tespit edilmemiş olması nedeniyle (civcivleri beslerken hasar alınır veya kalıtsal bir özellik), yetiştirilen civcivlerin civcivleri beslemekte zorluk çekecekleri üremelerine izin verilmez.<br />
<br />
Muhabbet kuşu yumurtaları kuru havaya, örneğin Agapornis papağanlarına karşı duyarlı değildir. Bununla birlikte, dişinin yumurtaları kuluçkaya yatırdığı odadaki bağıl nem en az% 60 olmalıdır, çünkü kuru havanın etkisi altında yumurtanın iç kabuğu bazen embriyo ölecek kadar kurur. Genellikle yumurtadaki embriyonun ölüm nedeni canlılığı eksikliğidir.<br />
<br />
Kuluçka döneminde muhabbet kuşlarının beslenmesi sadece darı ve yulaf ile gereklidir ve 17. günde onlara bir yumurta karışımı verebilirsiniz (bkz. Besleme bölümü). Civcivleri beslerken, solucanlar yiyen bir kadınım vardı. Yeşil yemden - ayrıca civcivlerin beslendiği dönemde - kuşların yıldız ve karahindiba yaprakları (günlük) vermeleri gerekir. Mısır ve yeşil yulaf kulaklarındaki olgunlaşmamış darı, emziren kadınlara vermek için tercih edilir, ancak bu her zaman mümkün değildir.<br />
<br />
İlk günlerde dişi civcivleri, erişkin kuşların kaslı midesinde ve söğüt guatrında oluşan guatr sütü ile besler - ve sadece civcivleri yavaş yavaş gevrek hale getirir. Bazı özel yayınların yazarları yanlışlıkla kuşun guatrında bulunan tahılın kısmen sindirildiğine inanmaktadır. Ne de olsa, muhabbet kuşlarının guatrları mide suları (enzimler) içermez, bu nedenle içindeki tahıl yalnızca ıslanır ve yumuşatılır. Çok sayıda civciv varlığında, dişi önce yaşlı olanları guattan tahılla besler, beslemesi bittiğinde en genç civcivleri guat sütü ile beslemeye başlar. Filizlenmiş tahıl, civcivlerin beslenmesi döneminde çok önemli olan süt oluşumuna katkıda bulunur.<br />
<br />
İlk olarak, erkek sadece dışkı yapmak için yuvadan çıkan dişi besler. Daha sonra, her iki ebeveyn de yavruları besler - erkek ve dişi dönüşümlü olarak ve yavruların ilk ayrılmasından sonra genellikle sadece erkek tarafından beslenirler, çünkü dişi zaten bir sonraki debriyaj için hazırlanıyor.<br />
<br />
Genç bir dişi, boş guatr civcivlerle beslenmeyi reddettiği zaman (bu durum ince şeffaf deriden açıkça görülebilir) nadiren gerçekleşir (şahsen böyle bir durumla uğraşmak zorunda değildim). Taze yumurtadan çıkan civcivler, sadece 12 saat boyunca yumurta kesesinden yeterli miktarda gıda rezervine sahiptir, bu durumda, bu sürenin bitiminden önce, başka bir dişi içine yerleştirilmeleri gerekir, aksi takdirde ölürler. Çoğu durumda, emzirmeyen bir kadın 4-6 günlük civcivler koyarlarsa, son derece maternal içgüdüleri uyandıran "çok ısrarcı" olan civcivleri beslemeye başlarlar. Gelecekte, böyle bir dişinin normalde civcivlerini besleyeceği varsayılmalıdır, bu yüzden onu daha fazla üreme için amaçlanan sayıdan çıkarmak için bir süre beklemeniz gerekir.<br />
<br />
Muhabbet kuşlarında tüy toplaması, Agapornis cinsinden papağanlardan çok daha az yaygındır. Bununla ilgili birkaç hipotez var, ancak bu fenomen için henüz net bir açıklama yok. Her ihtimalde, sonuçta kuş beslemesinde protein ya da diğer besinlerin bulunmaması hala eksiktir. Bir yetişkin papağan tüylerini çıkarırsa, büyük olasılıkla boşta kalmanın neden olduğu zihinsel bir hastalıktır. Ve tüyleri civcivlerden koparmak, muhtemelen şu şekilde gerçekleşir: dişi, yanlışlıkla piliçten ve şakalardan gelen olgunlaşmamış bir tüyü koparır ve şakalardan suyu, iyi tadı göründüğü suyu emer.<br />
<br />
Benim pratiğimdeki benzer bir durumu hatırlamıyorum, ancak bazı amatörler bunu rapor ediyor. Uygulama, tüm civcivlerin zil çaldıktan hemen sonra diğer kadınlara hemen aktarıldığı ve “yuvalamanın” üreme amaçlı gruptan çıkarıldığı yönündedir. Civcivler 2-3 haftalık yaşlara ulaştıysa, kafesin dibine yerleştirilen açık bir kutuya aktarılırlar. Bu durumda, bir erkeğin şimdi onları besleyeceği varsayılmaktadır.<br />
<br />
Bazı sevenler muhabbet kuşlarından ilk beş yumurtayı alırlar (kanaryalar ürerken olduğu gibi), onları alçı taşıyla değiştirirler - kukla yumurta - taze yumurtalar darı içeren bir kutuya yerleştirilir ve yaklaşık 10-12 ° C hava sıcaklığına sahip soğuk, iyi havalandırılan bir odaya bırakılır . Her gün, kutudaki yumurtalar ters çevrilir ve sadece dişi beşinci ya da altıncı yumurtayı yatırdıktan sonra, alçı yumurtalar çıkarılır ve yuvaya aktarılır. Böylece, civcivler neredeyse aynı anda yumurtadan çıkarlar. Bununla birlikte, bu durum vahşi yaşamdaki muhabbet kuşlarının biyolojisine karşılık gelmez ve bu nedenle dişiyi zor bir duruma sokar. Şefkatli bir anne, civcivlerine yaşlarına ve kilosuna bağlı olarak farklı şekillerde beslenir. En küçüğü, büyükler için protein içeren guatr sütü verir, yaşlılar için, ebeveynlerin guatrında şişmiş tahılın bir kısmı ile süt. Daha yaşlı civcivlerin, özellikle o dönemde anne-babaların ihtiyaç duydukları yumurtacı yiyeceklerle karıştırılmış yumuşatılmış tahıl vermeleri yeterlidir.<br />
<br />
Yetenekli insan müdahalesi sonucu yuvadaki civcivlerin hepsi aynı yaştadır.<br />
<br />
Muhabbet kuşları yetiştirirken bazen yumurtaları yapay olanlarla değiştiririm ve çok sayıda farklı yaşta civcivlerin yuvalarına varmasına rağmen, en küçüğü bile en ufak bir hasara uğramamıştır.<br />
<br />
En yoğun ağırlık artışı civcivlerde, yaşamın ilk iki gününde (neredeyse% 200) gözlenir ve yeni yumurtadan çıkan civcivin kütlesi 1 g'dan biraz fazladır 18 günlük yaşta, kitle büyümesi 23 günlük yaşta yavaşlar, civciv maksimum kütlesine ulaşır. Yaşamın 24. gününden başlayarak ve civcivin yuvadan ilk ayrılış gününe kadar, kütlesi hafifçe azalır, bu da kuvvetli hareketleriyle açıklanır (yuvadan çıkmadan önce bir tür antrenman). Birçok kuş türünde yuvadan ayrılmadan önce kütlede bir azalma gözlenir ve bize göre, civcivlerin ilk uçuşunu kolaylaştırdığı için doğaldır.<br />
<br />
Taranmış muhabbet kuşu civciv kör ve neredeyse tüysüzdür (Şek. 5). Orbital oyukların yerlerinde başın her iki tarafında koyu lekeler görülür, kırmızı gözlü bireylerde lekeler daha açık, kırmızımsıdır; Vücut, bebeğin hayatının sekizinci gününde kalınlaşan nadir bir kabartmayla örtülür. Normal renklere sahip muhabbet kuşlarında, aşağı tüyler gri, açık renk olan kuşlar de dahil olmak üzere, opalin desenli kuşlar dahil, tüyler beyazdır. Kuş tüyünün rengine göre, farklı tüyleri olan ebeveynlerin yuvalarının yuvada ne olacağını belirleyebilirsiniz. Kısa süre sonra, üst kanat örtülerinin tüyleri ve kuyruk tüylerinin renk değişimlerine bağlı olarak koyu veya açık görünüyor. Örneğin, genç “rengarenk” te kanat ve kuyruğun hangi tüylerinin karanlık olacağını ve hangilerinin açık olacağını kolayca belirleyebilirsiniz. Ve sadece iki hafta sonra, kaplama kanatlarının rengi yavaş yavaş görülebilir. Üç haftalıkken, civcivlerin tüyleri ve kuyruk tüyleri kapaklardan serbest bırakılır, civcivler yetişkinler için gittikçe daha fazla hale gelir. Ölü civcivleri zamanında kaldırmak için yuvanın kontrol edilmesi haftada en az iki ila üç defa yapılmalıdır. Muhabbet kuşları, diğer papağan türleri hakkında söylenemeyen bu tür girişimleri oldukça sakin bir şekilde tolere eder.<br />
<br />
Bazen bir dişinin, yavrularının çöpünü kabinden nasıl çıkardığını izleyebilirsiniz. Hiç böyle bir kuşum olmadı. Genellikle civcivler talaş üzerine değil, kendi çöpleri üzerinde dururlar, bu yüzden ayrılmadan önce bile yuvalama alanının birkaç kez iyice temizlenmesi ve yıkanması gerekir. Çıkarıldı, piliçler dikkatli bir şekilde bir karton kutuya nakledildi. Yuva, döküntü ve altlıklardan iyice temizlenir ve taban temiz talaşla serpilir. Top şeklindeki civciv pençelerine yapışmış olan çöp, ılık suya batırılmalı ve bir bezle dikkatlice çıkarılmalıdır. Bundan sonra civcivler yere geri döner. Yedek bir yuvalama yeri varsa, civcivler geçici olarak içine yerleştirilir ve eskileri iyice temizlenir, sıcak suyla yıkanır ve dezenfekte edilir. Bazı dişiler talaşa tahammül etmez, onları atmaya çalışırlar, böylece civcivler genellikle çıplak zeminde otururlar.<br />
<br />
Son civciv yuvadan uçar çıkmaz, ikincisi dikkatlice kontrol edilir, çünkü orada sık sık yeni bir debriyaj bulunur - yumurtalar dışkı ile boyanır. Ilık suya batırılmış pamukla iyice temizlenir ve temiz bir yuvaya aktarılır.<br />
<br />
Tam teşekküllü sağlıklı civcivler, yaklaşık 35 günlükken yuvadan uçarlar. Ebeveynlerinden biraz daha küçüktürler, alnın başındaki dalgalanma gaganın tabanına ulaşır, ebeveynlere kıyasla renkleri daha az parlaktır, gözleri siyahtır, gaganın ucunda belirgin bir siyah nokta vardır. Civcivlerin civcivleri ve mandibaları pembedir, daha sonra mavimsi bir renk tonu ile beyazdır. Sadece 3-4 aylıkken civcivlerin renkleri civcivlerin cinsiyetini belirlemeyi mümkün kılar. Aynı yaşta gözlerin irisi yavaş yavaş parlar.<br />
<br />
Civcivler, son civcivlerin bıraktıktan sonraki 14 gün boyunca ebeveynleriyle birlikte kafeslerinde bırakılabilir; artık yuvaya geri dönmedikleri için sonraki yuvalamayı ihlal etmiyorlar. O zaman serbestçe uçtukları, yavaş yavaş güçlü ve sağlıklı kuşlara dönüşen uçan bir kafese nakledilmeleri gerekir.<br />
<br />
Güzel, sağlıklı yavrular elde etmek için muhabbet kuşlarının bilerek yetiştirilmesi, yuvalarının yılda bir ila iki kez geçmemesini gerektirir. Bundan sonra, yuvalama alanı, dişi civcivler uçmadan önce yumurtaları bıraktığından, çoğu zaman önlenmesi imkansız olan bir sonraki duvarcılığa zarar verme pahasına bile olsa temizlenir.<br />
<br />
Yeni başlayan bir amatör yetiştiricinin belirli bir miktarda teorik bilgi edinmesi gerekir: her şeyden önce, satın alınan bir broşürdeki “Üreme” bölümünü dikkatlice okuyun. Papağan yetiştirmeye karar verirseniz, önceden iki veya üç kapılı bir kafes satın almanız gerekir. Birincisi, kafesin önündeki, bir veya iki yandaki kapıdır. Bu yan kapılara delikler veya yuvalar asılmıştır. Bir kuş yuvası şeklinde yapılırlar. Evin iç kısmı 25 cm, alt kısmı 16x16 cm, ortasında 6 - 7 cm çapında ve merkezde 1 cm derinlikte, 2 cm taban kalınlığında bir oyuk yapılmıştır, yumurtaların çıkmaması için girinti gereklidir. Talaş ve küçük talaşlar (sert ağaçlar) 2 cm kalınlığa kadar tabana dökülür, 5 cm çapında bir giriş deliği kutunun ön tarafından 5 cm'lik bir mesafede kapaktan kesilir, 1 cm çapında bir delik kafesin 2 cm altına açılır. 2 cm içe ve 10 cm dışa doğru uzanan bir levrek, 1 cm'lik bir "kuş yuvası" duvar kalınlığı ile, toplam levhanın uzunluğu 13 cm'dir, levrekin iç ucu, dişinin yuvaya inmesi için bir adım, eşlerin de üzerinde durması için dış kenar . Ayrıca, erkek arkadaşı için kız arkadaşını ve gelecekteki yavruları korumak, ailesini levrekten beslemek ve yuvadan akan civcivleri korumak yararlı olacaktır.<br />
<br />
Bir ev yapmak için malzeme  - Sadece bir dış tarafa planlanmış bir tahta. Bir kuş evini boyamak veya cilalamak mümkün değildir. Civcivlerin temizliği ve gözlenmesi kolaylığı için kapağı çıkarılabilir veya menteşelere yaslanır. Ön duvarın üst kısmında (dış), yuvaları kafese asmak için kancalar takılıdır. Olumlu koşullar altında, papağanlar yılın herhangi bir zamanında büyütülebilir, ancak yine de yaz başında daha iyidir.<br />
<br />
Büyük ölçüde, başarı kuşların durumuna bağlıdır. İyi durumda olan bir erkekte göz kamaştırıcı bir mavi mum ve çene, keskin bir görünüm, gururlu bir iniş var. Dişinin kahverengi çenesi ve balmumu var ve aynı şekilde davranıyor. Kuşlar farklı yuvalardan ve bir ila sekiz yaş arasında olmalıdır.<br />
<br />
Dişi ilk yumurtayı bırakana kadar çiftleşme tekrarlanır. Sonra bir günde 3 ila 12 oval beyaz yumurta, yaklaşık 15-19 mm boyutunda, 2 g ağırlığa kadar uzanır Kural olarak, genç olanlar yaşlılardan daha az yumurta bırakır. Ortalama olarak, sayısı 5 - 6.<br />
<br />
İlk yumurta atıldıktan sonra tarama başlar. Sadece kadın onu yönlendirir ve erkek onu besler. İlk civciv 18-20 gün sonra yumurtadan çıkar, gerisi sırayla, bir gün sonra. Bu yüzden hepsi gelişim derecesinde farklı. Önümüzdeki iki hafta içinde her gün 2-3 g artarlar. Sonra bu işlem yavaşlar. 11-12. Günlerde, civcivler tüyleri dökülmüş, gözleri açılmıştır.<br />
<br />
Yakında, anne besleyiciye uçmaya başlar, ancak ailenin babası tüm bakımını göstermeye devam eder. Sonunda, çocuklar evden levrek dışına çıkarlar. Bu zamanda, yuvalama alanı yıkanmalı, temizlenmeli ve talaş değiştirilmelidir. Ön civcivler uygun bir kutuya yerleştirilir. Aynı zamanda, dikkatlice incelenmeleri gerekir. Gerekirse, kurumuş pençeleri ılık suda ılık suda bekletin.<br />
<br />
Genç papağanlar ebeveynlerinin evlerinden 30 ila 31 gün boyunca uçuyor. Yuvalar tekrar iyice temizlenmeli ve yıkanmalı, kaynar suyla haşlanmalı ve kurutulmalı, yeni talaş dökün. Hostes ikinci bir yumurta yumurtlama yapacak gibi, kuş cinsinin bir sonraki yenilemesi için hazır olmalıdır. Yavaş yavaş, olgunlaşmış çocuklara bakmaktan vazgeçer, ancak işletme sahibi onları beslemeye devam eder. Babalık hisleri 7 ila 10 gün daha ortaya çıkıyor. Civcivler kendilerini yemeye başlar başlamaz, başka bir kafese konmaları gerekir. İkinci kavrama, ilk kuluçkanın tüm civcivlerinin yuva yerinden ayrılmasından önce başlar. Bu durumda, yeni debriyaj, civcivler tarafından zarar görebilir veya yumurtada embriyo gelişiminin durduğu dışkılarıyla lekelenebilir. Bunu önlemek için, civcivler yuvadan çıkmadan önce kafenin diğer tarafından ilave bir ev yerleştirmek gerekir (bu yüzden üç kapılı bir kafese ihtiyaç duyulur). Dişi genellikle içine yumurta koymaya başlar ve erkek ilk yavruyı başarıyla besler.<br />
<br />
Deneyimli kümes hayvanları çiftçileri, ilk ev ile aynı anda ikinci evi kafeslere asmayı tercih ediyor. Her durumda, iki kuluçka süresinden sonra, yavrularını emzirerek çok fazla güç kaybetmiş ebeveynlere dinlenmek için yuva yerinin kaldırılması gerekir. Deneyimli kanatlı hayvan çiftçileri, üreticilere 3-4 ay dinlenmelerini önermektedir. Bu papağanların daha uzun süre üreyebilme yeteneklerini sürdürmelerine ve gelecekte tam teşekküllü gençlerin ortaya çıkmalarını sağlayacaktır.<br />
<br />
Muhabbet kuşları denizaşırı konuklar. Onlar, emirlerini yerine getirmek, sözcüklerini, cümlelerini tekrarlamak ve bazen de diyaloğa öncülük etmek isteyen, nazik, sosyal, içtenlikle sevgi dolu yaratıklar. Kuşların onomatopoeya yetenekleri şaşırtıcıdır, başarılar nasıl elde edilir, sadece büyüleyici, renkli, canlı "oyuncaklara" sahip olmakla kalmaz, aynı zamanda onlar için de zekice ve özverili, ama tamamen savunmasız yaratıkların sorumluluğunu üstlenirsiniz. Kanatlı hayvanların ömrü tamamen bilgi, beceri ve en önemlisi, sahibinin özgeciliğine, yani başkalarının refahı için bitmeyen kaygılardan, başkalarının kişisel çıkarları için fedakarlık yapma istekliliği. Ne kadar iddiasız, kolay evcilleştirilen muhabbet kuşları olmasalar da, tüm kafesli kuşlar gibi, sahiplerinden belli bir bakım bilgisi isterler, umutsuzca sürekli dikkatlerine ve içten aşklarına ihtiyaç duyarlar. Bu yüzden tüylü evcil hayvanları almadan önce davranışlarının özelliklerini ve gözaltı koşullarını incelemek çok önemlidir. Kanatlı hayvan pazarında ve evcil hayvan dükkanlarında satılan bu hayvanlar hakkında küçük broşürler size yardımcı olacaktır. Papağan Evdeki kitabın yazarları, P. Chernushin ve A. Dorofeev, Hintli papağanlar ve daha sonra Afrika papağanlarının, Roma hükümdarı Nero döneminde biliniyor olduğunu bildirdi. Gümüş, kaplumbağa ve fildişi kafeslerinde tutuldular, "Sezar" kelimesini telaffuz edecek şekilde eğitilmiş özel öğretmenler işe aldılar. Konuşan bir papağanın fiyatı genellikle bir kölenin maliyetini aştı.<br />
<br />
Muhabbet kuşları ilk iki yıl önce ünlü biyolog D. Schau tarafından tarif edildi. Papağanlar, özellikle Batı Avrupa’dan Rusya’ya getirildi. 30'lu yıllarda papağanlar Moskova Hayvanat Bahçesi'nde yetişmeye başladı. Şimdi kafes kuşları arasında en yaygın olanları haline geldi. Ve ornitologlar, dünyada zaten vahşi olanlardan daha fazla evcil papağan olduğunu hesapladılar. Bu yüzden evcil hayvan almak zor olmayacak. Bunları doğru seçebilmek için, bunu bir uzmanla yapmanız tavsiye edilir ve eğer orada değilse kuşların durumunu bu tür işaretlerle tespit edin: hasta iştahsızlık, sık sık su (ateşli), uyuşukluk ve uyuşukluk eksikliği nedeniyle sağlıklı olandan farklıdır. Hareket etmekten çok oturuyor. Tüyler darmadağınık, kanatları alçaltılmış ve sık sık bir tepe ile oturur. Hasta gözlerini kapatır, kafasını kanatların altına gizler. Normal vücut sıcaklığı 41 - 42 ° C'dir. Eğer kuş bir uzman olmadan elde edilirse, o zaman bir uzmana gösterilmelidir. Hastalığı olup olmadığına karar verecek ve onları iyileştirmeye yardımcı olacaktır. Sadece kuşları değil aynı zamanda dostları da edinmenin gerekli olduğu unutulmamalıdır. Ve insanlar arkadaş seçimi yapmadıklarını söyleseler de, papağanlar on yıllarca sürebilir, çünkü arkadaşlıklar uzun sürdüğü için onları iyice seçmeleri gerekiyor. Ancak genç kuş almak en iyisidir.<br />
<br />
Ev koşulları çok fazla kuş bulundurmanıza izin veriyorsa, birkaç papağan çifti satın almanız mantıklı olacaktır. Birlikte daha eğlenceli olacaklar, çünkü esaret altında bile papağanlar, şirketlerde neşeli ve arkadaş canlısı olmayı severler. Özellikle geniş bir kafese veya büyük kuş kafesine yerleştirilmişlerse, bir grup kuşu gözlemlemek çok ilginçtir. Ancak kuşlar, yalnız tutulursa bir muhabbet kuşu kadar evcil olmayacaktır. Ve öğretmek için "konuşmak", yalnız olmadığı zaman mümkün değildir. Muhabbet kuşları, dayanıklılıkları, iklim koşullarına, habitatlara ve yemlere hızlı adaptasyonları bakımından diğer kafesli kuşlarla olumlu bir şekilde karşılaştırır. Fakat sağlıklı olmaları, iyi bir ruh hali yaşamaları, normal yavrular vermeleri ve uzun karaciğerler olmaları için, sürekli olarak gerçek arkadaşlar olarak kuşlara bakmalıyız. Evden başlamalısın. Önce bir kafes, sonra bir kuş al. Hücreler metal, ahşap ve kombinedir. Herhangi biri muhabbet kuşlarının saklanması için uygundur, fakat tercih edilen galvanizli tel kafesler.<br />
<br />
Hücre boyutuaşağıdaki gibi olmalıdır: uzunluk - 100 cm ve yükseklik ve genişlik - 40 cm - bu iki çift içindir ve bir çift için - iki kat daha kısadır. Kafes bir besleyici ve otomatik bir içme kabı ile donatılmıştır.<br />
<br />
Hücre düzenli olarak temizlenmeli ve en az ayda bir kez kaynar suyla haşlanmalıdır, çünkü temizlik gerçekten sağlık garantisidir. Yiyecek ve içecek için bulaşıklar günlük olarak yıkanmalıdır. Papağanlar için papağanlar en iyi 5 mm kalınlığında söğüt dallarından yapılır. Kabuğu çıkarmak gerekli değildir. Kuşların birinden diğerine uçabilecekleri ve kuş tüylerini bozmadıkları için iki kutup yerleştirilmiştir.<br />
<br />
Kafesin dibinde veya büyük bir küvette (fincan) kum dökülür, yıkanır, kurutulur ve büyük çakıllardan elenir, normal sindirim için kuşlar için kum gereklidir. Donanımlı bir kuş kafesi odanın iyi aydınlatılmış bir bölümüne yerleştirilir, ancak güneş ışığına uzun süre maruz kalmamalıdır. Taslaklar, havasızlık, tütün kokusu, yanan papağanlar için son derece zararlıdır. Papağanlar duman kokusuna tahammül etmez, ağır hasta. Sigara içen - Sahibinin odasında bilinen ölüm vakaları vardır.<br />
<br />
Papağan besleme - Bu, genel durumun, ruh halinin ve uzun ömürlülüğünün bağlı olduğu çok sorumlu bir süreçtir. Beslenme değişmeli. Papağanlar aşırı beslenmemeli, sağlıkları için çok tehlikelidir, hatırlanmalıdır: bir papağan için günlük porsiyon 20 g (2-3 tatlı kaşığı tahıl karışımı) ve diğer yemlerdir. Ancak, kuşlar gün boyu yiyebilmeli, fizyolojileri de öyle. Geniş bir kafeste ve düşük sıcaklıkta papağanlar daha çok yer. Yemin şunları içermesi gerekir: proteinler, yağlar, karbonhidratlar, vitaminler, makro ve mikro besinler. O zaman dolu olacak. Su kaynağından gelen su, klor tadı yok olana kadar korunmalıdır. Tahıllarda, et, darı (darı), yulaf (yulaf ezmesi), kanarya tohumu, mısır irmik, arpa, karahindiba ve muz tohumları zorunludur. Yağlı olanlardan ayçiçeği tohumu, kenevir, keten ve her çeşit fındık kullanılır (kızarmış tohumlar zararlıdır). Kenevir, kuşlara yalnızca üreme öncesi günde 2 ila 3 tane tahıl verilir. Fındık taneleri ezilmiş formda beslenir. Sulu bitki yemi, ana yemlemeye ek, ancak önemli bir ektir - havuç (rendelenmiş), lahana, pancar, salatalık, kırmızı biber, elma, armut, üzümdür (glikoz). Yabani papağanlar yemeğe gider: üvez, yabani gül, kızılcık, yaban mersini, ısırgan otu, acı pelin, karahindiba, muz. Sürgünler, tomurcuklar, meyve dallarının ve yaprak döken ağaçların cezalandırılması, iğne yapraklı ağaçların genç sürgünleri kolayca yenir. Hayvan yemi tavuk yumurtası (çatal veya çay kaşığı püresi), süzme peynir, bal içerir. Mineral yem, yumurta kabukları, kabukları, kemik unu, yenilebilir tuz, kömür (huş ağacı) kömürü ve temiz kireç sıva içerir. Bu tür karmaşık mineral gübreleme evcil hayvan dükkanlarında ve kanatlı hayvan pazarında satılmaktadır.<br />
<br />
Evcil hayvanlarınızın zevklerini ve görkemli kuşlar oldukları gerçeğini göz önüne almak önemlidir. Ana yem bir tahıl karışımı nedeni budur.<br />
<br />
Kuşlar uçuş ve irade için yaratılmışlardır, ancak onları bir kafese koyarsak, o zaman bakım ve beslenme için en iyi koşulları yaratmamız gerekir, böylece kafes onlar için bir hapishane haline gelmez. Onlar için gerekli tüm koşulları yaratabilen, iyi bakım, bakım ve beslenme sağlayan kuş severler, evcil hayvanlarından büyük zevk alacaklar.<br />
<br />
Papağanlar, herkesin sevdiği çok çekici kuşlardır. Evcil hayvan dükkanlarında çok aktif olarak satılıyorlar, bu nedenle papağan yetiştirme ve satma işine girme nedeni her zaman doğrudur.<br />
<br />
Ancak, güzel ve çekici görünümüne rağmen, bu papağanlarla ilgili birçok sorun olduğu konusunda uyarılmalıdır. Her şeyden önce, onlar çok gürültülü ve onlardan çok kir var, ancak bu iş birçok avantaj sunuyor.<br />
Damızlık papağanlar<br />
<br />
Bu işin en zor kısmı damızlıktır. Onları satmak çok daha kolay, o yüzden en zor kısımdan başlayalım. İlk olarak papağanlar iyi ürer, ki bu büyük bir avantajdır. Üreme koşulları, çok gerekli değildir: sadece bir kafes, özel bir oda ve yılın doğru zamanını seçmek yeterlidir. İdeal olarak, yaz veya bahar olmalıdır.<br />
Üreme koşulları<br />
<br />
Bu nedenle, papağanları sıcak, çok yeşillik ve güneşin olduğu özel bir odada yetiştirmeniz gerekir. Bu kuşlar için uzun bir günün sağlanması önemlidir (12 - 14 saat arası), bu nedenle erken kararsa bile, odada yapay aydınlatma yaratmanız gerekir. Sıcaklık 20 ila 22 C arasında değişmelidir. Bu koşullara uyursanız papağanlar sağlıklı ve güzel büyür - ürün bu şekilde görünmelidir. Ah evet, hücrelerin de özel olarak donatılması gerekiyor. Burada taze hücrelere ve lezzetli bir muamele - üvez.<br />
<br />
VNIANIE! Papağanı kediden koruyun ... peki ya da kediyi papağandan koruyun.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kuş seçimi</span><br />
<br />
Bu üremek için genç kuş satın almanız gerektiğini söylemeye gerek yok. Yaşlanırsanız, onlardan yavru beklemek daha zordur. Gençler pahalı, ancak aşırı ödeme sonradan öder. Papağan seçimi için başka kriterler de var: hareketlilik, şişmanlık ve aktivite. Papağanlar gevşek ve zayıfsa, yumurtaları çok kötü avlarlar. Onların üremelerine izin vermemeye çalışıyorlar ve bu yüzden böyle kuşları satın almamalısınız.<br />
Hücre seçimi<br />
<br />
Bir kafes seçerken, kuşların yaşam özelliklerini dikkate almanız gerekir. Temel olarak, muhabbet kuşları (yani onlara ihtiyacımız var) gruplar halinde yaşarlar, bu nedenle 3-4 çift papağan için büyük bir kafes seçmek en iyisidir. Burada sıkıştırılırlar ve aktif olarak çoğalırlar.<br />
<br />
Ancak, bir hücre yeterli değil. En az 2-3 tane daha ve her 3-4 çift papağanda ihtiyacınız var. Gerçek şu ki papağanlarda bile yakın bağlar zayıf yavrularla doludur ve bundan kaçınılması gerekir. Bu nedenle, iki farklı hücreden yavruların bir tanesine yerleştirilmesi tavsiye edilir.<br />
<br />
Tabii ki, şimdi hücreler önceden hazırlanmış olarak satılıyor, ama yine de dikkat ediyoruz: Taphole'da bir yuva kutusu bulunmalıdır - bunun hücreye bir ek olduğu söylenebilir. Bu kutu geniş olmalı, yoksa papağanlar kalabalıklaşacak. Fotoğrafa bakın<br />
Çiftleşme kuşlar<br />
<br />
Muhabbet kuşlarının bir işletme olarak yetiştirilmesi tolerans gerektirmektedir. Çiftleşme için ideal yaş 1 yaş veya üstüdür. Bazen kuşlar daha erken olgunlaşır ve 8 ayda yuva yaparlar, ancak bu derhal durdurulmalıdır. Özlüyorsanız, genç kadın ölebilir, çünkü Genç vücudu yumurta döşerken yüke dayanamaz.<br />
<br />
İlginç bir gözlem: muhabbet kuşları uzun bir süre birlikte yaşıyorlar ve birbirlerini çok iyi tanıyorlarsa, erkek her zaman kadınına bakar. Bunları aynı anda ayırmak imkansızdır. Sadece ölüm yeteneğine sahiptir.<br />
<br />
Sonuçta iş büyümesine yol açan papağanların eşleşmesi için ideal koşullar sağlamak için onların çok uçmasına izin vermeniz gerekir. Kuşlar için insanlar için bir spor olarak uçmak - metabolizmayı arttırır, vücudu güçlendirir ve iştahı arttırır. Uygun beslenmeniz gerekiyor: haşlanmış yumurta, az yağlı süzme peynir, tahıl. Hücredeki bir taş veya mineral tebeşir her zaman olmalıdır - bu bir önkoşuldur.<br />
<br />
Normal koşullar oluştururken, kuşlar güvenli bir şekilde doldurulabilir. Yerleşmeden 8-10 gün sonra, dişi (normal yaşına bağlı olarak) ilk yumurtaları 7-10 parçaya bırakır.<br />
<br />
İlk civciv 20 gün içinde, kalan 1-2 gün içinde ortaya çıkacaktır. Bu noktaya kadar kuş yemi ile ilgilenmeniz gerekir: tavuk yumurtası, buğulanmış yulaf. Tahıl karışımı daha fazlasını vermek zorunda kalacak, çünkü aile büyüyor. Ayrıca papağan yetiştiriciliği ile ilgili bir video da sunuyoruz:<br />
<br />
Doğumdan 3 hafta sonra civcivler tüylerle kaplıdır ve 30-40 gün sonra serbestçe uçabilirler. Burada, daha sonra çoğaltılması veya satılması amacıyla başka bir kafese konmaları gerekir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Muhabbet kuşu işletmesi</span><br />
<br />
En zor kısım geride kaldı. Papağan yetiştirmek onları satmaktan çok daha zor. Satmak için çok fazla akla ihtiyaç yoktur. Burada tüm araçlar iyidir, ancak en temel olanı pazardır. Neredeyse her şehirde, insanların evcil hayvan almaya geldiği ilgili pazarlar var ve papağanlarınız orada çok faydalı olacak.<br />
<br />
Ayrıca bir işletme olarak papağan yetiştiriciliği evde yapılabilir. Telefon numaranızla gazetelere ve internete ilan vermeniz yeterli. O zaman müşterilerle ve randevularla randevu al. Bu biçim çok sağlam değil, ama oldukça çalışıyor.<br />
<br />
Muhabbet kuşları ev bakımı için çok uygundur. Gösterişsiz, kolayca evcilleştiriliyorlar, yeterince uzun yaşıyorlar. Ek olarak, bu kuşlara konuşma öğretilebilir. Tüm bu avantajlar papağanları evcil hayvan kabul ediyor. Yeni bir işletme hakkında düşünen girişimciler, üreme papağanlarına bahis yapmak mantıklı geliyor. Bu faaliyet büyük kazançlar getirmeyecek, ancak istikrarlı bir geliri garanti ediyor.<br />
<br />
Peki, muhabbet kuşu işine nereden başlamalı?<br />
Evde işletme olarak üreyen muhabbet kuşları: Başlıca artıları ve eksileri<br />
<br />
    Papağanları endüstriyel ölçekte yetiştirmeye başlamadan önce, bu tür bir işin avantajlarını ve dezavantajlarını göz önünde bulundurun.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Avantajları arasında:</span><br />
<br />
    asgari yatırım;<br />
    dişi bir papağan, yılda 2-3 kez yumurta bırakarak 5-7 civciv getirebilir;<br />
    civcivler 1.5 ay sonra papağanlar satışa hazır olduktan sonra hızla büyür;<br />
    papağanların reklamlara ihtiyacı yoktur, hem yetişkinler hem de çocuklar sever;<br />
    kuşlar sağlıklı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Avantajları takdir ederek, bu işin zorluklarını hatırlamaya değer:</span><br />
<br />
    Damızlık papağanlar, hayvanlara nasıl bakacaklarını gerçekten seven ve bilen insanlar için bir aktivitedir.<br />
    Sıkı kafeslerde papağanlar yavru vermezler. Yuvalama yerleri olan geniş bir muhafazanın organizasyonu gereklidir.<br />
    Kontrolsüz üreme yavruların dejenerasyonuna yol açar. İlgili olmayan kuş çiftlerini seçmek önemlidir.<br />
    Erkekleri kadınlardan ayırmak zordur.<br />
    Dişiler 5-7 yıl yavru verir, bu süreden sonra civcivler zayıflamış olarak doğabilir, çeşitli deformasyonlar ve dejenerasyon belirtileri mümkündür.<br />
    Sınırlı sayıda uygulama kanalı. Dekoratif kuşlara olan talep dengesizdir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Papağan satışı için özellikler ve koşullar</span><br />
<br />
Muhabbet kuşu satmanın en kolay yolu, yetiştirilmiş civcivleri evcil hayvan dükkanlarına götürmektir. Genç kuşlar ayrıca kendi başlarına, pazarda veya tematik çevrimiçi forumlardaki duyurularla satılabilir. Papağanlar için talep kararsız, bu yılın zamanına, yarışmacı sayısına ve diğer faktörlere bağlı.<br />
<br />
Bir papağan hakkında bir blog veya web sitesi başlatın.İlk elden bilgi ve evcil hayvanların güzel fotoğrafları ile ilginç bir sayfa potansiyel alıcıların dikkatini çekecek. Karları ve satışları artırabilirsin büyük papağanlar nedeniyle kreş genişlemesi ile.<br />
<br />
    Eğitimli kuşlar daha da fazla konuşur, ancak alıcıyı ayrı ayrı aramak zorunda kalacaklar. Bu özel forumlarda yapılabilir.<br />
<br />
Bir evcil hayvan mağazasını sıfırdan nasıl açabilir ve hesaplamalar ile yetkin bir iş planı hazırlayabilirsiniz.<br />
<br />
Muhabbet kuşu iş planı: Maliyet ve gelirlerin hesaplanması<br />
<br />
Bir papağan kreşinin yaratılmasına yapılan yatırımlar nispeten düşüktür, bu işin en çekici yönlerinden biridir.<br />
<br />
    Bir kuşat bahçesinin organizasyonu, aydınlatma ve ısıtmanın 6.000 - 8.000 rubleyi harcaması gerekecek.<br />
    Kuşlar Alış (20 çift) - 10.000 ruble.<br />
    3.000 ruble - Yem için bir kuş kafesi ve diğer küçük şeyler aydınlatma, aylık masraflar.<br />
<br />
Yıl için olası karı hesaplayın. 20 çift yetişkin kuş yaklaşık 300 civciv üretecektir.<br />
<br />
    300 ruble ile başlayan bir kuşun toptan satış fiyatı ile kar 90.000 ruble.<br />
<br />
İş 6 ayda kendi kendine yeterlilik kazanacak. Fidanlıktaki papağan sayısındaki artışla karlılık artar, ancak uygulamada sorunlar vardır.<br />
<br />
Evde devekuşu yetiştiriciliği konusunda para kazanmayı ve hesaplamalarla devekuşu çiftliğinin iş planını görmeyi öğrenmek için<br />
<br />
Evde bir işletme olarak muhabbet kuşları yetiştirmek, hayvanlarla konuşmayı seven insanlar için ideal olan gerçek meraklılar için bir aktivitedir. Bu durumda, çalışma hobi ile birleştirilecek ve sadece para değil, aynı zamanda olumlu duygular da getirecektir.<br />
Muhabbet kuşu yetiştiriciliği için video eğitimi<br />
<br />
Evde muhabbet kuşu yetiştirmeye nereden başlayacağınızdan emin değil misiniz?  Profesyonel tavsiyelerle bir video izleyin:<br />
<br />
Muhabbet kuşları ergenliğe 3 aylıkken ulaşır, ancak üremeleri için en uygun yaş 12 aydır. Organize etmek için evde muhabbet kuşu yetiştiriciliği,. Tabii ki, tüylü hayvana eşleşme partneri seçme hakkı verilmesi tavsiye edilir, çünkü sadece papağan klanına devam etmesinin kimin için daha iyi olduğunu bildiği için papağan kendisi bilir.<br />
Kadın için evin cihazı<br />
<br />
Papağanlarda bir üreme içgüdüsü yaratmak için, kafes açıklığına özel bir ev koymak gerekir, ki bunlar kuşların üremesinin imkansız olduğu bir şeydir. Bu evde dişi yumurtaları kuluçkaya yatırır.<br />
<br />
En kolay yol kontrplaktan yapılmış bir bitmiş ev satın almaktır (her zaman bir açılır kapakla birlikte). Bu tasarım günlük yapılması gereken civcivlerin gözlenmesi için uygun görünmektedir.<br />
<br />
Evin altına, evcil hayvan mağazasında satın alabileceğiniz bir talaş tabakası serpin. Alternatif olarak, ona bir marangoz atölyesinde sorun. Evi kafese al ve içme kasesini ve besleyiciyi oraya koy. Her gün yiyecek ve suyu değiştirin ve odadaki sıcaklığı 18-24 o C arasında tutun.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Üreme kuşlar</span><br />
<br />
Yetiştiriciliği uygun koşullar altında başlayan muhabbet kuşları, önce kafesten eve, erkeğin kadına bakmaya başladığı eve taşınır. Sonra yumurtlar (kural olarak, 8 taneden daha fazlası yoktur) ve onları yumurtadan çıkarmaya başlar. Erkek dişi, geğirme besini besler. Bu dönemde, çifte rahatsız olmamak daha iyidir.<br />
<br />
16 - 20 gün sonra, civcivler, sessiz bir gıcırtıyla kanıtlandığı gibi doğarlar. Bu andan itibaren, evi düzenli olarak izlemeniz gerekir (mümkünse, strese neden olmamak için kadın tarafından fark edilmeden yapın). Muayene sırasında çatlamış bir yumurta bulursanız, çatlağı toksik olmayan vernik ile örtün. Bazen civciv kaydedilir.<br />
<br />
Civcivlerin doğumu yaklaşık olarak 2 günde bir gerçekleşir. Onlar kör, çıplak ve tamamen çaresizce çıkıyorlar. Dişi yavruları, kendi özel bezlerinden sıyrılan özel bir karışım kullanarak kendi başına besler.<br />
<br />
6 hafta sonra, zaten güçlü olan piliçler evden ayrılmaya başlar. Ebeveynleri hala bir süre onları besliyorlar, ancak kafesin altında daima yiyecek olmalı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Papağan türleri ve özellikleri nedir? İşte konuşan papağan isimleri</span><br />
<br />
Latince Psittaciformes olarak bilinen Papağansılar, kuş sınıfına dahil birtakım olarak kabul edilmektedir. Bu takıma dahil olan kuşlar oldukça karakteristik fiziki özellikler taşımaktadır. Bu kapsamda papağanların baş kısmı büyük ve gagları da alın kemiğine bağlı haldedir. Tırnakları besini taşıyabilmek için yakalayıcı özellik taşımaktadır ve genellikle ağaç dallarına tutunmalarını sağlamaktadır.<br />
<br />
Papağanlar, kuşlar arasında beyinleri en çok gelişmiş olan gruptur. Bu sebeple de duydukları sesi kolayca taklit edebilirler. Fiziki açıdan oldukça güzel tüy ve renklere sahip oldukları için de genellikle evlerde beslenirler.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PAPAĞAN TÜRLERİ VE ÖZELLİKLERİ</span><br />
<br />
Papağanlar, insanlara cevap vermesi ve onların sesini taklit etmesi ile kuş cinsleri arasında oldukça büyük bir ünün sahibidir. Binlerce yıldır evcil hayvan olarak beslenen papağanların çok sayıda çeşidi bulunmaktadır. Dünyada en fazla beslenen papağan türleri ve bu türe ait belli başlı özellikler aşağıda listelenmiştir.Afrika Gri Papağanı: Diğer adı Jako olan, Afrika gri papağanı evde en fazla beslenen türdür. Orta büyüklüktedir ve türünün en zeki örneği olarak kabul edilmektedir. Bu papağan türü, 1500’den fazla sözcüğü ezberleyebilme ve karşısındakini taklit edebilme yeteneğine sahiptir.<br />
<br />
Sultan Papağanı:Dünyanın en ünlü ikinci evcil kuşu olan sultan papağanı, özellikle ıslık çalma konusunda oldukça yeteneklidir. Bu türe ait papağanlar, dış görünüşleri ile sempati kazanmakta ve bakım konusunda da zorluk çıkarmamaktadır. Sultan papağanının asıl yaşam alanı Avustralya olmakla birlikte ömürleri en fazla 35 yıldır.<br />
<br />
Cennet Papağanı:Aşk kuşu olarak da bilinen cennet papağanı, Afrika Kıtası’nda yetişen bir türdür. Aşk kuşu, diğer papağanlardan farklı olarak konuşma yeteneğine sahip değildir. Üstelik boyutları da 15 santimetreyi pek geçmemektedir. Cennet papağanı hem küçük hem de uysal olması sebebi ile ilk kez kuş besleyecekler için oldukça iyi bir seçenektir.<br />
<br />
Sülfür Kakadu Papağanı:Endonezya’da görülen Sülfür Kakadu Papağanı, oldukça ilgi ve sevgi bekleyen bir türdür. Bu papağan, konuşma yeteneğine sahiptir ancak yalnızca çok mutlu olduğu zamanlarda konuşmayı tercih etmektedir. Konuşmaları ise genellikle çığlık atmakla eş değerdir. Bu sebeple evde beslenmek için pek uygun değildir. Sülfür kakadu papağanı, iri boyutları ve renkli tüyleri ile kolayca ayırt edilebilmektedir.<br />
<br />
Caique Papağanı:Küçük papağan türleri arasında yer alan Caique, enerjili halleri ile dikkat çekmektedir. Amazon Havza’sında yaşayan bu tür, etrafta dolaşmayı ve sırtıyla oynanmasını çok sevmektedir. Caique papağanı, siyah başlı ya da beyaz karınlı olmak üzere iki farklı fizikte bulunmaktadır.<br />
<br />
Şahin Başlı Papağan:Diğer ismi Red-fan olan şahin başlı papağan, ismini boynunda yer alan tüylerden almaktadır. Bu tüyler papağanı, bir şahin gibi göstermektedir. Amazon Havza’sında yaşayan bu tür, yaklaşık 40 sene yaşayabilmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KONUŞAN PAPAĞAN İSİMLERİ</span><br />
<br />
Papağanlar, sesleri taklit edebilme yetenekleri ile dikkat çeken bir kuş türüdür. Ancak papağan ailesinde yer alan her kuş konuşma konusunda aynı yeteneğe sahip değildir. Bunlardan bazıları daha fazla kelime söyleyebilirken, bazıları da hiç konuşmamaktadır. En çok konuşan papağan türleri ise; Amazon Papağanları, Lori Papağanı, Kakadu Papağanı, Afrika Gri Papağanı, Muhabbet Kuşları, Cennet Papağanı, Ara Papağanı ve Sultan Papağanıdır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PAPAĞANLARDA BESLENME</span><br />
<br />
Papağanların besleneme alışkanlıkları ve ihtiyaçları türlerine göre değişkenlik göstermektedir. Ancak papağanlar beslenme ihtiyaçlarına göre tohum- çekirdek ağırlıklı beslenenler ve meyve – sebze ağırlıklı beslenenler olmak üzere iki gruba toplanmaktadır.<br />
<br />
Tohum ağırlıklı beslenen papağan türleri, yiyecek ihtiyaçlarının %70’ini tohumlardan karşılamaktadır. Geri kalan kısım ise meyve ve sebzelerden alınmaktadır. Sultan papağanı, muhabbet kuşları, sevda papağanı ve Hindistan papağanı tohum ağırlıklı beslenen türler arasında yer almaktadır.<br />
<br />
Afrika gri papağanı, sülfür kakadu, ara papağanı ve Senegal papağanları sebze ve meyve ağırlıklı beslenen türler arasında yer almaktadır. Bu beslenme şeklindeki kuşlar besin ihtiyacının yarısından fazlasını meyve ve sebzeleri tüketerek sağlamaktadır.<br />
<br />
Papağanlar, bazı yiyecek türlerinden oldukça fazla etkilenmektedir. Özellikle vücutta toksin olarak tanınan bu yiyecekler, papağanın ölümüne bile neden olabilmektedir. Avakado, kafein, tütün, süt, çikolata, kiraz ve şeftali çekirdeği, mantar ve soğan; papağana asla verilmemesi gereken yiyecekler arasında yer almaktadır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PAPAĞANLARDA CİNSİYET ANLAMANIN YOLLARI</span><br />
<br />
Bir papağanın cinsiyetini anlayabilmenin en kolay yolu, yumurtlama dönemini takip etmektir. Papağanın yumurtlaması, cinsiyetinin dişi olduğu manasına gelmektedir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta papağanlarda olgunlaşmanın 3 sene sürdüğüdür. Yani dişi bir papağan ortalama 3 yaşında yumurtlamaya başlamaktadır.<br />
<br />
Papağanların ötme biçimi arasındaki farklılıklarda cinsiyeti belirlemeye yardımcı olmaktadır. Bu kapsamda erkek papağanların dişi papağanlara nazaran daha melodik bir şekilde öttüğü kabul edilmektedir. Ötüş şeklindeki bu fark en net Sultan Papağanlarında fark edilebilmektedir. Ancak sadece ötmesine bakılarak papağanın cinsiyeti hakkında net bir sonuca ulaşılamamaktadır.<br />
<br />
Bazı papağan türlerinde dişi ve erkek türlerin tüyleri arasında bariz bir farklılık bulunmaktadır. Afrika Gri Papağanı tüyleri incelendiğinde cinsiyeti hakkında bilgi edinilebilen cinsler arasında yer almaktadır. Buna göre; bu türün erkek papağanının yanağındaki turuncu benekler, dişisine kıyasla daha büyük ve belirgindir.<br />
<br />
Bir papağanın cinsiyeti; yumurtlama dönemi, ötme karakteri ve tüy özelliklerine bakılarak tahmin edilebilmektedir. Ancak bu yollardan hiçbiri kesin bir sonuç vermemektedir. Papağanların cinsiyeti hakkındaki net bilgiye ancak bir DNA testi ile ulaşılabilmektedir. DNA testi, dişi ve erkek kuşların eşey kromozomlarına bakarak en net bilgiye ulaşabilmektedir.<br />
<br />
GirişSonyıllardaKuşGribi(Avianinfluenza)yüzündenhaketmediğişekildetoplukatliamauğrayangüvercinlerleinsanoğlunundostluğu,haberleşmeninengüvenlivesüratliyapılmasınıngerektiğineinanıldığıgündenbuyanasürmüştür(Çerçi,2003;Lanneau,2006).Dünyada300’denfazlaırkıolangüvercinleroldukçasüratliuçarveaniyöndeğiştirebilirler.Postagüvercinlerisaatte70kmsüratyapabilir.Dişigüvercinyuvayagenellikleikiyumurtabırakır.Yıldayaklaşıkolarak3-6kezkuluçkayayatabilirler.Kuluçkasüresi17günsürer.Yavruyetiştirmesüresiise23-25gündür.Yavrularancak30-35günlükoluncakorkusuzcauçupanavebabalarındanbağımsızolarakhareketedebilir(Kiziroğlu,2000;www.guvercinbirligi.com,2011).Sağlıklı ve verimli bir güvercin  yetiştiriciliği  yapabilmek  için,  öncelikle güvercinlerin  yaşayacağı uygun yaşam  ortamının sağlanması  gerekir.  Ancak  bu  ideal  ortamı  sağlamak için,bu şartların tümünün bir arada bulunması gerekir. Bunlardan birisi eksik olursa, güvercinin ilk önce verimi düşer, ardından sağlığı olumsuz etkilenir ve nihayetinde ölür(Türedi,2006;Mosca,2011b).Bu  derlemede  güvercin  yetiştiriciliğine  ilişkin  bazı temel konular verilmeye çalışılmıştır. Böylece güvercin yetiştiriciliği  konusunda  çalışmak  isteyebilecekler  için yetersiz olan Türkçe kaynaklara destek olunacaktır.BarınakGüvercinler için barınak söz konusu olunca akla çeşitli şekillerde  yuvalar,  kafesler  ve  kümesler  gelir.  Bu barınaklar, kişinin maddi olanakları elverdiğince çeşitli ebat ve şekillerde olabilir. Burada önemli olan, güvercin için  ideal  barınma  ortamının  sağlanmasıdır. Güvercinbarınakları evin bir bölümü, bahçe, tavan arası,  damve teras gibi  herhangi  bir  uygun  ortamda  kurulabilir(Mosca,2011a). Bahçe,  dam  ve  teras  gibi  açık  ortamlarda  kurulan kümeslerin  tabanını  yerden  kesmek  ve  bir  miktar yüksekte inşa etmek, kümes tabanının kuru kalması ve mikropların üremesini engelleyici işlev görür.Güvercin yetiştiricilerinin  özen  göstermediği  bir  detay,  yüksek paralar  harcayıp  güvercinlerini  satın  aldıkları  halde, onların  barınacağı  barınağı  çok  ucuz  ve  kalitesiz malzemelerden yapmalarıdır. Barınakta güvercinler için yeterli alanın planlanması önemli  bir  konudur(Bozkır,2006).  Her  yetiştirici  belli  bir  alanda  maksimum Derleme<br />
Güvercinlerde Bazı Temel Bakım ve Besleme KurallarıHayvansal Üretim 53(1), 201245güvercin yetiştirmek ister, çünkü bu durumda masraflar azalır. Ancak masrafı azaltmak uğruna, belli bir alana gereğinden  fazla  güvercin  koymak,  güvercinlerin verimini  ve  sağlığını  olumsuz  etkiler(Savaş,2006a; 2006b). Güvercin  barınakları  planlanırken,  çok  değerli  olan güvercin  gübresinin zayiedilmesi  önlenmelidir. Osmanlılar  zamanında  “koğa”  adı  verilen  güvercin gübreleri önemli bir ihraç  maddesi idi. Osmanlı arşiv belgeleri,  yurt dışına ihraç edilen güvercin gübresinden önemli miktarda gelir sağlandığını ortaya koymaktadır.Yurt  içinde  tüketilen  güvercin  gübresi ise  Kapadokya bölgesindeki  üzüm  bağları,  Kayseri  yöresinde  boya sanayinde kullanılan cehri bitkisi üretiminde, Diyarbakıryöresindeki karpuz üretiminde kullanılmıştır. Güvercin gübresi üretmek için özel şekilde tasarımve inşa edilen yapılara  Kayseri’de  “güvercinlik”,  Diyarbakır’da  ise “boranhane” adı verilmekte idi (Karagöz, 1999;Gülyaz, 2000;Büyükmıhçı,2006).IşıkBarınakları  kurarken,  cephesini  en  fazla  güneş  ışığıalacak  şekilde  ayarlamak  önemlidir.  Bu  yüzden  eğer ortam  uygun  ise,  barınağın  ön  cephesi  güney  veya güneydoğu  yönüne  bakmalıdır.  Eğer  güvercinler  evin bir bölümü veya çatı gibi kapalı bir yerde ise, o zaman güvercinin bulunduğu ortamın güneye veya güneydoğu cephesine  bakmasına  dikkat  edilmelidir. Böylece sabahın ilk  ışıklarının  güvercinler  üzerine  düşmesi sağlanmış olur. Bunun en önemli faydası, gece boyunca soğumuş  olan  kümesinkısa  zamanda  ısınmasıdır(Mosca,2011c). Güvercinlerin  bulunduğu  barınağın güneşi en fazla alacak şekilde planlanmasının başka bir önemi  de,  özellikle  yavrular  içindir.  Büyüme hormonunun  salgılanabilmesi  için  esansiyel  olan D vitamini organizma tarafından ancak güneş ışığı altındasentezlenebilir.  Böylece  büyüme  ideal  hızda  olur (Yılmaz,2008).  Ayrıca  güneş  gören  ortamlarda, havadaki nispi nem ve zemindeki ıslaklık kısa sürede normal  seviye  iner.  Bu  ise,  ortamdaki  mikropların üremesini engelleyici etki yapar. SıcaklıkGüvercinlerin  barınaklarındaki  sıcaklık  ne  olmalıdır sorusu önemlidir. Bu sorunun en basit cevabı, insanın rahat ettiği iklim şartlarında güvercinler de rahat eder. Bu  yüzden  çok  soğuk  havalarda,  güvercinlerin  fazla üşümesinin  önüne  geçilmeli;  çok  sıcak  havalarda  ise barınak  içi  serinletecek  önlemler  alınmalıdır.  Soğuk havalarda gereksiz yere kapı ve pencere açmamak dahi yeterli bir önlem olabilir. Aşırı sıcak havalarda karşılıklı pencere  açarak  hava  cereyanı  sağlamak,  barınağın önüne  gölgelik  yapmak  gibi  önlemler  pratik  çözüm çareleri olarak düşünülebilir(Mosca,2011a).NemAşırı  nem  güvercin  barınaklarında  mikrop  üremesini kolaylaştırır.  Nem  oranının  normalden  az  olması  ise, tozlanmayı artırır ve güvercinlerde bir takım solunum yolu başta olmak üzere, bazı rahatsızlıklarınçıkmasına neden olur(Türkyılmaz,2008). Güvercin barınaklarındave yaşadıkları diğer ortamlardaki nem oranının uygun değerlerde  olması,  başarılı  bir  güvercin  yetiştiriciliği için gereklidir (Mosca,2011a).HavalandırmaHavalandırmanınbarınaklarda  sağlanması  nispeten zordur.  Çünkü  havalandırma  için  barınağın  penceresi veya  bir  kısmı  açıldığında,  hava  şartlarının  soğuk olduğu  zamanlarda  barınağın  iç  sıcaklığını  ayarlamak zorlaşır. Sıcaklığı artırmak için barınak kapalı tutulduğu zaman  ise  barınak  içi  ortamhavasız  kalır.  Bu  ise güvercinlerin  sağlığını  direkt  olarak  etkileyen  bir durumdur. Bu olumsuz durumu ortadan kaldırmak için en  pratik  çözüm,  barınağın rüzgâralmayan    bir cephesine elektrikle çalışan herhangi bir havalandırma fanı  veya  aspiratör/vantilatör  yerleştirmektir.Ayrıca barınağın tavanında açılacak uygun büyüklükte bir baca ilebarınakta istenmeyen CO2, zararlı ve zehirli gazlarile  kötü  kokuların  dışarıya  çıkması  sağlanmalıdır. Dikkat edilmesi gereken en önemlikonu, havalandırma sağlarken,  barınak  içindehava cereyanımeydanagetirmemektir. Hava cereyanıkuşların  hastalanmalarına yol açabilir(Öncel ve ark.,2001).Barınak hijyeniBarınakta  sağlıklı  bir  ortam  sağlamak  için  barınak temizliği  ve  dezenfeksiyonu birlikte  ve  sık  sık yapılmalıdır. Kimi  yetiştiriciler  güvercin  barınaklarını her  gün  veya  birkaç  günde  bir  temizlemektedir.  Bazı yetiştiriciler“güvercin  dışkılarını  temizlemediğim zaman,kümes daha sıcak  vegüvercinler daha sağlıklı oluyor”  gerekçesi  ile güvercin  dışkılarını  olduğu  gibi bırakırlar.  Bilimsel  ve  modern  bir  güvercin yetiştiriciliğinde  böyle  bir  uygulamanın  yeri olmamalıdır.  Güvercin  dışkı  ve  yem  artıklarından meydana  gelen  yığının  barınak  içinde  kalması, mikropların üremesi için çok uygun birortam doğurur. Bu yüzden güvercin barınakları günlük, günlük olmasa da  iki  günde  bir  temizlenmelidir.Eğer  güvercin sahibinin  diğer  işlerinin  yoğunluğu  nedeni  ile  taban temizliği sık sık yapılamıyorsa, uygulanması gereken en <br />
YılmazHayvansal Üretim 53(1), 201246kısa  yol,  barınak  tabanına  ızgara  sistemi  yapmak  ve güvercinler  ile  barınak  tabanında  biriken  dışkı  ve artıkların temasını kesmektir.(Metiner,2007)Yavru bakımıGüvercinlerde  kuluçka  süresi  ortalama 17  gündür(Petek,2004).  Bu  sürenin  sonundayumurtadan  çıkan güvercin  yavrularınınilk  hafta  gözleri  kapalıdır. Vücutlarında  telekli  tüy  yerine,  hav  tüyüolarak adlandırılantüyler bulunur.    Yavrularyumurtadan çıktıklarında  kendi  başlarına  beslenemezler.  Yeni yumurtadan  çıkmış  yavru ilk hafta, ana  ve  babanın kursağındasalgılanan,  yöreleregöre  değişik  adlarla anılsa  da,  genellikle  Anadolu’da  maya  olarak adlandırılan bir besin ile beslenirler. Bu besinebilimsel literatürde“kursak  sütü” yada“güvercin  sütü”  adı verilir(Anonim,1986;Anonim,1992a;Anonim,1992b;Anonim,1993a;Anonim,1993b;Petek,2004).Dahasonra yavrulara, yavaş yavaş ana ve babanın kursağında ıslatılmış  dane  yemverilmeye  başlanır.Yavru döneminde ebeveynlerinbeslenmesine özen göstermek gereklidir.  Her  ikisi  de sabah  ve akşam olmak  üzere,günde iki kez yemlenmelidir(Bozkır,2006).İlk hafta kursak sütü ile beslemenin bitmesine paralel olarak,    yavrulartüylenmeyebaşlar. İkinci  hafta boyunca, yemleri kursakta ıslatıp, yavruya verme süreci devam  eder.  Yavrular  iki  haftalık  olunca,yavruların önlerine  yiyebilecekleri  incelik  ve  kalitedeyem bırakılmalıdır.  Yemyemeye başlayanyavruların önünde, yemi ile birlikte mutlakayeterli miktarda su da bulunmalıdır(Bozkır,2006).BeslemeGüvercinlerin diğer evcil çiftlik hayvanlarına göre daha ufak  yapılı  olması  ve  az  yem  tüketmesi  nedeni ileyemlerinin  hazır  alınmasında  veya  en  azından  yemler bilgisi, besin maddeleri, rasyon yapım tekniği gibi lisans derslerini  almış  yetkili  birine  yemin  hazırlatılmasında veya  danışılmasında  büyük  fayda  vardır.  Çünkü  yem rasyonlarında  ideal  karışımın  hazırlanması  ve  enerji değeri,  ham  protein,  ham  selüloz,  ham  kül,  mineral maddeler  gibi  hayati  öneme  sahip  kriterlerin tutturulması,  yavruların  ideal  bir  büyüme  sağlaması, yetişkin  kuşların  ise sağlıklı  olarak hayatını  devam ettirmesi bakımından önemlidir (Öncel ve ark.,2001). Örneğin yem karışımı hazırlanırken hububat türü enerji maddelerinin    rasyona    fazla    eklenmesi    sonucunda bilhassa  yetişkin  kuşlarda  yağlanma  problemi görülebilirYem karışımında protein içeren baklagillerinaz katılmasıise,  yemde  proteinin  ideal  değerden  az olmasına yol açar ve yavru ve genç kuşlara böyle bir yem  maddesinin  verilmesi  durumunda,  sağlıklı  bir büyümeden  bahsedilemez. Yem  karşımı  hazırlanırken kalsiyum kaynağı olarak kullanılan mermer  tozunun  az katılması durumunda, genç hayvanların kemik gelişimi geri  kalacağı  gibi,  yumurtlama  sezonuna  girecek  dişi kuşların ise yumurta verimlerinin düşmesine neden olur. Çünkü  yumurta  kabuğunun  ana  maddesi  kalsiyumdur(Yılmaz,2008). Hasta ve yaralı bakımıHasta ve yaralı kuş için ilk önce yapılacak iş, yara veya hastalığını teşhis ve tedavi yoluna gitmektir. Daha sonra kuşu barınakta mümkün olan en sessiz, tenha ve güvenli köşeye yerleştirmelidir. Kuşun yerleştirildiği yer ayrıca barınağın  en sıcak  bölgesi  olmalıdır.Çünkü  hasta  ve yaralı  kuşlar  düşük  sıcaklıklardan  daha  kolay etkilenirler.  Hasta  ve  yaralı  kuşun  hareket  yeteneği kısıtlı olduğundan, diğer kuşların  ve barınağa  girmesi muhtemel diğer zararlı hayvanların zararından korumak önemlidir.  Yiyeceğinin  ve  suyunun  temiz  olmasına dikkat  edilmelidir.  Ayrıca  hareket  kabiliyetinin  kısıtlı olması dikkate alınarak, hasta veya yaralı kuşun yiyecek ve  suya  çok  kolaylıkla  uzanabilecek  bir  pozisyonda olmasına dikkat edilmelidir (Branson ve ark., 1994).Etçi güvercin yetiştiriciliğiTürkiye’de  alışılmış  bir  uygulama  olmasa  da, zamanında  Osmanlı  padişahlarının  menüsünde  saygın bir  yeri olan  güvercinlerin, gelecekteTürkiye’de yine bir  gıda  maddesiolabilecekleri  düşünülmelidir(Haydaroğlu,2003;Bilgin,2004;Işın,2009;Keskin,2010).  Günümüzdeyurt  dışında,büyük  çapta  etlik güvercin  yetiştiriciliği  yapanülkeler  bulunmaktadır(Sarıca ve ark.,2003). Güvercin  gelecekte,  stratejik  bir gıda maddesi konumuna gelebilir.Çünkü güvercin kuş türleri  içinde  en  hızlı  büyüyen  türdür. Güvercinin kuluçka süresi oldukça kısa olup, ortalama 17 gündür (Petek,2004).Bir çift güvercinden bir yılda 10-14 yavru büyütülebilmektedir.  Yavru  güvercinler  26-30  günlük yaşta  500  gr  canlı  ağırlığa  ulaşmakta  ve pazarlanmaktadır.ABD’nde “squab production” olarak adlandırılan etçi güvercin yetiştiriciliği en yaygın olarak Victoria  Eyaletinde  yapılmaktadır. Etçi  güvercin yetiştiriciliği  özellikle  İtalya,  Fransa,  Belçika  ve Macaristan  gibi  bazı  Avrupa  ülkelerinde  yaygındır. ABD’nde güvercin ıslahına ilişkin ilk çalışmalar 1901 yılında gerçekleştirilmiş, 1902 yılında ise 1.000 başlık ilk  etçi  güvercin  yetiştirme  çiftliği  kurulmuştur.  1907 yılında  ise  bu  tip  etçi  güvercin  yetiştiren  işletmelerin sayısı 100’ü bulmuştur(Sarıca ve ark.,2003).En yaygın etçi güvercin ırkları olarak King, Carneau, <br />
Güvercinlerde Bazı Temel Bakım ve Besleme KurallarıHayvansal Üretim 53(1), 201247Mondaine,  Renkli  Teksas  ve  Homer  (Posta/Yarış) sayılabilir. King ırkı geniş göğsü ve yüksek döl verimi ila  tanınmıştır.  Ergin  canlı  ağırlık  ortalama  800  gr civarındadır.Carneau  ırkının  anavatanıFransa’dır  ve ergin  canlı  ağırlık  yaklaşık  olarak  650-700    gr civarındadır.  Mondaine  ırkı  Fransa  ve  İsviçre  kökenli olarak  bildirilmiştir  ve  minimum  ergin  canlı  ağırlık dişilerde 800 gr, erkeklerde 900 gr civarındadır. Bakım ve  besleme  durumuna  göre  canlı ağırlık  oldukça yukarılara  çıkabilmektedir.  Renkli  Teksas  güvercini 1950’li  yıllarda  ABD’nde  renkli  King  ile  Mondaine ırklarının  melezlenmesi  ile  elde  edilmiş  bir  güvercin ırkıdır.  Ergin  canlı  ağırlık  600-900  gr  arasında değişmektedir. Homer ırkı Türkiye’deposta veya yarış güvercini  olarak  tanınan  bir  güvercin  ırkıdır.  Hızlı büyüme, yüksek yemden yararlanma kapasitesi ve ağır yapılı  vücutları  ile  en  popüler  etçi  güvercin ırklarındandır  (Sarıca  ve  ark.,2003). Gıda gereksinimininsürekliarttığı  dünyada  etçi  güvercin yetiştiriciliği öncelikle zooteknistler tarafından üzerinde durulması gereken konulardan birisidir. SonuçBaşarılı  bir  güvercin  yetiştiriciliği  yapabilmek  için, öncelikle  hayvanların  yaşayacağı  en  uygun  yetiştirme şartlarının  hayvanlar  için  sağlanması  gereklidir.  Bu yapılmadığı  takdirde  önce  hayvanların  çeşitli verimlerinde düşme görülür, daha sonraki aşamada ise çeşitli  rahatsızlıklar  ve  peşindenölüm  gelebilir. Güvercinlerin öncelikle barınaklarının iyi planlanması, içinde gerekli donanımların sağlanması gerekir. Barınak içinde ışık, sıcaklık, nem, havalandırma gibi hayvanlar için  hayati  öneme  sahip  faktörler  en  uygun  şartlarda sağlanmalıdır.  Bu  şartlar  sağlandıktan  sonra  diğer önemli  bir  konu sağlığa  uygunlukkonusudur.  Hijyen korumaya yönelik tedbirler alınmalı ve böylece çıkması muhtemel  hastalıklar  önlenmelidir. Barınak  içinde uygun  yaşama  şartları  sağlanan  güvercinlerde  diğer önemli bir konu ideal beslemenin yapılmasıdır. İdeal bir besleme  yapmanın  yolu,  dengeli  bir  rasyon hazırlamaktan  geçer.  Bir  rasyonun  temel  öğeleri  olan enerji sağlayan hububatlar, protein sağlayan baklagil ile mermer  tozu,  tuz,  vitamin  ve  mineral  gibi diğer öğeler dengeli  bir  oranda  yeme  katılmalıdır.  Güvercin  hızlı büyüyen bir kuş  türüdür  vegelecekte  güvercin  etçi hayvan materyali olarak önem kazanabilir TeşekkürÇalışmalarımda  her  zaman  yanımda olan ve  beni yönlendiren doktora hocam Prof. Dr. Mehmet Ertuğrul (Ankara  Üniversitesi)  ile  her  zaman  tavsiyelerde  ve<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Dünyanın en pahalı kuşları</span><br />
<br />
Kuşçuluk, bazı kişiler için hobi hatta bir tutku. Kuşlar besleniyor, satın alınıyor, yeni türler üretilmeye çalışılıyor. Ancak bu hobi, pek ucuz değil. İşte el yakan o kuşlar...<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">1- SÜMBÜL AMERİKAN PAPAĞANI</span><br />
Anayurdu Güney Amerika olan bu papağan türünün en büyük özelliği diğerlerine göre konuşma kabiliyetinin daha yüksek olmasıdır. Fiyatları ise 10.000 ile 30.000 arasında değişiyor.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">2- SEREMA</span><br />
Bu türün kökeni Malezya’ya dayanıyor özelliği ise bodur olmaları. Fiyatı ise yaklaşık olarak 17.000 TL.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">3- PALMİYE KAKADU</span><br />
Bu kuşun en büyük özelliği kızdıkları zaman yüzündeki kırmızı noktanın maviye dönüşmesidir. Fiyatı ise yaklaşık olarak 32.000 TL dir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">4- TAKLACI GÜVERCİN</span><br />
Türkiye’de de çok fazla meraklısı bulunan güvercinlerin cinsine göre fiyatları değişiyor. Bu güvercinimizin fiyatı ise 13.000 TL dir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">5- BOLT</span><br />
İsmini dünyanın en hızlı insanını Usain Bolt’ dan alan bu güvercin dünyanın en pahalı kuşu unvanını elinde taşıyor. Belçika’da düzenlenen açık artırmada Çinli bir iş adamının aldığı güvercinin fiyatı 850.000 TL’dir. Evet, yanlış okumadınız, onun bu kadar pahalı olasının sebebi ise yarışçı güvercin olmasıdır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SÜS HOROZU</span><br />
Fiyatı yaklaşık olarak 15.000 TL olan bu horozlar Bursa’da yetiştiriliyorlar.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TUKAN</span><br />
Gagası neredeyse vücudu kadar olan bu papağınımsı kuşun ana vatanı Güney Meksika. Fiyatı ise 25.000 TL.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hoby Akvaryumculuk Balıkçılık Nedir Nasıl Yapılır?]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=8775</link>
			<pubDate>Tue, 10 Mar 2020 12:34:46 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=8775</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hoby Akvaryumculuk Balıkçılık Nedir Nasıl Yapılır?</span><br />
<br />
Kökenleri çok çok eskilere, yüzlerce, hatta binlerce yıl öncesine dayanan bir hobi olan akvaryumculuk, bazı kaynaklara göre Mısır'da, bazılarına göre ise Uzakdoğu'da ortaya çıkmış.<br />
<br />
1850 yılında, Londra'da büyük tankların içinde, balıkların ve bitkilerin nasıl bir arada yaşayabileceklerini anlamak için deneyler gerçekleştirilmiş ve sonuçları açıklanmış.1853 yılında Philip Gosse, Londra Hayvanat Bahçesi'nde ilk halka açık akvaryumu kurmuş. Avrupa'dan sonra Amerika'da da iyice yayılan akvaryumculuk, günümüzde artık ince detaylarıyla ele alınan bir sektör, meraklıları için de renkli bir hobi.<br />
<br />
Akvaryumculuk, psikolojide de kendine yer bulmuş, meditatif (sakinleştirici, huzur verici) etkisi kabul edilmiş bir uğraş. Akvaryumculukla ciddi şekilde uğranan, onu bir hobi olarak görse de hayatının bir parçası haline getiren, günlük hayatında önemli bir zamanını da bu işe ayıran kişilere akvarist deniyor.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Yeni Başlayanlara Öneriler:</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Japon balıkları:</span> Japon balıkları dünyada en yaygın olarak beslenen ev hayvanlarıdır. Bu balıklar oldukça zeki olup, kendilerini besleyen kişiyi tanırlar. Japon balıkları oyunlar oynamayı sever ve iletişimden hoşlanırlar. Bu yüzden iki balık beslemek, tek balık beslemekten daha iyidir. Japon balıkları çok çeşitli renklere sahiptirler, ayrıca tek kuyruklular, çift kuyruklular, çeşitli vücut ve kafa biçimlerine sahip olanlar da bulunmakta. Japon balıkları diğer akvaryum balıklarına nazaran daha uzun ömürlü olabilmektedir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><br />
Lepistes:</span>Akvaryum balıkları içerisinde en çok tanınan ve bakımı en kolay balık türlerinden birisi de Lepisteslerdir. Kolay bir tür olarak nitelendirilmesinin en önemli sebepleri, üremeleri için özel şartlar gerekmemesi, çok büyük akvaryuma ihtiyaç duymamaları, çok değişik renk ve desenlere sahip bulunmaları ve uygun fiyatta olmalarıdır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Palyaço balığı:</span> Tuzlu su akvaryumlarında en sık rastlanan balıklardandır. Meşhur çizgi film “Finding Nemo”daki tür de budur, şu bizim yakından tanıdığımız, “Kayıp Balık Nemo”. Bakımı en kolay balıklardan olup, kolayca kuru yeme alıştırılabilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Çöpçü:</span> Akvaryumun temizliği konusunda sizin en büyük yardımcınız yine bir akvaryum balığı olabilir. Yiyemediği yere çökmüş çöpleri de karıştırıp havalandırarak filtrenin çekebileceği duruma getirir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Işıklandırma:</span><br />
<br />
Işıksız bir akvaryum hem sizin izleme zevkinizi azaltır hem de balıklar için sağlıksız bir ortam yaratır. Floresan lambalar, ışıklandırma için en fazla kullanılan yöntemdir. Siz de bunu uygulayabilirsiniz. Ayrıca bitkiler için de ışık gerekir. Bu nedenle düzgün bir ışıklandırma yapmak şart. Işığın her gün aynı saatlerde açık olması daha iyi olur. Ne kadar açık tutacağınıza kendiniz karar verebilirsiniz. Mesela, akşam hava kararırken açıp, gece yatmadan önce kapatabilirsiniz. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Filtre:</span><br />
<br />
Akvaryumun temizliği için en önemli cihaz, su filtresidir. Bu araç, suyun temizliğinin korunmasına çok yardımcı olur. Hem mekanik hem kimyasal hem de biyolojik açıdan koruma yapan gelişmiş filtreleri öneririz. Bunlar sudaki minik yabancı parçaları tutar, istenmeyen kimyasalları süzer, bakterilerin suya dağılmasını önler. Filtrenin 24 saat çalışması gereklidir. Ayrıca filtreyi belirli aralıklarla temizlemek de önem taşır. Hatta yararlı bakterilerin korunması amacıyla akvaryumunuzdan çıkardığınız su ile filtreyi çalkalamak en iyisi. Evinizde küçük bir ekosistem yaratıyorsunuz, doğal ortama en yakın şekli oluşturabilmek için fazlasıyla özen göstermeniz gerekiyor.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Isıtma:</span><br />
<br />
Balıklar göründüklerinden daha hassas canlılardır. Soğuk suda pek çoğu yaşayamaz. Bu nedenle mutlaka su ısıtıcınız olmalı. Termometreniz de olacağı için ısıyı belli bir noktada tutmak sorun olmayacak. Akvaryum sıcaklığı genel olarak 23-28 derece arasında tutulmalıdır. Her tür balık aynı ortamda yaşayamayabilir, dolayısıyla aynı sıcaklıkta sağlıklı yaşayabilecek balıkları beslemelisiniz.  <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Nelere Dikkat Etmeli:</span><br />
<br />
Hastalanan balıkları ayrı bir suya almak iyi bir çözüm olabilir. Hastalıkla nasıl başa çıkacağınızı öğrenmek için akvaryumcunuzla mutlaka konuşun. Sıvı ilaçlar çözüm verebilir.<br />
<br />
Yine akvaryumcunuzun önereceği bazı bakım malzemeleri de olacaktır. Belirli aralıklarla bunları kullanmak da balıklarınızı korumanıza yardımcı olur.<br />
<br />
Suyun pH (power of hydrogen) derecesi de çok önemli. pH derecesi, 0 ile 14 arasında değişir. 0'a ne kadar yakın ise sıvı o kadar asitli demektir. Saf suyun pH derecesi 7'dir. Zaten tatlı su balıklarının pek çoğu 6-9 arası pH seviyesinde yaşarlar. Musluk suyunun değeri de 7 civarındadır.<br />
<br />
Akvaryumun içine elinizi sokacağınız zaman çok iyi yıkamış olun. Bunun yanında mutlaka elektrikli cihazları fişten çekin.<br />
<br />
Bu konular haricinde merak ettiğiniz her şeyi bir akvaryumcu aracılığyla da öğrenebilirsiniz.<br />
<br />
Akvaryum, minik ve renkli balıkların içine konup beslendiği cam kutuya denir. Elbette bunu bilmeyen olduğunu düşünmüyoruz, sadece konuya uygun bir giriş bulamadık da… Eh, evet, ne diyorduk? Konumuz akvaryumculuk ve meraklıları için temel bilgiler.<br />
<br />
Nedir bu insanoğlunun balık besleme merakı diye düşündük ve bir araştırdık. Akvaryumculuğun kökenleri yüzlerce, hatta binlerce yıl öncesine dayanıyor. Bazı kaynaklara göre Mısır’da, bazılarına göre ise Uzakdoğu‘da ortaya çıkmış. Renkli süs balıklarının ilk kez Çin’de üretildiği söyleniyor. 1850 yılında, Londra’da büyük tankların içinde, balıkların ve bitkilerin nasıl bir arada yaşayabileceklerini anlamak için deneyler gerçekleştirilmiş ve sonuçları açıklanmış. 1853 yılında Philip Gosse, Londra Hayvanat Bahçesi’nde ilk halka açık akvaryumu kurmuş. Avrupa’dan sonra Amerika’da da iyice yayılan akvaryumculuk, günümüzde artık ince detaylarıyla ele alınan bir sektör, meraklıları için de renkli bir hobi.<br />
<br />
Akvaryumculuk, psikolojide de kendine yer bulmuş ve sakinleştirici etkisi kabul edilmiş bir uğraş. Eh bizim de derslerdi, sınavlardı derken rahatlamaya ihtiyacımız var haliyle. Ama baştan söyleyelim; öylesine bir cam kutu alıp içine balıkları atar, günde bir avuç yemi de boca ederim olur biter diyecekseniz, baştan hiç girişmeyin bu işe; akvaryum ekran koruyucu sahibi olun daha iyi. Akvaryumculukla ciddi şekilde ilgilenecekseniz (yani akvarist olacaksanız) bu işe girişin, canlı varlıkların sorumluluklarını aldığınızı unutmayın.<br />
<br />
Haliyle öncelikle bir akvaryum edineceksiniz. Küçük bir akvaryumla başlamak gerektiğini düşünmeyin. Tam tersine, büyükçe bir akvaryum almanızı öneririz. İdeal ortamın daha kolay oluşması için bu size kolaylık sağlar. Balıkların gelişebilmeleri için de bu şart. Hem hafızaları 3 saniye bile olsa onların da rahat rahat gezinmeye hakkı var. Şaka bir yana, şu hafıza olayı kesinleşmiş bir bilgi de değil, hatırlatalım yeri gelmişken. Hatta tam tersinin doğru olduğu bile söyleniyor.<br />
<br />
Akvaryumculuğun civciv beslemek kadar ucuz olduğunu söylemiyoruz. Yine de, "ben besledim mi Güney Amerika’dan gelen tropik balık beslerim" diye tutturmayacağınızı tahmin ederek diyoruz ki sağlıklı ve güzel bir akvaryum için uygun bütçeyi oluşturmak çok da zor değil. Sonunda tatillerde topladığınız taşlar ve midyeler bir işe yarayacak. Ne işe yarayacağını anlamayanlar için "dibe yerleştireceksiniz" demek yerine "bu işe hiç girişmeyin iyisi mi" diyoruz.<br />
<br />
Akvaryumculuğa başlamaya ciddi ciddi niyetlendiyseniz önce güzel ve uygun bir yer bulmak gerek. Kalorifer yanı ve camın önü bu iş için hiç uygun değil. Kalorifer, ısının bozulmasına neden olur, camdan gelen ışık ise yosunlanmaya yol açar.<br />
<br />
Uygun yeri bulup boş akvaryumunuzu yerleştirdikten sonra, öncelikle içine biraz su koyup iyice temizleyin. Temizlik yaparken kesinlikle kimyasal malzeme kullanmayın. Sadece soğuk su ve temiz, tüysüz bir bez, köşeler için de eski bir diş fırçası yeterli olacaktır. Taş, kum, midye gibi zemin malzemelerini yerleştirmeden önce suyun altında iyice yıkayın. Sıra geldi suyu koymaya… Bunun için de iki gün dinlenmiş çeşme suyunu (çeşme suyu olmaz, içme suyu olmalı:) öneriyoruz. Suyu akvaryumun kenarından, yavaşça dökün. Yarısına gelmeden önce bu işe ara verin, çünkü bitkileri dikeceksiniz.<br />
<br />
Akvaryumcunuzdan aldığınız bitkileri kenarlara yakın olacak şekilde kumların arasına yerleştirin. Güzel bir düzenleme yapın ki sonradan değiştirmek zorunda kalmayın. Daha sonra da bahsedeceğimiz filtre ve ısıtıcıyı da fazla ortada olmayacak şekilde yerleştirin. Evet, şimdi akvaryumu doldurabilirsiniz. Tabii ki ağzına kadar değil, en az beş santim boşluk kalacak şekilde doldurun. Artık filtre ve ısıtıcıyı çalıştırabilirsiniz. Balıkları hemen koymak isteyeceğinizi biliyoruz ama akvaryumun dengesinin kurulması için bir hafta beklemenizi öneriyoruz. Sonrasında da ilk günden balıkla doldurmayın deriz, yavaş yavaş deneyim kazanmak daha iyi. Birkaç hafta içinde balık sayısının artırılması, akvaryumun doğal dengesinin kurulması için de şart.<br />
<br />
Yeni balık aldığınızda, yeni arkadaşınızın torbasına biraz kendi akvaryumunuzdan aldığınız sudan ekleyin. Isılarının aynı olmasını biraz su döküp ekleyerek sağladıktan sonra, akvaryum kepçesi ile balığınızı yeni evine koyun.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ne kadar yem?</span><br />
<br />
Biliyorsunuz hayvanlarda doyma bilinci pek gelişmemiştir. Bu, balıklar için de geçerli; dolayısıyla hem gereğinden fazla yem verip balıklarınızı şişmanlatmamak hem de suyu kirletmemek için bir kaç dakikada bitecek kadar yem atmanızda fayda var. Günde iki kere azar azar yem vermek, bir kere boca etmekten daha iyidir. Akvaryumcunuz hangi yemi kullanmanız gerektiği hakkında sizi yönlendirecektir. Aman dikkat edin, gelip geçen herkes yem atıp durmasın. Bir de akvaryumun farklı yerlerine yem atarak küçük ve daha güçsüz balıkların aç kalmamalarını sağlayın.<br />
<br />
Akvaryum balıklarının pek çoğu, sandığımızdan daha uzun süre yemlenmeden yaşayabilirler. Bu nedenle birkaç gün akvaryumunuzdan uzakta kalmanız sorun yaratmaz. Yine de döndüğünüzde tatsız bir sürprizle karşılaşmamak için güvendiğiniz birine yetki vermeniz en iyisi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Işıklandırma:</span><br />
<br />
Işıksız bir akvaryum hem sizin izleme zevkinizi azaltır hem de balıklar için sağlıksız bir ortam yaratır. Zavallı hayvanlar yemlerini bile bulamayabilirler. Floresan lambalar, ışıklandırma için en fazla kullanılan yöntemdir. Siz de bunu uygulayabilirsiniz. Ayrıca bitkiler için de ışık gerekir. Bu nedenle düzgün bir ışıklandırma yapmak şart. Işığın her gün aynı saatlerde açık olması daha iyi olur. Ne kadar açık tutacağınıza kendiniz karar verebilirsiniz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Filtre:</span><br />
<br />
Akvaryumun temizliği için en önemli cihaz, su filtresidir. Akvaryumun bir köşesinde barındıracağınız bu araç, suyun temizliğinin korunmasına çok yardımcı olur. Filtresiz bir akvaryum kurmayı hiç düşünmeyin. Hem mekanik hem kimyasal hem de biyolojik açıdan koruma yapan gelişmiş filtreleri öneririz. Bunlar sudaki minik yabancı parçaları tutar, istenmeyen kimyasalları süzer, bakterilerin suya dağılmasını önler. Filtrenin 24 saat çalışması gereklidir. Ayrıca filtreyi belirli aralıklarla temizlemek de önem taşır. Hatta yararlı bakterilerin korunması amacıyla akvaryumunuzdan çıkardığınız su ile filtreyi çalkalamak en iyisi. Gördüğünüz gibi, işler aslında dışarıdan görüldüğü kadar basit değil. Madem evinizde küçük bir ekosistem yaratıyorsunuz, doğal ortama en yakın şekli oluşturabilmek için fazlasıyla özen göstermeniz gerekiyor.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Su yenileme:</span><br />
<br />
Akvaryumun suyunu tazelemek çok önemli. Ayda en az bir kere suyu yarı yarıya mutlaka değiştirin. Ama bizim tavsiyemiz, iki haftada bir suyun dörtte birini yenilemek. Bunun için de çeşmeden akan suyu direkt olarak kullanmak yerine, bir iki gün dinlendirmek gerekir. Böylece sudaki klordan kurtulmuş olursunuz, hatta zor gelmiyorsa önce kaynatmanızı da öneririz. Ayrıca hatırlamak gereken bir diğer şey de, suyu hızlıca balıkların üzerine boca etmemek. Yavaşça, akvaryumun kenarından dökmek en iyisi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Isıtma:</span><br />
<br />
Balıklar hassas yaratıklar. Soğuk suda pek çoğu yaşayamaz. Bu nedenle mutlaka su ısıtıcınız olmalı. Termometreniz de olacağı için ısıyı belli bir noktada tutmak sorun olmayacak. Akvaryum sıcaklığı genel olarak 23-28 derece arasında tutulmalıdır. Eğer çok egzotik balıklar beslemeye niyetliyseniz, bunun için yine akvaryumcunuzdan ekstra bilgi almanız gerekebilir. Her tür balık aynı ortamda yaşayamayabilir, dolayısıyla aynı sıcaklıkta sağlıklı yaşayabilecek balıkları beslemelisiniz. Yeni başlayanlar için derin bilgi sahibi olmak gerektiren işlere kalkışmamalarını öneririz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bitkiler:</span><br />
<br />
Balıklar da bizim gibi oksijen alır ve karbondioksit verirler. Akvaryumunuzdaki bitkilerin fotosentez yaptığını hatırlatmak istiyoruz. Bu durumda aynı ortamda onlar da oksijen açığa çıkarırlar. Böylelikle balıklar ve bitkiler arasında dengeli bir alışveriş ortamı doğmuş olur. Yani akvaryum bitkileri sadece dekoratif amaçlı değildirler, minik balıklarımızın onlara ihtiyacı var. Hem aralarında dolaşıp oynayabilecekleri, saklanabilecekleri bir ortam da sağlamış olacaksınız. Temizlik için kullanılan filtrelerin aynı zamanda oksijen de sağlıyor olması, kuyruklu arkadaşlarımızın daha rahat solunum yapmasına yardımcı olsa da bitkiler de okyanusunuzun ayrılmaz bir parçasıdır.<br />
<br />
Bitki seçiminde akvaryumcunuza mutlaka danışın. Renkleri canlı olan ve sağlıklı görünen bitkileri seçin. Akvaryumunuzda çürümüş bitki gördüğünüzde hemen temizleyin. Bitkilerin çoğu, uzayan sapın üst kısmının kesilip tekrar dikilmesi yoluyla çoğaltılabilir. Küçük bitkileri öne, büyük olanları ise arkaya dikin. Yeni aldığınız bitkiyi evde iyice yıkayın. Dikim için kumda minik bir çukur açıp bitkiyi içinde yerleştirmek ve çukuru kapatmak yeterlidir. Bitkiyi hafifçe yukarı çekin ki kökleri iyice otursun. Bitkileri akvaryumcularda kendiniz bakarak ve yardım alarak seçebilirsiniz. Amazon, cobomba ve elodea bizim beğendiğimiz bitkilerden.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bir de şunlar var:</span><br />
<br />
Hastalanan balıkları ayrı bir kaba almak iyi bir çözüm. Hastalıkla nasıl başa çıkacağınızı öğrenmek için akvaryumcunuzla mutlaka konuşun. Sıvı ilaçlar çözüm verebilir.<br />
<br />
Yine akvaryumcunuzun önereceği bazı bakım malzemeleri de olacaktır. Belirli aralıklarla bunları kullanmak da balıklarınızı korumanıza yardımcı olur.<br />
<br />
Suyun pH (power of hydrogen) derecesi de çok önemli. pH derecesi, 0 ile 14 arasında değişir. 0’a ne kadar yakın ise sıvı o kadar asitli demektir. Saf suyun pH derecesi 7’dir. Zaten tatlı su balıklarının pek çoğu 6-9 arası pH seviyesinde yaşarlar. Musluk suyunun değeri de 7 civarındadır.<br />
Akvaryumun içine elinizi sokacağınız zaman çok iyi yıkamış olun. Bunun yanında mutlaka elektrikli cihazları fişten çekin. Malum, elektrik ile su pek iyi anlaşamazlar doğaları gereği.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Gelelim başlangıç için hangi balıkları seçmemiz gerektiğine…</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Çöpçü: </span>Öncelikle diyoruz ki bir tane çöpçü balığınız olsun. Pek sevimli olmasa da, inanın akvaryumun temizliği konusunda size canla başla yardım edecek. Tabii ki çöpleri yemesinin nedeni midesiz oluşu mu yoksa doğuştan fedakâr yapısı mı onu bilemiyoruz. Olsun, sonuçta temizliyor işte. Yiyemediği yere çökmüş çöpleri karıştırıp havalandırarak filtrenin çekebileceği duruma getirir ayrıca.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tetra: </span>Bu şirin balıklar devamlı sürü halinde gezerler. Yerlerinde durmaz, devamlı hareket ederler. Başka balıkları rahatsız etmek gibi bir huyları olduğu için kendi çetelerini kuracak kadar kalabalık bir grup halinde satın alınması yerinde olur.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Lepistes: </span>Canlı doğuran balıklara (yumurtaların anne karnında döllendiği ve yavruların yumurtadan annenin karnında çıktığı tür) dahil olan lepistesler, belki de en ünlü akvaryum balığıdır. Erkeklerinin kuyrukları gösterişli renkler ve desenlerle kaplıdır. Tıpkı tavuskuşlarında olduğu gibi dişileri az renkli ve gösterişsizdir. Gruplar halinde dolaşırlar, bitkilerin arasında gezmeyi severler. Bu güzel ama kalpsiz balık, doğurduğu yavruyu kaşla göz arasında yutuverir. Bu nedenle yavruluk denilen küçük ve delikli bir plastik bölmeye ihtiyaç duyacaksınız. Suda yüzen bu kutunun iç bölmesine hamile anneyi koyup ara sıra gözlemeniz gerekir. Doğum başladığında, yavrular iç bölmeden kutunun kendisine düşerler. Düşemeyen şanssız yavrulara biraz destek çıkmanız gerekebilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Plati:</span> Küçük, sevimli ve canlı renkli balıklardır. Diğer balıklarla rahat rahat geçinirler. Çiftli gruplar halinde dolaşmayı severler. Bunlar da canlı doğuranlara dahildir, lepistesler gibi yavruluk kullanmak gerekir. Dişi olanları daha yuvarlaktır, erkeklerin kuyruk bölümü daha koyu renktedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kılıç kuyruk:</span> Uzun ve narin bu balıkların erkek olanlarının kuyrukları kılıç gibi uzundur. Bunlar da genelde diğer balıklarla sorun çıkarmadan yaşarlar ama erkekleri kendi aralarında biraz dalaşırlar. Bu nedenle ya bir tane ya da üçten fazla sayıda erkek bulundurmalısınız. Bu türden de pek kolay yavru alınmaz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Japon:</span> Bu tombul balık, beslenmesi en rahat olan türlerden biridir. Soğuk sularda bile rahat rahat yaşar. Hatta daha büyük olanları küçük ve alçak havuzlarda bile beslenir. Küçük ve havalandırmasız fanuslarda satıldığı görülse de bu yanlış bir uygulamadır. Geniş ve havalandırmalı akvaryumlarda rahat ederler. Küçük balıkların bulunduğu akvaryumunuza dışarıdan yeni bir japon getirdiğinizde kötü sürprizlerle karşılaşabilirsiniz; bizim bir lepistesimiz güzel kuyruğundan oldu yabancı bir japon yüzünden. Bu nedenle dikkatli olun.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Zebra:</span> Oldukça dayanıklı bir türdür. Fazla nazlı değildir. Kavgacı bir balık değildir, kendisini rahatsız edenlerden de rahatça kaçacak kadar hızlıdır. Yeni başlayanlar için rahatça önerebileceğimiz bir türdür. Yumurtayla ürer.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Melek:</span> Bu son derece narin ve ince balık insanda gerçekten hassasiyet uyandırıyor ister istemez. Kaliteli yemlerin yanında nadiren kıvırcık yeşillik de yedikleri olur. Geniş ve iyi havalandırılan temiz akvaryumlarda rahat ederler. Sakindirler, tek eşli yaşarlar. Strese ve kavgaya gelemez, yemeden kesilirler.<br />
<br />
Akvaryumculuğu tutku boyutunda uğraş edinen pek çok insan vardır. İşin o kadar derinine inerler ki konuştukları dili anlayamayabiliriz bile. Malawaki Gölü’nde yetişen bir balık türünü beslediği için akvaryuma erimiş mineral eklediklerinden, suya katmak için ezilmiş mercan kumu aradıklarından bahsedebilirler. Kimbilir, belki ileride sizin de böyle şeyler söylemeniz gerekebilir. Ya da amatör ve çevreye değer veren biri olarak güzel ve sağlıklı bir akvaryuma sahip olmakla yetinebilirsiniz. Hangisini seçerseniz seçin, kolay gelsin diyoruz…<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hoby Balıkçılık Nedir</span><br />
<br />
Deniz, okyanus, akarsu ve göllerde bulunan balıkların, yönetmeliklerce belirlenmiş koşul ve mevsimlerde avlanması veya üretilmesine balıkçılık denmektedir. Midye, karides, ahtapot, balina, istiridye gibi deniz canlıların avlanması da balıkçılığın içine girmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Felsefesi/Öğretisi:</span><br />
<br />
Amerikan filmlerinde nedense birisinin babası her zaman balığa gider, ve nedense o kişinin babayla ya arası kötüdür ya da arasını düzeltmeye çalışıyordur. Neyse ki bizim öyle bir durumumuz yok. Balıkçılığın ardında bir felsefesi olduğu çok belli. Teknede yalnız bir adam ermiş gibi sakin bir şekilde avını bekliyor. Gerçekten bu aktivitenin meditasyon görevi gördüğünü söyleyebiliriz. Sessiz bir ortam, sadece rüzgarın, dalgaların ve kuşların sesi duyuluyor. Kendi başınızasınız, düşüncelerinizle baş başa, çok düşündürmeyen ve çoğu zaman yalnızca beklemek zorunda bırakan bir aktiviteyle uğraşıyorsunuz. Arkadaşlarınızla gitseniz de yine de dinlendirici bir program. Hayat hakkında size bir ders öğretiyor: En iyinizi deneyin, en iyisi için umun, bir şey yakaladığınız günler olacak ve hiçbir şey yakalayamadığınız günler olacak ancak her zaman minnettar olun. Suyun sesine minnettar olun, gökyüzündeki güneşe minnettar olun ve yine ve tekrardan oltanızla şansınızı deneyin. Kısacası size sabırlı olmayı ve hayatta birçok şeyin sizin kontrolünüzün dışında olduğunu gösteriyor. Sonra size bir bilgelik geliyor ve hayatın dalgalarıyla düşüp kalkmayı ve akıntıyla hareket etmeyi öğreniyorsunuz. Galiba çoktan erdik.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Av Heyecanı:</span><br />
<br />
Erkeklerin çok sevmesinin sebeplerinden başka biri ise insanlığın ilk gününden beri erkeklerin avdan ve aile doyurmadan sorumlu olmasının verdiği içgüdüsel his olabilir. İnanılmaz bir balık yakalayacaksınız, taptaze, sonra eve götürüp pişireceksiniz ve sizin çabanız sayenizde ailenizi doğadan ve kendi elinizden besleyebileceksiniz. Belki aile olayını biraz fazla yükselttik, kendinizi bile besleseniz yeterli bir tatmin.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Az Efor Çok Haz:</span><br />
<br />
Düşünürsek zor bir aktivite değil, günün sonunda maraton koşmuyorsunuz. Tek yapmanız gereken doğru eşyaları almak, doğru yeri ve yemi seçmek ve oltada bir hareket hissedince hızlı bir şekilde değerlendirmek. Spor olarak düşünürseniz çok davetkar bir spor, hangi boyda, kiloda yaşta olursanız olun balık tutabilirsiniz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Paylaşımın Keyfi:</span><br />
<br />
Son olarak Amerikan filmlerindeki babaya dönebilirsiniz. Bağ kurmak için ideal bir aktivitedir balık tutmak. Dede, dayı, amca, oğul, torun... Amazonda yırtıcı hayvanlarla savaşılmasa da küçük bir macera yaşıyorsunuz. Balığın gelmesini bekliyorsunuz sonra büyük bir heyecan oluşuyor balık yakalanacak mı diye. Böylece unutmayacağınız bir anı yaratıyorsunuz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tarihte balıkçılık</span><br />
<br />
İnsanoğlunun avlanma ve yiyecek arayışı sırasında deniz ve göllerdeki canlıları keşfetmesi sonucu balıkçılığın temelleri doğmuştur. 5-6 bin yıl öncesinde balık avlama tekniklerinin geliştirildiğine dair bulgular mevcuttur. Balıkçılık ile ilgili ilk yazılı belgeler MÖ 2000’li yıllarda Mısır’da bulunmuştur. Hatta ilk balık üretimin de Asya Kıtası’nda bulunan Çin’de olduğu düşünülmektedir. MÖ 3000’li yıllarda, kurulan havuzlarda balık üretildiği düşünülmektedir. Tarihte ilk balık avlama yöntemleri sığ sularda ve su kenarlarında, basit zıpkın ve ilkel oltalar ile yapılmaktaydı. Daha sonra su kenarındaki ağaçlara çıkılarak, ağ atma yöntemi kullanıldı. Bunlar yeterli gelmediği için ağaçların kavukları oyularak sal yapılması ile balıkçılık, tabiri caizse denize açıldı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Anadolu’da Balıkçılık</span><br />
<br />
Tarihi Anadolu’da balıkçılık geçmişinin 5000 yıl öncesine kadar dayandığı keşfedilmiştir. Türk’ler Orta Asya’dan Anadolu topraklarına göç ettiğinde, balıkçılık kültürüne sahip bu topraklarda balık şile beslenerek yaşamlarına devam etmişlerdir. Geçtiğimiz yıllarda İzmir / Ödemiş’te, Gölcük Gölü’nün suları kuraklık nedeniyle çekildiğinde, dünyanın en eski kayıtlarından biri keşfedilmişti. Kayığın en az 2600 yıllık olabileceği, kestane ağacından yapıldığı ve 4 metre uzunluğunda olduğu görülmüştü. Kayık, Bodrum Su Altı Arkeoloji Müzesi tarafından koruma altına alınmıştır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Balıkçılık Çeşitleri</span><br />
<br />
Balıkçılık, avlanma ve üretim olarak ana iki kola ayrılır. Amatör balıkçılık, ticari balıkçılık ve hobi balıkçılıklarından da söz edilebilir. Bunlar da kendi aralarında tatlı su balıkçılığı ve tuzlu su balıkçılığı olarak çeşitlenirler. Balık besini, oldukça faydalı vitamin, mineral, protein, fosfor ve omegaya sahip olduğu için tarihin her zamanında değeri anlaşılmıştır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Olta Balıkçılığı</span><br />
<br />
Tarihteki en eski yöntemlerden olan olta balıkçılığı, günümüzde de oldukça popülerdir. İstanbul Boğaz kıyılarında ve küçük tekneler ile denizde, her gün binlerce kişi olta balıkçılığı yapmaktadır. Olta balıkçılığı kıyıdan at-çek yöntemi ile yapılabildiği gibi bir tekne ile denizden de yapılabilmektedir. Olta balıkçılığında en önemli konu, hangi balığın ne kadar derinde bulunduğu, balığın yüzme hızı ve balığın beslenme şeklinin bilinmesidir. Her balığın farklı bir avlanma olta hızı ve besin şekli vardır. Olta balıkçılığının en temel konusu, balık hakkında bilgili olmaktadır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Olta nedir?</span><br />
<br />
Olta, misina denilen şeffaf renkli bir naylon ip ile, bu ipe bağlı özel tasarlanmış kıvrık iğneler ile yapılır. Ayrıca kıyıdan olta balıkçığı yapabilmek için özel tasarlanmış motorla donatılmış kamış şeklinde oltalarda gelişmiştir. Kıyıdan uygun balıkçılık yapılması için kamışlı, motorlu bir olta ile at-çek yapılması veya sadece kamışlı ucunda yem bulunan bir olta olmalıdır. Tekneden yapılacak olan olta balıkçılığında bu sistemler gerekli olmayabilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Amatör Balıkçılık</span><br />
<br />
Hobi amaçlı yapılan keyfi balık avcılığıdır. Genelde olta ile kıyıdan at-çek yönetimi ile yapılsa da, küçük tekneler ile denizde de yapılabilir. Çapari, kaşık, misina, motorlu kamış, yem, özel iğneler ile yapılan balıkçılıktır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ticari Balıkçılık</span><br />
<br />
Ticari balıkçılık, genellikle motorlu balıkçı tekneleri ile ağ atılarak yapılan balıkçılıktır. Ticari balıkçılığın temelleri 15. YY’da atıldı. Bunların dışında gene ticari sayılacak ama daha kolay yöntemlerde bulunur. Örneğin parakete yöntemi ülkemiz ve Ege Denizi’nde oldukça yaygındır. Suyun üzerine bırakılan bir şamandıraya yüzlerce yemli iğne bırakılır ve denizde 24 saat beklenir. 24 saat sonunda toplanan paraketedeki balıklar tekneye alınır. Ticari balıkçılık, balıkçı tekneleri ile yapılıyorsa gırgır, trol, taka gibi balıkçı tekneleri kullanılır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Türkiye’de Balık Av Mevsimi</span><br />
<br />
Ülkemizde balık av yasağı 15 nisan’da başlar, 1 Eylül’de sona erer. Bu aylarda ticari balık avcılığı yasaktır. Yasağın amacı, suların ısınması ile balığın yumurtlama ve üreme mevsiminde rahatça büyümesinin hedeflenmesi ve neslinin tükenmesinin önüne geçmektir.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hoby Akvaryumculuk Balıkçılık Nedir Nasıl Yapılır?</span><br />
<br />
Kökenleri çok çok eskilere, yüzlerce, hatta binlerce yıl öncesine dayanan bir hobi olan akvaryumculuk, bazı kaynaklara göre Mısır'da, bazılarına göre ise Uzakdoğu'da ortaya çıkmış.<br />
<br />
1850 yılında, Londra'da büyük tankların içinde, balıkların ve bitkilerin nasıl bir arada yaşayabileceklerini anlamak için deneyler gerçekleştirilmiş ve sonuçları açıklanmış.1853 yılında Philip Gosse, Londra Hayvanat Bahçesi'nde ilk halka açık akvaryumu kurmuş. Avrupa'dan sonra Amerika'da da iyice yayılan akvaryumculuk, günümüzde artık ince detaylarıyla ele alınan bir sektör, meraklıları için de renkli bir hobi.<br />
<br />
