<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Tasavvuf Yolcusu - Tarih Bilgileri]]></title>
		<link>https://tasavvufyolcusu.de/</link>
		<description><![CDATA[Tasavvuf Yolcusu - https://tasavvufyolcusu.de]]></description>
		<pubDate>Thu, 10 Sep 2026 01:02:43 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[iNKALAR HAKKINDA BiLGiLER]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=20662</link>
			<pubDate>Mon, 24 Apr 2023 03:59:35 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=20662</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">iNKALAR HAKKINDA BiLGiLER</span></span><br />
<br />
15. yüzyılda İnka halkı, Güney Amerika'nın batı kıyısı boyunca uzanan devasa bir imparatorluk yarattı. Bu imparatorluk 100 yıldan az sürdü ve 16. yüzyılda İspanyollar tarafından fethedildi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İNKALAR KİMDİR?</span></span><br />
<br />
"İnka" kelimesi yerel dilde kral anlamına gelir ve İnka, imparatorluğun en yüce hükümdarının resmi unvanıydı. İspanyollar da bu kelimeyi imparatorluğun sakinleri anlamında kullandılar ve modern tarihçiler de aynı şeyi yapıyor. İnka halkı aslen güney Peru'daki And Dağları'nda yaşayan küçük bir kabileydi. 12. yüzyılda Cuzco vadisine göç ettiler ve burada güçlü bir kale inşa ederek yavaş yavaş aynı adı taşıyan bir kasabaya dönüştüler. İnkalar savaşçı bir halktı ve sık sık komşularıyla savaştı, ancak 15. yüzyılın ortalarına kadar onları fethetmeye başlamadılar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KURULAN BİR İMPARATORLUK</span></span><br />
<br />
1437'de hükümdar Viracocha Inca, Cuzco çevresindeki toprakları fethetmeye başladı. Oğlu Pachacuti Inca Yupanqui, tüm zamanların en büyük fatihlerinden biri olarak kabul edilir. İnka İmparatorluğu'nu, imparatorluğun başkenti haline gelen Cuzco'nun kuzeyine ve güneyine yüzlerce kilometre kadar genişletti. Pachacuti'nin Topa Inca Yupanqui adlı oğlu, torunu Huayna Capac gibi fetihlere devam etti. Capac 1525'te öldüğünde, İnka İmparatorluğu kuzeyden güneye 4.000 kilometreden fazla uzanıyordu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DAĞ ÇİFTÇİLERİ</span></span><br />
<br />
İnkalar şiddetli savaşçılar olmalarının yanı sıra aynı zamanda uzman çiftçilerdi. Bir dizi basamaklı teras inşa ederek dik yamaçlarda mahsul yetiştirdiler. İnkalar, fethettikleri tüm topraklarda kendi çiftçilik yöntemlerini uygulamaya koydular. Başlıca gıda ürünleri mısır, fasulye ve patatesti ve ayrıca kumaş yapmak için pamuk yetiştirdiler. İnkaların çok az çiftlik hayvanı vardı. Lamaları yük taşımak, insan taşımak veya araba çekmek için kullandılar. Alpakalar ince yünleri için ve kobaylar eti için tutuldu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İNCA TOPLULUĞU NE KADAR ORGANİZE OLDU?</span></span><br />
<br />
İnka toplumu çok katı bir şekilde örgütlenmişti. En tepede, yaşamı boyunca bir tanrı olarak tapılan yüce İnka'nın kendisi vardı. Daha sonra, kıdemli subayları ve rahipleri sağlayan kabilenin önde gelen aileleri geldi. Sonra çiftçiler, askerler veya hükümet çalışanları olan kabilenin sıradan üyeleri vardı. En altta, genellikle köle olarak kullanılan, imparatorluğun fethedilen halkları vardı. İnsanlar yüce İnka'nın yanı sıra başka tanrılara da tapıyorlardı. En önemlisi, tüm canlıların yaratıcısı olan Viracocha idi. İnkalar genellikle tanrılara hayvanları ve bazen de insanları kurban ettiler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İMPARATORLUK NASIL YÖNETİLDİ?</span></span><br />
<br />
İnkalar, başkentleri Cuzco'yu imparatorluğun geri kalanına, en uzunu neredeyse imparatorluğun uzunluğu boyunca uzanan iyi inşa edilmiş yollardan oluşan bir ağla bağladılar. İnka yolları dardı çünkü tekerlekli araçları yoktu ama çok ustaca inşa edilmişlerdi. Halat köprüler, yolları derin geçitlerden taşıyordu ve her 20 kilometrede bir dinlenme evleri vardı. Hükümet mesajları, bayrak yarışında çalışan ve mesajları birinden diğerine ileten bir dizi koşucu tarafından taşındı. İnkalar yazı kullanmıyorlardı. Bunun yerine quipus olarak bilinen renkli kordonlar kullandılar. Gizli hükümet kodlarına göre iplere düğümler atıldı. Düğüm kalıpları, bir bölgede toplanan yiyecek miktarı veya gereken fazladan işçi sayısı gibi bilgileri taşıyordu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TAŞ BAŞYAPESLER</span></span><br />
<br />
İnka halkı mükemmel sanatçılardı ve güzelce dekore edilmiş çömlek kapları ve küçük heykeller yaptılar. Ayrıca yüce İnka ve önde gelen aileler için büyük miktarlarda altın takılar yaptılar. Ancak en çok inşaat becerileriyle ünlüdürler. İnka binaları genellikle taş bloklardan yapılmıştır. 1 tondan daha ağır olabilecek her bir taş, çimento veya harç kullanılmadan bir sonraki bloğa tam olarak oturacak şekilde dikkatlice şekillendirildi. İnkalar, yamaç terasları için binlerce taş duvar inşa etmek için aynı tekniği kullandılar. O zamandan beri birçok İnka binası yıkıldı, ancak bazıları kaldı. En muhteşem olanı, bir dağ zirvesine inşa edilmiş Machu Picchu'nun kalesidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İNKALARA NE OLDU?</span></span><br />
<br />
Huayna Capac'ın 1525'te ölümünden sonra İnka imparatorluğu, iki oğlu Atahualpa ve Huáscar arasındaki iç savaşla parçalandı. 1532'de Atahualpa nihayet kardeşini yendi ve esir aldı, ancak imparatorluk çok zayıflamıştı. O yıl İspanyol maceracı Francisco Pizarro, yaklaşık 180 kişilik bir kuvvetle Peru kıyılarına çıktı. Pizarro, İspanya adına İnka İmparatorluğu'nu fethetmek için Avrupa'dan gönderilmişti. İnka savaşçıları düzensizdi ve iyi silahlanmış İspanyollara karşı koyamadılar. Pizarro doğruca Cuzco'ya yürüdü ve Atahualpa'yı esir aldı. Yakalanan kralı büyük miktarda altın karşılığında serbest bırakacağına söz verdi. Ancak bu, İnkaların tüm altınlarını tek bir yere teslim etmelerini sağlamak için bir numaraydı. 1533'te Pizarro, Atahualpa'yı boğdurdu ve İspanyollar hızla eski İnka İmparatorluğu'nun çoğunu ele geçirdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak : Encarta Ansiklopedisi</span></span><br />
<br />
[attachment=95045]<br />
[attachment=95041][attachment=95042]<br />
[attachment=95043][attachment=95044]</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">iNKALAR HAKKINDA BiLGiLER</span></span><br />
<br />
15. yüzyılda İnka halkı, Güney Amerika'nın batı kıyısı boyunca uzanan devasa bir imparatorluk yarattı. Bu imparatorluk 100 yıldan az sürdü ve 16. yüzyılda İspanyollar tarafından fethedildi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İNKALAR KİMDİR?</span></span><br />
<br />
"İnka" kelimesi yerel dilde kral anlamına gelir ve İnka, imparatorluğun en yüce hükümdarının resmi unvanıydı. İspanyollar da bu kelimeyi imparatorluğun sakinleri anlamında kullandılar ve modern tarihçiler de aynı şeyi yapıyor. İnka halkı aslen güney Peru'daki And Dağları'nda yaşayan küçük bir kabileydi. 12. yüzyılda Cuzco vadisine göç ettiler ve burada güçlü bir kale inşa ederek yavaş yavaş aynı adı taşıyan bir kasabaya dönüştüler. İnkalar savaşçı bir halktı ve sık sık komşularıyla savaştı, ancak 15. yüzyılın ortalarına kadar onları fethetmeye başlamadılar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KURULAN BİR İMPARATORLUK</span></span><br />
<br />
1437'de hükümdar Viracocha Inca, Cuzco çevresindeki toprakları fethetmeye başladı. Oğlu Pachacuti Inca Yupanqui, tüm zamanların en büyük fatihlerinden biri olarak kabul edilir. İnka İmparatorluğu'nu, imparatorluğun başkenti haline gelen Cuzco'nun kuzeyine ve güneyine yüzlerce kilometre kadar genişletti. Pachacuti'nin Topa Inca Yupanqui adlı oğlu, torunu Huayna Capac gibi fetihlere devam etti. Capac 1525'te öldüğünde, İnka İmparatorluğu kuzeyden güneye 4.000 kilometreden fazla uzanıyordu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DAĞ ÇİFTÇİLERİ</span></span><br />
<br />
İnkalar şiddetli savaşçılar olmalarının yanı sıra aynı zamanda uzman çiftçilerdi. Bir dizi basamaklı teras inşa ederek dik yamaçlarda mahsul yetiştirdiler. İnkalar, fethettikleri tüm topraklarda kendi çiftçilik yöntemlerini uygulamaya koydular. Başlıca gıda ürünleri mısır, fasulye ve patatesti ve ayrıca kumaş yapmak için pamuk yetiştirdiler. İnkaların çok az çiftlik hayvanı vardı. Lamaları yük taşımak, insan taşımak veya araba çekmek için kullandılar. Alpakalar ince yünleri için ve kobaylar eti için tutuldu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İNCA TOPLULUĞU NE KADAR ORGANİZE OLDU?</span></span><br />
<br />
İnka toplumu çok katı bir şekilde örgütlenmişti. En tepede, yaşamı boyunca bir tanrı olarak tapılan yüce İnka'nın kendisi vardı. Daha sonra, kıdemli subayları ve rahipleri sağlayan kabilenin önde gelen aileleri geldi. Sonra çiftçiler, askerler veya hükümet çalışanları olan kabilenin sıradan üyeleri vardı. En altta, genellikle köle olarak kullanılan, imparatorluğun fethedilen halkları vardı. İnsanlar yüce İnka'nın yanı sıra başka tanrılara da tapıyorlardı. En önemlisi, tüm canlıların yaratıcısı olan Viracocha idi. İnkalar genellikle tanrılara hayvanları ve bazen de insanları kurban ettiler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İMPARATORLUK NASIL YÖNETİLDİ?</span></span><br />
<br />
İnkalar, başkentleri Cuzco'yu imparatorluğun geri kalanına, en uzunu neredeyse imparatorluğun uzunluğu boyunca uzanan iyi inşa edilmiş yollardan oluşan bir ağla bağladılar. İnka yolları dardı çünkü tekerlekli araçları yoktu ama çok ustaca inşa edilmişlerdi. Halat köprüler, yolları derin geçitlerden taşıyordu ve her 20 kilometrede bir dinlenme evleri vardı. Hükümet mesajları, bayrak yarışında çalışan ve mesajları birinden diğerine ileten bir dizi koşucu tarafından taşındı. İnkalar yazı kullanmıyorlardı. Bunun yerine quipus olarak bilinen renkli kordonlar kullandılar. Gizli hükümet kodlarına göre iplere düğümler atıldı. Düğüm kalıpları, bir bölgede toplanan yiyecek miktarı veya gereken fazladan işçi sayısı gibi bilgileri taşıyordu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TAŞ BAŞYAPESLER</span></span><br />
<br />
İnka halkı mükemmel sanatçılardı ve güzelce dekore edilmiş çömlek kapları ve küçük heykeller yaptılar. Ayrıca yüce İnka ve önde gelen aileler için büyük miktarlarda altın takılar yaptılar. Ancak en çok inşaat becerileriyle ünlüdürler. İnka binaları genellikle taş bloklardan yapılmıştır. 1 tondan daha ağır olabilecek her bir taş, çimento veya harç kullanılmadan bir sonraki bloğa tam olarak oturacak şekilde dikkatlice şekillendirildi. İnkalar, yamaç terasları için binlerce taş duvar inşa etmek için aynı tekniği kullandılar. O zamandan beri birçok İnka binası yıkıldı, ancak bazıları kaldı. En muhteşem olanı, bir dağ zirvesine inşa edilmiş Machu Picchu'nun kalesidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İNKALARA NE OLDU?</span></span><br />
<br />
Huayna Capac'ın 1525'te ölümünden sonra İnka imparatorluğu, iki oğlu Atahualpa ve Huáscar arasındaki iç savaşla parçalandı. 1532'de Atahualpa nihayet kardeşini yendi ve esir aldı, ancak imparatorluk çok zayıflamıştı. O yıl İspanyol maceracı Francisco Pizarro, yaklaşık 180 kişilik bir kuvvetle Peru kıyılarına çıktı. Pizarro, İspanya adına İnka İmparatorluğu'nu fethetmek için Avrupa'dan gönderilmişti. İnka savaşçıları düzensizdi ve iyi silahlanmış İspanyollara karşı koyamadılar. Pizarro doğruca Cuzco'ya yürüdü ve Atahualpa'yı esir aldı. Yakalanan kralı büyük miktarda altın karşılığında serbest bırakacağına söz verdi. Ancak bu, İnkaların tüm altınlarını tek bir yere teslim etmelerini sağlamak için bir numaraydı. 1533'te Pizarro, Atahualpa'yı boğdurdu ve İspanyollar hızla eski İnka İmparatorluğu'nun çoğunu ele geçirdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak : Encarta Ansiklopedisi</span></span><br />
<br />
[attachment=95045]<br />
[attachment=95041][attachment=95042]<br />
[attachment=95043][attachment=95044]</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hammurabi Kimdir Hammurabi Kanunları Nedir?]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=17187</link>
			<pubDate>Wed, 10 Aug 2022 02:48:11 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=17187</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">[attachment=69516]<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hammurabi Kimdir Hammurabi Kanunları Nedir?</span></span><br />
<br />
Hammurabi[a] (y. MÖ 1810 – y. MÖ 1750), Amori kökenli Birinci Babil Hanedanlığı'nın altıncı kralıdır.[2] Orta kronolojiye göre y. MÖ 1792'den y. MÖ 1750'ye kadar hüküm sürmüştür. Hammurabi'den önce, sağlığı bozulduğu için tahttan feragat eden babası Sin-Muballit hükümdarlık yapmıştır. Hammurabi, hükümdarlığı sırasında Elam bölgesiyle Larsa, Eşnunna ve Mari şehir devletlerini fethetmiştir. Asur Kralı I. İşme-Dagan'ı devirip İşme-Dagan'ın oğlu Mut-Aşkur'u haraç ödemeye zorlayarak neredeyse Mezopotamya'nın tamamını Babil egemenliği altına almıştır.[3]<br />
<br />
Hammurabi daha çok, yayımladığı Hammurabi Kanunları ile bilinir ve bu kanunları, Babil'in adalet tanrısı Şamaş'tan aldığını iddia etmiştir. Suçun mağdurunu tazmin etmeye odaklanan Ur-Nammu Kanunları gibi daha önceki Sümer yasalarının aksine Hammurabi Kanunları, failin fiziksel cezasına daha fazla vurgu yapan ilk kanunlardan biridir. Her bir suç için belirli cezalar öngörmüştür ve masumiyet karinesini tesis eden ilk kanunlar arasındadır. Modern standartlara göre cezaları son derece sert olsa da haksızlığa uğrayan bir kişinin cezalandırmada ne yapılmasına izin vermesine ilişkin kısıtlamalar koymayı amaçlamıştır. Hammurabi Kanunları ile Tevrat'taki Musa Kanunları çok sayıda benzerlikler içerir.<br />
<br />
Hammurabi, yaşadığı dönemde birçok kişi tarafından bir tanrı olarak anılmış ve ölümünden sonra ise uygarlığı yayan ve tüm halkları, Babillilerin ulusal tanrısı Marduk'a saygı göstermeye zorlayan büyük bir fatih olarak görülmüştür. Sonradan askeri başarılarının önemi azaltılmış ve ideal kanun koyucu rolü, mirasının birincil yönü olmuştur. Daha sonraki Mezopotamyalılar için Hammurabi'nin hükümdarlığı, uzak geçmişte meydana gelen tüm olayların referans çerçevesi haline gelmiştir. Kurduğu imparatorluk çöktükten sonra bile, örnek bir yönetici olarak hala saygı görmüş ve Yakın Doğu'daki birçok kral Hammurabi'nin kendi atası olduğunu iddia etmiştir. Hammurabi, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında arkeologlar tarafından yeniden keşfedilmiştir ve o zamandan beri hukuk tarihinde önemli bir figür olarak görülmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Saltanatı ve fetihleri</span></span><br />
<br />
Hammurabi, Babil şehir devleti Amori Birinci Hanedanı'nın kralıydı ve gücünü babası Sin-Muballit'ten miras almıştır.[4] Babil, Orta ve Güney Mezopotamya ovalarını çevreleyen ve bereketli tarım arazilerinin kontrolü için birbirleriyle savaşan, büyük ölçüde Amoriler tarafından yönetilen şehir devletlerinden biriydi.[5] Mezopotamya'da birçok kültür bir arada bulunmasına rağmen Babil kültürü, Hammurabi yönetimindeki Orta Doğu'daki okuryazar sınıflar arasında bir dereceye kadar öne çıkmıştır.[6] Hammurabi'den önce gelen krallar, MÖ 1894'te nispeten küçük bir şehir devleti kurmuşlardı ve bu, şehrin dışındaki küçük bölgeleri kontrol ediyordu. Babil, kuruluşundan yaklaşık bir asır sonra Elam, Asur, İsin, Eşnunna ve Larsa gibi daha eski, daha büyük ve daha güçlü krallıkların gölgesinde kalmıştır. Ancak babası Sin-Muballit, Babil hegemonyası altında merkezi Güney Mezopotamya'nın küçük bir bölgesinde yönetimini sağlamlaştırmaya başlamış ve hükümdarlığı sırasında Borsippa, Kiş ve Sippar'ın küçük şehir devletlerini fethetmiştir.[6]<br />
<br />
Böylelikle Hammurabi, karmaşık bir jeopolitik durumun ortasında küçük bir krallığın kralı olarak tahta çıkmıştır. Güçlü Eshnunna Krallığı, Dicle Nehri'nin üst kısmını kontrol ederken Larsa nehir deltasını kontrol ediyordu. Mezopotamya'nın doğusunda, düzenli olarak saldırı yapan ve Güney Mezopotamya'nın küçük devletlerinden haraç alan güçlü Elam Krallığı vardı. Küçük Asya'daki asırlık Asur kolonilerini miras almış olan Asur kralı I. Şamşi-Ahad, Kuzey Mezopotamya'daki topraklarını Levant ve Orta Mezopotamya'ya kadar genişletmiş[7] ancak zamansız ölümü, imparatorluğunun bir şekilde parçalanmasına sebep olmuştur.[8]<br />
<br />
Hammurabi'nin saltanatının ilk birkaç yılı oldukça huzurlu geçmiştir. Hammurabi, gücünü şehir surlarını savunma amacıyla yükseltmek ve tapınakları genişletmek de dahil olmak üzere bir dizi bayındırlık işi yapmak için kullanmıştır.[9] Yaklaşık MÖ 1801'de, Zagros Dağları boyunca önemli ticaret yollarının üzerinde bulunan güçlü Elam Krallığı, Mezopotamya ovasını işgal etmiştir.[10] Elam , ova devletler arasındaki müttefikleriyle Eşnunna Krallığı'na saldırmış ve krallıkla bir dizi şehri yok etmiş ve ilk kez ovanın bazı kısımlarına egemenliğini dayatmıştır.[11] <br />
<br />
Elam konumunu pekiştirmek için Hammurabi'nin Babil Krallığı ile Larsa Krallığı arasında bir savaş başlatmaya çalışmıştır.[13] Hammurabi ile Larsa kralı, bu oyunu keşfettiklerinde bir ittifak kurmuş ve Larsa'nın askeri girişime büyük bir katkısı olmasa da Elamlıları yenmeyi başarmışlardır.[13] Larsa'nın yardımına gelememesinden öfkelenen Hammurabi, güneydeki bu güce düşman olmasıyla y. MÖ 1763 yılına kadar Aşağı Mezopotamya ovasının tamamının kontrolünü ele geçirmiştir.[14] Güneydeki savaş sırasında Hammurabi'ye kuzeydeki Yamhad ve Mari gibi müttefikleri tarafından yardım edildiğinden kuzeydeki askerlerin yokluğu karışıklığa yol açmıştır.[14] Genişlemesine devam eden Hammurabi, karışıklığı bastırarak yönünü kuzeye çevirmiş ve kısa süre sonra Eşnunna'yı yok etmiştir.[15] Daha sonra Babil orduları, Babil'in eski müttefiki Mari de dahil olmak üzere kalan kuzey eyaletlerini fethetmiş ancak Mari'nin fethinin herhangi bir gerçek çatışma olmaksızın teslim olma şeklinde gerçekleşme ihtimalim de mevcuttur.[16][17][18]<br />
<br />
Hammurabi, Mezopotamya'nın kontrolü için Asurlu I. İşme-Dagan ile uzun süreli bir savaşa girmiş ve her iki kral da üstünlük elde etmek için küçük devletlerle ittifaklar kurmuştur. Sonunda Hammurabi galip gelmiş ve İşme-Dagan'ı ölümünden hemen önce devirmiştir. Asur'un yeni kralı Mut-Aşkur, Hammurabi'ye haraç ödemek zorunda kalmıştır.<br />
<br />
Hammurabi sadece birkaç yıl içinde tüm Mezopotamya'yı kendi yönetimi altında birleştirmeyi başarmıştır.[18] Asur Krallığı yıkılmamış ancak hükümdarlığı sırasında haraç ödemek zorunda kalmış ve bölgedeki büyük şehir devletlerinden sadece Levant'ın batısındaki Halep ile Qatna bağımsızlıklarını korumuştur.[18] Bununla birlikte Diyarbekir'in kuzeyinde Hammurabi'nin bir steli bulunmuş ve burada "Amorilerin Kralı" unvanını almıştır.[19]<br />
<br />
55 tanesi Hammurabi'ye ait mektup olmak üzere Hammurabi ve haleflerinin saltanatlarına tarihlenen çok sayıda sözleşme tableti bulunmuştur.[20] Bu mektuplar, sellerle uğraşmaktan ve kusurlu bir takvimde değişiklik yapılmasını zorunlu kılmaktan Babil'in devasa hayvan sürülerinin bakımını yapmaya kadar, bir imparatorluğu yönetmeye dair günlük tecrübelere dair bir bakış sunmaktadır.[21] Hammurabi ölünce imparatorluğun idaresi y. MÖ 1750'de oğlu Samsu-iluna'ya geçmiş ve oğlunun yönetimi altında Babil İmparatorluğu hızla çözülmeye başlamıştır.[22]<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hammurabi Kanunları Nedir</span></span><br />
<br />
Hammurabi Kanunları, günümüze ulaşan en eski kanunlar değildir.[23] Ur-Nammu Kanunları, Eşnunna Kanunları ile Lipit-İştar Kanunları daha önceden yazılmıştır.[23] Bununla birlikte, Hammurabi Kanunları bu eski kanun kurallarından belirgin farklılıklar gösterir ve sonuç olarak daha etkili olduğunu kanıtlamıştır.[23].[23][24][25]<br />
<br />
Hammurabi Kanunları, bir stel üzerine yazılmış ve çok az kişinin okuryazar olduğu düşünülse de herkesin görebilmesi için halka açık bir yere yerleştirilmiştir. Stel daha sonra Elamlar tarafından ganimet olarak ele geçirilmiş ve başkentleri Susa'ya götürülmüş, 1901'de İran'da yeniden keşfedilmiş ve günümüzde Paris'teki Louvre Müzesi'nde sergilenmektedir. Yazmanlar tarafından 12 tablete yazılmış olan Hammurabi Kanunları, 282 yasa içerir. Daha önceki yasaların aksine Babil'in günlük dili olan Akadca yazılmasıyla şehirdeki herhangi bir okur yazar kişi tarafından okunabilirdi.[24] Daha önceki Sümer hukuk kuralları, suçun mağdurunu tazmin etmeye odaklanmışken Hammurabi Kanunları, bunun yerine faili fiziksel olarak cezalandırmaya odaklanmıştır.,[25] Hammurabi Kanunları, haksızlığa uğrayan bir kişinin cezalandırmada ne yapılmasına izin vermesine ilişkin kısıtlamalar koyan ilk yazılı hukuk krallarından biridir.[25]<br />
<br />
Kuralların yapısı çok özeldir ve her bir suç belirli bir ceza alır. Modern standartlara göre cezalar çok sert olma eğilimindedir ve birçok suç; ölüm, şekil bozukluğu veya "göze göz, dişe diş" (Lex Talionis "Kısas Yasası") âdetiyle sonuçlanmıştır.[25][26] Kanun aynı zamanda masumiyet karinesi fikrinin en eski örneklerinden biridir ve ayrıca sanık ile davacının kanıt sunma fırsatına sahip olduğunu da belirtir.[27] Ancak, öngörülen cezayı değiştirecek hafifletici koşullara ilişkin bir hüküm yoktur.<br />
<br />
Stelin tepesindeki bir oymada Hammurabi'nin yasaları Babil'in adalet tanrısı Şamaş'tan aldığını tasvir eder[28] ve ön sözde Hammurabi'nin, yasaları halka ulaştırmak için Şamaş tarafından seçildiği belirtilir..[29] Bu anlatı ile Çıkış Kitabı'nda Yehova tarafından Sina Dağı'nın tepesinde Musa'ya verilen Ahit Kitabı arasında paralellikler ile iki kanunname arasındaki benzerlikler, ikisinin de Semitik bir arka planda ortak bir soydan geldiği fikrini oluşturur..[30][31][32][33] Bununla birlikte, önceki kanun kodlarının parçaları bulunmuş ve buna göre Musa'ya ait kanunlarının doğrudan Hammurabi Kanunları'ndan esinlenmesi olası değildir.[30][31][32][33]<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Bazı akademisyenler buna itiraz etmiştir: David P. Wright, Yahudi Ahit Kanunu'nun "doğrudan, öncelikle ve tamamen" Hammurabi Kanunları'na dayandığını savunur.[34] 2010 yılında, İbrani Üniversitesi'nden bir arkeolog ekibi, İsrail'deki Hazor'da MÖ 18 veya 17. yüzyıla tarihlenen, açıkça Hammurabi Kanunları'ndan türetilen yasaları içeren bir çivi yazısı tablet keşfetmiştir.[35] <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">[b]Mirası</span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ölümünden sonra anılması</span></span><br />
<br />
Hammurabi'ye MÖ 2. binyılın diğer tüm krallarından daha çok saygı gösterilmiş[39] ve yaşadığı dönemde bir tanrı olarak ilan edilmenin eşsiz onuruna sahip olmuştur.[40] "Hammurabi, benim tanrımdır" anlamına gelen "Hammurabi-ili" kişi adı, hükümdarlığı sırasında ve sonrasında yaygınlaşmıştır. Ölümünden kısa bir süre sonra yazılan yazılarda Hammurabi, esas olarak üç başarı için anılır: savaşta zafer kazanmak, barış getirmek ve adalet getirmek.[40] Hammurabi'nin fetihleri, medeniyeti tüm uluslara yaymak için kutsal bir misyonun parçası olarak görülmeye başlanmıştır.[41] Ur'da bulunan bir stel, kötülüğü boyun eğmeye ve tüm insanları Marduk'a ibadet etmeye zorlayan güçlü bir hükümdar olarak onu kendi sesiyle yüceltir.[42] Stelde şunlar yazar: "Dağları uzak ve dilleri belirsiz olan Elam, Guti, Subartu ve Tukriş halkını [Marduk'un] eline yerleştirdim. Ben kendim onların şaşkın zihinlerini düzeltmeye devam ettim." Hammurabi'nin kendi sesiyle de yazılan daha sonraki bir ilahi, onu Marduk için güçlü, doğaüstü bir güç olarak yüceltir:[41]<br />
<br />
    Ben kötüleri yakalayan, halkı hemfikir yapan kralım,<br />
    Ben öğütlerini kargaşaya atan krallar arasında büyük ejderhayım,<br />
    Ben düşmanın üzerine gerilen ağım,<br />
    Ben korkunç gözlerini kaldıran itaatsizlere ölüm cezası veren korku vericiyim,<br />
    Ben kötü niyetleri örten büyük ağım,<br />
    Ben ağları ve asaları kıran genç aslanım,<br />
    Ben beni inciteni yakalayan savaş ağıyım.[42]<br />
<br />
Hammurabi'nin askeri başarılarını övdükten sonra ilahi, son olarak şunu açıklar: "Ben adaletin kralı Hammurabi'yim."[40] Daha sonraki anma törenlerinde, Hammurabi'nin büyük bir kanun koyucu olarak rolü diğer tüm başarılarından daha çok vurgulanmaya başlanmış ve askeri başarıları önemsiz hale gelmiştir. Hammurabi'nin hükümdarlığı, uzak geçmişte yaşanan tüm olayların referans noktası olmuştur. Hammurabi'nin dördüncü halefi olan Ammizaduga döneminde yazıldığı düşünülen ve Tanrıça İştar'a yönelik bir ilahide şöyle denir: "Bu şarkıyı ilk kahramanlık şarkısı olarak duyan kral Hammurabi'dir. Bu şarkı senin için onun hükümdarlığında bestelendi. Ona sonsuz hayat verilsin!"[39] Ölümünden sonraki yüzyıllar boyunca, Hammurabi'nin yasaları yazı alıştırmalarının bir parçası olarak yazmanlar tarafından kopyalanmaya devam edilmiş ve hatta kısmen Sümerceye çevrilmiştir.[43]<br />
Siyasi mirası<br />
I. Şutruk-Nahunte tarafından ele geçirilen Hammurabi'nin stelinin bir kopyası. Stel sadece kısmen silinmiş ve asla yeniden yazılmamıştır.[44]<br />
<br />
Hammurabi döneminde Babil, Güney Mezopotamya'daki "en kutsal şehir" konumunu selefi Nippur'dan ele geçirmiştir.[45] Hammurabi'nin halefi Samsu-iluna'nın yönetimi altında, kısa ömürlü Babil İmparatorluğu çökmeye başlamıştır. Kuzey Mezopotamya'da hem Amorier hem de Babilliler, Akadca konuşan yerli bir hükümdar olan Puzur-Sin tarafından Asur'dan sürülmüştür. Yaklaşık aynı zamanlarda, yerli Akadca konuşanlar Mezopotamya'nın en güneyinde Amori Babil yönetimini terk ederek aşağı yukarı eski Sümer bölgesinde Sealand Hanedanlığı'nı yarattılar. Yaklaşık aynı zamanlarda yerli Akadca konuşanlar, Mezopotamya'nın en güneyindeki Amori Babil yönetimine son vererek aşağı yukarı eski Sümer bölgesinde Sealand Hanedanlığı'nı yaratmıştır. Hammurabi'nin başarısız halefleri, Adasi ve Bel-ibni gibi Asur krallarının yanı sıra güneyde Sealand Hanedanlığı, doğuda Elam ve kuzeydoğudan Kassitlerin elinde daha fazla yenilgi ve toprak kaybıyla karşılamıştır. Böylelikle Babil, bir zamanlar kurulurken sahip olduğu ufak ve küçük devlet durumuna geri dönmüş oldu.[46]<br />
<br />
Hammurabi'nin Amorite Hanedanlığı için son darbe, MÖ 1595'te gerçekleşmiştir.[47] Babil, güçlü Hitit İmparatorluğu tarafından yağmalanıp fethedilmesiyle Mezopotamya'daki tüm Amori siyasi varlığına son verilmiştir.[47] Ancak Hint-Avrupa dili konuşan Hititler, Babil'i Zagros Dağları'nda yaşayan ve izole bir dil konuşan Kassit müttefiklerine devrederek buradan ayrılmıştır. Bu Kassit Hanedanı, Babil'i 400 yıldan uzun bir süredir yönetmiş ve Hammurabi'nin yasaları da dahil olmak üzere Babil kültürünün birçok yönünü benimsemiştir.[47] Amori Hanedanı'nın düşüşünden sonra bile Hammurabi hâlâ hatırlanmış ve saygı görmüştür.[43] Elam kralı I. Şutruk-Nahunte, MÖ 1158'de Babil'e baskın düzenlediğinde ve birçok taş anıtını alıp götürdüğünde bu anıtların üzerindeki yazıtların çoğunu sildirmiş ve üzerine yeni yazıtlar kazımıştır.[43] Hammurabi Kanunları'nı içeren stelde ise sadece dört veya beş sütun silinmiş ve hiçbir yeni yazı eklenmemiştir.[44] Hammurabi'nin ölümünden bin yıldan fazla bir süre sonra, Babil'in hemen kuzeybatısındaki Fırat Nehri kıyısındaki Suhu kralları, Hammurabi'nin kendi ataları olduğunu iddia etmiştir.[48]<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Modern yeniden keşifi</span></span><br />
<br />
On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, Hammurabi Kanunları, Kutsal Kitap ile antik Babil metinleri arasındaki ilişki üzerine Almanya'da hararetli Babel und Bibel ("Babil ve Kutsal Kitap") tartışmalarında önemli bir fikir çatışması merkezi haline gelmiştir.[49] Ocak 1902'de Alman Asurolog Friedrich Delitzsch, Sing-Akademie zu Berlin'de Kaiser ve eşinin önünde bir konferans vermiş ve burada Eski Ahit'teki Musa Kanunları'nın Hammurabi Kanunları'ndan doğrudan kopyalandığını savunmuştur.[50] Delitzsch'in konferansı o kadar tartışmalıydı ki Eylül 1903'e kadar gazete ve dergilerden bu konferansa yanıt olarak yazılan 1.350 kısa makale, 300'den fazla uzun makale ve yirmi sekiz broşür toplamayı başarmıştır. Bu makalelerin birkaçı haricinde çoğunlukla Delitzsch eleştirilmiştir. Kaiser, Delitzsch'ten ve onun radikal görüşlerinden uzak durmuş ve 1904 sonbaharında Delitzsch üçüncü konferansını Berlin yerine Köln ve Frankfurt'ta vermek zorunda kalmıştır.[49] Musa Kanunları ile Hammurabi Kanunları arasındaki varsayılan ilişki, daha sonra Delitzsch'in 1920-21 tarihli Die große Täuschung (çev. 'Büyük Aldatma') adlı kitabında İbrani Kutsal Kitabı'nın Babil etkisiyle onarılamaz bir şekilde bozulduğu ve Hristiyanların en sonunda ancak beşeri Eski Ahit'i tamamen ortadan kaldırarak gerçeğe -Yeni Ahit'in Aryan mesajına- inanabileceği argümanının önemli bir parçası haline gelmiştir.[50] Yirminci yüzyılın başlarında, birçok bilim insanı Hammurabi'nin Yaratılış Kitabı 14:1'deki Şinar kralı Amrafel olduğuna inanmıştır.[51][52] Bu görüş günümüzde büyük ölçüde reddedilmiş[53][54] ve Amrafel'in varlığı Kutsal Kitap dışındaki hiçbir yazıda tasdik edilmemiştir.[54]<br />
<br />
Hammurabi'nin kanun koyucu ününden dolayı tasviri birçok Birleşik Devletler hükûmet binasında yer almaktadır. Hammurabi, Amerikan Kongre Binası'ndaki ABD Temsilciler Meclisi odasındaki mermer kabartmalarda tasvir edilen 23 kanun koyucudan biridir.[55] ABD Yüksek Mahkeme binasının güney duvarında, Hammurabi de dahil olmak üzere "tarihin büyük hukukçuları"nı tasvir eden Adolph Weinman'a ait bir friz mevcuttur..[56][57] Saddam Hüseyin zamanında Irak Ordusu'nun 1. Hammurabi Zırhlı Tümeni, modern Irak ile Arap öncesi Mezopotamya kültürleri arasındaki bağlantıyı vurgulama çabasının bir parçası olarak eski kralın adını almıştır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dipnotlar</span></span><br />
<br />
<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Hammurabi" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://tr.wikipedia.org/wiki/Hammurabi</a><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Wikipedia</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">[attachment=69516]<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hammurabi Kimdir Hammurabi Kanunları Nedir?</span></span><br />
<br />
Hammurabi[a] (y. MÖ 1810 – y. MÖ 1750), Amori kökenli Birinci Babil Hanedanlığı'nın altıncı kralıdır.[2] Orta kronolojiye göre y. MÖ 1792'den y. MÖ 1750'ye kadar hüküm sürmüştür. Hammurabi'den önce, sağlığı bozulduğu için tahttan feragat eden babası Sin-Muballit hükümdarlık yapmıştır. Hammurabi, hükümdarlığı sırasında Elam bölgesiyle Larsa, Eşnunna ve Mari şehir devletlerini fethetmiştir. Asur Kralı I. İşme-Dagan'ı devirip İşme-Dagan'ın oğlu Mut-Aşkur'u haraç ödemeye zorlayarak neredeyse Mezopotamya'nın tamamını Babil egemenliği altına almıştır.[3]<br />
<br />
Hammurabi daha çok, yayımladığı Hammurabi Kanunları ile bilinir ve bu kanunları, Babil'in adalet tanrısı Şamaş'tan aldığını iddia etmiştir. Suçun mağdurunu tazmin etmeye odaklanan Ur-Nammu Kanunları gibi daha önceki Sümer yasalarının aksine Hammurabi Kanunları, failin fiziksel cezasına daha fazla vurgu yapan ilk kanunlardan biridir. Her bir suç için belirli cezalar öngörmüştür ve masumiyet karinesini tesis eden ilk kanunlar arasındadır. Modern standartlara göre cezaları son derece sert olsa da haksızlığa uğrayan bir kişinin cezalandırmada ne yapılmasına izin vermesine ilişkin kısıtlamalar koymayı amaçlamıştır. Hammurabi Kanunları ile Tevrat'taki Musa Kanunları çok sayıda benzerlikler içerir.<br />
<br />
Hammurabi, yaşadığı dönemde birçok kişi tarafından bir tanrı olarak anılmış ve ölümünden sonra ise uygarlığı yayan ve tüm halkları, Babillilerin ulusal tanrısı Marduk'a saygı göstermeye zorlayan büyük bir fatih olarak görülmüştür. Sonradan askeri başarılarının önemi azaltılmış ve ideal kanun koyucu rolü, mirasının birincil yönü olmuştur. Daha sonraki Mezopotamyalılar için Hammurabi'nin hükümdarlığı, uzak geçmişte meydana gelen tüm olayların referans çerçevesi haline gelmiştir. Kurduğu imparatorluk çöktükten sonra bile, örnek bir yönetici olarak hala saygı görmüş ve Yakın Doğu'daki birçok kral Hammurabi'nin kendi atası olduğunu iddia etmiştir. Hammurabi, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında arkeologlar tarafından yeniden keşfedilmiştir ve o zamandan beri hukuk tarihinde önemli bir figür olarak görülmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Saltanatı ve fetihleri</span></span><br />
<br />
Hammurabi, Babil şehir devleti Amori Birinci Hanedanı'nın kralıydı ve gücünü babası Sin-Muballit'ten miras almıştır.[4] Babil, Orta ve Güney Mezopotamya ovalarını çevreleyen ve bereketli tarım arazilerinin kontrolü için birbirleriyle savaşan, büyük ölçüde Amoriler tarafından yönetilen şehir devletlerinden biriydi.[5] Mezopotamya'da birçok kültür bir arada bulunmasına rağmen Babil kültürü, Hammurabi yönetimindeki Orta Doğu'daki okuryazar sınıflar arasında bir dereceye kadar öne çıkmıştır.[6] Hammurabi'den önce gelen krallar, MÖ 1894'te nispeten küçük bir şehir devleti kurmuşlardı ve bu, şehrin dışındaki küçük bölgeleri kontrol ediyordu. Babil, kuruluşundan yaklaşık bir asır sonra Elam, Asur, İsin, Eşnunna ve Larsa gibi daha eski, daha büyük ve daha güçlü krallıkların gölgesinde kalmıştır. Ancak babası Sin-Muballit, Babil hegemonyası altında merkezi Güney Mezopotamya'nın küçük bir bölgesinde yönetimini sağlamlaştırmaya başlamış ve hükümdarlığı sırasında Borsippa, Kiş ve Sippar'ın küçük şehir devletlerini fethetmiştir.[6]<br />
<br />
Böylelikle Hammurabi, karmaşık bir jeopolitik durumun ortasında küçük bir krallığın kralı olarak tahta çıkmıştır. Güçlü Eshnunna Krallığı, Dicle Nehri'nin üst kısmını kontrol ederken Larsa nehir deltasını kontrol ediyordu. Mezopotamya'nın doğusunda, düzenli olarak saldırı yapan ve Güney Mezopotamya'nın küçük devletlerinden haraç alan güçlü Elam Krallığı vardı. Küçük Asya'daki asırlık Asur kolonilerini miras almış olan Asur kralı I. Şamşi-Ahad, Kuzey Mezopotamya'daki topraklarını Levant ve Orta Mezopotamya'ya kadar genişletmiş[7] ancak zamansız ölümü, imparatorluğunun bir şekilde parçalanmasına sebep olmuştur.[8]<br />
<br />
Hammurabi'nin saltanatının ilk birkaç yılı oldukça huzurlu geçmiştir. Hammurabi, gücünü şehir surlarını savunma amacıyla yükseltmek ve tapınakları genişletmek de dahil olmak üzere bir dizi bayındırlık işi yapmak için kullanmıştır.[9] Yaklaşık MÖ 1801'de, Zagros Dağları boyunca önemli ticaret yollarının üzerinde bulunan güçlü Elam Krallığı, Mezopotamya ovasını işgal etmiştir.[10] Elam , ova devletler arasındaki müttefikleriyle Eşnunna Krallığı'na saldırmış ve krallıkla bir dizi şehri yok etmiş ve ilk kez ovanın bazı kısımlarına egemenliğini dayatmıştır.[11] <br />
<br />
Elam konumunu pekiştirmek için Hammurabi'nin Babil Krallığı ile Larsa Krallığı arasında bir savaş başlatmaya çalışmıştır.[13] Hammurabi ile Larsa kralı, bu oyunu keşfettiklerinde bir ittifak kurmuş ve Larsa'nın askeri girişime büyük bir katkısı olmasa da Elamlıları yenmeyi başarmışlardır.[13] Larsa'nın yardımına gelememesinden öfkelenen Hammurabi, güneydeki bu güce düşman olmasıyla y. MÖ 1763 yılına kadar Aşağı Mezopotamya ovasının tamamının kontrolünü ele geçirmiştir.[14] Güneydeki savaş sırasında Hammurabi'ye kuzeydeki Yamhad ve Mari gibi müttefikleri tarafından yardım edildiğinden kuzeydeki askerlerin yokluğu karışıklığa yol açmıştır.[14] Genişlemesine devam eden Hammurabi, karışıklığı bastırarak yönünü kuzeye çevirmiş ve kısa süre sonra Eşnunna'yı yok etmiştir.[15] Daha sonra Babil orduları, Babil'in eski müttefiki Mari de dahil olmak üzere kalan kuzey eyaletlerini fethetmiş ancak Mari'nin fethinin herhangi bir gerçek çatışma olmaksızın teslim olma şeklinde gerçekleşme ihtimalim de mevcuttur.[16][17][18]<br />
<br />
Hammurabi, Mezopotamya'nın kontrolü için Asurlu I. İşme-Dagan ile uzun süreli bir savaşa girmiş ve her iki kral da üstünlük elde etmek için küçük devletlerle ittifaklar kurmuştur. Sonunda Hammurabi galip gelmiş ve İşme-Dagan'ı ölümünden hemen önce devirmiştir. Asur'un yeni kralı Mut-Aşkur, Hammurabi'ye haraç ödemek zorunda kalmıştır.<br />
<br />
Hammurabi sadece birkaç yıl içinde tüm Mezopotamya'yı kendi yönetimi altında birleştirmeyi başarmıştır.[18] Asur Krallığı yıkılmamış ancak hükümdarlığı sırasında haraç ödemek zorunda kalmış ve bölgedeki büyük şehir devletlerinden sadece Levant'ın batısındaki Halep ile Qatna bağımsızlıklarını korumuştur.[18] Bununla birlikte Diyarbekir'in kuzeyinde Hammurabi'nin bir steli bulunmuş ve burada "Amorilerin Kralı" unvanını almıştır.[19]<br />
<br />
55 tanesi Hammurabi'ye ait mektup olmak üzere Hammurabi ve haleflerinin saltanatlarına tarihlenen çok sayıda sözleşme tableti bulunmuştur.[20] Bu mektuplar, sellerle uğraşmaktan ve kusurlu bir takvimde değişiklik yapılmasını zorunlu kılmaktan Babil'in devasa hayvan sürülerinin bakımını yapmaya kadar, bir imparatorluğu yönetmeye dair günlük tecrübelere dair bir bakış sunmaktadır.[21] Hammurabi ölünce imparatorluğun idaresi y. MÖ 1750'de oğlu Samsu-iluna'ya geçmiş ve oğlunun yönetimi altında Babil İmparatorluğu hızla çözülmeye başlamıştır.[22]<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hammurabi Kanunları Nedir</span></span><br />
<br />
Hammurabi Kanunları, günümüze ulaşan en eski kanunlar değildir.[23] Ur-Nammu Kanunları, Eşnunna Kanunları ile Lipit-İştar Kanunları daha önceden yazılmıştır.[23] Bununla birlikte, Hammurabi Kanunları bu eski kanun kurallarından belirgin farklılıklar gösterir ve sonuç olarak daha etkili olduğunu kanıtlamıştır.[23].[23][24][25]<br />
<br />
Hammurabi Kanunları, bir stel üzerine yazılmış ve çok az kişinin okuryazar olduğu düşünülse de herkesin görebilmesi için halka açık bir yere yerleştirilmiştir. Stel daha sonra Elamlar tarafından ganimet olarak ele geçirilmiş ve başkentleri Susa'ya götürülmüş, 1901'de İran'da yeniden keşfedilmiş ve günümüzde Paris'teki Louvre Müzesi'nde sergilenmektedir. Yazmanlar tarafından 12 tablete yazılmış olan Hammurabi Kanunları, 282 yasa içerir. Daha önceki yasaların aksine Babil'in günlük dili olan Akadca yazılmasıyla şehirdeki herhangi bir okur yazar kişi tarafından okunabilirdi.[24] Daha önceki Sümer hukuk kuralları, suçun mağdurunu tazmin etmeye odaklanmışken Hammurabi Kanunları, bunun yerine faili fiziksel olarak cezalandırmaya odaklanmıştır.,[25] Hammurabi Kanunları, haksızlığa uğrayan bir kişinin cezalandırmada ne yapılmasına izin vermesine ilişkin kısıtlamalar koyan ilk yazılı hukuk krallarından biridir.[25]<br />
<br />
Kuralların yapısı çok özeldir ve her bir suç belirli bir ceza alır. Modern standartlara göre cezalar çok sert olma eğilimindedir ve birçok suç; ölüm, şekil bozukluğu veya "göze göz, dişe diş" (Lex Talionis "Kısas Yasası") âdetiyle sonuçlanmıştır.[25][26] Kanun aynı zamanda masumiyet karinesi fikrinin en eski örneklerinden biridir ve ayrıca sanık ile davacının kanıt sunma fırsatına sahip olduğunu da belirtir.[27] Ancak, öngörülen cezayı değiştirecek hafifletici koşullara ilişkin bir hüküm yoktur.<br />
<br />
Stelin tepesindeki bir oymada Hammurabi'nin yasaları Babil'in adalet tanrısı Şamaş'tan aldığını tasvir eder[28] ve ön sözde Hammurabi'nin, yasaları halka ulaştırmak için Şamaş tarafından seçildiği belirtilir..[29] Bu anlatı ile Çıkış Kitabı'nda Yehova tarafından Sina Dağı'nın tepesinde Musa'ya verilen Ahit Kitabı arasında paralellikler ile iki kanunname arasındaki benzerlikler, ikisinin de Semitik bir arka planda ortak bir soydan geldiği fikrini oluşturur..[30][31][32][33] Bununla birlikte, önceki kanun kodlarının parçaları bulunmuş ve buna göre Musa'ya ait kanunlarının doğrudan Hammurabi Kanunları'ndan esinlenmesi olası değildir.[30][31][32][33]<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Bazı akademisyenler buna itiraz etmiştir: David P. Wright, Yahudi Ahit Kanunu'nun "doğrudan, öncelikle ve tamamen" Hammurabi Kanunları'na dayandığını savunur.[34] 2010 yılında, İbrani Üniversitesi'nden bir arkeolog ekibi, İsrail'deki Hazor'da MÖ 18 veya 17. yüzyıla tarihlenen, açıkça Hammurabi Kanunları'ndan türetilen yasaları içeren bir çivi yazısı tablet keşfetmiştir.[35] <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">[b]Mirası</span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ölümünden sonra anılması</span></span><br />
<br />
Hammurabi'ye MÖ 2. binyılın diğer tüm krallarından daha çok saygı gösterilmiş[39] ve yaşadığı dönemde bir tanrı olarak ilan edilmenin eşsiz onuruna sahip olmuştur.[40] "Hammurabi, benim tanrımdır" anlamına gelen "Hammurabi-ili" kişi adı, hükümdarlığı sırasında ve sonrasında yaygınlaşmıştır. Ölümünden kısa bir süre sonra yazılan yazılarda Hammurabi, esas olarak üç başarı için anılır: savaşta zafer kazanmak, barış getirmek ve adalet getirmek.[40] Hammurabi'nin fetihleri, medeniyeti tüm uluslara yaymak için kutsal bir misyonun parçası olarak görülmeye başlanmıştır.[41] Ur'da bulunan bir stel, kötülüğü boyun eğmeye ve tüm insanları Marduk'a ibadet etmeye zorlayan güçlü bir hükümdar olarak onu kendi sesiyle yüceltir.[42] Stelde şunlar yazar: "Dağları uzak ve dilleri belirsiz olan Elam, Guti, Subartu ve Tukriş halkını [Marduk'un] eline yerleştirdim. Ben kendim onların şaşkın zihinlerini düzeltmeye devam ettim." Hammurabi'nin kendi sesiyle de yazılan daha sonraki bir ilahi, onu Marduk için güçlü, doğaüstü bir güç olarak yüceltir:[41]<br />
<br />
    Ben kötüleri yakalayan, halkı hemfikir yapan kralım,<br />
    Ben öğütlerini kargaşaya atan krallar arasında büyük ejderhayım,<br />
    Ben düşmanın üzerine gerilen ağım,<br />
    Ben korkunç gözlerini kaldıran itaatsizlere ölüm cezası veren korku vericiyim,<br />
    Ben kötü niyetleri örten büyük ağım,<br />
    Ben ağları ve asaları kıran genç aslanım,<br />
    Ben beni inciteni yakalayan savaş ağıyım.[42]<br />
<br />
Hammurabi'nin askeri başarılarını övdükten sonra ilahi, son olarak şunu açıklar: "Ben adaletin kralı Hammurabi'yim."[40] Daha sonraki anma törenlerinde, Hammurabi'nin büyük bir kanun koyucu olarak rolü diğer tüm başarılarından daha çok vurgulanmaya başlanmış ve askeri başarıları önemsiz hale gelmiştir. Hammurabi'nin hükümdarlığı, uzak geçmişte yaşanan tüm olayların referans noktası olmuştur. Hammurabi'nin dördüncü halefi olan Ammizaduga döneminde yazıldığı düşünülen ve Tanrıça İştar'a yönelik bir ilahide şöyle denir: "Bu şarkıyı ilk kahramanlık şarkısı olarak duyan kral Hammurabi'dir. Bu şarkı senin için onun hükümdarlığında bestelendi. Ona sonsuz hayat verilsin!"[39] Ölümünden sonraki yüzyıllar boyunca, Hammurabi'nin yasaları yazı alıştırmalarının bir parçası olarak yazmanlar tarafından kopyalanmaya devam edilmiş ve hatta kısmen Sümerceye çevrilmiştir.[43]<br />
Siyasi mirası<br />
I. Şutruk-Nahunte tarafından ele geçirilen Hammurabi'nin stelinin bir kopyası. Stel sadece kısmen silinmiş ve asla yeniden yazılmamıştır.[44]<br />
<br />
Hammurabi döneminde Babil, Güney Mezopotamya'daki "en kutsal şehir" konumunu selefi Nippur'dan ele geçirmiştir.[45] Hammurabi'nin halefi Samsu-iluna'nın yönetimi altında, kısa ömürlü Babil İmparatorluğu çökmeye başlamıştır. Kuzey Mezopotamya'da hem Amorier hem de Babilliler, Akadca konuşan yerli bir hükümdar olan Puzur-Sin tarafından Asur'dan sürülmüştür. Yaklaşık aynı zamanlarda, yerli Akadca konuşanlar Mezopotamya'nın en güneyinde Amori Babil yönetimini terk ederek aşağı yukarı eski Sümer bölgesinde Sealand Hanedanlığı'nı yarattılar. Yaklaşık aynı zamanlarda yerli Akadca konuşanlar, Mezopotamya'nın en güneyindeki Amori Babil yönetimine son vererek aşağı yukarı eski Sümer bölgesinde Sealand Hanedanlığı'nı yaratmıştır. Hammurabi'nin başarısız halefleri, Adasi ve Bel-ibni gibi Asur krallarının yanı sıra güneyde Sealand Hanedanlığı, doğuda Elam ve kuzeydoğudan Kassitlerin elinde daha fazla yenilgi ve toprak kaybıyla karşılamıştır. Böylelikle Babil, bir zamanlar kurulurken sahip olduğu ufak ve küçük devlet durumuna geri dönmüş oldu.[46]<br />
<br />
Hammurabi'nin Amorite Hanedanlığı için son darbe, MÖ 1595'te gerçekleşmiştir.[47] Babil, güçlü Hitit İmparatorluğu tarafından yağmalanıp fethedilmesiyle Mezopotamya'daki tüm Amori siyasi varlığına son verilmiştir.[47] Ancak Hint-Avrupa dili konuşan Hititler, Babil'i Zagros Dağları'nda yaşayan ve izole bir dil konuşan Kassit müttefiklerine devrederek buradan ayrılmıştır. Bu Kassit Hanedanı, Babil'i 400 yıldan uzun bir süredir yönetmiş ve Hammurabi'nin yasaları da dahil olmak üzere Babil kültürünün birçok yönünü benimsemiştir.[47] Amori Hanedanı'nın düşüşünden sonra bile Hammurabi hâlâ hatırlanmış ve saygı görmüştür.[43] Elam kralı I. Şutruk-Nahunte, MÖ 1158'de Babil'e baskın düzenlediğinde ve birçok taş anıtını alıp götürdüğünde bu anıtların üzerindeki yazıtların çoğunu sildirmiş ve üzerine yeni yazıtlar kazımıştır.[43] Hammurabi Kanunları'nı içeren stelde ise sadece dört veya beş sütun silinmiş ve hiçbir yeni yazı eklenmemiştir.[44] Hammurabi'nin ölümünden bin yıldan fazla bir süre sonra, Babil'in hemen kuzeybatısındaki Fırat Nehri kıyısındaki Suhu kralları, Hammurabi'nin kendi ataları olduğunu iddia etmiştir.[48]<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Modern yeniden keşifi</span></span><br />
<br />
On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, Hammurabi Kanunları, Kutsal Kitap ile antik Babil metinleri arasındaki ilişki üzerine Almanya'da hararetli Babel und Bibel ("Babil ve Kutsal Kitap") tartışmalarında önemli bir fikir çatışması merkezi haline gelmiştir.[49] Ocak 1902'de Alman Asurolog Friedrich Delitzsch, Sing-Akademie zu Berlin'de Kaiser ve eşinin önünde bir konferans vermiş ve burada Eski Ahit'teki Musa Kanunları'nın Hammurabi Kanunları'ndan doğrudan kopyalandığını savunmuştur.[50] Delitzsch'in konferansı o kadar tartışmalıydı ki Eylül 1903'e kadar gazete ve dergilerden bu konferansa yanıt olarak yazılan 1.350 kısa makale, 300'den fazla uzun makale ve yirmi sekiz broşür toplamayı başarmıştır. Bu makalelerin birkaçı haricinde çoğunlukla Delitzsch eleştirilmiştir. Kaiser, Delitzsch'ten ve onun radikal görüşlerinden uzak durmuş ve 1904 sonbaharında Delitzsch üçüncü konferansını Berlin yerine Köln ve Frankfurt'ta vermek zorunda kalmıştır.[49] Musa Kanunları ile Hammurabi Kanunları arasındaki varsayılan ilişki, daha sonra Delitzsch'in 1920-21 tarihli Die große Täuschung (çev. 'Büyük Aldatma') adlı kitabında İbrani Kutsal Kitabı'nın Babil etkisiyle onarılamaz bir şekilde bozulduğu ve Hristiyanların en sonunda ancak beşeri Eski Ahit'i tamamen ortadan kaldırarak gerçeğe -Yeni Ahit'in Aryan mesajına- inanabileceği argümanının önemli bir parçası haline gelmiştir.[50] Yirminci yüzyılın başlarında, birçok bilim insanı Hammurabi'nin Yaratılış Kitabı 14:1'deki Şinar kralı Amrafel olduğuna inanmıştır.[51][52] Bu görüş günümüzde büyük ölçüde reddedilmiş[53][54] ve Amrafel'in varlığı Kutsal Kitap dışındaki hiçbir yazıda tasdik edilmemiştir.[54]<br />
<br />
Hammurabi'nin kanun koyucu ününden dolayı tasviri birçok Birleşik Devletler hükûmet binasında yer almaktadır. Hammurabi, Amerikan Kongre Binası'ndaki ABD Temsilciler Meclisi odasındaki mermer kabartmalarda tasvir edilen 23 kanun koyucudan biridir.[55] ABD Yüksek Mahkeme binasının güney duvarında, Hammurabi de dahil olmak üzere "tarihin büyük hukukçuları"nı tasvir eden Adolph Weinman'a ait bir friz mevcuttur..[56][57] Saddam Hüseyin zamanında Irak Ordusu'nun 1. Hammurabi Zırhlı Tümeni, modern Irak ile Arap öncesi Mezopotamya kültürleri arasındaki bağlantıyı vurgulama çabasının bir parçası olarak eski kralın adını almıştır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dipnotlar</span></span><br />
<br />
<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Hammurabi" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://tr.wikipedia.org/wiki/Hammurabi</a><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Wikipedia</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Osmanlı Padişahları Listesi]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=16492</link>
			<pubDate>Fri, 15 Jul 2022 14:56:31 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=16492</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">[attachment=61435]<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Osmanlı Padişahları Listesi</span></span><br />
<br />
Osmanlı Hanedanı’nın sultan-ı âzamları yükselme döneminden dağılma dönemine dek kıtalararası geniş bir imparatorluğa hükmetmiştir. Osmanlı İmparatorluğu zirvedeyken; kuzeyde Macaristan, güneyde Somali, batıda Cezayir ve doğuda Irak'a kadar uzanmıştır. İlk başlarda imparatorluk Bursa’da yönetilirken 1365'de Edirne başkent oldu. Son olarak da Bizans İmparatorluğu’ndan alınan İstanbul başkent oldu.[2] İmparatorluğun ilk yıllarının anlatımında efsane ve gerçeği ayırmanın zor olması nedeniyle değişen konular olmuştur; buna rağmen çoğu çağdaş bilginler imparatorluğun aşağı yukarı 1299 yılında ortaya çıktığını ve kurucusunun Oğuz Türklerinin Kayı boyundan gelen Osman Gazi olduğunu kabul eder.[3] Osmanlı Hanedanı 36 sultanla 6 yüzyıl boyunca var oldu. Osmanlı İmparatorluğu, I. Dünya Savaşı’nda müttefik olduğu İttifak Devletleri’nin yenilgiye uğraması sonucuyla tarih sahnesinden silindi. İmparatorluğun İtilaf Devletleri tarafından bölünmesi ve ardından gelen Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin doğmasına yol açtı.[4] <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Osmanlı devlet teşkilatı</span></span><br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu var olduğu süre boyunca monarşi ile yönetilmiştir. Sultan, hiyerarşik Osmanlı sisteminde, siyasi, askerî, hukuki, sosyal ve çeşitli başlıklarda en üstteydi.[a] Teorik olarak sadece Allah’a ve yerine getirmesi gereken "Allah’ın yasaları"na (İslam’daki şeriat) karşı sorumluydu. Onun ilahi görevi İran-İslam başlıklarına yansıtılan "Allah’ın yeryüzündeki gölgesi" (zill Allah fi’l-âlem) ve "yeryüzünün halifesi" (halife-i ru-yi zemin) olmaktı.[5] Tüm devlet dairesi onun hükmündeydi ve verdiği her karar ferman adı verilen kararnamede yayımlanırdı. Başkomutandı ve tüm yurttaki resmî unvanıydı.[6] 1453'te İstanbul'un Fethi’nden sonra kendilerini Roma İmparatorluğu'nun varisi olarak görürlerdi bu nedenle ara sıra Kayser ve İmparator unvanını kullanırlardı.[5][7][8] 1517’de Mısır’ın Fethi’nden sonra I. Selim halife unvanını da benimsedi. Böylece evrensel Müslüman hükümdarı olduğunu iddia etti. Yakın zamanlarda Osmanlı hükümdarları tahta çıkmada Avrupa hükümdarlarının taç giyme törenine eşdeğer olarak Osman’ın Kılıcı ile kuşatılırdı.[9] Kuşatılmayan sultanın çocukları verasete uygun değildi.[10]<br />
<br />
Teoride ve ilkelerde teokratik ve salt olmasına rağmen, uygulamada padişahın yetkileri sınırlıydı. Siyasi kararlarda hanedanın önemli üyelerinin görüş ve tutumlarını dikkate alırdı, bürokratik ve askerî kuruluşlarda aynı zamanda dinî liderlerdi.[6] 17. yüzyıldan bu yana, imparatorluk uzun süren durgunluk dönemine girdi, bu dönemde sultanlar çok güçsüzleştiler. Birçoğu güçlü Yeniçeri Ocağı tarafından tahttan indirildi. Tahta geçmesi yasaklı[11] olmasına rağmen Harem -özellikle hükümdarın annesi (Valide Sultan olarak da bilinir)- sahne arkası önemli politik rollerde kadınlar saltanatı dönemi boyunca etkili oldu.[12]<br />
<br />
Sultanların azalan güçleri ilk sultanların ve sonrakilerin saltanat uzunluklarının farklılığından dolayı kanıtlandı. I. Süleyman, imparatorluğu 16. yüzyılda doruk noktasına çıkaran, 46 yıllık saltanatı olan, Osmanlı tarihinin en uzun süre tahtta kalan padişahıydı. V. Murad, 19. yüzyıl gerileme dönemine hükmeden, kayıtlardaki en kısa tahtta kalan padişahtı. Saltanatı sadece 93 gün sürdü. Parlamenter monarşi V. Murad’ın varisi II. Abdülhamid, imparatorluğun son mutlak ve ilk anayasal monarşi hükümdarı, zamanında resmileşti.[13] 7 Ocak 2017’deki ölümüne dek, Osmanlı hanedanının başı ve Osmanlı tahtının sahibi Abdülmecit Efendi’in büyük torunu Bayezid Osman’dı.[14] <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Padişahların listesi</span></span><br />
<br />
Aşağıdaki tablo Osmanlı sultanlarını ve son Osmanlı halifesini tarihe göre sıralanmış olarak listeler. Tuğralar kaligrafik mühür ya da Osmanlı sultanları tarafından kullanılan imzalardır. Onlar tüm resmi belgelerde, sikkelerde ve daha önemlisi padişahın portresinin belirlenmesinde kullanılırdı. "Notlar" sütunu padişahların ebeveynlerini ve kaderlerini içerir. Padişah'ın saltanatının sonu doğal ölümle bitmediği zaman nedeni kalın gösterilir. İlk hükümdarlar için genellikle saltanatının sonu ve varisinin tahta çıkması arasında bir zaman vardır. Bunun nedeni tarihçi Quataert'e göre bu dönemde Osmanlı’da uygulanan en yaşlı olan değil en uygun olanın tahta geçmesidir: sultan öldüğünde, bir galip çıkana kadar tüm oğulları savaşmak zorundaydı. Bundan dolayı iç çatışma meydana gelmiş ve kardeş katili gerçekleşmiştir, sultanın ölüm tarihi bu nedenle her zaman varisin tahta geçmesiyle aynı tarihte değildir.[15] 1617'de şehzade sistemi, en uygun olanın tahta geçmesi yerine yaşça en büyük olanın tahta geçtiği sistemle (ekberiyet) değişti. Bu sistemle tahta ailenin en büyük erkeği geçti. Bu da 17. yüzyıldan bu yana neden ölen sultanın yerine nadiren kendi oğlunun genellikle amca ya da kardeşinin geçtiğini açıklar.[16] En büyük olanın tahta geçtiği sistem (ekberiyet) 19. yüzyılda alınan başarısız sonuçlara rağmen saltanatın sonuna kadar sürdü.[17] <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">OSMANLI PADİŞAHLARI LİSTESİ</span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kuruluş devri</span></span><br />
<br />
1- I. Osman (1300-1324) (Osman Gazi) 24 yıl<br />
2- Orhan (1324-1360) (Orhan Gazi) 36 yıl<br />
3- I. Murat Hüdavendigâr (1360-1389) 29 yıl<br />
4- Yıldırım Beyazıt (1389-1402) 13 yıl<br />
Fetret devri,  (1402-1413). Yıldırım'ın oğulları arasındaki kavgada I. Mehmet Çelebi diğerlerine üstün geldi. Yenilen oğulları padişahtan sayılmaz ama bir süre hüküm sürmüşlerdir. Süleyman Çelebi 7 yıl 10 ay hükümranlığı sürdü. Musa Çelebi Rumeli’de 3 yıl 6 ay hükmetti. Mustafa Çelebi<br />
5- Mehmet Çelebi (1413-1421) 8 yıl.<br />
6- II. Murat (1421-1451) Tahta iki kez çıkmıştır. 1421-1444 arası birinci dönem 23 yıl. Sonra 2 yıl oğlu Fatih Sultan Mehmet. 30 yıl. 1446-1451 arası ikinci dönem 5 yıl. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yükselme devri</span></span><br />
<br />
7- Fatih Sultan Mehmet (1444-1481) Tahta iki kez çıkmıştır. 1444-1446 yıllarında birinci dönem 2 yıl. Daha sonra yine babası II. Murat. 1451-1481 arası ikinci dönem 30 yıl. Fatih Camii onun adına yapıldı.<br />
8- II..Beyazıt (1481-1512) 31 yıl 31 yıl.<br />
9- Yavuz Sultan Selim (I. Selim) (1512-1520) 8 yıl.<br />
10- Kanuni Sultan Süleyman (I. Süleyman) (1520-1566) 46 yıl. İstanbul Süleymaniye Camii onun adına yapıldı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Duraklama devri</span></span><br />
<br />
Kanuni zamanında birinci Viyana kuşatmasından sonra duraklama devrine girildi.<br />
11- II. Selim (1566-1574) 8 yıl. Edirne Selimiye Camii onun adına yapıldı.<br />
12- III. Murat (1574-1595) 21 yıl.<br />
13- III. Mehmet (1595-1603) 8 yıl.<br />
14- I. Ahmet (1603-1617) 14 yıl. Sultanahmet Camii onun adına yapıldı.<br />
15- I. Mustafa (1617-1618) (Deli Mustafa) Tahta iki kez çıkmıştır. III: Mehmet'in oğlu. 1622-1623 ikinci dönemidir. Akli dengesi yerinde değildi. Toplam 2 yıl padişahlık yaptı.<br />
16- II. Osman (1617-1622) (Genç Osman) 5 yıl. I. Ahmet'in oğlu. Öldürülen ilk padişah.<br />
17- IV. Murat (1623-1640) 17 yıl. I. Ahmet'in oğlu. Çocuk yaşta padişah oldu.<br />
18- I. İbrahim (1640-1648) (Deli İbrahim) 8 yıl. I. Ahmet'in oğlu. 19- IV. Mehmet (1648-1687) (Avcı Mehmet) 39 yıl. I. İbrahim'in oğlu.<br />
20- II. Süleyman (1687-1691) 4 yıl. I. İbrahim'in oğlu.<br />
21- II. Ahmet (1691-1695) 4 yıl. I. İbrahim'in oğlu.<br />
22- II. Mustafa (1695-1703) 8 yıl. Babası IV. Mehmet.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Gerileme devri</span></span><br />
<br />
II. Mustafa zamanında 1699 Karlofça Antlaşması ile gerileme devri başladı.<br />
23- III. Ahmet (1703-1730) 27 yıl. Babası IV. Mehmet, Lale Devri 24- I. Mahmut (1730-1754) 24 yıl. Babası II. Mustafa<br />
25- III. Osman (1754-1757) 4 yıl. Babası II. Mustafa<br />
26- III. Mustafa (1757-1774) 17 yıl. Babası III. Ahmet<br />
27- I. Abdülhamit (1774-1789) 15 yıl. Babası III. Ahmet<br />
28- III. Selim (1789-1807) 8 yıl. Babası III.Mustafa, Nizam-ı Cedid Ordusu'nun kuruluşu<br />
29- IV. Mustafa (1807-1808) 1 yıl. Babası I. Abdülhamit<br />
30- II. .Mahmut (1808-1839) 31 yıl. Babası I. Abdülhamit, 1826 Vaka-yı Hayriye, Yeniçeri Ocağının kaldırılması.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1839 Tanzimat Fermanı</span></span><br />
<br />
31- Abdülmecit (1839-1861) 22 yıl. Babası II. Mahmut<br />
32- Abdülaziz (1861-1871) 10 yıl. Babası II. Mahmut<br />
33- V. Murat (1876) 3 ay. Babası Abdülmecid. Padişah olmak istemiyordu. Padişah iken aklını yitirdi.<br />
34- II. Abdülhamit (1876-1909) 33 yıl. Babası Abdülmecid. Birinci Meşrutiyet, Plevne Savaşı, İstibdad dönemi, İkinci Meşrutiyet, İttihad ve Terakki dönemi,<br />
35- V. Mehmet Reşat (1909-1918) 9 yıl. Babası Abdülmecid. 1. Dünya Savaşı, İşgal dönemi ve yıkılış<br />
36- VI. Mehmet Vahdettin (1918-1922) 4 yıl. Babası Abdülmecid. İstanbul işgal edildikten ve Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra bir İngiliz gemisi ile ülkeyi terk etti.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Osmanlı Padişahları Sıralaması ve Soy Ağacı</span></span><br />
<br />
    Osman Gazi (1299 – 1326)<br />
    Orhan Gazi (1326 – 1359)<br />
    I. Murad (1359 – 1389)<br />
    I. Bayezid – Yıldırım Bayezid (1389 – 1402)<br />
    I. Mehmed (1413 – 1421)<br />
    II. Murad (1421 – 1451)<br />
    Fatih Sultan Mehmed (1451 – 1481)<br />
    II. Bayezid (1481 – 1512)<br />
    Yavuz Sultan Selim (1512 – 1520)<br />
    Kanunî Sultan Süleyman (1520 – 1566)<br />
    II. Selim (1566 – 1574)<br />
    III. Murad (1574 – 1595)<br />
    III. Mehmed (1595 – 1603)<br />
    I. Ahmed (1603 – 1617)<br />
    I. Mustafa (1617 – 1618 / 1622 – 1623)<br />
    Genç Osman (1618 – 1622)<br />
    IV. Murad (1623 – 1640)<br />
    İbrahim (1640 – 1648)<br />
    IV. Mehmed (1648 – 1687)<br />
    II. Süleyman (1687 – 1691)<br />
    II. Ahmed (1691 – 1695)<br />
    II. Mustafa (1695 – 1703)<br />
    III. Ahmed (1703 – 1730)<br />
    I. Mahmud (1730 – 1754)<br />
    III. Osman (1754 – 1757)<br />
    III. Mustafa (1757 – 1774)<br />
    I. Abdülhamid (1774 – 1789)<br />
    III. Selim (1789 – 1807)<br />
    IV. Mustafa (1807 – 1808)<br />
    II. Mahmud (1808 – 1839)<br />
    Abdülmecid (1839 – 1861)<br />
    Abdülaziz (1861 – 1876)<br />
    V. Murad (30 Mayıs 1876 – 31 Ağustos 1876)<br />
    II. Abdülhamid (1876 – 1909)<br />
    Mehmed Reşad (1909 – 1918)<br />
    Mehmed Vahdeddin (1918 – 1922)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Osman Gazi (1299 – 1326)</span></span><br />
<br />
Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan Osman Gazi, 1258’de, Söğüt’te doğdu. Babası Ertuğrul Gazi, Annesi Halime Hatun’dur. Osman Gazi, uzun boylu, yuvarlak yüzlü, esmer tenli, ela gözlü ve kalın kaslıydı. Omuzları arası oldukça geniş, vücudunun belden yukarı kısmı, aşağı kısmına oranla daha uzundu. Başına kırmızı çuhadan yapılmış Çağatay tarzında Horasan tacı giyerdi. İç ve dış elbiseleri geniş yenliydi.<br />
<br />
Osman Gazi değerli bir devlet adamıydı. Dürüst, tedbirli, cesur, cömert ve adalet sahibiydi. Fakirlere yedirip, onları giydirmeyi çok severdi. Üzerindeki elbiseye kim biraz dikkatlice baksa, hemen çıkartıp ona hediye ederdi. Her ikindi vakti, evinde kim varsa onlara ziyafet verirdi.<br />
<br />
Osman Gazi, 1281 yılında Sögüt’te, Kayı Boyu’nun yönetimine geçtiğinde henüz 23 yaşındaydı. Ata binmekte, kılıç kullanmakta ve savaşmakta çok ustaydı. Aşiretin ileri gelenlerinden, Ömer Bey’in kızı Mal Hatun ile evlendi ve bu evlilikten ileride Osmanlı Devleti’nin başına geçecek olan oğlu Orhan Gazi doğdu.<br />
<br />
Sögüt’te temelleri atılan, altı yüzyıllık bir tarih diliminde ve üç kıtada hüküm sürecek olan Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi, 1326’da Bursa’da Nikris (goutte) hastalığından öldü.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Orhan Gazi (1326 – 1359)</span></span><br />
<br />
Orhan Gazi, 1281 yılında doğdu. Babası Osman Gazi, annesi Kayı aşiretinin ileri gelenlerinden Ömer Bey’in kızı Mal Hatun’du. Orhan Gazi, sarı sakallı, uzunca boylu, mavi gözlüydü. Yumuşak huylu, merhametli, fakir halkı seven, ûlemaya hürmetli, dindar, adalet sahibi, hesabını bilen ve hiçbir zaman telaşa kapılmayan, halka kendisini sevdirmiş bir beydi. Sık sık halkın arasına karışır, onları ziyaret etmekten çok hoşlanırdı.<br />
<br />
Orhan Gazi, Babası Osman Gazi’nin 1326’da vefatı üzerine beyliğin başına geçti. Orhan Gazi, 1346’da Bizans İmparatoru VI. Yoannis Kantakuzenos’un kızı Teodora ile evlendi. Ayrıca, Yarhisar Tekfur’unun kızı Holofira, Bilecik tekfuruyla evlendirilirken, düğün basılıp Holofira esir alındı ve Orhan Gazi ile evlendirildi. Müslüman olduktan sonra adı Nilüfer Hatun olarak değiştirildi; bu evlilikten, ileride Osmanlı Devleti’nin üçüncü hükümdarı olacak Murad Hüdavendigâr doğdu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">I. Murad (1359 – 1389)</span></span><br />
<br />
Sultan Birinci Murad, 1326’da, Bursa’da doğdu. Babası Orhan Gazi, annesi Bizans tekfurlarından Yar Hisar Tekfuru’nun kızı olan Nilüfer Hatun’dur (Holofira). Sultan Birinci Murad, uzun boylu, değirmi yüzlü ve iri burunluydu. Kalın ve adaleli bir vücuda sahipti.<br />
<br />
Başına mevlevî sikkesi üzerine destar sarılı bir başlık giyerdi. Çok sade giyinir ve kırmızı zeminli beyaz elbiseden hoşlanırdı. İlk eğitimini, annesi Nilüfer Hatun’dan aldı. Daha sonra tahsilini tamamlamak için Bursa’ya gitti. Buradaki Medreselerde ilim ve sanat adamları ile beraber çalıştı.<br />
<br />
Sultan Birinci Murad, gayet nazik, sevimli ve çok halim selim bir insandı. Âlim ve sanatkârlara hürmet gösterir, fakirlere ve kimsesizlere şefkatli davranırdı. Dahî bir asker ve devlet adamıydı. “Derviş Gazilerin, Şeyhlerinin, Kralı Murad Gazi” diye anılan Sultan Birinci Murad, bütün hayatı boyunca plânlı ve programlı hareket etti.<br />
<br />
Sultan Birinci Murad, Bizans Kilisesi’ne göre bir kâfir ve İsa düşmanı olarak görülse de, fethettiği yerlerde yaşayan Hristiyan halka iyi davrandığı için onların sevgisini kazanmıştı. 1382 yılından itibaren “Murad Hüdavendigâr” diye anılan Sultan Birinci Murad, Birinci Kosova Savaşı’ndan sonra savaş alanını gezerken, Sırp Asilzâdesi Milos Obraviç (Sırp Kralı Lazar’ın damadı) tarafından hançerlenerek şehit oldu (1389).<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">I. Bayezid – Yıldırım Bayezid (1389 – 1402)</span></span><br />
<br />
Yıldırım Bayezid 1360 yılında Edirne’de doğdu. Babası Murad Hüdavendigâr, annesi Gülçiçek Hatun’dur. Yıldırım Bayezid yuvarlak yüzlü, beyaz tenli, koç burunlu, elâ gözlü, kumral saçlı, sık sakallı ve geniş omuzluydu. Girdiği savaşlarda gösterdiği cesaretten ve hızlı hareket etmesinden dolayı ona ‘Yıldırım’ lakabı takılmıştı.<br />
<br />
Çocukluğunu Bursa Sarayı’nda kardeşleriyle birlikte geçirdi. İyi bir eğitim gördü. Devrin en büyük âlimlerinden dersler aldı. Gençliğinde Kütahya sancağında valilik yaptı. Sultan Murad Hüdavendigâr’ın vasiyeti gereği 1389 yılında padişahlığa getirildi. Tahta çıktığında 29 yaşındaydı.<br />
<br />
Sırbistan’ın başında, Kosova Savaşında ölen Kral Lazar’ın oğlu Stefan Lazareviç vardı. Barış antlaşması için geldiği Edirne’de kız kardeşi Maria’yı Bayezid’e verdi. Bu evlenme sayesinde Osmanlı-Sırp dostluğu kuruldu. Yıldırım Bayezid, Timur’la yaptığı Ankara Savaşı’nda yenildi ve esir düştü. 13 yıl süren saltanatı sonunda esaretinin başlamasından 7 ay 12 gün sonra vefat etti.<br />
<br />
Yıldırım Bayezid şiirlerinde “Yıldırım” mahlasını kullanırdı:<br />
<br />
“Ehl-i hicran fitne-i agyar<br />
<br />
Ortada bir bahanedir sandım.”<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">I. Mehmed (1413 – 1421)</span></span><br />
<br />
Sultan Çelebi Mehmed , 1389 yılında Edirne’de doğdu. Babası Yıldırım Bayezid, annesi de Germiyanoğulları’ndan Devlet Hatun’dur. Orta boylu, yuvarlak yüzlü, beyaz tenli, kırmızı yanaklı ve geniş göğüslüydü. Kuvvetli bir vücuda sahipti. Gayet hareketli ve cesurdu. Güreş yapar ve çok kuvvetli yay kirişlerini bile çekebilirdi. Padişahlığı süresince bizzat yirmi dört savaşa katılan Çelebi Mehmed, bu savaşlarda kırka yakın yara aldı. Başında kullanmış olduğu sarık, altın işlemeli kavuğu ile gayet güzel görünürdü. İçi kürklü ve yakası dik olan bir kaftan giyinirdi.<br />
<br />
Sultan Çelebi Mehmed Müslümanlara karşı göstermiş olduğu adaleti, aynı zamanda Hristiyan topluluklara karşı da gösterdi. İyi bir idareci ve politikacıydı. Tahsilini Bursa Sarayı’nda tamamladı. Daha sonra babası tarafından Amasya sancak beyliğine tayin edildi ve bu sırada devlet işlerini öğrendi.<br />
<br />
Fetret Devri’nden sonra Anadolu’daki beylikleri tekrar bir araya toplamayı başaran Sultan Çelebi Mehmed’e Osmanlı Devleti’nin ikinci kurucusu gözüyle de bakılabilir.<br />
<br />
Sultan Çelebi Mehmed 26 Mayıs 1421 de Edirne’de vefat etti. Ölüm haberi gizlendi. Osmanlı padişahları arasında ölümü gizlenen ilk padişah o oldu. Cenazesi Bursa’ya getirilerek Yeşil Türbe’ye defnedildi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">II. Murad (1421 – 1451)</span></span><br />
<br />
Sultan İkinci Murad 1402 yılında doğdu. Babası Çelebi Mehmed, annesi Dulkadiroğulları’ndan Süli Bey’in kızı Emine Hatun’dur. Uzun boylu, beyaz tenli, doğan burunlu ve güzel yüzlü bir Padişahtı. Çok güzel konuşurdu. Kendisinin en büyük mutluluğu, Fatih Sultan Mehmed gibi eşine az rastlanacak bir insanın Babası olmaktı.<br />
<br />
Sultan İkinci Murad, sakin ve huzurlu bir hayat yaşamayı arzu eden, fakat gerektiği takdirde çok hareketli, cesur ve hiçbir şeyden yılmayan bir kişiliğe sahipti. Avrupalılar, Onun, istediği takdirde bütün Avrupa’yı fethedebilecek bir kimse olduğunu kabul etmişlerdir. Otuz yıllık saltanatı süresince, ülkesini çok büyük bir şan ve şerefle idare ederek, emri altında bulunan herkesin sevgisini kazandı. Dindar, âdil ve lütufkâr bir padişahtı. Çocukluğu Amasya’da geçen Sultan İkinci Murad, tahta çıktığında on dokuz yaşındaydı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fatih Sultan Mehmed (1451 – 1481)</span></span><br />
<br />
Fatih Sultan Mehmed, 29 Mart 1432’de, Edirne’de doğdu. Babası Sultan İkinci Murad, annesi Humâ Hatun’dur. Fatih Sultan Mehmed, uzun boylu, dolgun yanaklı, kıvrık burunlu, adaleli ve kuvvetli bir yapıya sahipti. Devrinin en büyük âlimlerinden çok iyi eğitim görmüştü; yedi yabancı dil bildiği söylenir. Âlim, şâir ve sanatkârları sık sık toplar ve onlarla sohbet etmekten çok hoşlanırdı. İlginç ve bilinmedik konular hakkında makaleler yazdırır ve bunları incelerdi. Hocalığını da yapmış olan Akşemseddin, Fatih Sultan Mehmed’in en çok değer verdiği âlimlerden biridir. Fatih Sultan Mehmed, gayet soğukkanlı ve cesurdu. Eşsiz bir komutan ve idareciydi. Yapacağı işlerle ilgili olarak en yakınlarına bile hiçbir şey söylemezdi.<br />
<br />
Fatih Sultan Mehmed, okumayı çok severdi. Farsça ve Arapça’ya çevrilmiş olan felsefî eserler okurdu. 1466 yılında Batlamyos Haritası’nı yeniden tercüme ettirip, haritadaki adları Arap harfleriyle yazdırdı. Bilimsel sorunlarda, hangi din ve mezhebe mensup olursa olsun bilginleri korur onlara eserler yazdırırdı. Bilime büyük önem veren Fatih Sultan Mehmed, yabancı ülkelerdeki büyük bilginleri İstanbul’a getirtti. Nitekim astronomi bilgini Ali Kuşçu, kendi döneminde İstanbul’a geldi. Ünlü ressam Bellini’yi de İstanbul’a davet ederek kendi resmini yaptırdı.<br />
<br />
Fatih Sultan Mehmed, 1481 yılına kadar hükümdarlık yaptı ve bizzat yirmi beş sefere katıldı. Azim ve irade sahibiydi. Temkinli ve verdiği kararları kesinlikle uygulayan bir kişiliği vardı. Devlet yönetiminde oldukça sertti. Savaşlarda çok cesur olur, bozgunu önlemek için ileri atılarak askerleri savaşa teşvik ederdi.<br />
<br />
20 yaşında Osmanlı padişahı olan Sultan İkinci Mehmed, İstanbul’u fethedip 1100 yıllık Doğu Roma İmparatorluğu’nu ortadan kaldırarak ‘Fatih’ unvanını aldı. Hz. Muhammed’in Hadis-i Şerifinde müjdelediği İstanbul’un fethini gerçekleştiren büyük komutan olmayı da başaran Fatih Sultan Mehmed, yüksek yeteneği ve dehasıyla dost ve düşmanlarına gücünü kabul ettirmiş bir Türk hükümdarıydı. Ortaçağ’ı kapatıp, Yeniçağ’ı açan cihan hükümdarı Fatih Sultan Mehmed, nikris hastalığından dolayı 3 Mayıs 1481 günü, Maltepe’de vefat etti ve Fatih Camii’nin yanındaki Fatih Türbesi’ne defnedildi. O’nun Roma’yı fethedeceği düşüncesiyle zehirlendiği de kaynaklarda yer almaktadır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">II. Bayezid (1481 – 1512)</span></span><br />
<br />
Sultan İkinci Bayezid, 3 Aralık 1448’de, Dimetoka’da doğdu. Babası Fatih Sultan Mehmed, annesi Mükrime Hatun adında bir Türk kızıdır. Uzun boylu, geniş göğüslü ve kuvvetli bir vücuda sahipti. Yüzü yuvarlak ve gözleri elâydı. Cesur ve atılgandı.<br />
<br />
Aynı zamanda çok hâlim-selim, dindar, hoşgörülü bir padişahtı. Babası Fatih Sultan Mehmed ilme ilgi duyduğu için, oğlu Şehzade Bayezid’e iyi bir eğitim verdi. Ona devrin en meşhur âlimlerinden ders okutturdu, bütün İslâm ilimlerini en iyi şekilde öğrenmesini sağladı.<br />
<br />
Sultan İkinci Bayezid, yedi yaşında iken, Hadim Ali Paşa nezaretinde Amasya valiliğine tayin edildi. Amasya, Selçuklular devrinden beri önemli bir ilim ve kültür merkeziydi. Padişah olacak şehzadelerin yetişmesi için, bu vilayette bütün imkânlar vardı.<br />
<br />
Sultan İkinci Bayezid, dindar bir kimse olduğu için kendisine Bayezid-i Velî denildi. Sultan İkinci Bayezid, şairleri saraya toplar, onlarla sohbet ederdi. Merhametli bir padişah olan Sultan İkinci Bayezid, sık sık fakirlere sadaka dağıtırdı.<br />
<br />
Arapça ve Farsça’yı gayet iyi biliyordu. Çağatay lehçesi ve Uygur alfabesini de öğrendi. İslâm ilimlerinin yanı sıra, matematik ve felsefe tahsili de yaptı. 24 Nisan 1512’de padişahlıktan ayrılmak zorunda kalan Sultan İkinci Bayezid, bir ay kadar daha yaşadı ve 26 Mayıs 1512’de vefat etti.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yavuz Sultan Selim (1512 – 1520)</span></span><br />
<br />
Yavuz Sultan Selim, 10 Ekim 1470’de doğdu. Babası Sultan İkinci Bayezid, annesi Gülbahar Hatun’dur. Gülbahar Hatun, Dulkadiroğulları Beyliği’ndendir. Yavuz Sultan Selim, uzun boylu, geniş omuzlu, kalın kemikli, Omuzlarının arası geniş, yuvarlak başlı, kırmızı yüzlü, uzun bıyıklı ve yiğit bir padişahtı. Sert tabiatlı ve cesurdu. İyi bir eğitim gördü.<br />
<br />
Babası Sultan İkinci Bayezid, padişah olduktan sonra, askeri sevk ve devlet idareciliğini öğrenmesi için, Şehzade Selim’i Trabzon Sancağına vali olarak tayin etti.<br />
<br />
Şehzade Selim, Trabzon’da devlet işlerinin yanında, ilimle uğraşır ve büyük âlim Mevlâna Abdülhalim Efendi’nin derslerini takip ederdi. Trabzon’u çok güzel idare eden Şehzade Selim bu arada komşu devletlerle de ilgilendi.<br />
<br />
Valiliği sırasında Trabzon halkını rahat bırakmayan Gürcüler üzerine üç sefer yaptı. En önemlisi olan Kütayis Seferinde Kars, Erzurum ve Artvin illeri ile birçok yeri fethederek Osmanlı topraklarına kattı (1508). Buralarda yaşayan Gürcülerin hepsi Müslüman oldular.<br />
<br />
Çok güzel ata biner, devrin en meşhur silahşörlerini alt edecek kadar iyi kılıç kullanırdı. Güreşmekte, ok atmada ve yay çekmede ustaydı. Savaştan hoşlanmakla beraber çok ince bir ruha da sahipti. Mütevazi bir kişiliği olan Yavuz Sultan Selim, her öğün yemekte tek çeşit yemek yerdi ve ağaçtan tabaklar kullanırdı.<br />
<br />
Gösterişten hoşlanmaz, devlet malını israf etmezdi. Babasından devraldığı tatminkâr hazineyi ağzına kadar doldurdu. Hazinenin kapısını mühürledikten sonra, şöyle vasiyet etti:<br />
<br />
“Benim altınla doldurduğum hazineyi, torunlarımdan her kim doldurabilirse kendi mührü ile mühürlesin, aksi halde Hazine-i Hümayûn benim mührümle mühürlensin“.<br />
<br />
Bu vasiyet tutuldu. O tarihten sonra gelen padişahların hiçbiri hazineyi dolduramadığından, hazinenin kapısı daima Yavuz’un mührüyle mühürlendi.<br />
<br />
Yavuz Sultan Selim, ataları hep sakal uzattıkları halde sakalını keserdi. Bunun sebebini soranlara “Sakalımı ele vermemek için kesiyorum” dediği rivayet edilir. 22 Eylül 1520’de, “Aslan Pençesi” denilen bir çıban yüzünden henüz elli yaşında iken vefat etti.<br />
<br />
Hayatının son dakikalarında Yasin-i Şerif okuyordu. Kanûnî Sultan Süleyman, Fatih Camii’nde babasının cenaze namazını kıldıktan sonra, onu Sultan Selim Camii avlusundaki türbeye defnettirdi. Tarihçiler, Yavuz Sultan Selim’i, sekiz yıla seksen yıllık iş sığdırmış büyük bir padişah olarak değerlendirdiler.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kanunî Sultan Süleyman (1520 – 1566)</span></span><br />
<br />
Kanûnî Sultan Süleyman, 27 Nisan 1495 Pazartesi günü, Trabzon’da doğdu. Babası Yavuz Sultan Selim, annesi Hafsa Hatun’dur. Hafsa Hatun Türk ya da Çerkezdir. Kanûnî Sultan Süleyman, yuvarlak yüzlü, elâ gözlü, geniş alınlı, uzun boylu ve seyrek sakallıydı.<br />
<br />
Kanûnî Sultan Süleyman devri, Türk hakimiyetinin doruk noktasına ulaştığı bir devir olmuştur. Babası Yavuz Sultan Selim, onu küçük yaşlardan itibaren çok titiz bir şekilde yetiştirmeye başladı. Benzeri görülmemiş bir terbiye ve tahsil gördü. İlk eğitimini annesinden ve ninesi Gülbahar Hatun’dan (Yavuz Sultan Selim’in annesi) aldı. Yedi yaşına gelince tahsil için İstanbul’a, dedesi Sultan İkinci Bayezid’in yanına gönderildi; Şehzade Süleyman, burada Kara Kızoğlu Hayreddin Hızır Efendi’den tarih, fen, edebiyat ve din dersleri alırken, savaş teknikleri konusunda da öğrenim görüyordu. On beş yaşına kadar babası Yavuz Sultan Selim’in yanında kalan Şehzade Süleyman, kanunlar gereği sancak istemesi üzerine, önce Şarkî Karahisar’a oradan da Bolu, kısa bir süre sonra da Kefe sancak beyliğine tayin edildi (1509).<br />
<br />
Yavuz Sultan Selim’in, 1512 de tahta geçmesi üzerine İstanbul’a çağırılan Şehzade Süleyman, babasının kardeşleriyle mücadeleleri sırasında İstanbul’da kalarak babasına vekâlet etti. Bu sırada Saruhan sancakbeyliğinde de bulundu. Babası Yavuz Sultan Selim’in ölümü üzerine, 30 Eylül 1520’de, yirmi beş yaşındayken Osmanlı tahtına geçti. Kendisinden başka erkek kardeşi olmadığı için tahta geçişi kolay ve çatışmasız oldu. Çok ciddi ve kendinden emin bir padişah olan Kanûnî Sultan Süleyman, azim ve irade sahibiydi. Yapacağı işlerde hiç acele etmez, gayet geniş düşünür ve verdiği emirden asla geri dönmezdi. İş başına getireceği adamlara, kabiliyet derecelerine göre görev verirdi. Sigetvar kuşatmasını idare ederken, 7 Eylül 1566 yılında yetmiş bir yaşında vefat etti.<br />
<br />
Kendisine “Kanûnî” denmesi, yeni kanunlar icad etmesinden değil, mevcut kanunları yazdırtıp çok sıkı bir şekilde tatbik etmesinden dolayıdır. Kanûnî Sultan Süleyman, adaleti seven bir padişahtı. Mısır’dan gelen vergiyi haddinden fazla bulup, yaptırdığı araştırma sonunda halkın zulme uğradığını düşünmesi ve Mısır Valisini değiştirmesi bunun açık kanıtıdır.<br />
<br />
Kanûnî Sultan Süleyman, tahta çıktığı sırada Osmanlı Devleti dünyanın en zengin ve en güçlü devleti konumundaydı. Babasının ölümü ve kendisinin padişah olması, “Arslan öldü, yerine kuzu geçti” diye düşünen Avrupalıları sevindiriyordu. Ancak Avrupalılar, çok geçmeden hayal kırıklığına uğradılar.<br />
<br />
Büyük bir devlet adamı olan Kanûnî Sultan Süleyman aynı zamanda ünlü bir şairdi. Meşhur şiirlerinden birisi şudur:<br />
<br />
“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,<br />
<br />
Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi.<br />
<br />
Saltanat dedikleri bir cihan kavgasıdır,<br />
<br />
Olmaya baht ü saadet dünyada vahdet gibi”.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">II. Selim (1566 – 1574)</span></span><br />
<br />
Sultan İkinci Selim, 28 Mayıs 1524’de, İstanbul’da doğdu. Babası Kanûnî Sultan Süleyman, annesi Hürrem Sultan’dır.<br />
<br />
Hürrem Sultan, Slav kökenlidir. Sultan İkinci Selim, orta boylu, açık alınlı, mavi gözlü, ince kaslı ve sarışındı. Şehzadeliğinde mükemmel bir tahsil ve terbiye ile yetiştirildi. Devlet idaresini iyice öğrenmek için de Anadolu’nun çeşitli yerlerinde sancakbeyliği yaptı. Bu sırada tahsiline devam ederek, ilim ve tecrübesini arttırdı.<br />
<br />
Sarı Selim olarak da anılan İkinci Selim, Kütahya sancakbeyi iken babası Cihan Padişahı Kanûnî Sultan Süleyman’ın ölüm haberi üzerine İstanbul’a gelerek 30 Eylül 1566 günü kırk iki yaşında tahta geçti. Sarı Selim, daha önceki Osmanlı sultanlarına göre silik ve zayıf bir hükümdar olarak tanınır.<br />
<br />
Babasının saltanatı sırasında diğer kardeşleri Şehzade Bayezid ve Şehzade Mustafa’nın bertaraf edilmesiyle kolayca tahta geçen Sultan İkinci Selim, adını aldığı dedesi Yavuz Sultan Selim ve Babası Kanûnî’ye göre oldukça silik bir idare sergilemiştir. Devrin büyük devlet adamları sayesinde Osmanlı Devleti ihtişamını sürdürmüş, Sokullu Mehmed Paşa gibi dirayetli ve tecrübeli vezirler hükûmeti ayakta tutmuşlardır. Sultan İkinci Selim’in kendisi hiç sefere çıkmamış ve liyakatlı olmayan Ali Paşa’nın Kaptan-ı Deryalığında İnebahtı faciası yaşanmıştır. Sekiz yıl padişahlık yaptıktan sonra 15 Aralık 1574 günü vefat etti. Ayasofya’ya defnedildi. Sultan İkinci Selim İstanbul’da ölen ilk Osmanlı padişahıdır.<br />
<br />
Sultan İkinci Selim’in tahta çıktığı ilk yıllarda, bazı siyasî çekişmeler yaşandı. Sokullu Mehmed Paşa bu çekişmelerden galip olarak ayrıldı ve on beş yıl sadrazamlık yaptı. Sadrazamlık yaptığı bu dönemde devlet yönetimine ağırlığını koydu.<br />
<br />
Sultan İkinci Selim, babası Kanûnî Sultan Süleyman’dan 14. 892.000 km2 olarak devraldığı devlet topraklarını, oğlu Sultan Üçüncü Murad’a 15.162.000 km2 olarak bırakmıştır.<br />
<br />
İkinci Selim de şair hükümdarlardandı. Şaheser beyitlerinden biri şudur:<br />
<br />
“Biz bülbül-i muhrik-i dem-i sekvayi fira Kız<br />
<br />
Ateş kesilir geçse saba gülşenimizden”<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">III. Murad (1574 – 1595)</span></span><br />
<br />
Sultan Üçüncü Murad, 4 Temmuz 1546 günü, Manisa’nın Bozdağ Yaylası’nda dünyaya geldi. Babası, Sultan İkinci Selim, annesi Afife Nur Banu Sultan’dır. Annesi Venedikli’dir. Sultan Üçüncü Murad orta boylu, değirmi yüzlü, kumral sakallı, elâ gözlü ve beyaz tenli bir padişahtı. Çok cömertti ve insanlara yardım etmeyi çok severdi.<br />
<br />
Merhametli bir kişiliğe sahip olan Sultan Üçüncü Murad, Arapça ve Farsça’yı çok iyi derecede öğrenmişti. Babasının 1558 yılında, Manisa sancak beyliğinden Karaman valiliğine tayin edilmesi üzerine, dedesi Kanûnî Sultan Süleyman tarafından Alaşehir sancak beyliğine tayin edildi. Babası Sultan İkinci Selim, padişah olduktan sonra da tekrar Manisa sancak beyliğine atandı.<br />
<br />
Şehzadeliği sırasında bulunduğu Manisa’da devrin en değerli ulemâsından dersler aldı. Osmanlı Padişahları içinde en âlim padişahlardan birisidir. Babası Sultan İkinci Selim’in vefatı üzerine Manisa’dan İstanbul’a gelerek, 22 Aralık 1574 tarihinde tahta geçti. Ancak o da babası Sultan İkinci Selim gibi devlet işlerine fazla müdahil olmadı. Bürokrasi ve hükûmet daha ziyade Sokullu Mehmed Paşa tarafından idare edildi. Bunda Sokullu’nun tecrübe ve dirayeti ile Sultan Üçüncü Murad’ın idare tarzı büyük rol oynamıştır.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Murad, saltanatı boyunca İstanbul’dan hiç çıkmadı ve saraydaki kadınların etkisinde kaldı. Daha sonraki yıllarda Osmanlı Devleti’nin bir devrini etkileyecek olan kadınlar saltanatı onun devrinde başladı. 29 yaşında çıktığı tahtta yirmi yıl kalan Sultan Üçüncü Murad 16 Ocak 1595 tarihinde felç geçirdi ve vefat etti. Ayasofya Camii’nin avlusuna defnedildi.<br />
<br />
Sokullu Mehmed Paşa’nın ağırlığını hissettirdiği III. Murad döneminde, Osmanlı toprakları en geniş sınırlarına ulaştı. Babası İkinci Selim’den devraldığı 15. 162.151 km2 ülke toprağını, 19.902.000 km2’ye çıkardı. İngilizlerle de dostâne ilişkiler geliştirildi.<br />
<br />
İlk İngiliz daimî elçisi onun zamanında gönderildi. Papa’nın Katolik Avrupa’da kurabileceği haçlı ittifakına karşı Protestan İngiltere ile ilişkiler geliştirildi. Daha sonra bu ittifaka, Hollanda da dahil edildi. Devlet işlerini Sokullu’ya devreden Sultan Üçüncü Murad zamanında sarayda kadınlar devlet işlerine çokça karışmaya başladılar bu durum, Sokullu’nun ölümünden sonra daha da artarak devam etti.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">III. Mehmed (1595 – 1603)</span></span><br />
<br />
Sultan Üçüncü Mehmed, 26 Mayıs 1566’da, Manisa’da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Murad, annesi Safiye Sultan’dır. İsmini, Fatih Sultan Mehmed’e benzemesi için, büyük dedesi Kanûnî Sultan Süleyman koydu. Orta boylu, kumral saçlı ve güzel yüzlüydü. İyi bir ilim tahsili yaptı ve Tâcü’t-Tevârih yazarı Hoca Sadeddin Efendi’den dersler aldı. Sultan Üçüncü Mehmed, 1583’te Manisa sancak beyliğine tayin edildi. 1595 yılının Ocak ayına kadar görev yaptığı Manisa’dan, Babasının ölüm haberi üzerine hareket ederek, 27 Ocak 1595 tarihinde geldiği İstanbul’da, Osmanlı tahtına geçti.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Mehmed, annesini çok sever, sayar ve dinlerdi. Bundan yararlanan annesi Safiye Sultan, Osmanlı sarayında hâkimiyet kurdu. Bazı konularda Padişahı zorlayıp istediğini yaptırıyor, bu da devlet işlerinde karışıklıklara sebep oluyordu. Dindar olup, tasavvufa da son derece meraklıydı. Hz. Muhammed’in ismi anılınca, saygısından derhal ayağa kalkardı. Üçüncü Mehmed devri, duraklama dönemine rastlar. Sultan Üçüncü Mehmed, kolayca üzüntüye kapılır, yemekten, içmekten kesilirdi. Celâlî isyanları ve İran savaşlarının çok uzun sürmesi onu büyük üzüntü içinde bıraktı. İçkiyi sıkı bir şekilde yasaklayıp, bütün gizli meyhaneleri kapattırdı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">I. Ahmed (1603 – 1617)</span></span><br />
<br />
Sultan Birinci Ahmed, 18 Nisan 1590 günü, Manisa’da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Mehmed, annesi Handan Sultan’dır. İyi bir tahsil gördü. Arapça ve Farsça’yı mükemmel derecede öğrenmişti. Ok atmak, kılıç kullanmak, ata binmek gibi savaş ve askerlik alanlarında çok usta olan Sultan Birinci Ahmed, ava ve cirit oyununa çok düşkündü. Çok sade giyinirdi. Babası Sultan Üçüncü Mehmed’in vefati üzerine 21 Aralık 1603’te, Eyüb Sultan’da kılıç kuşanarak tahta geçti.<br />
<br />
Sultan Birinci Ahmed, Kanûnî Sultan Süleyman’dan sonraki padişahlar içinde devlet işleriyle yoğun şekilde uğraşan ilk padişahtı. Çocuk denecek yaşlarda bile mükemmel kararlar alırdı. Daima ilim ve irfan sahibi büyük kişilerle birlikte olur ve onlara akıl danışırdı.<br />
<br />
Sultan Birinci Ahmed’in hayatında on dört sayısının önemli bir yeri vardır. Çünkü, on dört yaşında Padişah olmuş, on dört yıl saltanat sürmüş ve Osmanlı padişahlarının on dördüncüsüdür. Dindar bir padişah olan Sultan Birinci Ahmed’in Hz.Muhammed’e olan bağlılığı o kadar ilerledi ki, onun ayak izlerinin resmi içine bir şiir yazmış ve o şiiri kavuğunda ölünceye kadar taşımıştır. O şiir şudur:<br />
<br />
“N’ola tâcim gibi başımda götürsem dâim<br />
<br />
Kadem-i resmini ol Hazreti Sâh-i Resûlün<br />
<br />
Gül-i gülzâri nübüvvet, o kadem sahibidir<br />
<br />
Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün”<br />
<br />
Sultan Birinci Ahmed, yakalandığı tifüs hastalığından kurtulamayarak 21 Kasım’ı 22 Kasım’a bağlayan gece 1617 yılında yirmi sekiz yaşında vefat etti.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">I. Mustafa (1617 – 1618 / 1622 – 1623)</span></span><br />
<br />
Sultan Birinci Mustafa, 1592 yılında, Manisa’da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Mehmed, annesi Handan Sultan’dır. Sultan Birinci Mustafa güzel yüzlü, seyrek sakallı, sarı benizli ve iri gözlü bir padişahtı. İki defa padişahlık yaptı. Sinirli bir yapıya sahipti.<br />
<br />
Sultan Birinci Mustafa, ağabeyi Sultan Birinci Ahmed’in padişahlığı süresince, on dört yıl sarayın bir odasında hapis hayatı yaşadı. O devirde bu gerekli görülüyordu. Aksi halde şehzadeler devlet yönetimine karışıyor, hatta padişahı devirmek için harekete bile geçebiliyor ve devlet birliği tehlikeye düşüyordu. Buna meydan vermemek için şehzadeler “izale” olunur veya bir odaya kapatılırdı. Sultan Birinci Ahmed, tahta geçtiğinde kardeşini öldürtmemiş, ancak sarayda mahpus tutmuştur. Kafes hayatı denilen bu süre sonunda Sultan Birinci Mustafa, Osmanlı hanedanının en büyük erkek evlâdı olması dolayısıyla tahta çıkarılmış fakat kısa sürede dengesiz hareketleri görüldüğünden ulemâ, asker ve devlet erkânının ittifakı ile hal (tahttan indirme) edilmiştir. Sultan Genç Osman’ın tahttan indirilip katlinden sonra bir kez daha cülûs etmişse de bir buçuk yıl sonra aklî dengesizliği nedeniyle tekrar tahttan indirilmesi icab etmiştir.<br />
<br />
Sultan Birinci Mustafa ile birlikte kardeş katli nadiren görülmüş, artık şehzadeler sarayda kafes ardında tahta geçecekleri günü beklemeye başlamışlardır. Tabii vâlide sultanlar, şehzade anaları arasında rekabetler başlamış, her biri bir vezire ve diğer gruplara dayanarak entrikalarla padişah değiştirmeye çalışmışlardır.<br />
<br />
Sultan Birinci Mustafa, dindar bir insandı. Sadaka vermeyi çok severdi. Hattâ sarayın havuzuna hizmetçilerin toplaması için para atardı. Saraydaki hayatını ibadet ederek, dinî eserler okuyarak geçiriyordu. Tahta geçmesi için ikinci kez davet edildiği zaman, odasında Kuran-ı Kerim okuduğunu ve padişahlık istemediğini bildirmişti.<br />
<br />
Sultan Birinci Mustafa, ikinci padişahlığının başlamasından bir buçuk yıl sonra 10 Eylül 1623 tarihinde şeyhülislâm fetvası ile tekrar tahttan indirildi. Fetvanın gerekçesi olarak da “Aklî dengesi tam olmayan birisinin halife olamayacağı” gösterildi. Sultan Birinci Mustafa tahttan indirildikten on altı yıl sonra, 20 Ocak 1639 günü sinir hastalığından Topkapı Sarayı’nda vefat etti.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Genç Osman (1618 – 1622)</span></span><br />
<br />
Sultan Genç Osman, 3 Kasım 1604 tarihinde, İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Birinci Ahmed, annesi Mahfirûz Haseki Sultandır. Mahfirûz Haseki Sultan aslen Rum’dur. Sultan Genç Osman, on dört yaşında iken, amcası Sultan Birinci Mustafa’nın tahttan indirilmesi üzerine Osmanlı tahtına oturdu. Annesi onun yetişmesi için çok titiz davrandı. Sultan Genç Osman, iyi bir terbiye ve tahsil gördü. Arapça, Farsça, Latince, Yunanca ve İtalyanca gibi doğu ve batı dillerini klâsiklerinden tercüme yapabilecek kadar güzel öğrendi. Çok güzel bir yüzü olan Genç Osman zekî, enerjik, atılgan, cesur ve gözü pek bir padişahtı.<br />
<br />
Sultan Genç Osman, Fatih Sultan Mehmed devrine kadar yapıldığı gibi saray dışından, Şeyhülislam Es’ad Efendi’nin ve Pertev Paşa’nın kızları ile evlendi. Yavuz Sultan Selim devrinden itibaren padişah saray dışından evlenmediği için bu davranış önemli bir değişiklik oldu.<br />
<br />
Kendisine plânlarını uygulayacak bir sadrazam bulamadı. Tarihte eşine az rastlanır bir şekilde tahttan indirilerek, Yedikule zindanlarında boğularak şehit edilen Sultan Genç Osman, babası Sultan Birinci Ahmed’in Sultanahmed Camii’nin yanındaki türbesine defnedildi.<br />
<br />
Tahta çıkar çıkmaz devlet erkânı içindeki üst düzey yetkilileri değiştiren, müderris ve kadıların atanma yetkilerini şeyhülislâmdan alan Sultan Genç Osman çok yenilikçi bir padişahtı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">IV. Murad (1623 – 1640)</span></span><br />
<br />
Sultan Dördüncü Murad, 26 Temmuz 1612 tarihinde, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Birinci Ahmed, annesi Mahpeyker Kösem Sultan’dır. Sultan Dördüncü Murad, uzun boylu, iri cüsseli, yuvarlak yüzlü ve heybetli bir padişahtı. Osmanlı Sultanlarının en kudretlilerinden biri olarak tarihe geçti. Son derece zeki, gözü pek, cesur, kuvvetli ve enerjik bir insandı.<br />
<br />
Sultan Dördüncü Murad, çok iyi cirit ve ok atardı. Bu gücünü katıldığı savaşlarda da gösterdi. Din büyüklerine hürmet eder Şeyhülislâm Yahya Efendi’ye “Baba” diye hitap ederdi. İçki ve tütünü yasakladı. Gece sokağa çıkma yasağı koydu. Arapça’yı ve Batı dillerini çok iyi bilirdi. İlmi ve ilim adamlarını çok sever, fırsat buldukça ilim meclislerine gider, onları yeni çalışmalar yapmaları için teşvik ederdi. Sultan Dördüncü Murad döneminin önemli olaylarından biri de Hezarfen Ahmed Çelebi’nin kanat takarak, Galata Kulesi’nden Üsküdar’a uçmasıydı.<br />
<br />
Sultan Dördüncü Murad, çevresinde olup bitenleri dikkatle takip eder inisiyatifini kullanmakta asla tereddüt etmezdi. Hükümdarlığının ilk yıllarında annesinin etkisinde kaldıysa da daha sonra kadınların saltanatına son verdi; hain ve hilekâr sadrazamları şiddetle cezalandırdı. Memleket meselelerini yakından takip edip, çözümler üretmeye çalıştı. On yedi yıl hükümdarlık yaptıktan sonra, henüz 28 yaşında vefat etti.<br />
<br />
Sultan Dördüncü Murad’ın saltanatını iki devreye ayırmak mümkündür. Henüz on bir yaşında iken tahta geçtiğinden devlet işleri büyük ölçüde annesi Kösem Sultan’ın elinde yürümekteydi. Onunla birlikte olan vezirler, gözünün önünde Hafız Ahmed Paşa’yı askere parçalatmışlar, genç padişahı da korkuyla dehşete düşürmüşlerdir. Osmanlı memleketlerinde asayiş ve huzur kalmamış, zorbalar şehirleri ele geçirmişlerdi. Delikanlılık çağında idareyi bizzat ele aldıktan sonradır ki Sultan Dördüncü Murad biraz da şiddet yolu ile bütün zorbaları sindirmiş, tekrar devlet hakimiyetini kurmuştur. Tütün yasağı bahanesiyle kahvehanelerde toplanan işsiz, güçsüz, zorba takımını kontrol altında tutmuş, şiddetli ceza ve hattâ idamlarla tekrar idarî ve adlî nizamı kurabilmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İbrahim (1640 – 1648)</span></span><br />
<br />
Sultan Birinci İbrahim, 5 Kasım 1615 tarihinde, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Birinci Ahmed, annesi Mahpeyker Kösem Sultan’dır. Sultan Birinci İbrahim, uzun boylu, kuvvetli vücutlu ve kumral sakallıydı. Annesi onun yetiştirilmesi için çok gayret göstermişti. Ağabeyi Sultan Dördüncü Murad’ın âni vefatı, zaten ölüm düşünceleriyle harap olmuş Şehzade İbrahim’i çok sarstı ve padişah olduğuna inanmak bile istemedi. Annesinin ve devlet erkânın ısrarlarından ve ağabeyi Sultan Dördüncü Murad’ın cenazesini gördükten sonra ağabeyinin vefatına kesin olarak inandı. Sadrazam Kara Mustafa Paşa, Taht Odası’na geçen Sultan Birinci İbrahim’in başına Hırka-i Saadet Dairesi’nden getirilen, Hz. Ömer’in Sarığı’nı yerleştirdi. Sultan Birinci İbrahim tahta oturdu ve ellerini açarak dua etti:<br />
<br />
“Elhamdülillah. Ya Rabbi! Benim gibi zaif bir kulunu bu makama lâyık gördün. Saltanat günlerimde milletimi hoş-hâl eyle ve birbirimizden hoşnûd eyle”.<br />
<br />
Sultan Birinci İbrahim, tahta geçtiği ilk yıllarda sinir hastalığı yüzünden sık sık kriz geçiriyordu. Ancak, daha sonraki yıllarda devlet işleriyle bizzat ilgilenmeye başladı. Sultan Birinci İbrahim, tahta çıktığında soyunun tek şehzadesi o kalmıştı. Bu yüzden ilk oğlu Şehzade Mehmed (Sultan Dördüncü Mehmed) doğduğunda ülkede şenlikler düzenlendi (2 Ocak 1642). Sultan Birinci İbrahim, çok cömert ve lütufkâr bir padişahtı. Fakirlere ve kimsesizlere yardım etmeyi çok severdi. Çıkardığı fermanlarla açlık ve kıtlığın önlenmesine çalıştı. Saltanatı sırasında, annesi Kösem Sultan’ın etkisinde çok kaldı. Sekiz yıl dokuz ay padişahlık yaptıktan sonra, 18 Ağustos 1648 tarihinde, boğularak öldürüldü.<br />
<br />
Sultan Birinci İbrahim hakkında, kendi devrine kadar uzanan Osmanlı kaynaklarında, aklî dengesinin bozuk olduğuna dair hiçbir bilgi yoktur. Bu kaynaklar, Sultan Birinci İbrahim’in özelliklerinden ve yaptığı işlerden övgüyle bahsetmektedir. Sadece son zamanlarda bazı yazarlar, onun için “Deli” demektedirler. Sultan Birinci İbrahim’e “Deli” ve “Gaddar” diyen ve adının öyle yayılması için çalışanlardan bazılarının, Sultan Birinci İbrahim tarafından idam ettirilen İranlı Şii Emirgûneoğlu’nun adamları olduğu söylenmektedir.<br />
<br />
Sultan Birinci İbrahim, tahta geçtiğinde yirmi beş yaşındaydı. Şehzadeliği sırasında öldürüleceği endişesi ile sinirleri son derece bozulmuştu. Bu sırada sadrazamlık koltuğunda bulunan Kemankeş Kara Mustafa Paşa devlet işlerini en iyi şekilde yürüttü. Kemankeş Kara Mustafa Paşa, Safeviler’le Kasr-ı Şirin Antlaşmasını imzalayıp, İstanbul’a geldikten sonra, giriştiği malî işlerde de başarılı oldu. Ocaklı sayısını indirip maaşlarının düzenli olarak verilmesini sağladı. Bu olumlu faaliyetler sonunda devlet bütçesi denkleşmiş oldu. Donanma işleriyle de ilgilenen Kemankeş Mustafa Paşa, her yıl belirli miktarlarda Kadırgalar yapılıp donatılmalarını sağladı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">IV. Mehmed (1648 – 1687)</span></span><br />
<br />
Sultan Dördüncü Mehmed, 2 Ocak 1642’de, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Rus asıllı Turhan Hatice Sultan’dır. Sultan Dördüncü Mehmed, orta boylu, beyaz tenli ve yanık çehreliydi. Ata çok bindiği için vücudu öne eğikti. Annesi onu çok iyi yetiştirdi. İyi bir tahsil gördü. Babası Sultan İbrahim’in öldürülmesi üzerine 8 Ağustos 1648 günü, henüz yedi yaşında iken padişah oldu. Ava ve edebiyata çok meraklıydı. Ava olan merakı yüzünden tarihte “Avcı Mehmed” olarak anılır.<br />
<br />
İçkiyi yasaklayıp, içki imalâthanelerini kapattırdı. Sadrazamlığı, Köprülü ailesine vermekle çok isabetli bir karar aldı.<br />
<br />
Hayatının büyük bir kısmı saray entrikalarıyla geçti. İkinci Viyana bozgunundan sonra, ordunun ve devlet erkânının oy birliği ile, 8 Kasım 1687 günü tahttan indirildi. Bundan sonraki ömrü, saraydaki bir odada yanına konulan iki cariye ile tam bir hapis hayatı şeklinde sürdü. 6 Aralık 1693’de Edirne’de vefat etti. Cenazesi İstanbul’a gönderildi ve Yeni Cami’deki türbesine, annesi Turhan Sultan’ın yanına defnedildi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">II. Süleyman (1687 – 1691)</span></span><br />
<br />
Sultan İkinci Süleyman, 15 Nisan 1642’de, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Saliha Dilaşub Sultan’dır. Orta boylu, kır sakallı, şişman ve halim selim bir padişahtı. Dindar, dürüst ve akıllı bir insan olan annesi Saliha Dilaşub Sultan tarafından titizlikle yetiştirildi. Oğluna, gerekli bilgileri bir yandan kendi veriyor, bir yandan da hocalar tutuyordu.<br />
<br />
Hayatının kırk yılını bir dairede hapis geçiren Sultan İkinci Süleyman cesur, dindar, vatansever, merhametli ve nazik bir insandı. Rüşvet ve sefahata son derece düşmandı. Padişah olduğu sırada askerî zorbaların ortalığı karıştırması üzerine onlarla mücadeleye girişti ve kısmen de olsa asayişi sağladı.<br />
<br />
Sultan İkinci Süleyman, dört yıl gibi kısa bir süre padişahlık yaptı. Bunun son iki yılını yatak hastası olarak geçirdi. Gün geçtikçe zayıflıyordu. 22 Haziran 1691 günü, Edirne’de vefat etti. Cenazesi İstanbul’a getirilerek Süleymaniye Camii yanında Kanûnî Sultan Süleyman Türbesine gömüldü.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">II. Ahmed (1691 – 1695)</span></span><br />
<br />
Sultan İkinci Ahmed, 25 Şubat 1643 günü, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Hatice Muazzez Sultan’dır. Terbiyesi ve tahsili ile annesi meşgul oldu. Arapça ve Farsça biliyordu. Orta derecede bir tahsil gördü. Devlet işlerini çok yakından takip eder, hasta bile olsa divan toplantılarına katılırdı.<br />
<br />
Sultan İkinci Ahmed, hat sanatında çok ustaydı. Yazı yazma kabiliyeti çok üstün olan Sultan İkinci Ahmed, birçok Kuran-ı Kerim yazdı. Şairlere ve şiire çok düşkündü. Üç yıl yedi ay ondört gün saltanat sürdükten sonra, yakalandığı siroz hastalığından kurtulamayarak 6 Şubat 1695 günü Edirne’de vefat etti. Cenazesi İstanbul’a getirilerek Kanûnî Sultan Süleyman Türbesine defnedildi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">II. Mustafa (1695 – 1703)</span></span><br />
<br />
Sultan İkinci Mustafa, 6 Şubat 1664 günü, İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Sultan Dördüncü Mehmed, annesi Emetullah Rabia Gülnuş Sultan’dır. Annesi Girit asıllıdır. Kuvvetli bir ilim tahsili yaptı. Tahta geçtiğinin üçüncü günü yapacağı işleri anlatan bir hatt-ı hümâyûn yayınladı. Yazısında: “Zevk, sefa ve rahatı kendimize haram eylemişizdir” diyordu. Yine vezirlerinden birine yazmış olduğu yazı şöyledir: “Bana ağırlık ve hazine lâzım değil. Yerine göre kuru ekmek yerim. Vücudumu din uğruna harcarım. Sıkıntının her çeşidine sabrederim. Milletime hizmet tamam olmadıkça, seferden dönmem. Elbette sefere bizzat kendim giderim”.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">III. Ahmed (1703 – 1730)</span></span><br />
<br />
Sultan Üçüncü Ahmed, 30 Aralık 1673 günü doğdu. Babası Sultan Dördüncü Mehmed, annesi Emetullah Rabia Gülnuş Sultan’dır. Annesi Girit asıllıdır. Sultan İkinci Mustafa’nın öz kardeşi olan Sultan Üçüncü Ahmed, uzun boylu, kara gözlü, doğan burunlu ve buğday tenli idi. Son derece zekî, hassas ve zarif bir insandı. İyi bir tahsil ve terbiye görmüş olan Sultan Üçüncü Ahmed ünlü hocalardan dersler almıştı.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Ahmed, ağabeyi Sultan İkinci Mustafa’nın vefatı üzerine 22 Ağustos 1703 tarihinde otuz yaşında iken Edirne’de tahta geçti. Osmanlı Devleti açısından önemli bir yere sahip olan Lâle Devri boyunca padişahlık yapan Sultan Üçüncü Ahmed, hattat ve şâirdi. “Necib” mahlasıyla şiirler yazdı. Ayrıca musiki ile de yakından ilgileniyordu. Divan şairlerinden Urfalı Nabi Efendi’nin hem kendisini hem de şiirlerini çok severdi.<br />
<br />
Gençliği diğer Osmanlı şehzadelerine göre bir hayli serbest geçti. Şehzadelerin öldürülmesi geleneği kalktığından, rahat bir hayat sürdü. İstediği her şeyle ilgilendiği için bilgisi de, görgüsü de arttı. Avrupa’daki gelişmeleri inceleme fırsatı buldu ve matbaanın Osmanlı Devleti’ne gelmesi için çok çaba sarfetti. Yirmi yedi yıl gibi uzun bir süre tahttakalan Sultan Üçüncü Ahmed, çıkan Patrona Halil İsyanı sonunda, 1 Ekim 1730 tarihinde padişahlıktan çekildi.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Ahmed’in padişahlığının ilk günleri, tamamen disiplinden çıkmış yeniçerileri yatıştırma gayretleri ile geçti. Ancak kendisini padişah yapan yeniçerilere karşı etkili olamadı. Sultan Üçüncü Ahmed’in sadrazamlığa getirdiği Çorlulu Ali Paşa, ona idarî konularda yardımcı olmaya çalıştı, hazine için yeni düzenlemelerde bulundu ve Sultan Üçüncü Ahmed’e rakipleriyle mücadelesinde destek oldu.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Ahmed zamanında, Rusya ile olan ilişkilerde gerginlik yaşandı. Bunun sebebi Rusya’nın Orta Asya üzerinde yayılma siyaseti izlemesi, Balkanlar’daki toplumları slavlaştırmaya çalışması, açık ve sıcak denizlere inmek istemesiydi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">I. Mahmud (1730 – 1754)</span></span><br />
<br />
Sultan Birinci Mahmud, 2 Ağustos 1696 günü, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan İkinci Mustafa, annesi Saliha Valide Sultan’dır. Büyükannesi Gülnuş Sultan’ın sevgi ve ilgisiyle büyüdü. Sekiz yaşından beri kafes hayatı yaşadığı halde zekâsı, iyi niyeti ve kuvvetli karakteri sayesinde kendini harap etmekten kurtardı. Küçük yaşlardan itibaren çeşitli hocalardan dersler aldı. Tarih, edebiyat ve şiirle meşgul oldu. Özellikle musıkî ile uğraştı.<br />
<br />
Sultan Birinci Mahmud, 1 Ekim 1730 tarihinde otuz beş yaşında iken padişah oldu. Devrindeki en değerli kimseleri seçip iş başına getirdi. Karakter sahibi, azimli, müşfik, merhametli, dikkatli ve sabırlı bir insandı. Kendi zevkinden çok milletin refahını düşünerek hareket etti. Bu sayede babası ve amcasının düştüğü hatalara düşmedi. Hayatının son iki yılını hasta geçiren Sultan Birinci Mahmud, 13 Aralık 1754 tarihinde elli dokuz yaşında iken vefat etti. Sultan İkinci Mustafa’nın Yeni Cami’deki türbesine defnedildi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">III. Osman (1754 – 1757)</span></span><br />
<br />
Sultan Üçüncü Osman, 2 Ocak 1699 günü, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan İkinci Mustafa, annesi Şehsuvar Valide Sultan’dır. Şehsuvar Valide Sultan Rus asıllıdır. Tahta çıktığı elli altı yaşına kadar sarayda hapis hayatı yaşadığı için sinirli bir yapıya sahipti. Ancak yine de şefkat ve merhamet sahibi, özellikle yalanı ve rüşveti sevmeyen bir insandı.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Osman musıkîden nefret ettiği için bütün müzisyenleri saraydan uzaklaştırdı. Sarayda dolaşırken cariyelerle karşılaşmak istemediği için ayakkabılarına demir ökçeler taktırmıştı. Ökçelerden çıkan sesi duyan cariyeler padişahın geldiğini öğrenip yoldan çekiliyorlardı. İki yıl, on ay, on sekiz gün saltanat sürmüş bu süre içinde yedi tane veziriazam değiştirmiş, dönemi boyunca içte ve dışta barış ve huzur yaşanmıştır.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Osman’ın zaman zaman kıyafet değiştirerek halkın arasına karıştığı bilinmektedir. 30 Ekim 1757’de vücudunda çıkan bir çıbanın verdiği hastalıkla vefat etti. Cenazesi, Yeni Cami’de Sultan Birinci Mahmud’un yanına defnedildi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">III. Mustafa (1757 – 1774)</span></span><br />
<br />
Sultan Üçüncü Mustafa, 28 Ocak 1717 günü, İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Sultan Üçüncü Ahmed, annesi Mihrişah Sultan’dır. Sultan Üçüncü Mustafa orta boylu, iri gözlü, yassı burunlu ve siyah sakallı idi. Heybetli ve kuvvetli bir vücuda sahipti. Çok iyi bir tahsil yaptı. Astroloji ile meşgul oldu. İslâm ve Osmanlı tarihlerini inceledi.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Mustafa, son derece dindar, tutumlu, müşfik, çalışkan ve cömert bir insandı. İki dakika süren ve İstanbul’un hemen hemen yarıdan fazlasını yıkan büyük depremde evlerini, yakınlarını kaybeden halka kendi kesesinden yardım etti. Adaletle hükmeder, haksızlıklara asla göz yummazdı. Yalandan, riyadan ve rüşvetten nefret ederdi. Asla gurura kapılmaz, büyüklük taslamaz, yapamayacağı işleri vaad etmezdi.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Mustafa, yenileşmenin gerektiği fikrindeydi ve ıslahat yapmak istiyordu. Prusya Kralı İkinci Frederik’in ıslahat hareketlerini duymuş, Ahmed Resmî Efendi’yi ona göndermişti. Prusya Kralı İkinci Frederik, Sultan Üçüncü Mustafa’ya Ahmed Resmî Efendi aracılığı ile başarısının üç altın anahtarı dediği öğütlerini gönderdi.<br />
<br />
– Bol bol tarih okuyun, eski tecrübelerden faydalanın.<br />
<br />
– Güçlü bir orduya sahip olmaya çalışın ve barış zamanında askerlerinizi sürekli eğitime tâbi tutun.<br />
<br />
– Hazineniz daima parayla dolu bulunsun, ekonomiye önem verin.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Mustafa, bu öğütleri dinledikten sonra acı acı güldü. Sonra da “Biz de bunları yapmak niyetindeyiz, lâkin yolu nedir?” diye mırıldandı. Memleketine en büyük felâketin Rusya’dan geleceğini düşünüyordu. Müdafaa için geceli gündüzlü çalışarak her türlü hazırlığı yaptı. Savaşlarda kullanılmak üzere hazineyi altınla doldurdu.<br />
<br />
Süveyş Kanalını bile açtırmayı düşünüyordu. Fakat iş başına getireceği yetenekli devlet adamlarının olmaması onu üzüyordu. Rus Savaşı sırasında üzüntüsünden hastalandı ve kalp yetmezliğinden dolayı 21 Ocak 1774 günü vefat etti.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Mustafa, orduda bir yenileşme gerektiği fikriyle hareket ediyordu. Askerlere eğitim kuralları getirdi. İtirazlara aldırmadan tüfeklere süngü taktırdı. Yeni bir tophane kurdurup güçlü toplar döktürdü. Bahriye, istihkâm ve topçu okulları açtı. Yaşlı subaylara bile eğitim mecburiyeti getirdi. Ordudaki ıslahat konusunda Baron de Tott adlı Macar uyruklu Fransız’dan çok yararlandı. Baron de Tott, Osmanlı topçu sınıfını yeniden ele alıp modernize etti ve askere Avrupa usûlü eğitim yaptırdı.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Mustafa şair bir padişahtı. Cihangir mahlasıyla yazdığı şiirleri çok meşhurdur. Şiirlere “el-fakir Mustafa Han-ı Sâlis” şeklinde imza atardı. Şiirlerinden birisinde şöyle der:<br />
<br />
Yıkılupdur bu cihan sanmaki bizde düzele<br />
<br />
Devlet-i çerh-i denî verdi kamu müptezele<br />
<br />
Şimdi ebvâb-ı saadetle gezen hep hezele<br />
<br />
İşimiz kaldı heman merhamet-i Lem Yezel’e.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">I. Abdülhamid (1774 – 1789)</span></span><br />
<br />
Sultan Birinci Abdülhamid, 20 Mart 1725 tarihinde, İstanbul’da doğdu. Babası Üçüncü Ahmed, annesi Rabia Şermi Sultan’dır. Annesi ona kuvvetli bir tahsil yaptırdı. Zamanındaki mevcut tarihlerin hepsini gözden geçirdi. Hat sanatı ile de meşgul oldu. Merhametli, nazik ve saf bir insan olarak tanınıyordu. Saltanatı süresince birçok ıslahat ve imar hareketlerinde bulundu. Devlet işleriyle daima yakından ilgilendi. Her sorun hakkında fikir ve görüşlerini vezirlerine bildirirdi. Yetenekli vezirler atamaya çalıştı. Halka karşı daima şefkatli ve ılımlı davrandı.<br />
<br />
Sultan Birinci Abdülhamid henüz tahta geçmişti ki, kendisinden cülûs bahşişi istendiğini duydu. Kaşlarını çatıp sertleşen Sultan Birinci Abdülhamid şöyle dedi: “Hazinede bahşiş yoktur, bundan böyle cülus bahşişi verilmeye! Asker evlâtlarımıza fermanımız duyurula!”. Askerler bir parça söylendilerse de, işi daha fazla ileriye götürmeden dağıldılar.<br />
<br />
Sultan Birinci Abdülhamid, siyasî ve askerî ıslahatlara girişti. Avrupaî tarzda mektepler açtı. Yeniçeri ocağına ve donanmaya yeni bir çehre kazandırmaya çalıştı. Sürat Topçuları Ocağı’nı kurdurdu, Yeniçerilerin sayımını yaptırdı ve gereksiz yere fazla para alanları tespit ettirdi. Bu faaliyetleri yürüten Sadrazam Halil Hamid Paşa, menfaatleri bozulanlar tarafından padişaha şikâyet edildi. Halil Hamid Paşa, yaptığı tüm olumlu çalışmalara rağmen, bu konuda yanıltılan Sultan Birinci Abdülhamid’in emriyle idam edildi.<br />
<br />
Sultan Birinci Abdülhamid, bütün başarısızlıklara rağmen Osmanlı padişahları arasında iyi niyeti ve gayreti ile anıldı. 1782 yılı yazında İstanbul’da çıkan yangında itfaiye işlerini bizzat kendisi yürütmesi sonucu halkın sevgi ve takdirini de kazanmıştı.<br />
<br />
Dindarlığı ve iyiliği sebebiyle halkın “velî” olarak gördüğü Sultan Birinci Abdülhamid, on beş yıl iki ay on yedi gün süren saltanattan sonra, 1789 yılı Nisan ayında 64 yaşında vefat etti. Cenazesi Bahçekapı’da kendi yaptırdığı türbesine defnedildi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">III. Selim (1789 – 1807)</span></span><br />
<br />
Sultan Üçüncü Selim, 24 Aralık 1761 tarihinde, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Mustafa, annesi Mihrişah Sultan’dır. Annesi Gürcü asıllıdır. Kâhinlere inanan babası Sultan Üçüncü Mustafa, onların yeni doğan oğlu Selim’in eşsiz bir cihangir olacağını söylemeleri üzerine, büyük bir sevince kapılmış, yedi gün yedi gece bayram yapılmasını emretmiştir.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Selim, doğum günündeki bu hava içinde büyüdü. Sarayda çok güzel bir şekilde yetiştirildi. Sultan Üçüncü Mustafa, kendisinden sonra oğlu Sultan Üçüncü Selim’in padişah olmasını istemişti. Ancak, babasından sonra padişahlığa amcası Sultan Birinci Abdülhamid getirildi. Sultan Birinci Abdülhamid, Sultan Üçüncü Selim’i sarayda göz önünde bulunduruyor, ancak yine de onun eğitimine önem veriyordu. Amcası Sultan Birinci Abdülhamid’in ölümü üzerine, Sultan Üçüncü Selim 7 Nisan 1789 günü, 28 yaşındayken Osmanlı tahtına oturdu.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Selim, edebiyata ve güzel yazı yazmaya çok meraklıydı. Yazmış olduğu hat ve levhalardan bazıları cami ve türbelere asılmıştır. Arapça ve Farsçayı çok iyi konuşuyordu. Merhametli bir insan olan Sultan Üçüncü Selim ciddi bir eğitim görerek yetişti. İyi bir şâir, tamburî, neyzen ve hânende idi. Bestekâr da olan Sultan Üçüncü Selim, güzel sanatlara düşkün ve açık fikirliydi, ancak zaafa varacak kadar yumuşak karakterliydi ve Osmanlı Devleti’nde batıcılığın yerleşmesini istiyordu.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Selim tahta çıktığı zaman, halk ona büyük ümitler bağladı. Halk genç hükümdarın, Osmanlı Devleti’ni o eski güçlü ve ihtişamlı devirlerine geri döndüreceğini düşünüyordu.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Selim, 29 Mayıs 1807 tarihinde Osmanlı padişahlığını Şehzade Mustafa’ya terk ettikten sonra bir yıl iki ay daha yaşadı. Alemdar Mustafa Paşa Olayı sırasında yeni padişahın adamları tarafından, 28 Temmuz 1808 tarihinde öldürüldü. Cenazesi, Lâleli Camii avlusunda babası Sultan Üçüncü Mustafa’nın yanına defnedildi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">IV. Mustafa (1807 – 1808)</span></span><br />
<br />
Sultan Dördüncü Mustafa, 8 Eylül 1779 günü, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Birinci Abdülhamid, annesi Nüketseza Kadın Sultan’dır. Annesi Nüketseza Kadın Sultan, Sultan Dördüncü Mustafa’nın iyi bir tahsil yapması için çok çaba harcadı. Ancak hırslı, kurnaz ve asabî bir insan olan Sultan Dördüncü Mustafa, eğitim ve öğrenimden çok zevk ve sefa içinde yaşamaya önem verdi.<br />
<br />
Kabakçı Mustafa İsyanı sonunda, tahttan indirilen amcazâdesi Sultan Üçüncü Selim’in yerine, 29 Mayıs 1807 günü tahta çıktığında yirmi sekiz yaşındaydı. Sultan Dördüncü Mustafa’nın şehzadeliği boyunca, kendisine bir evlât gibi davranan Sultan Üçüncü Selim aleyhinde isyancılarla iş birliğine girmesi ve onun öldürülmesi için emir vermesi, karakteri hakkında fikir vermektedir.<br />
<br />
Tahta çıktığında devletin merkezî otorite ve hakimiyeti gittikçe zayıflıyor, Sultan Üçüncü Selim ve Nizam-ı Cedid yandaşları yakalandıkları yerde öldürülüyordu. Sultan Dördüncü Mustafa’nın tahta çıkmasını sağlayan Kabakçı Mustafa ve yandaşları devlet yönetiminde etkin rol oynuyor, kendi adamlarını önemli mevkilere getiriyorlardı.<br />
<br />
