<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Tasavvuf Yolcusu - Dini Genel Bilgiler]]></title>
		<link>https://tasavvufyolcusu.de/</link>
		<description><![CDATA[Tasavvuf Yolcusu - https://tasavvufyolcusu.de]]></description>
		<pubDate>Thu, 10 Sep 2026 01:44:34 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[İslam'dan Çıkartan 10 Madde ve Şerhi]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=24716</link>
			<pubDate>Tue, 05 Dec 2023 17:44:50 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=24716</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İSLAM'DAN ÇIKARTAN 10 MADDE ve ŞERHİ</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Değerli müslüman ! Aşağıda okuyacağınız maddeler müslümanı ilmi delillerle tevhid ve şirk hakkında bilgilendirmek amacıyla hazırlanmıştır. Okuyacağınız maddelere muhalif bir müslüman gördüğünüzde hemen ona sen kâfirsin, muşriksin diyemezsiniz. Zira hakkı bilmeyene, hakkı tebliğ etmek kuranın, sünnetin ve davet usulünün gereğindendir. Bu risale insanlara hükmetmek için hazırlanmadı. Bu risalenin amacı tevhidle şirk arasındaki farkı beyan etmektir..</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1- ALLAH’A ŞİRK KOŞMAK İMANI BOZAR :</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İslam dininden çıkaran ilk maddemiz Allah’a şirk koşmaktır. Şirk en büyük günahtır. Yeryüzüne gelen her peygamber şirkten sakındırmış ve kavimlerini şirke karşı bilinçlendirmiştir.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Şirk Luğatta;</span></span> ortak olmak manasına gelir.<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">İslami terimde ise;</span></span> Allah’ın Rububiyet’inde,<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[2]</span> Uluhiyyetinde,<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[3]</span> İsim ve Sıfatlarında<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[4]</span>ortağı olduğuna inanmaktır.<br />
 Şirk, günümüzde pek bilinmeyen bir gerçektir. Bu sebeble şirk mutlaka bilinmesi gereken ilk emirdir. Her müslüman ilkin şirk ve çeşitlerini bilmelidir. İzin verirseniz şirkten sakındıran bir ayet okuyalım.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَاعْبُدُواْ اللّهَ وَلاَ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئًا</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> "<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah'a ibadet edin, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın</span></span>." (Nisa, 36)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “……hiçbir şeyi ortak koşmayın."<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Ayet, Allah’a kulluk etmeyi, yalnız onu birlemeyi ve şirk koşmamayı emretmektedir. İzin verirseniz Kur'an'da şirkle alakalı bir ayeti anlayalım :</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[إِنَّ اللّهَ لاَ يَغْفِرُ أَن يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَن يَشَاء وَمَن يُشْرِكْ بِاللّهِ فَقَدِ افْتَرَى إِثْمًا عَظِيمًا</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hiç şubhe yok ki Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz, bunun dışındaki günahları dilediği kimse için bağışlar. Her kim, Allah’a ortak koşarsa, hiç şubhe yok ki büyük bir günah ile iftirâ etmiştir.</span></span> ”(Nisâ 48)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz : </span>“…Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz…”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> “Ayet; şirkin asla bağışlanmayacağını, en büyük günahın şirk olduğunu ve şirkin ebedi cehennemlik bir amel olarak beyan edildiğini öğreniyoruz. “</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[تَاللَّهِ إِن كُنَّا لَفِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ إِذْ نُسَوِّيكُم بِرَبِّ الْعَالَمِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">3. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah’a yemin olsun ki biz gerçekten apaçık bir sapıklıkta idik. Çünkü sizi alemlerin Rabbi ile bir tutmuştuk </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(ona eş koşmuştuk)</span> </span>(Şuara, 97-98)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> ”…Çünkü sizi alemlerin Rabbi ile bir tutmuştuk (ona eş koşmuştuk) ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Bu konuşmalar cehennem ehlinin dünyada taptıkları putlar <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(sistemler, liderler, sanatçılar…)</span> arasında geçen konuşmalardır. Dünya hayatında Allah’a şirk koşmuş olan bu insanlar sapık bir yolda yaşadıklarını itiraf ediyorlar. Ayet içinde bildirilen şirk koşanlar, taptıkları putların rızık veren, hayat bağışlayan, yoktan var eden ve öldüren olduğuna inanmazlardı. Zira onlar bunları hak edenin Allah olduğunu bilirlerdi. Onlar putlara duydukları sevgide, onlara duydukları tutkuda, onlara her hususta itaatte şirk koşmuşlardı. Onlar, Allah ve peygamberlerinden gelen hükümleri hayatlarında tatbik etmeyip bilginlerini, atalarını Allah’a eş koşmuşlardı. Onlar yüceltmeleri gereken Allah’ı yüceltmeyip putları yüceltmişlerdi.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[5]</span> Bu yüzden şirke düşmüşlerdi. Allah’a şirk koşmak kişiyi ebedi cehenneme düşürür.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[الَّذِينَ آمَنُواْ وَلَمْ يَلْبِسُواْ إِيمَانَهُم بِظُلْمٍ أُوْلَـئِكَ لَهُمُ الأَمْنُ وَهُم مُّهْتَدُونَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">4. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İnanıp da imanlarına herhangi bir haksızlık, zulûm </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(şirk) </span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlaradır ve onlar doğru yolu bulanlardır</span></span>. ” (En’am, 82) ayeti inince ashab “imanlarına herhangi bir haksızlık karıştırmayanlar ” <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(cümlesini) </span>anlamakta zorlandılar ve Ey Allah Rasulu “Bizden kim nefsine zulmetmez” diye sordular ? <br />
 Rasulullah bu sizin sandığınız gibi değildir bu Lokman’ın (a.s.) “ Ey yavrucuğum muhakkak ki şirk büyük bir zulûmdur” sözü gibidir. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(Buhari; Muslim; Ahmed bin Hanbel)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz : </span>” Ey yavrucuğum muhakkak ki şirk büyük bir zulûmdur …”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Rasulullah nefse zulmetmenin şirk koşmak olduğunu Lukman’ın (a.s.) oğluna söylediği sözle açıklamıştır. Şirk koşmak, Allah’a karşı işlenen en büyük günahtır. Şirk asla afvolunmayan ve sahibini de ebediyen cehenneme sürükleyen bir ameldir.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">5. Delil:</span> Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur : “ <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kulların Allah üzerindeki hakkı, kendisine hiçbir şeyi şirk koşmayana azab etmemesidir</span></span>. ”<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color"> (İmam Buhari; Muslim)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz: </span>“………………şirk koşmayana azab etmemesidir.”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Rasulullah (s.a.v.) kulların Allah üzerinde hakkı olduğunu ve bu hakkın da kul şirk işlemediği takdirde azaba düşmemesi olarak açıklamaktadır. Hadis, Şirk işlendiği takdirde azabın hak olduğunu beyan etmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İzin verirseniz gelin hep birlikte şirkin çeşitlerini öğrenelim :</span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Şirk</span></span> : Büyük, Küçük, gizli olmak üzere üç türlüdür.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1- Büyük Şirk:</span></span><br />
 Bir kimsenin ibadetlerde işlemiş olduğu şirktir. Bu şirk, insanı dinden çıkarır. Misal : Kainatı yöneten düzenleyen olarak salihleri, efendileri, gavs azamları<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[6]</span> bilmek, kabirlerden fayda<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">-zarar-</span> rızık ve şifa beklemek, kanun koyma hakkını beşeri düzenlere vermek, putların veya bir insanın önünde eğilmek, türbeler önünde mumlar yakarak zenginlik istemek…<br />
 <br />
 Büyük şirk altı kısımdır.<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">a- Duada şirk:</span></span></span><br />
 Kişinin duada Allah'ın dışında birine yönelmesidir. Bir kimsenin yardımı, Allah’tan beklemeyip, istemeyip, ummayıp bir Peygamberden – <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">salihten</span> – veliden - yatan ölüden – <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">alimden </span>- istemesi durumunda gerçekleşen şirktir. Diyelim ki; “ Ey Abdulkadir Geylani derdime şifa ver, Ey Efendim sen sıkıntımı görüyorsun derdime derman ver, Ey filan hazretleri oğlumun rızkını genişlet, kızımın bahtını aç gibi sözlerle dua etmekle…”</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[فَإِذَا رَكِبُوا فِي الْفُلْكِ دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ فَلَمَّا نَجَّاهُمْ إِلَى الْبَرِّ إِذَا هُمْ يُشْرِكُونَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil : </span>" <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Gemiye bindiklerinde, dini yalnız Allah'a halis kılanlar olarak O'na yalvarırlar. Onları karaya </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(ulaştırmakla)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> kurtarınca da, bakarsın ki, onlar ortak koşarlar</span></span>." (Ankebut, 65)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “……dini yalnız Allah'a halis kılanlar olarak O'na yalvarırlar…………..”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Ayet, gemide bir boğulma tehlikesi geçirince hemen Allah’a dönen insanların halini beyan etmektedir. Bu insanlar ne zaman gemi içinde bir boğulma tehlikesi yaşasalar hemen Allah’a dönerler boğulma tehlikesinden kurtulunca da Allah’a şirk koşmaya başlarlardı. Ayet, sıkıntı anında duayı Allah’a yaptıklarını, sıkıntı bitince de duayı <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(ibadet)</span> putlara doğru yaptıklarını belirtir.<br />
 Günümüzde bir çok insan bir kaza, mûsibet, deprem anında Allah diyerek dua eder sonra kurtulunca da Allah’a yine çeşitli varlıkları Allah’a şirk koşarlar.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[7]</span><br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">b- Niyet ve kasıtda şirk :</span></span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kişinin, amelini Allah için ihlaslı kılmayıp, kişiler ve kurumlar adına yapması ve dünya çıkarlarını Allah’ın rıdasını kazanmaktan daha hoş görmesidir.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[مَن كَانَ يُرِيدُ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمَالَهُمْ فِيهَا وَهُمْ فِيهَا لاَ يُبْخَسُونَ أُوْلَـئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الآخِرَةِ إِلاَّ النَّارُ وَحَبِطَ مَا صَنَعُواْ فِيهَا وَبَاطِلٌ مَّا كَانُواْ يَعْمَلُونَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil : </span>“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kim </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(yalnız) </span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">dünya hayatını ve onun ziynetini istemekte ise, onların işlerinin karşılığını orada onlara tam olarak veririz ve onlar orada hiçbir zarara uğratılmazlar. İşte onlar ahiratte ateşten başka hiçbir şeyleri olmayacak kimselerdir. Orada işledikleri şeyler boşa gitmiştir. Zaten yapa geldikleri de hep batıldır</span></span>.” (Hud,15-16)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…………………..Kim (yalnız) dünya hayatını ve onun ziynetini istemekte ise,…………”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Bir kimse Allah için değil de bir başkası için bir amel işlerse o amelin sevabını Allah’tan alması mümkün değildir. Ameliyle dünya nimetlerini kazanmak amacında ise; Allah’ın rıdasını aramadığı kesindir. Bu ameliyle Allah rıdası aramadığı için şirk koşmuş olur. Zira ameller ancak Allah için yapılır.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">c- İtaatte Şirk:</span></span></span><br />
 Bir kimsenin, Allah’ın emrine hükmüne bildirdiklerine itaat etmeyip kişilerin sistemlerin kurumların- patronların şıhların emrine uyması durumunda gerçekleşen şirktir. Allah ve Rasulunün ilkesine muhalif hüküm koyanlara itaat etmek bu şirk içine girer.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَلَا تُبْطِلُوا أَعْمَالَكُمْ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> "<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ey İman edenler, Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin, işlerinizi boşa çıkarmayın</span></span> " (Muhammed-33)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span>“……Allah’a itaat edin,………”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Ayet itaatin ancak Allah ve Rasulune olması gerektiğini beyan eder. Bir kimse Allah’ın namaz kılma emrini hiçe sayarak bir patronun-<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">müdürün</span>-amirin emrini dinleyerek namaz kılmaz ise, bu Allah’a değil de emir verene kul olmuş ve Allah’a şirk koşmuş olur. Müslüman ancak Allah’ın emrini dinler ve ona itaat eder.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[اتَّخَذُواْ أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> "<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Onlar hahamlarını ve rahiplerini Rabb'ler edindiler.</span></span>" (Tevbe, 31)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz : </span>“…….Rabler edindiler."<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama : </span>Yahudiler ve Hıristiyanlar Allah’ın emirlerine ve hükümlerine itaat etmeyip bilginlerine itaati seçince, Allah onların bilginlerini Rabb'ler <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(kanun belirleyenler-nizam koyanlar)</span> edindiler buyurmuştur. Bir kimse Allah’ın emrini yerine getirmeyip bir insanın veya kurumun emrini yerine getirirse bu yaptığı şirk olur. Zira bu amelle Allah emrini küçük görüp uygulamamış ve emredenin hükmünü ise üstün görmüş olur.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">d- Sevgide Şirk:</span></span></span><br />
 Kişinin, bir kimseyi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">-sistemi- kurumu- alimi- Şeyhi- takımı- partiyi- artisti- sanatçıyı-</span> ideolojiyi Allah’tan daha çok düşünmesi ve sevmesidir. Kişinin, bu varlığı, Allah’tan daha çok düşünme ve sevme sebebi, bu varlığa Allah’tan daha çok değer vermesindendir.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَمِنَ النَّاسِ مَن يَتَّخِذُ مِن دُونِ اللّهِ أَندَاداً يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّهِ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> "<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnsanlardan bazıları vardır ki Allah'tan başka ilahları Allah'ı sever gibi severler</span></span>." (Bakara,165)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “……Allah'tan başka ilahları Allah'ı sever gibi severler."<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Ayet, bir kimseyi veya sistemi Allah’ı sever gibi sevmenin şirk olduğunu beyan eder. Bir insan Allah’ın emirlerine, hükmüne itaat etmek için hiçbir çaba harcamayıp, dünyanın çeşitli varlıklarını daha çok sevmeye çalışırsa bu amel kişiyi şirke düşürebilir. Zira bir kimse, birini Allah’dan daha çok düşünmesi, onu daha çok sevmesi, ona her emirde itaat etmesi onun kulu olduğunun delilidir.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">e- Tasarrufta Şirk:</span></span></span><br />
 Allah’ın, Alemi düzenleme- <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">oluşturma- yağmuru yağdırma- öldürme- diriltme-</span> rızık verme hususlarda ki hakkını, Salihlerin ve velilerin hakkıdır, diyerek onlara vermek, onların güç sahibi olduğuna inanmaktır.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ فَأَنَّى يُؤْفَكُونَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> "<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Eğer sen onlara Göklerle yeri kim yarattı ve güneşi ve ay'ı kim emrinize verdi diye sorsan onlar elbette Allah diyeceklerdir. O halde nasıl yüz çevirip döndürülüyorlar</span></span>." (Ankebut, 61)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…….Göklerle yeri kim yarattı ve güneşi ve ay'ı kim emrinize verdi diye sorsan onlar elbette Allah diyeceklerdir……”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Yerde ve gökte düzenleyen, meydana getiren, yaratan sadece Allah’tır. Kim yerde ve gökte seyyidlerin, efendilerin, kutbu Azamların, ölülerin, şıhların düzenleyen, meydana getiren, yardım eden olduğunu kabul ederse tasarrufta şirk işlemiş olur. Zira Allah’ın yerdeki ve gökteki tasarruf hakkını bir insan vermiş olur ki buda Allah’a ortak koşmaktır.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">f- Korkuda Şirk:</span></span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kişinin; Allah dışında birilerinin, kendisine aleme fayda ve zarar verdiğine inanması-onlardan korkması ürkmesidir. Kişinin, Şirk sistemlerin baskısından-tehdidinden korkması. Allah korkusunu hiçe sayması, Rabb'inin hesab soruculuğunu hiçe sayarak beşerden ve sistemlerden korkması, ölülerin yaşayanlara zarar vereceğine inanılması, Şeyhlerin haram işlendiği takdirde çarpmasından korkulmasıdır.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُواْ لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَاناً وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> " <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine "Düşmanlarınız olan insanlar size karşı bir ordu hazırladılar. O halde onlardan korkun dediler de bu söz onların</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (mûminlerin)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> imanlarını artırdı. Ve "Allah bize yeter. O ne güzel vekildir" dediler.</span></span>" (Al-i İmran, 173)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…O halde onlardan korkun dediler de bu söz onların <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(mûminlerin)</span> imanlarını artırdı…”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Müslüman ancak Allah’dan korkar. Eğer bir kimse ölülerden, efendilerden, cinlerden zarar gelecek diye onlardan korkup, Allah’dan korkmuyorsa bu insan şirk işlemiş olur. Diyelim ki cinlerin, şıhların beni çarpmasından korkuyorum demek caiz değildir. Zira zarar ve fayda veren ancak Allah’dır.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اصْبِرُواْ وَصَابِرُواْ وَرَابِطُواْ وَاتَّقُواْ اللّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> "<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Allah'tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.</span></span>" (Al-i İmran, 200)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “….Allah'tan korkun ki……..”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama : </span>Ayet Allah’dan korkmak gereğini beyan eder. Müslüman ancak Allah’dan korkmalıdır.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2- Küçük şirk:</span></span> Bu şirk çeşidi, Tevhidin kemaline zarar verir. Küçük şirk, insanı dinden çıkarmayan şirk olub, büyük şirke taşıyan bir vesiledir. Misal: Namazda gösterişte bulunmak,<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">a- Sözlü şirk :</span></span></span><br />
 Kişinin, Allah adına değil de bir başkası adına yemin etmesi, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(namusuma-şerefime-ulusumun üzerine…)</span> veya Kur'an çarpsın -<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">iki gözüm aksın-şeyhim çarpsın - </span>ekmek çarpsın gibi sözlerle koşulan şirktir.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[قُلْ بَلَى وَرَبِّي لَتُبْعَثُنَّ ثُمَّ لَتُنَبَّؤُنَّ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Delil :</span></span> "<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">De ki Hayır, Rabbime Andolsun ki mutlaka diriltileceksiniz</span></span>." (Tegabun, 7)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…Rabb'ime Andolsun……….”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Ayet, Allah üzerine yemin edilmesi gerektiğini açıkça beyan etmektedir. Yemin ancak Allah üzerine olur.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> "<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kim yemin edecekse ya Allah'a yemin etsin, ya sussun.</span></span>" <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(İmam Buhari; Muslim)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “..ya Allah'a yemin etsin, ya sussun."<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Hadis, yeminin ya Allah üzerine edilmesi gerektiğini ya da susmanın zorunluluğunu ispat eder. İnsanlar günümüze değişik varlıkların üzerine yemin ederek Allah’a şirk işlemekteler.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">b- Fiili şirk:</span></span></span><br />
 Kişinin, insanı-<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">kuşu-kediyi-yaşlı birini-şeyhi-at nalını-koç boynuzunu-</span>mavi boncuğu uğurlu sayması ve şans getirdiğine inanması, -<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">fala inanması</span>-şeyh ekmeklerini bereketli sanması-ellerinden şifa beklemesi -<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">yüzünden nurlar dökülerek kalbinde nur pınarlarının aktığına inanması</span>- gibi farklı farklı akıl almaz, Şeriat kabul etmez, ayet emretmez, hadis bahsetmez, sapık ve hurafe akidelere inanmasıdır.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَإِن يَمْسَسْكَ اللّهُ بِضُرٍّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ وَإِن يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدُيرٌ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Sem’i Delil :</span></span> "<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eğer Allah seni bir zarara uğratırsa, onu kendisinden başka giderecek yoktur</span></span>." (En'am, 17)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “….Allah seni bir zarara uğratırsa, onu kendisinden başka giderecek yoktur."<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span>Ayet, zarar ve fayda verenin ancak Allah olduğunu, koç boynuzlarının – <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">boncuklarının</span> - uğur getirdiğine inanmanın batıl olduğunu beyan eder. Bize hayır ve bereket ancak Allah’dan gelir.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Uğura inanmak şirktir.</span></span>" <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(Muslim)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> Hadisin tümü delil cümlemizdir.<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Uğur asla yoktur. Bir insandan, bir yerden, bir ağaçtan, bir boncuktan, asla uğur gelmez. Zira fayda ve zarar ancak Allah’dan gelir. Hadis çok açık bir şekilde uğura inanmanın şirk olduğunu beyan eder.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Eser delil :</span> " Şansa ve uğura inanmak şirktir." <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(İmam İbn Kayyim)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> İbn Kayyım’ın tüm sözü delil cümlemizdir.<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> İbn kayyım’ın sözü çok açık bir şekilde şansa ve uğura inanmanın şirk olduğunu beyan eder. Günümüzde insanlar şansım yok gibi tabirleri çok kullanırlar, bu tabirler ise asla caiz değildir.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">c- Kalbi Şirk:</span></span></span><br />
 Kişinin, kendini insanlara-<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">kurumlara</span>-patronlara sevdirmek için gösterişte bulunması. Riyakar amellerle insan takdiri toplamak bu çeşit şirktir.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللّهُ مِنَ الْمُتَّقِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1.Delil :</span></span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah ancak takva sahiblerinden kabul eder.</span></span>” (Maide-27)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> Ayetin tümü delil cümlemizdir.<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah ancak amellerini sırf kendi rıdasını kazanmak için yapanlardan kabul eder. Allah riyakar olarak yapılan ameli asla kabul etmez. Radı edilemeye bir insan veya kurum değil de Allah’dır. Kim Allah’ı değil de bir başkasını radı etmek için amel edilirse bu amel Allah’a kalbi boyutta işlene şirktir.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> Rasulullah (s.a.v.) “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Her kim ki Allah için yaptığı bir amele başkasını da ortak koşmuş ise; o amelin sevabını gidip ortak koştuğu kimseden istesin. Allah, kendisine ortak koşulan şeylerden munezzehtir</span></span>.” <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(Ahmed İbn Hanbel)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…bir amele başkasını da ortak koşmuş ise; o amelin sevabını gidip ortak koştuğu kimseden istesin…”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Hadis, amellerin ancak Allah için olması gerektiğini ve bir başkası için yapılan amelin sevabının alınmayacağını, beyan eder.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">3. Delil :</span> Rasulullah (s.a.v.) “ <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sizin hakkınızda en çok korktuğum şey küçük şirktir</span></span>.” buyurdu.<br />
 Ya Rasulullah “<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">küçük şirk nedir ?</span></span>” diye sorduklarında şu cevabı verdi. "<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Riyadır</span></span>."<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color"> (Ahmed İbn Hanbel)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “……“küçük şirk nedir ? ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Bir ameli Allah için değil de bir başkasının rızasını kazanmak için yaparsak bu amel küçük şirk olur ki bu amelin sevabı olmaz.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">3- Gizli şirk:</span></span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kişinin, Allah ve sen dilersen diye konuşması ve o kişiyi Allah’a farkında olmadan denk koşması ki, tehlikeli bir sözdür. Kişi “ senin sayende- <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sen olmasaydın- sen el atmasaydın-</span> sen dilersen olur ” gibi sözlerle kişiyi "her işi o yapanmış" gibi Allah’a denk koşmasıdır.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَمَن كَانَ يَرْجُو لِقَاء رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَالِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدًا</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Delil :</span></span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">De ki Ben de ancak sizin gibi bir beşerim. Yalnız bana ilahınızın ancak tek bir ilah olduğu vahy ediliyor. Artık kim Rabb'ine kavuşmayı ümit ediyorsa; Salih bir amel işlesin ve Rabb'ine ibadetinde kimseyi ortak koşmasın</span></span>." (Kehf, 110)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “..kim Rabb'ine kavuşmayı ümit ediyorsa; Salih bir amel işlesin ve Rabb'ine ibadetinde kimseyi ortak koşmasın."<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Müslüman bir işe başlarken ilkin Allah dilerse sonra da filan veya sen dilersen demelidir. Aksi halde ameline şirk katmış olur. Müslüman bilmeli ki Allah diledikten sonra kimse Allah’ın dilemesini ortadan kaldıramaz. Allah bir şeyi diledi mi o oluverir.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">2-İNSANIN ALLAH İLE KENDİ ARASINDA yardım DİLEDİĞİ, TEVEKKÜL ETTİĞİ, DUADA YÖNELDİĞİ VASITALAR [b][u]<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[8]</span></span></span> KILMASI İMANI BOZAR :</span>[/u][/b]<br />
 <br />
 İnsanın, Allah dışında birilerini vasıta kılmasıdır. Günümüz insanın en çok yaptığı ameldir. Bu dua şekli iki şekildedir.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">a- Allah’a yönelerek dua etmeyip direk peygamberlere, nebilere, salihlere, velilere, seyyidlere, ölülere, türbelerde yatırlara doğru duada yönelerek şirk işlemektir.</span></span></span></span><br />
 Örnek, “Ya Muhammed şifa ver, sıkıntımı gider, rızkımı gönder. Ya seyyidim dertlerime derman ver, başımdaki şu sıkıntımı al. Ya Abdulkadir Geylani şu şu işimi hayra çevir. Ey yüce gök kurtar beni, ey yüce güç sen yardımcımsın ” gibi dualarla dua etmektir. Bu dua şekli şirki duadır ve icma ile küfürdür.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[9]</span> Bu amel ebedi cehennem getiren bir ameldir.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">b- Bir peygamberin, nebinin, seyyidin, efendinin, Allah katında faziletli olduğunu düşünerek ihtiyaçları, sıkıntıları, dertleri, Allah katında gideren defeden olarak onu görmekle işlenen şirktir.</span></span></span></span><br />
 Örnek, “Ey Seyyidim, Ey Efendim, Ey Abdulkadir Geylani hazretleri bana Allah katında yardım et, şifa ver, beni azabdan koru ” gibi dualarla Allah ile kendi arasında vasıta <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(aracı)</span> kılmakla meydana gelen şirktir. Bu duayı <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(ibadeti)</span> başkasına yapmaktır ki bu şirktir ve icma ile küfürdür. Çünkü kişi Allah dışında birinin duayı işittiğine ve duasına icabet ettiğine inandığı takdirde onu ilah konumuna koymuş olur ki bunun şirk olduğunda ihtilaf yoktur.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[10]</span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[له دَعْوَةُ الْحَقِّ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِهِ لاَ يَسْتَجِيبُونَ لَهُم بِشَيْءٍ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1.Delil :</span></span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hak olan davet yalnız O’nadır. O’nu bırakıp çağırdıkları ise, kendilerine hiçbir şekilde cevab veremezle</span>r</span>.”<span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">(Rad 14)</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…………O’nu bırakıp çağırdıkları ise, kendilerine hiçbir şekilde cevab veremezler.”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama : “</span>Ayetten, Allah dışında duaya layık görülen, ibadet edilen kim varsa asla fayda ve zarar veremediklerini, fayda ve zarar verenin ancak Allah olduğunu, Allah ile kul arasında duada asla kimsenin olamayacağını öğreniyoruz.”</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَلاَ تَدْعُ مِن دُونِ اللّهِ مَا لاَ يَنفَعُكَ وَلاَ يَضُرُّكَ فَإِن فَعَلْتَ فَإِنَّكَ إِذًا مِّنَ الظَّالِمِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">2.Delil :</span></span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah’tan başka </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(zatlara ölülere seyyidlere)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> sana fayda ve zarar vermeyen şeylere de ibadet etme. Eğer böyle yaparsan, o takdirde şubhesiz ki sen zalimlerden olursun</span></span>.” (Yunus, 106)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz : </span>“Allah’tan başka <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(zatlara-ölülere-seyyidlere)</span> sana fayda ve zarar vermeyen şeylere de ibadet etme............”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Ayet açık bir ifade ile Allah dışında kime yönelerek dua <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(ibadet)</span> edilirse bunun fayda ve zarar vermediğini, bunun da şirk olduğunu beyan eder.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[فَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّبِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">3.Delil :</span></span> “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Allah ile birlikte başka bir İlah dua etme. O takdirde azab edilenlerden olursun</span></span>.” (Şuara, 213)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> Ayetin tümü delil cümlemizdir.<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah ayetinde, Allah dışında birine dua edildiği takdirde bu duanın şirk olduğunu beyan eder.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[11]</span><br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">3-MUŞRİKLERİ ŞİRK EHLİ GÖRMEMEK, ŞİRKLERİNDE ŞUBHEYE DÜŞMEK VEYA YOLLARINI DOĞRULAMAK İMANI BOZAR.</span>[b]<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[12]</span></span></span>[/b]<br />
 <br />
 Muşrikleri ve akidelerini <span style="color: #000000;" class="mycode_color">[13] </span>şirk saymamak ve şirklerinde tereddüt etmek, gittikleri yolu desteklemek insanı muşrik eder. Yahudilerin, Hıristiyanların, Allah’ın şeriatı ile hükmetmeyenlerin, küfründe şubhe duymak onları doğrulamak küfürdür. Onların belirledikleri sistemleri, menhecleri, yolları benimsemek, desteklemek küfürdür.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1.Delil:</span></span> “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ey İman edenler, Yahudileri de Hıristiyanları da dostlar edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar</span></span>.” <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">(Maide 51)</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “………………….Yahudileri de Hıristiyanları da dostlar edinmeyin.”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> “Ayet, Yahudilerin, Hıristiyanların, muşriklerin, asla dost<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">-sevilen-</span>desteklenen olmaması gerektiğini beyan eder. ”</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِن بِاللّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىَ لاَ انفِصَامَ لَهَا</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Delil :</span></span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kim Tağutu inkar sonra da Allah’a iman ederse sapasağlam bir kulpa yapışmış olur</span></span>.” (Bakara, 256)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ ….Tağutu inkar sonra da Allah’a iman ederse…”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah ilkin Tağutun <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(şeytan-küfür-Allah dışında tapılan varlıklar, Allah’a isyana çağıran her kişi ve sistem)</span> inkar edilmesini sonra da Allah’a iman edilmesini emretmektedir. Tağut inkar edilmeden iman gerçekleşmez.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">3. Delil : </span>Rasulullah (s.a.v.) : “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Herkim Allah’tan başka hak üzere bir ilah olmadığını kabul eder ve Allah’ın dışında kendisine ibadet edilen her şeyi inkar ederse, artık onun kanı ve malı </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(diğer Müslümanlara)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> haram olmuştur</span></span>.” <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(İmam Muslim )</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz</span> : “……………Allah’ın dışında kendisine ibadet edilen her şeyi inkar ederse,…”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama:</span> Allah Rasulu, Allah dışında tapılanların, muşriklerin, küfür ehlinin asla inkar edilmesi gerektiğini söylemektedir.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[14]</span><br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">4. Delil :</span> Rasulullah (s.a.v.) : “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah muşrik birinin müslüman olduktan sonra muşrikleri terk edip müslümanlara dönmedikçe yaptığı ameli kabul etmez</span></span>.”<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color"> (Nesai ve diğer sünen kaynakları / senedi ceyyid )</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…….muşrikleri terk edip müslümanlara dönmedikçe yaptığı ameli kabul etmez.”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Rasulullah müslüman olmuş bir muşrikin, muşrikleri terk etmedikçe onun amelini kabul etmeyeceğini söylemekle müşriklerden uzak kalmanın önemini beyan etmektedir.<br />
 <br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">4- ALLAH RASULUNUN GETİRDİĞİ TERTEMİZ SÜNNET [b][u]<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[15]</span></span></span> YOLUNDAN DAHA ÜSTÜN, BİR YOL-SİSTEM OLDUĞUNA İNANMAK İMANI BOZAR :</span>[/u][/b]<br />
 <br />
 Bir kimsenin Rasulullah’ın getirdiği saf ve tertemiz sahih sünnet yolunu, ortaya koyduğu tertemiz ameli, söylediği şerefli sözü hakir görerek, basite indirerek bir başka yolu, ameli üstün görmesi-tutması durumunda düştüğü küfürdür. Kim Allah Rasulunun ortaya koyduğu tertemiz sünnet yolunu, şeriat yolunu bir başka yolla kıyas ederek hafif görürse icma ile kafirdir.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[16]</span> Diyelim ki; Tağutun hükmünü Allah ve Rasulunun hükmü önüne geçirmesi, Rasulullah’ın sünnetinden dışarı çıkma hakkım vardır demesi, Rasulullah’ın hükmü beni ilgilendirmez ben batılı kanunları üstün görürüm diyerek düşünmesi, Yahudilerin ve Hıristiyanların dinini-yollarını şeriattan üstün görmesi, beşeri bir kanunu-düşünceyi Kuran ve sünnetten öne alması, karşılıklı rıda oldukça zina suç değildir inancını savunması, günümüzde hırsızın elini kesmek çağdışılıktır düşüncesi benimsemesi gibi ... <span style="color: #000000;" class="mycode_color">[17]</span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align">
 <span style="font-size: large;" class="mycode_size">[أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّهُ مَن يُحَادِدِ اللّهَ وَرَسُولَهُ فَأَنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدًا فِيهَا ذَلِكَ الْخِزْيُ الْعَظِيمُ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Delil :</span></span> “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hala bilmezler mi ki, Kim Allah’a ve Rasulüne karşı sınır mucadelesine kalkışırsa ona, içinde ebedi kalacağı cehennem ateşi vardır</span></span>.” (Tevbe 63)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…Kim Allah’a ve Rasulune karşı sınır mucadelesine kalkışırsa…….”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama : </span>”Ayetten, Allah ve Rasulunun koyduğu hükümler -emirler- karşısında hüküm koyanların, kanun belirleyenlerin, bir başka dini veya ideolojiyi üstün görenlerin imanı olmadığını öğreniyoruz.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَرِهُوا مَا أَنزَلَ اللَّهُ فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Delil :</span></span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Onlar, Allah’ın indirdiğini hoş görmediler. Bundan dolayı amellerini boşa çıkartmıştır</span></span>. ” (Muhammed 9)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ Allah’ın indirdiğini hoş görmediler. Bundan dolayı amellerini boşa çıkartmıştır.”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah, indirdiği hükümleri hoş görmeyenleri kafirler olarak kitabında zikretmiştir. Bir kimse Allah ve Rasulunun emrettiklerin hoş görmediği takdirde küfre düşer.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنكُمْ فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Delil :</span></span> ”<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah’a ve ahirat gününe inanıyorsanız onu Allah’a ve Rasulune götürün, bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.</span></span> ” (Nisa, 59)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> ”……………… onu Allah’a ve Rasulune götürün, bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir. ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah ve ahirate iman eden müslüman gerçekten imanında ihlaslı ise ihtilafa düştüğü bir meseleyi Alalh ve Rasulune götürmek zorundadır. Bir kimse Allah ve Rasulünün şeriatını en üstün şeriat, yol, nizam görmediği müddetçe dini ve imanı istikamet etmez.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">4. Delil : </span>“<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sözlerin en güzeli Allah’ın, yolların en güzeli de Muhammed’indir.</span></span> ” <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(Muslim ve diğer sünen kaynakları)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil cümlemiz :</span> “………..yolların en güzeli de Muhammed’indir. ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Rasulullah (s.a.v.) hadislerinde çok açık bir dille yolunun en güzel yol olduğunu beyan eder. Yoldan maksad; Rasulullah’ın sözlerini, amellerini, takrirlerini içeren sünnetidir.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[18]</span><br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">5- ALLAH RASULUNDEN GELEN BİR SÖZE-AMELE BUĞZETMEK, BU BUĞZ EDİLEN AMEL KİŞİ TARAFINDAN YAPILSA BİLE İMANI BOZAR:</span></span></span><br />
 <br />
 İnsanın, Allah Rasulunden duyduğu bir söze, amele, itikadi prensibe, ameli bir ibadete, yasaklanan bir emre, bu söylenenleri bizzat amel etse de buğz etmesi durumunda imanı bozulur. Zira her insan Rasulullah’dan gelene iman etmeli, kalben doğrulamalı, hükmünü ameli olarak uygulamalıdır. Rasulullah’ın sünneti vahiy hükmündedir. Ehli sünnet kuran ve sünneti iki vahiy görür. Zira Rasulullah hevasından asla konuşmaz. Onun konuşması ancak Allah’ın emri iledir. <span style="color: #000000;" class="mycode_color">[19]</span> İki kadının bir erkeğe denk olmasını inkar eden, sakalı uzattığı halde hakir gören, Rasulullah’ın iki elini rüku öncesi ve sonrası kaldırmasını inkar eden veya bu sünneti küçümseyen bir kimse gibi.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَرِهُوا مَا أَنزَلَ اللَّهُ فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Delil :</span></span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Onlar, Allah’ın</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (Muhammed’e) </span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">indirdiği Kuran’dan hoşlanmayıp onu yalanladılar. Bundan dolayı Allah, onların amellerini boşa çıkardı</span></span>.” (Muhammed 9)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz : </span>“………Allah’ın <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Muhammed’e)</span> indirdiği Kuran’dan hoşlanmayıp onu yalanladılar..”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama : “</span>Ayetten, Kuran’a buğzedenlerin, onu inkar edenlerin, hükmünü istemeyenlerin imanı olmadığını öğreniyoruz.”<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> Rasulullah (s.a.v.) “ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kim muhlis bir kalble La İlahe İllAllah derse cennete girer</span></span>. ” <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(Ahmed bin Hanbel; İbn Hibban )</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ Kim muhlis bir kalble La İlahe İllallah derse……….”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Muhlis kalble iman ve amel eden munafıklıktan kurtulur. Kişinin İslamın veya Rasulullah’ın bir amelini yaparken muhlis bir kalble yapması durumunda cennete girmesi mümkündür. Müslüman Rasulululah’tan gelen bir sözü ve ameli hem kalbiyle hem de ameliyle kabullenmelidir.<br />
 <br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">6- RASULULLAH’IN DİNİNDEN SAYILAN CENNETİN SEVAB CEHENNEMİNDE CEZA YERİ OLDUĞU GİBİ HUSUSLARLA ALAY ETMEK İMANI BOZAR :</span></span><br />
 <br />
 Rasulullah’ın dininden bir emirle, hükümle, alay etmek, sakalla, el kesmekle, şeriatla, cennetle alay etmek icma ile küfürdür. Bir kimse cennet müminlerin gideceği bir yerde bizlerin gideceği yerde cehennem mi diyerek cennet ve cehennemle alay etse küfre düşer. Zira bu Allah ayetiyle alay etmektir. Munafıklar Tebuk Gazvesinde Rasulullah ve ashabı hakkında “Onlar gibi çok yiyenler, yalan konuşanlar, düşman önünde onlardan daha korkaklar yoktur ” demiş alay etmişler Allah da şu ayeti indirmiştir. <span style="color: #000000;" class="mycode_color">[20]</span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[قُلْ أَبِاللّهِ وَآيَاتِهِ وَرَسُولِهِ كُنتُمْ تَسْتَهْزِؤُونَ لاَ تَعْتَذِرُواْ قَدْ كَفَرْتُم بَعْدَ إِيمَانِكُمْ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Ey Muhammed! Onlara) </span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">de ki: Siz, Allah ile, âyetleri ile ve elçisiyle mi alay ediyordunuz? Hiç özür dilemeyin. Çünkü siz, alay ettiğiniz bu sözünüzle îmân ettikten sonra kâfir oldunuz</span></span>.” (Tevbe : 65-66)<br />
 Delil Cümlemiz : “………elçisiyle mi alay ediyordunuz?...................................... ...”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Munafıklar Rasulullah ve ashabıyla yukarıda söylediğimiz şekilde alay etmişlerdi, peki Diniyle alay edenin durumu nasıl olur kardeşim?</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[ذَلِكَ جَزَاؤُهُمْ جَهَنَّمُ بِمَا كَفَرُوا وَاتَّخَذُوا آيَاتِي وَرُسُلِي هُزُوًا</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil : </span>“ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İşte böyle onların cezası kafir oldukları, ayetlerimi ve peygamberlerimi alaya aldıkları için, cehennemdir</span></span>. ” (Kehf, 106)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…ayetlerimi ve peygamberlerimi alaya aldıkları için…..”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah ayeti, ayetleri ve Rasulleri alaya alanların akıbetini çok açık beyan eder.<br />
 <br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">7- SİHİR YAPMAK, ONA RADI OLMAK İMANI BOZAR :</span></span><br />
 <br />
 İnsanın Sihirle Uğraşması, Yapanların Yanına Giderek Doğrulaması, Radı Olması, imanı bozar. Sihirbazlar kişiye sihir yaparak zevcesinden ayıra bilmekteler, kişiye rahatsızlık-hastalık tattırabilmekteler, sihirle bir başksına zarar verdirebilmekteler. Sihirbazların insan üzerindeki etkileri Allah’ın izniyledir. Sihirbaz, cin şeytanlarla bağ kurarak şeytani ameller yapar. <span style="color: #000000;" class="mycode_color">[21]</span></span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَمَا أُنزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ أَحَدٍ حَتَّى يَقُولاَ إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delili:</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Oysa o iki melek, </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Hârût ve Mârût)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> insanlara</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (nasihat ederek sihri öğrenmemeyi îkâz eder ve)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> : ‘Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın sihri öğrenerek şeytanlara itaat edip kâfir olma demedikçe de hiç kimseye sihir ilmini öğretmezlerdi</span></span>” <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">(Bakara 102)</span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “……sakın sihri öğrenerek şeytanlara itaat edip kâfir olma» demedikçe de hiç kimseye sihir ilmini öğretmezlerdi ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> İki melek, Harut ve Marut insanlara nasihat ederek bildikleri sihir öğretmezlerdi. Öğrettiklerine de sakın şeytan yolunda giderek, ona itaat ederek küfre düşmeyin diyerek uyarırlardı.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَلَـكِنَّ الشَّيْاطِينَ كَفَرُواْ يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2</span></span><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Lakin şeytanlar kafir oldular. Çünkü insanlara sihri öğretiyorlardı</span></span>.” (Bakara, 102)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “Ayetin tümü delil cümlemizdir.<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah Şeytanların kafir olduklarını, sebebinin de İnsanlara sihir öğretmeleri olduğunu beyan etmektedir.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">3.Delil :</span> Rasulullah (s.a.v.) : “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yedi helak edici şeyden kaçınınız, Allah’a şirk </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(eş)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> koşmak, sihir yapmak ve…….</span></span>.” <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(Muslim)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz</span>“………sihir yapmak………….”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Rasulullah (s.a.v.) sihir yapmanın helak edici olduğunu beyan ederken, Allah’a şirk koşmak olduğunu da söylemektedir.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">8- MUŞRİKLERE SEVGİ GÖSTERMEK, MÜSLÜMANLAR KARŞISINDA ONLARA DESTEK VERMEK, İMANI BOZAR :</span></span><br />
 <br />
 Kafirlere ve dostlarına sevgi duymak, onları desteklemek, yollarında gitmek, müslümanlara karşı mücadelelerinde onlara yardım etmek, kişiyi kafir eder.<br />
 Kafirlere yapılan yardım müslümanların gücünü, izzetini, nusretini, mücadelelerini kırıyorsa yapılan yardım ve destek kişiyi kafir eder. Kafirleri izzetli müslümanları zelil kılacak her söz ve amel kafirlere destek hükmündedir.<br />
 Günümüzde bazıları müslümanların İslam uğrandaki izzetlerine leke, kafirlerin İslam önündeki düşmanlıklarına destek verebilmekteler. Kafirler karşısında hoşgörü ilkesini bilenler, Müslümanlar karşısında nefret tohumlarını ekebilmekteler.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sizden her kim, onları </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Yahûdî ve Hıristiyanları) </span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">dost edinirse, o da onlardandır. Şubhesiz ki Allah, </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(kâfirleri dost edinen)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> zâlimleri asla doğru yola iletmez</span></span>.” (Mâide 51)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…………………….Yahûdî ve Hıristiyanları dost edinirse, o da onlardandır………………”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama : </span>Allah Yahudileri ve Hıristiyanları dostlar edinmemek gerektiğini beyan eder.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الَّذِينَ اتَّخَذُواْ دِينَكُمْ هُزُوًا وَلَعِبًا مِّنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكُمْ وَالْكُفَّارَ أَوْلِيَاء وَاتَّقُواْ اللّهَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ey iman edenler ! sizden evvel kendilerine kitab verilenlerden dininizi bir eğlence ve bir oyuncak edinenleri ve kafirleri veli edinmeyin.</span></span>” (Maide, 57)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ …………..dininizi bir eğlence ve bir oyuncak edinenleri ve kafirleri veli edinmeyin. ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama : </span>Allah, dinimizi oyun ve eğlence edinen kafirleri asla dostlar edinmememiz gerektiğini ortaya koymaktadır.<br />
 <br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">9- ALLAH’IN ŞERİATININ [b][u]<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[22]</span></span></span> VE RASULULLAH’IN ORTAYA KOYDUKLARININ DIŞINA ÇIKILABİLECEĞİNE, MÜSLÜMANIN BUNA HAKKI OLDUĞUNA İNANMAK, İMANI BOZAR :[/u][/b]<br />
 <br />
 İnsanın İslam’ın dışında ki bir başka şeriata, yola, sisteme, nizama, dine, hayat programına uyabileceğine inanması kişiyi kafir eder. Müslüman için İslam ve onun hükümden başka seçeceği bir din ve hüküm yoktur. Her müslümanın Şeriatı, Rasulullah’ın sünnetini yüceltmesi farzdır. Kim Demokrasiyi, Komünizmi, Liberalizmi, Sosyalizmi ve diğer beşeri ideolojileri İslam’ın önüne geçirerek bir başka dine uyma-itaat etme hakkı olduğuna inanırsa kafir olur. Zira bu seçim Allah ve Rasulunun şeriatını dışlamak o batıl şeriatlara uymaktır ki hiçbir alim bunun küfür olduğunda şüphe etmemiştir.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَمَن يَبْتَغِ غَيْرَ الإِسْلاَمِ دِينًا فَلَن يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Her kim, İslâm’dan başka bir dîn ararsa, o dîn ondan asla kabul olunmayacaktır. Ve o, âhiratte hüsrana uğrayanlardan olacaktır</span></span>.” (Âl-i İmrân 85)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ Her kim, İslâm’dan başka bir dîn ararsa, o dîn ondan asla kabul olunmayacaktır…..”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Ayet, İslam dışında bir dine mensub olanın, şeriatın dışında nizam arayanın, Allah ve Rasulunun emirlerini hiçe sayanların Allah huzurunda hüsrana düşerler.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَأَنَّ هَذَا صِرَاطِي مُسْتَقِيماً فَاتَّبِعُوهُ وَلا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَنْ سَبِيلِهِ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şubhesiz ki bu benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. Başak yollara uymayın. Sonra sizi O’nun yolundan ayırırlar.</span></span>“ (Enam, 153)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ Şubhesiz ki bu benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun……”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah peygambere de ki bu yol <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(tevhid-iman-sünnet)</span> benim yolumdur, bu yola uyun, asla başka yola uymayın.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">3. Delil :</span> Rasulullah (s.a.v.) bir gün ashabının huzurunda bir çizgi çizdi : '<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bu Allah’ın yolu'</span></span> sonra da sağına soluna çizgiler çizdi ve dedi ki, “ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bunlar şeytanın yolu bu yol üzerinde birer şeytan yoluna davet eder. </span></span>“ <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(Ebu Davud, Ahmed, Darimi )</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…… “ Bunlar şeytanın yoludur, bu her bir yol üzerinde şeytan <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(bulunur)</span> yoluna davet eder. “<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Kim Allah’ın dininden çıkabileceğine, bu hakkı olduğuna inanırsa kişi küfre düşer.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">4. Delil :</span> Müfessirlerin İmamı Mucahid “O, dini dosdoğru tutun, onda ayrılığa düşmeyin, diye dinden Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim, Musa ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi, size de şeriat yaptı. ” ayetinin tefsirinde, diyor ki ; “Ey Muhammed sana bir tek dini emrettik.” ve “Sana ve tüm nebilere bir tek dini emrettik.” demektedir. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(İbn Hacer Askalani, Fethu'l Bari şerhu sahihu’l Buhari, İbn Cerir et-Tabari Tefsirinde )</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “……..diye dinden Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi,……… size de şeriat yaptı. ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah tüm Rasullere ve nebilere bir tek din olan İslam’ı tavsiye etmiştir. Gelen tüm peygamberlerin dini birdir. Allah’ın emrettiği tek dine tutunmak her müslüman üzerine farzdır. Kim resullerin dini olan İslam’dan başka bir din ararsa ondan kabul edilmez.<br />
 <br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">10- ALLAH’IN DİNİNDEN, YÜZ ÇEVİRMEK, ÖĞRENMEMEK, AMEL ETMEMEK İMANI BOZAR :</span></span><br />
 <br />
 Kişi kendisini müslüman kılan, imanlı eden, şirke götüren, azaba düşüren hükümleri bilmekten-öğrenmekten kaçınması imanını bozar. Kişinin Allah’ın ayetlerinden, emirlerinden, hükümlerinden, yüz çevirmesi, dinini öğrenme hırsı taşımaması, amel etmemesi, İslam zıddına hayat sürmesi kişiyi küfre düşürür. Müslüman dünya ve ahirette kendisini selamete götürecek emirlere hükümlere önem verir, öğrenir, onlarla amel eder ve müslüman kimliğinin izzetini bilir.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِآياتِ رَبِّهِ ثُمَّ أَعْرَضَ عَنْهَا إِنَّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ مُنْتَقِمُونَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kendisine Rabb'inin âyetleri hatırlatıldığı halde, onlardan yüz çevirerek öğüt almayıp kibirlenen kimseden daha zâlim kim olabilir. Şubhesiz ki biz, </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(âyetlerimizden yüz çevirerek onlardan faydalanmayan)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> günahkârlardan intikam alacağız.</span></span>” (Secde 22)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatıldığı halde, onlardan yüz çevirerek öğüt almayıp kibirlenen kimseden daha zâlim kim olabilir…………”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah, ayette kendisine Allah ayetleri okunan sonra bu ayetin hükmünden-emrinden yüz çeviren-öğüt almayan bir kimsenin zalim olduğunu beyan etmektedir. Allah ayetlerini öğrenmemek, onlarla amel etmemek ayetler okunduğunda rahatsızlık duymak kişiyi Allah korusun küfre düşürür.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَالَّذِينَ كَفَرُوا عَمَّا أُنْذِرُوا مُعْرِضُونَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnkar edenler ise, uyarılıp korkutuldukları şeyden yüz çevirmektedirler.</span></span> ” (Ahkaf, 3)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ ……………….uyarılıp korkutuldukları şeyden yüz çevirmektedirler. ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Yüz çevirmek, inkar etmek kafirlerin sıfatlarındandır. Kafirlere Allah’ın ayetleri ve Rasulullah’ın hadisleri öğretildiğinde, hatırlatıldığında hemen yüz çevirirler, dinlememek için kaçınırlar, öğüt almamak için çalışırlar. Bu sıfatlar ayette çok açık beyan edilmektedir.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْكا</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">3. Delil : </span>“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kim de zikrimden yüz çevirirse, gerçekten onun için dar bir geçim vardır.</span></span>” (Taha, 124)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ ………….zikrimden yüz çevirirse, gerçekten onun için dar bir geçim vardır.”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah dünyada kullarının geçim darlığını ayetlerinden yüz çevirmek olarak beyan etmektedir. Eğer kişi Allah ayetinden yüz çevirince dünyada dar geçime düşüyorsa sizce ahirette ki cezası nasıldır ? O halde Allah ayetlerinden yüz çevirenleri, Allah cezalandırmaz mı ?<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">4. Delil :</span> “ Kişinin kulağını ve kalbini Rasulullah’a çevirmemesi, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Rasulullah’dan gelenleri)</span> ne yalanlaması ne doğrulaması, ne dost ne de düşman bilmesidir. ” <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(İbn Kayyim, Medarucu’s Salikin)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> İbn Kayyım’ın tüm sözü.<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Kişi dünya ve ahiret selameti taşıyan dinin aslını, temelini öğrenmekten yüz çevirmek, kulak asmamak, hak ve batılı öğrenmek için umursamamak kişinin imanını bozar.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kulunu bu risalede muvaffak kılan Allah’a hamd olsun.</span><br />
 <br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[2] Rububiyyet : Allah’ın Rabb, yaratan, düzenleyen, hakim, alemi tasarrufu altında bulunduran, yöneten, olarak tanımak ve iman etmektir.<br />
 [3]Uluhiyyet: Allah’ın ibadete, kulluğa, itaate, layık tek hak mabud, ilah olarak tanımak ve iman etmektir.<br />
 [4] İsim ve sıfatlar: Allah’ın şerefli isimlerinin (Metin-Samed-Hakim-Halık) ve yüce sıfatlarının (Semi, Alim, Basir) tek hak sahibinin Allah olduğunu bilmek Allah’ın zatının benzerliğine inanmamaktır.<br />
 [5] Suleyman Ulvan, Şerhu navagidu’l İslam 5<br />
 [6] Gavs azamlar : Bazılarına göre, göklerde salihler yaşar ve bu salihler ihtiyaçları-sıkıntıları-dertleri giderir. İşte bu insanlara gavs azamlar denilir. Buna inanmak Allah’ın Rububiyyetinde şirk işlemektir.<br />
 [7] 17 Ağustos depreminin ilk günleriydi. İnsanlar depremin henüz acısını atamamışlardı. O gün deprem bölgesinde her cami tıklım tıklım dolmuş, eller Allah’a doğru açılmış, alınlar secde yüzü görmüş ve namaz kılanların sayısı artmıştı. Fakat aradan çok zaman geçmeden insanlar yeniden Allah’a yapmaları gereken kulluğu bırakarak çeşitli varlıklara doğru yöneldiler ve isyan etmeye başladılar. Endonezya’da meydana gelen Tsunami depreminde de aynı şeyleri yaşadık. Tsunami depreminde tüm sahiller Lut kavminin helakı gibi helak olmuşlardı fakat şimdilerde ise sahiller aynı haramlara yönelmişlerdir.<br />
 [8] Vasıtalar : insanın sığındığı -dayandığı-andığı- yöneldiği şeyhler-efendiler- babalar evliyalardır. Oysa, müslüman, Allah’a sığınır.<br />
 [9] Abdulaziz er-Racihi, Şerhu navagidu’l İslam-5<br />
 [10] Abdulaziz er-Racihi, Şerhu navagidu’l İslam-6</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[11] Lütfen konumuzla alakalı şu ayetleri de okur musunuz: </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Lokman-13, Mûminun 117, Fatır, 13-14, Cin- 18 ve 20, Zumer-38, Bakara-186)</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[12] Muşrikleri şirk içinde görmemek kişiyi şirke sokar. Kuran ve sünnet bu </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">hususu açık beyyinelerle açıklamıştır.</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[13] Akide: İnsanın kati delillerle inandığı, kabullendiği din düşüncedir. </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Müslümanın akidesi ehli sünnet akidesidir.</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[14] Lütfen konumuzla alakalı şu ayetleri de okur musunuz, </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Ali-İmran, 28 / Zuhruf, 26-27 / Tevbe,123 / Mucadele 22 Mumtehine,1)</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[15] Sünnet: Allah Rasulunun sözleri, amelleri takrirleridir. </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sünnete uymak farzdır.</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[16] Abdulaziz er-Racihi, Şerhu navagidu’l İslam, 9 er-Racihi diyor </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">ki; Kim Rasulullah’ın yolundan daha güzel bir yol olduğuna inanırsa veya Rasulullah’ın koyduğu hükümden daha güzel bir hüküm olduğuna inanırsa icma ile kafirdir. Çünkü bu şahıs Allah’ın Rasulu Muhammed olduğuna şehadet etmiş olmaz zira ona şehadet etmek ona itaat etmeyi, bildirdiklerini doğrulamayı, yasaklarından sakınmayı gerektirir.</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[17] Zina, içki, faiz, helaldir haram değildir diyerek Allah ve Rasulunun ortaya </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">koyduklarını küçük görmek ve beşeri kanunları üstün görmekle düşülen küfür.</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[18] Lütfen konumuzla alakalı şu ayetleri de okur musunuz, Nisa, 60-65</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[19] İmam Buhari“ Nebinin Rabb'inden rivayet ettikleri” diyerek </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">başlık atmış ve sünneti Rabb'inden aldığına dair delil getirmiştir.</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Darimi, Ebu Davud; Hatib Bağdadi, Abdulber, Mervezi, Evzai </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">yoluyla Hasan bin Atiyye’nin şu sözünü beyan eder “ Cibril, Kuran’ı indirdiği gibi sünneti de indirirdi.” Abdulaziz et- Tarifi Rasulullah’ın sünneti hakkında : “Kuran ve sünnet iki vahiydir.” demektedir (Abdulaziz er-Tarifi Şerhu Navagidu’l İslam 28)</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[20] Dinle , şeriatla, alay edenlerle oturmak kişiyi o alay edenlerin safına sokar.<br />
 [21] İmam Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Ahmed (r.h) sihirbazın tövbesinin asla kabul edilmeyeceğine ve öldürülmesi gerektiği hükmetmişlerdir. (Abdulaziz er-Tarifi Şerhu Navagidu’l İslam 43)<br />
 [22] Şeriat: Allah’ın insanoğlu için sunduğu saadet-huzur-yolu-nizamının adıdır.</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İSLAM'DAN ÇIKARTAN 10 MADDE ve ŞERHİ</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Değerli müslüman ! Aşağıda okuyacağınız maddeler müslümanı ilmi delillerle tevhid ve şirk hakkında bilgilendirmek amacıyla hazırlanmıştır. Okuyacağınız maddelere muhalif bir müslüman gördüğünüzde hemen ona sen kâfirsin, muşriksin diyemezsiniz. Zira hakkı bilmeyene, hakkı tebliğ etmek kuranın, sünnetin ve davet usulünün gereğindendir. Bu risale insanlara hükmetmek için hazırlanmadı. Bu risalenin amacı tevhidle şirk arasındaki farkı beyan etmektir..</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1- ALLAH’A ŞİRK KOŞMAK İMANI BOZAR :</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İslam dininden çıkaran ilk maddemiz Allah’a şirk koşmaktır. Şirk en büyük günahtır. Yeryüzüne gelen her peygamber şirkten sakındırmış ve kavimlerini şirke karşı bilinçlendirmiştir.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Şirk Luğatta;</span></span> ortak olmak manasına gelir.<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">İslami terimde ise;</span></span> Allah’ın Rububiyet’inde,<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[2]</span> Uluhiyyetinde,<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[3]</span> İsim ve Sıfatlarında<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[4]</span>ortağı olduğuna inanmaktır.<br />
 Şirk, günümüzde pek bilinmeyen bir gerçektir. Bu sebeble şirk mutlaka bilinmesi gereken ilk emirdir. Her müslüman ilkin şirk ve çeşitlerini bilmelidir. İzin verirseniz şirkten sakındıran bir ayet okuyalım.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَاعْبُدُواْ اللّهَ وَلاَ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئًا</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> "<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah'a ibadet edin, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın</span></span>." (Nisa, 36)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “……hiçbir şeyi ortak koşmayın."<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Ayet, Allah’a kulluk etmeyi, yalnız onu birlemeyi ve şirk koşmamayı emretmektedir. İzin verirseniz Kur'an'da şirkle alakalı bir ayeti anlayalım :</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[إِنَّ اللّهَ لاَ يَغْفِرُ أَن يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَن يَشَاء وَمَن يُشْرِكْ بِاللّهِ فَقَدِ افْتَرَى إِثْمًا عَظِيمًا</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hiç şubhe yok ki Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz, bunun dışındaki günahları dilediği kimse için bağışlar. Her kim, Allah’a ortak koşarsa, hiç şubhe yok ki büyük bir günah ile iftirâ etmiştir.</span></span> ”(Nisâ 48)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz : </span>“…Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz…”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> “Ayet; şirkin asla bağışlanmayacağını, en büyük günahın şirk olduğunu ve şirkin ebedi cehennemlik bir amel olarak beyan edildiğini öğreniyoruz. “</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[تَاللَّهِ إِن كُنَّا لَفِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ إِذْ نُسَوِّيكُم بِرَبِّ الْعَالَمِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">3. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah’a yemin olsun ki biz gerçekten apaçık bir sapıklıkta idik. Çünkü sizi alemlerin Rabbi ile bir tutmuştuk </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(ona eş koşmuştuk)</span> </span>(Şuara, 97-98)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> ”…Çünkü sizi alemlerin Rabbi ile bir tutmuştuk (ona eş koşmuştuk) ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Bu konuşmalar cehennem ehlinin dünyada taptıkları putlar <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(sistemler, liderler, sanatçılar…)</span> arasında geçen konuşmalardır. Dünya hayatında Allah’a şirk koşmuş olan bu insanlar sapık bir yolda yaşadıklarını itiraf ediyorlar. Ayet içinde bildirilen şirk koşanlar, taptıkları putların rızık veren, hayat bağışlayan, yoktan var eden ve öldüren olduğuna inanmazlardı. Zira onlar bunları hak edenin Allah olduğunu bilirlerdi. Onlar putlara duydukları sevgide, onlara duydukları tutkuda, onlara her hususta itaatte şirk koşmuşlardı. Onlar, Allah ve peygamberlerinden gelen hükümleri hayatlarında tatbik etmeyip bilginlerini, atalarını Allah’a eş koşmuşlardı. Onlar yüceltmeleri gereken Allah’ı yüceltmeyip putları yüceltmişlerdi.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[5]</span> Bu yüzden şirke düşmüşlerdi. Allah’a şirk koşmak kişiyi ebedi cehenneme düşürür.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[الَّذِينَ آمَنُواْ وَلَمْ يَلْبِسُواْ إِيمَانَهُم بِظُلْمٍ أُوْلَـئِكَ لَهُمُ الأَمْنُ وَهُم مُّهْتَدُونَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">4. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İnanıp da imanlarına herhangi bir haksızlık, zulûm </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(şirk) </span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlaradır ve onlar doğru yolu bulanlardır</span></span>. ” (En’am, 82) ayeti inince ashab “imanlarına herhangi bir haksızlık karıştırmayanlar ” <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(cümlesini) </span>anlamakta zorlandılar ve Ey Allah Rasulu “Bizden kim nefsine zulmetmez” diye sordular ? <br />
 Rasulullah bu sizin sandığınız gibi değildir bu Lokman’ın (a.s.) “ Ey yavrucuğum muhakkak ki şirk büyük bir zulûmdur” sözü gibidir. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(Buhari; Muslim; Ahmed bin Hanbel)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz : </span>” Ey yavrucuğum muhakkak ki şirk büyük bir zulûmdur …”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Rasulullah nefse zulmetmenin şirk koşmak olduğunu Lukman’ın (a.s.) oğluna söylediği sözle açıklamıştır. Şirk koşmak, Allah’a karşı işlenen en büyük günahtır. Şirk asla afvolunmayan ve sahibini de ebediyen cehenneme sürükleyen bir ameldir.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">5. Delil:</span> Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur : “ <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kulların Allah üzerindeki hakkı, kendisine hiçbir şeyi şirk koşmayana azab etmemesidir</span></span>. ”<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color"> (İmam Buhari; Muslim)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz: </span>“………………şirk koşmayana azab etmemesidir.”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Rasulullah (s.a.v.) kulların Allah üzerinde hakkı olduğunu ve bu hakkın da kul şirk işlemediği takdirde azaba düşmemesi olarak açıklamaktadır. Hadis, Şirk işlendiği takdirde azabın hak olduğunu beyan etmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İzin verirseniz gelin hep birlikte şirkin çeşitlerini öğrenelim :</span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Şirk</span></span> : Büyük, Küçük, gizli olmak üzere üç türlüdür.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1- Büyük Şirk:</span></span><br />
 Bir kimsenin ibadetlerde işlemiş olduğu şirktir. Bu şirk, insanı dinden çıkarır. Misal : Kainatı yöneten düzenleyen olarak salihleri, efendileri, gavs azamları<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[6]</span> bilmek, kabirlerden fayda<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">-zarar-</span> rızık ve şifa beklemek, kanun koyma hakkını beşeri düzenlere vermek, putların veya bir insanın önünde eğilmek, türbeler önünde mumlar yakarak zenginlik istemek…<br />
 <br />
 Büyük şirk altı kısımdır.<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">a- Duada şirk:</span></span></span><br />
 Kişinin duada Allah'ın dışında birine yönelmesidir. Bir kimsenin yardımı, Allah’tan beklemeyip, istemeyip, ummayıp bir Peygamberden – <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">salihten</span> – veliden - yatan ölüden – <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">alimden </span>- istemesi durumunda gerçekleşen şirktir. Diyelim ki; “ Ey Abdulkadir Geylani derdime şifa ver, Ey Efendim sen sıkıntımı görüyorsun derdime derman ver, Ey filan hazretleri oğlumun rızkını genişlet, kızımın bahtını aç gibi sözlerle dua etmekle…”</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[فَإِذَا رَكِبُوا فِي الْفُلْكِ دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ فَلَمَّا نَجَّاهُمْ إِلَى الْبَرِّ إِذَا هُمْ يُشْرِكُونَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil : </span>" <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Gemiye bindiklerinde, dini yalnız Allah'a halis kılanlar olarak O'na yalvarırlar. Onları karaya </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(ulaştırmakla)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> kurtarınca da, bakarsın ki, onlar ortak koşarlar</span></span>." (Ankebut, 65)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “……dini yalnız Allah'a halis kılanlar olarak O'na yalvarırlar…………..”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Ayet, gemide bir boğulma tehlikesi geçirince hemen Allah’a dönen insanların halini beyan etmektedir. Bu insanlar ne zaman gemi içinde bir boğulma tehlikesi yaşasalar hemen Allah’a dönerler boğulma tehlikesinden kurtulunca da Allah’a şirk koşmaya başlarlardı. Ayet, sıkıntı anında duayı Allah’a yaptıklarını, sıkıntı bitince de duayı <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(ibadet)</span> putlara doğru yaptıklarını belirtir.<br />
 Günümüzde bir çok insan bir kaza, mûsibet, deprem anında Allah diyerek dua eder sonra kurtulunca da Allah’a yine çeşitli varlıkları Allah’a şirk koşarlar.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[7]</span><br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">b- Niyet ve kasıtda şirk :</span></span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kişinin, amelini Allah için ihlaslı kılmayıp, kişiler ve kurumlar adına yapması ve dünya çıkarlarını Allah’ın rıdasını kazanmaktan daha hoş görmesidir.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[مَن كَانَ يُرِيدُ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمَالَهُمْ فِيهَا وَهُمْ فِيهَا لاَ يُبْخَسُونَ أُوْلَـئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الآخِرَةِ إِلاَّ النَّارُ وَحَبِطَ مَا صَنَعُواْ فِيهَا وَبَاطِلٌ مَّا كَانُواْ يَعْمَلُونَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil : </span>“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kim </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(yalnız) </span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">dünya hayatını ve onun ziynetini istemekte ise, onların işlerinin karşılığını orada onlara tam olarak veririz ve onlar orada hiçbir zarara uğratılmazlar. İşte onlar ahiratte ateşten başka hiçbir şeyleri olmayacak kimselerdir. Orada işledikleri şeyler boşa gitmiştir. Zaten yapa geldikleri de hep batıldır</span></span>.” (Hud,15-16)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…………………..Kim (yalnız) dünya hayatını ve onun ziynetini istemekte ise,…………”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Bir kimse Allah için değil de bir başkası için bir amel işlerse o amelin sevabını Allah’tan alması mümkün değildir. Ameliyle dünya nimetlerini kazanmak amacında ise; Allah’ın rıdasını aramadığı kesindir. Bu ameliyle Allah rıdası aramadığı için şirk koşmuş olur. Zira ameller ancak Allah için yapılır.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">c- İtaatte Şirk:</span></span></span><br />
 Bir kimsenin, Allah’ın emrine hükmüne bildirdiklerine itaat etmeyip kişilerin sistemlerin kurumların- patronların şıhların emrine uyması durumunda gerçekleşen şirktir. Allah ve Rasulunün ilkesine muhalif hüküm koyanlara itaat etmek bu şirk içine girer.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَلَا تُبْطِلُوا أَعْمَالَكُمْ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> "<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ey İman edenler, Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin, işlerinizi boşa çıkarmayın</span></span> " (Muhammed-33)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span>“……Allah’a itaat edin,………”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Ayet itaatin ancak Allah ve Rasulune olması gerektiğini beyan eder. Bir kimse Allah’ın namaz kılma emrini hiçe sayarak bir patronun-<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">müdürün</span>-amirin emrini dinleyerek namaz kılmaz ise, bu Allah’a değil de emir verene kul olmuş ve Allah’a şirk koşmuş olur. Müslüman ancak Allah’ın emrini dinler ve ona itaat eder.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[اتَّخَذُواْ أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> "<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Onlar hahamlarını ve rahiplerini Rabb'ler edindiler.</span></span>" (Tevbe, 31)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz : </span>“…….Rabler edindiler."<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama : </span>Yahudiler ve Hıristiyanlar Allah’ın emirlerine ve hükümlerine itaat etmeyip bilginlerine itaati seçince, Allah onların bilginlerini Rabb'ler <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(kanun belirleyenler-nizam koyanlar)</span> edindiler buyurmuştur. Bir kimse Allah’ın emrini yerine getirmeyip bir insanın veya kurumun emrini yerine getirirse bu yaptığı şirk olur. Zira bu amelle Allah emrini küçük görüp uygulamamış ve emredenin hükmünü ise üstün görmüş olur.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">d- Sevgide Şirk:</span></span></span><br />
 Kişinin, bir kimseyi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">-sistemi- kurumu- alimi- Şeyhi- takımı- partiyi- artisti- sanatçıyı-</span> ideolojiyi Allah’tan daha çok düşünmesi ve sevmesidir. Kişinin, bu varlığı, Allah’tan daha çok düşünme ve sevme sebebi, bu varlığa Allah’tan daha çok değer vermesindendir.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَمِنَ النَّاسِ مَن يَتَّخِذُ مِن دُونِ اللّهِ أَندَاداً يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّهِ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> "<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnsanlardan bazıları vardır ki Allah'tan başka ilahları Allah'ı sever gibi severler</span></span>." (Bakara,165)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “……Allah'tan başka ilahları Allah'ı sever gibi severler."<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Ayet, bir kimseyi veya sistemi Allah’ı sever gibi sevmenin şirk olduğunu beyan eder. Bir insan Allah’ın emirlerine, hükmüne itaat etmek için hiçbir çaba harcamayıp, dünyanın çeşitli varlıklarını daha çok sevmeye çalışırsa bu amel kişiyi şirke düşürebilir. Zira bir kimse, birini Allah’dan daha çok düşünmesi, onu daha çok sevmesi, ona her emirde itaat etmesi onun kulu olduğunun delilidir.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">e- Tasarrufta Şirk:</span></span></span><br />
 Allah’ın, Alemi düzenleme- <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">oluşturma- yağmuru yağdırma- öldürme- diriltme-</span> rızık verme hususlarda ki hakkını, Salihlerin ve velilerin hakkıdır, diyerek onlara vermek, onların güç sahibi olduğuna inanmaktır.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ فَأَنَّى يُؤْفَكُونَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> "<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Eğer sen onlara Göklerle yeri kim yarattı ve güneşi ve ay'ı kim emrinize verdi diye sorsan onlar elbette Allah diyeceklerdir. O halde nasıl yüz çevirip döndürülüyorlar</span></span>." (Ankebut, 61)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…….Göklerle yeri kim yarattı ve güneşi ve ay'ı kim emrinize verdi diye sorsan onlar elbette Allah diyeceklerdir……”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Yerde ve gökte düzenleyen, meydana getiren, yaratan sadece Allah’tır. Kim yerde ve gökte seyyidlerin, efendilerin, kutbu Azamların, ölülerin, şıhların düzenleyen, meydana getiren, yardım eden olduğunu kabul ederse tasarrufta şirk işlemiş olur. Zira Allah’ın yerdeki ve gökteki tasarruf hakkını bir insan vermiş olur ki buda Allah’a ortak koşmaktır.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">f- Korkuda Şirk:</span></span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kişinin; Allah dışında birilerinin, kendisine aleme fayda ve zarar verdiğine inanması-onlardan korkması ürkmesidir. Kişinin, Şirk sistemlerin baskısından-tehdidinden korkması. Allah korkusunu hiçe sayması, Rabb'inin hesab soruculuğunu hiçe sayarak beşerden ve sistemlerden korkması, ölülerin yaşayanlara zarar vereceğine inanılması, Şeyhlerin haram işlendiği takdirde çarpmasından korkulmasıdır.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُواْ لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَاناً وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> " <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine "Düşmanlarınız olan insanlar size karşı bir ordu hazırladılar. O halde onlardan korkun dediler de bu söz onların</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (mûminlerin)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> imanlarını artırdı. Ve "Allah bize yeter. O ne güzel vekildir" dediler.</span></span>" (Al-i İmran, 173)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…O halde onlardan korkun dediler de bu söz onların <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(mûminlerin)</span> imanlarını artırdı…”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Müslüman ancak Allah’dan korkar. Eğer bir kimse ölülerden, efendilerden, cinlerden zarar gelecek diye onlardan korkup, Allah’dan korkmuyorsa bu insan şirk işlemiş olur. Diyelim ki cinlerin, şıhların beni çarpmasından korkuyorum demek caiz değildir. Zira zarar ve fayda veren ancak Allah’dır.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اصْبِرُواْ وَصَابِرُواْ وَرَابِطُواْ وَاتَّقُواْ اللّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> "<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Allah'tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.</span></span>" (Al-i İmran, 200)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “….Allah'tan korkun ki……..”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama : </span>Ayet Allah’dan korkmak gereğini beyan eder. Müslüman ancak Allah’dan korkmalıdır.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2- Küçük şirk:</span></span> Bu şirk çeşidi, Tevhidin kemaline zarar verir. Küçük şirk, insanı dinden çıkarmayan şirk olub, büyük şirke taşıyan bir vesiledir. Misal: Namazda gösterişte bulunmak,<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">a- Sözlü şirk :</span></span></span><br />
 Kişinin, Allah adına değil de bir başkası adına yemin etmesi, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(namusuma-şerefime-ulusumun üzerine…)</span> veya Kur'an çarpsın -<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">iki gözüm aksın-şeyhim çarpsın - </span>ekmek çarpsın gibi sözlerle koşulan şirktir.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[قُلْ بَلَى وَرَبِّي لَتُبْعَثُنَّ ثُمَّ لَتُنَبَّؤُنَّ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Delil :</span></span> "<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">De ki Hayır, Rabbime Andolsun ki mutlaka diriltileceksiniz</span></span>." (Tegabun, 7)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…Rabb'ime Andolsun……….”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Ayet, Allah üzerine yemin edilmesi gerektiğini açıkça beyan etmektedir. Yemin ancak Allah üzerine olur.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> "<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kim yemin edecekse ya Allah'a yemin etsin, ya sussun.</span></span>" <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(İmam Buhari; Muslim)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “..ya Allah'a yemin etsin, ya sussun."<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Hadis, yeminin ya Allah üzerine edilmesi gerektiğini ya da susmanın zorunluluğunu ispat eder. İnsanlar günümüze değişik varlıkların üzerine yemin ederek Allah’a şirk işlemekteler.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">b- Fiili şirk:</span></span></span><br />
 Kişinin, insanı-<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">kuşu-kediyi-yaşlı birini-şeyhi-at nalını-koç boynuzunu-</span>mavi boncuğu uğurlu sayması ve şans getirdiğine inanması, -<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">fala inanması</span>-şeyh ekmeklerini bereketli sanması-ellerinden şifa beklemesi -<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">yüzünden nurlar dökülerek kalbinde nur pınarlarının aktığına inanması</span>- gibi farklı farklı akıl almaz, Şeriat kabul etmez, ayet emretmez, hadis bahsetmez, sapık ve hurafe akidelere inanmasıdır.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَإِن يَمْسَسْكَ اللّهُ بِضُرٍّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ وَإِن يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدُيرٌ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Sem’i Delil :</span></span> "<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eğer Allah seni bir zarara uğratırsa, onu kendisinden başka giderecek yoktur</span></span>." (En'am, 17)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “….Allah seni bir zarara uğratırsa, onu kendisinden başka giderecek yoktur."<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span>Ayet, zarar ve fayda verenin ancak Allah olduğunu, koç boynuzlarının – <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">boncuklarının</span> - uğur getirdiğine inanmanın batıl olduğunu beyan eder. Bize hayır ve bereket ancak Allah’dan gelir.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Uğura inanmak şirktir.</span></span>" <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(Muslim)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> Hadisin tümü delil cümlemizdir.<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Uğur asla yoktur. Bir insandan, bir yerden, bir ağaçtan, bir boncuktan, asla uğur gelmez. Zira fayda ve zarar ancak Allah’dan gelir. Hadis çok açık bir şekilde uğura inanmanın şirk olduğunu beyan eder.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Eser delil :</span> " Şansa ve uğura inanmak şirktir." <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(İmam İbn Kayyim)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> İbn Kayyım’ın tüm sözü delil cümlemizdir.<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> İbn kayyım’ın sözü çok açık bir şekilde şansa ve uğura inanmanın şirk olduğunu beyan eder. Günümüzde insanlar şansım yok gibi tabirleri çok kullanırlar, bu tabirler ise asla caiz değildir.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">c- Kalbi Şirk:</span></span></span><br />