Akvaryumculuk, psikolojide de kendine yer bulmuş, meditatif (sakinleştirici, huzur verici) etkisi kabul edilmiş bir uğraş. Akvaryumculukla ciddi şekilde uğranan, onu bir hobi olarak görse de hayatının bir parçası haline getiren, günlük hayatında önemli bir zamanını da bu işe ayıran kişilere akvarist deniyor.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Yeni Başlayanlara Öneriler:</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Japon balıkları:</span> Japon balıkları dünyada en yaygın olarak beslenen ev hayvanlarıdır. Bu balıklar oldukça zeki olup, kendilerini besleyen kişiyi tanırlar. Japon balıkları oyunlar oynamayı sever ve iletişimden hoşlanırlar. Bu yüzden iki balık beslemek, tek balık beslemekten daha iyidir. Japon balıkları çok çeşitli renklere sahiptirler, ayrıca tek kuyruklular, çift kuyruklular, çeşitli vücut ve kafa biçimlerine sahip olanlar da bulunmakta. Japon balıkları diğer akvaryum balıklarına nazaran daha uzun ömürlü olabilmektedir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><br />
Lepistes:</span>Akvaryum balıkları içerisinde en çok tanınan ve bakımı en kolay balık türlerinden birisi de Lepisteslerdir. Kolay bir tür olarak nitelendirilmesinin en önemli sebepleri, üremeleri için özel şartlar gerekmemesi, çok büyük akvaryuma ihtiyaç duymamaları, çok değişik renk ve desenlere sahip bulunmaları ve uygun fiyatta olmalarıdır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Palyaço balığı:</span> Tuzlu su akvaryumlarında en sık rastlanan balıklardandır. Meşhur çizgi film “Finding Nemo”daki tür de budur, şu bizim yakından tanıdığımız, “Kayıp Balık Nemo”. Bakımı en kolay balıklardan olup, kolayca kuru yeme alıştırılabilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Çöpçü:</span> Akvaryumun temizliği konusunda sizin en büyük yardımcınız yine bir akvaryum balığı olabilir. Yiyemediği yere çökmüş çöpleri de karıştırıp havalandırarak filtrenin çekebileceği duruma getirir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Işıklandırma:</span><br />
<br />
Işıksız bir akvaryum hem sizin izleme zevkinizi azaltır hem de balıklar için sağlıksız bir ortam yaratır. Floresan lambalar, ışıklandırma için en fazla kullanılan yöntemdir. Siz de bunu uygulayabilirsiniz. Ayrıca bitkiler için de ışık gerekir. Bu nedenle düzgün bir ışıklandırma yapmak şart. Işığın her gün aynı saatlerde açık olması daha iyi olur. Ne kadar açık tutacağınıza kendiniz karar verebilirsiniz. Mesela, akşam hava kararırken açıp, gece yatmadan önce kapatabilirsiniz. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Filtre:</span><br />
<br />
Akvaryumun temizliği için en önemli cihaz, su filtresidir. Bu araç, suyun temizliğinin korunmasına çok yardımcı olur. Hem mekanik hem kimyasal hem de biyolojik açıdan koruma yapan gelişmiş filtreleri öneririz. Bunlar sudaki minik yabancı parçaları tutar, istenmeyen kimyasalları süzer, bakterilerin suya dağılmasını önler. Filtrenin 24 saat çalışması gereklidir. Ayrıca filtreyi belirli aralıklarla temizlemek de önem taşır. Hatta yararlı bakterilerin korunması amacıyla akvaryumunuzdan çıkardığınız su ile filtreyi çalkalamak en iyisi. Evinizde küçük bir ekosistem yaratıyorsunuz, doğal ortama en yakın şekli oluşturabilmek için fazlasıyla özen göstermeniz gerekiyor.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Isıtma:</span><br />
<br />
Balıklar göründüklerinden daha hassas canlılardır. Soğuk suda pek çoğu yaşayamaz. Bu nedenle mutlaka su ısıtıcınız olmalı. Termometreniz de olacağı için ısıyı belli bir noktada tutmak sorun olmayacak. Akvaryum sıcaklığı genel olarak 23-28 derece arasında tutulmalıdır. Her tür balık aynı ortamda yaşayamayabilir, dolayısıyla aynı sıcaklıkta sağlıklı yaşayabilecek balıkları beslemelisiniz.  <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Nelere Dikkat Etmeli:</span><br />
<br />
Hastalanan balıkları ayrı bir suya almak iyi bir çözüm olabilir. Hastalıkla nasıl başa çıkacağınızı öğrenmek için akvaryumcunuzla mutlaka konuşun. Sıvı ilaçlar çözüm verebilir.<br />
<br />
Yine akvaryumcunuzun önereceği bazı bakım malzemeleri de olacaktır. Belirli aralıklarla bunları kullanmak da balıklarınızı korumanıza yardımcı olur.<br />
<br />
Suyun pH (power of hydrogen) derecesi de çok önemli. pH derecesi, 0 ile 14 arasında değişir. 0'a ne kadar yakın ise sıvı o kadar asitli demektir. Saf suyun pH derecesi 7'dir. Zaten tatlı su balıklarının pek çoğu 6-9 arası pH seviyesinde yaşarlar. Musluk suyunun değeri de 7 civarındadır.<br />
<br />
Akvaryumun içine elinizi sokacağınız zaman çok iyi yıkamış olun. Bunun yanında mutlaka elektrikli cihazları fişten çekin.<br />
<br />
Bu konular haricinde merak ettiğiniz her şeyi bir akvaryumcu aracılığyla da öğrenebilirsiniz.<br />
<br />
Akvaryum, minik ve renkli balıkların içine konup beslendiği cam kutuya denir. Elbette bunu bilmeyen olduğunu düşünmüyoruz, sadece konuya uygun bir giriş bulamadık da… Eh, evet, ne diyorduk? Konumuz akvaryumculuk ve meraklıları için temel bilgiler.<br />
<br />
Nedir bu insanoğlunun balık besleme merakı diye düşündük ve bir araştırdık. Akvaryumculuğun kökenleri yüzlerce, hatta binlerce yıl öncesine dayanıyor. Bazı kaynaklara göre Mısır’da, bazılarına göre ise Uzakdoğu‘da ortaya çıkmış. Renkli süs balıklarının ilk kez Çin’de üretildiği söyleniyor. 1850 yılında, Londra’da büyük tankların içinde, balıkların ve bitkilerin nasıl bir arada yaşayabileceklerini anlamak için deneyler gerçekleştirilmiş ve sonuçları açıklanmış. 1853 yılında Philip Gosse, Londra Hayvanat Bahçesi’nde ilk halka açık akvaryumu kurmuş. Avrupa’dan sonra Amerika’da da iyice yayılan akvaryumculuk, günümüzde artık ince detaylarıyla ele alınan bir sektör, meraklıları için de renkli bir hobi.<br />
<br />
Akvaryumculuk, psikolojide de kendine yer bulmuş ve sakinleştirici etkisi kabul edilmiş bir uğraş. Eh bizim de derslerdi, sınavlardı derken rahatlamaya ihtiyacımız var haliyle. Ama baştan söyleyelim; öylesine bir cam kutu alıp içine balıkları atar, günde bir avuç yemi de boca ederim olur biter diyecekseniz, baştan hiç girişmeyin bu işe; akvaryum ekran koruyucu sahibi olun daha iyi. Akvaryumculukla ciddi şekilde ilgilenecekseniz (yani akvarist olacaksanız) bu işe girişin, canlı varlıkların sorumluluklarını aldığınızı unutmayın.<br />
<br />
Haliyle öncelikle bir akvaryum edineceksiniz. Küçük bir akvaryumla başlamak gerektiğini düşünmeyin. Tam tersine, büyükçe bir akvaryum almanızı öneririz. İdeal ortamın daha kolay oluşması için bu size kolaylık sağlar. Balıkların gelişebilmeleri için de bu şart. Hem hafızaları 3 saniye bile olsa onların da rahat rahat gezinmeye hakkı var. Şaka bir yana, şu hafıza olayı kesinleşmiş bir bilgi de değil, hatırlatalım yeri gelmişken. Hatta tam tersinin doğru olduğu bile söyleniyor.<br />
<br />
Akvaryumculuğun civciv beslemek kadar ucuz olduğunu söylemiyoruz. Yine de, "ben besledim mi Güney Amerika’dan gelen tropik balık beslerim" diye tutturmayacağınızı tahmin ederek diyoruz ki sağlıklı ve güzel bir akvaryum için uygun bütçeyi oluşturmak çok da zor değil. Sonunda tatillerde topladığınız taşlar ve midyeler bir işe yarayacak. Ne işe yarayacağını anlamayanlar için "dibe yerleştireceksiniz" demek yerine "bu işe hiç girişmeyin iyisi mi" diyoruz.<br />
<br />
Akvaryumculuğa başlamaya ciddi ciddi niyetlendiyseniz önce güzel ve uygun bir yer bulmak gerek. Kalorifer yanı ve camın önü bu iş için hiç uygun değil. Kalorifer, ısının bozulmasına neden olur, camdan gelen ışık ise yosunlanmaya yol açar.<br />
<br />
Uygun yeri bulup boş akvaryumunuzu yerleştirdikten sonra, öncelikle içine biraz su koyup iyice temizleyin. Temizlik yaparken kesinlikle kimyasal malzeme kullanmayın. Sadece soğuk su ve temiz, tüysüz bir bez, köşeler için de eski bir diş fırçası yeterli olacaktır. Taş, kum, midye gibi zemin malzemelerini yerleştirmeden önce suyun altında iyice yıkayın. Sıra geldi suyu koymaya… Bunun için de iki gün dinlenmiş çeşme suyunu (çeşme suyu olmaz, içme suyu olmalı:) öneriyoruz. Suyu akvaryumun kenarından, yavaşça dökün. Yarısına gelmeden önce bu işe ara verin, çünkü bitkileri dikeceksiniz.<br />
<br />
Akvaryumcunuzdan aldığınız bitkileri kenarlara yakın olacak şekilde kumların arasına yerleştirin. Güzel bir düzenleme yapın ki sonradan değiştirmek zorunda kalmayın. Daha sonra da bahsedeceğimiz filtre ve ısıtıcıyı da fazla ortada olmayacak şekilde yerleştirin. Evet, şimdi akvaryumu doldurabilirsiniz. Tabii ki ağzına kadar değil, en az beş santim boşluk kalacak şekilde doldurun. Artık filtre ve ısıtıcıyı çalıştırabilirsiniz. Balıkları hemen koymak isteyeceğinizi biliyoruz ama akvaryumun dengesinin kurulması için bir hafta beklemenizi öneriyoruz. Sonrasında da ilk günden balıkla doldurmayın deriz, yavaş yavaş deneyim kazanmak daha iyi. Birkaç hafta içinde balık sayısının artırılması, akvaryumun doğal dengesinin kurulması için de şart.<br />
<br />
Yeni balık aldığınızda, yeni arkadaşınızın torbasına biraz kendi akvaryumunuzdan aldığınız sudan ekleyin. Isılarının aynı olmasını biraz su döküp ekleyerek sağladıktan sonra, akvaryum kepçesi ile balığınızı yeni evine koyun.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ne kadar yem?</span><br />
<br />
Biliyorsunuz hayvanlarda doyma bilinci pek gelişmemiştir. Bu, balıklar için de geçerli; dolayısıyla hem gereğinden fazla yem verip balıklarınızı şişmanlatmamak hem de suyu kirletmemek için bir kaç dakikada bitecek kadar yem atmanızda fayda var. Günde iki kere azar azar yem vermek, bir kere boca etmekten daha iyidir. Akvaryumcunuz hangi yemi kullanmanız gerektiği hakkında sizi yönlendirecektir. Aman dikkat edin, gelip geçen herkes yem atıp durmasın. Bir de akvaryumun farklı yerlerine yem atarak küçük ve daha güçsüz balıkların aç kalmamalarını sağlayın.<br />
<br />
Akvaryum balıklarının pek çoğu, sandığımızdan daha uzun süre yemlenmeden yaşayabilirler. Bu nedenle birkaç gün akvaryumunuzdan uzakta kalmanız sorun yaratmaz. Yine de döndüğünüzde tatsız bir sürprizle karşılaşmamak için güvendiğiniz birine yetki vermeniz en iyisi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Işıklandırma:</span><br />
<br />
Işıksız bir akvaryum hem sizin izleme zevkinizi azaltır hem de balıklar için sağlıksız bir ortam yaratır. Zavallı hayvanlar yemlerini bile bulamayabilirler. Floresan lambalar, ışıklandırma için en fazla kullanılan yöntemdir. Siz de bunu uygulayabilirsiniz. Ayrıca bitkiler için de ışık gerekir. Bu nedenle düzgün bir ışıklandırma yapmak şart. Işığın her gün aynı saatlerde açık olması daha iyi olur. Ne kadar açık tutacağınıza kendiniz karar verebilirsiniz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Filtre:</span><br />
<br />
Akvaryumun temizliği için en önemli cihaz, su filtresidir. Akvaryumun bir köşesinde barındıracağınız bu araç, suyun temizliğinin korunmasına çok yardımcı olur. Filtresiz bir akvaryum kurmayı hiç düşünmeyin. Hem mekanik hem kimyasal hem de biyolojik açıdan koruma yapan gelişmiş filtreleri öneririz. Bunlar sudaki minik yabancı parçaları tutar, istenmeyen kimyasalları süzer, bakterilerin suya dağılmasını önler. Filtrenin 24 saat çalışması gereklidir. Ayrıca filtreyi belirli aralıklarla temizlemek de önem taşır. Hatta yararlı bakterilerin korunması amacıyla akvaryumunuzdan çıkardığınız su ile filtreyi çalkalamak en iyisi. Gördüğünüz gibi, işler aslında dışarıdan görüldüğü kadar basit değil. Madem evinizde küçük bir ekosistem yaratıyorsunuz, doğal ortama en yakın şekli oluşturabilmek için fazlasıyla özen göstermeniz gerekiyor.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Su yenileme:</span><br />
<br />
Akvaryumun suyunu tazelemek çok önemli. Ayda en az bir kere suyu yarı yarıya mutlaka değiştirin. Ama bizim tavsiyemiz, iki haftada bir suyun dörtte birini yenilemek. Bunun için de çeşmeden akan suyu direkt olarak kullanmak yerine, bir iki gün dinlendirmek gerekir. Böylece sudaki klordan kurtulmuş olursunuz, hatta zor gelmiyorsa önce kaynatmanızı da öneririz. Ayrıca hatırlamak gereken bir diğer şey de, suyu hızlıca balıkların üzerine boca etmemek. Yavaşça, akvaryumun kenarından dökmek en iyisi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Isıtma:</span><br />
<br />
Balıklar hassas yaratıklar. Soğuk suda pek çoğu yaşayamaz. Bu nedenle mutlaka su ısıtıcınız olmalı. Termometreniz de olacağı için ısıyı belli bir noktada tutmak sorun olmayacak. Akvaryum sıcaklığı genel olarak 23-28 derece arasında tutulmalıdır. Eğer çok egzotik balıklar beslemeye niyetliyseniz, bunun için yine akvaryumcunuzdan ekstra bilgi almanız gerekebilir. Her tür balık aynı ortamda yaşayamayabilir, dolayısıyla aynı sıcaklıkta sağlıklı yaşayabilecek balıkları beslemelisiniz. Yeni başlayanlar için derin bilgi sahibi olmak gerektiren işlere kalkışmamalarını öneririz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bitkiler:</span><br />
<br />
Balıklar da bizim gibi oksijen alır ve karbondioksit verirler. Akvaryumunuzdaki bitkilerin fotosentez yaptığını hatırlatmak istiyoruz. Bu durumda aynı ortamda onlar da oksijen açığa çıkarırlar. Böylelikle balıklar ve bitkiler arasında dengeli bir alışveriş ortamı doğmuş olur. Yani akvaryum bitkileri sadece dekoratif amaçlı değildirler, minik balıklarımızın onlara ihtiyacı var. Hem aralarında dolaşıp oynayabilecekleri, saklanabilecekleri bir ortam da sağlamış olacaksınız. Temizlik için kullanılan filtrelerin aynı zamanda oksijen de sağlıyor olması, kuyruklu arkadaşlarımızın daha rahat solunum yapmasına yardımcı olsa da bitkiler de okyanusunuzun ayrılmaz bir parçasıdır.<br />
<br />
Bitki seçiminde akvaryumcunuza mutlaka danışın. Renkleri canlı olan ve sağlıklı görünen bitkileri seçin. Akvaryumunuzda çürümüş bitki gördüğünüzde hemen temizleyin. Bitkilerin çoğu, uzayan sapın üst kısmının kesilip tekrar dikilmesi yoluyla çoğaltılabilir. Küçük bitkileri öne, büyük olanları ise arkaya dikin. Yeni aldığınız bitkiyi evde iyice yıkayın. Dikim için kumda minik bir çukur açıp bitkiyi içinde yerleştirmek ve çukuru kapatmak yeterlidir. Bitkiyi hafifçe yukarı çekin ki kökleri iyice otursun. Bitkileri akvaryumcularda kendiniz bakarak ve yardım alarak seçebilirsiniz. Amazon, cobomba ve elodea bizim beğendiğimiz bitkilerden.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bir de şunlar var:</span><br />
<br />
Hastalanan balıkları ayrı bir kaba almak iyi bir çözüm. Hastalıkla nasıl başa çıkacağınızı öğrenmek için akvaryumcunuzla mutlaka konuşun. Sıvı ilaçlar çözüm verebilir.<br />
<br />
Yine akvaryumcunuzun önereceği bazı bakım malzemeleri de olacaktır. Belirli aralıklarla bunları kullanmak da balıklarınızı korumanıza yardımcı olur.<br />
<br />
Suyun pH (power of hydrogen) derecesi de çok önemli. pH derecesi, 0 ile 14 arasında değişir. 0’a ne kadar yakın ise sıvı o kadar asitli demektir. Saf suyun pH derecesi 7’dir. Zaten tatlı su balıklarının pek çoğu 6-9 arası pH seviyesinde yaşarlar. Musluk suyunun değeri de 7 civarındadır.<br />
Akvaryumun içine elinizi sokacağınız zaman çok iyi yıkamış olun. Bunun yanında mutlaka elektrikli cihazları fişten çekin. Malum, elektrik ile su pek iyi anlaşamazlar doğaları gereği.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Gelelim başlangıç için hangi balıkları seçmemiz gerektiğine…</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Çöpçü: </span>Öncelikle diyoruz ki bir tane çöpçü balığınız olsun. Pek sevimli olmasa da, inanın akvaryumun temizliği konusunda size canla başla yardım edecek. Tabii ki çöpleri yemesinin nedeni midesiz oluşu mu yoksa doğuştan fedakâr yapısı mı onu bilemiyoruz. Olsun, sonuçta temizliyor işte. Yiyemediği yere çökmüş çöpleri karıştırıp havalandırarak filtrenin çekebileceği duruma getirir ayrıca.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tetra: </span>Bu şirin balıklar devamlı sürü halinde gezerler. Yerlerinde durmaz, devamlı hareket ederler. Başka balıkları rahatsız etmek gibi bir huyları olduğu için kendi çetelerini kuracak kadar kalabalık bir grup halinde satın alınması yerinde olur.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Lepistes: </span>Canlı doğuran balıklara (yumurtaların anne karnında döllendiği ve yavruların yumurtadan annenin karnında çıktığı tür) dahil olan lepistesler, belki de en ünlü akvaryum balığıdır. Erkeklerinin kuyrukları gösterişli renkler ve desenlerle kaplıdır. Tıpkı tavuskuşlarında olduğu gibi dişileri az renkli ve gösterişsizdir. Gruplar halinde dolaşırlar, bitkilerin arasında gezmeyi severler. Bu güzel ama kalpsiz balık, doğurduğu yavruyu kaşla göz arasında yutuverir. Bu nedenle yavruluk denilen küçük ve delikli bir plastik bölmeye ihtiyaç duyacaksınız. Suda yüzen bu kutunun iç bölmesine hamile anneyi koyup ara sıra gözlemeniz gerekir. Doğum başladığında, yavrular iç bölmeden kutunun kendisine düşerler. Düşemeyen şanssız yavrulara biraz destek çıkmanız gerekebilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Plati:</span> Küçük, sevimli ve canlı renkli balıklardır. Diğer balıklarla rahat rahat geçinirler. Çiftli gruplar halinde dolaşmayı severler. Bunlar da canlı doğuranlara dahildir, lepistesler gibi yavruluk kullanmak gerekir. Dişi olanları daha yuvarlaktır, erkeklerin kuyruk bölümü daha koyu renktedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kılıç kuyruk:</span> Uzun ve narin bu balıkların erkek olanlarının kuyrukları kılıç gibi uzundur. Bunlar da genelde diğer balıklarla sorun çıkarmadan yaşarlar ama erkekleri kendi aralarında biraz dalaşırlar. Bu nedenle ya bir tane ya da üçten fazla sayıda erkek bulundurmalısınız. Bu türden de pek kolay yavru alınmaz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Japon:</span> Bu tombul balık, beslenmesi en rahat olan türlerden biridir. Soğuk sularda bile rahat rahat yaşar. Hatta daha büyük olanları küçük ve alçak havuzlarda bile beslenir. Küçük ve havalandırmasız fanuslarda satıldığı görülse de bu yanlış bir uygulamadır. Geniş ve havalandırmalı akvaryumlarda rahat ederler. Küçük balıkların bulunduğu akvaryumunuza dışarıdan yeni bir japon getirdiğinizde kötü sürprizlerle karşılaşabilirsiniz; bizim bir lepistesimiz güzel kuyruğundan oldu yabancı bir japon yüzünden. Bu nedenle dikkatli olun.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Zebra:</span> Oldukça dayanıklı bir türdür. Fazla nazlı değildir. Kavgacı bir balık değildir, kendisini rahatsız edenlerden de rahatça kaçacak kadar hızlıdır. Yeni başlayanlar için rahatça önerebileceğimiz bir türdür. Yumurtayla ürer.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Melek:</span> Bu son derece narin ve ince balık insanda gerçekten hassasiyet uyandırıyor ister istemez. Kaliteli yemlerin yanında nadiren kıvırcık yeşillik de yedikleri olur. Geniş ve iyi havalandırılan temiz akvaryumlarda rahat ederler. Sakindirler, tek eşli yaşarlar. Strese ve kavgaya gelemez, yemeden kesilirler.<br />
<br />
Akvaryumculuğu tutku boyutunda uğraş edinen pek çok insan vardır. İşin o kadar derinine inerler ki konuştukları dili anlayamayabiliriz bile. Malawaki Gölü’nde yetişen bir balık türünü beslediği için akvaryuma erimiş mineral eklediklerinden, suya katmak için ezilmiş mercan kumu aradıklarından bahsedebilirler. Kimbilir, belki ileride sizin de böyle şeyler söylemeniz gerekebilir. Ya da amatör ve çevreye değer veren biri olarak güzel ve sağlıklı bir akvaryuma sahip olmakla yetinebilirsiniz. Hangisini seçerseniz seçin, kolay gelsin diyoruz…<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hoby Balıkçılık Nedir</span><br />
<br />
Deniz, okyanus, akarsu ve göllerde bulunan balıkların, yönetmeliklerce belirlenmiş koşul ve mevsimlerde avlanması veya üretilmesine balıkçılık denmektedir. Midye, karides, ahtapot, balina, istiridye gibi deniz canlıların avlanması da balıkçılığın içine girmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Felsefesi/Öğretisi:</span><br />
<br />
Amerikan filmlerinde nedense birisinin babası her zaman balığa gider, ve nedense o kişinin babayla ya arası kötüdür ya da arasını düzeltmeye çalışıyordur. Neyse ki bizim öyle bir durumumuz yok. Balıkçılığın ardında bir felsefesi olduğu çok belli. Teknede yalnız bir adam ermiş gibi sakin bir şekilde avını bekliyor. Gerçekten bu aktivitenin meditasyon görevi gördüğünü söyleyebiliriz. Sessiz bir ortam, sadece rüzgarın, dalgaların ve kuşların sesi duyuluyor. Kendi başınızasınız, düşüncelerinizle baş başa, çok düşündürmeyen ve çoğu zaman yalnızca beklemek zorunda bırakan bir aktiviteyle uğraşıyorsunuz. Arkadaşlarınızla gitseniz de yine de dinlendirici bir program. Hayat hakkında size bir ders öğretiyor: En iyinizi deneyin, en iyisi için umun, bir şey yakaladığınız günler olacak ve hiçbir şey yakalayamadığınız günler olacak ancak her zaman minnettar olun. Suyun sesine minnettar olun, gökyüzündeki güneşe minnettar olun ve yine ve tekrardan oltanızla şansınızı deneyin. Kısacası size sabırlı olmayı ve hayatta birçok şeyin sizin kontrolünüzün dışında olduğunu gösteriyor. Sonra size bir bilgelik geliyor ve hayatın dalgalarıyla düşüp kalkmayı ve akıntıyla hareket etmeyi öğreniyorsunuz. Galiba çoktan erdik.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Av Heyecanı:</span><br />
<br />
Erkeklerin çok sevmesinin sebeplerinden başka biri ise insanlığın ilk gününden beri erkeklerin avdan ve aile doyurmadan sorumlu olmasının verdiği içgüdüsel his olabilir. İnanılmaz bir balık yakalayacaksınız, taptaze, sonra eve götürüp pişireceksiniz ve sizin çabanız sayenizde ailenizi doğadan ve kendi elinizden besleyebileceksiniz. Belki aile olayını biraz fazla yükselttik, kendinizi bile besleseniz yeterli bir tatmin.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Az Efor Çok Haz:</span><br />
<br />
Düşünürsek zor bir aktivite değil, günün sonunda maraton koşmuyorsunuz. Tek yapmanız gereken doğru eşyaları almak, doğru yeri ve yemi seçmek ve oltada bir hareket hissedince hızlı bir şekilde değerlendirmek. Spor olarak düşünürseniz çok davetkar bir spor, hangi boyda, kiloda yaşta olursanız olun balık tutabilirsiniz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Paylaşımın Keyfi:</span><br />
<br />
Son olarak Amerikan filmlerindeki babaya dönebilirsiniz. Bağ kurmak için ideal bir aktivitedir balık tutmak. Dede, dayı, amca, oğul, torun... Amazonda yırtıcı hayvanlarla savaşılmasa da küçük bir macera yaşıyorsunuz. Balığın gelmesini bekliyorsunuz sonra büyük bir heyecan oluşuyor balık yakalanacak mı diye. Böylece unutmayacağınız bir anı yaratıyorsunuz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tarihte balıkçılık</span><br />
<br />
İnsanoğlunun avlanma ve yiyecek arayışı sırasında deniz ve göllerdeki canlıları keşfetmesi sonucu balıkçılığın temelleri doğmuştur. 5-6 bin yıl öncesinde balık avlama tekniklerinin geliştirildiğine dair bulgular mevcuttur. Balıkçılık ile ilgili ilk yazılı belgeler MÖ 2000’li yıllarda Mısır’da bulunmuştur. Hatta ilk balık üretimin de Asya Kıtası’nda bulunan Çin’de olduğu düşünülmektedir. MÖ 3000’li yıllarda, kurulan havuzlarda balık üretildiği düşünülmektedir. Tarihte ilk balık avlama yöntemleri sığ sularda ve su kenarlarında, basit zıpkın ve ilkel oltalar ile yapılmaktaydı. Daha sonra su kenarındaki ağaçlara çıkılarak, ağ atma yöntemi kullanıldı. Bunlar yeterli gelmediği için ağaçların kavukları oyularak sal yapılması ile balıkçılık, tabiri caizse denize açıldı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Anadolu’da Balıkçılık</span><br />
<br />
Tarihi Anadolu’da balıkçılık geçmişinin 5000 yıl öncesine kadar dayandığı keşfedilmiştir. Türk’ler Orta Asya’dan Anadolu topraklarına göç ettiğinde, balıkçılık kültürüne sahip bu topraklarda balık şile beslenerek yaşamlarına devam etmişlerdir. Geçtiğimiz yıllarda İzmir / Ödemiş’te, Gölcük Gölü’nün suları kuraklık nedeniyle çekildiğinde, dünyanın en eski kayıtlarından biri keşfedilmişti. Kayığın en az 2600 yıllık olabileceği, kestane ağacından yapıldığı ve 4 metre uzunluğunda olduğu görülmüştü. Kayık, Bodrum Su Altı Arkeoloji Müzesi tarafından koruma altına alınmıştır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Balıkçılık Çeşitleri</span><br />
<br />
Balıkçılık, avlanma ve üretim olarak ana iki kola ayrılır. Amatör balıkçılık, ticari balıkçılık ve hobi balıkçılıklarından da söz edilebilir. Bunlar da kendi aralarında tatlı su balıkçılığı ve tuzlu su balıkçılığı olarak çeşitlenirler. Balık besini, oldukça faydalı vitamin, mineral, protein, fosfor ve omegaya sahip olduğu için tarihin her zamanında değeri anlaşılmıştır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Olta Balıkçılığı</span><br />
<br />
Tarihteki en eski yöntemlerden olan olta balıkçılığı, günümüzde de oldukça popülerdir. İstanbul Boğaz kıyılarında ve küçük tekneler ile denizde, her gün binlerce kişi olta balıkçılığı yapmaktadır. Olta balıkçılığı kıyıdan at-çek yöntemi ile yapılabildiği gibi bir tekne ile denizden de yapılabilmektedir. Olta balıkçılığında en önemli konu, hangi balığın ne kadar derinde bulunduğu, balığın yüzme hızı ve balığın beslenme şeklinin bilinmesidir. Her balığın farklı bir avlanma olta hızı ve besin şekli vardır. Olta balıkçılığının en temel konusu, balık hakkında bilgili olmaktadır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Olta nedir?</span><br />
<br />
Olta, misina denilen şeffaf renkli bir naylon ip ile, bu ipe bağlı özel tasarlanmış kıvrık iğneler ile yapılır. Ayrıca kıyıdan olta balıkçığı yapabilmek için özel tasarlanmış motorla donatılmış kamış şeklinde oltalarda gelişmiştir. Kıyıdan uygun balıkçılık yapılması için kamışlı, motorlu bir olta ile at-çek yapılması veya sadece kamışlı ucunda yem bulunan bir olta olmalıdır. Tekneden yapılacak olan olta balıkçılığında bu sistemler gerekli olmayabilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Amatör Balıkçılık</span><br />
<br />
Hobi amaçlı yapılan keyfi balık avcılığıdır. Genelde olta ile kıyıdan at-çek yönetimi ile yapılsa da, küçük tekneler ile denizde de yapılabilir. Çapari, kaşık, misina, motorlu kamış, yem, özel iğneler ile yapılan balıkçılıktır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ticari Balıkçılık</span><br />
<br />
Ticari balıkçılık, genellikle motorlu balıkçı tekneleri ile ağ atılarak yapılan balıkçılıktır. Ticari balıkçılığın temelleri 15. YY’da atıldı. Bunların dışında gene ticari sayılacak ama daha kolay yöntemlerde bulunur. Örneğin parakete yöntemi ülkemiz ve Ege Denizi’nde oldukça yaygındır. Suyun üzerine bırakılan bir şamandıraya yüzlerce yemli iğne bırakılır ve denizde 24 saat beklenir. 24 saat sonunda toplanan paraketedeki balıklar tekneye alınır. Ticari balıkçılık, balıkçı tekneleri ile yapılıyorsa gırgır, trol, taka gibi balıkçı tekneleri kullanılır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Türkiye’de Balık Av Mevsimi</span><br />
<br />
Ülkemizde balık av yasağı 15 nisan’da başlar, 1 Eylül’de sona erer. Bu aylarda ticari balık avcılığı yasaktır. Yasağın amacı, suların ısınması ile balığın yumurtlama ve üreme mevsiminde rahatça büyümesinin hedeflenmesi ve neslinin tükenmesinin önüne geçmektir.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Madeni Para Koleksiyonculuğu Nedir?]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=8774</link>
			<pubDate>Tue, 10 Mar 2020 10:40:25 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=8774</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Madeni Para Koleksiyonculuğu Nedir?</span><br />
<br />
Nümismatik veya meskûkât, sikke veya kâğıt para koleksiyonculuğu[1] ve paraları inceleyen çalışma sahası.[2] Sikkecilik olarak da adlandırılır. Bu alanda uzman kişilere "nümismat" adı verilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Para koleksiyonculuğu nedir?</span><br />
<br />
a) Boş zamanları değerlendirme aracıdır. Kültürel bir aktivitedir.<br />
b) Yatırımdır: Koleksiyon değer kazanır, siz de yatırdığınızın çok daha fazlasını geri alırsınız.<br />
c) Sosyalleşmenin bir başka çeşididir. Müzayedeler, dernekler, sergiler aynı zevke gönül vermiş kişilerin birbirini tanıdığı sıcak ortamlardır.<br />
d) Zevktir, tutkudur, aşktır, huzurdur.<br />
e) Hepsi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Soru 2: Peki para koleksiyonculuğuna neresinden başlamak gerekir?</span><br />
<br />
a) Cebimizdeki bozuk paralardan birer tane kenara koyarak,<br />
b) Darphane’ye gidip danışarak,<br />
c) Koleksiyonla ilgili sivil toplum kuruluşlarına (örneğin Türk Nümismatik Derneği, İzmir Nümismatik Derneği, IBNS Uluslararası Kağıt Para Koleksiyoncuları Derneği…), internetten satış yapılan ortamlara (örneğin Gittigidiyor, Ebay…), alım satım yapılan yerlere (örneğin Osmanlı Nümismatik, Pera Mezat, İstanbul Müzayede…) ulaşarak,<br />
d) Konuyla ilgili kitaplara başvurarak,<br />
e) Hepsi.<br />
<br />
Yukarıdaki sorular için “HEPSİ” doğru cevap. Ama en önemli bölümü atlamamak lazım: Koleksiyon bir konudaki objelerin SİSTEMATİK bir şekilde toplanması işidir. Dolayısıyla koleksiyonu oluşturacak objeleri toplamaya başlamadan önce koleksiyonun sınırlarının çizilmesi gerekir. Yani para koleksiyonu yapacakların “Madeni para mı kağıt para mı”, “Türk parası mı yabancı para mı”, “Cumhuriyet dönemi mi Osmanlı mı”, “Tedavül parası mı hatıra parası mı” gibi hangi para koleksiyonunu yapacağına karar vermesi ve ondan sonra işe başlaması doğru olur.<br />
<br />
Eğer bizden bir tüyo istiyorsanız Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana basılmış tüm madeni tedavül paralarını toplamak en kolay ve en güzel koleksiyonlardan biri olacaktır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Etimoloji</span><br />
<br />
Türkçeye Fransızcadan geçen kavram, sikke ve para anlamındaki Yunanca "nomisma" sözcüğünden türemiştir.[3] Arapça kökenli meskûkât sözcüğü ise "sikkeler" anlamına gelir. Nümismatik sözcüğü aynı zamanda "para ile ilgili" anlamında bir sıfattır.<br />
<br />
Nümizmatik, incelediği nesnelerin zamanla bozulmaması sayesinde sikke ve madalyalarda kullanılan alaşımları ve bunların ağırlıklarını, paraların yeryüzünde dağılımı ve yayılım alanlarını ortaya koyarak; coğrafyanın, tarihin, dinler ve gelenekler tarihinin, sanat tarihinin ve çeşitli devirlerdeki ticaret sistemlerini inceleyen ekonomi tarihinin başlıca yardımcısı olmuştur.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tarihçe</span><br />
<br />
Para koleksiyonculuğunun başlangıcı Romalılara dek ulaşır. Dünyaca ünlü Sezar, Pompeius ilk para koleksiyoncularındandır. Türkiye'de ise para kolleksiyonculuğu ancak 20. yüzyılın başlarında müzeciler tarafından başlatılmıştır. Türkiye'de de "Türk Nümismatik Derneği" adı ile kurulmuş olan dernek, tüm nümizmat ve para koleksiyoncularını bünyesinde barındırmaya çalışmaktadır.<br />
<br />
İkinci anlamıyla nümismatik alanı içine giren konular kısaca, madeni ve kâğıt paralar, madalyalar, nişanlar, hatıra madalyonları ve jetonlar gibi ana dallara ayrılır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Araştırma nesnesi</span><br />
<br />
Nümismatiğin en önemli nesnesi sikke’dir. Fakat kâğıt para, sikkeden önceki ödeme araçları ve madalyon, jeton ya da Tesserār’a (işaretler, ör. boyalı işaretler) kadarki dini madalyonlar gibi Sikke benzeri diğer para formundaki değerli nesneler de Nümismatiğin araştırma alanına girer. Sikke benzeri nesnelerin arasında Paranumismatik ya da Exonumia da vardır.<br />
<br />
Bugüne kadar, dönemine ait az sayıda yazılı kaynak aktarılmış olan çağlarda Sikke’ler oldukça büyük bir değere sahipti. Çünkü Sikke’ler ekonomi ve kültür tarihine ilişkin çok önemli kronolojik kaynaklar niteliğindeydi. Bu durum özellikle Antik çağda Yunan ve Roma dönemi için, erken çağ, ortaçağ ve antik Akdeniz kültürleri dışında kalan bölgeler (Parthia ve İskitya İmparatorlukları) için geçerlidir.<br />
<br />
Bu dönemler için sikke buluntuları, hatta kazılar sırasında diğer nesnelerle birlikte bulunan ya da defineler arasında tesadüfen ele geçirilen sikkeler, arkeolojik araştırmayla elde edilen bulguların dönemsel düzenleme için tarihlendirilmesinde kullanılan önemli bir kaynaktır.<br />
<br />
Bugüne kadar Sikke kalıntılarının kaynak materyalleri giderek arttığı için, yeni metotlarla çalışan, bölümün en dinamik alanını oluşturan buluntu Sikke’leri inceleyen gerçek bir nümismatik alanı ortaya çıkmıştır. Erken dönemlerde de bulunan sikkeler (tekil bulgu ile kayıp bulgular) dikkate değer bulunmuş ve ayrıca buluntu dökümlerine (envanterlerine) de alınmıştır.<br />
<br />
Ortaçağdan bu yana Nümismatik, gitgide artan yazılı kaynaklarla birlikte, hem tarihsel hem de toplumbilimsel yönleri olan para tarihiyle benzerliklere sahiptir. Çok değer kaybeden Sikke para, nümismatiğin temel araştırma noktasıdır.<br />
<br />
Nümismatiğin bir yandan özelleşmiş tarihi ve arkeolojik yan dallarla, diğer taraftan da ekonomi tarihi, sosyal tarih, sanat tarihi ya da isim bilimi gibi yan alanlarla çok sayıda bağlantıları vardır. Bilhassa Antik tarihi bölümü içinde nümismatik en önemli yardımcı bilimlerden biridir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sikke</span><br />
<br />
<br />
Madenin dökümüyle elde edilmiş yuvarlak “Sikke”, az bulunan değerli bir madenden yapıldığı için diğer takas mallarına oranla daha uzun ömürlü bir değere sahiptir.<br />
<br />
Tahmini ilk metal paraların buluntularına Akdeniz bölgesi ve çevresinde rastlanmıştır ve buluntular MÖ 2000 tarihine dayanmaktadır. İlk buluntular içerisinde bronzdan yapılan evcil hayvan motifleri de tespit edilmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sikkelerin özellikleri</span><br />
<br />
Sikkeler, devlet tarafından onaylanıp üretilen ödeme araçlarıdır. Modern sikkeler üzerinde üç yazıt bulunmaktadır: Ülke (yani Ülke Ortaklığı), değer (nominal ve para birimine göre) ve yıl. Bunun yanında istisnalar da bulunmaktadır: Bazı eski, yabancı, küçük sikke birimleri (örneğin Travancore’da 1949 yılına kadar basılmış tüm Cash-Sikke’ler). İsviçre Rappen’i (İsviçre Franken’inin alt birimi), para birimi içerisinde olmayan nominal bir değer taşımaktadır. 1965–1971 yılları, İngiliz Crown’u basımında oldukça önemli bir tarihtir. Crown’lar hem nominal bir değere sahiptir hem de para biriminin bir öğesidir. II. Elizabeth tasviri bulunan İngiliz Sikke’lerinde ülke belirtilmezken, seleflerinde hükümdarın unvanının bir bölümü olarak verilmiştir. Avro-Sikke’lerinin bir kısmında da ülke bilgisi verilmemiştir.<br />
<br />
Sikke’nin ön yüzünde (Avers) devletin armasının da görülebildiği hükümdar kafası tasviri bulunmaktadır. Sikke’nin arka yüzünde (Revers) ise değer bilgisi bulunmaktadır. Sikke kenarları taraklı ya da yazılı olabilmektedir. Sikke yüzeyinde çıkıntıya (kenar çubuğu) çok nadir rastlanmaktadır. Nümismatik alanı sikke kenarındaki bir yazıyı Efsane olarak tanımlanmaktadır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Abu (Sikke)</span><br />
<br />
Abu (Arapça ‏أبو‎, DMG Abū, “Baba”), Levanten ticareti yoluyla Arap dilinin konuşulduğu bölgelerde kullanılan Avrupa sikkelerine verilen addır. Sikkelerin takma adlarının genellikle sikke betimlemeleriyle bir bağlantısı bulunmaktadır. Bu sebeple Maria-Theresien-Taler’i, Abu Kush (Kuşların Babası) ya da Abu Noukte (İncilerin Babası) olarak adlandırılır, bu yüzden kraliçenin elmaslı tacının üzerinde bir kartal pençesinde bir inci görmek mümkündür. Hollanda’nın aslan figürlü Taler’i Abu Kelb (Köpeklerin Babası) olarak adlandırılmaktadır, dört köşeli armalık Abu Taka (Pencerelerin Babası) ile İspanyol sekizlik Real paraları geçerlidir.<br />
<br />
Sikke tarihinde Yeniçağ’a kadar, benzer şekilde gelişen değer kaybı süreçleri görülmektedir. Para, başlangıçta sikke formunda değerli maddeden yapılarak ortaya çıktığında ve takas değeri bu materyalin değerine uygun olduktan sonra, sikkeler daha küçük ve hafif ya da değerli ve daha az değerli materyal alaşımlarından üretilerek, materyal değeri takas değerinden daha düşük olan sikkeler şeklinde üretildi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ortaçağ Sikkeleri</span><br />
<br />
Geç Antik Çağ’dan erken Orta Çağ’a kadar sikkelerin Avrupa’da kullanımı hızlı şekilde gerilemişti. Takas ticareti artmıştı ve büyük para ticaretleri yapılırken genellikle sikke olmayan metaller ile ödeme yöntemi kullanılıyordu. Standart para birimleri, farklı gruplardaki Bizans Solidus’u ve Siliqua’sı oldu. Yeni imparatorluğu, Batı Roma İmparatorluğu’nun yerine kuran Alman hükümdarlar çoğunlukla Bizans imparatorlarının dökme imtiyazını (kalıp şeklini) tanımışlar ve bunların kalıplarını taklit etmişlerdi. Sadece sikkelerin üzerine kendi isimlerini, monogramlarını ya da portrelerini tek tük bastırmışlardı. Büyük Karl 800 yılından önce altın ve gümüş para biriminden tek bir gümüş para birimine geçilen yeni bir sikke sistemi oluşturdu. Sadece Dinar ve Fenik kullanıma yeni girmiştir. Fenik’in farklı türlerinin olması ve sikkelerin gümüş içeriğinin azaltılmasının sonucu olarak, imparatorluk sikke hakkı kutsal Roma imparatorluğunda, dünyevi ve dini anlamda önemli bir nesne olarak oldukça geniş çaplı yayılma gösterdi.<br />
<br />
12. yüzyılın ortasından 14. yüzyıla kadar Brakteat’lar, neredeyse tüm Almanca dilinin konuşulduğu (Ren Nehri etrafındaki bölgeler ve Alplerin çevresi hariç) bölgelerde kullanılan sikke çeşidiydi. Bu ince, tek tarafı basılmış gümüş fenik sikkeler, eski feniklerin büyük ölçüde hafiflemesini sağladı. Brakteat’lar zaman zaman “kötü anılmıştır”, bu da bu sikkelerin geçersiz sayıldığı anlamına gelmektedir ve sahipleri bunların az sayıdaki yeni sikkeler karşılığında değiştirilmesini talep etmişlerdir. %25’lere varan bir kesim bu sikkeleri reddetmiştir. Bu uygulama, o dönemde çokça başvurulan bir vergi yükseltme yöntemiydi.<br />
<br />
Altın sikkeler Ortaçağ’da çok nadir dökülüyordu. İlk olarak 13. yüzyılda altın basımlar yapıldı. Bu gelişme İtalyan ticaret şehirlerinden başlamıştır. Fransa ve İngiltere’de altın sikkelerin kullanımı yaygınlaşmaya devam etmiş ve sikke parçalarının imparatorluk sikkelerinden fark edilir şekilde daha büyük olduğu gözlemlenmiştir. 13. yüzyılın diğer gelişmelerinden biri de Almanya’da Groschen’ın daha büyük gümüş sikke olarak kullanılmaya başlanmasıdır. Groschen’in sikke resimleri, ilk defa o zamanki bölgenin prensliğinin izlerini de yansıtmaktaydı.<br />
<br />
Alman sikke yasasında 1356 yılı önemli bir tarihtir. Bu tarihte imparator bir “altın boğa” ile derebeylerin ve dukalıkların sikke hakkını açık bir şekilde tanımış oldu. Daha önce, imparatorluğa bağlı olmayan Lübeck’e 1340 yılında ilk defa altın Gulden’lerin basımı konusunda taviz verilmişti. Bu tarihten 1871 yılına kadar Almanya’nın sikke tarihi çok yönlü olarak değerlendirmiştir, çünkü çok sayıda devlet kendi paralarını tedavüle çıkarmıştı. Sikkelerin ifade ettikleri konusunda edinilen bilgiler arkeolojik araştırmalarda oldukça fazla kullanılmaktadır. Çünkü kazı sırasında katmanlar, sikkeler yoluyla çok rahat tarihlendirilebilmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ortaçağda ortaya çıkan bazı tanımlamalar şu şekildedir:</span><br />
<br />
    Heller: Mark’ın kullanıma girişine kadar Heller en küçük sikke/madeni para idi. Heller 1200’lü yıllarda ismini aldığı Schwäbisch Hall’de basılmıştır.<br />
    Pfennig, yani Denar<br />
    Kreuzer: Kreuzer ismini ön yüzündeki çift haçtan almıştır. 1873 yılında çıkarılmıştır.<br />
    Schilling, yani Groschen<br />
    Batzen<br />
    Pfund (İsmi ağırlık biriminden gelmektedir, bkz. Karlspfund) ya da: (Florentiner) Gulden (Madde ismi)<br />
    Taler (İsmi asıl basım yeri olan Joachimsthal’den gelmiştir.)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Diğer ülkelerde ise şu şekildedir:</span><br />
<br />
    Dukaten (Latince dux, ducis (m.): komutan, prens)<br />
    Louis d’or (Fransa, Kral Ludwig’den türetilen isim; Altından)<br />
<br />
Kesin olarak değer bilgileri bulunmamaktadır, çünkü sikkelerin basımlarında saf metal içeriğinde değişmeler olmuştur; yani zamanla azalma olmuştur. Yöresel sikke basım hakkının sahipleri düşük saflık oranına sahip yeni sikkeler basmak için özellikle yüksek değerdeki sikkeleri azaltmışlardır. Ekonomik başarıların, krizlerin, savaşların ve salgınların etkisiyle sikkelerin alım gücünde de önemli ölçüde değişimler gözlenmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ayırıcı Sikkeler (İtibari değeri olmayan sikkeler)</span><br />
<br />
Ayırıcı sikkeler o dönemde madde değeri yasal değerinden daha az olan “kurant sikke”ler olarak adlandırılıyorlardı. “Ayırıcı sikke” kavramı “alıcının ve satıcının satış esnasında Heler ve Pfennig’i bölmesi” (bozuk para) anlamına geliyordu. 1915 yılından beri Almanya’da bugünkü Avro paraları dışında basılan tüm sikkeler “ayırıcı sikkeler”dir.<br />
Tarih<br />
<br />
Ayırıcı sikkelerin ilk öncüleri 16. yüzyılın sonlarına doğru, kruvazör gibi hâlâ küçük Kurant sikkelerinin temelinin gözle görülür şekilde imparatorluk Taler’ine gerilediği ve büyük gümüş sikkelerin yasal nominal kuruna artık dikkat edilmediği dönemde ortaya çıkmıştır. Zirvede olduğu 1621- 1623 yılları arasındaki kriz döneminde küçük sikkelerden büyük sikkelere doğru bir kur gerilemesi görülmüştür. İlk olarak, devlet değer azalması görülen bu sikkeleri, kamusal kasalarda talep üzerine “tam” nominal değere dönüştürme görevini üstlendiğinde asıl modern “ayırıcı sikkeler” ortaya çıkmıştır ve 1700 yılına kadar son şekli verilmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Antik çağ</span><br />
<br />
Antik çağ’da Roma İmparatorluğu’nun birleşmesinden sonra enflasyonla düşüşe geçen ve sonraki yönetimlerde de istikrarlı bir devlet yönetimi sağlanamadığı için kabul görmeyen Roma As’ı gibi öncü modern sikkeler vardı.<br />
<br />
MÖ 6. yüzyıldan 20. yüzyılın başına kadar (Hint-) Çin’de, Kore’de ve Japonya’da tedavülde olan bakırdan, pirinçten ya da bronzdan genellikle kare şeklinde delinerek yapılan “Keş sikkeleri”ni ayırt edici sikkeleri olarak da düşünmek mümkündür. Bu sikkeler geçici olarak daha yüksek değerdeki ödemeler için ayrılmış olan Tael külçe sikkelerine paralel bir para birimi olarak da değerlendirilebilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">19. yüzyıl</span><br />
<br />
Ayırıcı sikkeler yasal ödeme aracı olarak sınırlı sayıda kullanılıyordu. 1871 yılından önce genellikle, en küçük Kurant sikke tutarından daha fazla ayırıcı sikke almaya kimsenin ihtiyacı olmadığını öngören yönerge geçerliydi. Bu şekilde satın alma gücü düşmüş kurların Kurant sikkelere dönüşmesi için bu sikkeler üzerine “ayrıcı sikke” yazısının yanı sıra Kurantmünze’lere ilişkin yasal durum da basılmaktaydı. Resme bkz. “3 Pfenning 120 Thaler”.<br />
<br />
Ayırıcı sikkeler sınıfına sadece bronz, bakır ya da farklı metallerden yazılmış sikkeler girmemekte; aynı zamanda 1871 yılından önce Almanya’da kullanımda olan gümüşten yapılmış Pfenning, Kruvazör ve Groş sikkeleri gibi çok sayıda gümüş sikkeler de dâhildi. Bir ayrıcı sikkenin gümüş içeriği %50’nin altında ise milyar sikkesi olma durumu söz konusudur. Ağırlıkta olan bakır kısmı fark edilir şekilde kırmızı renkte parıldadığı için gümüş ayırıcı sikkeler, sikke kurumundan teslim alınmadan önce, gümüş nitrat şarap tortusu çözeltisi içinde “beyaz” renk alana kadar kaynatılır. Ardından kısa bir kullanım süresinden sonra yüzeydeki zayıf saf gümüş katman kullanımından kısa bir süre sonra parlayana kadar tam değerli bir Kurant sikkesi gibi görünür.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Doğal para ya da para yerine geçen eşyalar</span><br />
<br />
Doğal para ya da para yerine geçen eşyalar eskiden çok yaygındı ve tüm kültürlerde ve tüm çağlarda bulunabiliyordu. Değerli, faydalı ya da güzel şeyler vardı. Örneğin; Mikronezya’daki taş para (Steingeld), Yeni Gine’deki ve Güney Pasifik’teki yüzük ve ziynet parası, Afrika’daki İstiridye Para, Kuzey Amerika’daki Giyim Para ve tüm bölgelerdeki Metal Para. Bunlara ek olarak sığırlar, develer, keçiler, postlar, kamalar, kürekler, takı yüzükleri, özel taşlar, tuz ve daha birçok şey sayılabilir. Eşya paralardan biri de midyelerdir; özellikle 20. yüzyılın ortasında Afrika’da, Güney Asya’da ve Güney Adalarında yaygın olarak kullanılan Kauri midyeleridir. Çin’in 1950 yılındaki istilasına kadar Tibet’te arpa ya da buğday ile ödemeler yapılmıştır. Bu tür malların gitgide yayıldığı, ama artık kullanım eşyası olarak bunlara ihtiyaç duyulmadığı anlaşıldığında bu eşyaların küçük ve daha az değere sahip taklitleri ödeme aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Böylece bıçak para, kürek para ve benzeri ödeme araçları türemiştir.<br />
<br />
İlk sahte paralar kemik, külte ya da yededen taklidi yapılmış midyelerdir ve bu midyeler MÖ 2000 yıllarında Çin’in ilk ödeme aracı olarak kullanılmıştır.<br />
<br />
Bunlar, para öncesi dönemin ödeme türleridir. Ödenebilirlik, saklanabilirlik ve kolay taşınabilirlik özellikleri, önceleri değerlerinin muhafaza edilmesine göre materyallerin seçiminde, önemli bir role sahipti.<br />
<br />
Bu ihtiyaca uygun olarak, değer bakımından oldukça kalıcı ve kolay saklanabilir bronz ya da gümüşten çubuklar ve teller örnek verilebilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Döviz Tabelası</span><br />
<br />
Döviz tabelası yalnızca sikkelerin göreceli değerlerini göstermektedir. Çok sayıda para birimi olduğu için farklı döviz sistemleri bulunmaktadır. Bu nedenle 1 Taler 20 ila 48 Schilling ya da Groschen değerine eşit gelmektedir. 1 Groschen’in bazen 12 Pfennig’den daha az ya da daha fazla bir değere sahip olduğu görülmektedir. 1 Taler de 1 Gulden’e eşit gelebilmektedir.<br />
Sikkelerin Delinmesi<br />
<br />
Bir sikkenin delinmesi için çok farklı sebepler olabilir. Delikler, sikkenin bir kolyede süs ya da muska/nazarlık olarak kullanılabilmesi için çoğunlukla sonradan yapılmaktadır. Kazanç sağlamak amacıyla belli başlı metaller, özellikle değerli madenler sikkelerin içeriğinden alınmak istendiğinde sonradan bu tür delme işlemleri yapılmıştır. Bu örneği geçerli/yürürlükteki sikkelerde ya da tedavül değeri metalin değerinin altında kalan sikkelerde görebiliriz. Koleksiyonculuk alanında sikkeler bu delme işlemi sebebiyle oldukça fazla değer kaybına uğramakta, hatta tamamen değersiz bir nesne haline gelmektedir.<br />
<br />
Delme işlemi ayrıca sahte para üretimini tamamen önlemek amacıyla da yapılmaktadır. Norveç, Danimarka ve Çin gibi belli başlı ülkelerde çeşitli türlerdeki küçük demir paralar (küçük sikkeler) kendilerinden daha yüksek değerdeki sikkelerin kolayca ayırt edilebilmesi amacıyla orta kısımlarından delinmektedir. Avustralya’da ve Karaib Adaları’nda gümüş sikkelerin iç kısımları karartılmış ve sikkeler bu şekilde kullanıma sunulmuştur.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sikke Metalleri</span><br />
<br />
Temel olarak sikke yapımı için hemen hemen sadece altın, gümüş, bakır, bronz ya da pirinç kullanıldı. 1860 yılından itibaren demir, nikel, çinko, alüminyum ya da krom çeliği gibi farklı metallerin kullanımı artış gösterdi. Neredeyse tüm saf metaller, özellikle altın, gümüş ve alüminyum, aşınmaya karşı dayanıklılık gibi nedenlerden dolayı diğer metallerle alaşım oluşturularak kullanıldı (ayrıca bkz. altın ve gümüş (elektron) alaşımları). Bununla birlikte özellikle bakır, bakteri taşımazlık özelliği nedeniyle eski çağ ve günümüz sikke alaşımlarının önemli bir parçasıdır. Günümüzde en çok kullanılan sikke alaşımı, eskiden “yeni gümüş” olarak adlandırılan bakır nikeldir. Bronz ve pirinç alaşımları da sıklıkla kullanılmaktadır. Sadece muvakkat para (para yerine geçen karşılık) olarak kullanılan kalay, çinko ve kurşun gibi saf metaller de varlıklarını sürdürememiştir. Değerli madenlerin büyük bir kısmı, kimyasal-analitik tepkimeler aracılığıyla madensel bileşimleri belirleyen sikke ayarı yoluyla kesin olarak saptanmıştır.<br />
<br />
Onlarca yıldır gümüş kaplamalı sikkeler ortaya çıkarılmaktadır. Nikel özünden kaplama olarak kullanılan bakır nikeli ("Otomat sikkeler” adıyla manyetik çekirdekli sikkeler) ya da bakır kaplamalı çelikten yapılmış 1 ve 2 Pfennig demir parayı buna örnek verebiliriz. Ayrıca günümüzde farklı renklerdeki alaşımlardan yapılan “Yüzük” ve “Hap” şeklindeki daire birleşimlerini da görmek mümkündür. Örneğin 1 ve <br />
2 Euro demir paralar.<br />
<br />
Tedavül değerleri, içerik değerleriyle (Metal Değeri) belirlenen sikkeler Kurant sikkesi olarak adlandırılır. Bu sikkeler (çoğunlukla 1915 yılından önce) altın oranı %50’den fazla olan sikkelerdir. Ayrıştırıcı özelliğe sahip sikke dediğimiz sikke türleri ise basım değerleri metal değerlerine eşit olmayan sikkelerdir. Bu tür sikkeler sıklıkla erken dönemde Billon alaşımından ya da bakırdan yapılırdı. Günümüzde kullanılan tüm demir paraların metal değeri genellikle nominal değerinin altındadır. Bu nedenle bunlar ayrıştırıcı özellikli sikkelerdir. Bu sikkeler, değerleri devlet tarafından güvenceye alınmış, günümüzde kullanılan demir paralar ve madalyalardır. Ayrıca bkz. Yatırım sikkeleri (külçe sikkeler).<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Lydia</span><br />
<br />
İlk sikkeler Lidya krallığı döneminde MÖ 650 ve 600 yılları arasında ödeme aracı olarak ortaya çıkmıştır (bkz: Krösus). Bunun yanında elektrondan (doğal olarak oluşan altın-gümüş alaşımı) şekilsiz parçaların ilk hallerinin resmedildiği de görülmüştür.<br />
<br />
Sikke’ler üzerine resim yapımı MÖ 600’lü yıllarda başlamıştır. Ardından bu sikkeleri farklı boyutlarda ve değerlerde altın sikkelerin yapımı takip etmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Yunanistan</span><br />
<br />
İlk gümüş Sikke'ler MÖ 550'li yıllarda Anadolu’da ve Yunan adası Aiginia’da şekillendirilir. MÖ 400'lü yıllara kadar Sikke Yunanistan’da takas aracı olarak kullanılmaya başlanır. Ayrıca tek bir Sikke usulü mevcut değildir, aksine her bir bölgede ayrı Sikke çeşitleri hâkimdir. Zamanla 17 gram ağırlığındaki, Attika bölgesinde geçerli olan Sikke’ler (Obolos: Yunan parası Drahmi'nin 1/6'sı, gümüş meteliktir) yoğun olarak kullanılmaya başlanmıştır. Hükümdarların Sikke’ler üzerinde ilk olarak tasviri Büyük İskender’le beraber Yunan anakarasında ve Diadochoi (on iki selefler) krallıklarında ortaya çıkar. Gümüş önemli bir hammadde olarak kalır, daha küçük Sikke’ler için zamanla bakır kullanılmaya başlanır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Çin</span><br />
<br />
Antik dönemde Çin’de Kauri parası, bilinen ilk ödeme aracı olmuştur. Shang-Hükümdarlığında da basit bronz parçalarının kullanımı yaygınlaşmış ve geç Zhou-Hükümdarlığında da (MÖ 500) ilk kez bıçak ve kürek şeklindeki sikkelerin kullanımına başlanmıştır. İlk imparator Qin Shi Huangdi, MÖ 221 yılında imparatorluğun birleşmesinin ardından iki yüz yıl kullanılan yuvarlak delik sikkelerden ortak bir bakır para birimini standartlaştırmıştır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Roma Sikkeleri</span><br />
<br />
Roma imparatorluğu'nun ilk Sikke’leri MÖ 3. yüzyıla dayanır ve bakır ya da bronzdan dökülmüştür. Yarım kilo ağırlığında büyük bakır parçalar (aes grave, Türkçesi “ağır bakır”) dökülmüştür. Önceleri üzerinde boğa, kalkan ya da silah motifleri bulunan Sikke’lerle ödeme yapılmıştır. İlk gümüş sikkeler Yunan örneklerine göre yapılmış ve öncülerinin (yaratıcılarının) isimlerini almışlardır. Bronz balyaları geçerliğini kaybettikten sonra bu para birimi bütününü takip eden tüm eski Roma Sikke’leri arka yüzlerinde, Antium donanmasının kuşatmasını anımsatan tekne motifine ve ön yüzlerinde farklı tanrı motifleri ile işlenmiştir. İlk Roma gümüş Sikke’si MÖ 269 yılında tedavüle girer. Fakat gümüş Sikke’lere daha büyük boyutta kalıp çıkarılması işlemi MÖ 210'lu yıllarda Denarius ile birlikte yapılır. Jül Sezar, Roma Sikkeleri üzerine motif olarak kullanılan ilk insandır (MÖ 44).<br />
<br />
İmparatorluk döneminde altın (Aureus), gümüş (Denarius), pirinç (Sestertius ve Dupondius), bakır (As) Sikke’ler basılır. Asker imparatorlar döneminde Dinar’ın yerini yavaş yavaş gümüş Antoninianus alır. Diocletianus (MS 284-305) imparatorluğu hâkimiyetinde Argentus ve Nummus ile Follis Sikkeleri gibi Sikke türleri eklenir. Roma Sikke’lerinin üretiminde imparatorlar döneminde bariz bir oranda azalma görülür. 4. yüzyılın başından itibaren kıymetli taşlarla bezeli Diadem, defne çelengi yerine Sikke’lerin ön yüzlerinde kullanılmaya başlanır. İmparatorların yüzleri bu dönemde genellikle daha kötü resmedilmekteydi. Bu imparatorların Diadem’lerinin, Sikke’leri üzerindeki normal bir betimlemeden daha önemli olduğunun bir göstergesidir. Batı Roma imparatorluğu Sikke’leri üzerinde zaman içinde yazım hataları da görülmeye başlanmıştır. Çünkü Sikke yapımcıları çok kötü Latince konuşuyor ve yazıyorlardır. Doğu Roma Sikkeleri Roma imparatorluk örneklerinden uzaklaşmış ve kendi resmi diline kavuşur (bkz. Bizans). Kavimler göçünün Alman devletleri, kısmen hem Doğu hem de Batı Roma’nın örneklerine bağlı Sikke’ler basıyorlardı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ortaçağ</span><br />
<br />
Geç antik Çağdan erken ortaçağa kadar Sikkelerin Avrupa’da kullanımı hızlı şekilde gerilemiştir. Takas ticareti artınca büyük para işlerinde genellikle Sikke olmayan metaller ile ödeme yöntemini kullanıyordu. Standart para birimleri farklı gruplardaki Bizans Solidus’u ve Siliqua’sı idi. Yeni imparatorluğu batı Roma imparatorluğunun yerine kuran Alman hükümdarlar çoğunlukla Bizans hükümdarlarının döküm öncelik hakkını (kalıp şeklini) tanımışlar ve bunların kalıplarını taklit etmişlerdir. Sadece Sikke’lerin üzerine kendi isimlerini, amblemlerini ya da portrelerini tek tük bastırmışlardır. Büyük Karl 800 yılından önce altın ve gümüş para biriminden tek bir gümüş para birimine geçilen yeni bir Sikke sistemi oluşturmuştur. Sadece dinar ve fenik yeni kullanıma girmiştir. Fenik’in farklı türlerinin olması ve Sikkelerin gümüş içeriğinin azaltılmasının sonucu olarak, imparatorluk sikke ve demir para basma hakkı kutsal Roma imparatorluğunda, dünyevi ve dini anlamda önemli bir nesne olarak oldukça geniş çaplı yayılma göstermiştir.<br />
<br />
12. yüzyılın ortasından 14. yüzyıla doğru Brakteaten’ler, neredeyse tüm Almanca dilinin konuşulduğu (Ren nehri etrafındaki bölgeler ve Alplerin çevresi hariç) bölgelerde kullanılan Sikke çeşidi idi. Bu ince, tek tarafı basılmış gümüş fenik Sikke’ler, eski feniklerin büyük ölçüde hafiflemesini sağlamıştır. Brakteaten’ler zaman zaman “kötü anılmıştır”, bu da geçersiz sayıldığı anlamına gelmektedir ve sahipleri bunların az sayıdaki yeni Sikke’ler karşılığında değiştirilmesini talep etmişlerdir. % 25lere varan bir kesim bu Sikke’leri reddetmiştir. Bu uygulama, o dönemin çokça uygulanan bir vergi yükseltme yöntemi olmuştur.<br />
<br />
Altın Sikkeler Ortaçağ’da çok nadir dökülüyordu. İlk olarak 13. yüzyılda altın baskılar yapılmıştır. Bu gelişme İtalyan ticaret şehirlerinden başlamıştır. Fransa ve İngiltere’de altın Sikkelerin kullanımı yaygınlaşmaya devam etmiş ve Sikke parçalarının imparatorluk Sikkelerinden fark edilir şekilde daha büyük olduğu gözlemlenmiştir. 13. yüzyılın diğer gelişmelerinden biri de Almanya’da Groschen’ın daha büyük gümüş Sikke olarak kullanılmaya başlanmasıdır. Groschen’in Sikke resimleri, ilk defa o zamanki bölgenin emirliğinin (prenslik) izlerini de yansıtmaktaydı. Alman sikke ve demir para basma hakkı bağlamında 1356 yılı önemli bir tarihtir. Bu tarihte imparator bir “altın boğa” ile Kurfürsten’in söz konusu hakkı açık bir şekilde tanımış oldu. Daha önce, imparatorluğa bağlı olmayan Lübeck’e 1340 yılında ilk defa altın madeninden Gulden’lerin basımı konusunda taviz verilmişti. Bu tarihten 1871 yılına kadar Almanya’nın Sikke tarihi çok yönlü olarak değerlendirmektedir, çünkü çok sayıda devlet kendi paralarını tedavüle çıkarmıştı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Roma para birimi</span><br />
<br />
Roma para birimi dendiğinde, Antik çağda Roma imparatorluğunda yaygın olan ödeme araçlarının bütünü akla gelmektedir.<br />
<br />
Ortak para biriminden önce ekonomi temel olarak iki değer formuna bağlıydı: Roma’da “para” yerine isim olarak türetilmiş ve düzensiz şekillerdeki bronz parçalar olan ve Aes rude olarak adlandırılan Rindern (lat. pecus). Bu sade sikkenin değeri ağırlığı ölçülerek belirleniyordu, çünkü bu dönemde tek bir birim mevcut değildi. Paranın hangi dönemden itibaren yaygın olduğu bugüne dek belirsizdi, bununla birlikte MÖ 406 yılındaki Veji kuşatmasından beri Roma ordusu askerlerinin ödemelerinin Aes rude ile yapıldığı da yazılı olarak kanıtlanmıştır. Bu da Aes rude’nin önceden de oldukça sık kullanıldığını kanıtlamaktadır.<br />
<br />
Roma hükûmetinin ilk parası MÖ 4. yüzyıldandır. Aes signatum olarak adlandırılan dikdörtgen olarak dökülen “ROMANOM” yazısıyla işaretlenen Bronz külçeler vardı ve genellikle Roma’da dökülürdü. Bu külçelerin ağırlıkları aslında beş roma pfund’una (pfund: yarım kilo) denk gelmesine rağmen, külçelerin çok çeşit ağırlıkları vardı. Başlangıçta külçelerin yalnızca bir tarafı işleniyordu, daha sonra diğer tarafı da işlenmeye başlandı. Külçelerin asıl işlevlerinin farklı şekillerde yorumlanmaktadır; külçeler bir ödeme aracı olmalarına rağmen sikke değildiler, çünkü beş Roma Pfund’unun (beş yarım kilosu) ağırlık birimlerine uygun değillerdi. Külçeler tek bir para biriminin uygulamaya geçişinden sonra gitgide değer kaybetti, MÖ 250 yıllarında basıma başlandı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İlk sikkeler</span><br />
<br />
MS 2. yüzyıllarda yaşamış bir konsül olan Pomponius’a göre ilk sikke ustaları MÖ 289 yılında ortaya çıkmışlar. Bu ustalar sikkeleri “triumviri aere argento auro flando feriundo”nun kısaltması olan ve “III. VIR. AAAFF“ işaretleriyle damgalamışlardır. Bu damga “Bu üçü (Sikke ustaları) bronz, gümüş ve altının eritilmesi ve damgalanmasından sorumludurlar” gibi önemli bir anlam içermektedirler.<br />
<br />
Suda’ya göre Roma sikkelerinin mevkii Kapitol’de Juno Moneta tapınağıdır. Bu dönemde Romalılar sikke damgalamayı çok iyi biliyorlardı, Yunan Kolonileri İtalya’da Metapont, Crotone ve Sybaris MÖ 500'lü yıllarda, Napoli de MÖ 450'li yıllarda sikke basmıştır. Roma MÖ 4. yüzyılda orta İtalya’nın büyük bir bölümünü zapt etmişti. Sikke yerlerinde büyük miktarda bronz sikkeler basılmıştır, nispeten de az miktarda gümüş sikkelerin basıldığı görülmektedir.<br />
<br />
Bugün Aes grave adıyla tanınan bronz sikkeler için bir sistem yürütülmüştü. Farklı büyüklükte olmaları nedeniyle ve fazla dökülmelerine rağmen az damgalanıyor olmaları ve Akdeniz bölgesinde bu dönemde damgalanan diğer sikkelere göre daha fazla Roma özelliği taşımaları ve kısmen daha kaba ve barbar bir tarzda olmaları nedeniyle diğerlerinden kolayca ayırt edilebiliyorlardı. Başlangıçta para Fiat Money idi ve ticari sisteme bağlıydılar. Bu da As’nin bir Roma Pfund’u ağırlığında olduğu anlamına geliyordu. Bir Roma Pfund’u Unciae’lara ayrılıyordu. 12 Unciae bir Roma Pfund’unun bir araya gelmesinden oluşuyordu. Uncia 12 Roma Pfund’unu temsil ediyordu ve aynı zamanda bir sikke birimiydi. Bu durum MÖ 270'li yıllarda Aes grave’nin ağırlığına göre 10 Unciae’ye dönüşerek değişiklik gösterdi. Aynı zamanda ikinci Punya savaşı sırasında 5 Unciae ve MÖ 211 yılında da 1 ila 1,5 Unciae’ya kadar düşüş yaşadı.<br />
<br />
Aes grave’ler, Roma sikke damgalamasının başlangıcına kadar işaretlenmemişlerdi, ilk olarak MÖ 210 yılında sikke ustalarının ilk kısaltma damgası/simgesel motif ortaya çıkmıştır. İlk Roma sikkelerinin tümü arka taraflarında gemi iskeleti motifi bulunmaktaydı. Bu motif bize Antium donanmasının kuşatmasını hatırlatmaktadır. Sikkenin ön kısmında farklı tanrı motifleri bulunmaktadır. MÖ 110'lu yıllarda farklı sikke dizileri çıkarılmıştır. Her bir diziye ait tüm sikkeler başak motifi ya da onu yapan kişinin portresi gibi belirli işaretler taşıyorlardı. Her bir dizi, sıklıkla en büyük sikke birimi olarak Dinar içeriyordu. Ardından As (birli), Semis (çifte), Triens (üçlü), Quadrans (dörtlü), Sextans (altılı), Uncia ve bazen de Semuncia görülmektedir. İmparatorluğun son döneminde bu diziler neredeyse hiç damgalanmamıştır. Sextans ve Uncia gibi küçük birimlerin damgası yapılmıştır. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Yunan Formunda Sikke Damgalamaları</span><br />
<br />
Yunan formundaki bronz sikkeler MÖ 300 yılında “PΩMAIΩN” yazıtıyla az miktarda damgalanmıştır. Günümüzde bu sikkelerden çok az bulunmaktadır. Bu sikkelerin Roma’nın emriyle Napoli’de damgalandığı sanılmaktadır; Napoliten para birimi gibi kendilerine özgü şekilleri bulunmaktaydı. Bu sikkeler MÖ 312 yılında, Roma’ya ulaşmada başlıca anayol işlevi gören Via Appia inşasının başlamasını sağlamıştı.<br />
<br />
MÖ 281 yılında Roma’da Tarent’e karşı bir savaş başladı; Tarent’liler Pyrrhus’un desteğini talep ettiler. Bu bağlamda Roma bir Roma Didrachme’sine eşdeğer ilk gümüş sikkelerinin basımını başlattı.<br />
<br />
Bu sikkenin Avers’inde (ön) sol tarafa bakan, sakallı, Korint miğferi takan, savaş tanrısı Mars başı görülmektedir. Revers (arka) üzerinde “ROMANO” yazıtıyla sağa bakan, arkasında bir başak bulunan bir at kafası resmedilmişti.<br />
<br />
Bu sikke büyük oranda kullanıldığı Magna Graecia ve Roma’nın da içinde bulunduğu Campagna bölgesinde basılmıştı. Bu damgalamanın gelişmiş bir tarz olduğu açıktır; Pyrrhus Savaşı’nda Roma askeri birliklerinin ve müttefiklerinin ödemelerinin, yunan sikkelerinin dağılımı için İtalya’daki Apennin’in güneyindeki bölgelerde yapıldığı görülmektedir. Günümüzde bu sikkenin Napoli’de döküldüğü sanılmaktadır, çünkü bu sikke o dönemdeki 7,3 g'lık sikke standardına uygundu. İtalya’da Metapont’da, Tarent’de ve diğer güney şehirlerinde standart sikke ölçüsü 7,9 g idi, fakat Pyrrhus savaşı sırasında 6,6gr’a gerilemiştir. Eskiden bu sikke türünün basım yerinin Metapont olduğu varsayılmaktaydı, çünkü Metapont’dan olan sikkelerin üzerinde başaklara sıklıkla rastlanıyordu. Bir diğer belirteç ise Leukippus’un kafasına benzeyen, sikke türlerinden birinin üzerine resmedilmiş, Metapont’da eski dönemde basılmış Mars tanrısı başıdır.<br />
<br />
Sonraki yıllarda daha başka gümüş sikkeler üretilmiştir. Sadece sikkeler üzerindeki motifler değil, ayrıca birim ölçüler de yunan sikke basımından yola çıkılarak yapılmıştır. İlk gümüş sikkeler Drachme ya da Didrachme olarak adlandırılır. Roma’da damgalandığı anlaşılan ilk Roma gümüş sikkeleri MÖ 269 yılında dökülmüştür. Bu sikkenin tarihlendirilmesi, sikkenin damgası üzerindeki amblem o yılın konsüllerine uygun olduğu için o tarihe denk getirilerek üretilmiştir. Konsüllerin ismi Quintus, Ogulnius, Gallus ve onun erkek kardeşi Cnaeus Ogulnius Pictor idi.<br />
<br />
Bunlar Ädilen para dağıtım evi olarak görev yapmışlardır; kazançların bir kısmı şehrin kurucuları Romulus ve Remus’un dişi bir kurt tarafından emzirilmelerini tasvir eden heykellerinin Ficus Ruminalis yakınına yapımımı için kullanılmıştır. Sikkenin ön yüzünde sağ tarafa bakan Herkül heykelini, arka yüzünde de dişi bir kurt tarafından emzirilen ikizler Romulus ve Remus’un tasvirleri görülebilmektedir. Aslan kürkü ve gülleli balta ile resmedilmiş Herkül, tanrısal koruyucu kişisi konumundaydı. Bazı tarihçiler, elli yıl sonra bu Didrachme’nin değerinin, elli yıl sonra bile tedavülde olan Denar gibi on As değerine denk geldiğini düşünmektedir. Bu varsayım Pinius’un MS 1. yüzyılda kabulüne dayanmaktadır. Bazı tarihçiler de bu sikkelerde Denar’ın değil, Diadrachme’nin geçerli olduğunu düşünmektedir.<br />
<br />
Roma Sikkeleri Quadrigatus’un çıkışına kadar az miktarda dökülmüştür. Quadrigatus MÖ 235 yılından beri gerçek kaplama şeklinde üretilmiştir. Bu sikke biriminin ismi tanrıça Victoria’nın Quadriga içinde seyahat ederkenki tasvirinin görülebileceği Revers’den türemiştir. Bu sikke birimi 20 yıl boyunca çok miktarda basılmıştır. Sikkenin gümüş oranı Punya savaşı sırasında %30’a düşürülmüştür.<br />
Dinar, Quinar, Sesterz ve Altın-Asse’nin ortaya çıkışı<br />
<br />
Roma İmparatorluğunun dört yüzyıldan fazla süre lider para birimi olan Dinar, MÖ 211 yılında kullanıma girdi. Bu birim, başlangıçta büyük miktarlarda basıldı; bu basım için gerekli gümüş MÖ 210 yılında Syrakus’un yağmalanmasından elde edilmiştir. Dinar on Asse’ye değer gelmektedir ve X değer sayısıyla nitelendirilmektedir. Ağırlığı 4,5 g, değeri ise yetmiş iki Roma Poundudur.<br />
<br />
Bununla beraber iki ayrı sikke birimi basılmıştır: Biri bir Dinar’ın yarısına eşit değerde olan ve V değer sayısıyla nitelendirilen Quinarius nummus, diğeri ise bir Dinar’ın dörtte birine eşit değerde olan ve IIS değer sayısı ile nitelendirilen Sesterz’dir. Tüm bu birimlerin ön yüzlerinde tanrıça Roma’nın miğferli başı görülebilmektedir. Arka yüzünde ise at binen Dioskur’lar (dostlar) resmedilmiştir (Regillus lacus savaşına sözde katılımları üzerine bir îma).<br />
<br />
Dinar’ın şekli çok çeşitlidir; çünkü her bir sikke ustası sikkelere dilediği gibi şekil verebilmekteydi. Bu “Aile Sikkeleri”nin üzerinde çoğunlukla mitolojiden ve Roma tarihinden motiflerin yanı sıra sikke ustasının atalarının da motifleri bulunmaktadır. Julius Caesar MÖ 44 yılında şubat ayı başında ölüm yıldönümünde Roma sikkesi üzerine resmedilen ilk kişidir. Caesar ölümüne kadarki dönemde kısa süre içinde büyük miktarda “kendi” sikkesini bastırmıştır. Sonraki dönemlerde Romalı politikacıların da portrelerinin resmedilmesi sıklık kazanmıştır, ilkin Konsüller sikkeleri diye adlandırılan (aile sikkeleri de denir) sikkeler üzerinde eşlerinin de resmedildiği görülmektedir.<br />
<br />
Bronz-Asse’lerin basımları devam etmiştir. Bu sikke birimlerinin standart ağırlıkları 55 gram gelmekle beraber bu ağırlık çok geçmeden Roma Pound’unun on ikide birine denk gelecek şekilde 32 grama düşürülmüştür. O dönemde askerlerin ücretlerinin ödenmesinde kullanılan Asse, diğer para birimlerine göre daha fazla sayıda basılıyordu. Bu ödemelerde Asse oldukça önemli bir yere sahipti.<br />
<br />
İlk Roma altın sikkeleri MÖ 216 yılında basılmıştır. Bu sikkelerin birimleri Stater ve yarım stater olarak adlandırılıyordu ve her ikisi de Roma’da basılıyordu. Bu basımlarda sikkelerin ön yüzlerinde Dioskur’ların (dostlar) (muzaffer olanı simgeleyen) defne çelenkli başları resmedilmiştir. Arka yüzlerinde ise üç kişi görülmektedir: Bir Romalı, bir Italikalı ve dize çöken biri; iki tarafında da ayakta duranlar vardır, ve kendisi kılıçla bir domuzu tutar. Bu tasvirin altında ise “ROMA” yazısı vardır; çünkü ikinci Punya savaşı sırasında Kartacalı General Hannibal ilerlemeye devam ederken, Roma İtalyan müttefiki ile Hannibal’a karşı birlik oldu. Bu tasvir ayrıca Cannae Savaşı zamanında yeni birliklerin silâhaltına çağrılmasıyla bir bağlantısı olan Roma Andı olarak da yorumlanabilir.<br />
<br />
Bu birim MÖ 213 yılında “altın -Asse” diye adlandırılan sikke türü ile değiştirilmiştir. Altın asse üç farklı değer katmanına sahiptir: XX değer işaretiyle 20, XXXX değer işaretiyle 40 ve ↓X değer işaretiyle de 60. tüm bu sikkelerin ön yüzlerinde miğferli, sakallı bir Mars başı, arka yüzlerinde ise yıldırım işareti üzerinde kanatlarını açmış bir kartal bulunmaktadır; kartal tasviri muhtemelen MÖ 3. yüzyıldan beri Ptolemaios sikkeleri üzerine basılan kartal tasviri ile bağlantılıdır. Bunun yanında IV. Ptolemaios’un bu sikkeler için altın kullanımını hizmete sunduğu ve bu şekilde savaşta Kartacalıların yanında yer alan V. Philipp’in bu tavrına bir ceza vermek istediği sanılmaktadır.<br />
<br />
Aynı dönemde çok miktarda, diğer bir gümüş sikke olan Victoriatus basılmıştır. Bu birimin Dinar sisteminden oldukça farklı olduğu ve başka bir standarda göre üretildiği görülmektedir. Önceki 52 Dinar, Quinar ve Sesterz’in analizleri sırasında % 96, 2± %1,09 oranlarında gümüş içerdikleri görülürken, Victoriat’larde bu değer %72 ve % 93 arasındadır. Erken dönem Victoriat’lar genellikle Sicilya’da ve güney İtalya’da bulunmuştur. Bu birimin 3,41 gram ağırlığında olduğu ve Dinar’ın 3/4'üne eşit olduğu tahmin edilmektedir. Roma sikke sistemi için değil, diğer başka bölgeler için kullanıldığı da sanılmaktadır. Bu sebeple hiçbir değer işareti yoktur; değeri, yapı maddesinin değeriyle belirlenmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ağırlık ve saflık derecesinin oluşumu</span><br />
<br />
Sonraki kırk yılda Dinar, ağırlığını gitgide kaybetmiştir. Bunun nedeni ise bilinmemektedir. Fakat bu gelişim muhtemelen ikinci Punya savaşı sırasında sürekli devam eden gerginliğe bağlı olarak başlamıştır. Bu savaş sonucunda Roma devleti, halkına yaklaşık bir milyon Dinar borçlanmıştır. Bu borç Cn Manlius Vulso yönetiminde MÖ 188 yılındaki Apameia Barışı’nın ganimeti elde edilene kadar 25 yıl boyunca geri ödenmemiştir.<br />
<br />
Bir Roma Pound’u 72 Dinar etmektedir; bu değer zamanla 84 Dinara dönüşmüştür. Sonraki on yılda Dinar’ın ağırlığı sabit kalmıştır.<br />
<br />
Dinar’ın gümüş içeriği Roma İmparatorluğu döneminde, ayrıca Marcus Antonius’un geç dönem basımlarında, özellikle MÖ 32/31 yıllarındaki daha geç dönemde Aktium Savaşı’ndan hemen önce ağır “lejyoner” basımlarda % 90, hatta % 95 etmekteydi. Söylentilere göre ihtiyaç duyulan gümüş de Cleopatra tarafından hizmete sunulmuştur.<br />
Bronz sikkelere bağlı olarak gümüş sikkelerin oluşumu<br />
<br />
MÖ yaklaşık 140 yılında -kesin tarih bilinmemektedir- Dinar’ın değeri on altı Asse olarak belirlenmiştir. Bu da dinarın ön yüzünde XVI olarak işaretlenmiştir. Bu yazı ilk olarak Dinar üzerinde sikke ustası işareti olan MÖ 141 yılına tarihlenen L.IULI (Crawford 224/1) ile birlikte görülmüştür. XVI işareti kısa bir süre sonra Roma rakamı olan ve 10 rakamına denk gelen X ile değiştirilmiştir. X’in ortasından genellikle XVI işaretinin monogramı olarak yorumlanan yatay bir çizgi geçmektedir.<br />
<br />
Bir Dinar’ın değer değişiminin, ağırlıkların düşmesiyle -“eski” Asse talep edilmesi ve “yeni” Asse’nin ağırlığının düşürülmesi nedeniyle- gelişim gösteren şartların bilinmesi anlamına geldiği düşünülmektedir. Bu sebeple bir Quinar’ın değeri sekiz Asse, bir Sesterz’in değeri de dört Asse etmektedir. Dinarlar ve Asse’ler arasındaki etkileşim ileriki yüzyıllarda da devam etmiştir. Victoriat da MÖ 2. yüzyılda hâlâ tedavüldeydi. Victoriat’lar sonraki dönemlerde Gallia Cisalpina gibi bölgelerde de kullanılabilir durumdaydı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Altın sikkelerin oluşumu</span><br />
<br />
60, 40 ve 20 Altın Asse sikkelerinin basımı çok fazla yapılmamıştır. Önceleri altın sikkeler sadece yardım amacıyla kullanılmış sikkelerdir. MÖ 83 yılında Altın Asse’ler Aureus ile değiştirilmiştir. Bu sikke birimi Roma İmparatorluğu’nun son dönemlerinde daha fazla değer kazanmıştır ve Roma sikkelerinin içinde oldukça önemli bir yer kazanmıştır. Dinar’ların üzerinde olduğu gibi Aurei’nin de ön yüzünde tanrı resimleri resmedilmiştir. Arka yüzünde ise sikke ustasına bağlı olarak Roma ordusunun farklı zaferlerinin anlatıldığı çeşitli motifler görülebilmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sezar ve İmparatorluk Dönemi</span><br />
<br />
Sezar ve Augustus yönetiminde kapsamlı bir Sikke reformu uygulanmıştır. Bu reform şu şekildedir:<br />
<br />
    1 Aureus [Altın] eşittir 25 Dinar [Gümüş]<br />
    1 Denarius eşittir 4 Sesterz [Messing]<br />
    1 Sesterz eşittir 2 Dupondius [Bronz, daha sonra pirinç]<br />
    1 Dupondius eşittir 2 As [Kupfer]<br />
    1 As eşittir 2 Semis [Bakır/Bronz]<br />
    1 Semis eşittir 2 Quadrant [Bakır]<br />
<br />
Değer şeması şu şekilde de gösterilebilir: 1 Aureus = 25 Dinar = 100 Sesterz = 200 Dupondius = 400 Asse = 800 Semis = 1.600<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Quadrant</span><br />
<br />
3. yüzyıla kadar yapımında hiç altın kullanılmayan, sadece gümüş kullanılan Sikke basımı büyük bir alanda yerel olarak yapılmaya devam ediliyordu. Mısırlıların uzun süre kendi para birimi sistemleri bulunmaktaydı (altın dışında). İmparatorluğun para sistemi şeması yaklaşık iki yüzyıl boyu geçerli olmuş, 220’li yıllarda ortaya çıkan ve 270 yılından beri hızla ilerleyen enflasyondan beri de oldukça gereklilik kazanan çok sayıda başka sikke reformuna hizmet etmiştir. Erken ve geç imparatorluk döneminin çoğu Sikke’sinin ön yüzünde imparatorun portresi genellikle “Imperator Caesar (İsim) Augustus Pontifex Maximus - tribunicia potestate (Yıl) Consul (Yıl) Pater patriae” yazıtı ile (bazen farklı kısaltmalarıyla) birlikte resmedilmiştir. O dönemki görevleri tanımlayan yıl rakamları, bir Sikke’nin ve aynı zamanda bir arkeolojik buluntunun tarihlenmesi için en önemli yardım malzemesidir. Tüm Sikke’lerin açık bir şekilde tarihlendirmesi yapılamamaktadır (özellikle tribunicia potestas ile ilgili eksik bilgi olduğunda). İmparator Claudius yönetiminde ilk kez Sikke’lere aile fertlerinin de darp edildiği görülmektedir. Sikke’nin arka kısmında ise çok çeşitli tasvirler bulunmaktadır: Tanrılar, kişileştirilmiş ülkeler, nehirler ya da şehirler, hatta savaşla ya da politikayla ilgili başarıların yanı sıra dönemin imparatoru tarafından yapılan inşa projelerini anlatan resimler. Caracalla yönetiminde özel büyüklükte gümüş bir Sikke olan Antoninian çıkarılmıştır. Decius döneminde de kısa bir süre büyük bronz Sikke kullanılmıştır.<br />
<br />
Roma sikkeleri imparatorlar yönetiminde giderek yürürlükten kalkmıştır; Sikke’lerle ilgili kalpazanlıklar ilk olarak Nero ile ortaya çıkmış ve Severern’den itibaren de bu süreç hızlanmıştır. Örneğin gümüş Sikke’ler 3. yüzyıl ortasında sadece 1/20 oranında gümüş içeriyordu. Kanlı bir ayaklanmadan sonra imparator Aurelian 270 yıllarında yeni bir Sikke reformu oluşturmaya çalışmıştır. Fakat bu girişim başarısız olmuştur ve bazı araştırmacılar tarafından da sonraki yıllarda gitgide artan enflasyonun sebebi olarak görülmektedir. Diokletian yönetiminde yeni bir sikke reformuna ilişkin uğraşılar artmaya başlamıştır. Böylece saf gümüş dinarlar ve bir kısmı gümüş olan yeni bir bronz Sikke olan Follis dökülmüştür. Büyük Konstantin 4. yüzyılın başında bir dizi yeni sikke çıkarmıştır: büyük bir altın sikke (Solidus), küçük bir gümüş Sikke (Siliqua) ve bir bakır Sikke (Centenionalis). Solidus başarı göstermiş ve yüzyıllarca istikrarını sürdürmüştür. Geç antik dönemde de Roma para birimi sisteminin temelini oluşturmuştur.<br />
<br />
Erken ve geç imparatorluk döneminde sadece Roma ve Lugdunum Sikke yerleriydi. Taşralarda imparatorluğa ait daha küçük Sikke yerleri kısa bir dönem var olmuştur (burada değinildiği gibi söz konusu olan her bir şehre ait bakır ve bronz Sikke dökümleridir, özellikle doğu bölgelerde). Barbarların yağmaları ve imparatorlukta yaşanan krizler nedeniyle Sikke’lerin taşralara taşınması zamanla daha da tehlikeli olmaya başladığı için ilk olarak 3. yüzyılda Sikke basımı merkezileştirilmeye başlanmıştır. Bu gelişmeye paralel olarak sanatsal kalite ve Sikke basımında detaylara verilen önem de gitgide azalmıştır. Bu durum 4. yüzyılda izlenen bu gelişmelerden sonra 5. yüzyıldan itibaren damga yapımcılarının sanatsal yöndeki eksikliklerine bağlanmıştır. 5. ve 6. yüzyılda geç Roma sikke dökümü yavaş yavaş geleneksel motifleri koruyan erken ortaçağ (batıda), örn. Bizans (doğuda) Sikke döküm şekline dönüşmüştür.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ostrom</span><br />
<br />
Doğu Roma (Bizans) Sikke’leri 5. yüzyıl içinde (Batı) Roma imparatorluk örneklerinden ayrışmaya başlamıştır. 6. yüzyılda da çok sayıda Sikke resmi ve birimleri (özellikle Solidus) yaygın olarak uzun süre kullanılmış olsa da imparator Anastasios 498 yılında Nümizmatikçilerin Bizans Sikke tarihinin “başlangıcı” olarak değerlendirdikleri yeni bakır Sikke’leri çıkarmıştır. Buna rağmen döküm resimleri zamanla değişimlere uğramıştır. Portrelerin sanatsal anlamda nitelikleri Justinian’dan sonra azalmış ve arka yüzlerinde tarihsel olaylara ilişkin betimlemeler de neredeyse hiç yapılmamıştır, aksine imparator için övgüsel betimlemeler görülmüştür. Herakleios’un Pers savaşıyla birlikte basımı yapılan ve Deus adiuta Romanis ("Tanrım, Romalılara yardım et") yazısını taşıyan, 615 yılında çıkarılan gümüş Sikke Hexagram oldukça önemlidir. Bu yazı, resmi dil olarak genellikle Yunancanın kullanıldığı Ostrom’daki en yeni Latince Sikke yazısıdır. Bir diğer ilginç sikke türü de 11. yüzyıldan beri basımı yapılan, anahtar formundaki kemer şeklinde kabartılmış Scyphaten’dir.<br />
<br />
İslam dünyasının sikkeleri kısmen doğu Roma-Bizans ve Sasani örneklerinin etkisinde kalmıştır. Bu Dinarların (Latince Denarius) en eskileri 7. yüzyılda basılmıştır. Ayrıca 13. yüzyıldaki Moğol istilası ön Asya Sikke geleneğini de beraberinde getirmiştir. İlk olarak Türkiye’nin ve İran’ın çıkışıyla birlikte bu bölgede yeniden Sikke basımına başlanmıştır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Almanya’ya yayılım</span><br />
<br />
Kavimler göçü zamanı germen İmparatorlukları 6. yüzyıla kadar, batı ve doğu Roma örneklerinden esinlenen ve dönemin imparatorlarının portrelerini resmeden ve şanın bir göstergesi olan Sikke basımları yapmışlardır.<br />
Bilinen Tüm Roma Sikke Türlerinin Listesi<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Altın Sikkeler</span><br />
<br />
    Yarım Stater (MÖ 215)<br />
    Stater (MÖ 215)<br />
    20 Altın-Asse (MÖ 3. yüzyılın sonu)<br />
    40 Altın-Asse (MÖ 3. yüzyılın sonu)<br />
    60 Altın-Asse (MÖ 3. yüzyılın sonu)<br />
    Aureus (MÖ 100–324)<br />
    Quinarius aureus (MÖ 45 324)<br />
    Semissis (230–600)<br />
    Solidus (307–1453)<br />
    Tremissis (307–500)<br />
    9 Siliquae ya da 1,5 Scripula (383-650)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Gümüş Sikkeler</span><br />
<br />
    Drachme (MÖ 240- MÖ 215)<br />
    Didrachme (MÖ 280- MÖ 215)<br />
    Yarım Litra (MÖ 235- MÖ 230)<br />
    Litra (MÖ 300- MÖ 240)<br />
    Çift Litra (Dilitron) (MÖ 275- MÖ 240)<br />
    Quadrigatus (MÖ 235– MÖ 212)<br />
    Denarius (MÖ 211–6. yüzyıl)<br />
    Serratus (MÖ 150– MÖ 50)<br />
    Quinarius nummus (MÖ 211– MÖ 500 (?))<br />
    Yarım Victoriatus (MÖ 210- MÖ 100)<br />
    Victoriatus (MÖ 210– MÖ 100)<br />
    Çift Victoriatus (MÖ 210- MÖ 100)<br />
    Antoninian (214–294) (274 Aurelianus olarak?)<br />
    Argenteus (294–320)<br />
    Miliarense (320–620)<br />
    Siliqua (320–7. yüzyıl)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bronz-, Bakır- ve Messing Sikkeleri</span><br />
<br />
    As (MÖ 300–270)<br />
    Dupondius (MÖ 300–280)<br />
    Semis (MÖ 300–6. yüzyıl (?))<br />
    Sesterz (MÖ 300–293)<br />
    Triens (MÖ 300– MÖ 80)<br />
    Quadrans (MÖ 300–200)<br />
    Sextans (MÖ 300– MÖ 90)<br />
    Uncia (MÖ 300– MÖ 100)<br />
    Semuncia (MÖ 300– MÖ 200)<br />
    Quartuncia (MÖ 215)<br />
    Bes (MÖ 130)<br />
    Tressis (MÖ 260– MÖ 210)<br />
    Quincussis (MÖ 215)<br />
    Decussis (MÖ 215)<br />
    Dextans (MÖ 210)<br />
    Dodrans (MÖ 125)<br />
    Quincunx (MÖ 250– MÖ 200)<br />
    Follis (294–346)<br />
    Centenionalis (340–?)<br />
    Maiorina (346–395)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı’da Para (Akçe)</span><br />
<br />
Akçe, Osmanlı Devletinin ilk zamanlarından itibaren bastırılan ve kullanılan gümüş para birimine verilen addır. İlk Osmanlı sikkesi gümüşten imal edildiği için Ak (beyaz, temiz, parlak) para manasında akçe denildi. İlk zamanlar “gümüş para” manasında kullanılan akçe on beşinci yüzyıldan sonra Osmanlı parası karşılığı olarak kullanıldı. Osmanlı para birimi olan “Akçe-i Osman” adıyla kullanıldığı gibi, padişahların zamanlarına göre değişik isimler aldı. Akçe, Osmanlılara mahsus olup, paranın Selçuklu ve diğer İslam devletlerinin paralarıyla ilgisi yoktur. İlk akçe doksan ayar gümüşten olup, altı kırat 1,154 gram ağırlığındaydı. Zamanla ayarı düşük ve değişik ağırlıkta akçeler de basıldı. Özel olarak bir yüzünde “La ilahe illallah Muhammedün resûlullah” ibaresiyle bu ibarenin dört tarafında Muhammed'in dört halifesinin ismi, diğer yüzünde de parayı bastıran padişahın ismi, basılış yeri, tarihî ve Osmanlıların mensubu oldukları Kayı boyunun damgası bulunmaktaydı. On beşinci yüzyıldan itibaren para manasında kullanılan Akçe’ye; “Lala Yürgûç Akçesi”, “Avariz Akçesi”, “Geçer Akçe”, “Kalp Akçe” gibi çeşitli adlar verildi. Ayrıca değer düşüşü neticesinde; “Zilyûf Akçe”, “Kirpik Akçe”, “Kızıl Akçe”, “Çil Akçe” adlarını da aldı. “Çürük Akçe” deyimi ile kullanılan para ise bakır sikkeyi ifade etmektedir.<br />
<br />
Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında Selçuklular veya diğer devletler tarafından bastırılan çeşitli paralar kullanılırdı. İlk Osmanlı sikkesini Osman Gazi bastırdı. Bu gümüş para, 15 mm. çapında ve 0,68 g ağırlığındadır. Basıldığı yer ve tarihi belli olmayan bu paranın ön yüzünde “Darebe Osman bin Ertuğrul” ibaresi bulunuyordu. En eski Osmanlı Akçe’si, ikinci Osmanlı padişahı Orhan Gazi tarafından bastırılmıştır. Orhan Gazi devrine ait en eski akçe 1327 (H.727) tarihinde Bursa’da bastırıldı. Bu Osmanlı Akçe’sinin bir tarafında “La ilahe illallah Muhammedun resûlullah” ibaresi yer alır. İbarenin etrafında; Ebû Bekr, Ömer, Osman, Ali’nin isimleri vardır. Arka yüzdeyse, Orhan bin Osman ve basıldığı yeri gösteren Bursa ismi, altında ise Orhan Gazi’nin beyliğe geçişinin üçüncü senesini işaret eden siyakat rakamı ile üç sayısı ve kenarlarında da paranın basıldığı yıl 727 ile Osmanlıların mensubu oldukları Kayı boyunun damgası vardır.<br />
<br />
Orhan Bey zamanında, tarihsiz ve üzerindeki yazılar geometrik motiflerden oluşan bir çerçeve içine alınmış İlhanlı paralarına benzer paralar da basılmıştır. Çerçevesiz olup üzerinde, “Orhan halledallahü mülkehû” ibaresi yazılı akçeler daha sadedir. Basıldığı yer ve tarih belli olmayan bu akçeler Orhan Gazi’nin beyliğin idaresini ele aldığı ilk senelere ait olmalıdır. Orhan Gazi’den sonra Sultan Murâd Hüdâvendigâr zamanında gümüş akçeler bastırıldığı gibi, üzerlerinde basılış yeri bulunmayan pul, fels ve mangır özelliğinde bakır paralar da basılmıştır.<br />
<br />
Yıldırım Bâyezîd zamanında basılan gümüş ve bakır paralar üzerinde darb yeri yoksa da, tarih bulunmaktaydı. Basılan bu gümüş paraların ayarı % 90 idi. Bu padişah zamanında devletin altın parası bulunmadığı için, Venediklilerin altın dukası kullanılıyordu. Bir Venedik dükası, kırk akçe değerindeydi.<br />
<br />
Fetret devrinde Musa Çelebi, Edirne’de kendi adına para bastırmıştır. Yıldırım Bâyezîd’in büyük oğlu Süleyman Çelebi de kendi adına bastırdığı paranın üzerine tuğra koydurmuştur.<br />
<br />
Çelebi Mehmed Han zamanında Amasya, Ayaslug (Selçuk), Bursa, Edirne ve Serez şehirlerinde basılmış akçeler vardı. Timur Han’ın Osmanlılar üzerinde hâkimiyet kurmasından sonra, Çelebi Mehmed Han 1404 (H.806)’da Bursa’da bastırdığı paralara kendi adıyla birlikte Timur Han’ın da adını bastırmış ve hâkimiyetini tanımıştır. Vezin ve ayar yönünden diğer Osmanlı paralarıyla aynı olan bu paranın bir yüzünde “La ilahe illallah Muhammedün resûlullah, Duribe Bursa 806″, diğer yüzünde ise; “Demûr (Timur) Han Gürgân, Muhammed ibni Bâyezîd Han halledallahü mülkehû” yazılıydı. On sene sonra Osmanlı birliğini yeniden kurup, istiklâlini kazanınca paralardan Tîmûr Han’ın ismini kaldırıldı. Çelebi Mehmed’in zamanına kadar Osmanlı paralarına hiçbir lakap ve unvan yazılmadığı hâlde o, ilk defa “Sultan” ve “Han” unvanlarını kullanmıştır. Bastırdığı akçelerin üzerine “Sultân ibni Sultân Muhammed ibni Bâyezîd Han” ibaresini yazdırmıştır. Ayrıca “Halledallahü mülkehû” ibaresini kaldırıp, son Osmanlı paralarına kadar devam eden “Azze nasruhû” ibaresini koydurdu.<br />
<br />
II. Murâd Han zamanında da Edirne, Bursa, Ayaslug, Bolu, Engüriye (Ankara), Karahisar, Serez, Tire ve Amasya şehirlerinde akçe bastırıldı. Bursa’da bastırılan ve mangır adı verilen paranın üzerinde II. Murâd Han’ın isminin altında Osmanlıların Kayı boyundan geldiğini gösteren bir damga bulunmaktadır. Bu damga sadece Bursa ve Edirne’de basılan paralar üzerinde görülmektedir.<br />
<br />
19. yüzyıla kadar Osmanlı Devleti’nde çoğu Avrupa ülkesinde olduğu gibi madeni para sistemi uygulanıyordu. Sistemde altın ve gümüş ihtiyacını gidermek için genelde bakırdan yapılmış paralar kullanılıyordu. Kâğıt paranın kullanımı batılı ülkelerde olduğu gibi 19. yüzyılda başlamaktadır. Genelde altın ve gümüş kullanıldığı için her iki madenin mümkün olduğunca savaşta kullanılması ve eşya olarak kullanılmamasını öngörüyordu. Bu yüzden ülkeye değerli maden girişi destekleniyor, çıkışı da yasaklanıyordu. Şahısların ellerinde ve sarayda bulunan altın ve gümüş eşyalar darphanelerde para basımında kullanılıyordu. Ulaşımın yetersiz ve riskli olması nedeniyle bazı bölgelerde darphane açılması gerekmişti. Dolayısıyla darphaneler başta İstanbul olmak üzere ülkenin önemli yerlerine yapılmıştı. Bir darphane açılmadan önce bölgede maden bulunup bulunmadığına ve bölgenin ihtiyaçlarını karşılayıp karşılamadığına bakılırdı. Bazı darphaneler sadece belirli bir parayı basardı. Mesela 16. yüzyılda Urfa'da faaliyet gösteren darphane yalnızca bakır para basardı. Darphaneler genelde emanet yöntemi ile emin adı verilen görevli kişiler tarafından idare ediliyordu. Darphanelere para basımı için getirilen altın ve gümüş maden ve eşya üzerinden darp hakkı diye nitelendirilen bir kesinti darphaneyi işleten kişinin gelirini oluşturuyordu. Altın ve gümüşü cari paraya çevirmek isteyen kişiler darphanede serbestçe para bastırabilirlerdi. Serbest darp hakkı darphane gelirlerinin sürekliliğini sağlıyordu. Paranın ayarından sahib-i ayar sorumlu idi. Kalb para basan sahibi ayar ağır cezaya çarptırılıyordu. Osmanlı devleti değerli maden hareketlerinin yaşandığı bir coğrafyada bulunuyordu. Gresham kanunu geçerliydi ve kötü para iyi parayı kovuyordu. Doğuda altın ve gümüş fiyatlarının yüksek olması sürekli olarak İran ve Hindistan'a kaçışa neden oluyordu. Alınan önlemlere rağmen altın ve gümüş kaçakçılığının engellenemiyordu. Ülkenin siyasi sınırları içerisinde de hareketlenme vardı. Mısır'da basılan altın paraların İstanbul'da basılan altın paralarla aynı ayarda olmayışı nedeniyle İstanbul'da altın para piyasadan çekilerek yerine Mısır altınları çıkarımaktaydı. Önlem olarak Mısır'da İstanbul ayarında altın para basılması isteniyordu.<br />