Osmanlı Devleti, bu isyandan sonra yeniçerilere çok büyük tavizler verdi. Ancak yeniçerilerin istekleri hiçbir zaman bitmedi. Hatta Osmanlı tarihinde hiç görülmemiş bir antlaşma yapıldı. Kabakçı Mustafa isyanında baş rol oynayan yeniçeri ağalarının, kendilerini sağlama almak için yaptıkları bu antlaşmaya göre, yeniçeriler devlet işlerine karışmayacak ve Osmanlı Devleti bu isyandan dolayı Yeniçeri ocağını sorumlu tutmayacaktı.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Selim taraftarları, bu karışık ortam içinde Rusçuk âyânı Alemdar Mustafa Paşa’ya sığınmışlardı. Alemdar Mustafa Paşa Osmanlı-Rus savaşları sırasında büyük başarılar göstermiş ve ordu mensuplarının sempatisini kazanmıştı.<br />
<br />
Sultan Dördüncü Mustafa hat sanatıyla uğraştı. Gayet güzel yazıları vardır. Osmanlı hanedanından Sultan Beşinci Murad’dan sonra en az padişahlık yapanlardan birisidir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">II. Mahmud (1808 – 1839)</span></span><br />
<br />
Sultan İkinci Mahmud, 20 Temmuz 1785 tarihinde, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Birinci Abdülhamid, annesi Nakşidil Valide Sultan’dır. Orta boylu, geniş omuzlu, beyaz sakallı, zarif ve sevimli yüzlüydü. Diğer Osmanlı padişahları gibi kuvvetli bir tahsil gördü. Öğrenimi ile, Sultan Üçüncü Selim, padişahlığı sırasında bizzat meşgul olmuştu.<br />
<br />
Cesur, temkinli, sabırlı ve azimli bir kişiliğe sahip olan Sultan İkinci Mahmud, Alemdar Mustafa Olayı sonrasında, 28 Temmuz 1808 tarihinde tahta çıktığında yirmi üç yaşındaydı. Zekî ve bilgili bir insan olan Sultan İkinci Mahmud, Avrupa’daki yenileşme hareketlerini benimsemişti. Adalet işlerine gereken önemi verdi, yeni kanun ve tüzükler hazırlattı ve bu sebeple kendisine “Adlî” ünvanı verildi.<br />
<br />
Şiiri, edebiyatı ve bilimi seven, halk arasında dolaşmayı ve onların dertlerini dinlemeyi gerekli gören Sultan İkinci Mahmud, Osmanlı Devleti’ni gerek sosyal bakımdan, gerekse uygarlık açısından ileri bir ülke yapmaya çalıştı. Sultan İkinci Mahmud, yakalandığı verem hastalığından kurtulamayarak, 1 Temmuz 1839 günü, dinlenmek için gittiği kardeşi Esma Sultan’ın Çamlıca’daki köşkünde, elli dört yaşında vefat etti. Büyük bir cenaze töreni ile halkın gözyaşları arasında Divan Yolu’ndaki türbesine defnedildi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Abdülmecid (1839 – 1861)</span></span><br />
<br />
Sultan Abdülmecid, 25 Nisan 1823 günü doğdu. Babası Sultan İkinci Mahmud, annesi Bezm-i Âlem Valide Sultan’dır. Sultan Abdülmecid, babasının arzusu yönünde bir eğitim ve terbiye gördüğü için ıslahatçı fikirlere sahipti. Batı âlemine karşı hayranlık besliyordu. Babasının vefatı üzerine, henüz 17 yaşında iken Osmanlı tahtına oturdu. Devletin ilerleyişi için Avrupaî hayat tarzının ülke çapında yaygınlaştırılmasını istedi. Saltanatının henüz dördüncü ayında ilân ettiği Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu sebebiyle Tanzimat Dönemi padişahı olarak şöhret bulmuştur.<br />
<br />
Sultan Abdülmecid, batılı yazarların takdir ve sevgiyle andıkları bir padişahtı. Âdil, merhametli, ıslahatçı, yenilikçi bir insan olan Sultan Abdülmecid, 25 Haziran 1861 tarihinde, 39 yaşında iken İstanbul’da veremden dolayı vefat eden Sultan Abdülmecid, Yavuz Sultan Selim’in türbesi yanındaki mezarına defnedildi.<br />
<br />
Sultan İkinci Mahmud, ölüm döşeğinde iken, Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanmış olan Kavalalı Mehmed Ali Paşa, Osmanlı kuvvetlerini Nizip’te yenilgiye uğratmıştı. Sultan Abdülmecid böyle karmaşık bir ortamda tahta çıktı. Mısır Sorunu, Rus donanmasının Hünkâr İskelesi Antlaşmasına uyarak İstanbul’a gelmesi üzerine bir Avrupa sorunu haline geldi.<br />
<br />
Başta İngiltere, Avusturya, Prusya ve Rusya olmak üzere Avrupalı devletler Osmanlı Devleti ile Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa arasındaki Mısır sorununu çözmek için bir konferans düzenlediler. Avrupa Devletleri, Mısır’da güçlü bir yönetim istemiyorlardı. Kavalalı Mehmed Ali Paşa’ya karşı Osmanlı Devleti’nin tarafını tuttular ve bu ortamda Londra Sözleşmesi imzalandı (1840).<br />
<br />
Buna göre; Mısır Osmanlı Devleti’ne bağlı kalacak, ancak yönetimi Mehmed Ali Paşa ve oğulları yürütmeye devam edecekti. Mısır seksen bin altın vergi ödeyecekti. Suriye, Adana ve Girit tekrar Osmanlı yönetimine bırakılıyordu.<br />
<br />
Hünkâr İskelesi Antlaşmasının süresi bitince, Londra’da yeniden bir konferans düzenlendi (1841). Toplantıya Osmanlı Devleti’nden başka Rusya, Fransa, İngiltere, Prusya ve Avusturya katıldı. Konferansta alınan kararlara göre, Boğazlar’da egemenlik hakkı Osmanlı Devleti’ne ait olacak, ancak barış döneminde hiçbir savaş gemisi Boğazlar’dan geçmeyecekti.<br />
<br />
Bu antlaşma ile Fransa ve İngiltere Akdeniz’deki güvenliklerini sağlamış oluyorlar, Osmanlı Devleti’nin Boğazlar üzerindeki kayıtsız şartsız haklarına kısıtlama geliyordu. Rusya ise Hünkâr İskelesi Antlaşması ile Boğazlar üzerinde sağladığı üstünlüğü kaybetmiş oluyordu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Abdülaziz (1861 – 1876)</span></span><br />
<br />
Sultan Abdülaziz 8 Şubat 1830 tarihinde İstanbul’da doğdu. Babası Sultan İkinci Mahmud, annesi Pertevniyal Valide Sultan’dır. Elâ gözlü, beyaza yakın kumral tenli, sert bakışlı ve top sakallıydı. Ağabeyi Sultan Abdülmecid’in vefatı üzerine 25 Haziran 1861 günü tahta çıktığında 31 yaşındaydı. Müsrif bir padişah olarak tanınmasına rağmen, çok sade giyinir, sarayda terlik ve entari ile dolaşırdı. Babası öldüğü zaman dokuz yaşlarındaydı. Ancak ağabeyi Sultan Abdülmecid, onun eğitimine gerektiği gibi dikkat etti. Şehzadeliği sırasında rahat ve korkusuz bir hayat sürdü. Çok iyi Fransızca konuşurdu. Şiire ve müziğe de ilgisi vardı. Kendine ait besteleri vardır. Resim yapma kabiliyeti de çok üstün olan Sultan Abdülaziz, Osmanlı donanmasına ısmarlayacağı gemilerin plânını bizzat kendisi çizmişti. Ok atmayı, ata binmeyi, avlanmayı ve özellikle güreşmeyi çok severdi. Güçlü, kuvvetli ve pehlivan yapılıydı. En iyi pehlivanlarla güreşir ve sırtlarını yere getirirdi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">V. Murad (30 Mayıs 1876 – 31 Ağustos 1876)</span></span><br />
<br />
Sultan Beşinci Murad 21 Eylül 1840 tarihinde İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Şevk-Efza Kadın Efendi’dir. Annesi Çerkezdir. Sultan Beşinci Murad, çocukluğunda ve gençliğinde iyi bir eğitim gördü ve Fransızca öğrendi. Okumaya çok meraklı olduğundan dolayı, Fransa’dan kitaplar getirtir ve sürekli olarak okurdu. Edebiyata karşı çok ilgiliydi. Aralarında Ziya Paşa ve Namık Kemal’in de olduğu devrin bir çok şairi ile yakın dostluk kurmuştu. Yabancı kültürlerin etkisi altında kalan Sultan Beşinci Murad, piyano çalardı. Batı müziği stilinde besteler bile yapmıştır. Avrupalı prenslerle dost olmuş, onlarla mektuplaşmış olan Sultan Beşinci Murad, yerli ve yabancı gazeteleri yanından eksik etmezdi.<br />
<br />
Sultan Abdülaziz ile beraber çıktığı Avrupa seyahati sırasında Avrupa’yı yakından görüp hayran kalmış olan Sultan Beşinci Murad, bu gezi sırasında İngiltere’de tanıştığı Gal Prensi (sonradan İngiltere Kralı olan VII. Edward) ile yakın bir dostluk kurdu. Gal Prensinin tesiri altında kalıp mason olan Sultan Beşinci Murad, çok müsrif ve ihtiras sahibi bir insandı. Padişah olmak için amcasının ölümünü beklediğini açıkça söylerdi.<br />
<br />
Sultan Beşinci Murad, tahttan indirilen Sultan Abdülaziz’in yerine 30 Mayıs 1876’da padişah oldu. Ancak, Osmanlı Devleti’ni kurtarmak için meşrutiyetin kurulmasını isteyen, bu düşünce ile tahta güvendikleri bir hükümdar getiren aydınların umudu yine kırılmıştı. 93 gün kaldığı Osmanlı tahtından 31 Ağustos 1876 günü indirildi. 28 yıl daha sarayda yaşayan Sultan Beşinci Murad, 29 Ağustos 1904 tarihinde vefat etti ve annesi Şevk-Efza Kadın Efendi’nin Yeni Cami’deki türbesine defnedildi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">II. Abdülhamid (1876 – 1909)</span></span><br />
<br />
Sultan İkinci Abdülhamid, 21 Eylül 1842 tarihinde İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Tir-i Müjgan Kadın Efendi’dir. Annesi Çerkezdir. Sultan İkinci Abdülhamid çok küçük yaşta iken annesini kaybettiği için öksüz büyüdü ve onu üvey annesi Piristu Kadın yetiştirdi. Çocukluğunda çok zayıf bir bünyeye sahip olan Sultan İkinci Abdülhamid sık sık hasta olurdu. Babasının padişahlığı sırasında bu durumu yüzünden özel ilgi gördü. Çok hoşgörülü bir ortamda büyüdü. Kültür derslerinin yanında musiki dersleri aldı ve piyano çalmayı öğrendi.<br />
<br />
Bekârlığı sırasında çok serbest bir hayat yaşayan Sultan İkinci Abdülhamid, evlendikten sonra tüm boş zamanını ailesiyle, çocuklarıyla geçirmeye başladı. Sultan İkinci Abdülhamid, yıkılmak üzere olan Osmanlı Devleti’ni uyguladığı politikalarla 33 yıl ayakta tutmayı başarmış bir padişahtır.<br />
<br />
Hayırsever ve cömert bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamid, sıradan bir vatandaş gibi yaşardı. Yunan seferi sırasında, kendisine hazinede yeterli para bulunmadığı söylenince, atalarından kalma şahsî servetinden masrafları karşılamış, bunu devletten geri almamıştı.<br />
<br />
Boş vakitlerini marangozhanede geçirir, harika eşyalar yapar, bunları sattırır ve parasını fakire fukaraya dağıttırırdı. Son derece şefkatli bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamid’in kendisini öldürmek isteyenleri bağışlaması, dünya siyaset tarihinde ender rastlanan bir olaydır. Sultan İkinci Abdülhamid, kültüre önem vermiş ve eğitim konusunda hizmet verecek birçok mekân yaptırmıştır.<br />
<br />
Güzel Sanatlar Akademisi, Ticaret ve Ziraat Okulları kuran Sultan İkinci Abdülhamid, ilk ve orta dereceli okullar, dilsiz ve kör okulları, kız meslek okulları da yaptırmıştır. Vilâyetlere liseler, kazalara ortaokullar kurmuş, ilkokulları köylere kadar ulaştırmıştır.<br />
<br />
İstanbul’da Şişli Etfal Hastahanesi’ni ve Dârülaceze’yi kendi şahsi parasıyla yaptırdı. Hamidiye adı verilen içme suyunu borularla İstanbul’a getirtti. Karayollarını Anadolu içlerine kadar uzatan Sultan İkinci Abdülhamid, Bağdat’a ve Medine’ye kadar da demiryolları döşetmiştir. Büyük şehirlere atlı tramvay hatları yaptırmıştır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mehmed Reşad (1909 – 1918)</span></span><br />
<br />
Sultan Mehmed Reşad 2 Kasım 1844 tarihinde İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Gülcemal Kadın Efendi’dir. Annesi Çerkezdir. Çocukluğu, padişah olan babasının yanında geçti. Eğitim ve öğrenimine gereken önem gösterildi.<br />
<br />
Sultan Mehmed Reşad, amcası Sultan Abdülaziz zamanında rahat bir şehzadelik yapmasına rağmen ağabeyi Sultan İkinci Abdülhamid zamanında sarayda hapis hayatı yaşadı. Veliaht olduğu için devamlı kontrol altında tutuluyordu. Sultan Mehmed Reşad günlerini haremde geçirir, şiir ve kitap okurdu.<br />
<br />
Sultan Beşinci Mehmed Reşad, İttihat ve Terakki partisinin desteğiyle tahta çıktığında 65 yaşındaydı. Sultan İkinci Abdülhamid’in padişahlığı sırasında devlet işleriyle yeterince ilgilenmemişti. Padişahlığı sırasında yönetim daha çok İttihat ve Terakki partisinin ileri gelenlerinden Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa’nın eline geçmişti.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mehmed Vahdeddin (1918 – 1922)</span></span><br />
<br />
Sultan Mehmed Vahdeddin otuz altıncı ve son Osmanlı padişahıdır. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Gülistu Kadın Efendi’dir. 2 Şubat 1861 tarihinde İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, Sultan Mehmed Vahdeddin doğduğu yıl, annesi Gülistu Kadın Efendi de, o henüz çok küçükken vefat etmişlerdi. Çocuk denecek yaşlarda hem öksüz, hem yetim kalan Sultan Mehmed Vahdeddin, babası Sultan Abdülmecid’in kadınlarından Şayeste Kadın tarafından büyütüldü.<br />
<br />
Sultan Abdülaziz’in saltanatı sırasında henüz bir çocuk olduğu için serbest yetişti. Eğitim ve öğrenimi ile ağabeyi Sultan İkinci Abdülhamid henüz padişah değilken bile yakından ilgilendi. Sultan İkinci Abdülhamid, saltanat yıllarında da bu tutumunu değiştirmedi, ona hep değer verdi ve onu korudu. Bu yüzden ağabeyinin saltanat yıllarında rahat bir hayat yaşadı.<br />
<br />
Sultan Mehmed Vahdeddin, çok okurdu, okuduğunu iyi anlardı. Özellikle fıkha ait eserler ilgisini çekmişti. Kitabeti ve imlâsı düzgündü. Zekî bir insandı, fikirlerini kâğıt üstüne aktarmakta zorluk çekmezdi. Çok nazik bir insan olan Sultan Mehmed Vahdeddin, Viyana seyahati sırasında hem yanındakileri hem de yabancıları nezaketine hayran bırakmıştı. Az konuşur, daha çok dinlemeyi sever ve birisini dinlerken pür dikkat kesilirdi.<br />
<br />
Sultan Mehmed Reşad, padişah olduğu zaman, yaş bakımından Sultan Mehmed Vahdeddin’den daha büyük olan Sultan Abdülaziz’in oğlu Yusuf İzzeddin veliaht idi. Yusuf İzzeddin’in ölümü üzerine veliahtlığa Sultan Mehmed Vahdeddin getirildi.<br />
<br />
Veliaht olarak bulunduğu yıllarda, Birinci Dünya Savaşı çıktı. Savaş sırasında Osmanlı Devleti’nin veliahtı olarak Almanya’ya resmî bir gezi yaptı. Bu seyahatinde yanında Mustafa Kemal de bulundu. Sultan Mehmed Reşad’ın ölümü üzerine, Sultan Altıncı Mehmed Vahdeddin sanı ile padişah oldu.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">[attachment=61435]<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Osmanlı Padişahları Listesi</span></span><br />
<br />
Osmanlı Hanedanı’nın sultan-ı âzamları yükselme döneminden dağılma dönemine dek kıtalararası geniş bir imparatorluğa hükmetmiştir. Osmanlı İmparatorluğu zirvedeyken; kuzeyde Macaristan, güneyde Somali, batıda Cezayir ve doğuda Irak'a kadar uzanmıştır. İlk başlarda imparatorluk Bursa’da yönetilirken 1365'de Edirne başkent oldu. Son olarak da Bizans İmparatorluğu’ndan alınan İstanbul başkent oldu.[2] İmparatorluğun ilk yıllarının anlatımında efsane ve gerçeği ayırmanın zor olması nedeniyle değişen konular olmuştur; buna rağmen çoğu çağdaş bilginler imparatorluğun aşağı yukarı 1299 yılında ortaya çıktığını ve kurucusunun Oğuz Türklerinin Kayı boyundan gelen Osman Gazi olduğunu kabul eder.[3] Osmanlı Hanedanı 36 sultanla 6 yüzyıl boyunca var oldu. Osmanlı İmparatorluğu, I. Dünya Savaşı’nda müttefik olduğu İttifak Devletleri’nin yenilgiye uğraması sonucuyla tarih sahnesinden silindi. İmparatorluğun İtilaf Devletleri tarafından bölünmesi ve ardından gelen Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin doğmasına yol açtı.[4] <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Osmanlı devlet teşkilatı</span></span><br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu var olduğu süre boyunca monarşi ile yönetilmiştir. Sultan, hiyerarşik Osmanlı sisteminde, siyasi, askerî, hukuki, sosyal ve çeşitli başlıklarda en üstteydi.[a] Teorik olarak sadece Allah’a ve yerine getirmesi gereken "Allah’ın yasaları"na (İslam’daki şeriat) karşı sorumluydu. Onun ilahi görevi İran-İslam başlıklarına yansıtılan "Allah’ın yeryüzündeki gölgesi" (zill Allah fi’l-âlem) ve "yeryüzünün halifesi" (halife-i ru-yi zemin) olmaktı.[5] Tüm devlet dairesi onun hükmündeydi ve verdiği her karar ferman adı verilen kararnamede yayımlanırdı. Başkomutandı ve tüm yurttaki resmî unvanıydı.[6] 1453'te İstanbul'un Fethi’nden sonra kendilerini Roma İmparatorluğu'nun varisi olarak görürlerdi bu nedenle ara sıra Kayser ve İmparator unvanını kullanırlardı.[5][7][8] 1517’de Mısır’ın Fethi’nden sonra I. Selim halife unvanını da benimsedi. Böylece evrensel Müslüman hükümdarı olduğunu iddia etti. Yakın zamanlarda Osmanlı hükümdarları tahta çıkmada Avrupa hükümdarlarının taç giyme törenine eşdeğer olarak Osman’ın Kılıcı ile kuşatılırdı.[9] Kuşatılmayan sultanın çocukları verasete uygun değildi.[10]<br />
<br />
Teoride ve ilkelerde teokratik ve salt olmasına rağmen, uygulamada padişahın yetkileri sınırlıydı. Siyasi kararlarda hanedanın önemli üyelerinin görüş ve tutumlarını dikkate alırdı, bürokratik ve askerî kuruluşlarda aynı zamanda dinî liderlerdi.[6] 17. yüzyıldan bu yana, imparatorluk uzun süren durgunluk dönemine girdi, bu dönemde sultanlar çok güçsüzleştiler. Birçoğu güçlü Yeniçeri Ocağı tarafından tahttan indirildi. Tahta geçmesi yasaklı[11] olmasına rağmen Harem -özellikle hükümdarın annesi (Valide Sultan olarak da bilinir)- sahne arkası önemli politik rollerde kadınlar saltanatı dönemi boyunca etkili oldu.[12]<br />
<br />
Sultanların azalan güçleri ilk sultanların ve sonrakilerin saltanat uzunluklarının farklılığından dolayı kanıtlandı. I. Süleyman, imparatorluğu 16. yüzyılda doruk noktasına çıkaran, 46 yıllık saltanatı olan, Osmanlı tarihinin en uzun süre tahtta kalan padişahıydı. V. Murad, 19. yüzyıl gerileme dönemine hükmeden, kayıtlardaki en kısa tahtta kalan padişahtı. Saltanatı sadece 93 gün sürdü. Parlamenter monarşi V. Murad’ın varisi II. Abdülhamid, imparatorluğun son mutlak ve ilk anayasal monarşi hükümdarı, zamanında resmileşti.[13] 7 Ocak 2017’deki ölümüne dek, Osmanlı hanedanının başı ve Osmanlı tahtının sahibi Abdülmecit Efendi’in büyük torunu Bayezid Osman’dı.[14] <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Padişahların listesi</span></span><br />
<br />
Aşağıdaki tablo Osmanlı sultanlarını ve son Osmanlı halifesini tarihe göre sıralanmış olarak listeler. Tuğralar kaligrafik mühür ya da Osmanlı sultanları tarafından kullanılan imzalardır. Onlar tüm resmi belgelerde, sikkelerde ve daha önemlisi padişahın portresinin belirlenmesinde kullanılırdı. "Notlar" sütunu padişahların ebeveynlerini ve kaderlerini içerir. Padişah'ın saltanatının sonu doğal ölümle bitmediği zaman nedeni kalın gösterilir. İlk hükümdarlar için genellikle saltanatının sonu ve varisinin tahta çıkması arasında bir zaman vardır. Bunun nedeni tarihçi Quataert'e göre bu dönemde Osmanlı’da uygulanan en yaşlı olan değil en uygun olanın tahta geçmesidir: sultan öldüğünde, bir galip çıkana kadar tüm oğulları savaşmak zorundaydı. Bundan dolayı iç çatışma meydana gelmiş ve kardeş katili gerçekleşmiştir, sultanın ölüm tarihi bu nedenle her zaman varisin tahta geçmesiyle aynı tarihte değildir.[15] 1617'de şehzade sistemi, en uygun olanın tahta geçmesi yerine yaşça en büyük olanın tahta geçtiği sistemle (ekberiyet) değişti. Bu sistemle tahta ailenin en büyük erkeği geçti. Bu da 17. yüzyıldan bu yana neden ölen sultanın yerine nadiren kendi oğlunun genellikle amca ya da kardeşinin geçtiğini açıklar.[16] En büyük olanın tahta geçtiği sistem (ekberiyet) 19. yüzyılda alınan başarısız sonuçlara rağmen saltanatın sonuna kadar sürdü.[17] <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">OSMANLI PADİŞAHLARI LİSTESİ</span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kuruluş devri</span></span><br />
<br />
1- I. Osman (1300-1324) (Osman Gazi) 24 yıl<br />
2- Orhan (1324-1360) (Orhan Gazi) 36 yıl<br />
3- I. Murat Hüdavendigâr (1360-1389) 29 yıl<br />
4- Yıldırım Beyazıt (1389-1402) 13 yıl<br />
Fetret devri,  (1402-1413). Yıldırım'ın oğulları arasındaki kavgada I. Mehmet Çelebi diğerlerine üstün geldi. Yenilen oğulları padişahtan sayılmaz ama bir süre hüküm sürmüşlerdir. Süleyman Çelebi 7 yıl 10 ay hükümranlığı sürdü. Musa Çelebi Rumeli’de 3 yıl 6 ay hükmetti. Mustafa Çelebi<br />
5- Mehmet Çelebi (1413-1421) 8 yıl.<br />
6- II. Murat (1421-1451) Tahta iki kez çıkmıştır. 1421-1444 arası birinci dönem 23 yıl. Sonra 2 yıl oğlu Fatih Sultan Mehmet. 30 yıl. 1446-1451 arası ikinci dönem 5 yıl. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yükselme devri</span></span><br />
<br />
7- Fatih Sultan Mehmet (1444-1481) Tahta iki kez çıkmıştır. 1444-1446 yıllarında birinci dönem 2 yıl. Daha sonra yine babası II. Murat. 1451-1481 arası ikinci dönem 30 yıl. Fatih Camii onun adına yapıldı.<br />
8- II..Beyazıt (1481-1512) 31 yıl 31 yıl.<br />
9- Yavuz Sultan Selim (I. Selim) (1512-1520) 8 yıl.<br />
10- Kanuni Sultan Süleyman (I. Süleyman) (1520-1566) 46 yıl. İstanbul Süleymaniye Camii onun adına yapıldı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Duraklama devri</span></span><br />
<br />
Kanuni zamanında birinci Viyana kuşatmasından sonra duraklama devrine girildi.<br />
11- II. Selim (1566-1574) 8 yıl. Edirne Selimiye Camii onun adına yapıldı.<br />
12- III. Murat (1574-1595) 21 yıl.<br />
13- III. Mehmet (1595-1603) 8 yıl.<br />
14- I. Ahmet (1603-1617) 14 yıl. Sultanahmet Camii onun adına yapıldı.<br />
15- I. Mustafa (1617-1618) (Deli Mustafa) Tahta iki kez çıkmıştır. III: Mehmet'in oğlu. 1622-1623 ikinci dönemidir. Akli dengesi yerinde değildi. Toplam 2 yıl padişahlık yaptı.<br />
16- II. Osman (1617-1622) (Genç Osman) 5 yıl. I. Ahmet'in oğlu. Öldürülen ilk padişah.<br />
17- IV. Murat (1623-1640) 17 yıl. I. Ahmet'in oğlu. Çocuk yaşta padişah oldu.<br />
18- I. İbrahim (1640-1648) (Deli İbrahim) 8 yıl. I. Ahmet'in oğlu. 19- IV. Mehmet (1648-1687) (Avcı Mehmet) 39 yıl. I. İbrahim'in oğlu.<br />
20- II. Süleyman (1687-1691) 4 yıl. I. İbrahim'in oğlu.<br />
21- II. Ahmet (1691-1695) 4 yıl. I. İbrahim'in oğlu.<br />
22- II. Mustafa (1695-1703) 8 yıl. Babası IV. Mehmet.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Gerileme devri</span></span><br />
<br />
II. Mustafa zamanında 1699 Karlofça Antlaşması ile gerileme devri başladı.<br />
23- III. Ahmet (1703-1730) 27 yıl. Babası IV. Mehmet, Lale Devri 24- I. Mahmut (1730-1754) 24 yıl. Babası II. Mustafa<br />
25- III. Osman (1754-1757) 4 yıl. Babası II. Mustafa<br />
26- III. Mustafa (1757-1774) 17 yıl. Babası III. Ahmet<br />
27- I. Abdülhamit (1774-1789) 15 yıl. Babası III. Ahmet<br />
28- III. Selim (1789-1807) 8 yıl. Babası III.Mustafa, Nizam-ı Cedid Ordusu'nun kuruluşu<br />
29- IV. Mustafa (1807-1808) 1 yıl. Babası I. Abdülhamit<br />
30- II. .Mahmut (1808-1839) 31 yıl. Babası I. Abdülhamit, 1826 Vaka-yı Hayriye, Yeniçeri Ocağının kaldırılması.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1839 Tanzimat Fermanı</span></span><br />
<br />
31- Abdülmecit (1839-1861) 22 yıl. Babası II. Mahmut<br />
32- Abdülaziz (1861-1871) 10 yıl. Babası II. Mahmut<br />
33- V. Murat (1876) 3 ay. Babası Abdülmecid. Padişah olmak istemiyordu. Padişah iken aklını yitirdi.<br />
34- II. Abdülhamit (1876-1909) 33 yıl. Babası Abdülmecid. Birinci Meşrutiyet, Plevne Savaşı, İstibdad dönemi, İkinci Meşrutiyet, İttihad ve Terakki dönemi,<br />
35- V. Mehmet Reşat (1909-1918) 9 yıl. Babası Abdülmecid. 1. Dünya Savaşı, İşgal dönemi ve yıkılış<br />
36- VI. Mehmet Vahdettin (1918-1922) 4 yıl. Babası Abdülmecid. İstanbul işgal edildikten ve Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra bir İngiliz gemisi ile ülkeyi terk etti.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Osmanlı Padişahları Sıralaması ve Soy Ağacı</span></span><br />
<br />
    Osman Gazi (1299 – 1326)<br />
    Orhan Gazi (1326 – 1359)<br />
    I. Murad (1359 – 1389)<br />
    I. Bayezid – Yıldırım Bayezid (1389 – 1402)<br />
    I. Mehmed (1413 – 1421)<br />
    II. Murad (1421 – 1451)<br />
    Fatih Sultan Mehmed (1451 – 1481)<br />
    II. Bayezid (1481 – 1512)<br />
    Yavuz Sultan Selim (1512 – 1520)<br />
    Kanunî Sultan Süleyman (1520 – 1566)<br />
    II. Selim (1566 – 1574)<br />
    III. Murad (1574 – 1595)<br />
    III. Mehmed (1595 – 1603)<br />
    I. Ahmed (1603 – 1617)<br />
    I. Mustafa (1617 – 1618 / 1622 – 1623)<br />
    Genç Osman (1618 – 1622)<br />
    IV. Murad (1623 – 1640)<br />
    İbrahim (1640 – 1648)<br />
    IV. Mehmed (1648 – 1687)<br />
    II. Süleyman (1687 – 1691)<br />
    II. Ahmed (1691 – 1695)<br />
    II. Mustafa (1695 – 1703)<br />
    III. Ahmed (1703 – 1730)<br />
    I. Mahmud (1730 – 1754)<br />
    III. Osman (1754 – 1757)<br />
    III. Mustafa (1757 – 1774)<br />
    I. Abdülhamid (1774 – 1789)<br />
    III. Selim (1789 – 1807)<br />
    IV. Mustafa (1807 – 1808)<br />
    II. Mahmud (1808 – 1839)<br />
    Abdülmecid (1839 – 1861)<br />
    Abdülaziz (1861 – 1876)<br />
    V. Murad (30 Mayıs 1876 – 31 Ağustos 1876)<br />
    II. Abdülhamid (1876 – 1909)<br />
    Mehmed Reşad (1909 – 1918)<br />
    Mehmed Vahdeddin (1918 – 1922)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Osman Gazi (1299 – 1326)</span></span><br />
<br />
Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan Osman Gazi, 1258’de, Söğüt’te doğdu. Babası Ertuğrul Gazi, Annesi Halime Hatun’dur. Osman Gazi, uzun boylu, yuvarlak yüzlü, esmer tenli, ela gözlü ve kalın kaslıydı. Omuzları arası oldukça geniş, vücudunun belden yukarı kısmı, aşağı kısmına oranla daha uzundu. Başına kırmızı çuhadan yapılmış Çağatay tarzında Horasan tacı giyerdi. İç ve dış elbiseleri geniş yenliydi.<br />
<br />
Osman Gazi değerli bir devlet adamıydı. Dürüst, tedbirli, cesur, cömert ve adalet sahibiydi. Fakirlere yedirip, onları giydirmeyi çok severdi. Üzerindeki elbiseye kim biraz dikkatlice baksa, hemen çıkartıp ona hediye ederdi. Her ikindi vakti, evinde kim varsa onlara ziyafet verirdi.<br />
<br />
Osman Gazi, 1281 yılında Sögüt’te, Kayı Boyu’nun yönetimine geçtiğinde henüz 23 yaşındaydı. Ata binmekte, kılıç kullanmakta ve savaşmakta çok ustaydı. Aşiretin ileri gelenlerinden, Ömer Bey’in kızı Mal Hatun ile evlendi ve bu evlilikten ileride Osmanlı Devleti’nin başına geçecek olan oğlu Orhan Gazi doğdu.<br />
<br />
Sögüt’te temelleri atılan, altı yüzyıllık bir tarih diliminde ve üç kıtada hüküm sürecek olan Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi, 1326’da Bursa’da Nikris (goutte) hastalığından öldü.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Orhan Gazi (1326 – 1359)</span></span><br />
<br />
Orhan Gazi, 1281 yılında doğdu. Babası Osman Gazi, annesi Kayı aşiretinin ileri gelenlerinden Ömer Bey’in kızı Mal Hatun’du. Orhan Gazi, sarı sakallı, uzunca boylu, mavi gözlüydü. Yumuşak huylu, merhametli, fakir halkı seven, ûlemaya hürmetli, dindar, adalet sahibi, hesabını bilen ve hiçbir zaman telaşa kapılmayan, halka kendisini sevdirmiş bir beydi. Sık sık halkın arasına karışır, onları ziyaret etmekten çok hoşlanırdı.<br />
<br />
Orhan Gazi, Babası Osman Gazi’nin 1326’da vefatı üzerine beyliğin başına geçti. Orhan Gazi, 1346’da Bizans İmparatoru VI. Yoannis Kantakuzenos’un kızı Teodora ile evlendi. Ayrıca, Yarhisar Tekfur’unun kızı Holofira, Bilecik tekfuruyla evlendirilirken, düğün basılıp Holofira esir alındı ve Orhan Gazi ile evlendirildi. Müslüman olduktan sonra adı Nilüfer Hatun olarak değiştirildi; bu evlilikten, ileride Osmanlı Devleti’nin üçüncü hükümdarı olacak Murad Hüdavendigâr doğdu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">I. Murad (1359 – 1389)</span></span><br />
<br />
Sultan Birinci Murad, 1326’da, Bursa’da doğdu. Babası Orhan Gazi, annesi Bizans tekfurlarından Yar Hisar Tekfuru’nun kızı olan Nilüfer Hatun’dur (Holofira). Sultan Birinci Murad, uzun boylu, değirmi yüzlü ve iri burunluydu. Kalın ve adaleli bir vücuda sahipti.<br />
<br />
Başına mevlevî sikkesi üzerine destar sarılı bir başlık giyerdi. Çok sade giyinir ve kırmızı zeminli beyaz elbiseden hoşlanırdı. İlk eğitimini, annesi Nilüfer Hatun’dan aldı. Daha sonra tahsilini tamamlamak için Bursa’ya gitti. Buradaki Medreselerde ilim ve sanat adamları ile beraber çalıştı.<br />
<br />
Sultan Birinci Murad, gayet nazik, sevimli ve çok halim selim bir insandı. Âlim ve sanatkârlara hürmet gösterir, fakirlere ve kimsesizlere şefkatli davranırdı. Dahî bir asker ve devlet adamıydı. “Derviş Gazilerin, Şeyhlerinin, Kralı Murad Gazi” diye anılan Sultan Birinci Murad, bütün hayatı boyunca plânlı ve programlı hareket etti.<br />
<br />
Sultan Birinci Murad, Bizans Kilisesi’ne göre bir kâfir ve İsa düşmanı olarak görülse de, fethettiği yerlerde yaşayan Hristiyan halka iyi davrandığı için onların sevgisini kazanmıştı. 1382 yılından itibaren “Murad Hüdavendigâr” diye anılan Sultan Birinci Murad, Birinci Kosova Savaşı’ndan sonra savaş alanını gezerken, Sırp Asilzâdesi Milos Obraviç (Sırp Kralı Lazar’ın damadı) tarafından hançerlenerek şehit oldu (1389).<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">I. Bayezid – Yıldırım Bayezid (1389 – 1402)</span></span><br />
<br />
Yıldırım Bayezid 1360 yılında Edirne’de doğdu. Babası Murad Hüdavendigâr, annesi Gülçiçek Hatun’dur. Yıldırım Bayezid yuvarlak yüzlü, beyaz tenli, koç burunlu, elâ gözlü, kumral saçlı, sık sakallı ve geniş omuzluydu. Girdiği savaşlarda gösterdiği cesaretten ve hızlı hareket etmesinden dolayı ona ‘Yıldırım’ lakabı takılmıştı.<br />
<br />
Çocukluğunu Bursa Sarayı’nda kardeşleriyle birlikte geçirdi. İyi bir eğitim gördü. Devrin en büyük âlimlerinden dersler aldı. Gençliğinde Kütahya sancağında valilik yaptı. Sultan Murad Hüdavendigâr’ın vasiyeti gereği 1389 yılında padişahlığa getirildi. Tahta çıktığında 29 yaşındaydı.<br />
<br />
Sırbistan’ın başında, Kosova Savaşında ölen Kral Lazar’ın oğlu Stefan Lazareviç vardı. Barış antlaşması için geldiği Edirne’de kız kardeşi Maria’yı Bayezid’e verdi. Bu evlenme sayesinde Osmanlı-Sırp dostluğu kuruldu. Yıldırım Bayezid, Timur’la yaptığı Ankara Savaşı’nda yenildi ve esir düştü. 13 yıl süren saltanatı sonunda esaretinin başlamasından 7 ay 12 gün sonra vefat etti.<br />
<br />
Yıldırım Bayezid şiirlerinde “Yıldırım” mahlasını kullanırdı:<br />
<br />
“Ehl-i hicran fitne-i agyar<br />
<br />
Ortada bir bahanedir sandım.”<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">I. Mehmed (1413 – 1421)</span></span><br />
<br />
Sultan Çelebi Mehmed , 1389 yılında Edirne’de doğdu. Babası Yıldırım Bayezid, annesi de Germiyanoğulları’ndan Devlet Hatun’dur. Orta boylu, yuvarlak yüzlü, beyaz tenli, kırmızı yanaklı ve geniş göğüslüydü. Kuvvetli bir vücuda sahipti. Gayet hareketli ve cesurdu. Güreş yapar ve çok kuvvetli yay kirişlerini bile çekebilirdi. Padişahlığı süresince bizzat yirmi dört savaşa katılan Çelebi Mehmed, bu savaşlarda kırka yakın yara aldı. Başında kullanmış olduğu sarık, altın işlemeli kavuğu ile gayet güzel görünürdü. İçi kürklü ve yakası dik olan bir kaftan giyinirdi.<br />
<br />
Sultan Çelebi Mehmed Müslümanlara karşı göstermiş olduğu adaleti, aynı zamanda Hristiyan topluluklara karşı da gösterdi. İyi bir idareci ve politikacıydı. Tahsilini Bursa Sarayı’nda tamamladı. Daha sonra babası tarafından Amasya sancak beyliğine tayin edildi ve bu sırada devlet işlerini öğrendi.<br />
<br />
Fetret Devri’nden sonra Anadolu’daki beylikleri tekrar bir araya toplamayı başaran Sultan Çelebi Mehmed’e Osmanlı Devleti’nin ikinci kurucusu gözüyle de bakılabilir.<br />
<br />
Sultan Çelebi Mehmed 26 Mayıs 1421 de Edirne’de vefat etti. Ölüm haberi gizlendi. Osmanlı padişahları arasında ölümü gizlenen ilk padişah o oldu. Cenazesi Bursa’ya getirilerek Yeşil Türbe’ye defnedildi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">II. Murad (1421 – 1451)</span></span><br />
<br />
Sultan İkinci Murad 1402 yılında doğdu. Babası Çelebi Mehmed, annesi Dulkadiroğulları’ndan Süli Bey’in kızı Emine Hatun’dur. Uzun boylu, beyaz tenli, doğan burunlu ve güzel yüzlü bir Padişahtı. Çok güzel konuşurdu. Kendisinin en büyük mutluluğu, Fatih Sultan Mehmed gibi eşine az rastlanacak bir insanın Babası olmaktı.<br />
<br />
Sultan İkinci Murad, sakin ve huzurlu bir hayat yaşamayı arzu eden, fakat gerektiği takdirde çok hareketli, cesur ve hiçbir şeyden yılmayan bir kişiliğe sahipti. Avrupalılar, Onun, istediği takdirde bütün Avrupa’yı fethedebilecek bir kimse olduğunu kabul etmişlerdir. Otuz yıllık saltanatı süresince, ülkesini çok büyük bir şan ve şerefle idare ederek, emri altında bulunan herkesin sevgisini kazandı. Dindar, âdil ve lütufkâr bir padişahtı. Çocukluğu Amasya’da geçen Sultan İkinci Murad, tahta çıktığında on dokuz yaşındaydı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fatih Sultan Mehmed (1451 – 1481)</span></span><br />
<br />
Fatih Sultan Mehmed, 29 Mart 1432’de, Edirne’de doğdu. Babası Sultan İkinci Murad, annesi Humâ Hatun’dur. Fatih Sultan Mehmed, uzun boylu, dolgun yanaklı, kıvrık burunlu, adaleli ve kuvvetli bir yapıya sahipti. Devrinin en büyük âlimlerinden çok iyi eğitim görmüştü; yedi yabancı dil bildiği söylenir. Âlim, şâir ve sanatkârları sık sık toplar ve onlarla sohbet etmekten çok hoşlanırdı. İlginç ve bilinmedik konular hakkında makaleler yazdırır ve bunları incelerdi. Hocalığını da yapmış olan Akşemseddin, Fatih Sultan Mehmed’in en çok değer verdiği âlimlerden biridir. Fatih Sultan Mehmed, gayet soğukkanlı ve cesurdu. Eşsiz bir komutan ve idareciydi. Yapacağı işlerle ilgili olarak en yakınlarına bile hiçbir şey söylemezdi.<br />
<br />
Fatih Sultan Mehmed, okumayı çok severdi. Farsça ve Arapça’ya çevrilmiş olan felsefî eserler okurdu. 1466 yılında Batlamyos Haritası’nı yeniden tercüme ettirip, haritadaki adları Arap harfleriyle yazdırdı. Bilimsel sorunlarda, hangi din ve mezhebe mensup olursa olsun bilginleri korur onlara eserler yazdırırdı. Bilime büyük önem veren Fatih Sultan Mehmed, yabancı ülkelerdeki büyük bilginleri İstanbul’a getirtti. Nitekim astronomi bilgini Ali Kuşçu, kendi döneminde İstanbul’a geldi. Ünlü ressam Bellini’yi de İstanbul’a davet ederek kendi resmini yaptırdı.<br />
<br />
Fatih Sultan Mehmed, 1481 yılına kadar hükümdarlık yaptı ve bizzat yirmi beş sefere katıldı. Azim ve irade sahibiydi. Temkinli ve verdiği kararları kesinlikle uygulayan bir kişiliği vardı. Devlet yönetiminde oldukça sertti. Savaşlarda çok cesur olur, bozgunu önlemek için ileri atılarak askerleri savaşa teşvik ederdi.<br />
<br />
20 yaşında Osmanlı padişahı olan Sultan İkinci Mehmed, İstanbul’u fethedip 1100 yıllık Doğu Roma İmparatorluğu’nu ortadan kaldırarak ‘Fatih’ unvanını aldı. Hz. Muhammed’in Hadis-i Şerifinde müjdelediği İstanbul’un fethini gerçekleştiren büyük komutan olmayı da başaran Fatih Sultan Mehmed, yüksek yeteneği ve dehasıyla dost ve düşmanlarına gücünü kabul ettirmiş bir Türk hükümdarıydı. Ortaçağ’ı kapatıp, Yeniçağ’ı açan cihan hükümdarı Fatih Sultan Mehmed, nikris hastalığından dolayı 3 Mayıs 1481 günü, Maltepe’de vefat etti ve Fatih Camii’nin yanındaki Fatih Türbesi’ne defnedildi. O’nun Roma’yı fethedeceği düşüncesiyle zehirlendiği de kaynaklarda yer almaktadır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">II. Bayezid (1481 – 1512)</span></span><br />
<br />
Sultan İkinci Bayezid, 3 Aralık 1448’de, Dimetoka’da doğdu. Babası Fatih Sultan Mehmed, annesi Mükrime Hatun adında bir Türk kızıdır. Uzun boylu, geniş göğüslü ve kuvvetli bir vücuda sahipti. Yüzü yuvarlak ve gözleri elâydı. Cesur ve atılgandı.<br />
<br />
Aynı zamanda çok hâlim-selim, dindar, hoşgörülü bir padişahtı. Babası Fatih Sultan Mehmed ilme ilgi duyduğu için, oğlu Şehzade Bayezid’e iyi bir eğitim verdi. Ona devrin en meşhur âlimlerinden ders okutturdu, bütün İslâm ilimlerini en iyi şekilde öğrenmesini sağladı.<br />
<br />
Sultan İkinci Bayezid, yedi yaşında iken, Hadim Ali Paşa nezaretinde Amasya valiliğine tayin edildi. Amasya, Selçuklular devrinden beri önemli bir ilim ve kültür merkeziydi. Padişah olacak şehzadelerin yetişmesi için, bu vilayette bütün imkânlar vardı.<br />
<br />
Sultan İkinci Bayezid, dindar bir kimse olduğu için kendisine Bayezid-i Velî denildi. Sultan İkinci Bayezid, şairleri saraya toplar, onlarla sohbet ederdi. Merhametli bir padişah olan Sultan İkinci Bayezid, sık sık fakirlere sadaka dağıtırdı.<br />
<br />
Arapça ve Farsça’yı gayet iyi biliyordu. Çağatay lehçesi ve Uygur alfabesini de öğrendi. İslâm ilimlerinin yanı sıra, matematik ve felsefe tahsili de yaptı. 24 Nisan 1512’de padişahlıktan ayrılmak zorunda kalan Sultan İkinci Bayezid, bir ay kadar daha yaşadı ve 26 Mayıs 1512’de vefat etti.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yavuz Sultan Selim (1512 – 1520)</span></span><br />
<br />
Yavuz Sultan Selim, 10 Ekim 1470’de doğdu. Babası Sultan İkinci Bayezid, annesi Gülbahar Hatun’dur. Gülbahar Hatun, Dulkadiroğulları Beyliği’ndendir. Yavuz Sultan Selim, uzun boylu, geniş omuzlu, kalın kemikli, Omuzlarının arası geniş, yuvarlak başlı, kırmızı yüzlü, uzun bıyıklı ve yiğit bir padişahtı. Sert tabiatlı ve cesurdu. İyi bir eğitim gördü.<br />
<br />
Babası Sultan İkinci Bayezid, padişah olduktan sonra, askeri sevk ve devlet idareciliğini öğrenmesi için, Şehzade Selim’i Trabzon Sancağına vali olarak tayin etti.<br />
<br />
Şehzade Selim, Trabzon’da devlet işlerinin yanında, ilimle uğraşır ve büyük âlim Mevlâna Abdülhalim Efendi’nin derslerini takip ederdi. Trabzon’u çok güzel idare eden Şehzade Selim bu arada komşu devletlerle de ilgilendi.<br />
<br />
Valiliği sırasında Trabzon halkını rahat bırakmayan Gürcüler üzerine üç sefer yaptı. En önemlisi olan Kütayis Seferinde Kars, Erzurum ve Artvin illeri ile birçok yeri fethederek Osmanlı topraklarına kattı (1508). Buralarda yaşayan Gürcülerin hepsi Müslüman oldular.<br />
<br />
Çok güzel ata biner, devrin en meşhur silahşörlerini alt edecek kadar iyi kılıç kullanırdı. Güreşmekte, ok atmada ve yay çekmede ustaydı. Savaştan hoşlanmakla beraber çok ince bir ruha da sahipti. Mütevazi bir kişiliği olan Yavuz Sultan Selim, her öğün yemekte tek çeşit yemek yerdi ve ağaçtan tabaklar kullanırdı.<br />
<br />
Gösterişten hoşlanmaz, devlet malını israf etmezdi. Babasından devraldığı tatminkâr hazineyi ağzına kadar doldurdu. Hazinenin kapısını mühürledikten sonra, şöyle vasiyet etti:<br />
<br />
“Benim altınla doldurduğum hazineyi, torunlarımdan her kim doldurabilirse kendi mührü ile mühürlesin, aksi halde Hazine-i Hümayûn benim mührümle mühürlensin“.<br />
<br />
Bu vasiyet tutuldu. O tarihten sonra gelen padişahların hiçbiri hazineyi dolduramadığından, hazinenin kapısı daima Yavuz’un mührüyle mühürlendi.<br />
<br />
Yavuz Sultan Selim, ataları hep sakal uzattıkları halde sakalını keserdi. Bunun sebebini soranlara “Sakalımı ele vermemek için kesiyorum” dediği rivayet edilir. 22 Eylül 1520’de, “Aslan Pençesi” denilen bir çıban yüzünden henüz elli yaşında iken vefat etti.<br />
<br />
Hayatının son dakikalarında Yasin-i Şerif okuyordu. Kanûnî Sultan Süleyman, Fatih Camii’nde babasının cenaze namazını kıldıktan sonra, onu Sultan Selim Camii avlusundaki türbeye defnettirdi. Tarihçiler, Yavuz Sultan Selim’i, sekiz yıla seksen yıllık iş sığdırmış büyük bir padişah olarak değerlendirdiler.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kanunî Sultan Süleyman (1520 – 1566)</span></span><br />
<br />
Kanûnî Sultan Süleyman, 27 Nisan 1495 Pazartesi günü, Trabzon’da doğdu. Babası Yavuz Sultan Selim, annesi Hafsa Hatun’dur. Hafsa Hatun Türk ya da Çerkezdir. Kanûnî Sultan Süleyman, yuvarlak yüzlü, elâ gözlü, geniş alınlı, uzun boylu ve seyrek sakallıydı.<br />
<br />
Kanûnî Sultan Süleyman devri, Türk hakimiyetinin doruk noktasına ulaştığı bir devir olmuştur. Babası Yavuz Sultan Selim, onu küçük yaşlardan itibaren çok titiz bir şekilde yetiştirmeye başladı. Benzeri görülmemiş bir terbiye ve tahsil gördü. İlk eğitimini annesinden ve ninesi Gülbahar Hatun’dan (Yavuz Sultan Selim’in annesi) aldı. Yedi yaşına gelince tahsil için İstanbul’a, dedesi Sultan İkinci Bayezid’in yanına gönderildi; Şehzade Süleyman, burada Kara Kızoğlu Hayreddin Hızır Efendi’den tarih, fen, edebiyat ve din dersleri alırken, savaş teknikleri konusunda da öğrenim görüyordu. On beş yaşına kadar babası Yavuz Sultan Selim’in yanında kalan Şehzade Süleyman, kanunlar gereği sancak istemesi üzerine, önce Şarkî Karahisar’a oradan da Bolu, kısa bir süre sonra da Kefe sancak beyliğine tayin edildi (1509).<br />
<br />
Yavuz Sultan Selim’in, 1512 de tahta geçmesi üzerine İstanbul’a çağırılan Şehzade Süleyman, babasının kardeşleriyle mücadeleleri sırasında İstanbul’da kalarak babasına vekâlet etti. Bu sırada Saruhan sancakbeyliğinde de bulundu. Babası Yavuz Sultan Selim’in ölümü üzerine, 30 Eylül 1520’de, yirmi beş yaşındayken Osmanlı tahtına geçti. Kendisinden başka erkek kardeşi olmadığı için tahta geçişi kolay ve çatışmasız oldu. Çok ciddi ve kendinden emin bir padişah olan Kanûnî Sultan Süleyman, azim ve irade sahibiydi. Yapacağı işlerde hiç acele etmez, gayet geniş düşünür ve verdiği emirden asla geri dönmezdi. İş başına getireceği adamlara, kabiliyet derecelerine göre görev verirdi. Sigetvar kuşatmasını idare ederken, 7 Eylül 1566 yılında yetmiş bir yaşında vefat etti.<br />
<br />
Kendisine “Kanûnî” denmesi, yeni kanunlar icad etmesinden değil, mevcut kanunları yazdırtıp çok sıkı bir şekilde tatbik etmesinden dolayıdır. Kanûnî Sultan Süleyman, adaleti seven bir padişahtı. Mısır’dan gelen vergiyi haddinden fazla bulup, yaptırdığı araştırma sonunda halkın zulme uğradığını düşünmesi ve Mısır Valisini değiştirmesi bunun açık kanıtıdır.<br />
<br />
Kanûnî Sultan Süleyman, tahta çıktığı sırada Osmanlı Devleti dünyanın en zengin ve en güçlü devleti konumundaydı. Babasının ölümü ve kendisinin padişah olması, “Arslan öldü, yerine kuzu geçti” diye düşünen Avrupalıları sevindiriyordu. Ancak Avrupalılar, çok geçmeden hayal kırıklığına uğradılar.<br />
<br />
Büyük bir devlet adamı olan Kanûnî Sultan Süleyman aynı zamanda ünlü bir şairdi. Meşhur şiirlerinden birisi şudur:<br />
<br />
“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,<br />
<br />
Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi.<br />
<br />
Saltanat dedikleri bir cihan kavgasıdır,<br />
<br />
Olmaya baht ü saadet dünyada vahdet gibi”.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">II. Selim (1566 – 1574)</span></span><br />
<br />
Sultan İkinci Selim, 28 Mayıs 1524’de, İstanbul’da doğdu. Babası Kanûnî Sultan Süleyman, annesi Hürrem Sultan’dır.<br />
<br />
Hürrem Sultan, Slav kökenlidir. Sultan İkinci Selim, orta boylu, açık alınlı, mavi gözlü, ince kaslı ve sarışındı. Şehzadeliğinde mükemmel bir tahsil ve terbiye ile yetiştirildi. Devlet idaresini iyice öğrenmek için de Anadolu’nun çeşitli yerlerinde sancakbeyliği yaptı. Bu sırada tahsiline devam ederek, ilim ve tecrübesini arttırdı.<br />
<br />
Sarı Selim olarak da anılan İkinci Selim, Kütahya sancakbeyi iken babası Cihan Padişahı Kanûnî Sultan Süleyman’ın ölüm haberi üzerine İstanbul’a gelerek 30 Eylül 1566 günü kırk iki yaşında tahta geçti. Sarı Selim, daha önceki Osmanlı sultanlarına göre silik ve zayıf bir hükümdar olarak tanınır.<br />
<br />
Babasının saltanatı sırasında diğer kardeşleri Şehzade Bayezid ve Şehzade Mustafa’nın bertaraf edilmesiyle kolayca tahta geçen Sultan İkinci Selim, adını aldığı dedesi Yavuz Sultan Selim ve Babası Kanûnî’ye göre oldukça silik bir idare sergilemiştir. Devrin büyük devlet adamları sayesinde Osmanlı Devleti ihtişamını sürdürmüş, Sokullu Mehmed Paşa gibi dirayetli ve tecrübeli vezirler hükûmeti ayakta tutmuşlardır. Sultan İkinci Selim’in kendisi hiç sefere çıkmamış ve liyakatlı olmayan Ali Paşa’nın Kaptan-ı Deryalığında İnebahtı faciası yaşanmıştır. Sekiz yıl padişahlık yaptıktan sonra 15 Aralık 1574 günü vefat etti. Ayasofya’ya defnedildi. Sultan İkinci Selim İstanbul’da ölen ilk Osmanlı padişahıdır.<br />
<br />
Sultan İkinci Selim’in tahta çıktığı ilk yıllarda, bazı siyasî çekişmeler yaşandı. Sokullu Mehmed Paşa bu çekişmelerden galip olarak ayrıldı ve on beş yıl sadrazamlık yaptı. Sadrazamlık yaptığı bu dönemde devlet yönetimine ağırlığını koydu.<br />
<br />
Sultan İkinci Selim, babası Kanûnî Sultan Süleyman’dan 14. 892.000 km2 olarak devraldığı devlet topraklarını, oğlu Sultan Üçüncü Murad’a 15.162.000 km2 olarak bırakmıştır.<br />
<br />
İkinci Selim de şair hükümdarlardandı. Şaheser beyitlerinden biri şudur:<br />
<br />
“Biz bülbül-i muhrik-i dem-i sekvayi fira Kız<br />
<br />
Ateş kesilir geçse saba gülşenimizden”<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">III. Murad (1574 – 1595)</span></span><br />
<br />
Sultan Üçüncü Murad, 4 Temmuz 1546 günü, Manisa’nın Bozdağ Yaylası’nda dünyaya geldi. Babası, Sultan İkinci Selim, annesi Afife Nur Banu Sultan’dır. Annesi Venedikli’dir. Sultan Üçüncü Murad orta boylu, değirmi yüzlü, kumral sakallı, elâ gözlü ve beyaz tenli bir padişahtı. Çok cömertti ve insanlara yardım etmeyi çok severdi.<br />
<br />
Merhametli bir kişiliğe sahip olan Sultan Üçüncü Murad, Arapça ve Farsça’yı çok iyi derecede öğrenmişti. Babasının 1558 yılında, Manisa sancak beyliğinden Karaman valiliğine tayin edilmesi üzerine, dedesi Kanûnî Sultan Süleyman tarafından Alaşehir sancak beyliğine tayin edildi. Babası Sultan İkinci Selim, padişah olduktan sonra da tekrar Manisa sancak beyliğine atandı.<br />
<br />
Şehzadeliği sırasında bulunduğu Manisa’da devrin en değerli ulemâsından dersler aldı. Osmanlı Padişahları içinde en âlim padişahlardan birisidir. Babası Sultan İkinci Selim’in vefatı üzerine Manisa’dan İstanbul’a gelerek, 22 Aralık 1574 tarihinde tahta geçti. Ancak o da babası Sultan İkinci Selim gibi devlet işlerine fazla müdahil olmadı. Bürokrasi ve hükûmet daha ziyade Sokullu Mehmed Paşa tarafından idare edildi. Bunda Sokullu’nun tecrübe ve dirayeti ile Sultan Üçüncü Murad’ın idare tarzı büyük rol oynamıştır.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Murad, saltanatı boyunca İstanbul’dan hiç çıkmadı ve saraydaki kadınların etkisinde kaldı. Daha sonraki yıllarda Osmanlı Devleti’nin bir devrini etkileyecek olan kadınlar saltanatı onun devrinde başladı. 29 yaşında çıktığı tahtta yirmi yıl kalan Sultan Üçüncü Murad 16 Ocak 1595 tarihinde felç geçirdi ve vefat etti. Ayasofya Camii’nin avlusuna defnedildi.<br />
<br />
Sokullu Mehmed Paşa’nın ağırlığını hissettirdiği III. Murad döneminde, Osmanlı toprakları en geniş sınırlarına ulaştı. Babası İkinci Selim’den devraldığı 15. 162.151 km2 ülke toprağını, 19.902.000 km2’ye çıkardı. İngilizlerle de dostâne ilişkiler geliştirildi.<br />
<br />
İlk İngiliz daimî elçisi onun zamanında gönderildi. Papa’nın Katolik Avrupa’da kurabileceği haçlı ittifakına karşı Protestan İngiltere ile ilişkiler geliştirildi. Daha sonra bu ittifaka, Hollanda da dahil edildi. Devlet işlerini Sokullu’ya devreden Sultan Üçüncü Murad zamanında sarayda kadınlar devlet işlerine çokça karışmaya başladılar bu durum, Sokullu’nun ölümünden sonra daha da artarak devam etti.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">III. Mehmed (1595 – 1603)</span></span><br />
<br />
Sultan Üçüncü Mehmed, 26 Mayıs 1566’da, Manisa’da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Murad, annesi Safiye Sultan’dır. İsmini, Fatih Sultan Mehmed’e benzemesi için, büyük dedesi Kanûnî Sultan Süleyman koydu. Orta boylu, kumral saçlı ve güzel yüzlüydü. İyi bir ilim tahsili yaptı ve Tâcü’t-Tevârih yazarı Hoca Sadeddin Efendi’den dersler aldı. Sultan Üçüncü Mehmed, 1583’te Manisa sancak beyliğine tayin edildi. 1595 yılının Ocak ayına kadar görev yaptığı Manisa’dan, Babasının ölüm haberi üzerine hareket ederek, 27 Ocak 1595 tarihinde geldiği İstanbul’da, Osmanlı tahtına geçti.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Mehmed, annesini çok sever, sayar ve dinlerdi. Bundan yararlanan annesi Safiye Sultan, Osmanlı sarayında hâkimiyet kurdu. Bazı konularda Padişahı zorlayıp istediğini yaptırıyor, bu da devlet işlerinde karışıklıklara sebep oluyordu. Dindar olup, tasavvufa da son derece meraklıydı. Hz. Muhammed’in ismi anılınca, saygısından derhal ayağa kalkardı. Üçüncü Mehmed devri, duraklama dönemine rastlar. Sultan Üçüncü Mehmed, kolayca üzüntüye kapılır, yemekten, içmekten kesilirdi. Celâlî isyanları ve İran savaşlarının çok uzun sürmesi onu büyük üzüntü içinde bıraktı. İçkiyi sıkı bir şekilde yasaklayıp, bütün gizli meyhaneleri kapattırdı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">I. Ahmed (1603 – 1617)</span></span><br />
<br />
Sultan Birinci Ahmed, 18 Nisan 1590 günü, Manisa’da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Mehmed, annesi Handan Sultan’dır. İyi bir tahsil gördü. Arapça ve Farsça’yı mükemmel derecede öğrenmişti. Ok atmak, kılıç kullanmak, ata binmek gibi savaş ve askerlik alanlarında çok usta olan Sultan Birinci Ahmed, ava ve cirit oyununa çok düşkündü. Çok sade giyinirdi. Babası Sultan Üçüncü Mehmed’in vefati üzerine 21 Aralık 1603’te, Eyüb Sultan’da kılıç kuşanarak tahta geçti.<br />
<br />
Sultan Birinci Ahmed, Kanûnî Sultan Süleyman’dan sonraki padişahlar içinde devlet işleriyle yoğun şekilde uğraşan ilk padişahtı. Çocuk denecek yaşlarda bile mükemmel kararlar alırdı. Daima ilim ve irfan sahibi büyük kişilerle birlikte olur ve onlara akıl danışırdı.<br />
<br />
Sultan Birinci Ahmed’in hayatında on dört sayısının önemli bir yeri vardır. Çünkü, on dört yaşında Padişah olmuş, on dört yıl saltanat sürmüş ve Osmanlı padişahlarının on dördüncüsüdür. Dindar bir padişah olan Sultan Birinci Ahmed’in Hz.Muhammed’e olan bağlılığı o kadar ilerledi ki, onun ayak izlerinin resmi içine bir şiir yazmış ve o şiiri kavuğunda ölünceye kadar taşımıştır. O şiir şudur:<br />
<br />
“N’ola tâcim gibi başımda götürsem dâim<br />
<br />
Kadem-i resmini ol Hazreti Sâh-i Resûlün<br />
<br />
Gül-i gülzâri nübüvvet, o kadem sahibidir<br />
<br />
Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün”<br />
<br />
Sultan Birinci Ahmed, yakalandığı tifüs hastalığından kurtulamayarak 21 Kasım’ı 22 Kasım’a bağlayan gece 1617 yılında yirmi sekiz yaşında vefat etti.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">I. Mustafa (1617 – 1618 / 1622 – 1623)</span></span><br />
<br />
Sultan Birinci Mustafa, 1592 yılında, Manisa’da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Mehmed, annesi Handan Sultan’dır. Sultan Birinci Mustafa güzel yüzlü, seyrek sakallı, sarı benizli ve iri gözlü bir padişahtı. İki defa padişahlık yaptı. Sinirli bir yapıya sahipti.<br />
<br />
Sultan Birinci Mustafa, ağabeyi Sultan Birinci Ahmed’in padişahlığı süresince, on dört yıl sarayın bir odasında hapis hayatı yaşadı. O devirde bu gerekli görülüyordu. Aksi halde şehzadeler devlet yönetimine karışıyor, hatta padişahı devirmek için harekete bile geçebiliyor ve devlet birliği tehlikeye düşüyordu. Buna meydan vermemek için şehzadeler “izale” olunur veya bir odaya kapatılırdı. Sultan Birinci Ahmed, tahta geçtiğinde kardeşini öldürtmemiş, ancak sarayda mahpus tutmuştur. Kafes hayatı denilen bu süre sonunda Sultan Birinci Mustafa, Osmanlı hanedanının en büyük erkek evlâdı olması dolayısıyla tahta çıkarılmış fakat kısa sürede dengesiz hareketleri görüldüğünden ulemâ, asker ve devlet erkânının ittifakı ile hal (tahttan indirme) edilmiştir. Sultan Genç Osman’ın tahttan indirilip katlinden sonra bir kez daha cülûs etmişse de bir buçuk yıl sonra aklî dengesizliği nedeniyle tekrar tahttan indirilmesi icab etmiştir.<br />
<br />
Sultan Birinci Mustafa ile birlikte kardeş katli nadiren görülmüş, artık şehzadeler sarayda kafes ardında tahta geçecekleri günü beklemeye başlamışlardır. Tabii vâlide sultanlar, şehzade anaları arasında rekabetler başlamış, her biri bir vezire ve diğer gruplara dayanarak entrikalarla padişah değiştirmeye çalışmışlardır.<br />
<br />
Sultan Birinci Mustafa, dindar bir insandı. Sadaka vermeyi çok severdi. Hattâ sarayın havuzuna hizmetçilerin toplaması için para atardı. Saraydaki hayatını ibadet ederek, dinî eserler okuyarak geçiriyordu. Tahta geçmesi için ikinci kez davet edildiği zaman, odasında Kuran-ı Kerim okuduğunu ve padişahlık istemediğini bildirmişti.<br />
<br />
Sultan Birinci Mustafa, ikinci padişahlığının başlamasından bir buçuk yıl sonra 10 Eylül 1623 tarihinde şeyhülislâm fetvası ile tekrar tahttan indirildi. Fetvanın gerekçesi olarak da “Aklî dengesi tam olmayan birisinin halife olamayacağı” gösterildi. Sultan Birinci Mustafa tahttan indirildikten on altı yıl sonra, 20 Ocak 1639 günü sinir hastalığından Topkapı Sarayı’nda vefat etti.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Genç Osman (1618 – 1622)</span></span><br />
<br />
Sultan Genç Osman, 3 Kasım 1604 tarihinde, İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Birinci Ahmed, annesi Mahfirûz Haseki Sultandır. Mahfirûz Haseki Sultan aslen Rum’dur. Sultan Genç Osman, on dört yaşında iken, amcası Sultan Birinci Mustafa’nın tahttan indirilmesi üzerine Osmanlı tahtına oturdu. Annesi onun yetişmesi için çok titiz davrandı. Sultan Genç Osman, iyi bir terbiye ve tahsil gördü. Arapça, Farsça, Latince, Yunanca ve İtalyanca gibi doğu ve batı dillerini klâsiklerinden tercüme yapabilecek kadar güzel öğrendi. Çok güzel bir yüzü olan Genç Osman zekî, enerjik, atılgan, cesur ve gözü pek bir padişahtı.<br />
<br />
Sultan Genç Osman, Fatih Sultan Mehmed devrine kadar yapıldığı gibi saray dışından, Şeyhülislam Es’ad Efendi’nin ve Pertev Paşa’nın kızları ile evlendi. Yavuz Sultan Selim devrinden itibaren padişah saray dışından evlenmediği için bu davranış önemli bir değişiklik oldu.<br />
<br />
Kendisine plânlarını uygulayacak bir sadrazam bulamadı. Tarihte eşine az rastlanır bir şekilde tahttan indirilerek, Yedikule zindanlarında boğularak şehit edilen Sultan Genç Osman, babası Sultan Birinci Ahmed’in Sultanahmed Camii’nin yanındaki türbesine defnedildi.<br />
<br />
Tahta çıkar çıkmaz devlet erkânı içindeki üst düzey yetkilileri değiştiren, müderris ve kadıların atanma yetkilerini şeyhülislâmdan alan Sultan Genç Osman çok yenilikçi bir padişahtı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">IV. Murad (1623 – 1640)</span></span><br />
<br />
Sultan Dördüncü Murad, 26 Temmuz 1612 tarihinde, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Birinci Ahmed, annesi Mahpeyker Kösem Sultan’dır. Sultan Dördüncü Murad, uzun boylu, iri cüsseli, yuvarlak yüzlü ve heybetli bir padişahtı. Osmanlı Sultanlarının en kudretlilerinden biri olarak tarihe geçti. Son derece zeki, gözü pek, cesur, kuvvetli ve enerjik bir insandı.<br />
<br />
Sultan Dördüncü Murad, çok iyi cirit ve ok atardı. Bu gücünü katıldığı savaşlarda da gösterdi. Din büyüklerine hürmet eder Şeyhülislâm Yahya Efendi’ye “Baba” diye hitap ederdi. İçki ve tütünü yasakladı. Gece sokağa çıkma yasağı koydu. Arapça’yı ve Batı dillerini çok iyi bilirdi. İlmi ve ilim adamlarını çok sever, fırsat buldukça ilim meclislerine gider, onları yeni çalışmalar yapmaları için teşvik ederdi. Sultan Dördüncü Murad döneminin önemli olaylarından biri de Hezarfen Ahmed Çelebi’nin kanat takarak, Galata Kulesi’nden Üsküdar’a uçmasıydı.<br />
<br />
Sultan Dördüncü Murad, çevresinde olup bitenleri dikkatle takip eder inisiyatifini kullanmakta asla tereddüt etmezdi. Hükümdarlığının ilk yıllarında annesinin etkisinde kaldıysa da daha sonra kadınların saltanatına son verdi; hain ve hilekâr sadrazamları şiddetle cezalandırdı. Memleket meselelerini yakından takip edip, çözümler üretmeye çalıştı. On yedi yıl hükümdarlık yaptıktan sonra, henüz 28 yaşında vefat etti.<br />
<br />
Sultan Dördüncü Murad’ın saltanatını iki devreye ayırmak mümkündür. Henüz on bir yaşında iken tahta geçtiğinden devlet işleri büyük ölçüde annesi Kösem Sultan’ın elinde yürümekteydi. Onunla birlikte olan vezirler, gözünün önünde Hafız Ahmed Paşa’yı askere parçalatmışlar, genç padişahı da korkuyla dehşete düşürmüşlerdir. Osmanlı memleketlerinde asayiş ve huzur kalmamış, zorbalar şehirleri ele geçirmişlerdi. Delikanlılık çağında idareyi bizzat ele aldıktan sonradır ki Sultan Dördüncü Murad biraz da şiddet yolu ile bütün zorbaları sindirmiş, tekrar devlet hakimiyetini kurmuştur. Tütün yasağı bahanesiyle kahvehanelerde toplanan işsiz, güçsüz, zorba takımını kontrol altında tutmuş, şiddetli ceza ve hattâ idamlarla tekrar idarî ve adlî nizamı kurabilmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İbrahim (1640 – 1648)</span></span><br />
<br />
Sultan Birinci İbrahim, 5 Kasım 1615 tarihinde, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Birinci Ahmed, annesi Mahpeyker Kösem Sultan’dır. Sultan Birinci İbrahim, uzun boylu, kuvvetli vücutlu ve kumral sakallıydı. Annesi onun yetiştirilmesi için çok gayret göstermişti. Ağabeyi Sultan Dördüncü Murad’ın âni vefatı, zaten ölüm düşünceleriyle harap olmuş Şehzade İbrahim’i çok sarstı ve padişah olduğuna inanmak bile istemedi. Annesinin ve devlet erkânın ısrarlarından ve ağabeyi Sultan Dördüncü Murad’ın cenazesini gördükten sonra ağabeyinin vefatına kesin olarak inandı. Sadrazam Kara Mustafa Paşa, Taht Odası’na geçen Sultan Birinci İbrahim’in başına Hırka-i Saadet Dairesi’nden getirilen, Hz. Ömer’in Sarığı’nı yerleştirdi. Sultan Birinci İbrahim tahta oturdu ve ellerini açarak dua etti:<br />
<br />
“Elhamdülillah. Ya Rabbi! Benim gibi zaif bir kulunu bu makama lâyık gördün. Saltanat günlerimde milletimi hoş-hâl eyle ve birbirimizden hoşnûd eyle”.<br />
<br />
Sultan Birinci İbrahim, tahta geçtiği ilk yıllarda sinir hastalığı yüzünden sık sık kriz geçiriyordu. Ancak, daha sonraki yıllarda devlet işleriyle bizzat ilgilenmeye başladı. Sultan Birinci İbrahim, tahta çıktığında soyunun tek şehzadesi o kalmıştı. Bu yüzden ilk oğlu Şehzade Mehmed (Sultan Dördüncü Mehmed) doğduğunda ülkede şenlikler düzenlendi (2 Ocak 1642). Sultan Birinci İbrahim, çok cömert ve lütufkâr bir padişahtı. Fakirlere ve kimsesizlere yardım etmeyi çok severdi. Çıkardığı fermanlarla açlık ve kıtlığın önlenmesine çalıştı. Saltanatı sırasında, annesi Kösem Sultan’ın etkisinde çok kaldı. Sekiz yıl dokuz ay padişahlık yaptıktan sonra, 18 Ağustos 1648 tarihinde, boğularak öldürüldü.<br />
<br />
Sultan Birinci İbrahim hakkında, kendi devrine kadar uzanan Osmanlı kaynaklarında, aklî dengesinin bozuk olduğuna dair hiçbir bilgi yoktur. Bu kaynaklar, Sultan Birinci İbrahim’in özelliklerinden ve yaptığı işlerden övgüyle bahsetmektedir. Sadece son zamanlarda bazı yazarlar, onun için “Deli” demektedirler. Sultan Birinci İbrahim’e “Deli” ve “Gaddar” diyen ve adının öyle yayılması için çalışanlardan bazılarının, Sultan Birinci İbrahim tarafından idam ettirilen İranlı Şii Emirgûneoğlu’nun adamları olduğu söylenmektedir.<br />
<br />
Sultan Birinci İbrahim, tahta geçtiğinde yirmi beş yaşındaydı. Şehzadeliği sırasında öldürüleceği endişesi ile sinirleri son derece bozulmuştu. Bu sırada sadrazamlık koltuğunda bulunan Kemankeş Kara Mustafa Paşa devlet işlerini en iyi şekilde yürüttü. Kemankeş Kara Mustafa Paşa, Safeviler’le Kasr-ı Şirin Antlaşmasını imzalayıp, İstanbul’a geldikten sonra, giriştiği malî işlerde de başarılı oldu. Ocaklı sayısını indirip maaşlarının düzenli olarak verilmesini sağladı. Bu olumlu faaliyetler sonunda devlet bütçesi denkleşmiş oldu. Donanma işleriyle de ilgilenen Kemankeş Mustafa Paşa, her yıl belirli miktarlarda Kadırgalar yapılıp donatılmalarını sağladı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">IV. Mehmed (1648 – 1687)</span></span><br />
<br />
Sultan Dördüncü Mehmed, 2 Ocak 1642’de, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Rus asıllı Turhan Hatice Sultan’dır. Sultan Dördüncü Mehmed, orta boylu, beyaz tenli ve yanık çehreliydi. Ata çok bindiği için vücudu öne eğikti. Annesi onu çok iyi yetiştirdi. İyi bir tahsil gördü. Babası Sultan İbrahim’in öldürülmesi üzerine 8 Ağustos 1648 günü, henüz yedi yaşında iken padişah oldu. Ava ve edebiyata çok meraklıydı. Ava olan merakı yüzünden tarihte “Avcı Mehmed” olarak anılır.<br />
<br />
İçkiyi yasaklayıp, içki imalâthanelerini kapattırdı. Sadrazamlığı, Köprülü ailesine vermekle çok isabetli bir karar aldı.<br />
<br />
Hayatının büyük bir kısmı saray entrikalarıyla geçti. İkinci Viyana bozgunundan sonra, ordunun ve devlet erkânının oy birliği ile, 8 Kasım 1687 günü tahttan indirildi. Bundan sonraki ömrü, saraydaki bir odada yanına konulan iki cariye ile tam bir hapis hayatı şeklinde sürdü. 6 Aralık 1693’de Edirne’de vefat etti. Cenazesi İstanbul’a gönderildi ve Yeni Cami’deki türbesine, annesi Turhan Sultan’ın yanına defnedildi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">II. Süleyman (1687 – 1691)</span></span><br />
<br />
Sultan İkinci Süleyman, 15 Nisan 1642’de, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Saliha Dilaşub Sultan’dır. Orta boylu, kır sakallı, şişman ve halim selim bir padişahtı. Dindar, dürüst ve akıllı bir insan olan annesi Saliha Dilaşub Sultan tarafından titizlikle yetiştirildi. Oğluna, gerekli bilgileri bir yandan kendi veriyor, bir yandan da hocalar tutuyordu.<br />
<br />
Hayatının kırk yılını bir dairede hapis geçiren Sultan İkinci Süleyman cesur, dindar, vatansever, merhametli ve nazik bir insandı. Rüşvet ve sefahata son derece düşmandı. Padişah olduğu sırada askerî zorbaların ortalığı karıştırması üzerine onlarla mücadeleye girişti ve kısmen de olsa asayişi sağladı.<br />
<br />
Sultan İkinci Süleyman, dört yıl gibi kısa bir süre padişahlık yaptı. Bunun son iki yılını yatak hastası olarak geçirdi. Gün geçtikçe zayıflıyordu. 22 Haziran 1691 günü, Edirne’de vefat etti. Cenazesi İstanbul’a getirilerek Süleymaniye Camii yanında Kanûnî Sultan Süleyman Türbesine gömüldü.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">II. Ahmed (1691 – 1695)</span></span><br />
<br />
Sultan İkinci Ahmed, 25 Şubat 1643 günü, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Hatice Muazzez Sultan’dır. Terbiyesi ve tahsili ile annesi meşgul oldu. Arapça ve Farsça biliyordu. Orta derecede bir tahsil gördü. Devlet işlerini çok yakından takip eder, hasta bile olsa divan toplantılarına katılırdı.<br />
<br />
Sultan İkinci Ahmed, hat sanatında çok ustaydı. Yazı yazma kabiliyeti çok üstün olan Sultan İkinci Ahmed, birçok Kuran-ı Kerim yazdı. Şairlere ve şiire çok düşkündü. Üç yıl yedi ay ondört gün saltanat sürdükten sonra, yakalandığı siroz hastalığından kurtulamayarak 6 Şubat 1695 günü Edirne’de vefat etti. Cenazesi İstanbul’a getirilerek Kanûnî Sultan Süleyman Türbesine defnedildi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">II. Mustafa (1695 – 1703)</span></span><br />
<br />
Sultan İkinci Mustafa, 6 Şubat 1664 günü, İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Sultan Dördüncü Mehmed, annesi Emetullah Rabia Gülnuş Sultan’dır. Annesi Girit asıllıdır. Kuvvetli bir ilim tahsili yaptı. Tahta geçtiğinin üçüncü günü yapacağı işleri anlatan bir hatt-ı hümâyûn yayınladı. Yazısında: “Zevk, sefa ve rahatı kendimize haram eylemişizdir” diyordu. Yine vezirlerinden birine yazmış olduğu yazı şöyledir: “Bana ağırlık ve hazine lâzım değil. Yerine göre kuru ekmek yerim. Vücudumu din uğruna harcarım. Sıkıntının her çeşidine sabrederim. Milletime hizmet tamam olmadıkça, seferden dönmem. Elbette sefere bizzat kendim giderim”.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">III. Ahmed (1703 – 1730)</span></span><br />
<br />
Sultan Üçüncü Ahmed, 30 Aralık 1673 günü doğdu. Babası Sultan Dördüncü Mehmed, annesi Emetullah Rabia Gülnuş Sultan’dır. Annesi Girit asıllıdır. Sultan İkinci Mustafa’nın öz kardeşi olan Sultan Üçüncü Ahmed, uzun boylu, kara gözlü, doğan burunlu ve buğday tenli idi. Son derece zekî, hassas ve zarif bir insandı. İyi bir tahsil ve terbiye görmüş olan Sultan Üçüncü Ahmed ünlü hocalardan dersler almıştı.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Ahmed, ağabeyi Sultan İkinci Mustafa’nın vefatı üzerine 22 Ağustos 1703 tarihinde otuz yaşında iken Edirne’de tahta geçti. Osmanlı Devleti açısından önemli bir yere sahip olan Lâle Devri boyunca padişahlık yapan Sultan Üçüncü Ahmed, hattat ve şâirdi. “Necib” mahlasıyla şiirler yazdı. Ayrıca musiki ile de yakından ilgileniyordu. Divan şairlerinden Urfalı Nabi Efendi’nin hem kendisini hem de şiirlerini çok severdi.<br />
<br />
Gençliği diğer Osmanlı şehzadelerine göre bir hayli serbest geçti. Şehzadelerin öldürülmesi geleneği kalktığından, rahat bir hayat sürdü. İstediği her şeyle ilgilendiği için bilgisi de, görgüsü de arttı. Avrupa’daki gelişmeleri inceleme fırsatı buldu ve matbaanın Osmanlı Devleti’ne gelmesi için çok çaba sarfetti. Yirmi yedi yıl gibi uzun bir süre tahttakalan Sultan Üçüncü Ahmed, çıkan Patrona Halil İsyanı sonunda, 1 Ekim 1730 tarihinde padişahlıktan çekildi.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Ahmed’in padişahlığının ilk günleri, tamamen disiplinden çıkmış yeniçerileri yatıştırma gayretleri ile geçti. Ancak kendisini padişah yapan yeniçerilere karşı etkili olamadı. Sultan Üçüncü Ahmed’in sadrazamlığa getirdiği Çorlulu Ali Paşa, ona idarî konularda yardımcı olmaya çalıştı, hazine için yeni düzenlemelerde bulundu ve Sultan Üçüncü Ahmed’e rakipleriyle mücadelesinde destek oldu.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Ahmed zamanında, Rusya ile olan ilişkilerde gerginlik yaşandı. Bunun sebebi Rusya’nın Orta Asya üzerinde yayılma siyaseti izlemesi, Balkanlar’daki toplumları slavlaştırmaya çalışması, açık ve sıcak denizlere inmek istemesiydi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">I. Mahmud (1730 – 1754)</span></span><br />
<br />
Sultan Birinci Mahmud, 2 Ağustos 1696 günü, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan İkinci Mustafa, annesi Saliha Valide Sultan’dır. Büyükannesi Gülnuş Sultan’ın sevgi ve ilgisiyle büyüdü. Sekiz yaşından beri kafes hayatı yaşadığı halde zekâsı, iyi niyeti ve kuvvetli karakteri sayesinde kendini harap etmekten kurtardı. Küçük yaşlardan itibaren çeşitli hocalardan dersler aldı. Tarih, edebiyat ve şiirle meşgul oldu. Özellikle musıkî ile uğraştı.<br />
<br />
Sultan Birinci Mahmud, 1 Ekim 1730 tarihinde otuz beş yaşında iken padişah oldu. Devrindeki en değerli kimseleri seçip iş başına getirdi. Karakter sahibi, azimli, müşfik, merhametli, dikkatli ve sabırlı bir insandı. Kendi zevkinden çok milletin refahını düşünerek hareket etti. Bu sayede babası ve amcasının düştüğü hatalara düşmedi. Hayatının son iki yılını hasta geçiren Sultan Birinci Mahmud, 13 Aralık 1754 tarihinde elli dokuz yaşında iken vefat etti. Sultan İkinci Mustafa’nın Yeni Cami’deki türbesine defnedildi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">III. Osman (1754 – 1757)</span></span><br />
<br />
Sultan Üçüncü Osman, 2 Ocak 1699 günü, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan İkinci Mustafa, annesi Şehsuvar Valide Sultan’dır. Şehsuvar Valide Sultan Rus asıllıdır. Tahta çıktığı elli altı yaşına kadar sarayda hapis hayatı yaşadığı için sinirli bir yapıya sahipti. Ancak yine de şefkat ve merhamet sahibi, özellikle yalanı ve rüşveti sevmeyen bir insandı.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Osman musıkîden nefret ettiği için bütün müzisyenleri saraydan uzaklaştırdı. Sarayda dolaşırken cariyelerle karşılaşmak istemediği için ayakkabılarına demir ökçeler taktırmıştı. Ökçelerden çıkan sesi duyan cariyeler padişahın geldiğini öğrenip yoldan çekiliyorlardı. İki yıl, on ay, on sekiz gün saltanat sürmüş bu süre içinde yedi tane veziriazam değiştirmiş, dönemi boyunca içte ve dışta barış ve huzur yaşanmıştır.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Osman’ın zaman zaman kıyafet değiştirerek halkın arasına karıştığı bilinmektedir. 30 Ekim 1757’de vücudunda çıkan bir çıbanın verdiği hastalıkla vefat etti. Cenazesi, Yeni Cami’de Sultan Birinci Mahmud’un yanına defnedildi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">III. Mustafa (1757 – 1774)</span></span><br />
<br />
Sultan Üçüncü Mustafa, 28 Ocak 1717 günü, İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Sultan Üçüncü Ahmed, annesi Mihrişah Sultan’dır. Sultan Üçüncü Mustafa orta boylu, iri gözlü, yassı burunlu ve siyah sakallı idi. Heybetli ve kuvvetli bir vücuda sahipti. Çok iyi bir tahsil yaptı. Astroloji ile meşgul oldu. İslâm ve Osmanlı tarihlerini inceledi.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Mustafa, son derece dindar, tutumlu, müşfik, çalışkan ve cömert bir insandı. İki dakika süren ve İstanbul’un hemen hemen yarıdan fazlasını yıkan büyük depremde evlerini, yakınlarını kaybeden halka kendi kesesinden yardım etti. Adaletle hükmeder, haksızlıklara asla göz yummazdı. Yalandan, riyadan ve rüşvetten nefret ederdi. Asla gurura kapılmaz, büyüklük taslamaz, yapamayacağı işleri vaad etmezdi.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Mustafa, yenileşmenin gerektiği fikrindeydi ve ıslahat yapmak istiyordu. Prusya Kralı İkinci Frederik’in ıslahat hareketlerini duymuş, Ahmed Resmî Efendi’yi ona göndermişti. Prusya Kralı İkinci Frederik, Sultan Üçüncü Mustafa’ya Ahmed Resmî Efendi aracılığı ile başarısının üç altın anahtarı dediği öğütlerini gönderdi.<br />
<br />
– Bol bol tarih okuyun, eski tecrübelerden faydalanın.<br />
<br />
– Güçlü bir orduya sahip olmaya çalışın ve barış zamanında askerlerinizi sürekli eğitime tâbi tutun.<br />
<br />
– Hazineniz daima parayla dolu bulunsun, ekonomiye önem verin.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Mustafa, bu öğütleri dinledikten sonra acı acı güldü. Sonra da “Biz de bunları yapmak niyetindeyiz, lâkin yolu nedir?” diye mırıldandı. Memleketine en büyük felâketin Rusya’dan geleceğini düşünüyordu. Müdafaa için geceli gündüzlü çalışarak her türlü hazırlığı yaptı. Savaşlarda kullanılmak üzere hazineyi altınla doldurdu.<br />
<br />
Süveyş Kanalını bile açtırmayı düşünüyordu. Fakat iş başına getireceği yetenekli devlet adamlarının olmaması onu üzüyordu. Rus Savaşı sırasında üzüntüsünden hastalandı ve kalp yetmezliğinden dolayı 21 Ocak 1774 günü vefat etti.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Mustafa, orduda bir yenileşme gerektiği fikriyle hareket ediyordu. Askerlere eğitim kuralları getirdi. İtirazlara aldırmadan tüfeklere süngü taktırdı. Yeni bir tophane kurdurup güçlü toplar döktürdü. Bahriye, istihkâm ve topçu okulları açtı. Yaşlı subaylara bile eğitim mecburiyeti getirdi. Ordudaki ıslahat konusunda Baron de Tott adlı Macar uyruklu Fransız’dan çok yararlandı. Baron de Tott, Osmanlı topçu sınıfını yeniden ele alıp modernize etti ve askere Avrupa usûlü eğitim yaptırdı.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Mustafa şair bir padişahtı. Cihangir mahlasıyla yazdığı şiirleri çok meşhurdur. Şiirlere “el-fakir Mustafa Han-ı Sâlis” şeklinde imza atardı. Şiirlerinden birisinde şöyle der:<br />
<br />
Yıkılupdur bu cihan sanmaki bizde düzele<br />
<br />
Devlet-i çerh-i denî verdi kamu müptezele<br />
<br />
Şimdi ebvâb-ı saadetle gezen hep hezele<br />
<br />
İşimiz kaldı heman merhamet-i Lem Yezel’e.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">I. Abdülhamid (1774 – 1789)</span></span><br />
<br />
Sultan Birinci Abdülhamid, 20 Mart 1725 tarihinde, İstanbul’da doğdu. Babası Üçüncü Ahmed, annesi Rabia Şermi Sultan’dır. Annesi ona kuvvetli bir tahsil yaptırdı. Zamanındaki mevcut tarihlerin hepsini gözden geçirdi. Hat sanatı ile de meşgul oldu. Merhametli, nazik ve saf bir insan olarak tanınıyordu. Saltanatı süresince birçok ıslahat ve imar hareketlerinde bulundu. Devlet işleriyle daima yakından ilgilendi. Her sorun hakkında fikir ve görüşlerini vezirlerine bildirirdi. Yetenekli vezirler atamaya çalıştı. Halka karşı daima şefkatli ve ılımlı davrandı.<br />
<br />
Sultan Birinci Abdülhamid henüz tahta geçmişti ki, kendisinden cülûs bahşişi istendiğini duydu. Kaşlarını çatıp sertleşen Sultan Birinci Abdülhamid şöyle dedi: “Hazinede bahşiş yoktur, bundan böyle cülus bahşişi verilmeye! Asker evlâtlarımıza fermanımız duyurula!”. Askerler bir parça söylendilerse de, işi daha fazla ileriye götürmeden dağıldılar.<br />
<br />
Sultan Birinci Abdülhamid, siyasî ve askerî ıslahatlara girişti. Avrupaî tarzda mektepler açtı. Yeniçeri ocağına ve donanmaya yeni bir çehre kazandırmaya çalıştı. Sürat Topçuları Ocağı’nı kurdurdu, Yeniçerilerin sayımını yaptırdı ve gereksiz yere fazla para alanları tespit ettirdi. Bu faaliyetleri yürüten Sadrazam Halil Hamid Paşa, menfaatleri bozulanlar tarafından padişaha şikâyet edildi. Halil Hamid Paşa, yaptığı tüm olumlu çalışmalara rağmen, bu konuda yanıltılan Sultan Birinci Abdülhamid’in emriyle idam edildi.<br />
<br />
Sultan Birinci Abdülhamid, bütün başarısızlıklara rağmen Osmanlı padişahları arasında iyi niyeti ve gayreti ile anıldı. 1782 yılı yazında İstanbul’da çıkan yangında itfaiye işlerini bizzat kendisi yürütmesi sonucu halkın sevgi ve takdirini de kazanmıştı.<br />
<br />
Dindarlığı ve iyiliği sebebiyle halkın “velî” olarak gördüğü Sultan Birinci Abdülhamid, on beş yıl iki ay on yedi gün süren saltanattan sonra, 1789 yılı Nisan ayında 64 yaşında vefat etti. Cenazesi Bahçekapı’da kendi yaptırdığı türbesine defnedildi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">III. Selim (1789 – 1807)</span></span><br />
<br />
Sultan Üçüncü Selim, 24 Aralık 1761 tarihinde, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Mustafa, annesi Mihrişah Sultan’dır. Annesi Gürcü asıllıdır. Kâhinlere inanan babası Sultan Üçüncü Mustafa, onların yeni doğan oğlu Selim’in eşsiz bir cihangir olacağını söylemeleri üzerine, büyük bir sevince kapılmış, yedi gün yedi gece bayram yapılmasını emretmiştir.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Selim, doğum günündeki bu hava içinde büyüdü. Sarayda çok güzel bir şekilde yetiştirildi. Sultan Üçüncü Mustafa, kendisinden sonra oğlu Sultan Üçüncü Selim’in padişah olmasını istemişti. Ancak, babasından sonra padişahlığa amcası Sultan Birinci Abdülhamid getirildi. Sultan Birinci Abdülhamid, Sultan Üçüncü Selim’i sarayda göz önünde bulunduruyor, ancak yine de onun eğitimine önem veriyordu. Amcası Sultan Birinci Abdülhamid’in ölümü üzerine, Sultan Üçüncü Selim 7 Nisan 1789 günü, 28 yaşındayken Osmanlı tahtına oturdu.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Selim, edebiyata ve güzel yazı yazmaya çok meraklıydı. Yazmış olduğu hat ve levhalardan bazıları cami ve türbelere asılmıştır. Arapça ve Farsçayı çok iyi konuşuyordu. Merhametli bir insan olan Sultan Üçüncü Selim ciddi bir eğitim görerek yetişti. İyi bir şâir, tamburî, neyzen ve hânende idi. Bestekâr da olan Sultan Üçüncü Selim, güzel sanatlara düşkün ve açık fikirliydi, ancak zaafa varacak kadar yumuşak karakterliydi ve Osmanlı Devleti’nde batıcılığın yerleşmesini istiyordu.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Selim tahta çıktığı zaman, halk ona büyük ümitler bağladı. Halk genç hükümdarın, Osmanlı Devleti’ni o eski güçlü ve ihtişamlı devirlerine geri döndüreceğini düşünüyordu.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Selim, 29 Mayıs 1807 tarihinde Osmanlı padişahlığını Şehzade Mustafa’ya terk ettikten sonra bir yıl iki ay daha yaşadı. Alemdar Mustafa Paşa Olayı sırasında yeni padişahın adamları tarafından, 28 Temmuz 1808 tarihinde öldürüldü. Cenazesi, Lâleli Camii avlusunda babası Sultan Üçüncü Mustafa’nın yanına defnedildi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">IV. Mustafa (1807 – 1808)</span></span><br />
<br />
Sultan Dördüncü Mustafa, 8 Eylül 1779 günü, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Birinci Abdülhamid, annesi Nüketseza Kadın Sultan’dır. Annesi Nüketseza Kadın Sultan, Sultan Dördüncü Mustafa’nın iyi bir tahsil yapması için çok çaba harcadı. Ancak hırslı, kurnaz ve asabî bir insan olan Sultan Dördüncü Mustafa, eğitim ve öğrenimden çok zevk ve sefa içinde yaşamaya önem verdi.<br />
<br />
Kabakçı Mustafa İsyanı sonunda, tahttan indirilen amcazâdesi Sultan Üçüncü Selim’in yerine, 29 Mayıs 1807 günü tahta çıktığında yirmi sekiz yaşındaydı. Sultan Dördüncü Mustafa’nın şehzadeliği boyunca, kendisine bir evlât gibi davranan Sultan Üçüncü Selim aleyhinde isyancılarla iş birliğine girmesi ve onun öldürülmesi için emir vermesi, karakteri hakkında fikir vermektedir.<br />
<br />
Tahta çıktığında devletin merkezî otorite ve hakimiyeti gittikçe zayıflıyor, Sultan Üçüncü Selim ve Nizam-ı Cedid yandaşları yakalandıkları yerde öldürülüyordu. Sultan Dördüncü Mustafa’nın tahta çıkmasını sağlayan Kabakçı Mustafa ve yandaşları devlet yönetiminde etkin rol oynuyor, kendi adamlarını önemli mevkilere getiriyorlardı.<br />
<br />
Osmanlı Devleti, bu isyandan sonra yeniçerilere çok büyük tavizler verdi. Ancak yeniçerilerin istekleri hiçbir zaman bitmedi. Hatta Osmanlı tarihinde hiç görülmemiş bir antlaşma yapıldı. Kabakçı Mustafa isyanında baş rol oynayan yeniçeri ağalarının, kendilerini sağlama almak için yaptıkları bu antlaşmaya göre, yeniçeriler devlet işlerine karışmayacak ve Osmanlı Devleti bu isyandan dolayı Yeniçeri ocağını sorumlu tutmayacaktı.<br />
<br />
Sultan Üçüncü Selim taraftarları, bu karışık ortam içinde Rusçuk âyânı Alemdar Mustafa Paşa’ya sığınmışlardı. Alemdar Mustafa Paşa Osmanlı-Rus savaşları sırasında büyük başarılar göstermiş ve ordu mensuplarının sempatisini kazanmıştı.<br />
<br />
Sultan Dördüncü Mustafa hat sanatıyla uğraştı. Gayet güzel yazıları vardır. Osmanlı hanedanından Sultan Beşinci Murad’dan sonra en az padişahlık yapanlardan birisidir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">II. Mahmud (1808 – 1839)</span></span><br />
<br />
Sultan İkinci Mahmud, 20 Temmuz 1785 tarihinde, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Birinci Abdülhamid, annesi Nakşidil Valide Sultan’dır. Orta boylu, geniş omuzlu, beyaz sakallı, zarif ve sevimli yüzlüydü. Diğer Osmanlı padişahları gibi kuvvetli bir tahsil gördü. Öğrenimi ile, Sultan Üçüncü Selim, padişahlığı sırasında bizzat meşgul olmuştu.<br />
<br />
Cesur, temkinli, sabırlı ve azimli bir kişiliğe sahip olan Sultan İkinci Mahmud, Alemdar Mustafa Olayı sonrasında, 28 Temmuz 1808 tarihinde tahta çıktığında yirmi üç yaşındaydı. Zekî ve bilgili bir insan olan Sultan İkinci Mahmud, Avrupa’daki yenileşme hareketlerini benimsemişti. Adalet işlerine gereken önemi verdi, yeni kanun ve tüzükler hazırlattı ve bu sebeple kendisine “Adlî” ünvanı verildi.<br />
<br />
Şiiri, edebiyatı ve bilimi seven, halk arasında dolaşmayı ve onların dertlerini dinlemeyi gerekli gören Sultan İkinci Mahmud, Osmanlı Devleti’ni gerek sosyal bakımdan, gerekse uygarlık açısından ileri bir ülke yapmaya çalıştı. Sultan İkinci Mahmud, yakalandığı verem hastalığından kurtulamayarak, 1 Temmuz 1839 günü, dinlenmek için gittiği kardeşi Esma Sultan’ın Çamlıca’daki köşkünde, elli dört yaşında vefat etti. Büyük bir cenaze töreni ile halkın gözyaşları arasında Divan Yolu’ndaki türbesine defnedildi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Abdülmecid (1839 – 1861)</span></span><br />
<br />
Sultan Abdülmecid, 25 Nisan 1823 günü doğdu. Babası Sultan İkinci Mahmud, annesi Bezm-i Âlem Valide Sultan’dır. Sultan Abdülmecid, babasının arzusu yönünde bir eğitim ve terbiye gördüğü için ıslahatçı fikirlere sahipti. Batı âlemine karşı hayranlık besliyordu. Babasının vefatı üzerine, henüz 17 yaşında iken Osmanlı tahtına oturdu. Devletin ilerleyişi için Avrupaî hayat tarzının ülke çapında yaygınlaştırılmasını istedi. Saltanatının henüz dördüncü ayında ilân ettiği Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu sebebiyle Tanzimat Dönemi padişahı olarak şöhret bulmuştur.<br />
<br />
Sultan Abdülmecid, batılı yazarların takdir ve sevgiyle andıkları bir padişahtı. Âdil, merhametli, ıslahatçı, yenilikçi bir insan olan Sultan Abdülmecid, 25 Haziran 1861 tarihinde, 39 yaşında iken İstanbul’da veremden dolayı vefat eden Sultan Abdülmecid, Yavuz Sultan Selim’in türbesi yanındaki mezarına defnedildi.<br />
<br />
Sultan İkinci Mahmud, ölüm döşeğinde iken, Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanmış olan Kavalalı Mehmed Ali Paşa, Osmanlı kuvvetlerini Nizip’te yenilgiye uğratmıştı. Sultan Abdülmecid böyle karmaşık bir ortamda tahta çıktı. Mısır Sorunu, Rus donanmasının Hünkâr İskelesi Antlaşmasına uyarak İstanbul’a gelmesi üzerine bir Avrupa sorunu haline geldi.<br />
<br />
Başta İngiltere, Avusturya, Prusya ve Rusya olmak üzere Avrupalı devletler Osmanlı Devleti ile Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa arasındaki Mısır sorununu çözmek için bir konferans düzenlediler. Avrupa Devletleri, Mısır’da güçlü bir yönetim istemiyorlardı. Kavalalı Mehmed Ali Paşa’ya karşı Osmanlı Devleti’nin tarafını tuttular ve bu ortamda Londra Sözleşmesi imzalandı (1840).<br />
<br />
Buna göre; Mısır Osmanlı Devleti’ne bağlı kalacak, ancak yönetimi Mehmed Ali Paşa ve oğulları yürütmeye devam edecekti. Mısır seksen bin altın vergi ödeyecekti. Suriye, Adana ve Girit tekrar Osmanlı yönetimine bırakılıyordu.<br />
<br />
Hünkâr İskelesi Antlaşmasının süresi bitince, Londra’da yeniden bir konferans düzenlendi (1841). Toplantıya Osmanlı Devleti’nden başka Rusya, Fransa, İngiltere, Prusya ve Avusturya katıldı. Konferansta alınan kararlara göre, Boğazlar’da egemenlik hakkı Osmanlı Devleti’ne ait olacak, ancak barış döneminde hiçbir savaş gemisi Boğazlar’dan geçmeyecekti.<br />
<br />
Bu antlaşma ile Fransa ve İngiltere Akdeniz’deki güvenliklerini sağlamış oluyorlar, Osmanlı Devleti’nin Boğazlar üzerindeki kayıtsız şartsız haklarına kısıtlama geliyordu. Rusya ise Hünkâr İskelesi Antlaşması ile Boğazlar üzerinde sağladığı üstünlüğü kaybetmiş oluyordu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Abdülaziz (1861 – 1876)</span></span><br />
<br />
Sultan Abdülaziz 8 Şubat 1830 tarihinde İstanbul’da doğdu. Babası Sultan İkinci Mahmud, annesi Pertevniyal Valide Sultan’dır. Elâ gözlü, beyaza yakın kumral tenli, sert bakışlı ve top sakallıydı. Ağabeyi Sultan Abdülmecid’in vefatı üzerine 25 Haziran 1861 günü tahta çıktığında 31 yaşındaydı. Müsrif bir padişah olarak tanınmasına rağmen, çok sade giyinir, sarayda terlik ve entari ile dolaşırdı. Babası öldüğü zaman dokuz yaşlarındaydı. Ancak ağabeyi Sultan Abdülmecid, onun eğitimine gerektiği gibi dikkat etti. Şehzadeliği sırasında rahat ve korkusuz bir hayat sürdü. Çok iyi Fransızca konuşurdu. Şiire ve müziğe de ilgisi vardı. Kendine ait besteleri vardır. Resim yapma kabiliyeti de çok üstün olan Sultan Abdülaziz, Osmanlı donanmasına ısmarlayacağı gemilerin plânını bizzat kendisi çizmişti. Ok atmayı, ata binmeyi, avlanmayı ve özellikle güreşmeyi çok severdi. Güçlü, kuvvetli ve pehlivan yapılıydı. En iyi pehlivanlarla güreşir ve sırtlarını yere getirirdi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">V. Murad (30 Mayıs 1876 – 31 Ağustos 1876)</span></span><br />
<br />
Sultan Beşinci Murad 21 Eylül 1840 tarihinde İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Şevk-Efza Kadın Efendi’dir. Annesi Çerkezdir. Sultan Beşinci Murad, çocukluğunda ve gençliğinde iyi bir eğitim gördü ve Fransızca öğrendi. Okumaya çok meraklı olduğundan dolayı, Fransa’dan kitaplar getirtir ve sürekli olarak okurdu. Edebiyata karşı çok ilgiliydi. Aralarında Ziya Paşa ve Namık Kemal’in de olduğu devrin bir çok şairi ile yakın dostluk kurmuştu. Yabancı kültürlerin etkisi altında kalan Sultan Beşinci Murad, piyano çalardı. Batı müziği stilinde besteler bile yapmıştır. Avrupalı prenslerle dost olmuş, onlarla mektuplaşmış olan Sultan Beşinci Murad, yerli ve yabancı gazeteleri yanından eksik etmezdi.<br />
<br />
Sultan Abdülaziz ile beraber çıktığı Avrupa seyahati sırasında Avrupa’yı yakından görüp hayran kalmış olan Sultan Beşinci Murad, bu gezi sırasında İngiltere’de tanıştığı Gal Prensi (sonradan İngiltere Kralı olan VII. Edward) ile yakın bir dostluk kurdu. Gal Prensinin tesiri altında kalıp mason olan Sultan Beşinci Murad, çok müsrif ve ihtiras sahibi bir insandı. Padişah olmak için amcasının ölümünü beklediğini açıkça söylerdi.<br />
<br />
Sultan Beşinci Murad, tahttan indirilen Sultan Abdülaziz’in yerine 30 Mayıs 1876’da padişah oldu. Ancak, Osmanlı Devleti’ni kurtarmak için meşrutiyetin kurulmasını isteyen, bu düşünce ile tahta güvendikleri bir hükümdar getiren aydınların umudu yine kırılmıştı. 93 gün kaldığı Osmanlı tahtından 31 Ağustos 1876 günü indirildi. 28 yıl daha sarayda yaşayan Sultan Beşinci Murad, 29 Ağustos 1904 tarihinde vefat etti ve annesi Şevk-Efza Kadın Efendi’nin Yeni Cami’deki türbesine defnedildi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">II. Abdülhamid (1876 – 1909)</span></span><br />
<br />
Sultan İkinci Abdülhamid, 21 Eylül 1842 tarihinde İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Tir-i Müjgan Kadın Efendi’dir. Annesi Çerkezdir. Sultan İkinci Abdülhamid çok küçük yaşta iken annesini kaybettiği için öksüz büyüdü ve onu üvey annesi Piristu Kadın yetiştirdi. Çocukluğunda çok zayıf bir bünyeye sahip olan Sultan İkinci Abdülhamid sık sık hasta olurdu. Babasının padişahlığı sırasında bu durumu yüzünden özel ilgi gördü. Çok hoşgörülü bir ortamda büyüdü. Kültür derslerinin yanında musiki dersleri aldı ve piyano çalmayı öğrendi.<br />
<br />
Bekârlığı sırasında çok serbest bir hayat yaşayan Sultan İkinci Abdülhamid, evlendikten sonra tüm boş zamanını ailesiyle, çocuklarıyla geçirmeye başladı. Sultan İkinci Abdülhamid, yıkılmak üzere olan Osmanlı Devleti’ni uyguladığı politikalarla 33 yıl ayakta tutmayı başarmış bir padişahtır.<br />
<br />
Hayırsever ve cömert bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamid, sıradan bir vatandaş gibi yaşardı. Yunan seferi sırasında, kendisine hazinede yeterli para bulunmadığı söylenince, atalarından kalma şahsî servetinden masrafları karşılamış, bunu devletten geri almamıştı.<br />
<br />
Boş vakitlerini marangozhanede geçirir, harika eşyalar yapar, bunları sattırır ve parasını fakire fukaraya dağıttırırdı. Son derece şefkatli bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamid’in kendisini öldürmek isteyenleri bağışlaması, dünya siyaset tarihinde ender rastlanan bir olaydır. Sultan İkinci Abdülhamid, kültüre önem vermiş ve eğitim konusunda hizmet verecek birçok mekân yaptırmıştır.<br />
<br />
Güzel Sanatlar Akademisi, Ticaret ve Ziraat Okulları kuran Sultan İkinci Abdülhamid, ilk ve orta dereceli okullar, dilsiz ve kör okulları, kız meslek okulları da yaptırmıştır. Vilâyetlere liseler, kazalara ortaokullar kurmuş, ilkokulları köylere kadar ulaştırmıştır.<br />
<br />
İstanbul’da Şişli Etfal Hastahanesi’ni ve Dârülaceze’yi kendi şahsi parasıyla yaptırdı. Hamidiye adı verilen içme suyunu borularla İstanbul’a getirtti. Karayollarını Anadolu içlerine kadar uzatan Sultan İkinci Abdülhamid, Bağdat’a ve Medine’ye kadar da demiryolları döşetmiştir. Büyük şehirlere atlı tramvay hatları yaptırmıştır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mehmed Reşad (1909 – 1918)</span></span><br />
<br />
Sultan Mehmed Reşad 2 Kasım 1844 tarihinde İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Gülcemal Kadın Efendi’dir. Annesi Çerkezdir. Çocukluğu, padişah olan babasının yanında geçti. Eğitim ve öğrenimine gereken önem gösterildi.<br />
<br />
Sultan Mehmed Reşad, amcası Sultan Abdülaziz zamanında rahat bir şehzadelik yapmasına rağmen ağabeyi Sultan İkinci Abdülhamid zamanında sarayda hapis hayatı yaşadı. Veliaht olduğu için devamlı kontrol altında tutuluyordu. Sultan Mehmed Reşad günlerini haremde geçirir, şiir ve kitap okurdu.<br />
<br />
Sultan Beşinci Mehmed Reşad, İttihat ve Terakki partisinin desteğiyle tahta çıktığında 65 yaşındaydı. Sultan İkinci Abdülhamid’in padişahlığı sırasında devlet işleriyle yeterince ilgilenmemişti. Padişahlığı sırasında yönetim daha çok İttihat ve Terakki partisinin ileri gelenlerinden Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa’nın eline geçmişti.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mehmed Vahdeddin (1918 – 1922)</span></span><br />
<br />
Sultan Mehmed Vahdeddin otuz altıncı ve son Osmanlı padişahıdır. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Gülistu Kadın Efendi’dir. 2 Şubat 1861 tarihinde İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, Sultan Mehmed Vahdeddin doğduğu yıl, annesi Gülistu Kadın Efendi de, o henüz çok küçükken vefat etmişlerdi. Çocuk denecek yaşlarda hem öksüz, hem yetim kalan Sultan Mehmed Vahdeddin, babası Sultan Abdülmecid’in kadınlarından Şayeste Kadın tarafından büyütüldü.<br />
<br />
Sultan Abdülaziz’in saltanatı sırasında henüz bir çocuk olduğu için serbest yetişti. Eğitim ve öğrenimi ile ağabeyi Sultan İkinci Abdülhamid henüz padişah değilken bile yakından ilgilendi. Sultan İkinci Abdülhamid, saltanat yıllarında da bu tutumunu değiştirmedi, ona hep değer verdi ve onu korudu. Bu yüzden ağabeyinin saltanat yıllarında rahat bir hayat yaşadı.<br />
<br />
Sultan Mehmed Vahdeddin, çok okurdu, okuduğunu iyi anlardı. Özellikle fıkha ait eserler ilgisini çekmişti. Kitabeti ve imlâsı düzgündü. Zekî bir insandı, fikirlerini kâğıt üstüne aktarmakta zorluk çekmezdi. Çok nazik bir insan olan Sultan Mehmed Vahdeddin, Viyana seyahati sırasında hem yanındakileri hem de yabancıları nezaketine hayran bırakmıştı. Az konuşur, daha çok dinlemeyi sever ve birisini dinlerken pür dikkat kesilirdi.<br />
<br />
Sultan Mehmed Reşad, padişah olduğu zaman, yaş bakımından Sultan Mehmed Vahdeddin’den daha büyük olan Sultan Abdülaziz’in oğlu Yusuf İzzeddin veliaht idi. Yusuf İzzeddin’in ölümü üzerine veliahtlığa Sultan Mehmed Vahdeddin getirildi.<br />
<br />
Veliaht olarak bulunduğu yıllarda, Birinci Dünya Savaşı çıktı. Savaş sırasında Osmanlı Devleti’nin veliahtı olarak Almanya’ya resmî bir gezi yaptı. Bu seyahatinde yanında Mustafa Kemal de bulundu. Sultan Mehmed Reşad’ın ölümü üzerine, Sultan Altıncı Mehmed Vahdeddin sanı ile padişah oldu.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[III. Selim]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=16491</link>
			<pubDate>Fri, 15 Jul 2022 14:35:53 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=16491</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">III. Selim</span></span><br />
<br />
III. Selim (Osmanlı Türkçesi: سليم ثالث Selīm-i sālis), divan edebiyatındaki mahlasıyla İlhami (d. 24 Aralık 1761 - ö. 28 Temmuz 1808), 28. Osmanlı padişahı ve 107. İslam halifesidir.<br />
<br />
III. Selim, 24 Aralık 1761 tarihinde babası III. Mustafa'nın saltanatı döneminde dünyaya geldi. Babası 1774 yılında öldüğünde sadece 13 yaşında olduğu için amcası I. Abdülhamid tahta çıktı. I. Abdülhamid şehzade Selim'e kendisinden önceki padişahların tersine, oldukça iyi davrandı. Kafes (oda hapsi) hayatı yaşamasına rağmen Selim'in iyi bir eğitim almasına izin verdi. Şehzade Selim müzik ve edebiyatla ilgilendi. Fransa'nın Fransız İhtilali öncesindeki son kralı olan XVI. Louis'le mektuplaştı. Daha tahta çıkmadan Osmanlı Devleti'nde köklü bir yapısal değişikliğe gerek olduğu inancına vardı. I. Abdülhamid 7 Nisan 1789 yılında ölünce, III. Selim Avrupa'yı temelinden sarsacak olan Fransız İhtilali'nin eşiğinde tahta çıktı.<br />
Gazi Halife, Sultan III. Selim, Selīm-i sālis Han, سليم ثالث<br />
<br />
III. Selim tahta çıktığında Osmanlı Devleti hem Avusturya hem de Rusya'yla savaş halindeydi. Başarısızlıkla sonuçlanan bu savaşlar 1792 yılında Avusturya'yla yapılan Ziştovi Antlaşması ve 1792 yılında Rusya'yla yapılan Yaş Antlaşması ile son buldu. Böylece III. Selim Osmanlı Ordusu'nda çoktandır yapmak istediği yenilikleri yapma fırsatı buldu. 1793 yılında Nizam-ı Cedid ordusunu kurdu. Bu sırada Napolyon Bonapart'ın komutası altındaki Fransız orduları Osmanlı Devleti'ne ait olan Mısır'a saldırmıştı (1798). Osmanlı ordusu İngilizlerin yardımıyla Mısır'ı başarıyla savundu. 1801 yılında yapılan El-Ariş Antlaşması ile Fransa Mısır'daki emellerinden vazgeçti.<br />
<br />
1807 yılında Nizam-ı Cedid ordusunun kaldırılmasını isteyen yeniçeriler Kabakçı Mustafa'nın önderliği altında ayaklandılar. III. Selim Nizam-ı Cedid ordusunu dağıtmak ve 29 Mayıs 1807 tarihinde de tahttan çekilmek zorunda kaldı. III. Selim'in yerine geçen amca oğlu IV. Mustafa III. Selim'i tekrar kafese geri gönderdi. 28 Temmuz 1808 tarihinde III. Selim'i tekrar tahta çıkarmak amacıyla Rusçuk ayanı Alemdar Mustafa Paşa saraya yaklaşırken III. Selim, kuzeni padişah IV. Mustafa'nın emriyle boğduruldu. III. Selim ile onu idam etmeye gelen yeniçeriler arasında büyük bir boğuşma geçtiği bilinmektedir. III. Selim'in cenazesi Laleli Camii'nin avlusunda babası III. Mustafa Türbesi'ne defnedildi. <br />
III. Selim döneminde Avrupa ülkeleriyle ilişkiler<br />
III. Selim<br />
Osmanlı-Rusya ilişkileri<br />
Ana madde: 1787-1792 Osmanlı-Rus Savaşı<br />
<br />
III. Selim'in saltanatı Osmanlı-Rus Savaşları (1787-1792 Savaşları) devam ederken başladı. Osmanlı Devleti'nin Fransa'ya karşı Rusya'yla ittifak yapmasıyla devam etti. Ancak daha sonra bu ittifak bozuldu ve III. Selim'in saltanatının sonunda Osmanlı Devleti tekrar Rusya ile savaş halindeydi.<br />
<br />
1774 yılında Çariçe II. Katerina ile imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması ile Osmanlı Devleti Kırım'ı Rusya'ya vermek zorunda kalmıştı. III. Selim tahta çıktığında Osmanlı Devleti başında hala II. Katerina'nın bulunduğu Rusya'dan Kırım gibi önemli toprakları geri almak amacıyla 1787-1792 Osmanlı-Rus Savaşı'nı savaşmaktaydı. İngiliz ve Fransızlar da savaşa katılmamakla birlikte bu savaşta Osmanlı Devleti'ni destekliyorlardı ancak Osmanlı Devleti hesaplamadığı bir şekilde kendisini Avusturya'nın da karşısında buldu. Osmanlı ordusu disiplinden uzaktı ve Rusya ile yaptığı Fokşan (1 Ağustos 1789) ve Boze (22 Eylül 1789) Savaşlarında büyük kayıplara uğradı. Akkerman Kalesi Rusların eline geçti ve Besarabya Rusya tarafından işgal edildi. Osmanlı Devleti kendine müttefik bulmak amacıyla 11 Temmuz 1789 tarihinde İsveç ve 31 Ocak 1790 tarihinde de Prusya'yla barış antlaşmaları imzaladı. Ancak bu iki devletten de elle dokunulur bir yardım alamadı. Sonunda Osmanlı Devleti'ne karşı Rusya kadar başarılı olamayan Avusturya, Osmanlı Devleti'yle barış antlaşması imzaladı. (Ziştovi Antlaşması 4 Ağustos 1791) Avusturya'nın savaştan çekilmesinden birkaç ay sonra Rusya da barış antlaşması yapmaya razı oldu (Yaş Antlaşması 9 Ocak 1792). Osmanlı Devleti bu antlaşmayla Kırım'ın Rusya'nın egemenliği altına geçtiğini tekrar kabul etmek zorunda kaldı. Dinyester nehri Rusya ile Osmanlı Devleti arasında sınır olarak kabul edildi.<br />
III.Selim cülus seremonisi, Konstantin_Kapidagli<br />
<br />
1792 yılından 1805 yılına kadar Osmanlı Devleti ve Rusya barış içinde yaşadılar. Hatta Osmanlı Devleti Mısır'ı işgal eden Fransa'ya karşı Birleşik Krallık ve Rusya ile işbirliği bile yaptı. 24 Eylül 1805 tarihinde Osmanlılar Ruslarla yeni bir dostluk antlaşması imzaladılar. Ancak bu antlaşmanın imzasından kısa bir süre sonra tekrar Osmanlı Devleti ve Rusya arasında anlaşmazlık çıktı. Rusya, Osmanlıların Rus yanlısı Eflak ve Boğdan beylerini görevden almasından hoşnut kalmadı. 40.000 civarında Rus askeri Eflak ve Boğdan'a girdi. III. Selim 22 Aralık 1805 tarihinde boğazları kapattı ve Rusya'ya savaş ilan etti. Rus donanması Osmanlı donanmasını 11 Mayıs 1807 tarihinde Çanakkale Boğazı civarında ve 19-29 Haziran 1807 tarihleri arasında Limni adası yakınında yendi. III. Selim tahttan indirildiğinde 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı hâlen devam etmekteydi.<br />
Osmanlı-Avusturya İlişkileri<br />
Ana madde: Ziştovi Antlaşması<br />
<br />
Osmanlılar 1529 yılında Kanuni Sultan Süleyman'ın Viyana'yı kuşatmasından beri defalarca Avusturya ile savaşa girmişlerdi. III. Selim tahta geçtiğinde de Avusturya Rusya'yla birlikte Osmanlı Devleti ile tekrar savaş halindeydi. Osmanlılar Avusturya'ya karşı İsmail zaferini kazandılar. Ancak Avusturyalılar Sebeş, Muhadiye, Lazarethane ve Pançova'yı işgal etmeyi başardılar. Belgrad'ı 8 Ekim 1789 tarihinde ve Semendire'yi daha sonra ele geçirdiler. Ancak Avusturya gene de Osmanlılara karşı kesin bir üstünlük sağlayamadı. Hem savaş yorgunluğu hem de içişlerindeki sorunlardan dolayı Avusturya Osmanlı Devleti ile antlaşma istedi. 4 Ağustos 1791'de imzalanan Ziştovi Antlaşması ile Avusturya ele geçirdiği toprakları Osmanlılara geri verdi ve ayrıca Rusya'ya yardımda bulunmayacağına söz verdi. Bu savaş Osmanlıların Avusturyalılarla yaptığı son savaş oldu. Bu tarihten sonra Rusya Osmanlıların en önemli düşmanı ve rakibi oldu.<br />
Osmanlı-Fransa İlişkileri<br />
Ayrıca bakınız: Napolyon Bonapart<br />
Ayrıca bakınız: Fransa'nın Mısır Seferi<br />
<br />
Osmanlıların Fransızlarla Kanuni Sultan Süleyman zamanına kadar uzanan bir dostluk ilişkileri vardı. Fransızlar ilk defa kendilerine tanınan kapitülasyonlardan büyük yarar görmüşler, ilişkiler kesintisiz olarak bir dostluk temelinde süregelmişti. III. Selim daha tahta geçmeden Fransa kralı XVI. Louis'yle mektuplaşmaktaydı ve Ruslarla yapılmakta olan savaşta Fransızlar Osmanlı Devletinin tarafını tutuyorlardı. Ancak Fransa hükümetinin Büyük Britanya'nın Mısır ve Uzakdoğu ticaret yolları üzerindeki etkisini kırma amacını gütmesi nedeniyle bu ilişkilerde ilk olarak bir kırışma meydana geldi. Dışişleri Bakanı Charles-Maurice de Talleyrand-Périgord ve General Napolyon Bonapart, Osmanlıların elinde olan Mısır'ı ele geçirip Fransa lehine Büyük Britanya karşısında önemli bir avantaj sağlamak istiyordu. 2 Temmuz 1798 tarihinde Napolyon İskenderiye'yi işgal etti. Mısır her ne kadar Osmanlı Devleti'nin bir parçası olsa da iç işlerinde oldukça bağımsız olarak yönetilmekteydi.<br />
<br />
Kahire'nin de 22 Temmuz 1798 tarihinde Napolyon Bonapart'ın eline geçmesi üzerine Osmanlılar bu durumu kabul edemeyerek Mısır'ı savunmaya karar verdiler. 2 Eylül 1798 tarihinde Osmanlı Devleti Fransa'ya savaş ilan etti. Osmanlı ve Mısır orduları Fransa karşısında önce bazı yenilgiler aldılar ama Cezzar Ahmed Paşa komutasındaki ordu 18 Mart 1799 tarihinde Akka önlerinde karşılaştığı Fransız ordusunu başarıyla geriye püskürttü. Bonapart komutasındaki Fransız ordusu 1 Ağustos 1799'da Osmanlı kuvvetleri karşısında bir muharebe kazandı, ancak Fransa ordusunun yetersiz olduğu ortaya çıkmaktaydı. Bu durumu göz önünde bulunduran ve Fransa'daki siyasi bunalıma müdahale etmek isteyen Napolyon Bonapart Fransa'ya geri döndü (22 Ağustos 1799). Mısır'da gücünü pekiştiremeyen Fransa sonunda 27 Haziran 1801 tarihinde imzalanan sözleşmenin hükümleri uyarınca Mısır'dan geri çekildi. 9 Ekim 1801'de imzalanan Paris Antlaşması Fransa'nın Mısır seferini sona erdirdi; bu şekilde Mısır yeniden Osmanlı yönetimine geçti.<br />
<br />
Mısır konusundaki anlaşmazlık olumlu bir sonuca bağlandıktan sonra Fransa'yla olan ilişkiler kısa zamanda düzeldi. 25 Haziran 1802'de Paris'te imzalanan bir diğer barış antlaşması da Fransa ve Osmanlı Devleti arasındaki dostluğu pekiştirdi. Napolyon Bonapart 1804 yılında kendini "I. Napolyon" adıyla imparator ilan ettikten sonra İstanbul'a bir elçi gönderdi. Horace Sébastiani adındaki bu elçi III. Selim'in çok yakın güvenini kazandı. Sébastiani III. Selim'i Rusya ve Birleşik Krallık'a karşı savaş açmaya ikna etmeye çalışıyordu. Ruslar da tam tersine Osmanlıların Fransa'ya savaş ilan etmesini istiyorlardı. Ancak Rusya'nın Osmanlı Devleti'nden kendisini Balkanlardaki Hristiyanların koruyucusu olarak kabul etmesini istemesi ve Sırp isyanlarını desteklemesi Rusya'yla olan ilişkileri gerginleştirdi. Sonunda Rusya'nın Eflak ve Boğdan'a girmesiyle Osmanlılar Rusya'ya savaş açtılar. Birleşik Krallık Osmanlı Devleti'nden Sébastiani'yi sınır dışı etmesi, Fransa'ya savaş açması, Eflak ve Boğdan'ın Rusya'ya verilmesi gibi kabul edilemeyecek taleplerde bulundu. Bu talepler kabul edilmeyince de Admiral Sir John Thomas Duckworth (1748-1817) komutasındaki Birleşik Krallık donanması 19 Şubat 1807'de Çanakkale Boğazı'ndan Marmara Denizi'ne girerek Osmanlı donanmasını yok etti. Donanmasını İstanbul limanında demirleyen Duckworth, Osmanlı Devleti ile anlaşmaya çalıştı. Bir anlaşmaya varılamadı ama geçen süre boyunca Sébastiani'nin de yardımıyla İstanbul'un savunması güçlendirildi. Siperler kazıldı ve şehri savunmak için toplar yerleştirildi. O günlerde III. Selim'in şehri korumak için Sébastiani ile birlikte bizzat siper kazdığı söylenir. Şehrin savunmasını kıramayacağını anlayan Duckworth donanması geri çekerek İstanbul limanından ayrılmak zorunda kaldı. Böylece İstanbul önemli bir bombardıman tehlikesini atlatmış oldu.<br />
III. Selim Dönemi'nde yapılan ıslahat hareketleri<br />
Askeri alanda yenilikler<br />
<br />
Askeri alanda özellikle subay yetiştirilmesine önem verilmiştir. III. Selim; Yeniçerilerin ve Tımarlı Sipahilerinin ıslahatıyla ilgili 72 maddelik bir ferman yayınlanmıştır. Bu maddelerin ana başlıkları;<br />
<br />
    Yeniçerilerin Esame alımı yasaklandı.[1]<br />
    Nizam-ı Cedit adlı ilk kez batılı tarzda ordu kurulmuştur.<br />
    Bu ordunun masraflarını karşılamak için İrâd- ı Cedit adlı bir hazine kurulmuştur.<br />
    Askeri okullarda ilk kez yabancı dil (Fransızca) eğitimi başlamıştır.<br />
    Hıdırelles'ten kasım ayına kadar olan talimler üçe çıkarıldı.[1]<br />
    1790 yılında Tophane'de bir okul yaptırmıştır.[2]<br />
    1792 yılında ise Halıcıoğlu'da bir Humbaracı ocağı kurmuştur.[1] Bu kışlanın bir bölümünde istihkamcı, diğer bir kısmında ise humbaracı yetiştiriliyordu.[1]<br />
    Daha önce Eyüpsultan'de bulunan Mühendishane-i Sultan-i Halıcıoğlu'na taşındı.[1]<br />
    1800 yılında Humbaracı Ocağına bağlı olarak Mühendishane-i Fünun-i Berr-i Humayum kuruldu.[1]<br />
    Camialtında bulunan Tersane Mühendishanesi'ne gemi inşaat bölümü de eklenmiştir.[1]<br />
    1805 yılında yine bu okul, inşaat ve seyrü sevafin adlı iki ana bölüme ayrılmıştır.[1]<br />
    Osmanlı'nın ilk resmi yabancı dili belirlendi (Fransızca).<br />
    İlk resmi devlet matbaası kuruldu.<br />
    Yerli ticareti korumak için Avrupalıların ülke içinde Ticaret yapmaları yasaklandı.<br />
<br />
III. Selim dönemindeki isyanlar<br />
<br />
1789-1807 arası hüküm süren III. Selim, döneminde birçok yeniliğe imza atmıştır. Öte yandan bu yenilikleri salt III. Selim'in kişiliğine atfetmek ve ondan önceki dönemlerinin sadece bir karanlık çağ olarak tanımlanması da çok yerinde değildir. III. Ahmed döneminde başlayan yenilikler 1730 Patrona Halil isyanı ile sekteye uğrasa da, ondan sonra yönetimde olan I. Mahmud 1730-1754, III. Osman 1754-1757, III. Mustafa 1757-1774 ve I. Abdülhamid 1774-1789 zamanına da azımsanmayacak yenilikler yapılmıştır. Bu 59 yıllık süreci hiçbir şeyin yapılmadığı karanlık bir dönem olarak anmak yerine, III. Selim tarafından köklü değişikliklerin yapıldığı dönemin hazırlandığı, bazen yüksek bazen düşük ama sürekli bir değişimin olduğu dönem olarak tanımlamak daha doğru olacaktır. İşte bu değişim döneminde de muhalefet hiçbir zaman kaybolmamış ve her zaman isyan boyutunda olmasa da birçok kez kendini göstermiştir. III. Selim döneminde ise bu muhalefet üç kez belirgin ve çatışma düzeyinde ortaya çıkmıştır.<br />
Selimiye Camii Vakası 1805<br />
<br />
Nihai olarak yeniçerilerin yerine geçmek üzere kurulan birliklere Levent çiftliğinde eğitim çalışmaları yapılırken, yeniçerileri gücendirmemek ve kendilerinin bir parçası sanısı vermek amacıyla da onlara Bostani Tüfekçisi ismi verilmişti. Ancak bu birliğe ayda 50 akçe gibi yüksek bir ücret ödenirken Yeniçeri Tüfekçisi'ne bunun yarısı kadar ücret ödenmekteydi, Bostani Tüfekçisi'ne ücretsiz olarak ve daha iyi et ve ekmek de veriliyordu. Bu durum yeniçeriler arasında huzursuzluk yaratırken, Nizam-ı Cedid askerinden dışlanan ulema, esamelerden mahrum kalanlar ve Nizam-ı Cedid'i finanse etmek için ihdas edilen İrad-ı Cedid hazinesine ek katkıda bulumak zorunda kalan ayanlar, mültezimler vb. de bu değişimden hoşnut değildi. 1805 Nisan'da yapımı tamamlanan Selimiye Kışlasının yanındaki Selimiye Camii'nde yapılacak ilk selâmlık töreninde yeniçerilerin yerini Bostani Tüfekçi askerlerinin alacağı söylentisi, yeniçeriler tarafından uzun zamandır şüphelendikleri ocaklarının kaldırılması yolunda atılmış açık bir adım olarak yorumlanmış, Üsküdar'a geçen bazı yeniçeriler sağa sola ateş açmaya başlamış ve Üsküdar Kışlası’ndaki Bostani Tüfekçi Ocağı askerlerini ortadan kaldıracakları tehdidinde bulunmuşlardı. Bunun üzerine III. Selim yönetimi geri adım atarak Selimiye Camii'ndeki selâmlığın başka bir tarihe ertelendiğini ilân etmiş, yeniçerilere de selamlık törenindeki geleneksel yerlerinin korunacağı teminatını vermişti.[3]<br />
II. Edirne Vakası 1806<br />
III. Selim Han<br />
<br />
III. Selim döneminde başlatılan yenilikler aslında sadece İstanbul ile sınırlı kalmamış, tüm imparatorluk topraklarına yayılması planlanmıştı. Fakat merkez yönetiminin otoritesinin zayıflığı, sancaklarda ayanların gücü gibi nedenlerle bu hedefe ulaşılamamıştı. Başlarda sancaklarda bazı kışlalar kurulması ya da en azından yeni Bostani tüfekçiler sancaklara gönderilmesi istenmiş ancak tepkilerden çekinilerek ertelenmişti. Ancak 1806 da tekrar ve özellikle de İstanbul'dan sonra yeniçerilerin en güçlü olduğu ve Balkanlar'daki âyanları doğrudan kontrol altına alabilmek için önemli bir üs olan Edirne den başlayarak bu plan tekrar yürürlüğe koyuldu. Önce eşkıya takibini mazeret göstererek Kadı Abdurrahman Paşa idaresindeki Bostâni Tüfekçisi askerlerini Rumeli'ye gönderilmiş, Dağlı eşkıyası karşısında bazı başarılar kazanan yeni ocağın askerlerinden bir kısmı İstanbul'a geri çağrılmamış, Çorlu'ya ve Lüleburgaz'a yerleştirilmişti.[4] Bu duruma açık bir tepkinin gelmemesi üzerine de 1806 ilkbaharında Tekirdağ'da asker yazmak ve kışla kurmak için harekete geçildi. Tekirdağ'daki yeniçerilerin Edirne’deki yeniçerilerden de aldıkları destekle asker yazılmasına karşı çıkması ve bu konudaki fermanı uygulamaya çalışan nâibi öldürmeleri karşısında şaşıran III. Selim yönetimi ilk başta Selimiye Camii vakasında olduğu gibi geri adım attı, ancak ardından Kadı Abdurrahman Paşa idaresindeki yeni orduyu donanmanın da desteği ile Tekirdağ ve Edirne'deki âsilerin üzerine yolladı.<br />
<br />
Yeni orduya Anadolu'da asker yazılması sürecince gereksiz yere şiddet uyguladığı için eleştirilere uğramış olan Kadı Abdurrahman Paşa'nın aynı tavrına Rumeli'de de devam etmesi, Tekirdağ'ı ablukaya alan Donanma-yı Hümâyun gemilerinin şehri bombardıman etmesi, olayları bir iç savaş şekline sokmuş, geçtiği yerlerde ahalinin pasif ve açıktan direnişi ile karşılaşan Abdurrahman Paşa giderek daha da sert yöntemlere başvurup girdiği yerleşim merkezlerinde ahalinin malına zorla el koyması gibi gelişmeler II. Edirne Vakası olarak adlandırılan bu olayı III. Selim için iyice içinden çıkılmaz hale getirmişti. Ahaliden destek göremeyen Abdurrahman Paşa kuvvetlerinin iâşe sorunuyla karşılaşmasının yanı sıra İstanbul'da da yeniçerilerin bir isyana kalkışabilecekleri korkusu III. Selim’i en sonun da geri adım atmaya zorlamış, padişah Abdurrahman Paşa kuvvetlerini geri çekerek yeni düzenin Rumeli'de uygulanması politikasından vazgeçtiği sözünü vermişti.<br />
Nizam-ı Cedit ve Kabakçı Mustafa isyanı (Vaka-yı Selimiye) 1807<br />
Ana madde: Nizam-ı Cedit<br />
Ana madde: Kabakçı Mustafa isyanı<br />
Nizam-ı Cedit ordusunu kuran III. Selim<br />
<br />
III. Selim Avusturya ve Rusya'yla Ziştovi ve Yaş Antlaşmaları ile barışı sağladıktan sonra çok uzun zamandır planladığı yenilik hareketlerini 1793 yılında Nizam-ı Cedit ordusunu kurarak başlattı. Yeni ordu Levent çiftliğinde talimlere başladı. 1.600 asker İstanbul'a diğer 12.000 kişi ise diğer vilayetlere gönderildi.[5] Nizam-ı Cedit ordusunda uygulanan talim zamanla imparatorluğun çoğu yerinde uygulanmaya başlandı.[5] Rus gemilerinin İstanbul Boğazı'na hareketlerini durdurmak için İstanbul ve Karadeniz'in muhtemel noktalarına da Nizam-ı Cedit programı uygulanmıştır.[5] Fransa ve Prusya'dan getirilen uzman ve danışmanlar bu yeni ordunun kurulmasında yardımcı oldular. Nizam-ı Cedit ordusu Mısır'ın savunmasında başarılı oldu ancak 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Ruslara karşı fazla bir başarı gösteremedi.<br />
<br />
Bu arada yeniçeriler arasında Nizam-ı Cedit'e karşı olan rahatsızlık git gide büyümekteydi. 1807 yılında yeniçeriler Nizam-ı Cedit ordusunun kaldırılması talebiyle Kabakçı Mustafa'nın liderliği altında ayaklandılar. III. Selim Nizam-ı Cedit ordusunu dağıtmak ve 29 Mayıs 1807 tarihinde de kendisi tahttan çekilmek zorunda kaldı. III. Selim'in yerine tahta geçen IV. Mustafa'nın döneminde Osmanlı başkentinde büyük bir kargaşa yaşandı. Yeniçeriler şehirde bir terör ortamı yarattılar. Eski Nizam-ı Cedid askerlerini kapı kapı dolaşarak bulup öldürdüler. Padişahın hiçbir otoritesi kalmadı. Eski Nizam-ı Cedid taraftarlarından Rusçuk ayanı Alemdar Mustafa Paşa bu kargaşaya son vermek ve III. Selim'i tekrar tahta geçirmek amacıyla bir ordu oluşturarak Edirne'den 16.000 sadık askeri ile İstanbul'a yürüdü.[6] Alemdar Mustafa Paşa saray kapısında ordularıyla bekleyerek IV. Mustafa'yı tahttan inmeye zorlamaktayken IV. Mustafa kendisi yerine tahta çıkarılabilecek iki Osmanlı hanedanı üyesini boğdurtmaya karar verdi. Böylece hanedanın tek üyesi olarak kaldığı için kendisinin tahtta bırakılacağını hesaplamıştı. İsyancılar harem dairesinde ibadet etmekte olan sultana saldırdılar.[7] III. Selim kendisini boğmak için saraydaki odasına gelen cellatlarla büyük bir mücadele verdi ama sonunda can verdi. IV. Mustafa'nın adamları padişahın kardeşi şehzade Mahmut'u da öldürmek istediler ancak Mahmud ona sadık kalmış olan cariyeler ve hizmetkarların yardımıyla sarayın damına çıkartıldı ve böylece ölümden kurtuldu.[8] Saray kapısını kırarak saraya giren[7] Alemdar Mustafa Paşa askerleriyle saraya girdiğinde III. Selim'in naaşıyla karşılaştı. Bu esnada şehzade Mahmut can güvenliğinin sağlandığını görünce ortaya çıktı ve IV. Mustafa'nın yerine tahta çıkarıldı. Böylece III. Selim yapmak istediği yeniliklerin uğruna yaşamını kaybetmiş oldu. Ancak yerine geçen II. Mahmut III. Selim kadar yenilik yanlısı olmakla beraber siyasi bakımdan çok daha kurnaz davrandı. III. Selim'in yapmak istediği yenilikleri yapmakla kalmadı, III. Selim'in canına mal olan yeniçerileri de ortadan kaldırmayı başardı (bakınız: Vak'a-i Hayriyye).<br />
Özel hayatı<br />
<br />
III. Selim babası ve amcasının eğitimine verdiği önemden dolayı bilgili ve kültürlü bir şehzade olarak yetişti. Bir yandan doğu kültürüne ilgisini devam ettirirken batı kültürüne de ilgi duyuyordu. İlk defa 1797 yılında III. Selim zamanında İstanbul'a Avrupa'dan gelen bir grup opera gösterisi sergiledi. Fransız mimar ve ressam Antoine Ignace Melling İstanbul'da birçok yapılar inşa etti.<br />
<br />
İstanbul'un çeşitli manzaralarını gösteren gravürler çizdi. III. Selim'in kız kardeşi Hatice Sultan'ın Melling tarafından Ortaköy semtinde inşa edilen sarayı İstanbul halkı ve Avrupalılar arasında çok ün kazandı. Bir yandan da eleştirilere neden oldu. III. Selim sık sık kız kardeşinin sarayına uğramaktan büyük zevk alırdı.<br />
<br />
III. Selim şiir ve müziğe çok meraklıydı. İlhami mahlasıyla birçok şiirler yazdı ve çok sayıda şarkı besteledi. Klasik Türk müziğindeki suzidilara, şevkefza, şevk-u tarab, Arazbarbûselik ve nevakürdi makamları III. Selim'in buluşlarıdır. Dini müzik olarak ayin, durak, nat, ilahi formunda, din dışı müzik olarak Kâr, beste, semai, şarkı, köçekçe, peşrev, saz semaisi formunda 64 civarında eser bestelemiştir.[9]<br />
III. Selim'in kızkardeşi Hatice Sultan'ın sarayı<br />
Ailesi<br />
Eşleri<br />
<br />
    Nef-i Zar Sultan<br />
    Husn-i Mah Sultan<br />
    Zib-i Fer Sultan<br />
    Afitab Sultan<br />
    Re'fet Sultan<br />
    Nur-i Şems Sultan<br />
    Gonca-nigar Sultan<br />
    Dem-hoş Sultan<br />
    Tab-i Safa Sultan<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kaynakça :</span><br />
Wikipedia</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">III. Selim</span></span><br />
<br />