 Kişinin, kendini insanlara-<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">kurumlara</span>-patronlara sevdirmek için gösterişte bulunması. Riyakar amellerle insan takdiri toplamak bu çeşit şirktir.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللّهُ مِنَ الْمُتَّقِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1.Delil :</span></span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah ancak takva sahiblerinden kabul eder.</span></span>” (Maide-27)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> Ayetin tümü delil cümlemizdir.<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah ancak amellerini sırf kendi rıdasını kazanmak için yapanlardan kabul eder. Allah riyakar olarak yapılan ameli asla kabul etmez. Radı edilemeye bir insan veya kurum değil de Allah’dır. Kim Allah’ı değil de bir başkasını radı etmek için amel edilirse bu amel Allah’a kalbi boyutta işlene şirktir.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> Rasulullah (s.a.v.) “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Her kim ki Allah için yaptığı bir amele başkasını da ortak koşmuş ise; o amelin sevabını gidip ortak koştuğu kimseden istesin. Allah, kendisine ortak koşulan şeylerden munezzehtir</span></span>.” <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(Ahmed İbn Hanbel)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…bir amele başkasını da ortak koşmuş ise; o amelin sevabını gidip ortak koştuğu kimseden istesin…”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Hadis, amellerin ancak Allah için olması gerektiğini ve bir başkası için yapılan amelin sevabının alınmayacağını, beyan eder.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">3. Delil :</span> Rasulullah (s.a.v.) “ <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sizin hakkınızda en çok korktuğum şey küçük şirktir</span></span>.” buyurdu.<br />
 Ya Rasulullah “<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">küçük şirk nedir ?</span></span>” diye sorduklarında şu cevabı verdi. "<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Riyadır</span></span>."<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color"> (Ahmed İbn Hanbel)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “……“küçük şirk nedir ? ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Bir ameli Allah için değil de bir başkasının rızasını kazanmak için yaparsak bu amel küçük şirk olur ki bu amelin sevabı olmaz.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">3- Gizli şirk:</span></span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kişinin, Allah ve sen dilersen diye konuşması ve o kişiyi Allah’a farkında olmadan denk koşması ki, tehlikeli bir sözdür. Kişi “ senin sayende- <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sen olmasaydın- sen el atmasaydın-</span> sen dilersen olur ” gibi sözlerle kişiyi "her işi o yapanmış" gibi Allah’a denk koşmasıdır.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَمَن كَانَ يَرْجُو لِقَاء رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَالِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدًا</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Delil :</span></span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">De ki Ben de ancak sizin gibi bir beşerim. Yalnız bana ilahınızın ancak tek bir ilah olduğu vahy ediliyor. Artık kim Rabb'ine kavuşmayı ümit ediyorsa; Salih bir amel işlesin ve Rabb'ine ibadetinde kimseyi ortak koşmasın</span></span>." (Kehf, 110)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “..kim Rabb'ine kavuşmayı ümit ediyorsa; Salih bir amel işlesin ve Rabb'ine ibadetinde kimseyi ortak koşmasın."<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Müslüman bir işe başlarken ilkin Allah dilerse sonra da filan veya sen dilersen demelidir. Aksi halde ameline şirk katmış olur. Müslüman bilmeli ki Allah diledikten sonra kimse Allah’ın dilemesini ortadan kaldıramaz. Allah bir şeyi diledi mi o oluverir.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">2-İNSANIN ALLAH İLE KENDİ ARASINDA yardım DİLEDİĞİ, TEVEKKÜL ETTİĞİ, DUADA YÖNELDİĞİ VASITALAR [b][u]<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[8]</span></span></span> KILMASI İMANI BOZAR :</span>[/u][/b]<br />
 <br />
 İnsanın, Allah dışında birilerini vasıta kılmasıdır. Günümüz insanın en çok yaptığı ameldir. Bu dua şekli iki şekildedir.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">a- Allah’a yönelerek dua etmeyip direk peygamberlere, nebilere, salihlere, velilere, seyyidlere, ölülere, türbelerde yatırlara doğru duada yönelerek şirk işlemektir.</span></span></span></span><br />
 Örnek, “Ya Muhammed şifa ver, sıkıntımı gider, rızkımı gönder. Ya seyyidim dertlerime derman ver, başımdaki şu sıkıntımı al. Ya Abdulkadir Geylani şu şu işimi hayra çevir. Ey yüce gök kurtar beni, ey yüce güç sen yardımcımsın ” gibi dualarla dua etmektir. Bu dua şekli şirki duadır ve icma ile küfürdür.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[9]</span> Bu amel ebedi cehennem getiren bir ameldir.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">b- Bir peygamberin, nebinin, seyyidin, efendinin, Allah katında faziletli olduğunu düşünerek ihtiyaçları, sıkıntıları, dertleri, Allah katında gideren defeden olarak onu görmekle işlenen şirktir.</span></span></span></span><br />
 Örnek, “Ey Seyyidim, Ey Efendim, Ey Abdulkadir Geylani hazretleri bana Allah katında yardım et, şifa ver, beni azabdan koru ” gibi dualarla Allah ile kendi arasında vasıta <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(aracı)</span> kılmakla meydana gelen şirktir. Bu duayı <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(ibadeti)</span> başkasına yapmaktır ki bu şirktir ve icma ile küfürdür. Çünkü kişi Allah dışında birinin duayı işittiğine ve duasına icabet ettiğine inandığı takdirde onu ilah konumuna koymuş olur ki bunun şirk olduğunda ihtilaf yoktur.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[10]</span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[له دَعْوَةُ الْحَقِّ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِهِ لاَ يَسْتَجِيبُونَ لَهُم بِشَيْءٍ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1.Delil :</span></span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hak olan davet yalnız O’nadır. O’nu bırakıp çağırdıkları ise, kendilerine hiçbir şekilde cevab veremezle</span>r</span>.”<span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">(Rad 14)</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…………O’nu bırakıp çağırdıkları ise, kendilerine hiçbir şekilde cevab veremezler.”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama : “</span>Ayetten, Allah dışında duaya layık görülen, ibadet edilen kim varsa asla fayda ve zarar veremediklerini, fayda ve zarar verenin ancak Allah olduğunu, Allah ile kul arasında duada asla kimsenin olamayacağını öğreniyoruz.”</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَلاَ تَدْعُ مِن دُونِ اللّهِ مَا لاَ يَنفَعُكَ وَلاَ يَضُرُّكَ فَإِن فَعَلْتَ فَإِنَّكَ إِذًا مِّنَ الظَّالِمِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">2.Delil :</span></span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah’tan başka </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(zatlara ölülere seyyidlere)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> sana fayda ve zarar vermeyen şeylere de ibadet etme. Eğer böyle yaparsan, o takdirde şubhesiz ki sen zalimlerden olursun</span></span>.” (Yunus, 106)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz : </span>“Allah’tan başka <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(zatlara-ölülere-seyyidlere)</span> sana fayda ve zarar vermeyen şeylere de ibadet etme............”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Ayet açık bir ifade ile Allah dışında kime yönelerek dua <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(ibadet)</span> edilirse bunun fayda ve zarar vermediğini, bunun da şirk olduğunu beyan eder.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[فَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّبِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">3.Delil :</span></span> “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Allah ile birlikte başka bir İlah dua etme. O takdirde azab edilenlerden olursun</span></span>.” (Şuara, 213)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> Ayetin tümü delil cümlemizdir.<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah ayetinde, Allah dışında birine dua edildiği takdirde bu duanın şirk olduğunu beyan eder.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[11]</span><br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">3-MUŞRİKLERİ ŞİRK EHLİ GÖRMEMEK, ŞİRKLERİNDE ŞUBHEYE DÜŞMEK VEYA YOLLARINI DOĞRULAMAK İMANI BOZAR.</span>[b]<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[12]</span></span></span>[/b]<br />
 <br />
 Muşrikleri ve akidelerini <span style="color: #000000;" class="mycode_color">[13] </span>şirk saymamak ve şirklerinde tereddüt etmek, gittikleri yolu desteklemek insanı muşrik eder. Yahudilerin, Hıristiyanların, Allah’ın şeriatı ile hükmetmeyenlerin, küfründe şubhe duymak onları doğrulamak küfürdür. Onların belirledikleri sistemleri, menhecleri, yolları benimsemek, desteklemek küfürdür.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1.Delil:</span></span> “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ey İman edenler, Yahudileri de Hıristiyanları da dostlar edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar</span></span>.” <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">(Maide 51)</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “………………….Yahudileri de Hıristiyanları da dostlar edinmeyin.”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> “Ayet, Yahudilerin, Hıristiyanların, muşriklerin, asla dost<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">-sevilen-</span>desteklenen olmaması gerektiğini beyan eder. ”</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِن بِاللّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىَ لاَ انفِصَامَ لَهَا</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Delil :</span></span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kim Tağutu inkar sonra da Allah’a iman ederse sapasağlam bir kulpa yapışmış olur</span></span>.” (Bakara, 256)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ ….Tağutu inkar sonra da Allah’a iman ederse…”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah ilkin Tağutun <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(şeytan-küfür-Allah dışında tapılan varlıklar, Allah’a isyana çağıran her kişi ve sistem)</span> inkar edilmesini sonra da Allah’a iman edilmesini emretmektedir. Tağut inkar edilmeden iman gerçekleşmez.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">3. Delil : </span>Rasulullah (s.a.v.) : “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Herkim Allah’tan başka hak üzere bir ilah olmadığını kabul eder ve Allah’ın dışında kendisine ibadet edilen her şeyi inkar ederse, artık onun kanı ve malı </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(diğer Müslümanlara)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> haram olmuştur</span></span>.” <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(İmam Muslim )</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz</span> : “……………Allah’ın dışında kendisine ibadet edilen her şeyi inkar ederse,…”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama:</span> Allah Rasulu, Allah dışında tapılanların, muşriklerin, küfür ehlinin asla inkar edilmesi gerektiğini söylemektedir.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[14]</span><br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">4. Delil :</span> Rasulullah (s.a.v.) : “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah muşrik birinin müslüman olduktan sonra muşrikleri terk edip müslümanlara dönmedikçe yaptığı ameli kabul etmez</span></span>.”<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color"> (Nesai ve diğer sünen kaynakları / senedi ceyyid )</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…….muşrikleri terk edip müslümanlara dönmedikçe yaptığı ameli kabul etmez.”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Rasulullah müslüman olmuş bir muşrikin, muşrikleri terk etmedikçe onun amelini kabul etmeyeceğini söylemekle müşriklerden uzak kalmanın önemini beyan etmektedir.<br />
 <br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">4- ALLAH RASULUNUN GETİRDİĞİ TERTEMİZ SÜNNET [b][u]<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[15]</span></span></span> YOLUNDAN DAHA ÜSTÜN, BİR YOL-SİSTEM OLDUĞUNA İNANMAK İMANI BOZAR :</span>[/u][/b]<br />
 <br />
 Bir kimsenin Rasulullah’ın getirdiği saf ve tertemiz sahih sünnet yolunu, ortaya koyduğu tertemiz ameli, söylediği şerefli sözü hakir görerek, basite indirerek bir başka yolu, ameli üstün görmesi-tutması durumunda düştüğü küfürdür. Kim Allah Rasulunun ortaya koyduğu tertemiz sünnet yolunu, şeriat yolunu bir başka yolla kıyas ederek hafif görürse icma ile kafirdir.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[16]</span> Diyelim ki; Tağutun hükmünü Allah ve Rasulunun hükmü önüne geçirmesi, Rasulullah’ın sünnetinden dışarı çıkma hakkım vardır demesi, Rasulullah’ın hükmü beni ilgilendirmez ben batılı kanunları üstün görürüm diyerek düşünmesi, Yahudilerin ve Hıristiyanların dinini-yollarını şeriattan üstün görmesi, beşeri bir kanunu-düşünceyi Kuran ve sünnetten öne alması, karşılıklı rıda oldukça zina suç değildir inancını savunması, günümüzde hırsızın elini kesmek çağdışılıktır düşüncesi benimsemesi gibi ... <span style="color: #000000;" class="mycode_color">[17]</span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align">
 <span style="font-size: large;" class="mycode_size">[أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّهُ مَن يُحَادِدِ اللّهَ وَرَسُولَهُ فَأَنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدًا فِيهَا ذَلِكَ الْخِزْيُ الْعَظِيمُ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Delil :</span></span> “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hala bilmezler mi ki, Kim Allah’a ve Rasulüne karşı sınır mucadelesine kalkışırsa ona, içinde ebedi kalacağı cehennem ateşi vardır</span></span>.” (Tevbe 63)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…Kim Allah’a ve Rasulune karşı sınır mucadelesine kalkışırsa…….”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama : </span>”Ayetten, Allah ve Rasulunun koyduğu hükümler -emirler- karşısında hüküm koyanların, kanun belirleyenlerin, bir başka dini veya ideolojiyi üstün görenlerin imanı olmadığını öğreniyoruz.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَرِهُوا مَا أَنزَلَ اللَّهُ فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Delil :</span></span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Onlar, Allah’ın indirdiğini hoş görmediler. Bundan dolayı amellerini boşa çıkartmıştır</span></span>. ” (Muhammed 9)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ Allah’ın indirdiğini hoş görmediler. Bundan dolayı amellerini boşa çıkartmıştır.”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah, indirdiği hükümleri hoş görmeyenleri kafirler olarak kitabında zikretmiştir. Bir kimse Allah ve Rasulunun emrettiklerin hoş görmediği takdirde küfre düşer.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنكُمْ فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Delil :</span></span> ”<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah’a ve ahirat gününe inanıyorsanız onu Allah’a ve Rasulune götürün, bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.</span></span> ” (Nisa, 59)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> ”……………… onu Allah’a ve Rasulune götürün, bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir. ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah ve ahirate iman eden müslüman gerçekten imanında ihlaslı ise ihtilafa düştüğü bir meseleyi Alalh ve Rasulune götürmek zorundadır. Bir kimse Allah ve Rasulünün şeriatını en üstün şeriat, yol, nizam görmediği müddetçe dini ve imanı istikamet etmez.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">4. Delil : </span>“<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sözlerin en güzeli Allah’ın, yolların en güzeli de Muhammed’indir.</span></span> ” <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(Muslim ve diğer sünen kaynakları)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil cümlemiz :</span> “………..yolların en güzeli de Muhammed’indir. ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Rasulullah (s.a.v.) hadislerinde çok açık bir dille yolunun en güzel yol olduğunu beyan eder. Yoldan maksad; Rasulullah’ın sözlerini, amellerini, takrirlerini içeren sünnetidir.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[18]</span><br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">5- ALLAH RASULUNDEN GELEN BİR SÖZE-AMELE BUĞZETMEK, BU BUĞZ EDİLEN AMEL KİŞİ TARAFINDAN YAPILSA BİLE İMANI BOZAR:</span></span></span><br />
 <br />
 İnsanın, Allah Rasulunden duyduğu bir söze, amele, itikadi prensibe, ameli bir ibadete, yasaklanan bir emre, bu söylenenleri bizzat amel etse de buğz etmesi durumunda imanı bozulur. Zira her insan Rasulullah’dan gelene iman etmeli, kalben doğrulamalı, hükmünü ameli olarak uygulamalıdır. Rasulullah’ın sünneti vahiy hükmündedir. Ehli sünnet kuran ve sünneti iki vahiy görür. Zira Rasulullah hevasından asla konuşmaz. Onun konuşması ancak Allah’ın emri iledir. <span style="color: #000000;" class="mycode_color">[19]</span> İki kadının bir erkeğe denk olmasını inkar eden, sakalı uzattığı halde hakir gören, Rasulullah’ın iki elini rüku öncesi ve sonrası kaldırmasını inkar eden veya bu sünneti küçümseyen bir kimse gibi.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَرِهُوا مَا أَنزَلَ اللَّهُ فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Delil :</span></span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Onlar, Allah’ın</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (Muhammed’e) </span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">indirdiği Kuran’dan hoşlanmayıp onu yalanladılar. Bundan dolayı Allah, onların amellerini boşa çıkardı</span></span>.” (Muhammed 9)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz : </span>“………Allah’ın <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Muhammed’e)</span> indirdiği Kuran’dan hoşlanmayıp onu yalanladılar..”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama : “</span>Ayetten, Kuran’a buğzedenlerin, onu inkar edenlerin, hükmünü istemeyenlerin imanı olmadığını öğreniyoruz.”<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> Rasulullah (s.a.v.) “ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kim muhlis bir kalble La İlahe İllAllah derse cennete girer</span></span>. ” <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(Ahmed bin Hanbel; İbn Hibban )</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ Kim muhlis bir kalble La İlahe İllallah derse……….”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Muhlis kalble iman ve amel eden munafıklıktan kurtulur. Kişinin İslamın veya Rasulullah’ın bir amelini yaparken muhlis bir kalble yapması durumunda cennete girmesi mümkündür. Müslüman Rasulululah’tan gelen bir sözü ve ameli hem kalbiyle hem de ameliyle kabullenmelidir.<br />
 <br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">6- RASULULLAH’IN DİNİNDEN SAYILAN CENNETİN SEVAB CEHENNEMİNDE CEZA YERİ OLDUĞU GİBİ HUSUSLARLA ALAY ETMEK İMANI BOZAR :</span></span><br />
 <br />
 Rasulullah’ın dininden bir emirle, hükümle, alay etmek, sakalla, el kesmekle, şeriatla, cennetle alay etmek icma ile küfürdür. Bir kimse cennet müminlerin gideceği bir yerde bizlerin gideceği yerde cehennem mi diyerek cennet ve cehennemle alay etse küfre düşer. Zira bu Allah ayetiyle alay etmektir. Munafıklar Tebuk Gazvesinde Rasulullah ve ashabı hakkında “Onlar gibi çok yiyenler, yalan konuşanlar, düşman önünde onlardan daha korkaklar yoktur ” demiş alay etmişler Allah da şu ayeti indirmiştir. <span style="color: #000000;" class="mycode_color">[20]</span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[قُلْ أَبِاللّهِ وَآيَاتِهِ وَرَسُولِهِ كُنتُمْ تَسْتَهْزِؤُونَ لاَ تَعْتَذِرُواْ قَدْ كَفَرْتُم بَعْدَ إِيمَانِكُمْ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Ey Muhammed! Onlara) </span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">de ki: Siz, Allah ile, âyetleri ile ve elçisiyle mi alay ediyordunuz? Hiç özür dilemeyin. Çünkü siz, alay ettiğiniz bu sözünüzle îmân ettikten sonra kâfir oldunuz</span></span>.” (Tevbe : 65-66)<br />
 Delil Cümlemiz : “………elçisiyle mi alay ediyordunuz?...................................... ...”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Munafıklar Rasulullah ve ashabıyla yukarıda söylediğimiz şekilde alay etmişlerdi, peki Diniyle alay edenin durumu nasıl olur kardeşim?</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[ذَلِكَ جَزَاؤُهُمْ جَهَنَّمُ بِمَا كَفَرُوا وَاتَّخَذُوا آيَاتِي وَرُسُلِي هُزُوًا</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil : </span>“ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İşte böyle onların cezası kafir oldukları, ayetlerimi ve peygamberlerimi alaya aldıkları için, cehennemdir</span></span>. ” (Kehf, 106)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…ayetlerimi ve peygamberlerimi alaya aldıkları için…..”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah ayeti, ayetleri ve Rasulleri alaya alanların akıbetini çok açık beyan eder.<br />
 <br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">7- SİHİR YAPMAK, ONA RADI OLMAK İMANI BOZAR :</span></span><br />
 <br />
 İnsanın Sihirle Uğraşması, Yapanların Yanına Giderek Doğrulaması, Radı Olması, imanı bozar. Sihirbazlar kişiye sihir yaparak zevcesinden ayıra bilmekteler, kişiye rahatsızlık-hastalık tattırabilmekteler, sihirle bir başksına zarar verdirebilmekteler. Sihirbazların insan üzerindeki etkileri Allah’ın izniyledir. Sihirbaz, cin şeytanlarla bağ kurarak şeytani ameller yapar. <span style="color: #000000;" class="mycode_color">[21]</span></span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَمَا أُنزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ أَحَدٍ حَتَّى يَقُولاَ إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delili:</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Oysa o iki melek, </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Hârût ve Mârût)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> insanlara</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (nasihat ederek sihri öğrenmemeyi îkâz eder ve)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> : ‘Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın sihri öğrenerek şeytanlara itaat edip kâfir olma demedikçe de hiç kimseye sihir ilmini öğretmezlerdi</span></span>” <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">(Bakara 102)</span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “……sakın sihri öğrenerek şeytanlara itaat edip kâfir olma» demedikçe de hiç kimseye sihir ilmini öğretmezlerdi ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> İki melek, Harut ve Marut insanlara nasihat ederek bildikleri sihir öğretmezlerdi. Öğrettiklerine de sakın şeytan yolunda giderek, ona itaat ederek küfre düşmeyin diyerek uyarırlardı.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَلَـكِنَّ الشَّيْاطِينَ كَفَرُواْ يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2</span></span><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Lakin şeytanlar kafir oldular. Çünkü insanlara sihri öğretiyorlardı</span></span>.” (Bakara, 102)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “Ayetin tümü delil cümlemizdir.<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah Şeytanların kafir olduklarını, sebebinin de İnsanlara sihir öğretmeleri olduğunu beyan etmektedir.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">3.Delil :</span> Rasulullah (s.a.v.) : “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yedi helak edici şeyden kaçınınız, Allah’a şirk </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(eş)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> koşmak, sihir yapmak ve…….</span></span>.” <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(Muslim)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz</span>“………sihir yapmak………….”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Rasulullah (s.a.v.) sihir yapmanın helak edici olduğunu beyan ederken, Allah’a şirk koşmak olduğunu da söylemektedir.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">8- MUŞRİKLERE SEVGİ GÖSTERMEK, MÜSLÜMANLAR KARŞISINDA ONLARA DESTEK VERMEK, İMANI BOZAR :</span></span><br />
 <br />
 Kafirlere ve dostlarına sevgi duymak, onları desteklemek, yollarında gitmek, müslümanlara karşı mücadelelerinde onlara yardım etmek, kişiyi kafir eder.<br />
 Kafirlere yapılan yardım müslümanların gücünü, izzetini, nusretini, mücadelelerini kırıyorsa yapılan yardım ve destek kişiyi kafir eder. Kafirleri izzetli müslümanları zelil kılacak her söz ve amel kafirlere destek hükmündedir.<br />
 Günümüzde bazıları müslümanların İslam uğrandaki izzetlerine leke, kafirlerin İslam önündeki düşmanlıklarına destek verebilmekteler. Kafirler karşısında hoşgörü ilkesini bilenler, Müslümanlar karşısında nefret tohumlarını ekebilmekteler.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sizden her kim, onları </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Yahûdî ve Hıristiyanları) </span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">dost edinirse, o da onlardandır. Şubhesiz ki Allah, </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(kâfirleri dost edinen)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> zâlimleri asla doğru yola iletmez</span></span>.” (Mâide 51)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…………………….Yahûdî ve Hıristiyanları dost edinirse, o da onlardandır………………”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama : </span>Allah Yahudileri ve Hıristiyanları dostlar edinmemek gerektiğini beyan eder.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الَّذِينَ اتَّخَذُواْ دِينَكُمْ هُزُوًا وَلَعِبًا مِّنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكُمْ وَالْكُفَّارَ أَوْلِيَاء وَاتَّقُواْ اللّهَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ey iman edenler ! sizden evvel kendilerine kitab verilenlerden dininizi bir eğlence ve bir oyuncak edinenleri ve kafirleri veli edinmeyin.</span></span>” (Maide, 57)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ …………..dininizi bir eğlence ve bir oyuncak edinenleri ve kafirleri veli edinmeyin. ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama : </span>Allah, dinimizi oyun ve eğlence edinen kafirleri asla dostlar edinmememiz gerektiğini ortaya koymaktadır.<br />
 <br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">9- ALLAH’IN ŞERİATININ [b][u]<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[22]</span></span></span> VE RASULULLAH’IN ORTAYA KOYDUKLARININ DIŞINA ÇIKILABİLECEĞİNE, MÜSLÜMANIN BUNA HAKKI OLDUĞUNA İNANMAK, İMANI BOZAR :[/u][/b]<br />
 <br />
 İnsanın İslam’ın dışında ki bir başka şeriata, yola, sisteme, nizama, dine, hayat programına uyabileceğine inanması kişiyi kafir eder. Müslüman için İslam ve onun hükümden başka seçeceği bir din ve hüküm yoktur. Her müslümanın Şeriatı, Rasulullah’ın sünnetini yüceltmesi farzdır. Kim Demokrasiyi, Komünizmi, Liberalizmi, Sosyalizmi ve diğer beşeri ideolojileri İslam’ın önüne geçirerek bir başka dine uyma-itaat etme hakkı olduğuna inanırsa kafir olur. Zira bu seçim Allah ve Rasulunun şeriatını dışlamak o batıl şeriatlara uymaktır ki hiçbir alim bunun küfür olduğunda şüphe etmemiştir.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَمَن يَبْتَغِ غَيْرَ الإِسْلاَمِ دِينًا فَلَن يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Her kim, İslâm’dan başka bir dîn ararsa, o dîn ondan asla kabul olunmayacaktır. Ve o, âhiratte hüsrana uğrayanlardan olacaktır</span></span>.” (Âl-i İmrân 85)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ Her kim, İslâm’dan başka bir dîn ararsa, o dîn ondan asla kabul olunmayacaktır…..”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Ayet, İslam dışında bir dine mensub olanın, şeriatın dışında nizam arayanın, Allah ve Rasulunun emirlerini hiçe sayanların Allah huzurunda hüsrana düşerler.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَأَنَّ هَذَا صِرَاطِي مُسْتَقِيماً فَاتَّبِعُوهُ وَلا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَنْ سَبِيلِهِ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şubhesiz ki bu benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. Başak yollara uymayın. Sonra sizi O’nun yolundan ayırırlar.</span></span>“ (Enam, 153)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ Şubhesiz ki bu benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun……”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah peygambere de ki bu yol <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(tevhid-iman-sünnet)</span> benim yolumdur, bu yola uyun, asla başka yola uymayın.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">3. Delil :</span> Rasulullah (s.a.v.) bir gün ashabının huzurunda bir çizgi çizdi : '<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bu Allah’ın yolu'</span></span> sonra da sağına soluna çizgiler çizdi ve dedi ki, “ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bunlar şeytanın yolu bu yol üzerinde birer şeytan yoluna davet eder. </span></span>“ <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(Ebu Davud, Ahmed, Darimi )</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…… “ Bunlar şeytanın yoludur, bu her bir yol üzerinde şeytan <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(bulunur)</span> yoluna davet eder. “<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Kim Allah’ın dininden çıkabileceğine, bu hakkı olduğuna inanırsa kişi küfre düşer.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">4. Delil :</span> Müfessirlerin İmamı Mucahid “O, dini dosdoğru tutun, onda ayrılığa düşmeyin, diye dinden Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim, Musa ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi, size de şeriat yaptı. ” ayetinin tefsirinde, diyor ki ; “Ey Muhammed sana bir tek dini emrettik.” ve “Sana ve tüm nebilere bir tek dini emrettik.” demektedir. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(İbn Hacer Askalani, Fethu'l Bari şerhu sahihu’l Buhari, İbn Cerir et-Tabari Tefsirinde )</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “……..diye dinden Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi,……… size de şeriat yaptı. ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah tüm Rasullere ve nebilere bir tek din olan İslam’ı tavsiye etmiştir. Gelen tüm peygamberlerin dini birdir. Allah’ın emrettiği tek dine tutunmak her müslüman üzerine farzdır. Kim resullerin dini olan İslam’dan başka bir din ararsa ondan kabul edilmez.<br />
 <br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">10- ALLAH’IN DİNİNDEN, YÜZ ÇEVİRMEK, ÖĞRENMEMEK, AMEL ETMEMEK İMANI BOZAR :</span></span><br />
 <br />
 Kişi kendisini müslüman kılan, imanlı eden, şirke götüren, azaba düşüren hükümleri bilmekten-öğrenmekten kaçınması imanını bozar. Kişinin Allah’ın ayetlerinden, emirlerinden, hükümlerinden, yüz çevirmesi, dinini öğrenme hırsı taşımaması, amel etmemesi, İslam zıddına hayat sürmesi kişiyi küfre düşürür. Müslüman dünya ve ahirette kendisini selamete götürecek emirlere hükümlere önem verir, öğrenir, onlarla amel eder ve müslüman kimliğinin izzetini bilir.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِآياتِ رَبِّهِ ثُمَّ أَعْرَضَ عَنْهَا إِنَّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ مُنْتَقِمُونَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kendisine Rabb'inin âyetleri hatırlatıldığı halde, onlardan yüz çevirerek öğüt almayıp kibirlenen kimseden daha zâlim kim olabilir. Şubhesiz ki biz, </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(âyetlerimizden yüz çevirerek onlardan faydalanmayan)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> günahkârlardan intikam alacağız.</span></span>” (Secde 22)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatıldığı halde, onlardan yüz çevirerek öğüt almayıp kibirlenen kimseden daha zâlim kim olabilir…………”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah, ayette kendisine Allah ayetleri okunan sonra bu ayetin hükmünden-emrinden yüz çeviren-öğüt almayan bir kimsenin zalim olduğunu beyan etmektedir. Allah ayetlerini öğrenmemek, onlarla amel etmemek ayetler okunduğunda rahatsızlık duymak kişiyi Allah korusun küfre düşürür.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَالَّذِينَ كَفَرُوا عَمَّا أُنْذِرُوا مُعْرِضُونَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnkar edenler ise, uyarılıp korkutuldukları şeyden yüz çevirmektedirler.</span></span> ” (Ahkaf, 3)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ ……………….uyarılıp korkutuldukları şeyden yüz çevirmektedirler. ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Yüz çevirmek, inkar etmek kafirlerin sıfatlarındandır. Kafirlere Allah’ın ayetleri ve Rasulullah’ın hadisleri öğretildiğinde, hatırlatıldığında hemen yüz çevirirler, dinlememek için kaçınırlar, öğüt almamak için çalışırlar. Bu sıfatlar ayette çok açık beyan edilmektedir.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْكا</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">3. Delil : </span>“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kim de zikrimden yüz çevirirse, gerçekten onun için dar bir geçim vardır.</span></span>” (Taha, 124)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ ………….zikrimden yüz çevirirse, gerçekten onun için dar bir geçim vardır.”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah dünyada kullarının geçim darlığını ayetlerinden yüz çevirmek olarak beyan etmektedir. Eğer kişi Allah ayetinden yüz çevirince dünyada dar geçime düşüyorsa sizce ahirette ki cezası nasıldır ? O halde Allah ayetlerinden yüz çevirenleri, Allah cezalandırmaz mı ?<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">4. Delil :</span> “ Kişinin kulağını ve kalbini Rasulullah’a çevirmemesi, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Rasulullah’dan gelenleri)</span> ne yalanlaması ne doğrulaması, ne dost ne de düşman bilmesidir. ” <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(İbn Kayyim, Medarucu’s Salikin)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> İbn Kayyım’ın tüm sözü.<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Kişi dünya ve ahiret selameti taşıyan dinin aslını, temelini öğrenmekten yüz çevirmek, kulak asmamak, hak ve batılı öğrenmek için umursamamak kişinin imanını bozar.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kulunu bu risalede muvaffak kılan Allah’a hamd olsun.</span><br />
 <br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[2] Rububiyyet : Allah’ın Rabb, yaratan, düzenleyen, hakim, alemi tasarrufu altında bulunduran, yöneten, olarak tanımak ve iman etmektir.<br />
 [3]Uluhiyyet: Allah’ın ibadete, kulluğa, itaate, layık tek hak mabud, ilah olarak tanımak ve iman etmektir.<br />
 [4] İsim ve sıfatlar: Allah’ın şerefli isimlerinin (Metin-Samed-Hakim-Halık) ve yüce sıfatlarının (Semi, Alim, Basir) tek hak sahibinin Allah olduğunu bilmek Allah’ın zatının benzerliğine inanmamaktır.<br />
 [5] Suleyman Ulvan, Şerhu navagidu’l İslam 5<br />
 [6] Gavs azamlar : Bazılarına göre, göklerde salihler yaşar ve bu salihler ihtiyaçları-sıkıntıları-dertleri giderir. İşte bu insanlara gavs azamlar denilir. Buna inanmak Allah’ın Rububiyyetinde şirk işlemektir.<br />
 [7] 17 Ağustos depreminin ilk günleriydi. İnsanlar depremin henüz acısını atamamışlardı. O gün deprem bölgesinde her cami tıklım tıklım dolmuş, eller Allah’a doğru açılmış, alınlar secde yüzü görmüş ve namaz kılanların sayısı artmıştı. Fakat aradan çok zaman geçmeden insanlar yeniden Allah’a yapmaları gereken kulluğu bırakarak çeşitli varlıklara doğru yöneldiler ve isyan etmeye başladılar. Endonezya’da meydana gelen Tsunami depreminde de aynı şeyleri yaşadık. Tsunami depreminde tüm sahiller Lut kavminin helakı gibi helak olmuşlardı fakat şimdilerde ise sahiller aynı haramlara yönelmişlerdir.<br />
 [8] Vasıtalar : insanın sığındığı -dayandığı-andığı- yöneldiği şeyhler-efendiler- babalar evliyalardır. Oysa, müslüman, Allah’a sığınır.<br />
 [9] Abdulaziz er-Racihi, Şerhu navagidu’l İslam-5<br />
 [10] Abdulaziz er-Racihi, Şerhu navagidu’l İslam-6</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[11] Lütfen konumuzla alakalı şu ayetleri de okur musunuz: </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Lokman-13, Mûminun 117, Fatır, 13-14, Cin- 18 ve 20, Zumer-38, Bakara-186)</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[12] Muşrikleri şirk içinde görmemek kişiyi şirke sokar. Kuran ve sünnet bu </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">hususu açık beyyinelerle açıklamıştır.</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[13] Akide: İnsanın kati delillerle inandığı, kabullendiği din düşüncedir. </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Müslümanın akidesi ehli sünnet akidesidir.</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[14] Lütfen konumuzla alakalı şu ayetleri de okur musunuz, </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Ali-İmran, 28 / Zuhruf, 26-27 / Tevbe,123 / Mucadele 22 Mumtehine,1)</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[15] Sünnet: Allah Rasulunun sözleri, amelleri takrirleridir. </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sünnete uymak farzdır.</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[16] Abdulaziz er-Racihi, Şerhu navagidu’l İslam, 9 er-Racihi diyor </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">ki; Kim Rasulullah’ın yolundan daha güzel bir yol olduğuna inanırsa veya Rasulullah’ın koyduğu hükümden daha güzel bir hüküm olduğuna inanırsa icma ile kafirdir. Çünkü bu şahıs Allah’ın Rasulu Muhammed olduğuna şehadet etmiş olmaz zira ona şehadet etmek ona itaat etmeyi, bildirdiklerini doğrulamayı, yasaklarından sakınmayı gerektirir.</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[17] Zina, içki, faiz, helaldir haram değildir diyerek Allah ve Rasulunun ortaya </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">koyduklarını küçük görmek ve beşeri kanunları üstün görmekle düşülen küfür.</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[18] Lütfen konumuzla alakalı şu ayetleri de okur musunuz, Nisa, 60-65</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[19] İmam Buhari“ Nebinin Rabb'inden rivayet ettikleri” diyerek </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">başlık atmış ve sünneti Rabb'inden aldığına dair delil getirmiştir.</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Darimi, Ebu Davud; Hatib Bağdadi, Abdulber, Mervezi, Evzai </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">yoluyla Hasan bin Atiyye’nin şu sözünü beyan eder “ Cibril, Kuran’ı indirdiği gibi sünneti de indirirdi.” Abdulaziz et- Tarifi Rasulullah’ın sünneti hakkında : “Kuran ve sünnet iki vahiydir.” demektedir (Abdulaziz er-Tarifi Şerhu Navagidu’l İslam 28)</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[20] Dinle , şeriatla, alay edenlerle oturmak kişiyi o alay edenlerin safına sokar.<br />
 [21] İmam Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Ahmed (r.h) sihirbazın tövbesinin asla kabul edilmeyeceğine ve öldürülmesi gerektiği hükmetmişlerdir. (Abdulaziz er-Tarifi Şerhu Navagidu’l İslam 43)<br />
 [22] Şeriat: Allah’ın insanoğlu için sunduğu saadet-huzur-yolu-nizamının adıdır.</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[CÖMERTLİK GÖNÜLDEN VERMEK]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=24448</link>
			<pubDate>Thu, 23 Nov 2023 06:14:49 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=24448</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CÖMERTLİK GÖNÜLDEN VERMEK</span></span><br />
<br />
:s ِ قَال َ رَسُول ُ اللَّه َأبِى هُرَيْرَة َ قَالَ:ا ْ عَن َّ<br />
إِذَا هَما “مَثَل ُ الْبَخِيل ِ وَالْمُتَصَدِّق ِ مَثَل ُ رَجُلَيْن ِ عَلَيْهِمَا جُنَّتَان ِ مِن ْ حَدِيدٍ، ٍ<br />
إِذَا هَم َّ الْبَخِيل ُ بِصَدَقَةاَأثَرَهُ، وَا َ الْمُتَصَدِّق ُ بِصَدَقَة ٍ اتَّسَعَت ْ عَلَيْهِ، حَتَّى تُعَفِّي<br />
إِلَى صَاحِبَتِهَا.”ا ٍ إِلَى تَرَاقِيهِ، وَانْقَبَضَت ْ كُل ُّ حَلْقَةا ُ تَقَلَّصَت ْ عَلَيْهِ، وَانْضَمَّت ْ يَدَاه<br />
<br />
Ebû Hüreyre’nin naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:<br />
“Cimri ile Allah yolunda harcama yapan kimsenin hâli, üzerlerinde demirden<br />
birer zırh bulunan iki adamın hâline benzer: Cömert olan, bir hayırda<br />
bulunmaya niyet ettiğinde üzerindeki zırh öyle genişler ki (önceki dar hâlinden<br />
kalma) izler bile silinir gider. Cimri, bir hayırda bulunmak istediğinde ise<br />
(âdeta) üzerindeki zırh büzüşür, elleri köprücük kemiklerine yapışacak gibi<br />
sıkışır ve zırhın her halkası yanındaki halkayı sıkıştırır.”<br />
(M2361 Müslim, Zekât, 77<br />
Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle<br />
buyurmuştur: “Kulların sabaha eriştiği her gün (yeryüzüne) iki melek iner.<br />
Bu iki melekten biri, ‘Allah’ım, malını hayır yolunda harcayan kişiye (harcadığı<br />
malın yerine) yenisini ver.’ der. Diğeri de, ‘Allah’ım, malını (hayır yollarında<br />
harcamayarak) elinde tutan (cimrilik eden) kişinin malını telef et.’ der.”<br />
(B1442 Buhârî, Zekât, 27)<br />
Ebû Hüreyre’nin naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:<br />
“...Bir insanın kalbinde cimrilik ve iman asla bir arada bulunmaz.”<br />
(N3112 Nesâî, Cihâd, 8)<br />
Câbir b. Abdullah’tan nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle<br />
buyurmuştur: “...Cimrilikten sakının! Çünkü cimrilik, sizden öncekileri<br />
birbirlerinin kanını dökmeye ve kendilerine haram kılınanları çiğnemeye sevk<br />
ederek helâk etti.”<br />
(M6576 Müslim, Birr, 56)<br />
Ebû Bekir es-Sıddîk’tan nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav)<br />
şöyle buyurmuştur: “Bozguncu, cimri ve yaptığı iyiliği başa kakan<br />
kimse cennete giremez.”<br />
Zamanın birinde, bir adam çölde tek başına yolculuk yapıyor-<br />
muş. Aniden gökyüzünden, “Filânın bahçesini sula!” diye bir ses işitmiş.<br />
Başını kaldırıp baktığında gökte sadece bir bulut görmüş. Evet, ses oradan<br />
geliyormuş. Adam hayretler içerisinde kalarak bulutu takip etmeye başla-<br />
mış. Kara taşlık bir yere gelince bulut suyunu boşaltmış. Yağmur suları bir<br />
derede toplanmış ve akmaya başlamış. Bu defa adam suyu takip etmiş ve<br />
önüne bir bahçe çıkmış. Bu bahçede bir adamın elinde kürekle suyu oraya<br />
buraya çevirerek bahçeyi suladığını görmüş. Bahçeyi sulayan adama yak-<br />
laşarak, “Arkadaş, adın ne?” diye sormuş. Bahçeyi sulayan adam yolcunun<br />
buluttan duyduğu ismi telaffuz ederek, “Adımı niçin soruyorsun?” demiş.<br />
O da, “Biraz önce yağmur yağdıran bulut vardı ya...” diyerek anlatmaya<br />
başlamış: “Ben, o buluta bir kişinin senin adını söyleyerek, ‘Filânın bah-<br />
çesini sula!’ dediğini işittim. Sonra da bulutu takip ederek buraya kadar<br />
geldim. Adını da onun için soruyorum. Sen hangi davranışın sebebiyle<br />
böyle bir ilâhî ikrama nail oldun?” deyince bahçe sahibi, “Madem merak<br />
ediyorsun söyleyeyim. Şu gördüğün bahçe ürün verince oturup hesap ya-<br />
parım. Ürünün üçte birini dağıtırım. Üçte birini çoluk çocuğumla yerim.<br />
Üçte birini de tohumluk yaparım. İşte benim yaptığım bundan ibarettir.”<br />
diye karşılık vermiş.1<br />
Peygamber Efendimizin anlattığı bu olayda, olayın kahramanının elde<br />
ettiği ürünün üçte birini dağıtması, üründen verilmesi mecburi olan bir<br />
oranı ifade etmemektedir. Bu oranın dile getirilmesi, cömertliğin mutlaka<br />
bu şekilde ve bu miktarda olması gerektiği şeklinde de anlaşılmamalıdır.<br />
Bilakis gıpta edilecek boyutta bir cömertliğe sahip olan bu olayın kahra-<br />
manı, inananları daima cömertliğe teşvik eden Hz. Peygamber tarafından<br />
bir örnek olarak aktarılmıştır.<br />
Cömertlik konusunda ısrarlı tavsiyeleri olan Allah Resûlü, bizzat ya-<br />
şantısıyla da mümin bir insanın cömertliğinin nasıl olacağına dair eşsiz<br />
örnekler vermiştir. Ashâbının anlatımıyla o, esen rüzgârdan daha cömert<br />
idi.2 Kendisinden bir şey istendiği zaman istenen şey elinde mevcut ise<br />
onu mutlaka verir,3 asla yok demezdi.4 Kısacası o, insanların en cömerdi<br />
idi.5 Yediğini, giydiğini, bildiğini paylaşır, iyiliğini esirgemez, asla <br />
bencillik yapmazdı. Meselâ, bir hanım sahâbî, bir gün kendi elleriyle ördü-<br />
ğü bir giysiyi getirip Hz. Peygamber’e vermiş ve “Bunu, giyesin diye ör-<br />
düm.” demişti. Peygamber Efendimiz hediyeyi kabul etmiş ve onu giyinip<br />
ashâbının yanına gitmişti. Allah Resûlü’nün üzerindeki hırkayı gören bir<br />
sahâbî, “Ne kadar da güzelmiş! Bunu bana verseniz.” demişti. İnsanların<br />
en cömerdi olan Resûl-i Ekrem, “Peki.” deyip orada biraz oturduktan sonra<br />
evine dönmüş ve o giysiyi katlayarak, isteyen sahâbîye göndermişti.6 Bir<br />
başka sefer onun cömertliği, hayatı dünya malından ibaret gören bir Ya-<br />
hudiyi hayrete düşürmüş, Yahudi, onun yaptığı cömertlikleri şaşkınlıkla<br />
terennüm etmekten kendini alamamıştı.7<br />
Evet, cömertlik paylaşmaktır. Sevgiyi, şefkati, bilgiyi, zamanı, ser-<br />
veti paylaşabilmektir. Kalbinde sevgiden eser olmayan, neyi paylaşabilir?<br />
Başkalarını sevmeyen, yaratılana Yaratan’dan ötürü hürmet etmeyen kişi,<br />
kime, ne verebilir? Böyle bir kişi her türlü mal ve değerin tek sahibi olmayı<br />
istemekten başka bir şey düşünmez. Hâlbuki cömertlik öylesine yüce bir<br />
erdemdir ki Yaratan’ın ikramını yaratılanlara sunabilmektir. Elindeki bir<br />
lokma ekmeği başkasıyla bölüşebilmektir.<br />
En Sevgili’nin Medineli ashâbından Sâbit b. Kays ve eşi emsalsiz bir<br />
cömertlik örneği sergilemişlerdir. Onların bıraktığı cömertlik hatırası, yü-<br />
rekleri özveriye açan bir örnektir:<br />
Bir gün Peygamber Efendimize bir adam gelerek, “Yâ Resûlallah! Aç-<br />
lıktan bitap düştüm, hâlsiz kaldım.” der. Resûlullah onu doyurmaları için<br />
hanımlarına haber gönderir, fakat onların saadet hanelerinde yiyecek hiç-<br />
bir şey yoktur. Bunun üzerine Resûlullah, “Bu gece şu adamı konuk edip<br />
yemek yedirerek Allah’ın merhametine nail olmak isteyen kimse yok mu?” bu-<br />
yurur. Derhâl ensardan bir zât ayağa kalkar ve “Ben varım, yâ Resûlallah!”<br />
diye cevap verir. Bu zât Sâbit b. Kays’tır.8 Akabinde o adamı alıp evine gö-<br />
türür. Hanımına hitaben, “İşte bu kişi Allah Resûlü’nün konuğudur. Evde<br />
ne varsa ona ikram edelim.” der. Evin hanımı, “vallahi evimizde çocukla-<br />
rımızın yiyeceğinden başka hiçbir şey yok.” diyerek karşılık verir. Eşinden<br />
bu üzüntü verici cevabı alan sahâbî, eşine der ki: “O hâlde çocuklar akşam<br />
yemek istedikleri vakit onları uyut. Sonra gel, kandili söndür. Biz bu gece<br />
karanlıkta karnımızı doyuruyormuş gibi yapalım ve geceyi aç geçirelim.”<br />
Kadın, kocasının dediklerini yapar. Kendileri ve çocukları aç kalmıştır<br />
ama Allah Resûlü’nün emaneti olan misafirleri doymuştur. Sabah olunca<br />
misafirlerini uğurlarlar. Konuk olduğu evden ev sahiplerinin ikram ve <br />
izzetleri ile memnun olarak ayrılan misafir, doğruca Resûlullah’ın huzuru-<br />
na varır. Misafiri karşısında karnı doymuş, memnun olarak gören Allah<br />
Resûlü, “Bu gece Allah sizin yaptığınızdan hoşnut olmuştur.” buyurur.9<br />
Bu çift kendilerinin ve çocuklarının aç kalması pahasına misafirlerine<br />
ikramdan kaçınmamış, kendileri muhtaçken başkasını kendilerine tercih<br />
etmişlerdir. Böylece cömertliğin en üst mertebesi olan “îsâr ahlâkı”nın na-<br />
dide örneklerinden birini sergilemişlerdir. Cenâb-ı Hak da bu tür bir dav-<br />
ranışı överek, bu davranıştan memnun olduğunu ifade buyuran ve hem<br />
bu aileyi hem de onlar gibi davrananları taltif eden şu âyeti indirmiştir:<br />
“Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gö-<br />
nüllerine yerleştirmiş olanlar (ensar), kendilerine hicret edenleri severler. Onlara<br />
verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ih-<br />
tiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimri-<br />
liğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”10<br />
Cömertlik, karşılıksız ikram etmektir. verilen şeyden karşılık bek-<br />
lenirse o, cömertlikten ziyade, ticaret olur. İkram karşılıksız olduğunda<br />
anlam kazanacak, cömertlik adını alacak ve inanan insanın benliğini<br />
dünyanın esaretinden kurtararak onu ulvîleştirip âhirette sürur vesilesi<br />
olacaktır. Hayatın zevk ve eğlenceden, şöhret ve zenginlikten ibaret olma-<br />
dığını, sonsuz hayatın mutluluk kapılarını açabilmenin tek yolunun Yüce<br />
Yaratıcı’nın rızası olduğunu bilen mümin, elindeki imkânları da bunun<br />
için kullanır. Bu noktada cömert müminlerden bahseden şu âyet tüm ina-<br />
nanlara rehber ve göz aydınlığı olacak mahiyettedir: “Onlar, yiyeceği, yok-<br />
sula, yetime ve esire seve seve yedirirler. (Şöyle derler:) ‘Biz size sırf Allah rızası<br />
için yediriyoruz; sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz. Çünkü biz, asık<br />
suratlı, çetin bir günden (o günün azabından dolayı) Rabbimizden korkuyoruz.’<br />
Allah da onları o günün kötülüğünden korur, yüzlerine bir aydınlık ve içlerine<br />
bir sevinç verir.”11<br />
Cömertlik asla alın teriyle bin bir zahmetle kazanılan servetin yok<br />
olması, malın boşu boşuna başkalarına gitmesi, heba olması değildir. Bi-<br />
lakis kişinin malını, mülkünü kalıcı kılması, bu dünyada kazandıklarıyla<br />
âhiretini imar etmesidir. Bir gün Allah Resûlü’nün evinde bir koyun kesi-<br />
lir. Âişe annemiz koyunun ön kolu hâriç etin tamamını komşularına da-<br />
ğıtır. Hz. Peygamber evine geldiği zaman, “Koyundan ne kadar kaldı?” diye<br />
sorar. Âişe validemiz ona der ki: “Koyunun şu ön kolu hâriç hiçbir şey kal-<br />
madı.” Sevgili eşinin sözlerine karşılık Peygamberimizin verdiği cevap çok<br />
anlamlıdır: “(Demek ki) ön kolu hâriç tamamı (bize sevap olarak) kalmıştır!”12<br />
Mala ve servete bu açıdan bakan Allah Resûlü, bütün hayatı malından<br />
mülkünden ibaret olanları, hayatlarını dünyalık uğruna harcayarak dün-<br />
yalıklarını tek gaye edinenleri uyarmıştır.13 Bu çerçevede o (sav), kişinin<br />
gerçek malının, ölümünden önce hayır yoluna harcayıp önden gönderdik-<br />
leri olduğunu belirtmiş; hayra sarf etmeyerek, ölünceye kadar biriktirip<br />
sakladıklarının ise mirasçılarının olduğunu14 ifade etmiştir.<br />
Öte yandan kişinin şan, şöhret, makam ve mevki hırsı gibi süflî duy-<br />
gularla tatmin olmak için malını sarf etmesi, cömertlik olarak isimlendiri-<br />
lemez. Nitekim Hz. Peygamber gösteriş için yapılan deve kesme yarışında<br />
boğazlanan hayvanların etlerinin yenilmesini dahi yasaklamıştır.15 Bu tür<br />
duyguların tatmini için yapılan harcamalar sahibi için rahmet değil, olsa<br />
olsa zahmettir. Peygamber Efendimiz, Allah rızası gözetmeksizin, gösteriş<br />
için hayır ve iyilik yapan kişilerin kötü akıbetini şu örnekle açıklamıştır:<br />
“Kıyamet günü huzur-ı ilâhîye zengin birisi getirilecek. Yüce Allah, ona verdiği<br />
nimetleri hatırlatacak. O da, bu nimetlerin kendisine verildiğini kabul edecek.<br />
Sonra Cenâb-ı Hak soracak: ‘Sana verdiğim bu nimetleri nasıl kullandın?’ O kişi,<br />
‘Yâ Rabbi! Hiçbir eksik bırakmadan malımı nereye harcamamı istediysen oraya<br />
harcadım.’ diye cevap verecek. Bunun üzerine o kişiye, ‘Yalan söylüyorsun. Sen,<br />
malını, ‘Ne cömert adam!’ desinler diye harcadın. Gerçekten de sana, ‘Ne cömert<br />
adam!’ denildi.’ şeklinde hitap edilecek. Sonra emir verilecek ve o kişi yüzüstü<br />
sürüklenerek cehenneme atılacak.”16<br />
Malını hak yolunda harcamaya yönelik cömertlik, bir ayrıcalıktır.<br />
Her insana nasip olmayan ve gıpta edilecek bir erdemdir.17 Ancak cömert-<br />
lik yapan kişi, yaptığı iyilik ve hayır için Allah rızasından başka hiçbir<br />
karşılık beklemediği gibi, ikramda bulunduğu insanların onurunu ze-<br />
deleyecek davranışlardan da ısrarla kaçınmalı ve yaptığı iyiliği asla başa<br />
kakmamalıdır.18 Nitekim Allah Resûlü de insanlara mal verirken, onları<br />
incitmemeye ve adaletli davranmaya özel önem vermiştir.19<br />
Cömertlik, insanı dünyanın geçici zevklerine dalıp âhireti unutmak-<br />
tan, toplumda kendisinden başka insanların da yaşadığını fark etmemek-<br />
ten, paylaşamamanın girdabından, bencilliğin ve her şeye sahip olma iste-<br />
ğinin engel tanımaz ihtiraslarından koruduğu içindir ki, Peygamberimiz<br />
tarafından, muhafaza eden, güven veren ve kusurları kapatan demir bir<br />
zırha benzetilmiştir: “Cimri ile Allah yolunda harcama yapan kimsenin hâli,<br />
üzerlerinde demirden birer zırh bulunan iki adamın hâline benzer: Cömert olan,<br />
bir hayırda bulunmaya niyet ettiğinde üzerindeki zırh öyle genişler ki (önceki dar<br />
hâlinden kalma) izler bile silinir gider. Cimri, bir hayırda bulunmak istediğinde<br />
ise üzerindeki zırh büzüşür, elleri köprücük kemiklerine yapışacak gibi sıkışır ve<br />
zırhın her halkası yanındaki halkayı sıkıştırır.”20<br />
Cömert kişi ikram ve ihsanda bulundukça Allah’ın rızasını kaza-<br />
nır. Hz. Peygamber’in bildirdiğine göre, “Kulların sabaha eriştiği her gün<br />
(yeryüzüne) iki melek iner. Bu iki melekten biri, ‘Allah’ım, malını hayır yolunda<br />
harcayan kişiye (harcadığı malın yerine) yenisini ver.’ der. Diğeri de, ‘Allah’ım,<br />
malını (hayır yollarında harcamayarak) elinde tutan (cimrilik eden) kişinin ma-<br />
lını telef et.’ der.”21 Cömertçe ikramda bulunan kimse, takdir edilen tutum<br />
ve davranışlarıyla bir yandan Allah’ın hoşnutluğuna, meleklerin duasına<br />
nail olurken, öte yandan da insanların sevgisini ve hayranlık duygularını<br />
kazanır. Cömertlik yolunda attığı adımlar gıpta ile izlenir. Hz. Peygamber<br />
bu durumu şu sözleriyle ifade etmektedir: “Yalnızca iki kişiye gıpta edilir:<br />
Allah tarafından kendisine mal verilip de malını hak yolunda harcayan kimseye,<br />
Allah tarafından kendisine ilim verilip de onunla hükmeden ve onu başkalarına<br />
öğreten kimseye.”22<br />
Cömertliği tavsiye edip, onu bir erdem olarak takdim eden Yüce Al-<br />
lah cömertliğin sınırlarını da belirlemiş, onun savurganlık şeklinde teza-<br />
hür etmemesini istemiş, mutedil insanların övgüye lâyık tutumlarını şu<br />
âyet-i kerîmede ifade etmiştir: “Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimri-<br />
lik ederler. Bu ikisi arasında orta bir yol tutarlar.”23 Nitekim Peygamberimiz<br />
de cömertliğin ölçüsünü, “İsraf ve savurganlığa kaçmadan, böbürlenmeden<br />
yiyiniz, içiniz, giyiniz ve sadaka veriniz.” buyurarak24 belirlemektedir. Bu<br />
çerçevede Allah Resûlü kişinin servetinin tamamını cömertlik olarak<br />
başkalarına ikram etmesine de rıza göstermemiştir. Meselâ, servetinin<br />
tamamını bağışlamak isteyen Kâ’b b. Mâlik’i, “Malının bir kısmını kendine<br />
ayır, bu senin için daha hayırlıdır.”25 diyerek uyarmış; malının tamamını<br />
vasiyet etmek isteyen Sa’d b. Ebû vakkâs’a da, yalnız üçte birini vasiyet<br />
etmesini, geri kalanını vârislerine bırakmasını tavsiye ederek, “Vârislerini<br />
zengin bırakman, onları başkalarına muhtaç bırakmandan daha hayırlıdır.”<br />
buyurmuştur.26 Ancak ihtiyaç duyulduğunda, toplumun menfaatinin ge-<br />
reği olarak malın tamamının bağışlanmasını da bir erdem olarak nite-<br />
lendirmiştir. Nitekim Allah Resûlü toplumsal ihtiyaçlar için malî yardım<br />
talebinde bulunduğunda, Hz. Ebû Bekir malının tamamını, Hz. Ömer ise<br />
malının yarısını bağışlamaktan çekinmemiştir.27<br />
<br />
Cömertliğin az ya da çok herhangi bir sınırı yoktur. Bir Arap atasö-<br />
zünde ifade edildiği gibi, “Cömertlik, mevcut olandadır.” Yarım hurma da<br />
olsa28 herkesin mutlaka başkalarına ikram edebilecek bir şeyleri vardır.<br />
Bunu bile bulamayan kişinin, gönlünde başkalarına ikram hissi taşıması<br />
dahi cömertliktir.29 Cömertlik, gönülden vermektir; Servetiyle dünyaları<br />
satın alıp da mahzun gönüllere giremeyen insanların hâli, perişanlıktır.<br />
Cömertlik, gönlün, vicdanın paylaşabilme hissinden mahrum olmaması-<br />
dır. Zaten gönül paylaşabilme hissinden mahrum olduğu zaman cimrili-<br />
ğin kasvetine bürünmüş, bencilliğin dehlizine girmiş demektir.<br />
Allah Resûlü, ikram ederken cimri davranılmamasını, veren kişinin<br />
verdiğinde gözünün kalmamasını, sayarak ve kısarak vermemesini şu ör-<br />
nekle bizlere hatırlatmaktadır: Bir gün hâne-i saadete bir dilenci gelmişti.<br />
Hz. Âişe ona, “Şunu al.” dedi. Fakat dilenci gitmeden önce onu çağırarak<br />
ne aldığına baktı. O esnada orada bulunan Allah Resûlü, “Evine senin ha-<br />
berin olmadan hiçbir şeyin girip çıkmasını istemiyorsun öyle mi?” dedi. Hz.<br />
Âişe de, “Evet.” diyerek cevap verdi. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Ey Âişe,<br />
yavaş ol! Sayma ve sayarak verme! Yoksa Allah da sana sayarak verir.”30 buyu-<br />
rarak onu uyardı.<br />
Bu bağlamda, Allah Resûlü müminlere şöyle seslenmektedir: “Pinti-<br />
likten sakının, çünkü sizden öncekiler pintilik yüzünden helâk oldular. Pintilik<br />
onları eli sıkı olmaya itti, eli sıkı oldular. Akrabayla ilgilenmemeye itti, akrabala-<br />
rıyla ilgiyi kestiler. Günaha itti, günahkâr olup çıktılar.”31 Müminleri cimrilik<br />
ve daha ilerisi olarak kabul edilen pintilik hususunda bu şekilde uyaran<br />
Peygamber Efendimiz, cimriliğin insanda bulunan huyların en kötüsü<br />
olduğunu32 söylemiş, cimriliği “hastalık” olarak nitelendirmiş,33 kendi-<br />
sinin kesinlikle cimri olmadığını34 özellikle ifade etmiş, dualarında da,<br />
“Allâhümme innî eûzü bike mine’l-buhli ve eûzü bike mine’l-cübni ve eûzü bike<br />
en erudde ilâ erzeli’l-umuri.” (Allah’ım, cimrilikten sana sığınırım, korkaklıktan<br />
sana sığınırım, ömrün en rezil zamanına kalmaktan sana sığınırım.)35 şeklinde<br />
tazarruda bulunmuştur.<br />
Evet, cimrilik hastalıktır. Kişinin sadece kendi menfaatini önemseme,<br />
egosunu tatmin etme, biriktirme, biriktirdiklerinden istifade edememe,<br />
sahip olduğu hiçbir şeyi başkalarıyla paylaşamama hastalığıdır. Cimri,<br />
egoisttir. Yalnızca kendini düşünür. Fakat servetini kendisi için dahi har-<br />
cayamaz. Yücelttiği malında, mülkünde, sahip olduğu eşyada arar, huzuru<br />
ve mutluluğu. Sahip olduklarının ebedî olduğunu ve kendisini sonsuzluğa<br />
<br />
taşıyacağını zanneder. Bilginin, servetin, sevginin ve zamanın başkalarına<br />
ikram edilmesini, başkalarıyla paylaşılmasını ahmaklık olarak nitelendi-<br />
rir. O, paylaşmanın, ikram etmenin, hediye vermenin bencillikle kararan<br />
vicdanına yapacağı olumlu etkileri göremediği gibi, karşısındakinin kal-<br />
binde açılan muhabbet, sevgi, minnet pencerelerini de göremeyecek kadar<br />
basiretten yoksundur. Yüce Yaratıcı bu kişilere şöyle seslenir: “De ki: Rab-<br />
bimin rahmet hazinelerine eğer siz sahip olsaydınız, tükenir korkusuyla cimrilik<br />
yapardınız.”36 Bu hitabıyla Cenâb-ı Hak cimrideki hasta ruh hâlini en veciz<br />
şekilde ortaya koymaktadır.<br />
Mümin her şeyden önce Allah’ın rızasını arayan, her şeyden çok<br />
Allah’a güvenen ve sadece O’na boyun eğen kişidir. Cimri ise her şeyden<br />
ve herkesten çok, sahip olduklarına güvenir. Serveti onu o kadar müstağ-<br />
ni kılar ki hiçbir şeye muhtaç olmadığını, hatta Allah’a bile ihtiyacının<br />
kalmadığını zanneder.37 Malını mabut edinir. “Malım, malım!” der durur.<br />
Halbuki Peygamberimizin ifadesiyle, insanın yiyip tükettiği, giyip eskittiği<br />
ve sağlığında tasadduk edip âhirette karşılığını almak üzere önden gön-<br />
derdiğinden başka malı mı vardır?38 Ne yazık ki cimri insan bu durumun<br />
farkında bile değildir. Onun bu ruh hâli, Allah’a güven duygusunu, dola-<br />
yısıyla imanını zedeler. Bunun içindir ki Efendimiz, “...Bir insanın kalbinde<br />
cimrilik ve iman asla bir arada bulunmaz.”39 buyurmuştur.<br />
Cimri bazen gelecek kaygısını bazen de sahip olduğu mal varlığı-<br />
nın yitirilmesi endişesini, bozuk ruh hâlinin sebebi olarak gösterir. Hat-<br />
ta çoluk çocuğuna bakma yükümlülüğünü, cimriliğine ve harcama kor-<br />
kaklığına neden olarak sunar. Halbuki onun gönlüne bu korku, maddeyi<br />
ulvîleştiren, açgözlülüğü ve hırsı kamçılayan, fakirlik korkusunu aşılayan<br />
şeytan tarafından fısıldanmaktadır.40<br />
Cimrilik, insanı Allah’ın sevgisinden mahrum bırakmakta41 ve top-<br />
lum içinde huzurun bozulmasına42 yol açmaktadır. Başkasını düşünmeyip<br />
etrafındaki yangına duyarsız kalan, çevresindeki iniltilere kulaklarını tı-<br />
kayan, garibanlardan yüz çeviren insanlardan teşekkül eden bir toplumun<br />
huzurundan elbette bahsedilemez. Devamlı biriktiren, biriktirdikçe pin-<br />
tileşen, dünyayı ve sonrasını biriktirdiklerinden ibaret sayan insanlardan<br />
müteşekkil bir toplumun fertleri mutlu olamaz. Bazılarının servet biriktir-<br />
mek, eşyaya sahip olmak ve variyetlerini artırmak hususundaki gem vu-<br />
rulamaz arzuları, onların bu uğurda her türlü adaletsizliği, hukuksuzluğu<br />
mubah görmeleri sonucunu doğurur ki bu da toplumun kıyametidir. Allah<br />
<br />
Resûlü bu noktaya şu şekilde dikkatlerimizi çekmektedir: “...Cimrilikten<br />
sakının! Çünkü cimrilik, sizden öncekileri birbirlerinin kanını dökmeye ve kendi-<br />
lerine haram kılınanları çiğnemeye sevk ederek helâk etti.”43<br />
Dünyada Yaratan’ın ve yaratılanın sevgisinden mahrum olan cimri-<br />
nin, ebedî hayatta da cennetin nimetlerine kavuşması zor olacaktır.44 Ebû<br />
Bekir es-Sıddîk’ın naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuş-<br />
tur: “Bozguncu, cimri ve yaptığı iyiliği başa kakan kimse cennete giremez.”45<br />
Bunun aksini düşünenlere Yüce Allah şöyle hitap etmektedir: “Allah’ın lüt-<br />
fundan kendilerine verdiklerini infakta cimrice davrananlar, bunun kendileri için<br />
hayır olduğunu sanmasınlar. Aksine bu, onlar için kötüdür. Cimrilik ettikleri şey,<br />
kıyamet günü onların boyunlarına dolanacaktır.”46<br />
Cömertlik ve cimrilik ile ilgili bütün bu mülâhazalardan sonra diye-<br />
biliriz ki İslâm dini, her işte ve durumda olduğu gibi harcama ve paylaş-<br />
ma konusunda da müntesiplerine itidalli olmalarını, orta yolu tutmalarını<br />
emretmiştir.<br />
Müslüman, her şeyin gerçek sahibinin ve mâlikinin Yüce Allah47 ol-<br />
duğunu, O’nun mülkünü dilediğine verip dilediğinden çekip aldığını48<br />
hatırından çıkarmamalıdır. Cömertlikle cennete uzanan yolu görebilmeli,<br />
cimrilikle Rabbinden uzaklaştığını fark edebilmeli, Allah’ın, “Elini boynu-<br />
na bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma. Yoksa pişman olur<br />
açıkta kalırsın.”49 âyeti ve Hz. Peygamber’in şu tasviri bu konuda ona reh-<br />
ber olmalıdır:<br />
“Cömert, Allah’a yakın, cennete yakın, insanlara yakın, ama cehennem-<br />
den uzaktır. Cimri ise Allah’tan uzak, cennetten uzak, insanlardan uzak, ama<br />
cehenneme yakındır. Cömert cahil, Yüce Allah katında cimri âbidden daha<br />
sevimlidir.”50<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dipnotlar</span></span><br />
<br />
(M2361 Müslim, Zekât, 77<br />
(T1963 Tirmizî, Birr, 41)<br />
M7473 Müslim, Zühd, 45.1<br />
B6 Buhârî, Bed’ü’l-vahy, 1.2<br />
HM3012 İbn Hanbel, I,3<br />
<br />
M6018 Müslim, Fedâil, 56.4<br />
M6009 Müslim, Fedâil, 50.5<br />
<br />
İM3555 İbn Mâce, Libâs, 1.6<br />
HM14301 İbn Hanbel, III,7<br />
303.<br />
İF7/119, İbn Hacer,8 Fethu’l-<br />
bâri, vII, 119.<br />
<br />
<br />
B3798 Buhârî, Menâkıbü’l-9<br />
ensâr, 10.<br />
Haşr, 59/9.10<br />
İnsân, 76/8-11.11<br />
<br />
T2470 Tirmizî, Sıfatü’l-12<br />
kıyâme, 33.<br />
M7420 Müslim, Zühd, 3.13<br />
B6442 Buhârî, Rikâk, 12.14<br />
D2820 Ebû Dâvûd,15<br />
Dahâyâ, 13-14.<br />
M4923 Müslim, İmâre,16<br />
152.<br />
B73 Buhârî, İlim, 15.17<br />
Bakara, 2/262.18<br />
B3114 Buhârî, Farzu’l-19<br />
humus, 7.<br />
M2361 Müslim, Zekât, 77;20<br />
B5299 Buhârî, Talâk, 24.<br />
B1442 Buhârî, Zekât, 27.21<br />
B73 Buhârî, İlim, 15.22<br />
Furkân, 25/67.23<br />
N2560 Nesâî, Zekât, 66;24<br />
İM3605 İbn Mâce, Libâs, 23.<br />
B2757 Buhârî, vesâyâ, 16.25<br />
B2742 Buhârî, vesâyâ, 2.26<br />
T3675 Tirmizî,27<br />
Menâkıb,16; D1678 Ebû<br />
Dâvûd, Zekât, 40.<br />
<br />
<br />
M2350 Müslim, Zekât, 68.28<br />
T2325 Tirmizî, Zühd, 17.29<br />
N2550 Nesâî, Zekât, 62.30<br />
D1698 Ebû Dâvûd, Zekât,31<br />
46.<br />
D2511 Ebû Dâvûd, Cihâd,32<br />
21.<br />
EM296 Buhârî,33 el-Edebü’l-<br />
müfred, 111.<br />
M2428 Müslim, Zekât,34<br />
127.<br />
B6365 Buhârî, Deavât, 37.35<br />
<br />
İsrâ, 17/100.36<br />
Leyl, 92/8.37<br />
M7420 Müslim, Zühd, 3.38<br />
N3112 Nesâî, Cihâd, 8.39<br />
Bakara, 2/268.40<br />
T1961 Tirmizî, Birr, 40.41<br />
M6576 Müslim, Birr, 56.42<br />
<br />
M6576 Müslim, Birr, 56.43<br />
T1961 Tirmizî, Birr, 40.44<br />
T1963 Tirmizî, Birr, 41.45<br />
Âl-i İmrân, 3/180.46<br />
Âl-i İmrân, 3/180; Hadîd,47<br />
57/10.<br />
Âl-i İmrân, 3/26.48<br />
İsrâ, 17/29.49<br />
T1961 Tirmizî, Birr, 40.50<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
Diyanet Vakfi Yayinlari<br />
Hadislerle islam</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CÖMERTLİK GÖNÜLDEN VERMEK</span></span><br />
<br />
:s ِ قَال َ رَسُول ُ اللَّه َأبِى هُرَيْرَة َ قَالَ:ا ْ عَن َّ<br />
إِذَا هَما “مَثَل ُ الْبَخِيل ِ وَالْمُتَصَدِّق ِ مَثَل ُ رَجُلَيْن ِ عَلَيْهِمَا جُنَّتَان ِ مِن ْ حَدِيدٍ، ٍ<br />
إِذَا هَم َّ الْبَخِيل ُ بِصَدَقَةاَأثَرَهُ، وَا َ الْمُتَصَدِّق ُ بِصَدَقَة ٍ اتَّسَعَت ْ عَلَيْهِ، حَتَّى تُعَفِّي<br />
إِلَى صَاحِبَتِهَا.”ا ٍ إِلَى تَرَاقِيهِ، وَانْقَبَضَت ْ كُل ُّ حَلْقَةا ُ تَقَلَّصَت ْ عَلَيْهِ، وَانْضَمَّت ْ يَدَاه<br />
<br />
Ebû Hüreyre’nin naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:<br />
“Cimri ile Allah yolunda harcama yapan kimsenin hâli, üzerlerinde demirden<br />
birer zırh bulunan iki adamın hâline benzer: Cömert olan, bir hayırda<br />
bulunmaya niyet ettiğinde üzerindeki zırh öyle genişler ki (önceki dar hâlinden<br />
kalma) izler bile silinir gider. Cimri, bir hayırda bulunmak istediğinde ise<br />
(âdeta) üzerindeki zırh büzüşür, elleri köprücük kemiklerine yapışacak gibi<br />
sıkışır ve zırhın her halkası yanındaki halkayı sıkıştırır.”<br />
(M2361 Müslim, Zekât, 77<br />
Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle<br />
buyurmuştur: “Kulların sabaha eriştiği her gün (yeryüzüne) iki melek iner.<br />
Bu iki melekten biri, ‘Allah’ım, malını hayır yolunda harcayan kişiye (harcadığı<br />
malın yerine) yenisini ver.’ der. Diğeri de, ‘Allah’ım, malını (hayır yollarında<br />
harcamayarak) elinde tutan (cimrilik eden) kişinin malını telef et.’ der.”<br />
(B1442 Buhârî, Zekât, 27)<br />
Ebû Hüreyre’nin naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:<br />
“...Bir insanın kalbinde cimrilik ve iman asla bir arada bulunmaz.”<br />
(N3112 Nesâî, Cihâd, 8)<br />
Câbir b. Abdullah’tan nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle<br />
buyurmuştur: “...Cimrilikten sakının! Çünkü cimrilik, sizden öncekileri<br />
birbirlerinin kanını dökmeye ve kendilerine haram kılınanları çiğnemeye sevk<br />
ederek helâk etti.”<br />
(M6576 Müslim, Birr, 56)<br />
Ebû Bekir es-Sıddîk’tan nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav)<br />
şöyle buyurmuştur: “Bozguncu, cimri ve yaptığı iyiliği başa kakan<br />
kimse cennete giremez.”<br />
Zamanın birinde, bir adam çölde tek başına yolculuk yapıyor-<br />
muş. Aniden gökyüzünden, “Filânın bahçesini sula!” diye bir ses işitmiş.<br />
Başını kaldırıp baktığında gökte sadece bir bulut görmüş. Evet, ses oradan<br />
geliyormuş. Adam hayretler içerisinde kalarak bulutu takip etmeye başla-<br />
mış. Kara taşlık bir yere gelince bulut suyunu boşaltmış. Yağmur suları bir<br />
derede toplanmış ve akmaya başlamış. Bu defa adam suyu takip etmiş ve<br />
önüne bir bahçe çıkmış. Bu bahçede bir adamın elinde kürekle suyu oraya<br />
buraya çevirerek bahçeyi suladığını görmüş. Bahçeyi sulayan adama yak-<br />
laşarak, “Arkadaş, adın ne?” diye sormuş. Bahçeyi sulayan adam yolcunun<br />
buluttan duyduğu ismi telaffuz ederek, “Adımı niçin soruyorsun?” demiş.<br />
O da, “Biraz önce yağmur yağdıran bulut vardı ya...” diyerek anlatmaya<br />
başlamış: “Ben, o buluta bir kişinin senin adını söyleyerek, ‘Filânın bah-<br />
çesini sula!’ dediğini işittim. Sonra da bulutu takip ederek buraya kadar<br />
geldim. Adını da onun için soruyorum. Sen hangi davranışın sebebiyle<br />
böyle bir ilâhî ikrama nail oldun?” deyince bahçe sahibi, “Madem merak<br />
ediyorsun söyleyeyim. Şu gördüğün bahçe ürün verince oturup hesap ya-<br />
parım. Ürünün üçte birini dağıtırım. Üçte birini çoluk çocuğumla yerim.<br />
Üçte birini de tohumluk yaparım. İşte benim yaptığım bundan ibarettir.”<br />
diye karşılık vermiş.1<br />
Peygamber Efendimizin anlattığı bu olayda, olayın kahramanının elde<br />
ettiği ürünün üçte birini dağıtması, üründen verilmesi mecburi olan bir<br />
oranı ifade etmemektedir. Bu oranın dile getirilmesi, cömertliğin mutlaka<br />
bu şekilde ve bu miktarda olması gerektiği şeklinde de anlaşılmamalıdır.<br />
Bilakis gıpta edilecek boyutta bir cömertliğe sahip olan bu olayın kahra-<br />
manı, inananları daima cömertliğe teşvik eden Hz. Peygamber tarafından<br />
bir örnek olarak aktarılmıştır.<br />
Cömertlik konusunda ısrarlı tavsiyeleri olan Allah Resûlü, bizzat ya-<br />
şantısıyla da mümin bir insanın cömertliğinin nasıl olacağına dair eşsiz<br />
örnekler vermiştir. Ashâbının anlatımıyla o, esen rüzgârdan daha cömert<br />
idi.2 Kendisinden bir şey istendiği zaman istenen şey elinde mevcut ise<br />
onu mutlaka verir,3 asla yok demezdi.4 Kısacası o, insanların en cömerdi<br />
idi.5 Yediğini, giydiğini, bildiğini paylaşır, iyiliğini esirgemez, asla <br />
bencillik yapmazdı. Meselâ, bir hanım sahâbî, bir gün kendi elleriyle ördü-<br />
ğü bir giysiyi getirip Hz. Peygamber’e vermiş ve “Bunu, giyesin diye ör-<br />
düm.” demişti. Peygamber Efendimiz hediyeyi kabul etmiş ve onu giyinip<br />
ashâbının yanına gitmişti. Allah Resûlü’nün üzerindeki hırkayı gören bir<br />
sahâbî, “Ne kadar da güzelmiş! Bunu bana verseniz.” demişti. İnsanların<br />
en cömerdi olan Resûl-i Ekrem, “Peki.” deyip orada biraz oturduktan sonra<br />
evine dönmüş ve o giysiyi katlayarak, isteyen sahâbîye göndermişti.6 Bir<br />
başka sefer onun cömertliği, hayatı dünya malından ibaret gören bir Ya-<br />
hudiyi hayrete düşürmüş, Yahudi, onun yaptığı cömertlikleri şaşkınlıkla<br />
terennüm etmekten kendini alamamıştı.7<br />
Evet, cömertlik paylaşmaktır. Sevgiyi, şefkati, bilgiyi, zamanı, ser-<br />
veti paylaşabilmektir. Kalbinde sevgiden eser olmayan, neyi paylaşabilir?<br />
Başkalarını sevmeyen, yaratılana Yaratan’dan ötürü hürmet etmeyen kişi,<br />
kime, ne verebilir? Böyle bir kişi her türlü mal ve değerin tek sahibi olmayı<br />
istemekten başka bir şey düşünmez. Hâlbuki cömertlik öylesine yüce bir<br />
erdemdir ki Yaratan’ın ikramını yaratılanlara sunabilmektir. Elindeki bir<br />
lokma ekmeği başkasıyla bölüşebilmektir.<br />
En Sevgili’nin Medineli ashâbından Sâbit b. Kays ve eşi emsalsiz bir<br />
cömertlik örneği sergilemişlerdir. Onların bıraktığı cömertlik hatırası, yü-<br />
rekleri özveriye açan bir örnektir:<br />
Bir gün Peygamber Efendimize bir adam gelerek, “Yâ Resûlallah! Aç-<br />
lıktan bitap düştüm, hâlsiz kaldım.” der. Resûlullah onu doyurmaları için<br />
hanımlarına haber gönderir, fakat onların saadet hanelerinde yiyecek hiç-<br />
bir şey yoktur. Bunun üzerine Resûlullah, “Bu gece şu adamı konuk edip<br />
yemek yedirerek Allah’ın merhametine nail olmak isteyen kimse yok mu?” bu-<br />
yurur. Derhâl ensardan bir zât ayağa kalkar ve “Ben varım, yâ Resûlallah!”<br />
diye cevap verir. Bu zât Sâbit b. Kays’tır.8 Akabinde o adamı alıp evine gö-<br />
türür. Hanımına hitaben, “İşte bu kişi Allah Resûlü’nün konuğudur. Evde<br />
ne varsa ona ikram edelim.” der. Evin hanımı, “vallahi evimizde çocukla-<br />
rımızın yiyeceğinden başka hiçbir şey yok.” diyerek karşılık verir. Eşinden<br />
bu üzüntü verici cevabı alan sahâbî, eşine der ki: “O hâlde çocuklar akşam<br />
yemek istedikleri vakit onları uyut. Sonra gel, kandili söndür. Biz bu gece<br />
karanlıkta karnımızı doyuruyormuş gibi yapalım ve geceyi aç geçirelim.”<br />
Kadın, kocasının dediklerini yapar. Kendileri ve çocukları aç kalmıştır<br />
ama Allah Resûlü’nün emaneti olan misafirleri doymuştur. Sabah olunca<br />
misafirlerini uğurlarlar. Konuk olduğu evden ev sahiplerinin ikram ve <br />
izzetleri ile memnun olarak ayrılan misafir, doğruca Resûlullah’ın huzuru-<br />
na varır. Misafiri karşısında karnı doymuş, memnun olarak gören Allah<br />
Resûlü, “Bu gece Allah sizin yaptığınızdan hoşnut olmuştur.” buyurur.9<br />
Bu çift kendilerinin ve çocuklarının aç kalması pahasına misafirlerine<br />
ikramdan kaçınmamış, kendileri muhtaçken başkasını kendilerine tercih<br />
etmişlerdir. Böylece cömertliğin en üst mertebesi olan “îsâr ahlâkı”nın na-<br />
dide örneklerinden birini sergilemişlerdir. Cenâb-ı Hak da bu tür bir dav-<br />
ranışı överek, bu davranıştan memnun olduğunu ifade buyuran ve hem<br />
bu aileyi hem de onlar gibi davrananları taltif eden şu âyeti indirmiştir:<br />
“Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gö-<br />
nüllerine yerleştirmiş olanlar (ensar), kendilerine hicret edenleri severler. Onlara<br />
verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ih-<br />
tiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimri-<br />
liğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”10<br />
Cömertlik, karşılıksız ikram etmektir. verilen şeyden karşılık bek-<br />
lenirse o, cömertlikten ziyade, ticaret olur. İkram karşılıksız olduğunda<br />
anlam kazanacak, cömertlik adını alacak ve inanan insanın benliğini<br />
dünyanın esaretinden kurtararak onu ulvîleştirip âhirette sürur vesilesi<br />
olacaktır. Hayatın zevk ve eğlenceden, şöhret ve zenginlikten ibaret olma-<br />
dığını, sonsuz hayatın mutluluk kapılarını açabilmenin tek yolunun Yüce<br />
Yaratıcı’nın rızası olduğunu bilen mümin, elindeki imkânları da bunun<br />
için kullanır. Bu noktada cömert müminlerden bahseden şu âyet tüm ina-<br />
nanlara rehber ve göz aydınlığı olacak mahiyettedir: “Onlar, yiyeceği, yok-<br />
sula, yetime ve esire seve seve yedirirler. (Şöyle derler:) ‘Biz size sırf Allah rızası<br />
için yediriyoruz; sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz. Çünkü biz, asık<br />
suratlı, çetin bir günden (o günün azabından dolayı) Rabbimizden korkuyoruz.’<br />
Allah da onları o günün kötülüğünden korur, yüzlerine bir aydınlık ve içlerine<br />
bir sevinç verir.”11<br />
Cömertlik asla alın teriyle bin bir zahmetle kazanılan servetin yok<br />
olması, malın boşu boşuna başkalarına gitmesi, heba olması değildir. Bi-<br />
lakis kişinin malını, mülkünü kalıcı kılması, bu dünyada kazandıklarıyla<br />
âhiretini imar etmesidir. Bir gün Allah Resûlü’nün evinde bir koyun kesi-<br />
lir. Âişe annemiz koyunun ön kolu hâriç etin tamamını komşularına da-<br />
ğıtır. Hz. Peygamber evine geldiği zaman, “Koyundan ne kadar kaldı?” diye<br />
sorar. Âişe validemiz ona der ki: “Koyunun şu ön kolu hâriç hiçbir şey kal-<br />
madı.” Sevgili eşinin sözlerine karşılık Peygamberimizin verdiği cevap çok<br />
anlamlıdır: “(Demek ki) ön kolu hâriç tamamı (bize sevap olarak) kalmıştır!”12<br />
Mala ve servete bu açıdan bakan Allah Resûlü, bütün hayatı malından<br />
mülkünden ibaret olanları, hayatlarını dünyalık uğruna harcayarak dün-<br />
yalıklarını tek gaye edinenleri uyarmıştır.13 Bu çerçevede o (sav), kişinin<br />
gerçek malının, ölümünden önce hayır yoluna harcayıp önden gönderdik-<br />
leri olduğunu belirtmiş; hayra sarf etmeyerek, ölünceye kadar biriktirip<br />
sakladıklarının ise mirasçılarının olduğunu14 ifade etmiştir.<br />
Öte yandan kişinin şan, şöhret, makam ve mevki hırsı gibi süflî duy-<br />
gularla tatmin olmak için malını sarf etmesi, cömertlik olarak isimlendiri-<br />
lemez. Nitekim Hz. Peygamber gösteriş için yapılan deve kesme yarışında<br />
boğazlanan hayvanların etlerinin yenilmesini dahi yasaklamıştır.15 Bu tür<br />
duyguların tatmini için yapılan harcamalar sahibi için rahmet değil, olsa<br />
olsa zahmettir. Peygamber Efendimiz, Allah rızası gözetmeksizin, gösteriş<br />
için hayır ve iyilik yapan kişilerin kötü akıbetini şu örnekle açıklamıştır:<br />
“Kıyamet günü huzur-ı ilâhîye zengin birisi getirilecek. Yüce Allah, ona verdiği<br />
nimetleri hatırlatacak. O da, bu nimetlerin kendisine verildiğini kabul edecek.<br />
Sonra Cenâb-ı Hak soracak: ‘Sana verdiğim bu nimetleri nasıl kullandın?’ O kişi,<br />
‘Yâ Rabbi! Hiçbir eksik bırakmadan malımı nereye harcamamı istediysen oraya<br />
harcadım.’ diye cevap verecek. Bunun üzerine o kişiye, ‘Yalan söylüyorsun. Sen,<br />
malını, ‘Ne cömert adam!’ desinler diye harcadın. Gerçekten de sana, ‘Ne cömert<br />
adam!’ denildi.’ şeklinde hitap edilecek. Sonra emir verilecek ve o kişi yüzüstü<br />
sürüklenerek cehenneme atılacak.”16<br />
Malını hak yolunda harcamaya yönelik cömertlik, bir ayrıcalıktır.<br />
Her insana nasip olmayan ve gıpta edilecek bir erdemdir.17 Ancak cömert-<br />
lik yapan kişi, yaptığı iyilik ve hayır için Allah rızasından başka hiçbir<br />
karşılık beklemediği gibi, ikramda bulunduğu insanların onurunu ze-<br />
deleyecek davranışlardan da ısrarla kaçınmalı ve yaptığı iyiliği asla başa<br />
kakmamalıdır.18 Nitekim Allah Resûlü de insanlara mal verirken, onları<br />
incitmemeye ve adaletli davranmaya özel önem vermiştir.19<br />
Cömertlik, insanı dünyanın geçici zevklerine dalıp âhireti unutmak-<br />
tan, toplumda kendisinden başka insanların da yaşadığını fark etmemek-<br />
ten, paylaşamamanın girdabından, bencilliğin ve her şeye sahip olma iste-<br />
ğinin engel tanımaz ihtiraslarından koruduğu içindir ki, Peygamberimiz<br />
tarafından, muhafaza eden, güven veren ve kusurları kapatan demir bir<br />
zırha benzetilmiştir: “Cimri ile Allah yolunda harcama yapan kimsenin hâli,<br />
üzerlerinde demirden birer zırh bulunan iki adamın hâline benzer: Cömert olan,<br />
bir hayırda bulunmaya niyet ettiğinde üzerindeki zırh öyle genişler ki (önceki dar<br />
hâlinden kalma) izler bile silinir gider. Cimri, bir hayırda bulunmak istediğinde<br />
ise üzerindeki zırh büzüşür, elleri köprücük kemiklerine yapışacak gibi sıkışır ve<br />
zırhın her halkası yanındaki halkayı sıkıştırır.”20<br />
Cömert kişi ikram ve ihsanda bulundukça Allah’ın rızasını kaza-<br />
nır. Hz. Peygamber’in bildirdiğine göre, “Kulların sabaha eriştiği her gün<br />
(yeryüzüne) iki melek iner. Bu iki melekten biri, ‘Allah’ım, malını hayır yolunda<br />
harcayan kişiye (harcadığı malın yerine) yenisini ver.’ der. Diğeri de, ‘Allah’ım,<br />
malını (hayır yollarında harcamayarak) elinde tutan (cimrilik eden) kişinin ma-<br />
lını telef et.’ der.”21 Cömertçe ikramda bulunan kimse, takdir edilen tutum<br />
ve davranışlarıyla bir yandan Allah’ın hoşnutluğuna, meleklerin duasına<br />
nail olurken, öte yandan da insanların sevgisini ve hayranlık duygularını<br />
kazanır. Cömertlik yolunda attığı adımlar gıpta ile izlenir. Hz. Peygamber<br />
bu durumu şu sözleriyle ifade etmektedir: “Yalnızca iki kişiye gıpta edilir:<br />
Allah tarafından kendisine mal verilip de malını hak yolunda harcayan kimseye,<br />
Allah tarafından kendisine ilim verilip de onunla hükmeden ve onu başkalarına<br />
öğreten kimseye.”22<br />
Cömertliği tavsiye edip, onu bir erdem olarak takdim eden Yüce Al-<br />
lah cömertliğin sınırlarını da belirlemiş, onun savurganlık şeklinde teza-<br />
hür etmemesini istemiş, mutedil insanların övgüye lâyık tutumlarını şu<br />
âyet-i kerîmede ifade etmiştir: “Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimri-<br />
lik ederler. Bu ikisi arasında orta bir yol tutarlar.”23 Nitekim Peygamberimiz<br />
de cömertliğin ölçüsünü, “İsraf ve savurganlığa kaçmadan, böbürlenmeden<br />
yiyiniz, içiniz, giyiniz ve sadaka veriniz.” buyurarak24 belirlemektedir. Bu<br />
çerçevede Allah Resûlü kişinin servetinin tamamını cömertlik olarak<br />
başkalarına ikram etmesine de rıza göstermemiştir. Meselâ, servetinin<br />
tamamını bağışlamak isteyen Kâ’b b. Mâlik’i, “Malının bir kısmını kendine<br />
ayır, bu senin için daha hayırlıdır.”25 diyerek uyarmış; malının tamamını<br />
vasiyet etmek isteyen Sa’d b. Ebû vakkâs’a da, yalnız üçte birini vasiyet<br />
etmesini, geri kalanını vârislerine bırakmasını tavsiye ederek, “Vârislerini<br />
zengin bırakman, onları başkalarına muhtaç bırakmandan daha hayırlıdır.”<br />
buyurmuştur.26 Ancak ihtiyaç duyulduğunda, toplumun menfaatinin ge-<br />
reği olarak malın tamamının bağışlanmasını da bir erdem olarak nite-<br />
lendirmiştir. Nitekim Allah Resûlü toplumsal ihtiyaçlar için malî yardım<br />
talebinde bulunduğunda, Hz. Ebû Bekir malının tamamını, Hz. Ömer ise<br />
malının yarısını bağışlamaktan çekinmemiştir.27<br />
<br />
Cömertliğin az ya da çok herhangi bir sınırı yoktur. Bir Arap atasö-<br />
zünde ifade edildiği gibi, “Cömertlik, mevcut olandadır.” Yarım hurma da<br />
olsa28 herkesin mutlaka başkalarına ikram edebilecek bir şeyleri vardır.<br />
Bunu bile bulamayan kişinin, gönlünde başkalarına ikram hissi taşıması<br />
dahi cömertliktir.29 Cömertlik, gönülden vermektir; Servetiyle dünyaları<br />
satın alıp da mahzun gönüllere giremeyen insanların hâli, perişanlıktır.<br />
Cömertlik, gönlün, vicdanın paylaşabilme hissinden mahrum olmaması-<br />
dır. Zaten gönül paylaşabilme hissinden mahrum olduğu zaman cimrili-<br />
ğin kasvetine bürünmüş, bencilliğin dehlizine girmiş demektir.<br />
Allah Resûlü, ikram ederken cimri davranılmamasını, veren kişinin<br />
verdiğinde gözünün kalmamasını, sayarak ve kısarak vermemesini şu ör-<br />
nekle bizlere hatırlatmaktadır: Bir gün hâne-i saadete bir dilenci gelmişti.<br />
Hz. Âişe ona, “Şunu al.” dedi. Fakat dilenci gitmeden önce onu çağırarak<br />
ne aldığına baktı. O esnada orada bulunan Allah Resûlü, “Evine senin ha-<br />
berin olmadan hiçbir şeyin girip çıkmasını istemiyorsun öyle mi?” dedi. Hz.<br />
Âişe de, “Evet.” diyerek cevap verdi. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Ey Âişe,<br />
yavaş ol! Sayma ve sayarak verme! Yoksa Allah da sana sayarak verir.”30 buyu-<br />
rarak onu uyardı.<br />
Bu bağlamda, Allah Resûlü müminlere şöyle seslenmektedir: “Pinti-<br />
likten sakının, çünkü sizden öncekiler pintilik yüzünden helâk oldular. Pintilik<br />
onları eli sıkı olmaya itti, eli sıkı oldular. Akrabayla ilgilenmemeye itti, akrabala-<br />
rıyla ilgiyi kestiler. Günaha itti, günahkâr olup çıktılar.”31 Müminleri cimrilik<br />
ve daha ilerisi olarak kabul edilen pintilik hususunda bu şekilde uyaran<br />
Peygamber Efendimiz, cimriliğin insanda bulunan huyların en kötüsü<br />
olduğunu32 söylemiş, cimriliği “hastalık” olarak nitelendirmiş,33 kendi-<br />
sinin kesinlikle cimri olmadığını34 özellikle ifade etmiş, dualarında da,<br />
“Allâhümme innî eûzü bike mine’l-buhli ve eûzü bike mine’l-cübni ve eûzü bike<br />
en erudde ilâ erzeli’l-umuri.” (Allah’ım, cimrilikten sana sığınırım, korkaklıktan<br />
sana sığınırım, ömrün en rezil zamanına kalmaktan sana sığınırım.)35 şeklinde<br />
tazarruda bulunmuştur.<br />
Evet, cimrilik hastalıktır. Kişinin sadece kendi menfaatini önemseme,<br />
egosunu tatmin etme, biriktirme, biriktirdiklerinden istifade edememe,<br />
sahip olduğu hiçbir şeyi başkalarıyla paylaşamama hastalığıdır. Cimri,<br />
egoisttir. Yalnızca kendini düşünür. Fakat servetini kendisi için dahi har-<br />
cayamaz. Yücelttiği malında, mülkünde, sahip olduğu eşyada arar, huzuru<br />
ve mutluluğu. Sahip olduklarının ebedî olduğunu ve kendisini sonsuzluğa<br />
<br />
taşıyacağını zanneder. Bilginin, servetin, sevginin ve zamanın başkalarına<br />
ikram edilmesini, başkalarıyla paylaşılmasını ahmaklık olarak nitelendi-<br />
rir. O, paylaşmanın, ikram etmenin, hediye vermenin bencillikle kararan<br />
vicdanına yapacağı olumlu etkileri göremediği gibi, karşısındakinin kal-<br />
binde açılan muhabbet, sevgi, minnet pencerelerini de göremeyecek kadar<br />
basiretten yoksundur. Yüce Yaratıcı bu kişilere şöyle seslenir: “De ki: Rab-<br />
bimin rahmet hazinelerine eğer siz sahip olsaydınız, tükenir korkusuyla cimrilik<br />
yapardınız.”36 Bu hitabıyla Cenâb-ı Hak cimrideki hasta ruh hâlini en veciz<br />
şekilde ortaya koymaktadır.<br />
Mümin her şeyden önce Allah’ın rızasını arayan, her şeyden çok<br />
Allah’a güvenen ve sadece O’na boyun eğen kişidir. Cimri ise her şeyden<br />
ve herkesten çok, sahip olduklarına güvenir. Serveti onu o kadar müstağ-<br />
ni kılar ki hiçbir şeye muhtaç olmadığını, hatta Allah’a bile ihtiyacının<br />
kalmadığını zanneder.37 Malını mabut edinir. “Malım, malım!” der durur.<br />
Halbuki Peygamberimizin ifadesiyle, insanın yiyip tükettiği, giyip eskittiği<br />
ve sağlığında tasadduk edip âhirette karşılığını almak üzere önden gön-<br />
derdiğinden başka malı mı vardır?38 Ne yazık ki cimri insan bu durumun<br />
farkında bile değildir. Onun bu ruh hâli, Allah’a güven duygusunu, dola-<br />
yısıyla imanını zedeler. Bunun içindir ki Efendimiz, “...Bir insanın kalbinde<br />
cimrilik ve iman asla bir arada bulunmaz.”39 buyurmuştur.<br />
Cimri bazen gelecek kaygısını bazen de sahip olduğu mal varlığı-<br />
nın yitirilmesi endişesini, bozuk ruh hâlinin sebebi olarak gösterir. Hat-<br />
ta çoluk çocuğuna bakma yükümlülüğünü, cimriliğine ve harcama kor-<br />
kaklığına neden olarak sunar. Halbuki onun gönlüne bu korku, maddeyi<br />
ulvîleştiren, açgözlülüğü ve hırsı kamçılayan, fakirlik korkusunu aşılayan<br />
şeytan tarafından fısıldanmaktadır.40<br />
Cimrilik, insanı Allah’ın sevgisinden mahrum bırakmakta41 ve top-<br />
lum içinde huzurun bozulmasına42 yol açmaktadır. Başkasını düşünmeyip<br />
etrafındaki yangına duyarsız kalan, çevresindeki iniltilere kulaklarını tı-<br />
kayan, garibanlardan yüz çeviren insanlardan teşekkül eden bir toplumun<br />
huzurundan elbette bahsedilemez. Devamlı biriktiren, biriktirdikçe pin-<br />
tileşen, dünyayı ve sonrasını biriktirdiklerinden ibaret sayan insanlardan<br />
müteşekkil bir toplumun fertleri mutlu olamaz. Bazılarının servet biriktir-<br />
mek, eşyaya sahip olmak ve variyetlerini artırmak hususundaki gem vu-<br />
rulamaz arzuları, onların bu uğurda her türlü adaletsizliği, hukuksuzluğu<br />
mubah görmeleri sonucunu doğurur ki bu da toplumun kıyametidir. Allah<br />
<br />
Resûlü bu noktaya şu şekilde dikkatlerimizi çekmektedir: “...Cimrilikten<br />
sakının! Çünkü cimrilik, sizden öncekileri birbirlerinin kanını dökmeye ve kendi-<br />
lerine haram kılınanları çiğnemeye sevk ederek helâk etti.”43<br />
Dünyada Yaratan’ın ve yaratılanın sevgisinden mahrum olan cimri-<br />
nin, ebedî hayatta da cennetin nimetlerine kavuşması zor olacaktır.44 Ebû<br />
Bekir es-Sıddîk’ın naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuş-<br />
tur: “Bozguncu, cimri ve yaptığı iyiliği başa kakan kimse cennete giremez.”45<br />
Bunun aksini düşünenlere Yüce Allah şöyle hitap etmektedir: “Allah’ın lüt-<br />
fundan kendilerine verdiklerini infakta cimrice davrananlar, bunun kendileri için<br />
hayır olduğunu sanmasınlar. Aksine bu, onlar için kötüdür. Cimrilik ettikleri şey,<br />
kıyamet günü onların boyunlarına dolanacaktır.”46<br />
Cömertlik ve cimrilik ile ilgili bütün bu mülâhazalardan sonra diye-<br />
biliriz ki İslâm dini, her işte ve durumda olduğu gibi harcama ve paylaş-<br />