<br />
16. yüzyılda Amerika ve Güney Afrika’da kıymetli maden yataklarının keşfedilmesinin ardından Avrupa ülkelerinde kıymetli maden hacmindeki artış ve gümüşün altın karşısında değer kaybetmesi yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı’yı etkisi altına alacak ve Osmanlı yöneticilerini yeni arayışlar içine girmesine neden olacaktır. Dıştan gelen bu baskıyla birlikte artan nüfus oranında iç güvensizliğin de etkisiyle üretimde artış olmamıştır. Fiyat artışları, artan bürokratik harcamalar gibi bir kısım olumsuz gelişmeler ve yüzyılın sonunda yaşanan Avusturya ve İran savaşları sebebiyle de artan savaş harcamaları birbiri arkasını izleyen değer düşüşlerine sebep olmuştur. 16. yüzyılın en önemli para operasyonu olarak görülen ve daha sonra da devam edecek ayarlamaların başlangıcı olan 1584 yılı düzenlemesine göre 100 dirhem gümüşten kesilen akçenin miktarı 450 den 800'e, 1600 yılında yapılan bir ayarlama ile de 950'ye çıkarılmıştır. Osmanlı paralarının değer kaybetmesi sadece bu yüzyılın ikinci yarısında görülen bir durum değildir. Fakat bu zamana kadar paradaki değer kaybı uzun zamandır oldukça az oranda gerçekleşmişti. Yapılan hesaplamalara göre 1326 yılından 1740 yılına kadarki 414 yıllık sürede yıllık ortalama değer kaybı %0.24’dür. Osmanlı’da Osman Gazi’den Fatih'e kadar sadece gümüş paralar basılmıştır. Altın para olarak da Venedik dükası (filori, filorin) kullanılıyordu. Fatih 1479 yılında Sultani adlı ilk Osmanlı altın parasını basmıştır. Yalnızca iki değerli madenden yapılan bir para sistemi işliyordu. Bu yüzden altın ve gümüş fiyatları değiştikçe tedavülde bulunan sikkelerin fiyatları ya da kur farkları da değişiyordu. 1688 yılında ise para arzındaki yetersizlikten dolayı mankur basılmış, 1 mankurun 1 akçe üzerinden sonsuz ibra hakkı tanınması kalpazanlık faaliyetlerini hızlandırmış ve piyasaları altüst etmiştir. Bu yüzden 1691 yılında mankur tedavülden kaldırılmıştır.<br />
<br />
Ülke içinde muhtelif yabancı altın ve gümüş paralar yerli paralar ile birlikte piyasaya sürülüyordu. 17. yüzyılda osmani, şahi, pare, mangır, peniz, sikke-i hasene/şerifi adlı yerli paraların yanında sümün, zolata, babka, rub, yaldız/filori/efrenci, engürüs, esedi ve riyal adında yabancı paralar da piyasaya çıkarılıyordu.<br />
<br />
Osmanlı Devleti’nde para bir finansman aracı olarak kullanılıyordu. Darphanelerde kıymetli madenlerden ve eski sikkelerden para basılarak hem para arzı artırılıyor hem de darb hakkı adıyla alınan para darphanelere gelir sağlıyordu. Tahta yeni çıkan padişah eski paraları tedavülden kaldırarak kendi adını vererek yeni bastırıyordu. Elinde eski para olan kişiler paralarını darphaneye getirerek yenisiyle değiştiriyorlardı. Ayrıca paranın ayarında oynama yapılarak sikkeler küçültülüyor, aradaki değer kaybı devlet tarafından bir finansman yöntemi olarak kabul ediliyordu. Tağşiş işlemi bütçe açıklarını kapatmak amacıyla devletin ek para basması anlamına da geliyordu. Çünkü yapılan yeni düzenleme ile hem tedavüle çıkarılacak para miktarı artıyor hem de devletin kullanabileceği yeni bir fon oluşuyordu. 1775 yılında pay ve gelir ortaklığı senetleri anlamına gelen esham uygulaması başlatılmıştır. Bu uygulama temsili paraya geçişin ilk habercisi olarak kabul edilir. Senetlerin vergiye tabi tutulmak üzere piyasaya çıkarılması serbestti. İlk kâğıt para 1840 yılında piyasaya çıkarılmıştır. Piyasaya sürülen banknotların değeri hızla kaybolur. Esnaf ve köylü halk demir para kullanmayı tercih eder. Kaime denilen kâğıt para ile madeni para arasında fiyat farkı oluşur. Osmanlı para biriminin dış paralar karşısında değeri düşer.<br />
<br />
Kaime denemesi 1862 yılında son bulur. Sultan Abdulhamid dönemine gelinceye kadar kaime basımı yapılmaz. Osmanlı-Rus savaşının finansmanı dolayısıyla ikinci defa 1876-7'de kaime basılarak piyasaya sürülür. Bu kaimeler de kısa bir süre sonra piyasadan kaldırılır. Kâğıt para basma yetkisi kendisine devredilen Osmanlı Bankası I. Dünya Savaşı'na kadar sınırlı miktarda kâğıt para basar. 1915 yılında kaime üçünçü kez basılır. Bu kaimeler temsili para niteliğindedir. Çünkü altın karşılığı vardır ve ne zaman tedavülden kaldırılacağı bellidir. Ülkede istikrarlı bir para sistemi oluşturmak için 1844 yılında çıkarılan Kararnameye göre temel para birimleri olarak kuruş, 20 kuruş değerinde gümüş mecidiye ve 100 kuruş değerinde altın lira kabul edilir. Osmanlı parası ile yabancı paraların kur değerlerinde ise uzun bir dönem değişiklik gözlenmemektedir. Mesela bu tarihten I. Dünya Savaşı'na kadar İngiliz sterlini ile Osmanlı parası arasındaki değer eşitliği 1 İngiliz sterlininin 110 Osmanlı kuruşuna denk geldiği bir seviyede kalmıştır.<br />
<br />
1873 yılından itibaren gümüşün dünya piyasalarında değer kaybetmeye başlaması Osmanlı Devleti'nde 1/16 altın-gümüş değer eşitliğini geçersiz kılar. Devletin gelirlerinin gümüş para, giderlerinin altın para üzerinden yapılması hazine kayıplarına yol açar. Bu yüzden mecidiye basımına son verilir. 1881 yılında para birimi olarak Osmanlı altın lirası kabul edilir. Ancak gümüş fiyatlarının düşüklüğü sebebiyle tedavüldeki gümüş paralar gerçek değerinin altında işleme tabi tutulur. 20 kuruş değerindeki mecidiyeler hazinece 19 kuruştan işleme tabi tutulur. Sarraflarda ise daha düşük düzeyden işlem görür. 20. yüzyılda kuruşun Osmanlı lirasına oranla üç değişik değeri ortaya çıkar.<br />
<br />
Diğer taraftan değişik para birimlerinde çekilen darlık nedeniyle ufak paralar altın lira ve mecidiyeye oranlarından farklı oranlarda işlem görüyordu. Piyasaya yeterince ufaklık sürülememesi ve mahalli bazı darlıkların yaşanması da ufaklıkların değerini yükseltiyordu. Ticaret erbabı daima müşterilerine büyük para veriyor, halk ise alışveriş yapabilmek için elindeki parayı belli bir komisyonla sarraflara bozdurmak zorunda kalıyordu. İktisadi faaliyetlere, yöreye ve mevsimlere göre de ufaklık ihtiyacı değişiklik gösteriyordu. Mesela Bursa'da yumurta ticareti bu tür paraların değerini yükseltiyordu. Hazinenin bir araştırmasına göre ülkenin değişik bölgelerinde altın ve gümüşün 88 çeşit raici bulunuyordu. Yörelere göre de halkın rağbet ettikleri paralar değişiklik gösteriyordu. Yabancı paralar da ülke içerisinde serbestçe kullanılıyordu. Para sisteminin karmaşıklığı sebebiyle sarraflık kurumu iyice yaygınlaşmıştı.<br />
<br />
Para düzenini sağlamak amacıyla 1909 yılında kurulan komisyonun önerisi doğrultusunda 1916 yılında Tevhid-i Meskûkât Kanunu çıkarılır, 1 lira = 100 kuruş değer eşitliği benimsenir ve değer ölçüsü altın, para birimi kuruş kabul edilir. Ülkenin değişik yörelerindeki farklı para raiçleri kaldırlır. Ancak çıkarılan yasanın başarısı sınırlı kalır. Çünkü savaşla birlikte artan giderleri karşılamak için piyasaya sürülen kâğıt paralar madeni ve ufaklık paraların piyasadan çekilmesine sebep olur. 5 ve 20 kuruşluk olarak basılan kâğıt paralar da ufaklık sorununu çözmez. Aynı fonksiyonu görmesi için kısa bir süre sonra 1 ve 2,5 kuruşluk kâğıt ve aynı işlevi görecek 5 ve 10 paralık posta pulları çıkarılır. Bu durumda madeni paradan tamamen ayrılınmış kâğıt para sistemine geçilmiş olur. Cumhuriyet idaresi aynı sistemi devam ettirir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Darphane</span><br />
<br />
9. yüzyıldan sonra Ortadoğu ve Anadolu'ya yerleşerek farklı devlet ve beylikler kuran Türkler, bu beyliklerin bazı kasabalarında demir para basımı yapmışlar ve para basılan bu mahallelere de "Darphane" adı vermişlerdir.<br />
<br />
15. yüzyılın sonunda altın sultanini piyasaya çıkarılana kadar, Osmanlı sikkeleri yalnızca gümüş akçe ve bakır mangır idi. Akçe ya da akça temel para birimiydi. İlk akçeler Bursa, Edirne ve Marmara bölgelerinde üretildi ve basım yerleri belirtilmedi. Diğer Türkmen beyliklerinin sikkeleriyle birlikte piyasaya sürüldüler. Osmanlılar 15. yüzyılda Selçuklular ve İlhanlılardan esinlenerek, önemli ticaret merkezlerinde ve madenlerde çok sayıda darphane kurdular. Bu şekilde Osmanlının topraklarının yanı sıra akçenin tedavül alanı da genişlemiş oldu. 14'üncü yüzyıl sonlarında ve 15. yüzyıl başlarında akçe artık Bizans topraklarında ve Konstantinopolis'in içinde de kullanılmaktaydı. 15. yüzyılın son çeyreğinde, II. Mehmed'in 30 yıllık hükümdarlığı sırasında da 15 ayrı darphanede akçe basımı yapılıyordu. Darphanelerin üretim düzeyi kişilerin darphaneye getirdikleri veya devletin sağladığı değerli maden miktarına göre değişiyordu. Bu yüzden üretim düzeyleri büyük değişiklikler göstermekteydi. Ayrıca, bir padişah tahta çıktıktan sonra, devlet piyasadaki eski sikkelerin darphanelere getirilmesini ve yeni padişahın ismini taşıyan sikkelerle değiştirilmesini talep ediyordu. Bu işleme tecdid-i sikke (sikkelerin yenilenmesi) deniliyordu. Sayılarının çok olmasına rağmen merkezi devlet, darphaneleri yakından denetliyordu. Büyük kent merkezlerindeki darphaneler, genel olarak emanet sistemiyle devlet tarafından işletilmekte ve birer devlet memuru olan eminler tarafından yönetilmekteydi. Sahib-i ayar adı verilen bir görevli de teknik işlerden ve sikkelerin ayar ve ağırlıklarının devletin koyduğu standartlara uygunluğunun kontrolünden sorumluydu. Darphanelerin işleyişleri ve hesap defterleri devlet tarafından görevlendirilmiş yerel kadılar aracılığıyla da denetlemekteydi. Osmanlı darphanelerinde altın, gümüş ve bakır sikkelerin üretiminde kullanılan teknoloji, 17. yüzyıl sonuna kadar oldukça basitti. Isıtılmış bir parça metal iki kalıp arasına yerleştiriliyor ve yukarıdaki kalıba bir çekiçle vuruluyordu. Bu yöntemle alt ve üst kalıplar üzerindeki desenler sikkenin her iki tarafına da işlenmiş oluyordu. Kalıpların üretimi, boş metal parçalarının (pulların) veya alaşımlarının hazırlanması, çekiçle yapılan vuruşlar ve ortaya çıkan malın kalitesinin denetlenmesi, bu pulların ağırlıklarının ölçülmesi beceri gerektirmekteydi. Sahib-i ayarın denetimi altında çok sayıda usta zanaatkâr ve işçi önceden belirlenmiş görevleri yerine getirmekteydi. İstanbul'da gümüş ve bakır sikke üretiminde çalışanlar birkaç yüz kişiydi, diğer büyük darphanelerde bu sayı yüzü aşmaktaydı. Orta büyüklükteki darphanelerde çalışanların sayıları da 50'yi buluyor hatta geçebiliyordu. Taşradaki küçük darphaneler, uzmanlık gerektiren işler için sık sık büyük darphanelerden yardım almaktaydılar.<br />
<br />
Geniş bir coğrafyada sayılamayacak kadar çok merkezde para darp eden Osmanlı Devletinin bugüne kadar ele geçen nümismatik materyallerden tespit edilen ve sayısı 40'ı bulan para darp merkezlerinin başında Bursa, Edirne, Amasya, Erzurum, Konya, İzmir, Serez, Sofya, Şam, Bağdat, Tiflis, Mısır, Tunus ve Cezayir gelir.<br />
<br />
İstanbul'un fethinden sonra hızla genişleyen imparatorluğun para ihtiyacını karşılamak amacıyla halihazırdaki darphanelere ek olarak çeşitli mahallerde geçici yeni darphaneler kurulmuştur. Aynı şehirde Fatih Sultan Mehmet tarafından Beyazıt Camii civarında yaptırılan Darphane, Türk Darphanesi'nin kuruluşunun başlangıcı niteliğindedir. İlk kuruluşun kesin tarihini tespit eden bir belge yoktur bu yüzden Fatih'in burada kendi adına bastırdığı ilk Türk altının tarihi olan 1467 yılı Türk Darphanesinin ilk kuruluş tarihi olarak kabul edilebilir.<br />
<br />
Darphanenin ikinci kuruluşu, Sultan Üçüncü Ahmet zamandadır. 1723 yılında Simkeşhane'den Topkapı Sarayı sahası içinde bugüne kadar işgal ettiği binalara taşınıp faaliyete geçirilen darphane, 1832 yılında yeni atölyelerin inşa ve ilavesiyle genişletilmiş ve ayrıca darphane bahçesinde Hünkar dairesi yapılmıştır.<br />
<br />
İstanbul'daki bu darphane, devletin ana darphanesi olma özelliğini devam ettirmiştir. 1843 yılında diğer darphanelerin faaliyetine son verilmiş ve bu tarihten sonra yalnız İstanbul'daki darphanede para basılmaya devam edilmiştir.<br />
<br />
8 Temmuz 1967 tarihinde kurulan Darphane'nin üçüncü kuruluş projeleri ile ilgili hazırlık çalışmaları, 1953 yılında başlamıştır. Sonraki yıllarda madeni paraya olan taleplerin daha da yükselebileceği düşüncesi, yeni bir binanın inşası ve yeni makinelerin satın alınması ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Bu nedenle 1961 yılı ortalarında inşasına başlanan yeni darphane binası, yeni makinelerin alınmasıyla 1967 yılında hizmete girmiştir.<br />
<br />
1845 yılından itibaren Darphane, "evrak-sahihe"ye damga vurmak amacıyla kurulan Matbaa Müdürlüğü ile 1933 yılında birleştirilmiştir.<br />
<br />
2996 sayılı Maliye Vekâleti Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanun çerçevesinde Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü, 1983 yılına kadar Maliye Bakanlığı'nın ana hizmet birimi olarak hizmet vermiştir.<br />
<br />
Paranın bir diğer türü olarak kredi parası ortaya çıkmıştır. Kredi parası, malların ve hizmetlerin ödemesini yapmak için borçludan bir talepte bulunulmaktadır. Günümüzde ticarethaneler ve merkez bankaları tarafından imal edilen para krediye dayalı paradır ve bankalara karşı bir yükümlülüğü de içinde barındırır.<br />
<br />
20. yüzyılın başına kadar birçok ülkede para değerini, kullanılan para birimi birliğinde değerli metal, altın ya da gümüşün belirlenmiş miktarının değeri olarak tanımlayan para birimi standartları vardı. Bunlar genellikle Kurant sikkelerin basımı ve kullanımı ile bağlantılıydı. Diğer ödeme araçları talep olması durumunda dönemin ihraççıları tarafından, değerli metal miktarı takas yapılan ödeme aracının nominal değerine eşit olan Kurant sikkeleri ile değiştirilirdi.<br />
<br />
Birçok ülkede ilk olarak gümüş standartları vardı. Fiyatlar gümüş miktarıyla belirlenen para birimi birliğine göre verilirdi. Gündelik alışverişlerde hem gümüş kurant sikkeler hem de ayrıştırıcı sikkeler kullanılmıştır. Bu dönemde tedavülde olan altın sikkelerin, menkul kıymetler borsasının envanterinde okunabilen gümüş kurant para sürümü de vardı. Altın sikkeler ülke içinde “yüksek değerdeki” malların karşılığında ödenmesinde “özel para” fonksiyonuna sahipti ve yabancı ticaret ortaklarının ödemelerinde ticaret sikkesi olarak da iş görmüştür.<br />
<br />
Birçok sanayi ülkesi 19. yüzyılda altın standardına dönüş yapmıştır. Almanya’da banknotların teminatı kısmen altın, kısmen de en fazla 3 ay vadesi olan ticari senet yoluyla sağlanmıştır. Alman İmparatorluk Bankası, imparatorluk güvenceli banknotları ve ayrıştırıcı sikkelere talep üzerine ana kasasındaki para birimi sikkeleri ile değiştirmiştir. Özel Alman bankaları tedavüle çıkardıkları banknotların talep edilmesi üzerine sıkıntı durumunda bastıkları paralarla altın sikkeleri değiştirmişlerdir. Birinci Dünya Savaşı öncesinde seyreden para istikrarlı birimi durumları nedeniyle Almanya’da gündelik para akışında altın, kâğıt, ayrıştırıcı sikke ve banka parası arasında herhangi bir kur farkı bulunmuyordu. Bu dönemde devam eden istikrarlı döviz kuruyla altın standardı olan ülkeler arasında basılmıştır.<br />
<br />
20. yüzyılın başında çok sayıda ülke para birimi standardından vazgeçmiştir. Böyle bir standart yerine, merkez bankalarının, ücret seviyesinde bir istikrarı garantileyen para politikasıyla ilgili önlemler alınmıştır.<br />
Cumhuriyet Dönemi Madeni Paralar<br />
<br />
Cumhuriyet döneminin önemli para birimlerinden biri olan 10 para, 1940 yılına ait olmakla birlikte paranın ortası delik ve yazıları değişik şekillerdedir. Bugüne kadar bulunan ve bilinen 10 paraları sıralarsak şöyle bir durum ortaya çıkmaktadır: 1936 (N)-1936 (D)-1940 (N)-1940 (D)-1941–1942–1944 olmak üzere tam sekiz adettir. 1930-41-42 yılları dışında basılan paraların ve 10 paraların hepsi numune paralardır. 1936 yılı 10 parasına World Coins, 1982 baskısında (Numune para) işaretine rağmen 300 Dolar fiyat koydu.<br />
<br />
1951 Yılı 1 Kuruş’unun bazılarının önyüzünde, yazı ve tarih arasında kabarık bir nokta bulunmaktadır, yine bu serinin 1 ve 2,5 Kuruş’larının, aynı yılda basılmış olmalarına rağmen küçük delikli ve büyük delikli olanları mevcuttur. Keza 2,5 Kuruş’ların bazılarında ortadaki deliğin kenarları biraz kabartılarak çerçeveli hale getirilenleri vardır. Bu deliklerin merkezde olmayanları da mevcuttur. 1958 -1974 yılları arasında basılan bakır 5 Kuruş’larda önyüz yani ay-yıldız tarafı, modern paralarda olduğu gibi yukarıdan aşağıya çevrildiğinde doğru okunurken, bazılarında eski usuldeki gibi sağdan sola çevrildiği zaman doğru okunmaktadır, yani terstir. Yine 1974 yılı 5 Kuruş’larının bazılarında arka yüzdeki meşe palamudunun içi boş veya dolu görülmektedir.<br />
<br />
Bunların haricinde çift baskılar hemen her yılın her çeşit parasında bulunmaktadır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Cumhuriyet Döneminin İlk Madeni Parası</span><br />
<br />
Cumhuriyet döneminin ilk madeni parası, 1924 yılında çıkarılan 10 ve 5 kuruşluklar ile yüz paradır. Harf devrimi o dönemde daha yapılmadığı için yazı ve rakamlar Arap harfleriyle basıldı. Bunları bir yıl sonra çıkarılan nikelden yapılmış 25 kuruşluklar izledi.<br />
<br />
Latin harfleriyle basılmış ilk madeni para 1934 yılında 830 ayar gümüş olan 100 kuruş değerinde tedavüle çıkarıldı. 718000 adet basılan bu paralar çok beğenildi. Üzerinde yer alan Atatürk portresi Londra darphanesinin ünlü gravürcüsü Medkaley tarafından yapılmıştır. Fakat çok kısa bir süre içinde sahteleri bastırıldı. O yıllarda para çok değerli olduğundan bir liranın dahi sahtesi bastırılıyordu. Bunun üzerine bu para kaldırılarak başka kalıplara basım yoluna gidildi.<br />
<br />
Cumhuriyet döneminin ortası delik ilk madeni parası 1947 yılında piyasaya çıkarıldı. Pirinçten yapılan bu paralar bir kuruş değerindeydi. Bunu daha sonra 1948 yılında çıkarılan ortası delik 20 paralar izledi. Bazı kaynaklarda belirtildiğine göre bu paradan (20 para) sadece 150 adet basılmış sonradan basımından vazgeçilmiştir. Bu özelliği nedeniyle bugün en çok aranan paralar sıralamasında yer aldığı belirtilen paralar arasında olduğu söylenmektedir.<br />
<br />
Cumhuriyet döneminin kenarları tırtıklı tek parası 1938 yılında çıkarılan madeni bir kuruşluklardır. Nikel ve bakır karışımından yapılan bu paraların kenarları 12 dilimlidir. Osmanlı döneminde ve cumhuriyetin ilk yıllarında kullanılan on paraların ömrü, 1942 yılında son buldu. Alınan bir kararla bu paraların basımı durduruldu. Bunu 20 paralar izledi. Bir ve beş kuruşlar 1977 yılına kadar hâlâ piyasadaydı. 25 kuruşlar 1979’da, 50 kuruşlar ise 1980’de tarihe karıştı. Cumhuriyet tarihinin 2,5 lira değerindeki ilk madeni parası 1960 yılında, 5 liralığı ise 1974 yılında çıkarıldı. Cumhuriyetin 75. yılında ise en büyük madeni para 50.000 lira oldu. 2004 yılında 250.000 lira olan madeni paralara 2005 yılından bugüne kuruşlar hâkim oldu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Madalyonlar</span><br />
<br />
Nümismatik, madalyon olarak, Roma’nın saygı ya da ödüllendirme törenlerinde kullanılan özel sikke dökümlerini betimlemektedir. “Madalyon” tam anlamıyla gösterişli şekilde süslenmiş, büyük ebatlardaki sikkeler anlamına gelmektedir. Madalyonlar yoğun şekilde geç imparatorluk döneminde kullanılmıştır. Bu yıllardan çok az sayıda madalyon kalmıştır.<br />
Madalyonların Ayırt Edilmesi<br />
<br />
Sikke basmak devletin bir ayrıcalığı olduğu için madalyonlar özel kişiler tarafından basılabilmektedir. Ödeme aracı olarak öngörülen damgalar her zaman madalyonların yerine kullanılabilmektedir. İkisinin ortasında yasal ödeme arcı olan “sikke taklidi” çeşitleri bulunmaktadır; fakat bu sikkeler özel firmalar tarafından uluslararası koleksiyonculuk pazarı için basılmaktadır. Ayrıca gerçeklikte de para değerine de sahip değildir. Bunun yanı sıra “Acil durum sikkeleri” ve Jeton’lar gibi sikke benzeri damgalar da bulunmaktadır. Bu sikke türleri yetkili devlet makamları tarafından basılmamıştır, fakat ödeme aracı olarak kullanılabilmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Taler</span><br />
<br />
Taler (eski yazımı: Thaler; İsveççe/Norveççe: Daler; Hollandaca: Daler; sonraki dönemlerde: Daalder; İtalyanca: Tallero; İspanyolca: Tálero; Portekizce: Dolera; İngilizce: Dollar; Çekçe/Slovakça: Tolar; Macarca: Tallér; Beyaz Rusya dilinde: Талер, Таляр) ilk zamanlar Guldengroschen olarak adlandırılan önemli bir Avrupa altın sikkesi idi. Daha sonra Taler denince akla 1 Çekül’den daha ağır olan çok sayıda Büyük Gümüş Sikke gelmeye başladı. Taler, 16. yüzyılın imparatorluk hükmüyle birlikte büyük bir önem kazandı. Bunun sonucunda Taler, Gulden’in (Hollanda’nın standart para birimi) yanında İmparatorluk Taleri olarak imparatorluğun resmi para birimleri arasına girdi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Taler’in Yayılışı</span><br />
<br />
Joachimsthaler tüm Almanya’da İmparatorluk Taler’i olarak kullanıldı. Avusturya’da da 1909 yılına kadar kullanılmıştır. Eski adıyla “Avusturya Hollandası” olan, günümüzdeki Belçika ve Lüksemburg bölgesini içine alan bölgede Kronentaler ortaya çıkmıştır. Danimarka ve İsveç’te 1874 yılı sonuna kadar Speziestaler (Özel Taler) ve Reichstaler (İmparatorluk Taleri), yani Reichsbanktaler (İmparatorluk Bankası Talerleri) olarak kullanıldı. Kısa süre sonra “Christian-Taler”i ortaya çıktı. Gösterişli ve güzel dış görünüşüyle bu Taler günümüzde hâlâ en çok beğenilen ve aranan demir paralardan biridir.<br />
<br />
Taler, Amerika Birleşik Devletleri’nde Dolar adı altında kullanılmaktadır.<br />
<br />
Avusturya’da 1753 yılından itibaren İmparatorluk sikke yerleri olan Günzburg’da, üzerine Kraliçe Maria Theresia’nın (1740’dan 1780’a kadar) resmedildiği Maria-Theresien-Taler’i basılmış ve bu sikke dünya çapında büyük bir tanınmışlık derecesine ulaşmıştır. Bu sikke Avusturya’da 1858 yılında tedavülden kaldırıldı. Fakat ticaret sikkesi olarak (üzerindeki 1780 tarihi değişmeden) 20. yüzyılın ortalarına kadar Arabistan’da ve Etiyopya’da kullanılmaya devam etmiştir. Maria-Theresien-Taler’i bugüne kadar dünyada en sık görülen gümüş sikkedir ve bugüne kadar koleksiyoncular için basımına devam edilmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tarihçe</span><br />
<br />
Taler, 1484/86 yılından beri Hall in Tirol’de (Avusturya) basılan bir gümüş sikkeydi. “Taler” ismi tahminen Inntal’deki ilk basım yeri olan Burg Hasegg’in konumundan dolayı verilmiştir. Gümüşü, Fugger’lere ve Paumgartner’e ait olan ve ortaçağın en büyük gümüş madeni olan Schwaz gümüş madeninden elde edilmiştir.<br />
<br />
Ayrıca 1500 yılından beri Saksonya’da dökülen Altın Groşen, Taler’in yaratıcısı olarak kabul edilir. Bu sikke aynı zamanda Klappmützentaler (Tepeli Damga Taler’i) olarak da adlandırılır. Bohemya’nın Joachimsthal şehrinde, 1519 ile 1528 yılları arasında çok miktarda gümüş keşfedilmesinden sonra Schlick’in hükümdarları tarafından bastırılan bu Altın Groşen’ler fazla kullanıldığı için bu sikkeler kısa sürede Joachimsthaler ismini alır. Daha sonra da daha yalın bir hal alarak Thaler/Taler olur. Joachimsthaler Altın Groşen’ler 1 ons (3 gram) ağırlığındadır ve Schlick hükümdarlarının armalarını, Bohemya aslanlarını ve kutsal Joachim’in resmini taşır. 1566 yılından 1750 yılına kadar İmparatorluk Taler’i olarak bu sikke 25,984 gramlık saf gümüş içeriğiyle resmi para birimi niteliği taşır. Örn. Kutsal Roma İmparatorluğu’nun hesaplama sikkesi olarak Avusturya’da, kısa süre sonra da güney Almanya ve Saksonya’da bu sikkenin yerini Konventionstaler (Gelenek Taleri) (Saf Mark gümüşten 10 Taler, yaklaşık 235 g) almıştır. Prusya Reichstaler’i (İmparatorluk Taler) 1871 yılı sonuna kadar hemen hemen tüm kuzey Almanya’nın para birliğini oluşturmaktaydı ve ilk olarak 24 Groşen’e, ardından da 1821 yılından itibaren 30 gümüş Groşen’e bölünmüştür.<br />
<br />
Avro’nun yürürlüğe girişine kadar “Taler” kelimesi halk arasında bazen 5 Mark madeni paranın, bazen de 3 Mark kâğıt paranın tanımında kullanılmıştır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Yeniçağ</span><br />
<br />
Demir para kullanımı Yeniçağ’da, Taler biriminin ortaya çıkmasıyla başlar. İlk olarak 1486’da ilk dük Sigismund (Tirol) hâkimiyetinde, Uncialis ya da Guldiner olarak büyük bir gümüş sikke dökülmüştür. Bu sikke Bohemya’nın Joachimshall kentinde dökülen, ileri yüzyıllarda Taler için bir örnek teşkil etmekteydi. Taler daha önceki sikke türlerinin tüm örneklerinin yerine geçen ilk örnektir. Kullanımı tüm devlet topraklarına yayıldığı için, her bir devlet başkanı teknik ve sanatsal anlamda büyük bir kaliteye ulaşan sikke ustalarına bireysel bir düzenleme yetkisi verdi. Ayrıca ara sıra “çok katlı Taler” de döküldü. 17. yüzyıldan itibaren sikkeler üzerine yeni bir motif olan şehir görüntüleri basılmaya başlandı.<br />
<br />
Talerler arasında küçük demir paraların büyük çoğunluğunun madde kalitesi bakımından gitgide kayba uğradığı görüldü. Bu gelişme otuz yıl savaşı (1618 – 1648) sırasında ortaya çıkan dolandırıcılık anlayışı ile doruk noktasına ulaştı. Ayrıca 17. yüzyılda geç antik dönemden bu yana ilk kez bakır para döküldü. Daha büyük para miktarlarının dolaşımı için ise altın Dukat’lar üretildi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Metotlar</span><br />
<br />
Nümismatiğin metotları dar anlamda Sikke ile bağlantılıdır; diğer yöntemsel girişimler para tarihi ile ilgili sorgulamalardan yola çıkmaktadır.<br />
<br />
Sikke’ler aynı formlarıyla büyük ölçüde günümüze kadar gelmiş kitle ürünleridir. Bu bakımdan seramiğin arkeolojik buluntu türlerine benzerler.<br />
<br />
Bu yüzden, her Sikke’nin, üretim şekli itibarıyla, usulsüzlüklere karşı önlem niteliğinde bazı özel işaretleri (basım hataları, materyal hataları, şekilsizlikler) bulunur.<br />
<br />
Sikke dökümünün asıl dizisinin yeniden üretilmesini sağlayan en önemli Nümismatik metodu ise damga analizidir. Bu analizde her sikkenin ön ve arka yüzlerinde iki ayrı damga olup olmadığı incelenir.<br />
<br />
Çekiç dökümünde üst ve alt damga olarak kullanılan her iki damga, farklı oranlarda yıpranır. Üst damga alt damgaya nazaran genellikle daha önce değiştirilmelidir. Bu durum farklı “Damga Kombinasyonlarına” neden olur: Farklı kombinasyonlar birbirleri ardına gelerek damga zincirleri oluşturur ve bu her bir Sikke’nin üretiminde yeniden sıraya uygun bir hal alır. Damga analizi ilk olarak 19. yüzyılda Friedrich Imhoof-Blumer tarafından Yunan Nümismatiği’nde kullanılmıştır. Bugün de bu teknik, isimsiz Sikke’lerin yazımında kullanılmaktadır.<br />
<br />
Bunun yanında tipoloji ve şekil analizi, Sikke çeşitlerinin kronolojisini ve benzerliklerini saptamak için önemli metotlardandır. Bu ilk basılan paraların, sadece çok azının bugüne kadar gelebilmiş olması tüm bu metotların kullanımı dâhilindedir; Sikke buluntularından yola çıkılarak yapılan tahminler, bugün ilk Sikke’lerin yaklaşık % 10’dan daha fazlasının elimizde olduğunu ortaya koymaktadır. Para ekonomisinin nesnesi olarak, ağırlıkları belirli bir öneme sahip değerli metal Sikke’ler bulunmaktadır.<br />
<br />
Metroloji, sorunların mümkün olduğunca çok sayıdaki tek tek ağırlıkların listelere alınması yöntemiyle, hangi ağırlık ölçütünün elde edilmeye çalışıldığı konusuna yönelmiştir.<br />
<br />
Günümüzde, Sikke metallerinin nereden geldiğine ve Sikke politikasının sorunlarına ilişkin bilgi veren metal analizi gibi bilimsel araştırmalar hâlâ revaçtadır (Devalüasyon durumunda saflık oranındaki değişiklikler gibi).<br />
<br />
Buluntu Sikke’leri inceleyen nümismatik, Sikke buluntularının farklı kategorileri formunda daha çok grup Sikke’ler üzerinde araştırma yapmakta, tek tek Sikke’leri nadir durumlarda incelemeye almaktadır. Para dolaşımı ve ekonomi tarihi, ulaşım tarihi ve ticaret tarihinin sorunları doğrultusunda Sikke türlerinin coğrafi yayılımı ve bölümlemelerini araştırır (Ekonomi bölgeleri, Ticaret ve Ulaşım yollarının çöküşü vb.).<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Araştırma ve Kuram</span><br />
<br />
Nümismatik, 19. yüzyıldan beri bir uzaklaşma süreci nedeniyle tipik bir Müze Bilimi halini almıştır. Çünkü mantıklı çalışma genellikle sadece kaynak materyallerin yanında mümkündür (Bernd Kluge). Büyük kamusal Sikke koleksiyonları bu yüzden araştırmanın merkezini oluşturmuştur. Londra Britisch Müzesi, Paris Louvre Müzesi, St. Petersburg Hermitage Müzesi ve New York Metropolitan Müzesi’nin yanında, ayrıca Berlin Devlet Müzeleri Sikke Galerisi (Prusya Kültür Mirası) ve Viyana’daki Sanat Tarihi Müzesi'nin Sikke galerisi de dünyaca ünlü ve önemli Sikke koleksiyonlarından sayılır. İsviçre’de bunlarla karşılaştırılabilecek büyüklükte bir koleksiyon yoktur, fakat orta ve daha küçük boyutta çok sayıda Sikke galerisi bulunur.<br />
<br />
Bunun yanında, alanlarının uzmanı olan kişiler, araştırmaya genellikle ayrıntılı çalışmalarla ya da Sikke kataloglarıyla büyük katkılar sağlamaktadır.<br />
<br />
Modern yöntemlerle disiplinler arası çalışan Nümismatik sadece Sikke’lerden değil, yazılı kaynakları ve Sikke buluntularını da içine alan çok çeşitli kaynaklardan yararlanır. Sadece müzeler değil, üniversiteler ve üniversite dışındaki bilim yapılan alanlar da Nümismatik’den yararlanır. Özellikle Almanya için etkili bir şekilde çalışan, verimi artıran çok sayıdaki büyük enstitüler için de, Federal Almanya şehirlerindeki Nümismatik komisyonları koordinasyonlu bir şekilde bilimsel organizasyonlar ve uzun vadeli projeler için çalışmaktadır. Üniversite eğitiminde Nümismatik, tarih bilimleri alanına yardımcı bir alan olarak görülür ve bu doğrultuda üniversitelerde tarih ve klasik eskiçağ bilimleri bölümünde kullanılır. Nümismatik bugüne kadar kıyıda köşede kalmıştır; bir örnek olarak Alman dilinin kullanıldığı bölgede Nümismatik için sadece tek bir kürsü vardır (Viyana’da). Yüksek öğrenim mimarisinin yerleşmesinin etkisiyle Avrupa’da mimari alanda eğitime başlama kapsamında Nümismatik anabilim dalı 2008 yılından beri, dünyada ilk ve tek yan dal olarak Viyana Üniversitesi’nde açılmıştır.<br />
<br />
Günümüzde birçok yerde Nümismatik çalışmak mümkündür. Farklı üniversitelerde, Almanya’da Berlin, Dresden, Göttingen, Marburg, Münih, Münster ve Tübingen’de düzenli eğitim hizmetleri mevcuttur. Münih’te bu alanda yüksek lisans ya da doktora yapma imkânı vardır. Köln’de de yan dal olarak yüksek lisans yapılabilmektedir. Frankfurt’taki Johann Wolfgang Goethe-Üniversitesi’nde, Roma kültürü ve tarihi ile ilgili kürsüye, Eskiçağ Nümismatiği de dâhildir. İsviçre’de de Basel ve Zürih, Avusturya’da Viyana ve Salzburg üniversiteleri de bu gruba dâhildir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tarih</span><br />
<br />
Roma biyografi yazarı Suetonius’un (MS 69-140) betimlemelerine baktığımızda, imparator Augustus (MÖ 27 - MS 14) 2000 yıl önce “krallığa ait sikkeleri ve yabancı ülkelerin Sikke’lerini” biriktiren ilk kişilerden biridir. Roma dönemine ait başka koleksiyonculara ve koleksiyonlara ilişkin açıklamalar da bulunmaktadır; sanat eserlerinin aksine bu dönemde Sikke koleksiyonculuğunda estetik zevk ön planda değildir.<br />
<br />
Sikkeler üzerine bilimsel anlamdaki araştırmalara ilişkin ilk girişim 14. ve 15. yüzyıllara dayanmaktadır. Bu dönemden şair Petrarca ve Piskopos Stefan Mathias von Neidenburg ilk akla gelenlerdir. O zamanlar söylendiği gibi “Tüm ülkelerin Sikke’leri” ve tarihi Sikke’lerin kapsamlı koleksiyonuna sahiplerdir. Almanya’da, Duka’lar ciddi anlamda ilk Sikke koleksiyoncularındandır.<br />
<br />
Münih’teki Devlet Sikke Koleksiyonu, Dresden’deki Sanat koleksiyonuna bağlı Sikke arşivi, Württemberg şehir müzesinin Sikke arşivi ve Berlin Sikke Arşivi gibi büyük Sikke müzeleri, kendi bünyelerinde eski Duka’lardan miras kalan koleksiyonlara dayanır. 19. yüzyılın ilk yarısında, yeni oluşan tarih topluluklarının bir uzantısı olan ve araştırma için oldukça önem kazanan bölgesel Sikke arşivleri ortaya çıkmaya başlar.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Günümüz Gelişmeleri</span><br />
<br />
Günümüzde ödemelerde sikkeler ve banknotların artık maddesel değerleri ön planda değildir ve istendiği zaman değerli metallerle takas edilememektedir. İtibari paralar buna örnektir. Artık geçerli olan Kurantgeld değil kredi parasıdır; fakat sikkelerin değer incelemelerinde üretim maliyetiyle madde değeri birbiriyle karıştırılmamalıdır. Buna en iyi örnek imalatında yaklaşık 2 fenik tutan fakat madde değeri olarak 1 feniğin de altında gelen 1 Alman fenik parasıdır. Kurant sikkelerinde önceleri oldukça az miktardaki üretim ve alaşımlama masrafları, bu sikkelerin nominal değerleriyle karşılaştırıldığında oldukça az taleple karşılaşılıyordu; altın sikkelerde %1in altında Thaler’lerde ise maksimum %3gelmekteydiler. Ayrıca bkz. Seignorage (devletin metal para basımında sağladığı kâr).<br />
<br />
Değerli maddeden yapılmış, bankalardan alınan modern sikkeler dendiğinde söz konusu olan kurant sikkeler değildir, çünkü bu sikkeler ödemelerde kullanılmamakta aksine yalnızca yatırım yapan kişiler (külçe sikkeler) ya da koleksiyoncular tarafından ilgi görmektedir. Bu sikkeler genellikle kendi madde (altın-platin) değerlerinin altında bir değere sahip bir para biriminin nominal değerini taşırlar. Enflasyon ve/ya da madde fiyatı artışlarıyla bir scheide sikke yıllar geçtikçe yavaş yavaş küçük sikke değerleri oluşumuyla, sikke maddesini ucuzlatma yoluyla (Bakır alaşım yerine alüminyum kullanılması gibi), saf içeriğin azaltılması ya da küçük sikke boyutlarının unutulmasıyla farklı ülkeleride kullanıma giren bir “kurant sikke”ye dönüşebilir. Örnekler: 1957 yılından sonraki İngiliz çeyrek peni (1/4 d) sinin kaybı, İsveç’teki 1 ve 2 Rappen (bir frakın yüzde biri)’in kaybı, 5 şilin sikkenin 1968 yılından sonra Avusturya’da gümüşten, bakır-nikele dönüşmesi, 1975 yılından sonra 5 Markın gümüşten, nikel/bakır-nikel kaplamasına dönüşmesi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kredi Parası</span><br />
<br />
Kredi parası, mal edinmek ve hizmet almak için kullanılan bir değer karşılığıdır. Scheide sikkeler, banknotlar, banka parası ve elektronik paralar kredi paralarından birkaçıdır ve onu tedavüle çıkaran bankalar için bir değer karşılığıdır. Kredi paralarının kabulü, paraları tedavüle çıkaran bankaya ya da yasal talimatlara göre şekillenir. Yasal talimatlara göre kabul edilen bu kredi paraları İtibari para (yalnız hükûmet kararına dayanan kâğıt para) olarak tanımlanır.<br />
Para değeri<br />
<br />
Para değeri yasal bir ödeme aracının (para birimi) nominal ya da itibari değeri anlamına gelmektedir ve böylece mal ve para takasında devlet bankası tarafından saptanan kendi değerini tanımlamaktadır. Bu şekilde paranın alım gücüyle eşdeğer tutulan piyasa değeri arasındaki ayrım yapılmış olur.<br />
<br />
Özellikle Gümüş külçeler (metal) ya da sikkeler gibi koleksiyon nesnelerinin nümismatikçiler ya da yatırımcılar için değerli olmalarının nedeni yalnızca metallerinin yüksek değerde olması değildir. Mal değeri genellikle bu nesnelerin yasal ödeme aracı olarak itibari değerlerini de artırmaktadır. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Vedat Bayır ile kâğıt-madenî para koleksiyonu ve koleksiyonculuk üzerine hasbihal ettik.</span><br />
<br />
Koleksiyoner Vedat Bayır İle Kâğıt Para Koleksiyonu Üzerine…<br />
Vedat Bayır ülkemizin önde gelen kâğıt para koleksiyoncularından biri. Koleksiyonunda 25 bini kâğıt; 10 bini madenî olmak üzere toplam 35 bin para bulunan Vedat Bayır kâğıt para koleksiyonculuğumuzun otorite şahsiyetleri arasında yer alıyor.<br />
Vedat Bey ile Feriköy Antika Pazarı'nın duayen esnafı Yaşar Özkaymak' ın tezgâhında tanıştık ve okumakta olduğunuz mülakat böylelikle ortaya çıktı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Koleksiyon merakınız nasıl başladı?</span><br />
<br />
7-8 yaşlarımdaydım. Fransa’dan,  Almanya’dan gelen akrabalarımın ve yakınlarımın verdiği yabancı paraları hep biriktirdim. Kapalıçarşı'da bulunan tanıdıklarımıza giderken mutlaka çınar altına uğrardık, orada çeşitli paralar görürdüm. O şevkle başlayıp halen devam ediyorum.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Nasıl devam ediyor?</span><br />
<br />
Günümüzde günlük koşuşturmamız hayli fazla Çeşitli müzayedeleri takip ederek ve koleksiyonculuğu neredeyse meslek edinmiş yurt içi ve yurt dışındaki arkadaşlarla, koleksiyonerlerle irtibatta kalarak devam ettirmeye çalışıyorum.<br />
<br />
Koleksiyonunuz hakkında bilgi verir misiniz?<br />
Koleksiyonumda Osmanlı İmparatorluğu son 6 padişah döneminde kullanılmış olan kâğıt ve madeni paraları ve çeşitli ülkelerin paraları bulunmaktadır. Bunları nadirlik derecesine göre sınıflandırarak özel föylerde saklamaktayım.<br />
Koleksiyonumda yaklaşık olarak 25 bin adet kâğıt para ve 10 bin adet madeni para bulunmaktadır. Koleksiyonumda bulunan bazı paralar şu anda hatırı sayılır derecede çok nadirdir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Koleksiyonunuzu nasıl yönetiyorsunuz?</span><br />
<br />
Koleksiyonumda olan bazı paralar hiç farkında olmadan bakıyorsunuz 20-30 adet olmuş. Haliyle bunları takas yoluyla veya satarak daha iyi, daha kaliteli ve az bulunur paralara dönüştürüyorum.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KATALOG FİYATLARINA BAKARAK DEĞER TESBİTİ YAPMAK DOĞRU BİR YÖNTEM DEĞİL</span><br />
<br />
Türkiye’deki tarihi kâğıt ve madeni paraların bir piyasası/otoritesi var mı?<br />
Ülkemizde belirli bir piyasası yok; hele ki günümüzde sosyal medya üzerinden aşırı kâr amacı güderek; daha doğru söylemek gerekirse "aldatma" amacıyla koleksiyon ürünleri satanlar buna ön ayak olmuşlardır. Katalog fiyatlarına bakarak değer tespiti yapmak da bana göre doğru değildir.<br />
Kapalıçarşı'da bulunan Şerif Ortaç, Orhan Meletlioğlu, Daniş Hoca (Tarihçi), Timuçin Çetinkaya, Mehmet Çetin ve Samed Bey'i de unutmamak gerekir. İsimlerini andığım zatları otorite olarak sayabiliriz.<br />
<br />
Osmanlı kâğıt paralarını ve madeni paraları nerelerden temin ediyorsunuz?<br />
Bilindiği üzere Osmanlı İmparatorluğu son 6 padişah kâğıt ve madeni paraları her hangi bir izne tabi olmadan alınıp satılmaktadır. Bunları genellikle müzayedelerden, elinde fazlası olan çevremizdeki arkadaşlardan, eş ve dosttan temin etmeye çalışırız. Bazen de aşırı uçuk fiyat verenler de oluyor.<br />
<br />
Koleksiyonerler nezdinde bir kâğıt paranın baha etmesi için hangi özellikleri haiz olması gerekir?<br />
Paranın değerli olması için kondisyonuna ve nadirlik durumuna bakılır. Koleksiyonerler nezdinde paralar,  temiz; çok temiz; çok çok temiz; çil altı; çil olarak tasnif edilir. Kondisyonlara bir de + ve - değerlendirmelerini ekleyerek kullanıyoruz, fakat bu  uluslararası numismatik değerlendirmede kullanılmıyor. <br />
<br />
Nadirlik için bir paragraf açalım dilerseniz....<br />
Tabii ki İbrahim Ethem Bey. Nadirlik ise paranın baskı adedinin ve günümüze gelen sayının azlığını ifade eder, para ne kadar az kaldıysa nadirlik o kadar artar. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BİZİM PARALARIMIZ DA NÜMİZMATİK LİTERATÜRÜNDE YER ALIYOR</span><br />
<br />
Türkiye Cumhuriyeti ve yabancı paralar nasıl değerlendiriliyor?<br />
Farklı şekilde değerlendiriliyor. TC kâğıt paralarında, çeşit fazla, harf seçenekleri de bir hayli çoktur. Nümizmatik literatüründe övünerek söylemek gerekirse bizim paralarımız da yer almaktadır.<br />
<br />
Altın, gümüş ve bakır paralarda durum nasıl?<br />
Altın her zaman için değerini korumaktadır, kondisyon ve nadirliğine göre fiyat değişmektedir. Bu diğer metal paralar için de geçerli olsa da altın para gibi değildir, tamamen arz-talebe bağlıdır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">HATIRA PARALARIN KIYMETİ MAALESEF PEK BİLİNMİYOR</span><br />
<br />
Hatıra paralar için neler söylemek istersiniz? Hatıra paraların değeri hangi kriterlerle belirleniyor?<br />
Hatıra paralar her hangi bir olayı anımsatması amacıyla altın, gümüş ve çeşitli madenlerden  üretilen ve de kağıt olarak basılan paralardır. Örnek olarak vermek gerekirse 15 Temmuz için sınırlı sayıda basılanlar gümüş hatıra parasıdır.<br />
Hatıra paraların varlığı pek bilinmiyor. Bence bu paraların hepsi birer tarih taşıyor. Hepsinde bir anı var. Bu paraların değeri baskı adedi, kullanılan metalin değeri, olayın önemiyle arz-talebe bağlı olarak değişmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Yabancı paralarda durum nasıl?</span><br />
<br />
Yabancı paralar, özellikle Avrupa sömürgelerine ait olanları kondisyon ve nadirliklerine göre yoğun talep görmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bu talebi nasıl izah ediyorsunuz?</span><br />
<br />
Bunun nedeni çok renkli görsellerinin olmasıdır. Maalesef bu görsellik ve renklilik bizim paralarımızda bulunmamaktadır. Öyle yabancı paralar var ki biriyle bile rahatlıkla o fiyata lüks araba alabilirsiniz.<br />
<br />
Para koleksiyonu yapmak isteyenlere tavsiyeleriniz nelerdir? Nereden ve nasıl başlamalılar?<br />
Para koleksiyonu yapmak isteyenlerin işi oldukça basit aslında, çünkü hemen her ülkenin parası şuan bulunmaktadır. Beğendiğiniz ürünü, pahalı bir koleksiyon ürünü görmemek gerekir, tabii ki aşırı pahalı olmamak kaydıyla.<br />
Koleksiyon yapacaklar önce bütçelerini sarsmayacak paralarla başlamalılar. Bunun için bizim gibi kişilerden; nümizmatik derneklerinden bilgi alabilirler. Her daim bilgi vermeye yardımcı olmaya hazırız. Benimle irtibata geçerlerse yardımcı olmak isterim.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PARALARINIZI ASLA YIKAMAYINIZ</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sizin ilave etmek istediğiniz hususlar nelerdir?</span><br />
<br />
Paralarınızı asla suyla yıkamayın, nemli bezle silmeyin, kimyasal maddelerle yıkamayın. Bunlar paranın doğallığını, güzelliğini bozar, aynı zamanda değerini düşürür. Eldeki nem ve yağlanma bile paranın değerinin düşmesine sebep olabilir. Bu nedenle madeni paralar hava alışverişini engelleyen, yapışkanlı karton kapamalar içerisinde, kâğıt paralarda asidi alınmış föylerde ve genellikle kasetli klasörlerde saklanmalıdır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Son olarak okuyucularımıza nasıl bir mesaj iletmek istersiniz?</span><br />
<br />
Koleksiyonculuğun özellikle çocuklarımıza aşılanmasını tavsiye ederim. Koleksiyoncu olan bir kişi koleksiyonunu düzenler, korur, temizler, tasnif eder ve diğer işlemleri öğrenir. Bu yüzden yaşamındaki diğer işlerde de aynı şeyleri yapar. Bunu yaparken kendisi de farkında olmaz.<br />
Diğer bir konu ise koleksiyon yapan kişinin insanlarla sürekli iletişim halinde olmasıdır. Koleksiyonculuk sayesinde birçok Türk ya da yabancı kişi ile iletişim kurulabilir. </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Madeni Para Koleksiyonculuğu Nedir?</span><br />
<br />
Nümismatik veya meskûkât, sikke veya kâğıt para koleksiyonculuğu[1] ve paraları inceleyen çalışma sahası.[2] Sikkecilik olarak da adlandırılır. Bu alanda uzman kişilere "nümismat" adı verilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Para koleksiyonculuğu nedir?</span><br />
<br />
a) Boş zamanları değerlendirme aracıdır. Kültürel bir aktivitedir.<br />
b) Yatırımdır: Koleksiyon değer kazanır, siz de yatırdığınızın çok daha fazlasını geri alırsınız.<br />
c) Sosyalleşmenin bir başka çeşididir. Müzayedeler, dernekler, sergiler aynı zevke gönül vermiş kişilerin birbirini tanıdığı sıcak ortamlardır.<br />
d) Zevktir, tutkudur, aşktır, huzurdur.<br />
e) Hepsi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Soru 2: Peki para koleksiyonculuğuna neresinden başlamak gerekir?</span><br />
<br />
a) Cebimizdeki bozuk paralardan birer tane kenara koyarak,<br />
b) Darphane’ye gidip danışarak,<br />
c) Koleksiyonla ilgili sivil toplum kuruluşlarına (örneğin Türk Nümismatik Derneği, İzmir Nümismatik Derneği, IBNS Uluslararası Kağıt Para Koleksiyoncuları Derneği…), internetten satış yapılan ortamlara (örneğin Gittigidiyor, Ebay…), alım satım yapılan yerlere (örneğin Osmanlı Nümismatik, Pera Mezat, İstanbul Müzayede…) ulaşarak,<br />
d) Konuyla ilgili kitaplara başvurarak,<br />
e) Hepsi.<br />
<br />
Yukarıdaki sorular için “HEPSİ” doğru cevap. Ama en önemli bölümü atlamamak lazım: Koleksiyon bir konudaki objelerin SİSTEMATİK bir şekilde toplanması işidir. Dolayısıyla koleksiyonu oluşturacak objeleri toplamaya başlamadan önce koleksiyonun sınırlarının çizilmesi gerekir. Yani para koleksiyonu yapacakların “Madeni para mı kağıt para mı”, “Türk parası mı yabancı para mı”, “Cumhuriyet dönemi mi Osmanlı mı”, “Tedavül parası mı hatıra parası mı” gibi hangi para koleksiyonunu yapacağına karar vermesi ve ondan sonra işe başlaması doğru olur.<br />
<br />
Eğer bizden bir tüyo istiyorsanız Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana basılmış tüm madeni tedavül paralarını toplamak en kolay ve en güzel koleksiyonlardan biri olacaktır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Etimoloji</span><br />
<br />
Türkçeye Fransızcadan geçen kavram, sikke ve para anlamındaki Yunanca "nomisma" sözcüğünden türemiştir.[3] Arapça kökenli meskûkât sözcüğü ise "sikkeler" anlamına gelir. Nümismatik sözcüğü aynı zamanda "para ile ilgili" anlamında bir sıfattır.<br />
<br />
Nümizmatik, incelediği nesnelerin zamanla bozulmaması sayesinde sikke ve madalyalarda kullanılan alaşımları ve bunların ağırlıklarını, paraların yeryüzünde dağılımı ve yayılım alanlarını ortaya koyarak; coğrafyanın, tarihin, dinler ve gelenekler tarihinin, sanat tarihinin ve çeşitli devirlerdeki ticaret sistemlerini inceleyen ekonomi tarihinin başlıca yardımcısı olmuştur.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tarihçe</span><br />
<br />
Para koleksiyonculuğunun başlangıcı Romalılara dek ulaşır. Dünyaca ünlü Sezar, Pompeius ilk para koleksiyoncularındandır. Türkiye'de ise para kolleksiyonculuğu ancak 20. yüzyılın başlarında müzeciler tarafından başlatılmıştır. Türkiye'de de "Türk Nümismatik Derneği" adı ile kurulmuş olan dernek, tüm nümizmat ve para koleksiyoncularını bünyesinde barındırmaya çalışmaktadır.<br />
<br />
İkinci anlamıyla nümismatik alanı içine giren konular kısaca, madeni ve kâğıt paralar, madalyalar, nişanlar, hatıra madalyonları ve jetonlar gibi ana dallara ayrılır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Araştırma nesnesi</span><br />
<br />
Nümismatiğin en önemli nesnesi sikke’dir. Fakat kâğıt para, sikkeden önceki ödeme araçları ve madalyon, jeton ya da Tesserār’a (işaretler, ör. boyalı işaretler) kadarki dini madalyonlar gibi Sikke benzeri diğer para formundaki değerli nesneler de Nümismatiğin araştırma alanına girer. Sikke benzeri nesnelerin arasında Paranumismatik ya da Exonumia da vardır.<br />
<br />
Bugüne kadar, dönemine ait az sayıda yazılı kaynak aktarılmış olan çağlarda Sikke’ler oldukça büyük bir değere sahipti. Çünkü Sikke’ler ekonomi ve kültür tarihine ilişkin çok önemli kronolojik kaynaklar niteliğindeydi. Bu durum özellikle Antik çağda Yunan ve Roma dönemi için, erken çağ, ortaçağ ve antik Akdeniz kültürleri dışında kalan bölgeler (Parthia ve İskitya İmparatorlukları) için geçerlidir.<br />
<br />
Bu dönemler için sikke buluntuları, hatta kazılar sırasında diğer nesnelerle birlikte bulunan ya da defineler arasında tesadüfen ele geçirilen sikkeler, arkeolojik araştırmayla elde edilen bulguların dönemsel düzenleme için tarihlendirilmesinde kullanılan önemli bir kaynaktır.<br />
<br />
Bugüne kadar Sikke kalıntılarının kaynak materyalleri giderek arttığı için, yeni metotlarla çalışan, bölümün en dinamik alanını oluşturan buluntu Sikke’leri inceleyen gerçek bir nümismatik alanı ortaya çıkmıştır. Erken dönemlerde de bulunan sikkeler (tekil bulgu ile kayıp bulgular) dikkate değer bulunmuş ve ayrıca buluntu dökümlerine (envanterlerine) de alınmıştır.<br />
<br />
Ortaçağdan bu yana Nümismatik, gitgide artan yazılı kaynaklarla birlikte, hem tarihsel hem de toplumbilimsel yönleri olan para tarihiyle benzerliklere sahiptir. Çok değer kaybeden Sikke para, nümismatiğin temel araştırma noktasıdır.<br />
<br />
Nümismatiğin bir yandan özelleşmiş tarihi ve arkeolojik yan dallarla, diğer taraftan da ekonomi tarihi, sosyal tarih, sanat tarihi ya da isim bilimi gibi yan alanlarla çok sayıda bağlantıları vardır. Bilhassa Antik tarihi bölümü içinde nümismatik en önemli yardımcı bilimlerden biridir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sikke</span><br />
<br />
<br />
Madenin dökümüyle elde edilmiş yuvarlak “Sikke”, az bulunan değerli bir madenden yapıldığı için diğer takas mallarına oranla daha uzun ömürlü bir değere sahiptir.<br />
<br />
Tahmini ilk metal paraların buluntularına Akdeniz bölgesi ve çevresinde rastlanmıştır ve buluntular MÖ 2000 tarihine dayanmaktadır. İlk buluntular içerisinde bronzdan yapılan evcil hayvan motifleri de tespit edilmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sikkelerin özellikleri</span><br />
<br />
Sikkeler, devlet tarafından onaylanıp üretilen ödeme araçlarıdır. Modern sikkeler üzerinde üç yazıt bulunmaktadır: Ülke (yani Ülke Ortaklığı), değer (nominal ve para birimine göre) ve yıl. Bunun yanında istisnalar da bulunmaktadır: Bazı eski, yabancı, küçük sikke birimleri (örneğin Travancore’da 1949 yılına kadar basılmış tüm Cash-Sikke’ler). İsviçre Rappen’i (İsviçre Franken’inin alt birimi), para birimi içerisinde olmayan nominal bir değer taşımaktadır. 1965–1971 yılları, İngiliz Crown’u basımında oldukça önemli bir tarihtir. Crown’lar hem nominal bir değere sahiptir hem de para biriminin bir öğesidir. II. Elizabeth tasviri bulunan İngiliz Sikke’lerinde ülke belirtilmezken, seleflerinde hükümdarın unvanının bir bölümü olarak verilmiştir. Avro-Sikke’lerinin bir kısmında da ülke bilgisi verilmemiştir.<br />
<br />
Sikke’nin ön yüzünde (Avers) devletin armasının da görülebildiği hükümdar kafası tasviri bulunmaktadır. Sikke’nin arka yüzünde (Revers) ise değer bilgisi bulunmaktadır. Sikke kenarları taraklı ya da yazılı olabilmektedir. Sikke yüzeyinde çıkıntıya (kenar çubuğu) çok nadir rastlanmaktadır. Nümismatik alanı sikke kenarındaki bir yazıyı Efsane olarak tanımlanmaktadır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Abu (Sikke)</span><br />
<br />
Abu (Arapça ‏أبو‎, DMG Abū, “Baba”), Levanten ticareti yoluyla Arap dilinin konuşulduğu bölgelerde kullanılan Avrupa sikkelerine verilen addır. Sikkelerin takma adlarının genellikle sikke betimlemeleriyle bir bağlantısı bulunmaktadır. Bu sebeple Maria-Theresien-Taler’i, Abu Kush (Kuşların Babası) ya da Abu Noukte (İncilerin Babası) olarak adlandırılır, bu yüzden kraliçenin elmaslı tacının üzerinde bir kartal pençesinde bir inci görmek mümkündür. Hollanda’nın aslan figürlü Taler’i Abu Kelb (Köpeklerin Babası) olarak adlandırılmaktadır, dört köşeli armalık Abu Taka (Pencerelerin Babası) ile İspanyol sekizlik Real paraları geçerlidir.<br />
<br />
Sikke tarihinde Yeniçağ’a kadar, benzer şekilde gelişen değer kaybı süreçleri görülmektedir. Para, başlangıçta sikke formunda değerli maddeden yapılarak ortaya çıktığında ve takas değeri bu materyalin değerine uygun olduktan sonra, sikkeler daha küçük ve hafif ya da değerli ve daha az değerli materyal alaşımlarından üretilerek, materyal değeri takas değerinden daha düşük olan sikkeler şeklinde üretildi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ortaçağ Sikkeleri</span><br />
<br />
Geç Antik Çağ’dan erken Orta Çağ’a kadar sikkelerin Avrupa’da kullanımı hızlı şekilde gerilemişti. Takas ticareti artmıştı ve büyük para ticaretleri yapılırken genellikle sikke olmayan metaller ile ödeme yöntemi kullanılıyordu. Standart para birimleri, farklı gruplardaki Bizans Solidus’u ve Siliqua’sı oldu. Yeni imparatorluğu, Batı Roma İmparatorluğu’nun yerine kuran Alman hükümdarlar çoğunlukla Bizans imparatorlarının dökme imtiyazını (kalıp şeklini) tanımışlar ve bunların kalıplarını taklit etmişlerdi. Sadece sikkelerin üzerine kendi isimlerini, monogramlarını ya da portrelerini tek tük bastırmışlardı. Büyük Karl 800 yılından önce altın ve gümüş para biriminden tek bir gümüş para birimine geçilen yeni bir sikke sistemi oluşturdu. Sadece Dinar ve Fenik kullanıma yeni girmiştir. Fenik’in farklı türlerinin olması ve sikkelerin gümüş içeriğinin azaltılmasının sonucu olarak, imparatorluk sikke hakkı kutsal Roma imparatorluğunda, dünyevi ve dini anlamda önemli bir nesne olarak oldukça geniş çaplı yayılma gösterdi.<br />
<br />
12. yüzyılın ortasından 14. yüzyıla kadar Brakteat’lar, neredeyse tüm Almanca dilinin konuşulduğu (Ren Nehri etrafındaki bölgeler ve Alplerin çevresi hariç) bölgelerde kullanılan sikke çeşidiydi. Bu ince, tek tarafı basılmış gümüş fenik sikkeler, eski feniklerin büyük ölçüde hafiflemesini sağladı. Brakteat’lar zaman zaman “kötü anılmıştır”, bu da bu sikkelerin geçersiz sayıldığı anlamına gelmektedir ve sahipleri bunların az sayıdaki yeni sikkeler karşılığında değiştirilmesini talep etmişlerdir. %25’lere varan bir kesim bu sikkeleri reddetmiştir. Bu uygulama, o dönemde çokça başvurulan bir vergi yükseltme yöntemiydi.<br />
<br />
Altın sikkeler Ortaçağ’da çok nadir dökülüyordu. İlk olarak 13. yüzyılda altın basımlar yapıldı. Bu gelişme İtalyan ticaret şehirlerinden başlamıştır. Fransa ve İngiltere’de altın sikkelerin kullanımı yaygınlaşmaya devam etmiş ve sikke parçalarının imparatorluk sikkelerinden fark edilir şekilde daha büyük olduğu gözlemlenmiştir. 13. yüzyılın diğer gelişmelerinden biri de Almanya’da Groschen’ın daha büyük gümüş sikke olarak kullanılmaya başlanmasıdır. Groschen’in sikke resimleri, ilk defa o zamanki bölgenin prensliğinin izlerini de yansıtmaktaydı.<br />
<br />
Alman sikke yasasında 1356 yılı önemli bir tarihtir. Bu tarihte imparator bir “altın boğa” ile derebeylerin ve dukalıkların sikke hakkını açık bir şekilde tanımış oldu. Daha önce, imparatorluğa bağlı olmayan Lübeck’e 1340 yılında ilk defa altın Gulden’lerin basımı konusunda taviz verilmişti. Bu tarihten 1871 yılına kadar Almanya’nın sikke tarihi çok yönlü olarak değerlendirmiştir, çünkü çok sayıda devlet kendi paralarını tedavüle çıkarmıştı. Sikkelerin ifade ettikleri konusunda edinilen bilgiler arkeolojik araştırmalarda oldukça fazla kullanılmaktadır. Çünkü kazı sırasında katmanlar, sikkeler yoluyla çok rahat tarihlendirilebilmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ortaçağda ortaya çıkan bazı tanımlamalar şu şekildedir:</span><br />
<br />
    Heller: Mark’ın kullanıma girişine kadar Heller en küçük sikke/madeni para idi. Heller 1200’lü yıllarda ismini aldığı Schwäbisch Hall’de basılmıştır.<br />
    Pfennig, yani Denar<br />
    Kreuzer: Kreuzer ismini ön yüzündeki çift haçtan almıştır. 1873 yılında çıkarılmıştır.<br />
    Schilling, yani Groschen<br />
    Batzen<br />
    Pfund (İsmi ağırlık biriminden gelmektedir, bkz. Karlspfund) ya da: (Florentiner) Gulden (Madde ismi)<br />
    Taler (İsmi asıl basım yeri olan Joachimsthal’den gelmiştir.)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Diğer ülkelerde ise şu şekildedir:</span><br />
<br />
    Dukaten (Latince dux, ducis (m.): komutan, prens)<br />
    Louis d’or (Fransa, Kral Ludwig’den türetilen isim; Altından)<br />
<br />
Kesin olarak değer bilgileri bulunmamaktadır, çünkü sikkelerin basımlarında saf metal içeriğinde değişmeler olmuştur; yani zamanla azalma olmuştur. Yöresel sikke basım hakkının sahipleri düşük saflık oranına sahip yeni sikkeler basmak için özellikle yüksek değerdeki sikkeleri azaltmışlardır. Ekonomik başarıların, krizlerin, savaşların ve salgınların etkisiyle sikkelerin alım gücünde de önemli ölçüde değişimler gözlenmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ayırıcı Sikkeler (İtibari değeri olmayan sikkeler)</span><br />
<br />
Ayırıcı sikkeler o dönemde madde değeri yasal değerinden daha az olan “kurant sikke”ler olarak adlandırılıyorlardı. “Ayırıcı sikke” kavramı “alıcının ve satıcının satış esnasında Heler ve Pfennig’i bölmesi” (bozuk para) anlamına geliyordu. 1915 yılından beri Almanya’da bugünkü Avro paraları dışında basılan tüm sikkeler “ayırıcı sikkeler”dir.<br />
Tarih<br />
<br />
Ayırıcı sikkelerin ilk öncüleri 16. yüzyılın sonlarına doğru, kruvazör gibi hâlâ küçük Kurant sikkelerinin temelinin gözle görülür şekilde imparatorluk Taler’ine gerilediği ve büyük gümüş sikkelerin yasal nominal kuruna artık dikkat edilmediği dönemde ortaya çıkmıştır. Zirvede olduğu 1621- 1623 yılları arasındaki kriz döneminde küçük sikkelerden büyük sikkelere doğru bir kur gerilemesi görülmüştür. İlk olarak, devlet değer azalması görülen bu sikkeleri, kamusal kasalarda talep üzerine “tam” nominal değere dönüştürme görevini üstlendiğinde asıl modern “ayırıcı sikkeler” ortaya çıkmıştır ve 1700 yılına kadar son şekli verilmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Antik çağ</span><br />
<br />
Antik çağ’da Roma İmparatorluğu’nun birleşmesinden sonra enflasyonla düşüşe geçen ve sonraki yönetimlerde de istikrarlı bir devlet yönetimi sağlanamadığı için kabul görmeyen Roma As’ı gibi öncü modern sikkeler vardı.<br />
<br />
MÖ 6. yüzyıldan 20. yüzyılın başına kadar (Hint-) Çin’de, Kore’de ve Japonya’da tedavülde olan bakırdan, pirinçten ya da bronzdan genellikle kare şeklinde delinerek yapılan “Keş sikkeleri”ni ayırt edici sikkeleri olarak da düşünmek mümkündür. Bu sikkeler geçici olarak daha yüksek değerdeki ödemeler için ayrılmış olan Tael külçe sikkelerine paralel bir para birimi olarak da değerlendirilebilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">19. yüzyıl</span><br />
<br />
Ayırıcı sikkeler yasal ödeme aracı olarak sınırlı sayıda kullanılıyordu. 1871 yılından önce genellikle, en küçük Kurant sikke tutarından daha fazla ayırıcı sikke almaya kimsenin ihtiyacı olmadığını öngören yönerge geçerliydi. Bu şekilde satın alma gücü düşmüş kurların Kurant sikkelere dönüşmesi için bu sikkeler üzerine “ayrıcı sikke” yazısının yanı sıra Kurantmünze’lere ilişkin yasal durum da basılmaktaydı. Resme bkz. “3 Pfenning 120 Thaler”.<br />
<br />
Ayırıcı sikkeler sınıfına sadece bronz, bakır ya da farklı metallerden yazılmış sikkeler girmemekte; aynı zamanda 1871 yılından önce Almanya’da kullanımda olan gümüşten yapılmış Pfenning, Kruvazör ve Groş sikkeleri gibi çok sayıda gümüş sikkeler de dâhildi. Bir ayrıcı sikkenin gümüş içeriği %50’nin altında ise milyar sikkesi olma durumu söz konusudur. Ağırlıkta olan bakır kısmı fark edilir şekilde kırmızı renkte parıldadığı için gümüş ayırıcı sikkeler, sikke kurumundan teslim alınmadan önce, gümüş nitrat şarap tortusu çözeltisi içinde “beyaz” renk alana kadar kaynatılır. Ardından kısa bir kullanım süresinden sonra yüzeydeki zayıf saf gümüş katman kullanımından kısa bir süre sonra parlayana kadar tam değerli bir Kurant sikkesi gibi görünür.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Doğal para ya da para yerine geçen eşyalar</span><br />
<br />
Doğal para ya da para yerine geçen eşyalar eskiden çok yaygındı ve tüm kültürlerde ve tüm çağlarda bulunabiliyordu. Değerli, faydalı ya da güzel şeyler vardı. Örneğin; Mikronezya’daki taş para (Steingeld), Yeni Gine’deki ve Güney Pasifik’teki yüzük ve ziynet parası, Afrika’daki İstiridye Para, Kuzey Amerika’daki Giyim Para ve tüm bölgelerdeki Metal Para. Bunlara ek olarak sığırlar, develer, keçiler, postlar, kamalar, kürekler, takı yüzükleri, özel taşlar, tuz ve daha birçok şey sayılabilir. Eşya paralardan biri de midyelerdir; özellikle 20. yüzyılın ortasında Afrika’da, Güney Asya’da ve Güney Adalarında yaygın olarak kullanılan Kauri midyeleridir. Çin’in 1950 yılındaki istilasına kadar Tibet’te arpa ya da buğday ile ödemeler yapılmıştır. Bu tür malların gitgide yayıldığı, ama artık kullanım eşyası olarak bunlara ihtiyaç duyulmadığı anlaşıldığında bu eşyaların küçük ve daha az değere sahip taklitleri ödeme aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Böylece bıçak para, kürek para ve benzeri ödeme araçları türemiştir.<br />
<br />
İlk sahte paralar kemik, külte ya da yededen taklidi yapılmış midyelerdir ve bu midyeler MÖ 2000 yıllarında Çin’in ilk ödeme aracı olarak kullanılmıştır.<br />
<br />
Bunlar, para öncesi dönemin ödeme türleridir. Ödenebilirlik, saklanabilirlik ve kolay taşınabilirlik özellikleri, önceleri değerlerinin muhafaza edilmesine göre materyallerin seçiminde, önemli bir role sahipti.<br />
<br />
Bu ihtiyaca uygun olarak, değer bakımından oldukça kalıcı ve kolay saklanabilir bronz ya da gümüşten çubuklar ve teller örnek verilebilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Döviz Tabelası</span><br />
<br />
Döviz tabelası yalnızca sikkelerin göreceli değerlerini göstermektedir. Çok sayıda para birimi olduğu için farklı döviz sistemleri bulunmaktadır. Bu nedenle 1 Taler 20 ila 48 Schilling ya da Groschen değerine eşit gelmektedir. 1 Groschen’in bazen 12 Pfennig’den daha az ya da daha fazla bir değere sahip olduğu görülmektedir. 1 Taler de 1 Gulden’e eşit gelebilmektedir.<br />
Sikkelerin Delinmesi<br />
<br />
Bir sikkenin delinmesi için çok farklı sebepler olabilir. Delikler, sikkenin bir kolyede süs ya da muska/nazarlık olarak kullanılabilmesi için çoğunlukla sonradan yapılmaktadır. Kazanç sağlamak amacıyla belli başlı metaller, özellikle değerli madenler sikkelerin içeriğinden alınmak istendiğinde sonradan bu tür delme işlemleri yapılmıştır. Bu örneği geçerli/yürürlükteki sikkelerde ya da tedavül değeri metalin değerinin altında kalan sikkelerde görebiliriz. Koleksiyonculuk alanında sikkeler bu delme işlemi sebebiyle oldukça fazla değer kaybına uğramakta, hatta tamamen değersiz bir nesne haline gelmektedir.<br />
<br />
Delme işlemi ayrıca sahte para üretimini tamamen önlemek amacıyla da yapılmaktadır. Norveç, Danimarka ve Çin gibi belli başlı ülkelerde çeşitli türlerdeki küçük demir paralar (küçük sikkeler) kendilerinden daha yüksek değerdeki sikkelerin kolayca ayırt edilebilmesi amacıyla orta kısımlarından delinmektedir. Avustralya’da ve Karaib Adaları’nda gümüş sikkelerin iç kısımları karartılmış ve sikkeler bu şekilde kullanıma sunulmuştur.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sikke Metalleri</span><br />
<br />
Temel olarak sikke yapımı için hemen hemen sadece altın, gümüş, bakır, bronz ya da pirinç kullanıldı. 1860 yılından itibaren demir, nikel, çinko, alüminyum ya da krom çeliği gibi farklı metallerin kullanımı artış gösterdi. Neredeyse tüm saf metaller, özellikle altın, gümüş ve alüminyum, aşınmaya karşı dayanıklılık gibi nedenlerden dolayı diğer metallerle alaşım oluşturularak kullanıldı (ayrıca bkz. altın ve gümüş (elektron) alaşımları). Bununla birlikte özellikle bakır, bakteri taşımazlık özelliği nedeniyle eski çağ ve günümüz sikke alaşımlarının önemli bir parçasıdır. Günümüzde en çok kullanılan sikke alaşımı, eskiden “yeni gümüş” olarak adlandırılan bakır nikeldir. Bronz ve pirinç alaşımları da sıklıkla kullanılmaktadır. Sadece muvakkat para (para yerine geçen karşılık) olarak kullanılan kalay, çinko ve kurşun gibi saf metaller de varlıklarını sürdürememiştir. Değerli madenlerin büyük bir kısmı, kimyasal-analitik tepkimeler aracılığıyla madensel bileşimleri belirleyen sikke ayarı yoluyla kesin olarak saptanmıştır.<br />
<br />
Onlarca yıldır gümüş kaplamalı sikkeler ortaya çıkarılmaktadır. Nikel özünden kaplama olarak kullanılan bakır nikeli ("Otomat sikkeler” adıyla manyetik çekirdekli sikkeler) ya da bakır kaplamalı çelikten yapılmış 1 ve 2 Pfennig demir parayı buna örnek verebiliriz. Ayrıca günümüzde farklı renklerdeki alaşımlardan yapılan “Yüzük” ve “Hap” şeklindeki daire birleşimlerini da görmek mümkündür. Örneğin 1 ve <br />
2 Euro demir paralar.<br />
<br />
Tedavül değerleri, içerik değerleriyle (Metal Değeri) belirlenen sikkeler Kurant sikkesi olarak adlandırılır. Bu sikkeler (çoğunlukla 1915 yılından önce) altın oranı %50’den fazla olan sikkelerdir. Ayrıştırıcı özelliğe sahip sikke dediğimiz sikke türleri ise basım değerleri metal değerlerine eşit olmayan sikkelerdir. Bu tür sikkeler sıklıkla erken dönemde Billon alaşımından ya da bakırdan yapılırdı. Günümüzde kullanılan tüm demir paraların metal değeri genellikle nominal değerinin altındadır. Bu nedenle bunlar ayrıştırıcı özellikli sikkelerdir. Bu sikkeler, değerleri devlet tarafından güvenceye alınmış, günümüzde kullanılan demir paralar ve madalyalardır. Ayrıca bkz. Yatırım sikkeleri (külçe sikkeler).<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Lydia</span><br />
<br />
İlk sikkeler Lidya krallığı döneminde MÖ 650 ve 600 yılları arasında ödeme aracı olarak ortaya çıkmıştır (bkz: Krösus). Bunun yanında elektrondan (doğal olarak oluşan altın-gümüş alaşımı) şekilsiz parçaların ilk hallerinin resmedildiği de görülmüştür.<br />
<br />
Sikke’ler üzerine resim yapımı MÖ 600’lü yıllarda başlamıştır. Ardından bu sikkeleri farklı boyutlarda ve değerlerde altın sikkelerin yapımı takip etmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Yunanistan</span><br />
<br />
İlk gümüş Sikke'ler MÖ 550'li yıllarda Anadolu’da ve Yunan adası Aiginia’da şekillendirilir. MÖ 400'lü yıllara kadar Sikke Yunanistan’da takas aracı olarak kullanılmaya başlanır. Ayrıca tek bir Sikke usulü mevcut değildir, aksine her bir bölgede ayrı Sikke çeşitleri hâkimdir. Zamanla 17 gram ağırlığındaki, Attika bölgesinde geçerli olan Sikke’ler (Obolos: Yunan parası Drahmi'nin 1/6'sı, gümüş meteliktir) yoğun olarak kullanılmaya başlanmıştır. Hükümdarların Sikke’ler üzerinde ilk olarak tasviri Büyük İskender’le beraber Yunan anakarasında ve Diadochoi (on iki selefler) krallıklarında ortaya çıkar. Gümüş önemli bir hammadde olarak kalır, daha küçük Sikke’ler için zamanla bakır kullanılmaya başlanır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Çin</span><br />
<br />
Antik dönemde Çin’de Kauri parası, bilinen ilk ödeme aracı olmuştur. Shang-Hükümdarlığında da basit bronz parçalarının kullanımı yaygınlaşmış ve geç Zhou-Hükümdarlığında da (MÖ 500) ilk kez bıçak ve kürek şeklindeki sikkelerin kullanımına başlanmıştır. İlk imparator Qin Shi Huangdi, MÖ 221 yılında imparatorluğun birleşmesinin ardından iki yüz yıl kullanılan yuvarlak delik sikkelerden ortak bir bakır para birimini standartlaştırmıştır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Roma Sikkeleri</span><br />
<br />
Roma imparatorluğu'nun ilk Sikke’leri MÖ 3. yüzyıla dayanır ve bakır ya da bronzdan dökülmüştür. Yarım kilo ağırlığında büyük bakır parçalar (aes grave, Türkçesi “ağır bakır”) dökülmüştür. Önceleri üzerinde boğa, kalkan ya da silah motifleri bulunan Sikke’lerle ödeme yapılmıştır. İlk gümüş sikkeler Yunan örneklerine göre yapılmış ve öncülerinin (yaratıcılarının) isimlerini almışlardır. Bronz balyaları geçerliğini kaybettikten sonra bu para birimi bütününü takip eden tüm eski Roma Sikke’leri arka yüzlerinde, Antium donanmasının kuşatmasını anımsatan tekne motifine ve ön yüzlerinde farklı tanrı motifleri ile işlenmiştir. İlk Roma gümüş Sikke’si MÖ 269 yılında tedavüle girer. Fakat gümüş Sikke’lere daha büyük boyutta kalıp çıkarılması işlemi MÖ 210'lu yıllarda Denarius ile birlikte yapılır. Jül Sezar, Roma Sikkeleri üzerine motif olarak kullanılan ilk insandır (MÖ 44).<br />
<br />
İmparatorluk döneminde altın (Aureus), gümüş (Denarius), pirinç (Sestertius ve Dupondius), bakır (As) Sikke’ler basılır. Asker imparatorlar döneminde Dinar’ın yerini yavaş yavaş gümüş Antoninianus alır. Diocletianus (MS 284-305) imparatorluğu hâkimiyetinde Argentus ve Nummus ile Follis Sikkeleri gibi Sikke türleri eklenir. Roma Sikke’lerinin üretiminde imparatorlar döneminde bariz bir oranda azalma görülür. 4. yüzyılın başından itibaren kıymetli taşlarla bezeli Diadem, defne çelengi yerine Sikke’lerin ön yüzlerinde kullanılmaya başlanır. İmparatorların yüzleri bu dönemde genellikle daha kötü resmedilmekteydi. Bu imparatorların Diadem’lerinin, Sikke’leri üzerindeki normal bir betimlemeden daha önemli olduğunun bir göstergesidir. Batı Roma imparatorluğu Sikke’leri üzerinde zaman içinde yazım hataları da görülmeye başlanmıştır. Çünkü Sikke yapımcıları çok kötü Latince konuşuyor ve yazıyorlardır. Doğu Roma Sikkeleri Roma imparatorluk örneklerinden uzaklaşmış ve kendi resmi diline kavuşur (bkz. Bizans). Kavimler göçünün Alman devletleri, kısmen hem Doğu hem de Batı Roma’nın örneklerine bağlı Sikke’ler basıyorlardı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ortaçağ</span><br />
<br />
Geç antik Çağdan erken ortaçağa kadar Sikkelerin Avrupa’da kullanımı hızlı şekilde gerilemiştir. Takas ticareti artınca büyük para işlerinde genellikle Sikke olmayan metaller ile ödeme yöntemini kullanıyordu. Standart para birimleri farklı gruplardaki Bizans Solidus’u ve Siliqua’sı idi. Yeni imparatorluğu batı Roma imparatorluğunun yerine kuran Alman hükümdarlar çoğunlukla Bizans hükümdarlarının döküm öncelik hakkını (kalıp şeklini) tanımışlar ve bunların kalıplarını taklit etmişlerdir. Sadece Sikke’lerin üzerine kendi isimlerini, amblemlerini ya da portrelerini tek tük bastırmışlardır. Büyük Karl 800 yılından önce altın ve gümüş para biriminden tek bir gümüş para birimine geçilen yeni bir Sikke sistemi oluşturmuştur. Sadece dinar ve fenik yeni kullanıma girmiştir. Fenik’in farklı türlerinin olması ve Sikkelerin gümüş içeriğinin azaltılmasının sonucu olarak, imparatorluk sikke ve demir para basma hakkı kutsal Roma imparatorluğunda, dünyevi ve dini anlamda önemli bir nesne olarak oldukça geniş çaplı yayılma göstermiştir.<br />
<br />
12. yüzyılın ortasından 14. yüzyıla doğru Brakteaten’ler, neredeyse tüm Almanca dilinin konuşulduğu (Ren nehri etrafındaki bölgeler ve Alplerin çevresi hariç) bölgelerde kullanılan Sikke çeşidi idi. Bu ince, tek tarafı basılmış gümüş fenik Sikke’ler, eski feniklerin büyük ölçüde hafiflemesini sağlamıştır. Brakteaten’ler zaman zaman “kötü anılmıştır”, bu da geçersiz sayıldığı anlamına gelmektedir ve sahipleri bunların az sayıdaki yeni Sikke’ler karşılığında değiştirilmesini talep etmişlerdir. % 25lere varan bir kesim bu Sikke’leri reddetmiştir. Bu uygulama, o dönemin çokça uygulanan bir vergi yükseltme yöntemi olmuştur.<br />
<br />
Altın Sikkeler Ortaçağ’da çok nadir dökülüyordu. İlk olarak 13. yüzyılda altın baskılar yapılmıştır. Bu gelişme İtalyan ticaret şehirlerinden başlamıştır. Fransa ve İngiltere’de altın Sikkelerin kullanımı yaygınlaşmaya devam etmiş ve Sikke parçalarının imparatorluk Sikkelerinden fark edilir şekilde daha büyük olduğu gözlemlenmiştir. 13. yüzyılın diğer gelişmelerinden biri de Almanya’da Groschen’ın daha büyük gümüş Sikke olarak kullanılmaya başlanmasıdır. Groschen’in Sikke resimleri, ilk defa o zamanki bölgenin emirliğinin (prenslik) izlerini de yansıtmaktaydı. Alman sikke ve demir para basma hakkı bağlamında 1356 yılı önemli bir tarihtir. Bu tarihte imparator bir “altın boğa” ile Kurfürsten’in söz konusu hakkı açık bir şekilde tanımış oldu. Daha önce, imparatorluğa bağlı olmayan Lübeck’e 1340 yılında ilk defa altın madeninden Gulden’lerin basımı konusunda taviz verilmişti. Bu tarihten 1871 yılına kadar Almanya’nın Sikke tarihi çok yönlü olarak değerlendirmektedir, çünkü çok sayıda devlet kendi paralarını tedavüle çıkarmıştı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Roma para birimi</span><br />
<br />
Roma para birimi dendiğinde, Antik çağda Roma imparatorluğunda yaygın olan ödeme araçlarının bütünü akla gelmektedir.<br />
<br />
Ortak para biriminden önce ekonomi temel olarak iki değer formuna bağlıydı: Roma’da “para” yerine isim olarak türetilmiş ve düzensiz şekillerdeki bronz parçalar olan ve Aes rude olarak adlandırılan Rindern (lat. pecus). Bu sade sikkenin değeri ağırlığı ölçülerek belirleniyordu, çünkü bu dönemde tek bir birim mevcut değildi. Paranın hangi dönemden itibaren yaygın olduğu bugüne dek belirsizdi, bununla birlikte MÖ 406 yılındaki Veji kuşatmasından beri Roma ordusu askerlerinin ödemelerinin Aes rude ile yapıldığı da yazılı olarak kanıtlanmıştır. Bu da Aes rude’nin önceden de oldukça sık kullanıldığını kanıtlamaktadır.<br />
<br />
Roma hükûmetinin ilk parası MÖ 4. yüzyıldandır. Aes signatum olarak adlandırılan dikdörtgen olarak dökülen “ROMANOM” yazısıyla işaretlenen Bronz külçeler vardı ve genellikle Roma’da dökülürdü. Bu külçelerin ağırlıkları aslında beş roma pfund’una (pfund: yarım kilo) denk gelmesine rağmen, külçelerin çok çeşit ağırlıkları vardı. Başlangıçta külçelerin yalnızca bir tarafı işleniyordu, daha sonra diğer tarafı da işlenmeye başlandı. Külçelerin asıl işlevlerinin farklı şekillerde yorumlanmaktadır; külçeler bir ödeme aracı olmalarına rağmen sikke değildiler, çünkü beş Roma Pfund’unun (beş yarım kilosu) ağırlık birimlerine uygun değillerdi. Külçeler tek bir para biriminin uygulamaya geçişinden sonra gitgide değer kaybetti, MÖ 250 yıllarında basıma başlandı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İlk sikkeler</span><br />
<br />
MS 2. yüzyıllarda yaşamış bir konsül olan Pomponius’a göre ilk sikke ustaları MÖ 289 yılında ortaya çıkmışlar. Bu ustalar sikkeleri “triumviri aere argento auro flando feriundo”nun kısaltması olan ve “III. VIR. AAAFF“ işaretleriyle damgalamışlardır. Bu damga “Bu üçü (Sikke ustaları) bronz, gümüş ve altının eritilmesi ve damgalanmasından sorumludurlar” gibi önemli bir anlam içermektedirler.<br />
<br />
Suda’ya göre Roma sikkelerinin mevkii Kapitol’de Juno Moneta tapınağıdır. Bu dönemde Romalılar sikke damgalamayı çok iyi biliyorlardı, Yunan Kolonileri İtalya’da Metapont, Crotone ve Sybaris MÖ 500'lü yıllarda, Napoli de MÖ 450'li yıllarda sikke basmıştır. Roma MÖ 4. yüzyılda orta İtalya’nın büyük bir bölümünü zapt etmişti. Sikke yerlerinde büyük miktarda bronz sikkeler basılmıştır, nispeten de az miktarda gümüş sikkelerin basıldığı görülmektedir.<br />
<br />
Bugün Aes grave adıyla tanınan bronz sikkeler için bir sistem yürütülmüştü. Farklı büyüklükte olmaları nedeniyle ve fazla dökülmelerine rağmen az damgalanıyor olmaları ve Akdeniz bölgesinde bu dönemde damgalanan diğer sikkelere göre daha fazla Roma özelliği taşımaları ve kısmen daha kaba ve barbar bir tarzda olmaları nedeniyle diğerlerinden kolayca ayırt edilebiliyorlardı. Başlangıçta para Fiat Money idi ve ticari sisteme bağlıydılar. Bu da As’nin bir Roma Pfund’u ağırlığında olduğu anlamına geliyordu. Bir Roma Pfund’u Unciae’lara ayrılıyordu. 12 Unciae bir Roma Pfund’unun bir araya gelmesinden oluşuyordu. Uncia 12 Roma Pfund’unu temsil ediyordu ve aynı zamanda bir sikke birimiydi. Bu durum MÖ 270'li yıllarda Aes grave’nin ağırlığına göre 10 Unciae’ye dönüşerek değişiklik gösterdi. Aynı zamanda ikinci Punya savaşı sırasında 5 Unciae ve MÖ 211 yılında da 1 ila 1,5 Unciae’ya kadar düşüş yaşadı.<br />
<br />
Aes grave’ler, Roma sikke damgalamasının başlangıcına kadar işaretlenmemişlerdi, ilk olarak MÖ 210 yılında sikke ustalarının ilk kısaltma damgası/simgesel motif ortaya çıkmıştır. İlk Roma sikkelerinin tümü arka taraflarında gemi iskeleti motifi bulunmaktaydı. Bu motif bize Antium donanmasının kuşatmasını hatırlatmaktadır. Sikkenin ön kısmında farklı tanrı motifleri bulunmaktadır. MÖ 110'lu yıllarda farklı sikke dizileri çıkarılmıştır. Her bir diziye ait tüm sikkeler başak motifi ya da onu yapan kişinin portresi gibi belirli işaretler taşıyorlardı. Her bir dizi, sıklıkla en büyük sikke birimi olarak Dinar içeriyordu. Ardından As (birli), Semis (çifte), Triens (üçlü), Quadrans (dörtlü), Sextans (altılı), Uncia ve bazen de Semuncia görülmektedir. İmparatorluğun son döneminde bu diziler neredeyse hiç damgalanmamıştır. Sextans ve Uncia gibi küçük birimlerin damgası yapılmıştır. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Yunan Formunda Sikke Damgalamaları</span><br />
<br />
Yunan formundaki bronz sikkeler MÖ 300 yılında “PΩMAIΩN” yazıtıyla az miktarda damgalanmıştır. Günümüzde bu sikkelerden çok az bulunmaktadır. Bu sikkelerin Roma’nın emriyle Napoli’de damgalandığı sanılmaktadır; Napoliten para birimi gibi kendilerine özgü şekilleri bulunmaktaydı. Bu sikkeler MÖ 312 yılında, Roma’ya ulaşmada başlıca anayol işlevi gören Via Appia inşasının başlamasını sağlamıştı.<br />
<br />
MÖ 281 yılında Roma’da Tarent’e karşı bir savaş başladı; Tarent’liler Pyrrhus’un desteğini talep ettiler. Bu bağlamda Roma bir Roma Didrachme’sine eşdeğer ilk gümüş sikkelerinin basımını başlattı.<br />
<br />
Bu sikkenin Avers’inde (ön) sol tarafa bakan, sakallı, Korint miğferi takan, savaş tanrısı Mars başı görülmektedir. Revers (arka) üzerinde “ROMANO” yazıtıyla sağa bakan, arkasında bir başak bulunan bir at kafası resmedilmişti.<br />
<br />
Bu sikke büyük oranda kullanıldığı Magna Graecia ve Roma’nın da içinde bulunduğu Campagna bölgesinde basılmıştı. Bu damgalamanın gelişmiş bir tarz olduğu açıktır; Pyrrhus Savaşı’nda Roma askeri birliklerinin ve müttefiklerinin ödemelerinin, yunan sikkelerinin dağılımı için İtalya’daki Apennin’in güneyindeki bölgelerde yapıldığı görülmektedir. Günümüzde bu sikkenin Napoli’de döküldüğü sanılmaktadır, çünkü bu sikke o dönemdeki 7,3 g'lık sikke standardına uygundu. İtalya’da Metapont’da, Tarent’de ve diğer güney şehirlerinde standart sikke ölçüsü 7,9 g idi, fakat Pyrrhus savaşı sırasında 6,6gr’a gerilemiştir. Eskiden bu sikke türünün basım yerinin Metapont olduğu varsayılmaktaydı, çünkü Metapont’dan olan sikkelerin üzerinde başaklara sıklıkla rastlanıyordu. Bir diğer belirteç ise Leukippus’un kafasına benzeyen, sikke türlerinden birinin üzerine resmedilmiş, Metapont’da eski dönemde basılmış Mars tanrısı başıdır.<br />
<br />
Sonraki yıllarda daha başka gümüş sikkeler üretilmiştir. Sadece sikkeler üzerindeki motifler değil, ayrıca birim ölçüler de yunan sikke basımından yola çıkılarak yapılmıştır. İlk gümüş sikkeler Drachme ya da Didrachme olarak adlandırılır. Roma’da damgalandığı anlaşılan ilk Roma gümüş sikkeleri MÖ 269 yılında dökülmüştür. Bu sikkenin tarihlendirilmesi, sikkenin damgası üzerindeki amblem o yılın konsüllerine uygun olduğu için o tarihe denk getirilerek üretilmiştir. Konsüllerin ismi Quintus, Ogulnius, Gallus ve onun erkek kardeşi Cnaeus Ogulnius Pictor idi.<br />
<br />
Bunlar Ädilen para dağıtım evi olarak görev yapmışlardır; kazançların bir kısmı şehrin kurucuları Romulus ve Remus’un dişi bir kurt tarafından emzirilmelerini tasvir eden heykellerinin Ficus Ruminalis yakınına yapımımı için kullanılmıştır. Sikkenin ön yüzünde sağ tarafa bakan Herkül heykelini, arka yüzünde de dişi bir kurt tarafından emzirilen ikizler Romulus ve Remus’un tasvirleri görülebilmektedir. Aslan kürkü ve gülleli balta ile resmedilmiş Herkül, tanrısal koruyucu kişisi konumundaydı. Bazı tarihçiler, elli yıl sonra bu Didrachme’nin değerinin, elli yıl sonra bile tedavülde olan Denar gibi on As değerine denk geldiğini düşünmektedir. Bu varsayım Pinius’un MS 1. yüzyılda kabulüne dayanmaktadır. Bazı tarihçiler de bu sikkelerde Denar’ın değil, Diadrachme’nin geçerli olduğunu düşünmektedir.<br />
<br />
Roma Sikkeleri Quadrigatus’un çıkışına kadar az miktarda dökülmüştür. Quadrigatus MÖ 235 yılından beri gerçek kaplama şeklinde üretilmiştir. Bu sikke biriminin ismi tanrıça Victoria’nın Quadriga içinde seyahat ederkenki tasvirinin görülebileceği Revers’den türemiştir. Bu sikke birimi 20 yıl boyunca çok miktarda basılmıştır. Sikkenin gümüş oranı Punya savaşı sırasında %30’a düşürülmüştür.<br />
Dinar, Quinar, Sesterz ve Altın-Asse’nin ortaya çıkışı<br />
<br />
Roma İmparatorluğunun dört yüzyıldan fazla süre lider para birimi olan Dinar, MÖ 211 yılında kullanıma girdi. Bu birim, başlangıçta büyük miktarlarda basıldı; bu basım için gerekli gümüş MÖ 210 yılında Syrakus’un yağmalanmasından elde edilmiştir. Dinar on Asse’ye değer gelmektedir ve X değer sayısıyla nitelendirilmektedir. Ağırlığı 4,5 g, değeri ise yetmiş iki Roma Poundudur.<br />
<br />
Bununla beraber iki ayrı sikke birimi basılmıştır: Biri bir Dinar’ın yarısına eşit değerde olan ve V değer sayısıyla nitelendirilen Quinarius nummus, diğeri ise bir Dinar’ın dörtte birine eşit değerde olan ve IIS değer sayısı ile nitelendirilen Sesterz’dir. Tüm bu birimlerin ön yüzlerinde tanrıça Roma’nın miğferli başı görülebilmektedir. Arka yüzünde ise at binen Dioskur’lar (dostlar) resmedilmiştir (Regillus lacus savaşına sözde katılımları üzerine bir îma).<br />
<br />
Dinar’ın şekli çok çeşitlidir; çünkü her bir sikke ustası sikkelere dilediği gibi şekil verebilmekteydi. Bu “Aile Sikkeleri”nin üzerinde çoğunlukla mitolojiden ve Roma tarihinden motiflerin yanı sıra sikke ustasının atalarının da motifleri bulunmaktadır. Julius Caesar MÖ 44 yılında şubat ayı başında ölüm yıldönümünde Roma sikkesi üzerine resmedilen ilk kişidir. Caesar ölümüne kadarki dönemde kısa süre içinde büyük miktarda “kendi” sikkesini bastırmıştır. Sonraki dönemlerde Romalı politikacıların da portrelerinin resmedilmesi sıklık kazanmıştır, ilkin Konsüller sikkeleri diye adlandırılan (aile sikkeleri de denir) sikkeler üzerinde eşlerinin de resmedildiği görülmektedir.<br />
<br />
Bronz-Asse’lerin basımları devam etmiştir. Bu sikke birimlerinin standart ağırlıkları 55 gram gelmekle beraber bu ağırlık çok geçmeden Roma Pound’unun on ikide birine denk gelecek şekilde 32 grama düşürülmüştür. O dönemde askerlerin ücretlerinin ödenmesinde kullanılan Asse, diğer para birimlerine göre daha fazla sayıda basılıyordu. Bu ödemelerde Asse oldukça önemli bir yere sahipti.<br />
<br />
İlk Roma altın sikkeleri MÖ 216 yılında basılmıştır. Bu sikkelerin birimleri Stater ve yarım stater olarak adlandırılıyordu ve her ikisi de Roma’da basılıyordu. Bu basımlarda sikkelerin ön yüzlerinde Dioskur’ların (dostlar) (muzaffer olanı simgeleyen) defne çelenkli başları resmedilmiştir. Arka yüzlerinde ise üç kişi görülmektedir: Bir Romalı, bir Italikalı ve dize çöken biri; iki tarafında da ayakta duranlar vardır, ve kendisi kılıçla bir domuzu tutar. Bu tasvirin altında ise “ROMA” yazısı vardır; çünkü ikinci Punya savaşı sırasında Kartacalı General Hannibal ilerlemeye devam ederken, Roma İtalyan müttefiki ile Hannibal’a karşı birlik oldu. Bu tasvir ayrıca Cannae Savaşı zamanında yeni birliklerin silâhaltına çağrılmasıyla bir bağlantısı olan Roma Andı olarak da yorumlanabilir.<br />
<br />
Bu birim MÖ 213 yılında “altın -Asse” diye adlandırılan sikke türü ile değiştirilmiştir. Altın asse üç farklı değer katmanına sahiptir: XX değer işaretiyle 20, XXXX değer işaretiyle 40 ve ↓X değer işaretiyle de 60. tüm bu sikkelerin ön yüzlerinde miğferli, sakallı bir Mars başı, arka yüzlerinde ise yıldırım işareti üzerinde kanatlarını açmış bir kartal bulunmaktadır; kartal tasviri muhtemelen MÖ 3. yüzyıldan beri Ptolemaios sikkeleri üzerine basılan kartal tasviri ile bağlantılıdır. Bunun yanında IV. Ptolemaios’un bu sikkeler için altın kullanımını hizmete sunduğu ve bu şekilde savaşta Kartacalıların yanında yer alan V. Philipp’in bu tavrına bir ceza vermek istediği sanılmaktadır.<br />
<br />
Aynı dönemde çok miktarda, diğer bir gümüş sikke olan Victoriatus basılmıştır. Bu birimin Dinar sisteminden oldukça farklı olduğu ve başka bir standarda göre üretildiği görülmektedir. Önceki 52 Dinar, Quinar ve Sesterz’in analizleri sırasında % 96, 2± %1,09 oranlarında gümüş içerdikleri görülürken, Victoriat’larde bu değer %72 ve % 93 arasındadır. Erken dönem Victoriat’lar genellikle Sicilya’da ve güney İtalya’da bulunmuştur. Bu birimin 3,41 gram ağırlığında olduğu ve Dinar’ın 3/4'üne eşit olduğu tahmin edilmektedir. Roma sikke sistemi için değil, diğer başka bölgeler için kullanıldığı da sanılmaktadır. Bu sebeple hiçbir değer işareti yoktur; değeri, yapı maddesinin değeriyle belirlenmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ağırlık ve saflık derecesinin oluşumu</span><br />
<br />
Sonraki kırk yılda Dinar, ağırlığını gitgide kaybetmiştir. Bunun nedeni ise bilinmemektedir. Fakat bu gelişim muhtemelen ikinci Punya savaşı sırasında sürekli devam eden gerginliğe bağlı olarak başlamıştır. Bu savaş sonucunda Roma devleti, halkına yaklaşık bir milyon Dinar borçlanmıştır. Bu borç Cn Manlius Vulso yönetiminde MÖ 188 yılındaki Apameia Barışı’nın ganimeti elde edilene kadar 25 yıl boyunca geri ödenmemiştir.<br />
<br />
Bir Roma Pound’u 72 Dinar etmektedir; bu değer zamanla 84 Dinara dönüşmüştür. Sonraki on yılda Dinar’ın ağırlığı sabit kalmıştır.<br />
<br />
Dinar’ın gümüş içeriği Roma İmparatorluğu döneminde, ayrıca Marcus Antonius’un geç dönem basımlarında, özellikle MÖ 32/31 yıllarındaki daha geç dönemde Aktium Savaşı’ndan hemen önce ağır “lejyoner” basımlarda % 90, hatta % 95 etmekteydi. Söylentilere göre ihtiyaç duyulan gümüş de Cleopatra tarafından hizmete sunulmuştur.<br />
Bronz sikkelere bağlı olarak gümüş sikkelerin oluşumu<br />
<br />
MÖ yaklaşık 140 yılında -kesin tarih bilinmemektedir- Dinar’ın değeri on altı Asse olarak belirlenmiştir. Bu da dinarın ön yüzünde XVI olarak işaretlenmiştir. Bu yazı ilk olarak Dinar üzerinde sikke ustası işareti olan MÖ 141 yılına tarihlenen L.IULI (Crawford 224/1) ile birlikte görülmüştür. XVI işareti kısa bir süre sonra Roma rakamı olan ve 10 rakamına denk gelen X ile değiştirilmiştir. X’in ortasından genellikle XVI işaretinin monogramı olarak yorumlanan yatay bir çizgi geçmektedir.<br />