III. Selim (Osmanlı Türkçesi: سليم ثالث Selīm-i sālis), divan edebiyatındaki mahlasıyla İlhami (d. 24 Aralık 1761 - ö. 28 Temmuz 1808), 28. Osmanlı padişahı ve 107. İslam halifesidir.<br />
<br />
III. Selim, 24 Aralık 1761 tarihinde babası III. Mustafa'nın saltanatı döneminde dünyaya geldi. Babası 1774 yılında öldüğünde sadece 13 yaşında olduğu için amcası I. Abdülhamid tahta çıktı. I. Abdülhamid şehzade Selim'e kendisinden önceki padişahların tersine, oldukça iyi davrandı. Kafes (oda hapsi) hayatı yaşamasına rağmen Selim'in iyi bir eğitim almasına izin verdi. Şehzade Selim müzik ve edebiyatla ilgilendi. Fransa'nın Fransız İhtilali öncesindeki son kralı olan XVI. Louis'le mektuplaştı. Daha tahta çıkmadan Osmanlı Devleti'nde köklü bir yapısal değişikliğe gerek olduğu inancına vardı. I. Abdülhamid 7 Nisan 1789 yılında ölünce, III. Selim Avrupa'yı temelinden sarsacak olan Fransız İhtilali'nin eşiğinde tahta çıktı.<br />
Gazi Halife, Sultan III. Selim, Selīm-i sālis Han, سليم ثالث<br />
<br />
III. Selim tahta çıktığında Osmanlı Devleti hem Avusturya hem de Rusya'yla savaş halindeydi. Başarısızlıkla sonuçlanan bu savaşlar 1792 yılında Avusturya'yla yapılan Ziştovi Antlaşması ve 1792 yılında Rusya'yla yapılan Yaş Antlaşması ile son buldu. Böylece III. Selim Osmanlı Ordusu'nda çoktandır yapmak istediği yenilikleri yapma fırsatı buldu. 1793 yılında Nizam-ı Cedid ordusunu kurdu. Bu sırada Napolyon Bonapart'ın komutası altındaki Fransız orduları Osmanlı Devleti'ne ait olan Mısır'a saldırmıştı (1798). Osmanlı ordusu İngilizlerin yardımıyla Mısır'ı başarıyla savundu. 1801 yılında yapılan El-Ariş Antlaşması ile Fransa Mısır'daki emellerinden vazgeçti.<br />
<br />
1807 yılında Nizam-ı Cedid ordusunun kaldırılmasını isteyen yeniçeriler Kabakçı Mustafa'nın önderliği altında ayaklandılar. III. Selim Nizam-ı Cedid ordusunu dağıtmak ve 29 Mayıs 1807 tarihinde de tahttan çekilmek zorunda kaldı. III. Selim'in yerine geçen amca oğlu IV. Mustafa III. Selim'i tekrar kafese geri gönderdi. 28 Temmuz 1808 tarihinde III. Selim'i tekrar tahta çıkarmak amacıyla Rusçuk ayanı Alemdar Mustafa Paşa saraya yaklaşırken III. Selim, kuzeni padişah IV. Mustafa'nın emriyle boğduruldu. III. Selim ile onu idam etmeye gelen yeniçeriler arasında büyük bir boğuşma geçtiği bilinmektedir. III. Selim'in cenazesi Laleli Camii'nin avlusunda babası III. Mustafa Türbesi'ne defnedildi. <br />
III. Selim döneminde Avrupa ülkeleriyle ilişkiler<br />
III. Selim<br />
Osmanlı-Rusya ilişkileri<br />
Ana madde: 1787-1792 Osmanlı-Rus Savaşı<br />
<br />
III. Selim'in saltanatı Osmanlı-Rus Savaşları (1787-1792 Savaşları) devam ederken başladı. Osmanlı Devleti'nin Fransa'ya karşı Rusya'yla ittifak yapmasıyla devam etti. Ancak daha sonra bu ittifak bozuldu ve III. Selim'in saltanatının sonunda Osmanlı Devleti tekrar Rusya ile savaş halindeydi.<br />
<br />
1774 yılında Çariçe II. Katerina ile imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması ile Osmanlı Devleti Kırım'ı Rusya'ya vermek zorunda kalmıştı. III. Selim tahta çıktığında Osmanlı Devleti başında hala II. Katerina'nın bulunduğu Rusya'dan Kırım gibi önemli toprakları geri almak amacıyla 1787-1792 Osmanlı-Rus Savaşı'nı savaşmaktaydı. İngiliz ve Fransızlar da savaşa katılmamakla birlikte bu savaşta Osmanlı Devleti'ni destekliyorlardı ancak Osmanlı Devleti hesaplamadığı bir şekilde kendisini Avusturya'nın da karşısında buldu. Osmanlı ordusu disiplinden uzaktı ve Rusya ile yaptığı Fokşan (1 Ağustos 1789) ve Boze (22 Eylül 1789) Savaşlarında büyük kayıplara uğradı. Akkerman Kalesi Rusların eline geçti ve Besarabya Rusya tarafından işgal edildi. Osmanlı Devleti kendine müttefik bulmak amacıyla 11 Temmuz 1789 tarihinde İsveç ve 31 Ocak 1790 tarihinde de Prusya'yla barış antlaşmaları imzaladı. Ancak bu iki devletten de elle dokunulur bir yardım alamadı. Sonunda Osmanlı Devleti'ne karşı Rusya kadar başarılı olamayan Avusturya, Osmanlı Devleti'yle barış antlaşması imzaladı. (Ziştovi Antlaşması 4 Ağustos 1791) Avusturya'nın savaştan çekilmesinden birkaç ay sonra Rusya da barış antlaşması yapmaya razı oldu (Yaş Antlaşması 9 Ocak 1792). Osmanlı Devleti bu antlaşmayla Kırım'ın Rusya'nın egemenliği altına geçtiğini tekrar kabul etmek zorunda kaldı. Dinyester nehri Rusya ile Osmanlı Devleti arasında sınır olarak kabul edildi.<br />
III.Selim cülus seremonisi, Konstantin_Kapidagli<br />
<br />
1792 yılından 1805 yılına kadar Osmanlı Devleti ve Rusya barış içinde yaşadılar. Hatta Osmanlı Devleti Mısır'ı işgal eden Fransa'ya karşı Birleşik Krallık ve Rusya ile işbirliği bile yaptı. 24 Eylül 1805 tarihinde Osmanlılar Ruslarla yeni bir dostluk antlaşması imzaladılar. Ancak bu antlaşmanın imzasından kısa bir süre sonra tekrar Osmanlı Devleti ve Rusya arasında anlaşmazlık çıktı. Rusya, Osmanlıların Rus yanlısı Eflak ve Boğdan beylerini görevden almasından hoşnut kalmadı. 40.000 civarında Rus askeri Eflak ve Boğdan'a girdi. III. Selim 22 Aralık 1805 tarihinde boğazları kapattı ve Rusya'ya savaş ilan etti. Rus donanması Osmanlı donanmasını 11 Mayıs 1807 tarihinde Çanakkale Boğazı civarında ve 19-29 Haziran 1807 tarihleri arasında Limni adası yakınında yendi. III. Selim tahttan indirildiğinde 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı hâlen devam etmekteydi.<br />
Osmanlı-Avusturya İlişkileri<br />
Ana madde: Ziştovi Antlaşması<br />
<br />
Osmanlılar 1529 yılında Kanuni Sultan Süleyman'ın Viyana'yı kuşatmasından beri defalarca Avusturya ile savaşa girmişlerdi. III. Selim tahta geçtiğinde de Avusturya Rusya'yla birlikte Osmanlı Devleti ile tekrar savaş halindeydi. Osmanlılar Avusturya'ya karşı İsmail zaferini kazandılar. Ancak Avusturyalılar Sebeş, Muhadiye, Lazarethane ve Pançova'yı işgal etmeyi başardılar. Belgrad'ı 8 Ekim 1789 tarihinde ve Semendire'yi daha sonra ele geçirdiler. Ancak Avusturya gene de Osmanlılara karşı kesin bir üstünlük sağlayamadı. Hem savaş yorgunluğu hem de içişlerindeki sorunlardan dolayı Avusturya Osmanlı Devleti ile antlaşma istedi. 4 Ağustos 1791'de imzalanan Ziştovi Antlaşması ile Avusturya ele geçirdiği toprakları Osmanlılara geri verdi ve ayrıca Rusya'ya yardımda bulunmayacağına söz verdi. Bu savaş Osmanlıların Avusturyalılarla yaptığı son savaş oldu. Bu tarihten sonra Rusya Osmanlıların en önemli düşmanı ve rakibi oldu.<br />
Osmanlı-Fransa İlişkileri<br />
Ayrıca bakınız: Napolyon Bonapart<br />
Ayrıca bakınız: Fransa'nın Mısır Seferi<br />
<br />
Osmanlıların Fransızlarla Kanuni Sultan Süleyman zamanına kadar uzanan bir dostluk ilişkileri vardı. Fransızlar ilk defa kendilerine tanınan kapitülasyonlardan büyük yarar görmüşler, ilişkiler kesintisiz olarak bir dostluk temelinde süregelmişti. III. Selim daha tahta geçmeden Fransa kralı XVI. Louis'yle mektuplaşmaktaydı ve Ruslarla yapılmakta olan savaşta Fransızlar Osmanlı Devletinin tarafını tutuyorlardı. Ancak Fransa hükümetinin Büyük Britanya'nın Mısır ve Uzakdoğu ticaret yolları üzerindeki etkisini kırma amacını gütmesi nedeniyle bu ilişkilerde ilk olarak bir kırışma meydana geldi. Dışişleri Bakanı Charles-Maurice de Talleyrand-Périgord ve General Napolyon Bonapart, Osmanlıların elinde olan Mısır'ı ele geçirip Fransa lehine Büyük Britanya karşısında önemli bir avantaj sağlamak istiyordu. 2 Temmuz 1798 tarihinde Napolyon İskenderiye'yi işgal etti. Mısır her ne kadar Osmanlı Devleti'nin bir parçası olsa da iç işlerinde oldukça bağımsız olarak yönetilmekteydi.<br />
<br />
Kahire'nin de 22 Temmuz 1798 tarihinde Napolyon Bonapart'ın eline geçmesi üzerine Osmanlılar bu durumu kabul edemeyerek Mısır'ı savunmaya karar verdiler. 2 Eylül 1798 tarihinde Osmanlı Devleti Fransa'ya savaş ilan etti. Osmanlı ve Mısır orduları Fransa karşısında önce bazı yenilgiler aldılar ama Cezzar Ahmed Paşa komutasındaki ordu 18 Mart 1799 tarihinde Akka önlerinde karşılaştığı Fransız ordusunu başarıyla geriye püskürttü. Bonapart komutasındaki Fransız ordusu 1 Ağustos 1799'da Osmanlı kuvvetleri karşısında bir muharebe kazandı, ancak Fransa ordusunun yetersiz olduğu ortaya çıkmaktaydı. Bu durumu göz önünde bulunduran ve Fransa'daki siyasi bunalıma müdahale etmek isteyen Napolyon Bonapart Fransa'ya geri döndü (22 Ağustos 1799). Mısır'da gücünü pekiştiremeyen Fransa sonunda 27 Haziran 1801 tarihinde imzalanan sözleşmenin hükümleri uyarınca Mısır'dan geri çekildi. 9 Ekim 1801'de imzalanan Paris Antlaşması Fransa'nın Mısır seferini sona erdirdi; bu şekilde Mısır yeniden Osmanlı yönetimine geçti.<br />
<br />
Mısır konusundaki anlaşmazlık olumlu bir sonuca bağlandıktan sonra Fransa'yla olan ilişkiler kısa zamanda düzeldi. 25 Haziran 1802'de Paris'te imzalanan bir diğer barış antlaşması da Fransa ve Osmanlı Devleti arasındaki dostluğu pekiştirdi. Napolyon Bonapart 1804 yılında kendini "I. Napolyon" adıyla imparator ilan ettikten sonra İstanbul'a bir elçi gönderdi. Horace Sébastiani adındaki bu elçi III. Selim'in çok yakın güvenini kazandı. Sébastiani III. Selim'i Rusya ve Birleşik Krallık'a karşı savaş açmaya ikna etmeye çalışıyordu. Ruslar da tam tersine Osmanlıların Fransa'ya savaş ilan etmesini istiyorlardı. Ancak Rusya'nın Osmanlı Devleti'nden kendisini Balkanlardaki Hristiyanların koruyucusu olarak kabul etmesini istemesi ve Sırp isyanlarını desteklemesi Rusya'yla olan ilişkileri gerginleştirdi. Sonunda Rusya'nın Eflak ve Boğdan'a girmesiyle Osmanlılar Rusya'ya savaş açtılar. Birleşik Krallık Osmanlı Devleti'nden Sébastiani'yi sınır dışı etmesi, Fransa'ya savaş açması, Eflak ve Boğdan'ın Rusya'ya verilmesi gibi kabul edilemeyecek taleplerde bulundu. Bu talepler kabul edilmeyince de Admiral Sir John Thomas Duckworth (1748-1817) komutasındaki Birleşik Krallık donanması 19 Şubat 1807'de Çanakkale Boğazı'ndan Marmara Denizi'ne girerek Osmanlı donanmasını yok etti. Donanmasını İstanbul limanında demirleyen Duckworth, Osmanlı Devleti ile anlaşmaya çalıştı. Bir anlaşmaya varılamadı ama geçen süre boyunca Sébastiani'nin de yardımıyla İstanbul'un savunması güçlendirildi. Siperler kazıldı ve şehri savunmak için toplar yerleştirildi. O günlerde III. Selim'in şehri korumak için Sébastiani ile birlikte bizzat siper kazdığı söylenir. Şehrin savunmasını kıramayacağını anlayan Duckworth donanması geri çekerek İstanbul limanından ayrılmak zorunda kaldı. Böylece İstanbul önemli bir bombardıman tehlikesini atlatmış oldu.<br />
III. Selim Dönemi'nde yapılan ıslahat hareketleri<br />
Askeri alanda yenilikler<br />
<br />
Askeri alanda özellikle subay yetiştirilmesine önem verilmiştir. III. Selim; Yeniçerilerin ve Tımarlı Sipahilerinin ıslahatıyla ilgili 72 maddelik bir ferman yayınlanmıştır. Bu maddelerin ana başlıkları;<br />
<br />
    Yeniçerilerin Esame alımı yasaklandı.[1]<br />
    Nizam-ı Cedit adlı ilk kez batılı tarzda ordu kurulmuştur.<br />
    Bu ordunun masraflarını karşılamak için İrâd- ı Cedit adlı bir hazine kurulmuştur.<br />
    Askeri okullarda ilk kez yabancı dil (Fransızca) eğitimi başlamıştır.<br />
    Hıdırelles'ten kasım ayına kadar olan talimler üçe çıkarıldı.[1]<br />
    1790 yılında Tophane'de bir okul yaptırmıştır.[2]<br />
    1792 yılında ise Halıcıoğlu'da bir Humbaracı ocağı kurmuştur.[1] Bu kışlanın bir bölümünde istihkamcı, diğer bir kısmında ise humbaracı yetiştiriliyordu.[1]<br />
    Daha önce Eyüpsultan'de bulunan Mühendishane-i Sultan-i Halıcıoğlu'na taşındı.[1]<br />
    1800 yılında Humbaracı Ocağına bağlı olarak Mühendishane-i Fünun-i Berr-i Humayum kuruldu.[1]<br />
    Camialtında bulunan Tersane Mühendishanesi'ne gemi inşaat bölümü de eklenmiştir.[1]<br />
    1805 yılında yine bu okul, inşaat ve seyrü sevafin adlı iki ana bölüme ayrılmıştır.[1]<br />
    Osmanlı'nın ilk resmi yabancı dili belirlendi (Fransızca).<br />
    İlk resmi devlet matbaası kuruldu.<br />
    Yerli ticareti korumak için Avrupalıların ülke içinde Ticaret yapmaları yasaklandı.<br />
<br />
III. Selim dönemindeki isyanlar<br />
<br />
1789-1807 arası hüküm süren III. Selim, döneminde birçok yeniliğe imza atmıştır. Öte yandan bu yenilikleri salt III. Selim'in kişiliğine atfetmek ve ondan önceki dönemlerinin sadece bir karanlık çağ olarak tanımlanması da çok yerinde değildir. III. Ahmed döneminde başlayan yenilikler 1730 Patrona Halil isyanı ile sekteye uğrasa da, ondan sonra yönetimde olan I. Mahmud 1730-1754, III. Osman 1754-1757, III. Mustafa 1757-1774 ve I. Abdülhamid 1774-1789 zamanına da azımsanmayacak yenilikler yapılmıştır. Bu 59 yıllık süreci hiçbir şeyin yapılmadığı karanlık bir dönem olarak anmak yerine, III. Selim tarafından köklü değişikliklerin yapıldığı dönemin hazırlandığı, bazen yüksek bazen düşük ama sürekli bir değişimin olduğu dönem olarak tanımlamak daha doğru olacaktır. İşte bu değişim döneminde de muhalefet hiçbir zaman kaybolmamış ve her zaman isyan boyutunda olmasa da birçok kez kendini göstermiştir. III. Selim döneminde ise bu muhalefet üç kez belirgin ve çatışma düzeyinde ortaya çıkmıştır.<br />
Selimiye Camii Vakası 1805<br />
<br />
Nihai olarak yeniçerilerin yerine geçmek üzere kurulan birliklere Levent çiftliğinde eğitim çalışmaları yapılırken, yeniçerileri gücendirmemek ve kendilerinin bir parçası sanısı vermek amacıyla da onlara Bostani Tüfekçisi ismi verilmişti. Ancak bu birliğe ayda 50 akçe gibi yüksek bir ücret ödenirken Yeniçeri Tüfekçisi'ne bunun yarısı kadar ücret ödenmekteydi, Bostani Tüfekçisi'ne ücretsiz olarak ve daha iyi et ve ekmek de veriliyordu. Bu durum yeniçeriler arasında huzursuzluk yaratırken, Nizam-ı Cedid askerinden dışlanan ulema, esamelerden mahrum kalanlar ve Nizam-ı Cedid'i finanse etmek için ihdas edilen İrad-ı Cedid hazinesine ek katkıda bulumak zorunda kalan ayanlar, mültezimler vb. de bu değişimden hoşnut değildi. 1805 Nisan'da yapımı tamamlanan Selimiye Kışlasının yanındaki Selimiye Camii'nde yapılacak ilk selâmlık töreninde yeniçerilerin yerini Bostani Tüfekçi askerlerinin alacağı söylentisi, yeniçeriler tarafından uzun zamandır şüphelendikleri ocaklarının kaldırılması yolunda atılmış açık bir adım olarak yorumlanmış, Üsküdar'a geçen bazı yeniçeriler sağa sola ateş açmaya başlamış ve Üsküdar Kışlası’ndaki Bostani Tüfekçi Ocağı askerlerini ortadan kaldıracakları tehdidinde bulunmuşlardı. Bunun üzerine III. Selim yönetimi geri adım atarak Selimiye Camii'ndeki selâmlığın başka bir tarihe ertelendiğini ilân etmiş, yeniçerilere de selamlık törenindeki geleneksel yerlerinin korunacağı teminatını vermişti.[3]<br />
II. Edirne Vakası 1806<br />
III. Selim Han<br />
<br />
III. Selim döneminde başlatılan yenilikler aslında sadece İstanbul ile sınırlı kalmamış, tüm imparatorluk topraklarına yayılması planlanmıştı. Fakat merkez yönetiminin otoritesinin zayıflığı, sancaklarda ayanların gücü gibi nedenlerle bu hedefe ulaşılamamıştı. Başlarda sancaklarda bazı kışlalar kurulması ya da en azından yeni Bostani tüfekçiler sancaklara gönderilmesi istenmiş ancak tepkilerden çekinilerek ertelenmişti. Ancak 1806 da tekrar ve özellikle de İstanbul'dan sonra yeniçerilerin en güçlü olduğu ve Balkanlar'daki âyanları doğrudan kontrol altına alabilmek için önemli bir üs olan Edirne den başlayarak bu plan tekrar yürürlüğe koyuldu. Önce eşkıya takibini mazeret göstererek Kadı Abdurrahman Paşa idaresindeki Bostâni Tüfekçisi askerlerini Rumeli'ye gönderilmiş, Dağlı eşkıyası karşısında bazı başarılar kazanan yeni ocağın askerlerinden bir kısmı İstanbul'a geri çağrılmamış, Çorlu'ya ve Lüleburgaz'a yerleştirilmişti.[4] Bu duruma açık bir tepkinin gelmemesi üzerine de 1806 ilkbaharında Tekirdağ'da asker yazmak ve kışla kurmak için harekete geçildi. Tekirdağ'daki yeniçerilerin Edirne’deki yeniçerilerden de aldıkları destekle asker yazılmasına karşı çıkması ve bu konudaki fermanı uygulamaya çalışan nâibi öldürmeleri karşısında şaşıran III. Selim yönetimi ilk başta Selimiye Camii vakasında olduğu gibi geri adım attı, ancak ardından Kadı Abdurrahman Paşa idaresindeki yeni orduyu donanmanın da desteği ile Tekirdağ ve Edirne'deki âsilerin üzerine yolladı.<br />
<br />
Yeni orduya Anadolu'da asker yazılması sürecince gereksiz yere şiddet uyguladığı için eleştirilere uğramış olan Kadı Abdurrahman Paşa'nın aynı tavrına Rumeli'de de devam etmesi, Tekirdağ'ı ablukaya alan Donanma-yı Hümâyun gemilerinin şehri bombardıman etmesi, olayları bir iç savaş şekline sokmuş, geçtiği yerlerde ahalinin pasif ve açıktan direnişi ile karşılaşan Abdurrahman Paşa giderek daha da sert yöntemlere başvurup girdiği yerleşim merkezlerinde ahalinin malına zorla el koyması gibi gelişmeler II. Edirne Vakası olarak adlandırılan bu olayı III. Selim için iyice içinden çıkılmaz hale getirmişti. Ahaliden destek göremeyen Abdurrahman Paşa kuvvetlerinin iâşe sorunuyla karşılaşmasının yanı sıra İstanbul'da da yeniçerilerin bir isyana kalkışabilecekleri korkusu III. Selim’i en sonun da geri adım atmaya zorlamış, padişah Abdurrahman Paşa kuvvetlerini geri çekerek yeni düzenin Rumeli'de uygulanması politikasından vazgeçtiği sözünü vermişti.<br />
Nizam-ı Cedit ve Kabakçı Mustafa isyanı (Vaka-yı Selimiye) 1807<br />
Ana madde: Nizam-ı Cedit<br />
Ana madde: Kabakçı Mustafa isyanı<br />
Nizam-ı Cedit ordusunu kuran III. Selim<br />
<br />
III. Selim Avusturya ve Rusya'yla Ziştovi ve Yaş Antlaşmaları ile barışı sağladıktan sonra çok uzun zamandır planladığı yenilik hareketlerini 1793 yılında Nizam-ı Cedit ordusunu kurarak başlattı. Yeni ordu Levent çiftliğinde talimlere başladı. 1.600 asker İstanbul'a diğer 12.000 kişi ise diğer vilayetlere gönderildi.[5] Nizam-ı Cedit ordusunda uygulanan talim zamanla imparatorluğun çoğu yerinde uygulanmaya başlandı.[5] Rus gemilerinin İstanbul Boğazı'na hareketlerini durdurmak için İstanbul ve Karadeniz'in muhtemel noktalarına da Nizam-ı Cedit programı uygulanmıştır.[5] Fransa ve Prusya'dan getirilen uzman ve danışmanlar bu yeni ordunun kurulmasında yardımcı oldular. Nizam-ı Cedit ordusu Mısır'ın savunmasında başarılı oldu ancak 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Ruslara karşı fazla bir başarı gösteremedi.<br />
<br />
Bu arada yeniçeriler arasında Nizam-ı Cedit'e karşı olan rahatsızlık git gide büyümekteydi. 1807 yılında yeniçeriler Nizam-ı Cedit ordusunun kaldırılması talebiyle Kabakçı Mustafa'nın liderliği altında ayaklandılar. III. Selim Nizam-ı Cedit ordusunu dağıtmak ve 29 Mayıs 1807 tarihinde de kendisi tahttan çekilmek zorunda kaldı. III. Selim'in yerine tahta geçen IV. Mustafa'nın döneminde Osmanlı başkentinde büyük bir kargaşa yaşandı. Yeniçeriler şehirde bir terör ortamı yarattılar. Eski Nizam-ı Cedid askerlerini kapı kapı dolaşarak bulup öldürdüler. Padişahın hiçbir otoritesi kalmadı. Eski Nizam-ı Cedid taraftarlarından Rusçuk ayanı Alemdar Mustafa Paşa bu kargaşaya son vermek ve III. Selim'i tekrar tahta geçirmek amacıyla bir ordu oluşturarak Edirne'den 16.000 sadık askeri ile İstanbul'a yürüdü.[6] Alemdar Mustafa Paşa saray kapısında ordularıyla bekleyerek IV. Mustafa'yı tahttan inmeye zorlamaktayken IV. Mustafa kendisi yerine tahta çıkarılabilecek iki Osmanlı hanedanı üyesini boğdurtmaya karar verdi. Böylece hanedanın tek üyesi olarak kaldığı için kendisinin tahtta bırakılacağını hesaplamıştı. İsyancılar harem dairesinde ibadet etmekte olan sultana saldırdılar.[7] III. Selim kendisini boğmak için saraydaki odasına gelen cellatlarla büyük bir mücadele verdi ama sonunda can verdi. IV. Mustafa'nın adamları padişahın kardeşi şehzade Mahmut'u da öldürmek istediler ancak Mahmud ona sadık kalmış olan cariyeler ve hizmetkarların yardımıyla sarayın damına çıkartıldı ve böylece ölümden kurtuldu.[8] Saray kapısını kırarak saraya giren[7] Alemdar Mustafa Paşa askerleriyle saraya girdiğinde III. Selim'in naaşıyla karşılaştı. Bu esnada şehzade Mahmut can güvenliğinin sağlandığını görünce ortaya çıktı ve IV. Mustafa'nın yerine tahta çıkarıldı. Böylece III. Selim yapmak istediği yeniliklerin uğruna yaşamını kaybetmiş oldu. Ancak yerine geçen II. Mahmut III. Selim kadar yenilik yanlısı olmakla beraber siyasi bakımdan çok daha kurnaz davrandı. III. Selim'in yapmak istediği yenilikleri yapmakla kalmadı, III. Selim'in canına mal olan yeniçerileri de ortadan kaldırmayı başardı (bakınız: Vak'a-i Hayriyye).<br />
Özel hayatı<br />
<br />
III. Selim babası ve amcasının eğitimine verdiği önemden dolayı bilgili ve kültürlü bir şehzade olarak yetişti. Bir yandan doğu kültürüne ilgisini devam ettirirken batı kültürüne de ilgi duyuyordu. İlk defa 1797 yılında III. Selim zamanında İstanbul'a Avrupa'dan gelen bir grup opera gösterisi sergiledi. Fransız mimar ve ressam Antoine Ignace Melling İstanbul'da birçok yapılar inşa etti.<br />
<br />
İstanbul'un çeşitli manzaralarını gösteren gravürler çizdi. III. Selim'in kız kardeşi Hatice Sultan'ın Melling tarafından Ortaköy semtinde inşa edilen sarayı İstanbul halkı ve Avrupalılar arasında çok ün kazandı. Bir yandan da eleştirilere neden oldu. III. Selim sık sık kız kardeşinin sarayına uğramaktan büyük zevk alırdı.<br />
<br />
III. Selim şiir ve müziğe çok meraklıydı. İlhami mahlasıyla birçok şiirler yazdı ve çok sayıda şarkı besteledi. Klasik Türk müziğindeki suzidilara, şevkefza, şevk-u tarab, Arazbarbûselik ve nevakürdi makamları III. Selim'in buluşlarıdır. Dini müzik olarak ayin, durak, nat, ilahi formunda, din dışı müzik olarak Kâr, beste, semai, şarkı, köçekçe, peşrev, saz semaisi formunda 64 civarında eser bestelemiştir.[9]<br />
III. Selim'in kızkardeşi Hatice Sultan'ın sarayı<br />
Ailesi<br />
Eşleri<br />
<br />
    Nef-i Zar Sultan<br />
    Husn-i Mah Sultan<br />
    Zib-i Fer Sultan<br />
    Afitab Sultan<br />
    Re'fet Sultan<br />
    Nur-i Şems Sultan<br />
    Gonca-nigar Sultan<br />
    Dem-hoş Sultan<br />
    Tab-i Safa Sultan<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kaynakça :</span><br />
Wikipedia</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Asur İmparatorluğu - (Mö 2025 Ile Mö 612)]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=13662</link>
			<pubDate>Wed, 25 May 2022 12:12:42 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=13662</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Asur İmparatorluğu - (Mö 2025 Ile Mö 612)</span><br />
<br />
Asur İmparatorluğu, Asur Devleti veya Asurya, MÖ 2025 ile MÖ 612 yılları arasında var olmuş ve Sami halkalardan oluşmuş bir Antik Çağ Mezopotamya imparatorluğuydu. Devlet ilk başta Kuzey Irak'ta, Dicle kıyısında bulunan Asur (Aššur) şehrinden oluşmuşken, Güney Mezopotamya ve Doğu ile olan ticari ilişkilerden yararlanarak gelişmiş ve toprakları genişleyerek bir imparatorluğa dönüşmüştür. Anadolu'daki en büyük ticaret kolonileri Kültepe'de (Kayseri) bulunmaktaydı. Başkentleri Ninova'ydı.<br />
<br />
Asur İmparatorluğu, bir koalisyon tarafından yıkılana dek antik dünyanın en büyük Mezopotamya krallıklarından biriydi. Asur İmparatorluğu olarak bilinen güçlü Mezopotamya krallığı, birkaç yüzyıl boyunca Antik Yakın Doğu'ya egemen oldu. Ancak, MÖ 7. yüzyılın sonunda imparatorluk artık yıkılmıştı. Asur İmparatorluğu acımasız bir askeri güçle hükmetti, bu yüzden istikrarsızlık ve zayıflık belirtileri gösterdiğinde düşmanları bu fırsatı değerlendirdi. İsyancılardan oluşan bir koalisyon ve diğer Mezopotamya krallıkları ayaklandı ve Asur İmparatorluğu'na saldırdı. Yaklaşık 20 yıl süren savaş Antik Yakın Doğu'da o ana dek yapılmış en büyük savaşlardan biriydi. Bittiğinde, Asur İmparatorluğu artık yoktu. Bölgenin geleceğini kendi yöntemleriyle şekillendirecek olan birkaç yeni Mezopotamya krallığı tarafından tamamen yok edildi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Asur İmparatorluğu'nda fetret​</span><br />
<br />
MÖ 631'de Asur İmparatorluğu'nun büyük kralı Asurbanipal (MÖ 669-631), eceliyle öldü. Saltanatı sırasında, Asur İmparatorluğu en geniş boyutuna ulaştı. Muhtemelen dünyanın gördüğü en büyük imparatorluktu ve başkenti Ninova muhtemelen dünyadaki en büyük şehirdi. Asur İmparatorluğu tarihinde yaygın ki Asurbanipal'ın oğlu ve halefi Asuretillilani tahta çıktığında muhalefetle karşılandı. Asurlu generaller ve yetkililerce kurulan bir komplo nispeten hızlı bastırıldı. Bu kısa iç savaş sırasında, Asur İmparatorluğu'nun vasal kralları bağımsızlıklarını uygulama ve topraklarını genişletme şansını yakaladı. Örneğin Yehuda Kralı Yoşiya, Aşdod şehrini fethetti ve halkından bazılarını bölgeye yerleştirdi.<br />
<br />
Aşuretillilani, generallerinin ve görevlilerinin kendisine karşı başlattığı komployu bozguna uğratsa da Mezopotamya'nın Asur Krallığı'nı uzun süre yönetemedi. Kanıtlar net değil ancak kardeşi Sinshariskun (veya Sinşarikun) tarafından başlatılan bir isyanla karşı karşıya olduğu anlaşılıyor. Her nasılsa, Sinşarikun üstünlük kazanmıştı ve Aşuretillilani'nin MÖ 628/627 civarında bir savaşta öldürüldüğüne inanılıyor. Sinşarikun Asur İmparatorluğu tahtına çıktıktan kısa süre sonra Babil'in vasal kralı öldü. Sık sık isyan eden bir bölgeyi güvence altına almayı uman Şinşarikun, kendisini Babil kralı olarak taçlandırdı. Şinşarikun daha sonra Babil'deki en iyi generallerinden birinin önderliğinde yeni bir isyanla karşı karşıya kaldı ve MÖ 627-626 yılları arasında üç aylık zorlu bir girişimle bastırdı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Mezopotamya krallığı Babil'in yükselişi​</span><br />
<br />
Babilliler hiçbir zaman Asur İmparatorluğu'nun parçası olmakla yetinmemişler ve geçmişte birçok kez isyan etmişlerdi. Asurlular kargaşa içindeyken, Babil'in bir kez daha bağımsızlığını ilan etmesinin zamanı gelmişti. MÖ 626'nın sonlarında Nabopolassar, Asur İmparatorluğu'na karşı ayaklandı. Nabopolassar'ın kökenleri belirsizdir. Güney Mezopotamya'daki Uruk bölgesinden olduğu anlaşılıyor. Bazıları, ailesinin Uruk'ta politik yönden öne çıktığını ve bir Asur tasfiyesine kurban gittiğini veya Asur yanlısı bir fraksiyonun parçası olduklarını iddia ediyor. Her iki senaryo da Nabopolassar'ın geçmişinin neden gizemli olduğunu açıklar. Nabopolassar'ın Şinşarikun'a ihanet eden bir Asur generali olduğu bile öne sürüldü. Ancak, Nabopolassar isyan edip Nippur, Babil ve Uruk şehirlerini ele geçirdiğinde Asurluların yanıtı hızlı oldu. Asur'un karşı saldırısı başarısız olduğunda Nabopolassar kendini kral ilan etti ve Babil'i bağımsız bir Mezopotamya krallığı olarak yükseltti.<br />
<br />
Şinşarikun pes etmedi ve birkaç yıl boyunca Babil'i Nabopolassar'dan geri almak için sayısız sefer düzenledi. Baştaki bazı başarılara rağmen MÖ 622'ye gelindiğinde daha fazla şehir Nabopolassar'a yürüdükçe ve isyanlar yükseldikçe Asur seferleri durmuştu. Daha da kötüsü, MÖ 623'te Asur İmparatorluğu'na bağlı bir başka Mezopotamya krallığı olan Elam, haraç ödemeyi bıraktı. Aynı zamanda bir gaspçı Asur tahtını ele geçirmiş ve Şinşarikun'u Uruk'un geri alınmasıyla sonuçlanmış başarılı bir ilerlemeden dönmeye zorlamıştı. Asurluların bir kez daha iç savaşa batmasıyla Nabopolassar, Asurluların kazanımlarını tersine çevirmiş ve egemenliğini sağlamlaştırmıştı. MÖ 620'de Uruk bir kez daha sıkı şekilde Nabopolassar'ın kontrolü altındaydı ve MÖ 616'da ordular Kuzey Mezopotamya'ya doğru ilerledi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bozkırdan gelen biniciler​</span><br />
<br />
Asur İmparatorluğu, Anadolu'nun dağlık bölgelerinde uzun süredir koloniler ve vassal devletlere sahipti. MÖ 620'lerde bunlar kendilerini Avrasya bozkırlarından ön Türkler olan göçebe Kimmer ve İskit kabilelerine karşı hayatları için savaşırken buldular. Asur İmparatorluğu kargaşa içindeyken, Kimmerler ve İskitler önce Kafkaslar ve Anadolu'daki Asur kolonilerini ve vasallarını hedef alan güçlü baskınlar düzenledi. Onların gazabını ilk hisseden, derebeylerinden yardım bekleyen Urartu ve Lidya gibi Asur vasal devletleriydi. Asurluların yardımı olmadan Kimmerler ve İskitler her iki krallığı da perişan ettiler. Urartu özellikle sert darbe aldı ve asla toparlanamayacaktı, MÖ 590'larda Medler tarafından fethedildi.<br />
<br />
Kafkaslar ve Anadolu'daki Asur vasallarını perişan eden Kimmerler ve İskitler güneye yol aldılar. Sırada vurulacak olanlar güney Anadolu ve kuzey Mezopotamya'da kurulmuş Asur kolonileriydi. Bu baskınlar o kadar başarılıydı ki Kimmerler ve İskitler Levant'a ilerlediler. Yehuda krallığı, Akdeniz kıyısındaki Aşkelon şehrini bile yağmalayı başaran akıncılarca harap edildi. Çok az etkili direnişle karşılaşan Kimmerler ve İskitler, Mısır'ın kıyı bölgelerine yürüyüp bölgeyi kolayca yağmadılar ve sonunda geri döndüler. Bununla birlikte bu başarılı baskınlar sonuçta hem Kimmerlerin hem de İskitlerin mahvolması anlamına gelecekti: Akıncılar geri döndükten sonra liderlerinin çoğu Medlerin lideri Siyaksares tarafından ziyafete davet edildi. Siyaksares, Kimmer ve İskit soylularını katletti ve hayatta kalanları bozkıra geri sürdü.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Mısır kurtarmaya gelir​</span><br />
<br />
Kimmer ve İskit akınlarıyla birlikte Asur gücünün gerilemesi, Mısır Firavunu I. Psamtik için büyük endişe kaynağıydı. I. Psamtik MÖ 664'te Mısır'ı yönetmek için Asurbanipal tarafından yerleştirilmiş küçük vasal krallardan biriydi. I. Psamtik, Mısır'ın tek hükümdarı olmak için rakip küçük kralları yavaş yavaş ortadan kaldırırken Asur İmparatorluğu'nun gazabına uğramadı. I. Psamtik Yukarı Mısır'ın Kuşit yöneticilerine karşı savaş açtı ve yoğun bir diplomatik girişim başlattı. Delta'nın güçlü aileleriyle yakın ilişki kurdu, Karyalı ve İyonyalı paralı askerler gönderen Lidya kralı Gyges'in yardımını aldı ve Teb'deki Kuşlu yüksek rahibe Amun'u, kendi kızını varisi seçmeye zorladı. Asur gücü azalmaya başladığında, I. Psamtik, güney Levant'ta etki alanı oluşturmuştu.<br />
Mısır için Asur İmparatorluğu yararlı bir müttefik, tampon devlet ve ticaret ortağıydı. Bu ittifakı bozup Asurluların zayıflığından yararlanmak yerine I. Psamtik Şinşarikun'un yardımına gelmeyi seçti. MÖ 616'da I. Psamtik, Asurlulara Babillilerle olan savaşlarında yardım etmek için ordu gönderdi. Mısır ordusu Fırat'ın batısında kalıp sınırlı destek sunduğu için ilk ortak sefer başarısız oldu. Asurlular daha da geri itildiler, ancak Nabopolassar ve Babilliler, Asur İmparatorluğu'nun törensel ve dini başkenti Asur'u ele geçirmeyi başaramadı. Ertesi yıl MÖ 615'te daha fazla Mısır desteğiyle Asurlular Babillileri geri püskürttü ancak onları yenemediler.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Medler araya gire</span>r​<br />
<br />
Asurbanipal döneminde (MÖ 669-631), Asur İmparatorluğu Medleri yendi ve kralları Fraortis'i savaşta öldürdü. Bu yenilgiden sonra Medler, Medya'yı 28 yıl yöneten İskitler tarafından istila edildi. 620'lerde Fraortis'in oğlu Siyaksares, İskit liderlerini Asur İmparatorluğu'na başarılı baskınları için verdiği bir ziyafette katletti. Siyaksares daha sonra Medyan ordusunu yeniden inşa etti ve Babil krallığı Nabopolassar ile ittifak kurdu. İskitlerle bir ittifak görüşmesi de yaptı ve böylece birçok oymak onun bayrağı altında savaşmaya başladı. Kendine güvenli bir kuvvet inşa eden Siyaksares, dikkatini Asur İmparatorluğu'na çevirdi.<br />
Asurbanipal döneminde, Asur İmparatorluğu, Ekbatan'ın başkenti dahil Medya'nın büyük bölümünü bünyesine katmıştı. Siyaksares teknik olarak Asur vasalı olmuştu. Yine de MÖ 615'in sonlarında Dicle Nehri kıyısına dek gelerek Asur İmparatorluğu'nu işgal etti. Kuvvetlerini Asur'un merkezini kolayca vurabileceği bir mesafeye yerleştirirken, aynı zamanda Nabopolassar'ın Babillileri ile kolay koordinasyon kurabildi. Siyaksares'in sinsi saldırısı, güney Mezopotamya'da Asur kuvvetleri tarafından sıkıştırılan ve tecrit edilme riskiyle karşı karşıya kalan Babilliler üzerindeki baskıyı hafifletti. En önemlisi Asur İmparatorluğu'na karşı büyük Med-Babil saldırısına zemin hazırladı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Asur, Ninova ve Harran​</span><br />
<br />
MÖ 614'te Medler, büyük bir savaştan sonra Asur şehrini yağmaladılar. Asur, kralların taç giydiği Asur İmparatorluğu'nun törensel başkentiydi, bu yüzden büyük bir yenilgiydi. Nabopolassar'ın Babillileri, savaştan sonra şehrin yağmalanması başlamışken gelebildi. Burada Siyaksares ve Nabopolassar karşı karşıya geldi ve Nabopolassar oğlu II. Nebukadnezar'ı Siyaksares'in kızı Amytis ile evlendirerek ittifaklarını kurdu. MÖ 614-613'teki başarılı Asur karşı saldırıları sonucu ikili ordusunu birleştirdi. Koalisyon ordusu Asur İmparatorluğu'nun büyük başkenti Ninova'yı kuşatmaya başladı. Günümüze az sayıda kayıt ulaştığından kentin nasıl düştüğünü tam olarak bilmiyoruz. Ancak görünen o ki çatışmalar sokak sokak sürdü ve saldırıyı Medler yönetti. Dicle'den gelen bir selin kentin yıkılmasında rol oynaması da mümkün.<br />
<br />
Asur kralı Şinşarikun, Ninova'daki savaşta öldürüldü, ancak kardeşi II. Asur-uballit savaşarak kurtulmayı başardı. Hem Asur hem de Ninova düştüğü için, II. Asur-uballit Harran'ı yukarı Mezopotamya'da başkenti yaptı. II. Asur-uballit, taç giyme töreni yalnızca Assur'da yapılabileceğinden Asur halkı tarafından hiçbir zaman tam olarak kral olarak tanınmadı. II. Asur-uballit Asur ve Mısır güçlerini topladı ve Asur'u Med-Babil düşmanlarından kurtarmaya hazırlandı. Ancak MÖ 610'da Med-Babil ordusu Harran surlarının önüne gelmişti. II. Asur-uballit ve çoğu Mısırlı askerlerden oluşan büyük birlik Harran'ı terk ederek Med-Babil ordusunun yaklaşmasıyla çöle kaçtı. MÖ 610-609 yılları arasında süren kuşatmanın ardından Asur İmparatorluğu'nun son başkenti olan Harran, Med-Babil kuvvetlerinin eline geçti.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Karkamış Savaşı ve Asur İmparatorluğu'nun sonu​</span><br />
<br />
Mısır Firavunu I. Psamtik MÖ 610'da öldü ve yerine oğlu II. Neko geçti. Harran'ın düşmesinden sonra II. Asur-uballit ve II. Neko ortak bir operasyonla MÖ 609'da şehri geri almaya çalıştılar. Ancak II. Neko'nun ordusu Yehuda kralı Yoşiya tarafından durdurulunca başarısız oldular. Yine de Yehudalılar yenildi ve Yoşiya öldürüldü ancak gecikme Mısırlıların ve Asurluların Harran'ı geri almasını engelledi. Bu nedenle MÖ 609 geleneksel olarak Asur İmparatorluğu'nun sonu kabul edilir. II. Asur-uballit hala hayattaydı ve çevresinde Asur askerleri olduğu görülüyor ancak savaş şimdi çoğunlukla Suriye ve Levant'ın kontrolü için Mısırlılar ve Babilliler arasındaydı. MÖ 605'e gelindiğinde Mısırlılar ve Asurlu müttefikler önemli bir fırsat yakaladı.<br />
Savaşın bu noktasında II. Asur-uballit ölmüştü. Ayrıca Nabopolassar, yaşı ve sakatlığı nedeniyle komutanlıktan çekilmek zorunda kaldı. Babilliler, Siyaksares'in damadı olarak emrinde geniş Med birliğine sahip veliaht prens II. Nebukadnezar tarafından yönetiliyordu. Med-Babil ordusu, Harran'ın düşmesinden sonra Mısırlılar ve Asurlular için kale görevi gören Fırat Nehri üzerindeki Karkamış kentine yürüdü. Asurlular ve Mısırlılar için Karkamış savaşı felaketti ve orduları tamamen yok edildi. Büyük Mezopotamya'nın Asur Krallığı'nın bağımsız varlığı sona erdi ve Mısırlılar Suriye ve Levant'taki topraklarının neredeyse tamamını kaybettiler.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Asur İmparatorluğu'nun çöküşünden sonrası​</span><br />
<br />
Asur İmparatorluğu'nun çöküşü Antik Yakın Doğu'daki güç dengesini değiştirdi. Asur hegemonyası artık Babilliler, Medler, Mısırlılar ve Lidyalılar dahil diğer Mezopotamya Krallıkları tarafından paylaşılıyordu ve bu büyük güçler arasındaki ilişkiler genellikle gergindi. Bu durum, Persler her ikisini fethedene dek savaşan Mısırlılar ve Babilliler için özellikle geçerliydi. Asur İmparatorluğu'nun yıkımına yol açan büyük savaş, yeni halkların birbirleriyle temas etmesini sağlamış ve sonraki gelişmelere zemin hazırlamıştır. Yunan askerleri Mısırlılar ve Asurlular tarafından istihdam edildi ve yeni fikir ve uygulamalarla Yunanistan'a döndüler. Bunun Arkaik Yunan toplumunu nasıl etkilemiş olabileceği belirsiz ancak birçok olasılık var.<br />
Antik Dünya insanları için Asur İmparatorluğunun yıkılışı büyük bir olaydı. İncil'in çeşitli kitaplarında ve Herodot'un Tarihler'inde tarif edildi ve atıfta bulunuldu. Asur İmparatorluğu'nun yıkılışı pek çok tanınmış kültürü, hükümdarı ve halkı içermesine rağmen günümüz toplumu arasında daha az popülerdir. Aynı zamanda Antik Yakın Doğu'nun en büyük ve en kanlı savaşlarından birini yaşadı ve binlerce kişinin ölümüyle ve birçok ünlü antik kentin yıkılmasıyla sonuçlandı. Asur İmparatorluğu'nun yıkılışı Antik Yakın Doğu ve Akdeniz dünyasının tarihi ve gelişimi üzerinde emsalsiz etki yarattığı için daha çok tanınmayı hak ediyor.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Asur İmparatorluğu - (Mö 2025 Ile Mö 612)</span><br />
<br />
Asur İmparatorluğu, Asur Devleti veya Asurya, MÖ 2025 ile MÖ 612 yılları arasında var olmuş ve Sami halkalardan oluşmuş bir Antik Çağ Mezopotamya imparatorluğuydu. Devlet ilk başta Kuzey Irak'ta, Dicle kıyısında bulunan Asur (Aššur) şehrinden oluşmuşken, Güney Mezopotamya ve Doğu ile olan ticari ilişkilerden yararlanarak gelişmiş ve toprakları genişleyerek bir imparatorluğa dönüşmüştür. Anadolu'daki en büyük ticaret kolonileri Kültepe'de (Kayseri) bulunmaktaydı. Başkentleri Ninova'ydı.<br />
<br />
Asur İmparatorluğu, bir koalisyon tarafından yıkılana dek antik dünyanın en büyük Mezopotamya krallıklarından biriydi. Asur İmparatorluğu olarak bilinen güçlü Mezopotamya krallığı, birkaç yüzyıl boyunca Antik Yakın Doğu'ya egemen oldu. Ancak, MÖ 7. yüzyılın sonunda imparatorluk artık yıkılmıştı. Asur İmparatorluğu acımasız bir askeri güçle hükmetti, bu yüzden istikrarsızlık ve zayıflık belirtileri gösterdiğinde düşmanları bu fırsatı değerlendirdi. İsyancılardan oluşan bir koalisyon ve diğer Mezopotamya krallıkları ayaklandı ve Asur İmparatorluğu'na saldırdı. Yaklaşık 20 yıl süren savaş Antik Yakın Doğu'da o ana dek yapılmış en büyük savaşlardan biriydi. Bittiğinde, Asur İmparatorluğu artık yoktu. Bölgenin geleceğini kendi yöntemleriyle şekillendirecek olan birkaç yeni Mezopotamya krallığı tarafından tamamen yok edildi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Asur İmparatorluğu'nda fetret​</span><br />
<br />
MÖ 631'de Asur İmparatorluğu'nun büyük kralı Asurbanipal (MÖ 669-631), eceliyle öldü. Saltanatı sırasında, Asur İmparatorluğu en geniş boyutuna ulaştı. Muhtemelen dünyanın gördüğü en büyük imparatorluktu ve başkenti Ninova muhtemelen dünyadaki en büyük şehirdi. Asur İmparatorluğu tarihinde yaygın ki Asurbanipal'ın oğlu ve halefi Asuretillilani tahta çıktığında muhalefetle karşılandı. Asurlu generaller ve yetkililerce kurulan bir komplo nispeten hızlı bastırıldı. Bu kısa iç savaş sırasında, Asur İmparatorluğu'nun vasal kralları bağımsızlıklarını uygulama ve topraklarını genişletme şansını yakaladı. Örneğin Yehuda Kralı Yoşiya, Aşdod şehrini fethetti ve halkından bazılarını bölgeye yerleştirdi.<br />
<br />
Aşuretillilani, generallerinin ve görevlilerinin kendisine karşı başlattığı komployu bozguna uğratsa da Mezopotamya'nın Asur Krallığı'nı uzun süre yönetemedi. Kanıtlar net değil ancak kardeşi Sinshariskun (veya Sinşarikun) tarafından başlatılan bir isyanla karşı karşıya olduğu anlaşılıyor. Her nasılsa, Sinşarikun üstünlük kazanmıştı ve Aşuretillilani'nin MÖ 628/627 civarında bir savaşta öldürüldüğüne inanılıyor. Sinşarikun Asur İmparatorluğu tahtına çıktıktan kısa süre sonra Babil'in vasal kralı öldü. Sık sık isyan eden bir bölgeyi güvence altına almayı uman Şinşarikun, kendisini Babil kralı olarak taçlandırdı. Şinşarikun daha sonra Babil'deki en iyi generallerinden birinin önderliğinde yeni bir isyanla karşı karşıya kaldı ve MÖ 627-626 yılları arasında üç aylık zorlu bir girişimle bastırdı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Mezopotamya krallığı Babil'in yükselişi​</span><br />
<br />
Babilliler hiçbir zaman Asur İmparatorluğu'nun parçası olmakla yetinmemişler ve geçmişte birçok kez isyan etmişlerdi. Asurlular kargaşa içindeyken, Babil'in bir kez daha bağımsızlığını ilan etmesinin zamanı gelmişti. MÖ 626'nın sonlarında Nabopolassar, Asur İmparatorluğu'na karşı ayaklandı. Nabopolassar'ın kökenleri belirsizdir. Güney Mezopotamya'daki Uruk bölgesinden olduğu anlaşılıyor. Bazıları, ailesinin Uruk'ta politik yönden öne çıktığını ve bir Asur tasfiyesine kurban gittiğini veya Asur yanlısı bir fraksiyonun parçası olduklarını iddia ediyor. Her iki senaryo da Nabopolassar'ın geçmişinin neden gizemli olduğunu açıklar. Nabopolassar'ın Şinşarikun'a ihanet eden bir Asur generali olduğu bile öne sürüldü. Ancak, Nabopolassar isyan edip Nippur, Babil ve Uruk şehirlerini ele geçirdiğinde Asurluların yanıtı hızlı oldu. Asur'un karşı saldırısı başarısız olduğunda Nabopolassar kendini kral ilan etti ve Babil'i bağımsız bir Mezopotamya krallığı olarak yükseltti.<br />
<br />
Şinşarikun pes etmedi ve birkaç yıl boyunca Babil'i Nabopolassar'dan geri almak için sayısız sefer düzenledi. Baştaki bazı başarılara rağmen MÖ 622'ye gelindiğinde daha fazla şehir Nabopolassar'a yürüdükçe ve isyanlar yükseldikçe Asur seferleri durmuştu. Daha da kötüsü, MÖ 623'te Asur İmparatorluğu'na bağlı bir başka Mezopotamya krallığı olan Elam, haraç ödemeyi bıraktı. Aynı zamanda bir gaspçı Asur tahtını ele geçirmiş ve Şinşarikun'u Uruk'un geri alınmasıyla sonuçlanmış başarılı bir ilerlemeden dönmeye zorlamıştı. Asurluların bir kez daha iç savaşa batmasıyla Nabopolassar, Asurluların kazanımlarını tersine çevirmiş ve egemenliğini sağlamlaştırmıştı. MÖ 620'de Uruk bir kez daha sıkı şekilde Nabopolassar'ın kontrolü altındaydı ve MÖ 616'da ordular Kuzey Mezopotamya'ya doğru ilerledi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bozkırdan gelen biniciler​</span><br />
<br />
Asur İmparatorluğu, Anadolu'nun dağlık bölgelerinde uzun süredir koloniler ve vassal devletlere sahipti. MÖ 620'lerde bunlar kendilerini Avrasya bozkırlarından ön Türkler olan göçebe Kimmer ve İskit kabilelerine karşı hayatları için savaşırken buldular. Asur İmparatorluğu kargaşa içindeyken, Kimmerler ve İskitler önce Kafkaslar ve Anadolu'daki Asur kolonilerini ve vasallarını hedef alan güçlü baskınlar düzenledi. Onların gazabını ilk hisseden, derebeylerinden yardım bekleyen Urartu ve Lidya gibi Asur vasal devletleriydi. Asurluların yardımı olmadan Kimmerler ve İskitler her iki krallığı da perişan ettiler. Urartu özellikle sert darbe aldı ve asla toparlanamayacaktı, MÖ 590'larda Medler tarafından fethedildi.<br />
<br />
Kafkaslar ve Anadolu'daki Asur vasallarını perişan eden Kimmerler ve İskitler güneye yol aldılar. Sırada vurulacak olanlar güney Anadolu ve kuzey Mezopotamya'da kurulmuş Asur kolonileriydi. Bu baskınlar o kadar başarılıydı ki Kimmerler ve İskitler Levant'a ilerlediler. Yehuda krallığı, Akdeniz kıyısındaki Aşkelon şehrini bile yağmalayı başaran akıncılarca harap edildi. Çok az etkili direnişle karşılaşan Kimmerler ve İskitler, Mısır'ın kıyı bölgelerine yürüyüp bölgeyi kolayca yağmadılar ve sonunda geri döndüler. Bununla birlikte bu başarılı baskınlar sonuçta hem Kimmerlerin hem de İskitlerin mahvolması anlamına gelecekti: Akıncılar geri döndükten sonra liderlerinin çoğu Medlerin lideri Siyaksares tarafından ziyafete davet edildi. Siyaksares, Kimmer ve İskit soylularını katletti ve hayatta kalanları bozkıra geri sürdü.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Mısır kurtarmaya gelir​</span><br />
<br />
Kimmer ve İskit akınlarıyla birlikte Asur gücünün gerilemesi, Mısır Firavunu I. Psamtik için büyük endişe kaynağıydı. I. Psamtik MÖ 664'te Mısır'ı yönetmek için Asurbanipal tarafından yerleştirilmiş küçük vasal krallardan biriydi. I. Psamtik, Mısır'ın tek hükümdarı olmak için rakip küçük kralları yavaş yavaş ortadan kaldırırken Asur İmparatorluğu'nun gazabına uğramadı. I. Psamtik Yukarı Mısır'ın Kuşit yöneticilerine karşı savaş açtı ve yoğun bir diplomatik girişim başlattı. Delta'nın güçlü aileleriyle yakın ilişki kurdu, Karyalı ve İyonyalı paralı askerler gönderen Lidya kralı Gyges'in yardımını aldı ve Teb'deki Kuşlu yüksek rahibe Amun'u, kendi kızını varisi seçmeye zorladı. Asur gücü azalmaya başladığında, I. Psamtik, güney Levant'ta etki alanı oluşturmuştu.<br />
Mısır için Asur İmparatorluğu yararlı bir müttefik, tampon devlet ve ticaret ortağıydı. Bu ittifakı bozup Asurluların zayıflığından yararlanmak yerine I. Psamtik Şinşarikun'un yardımına gelmeyi seçti. MÖ 616'da I. Psamtik, Asurlulara Babillilerle olan savaşlarında yardım etmek için ordu gönderdi. Mısır ordusu Fırat'ın batısında kalıp sınırlı destek sunduğu için ilk ortak sefer başarısız oldu. Asurlular daha da geri itildiler, ancak Nabopolassar ve Babilliler, Asur İmparatorluğu'nun törensel ve dini başkenti Asur'u ele geçirmeyi başaramadı. Ertesi yıl MÖ 615'te daha fazla Mısır desteğiyle Asurlular Babillileri geri püskürttü ancak onları yenemediler.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Medler araya gire</span>r​<br />
<br />
Asurbanipal döneminde (MÖ 669-631), Asur İmparatorluğu Medleri yendi ve kralları Fraortis'i savaşta öldürdü. Bu yenilgiden sonra Medler, Medya'yı 28 yıl yöneten İskitler tarafından istila edildi. 620'lerde Fraortis'in oğlu Siyaksares, İskit liderlerini Asur İmparatorluğu'na başarılı baskınları için verdiği bir ziyafette katletti. Siyaksares daha sonra Medyan ordusunu yeniden inşa etti ve Babil krallığı Nabopolassar ile ittifak kurdu. İskitlerle bir ittifak görüşmesi de yaptı ve böylece birçok oymak onun bayrağı altında savaşmaya başladı. Kendine güvenli bir kuvvet inşa eden Siyaksares, dikkatini Asur İmparatorluğu'na çevirdi.<br />
Asurbanipal döneminde, Asur İmparatorluğu, Ekbatan'ın başkenti dahil Medya'nın büyük bölümünü bünyesine katmıştı. Siyaksares teknik olarak Asur vasalı olmuştu. Yine de MÖ 615'in sonlarında Dicle Nehri kıyısına dek gelerek Asur İmparatorluğu'nu işgal etti. Kuvvetlerini Asur'un merkezini kolayca vurabileceği bir mesafeye yerleştirirken, aynı zamanda Nabopolassar'ın Babillileri ile kolay koordinasyon kurabildi. Siyaksares'in sinsi saldırısı, güney Mezopotamya'da Asur kuvvetleri tarafından sıkıştırılan ve tecrit edilme riskiyle karşı karşıya kalan Babilliler üzerindeki baskıyı hafifletti. En önemlisi Asur İmparatorluğu'na karşı büyük Med-Babil saldırısına zemin hazırladı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Asur, Ninova ve Harran​</span><br />
<br />
MÖ 614'te Medler, büyük bir savaştan sonra Asur şehrini yağmaladılar. Asur, kralların taç giydiği Asur İmparatorluğu'nun törensel başkentiydi, bu yüzden büyük bir yenilgiydi. Nabopolassar'ın Babillileri, savaştan sonra şehrin yağmalanması başlamışken gelebildi. Burada Siyaksares ve Nabopolassar karşı karşıya geldi ve Nabopolassar oğlu II. Nebukadnezar'ı Siyaksares'in kızı Amytis ile evlendirerek ittifaklarını kurdu. MÖ 614-613'teki başarılı Asur karşı saldırıları sonucu ikili ordusunu birleştirdi. Koalisyon ordusu Asur İmparatorluğu'nun büyük başkenti Ninova'yı kuşatmaya başladı. Günümüze az sayıda kayıt ulaştığından kentin nasıl düştüğünü tam olarak bilmiyoruz. Ancak görünen o ki çatışmalar sokak sokak sürdü ve saldırıyı Medler yönetti. Dicle'den gelen bir selin kentin yıkılmasında rol oynaması da mümkün.<br />
<br />
Asur kralı Şinşarikun, Ninova'daki savaşta öldürüldü, ancak kardeşi II. Asur-uballit savaşarak kurtulmayı başardı. Hem Asur hem de Ninova düştüğü için, II. Asur-uballit Harran'ı yukarı Mezopotamya'da başkenti yaptı. II. Asur-uballit, taç giyme töreni yalnızca Assur'da yapılabileceğinden Asur halkı tarafından hiçbir zaman tam olarak kral olarak tanınmadı. II. Asur-uballit Asur ve Mısır güçlerini topladı ve Asur'u Med-Babil düşmanlarından kurtarmaya hazırlandı. Ancak MÖ 610'da Med-Babil ordusu Harran surlarının önüne gelmişti. II. Asur-uballit ve çoğu Mısırlı askerlerden oluşan büyük birlik Harran'ı terk ederek Med-Babil ordusunun yaklaşmasıyla çöle kaçtı. MÖ 610-609 yılları arasında süren kuşatmanın ardından Asur İmparatorluğu'nun son başkenti olan Harran, Med-Babil kuvvetlerinin eline geçti.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Karkamış Savaşı ve Asur İmparatorluğu'nun sonu​</span><br />
<br />
Mısır Firavunu I. Psamtik MÖ 610'da öldü ve yerine oğlu II. Neko geçti. Harran'ın düşmesinden sonra II. Asur-uballit ve II. Neko ortak bir operasyonla MÖ 609'da şehri geri almaya çalıştılar. Ancak II. Neko'nun ordusu Yehuda kralı Yoşiya tarafından durdurulunca başarısız oldular. Yine de Yehudalılar yenildi ve Yoşiya öldürüldü ancak gecikme Mısırlıların ve Asurluların Harran'ı geri almasını engelledi. Bu nedenle MÖ 609 geleneksel olarak Asur İmparatorluğu'nun sonu kabul edilir. II. Asur-uballit hala hayattaydı ve çevresinde Asur askerleri olduğu görülüyor ancak savaş şimdi çoğunlukla Suriye ve Levant'ın kontrolü için Mısırlılar ve Babilliler arasındaydı. MÖ 605'e gelindiğinde Mısırlılar ve Asurlu müttefikler önemli bir fırsat yakaladı.<br />
Savaşın bu noktasında II. Asur-uballit ölmüştü. Ayrıca Nabopolassar, yaşı ve sakatlığı nedeniyle komutanlıktan çekilmek zorunda kaldı. Babilliler, Siyaksares'in damadı olarak emrinde geniş Med birliğine sahip veliaht prens II. Nebukadnezar tarafından yönetiliyordu. Med-Babil ordusu, Harran'ın düşmesinden sonra Mısırlılar ve Asurlular için kale görevi gören Fırat Nehri üzerindeki Karkamış kentine yürüdü. Asurlular ve Mısırlılar için Karkamış savaşı felaketti ve orduları tamamen yok edildi. Büyük Mezopotamya'nın Asur Krallığı'nın bağımsız varlığı sona erdi ve Mısırlılar Suriye ve Levant'taki topraklarının neredeyse tamamını kaybettiler.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Asur İmparatorluğu'nun çöküşünden sonrası​</span><br />
<br />
Asur İmparatorluğu'nun çöküşü Antik Yakın Doğu'daki güç dengesini değiştirdi. Asur hegemonyası artık Babilliler, Medler, Mısırlılar ve Lidyalılar dahil diğer Mezopotamya Krallıkları tarafından paylaşılıyordu ve bu büyük güçler arasındaki ilişkiler genellikle gergindi. Bu durum, Persler her ikisini fethedene dek savaşan Mısırlılar ve Babilliler için özellikle geçerliydi. Asur İmparatorluğu'nun yıkımına yol açan büyük savaş, yeni halkların birbirleriyle temas etmesini sağlamış ve sonraki gelişmelere zemin hazırlamıştır. Yunan askerleri Mısırlılar ve Asurlular tarafından istihdam edildi ve yeni fikir ve uygulamalarla Yunanistan'a döndüler. Bunun Arkaik Yunan toplumunu nasıl etkilemiş olabileceği belirsiz ancak birçok olasılık var.<br />
Antik Dünya insanları için Asur İmparatorluğunun yıkılışı büyük bir olaydı. İncil'in çeşitli kitaplarında ve Herodot'un Tarihler'inde tarif edildi ve atıfta bulunuldu. Asur İmparatorluğu'nun yıkılışı pek çok tanınmış kültürü, hükümdarı ve halkı içermesine rağmen günümüz toplumu arasında daha az popülerdir. Aynı zamanda Antik Yakın Doğu'nun en büyük ve en kanlı savaşlarından birini yaşadı ve binlerce kişinin ölümüyle ve birçok ünlü antik kentin yıkılmasıyla sonuçlandı. Asur İmparatorluğu'nun yıkılışı Antik Yakın Doğu ve Akdeniz dünyasının tarihi ve gelişimi üzerinde emsalsiz etki yarattığı için daha çok tanınmayı hak ediyor.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu Hakkında Bilgiler]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=10113</link>
			<pubDate>Sun, 05 Jul 2020 03:27:04 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=10113</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">[attachment=37619]<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı İmparatorluğu Hakkında Bilgiler</span><br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu veya Osmanlı Devleti (Osmanlıca: دَوْلَتِ عَلِيّهٔ عُثمَانِیّه Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye), Oğuz Türklerinden Osman Gazi'nin kurduğu Osmanlı Hanedanı'nın hükümranlığında varlığını sürdürmüş çok uluslu Sünni Müslüman devlet. Doğu Avrupa, Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika'ya kadar topraklarını genişletmiş ve 16. yüzyılda dünyanın en güçlü imparatorluğu halini almıştır. En geniş sınırlarına 1683 yılında ulaşmıştır (5.200.000 km2).<br />
<br />
Devlet, Bilecik ilinin Söğüt ilçesinde kurulmuştur. Osmanlı Devleti'nin bağımsız bir devlet olarak tarih sahnesine çıkması yaygın kabule göre 1299 yılında olmuştur. Ancak Prof. Dr. Halil İnalcık ve bazı diğer akademisyenler, Osmanlı Devleti'nin 1299'da Söğüt'te değil 1302'de Yalova'da Bizans'a karşı yaptığı Koyunhisar Muharebesi sonrasında devlet niteliğini kazandığını iddia ederler. İstanbul ile sınırlı bir şehir devletine dönüşmüş olan Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu'nu yıkmış, bazı tarihçilere göre bu Yeni Çağ'ı başlatan olay olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu gücünün doruğunda olduğu 16. ve 17. yüzyıllarda üç kıtaya yayılmış ve Balkanlar, Orta Doğu ve Kuzey Afrika'nın büyük bölümünü egemenliği altında tutmuştur. Ülkenin sınırları batıda Cebelitarık Boğazı ve 1553'te Fas kıyılarına, doğuda Hazar Denizi ve Basra Körfezi'ne, kuzeyde Avusturya, Macaristan ve Ukrayna'nın bir bölümüne ve güneyde Sudan, Eritre, Somali ve Yemen'e uzanmaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu 29 eyaletten ve özerklik tanınmış olan Boğdan, Erdel ve Eflak prensliklerinden oluşmaktaydı. Devlet zaman zaman denizaşırı topraklarda da söz sahibi olmuştur. Atlantik Okyanusu'ndaki kısa süreli toprak kazanımları Lanzarote (1585), Madeira (1617), Vestmannaeyjar (1627) ve Lundy (1655) bu duruma örnek olarak gösterilebilir.<br />
<br />
Devlet altı yüzyıl boyunca Doğu dünyası ile Batı dünyası arasında bir köprü işlevi görmüştür. Hâkimiyeti altında bulunan topraklarda yaşayan halklar zaman zaman, toplu ya da yerel ayaklanmalar ile Osmanlı iktidarına karşı çıkmışlardır. Genel olarak din, dil ve ırk ayrımından uzak durduğu için yüzyıllarca birçok devleti ve milleti hakimiyeti altında tutmuştur. Osmanlı İmparatorluğu, eski Türk örf ve adetlerinin ve İslam kültürünün yükümlülüklerinin doğrultusunda bir yönetim şekli belirlemiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun siyasi yapısında ve hukuk kurallarının oluşumunda İslam dininin belirleyici bir rol oynaması, Osmanlı İmparatorluğu'nun "İslam devleti", dolayısıyla bir "din devleti" olarak nitelenmesine neden olmuştur.<br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu dönemi bazı tarih uzmanlarınca[kaynak belirtilmeli] Osmanlı Hanedanı'nın ve saray erkanının, Rum kadınlarla ve diğer Slav Hristiyan halklardan (Sırplar, Bulgarlar, Arnavutlar gibi) kadınlarla evlilik yapması, iskan politikası sebebiyle devşirilen Hristiyan çocukların Türk-İslam örf ve gelenekleri ile yetiştirilip yeniçeri ordusuna ve devlet kurumlarına alınmasıyla beraber, Türk tarihinin Roma-Doğu Roma tarihi ile kaynaştığı dönem olarak görülür. Arnold Joseph Toynbee gibi bazı tarihçiler Türkiye'nin tek ardıl devlet sayılması gerektiğini savunurlar.<br />
<br />
Türkiye Büyük Millet Meclisi 3 Mart 1924'te Osmanlı Hanedanı'nın Türkiye'den sürgün edilmesi kararını aldı. Günümüzde hanedan ile soy bağı olanların bir kısmı Türkiye'de, bir kısmı ise yurt dışında değişik ülkelerde yaşamaktadır. 2009'dan 7 Ocak 2017'deki ölümüne dek Osmanlı Hanedanı'nın başı ve Osmanlı tahtının sahibi Abdülmecid Efendi'nin büyük torunu Bayezid Osman'dı. Hanedanın şu anki lideri Dündar Osmanoğlu'dur. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı İmparatorluğu'nun isimleri</span><br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu, Osmanlıcada Devlet-i ʿAliyye-yi ʿOsmâniyye ([دَوْلَتِ عَلِيّهٔ عُثمَانِیّه], veya alternatif olarak Osmanlı Devleti [عثمانلى دولتى]) olarak anılmıştır. Cumhuriyet sonrasında kullanılan Türkçede ise Osmanlı Devleti veya Osmanlı İmparatorluğu olarak bilinir. 19. yüzyıldan önceki İngilizce kaynaklarda ise Turkey ya da Turkish Empire şeklindeki kullanımlara rastlanır. Günümüzde modern Türkiye için de Turkey kullanımının yaygın olmasının yanı sıra Republic of Turkey kullanımıyla, Osmanlı İmparatorluğu dönemi ile Cumhuriyet dönemi birbirinden ayrılır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tarihçe</span><br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu belirli tarihsel dönemlere ayrılarak incelenir. Dönemler, Osmanlı Devleti'nin yönetim yapısına ve dünya siyasetindeki yerine göre belirlenmiştir. Toprak büyüklüğünü temel alan ayrıştırmalardan daha detaylı bir bakış açısına izin vermektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Beylik dönemi</span><br />
<br />
Beylik döneminin ne zaman başladığı belli değildir. Osman Gazi birliklerinin 1299 yılında İnegöl ve civarını fethetmesi sonucunda bağımsızlığını ilan etti. Bu dönemde beylik dönemi sona ermiştir.<br />
<br />
Moğol İmparatorluğu döneminde kaçan Süleyman Şah komutasındaki Kayılar ilk olarak 1227 yılında Anadolu'ya geldiler. Anadolu Selçuklu Devleti hükümdarı Alaeddin Keykubad, Kayıları Karacadağ ve bölgesine yerleştirdi. Kayılar bu sırada 50 bin kişiydiler. Süleyman Şah'ın Fırat Nehri'nden geçerken, boğulması üzerine, Kayı Boyu'na mensup bazı kişiler Erzurum ve Erzincan civarına göç ettiler. Bazıları da Suriye ve yeniden anayurtlarına göç etti. Osmanlı Hanedanı'nın Kayı boyundan geldiği iddia edilse de Halil İnalcık dahil olmak üzere birçok tarihçi bunun hanedanı yüceltmek için uydurulmuş bir mit olduğu görüşündedir.<br />
<br />
Ertuğrul Gazi ise Söğüt ve civarına yerleşti. Bu sırada buraları fethetti. Ertuğrul Gazi yaklaşık 1000 km2 civarı bir toprak fethetmişti. Ertuğrul Gazi tahminen 90 ya da 83 yaşında ölmüştü. Ertuğrul Gazi'nin ölümünden sonra aşiret Osman Bey'i seçti. Osman Gazi, devlete adını vermiştir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kuruluş (1299-1453)</span><br />
<br />
1299 yılına gelindiğinde Anadolu'da hüküm süren Anadolu Selçuklu Devleti yıkılma süreci içindeydi. Bu yıllarda Osman Bey, yakın arkadaşları ile birlikte Bilecik, Yarhisar ve İnegöl'ü fethetti. 1301'de Yenişehir fethedildi. Osmanlı Beyliği, 1299'da resmen kuruldu. (Bunun yanı sıra tarihçilerin bazıları beyliği kuruluşunu 1301 kabul eder. Halil İnalcık'a göre ise beylik 1302'de gerçekleşen Koyunhisar Savaşı ile kurulmuştur.) 1302'de Bizans İmparatorluğu kuvvetleri, Osman Bey'i durdurmak için yola çıktı. Osman Bey, Bizans İmparatorluğu ile yaptığı ilk savaş olarak kabul edilen Koyunhisar Muharebesi'nin kazananı oldu.<br />
İlk kumandanlardan Akçakoca Bey ile Konur Alp ve ortada beyliğin kurucusu Osman Bey<br />
<br />
1326'da Osman Bey, Bursa'yı kuşattı. Fakat kendisinin rahatsızlanması üzerine kuşatmaya Orhan Bey devam etti. Aynı yıl Bursa fethedildi ve başkent yapıldı. Döneminde kendi adına para bastırarak beyliği devlet haline getirdi. 1329'da III. Andronikos'un başında bulunduğu Bizans ordusu ile yaptığı Pelekanon Muharebesi'ni kazandı. 1331'de İznik'i, 1337'de İzmit'i topraklarına kattı. Ayrıca kendisinin döneminde devletin sınırları, komşu Türk beyliklerinin toprakları yönünde de genişlemeye başladı. 1345'te Karesioğulları Beyliği Osmanlı egemenliği altına girdi. Böylece Osmanlı, hem beyliğin donanmasından yararlandı, hem de Rumeli'ye geçiş için alınması gereken önemli bazı noktalara sahip oldu. 1352'de, taht kavgaları ile mücadele eden Bizans yöneticilerinden Matheos Kantakuzinos'a isteği üzerine yardım kuvveti gönderen Orhan Bey, yardımın karşılığı olarak Gelibolu Yarımadası'nda bulunan Çimpe Kalesi'nin sahibi oldu. Çimpe Kalesi'nin ele geçirilmesi ile Osmanlı Devleti, ilk Rumeli toprağını kazandı.<br />
<br />
Orhan Bey'den sonra yerine I. Murad geçti. Murad Hüdavendigâr olarak da bilinen I. Murad, Osmanlı topraklarını Balkanlar yönünde genişletmeyi sürdürdü. İlk olarak Edirne yakınlarında yapılan Sazlıdere Savaşı ile Türk ilerleyişini durdurmak isteyen bir Bizans-Bulgar ordusunu yenilgiye uğrattı ve zaferin ardından Edirne'yi ele geçirdi. Kısa bir süre sonra, Edirne'yi geri almak isteyen Macar, Sırp, Bulgar, Eflâk ve Bosna birleşik ordusu ile Edirne yakınlarında karşılaştı. Yapılan Sırpsındığı Savaşı'nda karşı tarafı yenilgiye uğrattı. Döneminde, Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan'ı ele geçirmeyi başardı. Döneminde, Hamitoğulları Beyliği'nden para karşılığı Akşehir, Yalvaç, Beyşehir, Seydişehir, Karaağaç, Eğirdir ve Isparta'yı; Germiyanoğulları Beyliği'nden çeyiz yoluyla Kütahya, Simav, Tavşanlı ve Emet'i aldı. Balkan ve Avrupa devletlerinin Osmanlı'nın Avrupa yönündeki ilerlemesini durdurma çabaları I. Kosova Muharebesi ile devam etti. Osmanlı, savaşın kazananı oldu. Fakat I. Murad savaşın bitmesinin ardından şehit edildi.<br />
<br />
I. Murad'ın I. Kosova Savaşı sonrasında şehit edilmesi üzerine Osmanlı tahtına daha sonraları Yıldırım Bayezid olarak da tanınacak olan I. Bayezid geçti. I. Bayezid, Balkanlar'ın yanı sıra Anadolu'da siyasi birlik sağlama çabasına girişti. Bu kapsamda Aydınoğulları, Germiyanoğulları, Hamitoğulları, Menteşeoğulları ve Saruhanoğulları beyliklerini topraklarına kattı. 1392'de Candaroğulları topraklarını ele geçirdi. Saltanatı süresince dört kez İstanbul'u abluka altına aldı. Bunlardan üçüncüsünü 1396 yılında yaptı fakat Haçlı ordusunun Niğbolu'ya kadar gelmesi üzerine ablukayı kaldırdı. Eylül 1396'da yapılan Niğbolu Savaşı'nı kazandı. Savaşın ardından İstanbul'u dördüncü kez abluka altına aldı, fakat bu albukayı da doğuda beliren Timur tehlikesi sebebiyle kaldırdı. Çin'e sefer düzenlemek isteyen ve batısında güçlü bir devlet barındırmak istemeyen Timur, daha önceleri savaşarak yenilgiye uğrattığı Karakoyunlu ile Celayirîli hükümdarlarının Osmanlı'ya sığınmasını ve istediği şartların kabul edilmemesini ileri sürerek Osmanlı'ya savaş açtı. İki ordu, Ankara'nın Çubuk Ovası'nda karşılaştı. 1402'de yapılan Ankara Savaşı'nda Yıldırım Bayezid, kendisine bağlı Türk beylerinin Timur'un tarafına geçmesininde etkisi ile de yenilgiye uğradı; oğullarından Mustafa ve Musa ile birlikte Timur'a esir düştü. Yıldırım, 1403'te Akşehir'de vefat etti. Timur, Yıldırım'ın vefatı üzerine Musa'yı serbest bıraktı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">I. Mehmed, Fetret Devri'ne son verdi</span><br />
<br />
Yıldırım Bayezid'in esir düşmesi ve esaret hayatındaki ölümünden sonra, oğulları İsa, Mehmed, Musa ve Süleyman arasında taht kavgaları başladı. Fetret Devri adıyla bilenen dönemin başında Timur, Yıldırım tarafından ele geçirilen Anadolu beylerine eski topraklarında yeniden bağımsız beylikler kurdurdu. Tahtın sahibi olmak için şehzadeler arasında yapılan mücadelelerde ilk olarak Musa, İsa tarafından mücadelenin dışına atıldı ve ilk olarak Germiyanoğulları'na, ardından Karamanoğulları'na sığındı. 1406 yılında İsa, Mehmed'in tarafını tutan askerler tarafından öldürüldü. Böylece mücadele Süleyman ve Mehmed arasında devam etmeye başladı; Süleyman, devletin Rumeli yakasının, Mehmed, Anadolu yakasının yöneticisi oldu. İki kardeş arasında süren çatışmalar sırasında Musa, yeniden harekete geçti ve 1411'de Süleyman Çelebi'nin bulunduğu Edirne'ye baskın yaptı. Aynı yıl Süleyman öldürüldü. 1411'den sonra çarpışmalar, Mehmed ve Musa arasında sürmeye başladı. İki kardeş arasındaki mücadele, 1413 yılında Mehmed'in Musa'yı öldürtmesi ile sonlandı ve Fetret Devri noktalanmış oldu. Aynı yıl Mehmed, I. Mehmed unvanı ile Osmanlı tahtına oturdu. Saltanatı sırasında Ankara Savaşı sonrası Anadolu'da yitirilen toprakların birçoğunu yeniden ele geçirdi. Döneminde Venedikliler ile yapılan ilk deniz savaşı, başarısızlıkla sonuçlandı. Şeyh Bedrettin, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal isyanlarını bastırdı. Saltanatın sonlarında, Timur tarafından esir edilen kardeşi Mustafa olduğunu iddia eden bir kişinin kendisini Osmanlı padişahı ilan etmesi üzerine, bu sorun ile uğraştı ve Mustafa'nın üzerine yürüdü. Mustafa, yenilmesinin üzerine Bizans'a sığındı. I. Mehmed, 1421 yılına gelindiğinde vefat etti.<br />
<br />
I. Mehmed'in vefatı üzerine tahta II. Murad çıktı. I. Mehmed'in ölümü üzerine Bizans tarafından serbest bırakılan Mustafa, II. Murad'ın saltanatının başında Düzmece Mustafa İsyanı olarak bilinen isyanı çıkardı. Mustafa, 1422'de yakalandı ve idam edilerek isyan sonlandırıldı. Aynı yıl İstanbul'u kuşattı fakat başarılı olamadı. İki taraf da teknolojik bakımdan tamamen birbirine eşitti ve Türkler "bombardıman taşlarını almak için" barikat kurmak zorunda kalmışlardı. Yine aynı yıl kendisinin kardeşi Küçük Mustafa da tahta geçmek için isyan etti. İsyan, birkaç ay içinde bastırıldı. Döneminde, Aydınoğulları, Germiyanoğulları, Menteşeoğulları ve Tekeoğulları tamamen Osmanlı egemenliği altına girdi. 1444'te Macarlar ile Edirne-Segedin Antlaşması'nı imzaladı. Antlaşmaya göre, tarafların 10 yıl boyunca savaşmamaları kararlaştırıldı. Barışın hemen ardından yerini kendi isteği ile 12 yaşındaki oğlu II. Mehmed'e bıraktı. Osmanlı tahtının henüz 12 yaşındaki şehzadeye kalmasını fırsat olarak değerlendiren Haçlı birliği, Edirne-Segedin Antlaşması'nı yok sayarak Osmanlı'ya savaş açtı. Kasım 1444'te gerçekleştirilen Varna Muharebesi için II. Murad tekrar ordunun başına geçti ve bu muharebeyi kazandı. Ancak, savaşın hemen ardından tekrar tahta geçmedi; ikinci kez tahta geçmesi 1446 yılında gerçekleşti. 1448'de Osmanlı'nın Balkan hakimiyetine son vermek amacıyla kendisine saldıran Eflak ve Macaristan orduları ile II. Kosova Muharebesi'ni yaptı; muharebenin kazananı oldu. 1451 yılına gelindiğinde vefat etti. Vefatının üzerine tahta tekrar oğlu II. Mehmed geçti.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Yükselme (1453-1683)</span><br />
<br />
Yayılma ve doruk noktası (1453-1566)<br />
İstanbul'un Fethi'ni tasvir eden bir eser<br />
<br />
Babasının ölümü üzerine tahta çıkan II. Mehmed, ilk iş olarak babasının Venedikliler, Cenevizler, Macarlar ve Sırplar ile yaptığı barış anlaşmalarını yeniledi. Ardından İstanbul'u kuşattı, 29 Mayıs 1453'te şehri fethetti ve ülkenin başkenti yaptı. Böylece Ortodoks Kilisesi'ni de himayesi altına aldı. Fetih, tarihçiler tarafından Orta Çağ'ın sonu ve Yeni Çağ'ın başlangıcı sayılan olaylardan biri olarak kabul eder. 1460'ta Mora Despotluğu'na, 1461'de Trabzon İmparatorluğu'na son verdi. Balkanlar'da Osmanlı topraklarını genişletmeye devam etti. 1468'de, Karamanoğulları Beyliği'ni ortadan kaldırdı. Karamanoğulları'nı koruyan ve Venedik'le işbirliği yapan Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ı Otlukbeli Savaşı'nda yendi. Böylece devletin sınırlarını Fırat Nehri'nin batısındaki Anadolu topraklarına kadar genişletmiş oldu. Girit hariç Ege Denizi'ndeki tüm adalardaki Venedik hakimiyetini sonlandırdı. Sadrazam Gedik Ahmed Paşa'nın Toroslar'ı ve Akdeniz kıyılarını ele geçirmesiyle Memlûklar ile sınır komşusu oldu. Yine Gedik Ahmet Paşa'nın Kırım'a yaptığı seferler ile Kefe, Sudak ve Kırım Hanlığı, Osmanlı himayesine girdi. Böylece Karadeniz'deki Ceneviz hakimiyeti sonlandırıldı ve deniz, bir Türk gölü haline geldi. II. Mehmed, döneminde çıkardığı kanunları Fatih Kanunnamesi adıyla kitaplaştırdı. 1480'de düzenlenen Otranto Seferi sonucunda Napoli Krallığı'nın elinde bulunan Otranto, Osmanlı topraklarına katıldı. Fakat 1481'de II. Mehmed'in vefatı sonucunda sefer yarım kaldı. Osmanlı birliklerinin geri çekilmesi üzerine Otranto, Napoli Krallığı tarafından yeniden ele geçirildi.<br />
<br />
II. Mehmed'in ölümü üzerine tahta, Yeniçerilerin desteğini alan II. Bayezid geçti. Fakat kardeşi Cem, kendisinin padişahlığını tanımadı: Böylece iki kardeş arasında taht mücadelesi başladı. Bayezid, Cem'i yenilgiye uğrattı. Bunun üzerine Cem, sırasıyla Memlûkler'e, Rodos Şövalyeleri'ne ve papaya sığındı. II. Bayezid, 1483'te Hersek'i, 1484'te Kili ve Akkerman'ı Osmanlı topraklarına kattı. Döneminde, Memlûklar ile yapılan savaş sonuçsuz kaldı. Cem'in 1495'te ölümünden sonra Avrupa'da seferler yapmaya devam etti. Venedikliler ile 1499-1503 yılları arasında yaptığı savaşlar sonucunda devlete Modon, Koron, Navarin ve İnebahtı limanlarını kazandırdı; ülkeyi vergiye bağladı. 1500'lerin başında güçlenmeye başlayan Safeviler, Anadolu'da Şii mezhebini yaymak için çalışmaya başladı. Bu çalışmalar sonucunda 1511'de Osmanlı'ya karşı Şahkulu İsyanı çıktı. İsyan, aynı yıl Şahkulu'nun yakalanıp öldürülmesi ile bastırıldı. Nisan 1512'de, baskılar sonucunda tahtı oğlu Selim'e bırakmak zorunda kaldı. Olaydan bir ay sonra ise vefat etti.<br />
Mohaç Muharebesi'ni tasvir eden bir eser<br />
<br />
Daha sonradan Yavuz Sultan Selim adıyla da anılacak olan I. Selim, babasının döneminde başlayan Şii tehdidine karşı mücadeleye girişti. Safeviler ile yaptığı Çaldıran Muharebesi'ni kazandı ve ülkenin başkenti Tebriz'e kadar ilerledi. Bundan sonra, Memlûklar'a karşı harekete geçti. Yapılan Mercidabık ve Ridaniye Muharebeleri sonrasında Memlüklüleri yıkarak Suriye, Filistin ve Mısır'ı devletin topraklarına kattı. Hicaz'ı, egemenlik altına altına aldı ve devleti Hint Okyanusu'na açılma olanağına kavuşturdu. Peygamber Muhammed'in Kutsal Emanetler olarak kabul edilen eşyaları İstanbul'a getirtti ve hilafetin Osmanlı Hanedanı'na geçmesini sağladı. Böylece halife unvanını kullanan ilk Osmanlı padişahı olmuş oldu. 1520'de, batıya sefer düzenlemek amacıyla yola çıktığı sırada Edirne'de vefat etti.<br />
<br />
Babasının ölümü üzerine tahta çıkan I. Süleyman, saltanatının ilk yıllarında Belgrad'ı ve Rodos'u fethetti. Macaristan ile yaptığı Mohaç Muhrebesi sonucunda krallığı kendisine bağlı bir hale getirdi. Ardından 1529'da Avusturya'nın başkenti olan Viyana'yı kuşattı; ancak başarısız oldu. 1533'te Cezayir hükümdarı Barbaros Hayreddin Paşa, İstanbul'a geldi ve imparatorluğun hizmetine girdi. Bir sonraki yıl ise Kaptan-ı derya olarak görevlendirildi. Aynı yıl Süleyman, Bağdat ve Tebriz'i imparatorluğun topraklarına kattı. 1536'da, Fransa ile ittifak kurdu; bu ittifakın bir parçası olarak yapılan Nice ve Korsika kuşatmalarını yaptı (İtalya Savaşı). I. Süleyman Batı'da Muhteşem Süleyman, doğuda Kanuni Sultan Süleyman olarak tanındı. 1565 yılında Malta'yı kuşatsa da, kuşatma başarısız oldu. Saltanatının son yıllarında, üç kıtaya yayılan imparatorluğunun topraklarında yaşayan insan sayısı 15 milyona ulaştı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Krizler ve değişim (1566-1683)</span><br />
<br />
Bu dönem, Osmanlıların büyük bir güç olmaya devam ettiği, lakin eski gücünde olmadığının sinyallerini vermeye başladığı dönemdir. Yavaş yavaş Avrupalılara karşı prestij kaybı yaşadı. 1606 yılında imzalanan Zitvatorok Antlaşması, bunun bir göstergesidir. Değişen ticaret yolları ve gelişen Avrupa teknolojisi, Osmanlıların Avrupalılar karşısında güç kaybetmesine neden olmuştur.<br />
<br />
Portekizlilerin Doğu Afrika ve Hindistan'da ticaret kolonileri kurmasından sonra, Osmanlılar bunun bitirilmesi gerektiğini düşündü. Doğu Afrika'ya yapılan seferlerdeki kısmî başarılara rağmen, Hindistan'a yapılan seferler başarılı olamadı.<br />
<br />
Bu dönemde yapılan savaşlar, Avrupalılar'a Osmanlı'nın "yenilemez" olmadığını göstermiştir. Her ne kadar İnebahtı Deniz Muharebesi'nden sonra çabucak toparlanılmış olsa da, Avrupalılar Osmanlı'nın yenilebileceğini anlamıştır. Ruslara yapılan seferler istenen etkiyi yapamadı. Hatta Molodi Savaşı'ndan sonra, Ruslar güçlenmelerini hızlandırarak sürdürmüşlerdir. Bu yüzden Duraklama Dönemi'nden itibaren Ruslar, Osmanlılar dağılana kadar, Osmanlıların en büyük düşmanı olacaktır. 1593 yılındaki savaş, Osmanlı'yı hem ekonomik hem de askerî açıdan zayıflattı. Asker eksikliği giderilse de, ekonomik zayıflık Celali ve Yeniçeri İsyanları'na neden oldu. Nüfusun büyüklüğü, ekonomik sorunları daha da büyüttü. IV. Murad döneminde daha çok Safevilerle uğraşıldı. Erivan ve Bağdat tekrar alındı (Osmanlı-Safevi Savaşı). Bu savaş sonunda imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması ile, Osmanlı'nın dağılıncaya kadarki doğu sınırını büyük ölçüde belirlendi.<br />
<br />
Bu dönemde, Osmanlı tarihinde ilk defa yeniçerilerin kaldırılması gündeme geldi. Ancak bunu düşünen Genç Osman, yeniçeriler tarafından öldürüldü. 1656 yılında Köprülü Mehmet Paşa’nın sadrazam olmasıyla, Kadınlar saltanatı sona erdi. Bu değişim, Köprülüler Devri'ni başlattı. Bu devirde, Osmanlı kaybettiği gücünü az da olsa geri kazanmıştır. 1683 yılındaki II. Viyana Kuşatması'yla beraber, Kutsal İttifak Savaşları başladı.<br />
Ayanlar çağı: duraklama ve reform (1683-1827)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı İmparatorluğu duraklama dönemi</span><br />
<br />
Deneyimsiz kişilerin tahta geçmesi ile merkezi yönetimin bozulması sonucu, devlet yönetiminde otoritenin sarsılması, halkın devlete olan güveninin azalmasına ve iç isyanların çıkmasına neden olmuştur. Özellikle Yeniçeriler artık padişaha karşı gelmekteydi. Yeniçerilerdeki Ocak, devlet içindir anlayışı Devlet, ocak içindir anlayışına dönüşmüştür.<br />
II. Viyana Kuşatması'nı (1683) tasvir eden bir eser<br />
<br />
Avusturya ve İran seferleri sonucu oluşan ekonomik sıkıntılar, tımar sisteminin bozulması ve nüfus artışının yarattığı sosyal hayattaki sıkıntılar ve çağın gerisinde kalınması ile eğitim alanındaki bozulmalar sonucu devlet duraklama dönemine girmiştir. Coğrafi keşiflerle ticaret yollarının önem kaybetmesi, sık padişah değişmeleriyle çok verilen cülus bahşişi ve yeniçerilerin artmasıyla verilen ulufe miktarının da artması Osmanlı ekonomisini yıpratmıştır.<br />
<br />
26 Ocak 1699 tarihinde Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu ile imzalanan Karlofça Antlaşması, Osmanlı-Kutsal ittifak Savaşları'nı bitirdi. Karlofça Antlaşması, Osmanlı Devleti'nin toprak kaybettiği ilk antlaşmadır. Bu tarihten sonra Osmanlı Devleti'nin gerileme dönemi başlamıştır. Papa tarafından Osmanlı Devleti'ne karşı Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu, Avusturya, Lehistan, Rusya, Maltalı Sen Jean Şövalyeleri ve Venediklilerden oluşan bir ittifak ile uzun süren savaşlar sonunda yorgun düşen Osmanlı Devleti, Banat ve Temeşvar hariç bütün Macaristan'ı ve Erdel Prensliği'ni Avusturya'ya, Ukrayna'nın kuzeyini ve Podolya'yı Lehistan'a, Mora'yı ve Dalmaçya kıyılarını Venediklilere bırakmıştır.<br />
<br />
Celali ayaklanmaları, Osmanlı toprak düzenini büyük ölçüde değiştirmiş, ağır vergiler yüzünden ya da “Büyük Kaçgun” sırasında yerlerinden olan çiftçilerin toprakları mültezimlerin ya da yerel yöneticilerin eline geçmiştir. Vergiler yüzünden borca giren köylüler, işledikleri toprakları sonunda tefecilere kaptırdılar. Osmanlı toprak düzeninin bel kemiği olan tımar sistemi bozuldu. Büyük nüfus hareketleri ortaya çıktı ve kentlere büyük göçler oldu. Tarımsal üretim geriledi ve kıtlık tarım ürünleri fiyatlarının yükselmesine yol açtı. On binlerce insan yaşamını yitirdi ve pek çok yerleşim yeri yıkıma uğradı. Osmanlı'da ilmiyenin bozulması da Osmanlı'yı geriletti. Avrupa'daki gelişmelerin (Reform, Rönesans) takip edilmemesi Osmanlı için bir dezavantaj olmuştur.<br />
<br />
Osmanlı Devleti'nin eğitim sisteminin bozulmasının nedeni Beşik Ulemalığı denen sistemin ortaya çıkmış olmasıdır. Bu sisteme göre müderrislerin yeni doğan çocukları doğduğu andan itibaren medrese öğretmeni sayılıyordu.<br />
Gerileme ve modernleşme hareketleri (1828-1908)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı İmparatorluğu gerileme dönemi</span><br />
<br />
Sultan III. Selim<br />
<br />
Osmanlı Devleti Gerileme Dönemi, Osmanlı tarihinde Karlofça Antlaşması’ndan (1699) başlayarak, Yaş Antlaşması'na kadar (1792) geçen süreye denir. Bu dönemin sonlarına doğru, Osmanlı Devleti'ne Avrupalılar tarafından "Hasta Adam" denmeye başlanmıştır. Çünkü bu dönemde Osmanlı Devleti, büyük oranda toprak kayıpları yaşamıştır.<br />
<br />
Bu dönemde Karlofça ve İstanbul Antlaşmaları’yla kaybedilen yerleri geri almak ve mevcut toprakları korumak amacıyla batıda Avusturya ve Venedik, kuzeyde Rusya ve doğuda İran ile savaşlar yapılmıştır.<br />
<br />
Bu yüzyılda Avrupa’dan geri kalındığı Pasarofça Antlaşması’ndan itibaren kabul edilmiş ve yapılan ıslahatlarda Avrupa örnek alınmıştır.<br />
<br />
Bu yüzyıl başlarında Osmanlı Devleti, kaybettiği toprakları geri alarak Avrupa'da tutunmayı ve eski gücünü korumayı amaçlamıştır. Ancak bir süre sonra bu amacına ulaşamayacağını anlayınca elindeki toprakları koruma politikası izlemeye başlamıştır.<br />
<br />
    <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Lale Devri</span><br />
    1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı<br />
    Küçük Kaynarca Antlaşması<br />
    Nizam-ı Cedid<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Dağılma (1908-1922)</span><br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu dağılma dönemi<br />
Osmanlı topraklarının paylaşımını öngören mutabakat.<br />
Ülke sınırlarının zaman içerisinde değişimi<br />
<br />
Osmanlı Devleti Avrupalı devletlerin kendi aralarındaki çıkar çatışmalarından yararlanıp denge politikası izleyerek varlığını uzun süre korumuştur. Dağılmayı önlemek için Osmanlı devlet yönetiminde ıslahata yönelik çalışmalar yapılmış ise de, Avrupa'da çıkan isyanlar ve uzun süren Rus savaşları ile iyice yıpranmıştı. I. Dünya Savaşı sonunda da dağılmaktan kurtulamamıştır.<br />
<br />
    Sırp İsyanları<br />
    1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı ve Bükreş Antlaşması (1812)<br />
    Yunan İsyanı<br />
    1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı ve Edirne Antlaşması (1829)<br />
    Mehmet Ali Paşa İsyanı<br />
    Tanzimat Fermanı (1839)<br />
    Kırım Savaşı (1853-1856)<br />
    93 Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı). Ayastefanos Antlaşması ve Berlin Antlaşması (1878)<br />
    Dömeke Savaşı (1897 Osmanlı-Yunan Savaşı)<br />
    Trablusgarp Savaşı (1911-1912)<br />
    Balkan Savaşları (1912-1913)<br />
    I. Dünya Savaşı (1914-1918)<br />
        I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı cepheleri<br />
    Sevr Antlaşması (1920)<br />
    Saltanatın kaldırılması (1922)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Devlet yapısı</span><br />
<br />
Osmanlı devlet teşkilatı ve Osmanlı padişahları listesi<br />
<br />
I. Osman'dan V. Mehmed'e Osmanlı İmparatorluğu padişahları montajı<br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu varolduğundan beri mutlak monarşi ile yönetilirdi. Sultan hiyerarşik Osmanlı sisteminde ve siyasi, askeri, hukuki, sosyal ve çeşitli başlıklarda en üstteydi. Teorik olarak sadece Allah'a ve yerine getirmesi gereken "Allah’ın yasaları"na (İslam’daki şeriat) karşı sorumluydu. Onun ilahi görevi İran-İslam başlıklarına yansıtılan "Allah’ın yeryüzündeki gölgesi" (zill Allah fi’l-âlem) ve "yeryüzünün halifesi" (halife-i ru-yi zemin) olmaktı. Tüm devlet dairesi onun hükmündeydi ve verdiği her karar ferman adı verilen kararnamede yayımlanırdı. Başkomutandı ve tüm yurttaki resmi unvanıydı. 1453'te İstanbul'un Fethi’nden sonra kendilerini Roma İmparatorluğu'nun vârisi olarak görürlerdi. Bu nedenle ara sıra Kayser ve İmparator unvanını kullanırlardı. 1517’de Mısır’ın Fethi'nden sonra I. Selim, halife unvanını da benimsedi. Böylece evrensel Müslüman hükümdarı olduğunu iddia etti. Yakın zamanlarda Osmanlı hükümdarları tahta çıkmada Avrupa hükümdarlarının taç giyme törenine eşdeğer olarak Osman’ın Kılıcı ile kuşatılırdı. Kuşatılmayan sultanın çocukları verasete uygun değildi.<br />
<br />
Teoride ve ilkelerde teokratik ve salt olmasına rağmen, uygulamada padişah’ın yetkileri sınırlıydı. Siyasi kararlarda hanedanın önemli üyelerinin görüş ve tutumlarını dikkate alırdı, bürokratik ve askeri kuruluşlarda aynı zamanda dini liderlerdi. 17. yüzyıldan bu yana, imparatorluk uzun süren durgunluk dönemine girdi, bu dönemde sultanlar çok güçsüzleştiler. Birçoğu güçlü Yeniçeri Ocağı tarafından tahttan indirildi. Tahta geçmesi yasaklı olmasına rağmen Harem -özellikle hükümdarın annesi (valide sultan olarak da bilinir)- sahne arkası önemli politik rollerde kadınlar saltanatı dönemi boyunca etkili oldu.<br />
<br />
Sultanların azalan güçleri ilk sultanların ve sonrakilerin saltanat uzunluklarının farklılığından dolayı kanıtlandı. I. Süleyman, imparatorluğu 16. yüzyılda doruk noktasına çıkaran, 46 yıllık saltanatı olan, Osmanlı tarihinin en uzunuydu. V. Murat, 19. yüzyıl gerileme dönemine hükmeden, kayıtlardaki en kısa saltanattı: saltanatı sadece 93 gün sürdü. Parlamenter monarşi, V. Murat'ın vârisi II. Abdülhamit zamanında resmileşti.<br />
<br />
Divan-ı Humayun<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Dîvân-ı Hümâyun</span><br />
<br />
Osmanlı Devleti kurulduğunda bir divan vardı ve belli başlı üyeleri bulunmaktaydı. Bunlar: Padişah, Sadrazam, Vezir-i Azam, Rumeli ve Anadolu Kazaskerleri, Defterdar, Şeyhülislam, Kaptan-ı derya ve Nişancıydı.<br />
<br />
Fatih Sultan Mehmet'ten sonra Vezir-i Azamların görüşlerini daha rahat söylemesi için padişahlar toplantıları arka tarafta bir bölümden izlemiş, divana Vezir-i Azam başkanlık yapmıştır. Bu meclis Osmanlı Devleti'nin yönetiminde Padişaha yardımcı olurdu.<br />
<br />
Vezir-i Azam (Sadrazam): Padişahtan sonraki en yetkili devlet adamıdır. Padişahın mührünü taşırdı.<br />
Vezir: Sadrazamdan sonraki en yetkili kişidir. Sadrazamın verdiği görevleri yapardı.<br />
Kazasker: Anadolu ve Rumeli'de olmak üzere iki ayrı kazasker bulunurdu. Adalet işlerine bakardı. Ayrıca kadı ve müderrislerin atamasını ya da görevden alma işini yapardı. Bugünkü yargı görevini yaparlardı.<br />
Defterdar: Anadolu ve Rumeli'de iki ayrı defterdar vardı. Rumeli'deki baş defterdardı. Maliye işlerini yapardı. Bugünkü Maliye bakanlığı görevini yürütürdü.<br />
Nişancı: Tapu, kadastro, fethedilen yerleri gelirlerine göre deftere kaydetmek işlerini yürütürdü.<br />
Şeyhülislam: Devletteyken verilen kararların İslam'a uygun olup olmadığına karar verir, bu karara fetva denirdi. Sadrazamla eşit rütbedeydi. Şeyhülislam, divan aslî üyesi değildi, gerekli görülen konularda çağrılır ve fikri alınırdı.<br />
Kaptan-ı Derya: Donanma ve denizcilikle ilgili işlerden sorumludur. İstanbul'dayken Divan toplantılarına katılırdı. Kaptan-ı Derya da aslî üye değildi, gerekli görülen konularda çağrılır ve fikri sorulurdu.<br />
<br />
Divan-ı Hümayun II. Mahmud döneminde kaldırılarak yerine nazırlıklar (bakanlıklar) kuruldu.<br />
İdari bölümler<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı İmparatorluğu'nun idari bölünüşü</span><br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk idarî birimler olarak sancaklara bölünmüştü. Çoğu sancak, sancak beyi tarafından yönetilmekteydi. Bir kısmı ise şehzadeler, ve onların lalaları tarafından yönetilmekteydi. Sancaklar da kazalardan ve nahiyelerden oluşmaktaydı. Ülkenin genişlemesiyle, sancakların birleşimiyle oluşacak olan beylerbeyliği kuruldu. İlk kurulan beylerbeyliği, Rumeli Beylerbeyliği'dir. 16. yüzyıldan itibaren, beylerbeyliği kelimesi yerine eyalet kelimesi kullanılmaya başlandı. Eyaletler sâlyâneli (yıllıklı) ve sâlyânesiz (yıllıksız) olmak üzere ikiye ayrılmaktaydı. Sâlyânesiz eyaletler Has, Zeamet ve Tımar olmak üzere üç dirlik arazisine bölünmüştü. Tımar dirliğinde, ordunun uzun süre ordusunun ana gücü olan Tımarlı Sipahiler yetiştirilmişti. Sâlyâneli eyaletler, genellikle devletin doğrudan kontrol edemediği, merkeze uzak eyaletlerdi. Bu eyaletler dirliğe ayrılmazdı; vergilerini doğrudan para olarak merkeze gönderirlerdi. Burada daimi Yeniçeri garnizonları olurdu.<br />
<br />
19. yüzyılda eyalet yapısı değişmeye başladı. 1864 yılında eyalet sistemi tamamiyle yıkılarak, yerine vilayet sistemi getirildi. Bu sistem, cumhuriyet dönemindeki idarî bölünüşün temelini attı.<br />
<br />
Hukuk<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı hukuku</span><br />
<br />
Devlet, varlığı süresince birçok hukuk düzenini sentezlemiş ve Osmanlı hukukunu oluşturmuştur. Kanun, genellikle laik bir düzene sahiptir. Ancak Şer'i, dini hukukla da uyumluydu. Hukuk kuralları yerel özelliklere göre de esneklik gösteriyordu. Toprakların yönetimi ve sivil düzen konusunda yerel idareye haklar tanınıyordu. Böylelikle imparatorluk içindeki birçok unsurun adalet anlayışına cevap veriliyordu. Beşeri ve Örfi hukuk olmak üzere iki tür hukuk vardır. Beşeri hukuk kanunlar çerçevesinde oluşan hukuk sistemidir. Örfi hukuk ise İslam dininin esasları üzerine kuruluydu.<br />
<br />
Ordu<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı ordusu</span><br />
<br />
Osmanlı zırhı (1480-1500)<br />
<br />
Osmanlı ordu teşkilatı Anadolu Selçukluları, İlhanlılar ve Memluklular devletlerinin askeri teşkilat yapılarından belirli ölçülerde yararlanılarak kurulmuştur.<br />
<br />
Osmanlı Devleti Ordusu'nun Başkomutanlık görevini Hakanlar yapmışlardır.<br />
<br />
Yaya ve atlılardan oluşturulan ordunun atsız kısmı "yaya”, süvarileri ise "müsellem” şeklinde adlandırılmıştı. Kapıkulu Ocakları'nın kuruluşuna kadar savaşlarda fiili olarak hizmet gördüler.<br />
<br />
Osmanlı Devleti'nin temeli atılırken süvari olan beylik kuvvetlerinin yerine vezir Alâaddin Paşa ile Kadı Cendereli Kara Halil'in tavsiyeleriyle Türk gençlerinden oluşan ayrı ayrı biner kişilik yaya ve müsellem isimleriyle muvazzaf ade ve süvari kuvveti kuruldu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kara kuvvetleri</span><br />
<br />
Yaya ve müsellemlerin temelini attığı ordu teşkilatı zamanla kuvvet ve sınıflara ayrılmıştır. Osmanlı ordusu başlıca üç ana kuvvetten oluşmaktadır. Bunlar; Kapıkulu Ocağı, Eyalet Askerleri ve Akıncılardır.<br />
<br />
Kapıkulu Ocağı, Osmanlı Devleti'nin daimi ordusunu oluşturan ve doğrudan padişaha bağlı olan yaya, atlı ve teknik sınıftan asker ocaklarına verilen addır. Kapıkulu ocaklarının kurulmasından önceki dönemde Osmanlı Devleti'nin askeri gücünü yayalar ve müsellemler oluşturuyordu.<br />
<br />
Eyalet Askerleri, devletin Tımar'a ayrılmış bölgelerinde yetişmiş askerlerdi. Kapıkulu Askerleri gibi barış zamanında da askerlik yapmazlardı. Sadece savaş sırasında askerlik yaparlardı.<br />
<br />
Donanma<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı Donanması</span><br />
<br />
Osmanlı imparatorluğu'nun deniz kuvvetleri olan Donanma-yı Hümâyûn, XIV. yüzyılda kuruldu. Osmanlı Devleti, 1323 yılında Karamürsel'i fethederek denize ulaştı, Karamürsel Bey komutasında ilk donanma oluşturuldu ve Kocaeli'nde yapılan savaşlarda denizden destek sağlandı. 1327 yılında Karamürsel'de ilk Osmanlı tersanesi kuruldu ve böylece deniz gücünün kurumsallaşma çalışmaları başladı. Osmanlı donanmasında hiyerarşik sisteme geçildi, ilk Derya Beyi (Donanma Komutanı), Karamürsel Bey oldu. 1337 yılında Kocaeli ele geçirildi; böylece 1353 yılında gerçekleşecek olan Rumeli'ye geçişin önü açıldı. Bundan sonra donanmanın merkezi sırasıyla İzmit, Gelibolu ve son olarak da İstanbul oldu.<br />
İnebahtı Deniz Savaşı'nı tasvir eden bir eser<br />
<br />
İstanbul'un fethinde II. Mehmed, donanmadan yararlandı. Karadeniz'de ve Akdeniz'de etkisi artan Osmanlı donanması, Mısır seferinde Osmanlı kuvvetlerine lojistik destek sağladı. 1538 yılında Preveze Deniz Muharebesi kazanıldı. Bundan sonra Cerbe Deniz Muharebesi de kazanıldı, Malta kuşatıldı ancak bir şey elde edilemedi. Osmanlı donanmasını büyütmek için birçok tersane kuruldu, ihtiyaç duyulan malzemeler Kocaeli'den, Biga'dan, Samsun'dan, Kastamonu'dan ve Aydın'dan getiriliyordu. Kaptan-ı Deryalara gelenek olarak Cezayir beylerbeyliği verilirdi. Tersane-i Amire'nin bulunduğu Kasımpaşa'nın inzibat sorumlusu donanmaydı. Gelibolu, Akdeniz adaları ve İzmir'in bazı yerleri Osmanlı kaptanlarına dirlik olarak verilirdi.<br />
<br />
16. yüzyılda Hint Okyanusu'nda Portekiz Krallığı'na karşı Hadım Süleyman Paşa ve Piri Reis komutasında seferler düzenlendiyse de, Portekiz donanması üstün geldi ve Piri Reis idam edildi. İnebahtı Savaşı'ndan sonra ağır kayıplar veren Osmanlı donanması, kayıplarını telafi etmeyi başardı. Osmanlı İmparatorluğu, duraklama döneminden itibaren deniz ticaretinde Avrupalı devletlerden geri kaldı. XVIII. Yüzyılda Mezomorto Hüseyin Paşa'nın girişimleri ile donanmada reform yapıldı.[A] Fakat denizlerde ciddi bir üstünlük sağlanamadı. 1773 yılında Cezayirli Gazi Hasan Paşa'nın Kaptan-ı derya olmasıyla Bahriye Mektebi açıldı, burada modern eğitim verilmeye başlandı ve 1776 yılında Tersane-i Amire'nin yakınlarında ikinci Bahriye Mektebi olarak Hendesehane-i Bahri açıldı. 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu, Fransa'nın Mısır Seferi'nde İngiliz donanmasından yardım aldı. Bundan sonra III. Selim'in reformlarını devam ettiren II. Mahmut devrinde donanma, 1827 yılında Navarin'de imha edildi. II. Mahmut döneminde Amerikalı mühendislerin yardımlarıyla reformlar devam etti, Osmanlı tersanelerine modern deniz sanayi girdi ve dönemin en büyük savaş gemisi unvanını elinde tutan Mahmudiye de o dönemde denize indirildi. II. Mahmut'un ölümünden sonra bu mühendisler İstanbul'u terk etmek zorunda bırakıldı, tahta çıkan Abdülmecit döneminde, 1840 yılında Bahriye meclisi kuruldu ve modern donanma çalışmaları devam etti. İlk denizcilik şirketi Şirket-i Hayriye de bu dönemde kurulmuştu. Abdülaziz döneminde ise, 1867 yılında Bahriye Nazırlığı kuruldu. Abdülaziz döneminde devam eden reformlar ile yabancı ülkelerden çok sayıda modern savaş gemisi satın alındı. 1878'den itibaren II. Abdülhamit'in güvensizliği sonucu donanma, Haliç'te terk edildi ve denize açılmadı. 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı'nda Osmanlı donanması kendini gösteremedi, 1909 yılında Donanma Cemiyeti'nin çabaları ile modern donanma çalışmaları halkın bağışlarıyla devam etti. Bu cemiyetin çabaları ile çok sayıda modern savaş gemisi satın alındı, Alman subaylardan oluşan bir heyet ile reform çalışmaları canlandı. Trablusgarp Savaşı'nda ve Balkan Savaşları'nda Osmanlı donanması etkinlik gösterdi, fakat I. Dünya Savaşı'nda Ege Denizi'nde sınırlı faaliyet göstermek zorunda kaldı, Çanakkale Deniz Savaşları'nda başarılı oldu. Donanma, I. Dünya Savaşı'nın ardından, Marmara Denizi'nde İtilaf kuvvetlerinin kontrolü altına girdi. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hava kuvvetleri</span><br />
<br />
Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa tarafından 1909'da ilk adım atılan Osmanlı askerî havacılığı, resmi olarak 1 Haziran 1911 tarihinde Fen Kıtaları Müstahkem Genel Müfettişliği 2. Şubesi bünyesinde Havacılık Komisyonu adıyla faaliyete geçirilmiştir. Havacılık Komisyonu'nun temellerini Fransa’dan satın alınan biri 25, biri de 50 beygirlik iki uçak oluşturmuştur.<br />
<br />
Toplum yapısı<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı toplumu</span><br />
<br />
Toplum asker ve reaya olmak üzere iki farklı tabakadan oluşmaktaydı. Asker dışındaki halk, "reaya", devlete vergi ödemekteydi. Osmanlı siyasal uygulamasında asker ve reaya kesin kurallarla ayrılmıştı. Toplumsal köken, yetişme koşulları ve resmi görev bakımından askeri sınıf: kılıç ve kalem ehli olarak ikiye ayrılmaktaydı. Halk ise müslüman ve müslüman olmayan "millet"lerden oluşuyordu. Gayri müslimler ayrıca "cizye" vergisi ödemek dışında toplumdan bir ayrıma tabi değildi. Müslüman toplumun yaşantısı şeriat ile şekillenirken farklı milletlerin din ve örflerine göre mahalli yaşam tarzlarını koruma imkânı vardı.<br />
<br />
Ekonomi<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı İmparatorluğu'nun ekonomik tarihi</span><br />
<br />
20 kuruş banknot (1852)<br />
<br />
Son padişaha kadar bütün Osmanlı paralarının üzerinde Kostantiniye ibaresi kullanılmıştır. Türk Kurtuluş Savaşı'nda Yunanların bunu ilk Doğu Roma İmparatoru I. Konstantin yerine Yunan Kralı I. Konstantin'i kastederek kullanmaları üzerine kullanılmasından vazgeçilmiştir.<br />
<br />
Osmanlı'da merkezi otoritenin her yerde etkin olmasını sağlayan, devlet hazinesinden para harcanmadan asker yetiştirilen ve toprağın işlenmesini de sağlarken en uç beylere kadar güvenliği taşıyabilen bir sistem vardı. Buna Tımar sistemi deniyordu. Reayaya verilen toprakları 3 yıl bekletmeksizin işlemesi ve kazancından bir kısmıyla da tımarlı sipahileri yetiştirmesi gerekiyordu. Böylece devlet hazinesi de azalmıyor, üstüne üstlük her an savaşa hazır asker yetişmiş oluyordu.[kaynak belirtilmeli]<br />
<br />
Osmanlı'daki bir başka yapı da taşraydı. Başkent dışındaki her yer taşra olarak isimlendiriliyordu<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Diplomasi ve uluslararası ilişkiler</span><br />
<br />
Demografi<br />
Osmanlı İmparatorluğu demografisi<br />
<br />
Osmanlı Devleti'nin 600 yıllık varlığının çoğunda toplam vatandaş sayısı kesin verilere dayanmamıştır. 1881'deki sayıma kadar nüfus bilgileri vergi mükelleflerinin genel nüfusa oranlanmasıyla belirlenmekteydi. Vergiden hariç bir yöntem de hanelerin sayılmasıydı. Her evde 5 hane halkının bulunmasına dayalı bir varsayım yapılabilmekteydi. Varsayımlara dayalı nüfus tahminlerine göre: 1520'de Osmanlı İmparatorluğu'nda 11.692.480 kişi yaşamaktaydı. 1683'te 30.000.000, 1856'da 35.350.000 nüfus olduğu düşünülmektedir. İlk resmi sayım 1881-1893 arasında 10 yıl süren bir çalışmayla yapılmıştır. İlk defa bu sayım: vergi, askerlik ya da herhangi bir amaçla değil; demografik bilgi elde etmek için yapılmıştır. Nüfus: Müslüman, Yunan (Makedonlar, Anadolu Rumları, Pontus Rumları, Kafkas Rumları dahil), Ermeniler, Bulgarlar, Katolikler, Yahudiler, Protestanlar, Latinler, Asurlular, Çingeneler gibi etnik, dini ve cinsel kategorilerde belirlenmiştir. Bu sayımda 17,388,604 olan nüfus, 1919 sayımında 14,629,000 kişi olarak belirlenmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Dil</span><br />
<br />
Devletin resmi dili Türkçedir. Uluslararası yazışmalar Türkçedir. Yerel yönetimlerde ise Türkçe ve bölgenin yerel dili resmi işlerde yürürlükte olan dildir. Bu diller Arapça, Arnavutça, Berberice, Boşnakça, Bulgarca, Ermenice, Farsça, Hırvatça, Kürtçe, Macarca, Rumca/Yunanca, Rusça, Sırpça ve birçok yerel dildir. Merkezi ilgilendiren konularda Türkçe, yereli ilgilendiren konularda yerel dil kullanılmıştır.<br />
<br />
Bilim dili olarak Türkçe ve Arapça, edebiyat dili olarak ise Türkçe ve Farsça kullanılmıştır.<br />
<br />
Din<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı İmparatorluğu'nda din</span><br />
<br />
İslam<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hilâfet</span><br />
<br />
Hilafet veya halifelik, Muhammed'in ölümünün ardından "sonra gelen, yerine geçen, ardından gelen" anlamında oluşturulan yönetim makamıdır. Halife ise Hilafet makamındaki kişiye denir. Muhammed'in ölümünden sonra makam bir süre daha bir yönetim biçimi olarak varlığını sürdürmüş olsa da zamanla daha çok İslami bir toplumu veya İslam devletini vurgulamak için kullanılan bir terim olmuştur.<br />
<br />
Halifelik daha çok Müslümanların Sünnî kanadının temsilcisi olarak kabul görmüştür. Şiî kanadı büyük ölçüde Sünnî hilafet yönetimi altında yaşasa da Halife'yi kabul etmemişlerdir. Halifeliği Şiîlikteki ya da Alevilikteki İmamet'ten farklı kabul etmek gerekir. İmamet teokratik bir özellik taşımasına rağmen, Halifelik teokratik bir özellik taşımamıştır. Halifeler yetkilerini saltanat dahi olsa ümmetin biatı ile devralmışlar, yönetim işlerini de büyük ölçüde danışmaya dayalı olarak yürütmüşlerdir. Bu anlamıyla teokratik olmaktan öte dünyevîdir.<br />
<br />
Halife, ilk zamanlarda İslam toplumunda ileri gelenlerin seçimiyle başa geldiği halde, Emevi ailesine geçmesinin ardından saltanat şeklini almıştır. Abbasi Hanedanı'ndan gelen halifelerin 10. yüzyılda zayıflamasına kadar devlet başkanı görevini yürüten halife, bu dönemde siyasi gücün yerel hükümdarların eline geçmesinin ardından sadece ruhani önder veya İslami toplulukların onursal lideri haline gelmiştir. Abbasiler döneminde Bağdat'ta yaşayan halife, Moğolların 1258 yılında Bağdat'ı yağmalamaları sonucunda Mısır'a Memluk himayesine kaçmış, 16. yüzyılın başında Yavuz Sultan Selim'in Memluklar'a son vermesiyle birlikte İstanbul'a taşınmıştır. 29 Ekim 1923'te cumhuriyetin kurulmasıyla halifeliğin vârisi Türkiye olmuştur. 3 Mart 1924 tarihinde laiklik ilkesi gereğince halifelik Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından resmen kaldırılmıştır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Musevilik ve Hristiyanlık</span><br />
<br />
İslam inancında "semavi dinler" olarak kabul edilen Musevilik ve Hristiyanlık dinlerinin mensupları, millet sistemi sayesinde o dönemde Batı ülkelerinde azınlık dinlerine gösterilen hoşgörünün üzerinde bir rahatlık içinde yaşamayı sürdürdüler. Hristiyanlığın Ortodoks ve Gregoryen kiliseleri millet sistemi içinde meşru bir şekilde örgütlenmiş durumdaydı. Bu inançlara mensup kişiler, kendi dini kurallarına göre yargılanırdı.<br />
<br />
Buna karşılık millet sistemine dahil olmayan dinlerin, devlet içinde meşru bir varlığı bulunmuyordu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Misyonerlik faaliyetleri</span><br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu'nda misyonerlik<br />
<br />
1820 yılında başlayan ve Kurtuluş Savaşı'nın sonuna kadar süren zaman içerisinde Osmanlı Devleti'nde misyonerlik faaliyetleri çok hızlı bir şekilde gelişmiştir. Misyonerlik faaliyetlerinin bu denli başarılı olmasında şüphesiz Osmanlı Devleti'nin Islahat Fermanı ile verdiği ayrıcalıklar, kapitülasyon anlaşmaları ile verilen ayrıcalıklar ve Osmanlı Devleti'nin bölgelerine ilgi göstermemesi etkili olmuştur. Başlangıçta kendilerine Anadolu'da hedef bulamayan misyonerler daha sonra Ermenilere odaklanıp çalışmalarında başarılı olmuşlardır. Açtıkları okullardan mezun olanların başarılı olmaları bu okulların etkilerini artırmıştır. Hatta zamanla Müslüman Türkler dahi çocuklarını bu okullara göndermişlerdir.<br />
<br />
Misyonerlerin genel hedef kitleleri, İslamiyet'in yaygın olduğu bölgeler olmuştur. Bu çalışma Osmanlı Devleti ile sınırlı kalmayıp Afrika kıtası, Arap Yarımadası, İran ve Orta Asya halklarına yönelik bir çalışmadır. <br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kültür</span><br />
<br />
Osmanlı kültürü<br />
Yeni Cami ve Eminönü pazarı, İstanbul, 1895'ler<br />
<br />
Osmanlı Türkleri, kuruluş öncesi yüzyıllardan beri birlikte getirdikleri Arap ve Pers İslam kültürlerinin geleneklerinden ve dillerinden büyük ölçüde etkilenmişlerdi. Anadolu'ya yerleştikten sonra başta Yunan, Ermeni ve Yahudi olmak üzere yerli halkların kültürleriyle bir ölçüde kaynaştılar. Böylece eklektik tarzda bir Osmanlı kültürü ortaya çıktı. Özellikle İmparatorluk haline geldikten sonra diğer kültürlerle değişim süreklilik kazandı.<br />
<br />
Osmanlı Hanedanını yöneten erkekler, eşlerini çeşitli etnik gruplardan aldılar ve bu nedenle sultanlar karışık ırk ve kültürel mirasa sahip oldular.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Edebiyat</span><br />
<br />
Selçuklu Devleti'nin son yıllarında, bu devletin yıkılmasından sonra ve Osmanlı Devleti'nin başlangıç döneminde Anadolu beyliklerinin merkezinde Arapça ve Farsçadan geniş bir çeviri hareketi gerçekleşti. Bu merkezlerde ilk yapıtlarını veren yazarlardan daha sonra Osmanlı sarayınca korunan oldu. Garibnâme (1330) mesnevisinin sahibi olan ve Yunus Emre yolunda ilahileri bulunan Kırşehirli Aşık Paşa, İlhanlılar'ın Anadolu valisi Timurtaş'ın vezirlerindendi. Süheyl-ü nevbahar (1350) mesnevisinin sahibi Hoca Mesut, Kelile ve Dimne çevirisini Aydınoğulları beyliğinde kaleme almıştı. Hüsrev ü Şirin (1367) mesnevisinin yazarı Fahri, Aydınoğulları beyliğinde yetişmişti. Hurşidname (1387) mesnevisinin sahibi Şeyhoğlu Mustafa, İskendername (1390), Cemşid ü Hurşid (1403) mesnevilerinin sahibi Ahmedi, Divan'ı ve Çengname (1402-1411) mesnevileriyle tanınan Ahmet Dai, Hüsrev ü Şirin (1421-1429) mesnevisinin sahibi Şeyhi, Germiyanoğulları beyliğinde yetişmişti. Bu dönemde özellikle İran şairlerinin kaside ve gazellerinde işlenen içki, aşk, tasavvuf, eğlence konuları, onların kullandıkları imgeler, başvurdukları benzetmeler Türkçeye aktarıldı. Gene bu örneklere dayanan aşk, serüven, tasavvuf konularıyla ilgili mesneviler yazılıyordu. Ancak uzun ünlüsü olmayan Türkçenin aruz veznine uydurulması güçlükler yaratıyordu. Böyle olduğu halde başlangıçta Türkçe sözcüklere, deyimlere hatta atasözlerine şiirde geniş yer veriliyordu. Halk diliyle kahramanlık işleyen yapıtlar, dinsel edebiyat ürünleri de vardı. Tokat kalesi dizdarı Arif Ali, I. Murat için Danişmentname'yi (1311, gününüze ulaşan yazması 1577) kaleme almıştı. Aynı nitelikli dinsel-destansı yapıtlardan Battalname ve Saltukname metinleri sonraki yüzyılın ürünleri arasındadır. Ahmedi'nin kardeşi Hamzavi'nin gene aynı nitelikli Hamzaviname'si din ve kahramanlık konularını birlikte işleyen, halk diliyle yazılmış yapıtlardandır. Sadrettin'in Destan-ı geyik, Destan-ı ejderha'sı, Tursun Fakih'in Kıssa-i mukaffa, Gazavat-i emir ül-müminin Ali'si, Beypazarlı Maazoğlu Hasan'ın Feth-i kale-i Selasil, Cenadil kalesi cengi gibi yapıtları halk kitapları arasındadır.<br />
<br />
Mimari<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı mimarisi</span><br />
<br />
Erken dönem mimarisinde, yapılar ağırlıklı olarak İznik, Bursa ve Edirne şehirlerinde yer aldı. Yapılar daha çok Bizans mimarisi ve Selçuklu mimarisi etkilerini taşısa da, bu dönemde bir sonraki döneme dayanak oluşturacak fikirlerin ilk uygulamaları gerçekleşti. Bu uygulamalardan birisi, yapılarda kubbe kullanılması pratiğidir.<br />
<br />
İstanbul'un Fethi'den itibaren, mimari eserler İstanbul'da yoğunlaşmaya başladı. Bu dönemde daha çok yüksek ve görkemli yapılar inşa edildi. Bu yapılar daha çok dinî yapılar ve kamu binalarıydı.<br />
<br />
Lâle Devri'yle beraber, Batılılaşmanın etkisiyle Batılı tarzda binalar yapılmaya başlandı. Bu dönemde Boğaz kıyısına köşk yapma modası ortaya çıktı.<br />
<br />
Süs sanatları<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı minyatür sanatı ve Osmanlı hat sanatı</span><br />
<br />
Bu alt başlık {{{1}}} tarihinden beri geliştirilmeye ihtiyaç duyuyor. <br />
Bu alt başlığın geliştirilmesi gerekiyor.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Müzik ve sahne sanatları</span><br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu'nda sahne sanatları<br />
<br />
Türk sanat müziği Osmanlı elitlerinin eğitiminin önemli bir parçasıydı. Osmanlı sultanlarının birçoğu müzisyen ve besteciydi. III. Selim'in besteleri günümüzde hâlâ icra edilmektedir. Osmanlı klasik müziği büyük ölçüde Bizans müziği, Ermeni müziği, Arap müziği ve Fars müziği birleşmesinden oluşuyordu. Besteler Batı müziğindeki ölçüye biraz benzer olan usûl adı verilen ritmik birimler etrafında düzenlenmiştir. Melodi birimlerine Batı'daki moda biraz benzeyen makam denir.<br />
<br />
Müzik aletleri olarak Anadolu ve Orta Asya enstrümanlarının (saz, bağlama, kemençe) bir karışımı, diğer Orta Doğu enstrümanları (ut, tambur, kanun, ney), ve daha sonraları geleneksel Batı enstrümanları (keman ve piyano) kulllanılır. Başkent ile diğer alanlar arasındaki coğrafi ve kültürel ayrım nedeniyle Osmanlı İmparatorluğu'nda Türk sanat müziği ve Türk halk müziği şeklinde iki ayrı müzik tarzı ortaya çıktı. Eyaletlerde birkaç çeşit halk müziği oluştu. Ayırt edici müzik tarzlarıyla en baskın müzikler: Balkan-Trakya Türküleri, Kuzeydoğu Türküleri, Ege Türküleri, Orta Anadolu Türküleri, Doğu Anadolu Türküleri ve Kafkas Türküleridir. Ayırt edici tarzlardan bazıları: Mehter, Roman müziği, Oryantal dans, Türk halk müziğidir.<br />
<br />
Karagöz ve Hacivat adı verilen geleneksel gölge oyunu, Osmanlı İmparatorluğu genelinde yaygındı ve bu kültürdeki tüm büyük etnik ve sosyal grupları temsil eden karakterler içeriyordu. Tek bir usta tarafından, tef eşliğinde tüm karakterler seslendirilir ve oynatılırdı. Gölge oyununun kökeni belirsizdir. <br />
<br />
Mutfak<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı mutfağı</span><br />
<br />
Ekmek pişiren Türk kadını, 1790<br />
<br />
Osmanlı mutfağı başkent İstanbul'da ve bölgesel başkentlerde tüm halkın hoşuna giden, kültürlerin erime potasıyla oluşan ortak bir mutfaktır. Bu farklılıklarla dolu mutfak imparatorluğun belli bölgelerinden getirilen şeflerin İmparatorluk Sarayı'nın mutfaklarında farklı malzemeleri yaratması ve denemesi ile mükemmelleşti.<br />
<br />
Osmanlı Sarayı'nın mutfak kreasyonları Ramazan etkinlikleri sayesinde ve Paşa Yalılarında pişirilmesiyle nüfusun geri kalanına yayıldı. Bugün, Osmanlı mutfağı Türkiye'de, Balkanlarda, ve Orta Doğuda yaşar, "bir zamanlar Osmanlı yaşam tarzında olan ortak vârisler ve onların mutfakları bu gerçeğin delilleridir".<br />
<br />
Yerel çeşitlere ve bunların arasında karşılıklı alışveriş ve zenginleştirmeye dayalı olması dünyanın herhangi bir büyük mutfağı için olağandır. Ama aynı zamanda büyükşehir geleneğinin zarif tadı ile homojenize ve uyumludur.<br />
<br />
Bilim ve teknoloji<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı İmparatorluğu'nda bilim ve teknoloji</span><br />
<br />
1577'de Takiyüddin'in Rasathanesi<br />
<br />
Osmanlı tarihi boyunca, Osmanlılar diğer kültürlerden çevrilen el yazması kitaplar ile geniş bir kütüphane koleksiyonu oluşturmayı başardı. Yerli ve yabancı el yazmaları arzusunun büyük bir kısmı 15. yüzyılda geldi. II. Mehmed Trabzonlu Yunan bilim adamı Georgios Amirutzes'e Batlamyus'un coğrafya kitabını tercüme ettirdi ve Osmanlı eğitim kurumları için kullanılabilir hale getirtti. Başka bir örnek ise aslen Semerkandlı gökbilimci, matematikçi ve fizikçi olan Ali Kuşçu; iki medresede profesördü, ve İstanbul'da sadece ölümünden önceki 2 ya da 3 yılını yaşamasına rağmen yazıları ve öğrencilerinin faaliyetleri sonucu Osmanlı çevrelerini etkiledi.<br />
<br />
1577'de Takiyüddin 1580'e kadar astronomik gözlem yapacağı Takiyüddin'in Rasathanesini kurdu. Güneş yörüngesinin dışmerkezliğini ve apsis'in yıllık hareketini hesapladı. Rasathanesi 1580'de yıkıldı.<br />
<br />
1660'ta Osmanlı bilim adamı Tezkireci Köse İbrahim Efendi Noël Duret'in 1637'de yazdığı Fransızca astronomik çalışmasını Arapçaya çevirdi.<br />
<br />
Şerafeddin Sabuncuoğlu ilk cerrahi atlas yazarı ve İslam tıbbının son majörü. Çalışmaları büyük ölçüde Ebû'l-Kasım Zehrâvi'nin Al-Tasrif'ine dayansa da Sabuncuoğlu kendine ait birçok yenilik getirdi. Kadın cerrahlar da ilk defa resimlendirilmiştir.<br />
<br />
Dakika ölçen ilk saat örneği Osmanlı saatçisi Meshur Sheyh Dede tarafından 1702'de yapıldı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Spor</span><br />
<br />
Ana madde: Osmanlı İmparatorluğu'nda spor<br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu'nda spor büyük önem taşımaktaydı[kaynak belirtilmeli] ve hâliyle spor yapan kişi büyük ilgi ve saygı görmekteydi. Osmanlı'nın uğraştığı başlıca sporlar arasında; Güreş, Avcılık, kemankeşlik (ok atıcılığı), binicilik (Cündicilik), Cirit oyunları bulunmaktaydı. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı padişahları listesi</span><br />
<br />
Osmanlı Hanedanı’nın sultan-ı âzamları yükselme döneminden dağılma dönemine dek kıtalararası geniş bir imparatorluğa hükmetmiştir. Osmanlı İmparatorluğu zirvedeyken; kuzeyde Macaristan, güneyde Somali, batıda Cezayir ve doğuda Irak'a kadar uzanmıştır. İlk başlarda imparatorluk Bursa’da yönetilirken 1366'da Edirne başkent oldu. Son olarak da Bizans İmparatorluğu’ndan alınan İstanbul başkent oldu. İmparatorluğun ilk yıllarının anlatımında efsane ve gerçeği ayırmanın zor olması nedeniyle değişen konular olmuştur; buna rağmen çoğu çağdaş bilginler imparatorluğun aşağı yukarı 1299 yılında ortaya çıktığını ve kurucusunun Oğuz Türkleri’nin Kayı Boyu’ndan gelen Osman Gazi olduğunu kabul eder. Osmanlı Hanedanı 36 sultanla 6 yüzyıl boyunca var oldu. Osmanlı İmparatorluğu, I. Dünya Savaşı’nda müttefik olduğu İttifak Devletleri’nin yenilgiye uğraması sonucuyla tarih sahnesinden silindi. İmparatorluğun İtilaf Devletleri tarafından bölünmesi ve ardından gelen Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin doğmasına yol açtı<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı devlet teşkilatı</span><br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu var olduğu süre boyunca monarşi ile yönetilmiştir. Sultan, hiyerarşik Osmanlı sisteminde, siyasi, askerî, hukuki, sosyal ve çeşitli başlıklarda en üstteydi.[a] Teorik olarak sadece Allah’a ve yerine getirmesi gereken "Allah’ın yasaları"na (İslam’daki şeriat) karşı sorumluydu. Onun ilahi görevi İran-İslam başlıklarına yansıtılan "Allah’ın yeryüzündeki gölgesi" (zill Allah fi’l-âlem) ve "yeryüzünün halifesi" (halife-i ru-yi zemin) olmaktı. Tüm devlet dairesi onun hükmündeydi ve verdiği her karar ferman adı verilen kararnamede yayımlanırdı. Başkomutandı ve tüm yurttaki resmî unvanıydı. 1453'te İstanbul'un Fethi’nden sonra kendilerini Roma İmparatorluğu'nun varisi olarak görürlerdi bu nedenle ara sıra Kayser ve İmparator unvanını kullanırlardı. 1517’de Mısır’ın Fethi’nden sonra I. Selim halife unvanını da benimsedi. Böylece evrensel Müslüman hükümdarı olduğunu iddia etti.[b] Yakın zamanlarda Osmanlı hükümdarları tahta çıkmada Avrupa hükümdarlarının taç giyme törenine eşdeğer olarak Osman’ın Kılıcı ile kuşatılırdı. Kuşatılmayan sultanın çocukları verasete uygun değildi.<br />
<br />
Teoride ve ilkelerde teokratik ve salt olmasına rağmen, uygulamada padişahın yetkileri sınırlıydı. Siyasi kararlarda hanedanın önemli üyelerinin görüş ve tutumlarını dikkate alırdı, bürokratik ve askerî kuruluşlarda aynı zamanda dinî liderlerdi. 17. yüzyıldan bu yana, imparatorluk uzun süren durgunluk dönemine girdi, bu dönemde sultanlar çok güçsüzleştiler. Birçoğu güçlü Yeniçeri Ocağı tarafından tahttan indirildi. Tahta geçmesi yasaklı olmasına rağmen Harem –özellikle hükümdarın annesi (Valide Sultan olarak da bilinir)– sahne arkası önemli politik rollerde kadınlar saltanatı dönemi boyunca etkili oldu.<br />
<br />
Sultanların azalan güçleri ilk sultanların ve sonrakilerin saltanat uzunluklarının farklılığından dolayı kanıtlandı. I. Süleyman, imparatorluğu 16. yüzyılda doruk noktasına çıkaran, 46 yıllık saltanatı olan, Osmanlı tarihinin en uzun süre tahtta kalan padişahıydı. V. Murat, 19. yüzyıl gerileme dönemine hükmeden, kayıtlardaki en kısa tahtta kalan padişahtı. Saltanatı sadece 93 gün sürdü. Parlamenter monarşi V. Murat’ın varisi II. Abdülhamit, imparatorluğun son mutlak ve ilk anayasal monarşi hükümdarı, zamanında resmileşti. 7 Ocak 2017’deki ölümüne dek, Osmanlı hanedanının başı ve Osmanlı tahtının sahibi Abdülmecit’in büyük torunu Bayezid Osman’dı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Padişahların listesi</span><br />
<br />