ma konusunda da müntesiplerine itidalli olmalarını, orta yolu tutmalarını<br />
emretmiştir.<br />
Müslüman, her şeyin gerçek sahibinin ve mâlikinin Yüce Allah47 ol-<br />
duğunu, O’nun mülkünü dilediğine verip dilediğinden çekip aldığını48<br />
hatırından çıkarmamalıdır. Cömertlikle cennete uzanan yolu görebilmeli,<br />
cimrilikle Rabbinden uzaklaştığını fark edebilmeli, Allah’ın, “Elini boynu-<br />
na bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma. Yoksa pişman olur<br />
açıkta kalırsın.”49 âyeti ve Hz. Peygamber’in şu tasviri bu konuda ona reh-<br />
ber olmalıdır:<br />
“Cömert, Allah’a yakın, cennete yakın, insanlara yakın, ama cehennem-<br />
den uzaktır. Cimri ise Allah’tan uzak, cennetten uzak, insanlardan uzak, ama<br />
cehenneme yakındır. Cömert cahil, Yüce Allah katında cimri âbidden daha<br />
sevimlidir.”50<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dipnotlar</span></span><br />
<br />
(M2361 Müslim, Zekât, 77<br />
(T1963 Tirmizî, Birr, 41)<br />
M7473 Müslim, Zühd, 45.1<br />
B6 Buhârî, Bed’ü’l-vahy, 1.2<br />
HM3012 İbn Hanbel, I,3<br />
<br />
M6018 Müslim, Fedâil, 56.4<br />
M6009 Müslim, Fedâil, 50.5<br />
<br />
İM3555 İbn Mâce, Libâs, 1.6<br />
HM14301 İbn Hanbel, III,7<br />
303.<br />
İF7/119, İbn Hacer,8 Fethu’l-<br />
bâri, vII, 119.<br />
<br />
<br />
B3798 Buhârî, Menâkıbü’l-9<br />
ensâr, 10.<br />
Haşr, 59/9.10<br />
İnsân, 76/8-11.11<br />
<br />
T2470 Tirmizî, Sıfatü’l-12<br />
kıyâme, 33.<br />
M7420 Müslim, Zühd, 3.13<br />
B6442 Buhârî, Rikâk, 12.14<br />
D2820 Ebû Dâvûd,15<br />
Dahâyâ, 13-14.<br />
M4923 Müslim, İmâre,16<br />
152.<br />
B73 Buhârî, İlim, 15.17<br />
Bakara, 2/262.18<br />
B3114 Buhârî, Farzu’l-19<br />
humus, 7.<br />
M2361 Müslim, Zekât, 77;20<br />
B5299 Buhârî, Talâk, 24.<br />
B1442 Buhârî, Zekât, 27.21<br />
B73 Buhârî, İlim, 15.22<br />
Furkân, 25/67.23<br />
N2560 Nesâî, Zekât, 66;24<br />
İM3605 İbn Mâce, Libâs, 23.<br />
B2757 Buhârî, vesâyâ, 16.25<br />
B2742 Buhârî, vesâyâ, 2.26<br />
T3675 Tirmizî,27<br />
Menâkıb,16; D1678 Ebû<br />
Dâvûd, Zekât, 40.<br />
<br />
<br />
M2350 Müslim, Zekât, 68.28<br />
T2325 Tirmizî, Zühd, 17.29<br />
N2550 Nesâî, Zekât, 62.30<br />
D1698 Ebû Dâvûd, Zekât,31<br />
46.<br />
D2511 Ebû Dâvûd, Cihâd,32<br />
21.<br />
EM296 Buhârî,33 el-Edebü’l-<br />
müfred, 111.<br />
M2428 Müslim, Zekât,34<br />
127.<br />
B6365 Buhârî, Deavât, 37.35<br />
<br />
İsrâ, 17/100.36<br />
Leyl, 92/8.37<br />
M7420 Müslim, Zühd, 3.38<br />
N3112 Nesâî, Cihâd, 8.39<br />
Bakara, 2/268.40<br />
T1961 Tirmizî, Birr, 40.41<br />
M6576 Müslim, Birr, 56.42<br />
<br />
M6576 Müslim, Birr, 56.43<br />
T1961 Tirmizî, Birr, 40.44<br />
T1963 Tirmizî, Birr, 41.45<br />
Âl-i İmrân, 3/180.46<br />
Âl-i İmrân, 3/180; Hadîd,47<br />
57/10.<br />
Âl-i İmrân, 3/26.48<br />
İsrâ, 17/29.49<br />
T1961 Tirmizî, Birr, 40.50<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
Diyanet Vakfi Yayinlari<br />
Hadislerle islam</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[HÂRİKA VE HÂRİKULÂDE NE DEMEKTiR ?]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=24387</link>
			<pubDate>Tue, 21 Nov 2023 03:24:55 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=24387</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HÂRİKA VE HÂRİKULÂDE NE DEMEKTiR ?</span></span><br />
<br />
(دةﺎﻌﻟرق اﺎﺧ)<br />
<br />
Alışılmışın dışında tabiattaki işleyişi belirli zamanlarda bozan tabiat üstü<br />
olaylar için kullanılan terim.<br />
Sözlükte “delmek, yırtmak; aşmak” mânalarına gelen hark kelimesinden<br />
sıfat olan hâriķ ile “alışılmış olan şey” anlamındaki âdet kelimesinden<br />
meydana gelen bir tamlama olup “alışılmışı ve normal telakki edileni aşan,<br />
olağan üstü” mânasına gelir. Kur’ân-ı Kerîm’de âdet kelimesi yer almazken<br />
hark kavramı fiil sigalarıyla “delmek, yırtmak, yarmak, bozmak, gerçeğe<br />
aykırı olarak hükmetmek” anlamlarında dört yerde geçmektedir (Râgıb el-<br />
İsfahânî, el-Müfredât, “ħrķ” md.; M. F. Abdülbâkī, el-MuǾcem, “ħrķ” md.).<br />
Tabiatta gözlenen düzenli işleyiş, etki-tepki mekanizması içinde kendi<br />
kendine bir süreklilik ve tekrarlanış gibi görünürse de gerçekte düzeni<br />
kuran ve işletenin Allah olduğu inancının sonucu olarak İslâmî<br />
terminolojide fizik âlemi idare eden ilâhî kanuna “âdetullah” veya kısaca<br />
“âdet” denilmiştir. Aynı mânaya gelen “sünnetullah” ise Kur’an’da sosyal<br />
hayatı idare eden ilâhî kanunu ifade etmek üzere kullanılmıştır (bk. a.g.e.,<br />
“sünnet” md.).<br />
İslâm filozoflarının tabiat kanunlarının değişmezliği tezine karşı kelâmcılar<br />
Allah’ın kendi koyduğu âdeti değiştirebileceği, dolayısıyla söz konusu<br />
kanunların zorunlu olmadığı görüşünü savunmuşlardır (bk.<br />
DETERMİNİZM). İlk kelâmcılardan olup akılcılığıyla tanınan Nazzâm’ın<br />
da tabiatta hârikulâde olayların meydana gelebileceği görüşünde olduğu<br />
nakledilir (Câhiz, IV, 73). İbn Hazm’a göre bir şeye nisbet edilen âdetle<br />
tabiat arasında fark vardır. Âdetin değişmesi söz konusu iken ilâhî bir<br />
müdahale olmaksızın tabiatın değişmesi mümkün değildir. Çünkü tabiatlar<br />
ait oldukları nesnelerden ayrılmayan ana özelliklerdir. İnsanın şuur sahibi<br />
veya şarabın sarhoş edici oluşu gibi tabiattan gelen özellikler ortadan<br />
kalktığı takdirde insan hayvana, şarap da sirkeye dönüşür. Bu sebeple âdetin<br />
değişmesi değil tabiatın değişmesi hârikulâdedir. Bununla beraber bazan<br />
yanlış olarak âdet kelimesi tabiat mânasında da kullanılmıştır (el-Faśl, V,<br />
15-16). Nesefî ise tabiatların değişmemesi fikrini zayıf ve temelsiz bulur.<br />
Zira âlemdeki değişiklik müşahede ile sabittir. Bunu inkâr etmek, onun<br />
yönetimini ilâhî kudret ve iradenin dışına çıkarmaktır (Tebśıratü’l-edille, I,<br />
476-477). Teoride mümkün fakat realitede mümteni‘ sayılan hârikulâde<br />
olaylar (Teftâzânî, Şerĥu’l-Maķāśıd, V, 15) Allah’ın iradesiyle vâki<br />
oldukları takdirde âdet dışı kabul edilirler. Bazı mümkünler hiç vukua<br />
gelmeyebilir, buna karşılık bazıları nâdiren vâki olsa da bir kanun (âdet)<br />
haline gelmez; birçok mümkünler ise alışılagelen, süreklilik kazanan bir<br />
şekle dönüşür. Ancak bu sonuncular vuku bulmayanları inkâr etme hakkını<br />
doğurmaz (Elmalılı, IV, 2239).<br />
İslâm literatüründe tartışma konusu yapılan hârikulâdeleri iki grupta<br />
incelemek mümkündür. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">A) Dinî Yönü Bulunan Hârikulâdeler</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Mûcize</span></span><br />
Peygamberlik iddiasında bulunan bir kimsenin gösterdiği, iddiasını<br />
doğrulayan fevkalâde olaydır. Nübüvvet iddiası taşıdığı için mûcizenin sihir<br />
ve hayal ürünü diğer şeylerle karıştırılması ihtimali yoktur. Kur’ân-ı<br />
Kerîm’de geçen mûcizeler arasında yer alan ölüleri diriltme, doğuştan<br />
körleri ve alaca hastalığına yakalananları iyileştirme (meselâ bk. Âl-i İmrân<br />
3/49) veya asâyı yılana dönüştürmenin (el-A‘râf 7/107, 117) beşerî güç ve<br />
kapasite çerçevesinde bulunmadığı zaruri olarak bilinir (bk. MÛCİZE). <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2.İrhâs</span></span><br />
<br />
Peygamberden nübüvvet öncesi dönemde sâdır olan hârikulâdeler<br />
için kullanılır. Bu tür olayların nübüvvete bir nevi hazırlık oluşturduğu<br />
kabul edilmiştir. Hz. Îsâ’nın doğduktan hemen sonra konuşması (Meryem<br />
19/30-33), Hz. Muhammed’in üzerinde gölge yapmak üzere bulutun<br />
dolaşması ve benzeri olaylar irhâs grubu içinde mütalaa edilmiştir. Bir<br />
görüşe göre irhâs olayları kerâmet türüne dahildir; çünkü peygamberlerin<br />
nübüvvetlerinden önceki dereceleri velâyet mertebesinden aşağı değildir<br />
(et-TaǾrîfât, “irhâś” md.; Resûl-i Ekrem’e nisbet edilen irhâs olayları için<br />
bk. MÛCİZE). Mu‘tezile âlimleri mûcizenin nübüvvet iddiasıyla birlikte<br />
gerçekleştiğini, dolayısıyla irhâs diye bir şeye ihtiyaç bulunmadığını, eğer<br />
böyle bir şey vuku bulmuşsa bunun bir önceki peygamberin mûcizesi<br />
sayılabileceğini ileri sürerler (Cürcânî, Şerĥu’l-Mevâķıf, VIII, 226; Kādî<br />
Abdülcebbâr, XV, 213-216). <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. Kerâmet</span></span><br />
<br />
Salih amel işleyen bir müminin elinde zuhur eden fevkalâde olaydır. Kerâmette mûcizenin aksine herhangi<br />
bir iddia, meydan okuma ve bir şeyi kanıtlama özelliği yoktur. Teftâzânî’nin<br />
de belirttiği gibi mûcize gösteren kimsenin kendisinin peygamber olduğunu<br />
bilmesi, hârikulâde olaylar göstermeye azmetmesi ve bunların sonuçlarını<br />
kesin telakki etmesi gerektiği halde kerâmet gösteren velînin böyle bir<br />
konumu yoktur (Şerĥu’l-ǾAķāǿid, s. 177). Ehl-i sünnet âlimleri, kerâmetin<br />
aklen mümkün olmasının yanında fiilen vuku bulduğunu, naslara dayanan<br />
delillerin de bunu desteklediğini söylerken Mu‘tezile kelâmcıları mûcize ile<br />
karışabileceği ve dolayısıyla nübüvvet müessesesini zedeleyeceği<br />
endişesiyle kerâmeti reddederler (bk. KERÂMET). <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">4. Maûnet </span></span><br />
<br />
Allah’ın herhangi bir mümine yardım etmek üzere gerçekleştirdiği hârikulâde<br />
durumlardır. Maûnet, Allah’ın kulunu maddî ve mânevî âfetlerden koruması<br />
şeklinde olabileceği gibi dünyevî ve uhrevî alanda ona fevkalâde nimetler<br />
lutfetmesi suretiyle de olabilir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">5. İstidrâc</span></span><br />
<br />
“Derece derece yükseltmek, yavaş yavaş sonuca ulaştırmak” anlamındaki kelime Kur’ân-ı Kerîm’de fiil<br />
sigasıyla geçer ve Allah’ın âyetlerini, özellikle Kur’an’ı yalanlayanların<br />
bilemeyecekleri yollarla yenilgiye ve azâba mâruz<br />
bırakılacaklarını ifade eder (el-A‘râf 7/182; el-Kalem 68/44). İstidrâc zalim,<br />
kâfir ve azgın kişilerin tedrîcî olarak felâkete yaklaştırılması ve bu esnada<br />
kendilerine bazı geçici imkân ve başarıların sağlanmasıdır. Firavun<br />
örneğinde olduğu gibi (ez-Zuhruf 43/46-56) istidrâc sahibi kişiler elde<br />
ettikleri başarıları kendi gayretlerinin ürünü zanneder, kibirlenir ve<br />
azgınlıklarını alabildiğine arttırırlar, nihayet ilâhî azâba mâruz kalıp yok<br />
olurlar. Nitekim Kur’an’da genel bir ifade kullanılarak önceki milletlere de<br />
peygamberler gönderildiği, bu milletlerin hakka boyun eğmelerini sağlamak<br />
amacıyla bir süre sıkıntılar ve hastalıklarla denendikleri, daha sonra bütün<br />
imkân kapılarının kendilerine açıldığı, nihayet alabildiğine şımardıkları bir<br />
sırada ansızın yakalanıp helâk edildikleri ifade edilerek (el-En‘âm 6/42-45)<br />
istidrâca dair eski toplumların hayatından örnekler verilmiştir. Bazı<br />
hadislerde deccâl için zikredilen hârikulâde yetenek ve imkânlar da (DİA,<br />
IX, 69) istidrâc kabilinden sayılmıştır. Ayrıca bir rivayette, günahlarına<br />
rağmen kişinin istediklerine kavuşmasının da istidrâc olduğu<br />
bildirilmektedir (Müsned, IV, 145). Hâris el-Muhâsibî, terimin anlamını<br />
genişleterek mal ve servetleriyle ya da başka nimetlerle gururlanıp bunları<br />
Allah yolunda harcamamak suretiyle müminlerin de istidrâca mâruz<br />
kalabileceğini belirtir (Ħalve, s. 44-45; ayrıca bk. Brunschvig, LVIII [1983],<br />
8-31). Kur’ân-ı Kerîm’de istidrâc ile anlam yakınlığı içinde bulunan başka<br />
kavramlar da vardır. Bunların başlıcaları mekr, keyd, hud‘a ve muhâdaa ile<br />
(hile ve tuzak kurmak, hile yapmak, aldatmak) imlâ ve imhâl (mühlet<br />
vermek) kavramlarıdır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">6. İhanet</span></span><br />
<br />
Ulûhiyyet veya nübüvvet iddiasında bulunan veya büyü yapan bir kimsenin misyonunu yalanlayacak olaylarla<br />
karşılaşmasıdır; başka bir ifadeyle kâfirin elinde iddiasının aksini<br />
kanıtlayan hârikulâdelerin vuku bulmasıdır (Tehânevî, “ħâriķ” md.).<br />
Nübüvvet iddiasında bulunan Müseylimetülkezzâb’ın tek gözü kör olan<br />
birini iyileştirmek isterken diğer gözünü de kör etmesi, az olan kuyu suyunu<br />
çoğaltmak isterken suyun tamamen çekilmesine sebep olması gibi olaylar<br />
ihanete örnek olarak zikredilir (Bâcûrî, s. 298-299). Mu‘tezile âlimlerine<br />
göre yalancı peygamberin elinde iddiasına aykırı da olsa herhangi bir<br />
hârikulâde olayın vuku bulması mümkün olmadığı gibi gerekli de değildir.<br />
Onun iddiasının veya yapmak istediği fiilin gerçekleşmemesi yeterlidir<br />
(Kādî Abdülcebbâr, XV, 239; İbnü’l-Murtazâ, s. 114). İhanet, sahtekârları<br />
yalanlamaya ve dini bozma girişimlerini başarısız kılmaya yönelik ilâhî bir<br />
müdahaledir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">B) Dinî Olmayan Hârikulâdeler</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Sihir</span></span><br />
<br />
Başkasından öğrenilen, bazı vasıtalarla icra edilip temrinlerle geliştirilen ve âdet dışı bir görünüm<br />
taşıyan etkilemelerden ibaret olup daha çok güç gösterisinde bulunmak,<br />
çıkar sağlamak ve toplumda hâkimiyet kurmak için uygulanır. İslâm<br />
filozofları ve Mu‘tezile’nin aksine sihrin varlığını kabul eden Ehl-i sünnet<br />
âlimleri bunun bazı alet ve vasıtalar, astrolojik bilgiler, hile ve maharetlerle<br />
gerçekleştirilebileceğine kanidirler (Bâkıllânî, s. 77-78; Fahreddin er-Râzî,<br />
el-Meŧâlibü’l-Ǿâliye, VIII, 143-146; Abdüllatîf Harpûtî, s. 275). İlk bakışta<br />
hârikulâde gibi görünürse de sihrin gerçekte öyle olmadığı ileri sürülmüştür.<br />
Çünkü sebep ve vasıtalara başvurularak gerçekleştirilen şeyler âdettendir.<br />
Meselâ bir hastanın dua ile iyileşmesi âdet dışı, tıbbî yöntemlerle iyileşmesi<br />
tabiidir. Ancak başka bir görüşe göre zaman ve mekân itibariyle başkaları<br />
tarafından güç yetirilemediği için sihir de hârikulâde sayılır (Tehânevî,<br />
“irhâś” md.). Kur’an’da Bâbil’de sihrin yaygın olduğuna işaret edilmekte<br />
(el-Bakara 2/102) ve Hz. Mûsâ zamanına ait bazı sihir örnekleri (el-A‘râf<br />
7/109-126) bulunmaktadır (bk. SİHİR). <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. Şa‘beze (şa‘veze)</span></span><br />
<br />
“El çabukluğu ile bir şeyi olduğundan başka türlü gösterme” mânasında olup halk dilinde<br />
hokkabazlık olarak adlandırılan bir maharettir (Bâkıllânî, s. 77-78).<br />
Günümüzde illüzyonistler tarafından icra edilen bu tür oyunlar, İslâmî<br />
kaynaklarda genellikle sihir türü bir gösteri kabul edilip hârikulâde dışında<br />
tutulmuştur. İslâm âlimleri, nübüvvet iddiasında bulunan bir yalancının<br />
insanları şaşırtıp gerçeği anlamalarına engel teşkil edecek bir fevkalâdelik<br />
göstermesinin mümkün olmadığını söylerler. Çünkü bu takdirde hak<br />
peygamberle yalancı peygamber birbirine karışır (Nesefî, s. 477-478). <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3.Kehanet</span></span><br />
<br />
Fal açmak, yıldızlara bakmak, yazı çizi türünden şekiller (tılsım)<br />
kullanmak vb. yöntemlerle bilhassa gelecek hakkında haberler verme ve<br />
bazı sırları çözme iddiasında bulunmaktır. Medyumlar tarafından ortaya<br />
atılan ve çok defa isabetsiz tahminlerden ibaret olan iddialar bu tür içinde<br />
mütalaa edilebilir (bk. FAL; KÂHİN).<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de semâların, arzın ve bunların arasındakilerin Allah<br />
tarafından yaratıldığı vurgulanmakta, tabiatın yönetimiyle ilgili ilâhî<br />
kanunlara da (tabiat kanunları) birçok âyette temas edilmektedir. Fâtır<br />
sûresinde (35/41) tabiatta hâkim bulunan düzenin Allah tarafından<br />
korunduğu, bu düzende herhangi bir şekilde değişiklik yapma ve bu yeni<br />
düzeni sürdürme yetkisinin de O’na mahsus olduğu ifade edilir. Kur’an’da<br />
Allah’ın yüceliğinin, engin kudret ve iradesinin tabiattaki nizamın<br />
bozulmasıyla, yani hârikulâdeliklerin meydana gelmesiyle değil mevcut<br />
düzenin fevkalâde karmaşık, fakat hesaplı ve âhenkli münasebetler<br />
sayesinde işleyişinin incelenmesiyle anlaşılacağı ilkesi üzerinde durulur.<br />
Ayrıca geçmiş peygamberlerin maddî-hissî mûcizelerine yer verildiği halde<br />
son peygamberin muhataplarından gelen bu tür taleplere karşı menfî bir<br />
tavır takınılmış, insan zihninin ve psikolojik yeteneklerinin ulaştığı seviye<br />
dikkate alınarak nübüvvetin haklılığını göstermek için artık mânevî-aklî<br />
deliller kullanılmıştır (meselâ bk. el-En‘âm 6/7-10; el-İsrâ 17/59, 88-96; el-<br />
Kehf 18/54; el-Furkān 25/7-8, 50).<br />
Hârikulâde olarak literatürde yer alan hadiselerden dinî nitelikte olmayanlar<br />
dikkatle incelendiğinde bunların genellikle tabiat üstü bir özellik taşımadığı<br />
görülür. Dinî nitelik taşıyanların ise en belirgin türünü mûcize<br />
oluşturmaktadır. Tabiat kanunlarını aşan maddî-hissî mûcizeler son<br />
peygamberle nihayet bulmuştur. Bunların asıl fonksiyonu, kendilerini<br />
müşahede edenler için daha çok maddî veya mânevî problemleri çözmeleri,<br />
kısmen de hidayet vesilesi olmalarıydı. Tevâtür yoluyla sabit olmayan bu<br />
mûcizeler sonraki nesiller için birer tarihî hâtıra niteliği taşır. Bu nesiller,<br />
İslâm gerçeğini anlayıp benimseme vasıta ve kaynakları olarak mânevî-aklî<br />
mûcizeleri oluşturan Kur’ân-ı Kerîm’i, Hz. Peygamber’in sîretini ve on dört<br />
asırlık İslâm gerçeğini inceleyip tanımak mecburiyetindedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİBLİYOGRAFYA</span></span><br />
<br />
et-TaǾrîfât, “irhâś”, “istidrâc”, “muǾcize” md.leri; a.mlf., Şerĥu’l-Mevâķıf<br />
(nşr. M. Bedreddin Na‘sânî), Kum 1991, VIII, 226; Râgıb el-İsfahânî, el-<br />
Müfredât, “ħrķ” md.; Lisânü’l-ǾArab, “ħrķ” md.; Ebü’l-Bekā, el-Külliyyât,<br />
s. 433, 730; Tehânevî, Keşşâf, “ħâriķ”, “irhâś” md.leri; M. F. Abdülbâkī, el-<br />
MuǾcem, “ħrķ”, “sünnet” md.leri; Müsned, IV, 145; Tirmizî, “Tefsîr”, 15/6;<br />
Hâris el-Muhâsibî, el-Ħalve ve’t-tenaķķul fi’l-Ǿibâde ve derecâti’l-Ǿâbidîn<br />
(nşr. A. Abduh Halîfe el-Yesûî, el-Meşrıķ, XLIX/1, Beyrut 1955 içinde), s.<br />
44-45; Câhiz, Kitâbü’l-Ĥayevân, IV, 73; Kādî Abdülcebbâr, el-Muġnî, XV,<br />
183, 213-216, 239; Bâkıllânî, el-Beyân (nşr. R. J. McCarty), Beyrut 1958, s.<br />
51-53, 77-78; Bağdâdî, Uśûlü’d-dîn, s. 170, 175-177; İbn Hazm, el-Faśl, V,<br />
15-16; Cüveynî, el-İrşâd (Temîm), s. 261, 264; a.mlf., el-ǾAķīdetü’n-<br />
Nižâmiyye<br />
(nşr. M. Zâhid Kevserî), Kahire 1412/1992, s. 64; Gazzâlî, el-İķtiśâd (nşr.<br />
İbrahim Agâh Çubukçu - Hüseyin Atay), Ankara 1962, s. 198-201;<br />
Şehristânî, Nihâyetü’l-iķdâm, s. 420-433; Nesefî, Tebśıratü’l-edille<br />
(Salamé), s. 469-470, 476-478, 536-538; Sâbûnî, el-Kifâye fi’l-hidâye (nşr.<br />
Muhammed Aruçi, yüksek lisans tezi, 1982), Câmiatü’l-Kahire, Külliyyetü<br />
dâri’l-ulûm, I, 547-548; Fahreddin er-Râzî, el-Muĥaśśal (nşr. Tâhâ<br />
Abdürraûf Sa‘d), Kahire, ts., s. 207; a.mlf., el-Meŧâlibü’l-Ǿâliye mine’l-<br />
Ǿilmi’l-ilâhî (nşr. Ahmed Hicâzî es-Sekkā), Beyrut 1407/1987, VIII, 143-<br />
146; Âmidî, Ġāyetü’l-merâm, s. 334; İbn Teymiyye, Kitâbü’n-Nübüvvât,<br />
Beyrut 1405/1985, s. 47-48; Teftâzânî, Şerĥu’l-Maķāśıd (nşr. Abdurrahman<br />
Umeyre), Beyrut 1409/1989, V, 15; a.mlf., Şerĥu’l-ǾAķāǿid, s. 177; İbnü’l-<br />
Murtazâ, el-Ķalâǿid fî taśĥîĥi’l-Ǿaķāǿid (nşr. A. N. Nader), Beyrut 1985, s.<br />
114; Kādızâde Şemseddin Ahmed, Ferâidü’l-fevâid, Bulak 1262, s. 110-<br />
111; Bâcûrî, Şerĥu Cevhereti’t-tevĥîd, Dımaşk 1392/1972, s. 298-299;<br />
Abdüllatîf Harpûtî, Tenķīĥu’l-kelâm, İstanbul 1330, s. 274-275; Elmalılı,<br />
Hak Dini, IV, 2239, 2249-2250; H. A. Wolfson, The Philosophy of Kalam,<br />
Cambridge 1976, s. 544-558; R. Brunschvig, “De la fallacieuse prospérité-<br />
Makr Allah et Istidraj”, St.I, LVIII (1983), s. 8-31.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">M. Sait Özervarlı</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tabiat Kanunları ve Hârikulâde</span></span><br />
<br />
Tabiattaki olaylar belli bir ölçü ve denge içinde meydana gelmektedir. Bu<br />
hadiselerdeki düzen gündelik hayatta gözlemlendiği gibi, atom altı seviyeye<br />
inebilen ve galaksilere kadar uzanan gözlem kudretiyle bilim de muayyen<br />
bir düzenliliği tesbit etmiş durumdadır. Söz konusu düzen insan aklının şu<br />
veya bu yönüyle açıklayabildiği bir kanunluluk gösterir ve sosyal olayları<br />
da kapsar. Kur’ân-ı Kerîm’de bu değişmez kanunluluk “sünnetullah”<br />
tabiriyle ifade edilir (el-Ahzâb 33/38, 62; Fâtır 35/43; el-Feth 48/23). Ancak<br />
tabiat ve toplum planındaki kanunluluğu koyan ve sürdüren ilâhî iradenin<br />
dilediğinde onu kaldırması veya değiştirmesi de mümkün görülmektedir<br />
(yk. bk.).<br />
İnsana herhangi bir hadisenin olağan üstü olduğunu hissettiren şey,<br />
vukuunun teorik olarak mümkün olup olmaması değil beklenenin veya<br />
alışılanın dışında cereyan etmesidir. Meselâ daha önceki nesillerin<br />
hârikulâde kabul ettiği birçok olay, artık günlük hayatta her zaman görülen<br />
sıradan hadiseler konumuna gelmiştir. İnsanların çok kısa zamanda uzun<br />
mesafelere yolculuk etmesi, ses veya resimlerin bir yerden başka bir yere<br />
aktarılması önceki nesillere mûcize gibi görünen, günümüzde ise herkesin<br />
alıştığı ve bu sebeple de nasıl meydana geldiği hususunda hiç düşünmediği<br />
sıradan olaylar durumundadır. Bu açıdan bakıldığında insanlığın ufkunu<br />
alabildiğine genişleten bilim karşısında, her toplumda ve her çağda nâdiren<br />
de olsa vuku bulduğu hususunda hiç kimsenin göz ardı edemeyeceği<br />
delillerin bulunduğu hârikulâde olaylara karşı çıkılması anlaşılması güç bir<br />
durumdur.<br />
İngilizce extraordinary kelimesiyle karşılansa da Batı dillerinde hârikulâde<br />
teriminin bir kavram olarak tam karşılığını bulmak oldukça güçtür. Bu<br />
kavramı meselâ “mûcize ve kerâmet” anlamına gelen miracle, “mûcizevî ve<br />
hayret verici” anlamlarına gelen miraculous, “tabiat üstü” anlamına gelen<br />
supernatural kelimeleriyle karşılamak mümkündür. Batı’da “tabii” (natural)<br />
ve “tabiat üstü” (supernatural) arasında ayırım yapılmasının gerekliliğine<br />
inanan Aydınlanma ekolü, düşüncede sekülerleşmenin bir sonucu olarak<br />
mûcize dahil bütün hârikulâde hadiselerin olabilirliğini rasyonel bakımdan<br />
sorgulamıştır. Sekülerleşme sürecinin olmadığı geleneksel toplumlarda ise<br />
tabiat ve tabiat üstü ayırımı tam yerleşmemiş ve kâinattaki her şey kutsalla<br />
bağlantılı olarak mütalaa edilmiştir. Bugün Batı’da hârikulâdenin vuku<br />
bulup bulamayacağı hususu daha çok mûcizenin mümkün olup olmadığı<br />
tartışmaları çerçevesinde değerlendirilmektedir. Mûcize ve kerâmet gibi<br />
hârikulâde olayların dışında, günümüzde modern psikolojinin kendine konu<br />
edindiği parapsikolojik, telepatik, telekinezik hadiselerin ve<br />
“tanımlanamayan uçan nesne” (unidentified flying object, UFO) görme, ruh<br />
çağırma gibi müsbet bilimin izah etmekte güçlük çektiği tabiat kanunlarına<br />
aykırı düşen bazı olayların müşahede edildiği de bir gerçektir. Ancak Batı<br />
fikir dünyası, mûcize ve kerâmet gibi dinî terminoloji çerçevesinde<br />
tanımlanan hârikulâde olaylara karşı tavır alırken parapsikolojik ve diğer<br />
modern tabiat üstü olayları incelemeyi bilimselliğin bir gereği saymaktadır.<br />
Hârikulâdenin imkânı meselesinde bilimin hakem olup olamayacağı hususu<br />
oldukça tartışmalı bir felsefî problemdir. Bilimsel bilgi, madde planında<br />
gerçekleşen hadiseler arasındaki ilişkinin temsilî bir ifadesidir. Henri<br />
Bergson ve Alfred North Whitehead gibi filozofların iddialarına bakılacak<br />
olursa aslında tabiat denilen şey insan dışında mevcut bulunan varlıkların<br />
bir toplamı değil daha çok bunların ve aralarındaki münasebetin insandaki<br />
yansımasıdır. Bilim madde dünyasındaki belli olayların keyfiyetini deneyler<br />
yoluyla açıklamayı hedef aldığı için bu olayların daha küllî bir izahını<br />
mevcut metodolojisiyle veremez. Bunu felsefe ve dine bırakmak<br />
durumundadır. Aslında insanın tabiatın ne olduğu hususundaki bilgisi<br />
tabiatın kendisi olmayıp onun hakkındaki yorumudur. Diğer bir ifadeyle<br />
tabiat insanın tabiat hakkındaki yorumudur. Buna göre bilimin tabiat<br />
hususunda genel geçer bir hakikat olarak iddia ettiği şey, mümkün olan tek<br />
hakikat değil mümkün olan yorumlardan biridir.<br />
Bu bakış açısından hareketle C. S. Lewis, deney ve gözleme dayalı bilimin<br />
hârikulâdenin imkânı hususunda bir karar verme hakkına sahip olmadığını<br />
ileri sürer. Ona göre hârikulâde bizzat tabiattaki düzeni yani âdeti bozan ve<br />
nakzeden bir hadisedir. Tabiattaki düzenden hareketle çıkarılan genel<br />
kanunlar ve bu kanunlara dayanan bilim, hiçbir zaman bu kanunların bir<br />
istisnası olup olmayacağı hakkında sağlıklı bir kanaat ortaya koyamaz.<br />
Meselâ tabiatla ilgili gözlemlerimiz bize A kuralının mevcudiyetini söyler.<br />
Fakat biz buna aykırı bir B gözleminde de pekâlâ bulunabiliriz. Olaylar<br />
zincirinin tamamına baktığımızda kuralın A olmasıyla birlikte istisnaî bir<br />
hadise olarak B’nin de imkân dahilinde bulunduğunu görürüz. Ancak bu<br />
imkânı A grubundan edindiğimiz tecrübeye dayanarak söylememiz ve bir<br />
bakıma onu kurallaştırmamız isabetli değildir. Dünyada yüzlerce kişinin B<br />
gibi istisnaî ve âdeti bozan olaylar tecrübe ettiği iddialarını göz önünde<br />
bulundurursak B olayını izah için bilimin ötesinde teoloji gibi daha geniş<br />
bir platforma ihtiyaç duyulacağı meydana çıkar (Miracles, s. 56).<br />
Batı’da, Türkiye’de ve sekülerleşme süreci geçirmiş diğer İslâm ülkelerinde<br />
mûcize gibi din merkezli hârikulâde olaylara itirazın temel kaynağı, bu<br />
olayların bilime ve bilimin tesbit ettiği tabiat kanunlarına aykırı olduğu<br />
iddiasıdır. Fakat Batı fikir dünyası hârikulâdenin vukuunun<br />
imkânsızlığından ziyade bu olayların gerçekten ve tarihî olarak vuku<br />
bulmadığı üzerinde durur. Bu temel yaklaşımın altında yatan sebeplerin en<br />
önemlisi, hıristiyan ilâhiyatında mûcizenin ve mûcizeye dayalı olayların<br />
oynadığı roldür. Sekülerleşmeyle birlikte hıristiyan ilâhiyatının da sağlam<br />
temellere dayanmamasının sonucu olarak Batı fikir dünyası dine ve dinle<br />
alâkalı temel meselelere karşı olumsuz tavır takınmıştır. Bu tavrın daha çok<br />
din ve bilimi değerlendiren eserlerde ortaya çıktığı görülmektedir.<br />
Aydınlanma çağından önce genelde din ve özelde<br />
Hıristiyanlık dokunulmaz bir otorite hüviyetine sahipti. Bu zırha bürünerek<br />
din adına birçok hârikulâde olay uydurulmuş ve bu olayların gerçekten<br />
vuku bulup bulmadığı hususunu sırf dinî olduğu için kimse araştırıp tenkit<br />
etmemiştir. Aydınlanma zihniyetine göre artık din otoritesini kaybetmişti ve<br />
bu tür uydurma hadiselerin olup olmadığı hakkında ciddi mütalaaların<br />
başlaması gerekiyordu. Böyle bir noktadan hareketle mûcize, kerâmet gibi<br />
dinî nitelikli hârikulâde olaylara itiraz edenlerin başında İskoçyalı filozof<br />
David Hume geliyordu. Ona göre kendi gözlem ve tecrübelerimiz sürekli<br />
olarak mûcizenin olmadığını telkin ederken başkalarının gözlem ve<br />
tecrübelerine dayanarak onun mevcut olduğuna hükmetmemiz için hiçbir<br />
sebep yoktur (Enquires, s. 111).<br />
Hume, mûcizeye ilişkin tenkidini daha çok onun vuku bulamayacağı değil<br />
vuku bulmadığı noktasında yoğunlaştırır. Bu aslında, onun mûcizenin<br />
imkânına karşı olan itirazının psikolojik arka planını vermektedir. Hume’un<br />
mûcizenin olabilirliğine itirazı reaksiyonerdir. Filozof, “Mûcize Üzerine”<br />
adlı çalışmasının büyük bir bölümünde onun bilimsel açıdan mümkün<br />
olamayacağını tartışmaktan çok tarihte vuku bulmadığını örnekleriyle<br />
anlatmaya çalışır. Filozofun kanaatine göre dinin bizzat kendisi tabiat üstü<br />
olayları ve varlıkları konu aldığı için dinde hârikulâdeye devamlı olarak yer<br />
vardır ve bu nevi hadiseler yadırganmamalıdır. Dinin bu özelliği, insanların<br />
din adına bu tür olaylar uydurmaları ve onları nakletmeleri için gerekli<br />
ortamı hazırlamaktadır. Aslında bu olaylar tarihte olmamıştır ve dolayısıyla<br />
olması da mümkün değildir. Bununla birlikte dinî otoritenin gücünden<br />
dolayı bu mûcizevî hadiselerin gerçekten vuku bulduğuna kimse itiraz<br />
edememiş ve belli bir süre geçtikten sonra yaygın kabullere birer hakikat<br />
gibi bakılmıştır (Miracles, s. 23-28).<br />
Charlie Dunbar Broad bu konuda daha temel bir noktaya dikkat<br />
çekmektedir. Ona göre Hume ve onun gibi düşünenler zihinle tabiatın<br />
işleyişi arasında bir uyum olduğuna inanırlar. Oysa dış dünyada A’nın B’yi<br />
meydana getirdiğinin tecrübesi bizim gerçekten bunun bir kanun olduğunu<br />
kabul etmemizi gerektirmez (Proceedings of the Aristotelian Society, s. 25).<br />
Devamlı olarak ateşin yaktığını tecrübe etmemizden hareketle ateşin<br />
yakmasının zorunlu bir kanun olduğunu mantıkî bir mecburiyet şeklinde<br />
ileri süremeyiz. R. L. Purtill de benzer bir itirazı şöyle yöneltir: Hume bizim<br />
geçmiş tecrübelerimizin, tabiat kanunlarının ihlâl edilemeyeceğini, yani<br />
hârikulâdenin olmadığını ve olamayacağını kanıtladığını söylemektedir.<br />
Hume bunu iddia edemez, zira tecrübe değil aslında bizim o tecrübeyi<br />
yorumumuz hârikulâdenin mümkün olamayacağını söylemektedir<br />
(Miracles, s. 192).<br />
Dinî nitelikli hârikulâde olayların vukuu hususunda çok ciddi tenkitler ileri<br />
sürmesine rağmen Hume’un tabiat kanunları ve determinizmle ilgili<br />
felsefesi bu olayların mümkün olduğunu söylemektedir. Ninian Smart’ın<br />
işaret ettiği gibi Hume’un bu husustaki fikirleri aykırı (paradoksal) bir<br />
sonuca ulaşmaktadır. Hume, bir yandan mûcizenin tabiat kanununun ihlâli<br />
olduğunu söylerken, öte yandan tabiat kanununun, yani sebep-sonuç<br />
ilişkisinin zorunlu bir ilişki olmadığını, daha çok alışkanlık niteliği<br />
taşıdığını iddia etmektedir. Meselâ ona göre belli bir ısı derecesinde her<br />
zaman donan suyun bir gün aynı derecede donmayacağını düşünmek bir<br />
çelişki değildir. Bu ise tabiat kanununu ihlâlin mümkün olduğunu<br />
söylemekten başka bir anlama gelmez (Philosophers and Religious Truth, s.<br />
29).<br />
Esasen Tanrı’ya inandıktan sonra mûcize, kerâmet ve buna benzer<br />
hârikulâde olayların imkânını dinî bakış açısından hareketle savunmak<br />
mümkündür. Zaten Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyet gibi semavî dinler<br />
inanç sistemlerini tek bir tabiat üstü varlığa dayandırmışlardır. Meseleye<br />
pozitif bilim ve seküler kültür açısından bakılacak olursa Tanrı’nın varlığı<br />
bile tartışma alanına girmiş olur. Şu halde mûcize ve kerâmet gibi olayları<br />
dinî niteliklerinden soyutlayarak yalnızca tabii varlık düzeni içinde<br />
açıklamaya çalışmak hataya yol açar. Başka bir deyişle her şeye hâkim ve<br />
kādir bir yaratıcının varlığı bir defa kabul edildiğinde O’nun kendi koyduğu<br />
tabiat kanunlarını istisnaî de olsa ihlâl edebileceğini kabul etmek mümkün<br />
olacaktır.<br />
Değişik noktalardan hareket etmekle birlikte Hume ile Gazzâlî’nin<br />
ulaştıkları sonuç aynıdır. Gazzâlî’nin determinizmi inkâr etmesinin temel<br />
sebebi, tabiat kanunlarının zorunlu kabul edilmesi halinde bunun Allah’ın<br />
fâil-i mutlak olduğu inancıyla çelişeceği kanaatidir. Hume ise empirist<br />
felsefe geleneği çerçevesinde Descartes’ın öncülük ettiği rasyonalist<br />
filozofların sebeple sonuç arasında mantıkî bir zorunluluk olduğu<br />
şeklindeki iddialarını çürütmek için tabiat kanunlarının zorunsuzluğu fikrini<br />
ortaya atmış, rasyonalist felsefenin temel meselelerinden olan determinizm<br />
ilkesine ciddi tenkitler yöneltmiştir. Filozof, bir şeyin başka bir şeyin<br />
sonucu olduğu fikrine ulaştıran sebep-sonuç ilişkisini ispat etmenin<br />
mümkün olmadığını ileri sürmüştür. Hume’a göre, “Her hadisenin bir<br />
sebebi vardır” veya “Şu hadise şunun sebebidir” gibi önermeleri gerçek<br />
anlamda ispat edemeyiz. Aslında sebep ve sonuç gibi terimler olaylara<br />
uygulandığında onların birbirini takip ettiğini söylemekten başka bir anlam<br />
taşımaz. Bizi sebep-sonuç ilişkisi kurmaya götüren şey, aynı olayların<br />
sürekli peş peşe gelmesi ve zihnimizde bu sürekliliğe dair bir alışkanlığın<br />
oluşmasıdır. Bu da olaylar arasında sebep-sonuç ilişkisi olduğunu ispat<br />
etmez. Meselâ tecrübe bize A’nın B tarafından takip edildiğini ve B’siz hiç<br />
olmadığını söylemektedir. Bunun sonucu olarak zihin her ne zaman A fikri<br />
meydana gelirse B fikrine hemen geçmeye alışır. Bu aslında A’dan sonra<br />
B’nin olduğunu değil zihnin böyle şartlandığını ispat eder (Enquires, s. 85-<br />
99). Hume’a göre böyle bir sebep-sonuç ilişkisine aykırı görünen istisnaî bir<br />
olayın vukuunu düşünmek her zaman mümkündür. Dolayısıyla filozof,<br />
sebep-sonuç ilişkisi bakımından mûcizenin ve buna benzer hârikulâde<br />
olayların imkânını aslında kabul etmiş durumdadır. Ancak Hıristiyanlığa ve<br />
dine karşı olan tutumundan dolayı kendi felsefesiyle çatışmak pahasına da<br />
olsa mûcize gibi hârikulâde olayların meydana gelmediği hususunda ısrar<br />
etmiştir.<br />
Tabiat kanunu ve onun ihlâl edilmesi meselesiyle ilgili olarak çağdaş din<br />
felsefecilerinden Richard Swinburne önemli görüşler ileri sürmektedir. Ona<br />
göre hârikulâdenin mümkün olup olmadığı konusunda göz önünde<br />
bulunduracağımız kriter tabiat hakkındaki gözlemlerimizden çıkarılabilir.<br />
İnsanoğlu tabii olarak kendi gözlemlerini ve onlardan elde ettiği sonuçları<br />
genelleştirmeye yatkındır; gözlemlerinden hareketle olayların nasıl cereyan<br />
ettiğine dair küllî önermeler oluşturur ve bu olayların ileride de aynı şekilde<br />
cereyan edeceği sonucuna ulaşır. Meselâ ömrü boyunca daima beyaz<br />
kuğular gören biri, “Bütün kuğular beyazdır” gibi küllî bir önermeye<br />
ulaşma eğilimindedir. Oysa bu gözlem kendi başına küllî bir önermeye<br />
ulaşmaya kâfi gelmez, yahut bu önermenin doğruluğunu garanti etmez.<br />
Bu noktadan hareket eden Swinburne meseleye şöyle yaklaşır: Bizim tabiat<br />
kanunu diye nitelendirdiğimiz hususlar daima geçmişle sınırlı kalmakla<br />
birlikte gelecekte de aynı olayların vuku bulacağını da gösterir, ancak<br />
bunların istisnasının olamayacağı hakkında kesin bir şey söylenemez. Başka<br />
bir deyişle tabiat kanunları olayların nasıl vuku bulacağını tasvir eder. Eğer<br />
nizam dışı bir hadise olacaksa bunu önceden haber vermesi mümkün<br />
değildir. Swinburne’e göre hârikulâde, tabiatta şimdiye kadar olanların<br />
aksine bir hadisenin vuku bulmasından ibarettir. Hârikulâde istisnaî olarak<br />
tarihte var olduğuna (olabileceğine değil) göre tabiat kanunu fikriyle tabiat<br />
kanununun ihlâl edilmesi fikri mantıken çelişkili değildir. Swinburne, bizim<br />
tabiat kanunu diye formüle ettiğimiz sebep-sonuç ilişkisinin evrensel değil<br />
istatistiksel olduğunu söylemektedir. Meselâ “ateş yakar” önermesi, bunu<br />
gözlemleyen insanların tecrübeleriyle ulaştıkları geçmişe ait ve geleceği de<br />
kapsayan bir sonuçtur. Fakat bu sonuç evrensel değildir. Şöyle ki: Bir<br />
kimsenin ateşin her zaman ve her yerde yaktığına kesinlikle<br />
hükmedebilmesi için onu var olalı beri bütün zaman ve mekânlarda tecrübe<br />
etmiş olması gerekir. Bunun ise imkânsız olduğu açıktır. Swinburne’in bu<br />
fikri, aynı zamanda tabiat kanununun tashih edilebilir olmasının da bir<br />
işareti sayılmıştır (Miracles, s. 75-84).<br />
Batı felsefesinde tabiat kanunlarının zorunsuzluğu fikrini savunan bir diğer<br />
düşünür de Fransız filozofu Emile Boutroux’dur. Boutroux’yu Hume’dan<br />
ayıran en önemli özellik, varlığın hiyerarşik bir yapısının bulunduğuna ve<br />
bu yapıda zorunsuzluğun esas olduğuna inanmasıdır. Filozofun tabiat<br />
kanununun zorunsuzluğunu ileri sürmesi insanın hür olduğunu savunabilme<br />
amacına yöneliktir. Boutroux üç türlü zorunluluk üzerinde durmaktadır:<br />
Mantık aksiyomlarının taşıdığı mutlak zorunluluk, apriori sentezlerde<br />
görülen kozal (illî) zorunluluk, ampirik sentezlerin doğurduğu tecrübî<br />
zorunluluk. Bu sonuncusu deneyden çıkan aşağı derecede bir zorunluluktur<br />
(Bolay, s. 12). Aslında tabiat kanunu, birtakım olay grupları arasında<br />
düzenli bir ilişkiyi tesbit eden bir önermeden ibarettir (a.g.e., s. 64).<br />
Boutroux sebep-sonuç ilişkisindeki zorunluluk bağını kaldırır ve bunu<br />
kendi doktrininin temeli sayar (a.g.e., s. 193). Boutroux’nun felsefesinin<br />
temelinde insan ve onun ahlâkî ve fikrî hürriyeti vardır. Tabiatta ve tabii<br />
bilimlerde olduğu iddia edilen determinizmin insanı mahkûm edeceğine<br />
inanan Boutroux, olayların düzeninde determinizm ve mekanizmin<br />
bulunmadığını ileri sürer; ruhu hürriyetin kaynağı kabul etmek suretiyle<br />
insanı ve onun dünyasını determinist baskılardan kurtarmaya çalışır. Bu<br />
noktada filozof kozalite hakkındaki bazı fikirleriyle Hume’a yaklaşır.<br />
Çünkü Hume da kozalite fikrinin zihnin alışkanlıklarından ibaret olduğunu<br />
ileri sürüyor ve kozal zorunluluğa karşı çıkıyordu (a.g.e., s. 195).<br />
Böyle bir zorunsuzluk fikrinin mûcizenin imkânına zemin hazırladığı<br />
ortadadır. Ayrıca kâinatta bir hadisenin meydana gelişini tek bir sebebin<br />
varlığına bağlamak da mümkün değildir. Meselâ ateşin pamukla temasında<br />
onu yaktığını görür ve buradan ateşi yanmanın yegâne sebebi kabul ederiz.<br />
Halbuki yanmanın tek sebebi ateş değildir. Zira yanmanın oluşacağı yerde<br />
oksijen miktarının belli bir seviyede bulunması, bunun için de atmosferde<br />
belli miktarda oksijenin mevcut olması, daha önemlisi yer çekimi<br />
kuvvetinin, enerjinin ve evrenin şu andaki konumunu sağlayan bütün<br />
şartların gerçekleşmesi gerekir. Şu halde yanma hadisesinin sebebi yalnızca<br />
ateş değil bütün bir kâinatın şu andaki konumudur. Meseleye bu noktadan<br />
bakılacak olursa tabiat olaylarını doğuran şartları hazırlayan tabiat üstü bir<br />
gücün mevcut olduğuna inanmak kaçınılmaz hale gelir.<br />
Esasen her zaman müşahede edilen ve sıradan imiş gibi gözüken tabiat<br />
olayları, var oluşlarını tabiat üstü bir güçten aldıkları için yeterince<br />
hârikulâdedirler. Bütün bir kâinatın böyle bir nizama bağlı bulunması veya<br />
dünyanın insan ve diğer canlıların yaşayabileceği şartlarda düzenlenmesi<br />
bir anlamda mûcizedir. Her gün müşahede ettiğimiz tabiat olaylarının bize<br />
sıradan imiş gibi görünmesinin sebebi, Hume’un da dediği gibi onları<br />
devamlı olarak öyle görme alışkanlığından başka bir şey değildir. Halbuki<br />
bu olayların gerçekleşmesi için lüzumlu olan şartlar göz önünde<br />
bulundurulduğu takdirde onların hiç de sıradan hadiseler olmadıkları<br />
görülecektir.<br />
Kâinatın nizamını yaratan Allah’ın, bize sıradan görünen olaylarının<br />
sürekliliğini zaman zaman kesintiye uğratıp zihnî alışkanlıklarımızı altüst<br />
edecek bir hârikulâdeyi yaratabileceği fikri son derece mâkuldur. Fizikî<br />
determinizm veya zorunlu tabiat kanunları gibi kavramlar esasen insan<br />
zihninin birer inşası olup genelde hârikulâdenin, özelde de mûcizenin inkârı<br />
için tartışılmaz bir gerekçe teşkil edemez.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİBLİYOGRAFYA</span></span><br />
<br />
C. S. Lewis, Miracles, London 1947, s. 56, 213; R. P. Wolf, The Essential<br />
David Hume, New York 1969, s. 85-99; N. Smart, Philosophers and<br />
Religious Truth, London 1969, s. 29; D. Hume, Enquires Concerning the<br />
Human Understanding, Oxford 1972, s. 85-99, 111; a.mlf., “Of Miracles”,<br />
Miracles (ed. R. Swinburne), Macmillan 1989, s. 23-40; R. Swinburne,<br />
“Violatiom of a Law of Nature”, a.e., s. 75-84; R. L. Purtill, “Miracles:<br />
What If They Happen?”, a.e., s. 189-205; E. Boutroux, Tabiat Kanunlarının<br />
Zorunsuzluğu Hakkında (trc. Hilmi Ziya Ülken), İstanbul 1988; Süleyman<br />
Hayri Bolay, Emile Boutroux’da Zorunsuzluk Doktrini, İstanbul 1989, s.<br />
12, 64, 95, 193, 195; C. D. Broad, “Hume’s Theory of the Credibility of<br />
Miracles”, Proceedings of the Aristotelian Society, XVII, Oxford 1916-17,<br />
s. 25; D. G. C. Macnabb, “Hume, David”, The Encyclopedia of Philosophy,<br />
London 1972, III-IV, 74-90.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Adnan Aslan</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Parapsikoloji</span></span><br />
<br />
“Psikoloji ötesi” anlamına gelen parapsikoloji, bilinen tabiat kanunları ile<br />
açıklanamayan normal ötesi (paranormal) olayları inceler. UFO görme<br />
iddialarından hayalet görmeye, reenkarnasyon iddialarından mûcizevî şifa<br />
hadiselerine kadar birçok olay bu dalın ilgi alanına girer.<br />
Psikoloji ve benzeri disiplinler, geçmişte pozitivizmin etkisiyle<br />
parapsikolojik olayları tecrübe etmeyi bir patolojik durum olarak görmekte,<br />
hadiseyi zihin fonksiyonlarında meydana gelen bir rahatsızlık olarak<br />
saymaktaydı. Ancak bilim günümüzde bu anlayıştan bir ölçüde sıyrılmış ve<br />
bu tür olayların bir vâkıa olarak kabul edilmesi, açıklanamadığı için<br />
reddedilmemesi gerektiği kanaati yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Bu<br />
kanaate göre parapsikoloji, klasik psikoloji çerçevesine alınamayan<br />
birtakım olayları incelemeli ve psikolojinin ufkunu genişletmelidir. Birçok<br />
Batı ülkesinde ve geçmişte mânevî alanın varlığını reddetmeyi politika<br />
haline getirmiş olan Rusya’da bile parapsikoloji araştırma merkezleri<br />
faaliyet göstermekte, parapsikoloji üniversitelerde ders olarak<br />
okutulmaktadır.<br />
Bilim ancak tekrarlanabilir olayları bilimsel veya gerçek olarak kabul eder.<br />
Parapsikolojik olayların en önemli özelliği ise istenildiği zaman tekrar<br />
edilememesidir. Fakat bu onların hiç gerçekleşmediği anlamına gelmez. Bu<br />
tür olayların istenildiği zamanda ve yerde tekrarlanamaması, onların oluş<br />
şartlarının ve kanunlarının tam olarak bilinmemesinden kaynaklanmaktadır.<br />
Parapsikoloji tabirini ilk defa kullanan bilim adamı, Duke Üniversitesi’nde<br />
1930’da ilk parapsikoloji laboratuvarını kuran Joseph B. Rhine’dır. Ondan<br />
önce 1912 yıllarında Fransız fizyolog Charles Richet, metapsişik kavramını<br />
kullanarak o güne kadar “ruh çağırma” (spiritizma) adı verilen olayların<br />
gözlemlenerek bilime dahil edilmesini savunmuştu. Rhine ise telepati veya<br />
kriptestezi (gizli duyu) olaylarını açıklayabilecek bir duyu ötesi algı<br />
yeteneğinin varlığını kanıtlamaya çalıştı. Gerek Rhine tarafından yapılan<br />
gerekse ondan bu yana gerçekleştirilen laboratuvar çalışmalarında,<br />
“medyum” adı verilen deneklerin normal ötesi duyumlara sahip oldukları ve<br />
bundan dolayı hem telepati hem de uzaktaki olay, nesne veya insanları<br />
zihinsel olarak tesbit etme, onlar hakkında bilgi verme anlamına gelen<br />
“duru görü” (clairvoyance) gibi vak‘alarda başarılı oldukları ortaya çıktı.<br />
Kendisi inançlı olmamakla birlikte hayatını olağan üstü hadiseleri<br />
incelemeye adayan Kuzey Carolina Durham Parapsikoloji Enstitüsü başkanı<br />
Richard S. Broughton, 1991 yılında yazdığı parapsikoloji kitabında<br />
enstitüde yapmış oldukları yüzlerce deneyden göz ardı edilemeyecek<br />
sonuçlar çıktığını, fakat ruhî güçlerle alâkalı hâlâ izah edilemeyen birçok<br />
şeyin bulunduğunu söyler.<br />
Parapsikolojik olaylar, normal yollar dışında bilme (parapsişik hadiseler),<br />
normal yollar dışında eşyayı hareket ettirme (parafizik hadiseler) ve<br />
psikofizyolojik hadiseler olmak üzere üç grupta mütalaa edilebilir. Birinci<br />
grup, zaman ve mekânı aşarak iki insan arasında fikir intikali anlamına<br />
gelen telepati yoluyla olmuş, gerçekleşmekte olan veya olacak bir hadiseyi<br />
bilme (duru görü veya telestezi) gibi hadiseleri, ikinci grup, bilinen hiçbir<br />
fiziksel temas olmaksızın mânevî kuvvetle eşyayı hareket ettirme<br />
anlamında kullanılan “psikokinezi” (telekinezi) ve bir değnek vasıtasıyla su<br />
veya maden arama anlamına gelen “radyestezi” gibi olayları kapsar.<br />
Üçüncü grupta ise geleneksel tıbbın iyileştiremediği bazı hastalıkları<br />
mûcizevî şifa ile tedavi etme (psychic healing), Hint fakirlerinin kor<br />
halindeki kömür üzerinde yürümeleri, şiş batırma gibi olaylar yer alır.<br />
Başka bir sınıflandırma ile parapsikolojik olaylar, hangi takımın şampiyon<br />
olacağını rüyada görme gibi kendiliğinden vuku bulan (spontane) olaylarla,<br />
bir yerde duran cismi uzaktan hareket ettirme gibi istekle gerçekleştirilen<br />
olaylar şeklinde iki grupta incelenebilir. Spontane olaylardan yüzyıllardır<br />
söz edilmekte ve bunların bir kısmı kaydedilmektedir. Fakat bunları bilimin<br />
gözleminden geçirmek oldukça zordur. Meselâ bir kimse yarışı hangi atın<br />
kazanacağını rüyasında görebilir, bu arada birçok kişi de yanlış atın<br />
kazandığını görmüş olabilir. Halbuki yanlış atı görme değil doğru atı görme<br />
hadisesi gündeme gelir. Bilim bu tür bir olaya istatistiksel ihtimaliyet<br />
açısından baktığı için doğru atın rüyada görülmesi hadisesini önceden bilme<br />
olarak telakki etmez.<br />
Parapsişik Olaylar. Telepati, duru görü gibi olağan üstü hadiseleri izah<br />
etmek için temel alınan teknik terim duyular dışı idrak (extrasensory<br />
perception: ESP) kavramıdır. Bu kavramı parapsikolojiye Joseph B. Rhine<br />
kazandırmıştır. Duyular dışı idrak, kendisiyle paranormal hadisenin zuhur<br />
ettiği bir araçtır. Bu yetenek bazılarınca altıncı his şeklinde de adlandırılır.<br />
Altıncı hissin varlığını savunanlar bunun insanda her zaman bulunduğunu,<br />
ancak bazı özel uyarımlarla harekete geçtiğini ve bazı kimselerde güçlü<br />
olduğunu ileri sürerler. Bazıları da beş duyudan bağımsız bir altıncı hissin<br />
mevcut olmadığını, altıncı his denilen şeyin beş duyu içinde bulunduğunu,<br />
beş duyunun kapasitesinin birçok kişinin kavrayabildiğinden ve<br />
kullandığından daha güçlü bir nitelik taşıdığını söylerler. Hatta duyular dışı<br />
idrakin insan yapısında normal bir durum arzettiğini, buna sahip<br />
olmayanların bu özelliklerini geliştirmemeleri veya kaybetmeleri<br />
sonucunda özlerinde var olan tabii bir kabiliyetten mahrum kaldıklarını<br />
savunurlar. Dolayısıyla duyu dışı idraki gerçekleştirenlere Allah tarafından<br />
seçilmiş kerâmet sahibi insanlar nazarıyla bakmazlar (Holzer, s. 10, 16, 24).<br />
Bu anlayışa göre beş duyunun söz konusu güçlü kapasitesi normal bir<br />
durum olduğu halde insanların çoğu bunun farkında olmaz ve duyularını<br />
daha yüksek kapasitede kullanabilen kişilerden zuhur eden hadiseleri<br />
olağan üstü gibi algılar. Parapsikoloji uzmanı Hans Holzer bu konudaki<br />
görüşünü şöyle belirtir: “Hiçbir olağan üstü hadise tabiat kanunlarını ihlâl<br />
etmez. Eğer ihlâl eder gibi görünürse de bu bizim tabiat kanunlarını tam<br />
olarak bilmeyişimizden kaynaklanmaktadır. Olağan üstü telakki ettiğimiz<br />
bütün hadiseler daha geniş olan tabiat kanunları çerçevesinde cereyan eder<br />
ki biz onları belki bir gün anlayabileceğiz” (a.g.e., s. 58). Yine Holzer,<br />
zaman kavramını fiziksel hayatımızı düzenlemek için belki de bizim<br />
uydurduğumuzu, olağan üstü hadiselerde ise zamanın dışına çıkıldığını,<br />
medyumların trans halindeki dünyalarında zamandan söz edilemeyeceğini,<br />
objektif realite açısından zaman denen bir şeyin bulunmadığını kabul edince<br />
de olağan üstü olayların tabiat üstü telakki edilmesine gerek kalmayacağını<br />
söyler (a.g.e., s. 58-59). Bu konuda gündeme getirilen bir başka husus da<br />
“normal” veya “olağan” kavramındaki izâfîliktir. Bugün olağan diye<br />
nitelenen bir hadise belki de 100 yıl önce olağan üstü kabul edilmekteydi.<br />
Günümüzde olağan üstü sayılan bir hadise birkaç yıl sonra olağan<br />
görülebilir ve duyu dışı idrak alanında kabul edilen şeyler duyuların idrak<br />
alanına girebilir.<br />
Paranormal olaylara karşı insanların iki farklı tavır ortaya koyduğu<br />
görülmektedir. Bir grup, bu tip olayları hemen kabullenerek hadiseleri tabiat<br />
üstü kuvvetlere bağlar ve konuyu bir inanç meselesi haline getirir. İkinci<br />
grup bu olayları bir tesadüf, hile, hallüsinasyon veya marazî görünüm<br />
olarak niteler ve hemen reddeder. Bu tavrın, kişinin açıklayamadığı bir şeyi<br />
reddetme temayülünün yanında haklı görülebilecek başka yönleri de vardır.<br />
Meselâ bazı olağan üstü hadiselerin maksatlı kişilerce kandırmaya yönelik<br />
olarak düzenlenmesi, tesadüfün rol oynaması, bu tür olayları tecrübe ettiğini<br />
söyleyenlerin kolay etki altında kalabilen ve illüzyona müsait kişiler<br />
olabilmesi bu tavrın oluşmasında rol oynayan faktörlerdir.<br />
Parapsikolojik olaylarla ilgili olarak bilimin ortaya koyduğu açıklamalar<br />
hadiseyi tam anlamıyla aydınlatmaktan uzak görünmektedir. Meselâ eşyaya<br />
dokunarak onun sahibi hakkında bilgi verme olayı (psikometrik<br />
clairvoyance), nesnelerin etraftaki maddelerden gelen imajları kaydettiği ve<br />
medyumların da bu imajları nesneye yüklenen radyasyonlar vasıtasıyla<br />
okuduğu şeklinde yorumlanabilmektedir. Yaşamak için gerekenden çok az<br />
bir hava rezervi bulunmasına rağmen Hint yogilerinin saatlerce toprak<br />
altında kalabilmeleri veya şiş batırma gibi hünerler de bazı insanların<br />
iradeleriyle vücudun işleyişine hükmedebildikleri şeklinde açıklanmaktadır.<br />
Bunun yanında bilim, peygamberlerin ve büyük mistiklerin geleceğe dair<br />
bilgi vermeleri hakkında kesin bir yoruma bugüne kadar ulaşabilmiş<br />
değildir. Bilimi en fazla şaşırtan şey de rüya ile geleceğe ait olaylardan<br />
haberdar olma hadisesidir. Meselâ Amerika Birleşik Devletleri<br />
başkanlarından Abraham Lincoln bir suikaste kurban gideceğini bir gece<br />
önce rüyasında görmüş ve bunu eşine anlatmıştı.<br />
Telepatiyi kabul eden bilim bu hadiseyi, suikaste hazırlanan kişiden<br />
Lincoln’e ulaşan bir telepatik intikal şeklinde yorumlamaktadır. Telepati ve<br />
duru görü gibi hadiseler üzerine yapılan ve en çok rağbet gören yorum, bir<br />
elektriklenme ile zihinden zihine enerji akışının gerçekleştiği şeklindedir.<br />
Gelecekten haber verme olaylarına tarih boyunca rastlanmıştır. Bu<br />
hadiselerle adı en çok özdeşleşen kişi Fransız kâhini Nostradamus’tur.<br />
Birçok kehanetinin gerçekleştiğine inanılan Nostradamus, bunlara 1555’te<br />
yayımlanan Centuries adlı eserinde yer vermiştir. Meselâ Fransız Kralı IV.<br />
Henry’nin 1610 yılında öldürüleceğini, katilin ismini, mesleğini ve olay<br />
yerini olaydan altmış beş yıl önce söylemiştir (Holzer, s. 54).<br />
Nostradamus’un İran ve Irak üzerine söyledikleri de İran devrimi ve Körfez<br />
Savaşı ile ortaya çıkmış gibi görünmektedir. İran hakkında şunları<br />
yazmıştır: “İran yağmuru, açlığı, sonsuz savaşları iyi bilir. Aşırı dincilik<br />
hükümdarı yerinden edecek ve Fransa’da başlayan orada son bulacak.<br />
Kader dokunduğunu başa geçirecek”. Irak üzerine yazdıkları da şöyledir:<br />
“Kötü şöhretli ve iğrenç bir adam olan Irak zorbası hızlı davranacak. Hepsi<br />
Bâbil’in büyük fahişesine inanacak. Ülke kapkaranlık bir yüzle dehşete<br />
bürünecek” (Lemesurier, s. 62).<br />
Geleceğe dair bu tür kehanetlerin nasıl gerçekleşebildiği konusunda bugüne<br />
kadar tatminkâr bir açıklama yapılamamıştır. Yalnız yukarıda Hans<br />
Holzer’den aktarılan “zamanın dışına çıkma” yorumu bir izah şekli<br />
oluşturabilir. Kehanetin nasıl gerçekleştiğini bilimin ve dinin<br />
açıklayamaması ilk anda her ikisi için de olumsuz bir durum arzeder. Ancak<br />
normal bilgi vasıtalarını aşacak biçimde bilgiye ulaşma olayı, her şeyi<br />
planlayıp yöneten bir gücün varlığına delâlet eder ki bu güç Allah’tır. Eğer<br />
olay önceden planlanmamış, üzerinde karar verilmemiş olsaydı medyumun<br />
onu bir vizyon olarak görmesi mümkün olmazdı.<br />
Parafizik Hadiseler. Parapsikolojik olaylardan psikokinezi, bilinen hiçbir<br />
fiziksel temas olmadan zihin gücüyle eşyanın hareket ettirilmesidir. Duru<br />
görü hadisesinde eşya zihni etkilerken psikokinezide zihnin eşyayı<br />
etkilemesi söz konusudur. Psikokinezi başlığı altında yer aldığı kabul edilen<br />
olaylar, bir medyumun belirli bir mesafeden konsantre olarak bir nesneyi<br />
yerinden oynatması, çiçeklerin sahiplerinin ruh hallerinden etkilenmesi, göz<br />
değmesi (nazar), bir saatin akrep ve yelkovanının zihin konsantrasyonu ile<br />
durdurulması, zar atarken istenilen rakamın düşürülmesi gibi birçok hususu<br />
kapsar.<br />
Psikokinetik olaylar, canlı bir bedenin elektromanyetik güç alanına sahip<br />
bulunduğu ve bazı insanların bu güç alanının kuvvetli olduğu şeklinde<br />
açıklanmaktadır. Zihin gücünün tesiri yanında psikokinetik tesirde kişinin<br />
keskin bakışından çıkan kesiksiz enerji akımı da eşya üzerinde etkili<br />
olmaktadır. Göz güçlü bir enerji alanına sahiptir ve bu güç konsantrasyonla<br />
arttırılabilmektedir. Nazar hadisesine halk arasında göz değmesi<br />
denilmesinin sebebi de gözün tesirinin öneminden kaynaklanmaktadır.<br />
Nazar boncuklarının mavi renk taşıması, gözü yeşil veya mavi olanların<br />
daha çok psikokinetik güce sahip bulundukları inancından kaynaklanır.<br />
Mavi nazar boncuğu asmakla, bakan gözlerin dikkati kişinin vücudundan<br />
çok boncuğa yönelir ve özellikle mavi gözden gelebilecek enerji akımı<br />
nazar boncuğu tarafından yansıtılarak gücü kırılır. Bu tıpkı güneş ışınlarını<br />
yansıtmak veya çekmek amacıyla yaz mevsiminde beyaz, kış mevsiminde<br />
siyah renkli elbise giymeye benzer.<br />
Psikokinetik olaylar laboratuvar denemelerine tâbi tutulmuştur. Duke<br />
Üniversitesi’nde gerçekleştirilen saat durdurma denemesi literatüre<br />
psikokinezi gücünün bir zaferi olarak kaydedilmiştir. Yine aynı üniversitede<br />
Rhine’nın gözetiminde gerçekleştirilen zar deneyinde de psikokinetik<br />
yeteneği bulunan bir kişi başarılı olmuştur. Psikokinezi denemelerinin en<br />
meşhur ismi 1990’da ölen Leningradlı Nina Kulagina’dır. Kulagina<br />
üzerinde yapılan denemeler, onun psikokinetik yeteneğinin yanı sıra bazı<br />
ruhî yeteneklere de sahip bulunduğunu göstermiştir. Ayrıca psikokineziyi<br />
gerçekleştirme anında Kulagina’da fiziksel değişimlerin olduğu<br />
gözlenmiştir. Bir denemede, dağınık vaziyetteki kibrit çöplerini<br />
psikokinetik güçle bir araya toplayarak kibrit kutusuna koymayı başarmış,<br />
bu esnada yaklaşık 1 kilogramlık bedensel kayba mâruz kalmıştır. Onun<br />
beyin aktivitesini kaydeden cihazlar, kafasının arka kısmının ön kısmına<br />
göre elli kat daha fazla voltaj ürettiğini göstermiştir. Kilo kaybıyla birlikte<br />
kalp atışlarının dakikada 240’a kadar ulaşması, vücut ısısının artması,<br />
soluma güçlüğünün baş göstermesi, ayrıca beyin dalgalarının ve kan<br />
şekerinin had safhaya ulaşması gibi fiziksel değişimlerin gözlenmesi,<br />
psikokinetik gücün içsel bir güçle kanalize edildiği zaman ortaya çıkacağını<br />
ve zihin tarafından üretilen bu gücün herhangi bir fiziksel faaliyet gibi<br />
enerji tükettiğini ortaya koymuştur.<br />
Diğer parapsikolojik olaylarda olduğu gibi telekinezik hadiselerin de<br />
laboratuvarda denenmeyen, kendiliğinden meydana gelenleri vardır.<br />
Bunların en önemlisi, “tekinsiz olay” veya “poltergeist aktivitesi” adı<br />
verilen hadiselerdir. Poltergeist Almanca bir kelime olup “belâlı, gürültücü,<br />
eşyaları sağa sola fırlatan ruh veya hortlak” anlamına gelir. Tekinsiz<br />
hadiselerin hemen hepsi gürültülü, patırtılı, can sıkıcı ve baş ağrıtıcıdır. Cin<br />
veya ruhların istilâsı altında vuku bulan, yahut bir velîye ait mezarın üstüne<br />
yapıldığı zannıyla bazı binaları terketmeye sebep olan tekinsiz hadiselerden<br />
söz edilmektedir. Ancak parapsikoloji bu tür olayların cin veya ruhlardan<br />
kaynaklandığına inanmaz. Parapsikoloji, bu deneyimleri yaşayanların<br />
genelde olayın mahiyetini bilmediklerini ve bu tür hadiselerde kendilerinin<br />
de farkında olmadıkları psikokinetik enerjinin harekete geçtiğini ileri sürer.<br />
Psikokineziyi araştıranların kayda geçirdiği en önemli spontane psikokinezi<br />
hadisesi, 1967 yılında Almanya’nın Bavyera eyaletine bağlı Rosenheim<br />
şehrinde gerçekleşmiştir. Çok sayıda kişinin çalıştığı bir hukuk bürosunda<br />
ampullerin kendiliğinden patlaması, tabloların sallanması, büroda bulunan<br />
telefonların birden çalmaya başlaması gibi garip olaylar meydana gelmeye<br />
başlamış, büronun sahibi polise, elektrik mühendislerine, telefon<br />
uzmanlarına müracaat etmiş, fakat her türlü kontrole rağmen sonuç<br />
alınamamıştı. Bunun üzerine olay, Freiburg Üniversitesi’nden poltergeist<br />
araştırmacı Hans Bender ve arkadaşları tarafından incelenmeye alınmış ve<br />
bütün bu hadiselerin orada görev yapan bir sekreterin etkisiyle meydana<br />
geldiği tesbit edilmişti. Hans Bender’e göre sekreter kendisinin de farkında<br />
olmadığı birtakım psikokinetik güçlere sahipti. Nitekim sekreter bir süre<br />
tatile gönderilince olaylar sona ermiştir.<br />
Psikokinetik hadiselerin incelenmesinde diğer olağan üstü hadiselerde<br />
olduğu gibi parapsikologlar ve fizyologlar hadiselerin gerçek olup<br />
olmadığını, olayda bir kandırmacanın bulunup bulunmadığını tesbit etmeye<br />
büyük önem vermişlerdir. Meselâ Kulagina’nın seanslar esnasında gizli<br />
mıknatıs veya ince teller kullanıp kullanmadığı defalarca araştırılmış, hatta<br />
Kulagina, II. Dünya Savaşı’nda<br />
Leningrad savunması sırasında bir tank bölüğünde çavuş olarak görev<br />
yaptığından, onun savaşta vücuduna saplanabilecek bir şarapnel parçasını<br />
mıknatıs gibi kullanıp kullanmadığını öğrenmek için bütün vücudunun<br />
röntgenleri çekilmişti. Ne var ki Kulagina’yı gözlemleyen Batılı ve Rus<br />
araştırmacıların hiçbiri onun otantik bir telekinezi gücüne sahip olmadığını<br />
iddia edemedi. Kulagina, 1978-1984 yılları arasında Leningrad Mekanik ve<br />
Optik Enstitüsü’nde, Moskova’da Radyo Mühendisliği ve Elektronik<br />
Enstitüsü’nde incelemeye alındı. Amaç, onun bu kabiliyetini sağlayan<br />
muhtemel fiziksel mekanizmayı keşfetmekti. Fakat incelemeler sadece,<br />
Kulagina’nın elleri etrafında kuvvetli manyetik ve akustik alanların<br />
bulunduğu keşfiyle sonuçlandı. Bugün de parapsikologlar veya fizyologlar<br />
bu tür olayların psikokinetik olduğunu söylemekle yetinmektedirler.<br />
Psikokinezinin nasıl meydana geldiği veya nasıl bir mekanizmaya sahip<br />
olduğu sorusuna henüz bir cevap bulunamamıştır.<br />
Psikofizyolojik Hadiseler. Parapsikolojinin bu türünü oluşturan mûcizevî<br />
şifa hadiselerinde hastaya yapılan telkinin iyileşmeyi sağladığı öne sürülse<br />
de şifa verici kişinin hasta üzerinde psikokinetik tesir oluşturması da söz<br />
konusudur. Bu hükme varanlardan biri, bizzat parapsikolojinin kurucusu<br />
sayılan Joseph B. Rhine’dır. Rhine, İrlanda köylülerinin ineklerdeki siğilleri<br />
dua ile yok ettiklerini, ineklere ise telkin yapılamayacağını belirterek<br />
psikokinetik bir etkinin varlığından söz etmiştir.<br />
Bugün parapsikoloji çerçevesinde incelenen olağan üstü hadiseler, farklı<br />
isimlerle tarihin her döneminde insanoğlunun gündeminde yer almıştır.<br />
Şuurlu canlı kendisini “insan” olarak tanımladığı andan itibaren idrakini<br />
aşan şeylerin mevcudiyetini farketmiş ve bunları ilâhî güçlere atfetmiştir.<br />
Hârikulâde olayları gerçekleştirenlerin her zaman başarı göstermeleri söz<br />
konusu olmadığı gibi çeşitli din ve telakkilere bağlı bulunan bu kişilerin<br />
olayları gerçekleştirirken ilâhî bir kaynakla irtibat halinde bulundukları da<br />
söylenemez. Bu bakımdan olağan üstü hadiseleri belirli bir dine veya<br />
kültüre hasretmek mümkün görünmemektedir. Meselâ hayaletlerin, ruhların<br />
veya cinlerin tesiri altında bulunduğuna inanılan tekinsiz evlere işaret eden<br />
tabirler birçok kültürde mevcuttur. Filipinler’de bıçaksız ameliyatlar,<br />
Avrupa ve Güney Amerika’da Hz. Meryem vizyon olarak görüldüğü için<br />
hıristiyanların hac merkezi haline gelen ve hem bedenî hem ruhî<br />
hastalıklara şifa aranılan yerler (bunların en meşhurlarından biri, yılda<br />
yaklaşık 50.000’i hasta ve özürlü olmak üzere 3 milyon insanın ziyaret<br />
ettiği Fransa’daki Lourdes kasabasıdır), Rifâî şeyhlerinin icra ettikleri ve<br />
Asya’da birçok ülkede yaygın olan şiş batırma gösterileri, Hint fakirlerinin<br />
uçları çok keskin çiviler üzerinde acı duymadan yatması gibi birçok hadise,<br />
farklı din ve telakkilere mensup kişilere ait olaylara örnek gösterilebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİBLİYOGRAFYA</span></span><br />
<br />
Recep Doksat, “Parapsikoloji ve Paranormal Fenomenlerin Şuur Anlayışı<br />
Bakımından Önemi”, Sinir Sistemi Fizyolojisi (haz. Ayhan Songar),<br />
İstanbul 1960, III, 708-871; a.mlf., Tatbikatı ve Nazariyatı ile Hipnotizma,<br />
İstanbul 1962, s. 235-247; H. Holzer, The Handbook of Parapsychology,<br />
Los Angeles 1972, s. 9-36, 54, 58-59; P. Krafchik, Parapsikoloji Dersleri<br />
(trc. Selman Gerçeksever), İstanbul 1985, s. 7-23, 28-38, 78-87; A. S.<br />
Reber, The Penguin Dictionary of Psychology, London 1985, s. 516-517,<br />
761-762; J. De Vires, Do Miracles Exist, Edinburgh 1986; J. H. Rush,<br />
“Parapsychology: A Historical Perspective”, Foundations of<br />
Parapsychology (ed. H. L. Edge), London 1987, s. 9-44; G. K. Zollschan<br />
v.dğr., Exploring the Paranormal, New York 1989; R. S. Broughton,<br />
Parapsychology: The Controversial Science, New York 1991, s. 141-155,<br />
216-219; P. Lemesurier, Nostradamus: Gelecek 50 Yılın Kehanetleri (trc.<br />
Mehmet Harmancı), İstanbul 1996; Kerem Doksat, “Dinî ve Mistik<br />
Yaşantıların Psikolojisi”, Türkiye Günlüğü, sy. 45, İstanbul 1997, s. 27-46.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ali Köse</span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HÂRİKA VE HÂRİKULÂDE NE DEMEKTiR ?</span></span><br />
<br />
(دةﺎﻌﻟرق اﺎﺧ)<br />
<br />
Alışılmışın dışında tabiattaki işleyişi belirli zamanlarda bozan tabiat üstü<br />
olaylar için kullanılan terim.<br />
Sözlükte “delmek, yırtmak; aşmak” mânalarına gelen hark kelimesinden<br />
sıfat olan hâriķ ile “alışılmış olan şey” anlamındaki âdet kelimesinden<br />
meydana gelen bir tamlama olup “alışılmışı ve normal telakki edileni aşan,<br />
olağan üstü” mânasına gelir. Kur’ân-ı Kerîm’de âdet kelimesi yer almazken<br />
hark kavramı fiil sigalarıyla “delmek, yırtmak, yarmak, bozmak, gerçeğe<br />
aykırı olarak hükmetmek” anlamlarında dört yerde geçmektedir (Râgıb el-<br />
İsfahânî, el-Müfredât, “ħrķ” md.; M. F. Abdülbâkī, el-MuǾcem, “ħrķ” md.).<br />
Tabiatta gözlenen düzenli işleyiş, etki-tepki mekanizması içinde kendi<br />
kendine bir süreklilik ve tekrarlanış gibi görünürse de gerçekte düzeni<br />
kuran ve işletenin Allah olduğu inancının sonucu olarak İslâmî<br />
terminolojide fizik âlemi idare eden ilâhî kanuna “âdetullah” veya kısaca<br />
“âdet” denilmiştir. Aynı mânaya gelen “sünnetullah” ise Kur’an’da sosyal<br />
hayatı idare eden ilâhî kanunu ifade etmek üzere kullanılmıştır (bk. a.g.e.,<br />
“sünnet” md.).<br />
İslâm filozoflarının tabiat kanunlarının değişmezliği tezine karşı kelâmcılar<br />
Allah’ın kendi koyduğu âdeti değiştirebileceği, dolayısıyla söz konusu<br />
kanunların zorunlu olmadığı görüşünü savunmuşlardır (bk.<br />
DETERMİNİZM). İlk kelâmcılardan olup akılcılığıyla tanınan Nazzâm’ın<br />
da tabiatta hârikulâde olayların meydana gelebileceği görüşünde olduğu<br />
nakledilir (Câhiz, IV, 73). İbn Hazm’a göre bir şeye nisbet edilen âdetle<br />
tabiat arasında fark vardır. Âdetin değişmesi söz konusu iken ilâhî bir<br />
müdahale olmaksızın tabiatın değişmesi mümkün değildir. Çünkü tabiatlar<br />
ait oldukları nesnelerden ayrılmayan ana özelliklerdir. İnsanın şuur sahibi<br />
veya şarabın sarhoş edici oluşu gibi tabiattan gelen özellikler ortadan<br />
kalktığı takdirde insan hayvana, şarap da sirkeye dönüşür. Bu sebeple âdetin<br />
değişmesi değil tabiatın değişmesi hârikulâdedir. Bununla beraber bazan<br />
yanlış olarak âdet kelimesi tabiat mânasında da kullanılmıştır (el-Faśl, V,<br />
15-16). Nesefî ise tabiatların değişmemesi fikrini zayıf ve temelsiz bulur.<br />
Zira âlemdeki değişiklik müşahede ile sabittir. Bunu inkâr etmek, onun<br />
yönetimini ilâhî kudret ve iradenin dışına çıkarmaktır (Tebśıratü’l-edille, I,<br />
476-477). Teoride mümkün fakat realitede mümteni‘ sayılan hârikulâde<br />
olaylar (Teftâzânî, Şerĥu’l-Maķāśıd, V, 15) Allah’ın iradesiyle vâki<br />
oldukları takdirde âdet dışı kabul edilirler. Bazı mümkünler hiç vukua<br />
gelmeyebilir, buna karşılık bazıları nâdiren vâki olsa da bir kanun (âdet)<br />
haline gelmez; birçok mümkünler ise alışılagelen, süreklilik kazanan bir<br />
şekle dönüşür. Ancak bu sonuncular vuku bulmayanları inkâr etme hakkını<br />
doğurmaz (Elmalılı, IV, 2239).<br />
İslâm literatüründe tartışma konusu yapılan hârikulâdeleri iki grupta<br />
incelemek mümkündür. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">A) Dinî Yönü Bulunan Hârikulâdeler</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Mûcize</span></span><br />
Peygamberlik iddiasında bulunan bir kimsenin gösterdiği, iddiasını<br />
doğrulayan fevkalâde olaydır. Nübüvvet iddiası taşıdığı için mûcizenin sihir<br />
ve hayal ürünü diğer şeylerle karıştırılması ihtimali yoktur. Kur’ân-ı<br />
Kerîm’de geçen mûcizeler arasında yer alan ölüleri diriltme, doğuştan<br />
körleri ve alaca hastalığına yakalananları iyileştirme (meselâ bk. Âl-i İmrân<br />
3/49) veya asâyı yılana dönüştürmenin (el-A‘râf 7/107, 117) beşerî güç ve<br />
kapasite çerçevesinde bulunmadığı zaruri olarak bilinir (bk. MÛCİZE). <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2.İrhâs</span></span><br />
<br />
Peygamberden nübüvvet öncesi dönemde sâdır olan hârikulâdeler<br />
için kullanılır. Bu tür olayların nübüvvete bir nevi hazırlık oluşturduğu<br />
kabul edilmiştir. Hz. Îsâ’nın doğduktan hemen sonra konuşması (Meryem<br />
19/30-33), Hz. Muhammed’in üzerinde gölge yapmak üzere bulutun<br />
dolaşması ve benzeri olaylar irhâs grubu içinde mütalaa edilmiştir. Bir<br />
görüşe göre irhâs olayları kerâmet türüne dahildir; çünkü peygamberlerin<br />
nübüvvetlerinden önceki dereceleri velâyet mertebesinden aşağı değildir<br />
(et-TaǾrîfât, “irhâś” md.; Resûl-i Ekrem’e nisbet edilen irhâs olayları için<br />
bk. MÛCİZE). Mu‘tezile âlimleri mûcizenin nübüvvet iddiasıyla birlikte<br />
gerçekleştiğini, dolayısıyla irhâs diye bir şeye ihtiyaç bulunmadığını, eğer<br />
böyle bir şey vuku bulmuşsa bunun bir önceki peygamberin mûcizesi<br />
sayılabileceğini ileri sürerler (Cürcânî, Şerĥu’l-Mevâķıf, VIII, 226; Kādî<br />
Abdülcebbâr, XV, 213-216). <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. Kerâmet</span></span><br />
<br />
Salih amel işleyen bir müminin elinde zuhur eden fevkalâde olaydır. Kerâmette mûcizenin aksine herhangi<br />
bir iddia, meydan okuma ve bir şeyi kanıtlama özelliği yoktur. Teftâzânî’nin<br />
de belirttiği gibi mûcize gösteren kimsenin kendisinin peygamber olduğunu<br />
bilmesi, hârikulâde olaylar göstermeye azmetmesi ve bunların sonuçlarını<br />
kesin telakki etmesi gerektiği halde kerâmet gösteren velînin böyle bir<br />
konumu yoktur (Şerĥu’l-ǾAķāǿid, s. 177). Ehl-i sünnet âlimleri, kerâmetin<br />
aklen mümkün olmasının yanında fiilen vuku bulduğunu, naslara dayanan<br />
delillerin de bunu desteklediğini söylerken Mu‘tezile kelâmcıları mûcize ile<br />
karışabileceği ve dolayısıyla nübüvvet müessesesini zedeleyeceği<br />
endişesiyle kerâmeti reddederler (bk. KERÂMET). <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">4. Maûnet </span></span><br />
<br />
Allah’ın herhangi bir mümine yardım etmek üzere gerçekleştirdiği hârikulâde<br />
durumlardır. Maûnet, Allah’ın kulunu maddî ve mânevî âfetlerden koruması<br />
şeklinde olabileceği gibi dünyevî ve uhrevî alanda ona fevkalâde nimetler<br />
lutfetmesi suretiyle de olabilir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">5. İstidrâc</span></span><br />
<br />
“Derece derece yükseltmek, yavaş yavaş sonuca ulaştırmak” anlamındaki kelime Kur’ân-ı Kerîm’de fiil<br />
sigasıyla geçer ve Allah’ın âyetlerini, özellikle Kur’an’ı yalanlayanların<br />
bilemeyecekleri yollarla yenilgiye ve azâba mâruz<br />
bırakılacaklarını ifade eder (el-A‘râf 7/182; el-Kalem 68/44). İstidrâc zalim,<br />
kâfir ve azgın kişilerin tedrîcî olarak felâkete yaklaştırılması ve bu esnada<br />
kendilerine bazı geçici imkân ve başarıların sağlanmasıdır. Firavun<br />
örneğinde olduğu gibi (ez-Zuhruf 43/46-56) istidrâc sahibi kişiler elde<br />
ettikleri başarıları kendi gayretlerinin ürünü zanneder, kibirlenir ve<br />
azgınlıklarını alabildiğine arttırırlar, nihayet ilâhî azâba mâruz kalıp yok<br />
olurlar. Nitekim Kur’an’da genel bir ifade kullanılarak önceki milletlere de<br />
peygamberler gönderildiği, bu milletlerin hakka boyun eğmelerini sağlamak<br />
amacıyla bir süre sıkıntılar ve hastalıklarla denendikleri, daha sonra bütün<br />
imkân kapılarının kendilerine açıldığı, nihayet alabildiğine şımardıkları bir<br />
sırada ansızın yakalanıp helâk edildikleri ifade edilerek (el-En‘âm 6/42-45)<br />
istidrâca dair eski toplumların hayatından örnekler verilmiştir. Bazı<br />
hadislerde deccâl için zikredilen hârikulâde yetenek ve imkânlar da (DİA,<br />
IX, 69) istidrâc kabilinden sayılmıştır. Ayrıca bir rivayette, günahlarına<br />
rağmen kişinin istediklerine kavuşmasının da istidrâc olduğu<br />
bildirilmektedir (Müsned, IV, 145). Hâris el-Muhâsibî, terimin anlamını<br />
genişleterek mal ve servetleriyle ya da başka nimetlerle gururlanıp bunları<br />
Allah yolunda harcamamak suretiyle müminlerin de istidrâca mâruz<br />
kalabileceğini belirtir (Ħalve, s. 44-45; ayrıca bk. Brunschvig, LVIII [1983],<br />
8-31). Kur’ân-ı Kerîm’de istidrâc ile anlam yakınlığı içinde bulunan başka<br />
kavramlar da vardır. Bunların başlıcaları mekr, keyd, hud‘a ve muhâdaa ile<br />
(hile ve tuzak kurmak, hile yapmak, aldatmak) imlâ ve imhâl (mühlet<br />
vermek) kavramlarıdır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">6. İhanet</span></span><br />
<br />
Ulûhiyyet veya nübüvvet iddiasında bulunan veya büyü yapan bir kimsenin misyonunu yalanlayacak olaylarla<br />
karşılaşmasıdır; başka bir ifadeyle kâfirin elinde iddiasının aksini<br />
kanıtlayan hârikulâdelerin vuku bulmasıdır (Tehânevî, “ħâriķ” md.).<br />
Nübüvvet iddiasında bulunan Müseylimetülkezzâb’ın tek gözü kör olan<br />
birini iyileştirmek isterken diğer gözünü de kör etmesi, az olan kuyu suyunu<br />
çoğaltmak isterken suyun tamamen çekilmesine sebep olması gibi olaylar<br />
ihanete örnek olarak zikredilir (Bâcûrî, s. 298-299). Mu‘tezile âlimlerine<br />
göre yalancı peygamberin elinde iddiasına aykırı da olsa herhangi bir<br />
hârikulâde olayın vuku bulması mümkün olmadığı gibi gerekli de değildir.<br />
Onun iddiasının veya yapmak istediği fiilin gerçekleşmemesi yeterlidir<br />
(Kādî Abdülcebbâr, XV, 239; İbnü’l-Murtazâ, s. 114). İhanet, sahtekârları<br />
yalanlamaya ve dini bozma girişimlerini başarısız kılmaya yönelik ilâhî bir<br />
müdahaledir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">B) Dinî Olmayan Hârikulâdeler</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Sihir</span></span><br />
<br />
Başkasından öğrenilen, bazı vasıtalarla icra edilip temrinlerle geliştirilen ve âdet dışı bir görünüm<br />
taşıyan etkilemelerden ibaret olup daha çok güç gösterisinde bulunmak,<br />
çıkar sağlamak ve toplumda hâkimiyet kurmak için uygulanır. İslâm<br />
filozofları ve Mu‘tezile’nin aksine sihrin varlığını kabul eden Ehl-i sünnet<br />
âlimleri bunun bazı alet ve vasıtalar, astrolojik bilgiler, hile ve maharetlerle<br />
gerçekleştirilebileceğine kanidirler (Bâkıllânî, s. 77-78; Fahreddin er-Râzî,<br />
el-Meŧâlibü’l-Ǿâliye, VIII, 143-146; Abdüllatîf Harpûtî, s. 275). İlk bakışta<br />
hârikulâde gibi görünürse de sihrin gerçekte öyle olmadığı ileri sürülmüştür.<br />
Çünkü sebep ve vasıtalara başvurularak gerçekleştirilen şeyler âdettendir.<br />
Meselâ bir hastanın dua ile iyileşmesi âdet dışı, tıbbî yöntemlerle iyileşmesi<br />
tabiidir. Ancak başka bir görüşe göre zaman ve mekân itibariyle başkaları<br />
tarafından güç yetirilemediği için sihir de hârikulâde sayılır (Tehânevî,<br />
“irhâś” md.). Kur’an’da Bâbil’de sihrin yaygın olduğuna işaret edilmekte<br />
(el-Bakara 2/102) ve Hz. Mûsâ zamanına ait bazı sihir örnekleri (el-A‘râf<br />
7/109-126) bulunmaktadır (bk. SİHİR). <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. Şa‘beze (şa‘veze)</span></span><br />
<br />
“El çabukluğu ile bir şeyi olduğundan başka türlü gösterme” mânasında olup halk dilinde<br />
hokkabazlık olarak adlandırılan bir maharettir (Bâkıllânî, s. 77-78).<br />
Günümüzde illüzyonistler tarafından icra edilen bu tür oyunlar, İslâmî<br />
kaynaklarda genellikle sihir türü bir gösteri kabul edilip hârikulâde dışında<br />
tutulmuştur. İslâm âlimleri, nübüvvet iddiasında bulunan bir yalancının<br />
insanları şaşırtıp gerçeği anlamalarına engel teşkil edecek bir fevkalâdelik<br />
göstermesinin mümkün olmadığını söylerler. Çünkü bu takdirde hak<br />
peygamberle yalancı peygamber birbirine karışır (Nesefî, s. 477-478). <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3.Kehanet</span></span><br />
<br />
Fal açmak, yıldızlara bakmak, yazı çizi türünden şekiller (tılsım)<br />
kullanmak vb. yöntemlerle bilhassa gelecek hakkında haberler verme ve<br />
bazı sırları çözme iddiasında bulunmaktır. Medyumlar tarafından ortaya<br />
atılan ve çok defa isabetsiz tahminlerden ibaret olan iddialar bu tür içinde<br />
mütalaa edilebilir (bk. FAL; KÂHİN).<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de semâların, arzın ve bunların arasındakilerin Allah<br />
tarafından yaratıldığı vurgulanmakta, tabiatın yönetimiyle ilgili ilâhî<br />
kanunlara da (tabiat kanunları) birçok âyette temas edilmektedir. Fâtır<br />
sûresinde (35/41) tabiatta hâkim bulunan düzenin Allah tarafından<br />
korunduğu, bu düzende herhangi bir şekilde değişiklik yapma ve bu yeni<br />
düzeni sürdürme yetkisinin de O’na mahsus olduğu ifade edilir. Kur’an’da<br />
Allah’ın yüceliğinin, engin kudret ve iradesinin tabiattaki nizamın<br />
bozulmasıyla, yani hârikulâdeliklerin meydana gelmesiyle değil mevcut<br />
düzenin fevkalâde karmaşık, fakat hesaplı ve âhenkli münasebetler<br />
sayesinde işleyişinin incelenmesiyle anlaşılacağı ilkesi üzerinde durulur.<br />
Ayrıca geçmiş peygamberlerin maddî-hissî mûcizelerine yer verildiği halde<br />
son peygamberin muhataplarından gelen bu tür taleplere karşı menfî bir<br />
tavır takınılmış, insan zihninin ve psikolojik yeteneklerinin ulaştığı seviye<br />
dikkate alınarak nübüvvetin haklılığını göstermek için artık mânevî-aklî<br />
deliller kullanılmıştır (meselâ bk. el-En‘âm 6/7-10; el-İsrâ 17/59, 88-96; el-<br />
Kehf 18/54; el-Furkān 25/7-8, 50).<br />
Hârikulâde olarak literatürde yer alan hadiselerden dinî nitelikte olmayanlar<br />
dikkatle incelendiğinde bunların genellikle tabiat üstü bir özellik taşımadığı<br />
görülür. Dinî nitelik taşıyanların ise en belirgin türünü mûcize<br />
oluşturmaktadır. Tabiat kanunlarını aşan maddî-hissî mûcizeler son<br />
peygamberle nihayet bulmuştur. Bunların asıl fonksiyonu, kendilerini<br />
müşahede edenler için daha çok maddî veya mânevî problemleri çözmeleri,<br />
kısmen de hidayet vesilesi olmalarıydı. Tevâtür yoluyla sabit olmayan bu<br />
mûcizeler sonraki nesiller için birer tarihî hâtıra niteliği taşır. Bu nesiller,<br />
İslâm gerçeğini anlayıp benimseme vasıta ve kaynakları olarak mânevî-aklî<br />
mûcizeleri oluşturan Kur’ân-ı Kerîm’i, Hz. Peygamber’in sîretini ve on dört<br />
asırlık İslâm gerçeğini inceleyip tanımak mecburiyetindedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİBLİYOGRAFYA</span></span><br />
<br />
et-TaǾrîfât, “irhâś”, “istidrâc”, “muǾcize” md.leri; a.mlf., Şerĥu’l-Mevâķıf<br />
(nşr. M. Bedreddin Na‘sânî), Kum 1991, VIII, 226; Râgıb el-İsfahânî, el-<br />
Müfredât, “ħrķ” md.; Lisânü’l-ǾArab, “ħrķ” md.; Ebü’l-Bekā, el-Külliyyât,<br />
s. 433, 730; Tehânevî, Keşşâf, “ħâriķ”, “irhâś” md.leri; M. F. Abdülbâkī, el-<br />
MuǾcem, “ħrķ”, “sünnet” md.leri; Müsned, IV, 145; Tirmizî, “Tefsîr”, 15/6;<br />
Hâris el-Muhâsibî, el-Ħalve ve’t-tenaķķul fi’l-Ǿibâde ve derecâti’l-Ǿâbidîn<br />
(nşr. A. Abduh Halîfe el-Yesûî, el-Meşrıķ, XLIX/1, Beyrut 1955 içinde), s.<br />
44-45; Câhiz, Kitâbü’l-Ĥayevân, IV, 73; Kādî Abdülcebbâr, el-Muġnî, XV,<br />
183, 213-216, 239; Bâkıllânî, el-Beyân (nşr. R. J. McCarty), Beyrut 1958, s.<br />
51-53, 77-78; Bağdâdî, Uśûlü’d-dîn, s. 170, 175-177; İbn Hazm, el-Faśl, V,<br />
15-16; Cüveynî, el-İrşâd (Temîm), s. 261, 264; a.mlf., el-ǾAķīdetü’n-<br />
Nižâmiyye<br />
(nşr. M. Zâhid Kevserî), Kahire 1412/1992, s. 64; Gazzâlî, el-İķtiśâd (nşr.<br />
İbrahim Agâh Çubukçu - Hüseyin Atay), Ankara 1962, s. 198-201;<br />
Şehristânî, Nihâyetü’l-iķdâm, s. 420-433; Nesefî, Tebśıratü’l-edille<br />
(Salamé), s. 469-470, 476-478, 536-538; Sâbûnî, el-Kifâye fi’l-hidâye (nşr.<br />
Muhammed Aruçi, yüksek lisans tezi, 1982), Câmiatü’l-Kahire, Külliyyetü<br />
dâri’l-ulûm, I, 547-548; Fahreddin er-Râzî, el-Muĥaśśal (nşr. Tâhâ<br />
Abdürraûf Sa‘d), Kahire, ts., s. 207; a.mlf., el-Meŧâlibü’l-Ǿâliye mine’l-<br />
Ǿilmi’l-ilâhî (nşr. Ahmed Hicâzî es-Sekkā), Beyrut 1407/1987, VIII, 143-<br />
146; Âmidî, Ġāyetü’l-merâm, s. 334; İbn Teymiyye, Kitâbü’n-Nübüvvât,<br />
Beyrut 1405/1985, s. 47-48; Teftâzânî, Şerĥu’l-Maķāśıd (nşr. Abdurrahman<br />
Umeyre), Beyrut 1409/1989, V, 15; a.mlf., Şerĥu’l-ǾAķāǿid, s. 177; İbnü’l-<br />
Murtazâ, el-Ķalâǿid fî taśĥîĥi’l-Ǿaķāǿid (nşr. A. N. Nader), Beyrut 1985, s.<br />
114; Kādızâde Şemseddin Ahmed, Ferâidü’l-fevâid, Bulak 1262, s. 110-<br />
111; Bâcûrî, Şerĥu Cevhereti’t-tevĥîd, Dımaşk 1392/1972, s. 298-299;<br />
Abdüllatîf Harpûtî, Tenķīĥu’l-kelâm, İstanbul 1330, s. 274-275; Elmalılı,<br />
Hak Dini, IV, 2239, 2249-2250; H. A. Wolfson, The Philosophy of Kalam,<br />
Cambridge 1976, s. 544-558; R. Brunschvig, “De la fallacieuse prospérité-<br />
Makr Allah et Istidraj”, St.I, LVIII (1983), s. 8-31.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">M. Sait Özervarlı</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tabiat Kanunları ve Hârikulâde</span></span><br />
<br />
Tabiattaki olaylar belli bir ölçü ve denge içinde meydana gelmektedir. Bu<br />
hadiselerdeki düzen gündelik hayatta gözlemlendiği gibi, atom altı seviyeye<br />
inebilen ve galaksilere kadar uzanan gözlem kudretiyle bilim de muayyen<br />
bir düzenliliği tesbit etmiş durumdadır. Söz konusu düzen insan aklının şu<br />
veya bu yönüyle açıklayabildiği bir kanunluluk gösterir ve sosyal olayları<br />
da kapsar. Kur’ân-ı Kerîm’de bu değişmez kanunluluk “sünnetullah”<br />
tabiriyle ifade edilir (el-Ahzâb 33/38, 62; Fâtır 35/43; el-Feth 48/23). Ancak<br />
tabiat ve toplum planındaki kanunluluğu koyan ve sürdüren ilâhî iradenin<br />
dilediğinde onu kaldırması veya değiştirmesi de mümkün görülmektedir<br />
(yk. bk.).<br />
İnsana herhangi bir hadisenin olağan üstü olduğunu hissettiren şey,<br />
vukuunun teorik olarak mümkün olup olmaması değil beklenenin veya<br />
alışılanın dışında cereyan etmesidir. Meselâ daha önceki nesillerin<br />
hârikulâde kabul ettiği birçok olay, artık günlük hayatta her zaman görülen<br />
sıradan hadiseler konumuna gelmiştir. İnsanların çok kısa zamanda uzun<br />
mesafelere yolculuk etmesi, ses veya resimlerin bir yerden başka bir yere<br />
aktarılması önceki nesillere mûcize gibi görünen, günümüzde ise herkesin<br />
alıştığı ve bu sebeple de nasıl meydana geldiği hususunda hiç düşünmediği<br />
sıradan olaylar durumundadır. Bu açıdan bakıldığında insanlığın ufkunu<br />
alabildiğine genişleten bilim karşısında, her toplumda ve her çağda nâdiren<br />
de olsa vuku bulduğu hususunda hiç kimsenin göz ardı edemeyeceği<br />
delillerin bulunduğu hârikulâde olaylara karşı çıkılması anlaşılması güç bir<br />
durumdur.<br />
İngilizce extraordinary kelimesiyle karşılansa da Batı dillerinde hârikulâde<br />
teriminin bir kavram olarak tam karşılığını bulmak oldukça güçtür. Bu<br />
kavramı meselâ “mûcize ve kerâmet” anlamına gelen miracle, “mûcizevî ve<br />
hayret verici” anlamlarına gelen miraculous, “tabiat üstü” anlamına gelen<br />
supernatural kelimeleriyle karşılamak mümkündür. Batı’da “tabii” (natural)<br />
ve “tabiat üstü” (supernatural) arasında ayırım yapılmasının gerekliliğine<br />
inanan Aydınlanma ekolü, düşüncede sekülerleşmenin bir sonucu olarak<br />
mûcize dahil bütün hârikulâde hadiselerin olabilirliğini rasyonel bakımdan<br />
sorgulamıştır. Sekülerleşme sürecinin olmadığı geleneksel toplumlarda ise<br />
tabiat ve tabiat üstü ayırımı tam yerleşmemiş ve kâinattaki her şey kutsalla<br />
bağlantılı olarak mütalaa edilmiştir. Bugün Batı’da hârikulâdenin vuku<br />
bulup bulamayacağı hususu daha çok mûcizenin mümkün olup olmadığı<br />
tartışmaları çerçevesinde değerlendirilmektedir. Mûcize ve kerâmet gibi<br />
hârikulâde olayların dışında, günümüzde modern psikolojinin kendine konu<br />
edindiği parapsikolojik, telepatik, telekinezik hadiselerin ve<br />
“tanımlanamayan uçan nesne” (unidentified flying object, UFO) görme, ruh<br />
çağırma gibi müsbet bilimin izah etmekte güçlük çektiği tabiat kanunlarına<br />
aykırı düşen bazı olayların müşahede edildiği de bir gerçektir. Ancak Batı<br />
fikir dünyası, mûcize ve kerâmet gibi dinî terminoloji çerçevesinde<br />
tanımlanan hârikulâde olaylara karşı tavır alırken parapsikolojik ve diğer<br />
modern tabiat üstü olayları incelemeyi bilimselliğin bir gereği saymaktadır.<br />
Hârikulâdenin imkânı meselesinde bilimin hakem olup olamayacağı hususu<br />
oldukça tartışmalı bir felsefî problemdir. Bilimsel bilgi, madde planında<br />
gerçekleşen hadiseler arasındaki ilişkinin temsilî bir ifadesidir. Henri<br />
Bergson ve Alfred North Whitehead gibi filozofların iddialarına bakılacak<br />
olursa aslında tabiat denilen şey insan dışında mevcut bulunan varlıkların<br />
bir toplamı değil daha çok bunların ve aralarındaki münasebetin insandaki<br />
yansımasıdır. Bilim madde dünyasındaki belli olayların keyfiyetini deneyler<br />
yoluyla açıklamayı hedef aldığı için bu olayların daha küllî bir izahını<br />
mevcut metodolojisiyle veremez. Bunu felsefe ve dine bırakmak<br />
durumundadır. Aslında insanın tabiatın ne olduğu hususundaki bilgisi<br />
tabiatın kendisi olmayıp onun hakkındaki yorumudur. Diğer bir ifadeyle<br />
tabiat insanın tabiat hakkındaki yorumudur. Buna göre bilimin tabiat<br />
hususunda genel geçer bir hakikat olarak iddia ettiği şey, mümkün olan tek<br />
hakikat değil mümkün olan yorumlardan biridir.<br />
Bu bakış açısından hareketle C. S. Lewis, deney ve gözleme dayalı bilimin<br />
hârikulâdenin imkânı hususunda bir karar verme hakkına sahip olmadığını<br />
ileri sürer. Ona göre hârikulâde bizzat tabiattaki düzeni yani âdeti bozan ve<br />
nakzeden bir hadisedir. Tabiattaki düzenden hareketle çıkarılan genel<br />
kanunlar ve bu kanunlara dayanan bilim, hiçbir zaman bu kanunların bir<br />
istisnası olup olmayacağı hakkında sağlıklı bir kanaat ortaya koyamaz.<br />
Meselâ tabiatla ilgili gözlemlerimiz bize A kuralının mevcudiyetini söyler.<br />
Fakat biz buna aykırı bir B gözleminde de pekâlâ bulunabiliriz. Olaylar<br />
zincirinin tamamına baktığımızda kuralın A olmasıyla birlikte istisnaî bir<br />
hadise olarak B’nin de imkân dahilinde bulunduğunu görürüz. Ancak bu<br />
imkânı A grubundan edindiğimiz tecrübeye dayanarak söylememiz ve bir<br />
bakıma onu kurallaştırmamız isabetli değildir. Dünyada yüzlerce kişinin B<br />
gibi istisnaî ve âdeti bozan olaylar tecrübe ettiği iddialarını göz önünde<br />
bulundurursak B olayını izah için bilimin ötesinde teoloji gibi daha geniş<br />
bir platforma ihtiyaç duyulacağı meydana çıkar (Miracles, s. 56).<br />
Batı’da, Türkiye’de ve sekülerleşme süreci geçirmiş diğer İslâm ülkelerinde<br />
mûcize gibi din merkezli hârikulâde olaylara itirazın temel kaynağı, bu<br />
olayların bilime ve bilimin tesbit ettiği tabiat kanunlarına aykırı olduğu<br />
iddiasıdır. Fakat Batı fikir dünyası hârikulâdenin vukuunun<br />
imkânsızlığından ziyade bu olayların gerçekten ve tarihî olarak vuku<br />
bulmadığı üzerinde durur. Bu temel yaklaşımın altında yatan sebeplerin en<br />
önemlisi, hıristiyan ilâhiyatında mûcizenin ve mûcizeye dayalı olayların<br />
oynadığı roldür. Sekülerleşmeyle birlikte hıristiyan ilâhiyatının da sağlam<br />
temellere dayanmamasının sonucu olarak Batı fikir dünyası dine ve dinle<br />
alâkalı temel meselelere karşı olumsuz tavır takınmıştır. Bu tavrın daha çok<br />
din ve bilimi değerlendiren eserlerde ortaya çıktığı görülmektedir.<br />
Aydınlanma çağından önce genelde din ve özelde<br />
Hıristiyanlık dokunulmaz bir otorite hüviyetine sahipti. Bu zırha bürünerek<br />
din adına birçok hârikulâde olay uydurulmuş ve bu olayların gerçekten<br />
vuku bulup bulmadığı hususunu sırf dinî olduğu için kimse araştırıp tenkit<br />
etmemiştir. Aydınlanma zihniyetine göre artık din otoritesini kaybetmişti ve<br />
bu tür uydurma hadiselerin olup olmadığı hakkında ciddi mütalaaların<br />
başlaması gerekiyordu. Böyle bir noktadan hareketle mûcize, kerâmet gibi<br />
dinî nitelikli hârikulâde olaylara itiraz edenlerin başında İskoçyalı filozof<br />
David Hume geliyordu. Ona göre kendi gözlem ve tecrübelerimiz sürekli<br />
olarak mûcizenin olmadığını telkin ederken başkalarının gözlem ve<br />
tecrübelerine dayanarak onun mevcut olduğuna hükmetmemiz için hiçbir<br />
sebep yoktur (Enquires, s. 111).<br />
Hume, mûcizeye ilişkin tenkidini daha çok onun vuku bulamayacağı değil<br />
vuku bulmadığı noktasında yoğunlaştırır. Bu aslında, onun mûcizenin<br />
imkânına karşı olan itirazının psikolojik arka planını vermektedir. Hume’un<br />
mûcizenin olabilirliğine itirazı reaksiyonerdir. Filozof, “Mûcize Üzerine”<br />
adlı çalışmasının büyük bir bölümünde onun bilimsel açıdan mümkün<br />
olamayacağını tartışmaktan çok tarihte vuku bulmadığını örnekleriyle<br />
anlatmaya çalışır. Filozofun kanaatine göre dinin bizzat kendisi tabiat üstü<br />
olayları ve varlıkları konu aldığı için dinde hârikulâdeye devamlı olarak yer<br />
vardır ve bu nevi hadiseler yadırganmamalıdır. Dinin bu özelliği, insanların<br />
din adına bu tür olaylar uydurmaları ve onları nakletmeleri için gerekli<br />
ortamı hazırlamaktadır. Aslında bu olaylar tarihte olmamıştır ve dolayısıyla<br />
olması da mümkün değildir. Bununla birlikte dinî otoritenin gücünden<br />
dolayı bu mûcizevî hadiselerin gerçekten vuku bulduğuna kimse itiraz<br />
edememiş ve belli bir süre geçtikten sonra yaygın kabullere birer hakikat<br />
gibi bakılmıştır (Miracles, s. 23-28).<br />
Charlie Dunbar Broad bu konuda daha temel bir noktaya dikkat<br />
çekmektedir. Ona göre Hume ve onun gibi düşünenler zihinle tabiatın<br />