<br />
Bir Dinar’ın değer değişiminin, ağırlıkların düşmesiyle -“eski” Asse talep edilmesi ve “yeni” Asse’nin ağırlığının düşürülmesi nedeniyle- gelişim gösteren şartların bilinmesi anlamına geldiği düşünülmektedir. Bu sebeple bir Quinar’ın değeri sekiz Asse, bir Sesterz’in değeri de dört Asse etmektedir. Dinarlar ve Asse’ler arasındaki etkileşim ileriki yüzyıllarda da devam etmiştir. Victoriat da MÖ 2. yüzyılda hâlâ tedavüldeydi. Victoriat’lar sonraki dönemlerde Gallia Cisalpina gibi bölgelerde de kullanılabilir durumdaydı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Altın sikkelerin oluşumu</span><br />
<br />
60, 40 ve 20 Altın Asse sikkelerinin basımı çok fazla yapılmamıştır. Önceleri altın sikkeler sadece yardım amacıyla kullanılmış sikkelerdir. MÖ 83 yılında Altın Asse’ler Aureus ile değiştirilmiştir. Bu sikke birimi Roma İmparatorluğu’nun son dönemlerinde daha fazla değer kazanmıştır ve Roma sikkelerinin içinde oldukça önemli bir yer kazanmıştır. Dinar’ların üzerinde olduğu gibi Aurei’nin de ön yüzünde tanrı resimleri resmedilmiştir. Arka yüzünde ise sikke ustasına bağlı olarak Roma ordusunun farklı zaferlerinin anlatıldığı çeşitli motifler görülebilmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sezar ve İmparatorluk Dönemi</span><br />
<br />
Sezar ve Augustus yönetiminde kapsamlı bir Sikke reformu uygulanmıştır. Bu reform şu şekildedir:<br />
<br />
    1 Aureus [Altın] eşittir 25 Dinar [Gümüş]<br />
    1 Denarius eşittir 4 Sesterz [Messing]<br />
    1 Sesterz eşittir 2 Dupondius [Bronz, daha sonra pirinç]<br />
    1 Dupondius eşittir 2 As [Kupfer]<br />
    1 As eşittir 2 Semis [Bakır/Bronz]<br />
    1 Semis eşittir 2 Quadrant [Bakır]<br />
<br />
Değer şeması şu şekilde de gösterilebilir: 1 Aureus = 25 Dinar = 100 Sesterz = 200 Dupondius = 400 Asse = 800 Semis = 1.600<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Quadrant</span><br />
<br />
3. yüzyıla kadar yapımında hiç altın kullanılmayan, sadece gümüş kullanılan Sikke basımı büyük bir alanda yerel olarak yapılmaya devam ediliyordu. Mısırlıların uzun süre kendi para birimi sistemleri bulunmaktaydı (altın dışında). İmparatorluğun para sistemi şeması yaklaşık iki yüzyıl boyu geçerli olmuş, 220’li yıllarda ortaya çıkan ve 270 yılından beri hızla ilerleyen enflasyondan beri de oldukça gereklilik kazanan çok sayıda başka sikke reformuna hizmet etmiştir. Erken ve geç imparatorluk döneminin çoğu Sikke’sinin ön yüzünde imparatorun portresi genellikle “Imperator Caesar (İsim) Augustus Pontifex Maximus - tribunicia potestate (Yıl) Consul (Yıl) Pater patriae” yazıtı ile (bazen farklı kısaltmalarıyla) birlikte resmedilmiştir. O dönemki görevleri tanımlayan yıl rakamları, bir Sikke’nin ve aynı zamanda bir arkeolojik buluntunun tarihlenmesi için en önemli yardım malzemesidir. Tüm Sikke’lerin açık bir şekilde tarihlendirmesi yapılamamaktadır (özellikle tribunicia potestas ile ilgili eksik bilgi olduğunda). İmparator Claudius yönetiminde ilk kez Sikke’lere aile fertlerinin de darp edildiği görülmektedir. Sikke’nin arka kısmında ise çok çeşitli tasvirler bulunmaktadır: Tanrılar, kişileştirilmiş ülkeler, nehirler ya da şehirler, hatta savaşla ya da politikayla ilgili başarıların yanı sıra dönemin imparatoru tarafından yapılan inşa projelerini anlatan resimler. Caracalla yönetiminde özel büyüklükte gümüş bir Sikke olan Antoninian çıkarılmıştır. Decius döneminde de kısa bir süre büyük bronz Sikke kullanılmıştır.<br />
<br />
Roma sikkeleri imparatorlar yönetiminde giderek yürürlükten kalkmıştır; Sikke’lerle ilgili kalpazanlıklar ilk olarak Nero ile ortaya çıkmış ve Severern’den itibaren de bu süreç hızlanmıştır. Örneğin gümüş Sikke’ler 3. yüzyıl ortasında sadece 1/20 oranında gümüş içeriyordu. Kanlı bir ayaklanmadan sonra imparator Aurelian 270 yıllarında yeni bir Sikke reformu oluşturmaya çalışmıştır. Fakat bu girişim başarısız olmuştur ve bazı araştırmacılar tarafından da sonraki yıllarda gitgide artan enflasyonun sebebi olarak görülmektedir. Diokletian yönetiminde yeni bir sikke reformuna ilişkin uğraşılar artmaya başlamıştır. Böylece saf gümüş dinarlar ve bir kısmı gümüş olan yeni bir bronz Sikke olan Follis dökülmüştür. Büyük Konstantin 4. yüzyılın başında bir dizi yeni sikke çıkarmıştır: büyük bir altın sikke (Solidus), küçük bir gümüş Sikke (Siliqua) ve bir bakır Sikke (Centenionalis). Solidus başarı göstermiş ve yüzyıllarca istikrarını sürdürmüştür. Geç antik dönemde de Roma para birimi sisteminin temelini oluşturmuştur.<br />
<br />
Erken ve geç imparatorluk döneminde sadece Roma ve Lugdunum Sikke yerleriydi. Taşralarda imparatorluğa ait daha küçük Sikke yerleri kısa bir dönem var olmuştur (burada değinildiği gibi söz konusu olan her bir şehre ait bakır ve bronz Sikke dökümleridir, özellikle doğu bölgelerde). Barbarların yağmaları ve imparatorlukta yaşanan krizler nedeniyle Sikke’lerin taşralara taşınması zamanla daha da tehlikeli olmaya başladığı için ilk olarak 3. yüzyılda Sikke basımı merkezileştirilmeye başlanmıştır. Bu gelişmeye paralel olarak sanatsal kalite ve Sikke basımında detaylara verilen önem de gitgide azalmıştır. Bu durum 4. yüzyılda izlenen bu gelişmelerden sonra 5. yüzyıldan itibaren damga yapımcılarının sanatsal yöndeki eksikliklerine bağlanmıştır. 5. ve 6. yüzyılda geç Roma sikke dökümü yavaş yavaş geleneksel motifleri koruyan erken ortaçağ (batıda), örn. Bizans (doğuda) Sikke döküm şekline dönüşmüştür.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ostrom</span><br />
<br />
Doğu Roma (Bizans) Sikke’leri 5. yüzyıl içinde (Batı) Roma imparatorluk örneklerinden ayrışmaya başlamıştır. 6. yüzyılda da çok sayıda Sikke resmi ve birimleri (özellikle Solidus) yaygın olarak uzun süre kullanılmış olsa da imparator Anastasios 498 yılında Nümizmatikçilerin Bizans Sikke tarihinin “başlangıcı” olarak değerlendirdikleri yeni bakır Sikke’leri çıkarmıştır. Buna rağmen döküm resimleri zamanla değişimlere uğramıştır. Portrelerin sanatsal anlamda nitelikleri Justinian’dan sonra azalmış ve arka yüzlerinde tarihsel olaylara ilişkin betimlemeler de neredeyse hiç yapılmamıştır, aksine imparator için övgüsel betimlemeler görülmüştür. Herakleios’un Pers savaşıyla birlikte basımı yapılan ve Deus adiuta Romanis ("Tanrım, Romalılara yardım et") yazısını taşıyan, 615 yılında çıkarılan gümüş Sikke Hexagram oldukça önemlidir. Bu yazı, resmi dil olarak genellikle Yunancanın kullanıldığı Ostrom’daki en yeni Latince Sikke yazısıdır. Bir diğer ilginç sikke türü de 11. yüzyıldan beri basımı yapılan, anahtar formundaki kemer şeklinde kabartılmış Scyphaten’dir.<br />
<br />
İslam dünyasının sikkeleri kısmen doğu Roma-Bizans ve Sasani örneklerinin etkisinde kalmıştır. Bu Dinarların (Latince Denarius) en eskileri 7. yüzyılda basılmıştır. Ayrıca 13. yüzyıldaki Moğol istilası ön Asya Sikke geleneğini de beraberinde getirmiştir. İlk olarak Türkiye’nin ve İran’ın çıkışıyla birlikte bu bölgede yeniden Sikke basımına başlanmıştır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Almanya’ya yayılım</span><br />
<br />
Kavimler göçü zamanı germen İmparatorlukları 6. yüzyıla kadar, batı ve doğu Roma örneklerinden esinlenen ve dönemin imparatorlarının portrelerini resmeden ve şanın bir göstergesi olan Sikke basımları yapmışlardır.<br />
Bilinen Tüm Roma Sikke Türlerinin Listesi<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Altın Sikkeler</span><br />
<br />
    Yarım Stater (MÖ 215)<br />
    Stater (MÖ 215)<br />
    20 Altın-Asse (MÖ 3. yüzyılın sonu)<br />
    40 Altın-Asse (MÖ 3. yüzyılın sonu)<br />
    60 Altın-Asse (MÖ 3. yüzyılın sonu)<br />
    Aureus (MÖ 100–324)<br />
    Quinarius aureus (MÖ 45 324)<br />
    Semissis (230–600)<br />
    Solidus (307–1453)<br />
    Tremissis (307–500)<br />
    9 Siliquae ya da 1,5 Scripula (383-650)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Gümüş Sikkeler</span><br />
<br />
    Drachme (MÖ 240- MÖ 215)<br />
    Didrachme (MÖ 280- MÖ 215)<br />
    Yarım Litra (MÖ 235- MÖ 230)<br />
    Litra (MÖ 300- MÖ 240)<br />
    Çift Litra (Dilitron) (MÖ 275- MÖ 240)<br />
    Quadrigatus (MÖ 235– MÖ 212)<br />
    Denarius (MÖ 211–6. yüzyıl)<br />
    Serratus (MÖ 150– MÖ 50)<br />
    Quinarius nummus (MÖ 211– MÖ 500 (?))<br />
    Yarım Victoriatus (MÖ 210- MÖ 100)<br />
    Victoriatus (MÖ 210– MÖ 100)<br />
    Çift Victoriatus (MÖ 210- MÖ 100)<br />
    Antoninian (214–294) (274 Aurelianus olarak?)<br />
    Argenteus (294–320)<br />
    Miliarense (320–620)<br />
    Siliqua (320–7. yüzyıl)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bronz-, Bakır- ve Messing Sikkeleri</span><br />
<br />
    As (MÖ 300–270)<br />
    Dupondius (MÖ 300–280)<br />
    Semis (MÖ 300–6. yüzyıl (?))<br />
    Sesterz (MÖ 300–293)<br />
    Triens (MÖ 300– MÖ 80)<br />
    Quadrans (MÖ 300–200)<br />
    Sextans (MÖ 300– MÖ 90)<br />
    Uncia (MÖ 300– MÖ 100)<br />
    Semuncia (MÖ 300– MÖ 200)<br />
    Quartuncia (MÖ 215)<br />
    Bes (MÖ 130)<br />
    Tressis (MÖ 260– MÖ 210)<br />
    Quincussis (MÖ 215)<br />
    Decussis (MÖ 215)<br />
    Dextans (MÖ 210)<br />
    Dodrans (MÖ 125)<br />
    Quincunx (MÖ 250– MÖ 200)<br />
    Follis (294–346)<br />
    Centenionalis (340–?)<br />
    Maiorina (346–395)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı’da Para (Akçe)</span><br />
<br />
Akçe, Osmanlı Devletinin ilk zamanlarından itibaren bastırılan ve kullanılan gümüş para birimine verilen addır. İlk Osmanlı sikkesi gümüşten imal edildiği için Ak (beyaz, temiz, parlak) para manasında akçe denildi. İlk zamanlar “gümüş para” manasında kullanılan akçe on beşinci yüzyıldan sonra Osmanlı parası karşılığı olarak kullanıldı. Osmanlı para birimi olan “Akçe-i Osman” adıyla kullanıldığı gibi, padişahların zamanlarına göre değişik isimler aldı. Akçe, Osmanlılara mahsus olup, paranın Selçuklu ve diğer İslam devletlerinin paralarıyla ilgisi yoktur. İlk akçe doksan ayar gümüşten olup, altı kırat 1,154 gram ağırlığındaydı. Zamanla ayarı düşük ve değişik ağırlıkta akçeler de basıldı. Özel olarak bir yüzünde “La ilahe illallah Muhammedün resûlullah” ibaresiyle bu ibarenin dört tarafında Muhammed'in dört halifesinin ismi, diğer yüzünde de parayı bastıran padişahın ismi, basılış yeri, tarihî ve Osmanlıların mensubu oldukları Kayı boyunun damgası bulunmaktaydı. On beşinci yüzyıldan itibaren para manasında kullanılan Akçe’ye; “Lala Yürgûç Akçesi”, “Avariz Akçesi”, “Geçer Akçe”, “Kalp Akçe” gibi çeşitli adlar verildi. Ayrıca değer düşüşü neticesinde; “Zilyûf Akçe”, “Kirpik Akçe”, “Kızıl Akçe”, “Çil Akçe” adlarını da aldı. “Çürük Akçe” deyimi ile kullanılan para ise bakır sikkeyi ifade etmektedir.<br />
<br />
Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında Selçuklular veya diğer devletler tarafından bastırılan çeşitli paralar kullanılırdı. İlk Osmanlı sikkesini Osman Gazi bastırdı. Bu gümüş para, 15 mm. çapında ve 0,68 g ağırlığındadır. Basıldığı yer ve tarihi belli olmayan bu paranın ön yüzünde “Darebe Osman bin Ertuğrul” ibaresi bulunuyordu. En eski Osmanlı Akçe’si, ikinci Osmanlı padişahı Orhan Gazi tarafından bastırılmıştır. Orhan Gazi devrine ait en eski akçe 1327 (H.727) tarihinde Bursa’da bastırıldı. Bu Osmanlı Akçe’sinin bir tarafında “La ilahe illallah Muhammedun resûlullah” ibaresi yer alır. İbarenin etrafında; Ebû Bekr, Ömer, Osman, Ali’nin isimleri vardır. Arka yüzdeyse, Orhan bin Osman ve basıldığı yeri gösteren Bursa ismi, altında ise Orhan Gazi’nin beyliğe geçişinin üçüncü senesini işaret eden siyakat rakamı ile üç sayısı ve kenarlarında da paranın basıldığı yıl 727 ile Osmanlıların mensubu oldukları Kayı boyunun damgası vardır.<br />
<br />
Orhan Bey zamanında, tarihsiz ve üzerindeki yazılar geometrik motiflerden oluşan bir çerçeve içine alınmış İlhanlı paralarına benzer paralar da basılmıştır. Çerçevesiz olup üzerinde, “Orhan halledallahü mülkehû” ibaresi yazılı akçeler daha sadedir. Basıldığı yer ve tarih belli olmayan bu akçeler Orhan Gazi’nin beyliğin idaresini ele aldığı ilk senelere ait olmalıdır. Orhan Gazi’den sonra Sultan Murâd Hüdâvendigâr zamanında gümüş akçeler bastırıldığı gibi, üzerlerinde basılış yeri bulunmayan pul, fels ve mangır özelliğinde bakır paralar da basılmıştır.<br />
<br />
Yıldırım Bâyezîd zamanında basılan gümüş ve bakır paralar üzerinde darb yeri yoksa da, tarih bulunmaktaydı. Basılan bu gümüş paraların ayarı % 90 idi. Bu padişah zamanında devletin altın parası bulunmadığı için, Venediklilerin altın dukası kullanılıyordu. Bir Venedik dükası, kırk akçe değerindeydi.<br />
<br />
Fetret devrinde Musa Çelebi, Edirne’de kendi adına para bastırmıştır. Yıldırım Bâyezîd’in büyük oğlu Süleyman Çelebi de kendi adına bastırdığı paranın üzerine tuğra koydurmuştur.<br />
<br />
Çelebi Mehmed Han zamanında Amasya, Ayaslug (Selçuk), Bursa, Edirne ve Serez şehirlerinde basılmış akçeler vardı. Timur Han’ın Osmanlılar üzerinde hâkimiyet kurmasından sonra, Çelebi Mehmed Han 1404 (H.806)’da Bursa’da bastırdığı paralara kendi adıyla birlikte Timur Han’ın da adını bastırmış ve hâkimiyetini tanımıştır. Vezin ve ayar yönünden diğer Osmanlı paralarıyla aynı olan bu paranın bir yüzünde “La ilahe illallah Muhammedün resûlullah, Duribe Bursa 806″, diğer yüzünde ise; “Demûr (Timur) Han Gürgân, Muhammed ibni Bâyezîd Han halledallahü mülkehû” yazılıydı. On sene sonra Osmanlı birliğini yeniden kurup, istiklâlini kazanınca paralardan Tîmûr Han’ın ismini kaldırıldı. Çelebi Mehmed’in zamanına kadar Osmanlı paralarına hiçbir lakap ve unvan yazılmadığı hâlde o, ilk defa “Sultan” ve “Han” unvanlarını kullanmıştır. Bastırdığı akçelerin üzerine “Sultân ibni Sultân Muhammed ibni Bâyezîd Han” ibaresini yazdırmıştır. Ayrıca “Halledallahü mülkehû” ibaresini kaldırıp, son Osmanlı paralarına kadar devam eden “Azze nasruhû” ibaresini koydurdu.<br />
<br />
II. Murâd Han zamanında da Edirne, Bursa, Ayaslug, Bolu, Engüriye (Ankara), Karahisar, Serez, Tire ve Amasya şehirlerinde akçe bastırıldı. Bursa’da bastırılan ve mangır adı verilen paranın üzerinde II. Murâd Han’ın isminin altında Osmanlıların Kayı boyundan geldiğini gösteren bir damga bulunmaktadır. Bu damga sadece Bursa ve Edirne’de basılan paralar üzerinde görülmektedir.<br />
<br />
19. yüzyıla kadar Osmanlı Devleti’nde çoğu Avrupa ülkesinde olduğu gibi madeni para sistemi uygulanıyordu. Sistemde altın ve gümüş ihtiyacını gidermek için genelde bakırdan yapılmış paralar kullanılıyordu. Kâğıt paranın kullanımı batılı ülkelerde olduğu gibi 19. yüzyılda başlamaktadır. Genelde altın ve gümüş kullanıldığı için her iki madenin mümkün olduğunca savaşta kullanılması ve eşya olarak kullanılmamasını öngörüyordu. Bu yüzden ülkeye değerli maden girişi destekleniyor, çıkışı da yasaklanıyordu. Şahısların ellerinde ve sarayda bulunan altın ve gümüş eşyalar darphanelerde para basımında kullanılıyordu. Ulaşımın yetersiz ve riskli olması nedeniyle bazı bölgelerde darphane açılması gerekmişti. Dolayısıyla darphaneler başta İstanbul olmak üzere ülkenin önemli yerlerine yapılmıştı. Bir darphane açılmadan önce bölgede maden bulunup bulunmadığına ve bölgenin ihtiyaçlarını karşılayıp karşılamadığına bakılırdı. Bazı darphaneler sadece belirli bir parayı basardı. Mesela 16. yüzyılda Urfa'da faaliyet gösteren darphane yalnızca bakır para basardı. Darphaneler genelde emanet yöntemi ile emin adı verilen görevli kişiler tarafından idare ediliyordu. Darphanelere para basımı için getirilen altın ve gümüş maden ve eşya üzerinden darp hakkı diye nitelendirilen bir kesinti darphaneyi işleten kişinin gelirini oluşturuyordu. Altın ve gümüşü cari paraya çevirmek isteyen kişiler darphanede serbestçe para bastırabilirlerdi. Serbest darp hakkı darphane gelirlerinin sürekliliğini sağlıyordu. Paranın ayarından sahib-i ayar sorumlu idi. Kalb para basan sahibi ayar ağır cezaya çarptırılıyordu. Osmanlı devleti değerli maden hareketlerinin yaşandığı bir coğrafyada bulunuyordu. Gresham kanunu geçerliydi ve kötü para iyi parayı kovuyordu. Doğuda altın ve gümüş fiyatlarının yüksek olması sürekli olarak İran ve Hindistan'a kaçışa neden oluyordu. Alınan önlemlere rağmen altın ve gümüş kaçakçılığının engellenemiyordu. Ülkenin siyasi sınırları içerisinde de hareketlenme vardı. Mısır'da basılan altın paraların İstanbul'da basılan altın paralarla aynı ayarda olmayışı nedeniyle İstanbul'da altın para piyasadan çekilerek yerine Mısır altınları çıkarımaktaydı. Önlem olarak Mısır'da İstanbul ayarında altın para basılması isteniyordu.<br />
<br />
16. yüzyılda Amerika ve Güney Afrika’da kıymetli maden yataklarının keşfedilmesinin ardından Avrupa ülkelerinde kıymetli maden hacmindeki artış ve gümüşün altın karşısında değer kaybetmesi yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı’yı etkisi altına alacak ve Osmanlı yöneticilerini yeni arayışlar içine girmesine neden olacaktır. Dıştan gelen bu baskıyla birlikte artan nüfus oranında iç güvensizliğin de etkisiyle üretimde artış olmamıştır. Fiyat artışları, artan bürokratik harcamalar gibi bir kısım olumsuz gelişmeler ve yüzyılın sonunda yaşanan Avusturya ve İran savaşları sebebiyle de artan savaş harcamaları birbiri arkasını izleyen değer düşüşlerine sebep olmuştur. 16. yüzyılın en önemli para operasyonu olarak görülen ve daha sonra da devam edecek ayarlamaların başlangıcı olan 1584 yılı düzenlemesine göre 100 dirhem gümüşten kesilen akçenin miktarı 450 den 800'e, 1600 yılında yapılan bir ayarlama ile de 950'ye çıkarılmıştır. Osmanlı paralarının değer kaybetmesi sadece bu yüzyılın ikinci yarısında görülen bir durum değildir. Fakat bu zamana kadar paradaki değer kaybı uzun zamandır oldukça az oranda gerçekleşmişti. Yapılan hesaplamalara göre 1326 yılından 1740 yılına kadarki 414 yıllık sürede yıllık ortalama değer kaybı %0.24’dür. Osmanlı’da Osman Gazi’den Fatih'e kadar sadece gümüş paralar basılmıştır. Altın para olarak da Venedik dükası (filori, filorin) kullanılıyordu. Fatih 1479 yılında Sultani adlı ilk Osmanlı altın parasını basmıştır. Yalnızca iki değerli madenden yapılan bir para sistemi işliyordu. Bu yüzden altın ve gümüş fiyatları değiştikçe tedavülde bulunan sikkelerin fiyatları ya da kur farkları da değişiyordu. 1688 yılında ise para arzındaki yetersizlikten dolayı mankur basılmış, 1 mankurun 1 akçe üzerinden sonsuz ibra hakkı tanınması kalpazanlık faaliyetlerini hızlandırmış ve piyasaları altüst etmiştir. Bu yüzden 1691 yılında mankur tedavülden kaldırılmıştır.<br />
<br />
Ülke içinde muhtelif yabancı altın ve gümüş paralar yerli paralar ile birlikte piyasaya sürülüyordu. 17. yüzyılda osmani, şahi, pare, mangır, peniz, sikke-i hasene/şerifi adlı yerli paraların yanında sümün, zolata, babka, rub, yaldız/filori/efrenci, engürüs, esedi ve riyal adında yabancı paralar da piyasaya çıkarılıyordu.<br />
<br />
Osmanlı Devleti’nde para bir finansman aracı olarak kullanılıyordu. Darphanelerde kıymetli madenlerden ve eski sikkelerden para basılarak hem para arzı artırılıyor hem de darb hakkı adıyla alınan para darphanelere gelir sağlıyordu. Tahta yeni çıkan padişah eski paraları tedavülden kaldırarak kendi adını vererek yeni bastırıyordu. Elinde eski para olan kişiler paralarını darphaneye getirerek yenisiyle değiştiriyorlardı. Ayrıca paranın ayarında oynama yapılarak sikkeler küçültülüyor, aradaki değer kaybı devlet tarafından bir finansman yöntemi olarak kabul ediliyordu. Tağşiş işlemi bütçe açıklarını kapatmak amacıyla devletin ek para basması anlamına da geliyordu. Çünkü yapılan yeni düzenleme ile hem tedavüle çıkarılacak para miktarı artıyor hem de devletin kullanabileceği yeni bir fon oluşuyordu. 1775 yılında pay ve gelir ortaklığı senetleri anlamına gelen esham uygulaması başlatılmıştır. Bu uygulama temsili paraya geçişin ilk habercisi olarak kabul edilir. Senetlerin vergiye tabi tutulmak üzere piyasaya çıkarılması serbestti. İlk kâğıt para 1840 yılında piyasaya çıkarılmıştır. Piyasaya sürülen banknotların değeri hızla kaybolur. Esnaf ve köylü halk demir para kullanmayı tercih eder. Kaime denilen kâğıt para ile madeni para arasında fiyat farkı oluşur. Osmanlı para biriminin dış paralar karşısında değeri düşer.<br />
<br />
Kaime denemesi 1862 yılında son bulur. Sultan Abdulhamid dönemine gelinceye kadar kaime basımı yapılmaz. Osmanlı-Rus savaşının finansmanı dolayısıyla ikinci defa 1876-7'de kaime basılarak piyasaya sürülür. Bu kaimeler de kısa bir süre sonra piyasadan kaldırılır. Kâğıt para basma yetkisi kendisine devredilen Osmanlı Bankası I. Dünya Savaşı'na kadar sınırlı miktarda kâğıt para basar. 1915 yılında kaime üçünçü kez basılır. Bu kaimeler temsili para niteliğindedir. Çünkü altın karşılığı vardır ve ne zaman tedavülden kaldırılacağı bellidir. Ülkede istikrarlı bir para sistemi oluşturmak için 1844 yılında çıkarılan Kararnameye göre temel para birimleri olarak kuruş, 20 kuruş değerinde gümüş mecidiye ve 100 kuruş değerinde altın lira kabul edilir. Osmanlı parası ile yabancı paraların kur değerlerinde ise uzun bir dönem değişiklik gözlenmemektedir. Mesela bu tarihten I. Dünya Savaşı'na kadar İngiliz sterlini ile Osmanlı parası arasındaki değer eşitliği 1 İngiliz sterlininin 110 Osmanlı kuruşuna denk geldiği bir seviyede kalmıştır.<br />
<br />
1873 yılından itibaren gümüşün dünya piyasalarında değer kaybetmeye başlaması Osmanlı Devleti'nde 1/16 altın-gümüş değer eşitliğini geçersiz kılar. Devletin gelirlerinin gümüş para, giderlerinin altın para üzerinden yapılması hazine kayıplarına yol açar. Bu yüzden mecidiye basımına son verilir. 1881 yılında para birimi olarak Osmanlı altın lirası kabul edilir. Ancak gümüş fiyatlarının düşüklüğü sebebiyle tedavüldeki gümüş paralar gerçek değerinin altında işleme tabi tutulur. 20 kuruş değerindeki mecidiyeler hazinece 19 kuruştan işleme tabi tutulur. Sarraflarda ise daha düşük düzeyden işlem görür. 20. yüzyılda kuruşun Osmanlı lirasına oranla üç değişik değeri ortaya çıkar.<br />
<br />
Diğer taraftan değişik para birimlerinde çekilen darlık nedeniyle ufak paralar altın lira ve mecidiyeye oranlarından farklı oranlarda işlem görüyordu. Piyasaya yeterince ufaklık sürülememesi ve mahalli bazı darlıkların yaşanması da ufaklıkların değerini yükseltiyordu. Ticaret erbabı daima müşterilerine büyük para veriyor, halk ise alışveriş yapabilmek için elindeki parayı belli bir komisyonla sarraflara bozdurmak zorunda kalıyordu. İktisadi faaliyetlere, yöreye ve mevsimlere göre de ufaklık ihtiyacı değişiklik gösteriyordu. Mesela Bursa'da yumurta ticareti bu tür paraların değerini yükseltiyordu. Hazinenin bir araştırmasına göre ülkenin değişik bölgelerinde altın ve gümüşün 88 çeşit raici bulunuyordu. Yörelere göre de halkın rağbet ettikleri paralar değişiklik gösteriyordu. Yabancı paralar da ülke içerisinde serbestçe kullanılıyordu. Para sisteminin karmaşıklığı sebebiyle sarraflık kurumu iyice yaygınlaşmıştı.<br />
<br />
Para düzenini sağlamak amacıyla 1909 yılında kurulan komisyonun önerisi doğrultusunda 1916 yılında Tevhid-i Meskûkât Kanunu çıkarılır, 1 lira = 100 kuruş değer eşitliği benimsenir ve değer ölçüsü altın, para birimi kuruş kabul edilir. Ülkenin değişik yörelerindeki farklı para raiçleri kaldırlır. Ancak çıkarılan yasanın başarısı sınırlı kalır. Çünkü savaşla birlikte artan giderleri karşılamak için piyasaya sürülen kâğıt paralar madeni ve ufaklık paraların piyasadan çekilmesine sebep olur. 5 ve 20 kuruşluk olarak basılan kâğıt paralar da ufaklık sorununu çözmez. Aynı fonksiyonu görmesi için kısa bir süre sonra 1 ve 2,5 kuruşluk kâğıt ve aynı işlevi görecek 5 ve 10 paralık posta pulları çıkarılır. Bu durumda madeni paradan tamamen ayrılınmış kâğıt para sistemine geçilmiş olur. Cumhuriyet idaresi aynı sistemi devam ettirir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Darphane</span><br />
<br />
9. yüzyıldan sonra Ortadoğu ve Anadolu'ya yerleşerek farklı devlet ve beylikler kuran Türkler, bu beyliklerin bazı kasabalarında demir para basımı yapmışlar ve para basılan bu mahallelere de "Darphane" adı vermişlerdir.<br />
<br />
15. yüzyılın sonunda altın sultanini piyasaya çıkarılana kadar, Osmanlı sikkeleri yalnızca gümüş akçe ve bakır mangır idi. Akçe ya da akça temel para birimiydi. İlk akçeler Bursa, Edirne ve Marmara bölgelerinde üretildi ve basım yerleri belirtilmedi. Diğer Türkmen beyliklerinin sikkeleriyle birlikte piyasaya sürüldüler. Osmanlılar 15. yüzyılda Selçuklular ve İlhanlılardan esinlenerek, önemli ticaret merkezlerinde ve madenlerde çok sayıda darphane kurdular. Bu şekilde Osmanlının topraklarının yanı sıra akçenin tedavül alanı da genişlemiş oldu. 14'üncü yüzyıl sonlarında ve 15. yüzyıl başlarında akçe artık Bizans topraklarında ve Konstantinopolis'in içinde de kullanılmaktaydı. 15. yüzyılın son çeyreğinde, II. Mehmed'in 30 yıllık hükümdarlığı sırasında da 15 ayrı darphanede akçe basımı yapılıyordu. Darphanelerin üretim düzeyi kişilerin darphaneye getirdikleri veya devletin sağladığı değerli maden miktarına göre değişiyordu. Bu yüzden üretim düzeyleri büyük değişiklikler göstermekteydi. Ayrıca, bir padişah tahta çıktıktan sonra, devlet piyasadaki eski sikkelerin darphanelere getirilmesini ve yeni padişahın ismini taşıyan sikkelerle değiştirilmesini talep ediyordu. Bu işleme tecdid-i sikke (sikkelerin yenilenmesi) deniliyordu. Sayılarının çok olmasına rağmen merkezi devlet, darphaneleri yakından denetliyordu. Büyük kent merkezlerindeki darphaneler, genel olarak emanet sistemiyle devlet tarafından işletilmekte ve birer devlet memuru olan eminler tarafından yönetilmekteydi. Sahib-i ayar adı verilen bir görevli de teknik işlerden ve sikkelerin ayar ve ağırlıklarının devletin koyduğu standartlara uygunluğunun kontrolünden sorumluydu. Darphanelerin işleyişleri ve hesap defterleri devlet tarafından görevlendirilmiş yerel kadılar aracılığıyla da denetlemekteydi. Osmanlı darphanelerinde altın, gümüş ve bakır sikkelerin üretiminde kullanılan teknoloji, 17. yüzyıl sonuna kadar oldukça basitti. Isıtılmış bir parça metal iki kalıp arasına yerleştiriliyor ve yukarıdaki kalıba bir çekiçle vuruluyordu. Bu yöntemle alt ve üst kalıplar üzerindeki desenler sikkenin her iki tarafına da işlenmiş oluyordu. Kalıpların üretimi, boş metal parçalarının (pulların) veya alaşımlarının hazırlanması, çekiçle yapılan vuruşlar ve ortaya çıkan malın kalitesinin denetlenmesi, bu pulların ağırlıklarının ölçülmesi beceri gerektirmekteydi. Sahib-i ayarın denetimi altında çok sayıda usta zanaatkâr ve işçi önceden belirlenmiş görevleri yerine getirmekteydi. İstanbul'da gümüş ve bakır sikke üretiminde çalışanlar birkaç yüz kişiydi, diğer büyük darphanelerde bu sayı yüzü aşmaktaydı. Orta büyüklükteki darphanelerde çalışanların sayıları da 50'yi buluyor hatta geçebiliyordu. Taşradaki küçük darphaneler, uzmanlık gerektiren işler için sık sık büyük darphanelerden yardım almaktaydılar.<br />
<br />
Geniş bir coğrafyada sayılamayacak kadar çok merkezde para darp eden Osmanlı Devletinin bugüne kadar ele geçen nümismatik materyallerden tespit edilen ve sayısı 40'ı bulan para darp merkezlerinin başında Bursa, Edirne, Amasya, Erzurum, Konya, İzmir, Serez, Sofya, Şam, Bağdat, Tiflis, Mısır, Tunus ve Cezayir gelir.<br />
<br />
İstanbul'un fethinden sonra hızla genişleyen imparatorluğun para ihtiyacını karşılamak amacıyla halihazırdaki darphanelere ek olarak çeşitli mahallerde geçici yeni darphaneler kurulmuştur. Aynı şehirde Fatih Sultan Mehmet tarafından Beyazıt Camii civarında yaptırılan Darphane, Türk Darphanesi'nin kuruluşunun başlangıcı niteliğindedir. İlk kuruluşun kesin tarihini tespit eden bir belge yoktur bu yüzden Fatih'in burada kendi adına bastırdığı ilk Türk altının tarihi olan 1467 yılı Türk Darphanesinin ilk kuruluş tarihi olarak kabul edilebilir.<br />
<br />
Darphanenin ikinci kuruluşu, Sultan Üçüncü Ahmet zamandadır. 1723 yılında Simkeşhane'den Topkapı Sarayı sahası içinde bugüne kadar işgal ettiği binalara taşınıp faaliyete geçirilen darphane, 1832 yılında yeni atölyelerin inşa ve ilavesiyle genişletilmiş ve ayrıca darphane bahçesinde Hünkar dairesi yapılmıştır.<br />
<br />
İstanbul'daki bu darphane, devletin ana darphanesi olma özelliğini devam ettirmiştir. 1843 yılında diğer darphanelerin faaliyetine son verilmiş ve bu tarihten sonra yalnız İstanbul'daki darphanede para basılmaya devam edilmiştir.<br />
<br />
8 Temmuz 1967 tarihinde kurulan Darphane'nin üçüncü kuruluş projeleri ile ilgili hazırlık çalışmaları, 1953 yılında başlamıştır. Sonraki yıllarda madeni paraya olan taleplerin daha da yükselebileceği düşüncesi, yeni bir binanın inşası ve yeni makinelerin satın alınması ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Bu nedenle 1961 yılı ortalarında inşasına başlanan yeni darphane binası, yeni makinelerin alınmasıyla 1967 yılında hizmete girmiştir.<br />
<br />
1845 yılından itibaren Darphane, "evrak-sahihe"ye damga vurmak amacıyla kurulan Matbaa Müdürlüğü ile 1933 yılında birleştirilmiştir.<br />
<br />
2996 sayılı Maliye Vekâleti Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanun çerçevesinde Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü, 1983 yılına kadar Maliye Bakanlığı'nın ana hizmet birimi olarak hizmet vermiştir.<br />
<br />
Paranın bir diğer türü olarak kredi parası ortaya çıkmıştır. Kredi parası, malların ve hizmetlerin ödemesini yapmak için borçludan bir talepte bulunulmaktadır. Günümüzde ticarethaneler ve merkez bankaları tarafından imal edilen para krediye dayalı paradır ve bankalara karşı bir yükümlülüğü de içinde barındırır.<br />
<br />
20. yüzyılın başına kadar birçok ülkede para değerini, kullanılan para birimi birliğinde değerli metal, altın ya da gümüşün belirlenmiş miktarının değeri olarak tanımlayan para birimi standartları vardı. Bunlar genellikle Kurant sikkelerin basımı ve kullanımı ile bağlantılıydı. Diğer ödeme araçları talep olması durumunda dönemin ihraççıları tarafından, değerli metal miktarı takas yapılan ödeme aracının nominal değerine eşit olan Kurant sikkeleri ile değiştirilirdi.<br />
<br />
Birçok ülkede ilk olarak gümüş standartları vardı. Fiyatlar gümüş miktarıyla belirlenen para birimi birliğine göre verilirdi. Gündelik alışverişlerde hem gümüş kurant sikkeler hem de ayrıştırıcı sikkeler kullanılmıştır. Bu dönemde tedavülde olan altın sikkelerin, menkul kıymetler borsasının envanterinde okunabilen gümüş kurant para sürümü de vardı. Altın sikkeler ülke içinde “yüksek değerdeki” malların karşılığında ödenmesinde “özel para” fonksiyonuna sahipti ve yabancı ticaret ortaklarının ödemelerinde ticaret sikkesi olarak da iş görmüştür.<br />
<br />
Birçok sanayi ülkesi 19. yüzyılda altın standardına dönüş yapmıştır. Almanya’da banknotların teminatı kısmen altın, kısmen de en fazla 3 ay vadesi olan ticari senet yoluyla sağlanmıştır. Alman İmparatorluk Bankası, imparatorluk güvenceli banknotları ve ayrıştırıcı sikkelere talep üzerine ana kasasındaki para birimi sikkeleri ile değiştirmiştir. Özel Alman bankaları tedavüle çıkardıkları banknotların talep edilmesi üzerine sıkıntı durumunda bastıkları paralarla altın sikkeleri değiştirmişlerdir. Birinci Dünya Savaşı öncesinde seyreden para istikrarlı birimi durumları nedeniyle Almanya’da gündelik para akışında altın, kâğıt, ayrıştırıcı sikke ve banka parası arasında herhangi bir kur farkı bulunmuyordu. Bu dönemde devam eden istikrarlı döviz kuruyla altın standardı olan ülkeler arasında basılmıştır.<br />
<br />
20. yüzyılın başında çok sayıda ülke para birimi standardından vazgeçmiştir. Böyle bir standart yerine, merkez bankalarının, ücret seviyesinde bir istikrarı garantileyen para politikasıyla ilgili önlemler alınmıştır.<br />
Cumhuriyet Dönemi Madeni Paralar<br />
<br />
Cumhuriyet döneminin önemli para birimlerinden biri olan 10 para, 1940 yılına ait olmakla birlikte paranın ortası delik ve yazıları değişik şekillerdedir. Bugüne kadar bulunan ve bilinen 10 paraları sıralarsak şöyle bir durum ortaya çıkmaktadır: 1936 (N)-1936 (D)-1940 (N)-1940 (D)-1941–1942–1944 olmak üzere tam sekiz adettir. 1930-41-42 yılları dışında basılan paraların ve 10 paraların hepsi numune paralardır. 1936 yılı 10 parasına World Coins, 1982 baskısında (Numune para) işaretine rağmen 300 Dolar fiyat koydu.<br />
<br />
1951 Yılı 1 Kuruş’unun bazılarının önyüzünde, yazı ve tarih arasında kabarık bir nokta bulunmaktadır, yine bu serinin 1 ve 2,5 Kuruş’larının, aynı yılda basılmış olmalarına rağmen küçük delikli ve büyük delikli olanları mevcuttur. Keza 2,5 Kuruş’ların bazılarında ortadaki deliğin kenarları biraz kabartılarak çerçeveli hale getirilenleri vardır. Bu deliklerin merkezde olmayanları da mevcuttur. 1958 -1974 yılları arasında basılan bakır 5 Kuruş’larda önyüz yani ay-yıldız tarafı, modern paralarda olduğu gibi yukarıdan aşağıya çevrildiğinde doğru okunurken, bazılarında eski usuldeki gibi sağdan sola çevrildiği zaman doğru okunmaktadır, yani terstir. Yine 1974 yılı 5 Kuruş’larının bazılarında arka yüzdeki meşe palamudunun içi boş veya dolu görülmektedir.<br />
<br />
Bunların haricinde çift baskılar hemen her yılın her çeşit parasında bulunmaktadır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Cumhuriyet Döneminin İlk Madeni Parası</span><br />
<br />
Cumhuriyet döneminin ilk madeni parası, 1924 yılında çıkarılan 10 ve 5 kuruşluklar ile yüz paradır. Harf devrimi o dönemde daha yapılmadığı için yazı ve rakamlar Arap harfleriyle basıldı. Bunları bir yıl sonra çıkarılan nikelden yapılmış 25 kuruşluklar izledi.<br />
<br />
Latin harfleriyle basılmış ilk madeni para 1934 yılında 830 ayar gümüş olan 100 kuruş değerinde tedavüle çıkarıldı. 718000 adet basılan bu paralar çok beğenildi. Üzerinde yer alan Atatürk portresi Londra darphanesinin ünlü gravürcüsü Medkaley tarafından yapılmıştır. Fakat çok kısa bir süre içinde sahteleri bastırıldı. O yıllarda para çok değerli olduğundan bir liranın dahi sahtesi bastırılıyordu. Bunun üzerine bu para kaldırılarak başka kalıplara basım yoluna gidildi.<br />
<br />
Cumhuriyet döneminin ortası delik ilk madeni parası 1947 yılında piyasaya çıkarıldı. Pirinçten yapılan bu paralar bir kuruş değerindeydi. Bunu daha sonra 1948 yılında çıkarılan ortası delik 20 paralar izledi. Bazı kaynaklarda belirtildiğine göre bu paradan (20 para) sadece 150 adet basılmış sonradan basımından vazgeçilmiştir. Bu özelliği nedeniyle bugün en çok aranan paralar sıralamasında yer aldığı belirtilen paralar arasında olduğu söylenmektedir.<br />
<br />
Cumhuriyet döneminin kenarları tırtıklı tek parası 1938 yılında çıkarılan madeni bir kuruşluklardır. Nikel ve bakır karışımından yapılan bu paraların kenarları 12 dilimlidir. Osmanlı döneminde ve cumhuriyetin ilk yıllarında kullanılan on paraların ömrü, 1942 yılında son buldu. Alınan bir kararla bu paraların basımı durduruldu. Bunu 20 paralar izledi. Bir ve beş kuruşlar 1977 yılına kadar hâlâ piyasadaydı. 25 kuruşlar 1979’da, 50 kuruşlar ise 1980’de tarihe karıştı. Cumhuriyet tarihinin 2,5 lira değerindeki ilk madeni parası 1960 yılında, 5 liralığı ise 1974 yılında çıkarıldı. Cumhuriyetin 75. yılında ise en büyük madeni para 50.000 lira oldu. 2004 yılında 250.000 lira olan madeni paralara 2005 yılından bugüne kuruşlar hâkim oldu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Madalyonlar</span><br />
<br />
Nümismatik, madalyon olarak, Roma’nın saygı ya da ödüllendirme törenlerinde kullanılan özel sikke dökümlerini betimlemektedir. “Madalyon” tam anlamıyla gösterişli şekilde süslenmiş, büyük ebatlardaki sikkeler anlamına gelmektedir. Madalyonlar yoğun şekilde geç imparatorluk döneminde kullanılmıştır. Bu yıllardan çok az sayıda madalyon kalmıştır.<br />
Madalyonların Ayırt Edilmesi<br />
<br />
Sikke basmak devletin bir ayrıcalığı olduğu için madalyonlar özel kişiler tarafından basılabilmektedir. Ödeme aracı olarak öngörülen damgalar her zaman madalyonların yerine kullanılabilmektedir. İkisinin ortasında yasal ödeme arcı olan “sikke taklidi” çeşitleri bulunmaktadır; fakat bu sikkeler özel firmalar tarafından uluslararası koleksiyonculuk pazarı için basılmaktadır. Ayrıca gerçeklikte de para değerine de sahip değildir. Bunun yanı sıra “Acil durum sikkeleri” ve Jeton’lar gibi sikke benzeri damgalar da bulunmaktadır. Bu sikke türleri yetkili devlet makamları tarafından basılmamıştır, fakat ödeme aracı olarak kullanılabilmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Taler</span><br />
<br />
Taler (eski yazımı: Thaler; İsveççe/Norveççe: Daler; Hollandaca: Daler; sonraki dönemlerde: Daalder; İtalyanca: Tallero; İspanyolca: Tálero; Portekizce: Dolera; İngilizce: Dollar; Çekçe/Slovakça: Tolar; Macarca: Tallér; Beyaz Rusya dilinde: Талер, Таляр) ilk zamanlar Guldengroschen olarak adlandırılan önemli bir Avrupa altın sikkesi idi. Daha sonra Taler denince akla 1 Çekül’den daha ağır olan çok sayıda Büyük Gümüş Sikke gelmeye başladı. Taler, 16. yüzyılın imparatorluk hükmüyle birlikte büyük bir önem kazandı. Bunun sonucunda Taler, Gulden’in (Hollanda’nın standart para birimi) yanında İmparatorluk Taleri olarak imparatorluğun resmi para birimleri arasına girdi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Taler’in Yayılışı</span><br />
<br />
Joachimsthaler tüm Almanya’da İmparatorluk Taler’i olarak kullanıldı. Avusturya’da da 1909 yılına kadar kullanılmıştır. Eski adıyla “Avusturya Hollandası” olan, günümüzdeki Belçika ve Lüksemburg bölgesini içine alan bölgede Kronentaler ortaya çıkmıştır. Danimarka ve İsveç’te 1874 yılı sonuna kadar Speziestaler (Özel Taler) ve Reichstaler (İmparatorluk Taleri), yani Reichsbanktaler (İmparatorluk Bankası Talerleri) olarak kullanıldı. Kısa süre sonra “Christian-Taler”i ortaya çıktı. Gösterişli ve güzel dış görünüşüyle bu Taler günümüzde hâlâ en çok beğenilen ve aranan demir paralardan biridir.<br />
<br />
Taler, Amerika Birleşik Devletleri’nde Dolar adı altında kullanılmaktadır.<br />
<br />
Avusturya’da 1753 yılından itibaren İmparatorluk sikke yerleri olan Günzburg’da, üzerine Kraliçe Maria Theresia’nın (1740’dan 1780’a kadar) resmedildiği Maria-Theresien-Taler’i basılmış ve bu sikke dünya çapında büyük bir tanınmışlık derecesine ulaşmıştır. Bu sikke Avusturya’da 1858 yılında tedavülden kaldırıldı. Fakat ticaret sikkesi olarak (üzerindeki 1780 tarihi değişmeden) 20. yüzyılın ortalarına kadar Arabistan’da ve Etiyopya’da kullanılmaya devam etmiştir. Maria-Theresien-Taler’i bugüne kadar dünyada en sık görülen gümüş sikkedir ve bugüne kadar koleksiyoncular için basımına devam edilmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tarihçe</span><br />
<br />
Taler, 1484/86 yılından beri Hall in Tirol’de (Avusturya) basılan bir gümüş sikkeydi. “Taler” ismi tahminen Inntal’deki ilk basım yeri olan Burg Hasegg’in konumundan dolayı verilmiştir. Gümüşü, Fugger’lere ve Paumgartner’e ait olan ve ortaçağın en büyük gümüş madeni olan Schwaz gümüş madeninden elde edilmiştir.<br />
<br />
Ayrıca 1500 yılından beri Saksonya’da dökülen Altın Groşen, Taler’in yaratıcısı olarak kabul edilir. Bu sikke aynı zamanda Klappmützentaler (Tepeli Damga Taler’i) olarak da adlandırılır. Bohemya’nın Joachimsthal şehrinde, 1519 ile 1528 yılları arasında çok miktarda gümüş keşfedilmesinden sonra Schlick’in hükümdarları tarafından bastırılan bu Altın Groşen’ler fazla kullanıldığı için bu sikkeler kısa sürede Joachimsthaler ismini alır. Daha sonra da daha yalın bir hal alarak Thaler/Taler olur. Joachimsthaler Altın Groşen’ler 1 ons (3 gram) ağırlığındadır ve Schlick hükümdarlarının armalarını, Bohemya aslanlarını ve kutsal Joachim’in resmini taşır. 1566 yılından 1750 yılına kadar İmparatorluk Taler’i olarak bu sikke 25,984 gramlık saf gümüş içeriğiyle resmi para birimi niteliği taşır. Örn. Kutsal Roma İmparatorluğu’nun hesaplama sikkesi olarak Avusturya’da, kısa süre sonra da güney Almanya ve Saksonya’da bu sikkenin yerini Konventionstaler (Gelenek Taleri) (Saf Mark gümüşten 10 Taler, yaklaşık 235 g) almıştır. Prusya Reichstaler’i (İmparatorluk Taler) 1871 yılı sonuna kadar hemen hemen tüm kuzey Almanya’nın para birliğini oluşturmaktaydı ve ilk olarak 24 Groşen’e, ardından da 1821 yılından itibaren 30 gümüş Groşen’e bölünmüştür.<br />
<br />
Avro’nun yürürlüğe girişine kadar “Taler” kelimesi halk arasında bazen 5 Mark madeni paranın, bazen de 3 Mark kâğıt paranın tanımında kullanılmıştır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Yeniçağ</span><br />
<br />
Demir para kullanımı Yeniçağ’da, Taler biriminin ortaya çıkmasıyla başlar. İlk olarak 1486’da ilk dük Sigismund (Tirol) hâkimiyetinde, Uncialis ya da Guldiner olarak büyük bir gümüş sikke dökülmüştür. Bu sikke Bohemya’nın Joachimshall kentinde dökülen, ileri yüzyıllarda Taler için bir örnek teşkil etmekteydi. Taler daha önceki sikke türlerinin tüm örneklerinin yerine geçen ilk örnektir. Kullanımı tüm devlet topraklarına yayıldığı için, her bir devlet başkanı teknik ve sanatsal anlamda büyük bir kaliteye ulaşan sikke ustalarına bireysel bir düzenleme yetkisi verdi. Ayrıca ara sıra “çok katlı Taler” de döküldü. 17. yüzyıldan itibaren sikkeler üzerine yeni bir motif olan şehir görüntüleri basılmaya başlandı.<br />
<br />
Talerler arasında küçük demir paraların büyük çoğunluğunun madde kalitesi bakımından gitgide kayba uğradığı görüldü. Bu gelişme otuz yıl savaşı (1618 – 1648) sırasında ortaya çıkan dolandırıcılık anlayışı ile doruk noktasına ulaştı. Ayrıca 17. yüzyılda geç antik dönemden bu yana ilk kez bakır para döküldü. Daha büyük para miktarlarının dolaşımı için ise altın Dukat’lar üretildi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Metotlar</span><br />
<br />
Nümismatiğin metotları dar anlamda Sikke ile bağlantılıdır; diğer yöntemsel girişimler para tarihi ile ilgili sorgulamalardan yola çıkmaktadır.<br />
<br />
Sikke’ler aynı formlarıyla büyük ölçüde günümüze kadar gelmiş kitle ürünleridir. Bu bakımdan seramiğin arkeolojik buluntu türlerine benzerler.<br />
<br />
Bu yüzden, her Sikke’nin, üretim şekli itibarıyla, usulsüzlüklere karşı önlem niteliğinde bazı özel işaretleri (basım hataları, materyal hataları, şekilsizlikler) bulunur.<br />
<br />
Sikke dökümünün asıl dizisinin yeniden üretilmesini sağlayan en önemli Nümismatik metodu ise damga analizidir. Bu analizde her sikkenin ön ve arka yüzlerinde iki ayrı damga olup olmadığı incelenir.<br />
<br />
Çekiç dökümünde üst ve alt damga olarak kullanılan her iki damga, farklı oranlarda yıpranır. Üst damga alt damgaya nazaran genellikle daha önce değiştirilmelidir. Bu durum farklı “Damga Kombinasyonlarına” neden olur: Farklı kombinasyonlar birbirleri ardına gelerek damga zincirleri oluşturur ve bu her bir Sikke’nin üretiminde yeniden sıraya uygun bir hal alır. Damga analizi ilk olarak 19. yüzyılda Friedrich Imhoof-Blumer tarafından Yunan Nümismatiği’nde kullanılmıştır. Bugün de bu teknik, isimsiz Sikke’lerin yazımında kullanılmaktadır.<br />
<br />
Bunun yanında tipoloji ve şekil analizi, Sikke çeşitlerinin kronolojisini ve benzerliklerini saptamak için önemli metotlardandır. Bu ilk basılan paraların, sadece çok azının bugüne kadar gelebilmiş olması tüm bu metotların kullanımı dâhilindedir; Sikke buluntularından yola çıkılarak yapılan tahminler, bugün ilk Sikke’lerin yaklaşık % 10’dan daha fazlasının elimizde olduğunu ortaya koymaktadır. Para ekonomisinin nesnesi olarak, ağırlıkları belirli bir öneme sahip değerli metal Sikke’ler bulunmaktadır.<br />
<br />
Metroloji, sorunların mümkün olduğunca çok sayıdaki tek tek ağırlıkların listelere alınması yöntemiyle, hangi ağırlık ölçütünün elde edilmeye çalışıldığı konusuna yönelmiştir.<br />
<br />
Günümüzde, Sikke metallerinin nereden geldiğine ve Sikke politikasının sorunlarına ilişkin bilgi veren metal analizi gibi bilimsel araştırmalar hâlâ revaçtadır (Devalüasyon durumunda saflık oranındaki değişiklikler gibi).<br />
<br />
Buluntu Sikke’leri inceleyen nümismatik, Sikke buluntularının farklı kategorileri formunda daha çok grup Sikke’ler üzerinde araştırma yapmakta, tek tek Sikke’leri nadir durumlarda incelemeye almaktadır. Para dolaşımı ve ekonomi tarihi, ulaşım tarihi ve ticaret tarihinin sorunları doğrultusunda Sikke türlerinin coğrafi yayılımı ve bölümlemelerini araştırır (Ekonomi bölgeleri, Ticaret ve Ulaşım yollarının çöküşü vb.).<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Araştırma ve Kuram</span><br />
<br />
Nümismatik, 19. yüzyıldan beri bir uzaklaşma süreci nedeniyle tipik bir Müze Bilimi halini almıştır. Çünkü mantıklı çalışma genellikle sadece kaynak materyallerin yanında mümkündür (Bernd Kluge). Büyük kamusal Sikke koleksiyonları bu yüzden araştırmanın merkezini oluşturmuştur. Londra Britisch Müzesi, Paris Louvre Müzesi, St. Petersburg Hermitage Müzesi ve New York Metropolitan Müzesi’nin yanında, ayrıca Berlin Devlet Müzeleri Sikke Galerisi (Prusya Kültür Mirası) ve Viyana’daki Sanat Tarihi Müzesi'nin Sikke galerisi de dünyaca ünlü ve önemli Sikke koleksiyonlarından sayılır. İsviçre’de bunlarla karşılaştırılabilecek büyüklükte bir koleksiyon yoktur, fakat orta ve daha küçük boyutta çok sayıda Sikke galerisi bulunur.<br />
<br />
Bunun yanında, alanlarının uzmanı olan kişiler, araştırmaya genellikle ayrıntılı çalışmalarla ya da Sikke kataloglarıyla büyük katkılar sağlamaktadır.<br />
<br />
Modern yöntemlerle disiplinler arası çalışan Nümismatik sadece Sikke’lerden değil, yazılı kaynakları ve Sikke buluntularını da içine alan çok çeşitli kaynaklardan yararlanır. Sadece müzeler değil, üniversiteler ve üniversite dışındaki bilim yapılan alanlar da Nümismatik’den yararlanır. Özellikle Almanya için etkili bir şekilde çalışan, verimi artıran çok sayıdaki büyük enstitüler için de, Federal Almanya şehirlerindeki Nümismatik komisyonları koordinasyonlu bir şekilde bilimsel organizasyonlar ve uzun vadeli projeler için çalışmaktadır. Üniversite eğitiminde Nümismatik, tarih bilimleri alanına yardımcı bir alan olarak görülür ve bu doğrultuda üniversitelerde tarih ve klasik eskiçağ bilimleri bölümünde kullanılır. Nümismatik bugüne kadar kıyıda köşede kalmıştır; bir örnek olarak Alman dilinin kullanıldığı bölgede Nümismatik için sadece tek bir kürsü vardır (Viyana’da). Yüksek öğrenim mimarisinin yerleşmesinin etkisiyle Avrupa’da mimari alanda eğitime başlama kapsamında Nümismatik anabilim dalı 2008 yılından beri, dünyada ilk ve tek yan dal olarak Viyana Üniversitesi’nde açılmıştır.<br />
<br />
Günümüzde birçok yerde Nümismatik çalışmak mümkündür. Farklı üniversitelerde, Almanya’da Berlin, Dresden, Göttingen, Marburg, Münih, Münster ve Tübingen’de düzenli eğitim hizmetleri mevcuttur. Münih’te bu alanda yüksek lisans ya da doktora yapma imkânı vardır. Köln’de de yan dal olarak yüksek lisans yapılabilmektedir. Frankfurt’taki Johann Wolfgang Goethe-Üniversitesi’nde, Roma kültürü ve tarihi ile ilgili kürsüye, Eskiçağ Nümismatiği de dâhildir. İsviçre’de de Basel ve Zürih, Avusturya’da Viyana ve Salzburg üniversiteleri de bu gruba dâhildir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tarih</span><br />
<br />
Roma biyografi yazarı Suetonius’un (MS 69-140) betimlemelerine baktığımızda, imparator Augustus (MÖ 27 - MS 14) 2000 yıl önce “krallığa ait sikkeleri ve yabancı ülkelerin Sikke’lerini” biriktiren ilk kişilerden biridir. Roma dönemine ait başka koleksiyonculara ve koleksiyonlara ilişkin açıklamalar da bulunmaktadır; sanat eserlerinin aksine bu dönemde Sikke koleksiyonculuğunda estetik zevk ön planda değildir.<br />
<br />
Sikkeler üzerine bilimsel anlamdaki araştırmalara ilişkin ilk girişim 14. ve 15. yüzyıllara dayanmaktadır. Bu dönemden şair Petrarca ve Piskopos Stefan Mathias von Neidenburg ilk akla gelenlerdir. O zamanlar söylendiği gibi “Tüm ülkelerin Sikke’leri” ve tarihi Sikke’lerin kapsamlı koleksiyonuna sahiplerdir. Almanya’da, Duka’lar ciddi anlamda ilk Sikke koleksiyoncularındandır.<br />
<br />
Münih’teki Devlet Sikke Koleksiyonu, Dresden’deki Sanat koleksiyonuna bağlı Sikke arşivi, Württemberg şehir müzesinin Sikke arşivi ve Berlin Sikke Arşivi gibi büyük Sikke müzeleri, kendi bünyelerinde eski Duka’lardan miras kalan koleksiyonlara dayanır. 19. yüzyılın ilk yarısında, yeni oluşan tarih topluluklarının bir uzantısı olan ve araştırma için oldukça önem kazanan bölgesel Sikke arşivleri ortaya çıkmaya başlar.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Günümüz Gelişmeleri</span><br />
<br />
Günümüzde ödemelerde sikkeler ve banknotların artık maddesel değerleri ön planda değildir ve istendiği zaman değerli metallerle takas edilememektedir. İtibari paralar buna örnektir. Artık geçerli olan Kurantgeld değil kredi parasıdır; fakat sikkelerin değer incelemelerinde üretim maliyetiyle madde değeri birbiriyle karıştırılmamalıdır. Buna en iyi örnek imalatında yaklaşık 2 fenik tutan fakat madde değeri olarak 1 feniğin de altında gelen 1 Alman fenik parasıdır. Kurant sikkelerinde önceleri oldukça az miktardaki üretim ve alaşımlama masrafları, bu sikkelerin nominal değerleriyle karşılaştırıldığında oldukça az taleple karşılaşılıyordu; altın sikkelerde %1in altında Thaler’lerde ise maksimum %3gelmekteydiler. Ayrıca bkz. Seignorage (devletin metal para basımında sağladığı kâr).<br />
<br />
Değerli maddeden yapılmış, bankalardan alınan modern sikkeler dendiğinde söz konusu olan kurant sikkeler değildir, çünkü bu sikkeler ödemelerde kullanılmamakta aksine yalnızca yatırım yapan kişiler (külçe sikkeler) ya da koleksiyoncular tarafından ilgi görmektedir. Bu sikkeler genellikle kendi madde (altın-platin) değerlerinin altında bir değere sahip bir para biriminin nominal değerini taşırlar. Enflasyon ve/ya da madde fiyatı artışlarıyla bir scheide sikke yıllar geçtikçe yavaş yavaş küçük sikke değerleri oluşumuyla, sikke maddesini ucuzlatma yoluyla (Bakır alaşım yerine alüminyum kullanılması gibi), saf içeriğin azaltılması ya da küçük sikke boyutlarının unutulmasıyla farklı ülkeleride kullanıma giren bir “kurant sikke”ye dönüşebilir. Örnekler: 1957 yılından sonraki İngiliz çeyrek peni (1/4 d) sinin kaybı, İsveç’teki 1 ve 2 Rappen (bir frakın yüzde biri)’in kaybı, 5 şilin sikkenin 1968 yılından sonra Avusturya’da gümüşten, bakır-nikele dönüşmesi, 1975 yılından sonra 5 Markın gümüşten, nikel/bakır-nikel kaplamasına dönüşmesi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kredi Parası</span><br />
<br />
Kredi parası, mal edinmek ve hizmet almak için kullanılan bir değer karşılığıdır. Scheide sikkeler, banknotlar, banka parası ve elektronik paralar kredi paralarından birkaçıdır ve onu tedavüle çıkaran bankalar için bir değer karşılığıdır. Kredi paralarının kabulü, paraları tedavüle çıkaran bankaya ya da yasal talimatlara göre şekillenir. Yasal talimatlara göre kabul edilen bu kredi paraları İtibari para (yalnız hükûmet kararına dayanan kâğıt para) olarak tanımlanır.<br />
Para değeri<br />
<br />
Para değeri yasal bir ödeme aracının (para birimi) nominal ya da itibari değeri anlamına gelmektedir ve böylece mal ve para takasında devlet bankası tarafından saptanan kendi değerini tanımlamaktadır. Bu şekilde paranın alım gücüyle eşdeğer tutulan piyasa değeri arasındaki ayrım yapılmış olur.<br />
<br />
Özellikle Gümüş külçeler (metal) ya da sikkeler gibi koleksiyon nesnelerinin nümismatikçiler ya da yatırımcılar için değerli olmalarının nedeni yalnızca metallerinin yüksek değerde olması değildir. Mal değeri genellikle bu nesnelerin yasal ödeme aracı olarak itibari değerlerini de artırmaktadır. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Vedat Bayır ile kâğıt-madenî para koleksiyonu ve koleksiyonculuk üzerine hasbihal ettik.</span><br />
<br />
Koleksiyoner Vedat Bayır İle Kâğıt Para Koleksiyonu Üzerine…<br />
Vedat Bayır ülkemizin önde gelen kâğıt para koleksiyoncularından biri. Koleksiyonunda 25 bini kâğıt; 10 bini madenî olmak üzere toplam 35 bin para bulunan Vedat Bayır kâğıt para koleksiyonculuğumuzun otorite şahsiyetleri arasında yer alıyor.<br />
Vedat Bey ile Feriköy Antika Pazarı'nın duayen esnafı Yaşar Özkaymak' ın tezgâhında tanıştık ve okumakta olduğunuz mülakat böylelikle ortaya çıktı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Koleksiyon merakınız nasıl başladı?</span><br />
<br />
7-8 yaşlarımdaydım. Fransa’dan,  Almanya’dan gelen akrabalarımın ve yakınlarımın verdiği yabancı paraları hep biriktirdim. Kapalıçarşı'da bulunan tanıdıklarımıza giderken mutlaka çınar altına uğrardık, orada çeşitli paralar görürdüm. O şevkle başlayıp halen devam ediyorum.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Nasıl devam ediyor?</span><br />
<br />
Günümüzde günlük koşuşturmamız hayli fazla Çeşitli müzayedeleri takip ederek ve koleksiyonculuğu neredeyse meslek edinmiş yurt içi ve yurt dışındaki arkadaşlarla, koleksiyonerlerle irtibatta kalarak devam ettirmeye çalışıyorum.<br />
<br />
Koleksiyonunuz hakkında bilgi verir misiniz?<br />
Koleksiyonumda Osmanlı İmparatorluğu son 6 padişah döneminde kullanılmış olan kâğıt ve madeni paraları ve çeşitli ülkelerin paraları bulunmaktadır. Bunları nadirlik derecesine göre sınıflandırarak özel föylerde saklamaktayım.<br />
Koleksiyonumda yaklaşık olarak 25 bin adet kâğıt para ve 10 bin adet madeni para bulunmaktadır. Koleksiyonumda bulunan bazı paralar şu anda hatırı sayılır derecede çok nadirdir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Koleksiyonunuzu nasıl yönetiyorsunuz?</span><br />
<br />
Koleksiyonumda olan bazı paralar hiç farkında olmadan bakıyorsunuz 20-30 adet olmuş. Haliyle bunları takas yoluyla veya satarak daha iyi, daha kaliteli ve az bulunur paralara dönüştürüyorum.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KATALOG FİYATLARINA BAKARAK DEĞER TESBİTİ YAPMAK DOĞRU BİR YÖNTEM DEĞİL</span><br />
<br />
Türkiye’deki tarihi kâğıt ve madeni paraların bir piyasası/otoritesi var mı?<br />
Ülkemizde belirli bir piyasası yok; hele ki günümüzde sosyal medya üzerinden aşırı kâr amacı güderek; daha doğru söylemek gerekirse "aldatma" amacıyla koleksiyon ürünleri satanlar buna ön ayak olmuşlardır. Katalog fiyatlarına bakarak değer tespiti yapmak da bana göre doğru değildir.<br />
Kapalıçarşı'da bulunan Şerif Ortaç, Orhan Meletlioğlu, Daniş Hoca (Tarihçi), Timuçin Çetinkaya, Mehmet Çetin ve Samed Bey'i de unutmamak gerekir. İsimlerini andığım zatları otorite olarak sayabiliriz.<br />
<br />
Osmanlı kâğıt paralarını ve madeni paraları nerelerden temin ediyorsunuz?<br />
Bilindiği üzere Osmanlı İmparatorluğu son 6 padişah kâğıt ve madeni paraları her hangi bir izne tabi olmadan alınıp satılmaktadır. Bunları genellikle müzayedelerden, elinde fazlası olan çevremizdeki arkadaşlardan, eş ve dosttan temin etmeye çalışırız. Bazen de aşırı uçuk fiyat verenler de oluyor.<br />
<br />
Koleksiyonerler nezdinde bir kâğıt paranın baha etmesi için hangi özellikleri haiz olması gerekir?<br />
Paranın değerli olması için kondisyonuna ve nadirlik durumuna bakılır. Koleksiyonerler nezdinde paralar,  temiz; çok temiz; çok çok temiz; çil altı; çil olarak tasnif edilir. Kondisyonlara bir de + ve - değerlendirmelerini ekleyerek kullanıyoruz, fakat bu  uluslararası numismatik değerlendirmede kullanılmıyor. <br />
<br />
Nadirlik için bir paragraf açalım dilerseniz....<br />
Tabii ki İbrahim Ethem Bey. Nadirlik ise paranın baskı adedinin ve günümüze gelen sayının azlığını ifade eder, para ne kadar az kaldıysa nadirlik o kadar artar. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BİZİM PARALARIMIZ DA NÜMİZMATİK LİTERATÜRÜNDE YER ALIYOR</span><br />
<br />
Türkiye Cumhuriyeti ve yabancı paralar nasıl değerlendiriliyor?<br />
Farklı şekilde değerlendiriliyor. TC kâğıt paralarında, çeşit fazla, harf seçenekleri de bir hayli çoktur. Nümizmatik literatüründe övünerek söylemek gerekirse bizim paralarımız da yer almaktadır.<br />
<br />
Altın, gümüş ve bakır paralarda durum nasıl?<br />
Altın her zaman için değerini korumaktadır, kondisyon ve nadirliğine göre fiyat değişmektedir. Bu diğer metal paralar için de geçerli olsa da altın para gibi değildir, tamamen arz-talebe bağlıdır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">HATIRA PARALARIN KIYMETİ MAALESEF PEK BİLİNMİYOR</span><br />
<br />
Hatıra paralar için neler söylemek istersiniz? Hatıra paraların değeri hangi kriterlerle belirleniyor?<br />
Hatıra paralar her hangi bir olayı anımsatması amacıyla altın, gümüş ve çeşitli madenlerden  üretilen ve de kağıt olarak basılan paralardır. Örnek olarak vermek gerekirse 15 Temmuz için sınırlı sayıda basılanlar gümüş hatıra parasıdır.<br />
Hatıra paraların varlığı pek bilinmiyor. Bence bu paraların hepsi birer tarih taşıyor. Hepsinde bir anı var. Bu paraların değeri baskı adedi, kullanılan metalin değeri, olayın önemiyle arz-talebe bağlı olarak değişmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Yabancı paralarda durum nasıl?</span><br />
<br />
Yabancı paralar, özellikle Avrupa sömürgelerine ait olanları kondisyon ve nadirliklerine göre yoğun talep görmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bu talebi nasıl izah ediyorsunuz?</span><br />
<br />
Bunun nedeni çok renkli görsellerinin olmasıdır. Maalesef bu görsellik ve renklilik bizim paralarımızda bulunmamaktadır. Öyle yabancı paralar var ki biriyle bile rahatlıkla o fiyata lüks araba alabilirsiniz.<br />
<br />
Para koleksiyonu yapmak isteyenlere tavsiyeleriniz nelerdir? Nereden ve nasıl başlamalılar?<br />
Para koleksiyonu yapmak isteyenlerin işi oldukça basit aslında, çünkü hemen her ülkenin parası şuan bulunmaktadır. Beğendiğiniz ürünü, pahalı bir koleksiyon ürünü görmemek gerekir, tabii ki aşırı pahalı olmamak kaydıyla.<br />
Koleksiyon yapacaklar önce bütçelerini sarsmayacak paralarla başlamalılar. Bunun için bizim gibi kişilerden; nümizmatik derneklerinden bilgi alabilirler. Her daim bilgi vermeye yardımcı olmaya hazırız. Benimle irtibata geçerlerse yardımcı olmak isterim.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PARALARINIZI ASLA YIKAMAYINIZ</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sizin ilave etmek istediğiniz hususlar nelerdir?</span><br />
<br />
Paralarınızı asla suyla yıkamayın, nemli bezle silmeyin, kimyasal maddelerle yıkamayın. Bunlar paranın doğallığını, güzelliğini bozar, aynı zamanda değerini düşürür. Eldeki nem ve yağlanma bile paranın değerinin düşmesine sebep olabilir. Bu nedenle madeni paralar hava alışverişini engelleyen, yapışkanlı karton kapamalar içerisinde, kâğıt paralarda asidi alınmış föylerde ve genellikle kasetli klasörlerde saklanmalıdır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Son olarak okuyucularımıza nasıl bir mesaj iletmek istersiniz?</span><br />
<br />
Koleksiyonculuğun özellikle çocuklarımıza aşılanmasını tavsiye ederim. Koleksiyoncu olan bir kişi koleksiyonunu düzenler, korur, temizler, tasnif eder ve diğer işlemleri öğrenir. Bu yüzden yaşamındaki diğer işlerde de aynı şeyleri yapar. Bunu yaparken kendisi de farkında olmaz.<br />
Diğer bir konu ise koleksiyon yapan kişinin insanlarla sürekli iletişim halinde olmasıdır. Koleksiyonculuk sayesinde birçok Türk ya da yabancı kişi ile iletişim kurulabilir. </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Pul Koleksiyonculuğu Pul Defteri Pul Maşası Nedir?]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=8773</link>
			<pubDate>Tue, 10 Mar 2020 10:11:08 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=8773</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Pul Koleksiyonculuğu Pul Defteri Pul Maşası Nedir?</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Pul Nedir? </span><br />
<br />
Pul, yakın geçmiş tarihte postaların ödendiğini göstermek amacı ile kullanılan bir tarafı zamklı ve diğer tarafı tematik bir şekilde çalışılmış bir tür dantelli etiketti. İlk olarak dünyada İngiltere tarafından 1840 yılında kullanılmaya başlanan pullar (hemen sol aşağıda görünmektedir.); tarihsel, coğrafi, sanat ve dünya kültürleriyle ilgilenen her yaştan insan için artık bir hobi ürünü olmuştur. Ülkemizde ise pul Osmanlı Devleti tarafından ilk olarak 1 Ocak 1863 yılında basılarak kullanılmaya başlanmıştır. Daha önceleri ise devlet mühürleri kullanılmaktadır. <br />
<br />
Posta pullarını ve posta pullarıyla ilgili zarfları ve benzeri nesneleri toplama ve biriktirme işlemine pul koleksiyonculuğu böyle koleksiyon yapan kişilere ise pul koleksiyoncusu denir. Dünyada günümüzde yüz milyon civarında pul koleksiyoncusu olduğu tahmin edilmektedir.<br />
<br />
Pul koleksiyonculuğu, pulları inceleyen bilim dalı olan filateli ile karıştırılmamalıdır. Her ne kadar filateli, pul koleksiyonculuğunu da içinde bir alt dal olarak barındırsa da pul koleksiyonculuğundan ibaret değildir. "Pul koleksiyonculuğu" yerine filateli kelimesinin kullanımı yaygın bir hatadır.<br />
<br />
Pul artık bir koleksiyon türü olup, koleksiyonu en çok yapılan ürünlerden birisi olmuştur. Hem toplanması açısından kolay hem de giriş maliyetinin düşük olması (pulun temasına göre değişebilir)’dan dolayı tercih edilmektedir. Pullar; Sürekli Pul, Anma Pulu, Resmi Pul, Uçak Postası Pulu gibi cinslere ayrılır. Damgalı ve Damgasız olarak koleksiyonculukta yapıla bilinir; ama damgalı pulların ne yazık ki günümüzde çok yüksek bir değeri yoktur. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Filateli/Filatelist Kavramı </span><br />
<br />
Filateli pul ile ilgili olan uğraşa, filatelist ise bu işle uğraşan kişiye denir. Filatelist, pul, ilk gün zarfı, özel gün damgası, antiye, posta tarihi gibi alanlarla da ilgilenir.  <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Pullar Nasıl Korunur?</span><br />
<br />
Pullar kesinlikle çıplak el ile temas etmemeli ve pul maşası ile taşınmalıdır. Nemli ortamlardan uzak tutulmalı ve koruyucu asitsiz kılıflar içinde saklanmalıdır.  Bununla birlikte pullar için özel olarak üretilen pul defterleri pullar için idealdir.  <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Pul Defteri</span><br />
<br />
Pul Defterleri, genellikle iki boyut olarak üretilmiştir. Küçük Boy olanlar ortalama bir A5 not defteri boyutundadır. Diğeri ise büyük boy dediğimiz A4 Kâğıt büyüklüğünde olan pul defterleridir. Yaprak sayısına göre değişen bu defterler, kasetlik ve dış kapağının tasarımına göre de değişiklik göstermektedir. İçleri genellikle 9 bantlı olan büyük boy defterlerde ara separatörlerde kullanılmıştır. Dünyada bilinen markalar ise; Pulko, Leuchtturm, Prinz ve Schaubek Pul defterleridir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Pul Maşası</span><br />
<br />
Pulları taşımak için kullanılan pul maşaları, ebat – ebat üretilmektedir. Taşınan pulu deftere ya da kartelaya yerleştirmek için kullanılmaktadır. Böylece elle temas etmeyen pul hem kırılmaz hem de elin nemini almayarak değerini koruyabilir. Pulko, Leuchtturm ve Prinz gibi markların pul maşaları günümüzde en çok tercih edilenlerdir. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tarihçe</span><br />
<br />
Pul koleksiyonculuğu ilk defa Birleşik Krallık'ta 1840 yılında Penny Black denilen pul ile başlamıştır. Bu pulun üzerinde genç Kraliçe Victoria'nın resmi bulunmaktaydı. Pul, dantelleri olmadığı için makasla kesilerek kullanılmıştır. Penny black'in kullanılmayan örnekleri çok seyrek iken, kullanılan örnekleri oldukça yaygındır ve durumuna göre 25-150 dolar arası satılır hale gelmiştir.<br />
<br />
Çocuklar ve gençler, 1860'lı yılların başlarında ve 1870'lerde pul biriktirmeye başlamışlar, yetişkinler ise bu durumu çocukça bir hareket olarak değerlendirmişlerdir.<br />
<br />
1800'lerin sonlarında artık büyüyen bu koleksiyonculardan bazıları, sistematik olarak posta pullarını biriktirmeye başlamışlar ve konuyla ilgili kaynaklar yayınlamışlardır.<br />
<br />
1920'lerin sonuna kadar pul koleksiyoncularının sayısı çok artmamışsa da, bu tarihten sonra pul değerlerinin yükselmesi ile halkın ilgisi artmaya başlamıştır. Bu erken dönem posta pulların pek azının iyi şartlarda saklanmış olması değerlerinin hızla artmasının nedenidir. Bu eski pulların özellikle ikili, üçlü veya daha büyük bloklar olarak bulunması çok zordur.<br />
<br />
1920'lerde görülen bu hızlı artış nedeni ile pek çok Amerikalı koleksiyoncu ilerde değerinin hızla artacağı ümidi ile dönemin ABD pullarını stoklamıştır. Doğal olarak 1930'lu yılların pulları böyle çok miktarda stoklandığı ve kolaylıkla bulunduğu için değerlerinin artması da söz konusu olmamıştır. Bugün aradan 70 yıldan fazla geçmesine rağmen ABD'de 1930'lu yıllara ait pek çok pulu üzerinde yazılı değere yakın fiyat ile satın almak mümkün olabilmekte ve hatta bu dönem pulları bugün bile bazı kişilerce postada kullanılmaktadır.<br />
<br />
1930 yılından beri basılan pek çok Amerikan pulu kolaylıkla ve fazla para harcanmadan elde edilebilir. Buna karşılık üzerinde yazılı değer yüksek olan pullardan bazılarının değeri önemli oranda artmıştır. Örnek olarak 2,60 &#36; değerli ABD Graf Zeplin pulu yüksek fiyatlar ile satılmaktadır. Diğer yüksek fiyatlara satılan pullar ise bulunması zor olan erörler, popüler ülkelere ait hatıra blokları, tabaka numaralı pullar gibi nispeten biraz daha zor bulunan pullardır.<br />
<br />
Türk pullarında ise, İkinci Dünya Savaşı sonrasında refah seviyesinin bir miktar yükselmesiyle pul koleksiyoncuları sayıca artmış ve zorlukla bulunan erken dönem pulların fiyatları çok hızlı şekilde yükselmiştir. Koleksiyoncular, hatta koleksiyoncu olmayanlar bile değerlerinin hızla artacağı ümidi ile 1940'ların sonlarına ve 1950'li yıllara ait pulları bol miktarda alarak stoklamışlardır. Günümüzde aradan 60 yıldan fazla geçmesine karşılık bu döneme ait pulları rahatlıkla bulmak ve ucuz fiyatlardan almak imkânı vardır. Buna karşılık koleksiyoncular bazı hatıra blokları, resmi pullar ve erörler için zor bulunmaları nedeni daha yüksek fiyatlar ödemektedirler. Zamkı diğerlerine oranla daha hassas olan pullar saklanmaları sırasında bozulabildiği için, bunlarında koleksiyonluk temiz durumda olanların fiyatları daha yüksektir. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Pul koleksiyonculuğunun geleceği</span><br />
<br />
Günümüzde telekomünikasyon imkânlarının gelişmesi ve elektronik ortam kullanımının yaygınlaşması ile pul koleksiyonculuğunun artık sona ermekte olduğu ve benzeri kötümser yorumlar yapanlar artmaktadır. Buna karşılık 20. yüzyıl başlarında telgraf, kısa bir dönem sonra telefonun geliştirilmesi ile benzeri yorumlar yapanlar olduğu düşünüldüğünde bu kötümser yorumların doğru olup olmadığı ancak zaman ile anlaşılabilecektir. Günümüzde klasik döneme ait olan pulların değeri sürekli arttığı için basit bir uğraşı alanı olarak değil bir yatırım alanı olarak görülmekte ve nadir olan pullar ile zarflar sürekli yeni rekorlar kırmaktadırlar. Pul koleksiyonculuğunun geleceği konusunda iyimser olanlar bu kırılan rekorların kendilerini doğruladığını iddia etmekte ve pul koleksiyonlarının değerlerinin gittikçe artacağını savunmaktadırlar. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Pul nasıl toplanır?</span><br />
<br />
Pul koleksiyonculuğu geçmişte damgalı pulların biriktirilmesi ile başlamıştır. Koleksiyoncuların ellerine geçen zarfları biriktirip pullarını usulüne uygun olarak çıkararak toplaması, fazlalarını aralarında değiş tokuş etmeleri şeklinde uygulanan geçmişteki yöntemler günümüzde geçerliliğini yitirmiştir. Bunun kuşkusuz en önemli nedeni posta gönderilerinde artık pul yerine çoğunlukla ücret ödeme makinesi kullanılmasıdır. Bir ücret ödemeden ele geçen damgalı pulların toplanabilmesi, bunların ayrılarak incelenmesi ve pul kataloglarında aranarak sıraya dizilmesi şeklindeki klasik diyebileceğimiz yöntemlerin geçerliliği son derece azalmıştır.<br />
<br />
Pul koleksiyonu yapanların bugün tercih etmesi gereken bilinçli ve sistemli bir koleksiyon ortaya çıkarmak olmalıdır. Türk pulları koleksiyonu yapanların yeni çıkan pulları sistemli ve eksiksiz olarak edinmesi gerekmektedir, eksiksizden anlaşılması gereken ise anma pullarının, posta pullarının, özel blokların ve resmi pulların ayrım yapmadan toplanması gerektiğidir. Bu şekilde sistemli olarak alınan pullar ile koleksiyon ileri götürülürken geçmiş seneleri de imkânlar ölçüsünde yıllık takım halinde alarak koleksiyonunun geriye götürülmesi de önerilir. Bir diğer seçenek ise "konulu pul koleksiyonu" yapmaktır, seçilecek konu bilgi sahibi olunan bir konu olabileceği gibi ilgi duyulan ve bilgi edinilmek istenen bir konu da olabilir, bir konuyu pullar aracılığı ile bir hikâye olarak anlatmak da seçilebilir.<br />
<br />
Pul edinmenin en ucuz yöntemi PTT filateli abonesi olmaktır. Hangi pulun değerinin artacağını önceden belirlemek zor olduğu için PTT tarafından çıkarılan bütün pulların ayrımsız olarak alınması doğru olacaktır. Koleksiyon ileri doğru götürülürken pul katalogları yardımı ile geçmişte çıkarılan pullar incelenerek olanaklar çerçevesinde geriye götürülmesi önerilmektedir. Pullar internette bulunan alış-veriş sitelerindeki güvenilir satıcılardan alınabileceği gibi pul dükkânlarından da alınabilir. Fiyatları yüksek pullar için ise senede birkaç defa açık arttırma (müzayede) yapan kuruluşların satışlarından veya güvenilir pul tüccarlarından pulların görülerek alınması en doğrusudur. Koleksiyonların geliştirilmesinde en önemli şey bilgi olduğundan bilgi sahibi olana kadar beklenmeli ve imkânların zorlanmamasına dikkat edilmelidir. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Pulların satılması</span><br />
<br />
Pul koleksiyonculuğu kültürel bir uğraşı olarak görülmeli ve yapılan koleksiyondan parasal kazançlar elde etmek asıl amaç olmamalıdır; asıl amaç zamanın hoşa giden bir uğraşı ile değerlendirilmesidir ve koleksiyon yapmanın kişinin bilgisine ve kültürüne yapacağı katkıların göz önüne alınması gerekir. Bütün bunlara karşın doğal olarak yıllarca emek verilen bir koleksiyona harcanan paraların bir karşılığı olmalıdır.<br />
<br />
Pul koleksiyonunun maddi değerini aşağı yukarı belirlemek için ilk yapılması gereken bir pul kataloğu edinilerek, koleksiyonun maddi değerinin katalog fiyatları kullanılarak hesaplanmasıdır. Bu şekilde hesaplanan fiyat esas olarak bir referanstır. Koleksiyonda katalog fiyatı yüksek pullar yok ise yapılabilecek şey koleksiyonu birkaç pul tüccarına gösterip fiyat alarak değerlendirmek olacaktır. Şu unutulmamalıdır ki sistemli ve eksiksiz bir koleksiyon benzerlerine göre daha kolay değerini bulacaktır, ancak sistemsiz yapılan koleksiyonları belki değerlendirmek bile mümkün olmayacaktır. Eğer koleksiyonda katalog değeri yüksek pullar var ise bunların açık arttırmalarda değerlendirilmesi düşünülmelidir.<br />
<br />
Pullar içinde diğer pek çok mal veya ürün gibi fiyatlarının yükseldiği ve indiği dönemler vardır, pullarını elden çıkarmak isteyenlerin bu dönemleri göz önüne alması da ayrıca önemlidir. Eğer pulların fiyatlarının düşük olduğu bir dönemde koleksiyon elden çıkartılmak istenirse koleksiyonun maddi karşılığı alınamayabilir, koleksiyonun fazla bir maddi harcama yapmadan ileri götürülebileceği ve ileride daha yüksek bir fiyat ile satılabileceği unutulmamalıdır. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kullanılan araçlar ve yöntemler</span><br />
<br />
Pul toplamak için herhangi bir araca gerek duyulmamaktadır. Ancak koleksiyoncuların çoğu, pullarını daha iyi sergilemek, korumak ve inceleyebilmek için önemli harcamalar yapmaktan kaçınmazlar.<br />
<br />
Pulları muhafaza etmenin en kolay ve en ucuz yolu bunların şeffaf selofan zarflarda toplanması, zarfların da nem, güneş ve sıcaktan uzak bir kutuya konulması şeklinde yapılabilir. Ancak bu yöntemin uygulanması pulların sergilenmesi veya başka şekillerde kullanılmasında pek işe yaramamaktadır.<br />
<br />
Pulların albümlere yerleştirilmesi durumunda ise koleksiyonlar çok daha kolay gözden geçirilebilmekte ve sergilenebilmektedirler. Pullar koleksiyoncunun tercihine bağlı olarak, ülkeler, konular ve hatta sonuçta göze hoş gelmek kaydıyla, ebatlarına göre bile sergilenebilmektedirler. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Konulu pul koleksiyonculuğu</span><br />
<br />
Konulu veya tematik pul koleksiyonculuğu belirli bir konu veya fikir ile ilgili olan Posta pullarını toplayarak koleksiyon yapılmasına verilen addır. Konular pullarda kuşlardan, meşhur doktorlara veya belirli bir coğrafi bölgenin tarihi gibi hemen hemen her şeyi kapsayabilir.<br />
<br />
İlk pullarda hükümdarların resimlerini veya armalarını görüyoruz, ancak yeni pul çeşitleri ve değişiklik istekleri nedeni ile posta idareleri ülkelerinin tarihi, kültürel ve doğası ile bağlantılı konularda pul tasarımları geliştirilmiştir. 1845 yılında çıkan St.Louis geçici pullarında ayılar görülmüştür, erken dönem Kanada pullarından başlayarak kunduzlar da pullarda yer almıştır. Aradan 150 yıldan fazla geçti, bugün pullarda konulu pul koleksiyonu yapanların seçim yapabileceği 100 000 farklı tasarım söz konusudur.<br />
<br />
Geleneksel olarak konulu pul koleksiyoncularının tercihlerinden olan "gemiler" ve "kuşlar" gibi konularda o kadar fazla çeşit bulunuyor ki artık bunları tamamlamak neredeyse imkânsız duruma gelmiştir. Bu nedenle konulu pul koleksiyoncuları daha da uzmanlaşarak sadece yelkenli gemiler veya uçmayan kuşlar gibi konulara yönelmektedir.<br />
<br />
Pek çok pul cinsinin kolay bulunur ve ucuz olması nedeni ile koleksiyoncunun yapması gereken, konu ile ilgili ince ayrıntıları ve bağlantıları öğrenip katalogları taraması ve konusundaki pulları toplamaya başlamasıdır. Amerikan Tematik Derneği ve diğerleri geniş konu listeleri yayınlamaktadır.<br />
<br />
Konulu koleksiyonlar yarışma ve sergilerde kabul edilen bir kategoridir. <br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Filateli ve Pul Koleksiyonculuğu Nedir?</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Filateli Nedir?</span><br />
<br />
Filateli veya pulculuk, posta pullarını konu edinen uğraş alanına verilen isimdir. Posta pulları ile ilgili ilk gün zarfı, özel gün damgası, antiye, posta tarihi ve benzeri maddeler ile de ilgilenir. Filateli, pul toplamaktan çok daha geniş bir alanı kapsar ve sadece pul ile ilgili çalışmalarla sınırlı olmak zorunda değildir. Bu işle uğraşan kişilere de “Filatelist” denilmektedir.<br />
<br />
Bu isim 1865 yılında Fransız koleksiyoncu Herpin tarafından bulunmuş ve bütün dünyada benimsenerek o zamandan bu zamana kullanılmıştır. Filateli kelimesi eski Yunanca kökenli “philos” ve “atelia” kelimelerinden türemiştir.<br />
Pul Nedir?<br />
<br />
Pul, mektup, posta kartı, gazete, küçük paket ve benzeri posta gönderlerinde ücretin alındığını gösteren, önyüzünde ait olduğu egemen ülkenin siyasi, kültürel, tarihi olaylarını, güzel sanatlarını, coğrafyasını, faunasını ve saire yansıtan çeşitli resim, grafik, motifli şekiller basılmış, arka yüzüne özel bir zamk sürülmüş kare, dikdörtgen, üçgen, altıgen, yuvarlak, simetrik ve asimetrik veya benzeri şekillerde hazırlanmış, çeşitli büyüklüklerde olabilen, değerli bir kağıttır. Pulun üzerinde ait olduğu ülkenin ismi ve o ülkenin para birimine göre değeri yazılıdır.<br />
Filatelide Kullanılan Terimler<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Posta pulları (Sürekli Pullar)</span><br />
<br />
Posta gönderilerinin ücretlerinin ödenmesinde kullanılmak üzere bu isim altında ve çok sayıda ve çoğunlukla iki renkli olarak bastırılan pullardır. Bu posta pullarda başta Atatürk olmak üzere, Türk Meşhurları, Anadolu bitkileri, kır çiçekleri ve benzeri konulara yer verilmektedir. Postada devamlı geçerli olduklarından “sürekli posta pulları” olarak ta isimlendirilmektedirler.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Resmi posta pulları</span><br />
<br />
5584 sayılı Posta Kanunu’nun 21.maddesi gereğince genel bütçeye giren devlet daireleriyle katma ve özel bütçeli dairelerin, belediyelerin ve bunlara bağlı idare ve kurumların postaya verdikleri her türlü posta gönderilerinin ücretlerinin ödenmesinde kullanılmak üzere bastırılan pullardır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hatıra pulları (Anma pulları)</span><br />
<br />
Başta tarihi, sosyal ve kültürel varlıklarımız olmak üzere, yurtiçi ve yurtdışında meydana gelen önemli olayların, ülke ve insanlık tarihine hizmet etmiş meşhur kişilerin doğum ve ölüm yıldönümleri, turizm değerlerimiz, nadir bulunan (endemik) bitki ve hayvanlar ve benzeri konular anmak için çıkartılan pullardır. PTT Genel Müdürlüğü her yıl en fazla 13 ayrı konuda anma pulu çıkartmakta olup, bunların tirajı genel olarak 600.000 adettir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Artı değerli hatıra pulları</span><br />
<br />
9.6.1958 gün ve 7127 sayılı yasa gereği Sosyal Yardım Kurumlarının verdikleri hizmetlere maddi katkıda bulunmak için PTT Genel Müdürlüğü tarafından yılda iki kez artı değerli hatıra pulu çıkartmaktadır. Bu pulların üzerinde yer alan artı değerler posta ücretlerinin ödenmesinde geçerli değildir. Bu yolla toplanan tutarın %75’i Kızılay’a, %25’i ise Çocuk Esirgeme Kurumuna yıl sonunda ödenmektedir. Artı değerli pullar ile anma bloklarının tirajı 300.000’dir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Uçak pulu</span><br />
<br />
Posta ücret tarifesinde uçakla gönderilecek posta maddeleri için öngörülen ücretlerde bastırılan ve üzerlerinde havacılıkla ilgili resimler bulunan pullardır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Otomat pulu (ATM)</span><br />
<br />
Özel makinelerde ihtiyaca uygun değerde üretilen posta pullarıdır. Bugün bir çok ülkede kullanılmaktadır. Ülkemizde ise 1987 ve 1988 yıllarında kullanılmıştır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tematik pul</span><br />
<br />
Hayvan, bitki, spor, meşhur adamlar, tablolar, taşıtlar gibi belli konuların resimlerini taşıyan pullardır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Takse pulu</span><br />
<br />
Postaya verildiği sırada ücreti hiç ödenmemiş veya eksik ödenmiş posta gönderilerinin alıcılarından veya gerektiğinde göndericilerinden alınan ücretler için kullanılan pullardır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tet-Beş</span><br />
<br />
Birbirine ters olarak basılmış iki pula denir. Bunlar baş başa ters, yan yana ters ve ayak ayağa ters basılmış olabilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Föyye</span><br />
<br />
Üzerinde dantelli veya dantelsiz bir veya birkaç pul basılmış olan ve kenarlarında çoğu zaman yazılar taşıyan küçük pul tabakasıdır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sürşarj</span><br />
<br />
Daha önceden tedavüle çıkartılmış olan pulları tekrar kullanmak gayesi ile üzerlerindeki değerlerini değiştirerek veya değiştirmeksizin başka bir olayı anmak veya pulun çıkarılış amacını değiştirmek için yeni yazılar, rakamlar veya motifler basılması işlemidir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Varyete</span><br />
<br />
Bir pulun Posta İşletmesinin kontrolü altında ve çok sayıda değişik şekillerde basılmasıdır. Varyete hatalı baskı (erör) değildir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Santre</span><br />
<br />
Bir pulun resmini çevreleyen çerçevenin (formanın) pul kağıdının tam ortasına basılmış olması halidir. Bu pulda resim, dantelli kenarlardan eşit uzaklıktadır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Portföy</span><br />
<br />
Bir hatıra pulu için bastırılan ve içinde söz konusu anma pulu, bununla ilgili ilk gün zarfı , kart veya öteki yayınlar bulunan filatelik dosyadır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Seri</span><br />
<br />
Aynı isim altında çıkarılan aynı veya değişik değerdeki birden fazla pulların tamamına denir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">4’lü Blok</span><br />
<br />
Birbirinden ayrılmamış, üst üste ve yan yana 4 puldan meydana gelen pul grubudur.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Lejand</span><br />
<br />
Pul üzerindeki yazılara verilen isimdir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Şarniyer</span><br />
<br />
Pulların albüme tutturulmasına yarayan küçük zamklı şeffaf kağıt parçasına verilen isimdir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Normal ihtiyaç posta mektubu</span><br />
<br />
Kişisel veya ticari ihtiyaç neticesinde, postada geçerli mektup gönderme şartları uygun, gerekli posta ücretine uygun değerde pul yapıştırılmış ve postadan geçmiş mektuplardır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Taahhütlü posta mektubu</span><br />
<br />
Postaya verildiğinde, şube tarafından kayıt altına alınarak, alındığına dair göndericisine damgalı makbuz verilen bir gönderi türüdür.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Filatelik zarf</span><br />
<br />
İlk gün ve özel gün damgasını taşıyan, komple özel zarflardır. Tedavüle çıkan hatıra pullarını tam seri olarak yapıştırarak postadan geçirilen mektuplar da filatelik zarf mahiyetindedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İlk gün zarfı</span><br />
<br />
Üzerlerinde bir anma veya sürekli pul serisi yapıştırılıp konuya ait ilk gün damgası ile damgalanmış, yazı ve motifler taşıyan özel zarflardır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Özel gün zarfı</span><br />
<br />
Üzerlerine yapıştırılan pula özel bir filatelik damga basılan, damga konusu ile ilgili yazı ve motifler taşıyan özel zarflardır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Marj</span><br />
<br />
Pul tabakalarının ve anma bloklarının kenarlarında ve pulların çerçeveleri dışında kalan baskısız kısımlardır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Antiye</span><br />
<br />
Üzerinde alınacak ücreti gösterir pul baskısı bulunan resimli veya resimsiz posta kartlarına verilen isimdir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Perforaj</span><br />
<br />
Tabakalardaki ve anma bloklarındaki pulların birbirinden kolayca ayrılabilmeleri için aralarına özel zımba makinesiyle yapılan delik açma işlemine denir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Değer</span><br />
<br />
Pulun üzerlerinde rakam ve/veya yazı ile gösterilen postadaki satış fiyatına verilen isimdir. Herhangi bir serideki pulu belirlemek için de kullanılır.Örneğin serinin 60 kuruşluk pulu gibi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Dantel</span><br />
<br />
Perforaj işlemi sonunda pulların kenarlarında oluşan doğrusal hat şeklindeki delik dizisine dantel denir. Lineer, kutu ve blok dantel türleri vardır. Lineer dantelde pul köşelerindeki dantel delikleri simetrik değildir<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Emisyon</span><br />
<br />
Bir değerli kağıdın veya pulun belirtildiği gün kullanıma çıkarılmasına denir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Erör</span><br />
<br />
Değerli kağıtların basımı veya zımbalanması sırasında oluşan hataya denir. Değişik erör türleri vardır. Örneğin, baskı kalıbındaki hatadan dolayı meydana gelen klişe erörü, baskı işlemi sırasında herhangi bir rengin basılmasının unutulması sonucunda oluşan renk erörü, perforaj işleminde unutulan zımbalama sonucu oluşan kısmen ve/veya tamamen dantelsiz erörü gibi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ese</span><br />
<br />
Baskı işleminin belirli durumunu ve sonucunu gösterme için hazırlanan baskı örneklerine verilen isimdir. Eselerin sadece PTT arşivlerinde bulunmaları gerekir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Forma</span><br />
<br />
Pul üzerindeki resimli kısmın, kenar açıklıkları hariç, boyutuna verilen isimdir. Örneğin 25×40 mm gibi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tiraj</span><br />
<br />
Pul ve/veya değerli kağıtların baskı adedine denir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Filigran</span><br />
<br />
Pulların basımındaki sahteciliği önlemek için bazı pulların kağıdında bulunan ve kuvvetli ışığa veya siyah zemin üzerine tutulduğunda fark edilebilen şekil, yazı veya motif gibi işaretlere denir. Zor görülen filigranı tespit edebilmek için pul ön yüzü alta gelecek şekilde siyah zeminli bir küçük küvet içine yatırılarak, üzerine kimyasal olarak temiz bir damla benzin damlatılarak filigran belirgin hale getirilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Maksimum kart</span><br />
<br />
Posta pulundaki resmin aynısının büyütülmüş olarak basılmış olduğu resimli karttır. Bu kartın resimli yüzüne yapıştırılmış olan pula tatbik edilmiş olan damganın gerek pul ve gerekse kartla yakın bağlantısı olmalıdır. Örneğin, kart ve pul resimleri aynı olmasına rağmen konu ile alakası olmayan veya olay yeriyle alakası bulunmayan bir yerin damgasını içeren kart, maksimum kart olarak kabul edilmemektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Posta Kartı</span><br />
<br />
Üzerinde ‘posta kartı’ ibaresi taşıyan,alınacak ücreti gösterir pul baskısı bulunan, resimli veya resimsiz kartlardır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Poşet</span><br />
<br />
İçinde monte edilmiş bantlar olan ve posta pulu konulabilir plastik muhafaza. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Flam</span><br />
<br />
Ücret ödeme makinalarında tarih sangasının yanına basılan 3,3 x 4,4 cm. boyutunda, dörtgen şeklinde olup, içinde reklam, slogan vb. bulunan damga izidir.<br />
Damgalar<br />
<br />
Pulların postada kullanıldıklarını belli etmek için damgalama işlemi yapılmaktadır. Damgalanan pul iptal edilmiş olduğundan tekrar kullanılamaz. Bunu sağlamak için çeşitli tipte posta damgaları kullanılmaktadır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Günlük normal damga</span><br />