Aşağıdaki Osmanlı sultanlarını ve son Osmanlı halifesini tarihe göre sıralanmış olarak listeler. Tuğralar kaligrafik mühür ya da Osmanlı sultanları tarafından kullanılan imzalardır. Onlar tüm resmi belgelerde, sikkelerde ve daha önemlisi padişahın portresinin belirlenmesinde kullanılırdı. "Notlar" sütunu padişahların ebeveynlerini ve kaderlerini içerir. Padişah'ın saltanatının sonu doğal ölümle bitmediği zaman nedeni kalın gösterilir. İlk hükümdarlar için genellikle saltanatının sonu ve varisinin tahta çıkması arasında bir zaman vardır. Bunun nedeni tarihçi Quataert'e göre bu dönemde Osmanlı’da uygulanan en yaşlı olan değil en uygun olanın tahta geçmesidir: sultan öldüğünde, bir galip çıkana kadar tüm oğulları savaşmak zorundaydı. Bundan dolayı iç çatışma meydana gelmiş ve kardeş katili gerçekleşmiştir, sultanın ölüm tarihi bu nedenle her zaman varisin tahta geçmesiyle aynı tarihte değildir. 1617'de Şehzade sistemi, en uygun olanın tahta geçmesi yerine yaşça en büyük olanın tahta geçtiği sistemle (ekberiyet) değişti. Bu sistemle tahta ailenin en büyük erkeği geçti. Bu da 17. yüzyıldan bu yana neden ölen sultanın yerine nadiren kendi oğlunun genellikle amca ya da kardeşinin geçtiğini açıklar. En büyük olanın tahta geçtiği sistem (ekberiyet) 19. yüzyılda alınan başarısız sonuçlara rağmen saltanatın sonuna kadar sürdü.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kuruluş devri</span><br />
<br />
1- I. Osman (1300-1324) (Osman Gazi) 24 yıl<br />
2- Orhan (1324-1360) (Orhan Gazi) 36 yıl<br />
3- I. Murat Hüdavendigâr (1360-1389) 29 yıl<br />
4- Yıldırım Beyazıt (1389-1402) 13 yıl<br />
Fetret devri,  (1402-1413). Yıldırım'ın oğulları arasındaki kavgada I. Mehmet Çelebi diğerlerine üstün geldi. Yenilen oğulları padişahtan sayılmaz ama bir süre hüküm sürmüşlerdir. Süleyman Çelebi 7 yıl 10 ay hükümranlığı sürdü. Musa Çelebi Rumeli’de 3 yıl 6 ay hükmetti. Mustafa Çelebi<br />
5- Mehmet Çelebi (1413-1421) 8 yıl.<br />
6- II. Murat (1421-1451) Tahta iki kez çıkmıştır. 1421-1444 arası birinci dönem 23 yıl. Sonra 2 yıl oğlu Fatih Sultan Mehmet. 30 yıl. 1446-1451 arası ikinci dönem 5 yıl.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Yükselme devri</span><br />
<br />
7- Fatih Sultan Mehmet (1444-1481) Tahta iki kez çıkmıştır. 1444-1446 yıllarında birinci dönem 2 yıl. Daha sonra yine babası II. Murat. 1451-1481 arası ikinci dönem 30 yıl. Fatih Camii onun adına yapıldı.<br />
8- II..Beyazıt (1481-1512) 31 yıl 31 yıl.<br />
9- Yavuz Sultan Selim (I. Selim) (1512-1520) 8 yıl.<br />
10- Kanuni Sultan Süleyman (I. Süleyman) (1520-1566) 46 yıl. İstanbul Süleymaniye Camii onun adına yapıldı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Duraklama devri</span><br />
<br />
Kanuni zamanında birinci Viyana kuşatmasından sonra duraklama devrine girildi.<br />
11- II. Selim (1566-1574) 8 yıl. Edirne Selimiye Camii onun adına yapıldı.<br />
12- III. Murat (1574-1595) 21 yıl.<br />
13- III. Mehmet (1595-1603) 8 yıl.<br />
14- I. Ahmet (1603-1617) 14 yıl. Sultanahmet Camii onun adına yapıldı.<br />
15- I. Mustafa (1617-1618) (Deli Mustafa) Tahta iki kez çıkmıştır. III: Mehmet'in oğlu. 1622-1623 ikinci dönemidir. Akli dengesi yerinde değildi. Toplam 2 yıl padişahlık yaptı.<br />
16- II. Osman (1617-1622) (Genç Osman) 5 yıl. I. Ahmet'in oğlu. Öldürülen ilk padişah.<br />
17- IV. Murat (1623-1640) 17 yıl. I. Ahmet'in oğlu. Çocuk yaşta padişah oldu.<br />
18- I. İbrahim (1640-1648) (Deli İbrahim) 8 yıl. I. Ahmet'in oğlu. 19- IV. Mehmet (1648-1687) (Avcı Mehmet) 39 yıl. I. İbrahim'in oğlu.<br />
20- II. Süleyman (1687-1691) 4 yıl. I. İbrahim'in oğlu.<br />
21- II. Ahmet (1691-1695) 4 yıl. I. İbrahim'in oğlu.<br />
22- II. Mustafa (1695-1703) 8 yıl. Babası IV. Mehmet.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Gerileme devri</span><br />
<br />
II. Mustafa zamanında 1699 Karlofça Antlaşması ile gerileme devri başladı.<br />
23- III. Ahmet (1703-1730) 27 yıl. Babası IV. Mehmet, Lale Devri 24- I. Mahmut (1730-1754) 24 yıl. Babası II. Mustafa<br />
25- III. Osman (1754-1757) 4 yıl. Babası II. Mustafa<br />
26- III. Mustafa (1757-1774) 17 yıl. Babası III. Ahmet<br />
27- I. Abdülhamit (1774-1789) 15 yıl. Babası III. Ahmet<br />
28- III. Selim (1789-1807) 8 yıl. Babası III.Mustafa, Nizam-ı Cedid Ordusu'nun kuruluşu<br />
29- IV. Mustafa (1807-1808) 1 yıl. Babası I. Abdülhamit<br />
30- II. .Mahmut (1808-1839) 31 yıl. Babası I. Abdülhamit, 1826 Vaka-yı Hayriye, Yeniçeri Ocağının kaldırılması.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">1839 Tanzimat Fermanı</span><br />
<br />
31- Abdülmecit (1839-1861) 22 yıl. Babası II. Mahmut<br />
32- Abdülaziz (1861-1871) 10 yıl. Babası II. Mahmut<br />
33- V. Murat (1876) 3 ay. Babası Abdülmecid. Padişah olmak istemiyordu. Padişah iken aklını yitirdi.<br />
34- II. Abdülhamit (1876-1909) 33 yıl. Babası Abdülmecid. Birinci Meşrutiyet, Plevne Savaşı, İstibdad dönemi, İkinci Meşrutiyet, İttihad ve Terakki dönemi,<br />
35- V. Mehmet Reşat (1909-1918) 9 yıl. Babası Abdülmecid. 1. Dünya Savaşı, İşgal dönemi ve yıkılış<br />
36- VI. Mehmet Vahdettin (1918-1922) 4 yıl. Babası Abdülmecid. İstanbul işgal edildikten ve Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra bir İngiliz gemisi ile ülkeyi terk etti.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">[attachment=37619]<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı İmparatorluğu Hakkında Bilgiler</span><br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu veya Osmanlı Devleti (Osmanlıca: دَوْلَتِ عَلِيّهٔ عُثمَانِیّه Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye), Oğuz Türklerinden Osman Gazi'nin kurduğu Osmanlı Hanedanı'nın hükümranlığında varlığını sürdürmüş çok uluslu Sünni Müslüman devlet. Doğu Avrupa, Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika'ya kadar topraklarını genişletmiş ve 16. yüzyılda dünyanın en güçlü imparatorluğu halini almıştır. En geniş sınırlarına 1683 yılında ulaşmıştır (5.200.000 km2).<br />
<br />
Devlet, Bilecik ilinin Söğüt ilçesinde kurulmuştur. Osmanlı Devleti'nin bağımsız bir devlet olarak tarih sahnesine çıkması yaygın kabule göre 1299 yılında olmuştur. Ancak Prof. Dr. Halil İnalcık ve bazı diğer akademisyenler, Osmanlı Devleti'nin 1299'da Söğüt'te değil 1302'de Yalova'da Bizans'a karşı yaptığı Koyunhisar Muharebesi sonrasında devlet niteliğini kazandığını iddia ederler. İstanbul ile sınırlı bir şehir devletine dönüşmüş olan Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu'nu yıkmış, bazı tarihçilere göre bu Yeni Çağ'ı başlatan olay olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu gücünün doruğunda olduğu 16. ve 17. yüzyıllarda üç kıtaya yayılmış ve Balkanlar, Orta Doğu ve Kuzey Afrika'nın büyük bölümünü egemenliği altında tutmuştur. Ülkenin sınırları batıda Cebelitarık Boğazı ve 1553'te Fas kıyılarına, doğuda Hazar Denizi ve Basra Körfezi'ne, kuzeyde Avusturya, Macaristan ve Ukrayna'nın bir bölümüne ve güneyde Sudan, Eritre, Somali ve Yemen'e uzanmaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu 29 eyaletten ve özerklik tanınmış olan Boğdan, Erdel ve Eflak prensliklerinden oluşmaktaydı. Devlet zaman zaman denizaşırı topraklarda da söz sahibi olmuştur. Atlantik Okyanusu'ndaki kısa süreli toprak kazanımları Lanzarote (1585), Madeira (1617), Vestmannaeyjar (1627) ve Lundy (1655) bu duruma örnek olarak gösterilebilir.<br />
<br />
Devlet altı yüzyıl boyunca Doğu dünyası ile Batı dünyası arasında bir köprü işlevi görmüştür. Hâkimiyeti altında bulunan topraklarda yaşayan halklar zaman zaman, toplu ya da yerel ayaklanmalar ile Osmanlı iktidarına karşı çıkmışlardır. Genel olarak din, dil ve ırk ayrımından uzak durduğu için yüzyıllarca birçok devleti ve milleti hakimiyeti altında tutmuştur. Osmanlı İmparatorluğu, eski Türk örf ve adetlerinin ve İslam kültürünün yükümlülüklerinin doğrultusunda bir yönetim şekli belirlemiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun siyasi yapısında ve hukuk kurallarının oluşumunda İslam dininin belirleyici bir rol oynaması, Osmanlı İmparatorluğu'nun "İslam devleti", dolayısıyla bir "din devleti" olarak nitelenmesine neden olmuştur.<br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu dönemi bazı tarih uzmanlarınca[kaynak belirtilmeli] Osmanlı Hanedanı'nın ve saray erkanının, Rum kadınlarla ve diğer Slav Hristiyan halklardan (Sırplar, Bulgarlar, Arnavutlar gibi) kadınlarla evlilik yapması, iskan politikası sebebiyle devşirilen Hristiyan çocukların Türk-İslam örf ve gelenekleri ile yetiştirilip yeniçeri ordusuna ve devlet kurumlarına alınmasıyla beraber, Türk tarihinin Roma-Doğu Roma tarihi ile kaynaştığı dönem olarak görülür. Arnold Joseph Toynbee gibi bazı tarihçiler Türkiye'nin tek ardıl devlet sayılması gerektiğini savunurlar.<br />
<br />
Türkiye Büyük Millet Meclisi 3 Mart 1924'te Osmanlı Hanedanı'nın Türkiye'den sürgün edilmesi kararını aldı. Günümüzde hanedan ile soy bağı olanların bir kısmı Türkiye'de, bir kısmı ise yurt dışında değişik ülkelerde yaşamaktadır. 2009'dan 7 Ocak 2017'deki ölümüne dek Osmanlı Hanedanı'nın başı ve Osmanlı tahtının sahibi Abdülmecid Efendi'nin büyük torunu Bayezid Osman'dı. Hanedanın şu anki lideri Dündar Osmanoğlu'dur. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı İmparatorluğu'nun isimleri</span><br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu, Osmanlıcada Devlet-i ʿAliyye-yi ʿOsmâniyye ([دَوْلَتِ عَلِيّهٔ عُثمَانِیّه], veya alternatif olarak Osmanlı Devleti [عثمانلى دولتى]) olarak anılmıştır. Cumhuriyet sonrasında kullanılan Türkçede ise Osmanlı Devleti veya Osmanlı İmparatorluğu olarak bilinir. 19. yüzyıldan önceki İngilizce kaynaklarda ise Turkey ya da Turkish Empire şeklindeki kullanımlara rastlanır. Günümüzde modern Türkiye için de Turkey kullanımının yaygın olmasının yanı sıra Republic of Turkey kullanımıyla, Osmanlı İmparatorluğu dönemi ile Cumhuriyet dönemi birbirinden ayrılır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tarihçe</span><br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu belirli tarihsel dönemlere ayrılarak incelenir. Dönemler, Osmanlı Devleti'nin yönetim yapısına ve dünya siyasetindeki yerine göre belirlenmiştir. Toprak büyüklüğünü temel alan ayrıştırmalardan daha detaylı bir bakış açısına izin vermektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Beylik dönemi</span><br />
<br />
Beylik döneminin ne zaman başladığı belli değildir. Osman Gazi birliklerinin 1299 yılında İnegöl ve civarını fethetmesi sonucunda bağımsızlığını ilan etti. Bu dönemde beylik dönemi sona ermiştir.<br />
<br />
Moğol İmparatorluğu döneminde kaçan Süleyman Şah komutasındaki Kayılar ilk olarak 1227 yılında Anadolu'ya geldiler. Anadolu Selçuklu Devleti hükümdarı Alaeddin Keykubad, Kayıları Karacadağ ve bölgesine yerleştirdi. Kayılar bu sırada 50 bin kişiydiler. Süleyman Şah'ın Fırat Nehri'nden geçerken, boğulması üzerine, Kayı Boyu'na mensup bazı kişiler Erzurum ve Erzincan civarına göç ettiler. Bazıları da Suriye ve yeniden anayurtlarına göç etti. Osmanlı Hanedanı'nın Kayı boyundan geldiği iddia edilse de Halil İnalcık dahil olmak üzere birçok tarihçi bunun hanedanı yüceltmek için uydurulmuş bir mit olduğu görüşündedir.<br />
<br />
Ertuğrul Gazi ise Söğüt ve civarına yerleşti. Bu sırada buraları fethetti. Ertuğrul Gazi yaklaşık 1000 km2 civarı bir toprak fethetmişti. Ertuğrul Gazi tahminen 90 ya da 83 yaşında ölmüştü. Ertuğrul Gazi'nin ölümünden sonra aşiret Osman Bey'i seçti. Osman Gazi, devlete adını vermiştir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kuruluş (1299-1453)</span><br />
<br />
1299 yılına gelindiğinde Anadolu'da hüküm süren Anadolu Selçuklu Devleti yıkılma süreci içindeydi. Bu yıllarda Osman Bey, yakın arkadaşları ile birlikte Bilecik, Yarhisar ve İnegöl'ü fethetti. 1301'de Yenişehir fethedildi. Osmanlı Beyliği, 1299'da resmen kuruldu. (Bunun yanı sıra tarihçilerin bazıları beyliği kuruluşunu 1301 kabul eder. Halil İnalcık'a göre ise beylik 1302'de gerçekleşen Koyunhisar Savaşı ile kurulmuştur.) 1302'de Bizans İmparatorluğu kuvvetleri, Osman Bey'i durdurmak için yola çıktı. Osman Bey, Bizans İmparatorluğu ile yaptığı ilk savaş olarak kabul edilen Koyunhisar Muharebesi'nin kazananı oldu.<br />
İlk kumandanlardan Akçakoca Bey ile Konur Alp ve ortada beyliğin kurucusu Osman Bey<br />
<br />
1326'da Osman Bey, Bursa'yı kuşattı. Fakat kendisinin rahatsızlanması üzerine kuşatmaya Orhan Bey devam etti. Aynı yıl Bursa fethedildi ve başkent yapıldı. Döneminde kendi adına para bastırarak beyliği devlet haline getirdi. 1329'da III. Andronikos'un başında bulunduğu Bizans ordusu ile yaptığı Pelekanon Muharebesi'ni kazandı. 1331'de İznik'i, 1337'de İzmit'i topraklarına kattı. Ayrıca kendisinin döneminde devletin sınırları, komşu Türk beyliklerinin toprakları yönünde de genişlemeye başladı. 1345'te Karesioğulları Beyliği Osmanlı egemenliği altına girdi. Böylece Osmanlı, hem beyliğin donanmasından yararlandı, hem de Rumeli'ye geçiş için alınması gereken önemli bazı noktalara sahip oldu. 1352'de, taht kavgaları ile mücadele eden Bizans yöneticilerinden Matheos Kantakuzinos'a isteği üzerine yardım kuvveti gönderen Orhan Bey, yardımın karşılığı olarak Gelibolu Yarımadası'nda bulunan Çimpe Kalesi'nin sahibi oldu. Çimpe Kalesi'nin ele geçirilmesi ile Osmanlı Devleti, ilk Rumeli toprağını kazandı.<br />
<br />
Orhan Bey'den sonra yerine I. Murad geçti. Murad Hüdavendigâr olarak da bilinen I. Murad, Osmanlı topraklarını Balkanlar yönünde genişletmeyi sürdürdü. İlk olarak Edirne yakınlarında yapılan Sazlıdere Savaşı ile Türk ilerleyişini durdurmak isteyen bir Bizans-Bulgar ordusunu yenilgiye uğrattı ve zaferin ardından Edirne'yi ele geçirdi. Kısa bir süre sonra, Edirne'yi geri almak isteyen Macar, Sırp, Bulgar, Eflâk ve Bosna birleşik ordusu ile Edirne yakınlarında karşılaştı. Yapılan Sırpsındığı Savaşı'nda karşı tarafı yenilgiye uğrattı. Döneminde, Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan'ı ele geçirmeyi başardı. Döneminde, Hamitoğulları Beyliği'nden para karşılığı Akşehir, Yalvaç, Beyşehir, Seydişehir, Karaağaç, Eğirdir ve Isparta'yı; Germiyanoğulları Beyliği'nden çeyiz yoluyla Kütahya, Simav, Tavşanlı ve Emet'i aldı. Balkan ve Avrupa devletlerinin Osmanlı'nın Avrupa yönündeki ilerlemesini durdurma çabaları I. Kosova Muharebesi ile devam etti. Osmanlı, savaşın kazananı oldu. Fakat I. Murad savaşın bitmesinin ardından şehit edildi.<br />
<br />
I. Murad'ın I. Kosova Savaşı sonrasında şehit edilmesi üzerine Osmanlı tahtına daha sonraları Yıldırım Bayezid olarak da tanınacak olan I. Bayezid geçti. I. Bayezid, Balkanlar'ın yanı sıra Anadolu'da siyasi birlik sağlama çabasına girişti. Bu kapsamda Aydınoğulları, Germiyanoğulları, Hamitoğulları, Menteşeoğulları ve Saruhanoğulları beyliklerini topraklarına kattı. 1392'de Candaroğulları topraklarını ele geçirdi. Saltanatı süresince dört kez İstanbul'u abluka altına aldı. Bunlardan üçüncüsünü 1396 yılında yaptı fakat Haçlı ordusunun Niğbolu'ya kadar gelmesi üzerine ablukayı kaldırdı. Eylül 1396'da yapılan Niğbolu Savaşı'nı kazandı. Savaşın ardından İstanbul'u dördüncü kez abluka altına aldı, fakat bu albukayı da doğuda beliren Timur tehlikesi sebebiyle kaldırdı. Çin'e sefer düzenlemek isteyen ve batısında güçlü bir devlet barındırmak istemeyen Timur, daha önceleri savaşarak yenilgiye uğrattığı Karakoyunlu ile Celayirîli hükümdarlarının Osmanlı'ya sığınmasını ve istediği şartların kabul edilmemesini ileri sürerek Osmanlı'ya savaş açtı. İki ordu, Ankara'nın Çubuk Ovası'nda karşılaştı. 1402'de yapılan Ankara Savaşı'nda Yıldırım Bayezid, kendisine bağlı Türk beylerinin Timur'un tarafına geçmesininde etkisi ile de yenilgiye uğradı; oğullarından Mustafa ve Musa ile birlikte Timur'a esir düştü. Yıldırım, 1403'te Akşehir'de vefat etti. Timur, Yıldırım'ın vefatı üzerine Musa'yı serbest bıraktı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">I. Mehmed, Fetret Devri'ne son verdi</span><br />
<br />
Yıldırım Bayezid'in esir düşmesi ve esaret hayatındaki ölümünden sonra, oğulları İsa, Mehmed, Musa ve Süleyman arasında taht kavgaları başladı. Fetret Devri adıyla bilenen dönemin başında Timur, Yıldırım tarafından ele geçirilen Anadolu beylerine eski topraklarında yeniden bağımsız beylikler kurdurdu. Tahtın sahibi olmak için şehzadeler arasında yapılan mücadelelerde ilk olarak Musa, İsa tarafından mücadelenin dışına atıldı ve ilk olarak Germiyanoğulları'na, ardından Karamanoğulları'na sığındı. 1406 yılında İsa, Mehmed'in tarafını tutan askerler tarafından öldürüldü. Böylece mücadele Süleyman ve Mehmed arasında devam etmeye başladı; Süleyman, devletin Rumeli yakasının, Mehmed, Anadolu yakasının yöneticisi oldu. İki kardeş arasında süren çatışmalar sırasında Musa, yeniden harekete geçti ve 1411'de Süleyman Çelebi'nin bulunduğu Edirne'ye baskın yaptı. Aynı yıl Süleyman öldürüldü. 1411'den sonra çarpışmalar, Mehmed ve Musa arasında sürmeye başladı. İki kardeş arasındaki mücadele, 1413 yılında Mehmed'in Musa'yı öldürtmesi ile sonlandı ve Fetret Devri noktalanmış oldu. Aynı yıl Mehmed, I. Mehmed unvanı ile Osmanlı tahtına oturdu. Saltanatı sırasında Ankara Savaşı sonrası Anadolu'da yitirilen toprakların birçoğunu yeniden ele geçirdi. Döneminde Venedikliler ile yapılan ilk deniz savaşı, başarısızlıkla sonuçlandı. Şeyh Bedrettin, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal isyanlarını bastırdı. Saltanatın sonlarında, Timur tarafından esir edilen kardeşi Mustafa olduğunu iddia eden bir kişinin kendisini Osmanlı padişahı ilan etmesi üzerine, bu sorun ile uğraştı ve Mustafa'nın üzerine yürüdü. Mustafa, yenilmesinin üzerine Bizans'a sığındı. I. Mehmed, 1421 yılına gelindiğinde vefat etti.<br />
<br />
I. Mehmed'in vefatı üzerine tahta II. Murad çıktı. I. Mehmed'in ölümü üzerine Bizans tarafından serbest bırakılan Mustafa, II. Murad'ın saltanatının başında Düzmece Mustafa İsyanı olarak bilinen isyanı çıkardı. Mustafa, 1422'de yakalandı ve idam edilerek isyan sonlandırıldı. Aynı yıl İstanbul'u kuşattı fakat başarılı olamadı. İki taraf da teknolojik bakımdan tamamen birbirine eşitti ve Türkler "bombardıman taşlarını almak için" barikat kurmak zorunda kalmışlardı. Yine aynı yıl kendisinin kardeşi Küçük Mustafa da tahta geçmek için isyan etti. İsyan, birkaç ay içinde bastırıldı. Döneminde, Aydınoğulları, Germiyanoğulları, Menteşeoğulları ve Tekeoğulları tamamen Osmanlı egemenliği altına girdi. 1444'te Macarlar ile Edirne-Segedin Antlaşması'nı imzaladı. Antlaşmaya göre, tarafların 10 yıl boyunca savaşmamaları kararlaştırıldı. Barışın hemen ardından yerini kendi isteği ile 12 yaşındaki oğlu II. Mehmed'e bıraktı. Osmanlı tahtının henüz 12 yaşındaki şehzadeye kalmasını fırsat olarak değerlendiren Haçlı birliği, Edirne-Segedin Antlaşması'nı yok sayarak Osmanlı'ya savaş açtı. Kasım 1444'te gerçekleştirilen Varna Muharebesi için II. Murad tekrar ordunun başına geçti ve bu muharebeyi kazandı. Ancak, savaşın hemen ardından tekrar tahta geçmedi; ikinci kez tahta geçmesi 1446 yılında gerçekleşti. 1448'de Osmanlı'nın Balkan hakimiyetine son vermek amacıyla kendisine saldıran Eflak ve Macaristan orduları ile II. Kosova Muharebesi'ni yaptı; muharebenin kazananı oldu. 1451 yılına gelindiğinde vefat etti. Vefatının üzerine tahta tekrar oğlu II. Mehmed geçti.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Yükselme (1453-1683)</span><br />
<br />
Yayılma ve doruk noktası (1453-1566)<br />
İstanbul'un Fethi'ni tasvir eden bir eser<br />
<br />
Babasının ölümü üzerine tahta çıkan II. Mehmed, ilk iş olarak babasının Venedikliler, Cenevizler, Macarlar ve Sırplar ile yaptığı barış anlaşmalarını yeniledi. Ardından İstanbul'u kuşattı, 29 Mayıs 1453'te şehri fethetti ve ülkenin başkenti yaptı. Böylece Ortodoks Kilisesi'ni de himayesi altına aldı. Fetih, tarihçiler tarafından Orta Çağ'ın sonu ve Yeni Çağ'ın başlangıcı sayılan olaylardan biri olarak kabul eder. 1460'ta Mora Despotluğu'na, 1461'de Trabzon İmparatorluğu'na son verdi. Balkanlar'da Osmanlı topraklarını genişletmeye devam etti. 1468'de, Karamanoğulları Beyliği'ni ortadan kaldırdı. Karamanoğulları'nı koruyan ve Venedik'le işbirliği yapan Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ı Otlukbeli Savaşı'nda yendi. Böylece devletin sınırlarını Fırat Nehri'nin batısındaki Anadolu topraklarına kadar genişletmiş oldu. Girit hariç Ege Denizi'ndeki tüm adalardaki Venedik hakimiyetini sonlandırdı. Sadrazam Gedik Ahmed Paşa'nın Toroslar'ı ve Akdeniz kıyılarını ele geçirmesiyle Memlûklar ile sınır komşusu oldu. Yine Gedik Ahmet Paşa'nın Kırım'a yaptığı seferler ile Kefe, Sudak ve Kırım Hanlığı, Osmanlı himayesine girdi. Böylece Karadeniz'deki Ceneviz hakimiyeti sonlandırıldı ve deniz, bir Türk gölü haline geldi. II. Mehmed, döneminde çıkardığı kanunları Fatih Kanunnamesi adıyla kitaplaştırdı. 1480'de düzenlenen Otranto Seferi sonucunda Napoli Krallığı'nın elinde bulunan Otranto, Osmanlı topraklarına katıldı. Fakat 1481'de II. Mehmed'in vefatı sonucunda sefer yarım kaldı. Osmanlı birliklerinin geri çekilmesi üzerine Otranto, Napoli Krallığı tarafından yeniden ele geçirildi.<br />
<br />
II. Mehmed'in ölümü üzerine tahta, Yeniçerilerin desteğini alan II. Bayezid geçti. Fakat kardeşi Cem, kendisinin padişahlığını tanımadı: Böylece iki kardeş arasında taht mücadelesi başladı. Bayezid, Cem'i yenilgiye uğrattı. Bunun üzerine Cem, sırasıyla Memlûkler'e, Rodos Şövalyeleri'ne ve papaya sığındı. II. Bayezid, 1483'te Hersek'i, 1484'te Kili ve Akkerman'ı Osmanlı topraklarına kattı. Döneminde, Memlûklar ile yapılan savaş sonuçsuz kaldı. Cem'in 1495'te ölümünden sonra Avrupa'da seferler yapmaya devam etti. Venedikliler ile 1499-1503 yılları arasında yaptığı savaşlar sonucunda devlete Modon, Koron, Navarin ve İnebahtı limanlarını kazandırdı; ülkeyi vergiye bağladı. 1500'lerin başında güçlenmeye başlayan Safeviler, Anadolu'da Şii mezhebini yaymak için çalışmaya başladı. Bu çalışmalar sonucunda 1511'de Osmanlı'ya karşı Şahkulu İsyanı çıktı. İsyan, aynı yıl Şahkulu'nun yakalanıp öldürülmesi ile bastırıldı. Nisan 1512'de, baskılar sonucunda tahtı oğlu Selim'e bırakmak zorunda kaldı. Olaydan bir ay sonra ise vefat etti.<br />
Mohaç Muharebesi'ni tasvir eden bir eser<br />
<br />
Daha sonradan Yavuz Sultan Selim adıyla da anılacak olan I. Selim, babasının döneminde başlayan Şii tehdidine karşı mücadeleye girişti. Safeviler ile yaptığı Çaldıran Muharebesi'ni kazandı ve ülkenin başkenti Tebriz'e kadar ilerledi. Bundan sonra, Memlûklar'a karşı harekete geçti. Yapılan Mercidabık ve Ridaniye Muharebeleri sonrasında Memlüklüleri yıkarak Suriye, Filistin ve Mısır'ı devletin topraklarına kattı. Hicaz'ı, egemenlik altına altına aldı ve devleti Hint Okyanusu'na açılma olanağına kavuşturdu. Peygamber Muhammed'in Kutsal Emanetler olarak kabul edilen eşyaları İstanbul'a getirtti ve hilafetin Osmanlı Hanedanı'na geçmesini sağladı. Böylece halife unvanını kullanan ilk Osmanlı padişahı olmuş oldu. 1520'de, batıya sefer düzenlemek amacıyla yola çıktığı sırada Edirne'de vefat etti.<br />
<br />
Babasının ölümü üzerine tahta çıkan I. Süleyman, saltanatının ilk yıllarında Belgrad'ı ve Rodos'u fethetti. Macaristan ile yaptığı Mohaç Muhrebesi sonucunda krallığı kendisine bağlı bir hale getirdi. Ardından 1529'da Avusturya'nın başkenti olan Viyana'yı kuşattı; ancak başarısız oldu. 1533'te Cezayir hükümdarı Barbaros Hayreddin Paşa, İstanbul'a geldi ve imparatorluğun hizmetine girdi. Bir sonraki yıl ise Kaptan-ı derya olarak görevlendirildi. Aynı yıl Süleyman, Bağdat ve Tebriz'i imparatorluğun topraklarına kattı. 1536'da, Fransa ile ittifak kurdu; bu ittifakın bir parçası olarak yapılan Nice ve Korsika kuşatmalarını yaptı (İtalya Savaşı). I. Süleyman Batı'da Muhteşem Süleyman, doğuda Kanuni Sultan Süleyman olarak tanındı. 1565 yılında Malta'yı kuşatsa da, kuşatma başarısız oldu. Saltanatının son yıllarında, üç kıtaya yayılan imparatorluğunun topraklarında yaşayan insan sayısı 15 milyona ulaştı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Krizler ve değişim (1566-1683)</span><br />
<br />
Bu dönem, Osmanlıların büyük bir güç olmaya devam ettiği, lakin eski gücünde olmadığının sinyallerini vermeye başladığı dönemdir. Yavaş yavaş Avrupalılara karşı prestij kaybı yaşadı. 1606 yılında imzalanan Zitvatorok Antlaşması, bunun bir göstergesidir. Değişen ticaret yolları ve gelişen Avrupa teknolojisi, Osmanlıların Avrupalılar karşısında güç kaybetmesine neden olmuştur.<br />
<br />
Portekizlilerin Doğu Afrika ve Hindistan'da ticaret kolonileri kurmasından sonra, Osmanlılar bunun bitirilmesi gerektiğini düşündü. Doğu Afrika'ya yapılan seferlerdeki kısmî başarılara rağmen, Hindistan'a yapılan seferler başarılı olamadı.<br />
<br />
Bu dönemde yapılan savaşlar, Avrupalılar'a Osmanlı'nın "yenilemez" olmadığını göstermiştir. Her ne kadar İnebahtı Deniz Muharebesi'nden sonra çabucak toparlanılmış olsa da, Avrupalılar Osmanlı'nın yenilebileceğini anlamıştır. Ruslara yapılan seferler istenen etkiyi yapamadı. Hatta Molodi Savaşı'ndan sonra, Ruslar güçlenmelerini hızlandırarak sürdürmüşlerdir. Bu yüzden Duraklama Dönemi'nden itibaren Ruslar, Osmanlılar dağılana kadar, Osmanlıların en büyük düşmanı olacaktır. 1593 yılındaki savaş, Osmanlı'yı hem ekonomik hem de askerî açıdan zayıflattı. Asker eksikliği giderilse de, ekonomik zayıflık Celali ve Yeniçeri İsyanları'na neden oldu. Nüfusun büyüklüğü, ekonomik sorunları daha da büyüttü. IV. Murad döneminde daha çok Safevilerle uğraşıldı. Erivan ve Bağdat tekrar alındı (Osmanlı-Safevi Savaşı). Bu savaş sonunda imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması ile, Osmanlı'nın dağılıncaya kadarki doğu sınırını büyük ölçüde belirlendi.<br />
<br />
Bu dönemde, Osmanlı tarihinde ilk defa yeniçerilerin kaldırılması gündeme geldi. Ancak bunu düşünen Genç Osman, yeniçeriler tarafından öldürüldü. 1656 yılında Köprülü Mehmet Paşa’nın sadrazam olmasıyla, Kadınlar saltanatı sona erdi. Bu değişim, Köprülüler Devri'ni başlattı. Bu devirde, Osmanlı kaybettiği gücünü az da olsa geri kazanmıştır. 1683 yılındaki II. Viyana Kuşatması'yla beraber, Kutsal İttifak Savaşları başladı.<br />
Ayanlar çağı: duraklama ve reform (1683-1827)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı İmparatorluğu duraklama dönemi</span><br />
<br />
Deneyimsiz kişilerin tahta geçmesi ile merkezi yönetimin bozulması sonucu, devlet yönetiminde otoritenin sarsılması, halkın devlete olan güveninin azalmasına ve iç isyanların çıkmasına neden olmuştur. Özellikle Yeniçeriler artık padişaha karşı gelmekteydi. Yeniçerilerdeki Ocak, devlet içindir anlayışı Devlet, ocak içindir anlayışına dönüşmüştür.<br />
II. Viyana Kuşatması'nı (1683) tasvir eden bir eser<br />
<br />
Avusturya ve İran seferleri sonucu oluşan ekonomik sıkıntılar, tımar sisteminin bozulması ve nüfus artışının yarattığı sosyal hayattaki sıkıntılar ve çağın gerisinde kalınması ile eğitim alanındaki bozulmalar sonucu devlet duraklama dönemine girmiştir. Coğrafi keşiflerle ticaret yollarının önem kaybetmesi, sık padişah değişmeleriyle çok verilen cülus bahşişi ve yeniçerilerin artmasıyla verilen ulufe miktarının da artması Osmanlı ekonomisini yıpratmıştır.<br />
<br />
26 Ocak 1699 tarihinde Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu ile imzalanan Karlofça Antlaşması, Osmanlı-Kutsal ittifak Savaşları'nı bitirdi. Karlofça Antlaşması, Osmanlı Devleti'nin toprak kaybettiği ilk antlaşmadır. Bu tarihten sonra Osmanlı Devleti'nin gerileme dönemi başlamıştır. Papa tarafından Osmanlı Devleti'ne karşı Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu, Avusturya, Lehistan, Rusya, Maltalı Sen Jean Şövalyeleri ve Venediklilerden oluşan bir ittifak ile uzun süren savaşlar sonunda yorgun düşen Osmanlı Devleti, Banat ve Temeşvar hariç bütün Macaristan'ı ve Erdel Prensliği'ni Avusturya'ya, Ukrayna'nın kuzeyini ve Podolya'yı Lehistan'a, Mora'yı ve Dalmaçya kıyılarını Venediklilere bırakmıştır.<br />
<br />
Celali ayaklanmaları, Osmanlı toprak düzenini büyük ölçüde değiştirmiş, ağır vergiler yüzünden ya da “Büyük Kaçgun” sırasında yerlerinden olan çiftçilerin toprakları mültezimlerin ya da yerel yöneticilerin eline geçmiştir. Vergiler yüzünden borca giren köylüler, işledikleri toprakları sonunda tefecilere kaptırdılar. Osmanlı toprak düzeninin bel kemiği olan tımar sistemi bozuldu. Büyük nüfus hareketleri ortaya çıktı ve kentlere büyük göçler oldu. Tarımsal üretim geriledi ve kıtlık tarım ürünleri fiyatlarının yükselmesine yol açtı. On binlerce insan yaşamını yitirdi ve pek çok yerleşim yeri yıkıma uğradı. Osmanlı'da ilmiyenin bozulması da Osmanlı'yı geriletti. Avrupa'daki gelişmelerin (Reform, Rönesans) takip edilmemesi Osmanlı için bir dezavantaj olmuştur.<br />
<br />
Osmanlı Devleti'nin eğitim sisteminin bozulmasının nedeni Beşik Ulemalığı denen sistemin ortaya çıkmış olmasıdır. Bu sisteme göre müderrislerin yeni doğan çocukları doğduğu andan itibaren medrese öğretmeni sayılıyordu.<br />
Gerileme ve modernleşme hareketleri (1828-1908)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı İmparatorluğu gerileme dönemi</span><br />
<br />
Sultan III. Selim<br />
<br />
Osmanlı Devleti Gerileme Dönemi, Osmanlı tarihinde Karlofça Antlaşması’ndan (1699) başlayarak, Yaş Antlaşması'na kadar (1792) geçen süreye denir. Bu dönemin sonlarına doğru, Osmanlı Devleti'ne Avrupalılar tarafından "Hasta Adam" denmeye başlanmıştır. Çünkü bu dönemde Osmanlı Devleti, büyük oranda toprak kayıpları yaşamıştır.<br />
<br />
Bu dönemde Karlofça ve İstanbul Antlaşmaları’yla kaybedilen yerleri geri almak ve mevcut toprakları korumak amacıyla batıda Avusturya ve Venedik, kuzeyde Rusya ve doğuda İran ile savaşlar yapılmıştır.<br />
<br />
Bu yüzyılda Avrupa’dan geri kalındığı Pasarofça Antlaşması’ndan itibaren kabul edilmiş ve yapılan ıslahatlarda Avrupa örnek alınmıştır.<br />
<br />
Bu yüzyıl başlarında Osmanlı Devleti, kaybettiği toprakları geri alarak Avrupa'da tutunmayı ve eski gücünü korumayı amaçlamıştır. Ancak bir süre sonra bu amacına ulaşamayacağını anlayınca elindeki toprakları koruma politikası izlemeye başlamıştır.<br />
<br />
    <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Lale Devri</span><br />
    1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı<br />
    Küçük Kaynarca Antlaşması<br />
    Nizam-ı Cedid<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Dağılma (1908-1922)</span><br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu dağılma dönemi<br />
Osmanlı topraklarının paylaşımını öngören mutabakat.<br />
Ülke sınırlarının zaman içerisinde değişimi<br />
<br />
Osmanlı Devleti Avrupalı devletlerin kendi aralarındaki çıkar çatışmalarından yararlanıp denge politikası izleyerek varlığını uzun süre korumuştur. Dağılmayı önlemek için Osmanlı devlet yönetiminde ıslahata yönelik çalışmalar yapılmış ise de, Avrupa'da çıkan isyanlar ve uzun süren Rus savaşları ile iyice yıpranmıştı. I. Dünya Savaşı sonunda da dağılmaktan kurtulamamıştır.<br />
<br />
    Sırp İsyanları<br />
    1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı ve Bükreş Antlaşması (1812)<br />
    Yunan İsyanı<br />
    1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı ve Edirne Antlaşması (1829)<br />
    Mehmet Ali Paşa İsyanı<br />
    Tanzimat Fermanı (1839)<br />
    Kırım Savaşı (1853-1856)<br />
    93 Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı). Ayastefanos Antlaşması ve Berlin Antlaşması (1878)<br />
    Dömeke Savaşı (1897 Osmanlı-Yunan Savaşı)<br />
    Trablusgarp Savaşı (1911-1912)<br />
    Balkan Savaşları (1912-1913)<br />
    I. Dünya Savaşı (1914-1918)<br />
        I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı cepheleri<br />
    Sevr Antlaşması (1920)<br />
    Saltanatın kaldırılması (1922)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Devlet yapısı</span><br />
<br />
Osmanlı devlet teşkilatı ve Osmanlı padişahları listesi<br />
<br />
I. Osman'dan V. Mehmed'e Osmanlı İmparatorluğu padişahları montajı<br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu varolduğundan beri mutlak monarşi ile yönetilirdi. Sultan hiyerarşik Osmanlı sisteminde ve siyasi, askeri, hukuki, sosyal ve çeşitli başlıklarda en üstteydi. Teorik olarak sadece Allah'a ve yerine getirmesi gereken "Allah’ın yasaları"na (İslam’daki şeriat) karşı sorumluydu. Onun ilahi görevi İran-İslam başlıklarına yansıtılan "Allah’ın yeryüzündeki gölgesi" (zill Allah fi’l-âlem) ve "yeryüzünün halifesi" (halife-i ru-yi zemin) olmaktı. Tüm devlet dairesi onun hükmündeydi ve verdiği her karar ferman adı verilen kararnamede yayımlanırdı. Başkomutandı ve tüm yurttaki resmi unvanıydı. 1453'te İstanbul'un Fethi’nden sonra kendilerini Roma İmparatorluğu'nun vârisi olarak görürlerdi. Bu nedenle ara sıra Kayser ve İmparator unvanını kullanırlardı. 1517’de Mısır’ın Fethi'nden sonra I. Selim, halife unvanını da benimsedi. Böylece evrensel Müslüman hükümdarı olduğunu iddia etti. Yakın zamanlarda Osmanlı hükümdarları tahta çıkmada Avrupa hükümdarlarının taç giyme törenine eşdeğer olarak Osman’ın Kılıcı ile kuşatılırdı. Kuşatılmayan sultanın çocukları verasete uygun değildi.<br />
<br />
Teoride ve ilkelerde teokratik ve salt olmasına rağmen, uygulamada padişah’ın yetkileri sınırlıydı. Siyasi kararlarda hanedanın önemli üyelerinin görüş ve tutumlarını dikkate alırdı, bürokratik ve askeri kuruluşlarda aynı zamanda dini liderlerdi. 17. yüzyıldan bu yana, imparatorluk uzun süren durgunluk dönemine girdi, bu dönemde sultanlar çok güçsüzleştiler. Birçoğu güçlü Yeniçeri Ocağı tarafından tahttan indirildi. Tahta geçmesi yasaklı olmasına rağmen Harem -özellikle hükümdarın annesi (valide sultan olarak da bilinir)- sahne arkası önemli politik rollerde kadınlar saltanatı dönemi boyunca etkili oldu.<br />
<br />
Sultanların azalan güçleri ilk sultanların ve sonrakilerin saltanat uzunluklarının farklılığından dolayı kanıtlandı. I. Süleyman, imparatorluğu 16. yüzyılda doruk noktasına çıkaran, 46 yıllık saltanatı olan, Osmanlı tarihinin en uzunuydu. V. Murat, 19. yüzyıl gerileme dönemine hükmeden, kayıtlardaki en kısa saltanattı: saltanatı sadece 93 gün sürdü. Parlamenter monarşi, V. Murat'ın vârisi II. Abdülhamit zamanında resmileşti.<br />
<br />
Divan-ı Humayun<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Dîvân-ı Hümâyun</span><br />
<br />
Osmanlı Devleti kurulduğunda bir divan vardı ve belli başlı üyeleri bulunmaktaydı. Bunlar: Padişah, Sadrazam, Vezir-i Azam, Rumeli ve Anadolu Kazaskerleri, Defterdar, Şeyhülislam, Kaptan-ı derya ve Nişancıydı.<br />
<br />
Fatih Sultan Mehmet'ten sonra Vezir-i Azamların görüşlerini daha rahat söylemesi için padişahlar toplantıları arka tarafta bir bölümden izlemiş, divana Vezir-i Azam başkanlık yapmıştır. Bu meclis Osmanlı Devleti'nin yönetiminde Padişaha yardımcı olurdu.<br />
<br />
Vezir-i Azam (Sadrazam): Padişahtan sonraki en yetkili devlet adamıdır. Padişahın mührünü taşırdı.<br />
Vezir: Sadrazamdan sonraki en yetkili kişidir. Sadrazamın verdiği görevleri yapardı.<br />
Kazasker: Anadolu ve Rumeli'de olmak üzere iki ayrı kazasker bulunurdu. Adalet işlerine bakardı. Ayrıca kadı ve müderrislerin atamasını ya da görevden alma işini yapardı. Bugünkü yargı görevini yaparlardı.<br />
Defterdar: Anadolu ve Rumeli'de iki ayrı defterdar vardı. Rumeli'deki baş defterdardı. Maliye işlerini yapardı. Bugünkü Maliye bakanlığı görevini yürütürdü.<br />
Nişancı: Tapu, kadastro, fethedilen yerleri gelirlerine göre deftere kaydetmek işlerini yürütürdü.<br />
Şeyhülislam: Devletteyken verilen kararların İslam'a uygun olup olmadığına karar verir, bu karara fetva denirdi. Sadrazamla eşit rütbedeydi. Şeyhülislam, divan aslî üyesi değildi, gerekli görülen konularda çağrılır ve fikri alınırdı.<br />
Kaptan-ı Derya: Donanma ve denizcilikle ilgili işlerden sorumludur. İstanbul'dayken Divan toplantılarına katılırdı. Kaptan-ı Derya da aslî üye değildi, gerekli görülen konularda çağrılır ve fikri sorulurdu.<br />
<br />
Divan-ı Hümayun II. Mahmud döneminde kaldırılarak yerine nazırlıklar (bakanlıklar) kuruldu.<br />
İdari bölümler<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı İmparatorluğu'nun idari bölünüşü</span><br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk idarî birimler olarak sancaklara bölünmüştü. Çoğu sancak, sancak beyi tarafından yönetilmekteydi. Bir kısmı ise şehzadeler, ve onların lalaları tarafından yönetilmekteydi. Sancaklar da kazalardan ve nahiyelerden oluşmaktaydı. Ülkenin genişlemesiyle, sancakların birleşimiyle oluşacak olan beylerbeyliği kuruldu. İlk kurulan beylerbeyliği, Rumeli Beylerbeyliği'dir. 16. yüzyıldan itibaren, beylerbeyliği kelimesi yerine eyalet kelimesi kullanılmaya başlandı. Eyaletler sâlyâneli (yıllıklı) ve sâlyânesiz (yıllıksız) olmak üzere ikiye ayrılmaktaydı. Sâlyânesiz eyaletler Has, Zeamet ve Tımar olmak üzere üç dirlik arazisine bölünmüştü. Tımar dirliğinde, ordunun uzun süre ordusunun ana gücü olan Tımarlı Sipahiler yetiştirilmişti. Sâlyâneli eyaletler, genellikle devletin doğrudan kontrol edemediği, merkeze uzak eyaletlerdi. Bu eyaletler dirliğe ayrılmazdı; vergilerini doğrudan para olarak merkeze gönderirlerdi. Burada daimi Yeniçeri garnizonları olurdu.<br />
<br />
19. yüzyılda eyalet yapısı değişmeye başladı. 1864 yılında eyalet sistemi tamamiyle yıkılarak, yerine vilayet sistemi getirildi. Bu sistem, cumhuriyet dönemindeki idarî bölünüşün temelini attı.<br />
<br />
Hukuk<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı hukuku</span><br />
<br />
Devlet, varlığı süresince birçok hukuk düzenini sentezlemiş ve Osmanlı hukukunu oluşturmuştur. Kanun, genellikle laik bir düzene sahiptir. Ancak Şer'i, dini hukukla da uyumluydu. Hukuk kuralları yerel özelliklere göre de esneklik gösteriyordu. Toprakların yönetimi ve sivil düzen konusunda yerel idareye haklar tanınıyordu. Böylelikle imparatorluk içindeki birçok unsurun adalet anlayışına cevap veriliyordu. Beşeri ve Örfi hukuk olmak üzere iki tür hukuk vardır. Beşeri hukuk kanunlar çerçevesinde oluşan hukuk sistemidir. Örfi hukuk ise İslam dininin esasları üzerine kuruluydu.<br />
<br />
Ordu<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı ordusu</span><br />
<br />
Osmanlı zırhı (1480-1500)<br />
<br />
Osmanlı ordu teşkilatı Anadolu Selçukluları, İlhanlılar ve Memluklular devletlerinin askeri teşkilat yapılarından belirli ölçülerde yararlanılarak kurulmuştur.<br />
<br />
Osmanlı Devleti Ordusu'nun Başkomutanlık görevini Hakanlar yapmışlardır.<br />
<br />
Yaya ve atlılardan oluşturulan ordunun atsız kısmı "yaya”, süvarileri ise "müsellem” şeklinde adlandırılmıştı. Kapıkulu Ocakları'nın kuruluşuna kadar savaşlarda fiili olarak hizmet gördüler.<br />
<br />
Osmanlı Devleti'nin temeli atılırken süvari olan beylik kuvvetlerinin yerine vezir Alâaddin Paşa ile Kadı Cendereli Kara Halil'in tavsiyeleriyle Türk gençlerinden oluşan ayrı ayrı biner kişilik yaya ve müsellem isimleriyle muvazzaf ade ve süvari kuvveti kuruldu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kara kuvvetleri</span><br />
<br />
Yaya ve müsellemlerin temelini attığı ordu teşkilatı zamanla kuvvet ve sınıflara ayrılmıştır. Osmanlı ordusu başlıca üç ana kuvvetten oluşmaktadır. Bunlar; Kapıkulu Ocağı, Eyalet Askerleri ve Akıncılardır.<br />
<br />
Kapıkulu Ocağı, Osmanlı Devleti'nin daimi ordusunu oluşturan ve doğrudan padişaha bağlı olan yaya, atlı ve teknik sınıftan asker ocaklarına verilen addır. Kapıkulu ocaklarının kurulmasından önceki dönemde Osmanlı Devleti'nin askeri gücünü yayalar ve müsellemler oluşturuyordu.<br />
<br />
Eyalet Askerleri, devletin Tımar'a ayrılmış bölgelerinde yetişmiş askerlerdi. Kapıkulu Askerleri gibi barış zamanında da askerlik yapmazlardı. Sadece savaş sırasında askerlik yaparlardı.<br />
<br />
Donanma<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı Donanması</span><br />
<br />
Osmanlı imparatorluğu'nun deniz kuvvetleri olan Donanma-yı Hümâyûn, XIV. yüzyılda kuruldu. Osmanlı Devleti, 1323 yılında Karamürsel'i fethederek denize ulaştı, Karamürsel Bey komutasında ilk donanma oluşturuldu ve Kocaeli'nde yapılan savaşlarda denizden destek sağlandı. 1327 yılında Karamürsel'de ilk Osmanlı tersanesi kuruldu ve böylece deniz gücünün kurumsallaşma çalışmaları başladı. Osmanlı donanmasında hiyerarşik sisteme geçildi, ilk Derya Beyi (Donanma Komutanı), Karamürsel Bey oldu. 1337 yılında Kocaeli ele geçirildi; böylece 1353 yılında gerçekleşecek olan Rumeli'ye geçişin önü açıldı. Bundan sonra donanmanın merkezi sırasıyla İzmit, Gelibolu ve son olarak da İstanbul oldu.<br />
İnebahtı Deniz Savaşı'nı tasvir eden bir eser<br />
<br />
İstanbul'un fethinde II. Mehmed, donanmadan yararlandı. Karadeniz'de ve Akdeniz'de etkisi artan Osmanlı donanması, Mısır seferinde Osmanlı kuvvetlerine lojistik destek sağladı. 1538 yılında Preveze Deniz Muharebesi kazanıldı. Bundan sonra Cerbe Deniz Muharebesi de kazanıldı, Malta kuşatıldı ancak bir şey elde edilemedi. Osmanlı donanmasını büyütmek için birçok tersane kuruldu, ihtiyaç duyulan malzemeler Kocaeli'den, Biga'dan, Samsun'dan, Kastamonu'dan ve Aydın'dan getiriliyordu. Kaptan-ı Deryalara gelenek olarak Cezayir beylerbeyliği verilirdi. Tersane-i Amire'nin bulunduğu Kasımpaşa'nın inzibat sorumlusu donanmaydı. Gelibolu, Akdeniz adaları ve İzmir'in bazı yerleri Osmanlı kaptanlarına dirlik olarak verilirdi.<br />
<br />
16. yüzyılda Hint Okyanusu'nda Portekiz Krallığı'na karşı Hadım Süleyman Paşa ve Piri Reis komutasında seferler düzenlendiyse de, Portekiz donanması üstün geldi ve Piri Reis idam edildi. İnebahtı Savaşı'ndan sonra ağır kayıplar veren Osmanlı donanması, kayıplarını telafi etmeyi başardı. Osmanlı İmparatorluğu, duraklama döneminden itibaren deniz ticaretinde Avrupalı devletlerden geri kaldı. XVIII. Yüzyılda Mezomorto Hüseyin Paşa'nın girişimleri ile donanmada reform yapıldı.[A] Fakat denizlerde ciddi bir üstünlük sağlanamadı. 1773 yılında Cezayirli Gazi Hasan Paşa'nın Kaptan-ı derya olmasıyla Bahriye Mektebi açıldı, burada modern eğitim verilmeye başlandı ve 1776 yılında Tersane-i Amire'nin yakınlarında ikinci Bahriye Mektebi olarak Hendesehane-i Bahri açıldı. 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu, Fransa'nın Mısır Seferi'nde İngiliz donanmasından yardım aldı. Bundan sonra III. Selim'in reformlarını devam ettiren II. Mahmut devrinde donanma, 1827 yılında Navarin'de imha edildi. II. Mahmut döneminde Amerikalı mühendislerin yardımlarıyla reformlar devam etti, Osmanlı tersanelerine modern deniz sanayi girdi ve dönemin en büyük savaş gemisi unvanını elinde tutan Mahmudiye de o dönemde denize indirildi. II. Mahmut'un ölümünden sonra bu mühendisler İstanbul'u terk etmek zorunda bırakıldı, tahta çıkan Abdülmecit döneminde, 1840 yılında Bahriye meclisi kuruldu ve modern donanma çalışmaları devam etti. İlk denizcilik şirketi Şirket-i Hayriye de bu dönemde kurulmuştu. Abdülaziz döneminde ise, 1867 yılında Bahriye Nazırlığı kuruldu. Abdülaziz döneminde devam eden reformlar ile yabancı ülkelerden çok sayıda modern savaş gemisi satın alındı. 1878'den itibaren II. Abdülhamit'in güvensizliği sonucu donanma, Haliç'te terk edildi ve denize açılmadı. 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı'nda Osmanlı donanması kendini gösteremedi, 1909 yılında Donanma Cemiyeti'nin çabaları ile modern donanma çalışmaları halkın bağışlarıyla devam etti. Bu cemiyetin çabaları ile çok sayıda modern savaş gemisi satın alındı, Alman subaylardan oluşan bir heyet ile reform çalışmaları canlandı. Trablusgarp Savaşı'nda ve Balkan Savaşları'nda Osmanlı donanması etkinlik gösterdi, fakat I. Dünya Savaşı'nda Ege Denizi'nde sınırlı faaliyet göstermek zorunda kaldı, Çanakkale Deniz Savaşları'nda başarılı oldu. Donanma, I. Dünya Savaşı'nın ardından, Marmara Denizi'nde İtilaf kuvvetlerinin kontrolü altına girdi. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hava kuvvetleri</span><br />
<br />
Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa tarafından 1909'da ilk adım atılan Osmanlı askerî havacılığı, resmi olarak 1 Haziran 1911 tarihinde Fen Kıtaları Müstahkem Genel Müfettişliği 2. Şubesi bünyesinde Havacılık Komisyonu adıyla faaliyete geçirilmiştir. Havacılık Komisyonu'nun temellerini Fransa’dan satın alınan biri 25, biri de 50 beygirlik iki uçak oluşturmuştur.<br />
<br />
Toplum yapısı<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı toplumu</span><br />
<br />
Toplum asker ve reaya olmak üzere iki farklı tabakadan oluşmaktaydı. Asker dışındaki halk, "reaya", devlete vergi ödemekteydi. Osmanlı siyasal uygulamasında asker ve reaya kesin kurallarla ayrılmıştı. Toplumsal köken, yetişme koşulları ve resmi görev bakımından askeri sınıf: kılıç ve kalem ehli olarak ikiye ayrılmaktaydı. Halk ise müslüman ve müslüman olmayan "millet"lerden oluşuyordu. Gayri müslimler ayrıca "cizye" vergisi ödemek dışında toplumdan bir ayrıma tabi değildi. Müslüman toplumun yaşantısı şeriat ile şekillenirken farklı milletlerin din ve örflerine göre mahalli yaşam tarzlarını koruma imkânı vardı.<br />
<br />
Ekonomi<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı İmparatorluğu'nun ekonomik tarihi</span><br />
<br />
20 kuruş banknot (1852)<br />
<br />
Son padişaha kadar bütün Osmanlı paralarının üzerinde Kostantiniye ibaresi kullanılmıştır. Türk Kurtuluş Savaşı'nda Yunanların bunu ilk Doğu Roma İmparatoru I. Konstantin yerine Yunan Kralı I. Konstantin'i kastederek kullanmaları üzerine kullanılmasından vazgeçilmiştir.<br />
<br />
Osmanlı'da merkezi otoritenin her yerde etkin olmasını sağlayan, devlet hazinesinden para harcanmadan asker yetiştirilen ve toprağın işlenmesini de sağlarken en uç beylere kadar güvenliği taşıyabilen bir sistem vardı. Buna Tımar sistemi deniyordu. Reayaya verilen toprakları 3 yıl bekletmeksizin işlemesi ve kazancından bir kısmıyla da tımarlı sipahileri yetiştirmesi gerekiyordu. Böylece devlet hazinesi de azalmıyor, üstüne üstlük her an savaşa hazır asker yetişmiş oluyordu.[kaynak belirtilmeli]<br />
<br />
Osmanlı'daki bir başka yapı da taşraydı. Başkent dışındaki her yer taşra olarak isimlendiriliyordu<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Diplomasi ve uluslararası ilişkiler</span><br />
<br />
Demografi<br />
Osmanlı İmparatorluğu demografisi<br />
<br />
Osmanlı Devleti'nin 600 yıllık varlığının çoğunda toplam vatandaş sayısı kesin verilere dayanmamıştır. 1881'deki sayıma kadar nüfus bilgileri vergi mükelleflerinin genel nüfusa oranlanmasıyla belirlenmekteydi. Vergiden hariç bir yöntem de hanelerin sayılmasıydı. Her evde 5 hane halkının bulunmasına dayalı bir varsayım yapılabilmekteydi. Varsayımlara dayalı nüfus tahminlerine göre: 1520'de Osmanlı İmparatorluğu'nda 11.692.480 kişi yaşamaktaydı. 1683'te 30.000.000, 1856'da 35.350.000 nüfus olduğu düşünülmektedir. İlk resmi sayım 1881-1893 arasında 10 yıl süren bir çalışmayla yapılmıştır. İlk defa bu sayım: vergi, askerlik ya da herhangi bir amaçla değil; demografik bilgi elde etmek için yapılmıştır. Nüfus: Müslüman, Yunan (Makedonlar, Anadolu Rumları, Pontus Rumları, Kafkas Rumları dahil), Ermeniler, Bulgarlar, Katolikler, Yahudiler, Protestanlar, Latinler, Asurlular, Çingeneler gibi etnik, dini ve cinsel kategorilerde belirlenmiştir. Bu sayımda 17,388,604 olan nüfus, 1919 sayımında 14,629,000 kişi olarak belirlenmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Dil</span><br />
<br />
Devletin resmi dili Türkçedir. Uluslararası yazışmalar Türkçedir. Yerel yönetimlerde ise Türkçe ve bölgenin yerel dili resmi işlerde yürürlükte olan dildir. Bu diller Arapça, Arnavutça, Berberice, Boşnakça, Bulgarca, Ermenice, Farsça, Hırvatça, Kürtçe, Macarca, Rumca/Yunanca, Rusça, Sırpça ve birçok yerel dildir. Merkezi ilgilendiren konularda Türkçe, yereli ilgilendiren konularda yerel dil kullanılmıştır.<br />
<br />
Bilim dili olarak Türkçe ve Arapça, edebiyat dili olarak ise Türkçe ve Farsça kullanılmıştır.<br />
<br />
Din<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı İmparatorluğu'nda din</span><br />
<br />
İslam<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hilâfet</span><br />
<br />
Hilafet veya halifelik, Muhammed'in ölümünün ardından "sonra gelen, yerine geçen, ardından gelen" anlamında oluşturulan yönetim makamıdır. Halife ise Hilafet makamındaki kişiye denir. Muhammed'in ölümünden sonra makam bir süre daha bir yönetim biçimi olarak varlığını sürdürmüş olsa da zamanla daha çok İslami bir toplumu veya İslam devletini vurgulamak için kullanılan bir terim olmuştur.<br />
<br />
Halifelik daha çok Müslümanların Sünnî kanadının temsilcisi olarak kabul görmüştür. Şiî kanadı büyük ölçüde Sünnî hilafet yönetimi altında yaşasa da Halife'yi kabul etmemişlerdir. Halifeliği Şiîlikteki ya da Alevilikteki İmamet'ten farklı kabul etmek gerekir. İmamet teokratik bir özellik taşımasına rağmen, Halifelik teokratik bir özellik taşımamıştır. Halifeler yetkilerini saltanat dahi olsa ümmetin biatı ile devralmışlar, yönetim işlerini de büyük ölçüde danışmaya dayalı olarak yürütmüşlerdir. Bu anlamıyla teokratik olmaktan öte dünyevîdir.<br />
<br />
Halife, ilk zamanlarda İslam toplumunda ileri gelenlerin seçimiyle başa geldiği halde, Emevi ailesine geçmesinin ardından saltanat şeklini almıştır. Abbasi Hanedanı'ndan gelen halifelerin 10. yüzyılda zayıflamasına kadar devlet başkanı görevini yürüten halife, bu dönemde siyasi gücün yerel hükümdarların eline geçmesinin ardından sadece ruhani önder veya İslami toplulukların onursal lideri haline gelmiştir. Abbasiler döneminde Bağdat'ta yaşayan halife, Moğolların 1258 yılında Bağdat'ı yağmalamaları sonucunda Mısır'a Memluk himayesine kaçmış, 16. yüzyılın başında Yavuz Sultan Selim'in Memluklar'a son vermesiyle birlikte İstanbul'a taşınmıştır. 29 Ekim 1923'te cumhuriyetin kurulmasıyla halifeliğin vârisi Türkiye olmuştur. 3 Mart 1924 tarihinde laiklik ilkesi gereğince halifelik Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından resmen kaldırılmıştır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Musevilik ve Hristiyanlık</span><br />
<br />
İslam inancında "semavi dinler" olarak kabul edilen Musevilik ve Hristiyanlık dinlerinin mensupları, millet sistemi sayesinde o dönemde Batı ülkelerinde azınlık dinlerine gösterilen hoşgörünün üzerinde bir rahatlık içinde yaşamayı sürdürdüler. Hristiyanlığın Ortodoks ve Gregoryen kiliseleri millet sistemi içinde meşru bir şekilde örgütlenmiş durumdaydı. Bu inançlara mensup kişiler, kendi dini kurallarına göre yargılanırdı.<br />
<br />
Buna karşılık millet sistemine dahil olmayan dinlerin, devlet içinde meşru bir varlığı bulunmuyordu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Misyonerlik faaliyetleri</span><br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu'nda misyonerlik<br />
<br />
1820 yılında başlayan ve Kurtuluş Savaşı'nın sonuna kadar süren zaman içerisinde Osmanlı Devleti'nde misyonerlik faaliyetleri çok hızlı bir şekilde gelişmiştir. Misyonerlik faaliyetlerinin bu denli başarılı olmasında şüphesiz Osmanlı Devleti'nin Islahat Fermanı ile verdiği ayrıcalıklar, kapitülasyon anlaşmaları ile verilen ayrıcalıklar ve Osmanlı Devleti'nin bölgelerine ilgi göstermemesi etkili olmuştur. Başlangıçta kendilerine Anadolu'da hedef bulamayan misyonerler daha sonra Ermenilere odaklanıp çalışmalarında başarılı olmuşlardır. Açtıkları okullardan mezun olanların başarılı olmaları bu okulların etkilerini artırmıştır. Hatta zamanla Müslüman Türkler dahi çocuklarını bu okullara göndermişlerdir.<br />
<br />
Misyonerlerin genel hedef kitleleri, İslamiyet'in yaygın olduğu bölgeler olmuştur. Bu çalışma Osmanlı Devleti ile sınırlı kalmayıp Afrika kıtası, Arap Yarımadası, İran ve Orta Asya halklarına yönelik bir çalışmadır. <br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kültür</span><br />
<br />
Osmanlı kültürü<br />
Yeni Cami ve Eminönü pazarı, İstanbul, 1895'ler<br />
<br />
Osmanlı Türkleri, kuruluş öncesi yüzyıllardan beri birlikte getirdikleri Arap ve Pers İslam kültürlerinin geleneklerinden ve dillerinden büyük ölçüde etkilenmişlerdi. Anadolu'ya yerleştikten sonra başta Yunan, Ermeni ve Yahudi olmak üzere yerli halkların kültürleriyle bir ölçüde kaynaştılar. Böylece eklektik tarzda bir Osmanlı kültürü ortaya çıktı. Özellikle İmparatorluk haline geldikten sonra diğer kültürlerle değişim süreklilik kazandı.<br />
<br />
Osmanlı Hanedanını yöneten erkekler, eşlerini çeşitli etnik gruplardan aldılar ve bu nedenle sultanlar karışık ırk ve kültürel mirasa sahip oldular.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Edebiyat</span><br />
<br />
Selçuklu Devleti'nin son yıllarında, bu devletin yıkılmasından sonra ve Osmanlı Devleti'nin başlangıç döneminde Anadolu beyliklerinin merkezinde Arapça ve Farsçadan geniş bir çeviri hareketi gerçekleşti. Bu merkezlerde ilk yapıtlarını veren yazarlardan daha sonra Osmanlı sarayınca korunan oldu. Garibnâme (1330) mesnevisinin sahibi olan ve Yunus Emre yolunda ilahileri bulunan Kırşehirli Aşık Paşa, İlhanlılar'ın Anadolu valisi Timurtaş'ın vezirlerindendi. Süheyl-ü nevbahar (1350) mesnevisinin sahibi Hoca Mesut, Kelile ve Dimne çevirisini Aydınoğulları beyliğinde kaleme almıştı. Hüsrev ü Şirin (1367) mesnevisinin yazarı Fahri, Aydınoğulları beyliğinde yetişmişti. Hurşidname (1387) mesnevisinin sahibi Şeyhoğlu Mustafa, İskendername (1390), Cemşid ü Hurşid (1403) mesnevilerinin sahibi Ahmedi, Divan'ı ve Çengname (1402-1411) mesnevileriyle tanınan Ahmet Dai, Hüsrev ü Şirin (1421-1429) mesnevisinin sahibi Şeyhi, Germiyanoğulları beyliğinde yetişmişti. Bu dönemde özellikle İran şairlerinin kaside ve gazellerinde işlenen içki, aşk, tasavvuf, eğlence konuları, onların kullandıkları imgeler, başvurdukları benzetmeler Türkçeye aktarıldı. Gene bu örneklere dayanan aşk, serüven, tasavvuf konularıyla ilgili mesneviler yazılıyordu. Ancak uzun ünlüsü olmayan Türkçenin aruz veznine uydurulması güçlükler yaratıyordu. Böyle olduğu halde başlangıçta Türkçe sözcüklere, deyimlere hatta atasözlerine şiirde geniş yer veriliyordu. Halk diliyle kahramanlık işleyen yapıtlar, dinsel edebiyat ürünleri de vardı. Tokat kalesi dizdarı Arif Ali, I. Murat için Danişmentname'yi (1311, gününüze ulaşan yazması 1577) kaleme almıştı. Aynı nitelikli dinsel-destansı yapıtlardan Battalname ve Saltukname metinleri sonraki yüzyılın ürünleri arasındadır. Ahmedi'nin kardeşi Hamzavi'nin gene aynı nitelikli Hamzaviname'si din ve kahramanlık konularını birlikte işleyen, halk diliyle yazılmış yapıtlardandır. Sadrettin'in Destan-ı geyik, Destan-ı ejderha'sı, Tursun Fakih'in Kıssa-i mukaffa, Gazavat-i emir ül-müminin Ali'si, Beypazarlı Maazoğlu Hasan'ın Feth-i kale-i Selasil, Cenadil kalesi cengi gibi yapıtları halk kitapları arasındadır.<br />
<br />
Mimari<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı mimarisi</span><br />
<br />
Erken dönem mimarisinde, yapılar ağırlıklı olarak İznik, Bursa ve Edirne şehirlerinde yer aldı. Yapılar daha çok Bizans mimarisi ve Selçuklu mimarisi etkilerini taşısa da, bu dönemde bir sonraki döneme dayanak oluşturacak fikirlerin ilk uygulamaları gerçekleşti. Bu uygulamalardan birisi, yapılarda kubbe kullanılması pratiğidir.<br />
<br />
İstanbul'un Fethi'den itibaren, mimari eserler İstanbul'da yoğunlaşmaya başladı. Bu dönemde daha çok yüksek ve görkemli yapılar inşa edildi. Bu yapılar daha çok dinî yapılar ve kamu binalarıydı.<br />
<br />
Lâle Devri'yle beraber, Batılılaşmanın etkisiyle Batılı tarzda binalar yapılmaya başlandı. Bu dönemde Boğaz kıyısına köşk yapma modası ortaya çıktı.<br />
<br />
Süs sanatları<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı minyatür sanatı ve Osmanlı hat sanatı</span><br />
<br />
Bu alt başlık {{{1}}} tarihinden beri geliştirilmeye ihtiyaç duyuyor. <br />
Bu alt başlığın geliştirilmesi gerekiyor.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Müzik ve sahne sanatları</span><br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu'nda sahne sanatları<br />
<br />
Türk sanat müziği Osmanlı elitlerinin eğitiminin önemli bir parçasıydı. Osmanlı sultanlarının birçoğu müzisyen ve besteciydi. III. Selim'in besteleri günümüzde hâlâ icra edilmektedir. Osmanlı klasik müziği büyük ölçüde Bizans müziği, Ermeni müziği, Arap müziği ve Fars müziği birleşmesinden oluşuyordu. Besteler Batı müziğindeki ölçüye biraz benzer olan usûl adı verilen ritmik birimler etrafında düzenlenmiştir. Melodi birimlerine Batı'daki moda biraz benzeyen makam denir.<br />
<br />
Müzik aletleri olarak Anadolu ve Orta Asya enstrümanlarının (saz, bağlama, kemençe) bir karışımı, diğer Orta Doğu enstrümanları (ut, tambur, kanun, ney), ve daha sonraları geleneksel Batı enstrümanları (keman ve piyano) kulllanılır. Başkent ile diğer alanlar arasındaki coğrafi ve kültürel ayrım nedeniyle Osmanlı İmparatorluğu'nda Türk sanat müziği ve Türk halk müziği şeklinde iki ayrı müzik tarzı ortaya çıktı. Eyaletlerde birkaç çeşit halk müziği oluştu. Ayırt edici müzik tarzlarıyla en baskın müzikler: Balkan-Trakya Türküleri, Kuzeydoğu Türküleri, Ege Türküleri, Orta Anadolu Türküleri, Doğu Anadolu Türküleri ve Kafkas Türküleridir. Ayırt edici tarzlardan bazıları: Mehter, Roman müziği, Oryantal dans, Türk halk müziğidir.<br />
<br />
Karagöz ve Hacivat adı verilen geleneksel gölge oyunu, Osmanlı İmparatorluğu genelinde yaygındı ve bu kültürdeki tüm büyük etnik ve sosyal grupları temsil eden karakterler içeriyordu. Tek bir usta tarafından, tef eşliğinde tüm karakterler seslendirilir ve oynatılırdı. Gölge oyununun kökeni belirsizdir. <br />
<br />
Mutfak<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı mutfağı</span><br />
<br />
Ekmek pişiren Türk kadını, 1790<br />
<br />
Osmanlı mutfağı başkent İstanbul'da ve bölgesel başkentlerde tüm halkın hoşuna giden, kültürlerin erime potasıyla oluşan ortak bir mutfaktır. Bu farklılıklarla dolu mutfak imparatorluğun belli bölgelerinden getirilen şeflerin İmparatorluk Sarayı'nın mutfaklarında farklı malzemeleri yaratması ve denemesi ile mükemmelleşti.<br />
<br />
Osmanlı Sarayı'nın mutfak kreasyonları Ramazan etkinlikleri sayesinde ve Paşa Yalılarında pişirilmesiyle nüfusun geri kalanına yayıldı. Bugün, Osmanlı mutfağı Türkiye'de, Balkanlarda, ve Orta Doğuda yaşar, "bir zamanlar Osmanlı yaşam tarzında olan ortak vârisler ve onların mutfakları bu gerçeğin delilleridir".<br />
<br />
Yerel çeşitlere ve bunların arasında karşılıklı alışveriş ve zenginleştirmeye dayalı olması dünyanın herhangi bir büyük mutfağı için olağandır. Ama aynı zamanda büyükşehir geleneğinin zarif tadı ile homojenize ve uyumludur.<br />
<br />
Bilim ve teknoloji<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı İmparatorluğu'nda bilim ve teknoloji</span><br />
<br />
1577'de Takiyüddin'in Rasathanesi<br />
<br />
Osmanlı tarihi boyunca, Osmanlılar diğer kültürlerden çevrilen el yazması kitaplar ile geniş bir kütüphane koleksiyonu oluşturmayı başardı. Yerli ve yabancı el yazmaları arzusunun büyük bir kısmı 15. yüzyılda geldi. II. Mehmed Trabzonlu Yunan bilim adamı Georgios Amirutzes'e Batlamyus'un coğrafya kitabını tercüme ettirdi ve Osmanlı eğitim kurumları için kullanılabilir hale getirtti. Başka bir örnek ise aslen Semerkandlı gökbilimci, matematikçi ve fizikçi olan Ali Kuşçu; iki medresede profesördü, ve İstanbul'da sadece ölümünden önceki 2 ya da 3 yılını yaşamasına rağmen yazıları ve öğrencilerinin faaliyetleri sonucu Osmanlı çevrelerini etkiledi.<br />
<br />
1577'de Takiyüddin 1580'e kadar astronomik gözlem yapacağı Takiyüddin'in Rasathanesini kurdu. Güneş yörüngesinin dışmerkezliğini ve apsis'in yıllık hareketini hesapladı. Rasathanesi 1580'de yıkıldı.<br />
<br />
1660'ta Osmanlı bilim adamı Tezkireci Köse İbrahim Efendi Noël Duret'in 1637'de yazdığı Fransızca astronomik çalışmasını Arapçaya çevirdi.<br />
<br />
Şerafeddin Sabuncuoğlu ilk cerrahi atlas yazarı ve İslam tıbbının son majörü. Çalışmaları büyük ölçüde Ebû'l-Kasım Zehrâvi'nin Al-Tasrif'ine dayansa da Sabuncuoğlu kendine ait birçok yenilik getirdi. Kadın cerrahlar da ilk defa resimlendirilmiştir.<br />
<br />
Dakika ölçen ilk saat örneği Osmanlı saatçisi Meshur Sheyh Dede tarafından 1702'de yapıldı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Spor</span><br />
<br />
Ana madde: Osmanlı İmparatorluğu'nda spor<br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu'nda spor büyük önem taşımaktaydı[kaynak belirtilmeli] ve hâliyle spor yapan kişi büyük ilgi ve saygı görmekteydi. Osmanlı'nın uğraştığı başlıca sporlar arasında; Güreş, Avcılık, kemankeşlik (ok atıcılığı), binicilik (Cündicilik), Cirit oyunları bulunmaktaydı. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı padişahları listesi</span><br />
<br />
Osmanlı Hanedanı’nın sultan-ı âzamları yükselme döneminden dağılma dönemine dek kıtalararası geniş bir imparatorluğa hükmetmiştir. Osmanlı İmparatorluğu zirvedeyken; kuzeyde Macaristan, güneyde Somali, batıda Cezayir ve doğuda Irak'a kadar uzanmıştır. İlk başlarda imparatorluk Bursa’da yönetilirken 1366'da Edirne başkent oldu. Son olarak da Bizans İmparatorluğu’ndan alınan İstanbul başkent oldu. İmparatorluğun ilk yıllarının anlatımında efsane ve gerçeği ayırmanın zor olması nedeniyle değişen konular olmuştur; buna rağmen çoğu çağdaş bilginler imparatorluğun aşağı yukarı 1299 yılında ortaya çıktığını ve kurucusunun Oğuz Türkleri’nin Kayı Boyu’ndan gelen Osman Gazi olduğunu kabul eder. Osmanlı Hanedanı 36 sultanla 6 yüzyıl boyunca var oldu. Osmanlı İmparatorluğu, I. Dünya Savaşı’nda müttefik olduğu İttifak Devletleri’nin yenilgiye uğraması sonucuyla tarih sahnesinden silindi. İmparatorluğun İtilaf Devletleri tarafından bölünmesi ve ardından gelen Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin doğmasına yol açtı<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Osmanlı devlet teşkilatı</span><br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu var olduğu süre boyunca monarşi ile yönetilmiştir. Sultan, hiyerarşik Osmanlı sisteminde, siyasi, askerî, hukuki, sosyal ve çeşitli başlıklarda en üstteydi.[a] Teorik olarak sadece Allah’a ve yerine getirmesi gereken "Allah’ın yasaları"na (İslam’daki şeriat) karşı sorumluydu. Onun ilahi görevi İran-İslam başlıklarına yansıtılan "Allah’ın yeryüzündeki gölgesi" (zill Allah fi’l-âlem) ve "yeryüzünün halifesi" (halife-i ru-yi zemin) olmaktı. Tüm devlet dairesi onun hükmündeydi ve verdiği her karar ferman adı verilen kararnamede yayımlanırdı. Başkomutandı ve tüm yurttaki resmî unvanıydı. 1453'te İstanbul'un Fethi’nden sonra kendilerini Roma İmparatorluğu'nun varisi olarak görürlerdi bu nedenle ara sıra Kayser ve İmparator unvanını kullanırlardı. 1517’de Mısır’ın Fethi’nden sonra I. Selim halife unvanını da benimsedi. Böylece evrensel Müslüman hükümdarı olduğunu iddia etti.[b] Yakın zamanlarda Osmanlı hükümdarları tahta çıkmada Avrupa hükümdarlarının taç giyme törenine eşdeğer olarak Osman’ın Kılıcı ile kuşatılırdı. Kuşatılmayan sultanın çocukları verasete uygun değildi.<br />
<br />
Teoride ve ilkelerde teokratik ve salt olmasına rağmen, uygulamada padişahın yetkileri sınırlıydı. Siyasi kararlarda hanedanın önemli üyelerinin görüş ve tutumlarını dikkate alırdı, bürokratik ve askerî kuruluşlarda aynı zamanda dinî liderlerdi. 17. yüzyıldan bu yana, imparatorluk uzun süren durgunluk dönemine girdi, bu dönemde sultanlar çok güçsüzleştiler. Birçoğu güçlü Yeniçeri Ocağı tarafından tahttan indirildi. Tahta geçmesi yasaklı olmasına rağmen Harem –özellikle hükümdarın annesi (Valide Sultan olarak da bilinir)– sahne arkası önemli politik rollerde kadınlar saltanatı dönemi boyunca etkili oldu.<br />
<br />
Sultanların azalan güçleri ilk sultanların ve sonrakilerin saltanat uzunluklarının farklılığından dolayı kanıtlandı. I. Süleyman, imparatorluğu 16. yüzyılda doruk noktasına çıkaran, 46 yıllık saltanatı olan, Osmanlı tarihinin en uzun süre tahtta kalan padişahıydı. V. Murat, 19. yüzyıl gerileme dönemine hükmeden, kayıtlardaki en kısa tahtta kalan padişahtı. Saltanatı sadece 93 gün sürdü. Parlamenter monarşi V. Murat’ın varisi II. Abdülhamit, imparatorluğun son mutlak ve ilk anayasal monarşi hükümdarı, zamanında resmileşti. 7 Ocak 2017’deki ölümüne dek, Osmanlı hanedanının başı ve Osmanlı tahtının sahibi Abdülmecit’in büyük torunu Bayezid Osman’dı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Padişahların listesi</span><br />
<br />
Aşağıdaki Osmanlı sultanlarını ve son Osmanlı halifesini tarihe göre sıralanmış olarak listeler. Tuğralar kaligrafik mühür ya da Osmanlı sultanları tarafından kullanılan imzalardır. Onlar tüm resmi belgelerde, sikkelerde ve daha önemlisi padişahın portresinin belirlenmesinde kullanılırdı. "Notlar" sütunu padişahların ebeveynlerini ve kaderlerini içerir. Padişah'ın saltanatının sonu doğal ölümle bitmediği zaman nedeni kalın gösterilir. İlk hükümdarlar için genellikle saltanatının sonu ve varisinin tahta çıkması arasında bir zaman vardır. Bunun nedeni tarihçi Quataert'e göre bu dönemde Osmanlı’da uygulanan en yaşlı olan değil en uygun olanın tahta geçmesidir: sultan öldüğünde, bir galip çıkana kadar tüm oğulları savaşmak zorundaydı. Bundan dolayı iç çatışma meydana gelmiş ve kardeş katili gerçekleşmiştir, sultanın ölüm tarihi bu nedenle her zaman varisin tahta geçmesiyle aynı tarihte değildir. 1617'de Şehzade sistemi, en uygun olanın tahta geçmesi yerine yaşça en büyük olanın tahta geçtiği sistemle (ekberiyet) değişti. Bu sistemle tahta ailenin en büyük erkeği geçti. Bu da 17. yüzyıldan bu yana neden ölen sultanın yerine nadiren kendi oğlunun genellikle amca ya da kardeşinin geçtiğini açıklar. En büyük olanın tahta geçtiği sistem (ekberiyet) 19. yüzyılda alınan başarısız sonuçlara rağmen saltanatın sonuna kadar sürdü.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kuruluş devri</span><br />
<br />
1- I. Osman (1300-1324) (Osman Gazi) 24 yıl<br />
2- Orhan (1324-1360) (Orhan Gazi) 36 yıl<br />
3- I. Murat Hüdavendigâr (1360-1389) 29 yıl<br />
4- Yıldırım Beyazıt (1389-1402) 13 yıl<br />
Fetret devri,  (1402-1413). Yıldırım'ın oğulları arasındaki kavgada I. Mehmet Çelebi diğerlerine üstün geldi. Yenilen oğulları padişahtan sayılmaz ama bir süre hüküm sürmüşlerdir. Süleyman Çelebi 7 yıl 10 ay hükümranlığı sürdü. Musa Çelebi Rumeli’de 3 yıl 6 ay hükmetti. Mustafa Çelebi<br />
5- Mehmet Çelebi (1413-1421) 8 yıl.<br />
6- II. Murat (1421-1451) Tahta iki kez çıkmıştır. 1421-1444 arası birinci dönem 23 yıl. Sonra 2 yıl oğlu Fatih Sultan Mehmet. 30 yıl. 1446-1451 arası ikinci dönem 5 yıl.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Yükselme devri</span><br />
<br />
7- Fatih Sultan Mehmet (1444-1481) Tahta iki kez çıkmıştır. 1444-1446 yıllarında birinci dönem 2 yıl. Daha sonra yine babası II. Murat. 1451-1481 arası ikinci dönem 30 yıl. Fatih Camii onun adına yapıldı.<br />
8- II..Beyazıt (1481-1512) 31 yıl 31 yıl.<br />
9- Yavuz Sultan Selim (I. Selim) (1512-1520) 8 yıl.<br />
10- Kanuni Sultan Süleyman (I. Süleyman) (1520-1566) 46 yıl. İstanbul Süleymaniye Camii onun adına yapıldı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Duraklama devri</span><br />
<br />
Kanuni zamanında birinci Viyana kuşatmasından sonra duraklama devrine girildi.<br />
11- II. Selim (1566-1574) 8 yıl. Edirne Selimiye Camii onun adına yapıldı.<br />
12- III. Murat (1574-1595) 21 yıl.<br />
13- III. Mehmet (1595-1603) 8 yıl.<br />
14- I. Ahmet (1603-1617) 14 yıl. Sultanahmet Camii onun adına yapıldı.<br />
15- I. Mustafa (1617-1618) (Deli Mustafa) Tahta iki kez çıkmıştır. III: Mehmet'in oğlu. 1622-1623 ikinci dönemidir. Akli dengesi yerinde değildi. Toplam 2 yıl padişahlık yaptı.<br />
16- II. Osman (1617-1622) (Genç Osman) 5 yıl. I. Ahmet'in oğlu. Öldürülen ilk padişah.<br />
17- IV. Murat (1623-1640) 17 yıl. I. Ahmet'in oğlu. Çocuk yaşta padişah oldu.<br />
18- I. İbrahim (1640-1648) (Deli İbrahim) 8 yıl. I. Ahmet'in oğlu. 19- IV. Mehmet (1648-1687) (Avcı Mehmet) 39 yıl. I. İbrahim'in oğlu.<br />
20- II. Süleyman (1687-1691) 4 yıl. I. İbrahim'in oğlu.<br />
21- II. Ahmet (1691-1695) 4 yıl. I. İbrahim'in oğlu.<br />
22- II. Mustafa (1695-1703) 8 yıl. Babası IV. Mehmet.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Gerileme devri</span><br />
<br />
II. Mustafa zamanında 1699 Karlofça Antlaşması ile gerileme devri başladı.<br />
23- III. Ahmet (1703-1730) 27 yıl. Babası IV. Mehmet, Lale Devri 24- I. Mahmut (1730-1754) 24 yıl. Babası II. Mustafa<br />
25- III. Osman (1754-1757) 4 yıl. Babası II. Mustafa<br />
26- III. Mustafa (1757-1774) 17 yıl. Babası III. Ahmet<br />
27- I. Abdülhamit (1774-1789) 15 yıl. Babası III. Ahmet<br />
28- III. Selim (1789-1807) 8 yıl. Babası III.Mustafa, Nizam-ı Cedid Ordusu'nun kuruluşu<br />
29- IV. Mustafa (1807-1808) 1 yıl. Babası I. Abdülhamit<br />
30- II. .Mahmut (1808-1839) 31 yıl. Babası I. Abdülhamit, 1826 Vaka-yı Hayriye, Yeniçeri Ocağının kaldırılması.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">1839 Tanzimat Fermanı</span><br />
<br />
31- Abdülmecit (1839-1861) 22 yıl. Babası II. Mahmut<br />
32- Abdülaziz (1861-1871) 10 yıl. Babası II. Mahmut<br />
33- V. Murat (1876) 3 ay. Babası Abdülmecid. Padişah olmak istemiyordu. Padişah iken aklını yitirdi.<br />
34- II. Abdülhamit (1876-1909) 33 yıl. Babası Abdülmecid. Birinci Meşrutiyet, Plevne Savaşı, İstibdad dönemi, İkinci Meşrutiyet, İttihad ve Terakki dönemi,<br />
35- V. Mehmet Reşat (1909-1918) 9 yıl. Babası Abdülmecid. 1. Dünya Savaşı, İşgal dönemi ve yıkılış<br />
36- VI. Mehmet Vahdettin (1918-1922) 4 yıl. Babası Abdülmecid. İstanbul işgal edildikten ve Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra bir İngiliz gemisi ile ülkeyi terk etti.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Göktürk İmparatorluğu]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=5839</link>
			<pubDate>Sun, 14 Apr 2019 23:45:18 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=5839</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">[attachment=69966]<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Göktürk İmparatorluğu</span><br />
<br />
Göktürkler, Türk Tarihinde Türk adını ilk kez devlet unvanı olarak kullanan Türk Devleti olarak karşımıza çıkar. Göktürkler, Türk Dünyasının yeniden doğuşunu ve günümüz Türk Devletlerinin temelini teşkil etmiştir.<br />
Göktürkler! Türk unvanını devlet ismi olarak kullanan ilk Türk Devleti olarak karşımıza çıkar. Göktürkler hakkındaki tarihi vakalara değinmeden önce belirtmekte fayda varki ; Göktürk ibaresi, yakın tarihte yapılan kategorizasyon çalışmaları neticesinde yakın tarih tarihçileri tarafından ayırt edici olması amacıyla kullanılmıştır. Söz konusu siyasi yönetim, kendisine Göktürkler değil Türk Devleti demektedir. Orhun kitabelerinde geçen ÖkÜk Türük ibaresinden türetilerek önce Kök, ve telafuzu kolaylaştırmak için Gök Türk olarak adlandırılmıştır. Bizde anlaşılır olması amacıyla bu devletten Göktürkler  olarak bahsedeceğiz.<br />
<br />
Göktürkler, Türk Tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Hun döneminde, Türklük kavramı ve Türk kültürü göçebe düzenin etkisiyle oldukça zayıftı. Göktürkler döneminde Kültürel değerleri güçlenerek Türk Kimliğinin etnisiteside güçlenmiş, tarihin derinliklerinde Türk’lüğün yayılma sürecinde çok önemli etkileri olmuştur.<br />
<br />
Göktürkler, Hun İmparatorluklarının yıkılmasıyla Asya steplerine yayılan Hun topluluklarından biri olan Aşina kabilesine dayanır. 6. YY’da bugünki Moğolistanın Kuzey Batısı konumunda bulunan Altay eteklerinde, bölgede büyük bir imparatorluk haline gelen Juan-Juan İmparatorluğuna bağlı yaşayan Aşina kabilesi, İmparatorluğun Demir ve Dökme Çelik işçiliğini yapmaktaydı. Aşina kabilesi, Aynı zamanda kendi içerisinde de siyasi olarak teşkilatlanmakta olan bir topluluktu. <br />
 <br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Bumin Kağan Dönemi (546-552)</span><br />
Bumin, 540 yılında yönetime geçerek Aşina kabilesinin Han’ı oldu. Aşina kabilesi, Bumin’in yönetiminde ticari faaliyetler amacıyla Çine doğru ilerlediler. Bu dönemde bölgede önemli bir güç konumunda olan Topa İmparatorluğu zayıflamış, Doğu-Batı Topa İmparatorluğu olarak bölünmüş ve birbirleriyle ihtilaf halindeydiler. Batı Topa İmparatorluğu, rakibi Doğu Topa ve Juan-Juan İmparatorluklarının baskılarına karşı Aşina kabilesiyle iyi ilişkiler içerisine girmeye çalışıyordu. Bumin Han, 546 yılında oymağının ürünlerini sunmak ve ticari ilişkilerini güçlendirmek amacıyla batı Topa’ya elçi gönderdi. Aynı dönemde Töles adı ile ortaya çıkan Kaokü’ler Juan-Juan’lara saldırma hazırlığı içindeydiler. Bumin Han, tabi olduğu Juan-Juan İmparatorluğuna hizmet etmek için siyasi bir manevrada bulunarak Töleslerle savaşır ve kesin bir yenilgiye uğratarak Tölesleri dağıtarak tabi olan Töles topluluklarınıda kendisine bağlar. Bumin Han, bu hamlesiyle hem Töles topluluklarınıda içine katarak güçlenir hemde Juan-Juan İmparatorluğuna yaptığı hizmetle siyasi bir manevra yapmış olur.<br />
<br />
Bumin Han, bu galibiyetten cesaret alarak Juan-Juan Başbuğunun kızını ister. Ancak Başbuğ, Bumine elçi göndererek “Siz Bizim Demircilik Yapan Adi Kölelerimizsiniz, Buna Nasıl Cesaret Edersiniz” mesajını iletir. Bumin Han, bu duruma sinirlenerek elçiyi öldürür ve iyice zayıflayan Batı Topa İmparatorunun kızını ister. Zor durumda olan Batı Topa, Bumin ile akrabalık yapmayı kabul eder ve 551 yılında Bumin Han ile Batı Topa Prensesi evlenir. Böylelikle Bumin Han ile Batı Topa İmparatorluğu ittifak kurmuş olur 552 yılında ise Batı Topa ile birleşerek Juan-Juan İmparatorluğuyla savaşa girişir. Bu savaşın sonunda Juan-Juan İmparatorluğunu kesin bir yenilgiye uğratarak Yabgu’luğunu ilan eder. Göktürkler, bu tarihte fiili olarak kurulmuş ve ilan edilmiş olur.<br />
<br />
Bumin Kağan, 552 yılında Göktürkler Devletini kurdu, ancak aynı sene vefat etti. Vefatıyla Göktürklerin Sağ Yabguluğuna oğlu Kolo, Sol Yabguluğa ise yine oğlu İstemi gelmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Kolo (Kara) Dönemi (552-555)</span><br />
Kolo, kısa bir süre yönetimde kalmıştır. Kısa süreli yönetimi döneminde Juan-Juan İmparatorluğu yıkıldıktan sonra Moğolistan bölgesini Göktürklere bırakarak bir kısmı Topa Devletinin steplerine, bir bölümü ise Avrupa’ya doğru ilerleyerek bölgedeki devletlere sığınırlar. Göktürkler ve Topa devletleri arasında yapılan anlaşma gereği, Topa Devletine sığınan Juan-Juan’lar Göktürklere teslim edilir ve 555 yılında öldürülürler. Juan-Juan’ların yıkılmasından sonra Göktürkler yüzünü Moğolistan ve Tibet’e çevirir. Ancak Kolo, daha fazla ilerleyemeden vefat eder  ve yerine kardeşi Mukan gelir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Mukan Dönemi (555-572)</span><br />
Mukan uzun bir süre Göktürklerin Hakanı oldu. Mukan Han dönemi Göktürklerin yükselme dönemi olarak tarihe geçmiştir. Mukan yönetimindeki Göktürkler, Batı Topa ile İttifak ederek Moğolları ve Tibetlileri yenerek topraklarını genişletirler. Batı Topa İmparatorluğu 557 yılında yıkılınca bu devletin kalıntılarıda Göktürklere katılır. Topa İmparatorluğu, bu dönemde tarih sahnesinden silinerek Türk topluluklarının içerisine karışmıştır.<br />
<br />
Mukan, toprakları içerisinde güçlenmeye çalışan Juan-Juan topluluklarının üzerine büyük bir saldırı düzenler. İleri gelen beyleri öldürülen ve halkı kılıçtan geçirilen Juan-Juan’ların siyasi birlikleri dağılır ve Çin topraklarına sığınırlar. Göktürkler ile Çin arasında dostluk politikaları gereği kaçan Juan-Juan’lar Göktürklere teslim edilir. Mukan han bu topluluklarıda öldürerek bölgedeki Juan-Juan kalıntılarınıda temizlemiş olur.<br />
<br />
Juan-Juan’lardan sonra Doğu Kitaylarıda yıkarak topraklarını genişletir ve Kıtayların Koreye doğru göçlerini sağlar. Kuzey bölgesinde bulunan Kırgızların egemenliği altına alır, kuzey bölgesindeki diğer dağınık boylarıda kendisine katarak  bozkırdaki Türk egemenliğini sağlamış olur.<br />
<br />
Mukan imparatorluğun doğu kanadını yönetiyordu. Doğudaki ilerleyiş ve genişlemeyle birlikte Batı bölgesini idare eden Sol Yabgu İstemi’de Altayların Batısını, Isık gölü ve Tanrı dağlarına kadar olan bölgeyi hakimiyeti altına almıştı. İstemi Yabgunun Batıdaki baskısıyla Sasaniler ve Bizans ile ilişkiler kurulmaya başlandı. Önemli bir ticaret kaynağı olan İpek yolunun denetimi konusunda Sasanilerle iyi geçiniliyor ve ortak hareket ediliyordu. İstemi, Bölgedeki diğer Türk İmparatorluğu Akhunların üzerine gitmek için Sasanilerle iş birliği yaparak Akhun imparatorluğunu yıktılar ve topraklarını Sasaniler ile birlikte paylaştılar.<br />
<br />
İstemi ile Sasani’ler arasındaki iyi ilişkiler İpek yolunun denetimi nedeniyle anlaşmazlığa dönüştü. İstemi Sasani’lere karşı Bizans ile iyi ilişkiler kurmaya başladı. Bizans, ipek yolu ticaretinin Sasaniler aracılığıyla yapılmasından memnun değildi. Bu sebeple İstemi yabgu ile ittifak yapıldı. Bu ittifaktan sonra 19 yıl sürecek Bizans-Sasani savaşları başladı. İran’ın Müslümanlığa geçişi de bu mücadele döneminde gerçekleşmiştir.<br />
<br />
Mukan döneminde Çin’in iç karışıklarla boğuşması ve Doğu/Batı olarak bölünmesi Göktürklerin işini kolaylaştırır. Mukan döneminde, Göktürk İmparatorluğu bölgedeki hakimiyet alanları genişleyerek Bozkır İmparatorluğu haline gelmiştir.<br />
<br />
İç karışıklıklar nedeniyle güçsüz kalan Çin İmparatorluğu, Göktürklerin desteğini almak ve yağmalarından korunmak için Mukan Han’a bolca armağan ve elçi göndermiştir. Boy beylerine ve ileri gelenlerine paylaştırılan bu armağanlar, aynı zamanda Çin-Göktürk bağlılığını pekiştirir. Mukan, bunun üzerine Çin’e sıkça elçi gönderir. Çine giden elçilerin genellikle bol armağanla geri dönmesi üzerine elçilik Türk soylularının çok istediği bir görev haline geldi. Elçilik bu dönemde Türk gelenekleri içerisine girerek kurumsallaşmıştır.<br />
<br />
Mukan 572 yılında vefat eder. Yerine vasiyeti üzerine oğlu değil kardeşi Tapo geçer.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Tapo Dönemi (572 - 581)</span><br />
Tapo, yönetime geçtiği dönemde ağabeyi gibi Çin ile iyi ilişkiler kurarak, Çin’in iç karışıklıklarından istifade etmeye çalışır. Çin’den sürekli gelen armağanlar üzerine Çin ile ticaret gelişmeye başlar. Onbin kadar Türk Tüccar Çine yerleşir. İyi ilişkiler çerçevesinde bu tüccarlar geniş ayrıcalırlarla Çinde ticaret yapmaktadır. Türk tüccarlar Çin ekonomisini yavaş yavaş eline geçirmeye başlar. Çin ile ticaretin artması ve lüks tüketim maddelerinin kolay ve bol bulunması üzerine Türk boyları arasında Çin kültürü yayılmaya başlar. Türk beyleri arasında Çin yaşam biçimi özentisi oluşur. Hatta bir misyonerin “Çin’lilerin Zenginlik Kaynağının Budizmden Kaynaklandığı” sözüne Tapo’yu ikna eder. Bunun üzerine Tapo, Budist olur ve bir tapınak ile bir buda heykeli yaptırır. Hatta Budizmi korumak ve yaşatmak için seferberlik ilan eder. Çin yaşam biçimine ve inanışlarına özenen Tapo, ikiye bölünen Çin’in iki İmparatorluğu (Doğu-Chou/Batı-TSİ) ilişkilerinde iki imparatorluk arasındaki dengeyi korumakta başarısızlığa uğrar. 577 yılında Doğu ve Batı Çin (Chou ve TSİ) arasında savaş meydana gelir. Batı Çin (Chou), Doğu Çin (TSİ) yi yenilgiye uğratır ve ortadan kaldırır. Bu savaştan sonra Göktürkler ile Chou arasında anlaşmazlıklar başlar ve iki imparatorluğun arası açılır. Bu olayın üzerine Tapo, ordusu ile Çin’in içlerine doğru ilerleyerek Pekin bölgesini yağmalar. Chou’ların TSİ prensini kaçırmalarına göz yumunca da saygınlığı azalır.<br />
<br />
Tapo, yönetimi altında bulunan İmparatorluğun Doğu bölümünü idare etmekteydi. Batı kanadı kardeşi İstemi Yabgu tarafından idare ediliyordu. İstemi Yabgu, uzun süre imparatorluğun Batı kanadını yöneterek bölgesinde önemli bir güç haline gelmişti. Aslında Sağ Yabgu olan Tapo’ya bağlıydı ancak Kazandığı zaferler ve elde ettiği güç ile kendi kararlarını vererek hareket ediyordu. İstemi’nin Tapo’dan bağımsız hareket etmesi Göktürkleri zora sokan faktörlerden biri olmuştu. İstemi 576 yılında öldüğünde yerine oğlu Tardu geçti.<br />
<br />
Tapo’nun yönetimi bu tarihten sonra zayıflamaya başladı. Çin ile iyi ilişkiler kuramayan Tapo, İmparatorluğun zayıflamasını önleyemedi. Tapo, hakimiyeti altında bulunan İmparatorluğun Doğu kanadını ikiye ayırarak kendi kontrolü altında olmak üzere doğu tarafına kardeşi Kolo’nun oğlu Işbara’yı, batı tarafınıda küçük kardeşi Jotan’ı tayin etti.<br />
<br />
Tapo ile Chou ve TSİ arasındaki anlaşmazlıklar her iki ülkeninde iç işlerini önemli ölçüde etkiledi ve karışıklıklara neden oldu. Çin, bu karışıklıklarla mücadele etmekteyken önemli bir gelişme meydana geldi. Sui sülalesi, Çin’in içinde bulunduğu karışıklığıda fırsat bilerek Çin’in egemenliğini eline geçirdi. Bu müdahaleyle Çin ilk kez ulusal bir birliğe kavuştu ve 400 yıla yakın bir süre devam eden kargaşa sona erdi.<br />
<br />
Çinin ulusal birliği gerçekleştirdiği 581 yılında Tapo kağan vefat eder ve yerine Kolo (Kara) Kağanın oğlu Işbara geçer. Tapo’nun ölümüyle birlikte yönetim kavgası baş gösterir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Işbara Dönemi (581-582) </span><br />
Bumin’in oğlu Kolo(Kara) Kağanın oğlu olan Işbara, amcası Tapo’dan sonra yönetime geçti. Işbara’nın, yönetime geçtiği dönemde Göktürkler iç karışıklıklarla boğuşur ve zayıfalamış durumdaydı. Batı kanadının Yabgu’su İstemi’nin ölümünden sonra yerine geçen oğlu Tardu, babası İstemi gibi doğu kanadının hakimiyetini kabul etmiyor, yönetimi tek başına ele almaya çalışıyordu.<br />
<br />
Çin, bu ayrılığı körükleyerek Tardu’ya hediyeler ve elçiler göndererek Doğu Kanadının Yabgu’su Işbara’yı tanımadığı, kendisinin muhatap ve dost kabul edileceği mesajlarını göndererek Tardu’yu Işbara’ya karşı kışkırtmaya başladı. Bir sonraki adımda da Çin’deki onbin civarında Türk tüccarını sınır dışı etti. Bu durum Işbara yönetimindeki Doğu bölgesini zor duruma düşürdü. Bölgede kıtlık ve yoksulluk baş gösterdi. Bu nedenle de Doğu’daki pek çok boy Batı’ya göç etti.<br />
<br />
Yaşanan olumsuzluklar ve Çin’in Tardu’ya desteğiyle, Tardu kendi egemenliğini ilan etti ve İmparatorluk yıkılarak fiilen ikiye bölünmüş oldu.<br />
<br />
Göktürklerin yıkılmasıyla Batı Göktürk İmparatorluğunun başına Tardu, Doğu Göktürk İmparatorluğunun başına Işbara geçti.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Doğu Göktürk Devleti</span><br />
Büyük Göktürk İmparatorluğunun yıkılıp ikiye bölünmesiyle ortaya çıkan Doğu Göktürk İmparatorluğu, Türk Tarihinde çok önemli bir dönüm noktası olmuştur. Kültürel ve Sosyolojik açıdan Hun dönemine göre çok daha hızlı ilerleyen Bozkır Türkleri, Göktürk döneminde asya steplerine ve bulundukları coğrafyaya dağılarak sonradan kurulacak olan onlarca Türk İmparatorluğunun zeminini hazırlamıştır. Doğu Göktürk İmparatorluğunun yıkılmasıyla ortaya çıkan Türk İmparatorlukları, Türk kültürünü ve varlığını orta asyadan Ortadoğu ve Avrupaya doğru genişletmiştir. <br />
<br />
Göktürk İmparatorluğunun Yabgusu olan Işbara, Çin baskıları altında zayıflaması ve İmparatorluğun Sol Yabgu’su olan Tardu’nun Çin ile ittifaka girip ihtiraslarına kapılarak yönetimi ele alma çabası neticesinde İmparatorluğun batı kanadını Tardu’ya bırakmak zorunda kalmış, yönetiminde bulunan Doğu kanadını içinde bulunduğu zor imkanlara rağmen ayakta tutmaya çalışmıştır. <br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Işbara Dönemi (582 – 587)</span><br />
Göktürk İmparatorluğunun yıkılmasıyla zor durumda kalan Işbara, İmparatorluğunu zor şartlar altında ayakta tutmaya çalışıyordu. Batıda Tardu’, doğuda Çin baskısı altında kalan Işbara, içeride de Çin misyonerleri ve hainlerle uğraşıyordu. Işbara, şüphelendiği komutanlarını öldürmeye başladı. Öldürüleceğini anlayan komutanlar ise Çin’e sığındılar. Işbara kudretinden çok şey kaybetmişti. Büyük Türk Yabgu’su, halkının ayakta kalabilmesi için Çin ile iyi geçinmek zorundaydı. <br />
<br />
585 yılında, Çin’e barış yapılması teklifini gönderdi. Bunun üzerine gelen Çin diplomatı Işbara’ya hakaret ederek Türk Kültürünü yozlaştırıp toplumu Çin’lileştirecek isteklerini saydı. Işbara, İçinde bulunduğu zor durum nedeniyle Çin’e bağlanmayı kabul etti ancak toplumunun Çin’lileştirilmesini reddetti. Bu konuyla ilgili Çin İmparatoruna gönderdiği mektupta şu ifadeler yer alır. <br />
<br />
“Size bağlı kalacak, haraç verecek, kıymetli atlar hediyece edeceğim. Fakat dilimizi değiştiremem. Uzun saçlarımızı kestiremem. Halkıma Çinli elbisesi giydiremem. Adetlerinizi, kanunlarınızı alamam. Bu konuda Bütün Milletim çarpan tek bir Yürektir” <br />
<br />
Işbara, bu mücadele döneminde vefat etmiş, yerine kardeşi Yehu geçmiştir. <br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Yehu Dönemi (587 – 589)</span><br />
Işbara’nın ölümü üzerine yönetime geçen kardeşi Yehu 2 yıl kadar bir süre yönetimde kalabildi. Işbara döneminde yaşanan sorunların devamı niteliği olan Yehu döneminde durum daha da kötüye giderek Türk boyları ayaklanmaya başladı. Gücünün yegane kaynağı olan Türk topluluğu, göçlerle dahada zayıfladı. Yehu’dan sonra yerine kardeşi Tülan geçti. <br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Tülan Dönemi (589 – 600)</span><br />
Tülan dönemi, Yehu döneminden pekte farksız olmakla birlikte sorunların dahada derinleştiği bir dönem olmuştur. Yönetimde bulunduğu 11 yıl içerisinde ülkeyi içinde bulunduğu durumdan kurtaramayan Tülan, Çin’in baskılarına karşı koyamadığı gibi Türk boylarının ayaklanarak Çine irtica etmelerininde önünü alamadı. Tülan’dan sonra yerine kardeşi Kimin geçti.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Kimin Dönemi (600 - 609)</span><br />
<br />
Kimin döneminde Çin’in Doğu ve Batı Göktürkler üzerindeki siyasi baskıları giderek arttı. Çin’li diplomatlar Türk prenslerini birbirlerine düşürerek siyasi otoriteyi zayıf tutmaya çalışıyordu. Öyleki Kimin’in karısıda Çin’li bir prensesti. <br />
<br />
Daha önce Çin ile iyi ilişkiler içerisinde olan Batı Göktürk İmparatorluğunun Yabgu’su Tardu, Doğu Göktürkleri hakimiyeti altına almak isteyince Çin ile arası açıldı (607). Çin Busefer Kimin’i Tardu’ya karşı kullanmaya başlamıştı. Kimin Çin hakimiyetini kabul etmiş, hatta Işbara’nın reddettiği kültürel yozlaşma ve Çinlileştirmeyide hayata geçirmeyi taahhüt etmişti. <br />
<br />
Kimin döneminde Göktürkler varlık gösterememiş, esaret dönemi Kimin dönemindede devam etmiştir. 609’da Kimin’in ölümü üzerine yerine oğlu Şipi geçti. <br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Şipi Dönemi (609 – 619)</span><br />
<br />
Şipi dönemi, Doğu Göktürk’ler için çöküşe giden süreci durdurmayı başardı. Babası gibi oda bir Çinli prensesle evliydi ancak Çin’in beşinci kol faaliyetlerine izin vermedi. Yönetimi eline aldığı ilk yıllarda iç karışıklıklara öncelik vererek huzursuzlukları giderdi ve isyanların önüne geçti. Kısa bir sürede hakimiyet alanı etrafındaki bölgelere ilerleyerek Batı’da Tibet, Doğuda Amur’a kadar olan bölgeyi hakimiyeti altına aldı. <br />
<br />
Şipi, Çin ile iyi ilişkiler kurma düşüncesinde değildi. Bölgedeki varlığını sağlayabilmek için Çin'e karşı koyarak ve mücadeleci bir yönetim izleme niyetindeydi. Batı Göktürk İmparatorluğu'nun Yabgu'su olan Çulo (Kardeşi olan Çulo değil), Çin ile işbirliği yaparak Çin'e yerleşmişti. Şipi, Çulo'nun Çin ile işbirliği yapmasından hoşlanmadı ve bu duruma müdahale ederek Çulo'yu Çinden alarak öldürdü. <br />
<br />
Doğu Göktürk’lerin güçlenmesi elbette Çin’in hoşuna gitmedi. İç karışıklıklar oluşturarak Türk dirliğini zayıflatmakta daha önce başarılı olmuştu. Aynı yöntemi tekrar kullanarak Şipi’nin kardeşi Çiki Şad’a hakanlık teklif etti. Çin’in art niyetli oyununu fark eden Çiki Şad, teklifi reddederek kendisine vaad edilen Çinli prenseside geri gönderdi. Bu yolla başarısız olan Çin, ikinci bir denemeyle Şipi’nin emrindeki bir komutanı öldürerek, İşbirliği Teklif Ettiği için öldürülüp aralarındaki dostluk çerçevesinde iade ettiğini söyledi. Bu yolla Şipi’nin komutanlarına olan güvenini ortadan kaldırmayı düşünen Çin, Şipi’nin bu oyunada gelmemesiyle bir kez daha başarısız oldu. Şipi, bu girişimlerin amacının ne olduğunu biliyordu. Göktürk-Çin ilişkilerinde art niyet peşinde koştukları için Dost kalamayacaklarını öne sürüp Çin’e ödenen haracı kesti ve savaş hazırlıklarına başladı. <br />
<br />
Şipi, Çin İmparatorunun kuzey bölgesine gideceği haberini alıp onu ele geçirmek için yola çıktı. Karısı bu haberi el altından Çin’li İmparatora ulaştırdı. Haberi geç alan Çin imparatoru, geri dönerken Şipi ve yönetimindeki ordusuna yakalandı. Şipi’nin süvarileri tarafından yakalanan İmparator çaresiz yakalanmıştı ancak karısı Şipi’ye ülkede isyan çıktığı haberini gönderdi ve Şipi’nin geri dönmesini sağladı. Çin imparatoru bu pusudan kurtulsada ülkesindeki yönetimi tehlikeye girdi. <br />
<br />
Şipi kağan 617 yılında, emrinde bulunan ve Çinden kıymetli eşyalar yağmalayan Çinli kumandanlardan birini Çin İmparatoru ilan etti. Başka bir Çinli kumandanıda Batı Çin Kağanı ilan ederek Sui hanedanlığına karşı sefere çıktı. Çin umumi valilerinden Li-Yüan’ıda himayesine aldı. Sui hanedanlığına son vererek anlaşma karşılığında Li-Yüan’ı İmparatorluğa getirdi. Bu anlaşma karşılığında Li-Yüan Şipi kağan’a 30.000 Ton ipek ve yıllık vergi vermeyi kabul etti. Böylelikle Göktürk’ler bir kez daha Çin’i vergiye bağladı. <br />
<br />
Bu ihtilalden sonra Çin’de Sui’lerin hakimiyeti son buldu ve Li-Yüan TANG sülalesini kurarak 300 yıl sürecek olan hanedanlığını ilan etti. <br />
<br />
Şipi, 619 yılında vefat etti ve yerine kardeşi Çulo geldi. <br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Çulo Dönemi (619 – 621)</span><br />
<br />
Çulo, yönetime geçtiğinde kardeşinin sert siyasetini devam ettiriyordu. Şipi yardımıyla İmparator olan Li-Yüan’ın tavrı kısa sürede değişti. Doğu Göktürk’lere karşı sert tavır alarak beşinci kol faaliyetleri yürütmeye başladı. Çulo yine bir Çin’li Prensesle evliydi. 621 yılında karısı tarafından zehirlenerek öldürüldü. Yerine kardeşi Kie Li geçti.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Kie Li Dönemi (621 – 630)</span><br />
<br />
Kardeşi Çulo’dan sonra yönetime geçen Kie Li, Şipi ve Çulo gibi Çin’e karşı sert tavır alarak mücadeleye girdi. Her ne kadar hırslı ve cesur olsada ülke yönetiminde başarılı olamadı. Çin ile Yaptığı düzensiz ve başarısız savaşlarda muvaffak olamadı ve yönetimi giderek zayıfladı. <br />
<br />
Bu kötü gidiş neticesinde kendisine bağlı olan Çin toplulukları Çin’e geri döndüler. Tardus, Bayirku, Uygur gibi topluluklarda ayaklandılar. <br />
<br />
630 yılında yaptığı bir savaşta Şehir kuşatmasında başarısız oldu ve geri çekilirken esir alınarak Çin’e götürüldü ve Burada öldürüldü. Kie Li den sonra siyasi bütünlük bozuldu ve Doğu Göktürk Hakanlığı yıkılarak hakanlığa bağlı topluluklar bölgeye dağıldı. <br />
<br />
Büyük Türk Kahramanı Kürşad ve Kahramanlık Hikayesi (639)<br />
Kie Li’nin ölmesiyle siyasi düzeni dağıla Doğu Göktürkler, bulundukları bölgeye dağıldılar. Türk hakanlarının soyundan gelen Prenslerde genellikle Çin’de görevlendirilerek asimile ediliyordu. Türk Hakanı Yehu’nun oğlu olan Kürşad da, Çin sarayında muhafız olarak görev yapıyordu. Bu cesur Türk prensi, Çin İmparatoru’na karşı bir ihtilal düşünüyordu. Kendisi gibi cesur 39 arkadaşıyla birlikte hareket ederek İmparatoru öldürmek için plan yaptı. Amacı İmparatoru sarayın dışında bir fırsatını bulup öldürmekti. <br />
<br />
İmparatorun Şehre ineceğini öğleren Kürşat, şehirdeki hazırlıklarını yaptı ancak gece kopan fırtına nedeniyle planı bozuldu. Kürşad, planı bozulsa da amacına ulaşmak düşüncesindeydi. 39 arkadaşıyla birlikte Çin sarayını basan Kürşat ve çeri’leri, efsanevi bir mücadele göstererek yalnızca 40 kişiyle Çin ordusuyla savaştı. Çin tarih kaynaklarında bile Kürşat ve 39 Çeri’sinin yüzlerce Çinli askeri öldürdüğü kaydedilmiştir. <br />
<br />
Kürşad, bu girişiminde başarılı olamasa da, Türk’lüğün yenilmez ruhunu ve esir edilemez karakterini bir kez dağa belleklere kazıdı. Kürşad’ın bu efsanevi mücadelesi, diğer Türk boylarını da ateşleyerek mukavemetlerini ateşleyici bir güç oldu. <br />
<br />
 <br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Batı Göktürk Devleti</span><br />
<br />
Göktürk İmparatorluğunun yıkılmasıyla, devletin doğu kanadını yöneten ve sağ Yabgu olan Işbara ile devletin batı kanadını yöneten Tardu arasında ciddi bir ayrılık ve mücadele meydana geldi. Tardu, genişlettiği coğrafyayı bir güç unsuru olarak kullanarak esasen bağlı olduğu Sağ Yabgu Işbara’ya karşı yönetimi ele alma mücadelesi içerisine girişti. Bu mücadele neticesinde zaten Çin ile mücadele halinde olan Işbara, Tardu’nun bu girişimine karşı koyamadı ve Ülkenin batı tarafının yönetimini Tardu’ya bırakmak zorunda kaldı. Böylelikle Tardu kendi yönetimini ve otoritesini ilan ederek Göktürk İmparatorluğunun batı kanadını kendi yönetimi altına almasıyla Göktürk İmparatorluğu ikiye bölündü ve Batı Göktürk İmparatorluğu yönetimi oluştu. <br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Tardu Dönemi (583 – 603)</span><br />
<br />
Tardu, yönetimi altında olan geniş coğrafyayı, Batı Göktürk İmparatorluğunu kurduktan sonrada genişleterek bölgesinde önemli bir hakimiyet kazandı. 600 yılına kadar İmparatorluğu bölgesindeki coğrafya üzerinde otorite kurarak sınırlarını Tibet’in batısından Kırım’a kadar genişleterek muazzam bir coğrafyaya hükmeder hale geldi. Doğu Roma İmparatorluğu ile yaptığı mücadelelerle zayıflayan Sasaniler üzerinde ağır baskı kurarak İç işlerine müdahale edecek kadar kontrolü altına aldı.<br />
<br />
Bölgesindeki hakimiyeti tam anlamıyla sağladıktan sonra esas amacı olan Doğu Göktürk İmparatorluğu’nu hakimiyeti altına almak ve Türk birliğini sağlamak için Çin’i kontrol altında tutmak maksadıyla hazırlıklara başladı. 600 yılından itibaren bölgedeki ilerleyişini ve kontrolünü sürdüren Tardu, Çin’in kuzeyine kadar başarıyla ilerledi. Yaptığı son seferde, Tardu’nun güzergahını önceden öğrenip güzergahı üzerindeki su kuyularını zehirlemesiyle ordusunda ağır zayiat meydana geldi. Bu seferden sonra zayıflayan Tardu’nun, sonraki seferleri de başarısızlıklarla sonuçlandı. <br />
<br />
Çin seferinde yaşadığı başarısızlıklar ve ordusunda meydana gelen ağır zayiat nedeniyle Töles’de bulunan Türk boyları isyan ederek Tardu’yu öldürdüler.  Tardu’nun ölümünden sonra yerine Çulo kağan geçti.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Çulo Dönemi (603 – 611)</span><br />
<br />
Çulo Kağan, Tardu’dan sonra yönetime gelmiş ancak Tardu gibi mücadeleci bir tutum izlemedi. Çulo Kağan, Tardu’nun aksine Çin ile iyi ilişkiler içerisine girme yolunu seçti. Bu dönemde Çin ile yapılan iyi ilişkiler boyut değiştirerek Çin egemenliği altında varolmaya dönüştü. Çulo, bu dönemde Çin egemenliğini kabul ederek Çin’e yerleşti. Çin ile mücadele halinde olan Doğu Göktürk İmparatorluğu kağanı Şipi, bu durumdan rahatsız olarak Çulo’yu Çinden alarak öldürdü. Çulo dönemi, Batı Göktürkler’in Çin hakimiyeti altına girdikleri ve çöküş sürecinin başladığı dönem olarak kabul edilmektedir. Çulo’nun ölümünden sonra yerine amcası Şikoei geçti. <br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Şikoei Dönemi (611 – 618)</span><br />
<br />
Şikoei, Çulo’dan sonra yönetime geçse de yönetimi sürecinde ciddi bir varlık gösteremedi. Çulo döneminde Çin egemenliği altına giren Batı Göktürkler’i egemenlikten kurtaramasa da Çin ile münasebetlerden uzak durmaya çalışarak kısa bir süre ülkeyi yönetmiştir. <br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Tong Yabgu Dönemi (618 – 628)</span><br />
<br />
Tardu’nun küçük torunu olan Tong Yabgu, yetişkinliğe erişmesiyle yönetimi ele alarak Kağan oldu. Tong Yabgu döneminde, Çin egemenliği altında olan Batı Göktürkler, Çin’deki iç karışıklıklarında etkisiyle bağımsız hareket etmeye başladılar. Tong Yabgu, ordusundaki düzensizlikleri gidererek yeni bir Ordu düzeni kurarak ayaklanmış olan Töles boylarının isyanlarını bastırdı. <br />
<br />
Yönetime geçmesiyle ve isyanları bastırmasıyla birazda olsa güçlenen Tong Yabgu, batı kanadına yönelerek Sasaniler ile savaşa girişti (619). Ancak bu savaşta başarılı olamayan Tong yabgu, yenilgiye uğrayarak tekrar zayıflamaya başladı. bu yenilgiden sonra ülkeyi yöneten Tong Yabgu, zaman içerisinde gücünü yitirerek giderek zayıfladı. <br />
<br />
Zayıflaması ile birlikte Töleslerin (On-Oklar) yeniden ayaklanması üzerine Batı Göktürk’ler yıkılma sürecine girdi. 628 yılında, Amcası Sebi ile yaptığı mücadele sonrasında öldü. <br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Se Yabgu Dönemi (628 – 630)</span><br />
<br />
Tong Yabgu’nun ölümünden sonra yerine oğlu Se yabgu yönetime geçti. Ancak Tong Yabgu’nun ölümünden sonra giderek zayıflayan Batı Göktürk ikiye bölündü. Devletin batı bölümünü Nusepi Boyu, doğu bölümünü ise Tulu boyu kontrolü altına aldı. 2 yıl gibi çok kısa bir süre yönetimde kalabilen Se Yabgu, Çin egemenliğinin altındaki ülkesini boyunduruk altından kurtaramadı. <br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Hsili Dönemi (630 – 633)</span><br />
<br />
Hsili, Se Yabgu’dan sonra yönetime geçti. Batı Göktürk İmparatorluğu, Çulo’dan sonra girdiği çöküş ve Çin egemenliği döneminden kurtulamayarak girdiği çöküş döneminden Hsili yönetiminde de kurtulamadı. Hsili, Se Yabgu’nun ölümü ve Doğu Göktürk İmparatorluğunun tamamen yıkılmasından sonra Çin’in açık hedefi haline geldi. Hsili, Kısa bir süre yönetimde kaldı ancak varlık gösteremedi. Çöküş dönemi, Hsili yönetiminde de devam etti. <br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Işbara Dönemi (634 – 639)</span><br />
<br />
Işbara dönemi, Batı Göktürklerin son dönemlerindeki bocalama evrelerinden biri olarak kaldı. Çin egemenliği bu dönemde yoğun biçimde arttı. Doğu Göktürk’lerin yıkılması ile Çin, Batı Göktürk’leri bir topluluk olarak görüyordu ve arzu ettiği tüm politikaları kolaylıkla hayata geçirmeye başladı. Işbara döneminden sonra iç karışıklıklar ve yönetimsizlikler nedeniyle yerine bir Kağan geçemedi. <br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Jubi Dönemi (645 – 650)</span><br />
<br />
İç karışıklıklar, doğu ve batı cephelerinin kendi başlarına buyruk yönetimleri ve Çin’in ağır baskıları nedeniyle 6 yıl kadar yönetim altında yaşayamayan Batı Göktürkler, 645 yılında Jubi kağan’ın yönetimi ele almasıyla tekrar varlık göstermeye çalışsa da devlet, iyice yıkılma sürecine girmişti. Jubi Kağan döneminde isyanlar bastırılmaya çalışılarak kısmen de olsa başarı sağlanmıştı. Devlet eski gücüne sahip değildi ancak varoluş mücadelesi sürdürmekteydi. <br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Holu Dönemi (651 – 657)</span><br />
<br />
Jubi’den sonra yönetime geçen Holu Kağan, Jubi döneminde başlayan toparlanma çabalarını devam ettirse de önemli bir başarı elde edemedi. Çin’e karşı mücadele etmek için gayret eden Holu, Türgişler ve Karulklar ile birleşerek Çin ile mücadele etmeye başlasa da başarılı olamadı. Son girişilen mücadele neticesinde Batı Göktürk Kağanlığı son buldu.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Doğu Göktürk İmparatorluğu</span><br />
<br />
 Doğu Göktürk İmparatorluğu, Doğu Göktürk Devleti, Göktürk İmparatorluğunun yıkılmasıyla imparatorluğun doğu bölgesinde kurulan Göktürklerin devamıdır.<br />
<br />
Göktürk İmparatorluğunun yıkılıp ikiye bölünmesiyle ortaya çıkan Doğu Göktürk İmparatorluğu, Türk Tarihinde çok önemli bir dönüm noktası olmuştur. Kültürel ve Sosyolojik açıdan Hun dönemine göre çok daha hızlı ilerleyen Bozkır Türkleri, Göktürk döneminde asya steplerine ve bulundukları coğrafyaya dağılarak sonradan kurulacak olan onlarca Türk İmparatorluğunun zeminini hazırlamıştır. Doğu Göktürk İmparatorluğunun yıkılmasıyla ortaya çıkan Türk İmparatorlukları, Türk kültürünü ve varlığını orta asyadan Ortadoğu ve Avrupaya doğru genişletmiştir.<br />
<br />
Göktürk İmparatorluğunun Yabgusu olan Işbara, Çin baskıları altında zayıflaması ve İmparatorluğun Sol Yabgu’su olan Tardu’nun Çin ile ittifaka girip ihtiraslarına kapılarak yönetimi ele alma çabası neticesinde İmparatorluğun batı kanadını Tardu’ya bırakmak zorunda kalmış, yönetiminde bulunan Doğu kanadını içinde bulunduğu zor imkanlara rağmen ayakta tutmaya çalışmıştır.<br />
<br />
<br />
Işbara Dönemi (582 – 587)<br />
<br />
Göktürk İmparatorluğunun yıkılmasıyla zor durumda kalan Işbara, İmparatorluğunu zor şartlar altında ayakta tutmaya çalışıyordu. Batıda Tardu’, doğuda Çin baskısı altında kalan Işbara, içeride de Çin misyonerleri ve hainlerle uğraşıyordu. Işbara, şüphelendiği komutanlarını öldürmeye başladı. Öldürüleceğini anlayan komutanlar ise Çin’e sığındılar. Işbara kudretinden çok şey kaybetmişti. Büyük Türk Yabgu’su, halkının ayakta kalabilmesi için Çin ile iyi geçinmek zorundaydı.<br />
<br />
585 yılında, Çin’e barış yapılması teklifini gönderdi. Bunun üzerine gelen Çin diplomatı Işbara’ya hakaret ederek Türk Kültürünü yozlaştırıp toplumu Çin’lileştirecek isteklerini saydı. Işbara, İçinde bulunduğu zor durum nedeniyle Çin’e bağlanmayı kabul etti ancak toplumunun Çin’lileştirilmesini reddetti. Bu konuyla ilgili Çin İmparatoruna gönderdiği mektupta şu ifadeler yer alır.<br />
<br />
“Size bağlı kalacak, haraç verecek, kıymetli atlar hediyece edeceğim. Fakat dilimizi değiştiremem. Uzun saçlarımızı kestiremem. Halkıma Çinli elbisesi giydiremem. Adetlerinizi, kanunlarınızı alamam. Bu konuda Bütün Milletim çarpan tek bir Yürektir”<br />
<br />
Işbara, bu mücadele döneminde vefat etmiş, yerine kardeşi Yehu geçmiştir.<br />
<br />
<br />
Yehu Dönemi (587 – 589)<br />
<br />
Işbara’nın ölümü üzerine yönetime geçen kardeşi Yehu 2 yıl kadar bir süre yönetimde kalabildi. Işbara döneminde yaşanan sorunların devamı niteliği olan Yehu döneminde durum daha da kötüye giderek Türk boyları ayaklanmaya başladı. Gücünün yegane kaynağı olan Türk topluluğu, göçlerle dahada zayıfladı. Yehu’dan sonra yerine kardeşi Tülan geçti.<br />
<br />
<br />
Tülan Dönemi (589 – 600)<br />
<br />
Tülan dönemi, Yehu döneminden pekte farksız olmakla birlikte sorunların dahada derinleştiği bir dönem olmuştur. Yönetimde bulunduğu 11 yıl içerisinde ülkeyi içinde bulunduğu durumdan kurtaramayan Tülan, Çin’in baskılarına karşı koyamadığı gibi Türk boylarının ayaklanarak Çine irtica etmelerininde önünü alamadı. Tülan’dan sonra yerine kardeşi Kimin geçti.<br />
<br />
<br />
Kimin Dönemi (600 - 609)<br />
<br />
Kimin döneminde Çin’in Doğu ve Batı Göktürkler üzerindeki siyasi baskıları giderek arttı. Çin’li diplomatlar Türk prenslerini birbirlerine düşürerek siyasi otoriteyi zayıf tutmaya çalışıyordu. Öyleki Kimin’in karısıda Çin’li bir prensesti.<br />
<br />
Daha önce Çin ile iyi ilişkiler içerisinde olan Batı Göktürk İmparatorluğunun Yabgu’su Tardu, Doğu Göktürkleri hakimiyeti altına almak isteyince Çin ile arası açıldı (607). Çin Busefer Kimin’i Tardu’ya karşı kullanmaya başlamıştı. Kimin Çin hakimiyetini kabul etmiş, hatta Işbara’nın reddettiği kültürel yozlaşma ve Çinlileştirmeyide hayata geçirmeyi taahhüt etmişti.<br />
<br />
Kimin döneminde Göktürkler varlık gösterememiş, esaret dönemi Kimin dönemindede devam etmiştir. 609’da Kimin’in ölümü üzerine yerine oğlu Şipi geçti.<br />
<br />
<br />
Şipi Dönemi (609 – 619)<br />
<br />
Şipi dönemi, Doğu Göktürk’ler için çöküşe giden süreci durdurmayı başardı. Babası gibi oda bir Çinli prensesle evliydi ancak Çin’in beşinci kol faaliyetlerine izin vermedi. Yönetimi eline aldığı ilk yıllarda iç karışıklıklara öncelik vererek huzursuzlukları giderdi ve isyanların önüne geçti. Kısa bir sürede hakimiyet alanı etrafındaki bölgelere ilerleyerek Batı’da Tibet, Doğuda Amur’a kadar olan bölgeyi hakimiyeti altına aldı.<br />
<br />
Şipi, Çin ile iyi ilişkiler kurma düşüncesinde değildi. Bölgedeki varlığını sağlayabilmek için Çin'e karşı koyarak ve mücadeleci bir yönetim izleme niyetindeydi. Batı Göktürk İmparatorluğu'nun Yabgu'su olan Çulo (Kardeşi olan Çulo değil), Çin ile işbirliği yaparak Çin'e yerleşmişti. Şipi, Çulo'nun Çin ile işbirliği yapmasından hoşlanmadı ve bu duruma müdahale ederek Çulo'yu Çinden alarak öldürdü. <br />
<br />
Doğu Göktürk’lerin güçlenmesi elbette Çin’in hoşuna gitmedi. İç karışıklıklar oluşturarak Türk dirliğini zayıflatmakta daha önce başarılı olmuştu. Aynı yöntemi tekrar kullanarak Şipi’nin kardeşi Çiki Şad’a hakanlık teklif etti. Çin’in art niyetli oyununu fark eden Çiki Şad, teklifi reddederek kendisine vaad edilen Çinli prenseside geri gönderdi. Bu yolla başarısız olan Çin, ikinci bir denemeyle Şipi’nin emrindeki bir komutanı öldürerek, İşbirliği Teklif Ettiği için öldürülüp aralarındaki dostluk çerçevesinde iade ettiğini söyledi. Bu yolla Şipi’nin komutanlarına olan güvenini ortadan kaldırmayı düşünen Çin, Şipi’nin bu oyunada gelmemesiyle bir kez daha başarısız oldu. Şipi, bu girişimlerin amacının ne olduğunu biliyordu. Göktürk-Çin ilişkilerinde art niyet peşinde koştukları için Dost kalamayacaklarını öne sürüp Çin’e ödenen haracı kesti ve savaş hazırlıklarına başladı.<br />
<br />
Şipi, Çin İmparatorunun kuzey bölgesine gideceği haberini alıp onu ele geçirmek için yola çıktı. Karısı bu haberi el altından Çin’li İmparatora ulaştırdı. Haberi geç alan Çin imparatoru, geri dönerken Şipi ve yönetimindeki ordusuna yakalandı. Şipi’nin süvarileri tarafından yakalanan İmparator çaresiz yakalanmıştı ancak karısı Şipi’ye ülkede isyan çıktığı haberini gönderdi ve Şipi’nin geri dönmesini sağladı. Çin imparatoru bu pusudan kurtulsada ülkesindeki yönetimi tehlikeye girdi.<br />
<br />
Şipi kağan 617 yılında, emrinde bulunan ve Çinden kıymetli eşyalar yağmalayan Çinli kumandanlardan birini Çin İmparatoru ilan etti. Başka bir Çinli kumandanıda Batı Çin Kağanı ilan ederek Sui hanedanlığına karşı sefere çıktı. Çin umumi valilerinden Li-Yüan’ıda himayesine aldı. Sui hanedanlığına son vererek anlaşma karşılığında Li-Yüan’ı İmparatorluğa getirdi. Bu anlaşma karşılığında Li-Yüan Şipi kağan’a 30.000 Ton ipek ve yıllık vergi vermeyi kabul etti. Böylelikle Göktürk’ler bir kez daha Çin’i vergiye bağladı.<br />
<br />
Bu ihtilalden sonra Çin’de Sui’lerin hakimiyeti son buldu ve Li-Yüan TANG sülalesini kurarak 300 yıl sürecek olan hanedanlığını ilan etti.<br />
<br />
Şipi, 619 yılında vefat etti ve yerine kardeşi Çulo geldi.<br />
<br />
<br />
Çulo Dönemi (619 – 621)<br />
<br />
Çulo, yönetime geçtiğinde kardeşinin sert siyasetini devam ettiriyordu. Şipi yardımıyla İmparator olan Li-Yüan’ın tavrı kısa sürede değişti. Doğu Göktürk’lere karşı sert tavır alarak beşinci kol faaliyetleri yürütmeye başladı. Çulo yine bir Çin’li Prensesle evliydi. 621 yılında karısı tarafından zehirlenerek öldürüldü. Yerine kardeşi Kie Li geçti.<br />
<br />
<br />
Kie Li Dönemi (621 – 630)<br />
<br />
Kardeşi Çulo’dan sonra yönetime geçen Kie Li, Şipi ve Çulo gibi Çin’e karşı sert tavır alarak mücadeleye girdi. Her ne kadar hırslı ve cesur olsada ülke yönetiminde başarılı olamadı. Çin ile Yaptığı düzensiz ve başarısız savaşlarda muvaffak olamadı ve yönetimi giderek zayıfladı.<br />
<br />
Bu kötü gidiş neticesinde kendisine bağlı olan Çin toplulukları Çin’e geri döndüler. Tardus, Bayirku, Uygur gibi topluluklarda ayaklandılar.<br />
<br />
630 yılında yaptığı bir savaşta Şehir kuşatmasında başarısız oldu ve geri çekilirken esir alınarak Çin’e götürüldü ve Burada öldürüldü. Kie Li den sonra siyasi bütünlük bozuldu ve Doğu Göktürk Hakanlığı yıkılarak hakanlığa bağlı topluluklar bölgeye dağıldı.<br />
<br />
<br />
Büyük Türk Kahramanı Kürşad ve Kahramanlık Hikayesi (639)<br />
<br />
Kie Li’nin ölmesiyle siyasi düzeni dağıla Doğu Göktürkler, bulundukları bölgeye dağıldılar. Türk hakanlarının soyundan gelen Prenslerde genellikle Çin’de görevlendirilerek asimile ediliyordu. Türk Hakanı Yehu’nun oğlu olan Kürşad da, Çin sarayında muhafız olarak görev yapıyordu. Bu cesur Türk prensi, Çin İmparatoru’na karşı bir ihtilal düşünüyordu. Kendisi gibi cesur 39 arkadaşıyla birlikte hareket ederek İmparatoru öldürmek için plan yaptı. Amacı İmparatoru sarayın dışında bir fırsatını bulup öldürmekti.<br />
<br />
İmparatorun Şehre ineceğini öğleren Kürşat, şehirdeki hazırlıklarını yaptı ancak gece kopan fırtına nedeniyle planı bozuldu. Kürşad, planı bozulsa da amacına ulaşmak düşüncesindeydi. 39 arkadaşıyla birlikte Çin sarayını basan Kürşat ve çeri’leri, efsanevi bir mücadele göstererek yalnızca 40 kişiyle Çin ordusuyla savaştı. Çin tarih kaynaklarında bile Kürşat ve 39 Çeri’sinin yüzlerce Çinli askeri öldürdüğü kaydedilmiştir.<br />
<br />
Kürşad, bu girişiminde başarılı olamasa da, Türk’lüğün yenilmez ruhunu ve esir edilemez karakterini bir kez dağa belleklere kazıdı. Kürşad’ın bu efsanevi mücadelesi, diğer Türk boylarını da ateşleyerek mukavemetlerini ateşleyici bir güç oldu. <br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Batı Göktürk İmparatorluğu</span><br />
<br />
Batı Göktürk İmparatorluğu, Batı Göktürk Devleti, Göktürk İmparatorluğunun yıkılmasıyla devleti batı bölgesinde kurulan Göktürkler.<br />
<br />
Göktürk İmparatorluğunun yıkılmasıyla, devletin doğu kanadını yöneten ve sağ Yabgu olan Işbara ile devletin batı kanadını yöneten Tardu arasında ciddi bir ayrılık ve mücadele meydana geldi. Tardu, genişlettiği coğrafyayı bir güç unsuru olarak kullanarak esasen bağlı olduğu Sağ Yabgu Işbara’ya karşı yönetimi ele alma mücadelesi içerisine girişti. Bu mücadele neticesinde zaten Çin ile mücadele halinde olan Işbara, Tardu’nun bu girişimine karşı koyamadı ve Ülkenin batı tarafının yönetimini Tardu’ya bırakmak zorunda kaldı. Böylelikle Tardu kendi yönetimini ve otoritesini ilan ederek Göktürk İmparatorluğunun batı kanadını kendi yönetimi altına almasıyla Göktürk İmparatorluğu ikiye bölündü ve Batı Göktürk İmparatorluğu yönetimi oluştu.<br />
<br />
<br />
Tardu Dönemi (583 – 603)<br />
<br />
Tardu, yönetimi altında olan geniş coğrafyayı, Batı Göktürk İmparatorluğunu kurduktan sonrada genişleterek bölgesinde önemli bir hakimiyet kazandı. 600 yılına kadar İmparatorluğu bölgesindeki coğrafya üzerinde otorite kurarak sınırlarını Tibet’in batısından Kırım’a kadar genişleterek muazzam bir coğrafyaya hükmeder hale geldi. Doğu Roma İmparatorluğu ile yaptığı mücadelelerle zayıflayan Sasaniler üzerinde ağır baskı kurarak İç işlerine müdahale edecek kadar kontrolü altına aldı.<br />
<br />
Bölgesindeki hakimiyeti tam anlamıyla sağladıktan sonra esas amacı olan Doğu Göktürk İmparatorluğu’nu hakimiyeti altına almak ve Türk birliğini sağlamak için Çin’i kontrol altında tutmak maksadıyla hazırlıklara başladı. 600 yılından itibaren bölgedeki ilerleyişini ve kontrolünü sürdüren Tardu, Çin’in kuzeyine kadar başarıyla ilerledi. Yaptığı son seferde, Tardu’nun güzergahını önceden öğrenip güzergahı üzerindeki su kuyularını zehirlemesiyle ordusunda ağır zayiat meydana geldi. Bu seferden sonra zayıflayan Tardu’nun, sonraki seferleri de başarısızlıklarla sonuçlandı.<br />
<br />