işleyişi arasında bir uyum olduğuna inanırlar. Oysa dış dünyada A’nın B’yi<br />
meydana getirdiğinin tecrübesi bizim gerçekten bunun bir kanun olduğunu<br />
kabul etmemizi gerektirmez (Proceedings of the Aristotelian Society, s. 25).<br />
Devamlı olarak ateşin yaktığını tecrübe etmemizden hareketle ateşin<br />
yakmasının zorunlu bir kanun olduğunu mantıkî bir mecburiyet şeklinde<br />
ileri süremeyiz. R. L. Purtill de benzer bir itirazı şöyle yöneltir: Hume bizim<br />
geçmiş tecrübelerimizin, tabiat kanunlarının ihlâl edilemeyeceğini, yani<br />
hârikulâdenin olmadığını ve olamayacağını kanıtladığını söylemektedir.<br />
Hume bunu iddia edemez, zira tecrübe değil aslında bizim o tecrübeyi<br />
yorumumuz hârikulâdenin mümkün olamayacağını söylemektedir<br />
(Miracles, s. 192).<br />
Dinî nitelikli hârikulâde olayların vukuu hususunda çok ciddi tenkitler ileri<br />
sürmesine rağmen Hume’un tabiat kanunları ve determinizmle ilgili<br />
felsefesi bu olayların mümkün olduğunu söylemektedir. Ninian Smart’ın<br />
işaret ettiği gibi Hume’un bu husustaki fikirleri aykırı (paradoksal) bir<br />
sonuca ulaşmaktadır. Hume, bir yandan mûcizenin tabiat kanununun ihlâli<br />
olduğunu söylerken, öte yandan tabiat kanununun, yani sebep-sonuç<br />
ilişkisinin zorunlu bir ilişki olmadığını, daha çok alışkanlık niteliği<br />
taşıdığını iddia etmektedir. Meselâ ona göre belli bir ısı derecesinde her<br />
zaman donan suyun bir gün aynı derecede donmayacağını düşünmek bir<br />
çelişki değildir. Bu ise tabiat kanununu ihlâlin mümkün olduğunu<br />
söylemekten başka bir anlama gelmez (Philosophers and Religious Truth, s.<br />
29).<br />
Esasen Tanrı’ya inandıktan sonra mûcize, kerâmet ve buna benzer<br />
hârikulâde olayların imkânını dinî bakış açısından hareketle savunmak<br />
mümkündür. Zaten Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyet gibi semavî dinler<br />
inanç sistemlerini tek bir tabiat üstü varlığa dayandırmışlardır. Meseleye<br />
pozitif bilim ve seküler kültür açısından bakılacak olursa Tanrı’nın varlığı<br />
bile tartışma alanına girmiş olur. Şu halde mûcize ve kerâmet gibi olayları<br />
dinî niteliklerinden soyutlayarak yalnızca tabii varlık düzeni içinde<br />
açıklamaya çalışmak hataya yol açar. Başka bir deyişle her şeye hâkim ve<br />
kādir bir yaratıcının varlığı bir defa kabul edildiğinde O’nun kendi koyduğu<br />
tabiat kanunlarını istisnaî de olsa ihlâl edebileceğini kabul etmek mümkün<br />
olacaktır.<br />
Değişik noktalardan hareket etmekle birlikte Hume ile Gazzâlî’nin<br />
ulaştıkları sonuç aynıdır. Gazzâlî’nin determinizmi inkâr etmesinin temel<br />
sebebi, tabiat kanunlarının zorunlu kabul edilmesi halinde bunun Allah’ın<br />
fâil-i mutlak olduğu inancıyla çelişeceği kanaatidir. Hume ise empirist<br />
felsefe geleneği çerçevesinde Descartes’ın öncülük ettiği rasyonalist<br />
filozofların sebeple sonuç arasında mantıkî bir zorunluluk olduğu<br />
şeklindeki iddialarını çürütmek için tabiat kanunlarının zorunsuzluğu fikrini<br />
ortaya atmış, rasyonalist felsefenin temel meselelerinden olan determinizm<br />
ilkesine ciddi tenkitler yöneltmiştir. Filozof, bir şeyin başka bir şeyin<br />
sonucu olduğu fikrine ulaştıran sebep-sonuç ilişkisini ispat etmenin<br />
mümkün olmadığını ileri sürmüştür. Hume’a göre, “Her hadisenin bir<br />
sebebi vardır” veya “Şu hadise şunun sebebidir” gibi önermeleri gerçek<br />
anlamda ispat edemeyiz. Aslında sebep ve sonuç gibi terimler olaylara<br />
uygulandığında onların birbirini takip ettiğini söylemekten başka bir anlam<br />
taşımaz. Bizi sebep-sonuç ilişkisi kurmaya götüren şey, aynı olayların<br />
sürekli peş peşe gelmesi ve zihnimizde bu sürekliliğe dair bir alışkanlığın<br />
oluşmasıdır. Bu da olaylar arasında sebep-sonuç ilişkisi olduğunu ispat<br />
etmez. Meselâ tecrübe bize A’nın B tarafından takip edildiğini ve B’siz hiç<br />
olmadığını söylemektedir. Bunun sonucu olarak zihin her ne zaman A fikri<br />
meydana gelirse B fikrine hemen geçmeye alışır. Bu aslında A’dan sonra<br />
B’nin olduğunu değil zihnin böyle şartlandığını ispat eder (Enquires, s. 85-<br />
99). Hume’a göre böyle bir sebep-sonuç ilişkisine aykırı görünen istisnaî bir<br />
olayın vukuunu düşünmek her zaman mümkündür. Dolayısıyla filozof,<br />
sebep-sonuç ilişkisi bakımından mûcizenin ve buna benzer hârikulâde<br />
olayların imkânını aslında kabul etmiş durumdadır. Ancak Hıristiyanlığa ve<br />
dine karşı olan tutumundan dolayı kendi felsefesiyle çatışmak pahasına da<br />
olsa mûcize gibi hârikulâde olayların meydana gelmediği hususunda ısrar<br />
etmiştir.<br />
Tabiat kanunu ve onun ihlâl edilmesi meselesiyle ilgili olarak çağdaş din<br />
felsefecilerinden Richard Swinburne önemli görüşler ileri sürmektedir. Ona<br />
göre hârikulâdenin mümkün olup olmadığı konusunda göz önünde<br />
bulunduracağımız kriter tabiat hakkındaki gözlemlerimizden çıkarılabilir.<br />
İnsanoğlu tabii olarak kendi gözlemlerini ve onlardan elde ettiği sonuçları<br />
genelleştirmeye yatkındır; gözlemlerinden hareketle olayların nasıl cereyan<br />
ettiğine dair küllî önermeler oluşturur ve bu olayların ileride de aynı şekilde<br />
cereyan edeceği sonucuna ulaşır. Meselâ ömrü boyunca daima beyaz<br />
kuğular gören biri, “Bütün kuğular beyazdır” gibi küllî bir önermeye<br />
ulaşma eğilimindedir. Oysa bu gözlem kendi başına küllî bir önermeye<br />
ulaşmaya kâfi gelmez, yahut bu önermenin doğruluğunu garanti etmez.<br />
Bu noktadan hareket eden Swinburne meseleye şöyle yaklaşır: Bizim tabiat<br />
kanunu diye nitelendirdiğimiz hususlar daima geçmişle sınırlı kalmakla<br />
birlikte gelecekte de aynı olayların vuku bulacağını da gösterir, ancak<br />
bunların istisnasının olamayacağı hakkında kesin bir şey söylenemez. Başka<br />
bir deyişle tabiat kanunları olayların nasıl vuku bulacağını tasvir eder. Eğer<br />
nizam dışı bir hadise olacaksa bunu önceden haber vermesi mümkün<br />
değildir. Swinburne’e göre hârikulâde, tabiatta şimdiye kadar olanların<br />
aksine bir hadisenin vuku bulmasından ibarettir. Hârikulâde istisnaî olarak<br />
tarihte var olduğuna (olabileceğine değil) göre tabiat kanunu fikriyle tabiat<br />
kanununun ihlâl edilmesi fikri mantıken çelişkili değildir. Swinburne, bizim<br />
tabiat kanunu diye formüle ettiğimiz sebep-sonuç ilişkisinin evrensel değil<br />
istatistiksel olduğunu söylemektedir. Meselâ “ateş yakar” önermesi, bunu<br />
gözlemleyen insanların tecrübeleriyle ulaştıkları geçmişe ait ve geleceği de<br />
kapsayan bir sonuçtur. Fakat bu sonuç evrensel değildir. Şöyle ki: Bir<br />
kimsenin ateşin her zaman ve her yerde yaktığına kesinlikle<br />
hükmedebilmesi için onu var olalı beri bütün zaman ve mekânlarda tecrübe<br />
etmiş olması gerekir. Bunun ise imkânsız olduğu açıktır. Swinburne’in bu<br />
fikri, aynı zamanda tabiat kanununun tashih edilebilir olmasının da bir<br />
işareti sayılmıştır (Miracles, s. 75-84).<br />
Batı felsefesinde tabiat kanunlarının zorunsuzluğu fikrini savunan bir diğer<br />
düşünür de Fransız filozofu Emile Boutroux’dur. Boutroux’yu Hume’dan<br />
ayıran en önemli özellik, varlığın hiyerarşik bir yapısının bulunduğuna ve<br />
bu yapıda zorunsuzluğun esas olduğuna inanmasıdır. Filozofun tabiat<br />
kanununun zorunsuzluğunu ileri sürmesi insanın hür olduğunu savunabilme<br />
amacına yöneliktir. Boutroux üç türlü zorunluluk üzerinde durmaktadır:<br />
Mantık aksiyomlarının taşıdığı mutlak zorunluluk, apriori sentezlerde<br />
görülen kozal (illî) zorunluluk, ampirik sentezlerin doğurduğu tecrübî<br />
zorunluluk. Bu sonuncusu deneyden çıkan aşağı derecede bir zorunluluktur<br />
(Bolay, s. 12). Aslında tabiat kanunu, birtakım olay grupları arasında<br />
düzenli bir ilişkiyi tesbit eden bir önermeden ibarettir (a.g.e., s. 64).<br />
Boutroux sebep-sonuç ilişkisindeki zorunluluk bağını kaldırır ve bunu<br />
kendi doktrininin temeli sayar (a.g.e., s. 193). Boutroux’nun felsefesinin<br />
temelinde insan ve onun ahlâkî ve fikrî hürriyeti vardır. Tabiatta ve tabii<br />
bilimlerde olduğu iddia edilen determinizmin insanı mahkûm edeceğine<br />
inanan Boutroux, olayların düzeninde determinizm ve mekanizmin<br />
bulunmadığını ileri sürer; ruhu hürriyetin kaynağı kabul etmek suretiyle<br />
insanı ve onun dünyasını determinist baskılardan kurtarmaya çalışır. Bu<br />
noktada filozof kozalite hakkındaki bazı fikirleriyle Hume’a yaklaşır.<br />
Çünkü Hume da kozalite fikrinin zihnin alışkanlıklarından ibaret olduğunu<br />
ileri sürüyor ve kozal zorunluluğa karşı çıkıyordu (a.g.e., s. 195).<br />
Böyle bir zorunsuzluk fikrinin mûcizenin imkânına zemin hazırladığı<br />
ortadadır. Ayrıca kâinatta bir hadisenin meydana gelişini tek bir sebebin<br />
varlığına bağlamak da mümkün değildir. Meselâ ateşin pamukla temasında<br />
onu yaktığını görür ve buradan ateşi yanmanın yegâne sebebi kabul ederiz.<br />
Halbuki yanmanın tek sebebi ateş değildir. Zira yanmanın oluşacağı yerde<br />
oksijen miktarının belli bir seviyede bulunması, bunun için de atmosferde<br />
belli miktarda oksijenin mevcut olması, daha önemlisi yer çekimi<br />
kuvvetinin, enerjinin ve evrenin şu andaki konumunu sağlayan bütün<br />
şartların gerçekleşmesi gerekir. Şu halde yanma hadisesinin sebebi yalnızca<br />
ateş değil bütün bir kâinatın şu andaki konumudur. Meseleye bu noktadan<br />
bakılacak olursa tabiat olaylarını doğuran şartları hazırlayan tabiat üstü bir<br />
gücün mevcut olduğuna inanmak kaçınılmaz hale gelir.<br />
Esasen her zaman müşahede edilen ve sıradan imiş gibi gözüken tabiat<br />
olayları, var oluşlarını tabiat üstü bir güçten aldıkları için yeterince<br />
hârikulâdedirler. Bütün bir kâinatın böyle bir nizama bağlı bulunması veya<br />
dünyanın insan ve diğer canlıların yaşayabileceği şartlarda düzenlenmesi<br />
bir anlamda mûcizedir. Her gün müşahede ettiğimiz tabiat olaylarının bize<br />
sıradan imiş gibi görünmesinin sebebi, Hume’un da dediği gibi onları<br />
devamlı olarak öyle görme alışkanlığından başka bir şey değildir. Halbuki<br />
bu olayların gerçekleşmesi için lüzumlu olan şartlar göz önünde<br />
bulundurulduğu takdirde onların hiç de sıradan hadiseler olmadıkları<br />
görülecektir.<br />
Kâinatın nizamını yaratan Allah’ın, bize sıradan görünen olaylarının<br />
sürekliliğini zaman zaman kesintiye uğratıp zihnî alışkanlıklarımızı altüst<br />
edecek bir hârikulâdeyi yaratabileceği fikri son derece mâkuldur. Fizikî<br />
determinizm veya zorunlu tabiat kanunları gibi kavramlar esasen insan<br />
zihninin birer inşası olup genelde hârikulâdenin, özelde de mûcizenin inkârı<br />
için tartışılmaz bir gerekçe teşkil edemez.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİBLİYOGRAFYA</span></span><br />
<br />
C. S. Lewis, Miracles, London 1947, s. 56, 213; R. P. Wolf, The Essential<br />
David Hume, New York 1969, s. 85-99; N. Smart, Philosophers and<br />
Religious Truth, London 1969, s. 29; D. Hume, Enquires Concerning the<br />
Human Understanding, Oxford 1972, s. 85-99, 111; a.mlf., “Of Miracles”,<br />
Miracles (ed. R. Swinburne), Macmillan 1989, s. 23-40; R. Swinburne,<br />
“Violatiom of a Law of Nature”, a.e., s. 75-84; R. L. Purtill, “Miracles:<br />
What If They Happen?”, a.e., s. 189-205; E. Boutroux, Tabiat Kanunlarının<br />
Zorunsuzluğu Hakkında (trc. Hilmi Ziya Ülken), İstanbul 1988; Süleyman<br />
Hayri Bolay, Emile Boutroux’da Zorunsuzluk Doktrini, İstanbul 1989, s.<br />
12, 64, 95, 193, 195; C. D. Broad, “Hume’s Theory of the Credibility of<br />
Miracles”, Proceedings of the Aristotelian Society, XVII, Oxford 1916-17,<br />
s. 25; D. G. C. Macnabb, “Hume, David”, The Encyclopedia of Philosophy,<br />
London 1972, III-IV, 74-90.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Adnan Aslan</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Parapsikoloji</span></span><br />
<br />
“Psikoloji ötesi” anlamına gelen parapsikoloji, bilinen tabiat kanunları ile<br />
açıklanamayan normal ötesi (paranormal) olayları inceler. UFO görme<br />
iddialarından hayalet görmeye, reenkarnasyon iddialarından mûcizevî şifa<br />
hadiselerine kadar birçok olay bu dalın ilgi alanına girer.<br />
Psikoloji ve benzeri disiplinler, geçmişte pozitivizmin etkisiyle<br />
parapsikolojik olayları tecrübe etmeyi bir patolojik durum olarak görmekte,<br />
hadiseyi zihin fonksiyonlarında meydana gelen bir rahatsızlık olarak<br />
saymaktaydı. Ancak bilim günümüzde bu anlayıştan bir ölçüde sıyrılmış ve<br />
bu tür olayların bir vâkıa olarak kabul edilmesi, açıklanamadığı için<br />
reddedilmemesi gerektiği kanaati yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Bu<br />
kanaate göre parapsikoloji, klasik psikoloji çerçevesine alınamayan<br />
birtakım olayları incelemeli ve psikolojinin ufkunu genişletmelidir. Birçok<br />
Batı ülkesinde ve geçmişte mânevî alanın varlığını reddetmeyi politika<br />
haline getirmiş olan Rusya’da bile parapsikoloji araştırma merkezleri<br />
faaliyet göstermekte, parapsikoloji üniversitelerde ders olarak<br />
okutulmaktadır.<br />
Bilim ancak tekrarlanabilir olayları bilimsel veya gerçek olarak kabul eder.<br />
Parapsikolojik olayların en önemli özelliği ise istenildiği zaman tekrar<br />
edilememesidir. Fakat bu onların hiç gerçekleşmediği anlamına gelmez. Bu<br />
tür olayların istenildiği zamanda ve yerde tekrarlanamaması, onların oluş<br />
şartlarının ve kanunlarının tam olarak bilinmemesinden kaynaklanmaktadır.<br />
Parapsikoloji tabirini ilk defa kullanan bilim adamı, Duke Üniversitesi’nde<br />
1930’da ilk parapsikoloji laboratuvarını kuran Joseph B. Rhine’dır. Ondan<br />
önce 1912 yıllarında Fransız fizyolog Charles Richet, metapsişik kavramını<br />
kullanarak o güne kadar “ruh çağırma” (spiritizma) adı verilen olayların<br />
gözlemlenerek bilime dahil edilmesini savunmuştu. Rhine ise telepati veya<br />
kriptestezi (gizli duyu) olaylarını açıklayabilecek bir duyu ötesi algı<br />
yeteneğinin varlığını kanıtlamaya çalıştı. Gerek Rhine tarafından yapılan<br />
gerekse ondan bu yana gerçekleştirilen laboratuvar çalışmalarında,<br />
“medyum” adı verilen deneklerin normal ötesi duyumlara sahip oldukları ve<br />
bundan dolayı hem telepati hem de uzaktaki olay, nesne veya insanları<br />
zihinsel olarak tesbit etme, onlar hakkında bilgi verme anlamına gelen<br />
“duru görü” (clairvoyance) gibi vak‘alarda başarılı oldukları ortaya çıktı.<br />
Kendisi inançlı olmamakla birlikte hayatını olağan üstü hadiseleri<br />
incelemeye adayan Kuzey Carolina Durham Parapsikoloji Enstitüsü başkanı<br />
Richard S. Broughton, 1991 yılında yazdığı parapsikoloji kitabında<br />
enstitüde yapmış oldukları yüzlerce deneyden göz ardı edilemeyecek<br />
sonuçlar çıktığını, fakat ruhî güçlerle alâkalı hâlâ izah edilemeyen birçok<br />
şeyin bulunduğunu söyler.<br />
Parapsikolojik olaylar, normal yollar dışında bilme (parapsişik hadiseler),<br />
normal yollar dışında eşyayı hareket ettirme (parafizik hadiseler) ve<br />
psikofizyolojik hadiseler olmak üzere üç grupta mütalaa edilebilir. Birinci<br />
grup, zaman ve mekânı aşarak iki insan arasında fikir intikali anlamına<br />
gelen telepati yoluyla olmuş, gerçekleşmekte olan veya olacak bir hadiseyi<br />
bilme (duru görü veya telestezi) gibi hadiseleri, ikinci grup, bilinen hiçbir<br />
fiziksel temas olmaksızın mânevî kuvvetle eşyayı hareket ettirme<br />
anlamında kullanılan “psikokinezi” (telekinezi) ve bir değnek vasıtasıyla su<br />
veya maden arama anlamına gelen “radyestezi” gibi olayları kapsar.<br />
Üçüncü grupta ise geleneksel tıbbın iyileştiremediği bazı hastalıkları<br />
mûcizevî şifa ile tedavi etme (psychic healing), Hint fakirlerinin kor<br />
halindeki kömür üzerinde yürümeleri, şiş batırma gibi olaylar yer alır.<br />
Başka bir sınıflandırma ile parapsikolojik olaylar, hangi takımın şampiyon<br />
olacağını rüyada görme gibi kendiliğinden vuku bulan (spontane) olaylarla,<br />
bir yerde duran cismi uzaktan hareket ettirme gibi istekle gerçekleştirilen<br />
olaylar şeklinde iki grupta incelenebilir. Spontane olaylardan yüzyıllardır<br />
söz edilmekte ve bunların bir kısmı kaydedilmektedir. Fakat bunları bilimin<br />
gözleminden geçirmek oldukça zordur. Meselâ bir kimse yarışı hangi atın<br />
kazanacağını rüyasında görebilir, bu arada birçok kişi de yanlış atın<br />
kazandığını görmüş olabilir. Halbuki yanlış atı görme değil doğru atı görme<br />
hadisesi gündeme gelir. Bilim bu tür bir olaya istatistiksel ihtimaliyet<br />
açısından baktığı için doğru atın rüyada görülmesi hadisesini önceden bilme<br />
olarak telakki etmez.<br />
Parapsişik Olaylar. Telepati, duru görü gibi olağan üstü hadiseleri izah<br />
etmek için temel alınan teknik terim duyular dışı idrak (extrasensory<br />
perception: ESP) kavramıdır. Bu kavramı parapsikolojiye Joseph B. Rhine<br />
kazandırmıştır. Duyular dışı idrak, kendisiyle paranormal hadisenin zuhur<br />
ettiği bir araçtır. Bu yetenek bazılarınca altıncı his şeklinde de adlandırılır.<br />
Altıncı hissin varlığını savunanlar bunun insanda her zaman bulunduğunu,<br />
ancak bazı özel uyarımlarla harekete geçtiğini ve bazı kimselerde güçlü<br />
olduğunu ileri sürerler. Bazıları da beş duyudan bağımsız bir altıncı hissin<br />
mevcut olmadığını, altıncı his denilen şeyin beş duyu içinde bulunduğunu,<br />
beş duyunun kapasitesinin birçok kişinin kavrayabildiğinden ve<br />
kullandığından daha güçlü bir nitelik taşıdığını söylerler. Hatta duyular dışı<br />
idrakin insan yapısında normal bir durum arzettiğini, buna sahip<br />
olmayanların bu özelliklerini geliştirmemeleri veya kaybetmeleri<br />
sonucunda özlerinde var olan tabii bir kabiliyetten mahrum kaldıklarını<br />
savunurlar. Dolayısıyla duyu dışı idraki gerçekleştirenlere Allah tarafından<br />
seçilmiş kerâmet sahibi insanlar nazarıyla bakmazlar (Holzer, s. 10, 16, 24).<br />
Bu anlayışa göre beş duyunun söz konusu güçlü kapasitesi normal bir<br />
durum olduğu halde insanların çoğu bunun farkında olmaz ve duyularını<br />
daha yüksek kapasitede kullanabilen kişilerden zuhur eden hadiseleri<br />
olağan üstü gibi algılar. Parapsikoloji uzmanı Hans Holzer bu konudaki<br />
görüşünü şöyle belirtir: “Hiçbir olağan üstü hadise tabiat kanunlarını ihlâl<br />
etmez. Eğer ihlâl eder gibi görünürse de bu bizim tabiat kanunlarını tam<br />
olarak bilmeyişimizden kaynaklanmaktadır. Olağan üstü telakki ettiğimiz<br />
bütün hadiseler daha geniş olan tabiat kanunları çerçevesinde cereyan eder<br />
ki biz onları belki bir gün anlayabileceğiz” (a.g.e., s. 58). Yine Holzer,<br />
zaman kavramını fiziksel hayatımızı düzenlemek için belki de bizim<br />
uydurduğumuzu, olağan üstü hadiselerde ise zamanın dışına çıkıldığını,<br />
medyumların trans halindeki dünyalarında zamandan söz edilemeyeceğini,<br />
objektif realite açısından zaman denen bir şeyin bulunmadığını kabul edince<br />
de olağan üstü olayların tabiat üstü telakki edilmesine gerek kalmayacağını<br />
söyler (a.g.e., s. 58-59). Bu konuda gündeme getirilen bir başka husus da<br />
“normal” veya “olağan” kavramındaki izâfîliktir. Bugün olağan diye<br />
nitelenen bir hadise belki de 100 yıl önce olağan üstü kabul edilmekteydi.<br />
Günümüzde olağan üstü sayılan bir hadise birkaç yıl sonra olağan<br />
görülebilir ve duyu dışı idrak alanında kabul edilen şeyler duyuların idrak<br />
alanına girebilir.<br />
Paranormal olaylara karşı insanların iki farklı tavır ortaya koyduğu<br />
görülmektedir. Bir grup, bu tip olayları hemen kabullenerek hadiseleri tabiat<br />
üstü kuvvetlere bağlar ve konuyu bir inanç meselesi haline getirir. İkinci<br />
grup bu olayları bir tesadüf, hile, hallüsinasyon veya marazî görünüm<br />
olarak niteler ve hemen reddeder. Bu tavrın, kişinin açıklayamadığı bir şeyi<br />
reddetme temayülünün yanında haklı görülebilecek başka yönleri de vardır.<br />
Meselâ bazı olağan üstü hadiselerin maksatlı kişilerce kandırmaya yönelik<br />
olarak düzenlenmesi, tesadüfün rol oynaması, bu tür olayları tecrübe ettiğini<br />
söyleyenlerin kolay etki altında kalabilen ve illüzyona müsait kişiler<br />
olabilmesi bu tavrın oluşmasında rol oynayan faktörlerdir.<br />
Parapsikolojik olaylarla ilgili olarak bilimin ortaya koyduğu açıklamalar<br />
hadiseyi tam anlamıyla aydınlatmaktan uzak görünmektedir. Meselâ eşyaya<br />
dokunarak onun sahibi hakkında bilgi verme olayı (psikometrik<br />
clairvoyance), nesnelerin etraftaki maddelerden gelen imajları kaydettiği ve<br />
medyumların da bu imajları nesneye yüklenen radyasyonlar vasıtasıyla<br />
okuduğu şeklinde yorumlanabilmektedir. Yaşamak için gerekenden çok az<br />
bir hava rezervi bulunmasına rağmen Hint yogilerinin saatlerce toprak<br />
altında kalabilmeleri veya şiş batırma gibi hünerler de bazı insanların<br />
iradeleriyle vücudun işleyişine hükmedebildikleri şeklinde açıklanmaktadır.<br />
Bunun yanında bilim, peygamberlerin ve büyük mistiklerin geleceğe dair<br />
bilgi vermeleri hakkında kesin bir yoruma bugüne kadar ulaşabilmiş<br />
değildir. Bilimi en fazla şaşırtan şey de rüya ile geleceğe ait olaylardan<br />
haberdar olma hadisesidir. Meselâ Amerika Birleşik Devletleri<br />
başkanlarından Abraham Lincoln bir suikaste kurban gideceğini bir gece<br />
önce rüyasında görmüş ve bunu eşine anlatmıştı.<br />
Telepatiyi kabul eden bilim bu hadiseyi, suikaste hazırlanan kişiden<br />
Lincoln’e ulaşan bir telepatik intikal şeklinde yorumlamaktadır. Telepati ve<br />
duru görü gibi hadiseler üzerine yapılan ve en çok rağbet gören yorum, bir<br />
elektriklenme ile zihinden zihine enerji akışının gerçekleştiği şeklindedir.<br />
Gelecekten haber verme olaylarına tarih boyunca rastlanmıştır. Bu<br />
hadiselerle adı en çok özdeşleşen kişi Fransız kâhini Nostradamus’tur.<br />
Birçok kehanetinin gerçekleştiğine inanılan Nostradamus, bunlara 1555’te<br />
yayımlanan Centuries adlı eserinde yer vermiştir. Meselâ Fransız Kralı IV.<br />
Henry’nin 1610 yılında öldürüleceğini, katilin ismini, mesleğini ve olay<br />
yerini olaydan altmış beş yıl önce söylemiştir (Holzer, s. 54).<br />
Nostradamus’un İran ve Irak üzerine söyledikleri de İran devrimi ve Körfez<br />
Savaşı ile ortaya çıkmış gibi görünmektedir. İran hakkında şunları<br />
yazmıştır: “İran yağmuru, açlığı, sonsuz savaşları iyi bilir. Aşırı dincilik<br />
hükümdarı yerinden edecek ve Fransa’da başlayan orada son bulacak.<br />
Kader dokunduğunu başa geçirecek”. Irak üzerine yazdıkları da şöyledir:<br />
“Kötü şöhretli ve iğrenç bir adam olan Irak zorbası hızlı davranacak. Hepsi<br />
Bâbil’in büyük fahişesine inanacak. Ülke kapkaranlık bir yüzle dehşete<br />
bürünecek” (Lemesurier, s. 62).<br />
Geleceğe dair bu tür kehanetlerin nasıl gerçekleşebildiği konusunda bugüne<br />
kadar tatminkâr bir açıklama yapılamamıştır. Yalnız yukarıda Hans<br />
Holzer’den aktarılan “zamanın dışına çıkma” yorumu bir izah şekli<br />
oluşturabilir. Kehanetin nasıl gerçekleştiğini bilimin ve dinin<br />
açıklayamaması ilk anda her ikisi için de olumsuz bir durum arzeder. Ancak<br />
normal bilgi vasıtalarını aşacak biçimde bilgiye ulaşma olayı, her şeyi<br />
planlayıp yöneten bir gücün varlığına delâlet eder ki bu güç Allah’tır. Eğer<br />
olay önceden planlanmamış, üzerinde karar verilmemiş olsaydı medyumun<br />
onu bir vizyon olarak görmesi mümkün olmazdı.<br />
Parafizik Hadiseler. Parapsikolojik olaylardan psikokinezi, bilinen hiçbir<br />
fiziksel temas olmadan zihin gücüyle eşyanın hareket ettirilmesidir. Duru<br />
görü hadisesinde eşya zihni etkilerken psikokinezide zihnin eşyayı<br />
etkilemesi söz konusudur. Psikokinezi başlığı altında yer aldığı kabul edilen<br />
olaylar, bir medyumun belirli bir mesafeden konsantre olarak bir nesneyi<br />
yerinden oynatması, çiçeklerin sahiplerinin ruh hallerinden etkilenmesi, göz<br />
değmesi (nazar), bir saatin akrep ve yelkovanının zihin konsantrasyonu ile<br />
durdurulması, zar atarken istenilen rakamın düşürülmesi gibi birçok hususu<br />
kapsar.<br />
Psikokinetik olaylar, canlı bir bedenin elektromanyetik güç alanına sahip<br />
bulunduğu ve bazı insanların bu güç alanının kuvvetli olduğu şeklinde<br />
açıklanmaktadır. Zihin gücünün tesiri yanında psikokinetik tesirde kişinin<br />
keskin bakışından çıkan kesiksiz enerji akımı da eşya üzerinde etkili<br />
olmaktadır. Göz güçlü bir enerji alanına sahiptir ve bu güç konsantrasyonla<br />
arttırılabilmektedir. Nazar hadisesine halk arasında göz değmesi<br />
denilmesinin sebebi de gözün tesirinin öneminden kaynaklanmaktadır.<br />
Nazar boncuklarının mavi renk taşıması, gözü yeşil veya mavi olanların<br />
daha çok psikokinetik güce sahip bulundukları inancından kaynaklanır.<br />
Mavi nazar boncuğu asmakla, bakan gözlerin dikkati kişinin vücudundan<br />
çok boncuğa yönelir ve özellikle mavi gözden gelebilecek enerji akımı<br />
nazar boncuğu tarafından yansıtılarak gücü kırılır. Bu tıpkı güneş ışınlarını<br />
yansıtmak veya çekmek amacıyla yaz mevsiminde beyaz, kış mevsiminde<br />
siyah renkli elbise giymeye benzer.<br />
Psikokinetik olaylar laboratuvar denemelerine tâbi tutulmuştur. Duke<br />
Üniversitesi’nde gerçekleştirilen saat durdurma denemesi literatüre<br />
psikokinezi gücünün bir zaferi olarak kaydedilmiştir. Yine aynı üniversitede<br />
Rhine’nın gözetiminde gerçekleştirilen zar deneyinde de psikokinetik<br />
yeteneği bulunan bir kişi başarılı olmuştur. Psikokinezi denemelerinin en<br />
meşhur ismi 1990’da ölen Leningradlı Nina Kulagina’dır. Kulagina<br />
üzerinde yapılan denemeler, onun psikokinetik yeteneğinin yanı sıra bazı<br />
ruhî yeteneklere de sahip bulunduğunu göstermiştir. Ayrıca psikokineziyi<br />
gerçekleştirme anında Kulagina’da fiziksel değişimlerin olduğu<br />
gözlenmiştir. Bir denemede, dağınık vaziyetteki kibrit çöplerini<br />
psikokinetik güçle bir araya toplayarak kibrit kutusuna koymayı başarmış,<br />
bu esnada yaklaşık 1 kilogramlık bedensel kayba mâruz kalmıştır. Onun<br />
beyin aktivitesini kaydeden cihazlar, kafasının arka kısmının ön kısmına<br />
göre elli kat daha fazla voltaj ürettiğini göstermiştir. Kilo kaybıyla birlikte<br />
kalp atışlarının dakikada 240’a kadar ulaşması, vücut ısısının artması,<br />
soluma güçlüğünün baş göstermesi, ayrıca beyin dalgalarının ve kan<br />
şekerinin had safhaya ulaşması gibi fiziksel değişimlerin gözlenmesi,<br />
psikokinetik gücün içsel bir güçle kanalize edildiği zaman ortaya çıkacağını<br />
ve zihin tarafından üretilen bu gücün herhangi bir fiziksel faaliyet gibi<br />
enerji tükettiğini ortaya koymuştur.<br />
Diğer parapsikolojik olaylarda olduğu gibi telekinezik hadiselerin de<br />
laboratuvarda denenmeyen, kendiliğinden meydana gelenleri vardır.<br />
Bunların en önemlisi, “tekinsiz olay” veya “poltergeist aktivitesi” adı<br />
verilen hadiselerdir. Poltergeist Almanca bir kelime olup “belâlı, gürültücü,<br />
eşyaları sağa sola fırlatan ruh veya hortlak” anlamına gelir. Tekinsiz<br />
hadiselerin hemen hepsi gürültülü, patırtılı, can sıkıcı ve baş ağrıtıcıdır. Cin<br />
veya ruhların istilâsı altında vuku bulan, yahut bir velîye ait mezarın üstüne<br />
yapıldığı zannıyla bazı binaları terketmeye sebep olan tekinsiz hadiselerden<br />
söz edilmektedir. Ancak parapsikoloji bu tür olayların cin veya ruhlardan<br />
kaynaklandığına inanmaz. Parapsikoloji, bu deneyimleri yaşayanların<br />
genelde olayın mahiyetini bilmediklerini ve bu tür hadiselerde kendilerinin<br />
de farkında olmadıkları psikokinetik enerjinin harekete geçtiğini ileri sürer.<br />
Psikokineziyi araştıranların kayda geçirdiği en önemli spontane psikokinezi<br />
hadisesi, 1967 yılında Almanya’nın Bavyera eyaletine bağlı Rosenheim<br />
şehrinde gerçekleşmiştir. Çok sayıda kişinin çalıştığı bir hukuk bürosunda<br />
ampullerin kendiliğinden patlaması, tabloların sallanması, büroda bulunan<br />
telefonların birden çalmaya başlaması gibi garip olaylar meydana gelmeye<br />
başlamış, büronun sahibi polise, elektrik mühendislerine, telefon<br />
uzmanlarına müracaat etmiş, fakat her türlü kontrole rağmen sonuç<br />
alınamamıştı. Bunun üzerine olay, Freiburg Üniversitesi’nden poltergeist<br />
araştırmacı Hans Bender ve arkadaşları tarafından incelenmeye alınmış ve<br />
bütün bu hadiselerin orada görev yapan bir sekreterin etkisiyle meydana<br />
geldiği tesbit edilmişti. Hans Bender’e göre sekreter kendisinin de farkında<br />
olmadığı birtakım psikokinetik güçlere sahipti. Nitekim sekreter bir süre<br />
tatile gönderilince olaylar sona ermiştir.<br />
Psikokinetik hadiselerin incelenmesinde diğer olağan üstü hadiselerde<br />
olduğu gibi parapsikologlar ve fizyologlar hadiselerin gerçek olup<br />
olmadığını, olayda bir kandırmacanın bulunup bulunmadığını tesbit etmeye<br />
büyük önem vermişlerdir. Meselâ Kulagina’nın seanslar esnasında gizli<br />
mıknatıs veya ince teller kullanıp kullanmadığı defalarca araştırılmış, hatta<br />
Kulagina, II. Dünya Savaşı’nda<br />
Leningrad savunması sırasında bir tank bölüğünde çavuş olarak görev<br />
yaptığından, onun savaşta vücuduna saplanabilecek bir şarapnel parçasını<br />
mıknatıs gibi kullanıp kullanmadığını öğrenmek için bütün vücudunun<br />
röntgenleri çekilmişti. Ne var ki Kulagina’yı gözlemleyen Batılı ve Rus<br />
araştırmacıların hiçbiri onun otantik bir telekinezi gücüne sahip olmadığını<br />
iddia edemedi. Kulagina, 1978-1984 yılları arasında Leningrad Mekanik ve<br />
Optik Enstitüsü’nde, Moskova’da Radyo Mühendisliği ve Elektronik<br />
Enstitüsü’nde incelemeye alındı. Amaç, onun bu kabiliyetini sağlayan<br />
muhtemel fiziksel mekanizmayı keşfetmekti. Fakat incelemeler sadece,<br />
Kulagina’nın elleri etrafında kuvvetli manyetik ve akustik alanların<br />
bulunduğu keşfiyle sonuçlandı. Bugün de parapsikologlar veya fizyologlar<br />
bu tür olayların psikokinetik olduğunu söylemekle yetinmektedirler.<br />
Psikokinezinin nasıl meydana geldiği veya nasıl bir mekanizmaya sahip<br />
olduğu sorusuna henüz bir cevap bulunamamıştır.<br />
Psikofizyolojik Hadiseler. Parapsikolojinin bu türünü oluşturan mûcizevî<br />
şifa hadiselerinde hastaya yapılan telkinin iyileşmeyi sağladığı öne sürülse<br />
de şifa verici kişinin hasta üzerinde psikokinetik tesir oluşturması da söz<br />
konusudur. Bu hükme varanlardan biri, bizzat parapsikolojinin kurucusu<br />
sayılan Joseph B. Rhine’dır. Rhine, İrlanda köylülerinin ineklerdeki siğilleri<br />
dua ile yok ettiklerini, ineklere ise telkin yapılamayacağını belirterek<br />
psikokinetik bir etkinin varlığından söz etmiştir.<br />
Bugün parapsikoloji çerçevesinde incelenen olağan üstü hadiseler, farklı<br />
isimlerle tarihin her döneminde insanoğlunun gündeminde yer almıştır.<br />
Şuurlu canlı kendisini “insan” olarak tanımladığı andan itibaren idrakini<br />
aşan şeylerin mevcudiyetini farketmiş ve bunları ilâhî güçlere atfetmiştir.<br />
Hârikulâde olayları gerçekleştirenlerin her zaman başarı göstermeleri söz<br />
konusu olmadığı gibi çeşitli din ve telakkilere bağlı bulunan bu kişilerin<br />
olayları gerçekleştirirken ilâhî bir kaynakla irtibat halinde bulundukları da<br />
söylenemez. Bu bakımdan olağan üstü hadiseleri belirli bir dine veya<br />
kültüre hasretmek mümkün görünmemektedir. Meselâ hayaletlerin, ruhların<br />
veya cinlerin tesiri altında bulunduğuna inanılan tekinsiz evlere işaret eden<br />
tabirler birçok kültürde mevcuttur. Filipinler’de bıçaksız ameliyatlar,<br />
Avrupa ve Güney Amerika’da Hz. Meryem vizyon olarak görüldüğü için<br />
hıristiyanların hac merkezi haline gelen ve hem bedenî hem ruhî<br />
hastalıklara şifa aranılan yerler (bunların en meşhurlarından biri, yılda<br />
yaklaşık 50.000’i hasta ve özürlü olmak üzere 3 milyon insanın ziyaret<br />
ettiği Fransa’daki Lourdes kasabasıdır), Rifâî şeyhlerinin icra ettikleri ve<br />
Asya’da birçok ülkede yaygın olan şiş batırma gösterileri, Hint fakirlerinin<br />
uçları çok keskin çiviler üzerinde acı duymadan yatması gibi birçok hadise,<br />
farklı din ve telakkilere mensup kişilere ait olaylara örnek gösterilebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİBLİYOGRAFYA</span></span><br />
<br />
Recep Doksat, “Parapsikoloji ve Paranormal Fenomenlerin Şuur Anlayışı<br />
Bakımından Önemi”, Sinir Sistemi Fizyolojisi (haz. Ayhan Songar),<br />
İstanbul 1960, III, 708-871; a.mlf., Tatbikatı ve Nazariyatı ile Hipnotizma,<br />
İstanbul 1962, s. 235-247; H. Holzer, The Handbook of Parapsychology,<br />
Los Angeles 1972, s. 9-36, 54, 58-59; P. Krafchik, Parapsikoloji Dersleri<br />
(trc. Selman Gerçeksever), İstanbul 1985, s. 7-23, 28-38, 78-87; A. S.<br />
Reber, The Penguin Dictionary of Psychology, London 1985, s. 516-517,<br />
761-762; J. De Vires, Do Miracles Exist, Edinburgh 1986; J. H. Rush,<br />
“Parapsychology: A Historical Perspective”, Foundations of<br />
Parapsychology (ed. H. L. Edge), London 1987, s. 9-44; G. K. Zollschan<br />
v.dğr., Exploring the Paranormal, New York 1989; R. S. Broughton,<br />
Parapsychology: The Controversial Science, New York 1991, s. 141-155,<br />
216-219; P. Lemesurier, Nostradamus: Gelecek 50 Yılın Kehanetleri (trc.<br />
Mehmet Harmancı), İstanbul 1996; Kerem Doksat, “Dinî ve Mistik<br />
Yaşantıların Psikolojisi”, Türkiye Günlüğü, sy. 45, İstanbul 1997, s. 27-46.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ali Köse</span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Minber Mihrap Kürsü Kubbe Minare Şadırvan Şerefe Nedir?]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=24018</link>
			<pubDate>Fri, 10 Nov 2023 06:56:38 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=24018</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">[attachment=112996]<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Minber Mihrap Kürsü Kubbe Minare Şadırvan Şerefe Nedir?</span></span><br />
<br />
<br />
Minber Mihrap Vaaz Kürsüsü Kubbe Minare Şadırvan Şerefe Nedir?<br />
<br />
<br />
Camilerin kubbe, minare, şerefe, mihrap, minber, vaaz kürsüsü ve şadırvan gibi bölümleri bulunur. Bunlardan kubbe, minare, şerefe ve şadırvan caminin dış bölümlerindendir.<br />
<br />
[attachment=112989]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kubbe Nedir?</span></span><br />
<br />
Yarım küre biçiminde olan ve caminin üzerini örten yapıdır.<br />
<br />
[attachment=112990]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Minare Nedir?</span></span><br />
<br />
Müezzinin ezan okuduğu, salâ verdiği, şerefesi olan, yüksek ve ince yapıdır.<br />
<br />
[attachment=112991]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Minber Nedir?</span></span><br />
<br />
Cuma ve bayram namazlarında hutbe okumak için çıkılan merdivenli, yüksekçe yerdir.<br />
<br />
[attachment=112992]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mihrap Nedir?</span></span><br />
<br />
Kâbe yönünü gösteren ve imamın cemaate namaz kıldırırken durduğu yerdir.<br />
<br />
[attachment=112993]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Vaaz Kürsüsü Nedir?</span></span><br />
<br />
Camide vaaz verip cemaati dini konularda aydınlatan kişinin oturduğu yüksekçe yerdir.<br />
<br />
[attachment=112994]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şadırvan Nedir?</span></span><br />
<br />
Cami avlularında bulunan, üzeri kubbeli veya açık olan abdest alma yeridir.<br />
<br />
[attachment=112997]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şerefe Nedir?</span></span><br />
<br />
Camilerde minarenin etrafını çepeçevre dolaşan, müezzinin çıkarak ezan okuduğu, kenarları korkuluklu bölümdür</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">[attachment=112996]<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Minber Mihrap Kürsü Kubbe Minare Şadırvan Şerefe Nedir?</span></span><br />
<br />
<br />
Minber Mihrap Vaaz Kürsüsü Kubbe Minare Şadırvan Şerefe Nedir?<br />
<br />
<br />
Camilerin kubbe, minare, şerefe, mihrap, minber, vaaz kürsüsü ve şadırvan gibi bölümleri bulunur. Bunlardan kubbe, minare, şerefe ve şadırvan caminin dış bölümlerindendir.<br />
<br />
[attachment=112989]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kubbe Nedir?</span></span><br />
<br />
Yarım küre biçiminde olan ve caminin üzerini örten yapıdır.<br />
<br />
[attachment=112990]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Minare Nedir?</span></span><br />
<br />
Müezzinin ezan okuduğu, salâ verdiği, şerefesi olan, yüksek ve ince yapıdır.<br />
<br />
[attachment=112991]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Minber Nedir?</span></span><br />
<br />
Cuma ve bayram namazlarında hutbe okumak için çıkılan merdivenli, yüksekçe yerdir.<br />
<br />
[attachment=112992]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mihrap Nedir?</span></span><br />
<br />
Kâbe yönünü gösteren ve imamın cemaate namaz kıldırırken durduğu yerdir.<br />
<br />
[attachment=112993]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Vaaz Kürsüsü Nedir?</span></span><br />
<br />
Camide vaaz verip cemaati dini konularda aydınlatan kişinin oturduğu yüksekçe yerdir.<br />
<br />
[attachment=112994]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şadırvan Nedir?</span></span><br />
<br />
Cami avlularında bulunan, üzeri kubbeli veya açık olan abdest alma yeridir.<br />
<br />
[attachment=112997]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şerefe Nedir?</span></span><br />
<br />
Camilerde minarenin etrafını çepeçevre dolaşan, müezzinin çıkarak ezan okuduğu, kenarları korkuluklu bölümdür</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KUR’AN-I KERİM’İ DOĞRU ANLAMANIN 25 YOLU]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=23210</link>
			<pubDate>Thu, 12 Oct 2023 15:56:43 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=23210</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’AN-I KERİM’İ DOĞRU ANLAMANIN 25 YOLU</span></span><br />
<br />
Kur’ân’ı doğru anlamak için düşünmek ve yöntem geliştirmek<br />
hepimizin görevidir. Aşağıda zikredilen maddeler (25 yol) bu<br />
çabanın bir ürünüdür. Buna göre;<br />
1. Başlangıçta şeytanın şerrinden/saptırmasından Allah’a<br />
sığınmak gerekir. Çünkü Kur’ân okuyan kişiyi, şeytan saptırmak<br />
ister. “Sen Kur’ân okurken kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a<br />
sığın.” (Nahl, 16/98)<br />
2. Doğru anlamak için Rahman ve Rahim olan Allah’tan<br />
yardım istenmelidir. Bu da Allah’ın adı ile başlamak demektir.<br />
Allah adı ile başlanmayan bir işte bereket yoktur, sonu kesiktir.<br />
(Bk. Ahmed b. Hanbel, 2/359; Nesai, Sünen-i Kübra, 6/128 (10331))<br />
3. Her gün bir parça (cüz veya hizip) Kur’ân okumayı plân-<br />
lamak faydalı olur. Düzenli olmak (hayatımızı plânlamak) gele-<br />
ceğimiz açısından önemlidir.<br />
4. Kur’an okurken abdestli olunmalıdır. “Ona ancak temiz<br />
olanlar dokunabilir.” (Vâkıa, 56/79). Her ne kadar bu ayet meleklerle<br />
ilgili olup; Kur’ân’ın, meleklerin koruması altında olduğunu be-<br />
yan etse de, gökte nasıl ona meleklerden başkası dokunamazsa<br />
yeryüzünde de abdest alarak tertemiz/melek gibi olanlar do-<br />
kunabilir, şeklinde anlamak doğru olur.<br />
5. Kur’ân, sorulu cevaplı okunmalıdır. Örneğin, Fatiha sure-<br />
sini okurken; Allah’a niçin hamd edilir? sorusu sorulur ve cevap<br />
aranır. Çünkü O; âlemlerin Rabbidir, Rahman ve Rahimdir, gele-<br />
cek hesap gününün sahibidir (Bk. Fâtiha, 1/1-3). Bu şekilde okumak<br />
ayetlerin kalıcı olmasını sağlar.<br />
6. Uzun surelerin özetleri okunmalıdır. Değilse okuyucu<br />
bazen ayetler arasında kaybolup gider. Örneğin, Bakara suresi<br />
286 ayettir. Özeti okunmadan sureye başlanırsa surenin temel<br />
mesajları algılanmadan okuma gerçekleşebilir. Bu da Kur’ân’dan<br />
istenen faydanın (hidayetin/rehberliğin) oluşmaması demektir.<br />
7. Kur’ân’ın 3 temel konusu vardır: Tevhid, risalet ve ahi-<br />
ret. Sureler bu üç temel konu üzerine kurgulanır. Sureleri<br />
okurken bu örgüyü ve mesajları yakalayabilmek gerekir. Ör-<br />
neğin, Bakara suresinde farklı bir açıdan tevhid anlatımı vardır,<br />
diğer surelere benzemez. Her surenin kendisine ait bir kimliği<br />
vardır.<br />
8. Aslında Kur’ân 114 kitapçıktan (klasörden) oluşmakta-<br />
dır. Her surenin kendi içinde bir dosya ya da küçük bir kitap<br />
olduğunu düşünerek okumak ve sure özelinde mesajları an-<br />
lamaya çalışmak önemli bir olgudur. Meselâ, Bakara suresi ile<br />
Âl-i İmran veya Yasin ile Mülk surelerinin yapısı-mesajı farklıdır.<br />
9. Kur’ân’daki temel kavramları bilmek okumayı ve anla-<br />
mayı kolaylaştırır. Örneğin; Rab, sırat-ı müstekîm, gayb, ilah,<br />
ibadet, iman, küfür, nifak, insan tipleri (ki bunlar iki kısımdır:<br />
a-Olumlu: Peygamber, Sıddık, Salih ve Şehitler. b-Olumsuz:<br />
Firavun, Ebû Leheb, Haman, Nemrut, Zalimler vs.), ayrıca va-<br />
hiy, takva, cihad, infak ve zühd gibi kavramlar bizim ufkumuzu<br />
açacaktır.<br />
10. Kur’ân’ın genel mesajları ayetlerde aranmalıdır. Bunlar;<br />
(a)-Kainatın Rabbi Allah’tır. (b)-İnsan başıboş ve sorumsuz ya-<br />
ratılmamıştır. &copy;-Peygamberler ve kitaplar rehberlik eder. Bu<br />
ikisinden bağımsız iman ve takva bilinci gelişmez ya da eksiktir.<br />
(d)-Bu dünya geçicidir. Ebedî olan öbür âlemdir ki buna ahiret<br />
denir. Ahirette her kişi yaptığının karşılığını görecektir. (e)-Hata<br />
yapan kişi ya da topluluklara tövbe kapısı açıktır... gibi.<br />
11. Okuduğumuz kısımları yaşamak ve anlatmak gerekir.<br />
Peygamber Efendimiz ve sahabe Kur’ân’ı öncelikle yaşamak ve<br />
anlatmak için okurlardı. Pratik hale gelmeyen ve yaşanmayan<br />
bilgiler faydasızdır. Okuduğumuz kısımları başkalarına anlat-<br />
mak bilgiyi paylaşmak, demektir. Kabınızdaki suyu başkaları ile<br />
paylaşın. Cömert olanları Allah sever.<br />
12. Her hatmi farklı bir meal ve tefsirden okumak, belki de<br />
yapabileceğimiz en faydalı/hayırlı çalışmalardan birisi ola-<br />
caktır. Çünkü her alimin farklı bir bakış açısı vardır. Bal niçin<br />
bu kadar tatlıdır, lezzetlidir? Çünkü arı onları yüzlerce, binlerce<br />
çiçekten almaktadır. Çok sayıda alimden ders alan kişinin gö-<br />
rüşleri daha güzel, daha olgun, oturmuş ve pişmiş olur.<br />
13. Her hatmi farklı bir gözle/bir fikrin peşine düşerek<br />
okumak zihnimizi uyanık ve diri tutacaktır. Dolayısıyla Kur’an<br />
okurunun zihni uyanık/diri olmalı, ayetlerle verilen mesajın<br />
farkında olmalıdır. Bundan dolayı her okuyuşta bir konuya odak-<br />
lanmak gerekir. Örneğin, Kur’ân’da; Allah’a iman, tarih felsefesi,<br />
peygamberler ve insanlar gibi konular seçilir ve bunlar ile ilgili<br />
bilgi almak için sureler dikkatlice okunur. Gerektiğinde not alınır<br />
ve bilgi kalıcı hale gelir, başkalarına aktarırken de size kolaylık<br />
sağlar.<br />
14. Sure ve ayetleri başkaları ile müzakere etmek bereket-<br />
tir. Çünkü cemaatte bereket vardır. Cemaatle okunan, mukabele<br />
ve müzakere edilen Kur’ân; daha güzel, doğru ve zengin anlaşılır.<br />
15. Kur’ân’ı ağır ağır ve düşünerek okumak gerekir. Her<br />
kitabı aynı derecede okuyamazsınız. Mesela, bir gazeteyi hızlı<br />
okursunuz, ama bir felsefi metni aynı hızda okuyamazsınız.<br />
16. Siyer okumayan Kur’ân’ı doğru anlayamaz. Hz. Peygam-<br />
ber’in hayatını ve tarihî süreci okumak/bilmek bizim ufkumuzu<br />
açacak, tarihî bilgileri okurken taşlar yerine oturacaktır. Mesela,<br />
Haşr suresinin konusu sorulsa bir çok kişi diriliş ile ilgilidir,<br />
diyecektir. Çünkü Haşr, diriliş demektir. Ama Haşr kelimesinin;<br />
toplanmak ve isyan etmek manası da vardır. Bu sure Medine’deki<br />
ilk Yahudi isyanı ile ilgilidir. Sureyi anlamak için önce Beni Nadîr<br />
olayını okumanız gerekir. Sonra Haşr suresini okursanız, sure<br />
sanki canlanır; ete kemiğe bürünür ve ayağa kalkar (Bk. Haşr, 2).<br />
17. Anlamaya yardımcı olan kitaplar okunmalıdır. Muteber<br />
tefsir kitapları yanında, Kur’an’ın edebi yapısını ve temel hedef-<br />
lerini anlamaya yönelik eserler de okunmalıdır.<br />
18. Farklı okuma şekillerini deneyin.<br />
a. Baştan sona okumak,<br />
b. Sure seçerek okumak,<br />
c. Nüzul sırasına göre okumak… gibi.<br />
Bunları birer kere de olsa mutlaka deneyin.<br />
19. Anlamadaki en önemli olgulardan birisi de Kur’ân şu<br />
anda bana iniyor, düşüncesi ile okumaktır. Önce kendimi-<br />
ze/nefsimize okumak gerekir. Biz Kur’ân’ın tarihsel değil de,<br />
evrensel bir kitap olduğuna inanırız. Okurken tarihsel bir kitabı<br />
okuyor gibi davranmamalıyız.<br />
20. Kur’ân mealini ve tefsirini kitap olarak okumanın ya-<br />
nında ayrıca boş zamanlarda tv, mp3, teyp vb. araç ve gereç-<br />
lerden istifade ederek dinlemek bize gün boyunca büyük bir<br />
Kur’ân kültürüyle iç içe olmamızı sağlayacaktır.<br />
21. Haftalık Kur’ân okumaları, beraber düşünmeyi gerçek-<br />
leştirecektir. Beyin fırtınası, gelişmenin ve terakkinin en önemli<br />
unsurudur. Örneğin, bir hafta Yasin suresini herkes evinde okur,<br />
tercüme ve tefsirlerinden anlamaya çalışır. Hafta sonu bir kişi<br />
tarafından surenin özeti yapılıp ana mesajları aktarılır. Sonra<br />
diğer katılımcıların katkıları/müzakereleri ile konu olgunlaşır.<br />
22. Kısa surelerin manasını Arapçaları ile birlikte öğren-<br />
meye çalışmalıyız, çocuklarımıza da böyle öğretmeliyiz. En<br />
azından namaz sureleri dediğimiz kısa sureler üzerinde yoğun-<br />
laşmak gerekir. Mesela, Tebbet suresi. (Manası yanında iniş se-<br />
bebi bilinmelidir. Örneğin; Peygamberimiz zamanında Ebû Leheb<br />
diye birisi vardı…gibi).<br />
23. Muteber hadis kitaplarını okumalıyız. Çünkü Hz. Pey-<br />
gamber Kur’ân’ın en önemli müfessiridir. Onun Kur’ân’ı beyan<br />
(açıklama) görevi vardır (Bk. İbrahim, 4).<br />
24. Ahkam ayetlerini okurken acele etmemeliyiz. Bu konuda<br />
mutlaka tefsir veya fıkıh kitaplarına müracaat etmeliyiz ve an-<br />
laşılmayan yerleri alimlere sormalıyız. Bütünü bilmeyenler için<br />
ayetlerden parçacı bir şekilde yanlış hüküm ve fetva verme riski<br />
vardır. Bir konuda bilgisi olmayanların fetva vermesi haramdır.<br />
Araştırmak ve bilenlere sormak gerekir. Aslında bu durum bütün<br />
ayetler için geçerlidir, özellikle ahkam ayetlerine dikkat etmek<br />
gerekir.<br />
25. Son olarak dua etmeliyiz. Ya Rabbi! Kur’ân’ı anlamada<br />
bana yardım et. Bana doğru yolu gösterdikten sonra ayağımı<br />
kaydırma ve kendi yolundan ayırma. Amin...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
RIFAT ORAL<br />
KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI<br />
DiYANET YAYINLARI</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’AN-I KERİM’İ DOĞRU ANLAMANIN 25 YOLU</span></span><br />
<br />
Kur’ân’ı doğru anlamak için düşünmek ve yöntem geliştirmek<br />
hepimizin görevidir. Aşağıda zikredilen maddeler (25 yol) bu<br />
çabanın bir ürünüdür. Buna göre;<br />
1. Başlangıçta şeytanın şerrinden/saptırmasından Allah’a<br />
sığınmak gerekir. Çünkü Kur’ân okuyan kişiyi, şeytan saptırmak<br />
ister. “Sen Kur’ân okurken kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a<br />
sığın.” (Nahl, 16/98)<br />
2. Doğru anlamak için Rahman ve Rahim olan Allah’tan<br />
yardım istenmelidir. Bu da Allah’ın adı ile başlamak demektir.<br />
Allah adı ile başlanmayan bir işte bereket yoktur, sonu kesiktir.<br />
(Bk. Ahmed b. Hanbel, 2/359; Nesai, Sünen-i Kübra, 6/128 (10331))<br />
3. Her gün bir parça (cüz veya hizip) Kur’ân okumayı plân-<br />
lamak faydalı olur. Düzenli olmak (hayatımızı plânlamak) gele-<br />
ceğimiz açısından önemlidir.<br />
4. Kur’an okurken abdestli olunmalıdır. “Ona ancak temiz<br />
olanlar dokunabilir.” (Vâkıa, 56/79). Her ne kadar bu ayet meleklerle<br />
ilgili olup; Kur’ân’ın, meleklerin koruması altında olduğunu be-<br />
yan etse de, gökte nasıl ona meleklerden başkası dokunamazsa<br />
yeryüzünde de abdest alarak tertemiz/melek gibi olanlar do-<br />
kunabilir, şeklinde anlamak doğru olur.<br />
5. Kur’ân, sorulu cevaplı okunmalıdır. Örneğin, Fatiha sure-<br />
sini okurken; Allah’a niçin hamd edilir? sorusu sorulur ve cevap<br />
aranır. Çünkü O; âlemlerin Rabbidir, Rahman ve Rahimdir, gele-<br />
cek hesap gününün sahibidir (Bk. Fâtiha, 1/1-3). Bu şekilde okumak<br />
ayetlerin kalıcı olmasını sağlar.<br />
6. Uzun surelerin özetleri okunmalıdır. Değilse okuyucu<br />
bazen ayetler arasında kaybolup gider. Örneğin, Bakara suresi<br />
286 ayettir. Özeti okunmadan sureye başlanırsa surenin temel<br />
mesajları algılanmadan okuma gerçekleşebilir. Bu da Kur’ân’dan<br />
istenen faydanın (hidayetin/rehberliğin) oluşmaması demektir.<br />
7. Kur’ân’ın 3 temel konusu vardır: Tevhid, risalet ve ahi-<br />
ret. Sureler bu üç temel konu üzerine kurgulanır. Sureleri<br />
okurken bu örgüyü ve mesajları yakalayabilmek gerekir. Ör-<br />
neğin, Bakara suresinde farklı bir açıdan tevhid anlatımı vardır,<br />
diğer surelere benzemez. Her surenin kendisine ait bir kimliği<br />
vardır.<br />
8. Aslında Kur’ân 114 kitapçıktan (klasörden) oluşmakta-<br />
dır. Her surenin kendi içinde bir dosya ya da küçük bir kitap<br />
olduğunu düşünerek okumak ve sure özelinde mesajları an-<br />
lamaya çalışmak önemli bir olgudur. Meselâ, Bakara suresi ile<br />
Âl-i İmran veya Yasin ile Mülk surelerinin yapısı-mesajı farklıdır.<br />
9. Kur’ân’daki temel kavramları bilmek okumayı ve anla-<br />
mayı kolaylaştırır. Örneğin; Rab, sırat-ı müstekîm, gayb, ilah,<br />
ibadet, iman, küfür, nifak, insan tipleri (ki bunlar iki kısımdır:<br />
a-Olumlu: Peygamber, Sıddık, Salih ve Şehitler. b-Olumsuz:<br />
Firavun, Ebû Leheb, Haman, Nemrut, Zalimler vs.), ayrıca va-<br />
hiy, takva, cihad, infak ve zühd gibi kavramlar bizim ufkumuzu<br />
açacaktır.<br />
10. Kur’ân’ın genel mesajları ayetlerde aranmalıdır. Bunlar;<br />
(a)-Kainatın Rabbi Allah’tır. (b)-İnsan başıboş ve sorumsuz ya-<br />
ratılmamıştır. &copy;-Peygamberler ve kitaplar rehberlik eder. Bu<br />
ikisinden bağımsız iman ve takva bilinci gelişmez ya da eksiktir.<br />
(d)-Bu dünya geçicidir. Ebedî olan öbür âlemdir ki buna ahiret<br />
denir. Ahirette her kişi yaptığının karşılığını görecektir. (e)-Hata<br />
yapan kişi ya da topluluklara tövbe kapısı açıktır... gibi.<br />
11. Okuduğumuz kısımları yaşamak ve anlatmak gerekir.<br />
Peygamber Efendimiz ve sahabe Kur’ân’ı öncelikle yaşamak ve<br />
anlatmak için okurlardı. Pratik hale gelmeyen ve yaşanmayan<br />
bilgiler faydasızdır. Okuduğumuz kısımları başkalarına anlat-<br />
mak bilgiyi paylaşmak, demektir. Kabınızdaki suyu başkaları ile<br />
paylaşın. Cömert olanları Allah sever.<br />
12. Her hatmi farklı bir meal ve tefsirden okumak, belki de<br />
yapabileceğimiz en faydalı/hayırlı çalışmalardan birisi ola-<br />
caktır. Çünkü her alimin farklı bir bakış açısı vardır. Bal niçin<br />
bu kadar tatlıdır, lezzetlidir? Çünkü arı onları yüzlerce, binlerce<br />
çiçekten almaktadır. Çok sayıda alimden ders alan kişinin gö-<br />
rüşleri daha güzel, daha olgun, oturmuş ve pişmiş olur.<br />
13. Her hatmi farklı bir gözle/bir fikrin peşine düşerek<br />
okumak zihnimizi uyanık ve diri tutacaktır. Dolayısıyla Kur’an<br />
okurunun zihni uyanık/diri olmalı, ayetlerle verilen mesajın<br />
farkında olmalıdır. Bundan dolayı her okuyuşta bir konuya odak-<br />
lanmak gerekir. Örneğin, Kur’ân’da; Allah’a iman, tarih felsefesi,<br />
peygamberler ve insanlar gibi konular seçilir ve bunlar ile ilgili<br />
bilgi almak için sureler dikkatlice okunur. Gerektiğinde not alınır<br />
ve bilgi kalıcı hale gelir, başkalarına aktarırken de size kolaylık<br />
sağlar.<br />
14. Sure ve ayetleri başkaları ile müzakere etmek bereket-<br />
tir. Çünkü cemaatte bereket vardır. Cemaatle okunan, mukabele<br />
ve müzakere edilen Kur’ân; daha güzel, doğru ve zengin anlaşılır.<br />
15. Kur’ân’ı ağır ağır ve düşünerek okumak gerekir. Her<br />
kitabı aynı derecede okuyamazsınız. Mesela, bir gazeteyi hızlı<br />
okursunuz, ama bir felsefi metni aynı hızda okuyamazsınız.<br />
16. Siyer okumayan Kur’ân’ı doğru anlayamaz. Hz. Peygam-<br />
ber’in hayatını ve tarihî süreci okumak/bilmek bizim ufkumuzu<br />
açacak, tarihî bilgileri okurken taşlar yerine oturacaktır. Mesela,<br />
Haşr suresinin konusu sorulsa bir çok kişi diriliş ile ilgilidir,<br />
diyecektir. Çünkü Haşr, diriliş demektir. Ama Haşr kelimesinin;<br />
toplanmak ve isyan etmek manası da vardır. Bu sure Medine’deki<br />
ilk Yahudi isyanı ile ilgilidir. Sureyi anlamak için önce Beni Nadîr<br />
olayını okumanız gerekir. Sonra Haşr suresini okursanız, sure<br />
sanki canlanır; ete kemiğe bürünür ve ayağa kalkar (Bk. Haşr, 2).<br />
17. Anlamaya yardımcı olan kitaplar okunmalıdır. Muteber<br />
tefsir kitapları yanında, Kur’an’ın edebi yapısını ve temel hedef-<br />
lerini anlamaya yönelik eserler de okunmalıdır.<br />
18. Farklı okuma şekillerini deneyin.<br />
a. Baştan sona okumak,<br />
b. Sure seçerek okumak,<br />
c. Nüzul sırasına göre okumak… gibi.<br />
Bunları birer kere de olsa mutlaka deneyin.<br />
19. Anlamadaki en önemli olgulardan birisi de Kur’ân şu<br />
anda bana iniyor, düşüncesi ile okumaktır. Önce kendimi-<br />
ze/nefsimize okumak gerekir. Biz Kur’ân’ın tarihsel değil de,<br />
evrensel bir kitap olduğuna inanırız. Okurken tarihsel bir kitabı<br />
okuyor gibi davranmamalıyız.<br />
20. Kur’ân mealini ve tefsirini kitap olarak okumanın ya-<br />
nında ayrıca boş zamanlarda tv, mp3, teyp vb. araç ve gereç-<br />
lerden istifade ederek dinlemek bize gün boyunca büyük bir<br />
Kur’ân kültürüyle iç içe olmamızı sağlayacaktır.<br />
21. Haftalık Kur’ân okumaları, beraber düşünmeyi gerçek-<br />
leştirecektir. Beyin fırtınası, gelişmenin ve terakkinin en önemli<br />
unsurudur. Örneğin, bir hafta Yasin suresini herkes evinde okur,<br />
tercüme ve tefsirlerinden anlamaya çalışır. Hafta sonu bir kişi<br />
tarafından surenin özeti yapılıp ana mesajları aktarılır. Sonra<br />
diğer katılımcıların katkıları/müzakereleri ile konu olgunlaşır.<br />
22. Kısa surelerin manasını Arapçaları ile birlikte öğren-<br />
meye çalışmalıyız, çocuklarımıza da böyle öğretmeliyiz. En<br />
azından namaz sureleri dediğimiz kısa sureler üzerinde yoğun-<br />
laşmak gerekir. Mesela, Tebbet suresi. (Manası yanında iniş se-<br />
bebi bilinmelidir. Örneğin; Peygamberimiz zamanında Ebû Leheb<br />
diye birisi vardı…gibi).<br />
23. Muteber hadis kitaplarını okumalıyız. Çünkü Hz. Pey-<br />
gamber Kur’ân’ın en önemli müfessiridir. Onun Kur’ân’ı beyan<br />
(açıklama) görevi vardır (Bk. İbrahim, 4).<br />
24. Ahkam ayetlerini okurken acele etmemeliyiz. Bu konuda<br />
mutlaka tefsir veya fıkıh kitaplarına müracaat etmeliyiz ve an-<br />
laşılmayan yerleri alimlere sormalıyız. Bütünü bilmeyenler için<br />
ayetlerden parçacı bir şekilde yanlış hüküm ve fetva verme riski<br />
vardır. Bir konuda bilgisi olmayanların fetva vermesi haramdır.<br />
Araştırmak ve bilenlere sormak gerekir. Aslında bu durum bütün<br />
ayetler için geçerlidir, özellikle ahkam ayetlerine dikkat etmek<br />
gerekir.<br />
25. Son olarak dua etmeliyiz. Ya Rabbi! Kur’ân’ı anlamada<br />
bana yardım et. Bana doğru yolu gösterdikten sonra ayağımı<br />
kaydırma ve kendi yolundan ayırma. Amin...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
RIFAT ORAL<br />
KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI<br />
DiYANET YAYINLARI</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI BÖLÜM6]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=23209</link>
			<pubDate>Thu, 12 Oct 2023 15:52:42 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=23209</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI</span></span><br />
<br />
Kur’ân okumalarının bir başka şekli de mukabele olarak asr-ı<br />
saadetten bize intikal etmiştir. Mukabele bir kişinin Kur’ân<br />
okuyup diğer kişi ya da kişilerin onu dinlemesi ve okuduğunu<br />
kontrol etmesidir. Bu şekilde hem Kur’ân nüshaları hem de oku-<br />
nan Kur’ân her defasında yeniden kontrol edilir, okuyan ya da<br />
dinleyenler hatalarını düzeltir. Mukabele, Hz. Peygamber (a.s.)<br />
döneminden gelen bir gelenektir. Asr-ı saadette Peygamberimiz<br />
her sene Cebrail ile Kur’ân ayetlerini ve surelerini mukabele<br />
ederlerdi. Bazen Peygamberimiz okur Cebrail dinler, bazen de<br />
Cebrail okur Peygamberimiz (a.s.) dinlerdi. Hicretin 10. yılında<br />
Peygamberimiz (a.s.) ömrünün sonuna yaklaştığını hissetmişti ya<br />
da bu ona bildirilmişti. O sene Cebrail ile iki defa Kur’ân’ı mu-<br />
kabele etmişlerdi. Bu son mukabele idi. Bu şekilde Kur’an karşı<br />
tarafa arz edildiği için buna mukabele veya muaraza denilmiştir.<br />
(Bk. Buhari, Fedailü’l-Kur’ân, 7; Ahmed, II/399; VI/282)<br />
Kur’an sürekli okunması, mukabele ve müzakere edilmesi,<br />
üzerinde düşünülmesi gereken bir kitaptır. Zira Kur’ân’daki her<br />
cüz sanki müstakil bir kitaptır ve farklı konular ile insanlardaki<br />
iman, ibadet ve ahlak bilincini yenilemekte, güçlendirip diri tut-<br />
maktadır. Elinizdeki bu çalışma da Kur’ân okumalarında faydalı<br />
olması ve bir takva (sorumluluk) bilinci kazandırması için her<br />
cüzden 3 temel konu seçilerek oluşturulmuştur. Kur’ân okurken<br />
bitirilen cüzden sonra o cüzdeki temel konuları/meseleleri ve<br />
mesajları yeniden hatırlamak ve genel hatlarıyla anlamak/müza-<br />
kere etmek hayatımızı ve toplumları değiştirecektir. Bu nedenle<br />
camide ya da evde her cüz okumalarından sonra söz konusu<br />
cüzle ilgili bölümün bu eserden okunması ve müzakere edilmesi<br />
güzel sonuçlara yol açacaktır.<br />
Kur’ân’ı her okuyuşta ya da her hatimde; farklı gözle ve he-<br />
defle okumak tavsiye edilir ki hem okuyucunun zihni diri kalsın<br />
hem de her okuyuşta Kur’ân’ın farklı bir yönünü keşfetsin. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YİRMİ ALTINCI CÜZ<br />
(s. 501 - 520)</span></span><br />
<br />
Yirmi altıncı cüzde; Casiye suresinin son sayfası ve Ahkaf,<br />
Muhammed, Fetih, Hucurat ve Kaf surelerinin tamamı ve Zariyat<br />
suresinin ilk yarısı bulunmaktadır. Ahkaf suresinde risalet ile<br />
ilgili haberler, bir başka bölgedeki peygamberlerin mücadele-<br />
leri üzerinden anlatılmaya devam etmektedir. Bu cüzdeki temel<br />
konular şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. PEYGAMBERLERİN TEBLİĞİ</span></span><br />
<br />
Hz. Hud ve Ad kavmine Ahkaf (kum tepeleri) bölgesinden<br />
tebliği ve uyarıları anlatılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. KAVİMLERİN HELAK SEBEBİ</span></span><br />
<br />
Sonra onların Hz. Hud’a karşı mücadeleleri ve helak olmaları<br />
anlatılır (Ahkâf, 46/21-34). Ahkaf suresi ile Ha-mim (حم) sureleri<br />
bu şekilde tamamlanır. (Bk. Ha-mim sureleri ile ilgili 25. cüzün<br />
özeti ve temel konuları). Suredeki son mesaj şudur: “Ulu’l-azm<br />
peygamberler gibi sen de sabret (dirençli ol).” (Ahkâf, 46/35).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. İNANANLARIN BAŞARILARI</span></span><br />
<br />
Bundan sonra gelen beş surenin ana teması risalet, cihad ve<br />
vahiy eğitimidir: Muhammed suresinde; iman, tebliğ ve cihad<br />
konuları açıklanmakta (Muhammed, 47/1-11); bu bağlamda peygam-<br />
berlere iman edip güzel işler yapanların cennete gidecekleri,<br />
peygambere savaş açıp kötü işler yapanların ise cehenneme<br />
atılacakları anlatılmaktadır (Muhammed, 47/12-18). İlgili emir ve tav-<br />
siyeler ile konu devam etmektedir (Muhammed, 47/19-38). Sonra<br />
gelen Fetih suresi, önceki surenin devamı niteliğindedir: Sure<br />
Resûlullah’a fetih müjdesi ile başlar. Bu müjde dar anlamıyla o<br />
günkü Mekke’nin fethi ile ilgili olsa da (Fetih, 48/1-10), aslında son<br />
peygambere genel anlamıyla bütün yeryüzü fethi müjdelenmek-<br />
tedir. Çünkü Mekke fethedildiği anda o bölgedeki bütün Arap-<br />
lar İslam’ın hakimiyetini kabul edeceklerdi. Sonraki ayetler de<br />
İslâm’ın yeryüzü hakimiyetini müjdelemektedir. (Fetih, 48/18- 28)<br />
Mekke ve kutsal bölgeye hakim olan güç, Ortadoğuya da ha-<br />
kim olur. Ortadoğuya hakim olan, bütün dünyaya hakim olur.<br />
Onun için savaşlar sürekli Ortadoğu merkezli devam etmekte,<br />
dış güçler sürekli buraya hakim olmanın mücadelesi ve strate-<br />
jisini yürütmektedir. Burası âdeta dünyanın merkezidir. Fetih<br />
suresinin son ayetinde ise; Hz. Muhammed (a.s.) ve ashabının<br />
önemli vasıfları özetlenerek âdeta bize başarının ve fethin for-<br />
mülü verilmektedir (Fetih, 48/29). Sonra gelen Hucurat suresi de<br />
bir önceki surenin devamı niteliğindedir. Çünkü burada İslam<br />
toplumunun eğitimine ışık tutulmaktadır. Bu eğitimi iki kısımda<br />
inceleyebiliriz.<br />
a. Allah ve Resûlüne karşı tavsiye edilen davranış biçimle-<br />
ri-âdab (Fetih, 48/1-5),<br />
b. Müminlerin birbirlerine karşı davranış biçimleri (Hucurât,<br />
49/6-18).<br />
Sonraki Kaf Suresi de bir öncekinin devamı gibidir. Burada da<br />
sahabenin ve diğer müminlerin önceki kavimlerin hatalarından<br />
ders almaları istenir: İşte Nuh kavmi, Ashab-ı ress (Nebatlılar),<br />
Semud ve Ad kavimleri, Firavun güçleri, Lut kavmi, Ashab-ı Eyke<br />
(Medyenliler) ve Tübba kavmi… Onların helak sebepleri anlatılır.<br />
Âdeta tarihin bir bölümü, bütün/blok halinde gözler önüne se-<br />
rilir (Kâf, 50/12-15). Bunları takiben; ölüm ve diriliş gerçeği, ayrıca<br />
şeytanın kandırdığı kişileri ahirette yalnız bırakacağı haberi ha-<br />
tırlatılır. (Kâf, 50/16-36). Sure sonunda Hz. Peygamber’e ve mümin-<br />
lere verilen son mesajlar (sabır, kulluk ve ahiret bilinci) ile sure<br />
tamamlanır (Kâf, 50/39-45).<br />
c. Bu cüz Zariyat suresinin ilk yarısı ile sona erer. Bu sure-<br />
de diriliş ve ahiret konuları devam eder. Zariyat suresi yemin<br />
ile başlar. Yeminle başlayan Mekkî Sûreler bundan sonra sü-<br />
rer, daha sonraki bölümlerde vurgulu ve etkili Mekkî sureler<br />
bulunmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YİRMİ YEDİNCİ CÜZ<br />
(s. 521 - 540)</span></span><br />
<br />
Yirmi yedinci cüzde; Zariyat suresinin son kısmı ile Tur, Necm,<br />
Kamer, Rahman, Vâkıa ve Hadid surelerinin tamamı bulunmak-<br />
tadır. Bu cüzdeki temel konular şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. İNSANLAR VE PEYGAMBERLER</span></span><br />
<br />
Zariyat suresinin son kısmında, önceki ümmetlerden bazı<br />
haberler verilir:<br />
a. Hz. İbrahim’in tebliğ yolculuğu,<br />
b. Lut kavmi ve helak edilişi anlatılır. Sonra Tur suresi; kutsal<br />
şeylere ve mekanlara yemin ile başlar. Müşriklerin vahiy karşı-<br />
sındaki tavırları ve diyalogları anlatılır (Tûr, 52/9-28). Başarıya giden<br />
yollar açıklanır (Tûr, 52/44-49). Necm suresinde de, yemin ile söze<br />
başlanır, risaletin ilanı ve miraç konuları açıklanır (Necm, 53/19-30).<br />
Sonra müşriklerin putları ve acizliği, Allah’ın yüce kudreti ve<br />
vasıfları dile getirilir (Necm, 53/41-62). Kamer suresinde kıyamet<br />
hatırlatılır, mucizeler karşısında müşrikler ve tavırları anlatılır<br />
(Kamer, 54/1-8). Burada Kur’ân’ın tarih bilinci oluşturmadaki mis-<br />
yonu ve önceki ümmetlerin vahiy karşısındaki tavırları açıklanır<br />
(Kamer, 54/9-42).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. ALLAH’IN NİMETLERİ</span></span><br />
<br />
Rahman suresinde Allah’ın kudreti ve nimetleri hatırlatılır,<br />
sonra belirli periyotlarla insan ve cinlere; bu nimetlerin hangisini<br />
inkâr edebilecekleri sorulur/sorgulanır. Vâkıa suresinde kıyamet<br />
sonrası ahiret olayları ve oradaki 3 grup anlatılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. KADER</span></span><br />
<br />
Allah’ın Gücü ve Hakimiyeti: Her Şey O’nun Kontrolündedir<br />
Hadid suresinde, Allah’ın gücü anlatılmaya devam eder (Hadîd,<br />
57/1-6). Sonra fedakârlık ve şahsiyet oluşumundan bahsedilir.<br />
İnfak, karz-ı hasen ve zikir konuları anlatılır (Hadîd, 57/7-20). Daha<br />
sonra kader konusu mükemmel bir şekilde 2 ayette açıklanır (Ha-<br />
dîd, 57/21-22). Son ayetteki takva tavsiyesi ile de sure tamamlanır<br />
(Hadîd, 57/28-29).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YİRMİ SEKİZİNCİ CÜZ<br />
(s. 541 - 560)</span></span><br />
<br />
Yirmi sekizinci cüzde; Mücadele, Haşr, Mümtehine, Saff,<br />
Cuma, Münafikûn, Teğabün, Talak ve Tahrim surelerinin tamamı<br />
bulunmaktadır. Bu cüzdeki surelerin bir kısmı tesbih (Allah’ı yü-<br />
celterek), diğerleri ise Hz. Peygamber’e hitap ile başlamaktadır.<br />
28. cüzdeki temel konular şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. HAKKIN KORUNMASI</span></span><br />
<br />
İlk sureler olan Mücadele, Haşr ve Mümtehine’de hakkın korun-<br />
ması için mücadele ve çözüm yolları aktarılmaktadır. Mücadele<br />
suresinde, zıhar yapan kocasından ayrılmaması/boşanmaması<br />
gerektiğine dair Hz. Peygamber ile tartışan bir sahabi kadın örneği<br />
üzerinden hak arayışı ve hakkın korunması mesajı verilir. Zıhar,<br />
cahiliye döneminde boşanma sebebi sayılırken, İslam döneminde<br />
bu olaydan sonra hükmü değişti ve Mücadele suresinde zıharın<br />
yemin olduğu açıklandı. Ancak ağır bir yemin olduğu için keffa-<br />
reti de farklıydı. Zıhar yapan kişi eşine dönmek isterse 2 ay (60<br />
gün) peş peşe oruç tutmalı, oruca gücü yetmeyen ise 60 fakiri<br />
sabahlı akşamlı doyurmalı/fidye vermelidir. Bunları yerine getir-<br />
dikten sonra eşine yaklaşabilir (Mücâdele, 58/1-13). Haşr suresinde,<br />
Medine’deki ilk toplu Yahudi isyanı (Haşr) ve buna karşı yapılan<br />
sefer ve savaş, elde edilen ganimetler ve bunların dağıtılması ko-<br />
nuları anlatılmaktadır (Haşr, 59/1-10). (Bu surenin doğru anlaşılması<br />
için öncelikle bir siyer kitabından Beni Nadîr savaşı okunmalıdır.)<br />
Surede Yahudileri kandıran ve ayaklandıran münafıkların; mağlu-<br />
biyet ortaya çıkınca onları yalnız bırakmaları ve yardıma gelme-<br />
meleri durumu da, şeytanın ahirette kandırdıklarını/yandaşlarını<br />
yalnız bırakması ve yardıma gelmemesine benzetilmektedir (Haşr,<br />
59/11-17). Son 3 ayet (Hüvallahüllezi) ile de tevhid inancı özetlen-<br />
mekte ve bu konuda bir bilinç eğitimi verilmektedir. Allah; zatı ve<br />
sıfatları ile eşsiz ve benzersizdir, en güzel isimler O’na aittir (Haşr,<br />
59/22-24). Daha sonra Mümtehine suresinde, hicret eden kadınların<br />
durumları anlatılmakta, onların aile ve sosyal hayatla ilgili prob-<br />
lemlerine çözümler getirilmekte ve hayatın bir imtihan olduğu<br />
mesajı verilmektedir (Mümtehine, 60/10-13).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. HAKTA BİRLEŞMEK</span></span><br />
<br />
Bu cüzdeki ikinci grup sureler; Saff ve Cuma olup söz konusu<br />
sureler birlik ve beraberlik mesajları taşımaktadır. Müslümanla-<br />
ra, düşmanlarına karşı Allah yolunda (birbirlerine duvarlar gibi<br />
kenetlenmiş saflar halinde) savaşmaları emredilmektedir. (Saf,<br />
61/4 ve 11). Sonra Allah ve Resûlü’nün dinine itaat etmemiz, bu<br />
dava için çalışarak Allah’ın ensar kulları olmamız istenmektedir<br />
(Saf, 61/9-14). Sonraki Cuma suresinde de Kur’an’ı okuyup, anlayıp<br />
hayatı ona göre yaşama sorumluluğu anlatılır ve Yahudiler gibi<br />
sorumluluktan kaçılmaması gerektiği bize (yeniden) hatırlatılır<br />
(Cuma, 62/5-8). Daha sonra Cuma namazına çağrı, peygamberi<br />
dinlemek ve itaat konuları ile sure tamamlanır. Cuma namazı<br />
İslam’da birleşmenin sembolüdür (Cuma, 62/9-11).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. HAKTAN AYRILMAMAK</span></span><br />
<br />
Bu cüzdeki üçüncü grup sureler ise; Münafikûn, Teğabün,<br />
Talak ve Tahrim’dir. Bunların hepsi ayrılık problemleri üzerine<br />
yoğunlaşmaktadır. Münafikûn suresinde, İslam toplumundan<br />
ayrılan ve kendilerini gizleyip Müslüman gösteren kişilere karşı<br />
dikkatli olunması mesajı verilmekte, münafıkların önemli va-<br />
sıfları açıklanarak âdeta deşifre edilmektedir (Münâfikûn, 63/1-8).<br />
Sure müminlere önemli tavsiyelerle sona erer (Münâfikûn, 63/9-11).<br />
Bundan sonra Teğabün suresinde, kıyametteki büyük toplanma<br />
gününün (yevmü’l-cem’in), aslında dünyevi aldanmaların ortaya<br />
çıktığı gün (yevmü’t-teğâbün) olduğu açıklanır. Dünyada kim Al-<br />
lah’a iman edip güzel (salih) işler yaptıysa, ahirette Allah o kişinin<br />
kötülüklerini örter ve cennete koyar (Tegâbün, 64/9). Sure mümin-<br />
lere bazı önemli tavsiyelerle tamamlanır. Mallarınız, eşleriniz<br />
ve çocuklarınız sizin için birer imtihan vesilesidir. Dikkat edin,<br />
dünya sizi aldatmasın (Tegâbün, 64/12-18). Sonraki Talak suresinde<br />
ise, boşanma adabı anlatılır. Allah gereksiz yere boşanan, zevki-<br />
ne düşkün erkek ve kadınları sevmez, mesajı verilir. Kadınların<br />
adet sırasında boşanmaması, temizlik döneminin beklenmesi<br />
emredilir. Adet sırasında boşamak haramdır. Ayrıca birden faz-<br />
la talak ile de boşamak haramdır. (Bu iki harama Müslümanlar<br />
dikkat etmelidir.) Sünnete uygun olan boşama; ihtiyaç anında,<br />
ilişkiye girilmemiş temizlik döneminde bir talak ile boşamaktır<br />
(Talâk, 65/1-2). Sonra kadın iddet bekler:<br />
a. Hayız gören kadınlar, 3 hayız süresince,<br />
b. Hayızdan kesilen ve menopoz döneminde olanlar 3 ay,<br />
c. Hamile olanlar da doğum yapıncaya kadar iddet beklerler.<br />
İddet bitince başkasıyla evlenebilirler (Talâk, 65/3-7). Bu cüzün<br />
son suresi ise Tahrim suresidir. Burada Allah ve Resûlüne itaat<br />
emredilir ve Peygambere eziyet edilmemesi istenir. Özellikle<br />
Hz. Peygamber’in eşlerine, dikkatli olmaları emredilir. Çünkü<br />
onlar müminlerin anneleridir ve diğer mümin kadınlara da örnek<br />
olacak bir hayat yaşamaları gerekir. Bu bağlamda kendilerine<br />
tarihte yaşamış iki saliha ve iki kâfire/fasıka olan 4 kadın örnek<br />
verilir. Ya güzel bir hayat yaşayıp Firavun’un karısı Asiye ve İm-<br />
ran’ın kızı Meryem gibi cennetlik olacaksınız ya da Hz. Nuh ve<br />
Lut’un hanımları gibi cehennemlik olabilirsiniz mesajı verilir. Eş-<br />
ler birbirlerine iyi davranmalı ve müsamahalı olmalılar ki dünya<br />
ve ahiretleri cennet olsun (Tahrîm, 66/10-12).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YİRMİ DOKUZUNCU CÜZ<br />
(s. 561 - 580)</span></span><br />
<br />
Yirmi dokuzuncu cüzde; Mülk, Kalem, Hâkka, Me’âric, Nuh,<br />
Cin, Müzzemmil, Müddessir, Kıyamet, İnsan ve Mürselât su-<br />
relerinin tamamı bulunmaktadır. Cüzdeki surelerin mesajları:<br />
Allah’ın hakimiyetini kabul edin, vahye ve peygambere destek<br />
olun, tebliğe sabırla devam edin ve yaklaşan felaket/son olan<br />
kıyamete ve sorguya hazır olun, şeklindedir. 29. cüzdeki temel<br />
konular ise şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. GERÇEKLER</span></span><br />
<br />
İlk bölümde bulunan Mülk, Kalem, Hâkka ve Me’âric surelerinin<br />
ortak teması (konusu), gerçekler (tevhid, risalet ve âhiret)tir. Mülk<br />
suresinde, “Allah tek otorite sahibidir ve her şey O’na itaat eder”<br />
mesajı verilmekte ve insanların da iradeleri ile teslim olmaları<br />
gerektiği anlatılmaktadır (Mülk, 67/1-30). Kalem suresinde, bilginin<br />
önemi yeminle vurgulandıktan sonra, gerçek bilgi olan vahye<br />
ve onun tebliğcisi peygambere destek olunması istenmektedir<br />
(Kalem, 68/1-7). Aksi takdirde, bahçe sahipleri gibi hüsrana düşme<br />
tehlikesine dikkat çekilmektedir (Kalem, 68/17-32). Hâkka suresinde<br />
ise, gerçekleşecek büyük felaketten (Hâkka’dan) haber verilir<br />
(Hâkka, 69/1-18). Bu surede ahiretteki iki grup insan anlatılır: Kitabı<br />
sağından verilen başarılı insanlar ve kitabı solundan verilen ba-<br />
şarısız insanlar (Hâkka, 69/19-52). Meâric suresinde, önceki surede<br />
başlayan kıyamet ve ahiret konuları anlatılmaya devam eder (Meâ-<br />
ric, 70/1-18). Burada da iki grup insan misali verilir: (Hırs, sabırsızlık<br />
ve cimrilik gibi) zaafları olanlar ve (namaz, infak, namus ehli ve<br />
güvenilir olan) kuvvetliler (Meâric, 70/19-44).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. GERÇEKLERİN TEBLİĞİ</span></span><br />
<br />
İkinci grup surelerin genel teması; doğruların ve gerçeklerin<br />
insanlara tebliğ edilmesidir. Buradaki sureler Nuh, Cin, Müddessir<br />
ve Müzzemmil’dir. Nuh suresinde, Hz. Nuh’un tebliğ hayatı an-<br />
latılarak bir tebliğcinin sabrı, dua ve istiğfarı bize öğretilir (Nûh,<br />
71/1-28). Cin suresinde, Resûlullah’ın, Hz. Musa gibi cinlerin de<br />
peygamberi olduğu, cinlerin Kur’ân’dan etkilenmeleri ve vahiy<br />
konusunda şeytanın kendilerini kandırdığını itiraf etmeleri ak-<br />
tarılır (Cin, 72/1-17). Müzzemmil suresinde ise, Hz. Peygamber’in ilk<br />
tebliğ çalışması bağlamında sözünün etkili olması için gece tehec-<br />
cüt namazına devam etmesi gerektiği açıklanır (Müzzemmil, 73/1-11).<br />
Sonra hiç bırakmadan teheccüde devam eden Hz. Peygamber ve<br />
bazı sahabe-i kiram, hicretten sonra inen ayet ile tebrik edilir,<br />
övülür (Müzzemmil, 73/20). Müddessir suresinde de tebliğde devam-<br />
lılığın esas olduğu ve örtülere bürünüp oturma yerine tebliğ ça-<br />
lışmalarına devam edilmesi gerektiği anlatılır. Tebliğde süreklilik<br />
ve sistematik çalışma önemlidir (Müddessir, 74/1-7).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. İNSANIN SERÜVENİ</span></span><br />
<br />
Üçüncü bölümdeki sureler; Kıyamet, İnsan ve Mürselât’tır.<br />
Kıyamet suresinde, yoğun bir şekilde kıyamet ve diriliş konuları<br />
anlatılmaya devam eder (Kıyâmet, 75/1-40). İnsan (Dehr) suresinde,<br />
insanın yaratılışı, dünya ve ahiret hayatı özetlenir. Bu insanın<br />
serüvenidir. (Önce yokluk, sonra yaratılış, dünyada hidayet veya<br />
dalalet, ahirette ise cennet veya cehennem.) (İnsân, 76/1-31). Bu<br />
cüzdeki en son sure ise Mürselât’tır. Burada Allah’ın gücü son<br />
defa hatırlatılır: Melekler, rüzgar, yıldızlar, dağlar ve her şeyin<br />
sonu olan kıyamet (Mürselât, 77/1-50).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">OTUZUNCU CÜZ<br />
(s. 581 - 600)</span></span><br />
<br />
Otuzuncu cüzde; Nebe, Naziât, Abese, Tekvir, İnfitar, Mutaf-<br />
fifîn, İnşikak, Buruc, Tarık, A’lâ, Ğaşiye, Fecr, Beled, Şems, Leyl,<br />
Duha, İnşirah, Tin, Alak, Kadir, Beyyine, Zilzal, Adiyat, Karia,<br />
Tekasür, Asr, Hümeze, Fil, Kureyş, Mâûn, Kevser, Kafirûn, Nasr,<br />
Leheb, İhlas, Felak ve Nas surelerinin tamamı bulunmaktadır.<br />
Cüzdeki surelerin mesajı: Geleceği doğru okuyun ve takva sahibi<br />
olun, şeklindedir. 30. cüzdeki temel konular şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. KIYAMET VE AHİRET</span></span><br />
<br />
İlk bölümde bulunan sureler; Nebe, Naziât, Abese, Tekvir,<br />
İnfitar, Mutaffifîn, İnşikak, Buruc, Tarık, A’lâ, Ğaşiye, Fecr, Beled,<br />
Şems ve Leyl sureleridir. Bu surelerde; gelecekteki büyük felaket<br />
olan kıyamet ve sonrasındaki ahiret hayatı farklı açılardan ele<br />
alınmakta, insanlar hesap günü gelmeden önce kulluğa davet<br />
edilmektedir. Abese suresinde, tebliğin herkese yapılması ve<br />
kimsenin küçük görülmemesi mesajı verilir (Abese, 80/1-16). Bi-<br />
lemeyiz, belki de o tebliğ ettiğimiz kişilerden örnek şahsiyetli<br />
bireyler çıkar ve bütün dünyayı değiştirirler. Sonra Tekvir ve<br />
İnfitar surelerinde kıyametin dehşeti anlatılmaya devam eder.<br />
Mutaffifîn suresinde ise, ticaret ahlakı ve helal rızık üzerinde<br />
durulur (Mutaffifîn, 83/1-36). Buruc suresinde zalimler ve sonları<br />
Ashab-ı Uhdud üzerinden izah edilir (Burûc, 85/1-22). Tarık ve A’lâ<br />
surelerinde Allah’ın gücü ve yüceliği hatırlatılır, insanlar tevhid<br />
inancına çağrılır. Fecr suresinde, sıkıntıların yakında sona ere-<br />
ceği ve zalimlerin helak edileceği mesajı verilir (Fecr, 89/1-14). Be-<br />
led suresinde, Mekke’den dünyaya yayılan çağrıya dikkat çekilir<br />
(Beled, 90/1-7). Bu konuda başarılı olmak için infak etmek (cömert<br />
olmak), bir de iman edip hakkı ve sabrı da tavsiye edenlerden<br />
(sadık Müslümanlardan) olmak gerektiği açıklanır. Burada bize<br />
bir aidiyet ve kimlik bilinci verilir (Beled, 90/12-18). Şems ve Leyl<br />
surelerinde Allah’ın nimetleri ve insanların sorumluluklarına<br />
dikkat çekilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. GEÇİCİ DÜNYA</span></span><br />
<br />
İkinci bölümdeki sureler; Duha, İnşirah, Tin, Alak, Kadir, Bey-<br />
yine, Zilzal, Adiyat, Karia, Tekasür, Asr ve Hümeze sureleridir.<br />
Duha suresi, bir önceki Leyl suresinin devamı niteliğindedir. Bu<br />
surede Allah’ın, Hz. Muhammed’e olan yardımı ve desteği hatır-<br />
latılıp, Hz. Peygamberin de insanlara ve zayıflara iyi davranması<br />
gerektiği belirtilir (Duhâ, 93/1-11). İnşirah suresinde, Hz. Peygam-<br />
ber’e verilen nimetlerin anlatımı devam eder. Tin suresinde,<br />
kutsal bölgelere yemin edilerek insanın mükemmel yaratıldığı<br />
anlatılır, ondan da iman edip güzel işler yapması istenir (Tîn,<br />
95/1-8). Alak suresinde, Mekke’de ilk inen ayetler bulunmaktadır.<br />
Burada insanın Allah’ın adıyla vahyi (Kur’ân’ı) okuması ve ilimle<br />
başkalarına tebliğ etmesi emredilir (Alak, 96/1-5). Kadr ve Beyyine<br />
surelerinde, Kur’ân’ın yeryüzüne inmesi ve düşünce/zihniyet<br />
gelişimindeki misyonu beyan edilir. Zilzal ve Kâria surelerinde,<br />
kıyamet son defa gündeme getirilir. Dünyanın ve kainatın sonu-<br />
nun büyük deprem (zilzal) ve büyük patlama (kâria) ile olacağı<br />
açıklanır. Tekasür suresinde, insanın hırsının kabre girinceye<br />
kadar devam ettiği vurgulanır (Âdiyât, 100/1-11). Asr suresinde, her<br />
şeyin geçici olduğu, sadece iman, amel-i salih, bir de hakkı ve<br />
sabrı tavsiye etmenin kalıcı olduğu belirtilir (Asr, 103/1-3). Hümeze<br />
suresinde ise, Peygambere ve Müslümanlara düşmanlık yapan,<br />
sermayenin ve mülkün kendisini ebedî kılacağını zanneden kişi-<br />
lere değinilip, bunların Hutame’den (her şeyi param parça eden<br />
cehennemden) kurtulamayacağı vurgulanır (Hümeze, 104/1-9).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. ALLAH’A KULLUK VE YOL AYIRIMI</span></span><br />
<br />
Üçüncü bölümdeki sureler ise; Fil, Kureyş, Mâûn, Kevser, Ka-<br />
firûn, Nasr, Leheb, İhlas, Felak ve Nas sureleridir. Fil suresinde<br />
Allah’ın yardımı hatırlatılır ve en zor zamanda bile Mekke’yi Fil<br />
ordusundan koruduğu anlatılır (Fîl, 105/1-5). Kureyş suresinde ise,<br />
bu (Fil suresindeki) nimet karşılığında Arapların cahiliyedeki yö-<br />
neticileri sayılan Kureyş kabilesinin putlara değil, sadece Allah’a<br />
kulluk etmeleri gerektiği açıklanır (Kureyş, 106/1-4). Maûn suresin-<br />
de, müşrik ve münafıkların insanlara nasıl zulmettikleri ve kul-<br />
luğu terk ettikleri aktarılır (Maûn, 107/1-7). Kevser suresinde, Müs-<br />
lümanlardan, o dönemdeki müşriklerin hatalarına düşmemeleri,<br />
kulluk edip cömert davranmaları istenir (Kevser, 108/1-3). Kafirûn<br />
suresinde, bir yol ayırımına gidilir. Müslümanların hiçbir zaman,<br />
Allah ile birlikte putlara tapmayacakları, şirk koşmayacakları<br />
mesajı verilir (Kâfirûn, 109/1-6). Nasr suresi, tek parça halinde inen<br />
en son suredir. Veda haccı sırasında Mekke’de inmiştir. Burada<br />
Allah’ın yardımı gelip zafer/feth gerçekleştiğinde; şımarmamak<br />
ve insanlara zulmetmemek, bilakis Allah’ı zikir ve hatalar için<br />
istiğfara devam etmek gerektiği belirtilir (Nasr, 110/1-3). Tebbet<br />
(Mesed) suresinde ise, Mekke’deki ilk tebliğ günleri hatırlatılır<br />
ve Ebu Leheb dahil müşriklerin saldırıları ve beddualarının fayda<br />
vermediği, bilakis kendilerine zarar verdiğine işaret edilir. İhlas<br />
suresinde, tevhid inancı son defa hatırlatılır (İhlâs, 112/1-4). Felak<br />
ve Nas surelerinde; tüm kötülüklerden, kötülüklerin sebebi olan<br />
insan ve cin şeytanlarının şerrinden Allah’a sığınma ile Kur’ân<br />
tamamlanır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SADAKALLAHÜ’L-AZÎYM</span></span><br />
(Allah Kur’ân’ın başından sonuna kadar her konuda doğruyu<br />
söyledi.)<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Rıfat ORAL<br />
Ankara - 2020<br />
Diyanet YAYINLARI<br />
KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI BÖLÜM6</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI</span></span><br />
<br />
Kur’ân okumalarının bir başka şekli de mukabele olarak asr-ı<br />
saadetten bize intikal etmiştir. Mukabele bir kişinin Kur’ân<br />
okuyup diğer kişi ya da kişilerin onu dinlemesi ve okuduğunu<br />
kontrol etmesidir. Bu şekilde hem Kur’ân nüshaları hem de oku-<br />
nan Kur’ân her defasında yeniden kontrol edilir, okuyan ya da<br />
dinleyenler hatalarını düzeltir. Mukabele, Hz. Peygamber (a.s.)<br />
döneminden gelen bir gelenektir. Asr-ı saadette Peygamberimiz<br />
her sene Cebrail ile Kur’ân ayetlerini ve surelerini mukabele<br />
ederlerdi. Bazen Peygamberimiz okur Cebrail dinler, bazen de<br />
Cebrail okur Peygamberimiz (a.s.) dinlerdi. Hicretin 10. yılında<br />
Peygamberimiz (a.s.) ömrünün sonuna yaklaştığını hissetmişti ya<br />
da bu ona bildirilmişti. O sene Cebrail ile iki defa Kur’ân’ı mu-<br />
kabele etmişlerdi. Bu son mukabele idi. Bu şekilde Kur’an karşı<br />
tarafa arz edildiği için buna mukabele veya muaraza denilmiştir.<br />
(Bk. Buhari, Fedailü’l-Kur’ân, 7; Ahmed, II/399; VI/282)<br />
Kur’an sürekli okunması, mukabele ve müzakere edilmesi,<br />
üzerinde düşünülmesi gereken bir kitaptır. Zira Kur’ân’daki her<br />
cüz sanki müstakil bir kitaptır ve farklı konular ile insanlardaki<br />
iman, ibadet ve ahlak bilincini yenilemekte, güçlendirip diri tut-<br />
maktadır. Elinizdeki bu çalışma da Kur’ân okumalarında faydalı<br />
olması ve bir takva (sorumluluk) bilinci kazandırması için her<br />
cüzden 3 temel konu seçilerek oluşturulmuştur. Kur’ân okurken<br />
bitirilen cüzden sonra o cüzdeki temel konuları/meseleleri ve<br />
mesajları yeniden hatırlamak ve genel hatlarıyla anlamak/müza-<br />
kere etmek hayatımızı ve toplumları değiştirecektir. Bu nedenle<br />
camide ya da evde her cüz okumalarından sonra söz konusu<br />
cüzle ilgili bölümün bu eserden okunması ve müzakere edilmesi<br />
güzel sonuçlara yol açacaktır.<br />
Kur’ân’ı her okuyuşta ya da her hatimde; farklı gözle ve he-<br />
defle okumak tavsiye edilir ki hem okuyucunun zihni diri kalsın<br />
hem de her okuyuşta Kur’ân’ın farklı bir yönünü keşfetsin. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YİRMİ ALTINCI CÜZ<br />
(s. 501 - 520)</span></span><br />
<br />
Yirmi altıncı cüzde; Casiye suresinin son sayfası ve Ahkaf,<br />
Muhammed, Fetih, Hucurat ve Kaf surelerinin tamamı ve Zariyat<br />
suresinin ilk yarısı bulunmaktadır. Ahkaf suresinde risalet ile<br />
ilgili haberler, bir başka bölgedeki peygamberlerin mücadele-<br />
leri üzerinden anlatılmaya devam etmektedir. Bu cüzdeki temel<br />
konular şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. PEYGAMBERLERİN TEBLİĞİ</span></span><br />
<br />
Hz. Hud ve Ad kavmine Ahkaf (kum tepeleri) bölgesinden<br />
tebliği ve uyarıları anlatılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. KAVİMLERİN HELAK SEBEBİ</span></span><br />
<br />
Sonra onların Hz. Hud’a karşı mücadeleleri ve helak olmaları<br />
anlatılır (Ahkâf, 46/21-34). Ahkaf suresi ile Ha-mim (حم) sureleri<br />
bu şekilde tamamlanır. (Bk. Ha-mim sureleri ile ilgili 25. cüzün<br />
özeti ve temel konuları). Suredeki son mesaj şudur: “Ulu’l-azm<br />
peygamberler gibi sen de sabret (dirençli ol).” (Ahkâf, 46/35).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. İNANANLARIN BAŞARILARI</span></span><br />
<br />
Bundan sonra gelen beş surenin ana teması risalet, cihad ve<br />
vahiy eğitimidir: Muhammed suresinde; iman, tebliğ ve cihad<br />
konuları açıklanmakta (Muhammed, 47/1-11); bu bağlamda peygam-<br />
berlere iman edip güzel işler yapanların cennete gidecekleri,<br />
peygambere savaş açıp kötü işler yapanların ise cehenneme<br />
atılacakları anlatılmaktadır (Muhammed, 47/12-18). İlgili emir ve tav-<br />
siyeler ile konu devam etmektedir (Muhammed, 47/19-38). Sonra<br />
gelen Fetih suresi, önceki surenin devamı niteliğindedir: Sure<br />
Resûlullah’a fetih müjdesi ile başlar. Bu müjde dar anlamıyla o<br />
günkü Mekke’nin fethi ile ilgili olsa da (Fetih, 48/1-10), aslında son<br />
peygambere genel anlamıyla bütün yeryüzü fethi müjdelenmek-<br />
tedir. Çünkü Mekke fethedildiği anda o bölgedeki bütün Arap-<br />
lar İslam’ın hakimiyetini kabul edeceklerdi. Sonraki ayetler de<br />
İslâm’ın yeryüzü hakimiyetini müjdelemektedir. (Fetih, 48/18- 28)<br />
Mekke ve kutsal bölgeye hakim olan güç, Ortadoğuya da ha-<br />
kim olur. Ortadoğuya hakim olan, bütün dünyaya hakim olur.<br />
Onun için savaşlar sürekli Ortadoğu merkezli devam etmekte,<br />
dış güçler sürekli buraya hakim olmanın mücadelesi ve strate-<br />
jisini yürütmektedir. Burası âdeta dünyanın merkezidir. Fetih<br />
suresinin son ayetinde ise; Hz. Muhammed (a.s.) ve ashabının<br />
önemli vasıfları özetlenerek âdeta bize başarının ve fethin for-<br />
mülü verilmektedir (Fetih, 48/29). Sonra gelen Hucurat suresi de<br />
bir önceki surenin devamı niteliğindedir. Çünkü burada İslam<br />
toplumunun eğitimine ışık tutulmaktadır. Bu eğitimi iki kısımda<br />
inceleyebiliriz.<br />
a. Allah ve Resûlüne karşı tavsiye edilen davranış biçimle-<br />
ri-âdab (Fetih, 48/1-5),<br />
b. Müminlerin birbirlerine karşı davranış biçimleri (Hucurât,<br />
49/6-18).<br />
Sonraki Kaf Suresi de bir öncekinin devamı gibidir. Burada da<br />
sahabenin ve diğer müminlerin önceki kavimlerin hatalarından<br />
ders almaları istenir: İşte Nuh kavmi, Ashab-ı ress (Nebatlılar),<br />
Semud ve Ad kavimleri, Firavun güçleri, Lut kavmi, Ashab-ı Eyke<br />
(Medyenliler) ve Tübba kavmi… Onların helak sebepleri anlatılır.<br />
Âdeta tarihin bir bölümü, bütün/blok halinde gözler önüne se-<br />
rilir (Kâf, 50/12-15). Bunları takiben; ölüm ve diriliş gerçeği, ayrıca<br />
şeytanın kandırdığı kişileri ahirette yalnız bırakacağı haberi ha-<br />
tırlatılır. (Kâf, 50/16-36). Sure sonunda Hz. Peygamber’e ve mümin-<br />
lere verilen son mesajlar (sabır, kulluk ve ahiret bilinci) ile sure<br />
tamamlanır (Kâf, 50/39-45).<br />
c. Bu cüz Zariyat suresinin ilk yarısı ile sona erer. Bu sure-<br />
de diriliş ve ahiret konuları devam eder. Zariyat suresi yemin<br />
ile başlar. Yeminle başlayan Mekkî Sûreler bundan sonra sü-<br />
rer, daha sonraki bölümlerde vurgulu ve etkili Mekkî sureler<br />
bulunmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YİRMİ YEDİNCİ CÜZ<br />
(s. 521 - 540)</span></span><br />
<br />
Yirmi yedinci cüzde; Zariyat suresinin son kısmı ile Tur, Necm,<br />
Kamer, Rahman, Vâkıa ve Hadid surelerinin tamamı bulunmak-<br />
tadır. Bu cüzdeki temel konular şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. İNSANLAR VE PEYGAMBERLER</span></span><br />
<br />
Zariyat suresinin son kısmında, önceki ümmetlerden bazı<br />
haberler verilir:<br />
a. Hz. İbrahim’in tebliğ yolculuğu,<br />
b. Lut kavmi ve helak edilişi anlatılır. Sonra Tur suresi; kutsal<br />