<br />
Her Posta şubesinin kendisine ait her gün tarihi değiştirilen bir posta damgası vardır. Bu damgada posta şubesinin ismi, uygulamada varsa posta kodu, yine uygulamada varsa zaman bildirimi ve Posta İşletme numarası vardır. Bu damgalar geriye veya ileriye dönük olarak kullanılamaz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İlk gün damgası</span><br />
<br />
Posta veya hatıra pullarının tedavüle çıkarıldıkları gün, pulların konusuyla ilgili olarak hazırlanmış, sadece o gün kullanılan ve yalnız ait oldukları pulların iptalinde kullanılan, tarihli posta damgalarıdır. Genelde konuya ait yazı ve motiflerle süslüdür.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Özel gün damgası</span><br />
<br />
Anısına pul çıkartılmamış önemli gün ve olaylar için belirli günlerde kullanılan, ilgili bulunduğu olaya ait yazı ve motifler bulunan tarihli posta damgalarına denir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İlk uçuş damgası</span><br />
<br />
Belirli bir hat üzerinde yapılan uçuş esnasında taşınan uçak postasının iptalinde kullanılan, üzerinde ilgili uçuş rotası belirten yazı ve motifli, tarihli özel posta damgalarıdır. Uçuşun gerçekleştiğinin kanıtı olarak ilk uçuş mektup zarflarında, varış yerinin posta damgasının bulunması aranmaktadır.<br />
<br />
Yukarıda belirtilen damga çeşitlerinin daha iyi anlaşılabilmeleri için, aşağıda bazı damga örnekleri verilmiştir.<br />
<br />
Bilindiği gibi damga, puldan çok daha eski bir filatelik geçmişe sahiptir. Pulun olmadığı dönemlerde, gönderilerin hangi posta merkezinden verildiklerini belirmek için kullanılmış Prefilatelik posta damgaları bugün koleksiyoncular tarafından aranan nadir damgalardan birisidir. Bir çok çeşitleri ve kullanım amaçları bulunan bu posta damgalarını inceleyen özel damga katalogları mevcuttur.<br />
<br />
Keza bugün piyasada tedavüle çıkmış pullar için yapılmış bir çok tanınmış kataloglar mevcuttur. Eski pulların alım ve satım işleri ile takas işlemlerinde bu kataloglar baz alınmaktadır</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Pul Koleksiyonculuğu Pul Defteri Pul Maşası Nedir?</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Pul Nedir? </span><br />
<br />
Pul, yakın geçmiş tarihte postaların ödendiğini göstermek amacı ile kullanılan bir tarafı zamklı ve diğer tarafı tematik bir şekilde çalışılmış bir tür dantelli etiketti. İlk olarak dünyada İngiltere tarafından 1840 yılında kullanılmaya başlanan pullar (hemen sol aşağıda görünmektedir.); tarihsel, coğrafi, sanat ve dünya kültürleriyle ilgilenen her yaştan insan için artık bir hobi ürünü olmuştur. Ülkemizde ise pul Osmanlı Devleti tarafından ilk olarak 1 Ocak 1863 yılında basılarak kullanılmaya başlanmıştır. Daha önceleri ise devlet mühürleri kullanılmaktadır. <br />
<br />
Posta pullarını ve posta pullarıyla ilgili zarfları ve benzeri nesneleri toplama ve biriktirme işlemine pul koleksiyonculuğu böyle koleksiyon yapan kişilere ise pul koleksiyoncusu denir. Dünyada günümüzde yüz milyon civarında pul koleksiyoncusu olduğu tahmin edilmektedir.<br />
<br />
Pul koleksiyonculuğu, pulları inceleyen bilim dalı olan filateli ile karıştırılmamalıdır. Her ne kadar filateli, pul koleksiyonculuğunu da içinde bir alt dal olarak barındırsa da pul koleksiyonculuğundan ibaret değildir. "Pul koleksiyonculuğu" yerine filateli kelimesinin kullanımı yaygın bir hatadır.<br />
<br />
Pul artık bir koleksiyon türü olup, koleksiyonu en çok yapılan ürünlerden birisi olmuştur. Hem toplanması açısından kolay hem de giriş maliyetinin düşük olması (pulun temasına göre değişebilir)’dan dolayı tercih edilmektedir. Pullar; Sürekli Pul, Anma Pulu, Resmi Pul, Uçak Postası Pulu gibi cinslere ayrılır. Damgalı ve Damgasız olarak koleksiyonculukta yapıla bilinir; ama damgalı pulların ne yazık ki günümüzde çok yüksek bir değeri yoktur. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Filateli/Filatelist Kavramı </span><br />
<br />
Filateli pul ile ilgili olan uğraşa, filatelist ise bu işle uğraşan kişiye denir. Filatelist, pul, ilk gün zarfı, özel gün damgası, antiye, posta tarihi gibi alanlarla da ilgilenir.  <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Pullar Nasıl Korunur?</span><br />
<br />
Pullar kesinlikle çıplak el ile temas etmemeli ve pul maşası ile taşınmalıdır. Nemli ortamlardan uzak tutulmalı ve koruyucu asitsiz kılıflar içinde saklanmalıdır.  Bununla birlikte pullar için özel olarak üretilen pul defterleri pullar için idealdir.  <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Pul Defteri</span><br />
<br />
Pul Defterleri, genellikle iki boyut olarak üretilmiştir. Küçük Boy olanlar ortalama bir A5 not defteri boyutundadır. Diğeri ise büyük boy dediğimiz A4 Kâğıt büyüklüğünde olan pul defterleridir. Yaprak sayısına göre değişen bu defterler, kasetlik ve dış kapağının tasarımına göre de değişiklik göstermektedir. İçleri genellikle 9 bantlı olan büyük boy defterlerde ara separatörlerde kullanılmıştır. Dünyada bilinen markalar ise; Pulko, Leuchtturm, Prinz ve Schaubek Pul defterleridir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Pul Maşası</span><br />
<br />
Pulları taşımak için kullanılan pul maşaları, ebat – ebat üretilmektedir. Taşınan pulu deftere ya da kartelaya yerleştirmek için kullanılmaktadır. Böylece elle temas etmeyen pul hem kırılmaz hem de elin nemini almayarak değerini koruyabilir. Pulko, Leuchtturm ve Prinz gibi markların pul maşaları günümüzde en çok tercih edilenlerdir. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tarihçe</span><br />
<br />
Pul koleksiyonculuğu ilk defa Birleşik Krallık'ta 1840 yılında Penny Black denilen pul ile başlamıştır. Bu pulun üzerinde genç Kraliçe Victoria'nın resmi bulunmaktaydı. Pul, dantelleri olmadığı için makasla kesilerek kullanılmıştır. Penny black'in kullanılmayan örnekleri çok seyrek iken, kullanılan örnekleri oldukça yaygındır ve durumuna göre 25-150 dolar arası satılır hale gelmiştir.<br />
<br />
Çocuklar ve gençler, 1860'lı yılların başlarında ve 1870'lerde pul biriktirmeye başlamışlar, yetişkinler ise bu durumu çocukça bir hareket olarak değerlendirmişlerdir.<br />
<br />
1800'lerin sonlarında artık büyüyen bu koleksiyonculardan bazıları, sistematik olarak posta pullarını biriktirmeye başlamışlar ve konuyla ilgili kaynaklar yayınlamışlardır.<br />
<br />
1920'lerin sonuna kadar pul koleksiyoncularının sayısı çok artmamışsa da, bu tarihten sonra pul değerlerinin yükselmesi ile halkın ilgisi artmaya başlamıştır. Bu erken dönem posta pulların pek azının iyi şartlarda saklanmış olması değerlerinin hızla artmasının nedenidir. Bu eski pulların özellikle ikili, üçlü veya daha büyük bloklar olarak bulunması çok zordur.<br />
<br />
1920'lerde görülen bu hızlı artış nedeni ile pek çok Amerikalı koleksiyoncu ilerde değerinin hızla artacağı ümidi ile dönemin ABD pullarını stoklamıştır. Doğal olarak 1930'lu yılların pulları böyle çok miktarda stoklandığı ve kolaylıkla bulunduğu için değerlerinin artması da söz konusu olmamıştır. Bugün aradan 70 yıldan fazla geçmesine rağmen ABD'de 1930'lu yıllara ait pek çok pulu üzerinde yazılı değere yakın fiyat ile satın almak mümkün olabilmekte ve hatta bu dönem pulları bugün bile bazı kişilerce postada kullanılmaktadır.<br />
<br />
1930 yılından beri basılan pek çok Amerikan pulu kolaylıkla ve fazla para harcanmadan elde edilebilir. Buna karşılık üzerinde yazılı değer yüksek olan pullardan bazılarının değeri önemli oranda artmıştır. Örnek olarak 2,60 &#36; değerli ABD Graf Zeplin pulu yüksek fiyatlar ile satılmaktadır. Diğer yüksek fiyatlara satılan pullar ise bulunması zor olan erörler, popüler ülkelere ait hatıra blokları, tabaka numaralı pullar gibi nispeten biraz daha zor bulunan pullardır.<br />
<br />
Türk pullarında ise, İkinci Dünya Savaşı sonrasında refah seviyesinin bir miktar yükselmesiyle pul koleksiyoncuları sayıca artmış ve zorlukla bulunan erken dönem pulların fiyatları çok hızlı şekilde yükselmiştir. Koleksiyoncular, hatta koleksiyoncu olmayanlar bile değerlerinin hızla artacağı ümidi ile 1940'ların sonlarına ve 1950'li yıllara ait pulları bol miktarda alarak stoklamışlardır. Günümüzde aradan 60 yıldan fazla geçmesine karşılık bu döneme ait pulları rahatlıkla bulmak ve ucuz fiyatlardan almak imkânı vardır. Buna karşılık koleksiyoncular bazı hatıra blokları, resmi pullar ve erörler için zor bulunmaları nedeni daha yüksek fiyatlar ödemektedirler. Zamkı diğerlerine oranla daha hassas olan pullar saklanmaları sırasında bozulabildiği için, bunlarında koleksiyonluk temiz durumda olanların fiyatları daha yüksektir. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Pul koleksiyonculuğunun geleceği</span><br />
<br />
Günümüzde telekomünikasyon imkânlarının gelişmesi ve elektronik ortam kullanımının yaygınlaşması ile pul koleksiyonculuğunun artık sona ermekte olduğu ve benzeri kötümser yorumlar yapanlar artmaktadır. Buna karşılık 20. yüzyıl başlarında telgraf, kısa bir dönem sonra telefonun geliştirilmesi ile benzeri yorumlar yapanlar olduğu düşünüldüğünde bu kötümser yorumların doğru olup olmadığı ancak zaman ile anlaşılabilecektir. Günümüzde klasik döneme ait olan pulların değeri sürekli arttığı için basit bir uğraşı alanı olarak değil bir yatırım alanı olarak görülmekte ve nadir olan pullar ile zarflar sürekli yeni rekorlar kırmaktadırlar. Pul koleksiyonculuğunun geleceği konusunda iyimser olanlar bu kırılan rekorların kendilerini doğruladığını iddia etmekte ve pul koleksiyonlarının değerlerinin gittikçe artacağını savunmaktadırlar. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Pul nasıl toplanır?</span><br />
<br />
Pul koleksiyonculuğu geçmişte damgalı pulların biriktirilmesi ile başlamıştır. Koleksiyoncuların ellerine geçen zarfları biriktirip pullarını usulüne uygun olarak çıkararak toplaması, fazlalarını aralarında değiş tokuş etmeleri şeklinde uygulanan geçmişteki yöntemler günümüzde geçerliliğini yitirmiştir. Bunun kuşkusuz en önemli nedeni posta gönderilerinde artık pul yerine çoğunlukla ücret ödeme makinesi kullanılmasıdır. Bir ücret ödemeden ele geçen damgalı pulların toplanabilmesi, bunların ayrılarak incelenmesi ve pul kataloglarında aranarak sıraya dizilmesi şeklindeki klasik diyebileceğimiz yöntemlerin geçerliliği son derece azalmıştır.<br />
<br />
Pul koleksiyonu yapanların bugün tercih etmesi gereken bilinçli ve sistemli bir koleksiyon ortaya çıkarmak olmalıdır. Türk pulları koleksiyonu yapanların yeni çıkan pulları sistemli ve eksiksiz olarak edinmesi gerekmektedir, eksiksizden anlaşılması gereken ise anma pullarının, posta pullarının, özel blokların ve resmi pulların ayrım yapmadan toplanması gerektiğidir. Bu şekilde sistemli olarak alınan pullar ile koleksiyon ileri götürülürken geçmiş seneleri de imkânlar ölçüsünde yıllık takım halinde alarak koleksiyonunun geriye götürülmesi de önerilir. Bir diğer seçenek ise "konulu pul koleksiyonu" yapmaktır, seçilecek konu bilgi sahibi olunan bir konu olabileceği gibi ilgi duyulan ve bilgi edinilmek istenen bir konu da olabilir, bir konuyu pullar aracılığı ile bir hikâye olarak anlatmak da seçilebilir.<br />
<br />
Pul edinmenin en ucuz yöntemi PTT filateli abonesi olmaktır. Hangi pulun değerinin artacağını önceden belirlemek zor olduğu için PTT tarafından çıkarılan bütün pulların ayrımsız olarak alınması doğru olacaktır. Koleksiyon ileri doğru götürülürken pul katalogları yardımı ile geçmişte çıkarılan pullar incelenerek olanaklar çerçevesinde geriye götürülmesi önerilmektedir. Pullar internette bulunan alış-veriş sitelerindeki güvenilir satıcılardan alınabileceği gibi pul dükkânlarından da alınabilir. Fiyatları yüksek pullar için ise senede birkaç defa açık arttırma (müzayede) yapan kuruluşların satışlarından veya güvenilir pul tüccarlarından pulların görülerek alınması en doğrusudur. Koleksiyonların geliştirilmesinde en önemli şey bilgi olduğundan bilgi sahibi olana kadar beklenmeli ve imkânların zorlanmamasına dikkat edilmelidir. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Pulların satılması</span><br />
<br />
Pul koleksiyonculuğu kültürel bir uğraşı olarak görülmeli ve yapılan koleksiyondan parasal kazançlar elde etmek asıl amaç olmamalıdır; asıl amaç zamanın hoşa giden bir uğraşı ile değerlendirilmesidir ve koleksiyon yapmanın kişinin bilgisine ve kültürüne yapacağı katkıların göz önüne alınması gerekir. Bütün bunlara karşın doğal olarak yıllarca emek verilen bir koleksiyona harcanan paraların bir karşılığı olmalıdır.<br />
<br />
Pul koleksiyonunun maddi değerini aşağı yukarı belirlemek için ilk yapılması gereken bir pul kataloğu edinilerek, koleksiyonun maddi değerinin katalog fiyatları kullanılarak hesaplanmasıdır. Bu şekilde hesaplanan fiyat esas olarak bir referanstır. Koleksiyonda katalog fiyatı yüksek pullar yok ise yapılabilecek şey koleksiyonu birkaç pul tüccarına gösterip fiyat alarak değerlendirmek olacaktır. Şu unutulmamalıdır ki sistemli ve eksiksiz bir koleksiyon benzerlerine göre daha kolay değerini bulacaktır, ancak sistemsiz yapılan koleksiyonları belki değerlendirmek bile mümkün olmayacaktır. Eğer koleksiyonda katalog değeri yüksek pullar var ise bunların açık arttırmalarda değerlendirilmesi düşünülmelidir.<br />
<br />
Pullar içinde diğer pek çok mal veya ürün gibi fiyatlarının yükseldiği ve indiği dönemler vardır, pullarını elden çıkarmak isteyenlerin bu dönemleri göz önüne alması da ayrıca önemlidir. Eğer pulların fiyatlarının düşük olduğu bir dönemde koleksiyon elden çıkartılmak istenirse koleksiyonun maddi karşılığı alınamayabilir, koleksiyonun fazla bir maddi harcama yapmadan ileri götürülebileceği ve ileride daha yüksek bir fiyat ile satılabileceği unutulmamalıdır. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kullanılan araçlar ve yöntemler</span><br />
<br />
Pul toplamak için herhangi bir araca gerek duyulmamaktadır. Ancak koleksiyoncuların çoğu, pullarını daha iyi sergilemek, korumak ve inceleyebilmek için önemli harcamalar yapmaktan kaçınmazlar.<br />
<br />
Pulları muhafaza etmenin en kolay ve en ucuz yolu bunların şeffaf selofan zarflarda toplanması, zarfların da nem, güneş ve sıcaktan uzak bir kutuya konulması şeklinde yapılabilir. Ancak bu yöntemin uygulanması pulların sergilenmesi veya başka şekillerde kullanılmasında pek işe yaramamaktadır.<br />
<br />
Pulların albümlere yerleştirilmesi durumunda ise koleksiyonlar çok daha kolay gözden geçirilebilmekte ve sergilenebilmektedirler. Pullar koleksiyoncunun tercihine bağlı olarak, ülkeler, konular ve hatta sonuçta göze hoş gelmek kaydıyla, ebatlarına göre bile sergilenebilmektedirler. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Konulu pul koleksiyonculuğu</span><br />
<br />
Konulu veya tematik pul koleksiyonculuğu belirli bir konu veya fikir ile ilgili olan Posta pullarını toplayarak koleksiyon yapılmasına verilen addır. Konular pullarda kuşlardan, meşhur doktorlara veya belirli bir coğrafi bölgenin tarihi gibi hemen hemen her şeyi kapsayabilir.<br />
<br />
İlk pullarda hükümdarların resimlerini veya armalarını görüyoruz, ancak yeni pul çeşitleri ve değişiklik istekleri nedeni ile posta idareleri ülkelerinin tarihi, kültürel ve doğası ile bağlantılı konularda pul tasarımları geliştirilmiştir. 1845 yılında çıkan St.Louis geçici pullarında ayılar görülmüştür, erken dönem Kanada pullarından başlayarak kunduzlar da pullarda yer almıştır. Aradan 150 yıldan fazla geçti, bugün pullarda konulu pul koleksiyonu yapanların seçim yapabileceği 100 000 farklı tasarım söz konusudur.<br />
<br />
Geleneksel olarak konulu pul koleksiyoncularının tercihlerinden olan "gemiler" ve "kuşlar" gibi konularda o kadar fazla çeşit bulunuyor ki artık bunları tamamlamak neredeyse imkânsız duruma gelmiştir. Bu nedenle konulu pul koleksiyoncuları daha da uzmanlaşarak sadece yelkenli gemiler veya uçmayan kuşlar gibi konulara yönelmektedir.<br />
<br />
Pek çok pul cinsinin kolay bulunur ve ucuz olması nedeni ile koleksiyoncunun yapması gereken, konu ile ilgili ince ayrıntıları ve bağlantıları öğrenip katalogları taraması ve konusundaki pulları toplamaya başlamasıdır. Amerikan Tematik Derneği ve diğerleri geniş konu listeleri yayınlamaktadır.<br />
<br />
Konulu koleksiyonlar yarışma ve sergilerde kabul edilen bir kategoridir. <br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Filateli ve Pul Koleksiyonculuğu Nedir?</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Filateli Nedir?</span><br />
<br />
Filateli veya pulculuk, posta pullarını konu edinen uğraş alanına verilen isimdir. Posta pulları ile ilgili ilk gün zarfı, özel gün damgası, antiye, posta tarihi ve benzeri maddeler ile de ilgilenir. Filateli, pul toplamaktan çok daha geniş bir alanı kapsar ve sadece pul ile ilgili çalışmalarla sınırlı olmak zorunda değildir. Bu işle uğraşan kişilere de “Filatelist” denilmektedir.<br />
<br />
Bu isim 1865 yılında Fransız koleksiyoncu Herpin tarafından bulunmuş ve bütün dünyada benimsenerek o zamandan bu zamana kullanılmıştır. Filateli kelimesi eski Yunanca kökenli “philos” ve “atelia” kelimelerinden türemiştir.<br />
Pul Nedir?<br />
<br />
Pul, mektup, posta kartı, gazete, küçük paket ve benzeri posta gönderlerinde ücretin alındığını gösteren, önyüzünde ait olduğu egemen ülkenin siyasi, kültürel, tarihi olaylarını, güzel sanatlarını, coğrafyasını, faunasını ve saire yansıtan çeşitli resim, grafik, motifli şekiller basılmış, arka yüzüne özel bir zamk sürülmüş kare, dikdörtgen, üçgen, altıgen, yuvarlak, simetrik ve asimetrik veya benzeri şekillerde hazırlanmış, çeşitli büyüklüklerde olabilen, değerli bir kağıttır. Pulun üzerinde ait olduğu ülkenin ismi ve o ülkenin para birimine göre değeri yazılıdır.<br />
Filatelide Kullanılan Terimler<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Posta pulları (Sürekli Pullar)</span><br />
<br />
Posta gönderilerinin ücretlerinin ödenmesinde kullanılmak üzere bu isim altında ve çok sayıda ve çoğunlukla iki renkli olarak bastırılan pullardır. Bu posta pullarda başta Atatürk olmak üzere, Türk Meşhurları, Anadolu bitkileri, kır çiçekleri ve benzeri konulara yer verilmektedir. Postada devamlı geçerli olduklarından “sürekli posta pulları” olarak ta isimlendirilmektedirler.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Resmi posta pulları</span><br />
<br />
5584 sayılı Posta Kanunu’nun 21.maddesi gereğince genel bütçeye giren devlet daireleriyle katma ve özel bütçeli dairelerin, belediyelerin ve bunlara bağlı idare ve kurumların postaya verdikleri her türlü posta gönderilerinin ücretlerinin ödenmesinde kullanılmak üzere bastırılan pullardır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hatıra pulları (Anma pulları)</span><br />
<br />
Başta tarihi, sosyal ve kültürel varlıklarımız olmak üzere, yurtiçi ve yurtdışında meydana gelen önemli olayların, ülke ve insanlık tarihine hizmet etmiş meşhur kişilerin doğum ve ölüm yıldönümleri, turizm değerlerimiz, nadir bulunan (endemik) bitki ve hayvanlar ve benzeri konular anmak için çıkartılan pullardır. PTT Genel Müdürlüğü her yıl en fazla 13 ayrı konuda anma pulu çıkartmakta olup, bunların tirajı genel olarak 600.000 adettir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Artı değerli hatıra pulları</span><br />
<br />
9.6.1958 gün ve 7127 sayılı yasa gereği Sosyal Yardım Kurumlarının verdikleri hizmetlere maddi katkıda bulunmak için PTT Genel Müdürlüğü tarafından yılda iki kez artı değerli hatıra pulu çıkartmaktadır. Bu pulların üzerinde yer alan artı değerler posta ücretlerinin ödenmesinde geçerli değildir. Bu yolla toplanan tutarın %75’i Kızılay’a, %25’i ise Çocuk Esirgeme Kurumuna yıl sonunda ödenmektedir. Artı değerli pullar ile anma bloklarının tirajı 300.000’dir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Uçak pulu</span><br />
<br />
Posta ücret tarifesinde uçakla gönderilecek posta maddeleri için öngörülen ücretlerde bastırılan ve üzerlerinde havacılıkla ilgili resimler bulunan pullardır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Otomat pulu (ATM)</span><br />
<br />
Özel makinelerde ihtiyaca uygun değerde üretilen posta pullarıdır. Bugün bir çok ülkede kullanılmaktadır. Ülkemizde ise 1987 ve 1988 yıllarında kullanılmıştır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tematik pul</span><br />
<br />
Hayvan, bitki, spor, meşhur adamlar, tablolar, taşıtlar gibi belli konuların resimlerini taşıyan pullardır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Takse pulu</span><br />
<br />
Postaya verildiği sırada ücreti hiç ödenmemiş veya eksik ödenmiş posta gönderilerinin alıcılarından veya gerektiğinde göndericilerinden alınan ücretler için kullanılan pullardır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tet-Beş</span><br />
<br />
Birbirine ters olarak basılmış iki pula denir. Bunlar baş başa ters, yan yana ters ve ayak ayağa ters basılmış olabilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Föyye</span><br />
<br />
Üzerinde dantelli veya dantelsiz bir veya birkaç pul basılmış olan ve kenarlarında çoğu zaman yazılar taşıyan küçük pul tabakasıdır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sürşarj</span><br />
<br />
Daha önceden tedavüle çıkartılmış olan pulları tekrar kullanmak gayesi ile üzerlerindeki değerlerini değiştirerek veya değiştirmeksizin başka bir olayı anmak veya pulun çıkarılış amacını değiştirmek için yeni yazılar, rakamlar veya motifler basılması işlemidir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Varyete</span><br />
<br />
Bir pulun Posta İşletmesinin kontrolü altında ve çok sayıda değişik şekillerde basılmasıdır. Varyete hatalı baskı (erör) değildir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Santre</span><br />
<br />
Bir pulun resmini çevreleyen çerçevenin (formanın) pul kağıdının tam ortasına basılmış olması halidir. Bu pulda resim, dantelli kenarlardan eşit uzaklıktadır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Portföy</span><br />
<br />
Bir hatıra pulu için bastırılan ve içinde söz konusu anma pulu, bununla ilgili ilk gün zarfı , kart veya öteki yayınlar bulunan filatelik dosyadır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Seri</span><br />
<br />
Aynı isim altında çıkarılan aynı veya değişik değerdeki birden fazla pulların tamamına denir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">4’lü Blok</span><br />
<br />
Birbirinden ayrılmamış, üst üste ve yan yana 4 puldan meydana gelen pul grubudur.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Lejand</span><br />
<br />
Pul üzerindeki yazılara verilen isimdir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Şarniyer</span><br />
<br />
Pulların albüme tutturulmasına yarayan küçük zamklı şeffaf kağıt parçasına verilen isimdir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Normal ihtiyaç posta mektubu</span><br />
<br />
Kişisel veya ticari ihtiyaç neticesinde, postada geçerli mektup gönderme şartları uygun, gerekli posta ücretine uygun değerde pul yapıştırılmış ve postadan geçmiş mektuplardır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Taahhütlü posta mektubu</span><br />
<br />
Postaya verildiğinde, şube tarafından kayıt altına alınarak, alındığına dair göndericisine damgalı makbuz verilen bir gönderi türüdür.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Filatelik zarf</span><br />
<br />
İlk gün ve özel gün damgasını taşıyan, komple özel zarflardır. Tedavüle çıkan hatıra pullarını tam seri olarak yapıştırarak postadan geçirilen mektuplar da filatelik zarf mahiyetindedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İlk gün zarfı</span><br />
<br />
Üzerlerinde bir anma veya sürekli pul serisi yapıştırılıp konuya ait ilk gün damgası ile damgalanmış, yazı ve motifler taşıyan özel zarflardır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Özel gün zarfı</span><br />
<br />
Üzerlerine yapıştırılan pula özel bir filatelik damga basılan, damga konusu ile ilgili yazı ve motifler taşıyan özel zarflardır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Marj</span><br />
<br />
Pul tabakalarının ve anma bloklarının kenarlarında ve pulların çerçeveleri dışında kalan baskısız kısımlardır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Antiye</span><br />
<br />
Üzerinde alınacak ücreti gösterir pul baskısı bulunan resimli veya resimsiz posta kartlarına verilen isimdir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Perforaj</span><br />
<br />
Tabakalardaki ve anma bloklarındaki pulların birbirinden kolayca ayrılabilmeleri için aralarına özel zımba makinesiyle yapılan delik açma işlemine denir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Değer</span><br />
<br />
Pulun üzerlerinde rakam ve/veya yazı ile gösterilen postadaki satış fiyatına verilen isimdir. Herhangi bir serideki pulu belirlemek için de kullanılır.Örneğin serinin 60 kuruşluk pulu gibi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Dantel</span><br />
<br />
Perforaj işlemi sonunda pulların kenarlarında oluşan doğrusal hat şeklindeki delik dizisine dantel denir. Lineer, kutu ve blok dantel türleri vardır. Lineer dantelde pul köşelerindeki dantel delikleri simetrik değildir<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Emisyon</span><br />
<br />
Bir değerli kağıdın veya pulun belirtildiği gün kullanıma çıkarılmasına denir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Erör</span><br />
<br />
Değerli kağıtların basımı veya zımbalanması sırasında oluşan hataya denir. Değişik erör türleri vardır. Örneğin, baskı kalıbındaki hatadan dolayı meydana gelen klişe erörü, baskı işlemi sırasında herhangi bir rengin basılmasının unutulması sonucunda oluşan renk erörü, perforaj işleminde unutulan zımbalama sonucu oluşan kısmen ve/veya tamamen dantelsiz erörü gibi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ese</span><br />
<br />
Baskı işleminin belirli durumunu ve sonucunu gösterme için hazırlanan baskı örneklerine verilen isimdir. Eselerin sadece PTT arşivlerinde bulunmaları gerekir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Forma</span><br />
<br />
Pul üzerindeki resimli kısmın, kenar açıklıkları hariç, boyutuna verilen isimdir. Örneğin 25×40 mm gibi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tiraj</span><br />
<br />
Pul ve/veya değerli kağıtların baskı adedine denir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Filigran</span><br />
<br />
Pulların basımındaki sahteciliği önlemek için bazı pulların kağıdında bulunan ve kuvvetli ışığa veya siyah zemin üzerine tutulduğunda fark edilebilen şekil, yazı veya motif gibi işaretlere denir. Zor görülen filigranı tespit edebilmek için pul ön yüzü alta gelecek şekilde siyah zeminli bir küçük küvet içine yatırılarak, üzerine kimyasal olarak temiz bir damla benzin damlatılarak filigran belirgin hale getirilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Maksimum kart</span><br />
<br />
Posta pulundaki resmin aynısının büyütülmüş olarak basılmış olduğu resimli karttır. Bu kartın resimli yüzüne yapıştırılmış olan pula tatbik edilmiş olan damganın gerek pul ve gerekse kartla yakın bağlantısı olmalıdır. Örneğin, kart ve pul resimleri aynı olmasına rağmen konu ile alakası olmayan veya olay yeriyle alakası bulunmayan bir yerin damgasını içeren kart, maksimum kart olarak kabul edilmemektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Posta Kartı</span><br />
<br />
Üzerinde ‘posta kartı’ ibaresi taşıyan,alınacak ücreti gösterir pul baskısı bulunan, resimli veya resimsiz kartlardır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Poşet</span><br />
<br />
İçinde monte edilmiş bantlar olan ve posta pulu konulabilir plastik muhafaza. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Flam</span><br />
<br />
Ücret ödeme makinalarında tarih sangasının yanına basılan 3,3 x 4,4 cm. boyutunda, dörtgen şeklinde olup, içinde reklam, slogan vb. bulunan damga izidir.<br />
Damgalar<br />
<br />
Pulların postada kullanıldıklarını belli etmek için damgalama işlemi yapılmaktadır. Damgalanan pul iptal edilmiş olduğundan tekrar kullanılamaz. Bunu sağlamak için çeşitli tipte posta damgaları kullanılmaktadır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Günlük normal damga</span><br />
<br />
Her Posta şubesinin kendisine ait her gün tarihi değiştirilen bir posta damgası vardır. Bu damgada posta şubesinin ismi, uygulamada varsa posta kodu, yine uygulamada varsa zaman bildirimi ve Posta İşletme numarası vardır. Bu damgalar geriye veya ileriye dönük olarak kullanılamaz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İlk gün damgası</span><br />
<br />
Posta veya hatıra pullarının tedavüle çıkarıldıkları gün, pulların konusuyla ilgili olarak hazırlanmış, sadece o gün kullanılan ve yalnız ait oldukları pulların iptalinde kullanılan, tarihli posta damgalarıdır. Genelde konuya ait yazı ve motiflerle süslüdür.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Özel gün damgası</span><br />
<br />
Anısına pul çıkartılmamış önemli gün ve olaylar için belirli günlerde kullanılan, ilgili bulunduğu olaya ait yazı ve motifler bulunan tarihli posta damgalarına denir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İlk uçuş damgası</span><br />
<br />
Belirli bir hat üzerinde yapılan uçuş esnasında taşınan uçak postasının iptalinde kullanılan, üzerinde ilgili uçuş rotası belirten yazı ve motifli, tarihli özel posta damgalarıdır. Uçuşun gerçekleştiğinin kanıtı olarak ilk uçuş mektup zarflarında, varış yerinin posta damgasının bulunması aranmaktadır.<br />
<br />
Yukarıda belirtilen damga çeşitlerinin daha iyi anlaşılabilmeleri için, aşağıda bazı damga örnekleri verilmiştir.<br />
<br />
Bilindiği gibi damga, puldan çok daha eski bir filatelik geçmişe sahiptir. Pulun olmadığı dönemlerde, gönderilerin hangi posta merkezinden verildiklerini belirmek için kullanılmış Prefilatelik posta damgaları bugün koleksiyoncular tarafından aranan nadir damgalardan birisidir. Bir çok çeşitleri ve kullanım amaçları bulunan bu posta damgalarını inceleyen özel damga katalogları mevcuttur.<br />
<br />
Keza bugün piyasada tedavüle çıkmış pullar için yapılmış bir çok tanınmış kataloglar mevcuttur. Eski pulların alım ve satım işleri ile takas işlemlerinde bu kataloglar baz alınmaktadır</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Grafiker ve Grafik Tasarımcı Nedir? Nasıl Grafik Tasarımcı Olunur?]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=7843</link>
			<pubDate>Mon, 11 Nov 2019 04:59:58 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=7843</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-family: Georgia;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Grafiker ve Grafik Tasarımcı Nedir? Nasıl Grafik Tasarımcı Olunur?</span><br />
<br />
Grafiker (Grafikçi), dijital ortam araçlarından faydalanarak herhangi bir görsel çalışmayı meydana getiren kişilerdir. Günümüz ve çağımız açısından baktığımızda grafikerlik hem en popüler hem de en çok ihtiyaç duyulan meslek alanlarından biridir. Geleneksel medya veya sosyal medya ortamları fark etmeksizin artık gerçekleştirilecek her türlü çalışmada bilgisayar ortamlarının desteğine ihtiyaç duyuluyor. Grafikerler de bu ortamlar üzerindeki ihtiyaçları çeşitli şekillerde ve ürettikleri yaratıcı çözümlerle sonuca kavuşturan kişilerdir.<br />
<br />
Grafikerler eskiden sadece basılı medya alanında çalışmalar gerçekleştirirken artık hem basılı medya hem de sosyal medya ortamlarında en çok aranan elemanlardan biri haline gelmiştir. Nitekim, dijital ortamların ve görsel nesnelerin yardımı almadan meydana getirilen ürünler hem kullanıcıların dikkatini çok daha az çekiyor hem de istenen hedefe ulaşılması konusunda oldukça önemli rol oynuyor.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Grafik Tasarımcı Kimdir?</span><br />
<br />
Grafik tasarımcı; web siteleri, reklamlar, kitaplar, dergiler, posterler, bilgisayar oyunları, ürün ambalajları, afişler, kurumsal iletişim ve kurumsal kimlik gibi çeşitli ürün ve faaliyetlerin görsel tasarımını yapar. Grafik tasarımcı, belirli bir mesajı, fikri veya konsepti görsel olarak iletmek için pazarlama ve yaratıcı departmanların diğer üyeleriyle birlikte çalışır.<br />
Grafik Tasarımcının Sorumlulukları Nelerdir?<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Çalışma sahaları oldukça geniş olan grafik tasarımcıların görev tanımları şu başlıklar altında toplanabilir;</span><br />
<br />
    Tasarımın vermesi gereken mesajı belirlemek,<br />
    Bir projenin kapsamını belirlemek için müşteri veya sanat yönetmeni ile görüşmek,<br />
    Eskizler oluşturarak müşteriye sunmak,<br />
    Müşteriler tarafından önerilen değişiklikleri nihai tasarıma dahil etmek,<br />
    Çalışmalara, tüketicilerinin bakış açısından bakmak ve müşterinin istediği mesajın iletildiğinden emin olmak,<br />
    Web siteleri için konseptler, grafikler oluşturmak,<br />
    Tasarım stili, format, baskı ve zaman çizelgeleriyle ilgili danışmanlık yapmak,<br />
    Son trendleri ve bunların ticari ortamdaki rollerini analiz etmek,<br />
    Reklam yazarları, fotoğrafçılar, illüstratörler, diğer tasarımcılar, web geliştiricileri ve pazarlama uzmanları ile birlikte ekibin parçası olarak çalışmak,<br />
    Son teslim tarihlerine riayet etmek.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Nasıl Grafik Tasarımcı Olunur?</span><br />
<br />
Grafik tasarımcı olmak için üniversitelerin 4 yıllık eğitim veren Grafik bölümlerinden mezun olmak yeterlidir. Nitelikli bir grafik tasarımcı olmak için eğitimin yanı sıra özgün ve yaratıcı çalışmalara imza atmak gerekmektedir. Grafik tasarım unvanını almaya hak kazanan kişiler, reklam ajansları, kurumsal firmalar, tasarım stüdyoları gibi sahalarda çalışabilmektedir.<br />
Grafik Tasarımcıda Aranan Nitelikler Nelerdir?<br />
<br />
Grafiker olmak isteyen kişilerin eğitim alanında tercih edebileceği birçok farklı seçenek var. Bunlardan ilk ise resmi eğitim kurumları tarafından alınabilecek lise veya yüksek öğretim derecesindeki lisans bölümleri eğitimidir.<br />
<br />
Dijital grafikler artık yeni dünyanın ayrılmaz bir parçası haline gelmiş olması nedeniyle hem lise hem de lisans seviyesinde grafik ve tasarım için oluşturulmuş farklı bölümler yer alıyor. Dijital çizim ve tasarım teknikleri ağırlıklı olarak verilen bu bölümlerde iletişim dillerine varıncaya dek uzman bir grafikerin ihtiyaç duyabileceği hemen her türlü konuda öğrencilere gerekli donanımlar kazandırılıyor.<br />
<br />
Grafiker olmak isteyen kişiler bu bölümlerden herhangi birinde eğitim alarak hem grafik dünyasına uzman olarak giriş yapmak için ilk adımlarını atabiliyor hem de verilecek çeşitli eğitimler sayesinde alanında başarılı ve uzman bir grafikçi olma şansını ele geçirmiş oluyor. Diğer meslek gruplarının aksine bilgisayar tabanlı birçok işte olduğu gibi grafikerlikde de yalnızca tekniklerin bilinmesi tek başına yeterli değil. Tekniklerin yanı sıra hayal gücünün doğru şekilde kullanılması ve doğru tekniklerle grafik çalışmalarının meydana getirilmesi gerekiyor.<br />
<br />
Eğer bir lisans eğitimi alamayacaksanız veya grafik işleriyle hobi olarak uğraşmak istiyorsanız, bir lisans eğitiminde verildiği kadar detaylı olmasa bile çeşitli özel eğitim kurumlarında sadece grafik ve tasarım üzerine hızlandırılmış eğitimlerden birine katılmanız mümkün. Bu eğitim programları sayesinde evde kendi başınıza uçsuz bucaksız bir denizi keşfetmeye çalışmak yerine yüzmeyi öğrenebilir ve çok daha kısa süre içerisinde mesafe kat edebilirsiniz.<br />
<br />
Her meslek grubunun bazı temel özelliklere ihtiyaç duyduğu gibi grafiker olmanın da kendince belli başlı ihtiyaçları var. Başarılı ve alanında uzman bir grafiker olmak içinse en azından sahip olmanız gereken temel beceri ve yetenekleri şöyle sıralayabiliriz;<br />
<br />
    En önemlisi bir grafiker; grafik veya görsel sanatlara karşı yetenekli olmalıdır. Çizim konusunda yetenekli olunmasa dahi bu iki noktada yetenekli olmak bir grafikerin sahip olabileceği önemli ve temel özelliklerin başlıcalarıdır.<br />
    Geniş bir hayal gücü; günümüzde grafiker olmak çoğu zaman olmayan şeyleri oluşturmak ve insanları etkilemeyi bilmek demektir. Bunun için de oldukça geniş ve geliştirilmiş bir hayal gücüne ihtiyaç olacaktır.<br />
    Yayıncılık hakkında genel hatlarıyla gerekli temel bilgiye sahip olmak ve yazılı iletişim kurallarını bilmek.<br />
    Fotoğrafçılık ve fotoğraf sanatlarıyla ilgilenmek.<br />
<br />
Eğer bu temel özelliklerin sizde yer aldığını düşünüyorsanız, o halde grafiker olmak için ilk aşamada gerekli olacak her şeye sahipsiniz demektir. Webmaster dünyasında grafikerlerin de ayrı bir yeri olduğunu biliyor muydunuz? İnternette yazıların ve yazılımların önemli olduğu kadar bu elemanları öne çıkartacak ve insanları etkileyecek grafikleri yapabilmek de önemli bir meziyettir. Bu nedenle grafikleri de Webmaster sınıfının içerisine kolayca alabiliriz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peki, grafikler tam olarak hangi alanlarda görev alırlar?</span><br />
<br />
    Reklam &amp;amp; Web Tasarım Ajansları<br />
    Grafik Tasarım Ajansları<br />
    Matbaa ve Basılı Yayın İşletmeleri<br />
    İnternet Sitelerinin Kadroları ve Bloglar<br />
    Film veya Renk Ayrımı Atölyeleri<br />
    Bünyesinde Reklam veya Tasarım Departmanına Yer Veren Şirketler<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Çok yönlülük ve özgünlük kavramları ile ön plana çıkan grafik tasarımcılarda aranan nitelikler şunlardır;</span><br />
<br />
    Yaratıcılık yönü kuvvetli olmak,<br />
    Detaylara dikkat etmek,<br />
    Bir fikri tüketicilere iletmek için yeni yaklaşımlar düşünebilmek,<br />
    Photoshop, InDesign ve Illustrator gibi masaüstü yayıncılık araçlarına hakimiyet,<br />
    Sanatsal olarak ilgi çekici tasarımlar oluşturabilmek,<br />
    Aynı anda birden fazla projede çalışabilmek,<br />
    Zamanı yönetebilmek,<br />
    İletişim yönü güçlü olmak<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Grafiker Maaşları</span><br />
<br />
Grafiker olmayı tıpkı bir ressam olmaya benzetebiliriz. Sadece elinizde fırça yerine fare, kağıt yerine de dijital yazılımlar yer alıyor. Tek başına bırakıldığını hiçbir anlam ifade etmeyecek bu ögeler yalnızca gerçekten uzman grafikerlerin eline geçtiği anda bir sanata dönüşebilir. Bu nedenle bir grafikerin maaşını belirleyecek en önemli kriter, grafikerin daha önceden yaptığı çalışmalar, dolayısıyla portföyüdür. Grafikerler de kendi içerisinde farklı çalışma alanlarına yoğunlaşabilirler. Örneğin, bir grafiker sadece sosyal medya grafikleri konusunda ihtiyaçları karşılarken bir diğer basılı alandaki ihtiyaçları karşılama üzerine kendini yetiştirmiş olabilir.<br />
<br />
Tümüyle yukarıda belirttiğimiz kriterlere göre fiyatın değişecek olacağını göz önünde bulundurursak bir grafikerin en az 2.000 TL düzeyinde maaş aldığını söyleyebiliriz. Daha deneyimli grafikerlerse yaptıkları çalışma başına alacakları çalışma tipiyle aylık 10.000 TL’yi aşan gelirlere sahip olabilirler.</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-family: Georgia;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Grafiker ve Grafik Tasarımcı Nedir? Nasıl Grafik Tasarımcı Olunur?</span><br />
<br />
Grafiker (Grafikçi), dijital ortam araçlarından faydalanarak herhangi bir görsel çalışmayı meydana getiren kişilerdir. Günümüz ve çağımız açısından baktığımızda grafikerlik hem en popüler hem de en çok ihtiyaç duyulan meslek alanlarından biridir. Geleneksel medya veya sosyal medya ortamları fark etmeksizin artık gerçekleştirilecek her türlü çalışmada bilgisayar ortamlarının desteğine ihtiyaç duyuluyor. Grafikerler de bu ortamlar üzerindeki ihtiyaçları çeşitli şekillerde ve ürettikleri yaratıcı çözümlerle sonuca kavuşturan kişilerdir.<br />
<br />
Grafikerler eskiden sadece basılı medya alanında çalışmalar gerçekleştirirken artık hem basılı medya hem de sosyal medya ortamlarında en çok aranan elemanlardan biri haline gelmiştir. Nitekim, dijital ortamların ve görsel nesnelerin yardımı almadan meydana getirilen ürünler hem kullanıcıların dikkatini çok daha az çekiyor hem de istenen hedefe ulaşılması konusunda oldukça önemli rol oynuyor.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Grafik Tasarımcı Kimdir?</span><br />
<br />
Grafik tasarımcı; web siteleri, reklamlar, kitaplar, dergiler, posterler, bilgisayar oyunları, ürün ambalajları, afişler, kurumsal iletişim ve kurumsal kimlik gibi çeşitli ürün ve faaliyetlerin görsel tasarımını yapar. Grafik tasarımcı, belirli bir mesajı, fikri veya konsepti görsel olarak iletmek için pazarlama ve yaratıcı departmanların diğer üyeleriyle birlikte çalışır.<br />
Grafik Tasarımcının Sorumlulukları Nelerdir?<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Çalışma sahaları oldukça geniş olan grafik tasarımcıların görev tanımları şu başlıklar altında toplanabilir;</span><br />
<br />
    Tasarımın vermesi gereken mesajı belirlemek,<br />
    Bir projenin kapsamını belirlemek için müşteri veya sanat yönetmeni ile görüşmek,<br />
    Eskizler oluşturarak müşteriye sunmak,<br />
    Müşteriler tarafından önerilen değişiklikleri nihai tasarıma dahil etmek,<br />
    Çalışmalara, tüketicilerinin bakış açısından bakmak ve müşterinin istediği mesajın iletildiğinden emin olmak,<br />
    Web siteleri için konseptler, grafikler oluşturmak,<br />
    Tasarım stili, format, baskı ve zaman çizelgeleriyle ilgili danışmanlık yapmak,<br />
    Son trendleri ve bunların ticari ortamdaki rollerini analiz etmek,<br />
    Reklam yazarları, fotoğrafçılar, illüstratörler, diğer tasarımcılar, web geliştiricileri ve pazarlama uzmanları ile birlikte ekibin parçası olarak çalışmak,<br />
    Son teslim tarihlerine riayet etmek.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Nasıl Grafik Tasarımcı Olunur?</span><br />
<br />
Grafik tasarımcı olmak için üniversitelerin 4 yıllık eğitim veren Grafik bölümlerinden mezun olmak yeterlidir. Nitelikli bir grafik tasarımcı olmak için eğitimin yanı sıra özgün ve yaratıcı çalışmalara imza atmak gerekmektedir. Grafik tasarım unvanını almaya hak kazanan kişiler, reklam ajansları, kurumsal firmalar, tasarım stüdyoları gibi sahalarda çalışabilmektedir.<br />
Grafik Tasarımcıda Aranan Nitelikler Nelerdir?<br />
<br />
Grafiker olmak isteyen kişilerin eğitim alanında tercih edebileceği birçok farklı seçenek var. Bunlardan ilk ise resmi eğitim kurumları tarafından alınabilecek lise veya yüksek öğretim derecesindeki lisans bölümleri eğitimidir.<br />
<br />
Dijital grafikler artık yeni dünyanın ayrılmaz bir parçası haline gelmiş olması nedeniyle hem lise hem de lisans seviyesinde grafik ve tasarım için oluşturulmuş farklı bölümler yer alıyor. Dijital çizim ve tasarım teknikleri ağırlıklı olarak verilen bu bölümlerde iletişim dillerine varıncaya dek uzman bir grafikerin ihtiyaç duyabileceği hemen her türlü konuda öğrencilere gerekli donanımlar kazandırılıyor.<br />
<br />
Grafiker olmak isteyen kişiler bu bölümlerden herhangi birinde eğitim alarak hem grafik dünyasına uzman olarak giriş yapmak için ilk adımlarını atabiliyor hem de verilecek çeşitli eğitimler sayesinde alanında başarılı ve uzman bir grafikçi olma şansını ele geçirmiş oluyor. Diğer meslek gruplarının aksine bilgisayar tabanlı birçok işte olduğu gibi grafikerlikde de yalnızca tekniklerin bilinmesi tek başına yeterli değil. Tekniklerin yanı sıra hayal gücünün doğru şekilde kullanılması ve doğru tekniklerle grafik çalışmalarının meydana getirilmesi gerekiyor.<br />
<br />
Eğer bir lisans eğitimi alamayacaksanız veya grafik işleriyle hobi olarak uğraşmak istiyorsanız, bir lisans eğitiminde verildiği kadar detaylı olmasa bile çeşitli özel eğitim kurumlarında sadece grafik ve tasarım üzerine hızlandırılmış eğitimlerden birine katılmanız mümkün. Bu eğitim programları sayesinde evde kendi başınıza uçsuz bucaksız bir denizi keşfetmeye çalışmak yerine yüzmeyi öğrenebilir ve çok daha kısa süre içerisinde mesafe kat edebilirsiniz.<br />
<br />
Her meslek grubunun bazı temel özelliklere ihtiyaç duyduğu gibi grafiker olmanın da kendince belli başlı ihtiyaçları var. Başarılı ve alanında uzman bir grafiker olmak içinse en azından sahip olmanız gereken temel beceri ve yetenekleri şöyle sıralayabiliriz;<br />
<br />
    En önemlisi bir grafiker; grafik veya görsel sanatlara karşı yetenekli olmalıdır. Çizim konusunda yetenekli olunmasa dahi bu iki noktada yetenekli olmak bir grafikerin sahip olabileceği önemli ve temel özelliklerin başlıcalarıdır.<br />
    Geniş bir hayal gücü; günümüzde grafiker olmak çoğu zaman olmayan şeyleri oluşturmak ve insanları etkilemeyi bilmek demektir. Bunun için de oldukça geniş ve geliştirilmiş bir hayal gücüne ihtiyaç olacaktır.<br />
    Yayıncılık hakkında genel hatlarıyla gerekli temel bilgiye sahip olmak ve yazılı iletişim kurallarını bilmek.<br />
    Fotoğrafçılık ve fotoğraf sanatlarıyla ilgilenmek.<br />
<br />
Eğer bu temel özelliklerin sizde yer aldığını düşünüyorsanız, o halde grafiker olmak için ilk aşamada gerekli olacak her şeye sahipsiniz demektir. Webmaster dünyasında grafikerlerin de ayrı bir yeri olduğunu biliyor muydunuz? İnternette yazıların ve yazılımların önemli olduğu kadar bu elemanları öne çıkartacak ve insanları etkileyecek grafikleri yapabilmek de önemli bir meziyettir. Bu nedenle grafikleri de Webmaster sınıfının içerisine kolayca alabiliriz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peki, grafikler tam olarak hangi alanlarda görev alırlar?</span><br />
<br />
    Reklam &amp;amp; Web Tasarım Ajansları<br />
    Grafik Tasarım Ajansları<br />
    Matbaa ve Basılı Yayın İşletmeleri<br />
    İnternet Sitelerinin Kadroları ve Bloglar<br />
    Film veya Renk Ayrımı Atölyeleri<br />
    Bünyesinde Reklam veya Tasarım Departmanına Yer Veren Şirketler<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Çok yönlülük ve özgünlük kavramları ile ön plana çıkan grafik tasarımcılarda aranan nitelikler şunlardır;</span><br />
<br />
    Yaratıcılık yönü kuvvetli olmak,<br />
    Detaylara dikkat etmek,<br />
    Bir fikri tüketicilere iletmek için yeni yaklaşımlar düşünebilmek,<br />
    Photoshop, InDesign ve Illustrator gibi masaüstü yayıncılık araçlarına hakimiyet,<br />
    Sanatsal olarak ilgi çekici tasarımlar oluşturabilmek,<br />
    Aynı anda birden fazla projede çalışabilmek,<br />
    Zamanı yönetebilmek,<br />
    İletişim yönü güçlü olmak<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Grafiker Maaşları</span><br />
<br />
Grafiker olmayı tıpkı bir ressam olmaya benzetebiliriz. Sadece elinizde fırça yerine fare, kağıt yerine de dijital yazılımlar yer alıyor. Tek başına bırakıldığını hiçbir anlam ifade etmeyecek bu ögeler yalnızca gerçekten uzman grafikerlerin eline geçtiği anda bir sanata dönüşebilir. Bu nedenle bir grafikerin maaşını belirleyecek en önemli kriter, grafikerin daha önceden yaptığı çalışmalar, dolayısıyla portföyüdür. Grafikerler de kendi içerisinde farklı çalışma alanlarına yoğunlaşabilirler. Örneğin, bir grafiker sadece sosyal medya grafikleri konusunda ihtiyaçları karşılarken bir diğer basılı alandaki ihtiyaçları karşılama üzerine kendini yetiştirmiş olabilir.<br />
<br />
Tümüyle yukarıda belirttiğimiz kriterlere göre fiyatın değişecek olacağını göz önünde bulundurursak bir grafikerin en az 2.000 TL düzeyinde maaş aldığını söyleyebiliriz. Daha deneyimli grafikerlerse yaptıkları çalışma başına alacakları çalışma tipiyle aylık 10.000 TL’yi aşan gelirlere sahip olabilirler.</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Dövüş Sanatlarından judo Hakkında Bilgiler]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=6837</link>
			<pubDate>Tue, 25 Jun 2019 19:30:14 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=6837</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-family: Georgia;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<img src="https://up.picr.de/50481124xb.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 50481124xb.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Dövüş Sanatlarından judo Hakkında Bilgiler</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">JUDO NEDİR?</span><br />
<br />
JUDO, yumuşaklık yoludur. JU'nun içinde teknik ve fizik eğitim vardır. Binlerce kez tekrarlanan teknikler refleks hale gelmedikçe kolay uygulanamaz. Judo'da kaba kuvvete yer yoktur. DO, eğitimin tamamen felsefesidir. Ruh eğitimini içerir. Judo ustaları, öğrencilerine eğitimin süreci içinde doğruluk, nezaket, sabır, sevgi ve saygı kavramlarını öğretir. Sporcusunun zekasını geliştirir ve kendi başına hareket etme yeteneğini kazandırır.<br />
Böylece kendine güven, nefse hakimiyet ve konsantre olabilme duyguları gelişir. Judo'da beden ve ruh gelişimi beraberce ele alınır. Teknik çalışmalarda başlıca prensip "rakibe mukavemet etmeme" ve "kuvvete karşı koymama"dır. Bu arada kaldıraç, merkezkaç, moment gibi az kuvvetle çok iş yapma esasına dayanan fizik kurallarından ve en önemlisi "denge bozma" ve "rakibin kuvvetinden yararlanma" kuralını uygulamaktır. Judo'da kuvvet yoktur.Bütün şiddet hareketleri yasaktır. Judoka, hasmına acı vererek değil, onu acı sınırının yanına getirerek üstünlük sağlar.<br />
Judo'nun eğitimi belirli bir sıra takip eder. Önce, düşmeler ve alçak seviyeli düşüşlere dayalı atış teknikleri öğretilir. Duruş, yakalama, vücut dönüşleri ve hareketinden denge bozma ile 4 ana prensibe dayalı atışın şekilleri tamamen bilimsel yöntemlere dayalıdır.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">JUDO'NUN TARİHÇESİ</span><br />
<br />
Judo, Jujutsu'dan doğan spor dallarından biridir. Jujutsu ve Judo Çin karakteri ile yazılan kelimeler olup Juher ikisinde de 'Yumuşaklık' veya 'Yolverme', Jutsu 'Sanat Çalışma', 'Do' ise 'Prensip' veya 'Yol' anlamına gelmektedir. Jujutsu 'Yumuşaklık Yolu', Kodokan ise 'Yolu Çalışma Okulu' demektir.<br />
Judonun amacı, zihinsel ve ahlaki disiplin yoluyla sağlam karakterli insan yetiştirirken vücudu kuvvetli, faydalı ve sağlıklı yapmaktır.<br />
Judoda birinci kural, kuvvete karşı koymadan rakibin kuvvetinden yararlanmak, ikinci kural ise şiddet kullanmamaktır. Judo bu tür kuralları bedensel ve zihinsel enerjiden en üstün ve en uygun bir şekilde kullanabilme yöntemini öğretirken, bunu yaşamın her döneminde de kullanmasını sağlar.<br />
<br />
Judo kökenleri 16 ila 17. yüzyıllar arasına dayanan çok eski bir Japon sporudur. Dünya tarafından Japonların milli sporu olarak da bilinen judo sadece bir savunma sporu değil aynı zamanda bir felsefe öğretisidir.<br />
<br />
Esasında 1650’li yıllarda bir Çinli tarafından bulunmuş ve geliştirilmiş olsa da Japonlar tarafından benimsenmiş ve bir gelenek olarak yüzyıllardır sürdürülmüştür. Zaman içerisinde jujutsu öğretisinden esinlenilerek daha da geliştirilen judo günümüzdeki halini almıştır.<br />
<br />
Jujutsu eğitimi yıllarca süren bir savunma ve dövüş sporudur. Asıl amaç rakibin hareketlerini önceden sezerek, savunma ile (bilek hareketleri, çeviklik vb.) rakibe en iyi karşılığı verebilmektir. Bu öğretideki hareket çeşitliliği hem judo hem de aikido sporuna esin kaynağı olmuştur.<br />
<br />
Judo, bir dövüş sporu değil bir dövüş sanatıdır. Zaten kelime anlamı olarak bakıldığında da judo, nezaket yolu demektir. Kaba güç gösterisi olarak değil bir sanat olarak algılanmasının altındaki en temel sebep öğretinin dayandığı temellerdir.<br />
<br />
Judonun sanat olarak adlandırılmasının en temel nedeni rakibe tekme ve yumruk atmanın yasak olmasıdır. Rakibin, sıkarak, boğularak veya domine edilerek yere serilmesi amaçlanır. Burada bahsedilen domine etmek işin felsefi öğretisi ile ilgili olan kısımdır. Fiziki güçten ziyade ruhsal bir güç devreye girer. Rakibe kendisinden daha güçsüz olduğu ve birazdan kendi kontrolünü karşısındakine teslim edileceği empoze edilmeye çalışılır. Çok üst seviye judo ilim alimlerinin tek bir bakışla karşılarındaki üzerinde hüküm kurabildikleri rivayeti vardır.<br />
Judo kenarı 8 metre veya 10 metre olan kare şeklindeki bir alan içerisinde yapılır. Alan genellikle 3 – 4 metrekarelik koruyucu döşemeler ile kaplandıktan sonra zemin hazır hale gelir. Sporcular spora özel olarak hazırlanmış dayanıklı beyaz pantolon ve önü açık, beyaz bir ceket giyerler. Bellerinde bulunan kuşakların her birinin farklı bir anlamı vardır. Karşılaşma başladığında asıl amaç rakibe üstünlük kurmak olduğu için omuzdan veya belden kavranarak yere düşürülmeye çalışılır. Güreşten en büyük farkı judoda amaç, gelen hareketlere karşı cevap vermektir. Yani kişi önce rakibin hamlesini bekler ve oyununu karşısındakinin hamlesine göre kurar. Mantık olarak satranca benzetmek çok yanlış olmayacaktır, ikisinde de öngörü ve zeka şarttır.<br />
<br />
Judo sporu, 1600’lü yıllardaki halinden, günümüzde herkes tarafından bilinen modern haline 1882 yılında Jigoro Kano tarafından getirilmiştir. Geleneksel judonun temellerini atan Kano, Japonyalı öğretmendir. Jigoro Kano jujutsuya 17 yaşındayken başladı. Edebiyat öğrenimi için gittiği üniversitede dövüş sanatı hakkında bilgi edindi. Burada Hachinosuke Fukuda’nın dövüş sanatıyla ilgili öğretilerini benimsedi. Yıllar içerisinde gönül verdiği dövüş sanatında hem başkalarından etkilendi hem de kendi stilini yansıttı. Judonun temel ilkelerini ve kurallarını geliştiren de Kano olmuştur. Dr. Jigoro Kano, 1882 yılında jujutsadan geliştirdiği judoyu hayata geçiren isimdir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">JUDO’NU ORTAYA ÇIKIŞI</span><br />
<br />
Halihazırda Japonya’da ve dünya çapında uygulanan Judo türü ilk olarak 1882 yılında Tokyo’nun Kita inari-cho bölgesinde bulunan Eishoji Tapınağı’nda Judo eğitmenliği yapan Jigoro Kano tarafından ortaya konmuştur.<br />
<br />
Jigoro Kano Judoyu geliştirirken işe Japonya’nın eski dövüş sanatlarından Jujutsunun farklı tekniklerini çalışmakla başladı. Bu araştırmanın ardından kendi yaptığı geniş çaplı iyileştirmelerin, eklediği yeni tekniklerin ve öğretinin sonucunda “Judo” adını verdiği kendi sistemini oluşturdu. Judonun temelinde sunduğu ruhani “yol” ve bu yolun getirdiği fiziksel “teknik” yatar.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">JUDO’NUN YAYGINLAŞMA SÜRECİ</span><br />
<br />
Judocuların sayısı arttıkça ve bu yapı genişledikçe, yavaş yavaş resmi etkinlikler düzenlenmeye başladı. 1887 yılı civarında Judo bazı okullarda okul sonrası program dahilinde öğrencilere sunulmaktaydı. 1931 yılına gelindiğinde ise artık okul müfredatına dahil edilmişti. Judo eğitimi, polis karakolları, askeriye, özel şirketler ve yerel spor eğitimi merkezleri tarafından benimsenmeye başladı. Okullar arası Judo müsabakaları gün geçtikçe popülerlik kazandı ve sonunda Japonya çapında bir furyaya dönüştü.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">2. DÜNYA SAVAŞI SONRASINDA JUDO NASIL YAYILDI?</span><br />
<br />
2. Dünya Savaşı’nın bitişini takip eden yıllardaki işgal sırasında dövüş sanatları yasaklanmıştı ve okullarda Judoya izin verilmiyordu. Bunlara karşın 1948 yılında Japonya Judo Şampiyonası tekrardan hayat buldu. Ertesi yıl Japon Judo Federasyonu kuruldu ve Judo eski itibarına kavuşmaya başladı. 1950 yılında ise artık okullarda Judo eğitimine izin veriliyordu. Bu durum Japonya çapında müsabakaların ortaya çıkmasını sağladı ve Judoya duyulan ilgi savaş öncesini aratmayacak kadar yüksekti.<br />
<br />
Judonun savaş sonrasında denizaşırı yayılışına da değinmek önemli. 1956 yılında 1. Dünya Judo Şampiyonası düzenlendikten 8 yıl sonra 1964 Tokyo Olimpiyatlarında yer alan Judo erkeklerde resmi bir olimpik branş haline gelmiştir.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">DÜNYA'DA JUDONUN GELİŞİMİ</span><br />
<br />
Judonun Do'su, diğer Uzakdoğu sporlarındaki Do ile aynı anlamı taşır. Örneğin Aiki-Do, Taekwon-Do gibi. Bu bakımdan Do, tarihsel süreç içinde tek kökenden gelme felsefik bir sistemdir. Uzakdoğu'da Konfiçyüslük'e karşı LAOTZU tarafından TAOİZM olarak oluşturuldu. Tüm Uzakdoğu sporları kuşak renklerini, simgelerini, gelenek ve göreneklerini, disiplinini, TAOİZM'den aldı. Örneğin kuşak renkleri katedilen yolu, kırmızı kuşak iç aydınlatmayı, beyaz elbise saflığı ve dinginliği simgeler.<br />
Judodaki katalar ise doğayı ve evreni yorumlar. Bu sistem Uzakdoğu'da belirli yörelerin ve inanç sistemlerinin etkisi altında kalarak Çin'de, Kore'de, Japonya'da değişikliğe uğradı. Örneğin Japonya'da Bushi-Do, Zen-Do, Çin'de Kung-Do ya da Kung-Fu, Kore'de Taekwon-Do gibi.<br />
O dönemlerde Japonya'da feodal bir düzen söz konusuydu. Feodalite hem inançsal geleneğin sürdürülmesini isterken hem de hayatta kalabilme mücadelesinde kılıcın, ayak ve ellerin farklı tekniklerle gelişimini sağladı ve feodalitenin bu sisteminden SAMURAİ, Zen, Ken-Do gibi savaşçılar felsefi yapılar, kılıç ve döğüş sanatları ortaya çıktı. Bu sanatlardan biri de Jujutsu idi. Taijustu ve yawara olarak da bilinen jujutsu atış, vuruş, tekme, hançerleme, boğma, kol veya bacağı kıvırma gibi atak yapma ve bu ataklara karşı bir savunma sistemiydi.<br />
Jujutsu teknikleri çok eski tarihlerde bilinmesine rağmen 16. yüzyılın son yarısında sistemli olarak çalışıp Edo döneminde (1603-1868) bir sanata dönüştü ve birçok okulda ustalar tarafından öğretildi. Ancak 1800'lü yıllarda Japonya'da feodalite yavaş yavaş ortadan kalkmaya başlayınca, feodalitenin dövüş sanatlarından daha çok spora yönelik yeni sistemli teknikler oluşturuldu. Örneğin Jigaro KANO, yalnız atış, boğuş, kırış, tutuş, teknikleriyle JUDO'yu, VEŞİBA; hasmın oynak yerlerinden yararlanarak, etkisiz hale getirme tekniğiyle AİKİDO'yu kurdular. Böylece bu sistemden JUDO, AİKİDO, KARATE, SAWATE, KENDO, AİKİDO gibi sporlar icat edildi.<br />
Prof. Jigaro KANO gençliğinde hocalarıyla Jujutsu çalışırken onların bilgilerinden yararlanıp, rakibine vururken ve onu atarken uygulanan kuralı aradı ve sonunda 'Zihni ve fiziksel enerjiyi en iyi şekilde kullanmak'temel prensibi keşfederek 1884 yılında KODOKAN Okulu'nu kurdu. 1887'lerde de judonun teknik formüllerini oluşturdu. 1922 yılında 'KODOKAN Kültür Toplumu Eğitim Cemiyeti' kuruldu. Jigaro KANO, yetiştirdiği öğrencilerini 1900'lü yıllarda Avrupa ve Amerika'ya göndererek judonun dünyaya yayılmasını sağladı.<br />
Avrupa'da ilk judo karşılaşması 1918'de İngiltere'de yapıldı. 1951 yılında merkezi Paris'te olan Uluslararası Judo Federasyonu (IJF) kuruldu. 1956'da ilk Dünya Şampiyonası düzenlendikten sonra 1964 Tokyo Olimpiyatları'nda olimpik spor olarak kabul edildi. 1956, 1958 ve 1961 yıllarında düzenlenen Dünya Şampiyonaları yalnız erkeklerde ve açık sıklet olarak yapıldı. 1979'da Fransa'da yapılan Dünya Şampiyonası'nda ise bugünkü sıkletler kullanılmaya başlandı. Bayanlarda Dünya Şampiyonası ilk kez 1980 yılında New York'da düzenlenirken, 1992 Barcelona Olimpiyat Oyunları'nda müsabakalara ilk kez bayanlar da katıldı.<br />
Tüm dünyada hızla yayılan judo, bilim adamları, pedagoglar ve doktorlar tarafından ailelere, çocuğun ruh ve fiziksel gelişimi açısından önemle tavsiye edilmektedir. 7'den 70'e kadar, herkesin kendisine göre oluşturulmuş teknik ve egzersizlerle yaptığı bu spor, olimpiyatlarda ülkelerarasında en fazla katılımın sağlandığı bir spordur.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">JUDO DALLARI</span><br />
<br />
Judo, kibarlık, nezaket yumuşaklık anlamına gelen bir spordur.<br />
Erkeklerde uluslararası judo karşılaşmaları 8 farklı kilo kategorisinde yapılır.<br />
60 kg<br />
65 kg<br />
71 kg<br />
78 kg<br />
86 kg<br />
95 kg<br />
+ 95 kg<br />
<br />
Herhangi bir kiloda açık sıklet<br />
<br />
Bayanlarda ise 7 kilo kategorisinde maçlar yapılır.<br />
<br />
48 kg<br />
52 kg<br />
56 kg<br />
61 kg<br />
66 kg<br />
72 kg<br />
+72 kg<br />
<br />
Judocular bilgi ve becerilerine göre sınıflara ayrılır.<br />
<br />
a- Kyu (Sınıf)<br />
b- Dan (Ustalık sınıfı)<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Avrupa ve Türkiye'de uygulanan sisteme göre Kyu'lar</span><br />
<br />
6 - Rok - Kyu (Beyaz Kuşak)<br />
5- Go - Kyu (Sarı Kuşak)<br />
4- Shi -Kyu (Turuncu Kuşak)<br />
3- San -Kyu (Yeşil Kuşak)<br />
2- Ni - Kyu (Mavi kuşak)<br />
1 - Ik -Kyu (Kahverengi Kuşak)<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Dan dereceleri</span><br />
<br />
1 - Sho - Dan (Kara Kuşak)<br />
2- Ni -Dan (Kara Kuşak)<br />
3- San -Dan (Kara Kuşak)<br />
4- Yo -Dan (Kara Kuşak)<br />
5- Go- Dan (Kara Kuşak)<br />
6- Roku - Dan (Kırmızı-beyaz kuşak)<br />
7- Shichi -Dan (Kırmızı-beyaz kuşak)<br />
8- Hachi - Dan (Kırmızı-beyaz kuşak)<br />
9- Ku -Dan (Kırmızı Kuşak)<br />
10- Ju -Dan (Kırmızı kuşak)<br />
<br />
Derecelerin kazanılmasında savunma, teknik, stil, mücadele hırsı ve karşılaşmalarda kazanılan puanlar<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">JUDO'DA TEKNİKLER:</span><br />
<br />
Ayaktan atış, yerde mücadele ve vuruş teknikleri olmak üzere, üç büyük grupta toplanır.<br />
Ayaktan atış teknikleri; elle, kalça ile ve ayakla olmak üzere üç kısımdır. Bunun yanısıra, kendini yere atarak yapılan teknikler vardır.<br />
Ayaktan atış teknikleri 40 adettir. 65adet olan yer teknikleri içinde hareketsiz bırakma, boyun ve kol kilidi teknikleri bulunmaktadır Ate Waza ismi verilen vuruş teknikleri içinde aşağı yukarı karate bünyesinde yer alan tüm vuruşlar yer almaktadır. Bu son bölüm, yarışmalarda kullanılmamaktadır.<br />
Judo'nun kendini koruma kısmında ele alınmaktadır. Judo'nun bünyesinde Aikido'nun tüm duruş, tutuş, vücut dönüşü ve atışları da yer almaktadır. Ayrıca Jui Jutsu, Judo'nun bir nevi ilkel şekli olup, özellikle silahlı kuvvetler ve emniyet güçleri bünyesinde göğüs göğüse mücadele kapsamı içinde uygulanmaktadır.<br />
<br />
Türk spor kültürünü inceleyecek olursak, Judo sporunun kökünü eski Türkler'de buluruz. Orta Asya'da Türk Devletleri tarafından yaygın olarak yapılan ve tüm dünyaya tanıtarak, artık dünya şampiyonaları düzenlenen Kuraş, Judo'nun atasıdır. Bu spor da judo elbisesine benzer bir elbise ile yapılır. Bunun örneklerini ülkemizin bazı yörelerinde de görmek mümkündür.<br />
<br />
Bugünün modern judo sporu, Japon Jigaro Kano tarafından kurulmuştur. Kano, 1860 yılında Kobe kentinde doğmuş, siyasal bilgiler eğitimi almış, milli eğitimde görev yapmış, Japon rahipleri başkanlığı ve senatörlük gibi devlet işlerinde bulunmuş ve 1938 yılında ölmüştür. Jigaro Kano, 1882 yılına kadar uzun bir jui jutsu eğitimi almış, bu tarihten sonra Jui Jutsu'nun zararlı bulduğu teknikleri ayıklayarak, kendi deyimi ile JU JUTSU DO dediği JU DO'yu kurmuş, eğitim verdiği dojoya da KODOKAN ismini vermiştir.<br />
<br />
Bu Orta Asya mücadele sporunun, Jui jutsu adı altında Japonya'ya gelişi ise 17. yüzyılda CHEN YUAN PİNG isimli bir Çinli usta eli ile olmuştur.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Judo felsefesi</span><br />
<br />
Ju, yumuşaklık, esneklik, kibarlık, nezaket; Do, yol, prensip, düşünce anlamlarını taşır. Judo, bu iki küçük kelimecikten meydana gelmiş olup,esas karşılığı yumuşaklık yolu’dur. Ju’nun içindeki teknik ve fizik eğitimi vardır. Binlerce kez tekrarlanan teknikler refleks hale gelmedikçe kolay uygulanamaz. Kaba kuvvete yer yoktur.<br />
<br />
Do, işin tamamen felsefesidir. Ruh eğitimini içerir. Judo ustaları (SENSEI)öğrencilerine, eğitim süreci içinde doğruluk, nezaket, sabır, sevgi ve saygı kavramlarını öğretir. Zekayı geliştirici eğitim verir, ahlak hislerini kamçılar. Böylece kendine güven, nefse hakimiyet ve konsantre olabilme (düşüncenin tek bir noktada toplanması) duyguları geliştirir. Judo’da beden ve ruh gelişimi beraberce ele alınır.<br />
Teknik çalışmalarda başlıca prensip; “rakibe mukavemet etmeme” ve “kuvvete karşı koymama” dır. Bu arada kaldıraç, merkezkaç gibi az kuvvetle çok iş yapma esaslarına dayanan fizik kurallardan ve en önemlisi denge bozma işleminden yararlanılır.<br />
Diğer önemli bir prensipde “şiddet kullanmama” dır. Bütün şiddet hareketleri Judo’da yasaktır. Judoka (judo yapan kişi) hasmına acı vererek değil, onu acı sınırının yanına getirecek üstünlük sağlar. Uzakdoğu sporlarının içinde tek olimpik spor olması nedeniyle, ülkelerin madalya stratejileri içinde önemli yer tutan Judo sporunda son yıllarda sporcularımızın aldığı madalyalarla birlikte Türkiye de bu sporda söz sahibi olması gurur kaynağımız olmuştur.<br />
<br />
Judo sporunu ülkemizde ücretsiz ögrenme imkanı olduğundan, yaş sınırı tanımadığından ve hemen hemen tüm illerde kapalı spor salonlarında yapıldığından, yarışma ve hobi sporu olarak oldukça yaygındır. Bu sporu yapmak isteyen yada veli durumunda olan kişiler bulunduğu ildeki Gençlik ve Spor İl Müdürlükleri’ne başvurduklarında kendilerine gerekli izahat yapılacaktır. <br />
<br />
Yıllardır tüm filmlerden ve popüler kültür öğesi olmasından da bilindiği gibi en yüksek mertebeli kuşak, siyah kuşaktır. Daha sonrasında ise en yüksek dereceden en düşük dereceye doğru; kahverengi, mavi, yeşil, turuncu, sarı ve beyaz olarak sıralanırlar. Öğrencilerin beyazdan başlaması ve siyah ile usta olmaları felsefik olarak çok benimsenen ve kültürlerde önemli yer tutan ying – yang öğretisi ile ilişkilidir.<br />
<br />
Judo karşılaşmaları genellikle 3 ile 20 dakika arasında sürer. Eğer taraflardan birisi, diğerini sırt üstü olarak yere yatırmayı başarırsa rakibin yerden kalkmak için 30 saniyesi vardır, yoksa yenilmiş sayılır. Bir diğer galibiyet yöntemi de rakibin kollarını ve dizini bükerek veya boynunu kavrayıp boğarak rakibin pes etmesini sağlamaktır. Ate – Waza isimli kol ve bacak kullanarak rakibin bazı bölgelerine vurma hareketi tüm yarışmalarda yasaklanmıştır. Judo, boks gibi ağır yaralanmalı veya bol kan olan bir spor değildir. Eğitimleri çok uzun yıllar süren, öğretisi bir ömür boyunca tamamlanamayan bir sanattır.</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-family: Georgia;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<img src="https://up.picr.de/50481124xb.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 50481124xb.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Dövüş Sanatlarından judo Hakkında Bilgiler</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">JUDO NEDİR?</span><br />
<br />
JUDO, yumuşaklık yoludur. JU'nun içinde teknik ve fizik eğitim vardır. Binlerce kez tekrarlanan teknikler refleks hale gelmedikçe kolay uygulanamaz. Judo'da kaba kuvvete yer yoktur. DO, eğitimin tamamen felsefesidir. Ruh eğitimini içerir. Judo ustaları, öğrencilerine eğitimin süreci içinde doğruluk, nezaket, sabır, sevgi ve saygı kavramlarını öğretir. Sporcusunun zekasını geliştirir ve kendi başına hareket etme yeteneğini kazandırır.<br />
Böylece kendine güven, nefse hakimiyet ve konsantre olabilme duyguları gelişir. Judo'da beden ve ruh gelişimi beraberce ele alınır. Teknik çalışmalarda başlıca prensip "rakibe mukavemet etmeme" ve "kuvvete karşı koymama"dır. Bu arada kaldıraç, merkezkaç, moment gibi az kuvvetle çok iş yapma esasına dayanan fizik kurallarından ve en önemlisi "denge bozma" ve "rakibin kuvvetinden yararlanma" kuralını uygulamaktır. Judo'da kuvvet yoktur.Bütün şiddet hareketleri yasaktır. Judoka, hasmına acı vererek değil, onu acı sınırının yanına getirerek üstünlük sağlar.<br />
Judo'nun eğitimi belirli bir sıra takip eder. Önce, düşmeler ve alçak seviyeli düşüşlere dayalı atış teknikleri öğretilir. Duruş, yakalama, vücut dönüşleri ve hareketinden denge bozma ile 4 ana prensibe dayalı atışın şekilleri tamamen bilimsel yöntemlere dayalıdır.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">JUDO'NUN TARİHÇESİ</span><br />
<br />
Judo, Jujutsu'dan doğan spor dallarından biridir. Jujutsu ve Judo Çin karakteri ile yazılan kelimeler olup Juher ikisinde de 'Yumuşaklık' veya 'Yolverme', Jutsu 'Sanat Çalışma', 'Do' ise 'Prensip' veya 'Yol' anlamına gelmektedir. Jujutsu 'Yumuşaklık Yolu', Kodokan ise 'Yolu Çalışma Okulu' demektir.<br />
Judonun amacı, zihinsel ve ahlaki disiplin yoluyla sağlam karakterli insan yetiştirirken vücudu kuvvetli, faydalı ve sağlıklı yapmaktır.<br />
Judoda birinci kural, kuvvete karşı koymadan rakibin kuvvetinden yararlanmak, ikinci kural ise şiddet kullanmamaktır. Judo bu tür kuralları bedensel ve zihinsel enerjiden en üstün ve en uygun bir şekilde kullanabilme yöntemini öğretirken, bunu yaşamın her döneminde de kullanmasını sağlar.<br />
<br />
Judo kökenleri 16 ila 17. yüzyıllar arasına dayanan çok eski bir Japon sporudur. Dünya tarafından Japonların milli sporu olarak da bilinen judo sadece bir savunma sporu değil aynı zamanda bir felsefe öğretisidir.<br />
<br />
Esasında 1650’li yıllarda bir Çinli tarafından bulunmuş ve geliştirilmiş olsa da Japonlar tarafından benimsenmiş ve bir gelenek olarak yüzyıllardır sürdürülmüştür. Zaman içerisinde jujutsu öğretisinden esinlenilerek daha da geliştirilen judo günümüzdeki halini almıştır.<br />
<br />
Jujutsu eğitimi yıllarca süren bir savunma ve dövüş sporudur. Asıl amaç rakibin hareketlerini önceden sezerek, savunma ile (bilek hareketleri, çeviklik vb.) rakibe en iyi karşılığı verebilmektir. Bu öğretideki hareket çeşitliliği hem judo hem de aikido sporuna esin kaynağı olmuştur.<br />
<br />
Judo, bir dövüş sporu değil bir dövüş sanatıdır. Zaten kelime anlamı olarak bakıldığında da judo, nezaket yolu demektir. Kaba güç gösterisi olarak değil bir sanat olarak algılanmasının altındaki en temel sebep öğretinin dayandığı temellerdir.<br />
<br />
Judonun sanat olarak adlandırılmasının en temel nedeni rakibe tekme ve yumruk atmanın yasak olmasıdır. Rakibin, sıkarak, boğularak veya domine edilerek yere serilmesi amaçlanır. Burada bahsedilen domine etmek işin felsefi öğretisi ile ilgili olan kısımdır. Fiziki güçten ziyade ruhsal bir güç devreye girer. Rakibe kendisinden daha güçsüz olduğu ve birazdan kendi kontrolünü karşısındakine teslim edileceği empoze edilmeye çalışılır. Çok üst seviye judo ilim alimlerinin tek bir bakışla karşılarındaki üzerinde hüküm kurabildikleri rivayeti vardır.<br />
Judo kenarı 8 metre veya 10 metre olan kare şeklindeki bir alan içerisinde yapılır. Alan genellikle 3 – 4 metrekarelik koruyucu döşemeler ile kaplandıktan sonra zemin hazır hale gelir. Sporcular spora özel olarak hazırlanmış dayanıklı beyaz pantolon ve önü açık, beyaz bir ceket giyerler. Bellerinde bulunan kuşakların her birinin farklı bir anlamı vardır. Karşılaşma başladığında asıl amaç rakibe üstünlük kurmak olduğu için omuzdan veya belden kavranarak yere düşürülmeye çalışılır. Güreşten en büyük farkı judoda amaç, gelen hareketlere karşı cevap vermektir. Yani kişi önce rakibin hamlesini bekler ve oyununu karşısındakinin hamlesine göre kurar. Mantık olarak satranca benzetmek çok yanlış olmayacaktır, ikisinde de öngörü ve zeka şarttır.<br />
<br />
Judo sporu, 1600’lü yıllardaki halinden, günümüzde herkes tarafından bilinen modern haline 1882 yılında Jigoro Kano tarafından getirilmiştir. Geleneksel judonun temellerini atan Kano, Japonyalı öğretmendir. Jigoro Kano jujutsuya 17 yaşındayken başladı. Edebiyat öğrenimi için gittiği üniversitede dövüş sanatı hakkında bilgi edindi. Burada Hachinosuke Fukuda’nın dövüş sanatıyla ilgili öğretilerini benimsedi. Yıllar içerisinde gönül verdiği dövüş sanatında hem başkalarından etkilendi hem de kendi stilini yansıttı. Judonun temel ilkelerini ve kurallarını geliştiren de Kano olmuştur. Dr. Jigoro Kano, 1882 yılında jujutsadan geliştirdiği judoyu hayata geçiren isimdir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">JUDO’NU ORTAYA ÇIKIŞI</span><br />
<br />
Halihazırda Japonya’da ve dünya çapında uygulanan Judo türü ilk olarak 1882 yılında Tokyo’nun Kita inari-cho bölgesinde bulunan Eishoji Tapınağı’nda Judo eğitmenliği yapan Jigoro Kano tarafından ortaya konmuştur.<br />
<br />
Jigoro Kano Judoyu geliştirirken işe Japonya’nın eski dövüş sanatlarından Jujutsunun farklı tekniklerini çalışmakla başladı. Bu araştırmanın ardından kendi yaptığı geniş çaplı iyileştirmelerin, eklediği yeni tekniklerin ve öğretinin sonucunda “Judo” adını verdiği kendi sistemini oluşturdu. Judonun temelinde sunduğu ruhani “yol” ve bu yolun getirdiği fiziksel “teknik” yatar.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">JUDO’NUN YAYGINLAŞMA SÜRECİ</span><br />
<br />
Judocuların sayısı arttıkça ve bu yapı genişledikçe, yavaş yavaş resmi etkinlikler düzenlenmeye başladı. 1887 yılı civarında Judo bazı okullarda okul sonrası program dahilinde öğrencilere sunulmaktaydı. 1931 yılına gelindiğinde ise artık okul müfredatına dahil edilmişti. Judo eğitimi, polis karakolları, askeriye, özel şirketler ve yerel spor eğitimi merkezleri tarafından benimsenmeye başladı. Okullar arası Judo müsabakaları gün geçtikçe popülerlik kazandı ve sonunda Japonya çapında bir furyaya dönüştü.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">2. DÜNYA SAVAŞI SONRASINDA JUDO NASIL YAYILDI?</span><br />
<br />
2. Dünya Savaşı’nın bitişini takip eden yıllardaki işgal sırasında dövüş sanatları yasaklanmıştı ve okullarda Judoya izin verilmiyordu. Bunlara karşın 1948 yılında Japonya Judo Şampiyonası tekrardan hayat buldu. Ertesi yıl Japon Judo Federasyonu kuruldu ve Judo eski itibarına kavuşmaya başladı. 1950 yılında ise artık okullarda Judo eğitimine izin veriliyordu. Bu durum Japonya çapında müsabakaların ortaya çıkmasını sağladı ve Judoya duyulan ilgi savaş öncesini aratmayacak kadar yüksekti.<br />
<br />
Judonun savaş sonrasında denizaşırı yayılışına da değinmek önemli. 1956 yılında 1. Dünya Judo Şampiyonası düzenlendikten 8 yıl sonra 1964 Tokyo Olimpiyatlarında yer alan Judo erkeklerde resmi bir olimpik branş haline gelmiştir.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">DÜNYA'DA JUDONUN GELİŞİMİ</span><br />
<br />
Judonun Do'su, diğer Uzakdoğu sporlarındaki Do ile aynı anlamı taşır. Örneğin Aiki-Do, Taekwon-Do gibi. Bu bakımdan Do, tarihsel süreç içinde tek kökenden gelme felsefik bir sistemdir. Uzakdoğu'da Konfiçyüslük'e karşı LAOTZU tarafından TAOİZM olarak oluşturuldu. Tüm Uzakdoğu sporları kuşak renklerini, simgelerini, gelenek ve göreneklerini, disiplinini, TAOİZM'den aldı. Örneğin kuşak renkleri katedilen yolu, kırmızı kuşak iç aydınlatmayı, beyaz elbise saflığı ve dinginliği simgeler.<br />
Judodaki katalar ise doğayı ve evreni yorumlar. Bu sistem Uzakdoğu'da belirli yörelerin ve inanç sistemlerinin etkisi altında kalarak Çin'de, Kore'de, Japonya'da değişikliğe uğradı. Örneğin Japonya'da Bushi-Do, Zen-Do, Çin'de Kung-Do ya da Kung-Fu, Kore'de Taekwon-Do gibi.<br />
O dönemlerde Japonya'da feodal bir düzen söz konusuydu. Feodalite hem inançsal geleneğin sürdürülmesini isterken hem de hayatta kalabilme mücadelesinde kılıcın, ayak ve ellerin farklı tekniklerle gelişimini sağladı ve feodalitenin bu sisteminden SAMURAİ, Zen, Ken-Do gibi savaşçılar felsefi yapılar, kılıç ve döğüş sanatları ortaya çıktı. Bu sanatlardan biri de Jujutsu idi. Taijustu ve yawara olarak da bilinen jujutsu atış, vuruş, tekme, hançerleme, boğma, kol veya bacağı kıvırma gibi atak yapma ve bu ataklara karşı bir savunma sistemiydi.<br />
Jujutsu teknikleri çok eski tarihlerde bilinmesine rağmen 16. yüzyılın son yarısında sistemli olarak çalışıp Edo döneminde (1603-1868) bir sanata dönüştü ve birçok okulda ustalar tarafından öğretildi. Ancak 1800'lü yıllarda Japonya'da feodalite yavaş yavaş ortadan kalkmaya başlayınca, feodalitenin dövüş sanatlarından daha çok spora yönelik yeni sistemli teknikler oluşturuldu. Örneğin Jigaro KANO, yalnız atış, boğuş, kırış, tutuş, teknikleriyle JUDO'yu, VEŞİBA; hasmın oynak yerlerinden yararlanarak, etkisiz hale getirme tekniğiyle AİKİDO'yu kurdular. Böylece bu sistemden JUDO, AİKİDO, KARATE, SAWATE, KENDO, AİKİDO gibi sporlar icat edildi.<br />
Prof. Jigaro KANO gençliğinde hocalarıyla Jujutsu çalışırken onların bilgilerinden yararlanıp, rakibine vururken ve onu atarken uygulanan kuralı aradı ve sonunda 'Zihni ve fiziksel enerjiyi en iyi şekilde kullanmak'temel prensibi keşfederek 1884 yılında KODOKAN Okulu'nu kurdu. 1887'lerde de judonun teknik formüllerini oluşturdu. 1922 yılında 'KODOKAN Kültür Toplumu Eğitim Cemiyeti' kuruldu. Jigaro KANO, yetiştirdiği öğrencilerini 1900'lü yıllarda Avrupa ve Amerika'ya göndererek judonun dünyaya yayılmasını sağladı.<br />
Avrupa'da ilk judo karşılaşması 1918'de İngiltere'de yapıldı. 1951 yılında merkezi Paris'te olan Uluslararası Judo Federasyonu (IJF) kuruldu. 1956'da ilk Dünya Şampiyonası düzenlendikten sonra 1964 Tokyo Olimpiyatları'nda olimpik spor olarak kabul edildi. 1956, 1958 ve 1961 yıllarında düzenlenen Dünya Şampiyonaları yalnız erkeklerde ve açık sıklet olarak yapıldı. 1979'da Fransa'da yapılan Dünya Şampiyonası'nda ise bugünkü sıkletler kullanılmaya başlandı. Bayanlarda Dünya Şampiyonası ilk kez 1980 yılında New York'da düzenlenirken, 1992 Barcelona Olimpiyat Oyunları'nda müsabakalara ilk kez bayanlar da katıldı.<br />
Tüm dünyada hızla yayılan judo, bilim adamları, pedagoglar ve doktorlar tarafından ailelere, çocuğun ruh ve fiziksel gelişimi açısından önemle tavsiye edilmektedir. 7'den 70'e kadar, herkesin kendisine göre oluşturulmuş teknik ve egzersizlerle yaptığı bu spor, olimpiyatlarda ülkelerarasında en fazla katılımın sağlandığı bir spordur.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">JUDO DALLARI</span><br />
<br />
Judo, kibarlık, nezaket yumuşaklık anlamına gelen bir spordur.<br />
Erkeklerde uluslararası judo karşılaşmaları 8 farklı kilo kategorisinde yapılır.<br />
60 kg<br />
65 kg<br />
71 kg<br />
78 kg<br />
86 kg<br />
95 kg<br />
+ 95 kg<br />
<br />
Herhangi bir kiloda açık sıklet<br />
<br />
Bayanlarda ise 7 kilo kategorisinde maçlar yapılır.<br />
<br />
48 kg<br />
52 kg<br />
56 kg<br />
61 kg<br />
66 kg<br />
72 kg<br />
+72 kg<br />
<br />
Judocular bilgi ve becerilerine göre sınıflara ayrılır.<br />
<br />
a- Kyu (Sınıf)<br />
b- Dan (Ustalık sınıfı)<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Avrupa ve Türkiye'de uygulanan sisteme göre Kyu'lar</span><br />
<br />
6 - Rok - Kyu (Beyaz Kuşak)<br />
5- Go - Kyu (Sarı Kuşak)<br />
4- Shi -Kyu (Turuncu Kuşak)<br />
3- San -Kyu (Yeşil Kuşak)<br />
2- Ni - Kyu (Mavi kuşak)<br />
1 - Ik -Kyu (Kahverengi Kuşak)<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Dan dereceleri</span><br />
<br />
1 - Sho - Dan (Kara Kuşak)<br />
2- Ni -Dan (Kara Kuşak)<br />
3- San -Dan (Kara Kuşak)<br />
4- Yo -Dan (Kara Kuşak)<br />
5- Go- Dan (Kara Kuşak)<br />
6- Roku - Dan (Kırmızı-beyaz kuşak)<br />
7- Shichi -Dan (Kırmızı-beyaz kuşak)<br />
8- Hachi - Dan (Kırmızı-beyaz kuşak)<br />
9- Ku -Dan (Kırmızı Kuşak)<br />
10- Ju -Dan (Kırmızı kuşak)<br />
<br />
Derecelerin kazanılmasında savunma, teknik, stil, mücadele hırsı ve karşılaşmalarda kazanılan puanlar<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">JUDO'DA TEKNİKLER:</span><br />
<br />
Ayaktan atış, yerde mücadele ve vuruş teknikleri olmak üzere, üç büyük grupta toplanır.<br />
Ayaktan atış teknikleri; elle, kalça ile ve ayakla olmak üzere üç kısımdır. Bunun yanısıra, kendini yere atarak yapılan teknikler vardır.<br />
Ayaktan atış teknikleri 40 adettir. 65adet olan yer teknikleri içinde hareketsiz bırakma, boyun ve kol kilidi teknikleri bulunmaktadır Ate Waza ismi verilen vuruş teknikleri içinde aşağı yukarı karate bünyesinde yer alan tüm vuruşlar yer almaktadır. Bu son bölüm, yarışmalarda kullanılmamaktadır.<br />
Judo'nun kendini koruma kısmında ele alınmaktadır. Judo'nun bünyesinde Aikido'nun tüm duruş, tutuş, vücut dönüşü ve atışları da yer almaktadır. Ayrıca Jui Jutsu, Judo'nun bir nevi ilkel şekli olup, özellikle silahlı kuvvetler ve emniyet güçleri bünyesinde göğüs göğüse mücadele kapsamı içinde uygulanmaktadır.<br />
<br />
Türk spor kültürünü inceleyecek olursak, Judo sporunun kökünü eski Türkler'de buluruz. Orta Asya'da Türk Devletleri tarafından yaygın olarak yapılan ve tüm dünyaya tanıtarak, artık dünya şampiyonaları düzenlenen Kuraş, Judo'nun atasıdır. Bu spor da judo elbisesine benzer bir elbise ile yapılır. Bunun örneklerini ülkemizin bazı yörelerinde de görmek mümkündür.<br />
<br />
Bugünün modern judo sporu, Japon Jigaro Kano tarafından kurulmuştur. Kano, 1860 yılında Kobe kentinde doğmuş, siyasal bilgiler eğitimi almış, milli eğitimde görev yapmış, Japon rahipleri başkanlığı ve senatörlük gibi devlet işlerinde bulunmuş ve 1938 yılında ölmüştür. Jigaro Kano, 1882 yılına kadar uzun bir jui jutsu eğitimi almış, bu tarihten sonra Jui Jutsu'nun zararlı bulduğu teknikleri ayıklayarak, kendi deyimi ile JU JUTSU DO dediği JU DO'yu kurmuş, eğitim verdiği dojoya da KODOKAN ismini vermiştir.<br />
<br />
Bu Orta Asya mücadele sporunun, Jui jutsu adı altında Japonya'ya gelişi ise 17. yüzyılda CHEN YUAN PİNG isimli bir Çinli usta eli ile olmuştur.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Judo felsefesi</span><br />
<br />
Ju, yumuşaklık, esneklik, kibarlık, nezaket; Do, yol, prensip, düşünce anlamlarını taşır. Judo, bu iki küçük kelimecikten meydana gelmiş olup,esas karşılığı yumuşaklık yolu’dur. Ju’nun içindeki teknik ve fizik eğitimi vardır. Binlerce kez tekrarlanan teknikler refleks hale gelmedikçe kolay uygulanamaz. Kaba kuvvete yer yoktur.<br />
<br />
Do, işin tamamen felsefesidir. Ruh eğitimini içerir. Judo ustaları (SENSEI)öğrencilerine, eğitim süreci içinde doğruluk, nezaket, sabır, sevgi ve saygı kavramlarını öğretir. Zekayı geliştirici eğitim verir, ahlak hislerini kamçılar. Böylece kendine güven, nefse hakimiyet ve konsantre olabilme (düşüncenin tek bir noktada toplanması) duyguları geliştirir. Judo’da beden ve ruh gelişimi beraberce ele alınır.<br />
Teknik çalışmalarda başlıca prensip; “rakibe mukavemet etmeme” ve “kuvvete karşı koymama” dır. Bu arada kaldıraç, merkezkaç gibi az kuvvetle çok iş yapma esaslarına dayanan fizik kurallardan ve en önemlisi denge bozma işleminden yararlanılır.<br />
Diğer önemli bir prensipde “şiddet kullanmama” dır. Bütün şiddet hareketleri Judo’da yasaktır. Judoka (judo yapan kişi) hasmına acı vererek değil, onu acı sınırının yanına getirecek üstünlük sağlar. Uzakdoğu sporlarının içinde tek olimpik spor olması nedeniyle, ülkelerin madalya stratejileri içinde önemli yer tutan Judo sporunda son yıllarda sporcularımızın aldığı madalyalarla birlikte Türkiye de bu sporda söz sahibi olması gurur kaynağımız olmuştur.<br />
<br />
Judo sporunu ülkemizde ücretsiz ögrenme imkanı olduğundan, yaş sınırı tanımadığından ve hemen hemen tüm illerde kapalı spor salonlarında yapıldığından, yarışma ve hobi sporu olarak oldukça yaygındır. Bu sporu yapmak isteyen yada veli durumunda olan kişiler bulunduğu ildeki Gençlik ve Spor İl Müdürlükleri’ne başvurduklarında kendilerine gerekli izahat yapılacaktır. <br />
<br />
Yıllardır tüm filmlerden ve popüler kültür öğesi olmasından da bilindiği gibi en yüksek mertebeli kuşak, siyah kuşaktır. Daha sonrasında ise en yüksek dereceden en düşük dereceye doğru; kahverengi, mavi, yeşil, turuncu, sarı ve beyaz olarak sıralanırlar. Öğrencilerin beyazdan başlaması ve siyah ile usta olmaları felsefik olarak çok benimsenen ve kültürlerde önemli yer tutan ying – yang öğretisi ile ilişkilidir.<br />
<br />
Judo karşılaşmaları genellikle 3 ile 20 dakika arasında sürer. Eğer taraflardan birisi, diğerini sırt üstü olarak yere yatırmayı başarırsa rakibin yerden kalkmak için 30 saniyesi vardır, yoksa yenilmiş sayılır. Bir diğer galibiyet yöntemi de rakibin kollarını ve dizini bükerek veya boynunu kavrayıp boğarak rakibin pes etmesini sağlamaktır. Ate – Waza isimli kol ve bacak kullanarak rakibin bazı bölgelerine vurma hareketi tüm yarışmalarda yasaklanmıştır. Judo, boks gibi ağır yaralanmalı veya bol kan olan bir spor değildir. Eğitimleri çok uzun yıllar süren, öğretisi bir ömür boyunca tamamlanamayan bir sanattır.</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Dövüş Sanatlarından Taekwondo Hakkında Bilgiler]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=6836</link>
			<pubDate>Tue, 25 Jun 2019 19:14:13 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=6836</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-family: Georgia;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><img src="https://up.picr.de/50481125rs.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 50481125rs.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Dövüş Sanatlarından Taekwondo Hakkında Bilgiler</span><br />
<br />
Tekvando dünyanın en eski savunma sporlarından biri. Kendini savunma, savaşçı sanatı olarak bilinir. Çin Kung-fu'sundan ve Japon karatesinden farklı bir spordur. En eski olarak, KoreYarımadasının kuzey bölgelerinde M.Ö. 37'de kurulmuş olan Kogoryo Hanedanlığına ait mezar duvar resimlerinde tekvando izlerine rastlanmıştır. Kore halkı, tekvandoyu saldırganlara ve vahşi hayvanlara karşı savunma, savaşçı sanatı olarak kullandığı gibi, güç ve çeviklik kazanma, zihni ve fiziki sıhhati muhafaza etmek ve geliştirmek maksadıyla bir eksersiz olarak da yapmışlardır.<br />
<br />
Tekvando, teknik ve maharetten başka Doğu kültürüne ait bazı sosyal değerleri de aksettirir. Tekvando eğitimi, kişiye kendine güven, soğukkanlılık, fedakarlık ve alçak gönüllülük öğretir.<br />
<br />