Çin seferinde yaşadığı başarısızlıklar ve ordusunda meydana gelen ağır zayiat nedeniyle Töles’de bulunan Türk boyları isyan ederek Tardu’yu öldürdüler.  Tardu’nun ölümünden sonra yerine Çulo kağan geçti.<br />
<br />
<br />
Çulo Dönemi (603 – 611)<br />
<br />
Çulo Kağan, Tardu’dan sonra yönetime gelmiş ancak Tardu gibi mücadeleci bir tutum izlemedi. Çulo Kağan, Tardu’nun aksine Çin ile iyi ilişkiler içerisine girme yolunu seçti. Bu dönemde Çin ile yapılan iyi ilişkiler boyut değiştirerek Çin egemenliği altında varolmaya dönüştü. Çulo, bu dönemde Çin egemenliğini kabul ederek Çin’e yerleşti. Çin ile mücadele halinde olan Doğu Göktürk İmparatorluğu kağanı Şipi, bu durumdan rahatsız olarak Çulo’yu Çinden alarak öldürdü. Çulo dönemi, Batı Göktürkler’in Çin hakimiyeti altına girdikleri ve çöküş sürecinin başladığı dönem olarak kabul edilmektedir. Çulo’nun ölümünden sonra yerine amcası Şikoei geçti.<br />
<br />
<br />
Şikoei Dönemi (611 – 618)<br />
<br />
Şikoei, Çulo’dan sonra yönetime geçse de yönetimi sürecinde ciddi bir varlık gösteremedi. Çulo döneminde Çin egemenliği altına giren Batı Göktürkler’i egemenlikten kurtaramasa da Çin ile münasebetlerden uzak durmaya çalışarak kısa bir süre ülkeyi yönetmiştir.<br />
<br />
<br />
Tong Yabgu Dönemi (618 – 628)<br />
<br />
Tardu’nun küçük torunu olan Tong Yabgu, yetişkinliğe erişmesiyle yönetimi ele alarak Kağan oldu. Tong Yabgu döneminde, Çin egemenliği altında olan Batı Göktürkler, Çin’deki iç karışıklıklarında etkisiyle bağımsız hareket etmeye başladılar. Tong Yabgu, ordusundaki düzensizlikleri gidererek yeni bir Ordu düzeni kurarak ayaklanmış olan Töles boylarının isyanlarını bastırdı.<br />
<br />
Yönetime geçmesiyle ve isyanları bastırmasıyla birazda olsa güçlenen Tong Yabgu, batı kanadına yönelerek Sasaniler ile savaşa girişti (619). Ancak bu savaşta başarılı olamayan Tong yabgu, yenilgiye uğrayarak tekrar zayıflamaya başladı. bu yenilgiden sonra ülkeyi yöneten Tong Yabgu, zaman içerisinde gücünü yitirerek giderek zayıfladı.<br />
<br />
Zayıflaması ile birlikte Töleslerin (On-Oklar) yeniden ayaklanması üzerine Batı Göktürk’ler yıkılma sürecine girdi. 628 yılında, Amcası Sebi ile yaptığı mücadele sonrasında öldü.<br />
<br />
<br />
Se Yabgu Dönemi (628 – 630)<br />
<br />
Tong Yabgu’nun ölümünden sonra yerine oğlu Se yabgu yönetime geçti. Ancak Tong Yabgu’nun ölümünden sonra giderek zayıflayan Batı Göktürk ikiye bölündü. Devletin batı bölümünü Nusepi Boyu, doğu bölümünü ise Tulu boyu kontrolü altına aldı. 2 yıl gibi çok kısa bir süre yönetimde kalabilen Se Yabgu, Çin egemenliğinin altındaki ülkesini boyunduruk altından kurtaramadı.<br />
<br />
<br />
Hsili Dönemi (630 – 633)<br />
<br />
Hsili, Se Yabgu’dan sonra yönetime geçti. Batı Göktürk İmparatorluğu, Çulo’dan sonra girdiği çöküş ve Çin egemenliği döneminden kurtulamayarak girdiği çöküş döneminden Hsili yönetiminde de kurtulamadı. Hsili, Se Yabgu’nun ölümü ve Doğu Göktürk İmparatorluğunun tamamen yıkılmasından sonra Çin’in açık hedefi haline geldi. Hsili, Kısa bir süre yönetimde kaldı ancak varlık gösteremedi. Çöküş dönemi, Hsili yönetiminde de devam etti.<br />
<br />
<br />
Işbara Dönemi (634 – 639)<br />
<br />
Işbara dönemi, Batı Göktürklerin son dönemlerindeki bocalama evrelerinden biri olarak kaldı. Çin egemenliği bu dönemde yoğun biçimde arttı. Doğu Göktürk’lerin yıkılması ile Çin, Batı Göktürk’leri bir topluluk olarak görüyordu ve arzu ettiği tüm politikaları kolaylıkla hayata geçirmeye başladı. Işbara döneminden sonra iç karışıklıklar ve yönetimsizlikler nedeniyle yerine bir Kağan geçemedi.<br />
<br />
<br />
Jubi Dönemi (645 – 650)<br />
<br />
İç karışıklıklar, doğu ve batı cephelerinin kendi başlarına buyruk yönetimleri ve Çin’in ağır baskıları nedeniyle 6 yıl kadar yönetim altında yaşayamayan Batı Göktürkler, 645 yılında Jubi kağan’ın yönetimi ele almasıyla tekrar varlık göstermeye çalışsa da devlet, iyice yıkılma sürecine girmişti. Jubi Kağan döneminde isyanlar bastırılmaya çalışılarak kısmen de olsa başarı sağlanmıştı. Devlet eski gücüne sahip değildi ancak varoluş mücadelesi sürdürmekteydi.<br />
<br />
<br />
Holu Dönemi (651 – 657)<br />
<br />
Jubi’den sonra yönetime geçen Holu Kağan, Jubi döneminde başlayan toparlanma çabalarını devam ettirse de önemli bir başarı elde edemedi. Çin’e karşı mücadele etmek için gayret eden Holu, Türgişler ve Karulklar ile birleşerek Çin ile mücadele etmeye başlasa da başarılı olamadı. Son girişilen mücadele neticesinde Batı Göktürk Kağanlığı son buldu. </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">[attachment=69966]<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Göktürk İmparatorluğu</span><br />
<br />
Göktürkler, Türk Tarihinde Türk adını ilk kez devlet unvanı olarak kullanan Türk Devleti olarak karşımıza çıkar. Göktürkler, Türk Dünyasının yeniden doğuşunu ve günümüz Türk Devletlerinin temelini teşkil etmiştir.<br />
Göktürkler! Türk unvanını devlet ismi olarak kullanan ilk Türk Devleti olarak karşımıza çıkar. Göktürkler hakkındaki tarihi vakalara değinmeden önce belirtmekte fayda varki ; Göktürk ibaresi, yakın tarihte yapılan kategorizasyon çalışmaları neticesinde yakın tarih tarihçileri tarafından ayırt edici olması amacıyla kullanılmıştır. Söz konusu siyasi yönetim, kendisine Göktürkler değil Türk Devleti demektedir. Orhun kitabelerinde geçen ÖkÜk Türük ibaresinden türetilerek önce Kök, ve telafuzu kolaylaştırmak için Gök Türk olarak adlandırılmıştır. Bizde anlaşılır olması amacıyla bu devletten Göktürkler  olarak bahsedeceğiz.<br />
<br />
Göktürkler, Türk Tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Hun döneminde, Türklük kavramı ve Türk kültürü göçebe düzenin etkisiyle oldukça zayıftı. Göktürkler döneminde Kültürel değerleri güçlenerek Türk Kimliğinin etnisiteside güçlenmiş, tarihin derinliklerinde Türk’lüğün yayılma sürecinde çok önemli etkileri olmuştur.<br />
<br />
Göktürkler, Hun İmparatorluklarının yıkılmasıyla Asya steplerine yayılan Hun topluluklarından biri olan Aşina kabilesine dayanır. 6. YY’da bugünki Moğolistanın Kuzey Batısı konumunda bulunan Altay eteklerinde, bölgede büyük bir imparatorluk haline gelen Juan-Juan İmparatorluğuna bağlı yaşayan Aşina kabilesi, İmparatorluğun Demir ve Dökme Çelik işçiliğini yapmaktaydı. Aşina kabilesi, Aynı zamanda kendi içerisinde de siyasi olarak teşkilatlanmakta olan bir topluluktu. <br />
 <br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Bumin Kağan Dönemi (546-552)</span><br />
Bumin, 540 yılında yönetime geçerek Aşina kabilesinin Han’ı oldu. Aşina kabilesi, Bumin’in yönetiminde ticari faaliyetler amacıyla Çine doğru ilerlediler. Bu dönemde bölgede önemli bir güç konumunda olan Topa İmparatorluğu zayıflamış, Doğu-Batı Topa İmparatorluğu olarak bölünmüş ve birbirleriyle ihtilaf halindeydiler. Batı Topa İmparatorluğu, rakibi Doğu Topa ve Juan-Juan İmparatorluklarının baskılarına karşı Aşina kabilesiyle iyi ilişkiler içerisine girmeye çalışıyordu. Bumin Han, 546 yılında oymağının ürünlerini sunmak ve ticari ilişkilerini güçlendirmek amacıyla batı Topa’ya elçi gönderdi. Aynı dönemde Töles adı ile ortaya çıkan Kaokü’ler Juan-Juan’lara saldırma hazırlığı içindeydiler. Bumin Han, tabi olduğu Juan-Juan İmparatorluğuna hizmet etmek için siyasi bir manevrada bulunarak Töleslerle savaşır ve kesin bir yenilgiye uğratarak Tölesleri dağıtarak tabi olan Töles topluluklarınıda kendisine bağlar. Bumin Han, bu hamlesiyle hem Töles topluluklarınıda içine katarak güçlenir hemde Juan-Juan İmparatorluğuna yaptığı hizmetle siyasi bir manevra yapmış olur.<br />
<br />
Bumin Han, bu galibiyetten cesaret alarak Juan-Juan Başbuğunun kızını ister. Ancak Başbuğ, Bumine elçi göndererek “Siz Bizim Demircilik Yapan Adi Kölelerimizsiniz, Buna Nasıl Cesaret Edersiniz” mesajını iletir. Bumin Han, bu duruma sinirlenerek elçiyi öldürür ve iyice zayıflayan Batı Topa İmparatorunun kızını ister. Zor durumda olan Batı Topa, Bumin ile akrabalık yapmayı kabul eder ve 551 yılında Bumin Han ile Batı Topa Prensesi evlenir. Böylelikle Bumin Han ile Batı Topa İmparatorluğu ittifak kurmuş olur 552 yılında ise Batı Topa ile birleşerek Juan-Juan İmparatorluğuyla savaşa girişir. Bu savaşın sonunda Juan-Juan İmparatorluğunu kesin bir yenilgiye uğratarak Yabgu’luğunu ilan eder. Göktürkler, bu tarihte fiili olarak kurulmuş ve ilan edilmiş olur.<br />
<br />
Bumin Kağan, 552 yılında Göktürkler Devletini kurdu, ancak aynı sene vefat etti. Vefatıyla Göktürklerin Sağ Yabguluğuna oğlu Kolo, Sol Yabguluğa ise yine oğlu İstemi gelmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Kolo (Kara) Dönemi (552-555)</span><br />
Kolo, kısa bir süre yönetimde kalmıştır. Kısa süreli yönetimi döneminde Juan-Juan İmparatorluğu yıkıldıktan sonra Moğolistan bölgesini Göktürklere bırakarak bir kısmı Topa Devletinin steplerine, bir bölümü ise Avrupa’ya doğru ilerleyerek bölgedeki devletlere sığınırlar. Göktürkler ve Topa devletleri arasında yapılan anlaşma gereği, Topa Devletine sığınan Juan-Juan’lar Göktürklere teslim edilir ve 555 yılında öldürülürler. Juan-Juan’ların yıkılmasından sonra Göktürkler yüzünü Moğolistan ve Tibet’e çevirir. Ancak Kolo, daha fazla ilerleyemeden vefat eder  ve yerine kardeşi Mukan gelir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Mukan Dönemi (555-572)</span><br />
Mukan uzun bir süre Göktürklerin Hakanı oldu. Mukan Han dönemi Göktürklerin yükselme dönemi olarak tarihe geçmiştir. Mukan yönetimindeki Göktürkler, Batı Topa ile İttifak ederek Moğolları ve Tibetlileri yenerek topraklarını genişletirler. Batı Topa İmparatorluğu 557 yılında yıkılınca bu devletin kalıntılarıda Göktürklere katılır. Topa İmparatorluğu, bu dönemde tarih sahnesinden silinerek Türk topluluklarının içerisine karışmıştır.<br />
<br />
Mukan, toprakları içerisinde güçlenmeye çalışan Juan-Juan topluluklarının üzerine büyük bir saldırı düzenler. İleri gelen beyleri öldürülen ve halkı kılıçtan geçirilen Juan-Juan’ların siyasi birlikleri dağılır ve Çin topraklarına sığınırlar. Göktürkler ile Çin arasında dostluk politikaları gereği kaçan Juan-Juan’lar Göktürklere teslim edilir. Mukan han bu topluluklarıda öldürerek bölgedeki Juan-Juan kalıntılarınıda temizlemiş olur.<br />
<br />
Juan-Juan’lardan sonra Doğu Kitaylarıda yıkarak topraklarını genişletir ve Kıtayların Koreye doğru göçlerini sağlar. Kuzey bölgesinde bulunan Kırgızların egemenliği altına alır, kuzey bölgesindeki diğer dağınık boylarıda kendisine katarak  bozkırdaki Türk egemenliğini sağlamış olur.<br />
<br />
Mukan imparatorluğun doğu kanadını yönetiyordu. Doğudaki ilerleyiş ve genişlemeyle birlikte Batı bölgesini idare eden Sol Yabgu İstemi’de Altayların Batısını, Isık gölü ve Tanrı dağlarına kadar olan bölgeyi hakimiyeti altına almıştı. İstemi Yabgunun Batıdaki baskısıyla Sasaniler ve Bizans ile ilişkiler kurulmaya başlandı. Önemli bir ticaret kaynağı olan İpek yolunun denetimi konusunda Sasanilerle iyi geçiniliyor ve ortak hareket ediliyordu. İstemi, Bölgedeki diğer Türk İmparatorluğu Akhunların üzerine gitmek için Sasanilerle iş birliği yaparak Akhun imparatorluğunu yıktılar ve topraklarını Sasaniler ile birlikte paylaştılar.<br />
<br />
İstemi ile Sasani’ler arasındaki iyi ilişkiler İpek yolunun denetimi nedeniyle anlaşmazlığa dönüştü. İstemi Sasani’lere karşı Bizans ile iyi ilişkiler kurmaya başladı. Bizans, ipek yolu ticaretinin Sasaniler aracılığıyla yapılmasından memnun değildi. Bu sebeple İstemi yabgu ile ittifak yapıldı. Bu ittifaktan sonra 19 yıl sürecek Bizans-Sasani savaşları başladı. İran’ın Müslümanlığa geçişi de bu mücadele döneminde gerçekleşmiştir.<br />
<br />
Mukan döneminde Çin’in iç karışıklarla boğuşması ve Doğu/Batı olarak bölünmesi Göktürklerin işini kolaylaştırır. Mukan döneminde, Göktürk İmparatorluğu bölgedeki hakimiyet alanları genişleyerek Bozkır İmparatorluğu haline gelmiştir.<br />
<br />
İç karışıklıklar nedeniyle güçsüz kalan Çin İmparatorluğu, Göktürklerin desteğini almak ve yağmalarından korunmak için Mukan Han’a bolca armağan ve elçi göndermiştir. Boy beylerine ve ileri gelenlerine paylaştırılan bu armağanlar, aynı zamanda Çin-Göktürk bağlılığını pekiştirir. Mukan, bunun üzerine Çin’e sıkça elçi gönderir. Çine giden elçilerin genellikle bol armağanla geri dönmesi üzerine elçilik Türk soylularının çok istediği bir görev haline geldi. Elçilik bu dönemde Türk gelenekleri içerisine girerek kurumsallaşmıştır.<br />
<br />
Mukan 572 yılında vefat eder. Yerine vasiyeti üzerine oğlu değil kardeşi Tapo geçer.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Tapo Dönemi (572 - 581)</span><br />
Tapo, yönetime geçtiği dönemde ağabeyi gibi Çin ile iyi ilişkiler kurarak, Çin’in iç karışıklıklarından istifade etmeye çalışır. Çin’den sürekli gelen armağanlar üzerine Çin ile ticaret gelişmeye başlar. Onbin kadar Türk Tüccar Çine yerleşir. İyi ilişkiler çerçevesinde bu tüccarlar geniş ayrıcalırlarla Çinde ticaret yapmaktadır. Türk tüccarlar Çin ekonomisini yavaş yavaş eline geçirmeye başlar. Çin ile ticaretin artması ve lüks tüketim maddelerinin kolay ve bol bulunması üzerine Türk boyları arasında Çin kültürü yayılmaya başlar. Türk beyleri arasında Çin yaşam biçimi özentisi oluşur. Hatta bir misyonerin “Çin’lilerin Zenginlik Kaynağının Budizmden Kaynaklandığı” sözüne Tapo’yu ikna eder. Bunun üzerine Tapo, Budist olur ve bir tapınak ile bir buda heykeli yaptırır. Hatta Budizmi korumak ve yaşatmak için seferberlik ilan eder. Çin yaşam biçimine ve inanışlarına özenen Tapo, ikiye bölünen Çin’in iki İmparatorluğu (Doğu-Chou/Batı-TSİ) ilişkilerinde iki imparatorluk arasındaki dengeyi korumakta başarısızlığa uğrar. 577 yılında Doğu ve Batı Çin (Chou ve TSİ) arasında savaş meydana gelir. Batı Çin (Chou), Doğu Çin (TSİ) yi yenilgiye uğratır ve ortadan kaldırır. Bu savaştan sonra Göktürkler ile Chou arasında anlaşmazlıklar başlar ve iki imparatorluğun arası açılır. Bu olayın üzerine Tapo, ordusu ile Çin’in içlerine doğru ilerleyerek Pekin bölgesini yağmalar. Chou’ların TSİ prensini kaçırmalarına göz yumunca da saygınlığı azalır.<br />
<br />
Tapo, yönetimi altında bulunan İmparatorluğun Doğu bölümünü idare etmekteydi. Batı kanadı kardeşi İstemi Yabgu tarafından idare ediliyordu. İstemi Yabgu, uzun süre imparatorluğun Batı kanadını yöneterek bölgesinde önemli bir güç haline gelmişti. Aslında Sağ Yabgu olan Tapo’ya bağlıydı ancak Kazandığı zaferler ve elde ettiği güç ile kendi kararlarını vererek hareket ediyordu. İstemi’nin Tapo’dan bağımsız hareket etmesi Göktürkleri zora sokan faktörlerden biri olmuştu. İstemi 576 yılında öldüğünde yerine oğlu Tardu geçti.<br />
<br />
Tapo’nun yönetimi bu tarihten sonra zayıflamaya başladı. Çin ile iyi ilişkiler kuramayan Tapo, İmparatorluğun zayıflamasını önleyemedi. Tapo, hakimiyeti altında bulunan İmparatorluğun Doğu kanadını ikiye ayırarak kendi kontrolü altında olmak üzere doğu tarafına kardeşi Kolo’nun oğlu Işbara’yı, batı tarafınıda küçük kardeşi Jotan’ı tayin etti.<br />
<br />
Tapo ile Chou ve TSİ arasındaki anlaşmazlıklar her iki ülkeninde iç işlerini önemli ölçüde etkiledi ve karışıklıklara neden oldu. Çin, bu karışıklıklarla mücadele etmekteyken önemli bir gelişme meydana geldi. Sui sülalesi, Çin’in içinde bulunduğu karışıklığıda fırsat bilerek Çin’in egemenliğini eline geçirdi. Bu müdahaleyle Çin ilk kez ulusal bir birliğe kavuştu ve 400 yıla yakın bir süre devam eden kargaşa sona erdi.<br />
<br />
Çinin ulusal birliği gerçekleştirdiği 581 yılında Tapo kağan vefat eder ve yerine Kolo (Kara) Kağanın oğlu Işbara geçer. Tapo’nun ölümüyle birlikte yönetim kavgası baş gösterir.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Işbara Dönemi (581-582) </span><br />
Bumin’in oğlu Kolo(Kara) Kağanın oğlu olan Işbara, amcası Tapo’dan sonra yönetime geçti. Işbara’nın, yönetime geçtiği dönemde Göktürkler iç karışıklıklarla boğuşur ve zayıfalamış durumdaydı. Batı kanadının Yabgu’su İstemi’nin ölümünden sonra yerine geçen oğlu Tardu, babası İstemi gibi doğu kanadının hakimiyetini kabul etmiyor, yönetimi tek başına ele almaya çalışıyordu.<br />
<br />
Çin, bu ayrılığı körükleyerek Tardu’ya hediyeler ve elçiler göndererek Doğu Kanadının Yabgu’su Işbara’yı tanımadığı, kendisinin muhatap ve dost kabul edileceği mesajlarını göndererek Tardu’yu Işbara’ya karşı kışkırtmaya başladı. Bir sonraki adımda da Çin’deki onbin civarında Türk tüccarını sınır dışı etti. Bu durum Işbara yönetimindeki Doğu bölgesini zor duruma düşürdü. Bölgede kıtlık ve yoksulluk baş gösterdi. Bu nedenle de Doğu’daki pek çok boy Batı’ya göç etti.<br />
<br />
Yaşanan olumsuzluklar ve Çin’in Tardu’ya desteğiyle, Tardu kendi egemenliğini ilan etti ve İmparatorluk yıkılarak fiilen ikiye bölünmüş oldu.<br />
<br />
Göktürklerin yıkılmasıyla Batı Göktürk İmparatorluğunun başına Tardu, Doğu Göktürk İmparatorluğunun başına Işbara geçti.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Doğu Göktürk Devleti</span><br />
Büyük Göktürk İmparatorluğunun yıkılıp ikiye bölünmesiyle ortaya çıkan Doğu Göktürk İmparatorluğu, Türk Tarihinde çok önemli bir dönüm noktası olmuştur. Kültürel ve Sosyolojik açıdan Hun dönemine göre çok daha hızlı ilerleyen Bozkır Türkleri, Göktürk döneminde asya steplerine ve bulundukları coğrafyaya dağılarak sonradan kurulacak olan onlarca Türk İmparatorluğunun zeminini hazırlamıştır. Doğu Göktürk İmparatorluğunun yıkılmasıyla ortaya çıkan Türk İmparatorlukları, Türk kültürünü ve varlığını orta asyadan Ortadoğu ve Avrupaya doğru genişletmiştir. <br />
<br />
Göktürk İmparatorluğunun Yabgusu olan Işbara, Çin baskıları altında zayıflaması ve İmparatorluğun Sol Yabgu’su olan Tardu’nun Çin ile ittifaka girip ihtiraslarına kapılarak yönetimi ele alma çabası neticesinde İmparatorluğun batı kanadını Tardu’ya bırakmak zorunda kalmış, yönetiminde bulunan Doğu kanadını içinde bulunduğu zor imkanlara rağmen ayakta tutmaya çalışmıştır. <br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Işbara Dönemi (582 – 587)</span><br />
Göktürk İmparatorluğunun yıkılmasıyla zor durumda kalan Işbara, İmparatorluğunu zor şartlar altında ayakta tutmaya çalışıyordu. Batıda Tardu’, doğuda Çin baskısı altında kalan Işbara, içeride de Çin misyonerleri ve hainlerle uğraşıyordu. Işbara, şüphelendiği komutanlarını öldürmeye başladı. Öldürüleceğini anlayan komutanlar ise Çin’e sığındılar. Işbara kudretinden çok şey kaybetmişti. Büyük Türk Yabgu’su, halkının ayakta kalabilmesi için Çin ile iyi geçinmek zorundaydı. <br />
<br />
585 yılında, Çin’e barış yapılması teklifini gönderdi. Bunun üzerine gelen Çin diplomatı Işbara’ya hakaret ederek Türk Kültürünü yozlaştırıp toplumu Çin’lileştirecek isteklerini saydı. Işbara, İçinde bulunduğu zor durum nedeniyle Çin’e bağlanmayı kabul etti ancak toplumunun Çin’lileştirilmesini reddetti. Bu konuyla ilgili Çin İmparatoruna gönderdiği mektupta şu ifadeler yer alır. <br />
<br />
“Size bağlı kalacak, haraç verecek, kıymetli atlar hediyece edeceğim. Fakat dilimizi değiştiremem. Uzun saçlarımızı kestiremem. Halkıma Çinli elbisesi giydiremem. Adetlerinizi, kanunlarınızı alamam. Bu konuda Bütün Milletim çarpan tek bir Yürektir” <br />
<br />
Işbara, bu mücadele döneminde vefat etmiş, yerine kardeşi Yehu geçmiştir. <br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Yehu Dönemi (587 – 589)</span><br />
Işbara’nın ölümü üzerine yönetime geçen kardeşi Yehu 2 yıl kadar bir süre yönetimde kalabildi. Işbara döneminde yaşanan sorunların devamı niteliği olan Yehu döneminde durum daha da kötüye giderek Türk boyları ayaklanmaya başladı. Gücünün yegane kaynağı olan Türk topluluğu, göçlerle dahada zayıfladı. Yehu’dan sonra yerine kardeşi Tülan geçti. <br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Tülan Dönemi (589 – 600)</span><br />
Tülan dönemi, Yehu döneminden pekte farksız olmakla birlikte sorunların dahada derinleştiği bir dönem olmuştur. Yönetimde bulunduğu 11 yıl içerisinde ülkeyi içinde bulunduğu durumdan kurtaramayan Tülan, Çin’in baskılarına karşı koyamadığı gibi Türk boylarının ayaklanarak Çine irtica etmelerininde önünü alamadı. Tülan’dan sonra yerine kardeşi Kimin geçti.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Kimin Dönemi (600 - 609)</span><br />
<br />
Kimin döneminde Çin’in Doğu ve Batı Göktürkler üzerindeki siyasi baskıları giderek arttı. Çin’li diplomatlar Türk prenslerini birbirlerine düşürerek siyasi otoriteyi zayıf tutmaya çalışıyordu. Öyleki Kimin’in karısıda Çin’li bir prensesti. <br />
<br />
Daha önce Çin ile iyi ilişkiler içerisinde olan Batı Göktürk İmparatorluğunun Yabgu’su Tardu, Doğu Göktürkleri hakimiyeti altına almak isteyince Çin ile arası açıldı (607). Çin Busefer Kimin’i Tardu’ya karşı kullanmaya başlamıştı. Kimin Çin hakimiyetini kabul etmiş, hatta Işbara’nın reddettiği kültürel yozlaşma ve Çinlileştirmeyide hayata geçirmeyi taahhüt etmişti. <br />
<br />
Kimin döneminde Göktürkler varlık gösterememiş, esaret dönemi Kimin dönemindede devam etmiştir. 609’da Kimin’in ölümü üzerine yerine oğlu Şipi geçti. <br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Şipi Dönemi (609 – 619)</span><br />
<br />
Şipi dönemi, Doğu Göktürk’ler için çöküşe giden süreci durdurmayı başardı. Babası gibi oda bir Çinli prensesle evliydi ancak Çin’in beşinci kol faaliyetlerine izin vermedi. Yönetimi eline aldığı ilk yıllarda iç karışıklıklara öncelik vererek huzursuzlukları giderdi ve isyanların önüne geçti. Kısa bir sürede hakimiyet alanı etrafındaki bölgelere ilerleyerek Batı’da Tibet, Doğuda Amur’a kadar olan bölgeyi hakimiyeti altına aldı. <br />
<br />
Şipi, Çin ile iyi ilişkiler kurma düşüncesinde değildi. Bölgedeki varlığını sağlayabilmek için Çin'e karşı koyarak ve mücadeleci bir yönetim izleme niyetindeydi. Batı Göktürk İmparatorluğu'nun Yabgu'su olan Çulo (Kardeşi olan Çulo değil), Çin ile işbirliği yaparak Çin'e yerleşmişti. Şipi, Çulo'nun Çin ile işbirliği yapmasından hoşlanmadı ve bu duruma müdahale ederek Çulo'yu Çinden alarak öldürdü. <br />
<br />
Doğu Göktürk’lerin güçlenmesi elbette Çin’in hoşuna gitmedi. İç karışıklıklar oluşturarak Türk dirliğini zayıflatmakta daha önce başarılı olmuştu. Aynı yöntemi tekrar kullanarak Şipi’nin kardeşi Çiki Şad’a hakanlık teklif etti. Çin’in art niyetli oyununu fark eden Çiki Şad, teklifi reddederek kendisine vaad edilen Çinli prenseside geri gönderdi. Bu yolla başarısız olan Çin, ikinci bir denemeyle Şipi’nin emrindeki bir komutanı öldürerek, İşbirliği Teklif Ettiği için öldürülüp aralarındaki dostluk çerçevesinde iade ettiğini söyledi. Bu yolla Şipi’nin komutanlarına olan güvenini ortadan kaldırmayı düşünen Çin, Şipi’nin bu oyunada gelmemesiyle bir kez daha başarısız oldu. Şipi, bu girişimlerin amacının ne olduğunu biliyordu. Göktürk-Çin ilişkilerinde art niyet peşinde koştukları için Dost kalamayacaklarını öne sürüp Çin’e ödenen haracı kesti ve savaş hazırlıklarına başladı. <br />
<br />
Şipi, Çin İmparatorunun kuzey bölgesine gideceği haberini alıp onu ele geçirmek için yola çıktı. Karısı bu haberi el altından Çin’li İmparatora ulaştırdı. Haberi geç alan Çin imparatoru, geri dönerken Şipi ve yönetimindeki ordusuna yakalandı. Şipi’nin süvarileri tarafından yakalanan İmparator çaresiz yakalanmıştı ancak karısı Şipi’ye ülkede isyan çıktığı haberini gönderdi ve Şipi’nin geri dönmesini sağladı. Çin imparatoru bu pusudan kurtulsada ülkesindeki yönetimi tehlikeye girdi. <br />
<br />
Şipi kağan 617 yılında, emrinde bulunan ve Çinden kıymetli eşyalar yağmalayan Çinli kumandanlardan birini Çin İmparatoru ilan etti. Başka bir Çinli kumandanıda Batı Çin Kağanı ilan ederek Sui hanedanlığına karşı sefere çıktı. Çin umumi valilerinden Li-Yüan’ıda himayesine aldı. Sui hanedanlığına son vererek anlaşma karşılığında Li-Yüan’ı İmparatorluğa getirdi. Bu anlaşma karşılığında Li-Yüan Şipi kağan’a 30.000 Ton ipek ve yıllık vergi vermeyi kabul etti. Böylelikle Göktürk’ler bir kez daha Çin’i vergiye bağladı. <br />
<br />
Bu ihtilalden sonra Çin’de Sui’lerin hakimiyeti son buldu ve Li-Yüan TANG sülalesini kurarak 300 yıl sürecek olan hanedanlığını ilan etti. <br />
<br />
Şipi, 619 yılında vefat etti ve yerine kardeşi Çulo geldi. <br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Çulo Dönemi (619 – 621)</span><br />
<br />
Çulo, yönetime geçtiğinde kardeşinin sert siyasetini devam ettiriyordu. Şipi yardımıyla İmparator olan Li-Yüan’ın tavrı kısa sürede değişti. Doğu Göktürk’lere karşı sert tavır alarak beşinci kol faaliyetleri yürütmeye başladı. Çulo yine bir Çin’li Prensesle evliydi. 621 yılında karısı tarafından zehirlenerek öldürüldü. Yerine kardeşi Kie Li geçti.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Kie Li Dönemi (621 – 630)</span><br />
<br />
Kardeşi Çulo’dan sonra yönetime geçen Kie Li, Şipi ve Çulo gibi Çin’e karşı sert tavır alarak mücadeleye girdi. Her ne kadar hırslı ve cesur olsada ülke yönetiminde başarılı olamadı. Çin ile Yaptığı düzensiz ve başarısız savaşlarda muvaffak olamadı ve yönetimi giderek zayıfladı. <br />
<br />
Bu kötü gidiş neticesinde kendisine bağlı olan Çin toplulukları Çin’e geri döndüler. Tardus, Bayirku, Uygur gibi topluluklarda ayaklandılar. <br />
<br />
630 yılında yaptığı bir savaşta Şehir kuşatmasında başarısız oldu ve geri çekilirken esir alınarak Çin’e götürüldü ve Burada öldürüldü. Kie Li den sonra siyasi bütünlük bozuldu ve Doğu Göktürk Hakanlığı yıkılarak hakanlığa bağlı topluluklar bölgeye dağıldı. <br />
<br />
Büyük Türk Kahramanı Kürşad ve Kahramanlık Hikayesi (639)<br />
Kie Li’nin ölmesiyle siyasi düzeni dağıla Doğu Göktürkler, bulundukları bölgeye dağıldılar. Türk hakanlarının soyundan gelen Prenslerde genellikle Çin’de görevlendirilerek asimile ediliyordu. Türk Hakanı Yehu’nun oğlu olan Kürşad da, Çin sarayında muhafız olarak görev yapıyordu. Bu cesur Türk prensi, Çin İmparatoru’na karşı bir ihtilal düşünüyordu. Kendisi gibi cesur 39 arkadaşıyla birlikte hareket ederek İmparatoru öldürmek için plan yaptı. Amacı İmparatoru sarayın dışında bir fırsatını bulup öldürmekti. <br />
<br />
İmparatorun Şehre ineceğini öğleren Kürşat, şehirdeki hazırlıklarını yaptı ancak gece kopan fırtına nedeniyle planı bozuldu. Kürşad, planı bozulsa da amacına ulaşmak düşüncesindeydi. 39 arkadaşıyla birlikte Çin sarayını basan Kürşat ve çeri’leri, efsanevi bir mücadele göstererek yalnızca 40 kişiyle Çin ordusuyla savaştı. Çin tarih kaynaklarında bile Kürşat ve 39 Çeri’sinin yüzlerce Çinli askeri öldürdüğü kaydedilmiştir. <br />
<br />
Kürşad, bu girişiminde başarılı olamasa da, Türk’lüğün yenilmez ruhunu ve esir edilemez karakterini bir kez dağa belleklere kazıdı. Kürşad’ın bu efsanevi mücadelesi, diğer Türk boylarını da ateşleyerek mukavemetlerini ateşleyici bir güç oldu. <br />
<br />
 <br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Batı Göktürk Devleti</span><br />
<br />
Göktürk İmparatorluğunun yıkılmasıyla, devletin doğu kanadını yöneten ve sağ Yabgu olan Işbara ile devletin batı kanadını yöneten Tardu arasında ciddi bir ayrılık ve mücadele meydana geldi. Tardu, genişlettiği coğrafyayı bir güç unsuru olarak kullanarak esasen bağlı olduğu Sağ Yabgu Işbara’ya karşı yönetimi ele alma mücadelesi içerisine girişti. Bu mücadele neticesinde zaten Çin ile mücadele halinde olan Işbara, Tardu’nun bu girişimine karşı koyamadı ve Ülkenin batı tarafının yönetimini Tardu’ya bırakmak zorunda kaldı. Böylelikle Tardu kendi yönetimini ve otoritesini ilan ederek Göktürk İmparatorluğunun batı kanadını kendi yönetimi altına almasıyla Göktürk İmparatorluğu ikiye bölündü ve Batı Göktürk İmparatorluğu yönetimi oluştu. <br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Tardu Dönemi (583 – 603)</span><br />
<br />
Tardu, yönetimi altında olan geniş coğrafyayı, Batı Göktürk İmparatorluğunu kurduktan sonrada genişleterek bölgesinde önemli bir hakimiyet kazandı. 600 yılına kadar İmparatorluğu bölgesindeki coğrafya üzerinde otorite kurarak sınırlarını Tibet’in batısından Kırım’a kadar genişleterek muazzam bir coğrafyaya hükmeder hale geldi. Doğu Roma İmparatorluğu ile yaptığı mücadelelerle zayıflayan Sasaniler üzerinde ağır baskı kurarak İç işlerine müdahale edecek kadar kontrolü altına aldı.<br />
<br />
Bölgesindeki hakimiyeti tam anlamıyla sağladıktan sonra esas amacı olan Doğu Göktürk İmparatorluğu’nu hakimiyeti altına almak ve Türk birliğini sağlamak için Çin’i kontrol altında tutmak maksadıyla hazırlıklara başladı. 600 yılından itibaren bölgedeki ilerleyişini ve kontrolünü sürdüren Tardu, Çin’in kuzeyine kadar başarıyla ilerledi. Yaptığı son seferde, Tardu’nun güzergahını önceden öğrenip güzergahı üzerindeki su kuyularını zehirlemesiyle ordusunda ağır zayiat meydana geldi. Bu seferden sonra zayıflayan Tardu’nun, sonraki seferleri de başarısızlıklarla sonuçlandı. <br />
<br />
Çin seferinde yaşadığı başarısızlıklar ve ordusunda meydana gelen ağır zayiat nedeniyle Töles’de bulunan Türk boyları isyan ederek Tardu’yu öldürdüler.  Tardu’nun ölümünden sonra yerine Çulo kağan geçti.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Çulo Dönemi (603 – 611)</span><br />
<br />
Çulo Kağan, Tardu’dan sonra yönetime gelmiş ancak Tardu gibi mücadeleci bir tutum izlemedi. Çulo Kağan, Tardu’nun aksine Çin ile iyi ilişkiler içerisine girme yolunu seçti. Bu dönemde Çin ile yapılan iyi ilişkiler boyut değiştirerek Çin egemenliği altında varolmaya dönüştü. Çulo, bu dönemde Çin egemenliğini kabul ederek Çin’e yerleşti. Çin ile mücadele halinde olan Doğu Göktürk İmparatorluğu kağanı Şipi, bu durumdan rahatsız olarak Çulo’yu Çinden alarak öldürdü. Çulo dönemi, Batı Göktürkler’in Çin hakimiyeti altına girdikleri ve çöküş sürecinin başladığı dönem olarak kabul edilmektedir. Çulo’nun ölümünden sonra yerine amcası Şikoei geçti. <br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Şikoei Dönemi (611 – 618)</span><br />
<br />
Şikoei, Çulo’dan sonra yönetime geçse de yönetimi sürecinde ciddi bir varlık gösteremedi. Çulo döneminde Çin egemenliği altına giren Batı Göktürkler’i egemenlikten kurtaramasa da Çin ile münasebetlerden uzak durmaya çalışarak kısa bir süre ülkeyi yönetmiştir. <br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Tong Yabgu Dönemi (618 – 628)</span><br />
<br />
Tardu’nun küçük torunu olan Tong Yabgu, yetişkinliğe erişmesiyle yönetimi ele alarak Kağan oldu. Tong Yabgu döneminde, Çin egemenliği altında olan Batı Göktürkler, Çin’deki iç karışıklıklarında etkisiyle bağımsız hareket etmeye başladılar. Tong Yabgu, ordusundaki düzensizlikleri gidererek yeni bir Ordu düzeni kurarak ayaklanmış olan Töles boylarının isyanlarını bastırdı. <br />
<br />
Yönetime geçmesiyle ve isyanları bastırmasıyla birazda olsa güçlenen Tong Yabgu, batı kanadına yönelerek Sasaniler ile savaşa girişti (619). Ancak bu savaşta başarılı olamayan Tong yabgu, yenilgiye uğrayarak tekrar zayıflamaya başladı. bu yenilgiden sonra ülkeyi yöneten Tong Yabgu, zaman içerisinde gücünü yitirerek giderek zayıfladı. <br />
<br />
Zayıflaması ile birlikte Töleslerin (On-Oklar) yeniden ayaklanması üzerine Batı Göktürk’ler yıkılma sürecine girdi. 628 yılında, Amcası Sebi ile yaptığı mücadele sonrasında öldü. <br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Se Yabgu Dönemi (628 – 630)</span><br />
<br />
Tong Yabgu’nun ölümünden sonra yerine oğlu Se yabgu yönetime geçti. Ancak Tong Yabgu’nun ölümünden sonra giderek zayıflayan Batı Göktürk ikiye bölündü. Devletin batı bölümünü Nusepi Boyu, doğu bölümünü ise Tulu boyu kontrolü altına aldı. 2 yıl gibi çok kısa bir süre yönetimde kalabilen Se Yabgu, Çin egemenliğinin altındaki ülkesini boyunduruk altından kurtaramadı. <br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Hsili Dönemi (630 – 633)</span><br />
<br />
Hsili, Se Yabgu’dan sonra yönetime geçti. Batı Göktürk İmparatorluğu, Çulo’dan sonra girdiği çöküş ve Çin egemenliği döneminden kurtulamayarak girdiği çöküş döneminden Hsili yönetiminde de kurtulamadı. Hsili, Se Yabgu’nun ölümü ve Doğu Göktürk İmparatorluğunun tamamen yıkılmasından sonra Çin’in açık hedefi haline geldi. Hsili, Kısa bir süre yönetimde kaldı ancak varlık gösteremedi. Çöküş dönemi, Hsili yönetiminde de devam etti. <br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Işbara Dönemi (634 – 639)</span><br />
<br />
Işbara dönemi, Batı Göktürklerin son dönemlerindeki bocalama evrelerinden biri olarak kaldı. Çin egemenliği bu dönemde yoğun biçimde arttı. Doğu Göktürk’lerin yıkılması ile Çin, Batı Göktürk’leri bir topluluk olarak görüyordu ve arzu ettiği tüm politikaları kolaylıkla hayata geçirmeye başladı. Işbara döneminden sonra iç karışıklıklar ve yönetimsizlikler nedeniyle yerine bir Kağan geçemedi. <br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Jubi Dönemi (645 – 650)</span><br />
<br />
İç karışıklıklar, doğu ve batı cephelerinin kendi başlarına buyruk yönetimleri ve Çin’in ağır baskıları nedeniyle 6 yıl kadar yönetim altında yaşayamayan Batı Göktürkler, 645 yılında Jubi kağan’ın yönetimi ele almasıyla tekrar varlık göstermeye çalışsa da devlet, iyice yıkılma sürecine girmişti. Jubi Kağan döneminde isyanlar bastırılmaya çalışılarak kısmen de olsa başarı sağlanmıştı. Devlet eski gücüne sahip değildi ancak varoluş mücadelesi sürdürmekteydi. <br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Holu Dönemi (651 – 657)</span><br />
<br />
Jubi’den sonra yönetime geçen Holu Kağan, Jubi döneminde başlayan toparlanma çabalarını devam ettirse de önemli bir başarı elde edemedi. Çin’e karşı mücadele etmek için gayret eden Holu, Türgişler ve Karulklar ile birleşerek Çin ile mücadele etmeye başlasa da başarılı olamadı. Son girişilen mücadele neticesinde Batı Göktürk Kağanlığı son buldu.<br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Doğu Göktürk İmparatorluğu</span><br />
<br />
 Doğu Göktürk İmparatorluğu, Doğu Göktürk Devleti, Göktürk İmparatorluğunun yıkılmasıyla imparatorluğun doğu bölgesinde kurulan Göktürklerin devamıdır.<br />
<br />
Göktürk İmparatorluğunun yıkılıp ikiye bölünmesiyle ortaya çıkan Doğu Göktürk İmparatorluğu, Türk Tarihinde çok önemli bir dönüm noktası olmuştur. Kültürel ve Sosyolojik açıdan Hun dönemine göre çok daha hızlı ilerleyen Bozkır Türkleri, Göktürk döneminde asya steplerine ve bulundukları coğrafyaya dağılarak sonradan kurulacak olan onlarca Türk İmparatorluğunun zeminini hazırlamıştır. Doğu Göktürk İmparatorluğunun yıkılmasıyla ortaya çıkan Türk İmparatorlukları, Türk kültürünü ve varlığını orta asyadan Ortadoğu ve Avrupaya doğru genişletmiştir.<br />
<br />
Göktürk İmparatorluğunun Yabgusu olan Işbara, Çin baskıları altında zayıflaması ve İmparatorluğun Sol Yabgu’su olan Tardu’nun Çin ile ittifaka girip ihtiraslarına kapılarak yönetimi ele alma çabası neticesinde İmparatorluğun batı kanadını Tardu’ya bırakmak zorunda kalmış, yönetiminde bulunan Doğu kanadını içinde bulunduğu zor imkanlara rağmen ayakta tutmaya çalışmıştır.<br />
<br />
<br />
Işbara Dönemi (582 – 587)<br />
<br />
Göktürk İmparatorluğunun yıkılmasıyla zor durumda kalan Işbara, İmparatorluğunu zor şartlar altında ayakta tutmaya çalışıyordu. Batıda Tardu’, doğuda Çin baskısı altında kalan Işbara, içeride de Çin misyonerleri ve hainlerle uğraşıyordu. Işbara, şüphelendiği komutanlarını öldürmeye başladı. Öldürüleceğini anlayan komutanlar ise Çin’e sığındılar. Işbara kudretinden çok şey kaybetmişti. Büyük Türk Yabgu’su, halkının ayakta kalabilmesi için Çin ile iyi geçinmek zorundaydı.<br />
<br />
585 yılında, Çin’e barış yapılması teklifini gönderdi. Bunun üzerine gelen Çin diplomatı Işbara’ya hakaret ederek Türk Kültürünü yozlaştırıp toplumu Çin’lileştirecek isteklerini saydı. Işbara, İçinde bulunduğu zor durum nedeniyle Çin’e bağlanmayı kabul etti ancak toplumunun Çin’lileştirilmesini reddetti. Bu konuyla ilgili Çin İmparatoruna gönderdiği mektupta şu ifadeler yer alır.<br />
<br />
“Size bağlı kalacak, haraç verecek, kıymetli atlar hediyece edeceğim. Fakat dilimizi değiştiremem. Uzun saçlarımızı kestiremem. Halkıma Çinli elbisesi giydiremem. Adetlerinizi, kanunlarınızı alamam. Bu konuda Bütün Milletim çarpan tek bir Yürektir”<br />
<br />
Işbara, bu mücadele döneminde vefat etmiş, yerine kardeşi Yehu geçmiştir.<br />
<br />
<br />
Yehu Dönemi (587 – 589)<br />
<br />
Işbara’nın ölümü üzerine yönetime geçen kardeşi Yehu 2 yıl kadar bir süre yönetimde kalabildi. Işbara döneminde yaşanan sorunların devamı niteliği olan Yehu döneminde durum daha da kötüye giderek Türk boyları ayaklanmaya başladı. Gücünün yegane kaynağı olan Türk topluluğu, göçlerle dahada zayıfladı. Yehu’dan sonra yerine kardeşi Tülan geçti.<br />
<br />
<br />
Tülan Dönemi (589 – 600)<br />
<br />
Tülan dönemi, Yehu döneminden pekte farksız olmakla birlikte sorunların dahada derinleştiği bir dönem olmuştur. Yönetimde bulunduğu 11 yıl içerisinde ülkeyi içinde bulunduğu durumdan kurtaramayan Tülan, Çin’in baskılarına karşı koyamadığı gibi Türk boylarının ayaklanarak Çine irtica etmelerininde önünü alamadı. Tülan’dan sonra yerine kardeşi Kimin geçti.<br />
<br />
<br />
Kimin Dönemi (600 - 609)<br />
<br />
Kimin döneminde Çin’in Doğu ve Batı Göktürkler üzerindeki siyasi baskıları giderek arttı. Çin’li diplomatlar Türk prenslerini birbirlerine düşürerek siyasi otoriteyi zayıf tutmaya çalışıyordu. Öyleki Kimin’in karısıda Çin’li bir prensesti.<br />
<br />
Daha önce Çin ile iyi ilişkiler içerisinde olan Batı Göktürk İmparatorluğunun Yabgu’su Tardu, Doğu Göktürkleri hakimiyeti altına almak isteyince Çin ile arası açıldı (607). Çin Busefer Kimin’i Tardu’ya karşı kullanmaya başlamıştı. Kimin Çin hakimiyetini kabul etmiş, hatta Işbara’nın reddettiği kültürel yozlaşma ve Çinlileştirmeyide hayata geçirmeyi taahhüt etmişti.<br />
<br />
Kimin döneminde Göktürkler varlık gösterememiş, esaret dönemi Kimin dönemindede devam etmiştir. 609’da Kimin’in ölümü üzerine yerine oğlu Şipi geçti.<br />
<br />
<br />
Şipi Dönemi (609 – 619)<br />
<br />
Şipi dönemi, Doğu Göktürk’ler için çöküşe giden süreci durdurmayı başardı. Babası gibi oda bir Çinli prensesle evliydi ancak Çin’in beşinci kol faaliyetlerine izin vermedi. Yönetimi eline aldığı ilk yıllarda iç karışıklıklara öncelik vererek huzursuzlukları giderdi ve isyanların önüne geçti. Kısa bir sürede hakimiyet alanı etrafındaki bölgelere ilerleyerek Batı’da Tibet, Doğuda Amur’a kadar olan bölgeyi hakimiyeti altına aldı.<br />
<br />
Şipi, Çin ile iyi ilişkiler kurma düşüncesinde değildi. Bölgedeki varlığını sağlayabilmek için Çin'e karşı koyarak ve mücadeleci bir yönetim izleme niyetindeydi. Batı Göktürk İmparatorluğu'nun Yabgu'su olan Çulo (Kardeşi olan Çulo değil), Çin ile işbirliği yaparak Çin'e yerleşmişti. Şipi, Çulo'nun Çin ile işbirliği yapmasından hoşlanmadı ve bu duruma müdahale ederek Çulo'yu Çinden alarak öldürdü. <br />
<br />
Doğu Göktürk’lerin güçlenmesi elbette Çin’in hoşuna gitmedi. İç karışıklıklar oluşturarak Türk dirliğini zayıflatmakta daha önce başarılı olmuştu. Aynı yöntemi tekrar kullanarak Şipi’nin kardeşi Çiki Şad’a hakanlık teklif etti. Çin’in art niyetli oyununu fark eden Çiki Şad, teklifi reddederek kendisine vaad edilen Çinli prenseside geri gönderdi. Bu yolla başarısız olan Çin, ikinci bir denemeyle Şipi’nin emrindeki bir komutanı öldürerek, İşbirliği Teklif Ettiği için öldürülüp aralarındaki dostluk çerçevesinde iade ettiğini söyledi. Bu yolla Şipi’nin komutanlarına olan güvenini ortadan kaldırmayı düşünen Çin, Şipi’nin bu oyunada gelmemesiyle bir kez daha başarısız oldu. Şipi, bu girişimlerin amacının ne olduğunu biliyordu. Göktürk-Çin ilişkilerinde art niyet peşinde koştukları için Dost kalamayacaklarını öne sürüp Çin’e ödenen haracı kesti ve savaş hazırlıklarına başladı.<br />
<br />
Şipi, Çin İmparatorunun kuzey bölgesine gideceği haberini alıp onu ele geçirmek için yola çıktı. Karısı bu haberi el altından Çin’li İmparatora ulaştırdı. Haberi geç alan Çin imparatoru, geri dönerken Şipi ve yönetimindeki ordusuna yakalandı. Şipi’nin süvarileri tarafından yakalanan İmparator çaresiz yakalanmıştı ancak karısı Şipi’ye ülkede isyan çıktığı haberini gönderdi ve Şipi’nin geri dönmesini sağladı. Çin imparatoru bu pusudan kurtulsada ülkesindeki yönetimi tehlikeye girdi.<br />
<br />
Şipi kağan 617 yılında, emrinde bulunan ve Çinden kıymetli eşyalar yağmalayan Çinli kumandanlardan birini Çin İmparatoru ilan etti. Başka bir Çinli kumandanıda Batı Çin Kağanı ilan ederek Sui hanedanlığına karşı sefere çıktı. Çin umumi valilerinden Li-Yüan’ıda himayesine aldı. Sui hanedanlığına son vererek anlaşma karşılığında Li-Yüan’ı İmparatorluğa getirdi. Bu anlaşma karşılığında Li-Yüan Şipi kağan’a 30.000 Ton ipek ve yıllık vergi vermeyi kabul etti. Böylelikle Göktürk’ler bir kez daha Çin’i vergiye bağladı.<br />
<br />
Bu ihtilalden sonra Çin’de Sui’lerin hakimiyeti son buldu ve Li-Yüan TANG sülalesini kurarak 300 yıl sürecek olan hanedanlığını ilan etti.<br />
<br />
Şipi, 619 yılında vefat etti ve yerine kardeşi Çulo geldi.<br />
<br />
<br />
Çulo Dönemi (619 – 621)<br />
<br />
Çulo, yönetime geçtiğinde kardeşinin sert siyasetini devam ettiriyordu. Şipi yardımıyla İmparator olan Li-Yüan’ın tavrı kısa sürede değişti. Doğu Göktürk’lere karşı sert tavır alarak beşinci kol faaliyetleri yürütmeye başladı. Çulo yine bir Çin’li Prensesle evliydi. 621 yılında karısı tarafından zehirlenerek öldürüldü. Yerine kardeşi Kie Li geçti.<br />
<br />
<br />
Kie Li Dönemi (621 – 630)<br />
<br />
Kardeşi Çulo’dan sonra yönetime geçen Kie Li, Şipi ve Çulo gibi Çin’e karşı sert tavır alarak mücadeleye girdi. Her ne kadar hırslı ve cesur olsada ülke yönetiminde başarılı olamadı. Çin ile Yaptığı düzensiz ve başarısız savaşlarda muvaffak olamadı ve yönetimi giderek zayıfladı.<br />
<br />
Bu kötü gidiş neticesinde kendisine bağlı olan Çin toplulukları Çin’e geri döndüler. Tardus, Bayirku, Uygur gibi topluluklarda ayaklandılar.<br />
<br />
630 yılında yaptığı bir savaşta Şehir kuşatmasında başarısız oldu ve geri çekilirken esir alınarak Çin’e götürüldü ve Burada öldürüldü. Kie Li den sonra siyasi bütünlük bozuldu ve Doğu Göktürk Hakanlığı yıkılarak hakanlığa bağlı topluluklar bölgeye dağıldı.<br />
<br />
<br />
Büyük Türk Kahramanı Kürşad ve Kahramanlık Hikayesi (639)<br />
<br />
Kie Li’nin ölmesiyle siyasi düzeni dağıla Doğu Göktürkler, bulundukları bölgeye dağıldılar. Türk hakanlarının soyundan gelen Prenslerde genellikle Çin’de görevlendirilerek asimile ediliyordu. Türk Hakanı Yehu’nun oğlu olan Kürşad da, Çin sarayında muhafız olarak görev yapıyordu. Bu cesur Türk prensi, Çin İmparatoru’na karşı bir ihtilal düşünüyordu. Kendisi gibi cesur 39 arkadaşıyla birlikte hareket ederek İmparatoru öldürmek için plan yaptı. Amacı İmparatoru sarayın dışında bir fırsatını bulup öldürmekti.<br />
<br />
İmparatorun Şehre ineceğini öğleren Kürşat, şehirdeki hazırlıklarını yaptı ancak gece kopan fırtına nedeniyle planı bozuldu. Kürşad, planı bozulsa da amacına ulaşmak düşüncesindeydi. 39 arkadaşıyla birlikte Çin sarayını basan Kürşat ve çeri’leri, efsanevi bir mücadele göstererek yalnızca 40 kişiyle Çin ordusuyla savaştı. Çin tarih kaynaklarında bile Kürşat ve 39 Çeri’sinin yüzlerce Çinli askeri öldürdüğü kaydedilmiştir.<br />
<br />
Kürşad, bu girişiminde başarılı olamasa da, Türk’lüğün yenilmez ruhunu ve esir edilemez karakterini bir kez dağa belleklere kazıdı. Kürşad’ın bu efsanevi mücadelesi, diğer Türk boylarını da ateşleyerek mukavemetlerini ateşleyici bir güç oldu. <br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Batı Göktürk İmparatorluğu</span><br />
<br />
Batı Göktürk İmparatorluğu, Batı Göktürk Devleti, Göktürk İmparatorluğunun yıkılmasıyla devleti batı bölgesinde kurulan Göktürkler.<br />
<br />
Göktürk İmparatorluğunun yıkılmasıyla, devletin doğu kanadını yöneten ve sağ Yabgu olan Işbara ile devletin batı kanadını yöneten Tardu arasında ciddi bir ayrılık ve mücadele meydana geldi. Tardu, genişlettiği coğrafyayı bir güç unsuru olarak kullanarak esasen bağlı olduğu Sağ Yabgu Işbara’ya karşı yönetimi ele alma mücadelesi içerisine girişti. Bu mücadele neticesinde zaten Çin ile mücadele halinde olan Işbara, Tardu’nun bu girişimine karşı koyamadı ve Ülkenin batı tarafının yönetimini Tardu’ya bırakmak zorunda kaldı. Böylelikle Tardu kendi yönetimini ve otoritesini ilan ederek Göktürk İmparatorluğunun batı kanadını kendi yönetimi altına almasıyla Göktürk İmparatorluğu ikiye bölündü ve Batı Göktürk İmparatorluğu yönetimi oluştu.<br />
<br />
<br />
Tardu Dönemi (583 – 603)<br />
<br />
Tardu, yönetimi altında olan geniş coğrafyayı, Batı Göktürk İmparatorluğunu kurduktan sonrada genişleterek bölgesinde önemli bir hakimiyet kazandı. 600 yılına kadar İmparatorluğu bölgesindeki coğrafya üzerinde otorite kurarak sınırlarını Tibet’in batısından Kırım’a kadar genişleterek muazzam bir coğrafyaya hükmeder hale geldi. Doğu Roma İmparatorluğu ile yaptığı mücadelelerle zayıflayan Sasaniler üzerinde ağır baskı kurarak İç işlerine müdahale edecek kadar kontrolü altına aldı.<br />
<br />
Bölgesindeki hakimiyeti tam anlamıyla sağladıktan sonra esas amacı olan Doğu Göktürk İmparatorluğu’nu hakimiyeti altına almak ve Türk birliğini sağlamak için Çin’i kontrol altında tutmak maksadıyla hazırlıklara başladı. 600 yılından itibaren bölgedeki ilerleyişini ve kontrolünü sürdüren Tardu, Çin’in kuzeyine kadar başarıyla ilerledi. Yaptığı son seferde, Tardu’nun güzergahını önceden öğrenip güzergahı üzerindeki su kuyularını zehirlemesiyle ordusunda ağır zayiat meydana geldi. Bu seferden sonra zayıflayan Tardu’nun, sonraki seferleri de başarısızlıklarla sonuçlandı.<br />
<br />
Çin seferinde yaşadığı başarısızlıklar ve ordusunda meydana gelen ağır zayiat nedeniyle Töles’de bulunan Türk boyları isyan ederek Tardu’yu öldürdüler.  Tardu’nun ölümünden sonra yerine Çulo kağan geçti.<br />
<br />
<br />
Çulo Dönemi (603 – 611)<br />
<br />
Çulo Kağan, Tardu’dan sonra yönetime gelmiş ancak Tardu gibi mücadeleci bir tutum izlemedi. Çulo Kağan, Tardu’nun aksine Çin ile iyi ilişkiler içerisine girme yolunu seçti. Bu dönemde Çin ile yapılan iyi ilişkiler boyut değiştirerek Çin egemenliği altında varolmaya dönüştü. Çulo, bu dönemde Çin egemenliğini kabul ederek Çin’e yerleşti. Çin ile mücadele halinde olan Doğu Göktürk İmparatorluğu kağanı Şipi, bu durumdan rahatsız olarak Çulo’yu Çinden alarak öldürdü. Çulo dönemi, Batı Göktürkler’in Çin hakimiyeti altına girdikleri ve çöküş sürecinin başladığı dönem olarak kabul edilmektedir. Çulo’nun ölümünden sonra yerine amcası Şikoei geçti.<br />
<br />
<br />
Şikoei Dönemi (611 – 618)<br />
<br />
Şikoei, Çulo’dan sonra yönetime geçse de yönetimi sürecinde ciddi bir varlık gösteremedi. Çulo döneminde Çin egemenliği altına giren Batı Göktürkler’i egemenlikten kurtaramasa da Çin ile münasebetlerden uzak durmaya çalışarak kısa bir süre ülkeyi yönetmiştir.<br />
<br />
<br />
Tong Yabgu Dönemi (618 – 628)<br />
<br />
Tardu’nun küçük torunu olan Tong Yabgu, yetişkinliğe erişmesiyle yönetimi ele alarak Kağan oldu. Tong Yabgu döneminde, Çin egemenliği altında olan Batı Göktürkler, Çin’deki iç karışıklıklarında etkisiyle bağımsız hareket etmeye başladılar. Tong Yabgu, ordusundaki düzensizlikleri gidererek yeni bir Ordu düzeni kurarak ayaklanmış olan Töles boylarının isyanlarını bastırdı.<br />
<br />
Yönetime geçmesiyle ve isyanları bastırmasıyla birazda olsa güçlenen Tong Yabgu, batı kanadına yönelerek Sasaniler ile savaşa girişti (619). Ancak bu savaşta başarılı olamayan Tong yabgu, yenilgiye uğrayarak tekrar zayıflamaya başladı. bu yenilgiden sonra ülkeyi yöneten Tong Yabgu, zaman içerisinde gücünü yitirerek giderek zayıfladı.<br />
<br />
Zayıflaması ile birlikte Töleslerin (On-Oklar) yeniden ayaklanması üzerine Batı Göktürk’ler yıkılma sürecine girdi. 628 yılında, Amcası Sebi ile yaptığı mücadele sonrasında öldü.<br />
<br />
<br />
Se Yabgu Dönemi (628 – 630)<br />
<br />
Tong Yabgu’nun ölümünden sonra yerine oğlu Se yabgu yönetime geçti. Ancak Tong Yabgu’nun ölümünden sonra giderek zayıflayan Batı Göktürk ikiye bölündü. Devletin batı bölümünü Nusepi Boyu, doğu bölümünü ise Tulu boyu kontrolü altına aldı. 2 yıl gibi çok kısa bir süre yönetimde kalabilen Se Yabgu, Çin egemenliğinin altındaki ülkesini boyunduruk altından kurtaramadı.<br />
<br />
<br />
Hsili Dönemi (630 – 633)<br />
<br />
Hsili, Se Yabgu’dan sonra yönetime geçti. Batı Göktürk İmparatorluğu, Çulo’dan sonra girdiği çöküş ve Çin egemenliği döneminden kurtulamayarak girdiği çöküş döneminden Hsili yönetiminde de kurtulamadı. Hsili, Se Yabgu’nun ölümü ve Doğu Göktürk İmparatorluğunun tamamen yıkılmasından sonra Çin’in açık hedefi haline geldi. Hsili, Kısa bir süre yönetimde kaldı ancak varlık gösteremedi. Çöküş dönemi, Hsili yönetiminde de devam etti.<br />
<br />
<br />
Işbara Dönemi (634 – 639)<br />
<br />
Işbara dönemi, Batı Göktürklerin son dönemlerindeki bocalama evrelerinden biri olarak kaldı. Çin egemenliği bu dönemde yoğun biçimde arttı. Doğu Göktürk’lerin yıkılması ile Çin, Batı Göktürk’leri bir topluluk olarak görüyordu ve arzu ettiği tüm politikaları kolaylıkla hayata geçirmeye başladı. Işbara döneminden sonra iç karışıklıklar ve yönetimsizlikler nedeniyle yerine bir Kağan geçemedi.<br />
<br />
<br />
Jubi Dönemi (645 – 650)<br />
<br />
İç karışıklıklar, doğu ve batı cephelerinin kendi başlarına buyruk yönetimleri ve Çin’in ağır baskıları nedeniyle 6 yıl kadar yönetim altında yaşayamayan Batı Göktürkler, 645 yılında Jubi kağan’ın yönetimi ele almasıyla tekrar varlık göstermeye çalışsa da devlet, iyice yıkılma sürecine girmişti. Jubi Kağan döneminde isyanlar bastırılmaya çalışılarak kısmen de olsa başarı sağlanmıştı. Devlet eski gücüne sahip değildi ancak varoluş mücadelesi sürdürmekteydi.<br />
<br />
<br />
Holu Dönemi (651 – 657)<br />
<br />
Jubi’den sonra yönetime geçen Holu Kağan, Jubi döneminde başlayan toparlanma çabalarını devam ettirse de önemli bir başarı elde edemedi. Çin’e karşı mücadele etmek için gayret eden Holu, Türgişler ve Karulklar ile birleşerek Çin ile mücadele etmeye başlasa da başarılı olamadı. Son girişilen mücadele neticesinde Batı Göktürk Kağanlığı son buldu. </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Büyük Hun İmparatorluğu ve Cengiz Han]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=5838</link>
			<pubDate>Sun, 14 Apr 2019 23:37:54 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=5838</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">[attachment=69967]<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Büyük Hun İmparatorluğu ve Cengiz Han</span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Cengiz Han</span></span><br />
<br />
Cengiz Han[not 1] (doğum adıyla Temuçin,[not 2] y. 1162 – 18 Ağustos 1227), Moğol İmparatorluğu'nun kurucusu ve ilk Kağanı olan Moğol komutan ve hükümdardır.[3] Hükümdarlığı döneminde gerçekleştirdiği hiçbir savaşı kaybetmeyen Cengiz Han, Dünya tarihinin en büyük askeri liderlerinden birisi olarak kabul edilmektedir. 13. yüzyılın başında Orta Asya'daki tüm göçebe bozkır kavimlerini birleştirip bir ulus hâline getirerek Moğol siyasi kimliği çatısı altında toplamıştır. Cengiz Han, hükümdarlığı döneminde, 1206-1227 arasında, Kuzey Çin'deki Batı Xia ve Jin Hanedanı; Türkistan'daki Kara Hıtay, Maveraünnehir; Harezm, Horasan ve İran'daki Harezmşahlar, Kafkasya'daki Gürcüler, Deşt-i Kıpçak'taki Rus Knezlikleri, Kıpçaklar ile İdil Bulgarları üzerine seferler yaptı ve imparatorluğu döneminde gerçekleştirdiği hiçbir savaşı kaybetmedi.[4] Bunların sonucunda Pasifik Okyanusu'ndan Hazar Denizi'ne ve Karadeniz'in kuzeyine kadar uzanan bir imparatorluk kurdu.<br />
<br />
1162 civarında Moğolistan'daki Onon Nehri yakınlarında doğduğu düşünülen Cengiz Han'ın gerçek adı ''Temuçin''dir. Babası Yesügey, düşman bir kabile olan Tatarlar tarafından zehirlenerek öldürüldüğünde Temuçin henüz 9 yaşındaydı.[5] Temuçin'in kabilesi, küçük yaştaki bir çocuğun liderliğini kabul etmedi ve kardeşleri ve annesiyle birlikte onları ölüme terk ederek kabileden sürdüler. Moğolistan'ın acımasız bozkırlarında kaçarak ve saklanarak hayatta kalmaya çalıştılar. Temuçin daha küçücük bir çocukken, avladıkları bir hayvanı paylaşmak istemeyen üvey kardeşini çıkan bir kavga sonucu öldürdü. 16 yaşına geldiğinde, daha önceden yaptıkları bir anlaşma sayesinde nüfuzlu bir kabileden olan Börte isminde birisiyle evlendi. Henüz 20 yaşına geldiğinde, tüm Moğolistan'da tanınan ve saygı duyulan bir komutan haline gelmeyi başarmıştı. Moğolistan'daki göçebe kavimleri birer birer kendi bayrağı altında birleştirdi. 1206 yılına gelindiğinde Moğolistan'da birlik sağlanmıştı.<br />
<br />
1206 yılının ilkbaharında Onon Nehri'nin yakınlarında, kendisine bağlanmış olan bütün kabileleri bir araya getirerek büyük bir kurultay topladı. Tüm göçebe kavimleri birleştiren Temuçin tek bir ulus yaratmıştı ve bu ulusa “Moğol Ulusu” adını verdi. Bu kurultayda Temuçin, daha önceden aldığı “Kağan” unvanına ilaveten ''Cengiz'' unvanını aldı ve bu tarihten sonra kendisine “Cengiz Kağan” veya “Cengiz Han” diye hitap edilmesini istedi. Moğol toplumu, Cengiz Han'dan önce teşkilatsız ve düzensizdi. 1206 kurultayında devletin ordu ve toplumsal teşkilatını düzenledi.<br />
<br />
Cengiz Han, hükümdarlığı döneminde, 1206-1227 arasında, Kuzey Çin'deki Batı Xia ve Jin Hanedanı; Türkistan'daki Kara Hıtay, Maveraünnehir; Harezm, Horasan ve İran'daki Harezmşahlar, Kafkasya'daki Gürcüler, Deşt-i Kıpçak'taki Rus Knezlikleri, Kıpçaklar ile İdil Bulgarları üzerine seferler yaptı ve imparatorluğu döneminde gerçekleştirdiği hiçbir savaşı kaybetmedi.[6] Bunların sonucunda Pasifik Okyanusu'ndan Hazar Denizi'ne ve Karadeniz'in kuzeyine kadar uzanan bir imparatorluk kurdu.<br />
<br />
Bozkır geleneğinden gelen onlu teşkilatı kullanarak, yetenek ve kişilerin bireysel üstünlüğüne dayanan meritokratik bir ordu meydana getiren Cengiz Han’ın büyük bir asker olarak ün kazanmasının temelinde, kurduğu posta teşkilatı ve casus ağı ile istihbarat sanatına verdiği büyük değer önemli bir yer tutmaktadır. Yaptığı seferler sonucunda pek çok şehir tahrip olmuş ve milyonlarca insan da katledilmiştir, ancak Cengiz Yasası adı ile metinleştirilen kuralları ile işkenceyi, yalan söylemeyi, hırsızlık yapmayı ve zina etmeyi de yasaklamış; zanaatkârlar, doktorlar, belli bilgi becerisi olan eğitimli kişiler ve her dinden din adamlarına, hangi milletten olursa olsun aralarında bir ayrım yapılmaksızın saygı gösterilmesi ve vergiden muaf tutulmalarını da kanunlaştırmıştır.[7]<br />
<br />
Cengiz Han aynı zamanda, halkının yazıya sahip olmasını sağlamak için Uygurlardan önemli kişileri başkenti Karakurum’a çağırmış ve Moğolca için Uygur alfabesini uyarlatarak bunu çocuklarına da öğretmesini istemiştir. Bu sayede Moğol dilinin de yazılı hale getirilmesini sağlamıştır.[8]<br />
<br />
Cengiz Han, 1227 yılında Kuzey Çin'deki Tangutlar'ı yendiği seferden dönerken bilinmeyen bir nedenle öldü. Mezarının yeri ise günümüzde hâlâ bilinmemektedir. Ünlü bir söylentiye göre, kendisi ölmeden önce mezarının gizli tutulmasını vasiyet etmiş, o ölünce de yakınları onu bilinmeyen bir yere gömmüş, daha sonra cenazeye katılan herkes mezarın yeri hiçbir şekilde bilinmesin diye kendilerini öldürmüştür. Fakat bu iddia, birçok kişi tarafından uydurma olarak kabul edilir. Günümüzde arkeologlar Cengiz'in gömüldüğü yere yaklaştıklarını düşünüyorlar. İlerleyen yıllarda modern Moğolistan'ın muhteşem bir keşfe ev sahipliği yapması mümkündür.[9]<br />
<br />
Cengiz Han öldüğünde sahip olduğu topraklar, tahmini olarak Büyük İskender'in dört, Roma İmparatorluğu'nun ise iki katı büyüklüğündeydi. Kurmuş olduğu imparatorluk, günümüzde Rusya hariç tüm ülkelerden daha geniş topraklar üzerine yayılmış vaziyette olup, onun ölümünden sonra oğulları ve torunları döneminde daha da genişleyerek, insanlık tarihinin gördüğü bitişik sınırlara sahip en büyük imparatorluk hâline geldi.<br />
<br />
2003'te araştırmacılar American Journal of Human Genetics'te, yaklaşık 900 yıl önce yaşamış bir erkeğin genetik materyalinin günümüzde her 200 erkekten birinde bulunduğunu, yani Avrasya'da 16 milyon erkeğin bu genetik materyali paylaştığını iddia eden bir araştırma yayımladı. Bunun Avrupa'dan Afrika'ya kadar örnekleri vardır. Araştırmacılar, bu süper başarılı atanın kim olduğu sorusuna getirilebilecek en mantıklı açıklamanın Cengiz Han olduğuna karar verdiler.[10] Çünkü Cengiz Han'ın, vaktinde Çin'den getirttiği Taoist bir bilgeden ömrünü uzatmak için yardım istediği[11] ve bunun sonucunda, yaptığı seferlerle büyük şehirleri ele geçirdiğinde oralarda yaşayan birçok kadını himayesine alıp onlarla cinsel ilişkiye girdiği bilinmektedir. <br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Büyük Hun İmparatorluğunun Kuruluşu (M.Ö. 220)</span><br />
<br />
Orta Asyanın doğusunda, bugünkü Çinin Kuzeyinde yaşayan Ön Türklerin bölgede çoğalması ve kültürlerinin egemen hale gelmesiyle birlikte birbirinden ayrı ve bağımsız yaşayan Hun kabileleri, Çine karşı zaman zaman bir araya gelerek mukavemet göstermeye başlamış ve birlik ruhu ortaya çıkmıştır. Kendi kabilesi  ve bölgedeki kabilelere liderlik yapan Teoman, zamanla güçlenerek bölgede yaşayan hunları bir araya getirip M.Ö. 220 yılında Büyük Hun Devletini kurarak Türklüğü Tarih sahnesine çıkartan isim oldu.<br />
<br />
Büyük Hun Devletinin ortaya çıkmasıyla birlikte bazı Tunguz ve Moğol toplulukları da Hun İmparatorluğunun bünyesine girdiler. Devlet Haline Gelmeden öncede bölgede yaşayan Hunlar’ın akınlarından zarar gören Çin, Feodalizmden İmparatorluğa geçiş dönemine denk gelen bu dönemde Hun İmparatorluğunun kurulmasıyla birlikte daha da zor bir durumla karşı karşıya kaldı. Zira Hun İmparatoru Teoman, İmparatorluğun kurulmasıyla birlikte Kore’den Hazar Denizine kadar olan tüm bölgeye akınlar düzenleyerek hem Çin, hemde bölgede yaşayan diğer toplumların topraklarını imparatorluğuna dahil ederek güçlenmeye ve büyümeye başladı.<br />
<br />
Hun İmparatorluğunun sahneye çıkışı, diğer imparatorluklara pek benzememektedir. Zira barbar ve göçebe bir toplum olarak görülen hunlar, Tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte yalnızca 50 yıl içerisinde dünyanın en büyük İmparatorluğu haline gelerek bölgeye hakim hale geldi. Çin’i vergiye bağlayarak İpek yolunu denetimi altına aldı ve bölgedeki diğer devletleri sindirdi. M.Ö. 177 yılında Hun toprakları Hazar Denizinden Kore’ye kadar uzanan ve Asya’nın neredeyse tamamını içerisine alan büyük bir imparatorluk haline geldi.  Bu ilerleyiş M.Ö. 40 lı yıllara kadar devam etti.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Büyük Hun İmparatorluğunun Zayıflaması (M.Ö. 54)</span></span><br />
<br />
Zamanla muazzam seviyedeki İmparatorluk gücü, sefahat ve lüks yaşantıya da ayak uydurmaya başladı. Çin'le iyi ilişkiler içerisine giren Hun hakanları, Çin Saray kültürü ve alışkanlıklarına ayak uydurmaya başladı. Çin İmparatorluğuyla iyi ilişkiler içine girildiği bu dönemlerde Hun İmparatorları Çinli prenseslerle evlenerek farkında olmadan İmparatorluğun yıkımına zemin hazırladılar. Çinli prenseslerle birlikte gelen koruma orduları ve Çinli diplomatlar Hun topraklarında ve Sarayında rahatça hareket edebilir, kendi amaçlarına hizmet edecek faaliyetler icra edebilir hale geldiler. Güçlenen ve artık Hunlara vergi ödemek istemeyen Çinliler, ödedikleri vergiyi keserek Hun topraklarına akınlar düzenlemeye başladılar ve Hunların zayıflayarak küçülmesini sağladılar.  <br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Büyük Hun İmparatorluğunun Bölünmesi (Doğu Hun ve Batı Hun) (M.Ö. 54)</span></span><br />
<br />
M.Ö. 54 yılında, Hun İmparatorluğunun hükümdarı olan iki kardeş Hohanye ve Çiçi ihtilafa düştüler ve İmparatorluk Doğu Hun ve Batı Hun olarak ikiye bölündü. Çin ile yakın ilişkiler içinde olan Hohanye ve Doğu Hun, Çin hükümdarlığı altına girdi, Çiçi Han  ise Çine ve kardeşi Hohanye'ye karşı sert tavır alarak Batı Hunun başına geçti fakat Çin, zayıflayan Batı Hunun üzerine giderek kısa bir süre sonra Çiçi hanı öldürerek Batı hunlarını yıktı (M.Ö. 36). Çine bağlı bulunan Doğu Hun ve hükümdarı Hohanye ise bölgedeki varlığını Çin ekseninde devam ettirdi. Çinin Muaffak olarak Hunları parçalamasıyla bölgedeki yapı Hunların aleyhine gelişmeye devam etti.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Büyük Hun İmparatorluğunun İkinci Kez Bölünmesi (Kuzey ve Güney Hun)(M.S. 48)</span></span><br />
<br />
M.S. 48 yılında gerçekleşen bir diğer taht mücadeleside hükümdar Panu ile Pi arasında yaşandı. O dönemde ciddi bir hastalık salgını yaşandığı için Çinin saldıracağını düşünen Panu, Çine bir elçi göndererek barış istemesi ayrılık fitilini ateşledi. Panu'nun hükümdar olmasından rahatsız olan Pi, kendiside gizlice Çin'e elçi göndererek Panu'nun haritasını vermiş ve Çinin desteğini istemişti. Bu olaydan sonra Çin Pi'ye destek vererek Hun İmparatorluğunun başına geçmesini sağladı. Panu da güçlerini Kuzeye çekerek Kuzey Hun İmparatorluğunu kurdu. Bu dönemde Pi yönetimindeki Hun imparatorluğu, Çinin idaresini kabul ederek Güney bölgesinde, Panu ise Çine ve Güney Hun imparatorluğuna sert tavır alarak kuzey bölgesinde iki ayrı yönetim kurdu. Ancak Çinin ve Güney Hunlarının baskıları neticesinde M.S. 156 yılında Kuzey Hunları tamamen yıkılarak tarih sahnesinden silindi. Güney Hunları ise Çin ile iyi ilişkiler içerisinde olmasına rağmen, Çinin bu bölgeye hükmetme çabası neticesinde M.S. 216 yılında yıkılarak tarih sahnesinden silindi.<br />
<br />
Bu dönem, Bölgede bulunan Kuzey Hunlarının 156 da yıkılıp,  siyenpiler tarafında batıya doğru itilmesi ve M.S. 216 Yılında Çinin Tüm Hunların topraklarını tamamen elini geçirmesiyle son buldu. Bölgede kalan Hunlar M.S. 400 lü yıllara kadar küçük devletler kurmuş olsada başarılı olamadılar. Bu olaylar silsilesinin neticesinde bugün Türkistan olarak alınan bölgeden Türk varlığı tamamen ortadan kalkmış oldu.<br />
<br />
<br />
Asyanın doğusunda başlayan Hun hareketi, büyük Hun İmparatorluğunun yıkılması ve Hunların Orta Asyadan uzaklaştırılmasıyla başlayan süreç, yıkılan Büyük Hun İmparatorluğunda yaşayan Hun’ların batıya doğru hareketiyle farklı bir seyir izlemeye başladı. Buraya yaşayan Hunların büyük çoğunluğu gerek Çin akınları, gerekse Siyenpilerin sınırlarını genişletmesiyle büyük ölçüde Batıya doğru ilerleyen Hunlar, Hazar Gölü çevresinde toplanarak bu bölgeye yerleşip çoğaldılar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Avrupa Hun İmparatorluğu (370 – 470)</span></span><br />
<br />
Hazar Gölü ve Çevresinde yaşayan Hunlar, M.S. 400 lü yıllarda Avrupa Hun Devletini ortaya çıkarttı. 370 yılında, Balamir tarafından kurulan Avrupa Hun Devleti, varlığını ve topraklarını genişletmek için bölgede yaşayan Gotlarla (Ostrogot ve Vizigot) savaşarak batıya doğru itti. O dönemde Avrupanın neredeyse tamamı Roma imparatorluğu sınırları içerisindeydi. Bugün varolan Avrupa Ülkelerinin ataları, o dönemde Barbar kavimler olarak avrupanın muhtelif yerlerinde ve ormanlık alanlarında yaşıyor ve Roma İmparatorluğuna küçük çaplı saldırılar düzenliyorlardı. Hunların bölgeye hakim olmasıyla birlikte bölgede yaşayan Barbar kavimler Avrupa Hun devleti ve Roma İmparatorluğu arasında sıkıştılar. (Bu dönem tarihe, bugünkü Avrupanın yapısını oluşturacak sonuçlara varan Kavimler Göçü olarak geçer.) Önceleri Roma İmparatorluğu bu durumdan memnundu ve Avrupa Hun İmparatorluğuyla iyi ilişkiler içerisindeydi. Ancak bu dönem büyük hükümdar Attila’nın idareyi ele alması ve strateji değiştirerek Romanın üzerine doğru ilerlemesiyle seyir değiştirdi. Zamanla Roma İmparatorluğunu da hükmü altına alan Attila, Margos Antlaşmasıyla 422 yılında Roma İmparatorluğunu vergiye bağladı. Böylelikle barış sağlanmış oldu ancak Roma İmparatorluğu, 434 yılında antlaşmayı ihlal edince tekrar ilerlemeye ve Roma İmparatorluğunun üzerine seferler düzenlemeye başladı. Devam eden zamanda Doğu ve Batı Roma’yı kontrolü altına alan Attila, 452 Yılında idareyi tamamen ele almak için Roma şehrine yürüdü. Bu dönemde Papanın, Attila’nın huzuruna giderek teslimiyeti kabul etmesi ve bölgedeki Salgın hastalıkların baş göstermesi nedeniyle daha fazla ilerlemedi.<br />
<br />
Büyük Hükümdar Attila, Fransaya kadar ilerleyerek Avrupa Hun Devletine en parlak dönemini yaşatmış ve bugünkü Avrupa Devletlerinin demografik yapısını oluşturan Kavimler Göçünü başlatarak tarihe yön vermiştir.<br />
<br />
469 yılında Attila’nın ölümüyle oğulları saltanat mücadelesine girdi ve Avrupa Hun Devleti zayıflayarak yıkıldı. Avrupa Hun İmparatorluğunun yıkılmasıyla bölgede yaşayan Hunlar, bugünkü Macaristan ve çevresinde halen yaşamaya devam ederler. Zira Macaristana, Avrupalılar Macarlara Hungary demektedir. Bu isim Avrupa Hun Devletinden miras kalmıştır.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Ak Hun İmparatorluğu / Eftalitler (420 – 562)</span></span><br />
<br />
Hazar gölü çevresinde yaşayan Hunların bir kısmı Batıya doğru ilerleyerek Avrupa Hun İmparatorluğunu kurmuş, bir kısmı da güneye doğru ilerleyerek Ak Hun İmparatorluğunu ortaya çıkartmıştır. Hazar Gölünde yaşayan iki büyük Hun kabilesi olan Uar ve Hun kabileleri birleşerek 420 yılında Ak Hun İmparatorluğunu kurmuştur. Bu İmparatorluk  İran ve Arap tarih kaynaklarında Eftalitler, Çin kaynaklarında ise Ak Hunlar olarak geçmektedir.<br />
<br />
Bölgede yaşayan İki büyük kabile olan Uar ve Hun kabileleri birleşerek ortak yönetimle Ak Hun İmparatorluğunu kurmuş, 430 yılında da yönetime Aksuvar geçmiştir. Zamanla bölgesinde güçlenen Ak Hunlar, İran ile mücadeleye girerek İranın bölgedeki güçünü zayıflatarak önemli ölçüde güçlendi. 459 yılında Aksuvarın himayesinde olan Firuz İranın tahtına geçirilerek topralarını önemli ölçüde genişletti. Zamanla Firuz yönetimindeki İran Sasanileriylede savaşlar yapan Ak Hunlar, Hindistan ve Çin civarına kadar ilerledi. 470 yılında Hindistan üzerine yürüyerek burada bulunan Guptalar ve Pencap İmparatorluklarını yıkarak bu bölgeleride kontrol altına aldı. Ak Hunlar, Toraman ve Mihrikula döneminde en parlak dönemlerini yaşadılar. Karaşar ve Kandeharıda içine alarak geniş bir bölgeye hükmettiler. Bu dönem bölgede başka bir Türk Devleti olan Göktürklerin kurulması ve büyümesine kadar devam etti. Göktürklerin güçlenerek bölgeye hakim olması ve Sasanilerle ortak hareket etmesi neticesinde giderek güçlendi ve Göktürk ile Sasaniler birleşip Ak Hunları yıkarak topraklarını paylaştılar.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Özetleyecek Olursak ;</span></span><br />
<br />
Hunlar, M.Ö. 220 yılında tarih sahnesine çıkarak ilk Türk devleti olan Büyük Hun İmparatorluğunu kurdu ve dünyanın en büyük İmparatorluğu haline geldi. Ancak zamanla sefahat ve Çin kültürüne yakınlaşmayla zayıflı(Zeker) bölündü ve kısa bir süre sonra yıkıldı. Ana Yurt olan Türkistandaki varlığı ortadan kalkan Hunlar, bölgede yaşayan halkların Hazar ve civarına Göç etmesiyle yeni bir dönem başladı ve Avrupa Hunları ile Ak Hunlar ortaya çıkarak Tarihe farklı bir yön verdi . Kurulacak diğer Türk devletlerinin önünü açtı. Avrupa Hun imparatorluğu, bugünkü Avrupanın Demografik yapısını oluşturan Kavimler göçünü başlatarak Türk varlığını Avrupaya kadar götürdü. Ak Hunlar ise bugünkü Orta Doğu bölgesinde yayılarak bölgesine hakim oldu. Diğer bir Türk Devleti olan Göktürkler ile İran Sasanilerinin birleşmesiyle yıkılarak tarih sahnesinden silinen son Hun İmparatorluğu oldu.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">[attachment=69967]<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Büyük Hun İmparatorluğu ve Cengiz Han</span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Cengiz Han</span></span><br />
<br />
Cengiz Han[not 1] (doğum adıyla Temuçin,[not 2] y. 1162 – 18 Ağustos 1227), Moğol İmparatorluğu'nun kurucusu ve ilk Kağanı olan Moğol komutan ve hükümdardır.[3] Hükümdarlığı döneminde gerçekleştirdiği hiçbir savaşı kaybetmeyen Cengiz Han, Dünya tarihinin en büyük askeri liderlerinden birisi olarak kabul edilmektedir. 13. yüzyılın başında Orta Asya'daki tüm göçebe bozkır kavimlerini birleştirip bir ulus hâline getirerek Moğol siyasi kimliği çatısı altında toplamıştır. Cengiz Han, hükümdarlığı döneminde, 1206-1227 arasında, Kuzey Çin'deki Batı Xia ve Jin Hanedanı; Türkistan'daki Kara Hıtay, Maveraünnehir; Harezm, Horasan ve İran'daki Harezmşahlar, Kafkasya'daki Gürcüler, Deşt-i Kıpçak'taki Rus Knezlikleri, Kıpçaklar ile İdil Bulgarları üzerine seferler yaptı ve imparatorluğu döneminde gerçekleştirdiği hiçbir savaşı kaybetmedi.[4] Bunların sonucunda Pasifik Okyanusu'ndan Hazar Denizi'ne ve Karadeniz'in kuzeyine kadar uzanan bir imparatorluk kurdu.<br />
<br />
1162 civarında Moğolistan'daki Onon Nehri yakınlarında doğduğu düşünülen Cengiz Han'ın gerçek adı ''Temuçin''dir. Babası Yesügey, düşman bir kabile olan Tatarlar tarafından zehirlenerek öldürüldüğünde Temuçin henüz 9 yaşındaydı.[5] Temuçin'in kabilesi, küçük yaştaki bir çocuğun liderliğini kabul etmedi ve kardeşleri ve annesiyle birlikte onları ölüme terk ederek kabileden sürdüler. Moğolistan'ın acımasız bozkırlarında kaçarak ve saklanarak hayatta kalmaya çalıştılar. Temuçin daha küçücük bir çocukken, avladıkları bir hayvanı paylaşmak istemeyen üvey kardeşini çıkan bir kavga sonucu öldürdü. 16 yaşına geldiğinde, daha önceden yaptıkları bir anlaşma sayesinde nüfuzlu bir kabileden olan Börte isminde birisiyle evlendi. Henüz 20 yaşına geldiğinde, tüm Moğolistan'da tanınan ve saygı duyulan bir komutan haline gelmeyi başarmıştı. Moğolistan'daki göçebe kavimleri birer birer kendi bayrağı altında birleştirdi. 1206 yılına gelindiğinde Moğolistan'da birlik sağlanmıştı.<br />
<br />
1206 yılının ilkbaharında Onon Nehri'nin yakınlarında, kendisine bağlanmış olan bütün kabileleri bir araya getirerek büyük bir kurultay topladı. Tüm göçebe kavimleri birleştiren Temuçin tek bir ulus yaratmıştı ve bu ulusa “Moğol Ulusu” adını verdi. Bu kurultayda Temuçin, daha önceden aldığı “Kağan” unvanına ilaveten ''Cengiz'' unvanını aldı ve bu tarihten sonra kendisine “Cengiz Kağan” veya “Cengiz Han” diye hitap edilmesini istedi. Moğol toplumu, Cengiz Han'dan önce teşkilatsız ve düzensizdi. 1206 kurultayında devletin ordu ve toplumsal teşkilatını düzenledi.<br />
<br />
Cengiz Han, hükümdarlığı döneminde, 1206-1227 arasında, Kuzey Çin'deki Batı Xia ve Jin Hanedanı; Türkistan'daki Kara Hıtay, Maveraünnehir; Harezm, Horasan ve İran'daki Harezmşahlar, Kafkasya'daki Gürcüler, Deşt-i Kıpçak'taki Rus Knezlikleri, Kıpçaklar ile İdil Bulgarları üzerine seferler yaptı ve imparatorluğu döneminde gerçekleştirdiği hiçbir savaşı kaybetmedi.[6] Bunların sonucunda Pasifik Okyanusu'ndan Hazar Denizi'ne ve Karadeniz'in kuzeyine kadar uzanan bir imparatorluk kurdu.<br />
<br />
Bozkır geleneğinden gelen onlu teşkilatı kullanarak, yetenek ve kişilerin bireysel üstünlüğüne dayanan meritokratik bir ordu meydana getiren Cengiz Han’ın büyük bir asker olarak ün kazanmasının temelinde, kurduğu posta teşkilatı ve casus ağı ile istihbarat sanatına verdiği büyük değer önemli bir yer tutmaktadır. Yaptığı seferler sonucunda pek çok şehir tahrip olmuş ve milyonlarca insan da katledilmiştir, ancak Cengiz Yasası adı ile metinleştirilen kuralları ile işkenceyi, yalan söylemeyi, hırsızlık yapmayı ve zina etmeyi de yasaklamış; zanaatkârlar, doktorlar, belli bilgi becerisi olan eğitimli kişiler ve her dinden din adamlarına, hangi milletten olursa olsun aralarında bir ayrım yapılmaksızın saygı gösterilmesi ve vergiden muaf tutulmalarını da kanunlaştırmıştır.[7]<br />
<br />
Cengiz Han aynı zamanda, halkının yazıya sahip olmasını sağlamak için Uygurlardan önemli kişileri başkenti Karakurum’a çağırmış ve Moğolca için Uygur alfabesini uyarlatarak bunu çocuklarına da öğretmesini istemiştir. Bu sayede Moğol dilinin de yazılı hale getirilmesini sağlamıştır.[8]<br />
<br />
Cengiz Han, 1227 yılında Kuzey Çin'deki Tangutlar'ı yendiği seferden dönerken bilinmeyen bir nedenle öldü. Mezarının yeri ise günümüzde hâlâ bilinmemektedir. Ünlü bir söylentiye göre, kendisi ölmeden önce mezarının gizli tutulmasını vasiyet etmiş, o ölünce de yakınları onu bilinmeyen bir yere gömmüş, daha sonra cenazeye katılan herkes mezarın yeri hiçbir şekilde bilinmesin diye kendilerini öldürmüştür. Fakat bu iddia, birçok kişi tarafından uydurma olarak kabul edilir. Günümüzde arkeologlar Cengiz'in gömüldüğü yere yaklaştıklarını düşünüyorlar. İlerleyen yıllarda modern Moğolistan'ın muhteşem bir keşfe ev sahipliği yapması mümkündür.[9]<br />
<br />
Cengiz Han öldüğünde sahip olduğu topraklar, tahmini olarak Büyük İskender'in dört, Roma İmparatorluğu'nun ise iki katı büyüklüğündeydi. Kurmuş olduğu imparatorluk, günümüzde Rusya hariç tüm ülkelerden daha geniş topraklar üzerine yayılmış vaziyette olup, onun ölümünden sonra oğulları ve torunları döneminde daha da genişleyerek, insanlık tarihinin gördüğü bitişik sınırlara sahip en büyük imparatorluk hâline geldi.<br />
<br />
2003'te araştırmacılar American Journal of Human Genetics'te, yaklaşık 900 yıl önce yaşamış bir erkeğin genetik materyalinin günümüzde her 200 erkekten birinde bulunduğunu, yani Avrasya'da 16 milyon erkeğin bu genetik materyali paylaştığını iddia eden bir araştırma yayımladı. Bunun Avrupa'dan Afrika'ya kadar örnekleri vardır. Araştırmacılar, bu süper başarılı atanın kim olduğu sorusuna getirilebilecek en mantıklı açıklamanın Cengiz Han olduğuna karar verdiler.[10] Çünkü Cengiz Han'ın, vaktinde Çin'den getirttiği Taoist bir bilgeden ömrünü uzatmak için yardım istediği[11] ve bunun sonucunda, yaptığı seferlerle büyük şehirleri ele geçirdiğinde oralarda yaşayan birçok kadını himayesine alıp onlarla cinsel ilişkiye girdiği bilinmektedir. <br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Büyük Hun İmparatorluğunun Kuruluşu (M.Ö. 220)</span><br />
<br />
Orta Asyanın doğusunda, bugünkü Çinin Kuzeyinde yaşayan Ön Türklerin bölgede çoğalması ve kültürlerinin egemen hale gelmesiyle birlikte birbirinden ayrı ve bağımsız yaşayan Hun kabileleri, Çine karşı zaman zaman bir araya gelerek mukavemet göstermeye başlamış ve birlik ruhu ortaya çıkmıştır. Kendi kabilesi  ve bölgedeki kabilelere liderlik yapan Teoman, zamanla güçlenerek bölgede yaşayan hunları bir araya getirip M.Ö. 220 yılında Büyük Hun Devletini kurarak Türklüğü Tarih sahnesine çıkartan isim oldu.<br />
<br />
Büyük Hun Devletinin ortaya çıkmasıyla birlikte bazı Tunguz ve Moğol toplulukları da Hun İmparatorluğunun bünyesine girdiler. Devlet Haline Gelmeden öncede bölgede yaşayan Hunlar’ın akınlarından zarar gören Çin, Feodalizmden İmparatorluğa geçiş dönemine denk gelen bu dönemde Hun İmparatorluğunun kurulmasıyla birlikte daha da zor bir durumla karşı karşıya kaldı. Zira Hun İmparatoru Teoman, İmparatorluğun kurulmasıyla birlikte Kore’den Hazar Denizine kadar olan tüm bölgeye akınlar düzenleyerek hem Çin, hemde bölgede yaşayan diğer toplumların topraklarını imparatorluğuna dahil ederek güçlenmeye ve büyümeye başladı.<br />
<br />
Hun İmparatorluğunun sahneye çıkışı, diğer imparatorluklara pek benzememektedir. Zira barbar ve göçebe bir toplum olarak görülen hunlar, Tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte yalnızca 50 yıl içerisinde dünyanın en büyük İmparatorluğu haline gelerek bölgeye hakim hale geldi. Çin’i vergiye bağlayarak İpek yolunu denetimi altına aldı ve bölgedeki diğer devletleri sindirdi. M.Ö. 177 yılında Hun toprakları Hazar Denizinden Kore’ye kadar uzanan ve Asya’nın neredeyse tamamını içerisine alan büyük bir imparatorluk haline geldi.  Bu ilerleyiş M.Ö. 40 lı yıllara kadar devam etti.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Büyük Hun İmparatorluğunun Zayıflaması (M.Ö. 54)</span></span><br />
<br />
Zamanla muazzam seviyedeki İmparatorluk gücü, sefahat ve lüks yaşantıya da ayak uydurmaya başladı. Çin'le iyi ilişkiler içerisine giren Hun hakanları, Çin Saray kültürü ve alışkanlıklarına ayak uydurmaya başladı. Çin İmparatorluğuyla iyi ilişkiler içine girildiği bu dönemlerde Hun İmparatorları Çinli prenseslerle evlenerek farkında olmadan İmparatorluğun yıkımına zemin hazırladılar. Çinli prenseslerle birlikte gelen koruma orduları ve Çinli diplomatlar Hun topraklarında ve Sarayında rahatça hareket edebilir, kendi amaçlarına hizmet edecek faaliyetler icra edebilir hale geldiler. Güçlenen ve artık Hunlara vergi ödemek istemeyen Çinliler, ödedikleri vergiyi keserek Hun topraklarına akınlar düzenlemeye başladılar ve Hunların zayıflayarak küçülmesini sağladılar.  <br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Büyük Hun İmparatorluğunun Bölünmesi (Doğu Hun ve Batı Hun) (M.Ö. 54)</span></span><br />
<br />
M.Ö. 54 yılında, Hun İmparatorluğunun hükümdarı olan iki kardeş Hohanye ve Çiçi ihtilafa düştüler ve İmparatorluk Doğu Hun ve Batı Hun olarak ikiye bölündü. Çin ile yakın ilişkiler içinde olan Hohanye ve Doğu Hun, Çin hükümdarlığı altına girdi, Çiçi Han  ise Çine ve kardeşi Hohanye'ye karşı sert tavır alarak Batı Hunun başına geçti fakat Çin, zayıflayan Batı Hunun üzerine giderek kısa bir süre sonra Çiçi hanı öldürerek Batı hunlarını yıktı (M.Ö. 36). Çine bağlı bulunan Doğu Hun ve hükümdarı Hohanye ise bölgedeki varlığını Çin ekseninde devam ettirdi. Çinin Muaffak olarak Hunları parçalamasıyla bölgedeki yapı Hunların aleyhine gelişmeye devam etti.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Büyük Hun İmparatorluğunun İkinci Kez Bölünmesi (Kuzey ve Güney Hun)(M.S. 48)</span></span><br />
<br />
M.S. 48 yılında gerçekleşen bir diğer taht mücadeleside hükümdar Panu ile Pi arasında yaşandı. O dönemde ciddi bir hastalık salgını yaşandığı için Çinin saldıracağını düşünen Panu, Çine bir elçi göndererek barış istemesi ayrılık fitilini ateşledi. Panu'nun hükümdar olmasından rahatsız olan Pi, kendiside gizlice Çin'e elçi göndererek Panu'nun haritasını vermiş ve Çinin desteğini istemişti. Bu olaydan sonra Çin Pi'ye destek vererek Hun İmparatorluğunun başına geçmesini sağladı. Panu da güçlerini Kuzeye çekerek Kuzey Hun İmparatorluğunu kurdu. Bu dönemde Pi yönetimindeki Hun imparatorluğu, Çinin idaresini kabul ederek Güney bölgesinde, Panu ise Çine ve Güney Hun imparatorluğuna sert tavır alarak kuzey bölgesinde iki ayrı yönetim kurdu. Ancak Çinin ve Güney Hunlarının baskıları neticesinde M.S. 156 yılında Kuzey Hunları tamamen yıkılarak tarih sahnesinden silindi. Güney Hunları ise Çin ile iyi ilişkiler içerisinde olmasına rağmen, Çinin bu bölgeye hükmetme çabası neticesinde M.S. 216 yılında yıkılarak tarih sahnesinden silindi.<br />
<br />
Bu dönem, Bölgede bulunan Kuzey Hunlarının 156 da yıkılıp,  siyenpiler tarafında batıya doğru itilmesi ve M.S. 216 Yılında Çinin Tüm Hunların topraklarını tamamen elini geçirmesiyle son buldu. Bölgede kalan Hunlar M.S. 400 lü yıllara kadar küçük devletler kurmuş olsada başarılı olamadılar. Bu olaylar silsilesinin neticesinde bugün Türkistan olarak alınan bölgeden Türk varlığı tamamen ortadan kalkmış oldu.<br />
<br />
<br />
Asyanın doğusunda başlayan Hun hareketi, büyük Hun İmparatorluğunun yıkılması ve Hunların Orta Asyadan uzaklaştırılmasıyla başlayan süreç, yıkılan Büyük Hun İmparatorluğunda yaşayan Hun’ların batıya doğru hareketiyle farklı bir seyir izlemeye başladı. Buraya yaşayan Hunların büyük çoğunluğu gerek Çin akınları, gerekse Siyenpilerin sınırlarını genişletmesiyle büyük ölçüde Batıya doğru ilerleyen Hunlar, Hazar Gölü çevresinde toplanarak bu bölgeye yerleşip çoğaldılar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Avrupa Hun İmparatorluğu (370 – 470)</span></span><br />
<br />
Hazar Gölü ve Çevresinde yaşayan Hunlar, M.S. 400 lü yıllarda Avrupa Hun Devletini ortaya çıkarttı. 370 yılında, Balamir tarafından kurulan Avrupa Hun Devleti, varlığını ve topraklarını genişletmek için bölgede yaşayan Gotlarla (Ostrogot ve Vizigot) savaşarak batıya doğru itti. O dönemde Avrupanın neredeyse tamamı Roma imparatorluğu sınırları içerisindeydi. Bugün varolan Avrupa Ülkelerinin ataları, o dönemde Barbar kavimler olarak avrupanın muhtelif yerlerinde ve ormanlık alanlarında yaşıyor ve Roma İmparatorluğuna küçük çaplı saldırılar düzenliyorlardı. Hunların bölgeye hakim olmasıyla birlikte bölgede yaşayan Barbar kavimler Avrupa Hun devleti ve Roma İmparatorluğu arasında sıkıştılar. (Bu dönem tarihe, bugünkü Avrupanın yapısını oluşturacak sonuçlara varan Kavimler Göçü olarak geçer.) Önceleri Roma İmparatorluğu bu durumdan memnundu ve Avrupa Hun İmparatorluğuyla iyi ilişkiler içerisindeydi. Ancak bu dönem büyük hükümdar Attila’nın idareyi ele alması ve strateji değiştirerek Romanın üzerine doğru ilerlemesiyle seyir değiştirdi. Zamanla Roma İmparatorluğunu da hükmü altına alan Attila, Margos Antlaşmasıyla 422 yılında Roma İmparatorluğunu vergiye bağladı. Böylelikle barış sağlanmış oldu ancak Roma İmparatorluğu, 434 yılında antlaşmayı ihlal edince tekrar ilerlemeye ve Roma İmparatorluğunun üzerine seferler düzenlemeye başladı. Devam eden zamanda Doğu ve Batı Roma’yı kontrolü altına alan Attila, 452 Yılında idareyi tamamen ele almak için Roma şehrine yürüdü. Bu dönemde Papanın, Attila’nın huzuruna giderek teslimiyeti kabul etmesi ve bölgedeki Salgın hastalıkların baş göstermesi nedeniyle daha fazla ilerlemedi.<br />
<br />
Büyük Hükümdar Attila, Fransaya kadar ilerleyerek Avrupa Hun Devletine en parlak dönemini yaşatmış ve bugünkü Avrupa Devletlerinin demografik yapısını oluşturan Kavimler Göçünü başlatarak tarihe yön vermiştir.<br />
<br />
469 yılında Attila’nın ölümüyle oğulları saltanat mücadelesine girdi ve Avrupa Hun Devleti zayıflayarak yıkıldı. Avrupa Hun İmparatorluğunun yıkılmasıyla bölgede yaşayan Hunlar, bugünkü Macaristan ve çevresinde halen yaşamaya devam ederler. Zira Macaristana, Avrupalılar Macarlara Hungary demektedir. Bu isim Avrupa Hun Devletinden miras kalmıştır.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Ak Hun İmparatorluğu / Eftalitler (420 – 562)</span></span><br />
<br />
Hazar gölü çevresinde yaşayan Hunların bir kısmı Batıya doğru ilerleyerek Avrupa Hun İmparatorluğunu kurmuş, bir kısmı da güneye doğru ilerleyerek Ak Hun İmparatorluğunu ortaya çıkartmıştır. Hazar Gölünde yaşayan iki büyük Hun kabilesi olan Uar ve Hun kabileleri birleşerek 420 yılında Ak Hun İmparatorluğunu kurmuştur. Bu İmparatorluk  İran ve Arap tarih kaynaklarında Eftalitler, Çin kaynaklarında ise Ak Hunlar olarak geçmektedir.<br />
<br />
Bölgede yaşayan İki büyük kabile olan Uar ve Hun kabileleri birleşerek ortak yönetimle Ak Hun İmparatorluğunu kurmuş, 430 yılında da yönetime Aksuvar geçmiştir. Zamanla bölgesinde güçlenen Ak Hunlar, İran ile mücadeleye girerek İranın bölgedeki güçünü zayıflatarak önemli ölçüde güçlendi. 459 yılında Aksuvarın himayesinde olan Firuz İranın tahtına geçirilerek topralarını önemli ölçüde genişletti. Zamanla Firuz yönetimindeki İran Sasanileriylede savaşlar yapan Ak Hunlar, Hindistan ve Çin civarına kadar ilerledi. 470 yılında Hindistan üzerine yürüyerek burada bulunan Guptalar ve Pencap İmparatorluklarını yıkarak bu bölgeleride kontrol altına aldı. Ak Hunlar, Toraman ve Mihrikula döneminde en parlak dönemlerini yaşadılar. Karaşar ve Kandeharıda içine alarak geniş bir bölgeye hükmettiler. Bu dönem bölgede başka bir Türk Devleti olan Göktürklerin kurulması ve büyümesine kadar devam etti. Göktürklerin güçlenerek bölgeye hakim olması ve Sasanilerle ortak hareket etmesi neticesinde giderek güçlendi ve Göktürk ile Sasaniler birleşip Ak Hunları yıkarak topraklarını paylaştılar.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff3333;" class="mycode_color">Özetleyecek Olursak ;</span></span><br />
<br />
Hunlar, M.Ö. 220 yılında tarih sahnesine çıkarak ilk Türk devleti olan Büyük Hun İmparatorluğunu kurdu ve dünyanın en büyük İmparatorluğu haline geldi. Ancak zamanla sefahat ve Çin kültürüne yakınlaşmayla zayıflı(Zeker) bölündü ve kısa bir süre sonra yıkıldı. Ana Yurt olan Türkistandaki varlığı ortadan kalkan Hunlar, bölgede yaşayan halkların Hazar ve civarına Göç etmesiyle yeni bir dönem başladı ve Avrupa Hunları ile Ak Hunlar ortaya çıkarak Tarihe farklı bir yön verdi . Kurulacak diğer Türk devletlerinin önünü açtı. Avrupa Hun imparatorluğu, bugünkü Avrupanın Demografik yapısını oluşturan Kavimler göçünü başlatarak Türk varlığını Avrupaya kadar götürdü. Ak Hunlar ise bugünkü Orta Doğu bölgesinde yayılarak bölgesine hakim oldu. Diğer bir Türk Devleti olan Göktürkler ile İran Sasanilerinin birleşmesiyle yıkılarak tarih sahnesinden silinen son Hun İmparatorluğu oldu.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Türklerin soy ağacı]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=2905</link>
			<pubDate>Fri, 17 Aug 2018 09:41:32 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=2905</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', Times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Türklerin soy ağacı</span><br />
<br />
Anadolu'yu Türk yurdu yapan Oğuz Boylarını iyi anlamak gerekir.<br />
<br />
İşte Anadolu'nun dört bir yanına dağılan o boylar;<br />
<br />
Oğuz boylarının Anadolu'daki son durumu<br />
Oğuz boylarının Anadolu'daki son durumu / Günümüzdeki yerleşim yerleri<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">1-KAYI Kayıhan -</span><br />
<br />
Afyon-Emirdağ Karaçavuş(Kürtler kayı) - Amasya Kayı (Balakayı) - Ankara-Yenimahalle-Kazan Yenikayı (Zirkayı ) - Ankara-Yenimahalle-Yenikent Kayı - Ankara-Güdül Kayısopran - Bolu-Gerede Kayı - Burdur-Çeltikçi Demirli ( Kayı ) - Burdur-Ağlasun-Karaaliler Kayıçivi - Çankırı-Kargın Gölezkayı - Çankırı-Eldivan Hisarcıkkayı - "<br />
"Kayı - Çankırı-Ilgaz-Belören Kayılar (Kayıbekir) - Çankırı-Orta Kayıören - Çankırı-Orta Çaparkayı - Çankırı-Şabanözü Kayı - Çorum-Merkez Kayı - Çorum-İskilip Kayı - Çorum-Mecitözü Kayhan (Kayhanköy ) - Denizli-Merkez Kayı (Selmik) - Diyarbakır-Bismil-Yukarısalat Kayı (Yukarışingirik) - Diyarbakır-Dicle<br />
Kayı - Erzincan-Refaiye-Akarsu Kayı - Eskişehir-Çifteler Kayı - Eskişehir-Mihalıççık Kayhan( Kayıhan) - Giresun-Bulancak Kayı - Isparta (Merkez) Kayı - Kastamonu-Kuzkaya Kurtkayı (Merzuklar) - "<br />
" Kayıköy - Kastamonu-Daday Aşağıkayı - Kastamonu-Tosya Yukarıkayı - "<br />
" Kayıcılar - Konya-Bozkır-Belören Kayı - Kütahya-Emet Kayı - Kütahya-Tavşanlı Kayı - Nevşehir-Hacıbektaş Kayı - Niğde-Bor Kayı ( Hedil ) - Mardin-İdil-Haberli Kayı - Sivas-Suşehri-Akıncılar Kayı - Tekirdağ ( Merkez )<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">2-BAYAT</span><br />
<br />
Şambayadı - Adana (Merkez) Şambayat(Bucak) - Adıyaman-Besni Bayatcık - Afyon (Merkez ) Bayat(Hambarcın) - Afyon-Emirdağ Bayat - Amasya(Ezine) Bayat - Amasya(Merzifon) Bayat - Ankara-Ayaş Küçükbayat(Bayatatik) - Ankara-Bala-Karakeçili Zümrütova (Bayat ) - Antalya-Elmalı-Akçay Bayat - Antalya-Korkuteli Bayatbademleri - " -<br />
" Bayat - Aydın-Konakpınar Bayat - Bilecik-Gölpazarı Yakabayat - Bolu-(Merkez) Bayatlar - Çanakkale-Yenice-hamdibey Bayat - Çorum-Merkez(ilçe) Bayat - Çorum-Kargı Bayat - Denizli-Çivril Bayat ( Füseyni) - Diyarbakır-Çermik Bayatlı - Gaziantep(Merkez) Bayatköyü - Isparta-Atabey Özbayat (Gemenbayat) - Isparta-Yalvaç Bayatdoğanşali - Kars-Iğdır-Taşburun Bayat - Kastamonu-Tosya Bayat - Konya-Hatip Yağlıbayat - Konya-Obruk Bayat - Konya-Beyşehir Karabayat -<br />
Konya-Beyşehir-Doğanbey Bayat - Kütahya-Aslanapa Bayat - Kütahya-Sabuncu Bayat - Manisa-Gördes Bayat - Manisa-Soma Bayat - Niğde-Bor Bayat - Sakarya-Geyve Bayat - Sinop-Durağan Kalınbayat - Urfa-Hilvan-Gölcük Bayatören (Bayatviran) - Yozgat-Osmanpaşa<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">3-ALKA-EVLİ</span><br />
<br />
Halkahavlı - Samsun-Vezirköprü Halkaavlu - Manisa-Kırkağaç-Gelembe<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">4-KARA- EVLİ<br />
</span><br />
Karaevli - Kastamonu-Kuzyaka Karaevli - Tekirdağ-Merkez Karaevligeriş - Zonguldak-Çaycuma-Perşembe Karaevliçavuş (Çilesizoğlu)<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">5-YAZIR</span><br />
<br />
Yazır - Ankara-Çubuk Yazır - Antalya-Korkuteli Kumluca yazırı(iydiryazırı) - Antalya-Kumluca Yazır ( Finike yazırı) - Antalya-Finike Yazır - Aydın-Karacasu Yazırlı - Aydın-Nazilli Gölcük ( Yazır) -<br />
Burdur-Gölhisar-Çavdır Yazır - Burdur- Ağlasun Yazır - Çorum- Sungurlu-Boğazkale Yazır - Denizli-Acıpayam Yazır - Denizli-Çal Yazır - Edirne-Enez Yazır -<br />
Eskişehir-Sivrihisar-Günyüzü Yazır - Gaziantep-Nizip-Barak Yazır - Kayseri-Merkez Yazır - Konya-Sille Yazır - Konya-Doğanhisar Yazır ( Kuzeyrip ) - Mardin-Savur-Sürgücü Yazır - Tekirdağ-Barboros<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">6- DÖĞER</span><br />
<br />
Döğer - Afyon-İhsaniye Aşağı Düver - Bolu-Gerede-Çavuşlar(Dörtdivan) Yukarı-Döğer - "<br />
" Düğer - Burdur (Merkez) Döğer (Dibni) - Diyarbakır-Dicle Döver (Düver) - Hatay-Harbiye Düverlik - İzmir-Torbalı Düğer - Kayseri-Himmetdede Döğer (Düğer) - Konya-Ilgın Düğer - Mugla-Fethiye-Kemer Düğer - Sivas-Hafik Düğer - Urfa-Hilvan-Ovacık<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">7- DODURGA</span><br />
<br />
Dodurga - Afyon-Sandıklı Dodurga - Ankara-Yenimahalle Dodurga - Bilecik-Bozüyük Yeni Dodurga - Bilecik-Bozüyük-Dodurga Dodurga -<br />
Bolu( Merkez) Dodurga - Bolu-Mudurnu Dodurga - Çankırı-Çerkeş Dodurga - Çankırı-Orta Dodurga - Çorum-Osmancık Aşağı Dodurga(Dodurgalar) - Denizli Acıpayam Yukarı Dodurga(Dodurgalar) - "<br />
" Dodurga - Mugla-Fethiye-Eşen Dodurga - Sinop-Boyabat Demiryut(Tödürge) - Sivas-Zara Dodurga - Tokat-Çamlıbel Dodurga - Zonguldak-Ulus<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">8- YAPARLI</span><br />
<br />
Yeni Yapar - Bolu-Gerede Eski Yapar - Çorum-Alaca<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">9- AVŞAR ( AFŞAR )</span><br />
<br />
Afşar - Afyon-Dinar-Dombayova Avşar - Amasya-Ezine Afşar - Ankara-Bala Büyük Afşar - Ankara-Delice Küçük Afşar - Ankara-Delice Afşar - Ankara-Güdül Afşar - Ankara-Kalecik-Çandır Avşar (Burhaniye) - Ankara-Polatlı Afşar - Şereflikoçhisar-Ağaçören Avşar (Afşar) -<br />
Antalya-Elmalı_Akçay Avşar - Aydın-Söke KocaAvşar - Balıkesir-Merkez Çam Avşar - Balıkesir-Balya Afşar(Afşargıdırıç-Afşargidiriç) - Bolu-Merkez Afşartarakçı - Bolu-Gerede BirinciAfşar(afşarevvel) - Bolu-Gerede İkinci Afşar(afşarsanı) - "<br />
" Afşar - Bolu-Mengen-Gökçesu Afşar - Bursa-Yenişehir Afşar - Çankırı-Çerkeş Avşar - Çorum-Kargı-Hacıhamza Menteşe(Afşar) - Denizli-Honoz KarahüyükAfşarı - Denizli-Acıpayam KumAfşarı - " " Avşarözü(Hüseyinşeyh) - Erzincan-Refaiye YakaAvşar - Isparta-Eğridir-Aksu Afşar - Isparta-Gelendost Afşar -<br />
Kastamonu-İhsaniye(Araç) Afşargüney - Kastamonu-Küre Afşarimam - " " Afşar - Kastamonu-Taşköprü Avşarpotuklu - Kayseri-Pınarbaşı Avşarsöğütlü - Kayseri-Pınarbaşı-Pazarören Büyüksöbeçimen( Avşar) -<br />
Kayseri-Sarız BayAfşar - Konya-Beyşehir KüçükAfşar - " " Afşar - Konya-Çumra-Dinek Afşar - Konya-Hadim-Taşkent Afşarlı - Konya-Kadınhanı-Kurtasanlı Afşar - Kütahya-Emet-Pazarören(örencik) Afşar(Kürtleravşarı) - Kahramanmaraş-Merkez Avşarlı - Kahramanmaraş-Türkoğlu Avşar - Mugla-Milas Afşar -<br />
Manisa-Sarıgöl Avşar - Manisa-Gördes-Köprübaşı Avşar - Manisa-Turgutlu Avşarcık - Sivas-Divriği Avşar - Sivas-İmranlı-Karacaören Avşar - Sivas-Suşehri-Akıncılar Avşarören(Avşarveran) - Sivas-Kangal-((:::)ınar) Avşar -<br />
Sivas-Zara-Şerefiye Avşar(Apşur) - Tekirdağ-Barboros Avşarağzı - Tokat-Çamlıbel Avşaralanı - Yozgat-Çayıralan Afşar - Zonguldak-Eflani<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">10- KIZIK</span><br />
<br />
Kızık - Afyon-Sandıklı Kızık - Amasya-Gümüşhacıköy-Saraycık Kızık(Ravlıkızıgı) - Ankara-Çubuk-Akyurt Kızık - Ankara-Kızılcahamam(Çeltikçi) Kızıklı - Balıkesir-Burhaniye Kızık - Balıkesir-Manyas Kızıksa( Kızılköy) - "<br />
" Kızık - Bolu-Seben Sarıkaya( Kızık) - Bolu-Kıbrıscık Cumalıkızık - Bursa(Merkez) Fidye Kızık - Bursa(Merkez) DereKızık - Bursa-Gürsu HamamlıKızık - Bursa-Gürsu Kızıklı - Çorum-Alaca Kızık Hamurkesen - Gaziantep-Merkez Övündük (YenidinekKızık) - "<br />
" Kızık - Kahramanmaraş-Andırın Kızık - Kayseri-Güneşli Kızık - Kayseri-Develi Kargınkızıközü - Kırşehir-Kaman Yenigüdemem (Kızık) - Karaman Kızık - Kütahya-Emet-Örencik Kızık - Kütahya-Köprüören Kızık - Kütahya-Simav Kızık (Kınık) - Malatya-Arguvan BüyükKızık - Sinop-Gerze-Dikmen KüçükKızık - "<br />
" Kızık - Sivas-Zara-Şerefiye Kızık - Tokat-Çamlıbel Kızık - Tunceli-Ovacık-Yeşilyazı Dereçepni(Kötüçepni)<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">11- BEĞ- DİLİ</span><br />
<br />
Beydili - Ankara-Nallıhan Beydili - Ankara-Nallıhan-Beydili Beydili ( Ovacık ) - Çankırı-Orta(Ovacık) Beydini - Çankırı-Ovacık Bedil - Çankırı-Çerkeş Beydili - Çorum-Merkez Beydili - Çorum-Bayat Beydili - Denizli-Çivril-Işıklı Beydili (Arabanbeydilli) - Gaziantep-Araban Beydili - Isparta-Sütçüler Beydili - İçel-Gülnar Beydili - Karaman Beydili - Sivas-Hafik<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">12- KARGIN</span><br />
<br />
Kargın - Afyon-Sandıklı Kargın - Ankara-Çubuk Kargın - Ankara-Kalecik-Çardır Kargın - Kırıkkale-Balışeyh(Balışık) Kargın - Antalya-Korkuteli Kargın - Balıkesir-Bigadiç Kargın - Çorum-Alaca Derekargın - Çorum-İskilip Kargın - Erzincan-Tercan Kargın - Eskişehir-Merkez Karkın - Eskişehir-Sivrihisar Kargın - Kastamonu-Tosya Kargın-Kızıközü - Kırşehir-Kaman Kargın-Meşe - "<br />
" Kargın-Selimağa - " - " Kargın-Yenice - " - Mucur Karkın - Konya-Çumra Dedekarkın - Malatya-Yazıhan Kargın - Manisa-Turgutlu-Ahmetli Kargınışıklar - Manisa-Demirci-Karbasan Kapugargın(Kargınkürü) - Muğla-Köycegiz-Ortaca Kargın - Aksaray-Taşpınar Kargın - Sivas-Koyulhisar Kargın - Sivas-Yıldızeli-Çırçır Kargın (Demenikargın) - Tokat-Çamlıbel Kargıncık (Karkıncık) - " " Kargın - Turhal<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">13- BAYINDIR</span><br />
<br />
Bayındırlı - Adana-Bahçe-Haruniye Bayındır - Ağrı-Tutak Bayındır - Ankara-Çankaya Bayındır - Ankara-Çamlıdere-Peçenek Bayındır - Antalya-Elmalı Bayındır - Antalya-Kaş Bayındır<br />
Aydın-Nazilli Ovabayındır - Balıkesir-Merkez Bayındır - Bolu-Göynük Bayındır - Burdur-Merkez Bayırköy(Bayındır) - Burdur-Gölhisar-Çavdır Bayındır - Burdur-Yeşilova Bayındır(KokarcaMamure) - Bursa-İznik Bayındır - Bursa-Orhaneli-Büyükorhan Bayındır - Çankırı(Merkez) Bayındır - Çankırı-Çerkeş Bayındır - Çankırı-Eskipazar Derebayındır - Çankırı-Orta Ortabayındır(Yenicebayındır) -<br />
- " Tutmaçbayındır - " - " Bayındır - Çorum-Mecitözü Bayındır(Arapkent) - Diyarbakır-Bismil-Tepe Bayındır - Elazığ-Keban Bayındır - Erzurum-İspir-Pazaryolu Bayındır - Erzurum-Tekman-Gökoğlan Aşağıbayındır - Gaziantep-Nizip Yukarıbayındır -<br />
Gaziantep-Nizip Bayındır - Giresun-Bulancak-Kovancık Bayındır - Gümüşhane-Yağmurdere Bayındır - İçel-Silifke Bayındır - İzmir Bayındır - Kastamonu-Kuzyaka Bayındır - Kırşehir-Kaman Bayındır - Konya-Beyşehir Bayındır - Samsun-Kavak Bayındır (Melüller) - Sivas-Kangal-Kavak<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">14 - PEÇENEK</span><br />
<br />
Peçenek - Adana-Bahçe-Haruniye Peçenek - Ankara-Altındağ Peçenek - Ankara-Çamlıdere Peçenek( Bala) - Ankara-Çubuk-Sirgeli Peçene - Eskişehir-Çifteler Biçer (Peçene) - Konya Peçenek(Mirkefşin) - Mardin-İdil<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">15- ÇAVULDUR (ÇAVUNDUR )</span><br />
<br />
Çavuldur (Çavundur) - Amasya-Merzifon Aşağıçavundur - Ankara-Çubuk Yukarıçavundur - Ankara-Çubuk Turunçova (Çavdır) - Antalya-Finike Çavdır - Anatlya-Kaş-Kalkan Çavdır - Aydın-Bozdoğan Çavdır - Burdur-Gölhisar Çavundur - Çankırı-Kurşunlu-Atkaracalar Çavundur (Licek/Lico)<br />
Diyarbakır-Lice-Kayacık Çavundur - Isparta-Şarkikaraağaç Çavundur - Kastamonu(Merkez) Çavundur - Kastamonu-Kuzyaka Çavdır - Manisa-Soma Çavdır - Muğla-Ula-Kavaklıdere<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">16- ÇEPNİ (ÇETMİ)</span><br />
<br />
Çepni - Afyon-Sandıklı-Hocalar Çetmi - Amasya-Gümüşhacıköy Çepnişabanlı - Şereflikoçhisar-Ağaçören Çepni - Balıkesir-Bandırma-Edincik Yeniçepni(Çerkezcetni) - Bilecik-Bozüyük Yürükcetmi(Yürükcetni) - Bilecik-Bozüyük Çepni - Bolu-Merkez Çepni - Bolu-Mudurnu Çepni - Bursa-Mudanya Küçükçetmi - Çanakkale-Küçükkuyu-Ayvacık Yeşilyurt(Büyükçetmi)<br />
Çanakkale-Ayvacık-Küçükkuyu Çetmi - Çanakkale-Ezine Çetmi - Çorum-İskilip Göletçetmi - Çorum-Kargı Çepni - Giresun-Espiye Çayırlı(Çetmi) - İzmir-Tire Çepni - Kastamonu-Çatalzeytin Çetmi - Kastamonu-Taşköprü Çepni - Kastamonu-Kengiri-Tosya Çepni - Kırşehir-Merkez-Çiçekdağı Çetmi - Konya-Beyşehir-Üzümlü Çetme<br />
Konya-Doğanhisar Çetmi - Konya-Hadim-Taşkent Çepniharmandalı(Yobazharmandalı) - Manisa-Saruhanlı Çepnimuradiye - Manisa-Saruhanlı Çepnibektaş - Manisa-Turgutlu Çepnidere - Manisa-Turgutlu Çepni - Samsun-Alaçam Çitme - Sivas-Divriği-Gedikpaşa Çepni - Yozgat-Boğazlıyan Yazıçepni - Yozgat-Boğazlıyan<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">17- SALUR</span><br />
<br />
Salur - Antalya-Elmalı Salur - Antalya-Kumluca Salur - Antalya-Manavgat Salur - Bolu-Gerede Salur - Çankırı-Orta Salur - Çorum-Seydim Salur - ErzincanRefahiye-Akarsu Salur - Isparta-Şarkikaraağaç Salur - Kayseri-Güneşli Salur - Karaman Salur - Yozgat-Sorgun Salur - Manisa-Gördes Salurçiftliği - " " Salur - Samsun-Ladik Salur - Tokat-Artova Salur - Tokat-Zile-Boztepe<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">18- EYMÜR (EYMİR)</span><br />
<br />
Eskieğmir - Afyon-İhsaniye Eymir - Amasya-Merzifon-Alıcık Kıreymir - Amasya-Merzifon-Sarıbuğday Eymir(Eğmir) - Amasya-Suluova İymir(Eymür-iğmir) - Ankara-Yenimahalle-Kazan Aşağıemirler - Ankara-Çubuk İmirli - Ankara-Delice İğmir - Ankara-kızılcahamam-Pazar Eymir - Nallıhan Eymir(Eğmir)<br />
Antalya-Elmalı Dağeymiri(dağemiri) - Aydın-Merkez Ovaeymiri(Ovaemiri) - Aydın-Merkez Eymir - Aydın-Karacasu Eğmir - Balıkesir-Havran Eymir(Eymur-Eymür) - Bolu-Gerede Eymir - Bursa-İnegöl Eymir<br />
Çorum-Merkez Eğmir - Giresun-Aluçra-Çamoluk Eymür - Giresun-Tirebolu Eymür - Gümüşhane-Bayburt-Demirözü Eymür - Gümüşhane-Kelkit Yakaemir(Yakaeymür) - Isparta-Şarkikaraağaç Eymir - Kastamonu(Merkez) Eymir(Eğmir) - Kütahya-Altıntaş Eymir - Malatya-Arapkir Eymir<br />
Malatya-Arguvan Eymirli(Tibyat) - Mardin-Kızıltepe Eymür - Ordu-Ulubey Eymir - Samsun-Havza Eymir - Sinop-Gerze Eymir - Sivas-Hafik Eymir - Sivas-Kangal-Kavak Eymir - Sivas-Zara Eymür - Tokat-Reşadiye Eymir - Yozgat-Sorgun<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">19- ALA-YUNDLU</span><br />
<br />
Alayund - Kütahya-Merkez Alayunt(Arbay) - Mardin-Midyat-Dargeçit(Kerburan)<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">20- YÜREĞİR</span><br />
<br />
Yüreğil - Afyon-Dazkırı Yüreğil - Afyon-Emirdağ Üreğil - Ankara-Beypazarı-Uruş Yüreğil - Ankara(semt adı) Yüreğil (Menderesboğazı) - Balıkesir-Sındırgı Yeniyüreğil - Bilecik-Bozüyük-Dodurga Yüreğil<br />
Burdur-Bucak-Kızılkaya Yeşilköy(Yüreğil) - Burdur-Tefenni Üreğil - Bursa-Orhangazi Yüreğil(Yüreyil) - Denizli-Acıpayam Dilek(Öregel) - Giresun-Şebinkarahisar Karademir -<br />
Giresun-Tirebolu Yüreğil - Kayseri-Güneşli Eskiyüreğil(Atikyüreğil) - Kütahya-Köpüören Oluklu(İregül) - Ordu-Fatsa Öreğil(Üreğil) - Sivas-Hafik Büyükyüreğil - Sivas-Şarkışla Küçükyüreğil - Sivas-Şarkışla<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">21- İĞDİR</span><br />
<br />
İğdir(Iğdır) - Ankara-Kızılcahamam-Pazar Kumlucayazırı(İydiryazırı) - Antalya-Kumluca Iğdır - Bolu-Düzce-Gümüşova İğdir - Burdur-Yeşilova İğdir - Bursa-Gürsu İğdir(Iğdır) - Çankırı-Kurşunlu İğdir(Iğdır) - Çankırı-Yapraklı İğdir - Denizli-Çivril İğdir( Iğdır)<br />
Eskişehir-Sarıcakaya İğdir - Gümüşhane-Bayburt-Naden İğdir ( Cerit ) - İçel-Merkez Iğdır - Iğdır( il) İğdir ( Iğdır) - Kars-Selim Nefsiiğdir (İğdir) - Kastamonu-Araç-İğdir İğdir - Kastamonu-Araç İğdirkışla<br />
Kastamonu-Araç İğdir - Kastamonu-Küre İğdir(Iğdır) - Malatya-Hekimhan İğdir - Samsun-Bafra-Kolay İğdir - Sivas-Zara-Beypınarı İğdir - Tokat-Artova İğdir - Tokat-Zile Başiğdir - Zonguldak-Ereğli (Eflani)<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">22- BÜĞDÜZ</span><br />
<br />
Büğdüz - Ankara-Çubuk-Akyurt Büğdüz - Burdur-Merkez Büğdüz - Çankırı-Orta Büğdüz - Çorum-Merkez Büğdüz - Eskişehir-Alpu Büğdüz(Büydüz) - Gaziantep-Oğuzeli Büğdüz(Büğüz) - Kırşehir-Kaman<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">23- YIVA ( YUVA )</span><br />
<br />
Yuvaköy - Amasya-Ezine Yuva - Ankara-Yenimahalle Yuva - Ankara-Çubuk-Sirgeli Yuva - Antalya-Elmalı Yuvalılar - Antalya-Finike Yuvacık - Antalya-Kaş-Kalkan Yuva - Bolu-Merkez Yuva - Bolu-Seben Yuva - Burdur-Ağlasun-Kızılkaya Yuva - Burdur-Tefenni Yuvalak - "<br />
" Yuvalar - Çanakkale-Çan Yuva - Çankırı-Orta Yuva - Çorum-İskilip Yuva - Denizli-Çivril-Işıklı Yuvaköy - Giresun-Dereli_Yavuzkemal Yuvalı - Hatay-Hassa-Aktepe Aşağıyuva - Kastamonu-Kuzyaka Yuvacık - Koçaeli-Bahçecik Yuva - Nevşehir Yuva - Aksaray-Taşpınar Yuva - Sivas-Divriği-Sincan Yuva - Sivas-Gürün-Konakpınar Yuva - Sivas-Saray<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">24- KINIK</span><br />
<br />
Kınık - Afyon-Dinar-Haydarlı Kınık - Afyon-Sandıklı-Karadirek Kınık - Afyon-Sinanpaşa(Sincanlı) Kınık- Ankara-Yenimahalle-Kazan Kınık - Ankara-Kalecik-Çandır Kınık - Ankara-Kızılcahamam(Çeltikçi) Kınık - Ankara-Kızılcahamam-Pazar Kınık - Antalya-Kaş-Kalkan Kınık<br />
Balıkesir-İvrindi Kınık - Balıkesir-Sındırgı Kınık - Bilecik-Yarhisar Kınık(Hotanlı) - Bilecik-Pazaryeri Sazak Kınık - Bolu- M Susuzkınık - Bolu-Merkez Kınık - Bolu-Akçakoca Adakınık<br />
Bolu-Gerede-Çavuşlar(Dörtdivan) Aşağıkınık(Kınıkzır) - Bolu-Göynük Yukarıkınık(Kınıkbala) - Bolu-Göynük Kınık - Bursa-İnegöl Kınık - Bursa-Orhaneli-Büyükorhan Kızıllar(Kınık) - Çankırı-Çerkeş Kınıkdelileri - Çorum-Merkez Kınık - Çorum-Seydim Kınıklı - Denizli-Merkez Kınıkyeri -Denizli-Çameli Kınık<br />
Eskişehir-Sivrihisar Kınık - Giresun-Şebinkarahisar Kınık(ilçe) - İzmir Kınıkköy(Kınıkkoz) - K.Maraş-Süleymanlı Kınık - Kastamonu-Devrikani Kınık - Kastamonu-Tosya Yazıkınık<br />
Kırşehir-Mucur Kınık(Abadaniye) - Konya( Aşağıpınarbaşı) Kınık - Konya-Bozkır Kınık - Kütahya-Merkez Kınık - Kütahya-Simav Kızık(Kınık) - Malatya-Arguvan Tatkınık - Malatya-Arguvan Kınık<br />
Manisa-Gördes-Köprübaşı Kınık - Manisa-Kırkağaç(Gelenbe) Kınık - Manisa-Selendi Kınık - Muğla-Fethiye-Seki Kınıklar - Tekirdağ-İnecik Kınık - Tokat-Almus<br />
<br />
<br />
<br />
</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', Times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Türklerin soy ağacı</span><br />
<br />
Anadolu'yu Türk yurdu yapan Oğuz Boylarını iyi anlamak gerekir.<br />
<br />
İşte Anadolu'nun dört bir yanına dağılan o boylar;<br />
<br />
Oğuz boylarının Anadolu'daki son durumu<br />
Oğuz boylarının Anadolu'daki son durumu / Günümüzdeki yerleşim yerleri<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">1-KAYI Kayıhan -</span><br />
<br />
Afyon-Emirdağ Karaçavuş(Kürtler kayı) - Amasya Kayı (Balakayı) - Ankara-Yenimahalle-Kazan Yenikayı (Zirkayı ) - Ankara-Yenimahalle-Yenikent Kayı - Ankara-Güdül Kayısopran - Bolu-Gerede Kayı - Burdur-Çeltikçi Demirli ( Kayı ) - Burdur-Ağlasun-Karaaliler Kayıçivi - Çankırı-Kargın Gölezkayı - Çankırı-Eldivan Hisarcıkkayı - "<br />
"Kayı - Çankırı-Ilgaz-Belören Kayılar (Kayıbekir) - Çankırı-Orta Kayıören - Çankırı-Orta Çaparkayı - Çankırı-Şabanözü Kayı - Çorum-Merkez Kayı - Çorum-İskilip Kayı - Çorum-Mecitözü Kayhan (Kayhanköy ) - Denizli-Merkez Kayı (Selmik) - Diyarbakır-Bismil-Yukarısalat Kayı (Yukarışingirik) - Diyarbakır-Dicle<br />
Kayı - Erzincan-Refaiye-Akarsu Kayı - Eskişehir-Çifteler Kayı - Eskişehir-Mihalıççık Kayhan( Kayıhan) - Giresun-Bulancak Kayı - Isparta (Merkez) Kayı - Kastamonu-Kuzkaya Kurtkayı (Merzuklar) - "<br />
" Kayıköy - Kastamonu-Daday Aşağıkayı - Kastamonu-Tosya Yukarıkayı - "<br />
" Kayıcılar - Konya-Bozkır-Belören Kayı - Kütahya-Emet Kayı - Kütahya-Tavşanlı Kayı - Nevşehir-Hacıbektaş Kayı - Niğde-Bor Kayı ( Hedil ) - Mardin-İdil-Haberli Kayı - Sivas-Suşehri-Akıncılar Kayı - Tekirdağ ( Merkez )<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">2-BAYAT</span><br />
<br />
Şambayadı - Adana (Merkez) Şambayat(Bucak) - Adıyaman-Besni Bayatcık - Afyon (Merkez ) Bayat(Hambarcın) - Afyon-Emirdağ Bayat - Amasya(Ezine) Bayat - Amasya(Merzifon) Bayat - Ankara-Ayaş Küçükbayat(Bayatatik) - Ankara-Bala-Karakeçili Zümrütova (Bayat ) - Antalya-Elmalı-Akçay Bayat - Antalya-Korkuteli Bayatbademleri - " -<br />
" Bayat - Aydın-Konakpınar Bayat - Bilecik-Gölpazarı Yakabayat - Bolu-(Merkez) Bayatlar - Çanakkale-Yenice-hamdibey Bayat - Çorum-Merkez(ilçe) Bayat - Çorum-Kargı Bayat - Denizli-Çivril Bayat ( Füseyni) - Diyarbakır-Çermik Bayatlı - Gaziantep(Merkez) Bayatköyü - Isparta-Atabey Özbayat (Gemenbayat) - Isparta-Yalvaç Bayatdoğanşali - Kars-Iğdır-Taşburun Bayat - Kastamonu-Tosya Bayat - Konya-Hatip Yağlıbayat - Konya-Obruk Bayat - Konya-Beyşehir Karabayat -<br />
Konya-Beyşehir-Doğanbey Bayat - Kütahya-Aslanapa Bayat - Kütahya-Sabuncu Bayat - Manisa-Gördes Bayat - Manisa-Soma Bayat - Niğde-Bor Bayat - Sakarya-Geyve Bayat - Sinop-Durağan Kalınbayat - Urfa-Hilvan-Gölcük Bayatören (Bayatviran) - Yozgat-Osmanpaşa<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">3-ALKA-EVLİ</span><br />
<br />
Halkahavlı - Samsun-Vezirköprü Halkaavlu - Manisa-Kırkağaç-Gelembe<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">4-KARA- EVLİ<br />
</span><br />
Karaevli - Kastamonu-Kuzyaka Karaevli - Tekirdağ-Merkez Karaevligeriş - Zonguldak-Çaycuma-Perşembe Karaevliçavuş (Çilesizoğlu)<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">5-YAZIR</span><br />
<br />
Yazır - Ankara-Çubuk Yazır - Antalya-Korkuteli Kumluca yazırı(iydiryazırı) - Antalya-Kumluca Yazır ( Finike yazırı) - Antalya-Finike Yazır - Aydın-Karacasu Yazırlı - Aydın-Nazilli Gölcük ( Yazır) -<br />
Burdur-Gölhisar-Çavdır Yazır - Burdur- Ağlasun Yazır - Çorum- Sungurlu-Boğazkale Yazır - Denizli-Acıpayam Yazır - Denizli-Çal Yazır - Edirne-Enez Yazır -<br />
Eskişehir-Sivrihisar-Günyüzü Yazır - Gaziantep-Nizip-Barak Yazır - Kayseri-Merkez Yazır - Konya-Sille Yazır - Konya-Doğanhisar Yazır ( Kuzeyrip ) - Mardin-Savur-Sürgücü Yazır - Tekirdağ-Barboros<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">6- DÖĞER</span><br />
<br />
Döğer - Afyon-İhsaniye Aşağı Düver - Bolu-Gerede-Çavuşlar(Dörtdivan) Yukarı-Döğer - "<br />
" Düğer - Burdur (Merkez) Döğer (Dibni) - Diyarbakır-Dicle Döver (Düver) - Hatay-Harbiye Düverlik - İzmir-Torbalı Düğer - Kayseri-Himmetdede Döğer (Düğer) - Konya-Ilgın Düğer - Mugla-Fethiye-Kemer Düğer - Sivas-Hafik Düğer - Urfa-Hilvan-Ovacık<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">7- DODURGA</span><br />
<br />
Dodurga - Afyon-Sandıklı Dodurga - Ankara-Yenimahalle Dodurga - Bilecik-Bozüyük Yeni Dodurga - Bilecik-Bozüyük-Dodurga Dodurga -<br />
Bolu( Merkez) Dodurga - Bolu-Mudurnu Dodurga - Çankırı-Çerkeş Dodurga - Çankırı-Orta Dodurga - Çorum-Osmancık Aşağı Dodurga(Dodurgalar) - Denizli Acıpayam Yukarı Dodurga(Dodurgalar) - "<br />
" Dodurga - Mugla-Fethiye-Eşen Dodurga - Sinop-Boyabat Demiryut(Tödürge) - Sivas-Zara Dodurga - Tokat-Çamlıbel Dodurga - Zonguldak-Ulus<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">8- YAPARLI</span><br />
<br />
Yeni Yapar - Bolu-Gerede Eski Yapar - Çorum-Alaca<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">9- AVŞAR ( AFŞAR )</span><br />
<br />
Afşar - Afyon-Dinar-Dombayova Avşar - Amasya-Ezine Afşar - Ankara-Bala Büyük Afşar - Ankara-Delice Küçük Afşar - Ankara-Delice Afşar - Ankara-Güdül Afşar - Ankara-Kalecik-Çandır Avşar (Burhaniye) - Ankara-Polatlı Afşar - Şereflikoçhisar-Ağaçören Avşar (Afşar) -<br />
Antalya-Elmalı_Akçay Avşar - Aydın-Söke KocaAvşar - Balıkesir-Merkez Çam Avşar - Balıkesir-Balya Afşar(Afşargıdırıç-Afşargidiriç) - Bolu-Merkez Afşartarakçı - Bolu-Gerede BirinciAfşar(afşarevvel) - Bolu-Gerede İkinci Afşar(afşarsanı) - "<br />
" Afşar - Bolu-Mengen-Gökçesu Afşar - Bursa-Yenişehir Afşar - Çankırı-Çerkeş Avşar - Çorum-Kargı-Hacıhamza Menteşe(Afşar) - Denizli-Honoz KarahüyükAfşarı - Denizli-Acıpayam KumAfşarı - " " Avşarözü(Hüseyinşeyh) - Erzincan-Refaiye YakaAvşar - Isparta-Eğridir-Aksu Afşar - Isparta-Gelendost Afşar -<br />
Kastamonu-İhsaniye(Araç) Afşargüney - Kastamonu-Küre Afşarimam - " " Afşar - Kastamonu-Taşköprü Avşarpotuklu - Kayseri-Pınarbaşı Avşarsöğütlü - Kayseri-Pınarbaşı-Pazarören Büyüksöbeçimen( Avşar) -<br />
Kayseri-Sarız BayAfşar - Konya-Beyşehir KüçükAfşar - " " Afşar - Konya-Çumra-Dinek Afşar - Konya-Hadim-Taşkent Afşarlı - Konya-Kadınhanı-Kurtasanlı Afşar - Kütahya-Emet-Pazarören(örencik) Afşar(Kürtleravşarı) - Kahramanmaraş-Merkez Avşarlı - Kahramanmaraş-Türkoğlu Avşar - Mugla-Milas Afşar -<br />
Manisa-Sarıgöl Avşar - Manisa-Gördes-Köprübaşı Avşar - Manisa-Turgutlu Avşarcık - Sivas-Divriği Avşar - Sivas-İmranlı-Karacaören Avşar - Sivas-Suşehri-Akıncılar Avşarören(Avşarveran) - Sivas-Kangal-((:::)ınar) Avşar -<br />
Sivas-Zara-Şerefiye Avşar(Apşur) - Tekirdağ-Barboros Avşarağzı - Tokat-Çamlıbel Avşaralanı - Yozgat-Çayıralan Afşar - Zonguldak-Eflani<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">10- KIZIK</span><br />
<br />
Kızık - Afyon-Sandıklı Kızık - Amasya-Gümüşhacıköy-Saraycık Kızık(Ravlıkızıgı) - Ankara-Çubuk-Akyurt Kızık - Ankara-Kızılcahamam(Çeltikçi) Kızıklı - Balıkesir-Burhaniye Kızık - Balıkesir-Manyas Kızıksa( Kızılköy) - "<br />
" Kızık - Bolu-Seben Sarıkaya( Kızık) - Bolu-Kıbrıscık Cumalıkızık - Bursa(Merkez) Fidye Kızık - Bursa(Merkez) DereKızık - Bursa-Gürsu HamamlıKızık - Bursa-Gürsu Kızıklı - Çorum-Alaca Kızık Hamurkesen - Gaziantep-Merkez Övündük (YenidinekKızık) - "<br />
" Kızık - Kahramanmaraş-Andırın Kızık - Kayseri-Güneşli Kızık - Kayseri-Develi Kargınkızıközü - Kırşehir-Kaman Yenigüdemem (Kızık) - Karaman Kızık - Kütahya-Emet-Örencik Kızık - Kütahya-Köprüören Kızık - Kütahya-Simav Kızık (Kınık) - Malatya-Arguvan BüyükKızık - Sinop-Gerze-Dikmen KüçükKızık - "<br />
" Kızık - Sivas-Zara-Şerefiye Kızık - Tokat-Çamlıbel Kızık - Tunceli-Ovacık-Yeşilyazı Dereçepni(Kötüçepni)<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">11- BEĞ- DİLİ</span><br />
<br />
Beydili - Ankara-Nallıhan Beydili - Ankara-Nallıhan-Beydili Beydili ( Ovacık ) - Çankırı-Orta(Ovacık) Beydini - Çankırı-Ovacık Bedil - Çankırı-Çerkeş Beydili - Çorum-Merkez Beydili - Çorum-Bayat Beydili - Denizli-Çivril-Işıklı Beydili (Arabanbeydilli) - Gaziantep-Araban Beydili - Isparta-Sütçüler Beydili - İçel-Gülnar Beydili - Karaman Beydili - Sivas-Hafik<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">12- KARGIN</span><br />
<br />