şeylere ve mekanlara yemin ile başlar. Müşriklerin vahiy karşı-<br />
sındaki tavırları ve diyalogları anlatılır (Tûr, 52/9-28). Başarıya giden<br />
yollar açıklanır (Tûr, 52/44-49). Necm suresinde de, yemin ile söze<br />
başlanır, risaletin ilanı ve miraç konuları açıklanır (Necm, 53/19-30).<br />
Sonra müşriklerin putları ve acizliği, Allah’ın yüce kudreti ve<br />
vasıfları dile getirilir (Necm, 53/41-62). Kamer suresinde kıyamet<br />
hatırlatılır, mucizeler karşısında müşrikler ve tavırları anlatılır<br />
(Kamer, 54/1-8). Burada Kur’ân’ın tarih bilinci oluşturmadaki mis-<br />
yonu ve önceki ümmetlerin vahiy karşısındaki tavırları açıklanır<br />
(Kamer, 54/9-42).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. ALLAH’IN NİMETLERİ</span></span><br />
<br />
Rahman suresinde Allah’ın kudreti ve nimetleri hatırlatılır,<br />
sonra belirli periyotlarla insan ve cinlere; bu nimetlerin hangisini<br />
inkâr edebilecekleri sorulur/sorgulanır. Vâkıa suresinde kıyamet<br />
sonrası ahiret olayları ve oradaki 3 grup anlatılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. KADER</span></span><br />
<br />
Allah’ın Gücü ve Hakimiyeti: Her Şey O’nun Kontrolündedir<br />
Hadid suresinde, Allah’ın gücü anlatılmaya devam eder (Hadîd,<br />
57/1-6). Sonra fedakârlık ve şahsiyet oluşumundan bahsedilir.<br />
İnfak, karz-ı hasen ve zikir konuları anlatılır (Hadîd, 57/7-20). Daha<br />
sonra kader konusu mükemmel bir şekilde 2 ayette açıklanır (Ha-<br />
dîd, 57/21-22). Son ayetteki takva tavsiyesi ile de sure tamamlanır<br />
(Hadîd, 57/28-29).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YİRMİ SEKİZİNCİ CÜZ<br />
(s. 541 - 560)</span></span><br />
<br />
Yirmi sekizinci cüzde; Mücadele, Haşr, Mümtehine, Saff,<br />
Cuma, Münafikûn, Teğabün, Talak ve Tahrim surelerinin tamamı<br />
bulunmaktadır. Bu cüzdeki surelerin bir kısmı tesbih (Allah’ı yü-<br />
celterek), diğerleri ise Hz. Peygamber’e hitap ile başlamaktadır.<br />
28. cüzdeki temel konular şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. HAKKIN KORUNMASI</span></span><br />
<br />
İlk sureler olan Mücadele, Haşr ve Mümtehine’de hakkın korun-<br />
ması için mücadele ve çözüm yolları aktarılmaktadır. Mücadele<br />
suresinde, zıhar yapan kocasından ayrılmaması/boşanmaması<br />
gerektiğine dair Hz. Peygamber ile tartışan bir sahabi kadın örneği<br />
üzerinden hak arayışı ve hakkın korunması mesajı verilir. Zıhar,<br />
cahiliye döneminde boşanma sebebi sayılırken, İslam döneminde<br />
bu olaydan sonra hükmü değişti ve Mücadele suresinde zıharın<br />
yemin olduğu açıklandı. Ancak ağır bir yemin olduğu için keffa-<br />
reti de farklıydı. Zıhar yapan kişi eşine dönmek isterse 2 ay (60<br />
gün) peş peşe oruç tutmalı, oruca gücü yetmeyen ise 60 fakiri<br />
sabahlı akşamlı doyurmalı/fidye vermelidir. Bunları yerine getir-<br />
dikten sonra eşine yaklaşabilir (Mücâdele, 58/1-13). Haşr suresinde,<br />
Medine’deki ilk toplu Yahudi isyanı (Haşr) ve buna karşı yapılan<br />
sefer ve savaş, elde edilen ganimetler ve bunların dağıtılması ko-<br />
nuları anlatılmaktadır (Haşr, 59/1-10). (Bu surenin doğru anlaşılması<br />
için öncelikle bir siyer kitabından Beni Nadîr savaşı okunmalıdır.)<br />
Surede Yahudileri kandıran ve ayaklandıran münafıkların; mağlu-<br />
biyet ortaya çıkınca onları yalnız bırakmaları ve yardıma gelme-<br />
meleri durumu da, şeytanın ahirette kandırdıklarını/yandaşlarını<br />
yalnız bırakması ve yardıma gelmemesine benzetilmektedir (Haşr,<br />
59/11-17). Son 3 ayet (Hüvallahüllezi) ile de tevhid inancı özetlen-<br />
mekte ve bu konuda bir bilinç eğitimi verilmektedir. Allah; zatı ve<br />
sıfatları ile eşsiz ve benzersizdir, en güzel isimler O’na aittir (Haşr,<br />
59/22-24). Daha sonra Mümtehine suresinde, hicret eden kadınların<br />
durumları anlatılmakta, onların aile ve sosyal hayatla ilgili prob-<br />
lemlerine çözümler getirilmekte ve hayatın bir imtihan olduğu<br />
mesajı verilmektedir (Mümtehine, 60/10-13).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. HAKTA BİRLEŞMEK</span></span><br />
<br />
Bu cüzdeki ikinci grup sureler; Saff ve Cuma olup söz konusu<br />
sureler birlik ve beraberlik mesajları taşımaktadır. Müslümanla-<br />
ra, düşmanlarına karşı Allah yolunda (birbirlerine duvarlar gibi<br />
kenetlenmiş saflar halinde) savaşmaları emredilmektedir. (Saf,<br />
61/4 ve 11). Sonra Allah ve Resûlü’nün dinine itaat etmemiz, bu<br />
dava için çalışarak Allah’ın ensar kulları olmamız istenmektedir<br />
(Saf, 61/9-14). Sonraki Cuma suresinde de Kur’an’ı okuyup, anlayıp<br />
hayatı ona göre yaşama sorumluluğu anlatılır ve Yahudiler gibi<br />
sorumluluktan kaçılmaması gerektiği bize (yeniden) hatırlatılır<br />
(Cuma, 62/5-8). Daha sonra Cuma namazına çağrı, peygamberi<br />
dinlemek ve itaat konuları ile sure tamamlanır. Cuma namazı<br />
İslam’da birleşmenin sembolüdür (Cuma, 62/9-11).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. HAKTAN AYRILMAMAK</span></span><br />
<br />
Bu cüzdeki üçüncü grup sureler ise; Münafikûn, Teğabün,<br />
Talak ve Tahrim’dir. Bunların hepsi ayrılık problemleri üzerine<br />
yoğunlaşmaktadır. Münafikûn suresinde, İslam toplumundan<br />
ayrılan ve kendilerini gizleyip Müslüman gösteren kişilere karşı<br />
dikkatli olunması mesajı verilmekte, münafıkların önemli va-<br />
sıfları açıklanarak âdeta deşifre edilmektedir (Münâfikûn, 63/1-8).<br />
Sure müminlere önemli tavsiyelerle sona erer (Münâfikûn, 63/9-11).<br />
Bundan sonra Teğabün suresinde, kıyametteki büyük toplanma<br />
gününün (yevmü’l-cem’in), aslında dünyevi aldanmaların ortaya<br />
çıktığı gün (yevmü’t-teğâbün) olduğu açıklanır. Dünyada kim Al-<br />
lah’a iman edip güzel (salih) işler yaptıysa, ahirette Allah o kişinin<br />
kötülüklerini örter ve cennete koyar (Tegâbün, 64/9). Sure mümin-<br />
lere bazı önemli tavsiyelerle tamamlanır. Mallarınız, eşleriniz<br />
ve çocuklarınız sizin için birer imtihan vesilesidir. Dikkat edin,<br />
dünya sizi aldatmasın (Tegâbün, 64/12-18). Sonraki Talak suresinde<br />
ise, boşanma adabı anlatılır. Allah gereksiz yere boşanan, zevki-<br />
ne düşkün erkek ve kadınları sevmez, mesajı verilir. Kadınların<br />
adet sırasında boşanmaması, temizlik döneminin beklenmesi<br />
emredilir. Adet sırasında boşamak haramdır. Ayrıca birden faz-<br />
la talak ile de boşamak haramdır. (Bu iki harama Müslümanlar<br />
dikkat etmelidir.) Sünnete uygun olan boşama; ihtiyaç anında,<br />
ilişkiye girilmemiş temizlik döneminde bir talak ile boşamaktır<br />
(Talâk, 65/1-2). Sonra kadın iddet bekler:<br />
a. Hayız gören kadınlar, 3 hayız süresince,<br />
b. Hayızdan kesilen ve menopoz döneminde olanlar 3 ay,<br />
c. Hamile olanlar da doğum yapıncaya kadar iddet beklerler.<br />
İddet bitince başkasıyla evlenebilirler (Talâk, 65/3-7). Bu cüzün<br />
son suresi ise Tahrim suresidir. Burada Allah ve Resûlüne itaat<br />
emredilir ve Peygambere eziyet edilmemesi istenir. Özellikle<br />
Hz. Peygamber’in eşlerine, dikkatli olmaları emredilir. Çünkü<br />
onlar müminlerin anneleridir ve diğer mümin kadınlara da örnek<br />
olacak bir hayat yaşamaları gerekir. Bu bağlamda kendilerine<br />
tarihte yaşamış iki saliha ve iki kâfire/fasıka olan 4 kadın örnek<br />
verilir. Ya güzel bir hayat yaşayıp Firavun’un karısı Asiye ve İm-<br />
ran’ın kızı Meryem gibi cennetlik olacaksınız ya da Hz. Nuh ve<br />
Lut’un hanımları gibi cehennemlik olabilirsiniz mesajı verilir. Eş-<br />
ler birbirlerine iyi davranmalı ve müsamahalı olmalılar ki dünya<br />
ve ahiretleri cennet olsun (Tahrîm, 66/10-12).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YİRMİ DOKUZUNCU CÜZ<br />
(s. 561 - 580)</span></span><br />
<br />
Yirmi dokuzuncu cüzde; Mülk, Kalem, Hâkka, Me’âric, Nuh,<br />
Cin, Müzzemmil, Müddessir, Kıyamet, İnsan ve Mürselât su-<br />
relerinin tamamı bulunmaktadır. Cüzdeki surelerin mesajları:<br />
Allah’ın hakimiyetini kabul edin, vahye ve peygambere destek<br />
olun, tebliğe sabırla devam edin ve yaklaşan felaket/son olan<br />
kıyamete ve sorguya hazır olun, şeklindedir. 29. cüzdeki temel<br />
konular ise şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. GERÇEKLER</span></span><br />
<br />
İlk bölümde bulunan Mülk, Kalem, Hâkka ve Me’âric surelerinin<br />
ortak teması (konusu), gerçekler (tevhid, risalet ve âhiret)tir. Mülk<br />
suresinde, “Allah tek otorite sahibidir ve her şey O’na itaat eder”<br />
mesajı verilmekte ve insanların da iradeleri ile teslim olmaları<br />
gerektiği anlatılmaktadır (Mülk, 67/1-30). Kalem suresinde, bilginin<br />
önemi yeminle vurgulandıktan sonra, gerçek bilgi olan vahye<br />
ve onun tebliğcisi peygambere destek olunması istenmektedir<br />
(Kalem, 68/1-7). Aksi takdirde, bahçe sahipleri gibi hüsrana düşme<br />
tehlikesine dikkat çekilmektedir (Kalem, 68/17-32). Hâkka suresinde<br />
ise, gerçekleşecek büyük felaketten (Hâkka’dan) haber verilir<br />
(Hâkka, 69/1-18). Bu surede ahiretteki iki grup insan anlatılır: Kitabı<br />
sağından verilen başarılı insanlar ve kitabı solundan verilen ba-<br />
şarısız insanlar (Hâkka, 69/19-52). Meâric suresinde, önceki surede<br />
başlayan kıyamet ve ahiret konuları anlatılmaya devam eder (Meâ-<br />
ric, 70/1-18). Burada da iki grup insan misali verilir: (Hırs, sabırsızlık<br />
ve cimrilik gibi) zaafları olanlar ve (namaz, infak, namus ehli ve<br />
güvenilir olan) kuvvetliler (Meâric, 70/19-44).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. GERÇEKLERİN TEBLİĞİ</span></span><br />
<br />
İkinci grup surelerin genel teması; doğruların ve gerçeklerin<br />
insanlara tebliğ edilmesidir. Buradaki sureler Nuh, Cin, Müddessir<br />
ve Müzzemmil’dir. Nuh suresinde, Hz. Nuh’un tebliğ hayatı an-<br />
latılarak bir tebliğcinin sabrı, dua ve istiğfarı bize öğretilir (Nûh,<br />
71/1-28). Cin suresinde, Resûlullah’ın, Hz. Musa gibi cinlerin de<br />
peygamberi olduğu, cinlerin Kur’ân’dan etkilenmeleri ve vahiy<br />
konusunda şeytanın kendilerini kandırdığını itiraf etmeleri ak-<br />
tarılır (Cin, 72/1-17). Müzzemmil suresinde ise, Hz. Peygamber’in ilk<br />
tebliğ çalışması bağlamında sözünün etkili olması için gece tehec-<br />
cüt namazına devam etmesi gerektiği açıklanır (Müzzemmil, 73/1-11).<br />
Sonra hiç bırakmadan teheccüde devam eden Hz. Peygamber ve<br />
bazı sahabe-i kiram, hicretten sonra inen ayet ile tebrik edilir,<br />
övülür (Müzzemmil, 73/20). Müddessir suresinde de tebliğde devam-<br />
lılığın esas olduğu ve örtülere bürünüp oturma yerine tebliğ ça-<br />
lışmalarına devam edilmesi gerektiği anlatılır. Tebliğde süreklilik<br />
ve sistematik çalışma önemlidir (Müddessir, 74/1-7).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. İNSANIN SERÜVENİ</span></span><br />
<br />
Üçüncü bölümdeki sureler; Kıyamet, İnsan ve Mürselât’tır.<br />
Kıyamet suresinde, yoğun bir şekilde kıyamet ve diriliş konuları<br />
anlatılmaya devam eder (Kıyâmet, 75/1-40). İnsan (Dehr) suresinde,<br />
insanın yaratılışı, dünya ve ahiret hayatı özetlenir. Bu insanın<br />
serüvenidir. (Önce yokluk, sonra yaratılış, dünyada hidayet veya<br />
dalalet, ahirette ise cennet veya cehennem.) (İnsân, 76/1-31). Bu<br />
cüzdeki en son sure ise Mürselât’tır. Burada Allah’ın gücü son<br />
defa hatırlatılır: Melekler, rüzgar, yıldızlar, dağlar ve her şeyin<br />
sonu olan kıyamet (Mürselât, 77/1-50).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">OTUZUNCU CÜZ<br />
(s. 581 - 600)</span></span><br />
<br />
Otuzuncu cüzde; Nebe, Naziât, Abese, Tekvir, İnfitar, Mutaf-<br />
fifîn, İnşikak, Buruc, Tarık, A’lâ, Ğaşiye, Fecr, Beled, Şems, Leyl,<br />
Duha, İnşirah, Tin, Alak, Kadir, Beyyine, Zilzal, Adiyat, Karia,<br />
Tekasür, Asr, Hümeze, Fil, Kureyş, Mâûn, Kevser, Kafirûn, Nasr,<br />
Leheb, İhlas, Felak ve Nas surelerinin tamamı bulunmaktadır.<br />
Cüzdeki surelerin mesajı: Geleceği doğru okuyun ve takva sahibi<br />
olun, şeklindedir. 30. cüzdeki temel konular şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. KIYAMET VE AHİRET</span></span><br />
<br />
İlk bölümde bulunan sureler; Nebe, Naziât, Abese, Tekvir,<br />
İnfitar, Mutaffifîn, İnşikak, Buruc, Tarık, A’lâ, Ğaşiye, Fecr, Beled,<br />
Şems ve Leyl sureleridir. Bu surelerde; gelecekteki büyük felaket<br />
olan kıyamet ve sonrasındaki ahiret hayatı farklı açılardan ele<br />
alınmakta, insanlar hesap günü gelmeden önce kulluğa davet<br />
edilmektedir. Abese suresinde, tebliğin herkese yapılması ve<br />
kimsenin küçük görülmemesi mesajı verilir (Abese, 80/1-16). Bi-<br />
lemeyiz, belki de o tebliğ ettiğimiz kişilerden örnek şahsiyetli<br />
bireyler çıkar ve bütün dünyayı değiştirirler. Sonra Tekvir ve<br />
İnfitar surelerinde kıyametin dehşeti anlatılmaya devam eder.<br />
Mutaffifîn suresinde ise, ticaret ahlakı ve helal rızık üzerinde<br />
durulur (Mutaffifîn, 83/1-36). Buruc suresinde zalimler ve sonları<br />
Ashab-ı Uhdud üzerinden izah edilir (Burûc, 85/1-22). Tarık ve A’lâ<br />
surelerinde Allah’ın gücü ve yüceliği hatırlatılır, insanlar tevhid<br />
inancına çağrılır. Fecr suresinde, sıkıntıların yakında sona ere-<br />
ceği ve zalimlerin helak edileceği mesajı verilir (Fecr, 89/1-14). Be-<br />
led suresinde, Mekke’den dünyaya yayılan çağrıya dikkat çekilir<br />
(Beled, 90/1-7). Bu konuda başarılı olmak için infak etmek (cömert<br />
olmak), bir de iman edip hakkı ve sabrı da tavsiye edenlerden<br />
(sadık Müslümanlardan) olmak gerektiği açıklanır. Burada bize<br />
bir aidiyet ve kimlik bilinci verilir (Beled, 90/12-18). Şems ve Leyl<br />
surelerinde Allah’ın nimetleri ve insanların sorumluluklarına<br />
dikkat çekilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. GEÇİCİ DÜNYA</span></span><br />
<br />
İkinci bölümdeki sureler; Duha, İnşirah, Tin, Alak, Kadir, Bey-<br />
yine, Zilzal, Adiyat, Karia, Tekasür, Asr ve Hümeze sureleridir.<br />
Duha suresi, bir önceki Leyl suresinin devamı niteliğindedir. Bu<br />
surede Allah’ın, Hz. Muhammed’e olan yardımı ve desteği hatır-<br />
latılıp, Hz. Peygamberin de insanlara ve zayıflara iyi davranması<br />
gerektiği belirtilir (Duhâ, 93/1-11). İnşirah suresinde, Hz. Peygam-<br />
ber’e verilen nimetlerin anlatımı devam eder. Tin suresinde,<br />
kutsal bölgelere yemin edilerek insanın mükemmel yaratıldığı<br />
anlatılır, ondan da iman edip güzel işler yapması istenir (Tîn,<br />
95/1-8). Alak suresinde, Mekke’de ilk inen ayetler bulunmaktadır.<br />
Burada insanın Allah’ın adıyla vahyi (Kur’ân’ı) okuması ve ilimle<br />
başkalarına tebliğ etmesi emredilir (Alak, 96/1-5). Kadr ve Beyyine<br />
surelerinde, Kur’ân’ın yeryüzüne inmesi ve düşünce/zihniyet<br />
gelişimindeki misyonu beyan edilir. Zilzal ve Kâria surelerinde,<br />
kıyamet son defa gündeme getirilir. Dünyanın ve kainatın sonu-<br />
nun büyük deprem (zilzal) ve büyük patlama (kâria) ile olacağı<br />
açıklanır. Tekasür suresinde, insanın hırsının kabre girinceye<br />
kadar devam ettiği vurgulanır (Âdiyât, 100/1-11). Asr suresinde, her<br />
şeyin geçici olduğu, sadece iman, amel-i salih, bir de hakkı ve<br />
sabrı tavsiye etmenin kalıcı olduğu belirtilir (Asr, 103/1-3). Hümeze<br />
suresinde ise, Peygambere ve Müslümanlara düşmanlık yapan,<br />
sermayenin ve mülkün kendisini ebedî kılacağını zanneden kişi-<br />
lere değinilip, bunların Hutame’den (her şeyi param parça eden<br />
cehennemden) kurtulamayacağı vurgulanır (Hümeze, 104/1-9).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. ALLAH’A KULLUK VE YOL AYIRIMI</span></span><br />
<br />
Üçüncü bölümdeki sureler ise; Fil, Kureyş, Mâûn, Kevser, Ka-<br />
firûn, Nasr, Leheb, İhlas, Felak ve Nas sureleridir. Fil suresinde<br />
Allah’ın yardımı hatırlatılır ve en zor zamanda bile Mekke’yi Fil<br />
ordusundan koruduğu anlatılır (Fîl, 105/1-5). Kureyş suresinde ise,<br />
bu (Fil suresindeki) nimet karşılığında Arapların cahiliyedeki yö-<br />
neticileri sayılan Kureyş kabilesinin putlara değil, sadece Allah’a<br />
kulluk etmeleri gerektiği açıklanır (Kureyş, 106/1-4). Maûn suresin-<br />
de, müşrik ve münafıkların insanlara nasıl zulmettikleri ve kul-<br />
luğu terk ettikleri aktarılır (Maûn, 107/1-7). Kevser suresinde, Müs-<br />
lümanlardan, o dönemdeki müşriklerin hatalarına düşmemeleri,<br />
kulluk edip cömert davranmaları istenir (Kevser, 108/1-3). Kafirûn<br />
suresinde, bir yol ayırımına gidilir. Müslümanların hiçbir zaman,<br />
Allah ile birlikte putlara tapmayacakları, şirk koşmayacakları<br />
mesajı verilir (Kâfirûn, 109/1-6). Nasr suresi, tek parça halinde inen<br />
en son suredir. Veda haccı sırasında Mekke’de inmiştir. Burada<br />
Allah’ın yardımı gelip zafer/feth gerçekleştiğinde; şımarmamak<br />
ve insanlara zulmetmemek, bilakis Allah’ı zikir ve hatalar için<br />
istiğfara devam etmek gerektiği belirtilir (Nasr, 110/1-3). Tebbet<br />
(Mesed) suresinde ise, Mekke’deki ilk tebliğ günleri hatırlatılır<br />
ve Ebu Leheb dahil müşriklerin saldırıları ve beddualarının fayda<br />
vermediği, bilakis kendilerine zarar verdiğine işaret edilir. İhlas<br />
suresinde, tevhid inancı son defa hatırlatılır (İhlâs, 112/1-4). Felak<br />
ve Nas surelerinde; tüm kötülüklerden, kötülüklerin sebebi olan<br />
insan ve cin şeytanlarının şerrinden Allah’a sığınma ile Kur’ân<br />
tamamlanır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SADAKALLAHÜ’L-AZÎYM</span></span><br />
(Allah Kur’ân’ın başından sonuna kadar her konuda doğruyu<br />
söyledi.)<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Rıfat ORAL<br />
Ankara - 2020<br />
Diyanet YAYINLARI<br />
KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI BÖLÜM6</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI BÖLÜM5]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=23208</link>
			<pubDate>Thu, 12 Oct 2023 15:43:10 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=23208</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI</span></span><br />
<br />
Kur’ân okumalarının bir başka şekli de mukabele olarak asr-ı<br />
saadetten bize intikal etmiştir. Mukabele bir kişinin Kur’ân<br />
okuyup diğer kişi ya da kişilerin onu dinlemesi ve okuduğunu<br />
kontrol etmesidir. Bu şekilde hem Kur’ân nüshaları hem de oku-<br />
nan Kur’ân her defasında yeniden kontrol edilir, okuyan ya da<br />
dinleyenler hatalarını düzeltir. Mukabele, Hz. Peygamber (a.s.)<br />
döneminden gelen bir gelenektir. Asr-ı saadette Peygamberimiz<br />
her sene Cebrail ile Kur’ân ayetlerini ve surelerini mukabele<br />
ederlerdi. Bazen Peygamberimiz okur Cebrail dinler, bazen de<br />
Cebrail okur Peygamberimiz (a.s.) dinlerdi. Hicretin 10. yılında<br />
Peygamberimiz (a.s.) ömrünün sonuna yaklaştığını hissetmişti ya<br />
da bu ona bildirilmişti. O sene Cebrail ile iki defa Kur’ân’ı mu-<br />
kabele etmişlerdi. Bu son mukabele idi. Bu şekilde Kur’an karşı<br />
tarafa arz edildiği için buna mukabele veya muaraza denilmiştir.<br />
(Bk. Buhari, Fedailü’l-Kur’ân, 7; Ahmed, II/399; VI/282)<br />
Kur’an sürekli okunması, mukabele ve müzakere edilmesi,<br />
üzerinde düşünülmesi gereken bir kitaptır. Zira Kur’ân’daki her<br />
cüz sanki müstakil bir kitaptır ve farklı konular ile insanlardaki<br />
iman, ibadet ve ahlak bilincini yenilemekte, güçlendirip diri tut-<br />
maktadır. Elinizdeki bu çalışma da Kur’ân okumalarında faydalı<br />
olması ve bir takva (sorumluluk) bilinci kazandırması için her<br />
cüzden 3 temel konu seçilerek oluşturulmuştur. Kur’ân okurken<br />
bitirilen cüzden sonra o cüzdeki temel konuları/meseleleri ve<br />
mesajları yeniden hatırlamak ve genel hatlarıyla anlamak/müza-<br />
kere etmek hayatımızı ve toplumları değiştirecektir. Bu nedenle<br />
camide ya da evde her cüz okumalarından sonra söz konusu<br />
cüzle ilgili bölümün bu eserden okunması ve müzakere edilmesi<br />
güzel sonuçlara yol açacaktır.<br />
Kur’ân’ı her okuyuşta ya da her hatimde; farklı gözle ve he-<br />
defle okumak tavsiye edilir ki hem okuyucunun zihni diri kalsın<br />
hem de her okuyuşta Kur’ân’ın farklı bir yönünü keşfetsin. <br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">YİRMİ BİRİNCİ CÜZ<br />
(s. 401 - 420)</span></span><br />
<br />
Yirmi birinci cüzde; Ankebut suresinin son tarafı, Rum, Lok-<br />
man, Secde surelerinin tamamı ve Ahzab suresinin baş tarafı<br />
bulunmaktadır. Bu cüzdeki temel konular şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. EHL-İ KİTAP İLE GÜZELCE MÜCADELE</span></span><br />
<br />
Ankebut suresinin son taraflarında; ehl-i kitap ile güzelce<br />
mücadele edin, Kur’ân’ı tebliğ edin, sıkıntılı durumlarda hicret<br />
ve cihat edin, ölümden korkmayın, mesajları verilmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. TARİHİ DEĞİŞTİRENLER</span></span><br />
<br />
Bu cüzde ayrıca Rum, Lokman ve Secde surelerinin tamamı<br />
bulunmaktadır. Sanki bu üç sure, Ankebut suresinin devamı ni-<br />
teliğinde olup, onun gibi bu sureler de elif-lam-mim (الم) harfleri<br />
ile başlamaktadır. Rum suresinde, tarihin akışını gerekli gördüğü<br />
zamanlarda değişmesine imkan veren Allah’tır (Rûm, 30/1-5), me-<br />
sajı verildikten sonra tarihin akışının değişmesi için yapılması<br />
gereken bazı şeyler zikredilmektedir: İman edip salih amel iş-<br />
lemek, dua edip Allah’a güvenmek, infak edip faizden kaçınmak,<br />
yeryüzünü iyi gözlemleyip analiz etmek, ümitsizliğe düşmemek,<br />
ilim ve iman sahiplerine itaat etmek, ahirete inanmak, sabretmek<br />
(direnmek) ve düşmanı hafife almadan çalışmaya devam etmek<br />
gerekir (Rûm, 30/27-60). Lokman suresinde de önceki suredeki<br />
konu devam etmektedir: Tarihin akışına yön vermek için ayrıca<br />
iki ayrı tavsiye bulunmaktadır:<br />
a. Kur’ân’ı okuyun, anlayın ve emirlerini dinleyin (Lokmân, 31/1-11).<br />
b. Çocuklarınızı doğru eğitin.<br />
Bu bağlamda onlara tevhid inancı, anne-babaya saygılı olmak,<br />
namaz kılmak, doğrunun yanında olup desteklemek, yanlışın<br />
karşısında olup mücadele etmek ve güzel ahlak sahibi olmak<br />
gibi inanç ve değerleri öğretin, onları eğitin tavsiyesinde bulu-<br />
nulmaktadır (Lokmân, 31/12-19). Secde suresinde ise, bu konunun<br />
devamı olarak Kur’ân’ın uyarılarını dikkate alıp yaratılıştaki esrarı<br />
düşünün, yeryüzündeki olayları iyi analiz edin, hidayet önder-<br />
lerine itaat edin; onlar da peygamberler ve Rabbani alimlerdir,<br />
mesajı verilmektedir (Secde, 32/1-30).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. MÜMİN KADINLARIN VASIFLARI</span></span><br />
<br />
Bu cüzün son kısmında ayrıca Ahzab suresinin baş tarafı<br />
bulunmaktadır. Ahzab suresinde; değişim için çalışın, Allah’tan<br />
başkasından korkmayın ve fitnelere karşı uyanık olun mesajları<br />
verilmektedir. Surenin başında (Ey Peygamber… diye) Hz. Pey-<br />
gamber’e hitap bulunmakta, sanki onun şahsında bütün Müslü-<br />
manlara seslenilmektedir. Sonra başarılı olmak için dikkat edil-<br />
mesi gereken şeyler anlatılmakta, tehlikelere karşı dikkatli ve<br />
hazırlıklı olun mesajı verilmektedir. Özellikle iç ve dış tehlikelere<br />
karşı hazırlıklı olunması istenmektedir (Ahzâb, 33/1-27). Bundan<br />
sonra Peygamberin hanımlarına özel tavsiyelerde bulunulup<br />
onların şahsında diğer mümin kadınların da bu özelliklere sahip<br />
olmaları gerektiği mesajı verilmektedir. Bu tavsiyeler;<br />
a. Dünyevileşmemek (dünyanın büyüsüne kapılmamak),<br />
b. Hayalı olmak,<br />
c. Allah ve Resûlüne itaat etmek,<br />
d. Tesettüre dikkat etmek, cahiliye kadınları gibi açılıp<br />
saçılmamak,<br />
e. Namaz kılmak, zekat vermek,<br />
f. Kur’ân okuyup düşünmek ve anlamak,<br />
g. Allah’ı zikretmek… şeklinde sıralanmaktadır.<br />
Bu bölüm; söz konusu tavsiyelere (emirlere) dikkat eden ka-<br />
dınlar ve erkeklere Allah’ın affı/mağfireti ve büyük ödülleri müj-<br />
delenmektedir (Ahzâb, 33/28-36).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YİRMİ İKİNCİ CÜZ<br />
(s. 421 - 440)</span></span><br />
<br />
Yirmi ikinci cüzde; Ahzab suresinin son tarafı, Sebe ve Fatır<br />
surelerinin tamamı, Yasin suresinin de baş tarafı bulunmaktadır.<br />
Bu cüzdeki temel konular şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. SORUMLULUKLAR</span></span><br />
<br />
Ahzab suresinin son tarafında müminlere bazı uyarılar bu-<br />
lunmakta, sorumluluklar hatırlatılmakta ve sure; dağların kabul<br />
etmediği ağır yükü/sorumluluğu insanın kabul ettiğini beyan<br />
ile tamamlanmaktadır (Ahzâb, 33/37-73).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. ALLAH’IN NİMETLERİ</span></span><br />
<br />
Sonra gelen Sebe ve Fatır sureleri hamd ile başlamakta ve<br />
sanki birbirlerinin tamamlayıcısı olduğu mesajı verilmektedir.<br />
Sebe suresinde Allah’ın nimetleri sayılmakta, en büyük nimetin<br />
risalet (peygamberin/kitabın gönderilmesi) olduğu açıklanmak-<br />
ta, bu büyük nimeti inkâr edenlerin ahirette cezalandırılacakları<br />
uyarısı ile sure tamamlanmaktadır (Sebe’, 34/1-54). Bunu takip eden<br />
Fatır suresinde de Allah’ın nimetleri anlatılmaya devam etmekte,<br />
ancak şeytan ve dünya nimetlerinin aldatıcı olduğuna dikkat<br />
çekilip Allah’ın yarattığı varlıklar hatırlatılmakta ve asıl nimet<br />
sahibinin unutulmaması gerektiği açıklanmaktadır (Fâtır, 35/1-<br />
44). Fatır suresi; “Yaptığınız yanlışlar/günahlar sebebiyle Allah<br />
hemen azap gönderseydi, yeryüzünde kimse kalmazdı, ancak<br />
hesap belli bir süreye kadar tehir edilmektedir.” dikkat edin<br />
uyarısı ile tamamlanmaktadır (Fâtır, 35/45).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. TEVHİD VE KULLUK</span></span><br />
<br />
Bu cüzde Yasin suresinin baş tarafı da bulunmaktadır. Yasin<br />
suresinde 3 temel mesajı vardır: Allah’ın uyarılarına kulak verin,<br />
peygamberi destekleyin ve ahiret hayatını unutmayın. Surenin<br />
baş tarafında tevhid’e giden yolun risalet ve ahiret inancından<br />
geçtiği hatırlatılmakta (Yâsîn, 36/1-12), sonra örnekler üzerinden<br />
peygamberi destekleyenler ve peygamber karşıtlarının sonla-<br />
rı/akıbetleri açıklanmaktadır (Yâsîn, 36/13-32). Daha sonra yer-<br />
yüzünde Allah’ın kevnî ayetlerine, kainattaki kozmos’a (düzen<br />
ve yüksek sisteme) dikkat çekilmekte ve insanın bu gerçekleri<br />
tefekkür edip sadece Allah’a kul olması gerektiği mesajı veril-<br />
mektedir (Yâsîn, 36/33-47).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YİRMİ ÜÇÜNCÜ CÜZ<br />
(s. 441 - 460)</span></span><br />
<br />
Yirmi üçüncü cüzde; Yasin suresinin son kısmı, Saffât ve Sâd<br />
surelerinin tamamı, Zümer suresinin baş tarafı bulunmaktadır.<br />
Bu cüzdeki temel konular şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. YARATILIŞ VE TEKRAR DİRİLİŞ</span></span><br />
<br />
Yasin suresinin son tarafında, yeryüzünde Allah’ın kevnî ayet-<br />
lerine, kainattaki kozmos’a (düzen ve yüksek sisteme) dikkat<br />
çekilmekte ve her insanın bu gerçekleri tefekkür edip sade-<br />
ce Allah’a kul olması gerektiği açıklanmaktadır (Yâsîn, 36/33-47).<br />
Sonra ahiret ve diriliş gerçeği hatırlatılmakta (Yâsîn, 36/48-68), bu<br />
Kur’ân’ın şiir (ve insanların dinleyip sadece zevk alacağı bir kitap)<br />
değil, bilakis diriler için (bugüne ve geleceğe ait) büyük uyarılar<br />
taşıyan önemli bir mesaj olduğu açıklanmaktadır (Yâsîn, 36/34-43).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. HER ŞEY ALLAH’A İTAAT EDER</span></span><br />
<br />
Yasin’den sonra Saffât suresi gelmektedir. Sure meleklerin<br />
gücü ile başlamakta, âdeta “siz mi güçlüsünüz, yoksa onlar mı<br />
güçlü, onlar Allah’a itaat ediyorlar, ya siz?” sorusu sorulmakta<br />
(Sâffât,37/1-12), sonra Allah’ın gücünü inkâr edenlerin kaybettik-<br />
leri ve kabul edenlerin kazandıkları anlatılmakta (Sâffât, 37/13-74),<br />
peygamberler ve mücadeleleri aktarılıp müşriklerin meleklerle<br />
ilgili yanlış inançları açıklanarak sure tamamlanmaktadır (Sâffât,<br />
37/75-182). Daha sonra Sâd suresi gelmekte ve bu sure; önceki<br />
ümmetlerin hatalarını tekrar etmeyin, inananlar galip gelecektir<br />
mesajını vermektedir. Surede, Kur’ân’ın, doğruları hatırlatan bir<br />
kitap olduğu, Mekkeli müşriklerin vahiy karşısındaki hallerinin;<br />
gurur, şaşkınlık ve parçalanmışlık olduğu açıklanmakta (Sâd, 38/1-<br />
11), önceki kavimlerin de aynı hataya düştükleri ve helak oldukları<br />
haber verilip (Sâd, 38/12-16), bizim kullarımız daha güçlüdür ve<br />
galip geleceklerdir, yakında bunları bileceksiniz, uyarısı ile sure<br />
tamamlanmaktadır (Sâd, 38/17-48).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. HER ZÜMRE YAPTIKLARINDAN SORUMLUDUR</span></span><br />
<br />
Daha sonra Zümer suresi gelmektedir. Bu surede farklılıklara<br />
dikkat çekilmektedir. Surenin başında Kur’ân’ın Allah’tan gelen<br />
bir kitap olduğu ve Allah’ın da gökleri ve yeri yaratan Tek İlah<br />
ve Rab olduğu gerçeği vurgulanmakta; bundan sonra iyi ve kötü<br />
kulların vasıfları açıklanmaktadır (Zümer, 39/1-22).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YİRMİ DÖRDÜNCÜ CÜZ<br />
(s. 461 - 480)</span></span><br />
<br />
Yirmi dördüncü cüzde; Zümer suresinin son kısmı, Mümin ve<br />
son sayfası hariç Fussilet suresinin tamamı bulunmaktadır. Bu<br />
cüzdeki temel konular şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. İYİ VE KÖTÜ</span></span><br />
<br />
Zümer suresinin son tarafında farklılıklar anlatılmaya devam<br />
etmektedir. Kizb (yalan) ile sıdk (doğruluk), zulüm ile adalet<br />
ve cehennem ile cennet.. ve sure hamd ile tamamlanmaktadır<br />
(Zümer, 39/23-75).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. PEYGAMBERE DESTEK OLAN CESUR MÜMİN</span></span><br />
<br />
Mümin suresinde ise kitapla mücadele edenler anlatılıp (Mü’min,<br />
40/4-15), ahirette hüküm sahibinin Allah olduğu açıklanmakta<br />
(Mü’min, 40/16-22); bu tevhid ve şirk mücadelesinin tarihin her dö-<br />
neminde olduğu belirtilip konu Hz. Musa ve ona kurulan tuzak<br />
üzerinden anlatılmaya devam edilmektedir ve ona yardım eden<br />
cesur bir müminin çalışmaları aktarılmaktadır (Mü’min, 40/23-44).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. AKIBET FARKLI OLACAKTIR</span></span><br />
<br />
Sonra gelen Fussilet suresinde ise; “Bu kitapta size Allah, kâi-<br />
nat ve insan hakkında bilgiler verildi.” denilerek inkârcıların/kâ-<br />
firlerin sonu olan azap ile iman edip salih amel işleyenlerin<br />
karşılaşacakları mükâfatlar anlatılmakta, bu iki şey arasındaki<br />
farkın fark edilmesi gerektiği bildirilmektedir (Fussilet, 41/13-40).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YİRMİ BEŞİNCİ CÜZ<br />
(s. 481 - 500)</span></span><br />
<br />
Yirmi beşinci cüzde; Fussilet suresinin son kısmı ile Şura,<br />
Zuhruf, Duhan sureleri ve son sayfası hariç Casiye suresinin ta-<br />
mamı bulunmaktadır. Önceki cüzde bulunan Zümer suresinden<br />
itibaren Ha-Mim (حم) ile başlayan sureler bu cüzde de devam<br />
etmektedir. Şura, Zuhruf, Duhan ve Casiye sureleri… Sanki bu-<br />
nunla bir toplu mesaj verilmekte ve konu birliği aktarılmaktadır.<br />
Ha-Mim ile başlayan 7 sureye Ha-mim sureleri de denilmektedir.<br />
Buna göre 25. cüzdeki temel konular şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. PEYGAMBERLERİN İNSANLARLA DİYALOĞU</span></span><br />
<br />
Bu cüzdeki Şura suresinde kitabın toplumları değiştirici mis-<br />
yonu ile ilgili olarak peygamberlerin mücadeleleri ve kavimleriyle<br />
olan iletişimleri/diyalogları aktarılmaktadır (Şûrâ, 42/23-26).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. TEVEKKÜL VE DUA</span></span><br />
<br />
Zuhruf suresinde ise Allah yolundaki bir hayatta/mücadelede<br />
Allah’a tevekkül ve dua konusu gündeme getirilmekte (Zuhruf,<br />
43/12-25); dünya hırsına kapılan Hz. İbrahim kavmi, Musa ve İsa<br />
peygamberlerin dünyaya aldanan kavimleri ile mücadeleleri an-<br />
latılmakta ve Muhammed ümmetine bu konuda dikkatli olmaları<br />
gerektiği mesajı verilmektedir (Zuhruf, 43/26-89).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. KIYAMETİN DEHŞETİ</span></span><br />
<br />
Duhan suresinde ise, Kur’ân’ın mübarek bir gecede indirildiği<br />
bildirilmekte (Duhân, 44/1-9), sonra kıyamet konusuna geçilmekte-<br />
dir. Sanki iki gün ve gece arasındaki farka burada dikkat çekil-<br />
mekte; birisi Kur’ân’ın indiği mübarek gün-gece, diğeri de kıya-<br />
metin başlangıcı olan dumanlı gün/gece (duhan) ve sonundaki<br />
hesap günleri... (Duhân, 44/10-16). Bundan sonra peygamberlere<br />
savaş açanlar bağlamında Hz. Musa ve Firavun’un mücadelesi<br />
hatırlatılmakta ve safların belirlenmesi gerektiği mesajı veril-<br />
mektedir (Duhân, 44/17-32). Bunu diriliş ve ahiret ile ilgili ayetler<br />
takip etmektedir (Duhân, 44/33-59). Bu cüzde ayrıca Casiye suresi<br />
bulunmaktadır. Casiye suresinde vahiy-insan ilişkisi ve vahiy<br />
karşısındaki insanların davranış biçimleri anlatılmakta (Câsiye,<br />
45/6-17), sonra vahye itaat etmeleri ve boyun eğmeleri isten-<br />
mektedir. Dünyada Allah’a itaat etmeyenlerin; kıyamet ve ahiret<br />
günü korkudan diz çöküp boyun eğecekleri (Casiye) ve Allah’a<br />
hesap verecekleri hatırlatılmaktadır (Câsiye, 45/28-29). Dünyada<br />
itaat edenlerin ise ahirette güzel bir şekilde cennete girecek-<br />
leri bildirilmektedir (Câsiye, 45/30). Sure “Göklerde ve yerde bütün<br />
azamet/ululuk O’na aittir. Yalnız O, izzet ve hüküm sahibidir”<br />
ayeti ile tamamlanmaktadır (Câsiye, 45/37)<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Rıfat ORAL<br />
Ankara - 2020<br />
Diyanet YAYINLARI<br />
KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI BÖLÜM5</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI</span></span><br />
<br />
Kur’ân okumalarının bir başka şekli de mukabele olarak asr-ı<br />
saadetten bize intikal etmiştir. Mukabele bir kişinin Kur’ân<br />
okuyup diğer kişi ya da kişilerin onu dinlemesi ve okuduğunu<br />
kontrol etmesidir. Bu şekilde hem Kur’ân nüshaları hem de oku-<br />
nan Kur’ân her defasında yeniden kontrol edilir, okuyan ya da<br />
dinleyenler hatalarını düzeltir. Mukabele, Hz. Peygamber (a.s.)<br />
döneminden gelen bir gelenektir. Asr-ı saadette Peygamberimiz<br />
her sene Cebrail ile Kur’ân ayetlerini ve surelerini mukabele<br />
ederlerdi. Bazen Peygamberimiz okur Cebrail dinler, bazen de<br />
Cebrail okur Peygamberimiz (a.s.) dinlerdi. Hicretin 10. yılında<br />
Peygamberimiz (a.s.) ömrünün sonuna yaklaştığını hissetmişti ya<br />
da bu ona bildirilmişti. O sene Cebrail ile iki defa Kur’ân’ı mu-<br />
kabele etmişlerdi. Bu son mukabele idi. Bu şekilde Kur’an karşı<br />
tarafa arz edildiği için buna mukabele veya muaraza denilmiştir.<br />
(Bk. Buhari, Fedailü’l-Kur’ân, 7; Ahmed, II/399; VI/282)<br />
Kur’an sürekli okunması, mukabele ve müzakere edilmesi,<br />
üzerinde düşünülmesi gereken bir kitaptır. Zira Kur’ân’daki her<br />
cüz sanki müstakil bir kitaptır ve farklı konular ile insanlardaki<br />
iman, ibadet ve ahlak bilincini yenilemekte, güçlendirip diri tut-<br />
maktadır. Elinizdeki bu çalışma da Kur’ân okumalarında faydalı<br />
olması ve bir takva (sorumluluk) bilinci kazandırması için her<br />
cüzden 3 temel konu seçilerek oluşturulmuştur. Kur’ân okurken<br />
bitirilen cüzden sonra o cüzdeki temel konuları/meseleleri ve<br />
mesajları yeniden hatırlamak ve genel hatlarıyla anlamak/müza-<br />
kere etmek hayatımızı ve toplumları değiştirecektir. Bu nedenle<br />
camide ya da evde her cüz okumalarından sonra söz konusu<br />
cüzle ilgili bölümün bu eserden okunması ve müzakere edilmesi<br />
güzel sonuçlara yol açacaktır.<br />
Kur’ân’ı her okuyuşta ya da her hatimde; farklı gözle ve he-<br />
defle okumak tavsiye edilir ki hem okuyucunun zihni diri kalsın<br />
hem de her okuyuşta Kur’ân’ın farklı bir yönünü keşfetsin. <br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">YİRMİ BİRİNCİ CÜZ<br />
(s. 401 - 420)</span></span><br />
<br />
Yirmi birinci cüzde; Ankebut suresinin son tarafı, Rum, Lok-<br />
man, Secde surelerinin tamamı ve Ahzab suresinin baş tarafı<br />
bulunmaktadır. Bu cüzdeki temel konular şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. EHL-İ KİTAP İLE GÜZELCE MÜCADELE</span></span><br />
<br />
Ankebut suresinin son taraflarında; ehl-i kitap ile güzelce<br />
mücadele edin, Kur’ân’ı tebliğ edin, sıkıntılı durumlarda hicret<br />
ve cihat edin, ölümden korkmayın, mesajları verilmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. TARİHİ DEĞİŞTİRENLER</span></span><br />
<br />
Bu cüzde ayrıca Rum, Lokman ve Secde surelerinin tamamı<br />
bulunmaktadır. Sanki bu üç sure, Ankebut suresinin devamı ni-<br />
teliğinde olup, onun gibi bu sureler de elif-lam-mim (الم) harfleri<br />
ile başlamaktadır. Rum suresinde, tarihin akışını gerekli gördüğü<br />
zamanlarda değişmesine imkan veren Allah’tır (Rûm, 30/1-5), me-<br />
sajı verildikten sonra tarihin akışının değişmesi için yapılması<br />
gereken bazı şeyler zikredilmektedir: İman edip salih amel iş-<br />
lemek, dua edip Allah’a güvenmek, infak edip faizden kaçınmak,<br />
yeryüzünü iyi gözlemleyip analiz etmek, ümitsizliğe düşmemek,<br />
ilim ve iman sahiplerine itaat etmek, ahirete inanmak, sabretmek<br />
(direnmek) ve düşmanı hafife almadan çalışmaya devam etmek<br />
gerekir (Rûm, 30/27-60). Lokman suresinde de önceki suredeki<br />
konu devam etmektedir: Tarihin akışına yön vermek için ayrıca<br />
iki ayrı tavsiye bulunmaktadır:<br />
a. Kur’ân’ı okuyun, anlayın ve emirlerini dinleyin (Lokmân, 31/1-11).<br />
b. Çocuklarınızı doğru eğitin.<br />
Bu bağlamda onlara tevhid inancı, anne-babaya saygılı olmak,<br />
namaz kılmak, doğrunun yanında olup desteklemek, yanlışın<br />
karşısında olup mücadele etmek ve güzel ahlak sahibi olmak<br />
gibi inanç ve değerleri öğretin, onları eğitin tavsiyesinde bulu-<br />
nulmaktadır (Lokmân, 31/12-19). Secde suresinde ise, bu konunun<br />
devamı olarak Kur’ân’ın uyarılarını dikkate alıp yaratılıştaki esrarı<br />
düşünün, yeryüzündeki olayları iyi analiz edin, hidayet önder-<br />
lerine itaat edin; onlar da peygamberler ve Rabbani alimlerdir,<br />
mesajı verilmektedir (Secde, 32/1-30).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. MÜMİN KADINLARIN VASIFLARI</span></span><br />
<br />
Bu cüzün son kısmında ayrıca Ahzab suresinin baş tarafı<br />
bulunmaktadır. Ahzab suresinde; değişim için çalışın, Allah’tan<br />
başkasından korkmayın ve fitnelere karşı uyanık olun mesajları<br />
verilmektedir. Surenin başında (Ey Peygamber… diye) Hz. Pey-<br />
gamber’e hitap bulunmakta, sanki onun şahsında bütün Müslü-<br />
manlara seslenilmektedir. Sonra başarılı olmak için dikkat edil-<br />
mesi gereken şeyler anlatılmakta, tehlikelere karşı dikkatli ve<br />
hazırlıklı olun mesajı verilmektedir. Özellikle iç ve dış tehlikelere<br />
karşı hazırlıklı olunması istenmektedir (Ahzâb, 33/1-27). Bundan<br />
sonra Peygamberin hanımlarına özel tavsiyelerde bulunulup<br />
onların şahsında diğer mümin kadınların da bu özelliklere sahip<br />
olmaları gerektiği mesajı verilmektedir. Bu tavsiyeler;<br />
a. Dünyevileşmemek (dünyanın büyüsüne kapılmamak),<br />
b. Hayalı olmak,<br />
c. Allah ve Resûlüne itaat etmek,<br />
d. Tesettüre dikkat etmek, cahiliye kadınları gibi açılıp<br />
saçılmamak,<br />
e. Namaz kılmak, zekat vermek,<br />
f. Kur’ân okuyup düşünmek ve anlamak,<br />
g. Allah’ı zikretmek… şeklinde sıralanmaktadır.<br />
Bu bölüm; söz konusu tavsiyelere (emirlere) dikkat eden ka-<br />
dınlar ve erkeklere Allah’ın affı/mağfireti ve büyük ödülleri müj-<br />
delenmektedir (Ahzâb, 33/28-36).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YİRMİ İKİNCİ CÜZ<br />
(s. 421 - 440)</span></span><br />
<br />
Yirmi ikinci cüzde; Ahzab suresinin son tarafı, Sebe ve Fatır<br />
surelerinin tamamı, Yasin suresinin de baş tarafı bulunmaktadır.<br />
Bu cüzdeki temel konular şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. SORUMLULUKLAR</span></span><br />
<br />
Ahzab suresinin son tarafında müminlere bazı uyarılar bu-<br />
lunmakta, sorumluluklar hatırlatılmakta ve sure; dağların kabul<br />
etmediği ağır yükü/sorumluluğu insanın kabul ettiğini beyan<br />
ile tamamlanmaktadır (Ahzâb, 33/37-73).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. ALLAH’IN NİMETLERİ</span></span><br />
<br />
Sonra gelen Sebe ve Fatır sureleri hamd ile başlamakta ve<br />
sanki birbirlerinin tamamlayıcısı olduğu mesajı verilmektedir.<br />
Sebe suresinde Allah’ın nimetleri sayılmakta, en büyük nimetin<br />
risalet (peygamberin/kitabın gönderilmesi) olduğu açıklanmak-<br />
ta, bu büyük nimeti inkâr edenlerin ahirette cezalandırılacakları<br />
uyarısı ile sure tamamlanmaktadır (Sebe’, 34/1-54). Bunu takip eden<br />
Fatır suresinde de Allah’ın nimetleri anlatılmaya devam etmekte,<br />
ancak şeytan ve dünya nimetlerinin aldatıcı olduğuna dikkat<br />
çekilip Allah’ın yarattığı varlıklar hatırlatılmakta ve asıl nimet<br />
sahibinin unutulmaması gerektiği açıklanmaktadır (Fâtır, 35/1-<br />
44). Fatır suresi; “Yaptığınız yanlışlar/günahlar sebebiyle Allah<br />
hemen azap gönderseydi, yeryüzünde kimse kalmazdı, ancak<br />
hesap belli bir süreye kadar tehir edilmektedir.” dikkat edin<br />
uyarısı ile tamamlanmaktadır (Fâtır, 35/45).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. TEVHİD VE KULLUK</span></span><br />
<br />
Bu cüzde Yasin suresinin baş tarafı da bulunmaktadır. Yasin<br />
suresinde 3 temel mesajı vardır: Allah’ın uyarılarına kulak verin,<br />
peygamberi destekleyin ve ahiret hayatını unutmayın. Surenin<br />
baş tarafında tevhid’e giden yolun risalet ve ahiret inancından<br />
geçtiği hatırlatılmakta (Yâsîn, 36/1-12), sonra örnekler üzerinden<br />
peygamberi destekleyenler ve peygamber karşıtlarının sonla-<br />
rı/akıbetleri açıklanmaktadır (Yâsîn, 36/13-32). Daha sonra yer-<br />
yüzünde Allah’ın kevnî ayetlerine, kainattaki kozmos’a (düzen<br />
ve yüksek sisteme) dikkat çekilmekte ve insanın bu gerçekleri<br />
tefekkür edip sadece Allah’a kul olması gerektiği mesajı veril-<br />
mektedir (Yâsîn, 36/33-47).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YİRMİ ÜÇÜNCÜ CÜZ<br />
(s. 441 - 460)</span></span><br />
<br />
Yirmi üçüncü cüzde; Yasin suresinin son kısmı, Saffât ve Sâd<br />
surelerinin tamamı, Zümer suresinin baş tarafı bulunmaktadır.<br />
Bu cüzdeki temel konular şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. YARATILIŞ VE TEKRAR DİRİLİŞ</span></span><br />
<br />
Yasin suresinin son tarafında, yeryüzünde Allah’ın kevnî ayet-<br />
lerine, kainattaki kozmos’a (düzen ve yüksek sisteme) dikkat<br />
çekilmekte ve her insanın bu gerçekleri tefekkür edip sade-<br />
ce Allah’a kul olması gerektiği açıklanmaktadır (Yâsîn, 36/33-47).<br />
Sonra ahiret ve diriliş gerçeği hatırlatılmakta (Yâsîn, 36/48-68), bu<br />
Kur’ân’ın şiir (ve insanların dinleyip sadece zevk alacağı bir kitap)<br />
değil, bilakis diriler için (bugüne ve geleceğe ait) büyük uyarılar<br />
taşıyan önemli bir mesaj olduğu açıklanmaktadır (Yâsîn, 36/34-43).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. HER ŞEY ALLAH’A İTAAT EDER</span></span><br />
<br />
Yasin’den sonra Saffât suresi gelmektedir. Sure meleklerin<br />
gücü ile başlamakta, âdeta “siz mi güçlüsünüz, yoksa onlar mı<br />
güçlü, onlar Allah’a itaat ediyorlar, ya siz?” sorusu sorulmakta<br />
(Sâffât,37/1-12), sonra Allah’ın gücünü inkâr edenlerin kaybettik-<br />
leri ve kabul edenlerin kazandıkları anlatılmakta (Sâffât, 37/13-74),<br />
peygamberler ve mücadeleleri aktarılıp müşriklerin meleklerle<br />
ilgili yanlış inançları açıklanarak sure tamamlanmaktadır (Sâffât,<br />
37/75-182). Daha sonra Sâd suresi gelmekte ve bu sure; önceki<br />
ümmetlerin hatalarını tekrar etmeyin, inananlar galip gelecektir<br />
mesajını vermektedir. Surede, Kur’ân’ın, doğruları hatırlatan bir<br />
kitap olduğu, Mekkeli müşriklerin vahiy karşısındaki hallerinin;<br />
gurur, şaşkınlık ve parçalanmışlık olduğu açıklanmakta (Sâd, 38/1-<br />
11), önceki kavimlerin de aynı hataya düştükleri ve helak oldukları<br />
haber verilip (Sâd, 38/12-16), bizim kullarımız daha güçlüdür ve<br />
galip geleceklerdir, yakında bunları bileceksiniz, uyarısı ile sure<br />
tamamlanmaktadır (Sâd, 38/17-48).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. HER ZÜMRE YAPTIKLARINDAN SORUMLUDUR</span></span><br />
<br />
Daha sonra Zümer suresi gelmektedir. Bu surede farklılıklara<br />
dikkat çekilmektedir. Surenin başında Kur’ân’ın Allah’tan gelen<br />
bir kitap olduğu ve Allah’ın da gökleri ve yeri yaratan Tek İlah<br />
ve Rab olduğu gerçeği vurgulanmakta; bundan sonra iyi ve kötü<br />
kulların vasıfları açıklanmaktadır (Zümer, 39/1-22).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YİRMİ DÖRDÜNCÜ CÜZ<br />
(s. 461 - 480)</span></span><br />
<br />
Yirmi dördüncü cüzde; Zümer suresinin son kısmı, Mümin ve<br />
son sayfası hariç Fussilet suresinin tamamı bulunmaktadır. Bu<br />
cüzdeki temel konular şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. İYİ VE KÖTÜ</span></span><br />
<br />
Zümer suresinin son tarafında farklılıklar anlatılmaya devam<br />
etmektedir. Kizb (yalan) ile sıdk (doğruluk), zulüm ile adalet<br />
ve cehennem ile cennet.. ve sure hamd ile tamamlanmaktadır<br />
(Zümer, 39/23-75).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. PEYGAMBERE DESTEK OLAN CESUR MÜMİN</span></span><br />
<br />
Mümin suresinde ise kitapla mücadele edenler anlatılıp (Mü’min,<br />
40/4-15), ahirette hüküm sahibinin Allah olduğu açıklanmakta<br />
(Mü’min, 40/16-22); bu tevhid ve şirk mücadelesinin tarihin her dö-<br />
neminde olduğu belirtilip konu Hz. Musa ve ona kurulan tuzak<br />
üzerinden anlatılmaya devam edilmektedir ve ona yardım eden<br />
cesur bir müminin çalışmaları aktarılmaktadır (Mü’min, 40/23-44).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. AKIBET FARKLI OLACAKTIR</span></span><br />
<br />
Sonra gelen Fussilet suresinde ise; “Bu kitapta size Allah, kâi-<br />
nat ve insan hakkında bilgiler verildi.” denilerek inkârcıların/kâ-<br />
firlerin sonu olan azap ile iman edip salih amel işleyenlerin<br />
karşılaşacakları mükâfatlar anlatılmakta, bu iki şey arasındaki<br />
farkın fark edilmesi gerektiği bildirilmektedir (Fussilet, 41/13-40).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YİRMİ BEŞİNCİ CÜZ<br />
(s. 481 - 500)</span></span><br />
<br />
Yirmi beşinci cüzde; Fussilet suresinin son kısmı ile Şura,<br />
Zuhruf, Duhan sureleri ve son sayfası hariç Casiye suresinin ta-<br />
mamı bulunmaktadır. Önceki cüzde bulunan Zümer suresinden<br />
itibaren Ha-Mim (حم) ile başlayan sureler bu cüzde de devam<br />
etmektedir. Şura, Zuhruf, Duhan ve Casiye sureleri… Sanki bu-<br />
nunla bir toplu mesaj verilmekte ve konu birliği aktarılmaktadır.<br />
Ha-Mim ile başlayan 7 sureye Ha-mim sureleri de denilmektedir.<br />
Buna göre 25. cüzdeki temel konular şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. PEYGAMBERLERİN İNSANLARLA DİYALOĞU</span></span><br />
<br />
Bu cüzdeki Şura suresinde kitabın toplumları değiştirici mis-<br />
yonu ile ilgili olarak peygamberlerin mücadeleleri ve kavimleriyle<br />
olan iletişimleri/diyalogları aktarılmaktadır (Şûrâ, 42/23-26).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. TEVEKKÜL VE DUA</span></span><br />
<br />
Zuhruf suresinde ise Allah yolundaki bir hayatta/mücadelede<br />
Allah’a tevekkül ve dua konusu gündeme getirilmekte (Zuhruf,<br />
43/12-25); dünya hırsına kapılan Hz. İbrahim kavmi, Musa ve İsa<br />
peygamberlerin dünyaya aldanan kavimleri ile mücadeleleri an-<br />
latılmakta ve Muhammed ümmetine bu konuda dikkatli olmaları<br />
gerektiği mesajı verilmektedir (Zuhruf, 43/26-89).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. KIYAMETİN DEHŞETİ</span></span><br />
<br />
Duhan suresinde ise, Kur’ân’ın mübarek bir gecede indirildiği<br />
bildirilmekte (Duhân, 44/1-9), sonra kıyamet konusuna geçilmekte-<br />
dir. Sanki iki gün ve gece arasındaki farka burada dikkat çekil-<br />
mekte; birisi Kur’ân’ın indiği mübarek gün-gece, diğeri de kıya-<br />
metin başlangıcı olan dumanlı gün/gece (duhan) ve sonundaki<br />
hesap günleri... (Duhân, 44/10-16). Bundan sonra peygamberlere<br />
savaş açanlar bağlamında Hz. Musa ve Firavun’un mücadelesi<br />
hatırlatılmakta ve safların belirlenmesi gerektiği mesajı veril-<br />
mektedir (Duhân, 44/17-32). Bunu diriliş ve ahiret ile ilgili ayetler<br />
takip etmektedir (Duhân, 44/33-59). Bu cüzde ayrıca Casiye suresi<br />
bulunmaktadır. Casiye suresinde vahiy-insan ilişkisi ve vahiy<br />
karşısındaki insanların davranış biçimleri anlatılmakta (Câsiye,<br />
45/6-17), sonra vahye itaat etmeleri ve boyun eğmeleri isten-<br />
mektedir. Dünyada Allah’a itaat etmeyenlerin; kıyamet ve ahiret<br />
günü korkudan diz çöküp boyun eğecekleri (Casiye) ve Allah’a<br />
hesap verecekleri hatırlatılmaktadır (Câsiye, 45/28-29). Dünyada<br />
itaat edenlerin ise ahirette güzel bir şekilde cennete girecek-<br />
leri bildirilmektedir (Câsiye, 45/30). Sure “Göklerde ve yerde bütün<br />
azamet/ululuk O’na aittir. Yalnız O, izzet ve hüküm sahibidir”<br />
ayeti ile tamamlanmaktadır (Câsiye, 45/37)<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Rıfat ORAL<br />
Ankara - 2020<br />
Diyanet YAYINLARI<br />
KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI BÖLÜM5</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI BÖLÜM4]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=23206</link>
			<pubDate>Thu, 12 Oct 2023 09:26:07 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=23206</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI</span></span><br />
<br />
Kur’ân okumalarının bir başka şekli de mukabele olarak asr-ı<br />
saadetten bize intikal etmiştir. Mukabele bir kişinin Kur’ân<br />
okuyup diğer kişi ya da kişilerin onu dinlemesi ve okuduğunu<br />
kontrol etmesidir. Bu şekilde hem Kur’ân nüshaları hem de oku-<br />
nan Kur’ân her defasında yeniden kontrol edilir, okuyan ya da<br />
dinleyenler hatalarını düzeltir. Mukabele, Hz. Peygamber (a.s.)<br />
döneminden gelen bir gelenektir. Asr-ı saadette Peygamberimiz<br />
her sene Cebrail ile Kur’ân ayetlerini ve surelerini mukabele<br />
ederlerdi. Bazen Peygamberimiz okur Cebrail dinler, bazen de<br />
Cebrail okur Peygamberimiz (a.s.) dinlerdi. Hicretin 10. yılında<br />
Peygamberimiz (a.s.) ömrünün sonuna yaklaştığını hissetmişti ya<br />
da bu ona bildirilmişti. O sene Cebrail ile iki defa Kur’ân’ı mu-<br />
kabele etmişlerdi. Bu son mukabele idi. Bu şekilde Kur’an karşı<br />
tarafa arz edildiği için buna mukabele veya muaraza denilmiştir.<br />
(Bk. Buhari, Fedailü’l-Kur’ân, 7; Ahmed, II/399; VI/282)<br />
Kur’an sürekli okunması, mukabele ve müzakere edilmesi,<br />
üzerinde düşünülmesi gereken bir kitaptır. Zira Kur’ân’daki her<br />
cüz sanki müstakil bir kitaptır ve farklı konular ile insanlardaki<br />
iman, ibadet ve ahlak bilincini yenilemekte, güçlendirip diri tut-<br />
maktadır. Elinizdeki bu çalışma da Kur’ân okumalarında faydalı<br />
olması ve bir takva (sorumluluk) bilinci kazandırması için her<br />
cüzden 3 temel konu seçilerek oluşturulmuştur. Kur’ân okurken<br />
bitirilen cüzden sonra o cüzdeki temel konuları/meseleleri ve<br />
mesajları yeniden hatırlamak ve genel hatlarıyla anlamak/müza-<br />
kere etmek hayatımızı ve toplumları değiştirecektir. Bu nedenle<br />
camide ya da evde her cüz okumalarından sonra söz konusu<br />
cüzle ilgili bölümün bu eserden okunması ve müzakere edilmesi<br />
güzel sonuçlara yol açacaktır.<br />
Kur’ân’ı her okuyuşta ya da her hatimde; farklı gözle ve he-<br />
defle okumak tavsiye edilir ki hem okuyucunun zihni diri kalsın<br />
hem de her okuyuşta Kur’ân’ın farklı bir yönünü keşfetsin. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ON ALTINCI CÜZ<br />
(s. 300 - 320)</span></span><br />
<br />
Başarılı olmak isteyen gençler sabırla ve<br />
teknolojiyi doğru ve hayırlı yolda kullanarak<br />
çalışmaya devam etmelidirler. Bir İslam<br />
toplumu, peygamberler yolundan ihlasla<br />
gidilerek inşa edilebilir.<br />
<br />
On altıncı cüzde; Kehf suresinin son kısmı, Meryem ve Taha<br />
surelerinin tamamı bulunmaktadır. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj):<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. İMANLI GENÇLİK</span></span><br />
<br />
Sabır, Çalışma ve Teknoloji ile Başarılı Olunur<br />
Kehf suresinin son tarafında Zülkarneyn ve ilginç duvar inşası<br />
ile ilgili konu işlenmektedir (Kehf, 18/83-98). Hadislerde de Kehf<br />
suresinin Cuma günü okunması tavsiye edilmekte (Hakim, 12/368<br />
(hasen)) ve deccal fitnesinden koruyacağı ifade edilmektedir (Müs-<br />
lim, Salatü’l-müsafirin, 275 (709)). Gelecekteki fitnelerden korumak,<br />
Kehf suresinin manasının ve mesajlarının anlaşılması ile olabilir.<br />
Ashab-ı kehf ile imanlı bir gençlik yetiştirilmesi, Hz. Musa-Hızır<br />
olayı ile bizlere kadere teslimiyet ve sabır tavsiye edilmekte,<br />
Zülkarneyn kıssası ile teknolojiden yararlanmanın önemi an -<br />
latılmaktadır. İşte bu mesaj ile Müslümanlar gelecekte başarılı<br />
olurlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. DİRİLİŞ ÖRNEKLERİ</span></span><br />
<br />
Ölüyü Dirilten Allah, İsterse Ölü Bir Toplumdan Yeni Bir<br />
İslam Toplumu Yaratır<br />
Meryem suresinde, dirilişin âdeta örnekleri verilmektedir.<br />
a. İhtiyarlık döneminde Hz. Zekeriya ile kısır hanımından mu-<br />
cizevi olarak bir çocuk doğması, Yahya olarak isimlendirilmesi,<br />
b. Bakire ve iffetli bir kız olan Meryem validemizden mucizevi<br />
olarak (babasız) bir çocuğun doğması ve İsa olarak isimlendiril-<br />
mesi anlatılmaktadır. Hz. Yahya ve İsa, daha doğmadan isimleri<br />
konulan peygamberlerdendir.<br />
c. İhtiyarlık döneminde Hz. İbrahim ile kısır hanımından mu-<br />
cizevi olarak bir çocuk doğması, İshak olarak isimlendirilmesi,<br />
d. Hz. Musa döneminde Turu Sina’da (Sina dağı) diriliş ve<br />
e. Hz. İdris’in göğe çekilmesi (Meryem, 19/1-58). Surenin sonunda<br />
dirilişi inkâr edenlerin ahiretteki halleri anlatılır (Meryem, 19/66-98).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. BAŞARININ İLK ŞARTI</span></span><br />
<br />
Sabırla ve İhlasla Tebliğe Devam Etmektir<br />
Bu cüz Taha suresi ile tamamlanmaktadır. Sure, Kur’ân’ın mis-<br />
yonu olan doğruları hatırlatma (tezkire) mesajı ile başlamakta,<br />
Hz. Musa’nın hayatından bir kesit ile devam etmektedir. Burada<br />
Hz. Musa’nın, Medyen başta olmak üzere, Mısır’daki uzun müca-<br />
delesi, Firavun’un zulmünden kurtulması ve sonraki dönemlerde<br />
yaşananlar, ümmetini eğitmek için sarf ettiği çabası ve emeği<br />
teferruatlı bir şekilde anlatılmakta; âdeta Mekke’deki Müslüman-<br />
lara sabırla tebliğe devam ederlerse başarılı olacakları ve zafere<br />
ulaşacakları mesajı verilmektedir (Tâhâ, 20/1-100).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ON YEDİNCİ CÜZ<br />
(s. 321 - 340)</span></span><br />
<br />
Müminlerin dostu ve destekçisi; Allah,<br />
Peygamber ve müminlerdir. Peygamberin<br />
yolunu ve sünnetini terk edenler dinlerini<br />
parçalarlar ve tahrif ederler. Hac, insanlara<br />
Peygamber yolunu yeniden hatırlatan ve<br />
onları eğiten evrensel bir ibadettir.<br />
<br />
On yedinci cüzde; Enbiya ve Hac surelerinin tamamı bulun-<br />
maktadır. Bu cüzdeki 3 temel konu:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. ALLAH’IN DOSTLARI</span></span><br />
<br />
Allah; Peygamberlerin ve Kendisinin Yolunda Çalışan<br />
Müminlerin Dostudur/Destekçisidir<br />
Enbiya suresi, peygamberlerin mücadeleleri ve Allah’ın hâ-<br />
kimiyetinden bahseder. Surenin girişinde peygamberlere tavır<br />
alanların durumu anlatılır (Enbiyâ, 21/1-47); daha sonra peygamber-<br />
lerin mücadeleleri ve kurtuluş örnekleri aktarılır:<br />
a. Hz. İbrahim, tevhid mücadelesi ve ateşten kurtuluşu,<br />
b. Hz. Lut, tevhid mücadelesi ve azaptan kurtuluşu,<br />
c. Hz. Nuh, tevhid mücadelesi ve tufandan kurtuluşu,<br />
d. Hz. Eyüb ve sabrı ile sıkıntıdan kurtuluşu,<br />
e. Hz. Yunus, mücadelesi ve cezadan kurtuluşu,<br />
f. Hz. Zekeriya’nın soyunun Hz. Yahya ile devam etmesi,<br />
g. Hz. Meryem’in soyunun Hz. İsa ile devam etmesi.<br />
İşte bunlar İslam ümmetinin tarihsel sürecidir (Enbiyâ, 21/48-91).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. PEYGAMBER SONRASI DURUM</span></span><br />
<br />
Enbiya suresinde ise, peygamberlerden sonra ümmetlerinin<br />
halleri aktarılır:<br />
a. Dinlerini parçaladılar, tahrif ettiler,<br />
b. Salih amel işleyenler ve sapmayanlar kurtuldu,<br />
c. Sapanlar dünya ve ahirette cezalandırıldı (Enbiyâ, 21/92-106).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. HACCIN EVRENSELLİĞİ</span></span><br />
<br />
İnsanlara Peygamberler Yolunu Gösteren ve Onları Eğiten<br />
Evrensel Bir İbadet<br />
Hac suresinde, Allah’ın yeryüzündeki sembollerini anlamamız<br />
ve onlara karşı saygılı olmamız istenir. Kâbe, tevhidin sembo-<br />
lüdür, Safa ile Merve fedakârlığın sembolüdür. Kurban, Allah’a<br />
yaklaşmanın sembolüdür. Surenin başında insanlar takvaya (so-<br />
rumluluk bilincine) çağrılır, ölüm ve hayat üzerinde düşünmeleri<br />
istenir (Hac, 22/1-24); daha sonra yoğun bir şekilde hac ibadeti,<br />
tevhid inancı, Hz. İbrahim’den bugüne kadar Kâbe’nin konumu<br />
ve önemi, hacda kesilen kurbanlarla ile ilgili hükümler, Allah<br />
için yaşamanın ve mücadele etmenin önemi anlatılır (Hac, 22/25-<br />
76). Bu surede, secde ayeti de bulunmaktadır. Rabbimizin bütün<br />
emirlerine boyun büktüğümüzü ve itaat ettiğimizi secde ile<br />
göstermemiz istenir. İbn Mes’ud şöyle dedi: “ Hac suresi, için-<br />
de secde emri olduğu halde Resûlullah’a inen ilk suredir. Allah<br />
Resûlü sureyi okuduktan sonra secde yaptı ve insanlar da secde<br />
yaptılar…” (Hakim, 1/342 (803), (sahih)). Secde, Allah’a kulluğun zirvesi<br />
ve itaatin bir sembolüdür.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ON SEKİZİNCİ CÜZ<br />
(s. 341 - 360)</span></span><br />
<br />
İdeal sıfatlar taşıyan her mümin, bu<br />
dünyayı değiştirme potansiyeline sahiptir.<br />
Müminlerin en yüksek sıfatı; ahlak ve haya<br />
sahibi olmalarıdır. Kur’ân bu şekilde ideal<br />
bir insan profili ile toplumda farklılık ve<br />
farkındalık oluşturmaktadır.<br />
<br />
On sekizinci cüzde; Müminûn ve Nur surelerinin tamamı,<br />
Furkan suresinin baş tarafı bulunmaktadır. Bu üç surede de<br />
ideal müminin vasıfları anlatılmaktadır. 18. cüzdeki temel ko-<br />
nular şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. KURTULUŞA EREN MÜMİNLERİN SIFATLARI</span></span><br />
<br />
Müminûn suresinin başında, (cennetlerin en güzeli) Fir-<br />
devs cennetine girecek müminlerin vasıfları kısaca zikredilir.<br />
(Mü’minûn, 23/1-11).<br />
Bu vasıflara göre ideal müminler;<br />
a. Namazlarını huşu içinde kılarlar,<br />
b. Boş/faydasız şeyleri terk ederler (zaman onlar için<br />
önemlidir),<br />
c. Zekât verirler,<br />
d. Namuslarını korurlar,<br />
e. Emanete riayet ederler (onlar güvenilir ve dürüst<br />
insanlardır).<br />
Sonra Allah’ın verdiği nimetler (Mü’minûn, 23/12-22) ve bu nimet-<br />
leri inkâr edenlerin sonları anlatılır (Mü’minûn, 23/23-53). Müslü-<br />
manlardan da aynı hataya düşmemeleri istenir. (Mü’minûn, 23/54-91).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. AHLAK MÜMİNLERİN EN TEMEL SIFATIDIR</span></span><br />
<br />
Cüzdeki diğer sure ise Nur suresidir. Bu sure önceki Müminûn<br />
suresinin tamamlayıcısı konumundadır. Buna göre; ideal mümin,<br />
ahlaki seviyesi yüksek olan, başörtüsü ve tesettürü Allah’ın emri<br />
olarak kabul eden, başkalarının ırzına dil uzatmayan, dedikodu-<br />
ların peşinde koşmayan ve dilini koruyan kişidir. Bu surede iki<br />
büyük tehlikeye dikkat çekilir: Zina ve iftira. Bunlara karşı ceza,<br />
boykot (kamuoyu baskısı) ve ahlaki eğitim yöntemleri anlatılır.<br />
Bu surede ideal müminin sıfatları ahlaki açıdan şöyle açıklanır:<br />
a. Zinadan kaçarlar,<br />
b. Başkasına iftirada bulunmazlar,<br />
c. Günah işlediklerinde hemen tövbe ederler ve bir daha o<br />
günahı işlemezler,<br />
d. Hz. Peygamber’e ve eşlerine karşı saygılıdırlar,<br />
e. Tesettüre dikkat ederler,<br />
f. Karşı cinsi gördüklerinde gözlerini indirirler ve harama<br />
bakmazlar.<br />
g. Evliliğe teşvik ederler,<br />
h. Sabah-akşam Allah’ı zikrederler ve farzları yerine getirirler,<br />
ı. Çocuklarını doğru eğitirler,<br />
i. Ticaretleri onları ibadetten alıkoymaz,<br />
j. Evlere girince selam verirler ve eşlerine iyi davranırlar (Nûr,<br />
24/2-61).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. KUR’ÂN, MÜMİNLERDE BİR FARKINDALIK<br />
OLUŞTURMAYA ÇALIŞIR</span></span><br />
<br />
Bu cüzün sonunda ise Furkan suresinin giriş kısmı bulunmak-<br />
tadır. İlk ayette; Kur’ân’ın misyonunun, âlemler için bir uyarıcı<br />
olduğu hatırlatılır (Nûr, 24/1), sonra farklı şeylere dikkat çekilir.<br />
Bununla bir farklılık ve farkındalık oluşturulmaya çalışılır:<br />
a. Her şeyi yaratan Allah ile hiçbir şey yaratamayan/aciz<br />
putlar bir değildir,<br />
b. İyiler için cennet, kötüler/zalimler için cehennem söz<br />
konusudur,<br />
c. Ayrıca Kur’ân’ı kabul edenler ve reddedenler,<br />
d. Peygamberler ve ümmetleri,<br />
e. Gündüz ve gece, yağmur ve kıtlık/kuraklık, tatlı su ve tuzlu<br />
su, baki ve fani, gökler ve yerler anlatılır… (Furkân, 25/2-62)<br />
Kur’ân bu şekilde Furkan olma özelliği ile sizde bir farklılık<br />
ve farkındalık oluşturur.<br />
'<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ON DOKUZUNCU CÜZ<br />
(s. 361 - 380)</span></span><br />
<br />
On dokuzuncu cüzde; Furkan suresinin son tarafı, Şuara su-<br />
resinin tamamı ve Neml suresinin baş tarafı bulunmaktadır. Bu<br />
cüzdeki temel konular şunlardır:<br />
1. İDEAL MÜMİNİN SIFATLARI<br />
Furkan suresinin son tarafında; Rahmanın (has) kulları ve ör-<br />
nek vasıfları tanıtılır. Onlar hayatlarını ibadetle geçirip Allah’ın<br />
yasaklarından kaçanlardır. Bu kısımda da ideal müminin vasıfları<br />
anlatılmaya devam etmektedir:<br />
a. Onlar mütevazıdır,<br />
b. Cahillerle tartışmazlar, onlara selam der ve geçerler,<br />
c. Geceleri (teheccüt namazında) Rablerine secde ederler ve<br />
kıyamda dururlar,<br />
d. Dua ederler,<br />
e. Harcamaları dengelidir; ne israf ederler, ne de cimrilik<br />
ederler,<br />
f. Allah’ın haram kıldığı cana kıymazlar ve insan öldürmezler,<br />
g. Zina etmezler,<br />
h. Hata ettiklerinde ve günah işlediklerinde hemen tövbe<br />
ederler ve hatada ısrar etmezler,<br />
ı. Yalancı şahitlik yapmazlar,<br />
i. Boş/faydasız şeyleri vakarlı bir şekilde terk ederler,<br />
j. Rablerinin ayetleri hatırlatıldığında kör ve sağır gibi dav-<br />
ranmazlar (hemen itaat ederler),<br />
k. Onlar şöyle dua ederler: “Bize eşlerimizden ve soyumuzdan<br />
gözümüzün nuru/alnımızın akı olacak nesiller ver ve bizi takva<br />
sahiplerine önder/rehber eyle.”<br />
İşte bu seçkin-temiz insanlar cennetin en yüksek makamında<br />
olacak kişilerdir. Surenin son ayeti şu şekildedir; “De ki: Dua-<br />
nız/kulluğunuz olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?...”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. İDEAL MÜMİN, SANAL GÜNDEMLERİN ETKİSİNDE<br />
KALMAZ</span></span><br />
<br />
Bu cüzde bulunan Şuara suresinde ise; insanların, peygamber-<br />
lerin yolunu terk edip yapay gündeme takılmaları tenkit edilir ve<br />
bu tehlikeye dikkat çekilir. Çünkü gündemi başkaları belirlemek-<br />
tedir. O günkü cahiliye toplumunda şairler; zalim yöneticilerin<br />
ve zenginlerin isteğine göre yapay bir gündem oluşturuyorlardı.<br />
Burada cahiliye şairleri sanal gündemin ve algı oluşturmanın<br />
sembolüdürler. Şuara suresi bu tehlikeye dikkat çekip insanların<br />
Peygamber ve Kitab’ın yolu olan sırat-ı müstakîmden (doğru<br />
yoldan) nasıl ayrıldıklarını anlatmakta ve önceki peygamberler<br />
dönemi ve ümmetlerinden örnekler vererek bu tehlikenin aslın-<br />
da her asırda yaşandığını açıklamaktadır (Şuarâ, 26/10-190).<br />
3. İDEAL MÜMİNİN REHBERİ KİTAP VE SÜNNETTİR<br />
Bu cüzde Neml suresinin baş tarafı da bulunmaktadır. Neml<br />
suresinde, Kur’ân’ın insanlar için gerçek bir rehber olduğu an-<br />
latılmaktadır. Ayrıca tarihteki Hz. Musa, Süleyman, Salih ve Lut<br />
peygamberlerin rehberliklerinden örnekler verilmekte; insan-<br />
ları doğru yola getirmek ve sapmalarından kurtarmak için bu<br />
peygamberlerin yaptığı tebliğ çalışmaları ve örnek yaşayışları<br />
aktarılmaktadır (Neml, 27/1-58).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YİRMİNCİ CÜZ<br />
(s. 381 - 400)</span></span><br />
<br />
Yirminci cüzde; Neml suresinin son tarafı, Kasas suresinin<br />
tamamı ve Ankebut suresinin baş tarafı bulunmaktadır. Bu cüz-<br />
deki temel konular şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. HZ. PEYGAMBER’İN REHBERLİĞİ</span></span><br />
<br />
Neml suresinin son tarafında peygamberimizin rehberliğinden<br />
bahsedilmektedir. Bunlar kısaca;<br />
a. Tevhid inancı,<br />
b. Yaratılış gerçeği,<br />
c. İlmin önemi,<br />
d. Kulluk bilinci,<br />
e. Kur’ân’ın tebliği,<br />
f. Her an hamd etme düşüncesidir (Neml, 27/59-93).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. HZ. MUSA’NIN REHBERLİĞİ</span></span><br />
<br />
Yirminci cüzün ortasında ise Kasas suresi bulunmaktadır. Bu<br />
sure, önceki Neml suresinin devamı niteliğindedir. Hz. Musa’nın<br />
hayatı ile ilgili önemli anlatım burada da devam etmektedir;<br />
Hz. Musa’nın Medyen’e hicret edip orada 10 yıl kaldığında ya-<br />
şadıkları anlatılmaktadır (Kasas, 28/20-47); sonra Mekkeli müşrik-<br />
lerin Tevrat ve Kur’ân için; “Birbirini destekleyen iki sihir” söz-<br />
leri aktarılıp onlara âdeta meydan okunmaktadır: “De ki: Allah<br />
RIFAT ORAL | 55<br />
katından gelen bu iki kitaptan daha faydalı/daha güzel rehberlik<br />
edici başka bir kitap varsa, haydi getirin de, ben de ona uyayım.<br />
Eğer sözünüzde sadıksanız (haydi getirin).” (Kasas, 28/48-49). Bu<br />
cüzün son bölümünde ise, Hz. Musa döneminde hak nasıl galip<br />
geldiyse, Hz. Muhammed döneminde de galip gelecektir, mesajı<br />
verilmekte; bunun için Müslümanların Tevhid inancına sarılma-<br />
ları ve ayrılmamaları gerektiği hatırlatılmaktadır (Kasas, 28/50-88).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. İMAN VE FEDAKÂRLIK</span></span><br />
<br />
Bu cüzün son kısmında ise, Ankebut suresinin baş tarafı bu-<br />
lunmaktadır. Bu surenin daha ilk ayetlerinde imanın fedakâr-<br />
lık olduğu açıklanmakta, iman ettik demekle işin bitmeyeceği,<br />
bunun (mücadele ve amel-i salih ile) ispat edilmesi gerektiği<br />
anlatılmaktadır. Münafıkların ise bu fedakârlıktan kaçtıkları/ka-<br />
çacakları açıklanmaktadır (Ankebut, 29/1-13). Daha sonra peygam-<br />
berlerin hayatlarından fedakârlık örnekleri verilmektedir: O<br />
fedakâr insanların başında Hz. Nuh, İbrahim, Lut, Şuayb, Musa<br />
ve Muhammed (a.s.) gelmektedir. Onlarla mücadele eden Ad<br />
ve Semud kavimleri, Firavun hanedanı, Karun ve Haman gibi<br />
güçlerin de nasıl helak oldukları, anlatılmakta ve şöyle denilmek-<br />
tedir: “Allah’tan başka (varlıkları) dostlar/yetkililer edinenlerin<br />
durumu, ağ örerek ev yapan örümceğin haline benzer. Evlerin en<br />
zayıfı Ankebut (örümcek) ağıdır. Keşke bu bilince (o müşrikler) bir<br />
ulaşsalar!” (Ankebut, 29/41) . (Ankebut, 29/41).<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Rıfat ORAL<br />
Ankara - 2020<br />
Diyanet YAYINLARI<br />
KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI BÖLÜM4</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI</span></span><br />
<br />
Kur’ân okumalarının bir başka şekli de mukabele olarak asr-ı<br />
saadetten bize intikal etmiştir. Mukabele bir kişinin Kur’ân<br />
okuyup diğer kişi ya da kişilerin onu dinlemesi ve okuduğunu<br />
kontrol etmesidir. Bu şekilde hem Kur’ân nüshaları hem de oku-<br />
nan Kur’ân her defasında yeniden kontrol edilir, okuyan ya da<br />
dinleyenler hatalarını düzeltir. Mukabele, Hz. Peygamber (a.s.)<br />
döneminden gelen bir gelenektir. Asr-ı saadette Peygamberimiz<br />
her sene Cebrail ile Kur’ân ayetlerini ve surelerini mukabele<br />
ederlerdi. Bazen Peygamberimiz okur Cebrail dinler, bazen de<br />
Cebrail okur Peygamberimiz (a.s.) dinlerdi. Hicretin 10. yılında<br />
Peygamberimiz (a.s.) ömrünün sonuna yaklaştığını hissetmişti ya<br />
da bu ona bildirilmişti. O sene Cebrail ile iki defa Kur’ân’ı mu-<br />
kabele etmişlerdi. Bu son mukabele idi. Bu şekilde Kur’an karşı<br />
tarafa arz edildiği için buna mukabele veya muaraza denilmiştir.<br />
(Bk. Buhari, Fedailü’l-Kur’ân, 7; Ahmed, II/399; VI/282)<br />
Kur’an sürekli okunması, mukabele ve müzakere edilmesi,<br />
üzerinde düşünülmesi gereken bir kitaptır. Zira Kur’ân’daki her<br />
cüz sanki müstakil bir kitaptır ve farklı konular ile insanlardaki<br />
iman, ibadet ve ahlak bilincini yenilemekte, güçlendirip diri tut-<br />
maktadır. Elinizdeki bu çalışma da Kur’ân okumalarında faydalı<br />
olması ve bir takva (sorumluluk) bilinci kazandırması için her<br />
cüzden 3 temel konu seçilerek oluşturulmuştur. Kur’ân okurken<br />
bitirilen cüzden sonra o cüzdeki temel konuları/meseleleri ve<br />
mesajları yeniden hatırlamak ve genel hatlarıyla anlamak/müza-<br />
kere etmek hayatımızı ve toplumları değiştirecektir. Bu nedenle<br />
camide ya da evde her cüz okumalarından sonra söz konusu<br />
cüzle ilgili bölümün bu eserden okunması ve müzakere edilmesi<br />
güzel sonuçlara yol açacaktır.<br />
Kur’ân’ı her okuyuşta ya da her hatimde; farklı gözle ve he-<br />
defle okumak tavsiye edilir ki hem okuyucunun zihni diri kalsın<br />
hem de her okuyuşta Kur’ân’ın farklı bir yönünü keşfetsin. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ON ALTINCI CÜZ<br />
(s. 300 - 320)</span></span><br />
<br />
Başarılı olmak isteyen gençler sabırla ve<br />
teknolojiyi doğru ve hayırlı yolda kullanarak<br />
çalışmaya devam etmelidirler. Bir İslam<br />
toplumu, peygamberler yolundan ihlasla<br />
gidilerek inşa edilebilir.<br />
<br />
On altıncı cüzde; Kehf suresinin son kısmı, Meryem ve Taha<br />
surelerinin tamamı bulunmaktadır. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj):<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. İMANLI GENÇLİK</span></span><br />
<br />
Sabır, Çalışma ve Teknoloji ile Başarılı Olunur<br />
Kehf suresinin son tarafında Zülkarneyn ve ilginç duvar inşası<br />
ile ilgili konu işlenmektedir (Kehf, 18/83-98). Hadislerde de Kehf<br />
suresinin Cuma günü okunması tavsiye edilmekte (Hakim, 12/368<br />
(hasen)) ve deccal fitnesinden koruyacağı ifade edilmektedir (Müs-<br />
lim, Salatü’l-müsafirin, 275 (709)). Gelecekteki fitnelerden korumak,<br />
Kehf suresinin manasının ve mesajlarının anlaşılması ile olabilir.<br />
Ashab-ı kehf ile imanlı bir gençlik yetiştirilmesi, Hz. Musa-Hızır<br />
olayı ile bizlere kadere teslimiyet ve sabır tavsiye edilmekte,<br />
Zülkarneyn kıssası ile teknolojiden yararlanmanın önemi an -<br />
latılmaktadır. İşte bu mesaj ile Müslümanlar gelecekte başarılı<br />
olurlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. DİRİLİŞ ÖRNEKLERİ</span></span><br />
<br />
Ölüyü Dirilten Allah, İsterse Ölü Bir Toplumdan Yeni Bir<br />
İslam Toplumu Yaratır<br />
Meryem suresinde, dirilişin âdeta örnekleri verilmektedir.<br />
a. İhtiyarlık döneminde Hz. Zekeriya ile kısır hanımından mu-<br />
cizevi olarak bir çocuk doğması, Yahya olarak isimlendirilmesi,<br />
b. Bakire ve iffetli bir kız olan Meryem validemizden mucizevi<br />
olarak (babasız) bir çocuğun doğması ve İsa olarak isimlendiril-<br />
mesi anlatılmaktadır. Hz. Yahya ve İsa, daha doğmadan isimleri<br />
konulan peygamberlerdendir.<br />
c. İhtiyarlık döneminde Hz. İbrahim ile kısır hanımından mu-<br />
cizevi olarak bir çocuk doğması, İshak olarak isimlendirilmesi,<br />
d. Hz. Musa döneminde Turu Sina’da (Sina dağı) diriliş ve<br />
e. Hz. İdris’in göğe çekilmesi (Meryem, 19/1-58). Surenin sonunda<br />
dirilişi inkâr edenlerin ahiretteki halleri anlatılır (Meryem, 19/66-98).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. BAŞARININ İLK ŞARTI</span></span><br />
<br />
Sabırla ve İhlasla Tebliğe Devam Etmektir<br />
Bu cüz Taha suresi ile tamamlanmaktadır. Sure, Kur’ân’ın mis-<br />
yonu olan doğruları hatırlatma (tezkire) mesajı ile başlamakta,<br />
Hz. Musa’nın hayatından bir kesit ile devam etmektedir. Burada<br />
Hz. Musa’nın, Medyen başta olmak üzere, Mısır’daki uzun müca-<br />
delesi, Firavun’un zulmünden kurtulması ve sonraki dönemlerde<br />
yaşananlar, ümmetini eğitmek için sarf ettiği çabası ve emeği<br />
teferruatlı bir şekilde anlatılmakta; âdeta Mekke’deki Müslüman-<br />
lara sabırla tebliğe devam ederlerse başarılı olacakları ve zafere<br />
ulaşacakları mesajı verilmektedir (Tâhâ, 20/1-100).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ON YEDİNCİ CÜZ<br />
(s. 321 - 340)</span></span><br />
<br />
Müminlerin dostu ve destekçisi; Allah,<br />
Peygamber ve müminlerdir. Peygamberin<br />
yolunu ve sünnetini terk edenler dinlerini<br />
parçalarlar ve tahrif ederler. Hac, insanlara<br />
Peygamber yolunu yeniden hatırlatan ve<br />
onları eğiten evrensel bir ibadettir.<br />
<br />
On yedinci cüzde; Enbiya ve Hac surelerinin tamamı bulun-<br />
maktadır. Bu cüzdeki 3 temel konu:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. ALLAH’IN DOSTLARI</span></span><br />
<br />
Allah; Peygamberlerin ve Kendisinin Yolunda Çalışan<br />
Müminlerin Dostudur/Destekçisidir<br />
Enbiya suresi, peygamberlerin mücadeleleri ve Allah’ın hâ-<br />
kimiyetinden bahseder. Surenin girişinde peygamberlere tavır<br />
alanların durumu anlatılır (Enbiyâ, 21/1-47); daha sonra peygamber-<br />
lerin mücadeleleri ve kurtuluş örnekleri aktarılır:<br />
a. Hz. İbrahim, tevhid mücadelesi ve ateşten kurtuluşu,<br />
b. Hz. Lut, tevhid mücadelesi ve azaptan kurtuluşu,<br />
c. Hz. Nuh, tevhid mücadelesi ve tufandan kurtuluşu,<br />
d. Hz. Eyüb ve sabrı ile sıkıntıdan kurtuluşu,<br />
e. Hz. Yunus, mücadelesi ve cezadan kurtuluşu,<br />
f. Hz. Zekeriya’nın soyunun Hz. Yahya ile devam etmesi,<br />
g. Hz. Meryem’in soyunun Hz. İsa ile devam etmesi.<br />
İşte bunlar İslam ümmetinin tarihsel sürecidir (Enbiyâ, 21/48-91).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. PEYGAMBER SONRASI DURUM</span></span><br />
<br />
Enbiya suresinde ise, peygamberlerden sonra ümmetlerinin<br />
halleri aktarılır:<br />
a. Dinlerini parçaladılar, tahrif ettiler,<br />
b. Salih amel işleyenler ve sapmayanlar kurtuldu,<br />
c. Sapanlar dünya ve ahirette cezalandırıldı (Enbiyâ, 21/92-106).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. HACCIN EVRENSELLİĞİ</span></span><br />
<br />
İnsanlara Peygamberler Yolunu Gösteren ve Onları Eğiten<br />
Evrensel Bir İbadet<br />
Hac suresinde, Allah’ın yeryüzündeki sembollerini anlamamız<br />
ve onlara karşı saygılı olmamız istenir. Kâbe, tevhidin sembo-<br />
lüdür, Safa ile Merve fedakârlığın sembolüdür. Kurban, Allah’a<br />
yaklaşmanın sembolüdür. Surenin başında insanlar takvaya (so-<br />
rumluluk bilincine) çağrılır, ölüm ve hayat üzerinde düşünmeleri<br />
istenir (Hac, 22/1-24); daha sonra yoğun bir şekilde hac ibadeti,<br />
tevhid inancı, Hz. İbrahim’den bugüne kadar Kâbe’nin konumu<br />
ve önemi, hacda kesilen kurbanlarla ile ilgili hükümler, Allah<br />
için yaşamanın ve mücadele etmenin önemi anlatılır (Hac, 22/25-<br />
76). Bu surede, secde ayeti de bulunmaktadır. Rabbimizin bütün<br />
emirlerine boyun büktüğümüzü ve itaat ettiğimizi secde ile<br />
göstermemiz istenir. İbn Mes’ud şöyle dedi: “ Hac suresi, için-<br />
de secde emri olduğu halde Resûlullah’a inen ilk suredir. Allah<br />
Resûlü sureyi okuduktan sonra secde yaptı ve insanlar da secde<br />
yaptılar…” (Hakim, 1/342 (803), (sahih)). Secde, Allah’a kulluğun zirvesi<br />
ve itaatin bir sembolüdür.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ON SEKİZİNCİ CÜZ<br />
(s. 341 - 360)</span></span><br />
<br />
İdeal sıfatlar taşıyan her mümin, bu<br />
dünyayı değiştirme potansiyeline sahiptir.<br />
Müminlerin en yüksek sıfatı; ahlak ve haya<br />
sahibi olmalarıdır. Kur’ân bu şekilde ideal<br />
bir insan profili ile toplumda farklılık ve<br />
farkındalık oluşturmaktadır.<br />
<br />
On sekizinci cüzde; Müminûn ve Nur surelerinin tamamı,<br />
Furkan suresinin baş tarafı bulunmaktadır. Bu üç surede de<br />
ideal müminin vasıfları anlatılmaktadır. 18. cüzdeki temel ko-<br />
nular şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. KURTULUŞA EREN MÜMİNLERİN SIFATLARI</span></span><br />
<br />
Müminûn suresinin başında, (cennetlerin en güzeli) Fir-<br />
devs cennetine girecek müminlerin vasıfları kısaca zikredilir.<br />
(Mü’minûn, 23/1-11).<br />
Bu vasıflara göre ideal müminler;<br />
a. Namazlarını huşu içinde kılarlar,<br />
b. Boş/faydasız şeyleri terk ederler (zaman onlar için<br />
önemlidir),<br />
c. Zekât verirler,<br />
d. Namuslarını korurlar,<br />
e. Emanete riayet ederler (onlar güvenilir ve dürüst<br />
insanlardır).<br />
Sonra Allah’ın verdiği nimetler (Mü’minûn, 23/12-22) ve bu nimet-<br />
leri inkâr edenlerin sonları anlatılır (Mü’minûn, 23/23-53). Müslü-<br />
manlardan da aynı hataya düşmemeleri istenir. (Mü’minûn, 23/54-91).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. AHLAK MÜMİNLERİN EN TEMEL SIFATIDIR</span></span><br />
<br />
Cüzdeki diğer sure ise Nur suresidir. Bu sure önceki Müminûn<br />
suresinin tamamlayıcısı konumundadır. Buna göre; ideal mümin,<br />
ahlaki seviyesi yüksek olan, başörtüsü ve tesettürü Allah’ın emri<br />
olarak kabul eden, başkalarının ırzına dil uzatmayan, dedikodu-<br />
ların peşinde koşmayan ve dilini koruyan kişidir. Bu surede iki<br />
büyük tehlikeye dikkat çekilir: Zina ve iftira. Bunlara karşı ceza,<br />
boykot (kamuoyu baskısı) ve ahlaki eğitim yöntemleri anlatılır.<br />
Bu surede ideal müminin sıfatları ahlaki açıdan şöyle açıklanır:<br />
a. Zinadan kaçarlar,<br />
b. Başkasına iftirada bulunmazlar,<br />
c. Günah işlediklerinde hemen tövbe ederler ve bir daha o<br />
günahı işlemezler,<br />
d. Hz. Peygamber’e ve eşlerine karşı saygılıdırlar,<br />
e. Tesettüre dikkat ederler,<br />
f. Karşı cinsi gördüklerinde gözlerini indirirler ve harama<br />
bakmazlar.<br />
g. Evliliğe teşvik ederler,<br />
h. Sabah-akşam Allah’ı zikrederler ve farzları yerine getirirler,<br />
ı. Çocuklarını doğru eğitirler,<br />
i. Ticaretleri onları ibadetten alıkoymaz,<br />
j. Evlere girince selam verirler ve eşlerine iyi davranırlar (Nûr,<br />
24/2-61).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. KUR’ÂN, MÜMİNLERDE BİR FARKINDALIK<br />
OLUŞTURMAYA ÇALIŞIR</span></span><br />
<br />
Bu cüzün sonunda ise Furkan suresinin giriş kısmı bulunmak-<br />
tadır. İlk ayette; Kur’ân’ın misyonunun, âlemler için bir uyarıcı<br />
olduğu hatırlatılır (Nûr, 24/1), sonra farklı şeylere dikkat çekilir.<br />
Bununla bir farklılık ve farkındalık oluşturulmaya çalışılır:<br />
a. Her şeyi yaratan Allah ile hiçbir şey yaratamayan/aciz<br />
putlar bir değildir,<br />
b. İyiler için cennet, kötüler/zalimler için cehennem söz<br />
konusudur,<br />
c. Ayrıca Kur’ân’ı kabul edenler ve reddedenler,<br />
d. Peygamberler ve ümmetleri,<br />
e. Gündüz ve gece, yağmur ve kıtlık/kuraklık, tatlı su ve tuzlu<br />
su, baki ve fani, gökler ve yerler anlatılır… (Furkân, 25/2-62)<br />
Kur’ân bu şekilde Furkan olma özelliği ile sizde bir farklılık<br />
ve farkındalık oluşturur.<br />
'<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ON DOKUZUNCU CÜZ<br />
(s. 361 - 380)</span></span><br />
<br />
On dokuzuncu cüzde; Furkan suresinin son tarafı, Şuara su-<br />
resinin tamamı ve Neml suresinin baş tarafı bulunmaktadır. Bu<br />
cüzdeki temel konular şunlardır:<br />
1. İDEAL MÜMİNİN SIFATLARI<br />
Furkan suresinin son tarafında; Rahmanın (has) kulları ve ör-<br />
nek vasıfları tanıtılır. Onlar hayatlarını ibadetle geçirip Allah’ın<br />
yasaklarından kaçanlardır. Bu kısımda da ideal müminin vasıfları<br />
anlatılmaya devam etmektedir:<br />
a. Onlar mütevazıdır,<br />
b. Cahillerle tartışmazlar, onlara selam der ve geçerler,<br />
c. Geceleri (teheccüt namazında) Rablerine secde ederler ve<br />
kıyamda dururlar,<br />
d. Dua ederler,<br />
e. Harcamaları dengelidir; ne israf ederler, ne de cimrilik<br />
ederler,<br />
f. Allah’ın haram kıldığı cana kıymazlar ve insan öldürmezler,<br />
g. Zina etmezler,<br />
h. Hata ettiklerinde ve günah işlediklerinde hemen tövbe<br />
ederler ve hatada ısrar etmezler,<br />
ı. Yalancı şahitlik yapmazlar,<br />
i. Boş/faydasız şeyleri vakarlı bir şekilde terk ederler,<br />
j. Rablerinin ayetleri hatırlatıldığında kör ve sağır gibi dav-<br />
ranmazlar (hemen itaat ederler),<br />
k. Onlar şöyle dua ederler: “Bize eşlerimizden ve soyumuzdan<br />
gözümüzün nuru/alnımızın akı olacak nesiller ver ve bizi takva<br />
sahiplerine önder/rehber eyle.”<br />
İşte bu seçkin-temiz insanlar cennetin en yüksek makamında<br />
olacak kişilerdir. Surenin son ayeti şu şekildedir; “De ki: Dua-<br />
nız/kulluğunuz olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?...”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. İDEAL MÜMİN, SANAL GÜNDEMLERİN ETKİSİNDE<br />
KALMAZ</span></span><br />
<br />
Bu cüzde bulunan Şuara suresinde ise; insanların, peygamber-<br />
lerin yolunu terk edip yapay gündeme takılmaları tenkit edilir ve<br />
bu tehlikeye dikkat çekilir. Çünkü gündemi başkaları belirlemek-<br />
tedir. O günkü cahiliye toplumunda şairler; zalim yöneticilerin<br />
ve zenginlerin isteğine göre yapay bir gündem oluşturuyorlardı.<br />
Burada cahiliye şairleri sanal gündemin ve algı oluşturmanın<br />
sembolüdürler. Şuara suresi bu tehlikeye dikkat çekip insanların<br />
Peygamber ve Kitab’ın yolu olan sırat-ı müstakîmden (doğru<br />
yoldan) nasıl ayrıldıklarını anlatmakta ve önceki peygamberler<br />
dönemi ve ümmetlerinden örnekler vererek bu tehlikenin aslın-<br />
da her asırda yaşandığını açıklamaktadır (Şuarâ, 26/10-190).<br />
3. İDEAL MÜMİNİN REHBERİ KİTAP VE SÜNNETTİR<br />
Bu cüzde Neml suresinin baş tarafı da bulunmaktadır. Neml<br />
suresinde, Kur’ân’ın insanlar için gerçek bir rehber olduğu an-<br />
latılmaktadır. Ayrıca tarihteki Hz. Musa, Süleyman, Salih ve Lut<br />
peygamberlerin rehberliklerinden örnekler verilmekte; insan-<br />
ları doğru yola getirmek ve sapmalarından kurtarmak için bu<br />
peygamberlerin yaptığı tebliğ çalışmaları ve örnek yaşayışları<br />
aktarılmaktadır (Neml, 27/1-58).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YİRMİNCİ CÜZ<br />
(s. 381 - 400)</span></span><br />
<br />
Yirminci cüzde; Neml suresinin son tarafı, Kasas suresinin<br />
tamamı ve Ankebut suresinin baş tarafı bulunmaktadır. Bu cüz-<br />
deki temel konular şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. HZ. PEYGAMBER’İN REHBERLİĞİ</span></span><br />
<br />
Neml suresinin son tarafında peygamberimizin rehberliğinden<br />
bahsedilmektedir. Bunlar kısaca;<br />
a. Tevhid inancı,<br />
b. Yaratılış gerçeği,<br />
c. İlmin önemi,<br />
d. Kulluk bilinci,<br />
e. Kur’ân’ın tebliği,<br />
f. Her an hamd etme düşüncesidir (Neml, 27/59-93).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. HZ. MUSA’NIN REHBERLİĞİ</span></span><br />
<br />
Yirminci cüzün ortasında ise Kasas suresi bulunmaktadır. Bu<br />
sure, önceki Neml suresinin devamı niteliğindedir. Hz. Musa’nın<br />
hayatı ile ilgili önemli anlatım burada da devam etmektedir;<br />
Hz. Musa’nın Medyen’e hicret edip orada 10 yıl kaldığında ya-<br />
şadıkları anlatılmaktadır (Kasas, 28/20-47); sonra Mekkeli müşrik-<br />
lerin Tevrat ve Kur’ân için; “Birbirini destekleyen iki sihir” söz-<br />
leri aktarılıp onlara âdeta meydan okunmaktadır: “De ki: Allah<br />
RIFAT ORAL | 55<br />
katından gelen bu iki kitaptan daha faydalı/daha güzel rehberlik<br />
edici başka bir kitap varsa, haydi getirin de, ben de ona uyayım.<br />
Eğer sözünüzde sadıksanız (haydi getirin).” (Kasas, 28/48-49). Bu<br />
cüzün son bölümünde ise, Hz. Musa döneminde hak nasıl galip<br />
geldiyse, Hz. Muhammed döneminde de galip gelecektir, mesajı<br />
verilmekte; bunun için Müslümanların Tevhid inancına sarılma-<br />
ları ve ayrılmamaları gerektiği hatırlatılmaktadır (Kasas, 28/50-88).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. İMAN VE FEDAKÂRLIK</span></span><br />
<br />
Bu cüzün son kısmında ise, Ankebut suresinin baş tarafı bu-<br />
lunmaktadır. Bu surenin daha ilk ayetlerinde imanın fedakâr-<br />
lık olduğu açıklanmakta, iman ettik demekle işin bitmeyeceği,<br />
bunun (mücadele ve amel-i salih ile) ispat edilmesi gerektiği<br />
anlatılmaktadır. Münafıkların ise bu fedakârlıktan kaçtıkları/ka-<br />
çacakları açıklanmaktadır (Ankebut, 29/1-13). Daha sonra peygam-<br />
berlerin hayatlarından fedakârlık örnekleri verilmektedir: O<br />
fedakâr insanların başında Hz. Nuh, İbrahim, Lut, Şuayb, Musa<br />
ve Muhammed (a.s.) gelmektedir. Onlarla mücadele eden Ad<br />
ve Semud kavimleri, Firavun hanedanı, Karun ve Haman gibi<br />
güçlerin de nasıl helak oldukları, anlatılmakta ve şöyle denilmek-<br />
tedir: “Allah’tan başka (varlıkları) dostlar/yetkililer edinenlerin<br />
durumu, ağ örerek ev yapan örümceğin haline benzer. Evlerin en<br />
zayıfı Ankebut (örümcek) ağıdır. Keşke bu bilince (o müşrikler) bir<br />
ulaşsalar!” (Ankebut, 29/41) . (Ankebut, 29/41).<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Rıfat ORAL<br />
Ankara - 2020<br />
Diyanet YAYINLARI<br />
KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI BÖLÜM4</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI BÖLÜM3]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=23205</link>
			<pubDate>Thu, 12 Oct 2023 09:20:37 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=23205</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI</span></span><br />
<br />
Kur’ân okumalarının bir başka şekli de mukabele olarak asr-ı<br />
saadetten bize intikal etmiştir. Mukabele bir kişinin Kur’ân<br />
okuyup diğer kişi ya da kişilerin onu dinlemesi ve okuduğunu<br />
kontrol etmesidir. Bu şekilde hem Kur’ân nüshaları hem de oku-<br />
nan Kur’ân her defasında yeniden kontrol edilir, okuyan ya da<br />
dinleyenler hatalarını düzeltir. Mukabele, Hz. Peygamber (a.s.)<br />
döneminden gelen bir gelenektir. Asr-ı saadette Peygamberimiz<br />
her sene Cebrail ile Kur’ân ayetlerini ve surelerini mukabele<br />
ederlerdi. Bazen Peygamberimiz okur Cebrail dinler, bazen de<br />
Cebrail okur Peygamberimiz (a.s.) dinlerdi. Hicretin 10. yılında<br />
Peygamberimiz (a.s.) ömrünün sonuna yaklaştığını hissetmişti ya<br />
da bu ona bildirilmişti. O sene Cebrail ile iki defa Kur’ân’ı mu-<br />
kabele etmişlerdi. Bu son mukabele idi. Bu şekilde Kur’an karşı<br />
tarafa arz edildiği için buna mukabele veya muaraza denilmiştir.<br />