Koryo tarihinde tekvando “subak” olarak anılmıştı. Bu dönem hanedanları subakı, sadece sıhhati geliştirmek için bir hüner sporu olarak değil aynı zamanda yüksek bir harp sanatı olarak teşvik etmişler, subak müsabakaları tertip etmişlerdir. Tekvando, Kore'de başlamakla kalmamış Kore tarihi boyunca gelişimini sürdürmüştür. Subak müsabakaları sivil halk arasında da büyük ilgi görmüştür. Orduya girmek isteyen kimseler subak bilmek zorundaydılar. Çünkü müracaatçıların imtihanlarında subak önemli bir yer işgal etmekteydi.<br />
<br />
Yi Hanedanlığının çöküşüyle Japonlar Kore'yi işgal etmeye başladılar. Tekvandocular saldırganlara karşı uzun süre mücadele ederek zorluklar çıkardılar. Kore, 1945 yılında bağımsızlığına kavuştu. Bu zamana kadar Kore'de Japon Karatesi ve Kung-fu yayıldı. Sonraki yıllarda bazı Koreli antrenörler, tekvando oyunlarını sistemleştirip geliştirmek için gayret sarfettiler. 16 Eylül 1961 tarihinde “Kore Tekvando Birliği” kuruldu ve bu birlik 25 Haziran 1962'de “Kore Amatör Sporlar Birliği” ile birleşti. 1962 Ekiminde 43. milli oyunlar kapsamına alındı.<br />
<br />
30 Kasım 1972'de Dünya Taekwon-do Şampiyonası yapıldı. 25 Mayıs 1973'teki şampiyonaya 17 ülke katıldı. 15 Mayıs 1974'te Kukinon'da ilk “Dünya Tekvando Hakem Semineri” düzenlendi. Buna 10 ülkeden 46 takım iştirak etti.<br />
<br />
Türkiye'nin tekvando sporuyla tanışması 1964 yıllarına rastlar. Bu yılda Koreli general Choi-Honghi'nin başkanlığındaki bir tekvando ekibi çeşitli ülkeleri dolaşarak gösteriler sundular. Bu iyi niyet gezisinde Türkiye'ye de uğrayarak tekvando gösterileriyle bu sporu tanıttılar. Şükrü Gençel ve Nazım Canca'nın gayretleriyle bu spor ülkemizde gelişmeye başladı. 16 Haziran 1970 tarihinde Güney Kore'den Mr. Cho Soo-Se'nin Türkiye'ye gelmesiyle tekvando hızla gelişmeye başladı. Ülkemizde dünya çapında başarılı birçok tekvandocu yetişti ve yetişmektedir. Başarılı bayan tekvandocularımızdan Tennur Yerlisu, Züleyha Tan, erkeklerden de Nusret Ramazanoğlu, Turgut Uçan ve Şakir Bezci gibi sporcularımız dünya çapında çeşitli madalyalar kazandılar. <br />
Çiplak el ve ayakla yapilan savunma sporudur.<br />
Taekwondo'nun kelime anlami nedir?<br />
Tae:Ayak teknigi<br />
Kwon:El teknigi<br />
Do:iyi niyete giden dogru yoll<br />
Taekwondo Bedeni kaça böler?Olgul:Yüz Momtong:Gövde Are:Belden asagisi<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Taekwondo Tarihi</span><br />
<br />
Yaklasik 2000 yil önce Kore'de askerlerin savunma sanati olarak ortaya çikmisti<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color"><br />
Taekwondo'nun "do" prensipleri</span><br />
<br />
Terbiye ,Nezaket, Saygi ,Disiplin<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Taekwondo sporcusunu uymasi gereken 8 do felsefesi</span><br />
<br />
Dogru konusmak<br />
Dogru dinlemek<br />
Dogru bakmak<br />
Dogru düsünmek<br />
Dogru hareket etmek<br />
Dogru emir vermek<br />
Dogru emir almak<br />
Dogru hizmet etmek<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Taekwondo Nedir?</span><br />
<br />
Taekwondo fiziksel dövüş yeteneklerinin ötesini öğreten daha çok sistematik ve bilimsel olan Korenin geleneksel dövüş sanatlarından biridir. Beden ve akıl eğitimi yoluyla ruhumuzu ve yaşantımızı güzelleştirmemizi sağlayan bir disiplindir. Bugün Taekwondo, global bir spor olup dünyaca bir üne sahip olmuştur ve Olimpiyat oyunlarındaki yerini almıştır.<br />
<br />
"Tae", "Kwon", "Do" kelimelerinin anlamına daha derinsel bir açıdan bakalım. İngilizce 3 heceden oluşmasına rağmen Taekwondo kelimesi Kore dilinde tek bir kelimedir. "Tae" ayak, bacak, üzerine basmak ; "Kwon" yumruk, dövüş ; "Do" yol veya disiplin anlamı taşır. Eğer bu 3 bölümü bir bütün olarak ele alacak olursak Taekwondo'nun arkasında iki önemli genel kavramı fark etmiş olacağız.<br />
<br />
1) Taekwondo Tae ve Kwon'nun yani yumrukların ve ayakları doğru kullanmanın yoludur veya bütün bedenin ayak ve el ile betimlemesidir.<br />
<br />
2) Barışı sağlamanın ve dövüşleri kontrel etmeyi ve sakin olmayı becerebilmenin yoludur. Bu genel kavram Tae Kwon'nun " yumrukları kontrol altına alma anlamından gelir. Böylece taekwondo dövüşleri engellemek için bedenin tüm bölümlerini kontrol edebilme yeteneği ve daha güzel ve barış dolu bir dünya kurma anlamı taşır.<br />
<br />
Taekwondo Korede farklı isimler altında 5000 yıllık bir gelişim süreci yaşadı. Korede, " Subak" veya " Taekkyon" adı altında savunma amaçlı bir dövüş sanatı olarak başladı ve "Sunbae" adı altında bedeni ve aklı zinde tutma yolu olarak çok eski bir krallık olan Kogurya'da gelişti. Shilla döneminde, ülkeye liderler yetiştirmeyi amaçlayan Hwarangdoların belkemiği haline geldi.<br />
<br />
Bugün Taekwondo doğudaki ülkelerdeki dövüş sanatlarına benziyor ve onların bazı özellikleri almış durumda. Çünkü, bu yöndeki gelişimde Taekwondo Korenin yakınındaki Çin ve Japonya gibi ülkelerdeki dövüş sanatlarından olan çok farklı stilleri kazanmıştır.<br />
<br />
Ama Taekwondo diğer doğu ülkerindeki dövüş sanatlarına göre çok farklıdır. İlk olarak, çok aktif olağanüstü ayak teknikleri ve çok aktif hareketler dahil, fiziksel olarak çok dinamiktir. İkincisi, fiziksel hareketler prensibi bedensel ve zihinsel olarak bir bütün olarak estetiktir. Üçüncüsü, başka bir açıdan yaklaşırsak çok dinamik duruşlara sahiptir.<br />
<br />
Taekwondo birlik olarak karakterize olabilir : Beden birliği, akıl birliği, yaşam birliği ve poomse birliği ve karşılaşma ve vuruş. Taekwondo yaptığınız zaman zihninizi huzurlu ve hareketlerinizle bir uyum halinde tutmanız gerekir ve bu uyumu sosyal yaşamınıza taşımanız gerekir. Bu taekwondoda nasıl fiziksel hareketlerin prensibi, zihinsel çalışma prensibi ve yaşama prensibi sahip olmanızdır. Diğer bir yandan,doğru poomse sizi büyük yok edici bir güce ulaşma olasılığı verir.<br />
<br />
Taekwondo'nun bütünlüğüne nasıl ulaşabiliriz? Taekwondo yaşamın yoludur. Daha çok bir iş sahibi olmak gibi, aile yetiştirme gibi, bir neden için dövüşmek gibi. Taekwondoyu bu yaşam mücadelesi içinde son derece tehlikeli olan durumlardan farklı kılan nedir? Birileri her zaman zarar vermek isteyen bir düşmanı yenmek zorundadır. Ama bir dövüşü kazanmak birilerini güvenliği kılmaya yetmez. Çünkü, düşman iyileşip yeniden saldırabilir. Üstelik, az önce yenilen düşmanda farklı düşmanlar olabilir. Biri asla bir diğeri sürekli huzura kavuşmadan kendini güvende hissedemez. Bu sürekliliğe ulaşmak için veya dayanıklılığa, birine birlik gerekir. Bu Taekwondonun amacıdır. Başka türlü olsaydı Taekwondo diğer sokak dövüşlerinden farksız olurdu.<br />
<br />
Taekwondo hayatın içinde olan eşsiz sürecin gelişimindeki ahenki yakalar. Bu Taekwondo hayatın anlamıdır diyebilmektir. Taekwondo'nun derinklerinde saklı olan yaşam prensiblerini bulduğumuz zaman, değerli bir hayat yaşamayı olanaklı kılarız.<br />
<br />
Taekwondo, uzak doğu ülkelerinden KORE’ nin Milli sporu olup, bu ülkede doğmuş, gelişmiş ve zamanla Dünya’ya yayılmıştır. Geçmişi 13 Asır öncelerine dayanmaktadır. Nitekim o çağlarda KORE’de yaşayan insanlar doğaya, vahşi hayvanlara ve haydutlara karşı kendilerini savunmak için tamamiyle ayak tekniklerini içeren bir savunma sistemi geliştirmişler ve buna “TAEGYON” yani “Ayak Sistemi” adını vermişlerdir. Yine aynı çağlarda KORE’ de uygulanmakta olan “KWONPOP” yani “Yumruk Metodu” olarak isimlendirilen sadece el tekniklerini içeren bir sistem daha bulunmakta idi. Bu arada 600’lü yıllarda KORE Yarımadası 3 Krallığa bölünmüş ve bu krallıkların en küçüğü olan SİLLA Krallığının genç asilleri ve savaşçıları kullandıkları çeşitli savaş silahlarının yanısıra yukarıdaki el ve ayak tekniklerini geliştirerek bir savaş aracı olarak kullanmak suretiyle silahsız savaş çalışmalarına da önem verip kendilerini düşmanlara karşı daha güçlü duruma getirmişlerdir. İşte bu insanlar el ve ayakla yaptıkları savunma tekniklerini, zamanla sistemleştirerek adına Taek-Kyon demişlerdir. Böylece de Taekwondo’ nun ilk temelleri oluşmuştur.<br />
<br />
Taekwondo 20. Yüzyıla gelene kadar geçirmiş olduğu evrimler sonucunda bu günkü şekline dönüşmüş, 1905 yılında da bir yarışma sporu olarak kabul edilmiştir. Nihayet 1966 yılında Uluslar arası Taekwondo Federasyonu kurulmuştur. 179 Ülke bu Federasyona üye olup, bu gün Taekwondo milyonlarca insanın yaptığı bir spor dalı haline gelmiştir.<br />
<br />
Taekwondo sporunun Ülkemize gelişi de 1960’lı yıllara rastlamaktadır. 1968 yılında resmi olarak Judo Federasyonu bünyesinde faaliyetlerini sürdürmeye başlamış ilk defa 1976 yılına resmi olarak Avrupa Şampiyonasına katılmış ve Ülkemiz takım halinde Avrupa İkincisi olmuştur.<br />
<br />
1981 yılında Judo Federasyonundan ayrılarak müstakil Federasyon olan Taekwondo Federasyonu Başkanlığına Mithat KOR getirilmiştir. Mithat KOR’ un Başkanlığı kısa sürmüş (12.01.1981-22.02.1982) 1982-1995 yılları arasında da Taekwondo Federasyonu Başkanlığını Prof. Dr. Esen BEDER yapmıştır. 1982 yılında Prof.Dr.Esen BEDER Başkanlığında oluşan Federasyon Kurullarının çalışmaları başarı grafiğini arttırmış bu çalışmada Teknik Direktör olarak görev üstlenen Sayın İsmet IRAZ’ın bilinçli, disiplinli çalışma ve isabetli karar görüşleri ile ülkemizde Taekwondo’nun yapılması hızla devam etmiş, Uluslararası alanda da bir çok başarılara imza atılmıştır.<br />
<br />
Taekwondo, uzak doğu ülkelerinden KORE’ nin Milli sporu olup, bu ülkede doğmuş, gelişmiş ve zamanla Dünya’ya yayılmıştır. Geçmişi 13 Asır öncelerine dayanmaktadır. Nitekim o çağlarda KORE’de yaşayan insanlar doğaya, vahşi hayvanlara ve haydutlara karşı kendilerini savunmak için tamamiyle ayak tekniklerini içeren bir savunma sistemi geliştirmişler ve buna “TAEGYON” yani “Ayak Sistemi” adını vermişlerdir. Yine aynı çağlarda KORE’ de uygulanmakta olan “KWONPOP” yani “Yumruk Metodu” olarak isimlendirilen sadece el tekniklerini içeren bir sistem daha bulunmakta idi. Bu arada 600’lü yıllarda KORE Yarımadası 3 Krallığa bölünmüş ve bu krallıkların en küçüğü olan SİLLA Krallığının genç asilleri ve savaşçıları kullandıkları çeşitli savaş silahlarının yanısıra yukarıdaki el ve ayak tekniklerini geliştirerek bir savaş aracı olarak kullanmak suretiyle silahsız savaş çalışmalarına da önem verip kendilerini düşmanlara karşı daha güçlü duruma getirmişlerdir. İşte bu insanlar el ve ayakla yaptıkları savunma tekniklerini, zamanla sistemleştirerek adına Taek-Kyon demişlerdir. Böylece de Taekwondo’ nun ilk temelleri oluşmuştur.<br />
<br />
Taekwondo 20. Yüzyıla gelene kadar geçirmiş olduğu evrimler sonucunda bu günkü şekline dönüşmüş, 1905 yılında da bir yarışma sporu olarak kabul edilmiştir. Nihayet 1966 yılında Uluslar arası Taekwondo Federasyonu kurulmuştur. 179 Ülke bu Federasyona üye olup, bu gün Taekwondo milyonlarca insanın yaptığı bir spor dalı haline gelmiştir.<br />
<br />
Taekwondo sporunun Ülkemize gelişi de 1960’lı yıllara rastlamaktadır. 1968 yılında resmi olarak Judo Federasyonu bünyesinde faaliyetlerini sürdürmeye başlamış ilk defa 1976 yılına resmi olarak Avrupa Şampiyonasına katılmış ve Ülkemiz takım halinde Avrupa İkincisi olmuştur.<br />
<br />
1981 yılında Judo Federasyonundan ayrılarak müstakil Federasyon olan Taekwondo Federasyonu Başkanlığına Mithat KOR getirilmiştir. Mithat KOR’ un Başkanlığı kısa sürmüş (12.01.1981-22.02.1982) 1982-1995 yılları arasında da Taekwondo Federasyonu Başkanlığını Prof. Dr. Esen BEDER yapmıştır. 1982 yılında Prof.Dr.Esen BEDER Başkanlığında oluşan Federasyon Kurullarının çalışmaları başarı grafiğini arttırmış bu çalışmada Teknik Direktör olarak görev üstlenen Sayın İsmet IRAZ’ın bilinçli, disiplinli çalışma ve isabetli karar görüşleri ile ülkemizde Taekwondo’nun yapılması hızla devam etmiş, Uluslararası alanda da bir çok başarılara imza atılmıştır<br />
<br />
Taekwondo, uzak doğu ülkelerinden KORE’ nin Milli sporu olup, bu ülkede doğmuş, gelişmiş ve zamanla Dünya’ya yayılmıştır. Geçmişi 13 Asır öncelerine dayanmaktadır. Nitekim o çağlarda KORE’de yaşayan insanlar doğaya, vahşi hayvanlara ve haydutlara karşı kendilerini savunmak için tamamiyle ayak tekniklerini içeren bir savunma sistemi geliştirmişler ve buna “TAEGYON” yani “Ayak Sistemi” adını vermişlerdir. Yine aynı çağlarda KORE’ de uygulanmakta olan “KWONPOP” yani “Yumruk Metodu” olarak isimlendirilen sadece el tekniklerini içeren bir sistem daha bulunmakta idi. Bu arada 600’lü yıllarda KORE Yarımadası 3 Krallığa bölünmüş ve bu krallıkların en küçüğü olan SİLLA Krallığının genç asilleri ve savaşçıları kullandıkları çeşitli savaş silahlarının yanısıra yukarıdaki el ve ayak tekniklerini geliştirerek bir savaş aracı olarak kullanmak suretiyle silahsız savaş çalışmalarına da önem verip kendilerini düşmanlara karşı daha güçlü duruma getirmişlerdir. İşte bu insanlar el ve ayakla yaptıkları savunma tekniklerini, zamanla sistemleştirerek adına Taek-Kyon demişlerdir. Böylece de Taekwondo’ nun ilk temelleri oluşmuştur.<br />
<br />
Taekwondo 20. Yüzyıla gelene kadar geçirmiş olduğu evrimler sonucunda bu günkü şekline dönüşmüş, 1905 yılında da bir yarışma sporu olarak kabul edilmiştir. Nihayet 1966 yılında Uluslar arası Taekwondo Federasyonu kurulmuştur. 179 Ülke bu Federasyona üye olup, bu gün Taekwondo milyonlarca insanın yaptığı bir spor dalı haline gelmiştir.<br />
<br />
Taekwondo sporunun Ülkemize gelişi de 1960’lı yıllara rastlamaktadır. 1968 yılında resmi olarak Judo Federasyonu bünyesinde faaliyetlerini sürdürmeye başlamış ilk defa 1976 yılına resmi olarak Avrupa Şampiyonasına katılmış ve Ülkemiz takım halinde Avrupa İkincisi olmuştur.<br />
<br />
1981 yılında Judo Federasyonundan ayrılarak müstakil Federasyon olan Taekwondo Federasyonu Başkanlığına Mithat KOR getirilmiştir. Mithat KOR’ un Başkanlığı kısa sürmüş (12.01.1981-22.02.1982) 1982-1995 yılları arasında da Taekwondo Federasyonu Başkanlığını Prof. Dr. Esen BEDER yapmıştır. 1982 yılında Prof.Dr.Esen BEDER Başkanlığında oluşan Federasyon Kurullarının çalışmaları başarı grafiğini arttırmış bu çalışmada Teknik Direktör olarak görev üstlenen Sayın İsmet IRAZ’ın bilinçli, disiplinli çalışma ve isabetli karar görüşleri ile ülkemizde Taekwondo’nun yapılması hızla devam etmiş, Uluslararası alanda da bir çok başarılara imza atılmıştır.<br />
<br />
1982 yılında ilk bayan Avrupa Şampiyonluğu ile 1987 yılında da ilk bayan Dünya Şampiyonluğunu Taekwondocularımız Ülkemize kazandırmışlardır. 1988-1990 yıllarında Taekwondo Milli Takımımız iki kez üst üste takım halinde Avrupa Şampiyonluğunu elde etmiştir. 1995 yılında Filipinler’de yapılan Büyükler Dünya Şampiyonasında kazanılan 2 altın madalya ile Dünya ikinciliği elde eden takımımız Ülkemizi Avrupa ve Dünya Ülkeleri arasında en iyi şekilde temsil etme başarısını göstermiştir. 1998 yılında Taekwondo Milli Takımımız Avrupa Şampiyonu olmuştur. Uygulamaya konulan planlı, disiplinli ve sistemli çalışmalar neticesinde 1999 yılı sonu itibari ile ; 1999 yılı tescilli lisanslı sporcu sayısı 34.723 Erkek- 5.309 Bayan olmak üzere toplam 40.032 kişidir. Antrenör sayısı olarak Monitör 73, Birinci Kademe 484, İkinci Kademe 81, Üçüncü Kademe 56 olmak üzere toplam 694 Antrenörümüz bulunmaktadır. Hakem sayısı olarak Namzet 1444, Bölge 564, Milli 280, Uluslararası 27 olmak üzere toplam 2315 Hakemimiz bulunmaktadır. Türkiye genelinde Kulüp sayısı 246 dır. 1982-1999 yılları arasında iştirak edilen Uluslar arası Müsabakalarda elde edilen madalyalar 522 Altın, 336 Gümüş, 288 Bronz olmak üzere toplam 1146 dır.<br />
<br />
Elde edilen bu madalyalar arasında 52 Avrupa Şampiyonluğu, 8 Dünya Şampiyonluğu, 26 Balkan Şampiyonluğu bulunmaktadır. Taekwondo sporu 2000 yılında yapılan olan Olimpiyat oyunlarında Olimpik spor dalı olarak yarışmalara dahil edilmiştir.2000 yılı Olimpiyat Oyunlarına Resmi Spor Dalı olarak ilk defa katılan Taekwondo da gerek siklet sayısının azaltılması gerekse de ülkelere konulan kota gereğince sadece 2 bayan sporcu ile katılarak Oyunlarda Hamide Bıçkın TOSUN’la ülkemize Bronz madalya kazandırılmıştır.<br />
<br />
1996-2003 yıllarında başkanlık görevini yürüten Cengiz YAGIZ’ın görevden alınmasıyla yerine Yrd. Doç. Dr. Metin ŞAHİN Federasyon Başkanlığına seçilmiştir.<br />
<br />
2004 yılı Atina Olimpiyat Oyunlarına yine ülkelere verilen kota nedeniyle 1 sporcu ile katılınmış, sporcumuz Bahri TANRIKULU Olimpiyat İkincisi olmuştur.<br />
<br />
2004 yılı Aralık ayında yapılan Federasyon Başkanlığı seçimlerinde kazanan Yrd. Doç. Dr. Metin ŞAHİN yeniden Federasyon Başkanlığına seçilmiştir.<br />
<br />
Ülkemizde düzenlenen 23. Dünya Üniversiteler Yaz Spor Oyunlarında (Universiade 2005) kazanılan 10 adet madalyanın 5’ini sporcularımız kazanmışlardır.<br />
<br />
Ayrıca Milli Takımımız 2005 yılında Azerbaycan’da düzenlenen Gençler Avrupa Şampiyonasında 4 altın, 4 gümüş ve 4 bronz madalya ile Avrupa İkinciliği Letonya da düzenlenen Büyükler Avrupa Şampiyonasında 3 altın, 3 gümüş ve 1 bronz madalya ile Avrupa Şampiyonluğu, İtalya da düzenlenen Yıldızlar Avrupa Şampiyonasında 4 altın, 4 gümüş ve 6 bronz ile Avrupa Şampiyonluğu Finlandiya da düzenlenen Avrupa Poomse Şampiyonasında 4 Altın, 2 gümüş ve 3 bronz madalya ile Avrupa Şampiyonluğu kazanarak ülkemizi Avrupa arenasında en iyi şekilde temsil etmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Tekvandonun Teknikleri Nelerdir?</span><br />
<br />
<br />
İzin verilen teknikler ayak ve yumruk tekniğidir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Yumruk Tekniği:</span> İşaret ve orta parmağın ön kısmını kullanarak, diğer parmaklar sıkıca kapalı olarak uygulanan tekniktir. Orijinal Kore tekniklerine göre yumruk sıkılı olarak vuruş yapılmalıdır. Bu nedenle, orta ve işaret parmağın önünü kullanarak vurma ile parmağın eklem yerleri açı, yörünge oluşturmayacak şekilde yapılan vuruş kabul edilmektedir. El ve kol tekniklerinden bazıları; nervo-jurigi, yop-jurigi, digeut-jurigi’dir.<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color"><br />
Ayak Tekniği:</span> Bilek kemiğinin altındaki kısmı kullanarak yapılan tekniktir. Bilek kemiği altında ayakla yapılacak her vuruş geçerli sayılır. Bununla birlikte bilek kemiğinde yukarı ile yapılacak vuruşlara izin verilmemiştir. Tekvandoda kullanılan başlıca ayak teknikleri; apcha-olligi, yop-changi- neorvo-chagi, dollvo-chagi olarak sayılabilir.<br />
<br />
Eğer bir tekvando kursuna gitmek isterseniz, hijyen, malzeme yeterliliği, kurumun kalitesi gibi noktalara dikkat etmelisiniz. Doğru eğitim almış kişi en hızlı metotlarla öğrenme olanağına sahiptir. Kurs fiyatları aylık ortalama 100-200 TL arasında değişmektedir. Kurs ücretleri il ve ilçelere göre farklılık gösterebilir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Tekvando Nasıl Yapılır?</span><br />
<br />
Tekvando müsabakaları, 2’şer dakikalık 3 devreden oluşmaktadır. Devre aralarında 1 dakika dinlenme molası verilir. Bu molada sporcular dinlenirken bir yandan da sıvı ihtiyaçlarını giderip hocalarından uyarı ve taktikleri alır. Maçlar, sporcuların birbirlerine ve hakemlere selamı ile başlar ve biter. 3 devrenin sonunda eşitlik varsa, üçüncü devrenin sona ermesinden sonra bir dakikalık dinlenme süresi verilir ve daha sonra altın vuruş denilen son vuruşların yapılacağı iki dakikalık dördüncü devre başlar veya ceza puanları değerlendirilerek maç sona erer.<br />
<br />
Kural dışı hareketler yapan, kafa atan, yere düşen sporcuya vuran ya da komutlara aykırı hareket eden sporcu eksi puan alır. 3 eksi puan almış olan oyuncu hükmen yenik sayılır. Belden yukarı olması şartıyla vücuda ve kafaya tekme atmak serbesttir. Kafaya yapılan darbeler çok zor, riskli fakat daha etkilidir. Tekvando müsabakalarının belirli kuralları vardır. Bu kurallar; belden aşağı vurmak, kafaya ve yüze yumruk atmak, rakibin arkasına ya da sırtına vurmak, rakibi tutmak, itmek veya çekmek, çizginin dışına çıkmak, rakibe çelme takmak, kasıtlı olarak yere düşmek veya yaralıymış gibi davranmaktır.<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color"><br />
POOMSE</span><br />
Poomseler asla gösteri amaçlı değildir.Taekwondonun kendisi için çok gerekli olan çalışma kalıpları ve şablonlarıdır.Bu konunun niye önemle altını çizdiğimi anlamışsınızdır.Çoğu taekwondo çalışanı poomseleri şuursuz bir şekilde sadece gösteri hareketleri zannederek çalışmaz ve üzerinde durmazlar.Bu nedenlede poomseleri yapamaz ve gerçek anlamlarını bilemezler.Zannederim bu yüzdende iyi bir müsabıkta olamazlar.<br />
Poomse nedir? Poomse beceriler üzerine odaklanmış modeller kalıplar oluşturarak ,beceri ve hareketlerin geliştirilmesini sağlayan standardize edişmiş kalıp hareketlerdir.Her taekwondocu bu standart hareketleri takip ederek ve uygulayarak daha zor becerileri yapma yeteneği kazanabilir<br />
Bu nedenle poomse bir çalışma metodudur.Ve parçaları taekwondodaki temel beceri hareketleridir.Temel dövüşme tekniklerinin kalıpları ,örnekleridir.Bu nedenle taekwondodaki beceri ve teknikleriniz güzel değilse bilin ki daha işin başından poomsenin önemini anlayamamış ve çalışmamışsınız demektir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">TAEGEUK</span><br />
<br />
1 Jang :<br />
<br />
BTCB –Poomsae<br />
<br />
Taegeuk 1 Jang “Keon” sembolü ile temsil edilir, 8 Kwaes ( kehanet işaretleri ) anlamına gelen bu sembol cennetteki mutluluk ve Çin felsefesine göre hayatın aslını oluşturan eril eleman olarak Taegeuk 1 Jang’ı tasvir eder. Keon sembolü evrendeki bütün her şeyin yaradılış başlangıcı olarak kabul edilir, Taekwondo eğitimi kapsamında Taegeuk 1 Jang uygulaması yaptırılır.<br />
<br />
Bu eğitimde poomsae’in özelliklerini sıralamak gerekirse pratikte kolayca uygulanabilir olması, uzunca bir yürüyüşten oluşması ve basit hareketlerden meydana gelmesidir, bu özelliklere benzer olanları sıralamak gerekirse arae -makki, momtong - makki, momtong - jireugi ve ap - chagi. Bu poomsae, sekizinci kademe öğrencilerine uygulanır.<br />
<br />
2 Jang :<br />
<br />
Sekiz kehanet işaretlerinden biri olan “Tae” Taegeuk 2 Jang’ı sembolize eder.İçteki ruhani sebatlılık ve dıştaki yumuşaklık anlamına gelen işaretleri gösterir. Taegeuk poomsae yeni gelişmiş bir olgul- maki sunumudur.Ap-chagi hareketleri Taegeuk 1 Jang’dan daha fazla sıklıkta görülür.Bu poomsae yedinci kademe öğrencilerine uygulanır.<br />
<br />
3 Jang :<br />
<br />
Sekiz kehanet işaretlerinden biri olan “Ra” Taegeuk 3 Jang’ı sembolize eder.Sıcak ve aydınlık görünümü temsil eder. Bu sembol, eğitim için gerekli olan bir kısım adaleti ve gayreti barındırmak, eğitilenleri de buna teşvik etmektir. Bir başarıyı tamamlayana poomsae kuralına göre eğitilenlere terfi olarak mavi bir kuşak verilir. Taegeuk 3 Jang’ı içeren yeni hareketler sonnal-mok-chigi, sonnal-makki ve dwit-kubi duruşudur.Poomsae özellikleri ile birbirini izleyen maki ve chigi, süreklilik gösteren jireugis’dir.Üzerinde durulan nokta, şiddet veya kuvvetin, mukabil hücum karşısında, karşı tarafın<br />
<br />
( karşı kuvvetin ) chigi olma durumudur.Bu poomsae altıncı kademe öğrencilerine uygulanır.<br />
<br />
4 Jang :<br />
<br />
Sekiz kehanet işaretlerinden biri olan “ Jin” Taegeuk 4 Jang’ı sembolize eder. Büyük bir güç ve itibarı ( şerefi ), gök gürlemesine benzeterek temsil eder. Taegeuk 4 Jang’ı içeren yeni hareketler sonnal-momtang-makki, pyon-son-kkeut-jireugi, jebipoom-mok-chigi, yop-chagi, momtong-bakkat-makki, deung-jumeok-olgul-apchigi ve mikkeurombal ( serbest adım ) yeni tekniklerdir. Kyorugi ve dwit-kubi için hazırlanmış olan değişik hareketler yeni tekniklerin özelliği durumundadır. Bu poomsae, beşinci kademe öğrencilerine uygulanır.<br />
<br />
5 Jang :<br />
<br />
Sekiz kehanet işaretlerinden biri olan “Son” Taegeuk 5 Jang’ı sembolize eder. Her ikisinin de rüzgarı temsil eden anlamlarıyla kuvvet (kabiliyet,olabildiğince güçlü ) ve durgunluk , ona nazaran da güç ve iradesizlik ( zayıflık ) bunları birbirine ölçüt olarak gösterir. Taegeuk 5 Jang’ı içeren yeni hareketler me-jumeok-maeryo-chigi, palkup-dollyo-chigi, yop-chagi&amp;yop-jireugi, palkup-pyo-jeok-chigi ve karşı duruşları da kkoa-seogi, wen-seogi ve oreun-seogi’dir.Birbirini izleyen bu özellikler makkis’e kadar, area-makki ve momtong-makki , aynı zamanda chigi koşmadan sonra yapılması gerekendir.<br />
<br />
Bu poomsae, dördüncü kademe öğrencilerine uygulanır.<br />
<br />
6 Jang :<br />
<br />
Sekiz kehanet işaretlerinden biri olan “Kam” Taegeuk 6 Jang’ı sembolize eder, sürekli akış ve yumuşaklık anlamına gelen suyu temsil eder.Taegeuk 6 Jang’ı içeren yeni hareketler han-sonnal-olgul-bakkat-makki, dollyo-chagi, olgul-bakkat-makki ve batang-son-momtong-makki ayrıca pyonhi-seogi (rahat duruş) sayılabilir.Bu hareketlerden birini uygularken mekan üzerinde yeniden ayakları üstüne düşerken çok dikkatli olmaları tavsiye edilir. Sonra dyollyo-chagi ve eli hafifletmek ile avuç içinin ayrımını serbest bırakmak esnasında bir batang-son momtong-makki, palmok-makki içinden daha aşağıdadır.Bu hareket üçüncü kademe öğrencilerine uygulanır.<br />
<br />
7 Jang :<br />
<br />
Sekiz kehanet işaretlerinden biri olan “Kan” Taegeuk 7 Jang’ı sembolize eder, zihninde tartmak ve dayanıklılık anlamına gelen dağı temsil eder. Taegeuk 7 Jang’ı içeren yeni hareketler sonnal-arae-makki, batangson-kodureo-makki, bo-jumeok-kawi-makki, mureup-chigi, momtong-hecho-makki, jechin-du-jumeok-momtong-jireugi, otkoreo-arae-makki, pyojeok-chigi, yop-jireugi ve beom-seogi, juchum-seogi gibi duruşlardır.Düzgün bağlantılı hareketler eğitim için önemlidir. Bu poomsae, ikinci kademe öğrencilerine uygulanır.<br />
<br />
8 Jang :<br />
<br />
Sekiz kehanet işaretlerinden biri ve sonuncusu olan “Kon” Taegeuk 8 Jang’ı sembolize eder, Çin felsefesinde evrenin dişil öğesini ve evreni temsil eder, temel kaynak ve barınma hem de başlangıç ve son anlamına gelir. Bu işaret, sekiz Taegeuk poomsae’nin sonuncusudur.Öğrencilerin siyah kuşağa sahip olabilmeleri için terfi ya da atlama sınavını geçmeleri gerekmektedir. Taegeuk 8 Jang’ı içeren yeni hareketler dubal-dangsong-bakkat-palmok-momtong-kodureo-bakkat-makki, twio-chagi ve palkup-dollyo-chigi’dir. Güç, doğruluk üstüne kurulmuş bir basamak, farklı bir jumping-over vuruşu ve dubal-dangsong ( alternatifi havada atlama veya sıçrama vuruşu ) arasında teşvik edici olmak zorundadır. Bu poomsae, birinci kademe öğrencilerine uygulanır.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">POOMSAE KORYO</span><br />
<br />
Koryo poomsae, alim ya da bilgili bir adam anlamına gelen “seanbae” ile sembolize edilir,bu adamın güçlü, hareketli bir savaşçı ve bir o kadar da dürüst, erdemli, iyimser özelliklere sahip biri olarak anlatılır.Hareketlilik, kalıtımla geçen özellikleri, Koryo’nun çağını meydana getirir. Koryo’nun çağlar boyunca kalıtımla geçmiş özelliklerini çok hareketlilik tamamlar. Palhae ve uygulanabilir Koryo poosae , geçmişten günümüze kolayca organize edilebilinmiştir. Bu poomsa’de görünen yeni teknikler kodeum-chagi, poeun-sonnal-bakkat-chigi, sonnal-arae-makki, khaljaebi-mureup-nullo-kkokki, momtong-hecho-makki, jumeok-pyojeok-jireugi, pyonson-kkeut-jecho-jireugi, batang-son-nullo-makki, palkup-yop-chagi,me-jumeok-arae-pyojeok-chigi,v.s. bu teknikleri sadece siyah kuşaklar uygulayabilir. Jumbi-seogi ve tong-milgi akla ait ya da zihinsel, eldeki bir durumu birleştirerek, tıpkı karnın üst kısmı ile karnın daha aşağısı arasındaki bütünlük gibi “Sin” (ilahi, tanrısal hak ) ve “Jeong” (ruh) arasında da ortak bir nokta ile yakınlaşır. Poomsae’nin ana çizgisi, Kore dilinde alim bir adam (“seonbae”) ya da erdemli bir adam (“seonbi”) anlamına gelen Çin yazıtında tasvir edilmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">POOMSAE KEUMGANG</span><br />
<br />
Keumgang, kelime anlamı mücevher ; sertlik ve düşünceleri birleştirme anlamında kullanılan, Kore yarımadasının üstünde Keumgang Dağı’nda, ulusal ruhun merkezi olarak kutsallaşmıştır ve “Keumgang Yeoksa” (Keumgang Savaşçısı) Buddha ile adlandırılmıştır.Buddha, en güçlü ve en kuvvetli savaşçı kişiyi tanımlar.Bu poomsae’nin içeriğini oluşturan yeni teknikler batangson-teok-chigi, han-son-nal-momtong-an-makki, Keumgang-makki, santeoul-makki, kheun dol-tzogi (büyük destek) ve hak-dari-seogi.Poomsae çizgisi, Çin yazıtının sembolüdür.Hareket, kuvvetli ve tamamen dengeli olmalı bu yüzden de siyah kuşağın itibarına ve şerefine uygun olmalıdır.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">POOMSAE TAEBAEK</span><br />
<br />
Taebaek bir dağın ismi ile anılarak Tangun’da “aydınlık dağ” adını almıştır.Tangun’da Koreliler’in kurucusu, ülkenin hükümdarı ve aydınlık dağın kutsal ruhunu temsil eden kişidir ve Tangun’un düşüncesinde “hongik ingon”(hayırsever fikir) yer alır.Kalabalık gruplarda ve merkezi alanlarda Taebaek düşüncesi yaygındır.Fakat Mt. Paektu,tipik Kore insanı geçmişinde Taebaek poomsae’si gibi düşünce yaygınlaşmamıştır. Poomsae Taebaek’deki yeni teknikler sonnal-arae-hecho-makki, sonnal-opeo-japki (tutunma), japhin-son-mok-ppaegi, Kumkang-momtong-makki,deung-jumeok-olgul-bakkat-chigi, dol-tzeogi (destek) v.s. Poomsae çizgisi tıpkı bir Çin yazıtındaki sembol gibi cennet ve dünya arasındaki bağ, köprüye benzetilen, dayanağını insanoğlunun varoluşuna bağlayan cennetin düzenini tasvir eder.Poomsae hareketlerinin büyüklerinden olan momtong-makkis ve chigis’dir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">POOMSAE PYONGWON</span><br />
<br />
Pyongwon, geniş ve engin bir alanda, bir düzlükte yürümeye alışma (ayakları üstünde durabilme) anlamına gelir.Bütün yaratıklar için hayatın kaynağı Pyongwon’dur.Ve insanoğlu hayatını, o sahaya yerleşerek sürdürür. Poomsae pyongwon, huzurlu düşünceye dayalı ve mücadele ilkelerinden mütevellit başlangıcı kullanır. Yeni teknikleri içeren bu poomsae palkup-ollyo-chingi, kodureo-olgul-yop-makki, dangkyo-teok-jireugi, meongye-chigi, hecho-santeul-makki, vs. Jumbi-seogi, moa-seogi-wen-kyop-son teknikleridir.Bunlar sağlam bilgi toplamaya ihtiyaç duyulan başlangıç ve insan yaşamının kaynaklarıdır.Değişime açık bir nesil ve dönüşümü kolay poomsae çizgisi anlamındadır.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">POOMSAE SIPJIN</span><br />
<br />
“Sipjin”geçmişten günümüze kadar gelen düşüncelerin kelime karşılığı “Sipjin”’dir.Uzun ömürlü on tane canlı topluluğudur.Şöyle ki, güneş,ay,dağ,su,taş,çam ağacı,ezeli gençliğin şifa otu, kaplumbağa,geyik ve turna kuşu.Onlar iki cennet vücudu,üç doğal kaynak,iki bitki ve üç hayvan bütün hepsi insanoğlu inancı ya da itikatıdır,umut ve sevgi.Bunlar poomsae sipjin’i sembolize eder.Yeni teknikleri içeren bu poomsae hwangso-makki,son-badak-kodureo-makki,opeun-son-nal-jireugi,son-nal-arae-makki,bawi-milgi,son-nal-deung-momtong-hecho-makki,kodeo-olligi,chettari-jireugi, son-nal-otkoreo-arae-makki,son-nal-deung-momtong-makki on tanesi sayılabilir.Çin yazıtında yer alan bu on hareket sonsuz veya mutlak bir numaralama yani ondalık sistem formatında kullanılır.Sonu gelmeyen büyümeyi gösterir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">POOMSAE JITAE</span><br />
<br />
Jitae’nin kelime anlamı el ve ayakları üstünde durarak gökyüzüne bakmak.Yeryüzünde yaşamak için vuruş yaparak mücadele veren değişimeyi ve atlamayı denemek.Bu nedenle, poomsae sembolleri çeşitli beden hareketlerini meydana çıkartır.Varoluş için insanoğlunun gücü, insana yön verir. Yeni teknikler içeren bu poomsae,han-son-nal-olgulmakki,keumkang-momtong-jireugi ve mejumeok-yop-pyojeok-chigi hareketleri sayılabilir.Poomsae çizgisi, cennete karşı insanın ayakta durmasıdır.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">POOMSAE CHONKWON</span><br />
<br />
Chonkwon’ın kelime anlamı cennetin en büyük gücü, bütün canlıların yaşam kaynağı ve kendi kendinin kainatı. O’nun yaradılışı sonsuz yeteneğin gücü ile değişimi tamamlamasıdır.<br />
<br />
İnsanoğlu cennetteki bütün toprak şekillerinin isimlerini ve anlamlarına sahip olmuştur.Çünkü onlar cennetin kudretinden korkmuşlardır. 4000 yıl önce Koreliler’in lideri “Hwanin” Cennet Kralı seçilmiştir.O, merkezin yakınında bir kasabada cennette yaşar, cennet denizi ve cennet dağı, yalın,gösterişsiz olmasına rağmen göksel bir yarış başlatır ve kaynağı Taekwondo’dan gelir.Poomsae Chonkwon, yüce tarihi bir geçmişe ve bugüne kadar gelebilen toplanmış bilgiye dayanır. Yeni teknikler içeren bu poomsae, nalgae-pyogi, bam-jumeok-sosum-chigi, hwidullo-makki, hwidullo-jabadangkigi, keumgang-yop-jireugi, taesan-milgi vs.ve yere çökerek yürüyüş hali.<br />
<br />
Eylemlerin özellikleri büyük hareketler ve kolun bölümlerinin oynak yerlerinin(dirsek) yumuşak vaziyet halini almasıdır.Böylece Chonkwon düşüncesinde büyüklük sembolleşir.Poomsae çizgisi “T”, cennetten gelen bir adamı sembolize eder, cennetin geleceğini beyan eder.Tapınma yeri olan cennet, yüce bir güçle meydana gelmiş ve insan ile donatılmış topluluk arasında birlik oluşturmuştur.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">POOMSAE HANSU</span><br />
<br />
“Hansu”nun kelime anlamı, bütün canlıların gelişiminde önemli yere sahip olan<br />
<br />
yaşamın kaynağı suyu temsil eder.Hansu sembolü hayatın başlangıcı olan doğumu ve yetişkinliği,barışçıl&amp;zayıflık,alicenaplık&amp;ahenk ve elverişli şartlara uyum sağlama gibi çeşitli özellikte anlamlara “han”gelebilir.Yani bir ülke adı,topluluk adı,büyüklük,düzlük,uzunluk ve cennetin varlıkları ve gecenin ilk saatleri,uzman kişi adları gibi olabilir.Hele ki,bu anlamlar geçmişte kalmış ve organize olmuş grup adlarını da alabilirse …<br />
<br />
Yeni teknikler içeren bu poomsae,son-nal-deung-momtong-hecho-makki,me-jumeok-yang-yopkuri-chigi,kodureo-khaljaebi,an-palmok-arae-pyojeok-makki,son-nal-keumgang-makki,vs. ve aynı zamanda modum-bal duruşu.<br />
<br />
Hareketler,su gibi yumuşak uygulanmalı fakat hiç durmayan bir damla su gibi toplanarak bir okyanus yapar.Bu poomsae çizgisi Çin yazıtındaki su anlamını sembolize eder.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">POOMSAE ILYEO</span><br />
<br />
Ilyeo, büyük bir Budist Rahibi olan Silla Dynasty’i temsil eder.Ünlü filozof düşünürü Saint Wonhyo,poomsae ilyeo özelliklerini ve bedeni bu kademe de öğretir.Bu özellikler bir kademe,bir çizgi ya da bir işaret olabilir ve sonunda içinden biri seçilir.Bu nedenle poomsae ilyeo ruh ve beden uyumunu düzenler.Savaşa ait sanatçı ruhu ve özveriyi,uzunca bir eğitim sonrası çeşitli teknikler ve ruhsal kültürle birlikte tamamlayarak Taekwondo için pratik eder.<br />
<br />
Yeni teknikler içeren bu poomsae,son-nal-olgul-makki,wesanteul-yop-chagi,du-son-pyo (iki elin açılması) bitureo-jabadangkigi,twio-yop-chagi ve ogeum duruşu-hakdari-seogi.Jumbi-seogi bo-jumeok-moa-seogi’dir.Bu poomsae çizgisi mükemmel Budizm içinde uyum sağlar.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Kısaca Taekwondo Tarihi :</span><br />
<br />
Taekwondo, uzak doğu ülkelerinden KORE’ nin Milli sporu olup, bu ülkede doğmuş, gelişmiş ve zamanla Dünya’ya yayılmıştır. Geçmişi 13 Asır öncelerine dayanmaktadır. Nitekim o çağlarda KORE’de yaşayan insanlar doğaya, vahşi hayvanlara ve haydutlara karşı kendilerini savunmak için tamamiyle ayak tekniklerini içeren bir savunma sistemi geliştirmişler ve buna “TAEGYON” yani “Ayak Sistemi” adını vermişlerdir. Yine aynı çağlarda KORE’ de uygulanmakta olan “KWONPOP” yani “Yumruk Metodu” olarak isimlendirilen sadece el tekniklerini içeren bir sistem daha bulunmakta idi. Bu arada 600’lü yıllarda KORE Yarımadası 3 Krallığa bölünmüş ve bu krallıkların en küçüğü olan SİLLA Krallığının genç asilleri ve savaşçıları kullandıkları çeşitli savaş silahlarının yanısıra yukarıdaki el ve ayak tekniklerini geliştirerek bir savaş aracı olarak kullanmak suretiyle silahsız savaş çalışmalarına da önem verip kendilerini düşmanlara karşı daha güçlü duruma getirmişlerdir. İşte bu insanlar el ve ayakla yaptıkları savunma tekniklerini, zamanla sistemleştirerek adına Taek-Kyon demişlerdir. Böylece de Taekwondo’ nun ilk temelleri oluşmuştur.<br />
<br />
Taekwondo 20. Yüzyıla gelene kadar geçirmiş olduğu evrimler sonucunda bu günkü şekline dönüşmüş, 1905 yılında da bir yarışma sporu olarak kabul edilmiştir. Nihayet 1966 yılında Uluslararası Taekwondo Federasyonu kurulmuştur. 208 ülke bu Federasyona üye olup, bu gün Taekwondo milyonlarca insanın yaptığı bir spor dalı haline gelmiştir. Taekwondo sporunun Ülkemize gelişi de 1960’lı yıllara rastlamaktadır.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Taekwondo Nedir ?</span><br />
<br />
Taekwondo el ve ayaklarla yapılan savunma ve vuruş tekniklerinden oluşan, sporcuda ahlaki değerlerin yüceltilmesine katkıda bulunan bir spor dalıdır.<br />
<br />
Tae Kwon Do ‘yu oluşturan Üç Kelimenin Anlamları :<br />
<br />
TAE: Ayak,<br />
<br />
KWON: El anlamına gelmektedir.<br />
<br />
DO: Prensipler, kurallar, İzlenilmesi gereken yol.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Taekwondo Branşları Nelerdir?</span><br />
<br />
Gyorugi: Karşılıklı mücadele.<br />
<br />
Poomsae: Temel el ve ayak teknikleriyle yapılan kompozisyonlar. Hayali mücadele.<br />
<br />
Gyok Pa: Kırış.<br />
<br />
Hosin Sol / İlbo Taeryon: Yakın savunma.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Taekwondo’nun Kurucusu Kimdir ?</span><br />
<br />
Taekwondo’nun dünya üzerindeki son halini belirleyen, sistem olarak kurucusu Kore’li bir asker olan “General Choi Hong Hee”dir.<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color"><br />
WTF – ITF Nedir ?</span><br />
<br />
WTF: World Taekwondo Federation / Dünya Taekwondo Federasyonu; Taekwondo’nun en yaygın, evrensel geçerliliği dünyadaki tüm kıtalarda kabul edilmiş, akademik olarak araştırma geliştirmeleri, çağa uygun güncellemeleri,  sayesinde Taekwondo’nun Dünya Olimpiyat Oyunlarına Kabul edilmesini sağlayan sistemdir.<br />
<br />
“Gyorugi”de koruyucu sistemi vardır, Olimpiktir.<br />
<br />
“Poomse” yarışmaları vardır.<br />
<br />
“Gyok Pa” yarışmaları vardır.<br />
<br />
“İlbo Taeryon” vardır.<br />
<br />
ITF: International Taekwondo Federation / Uluslararası Taekwondo Federasyonu; Taekwondo’nun geleneksel tarzını devam ettiren bir sistemdir. Her ülkede geçerliliği yoktur. Dünya Olimpiyat Oyunlarında yer almaz.<br />
<br />
“Gyorugi”de koruyucu sistemi yoktur (çıplak el ve ayak), Olimpik değildir.<br />
<br />
“Hyong” yarışmaları vardır.<br />
<br />
“Gyok Pa” yarışmaları vardır.<br />
<br />
“İlbo Taeryon” vardır.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Taekwondo Bir Dövüş Sporu mudur ?</span><br />
<br />
Taekwondo öncelikle ruh ve beden sağlığı için yapılan bir “Savunma Sporu”dur, Mücadele Sporudur. Sporcuda; Saygı, Özgüven, Cesaret, Sabır, Çalışma, Azim, Kararlılık, Ani Karar Verme, Hazır Bulunuşluluk ve Dinç Kalmak gibi kavramlar ister. Bunlar, sporcuda zamanla gelişen özellikler/kazanımlardır. Taekwondo’da rakibe zarar vermek için değil; rakipten puan alabilmek, puan üstünlüğü elde edebilmek için kontrollü-mantıklı-doğru el ve ayak vuruşları yapılır.  (Mesela futbolcularda, futbol topuna; zarar vermek, patlatmak amacıyla vurmazlar. Ama topun ilerlemesi hedefe ulaşması için mantıklı ve doğru vuruşlar gerekmektedir.)<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Dünya’da Bağlı Olduğumuz Taekwondo Kuruluşları Nelerdir ?</span><br />
<br />
WTF – KUKKIWON – ETU – WTE <br />
<br />
WTF : THE WORLD TAEKWONDO FEDERATION<br />
<br />
KUKKIWON :  THE WORLD TAEKWONDO HEADQUARTERS<br />
<br />
ETU : EUROPEAN TAEKWONDO UNION<br />
<br />
WTE : WORLD TAEKWONDO EUROPEAN<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">WTF Başkanı Kimdir?</span><br />
<br />
WTF Başkanı : Sayın “Dr. Chongwon CHOUE” dur.<br />
<br />
    Türkiye Taekwondo Federasyonu Başkanı Kimdir ?<br />
<br />
TTF Başkanı : Sayın “Doç.Dr.Metin ŞAHİN” dir.<br />
<br />
    Türkiye Taekwondo Federasyonu Muğla İl Temsilcisi Kimdir ?<br />
<br />
Muğla Taekwondo İl Temsilcisi : Sayın “Uğur GÖKTAŞ”dır.<br />
<br />
    Bağlı Bulunduğunuz Spor Teşkilatları Hangileridir ? <br />
<br />
* Gençlik ve Spor Bakanlığı / Spor Genel Müdürlüğü<br />
<br />
* Türkiye Taekwondo Federasyonu Başkanlığı<br />
<br />
* Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü<br />
<br />
* Federasyon İl Temsilciliği<br />
<br />
* ………………………Spor Kulübü Başkanlığı<br />
<br />
    <span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Taekwondo Antrenörünüz Kimdir ?</span><br />
<br />
Sayın “………………………………………………”<br />
<br />
    Türkiye’nin Kadınlarda Taekwondo’da ilk Dünya Şampiyonu Kimdir ?<br />
<br />
Kadınlarda İlk Dünya Şampiyonumuz : Sayın “Tennur YERLİSU” dur.<br />
<br />
    Türkiye’nin Erkeklerde Taekwondo’da ilk Dünya Şampiyonu Kimdir ?<br />
<br />
Erkeklerde İlk Dünya Şampiyonumuz : Sayın “Yılmaz HELVACIOĞLU” dur.<br />
<br />
    Türkiye’nin  Taekwondo’da ilk Olimpiyat Şampiyonu Kimdir ?<br />
<br />
İlk Olimpiyat Şampiyonumuz : Sayın “Servet TAZEGÜL” dür.<br />
<br />
    Taekwondo’da “Do Prensipleri” Nelerdir ?<br />
<br />
Do; Ahlak ve fazilete ulaşmak için takip edilmesi gereken yol anlamına gelen, içeriği oldukça fazla dolu bir kelimedir.<br />
<br />
Kısaca;<br />
<br />
* Saygı * Sevgi * Sabır * Nezaket * Alçakgönüllülük * İyi niyet * Birlik * Dinç kalmak gibi prensipleri vardır.<br />
<br />
    <span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Taekwondo’da “8 Do Prensibi ve Öğretisi”</span><br />
<br />
1- Doğru konuşmak<br />
2- Doğru dinlemek<br />
3- Doğru bakmak<br />
4- Doğru düşünmek<br />
5- Doğru hareket etmek<br />
6- Doğru emir vermek<br />
7- Doğru emir almak<br />
8- Doğru hizmet etmek<br />
<br />
   <span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Bir Taekwondocu Kısaca Nasıl Olmalıdır ?</span><br />
<br />
Bir Taekwondocu; saygılı, sabırlı, iyi niyetli, güleryüzlü, hoşgörülü, alçakgönüllü, yardımsever, dürüst, ahlaklı, çalışkan, doğa sevgisi ve hayvan sevgisi olan, dayanıklı, uyanık ve her an herşeye hazır ve dinç olmalıdır. <br />
<br />
    <span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Taekwondo Elbisesine Ne Denir ?</span><br />
<br />
Taekwondo elbisesine DOBOK Denir? Dobok Beyazdır, Beyaz; Barışı, Saflığı, Temizliği, Her An Öğrenmeye Hazır oluşu simgeler.<br />
<br />
 <br />
<br />
    <span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Taekwondo’da Kuşaklar ve Anlamları Nelerdir ?</span><br />
<br />
Taekwondo’da Kuşakların Dereceleri, Anlamları ve Poomseleri;<br />
<br />
10.Gıp – BEYAZ: Tohum, Başlangıç / Teguk Chrigi-Chagi (Temel 12 Teknik)<br />
<br />
9.Gıp – Beyaz Sarı / Teguk Sa Chrigi (Temel 4 Bölge Hareketleri)<br />
<br />
8.Gıp – SARI: Tohumun toprağa düşmesi / Teguk İl Jang (1. Poomsae)<br />
<br />
7.Gıp – Sarı Yeşil / Teguk İ Jang (2. Poomsae)<br />
<br />
6.Gıp – YEŞİL: Tohumun filizlenmesi / Teguk Sam Jang (3. Poomsae)<br />
<br />
5.Gıp – Yeşil Mavi / Teguk Sa Jang (4. Poomsae)<br />
<br />
4.Gıp – MAVİ: Göğe doğru yükseliş / Teguk O Jang (5. Poomsae)<br />
<br />
3.Gıp – Mavi Kırmızı / Teguk Yuk Jang (6. Poomsae)<br />
<br />
2.Gıp – KIRMIZI: Olgunluk, dikkat, tehlike / Teguk Chil Jang (7. Poomsae)<br />
<br />
1.Gıp – Kırmızı Siyah / Teguk Pal Jang (8. Poomsae)<br />
<br />
1.Dan – SİYAH: Varoluş, yeni tohumlar / Koryo Poomsae<br />
<br />
    <span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Gıp ve Dan Nedir ?</span><br />
<br />
Gıp : Renkli kuşak dönemi olan Öğrencilik Seviyesini belirtir.<br />
<br />
Dan : Siyah Kuşak dönemi olan Ustalık Seviyesini, kıdemini belirtir.<br />
<br />
    Taekwondo’da Vücudun Seviyeleri:<br />
    Are: Aşağı seviye (Kuşaktan aşağısı)<br />
    Momtong: Orta seviye (Kuşak ile boyun arasında kalan bölge)<br />
    Olgul: Üst seviye (Boyundan yukarısı)<br />
<br />
   <span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Bazı Ayak Teknikleri :</span><br />
<br />
Tae Ayak – Ba Tekme – Chagi Ayak Teknikleri anlamına gelir.<br />
Bal Dıng Chagi:<br />
Bandal Chagi:<br />
Bitro Chagi:<br />
Yop Chagi:<br />
Ahp Chagi:<br />
Dollyo Chagi:<br />
Bande Dollyo Chagi:<br />
Naeryo Chagi:<br />
<br />
    <span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Bazı El Teknikleri :</span><br />
<br />
Kwon El – Jumok Yumruk – Chrigi El Teknikleri Anlamına gelir.<br />
Jumok Chrigi:<br />
Dıng Jumok Chrigi:<br />
Bakkat Chrigi:<br />
Sonnal Chrigi:<br />
Son Kıt Chrigi:<br />
Agum Son Chrigi:<br />
<br />
    <span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Taekwondo Yemini</span><br />
<br />
Bizler Atatürk yolunda müşterek gayede birleşmiş bulunuyoruz.<br />
Bizler ruh ve vücutlarımızı DO Prensiplerine göre eğitiyoruz.<br />
Bizler yönetmelik ve kurallara uyacak, bağlı bulunduğumuz spor teşkilatına ve hocalarımıza itaat edeceğiz.<br />
<br />
    <span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Bazı Güzel ve Özlü Sözler :</span><br />
<br />
“Birlikte Rahmet, Ayrılıkta Azap Vardır.”<br />
<br />
“Ben Sporcunun; Zeki, Çevik ve Aynı Zamanda Ahlaklısını Severim.”<br />
<br />
“Taekwondocu Herşeyi Kırabilir, Fakat Bir İnsan Kalbini Asla”<br />
<br />
“Saygı Duymazsanız, Saygınlığınız Olmaz”<br />
<br />
“Ben Hocamın Gölgesine Dahi Basmam”<br />
<br />
“Kuşak Belde Değil, Beyindedir”<br />
<br />
“Antrenmanda Terlemeyen Müsabakada Ağlar”<br />
<br />
“Başarıya Giden Yol; İstemek, İnanmak ve Azimle Çalışmaktan Geçer.”<br />
<br />
    <span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Taekwondo’da Terminoloji / Komutlar:</span><br />
<br />
* Charyot : Esas duruş. (Ayaklar birleşik, eller yanlarda yumruk)<br />
* Könye : Selam Ver. (Baş ve gövde ile öne doğru eğilerek)<br />
* Guki : Bayrak  –  Dehayo :  için (Bağlaç)<br />
* Sabom : Hoca<br />
* Jeja : Taekwondo Öğrencisi<br />
* Dobok : Beyaz Taekwondo Elbisesi<br />
* Heye : Bele Takılan Kuşak<br />
* Do Jang / Dojo<br />
* Guki Dehayo Könye : Bayrak İçin Selam<br />
* Sabo(m) Dehayo Könye : Hoca İçin Selam<br />
* Moyo : Sıraya Geç<br />
* Cumbi : Gereken Duruşa Geç (Poomsae veya Gyorugi için)<br />
* Şiyo : Rahat<br />
* Dıng : Çift Uygula<br />
* Torama : Dönerek Uygula<br />
* Teodora : Geriye Dönüş<br />
* Shijak : Başla<br />
* Kalyo : Ayrıl<br />
* Gıman : Bitti<br />
* Chonk : Mavi<br />
* Hong : Kırmızı<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">KORUYCU EKİPMANLAR</span><br />
<br />
* Hogu : Koruycu Yelek<br />
* San Bo Jang Kap :  El üstü Koruyucuları<br />
* Palmok Bode : Ön Kol Koruyucu<br />
* Jung Kang Yi Bode : Ön Bacak (Kaval) Koruyucu<br />
* Nang Shim Bode : Kasık Koruyucu<br />
* Muh Ree Bode : Kafa Koruyucu (Kask)<br />
* Eep Bode : Dişlik<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">SAYILAR</span><br />
<br />
– Hanna : Bir<br />
– Dul : İki<br />
– Set : Üç<br />
– Net : Dört<br />
– Dasot : Beş<br />
– Yesot : Altı<br />
– İlgop : Yedi<br />
– Yeodol : Sekiz<br />
– Ahop : Dokuz<br />
– Yeol : On<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">SIRA SAYILAR</span><br />
<br />
– İl : Birinci<br />
– İ: İkinci<br />
– Sam : Üçüncü<br />
– Sa : Dördüncü<br />
– O : Beşinci<br />
– Yuk : Altıncı<br />
– Chil : Yedinci<br />
– Pal : Sekizinci<br />
– Ko : Dokuzuncu<br />
– Şip : Onuncu</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-family: Georgia;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><img src="https://up.picr.de/50481125rs.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 50481125rs.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Dövüş Sanatlarından Taekwondo Hakkında Bilgiler</span><br />
<br />
Tekvando dünyanın en eski savunma sporlarından biri. Kendini savunma, savaşçı sanatı olarak bilinir. Çin Kung-fu'sundan ve Japon karatesinden farklı bir spordur. En eski olarak, KoreYarımadasının kuzey bölgelerinde M.Ö. 37'de kurulmuş olan Kogoryo Hanedanlığına ait mezar duvar resimlerinde tekvando izlerine rastlanmıştır. Kore halkı, tekvandoyu saldırganlara ve vahşi hayvanlara karşı savunma, savaşçı sanatı olarak kullandığı gibi, güç ve çeviklik kazanma, zihni ve fiziki sıhhati muhafaza etmek ve geliştirmek maksadıyla bir eksersiz olarak da yapmışlardır.<br />
<br />
Tekvando, teknik ve maharetten başka Doğu kültürüne ait bazı sosyal değerleri de aksettirir. Tekvando eğitimi, kişiye kendine güven, soğukkanlılık, fedakarlık ve alçak gönüllülük öğretir.<br />
<br />
Koryo tarihinde tekvando “subak” olarak anılmıştı. Bu dönem hanedanları subakı, sadece sıhhati geliştirmek için bir hüner sporu olarak değil aynı zamanda yüksek bir harp sanatı olarak teşvik etmişler, subak müsabakaları tertip etmişlerdir. Tekvando, Kore'de başlamakla kalmamış Kore tarihi boyunca gelişimini sürdürmüştür. Subak müsabakaları sivil halk arasında da büyük ilgi görmüştür. Orduya girmek isteyen kimseler subak bilmek zorundaydılar. Çünkü müracaatçıların imtihanlarında subak önemli bir yer işgal etmekteydi.<br />
<br />
Yi Hanedanlığının çöküşüyle Japonlar Kore'yi işgal etmeye başladılar. Tekvandocular saldırganlara karşı uzun süre mücadele ederek zorluklar çıkardılar. Kore, 1945 yılında bağımsızlığına kavuştu. Bu zamana kadar Kore'de Japon Karatesi ve Kung-fu yayıldı. Sonraki yıllarda bazı Koreli antrenörler, tekvando oyunlarını sistemleştirip geliştirmek için gayret sarfettiler. 16 Eylül 1961 tarihinde “Kore Tekvando Birliği” kuruldu ve bu birlik 25 Haziran 1962'de “Kore Amatör Sporlar Birliği” ile birleşti. 1962 Ekiminde 43. milli oyunlar kapsamına alındı.<br />
<br />
30 Kasım 1972'de Dünya Taekwon-do Şampiyonası yapıldı. 25 Mayıs 1973'teki şampiyonaya 17 ülke katıldı. 15 Mayıs 1974'te Kukinon'da ilk “Dünya Tekvando Hakem Semineri” düzenlendi. Buna 10 ülkeden 46 takım iştirak etti.<br />
<br />
Türkiye'nin tekvando sporuyla tanışması 1964 yıllarına rastlar. Bu yılda Koreli general Choi-Honghi'nin başkanlığındaki bir tekvando ekibi çeşitli ülkeleri dolaşarak gösteriler sundular. Bu iyi niyet gezisinde Türkiye'ye de uğrayarak tekvando gösterileriyle bu sporu tanıttılar. Şükrü Gençel ve Nazım Canca'nın gayretleriyle bu spor ülkemizde gelişmeye başladı. 16 Haziran 1970 tarihinde Güney Kore'den Mr. Cho Soo-Se'nin Türkiye'ye gelmesiyle tekvando hızla gelişmeye başladı. Ülkemizde dünya çapında başarılı birçok tekvandocu yetişti ve yetişmektedir. Başarılı bayan tekvandocularımızdan Tennur Yerlisu, Züleyha Tan, erkeklerden de Nusret Ramazanoğlu, Turgut Uçan ve Şakir Bezci gibi sporcularımız dünya çapında çeşitli madalyalar kazandılar. <br />
Çiplak el ve ayakla yapilan savunma sporudur.<br />
Taekwondo'nun kelime anlami nedir?<br />
Tae:Ayak teknigi<br />
Kwon:El teknigi<br />
Do:iyi niyete giden dogru yoll<br />
Taekwondo Bedeni kaça böler?Olgul:Yüz Momtong:Gövde Are:Belden asagisi<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Taekwondo Tarihi</span><br />
<br />
Yaklasik 2000 yil önce Kore'de askerlerin savunma sanati olarak ortaya çikmisti<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color"><br />
Taekwondo'nun "do" prensipleri</span><br />
<br />
Terbiye ,Nezaket, Saygi ,Disiplin<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Taekwondo sporcusunu uymasi gereken 8 do felsefesi</span><br />
<br />
Dogru konusmak<br />
Dogru dinlemek<br />
Dogru bakmak<br />
Dogru düsünmek<br />
Dogru hareket etmek<br />
Dogru emir vermek<br />
Dogru emir almak<br />
Dogru hizmet etmek<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Taekwondo Nedir?</span><br />
<br />
Taekwondo fiziksel dövüş yeteneklerinin ötesini öğreten daha çok sistematik ve bilimsel olan Korenin geleneksel dövüş sanatlarından biridir. Beden ve akıl eğitimi yoluyla ruhumuzu ve yaşantımızı güzelleştirmemizi sağlayan bir disiplindir. Bugün Taekwondo, global bir spor olup dünyaca bir üne sahip olmuştur ve Olimpiyat oyunlarındaki yerini almıştır.<br />
<br />
"Tae", "Kwon", "Do" kelimelerinin anlamına daha derinsel bir açıdan bakalım. İngilizce 3 heceden oluşmasına rağmen Taekwondo kelimesi Kore dilinde tek bir kelimedir. "Tae" ayak, bacak, üzerine basmak ; "Kwon" yumruk, dövüş ; "Do" yol veya disiplin anlamı taşır. Eğer bu 3 bölümü bir bütün olarak ele alacak olursak Taekwondo'nun arkasında iki önemli genel kavramı fark etmiş olacağız.<br />
<br />
1) Taekwondo Tae ve Kwon'nun yani yumrukların ve ayakları doğru kullanmanın yoludur veya bütün bedenin ayak ve el ile betimlemesidir.<br />
<br />
2) Barışı sağlamanın ve dövüşleri kontrel etmeyi ve sakin olmayı becerebilmenin yoludur. Bu genel kavram Tae Kwon'nun " yumrukları kontrol altına alma anlamından gelir. Böylece taekwondo dövüşleri engellemek için bedenin tüm bölümlerini kontrol edebilme yeteneği ve daha güzel ve barış dolu bir dünya kurma anlamı taşır.<br />
<br />
Taekwondo Korede farklı isimler altında 5000 yıllık bir gelişim süreci yaşadı. Korede, " Subak" veya " Taekkyon" adı altında savunma amaçlı bir dövüş sanatı olarak başladı ve "Sunbae" adı altında bedeni ve aklı zinde tutma yolu olarak çok eski bir krallık olan Kogurya'da gelişti. Shilla döneminde, ülkeye liderler yetiştirmeyi amaçlayan Hwarangdoların belkemiği haline geldi.<br />
<br />
Bugün Taekwondo doğudaki ülkelerdeki dövüş sanatlarına benziyor ve onların bazı özellikleri almış durumda. Çünkü, bu yöndeki gelişimde Taekwondo Korenin yakınındaki Çin ve Japonya gibi ülkelerdeki dövüş sanatlarından olan çok farklı stilleri kazanmıştır.<br />
<br />
Ama Taekwondo diğer doğu ülkerindeki dövüş sanatlarına göre çok farklıdır. İlk olarak, çok aktif olağanüstü ayak teknikleri ve çok aktif hareketler dahil, fiziksel olarak çok dinamiktir. İkincisi, fiziksel hareketler prensibi bedensel ve zihinsel olarak bir bütün olarak estetiktir. Üçüncüsü, başka bir açıdan yaklaşırsak çok dinamik duruşlara sahiptir.<br />
<br />
Taekwondo birlik olarak karakterize olabilir : Beden birliği, akıl birliği, yaşam birliği ve poomse birliği ve karşılaşma ve vuruş. Taekwondo yaptığınız zaman zihninizi huzurlu ve hareketlerinizle bir uyum halinde tutmanız gerekir ve bu uyumu sosyal yaşamınıza taşımanız gerekir. Bu taekwondoda nasıl fiziksel hareketlerin prensibi, zihinsel çalışma prensibi ve yaşama prensibi sahip olmanızdır. Diğer bir yandan,doğru poomse sizi büyük yok edici bir güce ulaşma olasılığı verir.<br />
<br />
Taekwondo'nun bütünlüğüne nasıl ulaşabiliriz? Taekwondo yaşamın yoludur. Daha çok bir iş sahibi olmak gibi, aile yetiştirme gibi, bir neden için dövüşmek gibi. Taekwondoyu bu yaşam mücadelesi içinde son derece tehlikeli olan durumlardan farklı kılan nedir? Birileri her zaman zarar vermek isteyen bir düşmanı yenmek zorundadır. Ama bir dövüşü kazanmak birilerini güvenliği kılmaya yetmez. Çünkü, düşman iyileşip yeniden saldırabilir. Üstelik, az önce yenilen düşmanda farklı düşmanlar olabilir. Biri asla bir diğeri sürekli huzura kavuşmadan kendini güvende hissedemez. Bu sürekliliğe ulaşmak için veya dayanıklılığa, birine birlik gerekir. Bu Taekwondonun amacıdır. Başka türlü olsaydı Taekwondo diğer sokak dövüşlerinden farksız olurdu.<br />
<br />
Taekwondo hayatın içinde olan eşsiz sürecin gelişimindeki ahenki yakalar. Bu Taekwondo hayatın anlamıdır diyebilmektir. Taekwondo'nun derinklerinde saklı olan yaşam prensiblerini bulduğumuz zaman, değerli bir hayat yaşamayı olanaklı kılarız.<br />
<br />
Taekwondo, uzak doğu ülkelerinden KORE’ nin Milli sporu olup, bu ülkede doğmuş, gelişmiş ve zamanla Dünya’ya yayılmıştır. Geçmişi 13 Asır öncelerine dayanmaktadır. Nitekim o çağlarda KORE’de yaşayan insanlar doğaya, vahşi hayvanlara ve haydutlara karşı kendilerini savunmak için tamamiyle ayak tekniklerini içeren bir savunma sistemi geliştirmişler ve buna “TAEGYON” yani “Ayak Sistemi” adını vermişlerdir. Yine aynı çağlarda KORE’ de uygulanmakta olan “KWONPOP” yani “Yumruk Metodu” olarak isimlendirilen sadece el tekniklerini içeren bir sistem daha bulunmakta idi. Bu arada 600’lü yıllarda KORE Yarımadası 3 Krallığa bölünmüş ve bu krallıkların en küçüğü olan SİLLA Krallığının genç asilleri ve savaşçıları kullandıkları çeşitli savaş silahlarının yanısıra yukarıdaki el ve ayak tekniklerini geliştirerek bir savaş aracı olarak kullanmak suretiyle silahsız savaş çalışmalarına da önem verip kendilerini düşmanlara karşı daha güçlü duruma getirmişlerdir. İşte bu insanlar el ve ayakla yaptıkları savunma tekniklerini, zamanla sistemleştirerek adına Taek-Kyon demişlerdir. Böylece de Taekwondo’ nun ilk temelleri oluşmuştur.<br />
<br />
Taekwondo 20. Yüzyıla gelene kadar geçirmiş olduğu evrimler sonucunda bu günkü şekline dönüşmüş, 1905 yılında da bir yarışma sporu olarak kabul edilmiştir. Nihayet 1966 yılında Uluslar arası Taekwondo Federasyonu kurulmuştur. 179 Ülke bu Federasyona üye olup, bu gün Taekwondo milyonlarca insanın yaptığı bir spor dalı haline gelmiştir.<br />
<br />
Taekwondo sporunun Ülkemize gelişi de 1960’lı yıllara rastlamaktadır. 1968 yılında resmi olarak Judo Federasyonu bünyesinde faaliyetlerini sürdürmeye başlamış ilk defa 1976 yılına resmi olarak Avrupa Şampiyonasına katılmış ve Ülkemiz takım halinde Avrupa İkincisi olmuştur.<br />
<br />
1981 yılında Judo Federasyonundan ayrılarak müstakil Federasyon olan Taekwondo Federasyonu Başkanlığına Mithat KOR getirilmiştir. Mithat KOR’ un Başkanlığı kısa sürmüş (12.01.1981-22.02.1982) 1982-1995 yılları arasında da Taekwondo Federasyonu Başkanlığını Prof. Dr. Esen BEDER yapmıştır. 1982 yılında Prof.Dr.Esen BEDER Başkanlığında oluşan Federasyon Kurullarının çalışmaları başarı grafiğini arttırmış bu çalışmada Teknik Direktör olarak görev üstlenen Sayın İsmet IRAZ’ın bilinçli, disiplinli çalışma ve isabetli karar görüşleri ile ülkemizde Taekwondo’nun yapılması hızla devam etmiş, Uluslararası alanda da bir çok başarılara imza atılmıştır.<br />
<br />
Taekwondo, uzak doğu ülkelerinden KORE’ nin Milli sporu olup, bu ülkede doğmuş, gelişmiş ve zamanla Dünya’ya yayılmıştır. Geçmişi 13 Asır öncelerine dayanmaktadır. Nitekim o çağlarda KORE’de yaşayan insanlar doğaya, vahşi hayvanlara ve haydutlara karşı kendilerini savunmak için tamamiyle ayak tekniklerini içeren bir savunma sistemi geliştirmişler ve buna “TAEGYON” yani “Ayak Sistemi” adını vermişlerdir. Yine aynı çağlarda KORE’ de uygulanmakta olan “KWONPOP” yani “Yumruk Metodu” olarak isimlendirilen sadece el tekniklerini içeren bir sistem daha bulunmakta idi. Bu arada 600’lü yıllarda KORE Yarımadası 3 Krallığa bölünmüş ve bu krallıkların en küçüğü olan SİLLA Krallığının genç asilleri ve savaşçıları kullandıkları çeşitli savaş silahlarının yanısıra yukarıdaki el ve ayak tekniklerini geliştirerek bir savaş aracı olarak kullanmak suretiyle silahsız savaş çalışmalarına da önem verip kendilerini düşmanlara karşı daha güçlü duruma getirmişlerdir. İşte bu insanlar el ve ayakla yaptıkları savunma tekniklerini, zamanla sistemleştirerek adına Taek-Kyon demişlerdir. Böylece de Taekwondo’ nun ilk temelleri oluşmuştur.<br />
<br />
Taekwondo 20. Yüzyıla gelene kadar geçirmiş olduğu evrimler sonucunda bu günkü şekline dönüşmüş, 1905 yılında da bir yarışma sporu olarak kabul edilmiştir. Nihayet 1966 yılında Uluslar arası Taekwondo Federasyonu kurulmuştur. 179 Ülke bu Federasyona üye olup, bu gün Taekwondo milyonlarca insanın yaptığı bir spor dalı haline gelmiştir.<br />
<br />
Taekwondo sporunun Ülkemize gelişi de 1960’lı yıllara rastlamaktadır. 1968 yılında resmi olarak Judo Federasyonu bünyesinde faaliyetlerini sürdürmeye başlamış ilk defa 1976 yılına resmi olarak Avrupa Şampiyonasına katılmış ve Ülkemiz takım halinde Avrupa İkincisi olmuştur.<br />
<br />
1981 yılında Judo Federasyonundan ayrılarak müstakil Federasyon olan Taekwondo Federasyonu Başkanlığına Mithat KOR getirilmiştir. Mithat KOR’ un Başkanlığı kısa sürmüş (12.01.1981-22.02.1982) 1982-1995 yılları arasında da Taekwondo Federasyonu Başkanlığını Prof. Dr. Esen BEDER yapmıştır. 1982 yılında Prof.Dr.Esen BEDER Başkanlığında oluşan Federasyon Kurullarının çalışmaları başarı grafiğini arttırmış bu çalışmada Teknik Direktör olarak görev üstlenen Sayın İsmet IRAZ’ın bilinçli, disiplinli çalışma ve isabetli karar görüşleri ile ülkemizde Taekwondo’nun yapılması hızla devam etmiş, Uluslararası alanda da bir çok başarılara imza atılmıştır<br />
<br />
Taekwondo, uzak doğu ülkelerinden KORE’ nin Milli sporu olup, bu ülkede doğmuş, gelişmiş ve zamanla Dünya’ya yayılmıştır. Geçmişi 13 Asır öncelerine dayanmaktadır. Nitekim o çağlarda KORE’de yaşayan insanlar doğaya, vahşi hayvanlara ve haydutlara karşı kendilerini savunmak için tamamiyle ayak tekniklerini içeren bir savunma sistemi geliştirmişler ve buna “TAEGYON” yani “Ayak Sistemi” adını vermişlerdir. Yine aynı çağlarda KORE’ de uygulanmakta olan “KWONPOP” yani “Yumruk Metodu” olarak isimlendirilen sadece el tekniklerini içeren bir sistem daha bulunmakta idi. Bu arada 600’lü yıllarda KORE Yarımadası 3 Krallığa bölünmüş ve bu krallıkların en küçüğü olan SİLLA Krallığının genç asilleri ve savaşçıları kullandıkları çeşitli savaş silahlarının yanısıra yukarıdaki el ve ayak tekniklerini geliştirerek bir savaş aracı olarak kullanmak suretiyle silahsız savaş çalışmalarına da önem verip kendilerini düşmanlara karşı daha güçlü duruma getirmişlerdir. İşte bu insanlar el ve ayakla yaptıkları savunma tekniklerini, zamanla sistemleştirerek adına Taek-Kyon demişlerdir. Böylece de Taekwondo’ nun ilk temelleri oluşmuştur.<br />
<br />
Taekwondo 20. Yüzyıla gelene kadar geçirmiş olduğu evrimler sonucunda bu günkü şekline dönüşmüş, 1905 yılında da bir yarışma sporu olarak kabul edilmiştir. Nihayet 1966 yılında Uluslar arası Taekwondo Federasyonu kurulmuştur. 179 Ülke bu Federasyona üye olup, bu gün Taekwondo milyonlarca insanın yaptığı bir spor dalı haline gelmiştir.<br />
<br />
Taekwondo sporunun Ülkemize gelişi de 1960’lı yıllara rastlamaktadır. 1968 yılında resmi olarak Judo Federasyonu bünyesinde faaliyetlerini sürdürmeye başlamış ilk defa 1976 yılına resmi olarak Avrupa Şampiyonasına katılmış ve Ülkemiz takım halinde Avrupa İkincisi olmuştur.<br />
<br />
1981 yılında Judo Federasyonundan ayrılarak müstakil Federasyon olan Taekwondo Federasyonu Başkanlığına Mithat KOR getirilmiştir. Mithat KOR’ un Başkanlığı kısa sürmüş (12.01.1981-22.02.1982) 1982-1995 yılları arasında da Taekwondo Federasyonu Başkanlığını Prof. Dr. Esen BEDER yapmıştır. 1982 yılında Prof.Dr.Esen BEDER Başkanlığında oluşan Federasyon Kurullarının çalışmaları başarı grafiğini arttırmış bu çalışmada Teknik Direktör olarak görev üstlenen Sayın İsmet IRAZ’ın bilinçli, disiplinli çalışma ve isabetli karar görüşleri ile ülkemizde Taekwondo’nun yapılması hızla devam etmiş, Uluslararası alanda da bir çok başarılara imza atılmıştır.<br />
<br />
1982 yılında ilk bayan Avrupa Şampiyonluğu ile 1987 yılında da ilk bayan Dünya Şampiyonluğunu Taekwondocularımız Ülkemize kazandırmışlardır. 1988-1990 yıllarında Taekwondo Milli Takımımız iki kez üst üste takım halinde Avrupa Şampiyonluğunu elde etmiştir. 1995 yılında Filipinler’de yapılan Büyükler Dünya Şampiyonasında kazanılan 2 altın madalya ile Dünya ikinciliği elde eden takımımız Ülkemizi Avrupa ve Dünya Ülkeleri arasında en iyi şekilde temsil etme başarısını göstermiştir. 1998 yılında Taekwondo Milli Takımımız Avrupa Şampiyonu olmuştur. Uygulamaya konulan planlı, disiplinli ve sistemli çalışmalar neticesinde 1999 yılı sonu itibari ile ; 1999 yılı tescilli lisanslı sporcu sayısı 34.723 Erkek- 5.309 Bayan olmak üzere toplam 40.032 kişidir. Antrenör sayısı olarak Monitör 73, Birinci Kademe 484, İkinci Kademe 81, Üçüncü Kademe 56 olmak üzere toplam 694 Antrenörümüz bulunmaktadır. Hakem sayısı olarak Namzet 1444, Bölge 564, Milli 280, Uluslararası 27 olmak üzere toplam 2315 Hakemimiz bulunmaktadır. Türkiye genelinde Kulüp sayısı 246 dır. 1982-1999 yılları arasında iştirak edilen Uluslar arası Müsabakalarda elde edilen madalyalar 522 Altın, 336 Gümüş, 288 Bronz olmak üzere toplam 1146 dır.<br />
<br />
Elde edilen bu madalyalar arasında 52 Avrupa Şampiyonluğu, 8 Dünya Şampiyonluğu, 26 Balkan Şampiyonluğu bulunmaktadır. Taekwondo sporu 2000 yılında yapılan olan Olimpiyat oyunlarında Olimpik spor dalı olarak yarışmalara dahil edilmiştir.2000 yılı Olimpiyat Oyunlarına Resmi Spor Dalı olarak ilk defa katılan Taekwondo da gerek siklet sayısının azaltılması gerekse de ülkelere konulan kota gereğince sadece 2 bayan sporcu ile katılarak Oyunlarda Hamide Bıçkın TOSUN’la ülkemize Bronz madalya kazandırılmıştır.<br />
<br />
1996-2003 yıllarında başkanlık görevini yürüten Cengiz YAGIZ’ın görevden alınmasıyla yerine Yrd. Doç. Dr. Metin ŞAHİN Federasyon Başkanlığına seçilmiştir.<br />
<br />
2004 yılı Atina Olimpiyat Oyunlarına yine ülkelere verilen kota nedeniyle 1 sporcu ile katılınmış, sporcumuz Bahri TANRIKULU Olimpiyat İkincisi olmuştur.<br />
<br />
2004 yılı Aralık ayında yapılan Federasyon Başkanlığı seçimlerinde kazanan Yrd. Doç. Dr. Metin ŞAHİN yeniden Federasyon Başkanlığına seçilmiştir.<br />
<br />
Ülkemizde düzenlenen 23. Dünya Üniversiteler Yaz Spor Oyunlarında (Universiade 2005) kazanılan 10 adet madalyanın 5’ini sporcularımız kazanmışlardır.<br />
<br />
Ayrıca Milli Takımımız 2005 yılında Azerbaycan’da düzenlenen Gençler Avrupa Şampiyonasında 4 altın, 4 gümüş ve 4 bronz madalya ile Avrupa İkinciliği Letonya da düzenlenen Büyükler Avrupa Şampiyonasında 3 altın, 3 gümüş ve 1 bronz madalya ile Avrupa Şampiyonluğu, İtalya da düzenlenen Yıldızlar Avrupa Şampiyonasında 4 altın, 4 gümüş ve 6 bronz ile Avrupa Şampiyonluğu Finlandiya da düzenlenen Avrupa Poomse Şampiyonasında 4 Altın, 2 gümüş ve 3 bronz madalya ile Avrupa Şampiyonluğu kazanarak ülkemizi Avrupa arenasında en iyi şekilde temsil etmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Tekvandonun Teknikleri Nelerdir?</span><br />
<br />
<br />
İzin verilen teknikler ayak ve yumruk tekniğidir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Yumruk Tekniği:</span> İşaret ve orta parmağın ön kısmını kullanarak, diğer parmaklar sıkıca kapalı olarak uygulanan tekniktir. Orijinal Kore tekniklerine göre yumruk sıkılı olarak vuruş yapılmalıdır. Bu nedenle, orta ve işaret parmağın önünü kullanarak vurma ile parmağın eklem yerleri açı, yörünge oluşturmayacak şekilde yapılan vuruş kabul edilmektedir. El ve kol tekniklerinden bazıları; nervo-jurigi, yop-jurigi, digeut-jurigi’dir.<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color"><br />
Ayak Tekniği:</span> Bilek kemiğinin altındaki kısmı kullanarak yapılan tekniktir. Bilek kemiği altında ayakla yapılacak her vuruş geçerli sayılır. Bununla birlikte bilek kemiğinde yukarı ile yapılacak vuruşlara izin verilmemiştir. Tekvandoda kullanılan başlıca ayak teknikleri; apcha-olligi, yop-changi- neorvo-chagi, dollvo-chagi olarak sayılabilir.<br />
<br />
Eğer bir tekvando kursuna gitmek isterseniz, hijyen, malzeme yeterliliği, kurumun kalitesi gibi noktalara dikkat etmelisiniz. Doğru eğitim almış kişi en hızlı metotlarla öğrenme olanağına sahiptir. Kurs fiyatları aylık ortalama 100-200 TL arasında değişmektedir. Kurs ücretleri il ve ilçelere göre farklılık gösterebilir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Tekvando Nasıl Yapılır?</span><br />
<br />
Tekvando müsabakaları, 2’şer dakikalık 3 devreden oluşmaktadır. Devre aralarında 1 dakika dinlenme molası verilir. Bu molada sporcular dinlenirken bir yandan da sıvı ihtiyaçlarını giderip hocalarından uyarı ve taktikleri alır. Maçlar, sporcuların birbirlerine ve hakemlere selamı ile başlar ve biter. 3 devrenin sonunda eşitlik varsa, üçüncü devrenin sona ermesinden sonra bir dakikalık dinlenme süresi verilir ve daha sonra altın vuruş denilen son vuruşların yapılacağı iki dakikalık dördüncü devre başlar veya ceza puanları değerlendirilerek maç sona erer.<br />
<br />
Kural dışı hareketler yapan, kafa atan, yere düşen sporcuya vuran ya da komutlara aykırı hareket eden sporcu eksi puan alır. 3 eksi puan almış olan oyuncu hükmen yenik sayılır. Belden yukarı olması şartıyla vücuda ve kafaya tekme atmak serbesttir. Kafaya yapılan darbeler çok zor, riskli fakat daha etkilidir. Tekvando müsabakalarının belirli kuralları vardır. Bu kurallar; belden aşağı vurmak, kafaya ve yüze yumruk atmak, rakibin arkasına ya da sırtına vurmak, rakibi tutmak, itmek veya çekmek, çizginin dışına çıkmak, rakibe çelme takmak, kasıtlı olarak yere düşmek veya yaralıymış gibi davranmaktır.<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color"><br />
POOMSE</span><br />
Poomseler asla gösteri amaçlı değildir.Taekwondonun kendisi için çok gerekli olan çalışma kalıpları ve şablonlarıdır.Bu konunun niye önemle altını çizdiğimi anlamışsınızdır.Çoğu taekwondo çalışanı poomseleri şuursuz bir şekilde sadece gösteri hareketleri zannederek çalışmaz ve üzerinde durmazlar.Bu nedenlede poomseleri yapamaz ve gerçek anlamlarını bilemezler.Zannederim bu yüzdende iyi bir müsabıkta olamazlar.<br />
Poomse nedir? Poomse beceriler üzerine odaklanmış modeller kalıplar oluşturarak ,beceri ve hareketlerin geliştirilmesini sağlayan standardize edişmiş kalıp hareketlerdir.Her taekwondocu bu standart hareketleri takip ederek ve uygulayarak daha zor becerileri yapma yeteneği kazanabilir<br />
Bu nedenle poomse bir çalışma metodudur.Ve parçaları taekwondodaki temel beceri hareketleridir.Temel dövüşme tekniklerinin kalıpları ,örnekleridir.Bu nedenle taekwondodaki beceri ve teknikleriniz güzel değilse bilin ki daha işin başından poomsenin önemini anlayamamış ve çalışmamışsınız demektir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">TAEGEUK</span><br />
<br />
1 Jang :<br />
<br />
BTCB –Poomsae<br />
<br />
Taegeuk 1 Jang “Keon” sembolü ile temsil edilir, 8 Kwaes ( kehanet işaretleri ) anlamına gelen bu sembol cennetteki mutluluk ve Çin felsefesine göre hayatın aslını oluşturan eril eleman olarak Taegeuk 1 Jang’ı tasvir eder. Keon sembolü evrendeki bütün her şeyin yaradılış başlangıcı olarak kabul edilir, Taekwondo eğitimi kapsamında Taegeuk 1 Jang uygulaması yaptırılır.<br />
<br />
Bu eğitimde poomsae’in özelliklerini sıralamak gerekirse pratikte kolayca uygulanabilir olması, uzunca bir yürüyüşten oluşması ve basit hareketlerden meydana gelmesidir, bu özelliklere benzer olanları sıralamak gerekirse arae -makki, momtong - makki, momtong - jireugi ve ap - chagi. Bu poomsae, sekizinci kademe öğrencilerine uygulanır.<br />
<br />
2 Jang :<br />
<br />
Sekiz kehanet işaretlerinden biri olan “Tae” Taegeuk 2 Jang’ı sembolize eder.İçteki ruhani sebatlılık ve dıştaki yumuşaklık anlamına gelen işaretleri gösterir. Taegeuk poomsae yeni gelişmiş bir olgul- maki sunumudur.Ap-chagi hareketleri Taegeuk 1 Jang’dan daha fazla sıklıkta görülür.Bu poomsae yedinci kademe öğrencilerine uygulanır.<br />
<br />
3 Jang :<br />
<br />
Sekiz kehanet işaretlerinden biri olan “Ra” Taegeuk 3 Jang’ı sembolize eder.Sıcak ve aydınlık görünümü temsil eder. Bu sembol, eğitim için gerekli olan bir kısım adaleti ve gayreti barındırmak, eğitilenleri de buna teşvik etmektir. Bir başarıyı tamamlayana poomsae kuralına göre eğitilenlere terfi olarak mavi bir kuşak verilir. Taegeuk 3 Jang’ı içeren yeni hareketler sonnal-mok-chigi, sonnal-makki ve dwit-kubi duruşudur.Poomsae özellikleri ile birbirini izleyen maki ve chigi, süreklilik gösteren jireugis’dir.Üzerinde durulan nokta, şiddet veya kuvvetin, mukabil hücum karşısında, karşı tarafın<br />
<br />
( karşı kuvvetin ) chigi olma durumudur.Bu poomsae altıncı kademe öğrencilerine uygulanır.<br />
<br />
4 Jang :<br />
<br />
Sekiz kehanet işaretlerinden biri olan “ Jin” Taegeuk 4 Jang’ı sembolize eder. Büyük bir güç ve itibarı ( şerefi ), gök gürlemesine benzeterek temsil eder. Taegeuk 4 Jang’ı içeren yeni hareketler sonnal-momtang-makki, pyon-son-kkeut-jireugi, jebipoom-mok-chigi, yop-chagi, momtong-bakkat-makki, deung-jumeok-olgul-apchigi ve mikkeurombal ( serbest adım ) yeni tekniklerdir. Kyorugi ve dwit-kubi için hazırlanmış olan değişik hareketler yeni tekniklerin özelliği durumundadır. Bu poomsae, beşinci kademe öğrencilerine uygulanır.<br />
<br />
5 Jang :<br />
<br />
Sekiz kehanet işaretlerinden biri olan “Son” Taegeuk 5 Jang’ı sembolize eder. Her ikisinin de rüzgarı temsil eden anlamlarıyla kuvvet (kabiliyet,olabildiğince güçlü ) ve durgunluk , ona nazaran da güç ve iradesizlik ( zayıflık ) bunları birbirine ölçüt olarak gösterir. Taegeuk 5 Jang’ı içeren yeni hareketler me-jumeok-maeryo-chigi, palkup-dollyo-chigi, yop-chagi&amp;yop-jireugi, palkup-pyo-jeok-chigi ve karşı duruşları da kkoa-seogi, wen-seogi ve oreun-seogi’dir.Birbirini izleyen bu özellikler makkis’e kadar, area-makki ve momtong-makki , aynı zamanda chigi koşmadan sonra yapılması gerekendir.<br />
<br />
Bu poomsae, dördüncü kademe öğrencilerine uygulanır.<br />
<br />
6 Jang :<br />
<br />
Sekiz kehanet işaretlerinden biri olan “Kam” Taegeuk 6 Jang’ı sembolize eder, sürekli akış ve yumuşaklık anlamına gelen suyu temsil eder.Taegeuk 6 Jang’ı içeren yeni hareketler han-sonnal-olgul-bakkat-makki, dollyo-chagi, olgul-bakkat-makki ve batang-son-momtong-makki ayrıca pyonhi-seogi (rahat duruş) sayılabilir.Bu hareketlerden birini uygularken mekan üzerinde yeniden ayakları üstüne düşerken çok dikkatli olmaları tavsiye edilir. Sonra dyollyo-chagi ve eli hafifletmek ile avuç içinin ayrımını serbest bırakmak esnasında bir batang-son momtong-makki, palmok-makki içinden daha aşağıdadır.Bu hareket üçüncü kademe öğrencilerine uygulanır.<br />
<br />
7 Jang :<br />
<br />
Sekiz kehanet işaretlerinden biri olan “Kan” Taegeuk 7 Jang’ı sembolize eder, zihninde tartmak ve dayanıklılık anlamına gelen dağı temsil eder. Taegeuk 7 Jang’ı içeren yeni hareketler sonnal-arae-makki, batangson-kodureo-makki, bo-jumeok-kawi-makki, mureup-chigi, momtong-hecho-makki, jechin-du-jumeok-momtong-jireugi, otkoreo-arae-makki, pyojeok-chigi, yop-jireugi ve beom-seogi, juchum-seogi gibi duruşlardır.Düzgün bağlantılı hareketler eğitim için önemlidir. Bu poomsae, ikinci kademe öğrencilerine uygulanır.<br />
<br />
8 Jang :<br />
<br />
Sekiz kehanet işaretlerinden biri ve sonuncusu olan “Kon” Taegeuk 8 Jang’ı sembolize eder, Çin felsefesinde evrenin dişil öğesini ve evreni temsil eder, temel kaynak ve barınma hem de başlangıç ve son anlamına gelir. Bu işaret, sekiz Taegeuk poomsae’nin sonuncusudur.Öğrencilerin siyah kuşağa sahip olabilmeleri için terfi ya da atlama sınavını geçmeleri gerekmektedir. Taegeuk 8 Jang’ı içeren yeni hareketler dubal-dangsong-bakkat-palmok-momtong-kodureo-bakkat-makki, twio-chagi ve palkup-dollyo-chigi’dir. Güç, doğruluk üstüne kurulmuş bir basamak, farklı bir jumping-over vuruşu ve dubal-dangsong ( alternatifi havada atlama veya sıçrama vuruşu ) arasında teşvik edici olmak zorundadır. Bu poomsae, birinci kademe öğrencilerine uygulanır.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">POOMSAE KORYO</span><br />
<br />
Koryo poomsae, alim ya da bilgili bir adam anlamına gelen “seanbae” ile sembolize edilir,bu adamın güçlü, hareketli bir savaşçı ve bir o kadar da dürüst, erdemli, iyimser özelliklere sahip biri olarak anlatılır.Hareketlilik, kalıtımla geçen özellikleri, Koryo’nun çağını meydana getirir. Koryo’nun çağlar boyunca kalıtımla geçmiş özelliklerini çok hareketlilik tamamlar. Palhae ve uygulanabilir Koryo poosae , geçmişten günümüze kolayca organize edilebilinmiştir. Bu poomsa’de görünen yeni teknikler kodeum-chagi, poeun-sonnal-bakkat-chigi, sonnal-arae-makki, khaljaebi-mureup-nullo-kkokki, momtong-hecho-makki, jumeok-pyojeok-jireugi, pyonson-kkeut-jecho-jireugi, batang-son-nullo-makki, palkup-yop-chagi,me-jumeok-arae-pyojeok-chigi,v.s. bu teknikleri sadece siyah kuşaklar uygulayabilir. Jumbi-seogi ve tong-milgi akla ait ya da zihinsel, eldeki bir durumu birleştirerek, tıpkı karnın üst kısmı ile karnın daha aşağısı arasındaki bütünlük gibi “Sin” (ilahi, tanrısal hak ) ve “Jeong” (ruh) arasında da ortak bir nokta ile yakınlaşır. Poomsae’nin ana çizgisi, Kore dilinde alim bir adam (“seonbae”) ya da erdemli bir adam (“seonbi”) anlamına gelen Çin yazıtında tasvir edilmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">POOMSAE KEUMGANG</span><br />
<br />
Keumgang, kelime anlamı mücevher ; sertlik ve düşünceleri birleştirme anlamında kullanılan, Kore yarımadasının üstünde Keumgang Dağı’nda, ulusal ruhun merkezi olarak kutsallaşmıştır ve “Keumgang Yeoksa” (Keumgang Savaşçısı) Buddha ile adlandırılmıştır.Buddha, en güçlü ve en kuvvetli savaşçı kişiyi tanımlar.Bu poomsae’nin içeriğini oluşturan yeni teknikler batangson-teok-chigi, han-son-nal-momtong-an-makki, Keumgang-makki, santeoul-makki, kheun dol-tzogi (büyük destek) ve hak-dari-seogi.Poomsae çizgisi, Çin yazıtının sembolüdür.Hareket, kuvvetli ve tamamen dengeli olmalı bu yüzden de siyah kuşağın itibarına ve şerefine uygun olmalıdır.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">POOMSAE TAEBAEK</span><br />
<br />
Taebaek bir dağın ismi ile anılarak Tangun’da “aydınlık dağ” adını almıştır.Tangun’da Koreliler’in kurucusu, ülkenin hükümdarı ve aydınlık dağın kutsal ruhunu temsil eden kişidir ve Tangun’un düşüncesinde “hongik ingon”(hayırsever fikir) yer alır.Kalabalık gruplarda ve merkezi alanlarda Taebaek düşüncesi yaygındır.Fakat Mt. Paektu,tipik Kore insanı geçmişinde Taebaek poomsae’si gibi düşünce yaygınlaşmamıştır. Poomsae Taebaek’deki yeni teknikler sonnal-arae-hecho-makki, sonnal-opeo-japki (tutunma), japhin-son-mok-ppaegi, Kumkang-momtong-makki,deung-jumeok-olgul-bakkat-chigi, dol-tzeogi (destek) v.s. Poomsae çizgisi tıpkı bir Çin yazıtındaki sembol gibi cennet ve dünya arasındaki bağ, köprüye benzetilen, dayanağını insanoğlunun varoluşuna bağlayan cennetin düzenini tasvir eder.Poomsae hareketlerinin büyüklerinden olan momtong-makkis ve chigis’dir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">POOMSAE PYONGWON</span><br />
<br />
Pyongwon, geniş ve engin bir alanda, bir düzlükte yürümeye alışma (ayakları üstünde durabilme) anlamına gelir.Bütün yaratıklar için hayatın kaynağı Pyongwon’dur.Ve insanoğlu hayatını, o sahaya yerleşerek sürdürür. Poomsae pyongwon, huzurlu düşünceye dayalı ve mücadele ilkelerinden mütevellit başlangıcı kullanır. Yeni teknikleri içeren bu poomsae palkup-ollyo-chingi, kodureo-olgul-yop-makki, dangkyo-teok-jireugi, meongye-chigi, hecho-santeul-makki, vs. Jumbi-seogi, moa-seogi-wen-kyop-son teknikleridir.Bunlar sağlam bilgi toplamaya ihtiyaç duyulan başlangıç ve insan yaşamının kaynaklarıdır.Değişime açık bir nesil ve dönüşümü kolay poomsae çizgisi anlamındadır.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">POOMSAE SIPJIN</span><br />
<br />
“Sipjin”geçmişten günümüze kadar gelen düşüncelerin kelime karşılığı “Sipjin”’dir.Uzun ömürlü on tane canlı topluluğudur.Şöyle ki, güneş,ay,dağ,su,taş,çam ağacı,ezeli gençliğin şifa otu, kaplumbağa,geyik ve turna kuşu.Onlar iki cennet vücudu,üç doğal kaynak,iki bitki ve üç hayvan bütün hepsi insanoğlu inancı ya da itikatıdır,umut ve sevgi.Bunlar poomsae sipjin’i sembolize eder.Yeni teknikleri içeren bu poomsae hwangso-makki,son-badak-kodureo-makki,opeun-son-nal-jireugi,son-nal-arae-makki,bawi-milgi,son-nal-deung-momtong-hecho-makki,kodeo-olligi,chettari-jireugi, son-nal-otkoreo-arae-makki,son-nal-deung-momtong-makki on tanesi sayılabilir.Çin yazıtında yer alan bu on hareket sonsuz veya mutlak bir numaralama yani ondalık sistem formatında kullanılır.Sonu gelmeyen büyümeyi gösterir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">POOMSAE JITAE</span><br />
<br />
Jitae’nin kelime anlamı el ve ayakları üstünde durarak gökyüzüne bakmak.Yeryüzünde yaşamak için vuruş yaparak mücadele veren değişimeyi ve atlamayı denemek.Bu nedenle, poomsae sembolleri çeşitli beden hareketlerini meydana çıkartır.Varoluş için insanoğlunun gücü, insana yön verir. Yeni teknikler içeren bu poomsae,han-son-nal-olgulmakki,keumkang-momtong-jireugi ve mejumeok-yop-pyojeok-chigi hareketleri sayılabilir.Poomsae çizgisi, cennete karşı insanın ayakta durmasıdır.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">POOMSAE CHONKWON</span><br />
<br />
Chonkwon’ın kelime anlamı cennetin en büyük gücü, bütün canlıların yaşam kaynağı ve kendi kendinin kainatı. O’nun yaradılışı sonsuz yeteneğin gücü ile değişimi tamamlamasıdır.<br />
<br />
İnsanoğlu cennetteki bütün toprak şekillerinin isimlerini ve anlamlarına sahip olmuştur.Çünkü onlar cennetin kudretinden korkmuşlardır. 4000 yıl önce Koreliler’in lideri “Hwanin” Cennet Kralı seçilmiştir.O, merkezin yakınında bir kasabada cennette yaşar, cennet denizi ve cennet dağı, yalın,gösterişsiz olmasına rağmen göksel bir yarış başlatır ve kaynağı Taekwondo’dan gelir.Poomsae Chonkwon, yüce tarihi bir geçmişe ve bugüne kadar gelebilen toplanmış bilgiye dayanır. Yeni teknikler içeren bu poomsae, nalgae-pyogi, bam-jumeok-sosum-chigi, hwidullo-makki, hwidullo-jabadangkigi, keumgang-yop-jireugi, taesan-milgi vs.ve yere çökerek yürüyüş hali.<br />
<br />
Eylemlerin özellikleri büyük hareketler ve kolun bölümlerinin oynak yerlerinin(dirsek) yumuşak vaziyet halini almasıdır.Böylece Chonkwon düşüncesinde büyüklük sembolleşir.Poomsae çizgisi “T”, cennetten gelen bir adamı sembolize eder, cennetin geleceğini beyan eder.Tapınma yeri olan cennet, yüce bir güçle meydana gelmiş ve insan ile donatılmış topluluk arasında birlik oluşturmuştur.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">POOMSAE HANSU</span><br />
<br />
“Hansu”nun kelime anlamı, bütün canlıların gelişiminde önemli yere sahip olan<br />
<br />
yaşamın kaynağı suyu temsil eder.Hansu sembolü hayatın başlangıcı olan doğumu ve yetişkinliği,barışçıl&amp;zayıflık,alicenaplık&amp;ahenk ve elverişli şartlara uyum sağlama gibi çeşitli özellikte anlamlara “han”gelebilir.Yani bir ülke adı,topluluk adı,büyüklük,düzlük,uzunluk ve cennetin varlıkları ve gecenin ilk saatleri,uzman kişi adları gibi olabilir.Hele ki,bu anlamlar geçmişte kalmış ve organize olmuş grup adlarını da alabilirse …<br />
<br />
Yeni teknikler içeren bu poomsae,son-nal-deung-momtong-hecho-makki,me-jumeok-yang-yopkuri-chigi,kodureo-khaljaebi,an-palmok-arae-pyojeok-makki,son-nal-keumgang-makki,vs. ve aynı zamanda modum-bal duruşu.<br />
<br />
Hareketler,su gibi yumuşak uygulanmalı fakat hiç durmayan bir damla su gibi toplanarak bir okyanus yapar.Bu poomsae çizgisi Çin yazıtındaki su anlamını sembolize eder.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">POOMSAE ILYEO</span><br />
<br />
Ilyeo, büyük bir Budist Rahibi olan Silla Dynasty’i temsil eder.Ünlü filozof düşünürü Saint Wonhyo,poomsae ilyeo özelliklerini ve bedeni bu kademe de öğretir.Bu özellikler bir kademe,bir çizgi ya da bir işaret olabilir ve sonunda içinden biri seçilir.Bu nedenle poomsae ilyeo ruh ve beden uyumunu düzenler.Savaşa ait sanatçı ruhu ve özveriyi,uzunca bir eğitim sonrası çeşitli teknikler ve ruhsal kültürle birlikte tamamlayarak Taekwondo için pratik eder.<br />
<br />
Yeni teknikler içeren bu poomsae,son-nal-olgul-makki,wesanteul-yop-chagi,du-son-pyo (iki elin açılması) bitureo-jabadangkigi,twio-yop-chagi ve ogeum duruşu-hakdari-seogi.Jumbi-seogi bo-jumeok-moa-seogi’dir.Bu poomsae çizgisi mükemmel Budizm içinde uyum sağlar.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Kısaca Taekwondo Tarihi :</span><br />
<br />
Taekwondo, uzak doğu ülkelerinden KORE’ nin Milli sporu olup, bu ülkede doğmuş, gelişmiş ve zamanla Dünya’ya yayılmıştır. Geçmişi 13 Asır öncelerine dayanmaktadır. Nitekim o çağlarda KORE’de yaşayan insanlar doğaya, vahşi hayvanlara ve haydutlara karşı kendilerini savunmak için tamamiyle ayak tekniklerini içeren bir savunma sistemi geliştirmişler ve buna “TAEGYON” yani “Ayak Sistemi” adını vermişlerdir. Yine aynı çağlarda KORE’ de uygulanmakta olan “KWONPOP” yani “Yumruk Metodu” olarak isimlendirilen sadece el tekniklerini içeren bir sistem daha bulunmakta idi. Bu arada 600’lü yıllarda KORE Yarımadası 3 Krallığa bölünmüş ve bu krallıkların en küçüğü olan SİLLA Krallığının genç asilleri ve savaşçıları kullandıkları çeşitli savaş silahlarının yanısıra yukarıdaki el ve ayak tekniklerini geliştirerek bir savaş aracı olarak kullanmak suretiyle silahsız savaş çalışmalarına da önem verip kendilerini düşmanlara karşı daha güçlü duruma getirmişlerdir. İşte bu insanlar el ve ayakla yaptıkları savunma tekniklerini, zamanla sistemleştirerek adına Taek-Kyon demişlerdir. Böylece de Taekwondo’ nun ilk temelleri oluşmuştur.<br />
<br />
Taekwondo 20. Yüzyıla gelene kadar geçirmiş olduğu evrimler sonucunda bu günkü şekline dönüşmüş, 1905 yılında da bir yarışma sporu olarak kabul edilmiştir. Nihayet 1966 yılında Uluslararası Taekwondo Federasyonu kurulmuştur. 208 ülke bu Federasyona üye olup, bu gün Taekwondo milyonlarca insanın yaptığı bir spor dalı haline gelmiştir. Taekwondo sporunun Ülkemize gelişi de 1960’lı yıllara rastlamaktadır.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Taekwondo Nedir ?</span><br />
<br />
Taekwondo el ve ayaklarla yapılan savunma ve vuruş tekniklerinden oluşan, sporcuda ahlaki değerlerin yüceltilmesine katkıda bulunan bir spor dalıdır.<br />
<br />
Tae Kwon Do ‘yu oluşturan Üç Kelimenin Anlamları :<br />
<br />
TAE: Ayak,<br />
<br />
KWON: El anlamına gelmektedir.<br />
<br />
DO: Prensipler, kurallar, İzlenilmesi gereken yol.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Taekwondo Branşları Nelerdir?</span><br />
<br />
Gyorugi: Karşılıklı mücadele.<br />
<br />
Poomsae: Temel el ve ayak teknikleriyle yapılan kompozisyonlar. Hayali mücadele.<br />
<br />
Gyok Pa: Kırış.<br />
<br />
Hosin Sol / İlbo Taeryon: Yakın savunma.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Taekwondo’nun Kurucusu Kimdir ?</span><br />
<br />
Taekwondo’nun dünya üzerindeki son halini belirleyen, sistem olarak kurucusu Kore’li bir asker olan “General Choi Hong Hee”dir.<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color"><br />