Kargın - Afyon-Sandıklı Kargın - Ankara-Çubuk Kargın - Ankara-Kalecik-Çardır Kargın - Kırıkkale-Balışeyh(Balışık) Kargın - Antalya-Korkuteli Kargın - Balıkesir-Bigadiç Kargın - Çorum-Alaca Derekargın - Çorum-İskilip Kargın - Erzincan-Tercan Kargın - Eskişehir-Merkez Karkın - Eskişehir-Sivrihisar Kargın - Kastamonu-Tosya Kargın-Kızıközü - Kırşehir-Kaman Kargın-Meşe - "<br />
" Kargın-Selimağa - " - " Kargın-Yenice - " - Mucur Karkın - Konya-Çumra Dedekarkın - Malatya-Yazıhan Kargın - Manisa-Turgutlu-Ahmetli Kargınışıklar - Manisa-Demirci-Karbasan Kapugargın(Kargınkürü) - Muğla-Köycegiz-Ortaca Kargın - Aksaray-Taşpınar Kargın - Sivas-Koyulhisar Kargın - Sivas-Yıldızeli-Çırçır Kargın (Demenikargın) - Tokat-Çamlıbel Kargıncık (Karkıncık) - " " Kargın - Turhal<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">13- BAYINDIR</span><br />
<br />
Bayındırlı - Adana-Bahçe-Haruniye Bayındır - Ağrı-Tutak Bayındır - Ankara-Çankaya Bayındır - Ankara-Çamlıdere-Peçenek Bayındır - Antalya-Elmalı Bayındır - Antalya-Kaş Bayındır<br />
Aydın-Nazilli Ovabayındır - Balıkesir-Merkez Bayındır - Bolu-Göynük Bayındır - Burdur-Merkez Bayırköy(Bayındır) - Burdur-Gölhisar-Çavdır Bayındır - Burdur-Yeşilova Bayındır(KokarcaMamure) - Bursa-İznik Bayındır - Bursa-Orhaneli-Büyükorhan Bayındır - Çankırı(Merkez) Bayındır - Çankırı-Çerkeş Bayındır - Çankırı-Eskipazar Derebayındır - Çankırı-Orta Ortabayındır(Yenicebayındır) -<br />
- " Tutmaçbayındır - " - " Bayındır - Çorum-Mecitözü Bayındır(Arapkent) - Diyarbakır-Bismil-Tepe Bayındır - Elazığ-Keban Bayındır - Erzurum-İspir-Pazaryolu Bayındır - Erzurum-Tekman-Gökoğlan Aşağıbayındır - Gaziantep-Nizip Yukarıbayındır -<br />
Gaziantep-Nizip Bayındır - Giresun-Bulancak-Kovancık Bayındır - Gümüşhane-Yağmurdere Bayındır - İçel-Silifke Bayındır - İzmir Bayındır - Kastamonu-Kuzyaka Bayındır - Kırşehir-Kaman Bayındır - Konya-Beyşehir Bayındır - Samsun-Kavak Bayındır (Melüller) - Sivas-Kangal-Kavak<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">14 - PEÇENEK</span><br />
<br />
Peçenek - Adana-Bahçe-Haruniye Peçenek - Ankara-Altındağ Peçenek - Ankara-Çamlıdere Peçenek( Bala) - Ankara-Çubuk-Sirgeli Peçene - Eskişehir-Çifteler Biçer (Peçene) - Konya Peçenek(Mirkefşin) - Mardin-İdil<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">15- ÇAVULDUR (ÇAVUNDUR )</span><br />
<br />
Çavuldur (Çavundur) - Amasya-Merzifon Aşağıçavundur - Ankara-Çubuk Yukarıçavundur - Ankara-Çubuk Turunçova (Çavdır) - Antalya-Finike Çavdır - Anatlya-Kaş-Kalkan Çavdır - Aydın-Bozdoğan Çavdır - Burdur-Gölhisar Çavundur - Çankırı-Kurşunlu-Atkaracalar Çavundur (Licek/Lico)<br />
Diyarbakır-Lice-Kayacık Çavundur - Isparta-Şarkikaraağaç Çavundur - Kastamonu(Merkez) Çavundur - Kastamonu-Kuzyaka Çavdır - Manisa-Soma Çavdır - Muğla-Ula-Kavaklıdere<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">16- ÇEPNİ (ÇETMİ)</span><br />
<br />
Çepni - Afyon-Sandıklı-Hocalar Çetmi - Amasya-Gümüşhacıköy Çepnişabanlı - Şereflikoçhisar-Ağaçören Çepni - Balıkesir-Bandırma-Edincik Yeniçepni(Çerkezcetni) - Bilecik-Bozüyük Yürükcetmi(Yürükcetni) - Bilecik-Bozüyük Çepni - Bolu-Merkez Çepni - Bolu-Mudurnu Çepni - Bursa-Mudanya Küçükçetmi - Çanakkale-Küçükkuyu-Ayvacık Yeşilyurt(Büyükçetmi)<br />
Çanakkale-Ayvacık-Küçükkuyu Çetmi - Çanakkale-Ezine Çetmi - Çorum-İskilip Göletçetmi - Çorum-Kargı Çepni - Giresun-Espiye Çayırlı(Çetmi) - İzmir-Tire Çepni - Kastamonu-Çatalzeytin Çetmi - Kastamonu-Taşköprü Çepni - Kastamonu-Kengiri-Tosya Çepni - Kırşehir-Merkez-Çiçekdağı Çetmi - Konya-Beyşehir-Üzümlü Çetme<br />
Konya-Doğanhisar Çetmi - Konya-Hadim-Taşkent Çepniharmandalı(Yobazharmandalı) - Manisa-Saruhanlı Çepnimuradiye - Manisa-Saruhanlı Çepnibektaş - Manisa-Turgutlu Çepnidere - Manisa-Turgutlu Çepni - Samsun-Alaçam Çitme - Sivas-Divriği-Gedikpaşa Çepni - Yozgat-Boğazlıyan Yazıçepni - Yozgat-Boğazlıyan<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">17- SALUR</span><br />
<br />
Salur - Antalya-Elmalı Salur - Antalya-Kumluca Salur - Antalya-Manavgat Salur - Bolu-Gerede Salur - Çankırı-Orta Salur - Çorum-Seydim Salur - ErzincanRefahiye-Akarsu Salur - Isparta-Şarkikaraağaç Salur - Kayseri-Güneşli Salur - Karaman Salur - Yozgat-Sorgun Salur - Manisa-Gördes Salurçiftliği - " " Salur - Samsun-Ladik Salur - Tokat-Artova Salur - Tokat-Zile-Boztepe<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">18- EYMÜR (EYMİR)</span><br />
<br />
Eskieğmir - Afyon-İhsaniye Eymir - Amasya-Merzifon-Alıcık Kıreymir - Amasya-Merzifon-Sarıbuğday Eymir(Eğmir) - Amasya-Suluova İymir(Eymür-iğmir) - Ankara-Yenimahalle-Kazan Aşağıemirler - Ankara-Çubuk İmirli - Ankara-Delice İğmir - Ankara-kızılcahamam-Pazar Eymir - Nallıhan Eymir(Eğmir)<br />
Antalya-Elmalı Dağeymiri(dağemiri) - Aydın-Merkez Ovaeymiri(Ovaemiri) - Aydın-Merkez Eymir - Aydın-Karacasu Eğmir - Balıkesir-Havran Eymir(Eymur-Eymür) - Bolu-Gerede Eymir - Bursa-İnegöl Eymir<br />
Çorum-Merkez Eğmir - Giresun-Aluçra-Çamoluk Eymür - Giresun-Tirebolu Eymür - Gümüşhane-Bayburt-Demirözü Eymür - Gümüşhane-Kelkit Yakaemir(Yakaeymür) - Isparta-Şarkikaraağaç Eymir - Kastamonu(Merkez) Eymir(Eğmir) - Kütahya-Altıntaş Eymir - Malatya-Arapkir Eymir<br />
Malatya-Arguvan Eymirli(Tibyat) - Mardin-Kızıltepe Eymür - Ordu-Ulubey Eymir - Samsun-Havza Eymir - Sinop-Gerze Eymir - Sivas-Hafik Eymir - Sivas-Kangal-Kavak Eymir - Sivas-Zara Eymür - Tokat-Reşadiye Eymir - Yozgat-Sorgun<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">19- ALA-YUNDLU</span><br />
<br />
Alayund - Kütahya-Merkez Alayunt(Arbay) - Mardin-Midyat-Dargeçit(Kerburan)<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">20- YÜREĞİR</span><br />
<br />
Yüreğil - Afyon-Dazkırı Yüreğil - Afyon-Emirdağ Üreğil - Ankara-Beypazarı-Uruş Yüreğil - Ankara(semt adı) Yüreğil (Menderesboğazı) - Balıkesir-Sındırgı Yeniyüreğil - Bilecik-Bozüyük-Dodurga Yüreğil<br />
Burdur-Bucak-Kızılkaya Yeşilköy(Yüreğil) - Burdur-Tefenni Üreğil - Bursa-Orhangazi Yüreğil(Yüreyil) - Denizli-Acıpayam Dilek(Öregel) - Giresun-Şebinkarahisar Karademir -<br />
Giresun-Tirebolu Yüreğil - Kayseri-Güneşli Eskiyüreğil(Atikyüreğil) - Kütahya-Köpüören Oluklu(İregül) - Ordu-Fatsa Öreğil(Üreğil) - Sivas-Hafik Büyükyüreğil - Sivas-Şarkışla Küçükyüreğil - Sivas-Şarkışla<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">21- İĞDİR</span><br />
<br />
İğdir(Iğdır) - Ankara-Kızılcahamam-Pazar Kumlucayazırı(İydiryazırı) - Antalya-Kumluca Iğdır - Bolu-Düzce-Gümüşova İğdir - Burdur-Yeşilova İğdir - Bursa-Gürsu İğdir(Iğdır) - Çankırı-Kurşunlu İğdir(Iğdır) - Çankırı-Yapraklı İğdir - Denizli-Çivril İğdir( Iğdır)<br />
Eskişehir-Sarıcakaya İğdir - Gümüşhane-Bayburt-Naden İğdir ( Cerit ) - İçel-Merkez Iğdır - Iğdır( il) İğdir ( Iğdır) - Kars-Selim Nefsiiğdir (İğdir) - Kastamonu-Araç-İğdir İğdir - Kastamonu-Araç İğdirkışla<br />
Kastamonu-Araç İğdir - Kastamonu-Küre İğdir(Iğdır) - Malatya-Hekimhan İğdir - Samsun-Bafra-Kolay İğdir - Sivas-Zara-Beypınarı İğdir - Tokat-Artova İğdir - Tokat-Zile Başiğdir - Zonguldak-Ereğli (Eflani)<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">22- BÜĞDÜZ</span><br />
<br />
Büğdüz - Ankara-Çubuk-Akyurt Büğdüz - Burdur-Merkez Büğdüz - Çankırı-Orta Büğdüz - Çorum-Merkez Büğdüz - Eskişehir-Alpu Büğdüz(Büydüz) - Gaziantep-Oğuzeli Büğdüz(Büğüz) - Kırşehir-Kaman<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">23- YIVA ( YUVA )</span><br />
<br />
Yuvaköy - Amasya-Ezine Yuva - Ankara-Yenimahalle Yuva - Ankara-Çubuk-Sirgeli Yuva - Antalya-Elmalı Yuvalılar - Antalya-Finike Yuvacık - Antalya-Kaş-Kalkan Yuva - Bolu-Merkez Yuva - Bolu-Seben Yuva - Burdur-Ağlasun-Kızılkaya Yuva - Burdur-Tefenni Yuvalak - "<br />
" Yuvalar - Çanakkale-Çan Yuva - Çankırı-Orta Yuva - Çorum-İskilip Yuva - Denizli-Çivril-Işıklı Yuvaköy - Giresun-Dereli_Yavuzkemal Yuvalı - Hatay-Hassa-Aktepe Aşağıyuva - Kastamonu-Kuzyaka Yuvacık - Koçaeli-Bahçecik Yuva - Nevşehir Yuva - Aksaray-Taşpınar Yuva - Sivas-Divriği-Sincan Yuva - Sivas-Gürün-Konakpınar Yuva - Sivas-Saray<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">24- KINIK</span><br />
<br />
Kınık - Afyon-Dinar-Haydarlı Kınık - Afyon-Sandıklı-Karadirek Kınık - Afyon-Sinanpaşa(Sincanlı) Kınık- Ankara-Yenimahalle-Kazan Kınık - Ankara-Kalecik-Çandır Kınık - Ankara-Kızılcahamam(Çeltikçi) Kınık - Ankara-Kızılcahamam-Pazar Kınık - Antalya-Kaş-Kalkan Kınık<br />
Balıkesir-İvrindi Kınık - Balıkesir-Sındırgı Kınık - Bilecik-Yarhisar Kınık(Hotanlı) - Bilecik-Pazaryeri Sazak Kınık - Bolu- M Susuzkınık - Bolu-Merkez Kınık - Bolu-Akçakoca Adakınık<br />
Bolu-Gerede-Çavuşlar(Dörtdivan) Aşağıkınık(Kınıkzır) - Bolu-Göynük Yukarıkınık(Kınıkbala) - Bolu-Göynük Kınık - Bursa-İnegöl Kınık - Bursa-Orhaneli-Büyükorhan Kızıllar(Kınık) - Çankırı-Çerkeş Kınıkdelileri - Çorum-Merkez Kınık - Çorum-Seydim Kınıklı - Denizli-Merkez Kınıkyeri -Denizli-Çameli Kınık<br />
Eskişehir-Sivrihisar Kınık - Giresun-Şebinkarahisar Kınık(ilçe) - İzmir Kınıkköy(Kınıkkoz) - K.Maraş-Süleymanlı Kınık - Kastamonu-Devrikani Kınık - Kastamonu-Tosya Yazıkınık<br />
Kırşehir-Mucur Kınık(Abadaniye) - Konya( Aşağıpınarbaşı) Kınık - Konya-Bozkır Kınık - Kütahya-Merkez Kınık - Kütahya-Simav Kızık(Kınık) - Malatya-Arguvan Tatkınık - Malatya-Arguvan Kınık<br />
Manisa-Gördes-Köprübaşı Kınık - Manisa-Kırkağaç(Gelenbe) Kınık - Manisa-Selendi Kınık - Muğla-Fethiye-Seki Kınıklar - Tekirdağ-İnecik Kınık - Tokat-Almus<br />
<br />
<br />
<br />
</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Modern Türk Hukukunun Oluşumu Ve Gelişimi]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=2904</link>
			<pubDate>Fri, 17 Aug 2018 09:27:48 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=2904</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', Times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">MODERN TÜRK HUKUKUNUN OLUŞUMU VE GELİŞİMİ</span><br />
<br />
MODERN TÜRK HUKUKUNUN OLUŞUMU VE GELİŞİMİ<br />
<br />
(AUFBAU UND ENTSTEHUNG DES MODERNEN TÜRKISCHEN RECHTS)<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">KAMU HUKUKU</span><br />
<br />
I-                <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">ANAYASA HUKUKU</span><br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu, devlet yönetim sistemi bakımından, mutlak bir monarşiydi. Bütün devlet yetkileri padişahta toplanmıştı. Osmanlı İmparatorluğunda, Batıda olduğu gibi 18. ve 19. yüzyılda anayasal bir devlet düzenine geçilemememiştir. Bunun nedenlerinin genel olarak askeri, islami ve yapısal nedenler olmak üzere üç noktada toplanabileceği belirtilir[1].<br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğunda anayasal gelişmenin ilk adımı olarak, 1808 yılında merkezi hükümetin temsilcileri ile ayan arasında kabul edilip imzalanan Sened-i İttifak gösterilir. Sened-i İttifak, ayanın Saraya karşı bir denge kurma denemesidir; ancak başarılı olamamıştır. Bu Senetle, devlet işlerine resmi sıfatı haiz memurlardan başkasının karışamayacağı, iktidarın kullanılmasına sadrazamın katılacağı ve bundan dolayı kendisinin sorumlu olacağı gibi hükümler yer almış, buna karşı ayan temsilcileri, içlerinden birinin devlete karşı ayaklanması halinde bunun bastırılmasına yardımcı olmayı taahhüt etmişlerdir. Ancak bu hükümlerin uygulanmasını sağlayacak bir mekanizma getirilmemiştir[2]. Daha sonra Gülhane Hattı Hümayünü (1839) ile başlayan Tanzminat dönemindeki hareketler de, Sarayın otoritesini güçlendirici reform girişimleri olup iktidarın sınırlandırılması sonucunu doğurmayacaktır. Sarayın otoritesinin sınırlandırılması isteği, halk yığınlarından değil, fakat aydınlardan (Genç Osmanlılar) gelecektir[3]. İlk yazılı anayasa olan 1876 Kanun-i Esasi aydınların eseri olan bir anayasadır. 1876 Anayasısı, Meclis-i Umumi adını alan, birisi seçimle diğeri padişahın atamasıyla oluşan iki meclisten meydan gelen bir parlamento kurmuştur. Ancak Parlamentonun yetkileri hayli dar tutulmuştur. Örneğin bir parlamento üyesinin kanun teklif edebilmesi için, önce padişahtan izin alması gerekliydi. Her iki meclisçe kabul edilen tasarılar, padişahın onayı olmadan yürülüğe giremezdi[4]. Padişah istediği zaman seçimle kurulan meclisi feshedebilme yetkisine sahipti. Nitekim 1878 yılında Padişah II Abdilhamit, Anayasadaki bu yetkisinden yaralanarak meclisi dağıtmış ve ülkeyi tekrar mutlak monarşi ile yönetmeye başlamıştır. Bu dönem II. Meşrutiyete kadar devam eder.<br />
<br />
II. Meşrutiyet, 1908 yılında, Genç Türkler adı verilen bir muhalefet hareketinin etkisi ve 1908 yılında Rumelideki askeri birliklerin isyanı sonucu, Kanun-i Esasinin yeniden uygulanmaya konduğu dönemdir. 1909 yılında; Kanun-i Esaside yapılan değişikliklerle, demokratik bir meşruti monarşi anayasası yaratıldı ve Osmanlı İmparatorluğunda, parlamenter bir sisteme geçilmiş oldu[5]. Anayasadaki Padişahın meclisi feshetme hakkı, kanun teklif edebilmek için padişahın izninin alınması zorunluluğu yapılan bu değişikliklerle kaldırıldı. II. Meşrutiyet ve onun getirdiği anayasa değişiklikleri daha geniş kapsamlı bir aydın hareketi olmuştu. Bu rejim, Osmanlı İmparatorluğunun da katıldığı Birinci Dünya Savaşının yenilgi ile sona ermesi ile yıkıldı. 1919 Yılında Türkiye müttefik devletleri tarafından işgal edildi.<br />
<br />
İstanbul işgal altında olduğu için kurulan yeni parlamento olan TBBM 23 Nisan 1920 de Ankarada toplanır ve 1921 tarihli kısa bir anayasa olan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu kabul edilir. 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, aslında bağımsızlığa kavuşacak yeni Türk Devletinin anayasa düzeni ile ilgili olup, egemenlik anlayışındaki köklü devrimci bir değişikliği içerir. Egemenliğin millete ait olduğu ilk defa bu anayasa ile ifade edilir. Osmanlı anayasalarından temel farkı, bütün yetkilerin TBMMnde toplanması ve yürütmenin artık yasamadan çıkan ve ona tabi olan bir organ olmasıdır[6]. Bu Anayasada yürütme ve yasama kuvvetleri Mecliste toplanmış, Meclis istediği zaman bakanlara yol gösterebilme ve onları değiştirme yetkisi ile donatılmıştır. Bu hükümet sistemi meclis hükümeti sistemidir. Anayasadaki düzenlemelerle iller ve ve nahiyelerde yerinden yönetim ilkesine geçiş hazırlanmıştır[7].<br />
<br />
TBMM 29 Ekim1923 yılında Cumhuriyet ilan etmiştir. Cumhuriyetin ilanından kısa süre sonra hazırlanan 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, 1921 Anayasasında olduğu gibi, egemenliğin kullanılmasında tek yetkili organ olarak TBBMni öngörmektedir. 1921 Anayasasından farklı olarak, 1924 teşkilat-ı Esasiye Kanunu, Fransız Devriminden beri süregelmekte olan tabii hak kavramını kabul ederek, klasik hak ve özgürlüklere yer vermekteydi (md 68-88)[8]. Md 68e göre Her Türk hür doğar, hür yaşar. Hürriyet başkasına zarar vermeyecek her şeyi yapabilmektir. Tabii haklardan olan hürriyetin herkes için sınırı, başkalarının hürriyeti sınırıdır. Bu sınırı ancak kanun çizer. Anayasada hak ve özgürlükler geniş ve ayrıntılı bir şekilde düzenlenmemiş, çoğu zaman sadece adları sayılmıştır. Bu hak ve özgürlüklerin korunmasına ilişkin düzenlemeler yoktur; 1876 Kanun-i Esaside olduğu gibi hak ve özgürlüklerin korunması, kanuni güvenceden ibaretti[9]. Bu Anayasanın demokratik anlayışı, köklerini Ruosseaun genel irade görüşünden alan çoğunlukçu demokrasi anlayışına dayanmaktadır[10]. Ancak Osmanlı İmparatorluğundaki, Padişahın egemelik anlayışına son verilerek TBMMnin bütün bir milleti temsil etmesi en büyük güvence olarak kabul ediliyordu[11]. Meclis yasama yetkisini kullanırken (md 6), yürütme yetkisi Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu eliyle kullanılabilmekteydi (md 7). Hükümetin kurulması konusunda da Meclisin sadece güvenoyu verme yetkisi bulunmaktaydı (md 44). Böylelikle meclis hükümeti sisteminden parlamenter hükümet sistemine de geçiş süreci başlatılmış oluyordu. 1924 Anayasasında zaman zaman bazı değişiklikler yapılmıştır. Bunlardan Türkiyenin batılılaşmasını hızlandırması açısından en önemlisi, 1937de Anayasaya laiklik ilkesinin konulması olmuştur.<br />
<br />
1924 Anayası, bir Kurucu Meclis tarafından hazırlanan ve halk oylaması ile kabul edilen 1961 Anayasası ile yürürlükten kaldırılmıştır. 1961 Anayasasının yapılmasına yol açan 27 Mayıs 1960 askeri hareketi, askeri ve sivil bürokrasinin devlete yeniden yön verme özlemi olarak değerlendirilir[12]. 1961 Anayasını hazırlayanlar, öncelikle meclis çoğunluğunun baskısına karşı, egemenliğin kullanılmasında TBMMni artık tek yetkili organ olmaktan çıkaracaktır. Böylece, demokratik hayatın gerçekleşmesi için, meclisin yetkilerinin kısıtlanması ve denetlenmesi yönünde bir düzenleme getirilirken, öte yandan da iyimser bir bakış açısıyla, bağımsız mahkemler ve özerk kurumlar yolu ile bir denge oluşturularak siyasi iktidar da sınırlandırılmak istenmiştir[13]. İlk defa kanunların anayasaya uygunluğunu denetlemek üzere Alman Federal Anayasa Mahkemesi örnek alınarak bir Anayasa Mahkemesi kurulmuştur. Yargı bağımsızlığı yürütme organına karşı güvenceye alınmıştır. Yasama organı iki meclisten oluşturulmuştur. Yerel yönetimlerin yetkileri artırılmıştır. Siyasal partiler demokratik sistemin vazgeçilmez unsurları olarak kabul edilmiş, dernek ve sendika kurma hakkı güvenceye alınmıştır. Temel haklar ve özgürlükler anayasal güvenceye alınarak, bunların kanunlarla düzenlenmesinin sınırları çizilmiştir. İlk defa sosyal devlet ilkesi benimsenmiştir.<br />
<br />
Ancak 1961 Anayasasındaki bu düzenlemeler ülkenin gelişimi bakımından bekleneni verememiştir[14]. 1980 yılına girildiğinde, toplumdaki çok yönlü çalkantılar, bu kez emir komuta zincirine bağlı biçimde 12 Eylül 1980 askeri harekatına yol açacaktır. 12 Eylül 1980 askeri harekatı ile 1961 Anayasasının çoğu hükümlerinin uygulanmasına son verilerek, yeni bir Anayasa yapılması çalışmalarına başlanmıştır. 1982 Anayasası sivillerden oluşan bir Kurucu Meclis tarafından hazırlanmıştır. Kurucu Meclis üyeleri ise genel seçimlerle halk tarafından değil, askeri haraketi yapan Milli Güvenlik Konseyi tarafından seçilmiştir. Halk oylamasına sunulmadan önce 1982 Anayasasına son şeklini, 1961den farklı olarak, Milli Güvenlik Konseyi vermiştir. Böylelikle anayasayı hazırlayan sivillerin oluşturduğu Kurucu Meclisin yalnızca danışmanlık yapmış olması gibi bir sonuç doğmuştur. 1982 Yılında halkoyuna sunularak büyük bir çoğunlukla kabul edilmiştir ve halen yürürlüktedir.<br />
<br />
Halen yürülükte olan 1982 Anayasası kazuistik yöntemle hazırlanmış bir anayasadır. Bunda, her siyasal ve sosyal soruna mutlaka hukuki bir çözüm bulma eğiliminde olan Türk siyasal kültürünün kanuncu (legalistic) niteliğinin rol oynadığından şüphe edilmez. 1982 Anayasa çalışmalarına egemen olan düşünce, geçmişte 1961 Anayasası döneminde yaşanılan olayların, yürütmenin zaafından kaynaklandığı yönündedir[15]. Aslında her anayasa kendisinden önceki anayasa göre bir tepki anayasasıdır. Halen yürürlükteki 1982 Anayasası da bir önceki 1961 Anayasına duyulan tepki içerisinde hazırlanmıştır.<br />
<br />
1982 kurucuları, ayrıntılı sayılabilecek bir anayasa metni hazırlarken, aynı zamanda güçlü iktidar arayışına da yöneleceklerdir[16]. Böylelikle yürütme oraganının iki unsurundan olan Cumhurbaşkanının yetkileri artırılmıştır. 1961 Anayasası döneminde ortaya çıkan Meclislerin karar almalarındaki tıkanıklığı giderici hükümler getirilmiştir; şöyle ki, Meclislerin sayısı bire indirilmiş, pratikte hemen hemen imkansız olsa da Cumhurbaşkanına belirli koşullarda Meclisi feshetme ve seçimleri yenileme yetkisi verilmiş (md 116), Cumhurbaşkanının seçilememesi halinde Meclisin kendiliğinden feshedileceği öngörülmüştür (md 102). Sendika (md 52/I, 54/VII), dernek (md 34/IV) ve vakıfların (md 68/VI) siyasetle uğraşmaları yasaklanmıştır. Devletin başlıca temel nitelikleri olarak cumhuriyetçilik, demokratik devlet, hukuk devleti, insan haklarına saygılı devlet, sosyal devlet ve Atatürk Milliyetçiliğine bağlılık anayasal olarak tespit edilmiştir.<br />
<br />
Türk anayasaları geleneksel olarak değiştirilmesi zor olan, bir başka deyimle sert anayasalardır. Bununla birlikte 1982 Anayasası Türkiyenin Avrupa Birliği mevzuatına uyum çalışmaları içerisinde sık sık değişikliklere uğramış, idam cezası kaldırılmış[17], ve halen seçilme yaşının 25e düşürülmesi, siyasi partilerin kapatılmasının ağırlaştırılması gibi önemli değişiklik çalışmaları yapılmaktadır.<br />
<br />
 <br />
II-                <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">YÖNETİM VE YÖNETSEL YARGI HUKUKU</span><br />
<br />
Yönetim hukuku Kara Avrupası ülkelerinde özellikle XIX yüzyılın sonlarına doğru gelişmeye başlamış bir hukuk dalıdır[18]. Türkiyede yönetim hukuku, Osmanlının tanzimat dönemleri içerisindeki batılılaşma çabaları içinde, Fransa örnek alınarak, hukuk sistemindeki yerini almıştır[19]. İlk alınışında olduğu gibi bu gün de yönetim hukukumuz geniş ölçüde Fransız Hukukunun etkisinde olmakla birlikte, özgün bir gelişme göstermektedir[20]. Türkiyede yönetim hukukunun temel anlayışı, Fransadan farklı olarak, biçimsel anayasalarda yer alır, yönetime yön veren bir çok kurala biçimsel anayasada yer verilmiştir[21].<br />
<br />
Türk idare hukukun ana kaynağı 1982 Anayasasıdır. İdare hukuk sistemi yazılı hukukun üstünlüğü ilkesine dayanır. Bunun yanında yargı yerlerinin kararları da hukukun oluşmasına etkili olmaktadır. Gelişim durumunda olan yönetim hukukuna, yargı kararlarının etkisi çoktur. Fransız yönetim hukukunu büyük ölçüde etkileyen Fransız Danıştayının (conseil dEtat) içtihatları geliştirmiştir. Bizde de durum Fransadakine benzer, Danıştay idare hukukunun gelişmesine çok etkili olmaktadır. Türkiye Cumhuriyetinin organik idari yapısı da Fransanınkine benzer, merkeziyetçidir, federal değildir. Ancak Fransadaki gibi yarı başkanlık sistemi degil, parlamenter sistem geçerlidir.<br />
<br />
Türkiyede adli yargıdan ayrı oluşturulmuş bağımsız bir idari yargı sistemi geçerlidir; uyuşmazlıklar adli mahkemelerden ayrı uzmanlık mahkemelerinde (idare mahkemelerinde) ve özel hukuk uyuşmazlıklarından farklı yöntemlerle ve kurallarla çözümlenir. İdari yargı hakkında 1982 tarih ve 2577 Numaralı[22] İdari Yargılama Usulü Kanunu yürürlüktedir. İdari yargı sistemi de idare hukuku gibi Fransadan etkilenmiştir. İdari yargıdaki en yüksek mahkeme konumundaki Danıştay ilk defa tanzimat döneminde kurulmuş, böylelikle adliye mahkelerinin yanında bir de idari yargı kabul edilmiştir.<br />
<br />
Türkiyede halen bir İdari Usul Kanunu hazırlanması çalışması yapılmaktadır. Bugüne kadar bir İdari Usul Kanununun çıkarılmamış olmasının nedeni olarak, Türkiyenin idare hukuku ve sistemini büyük ölçüde iktibas ettiği Fransayı izlemesi gösterilmektedir[23]. Keza Fransada da idari usul dağınık ve işin özüne inmeyen kanun veya kararnamelerle düzenlenmeye çalışılmaktadır.<br />
<br />
 <br />
III-            <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">CEZA VE CEZA USUL HUKUKU</span><br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu Döneminde islam hukuku esasları uygulanmaktaydı. Ancak özellikle ilk defa 1858 tarihinde çıkarılan Ceza Kanunnamei Hümayunu ile dini kayıtların etkisinden kurtulmuş, uygar dünyanın hukuk hükümlerine bağlı bir kanun meydana getirme amaçlanmıştır[24]. Bu kanunun 1810 tarihli Fransız Ceza Kanununnun bir tercümesidir. Fakat bazı yerlerinde şeri hukuku ilgilendiren hükümler de eklenmiştir, sözgelimi, diyet kurumu muhafaza edilmiştir. Ayrıca Fransada cezalandırılmış bulunan birden fazla evlilik bu Kanunda cezalandırılmamıştır[25]. 1926 yılına kadar yürürlükte kalmış ve halen yürürlükte bulunan 1926 tarihli TCK yürürlükten kaldırılmıştır. 1858 tarihli Kanunu hazırlayanlar ceza hukukunu din etkisinden arındırıma amaçlarını gerçekleştirememişlerdir. Kanunda şeriat hükümlerinin de uygulanacağı belirtilmekteydi, adliye mahkemeleri tarafından yeni kanuna göre cezalandırılan bir suçun, şeriye mahkemeleri tarafından bir de İslam Hukukuna göre muhakemesinin yapılmasına olanak tanımaktaydı.<br />
<br />
İslam ceza hukukunda suçlar üçe ayrılmaktaydı[26]: 1) Allahın haklarına karşı işlenen suçlar; had cezası ile cezalandırılan ve temelde dinsel nitelik gösteren, ancak zina, zina iftirası, hırsızlık gibi, bazı suçları da kapsayan suçlardı. Bunlar Kuranda gösterilmiş, cezaları değişmez biçimde belirlenmiş olan ve şikayet bulunmasa da kovuşturma yapılan suçlardı. 2) Kulların haklarına karşı işlenen suçlar; adam öldürme, yaralama, çocuk düşürme gibi suçlardı. Bunların sadece kişileri ilgilendirdiği kabul edilir ve ilgilinin dava etmesi üzerine kovuşturulması sözkonu olurdu. Bu suçlarda kısas uygulanabilir ve af ya da sulh geçerli olurdu. Mirasçılardan sadece birinin faili affetmesi, kısas hakkını düşürür ve bu hak tazminat türünden bir bedel ödenmesine dönüşürdü. Buna diyet denirdi. 3) Taziren cezalandırılan suçlar, Allahın ve kulların haklarına karşı suçların dışında kalan ve devlet başkanının cezalandırma hakkının bulunduğu suçlardı. Hangi eylemlerin bu şekilde cezalandırılacağı takdire bırakılmış olup, kesin biçimde belirlenmiş değildi. Tazir cezaları, azarlama, dayak, para cezası, hapis ve hatta idam gibi cezalardı. Devlet başkanı adına kadılar, eylemin ağırlığına ve failin ahlaki durumuna uygun gördükleri cezayı verirlerdi.<br />
<br />
Şu an yürürlükte olan Türk Ceza Kanunu, Cumhuriyet kurulduktan sonra 1926 yılında yürürlüğe girmiştir. TCKnın kaynağı, 1889 İtalyan Ceza Kanunudur (bu Kanun orjinal dili olan italyancadan değil, fransızca metninden türkçeye çevrilmiştir). Daha sonra 1930 İtalyan Ceza Kanunu esas alınarak[27] bazı değişiklikler yapılmıştır. TCK, Mehaz Kanuna uygun olarak suçları cürüm ve kabahatler olarak ikiye ayırır[28]. Bu Kanuna getirilen en önemli eleştiri, mala karşı suçların ağır hapis cezaları ile cezalandırılmış olmasıdır.<br />
<br />
Halen bir TCK tasarısı mevcut olmakla birlikte henüz TBMMne sunulmamıştır. TCKda zaman zaman yapılan önemli değişikliklerle modern ve demokratik hayata uyum sağlanmaya çalışılmaktadır. Bu sebeple ayrı kanunlar çıkarıldığı da olmaktadır; örneğin Çocuk Mahkemelerinin Kuruluşu Görev ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun (1982) ve Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun (1965).<br />
<br />
Bu günkü Türkiyede ceza yargılaması ayrı bir kanunla düzenlenmiştir. Osmanlı döneminde yargılamayı kadılar yapardı. Tek hakimli sistem geçerli idi. Başlıca delil tanık beyanı idi. Bazı davalarda tanık sayısı önceden belirlenmişti. Örneğin zina için dört erkeğin tanıklığı gerekiyordu ve bunlar ancak belli biçimde tanıklık yaparlarsa suçun işlendiği kanıtlanmış sayılıyordu. Diğer davalarda ise en az iki erkeğin veya bir erkek ile iki kadının tanıklık yapması gerekiyordu[29]. Kadılar hem ceza hukuku, hem de özel hukuk işlerine bakmakla ödevli idiler ve her iki iş için de uygulanan usul farklı değildi . Verilen kararlara karşı denetim muhakemesi sözkonusu değildi[30]. İlk Ceza Muhakemesi Kanunu, 1879 tarihli Usul-ü Muhakemat-ı Cezaiye Kanun-ı Muvakkatı olmuştur[31]. Bu yasa 1808 tarihli Fransız Ceza Muhakemesi Yasasının bir çevirisidir. Mahkemelerimizin sistemi Fransadan alınırken oradaki jüri sistemi bize alınmamıştır. 1913te hafif suçlarda daha basit ve daha seri bir muhakeme usulü öngören Sulh Hakimleri Kanunu ile değiştirilmiştir. Bu günkü Yargıtayın ve mahkemelerin örgütlenmesinin temeli olan Divan-ı Ahkamı Adliye ise 1876 yılında bir nizamname ile kurulmuştur[32].<br />
<br />
Bugünkü 1929 tarihli Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu 1877 tarihli Alman Ceza Muhakemesi Yasasından alınmıştır[33]. Aslında önceden 1913 tarihli İtalyan Ceza Muhakemesi Yasası Türkçeye çevrilerek alınmak istenmiş, fakat çeviri sırasında bu yasanın birçok maddesinin belirsiz ve karışık olduğu ortaya çıkınca, çeviri komisyonunun da buna ek olarak sözkonusu yasanın İtalyada eleştirildiğini, hatta bu yüzden orada yeni tasarılar hazırlandığını belirtmesi üzerine, vaz geçilmiştir. Bunun üzerine basit ve seri yargılamaya daha elverişli olduğu, kamu çıkarları ile kişisel çıkarları güvence altına aldığı kabul edilen 1877 tarihli Alman Ceza Muhakemesi Yasasının 1926 da değişiklik gören metni Türkçeye çevrilerek bazı değişikliklerle 1929 Yılında yürürlüğe konulmuştur[34]. Ancak bu yasanın sadece 191 maddesi bu güne kadar değişiklik görmemiştir. Değişikliklerle genel olarak yargılamayı çabuklaştırma amacı ön planda tutulmuş, hatalı uygulamalar düzeltilecek yerde, ilkelerden fedakarlık edilmiştir. 2000 tarihli Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu Tasarısı mevcut olup, halen tartışılmaktadır.<br />
<br />
 <br />
IV-            <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">VERGİ VE VERGİ USUL HUKUKU</span><br />
<br />
 <br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğunda islam dininin vergilendirmeye ilişkin kuralları geçerliydi. Bu kurallar gereğince alınan vergilere şeri vergiler denmekteydi. Aynı zamanda padişahın da sınırsız vergilendirme gücü bulunmaktaydı. Şeri vergilerin yanında padişahın koyduğu örfi vergiler de vardı. Bu vergiler konulurken örf ve gelenekler gözönüne alınarak bölgesel farklılaşmalar yapılmaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu merkeziyetçi bir vergi idaresi kuramamış ve batılı anlamda, gelirleri düzenli ödenen vergilere dayanan bir vergi devleti olamamıştı[35]. Bunun başlıca nedeni olarak Osmanlı Vergi Sisteminin, toprak düzeni ve askeri düzenle iç içe geçmesi gösterilir. Tımar sistemi çerçevesinde vergi gelirlerinin önemli bir bölümü belli kamu görevlilerine ayrılmıştı. Tımar sistemi dışında kalan vergiler ise iltizam yöntemi ile tahsil edilyordu. Bu yöntemde belli bölgelerin vergilerini toplama hakkı arttırma yolu ile mültezimlere devrediliyordu. Mültezimler ise daha fazla vergi toplamak için halka baskı yapıyorlardı.<br />
<br />
18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gerek vergi tahsilini gerek yükümlülükleri güvence altına alabilmek için, halk tarafından seçilen ve ayan adı verilen kişilere vergi tahsili yapma yetkisi verildi. Ayanlar önceleri halkı mültezimlere karşı koruyorlardı. Ancak daha sonra mültezimlerle uzlaştılar ve kendileri de iltizam almaya başladılar. İmparatorluk zayıfladıkça ayanların bölgesel güçleri de arttı. 1804 tarihli Sened-i İttifak ile padişahın vergilendirme gücü ayanlar lehine sınırlandırıldı. Senedi İttifak gerek vergilendirme gücünün sınırlandırılış biçimi, gerek etkileri yönünden Magna Carta ile yakın benzerlik göstermektedir[36].<br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu bir yandan kapitülasyonlar bir yandan da sanayileşmeye ayak uyduramaması nedeniyle borçlarını ödeyemez duruma gelmiş, bunun sonucunda da mali egemenliğini yitirmiştir. 1881 yılında alacaklı devletlerin temsilcilerinden oluşan ve ikinci bir maliye bakanlığı gibi görev yapan Düyunu Umumiye İdaresi kurularak, bazı vergileri toplama yetkisi verilmiştir. 1920 yılında imzalanan Sevr Anlaşması ile diğer vergilerin yönetimi de İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerden oluşan bir komisyonun yönetimine bırakılmıştır.<br />
<br />
1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti, vergi toplama yetkisini geri alarak mali egemeliğini tekrar kazanmış, Osmanlı İmparatorluğunun borçlarını da üstlenmiştir. TBMM, Kurtuluş Savaşını finanse edebilmek için olağanüstü nitelikte geçici vergiler öngörmüştü. Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra hem bu geçici vergiler hem de Osmanlı İmparatorluğunda geçerli olan vergiler kaldırılmış, onların yerine Avrupa ülkeleri vergi sistemine geçiş dönemine hazırlık niteliğinde vergiler getirilmiştir; örneğin kazanç vergisi. İkinci Dünya Savaşının getirdiği ekonomik buhrandan Türkiyenin de etkilenmesi üzerine, ekonomik güçlükleri aşmak için 1942 ve 1943 yıllarında antidemokratik hükümler taşıyan varlık vergisi ve toprak mahsulleri vergisi gibi olağanüstü vergiler kabul edilmiştir[37]. Bunlardan varlık vergisi ile İkinci Dünya Savaşı sırasında elde edilen aşırı, haksız kazançlar vergilendirilmek istenmiştir[38].<br />
<br />
Türkiyede gerçek anlamda vergi hukuku sistemi Cumhuriyetle oluşturulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Osmanlı Vergi Sistemi tamamen tasfiye edilerek çağdaş Batı Avrupa ülkelerinin vergi yasaları model alındı[39]. Bu sebeple Türk vergi hukuku köken olarak aslında ulusal değildir. Vergi yasalarımızın önemli bölümü Batı Avrupa, özellikle Federal Alman yasaları örnek olarak hazırlanmıştır. Bununla beraber bu yasaların zaman içinde yapılan değişikliklerle sosyal ve ekonomik yapıya önemli ölçüde uyumu sağlanmıştır[40]. Türk Öğretisi vergi hukukunu, Alman öğretisi gibi, kamu maliyesi veya idare hukuku içerinde olmayan ayrı bir dal olarak kabul etme eğilimindedir[41].<br />
<br />
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde en önemli vergi reformu 1949 yılında gerçekleştirilmiştir. Bu tarihlerde Federal Almanya Cumhuriyeti yasaları esas alınarak Gelir Vergisi, Kurumlar Vergisi ve Vergi Usul Kanunları kabul edildi. Ancak tarım kazançları vergi dışında tutulmuştur. Tarım kazançları ancak 1960 yıllarında vergi kapsamına alınabilmiştir. 1953te Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun çıkarıldı. Daha sonraları motorlu taşıtlar vergisi, işletme vergisi gibi vergiler de getirildi. 1960 ve 1970li, yıllarda yatırım indirimi, ihracat muaflığı, hızlandırılmış amortisman gibi vergi teşvik tedbirleri kabul edildi. 1.1.1985 tarihinden itibaren katma değer vergisi getirildi. 1998 yılında vergi sisteminin revizyonu niteliğinde yeni bir Gelir Vergisi Kanunu kabul edildi. Bu revizyon ile vergide adalete yönelmek üzere vergi tabanı genişletilmiş ve kayıt dışı ekonominin sistem içine alınması amaçlanmıştır. Son olarak da, Türkiyenin Avrupa Birliği ile Gümrük Birliğine katılmasının sonucu oluşan fon kayıplarını karşılamak üzere 2002 yılında Özel Tüketim Vergisi yürürlüğe girmiştir.<br />
<br />
Türk Vergi Sistemi, Avrupa ülkelerinde olduğu gibi tek vergili sistemi değil, çok vergili sistem modeli üzerine kurulmuştur. Türk vergi sisteminde yer alan başlıca vergiler şunlardır;<br />
<br />
-        Gelir üzerinden alınan vergiler; a) Gelir vergisi, b) Kurumlar vergisi,<br />
<br />
-        Servertten alınan vergiler; a) Emlak vergisi, b) Veraset ve intikal vergisi, c) Motorlu taşıtlar vergisi,<br />
<br />
-        Harcamalardan alınan vergiler; a) Katma değer vergisi, b) Banka ve sigorta muameleri vergisi, c) Motorlu taşıt alım vergisi.<br />
<br />
Bunlara ek olarak hukuki işlemlerden alınan damga vergisi, gümrük vergisi, akaryakıt tüketim vergisi de mevcuttur.<br />
<br />
 <br />
I-                    <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">İŞ VE SOSYAL GÜVENLİK HUKUKU</span><br />
<br />
 <br />
<br />
Osmanlı döneminde iş hayatıyla ilgili en önemli düzenleme, kısaca Mecelle diye anılan kanundur. Mecelle, işçi ve işverenlerin iş ilişkilerini tam bir özgürlük içinde düzenleyebileceklerini kabul etmişti[42]. Mecelleden önce 1869 tarihinde iş yaşamını düzenleyen bazı düzenlemeler de çıkarılmıştır. Örneğin madenlerde çalışma zorunluluğu kaldırılmış, fakat sendika kurma ve grev yapma imtiyazlı şirketler ile kamu yararına kurulu kurumlarda yasaklanmıştır.<br />
<br />
Çalışma ilişkilerinin düzenlenmesinde genel olarak esnaf kuruluşları (loncalar) tarafından oluşturulan kurallar belirleyici rol oynamaktaydı[43]. Her meslek ve sanat dalı için bir lonca oluşturulmuştu. Bu kuruluşlarda çıraklık, kalfalık ve ustalık biçiminde hiyerarşik bir ilerleme sözkonusuydu. Oldukça demokratik esaslar geçerliydi. Ayrıca kurulan Orta Sandığı yaşlılık, hastalık, sakatlık ve ölüm gibi hallerde lonca mensuplarına veya geride kalanlara yardım götürmekteydi[44].<br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu döneminde sanayi çok ilkeldi. Ağır sanayi kurulamamıştı, yüksek fırınlar, maden sanayi, makina üreten sanayi yoktu. Batıdaki sanayi devrimi de yakalanamadığından, sanayi gelişememiş, tarım dışı alanlarda Osmanlı üretimi, Avrupa sanayinin rekabeti karşısında, ancak bu rekabetin izin verdiği ölçüde yaşama hakkına sahip olabilmiştir. Bu süreç içerisinde küçük esnaf örgütü olan lonca sistemi zayıflamış ve giderek ortadan kalkmıştır.<br />
<br />
Cumhuriyet döneminde sanayicilere tanınan önemli kolaylıklar ve gümrüklerin yükselmesi sonucu ülkemizde küçük imalathaneler kurulmaya başlanmış, devlet de özellikle dokuma, şeker ve kağıt alanında modern bir sanayi kurmayı başarmıştır. 1950 yılından sonra ise sanayileşme hızlanmış, sanayi dallarında çalışanların sayısı iyice artmıştır. Fakat bu sanayileşme, daha çok montaj sanayii ve bazı yan sanayi kollarında kendini göstermiştir[45].<br />
<br />
Cumhuriyetin ilk yıllarında iş hayatını düzenleyen en önemli kanun Borçlar Kanunudur. BK 313-354 üncü maddeleri arasında hizmet sözleşmesi bireyci (ferdiyetçi) ve liberal bir görüşle hazırlanmıştır. Onun dışında Maden işçileriyle, hafta sonu tatiliyle ilgili kanunlar da çıkarılmıştır: 1924 tarihli ve halen yürürlükte olan Hafta Tatili Hakkında Kanun. Daha sonra 1936 yılında ayrı bir İş Kanunu, 1947 yılında da Sendikalar Kanunu çıkarılmıştır. 1936 yılında çıkarılan İş Kanunu, Türk İş Hukukuna modern işçi haklarını en geniş şekliyle getiren bir kanundur[46]. Çünkü bu yasa hazırlanırken, Uluslararası Çalışma Örgütünün andlaşmalarından geniş ölçüde yararlanılmıştır. Böylece işçilere yabancı ülkelerde kabul edilmiş olanların aynı veya benzerleri haklar sağlanmıştır, denilebilir[47]. Ancak yine de 1936 tarihli İş Kanununda bazı olumsuz hükümlere de yer verilmiştir; grev ve lokavt yasaklanmış, toplu iş uyuşmazlıklarının çözümü zorunlu tahkim sistemine bağlanmıştır. Beden ve fikir işçisi ayrımı yapılmış, fikir işçileri ile 10dan az işçi çalıştıran işyerleri Kanun kapsam dışında tutulmuştu[48]. İş hukukundan doğan uyuşmazlıkların çözümüyle ilgili olarak ise 1950 yılında İş Mahkemeleri Kanunu çıkarılarak, iş yargılaması özel mahkemelere bırakılmıştır.<br />
<br />
İş mevzuatında asıl gelişme ise 1961 Anayasasından sonra olmuştur. 1961 Anayasası md 42 ile başlayan bölümünde çalışma hayatına ilişkin yeni esaslar getirmekteydi. 1963 yılından sonraki dönemde planlı bir kalkınma yolu izlenmiştir. Bu politikanın izlenmesi, sanayinin tarımdan daha hızlı gelişmesini sağlamıştır. Sanayide çalışan kesimin artması da iş mevzuatında gelişmeye ivme kazandırmıştır. 1967 yılında bir İş Kanunu çıkarılmış, ancak bu kanun, şekil yönünden anayasaya aykırı bulunarak Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir.<br />
<br />
Cumhuriyetin ilk dönemlerinde Türk Toplu İş hukukun karakteri, güdümlü olması ve müdahaleci bir nitelik taşımasıydı. Özellikle 1946 yılına kadar işçi-işveren ilişkileri serbest bırakılmamış; bu ilişkiler devletin çeşitli kademelerdeki müdahalesi ile düzenlenmiştir[49]. O dönemin siyasi rejiminin otoriter bir rejim olduğu ve tek parti yönetiminin bulunduğu hatırlanacak olursa, bunu doğal karşılamak gerekir. 1947 yılında Sendikalar Kanunu çıkarılmıştır. Cumhuriyetin 1960 yılına kadar süren döneminde Devlet, grev ve lokavtı yasaklamış ve toplu iş uyuşmazlıklarının çözümünü de mecburi tahkim kurallarına bırakmıştır Bir başka deyimle, bu dönemde Toplu İş Hukuku devletin doğrudan müdahalesi altındadır; işçi-işveren mesleki kuruluşlarına bırakılan faaliyet alanı çok dardır. Zaten bu dönemin büyük bölümünde mesleki birlik kurma da yasaklanmıştır[50]. 1961 Anayasınının 47. maddesi, geçmiş dönemlerdeki toplu iş hukukuna bir tepki olarak, toplu iş sözleşmesi ve grev ve lokavt hakkını anayasal bir hak olarak düzenlemekteydi[51]. 1963 tarihli Sendikalar Kanunu ile Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu ile işçi-işveren ilişkileri yeniden düzenlenmiştir. Bu yeni düzenleme serbestlik ilkesine oturtulmuş; işçi-işveren mesleki birliklerinin aralarındaki ilişkileri serbestçe düzenlemeleri esası temel alınmıştır. Böylece devlet, işçi-işveren ilişkilerinde 1923-1950 döneminde izlediği müdahaleci politikayı bırakmış; onun yerine serbestlik politikasını uygulamıştır[52]. İşçiler ilk kez yasal olarak grev yapma hakkına, işverenler de lokavta başvurma olanağına kavuşmuştur[53]. Ancak 1980 yılına kadarki dönemde, işçi-işveren ilişkileri yasakoyucunun düşündüğü ve umduğu biçimde gelişmemiştir[54]. Bunun üzerine 1980 yılında askeri yönetim işçi-işveren mesleki birliklerinin toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavt yetkilerini geçici olarak kaldırmıştır.<br />
<br />
Toplu iş hukukunda, esas, 1982 Anayasının yürürlüğe girmesinden sonra çıkarılmış kanunlarla köklü ve kalıcı değişiklikler yapılabilmiştir. 1982 Anayasası ve 1983 yılında çıkarılan Sendikalar Kanunu, Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu ve diğerleri ile yeni bir dönem başlamıştır. Bu yeni dönemi oluşturan yasaların izlediği birinci amaç, bozulan ve tıkanmış işçi-işveren ve hatta devlet ilişkilerini düzeltmek ve işler duruma getirmekti. Bunu yaparken, serbestlik ilkesinden olabildiğince uzaklaşmamak, çıkarılan yasaların izlediği ikinci amaçtı. Böylelikle 1961 Anayasası ile serbestlik ilkesine oturtulmuş olan işçi-işveren ilişkileri; 1982 Anayasası ve onu izleyen yasalarda sınırlı serbestlik ilkesine dayandırılmıştır[55]. Yasaların izlediği üçüncü amaç, toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavta ilişkin tüm esasların; hatta ilke niteliği taşımamakla birlikte eski uygulamada sorun yaratmış konulara ilişkin çözümlerin de Anayasada düzenlenmiş olmasıdır.<br />
<br />
Sosyal güvenlik hukuku sisteminin oluşumu ise şöyle seyretmiştir: Osmanlı imparatorluğu döneminde sosyal risklere karşı güvence esnaf birlikleri (loncalar) tarafından sağlanmaya çalışılmıştı. Ancak resmi olarak ilk defa asker ve memurlarla sınırlı olmak üzere emeklilik yardımlaşma sandıkları kurulmuştu[56]. 1936 tarihli İş Kanununda sosyal güvenlikle ilgili temel ilkeler belirlenmişti. Hatta sosyal sigortaların kuruluş ve gelişimi, anılan yasadaki esaslara göre yönlenmiştir. Ancak sosyal güvenlik sisteminin kurulması 1945 yılından sonraki döneme rastlar. 1945 yılından sonra sosyal güvenlik alanındaki çabaların yoğunluk kazanmasında ise, İkinci Dünya Savaşı sırasında İngilterede başlayan ve tüm Batılı ülkelerle birlikte Türkiyeyi de etkileyen kapsamlı bir sosyal güvenlik sistemi lehindeki yeni anlayış ve gelişmelerin rolü olmuştur[57]. Öncelikle iş kazaları ve meslek hastalıkları ile analık sigortaları kurulmuş, 1946 yılında Sosyal Sigortalar Kurumu kurulmuştur. 1965 tarihli Sosyal Sigortalar Kanunu halen yürürlüktedir. Her şeye rağmen Türkiye henüz sanayileşmesini tam olarak tamamlamadığından, modern iş hukukunun bütün kurumları ile yerleştiği söylenemez. Sanayileşme süreci tamamlanmadan, işçi-işveren ilişkilerinde ve sosyal güvenlik alanında bir uyum sağlayabilme son derece güçtür[58].<br />
<br />
1961 Anayasası, sosyal güvenlik hakkı anayasal bir hak olarak tanımıştır. Böylece, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde ifadesini bulan ve çağdaş anayasaların çoğunda yer alan sosyal güvenlik hakkı, anaysal bir hak haline gelmiştir. Sosyal güvenlik hakkı 1982 Anayasasında da aynı şekilde benimsenmiştir[59]. 1983 yılında geçici tarım işçilerine de isteğe bağlı olarak sigortalı olma hakkı tanınmıştır[60]. Türk sosyal güvenlik sistemi, bir yandan primli rejime, öte yandan sosyal yardım ve hizmetlerden oluşan primsiz rejime dayanır[61]. İşçi statüsünde olanlar Sosyal Sigortalar Kurumuna, bağımsız olarak çalışanlar Bağ-Kur adlı sigorta kurumuna kayıtlıdırlar. Devlet memurları ise Emekli Sandığına. Halen bu üç kurumun birleştirilmesi çalışmaları yürütülmektedir. İş mevzuatını düzenleyen 1964 tarihli Sosyal Sigortalar Kanunu, 1971 tarihli İş Kanunu, 1983 tarihli Sendikalar Kanunu, 1983 tarihli Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu halen yürülüktedir. Ancak 2002 Yılında kabul edilen İş Güvencesi Yasası ve halen TBMMde görüşülmekte olan İş Kanunu ile iş hukuku yeniden düzenlenmektedir. Bu düzenlemelerde ülkesel koşullar dikkate alınmakta, bir yandan işçilerin güvenliği sağlanırken bir yandan da haftalık çalışma saatleri uzatılmakta, Cumartesi günü tatil günü olmaktan çıkarılmakta, işsizlik sigortası ilk defa yürürlüğe konulmaktadır. Bununla birlikte bu iki kanun kamuoyunda üyük tepkiye neden olmuş, Cumhurbaşkanı tarafından yeniden görüşülmek üzere Meclise iade edilmiş olup, Kanunlaştırma çalışmaları halen devam etmektedir. Basın İş Kanunu ve Deniz İş Kanunu, iş hayatını düzenleyen diğer önemli yasalardır.<br />
<br />
 <br />
II-                <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">MEDENİ USUL HUKUKU<br />
</span><br />
 <br />
<br />
Medeni usul hukukun kaynağı 1927 tarihli Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunudur. Yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir çok kez değişikliklere uğramış, bazı maddeleri yürürlükten kaldırılmış, bazı yeni maddeler eklenmiştir. Kanunun kaynağını İsviçrenin Neuchatel Kantonunun 1925 tarihli Medeni Usul Kanunu oluşturur. Bazı bölümlerinde Alman ve Fransız Usul Kanunlarından yararlanılmıştır[62]. İsviçrede daha sonra 1925 tarihli kaynak Kanunun yürürlükten kaldırılmış, onun yerine 1988 tarihinde yeni Neuchatel Medeni Usul Kanunu yürürlüğe girmiştir. Türkiyede hukuk davalarının uzamasının başlıca sorumlusu olarak yürürlükteki HUMK gösterilir.<br />
<br />
Kaynak Kanunda olduğu gibi HUMKda da asliye mahkemeleri toplu mahkeme olarak kabul edilmektedir. Fakat uygulamada asliye hukuk mahkeleri de sulh mahkemeleri gibi tek hakimlidir. Hukuki uyuşmazlıkların konusuna göre uzmanlık gerektiren konularda özel ihtisas mahkemeleri kurulmuştur; Tapu Mahkemesi, İş ve Sosyal Güvenlik Mahkemesi, Tüketici Hakları Mahkemesi, Aile Mahkemesi, Fikri Haklar Mahkemesi, Ticaret Mahkemesi gibi[63]. İş mahkemelerinde özel yargılama usulü uygulanır. Ticari yargı için de özel bir yönetmelik çıkarılmıştır.<br />
<br />
 <br />
III-          <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">İCRA VE İFLAS HUKUKU</span><br />
<br />
 <br />
<br />
Türkiye Cumhuriyetinin icra ve iflas hukuku ile ilgili ilk özel yasası olan 1929 tarihli İcra ve İflas Kanununun kaynağı, İsviçrenin borç için takip ve iflas hakkındaki Federal İcra ve İflas Kanunudur, daha doğrusu, 1929 tarihli Kanun İsviçre Kanunun bir çevirisidir. Kaynak Kanun mevcut 25 ayrı Kanton mevzuatını dengelemek (uzlaştırmak) suretiyle meydana getirilmiş, 1892 yılında yürürlüğe girmiştir. İsviçrede, borç ödeme ahlakının olumsuzlaşması bakımından bu kanunun fikir yapısı ve sisteminde bir hata bulunmadığı belirtilmektedir[64]. 1929 tarihli Kanun çeviri olmakla birlikte yine de pek az noktada Kaynak İsviçre Kanunundan ayrılan düzenlemeler içermekteydi[65].<br />
<br />
İsviçre Federal İcra ve İflas Kanununun alınmasına ait düşünceleri şu şekilde özetlemek mümkündür: 1926 yılı özel hukuk alanında (medeni, borçlar ve ticaret) geniş ve derin devrimlere sahne olmuştu. Bu devrimler sonucu uygulamaya konulan özel hukuk dallarının doğal ve zorunlu müeyyidesini teşkil etmekte olan cebri icra alanının bu yeni mevzuat ile uyumlu bir şekilde düzenlenmesi gerekmekteydi. Özel hukukun ana kaynaklarını teşkil eden Medeni Kanununla Borçlar Kanununun İsviçreden alınmış olması, sağlanması gereken uyum açısından İsviçrenin Borç İçin Takip ve İflas Federal Kanununun alınmasına yol açtı. Osmanlı Dönemindeki İcra Kanunu Muvakkat para borçlarında ilamsız icrayı tahakkuk ettirmek için başarılı kabul edilen bir adım atmış olduğundan, İsviçre Kanununun para borçları için ilamsız icra prensibini kabul etmiş olması özeliği de İsviçre Kanunun esas alınması fikrini bir kat daha haklı göstermişti. Nihayet batı uygarlığı dünyasına bir an evvel katılmak arzu ve amacı, yapılagelmekte olan devrimlerin esinlendiği zihniyet, İcra Ve İflas Kanununun alelacele iktibas yolu ile alınmasını ve yine acele ile uygulamaya konmasını beraberinde getirdi[66].<br />
<br />
Ancak İsviçre Hukukun ortaya koyduğu icra mekanizması güç ve yavaş hareket eden bir makine manzarası göstermekteydi. Diğer taraftan ise İsviçre Kanunu bir çok Avrupa ülkesi kanunlarına göre ilamsız icra konusunu başlı başına düzenlemiş olmak itibarile yerinde bir yenilik içermekteydi. Fakat, mevcudiyeti ciddi tartışmalara yer vermeyecek kadar açık ve kesin hakların icrasında halkı mahkeme kapılarında uğraştırmamak amacı ile tesis ettiği bu sistem, çekingen hükümlerden oluşmaktaydı[67].<br />
<br />
1929 tarihli İİK, mehazı olan İsviçre Kanunundan pek az noktalarda ayrılıyordu. İsviçre Kanunu sadece para borçları ile teminat itasi borçlarına münhasır hükümler ihtiva edip, bir şeyin yapılmasına dair ilamların icrasını Kanton Hukukuna bırakmıştı. 1929 Kanunu para borcu dışındaki konulara giren ilamların tenfizine ait bazı hükümleri İsviçreden iktibas ettiği maddelerin içine serpiştirmeğe çalıştı ve bu noktada İsviçre Kanuna nazaran bir fark ortaya koydu. Ayrıca İsviçre Kanunu itirazın kaldırılması işini hakime bırakmışken 1929 Kanunu, bunu Tetkik Merciinin selahiyeti içine dahil etti[68].<br />
<br />
Fakat diğer hususlarda esas hatları itibariyle İsviçre Kanununa sadık kalmış olan 1929 Kanunu, ikinci maddesinde biraz tantanalı bir şekilde ilan ettiği hakkın sade ve çabuk tarzlarla alınması gayesini tahakkuk ettirmekten uzak bulunmuştu. Çünkü haciz ve hacizden sonraki safha, ezcümle mahcuz malın satış ve ihalesi safhası, alacaklı ve borçlunun üçüncü şahısların zıt menfaatlerinin telifi amacı ile karışık ve çeşitli hükümlere raptolunmuş ve bu itibarla eski rejimin ilama dayalı alacakların icrası hususunda kabul ettiği sadelikten cidden uzaklaşılmıştır. Aynı zamanda Türk Hukuk tarihinde 1929 Kanunu ile borç için hapsin kaldırılması çok önemli bir gelişme olarak kabul edilmiştir[69].<br />
<br />
Eski rejimin tanımadığı ilamsız icra usulü basit ve süratli icra konusunda bir bütünlük kaydetmekle beraber, İsviçre sisteminin bu hususta oldukça karmaşık hükümleri içermesi olması, bu yeniliğin adliye ve halk tarafından ümit edilen heyecan ve istekle karşılanmasına engel oldu. Nitekim 1929 Kanunu belki adalet ve nısfeti eski rejime göre daha iyi gerçekleştiriyordu. Fakat her halde sadelik, sürat ve hakkın çabuk temini bakımından eskiye nazaran bir üstünlük teşkil etmiyordu. Nihayet, insani düşüncelerle ve bir devrim hamlesi olarak borç için hapsin kaldırılmış olması genel kamu vicdanında bu kanunun bilhassa borçluları koruduğu inancını kuvvetlendirmişti[70]. Bu sebeple borçlunun hapisle tazyikinin yeniden hukuk sistemine dahil edilmesini isteyenler dahi olmuştur.<br />
<br />
Bu sebepler ve kanaat dolayısı ile 1929 Kanunu hiç de iyi karşılanmadı. Cumhuriyet yönetiminin kurulmasının ardından hukuk devrimini gerçekleştirmek amacı ile çıkarılan kanunlardan hiç biri 1929 tarihli İİK kadar şiddetli eleştiriye maruz kalmamıştır. Esasen bu Kanun, hukukunun esas ve özüne dokunmaktan ziyade hakların teminini usulünü düzenlediği içindir ki, gerçekleştirilen hukuk devrimini olumsuz etkilemeksizin geniş ölçülerde yeniden düzenlenmesi mümkün olabildi. Nitekim kanunkoyucu, Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu hükümleri üzerine kıskanç bir hassasiyetle titrediği halde İcra ve İflas Kanununun üç sene geçmeden adeta yeni bir şekle sokmaktan çekinmedi[71]. Böylelikle 1932de yürülüğe giren İİK, İsviçre Kanunun bir kopyası olmaktan çıkarak yerli bir yasa haline gelmiş oldu. Ülkenin ihtiyaçlarına cevap vermek için eski Kanunun yüzelliden fazla maddesine dokunulmuş, ancak yine de esas çerçeve olarak İsviçre Kanunu muhafaza edilmiştir.<br />
<br />
Herşeye rağmen 1932 Kanunu da eleştirilere maruz kalmıştır. Bunun üzerine özellikle icra memurlarının ilamsız icranın kuvvetlendirilmesine yönelik teklifleri üzerinde durularak 1940 yılında değişiklik yapılmıştır. İsviçre Kanunun etkisinden iyice sıyrılınmış, milli ve mahalli ihtiyaçlara göre bir kanun yapılması arzusu netleşmiştir. Daha sonra yine önemli bir değişiklik yapılan 538 sayılı İcra İflas Kanunu yürürlüğe girmiştir. Bu Kanun da 80li yıllarda kapsamı hayli geniş tutulan ve tepki niteliği ağır basan iki büyük değişikliğe uğramıştır. İcra İflas Kanununun uygulanmasında da, ülke ihtiyaçları farklı olduğu için İsviçre ve Türk mahkemelerinin aynı konuda aynı maddelere dayanmakla birlikte farklı kararlar verdiğine de sık sık rastlanmaktadır[72]. Bu da cebri icra hükümlerinin diğer hukuk kurallarına göre daha da ulusalcı olması gerektiği konusunu haklı kılmaktadır.<br />
ÖZEL HUKUK<br />
<br />
 <br />
<br />
Dünyada başlıca dört hukuk sistemi vardır; Kıta Avrupası, Anglo-Sakson, İslam ve Sosyalist Hukuk Sistemleri. Türk hukuk sistemi yazılı biçimde derlenmiş olan Kıta Avrupası hukuk sistemine dahildir. Bu sebeple Türk Hukuk Sistemi de kamu hukuku-özel hukuk ikili ayrımına dayanır, yargı ayrılığı vardır ve yargı kararlarına hukukun yardımcı kaynakları olarak değer verilir. Hukukun derlenmesi faaliyetlerinin başlıca sebepleri ise şunlardır; ülkenin hukuk yaşamında birlik ve kesinlik sağlanması, yani önceden herkesçe bilinebilecek bir açıklığa kavuşturulması, ulus devletlerin kurulması ile ulusal hukuk düzeninin oluşturulması, dağınıklığın giderilmesi, hukukun yabancı hukuk kurallarından arındırılması[73]. Ancak Kıta Avrupasında derleme hareketi her ülkede görülmemiştir. Fransa, Almanya, İsviçre, Avusturya, İtalya derleme hareketine girmiş belli başlı ülkelerdir. Türkiye gibi bir çok ülke, bu ülkelerin yaptıklarından yola çıkarak ve genellikle de aktarma yolunu izleyerek hukuk düzenlerini oluşturmuşlardır.<br />
<br />
Osmanlı Devletinde ilk derleme çalışmalarına 1839 tarihli Tanzimat Fermanı ile başlanmış ve derleme çalışmalarının batılı esaslara göre yapılması hükme bağlanmıştır. 1850 tarihli Kanunname-i Ticaret, eşya hukuku alanında 1858 tarihli Arazi Kanunnamesi, 1875 tarihli Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ile Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu Fransız örneklerinden esinlenerek yürürlüğe konulmuştur[74]. 1917 yılında yerli düzenleme niteliği taşıyan Aile Hukuku Kararnamesi çıkarılmıştır.<br />
<br />
Cumhuriyetin ilanından sonra mevcut hukuk kurallarının gereksinimleri karşılamaktan tamamen uzak olması bir yana, yeni Devletin dünya görüşüne, ruhuna aykırı birçok yönleri bulunmaktaydı. Bu nedenle hukuk sisteminde gerekli değişikliklerin yapılarak yeni devletin temel ilkeleriyle uyumlu hale getirilmesi zorunluluğu doğdu. Gerçek derleme yoluna başvurulması durumunda bu, oldukça uzun sürebilir, amacın gerçekleşmemesine yol açabilirdi. Bu nedenle batılı anlamda derleme yerine aktarma yolu (iktibas-resepsiyon) yeğlenmiştir. Dolayısıyla Tanzimat Döneminde Fransadan aktarılmış olan yasalar, yerini Cumhuriyet Döneminde Alman, İsviçre ve İtalyan yasalarına bırakmıştır. 1926 yılında Almanyadan Ticaret Kanunu, İtalyadan Ceza Kanunu, İsviçreden Medeni Kanun, 1927 yılında Almanyadan Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu, yine aynı yıl İsviçreden Hukuk Usulü Muhakemleri Kanunu ile İcra ve İflas Kanunu tercüme yoluyla bir takım değişikliklerle Türkiyede yürürlüğe konulmuştur.<br />
<br />
 <br />
IV-            <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">MEDENİ HUKUK</span><br />
<br />
 <br />
<br />
Türtkiyede medeni hukuku kanunlaştırma çalışmaları üç aşamada incelenir: Tanzimatla başlayan kanunlaştırma çalışmaları, İstiklal Savaşının kazanılmasından sonraki çalışmalar ve eski Türk Kanunu Medenisinin hazırlanması ve kabulü, nihayet yeni Türk Medeni Kanunun hazırlanması ve kabulü.<br />
<br />
Tanzimat döneminde ilk kanunlaştırma hareketleri toprak hukuku ile borçlar hukuku alanında olmuştur[75]. Avrupalılarla olan ticari ve ekonomik ilişkiler gittikçe gelişmiş, bu sebeple Fransız Ticaret Kanunundan Türkçeye çevrilerek aynen alınan Ticaret Kanunu yapılmıştır.<br />
<br />
Bu dönemde Fransız Medeni Kanunun Türkçeye çevrilerek aynen kabul edilmesi gerektiği görüşü ile (Ali Paşa), Fıkıh esaslarına dayanılarak yerli ve dolayısıyla ülke gerçeklerine ve ihtiyaçlarına daha uygun düşeceği söylenen yerli bir kanun fikri (Cevdet Paşa) savunulmuştu. İkinci görüş ağırlık kazanmış ve buna uygun olarak 1876 yılında dini esaslardan faydalanmak suretiyle hazırlanan Mecelle kabul edilmiştir. Mecelle genellikle borçlar hukuku ilişkilerinden önemli bir bölümünü düzenlemiştir[76].<br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğunun hukuk sistemi tamamen dini kurallara dayanıyordu. İmparatorluk toplumunda müslüman olmayan tebaayı, özellikle aile ve miras hukuku gibi bazı ilişkileri islam hukuku kurallarına tabi tutmak mümkün değildi. Bu da İmparatorluğu oluşturan türlü dinlerdeki tebaaya kendi dini kurallarının uygulanmasını gerektiriyor ve ülkede tek bir hukukun uygulanmasına ve böylece hukuk birliğinin sağlanmasına engel oluşturuyordu[77]. Osmanlı İmparatorluğunda modern ve teknik anlamda kanunlaştırma hareketleri, daha önce de belirttiğimiz gibi, 1839 yılından sonra Tanzimatla başlar.<br />
<br />
Kurtuluş Savaşının kazanılması ile her alanda devrim hareketleri başlamış, devrim hareketleri özellikle hukuk alanında kendini hissettirmiştir. Böylelikle Türkiye artık geri dönülmez bir şekilde Batı Avrupa hukuk sistemine dahil olmuştur. Bu konuda hem siyasi hem de fikri ortam ise daha önceden az çok hazırlanmış, bu amaçla Alman ve İsviçre Medeni Kanunları Türkçeye çevrilerek 1914-1918 yılları arasında Adalet Dergisinde yayımlanmıştı[78].<br />
<br />
İsviçrede Medeni Kanunu 1912 yılında yürürlüğe girmiştir. Önceden yürürlüğe konulmuş olan 1881 tarihli Borçlar Kanunu da gözden geçirilerek Medeni Kanunla uyumlu hale getirilmiş ve Medeni Kanunun ikinci kısmı olarak yürürlüğe girmişti. İsviçre Medeni Kanunuyla kantonların eski medeni hukukları birleştirilerek uyumlaştırılıp, farklı düzenlemelerden geniş oranda korunmak amacı güdülmüş ve bunda da başarılı olunmuştur.<br />
<br />
Türkiye Cumhuriyeti Devleti bazı küçük değişiklikler yaparak İsviçre Medeni Kanunu (eski) Türk Medeni Kanunu olarak 1926 yılında yürürlüğe sokmuştur. Bu kanun 75 yıl uygulandıktan sonra 2002 yılında yeni Türk Medeni Kanununun yürülüğe girmesi ile birlikte görevini tamamlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra İsviçre Medeni Kanunun seçilmesi sebebi, hükümet gerekçesinde, İsviçre Kanunun en yeni, en eksiksiz ve halkçı olması gösterilmektedir[79]. İsviçre Medeni Kanunu Alman ve Fransız Medeni Kanunlarına göre daha yeni olduğu için modern hayatın sosyal ve ekonomik ihhtiyaçlarına daha uygundu[80]. Bir de hakime geniş bir serbesti ve takdir hakkı tanımaktaydı, kazuistük yöntemle yazılmamış olduğu için tercih edildi. Fransız Medeni Kanunun benimsenmemesinin nedeni, bu Kanunun eskiliğine, Alman Medeni Kanunun benimsenmemesi ise çok soyut ve bu sebeple anlaşılmasının zor olmasına, dolayısıyla da uygulamasının güç olacağına bağlanmıştır. İsviçre Medeni Kanunun dünya medeni kanunları arasında en yenisi, anlaşılması en kolayı, en demokratı ve en pratiği olarak görüldü. İlkeleri yabancı bir ülkeden alınmış olan (eski) Türk Medeni Kanunun Türkiyenin ihtiyaçları ile bağdaşmayacağı savı geçerli görülmemiştir. Özellikle İsviçre Devletinin çeşitli tarih ve geleneklere sahip Alman, Fransız ve İtalyan ırklarını içerdiği, bu kadar, hatta kültür bakımından birbirinden farklı bir ortamda uygulanma esnekliği gösteren bir kanunun Türkiye Cumhuriyeti gibi yüzde doksanı aynı gelenek ve göreneklere, kültüre sahip bir devlette uygulanma yeteneğinin bulunması kuşkusuz görülmüştür. Ayrıca uygarlık ailesine mensup ulusların ihtiyaçları arasında esaslı bir fark olmadığı, bu sebeple İsviçre halkının medeni hukuk alanındaki ihtiyaçları ile Türk halkının ihtiyaçları arasında bir fark olmadığı belirtilmiştir. İsviçre Medeni Kanunu İsviçre için muhafazakar sayılsa da Türkiye için bir devrim niteliğinde idi. Bu Kanunla kadın erkek arasındaki eşitlik sağlanmak istendi; ülkeye yepyeni ve modern hayat gereklerine uygun olan bir aile tipi getirilmek istendi; taşınmazların özel mülkiyetin konusu olabileceği düzenlendi[81]. Medeni Kanunun uygulanmasının halk tarafından benimsenmesi de bu kanunun Türk toplumunun ihtiyaçlarına cevap verdiğini gösterdi. Ancak yine de belirtmek gerekir ki, Türk hakiminin Medeni Kanunu uygulaması her zaman İsviçredeki uygulamaya paralel biçimde gelişmedi. Böylece uygulandığı süre içerisinde İsviçre Medeni hukukundan az da olsa farklı bir Türk Medeni hukuku oluştu.<br />
<br />
Eski Türk Medeni Kanununun şekil bakımından gösterdiği en önemli özellik, her maddenin yanında bir kenar başlığının (marginal/Randnote) bulunmasıdır. Ancak kenar başlıkları kanun metnine dahil değildir[82]. Medeni Kanunumuz Fransız Medeni Kanununda ve onun sistemini benimsemiş olan İtalyan Medeni Kanunda mevcut olan Başlangıç Hükümleri ni de içermektedir (md 1-7).<br />
<br />
Eski Medeni Kanun, dili, ifadesi ve içindeki bazı çeviri hataları yüzünden eleştirilmekteydi. Kişiler, aile ve miras hukuku ile ilgili hükümler her ülkenin sosyal bünyesine ve ihtiyaçlarına göre farklılık gösterdiği için Eski Medeni Kanuna bu yönde de eleştiriler getirilmekteydi. Halkın ahlak ve adalet anlayışına uymadığı gerekçesiyle eleştirilmekteydi. Bu eleştirilerin başında kanuni mirasçılarla ilgili olan hükümler gelmekteydi. Özellikle ölen bir kimsenin çocuklarının bulunması halinde anne ve babanın mirasçı olamayacağına ilişkin 440. madde hükmüne itiraz edilmekteydi. Saklı paylar gereğinden fazla yüksek kabul edilmekte, sağ kalan eşin saklı payı ise gereğinden fazla düşük bulunmaktaydı. Bazı hükümlerin de kadın erkek eşitliğini bozduğu, modern ihtiyaçlara uymadığı ileri sürülmekteydi. Bunlar özellikle, karının bir meslek ve sanatla uğraşmasını kocanın iznine bağlayan hüküm, evlilik birliği içinde kocanın karıya oranla belli ölçüde üstün olmasını sağlayan hükümler, düzgün olmayan nesep ve özellikle babalık davalarına ilişkin düzenlemeler ile mal ayrılığı rejimine yönelik düzenlemeler eleştirilmekteydi.<br />
<br />
Böylece bir komisyon kurularak yeni bir Medeni Kanun hazırlanması çalışmalarına başlandı. Komisyonca hazırlanan taslak, TBMMde kabul edilerek 2002de yeni Medeni Kanun olarak yürürlüğe girdi.<br />
<br />
Yeni Medeni Kanunu hazırlayan Komisyonun Başkanı Akıntürke göre Alman, Fransız ve hatta belli ölçüde İtalyan Medeni Kanunlarından, ayrıca Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi ile Çocuk Hakları Sözleşmesi gibi uluslararası sözleşmelerden yararlanılmıştır. Türk, İsviçre ve Alman doktrin ve yargısal içtihatlarında ileri sürülen eleştiri ve yeni görüşler de gözden uzak tutulmamıştır[83]. Ancak esas itibariyle kaynak kanun olan İsviçre Medeni Kanunu ve bu kanunun yapılan değişikliklerle ortaya çıkan son hali göz önünde bulundurulmuştur. Eski Medeni Kanundaki çeviri yanlışları düzeltilmiş, Türk yargı uygulamasında ortaya çıkan çeşitli sorunlar da düzenleme altına alınmıştır.<br />
<br />
Eski Medeni Kanundaki, kocanın evlilik birliğini başkanı olması, ortak konutu seçme hakkının kocaya ait olması, velayetin yürütülmesinde eşlerin anlaşamaması halinde kocanın oyuna üstünlük tanınması, karının kocanın borcuna kefil olmasının hakimin onayına bağlı olması kadın-erkek eşitliği bakımından hep eleştirilen konulardı. Ancak bu hükümlerin de evli kadınları koruma amacına yönelik olduğunda şüphe yoktur. Yine de eleştirilen konuların hiçbirisine yeni Medeni Kanunda yer verilmemiştir. Yeni Medeni Kanunun kadın-erkek eşitliğini tam anlamıyla sağladığı düşünüldüğünden, önceki kanunun aksine, bünyesinde karıyı kocaya karşı korumaya yönelik hükümler çıkarılmıştır[84].<br />
<br />
Yeni Medeni Kanunda eskisine göre yapılan başlıca değişiklikler şunlardır:<br />
<br />
Kişiler hukuku kısmında, mahkeme kararıyla reşit kılınmada vasinin dinlenmesi şartı kaldırılmış; eski Kanunun kocanın ikametgahının karının ikametgahı olarak kabul eden düzenlemesi benimsenmemiş; kişisel hal sicillerinin tutulmasından doğan zararlardan Devletin sorumlu olması esası kabul edilmiş; cinsiyet değiştirmenin sıkı birtakım koşullar çerçevesinde ve ancak mahkemenin vereceği izin kararına dayanılarak yapılabileceği hükme bağlanmış ve derneklere ilişkin düzenleme detaylandırılmıştır.<br />
<br />
Aile Hukuku kısmı, değişikliklerin en yoğun olduğu alandır. Bu kısımda hem kadın, hem erkek için normal evlenme yaşı 18, olağanüstü evlenme yaşı ise 16 yaşının dolumu olarak kabul edilmiş; evlenmesinde tıbben sakınca bulunmadığını belgeleyen akıl hastalarına evlenme yolu açılmış; onur kırıcı davranış adı altında yeni ve özel bir boşanma sebebi kabul edilmiş; terk sebebiyle boşanmada mevcut 3 aylık süre 6 aya çıkarılmış; erkeğin yoksulluk nafakası isteyebilmesi için kadının refah halinde bulunması şartı kaldırılmış; boşanma davası devam ederken eşlerden birinin ölümü halinde mirasçıların davaya devamı veya hayatta kalan eşin kusurlu olduğunun anlaşılması durumunda bu eşin ölen eşe mirasçı olamayacağı kabul edilmiştir.<br />
<br />
Ayrıca evliliğin genel hükümleri kısmında da kadın-erkek eşitliği ilkesi ön plana çıkarılmıştır. Kocanın aile birliğinin reisi olması esasından vaz geçilmiş, ortak konutu kocanın değil, eşlerin birlikte seçmesi; aile birliğini temsile her iki eşin de yetkili ve bu yoldaki borçlardan her iki eşin de müteselsilen sorumlu olmaları; aile konutu üzerinde malik olmayan eşe son derece güçlü birtakım hak ve yetkilerin tanınması; ailenin ekonomik varlığının korunması veya evlilik birliğinden doğan mali yükümlülüklerin ifası açısından gerekli olduğu ölçüde eşin belirli malvarlığı değerleri üzerindeki tasarruf yetkisinin sınrılandırılması; aile konutu ve ev eşyası üzerinde mal rejimi çerçevesinde değişik şartlarla eşe yasal alım hakkı tanınması; karının kocası lehine yapacağı işlemler için hakimin onayının aranmaması; eşler arasında cebri icra yasağının kaldırılması. Eşlerin mallarının yönetimi ile ilgili olmak üzere dört mal rejimi kabul etmiştir. Bunlar edinilmiş mallara katılma, mal ayrılığı, paylaşmalı mal ayrılığı ve mal ortaklığı rejimleridir. Edinilmiş mallara katılma yasal mal rejimi haline getirilmiştir (MK md 202)[85].<br />
<br />
Nesep bakımından sahih nesep-gayri sahih nesep ayrımı kaldırılmış, evlatlıktan red kurumu hukukumuzdan çıkarılmıştır. Eşlere aralarında anlaşarak karının soyadını aile adı olarak kullanabilme veya aralarında anlaşarak velayet hakkının eşlerden sadece birisine bırakılmasını kararlaştırma hakkı tanınmamıştır.<br />
<br />
Velayetin kullanılmasında eşler arasında görüş ayrılığı bulunması durumunda babanın oyunun üstün olması esası da terkedilmiştir. Keza ana babadan birinin çocuğu temsilen üçüncü şahıslarla işlem yapması durumunda, iyiniyetli üçüncü kişi açısından işleme diğer eşin rızasının varlığı karine olarak kabul edilmiştir.<br />
<br />
Miras hukukunda ise, diğer eş hayatta ise murisin büyük anne ve babasının muristen önce ölmüş olmaları durumunda onların payının çocuklarına (murisin amca, hala, dayı ve teyzesine) geçmesine imkan vermesi; en yakın kanuni mirasçıların tümünün mirası reddetmeleri halinde terekenin iflas usullerine göre tasfiye edileceğinin hükme bağlanması; aile konutu ve ev eşyasının sağ kalan eşe tahsisi; başlıca yeniliklerdir.<br />
<br />
Eşya hukuku kısmında ise fazla bir değişikliğe gidilmemiş, müşterek mülkiyetin düzenlenmesinde basitleştirmeler getirilmiştir. Ayrıca rehin hakkının yabancı para cinsi üzerinden kurulabileceği esası kabul edilmiştir[86].<br />
<br />
 <br />
V-                <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">BORÇLAR HUKUKU</span><br />
<br />
<br />
Borçlar Kanunu 1926 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 1911 tarihli İsviçre Borçlar Kanununun fransızca metninden, bazı madde ve bölümler hariç, çevrilmiştir[87]. İsviçre Borçlar Kanununun çevirisi yapılan bölümleri, Genel Hükümlere ilişkin 1. Kısmı ile Özel Hükümlere ilişkin 2. Kısmıdır. Ticaret hukukuyla ilgili 3., 4. ve 5. Kısımlar, Türkiyede ayrı bir Ticaret Kanunu ile düzenlendiğinden Türk Borçlar Kanununa alınmamıştır.<br />
<br />
Türk Borçlar Kanununda da zaman zaman değişiklikler yapılmıştır. Borçlar Hukuku Sistemindeki en önemli değişiklikler Kanunda değil, yeni Yasalar çıkarılarak yapılmıştır, örneğin Karayolları Trafik Kanunu, Gayrımenkul Kiraları Hakkında Kanun, İş Kanunu, Finansal Kiralama Kanunu, Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun gibi; Tüketicinin Korunması başlıklı 1982 Anayasının 172. maddesi Devlete tüketiciyi koruma ve aydınlatma görevi vermektedir. 1995 yılında yürülüğe giren TKHK, tüzel kişileri de tüketici olarak kabul ederek, Avrupa Konseyi tarafından kabul edilen 24.7.1990 tarihli direktifin kapsamını genişletmiştir[88]. Böylelikle borçlar hukuku sisteminde de Avrupa Birliği mevzuatına uyum çalışmaları başlamıştır.<br />
<br />
<br />
VI-            <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">TİCARET HUKUKU</span><br />
<br />
<br />
Osmanlı zamanında ticaret hukuku alanında 1850 yılına kadar islam hukuku uygulanmaktaydı. 1850 tarihinde, 1807 tarihli Fransız Code de Commercein maddeleri aynen çevrilerek Kanunname-i Ticaret olarak yazılı bir ticaret kanunu yürürlüğe sokulmuştur. Tüzel kişiliğe sahip şirketler ilk defa bu kanunla hukuk sistemine dahil edilmişlerdir. 1807 tarihli Fransız Code de Commercein maddeleri aynen tercüme edildiğinden, kollektif, komandit ve anonim terimleri de Türkçe kanun diline girmiştir. Ancak 1807 Code de Commercede limited şirketler düzenlenmemişti. I. Dünya Savaşı sonunda Alsas ve Loren Eyaletleri Fransaya geçince, buralarda uygulanan limited şirketler de Fransaya geçmiş olduğundan Frasızlar da limited şirtketleri 1925 yılında ticaret hukuku sistemlerine dahil etmişlerdir. Buradan da 1926 tarihinde yürülüğe giren Türkiye Cumhuriyetinin ilk ticaret kanunu olan eski Ticaret Kanunu ile türk şirketler hukuku sistemine dahil olmuştur.<br />
<br />
Türkiye Cumhuriyetinin ilk Ticaret Kanunu olan 1926 tarihli ETK, farklı esaslara dayanan  muhtelif yabancı mevzuattan alınmış hükümlerden oluşan derleme bir Kanunun olup[89], bu niteliği itibariyle de belli bir sistemden yoksundu. Genel hükümleri 1882 tarihli İtalyan Ticaret Kanunundan (Cidice commerciale), ortaklıklarla ilgili hükümler ise Alman ve Fransız kanunlarından alınmıştır. Esas itibariyle ticaret hukukunun subjektif ve objektif görüşlerinin karmasından oluşan bir sisteme dayanarak düzenlenmişti. ETK ile İsviçreden alınan Medeni Kanunun-Borçlar Kanunu arasında uyum da kurulamamıştı. Borçlar Kanununda düzenlenmiş bir takım hususlar, ETKda hem de farklı bir şekilde ayrıca hükme bağlanmıştı (örneğin satım, vekalet ve komisyon sözleşmeleri). Bu husus Hükümet Gerekçesinden anlaşıldığına göre, ETKyı hazırlayan Komsiyonun, Mecelle yürürlükten kaldırılırılarak İsviçreden alınan kanunların kabul edileceğinin öngörememesinden kaynaklanmıştı. Dolayısıyla Komisyon, mümkün olduğunca kendi kendine yeterli bir kanun tasarısı hazırlayıp, ticaret hukukunu, Mecelleden bağımsız kılmaya çalışmıştı.<br />
<br />
II. Dünya Savaşının bitiminden sonra, Adalet Bakanlığı, ticaret hukuku alanında bir kanun projesi hazırlaması görevini, İkinci Dünya Savaşından önce Hitler Rejiminden kaçarak Türkiyeye sığınan Alman hukukçu Prof. Ernst Hirsche verdi. Prof. Hirschin hazırladığı taslak değişik komisyonlarca incelenip değişiklikler yapıldıktan sonra TBMMnce kabul edilerek 1957 yılında yürürlüğe girdi. Aslında ETKyı ıslah ve tadil etmek amacıyla çalışmalara başlanılmış olmasına rağmen sonuçta, yeni sayılabilecek bir kanun yapılmıştır. Bazı düzenlemelerde yabancı kanunlardan yararlanılmıştır. Örneğin, haksız rekabet, 1943 tarihli İsviçre Haksız Rekabet Kanunundan; kıymetli evrak ve kambiyo senetlerine ilişkin hükümler, İsviçre Borçlar Kanunundan, deniz ticaretine ilişkin düzenlemeler 1897 tarihli Alman Deniz Ticareti Kanununundan, siclie kayıtlı gemiler üzerindeki ayni haklar ise Medeni Kanunumuzun esasları da gözönünde tutularak, 1940 tarihli Alman Kanunundan alınmıştır. Ayrıca deniz kazaları arasında düzenlenen müşterek avaryaya ilişkin hükümler, 1924 tarihli York-Anvers Kurallarından, denizaşırı satış türlerinden biri olan CIF satışlar hakkındaki düzenleme de, 1932 tarihli Varşova-Oksford Kurallarından alınmıştır. 1930 ve 1931 tarihli Cenevre Sözleşmeleri çek ve poliçelerle ilgili hükümlere esas teşkil etmiştir.<br />
<br />
TTKnın şirketlere ilişkin hükümlerinin hazırlanmasında ise, ETKdan ve İsviçre Borçlar Kanunundan yararlanılmıştır. Özellikle anonim, limited komandit ve kollektif şirketlerle ilgili düzenlemeler, bazı değişikliklerle, İsviçre Borçlar Kanunundan alınmıştır.<br />
<br />
Adi ortaklıklar Borçlar Kanununda düzenlenmiş olup, iligi hükümler İsviçre Borçlar Kanunundan alınmıştır. Hususi şirket ise Fransız association en paticipation tipi olup bu şirket tipi ile ilgili hükümlere eski ticaret kanunlarında yer verilmiş, fakat 1957 tarihinde sistemin dışında bırakılmıştır.<br />
<br />
1957 yılında yürülüğe giren ve halen uygulanan Türk Ticaret Kanunu da çeşitli kereler değiştirilmiştir. Anonim şirketlerle ilgili hükümleri 1981 tarihli SPK ile tamamlanmıştır. SPK hakla açık anonim ortaklıklarla ilgili özel düzenlemeler içermektedir.<br />
<br />
Deniz ticareti hukukuna dair ilk kanun 1864 yılında kabul edilen Ticaret-i Bahriye Kanunudur. Kanun, 1807 tarihli Fransız Ticaret Kanununun 2. Kitabının bir tercümesidir. Yalnız yolcular hakkındaki dokuzuncu faslı Hollanda, çatmalar hakkındaki hükümleri ise Alman ve Belçika Kanununlarından yararlanılarak hazırlanmıştır[90]. Bu Kanunun yerini, 1929 Yılında, o tarihlerde yürürlükte olan eski Ticaret Kanunun İkinci Kitabı olarak kabul edilen Deniz Ticaret Kanununa bırakmıştır. Bu Deniz Ticareti Kanunun kaynağı ise Alman hukukudur. Gerçekten kanunun; 1015 ile 1446 ıncı maddeleri, 1897 tarihli Alman Ticaret Kanununun deniz ticaretine dair olan 4 üncü kitabının (§ 474-905) bir tercümesidir. Gemi rehnine dair olan 1447 ile 1458 inci maddeleri Alman Medeni Kanununun (BGB) 1259-1269 uncu paragraflarıdan; gemi sicili ve bayrak hakkına dair olan 1459 ile 1482 inci maddeleri, Ticaret Gemilerinin Bayrak Hakkına dair 22.6.1899 tarihli Alman kanunundan alınmıştır. Alman kanunun alınmasına sebep olarak hükümet gerekçesinde, kanunun ileri, yeni ve pratik esasları içine aldığı gösterilmiştir[91]. Halbuki daha 8 yıl sonra, 1937 yılında kanunun değiştirilmesi, ihtiyaçlara uydurulması gerektiği belirtilmiştir[92]. Deniz Ticareti Kanunun en önemli noksanlıkları olarak şunlar gösterilmekte idi[93]; çok fazla tercüme hatalarının bulunması. Tercüme hatalarının esas nedeni, tercümenin Alman Kanunun aslından değil, resmi olmayan fransızca bir tercümesinden yapılmasıdır. Bir diğer eksiklik ise; Alman Kanunu tercüme edilirken bazı hükümler alınmamıştır, örneğin Alman Bayrak Kanunun 2 inci maddesinde tüzel kişilere ait gemilerin bayrak hakkı düzenlenmişken, türkçeye sadece gerçek kişilerle ilgili düzenlemeler çevrilmiştir. Ayrıca 19. yüzyılın ortalarında gerek gemilerin teknik yapı ve kapasitelerinin çok ilerilediği, iktisadi ve ticari hacmin geliştiği, bu Kanunun artık bu ihtiyaçlara cevap veremediği de eleştiri konusu olmaktaydı. Çünkü mehaz alman kanununun hükümlerinin büyük kısmı 1861 tarihli eski Umumi Alman Ticaret Kanunundan gelmekteydi, ve bu Kanunun o tarihteki deniz taşımalarının ihtiyaçları, gemilerin teknik özellikleri gözetilerek hazırlanmıştı. Oysa denizciliğin teknik ve iktisadi bakımdan gelişmesi karşısında, deniz ticaretinin gelişmelerine ve milletlerarası anlaşmalara uygun yeni bir kanun ihtiyacı doğmuştu[94].<br />
<br />
Nihayet 1957 yılında yürülüğe giren ve halen yürülükteki Ticaret Kanunun 4. Kitabı (md 816-1262) deniz ticareti hukukuna ayrılmıştır. Burada yapılan değişikliklerinin ana hatları şöyledir: Kanundaki tercüme yanlışlıkları düzeltilmiştir. Bahsolunan şekil noksanlıkları (çevrilmeyen hükümler) giderilmiş, çevirisi yapılmayan hükümler çevrilmiştir. Bayrak, gemi sicili, mülkiyet ve diğer ayni haklar (gemi ipoteği) bahisleri yeni Alman kanunlarından ilham alınarak düzenlenmiştir. Bu Alman Kanunları şunlardır; Gemilerin Bayrak Çekme Hakkına dair 8.2.1951 tarihli Kanun. 26.5.1951 tarihli Gemi Sicili Kanunu. Müseccel gemiler ve yapılar üzerindeki haklara dair 15.11.1940 tarihli Kanun. Navlun Mukavelesi ise 1924 tarihli Brüksel Konvansiyonu ve 1937 tarihli Alman Kanunu örnek alınarak yazılmıştır. Müşterek avarya hükümleri 1950 York-Anvers kaidelerinin esaslarına uygun hale getirilmiştir.<br />
<br />
Sigorta hukuku sisteminin oluşumu açısından ise genel olarak şunlar söylenebilir: Sabit primli sigortanın doğuşuna ilk olarak deniz ödüncü müessesi sebep olmuştur. Sigortaya ilk önce denizcilik alanında ihtiyaç duyulmuştur, zira o zaman denizdeki rizikolar karadakilerden çok daha büyük idi[95]. Deniz sigortaları alanında Avrupada ilk önemli kodifikasyon 1435 tarihli Barcelona Ordonansıdır[96]. Kara sigortalarının doğuşu ise daha sonra, İngilterede büyük Londra yangının sonucunda olmuştur[97]. Daha sonra Almanya ve Amerikada da düzenlemeler yapılmıştır. Fransada ise ancak XVIII. Yüzyılda sigorta mefhumu tam olarak yerleşmiştir[98].<br />
<br />
Türkiyede özel sigortacılık, deniz sigortaları olarak 1864 tarihli Deniz Ticareti Kanununda düzenlenmiştir[99]. Bu hükümler uzun süre kara sigortalarına da uygulanmıştır[100]. Daha sonra aynı Kanuna 1906 yılında kara sigortalarına dair hükümler eklenmiştir. Sigorta endüstrisi ise XIX. yüzyılın sonunda başlamıştır. Ancak esas gelişme 1927 yılında çıkarılan Sigorta Murakabe Kanunu ile ortaya çıkmıştır. Sigortacılığın daha önce gelişmemesine en büyük etken dini düşüncelerdir. Bu sebeple sigortacılık önceleri tamamen yabancı şirketlerin elinde idi. İlk Türk sigorta şirketi 1893te kurulmuştur[101].<br />
<br />
1908 yılında yabancı anonim şirketlerle sigorta şirketleri hakkında bir nizamname çıkarılmıştır. Nihayet 1914 yılında, halen yürülükte bulunan Ecnebi Anonim ve Sermayesi Eshama Münkasem Şirketler ile Ecnebi Sigorta Şirketleri Hakkında Muvakkat Kanun yürürlüğe konmuştur.<br />
<br />
Bu gün özel sigortaya ilişkin düzenlemeler Türk Ticaret Kanununun 5. kitabında, batılı memleketlerin düzenlemelerinden faydalınarak mal sigortası, can sigortası ve denizcilik rizikolarına karşı sigortalar başlıkları altında düzenlenmiş, ayrıca Karayolları Trafik Kanunu da trafik dolayısıyla zorunlu mali sorumluluk sigortası ile isteğe bağlı mali sorumluluk sigortasını düzenlemiştir. Türk Ticaret Kanunundaki sigortaya dair hükümlerin düzenlenme tarzı şu özelliğe sahiptir: kara sigortaları ile deniz sigortaları tamamen ayrı olarak ve farklı sistem içinde düzenlenmiştir. Bunun sebebine gelince, TTKnın yürürlüğünden önce, kara sigortaları 1926 tarihli eski Ticareti Kanununun sonunda muhtelif Avrupa ülkeleri örnek tutularak düzenlemişti. Deniz sigortaları ise 1929 tarihli Deniz Ticareti Kanununun sonunda olup, adı geçen kanunla beraber Alman kanunlarından aynen alınmış bulunmaktaydı. İşte bu iki grup hükümler bazı küçük değişikliklerle, aralarında bir ahenk temin edilmeden bugün yürülükte olan TTKya alınmışlardır. Buna gerekçe olarak da, çok yakın bir gelecekte bağımsız bir sigorta kodunun çıkarılacağı gösterilmiştir[102]. Ancak bu güne kadar böyle bir kod çıkarılmamıştır.<br />
<br />
Sigortacılık sektörü ile ilgili düzenleme ise, devletin sigorta şirketlerini kontrolünü sağlamak amacıyla çıkarılan Sigorta Murakabe Kanunudur. Ayrıca sigorta ve reasürans şirketleriyle ilgili yönetmelikler de mevcuttur.<br />
<br />
Bu gün yapılacak olan çalışmalar Avrupa Birliğinin 1987 yılı sonunda Sigorta konusunda tamamlanan 15 direktifine uyumlaştırma çalışmalarıdır. Bunlar özellikle reasürans, otomobil sigortaları, zarar sigortalarında kuruluş serbestisi, sigorta aracıları, müşterek sigorta, hayat sigortası, imalatçı mesuliyet sigortası, hukuki himaye ve kredi sigortası konularındadır.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">FİKRİ HAKLAR HUKUKU[103]</span><br />
<br />
 <br />
<br />
Gerçek anlamda telif hakkıyla ilgili ilk hukuki metin 1857 tarihli Telif Nizamnamesidir. Bu Nizamnameye göre basılan nüshalar tükeninceye kadar, eseri basan şahsa tekel hakkı tanınıyordu.<br />
<br />
Osmanlı Döneminde, fikir ve sanat hukukuna ilişkin en esaslı kanun 1910 tarihli Hakkı Telif Kanunudur. Kanunun amacı eser sahiplerinin haklarının korunmasıdır. Ancak eser kavramı bugünküne göre dar tespit edilmiştir. Fotoğraf eserleri, sinema eserleri ve radyo yayınları düzenlenmemiştir. Fikri mülkiyet görüşü etkisinde yazılmıştır. 1952 yılına kadar yürülükte kalmıştır.<br />
<br />
Milletlerarası ilişkilerin gelişmesi ve özellikle Avrupa ülkeleriyle olan kültür alışverişi yerli ve yabancı fikir ve sanat eserlerinin milletlerarası alanda korunması zorunluluğunu doğurmuştur. Türkiye 1951 yılında Bern Sözleşmesinin 1948de Brükselde değiştirilen şekline katılmıştır. Fikri haklarla ilgili temel kanun, 1951 tarihli Fikir ve Sanat Eserleri Kanunudur (bu Kanunu Prof. E. Hirsch hazırlamıştır). Bu Kanunun Bern Sözleşmesine paralel hükümler taşımaktadır. 1986 tarihli Sinema, Video ve Müzik Eserleri Kanunu da bu alanı düzenleyen diğer bir kanundur. Avrupa Birliği mevzuatına uyum çalışmaları çerçevesinde markalar hukuku, patent hakları, coğrafi işaretlerle ilgli yeni düzenlemeler de yapılmıştır.<br />
<br />
 <br />
VII-        <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">MİLLETLERARASI ÖZEL HUKUK</span><br />
<br />
 <br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu döneminde sadece 5 maddeden ibaret olan ve Türkiyede yerleşik yabancıların hukuki durumlarını düzeneyen 1915 tarihli Kanun yürülükte idi. Bu kanun 1982 yılında MÖHUK ile yürürlükten kaldırılmıştır. MÖHUK md 28 ile Türklerin kişisel statüleriyle ilgili davaların ikametgahlarının bulunduğu yabancı ülkelerde de açılabilmesine olanak sağlanmıştır. 1. maddede Türkiyenin taraf olduğu milletlerarası sözleşme hükümlerinin saklı tutulduğu belirtilmiştir. Türk kanunlar ihtilafı kurallarına göre yetkili kılanan yabancı hukukun, Türk hakimi tarafından resen uygulanacağı ifade edilmiştir (md 2/I).<br />
<br />
Kişinin hukukunda milli hukuk ilkesinden vazgeçilmemiştir (md 8). Avrupada da, ikametgah ilkesini kabul eden İsviçre hariç,  genellikle milli hukuk ilkesi kabul edilmektedir[104]. 8. maddede tüzel kişilerin ehliyetlerinin tayininde sarüdeki idare merkezi kabul edilmiş, ancak istisnai olarak fiili (gerçek) idare merkezi ne de yer verilmiştir. Yabancı hakem kararlarının tenfizinde karşılıklılık ilkesine yer verilmiştir. Yetkili hukukun vatandaşlık, ikametgah ve mutad mesken esaslarına göre tespit edildiği hallerde, hangi andaki bağlama kriterinden hareket edileceği 3. madde ile açıklığa kavuşturulmuştur. 7. madde ile hukuki işlemlerin şekliyle ve zamanaşımı ile ilgili hususlar düzenlenmiştir.<br />
<br />
İlgili hukuk düzenleri arasında maddi hukuk ilişkisi için muhtevaca daha uygun olanı tercih etme (MÖHUK md 16) veya sosyal ve ekonomik bakımdan zayıf olan akit tarafı (tüketici, kiracı) daha fazla korumakta olan hukuk düzenini dikkate alma kabul edilen ilkelerdir.<br />
<br />
Bu gün Kara Avrupasında son yıllarda kabul edilen kanunlarda klasik devletler hukuku anlayışında görülen tek gelişme, katı bağlanmaların, maddi ilişkinin daha yakın irtibat halinde bulunduğu hukuka verilen tercihlerle  kısmen yumuşatılmış olmasıdır[105]. Bu gelişme MÖHUKta da görülmektedir (mesela MÖHUK md 24/II, 25/III).<br />
<br />
Kanunlar ihtilafı kurallarının uygulanmasında, önceki tarihli de olsa, ilgili milletlerarası bir sözleşme varsa, öncelikle o sözleşme hükümleri uygulanır (MÖHUK md 1/II). Böylelikle MÖHUK milletlerarası sözleşme hükümlerine üstünlük tanımış olmaktatır. Türkiye 1893 yılında La Hayede başlayıp daha sonraki tarihlerlde de devam eden konferanslar sonucu kabul edilen La haye Sözleşmelerinin büyük çoğunluğuna taraftardır[106]. Yardım nafakası konusunda, 1973 tarihli La Haye Nafaka Sözleşmesine katılmıştır.<br />
<br />
Aile hukukunda, evlenmenin genel hükümlerine, müşterek milli hukuka, müşterek ikametgah ve müşterek mutad mesken hukukunun öncelik sırası ile uygulanacağı kabul edilmiştir. Miras hukukunda taşınmazlarla ilgili olarak milli hukuk ilkesine istisna getirilerek, taşınmazın bulunduğu yer hukukunun uygulanacağı esası öngörülmüştür.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
-------------DiPNOTLAR------------</span><br />
<br />
[1] Teziç Erdoğan. Anayasa Hukuku, 7. Bası, İstanbul 2001, sh 140; Soysal Mümtaz, Anayasnının Anlamı, 8. Baskı, İstanbul 1990, sh 20 vd.<br />
<br />
[2] Özbudun Ergun, Türk Anayasa Hukuku, 7. Baskı, Ankara 2002, sh 25<br />
<br />
[3] Teziç, sh 142; Özbudun, sh 26<br />
<br />
[4] Özbudun, sh 26<br />
<br />
[5] Özbudun, sh 27<br />
<br />
[6] Teziç, sh 142; Özbudun, sh 28<br />
<br />
[7] Özbudun, sh 28<br />
<br />
[8] Özbudun, sh 33, Türk kamu hukuku ve siyasal düşüncesi temel olarak geniş ölçüde Fransadan etkilenmiştir<br />
<br />
[9] Teziç, sh 142.<br />
<br />
<br />
[10] Çoğunlukçu demokrasi ise Atatürkün zihninde bulunan devrim proğramının gerçekleşmesi için daha elverişli koşullar sağlamaktaydı, Özbudun, sh 35<br />
<br />
[11] Soysal, age sh 49<br />
<br />
[12] Sosyal Mümtaz, Dinamik Anayasa Anlayışı, AÜSBF Yayını, No. 272, Ankara 1969, sh 7<br />
<br />
[13] Teziç, sh 143.<br />
<br />
[14] Özbudun, sh 42<br />
<br />
[15] Teziç, sh 143.<br />
<br />
[16] Teziç, sh 143<br />
<br />
[17] Ancak idam cezasının infaz edilmesi için Meclisin onayı gerekmekteydi ve Meclis bu onayı 20 yıldır hiç bir idam cezası için vermemekteydi.<br />
<br />
[18] Gözübüyük, sh 15<br />
<br />
[19] Gözübüyük Şeref, sh 14<br />
<br />
[20] Gözübüyük, sh 15; Giritli-Bilgen-Akgüner, İdare Hukuku, İstanbul 2001<br />
<br />
[21] Gözübüyük, sh 19<br />
<br />
[22] Türkiyede çıkarılan her yasaya bir numara verilir. Türkiyedeki ezberciliğe dayalı eğitim sisteminin doğal bir sonucu olarak da yasalardan bahsederken, yasanın ismi değil, numarası söylenir. Başbakanlık bir yıl içerisinde çıkarılan bütün yasa, tüzük, yönetmelik ve içtihadı birleştirme kararlarının yer aldığı Düstur yayınlar.<br />
<br />
[23] Azrak Ülkü, İdari Usul Kanunu Uluslararası Sempozyumu, Bildiriler, T.C. Başbakanlık Yayını, Ankara 1998, sh 86 vd.<br />
<br />
[24] Önder, sh 37<br />
<br />
[25] Cihan-Yenisey, Ceza Muhakemesi Hukuku, Genel Hükümler, 1. Bası, İstanbul 1996, sh 7 ve Dpn 19<br />
<br />
[26] Centel-Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, İstanbul 2003, sh 15 vd, Dpn 3 vd.<br />
<br />
[27] Öztürk-Erdem-Özbek, Ceza Hukuku, Genel ve Özel Hükümler, Ankara 2001, sh 9; Cihan-Yenisey, Ceza Muhakemesi Hukuku, Genel Hükümler, 1. Bası, İstanbul 1996, sh 5 vd.<br />
<br />
[28] Önder Ayhan, Ceza Hukuku Dersleri, İstanbul 1992, sh 46<br />
<br />
[29] Centel-Zafer, sh 16 vd<br />
<br />
[30] Öztürk-Erdem-Özbek, Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, 5. Baskı, 2000 Ankara, sh 33<br />
<br />
[31] Ceza muhakemesi hukuku tarihi hakkında genel kaynak, Kunter-Yenisey, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, 10. Bası, İstanbul 1998; Erem Faruk, Diyalektik Açısından, Ceza Yargılaması Hukuku, 6. Baskı, Ankara 1986<br />
<br />
[32] Centel-Zafer, sh 18<br />
<br />
[33] Bu Alman Kanunu ise 1848 tarihli Fransız Ceza Muhakemesi Kanunu etkisinde kalmiş bir kanundur, Cihan-Yenisey, Ceza Muhakemesi Hukuku, Genel Hükümler, 1. Bası, İstanbul 1996, sh 4 Dpn 8<br />
<br />
[34] Centel-Zafer, sh 18 vd.<br />
<br />
[35] Öncel-Kumrulu-Çağan, sh 8<br />
<br />
[36] Öncel-Kumrulu-Çağan, sh 9<br />
<br />
[37] Öncel-Kumrulu-Çağan, sh 10<br />
<br />
[38] Öncel-Kumrulu-Çağan, sh 229<br />
<br />
[39] Öncel-Kumrulu-Çağan, sh 10<br />
<br />
[40] Öncel-Kumrulu-Çağan, Vergi Hukuku, 10. Bası, 2003 Ankara, sh 11<br />
<br />
[41] Öncel-Kumrulu-Çağan, sh 3<br />
<br />
[42] Tunçomağ Kenan, İş Hukuku, Cilt I, 4. Bası, İstanbul 1986, sh 30<br />
<br />
[43] Süzek Sarper, İş Hukuku, Genel Esaslar-İş Akdi, İstanbul 2002, sh 11<br />
<br />
[44] Süzek, sh 11<br />
<br />
[45] Tunçomağ, sh 31<br />
<br />
[46] Tunçomağ, sh 39<br />
<br />
[47] Tunçomağ, sh 39<br />
<br />
[48] Süzek, sh 13<br />
<br />
[49] Tunçomağ, sh 39<br />
<br />
[50] Tunçomağ, sh 39<br />
<br />
[51] Tunçomağ, sh 34<br />
<br />
[52] Tunçomağ, sh 39<br />
<br />
[53] Süzek, sh 14<br />
<br />
[54] Tunçomağ, sh 40<br />
<br />
[55] Tunçomağ, sh 40<br />
<br />
[56] Güzel-Okur, Sosyal Güvenlik Hukuku, 3. Baskı, İstanbul 1992, sh 31<br />
<br />
[57] Güzel-Okur, sh 35 vd.<br />
<br />
[58] Tunçomağ, sh 38<br />
<br />
[59] Güzel-Okur, sh 38<br />
<br />
[60] Güzel-Okur, sh 40<br />
<br />
[61] Güzel-Okur, sh 38<br />
<br />
[62] Kuru Baki, Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6. Bası, C I, 2001 İstanbul, sh 45<br />
<br />
[63] Aslında daha önceleri Osmanlı zamanlarında şeri mahkemelerden ayrı olarak ilk defa 1860 yılında ticaret mahkemeleri kurulmuştu.<br />
<br />
[64] Üstündağ Saim, İcra Hukukun Esasları, 6. Bası, İstanbul 1995, sh VII; Nitekim, inceden inceye düşünülerek hazırlanmış bir kanun ile dahi, borcunu ödeme ahlakı düşük borçluların, bu davranışları giderilemez.<br />
<br />
[65] Kuru-Arslan-Yılmaz, İcra ve İflas Hukuku, 9. Bası, 1996 Ankara, sh 35<br />
<br />
[66] Postacıoğlu İlhan, İcra Hukukun Esasları, 3. Bası, İstanbul 1978, sh 10 vd.<br />
<br />
[67] Postacıoğlu, sh 12<br />
<br />
[68] Postacıoğlu, sh 12<br />
<br />
[69] Postacıoğlu, sh 12<br />
<br />
[70] Postacıoğlu, sh 13<br />
<br />
[71] Postacıoğlu, sh 13<br />
<br />
[72] Postacıoğlu, sh 17<br />
<br />
[73] Anayurt Ömer, Hukuka Giriş ve Hukukun Temel Kavramları, Ankara 2001, sh 59<br />
<br />
[74] Anayurt, sh 59<br />
<br />
[75] Akipek-Akıntürk, sh 39 vd.<br />
<br />
[76] Akipek-Akıntürk, sh 41 vd.<br />
<br />
[77] Akipek-Akıntürk, Türk Medeni Hukuku, Başlangıç Hükümleri, Kişiler Hukuku, Birinci Cilt, 4. Bası, 2002 İstanbul, sh 38<br />
<br />
[78] Akipek-Akıntürk, sh 46)<br />
<br />
[79] Gerekçe için bkn Akipek-Akıntürk, sh 48 vd; İsviçre Medeni Kanunun yeğlenmesini gerektiren diğer etkenler hakkında bkn Sauser-Hall, Réception des droits europiéens en Tuquie, Recueil des travaux, Genéve 1958<br />
<br />
[80] Akipek-Akıntürk, sh 65 vd.<br />
<br />
[81] Akipek-Akıntürk, sh 64 vd.<br />
<br />
[82] Anayasanın kenar başlıklarının da metne dahil olmadığı açıkça belirtilmektedir (Anayasa md 172). TTK ise 1474. maddesinde kenar başlıklarının metne dahil olduğunu belirtir.<br />
<br />
[83] Akipek-Akıntürk, sh 52 vd.<br />
<br />
[84] Akipek-Akıntürk, Aile Hukuku, sh 10<br />
<br />
[85] İsviçre Medeni Kanununda yasal mal rejimi olarak mal birliği kabul edilmişti. Ancak 1998 tarihinde yapılan değişiklikle orada da edinilmiş mallara katılma yasal mal rejimi olarak kabul edilmiştir<br />
<br />
[86] Oğuzman-Barlas, Medeni Hukuk, 9. Bası, İstanbul 2002, sh 21 vd.<br />
<br />
[87] Eren Fikret, Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, 7. Bası, İstanbul 2000, sh 6<br />
<br />
[88] Zevkliler, sh 22; Atasoy-Taşkın-Acar, Tüketiciyi Koruma Hukuku, 2. Baskı, Ankara 2000, sh 7<br />
<br />
[89] Poroy-Tekinalp-Çamoğlu, Ortaklıklar ve Kooperatif Hukuku, 7. Bası, İstanbul 1998, sh 11<br />
<br />
[90] Gürzumar-Gürzumar, Kanunname-ü Ticaret ve Zeyilleri, Ankara 1962, sh 3 vd; Çağa Tahir, Deniz Ticareti Hukuku I, 10. Baskı, 1995 İstanbul, sh 23<br />
<br />
[91] Çağa, sh 24<br />
<br />
[92] Çağa, sh 24<br />
<br />
[93] Çağa, sh 25 vd.<br />
<br />
[94] Çağa, sh 27<br />
<br />
[95] Kender Rayegan, Türkiyede Hususi Sigorta Hukuku I, 4. Baskı, İstanbul 1990, sh 13<br />
<br />
[96] Kender, sh 13 Dpn 21<br />
<br />
[97] Kender, sh 13 vd.<br />
<br />
[98] Kender, sh 14<br />
<br />
[99] Kender, sh 2 vd.<br />
<br />
[100] Kender, sh 16<br />
<br />
[101] Kender, sh 16<br />
<br />
[102] Kender, sh 19<br />
<br />
[103] Erel N. Şafak, Türk Fikir ve Sanat Hukuku, Ankara 1988; Gökyayla Emre, Telif Hakkı ve Telif Hakkının Devri Sözleşmesi, Ankara 2000<br />
<br />
[104] Tekinalp Gülören, Milletlararası Özel Hukuk Bağlama Kuralları, 7. Bası, İstanbul 2002, sh 8<br />
<br />
[105] Nomer Ergun, Devlerler Hususi Hukuku, 11. Bası, 2002 İstanbul, sh 58<br />
<br />
[106] Nomer, sh 64 vd.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">-------------KAYNAK --------------</span><br />
<br />
Yrd.Doç.Dr. Erol ULUSOY<br />
<br />
Rechtsanwalt und Dozent an der Universität Marmara in Istanbul<br />
 (Lehrbeauftragter der Universität Bielefeld)<br />
<br />
<a href="https://archiv.jura.uni-saarland.de/turkish/Ulusoy.html" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://archiv.jura.uni-saarland.de/turkish/Ulusoy.html</a></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', Times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">MODERN TÜRK HUKUKUNUN OLUŞUMU VE GELİŞİMİ</span><br />
<br />
MODERN TÜRK HUKUKUNUN OLUŞUMU VE GELİŞİMİ<br />
<br />
(AUFBAU UND ENTSTEHUNG DES MODERNEN TÜRKISCHEN RECHTS)<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">KAMU HUKUKU</span><br />
<br />
I-                <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">ANAYASA HUKUKU</span><br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu, devlet yönetim sistemi bakımından, mutlak bir monarşiydi. Bütün devlet yetkileri padişahta toplanmıştı. Osmanlı İmparatorluğunda, Batıda olduğu gibi 18. ve 19. yüzyılda anayasal bir devlet düzenine geçilemememiştir. Bunun nedenlerinin genel olarak askeri, islami ve yapısal nedenler olmak üzere üç noktada toplanabileceği belirtilir[1].<br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğunda anayasal gelişmenin ilk adımı olarak, 1808 yılında merkezi hükümetin temsilcileri ile ayan arasında kabul edilip imzalanan Sened-i İttifak gösterilir. Sened-i İttifak, ayanın Saraya karşı bir denge kurma denemesidir; ancak başarılı olamamıştır. Bu Senetle, devlet işlerine resmi sıfatı haiz memurlardan başkasının karışamayacağı, iktidarın kullanılmasına sadrazamın katılacağı ve bundan dolayı kendisinin sorumlu olacağı gibi hükümler yer almış, buna karşı ayan temsilcileri, içlerinden birinin devlete karşı ayaklanması halinde bunun bastırılmasına yardımcı olmayı taahhüt etmişlerdir. Ancak bu hükümlerin uygulanmasını sağlayacak bir mekanizma getirilmemiştir[2]. Daha sonra Gülhane Hattı Hümayünü (1839) ile başlayan Tanzminat dönemindeki hareketler de, Sarayın otoritesini güçlendirici reform girişimleri olup iktidarın sınırlandırılması sonucunu doğurmayacaktır. Sarayın otoritesinin sınırlandırılması isteği, halk yığınlarından değil, fakat aydınlardan (Genç Osmanlılar) gelecektir[3]. İlk yazılı anayasa olan 1876 Kanun-i Esasi aydınların eseri olan bir anayasadır. 1876 Anayasısı, Meclis-i Umumi adını alan, birisi seçimle diğeri padişahın atamasıyla oluşan iki meclisten meydan gelen bir parlamento kurmuştur. Ancak Parlamentonun yetkileri hayli dar tutulmuştur. Örneğin bir parlamento üyesinin kanun teklif edebilmesi için, önce padişahtan izin alması gerekliydi. Her iki meclisçe kabul edilen tasarılar, padişahın onayı olmadan yürülüğe giremezdi[4]. Padişah istediği zaman seçimle kurulan meclisi feshedebilme yetkisine sahipti. Nitekim 1878 yılında Padişah II Abdilhamit, Anayasadaki bu yetkisinden yaralanarak meclisi dağıtmış ve ülkeyi tekrar mutlak monarşi ile yönetmeye başlamıştır. Bu dönem II. Meşrutiyete kadar devam eder.<br />
<br />
II. Meşrutiyet, 1908 yılında, Genç Türkler adı verilen bir muhalefet hareketinin etkisi ve 1908 yılında Rumelideki askeri birliklerin isyanı sonucu, Kanun-i Esasinin yeniden uygulanmaya konduğu dönemdir. 1909 yılında; Kanun-i Esaside yapılan değişikliklerle, demokratik bir meşruti monarşi anayasası yaratıldı ve Osmanlı İmparatorluğunda, parlamenter bir sisteme geçilmiş oldu[5]. Anayasadaki Padişahın meclisi feshetme hakkı, kanun teklif edebilmek için padişahın izninin alınması zorunluluğu yapılan bu değişikliklerle kaldırıldı. II. Meşrutiyet ve onun getirdiği anayasa değişiklikleri daha geniş kapsamlı bir aydın hareketi olmuştu. Bu rejim, Osmanlı İmparatorluğunun da katıldığı Birinci Dünya Savaşının yenilgi ile sona ermesi ile yıkıldı. 1919 Yılında Türkiye müttefik devletleri tarafından işgal edildi.<br />
<br />
İstanbul işgal altında olduğu için kurulan yeni parlamento olan TBBM 23 Nisan 1920 de Ankarada toplanır ve 1921 tarihli kısa bir anayasa olan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu kabul edilir. 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, aslında bağımsızlığa kavuşacak yeni Türk Devletinin anayasa düzeni ile ilgili olup, egemenlik anlayışındaki köklü devrimci bir değişikliği içerir. Egemenliğin millete ait olduğu ilk defa bu anayasa ile ifade edilir. Osmanlı anayasalarından temel farkı, bütün yetkilerin TBMMnde toplanması ve yürütmenin artık yasamadan çıkan ve ona tabi olan bir organ olmasıdır[6]. Bu Anayasada yürütme ve yasama kuvvetleri Mecliste toplanmış, Meclis istediği zaman bakanlara yol gösterebilme ve onları değiştirme yetkisi ile donatılmıştır. Bu hükümet sistemi meclis hükümeti sistemidir. Anayasadaki düzenlemelerle iller ve ve nahiyelerde yerinden yönetim ilkesine geçiş hazırlanmıştır[7].<br />
<br />
TBMM 29 Ekim1923 yılında Cumhuriyet ilan etmiştir. Cumhuriyetin ilanından kısa süre sonra hazırlanan 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, 1921 Anayasasında olduğu gibi, egemenliğin kullanılmasında tek yetkili organ olarak TBBMni öngörmektedir. 1921 Anayasasından farklı olarak, 1924 teşkilat-ı Esasiye Kanunu, Fransız Devriminden beri süregelmekte olan tabii hak kavramını kabul ederek, klasik hak ve özgürlüklere yer vermekteydi (md 68-88)[8]. Md 68e göre Her Türk hür doğar, hür yaşar. Hürriyet başkasına zarar vermeyecek her şeyi yapabilmektir. Tabii haklardan olan hürriyetin herkes için sınırı, başkalarının hürriyeti sınırıdır. Bu sınırı ancak kanun çizer. Anayasada hak ve özgürlükler geniş ve ayrıntılı bir şekilde düzenlenmemiş, çoğu zaman sadece adları sayılmıştır. Bu hak ve özgürlüklerin korunmasına ilişkin düzenlemeler yoktur; 1876 Kanun-i Esaside olduğu gibi hak ve özgürlüklerin korunması, kanuni güvenceden ibaretti[9]. Bu Anayasanın demokratik anlayışı, köklerini Ruosseaun genel irade görüşünden alan çoğunlukçu demokrasi anlayışına dayanmaktadır[10]. Ancak Osmanlı İmparatorluğundaki, Padişahın egemelik anlayışına son verilerek TBMMnin bütün bir milleti temsil etmesi en büyük güvence olarak kabul ediliyordu[11]. Meclis yasama yetkisini kullanırken (md 6), yürütme yetkisi Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu eliyle kullanılabilmekteydi (md 7). Hükümetin kurulması konusunda da Meclisin sadece güvenoyu verme yetkisi bulunmaktaydı (md 44). Böylelikle meclis hükümeti sisteminden parlamenter hükümet sistemine de geçiş süreci başlatılmış oluyordu. 1924 Anayasasında zaman zaman bazı değişiklikler yapılmıştır. Bunlardan Türkiyenin batılılaşmasını hızlandırması açısından en önemlisi, 1937de Anayasaya laiklik ilkesinin konulması olmuştur.<br />
<br />
1924 Anayası, bir Kurucu Meclis tarafından hazırlanan ve halk oylaması ile kabul edilen 1961 Anayasası ile yürürlükten kaldırılmıştır. 1961 Anayasasının yapılmasına yol açan 27 Mayıs 1960 askeri hareketi, askeri ve sivil bürokrasinin devlete yeniden yön verme özlemi olarak değerlendirilir[12]. 1961 Anayasını hazırlayanlar, öncelikle meclis çoğunluğunun baskısına karşı, egemenliğin kullanılmasında TBMMni artık tek yetkili organ olmaktan çıkaracaktır. Böylece, demokratik hayatın gerçekleşmesi için, meclisin yetkilerinin kısıtlanması ve denetlenmesi yönünde bir düzenleme getirilirken, öte yandan da iyimser bir bakış açısıyla, bağımsız mahkemler ve özerk kurumlar yolu ile bir denge oluşturularak siyasi iktidar da sınırlandırılmak istenmiştir[13]. İlk defa kanunların anayasaya uygunluğunu denetlemek üzere Alman Federal Anayasa Mahkemesi örnek alınarak bir Anayasa Mahkemesi kurulmuştur. Yargı bağımsızlığı yürütme organına karşı güvenceye alınmıştır. Yasama organı iki meclisten oluşturulmuştur. Yerel yönetimlerin yetkileri artırılmıştır. Siyasal partiler demokratik sistemin vazgeçilmez unsurları olarak kabul edilmiş, dernek ve sendika kurma hakkı güvenceye alınmıştır. Temel haklar ve özgürlükler anayasal güvenceye alınarak, bunların kanunlarla düzenlenmesinin sınırları çizilmiştir. İlk defa sosyal devlet ilkesi benimsenmiştir.<br />
<br />
Ancak 1961 Anayasasındaki bu düzenlemeler ülkenin gelişimi bakımından bekleneni verememiştir[14]. 1980 yılına girildiğinde, toplumdaki çok yönlü çalkantılar, bu kez emir komuta zincirine bağlı biçimde 12 Eylül 1980 askeri harekatına yol açacaktır. 12 Eylül 1980 askeri harekatı ile 1961 Anayasasının çoğu hükümlerinin uygulanmasına son verilerek, yeni bir Anayasa yapılması çalışmalarına başlanmıştır. 1982 Anayasası sivillerden oluşan bir Kurucu Meclis tarafından hazırlanmıştır. Kurucu Meclis üyeleri ise genel seçimlerle halk tarafından değil, askeri haraketi yapan Milli Güvenlik Konseyi tarafından seçilmiştir. Halk oylamasına sunulmadan önce 1982 Anayasasına son şeklini, 1961den farklı olarak, Milli Güvenlik Konseyi vermiştir. Böylelikle anayasayı hazırlayan sivillerin oluşturduğu Kurucu Meclisin yalnızca danışmanlık yapmış olması gibi bir sonuç doğmuştur. 1982 Yılında halkoyuna sunularak büyük bir çoğunlukla kabul edilmiştir ve halen yürürlüktedir.<br />
<br />
Halen yürülükte olan 1982 Anayasası kazuistik yöntemle hazırlanmış bir anayasadır. Bunda, her siyasal ve sosyal soruna mutlaka hukuki bir çözüm bulma eğiliminde olan Türk siyasal kültürünün kanuncu (legalistic) niteliğinin rol oynadığından şüphe edilmez. 1982 Anayasa çalışmalarına egemen olan düşünce, geçmişte 1961 Anayasası döneminde yaşanılan olayların, yürütmenin zaafından kaynaklandığı yönündedir[15]. Aslında her anayasa kendisinden önceki anayasa göre bir tepki anayasasıdır. Halen yürürlükteki 1982 Anayasası da bir önceki 1961 Anayasına duyulan tepki içerisinde hazırlanmıştır.<br />
<br />
1982 kurucuları, ayrıntılı sayılabilecek bir anayasa metni hazırlarken, aynı zamanda güçlü iktidar arayışına da yöneleceklerdir[16]. Böylelikle yürütme oraganının iki unsurundan olan Cumhurbaşkanının yetkileri artırılmıştır. 1961 Anayasası döneminde ortaya çıkan Meclislerin karar almalarındaki tıkanıklığı giderici hükümler getirilmiştir; şöyle ki, Meclislerin sayısı bire indirilmiş, pratikte hemen hemen imkansız olsa da Cumhurbaşkanına belirli koşullarda Meclisi feshetme ve seçimleri yenileme yetkisi verilmiş (md 116), Cumhurbaşkanının seçilememesi halinde Meclisin kendiliğinden feshedileceği öngörülmüştür (md 102). Sendika (md 52/I, 54/VII), dernek (md 34/IV) ve vakıfların (md 68/VI) siyasetle uğraşmaları yasaklanmıştır. Devletin başlıca temel nitelikleri olarak cumhuriyetçilik, demokratik devlet, hukuk devleti, insan haklarına saygılı devlet, sosyal devlet ve Atatürk Milliyetçiliğine bağlılık anayasal olarak tespit edilmiştir.<br />
<br />
Türk anayasaları geleneksel olarak değiştirilmesi zor olan, bir başka deyimle sert anayasalardır. Bununla birlikte 1982 Anayasası Türkiyenin Avrupa Birliği mevzuatına uyum çalışmaları içerisinde sık sık değişikliklere uğramış, idam cezası kaldırılmış[17], ve halen seçilme yaşının 25e düşürülmesi, siyasi partilerin kapatılmasının ağırlaştırılması gibi önemli değişiklik çalışmaları yapılmaktadır.<br />
<br />
 <br />
II-                <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">YÖNETİM VE YÖNETSEL YARGI HUKUKU</span><br />
<br />
Yönetim hukuku Kara Avrupası ülkelerinde özellikle XIX yüzyılın sonlarına doğru gelişmeye başlamış bir hukuk dalıdır[18]. Türkiyede yönetim hukuku, Osmanlının tanzimat dönemleri içerisindeki batılılaşma çabaları içinde, Fransa örnek alınarak, hukuk sistemindeki yerini almıştır[19]. İlk alınışında olduğu gibi bu gün de yönetim hukukumuz geniş ölçüde Fransız Hukukunun etkisinde olmakla birlikte, özgün bir gelişme göstermektedir[20]. Türkiyede yönetim hukukunun temel anlayışı, Fransadan farklı olarak, biçimsel anayasalarda yer alır, yönetime yön veren bir çok kurala biçimsel anayasada yer verilmiştir[21].<br />
<br />
Türk idare hukukun ana kaynağı 1982 Anayasasıdır. İdare hukuk sistemi yazılı hukukun üstünlüğü ilkesine dayanır. Bunun yanında yargı yerlerinin kararları da hukukun oluşmasına etkili olmaktadır. Gelişim durumunda olan yönetim hukukuna, yargı kararlarının etkisi çoktur. Fransız yönetim hukukunu büyük ölçüde etkileyen Fransız Danıştayının (conseil dEtat) içtihatları geliştirmiştir. Bizde de durum Fransadakine benzer, Danıştay idare hukukunun gelişmesine çok etkili olmaktadır. Türkiye Cumhuriyetinin organik idari yapısı da Fransanınkine benzer, merkeziyetçidir, federal değildir. Ancak Fransadaki gibi yarı başkanlık sistemi degil, parlamenter sistem geçerlidir.<br />
<br />
Türkiyede adli yargıdan ayrı oluşturulmuş bağımsız bir idari yargı sistemi geçerlidir; uyuşmazlıklar adli mahkemelerden ayrı uzmanlık mahkemelerinde (idare mahkemelerinde) ve özel hukuk uyuşmazlıklarından farklı yöntemlerle ve kurallarla çözümlenir. İdari yargı hakkında 1982 tarih ve 2577 Numaralı[22] İdari Yargılama Usulü Kanunu yürürlüktedir. İdari yargı sistemi de idare hukuku gibi Fransadan etkilenmiştir. İdari yargıdaki en yüksek mahkeme konumundaki Danıştay ilk defa tanzimat döneminde kurulmuş, böylelikle adliye mahkelerinin yanında bir de idari yargı kabul edilmiştir.<br />
<br />
Türkiyede halen bir İdari Usul Kanunu hazırlanması çalışması yapılmaktadır. Bugüne kadar bir İdari Usul Kanununun çıkarılmamış olmasının nedeni olarak, Türkiyenin idare hukuku ve sistemini büyük ölçüde iktibas ettiği Fransayı izlemesi gösterilmektedir[23]. Keza Fransada da idari usul dağınık ve işin özüne inmeyen kanun veya kararnamelerle düzenlenmeye çalışılmaktadır.<br />
<br />
 <br />
III-            <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">CEZA VE CEZA USUL HUKUKU</span><br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu Döneminde islam hukuku esasları uygulanmaktaydı. Ancak özellikle ilk defa 1858 tarihinde çıkarılan Ceza Kanunnamei Hümayunu ile dini kayıtların etkisinden kurtulmuş, uygar dünyanın hukuk hükümlerine bağlı bir kanun meydana getirme amaçlanmıştır[24]. Bu kanunun 1810 tarihli Fransız Ceza Kanununnun bir tercümesidir. Fakat bazı yerlerinde şeri hukuku ilgilendiren hükümler de eklenmiştir, sözgelimi, diyet kurumu muhafaza edilmiştir. Ayrıca Fransada cezalandırılmış bulunan birden fazla evlilik bu Kanunda cezalandırılmamıştır[25]. 1926 yılına kadar yürürlükte kalmış ve halen yürürlükte bulunan 1926 tarihli TCK yürürlükten kaldırılmıştır. 1858 tarihli Kanunu hazırlayanlar ceza hukukunu din etkisinden arındırıma amaçlarını gerçekleştirememişlerdir. Kanunda şeriat hükümlerinin de uygulanacağı belirtilmekteydi, adliye mahkemeleri tarafından yeni kanuna göre cezalandırılan bir suçun, şeriye mahkemeleri tarafından bir de İslam Hukukuna göre muhakemesinin yapılmasına olanak tanımaktaydı.<br />
<br />
İslam ceza hukukunda suçlar üçe ayrılmaktaydı[26]: 1) Allahın haklarına karşı işlenen suçlar; had cezası ile cezalandırılan ve temelde dinsel nitelik gösteren, ancak zina, zina iftirası, hırsızlık gibi, bazı suçları da kapsayan suçlardı. Bunlar Kuranda gösterilmiş, cezaları değişmez biçimde belirlenmiş olan ve şikayet bulunmasa da kovuşturma yapılan suçlardı. 2) Kulların haklarına karşı işlenen suçlar; adam öldürme, yaralama, çocuk düşürme gibi suçlardı. Bunların sadece kişileri ilgilendirdiği kabul edilir ve ilgilinin dava etmesi üzerine kovuşturulması sözkonu olurdu. Bu suçlarda kısas uygulanabilir ve af ya da sulh geçerli olurdu. Mirasçılardan sadece birinin faili affetmesi, kısas hakkını düşürür ve bu hak tazminat türünden bir bedel ödenmesine dönüşürdü. Buna diyet denirdi. 3) Taziren cezalandırılan suçlar, Allahın ve kulların haklarına karşı suçların dışında kalan ve devlet başkanının cezalandırma hakkının bulunduğu suçlardı. Hangi eylemlerin bu şekilde cezalandırılacağı takdire bırakılmış olup, kesin biçimde belirlenmiş değildi. Tazir cezaları, azarlama, dayak, para cezası, hapis ve hatta idam gibi cezalardı. Devlet başkanı adına kadılar, eylemin ağırlığına ve failin ahlaki durumuna uygun gördükleri cezayı verirlerdi.<br />
<br />
Şu an yürürlükte olan Türk Ceza Kanunu, Cumhuriyet kurulduktan sonra 1926 yılında yürürlüğe girmiştir. TCKnın kaynağı, 1889 İtalyan Ceza Kanunudur (bu Kanun orjinal dili olan italyancadan değil, fransızca metninden türkçeye çevrilmiştir). Daha sonra 1930 İtalyan Ceza Kanunu esas alınarak[27] bazı değişiklikler yapılmıştır. TCK, Mehaz Kanuna uygun olarak suçları cürüm ve kabahatler olarak ikiye ayırır[28]. Bu Kanuna getirilen en önemli eleştiri, mala karşı suçların ağır hapis cezaları ile cezalandırılmış olmasıdır.<br />
<br />
Halen bir TCK tasarısı mevcut olmakla birlikte henüz TBMMne sunulmamıştır. TCKda zaman zaman yapılan önemli değişikliklerle modern ve demokratik hayata uyum sağlanmaya çalışılmaktadır. Bu sebeple ayrı kanunlar çıkarıldığı da olmaktadır; örneğin Çocuk Mahkemelerinin Kuruluşu Görev ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun (1982) ve Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun (1965).<br />
<br />
Bu günkü Türkiyede ceza yargılaması ayrı bir kanunla düzenlenmiştir. Osmanlı döneminde yargılamayı kadılar yapardı. Tek hakimli sistem geçerli idi. Başlıca delil tanık beyanı idi. Bazı davalarda tanık sayısı önceden belirlenmişti. Örneğin zina için dört erkeğin tanıklığı gerekiyordu ve bunlar ancak belli biçimde tanıklık yaparlarsa suçun işlendiği kanıtlanmış sayılıyordu. Diğer davalarda ise en az iki erkeğin veya bir erkek ile iki kadının tanıklık yapması gerekiyordu[29]. Kadılar hem ceza hukuku, hem de özel hukuk işlerine bakmakla ödevli idiler ve her iki iş için de uygulanan usul farklı değildi . Verilen kararlara karşı denetim muhakemesi sözkonusu değildi[30]. İlk Ceza Muhakemesi Kanunu, 1879 tarihli Usul-ü Muhakemat-ı Cezaiye Kanun-ı Muvakkatı olmuştur[31]. Bu yasa 1808 tarihli Fransız Ceza Muhakemesi Yasasının bir çevirisidir. Mahkemelerimizin sistemi Fransadan alınırken oradaki jüri sistemi bize alınmamıştır. 1913te hafif suçlarda daha basit ve daha seri bir muhakeme usulü öngören Sulh Hakimleri Kanunu ile değiştirilmiştir. Bu günkü Yargıtayın ve mahkemelerin örgütlenmesinin temeli olan Divan-ı Ahkamı Adliye ise 1876 yılında bir nizamname ile kurulmuştur[32].<br />
<br />