(Bk. Buhari, Fedailü’l-Kur’ân, 7; Ahmed, II/399; VI/282)<br />
Kur’an sürekli okunması, mukabele ve müzakere edilmesi,<br />
üzerinde düşünülmesi gereken bir kitaptır. Zira Kur’ân’daki her<br />
cüz sanki müstakil bir kitaptır ve farklı konular ile insanlardaki<br />
iman, ibadet ve ahlak bilincini yenilemekte, güçlendirip diri tut-<br />
maktadır. Elinizdeki bu çalışma da Kur’ân okumalarında faydalı<br />
olması ve bir takva (sorumluluk) bilinci kazandırması için her<br />
cüzden 3 temel konu seçilerek oluşturulmuştur. Kur’ân okurken<br />
bitirilen cüzden sonra o cüzdeki temel konuları/meseleleri ve<br />
mesajları yeniden hatırlamak ve genel hatlarıyla anlamak/müza-<br />
kere etmek hayatımızı ve toplumları değiştirecektir. Bu nedenle<br />
camide ya da evde her cüz okumalarından sonra söz konusu<br />
cüzle ilgili bölümün bu eserden okunması ve müzakere edilmesi<br />
güzel sonuçlara yol açacaktır.<br />
Kur’ân’ı her okuyuşta ya da her hatimde; farklı gözle ve he-<br />
defle okumak tavsiye edilir ki hem okuyucunun zihni diri kalsın<br />
hem de her okuyuşta Kur’ân’ın farklı bir yönünü keşfetsin. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ON BİRİNCİ CÜZ<br />
(s. 201 - 220)</span></span><br />
<br />
Mümin; hatada ısrar etmeyen, her zaman<br />
Müslümanca duruşu olan ve şahsiyetli bir<br />
hayat yaşayan insandır.<br />
<br />
On birinci cüzde; Tövbe suresinin son tarafı ve Yunus suresi-<br />
nin tamamı bulunmaktadır. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj):<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. TÖVBE</span></span><br />
<br />
Tövbe Etmek ve Hatadan Dönmek Erdemli Bir Harekettir<br />
Tövbe suresinin son tarafında tövbe ve istiğfar konusu iş-<br />
lenmektedir. Bir peygamberin, müşrikler için istiğfar etmesinin<br />
ve af dilemesinin doğru olmadığı belirtilmektedir. Bununla ilgili<br />
olarak Hz. İbrahim üzerinden örnek verilmektedir. Çünkü o da<br />
kâfir olan baba(lığı) için istiğfar etmişti. Allah ise muhacir, ensar<br />
ve diğer samimi müminlerin dua ve istiğfarlarını kabul etmek-<br />
tedir. Bu bağlamda Tebük savaşına keyfi katılmayan, ama sonra<br />
çok pişman olup tövbe eden 3 sahabinin durumu hatırlatılır. Bir<br />
aydan daha fazla süre devam eden bu tövbe/pişmanlık süreci,<br />
toplumsal tepki ve yeryüzünün onları daralttığı bir dönemde<br />
tövbelerin kabul edilmesi ve 3 sahabinin kurtulması bizim için<br />
önemli bir örnektir (Tevbe, 9/118). Rıyazü’s-Salihin isimli hadis ki-<br />
tabının başındaki Tövbe bölümünde, tövbe eden bu 3 sahabinin<br />
ilginç hikayesi ile ilgili rivayet aktarılır (Buhari, Megâzi, 80; Müslim,<br />
Tevbe, 53). Mutlaka oradaki bu olay gibi çok farklı tövbe olayları<br />
okunmalıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. MÜSLÜMANCA DURUŞ</span></span><br />
<br />
Kur’ân’dan ve Peygamberlerden Öğrenmek<br />
Bu cüzde Yunus suresi de bulunmaktadır. İlk kısmında Hz. Pey-<br />
gamber’in Mekke’deki risalet çalışması, insanları tevhide çağrışı<br />
ve onların tepkileri karşısında sergilediği Müslümanca duruş<br />
anlatılmaktadır. Burası aslında bütün davetçiler için önemli bir<br />
bölümdür.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. ŞAHSİYETLİ OLMAK</span></span><br />
<br />
Peygamberlerin Hayat Tarzı (Sünneti) Budur<br />
Yunus suresinin ikinci bölümünde ise Hz. Yunus’un da içinde<br />
bulunduğu önceki 3 peygamberin tevhid çağrısı, risalet çalışması<br />
ve cahiliye toplumu karşısında sergiledikleri duruşları anlatılır.<br />
Bu tevhidi duruşun bütün peygamberlerin sünneti (hayat tarzı)<br />
olduğu hatırlatılır ve bütün davetçilere bir mesaj verilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ON İKİNCİ CÜZ<br />
(s. 221 - 240)</span></span><br />
<br />
Peygamberler gibi; insanlar tevhid, risalet<br />
ve ahiret inancına davet edilmeli, hayatın tüm<br />
zorluklarına karşı da sabredilmeli/dirençli<br />
olunmalıdır<br />
<br />
On ikinci cüzde; Hud suresinin 1. sayfası dışındaki tamamı<br />
ve Yusuf suresinin ilk yarısı bulunmaktadır. Yunus, Hud, Yusuf,<br />
İbrahim, Hicr sureleri aslında Elif-lam-ra (الر) ile başlayan sureler<br />
serisidir. Bununla belki de bu 5 surenin konu bütünlüğüne/bir-<br />
liğine dikkat çekilmekte ve dikkatli okunması gerektiği mesajı<br />
verilmektedir. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj):<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. PEYGAMBERLERİN MÜCADELESİ</span></span><br />
<br />
Peygamberler Tevhid, Risalet ve Ahiret’le İlgili Bilgi Verirler<br />
Hud suresinin girişinde (tebliğ edilmesi emredilen) tevhid, ri-<br />
salet ve ahiret ile ilgili konular aktarılır. Bu girişten sonra önceki<br />
ümmetlere gönderilen peygamberlerin tebliğ sırasında yaşadığı<br />
olaylar (Yunus suresindeki kaldığı yerden) anlatılmaya devam<br />
etmektedir; orada peygamberlerin kavmi ile ilk iletişimleri/teb-<br />
liğleri ve kavimlerinin tepkileri anlatılırken, bu surede ise olay-<br />
ların devamında tebliği reddeden ve peygamberlere savaş açan<br />
o kavimlerin helakı açıklanmaktadır. Hz. Nuh ve kibirli kavminin<br />
helak oluşu (Hud, 11/25-49), Hz. Hud ve hilekâr kavminin helak<br />
oluşu (Hud, 11/50-60), Hz. Salih ve zalim kavminin helakı (Hud, 11/61-<br />
68), Hz. Lut ve ahlaksız kavminin helakı (Hud, 11/77-82), Hz. Şuayb<br />
ve sahtekâr kavminin helakı (Hud, 11/61-68), Hz. Musa ve kendisini<br />
putlaştıran zalim Firavun ile mücadelesi ve zalimlerin sonu (Hud,<br />
11/96-101) anlatılmakta; “Kesinlikle zalimlere meyletmeyin..” (Hud,<br />
11/113) emri ve “Rabbin yaptıklarınızdan gafil değildir” (Hud, 11/123)<br />
hatırlatması ile sure sona ermekte; Muhammed ümmetinin aynı<br />
hatalara düşmemesi istenmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. HAYATIN ZORLUKLARI</span></span><br />
<br />
Sabretmek Gerekir<br />
Bu cüzde Yusuf suresinin ilk kısmı da bulunmaktadır. Yusuf<br />
suresinde sadece Yusuf peygamberin hayatı baştan sona anlatıl-<br />
makta, başka bir yerde Hz. Yusuf ile ilgili bir bilgi verilmemek-<br />
tedir. Sure Hz. Yusuf’un gördüğü bir rüya ile başlar. Bu rüya ile<br />
babası Yakup Peygamberin küçük Yusuf’a sevgisi daha da artar.<br />
Bunu kıskanan kardeşleri küçük Yusuf’tan kurtulmak isterler ve<br />
onu bir kuyuya atarlar. Oraya su ihtiyaçları için uğrayan kervan-<br />
daki kişiler kovalarını sarkıtınca onu bulup kurtarırlar, ancak<br />
Mısır’a götürüp orada köle olarak satarlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. SUÇSUZ OLANLAR KURTULUR</span></span><br />
<br />
Temiz Halleri Ortaya Çıkar<br />
Hz. Yusuf’u satın alan kişi Mısır’ın üst seviyede yöneticisi olan<br />
bir azizdir. Eşi ile birlikte Yusuf’u büyütürler. Ancak Yusuf güzel<br />
bir genç olunca Aziz’in hanımı tarafından rahatsız edilir ve ka-<br />
dının yararlanma isteği etrafta duyulunca o dönemdeki skandalı<br />
önlemek için; suçsuz olduğu halde Hz. Yusuf’u hapse atarlar.<br />
Çünkü sonuçta o ellerindeki bir köledir ve hiçbir kıymeti yok-<br />
tur. Hapiste Hz. Yusuf iki kişi ile tanışır. Bir gün o ikisi bu temiz<br />
gence gördükleri ilginç rüyalarını anlatırlar. Hz. Yusuf rüyalarını<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">38 | KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI</span></span><br />
<br />
tabir etmeden önce onlara tevhid inancını anlatır, İslam’ı tebliğ<br />
eder. Sonra bu rüyayı; o iki kişiden birisinin hapisten kurtulup<br />
kralın yakın adamı olacağı, diğerinin ise asılıp idam edileceği<br />
şeklinde tabir eder ve yorumlar. Daha sonra olaylar bu şekilde<br />
gelişir. Kurtulan kişi kralın yakın adamı olur ve Hz. Yusuf’u unu-<br />
tur. Yıllar sonra kralın gördüğü bir rüyayı kimse tabir edemeyin-<br />
ce, o kişinin aklına zindandaki Hz. Yusuf gelir ve onu çıkartırlar.<br />
Hz. Yusuf bu rüyayı ileride gelecek ve yedi yıl sürecek büyük<br />
bir kıtlık ile tabir eder. O kıtlığa hazırlık yapılması gerektiğini<br />
söyler. Bunun üzerine Hz. Yusuf, kral tarafından Mısır’ın eko-<br />
nomisi ile ilgili olarak görevlendirilir ve büyük hazırlıklar başlar.<br />
Bu dönemde Aziz’in karısı da vicdan azabından dolayı Yusuf’un<br />
suçsuz ve temiz olduğunu itiraf eder…( Sonraki gelişmeler ve<br />
olaylar bir sonraki 13. cüzde devam etmektedir.)<br />
'<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ON ÜÇÜNCÜ CÜZ<br />
(s. 241 - 260)</span></span><br />
<br />
Önemli Olan Şahsiyetli Bir Müslüman<br />
Olarak Yaşamak Zorluklara Karşı Sabretmek<br />
ve Direnmektir<br />
<br />
On üçüncü cüzde; Yusuf suresinin son yarısı, Ra’d ve İbrahim<br />
surelerinin tamamı bulunmaktadır. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj):<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. SABRIN SONU</span></span><br />
<br />
Sabreden Kurtulur/Başarılı Olur<br />
Yusuf suresinin son kısmında Mısır ve Ortadoğu’da gerçekle-<br />
şen bir kıtlıktan bahsedilir. Kıtlığa hazırlıksız yakalanan insanlar<br />
Filistin tarafından Mısır’a gelip yiyecek talebinde bulunurlar.<br />
Gelen kişiler arasında Hz. Yusuf’un kardeşleri de vardır. Ancak<br />
Yusuf Peygamber onları affedip yiyecek vermiş, babalarıyla be-<br />
raber Mısır’a gelmelerini ve yerleşmelerini istemiştir. O sıralar<br />
Yakup peygamber üzüntüden gözleri görmüyordu, oğlu Yusuf’un<br />
gömleği gelince onu gözlerine sürdü, Allah’ın izni ile gözleri<br />
açıldı ve görmeye başladı. Sonra hep beraber Mısır’a gittiler.<br />
Yusuf Peygamber’in yanına gelince hepsi ona saygı için eğildiler<br />
(Yakup peygamber ve 11 oğlu). Böylece Hz. Yusuf’un küçükken<br />
gördüğü rüya gerçekleşmiş oldu. Surenin sonunda Hz. Yusuf’un<br />
bir konuşması ve duası bulunmaktadır (Rad, 13/100-101). Yusuf suresi<br />
ile Allah Mekke’de zor durumda olan Hz. Muhammed ve asha-<br />
bına moral vermekte, ileride gerçekleşecek olan hicret ve dev-<br />
lete hazırlamakta, onların da Hz. Yusuf gibi başarılı olacaklarını<br />
müjdelemektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. GÜÇLÜ MÜMİN</span></span><br />
<br />
Allah’a İtaatle Güçlenmek<br />
Sonra Ra’d suresi başlar. Burada Kur’ân’ın güç ve kudret sahibi<br />
Allah’tan geldiği ve O’nun gücünün; yerlerin ve göklerin yaratı-<br />
lışı ve sistematik işleyişinde, diriliş, ilim, gök gürültüsü (ra’d) ve<br />
meleklerin itaatinde görüldüğü zikredilir, insanlar iman ve itaate<br />
davet edilir ve kalplerin Allah’ın zikri ile mutmain olacağı açıkla-<br />
nır (Rad, 13/28). Burada ayrıca güçlü müminin sıfatları da zikredilir:<br />
a. Onlar ahitlerinde dururlar,<br />
b. Allah’ın emrettiği ilkelerden ayrılmazlar,<br />
c. Sabrederler,<br />
d. Namaz kılarlar,<br />
e. İnfak ederler,<br />
f. Kötülüğü iyilikle silerler,<br />
g. Risalete de her zaman tabi olurlar (Rad, 13/19-33).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. PEYGAMBERLERİN DURUŞU</span></span><br />
<br />
Güçlü Şahsiyetler/Örnek İnsanlar<br />
Bu cüzde ayrıca İbrahim suresi bulunmaktadır. Kitabın ve pey-<br />
gamberin rehberliği anlatılmakta; Hz. Musa, Nuh, Ad ve Semud<br />
kavimlerinden örnekler verilmektedir. Ümmetlerin bir kısmı da<br />
peygamberlerini reddetmiş, ülkelerinden sürme veya öldürme<br />
ile tehdit etmişlerdi. Aynı şeyler Hz. Muhammed ve ashabı için<br />
de söz konusuydu (İbrahim, 14/3-34). Surenin sonunda ise Hz. İb-<br />
rahim’in uzun ve güzel bir duası bulunmaktadır (İbrahim, 14/35-41).<br />
'<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ON DÖRDÜNCÜ CÜZ<br />
(s. 261 - 280)</span></span><br />
<br />
Hayatınızın değerlenmesini istiyorsanız<br />
Allah’ın emrettiği gibi yaşayın. Mazlumlara<br />
karşı mütevazı, zalimlere karşı cesur olun.<br />
Peygamberler gibi dik durun ve eğilmeyin.<br />
(<br />
On dördüncü cüzde; Hicr ve Nahl surelerinin tamamı bulun-<br />
maktadır. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj):<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. HAYATI ALLAH İÇİN YAŞAMAK</span></span><br />
<br />
O’nun İstediği Gibi Bir Mümin Olmak<br />
Hicr suresinde genel olarak Allah için yaşamak ve mücadele<br />
etmek konusu işlenmektedir. (Hicr: Mekke’nin kuzeyinde Semut<br />
kavminin yaşadığı bir yerdir). Bu sure Kur’ân’ın rehberliği ile<br />
başlamaktadır; sonra tarihte tevhid ve şirk mücadelesi özetlen-<br />
mekte, peygamberle mücadele edenlerin akıbetleri açıklanmak-<br />
tadır: Hz. Adem ve şeytan mücadelesi (Hicr, 15/52-84), Hz. İbrahim<br />
ve azap meleklerinin diyaloğu (Hicr, 15/52-60), Lut kavminin hela-<br />
kı (Hicr, 15/61-77), Şuayb peygamberin kavmi Eyke’nin helakı (Hicr,<br />
15/78-79) ve Semut kavminin yurdu Hicr ve helakı (Hicr, 15/80-84)<br />
anlatılmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. MÜMİNLER MÜTEVAZI VE CESURDURLAR</span></span><br />
<br />
Sonra Hicr suresi şu güzel mesajlarla tamamlanmaktadır:<br />
İnsanlara güzel davran, Kur’ân’ı tebliğ et, onların elindeki güç<br />
sizi etkilemesin, müminlere şefkatli davran, müşriklere aldır-<br />
ma, Rabbini tesbih et ve O’na secde et, ölünceye kadar ibadete<br />
devam et (Hicr, 15/85-99).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. PEYGAMBERLERİN TEBLİĞİ</span></span><br />
<br />
Onlar Gibi Tebliğe Devam Etmek ve Sıkıntılara Sabretmek<br />
Gerekir<br />
Burada ayrıca Nahl suresi de bulunmaktadır. Bu surede; tev-<br />
hid inancıyla ilgili yoğun bir tartışma ortamı oluşturulmakta;<br />
vahiy gönderen Allah, kâinatın ve sizin yaratıcınız-Rabbiniz olan<br />
Allah’tır (Nahl, 16/1-34). Müşrikler tek Tanrı olan Allah’a ortak koş-<br />
tukları için yeryüzünde büyük bir fitneye sebep olmakta ve<br />
hadlerini aşmaktadırlar (Nahl, 16/35-47). Siz Hz. İbrahim (a.s.) gibi<br />
olun, tebliğe devam edin ve sıkıntılara sabredin. Takva ve ihsan<br />
sahibi olun (Nahl, 16/120-128).<br />
'<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ON BEŞİNCİ CÜZ<br />
(s. 281 - 300)</span></span><br />
<br />
Bir mümin bulunduğu coğrafyada dinini<br />
yaşamak ve onu tebliğ etmek için uğraşır,<br />
gelebilecek her türlü sıkıntıya katlanır.<br />
<br />
On beşinci cüzde; İsra suresinin tamamı ve Kehf suresinin ilk<br />
yarısı bulunmaktadır. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj):<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. ALLAH’IN DESTEĞİ</span></span><br />
<br />
Tebliğe Devam Eden ve Sıkıntılara Sabredenlere Allah<br />
Yardım Eder/Destekler<br />
İsra suresinde Allah’ın sonsuz gücü anlatılmaktadır. Ayrıca<br />
İsra (gece yolculuğu) mucizesi ile İslam’ın, önceki peygamberlere<br />
gönderilen ilahî dinlerin devamı ve sonuncusu olduğu mesajı<br />
verilmektedir. İslam, aslında Hz. Adem’le başlayan bir süreçtir.<br />
O dönemde Mekke’de inşa edilen Kâbe, yeryüzünün ilk mabe-<br />
didir. Daha sonra Kudüs’te Mescid-i Aksa inşa edilmiştir. Son<br />
peygamberin gelişi ile İslam yeniden yeryüzüne Mekke’den ya-<br />
yılmıştır. Bu açıdan Mescid-i Haram (Kâbe) ile Mescid-i Aksa<br />
(Kudüs) arasında bir bağ bulunmaktadır (İsra, 17/1). Surede İsra<br />
olayından sonra Hz. Musa dönemine geçilir. Çünkü o dönem<br />
tarihin önemli kırılma noktalarından birisidir ve Hz. Musa’ya<br />
gönderilen 10 emrin büyük bir bölümü bu surede âdeta yeniden<br />
emredilir. “Allah’a şirk koşmayacaksın, öldürmeyeceksin, zina<br />
etmeyeceksin, çalmayacaksın….vd.” (İsra, 17/11-54).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. ALLAH İÇİN HİCRET</span></span><br />
<br />
Surenin ikinci bölümünde Hz. Adem’in yeryüzüne inişi ve<br />
şeytanın yeryüzündeki tuzakları anlatılıp (İsrâ, 17/61-67), ardından<br />
hicret duası zikredilir (İsrâ, 17/80). Bununla sanki bir yıl sonra olan<br />
hicrete bir hazırlık ve asıl imtihanın hicretten sonra başlaya-<br />
cağına dair bir mesaj verilmektedir. Surenin son tarafında ise,<br />
Hz. Peygamber’e ve Müslümanlara önemli uyarılar bulunulmakta<br />
(İsrâ, 17/89-103) ve özellikle İsrailoğullarının bir araya geldikten<br />
sonra yeryüzünde çıkaracakları ikinci büyük fitneye karşı ha-<br />
zırlıklı olma uyarısı yapılmaktadır (İsrâ, 17/4-7, 104).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. HİCRETLE BAŞARILI OLMAK</span></span><br />
<br />
Ayrıca bu cüzde Kehf suresinin ilk yarısı bulunmaktadır. Surenin<br />
başında bir grup inanmış gencin hicreti anlatılır. Sığındıkları ma-<br />
ğarada kaderin tecellisi ile 309 sene uyutulurlar, sonra uyanırlar.<br />
Uyandıkları yüzyılda ahiret ve dirilişe imanda bir zayıflık olsa ge-<br />
rek ki, (özgürlüğe giden yolda) insanlara böyle bir “diriliş” örneği<br />
gösterilir. 309 sene sonra bu gençler yeniden yeryüzüne gelirler.<br />
Bu surede de Müslümanları (sahabeyi) hicrete hazırlama ve onlara<br />
moral verme söz konusudur. Allah için hicret edenlerin başarılı<br />
olacakları vurgulanır (Kehf, 18/9-31); Sonra Hz. Musa ve Hızır olayı ile<br />
şer gibi görünen hadiselerin hayır olabileceği/hayırla sonuçlana-<br />
bileceği ve biraz sabredilmesi gerektiği ifade edilir (Kehf, 18/60-82)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Rıfat ORAL<br />
Ankara - 2020<br />
Diyanet YAYINLARI<br />
KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI BÖLÜM3</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI</span></span><br />
<br />
Kur’ân okumalarının bir başka şekli de mukabele olarak asr-ı<br />
saadetten bize intikal etmiştir. Mukabele bir kişinin Kur’ân<br />
okuyup diğer kişi ya da kişilerin onu dinlemesi ve okuduğunu<br />
kontrol etmesidir. Bu şekilde hem Kur’ân nüshaları hem de oku-<br />
nan Kur’ân her defasında yeniden kontrol edilir, okuyan ya da<br />
dinleyenler hatalarını düzeltir. Mukabele, Hz. Peygamber (a.s.)<br />
döneminden gelen bir gelenektir. Asr-ı saadette Peygamberimiz<br />
her sene Cebrail ile Kur’ân ayetlerini ve surelerini mukabele<br />
ederlerdi. Bazen Peygamberimiz okur Cebrail dinler, bazen de<br />
Cebrail okur Peygamberimiz (a.s.) dinlerdi. Hicretin 10. yılında<br />
Peygamberimiz (a.s.) ömrünün sonuna yaklaştığını hissetmişti ya<br />
da bu ona bildirilmişti. O sene Cebrail ile iki defa Kur’ân’ı mu-<br />
kabele etmişlerdi. Bu son mukabele idi. Bu şekilde Kur’an karşı<br />
tarafa arz edildiği için buna mukabele veya muaraza denilmiştir.<br />
(Bk. Buhari, Fedailü’l-Kur’ân, 7; Ahmed, II/399; VI/282)<br />
Kur’an sürekli okunması, mukabele ve müzakere edilmesi,<br />
üzerinde düşünülmesi gereken bir kitaptır. Zira Kur’ân’daki her<br />
cüz sanki müstakil bir kitaptır ve farklı konular ile insanlardaki<br />
iman, ibadet ve ahlak bilincini yenilemekte, güçlendirip diri tut-<br />
maktadır. Elinizdeki bu çalışma da Kur’ân okumalarında faydalı<br />
olması ve bir takva (sorumluluk) bilinci kazandırması için her<br />
cüzden 3 temel konu seçilerek oluşturulmuştur. Kur’ân okurken<br />
bitirilen cüzden sonra o cüzdeki temel konuları/meseleleri ve<br />
mesajları yeniden hatırlamak ve genel hatlarıyla anlamak/müza-<br />
kere etmek hayatımızı ve toplumları değiştirecektir. Bu nedenle<br />
camide ya da evde her cüz okumalarından sonra söz konusu<br />
cüzle ilgili bölümün bu eserden okunması ve müzakere edilmesi<br />
güzel sonuçlara yol açacaktır.<br />
Kur’ân’ı her okuyuşta ya da her hatimde; farklı gözle ve he-<br />
defle okumak tavsiye edilir ki hem okuyucunun zihni diri kalsın<br />
hem de her okuyuşta Kur’ân’ın farklı bir yönünü keşfetsin. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ON BİRİNCİ CÜZ<br />
(s. 201 - 220)</span></span><br />
<br />
Mümin; hatada ısrar etmeyen, her zaman<br />
Müslümanca duruşu olan ve şahsiyetli bir<br />
hayat yaşayan insandır.<br />
<br />
On birinci cüzde; Tövbe suresinin son tarafı ve Yunus suresi-<br />
nin tamamı bulunmaktadır. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj):<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. TÖVBE</span></span><br />
<br />
Tövbe Etmek ve Hatadan Dönmek Erdemli Bir Harekettir<br />
Tövbe suresinin son tarafında tövbe ve istiğfar konusu iş-<br />
lenmektedir. Bir peygamberin, müşrikler için istiğfar etmesinin<br />
ve af dilemesinin doğru olmadığı belirtilmektedir. Bununla ilgili<br />
olarak Hz. İbrahim üzerinden örnek verilmektedir. Çünkü o da<br />
kâfir olan baba(lığı) için istiğfar etmişti. Allah ise muhacir, ensar<br />
ve diğer samimi müminlerin dua ve istiğfarlarını kabul etmek-<br />
tedir. Bu bağlamda Tebük savaşına keyfi katılmayan, ama sonra<br />
çok pişman olup tövbe eden 3 sahabinin durumu hatırlatılır. Bir<br />
aydan daha fazla süre devam eden bu tövbe/pişmanlık süreci,<br />
toplumsal tepki ve yeryüzünün onları daralttığı bir dönemde<br />
tövbelerin kabul edilmesi ve 3 sahabinin kurtulması bizim için<br />
önemli bir örnektir (Tevbe, 9/118). Rıyazü’s-Salihin isimli hadis ki-<br />
tabının başındaki Tövbe bölümünde, tövbe eden bu 3 sahabinin<br />
ilginç hikayesi ile ilgili rivayet aktarılır (Buhari, Megâzi, 80; Müslim,<br />
Tevbe, 53). Mutlaka oradaki bu olay gibi çok farklı tövbe olayları<br />
okunmalıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. MÜSLÜMANCA DURUŞ</span></span><br />
<br />
Kur’ân’dan ve Peygamberlerden Öğrenmek<br />
Bu cüzde Yunus suresi de bulunmaktadır. İlk kısmında Hz. Pey-<br />
gamber’in Mekke’deki risalet çalışması, insanları tevhide çağrışı<br />
ve onların tepkileri karşısında sergilediği Müslümanca duruş<br />
anlatılmaktadır. Burası aslında bütün davetçiler için önemli bir<br />
bölümdür.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. ŞAHSİYETLİ OLMAK</span></span><br />
<br />
Peygamberlerin Hayat Tarzı (Sünneti) Budur<br />
Yunus suresinin ikinci bölümünde ise Hz. Yunus’un da içinde<br />
bulunduğu önceki 3 peygamberin tevhid çağrısı, risalet çalışması<br />
ve cahiliye toplumu karşısında sergiledikleri duruşları anlatılır.<br />
Bu tevhidi duruşun bütün peygamberlerin sünneti (hayat tarzı)<br />
olduğu hatırlatılır ve bütün davetçilere bir mesaj verilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ON İKİNCİ CÜZ<br />
(s. 221 - 240)</span></span><br />
<br />
Peygamberler gibi; insanlar tevhid, risalet<br />
ve ahiret inancına davet edilmeli, hayatın tüm<br />
zorluklarına karşı da sabredilmeli/dirençli<br />
olunmalıdır<br />
<br />
On ikinci cüzde; Hud suresinin 1. sayfası dışındaki tamamı<br />
ve Yusuf suresinin ilk yarısı bulunmaktadır. Yunus, Hud, Yusuf,<br />
İbrahim, Hicr sureleri aslında Elif-lam-ra (الر) ile başlayan sureler<br />
serisidir. Bununla belki de bu 5 surenin konu bütünlüğüne/bir-<br />
liğine dikkat çekilmekte ve dikkatli okunması gerektiği mesajı<br />
verilmektedir. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj):<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. PEYGAMBERLERİN MÜCADELESİ</span></span><br />
<br />
Peygamberler Tevhid, Risalet ve Ahiret’le İlgili Bilgi Verirler<br />
Hud suresinin girişinde (tebliğ edilmesi emredilen) tevhid, ri-<br />
salet ve ahiret ile ilgili konular aktarılır. Bu girişten sonra önceki<br />
ümmetlere gönderilen peygamberlerin tebliğ sırasında yaşadığı<br />
olaylar (Yunus suresindeki kaldığı yerden) anlatılmaya devam<br />
etmektedir; orada peygamberlerin kavmi ile ilk iletişimleri/teb-<br />
liğleri ve kavimlerinin tepkileri anlatılırken, bu surede ise olay-<br />
ların devamında tebliği reddeden ve peygamberlere savaş açan<br />
o kavimlerin helakı açıklanmaktadır. Hz. Nuh ve kibirli kavminin<br />
helak oluşu (Hud, 11/25-49), Hz. Hud ve hilekâr kavminin helak<br />
oluşu (Hud, 11/50-60), Hz. Salih ve zalim kavminin helakı (Hud, 11/61-<br />
68), Hz. Lut ve ahlaksız kavminin helakı (Hud, 11/77-82), Hz. Şuayb<br />
ve sahtekâr kavminin helakı (Hud, 11/61-68), Hz. Musa ve kendisini<br />
putlaştıran zalim Firavun ile mücadelesi ve zalimlerin sonu (Hud,<br />
11/96-101) anlatılmakta; “Kesinlikle zalimlere meyletmeyin..” (Hud,<br />
11/113) emri ve “Rabbin yaptıklarınızdan gafil değildir” (Hud, 11/123)<br />
hatırlatması ile sure sona ermekte; Muhammed ümmetinin aynı<br />
hatalara düşmemesi istenmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. HAYATIN ZORLUKLARI</span></span><br />
<br />
Sabretmek Gerekir<br />
Bu cüzde Yusuf suresinin ilk kısmı da bulunmaktadır. Yusuf<br />
suresinde sadece Yusuf peygamberin hayatı baştan sona anlatıl-<br />
makta, başka bir yerde Hz. Yusuf ile ilgili bir bilgi verilmemek-<br />
tedir. Sure Hz. Yusuf’un gördüğü bir rüya ile başlar. Bu rüya ile<br />
babası Yakup Peygamberin küçük Yusuf’a sevgisi daha da artar.<br />
Bunu kıskanan kardeşleri küçük Yusuf’tan kurtulmak isterler ve<br />
onu bir kuyuya atarlar. Oraya su ihtiyaçları için uğrayan kervan-<br />
daki kişiler kovalarını sarkıtınca onu bulup kurtarırlar, ancak<br />
Mısır’a götürüp orada köle olarak satarlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. SUÇSUZ OLANLAR KURTULUR</span></span><br />
<br />
Temiz Halleri Ortaya Çıkar<br />
Hz. Yusuf’u satın alan kişi Mısır’ın üst seviyede yöneticisi olan<br />
bir azizdir. Eşi ile birlikte Yusuf’u büyütürler. Ancak Yusuf güzel<br />
bir genç olunca Aziz’in hanımı tarafından rahatsız edilir ve ka-<br />
dının yararlanma isteği etrafta duyulunca o dönemdeki skandalı<br />
önlemek için; suçsuz olduğu halde Hz. Yusuf’u hapse atarlar.<br />
Çünkü sonuçta o ellerindeki bir köledir ve hiçbir kıymeti yok-<br />
tur. Hapiste Hz. Yusuf iki kişi ile tanışır. Bir gün o ikisi bu temiz<br />
gence gördükleri ilginç rüyalarını anlatırlar. Hz. Yusuf rüyalarını<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">38 | KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI</span></span><br />
<br />
tabir etmeden önce onlara tevhid inancını anlatır, İslam’ı tebliğ<br />
eder. Sonra bu rüyayı; o iki kişiden birisinin hapisten kurtulup<br />
kralın yakın adamı olacağı, diğerinin ise asılıp idam edileceği<br />
şeklinde tabir eder ve yorumlar. Daha sonra olaylar bu şekilde<br />
gelişir. Kurtulan kişi kralın yakın adamı olur ve Hz. Yusuf’u unu-<br />
tur. Yıllar sonra kralın gördüğü bir rüyayı kimse tabir edemeyin-<br />
ce, o kişinin aklına zindandaki Hz. Yusuf gelir ve onu çıkartırlar.<br />
Hz. Yusuf bu rüyayı ileride gelecek ve yedi yıl sürecek büyük<br />
bir kıtlık ile tabir eder. O kıtlığa hazırlık yapılması gerektiğini<br />
söyler. Bunun üzerine Hz. Yusuf, kral tarafından Mısır’ın eko-<br />
nomisi ile ilgili olarak görevlendirilir ve büyük hazırlıklar başlar.<br />
Bu dönemde Aziz’in karısı da vicdan azabından dolayı Yusuf’un<br />
suçsuz ve temiz olduğunu itiraf eder…( Sonraki gelişmeler ve<br />
olaylar bir sonraki 13. cüzde devam etmektedir.)<br />
'<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ON ÜÇÜNCÜ CÜZ<br />
(s. 241 - 260)</span></span><br />
<br />
Önemli Olan Şahsiyetli Bir Müslüman<br />
Olarak Yaşamak Zorluklara Karşı Sabretmek<br />
ve Direnmektir<br />
<br />
On üçüncü cüzde; Yusuf suresinin son yarısı, Ra’d ve İbrahim<br />
surelerinin tamamı bulunmaktadır. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj):<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. SABRIN SONU</span></span><br />
<br />
Sabreden Kurtulur/Başarılı Olur<br />
Yusuf suresinin son kısmında Mısır ve Ortadoğu’da gerçekle-<br />
şen bir kıtlıktan bahsedilir. Kıtlığa hazırlıksız yakalanan insanlar<br />
Filistin tarafından Mısır’a gelip yiyecek talebinde bulunurlar.<br />
Gelen kişiler arasında Hz. Yusuf’un kardeşleri de vardır. Ancak<br />
Yusuf Peygamber onları affedip yiyecek vermiş, babalarıyla be-<br />
raber Mısır’a gelmelerini ve yerleşmelerini istemiştir. O sıralar<br />
Yakup peygamber üzüntüden gözleri görmüyordu, oğlu Yusuf’un<br />
gömleği gelince onu gözlerine sürdü, Allah’ın izni ile gözleri<br />
açıldı ve görmeye başladı. Sonra hep beraber Mısır’a gittiler.<br />
Yusuf Peygamber’in yanına gelince hepsi ona saygı için eğildiler<br />
(Yakup peygamber ve 11 oğlu). Böylece Hz. Yusuf’un küçükken<br />
gördüğü rüya gerçekleşmiş oldu. Surenin sonunda Hz. Yusuf’un<br />
bir konuşması ve duası bulunmaktadır (Rad, 13/100-101). Yusuf suresi<br />
ile Allah Mekke’de zor durumda olan Hz. Muhammed ve asha-<br />
bına moral vermekte, ileride gerçekleşecek olan hicret ve dev-<br />
lete hazırlamakta, onların da Hz. Yusuf gibi başarılı olacaklarını<br />
müjdelemektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. GÜÇLÜ MÜMİN</span></span><br />
<br />
Allah’a İtaatle Güçlenmek<br />
Sonra Ra’d suresi başlar. Burada Kur’ân’ın güç ve kudret sahibi<br />
Allah’tan geldiği ve O’nun gücünün; yerlerin ve göklerin yaratı-<br />
lışı ve sistematik işleyişinde, diriliş, ilim, gök gürültüsü (ra’d) ve<br />
meleklerin itaatinde görüldüğü zikredilir, insanlar iman ve itaate<br />
davet edilir ve kalplerin Allah’ın zikri ile mutmain olacağı açıkla-<br />
nır (Rad, 13/28). Burada ayrıca güçlü müminin sıfatları da zikredilir:<br />
a. Onlar ahitlerinde dururlar,<br />
b. Allah’ın emrettiği ilkelerden ayrılmazlar,<br />
c. Sabrederler,<br />
d. Namaz kılarlar,<br />
e. İnfak ederler,<br />
f. Kötülüğü iyilikle silerler,<br />
g. Risalete de her zaman tabi olurlar (Rad, 13/19-33).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. PEYGAMBERLERİN DURUŞU</span></span><br />
<br />
Güçlü Şahsiyetler/Örnek İnsanlar<br />
Bu cüzde ayrıca İbrahim suresi bulunmaktadır. Kitabın ve pey-<br />
gamberin rehberliği anlatılmakta; Hz. Musa, Nuh, Ad ve Semud<br />
kavimlerinden örnekler verilmektedir. Ümmetlerin bir kısmı da<br />
peygamberlerini reddetmiş, ülkelerinden sürme veya öldürme<br />
ile tehdit etmişlerdi. Aynı şeyler Hz. Muhammed ve ashabı için<br />
de söz konusuydu (İbrahim, 14/3-34). Surenin sonunda ise Hz. İb-<br />
rahim’in uzun ve güzel bir duası bulunmaktadır (İbrahim, 14/35-41).<br />
'<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ON DÖRDÜNCÜ CÜZ<br />
(s. 261 - 280)</span></span><br />
<br />
Hayatınızın değerlenmesini istiyorsanız<br />
Allah’ın emrettiği gibi yaşayın. Mazlumlara<br />
karşı mütevazı, zalimlere karşı cesur olun.<br />
Peygamberler gibi dik durun ve eğilmeyin.<br />
(<br />
On dördüncü cüzde; Hicr ve Nahl surelerinin tamamı bulun-<br />
maktadır. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj):<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. HAYATI ALLAH İÇİN YAŞAMAK</span></span><br />
<br />
O’nun İstediği Gibi Bir Mümin Olmak<br />
Hicr suresinde genel olarak Allah için yaşamak ve mücadele<br />
etmek konusu işlenmektedir. (Hicr: Mekke’nin kuzeyinde Semut<br />
kavminin yaşadığı bir yerdir). Bu sure Kur’ân’ın rehberliği ile<br />
başlamaktadır; sonra tarihte tevhid ve şirk mücadelesi özetlen-<br />
mekte, peygamberle mücadele edenlerin akıbetleri açıklanmak-<br />
tadır: Hz. Adem ve şeytan mücadelesi (Hicr, 15/52-84), Hz. İbrahim<br />
ve azap meleklerinin diyaloğu (Hicr, 15/52-60), Lut kavminin hela-<br />
kı (Hicr, 15/61-77), Şuayb peygamberin kavmi Eyke’nin helakı (Hicr,<br />
15/78-79) ve Semut kavminin yurdu Hicr ve helakı (Hicr, 15/80-84)<br />
anlatılmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. MÜMİNLER MÜTEVAZI VE CESURDURLAR</span></span><br />
<br />
Sonra Hicr suresi şu güzel mesajlarla tamamlanmaktadır:<br />
İnsanlara güzel davran, Kur’ân’ı tebliğ et, onların elindeki güç<br />
sizi etkilemesin, müminlere şefkatli davran, müşriklere aldır-<br />
ma, Rabbini tesbih et ve O’na secde et, ölünceye kadar ibadete<br />
devam et (Hicr, 15/85-99).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. PEYGAMBERLERİN TEBLİĞİ</span></span><br />
<br />
Onlar Gibi Tebliğe Devam Etmek ve Sıkıntılara Sabretmek<br />
Gerekir<br />
Burada ayrıca Nahl suresi de bulunmaktadır. Bu surede; tev-<br />
hid inancıyla ilgili yoğun bir tartışma ortamı oluşturulmakta;<br />
vahiy gönderen Allah, kâinatın ve sizin yaratıcınız-Rabbiniz olan<br />
Allah’tır (Nahl, 16/1-34). Müşrikler tek Tanrı olan Allah’a ortak koş-<br />
tukları için yeryüzünde büyük bir fitneye sebep olmakta ve<br />
hadlerini aşmaktadırlar (Nahl, 16/35-47). Siz Hz. İbrahim (a.s.) gibi<br />
olun, tebliğe devam edin ve sıkıntılara sabredin. Takva ve ihsan<br />
sahibi olun (Nahl, 16/120-128).<br />
'<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ON BEŞİNCİ CÜZ<br />
(s. 281 - 300)</span></span><br />
<br />
Bir mümin bulunduğu coğrafyada dinini<br />
yaşamak ve onu tebliğ etmek için uğraşır,<br />
gelebilecek her türlü sıkıntıya katlanır.<br />
<br />
On beşinci cüzde; İsra suresinin tamamı ve Kehf suresinin ilk<br />
yarısı bulunmaktadır. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj):<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. ALLAH’IN DESTEĞİ</span></span><br />
<br />
Tebliğe Devam Eden ve Sıkıntılara Sabredenlere Allah<br />
Yardım Eder/Destekler<br />
İsra suresinde Allah’ın sonsuz gücü anlatılmaktadır. Ayrıca<br />
İsra (gece yolculuğu) mucizesi ile İslam’ın, önceki peygamberlere<br />
gönderilen ilahî dinlerin devamı ve sonuncusu olduğu mesajı<br />
verilmektedir. İslam, aslında Hz. Adem’le başlayan bir süreçtir.<br />
O dönemde Mekke’de inşa edilen Kâbe, yeryüzünün ilk mabe-<br />
didir. Daha sonra Kudüs’te Mescid-i Aksa inşa edilmiştir. Son<br />
peygamberin gelişi ile İslam yeniden yeryüzüne Mekke’den ya-<br />
yılmıştır. Bu açıdan Mescid-i Haram (Kâbe) ile Mescid-i Aksa<br />
(Kudüs) arasında bir bağ bulunmaktadır (İsra, 17/1). Surede İsra<br />
olayından sonra Hz. Musa dönemine geçilir. Çünkü o dönem<br />
tarihin önemli kırılma noktalarından birisidir ve Hz. Musa’ya<br />
gönderilen 10 emrin büyük bir bölümü bu surede âdeta yeniden<br />
emredilir. “Allah’a şirk koşmayacaksın, öldürmeyeceksin, zina<br />
etmeyeceksin, çalmayacaksın….vd.” (İsra, 17/11-54).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. ALLAH İÇİN HİCRET</span></span><br />
<br />
Surenin ikinci bölümünde Hz. Adem’in yeryüzüne inişi ve<br />
şeytanın yeryüzündeki tuzakları anlatılıp (İsrâ, 17/61-67), ardından<br />
hicret duası zikredilir (İsrâ, 17/80). Bununla sanki bir yıl sonra olan<br />
hicrete bir hazırlık ve asıl imtihanın hicretten sonra başlaya-<br />
cağına dair bir mesaj verilmektedir. Surenin son tarafında ise,<br />
Hz. Peygamber’e ve Müslümanlara önemli uyarılar bulunulmakta<br />
(İsrâ, 17/89-103) ve özellikle İsrailoğullarının bir araya geldikten<br />
sonra yeryüzünde çıkaracakları ikinci büyük fitneye karşı ha-<br />
zırlıklı olma uyarısı yapılmaktadır (İsrâ, 17/4-7, 104).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. HİCRETLE BAŞARILI OLMAK</span></span><br />
<br />
Ayrıca bu cüzde Kehf suresinin ilk yarısı bulunmaktadır. Surenin<br />
başında bir grup inanmış gencin hicreti anlatılır. Sığındıkları ma-<br />
ğarada kaderin tecellisi ile 309 sene uyutulurlar, sonra uyanırlar.<br />
Uyandıkları yüzyılda ahiret ve dirilişe imanda bir zayıflık olsa ge-<br />
rek ki, (özgürlüğe giden yolda) insanlara böyle bir “diriliş” örneği<br />
gösterilir. 309 sene sonra bu gençler yeniden yeryüzüne gelirler.<br />
Bu surede de Müslümanları (sahabeyi) hicrete hazırlama ve onlara<br />
moral verme söz konusudur. Allah için hicret edenlerin başarılı<br />
olacakları vurgulanır (Kehf, 18/9-31); Sonra Hz. Musa ve Hızır olayı ile<br />
şer gibi görünen hadiselerin hayır olabileceği/hayırla sonuçlana-<br />
bileceği ve biraz sabredilmesi gerektiği ifade edilir (Kehf, 18/60-82)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Rıfat ORAL<br />
Ankara - 2020<br />
Diyanet YAYINLARI<br />
KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI BÖLÜM3</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI BÖLÜM2]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=23204</link>
			<pubDate>Thu, 12 Oct 2023 03:07:56 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=23204</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI</span></span><br />
<br />
Kur’ân okumalarının bir başka şekli de mukabele olarak asr-ı<br />
saadetten bize intikal etmiştir. Mukabele bir kişinin Kur’ân<br />
okuyup diğer kişi ya da kişilerin onu dinlemesi ve okuduğunu<br />
kontrol etmesidir. Bu şekilde hem Kur’ân nüshaları hem de oku-<br />
nan Kur’ân her defasında yeniden kontrol edilir, okuyan ya da<br />
dinleyenler hatalarını düzeltir. Mukabele, Hz. Peygamber (a.s.)<br />
döneminden gelen bir gelenektir. Asr-ı saadette Peygamberimiz<br />
her sene Cebrail ile Kur’ân ayetlerini ve surelerini mukabele<br />
ederlerdi. Bazen Peygamberimiz okur Cebrail dinler, bazen de<br />
Cebrail okur Peygamberimiz (a.s.) dinlerdi. Hicretin 10. yılında<br />
Peygamberimiz (a.s.) ömrünün sonuna yaklaştığını hissetmişti ya<br />
da bu ona bildirilmişti. O sene Cebrail ile iki defa Kur’ân’ı mu-<br />
kabele etmişlerdi. Bu son mukabele idi. Bu şekilde Kur’an karşı<br />
tarafa arz edildiği için buna mukabele veya muaraza denilmiştir.<br />
(Bk. Buhari, Fedailü’l-Kur’ân, 7; Ahmed, II/399; VI/282)<br />
Kur’an sürekli okunması, mukabele ve müzakere edilmesi,<br />
üzerinde düşünülmesi gereken bir kitaptır. Zira Kur’ân’daki her<br />
cüz sanki müstakil bir kitaptır ve farklı konular ile insanlardaki<br />
iman, ibadet ve ahlak bilincini yenilemekte, güçlendirip diri tut-<br />
maktadır. Elinizdeki bu çalışma da Kur’ân okumalarında faydalı<br />
olması ve bir takva (sorumluluk) bilinci kazandırması için her<br />
cüzden 3 temel konu seçilerek oluşturulmuştur. Kur’ân okurken<br />
bitirilen cüzden sonra o cüzdeki temel konuları/meseleleri ve<br />
mesajları yeniden hatırlamak ve genel hatlarıyla anlamak/müza-<br />
kere etmek hayatımızı ve toplumları değiştirecektir. Bu nedenle<br />
camide ya da evde her cüz okumalarından sonra söz konusu<br />
cüzle ilgili bölümün bu eserden okunması ve müzakere edilmesi<br />
güzel sonuçlara yol açacaktır.<br />
Kur’ân’ı her okuyuşta ya da her hatimde; farklı gözle ve he-<br />
defle okumak tavsiye edilir ki hem okuyucunun zihni diri kalsın<br />
hem de her okuyuşta Kur’ân’ın farklı bir yönünü keşfetsin. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ALTINCI CÜZ<br />
(s. 101-120)</span></span><br />
<br />
İslam toplumu bilinç eğitimi ile yükselir:<br />
Aşırılıktan kaçınıp dengeli üretenler ve<br />
tüketenler, dengeli bir ümmet olma yolunda<br />
beşinci adımı atmış olurlar.<br />
<br />
Altıncı cüzde; Nisa suresinin son tarafı ve Maide suresinin ilk<br />
yarısı bulunmaktadır. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj):<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. ORTA YOL BİLİNCİ</span></span><br />
<br />
İfrat ve Tefritten Kaçınmak<br />
Nisa suresinin ortalarındaki bazı ahkam konularından sonra,<br />
bu cüzde de Yahudi ve Hristiyanların ahkam ile ilgili hataları<br />
sıralanır ve Muhammed ümmetinin aynı hatalara düşmemesi<br />
istenir: Yahudiler peygamberlerine verdikleri sözde durmadılar,<br />
kitaplarının hükmünü terk ettiler, Hz. Musa’dan sonra gelen<br />
peygamberleri öldürmeye çalıştılar ve suikastlar düzenlediler.<br />
Hristiyanlar da dinlerinde aşırı/uç yorumlar yaptılar, Allah’ın<br />
kulu ve peygamberi olan Hz. İsa’ya (haşa) “Tanrı’nın oğlu” dediler.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. HELAL GIDA BİLİNCİ</span></span><br />
<br />
Maide suresinin baş tarafında; helal ve haram konuları özet-<br />
lenmektedir. Mesela, behiymetü’l-enam denilen (davar, sığır<br />
ve deve cinsi) hayvanlar helal, ama ihramda kara avı yapmak<br />
haramdır. Allah’ın yeryüzündeki sembollerine (mesela, Kâbe<br />
tevhidin sembolü, kurban Allah’a yakınlığın sembolü), ayrıca<br />
savaşın haram olduğu aylara karşı saygılı olmak ve onların kut-<br />
sallığına/saygınlığına halel getirmemek gerekir. Leş, akıcı kan,<br />
domuz eti ve Allah’tan başkası adına (mesela putlar adına) ke-<br />
silen hayvanların eti haramdır. Eti yenen hayvanlar bir yerden<br />
düşerek, boğularak, boğazlanarak ve yırtıcı hayvan tarafından<br />
parçalanarak ölmesi durumunda bunların etleri de haramdır<br />
(ölmeden önce yetişip kesilen helaldir). Eğitimli av hayvanının<br />
tuttuklarını yemek helaldir. Hayvanı avın üzerine gönderirken<br />
besmele çekmek gerekir. Ehl-i kitabın kestikleri helaldir, onla-<br />
rın kadınları ile evlenmek caizdir. Ancak Müslüman kadınlarla<br />
evlenmek efdaldir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. DENGE BİLİNCİ: ORTA BİR ÜMMET OLMA</span></span><br />
<br />
Maide suresinin sonraki bölümlerinde ise, bazı ahkam ko-<br />
nuları açıklanmaktadır. Abdest, gusül, teyemmüm (Maide, 5/6),<br />
şahitlik, cihad, kısas ve irtidat gibi. Ayrıca iman, ibadet ve adalet<br />
gibi hükümleri terk eden önceki ümmetlerin sapmaları aktarılır,<br />
bu sapmaların sonunda Allah’ın gazabına ve lanetine uğradıkları<br />
gerçeği hatırlatılır.<br />
'<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YEDİNCİ CÜZ<br />
(s. 121-140)</span></span><br />
<br />
Kendilerini sürekli sorgulayan ve<br />
hatalarını düzelten insanlar İslam<br />
toplumunu/medeniyetini inşa ederler.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Yedinci cüzde; Maide suresinin son tarafı ve Enam suresinin<br />
ilk yarısı bulunmaktadır. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj):<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. HATALARIN BEDELİ</span></span><br />
<br />
Maide suresinin son tarafı helal gıda ve helal kazanç ile ta-<br />
mamlanmaktadır. Bu arada ayetler bazı hatalar için gerekli olan<br />
keffaretleri de açıklamaktadır. Bunlardan birisi yemin keffareti,<br />
diğeri de ihramlıyken kara avı yapan kişinin ödeyeceği bedel ko-<br />
nusudur (Maide, 5/89, 95). Sonra vasiyet için iki şahit tutma tavsiye<br />
edilir (Maide, 5/106-108). Surenin sonunda ise havarilerin, gökten<br />
mucize bir sofra (maide) inmesi için Hz. İsa’dan dua etmesini<br />
istemeleri ile ilgili bir olay anlatılır. Sonra bir mucize gerçekle-<br />
şir. Aslında bu ayet ile yeryüzünün tümünün mucize bir sofra<br />
(maide) olduğu mesajı verilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. HATALAR DÜZELTİLMELİ</span></span><br />
<br />
Aksi Takdirde Kişinin Sonu Dinden Uzaklaşmak, Şirk ve<br />
Putperestlik Olabilir<br />
Maide suresinden sonra Enam suresi gelir. Tek parça halinde<br />
inen Mekkî bir suredir. (Bakara, Âl-i İmran, Nisa ve Maide sure-<br />
leri ise Medenî idi.) Önceki Medenî surelerde bir vahiy toplumu<br />
olan Yahudi ve Hristiyanların bozulma süreçleri ve hataları an-<br />
latılmıştı. Enam suresinde de aslında bir vahiy toplumu olan ve<br />
Hz. İbrahim, İsmail gibi peygamberleri kabul eden Arap cahiliye<br />
toplumunun hataları anlatılmakta, nasıl putperest bir toplum<br />
haline geldikleri açıklanmaktadır. Surenin başında kainatın ve<br />
insanın yaratılışı hatırlatılarak tevhid konusu ve önemi açık-<br />
lanmaktadır. Sonra cahiliye Araplarının risalet ile ilgili akıldı -<br />
şı talepleri zikredilmektedir. Onlar peygamberin meleklerden<br />
gönderilmesini istediler. ‘Eğer yeryüzünde melekler yaşasaydı o<br />
zaman melek bir peygamber gönderilirdi.’ şeklinde cevap verildi.<br />
Sonra müşriklerin ahiret ve dünya hayatı ile ilgili yanlış görüşleri<br />
tenkit edildi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. PEYGAMBERİN TEBLİĞ GÖREVİ</span></span><br />
<br />
Vahyin Rehberliğinde Hataları Düzeltmektir<br />
Bu bölümde Hz. İbrahim (a.s.) örnek verilir. O tevhid inancın-<br />
daydı. Hz. İbrahim (a.s.)’ın, tevhid inancını ispat için yıldız, ay ve<br />
güneş gibi varlıkların Tanrı olamayacağına dair bir sorgulaması<br />
aktarılır. Çünkü bunlar yok olan/değişen fani varlıklardır (Enam,<br />
6/74-81). Yıldız, güneş, ay ve diğer varlıkları Allah insan için yarattı<br />
(Enam, 6/96-97), ama insanların bir kısmı bu nimetlere şükrede-<br />
cekleri yerde, bunları Tanrı edinerek Allah’a şirk koştular. Şirk<br />
gerçekten büyük bir zulümdür (haksızlıktır).<br />
'<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SEKİZİNCİ CÜZ<br />
(s. 141- 160)</span></span><br />
<br />
Her dönemde cahiliye düşünce ve<br />
inançları görülür. Çünkü şeytan her asırda<br />
bütün insanları kandırmak ister. Siz bu<br />
mücadelede/yarışta geride ve arada kalmayın,<br />
cennete doğru koşun.<br />
(<br />
Sekizinci cüzde; Enam suresinin son tarafı ve Araf suresinin<br />
ilk yarısı bulunmaktadır. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj):</span><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. CAHİLİYE DÜŞÜNCELERİNDEN KURTULMAK</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Enam suresinin ana konusu olan cahiliye dönemi müşrik Arap-<br />
ların hataları sıralanmaya devam etmektedir. Bunlar; Allah’tan<br />
başkasının hükmünü kabul etmek, putlar için kurban kesmek,<br />
çocuklarını diri diri toprağa gömmek, yetime kötü davranmak,<br />
ölçü ve tartıda haksızlık yapmaktır. Enam suresi, cahiliye dü-<br />
şüncesine karşı İslam’ın tevhid inancının ortaya konulduğu bir<br />
söz/dua ile sona ermektedir (Enam, 6/161-165).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. ŞEYTANA KARŞI DİKKATLİ OLMAK</span></span><br />
<br />
Bu cüzde ayrıca Araf suresi başlamaktadır. Önceki surelerde<br />
haktan sapan vahiy toplumlarından örnekler verilmişti. Yahu-<br />
diler, Hristiyanlar ve cahiliye Arapları... Bu surede ise tevhid ve<br />
şirk mücadelesinin ilk insan Hz. Adem ile başladığı; bu açıdan<br />
peygamberlerin tevhid ve doğruluğun temsilcileri, şeytanın ve<br />
avenesinin ise şirk ve sapkınlığın temsilcileri/ana sebepleri<br />
olduğu belirtilmektedir. Burada güzel bir uyarı bulunmakta-<br />
dır: “Ey Adem oğulları, dikkat edin! Şeytan, atalarınız (Adem ile<br />
Havva’yı) ayıp yerlerini kendilerine göstermek (rezil etmek) için<br />
elbiselerinden soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de kandır-<br />
masın/aldatmasın. Şeytan ve avenesi, hiç fark edemeyeceğiniz<br />
şekilde pusuda beklerler!..” (A’raf, 7/27). Hz. Adem ve Havva hata-<br />
larını anlayıp tövbe ettiler ve kurtuldular. Şeytan ise hatasında<br />
hâlâ ısrar etmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. ARADA KALMAMAK-KARARSIZ OLMAMAK; CENNETE<br />
KOŞMAK GEREKİR</span></span><br />
<br />
Bu cüzün son kısmında ise, sureye adını veren Araf konusu<br />
zikredilmektedir. Araf, urf kelimesinin çoğulu olup yüksek yerler<br />
manasındadır. Bu terim cennet ile cehennem arasındaki bölgede<br />
bulunan yüksek yerler veya tepeler için kullanılmaktadır. Saha-<br />
beden gelen habere göre, Araf’ta duran kişiler günah ve sevapları<br />
eşit olan Müslümanlardır. Allah onlar hakkında hükmedinceye<br />
kadar bu ara tepede duracaklardır (Bk. Hakim, II/350 (3247); Taberani,<br />
Kebir, XXI/189 (11454)).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DOKUZUNCU CÜZ<br />
(s. 161-180)</span></span><br />
<br />
Tarihin en önemli dönemleri,<br />
peygamberlerin yaşadıkları asırlardır.<br />
Çünkü onlar tevhid ve şirk mücadelesinde<br />
müminlerin önderleridir, Allah’ın rab<br />
(hakimiyet sahibi) olduğunu bütün dünyaya<br />
tebliğ eden ve insanları dünyevileşme<br />
tehlikesinden koruyan kişilerdir.<br />
<br />
Dokuzuncu cüzde; Araf suresinin son tarafı ve Enfal suresinin<br />
baş tarafı bulunmaktadır. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj):<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. PEYGAMBERLERİN MÜCADELESİ</span></span><br />
<br />
Tarihte Tevhid ve Şirk Mücadelesi İnsanoğlu Var Oldukça<br />
Devam Edecektir<br />
Bu cüzde Araf suresi peygamberlerin mücadelelerinden ör-<br />
neklerle tamamlanmaktadır. Söz konusu örneklerden en uzunu<br />
Hz. Musa dönemi ile ilgilidir.<br />
a. Burada Hz. Musa’nın Firavun ile mücadelesi, o dönemde<br />
Müslüman olan sihirbazların Firavun’un katliamı ile şehit olma-<br />
ları gerçeği (A’raf, 7/104-126).<br />
b. Hz. Musa’nın ve ashabının Firavun’un zulmünden kurtulma<br />
çabaları ve hicret talepleri, ayrıca o dönemde yaşanan kıtlık,<br />
tufan, çekirge, haşere, kurbağa ve kan yağması gibi belalar so-<br />
nunda Firavun’un Hz. Musa ve ashabına hicret için izin vermesi,<br />
ancak sonra sözünden dönüp ordusu ile Hz. Musa ve ashabın<br />
takip etmesi ve sonunda ordusuyla beraber denizde helak olması<br />
aktarılır (A’raf, 7/130-136).<br />
c. Bundan sonra Hz. Musa’nın kutsal bölge Sina dağına git-<br />
mesi ve orada 40 gün kalması, daha sonra kendisine vahyin<br />
yazılı levhalar halinde verilmesi, o dönemde Yahudilerin sap-<br />
maları ve ihanetleri anlatılır. Mesela, denizi geçerek Firavun’un<br />
şerrinden kurtulan İsrailoğulları, daha kurtulur kurtulmaz puta<br />
tapan bir kavim görünce Hz. Musa’dan bir put yapmasını iste-<br />
diler; Hz. Musa ise, onlara büyük bir cahillik yaptıklarını söyledi<br />
ve nasihat etti (A’raf, 7/138-140). İsrailoğullarının ikinci ihanet ve<br />
sapmalar ise, yanlarından 40 günlüğüne ayrılan peygamberleri<br />
Hz. Musa’dan sonra hemen altın, gümüş ve mücevherlerden bir<br />
buzağı yapıp tapmalarıdır (A’raf, 7/148-154).<br />
d. Sonra Ashab-ı sebt (Cumartesi ashabı) Yahudilerinin diğer<br />
hileleri (A’raf, 7/162) anlatılır, sıralanır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. ALLAH’A OLAN İLK SÖZÜMÜZ-AHDİMİZ</span></span><br />
<br />
Allah’a İlk Ahdimiz “Sen Bizim Rabbimizsin”, Sözüdür<br />
Bu cüzün ikinci bölümünde ise kalu bela olayı ile başlayan ilk<br />
ahid/söz hatırlatılır. (A’raf, 7/172-173); Allah’ın esma-i hüsnasının<br />
(güzel isimlerinin) doğru anlaşılması gerektiği bildirilir. İnsanın<br />
şirk koştuğu putlar ve şeytanlar açıklanır ve bunlara karşı mü-<br />
cadele edilmesi istenir. Kur’ân okunurken bile şeytanın pusuda<br />
olup vesveselerle kandırabileceği bildirilir ve Euzü besmele ile<br />
şeytanın şerrinden Allah’a sığınmak gerektiği açıklanır. Enam su-<br />
resi; dua, zikir, tesbih ve secde emriyle sona erer (A’raf, 7/204-206).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. DÜNYEVİLEŞME TEHLİKESİ</span></span><br />
<br />
Allah Rızası İçin Çalışmayı/Tebliği/Cihadı Terk Etmek<br />
Dünyevileşmektir<br />
Bu cüzün son bölümünde Enfal suresi başlar; Bedir savaşın-<br />
daki ilk galibiyet ve ganimet problemi açıklanır. Çünkü savaştan<br />
sonra bütün gruplar ganimetlerin kendilerine ait olduğunu id-<br />
dia etmiş ve bir husumet ortaya çıkmıştı. Bunun üzerine Enfal<br />
suresinin baş tarafı indirildi ve ganimetlerin hepsinin Allah ve<br />
Resûlüne (devlete) ait olduğu açıklandı, bütün zaferin ve gani-<br />
metlerin Allah’ın yardımıyla kazanıldığı hatırlatıldı. Ancak mü-<br />
minler hatalarını anlayıp pişman oldukları ve tövbe ettikleri<br />
için yeni inen ayetlerde; ganimetlerin humusu (1/5’i) Allah ve<br />
Resûlüne (devlete) kalacak, beşte dördü (4/5’i) ise mücahitler<br />
arasında dağıtılacak şeklinde uygulama başlatılır (Enfal, 8/41). O<br />
dönemde savaş teçhizatını her mücahit kendisi tedarik ettiği için<br />
ganimetten hisse sahibi oluyordu. Ama daha sonraları devlet,<br />
askerinin bütün ihtiyaçlarını ve savaş durumunda teçhizatını<br />
tedarik ettiği için ganimetler tümüyle devlete kaldı. Ayrıca bu 9.<br />
cüzün son tarafında müşriklerin tuzakları, tutarsız talepleri ve<br />
kaçınılmaz savaş gerçeği aktarılır, Müslümanların savaşa hazır<br />
olmaları istenir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ONUNCU CÜZ<br />
(s. 181 - 200)</span></span><br />
<br />
Müslüman ahlak temelli bir mücadele<br />
stratejisi geliştirilmelidir. Sosyal problemlerin<br />
çözümü ancak; infak ve gelir dağılımındaki<br />
adaletin sağlandığı ekonomik bir sistemle olur.<br />
<br />
Onuncu cüzde; Enfal suresinin son tarafı ve Tevbe suresinin<br />
baş tarafı bulunmaktadır. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj):<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. SAVAŞ AHLAKI</span></span><br />
<br />
Savaşta Bile Ensar-Muhacir Gibi Ahlaklı Olmak ve Kulluğa<br />
Devam Etmek Gerekir<br />
Enfal suresinin son tarafında Bedir savaşı örneği üzerinden<br />
savaş stratejileri anlatılır. Ayrıca savaşta da ahlaklı olma ve kul-<br />
luk emredilir. Bunlara dikkat edilirse Allah’ın yardımı her zaman<br />
Müslümanlarla beraberdir. Bir kavim kendisini değiştirmedikçe<br />
Allah da onlara olan nimetini değiştirmez (Enfal, 8/53). Müslü-<br />
manlara yardım eden ve kalplerini birleştiren Allah’tır (Enfal, 8/63).<br />
Surenin sonunda Medine’ye hicret eden muhacirler ve onlara<br />
yardım eden ensar anlatılır, onlar medh edilir ve imanın topluma<br />
yansımasının muhacir-ensar kardeşliğinden, ayrıca sıla-ı rahime<br />
riayet etmekten geçtiği hatırlatılır ve sure tamamlanır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. İSLAM TOPLUMUNUN DÜŞMANLARI</span></span><br />
<br />
Burada iki düşman üzerinde durulur:<br />
a. Anlaşmaları Bozan Müşrikler/Kâfirler<br />
b. Sürekli Fitne Çıkaran Münafıklar<br />
Onuncu cüzün bu bölümünde Tevbe suresi başlar. Bu sure<br />
Enfal suresinin devamı niteliğinde olduğu için başında besmele<br />
bulunmamaktadır. Ayrıca sure, anlaşmayı bozan ve bölgede sü-<br />
rekli fitne çıkaran müşriklere verilen bir ültimatom ile başlar.<br />
Bu nedenle de surenin başında rahmet ifadesi olan besmelenin<br />
bulunmadığı belirtilir. Bu bölümde yeryüzünde fitne çıkaran<br />
düşmanlara karşı savaşa hazır olunması gerektiği açıklanır. Ay-<br />
rıca önemli bir iç tehlike olan ve İslam toplumunun birliğini bo-<br />
zan, moralini çökertmeye çalışan münafıklar üzerinde durulur.<br />
Onların ahlaki zaafları, çalışma usulleri ve stratejileri anlatılır.<br />
Müslümanların bunlara karşı da dikkatli olmaları ve mücadele<br />
etmeleri gerektiği hatırlatılır. Çünkü bir toplumun iç ve dış gü-<br />
venliği çok önemlidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. İSLAM EKONOMİSİNİN HEDEFLERİ</span></span><br />
<br />
Özellikle İki Hedef Üzerinde Durulur:<br />
a. İnfak<br />
b. Sermayenin Adil Paylaşımı<br />
Bu cüzün son kısmında infaktan bahsedilir. Ekonomik refahın<br />
sağlanması için çalışma ve teknoloji üretme yanında toplumsal<br />
yardımlaşma modeli olan bir infak stratejisi geliştirilmesi de em-<br />
redilir. Yardıma muhtaç olanların mutlaka korunması gerektiği<br />
hatırlatılır. Toplumsal yardımlaşmanın bir parçası olan zekat ve<br />
sadakaların kimlere verileceği açıklanır (Tevbe, 9/60). Bütün bu<br />
çalışmaların İslam toplumunu güçlendireceği ve kalpleri bir-<br />
leştireceği anlatılır. Bu noktada da olumsuz propaganda yapan<br />
münafıklara yeniden dikkat çekilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Rıfat ORAL<br />
Ankara - 2020<br />
Diyanet YAYINLARI<br />
KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI BÖLÜM2</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI</span></span><br />
<br />
Kur’ân okumalarının bir başka şekli de mukabele olarak asr-ı<br />
saadetten bize intikal etmiştir. Mukabele bir kişinin Kur’ân<br />
okuyup diğer kişi ya da kişilerin onu dinlemesi ve okuduğunu<br />
kontrol etmesidir. Bu şekilde hem Kur’ân nüshaları hem de oku-<br />
nan Kur’ân her defasında yeniden kontrol edilir, okuyan ya da<br />
dinleyenler hatalarını düzeltir. Mukabele, Hz. Peygamber (a.s.)<br />
döneminden gelen bir gelenektir. Asr-ı saadette Peygamberimiz<br />
her sene Cebrail ile Kur’ân ayetlerini ve surelerini mukabele<br />
ederlerdi. Bazen Peygamberimiz okur Cebrail dinler, bazen de<br />
Cebrail okur Peygamberimiz (a.s.) dinlerdi. Hicretin 10. yılında<br />
Peygamberimiz (a.s.) ömrünün sonuna yaklaştığını hissetmişti ya<br />
da bu ona bildirilmişti. O sene Cebrail ile iki defa Kur’ân’ı mu-<br />
kabele etmişlerdi. Bu son mukabele idi. Bu şekilde Kur’an karşı<br />
tarafa arz edildiği için buna mukabele veya muaraza denilmiştir.<br />
(Bk. Buhari, Fedailü’l-Kur’ân, 7; Ahmed, II/399; VI/282)<br />
Kur’an sürekli okunması, mukabele ve müzakere edilmesi,<br />
üzerinde düşünülmesi gereken bir kitaptır. Zira Kur’ân’daki her<br />
cüz sanki müstakil bir kitaptır ve farklı konular ile insanlardaki<br />
iman, ibadet ve ahlak bilincini yenilemekte, güçlendirip diri tut-<br />
maktadır. Elinizdeki bu çalışma da Kur’ân okumalarında faydalı<br />
olması ve bir takva (sorumluluk) bilinci kazandırması için her<br />
cüzden 3 temel konu seçilerek oluşturulmuştur. Kur’ân okurken<br />
bitirilen cüzden sonra o cüzdeki temel konuları/meseleleri ve<br />
mesajları yeniden hatırlamak ve genel hatlarıyla anlamak/müza-<br />
kere etmek hayatımızı ve toplumları değiştirecektir. Bu nedenle<br />
camide ya da evde her cüz okumalarından sonra söz konusu<br />
cüzle ilgili bölümün bu eserden okunması ve müzakere edilmesi<br />
güzel sonuçlara yol açacaktır.<br />
Kur’ân’ı her okuyuşta ya da her hatimde; farklı gözle ve he-<br />
defle okumak tavsiye edilir ki hem okuyucunun zihni diri kalsın<br />
hem de her okuyuşta Kur’ân’ın farklı bir yönünü keşfetsin. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ALTINCI CÜZ<br />
(s. 101-120)</span></span><br />
<br />
İslam toplumu bilinç eğitimi ile yükselir:<br />
Aşırılıktan kaçınıp dengeli üretenler ve<br />
tüketenler, dengeli bir ümmet olma yolunda<br />
beşinci adımı atmış olurlar.<br />
<br />
Altıncı cüzde; Nisa suresinin son tarafı ve Maide suresinin ilk<br />
yarısı bulunmaktadır. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj):<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. ORTA YOL BİLİNCİ</span></span><br />
<br />
İfrat ve Tefritten Kaçınmak<br />
Nisa suresinin ortalarındaki bazı ahkam konularından sonra,<br />
bu cüzde de Yahudi ve Hristiyanların ahkam ile ilgili hataları<br />
sıralanır ve Muhammed ümmetinin aynı hatalara düşmemesi<br />
istenir: Yahudiler peygamberlerine verdikleri sözde durmadılar,<br />
kitaplarının hükmünü terk ettiler, Hz. Musa’dan sonra gelen<br />
peygamberleri öldürmeye çalıştılar ve suikastlar düzenlediler.<br />
Hristiyanlar da dinlerinde aşırı/uç yorumlar yaptılar, Allah’ın<br />
kulu ve peygamberi olan Hz. İsa’ya (haşa) “Tanrı’nın oğlu” dediler.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. HELAL GIDA BİLİNCİ</span></span><br />
<br />
Maide suresinin baş tarafında; helal ve haram konuları özet-<br />
lenmektedir. Mesela, behiymetü’l-enam denilen (davar, sığır<br />
ve deve cinsi) hayvanlar helal, ama ihramda kara avı yapmak<br />
haramdır. Allah’ın yeryüzündeki sembollerine (mesela, Kâbe<br />
tevhidin sembolü, kurban Allah’a yakınlığın sembolü), ayrıca<br />
savaşın haram olduğu aylara karşı saygılı olmak ve onların kut-<br />
sallığına/saygınlığına halel getirmemek gerekir. Leş, akıcı kan,<br />
domuz eti ve Allah’tan başkası adına (mesela putlar adına) ke-<br />
silen hayvanların eti haramdır. Eti yenen hayvanlar bir yerden<br />
düşerek, boğularak, boğazlanarak ve yırtıcı hayvan tarafından<br />
parçalanarak ölmesi durumunda bunların etleri de haramdır<br />
(ölmeden önce yetişip kesilen helaldir). Eğitimli av hayvanının<br />
tuttuklarını yemek helaldir. Hayvanı avın üzerine gönderirken<br />
besmele çekmek gerekir. Ehl-i kitabın kestikleri helaldir, onla-<br />
rın kadınları ile evlenmek caizdir. Ancak Müslüman kadınlarla<br />
evlenmek efdaldir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. DENGE BİLİNCİ: ORTA BİR ÜMMET OLMA</span></span><br />
<br />
Maide suresinin sonraki bölümlerinde ise, bazı ahkam ko-<br />
nuları açıklanmaktadır. Abdest, gusül, teyemmüm (Maide, 5/6),<br />
şahitlik, cihad, kısas ve irtidat gibi. Ayrıca iman, ibadet ve adalet<br />
gibi hükümleri terk eden önceki ümmetlerin sapmaları aktarılır,<br />
bu sapmaların sonunda Allah’ın gazabına ve lanetine uğradıkları<br />
gerçeği hatırlatılır.<br />
'<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YEDİNCİ CÜZ<br />
(s. 121-140)</span></span><br />
<br />
Kendilerini sürekli sorgulayan ve<br />
hatalarını düzelten insanlar İslam<br />
toplumunu/medeniyetini inşa ederler.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Yedinci cüzde; Maide suresinin son tarafı ve Enam suresinin<br />
ilk yarısı bulunmaktadır. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj):<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. HATALARIN BEDELİ</span></span><br />
<br />
Maide suresinin son tarafı helal gıda ve helal kazanç ile ta-<br />
mamlanmaktadır. Bu arada ayetler bazı hatalar için gerekli olan<br />
keffaretleri de açıklamaktadır. Bunlardan birisi yemin keffareti,<br />
diğeri de ihramlıyken kara avı yapan kişinin ödeyeceği bedel ko-<br />
nusudur (Maide, 5/89, 95). Sonra vasiyet için iki şahit tutma tavsiye<br />
edilir (Maide, 5/106-108). Surenin sonunda ise havarilerin, gökten<br />
mucize bir sofra (maide) inmesi için Hz. İsa’dan dua etmesini<br />
istemeleri ile ilgili bir olay anlatılır. Sonra bir mucize gerçekle-<br />
şir. Aslında bu ayet ile yeryüzünün tümünün mucize bir sofra<br />
(maide) olduğu mesajı verilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. HATALAR DÜZELTİLMELİ</span></span><br />
<br />
Aksi Takdirde Kişinin Sonu Dinden Uzaklaşmak, Şirk ve<br />
Putperestlik Olabilir<br />
Maide suresinden sonra Enam suresi gelir. Tek parça halinde<br />
inen Mekkî bir suredir. (Bakara, Âl-i İmran, Nisa ve Maide sure-<br />
leri ise Medenî idi.) Önceki Medenî surelerde bir vahiy toplumu<br />
olan Yahudi ve Hristiyanların bozulma süreçleri ve hataları an-<br />
latılmıştı. Enam suresinde de aslında bir vahiy toplumu olan ve<br />
Hz. İbrahim, İsmail gibi peygamberleri kabul eden Arap cahiliye<br />
toplumunun hataları anlatılmakta, nasıl putperest bir toplum<br />
haline geldikleri açıklanmaktadır. Surenin başında kainatın ve<br />
insanın yaratılışı hatırlatılarak tevhid konusu ve önemi açık-<br />
lanmaktadır. Sonra cahiliye Araplarının risalet ile ilgili akıldı -<br />
şı talepleri zikredilmektedir. Onlar peygamberin meleklerden<br />
gönderilmesini istediler. ‘Eğer yeryüzünde melekler yaşasaydı o<br />
zaman melek bir peygamber gönderilirdi.’ şeklinde cevap verildi.<br />
Sonra müşriklerin ahiret ve dünya hayatı ile ilgili yanlış görüşleri<br />
tenkit edildi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. PEYGAMBERİN TEBLİĞ GÖREVİ</span></span><br />
<br />
Vahyin Rehberliğinde Hataları Düzeltmektir<br />
Bu bölümde Hz. İbrahim (a.s.) örnek verilir. O tevhid inancın-<br />
daydı. Hz. İbrahim (a.s.)’ın, tevhid inancını ispat için yıldız, ay ve<br />
güneş gibi varlıkların Tanrı olamayacağına dair bir sorgulaması<br />
aktarılır. Çünkü bunlar yok olan/değişen fani varlıklardır (Enam,<br />
6/74-81). Yıldız, güneş, ay ve diğer varlıkları Allah insan için yarattı<br />
(Enam, 6/96-97), ama insanların bir kısmı bu nimetlere şükrede-<br />
cekleri yerde, bunları Tanrı edinerek Allah’a şirk koştular. Şirk<br />
gerçekten büyük bir zulümdür (haksızlıktır).<br />
'<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SEKİZİNCİ CÜZ<br />
(s. 141- 160)</span></span><br />
<br />
Her dönemde cahiliye düşünce ve<br />
inançları görülür. Çünkü şeytan her asırda<br />
bütün insanları kandırmak ister. Siz bu<br />
mücadelede/yarışta geride ve arada kalmayın,<br />
cennete doğru koşun.<br />
(<br />
Sekizinci cüzde; Enam suresinin son tarafı ve Araf suresinin<br />
ilk yarısı bulunmaktadır. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj):</span><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. CAHİLİYE DÜŞÜNCELERİNDEN KURTULMAK</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Enam suresinin ana konusu olan cahiliye dönemi müşrik Arap-<br />
ların hataları sıralanmaya devam etmektedir. Bunlar; Allah’tan<br />
başkasının hükmünü kabul etmek, putlar için kurban kesmek,<br />
çocuklarını diri diri toprağa gömmek, yetime kötü davranmak,<br />
ölçü ve tartıda haksızlık yapmaktır. Enam suresi, cahiliye dü-<br />
şüncesine karşı İslam’ın tevhid inancının ortaya konulduğu bir<br />
söz/dua ile sona ermektedir (Enam, 6/161-165).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. ŞEYTANA KARŞI DİKKATLİ OLMAK</span></span><br />
<br />
Bu cüzde ayrıca Araf suresi başlamaktadır. Önceki surelerde<br />
haktan sapan vahiy toplumlarından örnekler verilmişti. Yahu-<br />
diler, Hristiyanlar ve cahiliye Arapları... Bu surede ise tevhid ve<br />
şirk mücadelesinin ilk insan Hz. Adem ile başladığı; bu açıdan<br />
peygamberlerin tevhid ve doğruluğun temsilcileri, şeytanın ve<br />
avenesinin ise şirk ve sapkınlığın temsilcileri/ana sebepleri<br />
olduğu belirtilmektedir. Burada güzel bir uyarı bulunmakta-<br />
dır: “Ey Adem oğulları, dikkat edin! Şeytan, atalarınız (Adem ile<br />
Havva’yı) ayıp yerlerini kendilerine göstermek (rezil etmek) için<br />
elbiselerinden soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de kandır-<br />
masın/aldatmasın. Şeytan ve avenesi, hiç fark edemeyeceğiniz<br />
şekilde pusuda beklerler!..” (A’raf, 7/27). Hz. Adem ve Havva hata-<br />
larını anlayıp tövbe ettiler ve kurtuldular. Şeytan ise hatasında<br />
hâlâ ısrar etmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. ARADA KALMAMAK-KARARSIZ OLMAMAK; CENNETE<br />
KOŞMAK GEREKİR</span></span><br />
<br />
Bu cüzün son kısmında ise, sureye adını veren Araf konusu<br />
zikredilmektedir. Araf, urf kelimesinin çoğulu olup yüksek yerler<br />
manasındadır. Bu terim cennet ile cehennem arasındaki bölgede<br />
bulunan yüksek yerler veya tepeler için kullanılmaktadır. Saha-<br />
beden gelen habere göre, Araf’ta duran kişiler günah ve sevapları<br />
eşit olan Müslümanlardır. Allah onlar hakkında hükmedinceye<br />
kadar bu ara tepede duracaklardır (Bk. Hakim, II/350 (3247); Taberani,<br />
Kebir, XXI/189 (11454)).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DOKUZUNCU CÜZ<br />
(s. 161-180)</span></span><br />
<br />
Tarihin en önemli dönemleri,<br />
peygamberlerin yaşadıkları asırlardır.<br />
Çünkü onlar tevhid ve şirk mücadelesinde<br />
müminlerin önderleridir, Allah’ın rab<br />
(hakimiyet sahibi) olduğunu bütün dünyaya<br />
tebliğ eden ve insanları dünyevileşme<br />
tehlikesinden koruyan kişilerdir.<br />
<br />
Dokuzuncu cüzde; Araf suresinin son tarafı ve Enfal suresinin<br />
baş tarafı bulunmaktadır. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj):<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. PEYGAMBERLERİN MÜCADELESİ</span></span><br />
<br />
Tarihte Tevhid ve Şirk Mücadelesi İnsanoğlu Var Oldukça<br />
Devam Edecektir<br />
Bu cüzde Araf suresi peygamberlerin mücadelelerinden ör-<br />
neklerle tamamlanmaktadır. Söz konusu örneklerden en uzunu<br />
Hz. Musa dönemi ile ilgilidir.<br />
a. Burada Hz. Musa’nın Firavun ile mücadelesi, o dönemde<br />
Müslüman olan sihirbazların Firavun’un katliamı ile şehit olma-<br />
ları gerçeği (A’raf, 7/104-126).<br />
b. Hz. Musa’nın ve ashabının Firavun’un zulmünden kurtulma<br />
çabaları ve hicret talepleri, ayrıca o dönemde yaşanan kıtlık,<br />
tufan, çekirge, haşere, kurbağa ve kan yağması gibi belalar so-<br />
nunda Firavun’un Hz. Musa ve ashabına hicret için izin vermesi,<br />
ancak sonra sözünden dönüp ordusu ile Hz. Musa ve ashabın<br />
takip etmesi ve sonunda ordusuyla beraber denizde helak olması<br />
aktarılır (A’raf, 7/130-136).<br />
c. Bundan sonra Hz. Musa’nın kutsal bölge Sina dağına git-<br />
mesi ve orada 40 gün kalması, daha sonra kendisine vahyin<br />
yazılı levhalar halinde verilmesi, o dönemde Yahudilerin sap-<br />
maları ve ihanetleri anlatılır. Mesela, denizi geçerek Firavun’un<br />
şerrinden kurtulan İsrailoğulları, daha kurtulur kurtulmaz puta<br />
tapan bir kavim görünce Hz. Musa’dan bir put yapmasını iste-<br />
diler; Hz. Musa ise, onlara büyük bir cahillik yaptıklarını söyledi<br />
ve nasihat etti (A’raf, 7/138-140). İsrailoğullarının ikinci ihanet ve<br />
sapmalar ise, yanlarından 40 günlüğüne ayrılan peygamberleri<br />
Hz. Musa’dan sonra hemen altın, gümüş ve mücevherlerden bir<br />
buzağı yapıp tapmalarıdır (A’raf, 7/148-154).<br />
d. Sonra Ashab-ı sebt (Cumartesi ashabı) Yahudilerinin diğer<br />
hileleri (A’raf, 7/162) anlatılır, sıralanır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. ALLAH’A OLAN İLK SÖZÜMÜZ-AHDİMİZ</span></span><br />
<br />
Allah’a İlk Ahdimiz “Sen Bizim Rabbimizsin”, Sözüdür<br />
Bu cüzün ikinci bölümünde ise kalu bela olayı ile başlayan ilk<br />
ahid/söz hatırlatılır. (A’raf, 7/172-173); Allah’ın esma-i hüsnasının<br />
(güzel isimlerinin) doğru anlaşılması gerektiği bildirilir. İnsanın<br />
şirk koştuğu putlar ve şeytanlar açıklanır ve bunlara karşı mü-<br />
cadele edilmesi istenir. Kur’ân okunurken bile şeytanın pusuda<br />
olup vesveselerle kandırabileceği bildirilir ve Euzü besmele ile<br />
şeytanın şerrinden Allah’a sığınmak gerektiği açıklanır. Enam su-<br />
resi; dua, zikir, tesbih ve secde emriyle sona erer (A’raf, 7/204-206).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. DÜNYEVİLEŞME TEHLİKESİ</span></span><br />
<br />
Allah Rızası İçin Çalışmayı/Tebliği/Cihadı Terk Etmek<br />
Dünyevileşmektir<br />
Bu cüzün son bölümünde Enfal suresi başlar; Bedir savaşın-<br />
daki ilk galibiyet ve ganimet problemi açıklanır. Çünkü savaştan<br />
sonra bütün gruplar ganimetlerin kendilerine ait olduğunu id-<br />
dia etmiş ve bir husumet ortaya çıkmıştı. Bunun üzerine Enfal<br />
suresinin baş tarafı indirildi ve ganimetlerin hepsinin Allah ve<br />
Resûlüne (devlete) ait olduğu açıklandı, bütün zaferin ve gani-<br />
metlerin Allah’ın yardımıyla kazanıldığı hatırlatıldı. Ancak mü-<br />
minler hatalarını anlayıp pişman oldukları ve tövbe ettikleri<br />
için yeni inen ayetlerde; ganimetlerin humusu (1/5’i) Allah ve<br />
Resûlüne (devlete) kalacak, beşte dördü (4/5’i) ise mücahitler<br />
arasında dağıtılacak şeklinde uygulama başlatılır (Enfal, 8/41). O<br />
dönemde savaş teçhizatını her mücahit kendisi tedarik ettiği için<br />
ganimetten hisse sahibi oluyordu. Ama daha sonraları devlet,<br />
askerinin bütün ihtiyaçlarını ve savaş durumunda teçhizatını<br />
tedarik ettiği için ganimetler tümüyle devlete kaldı. Ayrıca bu 9.<br />
cüzün son tarafında müşriklerin tuzakları, tutarsız talepleri ve<br />
kaçınılmaz savaş gerçeği aktarılır, Müslümanların savaşa hazır<br />
olmaları istenir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ONUNCU CÜZ<br />
(s. 181 - 200)</span></span><br />
<br />
Müslüman ahlak temelli bir mücadele<br />
stratejisi geliştirilmelidir. Sosyal problemlerin<br />
çözümü ancak; infak ve gelir dağılımındaki<br />
adaletin sağlandığı ekonomik bir sistemle olur.<br />
<br />
Onuncu cüzde; Enfal suresinin son tarafı ve Tevbe suresinin<br />
baş tarafı bulunmaktadır. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj):<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. SAVAŞ AHLAKI</span></span><br />
<br />
Savaşta Bile Ensar-Muhacir Gibi Ahlaklı Olmak ve Kulluğa<br />
Devam Etmek Gerekir<br />
Enfal suresinin son tarafında Bedir savaşı örneği üzerinden<br />
savaş stratejileri anlatılır. Ayrıca savaşta da ahlaklı olma ve kul-<br />
luk emredilir. Bunlara dikkat edilirse Allah’ın yardımı her zaman<br />
Müslümanlarla beraberdir. Bir kavim kendisini değiştirmedikçe<br />
Allah da onlara olan nimetini değiştirmez (Enfal, 8/53). Müslü-<br />
manlara yardım eden ve kalplerini birleştiren Allah’tır (Enfal, 8/63).<br />
Surenin sonunda Medine’ye hicret eden muhacirler ve onlara<br />
yardım eden ensar anlatılır, onlar medh edilir ve imanın topluma<br />
yansımasının muhacir-ensar kardeşliğinden, ayrıca sıla-ı rahime<br />
riayet etmekten geçtiği hatırlatılır ve sure tamamlanır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. İSLAM TOPLUMUNUN DÜŞMANLARI</span></span><br />
<br />
Burada iki düşman üzerinde durulur:<br />
a. Anlaşmaları Bozan Müşrikler/Kâfirler<br />
b. Sürekli Fitne Çıkaran Münafıklar<br />
Onuncu cüzün bu bölümünde Tevbe suresi başlar. Bu sure<br />
Enfal suresinin devamı niteliğinde olduğu için başında besmele<br />
bulunmamaktadır. Ayrıca sure, anlaşmayı bozan ve bölgede sü-<br />
rekli fitne çıkaran müşriklere verilen bir ültimatom ile başlar.<br />
Bu nedenle de surenin başında rahmet ifadesi olan besmelenin<br />
bulunmadığı belirtilir. Bu bölümde yeryüzünde fitne çıkaran<br />
düşmanlara karşı savaşa hazır olunması gerektiği açıklanır. Ay-<br />
rıca önemli bir iç tehlike olan ve İslam toplumunun birliğini bo-<br />
zan, moralini çökertmeye çalışan münafıklar üzerinde durulur.<br />
Onların ahlaki zaafları, çalışma usulleri ve stratejileri anlatılır.<br />
Müslümanların bunlara karşı da dikkatli olmaları ve mücadele<br />
etmeleri gerektiği hatırlatılır. Çünkü bir toplumun iç ve dış gü-<br />
venliği çok önemlidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. İSLAM EKONOMİSİNİN HEDEFLERİ</span></span><br />
<br />
Özellikle İki Hedef Üzerinde Durulur:<br />
a. İnfak<br />
b. Sermayenin Adil Paylaşımı<br />
Bu cüzün son kısmında infaktan bahsedilir. Ekonomik refahın<br />
sağlanması için çalışma ve teknoloji üretme yanında toplumsal<br />
yardımlaşma modeli olan bir infak stratejisi geliştirilmesi de em-<br />
redilir. Yardıma muhtaç olanların mutlaka korunması gerektiği<br />
hatırlatılır. Toplumsal yardımlaşmanın bir parçası olan zekat ve<br />
sadakaların kimlere verileceği açıklanır (Tevbe, 9/60). Bütün bu<br />
çalışmaların İslam toplumunu güçlendireceği ve kalpleri bir-<br />
leştireceği anlatılır. Bu noktada da olumsuz propaganda yapan<br />
münafıklara yeniden dikkat çekilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Rıfat ORAL<br />
Ankara - 2020<br />
Diyanet YAYINLARI<br />
KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI BÖLÜM2</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI BÖLÜM1]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=23203</link>
			<pubDate>Thu, 12 Oct 2023 01:57:27 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=23203</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI</span></span><br />
<br />
Kur’ân okumalarının bir başka şekli de mukabele olarak asr-ı<br />
saadetten bize intikal etmiştir. Mukabele bir kişinin Kur’ân<br />
okuyup diğer kişi ya da kişilerin onu dinlemesi ve okuduğunu<br />
kontrol etmesidir. Bu şekilde hem Kur’ân nüshaları hem de oku-<br />
nan Kur’ân her defasında yeniden kontrol edilir, okuyan ya da<br />
dinleyenler hatalarını düzeltir. Mukabele, Hz. Peygamber (a.s.)<br />
döneminden gelen bir gelenektir. Asr-ı saadette Peygamberimiz<br />
her sene Cebrail ile Kur’ân ayetlerini ve surelerini mukabele<br />
ederlerdi. Bazen Peygamberimiz okur Cebrail dinler, bazen de<br />
Cebrail okur Peygamberimiz (a.s.) dinlerdi. Hicretin 10. yılında<br />
Peygamberimiz (a.s.) ömrünün sonuna yaklaştığını hissetmişti ya<br />
da bu ona bildirilmişti. O sene Cebrail ile iki defa Kur’ân’ı mu-<br />
kabele etmişlerdi. Bu son mukabele idi. Bu şekilde Kur’an karşı<br />
tarafa arz edildiği için buna mukabele veya muaraza denilmiştir.<br />
(Bk. Buhari, Fedailü’l-Kur’ân, 7; Ahmed, II/399; VI/282)<br />
Kur’an sürekli okunması, mukabele ve müzakere edilmesi,<br />
üzerinde düşünülmesi gereken bir kitaptır. Zira Kur’ân’daki her<br />
cüz sanki müstakil bir kitaptır ve farklı konular ile insanlardaki<br />
iman, ibadet ve ahlak bilincini yenilemekte, güçlendirip diri tut-<br />
maktadır. Elinizdeki bu çalışma da Kur’ân okumalarında faydalı<br />
olması ve bir takva (sorumluluk) bilinci kazandırması için her<br />
cüzden 3 temel konu seçilerek oluşturulmuştur. Kur’ân okurken<br />
bitirilen cüzden sonra o cüzdeki temel konuları/meseleleri ve<br />
mesajları yeniden hatırlamak ve genel hatlarıyla anlamak/müza-<br />
kere etmek hayatımızı ve toplumları değiştirecektir. Bu nedenle<br />
camide ya da evde her cüz okumalarından sonra söz konusu<br />
cüzle ilgili bölümün bu eserden okunması ve müzakere edilmesi<br />
güzel sonuçlara yol açacaktır.<br />
Kur’ân’ı her okuyuşta ya da her hatimde; farklı gözle ve he-<br />
defle okumak tavsiye edilir ki hem okuyucunun zihni diri kalsın<br />
hem de her okuyuşta Kur’ân’ın farklı bir yönünü keşfetsin. <br />
<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">BİRİNCİ CÜZ</span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(s. 1-20)</span></span><br />
<br />
Allah, indirdiği kitap ile insanlara<br />
yol gösterir.<br />
<br />
<br />
Bu cüz, Fatiha suresi ile başlar ve Bakara suresi ile devam<br />
eder. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj) şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. HAMD BİLİNCİ</span></span><br />
<br />
İlk ve Son Sözümüz Yüce Allah’a Hamd ve Teşekkür Olmalı<br />
Kur’ân, Fatiha suresi ile başlar. Bu surede Kur’an hakkında<br />
çok önemli özet bilgiler verilir. Fatiha suresi, diğer surelerin<br />
bir anahtarı niteliğindedir. Öncelikle düşünme ve dua adabı<br />
öğretilir. Besmele ile başlayıp hamd (Allah’a teşekkür) ile devam<br />
etmek bu eğitimin bir parçasıdır. Bu surede Kur’ân’ın üç temel<br />
konusu olan; tevhid, risalet ve ahiret özetlenir.<br />
Ayrıca her gün Fatiha suresi ile Allah’a söz veririz:<br />
“(Ey Rabbimiz)! Biz ancak sana kulluk eder ve ancak senden<br />
yardım dileriz.”<br />
Sonra bir dua ile (aslında en önemli duadır bu) Allah’a yöne-<br />
liriz: “Bizi doğru yoldan ayırma.”<br />
Sure bu şekilde Allah’a kulluk sözü (ahid) ve yardım isteme<br />
(dua) bilinci ile tamamlanır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. TAKVA BİLİNCİ</span></span><br />
<br />
Kur’ân, Sorumluluk (Takva) Bilinci Taşıyan İnsanlara<br />
Rehberlik Eder<br />
Bu cüzde Fatiha’dan sonra Bakara suresi gelir. Bakara, Kur’ân’ın<br />
en uzun suresidir. Sure girişinde Kur’an’ın rehberlik misyonun-<br />
dan bahsedilir. Buna göre 3 grup insan ortaya çıkar:<br />
a. Kur’ân’ın rehberliğini kabul edip takva (sorumluluk) bilin-<br />
cine ulaşan müminler,<br />
b. Bu rehberliği kesinlikle kabul etmeyip reddeden ve vahye<br />
karşı gözünü, kulağını ve kalbini kapatan kâfirler (kalpleri mü-<br />
hürlü kişiler),<br />
c. Vahyi kabul etmiş gibi görünen kalpleri hastalıklı, korkak<br />
ve şahsiyetsiz münafıklar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. TARİH BİLİNCİ</span></span><br />
<br />
İlk İnsan Bir Peygamberdir, Hz. Adem’le Birlikte Tarihte<br />
Bütün Peygamberler İnsanlara Rehberlik Etmişlerdir<br />
Bu kısımda vahyin muhatabı insanlar ve davranış biçimleri<br />
ile ilgili tarihten iki örnek verilir; bunlar âdeta tarihin kırılma<br />
noktalarıdır:<br />
a. İlk Dönem: İlk insan Hz. Adem ile başlayan tevhid ve şirk<br />
mücadelesi görülür. Hz. Adem ve eşini kandırması ile cennetten<br />
yeryüzüne indirilen insan ile ebedî düşmanı şeytan arasındaki<br />
savaşın başlama dönemidir.<br />
b. Orta Dönem: İsrailoğulları ile devam eden tevhid ve şirk<br />
mücadelesi dönemidir. Bu dönemde kendilerine vahiy toplumu<br />
misyonu/sorumluluğu verilen Hz. Musa ile İsrailoğulları ve on-<br />
ların başarısız olmalarına sebep olan etkenler anlatılır. Âdeta<br />
Muhammed ümmetinden bu hatalara düşmemeleri istenir.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İKİNCİ CÜZ</span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(s. 21-40)</span></span><br />
<br />
İslam toplumu bilinç eğitimi ile inşa edilir:<br />
Allah’a kulluk bilinci ile yönelenler, helal<br />
kazanç ile dengeli aileler kuranlar, günah ve<br />
suç işlemekten kaçınanlar bu konuda ilk adımı<br />
atmış olurlar.<br />
(İkinci cüzde; Bakara suresinin orta kısmı bulunmaktadır.<br />
Önceki cüzde İsrail oğullarının hatalarından ve günahlarından<br />
bahsedildi. Bunlar Kitabı ve Peygamber’in yolunu terk etmekten<br />
kaynaklanıyordu. Bu cüzde de Muhammed (a.s.) ümmetine aynı<br />
hatalara düşmemeleri için temel ahkam konuları hatırlatılmak-<br />
tadır. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj) şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. İBADET BİLİNCİ</span></span><br />
<br />
Vahyin Rehberliğinde Sadece Allah’a Kulluk Edilmeli<br />
Burada namaz, oruç, hac ve infak konuları anlatılır. Hz. Adem<br />
(a.s.)’den itibaren emredilen temel ibadetler ile insanlık tarih boyu<br />
eğitilmiştir. Son din İslam ile bu eğitim mükemmele ulaşmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. HELAL KAZANÇ VE AİLE BİLİNCİ</span></span><br />
<br />
Vahyin Rehberliğinde Helal Kazanmak ve İyi Bir Aile<br />
Kurmak Gerekir<br />
Ticaret, helal gıda-helal kazanç, faizden kaçınmak, evlilik ve<br />
boşanma adabı, süt akrabalığı, yemin ve vasiyet gibi konular<br />
açıklanır. İnsanın sosyal hayatı vahye göre yeniden düzenlenir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. GÜNAH İŞLEMEME BİLİNCİ</span></span><br />
<br />
Vahyin Rehberliğinde Salih Bir İnsan Olmak Gerekir<br />
İnsan öldürmenin günahı ve cezası gibi bazı konular aktarılır<br />
ve her konuda Müslümanca tavır göstermemiz istenir. Çünkü<br />
günah ve suç oranının yükseldiği toplumlarda can/mal güvenliği<br />
ve bereket ortadan kalkar.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ÜÇÜNCÜ CÜZ</span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(s. 41-60)</span></span><br />
<br />
İslam toplumunda bilinç eğitimi önemlidir:<br />
Akaidi düzgün ve güçlü olanlar bu yolda Allah’a<br />
tam teslim olarak ikinci adımı atmış olurlar.<br />
<br />
Üçüncü cüzde; Bakara suresinin son tarafı ve Al-i İmran su-<br />
resinin baş tarafı bulunmaktadır. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj):<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. TEVHİD İNANCI VE DUA BİLİNCİ</span></span><br />
<br />
Vahyin Rehberliğinde Muvahhid Bir İnsan Olmak ve Her<br />
Zaman Allah’a Dua Etmek Gerekir<br />
Bakara suresinin son kısmında inançla ilgili iki bölüm<br />
bulunmaktadır:<br />
a. Birisi Ayetü’l-kürsidir ki, bu ayette tevhid inancı bağlamında<br />
Allah’ın gücü ve otoritesi tanıtılır.<br />
b. Diğeri de Bakara suresinin Amene’r-rasulü olarak bilinen<br />
son iki ayetidir; burada da iman yenileme ve söz verme, ayrıca<br />
hayatî bir dua bulunmaktadır<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. AHİRET BİLİNCİ VE DİRİLİŞ ÖRNEKLERİ</span></span><br />
<br />
Vahyin Rehberliğinde Ahiret İnancı Güçlenmeli ve Hesap<br />
Günü Unutulmamalı<br />
Bakara suresinin sonundaki bir diğer önemli konu ise diriliş<br />
örnekleridir. Allah Teâlâ insanların ahiret inancını güçlendirmek<br />
için dünyada bazı diriliş örnekleri göstermiştir. Bunlar Hz. İbra-<br />
him (a. s.) ve Hz. Uzeyr (a. s.) döneminde yaşanmış örneklerdir.<br />
Bu örneklerden bir başkası ileride gelecek olan Ashab-ı Kehf’tir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. ALLAH’A TESLİMİYET BİLİNCİ</span></span><br />
<br />
Hayatın Her Alanında Müslümanca Yaşamak<br />
Al-i İmran suresi; Bakara suresinin devamı niteliğindedir. Ba-<br />
kara suresinde Yahudilerin hataları anlatılırken bu surede de<br />
Hristiyanların hataları anlatılır. Daha surenin başında Kur’ân<br />
ayetlerinin muhkem (açık) ve müteşabih (kapalı) olarak iki kısım<br />
olduğu açıklanır. İnanç, ibadet, ticaret, evlilik ve ahlak gibi ko-<br />
nularla ilgili ayetler muhkem kapsamındadır. Muhkem ayetlere<br />
hem iman edilir hem de onlarla amel edilir. Müteşabih ayetlere<br />
gelince onlara sadece iman edilir; yorum, tefsir ve tevil edilmez.<br />
Hz. İsa’nın babasız doğuşu da bu müteşabih konulardandır ve<br />
Allah’ın bir mucizesidir. Önceki ehl-i kitaptan Yahudiler muhkem<br />
ayetlerde (ahkamda) hata ettiler, Hristiyanlar da müteşabih (kapa-<br />
lı, mucizevî) konularda hata ettiler. Bu cüzde Meryem validemiz<br />
ve Hz. İsa’nın doğuşu ve gençliği anlatılır (35-58. ayetler arası), sonra<br />
da konu şu ayetle tamamlanır. ‘İsa’nın durumu Adem’in durumu<br />
gibidir. Allah Adem’i topraktan yarattı..’ Burada Hristiyanlara bir<br />
mesaj verilir: Siz Hz. İsa’nın babasız doğmasını yanlış yorumladınız<br />
ve hemen ‘Tanrı’nın oğlu’ dediniz, haşa.. Halbuki onun durumu<br />
Hz. Adem’in durumu gibidir, mucizedir. Ayrıca Hz. Adem hem<br />
annesiz hem de babasız yaratılmıştır. Bunlara rağmen o insandır<br />
ve insan peygamberdir. Dolayısıyla Hz. İsa da bir insandır ve insan<br />
peygamberdir<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">DÖRDÜNCÜ CÜZ</span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(s. 61-80)</span></span><br />
<br />
İslam toplumu bilinç eğitimi ile inşa edilir:<br />
İnandıklarını tebliğ edenler, sonra kadere<br />
iman edip insanların haklarını çiğnemekten<br />
kaçınanlar bu yolda üçüncü adımı atmış olurlar.<br />
<br />
Dördüncü cüzde; Al-i İmran suresinin son tarafı ve Nisa su-<br />
resinin baş tarafı bulunmaktadır. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj):<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. TEBLİĞ</span></span><br />
<br />
Al-i İmran suresinin baş tarafında Hristiyanların hatalarından<br />
bahsedildi. Bu hataları;<br />
a. Müteşabih (akılla bilinmeyen/karmaşık) konularda tevil<br />
yapmaları,<br />
b. Babasız doğmasından dolayı Hz. İsa’ya Tanrı’nın oğlu<br />
demeleri,<br />
c. Bir de ruhbanlık diye bir sınıf uydurup tebliğ ve cihadı terk<br />
etmeleriydi (toplumdaki ve dünyadaki kötülüklere ve haksızlık-<br />
lara sessiz kalmalarıydı).<br />
Onların müteşabihdeki hatalarına; Hz. Adem’in de annesiz ve<br />
babasız yaratıldığı halde ona Tanrı’nın oğlu denilmediği hatır-<br />
latılıp, Hz. İsa’nın da aynı şekilde yaratıldığı ve onun da insan<br />
olduğu açıklandı. Bu cüzde ise onların ikinci hatası ruhbanlığa<br />
cevap verilmektedir. Ruhbanlıkla bir köşeye çekilme yerine, ülke<br />
içinde tebliğ yapılması, ülke dışından gelen saldırılara karşı da<br />
cihad ve savaş yapılması gerektiği anlatılmaktadır. Savaşın bir-<br />
takım sonuçları ve problemleri bulunmaktadır. Bunlardan birisi<br />
de yenilmek ve mağlubiyettir. Allahu Teâlâ burada, Uhud sa-<br />
vaşının sonucu üzerinden Müslümanların nasıl davranmaları<br />
ve münafıkların propagandasına karşı nasıl hazırlıklı olmaları<br />
gerektiğini anlatır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. ALLAH’IN TAKDİRİNE TESLİMİYET</span></span><br />
<br />
Bu cüzün sonunda ise güzel bir dua vardır (bk. Âl-i İmran, 3/191-<br />
194). Bakara suresindeki muhkem ayetlerde hata yapılmaması,<br />
hataların affedilmesi ile ilgili duadan sonra Âl-i İmran suresinde<br />
de müteşabih konularda hata yapılmaması ile ilgili bir dua bulun-<br />
maktadır. Bunun çaresinin Allah’ın gücünü/otoritesini anlamak<br />
ve teslim olmaktan geçtiği açıklanmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. TOPLUMSAL HAK BİLİNCİ</span></span><br />
<br />
Ayrıca bu cüzde Nisa suresinin baş tarafı da bulunmaktadır.<br />
Nisa suresinde savaş sonrası toplumdaki problemler ve çözüm<br />
yolları anlatılmakta; yetimler, miras, vasiyet ve ahlaki seviyenin<br />
korunması ile ilgili hükümler açıklanmakta ve şahsiyetli bir top-<br />
lumun inşası emredilmektedir.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">BEŞİNCİ CÜZ</span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(s. 81-100)</span></span><br />
<br />
İslam toplumu bilinç eğitimi ile ihya<br />
edilir: Savaşta ve barışta insan haklarını<br />
çiğnemeyenler doğru bir strateji geliştirerek<br />
bu yolda dördüncü adımı atmış olurlar.<br />
<br />
Beşinci cüzde; Nisa suresinin orta kısmı bulunmaktadır. Nisa<br />
suresinin baş tarafındaki aile hukuku konuları burada da devam<br />
etmektedir. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj):<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. EVLİLİKTE HAK BİLİNCİ</span></span><br />
<br />