WTF – ITF Nedir ?</span><br />
<br />
WTF: World Taekwondo Federation / Dünya Taekwondo Federasyonu; Taekwondo’nun en yaygın, evrensel geçerliliği dünyadaki tüm kıtalarda kabul edilmiş, akademik olarak araştırma geliştirmeleri, çağa uygun güncellemeleri,  sayesinde Taekwondo’nun Dünya Olimpiyat Oyunlarına Kabul edilmesini sağlayan sistemdir.<br />
<br />
“Gyorugi”de koruyucu sistemi vardır, Olimpiktir.<br />
<br />
“Poomse” yarışmaları vardır.<br />
<br />
“Gyok Pa” yarışmaları vardır.<br />
<br />
“İlbo Taeryon” vardır.<br />
<br />
ITF: International Taekwondo Federation / Uluslararası Taekwondo Federasyonu; Taekwondo’nun geleneksel tarzını devam ettiren bir sistemdir. Her ülkede geçerliliği yoktur. Dünya Olimpiyat Oyunlarında yer almaz.<br />
<br />
“Gyorugi”de koruyucu sistemi yoktur (çıplak el ve ayak), Olimpik değildir.<br />
<br />
“Hyong” yarışmaları vardır.<br />
<br />
“Gyok Pa” yarışmaları vardır.<br />
<br />
“İlbo Taeryon” vardır.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Taekwondo Bir Dövüş Sporu mudur ?</span><br />
<br />
Taekwondo öncelikle ruh ve beden sağlığı için yapılan bir “Savunma Sporu”dur, Mücadele Sporudur. Sporcuda; Saygı, Özgüven, Cesaret, Sabır, Çalışma, Azim, Kararlılık, Ani Karar Verme, Hazır Bulunuşluluk ve Dinç Kalmak gibi kavramlar ister. Bunlar, sporcuda zamanla gelişen özellikler/kazanımlardır. Taekwondo’da rakibe zarar vermek için değil; rakipten puan alabilmek, puan üstünlüğü elde edebilmek için kontrollü-mantıklı-doğru el ve ayak vuruşları yapılır.  (Mesela futbolcularda, futbol topuna; zarar vermek, patlatmak amacıyla vurmazlar. Ama topun ilerlemesi hedefe ulaşması için mantıklı ve doğru vuruşlar gerekmektedir.)<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Dünya’da Bağlı Olduğumuz Taekwondo Kuruluşları Nelerdir ?</span><br />
<br />
WTF – KUKKIWON – ETU – WTE <br />
<br />
WTF : THE WORLD TAEKWONDO FEDERATION<br />
<br />
KUKKIWON :  THE WORLD TAEKWONDO HEADQUARTERS<br />
<br />
ETU : EUROPEAN TAEKWONDO UNION<br />
<br />
WTE : WORLD TAEKWONDO EUROPEAN<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">WTF Başkanı Kimdir?</span><br />
<br />
WTF Başkanı : Sayın “Dr. Chongwon CHOUE” dur.<br />
<br />
    Türkiye Taekwondo Federasyonu Başkanı Kimdir ?<br />
<br />
TTF Başkanı : Sayın “Doç.Dr.Metin ŞAHİN” dir.<br />
<br />
    Türkiye Taekwondo Federasyonu Muğla İl Temsilcisi Kimdir ?<br />
<br />
Muğla Taekwondo İl Temsilcisi : Sayın “Uğur GÖKTAŞ”dır.<br />
<br />
    Bağlı Bulunduğunuz Spor Teşkilatları Hangileridir ? <br />
<br />
* Gençlik ve Spor Bakanlığı / Spor Genel Müdürlüğü<br />
<br />
* Türkiye Taekwondo Federasyonu Başkanlığı<br />
<br />
* Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü<br />
<br />
* Federasyon İl Temsilciliği<br />
<br />
* ………………………Spor Kulübü Başkanlığı<br />
<br />
    <span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Taekwondo Antrenörünüz Kimdir ?</span><br />
<br />
Sayın “………………………………………………”<br />
<br />
    Türkiye’nin Kadınlarda Taekwondo’da ilk Dünya Şampiyonu Kimdir ?<br />
<br />
Kadınlarda İlk Dünya Şampiyonumuz : Sayın “Tennur YERLİSU” dur.<br />
<br />
    Türkiye’nin Erkeklerde Taekwondo’da ilk Dünya Şampiyonu Kimdir ?<br />
<br />
Erkeklerde İlk Dünya Şampiyonumuz : Sayın “Yılmaz HELVACIOĞLU” dur.<br />
<br />
    Türkiye’nin  Taekwondo’da ilk Olimpiyat Şampiyonu Kimdir ?<br />
<br />
İlk Olimpiyat Şampiyonumuz : Sayın “Servet TAZEGÜL” dür.<br />
<br />
    Taekwondo’da “Do Prensipleri” Nelerdir ?<br />
<br />
Do; Ahlak ve fazilete ulaşmak için takip edilmesi gereken yol anlamına gelen, içeriği oldukça fazla dolu bir kelimedir.<br />
<br />
Kısaca;<br />
<br />
* Saygı * Sevgi * Sabır * Nezaket * Alçakgönüllülük * İyi niyet * Birlik * Dinç kalmak gibi prensipleri vardır.<br />
<br />
    <span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Taekwondo’da “8 Do Prensibi ve Öğretisi”</span><br />
<br />
1- Doğru konuşmak<br />
2- Doğru dinlemek<br />
3- Doğru bakmak<br />
4- Doğru düşünmek<br />
5- Doğru hareket etmek<br />
6- Doğru emir vermek<br />
7- Doğru emir almak<br />
8- Doğru hizmet etmek<br />
<br />
   <span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Bir Taekwondocu Kısaca Nasıl Olmalıdır ?</span><br />
<br />
Bir Taekwondocu; saygılı, sabırlı, iyi niyetli, güleryüzlü, hoşgörülü, alçakgönüllü, yardımsever, dürüst, ahlaklı, çalışkan, doğa sevgisi ve hayvan sevgisi olan, dayanıklı, uyanık ve her an herşeye hazır ve dinç olmalıdır. <br />
<br />
    <span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Taekwondo Elbisesine Ne Denir ?</span><br />
<br />
Taekwondo elbisesine DOBOK Denir? Dobok Beyazdır, Beyaz; Barışı, Saflığı, Temizliği, Her An Öğrenmeye Hazır oluşu simgeler.<br />
<br />
 <br />
<br />
    <span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Taekwondo’da Kuşaklar ve Anlamları Nelerdir ?</span><br />
<br />
Taekwondo’da Kuşakların Dereceleri, Anlamları ve Poomseleri;<br />
<br />
10.Gıp – BEYAZ: Tohum, Başlangıç / Teguk Chrigi-Chagi (Temel 12 Teknik)<br />
<br />
9.Gıp – Beyaz Sarı / Teguk Sa Chrigi (Temel 4 Bölge Hareketleri)<br />
<br />
8.Gıp – SARI: Tohumun toprağa düşmesi / Teguk İl Jang (1. Poomsae)<br />
<br />
7.Gıp – Sarı Yeşil / Teguk İ Jang (2. Poomsae)<br />
<br />
6.Gıp – YEŞİL: Tohumun filizlenmesi / Teguk Sam Jang (3. Poomsae)<br />
<br />
5.Gıp – Yeşil Mavi / Teguk Sa Jang (4. Poomsae)<br />
<br />
4.Gıp – MAVİ: Göğe doğru yükseliş / Teguk O Jang (5. Poomsae)<br />
<br />
3.Gıp – Mavi Kırmızı / Teguk Yuk Jang (6. Poomsae)<br />
<br />
2.Gıp – KIRMIZI: Olgunluk, dikkat, tehlike / Teguk Chil Jang (7. Poomsae)<br />
<br />
1.Gıp – Kırmızı Siyah / Teguk Pal Jang (8. Poomsae)<br />
<br />
1.Dan – SİYAH: Varoluş, yeni tohumlar / Koryo Poomsae<br />
<br />
    <span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Gıp ve Dan Nedir ?</span><br />
<br />
Gıp : Renkli kuşak dönemi olan Öğrencilik Seviyesini belirtir.<br />
<br />
Dan : Siyah Kuşak dönemi olan Ustalık Seviyesini, kıdemini belirtir.<br />
<br />
    Taekwondo’da Vücudun Seviyeleri:<br />
    Are: Aşağı seviye (Kuşaktan aşağısı)<br />
    Momtong: Orta seviye (Kuşak ile boyun arasında kalan bölge)<br />
    Olgul: Üst seviye (Boyundan yukarısı)<br />
<br />
   <span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Bazı Ayak Teknikleri :</span><br />
<br />
Tae Ayak – Ba Tekme – Chagi Ayak Teknikleri anlamına gelir.<br />
Bal Dıng Chagi:<br />
Bandal Chagi:<br />
Bitro Chagi:<br />
Yop Chagi:<br />
Ahp Chagi:<br />
Dollyo Chagi:<br />
Bande Dollyo Chagi:<br />
Naeryo Chagi:<br />
<br />
    <span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Bazı El Teknikleri :</span><br />
<br />
Kwon El – Jumok Yumruk – Chrigi El Teknikleri Anlamına gelir.<br />
Jumok Chrigi:<br />
Dıng Jumok Chrigi:<br />
Bakkat Chrigi:<br />
Sonnal Chrigi:<br />
Son Kıt Chrigi:<br />
Agum Son Chrigi:<br />
<br />
    <span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Taekwondo Yemini</span><br />
<br />
Bizler Atatürk yolunda müşterek gayede birleşmiş bulunuyoruz.<br />
Bizler ruh ve vücutlarımızı DO Prensiplerine göre eğitiyoruz.<br />
Bizler yönetmelik ve kurallara uyacak, bağlı bulunduğumuz spor teşkilatına ve hocalarımıza itaat edeceğiz.<br />
<br />
    <span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Bazı Güzel ve Özlü Sözler :</span><br />
<br />
“Birlikte Rahmet, Ayrılıkta Azap Vardır.”<br />
<br />
“Ben Sporcunun; Zeki, Çevik ve Aynı Zamanda Ahlaklısını Severim.”<br />
<br />
“Taekwondocu Herşeyi Kırabilir, Fakat Bir İnsan Kalbini Asla”<br />
<br />
“Saygı Duymazsanız, Saygınlığınız Olmaz”<br />
<br />
“Ben Hocamın Gölgesine Dahi Basmam”<br />
<br />
“Kuşak Belde Değil, Beyindedir”<br />
<br />
“Antrenmanda Terlemeyen Müsabakada Ağlar”<br />
<br />
“Başarıya Giden Yol; İstemek, İnanmak ve Azimle Çalışmaktan Geçer.”<br />
<br />
    <span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Taekwondo’da Terminoloji / Komutlar:</span><br />
<br />
* Charyot : Esas duruş. (Ayaklar birleşik, eller yanlarda yumruk)<br />
* Könye : Selam Ver. (Baş ve gövde ile öne doğru eğilerek)<br />
* Guki : Bayrak  –  Dehayo :  için (Bağlaç)<br />
* Sabom : Hoca<br />
* Jeja : Taekwondo Öğrencisi<br />
* Dobok : Beyaz Taekwondo Elbisesi<br />
* Heye : Bele Takılan Kuşak<br />
* Do Jang / Dojo<br />
* Guki Dehayo Könye : Bayrak İçin Selam<br />
* Sabo(m) Dehayo Könye : Hoca İçin Selam<br />
* Moyo : Sıraya Geç<br />
* Cumbi : Gereken Duruşa Geç (Poomsae veya Gyorugi için)<br />
* Şiyo : Rahat<br />
* Dıng : Çift Uygula<br />
* Torama : Dönerek Uygula<br />
* Teodora : Geriye Dönüş<br />
* Shijak : Başla<br />
* Kalyo : Ayrıl<br />
* Gıman : Bitti<br />
* Chonk : Mavi<br />
* Hong : Kırmızı<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">KORUYCU EKİPMANLAR</span><br />
<br />
* Hogu : Koruycu Yelek<br />
* San Bo Jang Kap :  El üstü Koruyucuları<br />
* Palmok Bode : Ön Kol Koruyucu<br />
* Jung Kang Yi Bode : Ön Bacak (Kaval) Koruyucu<br />
* Nang Shim Bode : Kasık Koruyucu<br />
* Muh Ree Bode : Kafa Koruyucu (Kask)<br />
* Eep Bode : Dişlik<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">SAYILAR</span><br />
<br />
– Hanna : Bir<br />
– Dul : İki<br />
– Set : Üç<br />
– Net : Dört<br />
– Dasot : Beş<br />
– Yesot : Altı<br />
– İlgop : Yedi<br />
– Yeodol : Sekiz<br />
– Ahop : Dokuz<br />
– Yeol : On<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">SIRA SAYILAR</span><br />
<br />
– İl : Birinci<br />
– İ: İkinci<br />
– Sam : Üçüncü<br />
– Sa : Dördüncü<br />
– O : Beşinci<br />
– Yuk : Altıncı<br />
– Chil : Yedinci<br />
– Pal : Sekizinci<br />
– Ko : Dokuzuncu<br />
– Şip : Onuncu</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Dövüş Sanatlarından Karate Hakkında Bilgiler]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=6835</link>
			<pubDate>Tue, 25 Jun 2019 18:51:16 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=6835</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-family: Georgia;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<img src="https://up.picr.de/50481126ip.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 50481126ip.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Dövüş Sanatlarından Karate Hakkında Bilgiler</span><br />
<br />
Karate Nedir? Nasıl Yapılır? Kuşakları, Teknikleri Ve Kuralları Hakkında Bilgi<br />
<br />
Karate Nedir Nasıl Yapılır Kuşakları, Teknikleri Ve Kuralları Hakkında BilgiKarate, “boş el” anlamına gelen bir Japon savaş sanatıdır. Çin dövüş tekniklerinden türetilen karatede eller, kollar, dirsekler, dizler, ayaklar ve baş kullanılır. Karateka olarak da bilinen karate sporcularının kendilerini geliştirmek için kullanıllandıklan geleneksel temel ilkeler savunma, bedensel sağlık ve (ruhani) farkındalıktır. Çıraklık sırasında, temel nefes, tekme, yumruk, blok teknikleri ve denge ya da hareketlilik noktası sağlayabilecek çeşitli duruşları öğrenirler. Karate’nin üç ana öğesi kata (bir dizi hareket), kumite (bir eşle alıştırma yapmak) ve kobododur (silah türleri), 1970 ve 1980’lerde karate yarışma halini alarak dünya şampiyonaları olan bir spora dönüştü.<br />
<br />
Karate, Asya kökenli dövüş sporlarının en yaygınıdır. Yetmişin üzerinde farklı stil vardır. Karate, kickboksa oldukça yakındır ve uzun yıllar aynı yönetim tarafından denetlenmiştir. Karate, 17. yüzyılda Okinava’da ortaya çıktı. 20. yüzyılda Shotokan stilini yaratan Funakoshi Gichin, günümüz karatesinin babası sayılır.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Dövüşçü Profili</span><br />
<br />
Karatekalar, güçlü gövde ve bacak kaslarıyla yapılı, atletik bireylerdir. Karateka, kumite için yüksek bir acı eşiğine ihtiyaç duyar. Önde gelen karatekalar yüksek bir öz disiplin ve yaşamlarını karate koduna (dojo kun) göre yaşamalıdır.<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color"><br />
Dövüş Alanı</span><br />
<br />
Kumite (sınama) karşılaşmaları bir grup yetkilinin, yarışmacıların kuralları ihlal etmesini önlemek ve uyguladıkları doğru teknikleri sayıyla ödüllendirmek için çevrelediği kare bir minderde yapılır. Karate görgü ve kurallarına uyulur. Örneğin yarışmacılar belden öne eğilerek, ancak sürekli tetikte ve ileri bakarak birbirini selamlar.<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color"><br />
Karete Giysileri</span><br />
<br />
Karateka ceket, pantolon ve kuşaktan oluşan beyaz bir üniforma ya da giysi giyer. Judo kıyafeti gibi, karate giysisi de aşırı yıpranmaya dayanıklı keten türü bir kumaştan dikilir ve karatekanın hareketini engellemez. Gi hafif, orta ve ağır olabilir. Karateka çoğunlukla koruyucu giysiler giyer. Erkekler kasık ve kadınlar göğüs koruyucusu kullanır. Doldurulmuş eldivenler, tozluk, ayak koruyucular ve dişlikler gibi diğer donanımlara da izin verilir.<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color"><br />
Karate Yasası:</span> Karate, karetekaların gündelik hayatlarında ve odada ya da karatenin öğretildiği alan olan dojoda takip ettiği “dojo kun” denilen bir takım prensiplere sahiptir. Bu karate yasası beş komutla özetlenebilir: Karakterde mükemmeli aramak, inançlı olmak, çaba göstermek, diğerlerine saygı duymak, saldırgan tavırlardan uzak durmak.<br />
Karete Stilleri<br />
<br />
Japon Karate-clo Örgütleri Federasyonu başlıca dört karate stilini tanır —Goju-ryu, Shito-ryu, Shotokan ve Wado-ryu. Aslında, Shorin-ryu, Uechi-ryu ve Kyokushinkai’nin de içinde bulunduğu 70’in üzerinde stil vardır. Bu ekollerden birine ait olmayan stillerler gayri meşru sayılmaz. Ekollerin çoğu bu geleneksel stillerden biri veya birkaçı ile bağlantılı ya da büyük etkisi altındadır.<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color"><br />
Shotokan : </span>Shotokan, usta Gichin Funakoshi (1868-1957) tarafından çeşitli savaş sanatlarından geliştirilmiş bir karate ekolüdür. Katadaki teknikler dengeli, güçlü hareketler sağlayan ve bacakları güçlendirmeye yardımcı olan uzun, derin duruşlarla tanımlarıır. Yavaş ve akıcı hareketler yerine güç ve dayanıklılık sergilenir.<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color"><br />
Wado-Ryu :</span> Hironori Ohtsuka, Funakoshi ve Okinavalı diğer ustalardan aldığı eğitimin ardından, Shindo Yoshin Ryu’yu Okinava Karatesiyle birleştirmek için yola koyuldu ve Wado-Ryu’yu geliştirdi. Bu bire bir “arıenk” olarak tercüme edilir.<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color"><br />
Shito-Ryu :</span> 1931’de Kenvva Mabuni tarafından geliştirildi. Karatenin türlü köklerini birleştirmeye çalışan karma bir stildir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Goju-Ryu : </span>Sert ve yumuşak tekniklerin birleşimini kullanan bu stilin uzmanlığı dar (kapalı) alan dövüşüdür. Doğru nefes ve kondisyona büyük önem verilir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Kumite :</span> Kumite karşılaşmaları yaş, cinsiyet ve deneyime göre düzenlenir. Her dövüş iki ya da üç dakika sürer. iki yarışmacı minderdeki başlangıç çizgilerinde durur, selamlaşır ve dövüşe başlamak için hakemin işaretini bekler. Kumite karşılaşmalarında yumruk, tekme, diz/ dirsek vuruşları, açık el teknikleri, kilitler, fırlatmalar ve yakalama görülür. Karateka bir tekniği uygularken yüksek sesle “kiai” ya da “ruh haykırışı” narası atar. Kusursuzca gerçekleştirilen bir vuruş, darbe ya da fırlatma ippon ya da puan alır. Eğer vuruş biraz kusurlu ise hakem waza-ari ya da yarım puan verebilir. Üç puan alan ilk karateka yarışmayı kazanır.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Temas Kuralları</span><br />
<br />
Kumitede, temas düzeyi, karatekaların stili ve ölçülerine göre değişir. Tüm teknikler, özellikle başa ve boyna yöneltilenler, kontrollü olmalı ve aşırı güç kullanmadan uygulanmalıdır. Boğaz, kasık, şakaklar, omurga, ayağın üstü ve başın arkasına saldırmaya izin verilmez. Hakem ihlalleri cezalandırabilir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Puanlama Ölçütleri</span><br />
<br />
Kumitede puanlandırma, bir hamlenin doğru uzaklıktan yapılıp yapılmadığının değerlendirilmesi kadar, biçimde, zamanlamada ve tutumdaki kusursuzluğu da tartması gereken hakemin kişisel değerlendirmesine dayanır. Hakem, tekniğin gerçek bir dövüşte etkili olabilirliğine karar verir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Hakemin İşaretleri</span><br />
<br />
Bir dövüş sırasında hakem, kareteka ve yan hakemlerle iletişim kurmak için çeşitli el işaretleri kullanabilir. Bunlar karşılaşmayı başlatmak, durdurmak ve devam ettirmek kadar, verilen puanlar, aynı anda uygulanan teknikler, yapılan ihlaller ve ölçüyü aşan temaslara verilen uyarıları da kapsar.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Puan Vermek:</span> Hakem puan verildiğini, elini ters omzuna yerleştirip, kolunu sayı alanın tarafında yere doğru 45 derecelik bir açıyla açarak belirtir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Asla İlk Saldıran Olma</span><br />
<br />
Shotokan karatesinin kurucusu gichın funakoshi karatenin sadece savunma için kullanımına inanıyordu. Saldıranın her zaman kaybettiği bir savunma sanatı olduğu için “karatede ilk saldırı yoktur”u ilan etti.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Temel Kavramlar</span><br />
<br />
Sensei            : Usta/ Hoca<br />
<br />
Kyu                  : Siyah kuşak öncesi farklı kuşak renklerinden oluşan öğrenci derecesi<br />
<br />
Dan                : Siyah Kuşak/ Ustalık Dercesi<br />
<br />
Karateka        : Karate sporunu icra eden sporcu<br />
<br />
Dojo                : Eğitim alanı, salonu<br />
<br />
Karategi          : Karate elbisesi<br />
<br />
Kiai                  : İtme ve tahammül etme anlamına gelmektedir. Çok güçlü ve duyulacak bir şekilde nefes verilir<br />
<br />
Ki                    : Zihin, ruh, enerji<br />
<br />
Kime              : Tekniklerin uygulanması esnasında vücudun en üst düzeyde odaklanması gerilmesi/ kilitlenmesi<br />
<br />
Kihon              : Temel Karate teknikler<br />
<br />
Kata                : Özel bir ritim ve zamanlama ile uygulanan, kurgulanmış teknikler silsilesi<br />
<br />
Bunkai            : Kata esnasında kurgulanmış tekniklerin, eşlerle uygulanması şeklinde ifade edilebilir.                                  Bunkai’i uygulayabilen Karateci, Kata’yı tam manasıyla  anlayabilecektir.<br />
<br />
Kumite            : Karate’nin müsabakaya uyarlanmış şekli<br />
<br />
Obi                  : Karate kuşağı/ kemeri<br />
<br />
Kumite esnasında puanı ifade eden komutlar<br />
<br />
Yuko              : 1 Puan<br />
<br />
Waza-Ari        : 2 Puan<br />
<br />
İppon              : 3 Puan<br />
<br />
Sayılar<br />
<br />
İchi                  : Bir<br />
<br />
Ni                    : İki<br />
<br />
San                  : Üç<br />
<br />
Shi                  : Dört<br />
<br />
Go                  : Beş<br />
<br />
Roku              : Altı<br />
<br />
Shichi              : Yedi<br />
<br />
Hachi              : Sekiz<br />
<br />
Kyu                  : Dokuz<br />
<br />
Ju                    : On<br />
<br />
Genel Komutlar<br />
<br />
Rei                  : Selam<br />
<br />
Hajime        : Başla<br />
<br />
Mawate        : Dön / dönüş<br />
<br />
Yame            : Dur, başlangıç konumuna dön<br />
<br />
Yoi                  : Dikkat<br />
<br />
Kamae          : Hazırlan / hazır ol<br />
<br />
Hantai          : Sondan başa doğru<br />
<br />
Narande        : Tek sıra ol<br />
<br />
Selamlaşma Komutları<br />
<br />
Seiza              : Japonların geleneksel, dizlerinin üzerine oturma şeklidir. Komut üzerine idmanın                                          başında ve sonunda karşılıklı selamlaşmada uygulanır.<br />
<br />
Mokuso          : Gözleri kapatarak meditasyon sürecinin başlaması<br />
<br />
Mokuso Yame: Gözleri açarak meditasyon sürecini sonlandırmak<br />
<br />
Shome ni Rei  : Dojonun ön tarafına bayrakların asılı olduğu istikamete selam verilir, bu selam aynı                                      zamanda atalara saygı gösterme/ selamlama olarak da kabul edilir<br />
<br />
Sensei ni Rei  : Ustaya/ Hocaya selam verilir<br />
<br />
Otagai ni Rei  : Karşılıklı verilen selam<br />
<br />
Senpai ni Rei  : Kıdemli sporcuya verilen selam<br />
<br />
Oss                    : Dojolarda selamlaşmak, onay, teşekkür, anlaşıldı, baş üstüne, lütfen vb. anlamlarda                                      muhatabı karşısında hafif eğilerek kullanılan bir ifade şeklidir.<br />
<br />
Kiritsu            : Kalk komutu<br />
<br />
Saldırı ve Savunma Seviyeleri<br />
<br />
Jodan              : Üst seviye hizası (Baş seviyesi)<br />
<br />
Chudan          : Orta seviye hizası (Kemerden-Gırtlak seviyesine kadar)<br />
<br />
Gedan            : Alt seviye hizası (Kemer seviyesine kadar)</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-family: Georgia;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<img src="https://up.picr.de/50481126ip.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 50481126ip.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Dövüş Sanatlarından Karate Hakkında Bilgiler</span><br />
<br />
Karate Nedir? Nasıl Yapılır? Kuşakları, Teknikleri Ve Kuralları Hakkında Bilgi<br />
<br />
Karate Nedir Nasıl Yapılır Kuşakları, Teknikleri Ve Kuralları Hakkında BilgiKarate, “boş el” anlamına gelen bir Japon savaş sanatıdır. Çin dövüş tekniklerinden türetilen karatede eller, kollar, dirsekler, dizler, ayaklar ve baş kullanılır. Karateka olarak da bilinen karate sporcularının kendilerini geliştirmek için kullanıllandıklan geleneksel temel ilkeler savunma, bedensel sağlık ve (ruhani) farkındalıktır. Çıraklık sırasında, temel nefes, tekme, yumruk, blok teknikleri ve denge ya da hareketlilik noktası sağlayabilecek çeşitli duruşları öğrenirler. Karate’nin üç ana öğesi kata (bir dizi hareket), kumite (bir eşle alıştırma yapmak) ve kobododur (silah türleri), 1970 ve 1980’lerde karate yarışma halini alarak dünya şampiyonaları olan bir spora dönüştü.<br />
<br />
Karate, Asya kökenli dövüş sporlarının en yaygınıdır. Yetmişin üzerinde farklı stil vardır. Karate, kickboksa oldukça yakındır ve uzun yıllar aynı yönetim tarafından denetlenmiştir. Karate, 17. yüzyılda Okinava’da ortaya çıktı. 20. yüzyılda Shotokan stilini yaratan Funakoshi Gichin, günümüz karatesinin babası sayılır.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Dövüşçü Profili</span><br />
<br />
Karatekalar, güçlü gövde ve bacak kaslarıyla yapılı, atletik bireylerdir. Karateka, kumite için yüksek bir acı eşiğine ihtiyaç duyar. Önde gelen karatekalar yüksek bir öz disiplin ve yaşamlarını karate koduna (dojo kun) göre yaşamalıdır.<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color"><br />
Dövüş Alanı</span><br />
<br />
Kumite (sınama) karşılaşmaları bir grup yetkilinin, yarışmacıların kuralları ihlal etmesini önlemek ve uyguladıkları doğru teknikleri sayıyla ödüllendirmek için çevrelediği kare bir minderde yapılır. Karate görgü ve kurallarına uyulur. Örneğin yarışmacılar belden öne eğilerek, ancak sürekli tetikte ve ileri bakarak birbirini selamlar.<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color"><br />
Karete Giysileri</span><br />
<br />
Karateka ceket, pantolon ve kuşaktan oluşan beyaz bir üniforma ya da giysi giyer. Judo kıyafeti gibi, karate giysisi de aşırı yıpranmaya dayanıklı keten türü bir kumaştan dikilir ve karatekanın hareketini engellemez. Gi hafif, orta ve ağır olabilir. Karateka çoğunlukla koruyucu giysiler giyer. Erkekler kasık ve kadınlar göğüs koruyucusu kullanır. Doldurulmuş eldivenler, tozluk, ayak koruyucular ve dişlikler gibi diğer donanımlara da izin verilir.<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color"><br />
Karate Yasası:</span> Karate, karetekaların gündelik hayatlarında ve odada ya da karatenin öğretildiği alan olan dojoda takip ettiği “dojo kun” denilen bir takım prensiplere sahiptir. Bu karate yasası beş komutla özetlenebilir: Karakterde mükemmeli aramak, inançlı olmak, çaba göstermek, diğerlerine saygı duymak, saldırgan tavırlardan uzak durmak.<br />
Karete Stilleri<br />
<br />
Japon Karate-clo Örgütleri Federasyonu başlıca dört karate stilini tanır —Goju-ryu, Shito-ryu, Shotokan ve Wado-ryu. Aslında, Shorin-ryu, Uechi-ryu ve Kyokushinkai’nin de içinde bulunduğu 70’in üzerinde stil vardır. Bu ekollerden birine ait olmayan stillerler gayri meşru sayılmaz. Ekollerin çoğu bu geleneksel stillerden biri veya birkaçı ile bağlantılı ya da büyük etkisi altındadır.<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color"><br />
Shotokan : </span>Shotokan, usta Gichin Funakoshi (1868-1957) tarafından çeşitli savaş sanatlarından geliştirilmiş bir karate ekolüdür. Katadaki teknikler dengeli, güçlü hareketler sağlayan ve bacakları güçlendirmeye yardımcı olan uzun, derin duruşlarla tanımlarıır. Yavaş ve akıcı hareketler yerine güç ve dayanıklılık sergilenir.<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color"><br />
Wado-Ryu :</span> Hironori Ohtsuka, Funakoshi ve Okinavalı diğer ustalardan aldığı eğitimin ardından, Shindo Yoshin Ryu’yu Okinava Karatesiyle birleştirmek için yola koyuldu ve Wado-Ryu’yu geliştirdi. Bu bire bir “arıenk” olarak tercüme edilir.<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color"><br />
Shito-Ryu :</span> 1931’de Kenvva Mabuni tarafından geliştirildi. Karatenin türlü köklerini birleştirmeye çalışan karma bir stildir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Goju-Ryu : </span>Sert ve yumuşak tekniklerin birleşimini kullanan bu stilin uzmanlığı dar (kapalı) alan dövüşüdür. Doğru nefes ve kondisyona büyük önem verilir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Kumite :</span> Kumite karşılaşmaları yaş, cinsiyet ve deneyime göre düzenlenir. Her dövüş iki ya da üç dakika sürer. iki yarışmacı minderdeki başlangıç çizgilerinde durur, selamlaşır ve dövüşe başlamak için hakemin işaretini bekler. Kumite karşılaşmalarında yumruk, tekme, diz/ dirsek vuruşları, açık el teknikleri, kilitler, fırlatmalar ve yakalama görülür. Karateka bir tekniği uygularken yüksek sesle “kiai” ya da “ruh haykırışı” narası atar. Kusursuzca gerçekleştirilen bir vuruş, darbe ya da fırlatma ippon ya da puan alır. Eğer vuruş biraz kusurlu ise hakem waza-ari ya da yarım puan verebilir. Üç puan alan ilk karateka yarışmayı kazanır.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Temas Kuralları</span><br />
<br />
Kumitede, temas düzeyi, karatekaların stili ve ölçülerine göre değişir. Tüm teknikler, özellikle başa ve boyna yöneltilenler, kontrollü olmalı ve aşırı güç kullanmadan uygulanmalıdır. Boğaz, kasık, şakaklar, omurga, ayağın üstü ve başın arkasına saldırmaya izin verilmez. Hakem ihlalleri cezalandırabilir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Puanlama Ölçütleri</span><br />
<br />
Kumitede puanlandırma, bir hamlenin doğru uzaklıktan yapılıp yapılmadığının değerlendirilmesi kadar, biçimde, zamanlamada ve tutumdaki kusursuzluğu da tartması gereken hakemin kişisel değerlendirmesine dayanır. Hakem, tekniğin gerçek bir dövüşte etkili olabilirliğine karar verir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Hakemin İşaretleri</span><br />
<br />
Bir dövüş sırasında hakem, kareteka ve yan hakemlerle iletişim kurmak için çeşitli el işaretleri kullanabilir. Bunlar karşılaşmayı başlatmak, durdurmak ve devam ettirmek kadar, verilen puanlar, aynı anda uygulanan teknikler, yapılan ihlaller ve ölçüyü aşan temaslara verilen uyarıları da kapsar.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Puan Vermek:</span> Hakem puan verildiğini, elini ters omzuna yerleştirip, kolunu sayı alanın tarafında yere doğru 45 derecelik bir açıyla açarak belirtir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Asla İlk Saldıran Olma</span><br />
<br />
Shotokan karatesinin kurucusu gichın funakoshi karatenin sadece savunma için kullanımına inanıyordu. Saldıranın her zaman kaybettiği bir savunma sanatı olduğu için “karatede ilk saldırı yoktur”u ilan etti.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Temel Kavramlar</span><br />
<br />
Sensei            : Usta/ Hoca<br />
<br />
Kyu                  : Siyah kuşak öncesi farklı kuşak renklerinden oluşan öğrenci derecesi<br />
<br />
Dan                : Siyah Kuşak/ Ustalık Dercesi<br />
<br />
Karateka        : Karate sporunu icra eden sporcu<br />
<br />
Dojo                : Eğitim alanı, salonu<br />
<br />
Karategi          : Karate elbisesi<br />
<br />
Kiai                  : İtme ve tahammül etme anlamına gelmektedir. Çok güçlü ve duyulacak bir şekilde nefes verilir<br />
<br />
Ki                    : Zihin, ruh, enerji<br />
<br />
Kime              : Tekniklerin uygulanması esnasında vücudun en üst düzeyde odaklanması gerilmesi/ kilitlenmesi<br />
<br />
Kihon              : Temel Karate teknikler<br />
<br />
Kata                : Özel bir ritim ve zamanlama ile uygulanan, kurgulanmış teknikler silsilesi<br />
<br />
Bunkai            : Kata esnasında kurgulanmış tekniklerin, eşlerle uygulanması şeklinde ifade edilebilir.                                  Bunkai’i uygulayabilen Karateci, Kata’yı tam manasıyla  anlayabilecektir.<br />
<br />
Kumite            : Karate’nin müsabakaya uyarlanmış şekli<br />
<br />
Obi                  : Karate kuşağı/ kemeri<br />
<br />
Kumite esnasında puanı ifade eden komutlar<br />
<br />
Yuko              : 1 Puan<br />
<br />
Waza-Ari        : 2 Puan<br />
<br />
İppon              : 3 Puan<br />
<br />
Sayılar<br />
<br />
İchi                  : Bir<br />
<br />
Ni                    : İki<br />
<br />
San                  : Üç<br />
<br />
Shi                  : Dört<br />
<br />
Go                  : Beş<br />
<br />
Roku              : Altı<br />
<br />
Shichi              : Yedi<br />
<br />
Hachi              : Sekiz<br />
<br />
Kyu                  : Dokuz<br />
<br />
Ju                    : On<br />
<br />
Genel Komutlar<br />
<br />
Rei                  : Selam<br />
<br />
Hajime        : Başla<br />
<br />
Mawate        : Dön / dönüş<br />
<br />
Yame            : Dur, başlangıç konumuna dön<br />
<br />
Yoi                  : Dikkat<br />
<br />
Kamae          : Hazırlan / hazır ol<br />
<br />
Hantai          : Sondan başa doğru<br />
<br />
Narande        : Tek sıra ol<br />
<br />
Selamlaşma Komutları<br />
<br />
Seiza              : Japonların geleneksel, dizlerinin üzerine oturma şeklidir. Komut üzerine idmanın                                          başında ve sonunda karşılıklı selamlaşmada uygulanır.<br />
<br />
Mokuso          : Gözleri kapatarak meditasyon sürecinin başlaması<br />
<br />
Mokuso Yame: Gözleri açarak meditasyon sürecini sonlandırmak<br />
<br />
Shome ni Rei  : Dojonun ön tarafına bayrakların asılı olduğu istikamete selam verilir, bu selam aynı                                      zamanda atalara saygı gösterme/ selamlama olarak da kabul edilir<br />
<br />
Sensei ni Rei  : Ustaya/ Hocaya selam verilir<br />
<br />
Otagai ni Rei  : Karşılıklı verilen selam<br />
<br />
Senpai ni Rei  : Kıdemli sporcuya verilen selam<br />
<br />
Oss                    : Dojolarda selamlaşmak, onay, teşekkür, anlaşıldı, baş üstüne, lütfen vb. anlamlarda                                      muhatabı karşısında hafif eğilerek kullanılan bir ifade şeklidir.<br />
<br />
Kiritsu            : Kalk komutu<br />
<br />
Saldırı ve Savunma Seviyeleri<br />
<br />
Jodan              : Üst seviye hizası (Baş seviyesi)<br />
<br />
Chudan          : Orta seviye hizası (Kemerden-Gırtlak seviyesine kadar)<br />
<br />
Gedan            : Alt seviye hizası (Kemer seviyesine kadar)</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Dövüş Sanatlarından Kung Fu Hakkında Bilgiler]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=6834</link>
			<pubDate>Tue, 25 Jun 2019 18:09:19 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=6834</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-family: Georgia;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<img src="https://up.picr.de/50481127ij.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 50481127ij.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Dövüş Sanatlarından Kung Fu Hakkında Bilgiler</span><br />
<br />
Kung Fu (Gong Fu, Wu Shu, Vuşu)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kung Fu Nedir?</span><br />
<br />
Kung Fu (Çince: 功;;夫;;, Pinyin: gōngfu), savunma sanatlarının temeli olan, en eski ve en zengin bilgiyi içeren Shaolin Kung Fu'dan doğmuş, sonradan değişik coğrafyalar ve milletler tarafından farklı stiller kazanmış olan bir spordur.<br />
<br />
Çin'deki dövüş sanatları, "Internal arts" (İç) ve "External Arts" (Dış) olmak üzere ikiye ayrılır. İç sistemlere "Tai Chi", "Sheng-I" ve "Pa-Qua" stilleri dahildir. Dış sistemlere örnek olarak "Shao Lin", "Long Fist", "Southern Fist", "Karate", "Wu-Shu-Kung Fu" stilleri verilebilir.<br />
<br />
Çin dilinde Kung Fu, "savaş sanatı" anlamına gelmektedir. Fakat Çin savaş sanatı ustalarına göre Kung Fu, çok teknik bir terimdir ve savaş sanatının özel bir bölümüne karşılık gelmektedir. Çincede savaş sanatına tam karşılık gelen kelime, "Wu Shu"dur.<br />
<br />
Gong sözcüğündeki o, u harfine yakın bir sesle, kapalı okunur. Kısaca Gong, "emek"; fu "zaman" demektir. Gong-funun uzun anlamı, bir işe, sanata, uğraşa ya da bilime uzun süreli emek vererek beceri geliştirmektir; kararlılıkla çalışıp beceri geliştirmek bu kavramın anahtar düşüncesidir. Gong-fu, kısaca Gong olarak seslendirilir. Başına konulan ön ek, emek ve zamanın hangi alanda ya da ne üzerinde harcandığını anlatır. Çigong sözcüğü, bu biçimde türetilmiştir. Çi canlılık, yaşam gücü ya da enerjisi anlamına gelir. Çigong, böylece yaşam enerjisi üzerinde kararlılıkla çalışarak çeşitli alanlarda yetenek geliştirmek demek olur.<br />
<br />
"Kung Fu" adıyla bildiğimiz "Wu-Shu" (Vuşu) sporu, Çin'in ulusal sporudur. Kaynağı ve çıkış yeri, Çin'dir. Uzakdoğu'da oldukça yaygın bir spor türü olan Wu Shu'da Tao'lu (Talou) denilen jimnastik hareketler ve Sanshou (Sun ha) olarak adlandırılan dövüş teknikleri olmak üzere 2 kategoride yarışmalar yapılmaktadır.<br />
<br />
"Wu-Shu", Çin savunma sanatlarının genel adıdır. Çin dışında genelde "Kung Fu" olarak tanımlanan spor türleri de buna dahildir. Çince Kung Fu terimi, "beceri" anlamına gelir; savaş sanatlarının dışında da herhangi bir alanda kullanılabilir. Buna karşılık Wu-Shu, "Savaş Sanatı" anlamına gelir.<br />
<br />
Gerçekte saldırı ve savunmanın yanında, akrobasi ve baleye benzer kareografik hareketler ve Uzakdoğu felsefesi, "Wu-Shu" altında toplanır. Bununla beden ve ruhun uyumu sağlanır. İnsan karakterlerinin geliştirilmesi, idârenin ve öğrenme kabiliyetinin güçlenmesi ve hoşgörülü davranış biçimi sağlanır. Wu-Shu uygulaması, sadece yarışma öğretmez. Pratik zeka ile başarıyı sağlayan, ruh ve moral gücü veren bir sistem olup; aynı zamanda da konsantrasyonu geliştiren bir antrenman türüdür.<br />
<br />
Wu Shu, geçmişi çok eski tarihlere dayanan geleneksel bir spor türüdür. İnsanların keşif gücü, savaş ve yaşamın gelişmesi ve değişmesinin etkisine paralel olarak, Wu Shu'da zaman içerisinde gelişmiştir. İlkel insanlar yaşam için mücadele ederken, tarım aletleriyle hem kendi yaşamlarını sürdürüyor, hem de kendilerini bu aletlerle hayvanlara karşı koruyorlardı. Bu aletlerle birbirleriyle ve diğer insan gruplarıyla mücadele ediyorlardı. Mücadele esnasında kullandıkları aletler ve uyguladıkları hareketler, Wu Shu'nun temelini oluşturdu. Tarihin ilerleyen dönemlerinde ilkel savaşın ortaya çıkması, askeri savaş yeteneğinin ortaya çıkmasını sağladı. Kabilelerin birbiri ile olan mücadelelerinde başarı kazanmak için yüksek savaş tekniğine ihtiyaç duyuldu. Bunun sonucunda; çıplak el ve değişik aletlerle çeşitli egzersiz form teknikleri (Taolu Teknikleri), yavaş yavaş oluşmaya başladı. Bunlar, Wu Shu'nun temel tekniklerini oluşturdu.<br />
<br />
Wu Shu Sanatı, daha çok Çin'de gelişmiş ve Çin yazısıyla kayıt altına alındığı için dünya üzerinde hiçbir değişikliğe uğramamıştır. Çin, bu savaş tekniğini dünya üzerinde yaymış, bu yüzden bu sanatın adı Çin'ce "Wu Shu" olarak tüm dünyaya yayılmıştır. Bu sporu Çin'deki millerler geliştirdiği için "Çin Halkı'nın sporu" olarak da adlandırılmıştır. Bu yüzden "Wu Shu", "Taolu Form" ve "Wu Shu" teknik isimleri, hep Çinceden alınmıştır.<br />
<br />
Wu Shu sporu, Çin devletinin değişik bölge ve hanedanları arasında geliştiği için Taolu formların adı, keşfedildiği diyarın ve keşfeden kişinin adı ve soyadı ile adlandırılmıştır. Bir de hayvanları birbirleri ile yaptıkları mücadelelerdeki hareketler izlenmiş ve örnek olarak alınmış, ortaya konan formlar taklit formu olarak gelişmiş ve bu formlara hayvanların adı konulmuştur. Örneğin diyar ismi ile söylenilen formların adı, "Chanquan"(Çan çuen)'dir. Bu formu Çin'in kuzeybatı bölgesindeki insanlar keşfetmiştir. Bu insanlar, uzun boyludur. O yüzden bu formu uzun boylu insanların yapması daha uygundur. Chanquan stili, "kuzey dövüş formu" olarak tanınmıştır. Chan, "kuzey"; quan, "yumruk" anlamındadır. Nanquan (Nen Çuen) formunu Çin'in güney bölgesindeki kısa boylu insanlar keşfetmiştir. Nen, "güney"; Chuen, "yumruk" veya "dövüşmek" anlamına geliyor. Bu formu kısa boylu insanların kullanması daha uygundur.<br />
<br />
Taijiquan (Tey ci Çuen) stili, 17. yüzyılda modernize edilmiş bir stil olup, kökeni Chi Gong çalışma sistemine dayanır. Bu spor, 7'den 70'e her yaştan insanın çalışması için uygun bir sistemdir. Bu stilde şu ana kadar çok sayıda form geliştirilmiştir. Örneğin "Yang Chi Taijiquan" formundaki "Yang", bir kişinin soyadıdır. Kendisi, keşfettiği bu forma kendi soyadını vermiştir.<br />
<br />
Wu Shu'da kullanılan aletlerin bazıları şunlardır: Changquan sitilinin kullandığı silahlar; Daoshu (Eğri Kılıç), Jianshu (Şemşir), "Gunshu" (Uzun sopa) ve "Qiangshu" (Mızrak) dur. Nanquan stilinin kullandığı silahlar ise; "Nandao" (Geniş kılıç) ve "Nangun" (Uzun sopa)'dur. Taiji sitilinde uygulanan silah ise "Taijijian" (Taiji Şemşir)'dır<br />
<br />
Wu Shu'nun taklit imitasyon stilleri ise hayvanların isimleri ile tanınmıştır. Örneğin; kaplan stili, yılan stili, maymun stili gibi... Tarihin değişmesi ve insan hayatının gelişmesi ile Wu Shu'nun çeşitleri de çoğalmıştır.<br />
<br />
Wu Shu, daha önce 3 büyük mezhep halinde ortaya çıkmıştır. Bunlar; Shaolin Mezhebi, Wudang Mezhebi ve Nan mezhebidir. Shaolin mezhebi, Shaolin tapınağının ismi olup, bu tapınaktakilerin çalışmış olduğu stile Shaolin stili denilmektedir. Shaolin, Wu Shu'yu Çin'de yayan ve ilk Shaolin Manastırının yapılmasını sağlayan Bodidharma adında bir Hintli keşiştir. Bodhidharma yaklaşık 440-528 yılları arasında yaşadığı tahmin edilen Zen okulunun Çin'deki kurucusudur. Zen, Budizm'in ilk piri olarak kabul edilir. Wudang mezhebi, adını Wudang adındaki bir dağdan almıştır. Bu dağ, Budizm'in merkezi olup, bu mezhebin çalıştığı stile "Wudang stili" denmiştir. Nan Mezhebine mensup Çin'in güney bölgesinde yaşayan kısa boylu insanların keşfetmiş olduğu stile "Nan stili" denmektedir. Çin'in güney bölgesinde daha çok yaygınlaştığı için Nan, güney stili olmuştur. Mezhepler, bu stilleri kendi vücut yapılarına ve dinlerinin kurallarına uygun olarak geliştirmişlerdir.<br />
<br />
Wu Shu'daki antrenmanlarda esas olan, vücudun her bölümünü ayrı ayrı çalıştırmaktır. Wu-Shu'da denge solunum egzersizleri, esneklik düşünce pratik zeka ve meditasyon önemlidir. Bu, beden sağlığını en iyi şekilde etkiler. Wu-Shu'nun bugün 116 ülkede federasyonu bulunmaktadır. 2002 Yılında Dünya Olimpiyat komitesi tarafından tanınarak 2004 Atina Olimpiyatlarında son kapanış günü gösteri olarak tüm dünyaya sunulmuştur.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Çalışmanın uygun gelişimi için Wu Shu, 7 bölüme ayrılır:</span><br />
<br />
    Teknik serisi (Chuean Thau)<br />
    Kombine Çalışmaları (Tuyi Cher)<br />
    Özel Teknikler (San Suau)<br />
    Kuvvet Çalışmaları (Kung Fu)<br />
    Müsabaka (Poa Chik)<br />
    Silahlar (Wu Chi)<br />
    Kurallar (Chuean Li) <br />
<br />
"Kung Fu" ismi, günümüzde Wu Shu ile anılır hale gelmiştir. Wu Shu, kısaca Modern Kung Fu anlamına gelmektedir. Belki binlerce sayıya ulaşan farklı Kung Fu stil ve sistemlerini tek çatı altında toplayan ve kelime anlamı "savaş sanatları" olan Wu Shu, Çin devletinin öncülüğünde dünya ve Avrupa federasyonlarını oluşturarak uluslararası arenada en büyük federasyonlardan biri haline gelmiş durumdadır. Ancak Wu Shu'ya karşı çıkan binlerce usta da mevcuttur<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Wu-Shu müsabakaları, Taolu ve Sanshou olmak üzere iki ana başlık altında 11 ayrı bölümde yapılmaktadır:</span><br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">    A. Taolu</span><br />
<br />
    8x14 metre genişliğindeki halı üzerinde müsabakaları yapılır. Basit anlamda Hayali Dövüş anlamına gelir. Saldırılara karşı savunmayı amaçlayan, koreografik hareketler bütünüdür. Tao teknik özelliklerinde, teknik, ritim, esneklik, akıcılık, denge, kuvvet, sıçrama, sunum ve estetik en çok göze çarpan özelliklerdir.<br />
<br />
    Çıplak elle, kısa silah ve uzun silah sınıflandırılmalarıyla 10 ayrı bölümde yapılmaktadır:<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">    Çıplak Elle</span><br />
<br />
        1. Changquan (Uzun Yumruk)<br />
<br />
        2. Nanquan (Güney Yumruğu)<br />
<br />
        3. Taijiquan (Tai Chi Yumruğu)<br />
<br />
 <span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">  Kısa Silahlar</span><br />
<br />
        4. Daoshu (Kuzey Kılıcı)<br />
<br />
        5. Jianshu (ince kılıç)<br />
<br />
        6. Taijijian (Tai Chi kılıcı)<br />
<br />
        7. Nandao (Güney kılıcı)<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">    Uzun Silahlar</span><br />
<br />
        8. Gunshu (Kuzey Sopası)<br />
<br />
        9. Qiangshu (Mızrak)<br />
<br />
        10. Nangun (Güney Sopası)<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color"><br />
    B. Sanshou (Sanda)</span><br />
<br />
    Sanshou Müsabakaları, 8 x 8 metrelik 80 cm. Yükseklikteki ipsiz bir platformda yapılır. Kask, eldiven, dişlik, kogi gibi koruyucu malzemelerle müsabakalar gerçekleşir. Tekme, yumruk ve düşürme teknikleri uygulanarak yapılır.<br />
<br />
Kung Fu 'nun asıl doğum yeri Çin'in Henan eyaletinde bulunan Shaolin tapınağıdır. (Şaolin olarak okunur) Bu yer bu yüzdendir ki dünyada Dövüşen Rahiplerin yeri olarak ün salmıştır.<br />
<br />
Shaolin, yaklaşık 40 okuldan oluşuyor ve bu okullardan en büyüğü olan Tagou'da yaklaşık olarak 10.000 öğrenci bulunuyor. Öğrencilerin bu kadar çok oluşunu garipseyecekler için de bir de dipnot düşeyim; Çin'de özellikle eskiden imkanı olan birçok aile çocuklarını daha çok küçük yaşlarından itibaren (4-10 yaş arası) Shaolin tapına dövüş eğitimi için gönderir burada hayatı öğrenmesini sağlardı. Çocuklar burada sabah 5:30 da kalkıp kahvaltı eder, ardından akşam 6'ya kadar sürecek olan uzun bir eğitime katılırlardı. Akşam yemeğini yedikten sonra hala enerjisi kalan öğrenciler ise 9 olan yatma saatine kadar ek eğitim alarak (yada cezaları var ise bunları alarak) günü noktalarlardı. Öğrenciler senenin 11 ayı bu okulda kalır, kalan 1 ayı ise aileleri ile geçirmek için evlerine dönerlerdi. Bu okullar günümüzde dünyanın dört bir tarafından öğrenci alsa da okula gitmiş öğrencilerin yaptıkları yorumlar bu eğitim kamplarının geçen zamana rağmen zorluğundan hiçbir şey kaybetmediğini kanıtlıyor.<br />
<br />
Okula giden öğrencilerden biri şöyle diyor; "Daha önce ilgi duyduğumdan Kung Fu'yu öğrenmek için Shaloin tapınağına gitmeye karar verdim. Buradaki eğitimi tek bir kelime ile anlatabilirim o da İşkence. Evet, burada kendinize işkence etmeyi öğreniyorsunuz. Sabah çok erken saatte kalkıp tuvalet ihtiyacınızı gidermek için tıka basa olan tuvalette yer kapmak için neredeyse dövüşüyorsunuz; çünkü başlayacak olan derse 1 dakika bile geç kalmak kesinlikle hoş görülmüyor ve tapınağın merdivenlerini çıkmakla cezalandırılıyorsunuz, 1000 basamağı olan tapınağı inip çıkmakla. Eğitimde olabildiğince hızlı koşmalısınız, eğer hoca yeterince hızlı koşmadığınız kanaatine varırsa elinde sopa ile sizin arkanızdan koşmaya başlıyor, eğer size yetişirse size vuruyor. Acı çekmemek için daha hızlı koşmalısınız."<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Kung Fu öğrencilerinin Shaolin tapınağındaki eğitimleri şu şekildedir:</span><br />
<br />
1. Yıl: Basit Kung Fu tekniklerinin öğrenimi, demir mınçıka kullanımı, kılıç kullanımı, düşme teknikleri, basit box teknikleri ve ayak hareketleri, kısa vuruş teknikleri.<br />
<br />
2. Yıl: 3 parçalı sopa kullanımı, demir mınçıka kullanımı, kılıç kullanımı, diğer öğrencilerle dövüşme / pratik yapma, diğer silahlarla dövüş teknikleri.<br />
<br />
3. Yıl: Bu seviyede öğrenciler her bir alanın en yüksek seviyelerini görüyorlar. Hareketlerin yüksek beceri gerektiren formları, tek el ile düşmanı hareketsiz hale getirme, mızrak, çubuk, demir çember kullanımı, diz ve dirsekle vurma, hızlı saldırma teknikleri.<br />
<br />
4. Yıl ve Sonrası: 3. yılın sonunda öğrenciler Shaolin okulunda verilen Kung Fu eğitiminde "orta derece'ye sahip oluyorlar. Bu üçüncü, dördüncü ya da beşinci seviye olabiliyor. Bundan sonra ulaşılabilecek en yüksek seviye ise dokuzuncu seviye ve Kung Fu ustası seviyesine erişmek.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Tarihçe</span><br />
<br />
Kung Fu M. Ö. 4.. yüzyılın sonunda büyük düşünür Konfiçyüs ile arkadaşı Lao-CHE düşünceleri ile meydana gelmiştir. Bu düşünceleri sonunda meydana gelen Taoizm'i canlandırıp etrafına yaymak ve de bunu halka sevdirebilmek için ilk olarak etrafındaki çırak ve gençlere öğretip yaymak istediler. Bu durumu benimseyen ve de çok seven imparator Han-Wu-Ti, bu spor dalına o zaman “Uzun el dövüşü” adını verdi. Bu teknik, daha sonraki yıllarda çok iyi hocalar yetiştirerek bütün Çin'e yayılmasına sebep oldu. Daha sonraki yıllarda ise büyük bilgin kıymetli hekim Hua-Ta tarafından bir çok yenilikler getirilip herkesin tanımış olduğu 5 büyük hayvanın adını ve stillerini ilave ederek bu spora ayrı bir renk kattı. Kaplan, ayı, yılan, aslan ve turna kuşunun hareketlerinden birer bölümünü alıp bu spor dalına katmış oldu ve de böylece Ta-Mo-SHaolin sistemi, bütün Çin'e yayıldı. Daha sonraları buna bir çok yenilikler de ilave edilerek neticesinde "Chang-Chuan" sistemi doğmuş oldu. Çin'de Budizm dinini yayan Buda rahipleri kendi aralarında Vahşi hayvanların dövüş ve kendilerini savunma hareketlerini inceleyip bunlardan yeni bir çok teknik daha alarak bunların hepsini 5 büyük stil içerisinde topladılar. Nihayet Shaolin Manastırı Çin halkına açılıp buraya yeni genç nesilden öğrenciler alınmaya başlandı. Daha ziyade halkın içinden kısa boylu ve cesur olanları seçildi.<br />
<br />
Ardından geçen uzun yıllar sonunda bütün Çin'de Budizm dinini yayan rahipler bir taraftan da El, Ayak, Sopa, Kılıç, yakın dövüşü öğrettiler. Daha sonraları bu sporu bir dövüş ve savunma tekniği haline getirdiler. Tao-Chi-Chun-Fa adını verdiler. Bu spor, Leopar – Kartal pençesini ilave ederek Nei-Chia-Tai-Chi-Wai-Chia, Chuan-Shu-Kua-Shu gibi bir çok yeni adlar takıp bunları sınıflara ayırdılar. 1300 yıllarında bu spor yırtıcılıktan kurtarılıp yumuşatılarak saygılı ve sevimli hoca “Tai-aist Cheng Saim Fung” tarafından geliştirilen (Tai-Chi-Chuan) sistemi çok geliştirilip Kung Fu yeni ismi (Chueh-YUAN) oldu. 170 civarında olan teknik sayısı 300 rakamına ulaşmış oldu.<br />
<br />
1400 yıllarında bu spor, Pa-Kua, Wu-Shu, Wing-Chun ve Tai-Chi olmak üzere dört ana bölüme ayrılıp: Sert ve yırtıcı dövüşlere (Pakua), silahlı ve vurucu dövüşlere (Wu-Shu), el ve ayak dövüşlerine (Wing-Chun), iç kuvvete ve yaşlı dövüşlerine ise (Tai-Chi) adı verildi.<br />
<br />
Nihayet buda rahipleri, Shaolin manastırında son şekle getirilen bu dört yeni modeli tek bir isim ve çatı altında toplayıp buna yeni bir isimle bütün Çin halkına öğretilmeye başlandı. Bu yeni isim ise o günden bu güne kadar devam edip gelen Kung Fu dur.<br />
<br />
Konfüçyüs, M. Ö. 6 ve 5. yüzyıllarda şiddetin ve toplumsal düzensizliğin hakim olduğu bir çağda uyum ve düzen için atılması gereken adımları öğretmişti. Değişimlerle birlikte Çin'de Tai Chi görüntülerinin yanı sıra Kung Fu yapanların görüntüleri de daha fazla görülmeye başlandı. Çünkü ortaya çıkan yeni zenginlerin korunması yeni bir istihdam alanı yarattı. Bir zamanlar Şaolin Tapınağı'nda imparatorları korumak için özel muhafızlar yetiştiriliyordu. Günümüzde ise yeni zenginleri koruyanlar, Kung Fu öğreniyor. Ancak Kung Fu, modern adıyla Wu Shu, günümüzde yalnızca bir dövüş sanatı değil, aynı zamanda olimpiyatlara da giren bir spor dalıdır <br />
<br />
Budist rahipler, manastırlarını hırsızlardan ve çeşitli diğer saldırılardan korumak amacıyla bir savaş sanatı ortaya çıkardılar. Hiçbir canlıya zarar vermemek, “Buda”<br />
felsefesinin temel taşlarındandır. Budist rahipler, insanlara gösterdikleri saygının aynısını hayvanlara da gösteriyorlardı. Saygı gösterdikleri bu hayvanların düşmanlarına karşı kendilerini ustalıkla savunmaları “Kung Fu” adını verdikleri bu savaş sanatının ortaya çıkartılmasında ilham kaynağı olmuştur. Kung Fu, öyle bir savaş sanatıydı ki, vücudun hassas noktaları hedef alındığından tekniği uygulayan kişinin tek bir darbesi bile öldürücü olabiliyordu. Dolayısıyla böylesi bir savaş sanatının disiplin ve kontrol altında tutulması gerekiyordu. Aksi takdirde önü alınamaz olumsuz sonuçlar ortaya çıkabilirdi. Budist rahipler, bu kontrol mekanizmasını oluşturmak adına Buda'nın fiziksel ve ruhsal kontrol yolunu Kung Fu'ya uyguladılar. Daha sonra geliştirilen savaş sanatları da bu felsefeyi izleyerek adlarının sonuna “yol” anlamına gelen “do” kelimesini eklediler.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">İlk Kung Fu Ustası Yip-Man</span><br />
<br />
Yip-Man, Wing-Chun dövüş sanatını açık bir şekilde dış dünyaya öğreten ilk Kung Fu ustasıdır. Aralarında Bruce Lee'nin de bulunduğu, daha sonradan kendileri de birer usta ve öğretmen olarak dövüş sanatları dünyasında söz sahibi olan birçok kişiyi yetiştirmiştir. Chan Wah-Shun'un son öğrencisi olan Yip-Man, 13 yaşındayken Wing-Chun çalışmaya başladı. Yip-Man, ustasının ilerlemiş yaşından dolayı çalışmalarının çoğunu Wah-Shun ustanın ikinci yardımcısı Ng Chung-Sok'la yapardı. Üç yıl sonra Chan Wah-Shun öldü, fakat ölmeden önceki isteklerinden birisi Ng Chung-Sok'un Yip-Man'ın Wing-Chun eğitimine devam etmesiydi.<br />
<br />
Yip-Man, 16 yaşındayken kısa süreliğine Japonya'ya gitti ve sonra Hong-Kong'da üst sınıf ailelerin çocuklarının ve yabancıların okuduğu St. Stephen Koleji'nde derslere katıldı. Bir hikâyeye göre sınıf arkadaşlarından birisi onun dövüş sanatlarındaki bilgisini kendisinden büyük bir adam üzerinde denemesini ister. Yip-Man'ın meydan okuduğu adam onu birkaç darbede yere devirir ve sonradan anlaşılır ki kavga ettiği yaşlı kişi kendi ustasının asistanlarından Leung Bik'tir. Bu karşılaşmadan sonra Leung Bik'ten dersler almaya başlar. 24 yaşında Yip-Man Foshan'a döner ve memleketinden uzakta geçirdiği yıllarda Wing-Chun bilgisi inanılmaz ölçüde ilerlemiştir. Kendi akranları onun bu üstün yeteneklerini görünce uzakta olduğu yıllarda başka bir dövüş sanatı çalışarak Wing-Chun'a ihanet ettiğini söylerler.<br />
<br />
Yip-Man Foshan'da resmi bir Wing-Chun okulu çalıştırmadı, fakat arkadaşlarının ve akrabalarının çocuklarına Wing-Chun dersleri verdi. Bunların arasında, Chow Kwong-Yue, Kwok Fu, Lun Kai, Chan Chi-Sun ve Lui Ying en tanınanlarındandır. Bu öğrencilerin en iyisi olduğuna inanılan Chow Kwong–Yue ilerleyen yaşamında ticarete atılmış ve dövüş sanatlarından uzaklaşmıştır. Kwok Fu ve Lun Kai, Foshan ve Guandong bölgelerinde öğrencilerine Wing-Chun öğretmeye devam etmişler ve bu ustaları takip eden öğrenciler sanatın eğitimini sürdürmüşlerdir. Diğer öğrencilerinden Chan Chi-Sun genç yaşta ölür ve Lui Ying Hong Kong'a gider.<br />
<br />
Çin'in Japon istilası sırasında Yip-Man Japon askeri birliklerini eğitme tekliflerini geri çevirmiştir. Sonrasında Hong-Kong'a gitmiş ve orada açtığı dövüş sanatları okulunda Wing-Chun eğitimi vermeye devam etmiştir. Okulu açtığı ilk zamanlarda işler iyi değildir çünkü öğrencileri birkaç ay orada kalıp ayrılıyorlardır. Yip-Man okulunu Sham Shui Po'daki Hoi Tan Caddesine, oradan da Yau Ma Tei'deki Lee Tat Caddesine taşımıştır. Bu zaman içerisinde bazı öğrencileri ustalık seviyesine ulaşmış ve kendi okullarını açmışlardır. Yip-Man'ın bazı öğrencileri, diğer dövüş ustalarına karşı değişik karşılaşmalarda zaferler kazanmış ve bu Yip-Man'ın ününe ün katmıştır. 1967'de Yip-Man ve birkaç öğrencisi Hong-Kong Wing-Chun Athletic Association'ı kurmuştur.<br />
<br />
Yip-Man'ın en ünlü öğrencilerinden biri olan Bruce Lee 1954'ten 1957'e kadar onunla birlikte çalışmıştır. Yip-Man emekliye ayrıldığında William Cheung, Lo Man Kam (Yip-Man'ın yeğeni), Moy Yat ve iki oğlu Ip Chun ve Ip Ching Wing-Chun eğitimi vermeye devam etmişlerdir. 1972'de gırtlak kanseri olan Yip-Man, aynı yılın 2 Aralık günü Hong-Kong'daki kariyerinin 30 yıllık döneminin sonrasında ölümünden sonra tüm dünyaya da yayılacak olan bir Wing-Chun sistemini öğretecek ustaları miras bırakarak yaşama gözlerini kapamıştır.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Türkiye'de Kung Fu</span><br />
<br />
Türkiye, tam olarak Kung Fu'nun ne olduğunu 70'li yıllarda yayınlanan "Kung Fu" adlı diziyle tanımıştır. O döneme kadar tüm branşların temeli olarak bilinen bu sistemi çalışanlar, oldukça azınlıktaydı ve genel olarak da Kung Fu, kulaktan dolma bilgilerle biliniyordu. Başrolünü David Carradean'ın oynadığı bu dizide Amerikalı bir baba ve Çinli bir anneden doğan Kwai Chang Caine, Shaolin Tapınağı'na Kung Fu öğrenmesi için yerleştirilen bir "Çekirge'yi canlandırmış; dizi, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de epey popüler olmuştu.<br />
<br />
Yine 1970 yıllarda Amerika'dan ortaya çıkan Çinli büyük Kung Fu ustası Bruce Lee sayesinde tüm dünyada Kung Fu filmleri patlama yaşadı. Başta Bruce Lee olmak üzere Gizemli Shaolin manastırlarını ve rahiplerini anlatan Çin filmleri, kısa zamanda tüm sinemalarda gösterime girdi. Beyazperdenin bu gücü, Türkiye'de Kung Fu'nun önlenemez yükselişini sağlayarak kısa zamanda spor salonlarında en fazla öğrenci çalıştıran branş oldu.<br />
<br />
80'li yıllara gelindiğinde ise siyah elbiseli ve oldukça gizemli olan bu sistemi çalışan binlerce sporculuk bir potansiyel oluşmuştu. Ülkemizde sistemleşen Taekwon-do, Karate-do ve Judo çalışanları, kendilerine rakip gelen ve salonlarda öğrencilerini kendisine çeken bu sisteme toplu bir tepki gösterdiler. Hatta bu tepkiler, bir dönem resmi federasyonu bulunmayan Kung Fu sisteminin ülkemizde çalışılmasının yasaklanmasına sebep oldu. Ancak bu gizemli sistem, her türlü engellemeye rağmen çığ gibi büyüyecek ve 1998 yılında resmî federasyona dahi kavuşacaktı.<br />
<br />
Öncelikli olarak İstanbul başta olmak üzere hemen hemen her ilin neredeyse her sokağına bir Kung Fu salonu açıldı. Öte yandan sinemalarda en çok seyredilen filmler Kung Fu filmleriydi. Bu filmlerin video kasetleri de yok satıyordu. Bu müthiş rağbetin nedeni ölümü çeşitli söylentiler yüzünden bir sır olan Bruce Lee efsanesiydi. Beyninde oluşan bir ödem sonucu öldüğü açıklansa da sevenleri onun bir suikast neticesinde hayatını kaybettiği inancını hâlâ koruyor.<br />
<br />
1975'lerde başlayan Kung Fu'nun bu maratonu, 1998 yılına kadar yüzlerce stil ve sistem adı altında gayri resmi olarak çalışılarak devam etti. Takvim yaprakları 1998 yılını gösterdiği dönemde de Karate federasyonuna bağlanarak resmiyete kavuştu. Kaderin ne acı cilvesidir ki, Kung Fu Wu Shu adı altında ilk resmiyetini kendisine en fazla antipati duyan sistem olan Karate federasyonu çatısı altında gerçekleşmişti. İlerleyen yıllarda Judo, Aikido, Kuraş sistemleri ile ortak bir federasyon dönemi yaşadı. Şimdi ise T.C.Wu Shu federasyonu adı altında bağımsız olarak faaliyetlerine devam etmekte. Wu Shu sistemi kurulduğu tarihten günümüze kadar uluslar arası alanda ülkemize önemli başarılar kazandırdı. Yeni bir federasyon olmasına rağmen ciddi dereceler alarak ülkemizi yurtdışında temsil ettiler ve bu başarılara da devam ediyorlar.<br />
<br />
Türkiye'de 1970'li yıllardan beri Kung Fu adı altında çalışılmış; 1990 yılından itibaren dünyada yapıldığı şekliyle ülkemizde Modern Wu-Shu çalışılmaya başlanmış; 1999 yılında Federasyonu kurulmuştur. 1999 yılında katıldığımız Hong Kong Dünya Şampiyonası'nda ilk derecemiz olan Dünya ikinciliği İbrahim Özcan tarafından ülkemize getirilmiştir. 2002 yılında Portekiz'de yapılan Avrupa şampiyonasında 1 Avrupa Şampiyonluğu, 1 Avrupa ikinciliği, 2 Avrupa üçüncülüğü; 2003 yılında Azerbaycan'da yapılan 14 ülkenin katıldığı Uluslararası Turnuvada 11 madalya kazanılmış; 2003 Yılında Çin'de yapılan Dünya Şampiyonasında 4 Dünya üçüncülüğü kazanılmış; 2004 Yılı Moskova'da yapılan Avrupa şampiyonasında 3 Avrupa şampiyonluğu, 2 Avrupa ikinciliği 1 Avrupa üçüncülüğü kazanılmış; 2004 yılı Moskova'da yapılan Avrupa gençler kupasında Taolu dalında 9 madalya kazanılmış ve Ülkemize Avrupa üçüncülük Kupası getirilmiştir. 2005 yılı Vietnam'da yapılan 8.Wu-Shu Dünya Şampiyonasında 3 bronz madalya, 2006 3.Wu-Shu Dünya Kupasında 3 bronz madalya, 2006'da İtalya'da yapılan 11.Avrupa Wu-Shu Şampiyonasında 4 altın 1 gümüş 3 bronz madalya alınmıştır. 2007 yılında 52 kg'da Hüseyin Dündar Türkiye'ye ilk Dünya Şampiyonluğunu kazandırmıştır.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Kung Fu'nun Amaçları ve Kuralları</span><br />
<br />
Geliştirildiği zamanlarda Kung Fu'nun üç amacı vardı. Bunlar: Fiziksel vücut sağlamlığını sağlamak. Kendini savunmayı öğrenmek ve ruhi gelişimi sağlamak. Bugün için bazı değişik kutuplaşmalar vardır. Bazı Kung Fu Hocaları Kung Fu'yu sadece kendini savunmayı öğretmek amacı ile çalıştırmakta, bazıları ise Kung Fu ile vücudu sağlıklı kılacağını öne sürerek savunma amacını dışlamaktadır. Halbuki savunma amacı olmaksızın Kung Fu artık bir jimnastik hareketleri serisidir.<br />
<br />
Kung Fu çalışmalarında öncelikle kişi gerektiğinde kendini ya da bir yakınını koruyabileceği formunu bulması ve bunu koruması gereklidir. Daha sonra Kung Fu'nun vücudun fiziksel yönüne katkıları gelir. Düzenli Kung Fu çalışmaları ileri yaşlarda bile canlı ve atletik bir vücut sağlar. Kung Funun üçüncü bir özelliği kişilik gelişimine yardım etmesidir. Yıllar süren çalışmalar esnasında iyi bir Kung Fu'cu sabır, ileriyi görme ve sakinlik niteliklerini geliştirir. Bu özellikler iyi bir Kung Fu'cu olmak için gereklidir. Güç ve teknik gelişimi için gerekli olan şey sabır Kung Fu kurallarını iyi anlamak için gerekli olan şey ileriyi görme; müsabaka esnasında rakibin açıklarını görerek saldırı düzenleme ise sakinlik ile olur. Bu özellikler çok zor anlarda bile bir Kung Fu'cuya dikkatli düşünme ve soğuk kanlılıkla durur.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Kung Fu'da Teknik</span><br />
<br />
Kung Fu, Uzakdoğu'nun dövüş ve savunma tekniğinin en büyüğü, en gelişmişi gerçek yaşamdaki yeri ise tam uygulandığı zaman en soylusu ve en çok sevilenidir. Kung Fu sporu, başladığından bugüne kadar bir çok değişikliklere uğramış amma hiçbir zaman savunma sanatının dışına çıkmamıştır. Gelmiş geçmiş bütün büyük hocaların da Kung Fu sporuna centilmenlik hareketlerini çıkmamasına bütün tekniklerine sahip çıkılmasına önem gösterip bu sporun halk tarafından çok sevilip, saygınlığını kaybettirmemek için büyük uğraşı göstermişlerdir.<br />
<br />
Kung Fu bugün çok sert, seri vurma ve ayak tekniğine dayanan sakin dövüş olarak bilinen Wing-TSUNG tekniğidir Kung Fu sporu ayrıca hiçbir zaman vur, kır, öldür yok et, gibi vahşet aracı değil de, yalnız şiddeti yenmek ve onu zararsız hale getirmek sporu ve tekniğidir. Bu teknik sayesindeki bütün iç organların sinir ve eklemlerin bu sporla daha sağlıklı ve daha da kuvvetli olması sağlanmış bütün Çin!de kabullenmiş ve batı fikirlerine göre ayrı bir önem kazanmıştır. Bugün Çin'de kalp hastalarına Kung Fu egzersiz tavsiye edilir ve bunu uygulayan hastalar üzerinde yapılan testler sonunda hastaların daha çabuk iyileştikleri kanıtlanır.<br />
<br />
Çin'de Kung Fu okullarında yetiştirilen genç öğrenciler tam bir birlik ve saygınlık içerisinde çalışıp ilk önce iç organlarının kuvvetlendirilmesini ve sağlıklı olmalarını sağlarlar. Bu sporun bütün inceliklerini öğrenip yaşlı olanlara ise daha sağlıklı ve düzenli yaşam ve tekniğini öğretirler. Belirli bir yaştan sonra ise bu öğrendiklerini öğretmekle yükümlü olup topluma karşıda sorumludur. Bunların hepsi yıllar sonra gerçek birer Kung Fu ustası olarak yaşamlarını sürdürmüşlerdir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Kung Fu ve Sağlık</span><br />
<br />
Eski Çin uygarlığının günümüz tıbbına en önemli katkısı, Kung fu gibi grup sporları şeklinde uygulanan solunum egzersizleridir. Bugün solunum egzersizleri, akciğer hastalıklarının tedavisinin önemli bir bölümünü oluşturmaktadır.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Shaolin Kung Fu</span><br />
<br />
Doğusu yüzyıllar öncesine dayanan bu sanat, Shaolin Rahipleri tarafından kendilerini yaşamın tüm kademelerinde güçlü kılabilmesi adına geliştirdikleri insanoğlunun içinde var olan gücün dışa yansımasıdır. Örneğin; bir aslanın yaşamında neler olduğunu, gün boyunca nasıl yaşadığını, nasıl hayatta kalabildiğini, hedefine ulaşmadan önce ne gibi hazırlıklar yaptığını, harekete geçeceği zaman ne tür davranışlar sergilediği, nasıl galip geldiği konusundan tutunda, çıkan bir fırtınada devasa gövdelerine rağmen köklerinden sökülen koskoca ağaçlarla, en güçlü rüzgarlarda bile sağladığı uyum ve denge sayesinde ayakta kalmayı başarabilen buğday başağının öyküsünden çıkarılan dersleri insanoğlunun mücadeleci kimliğinde buluşturmayı başarmak gibi.<br />
<br />
Shaolin Kung Fu teknikleri, 550 ana hareketten oluşur. Bu sayı, insan anatomisinin mantıklı olarak üretebildiği maksimum limittir. Oldukça kapsamlı olan bu tekniklerle binlerce farklı kombinasyon oluşturulabilir. Yeryüzünde var olan savaş sanatlarının atası olup tümünün birleşik gücünü temsil eder. Yani diğer savunma sanatları, Kung Fu'nun sadece belirli kesitlerini oluşturur. Her insanın doğasında var olan bu sanatı ortaya çıkartmak hiç de kolay olmamıştır. Shaolin rahipleri, oldukça uzun bir zaman boyunca insan doğası kadar tabiatta var olan diğer canlıların da doğasını, yaşam şeklini sürekli gözlemlemişlerdir. İnsanoğlunun bu canlılardan farkını, üstün ve zayıf yanlarını, analiz ederek tüm bunları akıl ve mantık süzgecinden geçirmişler, ortaya çıkan sonucu insan ruhu ve bedeni ile bütünleştirerek, inanılması güç bir başarı elde etmişlerdir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Başarılı bir Shaolin Kung Fu uygulayıcısı;</span><br />
<br />
    Sürekli olarak pratik yapmalıdır.<br />
    Bildiklerini sadece kendini savunmak amacıyla kullanmalıdır.<br />
    Kendinden üst kademedeki ustalarına karşı daima ölçülü, saygılı ve nazik olmalıdır.<br />
    Kurs arkadaşları ile iyi geçinmeli, her zaman dürüst ve anlayışlı olmalıdır.<br />
    Bulunacağı her ortamda iradesine hakim olmalı, bildiklerini asla gösteri amaçlı kullanmamalı ve dövüşmekten daima kaçınmalıdır.<br />
    Asla aksi ve itici davranışlarda bulunmamalıdır.<br />
    Dövüşmenin en son çare olduğunun bilincinde olarak insanlara centilmenliği, sevecenliği ve hoşgörülü olmayı aşılamalıdır.<br />
    Açgözlü, böbürlenen ve saldırgan bir insan olmamalıdır.<br />
<br />
Gerçek Shaolin Kung Fu sanatını bilen usta sayısı, bugün Çin'de dahi çok azdır. Bunun nedeni, Shaolin Rahipleri'nin bu sanatı inançları gereği çok gizli tutmuş olmaları, dış dünyadan saklayarak sadece bu sanatı hak ettiğine inandıkları insanlara öğretmelerinden kaynaklanmıştır. Günümüzde son derece özünden uzak ve yozlaşmış bir şekilde Shaolin ya da farklı isimler adı altında birçok Kung Fu stili mevcuttur. Bunların büyük bölümü akrobasi ve gösteriye dayalı olup, gerçek Kung Fu Sanatı'nı yansıtmamaktadır.<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color"><br />
Shaolin Kung Fu'da Vuruş Stilleri</span><br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Kısa vuruşlar</span><br />
<br />
Bir Kung Fu ustası iç enerjisini (chi), beyin ve ruh gücü ile birleştirmeyi başarabildiğinde 40 cm ve daha üstü mesafeden uygulayabileceği bir vuruşu, 3-5 cm gibi çok kısa sayılabilecek bir mesafeden de aynı şiddette uygulayabilir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Hayvan Stilleri</span><br />
<br />
Kung Fu'nun gücüne güç katan bu stiller; Aslan, Kaplan, Yılan, Kartal ve Kuğu stilleridir. Shaolin Rahipleri, bu canlıların en güçlü taraflarını insanoğlunun üretebildiği maksimum sayıdaki hareketlerle uyumlu hale getirerek müthiş bir başarı sağlamışlardır.<br />
İnsan Davranış Biçimlerinden Uyarlanan Sarhoş, Çapulcu ve Bıçak Stilleri<br />
<br />
Shaolin rahipleri, sarhoş bir insanın fiziki görüntüsüne bürünerek son derece kurnazca tasarlanmış bir stilin yanı sıra, kendini koruyamayacak kadar aciz ve yetersiz görünümlü insanların beklenmedik saldırılarla düşmanlarını şaşkına çevirip gafil avlamalarından uyarlanmış olan "Çapulcu Stili'ni geliştirmişlerdir. Bıçak stili de ellerin özel çalışmalarla son derece sert ve güçlü bir hale getirilerek tıpkı bir bıçak gibi etkili ve ölümcül olarak kullanılabilmesine imkan sağlayan çok etkili bir stildir.</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-family: Georgia;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<img src="https://up.picr.de/50481127ij.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 50481127ij.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Dövüş Sanatlarından Kung Fu Hakkında Bilgiler</span><br />
<br />
Kung Fu (Gong Fu, Wu Shu, Vuşu)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kung Fu Nedir?</span><br />
<br />
Kung Fu (Çince: 功;;夫;;, Pinyin: gōngfu), savunma sanatlarının temeli olan, en eski ve en zengin bilgiyi içeren Shaolin Kung Fu'dan doğmuş, sonradan değişik coğrafyalar ve milletler tarafından farklı stiller kazanmış olan bir spordur.<br />
<br />
Çin'deki dövüş sanatları, "Internal arts" (İç) ve "External Arts" (Dış) olmak üzere ikiye ayrılır. İç sistemlere "Tai Chi", "Sheng-I" ve "Pa-Qua" stilleri dahildir. Dış sistemlere örnek olarak "Shao Lin", "Long Fist", "Southern Fist", "Karate", "Wu-Shu-Kung Fu" stilleri verilebilir.<br />
<br />
Çin dilinde Kung Fu, "savaş sanatı" anlamına gelmektedir. Fakat Çin savaş sanatı ustalarına göre Kung Fu, çok teknik bir terimdir ve savaş sanatının özel bir bölümüne karşılık gelmektedir. Çincede savaş sanatına tam karşılık gelen kelime, "Wu Shu"dur.<br />
<br />
Gong sözcüğündeki o, u harfine yakın bir sesle, kapalı okunur. Kısaca Gong, "emek"; fu "zaman" demektir. Gong-funun uzun anlamı, bir işe, sanata, uğraşa ya da bilime uzun süreli emek vererek beceri geliştirmektir; kararlılıkla çalışıp beceri geliştirmek bu kavramın anahtar düşüncesidir. Gong-fu, kısaca Gong olarak seslendirilir. Başına konulan ön ek, emek ve zamanın hangi alanda ya da ne üzerinde harcandığını anlatır. Çigong sözcüğü, bu biçimde türetilmiştir. Çi canlılık, yaşam gücü ya da enerjisi anlamına gelir. Çigong, böylece yaşam enerjisi üzerinde kararlılıkla çalışarak çeşitli alanlarda yetenek geliştirmek demek olur.<br />
<br />
"Kung Fu" adıyla bildiğimiz "Wu-Shu" (Vuşu) sporu, Çin'in ulusal sporudur. Kaynağı ve çıkış yeri, Çin'dir. Uzakdoğu'da oldukça yaygın bir spor türü olan Wu Shu'da Tao'lu (Talou) denilen jimnastik hareketler ve Sanshou (Sun ha) olarak adlandırılan dövüş teknikleri olmak üzere 2 kategoride yarışmalar yapılmaktadır.<br />
<br />
"Wu-Shu", Çin savunma sanatlarının genel adıdır. Çin dışında genelde "Kung Fu" olarak tanımlanan spor türleri de buna dahildir. Çince Kung Fu terimi, "beceri" anlamına gelir; savaş sanatlarının dışında da herhangi bir alanda kullanılabilir. Buna karşılık Wu-Shu, "Savaş Sanatı" anlamına gelir.<br />
<br />
Gerçekte saldırı ve savunmanın yanında, akrobasi ve baleye benzer kareografik hareketler ve Uzakdoğu felsefesi, "Wu-Shu" altında toplanır. Bununla beden ve ruhun uyumu sağlanır. İnsan karakterlerinin geliştirilmesi, idârenin ve öğrenme kabiliyetinin güçlenmesi ve hoşgörülü davranış biçimi sağlanır. Wu-Shu uygulaması, sadece yarışma öğretmez. Pratik zeka ile başarıyı sağlayan, ruh ve moral gücü veren bir sistem olup; aynı zamanda da konsantrasyonu geliştiren bir antrenman türüdür.<br />
<br />
Wu Shu, geçmişi çok eski tarihlere dayanan geleneksel bir spor türüdür. İnsanların keşif gücü, savaş ve yaşamın gelişmesi ve değişmesinin etkisine paralel olarak, Wu Shu'da zaman içerisinde gelişmiştir. İlkel insanlar yaşam için mücadele ederken, tarım aletleriyle hem kendi yaşamlarını sürdürüyor, hem de kendilerini bu aletlerle hayvanlara karşı koruyorlardı. Bu aletlerle birbirleriyle ve diğer insan gruplarıyla mücadele ediyorlardı. Mücadele esnasında kullandıkları aletler ve uyguladıkları hareketler, Wu Shu'nun temelini oluşturdu. Tarihin ilerleyen dönemlerinde ilkel savaşın ortaya çıkması, askeri savaş yeteneğinin ortaya çıkmasını sağladı. Kabilelerin birbiri ile olan mücadelelerinde başarı kazanmak için yüksek savaş tekniğine ihtiyaç duyuldu. Bunun sonucunda; çıplak el ve değişik aletlerle çeşitli egzersiz form teknikleri (Taolu Teknikleri), yavaş yavaş oluşmaya başladı. Bunlar, Wu Shu'nun temel tekniklerini oluşturdu.<br />
<br />
Wu Shu Sanatı, daha çok Çin'de gelişmiş ve Çin yazısıyla kayıt altına alındığı için dünya üzerinde hiçbir değişikliğe uğramamıştır. Çin, bu savaş tekniğini dünya üzerinde yaymış, bu yüzden bu sanatın adı Çin'ce "Wu Shu" olarak tüm dünyaya yayılmıştır. Bu sporu Çin'deki millerler geliştirdiği için "Çin Halkı'nın sporu" olarak da adlandırılmıştır. Bu yüzden "Wu Shu", "Taolu Form" ve "Wu Shu" teknik isimleri, hep Çinceden alınmıştır.<br />
<br />
Wu Shu sporu, Çin devletinin değişik bölge ve hanedanları arasında geliştiği için Taolu formların adı, keşfedildiği diyarın ve keşfeden kişinin adı ve soyadı ile adlandırılmıştır. Bir de hayvanları birbirleri ile yaptıkları mücadelelerdeki hareketler izlenmiş ve örnek olarak alınmış, ortaya konan formlar taklit formu olarak gelişmiş ve bu formlara hayvanların adı konulmuştur. Örneğin diyar ismi ile söylenilen formların adı, "Chanquan"(Çan çuen)'dir. Bu formu Çin'in kuzeybatı bölgesindeki insanlar keşfetmiştir. Bu insanlar, uzun boyludur. O yüzden bu formu uzun boylu insanların yapması daha uygundur. Chanquan stili, "kuzey dövüş formu" olarak tanınmıştır. Chan, "kuzey"; quan, "yumruk" anlamındadır. Nanquan (Nen Çuen) formunu Çin'in güney bölgesindeki kısa boylu insanlar keşfetmiştir. Nen, "güney"; Chuen, "yumruk" veya "dövüşmek" anlamına geliyor. Bu formu kısa boylu insanların kullanması daha uygundur.<br />
<br />
Taijiquan (Tey ci Çuen) stili, 17. yüzyılda modernize edilmiş bir stil olup, kökeni Chi Gong çalışma sistemine dayanır. Bu spor, 7'den 70'e her yaştan insanın çalışması için uygun bir sistemdir. Bu stilde şu ana kadar çok sayıda form geliştirilmiştir. Örneğin "Yang Chi Taijiquan" formundaki "Yang", bir kişinin soyadıdır. Kendisi, keşfettiği bu forma kendi soyadını vermiştir.<br />
<br />
Wu Shu'da kullanılan aletlerin bazıları şunlardır: Changquan sitilinin kullandığı silahlar; Daoshu (Eğri Kılıç), Jianshu (Şemşir), "Gunshu" (Uzun sopa) ve "Qiangshu" (Mızrak) dur. Nanquan stilinin kullandığı silahlar ise; "Nandao" (Geniş kılıç) ve "Nangun" (Uzun sopa)'dur. Taiji sitilinde uygulanan silah ise "Taijijian" (Taiji Şemşir)'dır<br />
<br />
Wu Shu'nun taklit imitasyon stilleri ise hayvanların isimleri ile tanınmıştır. Örneğin; kaplan stili, yılan stili, maymun stili gibi... Tarihin değişmesi ve insan hayatının gelişmesi ile Wu Shu'nun çeşitleri de çoğalmıştır.<br />
<br />
Wu Shu, daha önce 3 büyük mezhep halinde ortaya çıkmıştır. Bunlar; Shaolin Mezhebi, Wudang Mezhebi ve Nan mezhebidir. Shaolin mezhebi, Shaolin tapınağının ismi olup, bu tapınaktakilerin çalışmış olduğu stile Shaolin stili denilmektedir. Shaolin, Wu Shu'yu Çin'de yayan ve ilk Shaolin Manastırının yapılmasını sağlayan Bodidharma adında bir Hintli keşiştir. Bodhidharma yaklaşık 440-528 yılları arasında yaşadığı tahmin edilen Zen okulunun Çin'deki kurucusudur. Zen, Budizm'in ilk piri olarak kabul edilir. Wudang mezhebi, adını Wudang adındaki bir dağdan almıştır. Bu dağ, Budizm'in merkezi olup, bu mezhebin çalıştığı stile "Wudang stili" denmiştir. Nan Mezhebine mensup Çin'in güney bölgesinde yaşayan kısa boylu insanların keşfetmiş olduğu stile "Nan stili" denmektedir. Çin'in güney bölgesinde daha çok yaygınlaştığı için Nan, güney stili olmuştur. Mezhepler, bu stilleri kendi vücut yapılarına ve dinlerinin kurallarına uygun olarak geliştirmişlerdir.<br />
<br />
Wu Shu'daki antrenmanlarda esas olan, vücudun her bölümünü ayrı ayrı çalıştırmaktır. Wu-Shu'da denge solunum egzersizleri, esneklik düşünce pratik zeka ve meditasyon önemlidir. Bu, beden sağlığını en iyi şekilde etkiler. Wu-Shu'nun bugün 116 ülkede federasyonu bulunmaktadır. 2002 Yılında Dünya Olimpiyat komitesi tarafından tanınarak 2004 Atina Olimpiyatlarında son kapanış günü gösteri olarak tüm dünyaya sunulmuştur.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Çalışmanın uygun gelişimi için Wu Shu, 7 bölüme ayrılır:</span><br />
<br />
    Teknik serisi (Chuean Thau)<br />
    Kombine Çalışmaları (Tuyi Cher)<br />
    Özel Teknikler (San Suau)<br />
    Kuvvet Çalışmaları (Kung Fu)<br />
    Müsabaka (Poa Chik)<br />
    Silahlar (Wu Chi)<br />
    Kurallar (Chuean Li) <br />
<br />
"Kung Fu" ismi, günümüzde Wu Shu ile anılır hale gelmiştir. Wu Shu, kısaca Modern Kung Fu anlamına gelmektedir. Belki binlerce sayıya ulaşan farklı Kung Fu stil ve sistemlerini tek çatı altında toplayan ve kelime anlamı "savaş sanatları" olan Wu Shu, Çin devletinin öncülüğünde dünya ve Avrupa federasyonlarını oluşturarak uluslararası arenada en büyük federasyonlardan biri haline gelmiş durumdadır. Ancak Wu Shu'ya karşı çıkan binlerce usta da mevcuttur<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Wu-Shu müsabakaları, Taolu ve Sanshou olmak üzere iki ana başlık altında 11 ayrı bölümde yapılmaktadır:</span><br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">    A. Taolu</span><br />
<br />
    8x14 metre genişliğindeki halı üzerinde müsabakaları yapılır. Basit anlamda Hayali Dövüş anlamına gelir. Saldırılara karşı savunmayı amaçlayan, koreografik hareketler bütünüdür. Tao teknik özelliklerinde, teknik, ritim, esneklik, akıcılık, denge, kuvvet, sıçrama, sunum ve estetik en çok göze çarpan özelliklerdir.<br />
<br />
    Çıplak elle, kısa silah ve uzun silah sınıflandırılmalarıyla 10 ayrı bölümde yapılmaktadır:<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">    Çıplak Elle</span><br />
<br />
        1. Changquan (Uzun Yumruk)<br />
<br />
        2. Nanquan (Güney Yumruğu)<br />
<br />
        3. Taijiquan (Tai Chi Yumruğu)<br />
<br />
 <span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">  Kısa Silahlar</span><br />
<br />
        4. Daoshu (Kuzey Kılıcı)<br />
<br />
        5. Jianshu (ince kılıç)<br />
<br />
        6. Taijijian (Tai Chi kılıcı)<br />
<br />
        7. Nandao (Güney kılıcı)<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">    Uzun Silahlar</span><br />
<br />
        8. Gunshu (Kuzey Sopası)<br />
<br />
        9. Qiangshu (Mızrak)<br />
<br />
        10. Nangun (Güney Sopası)<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color"><br />
    B. Sanshou (Sanda)</span><br />
<br />
    Sanshou Müsabakaları, 8 x 8 metrelik 80 cm. Yükseklikteki ipsiz bir platformda yapılır. Kask, eldiven, dişlik, kogi gibi koruyucu malzemelerle müsabakalar gerçekleşir. Tekme, yumruk ve düşürme teknikleri uygulanarak yapılır.<br />
<br />
Kung Fu 'nun asıl doğum yeri Çin'in Henan eyaletinde bulunan Shaolin tapınağıdır. (Şaolin olarak okunur) Bu yer bu yüzdendir ki dünyada Dövüşen Rahiplerin yeri olarak ün salmıştır.<br />
<br />
Shaolin, yaklaşık 40 okuldan oluşuyor ve bu okullardan en büyüğü olan Tagou'da yaklaşık olarak 10.000 öğrenci bulunuyor. Öğrencilerin bu kadar çok oluşunu garipseyecekler için de bir de dipnot düşeyim; Çin'de özellikle eskiden imkanı olan birçok aile çocuklarını daha çok küçük yaşlarından itibaren (4-10 yaş arası) Shaolin tapına dövüş eğitimi için gönderir burada hayatı öğrenmesini sağlardı. Çocuklar burada sabah 5:30 da kalkıp kahvaltı eder, ardından akşam 6'ya kadar sürecek olan uzun bir eğitime katılırlardı. Akşam yemeğini yedikten sonra hala enerjisi kalan öğrenciler ise 9 olan yatma saatine kadar ek eğitim alarak (yada cezaları var ise bunları alarak) günü noktalarlardı. Öğrenciler senenin 11 ayı bu okulda kalır, kalan 1 ayı ise aileleri ile geçirmek için evlerine dönerlerdi. Bu okullar günümüzde dünyanın dört bir tarafından öğrenci alsa da okula gitmiş öğrencilerin yaptıkları yorumlar bu eğitim kamplarının geçen zamana rağmen zorluğundan hiçbir şey kaybetmediğini kanıtlıyor.<br />
<br />
Okula giden öğrencilerden biri şöyle diyor; "Daha önce ilgi duyduğumdan Kung Fu'yu öğrenmek için Shaloin tapınağına gitmeye karar verdim. Buradaki eğitimi tek bir kelime ile anlatabilirim o da İşkence. Evet, burada kendinize işkence etmeyi öğreniyorsunuz. Sabah çok erken saatte kalkıp tuvalet ihtiyacınızı gidermek için tıka basa olan tuvalette yer kapmak için neredeyse dövüşüyorsunuz; çünkü başlayacak olan derse 1 dakika bile geç kalmak kesinlikle hoş görülmüyor ve tapınağın merdivenlerini çıkmakla cezalandırılıyorsunuz, 1000 basamağı olan tapınağı inip çıkmakla. Eğitimde olabildiğince hızlı koşmalısınız, eğer hoca yeterince hızlı koşmadığınız kanaatine varırsa elinde sopa ile sizin arkanızdan koşmaya başlıyor, eğer size yetişirse size vuruyor. Acı çekmemek için daha hızlı koşmalısınız."<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Kung Fu öğrencilerinin Shaolin tapınağındaki eğitimleri şu şekildedir:</span><br />
<br />
1. Yıl: Basit Kung Fu tekniklerinin öğrenimi, demir mınçıka kullanımı, kılıç kullanımı, düşme teknikleri, basit box teknikleri ve ayak hareketleri, kısa vuruş teknikleri.<br />
<br />
2. Yıl: 3 parçalı sopa kullanımı, demir mınçıka kullanımı, kılıç kullanımı, diğer öğrencilerle dövüşme / pratik yapma, diğer silahlarla dövüş teknikleri.<br />
<br />
3. Yıl: Bu seviyede öğrenciler her bir alanın en yüksek seviyelerini görüyorlar. Hareketlerin yüksek beceri gerektiren formları, tek el ile düşmanı hareketsiz hale getirme, mızrak, çubuk, demir çember kullanımı, diz ve dirsekle vurma, hızlı saldırma teknikleri.<br />
<br />
4. Yıl ve Sonrası: 3. yılın sonunda öğrenciler Shaolin okulunda verilen Kung Fu eğitiminde "orta derece'ye sahip oluyorlar. Bu üçüncü, dördüncü ya da beşinci seviye olabiliyor. Bundan sonra ulaşılabilecek en yüksek seviye ise dokuzuncu seviye ve Kung Fu ustası seviyesine erişmek.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Tarihçe</span><br />
<br />
Kung Fu M. Ö. 4.. yüzyılın sonunda büyük düşünür Konfiçyüs ile arkadaşı Lao-CHE düşünceleri ile meydana gelmiştir. Bu düşünceleri sonunda meydana gelen Taoizm'i canlandırıp etrafına yaymak ve de bunu halka sevdirebilmek için ilk olarak etrafındaki çırak ve gençlere öğretip yaymak istediler. Bu durumu benimseyen ve de çok seven imparator Han-Wu-Ti, bu spor dalına o zaman “Uzun el dövüşü” adını verdi. Bu teknik, daha sonraki yıllarda çok iyi hocalar yetiştirerek bütün Çin'e yayılmasına sebep oldu. Daha sonraki yıllarda ise büyük bilgin kıymetli hekim Hua-Ta tarafından bir çok yenilikler getirilip herkesin tanımış olduğu 5 büyük hayvanın adını ve stillerini ilave ederek bu spora ayrı bir renk kattı. Kaplan, ayı, yılan, aslan ve turna kuşunun hareketlerinden birer bölümünü alıp bu spor dalına katmış oldu ve de böylece Ta-Mo-SHaolin sistemi, bütün Çin'e yayıldı. Daha sonraları buna bir çok yenilikler de ilave edilerek neticesinde "Chang-Chuan" sistemi doğmuş oldu. Çin'de Budizm dinini yayan Buda rahipleri kendi aralarında Vahşi hayvanların dövüş ve kendilerini savunma hareketlerini inceleyip bunlardan yeni bir çok teknik daha alarak bunların hepsini 5 büyük stil içerisinde topladılar. Nihayet Shaolin Manastırı Çin halkına açılıp buraya yeni genç nesilden öğrenciler alınmaya başlandı. Daha ziyade halkın içinden kısa boylu ve cesur olanları seçildi.<br />
<br />
Ardından geçen uzun yıllar sonunda bütün Çin'de Budizm dinini yayan rahipler bir taraftan da El, Ayak, Sopa, Kılıç, yakın dövüşü öğrettiler. Daha sonraları bu sporu bir dövüş ve savunma tekniği haline getirdiler. Tao-Chi-Chun-Fa adını verdiler. Bu spor, Leopar – Kartal pençesini ilave ederek Nei-Chia-Tai-Chi-Wai-Chia, Chuan-Shu-Kua-Shu gibi bir çok yeni adlar takıp bunları sınıflara ayırdılar. 1300 yıllarında bu spor yırtıcılıktan kurtarılıp yumuşatılarak saygılı ve sevimli hoca “Tai-aist Cheng Saim Fung” tarafından geliştirilen (Tai-Chi-Chuan) sistemi çok geliştirilip Kung Fu yeni ismi (Chueh-YUAN) oldu. 170 civarında olan teknik sayısı 300 rakamına ulaşmış oldu.<br />
<br />
1400 yıllarında bu spor, Pa-Kua, Wu-Shu, Wing-Chun ve Tai-Chi olmak üzere dört ana bölüme ayrılıp: Sert ve yırtıcı dövüşlere (Pakua), silahlı ve vurucu dövüşlere (Wu-Shu), el ve ayak dövüşlerine (Wing-Chun), iç kuvvete ve yaşlı dövüşlerine ise (Tai-Chi) adı verildi.<br />
<br />
Nihayet buda rahipleri, Shaolin manastırında son şekle getirilen bu dört yeni modeli tek bir isim ve çatı altında toplayıp buna yeni bir isimle bütün Çin halkına öğretilmeye başlandı. Bu yeni isim ise o günden bu güne kadar devam edip gelen Kung Fu dur.<br />
<br />
Konfüçyüs, M. Ö. 6 ve 5. yüzyıllarda şiddetin ve toplumsal düzensizliğin hakim olduğu bir çağda uyum ve düzen için atılması gereken adımları öğretmişti. Değişimlerle birlikte Çin'de Tai Chi görüntülerinin yanı sıra Kung Fu yapanların görüntüleri de daha fazla görülmeye başlandı. Çünkü ortaya çıkan yeni zenginlerin korunması yeni bir istihdam alanı yarattı. Bir zamanlar Şaolin Tapınağı'nda imparatorları korumak için özel muhafızlar yetiştiriliyordu. Günümüzde ise yeni zenginleri koruyanlar, Kung Fu öğreniyor. Ancak Kung Fu, modern adıyla Wu Shu, günümüzde yalnızca bir dövüş sanatı değil, aynı zamanda olimpiyatlara da giren bir spor dalıdır <br />
<br />
Budist rahipler, manastırlarını hırsızlardan ve çeşitli diğer saldırılardan korumak amacıyla bir savaş sanatı ortaya çıkardılar. Hiçbir canlıya zarar vermemek, “Buda”<br />
felsefesinin temel taşlarındandır. Budist rahipler, insanlara gösterdikleri saygının aynısını hayvanlara da gösteriyorlardı. Saygı gösterdikleri bu hayvanların düşmanlarına karşı kendilerini ustalıkla savunmaları “Kung Fu” adını verdikleri bu savaş sanatının ortaya çıkartılmasında ilham kaynağı olmuştur. Kung Fu, öyle bir savaş sanatıydı ki, vücudun hassas noktaları hedef alındığından tekniği uygulayan kişinin tek bir darbesi bile öldürücü olabiliyordu. Dolayısıyla böylesi bir savaş sanatının disiplin ve kontrol altında tutulması gerekiyordu. Aksi takdirde önü alınamaz olumsuz sonuçlar ortaya çıkabilirdi. Budist rahipler, bu kontrol mekanizmasını oluşturmak adına Buda'nın fiziksel ve ruhsal kontrol yolunu Kung Fu'ya uyguladılar. Daha sonra geliştirilen savaş sanatları da bu felsefeyi izleyerek adlarının sonuna “yol” anlamına gelen “do” kelimesini eklediler.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">İlk Kung Fu Ustası Yip-Man</span><br />
<br />
Yip-Man, Wing-Chun dövüş sanatını açık bir şekilde dış dünyaya öğreten ilk Kung Fu ustasıdır. Aralarında Bruce Lee'nin de bulunduğu, daha sonradan kendileri de birer usta ve öğretmen olarak dövüş sanatları dünyasında söz sahibi olan birçok kişiyi yetiştirmiştir. Chan Wah-Shun'un son öğrencisi olan Yip-Man, 13 yaşındayken Wing-Chun çalışmaya başladı. Yip-Man, ustasının ilerlemiş yaşından dolayı çalışmalarının çoğunu Wah-Shun ustanın ikinci yardımcısı Ng Chung-Sok'la yapardı. Üç yıl sonra Chan Wah-Shun öldü, fakat ölmeden önceki isteklerinden birisi Ng Chung-Sok'un Yip-Man'ın Wing-Chun eğitimine devam etmesiydi.<br />
<br />
Yip-Man, 16 yaşındayken kısa süreliğine Japonya'ya gitti ve sonra Hong-Kong'da üst sınıf ailelerin çocuklarının ve yabancıların okuduğu St. Stephen Koleji'nde derslere katıldı. Bir hikâyeye göre sınıf arkadaşlarından birisi onun dövüş sanatlarındaki bilgisini kendisinden büyük bir adam üzerinde denemesini ister. Yip-Man'ın meydan okuduğu adam onu birkaç darbede yere devirir ve sonradan anlaşılır ki kavga ettiği yaşlı kişi kendi ustasının asistanlarından Leung Bik'tir. Bu karşılaşmadan sonra Leung Bik'ten dersler almaya başlar. 24 yaşında Yip-Man Foshan'a döner ve memleketinden uzakta geçirdiği yıllarda Wing-Chun bilgisi inanılmaz ölçüde ilerlemiştir. Kendi akranları onun bu üstün yeteneklerini görünce uzakta olduğu yıllarda başka bir dövüş sanatı çalışarak Wing-Chun'a ihanet ettiğini söylerler.<br />
<br />