Bugünkü 1929 tarihli Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu 1877 tarihli Alman Ceza Muhakemesi Yasasından alınmıştır[33]. Aslında önceden 1913 tarihli İtalyan Ceza Muhakemesi Yasası Türkçeye çevrilerek alınmak istenmiş, fakat çeviri sırasında bu yasanın birçok maddesinin belirsiz ve karışık olduğu ortaya çıkınca, çeviri komisyonunun da buna ek olarak sözkonusu yasanın İtalyada eleştirildiğini, hatta bu yüzden orada yeni tasarılar hazırlandığını belirtmesi üzerine, vaz geçilmiştir. Bunun üzerine basit ve seri yargılamaya daha elverişli olduğu, kamu çıkarları ile kişisel çıkarları güvence altına aldığı kabul edilen 1877 tarihli Alman Ceza Muhakemesi Yasasının 1926 da değişiklik gören metni Türkçeye çevrilerek bazı değişikliklerle 1929 Yılında yürürlüğe konulmuştur[34]. Ancak bu yasanın sadece 191 maddesi bu güne kadar değişiklik görmemiştir. Değişikliklerle genel olarak yargılamayı çabuklaştırma amacı ön planda tutulmuş, hatalı uygulamalar düzeltilecek yerde, ilkelerden fedakarlık edilmiştir. 2000 tarihli Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu Tasarısı mevcut olup, halen tartışılmaktadır.<br />
<br />
 <br />
IV-            <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">VERGİ VE VERGİ USUL HUKUKU</span><br />
<br />
 <br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğunda islam dininin vergilendirmeye ilişkin kuralları geçerliydi. Bu kurallar gereğince alınan vergilere şeri vergiler denmekteydi. Aynı zamanda padişahın da sınırsız vergilendirme gücü bulunmaktaydı. Şeri vergilerin yanında padişahın koyduğu örfi vergiler de vardı. Bu vergiler konulurken örf ve gelenekler gözönüne alınarak bölgesel farklılaşmalar yapılmaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu merkeziyetçi bir vergi idaresi kuramamış ve batılı anlamda, gelirleri düzenli ödenen vergilere dayanan bir vergi devleti olamamıştı[35]. Bunun başlıca nedeni olarak Osmanlı Vergi Sisteminin, toprak düzeni ve askeri düzenle iç içe geçmesi gösterilir. Tımar sistemi çerçevesinde vergi gelirlerinin önemli bir bölümü belli kamu görevlilerine ayrılmıştı. Tımar sistemi dışında kalan vergiler ise iltizam yöntemi ile tahsil edilyordu. Bu yöntemde belli bölgelerin vergilerini toplama hakkı arttırma yolu ile mültezimlere devrediliyordu. Mültezimler ise daha fazla vergi toplamak için halka baskı yapıyorlardı.<br />
<br />
18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gerek vergi tahsilini gerek yükümlülükleri güvence altına alabilmek için, halk tarafından seçilen ve ayan adı verilen kişilere vergi tahsili yapma yetkisi verildi. Ayanlar önceleri halkı mültezimlere karşı koruyorlardı. Ancak daha sonra mültezimlerle uzlaştılar ve kendileri de iltizam almaya başladılar. İmparatorluk zayıfladıkça ayanların bölgesel güçleri de arttı. 1804 tarihli Sened-i İttifak ile padişahın vergilendirme gücü ayanlar lehine sınırlandırıldı. Senedi İttifak gerek vergilendirme gücünün sınırlandırılış biçimi, gerek etkileri yönünden Magna Carta ile yakın benzerlik göstermektedir[36].<br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu bir yandan kapitülasyonlar bir yandan da sanayileşmeye ayak uyduramaması nedeniyle borçlarını ödeyemez duruma gelmiş, bunun sonucunda da mali egemenliğini yitirmiştir. 1881 yılında alacaklı devletlerin temsilcilerinden oluşan ve ikinci bir maliye bakanlığı gibi görev yapan Düyunu Umumiye İdaresi kurularak, bazı vergileri toplama yetkisi verilmiştir. 1920 yılında imzalanan Sevr Anlaşması ile diğer vergilerin yönetimi de İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerden oluşan bir komisyonun yönetimine bırakılmıştır.<br />
<br />
1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti, vergi toplama yetkisini geri alarak mali egemeliğini tekrar kazanmış, Osmanlı İmparatorluğunun borçlarını da üstlenmiştir. TBMM, Kurtuluş Savaşını finanse edebilmek için olağanüstü nitelikte geçici vergiler öngörmüştü. Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra hem bu geçici vergiler hem de Osmanlı İmparatorluğunda geçerli olan vergiler kaldırılmış, onların yerine Avrupa ülkeleri vergi sistemine geçiş dönemine hazırlık niteliğinde vergiler getirilmiştir; örneğin kazanç vergisi. İkinci Dünya Savaşının getirdiği ekonomik buhrandan Türkiyenin de etkilenmesi üzerine, ekonomik güçlükleri aşmak için 1942 ve 1943 yıllarında antidemokratik hükümler taşıyan varlık vergisi ve toprak mahsulleri vergisi gibi olağanüstü vergiler kabul edilmiştir[37]. Bunlardan varlık vergisi ile İkinci Dünya Savaşı sırasında elde edilen aşırı, haksız kazançlar vergilendirilmek istenmiştir[38].<br />
<br />
Türkiyede gerçek anlamda vergi hukuku sistemi Cumhuriyetle oluşturulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Osmanlı Vergi Sistemi tamamen tasfiye edilerek çağdaş Batı Avrupa ülkelerinin vergi yasaları model alındı[39]. Bu sebeple Türk vergi hukuku köken olarak aslında ulusal değildir. Vergi yasalarımızın önemli bölümü Batı Avrupa, özellikle Federal Alman yasaları örnek olarak hazırlanmıştır. Bununla beraber bu yasaların zaman içinde yapılan değişikliklerle sosyal ve ekonomik yapıya önemli ölçüde uyumu sağlanmıştır[40]. Türk Öğretisi vergi hukukunu, Alman öğretisi gibi, kamu maliyesi veya idare hukuku içerinde olmayan ayrı bir dal olarak kabul etme eğilimindedir[41].<br />
<br />
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde en önemli vergi reformu 1949 yılında gerçekleştirilmiştir. Bu tarihlerde Federal Almanya Cumhuriyeti yasaları esas alınarak Gelir Vergisi, Kurumlar Vergisi ve Vergi Usul Kanunları kabul edildi. Ancak tarım kazançları vergi dışında tutulmuştur. Tarım kazançları ancak 1960 yıllarında vergi kapsamına alınabilmiştir. 1953te Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun çıkarıldı. Daha sonraları motorlu taşıtlar vergisi, işletme vergisi gibi vergiler de getirildi. 1960 ve 1970li, yıllarda yatırım indirimi, ihracat muaflığı, hızlandırılmış amortisman gibi vergi teşvik tedbirleri kabul edildi. 1.1.1985 tarihinden itibaren katma değer vergisi getirildi. 1998 yılında vergi sisteminin revizyonu niteliğinde yeni bir Gelir Vergisi Kanunu kabul edildi. Bu revizyon ile vergide adalete yönelmek üzere vergi tabanı genişletilmiş ve kayıt dışı ekonominin sistem içine alınması amaçlanmıştır. Son olarak da, Türkiyenin Avrupa Birliği ile Gümrük Birliğine katılmasının sonucu oluşan fon kayıplarını karşılamak üzere 2002 yılında Özel Tüketim Vergisi yürürlüğe girmiştir.<br />
<br />
Türk Vergi Sistemi, Avrupa ülkelerinde olduğu gibi tek vergili sistemi değil, çok vergili sistem modeli üzerine kurulmuştur. Türk vergi sisteminde yer alan başlıca vergiler şunlardır;<br />
<br />
-        Gelir üzerinden alınan vergiler; a) Gelir vergisi, b) Kurumlar vergisi,<br />
<br />
-        Servertten alınan vergiler; a) Emlak vergisi, b) Veraset ve intikal vergisi, c) Motorlu taşıtlar vergisi,<br />
<br />
-        Harcamalardan alınan vergiler; a) Katma değer vergisi, b) Banka ve sigorta muameleri vergisi, c) Motorlu taşıt alım vergisi.<br />
<br />
Bunlara ek olarak hukuki işlemlerden alınan damga vergisi, gümrük vergisi, akaryakıt tüketim vergisi de mevcuttur.<br />
<br />
 <br />
I-                    <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">İŞ VE SOSYAL GÜVENLİK HUKUKU</span><br />
<br />
 <br />
<br />
Osmanlı döneminde iş hayatıyla ilgili en önemli düzenleme, kısaca Mecelle diye anılan kanundur. Mecelle, işçi ve işverenlerin iş ilişkilerini tam bir özgürlük içinde düzenleyebileceklerini kabul etmişti[42]. Mecelleden önce 1869 tarihinde iş yaşamını düzenleyen bazı düzenlemeler de çıkarılmıştır. Örneğin madenlerde çalışma zorunluluğu kaldırılmış, fakat sendika kurma ve grev yapma imtiyazlı şirketler ile kamu yararına kurulu kurumlarda yasaklanmıştır.<br />
<br />
Çalışma ilişkilerinin düzenlenmesinde genel olarak esnaf kuruluşları (loncalar) tarafından oluşturulan kurallar belirleyici rol oynamaktaydı[43]. Her meslek ve sanat dalı için bir lonca oluşturulmuştu. Bu kuruluşlarda çıraklık, kalfalık ve ustalık biçiminde hiyerarşik bir ilerleme sözkonusuydu. Oldukça demokratik esaslar geçerliydi. Ayrıca kurulan Orta Sandığı yaşlılık, hastalık, sakatlık ve ölüm gibi hallerde lonca mensuplarına veya geride kalanlara yardım götürmekteydi[44].<br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu döneminde sanayi çok ilkeldi. Ağır sanayi kurulamamıştı, yüksek fırınlar, maden sanayi, makina üreten sanayi yoktu. Batıdaki sanayi devrimi de yakalanamadığından, sanayi gelişememiş, tarım dışı alanlarda Osmanlı üretimi, Avrupa sanayinin rekabeti karşısında, ancak bu rekabetin izin verdiği ölçüde yaşama hakkına sahip olabilmiştir. Bu süreç içerisinde küçük esnaf örgütü olan lonca sistemi zayıflamış ve giderek ortadan kalkmıştır.<br />
<br />
Cumhuriyet döneminde sanayicilere tanınan önemli kolaylıklar ve gümrüklerin yükselmesi sonucu ülkemizde küçük imalathaneler kurulmaya başlanmış, devlet de özellikle dokuma, şeker ve kağıt alanında modern bir sanayi kurmayı başarmıştır. 1950 yılından sonra ise sanayileşme hızlanmış, sanayi dallarında çalışanların sayısı iyice artmıştır. Fakat bu sanayileşme, daha çok montaj sanayii ve bazı yan sanayi kollarında kendini göstermiştir[45].<br />
<br />
Cumhuriyetin ilk yıllarında iş hayatını düzenleyen en önemli kanun Borçlar Kanunudur. BK 313-354 üncü maddeleri arasında hizmet sözleşmesi bireyci (ferdiyetçi) ve liberal bir görüşle hazırlanmıştır. Onun dışında Maden işçileriyle, hafta sonu tatiliyle ilgili kanunlar da çıkarılmıştır: 1924 tarihli ve halen yürürlükte olan Hafta Tatili Hakkında Kanun. Daha sonra 1936 yılında ayrı bir İş Kanunu, 1947 yılında da Sendikalar Kanunu çıkarılmıştır. 1936 yılında çıkarılan İş Kanunu, Türk İş Hukukuna modern işçi haklarını en geniş şekliyle getiren bir kanundur[46]. Çünkü bu yasa hazırlanırken, Uluslararası Çalışma Örgütünün andlaşmalarından geniş ölçüde yararlanılmıştır. Böylece işçilere yabancı ülkelerde kabul edilmiş olanların aynı veya benzerleri haklar sağlanmıştır, denilebilir[47]. Ancak yine de 1936 tarihli İş Kanununda bazı olumsuz hükümlere de yer verilmiştir; grev ve lokavt yasaklanmış, toplu iş uyuşmazlıklarının çözümü zorunlu tahkim sistemine bağlanmıştır. Beden ve fikir işçisi ayrımı yapılmış, fikir işçileri ile 10dan az işçi çalıştıran işyerleri Kanun kapsam dışında tutulmuştu[48]. İş hukukundan doğan uyuşmazlıkların çözümüyle ilgili olarak ise 1950 yılında İş Mahkemeleri Kanunu çıkarılarak, iş yargılaması özel mahkemelere bırakılmıştır.<br />
<br />
İş mevzuatında asıl gelişme ise 1961 Anayasasından sonra olmuştur. 1961 Anayasası md 42 ile başlayan bölümünde çalışma hayatına ilişkin yeni esaslar getirmekteydi. 1963 yılından sonraki dönemde planlı bir kalkınma yolu izlenmiştir. Bu politikanın izlenmesi, sanayinin tarımdan daha hızlı gelişmesini sağlamıştır. Sanayide çalışan kesimin artması da iş mevzuatında gelişmeye ivme kazandırmıştır. 1967 yılında bir İş Kanunu çıkarılmış, ancak bu kanun, şekil yönünden anayasaya aykırı bulunarak Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir.<br />
<br />
Cumhuriyetin ilk dönemlerinde Türk Toplu İş hukukun karakteri, güdümlü olması ve müdahaleci bir nitelik taşımasıydı. Özellikle 1946 yılına kadar işçi-işveren ilişkileri serbest bırakılmamış; bu ilişkiler devletin çeşitli kademelerdeki müdahalesi ile düzenlenmiştir[49]. O dönemin siyasi rejiminin otoriter bir rejim olduğu ve tek parti yönetiminin bulunduğu hatırlanacak olursa, bunu doğal karşılamak gerekir. 1947 yılında Sendikalar Kanunu çıkarılmıştır. Cumhuriyetin 1960 yılına kadar süren döneminde Devlet, grev ve lokavtı yasaklamış ve toplu iş uyuşmazlıklarının çözümünü de mecburi tahkim kurallarına bırakmıştır Bir başka deyimle, bu dönemde Toplu İş Hukuku devletin doğrudan müdahalesi altındadır; işçi-işveren mesleki kuruluşlarına bırakılan faaliyet alanı çok dardır. Zaten bu dönemin büyük bölümünde mesleki birlik kurma da yasaklanmıştır[50]. 1961 Anayasınının 47. maddesi, geçmiş dönemlerdeki toplu iş hukukuna bir tepki olarak, toplu iş sözleşmesi ve grev ve lokavt hakkını anayasal bir hak olarak düzenlemekteydi[51]. 1963 tarihli Sendikalar Kanunu ile Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu ile işçi-işveren ilişkileri yeniden düzenlenmiştir. Bu yeni düzenleme serbestlik ilkesine oturtulmuş; işçi-işveren mesleki birliklerinin aralarındaki ilişkileri serbestçe düzenlemeleri esası temel alınmıştır. Böylece devlet, işçi-işveren ilişkilerinde 1923-1950 döneminde izlediği müdahaleci politikayı bırakmış; onun yerine serbestlik politikasını uygulamıştır[52]. İşçiler ilk kez yasal olarak grev yapma hakkına, işverenler de lokavta başvurma olanağına kavuşmuştur[53]. Ancak 1980 yılına kadarki dönemde, işçi-işveren ilişkileri yasakoyucunun düşündüğü ve umduğu biçimde gelişmemiştir[54]. Bunun üzerine 1980 yılında askeri yönetim işçi-işveren mesleki birliklerinin toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavt yetkilerini geçici olarak kaldırmıştır.<br />
<br />
Toplu iş hukukunda, esas, 1982 Anayasının yürürlüğe girmesinden sonra çıkarılmış kanunlarla köklü ve kalıcı değişiklikler yapılabilmiştir. 1982 Anayasası ve 1983 yılında çıkarılan Sendikalar Kanunu, Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu ve diğerleri ile yeni bir dönem başlamıştır. Bu yeni dönemi oluşturan yasaların izlediği birinci amaç, bozulan ve tıkanmış işçi-işveren ve hatta devlet ilişkilerini düzeltmek ve işler duruma getirmekti. Bunu yaparken, serbestlik ilkesinden olabildiğince uzaklaşmamak, çıkarılan yasaların izlediği ikinci amaçtı. Böylelikle 1961 Anayasası ile serbestlik ilkesine oturtulmuş olan işçi-işveren ilişkileri; 1982 Anayasası ve onu izleyen yasalarda sınırlı serbestlik ilkesine dayandırılmıştır[55]. Yasaların izlediği üçüncü amaç, toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavta ilişkin tüm esasların; hatta ilke niteliği taşımamakla birlikte eski uygulamada sorun yaratmış konulara ilişkin çözümlerin de Anayasada düzenlenmiş olmasıdır.<br />
<br />
Sosyal güvenlik hukuku sisteminin oluşumu ise şöyle seyretmiştir: Osmanlı imparatorluğu döneminde sosyal risklere karşı güvence esnaf birlikleri (loncalar) tarafından sağlanmaya çalışılmıştı. Ancak resmi olarak ilk defa asker ve memurlarla sınırlı olmak üzere emeklilik yardımlaşma sandıkları kurulmuştu[56]. 1936 tarihli İş Kanununda sosyal güvenlikle ilgili temel ilkeler belirlenmişti. Hatta sosyal sigortaların kuruluş ve gelişimi, anılan yasadaki esaslara göre yönlenmiştir. Ancak sosyal güvenlik sisteminin kurulması 1945 yılından sonraki döneme rastlar. 1945 yılından sonra sosyal güvenlik alanındaki çabaların yoğunluk kazanmasında ise, İkinci Dünya Savaşı sırasında İngilterede başlayan ve tüm Batılı ülkelerle birlikte Türkiyeyi de etkileyen kapsamlı bir sosyal güvenlik sistemi lehindeki yeni anlayış ve gelişmelerin rolü olmuştur[57]. Öncelikle iş kazaları ve meslek hastalıkları ile analık sigortaları kurulmuş, 1946 yılında Sosyal Sigortalar Kurumu kurulmuştur. 1965 tarihli Sosyal Sigortalar Kanunu halen yürürlüktedir. Her şeye rağmen Türkiye henüz sanayileşmesini tam olarak tamamlamadığından, modern iş hukukunun bütün kurumları ile yerleştiği söylenemez. Sanayileşme süreci tamamlanmadan, işçi-işveren ilişkilerinde ve sosyal güvenlik alanında bir uyum sağlayabilme son derece güçtür[58].<br />
<br />
1961 Anayasası, sosyal güvenlik hakkı anayasal bir hak olarak tanımıştır. Böylece, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde ifadesini bulan ve çağdaş anayasaların çoğunda yer alan sosyal güvenlik hakkı, anaysal bir hak haline gelmiştir. Sosyal güvenlik hakkı 1982 Anayasasında da aynı şekilde benimsenmiştir[59]. 1983 yılında geçici tarım işçilerine de isteğe bağlı olarak sigortalı olma hakkı tanınmıştır[60]. Türk sosyal güvenlik sistemi, bir yandan primli rejime, öte yandan sosyal yardım ve hizmetlerden oluşan primsiz rejime dayanır[61]. İşçi statüsünde olanlar Sosyal Sigortalar Kurumuna, bağımsız olarak çalışanlar Bağ-Kur adlı sigorta kurumuna kayıtlıdırlar. Devlet memurları ise Emekli Sandığına. Halen bu üç kurumun birleştirilmesi çalışmaları yürütülmektedir. İş mevzuatını düzenleyen 1964 tarihli Sosyal Sigortalar Kanunu, 1971 tarihli İş Kanunu, 1983 tarihli Sendikalar Kanunu, 1983 tarihli Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu halen yürülüktedir. Ancak 2002 Yılında kabul edilen İş Güvencesi Yasası ve halen TBMMde görüşülmekte olan İş Kanunu ile iş hukuku yeniden düzenlenmektedir. Bu düzenlemelerde ülkesel koşullar dikkate alınmakta, bir yandan işçilerin güvenliği sağlanırken bir yandan da haftalık çalışma saatleri uzatılmakta, Cumartesi günü tatil günü olmaktan çıkarılmakta, işsizlik sigortası ilk defa yürürlüğe konulmaktadır. Bununla birlikte bu iki kanun kamuoyunda üyük tepkiye neden olmuş, Cumhurbaşkanı tarafından yeniden görüşülmek üzere Meclise iade edilmiş olup, Kanunlaştırma çalışmaları halen devam etmektedir. Basın İş Kanunu ve Deniz İş Kanunu, iş hayatını düzenleyen diğer önemli yasalardır.<br />
<br />
 <br />
II-                <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">MEDENİ USUL HUKUKU<br />
</span><br />
 <br />
<br />
Medeni usul hukukun kaynağı 1927 tarihli Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunudur. Yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir çok kez değişikliklere uğramış, bazı maddeleri yürürlükten kaldırılmış, bazı yeni maddeler eklenmiştir. Kanunun kaynağını İsviçrenin Neuchatel Kantonunun 1925 tarihli Medeni Usul Kanunu oluşturur. Bazı bölümlerinde Alman ve Fransız Usul Kanunlarından yararlanılmıştır[62]. İsviçrede daha sonra 1925 tarihli kaynak Kanunun yürürlükten kaldırılmış, onun yerine 1988 tarihinde yeni Neuchatel Medeni Usul Kanunu yürürlüğe girmiştir. Türkiyede hukuk davalarının uzamasının başlıca sorumlusu olarak yürürlükteki HUMK gösterilir.<br />
<br />
Kaynak Kanunda olduğu gibi HUMKda da asliye mahkemeleri toplu mahkeme olarak kabul edilmektedir. Fakat uygulamada asliye hukuk mahkeleri de sulh mahkemeleri gibi tek hakimlidir. Hukuki uyuşmazlıkların konusuna göre uzmanlık gerektiren konularda özel ihtisas mahkemeleri kurulmuştur; Tapu Mahkemesi, İş ve Sosyal Güvenlik Mahkemesi, Tüketici Hakları Mahkemesi, Aile Mahkemesi, Fikri Haklar Mahkemesi, Ticaret Mahkemesi gibi[63]. İş mahkemelerinde özel yargılama usulü uygulanır. Ticari yargı için de özel bir yönetmelik çıkarılmıştır.<br />
<br />
 <br />
III-          <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">İCRA VE İFLAS HUKUKU</span><br />
<br />
 <br />
<br />
Türkiye Cumhuriyetinin icra ve iflas hukuku ile ilgili ilk özel yasası olan 1929 tarihli İcra ve İflas Kanununun kaynağı, İsviçrenin borç için takip ve iflas hakkındaki Federal İcra ve İflas Kanunudur, daha doğrusu, 1929 tarihli Kanun İsviçre Kanunun bir çevirisidir. Kaynak Kanun mevcut 25 ayrı Kanton mevzuatını dengelemek (uzlaştırmak) suretiyle meydana getirilmiş, 1892 yılında yürürlüğe girmiştir. İsviçrede, borç ödeme ahlakının olumsuzlaşması bakımından bu kanunun fikir yapısı ve sisteminde bir hata bulunmadığı belirtilmektedir[64]. 1929 tarihli Kanun çeviri olmakla birlikte yine de pek az noktada Kaynak İsviçre Kanunundan ayrılan düzenlemeler içermekteydi[65].<br />
<br />
İsviçre Federal İcra ve İflas Kanununun alınmasına ait düşünceleri şu şekilde özetlemek mümkündür: 1926 yılı özel hukuk alanında (medeni, borçlar ve ticaret) geniş ve derin devrimlere sahne olmuştu. Bu devrimler sonucu uygulamaya konulan özel hukuk dallarının doğal ve zorunlu müeyyidesini teşkil etmekte olan cebri icra alanının bu yeni mevzuat ile uyumlu bir şekilde düzenlenmesi gerekmekteydi. Özel hukukun ana kaynaklarını teşkil eden Medeni Kanununla Borçlar Kanununun İsviçreden alınmış olması, sağlanması gereken uyum açısından İsviçrenin Borç İçin Takip ve İflas Federal Kanununun alınmasına yol açtı. Osmanlı Dönemindeki İcra Kanunu Muvakkat para borçlarında ilamsız icrayı tahakkuk ettirmek için başarılı kabul edilen bir adım atmış olduğundan, İsviçre Kanununun para borçları için ilamsız icra prensibini kabul etmiş olması özeliği de İsviçre Kanunun esas alınması fikrini bir kat daha haklı göstermişti. Nihayet batı uygarlığı dünyasına bir an evvel katılmak arzu ve amacı, yapılagelmekte olan devrimlerin esinlendiği zihniyet, İcra Ve İflas Kanununun alelacele iktibas yolu ile alınmasını ve yine acele ile uygulamaya konmasını beraberinde getirdi[66].<br />
<br />
Ancak İsviçre Hukukun ortaya koyduğu icra mekanizması güç ve yavaş hareket eden bir makine manzarası göstermekteydi. Diğer taraftan ise İsviçre Kanunu bir çok Avrupa ülkesi kanunlarına göre ilamsız icra konusunu başlı başına düzenlemiş olmak itibarile yerinde bir yenilik içermekteydi. Fakat, mevcudiyeti ciddi tartışmalara yer vermeyecek kadar açık ve kesin hakların icrasında halkı mahkeme kapılarında uğraştırmamak amacı ile tesis ettiği bu sistem, çekingen hükümlerden oluşmaktaydı[67].<br />
<br />
1929 tarihli İİK, mehazı olan İsviçre Kanunundan pek az noktalarda ayrılıyordu. İsviçre Kanunu sadece para borçları ile teminat itasi borçlarına münhasır hükümler ihtiva edip, bir şeyin yapılmasına dair ilamların icrasını Kanton Hukukuna bırakmıştı. 1929 Kanunu para borcu dışındaki konulara giren ilamların tenfizine ait bazı hükümleri İsviçreden iktibas ettiği maddelerin içine serpiştirmeğe çalıştı ve bu noktada İsviçre Kanuna nazaran bir fark ortaya koydu. Ayrıca İsviçre Kanunu itirazın kaldırılması işini hakime bırakmışken 1929 Kanunu, bunu Tetkik Merciinin selahiyeti içine dahil etti[68].<br />
<br />
Fakat diğer hususlarda esas hatları itibariyle İsviçre Kanununa sadık kalmış olan 1929 Kanunu, ikinci maddesinde biraz tantanalı bir şekilde ilan ettiği hakkın sade ve çabuk tarzlarla alınması gayesini tahakkuk ettirmekten uzak bulunmuştu. Çünkü haciz ve hacizden sonraki safha, ezcümle mahcuz malın satış ve ihalesi safhası, alacaklı ve borçlunun üçüncü şahısların zıt menfaatlerinin telifi amacı ile karışık ve çeşitli hükümlere raptolunmuş ve bu itibarla eski rejimin ilama dayalı alacakların icrası hususunda kabul ettiği sadelikten cidden uzaklaşılmıştır. Aynı zamanda Türk Hukuk tarihinde 1929 Kanunu ile borç için hapsin kaldırılması çok önemli bir gelişme olarak kabul edilmiştir[69].<br />
<br />
Eski rejimin tanımadığı ilamsız icra usulü basit ve süratli icra konusunda bir bütünlük kaydetmekle beraber, İsviçre sisteminin bu hususta oldukça karmaşık hükümleri içermesi olması, bu yeniliğin adliye ve halk tarafından ümit edilen heyecan ve istekle karşılanmasına engel oldu. Nitekim 1929 Kanunu belki adalet ve nısfeti eski rejime göre daha iyi gerçekleştiriyordu. Fakat her halde sadelik, sürat ve hakkın çabuk temini bakımından eskiye nazaran bir üstünlük teşkil etmiyordu. Nihayet, insani düşüncelerle ve bir devrim hamlesi olarak borç için hapsin kaldırılmış olması genel kamu vicdanında bu kanunun bilhassa borçluları koruduğu inancını kuvvetlendirmişti[70]. Bu sebeple borçlunun hapisle tazyikinin yeniden hukuk sistemine dahil edilmesini isteyenler dahi olmuştur.<br />
<br />
Bu sebepler ve kanaat dolayısı ile 1929 Kanunu hiç de iyi karşılanmadı. Cumhuriyet yönetiminin kurulmasının ardından hukuk devrimini gerçekleştirmek amacı ile çıkarılan kanunlardan hiç biri 1929 tarihli İİK kadar şiddetli eleştiriye maruz kalmamıştır. Esasen bu Kanun, hukukunun esas ve özüne dokunmaktan ziyade hakların teminini usulünü düzenlediği içindir ki, gerçekleştirilen hukuk devrimini olumsuz etkilemeksizin geniş ölçülerde yeniden düzenlenmesi mümkün olabildi. Nitekim kanunkoyucu, Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu hükümleri üzerine kıskanç bir hassasiyetle titrediği halde İcra ve İflas Kanununun üç sene geçmeden adeta yeni bir şekle sokmaktan çekinmedi[71]. Böylelikle 1932de yürülüğe giren İİK, İsviçre Kanunun bir kopyası olmaktan çıkarak yerli bir yasa haline gelmiş oldu. Ülkenin ihtiyaçlarına cevap vermek için eski Kanunun yüzelliden fazla maddesine dokunulmuş, ancak yine de esas çerçeve olarak İsviçre Kanunu muhafaza edilmiştir.<br />
<br />
Herşeye rağmen 1932 Kanunu da eleştirilere maruz kalmıştır. Bunun üzerine özellikle icra memurlarının ilamsız icranın kuvvetlendirilmesine yönelik teklifleri üzerinde durularak 1940 yılında değişiklik yapılmıştır. İsviçre Kanunun etkisinden iyice sıyrılınmış, milli ve mahalli ihtiyaçlara göre bir kanun yapılması arzusu netleşmiştir. Daha sonra yine önemli bir değişiklik yapılan 538 sayılı İcra İflas Kanunu yürürlüğe girmiştir. Bu Kanun da 80li yıllarda kapsamı hayli geniş tutulan ve tepki niteliği ağır basan iki büyük değişikliğe uğramıştır. İcra İflas Kanununun uygulanmasında da, ülke ihtiyaçları farklı olduğu için İsviçre ve Türk mahkemelerinin aynı konuda aynı maddelere dayanmakla birlikte farklı kararlar verdiğine de sık sık rastlanmaktadır[72]. Bu da cebri icra hükümlerinin diğer hukuk kurallarına göre daha da ulusalcı olması gerektiği konusunu haklı kılmaktadır.<br />
ÖZEL HUKUK<br />
<br />
 <br />
<br />
Dünyada başlıca dört hukuk sistemi vardır; Kıta Avrupası, Anglo-Sakson, İslam ve Sosyalist Hukuk Sistemleri. Türk hukuk sistemi yazılı biçimde derlenmiş olan Kıta Avrupası hukuk sistemine dahildir. Bu sebeple Türk Hukuk Sistemi de kamu hukuku-özel hukuk ikili ayrımına dayanır, yargı ayrılığı vardır ve yargı kararlarına hukukun yardımcı kaynakları olarak değer verilir. Hukukun derlenmesi faaliyetlerinin başlıca sebepleri ise şunlardır; ülkenin hukuk yaşamında birlik ve kesinlik sağlanması, yani önceden herkesçe bilinebilecek bir açıklığa kavuşturulması, ulus devletlerin kurulması ile ulusal hukuk düzeninin oluşturulması, dağınıklığın giderilmesi, hukukun yabancı hukuk kurallarından arındırılması[73]. Ancak Kıta Avrupasında derleme hareketi her ülkede görülmemiştir. Fransa, Almanya, İsviçre, Avusturya, İtalya derleme hareketine girmiş belli başlı ülkelerdir. Türkiye gibi bir çok ülke, bu ülkelerin yaptıklarından yola çıkarak ve genellikle de aktarma yolunu izleyerek hukuk düzenlerini oluşturmuşlardır.<br />
<br />
Osmanlı Devletinde ilk derleme çalışmalarına 1839 tarihli Tanzimat Fermanı ile başlanmış ve derleme çalışmalarının batılı esaslara göre yapılması hükme bağlanmıştır. 1850 tarihli Kanunname-i Ticaret, eşya hukuku alanında 1858 tarihli Arazi Kanunnamesi, 1875 tarihli Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ile Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu Fransız örneklerinden esinlenerek yürürlüğe konulmuştur[74]. 1917 yılında yerli düzenleme niteliği taşıyan Aile Hukuku Kararnamesi çıkarılmıştır.<br />
<br />
Cumhuriyetin ilanından sonra mevcut hukuk kurallarının gereksinimleri karşılamaktan tamamen uzak olması bir yana, yeni Devletin dünya görüşüne, ruhuna aykırı birçok yönleri bulunmaktaydı. Bu nedenle hukuk sisteminde gerekli değişikliklerin yapılarak yeni devletin temel ilkeleriyle uyumlu hale getirilmesi zorunluluğu doğdu. Gerçek derleme yoluna başvurulması durumunda bu, oldukça uzun sürebilir, amacın gerçekleşmemesine yol açabilirdi. Bu nedenle batılı anlamda derleme yerine aktarma yolu (iktibas-resepsiyon) yeğlenmiştir. Dolayısıyla Tanzimat Döneminde Fransadan aktarılmış olan yasalar, yerini Cumhuriyet Döneminde Alman, İsviçre ve İtalyan yasalarına bırakmıştır. 1926 yılında Almanyadan Ticaret Kanunu, İtalyadan Ceza Kanunu, İsviçreden Medeni Kanun, 1927 yılında Almanyadan Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu, yine aynı yıl İsviçreden Hukuk Usulü Muhakemleri Kanunu ile İcra ve İflas Kanunu tercüme yoluyla bir takım değişikliklerle Türkiyede yürürlüğe konulmuştur.<br />
<br />
 <br />
IV-            <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">MEDENİ HUKUK</span><br />
<br />
 <br />
<br />
Türtkiyede medeni hukuku kanunlaştırma çalışmaları üç aşamada incelenir: Tanzimatla başlayan kanunlaştırma çalışmaları, İstiklal Savaşının kazanılmasından sonraki çalışmalar ve eski Türk Kanunu Medenisinin hazırlanması ve kabulü, nihayet yeni Türk Medeni Kanunun hazırlanması ve kabulü.<br />
<br />
Tanzimat döneminde ilk kanunlaştırma hareketleri toprak hukuku ile borçlar hukuku alanında olmuştur[75]. Avrupalılarla olan ticari ve ekonomik ilişkiler gittikçe gelişmiş, bu sebeple Fransız Ticaret Kanunundan Türkçeye çevrilerek aynen alınan Ticaret Kanunu yapılmıştır.<br />
<br />
Bu dönemde Fransız Medeni Kanunun Türkçeye çevrilerek aynen kabul edilmesi gerektiği görüşü ile (Ali Paşa), Fıkıh esaslarına dayanılarak yerli ve dolayısıyla ülke gerçeklerine ve ihtiyaçlarına daha uygun düşeceği söylenen yerli bir kanun fikri (Cevdet Paşa) savunulmuştu. İkinci görüş ağırlık kazanmış ve buna uygun olarak 1876 yılında dini esaslardan faydalanmak suretiyle hazırlanan Mecelle kabul edilmiştir. Mecelle genellikle borçlar hukuku ilişkilerinden önemli bir bölümünü düzenlemiştir[76].<br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğunun hukuk sistemi tamamen dini kurallara dayanıyordu. İmparatorluk toplumunda müslüman olmayan tebaayı, özellikle aile ve miras hukuku gibi bazı ilişkileri islam hukuku kurallarına tabi tutmak mümkün değildi. Bu da İmparatorluğu oluşturan türlü dinlerdeki tebaaya kendi dini kurallarının uygulanmasını gerektiriyor ve ülkede tek bir hukukun uygulanmasına ve böylece hukuk birliğinin sağlanmasına engel oluşturuyordu[77]. Osmanlı İmparatorluğunda modern ve teknik anlamda kanunlaştırma hareketleri, daha önce de belirttiğimiz gibi, 1839 yılından sonra Tanzimatla başlar.<br />
<br />
Kurtuluş Savaşının kazanılması ile her alanda devrim hareketleri başlamış, devrim hareketleri özellikle hukuk alanında kendini hissettirmiştir. Böylelikle Türkiye artık geri dönülmez bir şekilde Batı Avrupa hukuk sistemine dahil olmuştur. Bu konuda hem siyasi hem de fikri ortam ise daha önceden az çok hazırlanmış, bu amaçla Alman ve İsviçre Medeni Kanunları Türkçeye çevrilerek 1914-1918 yılları arasında Adalet Dergisinde yayımlanmıştı[78].<br />
<br />
İsviçrede Medeni Kanunu 1912 yılında yürürlüğe girmiştir. Önceden yürürlüğe konulmuş olan 1881 tarihli Borçlar Kanunu da gözden geçirilerek Medeni Kanunla uyumlu hale getirilmiş ve Medeni Kanunun ikinci kısmı olarak yürürlüğe girmişti. İsviçre Medeni Kanunuyla kantonların eski medeni hukukları birleştirilerek uyumlaştırılıp, farklı düzenlemelerden geniş oranda korunmak amacı güdülmüş ve bunda da başarılı olunmuştur.<br />
<br />
Türkiye Cumhuriyeti Devleti bazı küçük değişiklikler yaparak İsviçre Medeni Kanunu (eski) Türk Medeni Kanunu olarak 1926 yılında yürürlüğe sokmuştur. Bu kanun 75 yıl uygulandıktan sonra 2002 yılında yeni Türk Medeni Kanununun yürülüğe girmesi ile birlikte görevini tamamlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra İsviçre Medeni Kanunun seçilmesi sebebi, hükümet gerekçesinde, İsviçre Kanunun en yeni, en eksiksiz ve halkçı olması gösterilmektedir[79]. İsviçre Medeni Kanunu Alman ve Fransız Medeni Kanunlarına göre daha yeni olduğu için modern hayatın sosyal ve ekonomik ihhtiyaçlarına daha uygundu[80]. Bir de hakime geniş bir serbesti ve takdir hakkı tanımaktaydı, kazuistük yöntemle yazılmamış olduğu için tercih edildi. Fransız Medeni Kanunun benimsenmemesinin nedeni, bu Kanunun eskiliğine, Alman Medeni Kanunun benimsenmemesi ise çok soyut ve bu sebeple anlaşılmasının zor olmasına, dolayısıyla da uygulamasının güç olacağına bağlanmıştır. İsviçre Medeni Kanunun dünya medeni kanunları arasında en yenisi, anlaşılması en kolayı, en demokratı ve en pratiği olarak görüldü. İlkeleri yabancı bir ülkeden alınmış olan (eski) Türk Medeni Kanunun Türkiyenin ihtiyaçları ile bağdaşmayacağı savı geçerli görülmemiştir. Özellikle İsviçre Devletinin çeşitli tarih ve geleneklere sahip Alman, Fransız ve İtalyan ırklarını içerdiği, bu kadar, hatta kültür bakımından birbirinden farklı bir ortamda uygulanma esnekliği gösteren bir kanunun Türkiye Cumhuriyeti gibi yüzde doksanı aynı gelenek ve göreneklere, kültüre sahip bir devlette uygulanma yeteneğinin bulunması kuşkusuz görülmüştür. Ayrıca uygarlık ailesine mensup ulusların ihtiyaçları arasında esaslı bir fark olmadığı, bu sebeple İsviçre halkının medeni hukuk alanındaki ihtiyaçları ile Türk halkının ihtiyaçları arasında bir fark olmadığı belirtilmiştir. İsviçre Medeni Kanunu İsviçre için muhafazakar sayılsa da Türkiye için bir devrim niteliğinde idi. Bu Kanunla kadın erkek arasındaki eşitlik sağlanmak istendi; ülkeye yepyeni ve modern hayat gereklerine uygun olan bir aile tipi getirilmek istendi; taşınmazların özel mülkiyetin konusu olabileceği düzenlendi[81]. Medeni Kanunun uygulanmasının halk tarafından benimsenmesi de bu kanunun Türk toplumunun ihtiyaçlarına cevap verdiğini gösterdi. Ancak yine de belirtmek gerekir ki, Türk hakiminin Medeni Kanunu uygulaması her zaman İsviçredeki uygulamaya paralel biçimde gelişmedi. Böylece uygulandığı süre içerisinde İsviçre Medeni hukukundan az da olsa farklı bir Türk Medeni hukuku oluştu.<br />
<br />
Eski Türk Medeni Kanununun şekil bakımından gösterdiği en önemli özellik, her maddenin yanında bir kenar başlığının (marginal/Randnote) bulunmasıdır. Ancak kenar başlıkları kanun metnine dahil değildir[82]. Medeni Kanunumuz Fransız Medeni Kanununda ve onun sistemini benimsemiş olan İtalyan Medeni Kanunda mevcut olan Başlangıç Hükümleri ni de içermektedir (md 1-7).<br />
<br />
Eski Medeni Kanun, dili, ifadesi ve içindeki bazı çeviri hataları yüzünden eleştirilmekteydi. Kişiler, aile ve miras hukuku ile ilgili hükümler her ülkenin sosyal bünyesine ve ihtiyaçlarına göre farklılık gösterdiği için Eski Medeni Kanuna bu yönde de eleştiriler getirilmekteydi. Halkın ahlak ve adalet anlayışına uymadığı gerekçesiyle eleştirilmekteydi. Bu eleştirilerin başında kanuni mirasçılarla ilgili olan hükümler gelmekteydi. Özellikle ölen bir kimsenin çocuklarının bulunması halinde anne ve babanın mirasçı olamayacağına ilişkin 440. madde hükmüne itiraz edilmekteydi. Saklı paylar gereğinden fazla yüksek kabul edilmekte, sağ kalan eşin saklı payı ise gereğinden fazla düşük bulunmaktaydı. Bazı hükümlerin de kadın erkek eşitliğini bozduğu, modern ihtiyaçlara uymadığı ileri sürülmekteydi. Bunlar özellikle, karının bir meslek ve sanatla uğraşmasını kocanın iznine bağlayan hüküm, evlilik birliği içinde kocanın karıya oranla belli ölçüde üstün olmasını sağlayan hükümler, düzgün olmayan nesep ve özellikle babalık davalarına ilişkin düzenlemeler ile mal ayrılığı rejimine yönelik düzenlemeler eleştirilmekteydi.<br />
<br />
Böylece bir komisyon kurularak yeni bir Medeni Kanun hazırlanması çalışmalarına başlandı. Komisyonca hazırlanan taslak, TBMMde kabul edilerek 2002de yeni Medeni Kanun olarak yürürlüğe girdi.<br />
<br />
Yeni Medeni Kanunu hazırlayan Komisyonun Başkanı Akıntürke göre Alman, Fransız ve hatta belli ölçüde İtalyan Medeni Kanunlarından, ayrıca Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi ile Çocuk Hakları Sözleşmesi gibi uluslararası sözleşmelerden yararlanılmıştır. Türk, İsviçre ve Alman doktrin ve yargısal içtihatlarında ileri sürülen eleştiri ve yeni görüşler de gözden uzak tutulmamıştır[83]. Ancak esas itibariyle kaynak kanun olan İsviçre Medeni Kanunu ve bu kanunun yapılan değişikliklerle ortaya çıkan son hali göz önünde bulundurulmuştur. Eski Medeni Kanundaki çeviri yanlışları düzeltilmiş, Türk yargı uygulamasında ortaya çıkan çeşitli sorunlar da düzenleme altına alınmıştır.<br />
<br />
Eski Medeni Kanundaki, kocanın evlilik birliğini başkanı olması, ortak konutu seçme hakkının kocaya ait olması, velayetin yürütülmesinde eşlerin anlaşamaması halinde kocanın oyuna üstünlük tanınması, karının kocanın borcuna kefil olmasının hakimin onayına bağlı olması kadın-erkek eşitliği bakımından hep eleştirilen konulardı. Ancak bu hükümlerin de evli kadınları koruma amacına yönelik olduğunda şüphe yoktur. Yine de eleştirilen konuların hiçbirisine yeni Medeni Kanunda yer verilmemiştir. Yeni Medeni Kanunun kadın-erkek eşitliğini tam anlamıyla sağladığı düşünüldüğünden, önceki kanunun aksine, bünyesinde karıyı kocaya karşı korumaya yönelik hükümler çıkarılmıştır[84].<br />
<br />
Yeni Medeni Kanunda eskisine göre yapılan başlıca değişiklikler şunlardır:<br />
<br />
Kişiler hukuku kısmında, mahkeme kararıyla reşit kılınmada vasinin dinlenmesi şartı kaldırılmış; eski Kanunun kocanın ikametgahının karının ikametgahı olarak kabul eden düzenlemesi benimsenmemiş; kişisel hal sicillerinin tutulmasından doğan zararlardan Devletin sorumlu olması esası kabul edilmiş; cinsiyet değiştirmenin sıkı birtakım koşullar çerçevesinde ve ancak mahkemenin vereceği izin kararına dayanılarak yapılabileceği hükme bağlanmış ve derneklere ilişkin düzenleme detaylandırılmıştır.<br />
<br />
Aile Hukuku kısmı, değişikliklerin en yoğun olduğu alandır. Bu kısımda hem kadın, hem erkek için normal evlenme yaşı 18, olağanüstü evlenme yaşı ise 16 yaşının dolumu olarak kabul edilmiş; evlenmesinde tıbben sakınca bulunmadığını belgeleyen akıl hastalarına evlenme yolu açılmış; onur kırıcı davranış adı altında yeni ve özel bir boşanma sebebi kabul edilmiş; terk sebebiyle boşanmada mevcut 3 aylık süre 6 aya çıkarılmış; erkeğin yoksulluk nafakası isteyebilmesi için kadının refah halinde bulunması şartı kaldırılmış; boşanma davası devam ederken eşlerden birinin ölümü halinde mirasçıların davaya devamı veya hayatta kalan eşin kusurlu olduğunun anlaşılması durumunda bu eşin ölen eşe mirasçı olamayacağı kabul edilmiştir.<br />
<br />
Ayrıca evliliğin genel hükümleri kısmında da kadın-erkek eşitliği ilkesi ön plana çıkarılmıştır. Kocanın aile birliğinin reisi olması esasından vaz geçilmiş, ortak konutu kocanın değil, eşlerin birlikte seçmesi; aile birliğini temsile her iki eşin de yetkili ve bu yoldaki borçlardan her iki eşin de müteselsilen sorumlu olmaları; aile konutu üzerinde malik olmayan eşe son derece güçlü birtakım hak ve yetkilerin tanınması; ailenin ekonomik varlığının korunması veya evlilik birliğinden doğan mali yükümlülüklerin ifası açısından gerekli olduğu ölçüde eşin belirli malvarlığı değerleri üzerindeki tasarruf yetkisinin sınrılandırılması; aile konutu ve ev eşyası üzerinde mal rejimi çerçevesinde değişik şartlarla eşe yasal alım hakkı tanınması; karının kocası lehine yapacağı işlemler için hakimin onayının aranmaması; eşler arasında cebri icra yasağının kaldırılması. Eşlerin mallarının yönetimi ile ilgili olmak üzere dört mal rejimi kabul etmiştir. Bunlar edinilmiş mallara katılma, mal ayrılığı, paylaşmalı mal ayrılığı ve mal ortaklığı rejimleridir. Edinilmiş mallara katılma yasal mal rejimi haline getirilmiştir (MK md 202)[85].<br />
<br />
Nesep bakımından sahih nesep-gayri sahih nesep ayrımı kaldırılmış, evlatlıktan red kurumu hukukumuzdan çıkarılmıştır. Eşlere aralarında anlaşarak karının soyadını aile adı olarak kullanabilme veya aralarında anlaşarak velayet hakkının eşlerden sadece birisine bırakılmasını kararlaştırma hakkı tanınmamıştır.<br />
<br />
Velayetin kullanılmasında eşler arasında görüş ayrılığı bulunması durumunda babanın oyunun üstün olması esası da terkedilmiştir. Keza ana babadan birinin çocuğu temsilen üçüncü şahıslarla işlem yapması durumunda, iyiniyetli üçüncü kişi açısından işleme diğer eşin rızasının varlığı karine olarak kabul edilmiştir.<br />
<br />
Miras hukukunda ise, diğer eş hayatta ise murisin büyük anne ve babasının muristen önce ölmüş olmaları durumunda onların payının çocuklarına (murisin amca, hala, dayı ve teyzesine) geçmesine imkan vermesi; en yakın kanuni mirasçıların tümünün mirası reddetmeleri halinde terekenin iflas usullerine göre tasfiye edileceğinin hükme bağlanması; aile konutu ve ev eşyasının sağ kalan eşe tahsisi; başlıca yeniliklerdir.<br />
<br />
Eşya hukuku kısmında ise fazla bir değişikliğe gidilmemiş, müşterek mülkiyetin düzenlenmesinde basitleştirmeler getirilmiştir. Ayrıca rehin hakkının yabancı para cinsi üzerinden kurulabileceği esası kabul edilmiştir[86].<br />
<br />
 <br />
V-                <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">BORÇLAR HUKUKU</span><br />
<br />
<br />
Borçlar Kanunu 1926 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 1911 tarihli İsviçre Borçlar Kanununun fransızca metninden, bazı madde ve bölümler hariç, çevrilmiştir[87]. İsviçre Borçlar Kanununun çevirisi yapılan bölümleri, Genel Hükümlere ilişkin 1. Kısmı ile Özel Hükümlere ilişkin 2. Kısmıdır. Ticaret hukukuyla ilgili 3., 4. ve 5. Kısımlar, Türkiyede ayrı bir Ticaret Kanunu ile düzenlendiğinden Türk Borçlar Kanununa alınmamıştır.<br />
<br />
Türk Borçlar Kanununda da zaman zaman değişiklikler yapılmıştır. Borçlar Hukuku Sistemindeki en önemli değişiklikler Kanunda değil, yeni Yasalar çıkarılarak yapılmıştır, örneğin Karayolları Trafik Kanunu, Gayrımenkul Kiraları Hakkında Kanun, İş Kanunu, Finansal Kiralama Kanunu, Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun gibi; Tüketicinin Korunması başlıklı 1982 Anayasının 172. maddesi Devlete tüketiciyi koruma ve aydınlatma görevi vermektedir. 1995 yılında yürülüğe giren TKHK, tüzel kişileri de tüketici olarak kabul ederek, Avrupa Konseyi tarafından kabul edilen 24.7.1990 tarihli direktifin kapsamını genişletmiştir[88]. Böylelikle borçlar hukuku sisteminde de Avrupa Birliği mevzuatına uyum çalışmaları başlamıştır.<br />
<br />
<br />
VI-            <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">TİCARET HUKUKU</span><br />
<br />
<br />
Osmanlı zamanında ticaret hukuku alanında 1850 yılına kadar islam hukuku uygulanmaktaydı. 1850 tarihinde, 1807 tarihli Fransız Code de Commercein maddeleri aynen çevrilerek Kanunname-i Ticaret olarak yazılı bir ticaret kanunu yürürlüğe sokulmuştur. Tüzel kişiliğe sahip şirketler ilk defa bu kanunla hukuk sistemine dahil edilmişlerdir. 1807 tarihli Fransız Code de Commercein maddeleri aynen tercüme edildiğinden, kollektif, komandit ve anonim terimleri de Türkçe kanun diline girmiştir. Ancak 1807 Code de Commercede limited şirketler düzenlenmemişti. I. Dünya Savaşı sonunda Alsas ve Loren Eyaletleri Fransaya geçince, buralarda uygulanan limited şirketler de Fransaya geçmiş olduğundan Frasızlar da limited şirtketleri 1925 yılında ticaret hukuku sistemlerine dahil etmişlerdir. Buradan da 1926 tarihinde yürülüğe giren Türkiye Cumhuriyetinin ilk ticaret kanunu olan eski Ticaret Kanunu ile türk şirketler hukuku sistemine dahil olmuştur.<br />
<br />
Türkiye Cumhuriyetinin ilk Ticaret Kanunu olan 1926 tarihli ETK, farklı esaslara dayanan  muhtelif yabancı mevzuattan alınmış hükümlerden oluşan derleme bir Kanunun olup[89], bu niteliği itibariyle de belli bir sistemden yoksundu. Genel hükümleri 1882 tarihli İtalyan Ticaret Kanunundan (Cidice commerciale), ortaklıklarla ilgili hükümler ise Alman ve Fransız kanunlarından alınmıştır. Esas itibariyle ticaret hukukunun subjektif ve objektif görüşlerinin karmasından oluşan bir sisteme dayanarak düzenlenmişti. ETK ile İsviçreden alınan Medeni Kanunun-Borçlar Kanunu arasında uyum da kurulamamıştı. Borçlar Kanununda düzenlenmiş bir takım hususlar, ETKda hem de farklı bir şekilde ayrıca hükme bağlanmıştı (örneğin satım, vekalet ve komisyon sözleşmeleri). Bu husus Hükümet Gerekçesinden anlaşıldığına göre, ETKyı hazırlayan Komsiyonun, Mecelle yürürlükten kaldırılırılarak İsviçreden alınan kanunların kabul edileceğinin öngörememesinden kaynaklanmıştı. Dolayısıyla Komisyon, mümkün olduğunca kendi kendine yeterli bir kanun tasarısı hazırlayıp, ticaret hukukunu, Mecelleden bağımsız kılmaya çalışmıştı.<br />
<br />
II. Dünya Savaşının bitiminden sonra, Adalet Bakanlığı, ticaret hukuku alanında bir kanun projesi hazırlaması görevini, İkinci Dünya Savaşından önce Hitler Rejiminden kaçarak Türkiyeye sığınan Alman hukukçu Prof. Ernst Hirsche verdi. Prof. Hirschin hazırladığı taslak değişik komisyonlarca incelenip değişiklikler yapıldıktan sonra TBMMnce kabul edilerek 1957 yılında yürürlüğe girdi. Aslında ETKyı ıslah ve tadil etmek amacıyla çalışmalara başlanılmış olmasına rağmen sonuçta, yeni sayılabilecek bir kanun yapılmıştır. Bazı düzenlemelerde yabancı kanunlardan yararlanılmıştır. Örneğin, haksız rekabet, 1943 tarihli İsviçre Haksız Rekabet Kanunundan; kıymetli evrak ve kambiyo senetlerine ilişkin hükümler, İsviçre Borçlar Kanunundan, deniz ticaretine ilişkin düzenlemeler 1897 tarihli Alman Deniz Ticareti Kanununundan, siclie kayıtlı gemiler üzerindeki ayni haklar ise Medeni Kanunumuzun esasları da gözönünde tutularak, 1940 tarihli Alman Kanunundan alınmıştır. Ayrıca deniz kazaları arasında düzenlenen müşterek avaryaya ilişkin hükümler, 1924 tarihli York-Anvers Kurallarından, denizaşırı satış türlerinden biri olan CIF satışlar hakkındaki düzenleme de, 1932 tarihli Varşova-Oksford Kurallarından alınmıştır. 1930 ve 1931 tarihli Cenevre Sözleşmeleri çek ve poliçelerle ilgili hükümlere esas teşkil etmiştir.<br />
<br />
TTKnın şirketlere ilişkin hükümlerinin hazırlanmasında ise, ETKdan ve İsviçre Borçlar Kanunundan yararlanılmıştır. Özellikle anonim, limited komandit ve kollektif şirketlerle ilgili düzenlemeler, bazı değişikliklerle, İsviçre Borçlar Kanunundan alınmıştır.<br />
<br />
Adi ortaklıklar Borçlar Kanununda düzenlenmiş olup, iligi hükümler İsviçre Borçlar Kanunundan alınmıştır. Hususi şirket ise Fransız association en paticipation tipi olup bu şirket tipi ile ilgili hükümlere eski ticaret kanunlarında yer verilmiş, fakat 1957 tarihinde sistemin dışında bırakılmıştır.<br />
<br />
1957 yılında yürülüğe giren ve halen uygulanan Türk Ticaret Kanunu da çeşitli kereler değiştirilmiştir. Anonim şirketlerle ilgili hükümleri 1981 tarihli SPK ile tamamlanmıştır. SPK hakla açık anonim ortaklıklarla ilgili özel düzenlemeler içermektedir.<br />
<br />
Deniz ticareti hukukuna dair ilk kanun 1864 yılında kabul edilen Ticaret-i Bahriye Kanunudur. Kanun, 1807 tarihli Fransız Ticaret Kanununun 2. Kitabının bir tercümesidir. Yalnız yolcular hakkındaki dokuzuncu faslı Hollanda, çatmalar hakkındaki hükümleri ise Alman ve Belçika Kanununlarından yararlanılarak hazırlanmıştır[90]. Bu Kanunun yerini, 1929 Yılında, o tarihlerde yürürlükte olan eski Ticaret Kanunun İkinci Kitabı olarak kabul edilen Deniz Ticaret Kanununa bırakmıştır. Bu Deniz Ticareti Kanunun kaynağı ise Alman hukukudur. Gerçekten kanunun; 1015 ile 1446 ıncı maddeleri, 1897 tarihli Alman Ticaret Kanununun deniz ticaretine dair olan 4 üncü kitabının (§ 474-905) bir tercümesidir. Gemi rehnine dair olan 1447 ile 1458 inci maddeleri Alman Medeni Kanununun (BGB) 1259-1269 uncu paragraflarıdan; gemi sicili ve bayrak hakkına dair olan 1459 ile 1482 inci maddeleri, Ticaret Gemilerinin Bayrak Hakkına dair 22.6.1899 tarihli Alman kanunundan alınmıştır. Alman kanunun alınmasına sebep olarak hükümet gerekçesinde, kanunun ileri, yeni ve pratik esasları içine aldığı gösterilmiştir[91]. Halbuki daha 8 yıl sonra, 1937 yılında kanunun değiştirilmesi, ihtiyaçlara uydurulması gerektiği belirtilmiştir[92]. Deniz Ticareti Kanunun en önemli noksanlıkları olarak şunlar gösterilmekte idi[93]; çok fazla tercüme hatalarının bulunması. Tercüme hatalarının esas nedeni, tercümenin Alman Kanunun aslından değil, resmi olmayan fransızca bir tercümesinden yapılmasıdır. Bir diğer eksiklik ise; Alman Kanunu tercüme edilirken bazı hükümler alınmamıştır, örneğin Alman Bayrak Kanunun 2 inci maddesinde tüzel kişilere ait gemilerin bayrak hakkı düzenlenmişken, türkçeye sadece gerçek kişilerle ilgili düzenlemeler çevrilmiştir. Ayrıca 19. yüzyılın ortalarında gerek gemilerin teknik yapı ve kapasitelerinin çok ilerilediği, iktisadi ve ticari hacmin geliştiği, bu Kanunun artık bu ihtiyaçlara cevap veremediği de eleştiri konusu olmaktaydı. Çünkü mehaz alman kanununun hükümlerinin büyük kısmı 1861 tarihli eski Umumi Alman Ticaret Kanunundan gelmekteydi, ve bu Kanunun o tarihteki deniz taşımalarının ihtiyaçları, gemilerin teknik özellikleri gözetilerek hazırlanmıştı. Oysa denizciliğin teknik ve iktisadi bakımdan gelişmesi karşısında, deniz ticaretinin gelişmelerine ve milletlerarası anlaşmalara uygun yeni bir kanun ihtiyacı doğmuştu[94].<br />
<br />
Nihayet 1957 yılında yürülüğe giren ve halen yürülükteki Ticaret Kanunun 4. Kitabı (md 816-1262) deniz ticareti hukukuna ayrılmıştır. Burada yapılan değişikliklerinin ana hatları şöyledir: Kanundaki tercüme yanlışlıkları düzeltilmiştir. Bahsolunan şekil noksanlıkları (çevrilmeyen hükümler) giderilmiş, çevirisi yapılmayan hükümler çevrilmiştir. Bayrak, gemi sicili, mülkiyet ve diğer ayni haklar (gemi ipoteği) bahisleri yeni Alman kanunlarından ilham alınarak düzenlenmiştir. Bu Alman Kanunları şunlardır; Gemilerin Bayrak Çekme Hakkına dair 8.2.1951 tarihli Kanun. 26.5.1951 tarihli Gemi Sicili Kanunu. Müseccel gemiler ve yapılar üzerindeki haklara dair 15.11.1940 tarihli Kanun. Navlun Mukavelesi ise 1924 tarihli Brüksel Konvansiyonu ve 1937 tarihli Alman Kanunu örnek alınarak yazılmıştır. Müşterek avarya hükümleri 1950 York-Anvers kaidelerinin esaslarına uygun hale getirilmiştir.<br />
<br />
Sigorta hukuku sisteminin oluşumu açısından ise genel olarak şunlar söylenebilir: Sabit primli sigortanın doğuşuna ilk olarak deniz ödüncü müessesi sebep olmuştur. Sigortaya ilk önce denizcilik alanında ihtiyaç duyulmuştur, zira o zaman denizdeki rizikolar karadakilerden çok daha büyük idi[95]. Deniz sigortaları alanında Avrupada ilk önemli kodifikasyon 1435 tarihli Barcelona Ordonansıdır[96]. Kara sigortalarının doğuşu ise daha sonra, İngilterede büyük Londra yangının sonucunda olmuştur[97]. Daha sonra Almanya ve Amerikada da düzenlemeler yapılmıştır. Fransada ise ancak XVIII. Yüzyılda sigorta mefhumu tam olarak yerleşmiştir[98].<br />
<br />
Türkiyede özel sigortacılık, deniz sigortaları olarak 1864 tarihli Deniz Ticareti Kanununda düzenlenmiştir[99]. Bu hükümler uzun süre kara sigortalarına da uygulanmıştır[100]. Daha sonra aynı Kanuna 1906 yılında kara sigortalarına dair hükümler eklenmiştir. Sigorta endüstrisi ise XIX. yüzyılın sonunda başlamıştır. Ancak esas gelişme 1927 yılında çıkarılan Sigorta Murakabe Kanunu ile ortaya çıkmıştır. Sigortacılığın daha önce gelişmemesine en büyük etken dini düşüncelerdir. Bu sebeple sigortacılık önceleri tamamen yabancı şirketlerin elinde idi. İlk Türk sigorta şirketi 1893te kurulmuştur[101].<br />
<br />
1908 yılında yabancı anonim şirketlerle sigorta şirketleri hakkında bir nizamname çıkarılmıştır. Nihayet 1914 yılında, halen yürülükte bulunan Ecnebi Anonim ve Sermayesi Eshama Münkasem Şirketler ile Ecnebi Sigorta Şirketleri Hakkında Muvakkat Kanun yürürlüğe konmuştur.<br />
<br />
Bu gün özel sigortaya ilişkin düzenlemeler Türk Ticaret Kanununun 5. kitabında, batılı memleketlerin düzenlemelerinden faydalınarak mal sigortası, can sigortası ve denizcilik rizikolarına karşı sigortalar başlıkları altında düzenlenmiş, ayrıca Karayolları Trafik Kanunu da trafik dolayısıyla zorunlu mali sorumluluk sigortası ile isteğe bağlı mali sorumluluk sigortasını düzenlemiştir. Türk Ticaret Kanunundaki sigortaya dair hükümlerin düzenlenme tarzı şu özelliğe sahiptir: kara sigortaları ile deniz sigortaları tamamen ayrı olarak ve farklı sistem içinde düzenlenmiştir. Bunun sebebine gelince, TTKnın yürürlüğünden önce, kara sigortaları 1926 tarihli eski Ticareti Kanununun sonunda muhtelif Avrupa ülkeleri örnek tutularak düzenlemişti. Deniz sigortaları ise 1929 tarihli Deniz Ticareti Kanununun sonunda olup, adı geçen kanunla beraber Alman kanunlarından aynen alınmış bulunmaktaydı. İşte bu iki grup hükümler bazı küçük değişikliklerle, aralarında bir ahenk temin edilmeden bugün yürülükte olan TTKya alınmışlardır. Buna gerekçe olarak da, çok yakın bir gelecekte bağımsız bir sigorta kodunun çıkarılacağı gösterilmiştir[102]. Ancak bu güne kadar böyle bir kod çıkarılmamıştır.<br />
<br />
Sigortacılık sektörü ile ilgili düzenleme ise, devletin sigorta şirketlerini kontrolünü sağlamak amacıyla çıkarılan Sigorta Murakabe Kanunudur. Ayrıca sigorta ve reasürans şirketleriyle ilgili yönetmelikler de mevcuttur.<br />
<br />
Bu gün yapılacak olan çalışmalar Avrupa Birliğinin 1987 yılı sonunda Sigorta konusunda tamamlanan 15 direktifine uyumlaştırma çalışmalarıdır. Bunlar özellikle reasürans, otomobil sigortaları, zarar sigortalarında kuruluş serbestisi, sigorta aracıları, müşterek sigorta, hayat sigortası, imalatçı mesuliyet sigortası, hukuki himaye ve kredi sigortası konularındadır.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">FİKRİ HAKLAR HUKUKU[103]</span><br />
<br />
 <br />
<br />
Gerçek anlamda telif hakkıyla ilgili ilk hukuki metin 1857 tarihli Telif Nizamnamesidir. Bu Nizamnameye göre basılan nüshalar tükeninceye kadar, eseri basan şahsa tekel hakkı tanınıyordu.<br />
<br />
Osmanlı Döneminde, fikir ve sanat hukukuna ilişkin en esaslı kanun 1910 tarihli Hakkı Telif Kanunudur. Kanunun amacı eser sahiplerinin haklarının korunmasıdır. Ancak eser kavramı bugünküne göre dar tespit edilmiştir. Fotoğraf eserleri, sinema eserleri ve radyo yayınları düzenlenmemiştir. Fikri mülkiyet görüşü etkisinde yazılmıştır. 1952 yılına kadar yürülükte kalmıştır.<br />
<br />
Milletlerarası ilişkilerin gelişmesi ve özellikle Avrupa ülkeleriyle olan kültür alışverişi yerli ve yabancı fikir ve sanat eserlerinin milletlerarası alanda korunması zorunluluğunu doğurmuştur. Türkiye 1951 yılında Bern Sözleşmesinin 1948de Brükselde değiştirilen şekline katılmıştır. Fikri haklarla ilgili temel kanun, 1951 tarihli Fikir ve Sanat Eserleri Kanunudur (bu Kanunu Prof. E. Hirsch hazırlamıştır). Bu Kanunun Bern Sözleşmesine paralel hükümler taşımaktadır. 1986 tarihli Sinema, Video ve Müzik Eserleri Kanunu da bu alanı düzenleyen diğer bir kanundur. Avrupa Birliği mevzuatına uyum çalışmaları çerçevesinde markalar hukuku, patent hakları, coğrafi işaretlerle ilgli yeni düzenlemeler de yapılmıştır.<br />
<br />
 <br />
VII-        <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">MİLLETLERARASI ÖZEL HUKUK</span><br />
<br />
 <br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu döneminde sadece 5 maddeden ibaret olan ve Türkiyede yerleşik yabancıların hukuki durumlarını düzeneyen 1915 tarihli Kanun yürülükte idi. Bu kanun 1982 yılında MÖHUK ile yürürlükten kaldırılmıştır. MÖHUK md 28 ile Türklerin kişisel statüleriyle ilgili davaların ikametgahlarının bulunduğu yabancı ülkelerde de açılabilmesine olanak sağlanmıştır. 1. maddede Türkiyenin taraf olduğu milletlerarası sözleşme hükümlerinin saklı tutulduğu belirtilmiştir. Türk kanunlar ihtilafı kurallarına göre yetkili kılanan yabancı hukukun, Türk hakimi tarafından resen uygulanacağı ifade edilmiştir (md 2/I).<br />
<br />
Kişinin hukukunda milli hukuk ilkesinden vazgeçilmemiştir (md 8). Avrupada da, ikametgah ilkesini kabul eden İsviçre hariç,  genellikle milli hukuk ilkesi kabul edilmektedir[104]. 8. maddede tüzel kişilerin ehliyetlerinin tayininde sarüdeki idare merkezi kabul edilmiş, ancak istisnai olarak fiili (gerçek) idare merkezi ne de yer verilmiştir. Yabancı hakem kararlarının tenfizinde karşılıklılık ilkesine yer verilmiştir. Yetkili hukukun vatandaşlık, ikametgah ve mutad mesken esaslarına göre tespit edildiği hallerde, hangi andaki bağlama kriterinden hareket edileceği 3. madde ile açıklığa kavuşturulmuştur. 7. madde ile hukuki işlemlerin şekliyle ve zamanaşımı ile ilgili hususlar düzenlenmiştir.<br />
<br />
İlgili hukuk düzenleri arasında maddi hukuk ilişkisi için muhtevaca daha uygun olanı tercih etme (MÖHUK md 16) veya sosyal ve ekonomik bakımdan zayıf olan akit tarafı (tüketici, kiracı) daha fazla korumakta olan hukuk düzenini dikkate alma kabul edilen ilkelerdir.<br />
<br />
Bu gün Kara Avrupasında son yıllarda kabul edilen kanunlarda klasik devletler hukuku anlayışında görülen tek gelişme, katı bağlanmaların, maddi ilişkinin daha yakın irtibat halinde bulunduğu hukuka verilen tercihlerle  kısmen yumuşatılmış olmasıdır[105]. Bu gelişme MÖHUKta da görülmektedir (mesela MÖHUK md 24/II, 25/III).<br />
<br />
Kanunlar ihtilafı kurallarının uygulanmasında, önceki tarihli de olsa, ilgili milletlerarası bir sözleşme varsa, öncelikle o sözleşme hükümleri uygulanır (MÖHUK md 1/II). Böylelikle MÖHUK milletlerarası sözleşme hükümlerine üstünlük tanımış olmaktatır. Türkiye 1893 yılında La Hayede başlayıp daha sonraki tarihlerlde de devam eden konferanslar sonucu kabul edilen La haye Sözleşmelerinin büyük çoğunluğuna taraftardır[106]. Yardım nafakası konusunda, 1973 tarihli La Haye Nafaka Sözleşmesine katılmıştır.<br />
<br />
Aile hukukunda, evlenmenin genel hükümlerine, müşterek milli hukuka, müşterek ikametgah ve müşterek mutad mesken hukukunun öncelik sırası ile uygulanacağı kabul edilmiştir. Miras hukukunda taşınmazlarla ilgili olarak milli hukuk ilkesine istisna getirilerek, taşınmazın bulunduğu yer hukukunun uygulanacağı esası öngörülmüştür.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
-------------DiPNOTLAR------------</span><br />
<br />
[1] Teziç Erdoğan. Anayasa Hukuku, 7. Bası, İstanbul 2001, sh 140; Soysal Mümtaz, Anayasnının Anlamı, 8. Baskı, İstanbul 1990, sh 20 vd.<br />
<br />
[2] Özbudun Ergun, Türk Anayasa Hukuku, 7. Baskı, Ankara 2002, sh 25<br />
<br />
[3] Teziç, sh 142; Özbudun, sh 26<br />
<br />
[4] Özbudun, sh 26<br />
<br />
[5] Özbudun, sh 27<br />
<br />
[6] Teziç, sh 142; Özbudun, sh 28<br />
<br />
[7] Özbudun, sh 28<br />
<br />
[8] Özbudun, sh 33, Türk kamu hukuku ve siyasal düşüncesi temel olarak geniş ölçüde Fransadan etkilenmiştir<br />
<br />
[9] Teziç, sh 142.<br />
<br />
<br />
[10] Çoğunlukçu demokrasi ise Atatürkün zihninde bulunan devrim proğramının gerçekleşmesi için daha elverişli koşullar sağlamaktaydı, Özbudun, sh 35<br />
<br />
[11] Soysal, age sh 49<br />
<br />
[12] Sosyal Mümtaz, Dinamik Anayasa Anlayışı, AÜSBF Yayını, No. 272, Ankara 1969, sh 7<br />
<br />
[13] Teziç, sh 143.<br />
<br />
[14] Özbudun, sh 42<br />
<br />
[15] Teziç, sh 143.<br />
<br />
[16] Teziç, sh 143<br />
<br />
[17] Ancak idam cezasının infaz edilmesi için Meclisin onayı gerekmekteydi ve Meclis bu onayı 20 yıldır hiç bir idam cezası için vermemekteydi.<br />
<br />
[18] Gözübüyük, sh 15<br />
<br />
[19] Gözübüyük Şeref, sh 14<br />
<br />
[20] Gözübüyük, sh 15; Giritli-Bilgen-Akgüner, İdare Hukuku, İstanbul 2001<br />
<br />
[21] Gözübüyük, sh 19<br />
<br />
[22] Türkiyede çıkarılan her yasaya bir numara verilir. Türkiyedeki ezberciliğe dayalı eğitim sisteminin doğal bir sonucu olarak da yasalardan bahsederken, yasanın ismi değil, numarası söylenir. Başbakanlık bir yıl içerisinde çıkarılan bütün yasa, tüzük, yönetmelik ve içtihadı birleştirme kararlarının yer aldığı Düstur yayınlar.<br />
<br />
[23] Azrak Ülkü, İdari Usul Kanunu Uluslararası Sempozyumu, Bildiriler, T.C. Başbakanlık Yayını, Ankara 1998, sh 86 vd.<br />
<br />
[24] Önder, sh 37<br />
<br />
[25] Cihan-Yenisey, Ceza Muhakemesi Hukuku, Genel Hükümler, 1. Bası, İstanbul 1996, sh 7 ve Dpn 19<br />
<br />
[26] Centel-Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, İstanbul 2003, sh 15 vd, Dpn 3 vd.<br />
<br />
[27] Öztürk-Erdem-Özbek, Ceza Hukuku, Genel ve Özel Hükümler, Ankara 2001, sh 9; Cihan-Yenisey, Ceza Muhakemesi Hukuku, Genel Hükümler, 1. Bası, İstanbul 1996, sh 5 vd.<br />
<br />
[28] Önder Ayhan, Ceza Hukuku Dersleri, İstanbul 1992, sh 46<br />
<br />
[29] Centel-Zafer, sh 16 vd<br />
<br />
[30] Öztürk-Erdem-Özbek, Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, 5. Baskı, 2000 Ankara, sh 33<br />
<br />
[31] Ceza muhakemesi hukuku tarihi hakkında genel kaynak, Kunter-Yenisey, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, 10. Bası, İstanbul 1998; Erem Faruk, Diyalektik Açısından, Ceza Yargılaması Hukuku, 6. Baskı, Ankara 1986<br />
<br />
[32] Centel-Zafer, sh 18<br />
<br />
[33] Bu Alman Kanunu ise 1848 tarihli Fransız Ceza Muhakemesi Kanunu etkisinde kalmiş bir kanundur, Cihan-Yenisey, Ceza Muhakemesi Hukuku, Genel Hükümler, 1. Bası, İstanbul 1996, sh 4 Dpn 8<br />
<br />
[34] Centel-Zafer, sh 18 vd.<br />
<br />
[35] Öncel-Kumrulu-Çağan, sh 8<br />
<br />
[36] Öncel-Kumrulu-Çağan, sh 9<br />
<br />
[37] Öncel-Kumrulu-Çağan, sh 10<br />
<br />
[38] Öncel-Kumrulu-Çağan, sh 229<br />
<br />
[39] Öncel-Kumrulu-Çağan, sh 10<br />
<br />
[40] Öncel-Kumrulu-Çağan, Vergi Hukuku, 10. Bası, 2003 Ankara, sh 11<br />
<br />
[41] Öncel-Kumrulu-Çağan, sh 3<br />
<br />
[42] Tunçomağ Kenan, İş Hukuku, Cilt I, 4. Bası, İstanbul 1986, sh 30<br />
<br />
[43] Süzek Sarper, İş Hukuku, Genel Esaslar-İş Akdi, İstanbul 2002, sh 11<br />
<br />
[44] Süzek, sh 11<br />
<br />
[45] Tunçomağ, sh 31<br />
<br />
[46] Tunçomağ, sh 39<br />
<br />
[47] Tunçomağ, sh 39<br />
<br />
[48] Süzek, sh 13<br />
<br />
[49] Tunçomağ, sh 39<br />
<br />
[50] Tunçomağ, sh 39<br />
<br />
[51] Tunçomağ, sh 34<br />
<br />
[52] Tunçomağ, sh 39<br />
<br />
[53] Süzek, sh 14<br />
<br />
[54] Tunçomağ, sh 40<br />
<br />
[55] Tunçomağ, sh 40<br />
<br />
[56] Güzel-Okur, Sosyal Güvenlik Hukuku, 3. Baskı, İstanbul 1992, sh 31<br />
<br />
[57] Güzel-Okur, sh 35 vd.<br />
<br />
[58] Tunçomağ, sh 38<br />
<br />
[59] Güzel-Okur, sh 38<br />
<br />
[60] Güzel-Okur, sh 40<br />
<br />
[61] Güzel-Okur, sh 38<br />
<br />
[62] Kuru Baki, Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6. Bası, C I, 2001 İstanbul, sh 45<br />
<br />
[63] Aslında daha önceleri Osmanlı zamanlarında şeri mahkemelerden ayrı olarak ilk defa 1860 yılında ticaret mahkemeleri kurulmuştu.<br />
<br />
[64] Üstündağ Saim, İcra Hukukun Esasları, 6. Bası, İstanbul 1995, sh VII; Nitekim, inceden inceye düşünülerek hazırlanmış bir kanun ile dahi, borcunu ödeme ahlakı düşük borçluların, bu davranışları giderilemez.<br />
<br />
[65] Kuru-Arslan-Yılmaz, İcra ve İflas Hukuku, 9. Bası, 1996 Ankara, sh 35<br />
<br />
[66] Postacıoğlu İlhan, İcra Hukukun Esasları, 3. Bası, İstanbul 1978, sh 10 vd.<br />
<br />
[67] Postacıoğlu, sh 12<br />
<br />
[68] Postacıoğlu, sh 12<br />
<br />
[69] Postacıoğlu, sh 12<br />
<br />
[70] Postacıoğlu, sh 13<br />
<br />
[71] Postacıoğlu, sh 13<br />
<br />
[72] Postacıoğlu, sh 17<br />
<br />
[73] Anayurt Ömer, Hukuka Giriş ve Hukukun Temel Kavramları, Ankara 2001, sh 59<br />
<br />
[74] Anayurt, sh 59<br />
<br />
[75] Akipek-Akıntürk, sh 39 vd.<br />
<br />
[76] Akipek-Akıntürk, sh 41 vd.<br />
<br />
[77] Akipek-Akıntürk, Türk Medeni Hukuku, Başlangıç Hükümleri, Kişiler Hukuku, Birinci Cilt, 4. Bası, 2002 İstanbul, sh 38<br />
<br />
[78] Akipek-Akıntürk, sh 46)<br />
<br />
[79] Gerekçe için bkn Akipek-Akıntürk, sh 48 vd; İsviçre Medeni Kanunun yeğlenmesini gerektiren diğer etkenler hakkında bkn Sauser-Hall, Réception des droits europiéens en Tuquie, Recueil des travaux, Genéve 1958<br />
<br />
[80] Akipek-Akıntürk, sh 65 vd.<br />
<br />
[81] Akipek-Akıntürk, sh 64 vd.<br />
<br />
[82] Anayasanın kenar başlıklarının da metne dahil olmadığı açıkça belirtilmektedir (Anayasa md 172). TTK ise 1474. maddesinde kenar başlıklarının metne dahil olduğunu belirtir.<br />
<br />
[83] Akipek-Akıntürk, sh 52 vd.<br />
<br />
[84] Akipek-Akıntürk, Aile Hukuku, sh 10<br />
<br />
[85] İsviçre Medeni Kanununda yasal mal rejimi olarak mal birliği kabul edilmişti. Ancak 1998 tarihinde yapılan değişiklikle orada da edinilmiş mallara katılma yasal mal rejimi olarak kabul edilmiştir<br />
<br />
[86] Oğuzman-Barlas, Medeni Hukuk, 9. Bası, İstanbul 2002, sh 21 vd.<br />
<br />
[87] Eren Fikret, Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, 7. Bası, İstanbul 2000, sh 6<br />
<br />
[88] Zevkliler, sh 22; Atasoy-Taşkın-Acar, Tüketiciyi Koruma Hukuku, 2. Baskı, Ankara 2000, sh 7<br />
<br />
[89] Poroy-Tekinalp-Çamoğlu, Ortaklıklar ve Kooperatif Hukuku, 7. Bası, İstanbul 1998, sh 11<br />
<br />
[90] Gürzumar-Gürzumar, Kanunname-ü Ticaret ve Zeyilleri, Ankara 1962, sh 3 vd; Çağa Tahir, Deniz Ticareti Hukuku I, 10. Baskı, 1995 İstanbul, sh 23<br />
<br />
[91] Çağa, sh 24<br />
<br />
[92] Çağa, sh 24<br />
<br />
[93] Çağa, sh 25 vd.<br />
<br />
[94] Çağa, sh 27<br />
<br />
[95] Kender Rayegan, Türkiyede Hususi Sigorta Hukuku I, 4. Baskı, İstanbul 1990, sh 13<br />
<br />
[96] Kender, sh 13 Dpn 21<br />
<br />
[97] Kender, sh 13 vd.<br />
<br />
[98] Kender, sh 14<br />
<br />
[99] Kender, sh 2 vd.<br />
<br />
[100] Kender, sh 16<br />
<br />
[101] Kender, sh 16<br />
<br />
[102] Kender, sh 19<br />
<br />
[103] Erel N. Şafak, Türk Fikir ve Sanat Hukuku, Ankara 1988; Gökyayla Emre, Telif Hakkı ve Telif Hakkının Devri Sözleşmesi, Ankara 2000<br />
<br />
[104] Tekinalp Gülören, Milletlararası Özel Hukuk Bağlama Kuralları, 7. Bası, İstanbul 2002, sh 8<br />
<br />
[105] Nomer Ergun, Devlerler Hususi Hukuku, 11. Bası, 2002 İstanbul, sh 58<br />
<br />
[106] Nomer, sh 64 vd.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">-------------KAYNAK --------------</span><br />
<br />
Yrd.Doç.Dr. Erol ULUSOY<br />
<br />
Rechtsanwalt und Dozent an der Universität Marmara in Istanbul<br />
 (Lehrbeauftragter der Universität Bielefeld)<br />
<br />
<a href="https://archiv.jura.uni-saarland.de/turkish/Ulusoy.html" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://archiv.jura.uni-saarland.de/turkish/Ulusoy.html</a></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Türkiye kanunları hangi ülkelerden almıştır]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=2903</link>
			<pubDate>Fri, 17 Aug 2018 09:24:27 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=2903</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', Times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[attachment=46994]<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Türkiye kanunları hangi ülkelerden almıştır</span><br />
<br />
<br />
    Medeni Kanun İsviçre’den alınarak 17 Şubat 1926’da kabul edildi.<br />
    Borçlar Kanunu İsviçre’den alınarak 8 Mayıs 1928’de kabul edildi.<br />
    İcra ve İflas Kanunu İsviçre’den alınarak 9 Haziran 1932’de kabul edildi.<br />
    Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu İsviçre’den alınarak kabul edildi.<br />
    Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu Almanya’dan alınarak 4 Nisan 1929’da kabul edildi.<br />
    Ticaret Kanunu Almanya’dan alınarak 10 Mayıs 1928 ‘de kabul edildi.<br />
    Ceza Kanunu İtalya’dan alınarak 1 Temmuz 1928’de kabul edildi.<br />
    İdare Hukuku Fransa’dan alınarak kabul edildi.<br />
<br />
<br />
-----------------<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Etiketler : </span>Türkiye kanunları, hangi ülkelerden, almıştır,Tc kanunları, hangi ülkelerden almıştır, kanunları hangi ülkelerden aldık, hukuk kuralları, hangi, ülkeden ,alınmıştır,</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', Times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[attachment=46994]<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Türkiye kanunları hangi ülkelerden almıştır</span><br />
<br />
<br />
    Medeni Kanun İsviçre’den alınarak 17 Şubat 1926’da kabul edildi.<br />
    Borçlar Kanunu İsviçre’den alınarak 8 Mayıs 1928’de kabul edildi.<br />
    İcra ve İflas Kanunu İsviçre’den alınarak 9 Haziran 1932’de kabul edildi.<br />
    Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu İsviçre’den alınarak kabul edildi.<br />
    Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu Almanya’dan alınarak 4 Nisan 1929’da kabul edildi.<br />
    Ticaret Kanunu Almanya’dan alınarak 10 Mayıs 1928 ‘de kabul edildi.<br />
    Ceza Kanunu İtalya’dan alınarak 1 Temmuz 1928’de kabul edildi.<br />
    İdare Hukuku Fransa’dan alınarak kabul edildi.<br />
<br />
<br />
-----------------<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Etiketler : </span>Türkiye kanunları, hangi ülkelerden, almıştır,Tc kanunları, hangi ülkelerden almıştır, kanunları hangi ülkelerden aldık, hukuk kuralları, hangi, ülkeden ,alınmıştır,</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Büyük Selçuklu İmparatorluğu]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=2902</link>
			<pubDate>Fri, 17 Aug 2018 09:22:17 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=2902</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', Times, serif;" class="mycode_font">[attachment=46995]<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Büyük Selçuklu İmparatorluğu</span><br />
<br />
Büyük Selçuklu İmparatorluğu (Farsça: امپراطوری سلجوقیان), Oğuz Türklerinin kurduğu Türk, İslam ve Fars[11] medeniyetlerini bünyesinde barındıran müslüman imparatorluk.<br />
<br />
İslamî dönem Türk tarihinde, ilk kez, sınırları, aşağı-yukarı Çin sınırlarından Adalar ve Marmara Denizine, Kafkasya’dan Mısır sınırlarına değin uzanan ve dolayısıyla Türkistan, Harezm, Afganistan, Iran, Azerbaycan, Irak, Arap Yarımadası, Suriye ve Anadolu ülkeleri topraklarını içine alan evrensel büyük bir Türk imparatorluğunu kuran Selçuklular olmuştur. Genellikle öteki Türk devletlerinde olduğu gibi (Göktürklerde: Bumin Kağan-Istemi Yabgu, Bilge Kağan - Kültigin, Osmanlılarda: Orhan Cazi - Alâeddin Paşa kardeşler vs.) Selçuklu Mikâil’in oğulları Tuğrul bey ve Çağrı Bey kardeşler tarafından kurulan Büyük Selçuklu Devleti, ilk sultan Tuğrul Bey döneminde Merv’de toplanan Kurultay’da tespit edilen fetih planları uyarınca, büyük çapta gerçekleştirilen fetihler sonucunda sınırlarını, doğu, batı, güney ve kuzey yönlerinde süratle genişletmiş ve İslâm dünyasının biricik hâkimi durumuna gelmek suretiyle bir imparatorluğa dönüşmüştür; nitekim devrin Abbasî halifesi Kaaim Bi emrillah, sultan Tuğrul’u Doğu’nun ve Batı’nın (yani dünyanın) hükümdarı olarak ilân etmiştir. Sultan Tuğrul döneminde sağlam temeller üzerine oturtulmuş olan imparatorluk, ikinci hükümdar Büyük Sultan Alp Arslan döneminde yükseliş devrini yaşamış, batı yönünde büyük fetihler gerçekleştirilmiş, özellikle 26 Ağustos 1071’de Malazgirt’te Bizans İmparatorluğuna indirilen büyük tarihî darbe sonucunda, Anadolu’nun kapıları Türk milletine ardına kadar açılmış, dolayısıyla bu ülkenin bir Türk yurdu haline gelmesi yolunda en büyük adım atılmıştır.<br />
<br />
Sultan Alp Arslan’ın oğlu ve Selçuklular tarihinin en ulu hükümdarı olan sultan Melikşah döneminde ise Selçuklu imparatorluğu, en azametli dönemini yaşamış, gerek Doğu’da, gerekse Batı’da o kadar çok fetihler yapılmıştır ki, bu nedenle Melikşah’a Fetihler Babası (Ebu’l-feth) lakabı verilmiştir. Sultan Melikşah döneminde Büyük Selçuklu imparatorluğu’na tâbi olarak Kirman ve çevresinde Kirman Selçuklu Devleti, Suriye’de ve Filistin’de Suriye Selçuklu Devleti Selçuklu ve Anadolu’da Anadolu Selçuklu Devleti varlıklarını sürdürmekte idiler. Ayrıca Isfahan ve Hemedan dolaylarında Kakuyiler, Kafkaslarda Abazalar ve Gürcüler, Gürcan ve Taberistan’da Ziyariler, Tebriz’de Revvâdiler, Erran ve Armeniye’de Şeddadiler, Diyarbakır ve çevresinde Mervaniler, Musul’da Ukayliler, Hille’de Mezyediler ve Halep’te Mirdasoğulları adlarında Müslüman ve Müslüman olmayan küçük emirlikler de Büyük Selçuklu İmparatorluğu na tâbi olarak siyasal yaşamlarını sürdürmekte idiler. Büyük Sultan Melikşah’ın ölümünden (1092) sonra 30 yıldan fazla bir süre Selçuklu Devleti vezirliği yapmış olan çok değerli devlet adamı Nizamülmülk’ün de Hatmiler tarafından öldürülmesini izleyen yıllarda Selçuklu imparatorluğu, ortaya çıkan taht çatışmaları sonucunda, bir parçalanma ve çöküş dönemine girmiş oldu.<br />
<br />
Bu nedenle imparatorluk, Büyük Selçuklu Devleti’nin devamı olan Irak ve Horasan Selçukluları, Kirman Selçukluları, Suriye ve Filistin Selçukluları ve Anadolu Selçuklu Devleti olmak üzere, dört bölüme ayrılmıştır. Türkiye Selçukluları, Melikşah’ın ölümünden sonra Büyük Selçuklu Devleti’nden ayrılarak bağımsız bir devlet halinde siyasal yaşamını sürdürmesine karşılık Suriye ve Filistin, özellikle Irak ve Kirman Selçuklu Devletleri, aşağı-yukarı, Büyük Sultan konumunda bulunan Sultan Sencer’in ölümüne değin (1157) Büyük Selçuklu İmparatorluğuna bağlı kalmışlar, daha sonra da bağımsız bir duruma geçmişlerdir. Büyük Selçuklu Devleti’nin pek uzun sayılamayacak bir zaman süreci içinde yıkılmasının esas etkenleri olarak, eski Türk devlet gelenek ve törfesine göre, Büyük Selçuklu Devledinin yönetimi Moğolların etkisine girmesi, devletin hanedan mensuplarının ortak malı sayılması nedeniyle baş gösteren veraset sorunlarının neden olduğu taht çatışmaları, sultan-halife mücadeleleri, yetenekli ve kudretli sultanların yetişmemeleri sonucunda atabeklerin devlet yönetimine tam anlamıyla hâkim olmaları ve nihayet Oğuzların istilâsı ve Harezmşahlar Devleti’nin ağır baskı ve müdahaleleri ile Devlet kendini korumak için beyliklere ayrılırlar.<br />
<br />
Selçuklu vezirlerinden on altısı İranlı, biri Türk Togan Bey, biri fellah diğer beşinin ise kökeni bilinmemektedir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Kuruluş</span><br />
<br />
Kınık boyu Orta Asya'daki Oğuz boylarından biriydi. Büyük Selçuklu İmparatorluğunun çekirdeğini oluşturan boy, ittifak ile bu boy olarak kabul edilmesine karşın elimizde bunu gösteren net bir kanıt yoktur. Devlete ve hanedana adını veren Selçuk Bey'in bilinen en eski atası babası Dukak'dır. Dukak Yengikent Oğuz Yabguluğu'nda subaşı (ordu/birlik komutanı) olarak görev yapmış ve daha sonra adı kaynaklarda “Salcuk”, “Salçuk”,”Selcük”, “Selçuk”, “Sarçuk” gibi farklı şekillerde yazılan oğlu Selçuk bu göreve gelmiştir. Selçuk Bey’in torunlarının kurduğu devlet devrin kaynakları tarafından, onun adına nisbetle Selçukiyyan, Selaçıka, Al-i Selçuk (Selçuklu ailesi) olarak verilir. Oğuz Yabgularının Hazar Kağanlığı veya Karahanlılar’a bağlı oldukları ileri sürülür. Oğuzlar’ın Karahanlılar ile bazen mücadele, bazen de ittifak halinde bulundukları ve onlara paralı asker olarak hizmet ettikleri tespit edilmiştir. Selçuk Bey’in oğullarına Mikail, İsrail, Musa, Yusuf gibi isimler vermesi nedeniyle de Hazarlara bağlı olduğu ve Musevi olduğu ileri sürülmektedir[13].<br />
<br />
10. yüzyılın ikinci yarısında, Kıtaylar Moğolistan’dan çıkartılınca Kıpçak boy birliği dağıldı ve Oğuzlar kuzey komşuları olan Türk boylarının birleşmesi ve göçleri sebebiyle ciddi baskıya maruz kaldılar. Bu da Yabguların otorite ve güçlerini etkilemeye başladı. Bu etki ve belki de bazı kaynaklarda belirtilen Selçuk Bey'in iktidar mücadelesine girdiği Yagbu karşısında başarılı olamaması sonucu (tahminen 960~985) Selçuk Bey boyu ile beraber Maveraünnehir yönüne göç ettiler ve yine bir Yabgu'ya bağlı Cend'e yerleştiler. Bu bölge o sıralarda özellikle Samaniler tarafından yoğun biçimde islam propogandası uygulanan bir bölgeydi ve Selçuk Bey de ailesi ile islamiyeti seçti. İslamiyeti seçmesinden sonra da kısa süresinde etrafındakiler ve özellikle silahlı Oğuzlar onun önderliğinde topladılar. Bu göçebe topluluk Karahanlılara ve Samanîlere savaşlarda asker vererek karşılığında geniş otlaklar elde etti ve Samanîler Devletinin yönetiminde söz sahibi oldu. Samanîler Devleti yıkılınca Selçuk Bey, Müslüman halkıyla birlikte Horasan bölgesine yerleşti. Selçuk Bey'in 1009'da ölümünden sonra daha da güneye indiler.<br />
<br />
Selçuk Bey'in oğlu Arslan Bey'in yönetiminde, Karahanlıları ve Gaznelileri endişelendirecek kadar güçlendiler. Arslan Bey'in Gaznelilerce tutuklanması ve 1032'de ölmesinden sonra, Selçuk Bey'in torunları Tuğrul Bey ve Çağrı Bey bağımsızlıklarını elde etmeye giriştiler. Selçukluların teşkilatlı devlet düzenine girmesi bu dönemde oldu. Devletin ilk yöneticisi Tuğrul Bey'di. Selçuklular 1035'te büyük bir Gazneli ordusunu yenerek Horasan içlerine doğru ilerlediler. 1037'de de, bugünkü Türkmenistan’da yer alan Merv kentini ele geçirdiler. 1038'de Gaznelileri ikinci kez yendiler ve Nişabur kentine girerek bağımsızlıklarını ilan ettiler. Tuğrul Bey sultan sanıyla hükümdar ilan edildi ve Büyük Selçuklu Devleti de böylece kurulmuş oldu.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Tarihi</span><br />
<br />
Dandanakan’ın muzaffer başkumanlardan Çağrı Bey, zafer sonrasında verilen toy yâni büyük ziyafette üstün idarecilik vasfı ve keskin siyâsî zekâsını takdir ettiği kardeşi Tuğrul Bey’i Büyük Selçuklu Devleti Sultânı îlân etti. Merv başşehir yapıldı. Toplanan kurultayda feth edilecek yerlerle idareciler tespit edildi. Ceyhun ile Gazne arasındaki bölge Çağrı Bey’e, Bust-Sistan havalisi Mûsâ Yabgu’ya, Nişâbur’dan îtibâren bütün batı bölgeleri Tuğrul Bey’e verildi. Çağrı Bey’in oğlu Yâkutî ile İbrahim Yınal, batı cephesinde vazife aldılar. Hanedandan Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış, Gürcan ve Damgan’a, Çağrı Bey’in oğlu Kara Arslan Kavurd ise, Kirman havalisine tâyin olundular. Vazife taksiminin ardından kısa zamanda; kuzeyde Hârezm dâhil, Mâverâünnehr, Sistân, Mekrân bölgesi, Kirman ve civarı, Hürmüz Emirliği hattâ Arabistan Yarımadası’nda Umman ve dolayları ile Gürcan, Bâdgis, Huttalân tamamen zabt edildi. Tuğrul Bey, Taberistân, Kazvin, Dehistân, İsfehan, Nihâvend, Rey ve Şehrezur’u alarak devletin sınırlarını genişletti. 1046’da Gence, 1048’de Erzen, Karaz, Hasankale, Erzurum ve havalisindeki Gürcü, Ermeni ve Bizans orduları mağlûbiyete uğratıldı.<br />
<br />
Henüz yeni kurulan devlet kısa zamanda, Büveyhîlerin işgalindeki Bağdâd hâriç, bölgedeki bütün İslâm topraklarına hâkim oldu. Sultan Tuğrul, Büveyhîlerin işgalindeki halifelik merkezi olan Bağdâd’ı kurtarmak için Abbasî halîfesi el-Kâim bi-Emrillah’ın daveti ile 17 Ocak 1055’de Bağdâd’a girdi. Halîfenin, âlimlerin ve sünnî müslümanların büyük hüsn-i kabulüyle karşılanan Tuğrul Bey, Büveyhî hükümdarlığını yıkarak Abbasî halifeliğini yeniden ihya etti. İslâm âleminin takdirini kazanıp, büyük iltifatlara kavuştu. Halîfeliğe karşı yapılan Fatımî saldırılarını bertaraf etti. Halîfelik makamına ve Bağdâd şehrine hizmetinden dolayı 25 Ocak 1058’de Tuğrul Bey’e iki altın kılıç kuşatan halîfe, onu; doğunun ve batının hükümdarı îlân etti. Selçuklu sultânının, halîfe tarafından “Dünyâ hakanı” îlân edilmesi, Türklere büyük itibâr kazandırdığı gibi, Alplik ruhunu okşayarak islâm dîninin cihâd emrine daha fazla sarılmalarına yol açtı. Aynı sene Tuğrul Bey, tahrikler sebebiyle isyan eden üvey kardeşi İbrahim Yınal’ı cezalandırdı. Çağrı Bey, yetmiş yaşlarında 1060’da, Tuğrul Bey ise, 1063’de yetmiş yaşında vefat etti. Tuğrul Bey, devletini sağlam temeller üzeri ne oturtarak, sınırlarını Ceyhun’dan Fırat’a kadar genişletti. Anadolu üzerine yaptırdığı akınlarla, Bizans idaresinde bulunan bölgenin Türk yurdu olması için ilk harcı koydu.<br />
<br />
Tuğrul Bey’in oğlu olmadığından, Çağrı Bey’in oğlu Alp Arslan Selçuklu Deleti sultânı oldu. Başa geçer geçmez amcasının veziri Amîd-ül-mülk’ü görevden alarak, yerine Nizâm-ül-mülk’ü tâyin etti. Sultan Alp Arslan, tahta geçmek iddiasında bulunan diğer rakiplerini bertaraf ettikten sonra, batıya yönelerek fetihlere başladı. Kafkaslardan dolaşıp mahallî küçük krallıkları itaati altına aldi. Doğu Anadolu’nun Kuzeydoğu ucundaki meşhûr Ani kalesini 1064’de feth ederek, 16 Ağustos 1064’de Kars’a girdi. Ani, hıristiyan âleminin kutsal yerlerinden biri idi. Bu fetihler İslâm âleminde büyük sevinç kaynağı oldu ve Halîfe Kâim bil-Emrillah, Sultan’a, fetihler babası yâni çok feth eden mânâsına gelen Ebü’l-Feth lakabını verdi. Sultan, 1065 senesi sonlarında doğuya yönelerek Üstyurd ve Mangışlak taraflarına yürüdü. Başarı ile biten seferin sonunda; ticâret yollarını vuran Kıpçak ve Türkmenler itaat altına alındı.<br />
<br />
Alp Arslan, 1067 senesinde Kirman melîki olan kardeşi Kavurd’un isyanı ile karşılaştı. Bu isyanı kısa sürede bastırdı (Bkz. Kirman Selçukluları). Öncelikle müslümanlar arasında birliğin te’minini arzu eden Sultan Alp Arslan, Bahreyn taraflarındaki Karmatî sapıkları ve önasya’daki Şiî-Fâtımî kalıntılarını temizlemek için harekete geçti. Şiî-Fâtımî sultasının İslâm ülkeleri üzerinden kalkmakta olduğunu gören Mekke şerîfi, Alp Arslan’a itaatini arz ederek, hutbeyi Abbasî halîfesi ve Sultan Alp Arslan adına okumaya başladı. Doğu ve Batıda sistemli bir şekilde yapılan fetih hareketleri; 1067 senesinde Anadolu’da başlatılan yıpratma ve yıldırma akınları, 26 Ağustos 1071’deki Malazgirt muharebesine kadar devam etti. Malazgirt zaferiyle Büyük Selçuklulara kapıları açılan Anadolu, Türkiye Türklerinin istikbâldeki yurdu durumuna girdi. Malazgirt Zaferi sonrasında, Bizans imparatoru Diogenes ile yapılan andlaşma, tahttan indirildiği için tatbik edilemedi. Sultan Alp Arslan, andlaşmanın silâh zoruyla tatbikini kumandan ve beylerine emrederek, bütün Anadolu’nun fethini istedi. Selçuklu emrindeki Türkmen boyları, Orta Asya’dan batıya sevk edilerek, Doğu Anadolu’daki Bizans hududuna gönderildi. Selçukluların gaza akınlarına mukavemet edemiyen Bizans kale ve garnizonları Türklerin eline geçti. Türk akınları Marmara Denizi sahillerine kadar uzandı ve fethedilen Anadolu, iskân edildi. Anadolu’nun Türkleşip, İslâmlaşması için gerekli bütün tedbirler alındı. Sultan Alb Arslan, çıktığı Mâverâünnehr seferinde, esir alınan bir kale kumandanı tarafından şehîd edildi. Türk târihinin büyük sultanlarından olan Alp Arslan, enerjisi, disiplini, yiğitliği ve adaleti ile temayüz etmişti (Bkz. Alb Arslan).<br />
<br />
Sultan Alp Arslan vefat ettiğinde, devlet toprakları, doğuda Yaşgar’dan, batıda Ege kıyıları ve İstanbul boğazına, kuzeyde Hazar-Aral arasından, güneyde Yemen’e kadar olan bir bölgeye yayılmıştı.<br />
<br />
Alp Arslan’ın yerine oğlu ve veliahdı Melikşâh, Büyük Selçuklu Devleti sultânı oldu. Sultanlığını tanımayan amcası Kavurd ile Kerez’de yapılan savaşı kazanan Melikşâh bir kaç gün sonra Kavurd’un ölümü ile devet içinda asayişi kısa sürede sağladı. İç işlerini hâlleden Melikşâh, taht mücâdelesinden faydalanarak Selçuklu hududlarına hücûm eden Gazneliler ile Karahanlılara karşı sefere çıktı. Bu sırada Karahanlı Şemsülmülk Nâsır’ın mektubunu aldı ve elçisini kabul etti ise de, hareketinden vazgeçmedi. Tirmiz’i muhasaraya başladı. Emir Savtiğin’in ikmâl yollarını kesmesi, şehrin düşerek Sultan’ın başarıya ulaşmasına ve Şemsülmülk’ün sulhu kabul etmesine sebeb oldu. Gaznelilere karşı, Emîr Gümüştiğin ve Anuştiğin’i gönderdi. Gazneli hükümdarı İbrahim bin Mes’ûd, Melikşâh’ın başarılarının artması üzerine itaate mecbur oldu. Gönderdiği elçilik hey’eti ve hediyelerle iyi münâsebetler te’sis edildi. Sultan’ın kızı Gevher Hâtun’un, Gazneli veliahdı Mes’ûd bin İbrahim ile evlendirilmesi, iki devlet arasında çıkması muhtemel anlaşmazlığı önledi.<br />
<br />
Doğu sınırlarını garantiye alan Sultan Melikşâh, babasının vezîri ve kendisinin de hocası olan sapık ve bâtınî akımlara karşı Sünnîliğin müdâfaası için Nizâmiyye medreselerini kurart Tuşlu Nizâm-ül-mülk Hasen’derr vezîrliğe devam etmesini istedi. Bu sayede Selçuklu Devletine ve İslâm dînine çok hizmet etmesine şebeb oldu. Sultan Melikşâh çok hâlim-selîm, affedici, fakat devlet ve millet işlerinde ciddî, müstesna bir şahsiyetti. Devrinde bozkırlardaki Türk boylarını, bütün İran’ı, Arabistan’ı, Suriye ve Filistin’i, idaresi altına aldı. Anadolu’nun fethi üzerinde hassasiyetle durup, babasının vazifelendirdiği amcazadesi Kutalmışoğlu Süleyman Şah ve Türkmen beylerinden Alb İlig, Artuk Bey, Mansur, Dolat gibi komutanlarla fütuhatı sürdürdü. Selçuklu kumandanları, Bizans’ın Türklere karşı kurduğu ölmezler adlı askerî birlikleri mağlûb etti. Artuk Bey, Bizans kuvvetlerini 1074’de Sapanca çevresinde mağlûb ederek, yüz binden fazla Türk, İzmit’ten Üsküdar’a kadar olan sahaya yerleşti. Kutalmışoğlu Süleyman Şah, güneydoğu harekâtıyla, Adana dolaylarını feth etmekle meşguldü. Fırat’ı geçerek Çukurova, Maraş, Tarsus, Antep ve Urfa’ya dağılan Ermeni ve ücretli frank askerlerini Antakya’da, Gümüştiğin de Nizip, Âmid ve Urfa civarında Bizans kuvvetlerini mağlûb ettiler. Artuk Bey, Sultan Melikşâh’ın emriyle Doğu harekâtını idare etti. 1074-1077 seneleri arasında Sivas, Tokat, Çorum havalisini, Yeşilırmak ve Kelkit havzalarını ele geçirdi. Artuk Bey’den sonra yerine Danişmend Gazi geçerek, Amasya ve civarını Karadeniz’e kadar aldı. Mengücük Gazi, Şarkî Karahisar, Erzincan ve Divriği havalisini; Ebü’l-Kâsım da, Erzurum ve Çoruh bölgesini fethetti. Orta, Kuzeybatı ve Batı harekâtını Süleyman Şah idare edip, Bizanslılar ile mücâdele ve onların âsî kumandanları ile ittifak yaptı. Bizanslılar, Balkanlar’daki iktidar mücâdelesi ve iç hâdiseler üzerine Selçuklulardan yardım istediler. Yardım talebleri Selçukluların menfaatleri doğrultusunda karşılandı. Süleyman Şah, İznik’e yerleşerek, bu şehri Türkiye Selçukluları Devleti’nin merkezi yaptı. Selçuklular, Anadolu’da sahil şehirleri dışında Toroslar ve Çukurova’dan Üsküdar’a kadar bütün bölgeye yerleştiler. Bu durum karşısında Avrupalılar Çin’e elçilik hey’eti göndererek, Selçukluların doğudan tazyik edilmesini istediler. Ancak müracaatları netîcesiz kaldı. Süleyman Şah, 1082-1083 senelerinde Bizanslıların elinde olan Adana ile Tarsus, Misis, Anazarba ve bölgedeki diğer yerleri zabtetti. 1085’de Suriye’nin kilit şehri Antakya’yı bir baskınla fethetti. Antakya’nın en büyük kilisesini camiye çevirip, fetih şükrânesi olarak yüz yirmi müezzinin okuduğu ezandan sonra Cum’a namazını burada kıldı. Diyarbekir bölgesinin fethi için Selçuklu seferleri, Fahrüddevle Cüheyr’in İsfehân’a gelmesiyle başladı. Fahrüddevle, buradaki şiî îtikâdlı Karmatîlerin yola sokulması için hareket eden Artuk Bey ve bağlı kuvvetlerle beraber Diyarbekir’e doğru yola çıktı. Şehrin muhasarası sırasında Selçuklu ordusundaki Arab unsurların şehrin müdâfilerinin içindeki Arablarla savaşmaya yanaşmamaları, ordudaki Türkmen beylerini güç durumda bıraktı ise de, Arablardan müteşekkil kısım, bölgede bulunan diğer şehirlerin fethine me’mûr edildi. Fahrüddevle’nin kumandanlığındaki birlikler, çevredeki Mardin, Hasankeyf, Cizre ve daha otuz kadar kaleyi ele geçirdi. Diyarbekir, Fahrüddevle’nin oğlu Zaimüddevle ve emrindeki kuvvetlerin 4 Mayıs 1085’de şehre girmesiyle düştü ve Mervânîler Devleti ortadan kalktı.<br />
<br />
Musul’un fethine me’mûr edilen Aksungur ve diğer Türkmen emirleri şehre harpsiz girdiler. Fethi müteakip Musul’a gelen Melikşâh, büyük bir merasimle karşılandı. Musul emîrliğine Şerefüddevle’yi tâyin etti.<br />
<br />
Sultan Alp Arslan zamanından beri Suriye ve daha güneye yürüyen meşhûr Selçuklu kumandanlarından Atsız, seferlerini Melikşâh zamanında da sürdürdü. Uzun süre muhasara ettiği Dımaşk’ı 1076 Mart’ında Selçuklu topraklarına kattı. Dımaşk’ın alınmasından sonra camilerde okunan Şiî-Fâtımî ezanını yasaklayarak Cum’a hutbesini Halîfe Muktedî ve Sultan Melikşâh adına okuttu. Daha sonra Selçuklu Devleti’nin “Fatımî Devleti’nin ortadan kaldırılması” politikasına uygun olarak, Mısır’a doğru sefere devam etti. Fakat muvaffak olamadı ve başarısızlığı Suriye emirlrğinden alınmasına sebeb oldu. Yerine Melikşâh’ın kardeşi Tâcüddevle Tutuş getirildi.<br />
<br />
Sultan Melikşâh, Kutalmışoğlu Süleyman Şah ile kardeşi Tutuş’un Suriye’deki mücâdelesi üzerine 1086’da İsfehan’dan bölgeye hareket ederek bölgede asayişi yeniden te’sis etti. Haleb valiliğini Aksungur’a, Urfa’yı Bozan’a, Antakya’yı da Yağısıyan’a verdi. 1087 senesinde Sultan Melikşâh, Süveydiye kıyılarından Akdeniz’e ulaştı. Böylece Uzakdoğudan Ortadoğuya kadar hâkimiyet kurdu. Dönüşte hilâfet merkezi olan Bağdâd’ı ziyaret etti. Halîfe Müktedî tarafından iki kılıç kuşatıldı ve 25 Nisan 1087’de “Dünyâ hükümdarı” îlân edildi.<br />
<br />
Selçukluların İslâm’a ve insanlığa hizmeti sayesinde kısa zamanda genişlemesi, düşmanlarını hızlı bir faaliyet içine soktu. Bizanslılar ve sapık fırkalara karşı mücâdele eden âlim ve kumandanlar suikastla öldürülüyordu. 1092 senesinde, önce Selçukluların meşhûr vezîri Nizâm-ül-mülk, Hasen Sabbah’ın fedailerinden bir bâtınî tarafından; arkasından Sultan Melikşâh Bağdâd’da zehirlenerek şehîd edildiler.<br />
<br />
Melikşâh’ın ölümü ile başlayan saltanat mücâdelesinde Şam Meliki Tutuş, derhal sultanlığını îlân etti. Bu arada Melikşâh’ın hanımı Terken Hâtûnda küçük oğlu Mahmûd’u sultan ve torunu Ca’fer’i halîfenin veliahdı yapmak için bütün kuvvetiyle uğraştı ve 1092’de Mahmûd’un saltanatını îlân ederek, nâmına hutbe okutmaya muvaffak oldu. Yine bu arada tarafdârlarıyla Rey’e çekilen Berkyaruk da sultanlığını îlân etti ve Terken Hâtun’un üzerine gönderdiği orduyu Burucerd’de bozguna uğrattı. Terken Hâtun’un Gence meliki İsmail’i tarafına çekmesi de bir fayda sağlamadı.<br />
<br />
Terken Hâtun’un bir suikast neticesinde öldürülmesiyle saltanat mücâdelesi Tutuş’la Berkyaruk arasında kaldı. Tutuş, Rey üzerine yürüdü ise de 1093 yılında vuku bulan uzun mücâdeleler esnasında birçok emir Berkyaruk tarafına geçti. Bu sayede Berkyaruk karşısındaki orduyu bozguna uğrattı. Ayrıca Tutuş’un ölümü ile bütün rakiplerini bertaraf ederek adına Bağdâd’da hutbe okundu.<br />
<br />
Sultan Berkyaruk zamanında Selçuklu Devleti; a-Irak ve Horasan, b-Sûriye, c-Kirman, d-Türkiye Selçukluları olmak üzere dörde bölündü. Ayrıca Doğu Anadolu’nun çeşitli yerlerinde Türkmen beylikleri ve Atabeglikler ortaya çıktı. Berkyaruk, parçalanan Selçuklu İmparatorluğu’nu toplamaya başladığı bir sırada haçlı orduları da Suriye’ye geldiler. Berkyaruk, haçlılara ve onların Antakya muhasarasına karşı Kürboğa’yı ve Artuklu beylerini sefere me’mûr etti. Anadolu’dan geçen haçlılar, Suriye’ye vardıkları zaman sayıları oldukça azalmıştı. Ancak İslâm dâvasına ihanet eden Şiî-Fâtımîlerin, sünnî müslümanlara karşı haçlılarla ittifak etmeleri, ayrıca Suriye emirleri arasındaki emniyetsizlik ve rekabetler, Tutuş’un oğlu Dukak ile birlikte Suriye kuvvetlerinin haber vermeden çekilmesi, Frenklerin taarruza geçerek, Türkleri bozguna uğratmalarına sebeb oldu. Netîcede ilerlemeye devam eden haçlılar, Antakya’dan bir sene sonra da Kudüs’ü işgal edip şehirde meskun olan yetmiş bin müslüman ve yahûdiyi hunharca katlettiler.<br />
<br />
Bu arada Gence meliki ve kardeşi Muhammed Tapar, Berkyaruk’a saltanat iddiasıyla isyan etti. Berkyaruk, 1100 senesinde Sefîdrûd’da mağlûb olmasına rağmen, Muhammed Tapar’ı arka arkaya dört defa bozguna uğrattı. Ahlat’a sığınan Muhammed Tapar, buranın hükümdarı Sülemen’i ve Ani emîri Menuçehr’i hizmetine alarak yeniden savaşa hazırlandı ise de, Sultan Berkyaruk çok kan aktığını, memleketin harap, emir ve askerlerin yorgun olduğunu, hazînenin boş kaldığını, vergilerin tahsil edilemez bir hâle geldiğini ve nihayet İslâm düşmanlarına fırsat verildiğini beyân ederek, gönderdiği bir elçi ile, kardeşini barışa ikna etti. Böylece 1104’de Azerbaycan’da Sefîdrûd hudud olmak üzere Kafkasya’dan Suriye’ye kadar bütün vilâyetlerde Muhammed Tapar sultan tanındı. Bağdâd, Rey, Cibâl, Taberistan, Fars, Huzistan, Azerbaycan, Mekke ve Medîne’nin idaresi de Berkyaruk’da kaldı.<br />
<br />
Selçuklu İmparatorluğu iki devlete ayrılmak suretiyle Türkiye ile birlikte üç Selçuklu sultânı ortaya çıktı. Lâkin bu durum çok sürmedi. Çünkü, Berkyaruk hastalıklı olduğu için 1104 senesinde yirmi altı yaşında iken vefat etti. Sultan Berkyaruk, ülkesini düşünen ve milletinin refahı için çalışan bir kimse idi. Ancak kardeş kavgalarının, memleketin birlik ve beraberliğe en muhtaç olduğu bir döneme rastlaması Berkyaruk’u çok üzdü. Buna rağmen fırsat buldukça haçlı kuvvetleri üzerine asker sevk etmekten ve darbeler vurmaktan geri kalmadı.<br />
<br />
Berkyaruk’un vefatıyla oğlu Melikşâh ile Muhammed Tapar saltanat mücâdelesine başladılar. Muhammed Tapar, Bağdâd üzerine yürüyerek fazla zorluk çekmeden 1105’de tek başına sultan oldu. Önce kendisine karşı isyan eden amcasının oğlu Mengübars hâdisesini bastırdı. Daha sonra ülkede uzun zamandır karışıklık çıkaran, anarşiyi tahrik eden bâtınîlere karşı mücâdele etti. 1107’de bâtınîlerin merkezi olan Alamut kalesi kuşatıldı ve çok sayıda bâtınî öldürüldü. Selçuklular arasındaki karışıklıklardan istifâde eden haçlılar, Birinci Haçlı Seferi sonunda Suriye’de haçlı devletleri kurmaya başladılar. Sultan Muhammed Tapar, bunların üzerine ordular gönderdi ise de, kumandanlar arasında tam anlaşma sağlanamadığından kesin sonuca gidilemedi. Sefer kumandanı Emir Mevdud, Şam Ümeyye Câmii’nde bir bâtınî tarafından öldürüldü. Sultan, haçlılara karşı Aksungur’u kumandanlığa getirdi. Bu arada kardeşi Sencer’i Suriye ve Horasan’daki bâtınîlere karşı mücâdele etmekle vazifelendirdi. Alamut üzerine de bir ordu gönderdi. Sultan Muhammed Tapar’ın 1118’de vefatı sebebiyle bu fesad ocağı ortadan kaldırılamadı. Sultan Muhammed Tapar, ilim ve îmar işleri ile de uğraşma fırsatı buldu. İsfehan’da yaptırdığı medresenin bahçesine defn edildi. İleri gelen devlet adamları, Muhammed Tapar’ın henüz küçük yaştaki oğlu Mahmûd’u tahta geçirdilerse de, Melikşâh’ın oğlu ve Horasan meliki olan Sencer, yeğeni Mahmûd’un sultanlığını kabul etmeyerek, saltanat iddiasında bulundu. 14 Ağustos 1119 târihinde yapılan Save savaşını kazanarak sultanlığını îlân eden Sencer, yeğenine evlâd muamelesi yaptı ve kendi hâkimiyetini tanımak şartı ile Rey hâriç, batı ülkelerinin hâkimiyetini ona bıraktı (Bkz. Irak Selçukluları). Sultan Sencer, batı işlerinden çok doğu ile uğraştı. Gaznelilerle savaştı. Karahanlıları kendisine bağladı. Zamanı, Selçukluların son parlak devri idi. Bu arada Selçuklu Devleti’ni iki büyük tehlike tehdid ediyordu. Bunlardan birisi batıdan Anadolu ve Suriye’ye saldırmakta olan haçlılar, diğeri doğudan gelen ve devletin doğu sınırlarını zorlayan Karahitaylar idi. Sultan yalnız bu ikinci tehlike ile uğraştı. Doğu Karahanlılar Devleti’ni yıkarak Seyhun boylarını zorlayan Karahitaylarla çarpışan Sencer, onlarla 10 Eylül 1141 senesinde yaptığı Katvan meydan muharebesini kaybetti. Bu muharebeden sonra Seyhun nehrine kadar olan topraklar Karahitayların eline geçti. Katvan meydan muhârebesiyle Büyük Selçuklu Devleti târihinde yeni bir devir başladı ve Selçuklu ülkesi müslüman olmayan Türk ve Moğol birliklerinin istilâsına uğradı.<br />
<br />
Sultan Sencer’in bu mağlûbiyetinden istifâde etmek istiyen Gûr hükümdarı Alâeddîn Hüseyn, yıllık vergiyi vermemek, sultanlık peşinde koşmak gibi davranışlarla Sencer’e olan tâbiliğinden kurtulmaya çalışıyordu. Zâten sınırlarını fazla genişletmesi, bölgenin kuvvet dengesini bozmakta ve bu durum Sultan Sencer’i endişeye düşürmekte idi. Büyük kuvvetlere sâhib olan Gûrlular üzerine yürüyen Sultan Sencer, Haziran 1152’de yaptığı muharebede Gûr ordusunu mağlûb ederek Katvan’da kaybedilen itibârı yeniden sağladı.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Gerileme ve Dağılma Dönemi</span><br />
<br />
Melikşah'tan sonra sırasıyla başa geçen I. Mahmud (1092-1094 ), Berkyaruk (1094-1105 ), Müizzeddin Melikşah (1105-1105 ) ve Mehmed Tapar (1105-1118 ) dönemlerinde Büyük Selçuklu Devleti gücünü ve eyaletlerdeki merkezi denetimini giderek yitirdi. 1118'de tahta çıkan Ahmed Sencer’in ülke topraklarını yeniden birleştirme çabası da başarılı olduysa da devlet hiçbir zaman Melikşah dönemindeki sınırlarına ve otoritesine kavuşamadı. 1128 yılında Doğudaki Doğu ve Batı Karahanlı Devletine boyun eğdiren Karahitaylar Büyük Selçuklu Devleti ile komşu oldular ve Selçuklulara baskı yaratmaya başladılar. 1141 yılında Karahitay ve Selçuklu orduları arasındaki Katvan Savaşı'nda yenilgiye uğrayan Büyük Selçuklu Devleti hızlı bir dağılma sürecine girdi. Karahitayların devletin en verimli toprakları olan Maveraünnehir'i işgal etmeleri Büyük Selçuklu Devleti'nin ekonomisini ve ordusunu iyice sıkıntıya soktu. Sultan Sencer, giderek artan ekonomik buhran nedeniyle ayaklanan göçebe Oğuzlara 1153'te tutsak düştü. İki yıl sonra kaçarak kurtulduysa da ülkede iktidarını yeniden sağlayamadan 1157’de öldü. Büyük Selçuklu Devleti böylece sona erdi. Bu tarihten sonra Büyük Selçukluların toprakları büyük ölçüde Harzemşahların denetimi altına girdi.<br />
<br />
Hanedan üyeleri yönettikleri bölgelerde bağımsız davranmaya başladılar. Daha önce bağımsızlıklarını ilan etmiş olan Selçuklu hanedanın kurduğu devletlerden yalnızca Anadolu Selçuklu Devleti, yüz yılı aşkın bir süre daha ayakta kalabildi. Ayrıca devletin gerilemesinin sebepleri arasında Haçlı Seferleri, Fâtımîler ile olan çatışmalar, Hasan Sabbah'ın Bâtınîlik propogandaları ve Oğuz boylarının ayaklanmaları sayılabilir. Bunun sonucunda ise Abbâsî halifeleri Selçuklu egemenliğinden kurtulmak için bir takım çalışmalar yürütmüştür. Bunlar Selçuklu Devleti'nin yıkılmasına neden olan etkenler ve nedenlerdir. Özet olarak Büyük Selçuklu Devleti'nin yıkılma nedenleri olarak aşağıdaki nedenler sayılabilir:<br />
<br />
    Merkezi otoritenin zayıflaması<br />
    Taht kavgaları<br />
    Oğuz isyanları<br />
    Haçlı Seferlerinin başlaması<br />
    Atabeylerin bağımsız hareket etmesi<br />
    Abbâsî Halifelerinin Selçuklu egemenliğinden kurtulmak için yürüttüğü bir takım çalışmalar<br />
    Bâtınîlik hareketleri<br />
    Fâtımîler ve Şiîlerin yıpratmaları<br />
    Şehzade ayaklanmaları<br />
    Katvan mağlubiyeti ve Karahitayların istilası<br />
    Kötü yönetim<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Devlet Yapısı ve Yönetimi</span><br />
<br />
Büyük Selçuklu Devleti’nin örgütlenme biçimi, kendisinden önceki İslam devletlerine benziyordu. Hint-İran devlet anlayışını yansıtan bu örgütlenmede, eski Türk devlet geleneğinin de belirgin etkisi vardı. Eski Türk devlet geleneğinde olduğu gibi, Büyük Selçuklu Devleti’nde de ülke toprakları hanedanın ortak malı sayılıyordu. Bundan dolayı Büyük Selçuklu toprakları eyaletlere bölünmüştü. Eyaletlerin yönetimi de Melik olarak adlandırılan hanedanın erkek üyelerine bırakılmıştı. Tuğrul Bey'den önce boy başkanına Oğuz geleneğine göre Yabgu deniyordu. İslam dininin benimsenmesinden sonra, hükümdarlar İslam devletlerindeki geleneğe uyarak "sultan" unvanı ile anıldılar. Suriye Selçukluları ile Kirman Selçukluları’na Irak Selçukluları da katıldı. Büyük Selçuklu topraklarına göçen yeni Oğuz boyları da iç düzeni büyük ölçüde sarstılar. Bu karışıklık döneminde Harzemşahlar, Büyük Selçuklu toprakların büyük bölümünü ele geçirdiler. Bir süre daha direnen Kirman Selçukluları 1175’te, Irak Selçukluları da 1194’te Oğuzlar ve Harzemşahlar tarafından yıkıldı.<br />
<br />
Başkentte oturan sultan, devletin mutlak egemeniydi. Bütün atamalar ve toprak dağıtımı sultanın buyruğuyla yapılıyordu. Ayrıca sultan yüksek yargı kurullarına da başkanlık ediyordu. Hükümdarların "danışman"ı konumundaki kişiler yönetimde önemli rol oynuyorlardı. Alp Arslan döneminde bu göreve getirilen Nizamülmülk, İslam geleneği uyarınca vezir unvanı aldı ve devlet yönetiminde köklü değişiklikler yaptı. Nizamülmülk, devlet yönetimine ilişkin anlayışını Siyasetname adlı kitabında da anlatmıştır. Büyük Selçuklu Devleti’nde devlet işleri "Divan-ı Âlâ" adı verilen bir kurulda görüşülür ve karara bağlanırdı. Ayrıca maliye, askerlik ve adalet işleriyle uğraşan başka divanlar da vardı. Meliklerin yönetimindeki eyaletlerde de büyük ölçüde merkezdeki örgütlenme örnek alınmıştı.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Selçuklularda Önemli Divan Teşkilatları</span><br />
<br />
1. Divan-ı Âli/ Divan-ı Saltanat: Devlet işlerinin görüşüldüğü divandır. Sultandan sonra en yetkili kişi olan 'Vezir' tarafından yönetilir.<br />
<br />
2. Divan-ı İstifa: Maliye işlerinden sorumludur. Yöneticisi 'Müstevfi'dir.<br />
<br />
3. Divan-ı Arz: Ordunun ikmal ve lojistik desteğini veren divandır. Ayrıca hassa askerlerinin maaşlarını da bu divan öder. Yöneticisi 'Arız'dır.<br />
<br />
4. Divan-ı İnşa: İç ve dış yazışmalardan sorumludur. Yöneticisi Tuğrai'dir.<br />
<br />
5. Divan-ı İşraf: Devletin idari ve mali işlerini denetlerdi. Yöneticisi 'Müşrif'tir.<br />
<br />
6. Niyabet-i Saltanat: Hükümdar başkentte yokken devleti idare eden divandır. Başında 'Naib' bulunur.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Toprak Yönetimi ve Ordu</span><br />
<br />
Büyük Selçuklu ülkesinde tarım yapılan topraklar ikta denen bölümlere ayrılmıştı ve iktalar hizmet karşılığında belirli süre için ileri gelenlere veriliyordu. Bu usulle verilen topraklar has, ikta ve haraci olarak üçe ayrılıyordu. Has toprakların geliri doğrudan sultan ailesine veriliyordu. İkta sahipleri ise, toprakları işleme karşılığında belli sayıda asker besliyor ve savaş zamanlarında orduya katılıyorlardı. Haraci olarak adlandırılan toprakların geliri de doğrudan devlet hazinesine aktarılıyordu.<br />
<br />
Alp Arslan dönemine kadar beylere bağlı göçebe Türkmenlerden oluşan ordu Nizamülmülk tarafından yeniden yapılandırıldı. Nizamülmülk, aylıklı askerlerden oluşan sürekli bir ordu kurdu. Bu aylıklı askerlere "gulam" deniyordu ve bunlar temel olarak başkentte iktidarı korumakla görevliydi. Savaş sırasında asıl ordu ise ikta sahiplerinin yönetimindeki atlı askerlerden oluşurdu. Ayrıca bağlı devletler de savaş zamanlarında sultanın ordusuna asker gönderiyorlardı. Melikşah döneminde orduda 50 bin kadar atlı asker olduğu bilinmektedir.Kısa bir not Türkler yani Selçuklular orduyla iç içe bir toplum oldukları için onlara 'ordu millet' denirdi.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Toplumsal ve Ekonomik Yaşam</span><br />
<br />
Büyük Selçuklu Devleti'ndeki Oğuz boyları ve başka bazı topluluklar göçebeydiler. Oğuz boylarının başında bir bey bulunuyordu. Bu göçebe topluluklar geçimlerini hayvancılıkla sağlıyorlardı ve otlak bulmak için de mevsimlere göre yer değiştiriyorlardı. Devlet göçebe topluluklardan otlak vergisi alıyordu. Yerleşik nüfus ise çiftçilik, zanaatçılık ve ticaretle uğraşıyordu. Kentlerdeki tüccar ve esnaf, işkollarına göre loncalar biçiminde örgütlenmişti. Merkezi devlette görevli memurlar ile sürekli ordudaki askerler maaş alıyorlardı.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Eğitim, Bilim ve Sanat</span><br />
İran'ın Rey kentinde bulunan Selçuklu devletinin kurucusu Tuğrul Bey'in anıt mezarı<br />
<br />
Büyük Selçuklular, kendilerinden önce var olan medreselerde öğretimi sürdürdüler, ama bununla yetinmediler. Vezir Nizamülmülk’ün öncülüğünde ve onun adını taşıyan yeni medreseler kurdular. Nizamiye medreselerinin ilki 1067’de Bağdat'ta açıldı. Daha sonra İsfahan, Rey, Merv(selçukluların başkenti), Belh, Herat, Basra, Musul gibi kentlerde yeni Nizamiye medreseleri kuruldu. Medrese sisteminde programlı ve belli bir yönteme dayanan eğitim ilk kez bu medreselerde verildi. Medreselerde din konularının yanı sıra matematik, felsefe, dil ve edebiyat gibi dersler de okutuluyordu ve medreselerde zengin kitaplıklar vardı. Medreselerin dışında da ülkenin çeşitli yerlerinde kurulmuş kitaplıklar bulunuyordu. Melikşah döneminde önce Isfahan'da, sonra Bağdat'ta birer gözlemevi kuruldu. Büyük Selçuklular Arapça'yı din ve bilim dili, Farsça'yı edebiyat ve devlet dili, Türkçeyi ise saray ve orduda günlük konuşma dili olarak kullanıyorlardı.<br />
<br />
Büyük Selçuklular, var olan kentleri bayındır hale getirirken yeni kentler de kurdular. Ülkenin pek çok yerinde yeni kurumlar ve yapılar inşa ettiler. Bunlar cami, medrese, kervansaray, hastane, köprü, çeşme, imaret, han, hamam, türbe ve kümbet gibi yapılardı.<br />
<br />
Büyük Selçuklular, ince ve uzun minarelerle cami mimarisine yeni bir anlayış getirdiler. İsfahan'daki Mescid-i Cuma bu anlayışla yapılmış en eski örnektir. Büyük Selçuklu anıtmezarları olan kümbetler de yaygın mimari yapılardır. Kümbetler içten kubbe, dıştan ise piramit ya da konik bir çatıyla örtülüyordu. Dört köşeli, çok köşeli ya da yuvarlak formdaki Büyük Selçuklu kümbetleri genellikle iki katlı olarak yapılıyordu.Bu kümbetlerin alt kat mezar, üst kat ise mescit olarak kullanılıyordu.<br />
<br />
Büyük Selçuklu sanatında hat (yazı), minyatür, ahşap ve taş oymacılığı, çinicilik, maden işleme, cilt ve çeşitli süsleme sanatları da gelişmişti. Zamanla yayıldığı bölgelerdeki Farsi kültürü benimsesiği yönünde görüşler de vardır..<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Büyük Selçuklu Devleti</span><br />
<br />
<br />
Büyük Selçuklu Devleti, Oğuzların Üçok kolunun Kınık boyuna mensup kişileri tarafından ortaya çıkmıştır. Devlet, ismini Oğuzlar devletinde önemli bir otoriteye sahip olan Selçuk Bey’den almıştır. Selçuk Bey’in hayatını kaybetmesinden sonra, yerine oğlu Arslan Yabgu geçmiştir. Arslan Yabgu’nun Gazneli Mahmut tarafından yakalanarak Hindistan topraklarında esir edilmesinin ardından Gaznelilerle Büyük Selçuklu Devleti arasında soğuk yılların geçmesine sebep olmuştur.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Tuğrul ve Çağrı Beyler Dönemi</span><br />
<br />
Arslan Yabgu’dan sonra Tuğrul Bey yönetimi eline aldı. Çağrı Bey’da Tuğrul Bey’in yönetici yardımcısı olarak görev yapmıştır. 1040 senesinde Dandanakan Savaşı sonucunda Gaznelilerin kaybetmesiyle birlikte Büyük Selçuklu Devleti resmi olarak kurulmuş oldu. Bu seneler içinde ilk defa Bizans İmparatorluğuyla mücadele eden Selçuklu Devleti, 1048 senesinde yaptığı Pasin Savaşı Bizans ve Ermeni mağlubiyetiyle noktalandı.<br />
<br />
Bu savaştan sonra Abbasi halifesinin kendisinden yardım talep etmesi üzerine 1055 senesinde Bağdat’a giden Tuğrul Bey, bu topraklar içerisinde bulunan Büveyhoğulları yönetimine son verdi. Bu yardımından dolayı Abbasi yönetimi ona “doğunun ve batının hükümdarı” lakabını taktı. Bu sayede İslam dünyasının liderliği Türklere devredilmiş oldu. Tuğrul Bey 1063, Çağrı Bey ise 1060 yıllarında hayata veda etmişlerdir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Alparslan Dönemi</span><br />
<br />
Tuğrul Bey öldükten sonra yerine geçen Alparslan, ilk olarak iç isyanları bastırdıktan sonra gözünü batıya dikti. Gürcistan topraklarını işgal ederek bazı generallerini Anadolu için görevlendirdi. Doğu Anadolu’ya seferler düzenleyerek Ani ve Kars kalelerini ele geçirdi. 1071 senesinde Malazgirt Savaşı’nda Bizans Ordusunu mağlup etmeyi başardı. Bu savaşın ardından Anadolu’da ilk türk beyliklerini meydana çıkaran Alparslan 1072 senesinde bir seferi sırasında esir alınarak öldürüldü.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Melikşah Dönemi</span><br />
Büyük Selçuklu Devleti en güzel senelerini Melikşah döneminde geçirdi. Fakat Melikşah’ın vefatının ardından başta 25 senelik bir dilim Fetret devri geçiren Selçuklular, Sultan Sancar tarafından 1117′de tekrardan düzene girmeyi başardı fakat 1141′de Katvan Savaşı’nda Moğollara mağlup olarak çok fazla güç kaybettiler. Öldürücü darbeyi ise 1157 senesinde Oğuz Boyları saldırıyla yaşadı ve yıkıldı.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Kayanak : </span>Wikipedia</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', Times, serif;" class="mycode_font">[attachment=46995]<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Büyük Selçuklu İmparatorluğu</span><br />
<br />
Büyük Selçuklu İmparatorluğu (Farsça: امپراطوری سلجوقیان), Oğuz Türklerinin kurduğu Türk, İslam ve Fars[11] medeniyetlerini bünyesinde barındıran müslüman imparatorluk.<br />
<br />
İslamî dönem Türk tarihinde, ilk kez, sınırları, aşağı-yukarı Çin sınırlarından Adalar ve Marmara Denizine, Kafkasya’dan Mısır sınırlarına değin uzanan ve dolayısıyla Türkistan, Harezm, Afganistan, Iran, Azerbaycan, Irak, Arap Yarımadası, Suriye ve Anadolu ülkeleri topraklarını içine alan evrensel büyük bir Türk imparatorluğunu kuran Selçuklular olmuştur. Genellikle öteki Türk devletlerinde olduğu gibi (Göktürklerde: Bumin Kağan-Istemi Yabgu, Bilge Kağan - Kültigin, Osmanlılarda: Orhan Cazi - Alâeddin Paşa kardeşler vs.) Selçuklu Mikâil’in oğulları Tuğrul bey ve Çağrı Bey kardeşler tarafından kurulan Büyük Selçuklu Devleti, ilk sultan Tuğrul Bey döneminde Merv’de toplanan Kurultay’da tespit edilen fetih planları uyarınca, büyük çapta gerçekleştirilen fetihler sonucunda sınırlarını, doğu, batı, güney ve kuzey yönlerinde süratle genişletmiş ve İslâm dünyasının biricik hâkimi durumuna gelmek suretiyle bir imparatorluğa dönüşmüştür; nitekim devrin Abbasî halifesi Kaaim Bi emrillah, sultan Tuğrul’u Doğu’nun ve Batı’nın (yani dünyanın) hükümdarı olarak ilân etmiştir. Sultan Tuğrul döneminde sağlam temeller üzerine oturtulmuş olan imparatorluk, ikinci hükümdar Büyük Sultan Alp Arslan döneminde yükseliş devrini yaşamış, batı yönünde büyük fetihler gerçekleştirilmiş, özellikle 26 Ağustos 1071’de Malazgirt’te Bizans İmparatorluğuna indirilen büyük tarihî darbe sonucunda, Anadolu’nun kapıları Türk milletine ardına kadar açılmış, dolayısıyla bu ülkenin bir Türk yurdu haline gelmesi yolunda en büyük adım atılmıştır.<br />
<br />
Sultan Alp Arslan’ın oğlu ve Selçuklular tarihinin en ulu hükümdarı olan sultan Melikşah döneminde ise Selçuklu imparatorluğu, en azametli dönemini yaşamış, gerek Doğu’da, gerekse Batı’da o kadar çok fetihler yapılmıştır ki, bu nedenle Melikşah’a Fetihler Babası (Ebu’l-feth) lakabı verilmiştir. Sultan Melikşah döneminde Büyük Selçuklu imparatorluğu’na tâbi olarak Kirman ve çevresinde Kirman Selçuklu Devleti, Suriye’de ve Filistin’de Suriye Selçuklu Devleti Selçuklu ve Anadolu’da Anadolu Selçuklu Devleti varlıklarını sürdürmekte idiler. Ayrıca Isfahan ve Hemedan dolaylarında Kakuyiler, Kafkaslarda Abazalar ve Gürcüler, Gürcan ve Taberistan’da Ziyariler, Tebriz’de Revvâdiler, Erran ve Armeniye’de Şeddadiler, Diyarbakır ve çevresinde Mervaniler, Musul’da Ukayliler, Hille’de Mezyediler ve Halep’te Mirdasoğulları adlarında Müslüman ve Müslüman olmayan küçük emirlikler de Büyük Selçuklu İmparatorluğu na tâbi olarak siyasal yaşamlarını sürdürmekte idiler. Büyük Sultan Melikşah’ın ölümünden (1092) sonra 30 yıldan fazla bir süre Selçuklu Devleti vezirliği yapmış olan çok değerli devlet adamı Nizamülmülk’ün de Hatmiler tarafından öldürülmesini izleyen yıllarda Selçuklu imparatorluğu, ortaya çıkan taht çatışmaları sonucunda, bir parçalanma ve çöküş dönemine girmiş oldu.<br />
<br />
Bu nedenle imparatorluk, Büyük Selçuklu Devleti’nin devamı olan Irak ve Horasan Selçukluları, Kirman Selçukluları, Suriye ve Filistin Selçukluları ve Anadolu Selçuklu Devleti olmak üzere, dört bölüme ayrılmıştır. Türkiye Selçukluları, Melikşah’ın ölümünden sonra Büyük Selçuklu Devleti’nden ayrılarak bağımsız bir devlet halinde siyasal yaşamını sürdürmesine karşılık Suriye ve Filistin, özellikle Irak ve Kirman Selçuklu Devletleri, aşağı-yukarı, Büyük Sultan konumunda bulunan Sultan Sencer’in ölümüne değin (1157) Büyük Selçuklu İmparatorluğuna bağlı kalmışlar, daha sonra da bağımsız bir duruma geçmişlerdir. Büyük Selçuklu Devleti’nin pek uzun sayılamayacak bir zaman süreci içinde yıkılmasının esas etkenleri olarak, eski Türk devlet gelenek ve törfesine göre, Büyük Selçuklu Devledinin yönetimi Moğolların etkisine girmesi, devletin hanedan mensuplarının ortak malı sayılması nedeniyle baş gösteren veraset sorunlarının neden olduğu taht çatışmaları, sultan-halife mücadeleleri, yetenekli ve kudretli sultanların yetişmemeleri sonucunda atabeklerin devlet yönetimine tam anlamıyla hâkim olmaları ve nihayet Oğuzların istilâsı ve Harezmşahlar Devleti’nin ağır baskı ve müdahaleleri ile Devlet kendini korumak için beyliklere ayrılırlar.<br />