Evlenilmesi yasak olan kadınlar (mahremlik, süt akrabalığı<br />
veya başkasıyla evli olanlar), helal kazanç, aile içi sorumluluk<br />
ve kocanın görevleri, ibadet bilinci, içki gibi zararlı alışkanlıkları<br />
terk ve tevhid bilincinin oluşması...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. SAVAŞTA HAK-ADALET BİLİNCİ</span></span><br />
<br />
Zalimlere karşı savaş, mazlumları korumak, savaşta vakit na-<br />
mazlarını kılma şekli (kasr-ı salat ve salat-ı havf (Nisa, 4/101-102),<br />
ayrıca Allah’ı sürekli zikretmek (Nisa, 4/103) ve sabırlı (dayanık-<br />
lı/dirençli olmak)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. STRATEJİ BİLİNCİ</span></span><br />
<br />
Amaçları İslam’ı yok etmek olduğu halde Müslüman görünen<br />
münafıkların nifak hareketleri bilinmeli, onlarla meşru bir şekilde<br />
mücadele edilmelidir.<br />
Müslüman Allah yolunda samimi olarak çevresine güzel bir<br />
örnek olmalı, selamı yaymalı, iyilik ve güzellikte sağduyulu insan-<br />
larla birlikte hareket etmeli, toplumsal sorunlara duyarlı olmalı,<br />
dünyevi arzulara kapılmadan ihsan sahibi olarak hayatında doğru<br />
stratejiler geliştirilmelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Rıfat ORAL<br />
Ankara - 2020<br />
Diyanet YAYINLARI<br />
KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI BÖLÜM1</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI</span></span><br />
<br />
Kur’ân okumalarının bir başka şekli de mukabele olarak asr-ı<br />
saadetten bize intikal etmiştir. Mukabele bir kişinin Kur’ân<br />
okuyup diğer kişi ya da kişilerin onu dinlemesi ve okuduğunu<br />
kontrol etmesidir. Bu şekilde hem Kur’ân nüshaları hem de oku-<br />
nan Kur’ân her defasında yeniden kontrol edilir, okuyan ya da<br />
dinleyenler hatalarını düzeltir. Mukabele, Hz. Peygamber (a.s.)<br />
döneminden gelen bir gelenektir. Asr-ı saadette Peygamberimiz<br />
her sene Cebrail ile Kur’ân ayetlerini ve surelerini mukabele<br />
ederlerdi. Bazen Peygamberimiz okur Cebrail dinler, bazen de<br />
Cebrail okur Peygamberimiz (a.s.) dinlerdi. Hicretin 10. yılında<br />
Peygamberimiz (a.s.) ömrünün sonuna yaklaştığını hissetmişti ya<br />
da bu ona bildirilmişti. O sene Cebrail ile iki defa Kur’ân’ı mu-<br />
kabele etmişlerdi. Bu son mukabele idi. Bu şekilde Kur’an karşı<br />
tarafa arz edildiği için buna mukabele veya muaraza denilmiştir.<br />
(Bk. Buhari, Fedailü’l-Kur’ân, 7; Ahmed, II/399; VI/282)<br />
Kur’an sürekli okunması, mukabele ve müzakere edilmesi,<br />
üzerinde düşünülmesi gereken bir kitaptır. Zira Kur’ân’daki her<br />
cüz sanki müstakil bir kitaptır ve farklı konular ile insanlardaki<br />
iman, ibadet ve ahlak bilincini yenilemekte, güçlendirip diri tut-<br />
maktadır. Elinizdeki bu çalışma da Kur’ân okumalarında faydalı<br />
olması ve bir takva (sorumluluk) bilinci kazandırması için her<br />
cüzden 3 temel konu seçilerek oluşturulmuştur. Kur’ân okurken<br />
bitirilen cüzden sonra o cüzdeki temel konuları/meseleleri ve<br />
mesajları yeniden hatırlamak ve genel hatlarıyla anlamak/müza-<br />
kere etmek hayatımızı ve toplumları değiştirecektir. Bu nedenle<br />
camide ya da evde her cüz okumalarından sonra söz konusu<br />
cüzle ilgili bölümün bu eserden okunması ve müzakere edilmesi<br />
güzel sonuçlara yol açacaktır.<br />
Kur’ân’ı her okuyuşta ya da her hatimde; farklı gözle ve he-<br />
defle okumak tavsiye edilir ki hem okuyucunun zihni diri kalsın<br />
hem de her okuyuşta Kur’ân’ın farklı bir yönünü keşfetsin. <br />
<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">BİRİNCİ CÜZ</span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(s. 1-20)</span></span><br />
<br />
Allah, indirdiği kitap ile insanlara<br />
yol gösterir.<br />
<br />
<br />
Bu cüz, Fatiha suresi ile başlar ve Bakara suresi ile devam<br />
eder. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj) şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. HAMD BİLİNCİ</span></span><br />
<br />
İlk ve Son Sözümüz Yüce Allah’a Hamd ve Teşekkür Olmalı<br />
Kur’ân, Fatiha suresi ile başlar. Bu surede Kur’an hakkında<br />
çok önemli özet bilgiler verilir. Fatiha suresi, diğer surelerin<br />
bir anahtarı niteliğindedir. Öncelikle düşünme ve dua adabı<br />
öğretilir. Besmele ile başlayıp hamd (Allah’a teşekkür) ile devam<br />
etmek bu eğitimin bir parçasıdır. Bu surede Kur’ân’ın üç temel<br />
konusu olan; tevhid, risalet ve ahiret özetlenir.<br />
Ayrıca her gün Fatiha suresi ile Allah’a söz veririz:<br />
“(Ey Rabbimiz)! Biz ancak sana kulluk eder ve ancak senden<br />
yardım dileriz.”<br />
Sonra bir dua ile (aslında en önemli duadır bu) Allah’a yöne-<br />
liriz: “Bizi doğru yoldan ayırma.”<br />
Sure bu şekilde Allah’a kulluk sözü (ahid) ve yardım isteme<br />
(dua) bilinci ile tamamlanır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. TAKVA BİLİNCİ</span></span><br />
<br />
Kur’ân, Sorumluluk (Takva) Bilinci Taşıyan İnsanlara<br />
Rehberlik Eder<br />
Bu cüzde Fatiha’dan sonra Bakara suresi gelir. Bakara, Kur’ân’ın<br />
en uzun suresidir. Sure girişinde Kur’an’ın rehberlik misyonun-<br />
dan bahsedilir. Buna göre 3 grup insan ortaya çıkar:<br />
a. Kur’ân’ın rehberliğini kabul edip takva (sorumluluk) bilin-<br />
cine ulaşan müminler,<br />
b. Bu rehberliği kesinlikle kabul etmeyip reddeden ve vahye<br />
karşı gözünü, kulağını ve kalbini kapatan kâfirler (kalpleri mü-<br />
hürlü kişiler),<br />
c. Vahyi kabul etmiş gibi görünen kalpleri hastalıklı, korkak<br />
ve şahsiyetsiz münafıklar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. TARİH BİLİNCİ</span></span><br />
<br />
İlk İnsan Bir Peygamberdir, Hz. Adem’le Birlikte Tarihte<br />
Bütün Peygamberler İnsanlara Rehberlik Etmişlerdir<br />
Bu kısımda vahyin muhatabı insanlar ve davranış biçimleri<br />
ile ilgili tarihten iki örnek verilir; bunlar âdeta tarihin kırılma<br />
noktalarıdır:<br />
a. İlk Dönem: İlk insan Hz. Adem ile başlayan tevhid ve şirk<br />
mücadelesi görülür. Hz. Adem ve eşini kandırması ile cennetten<br />
yeryüzüne indirilen insan ile ebedî düşmanı şeytan arasındaki<br />
savaşın başlama dönemidir.<br />
b. Orta Dönem: İsrailoğulları ile devam eden tevhid ve şirk<br />
mücadelesi dönemidir. Bu dönemde kendilerine vahiy toplumu<br />
misyonu/sorumluluğu verilen Hz. Musa ile İsrailoğulları ve on-<br />
ların başarısız olmalarına sebep olan etkenler anlatılır. Âdeta<br />
Muhammed ümmetinden bu hatalara düşmemeleri istenir.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İKİNCİ CÜZ</span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(s. 21-40)</span></span><br />
<br />
İslam toplumu bilinç eğitimi ile inşa edilir:<br />
Allah’a kulluk bilinci ile yönelenler, helal<br />
kazanç ile dengeli aileler kuranlar, günah ve<br />
suç işlemekten kaçınanlar bu konuda ilk adımı<br />
atmış olurlar.<br />
(İkinci cüzde; Bakara suresinin orta kısmı bulunmaktadır.<br />
Önceki cüzde İsrail oğullarının hatalarından ve günahlarından<br />
bahsedildi. Bunlar Kitabı ve Peygamber’in yolunu terk etmekten<br />
kaynaklanıyordu. Bu cüzde de Muhammed (a.s.) ümmetine aynı<br />
hatalara düşmemeleri için temel ahkam konuları hatırlatılmak-<br />
tadır. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj) şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. İBADET BİLİNCİ</span></span><br />
<br />
Vahyin Rehberliğinde Sadece Allah’a Kulluk Edilmeli<br />
Burada namaz, oruç, hac ve infak konuları anlatılır. Hz. Adem<br />
(a.s.)’den itibaren emredilen temel ibadetler ile insanlık tarih boyu<br />
eğitilmiştir. Son din İslam ile bu eğitim mükemmele ulaşmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. HELAL KAZANÇ VE AİLE BİLİNCİ</span></span><br />
<br />
Vahyin Rehberliğinde Helal Kazanmak ve İyi Bir Aile<br />
Kurmak Gerekir<br />
Ticaret, helal gıda-helal kazanç, faizden kaçınmak, evlilik ve<br />
boşanma adabı, süt akrabalığı, yemin ve vasiyet gibi konular<br />
açıklanır. İnsanın sosyal hayatı vahye göre yeniden düzenlenir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. GÜNAH İŞLEMEME BİLİNCİ</span></span><br />
<br />
Vahyin Rehberliğinde Salih Bir İnsan Olmak Gerekir<br />
İnsan öldürmenin günahı ve cezası gibi bazı konular aktarılır<br />
ve her konuda Müslümanca tavır göstermemiz istenir. Çünkü<br />
günah ve suç oranının yükseldiği toplumlarda can/mal güvenliği<br />
ve bereket ortadan kalkar.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ÜÇÜNCÜ CÜZ</span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(s. 41-60)</span></span><br />
<br />
İslam toplumunda bilinç eğitimi önemlidir:<br />
Akaidi düzgün ve güçlü olanlar bu yolda Allah’a<br />
tam teslim olarak ikinci adımı atmış olurlar.<br />
<br />
Üçüncü cüzde; Bakara suresinin son tarafı ve Al-i İmran su-<br />
resinin baş tarafı bulunmaktadır. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj):<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. TEVHİD İNANCI VE DUA BİLİNCİ</span></span><br />
<br />
Vahyin Rehberliğinde Muvahhid Bir İnsan Olmak ve Her<br />
Zaman Allah’a Dua Etmek Gerekir<br />
Bakara suresinin son kısmında inançla ilgili iki bölüm<br />
bulunmaktadır:<br />
a. Birisi Ayetü’l-kürsidir ki, bu ayette tevhid inancı bağlamında<br />
Allah’ın gücü ve otoritesi tanıtılır.<br />
b. Diğeri de Bakara suresinin Amene’r-rasulü olarak bilinen<br />
son iki ayetidir; burada da iman yenileme ve söz verme, ayrıca<br />
hayatî bir dua bulunmaktadır<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. AHİRET BİLİNCİ VE DİRİLİŞ ÖRNEKLERİ</span></span><br />
<br />
Vahyin Rehberliğinde Ahiret İnancı Güçlenmeli ve Hesap<br />
Günü Unutulmamalı<br />
Bakara suresinin sonundaki bir diğer önemli konu ise diriliş<br />
örnekleridir. Allah Teâlâ insanların ahiret inancını güçlendirmek<br />
için dünyada bazı diriliş örnekleri göstermiştir. Bunlar Hz. İbra-<br />
him (a. s.) ve Hz. Uzeyr (a. s.) döneminde yaşanmış örneklerdir.<br />
Bu örneklerden bir başkası ileride gelecek olan Ashab-ı Kehf’tir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. ALLAH’A TESLİMİYET BİLİNCİ</span></span><br />
<br />
Hayatın Her Alanında Müslümanca Yaşamak<br />
Al-i İmran suresi; Bakara suresinin devamı niteliğindedir. Ba-<br />
kara suresinde Yahudilerin hataları anlatılırken bu surede de<br />
Hristiyanların hataları anlatılır. Daha surenin başında Kur’ân<br />
ayetlerinin muhkem (açık) ve müteşabih (kapalı) olarak iki kısım<br />
olduğu açıklanır. İnanç, ibadet, ticaret, evlilik ve ahlak gibi ko-<br />
nularla ilgili ayetler muhkem kapsamındadır. Muhkem ayetlere<br />
hem iman edilir hem de onlarla amel edilir. Müteşabih ayetlere<br />
gelince onlara sadece iman edilir; yorum, tefsir ve tevil edilmez.<br />
Hz. İsa’nın babasız doğuşu da bu müteşabih konulardandır ve<br />
Allah’ın bir mucizesidir. Önceki ehl-i kitaptan Yahudiler muhkem<br />
ayetlerde (ahkamda) hata ettiler, Hristiyanlar da müteşabih (kapa-<br />
lı, mucizevî) konularda hata ettiler. Bu cüzde Meryem validemiz<br />
ve Hz. İsa’nın doğuşu ve gençliği anlatılır (35-58. ayetler arası), sonra<br />
da konu şu ayetle tamamlanır. ‘İsa’nın durumu Adem’in durumu<br />
gibidir. Allah Adem’i topraktan yarattı..’ Burada Hristiyanlara bir<br />
mesaj verilir: Siz Hz. İsa’nın babasız doğmasını yanlış yorumladınız<br />
ve hemen ‘Tanrı’nın oğlu’ dediniz, haşa.. Halbuki onun durumu<br />
Hz. Adem’in durumu gibidir, mucizedir. Ayrıca Hz. Adem hem<br />
annesiz hem de babasız yaratılmıştır. Bunlara rağmen o insandır<br />
ve insan peygamberdir. Dolayısıyla Hz. İsa da bir insandır ve insan<br />
peygamberdir<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">DÖRDÜNCÜ CÜZ</span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(s. 61-80)</span></span><br />
<br />
İslam toplumu bilinç eğitimi ile inşa edilir:<br />
İnandıklarını tebliğ edenler, sonra kadere<br />
iman edip insanların haklarını çiğnemekten<br />
kaçınanlar bu yolda üçüncü adımı atmış olurlar.<br />
<br />
Dördüncü cüzde; Al-i İmran suresinin son tarafı ve Nisa su-<br />
resinin baş tarafı bulunmaktadır. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj):<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. TEBLİĞ</span></span><br />
<br />
Al-i İmran suresinin baş tarafında Hristiyanların hatalarından<br />
bahsedildi. Bu hataları;<br />
a. Müteşabih (akılla bilinmeyen/karmaşık) konularda tevil<br />
yapmaları,<br />
b. Babasız doğmasından dolayı Hz. İsa’ya Tanrı’nın oğlu<br />
demeleri,<br />
c. Bir de ruhbanlık diye bir sınıf uydurup tebliğ ve cihadı terk<br />
etmeleriydi (toplumdaki ve dünyadaki kötülüklere ve haksızlık-<br />
lara sessiz kalmalarıydı).<br />
Onların müteşabihdeki hatalarına; Hz. Adem’in de annesiz ve<br />
babasız yaratıldığı halde ona Tanrı’nın oğlu denilmediği hatır-<br />
latılıp, Hz. İsa’nın da aynı şekilde yaratıldığı ve onun da insan<br />
olduğu açıklandı. Bu cüzde ise onların ikinci hatası ruhbanlığa<br />
cevap verilmektedir. Ruhbanlıkla bir köşeye çekilme yerine, ülke<br />
içinde tebliğ yapılması, ülke dışından gelen saldırılara karşı da<br />
cihad ve savaş yapılması gerektiği anlatılmaktadır. Savaşın bir-<br />
takım sonuçları ve problemleri bulunmaktadır. Bunlardan birisi<br />
de yenilmek ve mağlubiyettir. Allahu Teâlâ burada, Uhud sa-<br />
vaşının sonucu üzerinden Müslümanların nasıl davranmaları<br />
ve münafıkların propagandasına karşı nasıl hazırlıklı olmaları<br />
gerektiğini anlatır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. ALLAH’IN TAKDİRİNE TESLİMİYET</span></span><br />
<br />
Bu cüzün sonunda ise güzel bir dua vardır (bk. Âl-i İmran, 3/191-<br />
194). Bakara suresindeki muhkem ayetlerde hata yapılmaması,<br />
hataların affedilmesi ile ilgili duadan sonra Âl-i İmran suresinde<br />
de müteşabih konularda hata yapılmaması ile ilgili bir dua bulun-<br />
maktadır. Bunun çaresinin Allah’ın gücünü/otoritesini anlamak<br />
ve teslim olmaktan geçtiği açıklanmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. TOPLUMSAL HAK BİLİNCİ</span></span><br />
<br />
Ayrıca bu cüzde Nisa suresinin baş tarafı da bulunmaktadır.<br />
Nisa suresinde savaş sonrası toplumdaki problemler ve çözüm<br />
yolları anlatılmakta; yetimler, miras, vasiyet ve ahlaki seviyenin<br />
korunması ile ilgili hükümler açıklanmakta ve şahsiyetli bir top-<br />
lumun inşası emredilmektedir.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">BEŞİNCİ CÜZ</span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(s. 81-100)</span></span><br />
<br />
İslam toplumu bilinç eğitimi ile ihya<br />
edilir: Savaşta ve barışta insan haklarını<br />
çiğnemeyenler doğru bir strateji geliştirerek<br />
bu yolda dördüncü adımı atmış olurlar.<br />
<br />
Beşinci cüzde; Nisa suresinin orta kısmı bulunmaktadır. Nisa<br />
suresinin baş tarafındaki aile hukuku konuları burada da devam<br />
etmektedir. Bu kısımdaki 3 konu (mesaj):<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. EVLİLİKTE HAK BİLİNCİ</span></span><br />
<br />
Evlenilmesi yasak olan kadınlar (mahremlik, süt akrabalığı<br />
veya başkasıyla evli olanlar), helal kazanç, aile içi sorumluluk<br />
ve kocanın görevleri, ibadet bilinci, içki gibi zararlı alışkanlıkları<br />
terk ve tevhid bilincinin oluşması...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. SAVAŞTA HAK-ADALET BİLİNCİ</span></span><br />
<br />
Zalimlere karşı savaş, mazlumları korumak, savaşta vakit na-<br />
mazlarını kılma şekli (kasr-ı salat ve salat-ı havf (Nisa, 4/101-102),<br />
ayrıca Allah’ı sürekli zikretmek (Nisa, 4/103) ve sabırlı (dayanık-<br />
lı/dirençli olmak)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. STRATEJİ BİLİNCİ</span></span><br />
<br />
Amaçları İslam’ı yok etmek olduğu halde Müslüman görünen<br />
münafıkların nifak hareketleri bilinmeli, onlarla meşru bir şekilde<br />
mücadele edilmelidir.<br />
Müslüman Allah yolunda samimi olarak çevresine güzel bir<br />
örnek olmalı, selamı yaymalı, iyilik ve güzellikte sağduyulu insan-<br />
larla birlikte hareket etmeli, toplumsal sorunlara duyarlı olmalı,<br />
dünyevi arzulara kapılmadan ihsan sahibi olarak hayatında doğru<br />
stratejiler geliştirilmelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Rıfat ORAL<br />
Ankara - 2020<br />
Diyanet YAYINLARI<br />
KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI BÖLÜM1</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[TEVHÎD VE TEVEKKÜL]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=22973</link>
			<pubDate>Wed, 04 Oct 2023 07:16:04 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=22973</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TEVHÎD VE TEVEKKÜL</span></span><br />
<br />
Vahiy geldi ki: «Ey zâhid, zâhidliğinle benim kanunumu bozmak mı istiyorsun? Benim, kulumun rızkını diğer kullarımın eliyle vermeyi doğrudan doğruya vejrmekten daha çok sevdiğimi bilmiyor musun?»<br />
Gene bunun gibi bir kimsenin şehirde bir eve gjrip kapıyı kilitlyerek gizlenmesi ve bu şekilde tevekkül etmesi haramdır. Zira insanın kati sebeblerin yolundan uzaklaşması caiz değildir. Ama kapıyı kilitlemeden tevekkül etmesi, kimse bir şeyi getirir mi diye gözü kapıda olmamak ve kalbi insanlara değil, Allah'a bağlı olup ibâdet ve taatle meşgul olmak şartiyle caizdir. Kul sebebler yolundan tamamiyle sapma-dıkça rızktan yoksun kalmayacağına inanmalıdır.<br />
Bu makamda, «İnsan rızkından kaçsa da, rızkı onu bulur,» sözü doğrudur. Kul, «Ya Rabbi rızkımı ver,» diye dua ettiği zaman, Allah Teâlâ buyurur ki: «Ey cahil, seni yaratırken rızkım beraber yarattım. Onu sana vermemek olur mu?»<br />
O halde tevekkül, sebeblerden uzak olmamak ve rızkını sebebler-derv. değil, sebebleri yaratandan bilmektir. Zira bütün insanlar, Allah'ın verdiği rızkı yerler. Fakat bazıları dilenmek aşağılığı ile, bazıları beklemek sıkıntısı ile, —mesele: Esnaflar— gibi bazıları çalışmak yorgunluğu ile, —mesela: San'at sahipleri gibi— ve bazıları da hürmet ve izzetle yiyorlar.<br />
Meselâ: «Sofiler gibi. Çünkü sofiler sadece Allah Teâlâ'yı görüyorlar ve kendilerine ulaşan şeyleri yalnız ondan biliyorlar, aradaki insanları görmüyorlar.»<br />
Üçüncü derece: Kat'î olmadığı gibi, çoğu zamanlarda ihtiyaç duyulmayan, belki hile ve araştırmakla ele geçebilen sebeblerdir. Bunun çalışmaya etkisi; fal, efsun, ve dağlamanın hastalığa etkisi gibidir. Resûlüllah: «Tevekkül sahihleri, efsun ve dağlama yaptırmaz,» buyurdu: Çalışmaz ve şehirden çıkıp çöllerde oturur, buyurmadı. Demek ki bu makamda tevekkülün üç mertebesi vardır:<br />
Birinci mertebe: Yalnız bir kimsenin azıksız çöle çıkmasıdır. Bu tevekkülün en yüksek derecesidir. Bu mertebe, uzun bir zaman aç yürüyebilen, yahut otlarla geçinebilen, bir şey bulamayınca açlıktan ölmekten korkmayan ve bu şekilde ölmek hayrına olduğuna inanan kimseler için caizdir. Zira ızık götürenlerin de azıksız kalıp ölmeleri mümkündür. Daima bu ihtimaller eksik olmaz. Bu ihtimalleri düşünmekten sakınmak lâzım değildir.<br />
tkinci mertebe: Çalışmamak ve şehirden dışarı da çıkmamak, belki bir mescidde, yahut şehrin bir köşesinde oturup ve insanlardan da bir şeyi beklememek, belki Allah'ın lûtfunu, fazlını ve keremini beklemektir.                                    •<br />
Üçüncü mertebe: Çalışır, fakat her işinde sünnet ve şeriatin edeb-lerini gözetir. Nitekim çalışma (kesb) bahsinde anlatıldı. Ve hileden, ince tedbirlerden ve ticarette maharet kazanmaktan sakınır. Bunun gibi sebeblere sanlırsa, efsun ve dağlama yaptıranlar gibi olup tevekkül sahibi olmaz.<br />
<br />
Çalışmaktan el çekmenin, tevekkülün şartlarından olmamasının delili şudur ki, Ebû Bekiri's-Sıddîk tevekkül şahinlerinden idi ve tevekkülün hiçbir mertebesinden mahrum değil idi. Halifeliği kabul ettikten sonra ticaret yapmak için bir kumaş parçası alıp pazar yerine gitti. Ona, «Halifelik görevini yaparken ticaret yapmak nasıl mümkün olur?» dediler. Ebû Bekir: «Kendi çoluk çocuğumu perişan eder-sera, başkalarını daha önce perişan ederim,» dedi.<br />
Bunun üzerine ona Beytülmâlden gündelik tâyin ettiler. Ve o da kendini tamamiyle halifelik görevine verdi. Demek ki çalışanların tevekkülü mala haris olmamak ve elde edilen faydayı sermayeden değil, Allah Teâlâ'dan bilmek ve kendi malını diğer müslümanların malından daha çok sevmemekle olur. Velhasıl tevekkül zühdsüz mümkün olmaz.<br />
Demek ki tevekkül zülıdün şartı değildir, fakat zühd tevekkülün şartıdır.<br />
Cüneyd-i Bağdadî'nin hocası olan Ebû Haddâd tevekkül sahihlerinden idi. Der ki: «Yirmi yıl tevekkülümü gizledim. Hergün pazarda bir dinar kazanırdım ve onun bir kıratıyla hamama girmezdim. Belki hepsini sadaka verirdim.» Cüneyd onun huzurunda tevekkül ile ilgili şeyler konuşmazdı ve derdi ki: «Onun huzurunda kendi makamı ve hâli olan tevekkülden bahsetmeye utanırım.» Ama kendileri hanı-gâhta oturup da hizmetçileri dışarda dilenen sofilerin tevekkülü, çalışanın tevekkülü gibi zayıftır.<br />
O hâlde tekkede oturmakla tevekkülün doğru olması için çok şartlar vardır. Ama hizmetçileri dışarda gezmeyip oturup rızk beklemeleri tevekküle yakın olur. Eğer hanıgâh belli bir yer olursa, pazar ehli gibi olurlar ve kalblerindeki sükûnet orada oturmalarından hasıl olduğundan korkulur. Eğer kalbleri o belli, yere iltifat etmezse, onların tevekkülü, çalışanların tevekkülü gibi olur.<br />
Tevekkülde esas şudur ki, tevekkül sahibi insanlara bakmamak ve Allah'tan başka hiçbir sebebe güvenmemelidir.<br />
Havas der ki: «Hızır'ı (a.s.) gördüm. Benimle arkadaşlık yapmaya razı oldu. Fakat ben onunla arkadaşlık yapmaktan çekindim. Çünkü kalbimin onunla rahatlık bulup ona güvenmekle tevekkülümün azalmasından korktum.»<br />
Ahmet bin Hanbeİ'in ücretle tutulmuş bir hizmetçisi vardı. Talebelerine, ücretini fazla verin dedi. Hizmetçi fazlasını almadı. Hizmetçi dışarı çıkınca, Ahmed talebelerine bu fazlalığı arkasından yetiştirin, alır, dedi. Talebeleri sebebini sordular. Dedi ki: «İçeride iken kalbinde fazla vereceğimizi umduğu için almadı. Dışarı çıkınca, bu ümit kalbinden çıktı. Şimdi alır.»<br />
Velhasıl çalışanın tevekkülü, sermayeye değil, Allah'a güvenmekle olur. Bunun da işareti, sermayesi çalınınca, kalbi değişmeyip rızkından ümitsizlik hâli meydana gelmemektir. Zira Allah'ın fazlına ve keremine güvenirse, sanmadığı yerden kendisine nzıklar geleceğini bilir. Gelmediği takdirde, kendi fayda ve menfaatinin bunda olduğu* na inanır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BU HALİ ELDE ETMENİN ÇARESİ</span></span><br />
<br />
Bil ki, bu hâl çok kıymetlidir. Zira eşyası çalındığı, yahut bir zarara uğradığı zaman kalbi değişmeyip olduğu gibi kalan kimseler nâdirdir. Fakat bu hâl imkânsız şeylerden de değildir.<br />
O hâlde bu hâl, Allah Teâlâ'nın kemâl-i kudretine inanıp sermayesiz çok kimselerin rızkını verdiğini ve çok kimselerin sermayesi de helakine sebeb olduğunu bilmek ile hasıl olur. O hâlde onun sermayesinin kendisinin helakine sebeb olabileceğini düşünmelidir.<br />
Resûlüllah buyurur ki: «Kul bazen helakine sebeb olan şeyleri arzu eder. Allah Teâlâ Arş-ı Âlâ'dan ona inayetle nazar buyurup arzu ettiği şeyi ondan uzaklaştırır. Sabahleyin kalkınca arzu ettiği şeyin zail olduğunu görünce üzülür ve kim bunu yaptı, acaba komşular mı, yahut filân, yahut falan mı yaptı? demeye başlar. Bunun, Allah Teâlâ'nın kendisine merhameti olduğunu bilmiyor.»<br />
Bunun için Ömer (r.a.) derki: «Sabahleyin zengin veya fakir kalkacağımı umursamam. Çünkü hangisinin hayırlı olduğunu bilmem.»<br />
İkinci bir çâre de, fakirlik korkusunun ve kötü tahminlerin şeytanın vesvese ve iğvasından ileri geldiğini bilmektir.<br />
Nitekim, âyet-i kerîmede: «Şeytan, sizi fakirlik ihtimâli ile korkutuyor,» (Bakara sûresi, âyet: 268) buyurulmaktadır. Hak Teâlâ'-nın kemâl ve keremine bu şekilde güvenmek marifetin kemâlindendir. Bilhassa kimsenin bilmediği gizli'sebeblerin varlığını da bilmelidir. Gizli sebeblerin tümüne de güvenmemen, belki sebebleri yaratanın rızkı tekeffül ettiğine itimat etmelidir.<br />
Bir tevekkül sahibi bir mescidde kalırdı. O mescidin imamı ona defalarca dedi ki, senin bir şeyin yok, çalışsan iyi olur. O kimse dedi ki: «Bir yahudi komşum vardır, her gün bana iki ekmek vermeyi tekeffül etmiştir.» İmam: «Öyleyse senin işin sağlamdır. Çalışmasan da olur.» dedi. O kimse de: «Sen de imamlığı bırak. Zira senin yanında bir yahudinin tekeffülü, Allah'ın tekeffülünden daha sağlammış,» dedi. Bir mescidin imamı da bir kimseye: «Nereden ekmek yiyorsun?» dedi. O kimse: «Dur! Önce senin arkanda kıldığım namazı kaza edeyim, Ondan sonra cevap vereyim,» dedi. Yâni sen Allah Teâlâ'mn rızkların kefil olduğuna inanmıyorsun; o hâlde imamlığın caiz değildir, demek istedi. Bunu deneyenler ummadıkları yerden rızıklan-mışlardır. Onların, «Yeryüzünde, Allah Teâlâ'nın rızkını vermediği bir canlı yoktur,» (Hûd sûresi, âyet: 6) âyet-i kerîmesinin ifade ettiği gerçeğe imardan elbette kuvvetli idi.<br />
<br />
Huzeyfe-i Mer'aşîye (Maraşlı) İbrahim-i Edhem'den ne gibi ga-rib hâller gördün? diye sordular. Huzeyfe dedi ki: «Kabe (hac) yolunda çetin açlıklar çektik. Küfe şehrine gelince, açlıktan takatsiz kaldığımı görünce, "Ey Huzeyfe, açlıktan takatsiz kalmışa benziyorsun" dedi. Ben de evet dedim. Kalem, kâğıt ve mürekkep getir, dedi. Bunları getirdim. Şunu yazdı: "Bismillâhirrahmanirrahim. Bütün hallerde maksut sensin. Herkesin işareti sanadır. Ben sana hamd ve şükrederim. Ben aç,  susuz  çıplak kaldım. Bu üç şey benim nâsibimdir. Ben onları tekeffül etmişim. Kulun rızkını vermek ise senin nasibindir. Sen de onu tekeffül etmişsin." Bunu yazıp elime verdi ve: "Dışan çık. Kalbin Allah'tan başka bir şeyi görmesin ve bu kâğıdı ilk raslaya-cağın kimseye ver" dedi.»<br />
Huzeyfe der ki: «Dışan çıktım ve ilk olarak deveye binmiş birisini gördüm. O kâğıdı ona verdim. Onu alıp okuyunca, elinde olmadan ağlamaya başladı ve bu kâğıdı yazan nerdedir?» dedi.  Mesciddedir, dedim. Bana içinde yüz altın oulunan bir kese altın verdi. Bu sırada oraya gelenlere bunun kim olduğunu sordum. Bir hıristiyandır, dediler, tbrahim-i Edhem'in huzuruna gelince, o kese altını önüne koyup olanları anlattım, ibrahim, keseye elini sürme. Sahibi şimdi  buraya gelir, dedi. O anda hıristiyan içeri girdi ve ibrahim'in ayağına kapanıp iman getirdi.<br />
<br />
Ebû Yakûb-i Basrî der ki, Mekke'de on gün aç kaldım.  Açlıktan takatim kalmadı. Dışan çıktım, yolda bir şalgam buldum; almak istedim, kalbimde: «On gündür, oruçlu ve açsın. Nasibin bir şalgam mı?» dedim. Almadım ve geri mescide geldim. Baktım, birisi kek, şeker ve badem getirip önüme koydu ve: «Denizdeydim. Bir fırtına çıktı. Adadım ki, eğer selâmetle kurtulursam, bunu ilk göreceğim fakire vereceğim,» dedi. Her birinden bir avuç aldım ve gerisini sana bağışladım dedim ve kendi kendime, «Senin nasibini tahsil etmek için denizlerdeki rüzgâra emredilmiştir; sen' başka yerden arıyorsun,» dedim, imanı kuvvetlendirmek için böyle nâdir olaylan okuyup inanmalıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÇOLUK ÇOCUĞU OLANIN TEVEKKÜLÜ</span></span><br />
<br />
Bil ki, çoluk çocuğu olan kimsenin çöle çıkıp geçim sebeblerini bırakması caiz değildir. Belki çoluk çocuğu olanın tevekkülü üçüncü dereceden başka değildir ki, çalışanların derecesidir. Nitekim Ebû Be-kiri's-Sıddîk böyle yapmıştır.  Zira tevekkül iki hususla yapılabilir. Birincisi, açlığa sabredip ot bile olsa eline geçen şeyle kanaat edebilmek; ikincisi, açlıktan ölürse, kendisi için bunun hayırlı  olduğuna inanmak. Çoluk çocuk buna dayanamaz. Hattâ hakikatte nefsi de çoluk çocuğu gibidir. Eğer nefsi de açlığa dayanamayıp ızdırap çekerse, çalışmayı bırakması caiz olmaz.<br />
Eğer çoluk çocuğu da dayanıp tevekküle razı olursa, çahşmayı bırakması caiz olur. Burada fark şudur ki, kendini aç kalmaya .zorlaması caiz, fakat çoluk çocuğu aç kalmaya zorlaması caiz değildir. Ama imanı kâmil olup zühd ve takva ile meşgul olan*kimse, çalışmasa da, rızkı ona ulaşır. O, rahimde olan çocuk gibidir ki, çalışmaktan âciz iken göbeğinden ona rızkı ulaşır. Başka  yemekleri  yiyebilecek duruma gelince, ona diş yaratılır. Anası, babası ölüp yetim kalırsa, anasına şefkat verip güzel baktırdığı gibi* başkalarına da şefkat verip güzel baktırır. Daha önce çocuk iken ona şefkatle bakan bir annesi vardı. Herkese onun işini ona havale etmişdi. Şimdi bunu yapan bin kişi vardır. Çocuk büyüyüp kemâle erişince, ona çalışma gücünü verir ve ona levazım ve ihtiyaçları musallat eder. Böylece çocuk iken, bakım ve terbiyesi için annesine verilen şefkat gibi, kendisine verilen şefkatle kendine bakar.<br />
Zâhid kendi ihtiyaçlarından el çekip, çalışmayı bırakıp, takvaya yönelince, onun şefkati bütün kalblere dolar. Böylece bütün insanlar ona şefkat edip bu kimse Allah Teâlâ ile meşgul olur. Herşeyin iyisini ve kıymetlisini buna vermek gerekir derler. Daha önce yalnız kendisi kendine acırken, şimdi herkes yetime acıdıkları gibi ona acımaya başlar. Ama takva ile meşgul olmayıp ve çalışabildiği hâlde çalışmaz-sa, insanların kalbinde bu şefkat meydana gelmez.<br />
<br />
O hâlde, bu kimseye çalışmayıp tevekkül etmek caiz değildir. Zira kendi nefsi havasına uyunca onun ihtiyaçlarını kendisi karşılamalı-dır. Ama Allah'a yöneldiği zaman, yetim gibi olur.<br />
O zaman, Allah Teâlâ insanların kalbini ona müşfik ve merhametli yapar. Bunun için hiçbir canlının açlıktan öldüğünü göremezsin. Buna dikkat edip mülk sahibinin, memleketini nasıl düzenli ve mükemmel yarattığını gören kimse, «Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, Allah Teâlâ onun rızkını vermesin.» (Hûd sûresi, âyet: 6) âyetinin anlamını müşahade etmiş olur. Bil ki, mülk sahibi, memleketini öyle düzenlemiştir ki, pek azları hariç hiç kimse açlıktan ölmez, ölenlerin de ölmesi hayrına olduğu içindir. Yoksa çalışıp kazanmadığından dolayı değildir. Zira nice çalışıp kazananların da malını Allah alıp onları açlıktan öldürür.<br />
Hasan-ı Basrî, bu hâli müşahade ettiği için dedi ki, bir buğday tanesi, bir altına olsa da, bütün Basralıların benim ev efradım olmalarını isterim.<br />
<br />
Veheb bin Verd der ki: «Eğer gök demirden, yer tunçtan olsa ve ben kendimde nzk kaygısını görsem, müşrik olmaktan korkanın. Zira Allah Teâlâ rızkı gökten gönderir ki, hiç kimse buna ulaşamayacağını bilsin.»<br />
Bir grup Cüneyd-i Bağdadî'nin yanma varıp dediler ki, rızkımızı arıyoruz. Cüneyd: «Nerden aradığınızı biliyor musunuz?» dedi. Allah-tan arıyoruz, dediler. Cüneyd: «Eğer siz Allah Teâlâ'nm unuttuğunu biliyorsanız, ona hatırlatınız,» dedi. öyleyse, tevekkül edelim, bakalım nasıl olur? dediler: Cüneyd: «Denemekle tevekkül olmaz,» dedi. Peki ne yapalım? dediler. Cüneyd: «Hiç bir şey yapmayın. Hakikatte Allah'ın rızka kefil olması kâfidir.» Kefile yönelen kimse, mutlaka rızkı kendisine yönelir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">îkinci makam yiyecek saklamak yoluyla olan tevekküldür:</span></span><br />
<br />
Bil ki, yalnız bir kimse bir yıllık yiyecek toplayıp saklarsa, tevekkül mertebesinden düşer. Zira gizli sebebleri bırakıp zahirî sebeblere güvenmiş olur ki, zahir' sebebler yılda bir yenilenir. Ama zarurî şeylerle kanaat eden yâni doyacak kadar yiyen ve örtünecek kadar elbise giyen tevekkülüne sadık kalmış olur. Fakat havas (büyükler) der ki, kırk günlük yiyecek saklamakla tevekkül bozulmaz. Daha fazla olursa bozulur.<br />
<br />
Sehl-i Tûsterî der ki, yiyecek saklamakla tevekkül bozulur.  Bu süre ister az, ister çok olsun.<br />
Ebû Talib-i Mekkî der ki, yiyeceğe güvenmezse, kırk günden fazla da saklarsa tevekkül bozulmaz.<br />
Bişr-i Hafi'nin müridlerinden olan Hüseyin-i Muğarenî der ki, bugün bir fakir Bişr'in yanına geldi. Bişr hana bir avuç akçe verip bununla güzel ve nefis yemekler al, getir, dedi. Bişr'den hiç böyle şey duyulmamıştı. Yemeği getirince, Bişr onunla beraber yemek yedi. Oysa Bişr'in hiçbir kimse ile yemek yediği görülmemişti. Önlerinden çok yemek arttı. O kimse artan yemekleri de toplayıp aldı, götürdü. Bu kimse bu kadar yemeği nasıl götürdü diye tuhafıma gitti. Bişr: «Ey Hüseyin, bu iş senin tuhafına mı gitti?» dedi. Ben de evet dedim. Dedi ki: «Bu gelen kimse Feth-i Musıli idi. Yemeği götürmekle bize, tevekkül sağlam olursa yiyecek saklamak zarar vermez demek istedi.» Demek ki, tevekkülün aslı, emelin (yaşam özleminin)  uzun değil, kısa olmasıdır. Bunun da delili, kendisi için yiyecek saklamamaktır. Eğer saklayıp da elindeki malı, Allah Teâlâ'nın elindeymiş gibi  düşünüp ona güvenmezse, tevekkül bozulmaz. Bu anlattığımız yalnız olan kimsenin hükmüdür.<br />
<br />
Çoluk çocuğu olan kimse, bir yıllık yiyecek saklarsa, tevekkülü bozulmaz. Daha fazla olursa bozulur. Resûlüllah çoluk çocuğu için bir yıllık yiyecek saklardı. Çünkü onların kalbi zayıftı.  Ama kendisi için sabahtan akşama bir şey koymazdı. Alıkoysa da tevekkülüne zarar gelmezdi. Çünkü yiyeceğin kendi elinde olmasıyla başkasının elinde olması arasında fark olmazdı. Fakat insanlara yol göstermek için ve çoluk çocuğunun kalbi zayıf olduğu için, bir yıllık yiyecek saklardı. Haberde gelmiştir ki, ashab-ı soffa'mn biri öldü; hırkasında iki altın buldular. Resûlüllah buyurdu ki: «Kıyamet gününde bu altın o kimse için iki dağlama olacaktır.» Bu hadîs-i şerifin iki mânaya ihtimâli vardır: Biri, kendini tevekkül sahibi gösterip hile yaptığı  için azâb yolu ile dağlama olacak. Diğeri, hile yapmamış olur; fakat yiyecek saklamak, dağlama, yüzün güzelliğine noksanlık  getirdiği  için onun derecesinde noksanlık olacak.<br />
Nitekim başka bir fakir ölünce, Resûlüllah onun hakkında: «Kıyamet gününde onun yüzü, ayın ondördü gibi olacak. Eğer bir hasleti olmasaydı, onun yüzü güneş gibi olurdu,» buyurdu. O haslet nedir? dediler? Resûlüllah: «Kışlık elbisesini kışa ve yazlık elbisesini de yaza saklardı. Size en az verilen şey yakîn ile sabırdır,» buyurdu. Fakat su bardağı, ibrik ,sofra gibi her zaman lâzım olan şeyleri saklamanın caiz olduğunda ihtilâf yoktur: Çünkü Allah'ın âdeti şudur ki, her yıl yiyecek ve elbise yenilenir, fakat bu malzemeler her zaman gereklidir ve yenilenmez.<br />
<br />
O hâlde, Allah'ın âdetine muhalefet etmek caiz değildir. Fakat kış günü yazlık elbise işe yaramaz. O hâlde yazlık elbiseyi kıştan saklamak, yakînin zayıf olmasından ileri gelir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TEVEKKÜL NASIL OLUR</span></span><br />
<br />
Bil ki, bir kimse yiyecek saklamadığı takdirde kalbi rahatsız olup başkasından .belkiyorsa, yiyecek saklaması daha iyidir. Çünkü yiye-ceksiz kalbi rahat etmez ve zikir ve fikirle meşgul olmaz. Eğer bir kimse de malı - ve arazisi olmakla kalbi sükûnet buluyorsa, bunların kifayet miktarı olması daha. iyidir. Zira bedenden maksat, Aiiah îeâiâ-nın zikir ve fikrine dalacak bir kalbtir. Demek ki, kalblerin bazısını dünya malı zikir ve fikirden alıkoyar ve malının hesabından huzurlu ibâdet edemez. Halbuki malı olmayınca düşünce ve sıkıntısı kalmaz. Bu gibilerin malı olmaması hayırlıdır. Bazı kalbler de ancak kifayet miktarı mal ile sakin olur. Bu kimse için mal edinmek daha iyidir. Eğer fazla ziynet olmayınca kalb sükûnet bulmuyorsa, bu kalb müminlerin kalbi değildir. Bu itibarla bu kabil kalbleri hesaba katmıyoruz.  <br />
                              <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Üçüncü makam, zararların defi için olan sebeblerde tevekkül:</span></span><br />
<br />
Bil ki, te'siri kati olan, yahut ekseri hâllerde te'siri görülen se-bebleri bırakmak, tevekkülün şartı değildir. Meselâ: Tevekkül sahibinin, hırsız girmesin diye evinin kapısını kapayıp kilitlemesi, tevekkülü bozmaz. Gene hasmından sakınmak için yanında silâh, binek hayvanı ve azık bulundurmak; yahut soğuktan korunmak için palto giymek, başına bir şey sarmak tevekkülü bozmaz. Ama üşümemek gayesiyle vücudunun hararetli bulunması için sarmısak yemesi, dağlama ve efsun gibi şeyler tevekkül ile çelişir. Fakat zahirî sebeblerden olan bir şeyi bırakmak tevekkülün şartlarından değildir.<br />
Bir bedevi arap Resûlüllah'ın huzuruna geldi. Resûlüllah ona: «Deveyi ne yaptın?» buyurdu. Bedevi arap: «Serbest bırakıp tevekkül ettim.» dedi. Resûlüllah: «Onu bağla, ondan sonra tevekkül et!»<br />
buyurdu. Ama bir insanın cefâsına tahammül edip zararını defetmemek tevekküldür. Nitekim Allah Teâlâ buyurur ki: «Kâfirlerin, münafıkların ezalarına sabret. Ben onlann cezasını veririm. Onlardan korunmak için Allah'a tevekkül et.» Ama insanlardan olmayıp yırtıcı hayvanlardan, yılan ve • akrepten gelen ezaya sabretmek caiz değildir. Belki onu defetmek gereklidir. Demek ki, düşmanından sakınmak için silâh taşıyan, kuvvetine ve silâhına değil, Allah'a güvendiği zaman tevekkül sahibi olur ve gene kapışım kilitleyen kilide değil, Allah'a güvendiği zaman, mütevekkil olur. üzülmemesi ve kapısını kilitleyip disari çikinca, lisan-ı haliyle kendi kendine: «Ben Allah'ın kazasına mâni olmak için kilit takmadım. Allah'ın âdetine riâyet için kilit taktım. Allahım, eğer birisini bu koruduğum malıma musallat edersen, senin hükmüne razıyım. Çünkü onu benim için mi, başkaları için mi yarattığını bilmiyorum.» demelidir.<br />
O hâlde eğer bir kimse evinin kapısını kilitlese ve geri döndüğünde malının çalınmış olduğunu görüp üzülse, onun faydası, tevekkül sahibi olmadığını ve nefsinin kendine sen tevekkül sahibisin demesi, sadece iğva olduğunu anlamasıdır. Sakin olup da şikâyet etmezse, tevekkül sahibi elmasa da sabır sevabını alır.<br />
Eğer şikâyet edip hırsızlık yapan kimseyi soruşturup araştınrsa, sabır derecesinden de düşer. Böylece ne sabredicilerden, ne de tevekkül sahiblerinden olmadığını anlar. O hâlde sabr ve tevekkül iddiasından vazgeçmek lâzım gelir. Bu da hırsız sebebiyle kendisine hâsıl olan tam bir faydadır.<br />
Sual: O kimsenin bu mala ihtiyacı olmasaydı, kapısını kilitle-mezdi. Ona muhtaç olduğu için onu koruyor. O hâlde çalındığında nasıl üzülmez?<br />
Cevap: Şunu düşünmelidir ki, Allah Teâlâ o malı kendisine verdiği zaman, vermesi hayırlıdır ve bundan alâmeti de onu vermesidir. O malı aldığı zaman da alması hayırlıdır ve bunun alâmeti de almasıdır.<br />
O hâlde her iki şekilde de kendisine hayır takdir edildiğine se-  . vinmelidir ve Allah Teâlâ'nm onun hakkında hayırlı olmayan bir şey yapmadığına, kendisinin hayrın nerde olduğunu bilmeyip bunu ancak Allah Teâlâ'nm bildiğine inanmalıdır. Tıpkı şu hasta gibi olmalıdır ki, babası şefkatli bir tabibtir. Ona et ve nefis yemekler verirse, babam bende sağlık görmese, bunu bana vermezdi diye sevinir. Et ve nefis yemekleri vermese de, bunların bana zararı olmasa menetmezdl diye gene sevinir. Bu mertebe iman olmadıkça tevekkül olmaz. Belki tevekkül diye inandığı şey, aslı olmayan bir hayâl olur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TEVEKKÜL SAHİBİNİN EDEBLERÎ</span></span><br />
<br />
Tevekkül sahibi kimse malını hırsızdan korurken altı edebî gö~ . zetmelidir:      ,            .<br />
Birinci edeb: Kapıyı kilitlerken fazla ihtimam gösterip çok yerden kilitlememeli, komşuların beklemesini istememeli ve kapıyı kolay yoldan kilitlemelidir. Mâlik bin Dinar dışarı çıktığı zaman kapısını bir iple bağlardı ve: «Eğer köpeğin girme ihtimali olmasaydı, bunu da yapmazdım.» derdi.<br />
ikinci edeb: Evde hırsızın düşkün olduğu eşyayı bulundurmama-Iıdır. Zira kıymetli eşya, hırsızı günaha teşvik eder. Bir defa Muğire,<br />
Mâlik bin Dinar'a bir kova gönderdi ve arkasından bir adam gönderip geri istedi ve: «Hırsız çalar diye kalbime vesvese geldi.» dedi. Mu-ğire'nin gayesi, kendisinin vesveseden ve hırsızın günahtan kurtulması idi. Ebü Süleyman-ı Daranî bunu duyunca: «Bu sofilerin kalblerinin zayıflığından ileri gelen bir şeydir. İhsan dünyadan zühdederse, çalınıp çalmmaması birdir.» Ebû Süleyman'ın bu görüşü daha tamdır. Zira zühde münâsib olan da budur.<br />
Üçüncü edeb: Evinden dışarı çıkınca, eğer eşyamı çalarlarsa helâl olsun diye niyet etmelidir. Zira hırsız fakir olup ona ihtiyacı olabilir. Eğer zengin olursa, belki bu sebeb ile başkasının malını çalmaz. O hâlde kendi malmı başkasının malına feda etmekle hem hırsıza, hem de müslümanlara şefkat etmiş olur. Bil ki, bu niyetle Allah'ın kazası değişmez. Fakat kendisine sadaka sevabı hâsıl olur. Şöyle ki bir akçesine yediyüz akçe sevabı yazılır. Eğer çalınmasa, gene sadaka sevabı bakidir. Nitekim hadiste: «Bir kimse nikâhlısıyle buluşup tohumu esirgemezse (dışarı akıtmazsa) ve çocuk olmasını niyet ederse, ister çocuk olsun, ister olmasın, onun için, Allah yolunda gazaya gidip şehid düşen bir yiğit sevabı yazılır.» Çünkü o kendisine düşeni yapmıştır. Ve eğer oğlan dünyaya gelseydi, onun ahlâk ve hayatı bunun elinde olmazdı. Belki onun sevabı .sadece tohum saçıp niyet etmesiyle olurdu.<br />
Dördüncü edeb: Hırsız malını çaldığına üzülmemeli ve bunun kendisi için hayırlı olduğunu bilmelidir. Eğer çalınan malı Allah için feda edip helâl ederse, arkasına düşüp aramamalı, geri verilirse almamalıdır. Gerçi alsa da kendi malıdır. Çünkü yalnız niyetiyle mülkiyetinden çıkmaz. Fakat tevekkül makamında geri alması iyi olmaz.<br />
İbn-i Ömer'in bir devesini çaldılar. Arayıp bulamayınca, Allah için helâl olsun dedi ve mescide gelip namazla meşgul oldu. Birisi gelip, deve filân yerde imiş, diye haber verince, Ibn-i Ömer onu almak için nalinlerini giydi, fakat «Allah için helâl olsun.» dediği aklına gelince, «Estağfirullah» deyip yerine oturdu ve: «Ben onu Allah için helâl etmiştim. Bundan sonra onun semtine yaklaşmam.» dedi. Büyüklerden biri der ki, bir biraderimi rüya âleminde cennette gördüm. Fakat üzgündü. Madem cennettesin niçin üzgünsün? dedim. Dedi ki, kıyamete kadar bu üzüntü bende kalacaktır. Çünkü ıllîyînde banaj cennette misli görülmemiş yüksek dereceler arzettiler. O dereceleri görünce sevindim. O derecelere gitmek isteyince bir nida geldi ki: «O kimseyi geri çevirin. Çünkü o dereceler yolun sonuna varanlar içindir. Bu kimse yolun sonuna varmamıştır.» Dedim ki, yolun sonuna varmak nasıl olur? Dediler ki: «Sen, filân şeyi Allah için verdim, demiştin; oysa o sözünü başa çıkarıp bitirmedin. Eğer başa çıkarmış olsaydın, bu dereceler tam olarak sana verilirdi.» Birisi Mekke'de uykudan uyanınca bir kese altınını bulamadı. Ö sırada orada büyük abidlerden birisi vardı. Onu itham etti. Abid onu evine götürüp altının miktarını sordu ve o kadar altın ona teslim etti. O kimse dışarı çıkınca, yoldaşlarından birinin lâtife ile onu alıp sakladığını haber aldı. Bunun üzerine geri dönüp abidden aldığı altını önüne koydu. Ne kadar ısrar ettiyse, abid onu geri kabul etmedi ve: «Ben niyetimde Allah için helâl ettim, geri almam.» dedi. Sonunda fakirlere verilmesini emretti. Bunun gibi bir kimse bir fakire bir ekmek vermek için fakirin yanma gdip onu bulamazsa, geçmiş büyükler o ekmeği geri eve götürmesini kerih görmüşler ve onu yemeği caiz görmeyip başka bir fakire vermelidir, demişlerdir.<br />
Beşinci edep: Kendine zulmeden hırsıza beddua etmemelidir. Çünkü beddua ile hem tevekkül, hem de zühd bozulur. Zira geçmiş şeye üzülen zâhid olamaz. Rabi-i Haysem'in binlerce akçe değerinde bir atını çaldılar. Rabi dedi ki, kimin çaldığını gördüm; fakat sesimi çıkarmadım. Dediler ki, niçin sesini çıkarmadın? Dedi ki, atı aldıkları zaman bana attan daha sevgili bulunan manevî bir hâldeydim. Bunun üzerine atı çalana beddua ettiler. Rabi' razı olmadı ve: «Beddua etmeyin. Çünkü ben onu helâl ettim.» dedi. Ulu kişilerden birine: «Sana zulüm edene beddua et,» dediler. O da: «O, zulmü bana değil, kendine yapmıştır. Ona o kötülük yeter. Daha fazla kötülük yapamam.» dedi. Hâdis-i Şerifte: «Kul, kendisine zulmeden kimseye beddua edip onun hakkında kötü söylerse, bütün hakkını ödeşmiş olur. Hattâ zâlimin hakkı da ona geçebilir.» buyurulmaktadır.<br />
Altıncı edeb: Hırsız bu günahı işleyip bu yüzden azaba düşeceğine mal sahibi üzülmeli, ona acımalıdır ve kendisinin zâlim değil, mazlum olduğuna ve bu noksanlığın dininde değil, malmda meydana geldiğine şükretmelidir. Eğer hırsızın günah işlediğine üzülmezse, insanlara nasihat ve şefkat etmeyi terketmiş olur. Fudeyl bin Iyad, Bişr-i Hafi'nin malı çalındığında üzülüp ağladığını görünce, mal için mi ağlıyorsun? dedikte, Bişir: «Mal için değil; fakat bunu yapan zavallıya ağhyorum ki, kıyamet gününde onun hüccet ve cevabı olmayacaktır.» dedi.<br />
Dördüncü makam, hastanın tedavisinde ve vâki olan zararın izâlesinde tevekkül:<br />
Bil ki, ilâç üç derecedir:<br />
Birinci derece: Te'siri kat'î olan ilâçtır. Açlığı yemek yemekle, susuzluğu su içmekle tedavi etmek ve ateşi su ile söndürmek gibi. Bu kat'î ilâçları terketmek, tevekkülden sayılmaz. Hattâ bunun gibi yerlerde tevekkül haramdır.<br />
İkinci derece: İlâcın hastalığa te'siri kat'î olmadığı gibi, zanni de değildir. Belki te'siri muhtemeldir. Efsun, dağlama ve fal gibi. Bunları bırakmak tevekkülün şartıdır. Nitekim hadîste: «Böyle şeylere yapışmak, sebeblere fazla güvenmekten ileri gelir.» buyurulmaktadır. Bunların en kuvvetlisi dağlama; ondan sonra efsun; ondan sonra da faldır ki, ona tetayyur (uğurlu saymak) denir.<br />
<br />
Üçüncü derece: Bu iki derecenin arasındadır. Bunun te'siri kat'î olmayıp kuvvetli zanna dayanır. Damar kesmekle veya hacamatla kan aldırmak, müshil içmek ve soğuğa karşı sıcakla, sıcağa karşı soğukla tedavi olmak gibi. Bu ilâçları kullanmamak gerçi haram değildir, fakat terk etmek de şart değildir. Bazen onları yapmak yapmamaktan hayırlıdır ve bazen de yapmamak hayırlıdır. Bu kabil ilâçları terket-mek tevekkülün şartı olmadığına delil, Resûlüllah'm sözü ve hareketidir. Sözleri şudur ki: «Ey Allah'ın kulları, ilâç kullanın!» ve gene: «Ölümden başka her derdin ilâcı vardır. Fakat bazen o ilâcı bilirler, bazen de bilmezler.» buyurur.<br />
Resûlüllah'a, ilâç Allah'ın takdirini değiştirir mi diye sordular: «İlâç da Allah'ın mukadderatından biridir.» buyurdu. Gene buyurdu ki: «Meleklerin yanından geçerken ümmetine hacamatla emret diye onların her toplumu bana tavsiyede bulundu.» Gene buyurdu ki: «Ayın onyedisinde, ondokuzunda ve yirmibirinde hacamat yapın ki, kan galebesi sizi öldürmesin. Zira kan galebesi Allah'ın emriyle ölüme sebeb olur.» Kanı bedenden dışarı çıkarmakla yılanı elbiseden dışarı çıkarmak ve yangını evden dışarı çıkarmak arasında fark yoktur. Çünkü bunların hepsi ölüm sebebidir. Bunları terketmek tevekkülün şartı değildir. Resûlüllah buyurdu ki: «Ayın onyedinci günündeki Sah günü hacamat yapmak, bir yıllık derde devadır.»<br />
Bu hadis, munkatıan rivayet edilmiştir (yâni hadis râvilerinden biri terkedilip isnadı muttasıl olmamıştır.)<br />
Resûlüllah Sa'd bin Muaza damardan kan aldırmayı emretmiştir ve Hz. Ali'nin gözü ağrımıştı. Ona, bundan yeme deyi^» taze hurmaya ve bundan ye, deyip keşkekle pişmiş pancar yaprağına işaret ettiler. Yine Hazret-i Peygamber Suheybi Rûmi'ye: «Ey Suheyb! hurma mı yiyorsun oysa ki gözün ağrıyor.» buyurdu. Suheyb: Ben, ağrıyan gözümün tarafından yemiyorum; öbür tarafından yiyorum, dedi. Resûlüllah, cevabını duyunca gülümsedi.  *<br />
Resûlüllah'm hareketlerine gelince: Her gece sürme çekerdi* her ay kan aldırırdı. Ve her sene de şurup içerdi. Vahiy geldiği zaman başı ağrıdığı için, kına vururdu. Bir yeri yaralandığı zaman da üzerine kına koyardı. Bazen de birşeyi bulamayınca üzerine toprak da koyardı. Bunun gibi rivayetler «Tibbü'n-Nebi» adlı meşhur kitapta çoktur. Bu kitapta Resûlüllah'm tıpla ilgili hâlleri toplanmıştır.<br />
Musa (a.s.) hastalandı. Benî İsrail dediler ki, onun ilâcı filân şeydir. Musa: «İlâç almam. Rabbim şifâ verir.» dedi. Sonra hastalık iyi-leşmeyip uzun zaman öyle kaldı. Benî İsrail: «Onun ilâcı denenmiştir. Kullanırsan, hastalık derhal gider.» dediler. Musa: «İlâç almam.» dedi. Hastalık öyle kaldı. Sonunda vahiy geldi ki: «İzzetim hakkı için ilâç almazsan, şifâ vermem.»<br />
Bunun üzerine Musa ilâç aldı ve derhâl iyileşti. Bundan Musa'nın kalbine bazı vesveseler düştü. Bunun üzerine vahiy geldi ki: «Tevekkülünle benim hikmetimi  bozmak mı  istiyorsun?»  İlâçlarda yaratılan faydalar, hepsi bu kabildendir. Yâni hepsi Allah'ın hikmetine râcidir.<br />
Peygamberlerden biri zayıflıktan şikâyet edince, vahiy geldi ki: «Et ye süt iç, zayıflıktan kurtulursun.» Bunları yiyince zayıflıktan kurtuldu. Bir kavim, zamanlarının Peygamberine, çocuklarının çirkin olmasından şikâyet ettiler. Vahiy geldi ki: «Kadınları hamile iken ayva yesinler.» Böyle yaptılar. Çocukları güzel öldü. Bundan sonra hamilelik devresinde ayva, lohusalık devresinde de hurma yerlerdi.<br />
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, ekmek ve süt tokluk sebebi olduğu gibi, ilâç da şifâ sebebidir. Bunların hepsi sebebleri yaratanın tedbiridir.<br />
Haberde gelmiştir ki; Musa (a.s.): «Ya Rabbi, hastalık kimdendir, şifa kimdendir?» diye sual etti. Allah Teâlâ: «İkisi de bendendir.» buyurdu. Musa: «O hâlde tabibin işi nedir?» dedi. Allah Teâlâ: «Ta-bib, tabiblik sebebiyle nzıklanır ve benm kullarımın hatırını hoş eder.» buyurdu.<br />
Demek ki bu mertebedeki tevekkül de hem bilgi, hem hâl iledir. Zira ilâca değil, ilâcı yaratana güvenmelidir. Çünkü ilâç kullanıp da ölenler çoktur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DAĞLAMA</span></span><br />
<br />
Bil ki, bazı kimseler dağlamayı' adet edinmişler. Fakat dağlama, kişiyi tevekkül mertebesinden düşürür. Hatta dağlamak yasaklanmış ve efsun yasaklanmamıştır. Çünkü azalan yakmak tehlikelidir ve ölüme bile sebeb olabilir. Damardan ve hacamatla kan aldırmak gibi değildir. Onun faydası da onlar gibi açık değildir. Başka bir ilâç onun yerini tutabilir.<br />
Ömer bin Hasîne hastalandı. Dağlamak istediler. Kabul etmedi. Israr edince, kabul etti. Der ki, «bundan önce nur görürdüm ve gayb-tan bazı sesler işitirdim ve melekler ile konuşurdum. Bana selâm verirlerdi. Bu dağlamayı yapınca, hepsi benden gizlendi» dedi. Nice tövbe ve istiğfardan sonra, bu kerametin tekrar kendisine verildiğini Mu-tarrif bin Abdullah'a söylemişti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">NEREDE İLAÇ KULLANMAMAK İYİDİR?</span></span><br />
<br />
Bil ki, bazı hallerde ilâç kullanmamak daha iyidir ve peygamberin sünnetine de muhalif değildir. Zira ilâç kullanmayan büyükler çoktur.<br />
Sual: İlâç kullanmamak niçin gerekir:<br />
Cevap: İlâç kullanmamak kemâl olsaydı, Resûlüllah ilâç kullanmazdı.<br />
Birinci sebeb: «îlaç kullanmayan kimse, mükâşefe âlemine vakıf olup ecelinin yakm olduğunu anlamış olabilir. Nitekim Hz. Ebu Bekire: oTabib çağırsaydik» dediler. Ebu Bekir dedi ki, tabib beni gördü; fakat ben istediğimi yapacağım, buyurdu.<br />
İkinci sebeb: Kalbi ahiret korkusuyla meşgul olduğu için, ilâç tedariki ila uğraşmıyor. Nitekim Ebu'd-Derda'ya, hastalığın neden mütevellittir? dediler. Günahlarımdandır, dedi. Kalbin ne istiyor? dediler. Allah'ın rahmetini diliyor, dedi. Tabib çağıralım mı? dediler. Beni tabib hasta etti, dedi.<br />
Gene Ebu'd-Derda'nm gözü ağrıyordu. îlâç kullanmaz mısın? dediler. Bundan daha mühim işim var, dedi. Bu, şuna benzer ki, birisini hüküm vermek için padişahm huzuruna götürürken ona yemek teklif etseler, o, yemek isteğim yoktur, der. Onun bu sözü, yemek yiyenlere ta'n ve muhalefet olmaz, belki istiğrak âlemine düşmek olur. Nitekim Sehl'e kuvvetin nedir? dediler. «Hayyü Kayyumdur» dedi. Kıvamını soruyoruz, dediler. İlimdir, dedi. Gıdanı soruyoruz, dediler. Gıda zikirdir, dedi. Bedene gerekli olan yemeği soruyoruz, dediler. Yaratıkları bırakın, yaratan ile meşgul olun, dedi.<br />
Üçüncü sebeb: Hastalığı müzmin olur, yâni iyileşmesinin ihtimali uzak olur. Bu hastanm yanında ilâcın faydası efsun gibi nadir olur. Tıb ilmini bilmeyen kimsenin ekseriyetle ilâçlara inanması böyledir. Rabi' b. Haysem der ki, ilâç kullanmak istedim. Fakat düşündüm ki, Ad, Semûd ve eski kavimler; sayısız doktorlarıyle beraber öldüler ve tıb onlara fayda vermedi. Bunun için ilâçtan vazgeçtim. Bu sözden anlaşılıyor ki, Rabi' tıbbı zahirî sebeblerden anlamıştı.<br />
Dördüncü sebeb: Hasta, hastalıkla çektiği sıkıntının sevabından ayrılmamak ve sabrını denemek için iyileşmek istemiyor. Hadîste: «Allah Teâlâ kulunu belâ ile dener. Tıpkı altını ateşle denedikleri gibi» buyurulmaktadır. Bazı altınlar ateşten sağlam çıkar ve bazı altınlar da ateşten bozulmuş olarak çıkar. Sehl-i Tüsterî, başkalarına ilâç dağıtırken, kendisinin bir hastalığı vardı ve onun için ilâç yapmazdı ve derdi ki: «Hastalığa razı olup oturarak namaz kılmak, sağlam olarak ayakta namaz kılmaktan üstündür.»<br />
Beşinci sebeb: Günahı çok olur da hastalığın günahlarına keffâ-ret olması için uzamasını ister. Hadîste: «Sıtmaya yakalanan kul, dolunun tozdan temiz olması gibi günahlarından temiz olur,» buyu-rulmuştur. tsa (a.s.): «Bedeninde ve malında meydana gelen musibete, günahı affolacağı için sevinmeyen, âlim değildir,» buyurur. Musa (a.s.) bir hastaya ağlayıp: «Allahım, bu kula' merhamet etmez misin?» dedi. Cenab-ı Allah: «Merhamet sebebi olan bir şeyde nasıl merhamet edeyim? Zira onu hasta yapmakla günahlarını affeder ve bununla derecelerini yükseltirim,» buyurdu.<br />
Altıncı sebeb: Sağlıktan serkeşlik, gaflet ve azgınlık meydana geldiğini bilip hastalık za'fiyetiyle gaflet ve serkeşlikten uzak olmak ister. Allah Teâlâ sevdiği kulunu sıkıntı ve belâ ile uyandırır. Bunun için denilmiştir ki: «Mü'min üç şeyden boş olmaz: Fakirlikten, hastalıktan ve zilletten.» Hadîste gelmiştir ki: «Allah Teâlâ buyurur ki: Fakirlik benim kemendimdir. Hastalık benim zindammdır. Bunlara sevdiklerimi sokarım.» O hâlde sağlığı, günah işlemesine sebeb olan kimsenin sıhhat ve afiyeti hastalıktadır. Hz. Ali, bir topluluğun süslenip eğlendiklerini görünce, bu nedir? dedikte, bugün bayramdır, dediler. Hz. Ali, Günah işlemediğimiz gün bizim bayramımızdır, buyurdu. Büyüklerden birine, nasılsın? diye sordular. «Afiyetteyim. Günah işlemediğin gün afiyettesin. Günah işlediğin gün, ondan daha büyük sıkıntı olur mu?» dedi. Derler ki, Fir'avnın tanrılık iddiasında bulunmasının sebebi, dörtyüz yıl yaşayıp da bu müddet zarfında onun başının bile ağrımamasıdır. Eğer bir saat başı ağrısaydı, bu boş iddiada bulunmazdı. Denilmiştir ki, kul bir iki kere hastalanıp da tevbe etmezse, Azrail ona der ki, mü'minin kırk gün sıkıntıdan yahut hastalıktan, yahut korkudan, yahut zarardan boş kalması iyi değildir.<br />
Resûlüllah bir hanımla evlenmek istedi. Dediler ki, «Bu hanım hiç hasta olmamıştır.» Bunu bir meziyet sanıp söylemişlerdi. Resûlüllah bu haberi duyunca, «Öyle ise, istemem,» buyurdu.<br />
Bir gün Resûlüllah baş ağrısından bahsediyorlardı. Bir çöl ara-bı: «Baş ağrısı nedir bilmiyorum. Ben hiç hastalık görmedim,» dedi. Resûlüllah: «Benden uzak ol. Cehennemliği görmek isteyen buna baksın,» buyurdu. Hz. Aişe (r.a.) «Ya Resûlallah, hiç kimse şehitlerin derecesine ulaşır mı?» dedi. Resûlüllah: «Evet, günde yirmi defa ölümünü düşünen o dereceye ulaşır,» buyurdu. Şüphesiz hasta günde yirmi defadan fazla ölümünü düşünür. Bunun için de bazı kimseler hastalıklarına ilâç kullanmamışlardır. Resûlüllah bu mertebeye muhtaç olmadığı için ilâç kullanmışlar.' Velhasıl zahirî sebeblerden kaçınmak tevekküle muhalefet etmek, değildir.<br />
Ömer (r.a.) Şam'a giderken yolda, Şam'da taun hastalığı bulunduğunu haber aldı. Yanındakilerden kimisi gidelim, kimisi, kaza ve kaderden kaçmayız, dedi.                                      <br />
Ömer (r.a.): «Allah'ın kaderinden gene onun kaderine kaçarız. Sizin birinizin iki vadisi olursa, birisi çayır - çemen ve birisi de boş ve kuru olursa, koyunlarını hangisine götürürse, takdirle götürmüş olum<br />
dedi. Sonra Abdurrahman bin Avf'ı istedi. Abdurrahman dedi ki, Re-sûlüllah'tan dinledim ki: «Bir yerde taun olduğunu duyarsanız, oraya gitmeyin. Orada bulunursanız, oradan çıkıp kaçmayın.» Ömer (r.a.), görüşünün, Peygamberin hadîsine uygun düştüğüne şükretti. Sahabeler topluluğu bunun üzerine ittifak ettiler. Oradan kaçmanın yasaklanması, sağlamların gitmesi halinde, hastaların yalnız kalıp (bakacak kimse olmadığı için) ölecekleri içindir. Hem de kirli hava, çıkanların içine te'sir etmişse, oradan kaçmak ne fayda verir? Bazı hadîslerde: «Taûn'dan kaçmak, muharebede kâfirlerden kaçmak gibidir» buyurulmaktadır. Bu hastaların kalbi kırık ve onlara yemek yedirecek kimse olmayıp kesinlikle ölecekleri bilindiği ve kaçanların kurtulma ihtimali de zayıf olduğu zamandır.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KAYNAK</span></span><br />
<br />
KİMYA-YI    SAADET<br />
imam Gazali</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TEVHÎD VE TEVEKKÜL</span></span><br />
<br />
Vahiy geldi ki: «Ey zâhid, zâhidliğinle benim kanunumu bozmak mı istiyorsun? Benim, kulumun rızkını diğer kullarımın eliyle vermeyi doğrudan doğruya vejrmekten daha çok sevdiğimi bilmiyor musun?»<br />
Gene bunun gibi bir kimsenin şehirde bir eve gjrip kapıyı kilitlyerek gizlenmesi ve bu şekilde tevekkül etmesi haramdır. Zira insanın kati sebeblerin yolundan uzaklaşması caiz değildir. Ama kapıyı kilitlemeden tevekkül etmesi, kimse bir şeyi getirir mi diye gözü kapıda olmamak ve kalbi insanlara değil, Allah'a bağlı olup ibâdet ve taatle meşgul olmak şartiyle caizdir. Kul sebebler yolundan tamamiyle sapma-dıkça rızktan yoksun kalmayacağına inanmalıdır.<br />
Bu makamda, «İnsan rızkından kaçsa da, rızkı onu bulur,» sözü doğrudur. Kul, «Ya Rabbi rızkımı ver,» diye dua ettiği zaman, Allah Teâlâ buyurur ki: «Ey cahil, seni yaratırken rızkım beraber yarattım. Onu sana vermemek olur mu?»<br />
O halde tevekkül, sebeblerden uzak olmamak ve rızkını sebebler-derv. değil, sebebleri yaratandan bilmektir. Zira bütün insanlar, Allah'ın verdiği rızkı yerler. Fakat bazıları dilenmek aşağılığı ile, bazıları beklemek sıkıntısı ile, —mesele: Esnaflar— gibi bazıları çalışmak yorgunluğu ile, —mesela: San'at sahipleri gibi— ve bazıları da hürmet ve izzetle yiyorlar.<br />
Meselâ: «Sofiler gibi. Çünkü sofiler sadece Allah Teâlâ'yı görüyorlar ve kendilerine ulaşan şeyleri yalnız ondan biliyorlar, aradaki insanları görmüyorlar.»<br />
Üçüncü derece: Kat'î olmadığı gibi, çoğu zamanlarda ihtiyaç duyulmayan, belki hile ve araştırmakla ele geçebilen sebeblerdir. Bunun çalışmaya etkisi; fal, efsun, ve dağlamanın hastalığa etkisi gibidir. Resûlüllah: «Tevekkül sahihleri, efsun ve dağlama yaptırmaz,» buyurdu: Çalışmaz ve şehirden çıkıp çöllerde oturur, buyurmadı. Demek ki bu makamda tevekkülün üç mertebesi vardır:<br />
Birinci mertebe: Yalnız bir kimsenin azıksız çöle çıkmasıdır. Bu tevekkülün en yüksek derecesidir. Bu mertebe, uzun bir zaman aç yürüyebilen, yahut otlarla geçinebilen, bir şey bulamayınca açlıktan ölmekten korkmayan ve bu şekilde ölmek hayrına olduğuna inanan kimseler için caizdir. Zira ızık götürenlerin de azıksız kalıp ölmeleri mümkündür. Daima bu ihtimaller eksik olmaz. Bu ihtimalleri düşünmekten sakınmak lâzım değildir.<br />
tkinci mertebe: Çalışmamak ve şehirden dışarı da çıkmamak, belki bir mescidde, yahut şehrin bir köşesinde oturup ve insanlardan da bir şeyi beklememek, belki Allah'ın lûtfunu, fazlını ve keremini beklemektir.                                    •<br />
Üçüncü mertebe: Çalışır, fakat her işinde sünnet ve şeriatin edeb-lerini gözetir. Nitekim çalışma (kesb) bahsinde anlatıldı. Ve hileden, ince tedbirlerden ve ticarette maharet kazanmaktan sakınır. Bunun gibi sebeblere sanlırsa, efsun ve dağlama yaptıranlar gibi olup tevekkül sahibi olmaz.<br />
<br />
Çalışmaktan el çekmenin, tevekkülün şartlarından olmamasının delili şudur ki, Ebû Bekiri's-Sıddîk tevekkül şahinlerinden idi ve tevekkülün hiçbir mertebesinden mahrum değil idi. Halifeliği kabul ettikten sonra ticaret yapmak için bir kumaş parçası alıp pazar yerine gitti. Ona, «Halifelik görevini yaparken ticaret yapmak nasıl mümkün olur?» dediler. Ebû Bekir: «Kendi çoluk çocuğumu perişan eder-sera, başkalarını daha önce perişan ederim,» dedi.<br />
Bunun üzerine ona Beytülmâlden gündelik tâyin ettiler. Ve o da kendini tamamiyle halifelik görevine verdi. Demek ki çalışanların tevekkülü mala haris olmamak ve elde edilen faydayı sermayeden değil, Allah Teâlâ'dan bilmek ve kendi malını diğer müslümanların malından daha çok sevmemekle olur. Velhasıl tevekkül zühdsüz mümkün olmaz.<br />
Demek ki tevekkül zülıdün şartı değildir, fakat zühd tevekkülün şartıdır.<br />
Cüneyd-i Bağdadî'nin hocası olan Ebû Haddâd tevekkül sahihlerinden idi. Der ki: «Yirmi yıl tevekkülümü gizledim. Hergün pazarda bir dinar kazanırdım ve onun bir kıratıyla hamama girmezdim. Belki hepsini sadaka verirdim.» Cüneyd onun huzurunda tevekkül ile ilgili şeyler konuşmazdı ve derdi ki: «Onun huzurunda kendi makamı ve hâli olan tevekkülden bahsetmeye utanırım.» Ama kendileri hanı-gâhta oturup da hizmetçileri dışarda dilenen sofilerin tevekkülü, çalışanın tevekkülü gibi zayıftır.<br />
O hâlde tekkede oturmakla tevekkülün doğru olması için çok şartlar vardır. Ama hizmetçileri dışarda gezmeyip oturup rızk beklemeleri tevekküle yakın olur. Eğer hanıgâh belli bir yer olursa, pazar ehli gibi olurlar ve kalblerindeki sükûnet orada oturmalarından hasıl olduğundan korkulur. Eğer kalbleri o belli, yere iltifat etmezse, onların tevekkülü, çalışanların tevekkülü gibi olur.<br />
Tevekkülde esas şudur ki, tevekkül sahibi insanlara bakmamak ve Allah'tan başka hiçbir sebebe güvenmemelidir.<br />
Havas der ki: «Hızır'ı (a.s.) gördüm. Benimle arkadaşlık yapmaya razı oldu. Fakat ben onunla arkadaşlık yapmaktan çekindim. Çünkü kalbimin onunla rahatlık bulup ona güvenmekle tevekkülümün azalmasından korktum.»<br />
Ahmet bin Hanbeİ'in ücretle tutulmuş bir hizmetçisi vardı. Talebelerine, ücretini fazla verin dedi. Hizmetçi fazlasını almadı. Hizmetçi dışarı çıkınca, Ahmed talebelerine bu fazlalığı arkasından yetiştirin, alır, dedi. Talebeleri sebebini sordular. Dedi ki: «İçeride iken kalbinde fazla vereceğimizi umduğu için almadı. Dışarı çıkınca, bu ümit kalbinden çıktı. Şimdi alır.»<br />
Velhasıl çalışanın tevekkülü, sermayeye değil, Allah'a güvenmekle olur. Bunun da işareti, sermayesi çalınınca, kalbi değişmeyip rızkından ümitsizlik hâli meydana gelmemektir. Zira Allah'ın fazlına ve keremine güvenirse, sanmadığı yerden kendisine nzıklar geleceğini bilir. Gelmediği takdirde, kendi fayda ve menfaatinin bunda olduğu* na inanır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BU HALİ ELDE ETMENİN ÇARESİ</span></span><br />
<br />
Bil ki, bu hâl çok kıymetlidir. Zira eşyası çalındığı, yahut bir zarara uğradığı zaman kalbi değişmeyip olduğu gibi kalan kimseler nâdirdir. Fakat bu hâl imkânsız şeylerden de değildir.<br />
O hâlde bu hâl, Allah Teâlâ'nın kemâl-i kudretine inanıp sermayesiz çok kimselerin rızkını verdiğini ve çok kimselerin sermayesi de helakine sebeb olduğunu bilmek ile hasıl olur. O hâlde onun sermayesinin kendisinin helakine sebeb olabileceğini düşünmelidir.<br />
Resûlüllah buyurur ki: «Kul bazen helakine sebeb olan şeyleri arzu eder. Allah Teâlâ Arş-ı Âlâ'dan ona inayetle nazar buyurup arzu ettiği şeyi ondan uzaklaştırır. Sabahleyin kalkınca arzu ettiği şeyin zail olduğunu görünce üzülür ve kim bunu yaptı, acaba komşular mı, yahut filân, yahut falan mı yaptı? demeye başlar. Bunun, Allah Teâlâ'nın kendisine merhameti olduğunu bilmiyor.»<br />
Bunun için Ömer (r.a.) derki: «Sabahleyin zengin veya fakir kalkacağımı umursamam. Çünkü hangisinin hayırlı olduğunu bilmem.»<br />
İkinci bir çâre de, fakirlik korkusunun ve kötü tahminlerin şeytanın vesvese ve iğvasından ileri geldiğini bilmektir.<br />
Nitekim, âyet-i kerîmede: «Şeytan, sizi fakirlik ihtimâli ile korkutuyor,» (Bakara sûresi, âyet: 268) buyurulmaktadır. Hak Teâlâ'-nın kemâl ve keremine bu şekilde güvenmek marifetin kemâlindendir. Bilhassa kimsenin bilmediği gizli'sebeblerin varlığını da bilmelidir. Gizli sebeblerin tümüne de güvenmemen, belki sebebleri yaratanın rızkı tekeffül ettiğine itimat etmelidir.<br />
Bir tevekkül sahibi bir mescidde kalırdı. O mescidin imamı ona defalarca dedi ki, senin bir şeyin yok, çalışsan iyi olur. O kimse dedi ki: «Bir yahudi komşum vardır, her gün bana iki ekmek vermeyi tekeffül etmiştir.» İmam: «Öyleyse senin işin sağlamdır. Çalışmasan da olur.» dedi. O kimse de: «Sen de imamlığı bırak. Zira senin yanında bir yahudinin tekeffülü, Allah'ın tekeffülünden daha sağlammış,» dedi. Bir mescidin imamı da bir kimseye: «Nereden ekmek yiyorsun?» dedi. O kimse: «Dur! Önce senin arkanda kıldığım namazı kaza edeyim, Ondan sonra cevap vereyim,» dedi. Yâni sen Allah Teâlâ'mn rızkların kefil olduğuna inanmıyorsun; o hâlde imamlığın caiz değildir, demek istedi. Bunu deneyenler ummadıkları yerden rızıklan-mışlardır. Onların, «Yeryüzünde, Allah Teâlâ'nın rızkını vermediği bir canlı yoktur,» (Hûd sûresi, âyet: 6) âyet-i kerîmesinin ifade ettiği gerçeğe imardan elbette kuvvetli idi.<br />
<br />
Huzeyfe-i Mer'aşîye (Maraşlı) İbrahim-i Edhem'den ne gibi ga-rib hâller gördün? diye sordular. Huzeyfe dedi ki: «Kabe (hac) yolunda çetin açlıklar çektik. Küfe şehrine gelince, açlıktan takatsiz kaldığımı görünce, "Ey Huzeyfe, açlıktan takatsiz kalmışa benziyorsun" dedi. Ben de evet dedim. Kalem, kâğıt ve mürekkep getir, dedi. Bunları getirdim. Şunu yazdı: "Bismillâhirrahmanirrahim. Bütün hallerde maksut sensin. Herkesin işareti sanadır. Ben sana hamd ve şükrederim. Ben aç,  susuz  çıplak kaldım. Bu üç şey benim nâsibimdir. Ben onları tekeffül etmişim. Kulun rızkını vermek ise senin nasibindir. Sen de onu tekeffül etmişsin." Bunu yazıp elime verdi ve: "Dışan çık. Kalbin Allah'tan başka bir şeyi görmesin ve bu kâğıdı ilk raslaya-cağın kimseye ver" dedi.»<br />
Huzeyfe der ki: «Dışan çıktım ve ilk olarak deveye binmiş birisini gördüm. O kâğıdı ona verdim. Onu alıp okuyunca, elinde olmadan ağlamaya başladı ve bu kâğıdı yazan nerdedir?» dedi.  Mesciddedir, dedim. Bana içinde yüz altın oulunan bir kese altın verdi. Bu sırada oraya gelenlere bunun kim olduğunu sordum. Bir hıristiyandır, dediler, tbrahim-i Edhem'in huzuruna gelince, o kese altını önüne koyup olanları anlattım, ibrahim, keseye elini sürme. Sahibi şimdi  buraya gelir, dedi. O anda hıristiyan içeri girdi ve ibrahim'in ayağına kapanıp iman getirdi.<br />
<br />
Ebû Yakûb-i Basrî der ki, Mekke'de on gün aç kaldım.  Açlıktan takatim kalmadı. Dışan çıktım, yolda bir şalgam buldum; almak istedim, kalbimde: «On gündür, oruçlu ve açsın. Nasibin bir şalgam mı?» dedim. Almadım ve geri mescide geldim. Baktım, birisi kek, şeker ve badem getirip önüme koydu ve: «Denizdeydim. Bir fırtına çıktı. Adadım ki, eğer selâmetle kurtulursam, bunu ilk göreceğim fakire vereceğim,» dedi. Her birinden bir avuç aldım ve gerisini sana bağışladım dedim ve kendi kendime, «Senin nasibini tahsil etmek için denizlerdeki rüzgâra emredilmiştir; sen' başka yerden arıyorsun,» dedim, imanı kuvvetlendirmek için böyle nâdir olaylan okuyup inanmalıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÇOLUK ÇOCUĞU OLANIN TEVEKKÜLÜ</span></span><br />
<br />
Bil ki, çoluk çocuğu olan kimsenin çöle çıkıp geçim sebeblerini bırakması caiz değildir. Belki çoluk çocuğu olanın tevekkülü üçüncü dereceden başka değildir ki, çalışanların derecesidir. Nitekim Ebû Be-kiri's-Sıddîk böyle yapmıştır.  Zira tevekkül iki hususla yapılabilir. Birincisi, açlığa sabredip ot bile olsa eline geçen şeyle kanaat edebilmek; ikincisi, açlıktan ölürse, kendisi için bunun hayırlı  olduğuna inanmak. Çoluk çocuk buna dayanamaz. Hattâ hakikatte nefsi de çoluk çocuğu gibidir. Eğer nefsi de açlığa dayanamayıp ızdırap çekerse, çalışmayı bırakması caiz olmaz.<br />
Eğer çoluk çocuğu da dayanıp tevekküle razı olursa, çahşmayı bırakması caiz olur. Burada fark şudur ki, kendini aç kalmaya .zorlaması caiz, fakat çoluk çocuğu aç kalmaya zorlaması caiz değildir. Ama imanı kâmil olup zühd ve takva ile meşgul olan*kimse, çalışmasa da, rızkı ona ulaşır. O, rahimde olan çocuk gibidir ki, çalışmaktan âciz iken göbeğinden ona rızkı ulaşır. Başka  yemekleri  yiyebilecek duruma gelince, ona diş yaratılır. Anası, babası ölüp yetim kalırsa, anasına şefkat verip güzel baktırdığı gibi* başkalarına da şefkat verip güzel baktırır. Daha önce çocuk iken ona şefkatle bakan bir annesi vardı. Herkese onun işini ona havale etmişdi. Şimdi bunu yapan bin kişi vardır. Çocuk büyüyüp kemâle erişince, ona çalışma gücünü verir ve ona levazım ve ihtiyaçları musallat eder. Böylece çocuk iken, bakım ve terbiyesi için annesine verilen şefkat gibi, kendisine verilen şefkatle kendine bakar.<br />
Zâhid kendi ihtiyaçlarından el çekip, çalışmayı bırakıp, takvaya yönelince, onun şefkati bütün kalblere dolar. Böylece bütün insanlar ona şefkat edip bu kimse Allah Teâlâ ile meşgul olur. Herşeyin iyisini ve kıymetlisini buna vermek gerekir derler. Daha önce yalnız kendisi kendine acırken, şimdi herkes yetime acıdıkları gibi ona acımaya başlar. Ama takva ile meşgul olmayıp ve çalışabildiği hâlde çalışmaz-sa, insanların kalbinde bu şefkat meydana gelmez.<br />
<br />
O hâlde, bu kimseye çalışmayıp tevekkül etmek caiz değildir. Zira kendi nefsi havasına uyunca onun ihtiyaçlarını kendisi karşılamalı-dır. Ama Allah'a yöneldiği zaman, yetim gibi olur.<br />
O zaman, Allah Teâlâ insanların kalbini ona müşfik ve merhametli yapar. Bunun için hiçbir canlının açlıktan öldüğünü göremezsin. Buna dikkat edip mülk sahibinin, memleketini nasıl düzenli ve mükemmel yarattığını gören kimse, «Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, Allah Teâlâ onun rızkını vermesin.» (Hûd sûresi, âyet: 6) âyetinin anlamını müşahade etmiş olur. Bil ki, mülk sahibi, memleketini öyle düzenlemiştir ki, pek azları hariç hiç kimse açlıktan ölmez, ölenlerin de ölmesi hayrına olduğu içindir. Yoksa çalışıp kazanmadığından dolayı değildir. Zira nice çalışıp kazananların da malını Allah alıp onları açlıktan öldürür.<br />
Hasan-ı Basrî, bu hâli müşahade ettiği için dedi ki, bir buğday tanesi, bir altına olsa da, bütün Basralıların benim ev efradım olmalarını isterim.<br />
<br />
Veheb bin Verd der ki: «Eğer gök demirden, yer tunçtan olsa ve ben kendimde nzk kaygısını görsem, müşrik olmaktan korkanın. Zira Allah Teâlâ rızkı gökten gönderir ki, hiç kimse buna ulaşamayacağını bilsin.»<br />
Bir grup Cüneyd-i Bağdadî'nin yanma varıp dediler ki, rızkımızı arıyoruz. Cüneyd: «Nerden aradığınızı biliyor musunuz?» dedi. Allah-tan arıyoruz, dediler. Cüneyd: «Eğer siz Allah Teâlâ'nm unuttuğunu biliyorsanız, ona hatırlatınız,» dedi. öyleyse, tevekkül edelim, bakalım nasıl olur? dediler: Cüneyd: «Denemekle tevekkül olmaz,» dedi. Peki ne yapalım? dediler. Cüneyd: «Hiç bir şey yapmayın. Hakikatte Allah'ın rızka kefil olması kâfidir.» Kefile yönelen kimse, mutlaka rızkı kendisine yönelir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">îkinci makam yiyecek saklamak yoluyla olan tevekküldür:</span></span><br />
<br />
Bil ki, yalnız bir kimse bir yıllık yiyecek toplayıp saklarsa, tevekkül mertebesinden düşer. Zira gizli sebebleri bırakıp zahirî sebeblere güvenmiş olur ki, zahir' sebebler yılda bir yenilenir. Ama zarurî şeylerle kanaat eden yâni doyacak kadar yiyen ve örtünecek kadar elbise giyen tevekkülüne sadık kalmış olur. Fakat havas (büyükler) der ki, kırk günlük yiyecek saklamakla tevekkül bozulmaz. Daha fazla olursa bozulur.<br />
<br />
Sehl-i Tûsterî der ki, yiyecek saklamakla tevekkül bozulur.  Bu süre ister az, ister çok olsun.<br />
Ebû Talib-i Mekkî der ki, yiyeceğe güvenmezse, kırk günden fazla da saklarsa tevekkül bozulmaz.<br />
Bişr-i Hafi'nin müridlerinden olan Hüseyin-i Muğarenî der ki, bugün bir fakir Bişr'in yanına geldi. Bişr hana bir avuç akçe verip bununla güzel ve nefis yemekler al, getir, dedi. Bişr'den hiç böyle şey duyulmamıştı. Yemeği getirince, Bişr onunla beraber yemek yedi. Oysa Bişr'in hiçbir kimse ile yemek yediği görülmemişti. Önlerinden çok yemek arttı. O kimse artan yemekleri de toplayıp aldı, götürdü. Bu kimse bu kadar yemeği nasıl götürdü diye tuhafıma gitti. Bişr: «Ey Hüseyin, bu iş senin tuhafına mı gitti?» dedi. Ben de evet dedim. Dedi ki: «Bu gelen kimse Feth-i Musıli idi. Yemeği götürmekle bize, tevekkül sağlam olursa yiyecek saklamak zarar vermez demek istedi.» Demek ki, tevekkülün aslı, emelin (yaşam özleminin)  uzun değil, kısa olmasıdır. Bunun da delili, kendisi için yiyecek saklamamaktır. Eğer saklayıp da elindeki malı, Allah Teâlâ'nın elindeymiş gibi  düşünüp ona güvenmezse, tevekkül bozulmaz. Bu anlattığımız yalnız olan kimsenin hükmüdür.<br />
<br />
Çoluk çocuğu olan kimse, bir yıllık yiyecek saklarsa, tevekkülü bozulmaz. Daha fazla olursa bozulur. Resûlüllah çoluk çocuğu için bir yıllık yiyecek saklardı. Çünkü onların kalbi zayıftı.  Ama kendisi için sabahtan akşama bir şey koymazdı. Alıkoysa da tevekkülüne zarar gelmezdi. Çünkü yiyeceğin kendi elinde olmasıyla başkasının elinde olması arasında fark olmazdı. Fakat insanlara yol göstermek için ve çoluk çocuğunun kalbi zayıf olduğu için, bir yıllık yiyecek saklardı. Haberde gelmiştir ki, ashab-ı soffa'mn biri öldü; hırkasında iki altın buldular. Resûlüllah buyurdu ki: «Kıyamet gününde bu altın o kimse için iki dağlama olacaktır.» Bu hadîs-i şerifin iki mânaya ihtimâli vardır: Biri, kendini tevekkül sahibi gösterip hile yaptığı  için azâb yolu ile dağlama olacak. Diğeri, hile yapmamış olur; fakat yiyecek saklamak, dağlama, yüzün güzelliğine noksanlık  getirdiği  için onun derecesinde noksanlık olacak.<br />
Nitekim başka bir fakir ölünce, Resûlüllah onun hakkında: «Kıyamet gününde onun yüzü, ayın ondördü gibi olacak. Eğer bir hasleti olmasaydı, onun yüzü güneş gibi olurdu,» buyurdu. O haslet nedir? dediler? Resûlüllah: «Kışlık elbisesini kışa ve yazlık elbisesini de yaza saklardı. Size en az verilen şey yakîn ile sabırdır,» buyurdu. Fakat su bardağı, ibrik ,sofra gibi her zaman lâzım olan şeyleri saklamanın caiz olduğunda ihtilâf yoktur: Çünkü Allah'ın âdeti şudur ki, her yıl yiyecek ve elbise yenilenir, fakat bu malzemeler her zaman gereklidir ve yenilenmez.<br />
<br />
O hâlde, Allah'ın âdetine muhalefet etmek caiz değildir. Fakat kış günü yazlık elbise işe yaramaz. O hâlde yazlık elbiseyi kıştan saklamak, yakînin zayıf olmasından ileri gelir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TEVEKKÜL NASIL OLUR</span></span><br />
<br />
Bil ki, bir kimse yiyecek saklamadığı takdirde kalbi rahatsız olup başkasından .belkiyorsa, yiyecek saklaması daha iyidir. Çünkü yiye-ceksiz kalbi rahat etmez ve zikir ve fikirle meşgul olmaz. Eğer bir kimse de malı - ve arazisi olmakla kalbi sükûnet buluyorsa, bunların kifayet miktarı olması daha. iyidir. Zira bedenden maksat, Aiiah îeâiâ-nın zikir ve fikrine dalacak bir kalbtir. Demek ki, kalblerin bazısını dünya malı zikir ve fikirden alıkoyar ve malının hesabından huzurlu ibâdet edemez. Halbuki malı olmayınca düşünce ve sıkıntısı kalmaz. Bu gibilerin malı olmaması hayırlıdır. Bazı kalbler de ancak kifayet miktarı mal ile sakin olur. Bu kimse için mal edinmek daha iyidir. Eğer fazla ziynet olmayınca kalb sükûnet bulmuyorsa, bu kalb müminlerin kalbi değildir. Bu itibarla bu kabil kalbleri hesaba katmıyoruz.  <br />
                              <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Üçüncü makam, zararların defi için olan sebeblerde tevekkül:</span></span><br />
<br />
Bil ki, te'siri kati olan, yahut ekseri hâllerde te'siri görülen se-bebleri bırakmak, tevekkülün şartı değildir. Meselâ: Tevekkül sahibinin, hırsız girmesin diye evinin kapısını kapayıp kilitlemesi, tevekkülü bozmaz. Gene hasmından sakınmak için yanında silâh, binek hayvanı ve azık bulundurmak; yahut soğuktan korunmak için palto giymek, başına bir şey sarmak tevekkülü bozmaz. Ama üşümemek gayesiyle vücudunun hararetli bulunması için sarmısak yemesi, dağlama ve efsun gibi şeyler tevekkül ile çelişir. Fakat zahirî sebeblerden olan bir şeyi bırakmak tevekkülün şartlarından değildir.<br />
Bir bedevi arap Resûlüllah'ın huzuruna geldi. Resûlüllah ona: «Deveyi ne yaptın?» buyurdu. Bedevi arap: «Serbest bırakıp tevekkül ettim.» dedi. Resûlüllah: «Onu bağla, ondan sonra tevekkül et!»<br />
buyurdu. Ama bir insanın cefâsına tahammül edip zararını defetmemek tevekküldür. Nitekim Allah Teâlâ buyurur ki: «Kâfirlerin, münafıkların ezalarına sabret. Ben onlann cezasını veririm. Onlardan korunmak için Allah'a tevekkül et.» Ama insanlardan olmayıp yırtıcı hayvanlardan, yılan ve • akrepten gelen ezaya sabretmek caiz değildir. Belki onu defetmek gereklidir. Demek ki, düşmanından sakınmak için silâh taşıyan, kuvvetine ve silâhına değil, Allah'a güvendiği zaman tevekkül sahibi olur ve gene kapışım kilitleyen kilide değil, Allah'a güvendiği zaman, mütevekkil olur. üzülmemesi ve kapısını kilitleyip disari çikinca, lisan-ı haliyle kendi kendine: «Ben Allah'ın kazasına mâni olmak için kilit takmadım. Allah'ın âdetine riâyet için kilit taktım. Allahım, eğer birisini bu koruduğum malıma musallat edersen, senin hükmüne razıyım. Çünkü onu benim için mi, başkaları için mi yarattığını bilmiyorum.» demelidir.<br />
O hâlde eğer bir kimse evinin kapısını kilitlese ve geri döndüğünde malının çalınmış olduğunu görüp üzülse, onun faydası, tevekkül sahibi olmadığını ve nefsinin kendine sen tevekkül sahibisin demesi, sadece iğva olduğunu anlamasıdır. Sakin olup da şikâyet etmezse, tevekkül sahibi elmasa da sabır sevabını alır.<br />
Eğer şikâyet edip hırsızlık yapan kimseyi soruşturup araştınrsa, sabır derecesinden de düşer. Böylece ne sabredicilerden, ne de tevekkül sahiblerinden olmadığını anlar. O hâlde sabr ve tevekkül iddiasından vazgeçmek lâzım gelir. Bu da hırsız sebebiyle kendisine hâsıl olan tam bir faydadır.<br />
Sual: O kimsenin bu mala ihtiyacı olmasaydı, kapısını kilitle-mezdi. Ona muhtaç olduğu için onu koruyor. O hâlde çalındığında nasıl üzülmez?<br />
Cevap: Şunu düşünmelidir ki, Allah Teâlâ o malı kendisine verdiği zaman, vermesi hayırlıdır ve bundan alâmeti de onu vermesidir. O malı aldığı zaman da alması hayırlıdır ve bunun alâmeti de almasıdır.<br />
O hâlde her iki şekilde de kendisine hayır takdir edildiğine se-  . vinmelidir ve Allah Teâlâ'nm onun hakkında hayırlı olmayan bir şey yapmadığına, kendisinin hayrın nerde olduğunu bilmeyip bunu ancak Allah Teâlâ'nm bildiğine inanmalıdır. Tıpkı şu hasta gibi olmalıdır ki, babası şefkatli bir tabibtir. Ona et ve nefis yemekler verirse, babam bende sağlık görmese, bunu bana vermezdi diye sevinir. Et ve nefis yemekleri vermese de, bunların bana zararı olmasa menetmezdl diye gene sevinir. Bu mertebe iman olmadıkça tevekkül olmaz. Belki tevekkül diye inandığı şey, aslı olmayan bir hayâl olur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TEVEKKÜL SAHİBİNİN EDEBLERÎ</span></span><br />
<br />
Tevekkül sahibi kimse malını hırsızdan korurken altı edebî gö~ . zetmelidir:      ,            .<br />
Birinci edeb: Kapıyı kilitlerken fazla ihtimam gösterip çok yerden kilitlememeli, komşuların beklemesini istememeli ve kapıyı kolay yoldan kilitlemelidir. Mâlik bin Dinar dışarı çıktığı zaman kapısını bir iple bağlardı ve: «Eğer köpeğin girme ihtimali olmasaydı, bunu da yapmazdım.» derdi.<br />
ikinci edeb: Evde hırsızın düşkün olduğu eşyayı bulundurmama-Iıdır. Zira kıymetli eşya, hırsızı günaha teşvik eder. Bir defa Muğire,<br />
Mâlik bin Dinar'a bir kova gönderdi ve arkasından bir adam gönderip geri istedi ve: «Hırsız çalar diye kalbime vesvese geldi.» dedi. Mu-ğire'nin gayesi, kendisinin vesveseden ve hırsızın günahtan kurtulması idi. Ebü Süleyman-ı Daranî bunu duyunca: «Bu sofilerin kalblerinin zayıflığından ileri gelen bir şeydir. İhsan dünyadan zühdederse, çalınıp çalmmaması birdir.» Ebû Süleyman'ın bu görüşü daha tamdır. Zira zühde münâsib olan da budur.<br />
Üçüncü edeb: Evinden dışarı çıkınca, eğer eşyamı çalarlarsa helâl olsun diye niyet etmelidir. Zira hırsız fakir olup ona ihtiyacı olabilir. Eğer zengin olursa, belki bu sebeb ile başkasının malını çalmaz. O hâlde kendi malmı başkasının malına feda etmekle hem hırsıza, hem de müslümanlara şefkat etmiş olur. Bil ki, bu niyetle Allah'ın kazası değişmez. Fakat kendisine sadaka sevabı hâsıl olur. Şöyle ki bir akçesine yediyüz akçe sevabı yazılır. Eğer çalınmasa, gene sadaka sevabı bakidir. Nitekim hadiste: «Bir kimse nikâhlısıyle buluşup tohumu esirgemezse (dışarı akıtmazsa) ve çocuk olmasını niyet ederse, ister çocuk olsun, ister olmasın, onun için, Allah yolunda gazaya gidip şehid düşen bir yiğit sevabı yazılır.» Çünkü o kendisine düşeni yapmıştır. Ve eğer oğlan dünyaya gelseydi, onun ahlâk ve hayatı bunun elinde olmazdı. Belki onun sevabı .sadece tohum saçıp niyet etmesiyle olurdu.<br />
Dördüncü edeb: Hırsız malını çaldığına üzülmemeli ve bunun kendisi için hayırlı olduğunu bilmelidir. Eğer çalınan malı Allah için feda edip helâl ederse, arkasına düşüp aramamalı, geri verilirse almamalıdır. Gerçi alsa da kendi malıdır. Çünkü yalnız niyetiyle mülkiyetinden çıkmaz. Fakat tevekkül makamında geri alması iyi olmaz.<br />
İbn-i Ömer'in bir devesini çaldılar. Arayıp bulamayınca, Allah için helâl olsun dedi ve mescide gelip namazla meşgul oldu. Birisi gelip, deve filân yerde imiş, diye haber verince, Ibn-i Ömer onu almak için nalinlerini giydi, fakat «Allah için helâl olsun.» dediği aklına gelince, «Estağfirullah» deyip yerine oturdu ve: «Ben onu Allah için helâl etmiştim. Bundan sonra onun semtine yaklaşmam.» dedi. Büyüklerden biri der ki, bir biraderimi rüya âleminde cennette gördüm. Fakat üzgündü. Madem cennettesin niçin üzgünsün? dedim. Dedi ki, kıyamete kadar bu üzüntü bende kalacaktır. Çünkü ıllîyînde banaj cennette misli görülmemiş yüksek dereceler arzettiler. O dereceleri görünce sevindim. O derecelere gitmek isteyince bir nida geldi ki: «O kimseyi geri çevirin. Çünkü o dereceler yolun sonuna varanlar içindir. Bu kimse yolun sonuna varmamıştır.» Dedim ki, yolun sonuna varmak nasıl olur? Dediler ki: «Sen, filân şeyi Allah için verdim, demiştin; oysa o sözünü başa çıkarıp bitirmedin. Eğer başa çıkarmış olsaydın, bu dereceler tam olarak sana verilirdi.» Birisi Mekke'de uykudan uyanınca bir kese altınını bulamadı. Ö sırada orada büyük abidlerden birisi vardı. Onu itham etti. Abid onu evine götürüp altının miktarını sordu ve o kadar altın ona teslim etti. O kimse dışarı çıkınca, yoldaşlarından birinin lâtife ile onu alıp sakladığını haber aldı. Bunun üzerine geri dönüp abidden aldığı altını önüne koydu. Ne kadar ısrar ettiyse, abid onu geri kabul etmedi ve: «Ben niyetimde Allah için helâl ettim, geri almam.» dedi. Sonunda fakirlere verilmesini emretti. Bunun gibi bir kimse bir fakire bir ekmek vermek için fakirin yanma gdip onu bulamazsa, geçmiş büyükler o ekmeği geri eve götürmesini kerih görmüşler ve onu yemeği caiz görmeyip başka bir fakire vermelidir, demişlerdir.<br />
Beşinci edep: Kendine zulmeden hırsıza beddua etmemelidir. Çünkü beddua ile hem tevekkül, hem de zühd bozulur. Zira geçmiş şeye üzülen zâhid olamaz. Rabi-i Haysem'in binlerce akçe değerinde bir atını çaldılar. Rabi dedi ki, kimin çaldığını gördüm; fakat sesimi çıkarmadım. Dediler ki, niçin sesini çıkarmadın? Dedi ki, atı aldıkları zaman bana attan daha sevgili bulunan manevî bir hâldeydim. Bunun üzerine atı çalana beddua ettiler. Rabi' razı olmadı ve: «Beddua etmeyin. Çünkü ben onu helâl ettim.» dedi. Ulu kişilerden birine: «Sana zulüm edene beddua et,» dediler. O da: «O, zulmü bana değil, kendine yapmıştır. Ona o kötülük yeter. Daha fazla kötülük yapamam.» dedi. Hâdis-i Şerifte: «Kul, kendisine zulmeden kimseye beddua edip onun hakkında kötü söylerse, bütün hakkını ödeşmiş olur. Hattâ zâlimin hakkı da ona geçebilir.» buyurulmaktadır.<br />
Altıncı edeb: Hırsız bu günahı işleyip bu yüzden azaba düşeceğine mal sahibi üzülmeli, ona acımalıdır ve kendisinin zâlim değil, mazlum olduğuna ve bu noksanlığın dininde değil, malmda meydana geldiğine şükretmelidir. Eğer hırsızın günah işlediğine üzülmezse, insanlara nasihat ve şefkat etmeyi terketmiş olur. Fudeyl bin Iyad, Bişr-i Hafi'nin malı çalındığında üzülüp ağladığını görünce, mal için mi ağlıyorsun? dedikte, Bişir: «Mal için değil; fakat bunu yapan zavallıya ağhyorum ki, kıyamet gününde onun hüccet ve cevabı olmayacaktır.» dedi.<br />
Dördüncü makam, hastanın tedavisinde ve vâki olan zararın izâlesinde tevekkül:<br />
Bil ki, ilâç üç derecedir:<br />
Birinci derece: Te'siri kat'î olan ilâçtır. Açlığı yemek yemekle, susuzluğu su içmekle tedavi etmek ve ateşi su ile söndürmek gibi. Bu kat'î ilâçları terketmek, tevekkülden sayılmaz. Hattâ bunun gibi yerlerde tevekkül haramdır.<br />
İkinci derece: İlâcın hastalığa te'siri kat'î olmadığı gibi, zanni de değildir. Belki te'siri muhtemeldir. Efsun, dağlama ve fal gibi. Bunları bırakmak tevekkülün şartıdır. Nitekim hadîste: «Böyle şeylere yapışmak, sebeblere fazla güvenmekten ileri gelir.» buyurulmaktadır. Bunların en kuvvetlisi dağlama; ondan sonra efsun; ondan sonra da faldır ki, ona tetayyur (uğurlu saymak) denir.<br />
<br />
Üçüncü derece: Bu iki derecenin arasındadır. Bunun te'siri kat'î olmayıp kuvvetli zanna dayanır. Damar kesmekle veya hacamatla kan aldırmak, müshil içmek ve soğuğa karşı sıcakla, sıcağa karşı soğukla tedavi olmak gibi. Bu ilâçları kullanmamak gerçi haram değildir, fakat terk etmek de şart değildir. Bazen onları yapmak yapmamaktan hayırlıdır ve bazen de yapmamak hayırlıdır. Bu kabil ilâçları terket-mek tevekkülün şartı olmadığına delil, Resûlüllah'm sözü ve hareketidir. Sözleri şudur ki: «Ey Allah'ın kulları, ilâç kullanın!» ve gene: «Ölümden başka her derdin ilâcı vardır. Fakat bazen o ilâcı bilirler, bazen de bilmezler.» buyurur.<br />
Resûlüllah'a, ilâç Allah'ın takdirini değiştirir mi diye sordular: «İlâç da Allah'ın mukadderatından biridir.» buyurdu. Gene buyurdu ki: «Meleklerin yanından geçerken ümmetine hacamatla emret diye onların her toplumu bana tavsiyede bulundu.» Gene buyurdu ki: «Ayın onyedisinde, ondokuzunda ve yirmibirinde hacamat yapın ki, kan galebesi sizi öldürmesin. Zira kan galebesi Allah'ın emriyle ölüme sebeb olur.» Kanı bedenden dışarı çıkarmakla yılanı elbiseden dışarı çıkarmak ve yangını evden dışarı çıkarmak arasında fark yoktur. Çünkü bunların hepsi ölüm sebebidir. Bunları terketmek tevekkülün şartı değildir. Resûlüllah buyurdu ki: «Ayın onyedinci günündeki Sah günü hacamat yapmak, bir yıllık derde devadır.»<br />
Bu hadis, munkatıan rivayet edilmiştir (yâni hadis râvilerinden biri terkedilip isnadı muttasıl olmamıştır.)<br />
Resûlüllah Sa'd bin Muaza damardan kan aldırmayı emretmiştir ve Hz. Ali'nin gözü ağrımıştı. Ona, bundan yeme deyi^» taze hurmaya ve bundan ye, deyip keşkekle pişmiş pancar yaprağına işaret ettiler. Yine Hazret-i Peygamber Suheybi Rûmi'ye: «Ey Suheyb! hurma mı yiyorsun oysa ki gözün ağrıyor.» buyurdu. Suheyb: Ben, ağrıyan gözümün tarafından yemiyorum; öbür tarafından yiyorum, dedi. Resûlüllah, cevabını duyunca gülümsedi.  *<br />
Resûlüllah'm hareketlerine gelince: Her gece sürme çekerdi* her ay kan aldırırdı. Ve her sene de şurup içerdi. Vahiy geldiği zaman başı ağrıdığı için, kına vururdu. Bir yeri yaralandığı zaman da üzerine kına koyardı. Bazen de birşeyi bulamayınca üzerine toprak da koyardı. Bunun gibi rivayetler «Tibbü'n-Nebi» adlı meşhur kitapta çoktur. Bu kitapta Resûlüllah'm tıpla ilgili hâlleri toplanmıştır.<br />
Musa (a.s.) hastalandı. Benî İsrail dediler ki, onun ilâcı filân şeydir. Musa: «İlâç almam. Rabbim şifâ verir.» dedi. Sonra hastalık iyi-leşmeyip uzun zaman öyle kaldı. Benî İsrail: «Onun ilâcı denenmiştir. Kullanırsan, hastalık derhal gider.» dediler. Musa: «İlâç almam.» dedi. Hastalık öyle kaldı. Sonunda vahiy geldi ki: «İzzetim hakkı için ilâç almazsan, şifâ vermem.»<br />