Yip-Man Foshan'da resmi bir Wing-Chun okulu çalıştırmadı, fakat arkadaşlarının ve akrabalarının çocuklarına Wing-Chun dersleri verdi. Bunların arasında, Chow Kwong-Yue, Kwok Fu, Lun Kai, Chan Chi-Sun ve Lui Ying en tanınanlarındandır. Bu öğrencilerin en iyisi olduğuna inanılan Chow Kwong–Yue ilerleyen yaşamında ticarete atılmış ve dövüş sanatlarından uzaklaşmıştır. Kwok Fu ve Lun Kai, Foshan ve Guandong bölgelerinde öğrencilerine Wing-Chun öğretmeye devam etmişler ve bu ustaları takip eden öğrenciler sanatın eğitimini sürdürmüşlerdir. Diğer öğrencilerinden Chan Chi-Sun genç yaşta ölür ve Lui Ying Hong Kong'a gider.<br />
<br />
Çin'in Japon istilası sırasında Yip-Man Japon askeri birliklerini eğitme tekliflerini geri çevirmiştir. Sonrasında Hong-Kong'a gitmiş ve orada açtığı dövüş sanatları okulunda Wing-Chun eğitimi vermeye devam etmiştir. Okulu açtığı ilk zamanlarda işler iyi değildir çünkü öğrencileri birkaç ay orada kalıp ayrılıyorlardır. Yip-Man okulunu Sham Shui Po'daki Hoi Tan Caddesine, oradan da Yau Ma Tei'deki Lee Tat Caddesine taşımıştır. Bu zaman içerisinde bazı öğrencileri ustalık seviyesine ulaşmış ve kendi okullarını açmışlardır. Yip-Man'ın bazı öğrencileri, diğer dövüş ustalarına karşı değişik karşılaşmalarda zaferler kazanmış ve bu Yip-Man'ın ününe ün katmıştır. 1967'de Yip-Man ve birkaç öğrencisi Hong-Kong Wing-Chun Athletic Association'ı kurmuştur.<br />
<br />
Yip-Man'ın en ünlü öğrencilerinden biri olan Bruce Lee 1954'ten 1957'e kadar onunla birlikte çalışmıştır. Yip-Man emekliye ayrıldığında William Cheung, Lo Man Kam (Yip-Man'ın yeğeni), Moy Yat ve iki oğlu Ip Chun ve Ip Ching Wing-Chun eğitimi vermeye devam etmişlerdir. 1972'de gırtlak kanseri olan Yip-Man, aynı yılın 2 Aralık günü Hong-Kong'daki kariyerinin 30 yıllık döneminin sonrasında ölümünden sonra tüm dünyaya da yayılacak olan bir Wing-Chun sistemini öğretecek ustaları miras bırakarak yaşama gözlerini kapamıştır.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Türkiye'de Kung Fu</span><br />
<br />
Türkiye, tam olarak Kung Fu'nun ne olduğunu 70'li yıllarda yayınlanan "Kung Fu" adlı diziyle tanımıştır. O döneme kadar tüm branşların temeli olarak bilinen bu sistemi çalışanlar, oldukça azınlıktaydı ve genel olarak da Kung Fu, kulaktan dolma bilgilerle biliniyordu. Başrolünü David Carradean'ın oynadığı bu dizide Amerikalı bir baba ve Çinli bir anneden doğan Kwai Chang Caine, Shaolin Tapınağı'na Kung Fu öğrenmesi için yerleştirilen bir "Çekirge'yi canlandırmış; dizi, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de epey popüler olmuştu.<br />
<br />
Yine 1970 yıllarda Amerika'dan ortaya çıkan Çinli büyük Kung Fu ustası Bruce Lee sayesinde tüm dünyada Kung Fu filmleri patlama yaşadı. Başta Bruce Lee olmak üzere Gizemli Shaolin manastırlarını ve rahiplerini anlatan Çin filmleri, kısa zamanda tüm sinemalarda gösterime girdi. Beyazperdenin bu gücü, Türkiye'de Kung Fu'nun önlenemez yükselişini sağlayarak kısa zamanda spor salonlarında en fazla öğrenci çalıştıran branş oldu.<br />
<br />
80'li yıllara gelindiğinde ise siyah elbiseli ve oldukça gizemli olan bu sistemi çalışan binlerce sporculuk bir potansiyel oluşmuştu. Ülkemizde sistemleşen Taekwon-do, Karate-do ve Judo çalışanları, kendilerine rakip gelen ve salonlarda öğrencilerini kendisine çeken bu sisteme toplu bir tepki gösterdiler. Hatta bu tepkiler, bir dönem resmi federasyonu bulunmayan Kung Fu sisteminin ülkemizde çalışılmasının yasaklanmasına sebep oldu. Ancak bu gizemli sistem, her türlü engellemeye rağmen çığ gibi büyüyecek ve 1998 yılında resmî federasyona dahi kavuşacaktı.<br />
<br />
Öncelikli olarak İstanbul başta olmak üzere hemen hemen her ilin neredeyse her sokağına bir Kung Fu salonu açıldı. Öte yandan sinemalarda en çok seyredilen filmler Kung Fu filmleriydi. Bu filmlerin video kasetleri de yok satıyordu. Bu müthiş rağbetin nedeni ölümü çeşitli söylentiler yüzünden bir sır olan Bruce Lee efsanesiydi. Beyninde oluşan bir ödem sonucu öldüğü açıklansa da sevenleri onun bir suikast neticesinde hayatını kaybettiği inancını hâlâ koruyor.<br />
<br />
1975'lerde başlayan Kung Fu'nun bu maratonu, 1998 yılına kadar yüzlerce stil ve sistem adı altında gayri resmi olarak çalışılarak devam etti. Takvim yaprakları 1998 yılını gösterdiği dönemde de Karate federasyonuna bağlanarak resmiyete kavuştu. Kaderin ne acı cilvesidir ki, Kung Fu Wu Shu adı altında ilk resmiyetini kendisine en fazla antipati duyan sistem olan Karate federasyonu çatısı altında gerçekleşmişti. İlerleyen yıllarda Judo, Aikido, Kuraş sistemleri ile ortak bir federasyon dönemi yaşadı. Şimdi ise T.C.Wu Shu federasyonu adı altında bağımsız olarak faaliyetlerine devam etmekte. Wu Shu sistemi kurulduğu tarihten günümüze kadar uluslar arası alanda ülkemize önemli başarılar kazandırdı. Yeni bir federasyon olmasına rağmen ciddi dereceler alarak ülkemizi yurtdışında temsil ettiler ve bu başarılara da devam ediyorlar.<br />
<br />
Türkiye'de 1970'li yıllardan beri Kung Fu adı altında çalışılmış; 1990 yılından itibaren dünyada yapıldığı şekliyle ülkemizde Modern Wu-Shu çalışılmaya başlanmış; 1999 yılında Federasyonu kurulmuştur. 1999 yılında katıldığımız Hong Kong Dünya Şampiyonası'nda ilk derecemiz olan Dünya ikinciliği İbrahim Özcan tarafından ülkemize getirilmiştir. 2002 yılında Portekiz'de yapılan Avrupa şampiyonasında 1 Avrupa Şampiyonluğu, 1 Avrupa ikinciliği, 2 Avrupa üçüncülüğü; 2003 yılında Azerbaycan'da yapılan 14 ülkenin katıldığı Uluslararası Turnuvada 11 madalya kazanılmış; 2003 Yılında Çin'de yapılan Dünya Şampiyonasında 4 Dünya üçüncülüğü kazanılmış; 2004 Yılı Moskova'da yapılan Avrupa şampiyonasında 3 Avrupa şampiyonluğu, 2 Avrupa ikinciliği 1 Avrupa üçüncülüğü kazanılmış; 2004 yılı Moskova'da yapılan Avrupa gençler kupasında Taolu dalında 9 madalya kazanılmış ve Ülkemize Avrupa üçüncülük Kupası getirilmiştir. 2005 yılı Vietnam'da yapılan 8.Wu-Shu Dünya Şampiyonasında 3 bronz madalya, 2006 3.Wu-Shu Dünya Kupasında 3 bronz madalya, 2006'da İtalya'da yapılan 11.Avrupa Wu-Shu Şampiyonasında 4 altın 1 gümüş 3 bronz madalya alınmıştır. 2007 yılında 52 kg'da Hüseyin Dündar Türkiye'ye ilk Dünya Şampiyonluğunu kazandırmıştır.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Kung Fu'nun Amaçları ve Kuralları</span><br />
<br />
Geliştirildiği zamanlarda Kung Fu'nun üç amacı vardı. Bunlar: Fiziksel vücut sağlamlığını sağlamak. Kendini savunmayı öğrenmek ve ruhi gelişimi sağlamak. Bugün için bazı değişik kutuplaşmalar vardır. Bazı Kung Fu Hocaları Kung Fu'yu sadece kendini savunmayı öğretmek amacı ile çalıştırmakta, bazıları ise Kung Fu ile vücudu sağlıklı kılacağını öne sürerek savunma amacını dışlamaktadır. Halbuki savunma amacı olmaksızın Kung Fu artık bir jimnastik hareketleri serisidir.<br />
<br />
Kung Fu çalışmalarında öncelikle kişi gerektiğinde kendini ya da bir yakınını koruyabileceği formunu bulması ve bunu koruması gereklidir. Daha sonra Kung Fu'nun vücudun fiziksel yönüne katkıları gelir. Düzenli Kung Fu çalışmaları ileri yaşlarda bile canlı ve atletik bir vücut sağlar. Kung Funun üçüncü bir özelliği kişilik gelişimine yardım etmesidir. Yıllar süren çalışmalar esnasında iyi bir Kung Fu'cu sabır, ileriyi görme ve sakinlik niteliklerini geliştirir. Bu özellikler iyi bir Kung Fu'cu olmak için gereklidir. Güç ve teknik gelişimi için gerekli olan şey sabır Kung Fu kurallarını iyi anlamak için gerekli olan şey ileriyi görme; müsabaka esnasında rakibin açıklarını görerek saldırı düzenleme ise sakinlik ile olur. Bu özellikler çok zor anlarda bile bir Kung Fu'cuya dikkatli düşünme ve soğuk kanlılıkla durur.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Kung Fu'da Teknik</span><br />
<br />
Kung Fu, Uzakdoğu'nun dövüş ve savunma tekniğinin en büyüğü, en gelişmişi gerçek yaşamdaki yeri ise tam uygulandığı zaman en soylusu ve en çok sevilenidir. Kung Fu sporu, başladığından bugüne kadar bir çok değişikliklere uğramış amma hiçbir zaman savunma sanatının dışına çıkmamıştır. Gelmiş geçmiş bütün büyük hocaların da Kung Fu sporuna centilmenlik hareketlerini çıkmamasına bütün tekniklerine sahip çıkılmasına önem gösterip bu sporun halk tarafından çok sevilip, saygınlığını kaybettirmemek için büyük uğraşı göstermişlerdir.<br />
<br />
Kung Fu bugün çok sert, seri vurma ve ayak tekniğine dayanan sakin dövüş olarak bilinen Wing-TSUNG tekniğidir Kung Fu sporu ayrıca hiçbir zaman vur, kır, öldür yok et, gibi vahşet aracı değil de, yalnız şiddeti yenmek ve onu zararsız hale getirmek sporu ve tekniğidir. Bu teknik sayesindeki bütün iç organların sinir ve eklemlerin bu sporla daha sağlıklı ve daha da kuvvetli olması sağlanmış bütün Çin!de kabullenmiş ve batı fikirlerine göre ayrı bir önem kazanmıştır. Bugün Çin'de kalp hastalarına Kung Fu egzersiz tavsiye edilir ve bunu uygulayan hastalar üzerinde yapılan testler sonunda hastaların daha çabuk iyileştikleri kanıtlanır.<br />
<br />
Çin'de Kung Fu okullarında yetiştirilen genç öğrenciler tam bir birlik ve saygınlık içerisinde çalışıp ilk önce iç organlarının kuvvetlendirilmesini ve sağlıklı olmalarını sağlarlar. Bu sporun bütün inceliklerini öğrenip yaşlı olanlara ise daha sağlıklı ve düzenli yaşam ve tekniğini öğretirler. Belirli bir yaştan sonra ise bu öğrendiklerini öğretmekle yükümlü olup topluma karşıda sorumludur. Bunların hepsi yıllar sonra gerçek birer Kung Fu ustası olarak yaşamlarını sürdürmüşlerdir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Kung Fu ve Sağlık</span><br />
<br />
Eski Çin uygarlığının günümüz tıbbına en önemli katkısı, Kung fu gibi grup sporları şeklinde uygulanan solunum egzersizleridir. Bugün solunum egzersizleri, akciğer hastalıklarının tedavisinin önemli bir bölümünü oluşturmaktadır.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Shaolin Kung Fu</span><br />
<br />
Doğusu yüzyıllar öncesine dayanan bu sanat, Shaolin Rahipleri tarafından kendilerini yaşamın tüm kademelerinde güçlü kılabilmesi adına geliştirdikleri insanoğlunun içinde var olan gücün dışa yansımasıdır. Örneğin; bir aslanın yaşamında neler olduğunu, gün boyunca nasıl yaşadığını, nasıl hayatta kalabildiğini, hedefine ulaşmadan önce ne gibi hazırlıklar yaptığını, harekete geçeceği zaman ne tür davranışlar sergilediği, nasıl galip geldiği konusundan tutunda, çıkan bir fırtınada devasa gövdelerine rağmen köklerinden sökülen koskoca ağaçlarla, en güçlü rüzgarlarda bile sağladığı uyum ve denge sayesinde ayakta kalmayı başarabilen buğday başağının öyküsünden çıkarılan dersleri insanoğlunun mücadeleci kimliğinde buluşturmayı başarmak gibi.<br />
<br />
Shaolin Kung Fu teknikleri, 550 ana hareketten oluşur. Bu sayı, insan anatomisinin mantıklı olarak üretebildiği maksimum limittir. Oldukça kapsamlı olan bu tekniklerle binlerce farklı kombinasyon oluşturulabilir. Yeryüzünde var olan savaş sanatlarının atası olup tümünün birleşik gücünü temsil eder. Yani diğer savunma sanatları, Kung Fu'nun sadece belirli kesitlerini oluşturur. Her insanın doğasında var olan bu sanatı ortaya çıkartmak hiç de kolay olmamıştır. Shaolin rahipleri, oldukça uzun bir zaman boyunca insan doğası kadar tabiatta var olan diğer canlıların da doğasını, yaşam şeklini sürekli gözlemlemişlerdir. İnsanoğlunun bu canlılardan farkını, üstün ve zayıf yanlarını, analiz ederek tüm bunları akıl ve mantık süzgecinden geçirmişler, ortaya çıkan sonucu insan ruhu ve bedeni ile bütünleştirerek, inanılması güç bir başarı elde etmişlerdir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Başarılı bir Shaolin Kung Fu uygulayıcısı;</span><br />
<br />
    Sürekli olarak pratik yapmalıdır.<br />
    Bildiklerini sadece kendini savunmak amacıyla kullanmalıdır.<br />
    Kendinden üst kademedeki ustalarına karşı daima ölçülü, saygılı ve nazik olmalıdır.<br />
    Kurs arkadaşları ile iyi geçinmeli, her zaman dürüst ve anlayışlı olmalıdır.<br />
    Bulunacağı her ortamda iradesine hakim olmalı, bildiklerini asla gösteri amaçlı kullanmamalı ve dövüşmekten daima kaçınmalıdır.<br />
    Asla aksi ve itici davranışlarda bulunmamalıdır.<br />
    Dövüşmenin en son çare olduğunun bilincinde olarak insanlara centilmenliği, sevecenliği ve hoşgörülü olmayı aşılamalıdır.<br />
    Açgözlü, böbürlenen ve saldırgan bir insan olmamalıdır.<br />
<br />
Gerçek Shaolin Kung Fu sanatını bilen usta sayısı, bugün Çin'de dahi çok azdır. Bunun nedeni, Shaolin Rahipleri'nin bu sanatı inançları gereği çok gizli tutmuş olmaları, dış dünyadan saklayarak sadece bu sanatı hak ettiğine inandıkları insanlara öğretmelerinden kaynaklanmıştır. Günümüzde son derece özünden uzak ve yozlaşmış bir şekilde Shaolin ya da farklı isimler adı altında birçok Kung Fu stili mevcuttur. Bunların büyük bölümü akrobasi ve gösteriye dayalı olup, gerçek Kung Fu Sanatı'nı yansıtmamaktadır.<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color"><br />
Shaolin Kung Fu'da Vuruş Stilleri</span><br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Kısa vuruşlar</span><br />
<br />
Bir Kung Fu ustası iç enerjisini (chi), beyin ve ruh gücü ile birleştirmeyi başarabildiğinde 40 cm ve daha üstü mesafeden uygulayabileceği bir vuruşu, 3-5 cm gibi çok kısa sayılabilecek bir mesafeden de aynı şiddette uygulayabilir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Hayvan Stilleri</span><br />
<br />
Kung Fu'nun gücüne güç katan bu stiller; Aslan, Kaplan, Yılan, Kartal ve Kuğu stilleridir. Shaolin Rahipleri, bu canlıların en güçlü taraflarını insanoğlunun üretebildiği maksimum sayıdaki hareketlerle uyumlu hale getirerek müthiş bir başarı sağlamışlardır.<br />
İnsan Davranış Biçimlerinden Uyarlanan Sarhoş, Çapulcu ve Bıçak Stilleri<br />
<br />
Shaolin rahipleri, sarhoş bir insanın fiziki görüntüsüne bürünerek son derece kurnazca tasarlanmış bir stilin yanı sıra, kendini koruyamayacak kadar aciz ve yetersiz görünümlü insanların beklenmedik saldırılarla düşmanlarını şaşkına çevirip gafil avlamalarından uyarlanmış olan "Çapulcu Stili'ni geliştirmişlerdir. Bıçak stili de ellerin özel çalışmalarla son derece sert ve güçlü bir hale getirilerek tıpkı bir bıçak gibi etkili ve ölümcül olarak kullanılabilmesine imkan sağlayan çok etkili bir stildir.</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Elektrik Devrelerinde Akım ve Gerilim]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=1282</link>
			<pubDate>Sat, 23 Jun 2018 11:02:36 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=1282</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<img src="https://up.picr.de/50481128jv.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 50481128jv.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Elektrik Devrelerinde Akım ve Gerilim</span><br />
<br />
Elektrik devrelerinde akım ve gerilim konulu makalemizde elektrik devreleri, elektirk akımı, atomun yapı özellikleri gibi konulara ulaşabilirsiniz.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">STATİK (DURGUN) ELEKTRİK<br />
<br />
A. ATOMUN YAPISI VE ELEKTRİK YÜKLERİ</span><br />
<br />
Atom, ortada çekirdek ve çevresinde dolanan elektronlardan oluşur. Atomun çekirdeği proton ve nötronlardan oluşmuştur. Çekirdekteki nötronlar yüksüz ve protonlar pozitif (+) yüklüdür. Çekirdeğin çevresinde dolanmakta olan elektronlar ise negatif (-) yüklüdür. Atomlarda hareketli olan parçacıklar sadece elektronlardır. Bundan dolayı elektrikte yük hareketi elektron hareketiyle gerçekleşir. Pozitif yükler hareketsizdir.<br />
<br />
• Bir atomda pozitif yükler ile negatif yükler birbirine eşit ise buna nötr (yüksüz) atom denir.<br />
<br />
• Eğer nötr bir atom elektron kaybetmiş ise pozitif yükler çoğunlukta olacağı için bu atoma pozitif yüklü atom (iyon) denir.<br />
<br />
• Eğer nötr atom elektron kazanmış ise bu atoma negatif yüklü atom (iyon) denir.<br />
<br />
Aynı tür yükler birbirini iter, zıt yükler birbirini çeker. Yükler arasındaki bu kuvvete Coulomb kuvveti denir.<br />
<br />
Coulomb kuvveti yüklerin büyüklükleri ile doğru, aralarındaki uzaklığın karesi ile ters orantılıdır.<br />
<br />
Doğadaki en küçük elektrik yükü elektronun ve protonun yüküdür. Bunlar birbirine değer olarak eşit fakat işaret olarak zıttır. Elektron ve protonun yükü çok küçük olduğu için yük birim olarak coulomb &copy; kullanılır.<br />
<br />
1 coulomb = 6, 25 .1018 elektron yüküdür.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">B. ELEKTRİKLENME ÇEŞİTLERİ</span><br />
<br />
1. Sürtünme ile elektriklenme<br />
<br />
Ebonit çubuk yün kumaşa sürtüldüğünde ebonitin (-) , yün kumaşın (+) yüklendiği görülür. Cam çubuk ipek kumaşa sürtüldüğünde camın (+), ipek kumaşın ise (-) yüklendiği görülür. Sürtünme ile elektriklenme yalnızca bazı yalıtkan maddeler arasında gözlenebilir.<br />
<br />
2. Etki ile elektriklenme<br />
<br />
Yüklü bir cisme bir başka iletken cisim yaklaştırıldığında aynı tür yükler birbirini itip, zıt yükler birbirini çekeceği için cisimlerin üzerinde bir yük hareketi oluşacaktır.<br />
<br />
3. Dokunma ile elektriklenme<br />
<br />
Yüklü bir cisim nötr veya yüklü bir başka iletken -dokundurulduğunda aralarında yük alışverişi olur • süre sonra yükler dengelenerek yük alışverişi durur.<br />
<br />
Topraklama : Yüklü bir cismi nötr hale getirmek için torağa dokundurulması olayına topraklama denir.<br />
<br />
• Lastik, plastik, ebonit, kağıt, cam gibi elektriği iletmeyen maddelere yalıtkan madde denir. Sürtünmeyle elektriklenen ve enerjiyi üzerinde durgun olarak tutan maddeler yalıtkan maddelerdir.<br />
<br />
• Metaller gibi elektriği ileten maddelere iletken madde denir, iletkenlerde elektronlar serbestçe hareket edebilir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">C. ELEKTROSKOP</span><br />
<br />
Cisimlerdeki yük varlığını ve türünü anlamamıza yarayan alete elektroskop denir. Elektroskop yüklendiğinde yaprakları açılır ve yüksüz olduğunda yaprakları kapalı durumda olur.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
D. ŞİMŞEK, YILDIRIM ve GÖK GÜRÜLTÜSÜ</span><br />
<br />
Bulutlar hareket ederken birbirlerine ve hava moleküllerine sürtünürler. Sürtünme sonucu üzerlerinde elektriklenme oluşur. Yer yüzünün buluta yakın olan kısımları da cinste (zıt) elektriklenebilir. Bu sebeple bulut ile yeryüzü arasında zaman zaman elektriksel boşalma .Bu olaya yıldırım denir.<br />
<br />
Yüksek binaları, kuleleri yıldırımdan korumak için yıldırımlık yapılır. Yıldırımlık (paratoner), toprağa bağlı sivri uçlu bir metal çubuktur. Bu uca düşen yıldırımdaki elektrik, iletken bir kablo yardımıyla toprağa aktarılır. Böylece paratoner yardımıyla yıldırımın tehlikelerinden korunuruz.<br />
<br />
Bulutlarda biriken elektrik yalnız yer yüzüne değil, bulutun bir noktasından diğer bir noktasına da boşalabilir. Bu olaya şimşek denir. Gerek şimşek, gerekse yıldırım, ışık ile birlikte şiddetli bir ses meydana getirir. Bu sese gök gürültüsü denir. Işık, sesten çok daha hızlı yayılır. Şimşeklerin çaktığı bir havada ilk önce parlak ışığı görür sonrada gök gürültüsünü duyarız. Örneğin; gök gürültüsünün şimşekten bir saniye sonra duyulması yıldırımın 350 metre uzakta oluştuğunu bize gösterir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">ELEKTRİK DEVRELERİ EKTRİK AKIMI</span><br />
<br />
Elektronların iletken içindeki hareketine elektrik akımı denir. Bir iletkenden birim zamanda (t) geçen yük miktarına (q), elektrik akım şiddeti ( I ) denir.<br />
<br />
– Elektrik akımı, üretecin ( + ) ucundan çıkıp ( – ) ucuna girecek şekilde oluşur.<br />
<br />
– Elektron akımı, üretecin ( – ) ucundan çıkıp ( + ) ucuna girecek şekilde olur.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">B. ELEKTRİK DEVRE ELEMANLARI</span><br />
<br />
1. Üreteç<br />
<br />
Kimyasal enerjiyi elektrik enerjisine çevirerek devreye elektrik akımı veren elemanlara pil veya akümülatör denir. Mekanik enerjiyi elektrik enerjisine çeviren cihazlara jeneratör denir.<br />
<br />
Bir üretecin uçları arasındaki potansiyel farka elektromotor kuvvet (emk, V) denir.<br />
<br />
2. Direnç<br />
<br />
Elektrik akımının geçmesine zorluk gösteren yani elektrik enerjisinin harcandığı elemana direnç denir. Bunlar lamba, ütü, elektrik ocağı vb. cihazlar olabilir. Direncin birimi ohm (W) dur.<br />
<br />
3. Ayarlı Direnç (Reosta)<br />
<br />
Devredeki akım şiddetini ayarlamak için kullanılan değişken dirençlere reosta denir.<br />
<br />
4. Ampermetre<br />
<br />
Elektrik akım şiddetini gösteren ölçü aletine ampermetre denir. Ampermetreler devreye daima seri bağlanır. Akım birimi amperdir.<br />
<br />
5. Voltmetre<br />
<br />
Elektrik devrelerinde potansiyel farkı (gerilim) gösteren ölçü aletine voltmetre denir. Voltmetre gerilimi ölçülecek elemana daima paralel bağlanır. Potansiyel fark (gerilim) birimi volttur.<br />
<br />
Diğer devre elemanları : Topraklama, sigorta<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">C. OHM KANUNU</span><br />
<br />
Bir iletkenin uçlarındaki potansiyel fark (gerilim) ile iletkenin içinden geçen akım arasında sabit bir oran vardır. Bu orana iletkenin direnci denir.<br />
<br />
– Bir iletkenin direnci; öz direnci ve boyu ile doğru orantılı, kesit alanı ile ters orantılıdır.<br />
<br />
Özdirenç : Birim uzunluk ve birim kesitteki iletkenin direncine denir. İletkenin cinsine bağlıdır ve ayırt edici bir özelliktir.<br />
<br />
Kısa Devre : Elektrik akımının devresini direncin olmadığı yoldan tamamlamasına denir. Direnç üzerinden akım geçmez.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">D. DİRENÇLERİN BAĞLANMASI</span><br />
<br />
1. Seri Bağlama<br />
<br />
Dirençlerin birer uçları birbirine bağlanarak (uç uca eklenerek) elde edilen bağlama şekline seri bağlama denir.<br />
<br />
Eşdeğer direnç, dirençlerin toplamına eşittir.<br />
<br />
Toplam potansiyel fark dirençlerin potansiyel farklarının toplamına eşittir.<br />
<br />
2. Paralel Bağlama<br />
<br />
Dirençlerin birer uçları bir noktada, diğer uçları da başka bir noktada olacak şekilde bağlanmalarına paralel bağlama denir.<br />
<br />
Eşdeğer direnç, 1/Reş = 1/R1+1/R2+1/R3<br />
<br />
Devrenin toplam akımı, kolların akımları toplamına eşittir.<br />
<br />
Kollardaki potansiyel farklar birbirine eşittir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">ELEKTRİK DEVRELERİNDE AKIM VE GERİLİM<br />
<br />
SERİ BAĞLI DEVRELERDE AKIM VE GERİLİM</span><br />
<br />
– Seri bağlı devrelerde, toplam gerilim, devredeki dirençlerin gerilimlerinin toplanması ile bulunur.<br />
<br />
– Seri bağlı devrelerde, akım kollara ayrılmadığı için ana kol akımı (I), devredeki dirençlerin akımlarına eşittir.<br />
<br />
– Seri bağlı devrelerde, dirençlerden geçen akım şiddeti sabit olduğundan, gerilimler, dirençlerin büyüklüğüyle doğru orantılı olur.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">PARALEL BAĞLI DEVRELERDE AKIM VE GERİLİM</span><br />
<br />
– Paralel bağlı devrelerde, paralel bağlı dirençlerin gerilimleri birbirine eşittir.<br />
<br />
– Paralel bağlı devrelerde, akım kollara ayrıldığı için toplam akım kollardaki akımların toplanması ile bulunur.<br />
<br />
– Her bir koldan geçen akım, o koldaki dirençle ters orantılıdır. Büyük dirençten az akım, küçük dirençten çok akım geçer.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">IV. ÜRETEÇLERİN BAĞLANMASI<br />
<br />
A. SERİ BAĞLAMA<br />
</span><br />
1. Düz Seri Bağlama<br />
<br />
Seri bağlamada bir üretecin (+) ucu diğer üretecin (-) ucuna bağlanır. Bu durumda toplam potansiyel fark, üreteçlerin potansiyel farklarının toplamına eşit olur.<br />
<br />
Üreteçler seri bağlandığında toplam potansiyel fark artar. Bu nedenle devre akımı artar. Çekilen akım şiddeti arttığı için üreteçlerin ömrü azalır.<br />
<br />
2. Ters Seri Bağlama<br />
<br />
Seri bağlı üreteçlerin aynı kutupları birbirine bağlandığında üreteçler ters bağlanmış olur. Bu durumda şekildeki üreteçlerin toplam potansiyel farkı; V=V1+V2-V3 olur. (V1 + V2 &gt; V3 ise,)<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">B. PARALEL BAĞLAMA</span><br />
<br />
Üreteçlerin (+) uçları birbiriyle, (-) uçları da birbiriyle bağlanırsa buna paralel bağlama denir. Paralel bağlı üreteçlerin potansiyel farkları eşittir. Bu durumda toplam potansiyel fark; yine V kadar olur.<br />
<br />
Üreteçlerin toplam potansiyel farkı bir üretecinki kadar olur. Bu nedenle üreteç sayısı arttıkça devrenin toplam potansiyel farkı ve akımı artmaz. Çekilen akım şiddeti artmadığı için üretecin ömrü uzun olur. (Üreteçlerin iç dirençleri ihmal ediliyor.)<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">V. GÜÇ VE ENERJİ</span><br />
<br />
Elektronlar bir iletkenden geçerken iletkenin atomlarına çarparak titreşimlere sebep olurlar. Bu titreşimler iletkene ve çevreye yayılarak ısı enerjisinin oluşmasına sebep olurlar. Bu şekilde elektrik enerjisi ısı enerjisine dönüşmüş olur.<br />
<br />
Isınan iletkenin erime noktası çok yüksek ise iletken akkor hale gelerek ışık enerjisi de yayar.<br />
<br />
ENERJİ<br />
<br />
Bir elektrik devresinden akım geçirildiğinde iş yapılmış (bir miktar enerji harcanmış) olur. Bu enerji<br />
<br />
Enerji = Gerilim x Akım x Zaman<br />
<br />
E = V . I . t olur.<br />
<br />
V2<br />
<br />
V = I . R olduğundan enerji E = —- . t veya E = I2 . R. T şeklinde de ifade edilir.<br />
<br />
R<br />
<br />
E<br />
V<br />
I<br />
R<br />
t<br />
<br />
Enerji<br />
Gerilim<br />
Akım<br />
Direnç<br />
Zaman<br />
<br />
J<br />
V<br />
A<br />
W<br />
s<br />
<br />
wh<br />
V<br />
A<br />
W<br />
h<br />
<br />
1 wh = 3600 J<br />
<br />
1 kwh = 1000 wh<br />
<br />
1 J = 0,24 cal<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">B. ELEKTRİKSEL GÜÇ</span><br />
<br />
Bir elektrik devre elamanının harcadığı güç;<br />
<br />
Harcanan enerji V . I . t<br />
<br />
Güç = ———————- P = ————–<br />
<br />
Zaman t<br />
<br />
Güç = Gerilim • Akım P = V . I<br />
<br />
V2<br />
<br />
V = l . R olduğundan güç P = —- veya P = l2 . R şeklinde ifade edilir.<br />
<br />
R<br />
<br />
P<br />
V<br />
l<br />
R<br />
<br />
Güç<br />
Gerilim<br />
Akım<br />
Direnç<br />
<br />
W<br />
V<br />
A<br />
n<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">VI. MANYETİZMA</span><br />
<br />
Demir, nikel, kobalt gibi maddeleri çekme özelliği gösteren cisimlere mıknatıs denir.<br />
<br />
Elde ediliş biçimlerine göre; doğal ve suni mıknatıs şeklinde ikiye ayrılırlar.<br />
<br />
Mıknatıslık sürelerine göre ise; geçici ve daimi mıknatıs şeklinde ikiye ayrılırlar. Mıknatıslar şekillerine göre incelendiğinde; atnalı, çubuk, U şeklinde ve pusula iğnesi şeklinde olanları vardır.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">A. MIKNATISIN KUTUPLARI VE MANYETİK KUVVET ÇİZGİLERİ</span><br />
<br />
Mıknatısın çekme özelliği fazla olan uç kısımlarına mıknatısın kutupları denir.<br />
<br />
Çubuk mıknatıs tam ortasından bir iple asıldığında, kutuplardan biri kuzeye, diğeri güneye yönelir. Kuzeye yönelen uca kuzey kutup (N), güneye yönelen uca güney kutup (S) adı verilir.<br />
<br />
Mıknatıslar; demir, nikel, kobalt gibi maddeleri çekerler. Mıknatıs tarafından çekilebilen bu tür maddelere manyetik maddeler denir.<br />
<br />
Mıknatısın, manyetik cisimleri her yönde çekebildiği alana mıknatısın çekim alanı denir. Mıknatısın bu çekim alanına mıknatısın manyetik alanı da denir.<br />
<br />
Mıknatısın çevresinde oluşturduğu bu manyetik alan, manyetik kuvvet çizgileri ile gösterilir.<br />
<br />
Manyetik kuvvet çizgileri, mıknatısın N kutbundan çıkıp S kutbuna görecek şekilde yönlendirilir.<br />
<br />
Bir mıknatısın manyetik kuvvet çizgileri, mıknatısın uçlarına yakın bölgelerde daha sık, uzak bölgelerde ise seyrektir. Manyetik alanın şiddeti manyetik kuvvet çizgilerinin sık olduğu yerlerde büyük ve manyetik kuvvet çizgilerinin seyrek olduğu yerlerde küçük olur.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">B. MIKNATISLANMA</span><br />
<br />
Manyetik maddeler, sürtünme, dokunma ve tesir ile mıknatıslanabilirler.<br />
<br />
Bir mıknatısın manyetik alanı içine yerleştirilmiş, mıknatıs özelliği olmayan bazı maddeler, alan içinde belli bir süre kaldıktan sonra mıknatıslık özelliği kazanırlar. Bu tür mıknatıslanmaya tesir ile mıknatıslanma denir.<br />
<br />
Isıtma, çarpma ve manyetik alanının ortadan kaldırılması gibi yollarla maddelerin mıknatıslık özellikleri yok edilebilir.<br />
<br />
Mıknatıslık özelliği olmayan manyetik maddelerin manyetik özellik gösteren küçük bölgelerinin dizilişi düzensiz ve karışıktır. Mıknatıslandığında ise bu manyetik özellik gösteren küçük bölgelerin dizilişi düzenli hale gelir.<br />
<br />
Demir, mıknatıslandığında mıknatıslığı geçici olur ve buna geçici mıknatıslanma denir.<br />
<br />
Çelik ise mıknatıslık özelliğini uzun süre korur ve buna daimi (sürekli) mıknatıs denir.<br />
<br />
Mıknatısın Bölünmesi:<br />
<br />
Bir mıknatıs bölündüğünde oluşan her parçacığın mıknatıslığı devam eder. Bu nedenle her parçanın N ve S kutupları bulunur.<br />
<br />
Bölünmüş mıknatısın bir ucu N kutbunu iter, diğer ucu ise çeker. N kutbunu iten uç N, çeken uç ise S tir. Mıknatısın bölme işlemi defalarca tekrarlandığında elde edilen her parçada N ve S kutuplarının etkisi devam eder.<br />
<br />
Mıknatısların Çekme ve İtme Kuvvetleri :<br />
<br />
iki mıknatıs birbirine yeterince yaklaştırıldığında aralarında çekme veya itme şeklinde bir kuvvet oluşacaktır.<br />
<br />
Mıknatıslarda aynı tür kutuplar birbirini iter ve zıt kutuplar birbirini çeker.<br />
<br />
Mıknatıs etkisinin ortamlardan geçişi:<br />
<br />
Mıknatısın manyetiklik etkisi manyetik kuvvet çizgileri ile belirtilir. Bu manyetik kuvvet çizgileri manyetik maddelerde daha sık ve etkin olurlar. Buna karşılık manyetik olmayan maddelerde seyrek olacakları için mıknatıslık etkisini iyi iletemezler.<br />
<br />
Manyetik alan, boşluk dahil her ortamda etkindir ve yalıtılması ortam etkisi ile mümkün değildir.<br />
<br />
Bir mıknatısın kutuplarının pusula ile belirlenmesi:<br />
<br />
Kutupları bilinmeyen bir mıknatısın hangi ucunun kuzey (N), hangi ucunun güney (S) olduğu bir pusula ile belirlenebilir.<br />
<br />
Mıknatısın bir kutbu, pusula ibresinin kuzey yönü gösteren ucuna yaklaştırıldığında, çekme etkisi görülürse bu uç S kutubudur veya itme etkisi görülürse N kutbu olduğu anlaşılır.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">YERKÜRE’NİN MANYETİK ALANI</span><br />
<br />
Ortasından bir iplik ile bağlanarak asılan çubuk mık sın belirli bir doğrultuyu alması, mıknatısa bir manyetik alanın etki ettiğini gösterir. Bu alan yerin manyetik alanıdır.<br />
<br />
Mıknatısın N kutbu kuzeyi ve S kutbu güneyi gösteri kuzeyde bir güney mıknatıs kutbunun ve güneyde kuzey mıknatıs kutbunun olduğunu gösterir.<br />
<br />
Pusula ibresi, manyetik kutuplar doğrultusunda sapacağı için, coğrafi kuzey-güney ekseni arasında bir açı oluşur. Bu açıya sapma açısı denir.<br />
<br />
Yerin manyetik kutupları arasındaki eksen ile dönme ı seni arasında yaklaşık 15° lik açı vardır. Dünya’nın manyetik alanının gösterdiği etki yerin merkezine konmuş büyük bir çubuk mıknatısın manyetik alanına benzer<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
ELEKTROMIKNATIS</span><br />
<br />
İçinden elektrik akımı geçen telin yanına bir pusula yerleştirildiğinde pusula ibresinin saptığı gözlenir. Pusula ibresinin ancak manyetik alan etkisi ile saptığı bilindiğine göre akım geçen iletkenin çevresinde manyetik alan oluşturduğu anlaşılmaktadır.<br />
<br />
Galvanoskop : Pusula tel sargı düzeneğine galvanoskop denir. Bu alet elektrik akımının varlığını tespit etmek için kullanılır.<br />
<br />
Elektromıknatıs : Bir manyetik maddenin (demir çevresine üzeri yalıtılmış tel sarılıp akım verildiğinde manyetik madde (nüve) mıknatıs haline gelir. Buna elektromıknatıs denir.<br />
<br />
Devredeki sarım sayısının veya akımın artması mıknatıslığın artmasını sağlar.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">İNDÜKSİYON AKIMI</span><br />
<br />
Bir akım makarasına bir mıknatıs kutbu yaklaştırılırsa ya da uzaklaştırılırsa makara tellerinden elektrik akımı geçtiği görülür. Bu akıma indüksiyon akımı denir. İndüksiyon akımının oluşmasının nedeni telin çevrelediği yüzeyden geçen manyetik kuvvet çizgilerinin sayısının değişmesidir. Mıknatıs sola doğru hareket ettirilirken indüksiyon akımı 1 yönünde, mıknatıs sağa doğru hareket ettirilirse indüksiyon akımı 2 yönünde geçer.<br />
<br />
İndüksiyon akımının şiddeti:<br />
<br />
Sarım sayısının artması indüksiyon akımının şiddetini artırır. Mıknatısın veya akım makarasının hızının artması indüksiyon akımının şiddetini artırır.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">VII. TRANSFORMATÖRLER</span><br />
<br />
Transformatörler potansiyel farkı (gerilimi) artırmak veya azaltmakta kullanılır. Potansiyel farkı artıran transformatöre yükseltici transformatör, potansiyel farklı azaltan transformatöre alçaltan transformatör denir. Transformatörler yalnız alternatif akım gerilimini değiştirir.<br />
<br />
Transformatörlerde kayıplar ihmal edilirse;<br />
<br />
Primer gücü = Sekonder gücü, olur.<br />
<br />
P1 = P2<br />
<br />
V1.I1=V2.I2<br />
<br />
V1 / V2 = I1 / I2 = n1 / n2<br />
<br />
V1 : Primer gerilimi<br />
<br />
V2 : Sekonder gerilimi<br />
<br />
n1 : Primer sarım sayısı<br />
<br />
n2 : Sekonder sarım sayısı<br />
<br />
I1 : Primer akımı<br />
<br />
I2 : Sekonder akımı<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">VIII ELEKTRİK AKIMININ IŞIK ETKİSİ</span><br />
<br />
Günümüzde teknolojinin hızla gelişmesinde, elektrik enerjisinin önemi büyüktür. Çevremize baktığımızda, lambalar, elektrikli ocaklar, elektrikli ütüler, televizyonlar, buzdolapları, çamaşır makineleri, elektrik motorları, elektrikli trenler elektrik enerjisi ile çalışan makinelere örnek olarak verilebilir.<br />
<br />
Günlük yaşamda elektrik enerjisinden en fazla aydınlatmada yararlanmaktayız. Aydınlatma amacıyla kullanılan elektrikli cihazlara elektrik lambası denir. Elektrik lambaları elektrik enerjisini ışık enerjisine dönüştürür.<br />
<br />
Elektrik lambaları iki şekilde yapılabilir. Bunlar elektrik ampulü ve boşalım tüpleridir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">A. ELEKTRİK AMPULÜ</span><br />
<br />
Elektrik ampulünün içindeki ışık veren kısma flaman denir. Bu flaman erime noktası çok yüksek ve direnci çok büyük olan bir iletkenden yapılmıştır. Ampulün içi, daha fazla ışık vermesi ve ömrünün uzun olması için havası boşaltılmıştır. Camla kaplı kısmın içine azot ve argon karışımı gazlar koyulmuştur. Buna akkor flamanlı lamba da denir. Ampul alttaki yivli metal kısmı vasıtası ile duy adı verilen yuvasına takılarak devreye bağlanır.<br />
<br />
Flamandan geçen elektrik akımı flamanın ısınmasına, dolayısıyla ışık yaymasına sebep olur. Çünkü flaman ince ve direnci yüksek bir telden yapılmıştır. Telin kesiti küçüldükçe iletkenin akıma gösterdiği direnç de artar. Akımın geçmesine direnen tel, ısınır ve ışık verir.<br />
<br />
Ampulü Oluşturan Kısımlar<br />
<br />
Flaman: Yüksek sıcaklıklara dayanıklı, ince ve direnci yüksek bir tel olduğunu söylemiştik. Bu tel helezon şeklinde sarılmıştır ve tungstenden yapılmıştır. Tungstenin erime sıcaklığı çok yüksek olduğu için erimeden akkor hâle gelebilme özelliğine sahiptir. Aşırı derecede ısınarak akkor hâle gelen tungstenden yapılmış flaman çevreye ışık yayar. Flaman ışık yayarken sıcaklığı yaklaşık 4000 °C dir.<br />
<br />
Bakır tel: Flaman ile temas noktaları arasındaki iletimi sağlayan ve bakırdan yapılan metal iletkendir. Duya takılan ampulde, bakır tel elektrik akımının flamana iletilmesini sağlar.<br />
<br />
Cam: Ampulün iç yapısını dış ortamdan ayıran kısımdır. Flamanın ısınmadan dolayı oksijenle temas edip yanmasını önlemek için havası boşaltılır, içine yanma özelliği olmayan azot ve argon gibi gazlar (asal gazlar) koyulur.<br />
<br />
Temas noktaları: Ampulün duya takılarak devreye bağlanmasını sağlar. Ampuller değişik gerilim ve güçlerde çalışacak şekilde üretilir.<br />
<br />
Ampullerin üzerinde kaç voltluk gerilim altında kullanılacağı ve gücü yazılıdır.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">B. BOŞALIM (DEŞARJ) TÜPLERİ</span><br />
<br />
Normal şartlar altında hava ve diğer gazlar iletken değildir. Yalnız basınçları düşürüldüğünde gazlar iletkenlik özelliği gösterirler. Gazların bu özelliğinden yararlanılarak boşalım tüpleri ile ışık elde edilir.<br />
<br />
Boşalım tüplerinin iki ucunda elektrotlar bulunur. Bu elektrotlara yüksek gerilim uygulandığında tüp içindeki gazlar iletken hale gelerek ışık yayarlar. Eğer tüp içindeki gazların basıncı yüksek değerde; yani atmosfer basıncına eşit değerde ise gazlar elektrik akımını iletmez ve ışık yaymaz.<br />
<br />
Tüp içine değişik türde gaz konulabilir. Her gazın cinsine göre değişik renklerde ışık yayılır. Örneğin; neon gazı kullanıldığında kızıl, helyum gazı kullanıldığında pembe, argon gazı kullanıldığında mavi-beyaz, cıva buharı yeşil-mavi renkte ışık yayılır.<br />
<br />
Boşalım tüpleri en yaygın olarak aydınlatmada kullanılır. Flüoresan lambaların temelini boşalım tüpleri oluşturur.<br />
<br />
Bunun dışında boşalım tüpleri reklam lambası olarak da kullanılır.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">IX. ELEKTRİK AKIMININ ISI ETKİSİ</span><br />
<br />
Bir telden elektrik akımı geçince bu akım telin ısınmasına sebep olur. Elektrik akımını oluşturan elektronlar bir telden geçerken, elektronların hareketi telin atomları tarafından zorlaştırılır. Bu atomların elektronların hareketini engellemesinden dolayı, elektronların hareket enerjisinin bir kısmı ısı enerjisine dönüşür.<br />
<br />
Bir devreden geçen elektrik akımının şiddeti arttıkça etkileri o kadar artar. Şekillerde görüldüğü gibi seri bağlı özdeş iki pilin gerilimi, bir pilin geriliminin iki katı olur. iki pil kullanıldığında devreden geçen elektrik akımı da iki katına çıkar. Böylece iki pil kullanıldığında tel daha çabuk ısınarak mumun daha kısa sürede erimesi sağlanır.<br />
<br />
Çeşitli sigorta tiplerinin şeması ve işlevleri : Elektrik devrelerinde, aşırı akımları önleyerek, elektrik devrelerini hasarlardan koruyan devre elemanlarına sigorta denir. Sigortalar çok geniş alanlarda kullanılır. Sigortalar evlerde, iş yerlerinde ve elektrik santralleri gibi endüstri kuruluşlarında, kullanılacakları yerlerin özelliklerine uygun olarak yapılır.<br />
<br />
Sigortalar, metal çifti sigortalar, manyetik sigortalar ve eriyen telli sigortalar olmak üzere üç gruba ayrılır.<br />
<br />
1. Metal çiftli sigortalar<br />
<br />
Şekildeki devre akımı sigortadan geçerken metaller ısınmaya başlar. Sigortadaki iki metalin türü farklı olduğu için biri diğerinden fazla genleşir. Böylece metal çifti aşağı doğru bükülür ve X noktasından ayrılır. Böylece devre açılır ve akım kesilir.<br />
<br />
2. Manyetik sigortalar<br />
<br />
Devreden aşırı akım geçmeye başlayınca sigortadaki makaranın içerisindeki demir çekirdek mıknatıslanarak karşısındaki metali çeker. Böylece X noktasından devre açılarak akım kesilmiş olur.<br />
<br />
3. Eriyen telli sigortalar<br />
<br />
Bu tip sigortalardan kofra tipi sigortalar yaygın olarak kullanılır. Porselenden yapılmış gövde üzerinde, gövde kapağı, buşon ve buşon kapağı gibi kısımlar bulunur.<br />
<br />
A ve B uçları sigortanın devreye bağlanmasını sağlarken C kısmına da gövde kapağı takılır. Gövde kapağı kazaları önlemek için yapılmıştır.<br />
<br />
Bu tip sigortalarda, eriyen telli buşon kullanılır. Devreden geçen aşırı akım, buşonun içindeki telden geçerek telin eriyerek kopmasını sağlar. Böylece devre açılarak akım kesilmiş olur. Bu durumda buşon atılır ve yenisi takılarak devre çalışabilir bir duruma getirilir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">X. ELEKTRİK AKIMININ KİMYASAL ETKİSİ<br />
<br />
A. ELEKTROLİZ</span><br />
<br />
İletken bir sıvının elektrik akımı ile kendini oluşturan elementlere ayrılmasına elektroliz denir.<br />
<br />
Sıvılarda elektrik akımı iyonlar ile sağlanır. Saf suyun içinde (+) ve (-) yüklü iyonlar yeteri kadar bulunmadığından elektrik akımını iletmez.<br />
<br />
Ancak saf su içine (+} ve (-) iyonlarına ayrışabilen maddeler konularak elektrik akımı iletilebilir. Bu maddeler asit, baz ve tuz olabilir.<br />
<br />
Saf su içine tuz atıldığında iyonlar oluşacağından elektrik akımı iletilir.<br />
<br />
Evlerimizde kullandığımız sular, içinde değişik kimyasal maddeler taşıdığı için elektrik akımını iletir. Bu nedenle ıslak ellerimizle elektrikli aletlerin fişlerini takmamalıyız.<br />
<br />
Elektrik akımını ileten bu tür sıvılara elektrolit denir. Pilin (+) ucuna bağlanan elektrota anot, pilin (-) ucuna bağlanan elektrota katot denir.<br />
<br />
Suyun Elektrolizi:<br />
<br />
Elektroliz kabının içindeki suya birkaç damla sülfürik asit damlattığımızda elde ettiğimiz çözelti elektrik akımını iletir.<br />
<br />
Pillerin (-) kutuplarının bağlı olduğu tüpte hidrojen, pillerin (+) kutuplarının bağlı olduğu tüpte ise oksijen gazı toplanır. Böylece suyun elektrolizi ile hidrojen ve oksijen gazı elde edilir.<br />
<br />
Bilindiği gibi suyun yapısında hidrojen ve oksijen atomları (H2O) bulunur.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">METALLERİN KAPLANMASI</span><br />
<br />
• Elektroliz ile cisimler, istenilen metal ile kaplanabilirler.<br />
<br />
• Kaplamacılıkta elektrolit olarak kaplama maddesinin çözeltisinin kullanılması gerekir.<br />
<br />
Örneğin, kaşık bakır ile kaplanacak ise kaşık katoda, bakır anoda yerleştirilmeli ve elektrolit olarak bakır bileşiği olan bakır klorürün sudaki çözeltisi kullanılır. Bu durumda devreye akım verildiğinde kaşığın üzeri bakır ile kaplanır.<br />
<br />
Cl- iyonları (+) elektroda elektronlarını bırakırlar ve serbest hale geçerler. Eriyik içindeki (Cu++) ve (Cl-) iyonları bitince, kaplama işi durur. Bunu önlemek için (+) elektrot olarak, kaplayacak metal asılır ve kaplama sırasında harcanan atomlar (+) elektrottan alınmış olur. Cl- iyonları açığa çıkmak yerine bakır ile etkileşerek bakır klorür oluşturur. Böylece kaplama işleminin yeterince sürmesi sağlanır. Bakır elektrot bitince yerine yenisi asılır.<br />
<br />
• Kaplama için tüm metaller kullanılabilir.<br />
<br />
Nikel, krom gibi metaller paslanmayı önlemede; altın, gümüş gibi metallerde süs ve ziynet eşyalarının kaplanmasında kullanılır.<br />
<br />
• Metal kaplama işlemi hem iletken yüzeylere (metallere) hem de yalıtkan yüzeylere (plastik, tahta, deri) uygulanabilir.<br />
<br />
Fakat yalıtkan yüzeylerin önce iletken duruma getirilmesi gerekir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">XI. ÜRETEÇLER<br />
<br />
PİLLER</span><br />
<br />
Günümüzde, insan hayatında pillerin çok önemi vardır. Kullandığımız aletlerin büyük bir kısmı piller ile çalışmaktadır. El feneri, radyo, kasetçalar, hesap makinesi, saat, fotoğraf makinesi gibi âletlerin çalışmasında piller kullanılır.<br />
<br />
Silindir şeklinde bir yapıya sahip olan 1,5 voltluk kuru pillerin üst kısmının ortasında bulunan pirinçten yapılmış başlık, (+) kutuptur. Pilin bütün dış yüzeyini kaplayan çinko kap ise (-) kutuptur. Pilin yan yüzleri yalıtkan bir cisimle kaplanır. Sadece alt kısmında çinko levha açık bırakılır. Burası negatif kutup olur.<br />
<br />
Yassı piller ise değişik voltajlarda yapılmıştır. Bunların üst yüzeyinde küçük halka şeklindeki kısım (+) kutup, büyük halka şeklindeki kısım ise (-) kutuptur.<br />
<br />
Piller, kullanılacakları yerlere uygun olarak değişik büyüklükte ve şekillerde yapılırlar. Meselâ, kol saatlerinde çok küçük piller kullanılır.<br />
<br />
Bir düzen içinde bağlanmış birden fazla pile batarya denir.<br />
<br />
Piller, kimyasal enerjiyi elektrik enerjisine dönüştüren elemanlar olduğu için değişik türleri yapılabilmektedir. Bunlardan biri de volta pilidir.<br />
<br />
Volta pilinde kullanılan sülfürik asit çözeltisinde, hidrojen (H+) ve sülfat (SO4}-2 iyonları bulunur. İyon, (+) veya (-) yüklü atom veya atom gruplarına denir. Çözeltideki hidrojen iyonları bakır elektrot üzerinde, sülfat iyonları ise çinko elektrot üzerinde toplanırlar.<br />
<br />
Böylece bakırın (+) yükle ve çinkonun (-) yükle yüklenmesine sebep olurlar. Böylece pillerdeki (-) ve (+) kutuplar meydana gelir. Çinko üzerindeki bu (-) yükler, iletken ve ampul üzerinden geçerek (+) yüklü bakır elektrota doğru akarlar. Elektronların bu akışı sırasında ampul yanar.<br />
<br />
Volta pili çok çabuk biter. Kullanışlı olmadığı için en çok kuru piller kullanılır.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">B. AKÜMÜLATÖRLER</span><br />
<br />
Uzun süre elektrik akımı elde etmek için pil yerine akümülatör (akü) denilen cihazlar kullanılır.<br />
<br />
• Akümülatörler doldurulurken elektrik enerjisini yasal enerjiye çevirirler. Buna akümülatörün şarjı denir.<br />
<br />
• Boşalırken ise kimyasal enerjiyi tekrar elektrik enerjisine çevirir. Buna da, akümülatörün deşarjı denir.<br />
<br />
Akümülatörler sülfürik asit içine yerleştirilen kurşun plakalardan oluşur ve boşaldıklarında tekrar doldurulabilirler. Benzer işleve sahip olan piller ise boşaldıktan sonra bir daha doldurulamazlar.<br />
<br />
Boşaldığı zaman doldurulabilen piller de vardır. Ancak bunların yapısı akümülatörlerden farklıdır.<br />
<br />
Akümülatörün kullanımında dikkat edilecek bazı hususlar:<br />
<br />
1. Tamamen boşalıncaya kadar kullanılmamalıdır.<br />
<br />
2. Kısa devre edilmemelidir.<br />
<br />
3. Doldurulma sırasında akım, belli bir değerin üzerine çıkarılmamalıdır.<br />
<br />
4. Kutup başlarının paslanması önlenmelidir.<br />
<br />
5. Temiz tutulmalıdır.<br />
<br />
• Akümülatörlerin en önemli kullanım yerleri; otomobil, uçak, denizaltı, tren, laboratuar ve telefon santralleri gibi yerlerdir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">C. ALTERNATİF AKIM ve DOĞRU AKIM JENERATÖRLERİ</span><br />
<br />
Herhangi bir basit elektrik devresine akım, pil akümülatörden sağlanır. Pil veya akümülatörün verdiği akım tek yönlüdür. Bu tür akıma doğru akım denir. Şekilde de görüldüğü gibi bir mıknatısın kutupları arasında oluşan manyetik alan içindeki iletken (bobin) döndürülecek olursa yönü ve şiddeti değişen bir akım elde edilir. Buna alternatif akım denir. Alternatif akım bir indüksiyon akımıdır. Alternatif akım elde edilen bu cihaza alternatif akım jeneratörü denir.<br />
<br />
Doğru akımın (tek yönlü) elde edildiği jeneratöre doğru akım jeneratörü denir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">H. ELEKTRİK ENERJİSİNİN TAŞINMASI ve KULLANILMASI</span><br />
<br />
Evlerimizde kullandığımız elektrik enerjisinin potansiyel farkı (voltaj) 220 V tur. Bu enerjinin üretildiği santraller ile tüketim merkezleri arasındaki uzaklık oldukça fazladır. Elektrik enerjisinin taşınması sırasında enerji kayıpllarının en aza düşürülebilmesi için voltaj yükseltilir. Transformatörlerle yükseltilen bu voltajın değeri 380000 volt olur. Yüksek voltajdaki elektrik enerjisinin akımı çok küçük olacağı için taşıma hatlarındaki iletkenlerde ısı enerjisi kaybıda en aza indirilmiş olur. Elektrik enerjisi tüketim merkezlerine taşındıktan sonra transformatörlerle kademeli olarak 220 V a düşürülerek evlerimizde kullanılır.<br />
<br />
Günlük Hayatta Kullandığımız Bazı Elektrik Cihazları:<br />
<br />
Ampul : Elektrik enerjisini ışık enerjisine dönüştüren cihaza elektrik ampulü denir.<br />
<br />
Akım geçen flaman ısınarak akkor hale geçerek ışık yayar.<br />
<br />
Isıtıcılar: Elektrik enerjisini ısı enerjisine dönüştüren cihaza denir. Elektrik sobası, su ısıtıcısı ve ütü bu tip cihazlardandır.<br />
<br />
Sigorta : Elektrik tesislerinde, kaza veya yanlış kullanım sonucu aşırı akım çekilmesi halinde, yangın çıkmasını ve can güvenliğinin tehlikeye girmesini önler.<br />
<br />
Zil : Bir elektro mıknatıs ile kontrol edilen tokmak düzenli olarak çana vurdurularak elektrik enerjisi ses (hareket) enerjisine dönüştürülür.<br />
<br />
Eektrik Motoru : Elektrik enerjisini mekanik enerjiye dönüştüren cihazlara denir. Manyetik alan içindeki bobine (rotor) akım verilerek manyetik kuvvetin etkisiyle rotorun ve milin dönmesi sağlanır.<br />
<br />
Mikrofon : Sesi elektrik enerjisine dönüştüren cihaza denir.<br />
<br />
Hoparlör: Elekrik enerjisini sese dönüştüren cihaza denir.<br />
<br />
Transistor : Transistörler akım uygulandığında, içinde meydana gelen elektrik alanı, serbest elektronlara sadece bir yönde hareket sağlar. Transistörler elektrik akımını tek yönde geçiren elemanlar olduğu için alternatif akımı doğru akıma dönüştürmede kullanılabilir.<br />
<br />
Elektrik devrelerinde istenildiği zaman elektik akım şiddetini yükselten transistorlar de kullanılabilir.<br />
<br />
Amplifikatör : Şiddeti zayıf olan elektrik enerjilerini karakterini değiştirmeden yükselten elektronik cihazlara denir. Amplifikatörlerin kendisine verilen akımın şiddetini artırması, sesin elektriksel yöntemlerle yükseltilmesini sağlar.<br />
<br />
Radyo : Bir vericiden gönderilen elektromanyetik dalgalar anten ile alınarak elektrik enerjisi olarak radyoya verilir.<br />
<br />
Radyoda kuvvetlendirilen bu enerji ses enerjisine dönüştürülür.<br />
<br />
Telsizler ve cep telefonları da aynı prensiple çalışırlar.<br />
<br />
Televizyon : Verici antenden yayınlanan ses ve görüntünün özelliğini taşıyan elektromanyetik dalgalar televizyon antenleriyle alınarak kuvvetlendirilip ses ve görüntüye dönüştürülür.<br />
<br />
Telefon : Bir telefon ahizesinde hem hoparlör, hem de mikrofon bulunur. Mikrofon, konuşmalarımızı alarak karşı tarafa iletilmesini sağlar. Hoparlör ise karşı taraftan gelen konuşmaları duymamızı sağlar.<br />
<br />
Etiketler : Elektrik Devrelerinde, Akım,Gerilim,parelel baglam,seri baglama,enerji,güc,elektrik,ohm yasasi,akümülatörler,statik elektrik,atom,simsek,yildirim,direnclerin baglanmasi,manyetizma,miknatis,indüksiyon akimi,transformatörler,ampul,piller,alternatif akim,</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<img src="https://up.picr.de/50481128jv.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 50481128jv.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Elektrik Devrelerinde Akım ve Gerilim</span><br />
<br />
Elektrik devrelerinde akım ve gerilim konulu makalemizde elektrik devreleri, elektirk akımı, atomun yapı özellikleri gibi konulara ulaşabilirsiniz.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">STATİK (DURGUN) ELEKTRİK<br />
<br />
A. ATOMUN YAPISI VE ELEKTRİK YÜKLERİ</span><br />
<br />
Atom, ortada çekirdek ve çevresinde dolanan elektronlardan oluşur. Atomun çekirdeği proton ve nötronlardan oluşmuştur. Çekirdekteki nötronlar yüksüz ve protonlar pozitif (+) yüklüdür. Çekirdeğin çevresinde dolanmakta olan elektronlar ise negatif (-) yüklüdür. Atomlarda hareketli olan parçacıklar sadece elektronlardır. Bundan dolayı elektrikte yük hareketi elektron hareketiyle gerçekleşir. Pozitif yükler hareketsizdir.<br />
<br />
• Bir atomda pozitif yükler ile negatif yükler birbirine eşit ise buna nötr (yüksüz) atom denir.<br />
<br />
• Eğer nötr bir atom elektron kaybetmiş ise pozitif yükler çoğunlukta olacağı için bu atoma pozitif yüklü atom (iyon) denir.<br />
<br />
• Eğer nötr atom elektron kazanmış ise bu atoma negatif yüklü atom (iyon) denir.<br />
<br />
Aynı tür yükler birbirini iter, zıt yükler birbirini çeker. Yükler arasındaki bu kuvvete Coulomb kuvveti denir.<br />
<br />
Coulomb kuvveti yüklerin büyüklükleri ile doğru, aralarındaki uzaklığın karesi ile ters orantılıdır.<br />
<br />
Doğadaki en küçük elektrik yükü elektronun ve protonun yüküdür. Bunlar birbirine değer olarak eşit fakat işaret olarak zıttır. Elektron ve protonun yükü çok küçük olduğu için yük birim olarak coulomb &copy; kullanılır.<br />
<br />
1 coulomb = 6, 25 .1018 elektron yüküdür.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">B. ELEKTRİKLENME ÇEŞİTLERİ</span><br />
<br />
1. Sürtünme ile elektriklenme<br />
<br />
Ebonit çubuk yün kumaşa sürtüldüğünde ebonitin (-) , yün kumaşın (+) yüklendiği görülür. Cam çubuk ipek kumaşa sürtüldüğünde camın (+), ipek kumaşın ise (-) yüklendiği görülür. Sürtünme ile elektriklenme yalnızca bazı yalıtkan maddeler arasında gözlenebilir.<br />
<br />
2. Etki ile elektriklenme<br />
<br />
Yüklü bir cisme bir başka iletken cisim yaklaştırıldığında aynı tür yükler birbirini itip, zıt yükler birbirini çekeceği için cisimlerin üzerinde bir yük hareketi oluşacaktır.<br />
<br />
3. Dokunma ile elektriklenme<br />
<br />
Yüklü bir cisim nötr veya yüklü bir başka iletken -dokundurulduğunda aralarında yük alışverişi olur • süre sonra yükler dengelenerek yük alışverişi durur.<br />
<br />
Topraklama : Yüklü bir cismi nötr hale getirmek için torağa dokundurulması olayına topraklama denir.<br />
<br />
• Lastik, plastik, ebonit, kağıt, cam gibi elektriği iletmeyen maddelere yalıtkan madde denir. Sürtünmeyle elektriklenen ve enerjiyi üzerinde durgun olarak tutan maddeler yalıtkan maddelerdir.<br />
<br />
• Metaller gibi elektriği ileten maddelere iletken madde denir, iletkenlerde elektronlar serbestçe hareket edebilir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">C. ELEKTROSKOP</span><br />
<br />
Cisimlerdeki yük varlığını ve türünü anlamamıza yarayan alete elektroskop denir. Elektroskop yüklendiğinde yaprakları açılır ve yüksüz olduğunda yaprakları kapalı durumda olur.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
D. ŞİMŞEK, YILDIRIM ve GÖK GÜRÜLTÜSÜ</span><br />
<br />
Bulutlar hareket ederken birbirlerine ve hava moleküllerine sürtünürler. Sürtünme sonucu üzerlerinde elektriklenme oluşur. Yer yüzünün buluta yakın olan kısımları da cinste (zıt) elektriklenebilir. Bu sebeple bulut ile yeryüzü arasında zaman zaman elektriksel boşalma .Bu olaya yıldırım denir.<br />
<br />
Yüksek binaları, kuleleri yıldırımdan korumak için yıldırımlık yapılır. Yıldırımlık (paratoner), toprağa bağlı sivri uçlu bir metal çubuktur. Bu uca düşen yıldırımdaki elektrik, iletken bir kablo yardımıyla toprağa aktarılır. Böylece paratoner yardımıyla yıldırımın tehlikelerinden korunuruz.<br />
<br />
Bulutlarda biriken elektrik yalnız yer yüzüne değil, bulutun bir noktasından diğer bir noktasına da boşalabilir. Bu olaya şimşek denir. Gerek şimşek, gerekse yıldırım, ışık ile birlikte şiddetli bir ses meydana getirir. Bu sese gök gürültüsü denir. Işık, sesten çok daha hızlı yayılır. Şimşeklerin çaktığı bir havada ilk önce parlak ışığı görür sonrada gök gürültüsünü duyarız. Örneğin; gök gürültüsünün şimşekten bir saniye sonra duyulması yıldırımın 350 metre uzakta oluştuğunu bize gösterir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">ELEKTRİK DEVRELERİ EKTRİK AKIMI</span><br />
<br />
Elektronların iletken içindeki hareketine elektrik akımı denir. Bir iletkenden birim zamanda (t) geçen yük miktarına (q), elektrik akım şiddeti ( I ) denir.<br />
<br />
– Elektrik akımı, üretecin ( + ) ucundan çıkıp ( – ) ucuna girecek şekilde oluşur.<br />
<br />
– Elektron akımı, üretecin ( – ) ucundan çıkıp ( + ) ucuna girecek şekilde olur.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">B. ELEKTRİK DEVRE ELEMANLARI</span><br />
<br />
1. Üreteç<br />
<br />
Kimyasal enerjiyi elektrik enerjisine çevirerek devreye elektrik akımı veren elemanlara pil veya akümülatör denir. Mekanik enerjiyi elektrik enerjisine çeviren cihazlara jeneratör denir.<br />
<br />
Bir üretecin uçları arasındaki potansiyel farka elektromotor kuvvet (emk, V) denir.<br />
<br />
2. Direnç<br />
<br />
Elektrik akımının geçmesine zorluk gösteren yani elektrik enerjisinin harcandığı elemana direnç denir. Bunlar lamba, ütü, elektrik ocağı vb. cihazlar olabilir. Direncin birimi ohm (W) dur.<br />
<br />
3. Ayarlı Direnç (Reosta)<br />
<br />
Devredeki akım şiddetini ayarlamak için kullanılan değişken dirençlere reosta denir.<br />
<br />
4. Ampermetre<br />
<br />
Elektrik akım şiddetini gösteren ölçü aletine ampermetre denir. Ampermetreler devreye daima seri bağlanır. Akım birimi amperdir.<br />
<br />
5. Voltmetre<br />
<br />
Elektrik devrelerinde potansiyel farkı (gerilim) gösteren ölçü aletine voltmetre denir. Voltmetre gerilimi ölçülecek elemana daima paralel bağlanır. Potansiyel fark (gerilim) birimi volttur.<br />
<br />
Diğer devre elemanları : Topraklama, sigorta<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">C. OHM KANUNU</span><br />
<br />
Bir iletkenin uçlarındaki potansiyel fark (gerilim) ile iletkenin içinden geçen akım arasında sabit bir oran vardır. Bu orana iletkenin direnci denir.<br />
<br />
– Bir iletkenin direnci; öz direnci ve boyu ile doğru orantılı, kesit alanı ile ters orantılıdır.<br />
<br />
Özdirenç : Birim uzunluk ve birim kesitteki iletkenin direncine denir. İletkenin cinsine bağlıdır ve ayırt edici bir özelliktir.<br />
<br />
Kısa Devre : Elektrik akımının devresini direncin olmadığı yoldan tamamlamasına denir. Direnç üzerinden akım geçmez.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">D. DİRENÇLERİN BAĞLANMASI</span><br />
<br />
1. Seri Bağlama<br />
<br />
Dirençlerin birer uçları birbirine bağlanarak (uç uca eklenerek) elde edilen bağlama şekline seri bağlama denir.<br />
<br />
Eşdeğer direnç, dirençlerin toplamına eşittir.<br />
<br />
Toplam potansiyel fark dirençlerin potansiyel farklarının toplamına eşittir.<br />
<br />
2. Paralel Bağlama<br />
<br />
Dirençlerin birer uçları bir noktada, diğer uçları da başka bir noktada olacak şekilde bağlanmalarına paralel bağlama denir.<br />
<br />
Eşdeğer direnç, 1/Reş = 1/R1+1/R2+1/R3<br />
<br />
Devrenin toplam akımı, kolların akımları toplamına eşittir.<br />
<br />
Kollardaki potansiyel farklar birbirine eşittir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">ELEKTRİK DEVRELERİNDE AKIM VE GERİLİM<br />
<br />
SERİ BAĞLI DEVRELERDE AKIM VE GERİLİM</span><br />
<br />
– Seri bağlı devrelerde, toplam gerilim, devredeki dirençlerin gerilimlerinin toplanması ile bulunur.<br />
<br />
– Seri bağlı devrelerde, akım kollara ayrılmadığı için ana kol akımı (I), devredeki dirençlerin akımlarına eşittir.<br />
<br />
– Seri bağlı devrelerde, dirençlerden geçen akım şiddeti sabit olduğundan, gerilimler, dirençlerin büyüklüğüyle doğru orantılı olur.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">PARALEL BAĞLI DEVRELERDE AKIM VE GERİLİM</span><br />
<br />
– Paralel bağlı devrelerde, paralel bağlı dirençlerin gerilimleri birbirine eşittir.<br />
<br />
– Paralel bağlı devrelerde, akım kollara ayrıldığı için toplam akım kollardaki akımların toplanması ile bulunur.<br />
<br />
– Her bir koldan geçen akım, o koldaki dirençle ters orantılıdır. Büyük dirençten az akım, küçük dirençten çok akım geçer.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">IV. ÜRETEÇLERİN BAĞLANMASI<br />
<br />
A. SERİ BAĞLAMA<br />
</span><br />
1. Düz Seri Bağlama<br />
<br />
Seri bağlamada bir üretecin (+) ucu diğer üretecin (-) ucuna bağlanır. Bu durumda toplam potansiyel fark, üreteçlerin potansiyel farklarının toplamına eşit olur.<br />
<br />
Üreteçler seri bağlandığında toplam potansiyel fark artar. Bu nedenle devre akımı artar. Çekilen akım şiddeti arttığı için üreteçlerin ömrü azalır.<br />
<br />
2. Ters Seri Bağlama<br />
<br />
Seri bağlı üreteçlerin aynı kutupları birbirine bağlandığında üreteçler ters bağlanmış olur. Bu durumda şekildeki üreteçlerin toplam potansiyel farkı; V=V1+V2-V3 olur. (V1 + V2 &gt; V3 ise,)<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">B. PARALEL BAĞLAMA</span><br />
<br />
Üreteçlerin (+) uçları birbiriyle, (-) uçları da birbiriyle bağlanırsa buna paralel bağlama denir. Paralel bağlı üreteçlerin potansiyel farkları eşittir. Bu durumda toplam potansiyel fark; yine V kadar olur.<br />
<br />
Üreteçlerin toplam potansiyel farkı bir üretecinki kadar olur. Bu nedenle üreteç sayısı arttıkça devrenin toplam potansiyel farkı ve akımı artmaz. Çekilen akım şiddeti artmadığı için üretecin ömrü uzun olur. (Üreteçlerin iç dirençleri ihmal ediliyor.)<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">V. GÜÇ VE ENERJİ</span><br />
<br />
Elektronlar bir iletkenden geçerken iletkenin atomlarına çarparak titreşimlere sebep olurlar. Bu titreşimler iletkene ve çevreye yayılarak ısı enerjisinin oluşmasına sebep olurlar. Bu şekilde elektrik enerjisi ısı enerjisine dönüşmüş olur.<br />
<br />
Isınan iletkenin erime noktası çok yüksek ise iletken akkor hale gelerek ışık enerjisi de yayar.<br />
<br />
ENERJİ<br />
<br />
Bir elektrik devresinden akım geçirildiğinde iş yapılmış (bir miktar enerji harcanmış) olur. Bu enerji<br />
<br />
Enerji = Gerilim x Akım x Zaman<br />
<br />
E = V . I . t olur.<br />
<br />
V2<br />
<br />
V = I . R olduğundan enerji E = —- . t veya E = I2 . R. T şeklinde de ifade edilir.<br />
<br />
R<br />
<br />
E<br />
V<br />
I<br />
R<br />
t<br />
<br />
Enerji<br />
Gerilim<br />
Akım<br />
Direnç<br />
Zaman<br />
<br />
J<br />
V<br />
A<br />
W<br />
s<br />
<br />
wh<br />
V<br />
A<br />
W<br />
h<br />
<br />
1 wh = 3600 J<br />
<br />
1 kwh = 1000 wh<br />
<br />
1 J = 0,24 cal<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">B. ELEKTRİKSEL GÜÇ</span><br />
<br />
Bir elektrik devre elamanının harcadığı güç;<br />
<br />
Harcanan enerji V . I . t<br />
<br />
Güç = ———————- P = ————–<br />
<br />
Zaman t<br />
<br />
Güç = Gerilim • Akım P = V . I<br />
<br />
V2<br />
<br />
V = l . R olduğundan güç P = —- veya P = l2 . R şeklinde ifade edilir.<br />
<br />
R<br />
<br />
P<br />
V<br />
l<br />
R<br />
<br />
Güç<br />
Gerilim<br />
Akım<br />
Direnç<br />
<br />
W<br />
V<br />
A<br />
n<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">VI. MANYETİZMA</span><br />
<br />
Demir, nikel, kobalt gibi maddeleri çekme özelliği gösteren cisimlere mıknatıs denir.<br />
<br />
Elde ediliş biçimlerine göre; doğal ve suni mıknatıs şeklinde ikiye ayrılırlar.<br />
<br />
Mıknatıslık sürelerine göre ise; geçici ve daimi mıknatıs şeklinde ikiye ayrılırlar. Mıknatıslar şekillerine göre incelendiğinde; atnalı, çubuk, U şeklinde ve pusula iğnesi şeklinde olanları vardır.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">A. MIKNATISIN KUTUPLARI VE MANYETİK KUVVET ÇİZGİLERİ</span><br />
<br />
Mıknatısın çekme özelliği fazla olan uç kısımlarına mıknatısın kutupları denir.<br />
<br />
Çubuk mıknatıs tam ortasından bir iple asıldığında, kutuplardan biri kuzeye, diğeri güneye yönelir. Kuzeye yönelen uca kuzey kutup (N), güneye yönelen uca güney kutup (S) adı verilir.<br />
<br />
Mıknatıslar; demir, nikel, kobalt gibi maddeleri çekerler. Mıknatıs tarafından çekilebilen bu tür maddelere manyetik maddeler denir.<br />
<br />
Mıknatısın, manyetik cisimleri her yönde çekebildiği alana mıknatısın çekim alanı denir. Mıknatısın bu çekim alanına mıknatısın manyetik alanı da denir.<br />
<br />
Mıknatısın çevresinde oluşturduğu bu manyetik alan, manyetik kuvvet çizgileri ile gösterilir.<br />
<br />
Manyetik kuvvet çizgileri, mıknatısın N kutbundan çıkıp S kutbuna görecek şekilde yönlendirilir.<br />
<br />
Bir mıknatısın manyetik kuvvet çizgileri, mıknatısın uçlarına yakın bölgelerde daha sık, uzak bölgelerde ise seyrektir. Manyetik alanın şiddeti manyetik kuvvet çizgilerinin sık olduğu yerlerde büyük ve manyetik kuvvet çizgilerinin seyrek olduğu yerlerde küçük olur.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">B. MIKNATISLANMA</span><br />
<br />
Manyetik maddeler, sürtünme, dokunma ve tesir ile mıknatıslanabilirler.<br />
<br />
Bir mıknatısın manyetik alanı içine yerleştirilmiş, mıknatıs özelliği olmayan bazı maddeler, alan içinde belli bir süre kaldıktan sonra mıknatıslık özelliği kazanırlar. Bu tür mıknatıslanmaya tesir ile mıknatıslanma denir.<br />
<br />
Isıtma, çarpma ve manyetik alanının ortadan kaldırılması gibi yollarla maddelerin mıknatıslık özellikleri yok edilebilir.<br />
<br />
Mıknatıslık özelliği olmayan manyetik maddelerin manyetik özellik gösteren küçük bölgelerinin dizilişi düzensiz ve karışıktır. Mıknatıslandığında ise bu manyetik özellik gösteren küçük bölgelerin dizilişi düzenli hale gelir.<br />
<br />
Demir, mıknatıslandığında mıknatıslığı geçici olur ve buna geçici mıknatıslanma denir.<br />
<br />
Çelik ise mıknatıslık özelliğini uzun süre korur ve buna daimi (sürekli) mıknatıs denir.<br />
<br />
Mıknatısın Bölünmesi:<br />
<br />
Bir mıknatıs bölündüğünde oluşan her parçacığın mıknatıslığı devam eder. Bu nedenle her parçanın N ve S kutupları bulunur.<br />
<br />
Bölünmüş mıknatısın bir ucu N kutbunu iter, diğer ucu ise çeker. N kutbunu iten uç N, çeken uç ise S tir. Mıknatısın bölme işlemi defalarca tekrarlandığında elde edilen her parçada N ve S kutuplarının etkisi devam eder.<br />
<br />
Mıknatısların Çekme ve İtme Kuvvetleri :<br />
<br />
iki mıknatıs birbirine yeterince yaklaştırıldığında aralarında çekme veya itme şeklinde bir kuvvet oluşacaktır.<br />
<br />
Mıknatıslarda aynı tür kutuplar birbirini iter ve zıt kutuplar birbirini çeker.<br />
<br />
Mıknatıs etkisinin ortamlardan geçişi:<br />
<br />
Mıknatısın manyetiklik etkisi manyetik kuvvet çizgileri ile belirtilir. Bu manyetik kuvvet çizgileri manyetik maddelerde daha sık ve etkin olurlar. Buna karşılık manyetik olmayan maddelerde seyrek olacakları için mıknatıslık etkisini iyi iletemezler.<br />
<br />
Manyetik alan, boşluk dahil her ortamda etkindir ve yalıtılması ortam etkisi ile mümkün değildir.<br />
<br />
Bir mıknatısın kutuplarının pusula ile belirlenmesi:<br />
<br />
Kutupları bilinmeyen bir mıknatısın hangi ucunun kuzey (N), hangi ucunun güney (S) olduğu bir pusula ile belirlenebilir.<br />
<br />
Mıknatısın bir kutbu, pusula ibresinin kuzey yönü gösteren ucuna yaklaştırıldığında, çekme etkisi görülürse bu uç S kutubudur veya itme etkisi görülürse N kutbu olduğu anlaşılır.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">YERKÜRE’NİN MANYETİK ALANI</span><br />
<br />
Ortasından bir iplik ile bağlanarak asılan çubuk mık sın belirli bir doğrultuyu alması, mıknatısa bir manyetik alanın etki ettiğini gösterir. Bu alan yerin manyetik alanıdır.<br />
<br />
Mıknatısın N kutbu kuzeyi ve S kutbu güneyi gösteri kuzeyde bir güney mıknatıs kutbunun ve güneyde kuzey mıknatıs kutbunun olduğunu gösterir.<br />
<br />
Pusula ibresi, manyetik kutuplar doğrultusunda sapacağı için, coğrafi kuzey-güney ekseni arasında bir açı oluşur. Bu açıya sapma açısı denir.<br />
<br />
Yerin manyetik kutupları arasındaki eksen ile dönme ı seni arasında yaklaşık 15° lik açı vardır. Dünya’nın manyetik alanının gösterdiği etki yerin merkezine konmuş büyük bir çubuk mıknatısın manyetik alanına benzer<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
ELEKTROMIKNATIS</span><br />
<br />
İçinden elektrik akımı geçen telin yanına bir pusula yerleştirildiğinde pusula ibresinin saptığı gözlenir. Pusula ibresinin ancak manyetik alan etkisi ile saptığı bilindiğine göre akım geçen iletkenin çevresinde manyetik alan oluşturduğu anlaşılmaktadır.<br />
<br />
Galvanoskop : Pusula tel sargı düzeneğine galvanoskop denir. Bu alet elektrik akımının varlığını tespit etmek için kullanılır.<br />
<br />
Elektromıknatıs : Bir manyetik maddenin (demir çevresine üzeri yalıtılmış tel sarılıp akım verildiğinde manyetik madde (nüve) mıknatıs haline gelir. Buna elektromıknatıs denir.<br />
<br />
Devredeki sarım sayısının veya akımın artması mıknatıslığın artmasını sağlar.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">İNDÜKSİYON AKIMI</span><br />
<br />
Bir akım makarasına bir mıknatıs kutbu yaklaştırılırsa ya da uzaklaştırılırsa makara tellerinden elektrik akımı geçtiği görülür. Bu akıma indüksiyon akımı denir. İndüksiyon akımının oluşmasının nedeni telin çevrelediği yüzeyden geçen manyetik kuvvet çizgilerinin sayısının değişmesidir. Mıknatıs sola doğru hareket ettirilirken indüksiyon akımı 1 yönünde, mıknatıs sağa doğru hareket ettirilirse indüksiyon akımı 2 yönünde geçer.<br />
<br />
İndüksiyon akımının şiddeti:<br />
<br />
Sarım sayısının artması indüksiyon akımının şiddetini artırır. Mıknatısın veya akım makarasının hızının artması indüksiyon akımının şiddetini artırır.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">VII. TRANSFORMATÖRLER</span><br />
<br />
Transformatörler potansiyel farkı (gerilimi) artırmak veya azaltmakta kullanılır. Potansiyel farkı artıran transformatöre yükseltici transformatör, potansiyel farklı azaltan transformatöre alçaltan transformatör denir. Transformatörler yalnız alternatif akım gerilimini değiştirir.<br />
<br />
Transformatörlerde kayıplar ihmal edilirse;<br />
<br />
Primer gücü = Sekonder gücü, olur.<br />
<br />
P1 = P2<br />
<br />
V1.I1=V2.I2<br />
<br />
V1 / V2 = I1 / I2 = n1 / n2<br />
<br />
V1 : Primer gerilimi<br />
<br />
V2 : Sekonder gerilimi<br />
<br />
n1 : Primer sarım sayısı<br />
<br />
n2 : Sekonder sarım sayısı<br />
<br />
I1 : Primer akımı<br />
<br />
I2 : Sekonder akımı<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">VIII ELEKTRİK AKIMININ IŞIK ETKİSİ</span><br />
<br />
Günümüzde teknolojinin hızla gelişmesinde, elektrik enerjisinin önemi büyüktür. Çevremize baktığımızda, lambalar, elektrikli ocaklar, elektrikli ütüler, televizyonlar, buzdolapları, çamaşır makineleri, elektrik motorları, elektrikli trenler elektrik enerjisi ile çalışan makinelere örnek olarak verilebilir.<br />
<br />
Günlük yaşamda elektrik enerjisinden en fazla aydınlatmada yararlanmaktayız. Aydınlatma amacıyla kullanılan elektrikli cihazlara elektrik lambası denir. Elektrik lambaları elektrik enerjisini ışık enerjisine dönüştürür.<br />
<br />
Elektrik lambaları iki şekilde yapılabilir. Bunlar elektrik ampulü ve boşalım tüpleridir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">A. ELEKTRİK AMPULÜ</span><br />
<br />
Elektrik ampulünün içindeki ışık veren kısma flaman denir. Bu flaman erime noktası çok yüksek ve direnci çok büyük olan bir iletkenden yapılmıştır. Ampulün içi, daha fazla ışık vermesi ve ömrünün uzun olması için havası boşaltılmıştır. Camla kaplı kısmın içine azot ve argon karışımı gazlar koyulmuştur. Buna akkor flamanlı lamba da denir. Ampul alttaki yivli metal kısmı vasıtası ile duy adı verilen yuvasına takılarak devreye bağlanır.<br />
<br />
Flamandan geçen elektrik akımı flamanın ısınmasına, dolayısıyla ışık yaymasına sebep olur. Çünkü flaman ince ve direnci yüksek bir telden yapılmıştır. Telin kesiti küçüldükçe iletkenin akıma gösterdiği direnç de artar. Akımın geçmesine direnen tel, ısınır ve ışık verir.<br />
<br />
Ampulü Oluşturan Kısımlar<br />
<br />
Flaman: Yüksek sıcaklıklara dayanıklı, ince ve direnci yüksek bir tel olduğunu söylemiştik. Bu tel helezon şeklinde sarılmıştır ve tungstenden yapılmıştır. Tungstenin erime sıcaklığı çok yüksek olduğu için erimeden akkor hâle gelebilme özelliğine sahiptir. Aşırı derecede ısınarak akkor hâle gelen tungstenden yapılmış flaman çevreye ışık yayar. Flaman ışık yayarken sıcaklığı yaklaşık 4000 °C dir.<br />
<br />
Bakır tel: Flaman ile temas noktaları arasındaki iletimi sağlayan ve bakırdan yapılan metal iletkendir. Duya takılan ampulde, bakır tel elektrik akımının flamana iletilmesini sağlar.<br />
<br />
Cam: Ampulün iç yapısını dış ortamdan ayıran kısımdır. Flamanın ısınmadan dolayı oksijenle temas edip yanmasını önlemek için havası boşaltılır, içine yanma özelliği olmayan azot ve argon gibi gazlar (asal gazlar) koyulur.<br />
<br />
Temas noktaları: Ampulün duya takılarak devreye bağlanmasını sağlar. Ampuller değişik gerilim ve güçlerde çalışacak şekilde üretilir.<br />
<br />
Ampullerin üzerinde kaç voltluk gerilim altında kullanılacağı ve gücü yazılıdır.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">B. BOŞALIM (DEŞARJ) TÜPLERİ</span><br />
<br />
Normal şartlar altında hava ve diğer gazlar iletken değildir. Yalnız basınçları düşürüldüğünde gazlar iletkenlik özelliği gösterirler. Gazların bu özelliğinden yararlanılarak boşalım tüpleri ile ışık elde edilir.<br />
<br />
Boşalım tüplerinin iki ucunda elektrotlar bulunur. Bu elektrotlara yüksek gerilim uygulandığında tüp içindeki gazlar iletken hale gelerek ışık yayarlar. Eğer tüp içindeki gazların basıncı yüksek değerde; yani atmosfer basıncına eşit değerde ise gazlar elektrik akımını iletmez ve ışık yaymaz.<br />
<br />
Tüp içine değişik türde gaz konulabilir. Her gazın cinsine göre değişik renklerde ışık yayılır. Örneğin; neon gazı kullanıldığında kızıl, helyum gazı kullanıldığında pembe, argon gazı kullanıldığında mavi-beyaz, cıva buharı yeşil-mavi renkte ışık yayılır.<br />
<br />
Boşalım tüpleri en yaygın olarak aydınlatmada kullanılır. Flüoresan lambaların temelini boşalım tüpleri oluşturur.<br />
<br />
Bunun dışında boşalım tüpleri reklam lambası olarak da kullanılır.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">IX. ELEKTRİK AKIMININ ISI ETKİSİ</span><br />
<br />
Bir telden elektrik akımı geçince bu akım telin ısınmasına sebep olur. Elektrik akımını oluşturan elektronlar bir telden geçerken, elektronların hareketi telin atomları tarafından zorlaştırılır. Bu atomların elektronların hareketini engellemesinden dolayı, elektronların hareket enerjisinin bir kısmı ısı enerjisine dönüşür.<br />
<br />
Bir devreden geçen elektrik akımının şiddeti arttıkça etkileri o kadar artar. Şekillerde görüldüğü gibi seri bağlı özdeş iki pilin gerilimi, bir pilin geriliminin iki katı olur. iki pil kullanıldığında devreden geçen elektrik akımı da iki katına çıkar. Böylece iki pil kullanıldığında tel daha çabuk ısınarak mumun daha kısa sürede erimesi sağlanır.<br />
<br />
Çeşitli sigorta tiplerinin şeması ve işlevleri : Elektrik devrelerinde, aşırı akımları önleyerek, elektrik devrelerini hasarlardan koruyan devre elemanlarına sigorta denir. Sigortalar çok geniş alanlarda kullanılır. Sigortalar evlerde, iş yerlerinde ve elektrik santralleri gibi endüstri kuruluşlarında, kullanılacakları yerlerin özelliklerine uygun olarak yapılır.<br />
<br />
Sigortalar, metal çifti sigortalar, manyetik sigortalar ve eriyen telli sigortalar olmak üzere üç gruba ayrılır.<br />
<br />
1. Metal çiftli sigortalar<br />
<br />
Şekildeki devre akımı sigortadan geçerken metaller ısınmaya başlar. Sigortadaki iki metalin türü farklı olduğu için biri diğerinden fazla genleşir. Böylece metal çifti aşağı doğru bükülür ve X noktasından ayrılır. Böylece devre açılır ve akım kesilir.<br />
<br />
2. Manyetik sigortalar<br />
<br />
Devreden aşırı akım geçmeye başlayınca sigortadaki makaranın içerisindeki demir çekirdek mıknatıslanarak karşısındaki metali çeker. Böylece X noktasından devre açılarak akım kesilmiş olur.<br />
<br />
3. Eriyen telli sigortalar<br />
<br />
Bu tip sigortalardan kofra tipi sigortalar yaygın olarak kullanılır. Porselenden yapılmış gövde üzerinde, gövde kapağı, buşon ve buşon kapağı gibi kısımlar bulunur.<br />
<br />
A ve B uçları sigortanın devreye bağlanmasını sağlarken C kısmına da gövde kapağı takılır. Gövde kapağı kazaları önlemek için yapılmıştır.<br />
<br />
Bu tip sigortalarda, eriyen telli buşon kullanılır. Devreden geçen aşırı akım, buşonun içindeki telden geçerek telin eriyerek kopmasını sağlar. Böylece devre açılarak akım kesilmiş olur. Bu durumda buşon atılır ve yenisi takılarak devre çalışabilir bir duruma getirilir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">X. ELEKTRİK AKIMININ KİMYASAL ETKİSİ<br />
<br />
A. ELEKTROLİZ</span><br />
<br />
İletken bir sıvının elektrik akımı ile kendini oluşturan elementlere ayrılmasına elektroliz denir.<br />
<br />
Sıvılarda elektrik akımı iyonlar ile sağlanır. Saf suyun içinde (+) ve (-) yüklü iyonlar yeteri kadar bulunmadığından elektrik akımını iletmez.<br />
<br />
Ancak saf su içine (+} ve (-) iyonlarına ayrışabilen maddeler konularak elektrik akımı iletilebilir. Bu maddeler asit, baz ve tuz olabilir.<br />
<br />
Saf su içine tuz atıldığında iyonlar oluşacağından elektrik akımı iletilir.<br />
<br />
Evlerimizde kullandığımız sular, içinde değişik kimyasal maddeler taşıdığı için elektrik akımını iletir. Bu nedenle ıslak ellerimizle elektrikli aletlerin fişlerini takmamalıyız.<br />
<br />
Elektrik akımını ileten bu tür sıvılara elektrolit denir. Pilin (+) ucuna bağlanan elektrota anot, pilin (-) ucuna bağlanan elektrota katot denir.<br />
<br />
Suyun Elektrolizi:<br />
<br />
Elektroliz kabının içindeki suya birkaç damla sülfürik asit damlattığımızda elde ettiğimiz çözelti elektrik akımını iletir.<br />
<br />
Pillerin (-) kutuplarının bağlı olduğu tüpte hidrojen, pillerin (+) kutuplarının bağlı olduğu tüpte ise oksijen gazı toplanır. Böylece suyun elektrolizi ile hidrojen ve oksijen gazı elde edilir.<br />
<br />
Bilindiği gibi suyun yapısında hidrojen ve oksijen atomları (H2O) bulunur.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">METALLERİN KAPLANMASI</span><br />
<br />
• Elektroliz ile cisimler, istenilen metal ile kaplanabilirler.<br />
<br />
• Kaplamacılıkta elektrolit olarak kaplama maddesinin çözeltisinin kullanılması gerekir.<br />
<br />
Örneğin, kaşık bakır ile kaplanacak ise kaşık katoda, bakır anoda yerleştirilmeli ve elektrolit olarak bakır bileşiği olan bakır klorürün sudaki çözeltisi kullanılır. Bu durumda devreye akım verildiğinde kaşığın üzeri bakır ile kaplanır.<br />
<br />
Cl- iyonları (+) elektroda elektronlarını bırakırlar ve serbest hale geçerler. Eriyik içindeki (Cu++) ve (Cl-) iyonları bitince, kaplama işi durur. Bunu önlemek için (+) elektrot olarak, kaplayacak metal asılır ve kaplama sırasında harcanan atomlar (+) elektrottan alınmış olur. Cl- iyonları açığa çıkmak yerine bakır ile etkileşerek bakır klorür oluşturur. Böylece kaplama işleminin yeterince sürmesi sağlanır. Bakır elektrot bitince yerine yenisi asılır.<br />
<br />
• Kaplama için tüm metaller kullanılabilir.<br />
<br />
Nikel, krom gibi metaller paslanmayı önlemede; altın, gümüş gibi metallerde süs ve ziynet eşyalarının kaplanmasında kullanılır.<br />
<br />
• Metal kaplama işlemi hem iletken yüzeylere (metallere) hem de yalıtkan yüzeylere (plastik, tahta, deri) uygulanabilir.<br />
<br />
Fakat yalıtkan yüzeylerin önce iletken duruma getirilmesi gerekir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">XI. ÜRETEÇLER<br />
<br />
PİLLER</span><br />
<br />
Günümüzde, insan hayatında pillerin çok önemi vardır. Kullandığımız aletlerin büyük bir kısmı piller ile çalışmaktadır. El feneri, radyo, kasetçalar, hesap makinesi, saat, fotoğraf makinesi gibi âletlerin çalışmasında piller kullanılır.<br />
<br />
Silindir şeklinde bir yapıya sahip olan 1,5 voltluk kuru pillerin üst kısmının ortasında bulunan pirinçten yapılmış başlık, (+) kutuptur. Pilin bütün dış yüzeyini kaplayan çinko kap ise (-) kutuptur. Pilin yan yüzleri yalıtkan bir cisimle kaplanır. Sadece alt kısmında çinko levha açık bırakılır. Burası negatif kutup olur.<br />
<br />
Yassı piller ise değişik voltajlarda yapılmıştır. Bunların üst yüzeyinde küçük halka şeklindeki kısım (+) kutup, büyük halka şeklindeki kısım ise (-) kutuptur.<br />
<br />
Piller, kullanılacakları yerlere uygun olarak değişik büyüklükte ve şekillerde yapılırlar. Meselâ, kol saatlerinde çok küçük piller kullanılır.<br />
<br />
Bir düzen içinde bağlanmış birden fazla pile batarya denir.<br />
<br />
Piller, kimyasal enerjiyi elektrik enerjisine dönüştüren elemanlar olduğu için değişik türleri yapılabilmektedir. Bunlardan biri de volta pilidir.<br />
<br />
Volta pilinde kullanılan sülfürik asit çözeltisinde, hidrojen (H+) ve sülfat (SO4}-2 iyonları bulunur. İyon, (+) veya (-) yüklü atom veya atom gruplarına denir. Çözeltideki hidrojen iyonları bakır elektrot üzerinde, sülfat iyonları ise çinko elektrot üzerinde toplanırlar.<br />
<br />
Böylece bakırın (+) yükle ve çinkonun (-) yükle yüklenmesine sebep olurlar. Böylece pillerdeki (-) ve (+) kutuplar meydana gelir. Çinko üzerindeki bu (-) yükler, iletken ve ampul üzerinden geçerek (+) yüklü bakır elektrota doğru akarlar. Elektronların bu akışı sırasında ampul yanar.<br />
<br />
Volta pili çok çabuk biter. Kullanışlı olmadığı için en çok kuru piller kullanılır.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">B. AKÜMÜLATÖRLER</span><br />
<br />
Uzun süre elektrik akımı elde etmek için pil yerine akümülatör (akü) denilen cihazlar kullanılır.<br />
<br />
• Akümülatörler doldurulurken elektrik enerjisini yasal enerjiye çevirirler. Buna akümülatörün şarjı denir.<br />
<br />
• Boşalırken ise kimyasal enerjiyi tekrar elektrik enerjisine çevirir. Buna da, akümülatörün deşarjı denir.<br />
<br />
Akümülatörler sülfürik asit içine yerleştirilen kurşun plakalardan oluşur ve boşaldıklarında tekrar doldurulabilirler. Benzer işleve sahip olan piller ise boşaldıktan sonra bir daha doldurulamazlar.<br />
<br />
Boşaldığı zaman doldurulabilen piller de vardır. Ancak bunların yapısı akümülatörlerden farklıdır.<br />
<br />
Akümülatörün kullanımında dikkat edilecek bazı hususlar:<br />
<br />
1. Tamamen boşalıncaya kadar kullanılmamalıdır.<br />
<br />
2. Kısa devre edilmemelidir.<br />
<br />
3. Doldurulma sırasında akım, belli bir değerin üzerine çıkarılmamalıdır.<br />
<br />
4. Kutup başlarının paslanması önlenmelidir.<br />
<br />
5. Temiz tutulmalıdır.<br />
<br />
• Akümülatörlerin en önemli kullanım yerleri; otomobil, uçak, denizaltı, tren, laboratuar ve telefon santralleri gibi yerlerdir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">C. ALTERNATİF AKIM ve DOĞRU AKIM JENERATÖRLERİ</span><br />
<br />
Herhangi bir basit elektrik devresine akım, pil akümülatörden sağlanır. Pil veya akümülatörün verdiği akım tek yönlüdür. Bu tür akıma doğru akım denir. Şekilde de görüldüğü gibi bir mıknatısın kutupları arasında oluşan manyetik alan içindeki iletken (bobin) döndürülecek olursa yönü ve şiddeti değişen bir akım elde edilir. Buna alternatif akım denir. Alternatif akım bir indüksiyon akımıdır. Alternatif akım elde edilen bu cihaza alternatif akım jeneratörü denir.<br />
<br />
Doğru akımın (tek yönlü) elde edildiği jeneratöre doğru akım jeneratörü denir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">H. ELEKTRİK ENERJİSİNİN TAŞINMASI ve KULLANILMASI</span><br />
<br />
Evlerimizde kullandığımız elektrik enerjisinin potansiyel farkı (voltaj) 220 V tur. Bu enerjinin üretildiği santraller ile tüketim merkezleri arasındaki uzaklık oldukça fazladır. Elektrik enerjisinin taşınması sırasında enerji kayıpllarının en aza düşürülebilmesi için voltaj yükseltilir. Transformatörlerle yükseltilen bu voltajın değeri 380000 volt olur. Yüksek voltajdaki elektrik enerjisinin akımı çok küçük olacağı için taşıma hatlarındaki iletkenlerde ısı enerjisi kaybıda en aza indirilmiş olur. Elektrik enerjisi tüketim merkezlerine taşındıktan sonra transformatörlerle kademeli olarak 220 V a düşürülerek evlerimizde kullanılır.<br />
<br />
Günlük Hayatta Kullandığımız Bazı Elektrik Cihazları:<br />
<br />
Ampul : Elektrik enerjisini ışık enerjisine dönüştüren cihaza elektrik ampulü denir.<br />
<br />
Akım geçen flaman ısınarak akkor hale geçerek ışık yayar.<br />
<br />
Isıtıcılar: Elektrik enerjisini ısı enerjisine dönüştüren cihaza denir. Elektrik sobası, su ısıtıcısı ve ütü bu tip cihazlardandır.<br />
<br />
Sigorta : Elektrik tesislerinde, kaza veya yanlış kullanım sonucu aşırı akım çekilmesi halinde, yangın çıkmasını ve can güvenliğinin tehlikeye girmesini önler.<br />
<br />
Zil : Bir elektro mıknatıs ile kontrol edilen tokmak düzenli olarak çana vurdurularak elektrik enerjisi ses (hareket) enerjisine dönüştürülür.<br />
<br />
Eektrik Motoru : Elektrik enerjisini mekanik enerjiye dönüştüren cihazlara denir. Manyetik alan içindeki bobine (rotor) akım verilerek manyetik kuvvetin etkisiyle rotorun ve milin dönmesi sağlanır.<br />
<br />
Mikrofon : Sesi elektrik enerjisine dönüştüren cihaza denir.<br />
<br />
Hoparlör: Elekrik enerjisini sese dönüştüren cihaza denir.<br />
<br />
Transistor : Transistörler akım uygulandığında, içinde meydana gelen elektrik alanı, serbest elektronlara sadece bir yönde hareket sağlar. Transistörler elektrik akımını tek yönde geçiren elemanlar olduğu için alternatif akımı doğru akıma dönüştürmede kullanılabilir.<br />
<br />
Elektrik devrelerinde istenildiği zaman elektik akım şiddetini yükselten transistorlar de kullanılabilir.<br />
<br />
Amplifikatör : Şiddeti zayıf olan elektrik enerjilerini karakterini değiştirmeden yükselten elektronik cihazlara denir. Amplifikatörlerin kendisine verilen akımın şiddetini artırması, sesin elektriksel yöntemlerle yükseltilmesini sağlar.<br />
<br />
Radyo : Bir vericiden gönderilen elektromanyetik dalgalar anten ile alınarak elektrik enerjisi olarak radyoya verilir.<br />
<br />
Radyoda kuvvetlendirilen bu enerji ses enerjisine dönüştürülür.<br />
<br />
Telsizler ve cep telefonları da aynı prensiple çalışırlar.<br />
<br />
Televizyon : Verici antenden yayınlanan ses ve görüntünün özelliğini taşıyan elektromanyetik dalgalar televizyon antenleriyle alınarak kuvvetlendirilip ses ve görüntüye dönüştürülür.<br />
<br />
Telefon : Bir telefon ahizesinde hem hoparlör, hem de mikrofon bulunur. Mikrofon, konuşmalarımızı alarak karşı tarafa iletilmesini sağlar. Hoparlör ise karşı taraftan gelen konuşmaları duymamızı sağlar.<br />
<br />
Etiketler : Elektrik Devrelerinde, Akım,Gerilim,parelel baglam,seri baglama,enerji,güc,elektrik,ohm yasasi,akümülatörler,statik elektrik,atom,simsek,yildirim,direnclerin baglanmasi,manyetizma,miknatis,indüksiyon akimi,transformatörler,ampul,piller,alternatif akim,</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>