<br />
Selçuklu vezirlerinden on altısı İranlı, biri Türk Togan Bey, biri fellah diğer beşinin ise kökeni bilinmemektedir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Kuruluş</span><br />
<br />
Kınık boyu Orta Asya'daki Oğuz boylarından biriydi. Büyük Selçuklu İmparatorluğunun çekirdeğini oluşturan boy, ittifak ile bu boy olarak kabul edilmesine karşın elimizde bunu gösteren net bir kanıt yoktur. Devlete ve hanedana adını veren Selçuk Bey'in bilinen en eski atası babası Dukak'dır. Dukak Yengikent Oğuz Yabguluğu'nda subaşı (ordu/birlik komutanı) olarak görev yapmış ve daha sonra adı kaynaklarda “Salcuk”, “Salçuk”,”Selcük”, “Selçuk”, “Sarçuk” gibi farklı şekillerde yazılan oğlu Selçuk bu göreve gelmiştir. Selçuk Bey’in torunlarının kurduğu devlet devrin kaynakları tarafından, onun adına nisbetle Selçukiyyan, Selaçıka, Al-i Selçuk (Selçuklu ailesi) olarak verilir. Oğuz Yabgularının Hazar Kağanlığı veya Karahanlılar’a bağlı oldukları ileri sürülür. Oğuzlar’ın Karahanlılar ile bazen mücadele, bazen de ittifak halinde bulundukları ve onlara paralı asker olarak hizmet ettikleri tespit edilmiştir. Selçuk Bey’in oğullarına Mikail, İsrail, Musa, Yusuf gibi isimler vermesi nedeniyle de Hazarlara bağlı olduğu ve Musevi olduğu ileri sürülmektedir[13].<br />
<br />
10. yüzyılın ikinci yarısında, Kıtaylar Moğolistan’dan çıkartılınca Kıpçak boy birliği dağıldı ve Oğuzlar kuzey komşuları olan Türk boylarının birleşmesi ve göçleri sebebiyle ciddi baskıya maruz kaldılar. Bu da Yabguların otorite ve güçlerini etkilemeye başladı. Bu etki ve belki de bazı kaynaklarda belirtilen Selçuk Bey'in iktidar mücadelesine girdiği Yagbu karşısında başarılı olamaması sonucu (tahminen 960~985) Selçuk Bey boyu ile beraber Maveraünnehir yönüne göç ettiler ve yine bir Yabgu'ya bağlı Cend'e yerleştiler. Bu bölge o sıralarda özellikle Samaniler tarafından yoğun biçimde islam propogandası uygulanan bir bölgeydi ve Selçuk Bey de ailesi ile islamiyeti seçti. İslamiyeti seçmesinden sonra da kısa süresinde etrafındakiler ve özellikle silahlı Oğuzlar onun önderliğinde topladılar. Bu göçebe topluluk Karahanlılara ve Samanîlere savaşlarda asker vererek karşılığında geniş otlaklar elde etti ve Samanîler Devletinin yönetiminde söz sahibi oldu. Samanîler Devleti yıkılınca Selçuk Bey, Müslüman halkıyla birlikte Horasan bölgesine yerleşti. Selçuk Bey'in 1009'da ölümünden sonra daha da güneye indiler.<br />
<br />
Selçuk Bey'in oğlu Arslan Bey'in yönetiminde, Karahanlıları ve Gaznelileri endişelendirecek kadar güçlendiler. Arslan Bey'in Gaznelilerce tutuklanması ve 1032'de ölmesinden sonra, Selçuk Bey'in torunları Tuğrul Bey ve Çağrı Bey bağımsızlıklarını elde etmeye giriştiler. Selçukluların teşkilatlı devlet düzenine girmesi bu dönemde oldu. Devletin ilk yöneticisi Tuğrul Bey'di. Selçuklular 1035'te büyük bir Gazneli ordusunu yenerek Horasan içlerine doğru ilerlediler. 1037'de de, bugünkü Türkmenistan’da yer alan Merv kentini ele geçirdiler. 1038'de Gaznelileri ikinci kez yendiler ve Nişabur kentine girerek bağımsızlıklarını ilan ettiler. Tuğrul Bey sultan sanıyla hükümdar ilan edildi ve Büyük Selçuklu Devleti de böylece kurulmuş oldu.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Tarihi</span><br />
<br />
Dandanakan’ın muzaffer başkumanlardan Çağrı Bey, zafer sonrasında verilen toy yâni büyük ziyafette üstün idarecilik vasfı ve keskin siyâsî zekâsını takdir ettiği kardeşi Tuğrul Bey’i Büyük Selçuklu Devleti Sultânı îlân etti. Merv başşehir yapıldı. Toplanan kurultayda feth edilecek yerlerle idareciler tespit edildi. Ceyhun ile Gazne arasındaki bölge Çağrı Bey’e, Bust-Sistan havalisi Mûsâ Yabgu’ya, Nişâbur’dan îtibâren bütün batı bölgeleri Tuğrul Bey’e verildi. Çağrı Bey’in oğlu Yâkutî ile İbrahim Yınal, batı cephesinde vazife aldılar. Hanedandan Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış, Gürcan ve Damgan’a, Çağrı Bey’in oğlu Kara Arslan Kavurd ise, Kirman havalisine tâyin olundular. Vazife taksiminin ardından kısa zamanda; kuzeyde Hârezm dâhil, Mâverâünnehr, Sistân, Mekrân bölgesi, Kirman ve civarı, Hürmüz Emirliği hattâ Arabistan Yarımadası’nda Umman ve dolayları ile Gürcan, Bâdgis, Huttalân tamamen zabt edildi. Tuğrul Bey, Taberistân, Kazvin, Dehistân, İsfehan, Nihâvend, Rey ve Şehrezur’u alarak devletin sınırlarını genişletti. 1046’da Gence, 1048’de Erzen, Karaz, Hasankale, Erzurum ve havalisindeki Gürcü, Ermeni ve Bizans orduları mağlûbiyete uğratıldı.<br />
<br />
Henüz yeni kurulan devlet kısa zamanda, Büveyhîlerin işgalindeki Bağdâd hâriç, bölgedeki bütün İslâm topraklarına hâkim oldu. Sultan Tuğrul, Büveyhîlerin işgalindeki halifelik merkezi olan Bağdâd’ı kurtarmak için Abbasî halîfesi el-Kâim bi-Emrillah’ın daveti ile 17 Ocak 1055’de Bağdâd’a girdi. Halîfenin, âlimlerin ve sünnî müslümanların büyük hüsn-i kabulüyle karşılanan Tuğrul Bey, Büveyhî hükümdarlığını yıkarak Abbasî halifeliğini yeniden ihya etti. İslâm âleminin takdirini kazanıp, büyük iltifatlara kavuştu. Halîfeliğe karşı yapılan Fatımî saldırılarını bertaraf etti. Halîfelik makamına ve Bağdâd şehrine hizmetinden dolayı 25 Ocak 1058’de Tuğrul Bey’e iki altın kılıç kuşatan halîfe, onu; doğunun ve batının hükümdarı îlân etti. Selçuklu sultânının, halîfe tarafından “Dünyâ hakanı” îlân edilmesi, Türklere büyük itibâr kazandırdığı gibi, Alplik ruhunu okşayarak islâm dîninin cihâd emrine daha fazla sarılmalarına yol açtı. Aynı sene Tuğrul Bey, tahrikler sebebiyle isyan eden üvey kardeşi İbrahim Yınal’ı cezalandırdı. Çağrı Bey, yetmiş yaşlarında 1060’da, Tuğrul Bey ise, 1063’de yetmiş yaşında vefat etti. Tuğrul Bey, devletini sağlam temeller üzeri ne oturtarak, sınırlarını Ceyhun’dan Fırat’a kadar genişletti. Anadolu üzerine yaptırdığı akınlarla, Bizans idaresinde bulunan bölgenin Türk yurdu olması için ilk harcı koydu.<br />
<br />
Tuğrul Bey’in oğlu olmadığından, Çağrı Bey’in oğlu Alp Arslan Selçuklu Deleti sultânı oldu. Başa geçer geçmez amcasının veziri Amîd-ül-mülk’ü görevden alarak, yerine Nizâm-ül-mülk’ü tâyin etti. Sultan Alp Arslan, tahta geçmek iddiasında bulunan diğer rakiplerini bertaraf ettikten sonra, batıya yönelerek fetihlere başladı. Kafkaslardan dolaşıp mahallî küçük krallıkları itaati altına aldi. Doğu Anadolu’nun Kuzeydoğu ucundaki meşhûr Ani kalesini 1064’de feth ederek, 16 Ağustos 1064’de Kars’a girdi. Ani, hıristiyan âleminin kutsal yerlerinden biri idi. Bu fetihler İslâm âleminde büyük sevinç kaynağı oldu ve Halîfe Kâim bil-Emrillah, Sultan’a, fetihler babası yâni çok feth eden mânâsına gelen Ebü’l-Feth lakabını verdi. Sultan, 1065 senesi sonlarında doğuya yönelerek Üstyurd ve Mangışlak taraflarına yürüdü. Başarı ile biten seferin sonunda; ticâret yollarını vuran Kıpçak ve Türkmenler itaat altına alındı.<br />
<br />
Alp Arslan, 1067 senesinde Kirman melîki olan kardeşi Kavurd’un isyanı ile karşılaştı. Bu isyanı kısa sürede bastırdı (Bkz. Kirman Selçukluları). Öncelikle müslümanlar arasında birliğin te’minini arzu eden Sultan Alp Arslan, Bahreyn taraflarındaki Karmatî sapıkları ve önasya’daki Şiî-Fâtımî kalıntılarını temizlemek için harekete geçti. Şiî-Fâtımî sultasının İslâm ülkeleri üzerinden kalkmakta olduğunu gören Mekke şerîfi, Alp Arslan’a itaatini arz ederek, hutbeyi Abbasî halîfesi ve Sultan Alp Arslan adına okumaya başladı. Doğu ve Batıda sistemli bir şekilde yapılan fetih hareketleri; 1067 senesinde Anadolu’da başlatılan yıpratma ve yıldırma akınları, 26 Ağustos 1071’deki Malazgirt muharebesine kadar devam etti. Malazgirt zaferiyle Büyük Selçuklulara kapıları açılan Anadolu, Türkiye Türklerinin istikbâldeki yurdu durumuna girdi. Malazgirt Zaferi sonrasında, Bizans imparatoru Diogenes ile yapılan andlaşma, tahttan indirildiği için tatbik edilemedi. Sultan Alp Arslan, andlaşmanın silâh zoruyla tatbikini kumandan ve beylerine emrederek, bütün Anadolu’nun fethini istedi. Selçuklu emrindeki Türkmen boyları, Orta Asya’dan batıya sevk edilerek, Doğu Anadolu’daki Bizans hududuna gönderildi. Selçukluların gaza akınlarına mukavemet edemiyen Bizans kale ve garnizonları Türklerin eline geçti. Türk akınları Marmara Denizi sahillerine kadar uzandı ve fethedilen Anadolu, iskân edildi. Anadolu’nun Türkleşip, İslâmlaşması için gerekli bütün tedbirler alındı. Sultan Alb Arslan, çıktığı Mâverâünnehr seferinde, esir alınan bir kale kumandanı tarafından şehîd edildi. Türk târihinin büyük sultanlarından olan Alp Arslan, enerjisi, disiplini, yiğitliği ve adaleti ile temayüz etmişti (Bkz. Alb Arslan).<br />
<br />
Sultan Alp Arslan vefat ettiğinde, devlet toprakları, doğuda Yaşgar’dan, batıda Ege kıyıları ve İstanbul boğazına, kuzeyde Hazar-Aral arasından, güneyde Yemen’e kadar olan bir bölgeye yayılmıştı.<br />
<br />
Alp Arslan’ın yerine oğlu ve veliahdı Melikşâh, Büyük Selçuklu Devleti sultânı oldu. Sultanlığını tanımayan amcası Kavurd ile Kerez’de yapılan savaşı kazanan Melikşâh bir kaç gün sonra Kavurd’un ölümü ile devet içinda asayişi kısa sürede sağladı. İç işlerini hâlleden Melikşâh, taht mücâdelesinden faydalanarak Selçuklu hududlarına hücûm eden Gazneliler ile Karahanlılara karşı sefere çıktı. Bu sırada Karahanlı Şemsülmülk Nâsır’ın mektubunu aldı ve elçisini kabul etti ise de, hareketinden vazgeçmedi. Tirmiz’i muhasaraya başladı. Emir Savtiğin’in ikmâl yollarını kesmesi, şehrin düşerek Sultan’ın başarıya ulaşmasına ve Şemsülmülk’ün sulhu kabul etmesine sebeb oldu. Gaznelilere karşı, Emîr Gümüştiğin ve Anuştiğin’i gönderdi. Gazneli hükümdarı İbrahim bin Mes’ûd, Melikşâh’ın başarılarının artması üzerine itaate mecbur oldu. Gönderdiği elçilik hey’eti ve hediyelerle iyi münâsebetler te’sis edildi. Sultan’ın kızı Gevher Hâtun’un, Gazneli veliahdı Mes’ûd bin İbrahim ile evlendirilmesi, iki devlet arasında çıkması muhtemel anlaşmazlığı önledi.<br />
<br />
Doğu sınırlarını garantiye alan Sultan Melikşâh, babasının vezîri ve kendisinin de hocası olan sapık ve bâtınî akımlara karşı Sünnîliğin müdâfaası için Nizâmiyye medreselerini kurart Tuşlu Nizâm-ül-mülk Hasen’derr vezîrliğe devam etmesini istedi. Bu sayede Selçuklu Devletine ve İslâm dînine çok hizmet etmesine şebeb oldu. Sultan Melikşâh çok hâlim-selîm, affedici, fakat devlet ve millet işlerinde ciddî, müstesna bir şahsiyetti. Devrinde bozkırlardaki Türk boylarını, bütün İran’ı, Arabistan’ı, Suriye ve Filistin’i, idaresi altına aldı. Anadolu’nun fethi üzerinde hassasiyetle durup, babasının vazifelendirdiği amcazadesi Kutalmışoğlu Süleyman Şah ve Türkmen beylerinden Alb İlig, Artuk Bey, Mansur, Dolat gibi komutanlarla fütuhatı sürdürdü. Selçuklu kumandanları, Bizans’ın Türklere karşı kurduğu ölmezler adlı askerî birlikleri mağlûb etti. Artuk Bey, Bizans kuvvetlerini 1074’de Sapanca çevresinde mağlûb ederek, yüz binden fazla Türk, İzmit’ten Üsküdar’a kadar olan sahaya yerleşti. Kutalmışoğlu Süleyman Şah, güneydoğu harekâtıyla, Adana dolaylarını feth etmekle meşguldü. Fırat’ı geçerek Çukurova, Maraş, Tarsus, Antep ve Urfa’ya dağılan Ermeni ve ücretli frank askerlerini Antakya’da, Gümüştiğin de Nizip, Âmid ve Urfa civarında Bizans kuvvetlerini mağlûb ettiler. Artuk Bey, Sultan Melikşâh’ın emriyle Doğu harekâtını idare etti. 1074-1077 seneleri arasında Sivas, Tokat, Çorum havalisini, Yeşilırmak ve Kelkit havzalarını ele geçirdi. Artuk Bey’den sonra yerine Danişmend Gazi geçerek, Amasya ve civarını Karadeniz’e kadar aldı. Mengücük Gazi, Şarkî Karahisar, Erzincan ve Divriği havalisini; Ebü’l-Kâsım da, Erzurum ve Çoruh bölgesini fethetti. Orta, Kuzeybatı ve Batı harekâtını Süleyman Şah idare edip, Bizanslılar ile mücâdele ve onların âsî kumandanları ile ittifak yaptı. Bizanslılar, Balkanlar’daki iktidar mücâdelesi ve iç hâdiseler üzerine Selçuklulardan yardım istediler. Yardım talebleri Selçukluların menfaatleri doğrultusunda karşılandı. Süleyman Şah, İznik’e yerleşerek, bu şehri Türkiye Selçukluları Devleti’nin merkezi yaptı. Selçuklular, Anadolu’da sahil şehirleri dışında Toroslar ve Çukurova’dan Üsküdar’a kadar bütün bölgeye yerleştiler. Bu durum karşısında Avrupalılar Çin’e elçilik hey’eti göndererek, Selçukluların doğudan tazyik edilmesini istediler. Ancak müracaatları netîcesiz kaldı. Süleyman Şah, 1082-1083 senelerinde Bizanslıların elinde olan Adana ile Tarsus, Misis, Anazarba ve bölgedeki diğer yerleri zabtetti. 1085’de Suriye’nin kilit şehri Antakya’yı bir baskınla fethetti. Antakya’nın en büyük kilisesini camiye çevirip, fetih şükrânesi olarak yüz yirmi müezzinin okuduğu ezandan sonra Cum’a namazını burada kıldı. Diyarbekir bölgesinin fethi için Selçuklu seferleri, Fahrüddevle Cüheyr’in İsfehân’a gelmesiyle başladı. Fahrüddevle, buradaki şiî îtikâdlı Karmatîlerin yola sokulması için hareket eden Artuk Bey ve bağlı kuvvetlerle beraber Diyarbekir’e doğru yola çıktı. Şehrin muhasarası sırasında Selçuklu ordusundaki Arab unsurların şehrin müdâfilerinin içindeki Arablarla savaşmaya yanaşmamaları, ordudaki Türkmen beylerini güç durumda bıraktı ise de, Arablardan müteşekkil kısım, bölgede bulunan diğer şehirlerin fethine me’mûr edildi. Fahrüddevle’nin kumandanlığındaki birlikler, çevredeki Mardin, Hasankeyf, Cizre ve daha otuz kadar kaleyi ele geçirdi. Diyarbekir, Fahrüddevle’nin oğlu Zaimüddevle ve emrindeki kuvvetlerin 4 Mayıs 1085’de şehre girmesiyle düştü ve Mervânîler Devleti ortadan kalktı.<br />
<br />
Musul’un fethine me’mûr edilen Aksungur ve diğer Türkmen emirleri şehre harpsiz girdiler. Fethi müteakip Musul’a gelen Melikşâh, büyük bir merasimle karşılandı. Musul emîrliğine Şerefüddevle’yi tâyin etti.<br />
<br />
Sultan Alp Arslan zamanından beri Suriye ve daha güneye yürüyen meşhûr Selçuklu kumandanlarından Atsız, seferlerini Melikşâh zamanında da sürdürdü. Uzun süre muhasara ettiği Dımaşk’ı 1076 Mart’ında Selçuklu topraklarına kattı. Dımaşk’ın alınmasından sonra camilerde okunan Şiî-Fâtımî ezanını yasaklayarak Cum’a hutbesini Halîfe Muktedî ve Sultan Melikşâh adına okuttu. Daha sonra Selçuklu Devleti’nin “Fatımî Devleti’nin ortadan kaldırılması” politikasına uygun olarak, Mısır’a doğru sefere devam etti. Fakat muvaffak olamadı ve başarısızlığı Suriye emirlrğinden alınmasına sebeb oldu. Yerine Melikşâh’ın kardeşi Tâcüddevle Tutuş getirildi.<br />
<br />
Sultan Melikşâh, Kutalmışoğlu Süleyman Şah ile kardeşi Tutuş’un Suriye’deki mücâdelesi üzerine 1086’da İsfehan’dan bölgeye hareket ederek bölgede asayişi yeniden te’sis etti. Haleb valiliğini Aksungur’a, Urfa’yı Bozan’a, Antakya’yı da Yağısıyan’a verdi. 1087 senesinde Sultan Melikşâh, Süveydiye kıyılarından Akdeniz’e ulaştı. Böylece Uzakdoğudan Ortadoğuya kadar hâkimiyet kurdu. Dönüşte hilâfet merkezi olan Bağdâd’ı ziyaret etti. Halîfe Müktedî tarafından iki kılıç kuşatıldı ve 25 Nisan 1087’de “Dünyâ hükümdarı” îlân edildi.<br />
<br />
Selçukluların İslâm’a ve insanlığa hizmeti sayesinde kısa zamanda genişlemesi, düşmanlarını hızlı bir faaliyet içine soktu. Bizanslılar ve sapık fırkalara karşı mücâdele eden âlim ve kumandanlar suikastla öldürülüyordu. 1092 senesinde, önce Selçukluların meşhûr vezîri Nizâm-ül-mülk, Hasen Sabbah’ın fedailerinden bir bâtınî tarafından; arkasından Sultan Melikşâh Bağdâd’da zehirlenerek şehîd edildiler.<br />
<br />
Melikşâh’ın ölümü ile başlayan saltanat mücâdelesinde Şam Meliki Tutuş, derhal sultanlığını îlân etti. Bu arada Melikşâh’ın hanımı Terken Hâtûnda küçük oğlu Mahmûd’u sultan ve torunu Ca’fer’i halîfenin veliahdı yapmak için bütün kuvvetiyle uğraştı ve 1092’de Mahmûd’un saltanatını îlân ederek, nâmına hutbe okutmaya muvaffak oldu. Yine bu arada tarafdârlarıyla Rey’e çekilen Berkyaruk da sultanlığını îlân etti ve Terken Hâtun’un üzerine gönderdiği orduyu Burucerd’de bozguna uğrattı. Terken Hâtun’un Gence meliki İsmail’i tarafına çekmesi de bir fayda sağlamadı.<br />
<br />
Terken Hâtun’un bir suikast neticesinde öldürülmesiyle saltanat mücâdelesi Tutuş’la Berkyaruk arasında kaldı. Tutuş, Rey üzerine yürüdü ise de 1093 yılında vuku bulan uzun mücâdeleler esnasında birçok emir Berkyaruk tarafına geçti. Bu sayede Berkyaruk karşısındaki orduyu bozguna uğrattı. Ayrıca Tutuş’un ölümü ile bütün rakiplerini bertaraf ederek adına Bağdâd’da hutbe okundu.<br />
<br />
Sultan Berkyaruk zamanında Selçuklu Devleti; a-Irak ve Horasan, b-Sûriye, c-Kirman, d-Türkiye Selçukluları olmak üzere dörde bölündü. Ayrıca Doğu Anadolu’nun çeşitli yerlerinde Türkmen beylikleri ve Atabeglikler ortaya çıktı. Berkyaruk, parçalanan Selçuklu İmparatorluğu’nu toplamaya başladığı bir sırada haçlı orduları da Suriye’ye geldiler. Berkyaruk, haçlılara ve onların Antakya muhasarasına karşı Kürboğa’yı ve Artuklu beylerini sefere me’mûr etti. Anadolu’dan geçen haçlılar, Suriye’ye vardıkları zaman sayıları oldukça azalmıştı. Ancak İslâm dâvasına ihanet eden Şiî-Fâtımîlerin, sünnî müslümanlara karşı haçlılarla ittifak etmeleri, ayrıca Suriye emirleri arasındaki emniyetsizlik ve rekabetler, Tutuş’un oğlu Dukak ile birlikte Suriye kuvvetlerinin haber vermeden çekilmesi, Frenklerin taarruza geçerek, Türkleri bozguna uğratmalarına sebeb oldu. Netîcede ilerlemeye devam eden haçlılar, Antakya’dan bir sene sonra da Kudüs’ü işgal edip şehirde meskun olan yetmiş bin müslüman ve yahûdiyi hunharca katlettiler.<br />
<br />
Bu arada Gence meliki ve kardeşi Muhammed Tapar, Berkyaruk’a saltanat iddiasıyla isyan etti. Berkyaruk, 1100 senesinde Sefîdrûd’da mağlûb olmasına rağmen, Muhammed Tapar’ı arka arkaya dört defa bozguna uğrattı. Ahlat’a sığınan Muhammed Tapar, buranın hükümdarı Sülemen’i ve Ani emîri Menuçehr’i hizmetine alarak yeniden savaşa hazırlandı ise de, Sultan Berkyaruk çok kan aktığını, memleketin harap, emir ve askerlerin yorgun olduğunu, hazînenin boş kaldığını, vergilerin tahsil edilemez bir hâle geldiğini ve nihayet İslâm düşmanlarına fırsat verildiğini beyân ederek, gönderdiği bir elçi ile, kardeşini barışa ikna etti. Böylece 1104’de Azerbaycan’da Sefîdrûd hudud olmak üzere Kafkasya’dan Suriye’ye kadar bütün vilâyetlerde Muhammed Tapar sultan tanındı. Bağdâd, Rey, Cibâl, Taberistan, Fars, Huzistan, Azerbaycan, Mekke ve Medîne’nin idaresi de Berkyaruk’da kaldı.<br />
<br />
Selçuklu İmparatorluğu iki devlete ayrılmak suretiyle Türkiye ile birlikte üç Selçuklu sultânı ortaya çıktı. Lâkin bu durum çok sürmedi. Çünkü, Berkyaruk hastalıklı olduğu için 1104 senesinde yirmi altı yaşında iken vefat etti. Sultan Berkyaruk, ülkesini düşünen ve milletinin refahı için çalışan bir kimse idi. Ancak kardeş kavgalarının, memleketin birlik ve beraberliğe en muhtaç olduğu bir döneme rastlaması Berkyaruk’u çok üzdü. Buna rağmen fırsat buldukça haçlı kuvvetleri üzerine asker sevk etmekten ve darbeler vurmaktan geri kalmadı.<br />
<br />
Berkyaruk’un vefatıyla oğlu Melikşâh ile Muhammed Tapar saltanat mücâdelesine başladılar. Muhammed Tapar, Bağdâd üzerine yürüyerek fazla zorluk çekmeden 1105’de tek başına sultan oldu. Önce kendisine karşı isyan eden amcasının oğlu Mengübars hâdisesini bastırdı. Daha sonra ülkede uzun zamandır karışıklık çıkaran, anarşiyi tahrik eden bâtınîlere karşı mücâdele etti. 1107’de bâtınîlerin merkezi olan Alamut kalesi kuşatıldı ve çok sayıda bâtınî öldürüldü. Selçuklular arasındaki karışıklıklardan istifâde eden haçlılar, Birinci Haçlı Seferi sonunda Suriye’de haçlı devletleri kurmaya başladılar. Sultan Muhammed Tapar, bunların üzerine ordular gönderdi ise de, kumandanlar arasında tam anlaşma sağlanamadığından kesin sonuca gidilemedi. Sefer kumandanı Emir Mevdud, Şam Ümeyye Câmii’nde bir bâtınî tarafından öldürüldü. Sultan, haçlılara karşı Aksungur’u kumandanlığa getirdi. Bu arada kardeşi Sencer’i Suriye ve Horasan’daki bâtınîlere karşı mücâdele etmekle vazifelendirdi. Alamut üzerine de bir ordu gönderdi. Sultan Muhammed Tapar’ın 1118’de vefatı sebebiyle bu fesad ocağı ortadan kaldırılamadı. Sultan Muhammed Tapar, ilim ve îmar işleri ile de uğraşma fırsatı buldu. İsfehan’da yaptırdığı medresenin bahçesine defn edildi. İleri gelen devlet adamları, Muhammed Tapar’ın henüz küçük yaştaki oğlu Mahmûd’u tahta geçirdilerse de, Melikşâh’ın oğlu ve Horasan meliki olan Sencer, yeğeni Mahmûd’un sultanlığını kabul etmeyerek, saltanat iddiasında bulundu. 14 Ağustos 1119 târihinde yapılan Save savaşını kazanarak sultanlığını îlân eden Sencer, yeğenine evlâd muamelesi yaptı ve kendi hâkimiyetini tanımak şartı ile Rey hâriç, batı ülkelerinin hâkimiyetini ona bıraktı (Bkz. Irak Selçukluları). Sultan Sencer, batı işlerinden çok doğu ile uğraştı. Gaznelilerle savaştı. Karahanlıları kendisine bağladı. Zamanı, Selçukluların son parlak devri idi. Bu arada Selçuklu Devleti’ni iki büyük tehlike tehdid ediyordu. Bunlardan birisi batıdan Anadolu ve Suriye’ye saldırmakta olan haçlılar, diğeri doğudan gelen ve devletin doğu sınırlarını zorlayan Karahitaylar idi. Sultan yalnız bu ikinci tehlike ile uğraştı. Doğu Karahanlılar Devleti’ni yıkarak Seyhun boylarını zorlayan Karahitaylarla çarpışan Sencer, onlarla 10 Eylül 1141 senesinde yaptığı Katvan meydan muharebesini kaybetti. Bu muharebeden sonra Seyhun nehrine kadar olan topraklar Karahitayların eline geçti. Katvan meydan muhârebesiyle Büyük Selçuklu Devleti târihinde yeni bir devir başladı ve Selçuklu ülkesi müslüman olmayan Türk ve Moğol birliklerinin istilâsına uğradı.<br />
<br />
Sultan Sencer’in bu mağlûbiyetinden istifâde etmek istiyen Gûr hükümdarı Alâeddîn Hüseyn, yıllık vergiyi vermemek, sultanlık peşinde koşmak gibi davranışlarla Sencer’e olan tâbiliğinden kurtulmaya çalışıyordu. Zâten sınırlarını fazla genişletmesi, bölgenin kuvvet dengesini bozmakta ve bu durum Sultan Sencer’i endişeye düşürmekte idi. Büyük kuvvetlere sâhib olan Gûrlular üzerine yürüyen Sultan Sencer, Haziran 1152’de yaptığı muharebede Gûr ordusunu mağlûb ederek Katvan’da kaybedilen itibârı yeniden sağladı.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Gerileme ve Dağılma Dönemi</span><br />
<br />
Melikşah'tan sonra sırasıyla başa geçen I. Mahmud (1092-1094 ), Berkyaruk (1094-1105 ), Müizzeddin Melikşah (1105-1105 ) ve Mehmed Tapar (1105-1118 ) dönemlerinde Büyük Selçuklu Devleti gücünü ve eyaletlerdeki merkezi denetimini giderek yitirdi. 1118'de tahta çıkan Ahmed Sencer’in ülke topraklarını yeniden birleştirme çabası da başarılı olduysa da devlet hiçbir zaman Melikşah dönemindeki sınırlarına ve otoritesine kavuşamadı. 1128 yılında Doğudaki Doğu ve Batı Karahanlı Devletine boyun eğdiren Karahitaylar Büyük Selçuklu Devleti ile komşu oldular ve Selçuklulara baskı yaratmaya başladılar. 1141 yılında Karahitay ve Selçuklu orduları arasındaki Katvan Savaşı'nda yenilgiye uğrayan Büyük Selçuklu Devleti hızlı bir dağılma sürecine girdi. Karahitayların devletin en verimli toprakları olan Maveraünnehir'i işgal etmeleri Büyük Selçuklu Devleti'nin ekonomisini ve ordusunu iyice sıkıntıya soktu. Sultan Sencer, giderek artan ekonomik buhran nedeniyle ayaklanan göçebe Oğuzlara 1153'te tutsak düştü. İki yıl sonra kaçarak kurtulduysa da ülkede iktidarını yeniden sağlayamadan 1157’de öldü. Büyük Selçuklu Devleti böylece sona erdi. Bu tarihten sonra Büyük Selçukluların toprakları büyük ölçüde Harzemşahların denetimi altına girdi.<br />
<br />
Hanedan üyeleri yönettikleri bölgelerde bağımsız davranmaya başladılar. Daha önce bağımsızlıklarını ilan etmiş olan Selçuklu hanedanın kurduğu devletlerden yalnızca Anadolu Selçuklu Devleti, yüz yılı aşkın bir süre daha ayakta kalabildi. Ayrıca devletin gerilemesinin sebepleri arasında Haçlı Seferleri, Fâtımîler ile olan çatışmalar, Hasan Sabbah'ın Bâtınîlik propogandaları ve Oğuz boylarının ayaklanmaları sayılabilir. Bunun sonucunda ise Abbâsî halifeleri Selçuklu egemenliğinden kurtulmak için bir takım çalışmalar yürütmüştür. Bunlar Selçuklu Devleti'nin yıkılmasına neden olan etkenler ve nedenlerdir. Özet olarak Büyük Selçuklu Devleti'nin yıkılma nedenleri olarak aşağıdaki nedenler sayılabilir:<br />
<br />
    Merkezi otoritenin zayıflaması<br />
    Taht kavgaları<br />
    Oğuz isyanları<br />
    Haçlı Seferlerinin başlaması<br />
    Atabeylerin bağımsız hareket etmesi<br />
    Abbâsî Halifelerinin Selçuklu egemenliğinden kurtulmak için yürüttüğü bir takım çalışmalar<br />
    Bâtınîlik hareketleri<br />
    Fâtımîler ve Şiîlerin yıpratmaları<br />
    Şehzade ayaklanmaları<br />
    Katvan mağlubiyeti ve Karahitayların istilası<br />
    Kötü yönetim<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Devlet Yapısı ve Yönetimi</span><br />
<br />
Büyük Selçuklu Devleti’nin örgütlenme biçimi, kendisinden önceki İslam devletlerine benziyordu. Hint-İran devlet anlayışını yansıtan bu örgütlenmede, eski Türk devlet geleneğinin de belirgin etkisi vardı. Eski Türk devlet geleneğinde olduğu gibi, Büyük Selçuklu Devleti’nde de ülke toprakları hanedanın ortak malı sayılıyordu. Bundan dolayı Büyük Selçuklu toprakları eyaletlere bölünmüştü. Eyaletlerin yönetimi de Melik olarak adlandırılan hanedanın erkek üyelerine bırakılmıştı. Tuğrul Bey'den önce boy başkanına Oğuz geleneğine göre Yabgu deniyordu. İslam dininin benimsenmesinden sonra, hükümdarlar İslam devletlerindeki geleneğe uyarak "sultan" unvanı ile anıldılar. Suriye Selçukluları ile Kirman Selçukluları’na Irak Selçukluları da katıldı. Büyük Selçuklu topraklarına göçen yeni Oğuz boyları da iç düzeni büyük ölçüde sarstılar. Bu karışıklık döneminde Harzemşahlar, Büyük Selçuklu toprakların büyük bölümünü ele geçirdiler. Bir süre daha direnen Kirman Selçukluları 1175’te, Irak Selçukluları da 1194’te Oğuzlar ve Harzemşahlar tarafından yıkıldı.<br />
<br />
Başkentte oturan sultan, devletin mutlak egemeniydi. Bütün atamalar ve toprak dağıtımı sultanın buyruğuyla yapılıyordu. Ayrıca sultan yüksek yargı kurullarına da başkanlık ediyordu. Hükümdarların "danışman"ı konumundaki kişiler yönetimde önemli rol oynuyorlardı. Alp Arslan döneminde bu göreve getirilen Nizamülmülk, İslam geleneği uyarınca vezir unvanı aldı ve devlet yönetiminde köklü değişiklikler yaptı. Nizamülmülk, devlet yönetimine ilişkin anlayışını Siyasetname adlı kitabında da anlatmıştır. Büyük Selçuklu Devleti’nde devlet işleri "Divan-ı Âlâ" adı verilen bir kurulda görüşülür ve karara bağlanırdı. Ayrıca maliye, askerlik ve adalet işleriyle uğraşan başka divanlar da vardı. Meliklerin yönetimindeki eyaletlerde de büyük ölçüde merkezdeki örgütlenme örnek alınmıştı.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Selçuklularda Önemli Divan Teşkilatları</span><br />
<br />
1. Divan-ı Âli/ Divan-ı Saltanat: Devlet işlerinin görüşüldüğü divandır. Sultandan sonra en yetkili kişi olan 'Vezir' tarafından yönetilir.<br />
<br />
2. Divan-ı İstifa: Maliye işlerinden sorumludur. Yöneticisi 'Müstevfi'dir.<br />
<br />
3. Divan-ı Arz: Ordunun ikmal ve lojistik desteğini veren divandır. Ayrıca hassa askerlerinin maaşlarını da bu divan öder. Yöneticisi 'Arız'dır.<br />
<br />
4. Divan-ı İnşa: İç ve dış yazışmalardan sorumludur. Yöneticisi Tuğrai'dir.<br />
<br />
5. Divan-ı İşraf: Devletin idari ve mali işlerini denetlerdi. Yöneticisi 'Müşrif'tir.<br />
<br />
6. Niyabet-i Saltanat: Hükümdar başkentte yokken devleti idare eden divandır. Başında 'Naib' bulunur.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Toprak Yönetimi ve Ordu</span><br />
<br />
Büyük Selçuklu ülkesinde tarım yapılan topraklar ikta denen bölümlere ayrılmıştı ve iktalar hizmet karşılığında belirli süre için ileri gelenlere veriliyordu. Bu usulle verilen topraklar has, ikta ve haraci olarak üçe ayrılıyordu. Has toprakların geliri doğrudan sultan ailesine veriliyordu. İkta sahipleri ise, toprakları işleme karşılığında belli sayıda asker besliyor ve savaş zamanlarında orduya katılıyorlardı. Haraci olarak adlandırılan toprakların geliri de doğrudan devlet hazinesine aktarılıyordu.<br />
<br />
Alp Arslan dönemine kadar beylere bağlı göçebe Türkmenlerden oluşan ordu Nizamülmülk tarafından yeniden yapılandırıldı. Nizamülmülk, aylıklı askerlerden oluşan sürekli bir ordu kurdu. Bu aylıklı askerlere "gulam" deniyordu ve bunlar temel olarak başkentte iktidarı korumakla görevliydi. Savaş sırasında asıl ordu ise ikta sahiplerinin yönetimindeki atlı askerlerden oluşurdu. Ayrıca bağlı devletler de savaş zamanlarında sultanın ordusuna asker gönderiyorlardı. Melikşah döneminde orduda 50 bin kadar atlı asker olduğu bilinmektedir.Kısa bir not Türkler yani Selçuklular orduyla iç içe bir toplum oldukları için onlara 'ordu millet' denirdi.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Toplumsal ve Ekonomik Yaşam</span><br />
<br />
Büyük Selçuklu Devleti'ndeki Oğuz boyları ve başka bazı topluluklar göçebeydiler. Oğuz boylarının başında bir bey bulunuyordu. Bu göçebe topluluklar geçimlerini hayvancılıkla sağlıyorlardı ve otlak bulmak için de mevsimlere göre yer değiştiriyorlardı. Devlet göçebe topluluklardan otlak vergisi alıyordu. Yerleşik nüfus ise çiftçilik, zanaatçılık ve ticaretle uğraşıyordu. Kentlerdeki tüccar ve esnaf, işkollarına göre loncalar biçiminde örgütlenmişti. Merkezi devlette görevli memurlar ile sürekli ordudaki askerler maaş alıyorlardı.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Eğitim, Bilim ve Sanat</span><br />
İran'ın Rey kentinde bulunan Selçuklu devletinin kurucusu Tuğrul Bey'in anıt mezarı<br />
<br />
Büyük Selçuklular, kendilerinden önce var olan medreselerde öğretimi sürdürdüler, ama bununla yetinmediler. Vezir Nizamülmülk’ün öncülüğünde ve onun adını taşıyan yeni medreseler kurdular. Nizamiye medreselerinin ilki 1067’de Bağdat'ta açıldı. Daha sonra İsfahan, Rey, Merv(selçukluların başkenti), Belh, Herat, Basra, Musul gibi kentlerde yeni Nizamiye medreseleri kuruldu. Medrese sisteminde programlı ve belli bir yönteme dayanan eğitim ilk kez bu medreselerde verildi. Medreselerde din konularının yanı sıra matematik, felsefe, dil ve edebiyat gibi dersler de okutuluyordu ve medreselerde zengin kitaplıklar vardı. Medreselerin dışında da ülkenin çeşitli yerlerinde kurulmuş kitaplıklar bulunuyordu. Melikşah döneminde önce Isfahan'da, sonra Bağdat'ta birer gözlemevi kuruldu. Büyük Selçuklular Arapça'yı din ve bilim dili, Farsça'yı edebiyat ve devlet dili, Türkçeyi ise saray ve orduda günlük konuşma dili olarak kullanıyorlardı.<br />
<br />
Büyük Selçuklular, var olan kentleri bayındır hale getirirken yeni kentler de kurdular. Ülkenin pek çok yerinde yeni kurumlar ve yapılar inşa ettiler. Bunlar cami, medrese, kervansaray, hastane, köprü, çeşme, imaret, han, hamam, türbe ve kümbet gibi yapılardı.<br />
<br />
Büyük Selçuklular, ince ve uzun minarelerle cami mimarisine yeni bir anlayış getirdiler. İsfahan'daki Mescid-i Cuma bu anlayışla yapılmış en eski örnektir. Büyük Selçuklu anıtmezarları olan kümbetler de yaygın mimari yapılardır. Kümbetler içten kubbe, dıştan ise piramit ya da konik bir çatıyla örtülüyordu. Dört köşeli, çok köşeli ya da yuvarlak formdaki Büyük Selçuklu kümbetleri genellikle iki katlı olarak yapılıyordu.Bu kümbetlerin alt kat mezar, üst kat ise mescit olarak kullanılıyordu.<br />
<br />
Büyük Selçuklu sanatında hat (yazı), minyatür, ahşap ve taş oymacılığı, çinicilik, maden işleme, cilt ve çeşitli süsleme sanatları da gelişmişti. Zamanla yayıldığı bölgelerdeki Farsi kültürü benimsesiği yönünde görüşler de vardır..<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Büyük Selçuklu Devleti</span><br />
<br />
<br />
Büyük Selçuklu Devleti, Oğuzların Üçok kolunun Kınık boyuna mensup kişileri tarafından ortaya çıkmıştır. Devlet, ismini Oğuzlar devletinde önemli bir otoriteye sahip olan Selçuk Bey’den almıştır. Selçuk Bey’in hayatını kaybetmesinden sonra, yerine oğlu Arslan Yabgu geçmiştir. Arslan Yabgu’nun Gazneli Mahmut tarafından yakalanarak Hindistan topraklarında esir edilmesinin ardından Gaznelilerle Büyük Selçuklu Devleti arasında soğuk yılların geçmesine sebep olmuştur.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Tuğrul ve Çağrı Beyler Dönemi</span><br />
<br />
Arslan Yabgu’dan sonra Tuğrul Bey yönetimi eline aldı. Çağrı Bey’da Tuğrul Bey’in yönetici yardımcısı olarak görev yapmıştır. 1040 senesinde Dandanakan Savaşı sonucunda Gaznelilerin kaybetmesiyle birlikte Büyük Selçuklu Devleti resmi olarak kurulmuş oldu. Bu seneler içinde ilk defa Bizans İmparatorluğuyla mücadele eden Selçuklu Devleti, 1048 senesinde yaptığı Pasin Savaşı Bizans ve Ermeni mağlubiyetiyle noktalandı.<br />
<br />
Bu savaştan sonra Abbasi halifesinin kendisinden yardım talep etmesi üzerine 1055 senesinde Bağdat’a giden Tuğrul Bey, bu topraklar içerisinde bulunan Büveyhoğulları yönetimine son verdi. Bu yardımından dolayı Abbasi yönetimi ona “doğunun ve batının hükümdarı” lakabını taktı. Bu sayede İslam dünyasının liderliği Türklere devredilmiş oldu. Tuğrul Bey 1063, Çağrı Bey ise 1060 yıllarında hayata veda etmişlerdir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Alparslan Dönemi</span><br />
<br />
Tuğrul Bey öldükten sonra yerine geçen Alparslan, ilk olarak iç isyanları bastırdıktan sonra gözünü batıya dikti. Gürcistan topraklarını işgal ederek bazı generallerini Anadolu için görevlendirdi. Doğu Anadolu’ya seferler düzenleyerek Ani ve Kars kalelerini ele geçirdi. 1071 senesinde Malazgirt Savaşı’nda Bizans Ordusunu mağlup etmeyi başardı. Bu savaşın ardından Anadolu’da ilk türk beyliklerini meydana çıkaran Alparslan 1072 senesinde bir seferi sırasında esir alınarak öldürüldü.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Melikşah Dönemi</span><br />
Büyük Selçuklu Devleti en güzel senelerini Melikşah döneminde geçirdi. Fakat Melikşah’ın vefatının ardından başta 25 senelik bir dilim Fetret devri geçiren Selçuklular, Sultan Sancar tarafından 1117′de tekrardan düzene girmeyi başardı fakat 1141′de Katvan Savaşı’nda Moğollara mağlup olarak çok fazla güç kaybettiler. Öldürücü darbeyi ise 1157 senesinde Oğuz Boyları saldırıyla yaşadı ve yıkıldı.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Kayanak : </span>Wikipedia</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sivas Kongresi Beyannamesi’nde Alınan Kararlar]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=2901</link>
			<pubDate>Fri, 17 Aug 2018 09:20:07 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=2901</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', Times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Sivas Kongresi Beyannamesi’nde Alınan Kararlar</span><br />
<br />
    Milli sınırlar içinde bulunan vatan bir bütündür; birbirinden <br />
<br />
ayrılamaz.*Kuva-yı Milliye’yi yetkili ve milli iradeyi hakim kılmak esastır.<br />
    Osmanlı ülkesinin herhangi bir kısmına yapılacak müdahale ve işgal <br />
<br />
Ermenilik, Rumluk teşkili gayesine yönelik hareketlere toptan karşı konacaktır.<br />
    Azınlıkların her türlü güvenliği sağlandığından siyasi egemenlik ve toplum <br />
<br />
dengesini bozacak ayrıcalıklar verilemez.<br />
    İstanbul hükümeti, bir dış baskı karşısında topraklarının herhangi bir <br />
<br />
parçasını bırakmak zorunda kalırsa, buna karşı bütün tedbirler alınır ve <br />
<br />
kararlar verilebilir.<br />
    Mondoros Mütarekesi imzalandığı tarihte sınırlarımız içinde bulunan, halkı <br />
<br />
Müslüman olan topraklar üzerindeki tarihi, ırki, dini ve coğrafi haklarımıza <br />
<br />
saygı gösterilmesini ve bunlara aykırı girişimlerin geçersiz hale getirilmesini <br />
<br />
bekleriz<br />
    Devletin bağımsızlık ve bütünlüğü saklı kalmak şartıyla topraklarımızı ele <br />
<br />
geçirmek isteği olmayan herhangi bir devletin ekonomik, teknik ve sınaî <br />
<br />
yardımlarını memnuniyetle karşılarız<br />
    Millî iradeyi temsil etmek üzere Millet Meclisinin derhal toplanması <br />
<br />
mecburidir.<br />
    Millî vicdandan doğan cemiyetler birleşmiş, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i <br />
<br />
Hukuk Cemiyeti adını almıştır. Bu cemiyet her türlü fırkacılık cereyanlarından, <br />
<br />
şahsi ihtiraslardan uzaktır. Bütün Müslüman vatandaşlar bu cemiyetin tabii <br />
<br />
üyesidirler<br />
    Umumi Kongre tarafından kutsal gayelere erişmek, bunları takip etmek için <br />
<br />
bir Temsil Heyeti seçilmiştir.<br />
<br />
Kongre’deki Kararların Sadeleştirilmiş Hali<br />
<br />
    Osmanlı Devleti ile itilaf Devletleri arasında yapılan Ateşkes Anlaşması’nın <br />
<br />
imzalandığı 30 Ekim 1918 tarihindeki sınırlarımız içinde kalan ve her noktasında <br />
<br />
çok büyük bir İslâm çoğunluğunun bulunduğu Osmanlı ülkesinin parçaları <br />
<br />
birbirinden ve Osmanlı topluluğundan parçalanamaz ve hiç bir sebeple ayrılmaz <br />
<br />
bir bütündür. Bu ülkede yaşayan bütün Müslüman halklar, birbirine karşılıklı <br />
<br />
hürmet ve fedakârlık duygularıyla dolu, birbirlerinin ırkî ve sosyal haklarına <br />
<br />
saygılı, yaşadıkları muhitin şartlarına tam olarak riayetkâr öz kardeştirler.<br />
    Osmanlı toplumunun bütünlüğü, milli istiklalimizin sağlanması, Hilâfet ve <br />
<br />
Saltanat yüce makamının dokunulmazlığı için Kuva-yı milliye’yi etkili ve milli <br />
<br />
iradeyi hâkim kılmak esastır.<br />
    Osmanlı topraklarının herhangi bir parçasına karşı yapılacak müdahale ve <br />
<br />
işgale ve özellikle vatanımız içinde müstakil birer Rumluk ve Ermenilik <br />
<br />
kurulmasına yönelik hareketlere karşı, Aydın, Manisa ve Balıkesir Cephelerindeki <br />
<br />
milli cihatlarda olduğu gibi, elbirliğiyle savunma ve direnme esası meşru kabul <br />
<br />
edilmiştir.<br />
    Öteden beri aynı vatan içinde birlikte yaşadığımız, bütün gayr-i müslim <br />
<br />
azınlıkların her türlü hakları bütünüyle mahfuz bulunduğundan, bu azınlıklara <br />
<br />
siyasî egemenlik ve toplumsal dengemizi bozacak imtiyazlar verilmesi kabul <br />
<br />
edilmeyecektir.<br />
    Osmanlı Hükümeti bir dış baskı karşısında memleketimizin herhangi bir <br />
<br />
parçasını terk ve ihmal etmek zorunda kalırsa, Hilafet ve Saltanat makamı ile <br />
<br />
vatan ve milletin dokunulmazlığını ve bütünlüğünü sağlayacak her türlü tedbir ve <br />
<br />
kararlar alınmıştır.<br />
    İtilaf Devletleri’nce Ateşkes Anlaşması’nın imzalandığı 30 Ekim 1918 <br />
<br />
tarihindeki sınırlarımız içinde kalıp İslâm çoğunluğunun oturmakta olduğu, <br />
<br />
kültür ve medeniyet üstünlüğünün Müslümanlarda bulunduğu ve bir bütün teşkil <br />
<br />
eden vatan topraklarının taksimi görüşünden büsbütün vazgeçip, bu topraklar <br />
<br />
üzerindeki tarihi, ırki, dini ve coğrafi haklarımıza riayet edilmesine ve buna <br />
<br />
aykırı teşebbüslere son verilmesine ve böylece hakka ve adalete dayalı bir karar <br />
<br />
alınmasını bekleriz.<br />
    Milletimiz insani, muasır (çağdaş) gayeleri yüceltir, teknik, sınaî ve <br />
<br />
ekonomik durumu ve ihtiyacımızı takdir eder. Böylece devlet ve milletimizin iç <br />
<br />
ve dış bağımsızlığı ve vatanımızın bütünlüğü saklı kalmak şartıyla, altıncı <br />
<br />
maddede yazılı sınırlar içinde, milliyet esaslarına saygılı olan ve <br />
<br />
memleketimize karşı istila emeli gütmeyen herhangi bir devletin teknik, sınaî, <br />
<br />
ekonomik yardımını memnuniyetle karşılarız. Bu adaletli ve insani şartları(ın <br />
<br />
gerçekleşmesi), bir barışın acilen kararlaştırılması, insanlığın selameti ve <br />
<br />
dünyanın esenliği adına, en has milli emelimizdir.<br />
    Milletlerin kendi geleceğini bizzat kendilerinin tayin ettiği bu tarihi <br />
<br />
dönemde İstanbul Hükümeti’nin de milli iradeye bağlı olması zaruridir. Çünkü <br />
<br />
milli iradeye dayanmayan herhangi bir hükümetin keyfi kararlarına milletçe baş <br />
<br />
eğilmediği gibi, böyle kararların dışta da muteber olmadığı ve olamayacağı, <br />
<br />
şimdiye kadar geçen olaylarla ve sonuçlarla ortaya çıkmıştır. Böylece, milletin <br />
<br />
içinde bulunduğu sıkıntı ve endişeden kurtulmak çarelerine bizzat başvurmasına <br />
<br />
gerek kalmadan, İstanbul Hükümeti’nin milli meclisi hemen ve hiç zaman <br />
<br />
yitirmeden toplaması ve böylece milletin, memleketin geleceği üzerinde alacağı <br />
<br />
bütün kararları milli meclisin denetimine sunması mecburidir.<br />
    Vatan ve milletimizin maruz kaldığı zulüm ve elemler ile ve hepsi aynı amaç <br />
<br />
ve maksatla milli vicdandan doğan vatansever ve milli cemiyetlerin <br />
<br />
birleşmesinden oluşan genel topluluk, bu kez “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk <br />
<br />
Cemiyeti” adını almıştır. Bu cemiyet her türlü particilik akımlarından ve şahsi <br />
<br />
ihtiraslardan uzaktır ve arınmıştır. Bütün Müslüman vatandaşlarımız bu <br />
<br />
Cemiyet’in tabii üyeleridir.<br />
    Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin 4 Eylül 1919 tarihinde <br />
<br />
Sivas’ta toplanan Genel Kongresi tarafından, mukaddes maksadı takip ve genel <br />
<br />
teşkilatı idare etmek için bir Heyet-i Temsiliye seçilmiş ve köylerden il <br />
<br />
merkezlerine kadar bütün milli teşkilatlar takviye edilmiş ve birleştirilmiştir.<br />
<br />
Mustafa Kemal’in Açılış Konuşması<br />
<br />
“Muhterem Efendiler: Yurdun ve Ulusun kurtuluşunu amaçlayan zorunlu nedenler, <br />
<br />
sizleri bunca sıkıntılar ve engeller karşısında Sivas’ta topladı. Yiğitçe <br />
<br />
davranışlarınızı kutlar, hoş geldiniz demekle, mutluluğumu açıklarım.<br />
<br />
Efendiler; Bilinmektedir ki, ulusların insanca haklarına dayanan, söz vermeler <br />
<br />
üzerine 30 Ekim 1918’de İtilaf devletleri ile bir antlaşma yapıldı, ulusumuz, <br />
<br />
hakça bir barışa kavuşacağını umdu. Halbuki bu antlaşma hükümleri, bütün <br />
<br />
yurdumuza ve ulusumuza karşı, kötüye kullanışlarla, baskılarla, zorlamalarla <br />
<br />
uygulanmaya başlandı. İtilaf devletlerinden yüz bulan ülkemiz Hrıstiyanları <br />
<br />
ulusumun onuruna dokunan çılgınca davranışlara giriştiler. Batı Anadolu’da <br />
<br />
İslam’ın namusu uğruna koruması gereken kutsal yerlerine kadar sokulan Yunan <br />
<br />
zalimleri İtilaf devletlerinin hoşgörüleri üzerine canavarca kötülükler <br />
<br />
yaptılar.<br />
<br />
Doğuda Ermeniler Kızılırmak’a kadar genişleme hazırlıklarına giriştiler, <br />
<br />
şimdiden sınırlarımıza kadar dayanıp toptan yok edip öldürme politikasını <br />
<br />
gütmeye başladılar. Karadeniz kıyılarımız da Pontos Krallığı hayalinin <br />
<br />
gerçekleştirilmesine çalışıldı; Adana, Antep, Maraş ve Konya yakınlarına kadar <br />
<br />
gelen işgalciler Antalya’ya da girdiler. Trakya’da işgal bölgesi içine alındı. <br />
<br />
Saltanat tahtının yeri ve Halifeliğin merkezi olan İstanbul ise, Hükümdar <br />
<br />
saraylarının içine kadar eline düştü. Bütün bu haksız saldırışlara karşı <br />
<br />
İstanbul’daki hükümet, belki tarihte bir benzeri daha görülmemiş bir katlanma <br />
<br />
ile sustu; her zaman için güçsüz, kararsız, dermansız kaldı. İşte bu haller <br />
<br />
ulusumuzu silkinip uyanmaya sürükledi. Artık ulusumuz pek güzel anladı ki, <br />
<br />
itilafçı devletler bu yurtta kutsal varlıklarına ve ulusal kaderine sahip <br />
<br />
çıkacak bir gücün, bir isteğin olmadığına iyice hükmetmişler ve akıllarına <br />
<br />
geleni işlemişlerdi. Bu yersiz sanı yüzündendir ki cansız bir ülke, kansız bir <br />
<br />
ulus neleri hak etmişse hepsini hiç çekinmeden uygulamaya koyuldu. Buna karşı <br />
<br />
boyun eğip teslim olmuş görünmek, tam çöküntüden başka bir sonuç vermeyecektir.<br />
<br />
Efendiler; Ulusumuzun sizler gibi uyanık ve şerefli kişileri, görünüşün kaygılı <br />
<br />
karanlıklarından umutsuzluğa düşmediler, çünkü onlar bilirler ki, tarih bir <br />
<br />
ulusun varlığını hiçbir zaman inkar edemez, çünkü onlar kuvvetli bir iman ile <br />
<br />
inanırlar ki haksız bir görüşle yurdumuza ve ulusumuza karşı verilen hükümler, <br />
<br />
ortaya sürülen kanılar, er geç iflas edecektir.<br />
<br />
Efendiler; İtilaf devletlerinin haksızlıkları ile İstanbul hükümetinin <br />
<br />
güçsüzlüğü ve haksızlığı karşısında ulusumuz, varlığını belirtmek ve bu <br />
<br />
saldırılara karşı namusunu ve bağımsızlığını korumak gerektiğine hükmetmek <br />
<br />
zorunda kaldı. Bilindiği gibi doğuda geçen savaşın her türlü kaygısını çekmiş ve <br />
<br />
hele Ermenilerin vahşice zulmüne uğramış, yaslı sınır illerimiz ulusal <br />
<br />
bağımsızlığı, ulusal onuru kurtarmak amacı ile Müdafaa-i Hukuk-u Milliye (Ulusun <br />
<br />
Haklarını Savunması) gibi dernekler kurdular, doğudan ve güneyden gelecek <br />
<br />
tehlikeyi sezinleyen Diyarbakır ilimizde de Müdafaa-i Vatan (Yurt Savunması) <br />
<br />
derneği kuruldu.<br />
<br />
Batıda Yunanlıların saldırısı göz önünde tutularak kurulmuş olan (Ulus Haklarını <br />
<br />
Savunma Derneği) Yunanlılar’ın topraklarımıza ayak basması üzerine buraları <br />
<br />
Yunanistan’a katma düşüncesini reddetmek için ayaklandı.<br />
<br />
Trakya’da ve Kilikya (Çukurova)’da ulusal dernekler kuruldu, kısacası doğu ve <br />
<br />
batıdan yükselen ulusun sesi Anadolu’nun en uzak köşelerinde bile yankı buldu. <br />
<br />
Böylece ulusal dernekler düşmanların esaret boyunduruğuna girmemek direnci ile <br />
<br />
ulusal bilincin şahlanmasından doğmuş birer eşsiz kuruluş oldular. Bu yolla <br />
<br />
yüzyıllardan beri bağımsız yaşayan ulusumuz varlığını dünyaya göstermeye <br />
<br />
başladı.<br />
<br />
Efendiler; Ulusça kurtuluş çaresinin ancak kendi içinde kendi gelişmesinden <br />
<br />
doğacağı kanısı gerçekleşince, belli telikeler karşısında bulunan Doğu Anadolu <br />
<br />
illeri Erzurum Kongresi’ni toplantıya çağırdı, bu sırada idi ki yapılan <br />
<br />
yazışmalar, ortaya çıkan olaylar ve kendini gösteren gerçekler karşısında bütün <br />
<br />
yurdun bir bütün halinde kurtuluşunu amaç edinen Sivas Kongresi, bugün sayın <br />
<br />
topluluğumuzun kurduğu bu genel kongre, daha 21 Haziran 1919 tarihinde <br />
<br />
kararlaştırıldı.<br />
<br />
Efendiler; Burada büyük bir üzüntü ile yüce topluluğunuza bildirmek zorundayım <br />
<br />
ki ülkenin ve ulusun kutsal varlıklarını korumakta güçsüzlükten, miskinlikten <br />
<br />
başka bir şey göstermemiş olan İstanbul hükümeti, ulusu hep yenilmiş, bitmiş <br />
<br />
göstermek gibi düşmanlarımızın çıkarına işleyen aykırı davranışlarda ancak <br />
<br />
gücünü gösterebildi. Bu hal ulusal tarihimizde elbette İstanbul hükümeti <br />
<br />
hesabına lekeli bir sahifedir.<br />
<br />
Teşekkür olunur ki, efendiler, ulus ve ulusal gücün tam dayanağı olan şerefli <br />
<br />
ordumuz o hükümeti uyarmakla birçok büyük zarar da önlenmiş oldu, yine de bu <br />
<br />
halin ulusal davranışta birçok gecikmelere ve duraklamalara sebep olduğu <br />
<br />
unutulamaz.<br />
<br />
Hatırlarda olacak ki, Sivas Genel Kongresi’ni şereflendirmeleri için 22 <br />
<br />
Haziran’da yapılan çağrıda, Erzurum Kongresi’nden söz açılarak orada 10 <br />
<br />
Temmuz’da toplanılacağı belirtilmişti. Batı Anadolu delegelerinin o zamana kadar <br />
<br />
Sivas’a ulaşabilecekleri sanılıyordu. Böylece Erzurum Kongresi üyelerinin de <br />
<br />
Sivas’taki toplantıya katılabilecekleri düşünülmüştü, halbuki Sivas’ta toplantı <br />
<br />
ancak bugün gerçekleşebildi, aradan bir aydan çok zaman geçti, bu uzun süre <br />
<br />
içinde Erz urum Kongresi Delegelerini bekletip durmaktan ise, herkesin kavrayıp <br />
<br />
katıldığı amaçlar ve esaslar üzerinde konuşulup kararlara varılması uygun düştü <br />
<br />
ve sonradan delegelerin seçildikleri yerlere dönüp alınan kararları uygulamaya <br />
<br />
girişmeleri yeğ görüldü. Erzurum Kongresi ve dolayısıyla Doğu Anadolu adına <br />
<br />
Sivas Kongresi’ne katılmak üzere (Heyet-i temsiliye) diye yetkili bir toplulukta <br />
<br />
seçilip görevlendirildi.<br />
<br />
Erzurum Kongresi’nin bildirisinden ve tüzüğünden başka gizli kalmış hiçbir karar <br />
<br />
yoktur. Yalnız Sadrazam Ferit Paşa’nın Paris gezintisinden sonra yayınladığı, <br />
<br />
Anadolu’da karışıklık olduğunu bildiren genelgesi büyük üzüntü ve tiksinti ile <br />
<br />
okunmuş, gerçeğe uymayan ülkenin ve ulusun çıkarlarına zarar veren bu bilgisizce <br />
<br />
bildirinin hemen tezkibi kendisinden şiddetle istenmiştir. İstenen bir şey de <br />
<br />
milletvekilleri seçiminin çabuklaştırılmasıdır. Erzurum Kongresi yalnız Doğu <br />
<br />
Anadolu delegelerinden kurulu olduğu için yetkisini bu çevre içinde sıkışmış <br />
<br />
görmekle yetinmiştir. Ancak Batı Anadolu ve Rumeli delegelerinin katılması ile <br />
<br />
verilebilecek yetki ve tüm bir yetkinin kullanılmasını sizin sayın <br />
<br />
topluluğunuzun gerçekleşmesi koşuluna bağlı gördü, bu yüzdendir ki Doğu <br />
<br />
Anadolu’da ulusal derneklerin birleşmesinden doğan topluluğa ad koyarken “Doğu <br />
<br />
Anadolu” deyimi kullanılmıştır. Durup dururken Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti <br />
<br />
ya da Anadolu Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adlarını kullanmak ve bütün Ulusun <br />
<br />
hakları adına kendi kendini yetkili görmek doğru olamazdı, böyle yapılsa idi <br />
<br />
İstanbul’da olduğu gibi 5-10 kişinin bir araya gelerek bütün ulusun yetkili <br />
<br />
vekilleriymiş gibi asıl yetki sahibi ulusla ilgisiz davranışları bir bakıma <br />
<br />
tekrarlanmış olurdu.<br />
<br />
Bununla birlikte efendiler, Erzurum Kongresi bütün ülkenin ve ulusun birleşip <br />
<br />
anlaşması uğruna, Doğu Anadolu illerinin başka illerimizle her zaman işbirliğine <br />
<br />
hazır olduğunu belirtmeyi kararlarının başında saymıştır. Elbette yüce <br />
<br />
varlığınızla kurulmuş bulunan bu Sivas Kongresi, yurdumuzun ve ulusumuzun <br />
<br />
bölünmez bir bütün olduğunu gerektiği gibi ortaya koyup ispatlayan kararları <br />
<br />
alacak, esasları koyacaktır.<br />
<br />
Efendiler; Millet Meclisi’nin toplanması için öteden beri gösterilen ulusal <br />
<br />
dilekler karşısında İstanbul Hükümeti’nin daha ilk günden baştan savma <br />
<br />
davranışları, sorunları Anayasaya aykırı inatçı direnişleri son günlerde ulusal <br />
<br />
akımın etkisi ile çok gevşemiş, durumdadır. Seçimler için emir de verildiğini <br />
<br />
biliyorsunuz, bunun gerçekleşmesi, Tanrı’nın izni ile sizin davranışlarınız ve <br />
<br />
direnişleriniz ile sağlanacaktır. Ancak, seçim başlayıp bitmeden önce, bir ya da <br />
<br />
birkaç yabancı memleketin mandasını kabullenmek gibi doğrudan doğruya <br />
<br />
yaşayışımız ve bağımsızlığımız la ilgili bir olup bittiye gidilmek söz <br />
<br />
konusudur.<br />
<br />
Ulusal Meclis’in daha toplanmamış olduğu bir sırada yabancıların kuşatıp <br />
<br />
sıkıştırdığı, bağımsızlığını yitirmiş İstanbul Hükümeti’nin tek başına uygunsuz <br />
<br />
bir karar alması ya da ulusal dileklere uymayan yabancı önerileri hoş görüp <br />
<br />
kabullenmesini hesaba katarak Erzurum ve Sivas Kongreleri’nin birbiri ardı sıra <br />
<br />
birbirinden daha yetkili, toplanmış olması herhalde iyiliğin ve esenliğin <br />
<br />
muştusuur. Sözlerime son verirken, yurdun ve ulusun kurtuluş ve yükseliş amacına <br />
<br />
bağlı olan topluluğumuzun hayırlı ve başarıya ulaşmasını Yüce Tanrı’dan yardım <br />
<br />
dilerim.<br />
Delegelerin Kongredeki Yemin Metni<br />
<br />
Makam-ı Celil –i Hilafet ve Saltanat’a, İslamiyet’e, devlete, millete ve <br />
<br />
memlekete manen ve maddeten hizmetten başka bir gaye ve emelimiz olmadığına <br />
<br />
binaen kongrenin müzakeresi devamı müddetince ihtirasat-i şahsiye ve siyasiyeden <br />
<br />
ve fırkacılık amalinden münezzeh bir azim ve iman ile çalışacağıma ve İttihat ve <br />
<br />
Terakki Cemiyeti’nin ihyasına çalışmayacağıma namusum ve bilcümle mukaddesatım <br />
<br />
namına yemin ederim</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', Times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Sivas Kongresi Beyannamesi’nde Alınan Kararlar</span><br />
<br />
    Milli sınırlar içinde bulunan vatan bir bütündür; birbirinden <br />
<br />
ayrılamaz.*Kuva-yı Milliye’yi yetkili ve milli iradeyi hakim kılmak esastır.<br />
    Osmanlı ülkesinin herhangi bir kısmına yapılacak müdahale ve işgal <br />
<br />
Ermenilik, Rumluk teşkili gayesine yönelik hareketlere toptan karşı konacaktır.<br />
    Azınlıkların her türlü güvenliği sağlandığından siyasi egemenlik ve toplum <br />
<br />
dengesini bozacak ayrıcalıklar verilemez.<br />
    İstanbul hükümeti, bir dış baskı karşısında topraklarının herhangi bir <br />
<br />
parçasını bırakmak zorunda kalırsa, buna karşı bütün tedbirler alınır ve <br />
<br />
kararlar verilebilir.<br />
    Mondoros Mütarekesi imzalandığı tarihte sınırlarımız içinde bulunan, halkı <br />
<br />
Müslüman olan topraklar üzerindeki tarihi, ırki, dini ve coğrafi haklarımıza <br />
<br />
saygı gösterilmesini ve bunlara aykırı girişimlerin geçersiz hale getirilmesini <br />
<br />
bekleriz<br />
    Devletin bağımsızlık ve bütünlüğü saklı kalmak şartıyla topraklarımızı ele <br />
<br />
geçirmek isteği olmayan herhangi bir devletin ekonomik, teknik ve sınaî <br />
<br />
yardımlarını memnuniyetle karşılarız<br />
    Millî iradeyi temsil etmek üzere Millet Meclisinin derhal toplanması <br />
<br />
mecburidir.<br />
    Millî vicdandan doğan cemiyetler birleşmiş, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i <br />
<br />
Hukuk Cemiyeti adını almıştır. Bu cemiyet her türlü fırkacılık cereyanlarından, <br />
<br />
şahsi ihtiraslardan uzaktır. Bütün Müslüman vatandaşlar bu cemiyetin tabii <br />
<br />
üyesidirler<br />
    Umumi Kongre tarafından kutsal gayelere erişmek, bunları takip etmek için <br />
<br />
bir Temsil Heyeti seçilmiştir.<br />
<br />
Kongre’deki Kararların Sadeleştirilmiş Hali<br />
<br />
    Osmanlı Devleti ile itilaf Devletleri arasında yapılan Ateşkes Anlaşması’nın <br />
<br />
imzalandığı 30 Ekim 1918 tarihindeki sınırlarımız içinde kalan ve her noktasında <br />
<br />
çok büyük bir İslâm çoğunluğunun bulunduğu Osmanlı ülkesinin parçaları <br />
<br />
birbirinden ve Osmanlı topluluğundan parçalanamaz ve hiç bir sebeple ayrılmaz <br />
<br />
bir bütündür. Bu ülkede yaşayan bütün Müslüman halklar, birbirine karşılıklı <br />
<br />
hürmet ve fedakârlık duygularıyla dolu, birbirlerinin ırkî ve sosyal haklarına <br />
<br />
saygılı, yaşadıkları muhitin şartlarına tam olarak riayetkâr öz kardeştirler.<br />
    Osmanlı toplumunun bütünlüğü, milli istiklalimizin sağlanması, Hilâfet ve <br />
<br />
Saltanat yüce makamının dokunulmazlığı için Kuva-yı milliye’yi etkili ve milli <br />
<br />
iradeyi hâkim kılmak esastır.<br />
    Osmanlı topraklarının herhangi bir parçasına karşı yapılacak müdahale ve <br />
<br />
işgale ve özellikle vatanımız içinde müstakil birer Rumluk ve Ermenilik <br />
<br />
kurulmasına yönelik hareketlere karşı, Aydın, Manisa ve Balıkesir Cephelerindeki <br />
<br />
milli cihatlarda olduğu gibi, elbirliğiyle savunma ve direnme esası meşru kabul <br />
<br />
edilmiştir.<br />
    Öteden beri aynı vatan içinde birlikte yaşadığımız, bütün gayr-i müslim <br />
<br />
azınlıkların her türlü hakları bütünüyle mahfuz bulunduğundan, bu azınlıklara <br />
<br />
siyasî egemenlik ve toplumsal dengemizi bozacak imtiyazlar verilmesi kabul <br />
<br />
edilmeyecektir.<br />
    Osmanlı Hükümeti bir dış baskı karşısında memleketimizin herhangi bir <br />
<br />
parçasını terk ve ihmal etmek zorunda kalırsa, Hilafet ve Saltanat makamı ile <br />
<br />
vatan ve milletin dokunulmazlığını ve bütünlüğünü sağlayacak her türlü tedbir ve <br />
<br />
kararlar alınmıştır.<br />
    İtilaf Devletleri’nce Ateşkes Anlaşması’nın imzalandığı 30 Ekim 1918 <br />
<br />
tarihindeki sınırlarımız içinde kalıp İslâm çoğunluğunun oturmakta olduğu, <br />
<br />
kültür ve medeniyet üstünlüğünün Müslümanlarda bulunduğu ve bir bütün teşkil <br />
<br />
eden vatan topraklarının taksimi görüşünden büsbütün vazgeçip, bu topraklar <br />
<br />
üzerindeki tarihi, ırki, dini ve coğrafi haklarımıza riayet edilmesine ve buna <br />
<br />
aykırı teşebbüslere son verilmesine ve böylece hakka ve adalete dayalı bir karar <br />
<br />
alınmasını bekleriz.<br />
    Milletimiz insani, muasır (çağdaş) gayeleri yüceltir, teknik, sınaî ve <br />
<br />
ekonomik durumu ve ihtiyacımızı takdir eder. Böylece devlet ve milletimizin iç <br />
<br />
ve dış bağımsızlığı ve vatanımızın bütünlüğü saklı kalmak şartıyla, altıncı <br />
<br />
maddede yazılı sınırlar içinde, milliyet esaslarına saygılı olan ve <br />
<br />
memleketimize karşı istila emeli gütmeyen herhangi bir devletin teknik, sınaî, <br />
<br />
ekonomik yardımını memnuniyetle karşılarız. Bu adaletli ve insani şartları(ın <br />
<br />
gerçekleşmesi), bir barışın acilen kararlaştırılması, insanlığın selameti ve <br />
<br />
dünyanın esenliği adına, en has milli emelimizdir.<br />
    Milletlerin kendi geleceğini bizzat kendilerinin tayin ettiği bu tarihi <br />
<br />
dönemde İstanbul Hükümeti’nin de milli iradeye bağlı olması zaruridir. Çünkü <br />
<br />
milli iradeye dayanmayan herhangi bir hükümetin keyfi kararlarına milletçe baş <br />
<br />
eğilmediği gibi, böyle kararların dışta da muteber olmadığı ve olamayacağı, <br />
<br />
şimdiye kadar geçen olaylarla ve sonuçlarla ortaya çıkmıştır. Böylece, milletin <br />
<br />
içinde bulunduğu sıkıntı ve endişeden kurtulmak çarelerine bizzat başvurmasına <br />
<br />
gerek kalmadan, İstanbul Hükümeti’nin milli meclisi hemen ve hiç zaman <br />
<br />
yitirmeden toplaması ve böylece milletin, memleketin geleceği üzerinde alacağı <br />
<br />
bütün kararları milli meclisin denetimine sunması mecburidir.<br />
    Vatan ve milletimizin maruz kaldığı zulüm ve elemler ile ve hepsi aynı amaç <br />
<br />
ve maksatla milli vicdandan doğan vatansever ve milli cemiyetlerin <br />
<br />
birleşmesinden oluşan genel topluluk, bu kez “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk <br />
<br />
Cemiyeti” adını almıştır. Bu cemiyet her türlü particilik akımlarından ve şahsi <br />
<br />
ihtiraslardan uzaktır ve arınmıştır. Bütün Müslüman vatandaşlarımız bu <br />
<br />
Cemiyet’in tabii üyeleridir.<br />
    Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin 4 Eylül 1919 tarihinde <br />
<br />
Sivas’ta toplanan Genel Kongresi tarafından, mukaddes maksadı takip ve genel <br />
<br />
teşkilatı idare etmek için bir Heyet-i Temsiliye seçilmiş ve köylerden il <br />
<br />
merkezlerine kadar bütün milli teşkilatlar takviye edilmiş ve birleştirilmiştir.<br />
<br />
Mustafa Kemal’in Açılış Konuşması<br />
<br />
“Muhterem Efendiler: Yurdun ve Ulusun kurtuluşunu amaçlayan zorunlu nedenler, <br />
<br />
sizleri bunca sıkıntılar ve engeller karşısında Sivas’ta topladı. Yiğitçe <br />
<br />
davranışlarınızı kutlar, hoş geldiniz demekle, mutluluğumu açıklarım.<br />
<br />
Efendiler; Bilinmektedir ki, ulusların insanca haklarına dayanan, söz vermeler <br />
<br />
üzerine 30 Ekim 1918’de İtilaf devletleri ile bir antlaşma yapıldı, ulusumuz, <br />
<br />
hakça bir barışa kavuşacağını umdu. Halbuki bu antlaşma hükümleri, bütün <br />
<br />
yurdumuza ve ulusumuza karşı, kötüye kullanışlarla, baskılarla, zorlamalarla <br />
<br />
uygulanmaya başlandı. İtilaf devletlerinden yüz bulan ülkemiz Hrıstiyanları <br />
<br />
ulusumun onuruna dokunan çılgınca davranışlara giriştiler. Batı Anadolu’da <br />
<br />
İslam’ın namusu uğruna koruması gereken kutsal yerlerine kadar sokulan Yunan <br />
<br />
zalimleri İtilaf devletlerinin hoşgörüleri üzerine canavarca kötülükler <br />
<br />
yaptılar.<br />
<br />
Doğuda Ermeniler Kızılırmak’a kadar genişleme hazırlıklarına giriştiler, <br />
<br />
şimdiden sınırlarımıza kadar dayanıp toptan yok edip öldürme politikasını <br />
<br />
gütmeye başladılar. Karadeniz kıyılarımız da Pontos Krallığı hayalinin <br />
<br />
gerçekleştirilmesine çalışıldı; Adana, Antep, Maraş ve Konya yakınlarına kadar <br />
<br />
gelen işgalciler Antalya’ya da girdiler. Trakya’da işgal bölgesi içine alındı. <br />
<br />
Saltanat tahtının yeri ve Halifeliğin merkezi olan İstanbul ise, Hükümdar <br />
<br />
saraylarının içine kadar eline düştü. Bütün bu haksız saldırışlara karşı <br />
<br />
İstanbul’daki hükümet, belki tarihte bir benzeri daha görülmemiş bir katlanma <br />
<br />
ile sustu; her zaman için güçsüz, kararsız, dermansız kaldı. İşte bu haller <br />
<br />
ulusumuzu silkinip uyanmaya sürükledi. Artık ulusumuz pek güzel anladı ki, <br />
<br />
itilafçı devletler bu yurtta kutsal varlıklarına ve ulusal kaderine sahip <br />
<br />
çıkacak bir gücün, bir isteğin olmadığına iyice hükmetmişler ve akıllarına <br />
<br />
geleni işlemişlerdi. Bu yersiz sanı yüzündendir ki cansız bir ülke, kansız bir <br />
<br />
ulus neleri hak etmişse hepsini hiç çekinmeden uygulamaya koyuldu. Buna karşı <br />
<br />
boyun eğip teslim olmuş görünmek, tam çöküntüden başka bir sonuç vermeyecektir.<br />
<br />
Efendiler; Ulusumuzun sizler gibi uyanık ve şerefli kişileri, görünüşün kaygılı <br />
<br />
karanlıklarından umutsuzluğa düşmediler, çünkü onlar bilirler ki, tarih bir <br />
<br />
ulusun varlığını hiçbir zaman inkar edemez, çünkü onlar kuvvetli bir iman ile <br />
<br />
inanırlar ki haksız bir görüşle yurdumuza ve ulusumuza karşı verilen hükümler, <br />
<br />
ortaya sürülen kanılar, er geç iflas edecektir.<br />
<br />
Efendiler; İtilaf devletlerinin haksızlıkları ile İstanbul hükümetinin <br />
<br />
güçsüzlüğü ve haksızlığı karşısında ulusumuz, varlığını belirtmek ve bu <br />
<br />
saldırılara karşı namusunu ve bağımsızlığını korumak gerektiğine hükmetmek <br />
<br />
zorunda kaldı. Bilindiği gibi doğuda geçen savaşın her türlü kaygısını çekmiş ve <br />
<br />
hele Ermenilerin vahşice zulmüne uğramış, yaslı sınır illerimiz ulusal <br />
<br />
bağımsızlığı, ulusal onuru kurtarmak amacı ile Müdafaa-i Hukuk-u Milliye (Ulusun <br />
<br />
Haklarını Savunması) gibi dernekler kurdular, doğudan ve güneyden gelecek <br />
<br />
tehlikeyi sezinleyen Diyarbakır ilimizde de Müdafaa-i Vatan (Yurt Savunması) <br />
<br />
derneği kuruldu.<br />
<br />
Batıda Yunanlıların saldırısı göz önünde tutularak kurulmuş olan (Ulus Haklarını <br />
<br />
Savunma Derneği) Yunanlılar’ın topraklarımıza ayak basması üzerine buraları <br />
<br />
Yunanistan’a katma düşüncesini reddetmek için ayaklandı.<br />
<br />
Trakya’da ve Kilikya (Çukurova)’da ulusal dernekler kuruldu, kısacası doğu ve <br />
<br />
batıdan yükselen ulusun sesi Anadolu’nun en uzak köşelerinde bile yankı buldu. <br />
<br />
Böylece ulusal dernekler düşmanların esaret boyunduruğuna girmemek direnci ile <br />
<br />
ulusal bilincin şahlanmasından doğmuş birer eşsiz kuruluş oldular. Bu yolla <br />
<br />
yüzyıllardan beri bağımsız yaşayan ulusumuz varlığını dünyaya göstermeye <br />
<br />
başladı.<br />
<br />
Efendiler; Ulusça kurtuluş çaresinin ancak kendi içinde kendi gelişmesinden <br />
<br />
doğacağı kanısı gerçekleşince, belli telikeler karşısında bulunan Doğu Anadolu <br />
<br />
illeri Erzurum Kongresi’ni toplantıya çağırdı, bu sırada idi ki yapılan <br />
<br />
yazışmalar, ortaya çıkan olaylar ve kendini gösteren gerçekler karşısında bütün <br />
<br />
yurdun bir bütün halinde kurtuluşunu amaç edinen Sivas Kongresi, bugün sayın <br />
<br />
topluluğumuzun kurduğu bu genel kongre, daha 21 Haziran 1919 tarihinde <br />
<br />
kararlaştırıldı.<br />
<br />
Efendiler; Burada büyük bir üzüntü ile yüce topluluğunuza bildirmek zorundayım <br />
<br />
ki ülkenin ve ulusun kutsal varlıklarını korumakta güçsüzlükten, miskinlikten <br />
<br />
başka bir şey göstermemiş olan İstanbul hükümeti, ulusu hep yenilmiş, bitmiş <br />
<br />
göstermek gibi düşmanlarımızın çıkarına işleyen aykırı davranışlarda ancak <br />
<br />
gücünü gösterebildi. Bu hal ulusal tarihimizde elbette İstanbul hükümeti <br />
<br />
hesabına lekeli bir sahifedir.<br />
<br />
Teşekkür olunur ki, efendiler, ulus ve ulusal gücün tam dayanağı olan şerefli <br />
<br />
ordumuz o hükümeti uyarmakla birçok büyük zarar da önlenmiş oldu, yine de bu <br />
<br />
halin ulusal davranışta birçok gecikmelere ve duraklamalara sebep olduğu <br />
<br />
unutulamaz.<br />
<br />
Hatırlarda olacak ki, Sivas Genel Kongresi’ni şereflendirmeleri için 22 <br />
<br />
Haziran’da yapılan çağrıda, Erzurum Kongresi’nden söz açılarak orada 10 <br />
<br />
Temmuz’da toplanılacağı belirtilmişti. Batı Anadolu delegelerinin o zamana kadar <br />
<br />
Sivas’a ulaşabilecekleri sanılıyordu. Böylece Erzurum Kongresi üyelerinin de <br />
<br />
Sivas’taki toplantıya katılabilecekleri düşünülmüştü, halbuki Sivas’ta toplantı <br />
<br />
ancak bugün gerçekleşebildi, aradan bir aydan çok zaman geçti, bu uzun süre <br />
<br />
içinde Erz urum Kongresi Delegelerini bekletip durmaktan ise, herkesin kavrayıp <br />
<br />
katıldığı amaçlar ve esaslar üzerinde konuşulup kararlara varılması uygun düştü <br />
<br />
ve sonradan delegelerin seçildikleri yerlere dönüp alınan kararları uygulamaya <br />
<br />
girişmeleri yeğ görüldü. Erzurum Kongresi ve dolayısıyla Doğu Anadolu adına <br />
<br />
Sivas Kongresi’ne katılmak üzere (Heyet-i temsiliye) diye yetkili bir toplulukta <br />
<br />
seçilip görevlendirildi.<br />
<br />
Erzurum Kongresi’nin bildirisinden ve tüzüğünden başka gizli kalmış hiçbir karar <br />
<br />
yoktur. Yalnız Sadrazam Ferit Paşa’nın Paris gezintisinden sonra yayınladığı, <br />
<br />
Anadolu’da karışıklık olduğunu bildiren genelgesi büyük üzüntü ve tiksinti ile <br />
<br />
okunmuş, gerçeğe uymayan ülkenin ve ulusun çıkarlarına zarar veren bu bilgisizce <br />
<br />
bildirinin hemen tezkibi kendisinden şiddetle istenmiştir. İstenen bir şey de <br />
<br />
milletvekilleri seçiminin çabuklaştırılmasıdır. Erzurum Kongresi yalnız Doğu <br />
<br />
Anadolu delegelerinden kurulu olduğu için yetkisini bu çevre içinde sıkışmış <br />
<br />
görmekle yetinmiştir. Ancak Batı Anadolu ve Rumeli delegelerinin katılması ile <br />
<br />
verilebilecek yetki ve tüm bir yetkinin kullanılmasını sizin sayın <br />
<br />
topluluğunuzun gerçekleşmesi koşuluna bağlı gördü, bu yüzdendir ki Doğu <br />
<br />
Anadolu’da ulusal derneklerin birleşmesinden doğan topluluğa ad koyarken “Doğu <br />
<br />
Anadolu” deyimi kullanılmıştır. Durup dururken Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti <br />
<br />
ya da Anadolu Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adlarını kullanmak ve bütün Ulusun <br />
<br />
hakları adına kendi kendini yetkili görmek doğru olamazdı, böyle yapılsa idi <br />
<br />
İstanbul’da olduğu gibi 5-10 kişinin bir araya gelerek bütün ulusun yetkili <br />
<br />
vekilleriymiş gibi asıl yetki sahibi ulusla ilgisiz davranışları bir bakıma <br />
<br />
tekrarlanmış olurdu.<br />
<br />
Bununla birlikte efendiler, Erzurum Kongresi bütün ülkenin ve ulusun birleşip <br />
<br />
anlaşması uğruna, Doğu Anadolu illerinin başka illerimizle her zaman işbirliğine <br />
<br />
hazır olduğunu belirtmeyi kararlarının başında saymıştır. Elbette yüce <br />
<br />
varlığınızla kurulmuş bulunan bu Sivas Kongresi, yurdumuzun ve ulusumuzun <br />
<br />
bölünmez bir bütün olduğunu gerektiği gibi ortaya koyup ispatlayan kararları <br />
<br />
alacak, esasları koyacaktır.<br />
<br />
Efendiler; Millet Meclisi’nin toplanması için öteden beri gösterilen ulusal <br />
<br />
dilekler karşısında İstanbul Hükümeti’nin daha ilk günden baştan savma <br />
<br />
davranışları, sorunları Anayasaya aykırı inatçı direnişleri son günlerde ulusal <br />
<br />
akımın etkisi ile çok gevşemiş, durumdadır. Seçimler için emir de verildiğini <br />
<br />
biliyorsunuz, bunun gerçekleşmesi, Tanrı’nın izni ile sizin davranışlarınız ve <br />
<br />
direnişleriniz ile sağlanacaktır. Ancak, seçim başlayıp bitmeden önce, bir ya da <br />
<br />
birkaç yabancı memleketin mandasını kabullenmek gibi doğrudan doğruya <br />
<br />
yaşayışımız ve bağımsızlığımız la ilgili bir olup bittiye gidilmek söz <br />
<br />
konusudur.<br />
<br />
Ulusal Meclis’in daha toplanmamış olduğu bir sırada yabancıların kuşatıp <br />
<br />
sıkıştırdığı, bağımsızlığını yitirmiş İstanbul Hükümeti’nin tek başına uygunsuz <br />
<br />
bir karar alması ya da ulusal dileklere uymayan yabancı önerileri hoş görüp <br />
<br />
kabullenmesini hesaba katarak Erzurum ve Sivas Kongreleri’nin birbiri ardı sıra <br />
<br />
birbirinden daha yetkili, toplanmış olması herhalde iyiliğin ve esenliğin <br />
<br />
muştusuur. Sözlerime son verirken, yurdun ve ulusun kurtuluş ve yükseliş amacına <br />
<br />
bağlı olan topluluğumuzun hayırlı ve başarıya ulaşmasını Yüce Tanrı’dan yardım <br />
<br />
dilerim.<br />
Delegelerin Kongredeki Yemin Metni<br />
<br />
Makam-ı Celil –i Hilafet ve Saltanat’a, İslamiyet’e, devlete, millete ve <br />
<br />
memlekete manen ve maddeten hizmetten başka bir gaye ve emelimiz olmadığına <br />
<br />
binaen kongrenin müzakeresi devamı müddetince ihtirasat-i şahsiye ve siyasiyeden <br />
<br />
ve fırkacılık amalinden münezzeh bir azim ve iman ile çalışacağıma ve İttihat ve <br />
<br />
Terakki Cemiyeti’nin ihyasına çalışmayacağıma namusum ve bilcümle mukaddesatım <br />
<br />
namına yemin ederim</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sümer Atasözleri]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=2900</link>
			<pubDate>Fri, 17 Aug 2018 09:17:46 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=2900</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: center;" class="mycode_align">Sümer Atasözleri<br />
<br />
<img src="https://image.1trk.net/uploads/146574418614121.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 146574418614121.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
Sümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer Atasözleri<br />
<img src="https://abload.de/img/suemer-atasoezleri47nka9.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: suemer-atasoezleri47nka9.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://abload.de/img/suemer-atasoezleri1n7kb3.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: suemer-atasoezleri1n7kb3.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://abload.de/img/suemer-atasoezleri2qykd0.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: suemer-atasoezleri2qykd0.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://abload.de/img/suemer-atasoezleri3vbj43.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: suemer-atasoezleri3vbj43.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://abload.de/img/suemer-atasoezleri5mnkv9.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: suemer-atasoezleri5mnkv9.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://abload.de/img/suemer-atasoezleri6n6js7.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: suemer-atasoezleri6n6js7.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://abload.de/img/suemer-atasoezleri7qzk0z.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: suemer-atasoezleri7qzk0z.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://abload.de/img/suemer-atasoezleri84okpp.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: suemer-atasoezleri84okpp.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
</div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: center;" class="mycode_align">Sümer Atasözleri<br />
<br />
<img src="https://image.1trk.net/uploads/146574418614121.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 146574418614121.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
Sümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer Atasözleri<br />
<img src="https://abload.de/img/suemer-atasoezleri47nka9.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: suemer-atasoezleri47nka9.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://abload.de/img/suemer-atasoezleri1n7kb3.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: suemer-atasoezleri1n7kb3.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://abload.de/img/suemer-atasoezleri2qykd0.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: suemer-atasoezleri2qykd0.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://abload.de/img/suemer-atasoezleri3vbj43.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: suemer-atasoezleri3vbj43.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://abload.de/img/suemer-atasoezleri5mnkv9.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: suemer-atasoezleri5mnkv9.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://abload.de/img/suemer-atasoezleri6n6js7.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: suemer-atasoezleri6n6js7.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://abload.de/img/suemer-atasoezleri7qzk0z.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: suemer-atasoezleri7qzk0z.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://abload.de/img/suemer-atasoezleri84okpp.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: suemer-atasoezleri84okpp.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
</div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Uygur Hakanlığı]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=2899</link>
			<pubDate>Fri, 17 Aug 2018 09:15:24 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=2899</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', Times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Uygur Hakanlığı</span><br />
<br />
Uygur Kağanlığı (Çince: 回纥), 742 - 840 yıllar arasında varlığını sürdüren Türk Kağanlığı. Uygur soylularının yönetimi altında oluşmuş bir kabileler federasyonuydu.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
Uygur Devleti</span><br />
<br />
Çin kaynaklarında haesoqq, Vei-hoooh, Hui-ho, Hueu-hu, Wei-wu vb. şekilde görülen Uygur adının anlamı 974'te yazılan Çince bir eserde şahin süratiyle dolaşan ve hücum eden şeklinde açıklanmaktadır. Fakat bunun bir yakıştırma olduğu bellidir. Etimolojik olarak Uygur adının uy (takip etmek)+gur (Salgur gibi) tarzında ortaya çıktığı ileri sürülmüş ise de, o tarihlerde kullanılan Türkçe'de de "takip etmek" manasındaki eylem kökünün "ud-" biçiminde olduğu antitezinden hareketle sözcüğün oy (oymak, baskı yapmak) + gur ve kuvvetli bir olasılıkla uy (akraba, müttefik)+ gur şeklinde türediği savunulmaktadır. Nitekim tarihsel süreçte ortaya çıkan "On Uygur" federatif adının "On Müttefik" manasına kullanılmış olma olasılığı tarihsel gerçeklik açısından ağır basar.<br />
<br />
Uygur adıyla ilgili bir diğer mes'ele ise İslam kaynaklarında her zaman ve Çin kaynaklarında bazen kendilerine verilen Dokuz Oğuz adının kökeni ve ne şekilde ortaya çıktığıdır. Aslında Uygurlar'dan ayrı bir budun (boylar birliği, ulus) olan dokuz Oğuzlar, Göktürk siyasî otoritesinin dayandığı topluluk idi. Bu anlamda ayrı bir etnik yapı oluşturmayıp bizâtihî Türk budununu oluşturan boylara verilen isimdi.<br />
<br />
Zaten Çin kaynaklarında kendilerinden Türklerin dokuz kabilesi, Göktürkler'den ise "dokuz kabilenin Türkleri" diye bahsedilmesi; nitelik yönünden benzerliği ortaya koymaktadır. İşte bu Dokuz Oğuz boylarına -başka bir deyişle- dokuz adet Oğuz boyuna, dokuz oymaktan oluşan- Uygur boyunun eklenmesiyle "On-Uygur" denilen siyasal birlik ortaya çıkmıştır ve böylece Uygur adı ile Dokuz Oğuz adı birlikte ve bazen karıştırılarak kullanıla gelmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Kuruluş Dönemi</span><br />
<br />
Orhun Irmağı kıyısında başkenti Ordu-balık kentini kuran ilk Uygur Kağanı Kutluk Bilge Kül iki yıllık bir hükümdarlıktan sonra 747'de öldü. Yerine oğlu Moyen-çor(747-759) kağan oldu. Moyen-çor'un etkinliklerini Orhun-Selenga ırmakları arasındaki Şine-usu Gölü yakınında diktirdiği "bengü taş"'tan izlemek mümkündür. Buna göre öncelikle aralarında hep yakın ilişkiler olan Dokuz Oğuz boylarını derledi. Ardından Orhun-Ötüken bölgesinin etrafında konan göçen ve Türkçe konuşan boyları denetimi altına alma politikası gütmeye başladı. Bu çerçevede, kuzeyde Yenisey Irmağı havalisindeki Kırgızlar'la, Altay Dağları ile Tanrı Dağları arasında bulunan Karluklar ve onlara yardım eden daha batıdaki Türgişler'le, Yenisey, Obi ve İrtiş ırmakları arasında bulunan Basmıl, Dokuz Tatar ve Çikler'le savaşmış, bunların tamamını kendi kağanlığına bağlamıştır. Bu arada savaştığı boylar arasında belirtilen Sekiz Oğuzlar'ın Göktürkler'in etrafa dağılma sürecine giren asal budunu olma olasılığı yüksektir. Böylece Türk soylu boy ve budunları denetimine alan Moyen-çor Uygur Kağanlığını sağlam temellere oturtmuş bulunuyordu.681-744 yıllar arasında faaliyet göstermiş bir Türk devletidir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Gelişme dönemi</span><br />
<br />
Uygurlar'ın Orta Asya politik sahasında etkinleşmesi yüzyılın ortalarına doğru tırmanan Arap-Çin rekabetiyle ilintilidir. Taraflar kozlarını 751 yılında Talas Irmağı kenarında yapılan savaşla paylaşmışlar, Karluklar'ın da desteğini alan İslam kuvvetleri Çin ordusunu dağıtmıştır. Çin'in, Göktürk Kağanlığı'nın çöküşü ile yayılma ve nüfus etme olanağı bulduğu Tarım Havzası'nı (Bugünkü Doğu Türkistan) tamamen boşaltmasına -bu boşluğu Uygurlar doldurdu; bütün Tarım Havzası Uygur kontrolüne girdi- yol açan bu yeni durum, Çin'de sonu gelmez olaylar çıkmasına sebep olmuştur. Bu olayların en önemlisi Soğu kökenli olup-annesi Göktürk-, Çin ordusunda etkin pozisyonda bulunan An-lu-şan adındaki bir komutanın 200 bin kişilik bir kuvvetle Çin başkentleri Lo-yang ve Çang-an'ı zaptetmesiydi. Moyen-çur, Tang imparatoru (o dönemde Çin'i yöneten hanedan) Su-tsung]'un yardım çağrısına olumlu yanıt verdi. Çin'e giren Moyen-çor başkentleri geri almakta zorlanmadı. Bunun Çin'e maliyeti hiç de azımsanamayacak derecedeydi: 20 bin top ipek ve hatun adayı bir prenses.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
Gerileme ve Çöküş</span><br />
<br />
Alp Kutluk Bilge ve ardılları olan ve neredeyse tamamı Ay Tengri'de kut ya da ülüg bulduklarını belirten adlar taşıyan kağanlar döneminde Tibetliler'in Çin'e baskısı iyice arttı. Üstelik bu kez Beş-balık havalisine hakim olan Şa-to Türkleri ile de ittifak kuran Tibetliler, Uygurlar'ın Çin ile aralarında kurduğu ticari, siyasî ve askerî dengeleri sarsmaktaydı. Hattâ bazı kağanların devrilmesinde Tibetliler'in Çin'e yaptıkları akınların önlenememesi etkili oluyordu. Bir ara Ediz boyundan Kutluk Kağan döneminde (795-805) refah ve huzur seviyesine çıkıldıysa da Tibetliler'in Doğu Türkistan'a sızmaları ve Kırgızlar'ın kuzeyden baskıları devletin sonunu getirdi. Maniheizm'nin gittikçe yaygınlaştığı anlaşılan ve toplum yapısı iyice değişen Uygurlar'ın hemen yanıbaşında bulunan, göçebe savaşçı özelliklerinden hiçbir şey kaybetmemiş olan Kırgızlar; 840 yılında Ordu-balıg'ı basarak son Uygur kağanı Ho-sa'yı öldürdüler, ahaliyi kılıçtan geçirdiler. Ötüken'de devletleri yıkılan Uygurlar, yurtlarını terk ederek Karluk ülkesine (Çungarya), Kan-çou'ya ve yoğun bir şekilde İç Asya/Tarım havzası'na göç ettiler<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Kültür</span><br />
<br />
Türk boyları arasında tarım toplumunun ilk örnekleri bu dönemde görülür. Tarım yapabilmek için şehirler kurulmuştur. Göçer hayatın izin vermediği kültür birikimi sağlanmıştır.[3] Günümüz Türk devletlerine varan birçok özellik ilk olarak Uygurlarda görülür.[4] İbn FadlanDönemin seyyahlarında Uygur kültürünün zenginliğinden bahsedilmiş, birçok dinin bir arada yaşaması betimlenmiştir. Türklerin ata dini olan tengricilik ile budizm, maniheizm, nesturi hristiyanlık bir arada ve problemsiz şekilde yaşamaktaydı.[5] Devlet özellikleri açısından Çinlilerce ilginç bulunup, incelemek için elçiler yollanıyordu. Budizme geçiş de Çinli elçiler vasıtasıyla olmuş, Uygurlar diğer kültürler altında ezilmemek için dünyada pek kabul görmeyen maniheizmi tercih etmiştir. Sonunda budist yoğunluklu, diğer dinlerin de rahat yaşandığı bir devlet ortaya çıkmıştır.[6][7] İlk hukuk, sivil örgütlenme, vergi, spor, müzik terimler bu dönemde ortaya çıkmıştır. Bozkır hayatının anarşik yapısına karşılık Uygurlarda hoşgörü ve refah içinde yaşanıyordu.[8] Bu özellikler o dönemden kalan binlerce hukuk, sivil ve devlet yazmalarında görülebilir.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
Hükümdarlar</span><br />
<br />
<br />
    Kutluk Bilge Kül Kağan (Gulipeilo, Guli-pei-lo veya Ku-tu-lu Pi-Chia Chüeh Ko-han) (744-747), Tang Hanedanı tarafından kendisine gä Kül Qağan) (747-759) Gulipeilo'nun birinci oğlu Moyunçor Kağan,<br />
    Tengri Kağan (Tängri Qağan) (759-779) Gulipeilo'nun ikinci oğlu Bögü Kağan,<br />
<br />
Tengri Kağan 762 yılında Mani (یین مانی Āyin e Māni; 摩尼教, Móní Jiào) dinine dönmüş, daha sonra yeğeni Tun Bağa Tarkan tarafından öldürülmüştür.<br />
<br />
    Alp Kutluk Bilge Kağan (Alp Qutluğ Bilgä Qağan) (Tun Bağa Tarkan) (779-789), 788 yılından sonra Çinliler Uygurlara Huihe (回紇 huíhé) yerine Huigu (回鶻 huígu) ismini vermişlerdir,<br />
    Külüg Bilge Kağan (Külüg Bilgä Qağan) (789-790) Alp Qutluğ'un birinci oğlu,<br />
    Kutluk Bilge Kağan (Qutluğ Bilgä Qağan) (790-795) Alp Kutluk'un ikinci oğlu, yaşı küçük olduğundan ülkeyi general Kutluk yönetmiştir.<br />
    Ay Tengride Ülük Bulmış Alp Kutluk Bilge Kağan (Ay Tängridä Ülüg Bulmıš Alp Qutluğ Uluğ Bilgä Qağan) (795-805),<br />
    Ay Tengride Kut Bulmış Alp Külük Bilge Kağan (Ay Tängridä Qut Bulmıš Külüg Bilgä Qağan) (805-808),<br />
    Ay Tengride Kut Bulmış Alp Bilge Kağan (Ay Tängri-dä Qut Bulmıš Alp Bilgä Qağan) (808-821),<br />
    Gün Tengride Ülük Bulmış Alp Küçlük Bilge Kağan (Kün Tängridä Ülüg Bulmıš Alp Küčlüg Bilgä Qağan) (821-824),<br />
    Ay Tengride Kut Bulmış Alp Bilge Kağan (Ay Tängridä Qut Bulmıš Alp Bilgä Qağan) (Kasar Tegin) (824-832),<br />
    Ay Tengride Kut Bulmış Alp Külük Bilge Kağan (Ay Tängridä Qut Bulmıš Alp Külüg Bilgä Qağan) (832-839) yardımcısı Kürebir'in batı'dan gelen Şato üç Türk boyları ile işbirliği yaptığını duyunca intahar etmiştir, ayrıca 839 yılında çok sert kış olmuş hemen hemen tüm hayvan sürüleri yok olmuş, Uygurların yaşam koşulları çok zorlaşmıştır.<br />
    Wuzong (Luji Qasar) + General Külüg Bağa (839-840).[9]<br />
<br />
<img src="http://www.bmuniverse.com/imagehost/uploads/2015/09/i15018bgwk97.png" loading="lazy"  alt="[Resim: i15018bgwk97.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<br />
Orhun kitabelerinde, ilk defa, 717 yılındaki ayaklanmalar münasebetiyle zikredilen Uygurlar Çin kaynaklarında adlarının türlü şekilleri ile anılmışlardır: Hoei-ho, Vei-ho, Hui-ho, Huei-hu, Wei-wu vb. Uygur adının manası, 974'de tamamlanan Çince Kiu Wu Tai adlı eserde "şahin sür'ati ile dolaşan ve hücum eden" diye açıklanmaktadır. Di er taraftan, kelimenin etimolo-gique olarak "uy (takip etmek) + gur" tarzında (Sal-gur gibi) meydana geldi i ileri sürülmüş ise de, o tarihlerde Türkçede "takip etmek" manasındaki fiil kökünün "ud+" oldu u belirtilerek, Uygur adının "Oy (oymak, baskı yapmak)+gur" çeklinde açıklanabilece i veya daha kuvvetli bir ihtimal ile bu adın Türkçe "Uy(akraba, müttefık)+gur" olabilece i ve dolayısiyle "On-Uygur" deyiminin de "10 müttefik" manasında olması gerekti i bildirilmektedir. Çin kaynaklarında Asya Hunları'ndan indikleri bildirilen Uy-gurlar bir menşe efsanesine göre ataları Hun hükümdarının kızı ile bir kurttan türemiştir. Tabgaçlar devrinde (386-534) Kao-kü (Kaoche) adı ile görünmekte olup, 5. asrın 2. yarısında bir beylik kuran Uygur toplulu u o tarihlerde, bütün Yukan-Orta Asya'yı kapladı ı anlaşılan Töles'lerin bir kısmını meydana getirmiştir ki, I. Gök-Türk hakanlı ı ça ında bu durumu muhafaza ediyor ve o zaman Selenga ırma ı etrafında oturuyorlardı. 7. asrın ilk çeyre inde 6 kabileden kurulu Sir Yen t'o birli ine katılmışlar sonra P'u-ku, Tongra, Bayırku, Ediz ve Po-si adlarındaki 5 kabilesi de Uygurlar ile "ittifak ederek" hepsi "Uygur" adını almışlardır. Beyleri "Erkin" ünvanını taşıyordu. Bu sırada 50 bin savaşçı çıkardıkları bildiriliyor. I. Gök-Türk hakanlı ının çöküntüye do ru gitti i yıllarda böyle görünen Uygur beyli i Er-kin T'e-kien tarafından idare edildi. Ölümü üzerine yerine o lu P'u-sa geçirildi. Tarduç başbu u (I-nan?) ile işbirli i yaparak Kagan Kei-li'nin o lu kumandasındaki Do u Gök-Türk ordusunu ma lüp eden (630'a do ru) P'u-sa zamanında Uygurlar kuvvetlenmiş, bilhassa, P'u-sa'nın annesi Vu-lo-hun'un ciddili i ve töre hükümlerini uygulamaktaki titizli i sayesinde beylik tamamen nizama girmişti. O zaman "Erkin" yerine "ıl-teber (el-teber, Çincede Ch'i-li-fa ~ K'i-li-fa ~ Sse-li-fa ~ H?ie-li-fa ~ Hie-li-fa) ünvanı kullanılma a başlandı. Merkezi Tola nehri havalisinde olan îl-teber T'u-mi-tu, Tar-duş'ların arazisini alarak ve "9 O uz" boylarını kendine ba layarak ("On-Uygur") ülkesini genişletti, sonra güneye Huang-ho'ya kadar varan bir akın yaptı ve neticede "Ulug îl-teber" olarak Çin imparatoru tarafından tanındı (646); sonra ülkesini, Gök-Türk tarzında teşkilatlandırdı. Çin tarafından baskı altına alınmak istenen ve sonunda Çin'in tahriki ile öldürülen Tu-mi-tu(648 )'nun o lu P'o-yun, On-ok'lar "kagan"ı Ho-lu karşısında üstünlük kazanarak Taşkent yakınlanna kadar ilerledi (656). Ondan sonra yerine geçen kızkardeşi zamanında gittikçe zayıflayan Uygur beyli i nihayet ılteriş Kagan tarafından Gök-Türklere ba landı. Anlaşılıyor ki, Kapgan ve înel zamanındaki isyanlarda da ılan O uz birli ini toplayarak yine bir tlte-berlik durumuna giren Uygur boyu 740'larda Hakanlı ın Yabgu'lu u haline gelmişti<br />
745'de, Gök-Türk iktidannı yıkarak, Ötüken'de devlet kuran Uygurlar şu 9 urug'dan meydana gelen bir birlik idi: Yaglaqar\yaglakır - hakan uru u (ihtimal yagıla + qır=düşman ile savaşmak)/; Hıı-tu-ko (Uturqar ihtimal ut (kazanmak) + r + gar); Hu (Kiu-lo-vu (po)= Kürebir); Küremür (ihtimal Küre (korunmak) + bir); Mo-ko-si-ki (Bagasıgır?); A-vu-çö (Ebirçeg veya Abırçak?); Hu-vu-su; Yo-vu-ku (Yagmur-qar); Hi-ye-vu (Ayavire/Ayabi-re=Ayamur, Aymur (yagmur, küramür gibi), krş. O uz Eymür boyu=şerefli, itibarlı) Bu uruglardan kurulu Uygur kabilesinin (boy'unun) idaresi altındaki Dokuz-o uz birli inin (bodun'unun) kabileleri de şunlardı:<br />
P'u-ku (Buku, Tiirkçe unvan), Hun (Qun), Pa-ye-ku (Bayırku), T'ung-h (Tongra), Sse-kie (Sıqar), K'i-pi, A-pu-sse (Po-si= Si?), Ku-lun-vu-ku, A-tie (Ediz) Görüldü ü üzere, On-Uygur diye anılan birlik467 9 adet O uz b-yuna, -9 urugdan kurulu- Uygur boyunun ilavesiyle meydana gelmişti. Orhun'da Uygur "ordu"sunu (başkentini) ziyaret eden müslüman Tamîm de, hükümdardan başka, herbirinin 13'er bin savaşçısı bulunan 17 başbu dan (Bey?) bahsetmiştir. Demek ki, bunun 9'u O uz boy'u başbu u, 8'i de (hükümdarın uru u hariç) Uygur urugu başbu u idi. Uygur boyu idaresindeki 9 kabileye, Basmıl ve Karluk boylannın katılması ile birlik sayısı 11 oldu. Bir Çin kayna ına (Kiu T'ang-shu) göre de Uygur hakanlı ı 11 "vali" tarafından idare edilmekte idi.<br />
Orhun kıyısında başkenti Ordu-balık şehri (sonraki Karabalgasun yakınında)'ni kuran ilk Uygur hakanı Kutlug Bilge Kül 747'de öldü. Yerine o lu Moyen-çor (Bayan-çor?) kagan oldu ("Tanrıda bolmış îl-Etmiş Bilge kagan". 747-759). Orhun-Selenga nehirleri arasında şine-usu gölü yakınındaki, Uygur hakanh ının ilk devri için mühim olan kitabeden anlaşıldı ına göre, hakan Moyen-çor Dokuz-o uz'ları toplamış, kuzeyde Kırgız'larla, batıda Karluk'lar ve onlara yardım eden Türgişler ve Basmıllarla, Sekiz-O uz, Dokuz-Tatar ve Çik'lerle savaşmış, bunlann hepsini kendine ba lamış, hakimiyetini Yenisey kaynakları, Çu-Talas havalisi, îç-Asya ve Kerulen'e kadar yaymış; o ullannı yabgu, şad tayin etmişti. Fakat asıl Çin üzerinde tesirli oldu. Karluklar tarafmdan desteklenen îslam kuvvetleri ile Çinliler arasında cereyan eden büyük Talas muharebesi(751)'nde Çinliler a ır ma lübiyete u ramış, Tarım havzasının Uygur'lara geçmesini sa layan ve Çin'in Orta Asya'dan çekilmesini sonuçlandıran bu savaş üzerine, Çin'de büyük hadiseler olmuştu ki, bunların en mühimi, Türk anadan do an An-lu-şan adlı bir kumandanın 200 bin kişilik bir kuvvetle Çin başkentleri Lo-yang (756) ve Lygur tuccarlarının Çin'de tahakkumlerinden do an bazı anlaşmazlıklar gi-deriidi. Yerine o lu "Ay Tanrıda kııt bıdmış Knlüg Bilge Kagan" (789-790) ve sonra bunun o lu Kutlııg Bilge (790-795) hakan oldular. Eskiden beri Çin'e karşı ilgi duyan Tibetliler o sırada Beç-balık havalisinde bulunan şa-t'o Türkleri ile anlaşarak, baskınlara başlamışlardı. Çin'i korumayı iktisadî ve kültürel sebeplerle gelenek haline getirmis olan Uygurlar, kuvvet göndererek tecavüzleri önlemek istedilerse de başarıya ulaşamadılar. îtibarı sarsılan hakan öldürüldü. Ötüken'de karışıklık çıktı. Fakat 795'de hakan olan, Ediz boyundan, sevilmiş kumandan ve idare adamı Kutlug (795-805. Ay Tanrıda ülüg bulmış Alp Kutlug Bilge Kagan) ile, sonraki "Ay Tanrıda, kut bulmuş Külüg Bilge" (805-808 ) zamanlannda bir huzur devri açıldı. ıktisadî faaliyet gelişti. ıç-Asya'nın mühim ticaret çehirlerine nüfuz edildi. Dış siyaset yönünden zamanı oldukça sakin geçen hakan "Ay Tannda kut bulmuş Alp Bil-ge" (808-821)'den sonra, "Ay Tanrıda ülüg bulmış Küçlüg Bilge" (821-833) ihtimal "Kara-balgasun kitabesi"ni diktiren hakandır ki, hükümdarlı ı başarılı geçmiş, Türkistan üzerine sarkmak isteyen Tibetlileri durdurmuş, hakanlı a ba lı Karlukların başına yeni bir yabgu tayin etmiş ve ta So d bölgesine kadar ticari münasebetlerini geliştirmiştir. Fakat, sonra memlekette huzursuzluk başgösterdi. Hakan öldürüldü, ye eni "Ay Tanrıda kut bulmuş Alp Küliig Bilge Kagan" (833-839) da bakanının tahrik etti i bir isyanda telef oldu. Gittikçe koyulaşan Maniheizm tesirleri dolayısiyle Uygurlardaki gevşemeye karşılık Yenisey bölgesinde yeni bir kudret halinde beliren ve 20 yıldan beri Orhun bölgesini baskı altında tutan Kırgızlar 840 yılında kalabalık kuvvetlerle Uygur topraklanna girdiler, başkent Ordu-balık'ı zaptederek son hakan Ho-sa(839-840)'yı öldürdüler, ahaliyi kılıçtan geçirdiler. Ötüken'de devletleri yıkılan Uygurlar kütleler halinde yurtlannı terkederek Karluk ülkesine, Çin sınırlanna ve daha kesif olmak üzere, zengin ticaret merkezlerinin bulundu u ıç-Asya'ya göçtüler.<br />
Hakan ailesine mensup iki kardeş tarafından idare edilen bu göçten sonra Uygur tarihinin ikinci safhası başladı. Göç sırasında başlarında, kendi-eri tarafından "kagan" seçilen Vu-hi Tegin (841-846)'in bulundu u Uygurlar bir müddet bazan Kırgızlar, bazan Çinliler tarafından hırpalandıktan sonra, bir kısmı (Kan-su'da) Çin tabiiyetine girerken, di erleri Pang Tegin idaresinde batıya Karlukların ve öteki Türk boylarının yurtlarına do ru yollandılar ve her iki tarafta da devletler kurdular. Fakat bunlar artık "Bozkır Türk Devleti"nden farklı idiler ;hakimiyeti genişletme düşüncesinde olmamış, büyük siyasi çatışmalara girmemiş, başta çin hükümetleri olmak üzere , başta Çin hükümetleri olmak üzere komşularıyla dostluk ve ticaret ilişkilerini sürdürme i tercih etmiştir.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Kaynakça</span><br />
<br />
^ "Ankara'nın Başkent Oluşunun 89. Yılı Kutlu Olsun" (WMV). ttk.org.tr. 2012. Erişim tarihi: 16 Ocak 2013.<br />
^ İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Ötüken Neşriyat Yayınları, İstanbul, Eylül 2014, s.125-132<br />
^ Jean Paul Roux Türklerin Tarihi, Kabalcı Yayınları, 2007, 23<br />
^ Ümit Hassan Osmanlı / Örgüt-İnanç-Davranış’tan Hukuk-İdeoloji’ye İletişim Yayınları, s.112<br />
^ İbn Fazlan Seyahatnamesi, Çev. Ramazan Şeşen, Bedir Yayınevi<br />
^ Özkan İZGÇin Elçisi Wang Yen-Te’nin Uygur Seyahatnamesi, TTK Yay. İ, s. 60<br />
^ <a href="http://www.dmy.info/uygurlarda-devlet/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.dmy.info/uygurlarda-devlet/</a><br />
^ Rene Grousset Stepler İmparatorluğu, TTK Yayınları, , 2011 s.138<br />
^ V. Minorsky, „Tamīm ibn Bahr’s Journey to the Uyghurs“, in: BSOAS 12, 1948, 275-305</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', Times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Uygur Hakanlığı</span><br />
<br />
Uygur Kağanlığı (Çince: 回纥), 742 - 840 yıllar arasında varlığını sürdüren Türk Kağanlığı. Uygur soylularının yönetimi altında oluşmuş bir kabileler federasyonuydu.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
Uygur Devleti</span><br />
<br />
Çin kaynaklarında haesoqq, Vei-hoooh, Hui-ho, Hueu-hu, Wei-wu vb. şekilde görülen Uygur adının anlamı 974'te yazılan Çince bir eserde şahin süratiyle dolaşan ve hücum eden şeklinde açıklanmaktadır. Fakat bunun bir yakıştırma olduğu bellidir. Etimolojik olarak Uygur adının uy (takip etmek)+gur (Salgur gibi) tarzında ortaya çıktığı ileri sürülmüş ise de, o tarihlerde kullanılan Türkçe'de de "takip etmek" manasındaki eylem kökünün "ud-" biçiminde olduğu antitezinden hareketle sözcüğün oy (oymak, baskı yapmak) + gur ve kuvvetli bir olasılıkla uy (akraba, müttefik)+ gur şeklinde türediği savunulmaktadır. Nitekim tarihsel süreçte ortaya çıkan "On Uygur" federatif adının "On Müttefik" manasına kullanılmış olma olasılığı tarihsel gerçeklik açısından ağır basar.<br />
<br />
Uygur adıyla ilgili bir diğer mes'ele ise İslam kaynaklarında her zaman ve Çin kaynaklarında bazen kendilerine verilen Dokuz Oğuz adının kökeni ve ne şekilde ortaya çıktığıdır. Aslında Uygurlar'dan ayrı bir budun (boylar birliği, ulus) olan dokuz Oğuzlar, Göktürk siyasî otoritesinin dayandığı topluluk idi. Bu anlamda ayrı bir etnik yapı oluşturmayıp bizâtihî Türk budununu oluşturan boylara verilen isimdi.<br />
<br />
Zaten Çin kaynaklarında kendilerinden Türklerin dokuz kabilesi, Göktürkler'den ise "dokuz kabilenin Türkleri" diye bahsedilmesi; nitelik yönünden benzerliği ortaya koymaktadır. İşte bu Dokuz Oğuz boylarına -başka bir deyişle- dokuz adet Oğuz boyuna, dokuz oymaktan oluşan- Uygur boyunun eklenmesiyle "On-Uygur" denilen siyasal birlik ortaya çıkmıştır ve böylece Uygur adı ile Dokuz Oğuz adı birlikte ve bazen karıştırılarak kullanıla gelmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Kuruluş Dönemi</span><br />
<br />
Orhun Irmağı kıyısında başkenti Ordu-balık kentini kuran ilk Uygur Kağanı Kutluk Bilge Kül iki yıllık bir hükümdarlıktan sonra 747'de öldü. Yerine oğlu Moyen-çor(747-759) kağan oldu. Moyen-çor'un etkinliklerini Orhun-Selenga ırmakları arasındaki Şine-usu Gölü yakınında diktirdiği "bengü taş"'tan izlemek mümkündür. Buna göre öncelikle aralarında hep yakın ilişkiler olan Dokuz Oğuz boylarını derledi. Ardından Orhun-Ötüken bölgesinin etrafında konan göçen ve Türkçe konuşan boyları denetimi altına alma politikası gütmeye başladı. Bu çerçevede, kuzeyde Yenisey Irmağı havalisindeki Kırgızlar'la, Altay Dağları ile Tanrı Dağları arasında bulunan Karluklar ve onlara yardım eden daha batıdaki Türgişler'le, Yenisey, Obi ve İrtiş ırmakları arasında bulunan Basmıl, Dokuz Tatar ve Çikler'le savaşmış, bunların tamamını kendi kağanlığına bağlamıştır. Bu arada savaştığı boylar arasında belirtilen Sekiz Oğuzlar'ın Göktürkler'in etrafa dağılma sürecine giren asal budunu olma olasılığı yüksektir. Böylece Türk soylu boy ve budunları denetimine alan Moyen-çor Uygur Kağanlığını sağlam temellere oturtmuş bulunuyordu.681-744 yıllar arasında faaliyet göstermiş bir Türk devletidir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Gelişme dönemi</span><br />
<br />
Uygurlar'ın Orta Asya politik sahasında etkinleşmesi yüzyılın ortalarına doğru tırmanan Arap-Çin rekabetiyle ilintilidir. Taraflar kozlarını 751 yılında Talas Irmağı kenarında yapılan savaşla paylaşmışlar, Karluklar'ın da desteğini alan İslam kuvvetleri Çin ordusunu dağıtmıştır. Çin'in, Göktürk Kağanlığı'nın çöküşü ile yayılma ve nüfus etme olanağı bulduğu Tarım Havzası'nı (Bugünkü Doğu Türkistan) tamamen boşaltmasına -bu boşluğu Uygurlar doldurdu; bütün Tarım Havzası Uygur kontrolüne girdi- yol açan bu yeni durum, Çin'de sonu gelmez olaylar çıkmasına sebep olmuştur. Bu olayların en önemlisi Soğu kökenli olup-annesi Göktürk-, Çin ordusunda etkin pozisyonda bulunan An-lu-şan adındaki bir komutanın 200 bin kişilik bir kuvvetle Çin başkentleri Lo-yang ve Çang-an'ı zaptetmesiydi. Moyen-çur, Tang imparatoru (o dönemde Çin'i yöneten hanedan) Su-tsung]'un yardım çağrısına olumlu yanıt verdi. Çin'e giren Moyen-çor başkentleri geri almakta zorlanmadı. Bunun Çin'e maliyeti hiç de azımsanamayacak derecedeydi: 20 bin top ipek ve hatun adayı bir prenses.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
Gerileme ve Çöküş</span><br />
<br />
Alp Kutluk Bilge ve ardılları olan ve neredeyse tamamı Ay Tengri'de kut ya da ülüg bulduklarını belirten adlar taşıyan kağanlar döneminde Tibetliler'in Çin'e baskısı iyice arttı. Üstelik bu kez Beş-balık havalisine hakim olan Şa-to Türkleri ile de ittifak kuran Tibetliler, Uygurlar'ın Çin ile aralarında kurduğu ticari, siyasî ve askerî dengeleri sarsmaktaydı. Hattâ bazı kağanların devrilmesinde Tibetliler'in Çin'e yaptıkları akınların önlenememesi etkili oluyordu. Bir ara Ediz boyundan Kutluk Kağan döneminde (795-805) refah ve huzur seviyesine çıkıldıysa da Tibetliler'in Doğu Türkistan'a sızmaları ve Kırgızlar'ın kuzeyden baskıları devletin sonunu getirdi. Maniheizm'nin gittikçe yaygınlaştığı anlaşılan ve toplum yapısı iyice değişen Uygurlar'ın hemen yanıbaşında bulunan, göçebe savaşçı özelliklerinden hiçbir şey kaybetmemiş olan Kırgızlar; 840 yılında Ordu-balıg'ı basarak son Uygur kağanı Ho-sa'yı öldürdüler, ahaliyi kılıçtan geçirdiler. Ötüken'de devletleri yıkılan Uygurlar, yurtlarını terk ederek Karluk ülkesine (Çungarya), Kan-çou'ya ve yoğun bir şekilde İç Asya/Tarım havzası'na göç ettiler<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Kültür</span><br />
<br />
Türk boyları arasında tarım toplumunun ilk örnekleri bu dönemde görülür. Tarım yapabilmek için şehirler kurulmuştur. Göçer hayatın izin vermediği kültür birikimi sağlanmıştır.[3] Günümüz Türk devletlerine varan birçok özellik ilk olarak Uygurlarda görülür.[4] İbn FadlanDönemin seyyahlarında Uygur kültürünün zenginliğinden bahsedilmiş, birçok dinin bir arada yaşaması betimlenmiştir. Türklerin ata dini olan tengricilik ile budizm, maniheizm, nesturi hristiyanlık bir arada ve problemsiz şekilde yaşamaktaydı.[5] Devlet özellikleri açısından Çinlilerce ilginç bulunup, incelemek için elçiler yollanıyordu. Budizme geçiş de Çinli elçiler vasıtasıyla olmuş, Uygurlar diğer kültürler altında ezilmemek için dünyada pek kabul görmeyen maniheizmi tercih etmiştir. Sonunda budist yoğunluklu, diğer dinlerin de rahat yaşandığı bir devlet ortaya çıkmıştır.[6][7] İlk hukuk, sivil örgütlenme, vergi, spor, müzik terimler bu dönemde ortaya çıkmıştır. Bozkır hayatının anarşik yapısına karşılık Uygurlarda hoşgörü ve refah içinde yaşanıyordu.[8] Bu özellikler o dönemden kalan binlerce hukuk, sivil ve devlet yazmalarında görülebilir.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
Hükümdarlar</span><br />
<br />
<br />
    Kutluk Bilge Kül Kağan (Gulipeilo, Guli-pei-lo veya Ku-tu-lu Pi-Chia Chüeh Ko-han) (744-747), Tang Hanedanı tarafından kendisine gä Kül Qağan) (747-759) Gulipeilo'nun birinci oğlu Moyunçor Kağan,<br />
    Tengri Kağan (Tängri Qağan) (759-779) Gulipeilo'nun ikinci oğlu Bögü Kağan,<br />
<br />
Tengri Kağan 762 yılında Mani (یین مانی Āyin e Māni; 摩尼教, Móní Jiào) dinine dönmüş, daha sonra yeğeni Tun Bağa Tarkan tarafından öldürülmüştür.<br />
<br />
    Alp Kutluk Bilge Kağan (Alp Qutluğ Bilgä Qağan) (Tun Bağa Tarkan) (779-789), 788 yılından sonra Çinliler Uygurlara Huihe (回紇 huíhé) yerine Huigu (回鶻 huígu) ismini vermişlerdir,<br />
    Külüg Bilge Kağan (Külüg Bilgä Qağan) (789-790) Alp Qutluğ'un birinci oğlu,<br />
    Kutluk Bilge Kağan (Qutluğ Bilgä Qağan) (790-795) Alp Kutluk'un ikinci oğlu, yaşı küçük olduğundan ülkeyi general Kutluk yönetmiştir.<br />
    Ay Tengride Ülük Bulmış Alp Kutluk Bilge Kağan (Ay Tängridä Ülüg Bulmıš Alp Qutluğ Uluğ Bilgä Qağan) (795-805),<br />
    Ay Tengride Kut Bulmış Alp Külük Bilge Kağan (Ay Tängridä Qut Bulmıš Külüg Bilgä Qağan) (805-808),<br />
    Ay Tengride Kut Bulmış Alp Bilge Kağan (Ay Tängri-dä Qut Bulmıš Alp Bilgä Qağan) (808-821),<br />
    Gün Tengride Ülük Bulmış Alp Küçlük Bilge Kağan (Kün Tängridä Ülüg Bulmıš Alp Küčlüg Bilgä Qağan) (821-824),<br />
    Ay Tengride Kut Bulmış Alp Bilge Kağan (Ay Tängridä Qut Bulmıš Alp Bilgä Qağan) (Kasar Tegin) (824-832),<br />
    Ay Tengride Kut Bulmış Alp Külük Bilge Kağan (Ay Tängridä Qut Bulmıš Alp Külüg Bilgä Qağan) (832-839) yardımcısı Kürebir'in batı'dan gelen Şato üç Türk boyları ile işbirliği yaptığını duyunca intahar etmiştir, ayrıca 839 yılında çok sert kış olmuş hemen hemen tüm hayvan sürüleri yok olmuş, Uygurların yaşam koşulları çok zorlaşmıştır.<br />
    Wuzong (Luji Qasar) + General Külüg Bağa (839-840).[9]<br />
<br />
<img src="http://www.bmuniverse.com/imagehost/uploads/2015/09/i15018bgwk97.png" loading="lazy"  alt="[Resim: i15018bgwk97.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<br />
Orhun kitabelerinde, ilk defa, 717 yılındaki ayaklanmalar münasebetiyle zikredilen Uygurlar Çin kaynaklarında adlarının türlü şekilleri ile anılmışlardır: Hoei-ho, Vei-ho, Hui-ho, Huei-hu, Wei-wu vb. Uygur adının manası, 974'de tamamlanan Çince Kiu Wu Tai adlı eserde "şahin sür'ati ile dolaşan ve hücum eden" diye açıklanmaktadır. Di er taraftan, kelimenin etimolo-gique olarak "uy (takip etmek) + gur" tarzında (Sal-gur gibi) meydana geldi i ileri sürülmüş ise de, o tarihlerde Türkçede "takip etmek" manasındaki fiil kökünün "ud+" oldu u belirtilerek, Uygur adının "Oy (oymak, baskı yapmak)+gur" çeklinde açıklanabilece i veya daha kuvvetli bir ihtimal ile bu adın Türkçe "Uy(akraba, müttefık)+gur" olabilece i ve dolayısiyle "On-Uygur" deyiminin de "10 müttefik" manasında olması gerekti i bildirilmektedir. Çin kaynaklarında Asya Hunları'ndan indikleri bildirilen Uy-gurlar bir menşe efsanesine göre ataları Hun hükümdarının kızı ile bir kurttan türemiştir. Tabgaçlar devrinde (386-534) Kao-kü (Kaoche) adı ile görünmekte olup, 5. asrın 2. yarısında bir beylik kuran Uygur toplulu u o tarihlerde, bütün Yukan-Orta Asya'yı kapladı ı anlaşılan Töles'lerin bir kısmını meydana getirmiştir ki, I. Gök-Türk hakanlı ı ça ında bu durumu muhafaza ediyor ve o zaman Selenga ırma ı etrafında oturuyorlardı. 7. asrın ilk çeyre inde 6 kabileden kurulu Sir Yen t'o birli ine katılmışlar sonra P'u-ku, Tongra, Bayırku, Ediz ve Po-si adlarındaki 5 kabilesi de Uygurlar ile "ittifak ederek" hepsi "Uygur" adını almışlardır. Beyleri "Erkin" ünvanını taşıyordu. Bu sırada 50 bin savaşçı çıkardıkları bildiriliyor. I. Gök-Türk hakanlı ının çöküntüye do ru gitti i yıllarda böyle görünen Uygur beyli i Er-kin T'e-kien tarafından idare edildi. Ölümü üzerine yerine o lu P'u-sa geçirildi. Tarduç başbu u (I-nan?) ile işbirli i yaparak Kagan Kei-li'nin o lu kumandasındaki Do u Gök-Türk ordusunu ma lüp eden (630'a do ru) P'u-sa zamanında Uygurlar kuvvetlenmiş, bilhassa, P'u-sa'nın annesi Vu-lo-hun'un ciddili i ve töre hükümlerini uygulamaktaki titizli i sayesinde beylik tamamen nizama girmişti. O zaman "Erkin" yerine "ıl-teber (el-teber, Çincede Ch'i-li-fa ~ K'i-li-fa ~ Sse-li-fa ~ H?ie-li-fa ~ Hie-li-fa) ünvanı kullanılma a başlandı. Merkezi Tola nehri havalisinde olan îl-teber T'u-mi-tu, Tar-duş'ların arazisini alarak ve "9 O uz" boylarını kendine ba layarak ("On-Uygur") ülkesini genişletti, sonra güneye Huang-ho'ya kadar varan bir akın yaptı ve neticede "Ulug îl-teber" olarak Çin imparatoru tarafından tanındı (646); sonra ülkesini, Gök-Türk tarzında teşkilatlandırdı. Çin tarafından baskı altına alınmak istenen ve sonunda Çin'in tahriki ile öldürülen Tu-mi-tu(648 )'nun o lu P'o-yun, On-ok'lar "kagan"ı Ho-lu karşısında üstünlük kazanarak Taşkent yakınlanna kadar ilerledi (656). Ondan sonra yerine geçen kızkardeşi zamanında gittikçe zayıflayan Uygur beyli i nihayet ılteriş Kagan tarafından Gök-Türklere ba landı. Anlaşılıyor ki, Kapgan ve înel zamanındaki isyanlarda da ılan O uz birli ini toplayarak yine bir tlte-berlik durumuna giren Uygur boyu 740'larda Hakanlı ın Yabgu'lu u haline gelmişti<br />
745'de, Gök-Türk iktidannı yıkarak, Ötüken'de devlet kuran Uygurlar şu 9 urug'dan meydana gelen bir birlik idi: Yaglaqar\yaglakır - hakan uru u (ihtimal yagıla + qır=düşman ile savaşmak)/; Hıı-tu-ko (Uturqar ihtimal ut (kazanmak) + r + gar); Hu (Kiu-lo-vu (po)= Kürebir); Küremür (ihtimal Küre (korunmak) + bir); Mo-ko-si-ki (Bagasıgır?); A-vu-çö (Ebirçeg veya Abırçak?); Hu-vu-su; Yo-vu-ku (Yagmur-qar); Hi-ye-vu (Ayavire/Ayabi-re=Ayamur, Aymur (yagmur, küramür gibi), krş. O uz Eymür boyu=şerefli, itibarlı) Bu uruglardan kurulu Uygur kabilesinin (boy'unun) idaresi altındaki Dokuz-o uz birli inin (bodun'unun) kabileleri de şunlardı:<br />
P'u-ku (Buku, Tiirkçe unvan), Hun (Qun), Pa-ye-ku (Bayırku), T'ung-h (Tongra), Sse-kie (Sıqar), K'i-pi, A-pu-sse (Po-si= Si?), Ku-lun-vu-ku, A-tie (Ediz) Görüldü ü üzere, On-Uygur diye anılan birlik467 9 adet O uz b-yuna, -9 urugdan kurulu- Uygur boyunun ilavesiyle meydana gelmişti. Orhun'da Uygur "ordu"sunu (başkentini) ziyaret eden müslüman Tamîm de, hükümdardan başka, herbirinin 13'er bin savaşçısı bulunan 17 başbu dan (Bey?) bahsetmiştir. Demek ki, bunun 9'u O uz boy'u başbu u, 8'i de (hükümdarın uru u hariç) Uygur urugu başbu u idi. Uygur boyu idaresindeki 9 kabileye, Basmıl ve Karluk boylannın katılması ile birlik sayısı 11 oldu. Bir Çin kayna ına (Kiu T'ang-shu) göre de Uygur hakanlı ı 11 "vali" tarafından idare edilmekte idi.<br />
Orhun kıyısında başkenti Ordu-balık şehri (sonraki Karabalgasun yakınında)'ni kuran ilk Uygur hakanı Kutlug Bilge Kül 747'de öldü. Yerine o lu Moyen-çor (Bayan-çor?) kagan oldu ("Tanrıda bolmış îl-Etmiş Bilge kagan". 747-759). Orhun-Selenga nehirleri arasında şine-usu gölü yakınındaki, Uygur hakanh ının ilk devri için mühim olan kitabeden anlaşıldı ına göre, hakan Moyen-çor Dokuz-o uz'ları toplamış, kuzeyde Kırgız'larla, batıda Karluk'lar ve onlara yardım eden Türgişler ve Basmıllarla, Sekiz-O uz, Dokuz-Tatar ve Çik'lerle savaşmış, bunlann hepsini kendine ba lamış, hakimiyetini Yenisey kaynakları, Çu-Talas havalisi, îç-Asya ve Kerulen'e kadar yaymış; o ullannı yabgu, şad tayin etmişti. Fakat asıl Çin üzerinde tesirli oldu. Karluklar tarafmdan desteklenen îslam kuvvetleri ile Çinliler arasında cereyan eden büyük Talas muharebesi(751)'nde Çinliler a ır ma lübiyete u ramış, Tarım havzasının Uygur'lara geçmesini sa layan ve Çin'in Orta Asya'dan çekilmesini sonuçlandıran bu savaş üzerine, Çin'de büyük hadiseler olmuştu ki, bunların en mühimi, Türk anadan do an An-lu-şan adlı bir kumandanın 200 bin kişilik bir kuvvetle Çin başkentleri Lo-yang (756) ve Lygur tuccarlarının Çin'de tahakkumlerinden do an bazı anlaşmazlıklar gi-deriidi. Yerine o lu "Ay Tanrıda kııt bıdmış Knlüg Bilge Kagan" (789-790) ve sonra bunun o lu Kutlııg Bilge (790-795) hakan oldular. Eskiden beri Çin'e karşı ilgi duyan Tibetliler o sırada Beç-balık havalisinde bulunan şa-t'o Türkleri ile anlaşarak, baskınlara başlamışlardı. Çin'i korumayı iktisadî ve kültürel sebeplerle gelenek haline getirmis olan Uygurlar, kuvvet göndererek tecavüzleri önlemek istedilerse de başarıya ulaşamadılar. îtibarı sarsılan hakan öldürüldü. Ötüken'de karışıklık çıktı. Fakat 795'de hakan olan, Ediz boyundan, sevilmiş kumandan ve idare adamı Kutlug (795-805. Ay Tanrıda ülüg bulmış Alp Kutlug Bilge Kagan) ile, sonraki "Ay Tanrıda, kut bulmuş Külüg Bilge" (805-808 ) zamanlannda bir huzur devri açıldı. ıktisadî faaliyet gelişti. ıç-Asya'nın mühim ticaret çehirlerine nüfuz edildi. Dış siyaset yönünden zamanı oldukça sakin geçen hakan "Ay Tannda kut bulmuş Alp Bil-ge" (808-821)'den sonra, "Ay Tanrıda ülüg bulmış Küçlüg Bilge" (821-833) ihtimal "Kara-balgasun kitabesi"ni diktiren hakandır ki, hükümdarlı ı başarılı geçmiş, Türkistan üzerine sarkmak isteyen Tibetlileri durdurmuş, hakanlı a ba lı Karlukların başına yeni bir yabgu tayin etmiş ve ta So d bölgesine kadar ticari münasebetlerini geliştirmiştir. Fakat, sonra memlekette huzursuzluk başgösterdi. Hakan öldürüldü, ye eni "Ay Tanrıda kut bulmuş Alp Küliig Bilge Kagan" (833-839) da bakanının tahrik etti i bir isyanda telef oldu. Gittikçe koyulaşan Maniheizm tesirleri dolayısiyle Uygurlardaki gevşemeye karşılık Yenisey bölgesinde yeni bir kudret halinde beliren ve 20 yıldan beri Orhun bölgesini baskı altında tutan Kırgızlar 840 yılında kalabalık kuvvetlerle Uygur topraklanna girdiler, başkent Ordu-balık'ı zaptederek son hakan Ho-sa(839-840)'yı öldürdüler, ahaliyi kılıçtan geçirdiler. Ötüken'de devletleri yıkılan Uygurlar kütleler halinde yurtlannı terkederek Karluk ülkesine, Çin sınırlanna ve daha kesif olmak üzere, zengin ticaret merkezlerinin bulundu u ıç-Asya'ya göçtüler.<br />
Hakan ailesine mensup iki kardeş tarafından idare edilen bu göçten sonra Uygur tarihinin ikinci safhası başladı. Göç sırasında başlarında, kendi-eri tarafından "kagan" seçilen Vu-hi Tegin (841-846)'in bulundu u Uygurlar bir müddet bazan Kırgızlar, bazan Çinliler tarafından hırpalandıktan sonra, bir kısmı (Kan-su'da) Çin tabiiyetine girerken, di erleri Pang Tegin idaresinde batıya Karlukların ve öteki Türk boylarının yurtlarına do ru yollandılar ve her iki tarafta da devletler kurdular. Fakat bunlar artık "Bozkır Türk Devleti"nden farklı idiler ;hakimiyeti genişletme düşüncesinde olmamış, büyük siyasi çatışmalara girmemiş, başta çin hükümetleri olmak üzere , başta Çin hükümetleri olmak üzere komşularıyla dostluk ve ticaret ilişkilerini sürdürme i tercih etmiştir.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Kaynakça</span><br />
<br />
^ "Ankara'nın Başkent Oluşunun 89. Yılı Kutlu Olsun" (WMV). ttk.org.tr. 2012. Erişim tarihi: 16 Ocak 2013.<br />
^ İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Ötüken Neşriyat Yayınları, İstanbul, Eylül 2014, s.125-132<br />
^ Jean Paul Roux Türklerin Tarihi, Kabalcı Yayınları, 2007, 23<br />
^ Ümit Hassan Osmanlı / Örgüt-İnanç-Davranış’tan Hukuk-İdeoloji’ye İletişim Yayınları, s.112<br />
^ İbn Fazlan Seyahatnamesi, Çev. Ramazan Şeşen, Bedir Yayınevi<br />
^ Özkan İZGÇin Elçisi Wang Yen-Te’nin Uygur Seyahatnamesi, TTK Yay. İ, s. 60<br />
^ <a href="http://www.dmy.info/uygurlarda-devlet/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.dmy.info/uygurlarda-devlet/</a><br />
^ Rene Grousset Stepler İmparatorluğu, TTK Yayınları, , 2011 s.138<br />
^ V. Minorsky, „Tamīm ibn Bahr’s Journey to the Uyghurs“, in: BSOAS 12, 1948, 275-305</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>