Bunun üzerine Musa ilâç aldı ve derhâl iyileşti. Bundan Musa'nın kalbine bazı vesveseler düştü. Bunun üzerine vahiy geldi ki: «Tevekkülünle benim hikmetimi  bozmak mı  istiyorsun?»  İlâçlarda yaratılan faydalar, hepsi bu kabildendir. Yâni hepsi Allah'ın hikmetine râcidir.<br />
Peygamberlerden biri zayıflıktan şikâyet edince, vahiy geldi ki: «Et ye süt iç, zayıflıktan kurtulursun.» Bunları yiyince zayıflıktan kurtuldu. Bir kavim, zamanlarının Peygamberine, çocuklarının çirkin olmasından şikâyet ettiler. Vahiy geldi ki: «Kadınları hamile iken ayva yesinler.» Böyle yaptılar. Çocukları güzel öldü. Bundan sonra hamilelik devresinde ayva, lohusalık devresinde de hurma yerlerdi.<br />
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, ekmek ve süt tokluk sebebi olduğu gibi, ilâç da şifâ sebebidir. Bunların hepsi sebebleri yaratanın tedbiridir.<br />
Haberde gelmiştir ki; Musa (a.s.): «Ya Rabbi, hastalık kimdendir, şifa kimdendir?» diye sual etti. Allah Teâlâ: «İkisi de bendendir.» buyurdu. Musa: «O hâlde tabibin işi nedir?» dedi. Allah Teâlâ: «Ta-bib, tabiblik sebebiyle nzıklanır ve benm kullarımın hatırını hoş eder.» buyurdu.<br />
Demek ki bu mertebedeki tevekkül de hem bilgi, hem hâl iledir. Zira ilâca değil, ilâcı yaratana güvenmelidir. Çünkü ilâç kullanıp da ölenler çoktur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DAĞLAMA</span></span><br />
<br />
Bil ki, bazı kimseler dağlamayı' adet edinmişler. Fakat dağlama, kişiyi tevekkül mertebesinden düşürür. Hatta dağlamak yasaklanmış ve efsun yasaklanmamıştır. Çünkü azalan yakmak tehlikelidir ve ölüme bile sebeb olabilir. Damardan ve hacamatla kan aldırmak gibi değildir. Onun faydası da onlar gibi açık değildir. Başka bir ilâç onun yerini tutabilir.<br />
Ömer bin Hasîne hastalandı. Dağlamak istediler. Kabul etmedi. Israr edince, kabul etti. Der ki, «bundan önce nur görürdüm ve gayb-tan bazı sesler işitirdim ve melekler ile konuşurdum. Bana selâm verirlerdi. Bu dağlamayı yapınca, hepsi benden gizlendi» dedi. Nice tövbe ve istiğfardan sonra, bu kerametin tekrar kendisine verildiğini Mu-tarrif bin Abdullah'a söylemişti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">NEREDE İLAÇ KULLANMAMAK İYİDİR?</span></span><br />
<br />
Bil ki, bazı hallerde ilâç kullanmamak daha iyidir ve peygamberin sünnetine de muhalif değildir. Zira ilâç kullanmayan büyükler çoktur.<br />
Sual: İlâç kullanmamak niçin gerekir:<br />
Cevap: İlâç kullanmamak kemâl olsaydı, Resûlüllah ilâç kullanmazdı.<br />
Birinci sebeb: «îlaç kullanmayan kimse, mükâşefe âlemine vakıf olup ecelinin yakm olduğunu anlamış olabilir. Nitekim Hz. Ebu Bekire: oTabib çağırsaydik» dediler. Ebu Bekir dedi ki, tabib beni gördü; fakat ben istediğimi yapacağım, buyurdu.<br />
İkinci sebeb: Kalbi ahiret korkusuyla meşgul olduğu için, ilâç tedariki ila uğraşmıyor. Nitekim Ebu'd-Derda'ya, hastalığın neden mütevellittir? dediler. Günahlarımdandır, dedi. Kalbin ne istiyor? dediler. Allah'ın rahmetini diliyor, dedi. Tabib çağıralım mı? dediler. Beni tabib hasta etti, dedi.<br />
Gene Ebu'd-Derda'nm gözü ağrıyordu. îlâç kullanmaz mısın? dediler. Bundan daha mühim işim var, dedi. Bu, şuna benzer ki, birisini hüküm vermek için padişahm huzuruna götürürken ona yemek teklif etseler, o, yemek isteğim yoktur, der. Onun bu sözü, yemek yiyenlere ta'n ve muhalefet olmaz, belki istiğrak âlemine düşmek olur. Nitekim Sehl'e kuvvetin nedir? dediler. «Hayyü Kayyumdur» dedi. Kıvamını soruyoruz, dediler. İlimdir, dedi. Gıdanı soruyoruz, dediler. Gıda zikirdir, dedi. Bedene gerekli olan yemeği soruyoruz, dediler. Yaratıkları bırakın, yaratan ile meşgul olun, dedi.<br />
Üçüncü sebeb: Hastalığı müzmin olur, yâni iyileşmesinin ihtimali uzak olur. Bu hastanm yanında ilâcın faydası efsun gibi nadir olur. Tıb ilmini bilmeyen kimsenin ekseriyetle ilâçlara inanması böyledir. Rabi' b. Haysem der ki, ilâç kullanmak istedim. Fakat düşündüm ki, Ad, Semûd ve eski kavimler; sayısız doktorlarıyle beraber öldüler ve tıb onlara fayda vermedi. Bunun için ilâçtan vazgeçtim. Bu sözden anlaşılıyor ki, Rabi' tıbbı zahirî sebeblerden anlamıştı.<br />
Dördüncü sebeb: Hasta, hastalıkla çektiği sıkıntının sevabından ayrılmamak ve sabrını denemek için iyileşmek istemiyor. Hadîste: «Allah Teâlâ kulunu belâ ile dener. Tıpkı altını ateşle denedikleri gibi» buyurulmaktadır. Bazı altınlar ateşten sağlam çıkar ve bazı altınlar da ateşten bozulmuş olarak çıkar. Sehl-i Tüsterî, başkalarına ilâç dağıtırken, kendisinin bir hastalığı vardı ve onun için ilâç yapmazdı ve derdi ki: «Hastalığa razı olup oturarak namaz kılmak, sağlam olarak ayakta namaz kılmaktan üstündür.»<br />
Beşinci sebeb: Günahı çok olur da hastalığın günahlarına keffâ-ret olması için uzamasını ister. Hadîste: «Sıtmaya yakalanan kul, dolunun tozdan temiz olması gibi günahlarından temiz olur,» buyu-rulmuştur. tsa (a.s.): «Bedeninde ve malında meydana gelen musibete, günahı affolacağı için sevinmeyen, âlim değildir,» buyurur. Musa (a.s.) bir hastaya ağlayıp: «Allahım, bu kula' merhamet etmez misin?» dedi. Cenab-ı Allah: «Merhamet sebebi olan bir şeyde nasıl merhamet edeyim? Zira onu hasta yapmakla günahlarını affeder ve bununla derecelerini yükseltirim,» buyurdu.<br />
Altıncı sebeb: Sağlıktan serkeşlik, gaflet ve azgınlık meydana geldiğini bilip hastalık za'fiyetiyle gaflet ve serkeşlikten uzak olmak ister. Allah Teâlâ sevdiği kulunu sıkıntı ve belâ ile uyandırır. Bunun için denilmiştir ki: «Mü'min üç şeyden boş olmaz: Fakirlikten, hastalıktan ve zilletten.» Hadîste gelmiştir ki: «Allah Teâlâ buyurur ki: Fakirlik benim kemendimdir. Hastalık benim zindammdır. Bunlara sevdiklerimi sokarım.» O hâlde sağlığı, günah işlemesine sebeb olan kimsenin sıhhat ve afiyeti hastalıktadır. Hz. Ali, bir topluluğun süslenip eğlendiklerini görünce, bu nedir? dedikte, bugün bayramdır, dediler. Hz. Ali, Günah işlemediğimiz gün bizim bayramımızdır, buyurdu. Büyüklerden birine, nasılsın? diye sordular. «Afiyetteyim. Günah işlemediğin gün afiyettesin. Günah işlediğin gün, ondan daha büyük sıkıntı olur mu?» dedi. Derler ki, Fir'avnın tanrılık iddiasında bulunmasının sebebi, dörtyüz yıl yaşayıp da bu müddet zarfında onun başının bile ağrımamasıdır. Eğer bir saat başı ağrısaydı, bu boş iddiada bulunmazdı. Denilmiştir ki, kul bir iki kere hastalanıp da tevbe etmezse, Azrail ona der ki, mü'minin kırk gün sıkıntıdan yahut hastalıktan, yahut korkudan, yahut zarardan boş kalması iyi değildir.<br />
Resûlüllah bir hanımla evlenmek istedi. Dediler ki, «Bu hanım hiç hasta olmamıştır.» Bunu bir meziyet sanıp söylemişlerdi. Resûlüllah bu haberi duyunca, «Öyle ise, istemem,» buyurdu.<br />
Bir gün Resûlüllah baş ağrısından bahsediyorlardı. Bir çöl ara-bı: «Baş ağrısı nedir bilmiyorum. Ben hiç hastalık görmedim,» dedi. Resûlüllah: «Benden uzak ol. Cehennemliği görmek isteyen buna baksın,» buyurdu. Hz. Aişe (r.a.) «Ya Resûlallah, hiç kimse şehitlerin derecesine ulaşır mı?» dedi. Resûlüllah: «Evet, günde yirmi defa ölümünü düşünen o dereceye ulaşır,» buyurdu. Şüphesiz hasta günde yirmi defadan fazla ölümünü düşünür. Bunun için de bazı kimseler hastalıklarına ilâç kullanmamışlardır. Resûlüllah bu mertebeye muhtaç olmadığı için ilâç kullanmışlar.' Velhasıl zahirî sebeblerden kaçınmak tevekküle muhalefet etmek, değildir.<br />
Ömer (r.a.) Şam'a giderken yolda, Şam'da taun hastalığı bulunduğunu haber aldı. Yanındakilerden kimisi gidelim, kimisi, kaza ve kaderden kaçmayız, dedi.                                      <br />
Ömer (r.a.): «Allah'ın kaderinden gene onun kaderine kaçarız. Sizin birinizin iki vadisi olursa, birisi çayır - çemen ve birisi de boş ve kuru olursa, koyunlarını hangisine götürürse, takdirle götürmüş olum<br />
dedi. Sonra Abdurrahman bin Avf'ı istedi. Abdurrahman dedi ki, Re-sûlüllah'tan dinledim ki: «Bir yerde taun olduğunu duyarsanız, oraya gitmeyin. Orada bulunursanız, oradan çıkıp kaçmayın.» Ömer (r.a.), görüşünün, Peygamberin hadîsine uygun düştüğüne şükretti. Sahabeler topluluğu bunun üzerine ittifak ettiler. Oradan kaçmanın yasaklanması, sağlamların gitmesi halinde, hastaların yalnız kalıp (bakacak kimse olmadığı için) ölecekleri içindir. Hem de kirli hava, çıkanların içine te'sir etmişse, oradan kaçmak ne fayda verir? Bazı hadîslerde: «Taûn'dan kaçmak, muharebede kâfirlerden kaçmak gibidir» buyurulmaktadır. Bu hastaların kalbi kırık ve onlara yemek yedirecek kimse olmayıp kesinlikle ölecekleri bilindiği ve kaçanların kurtulma ihtimali de zayıf olduğu zamandır.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KAYNAK</span></span><br />
<br />
KİMYA-YI    SAADET<br />
imam Gazali</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[DAVETİN EDEBLERi VE İCABETİN SÜNNET OLUŞU]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=22972</link>
			<pubDate>Wed, 04 Oct 2023 07:06:49 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=22972</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DAVETİN EDEBLERi VE İCABETİN SÜNNET OLUŞU</span></span><br />
<br />
Davet eden kimsenin salih (iyi) insanları çağırması sünnettir. Zira bir kimseye yemek vermek, ona kuvvet vermek ve yardım etmek-<br />
<br />
tir. O halde Fasıka kuvvet vermek Fıska (günaha) yardım etmek olur. Yemeğe zenginleri değil, fakirleri çağırmaüdır. Peygamberimiz buyurur ki: "Ziyafetlerin en fenası, zenginlerin çağırıldığı, fakirlerin mahrum bırakıldığı ziyafettir." Yani düğün yemeğidir. Ziyafette, dost ve akrabalarını unutmamalıdır ki, aralarına soğukluk girmesin. Daveti, övünme ve adının söylenmesi, niyetiyle yapmamalı, belki yalnız Peygamberin sünnetini edâ edip fakirleri rahat ettirmek amacıyla yapmalıdır.<br />
Gelmesi zor olan kimseyi davet etmemelidir. Zira zahmet çekmesine sebeb olur. Davetine istekli olarak icabet etmeyecek kimseleri de çağırmamalıdır. Zira icabet etse bile onun yemeğini isteksiz yiyeceği için bir nevî vebale sebeb olur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DAVETE GİTMENİN EDEBLERİ</span></span><br />
<br />
Bunda beş edeb vardır:<br />
Birinci edeb: Zenginlerle fakirler arasında ayırım yapmamalı, fakirlerin davetine tenezzül etmemezlik yapmamalıdır. Zira Peygamberimiz fakirlerin dâvetine giderdi. Hasan bin Ali (r.a.) bir grup fakirin yanmdan geçerken, ortaya bir parça ekmek koyup onu yemekle meşgul olduklarını gördü ona: "Ey Allah'ın Resûlü'nün oğlu! Buyurun sohbetimizi şereflendirin." dediler. Hasan hemen atından inip onlara muvafakat gösterdi ve: "Allah kibirlileri sevmez." dedi ve onlarla o ekmek parçasından bile yedi ve, "yarın siz de bana muvafakat edip davetime gelin." dedi. Ertesi gün nefis yemekler hazırladı ve onları çağırdı ve onlarla beraber oturup yemek yedi.<br />
İkinci edeb: Ziyafet sahibinin basma kakma ihtimali varsa, veya ziyafeti âdet için yapıyorsa, bir sebeb beyan edip gitmemelidir. Hatta ziyafet sahibi icabeti bir iyilik ve minnet olarak bilmelidir. Yine eğer birinin malının haram olma ihtimali varsa, ya da o mecliste bir günah bulunuyorsa, ipek yaygı, gümüş buhurdan, duvarında veya tavanından hayvanların resmi var ise, veya saz çalmıyorsa, yahut da birisiyle alay ediliyorsa, veya kötü sözler söyleniyorsa, ya da kadınların erkeklere bakmak için oraya gelme ihtimali var ise, bütün bunlar mezmumdur ve bu yerde hazır bulunmak caiz değildir ve yine eğer ziyafet sahibi fasık zâlim, bidatçi ise, veya maksadı övünüp, kibirlenmek ise davetine gitmemelidir. Eğer davete gider de bu anlatılan günahlardan bazısını görüp de menetmezse, orada durmamalıdır.<br />
Üçüncü edeb: Ziyafet yeri uzak olduğu için gitmemezlik etmemeli, katlanılacak derecede ise katlanmalıdır. Tevratta: "Bir mil uzaktaki hastayı ziyaret et, iki mil uzağa kadar cenazeyi teşyi et, üç mil uzaklığa kadar davete git ve dört mil uzaklığa kadar da din kardeşlerini ziyaret et." denilmektedir.<br />
Dördüncü edeb: Oruçlu olduğu için gitmemezlik yapmamalıdır. Belki ziyafet yerine gidip ziyafet sahibinin hatırı kalmazsa, güzel kokular, tatlı sohbetle kanaat etmelidir. Zira oruçluların ziyafeti böyle dir. Eğer ziyafet sahibinin hatın kalma ihtimali var ise, nafile orucunu bozmalıdır. Zira bir müslümanın hatırını hoş etmenin fazileti nafile orucun faziletinden daha çoktur. Peygamberimiz böyle yerde oruçlu kalmayı buna tercih eden kimseyi red ederek (inkâr): "Senin kardeşin senin için zahmet çekip ziyafet verince, sen niçin oruçluyum diye imtina ediyorsun?" buyurdular.<br />
Beşinci edeb: Davete karnını doyurmak niyetiyle gitmemeli. Zira bu hayvanların işidir. Belki Peygamberin sünnetine uymak niyetiyle gitmeli, Peygamberimizin: "Davete icabet etmeyen Allah'a ve Resulüne asî olmuş olur." buyurduğu kimselerden olmamak niyetiyle gitmelidir. Bunun için. bazı âlimler: "Davete icabet vacîbtir." demiştir. Ve yine bir müslüman kardeşinin davetine icabet etmeği niyet etmelidir. Zira hadiste: "Bir mü'minî sevindiren Allah'ı sevindirmiş olur." denilmektedir. Ve yine ziyafet sahibi olan kimseyi ziyarete niyet etmelidir. Zira din kardeşlerini ziyaret etmek büyük bir ibâdettir ve kendisini, "kibirli ve kötü huylu olduğu için gelmedi" deyip gıybet etmelerinden korumak niyeti ile icabet etmelidir.<br />
Bu altı niyetin her birinin bir sevabı vardır. Bu niyetleri taşımak ibâdetlerin cümlesindendir. Din büyükleri, kıymetli nefeslerinden bir dakika bile zayi olmaması için bütün hareket ve duruşlarında dine münasib bir niyet taşımışlardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DAVETTE HAZIR BULUNMANIN EDEBLER</span></span><br />
<br />
Ziyafet sahibini bekletmemeli, acele de etmemelidir. Ziyafet meclisinde iyi yerlere oturmamalı, ziyafet sahibinin gösterdiği yere oturmalıdır. Misafirler baş tarafı ona verirlerse, tevazu göstermelidir. Kadınların bulunduğu oda karşısmda oturmamalıdır. Yemek gelecek tarafa çok bakmamalıdır. Ziyafet meclisinde kime yakın oturursa, ona selâm verip hatırını sormalıdır. Bir günah zuhur ederse, onu menet-meli, menedemezse, dışarı çıkmalıdır. Ahmed bin Hanbel buyurur ki: "Bir mecliste misafir gümüş bir sürmedan dahi görürse, orda durma sı caiz değildir." misafir o gece orda yatacaksa, ziyafet sahibi misafire kıbleyi ve helayı göstermelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YEMEK KOYMANIN EDEBLERİ</span></span><br />
<br />
1 - Yemeği acele getirmelidir. Zira misafirlerin beklemede kalmamaları için acele etmek onlara ikram olur. Ziyafettiler hepsi gelmiş, yalnız birisi gelmediyse, hazır olanların hakkını gözetmek daha evlâ olur. Ancak gelmeyen gayet fakir kalbi kırık biri ise, bu niyetle geciktirmek evlâ olur. Hatem-ı Esem der ki: "Acelecilik şeytandandır. Yalnız beş yerde değil: Misafir yemeğinde, ölü teçhizinde (kaldırmak işinde), kızların nikâhında, borçları ödemekte ve günâhlardan tevbe etmede. Bunlarda acele etmek sünnettir."<br />
188<br />
2  - Önce meyvaları  getirip  sofrayı yeşilliksiz bırakmamalıdır. Zira yeşillik bulunan sofrada melekler de hazır bulunur. En nefis yemekleri önce getirmelidir ki, onunla doyup ağır yemekleri almasınlar. Fazla yemek yemek için önce ağırlarını koymak oburların âdetidir ve mekruhtur. Bazı kimselerin âdeti de bütün yemekleri birden sofraya getirmektir.  Bunu, herkes istediğinden yesin diye yapıyorlarsa, çabuk kaldırmamalıdır. Zira bazılarından daha iyice yememiş olabilirler.                                                .<br />
3  - Yemeği az koymamalıdır. Zira bu mürüvetsizlik olur. Haddinden fazla da koymamalıdır. Zira bu da kibirlik olur. Ancak "Kıyamet günü ziyafet yemeğinin fazlasından hesab olmaz." niyetiyle fazla koyabilir.                                                        .<br />
İbrahim Edhem {r.a!) bir defa sofraya fazla yemek koydu. Süfyan: "İsraftan kaçınmıyor musun?" dedi: İbrahim Edhem buyurdu ki: "Bu yemekte israf olmaz." Başta aile fertlerinin gözleri içinde kalmaması için paylarını ayırmalıdır. Zira onlara bir şey kalmazsa, misafirlere dil uzatır, kötü söylerler. Bu da misafir hakkında hıyanet olur. Bazı Sofilerin âdeti olduğu gibi, artan yemekleri alıp götürmek caiz değildir. Ancak ziyafet sahibinin utancmdan değil de açık ve samimi izin oluyorsa, yahut hatırı hoş olacağını bilirse, götürmek caizdir. Ancak aynı kabta yemek yediği kimseye haksızlık yapmamak şartıyla caizdir. Zira kendi hakkından çok götürürse haram olur. Ziyafet sahibi hoşnut olmadığı zaman yine haram olur, hırsızlıktan farkı olmaz. Aynı tabakta yemek yediği kimseye, yemek götürmesine utancından razı olursa yine haramdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ZİYAFETTEN DÖNMENİN EDEBLERİ</span></span><br />
<br />
İzin alıp öyle çıkıp gitmelidir. Ziyafet sahibi de kapıya kadar onu uğurlamalıdır. Zira Peygamberimiz böyle buyurmuştur. Ziyafet sahibi tatlı sözlü, güler yüzlü olmalıdır. Misafir, ziyafet sahibinin bazı kusurlarını görürse, güzel ahlâk ile örtmelidir ki, böyle ahlâk birçok ibâdetlerden faziletlidir. Anlatırlar ki, Cüneyd-i Bağdadî'yi bir çocuk babasının emriyle, davet etti. Aziz misafirhanenin kapışma gelince çocuğun babası ona içeri girmeye izin vermedi, o da geri döndü. Çocuk tekrar davet etti. Cüneyd icabet etti. Babası yine izin vermedi. Bu şekilde ziyafet evinin kapısına dört defa gelip geri döndü. Maksadı çocuğu kırmamak ve babasının hatırı hoş olsun diye içeri girmemekti. Kendisi red ve kabulde bir ibret görürdü. Bu red ve kabulü başka yönden değerlendirirdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KAYNAK</span></span><br />
<br />
KÎMYA-YI  SAADET<br />
<br />
imam Gazali</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DAVETİN EDEBLERi VE İCABETİN SÜNNET OLUŞU</span></span><br />
<br />
Davet eden kimsenin salih (iyi) insanları çağırması sünnettir. Zira bir kimseye yemek vermek, ona kuvvet vermek ve yardım etmek-<br />
<br />
tir. O halde Fasıka kuvvet vermek Fıska (günaha) yardım etmek olur. Yemeğe zenginleri değil, fakirleri çağırmaüdır. Peygamberimiz buyurur ki: "Ziyafetlerin en fenası, zenginlerin çağırıldığı, fakirlerin mahrum bırakıldığı ziyafettir." Yani düğün yemeğidir. Ziyafette, dost ve akrabalarını unutmamalıdır ki, aralarına soğukluk girmesin. Daveti, övünme ve adının söylenmesi, niyetiyle yapmamalı, belki yalnız Peygamberin sünnetini edâ edip fakirleri rahat ettirmek amacıyla yapmalıdır.<br />
Gelmesi zor olan kimseyi davet etmemelidir. Zira zahmet çekmesine sebeb olur. Davetine istekli olarak icabet etmeyecek kimseleri de çağırmamalıdır. Zira icabet etse bile onun yemeğini isteksiz yiyeceği için bir nevî vebale sebeb olur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DAVETE GİTMENİN EDEBLERİ</span></span><br />
<br />
Bunda beş edeb vardır:<br />
Birinci edeb: Zenginlerle fakirler arasında ayırım yapmamalı, fakirlerin davetine tenezzül etmemezlik yapmamalıdır. Zira Peygamberimiz fakirlerin dâvetine giderdi. Hasan bin Ali (r.a.) bir grup fakirin yanmdan geçerken, ortaya bir parça ekmek koyup onu yemekle meşgul olduklarını gördü ona: "Ey Allah'ın Resûlü'nün oğlu! Buyurun sohbetimizi şereflendirin." dediler. Hasan hemen atından inip onlara muvafakat gösterdi ve: "Allah kibirlileri sevmez." dedi ve onlarla o ekmek parçasından bile yedi ve, "yarın siz de bana muvafakat edip davetime gelin." dedi. Ertesi gün nefis yemekler hazırladı ve onları çağırdı ve onlarla beraber oturup yemek yedi.<br />
İkinci edeb: Ziyafet sahibinin basma kakma ihtimali varsa, veya ziyafeti âdet için yapıyorsa, bir sebeb beyan edip gitmemelidir. Hatta ziyafet sahibi icabeti bir iyilik ve minnet olarak bilmelidir. Yine eğer birinin malının haram olma ihtimali varsa, ya da o mecliste bir günah bulunuyorsa, ipek yaygı, gümüş buhurdan, duvarında veya tavanından hayvanların resmi var ise, veya saz çalmıyorsa, yahut da birisiyle alay ediliyorsa, veya kötü sözler söyleniyorsa, ya da kadınların erkeklere bakmak için oraya gelme ihtimali var ise, bütün bunlar mezmumdur ve bu yerde hazır bulunmak caiz değildir ve yine eğer ziyafet sahibi fasık zâlim, bidatçi ise, veya maksadı övünüp, kibirlenmek ise davetine gitmemelidir. Eğer davete gider de bu anlatılan günahlardan bazısını görüp de menetmezse, orada durmamalıdır.<br />
Üçüncü edeb: Ziyafet yeri uzak olduğu için gitmemezlik etmemeli, katlanılacak derecede ise katlanmalıdır. Tevratta: "Bir mil uzaktaki hastayı ziyaret et, iki mil uzağa kadar cenazeyi teşyi et, üç mil uzaklığa kadar davete git ve dört mil uzaklığa kadar da din kardeşlerini ziyaret et." denilmektedir.<br />
Dördüncü edeb: Oruçlu olduğu için gitmemezlik yapmamalıdır. Belki ziyafet yerine gidip ziyafet sahibinin hatırı kalmazsa, güzel kokular, tatlı sohbetle kanaat etmelidir. Zira oruçluların ziyafeti böyle dir. Eğer ziyafet sahibinin hatın kalma ihtimali var ise, nafile orucunu bozmalıdır. Zira bir müslümanın hatırını hoş etmenin fazileti nafile orucun faziletinden daha çoktur. Peygamberimiz böyle yerde oruçlu kalmayı buna tercih eden kimseyi red ederek (inkâr): "Senin kardeşin senin için zahmet çekip ziyafet verince, sen niçin oruçluyum diye imtina ediyorsun?" buyurdular.<br />
Beşinci edeb: Davete karnını doyurmak niyetiyle gitmemeli. Zira bu hayvanların işidir. Belki Peygamberin sünnetine uymak niyetiyle gitmeli, Peygamberimizin: "Davete icabet etmeyen Allah'a ve Resulüne asî olmuş olur." buyurduğu kimselerden olmamak niyetiyle gitmelidir. Bunun için. bazı âlimler: "Davete icabet vacîbtir." demiştir. Ve yine bir müslüman kardeşinin davetine icabet etmeği niyet etmelidir. Zira hadiste: "Bir mü'minî sevindiren Allah'ı sevindirmiş olur." denilmektedir. Ve yine ziyafet sahibi olan kimseyi ziyarete niyet etmelidir. Zira din kardeşlerini ziyaret etmek büyük bir ibâdettir ve kendisini, "kibirli ve kötü huylu olduğu için gelmedi" deyip gıybet etmelerinden korumak niyeti ile icabet etmelidir.<br />
Bu altı niyetin her birinin bir sevabı vardır. Bu niyetleri taşımak ibâdetlerin cümlesindendir. Din büyükleri, kıymetli nefeslerinden bir dakika bile zayi olmaması için bütün hareket ve duruşlarında dine münasib bir niyet taşımışlardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DAVETTE HAZIR BULUNMANIN EDEBLER</span></span><br />
<br />
Ziyafet sahibini bekletmemeli, acele de etmemelidir. Ziyafet meclisinde iyi yerlere oturmamalı, ziyafet sahibinin gösterdiği yere oturmalıdır. Misafirler baş tarafı ona verirlerse, tevazu göstermelidir. Kadınların bulunduğu oda karşısmda oturmamalıdır. Yemek gelecek tarafa çok bakmamalıdır. Ziyafet meclisinde kime yakın oturursa, ona selâm verip hatırını sormalıdır. Bir günah zuhur ederse, onu menet-meli, menedemezse, dışarı çıkmalıdır. Ahmed bin Hanbel buyurur ki: "Bir mecliste misafir gümüş bir sürmedan dahi görürse, orda durma sı caiz değildir." misafir o gece orda yatacaksa, ziyafet sahibi misafire kıbleyi ve helayı göstermelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YEMEK KOYMANIN EDEBLERİ</span></span><br />
<br />
1 - Yemeği acele getirmelidir. Zira misafirlerin beklemede kalmamaları için acele etmek onlara ikram olur. Ziyafettiler hepsi gelmiş, yalnız birisi gelmediyse, hazır olanların hakkını gözetmek daha evlâ olur. Ancak gelmeyen gayet fakir kalbi kırık biri ise, bu niyetle geciktirmek evlâ olur. Hatem-ı Esem der ki: "Acelecilik şeytandandır. Yalnız beş yerde değil: Misafir yemeğinde, ölü teçhizinde (kaldırmak işinde), kızların nikâhında, borçları ödemekte ve günâhlardan tevbe etmede. Bunlarda acele etmek sünnettir."<br />
188<br />
2  - Önce meyvaları  getirip  sofrayı yeşilliksiz bırakmamalıdır. Zira yeşillik bulunan sofrada melekler de hazır bulunur. En nefis yemekleri önce getirmelidir ki, onunla doyup ağır yemekleri almasınlar. Fazla yemek yemek için önce ağırlarını koymak oburların âdetidir ve mekruhtur. Bazı kimselerin âdeti de bütün yemekleri birden sofraya getirmektir.  Bunu, herkes istediğinden yesin diye yapıyorlarsa, çabuk kaldırmamalıdır. Zira bazılarından daha iyice yememiş olabilirler.                                                .<br />
3  - Yemeği az koymamalıdır. Zira bu mürüvetsizlik olur. Haddinden fazla da koymamalıdır. Zira bu da kibirlik olur. Ancak "Kıyamet günü ziyafet yemeğinin fazlasından hesab olmaz." niyetiyle fazla koyabilir.                                                        .<br />
İbrahim Edhem {r.a!) bir defa sofraya fazla yemek koydu. Süfyan: "İsraftan kaçınmıyor musun?" dedi: İbrahim Edhem buyurdu ki: "Bu yemekte israf olmaz." Başta aile fertlerinin gözleri içinde kalmaması için paylarını ayırmalıdır. Zira onlara bir şey kalmazsa, misafirlere dil uzatır, kötü söylerler. Bu da misafir hakkında hıyanet olur. Bazı Sofilerin âdeti olduğu gibi, artan yemekleri alıp götürmek caiz değildir. Ancak ziyafet sahibinin utancmdan değil de açık ve samimi izin oluyorsa, yahut hatırı hoş olacağını bilirse, götürmek caizdir. Ancak aynı kabta yemek yediği kimseye haksızlık yapmamak şartıyla caizdir. Zira kendi hakkından çok götürürse haram olur. Ziyafet sahibi hoşnut olmadığı zaman yine haram olur, hırsızlıktan farkı olmaz. Aynı tabakta yemek yediği kimseye, yemek götürmesine utancından razı olursa yine haramdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ZİYAFETTEN DÖNMENİN EDEBLERİ</span></span><br />
<br />
İzin alıp öyle çıkıp gitmelidir. Ziyafet sahibi de kapıya kadar onu uğurlamalıdır. Zira Peygamberimiz böyle buyurmuştur. Ziyafet sahibi tatlı sözlü, güler yüzlü olmalıdır. Misafir, ziyafet sahibinin bazı kusurlarını görürse, güzel ahlâk ile örtmelidir ki, böyle ahlâk birçok ibâdetlerden faziletlidir. Anlatırlar ki, Cüneyd-i Bağdadî'yi bir çocuk babasının emriyle, davet etti. Aziz misafirhanenin kapışma gelince çocuğun babası ona içeri girmeye izin vermedi, o da geri döndü. Çocuk tekrar davet etti. Cüneyd icabet etti. Babası yine izin vermedi. Bu şekilde ziyafet evinin kapısına dört defa gelip geri döndü. Maksadı çocuğu kırmamak ve babasının hatırı hoş olsun diye içeri girmemekti. Kendisi red ve kabulde bir ibret görürdü. Bu red ve kabulü başka yönden değerlendirirdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KAYNAK</span></span><br />
<br />
KÎMYA-YI  SAADET<br />
<br />
imam Gazali</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[YEMEK YEMENİN EDEBLERİ]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=22971</link>
			<pubDate>Wed, 04 Oct 2023 06:58:52 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=22971</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">YEMENİN EDEBLERİ</span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">YEMEK YEMENİN EDEBLERİ</span></span><br />
<br />
Bil ki, yemekte birçok sünnetler vardır. Bazısı yemekten önce, bazısı yemekten sonra bazısı da yemek arasındadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YEMEKTEN ÖNCEKİ EDEBLER</span></span><br />
<br />
1, - Elini ve ağzını yıkamaktır. Zira âhiret azığı olan ibâdet için yemek yemekten önce el ve ağzını yıkamak; ibâdetten önce abdest almak gibi olur. Aynı zamanda elin ve ağzın temizliğine sebeb olur. Hadiste gelmiştir ki, "yemekten önce elini ve ağzını yıkayan kimse fakirlikten emin olur."<br />
2  - Yemeği sofra (yemek örtüsü) üzerine koymak, masa ve yemek tahtası üzerine koymamalıdır. Zira Peygamberimiz böyle yapmıştır. Çünkü sofra seferi hatırlatır. Sefer de âhireti hatırlatır. Bir de sofra, masa ve tahta sofradan daha. tevazuya uygun (yakın) dur. Yemeği tahta sofraya (veya masaya) koymak caizdir. Zira böyle yemek yemek hakkında nehiy yoktur. Fakat geçmiş büyükler, Peygamberimiz sofra üzerinde yemek yediği için, bunu âdet edinmişlerdi.<br />
3  - Güzel oturmaktır, sağ dizini kaldırıp sol ayağı üzerine oturarak yemek yemeli, yere dayanarak yememelidir. Peygamberimiz buyurur ki: "Ben bir şeye dayanarak yemek yemem. Zira ben kulum, yemeği diğer kullar gibi yerim." (Buharı, Ebû Cafer'den).<br />
4  - Yemeği ibâdete kuvvet bulmak niyetiyle yemeli, şehvetler için yememelidir. İbrahim bin Şeyban (r.a.) buyurur ki: "Seksen yıldır şehvet için bir şeyi yemiş değilim." Bu niyetin doğru olmasının alâmeti az yemek, çok yememektir. Zira çok yemek insanı ibâdetten alıkor. Peygamberimiz buyurur ki:    "İnsana belini doğrultacak birkaç lokmacık yeter."  (Tirmizî). Bu  kadanyle  kanaat etmezse, mi-, desinin üçte birini yemeğe, üçte birini suya ve üçte birini de nefese ayırmalıdır.<br />
5  - Fazla acıkmadan yememelidir, yemekten  önceki en  güzel sünnet acıkmadıkça yememektir. Zira acıkmadan yemek mezmum ve mekruhtur. Yemeğe aç oturan ve henüz doymadan yemekten el çeken kimse doktora muhtaç olmaz.<br />
6  - Hazır olan yemekle kanaat edip nefis yemekler için zahmet çekmemelidir. Zira mü'minin gayesi ibâdete kuvvet bulmaktır, lezzet değildir. Yemeğe kıymet vermek, hürmet göstermek sünnettir. Zira insanı ayakta durduran odur. Yemeğe hürmet etmek demek, yemek için beklememek demektir.  Hattâ namaz vaktinde bile yemek hazır ise, önce yemek yemeli, ondan sonra namaz kılmalıdır.<br />
7  - Kendisiyle beraber yiyecek bir kimse olmadan yememelidir. Zira yalnız yemek iyi değildir. Yemeğe ne kadar çok el uzanırsa o kadar bereketli olur. Enes (bin Malîk) buyurur ki: "Peygamberimiz hiç bir zaman yalnız yemek yemezdi."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YEMEK ESNASINDA OLAN EDEBLER</span></span><br />
<br />
Başta "Bismillah", sonunda "Elhamdü lillalı" demelidir. En güzeli birinci lokmada "Bismillah", ikinci lokmada "Bismillahirrahma-nirrahim". Başkasına hatırlatmak için Besmele'yi yüksek sesle oku-malıdır. Yemeğe tuzla başlayıp tuzla son vermelidir. Hadîste gelmiştir. Zira böyle yapmakla başlangıçta yemek hırsını defedip arzusuna aykırı bir lokma almış olur. Yemek yerken lokmayı iyi çiğnemeden yutmamalıdır. Bir lokmayı yutmadan diğerini almamalıdır. Hiçbir yemeğe kusur bulmamalıdır. Zira Peygamberimiz iyi olsun, olmasın hiçbir yemeği beğenmemezlik etmezdi. Hoşuna giderse yer, gitmezse bırakırdı. Yemeği önünden yemelidir. Ancak meyva olunca tabağın her tarafından yemek caizdir. Zira meyva değişik olur.<br />
Çorba kâsesinin ortasından değil, kenarından başlayıp ortaya doğru gitmelidir. Ekmeği ve eti bıçakla kesmemelidir. Tabak ve diğer yenmeyen şeyleri ekmek üzerine koymamalıdır. Elini ekmekle silip temizlememelidir. Elinden yere bir lokma düşünce yerden alıp temizlemeli ve yemelidir. Zira hadîste gelmiştir ki, onu hâline bırakırsa, şeytana bırakmış olur. Önce elini yalayıp ondan sonra silmelidir. Böylece yemeğin kalıntısını da yemiş olur. Zira bereket o kalanda olabilir.<br />
Sıcak yemeğe üflememeli, belki soğuyuncaya kadar beklemelidir. Hurma, zerdali gibi sayılabilen şeyleri tek tek yemeli, çift yememelidir. Meselâ ya yedi, ya onbir, ya da yirmibir tane yemelidir. Tâ ki bütün işleri Allah işine uygun olsun. Zira Allah tektir, çifti yoktur. Bir işte hiçbir bakımdan Allah'ın zikri olmazsa, o boş ve- faydasız olur. O hâlde tek Allah ile alâkası olduğu için daha iyidir. Hurmayı çekirdeğiyle bir tabakta toplamalıdır. Hurma çekirdeğini elinde tutmamalıdır. Meyvanın çöp, sap, kabuk gibi yenmeyen kısımları atılmalıdır. Yemek arasında çok soğuk su içmemelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SU İÇMENİN EDEBLERİ</span></span><br />
<br />
Su kabım sağ eliyle tutup "iBsmillah" deyip bir defada çekmelidir. Ayakta su içmemelidir. Su kabında çöp, toz ve küçük hayvanlardan bir şey olmaması için önce bakmalıdır. Geğirmek icabederse ağzını kaptan uzaklaştırmalıdır. Eğer birden fazla çekecekse, üç defa çekmelidir ve her defasında "Bismillah" demeli, sonunda da "Elhamdülillah" demelidir. Su damlamaması için su kabının dibini gözetmelidir. Bitirince bu duayı okumalıdır: "Bizlere suyun tatlısını nâsib eden, acısını vermeyen Allah'a hamd olsun."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YEMEKTEN SONRAKİ EDEBLER</span></span><br />
<br />
Doymadan yemeği bırakmalıdır. Önce parmaklarını ağzıyla temizleyip ondan sonra peçeteyle silmelidir.  Ekmek ufağını toplamalıdır. Zira hadiste gelmiştir kir "Böyle yapanın geçimi geniş olur, çocukları sağ salim ve kusursuz, topladığı ekmek kırıntıları Cennette Huru'l-İn'in mehiri olur." (Ebu Şeyh, Kitabü's-Sevab'da). Sonra dişlerini kürdanla temizler; kürdanla çıkanları yutmayıp dışarı atmalıdır. Tabağı yalayıp onunla su içen kimse, bir köle âzad etmiş gibi olur.<br />
Yemekten sonra: "Bizi yediren içiren, doyuran, kandıran Allah'a hamd olsun. O, Efendimizdir, Mevlâmizdir." duasıyla "Kulbüvallah" ve "Liilafi Kurayşin" sûrelerini okumalıdır.<br />
Helâl yemek bulunca şükür etmeli, şübheli yemek için ağlayıp üzülmelidir. Onu gafletle yiyip sevinenler gibi olmamalıdır. Elini yıkarken sediri (sabun) sol eline alıp sağ elinin üç parmağını önce sedir (sabun) siz yıkamalı, sonra yıkadığı parmakları sedire (sabun) vurup dişlerine, dudaklarına ve damağına sürüp iyice oğmalıdır. Sonra önce parmaklarım, sonra ağzını yıkayıp sabununu gidermelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BAŞKALARIYLA YEMEK YEMENİN EDEBLERİ</span></span><br />
<br />
Buraya kadar yazdıklarımız yalnız başına veya aile efradıyla yemek yemenin edebleridif. Eğer başkalarıyla yerse bunlarla birlikte altı edebi daha gözetmelidir:<br />
1  - Kendisinden yaşta, ilimde veya takvada (zühtta) ileri olandan önce yemeğe başlamamalıdır. Eğer kendisi ileri ise, başkalarını bekletmemelidir.<br />
2  - Susmamaüdır. Zira bu acemlerin âdetidir. Ancak boş ve lüzumsuz konuşmayıp velilerin halinden söz etmelidir.<br />
3  - Aynı sofrada yemek yediği kimsenin önüne  dikkat  etmeli, onun önündeki lokmaları alıp yememelidir. Zira eğer yemek ortak ise bu haramdır. Hattâ onu kendine tercih edip kendi önündeki iyi lokmayı onun önüne koymalıdır. Arkadaşı yavaş yiyorsa, çekinmeden ve neşeli yemesini teklif etmelidir. Teklifi üç defadan fazla yapmamalıdır. Zira üçten fazla ısrar olur. And vermemelidir. Zira yemek, and verilmeye lâyık değildir.<br />
4 - Arkadaşını, kendisi için teklifte bulunmağa muhtaç  etmemeli, onun teklifine meydan vermiyecek şekilde yemelidir. Eski âdetinden az yememelidir. Zira bu riya olur. Yalnız başına yemek yerken de, halk içinde yediği gibi edebli yemelidir. Ama arkadaşım kayırarak az yemesi güzel birşeydir. Fakat arkadaşına iştah vermek için çok yemesi de caizdir. îbni Mübarek hurma, ziyafeti verir ve: "Kim fazla yerse, o fazlalık kadar ona dirhem veririm" derdi. Sonra yenen hurmaların çekirdeklerini sayardı ve ne kadar fazla çıkarsa her tanesine bir dirhem verirdi.<br />
5 - Kendi önüne bakmalı, başkalarının lokmasına dikkat etmemelidir. Başkalarının da ona bakarak yemekten çekinmemeleri için önce yemekten el çekmemeli, eğer âdeti az yemekse, önce yavaş yeyip sonunda iştahla yemeli, böyle yapamıyorsa, yanındakilerin mahcap olmamaları için özrünü açıklamalıdır.<br />
6  - İnsanların tabiatları icabı sevmedikleri ve nefret ettikleri işleri yapmamalıdır. Meselâ elini tabak tarafına silkmemeli, ağzından düşen şey tabağa düşecek kadar üstüne eğilmemelidir. Ağzından  bir şeyi çıkaracak olursa, yüzünü başka tarafa çevirmelidir. Yağlı lokmayı sirkeye batırmamalıdır. Dişiyle kestiği lokmayı tabak içine koymamalıdır. Zira (insan) tabiat bunlardan nefret eder. Pis şeylerle ilgili sözler konuşmamalıdır.<br />
7  - Elini leğende yıkarken ağzındaki suyu insanlara karşı leğenin içine dökmemelidir. Muhterem kimselere buyur edip sıra vermelidir. Kendisine önce yıkaması için hürmet gösterilirse kabul etmelidir. Her birinin suyunu ayn ayn dökmemelidir ki bu acemlerin âdetidir. Hepsinin aynı leğende el yıkamaları tavazuya daha yakındır. Ağzını yıkarken, başkasına ve yaygıya sıçramaması için ağzının suyunu yavaş dökmelidir.<br />
El yıkarken su döken kimsenin ayakta durması, oturmasından iyidir.<br />
Bütün bu anlatılan edebler hadislerde ve eserlerde bildirilmiştir, insanlar ile hayvanlar arasındaki fark, bu edenlere riayet etmek iledir. Zira hayvanlar tabiatlarının iktiza ettiği şekilde yerler, onlara akıl ve ayırım yeteneği verilmediği için,, güzel ile çirkini birbirinden ayıramazlar. İnsanlar akıl ve temyiz (ayırım) nimetini yerinde kullanmazlarsa, akıl ve seçim nimetlerinin hakkını vermemiş ve nimeti inkâr etmiş olurlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DOST VE ÂHİRET KARDEŞLERİYLE YEMEK YEMENİN ÜSTÜNLÜĞÜ</span></span><br />
<br />
Bil ki, âhiret dostlarına ziyafet çekmek birçok sadakadan daha faziletlidir. Zira hadiste: "Kıyamet günü üç şeyden hesab yoktur: Biri, sahurda yenen yemekten "ikincisi iftarda yenen yemekten, üçüncüsü dostlarla yenen yemekten." (El-Ezdî, Zuafa'da) buyurulmakta-dır. Cafer bin Muhammed Sadık der ki: "Ahiret kardeşlerinle yemek sofrasına oturunca, acele etme, saatlerce geciktir. Çünkü orda geçen zaman ömürden sayılmaz." Hasan-ı Basrî der ki: "Kıyamet günü anaya babaya verilen şeylerin hesabı vardır, ama âhiret dostlarına verilen yemeğin hesabı yoktur." Bazı Tann dostlarının âdeti şöyle idi: Ahiret kardeşlerine ziyafet çekerken sofraya fazla yemek çekerlerdi ve derlerdi ki: "Hadiste: "Kıyamet günü fakirlerin artığından hesab yoktur" denilmektedir. Onun için fakirlerin artığını yemek isterim."<br />
Hz. Ali (r.a.) buyurur ki: Âhiret (din) kardeşlerimin önüne bir sa' (fitre miktarı) yemek koymayı, bir köle âzad etmekten çok severim." Hadiste gelmiştir: "Allah kıyamet gününde buyurur ki: "Ey insanlar! Ben yemeğe muhtaç oldum, bana niçin yemek vermediniz?" Bu sözü duyanlar derler ki: "Allahımız, sen bütün âlemin mâbudusun, nasıl muhtaç olursun." Allah buyurur ki: "Senin falan kardeşin yemeğe muhtaç idi, ona yemek verseydin, bana vermiş gibi olurdun." Peygamberimiz buyurur ki: "Müslüman kardeşine yediren, içiren kimseyi, Allah, yedi hendek boyu cehennemden uzaklaştıracaktır. Her hendeğin genişliği beşyüz yıllık meşaledir." Ve yine buyurur ki: "Sisin en hayırlılarınız yemek yedirenlerinizdir."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİRBİRİNİ ZİYARET EDEN DOSTLARIN YEMEK YEMELERİNİN    EDEBLERİ</span></span><br />
<br />
Bu hususta dört edebi gözetmelidir:<br />
Birinci edeb: Yemeğe çağırılmadan gitmemelidir. Zira Peygamberimiz buyurur ki: "Yemeğe çağırılmadan giden kimse, kendisi günah işlemiş olur, yediği de haramdır." Ama tesadüfen ve izinsiz bir ziyafete rast gelirse, teklifsiz yememelidir. Yapılan teklifin içten olmadığını bilirse yine yememelidir. Belki bir sebeb ileri sürerek güzellikle el çekmelidir. Ama güvendiği bir dostunun evinde (ziyafete) rastge-Urse, ve kalbinin incinmiyeceğini bilirse, teklifsiz de yemesi caizdir. Hattâ dostlar arasında sünnet olan da budur. Peygamberimiz, Hz. Ebûbekir ve Ömer acıktıkları zaman Ebû Eyyûb-i Ensarî ve Ebû'ş-Şiyem'in evine gidip yemek istemişlerdir. Ziyafet veren kimsenin böyle istekli olduğunu bilirse, bu şekilde davranmak, aynı zamanda onu hayra sevkedip sevab işlemesine yardım etmek olur.<br />
Bazı büyükler, üçyüz altmış dost edinmişlerdi. Senenin her bir gecesinde birinin evinde kalırlardı. Bazılarının yedi dostu vardı, haftanın her gecesini birinin evinde geçirirlerdi. O dostları bunların duası sebebiyle kazançlarında, ticarette ve ziraatta bereket bulurlardı. Bum lar da onların sayesinde taat ve ibâdete geniş .zaman bulurlardı. Hattâ aralarında din kardeşliği alâkası ve âhiret sevgisinin bağları teessüs eden kimseler, hane sahibi evde olmasa bile onun yemeğini yemeleri caiz olur. Peygamberimiz, Berire'nin evine gider, o evde olmasa bile yemeğinden yerdi. Zira bu durumdan haberi olursa sevineceğini bilirdi. Takva ehlinin büyüklerinden olan Muhammed bin Vasi (r.a.) arkadaşlarıyla birlikte Hasan-ı Basrî'nin (r.a.) evine gidip ne bulurlarsa, yerlerdi. Süfyan-ı Sevrî gelip onları bu halde görünce: "Geçmiş büyüklerin (selef) âdetini bana hatırlattınız." derdi.<br />
İkinci edeb: Dostlanndan biri kendini ziyarete gelince, hazır nesi varsa önüne koyup fazla bir şeye zahmet etmemelidir. (Birşeye) gücü yetmezse, borç etmemelidir. Aile efradına yetecek miktardan fazla yok ise, onlara bırakmalıdır. Birisi Hz. Ali'yi ziyaret etmek isteyince, buyurdu ki: "Davetini üç şartla kabul ederim: Pazardan hiçbir şeyi satın almayacaksın, evinde olan şeyi de esirgemeyeceksin, bütün çoluk çocuğunun nafakasını bırakıp sarfetmeyeceksin." Fudeyl bin tyad der ki: "İnsanlar zahmettik sebebiyle birbirinden uzaklaşırlar. Aralarındaki tekellüf (zahmetlik) kalkmış olsa, çekinmeden birbirlerini ziyaret ederlerdi."<br />
<br />
Büyük velilerden birine, bir dostu ziyafet verip bazı külfetler çekti. Veli dedi ki: "Sen yalnız olsan bu zahmeti çekmezdin, ben de yalnız olsam bu zahmeti çekmezdim. Öyle ise ikimiz bir araya gelmekle bu zahmeti çekmek neden ileri geldi. Ya zahmeti bırak, ya da bir daha yanına gelmeği bırakırım." Selman-ı Farisî buyurur ki: "Peygamberimiz, zahmet etmememizi ve hazır olanı da esirgemememizi buyurdu."<br />
Ashab-ı kiram birbirlerinin önüne bir ekmek parçasıyla bir pençe hurma koyup: "Hazır bulunanı aşağı görüp getirmeyen mi, yoksa önüne gelen yemeği beğenmiyen mi suçludur? Bilmiyoruz?" derlerdi. Yûnus (a.s.) dostlarının önüne ekmek kırıntılarıyla kendi ektiği tere otunu getirir ve: "Allah, (yemek) için zahmet çekenlere lanet etmemiş<br />
olsaydı, ben de zahmet çekerdim." derdi. Bir gurup insan birbiriyle ihtilâfa düştüler ve aralarını bulmak için Zekeriyya (a.s.) peygamberi aradılar, evine gittiler, bulamadılar. Evde çok güzel bir kadın gördüler. Hayret ettiler ve: "Peygamber olsun da böyle güzel kadınla yaşasın. Bu neden ileri gelir?" dediler. Nerede olduğunu sordular. Hanımı ücretle bir yere çalışmaya gittiğini söyledi. O yere gittiler, orada yemek yerken buldular. Onlar konuştular. Zekeriyya yemek yemekle meşgul oldu ve hiç "buyurun, yemek yiyin de demedi." Yemeğini yiyince ayağa kalktı ve oradan yalın ayak dışarı çıktı. Onlar bu halinden hayret ettiler ve hikmetini sordular. Buyurdu ki: "O gördüğünüz güzel kadını gözümü ve kalbimi haramdan korumak için saklarım. Sizi yemeğe çağırmadım, zira o yemek, bu işi yapmak karşılığında bana verilen ücretimdi. Daha az yesem, onların işinde kusur etmiş olurdum. Oysa o işi lâyıkıyla yapmak bana farz olmuştu. Yalın ayak yürümemin sebebi de şudur: Bu yerin sahibi iki şahıs arasmda düşmanlık vardır. Bu yerin toprağından ayakkabıma girer de onu başka yere götürmüş olurum, diye korktum." Bundan anlaşıldı ki, bütün - işlerde doğruluk göstermek hayırlıdır.<br />
Üçüncü edeb: Ziyafet sahibinden, temini zor olmasının ihtimali olan bir şeyi istememelidir. Ziyafet sahibi onu iki şey arasında muhayyer bırakırsa, kolayını seçmelidir. Zira Peygamberimiz bütün işlerde böyle yapmıştır. Bir şahıs Selman-ı Fârisî'nin yanma geldi. Sel-man önüne ekmek ile biraz tuz getirdi. O adam: "Kekik otu olsaydı, bu tuzla iyi giderdi." dedi. Selman başka bir şeye sahib değildi. Ab-dest kabını rehin koyup kekik aldı. Yemekten sonra: "Bize verdiği rızka, bizi kanaat edenlerden eyleyen Allah'a hamd olsun." dedi. Selman: "Sen kanaat etseydin benim abdest kabım rehin olmazdı." dedi. Ama sevineceklerini bildiği yerde istemek caizdir.<br />
îmam-ı Şafiî (r.a.) Bağdat'ta Za'ferânî'nin evinde misafir idi Her gün Za'ferâni bir yemek listesi yapar, aşçıya verirdi. Yemekler bu listeye göre çıkardı. Birgün îmam-ı Şafiî kendi yazısıyla bir çeşit yemek ilâve etti. Za'ferânî o yazıyı cariyenin elinde görünce, sevindi ve buna şükür olarak cariyeyi âzad etti.<br />
<br />
Dördüncü edeb: Hane sahibi, misafirlerin istedikleri yemekleri söylemelerine razı ise, onlara: "Ne buyurursunuz, gönlünüz ne istiyor." diye damşmalıdır. Zira arzu ettiklerini hazırlamak daha çok sevabtır. Peygamberimiz buyurur ki: "Bir müslümanin arzusunu yerine getirenin âmel defterine, milyonlarca sevab yazılır, milyonlarca günahlar silinir, milyonlarca derece ahr ve üç cennetten pay ahr. Onlar Cenneti Adn, Cenneti Firdevs ve Huld Cennetidir." Ama bir şeyi istiyor musunuz, getireyim mi? diye sormak mezmum ve mekruhtur. Belki hazırda ne varsa önlerine getirmelidir. Yemezlerse geri götürülür.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ZİYAFETİN FAZİLETİ</span></span><br />
<br />
Bil ki, buraya kadar anlattığımız davetsiz ziyarete gitmekle lâzım gelen ziyafetin edebleridir. Ama ziyafete çağırmanın başka hükmü ve başka edebleri vardır. Misafir kendi gelirse, hiç zahmet çekmeyin, hazırdaki ile ağırlayın. Sen onu çağırırsan, bir şeyi esirgeme, gücün yettiğini sarfet. Ziyafetin fazileti hakkında gayet çok hadisler ve eserler vardır.<br />
Arablarca ziyafet gayet önemli bir âdettir. Zira seferlerde birbirlerinin evine konmaları çok vuku bulur. Bu sebeble onlar arasmda, misafir hakkına dikkat etmek en mühim işlerdendir. Bunun için Peygamberimiz buyurur ki: "Misafirperver olmayanda hayır yoktur." (Ahmet, Akebe b. Âmirden). Ve yine buyurur ki: "Misafir için zahmet etmeyiniz. Zira yaparsanız, ona düşman olursunuz. Misafire düşman olan Allah'a düşman olur." (Ebu Bekr b. Lâl, Mekârimi Ahlâkta). Ga-rib bir misafir gelirse, onun için zahmet çekmek ve borç bile etmek caiz olur. Ama birbirini ziyarete gelen dostlar için tekellüf (zahmet) cidden caiz değildir. Zira bu ayrılmalarına sebeb olur. (Peygamberimizin kölesi) Ebû Raf i diyor ki: Peygamberimiz bana buyurdu ki: "Falan yahûdiden Receb ayma kadar va'de ile benim için un İste, ban misafirlerim gelmiş." Yahudi'den isteyince vermedi, rehin istedi. Haberi Peygamberimize anlatınca, buyurdu ki: "Beni gökte ve yerde emin kılan Allah'a yemin ederim ki, eğer verseydi, geri öderdim." Sonra, "Zırhımı götür, ona rehin ver." (tshak ibni Rahevîye'den) dedi. Ben de, o zırhı götürüp o yahûdi'nin yanmda rehin koydum ve bir miktar un aldım.<br />
İbrahim (a.s.) iki mil yer gidip misafir arardı ve misafir bulmadan yemek yemezdi. Onun bu husustaki sadakatından dolayı günümüze kadar mesnedinde (mezarının olduğu yer) ziyafet vermek, adet olarak kalmıştır. Bu zamana kadar hiçbir gece misafirsiz kalmamıştır. Bazen yüz ikivüz misafir olur. Bunun için ona nice köyler vakfe-dihniştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
KİMYÂ-YI    SAADET<br />
imam Gazali</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">YEMENİN EDEBLERİ</span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">YEMEK YEMENİN EDEBLERİ</span></span><br />
<br />
Bil ki, yemekte birçok sünnetler vardır. Bazısı yemekten önce, bazısı yemekten sonra bazısı da yemek arasındadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YEMEKTEN ÖNCEKİ EDEBLER</span></span><br />
<br />
1, - Elini ve ağzını yıkamaktır. Zira âhiret azığı olan ibâdet için yemek yemekten önce el ve ağzını yıkamak; ibâdetten önce abdest almak gibi olur. Aynı zamanda elin ve ağzın temizliğine sebeb olur. Hadiste gelmiştir ki, "yemekten önce elini ve ağzını yıkayan kimse fakirlikten emin olur."<br />
2  - Yemeği sofra (yemek örtüsü) üzerine koymak, masa ve yemek tahtası üzerine koymamalıdır. Zira Peygamberimiz böyle yapmıştır. Çünkü sofra seferi hatırlatır. Sefer de âhireti hatırlatır. Bir de sofra, masa ve tahta sofradan daha. tevazuya uygun (yakın) dur. Yemeği tahta sofraya (veya masaya) koymak caizdir. Zira böyle yemek yemek hakkında nehiy yoktur. Fakat geçmiş büyükler, Peygamberimiz sofra üzerinde yemek yediği için, bunu âdet edinmişlerdi.<br />
3  - Güzel oturmaktır, sağ dizini kaldırıp sol ayağı üzerine oturarak yemek yemeli, yere dayanarak yememelidir. Peygamberimiz buyurur ki: "Ben bir şeye dayanarak yemek yemem. Zira ben kulum, yemeği diğer kullar gibi yerim." (Buharı, Ebû Cafer'den).<br />
4  - Yemeği ibâdete kuvvet bulmak niyetiyle yemeli, şehvetler için yememelidir. İbrahim bin Şeyban (r.a.) buyurur ki: "Seksen yıldır şehvet için bir şeyi yemiş değilim." Bu niyetin doğru olmasının alâmeti az yemek, çok yememektir. Zira çok yemek insanı ibâdetten alıkor. Peygamberimiz buyurur ki:    "İnsana belini doğrultacak birkaç lokmacık yeter."  (Tirmizî). Bu  kadanyle  kanaat etmezse, mi-, desinin üçte birini yemeğe, üçte birini suya ve üçte birini de nefese ayırmalıdır.<br />
5  - Fazla acıkmadan yememelidir, yemekten  önceki en  güzel sünnet acıkmadıkça yememektir. Zira acıkmadan yemek mezmum ve mekruhtur. Yemeğe aç oturan ve henüz doymadan yemekten el çeken kimse doktora muhtaç olmaz.<br />
6  - Hazır olan yemekle kanaat edip nefis yemekler için zahmet çekmemelidir. Zira mü'minin gayesi ibâdete kuvvet bulmaktır, lezzet değildir. Yemeğe kıymet vermek, hürmet göstermek sünnettir. Zira insanı ayakta durduran odur. Yemeğe hürmet etmek demek, yemek için beklememek demektir.  Hattâ namaz vaktinde bile yemek hazır ise, önce yemek yemeli, ondan sonra namaz kılmalıdır.<br />
7  - Kendisiyle beraber yiyecek bir kimse olmadan yememelidir. Zira yalnız yemek iyi değildir. Yemeğe ne kadar çok el uzanırsa o kadar bereketli olur. Enes (bin Malîk) buyurur ki: "Peygamberimiz hiç bir zaman yalnız yemek yemezdi."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YEMEK ESNASINDA OLAN EDEBLER</span></span><br />
<br />
Başta "Bismillah", sonunda "Elhamdü lillalı" demelidir. En güzeli birinci lokmada "Bismillah", ikinci lokmada "Bismillahirrahma-nirrahim". Başkasına hatırlatmak için Besmele'yi yüksek sesle oku-malıdır. Yemeğe tuzla başlayıp tuzla son vermelidir. Hadîste gelmiştir. Zira böyle yapmakla başlangıçta yemek hırsını defedip arzusuna aykırı bir lokma almış olur. Yemek yerken lokmayı iyi çiğnemeden yutmamalıdır. Bir lokmayı yutmadan diğerini almamalıdır. Hiçbir yemeğe kusur bulmamalıdır. Zira Peygamberimiz iyi olsun, olmasın hiçbir yemeği beğenmemezlik etmezdi. Hoşuna giderse yer, gitmezse bırakırdı. Yemeği önünden yemelidir. Ancak meyva olunca tabağın her tarafından yemek caizdir. Zira meyva değişik olur.<br />
Çorba kâsesinin ortasından değil, kenarından başlayıp ortaya doğru gitmelidir. Ekmeği ve eti bıçakla kesmemelidir. Tabak ve diğer yenmeyen şeyleri ekmek üzerine koymamalıdır. Elini ekmekle silip temizlememelidir. Elinden yere bir lokma düşünce yerden alıp temizlemeli ve yemelidir. Zira hadîste gelmiştir ki, onu hâline bırakırsa, şeytana bırakmış olur. Önce elini yalayıp ondan sonra silmelidir. Böylece yemeğin kalıntısını da yemiş olur. Zira bereket o kalanda olabilir.<br />
Sıcak yemeğe üflememeli, belki soğuyuncaya kadar beklemelidir. Hurma, zerdali gibi sayılabilen şeyleri tek tek yemeli, çift yememelidir. Meselâ ya yedi, ya onbir, ya da yirmibir tane yemelidir. Tâ ki bütün işleri Allah işine uygun olsun. Zira Allah tektir, çifti yoktur. Bir işte hiçbir bakımdan Allah'ın zikri olmazsa, o boş ve- faydasız olur. O hâlde tek Allah ile alâkası olduğu için daha iyidir. Hurmayı çekirdeğiyle bir tabakta toplamalıdır. Hurma çekirdeğini elinde tutmamalıdır. Meyvanın çöp, sap, kabuk gibi yenmeyen kısımları atılmalıdır. Yemek arasında çok soğuk su içmemelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SU İÇMENİN EDEBLERİ</span></span><br />
<br />
Su kabım sağ eliyle tutup "iBsmillah" deyip bir defada çekmelidir. Ayakta su içmemelidir. Su kabında çöp, toz ve küçük hayvanlardan bir şey olmaması için önce bakmalıdır. Geğirmek icabederse ağzını kaptan uzaklaştırmalıdır. Eğer birden fazla çekecekse, üç defa çekmelidir ve her defasında "Bismillah" demeli, sonunda da "Elhamdülillah" demelidir. Su damlamaması için su kabının dibini gözetmelidir. Bitirince bu duayı okumalıdır: "Bizlere suyun tatlısını nâsib eden, acısını vermeyen Allah'a hamd olsun."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YEMEKTEN SONRAKİ EDEBLER</span></span><br />
<br />
Doymadan yemeği bırakmalıdır. Önce parmaklarını ağzıyla temizleyip ondan sonra peçeteyle silmelidir.  Ekmek ufağını toplamalıdır. Zira hadiste gelmiştir kir "Böyle yapanın geçimi geniş olur, çocukları sağ salim ve kusursuz, topladığı ekmek kırıntıları Cennette Huru'l-İn'in mehiri olur." (Ebu Şeyh, Kitabü's-Sevab'da). Sonra dişlerini kürdanla temizler; kürdanla çıkanları yutmayıp dışarı atmalıdır. Tabağı yalayıp onunla su içen kimse, bir köle âzad etmiş gibi olur.<br />
Yemekten sonra: "Bizi yediren içiren, doyuran, kandıran Allah'a hamd olsun. O, Efendimizdir, Mevlâmizdir." duasıyla "Kulbüvallah" ve "Liilafi Kurayşin" sûrelerini okumalıdır.<br />
Helâl yemek bulunca şükür etmeli, şübheli yemek için ağlayıp üzülmelidir. Onu gafletle yiyip sevinenler gibi olmamalıdır. Elini yıkarken sediri (sabun) sol eline alıp sağ elinin üç parmağını önce sedir (sabun) siz yıkamalı, sonra yıkadığı parmakları sedire (sabun) vurup dişlerine, dudaklarına ve damağına sürüp iyice oğmalıdır. Sonra önce parmaklarım, sonra ağzını yıkayıp sabununu gidermelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BAŞKALARIYLA YEMEK YEMENİN EDEBLERİ</span></span><br />
<br />
Buraya kadar yazdıklarımız yalnız başına veya aile efradıyla yemek yemenin edebleridif. Eğer başkalarıyla yerse bunlarla birlikte altı edebi daha gözetmelidir:<br />
1  - Kendisinden yaşta, ilimde veya takvada (zühtta) ileri olandan önce yemeğe başlamamalıdır. Eğer kendisi ileri ise, başkalarını bekletmemelidir.<br />
2  - Susmamaüdır. Zira bu acemlerin âdetidir. Ancak boş ve lüzumsuz konuşmayıp velilerin halinden söz etmelidir.<br />
3  - Aynı sofrada yemek yediği kimsenin önüne  dikkat  etmeli, onun önündeki lokmaları alıp yememelidir. Zira eğer yemek ortak ise bu haramdır. Hattâ onu kendine tercih edip kendi önündeki iyi lokmayı onun önüne koymalıdır. Arkadaşı yavaş yiyorsa, çekinmeden ve neşeli yemesini teklif etmelidir. Teklifi üç defadan fazla yapmamalıdır. Zira üçten fazla ısrar olur. And vermemelidir. Zira yemek, and verilmeye lâyık değildir.<br />
4 - Arkadaşını, kendisi için teklifte bulunmağa muhtaç  etmemeli, onun teklifine meydan vermiyecek şekilde yemelidir. Eski âdetinden az yememelidir. Zira bu riya olur. Yalnız başına yemek yerken de, halk içinde yediği gibi edebli yemelidir. Ama arkadaşım kayırarak az yemesi güzel birşeydir. Fakat arkadaşına iştah vermek için çok yemesi de caizdir. îbni Mübarek hurma, ziyafeti verir ve: "Kim fazla yerse, o fazlalık kadar ona dirhem veririm" derdi. Sonra yenen hurmaların çekirdeklerini sayardı ve ne kadar fazla çıkarsa her tanesine bir dirhem verirdi.<br />
5 - Kendi önüne bakmalı, başkalarının lokmasına dikkat etmemelidir. Başkalarının da ona bakarak yemekten çekinmemeleri için önce yemekten el çekmemeli, eğer âdeti az yemekse, önce yavaş yeyip sonunda iştahla yemeli, böyle yapamıyorsa, yanındakilerin mahcap olmamaları için özrünü açıklamalıdır.<br />
6  - İnsanların tabiatları icabı sevmedikleri ve nefret ettikleri işleri yapmamalıdır. Meselâ elini tabak tarafına silkmemeli, ağzından düşen şey tabağa düşecek kadar üstüne eğilmemelidir. Ağzından  bir şeyi çıkaracak olursa, yüzünü başka tarafa çevirmelidir. Yağlı lokmayı sirkeye batırmamalıdır. Dişiyle kestiği lokmayı tabak içine koymamalıdır. Zira (insan) tabiat bunlardan nefret eder. Pis şeylerle ilgili sözler konuşmamalıdır.<br />
7  - Elini leğende yıkarken ağzındaki suyu insanlara karşı leğenin içine dökmemelidir. Muhterem kimselere buyur edip sıra vermelidir. Kendisine önce yıkaması için hürmet gösterilirse kabul etmelidir. Her birinin suyunu ayn ayn dökmemelidir ki bu acemlerin âdetidir. Hepsinin aynı leğende el yıkamaları tavazuya daha yakındır. Ağzını yıkarken, başkasına ve yaygıya sıçramaması için ağzının suyunu yavaş dökmelidir.<br />
El yıkarken su döken kimsenin ayakta durması, oturmasından iyidir.<br />
Bütün bu anlatılan edebler hadislerde ve eserlerde bildirilmiştir, insanlar ile hayvanlar arasındaki fark, bu edenlere riayet etmek iledir. Zira hayvanlar tabiatlarının iktiza ettiği şekilde yerler, onlara akıl ve ayırım yeteneği verilmediği için,, güzel ile çirkini birbirinden ayıramazlar. İnsanlar akıl ve temyiz (ayırım) nimetini yerinde kullanmazlarsa, akıl ve seçim nimetlerinin hakkını vermemiş ve nimeti inkâr etmiş olurlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DOST VE ÂHİRET KARDEŞLERİYLE YEMEK YEMENİN ÜSTÜNLÜĞÜ</span></span><br />
<br />
Bil ki, âhiret dostlarına ziyafet çekmek birçok sadakadan daha faziletlidir. Zira hadiste: "Kıyamet günü üç şeyden hesab yoktur: Biri, sahurda yenen yemekten "ikincisi iftarda yenen yemekten, üçüncüsü dostlarla yenen yemekten." (El-Ezdî, Zuafa'da) buyurulmakta-dır. Cafer bin Muhammed Sadık der ki: "Ahiret kardeşlerinle yemek sofrasına oturunca, acele etme, saatlerce geciktir. Çünkü orda geçen zaman ömürden sayılmaz." Hasan-ı Basrî der ki: "Kıyamet günü anaya babaya verilen şeylerin hesabı vardır, ama âhiret dostlarına verilen yemeğin hesabı yoktur." Bazı Tann dostlarının âdeti şöyle idi: Ahiret kardeşlerine ziyafet çekerken sofraya fazla yemek çekerlerdi ve derlerdi ki: "Hadiste: "Kıyamet günü fakirlerin artığından hesab yoktur" denilmektedir. Onun için fakirlerin artığını yemek isterim."<br />
Hz. Ali (r.a.) buyurur ki: Âhiret (din) kardeşlerimin önüne bir sa' (fitre miktarı) yemek koymayı, bir köle âzad etmekten çok severim." Hadiste gelmiştir: "Allah kıyamet gününde buyurur ki: "Ey insanlar! Ben yemeğe muhtaç oldum, bana niçin yemek vermediniz?" Bu sözü duyanlar derler ki: "Allahımız, sen bütün âlemin mâbudusun, nasıl muhtaç olursun." Allah buyurur ki: "Senin falan kardeşin yemeğe muhtaç idi, ona yemek verseydin, bana vermiş gibi olurdun." Peygamberimiz buyurur ki: "Müslüman kardeşine yediren, içiren kimseyi, Allah, yedi hendek boyu cehennemden uzaklaştıracaktır. Her hendeğin genişliği beşyüz yıllık meşaledir." Ve yine buyurur ki: "Sisin en hayırlılarınız yemek yedirenlerinizdir."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİRBİRİNİ ZİYARET EDEN DOSTLARIN YEMEK YEMELERİNİN    EDEBLERİ</span></span><br />
<br />
Bu hususta dört edebi gözetmelidir:<br />
Birinci edeb: Yemeğe çağırılmadan gitmemelidir. Zira Peygamberimiz buyurur ki: "Yemeğe çağırılmadan giden kimse, kendisi günah işlemiş olur, yediği de haramdır." Ama tesadüfen ve izinsiz bir ziyafete rast gelirse, teklifsiz yememelidir. Yapılan teklifin içten olmadığını bilirse yine yememelidir. Belki bir sebeb ileri sürerek güzellikle el çekmelidir. Ama güvendiği bir dostunun evinde (ziyafete) rastge-Urse, ve kalbinin incinmiyeceğini bilirse, teklifsiz de yemesi caizdir. Hattâ dostlar arasında sünnet olan da budur. Peygamberimiz, Hz. Ebûbekir ve Ömer acıktıkları zaman Ebû Eyyûb-i Ensarî ve Ebû'ş-Şiyem'in evine gidip yemek istemişlerdir. Ziyafet veren kimsenin böyle istekli olduğunu bilirse, bu şekilde davranmak, aynı zamanda onu hayra sevkedip sevab işlemesine yardım etmek olur.<br />
Bazı büyükler, üçyüz altmış dost edinmişlerdi. Senenin her bir gecesinde birinin evinde kalırlardı. Bazılarının yedi dostu vardı, haftanın her gecesini birinin evinde geçirirlerdi. O dostları bunların duası sebebiyle kazançlarında, ticarette ve ziraatta bereket bulurlardı. Bum lar da onların sayesinde taat ve ibâdete geniş .zaman bulurlardı. Hattâ aralarında din kardeşliği alâkası ve âhiret sevgisinin bağları teessüs eden kimseler, hane sahibi evde olmasa bile onun yemeğini yemeleri caiz olur. Peygamberimiz, Berire'nin evine gider, o evde olmasa bile yemeğinden yerdi. Zira bu durumdan haberi olursa sevineceğini bilirdi. Takva ehlinin büyüklerinden olan Muhammed bin Vasi (r.a.) arkadaşlarıyla birlikte Hasan-ı Basrî'nin (r.a.) evine gidip ne bulurlarsa, yerlerdi. Süfyan-ı Sevrî gelip onları bu halde görünce: "Geçmiş büyüklerin (selef) âdetini bana hatırlattınız." derdi.<br />
İkinci edeb: Dostlanndan biri kendini ziyarete gelince, hazır nesi varsa önüne koyup fazla bir şeye zahmet etmemelidir. (Birşeye) gücü yetmezse, borç etmemelidir. Aile efradına yetecek miktardan fazla yok ise, onlara bırakmalıdır. Birisi Hz. Ali'yi ziyaret etmek isteyince, buyurdu ki: "Davetini üç şartla kabul ederim: Pazardan hiçbir şeyi satın almayacaksın, evinde olan şeyi de esirgemeyeceksin, bütün çoluk çocuğunun nafakasını bırakıp sarfetmeyeceksin." Fudeyl bin tyad der ki: "İnsanlar zahmettik sebebiyle birbirinden uzaklaşırlar. Aralarındaki tekellüf (zahmetlik) kalkmış olsa, çekinmeden birbirlerini ziyaret ederlerdi."<br />
<br />
Büyük velilerden birine, bir dostu ziyafet verip bazı külfetler çekti. Veli dedi ki: "Sen yalnız olsan bu zahmeti çekmezdin, ben de yalnız olsam bu zahmeti çekmezdim. Öyle ise ikimiz bir araya gelmekle bu zahmeti çekmek neden ileri geldi. Ya zahmeti bırak, ya da bir daha yanına gelmeği bırakırım." Selman-ı Farisî buyurur ki: "Peygamberimiz, zahmet etmememizi ve hazır olanı da esirgemememizi buyurdu."<br />
Ashab-ı kiram birbirlerinin önüne bir ekmek parçasıyla bir pençe hurma koyup: "Hazır bulunanı aşağı görüp getirmeyen mi, yoksa önüne gelen yemeği beğenmiyen mi suçludur? Bilmiyoruz?" derlerdi. Yûnus (a.s.) dostlarının önüne ekmek kırıntılarıyla kendi ektiği tere otunu getirir ve: "Allah, (yemek) için zahmet çekenlere lanet etmemiş<br />
olsaydı, ben de zahmet çekerdim." derdi. Bir gurup insan birbiriyle ihtilâfa düştüler ve aralarını bulmak için Zekeriyya (a.s.) peygamberi aradılar, evine gittiler, bulamadılar. Evde çok güzel bir kadın gördüler. Hayret ettiler ve: "Peygamber olsun da böyle güzel kadınla yaşasın. Bu neden ileri gelir?" dediler. Nerede olduğunu sordular. Hanımı ücretle bir yere çalışmaya gittiğini söyledi. O yere gittiler, orada yemek yerken buldular. Onlar konuştular. Zekeriyya yemek yemekle meşgul oldu ve hiç "buyurun, yemek yiyin de demedi." Yemeğini yiyince ayağa kalktı ve oradan yalın ayak dışarı çıktı. Onlar bu halinden hayret ettiler ve hikmetini sordular. Buyurdu ki: "O gördüğünüz güzel kadını gözümü ve kalbimi haramdan korumak için saklarım. Sizi yemeğe çağırmadım, zira o yemek, bu işi yapmak karşılığında bana verilen ücretimdi. Daha az yesem, onların işinde kusur etmiş olurdum. Oysa o işi lâyıkıyla yapmak bana farz olmuştu. Yalın ayak yürümemin sebebi de şudur: Bu yerin sahibi iki şahıs arasmda düşmanlık vardır. Bu yerin toprağından ayakkabıma girer de onu başka yere götürmüş olurum, diye korktum." Bundan anlaşıldı ki, bütün - işlerde doğruluk göstermek hayırlıdır.<br />
Üçüncü edeb: Ziyafet sahibinden, temini zor olmasının ihtimali olan bir şeyi istememelidir. Ziyafet sahibi onu iki şey arasında muhayyer bırakırsa, kolayını seçmelidir. Zira Peygamberimiz bütün işlerde böyle yapmıştır. Bir şahıs Selman-ı Fârisî'nin yanma geldi. Sel-man önüne ekmek ile biraz tuz getirdi. O adam: "Kekik otu olsaydı, bu tuzla iyi giderdi." dedi. Selman başka bir şeye sahib değildi. Ab-dest kabını rehin koyup kekik aldı. Yemekten sonra: "Bize verdiği rızka, bizi kanaat edenlerden eyleyen Allah'a hamd olsun." dedi. Selman: "Sen kanaat etseydin benim abdest kabım rehin olmazdı." dedi. Ama sevineceklerini bildiği yerde istemek caizdir.<br />
îmam-ı Şafiî (r.a.) Bağdat'ta Za'ferânî'nin evinde misafir idi Her gün Za'ferâni bir yemek listesi yapar, aşçıya verirdi. Yemekler bu listeye göre çıkardı. Birgün îmam-ı Şafiî kendi yazısıyla bir çeşit yemek ilâve etti. Za'ferânî o yazıyı cariyenin elinde görünce, sevindi ve buna şükür olarak cariyeyi âzad etti.<br />
<br />
Dördüncü edeb: Hane sahibi, misafirlerin istedikleri yemekleri söylemelerine razı ise, onlara: "Ne buyurursunuz, gönlünüz ne istiyor." diye damşmalıdır. Zira arzu ettiklerini hazırlamak daha çok sevabtır. Peygamberimiz buyurur ki: "Bir müslümanin arzusunu yerine getirenin âmel defterine, milyonlarca sevab yazılır, milyonlarca günahlar silinir, milyonlarca derece ahr ve üç cennetten pay ahr. Onlar Cenneti Adn, Cenneti Firdevs ve Huld Cennetidir." Ama bir şeyi istiyor musunuz, getireyim mi? diye sormak mezmum ve mekruhtur. Belki hazırda ne varsa önlerine getirmelidir. Yemezlerse geri götürülür.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ZİYAFETİN FAZİLETİ</span></span><br />
<br />
Bil ki, buraya kadar anlattığımız davetsiz ziyarete gitmekle lâzım gelen ziyafetin edebleridir. Ama ziyafete çağırmanın başka hükmü ve başka edebleri vardır. Misafir kendi gelirse, hiç zahmet çekmeyin, hazırdaki ile ağırlayın. Sen onu çağırırsan, bir şeyi esirgeme, gücün yettiğini sarfet. Ziyafetin fazileti hakkında gayet çok hadisler ve eserler vardır.<br />
Arablarca ziyafet gayet önemli bir âdettir. Zira seferlerde birbirlerinin evine konmaları çok vuku bulur. Bu sebeble onlar arasmda, misafir hakkına dikkat etmek en mühim işlerdendir. Bunun için Peygamberimiz buyurur ki: "Misafirperver olmayanda hayır yoktur." (Ahmet, Akebe b. Âmirden). Ve yine buyurur ki: "Misafir için zahmet etmeyiniz. Zira yaparsanız, ona düşman olursunuz. Misafire düşman olan Allah'a düşman olur." (Ebu Bekr b. Lâl, Mekârimi Ahlâkta). Ga-rib bir misafir gelirse, onun için zahmet çekmek ve borç bile etmek caiz olur. Ama birbirini ziyarete gelen dostlar için tekellüf (zahmet) cidden caiz değildir. Zira bu ayrılmalarına sebeb olur. (Peygamberimizin kölesi) Ebû Raf i diyor ki: Peygamberimiz bana buyurdu ki: "Falan yahûdiden Receb ayma kadar va'de ile benim için un İste, ban misafirlerim gelmiş." Yahudi'den isteyince vermedi, rehin istedi. Haberi Peygamberimize anlatınca, buyurdu ki: "Beni gökte ve yerde emin kılan Allah'a yemin ederim ki, eğer verseydi, geri öderdim." Sonra, "Zırhımı götür, ona rehin ver." (tshak ibni Rahevîye'den) dedi. Ben de, o zırhı götürüp o yahûdi'nin yanmda rehin koydum ve bir miktar un aldım.<br />
İbrahim (a.s.) iki mil yer gidip misafir arardı ve misafir bulmadan yemek yemezdi. Onun bu husustaki sadakatından dolayı günümüze kadar mesnedinde (mezarının olduğu yer) ziyafet vermek, adet olarak kalmıştır. Bu zamana kadar hiçbir gece misafirsiz kalmamıştır. Bazen yüz ikivüz misafir olur. Bunun için ona nice köyler vakfe-dihniştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
KİMYÂ-YI    SAADET<br />
imam Gazali</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KALBİN HAKİKATİNİ BİLMEK - KALB ASKERİNİN BİLİNMESİ - İNSANIN BEDENE İHTİYACI]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=21691</link>
			<pubDate>Fri, 14 Jul 2023 06:16:15 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=21691</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KALBİN HAKİKATİNİ BİLMEK</span></span><br />
<br />
Varlığı bilinmeyince, kalbin hakikati anlaşılamaz. O hâlde hakikatinin ne olduğunu, sonra askerini, sonra bu asker ile olan bağlılığını, sonra sıfatlarını bilmek lâzımdır. Sıfatlan bilinirse, Allahü Teâlâ'nm bilinmesinin nasıl hâsıl olduğu, kendi saadetine nasıl ulaştığı bilinir. Bunlann her birine ayrı ayrı işaret edeceğiz. Kalbin varlığı aşikârdır. Zira, insanın kendi varlığında şüphesi yoktur. İnsanın varlığı bu kalıbı ile değildir. Bu kalıp, ölüde de vardır, fakat ruhu yoktur! Biz kalb demekle, ruhun hakikatini kasd ediyoruz. Bu ruh olmazsa, beden temiz olamaz. Gözünü kapayıp kalıbını, gökleri, yerleri ve gözle görülebilen her şeyi unutsa da kendi varlığını zarurî olarak bilir. Her ne kadar kalıbından, yerden, gökten ve göklerde olanlardan haberi olmasa da, kendinden haberi olur. Bu hususta dikkatli düşünen bir kimse, âhiretin hakikatinden bir şeyler anlar ve yine anlar ki, bu bedeni ondan alırlar; o ise bir yerde kalır, yok olmaz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KALBİN HAKİKATİ</span></span><br />
<br />
Ruhun hakikatinin mahiyetini, ona mahsus sıfatların neler olduğunu bildirmeye dinimiz müsaade etmiyor. Bunun için Allah'ın Resulü (sallâllahü aleyhi ve sellem) bunu açıklamadı. Nitekim, Allahü Teâlâ Peygamberimize (s.a.) buyurdu: «Ve, sana rûhdan sorarlar. Onlara de ki, ruh Rabbimin emrindendir» (1). Bundan fazlasını söylemeye izin yoktur. Ruh, Allahü Teâlâ'ya, ait şeylerdendir ve âlem-i emirdendir. O âlemden gelmiştir: «Biliniz ki, halk [yaratma] ve emir O'nundur» (2), buyuruldu. Âlem-i halk başkadır, âlem-i emr başkadır, ölçülebilen, sayılabilen ve boyutları olan her şeye âlem-i halk denir. Halk kelimesinin lügatta asıl mânâsı ölçmektir. Halbuki insanın kalbinin ölçüsü ve sayısı olmaz. Bunun içindir ki, bölünmeyi kabul etmez. Eğer bölünebilseydi, bir tarafında bir şeyi bilmemek, diğer tarafında aynı şeyi bilmek caiz olurdu. Böylece, bir anda hem âlim, hem de cahil olmuş olurdu. Bu ise imkânsızdır! Bölünme ve ölçü kendisine yanaşamadığı hâlde, bu ruh, mahlûktur, yaratıktır. Takdir, yaratmak mânâsına geldiği gibi, halk kelimesi de yaratmak mânâsına gelir. O hâlde, bu mânâda yaratıktır. Diğer mânâda ise, âlem-i emirdendir. Çünkü, âlem-i emirdeki şeyler, boyut ve ölçü kabul etmez. O hâlde, ruha kadîm [ezeli] diyenler yanılıyor. A'raz [sıfat] diyenler de yanılıyor. Çünkü, a'razın kıyamı [ayakta durması, varlığı] kendi ile değil, tâbi olma seklindedir. Ruh ise, insanın aslıdır. Bütün kalıp, ona uymaktadır. Nasıl a'raz olabilir? Ruha cisimdir diyenler de yanılıyor. Zira cisim, bölünebilir. Ruh ise bölünemez. Ama başka bir şey daha vardır ki, ona da ruh [can] derler. O bölünebilir. Belki o hayvanların ruhu olabilir. Fakat bizim kalb dediğimiz ruh, Allahü Teâlâ'yı tanımak, bilmek yeridir. Hayvanlarda bu yoktur. Bu, ne cisim, ne a’razdır, belki melek cevherlerinden bir cevherdir. Onun hakikatini bilmek zordur. Onu şerh etmeye [açıklamaya], uzun anlatmaya da izin yoktur. Başlangıçta bunu bilmeye hacet de yoktur. Başlangıçta tutulacak din yolu mücâhededir [nefis mücadelesidir]. Bir kimse şartlarına uyarak mücâhede yaparsa, bu marifet kendiliğinden hâsıl olur. Kimseden dinlemesine lüzum kalmaz. Bu marifet Allahü Teâlâ'nın buyurduğu şu hidâyet cümlesindendir: «Rızâmızı isteyip, zahir ve bâtın düşmanlarla cihâd edenlere cennetlerimize kavuşma yollarını hidâyet ederiz» (3). Mücâhedesini henüz tamamlamayanla, ruhun hakikati hakkında konuşmak doğru olmaz. Fakat mücâhededen önce, kalbin askerini bilmek lâzımdır. Zira kalb askerini tanımayan, (nefsiyle) cihad edemez.<br />
<br />
(1) 17 - İsrâ: 85. (2) 7 - A'râf: 54. (3) 29 – Ankebût: 69.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">KALB ASKERİNİN BİLİNMESİ</span></span><br />
<br />
Kalbin askerlerini uzun uzun anlatmak çok sürer. Maksadı bir misal ile sana bildireyim: Beden bir şehre benzer. El, ayak ve azalar şehrin san'at erbabı gibidir. Şehvet, maliye müdürü gibidir. Gazab, şehrin emniyet âmiri gibidir. Kalb, bu şehrin padişahıdır. Akıl ise padişahın veziridir. Padişahın bunların hepsine ihtiyacı vardır. Memleketin idaresi ancak bunlarla yürür. Fakat maliye müdürü olan şehvet, yalancıdır, sebepsiz yere başkalarının işine karışır ve saçma sapan konuşur. Vezir olan aklın söylediklerine muhalefet eder. Şehvet daima, memlekette olan bütün malları toplamak, almak ister. Emniyet müdürü mesabesinde olan gazab, şerir, şiddetli, azgın ve serttir. Herkesi öldürmek, her şeyi kırmak, dökmek ister. Bunun gibi, şehrin padişahı daima veziri ile meşveret ederse [danışırsa], yalancı ve tama’kâr maliye müdürünü hırpalarsa, onun vezire uymayan sözlerini dinlemez, emniyet müdürünü onun peşine takıp sebepsiz ve lüzumsuz iş görmekten onu meneder, emniyet müdürünü, yapmak istediği haksızlıklardan dolayı döver ve incitirse, memlekette asayiş ve nizam olur. Bunun gibi, kalb padişahı, veziri olan aklın işareti ile iş yaparsa, şehvet ve gazabı zabt u rabt altına alıp (yani sıkıca tutup, idaresi altına alıp) akla uymalarını emrederse, aklı onlara tâbi eylemezse, beden memleketinin işleri düzgün olur. Saadet yolu ve Allahü Teâlâ'ya kavuşma yolu kapanmamış olur. Eğer aklı, şehvet ve gazaba esir ederse memleket harap olur. Padişah, bedbaht olup helak olur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İNSANIN BEDENE İHTİYACI</span></span><br />
<br />
Beden, kalbin ülkesidir. Bu ülkede kalbin çeşit çeşit askerleri vardır. Ayet-i kerimede, «Senin Rabbinin askerlerini, O’ndan başkası bilmez» (1), buyuruldu. Kalb âhiret için yaratılmıştır. Onun işi, saadeti [mutluluğu] aramaktır. Allahü Teâlâ'yı tanımak, bilmek ise, Allahü Teâlâ'nın yarattıklarını bilmekle ele geçer. Bu da bütün âlemdir. Alemdeki acayip şeyleri tanımak, ona hisler [duygular] yoluyla gelir. Bu hisler ise, beden ile varlıkta durmaktadır. O hâlde, marifet [tanımak, bilmek] onun avıdır. Hisler de tuzağıdır. Beden, binek hayvanıdır ve onun tuzağının taşıyıcısıdır. Bunun için, onun bedene ihtiyacı vardır. Beden, sudan, topraktan, sıcaklıktan ve rutubetten mürekkebtir [bunlardan oluşmuştur]. Bu yüzden zaif ve muhtaçtır. Helak olmasından korkulur. İçerden, acıkma ve susama; dışardan, ateş, su, düşmanlar ile canavarların ve başka şeylerin kendini öldürmek istemeleri sebebiyle korkudadır. Açlık ve susama sebebiyle yemek ve içmek ister. Bunun için iki askere muhtaçtır. Biri zahirde, el, ayak, ağız, diş, mide gibi. Diğer bâtında, yemek ve içmek isteği gibi. Dışarıdaki düşmanlardan korunması için iki askere ihtiyacı vardır: Biri zahirde, el, ayak, silâh gibi. Diğer bâtında, hışım ve gazab [kızgınlık] gibi. Görmediği gıdayı istemesi ve görmediği düşmanı defetmesi mümkün olmadığına göre, idrak etmeye, anlamaya ihtiyacı vardır. Bir kısmı zahirdedir [yani açıktadır, görünür]. Beş duygu organı olan göz, burun, kulak, dil ve el gibi. Bir kısmı da bâtındadır. Onlar da beştir ve yeri dimağdır [beyin, akıl]: Hayâl kuvveti, düşünme kuvveti, ezberleme kuvveti, hatırlama kuvveti ve vehim kuvvetidir. Bu kuvvetlerden her birinin hususî işleri vardır. Bir tanesine zarar gelirse insanın işi, dünyada da âhirette de aksar. Bu dıştaki ve içteki askerler, kalbin emrindedirler. Kalb ise hepsinin âmiri ve padişahıdır. Dile emir verince hemen konuşur. Ele emredince tutar. Ayağa emredince, yürür. Göze emredince, bakar. Düşünce kuvvetine emir verince, düşünür. Hepsini onun isteğine ve emrine vermişlerdir. Böylece bedeni muhafaza ederler. Bu, azığını alıncaya, avını elde edinceye, âhiret ticaretini bitirinceye ve kendi saadet tohumunu ekinceye kadar devam eder. Bu askerlerin kalbe itaat etmesi, meleklerin Allahü Teâlâ'ya itaat etmesine benzer ki, hiçbir emrine muhalefet edemezler. Hattâ yaratılış icabı olarak ve isteyerek, emrolunanı yaparlar.<br />
<br />
(1) 74 - Müddessir: 31.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ŞEHVETİ, GAZABI, BEDENİ, DUYGU ORGANLARINI, AKLI VE KALBİ DOĞRU YOLDA KULLANMAK</span></span><br />
<br />
Bundan önceki anlattıklarımızdan, şehvet ve gazabın, yemek - içmek ve bedeni korumak için yaratıldığı anlaşıldı. Demek ki, her ikisi de bedene hizmet ediyorlar. Yemek ve içmek, bedenin yemidir, gıdasıdır. Beden duygulara hamal olarak yaratılmıştır. O hâlde beden, hislere [duygulara] hizmet ediyor. Duygular ise, aklın haber toplaması için birer casus olarak yaratılmıştır. Böylece onun tuzağı olurlar. Onların vasıtasiyle, Allahü Teâlâ'nın sun'undaki hayranlık verici şeyleri bilir. Demek ki duygular, akla hizmet ediyorlar. Akıl ise, kalb için yaratılmış olup onun mumu ve kandili olmak, ona ışık tutmak içindir. Bunun nuru ile Allahü Teâlâ'yı görür. Kalbin cenneti budur. Şu hâlde, akıl da kalbin hizmetçisi oldu. Kalbi ise, Allahü Teâlâ'nın cemâline bakmak için yaratılmıştır. O bununla meşgul olunca köle ve hizmetçiler de o huzurda bulunmuş olur. Allahü Teâlâ bunun için buyuruyor: «Cinleri ve insanları, yalnız. Bana ibâdet etmeleri ve Beni tanımaları için yarattım» (1). Demek ki, kalbi yarattılar ve bu memleket ile askeri ona verdiler. Bu binek vasıtasiyle toprak âleminden, a'lâ-yı ılliyyîne sefer eylemesi için, bu beden bineğini ona esir eylediler. Bu nimetin hakkını gözetmek ve kulluk şartlarını yerine getirmek isterse padişah gibi, memleketinin ortasında oturmaya lâyık olur. Allahü Teâlâ'ya döner ve maksadı Allah olur. Ahireti, vatanı ve devamlı duracağı yeri; dünyayı konak yeri; bedeni binek vasıtası; elini, ayağını ve diğer organlarını hizmetçi, aklını vezir, şehvetini maliye müdürü, gazabını emniyet müdürü, duygu organlarını istihbarat memuru eyler. Her birine bir başka yerde vazife verir. O, o şehrin haberlerini toplar. Beynin ön tarafında bulunan hayal kuvvetini, istihbarat şefi yapar. Böylece istihbarat memurlarının getirdiği bütün haberler onda toplanır. Beynin arkasında bulunan ezberleme kuvvetini emniyet âmiri yapıp, istihbarat vesikalarını, istihbarat şefinden alır, muhafaza eder ve zamanında akıl vezirine arzeder. Memleketten gelen haberlere göre vezir, memleketin tedbirini ve padişahın sefer hazırlıklarını sağlar. Askerlerden biri gibi görünür. Şehvet, gazab ve diğerleri padişaha baş kaldırırsa, ona itaat etmezlerse ve ona giden yolu tutarlarsa, onlarla cihad etmek, yola getirmek çaresiyle meşgul olur. Onları öldürmek istemez. Çünkü, onlar olmadan memleket işleri yürümez. Burada tedbir, onları itaat etmeye zorlamaktır. Böylece, ilerde vaki olacak seferde, ona düşman değil, dost ve yardımcı olurlar, hırsız ve yol kesici değil... Böyle yaparsa kurtulur, said [mutlu, mesud] olur. Nimetin hakkını vermiş olur. Bu nimetin mükâfatına vaktinde kavuşur. Eğer buna muhalif hareket ederse, baş kaldıran düşmanlarla ve yol kesicilerle anlaşırsa, padişahın nimetine küfür etmiş olur. Şaki olur. İşlediği suçun cezasını bulur.<br />
<br />
(1 ) 51 - Zâriyât: 56<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KAYNAK</span></span><br />
<br />
Kimyai Saadet<br />
imam Gazali</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KALBİN HAKİKATİNİ BİLMEK</span></span><br />
<br />
Varlığı bilinmeyince, kalbin hakikati anlaşılamaz. O hâlde hakikatinin ne olduğunu, sonra askerini, sonra bu asker ile olan bağlılığını, sonra sıfatlarını bilmek lâzımdır. Sıfatlan bilinirse, Allahü Teâlâ'nm bilinmesinin nasıl hâsıl olduğu, kendi saadetine nasıl ulaştığı bilinir. Bunlann her birine ayrı ayrı işaret edeceğiz. Kalbin varlığı aşikârdır. Zira, insanın kendi varlığında şüphesi yoktur. İnsanın varlığı bu kalıbı ile değildir. Bu kalıp, ölüde de vardır, fakat ruhu yoktur! Biz kalb demekle, ruhun hakikatini kasd ediyoruz. Bu ruh olmazsa, beden temiz olamaz. Gözünü kapayıp kalıbını, gökleri, yerleri ve gözle görülebilen her şeyi unutsa da kendi varlığını zarurî olarak bilir. Her ne kadar kalıbından, yerden, gökten ve göklerde olanlardan haberi olmasa da, kendinden haberi olur. Bu hususta dikkatli düşünen bir kimse, âhiretin hakikatinden bir şeyler anlar ve yine anlar ki, bu bedeni ondan alırlar; o ise bir yerde kalır, yok olmaz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KALBİN HAKİKATİ</span></span><br />
<br />
Ruhun hakikatinin mahiyetini, ona mahsus sıfatların neler olduğunu bildirmeye dinimiz müsaade etmiyor. Bunun için Allah'ın Resulü (sallâllahü aleyhi ve sellem) bunu açıklamadı. Nitekim, Allahü Teâlâ Peygamberimize (s.a.) buyurdu: «Ve, sana rûhdan sorarlar. Onlara de ki, ruh Rabbimin emrindendir» (1). Bundan fazlasını söylemeye izin yoktur. Ruh, Allahü Teâlâ'ya, ait şeylerdendir ve âlem-i emirdendir. O âlemden gelmiştir: «Biliniz ki, halk [yaratma] ve emir O'nundur» (2), buyuruldu. Âlem-i halk başkadır, âlem-i emr başkadır, ölçülebilen, sayılabilen ve boyutları olan her şeye âlem-i halk denir. Halk kelimesinin lügatta asıl mânâsı ölçmektir. Halbuki insanın kalbinin ölçüsü ve sayısı olmaz. Bunun içindir ki, bölünmeyi kabul etmez. Eğer bölünebilseydi, bir tarafında bir şeyi bilmemek, diğer tarafında aynı şeyi bilmek caiz olurdu. Böylece, bir anda hem âlim, hem de cahil olmuş olurdu. Bu ise imkânsızdır! Bölünme ve ölçü kendisine yanaşamadığı hâlde, bu ruh, mahlûktur, yaratıktır. Takdir, yaratmak mânâsına geldiği gibi, halk kelimesi de yaratmak mânâsına gelir. O hâlde, bu mânâda yaratıktır. Diğer mânâda ise, âlem-i emirdendir. Çünkü, âlem-i emirdeki şeyler, boyut ve ölçü kabul etmez. O hâlde, ruha kadîm [ezeli] diyenler yanılıyor. A'raz [sıfat] diyenler de yanılıyor. Çünkü, a'razın kıyamı [ayakta durması, varlığı] kendi ile değil, tâbi olma seklindedir. Ruh ise, insanın aslıdır. Bütün kalıp, ona uymaktadır. Nasıl a'raz olabilir? Ruha cisimdir diyenler de yanılıyor. Zira cisim, bölünebilir. Ruh ise bölünemez. Ama başka bir şey daha vardır ki, ona da ruh [can] derler. O bölünebilir. Belki o hayvanların ruhu olabilir. Fakat bizim kalb dediğimiz ruh, Allahü Teâlâ'yı tanımak, bilmek yeridir. Hayvanlarda bu yoktur. Bu, ne cisim, ne a’razdır, belki melek cevherlerinden bir cevherdir. Onun hakikatini bilmek zordur. Onu şerh etmeye [açıklamaya], uzun anlatmaya da izin yoktur. Başlangıçta bunu bilmeye hacet de yoktur. Başlangıçta tutulacak din yolu mücâhededir [nefis mücadelesidir]. Bir kimse şartlarına uyarak mücâhede yaparsa, bu marifet kendiliğinden hâsıl olur. Kimseden dinlemesine lüzum kalmaz. Bu marifet Allahü Teâlâ'nın buyurduğu şu hidâyet cümlesindendir: «Rızâmızı isteyip, zahir ve bâtın düşmanlarla cihâd edenlere cennetlerimize kavuşma yollarını hidâyet ederiz» (3). Mücâhedesini henüz tamamlamayanla, ruhun hakikati hakkında konuşmak doğru olmaz. Fakat mücâhededen önce, kalbin askerini bilmek lâzımdır. Zira kalb askerini tanımayan, (nefsiyle) cihad edemez.<br />
<br />
(1) 17 - İsrâ: 85. (2) 7 - A'râf: 54. (3) 29 – Ankebût: 69.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">KALB ASKERİNİN BİLİNMESİ</span></span><br />
<br />
Kalbin askerlerini uzun uzun anlatmak çok sürer. Maksadı bir misal ile sana bildireyim: Beden bir şehre benzer. El, ayak ve azalar şehrin san'at erbabı gibidir. Şehvet, maliye müdürü gibidir. Gazab, şehrin emniyet âmiri gibidir. Kalb, bu şehrin padişahıdır. Akıl ise padişahın veziridir. Padişahın bunların hepsine ihtiyacı vardır. Memleketin idaresi ancak bunlarla yürür. Fakat maliye müdürü olan şehvet, yalancıdır, sebepsiz yere başkalarının işine karışır ve saçma sapan konuşur. Vezir olan aklın söylediklerine muhalefet eder. Şehvet daima, memlekette olan bütün malları toplamak, almak ister. Emniyet müdürü mesabesinde olan gazab, şerir, şiddetli, azgın ve serttir. Herkesi öldürmek, her şeyi kırmak, dökmek ister. Bunun gibi, şehrin padişahı daima veziri ile meşveret ederse [danışırsa], yalancı ve tama’kâr maliye müdürünü hırpalarsa, onun vezire uymayan sözlerini dinlemez, emniyet müdürünü onun peşine takıp sebepsiz ve lüzumsuz iş görmekten onu meneder, emniyet müdürünü, yapmak istediği haksızlıklardan dolayı döver ve incitirse, memlekette asayiş ve nizam olur. Bunun gibi, kalb padişahı, veziri olan aklın işareti ile iş yaparsa, şehvet ve gazabı zabt u rabt altına alıp (yani sıkıca tutup, idaresi altına alıp) akla uymalarını emrederse, aklı onlara tâbi eylemezse, beden memleketinin işleri düzgün olur. Saadet yolu ve Allahü Teâlâ'ya kavuşma yolu kapanmamış olur. Eğer aklı, şehvet ve gazaba esir ederse memleket harap olur. Padişah, bedbaht olup helak olur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İNSANIN BEDENE İHTİYACI</span></span><br />
<br />
Beden, kalbin ülkesidir. Bu ülkede kalbin çeşit çeşit askerleri vardır. Ayet-i kerimede, «Senin Rabbinin askerlerini, O’ndan başkası bilmez» (1), buyuruldu. Kalb âhiret için yaratılmıştır. Onun işi, saadeti [mutluluğu] aramaktır. Allahü Teâlâ'yı tanımak, bilmek ise, Allahü Teâlâ'nın yarattıklarını bilmekle ele geçer. Bu da bütün âlemdir. Alemdeki acayip şeyleri tanımak, ona hisler [duygular] yoluyla gelir. Bu hisler ise, beden ile varlıkta durmaktadır. O hâlde, marifet [tanımak, bilmek] onun avıdır. Hisler de tuzağıdır. Beden, binek hayvanıdır ve onun tuzağının taşıyıcısıdır. Bunun için, onun bedene ihtiyacı vardır. Beden, sudan, topraktan, sıcaklıktan ve rutubetten mürekkebtir [bunlardan oluşmuştur]. Bu yüzden zaif ve muhtaçtır. Helak olmasından korkulur. İçerden, acıkma ve susama; dışardan, ateş, su, düşmanlar ile canavarların ve başka şeylerin kendini öldürmek istemeleri sebebiyle korkudadır. Açlık ve susama sebebiyle yemek ve içmek ister. Bunun için iki askere muhtaçtır. Biri zahirde, el, ayak, ağız, diş, mide gibi. Diğer bâtında, yemek ve içmek isteği gibi. Dışarıdaki düşmanlardan korunması için iki askere ihtiyacı vardır: Biri zahirde, el, ayak, silâh gibi. Diğer bâtında, hışım ve gazab [kızgınlık] gibi. Görmediği gıdayı istemesi ve görmediği düşmanı defetmesi mümkün olmadığına göre, idrak etmeye, anlamaya ihtiyacı vardır. Bir kısmı zahirdedir [yani açıktadır, görünür]. Beş duygu organı olan göz, burun, kulak, dil ve el gibi. Bir kısmı da bâtındadır. Onlar da beştir ve yeri dimağdır [beyin, akıl]: Hayâl kuvveti, düşünme kuvveti, ezberleme kuvveti, hatırlama kuvveti ve vehim kuvvetidir. Bu kuvvetlerden her birinin hususî işleri vardır. Bir tanesine zarar gelirse insanın işi, dünyada da âhirette de aksar. Bu dıştaki ve içteki askerler, kalbin emrindedirler. Kalb ise hepsinin âmiri ve padişahıdır. Dile emir verince hemen konuşur. Ele emredince tutar. Ayağa emredince, yürür. Göze emredince, bakar. Düşünce kuvvetine emir verince, düşünür. Hepsini onun isteğine ve emrine vermişlerdir. Böylece bedeni muhafaza ederler. Bu, azığını alıncaya, avını elde edinceye, âhiret ticaretini bitirinceye ve kendi saadet tohumunu ekinceye kadar devam eder. Bu askerlerin kalbe itaat etmesi, meleklerin Allahü Teâlâ'ya itaat etmesine benzer ki, hiçbir emrine muhalefet edemezler. Hattâ yaratılış icabı olarak ve isteyerek, emrolunanı yaparlar.<br />
<br />
(1) 74 - Müddessir: 31.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ŞEHVETİ, GAZABI, BEDENİ, DUYGU ORGANLARINI, AKLI VE KALBİ DOĞRU YOLDA KULLANMAK</span></span><br />
<br />
Bundan önceki anlattıklarımızdan, şehvet ve gazabın, yemek - içmek ve bedeni korumak için yaratıldığı anlaşıldı. Demek ki, her ikisi de bedene hizmet ediyorlar. Yemek ve içmek, bedenin yemidir, gıdasıdır. Beden duygulara hamal olarak yaratılmıştır. O hâlde beden, hislere [duygulara] hizmet ediyor. Duygular ise, aklın haber toplaması için birer casus olarak yaratılmıştır. Böylece onun tuzağı olurlar. Onların vasıtasiyle, Allahü Teâlâ'nın sun'undaki hayranlık verici şeyleri bilir. Demek ki duygular, akla hizmet ediyorlar. Akıl ise, kalb için yaratılmış olup onun mumu ve kandili olmak, ona ışık tutmak içindir. Bunun nuru ile Allahü Teâlâ'yı görür. Kalbin cenneti budur. Şu hâlde, akıl da kalbin hizmetçisi oldu. Kalbi ise, Allahü Teâlâ'nın cemâline bakmak için yaratılmıştır. O bununla meşgul olunca köle ve hizmetçiler de o huzurda bulunmuş olur. Allahü Teâlâ bunun için buyuruyor: «Cinleri ve insanları, yalnız. Bana ibâdet etmeleri ve Beni tanımaları için yarattım» (1). Demek ki, kalbi yarattılar ve bu memleket ile askeri ona verdiler. Bu binek vasıtasiyle toprak âleminden, a'lâ-yı ılliyyîne sefer eylemesi için, bu beden bineğini ona esir eylediler. Bu nimetin hakkını gözetmek ve kulluk şartlarını yerine getirmek isterse padişah gibi, memleketinin ortasında oturmaya lâyık olur. Allahü Teâlâ'ya döner ve maksadı Allah olur. Ahireti, vatanı ve devamlı duracağı yeri; dünyayı konak yeri; bedeni binek vasıtası; elini, ayağını ve diğer organlarını hizmetçi, aklını vezir, şehvetini maliye müdürü, gazabını emniyet müdürü, duygu organlarını istihbarat memuru eyler. Her birine bir başka yerde vazife verir. O, o şehrin haberlerini toplar. Beynin ön tarafında bulunan hayal kuvvetini, istihbarat şefi yapar. Böylece istihbarat memurlarının getirdiği bütün haberler onda toplanır. Beynin arkasında bulunan ezberleme kuvvetini emniyet âmiri yapıp, istihbarat vesikalarını, istihbarat şefinden alır, muhafaza eder ve zamanında akıl vezirine arzeder. Memleketten gelen haberlere göre vezir, memleketin tedbirini ve padişahın sefer hazırlıklarını sağlar. Askerlerden biri gibi görünür. Şehvet, gazab ve diğerleri padişaha baş kaldırırsa, ona itaat etmezlerse ve ona giden yolu tutarlarsa, onlarla cihad etmek, yola getirmek çaresiyle meşgul olur. Onları öldürmek istemez. Çünkü, onlar olmadan memleket işleri yürümez. Burada tedbir, onları itaat etmeye zorlamaktır. Böylece, ilerde vaki olacak seferde, ona düşman değil, dost ve yardımcı olurlar, hırsız ve yol kesici değil... Böyle yaparsa kurtulur, said [mutlu, mesud] olur. Nimetin hakkını vermiş olur. Bu nimetin mükâfatına vaktinde kavuşur. Eğer buna muhalif hareket ederse, baş kaldıran düşmanlarla ve yol kesicilerle anlaşırsa, padişahın nimetine küfür etmiş olur. Şaki olur. İşlediği suçun cezasını bulur.<br />
<br />
(1 ) 51 - Zâriyât: 56<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KAYNAK</span></span><br />
<br />
Kimyai Saadet<br />
imam Gazali</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>