<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Tasavvuf Yolcusu - Evliyalar Hakkında Bilgiler]]></title>
		<link>https://tasavvufyolcusu.de/</link>
		<description><![CDATA[Tasavvuf Yolcusu - https://tasavvufyolcusu.de]]></description>
		<pubDate>Thu, 10 Sep 2026 01:03:55 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Ubeydullah-i Ahrar]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=26118</link>
			<pubDate>Fri, 21 Aug 2026 10:32:12 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=26118</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ubeydullah-i Ahrar</span></span><br />
<br />
Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri, Türkistan'ın büyük velilerindendir. Silsile-i aliyyenin on sekizincisidir. 1403 yılında Taşkent'te doğdu. 1490’da Semerkant'ta vefat etti. Kabri oradadır.<br />
<br />
Doğumundan itibaren üstün halleri görüldü. Annesi nifastan temizlendikten sonra emmeye başlamıştır. Yüzünde öyle bir nur parlardı ki, görenler hayran kalıp, ona dua ederlerdi. Dilinden Allahü teâlânın ismi hiç düşmezdi. Dedesi de, âlim ve veli idi. Vefat edeceği sırada, torunları ile tek tek vedalaştı. Ubeydullah-ı Ahrar o zaman çok küçüktü. Onu görünce, kucağına aldı. Sarılarak ağladı ve şöyle dedi: "Ben, bunun büyük bir zat olduğu zaman hayatta olmam. Bu İslamiyet’e hizmet edecektir. Cihan padişahları bunun sözünü dinleyecekler" dedi.<br />
<br />
Tasavvufta yüksek derecelere kavuştuktan sonra, helal kazanmak için tarımla meşgul oldu. Kısa zamanda zengin oldu. 1300'den fazla çiftliği vardı. Herbirinde üç bin amele çalışırdı. Allahü teâlâ onun mahsulüne öyle bir bereket verdi ki, her yıl 800 bin batman [700 ton] zahire uşur verirdi. Ambarlarına konulan mahsul, çıkardıklarında, koyduklarından fazla geliyordu. Kendisi bu konuda; "Bizim malımız, fakirler içindir. Bunca malın hassası işte bu noktadadır" buyururdu.<br />
<br />
Yakınlarından biri, bir gece birini kendisine şarap alıp getirmesi için gönderdi. O kimse şarabı alıp gelince, onun bulunduğu evin önünde durup, şarap testisini yukarıdan sarkıttığı bir sepete koydu. O da sepeti yukarı çekmeye başladı. Çekerken, sepet duvara çarpıp ipi koptu, yere düştü ve testi kırıldı. Şarap isteyen kimse, kimse bilmesin diye, sabahleyin erkenden kalkıp kırılan testisinin parçalarını topladı. Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri o kimsenin evine geldi. "Gece yukarı çektiğin testinin sesi kulağıma geldi. Eğer o testi kırılmasaydı, benim kalbim kırılırdı ve bir daha seninle buluşmama imkan kalmazdı” buyurdu.<br />
<br />
Bu talebesi anlatır:<br />
Seferde idik. Gece yarısı bana "Hemen kalk, eşyalarını topla ve derhal dışarı çık!" buyurdu ve kendisi de çıktı. Bu çevrede olanları da uyandır. Beni takip edin" dedi. Bir tepeye doğru yürüdü, biz de hemen toparlanıp onu takip ettik. Tepeye çıkınca, durdu. Biz de yanında durduk. Bir kısmı da, gelmemişti. Biz tepede iken, birdenbire korkunç bir sel geldi. Önüne gelen ağaç, kaya, duvar, ne varsa süpürüp götürüyordu. Ayrıldığımız ev de sel suları içinde kalmış, gelmeyenler de sele kapılmıştı. Sele kapılmaktan kurtulanlar, Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin bu kerametini görerek, onun büyük bir veli olduğunu bir kere daha anlamış oldular.<br />
<br />
İsmi Nâsıruddîn Ubeydullah b. Mahmûd b. Şihâbeddîn Şâşî es-Semerkandî olup Ubeydullah-i Ahrâr ya da Hâce-i Ahrâr/hürlerin şeyhi diye meşhurdur. Gönlünün, dünya malından ve iki cihan kaygısından azade olduğu düşüncesiyle kendisine bu lakap verilmiştir. Ramazan 806/Mart 1404 senesinde Taşkent’in Bağistân köyünde doğdu. Babasının adı Mahmud, dedesininki ise Şeyh Muhammed Nâmî idi.<br />
<br />
Ebû Bekir Muhammed b. Ali İsmail el-Kaffâl eş-Şâşî’nin müridi ve dönemin seçkin simalarından biri olan dedesi, son demlerinde çocuklarını ve torunlarını yanına çağırarak nasihat eder ve onlara dua eder. Ubeydullah Ahrâr (k.s.)’a ise özel teveccüh gösterir, yatağından doğrulup oturur, onu kucağına alarak; “Allah (c.c.)’ın bana müjdelediği çocuk budur. Yakında bu oğlum şeriat ehli, tarikat pîri, marifet madeni, hakikat eri olarak zamanına ve ötelerine ışık tutacaktır. Bir Allah (c.c.) eri olacaktır.” diye temennilerini dile getirir.<br />
<br />
Küçüklüğünde hem Taşkent’te mektebe devam eder hem de ziraatla meşgul olan babasına yardım eder. Mâneviyata meyilli bir mizacı olan Ubeydullah, gençliğinde rüyasında Hz. İsa’yı görür. Hz. İsa ona; “Evladım! Hiç mahzun olma, seni ben yetiştireceğim.” der. O bu rüyayı tanıdığı sâlih zâtlara anlatır. Onlar da; “Sen ileride tıp ilmine sahip biri olacaksın.” derler. Fakat Ahrâr (k.s.), onların bu yorumuna itibar etmez. İsa (a.s.)’ın bir nebi olarak ölü canları diriltme mucizesi gösterdiğini, Allah (c.c.)’ın da velî kullarına kalpleri imanla canlandırma kuvveti vereceğini düşün. Allah (c.c.)’tan böylesi bir güce sahip olmayı diler.<br />
<br />
Ubeydullah Ahrâr (k.s.), çocukluk yıllarına ait bir başka rüyasını ise şu şekilde anlatmaktadır: “Bir gece Şâh-ı Nakşbend (k.s.)’i rüyamda gördüm. Bana birtakım mânevî ameliyatlar yaptı. Ardından yürüyüp gitti. Peşine takıldım. Kendisine yetiştiğimde bana; ‘Allah (c.c.) mübarek eylesin.’ dedi.” 22 yaşındayken 828/1425 yılında dayısı Hâce İbrahim ilim tahsili için onu Semerkand’a götürdü. Ubeydullah Ahrâr (k.s.) bu şehirde Mevlâna Kutbeddîn Sadr Medresesi’nde bir süre tahsil gördüyse de, tasavvufa olan meyli sebebiyle medrese eğitimine devam edemedi. Semerkand’da iki sene ikâmet eden Ubeydullah Ahrâr (k.s.) burada Sa’deddin Kâşgarî ile tanıştı ve onunla birlikte Nizâmeddîn Hâmûş’un sohbetlerine iştirak etti.<br />
<br />
Semerkand’daki iki yıllık ikametinin ilk senesinde Mâverâünnehir’in muhtelif şehirlerini de dolaşan Ahrâr (k.s.), bu şehirlerde Nakşbendîyye’nin önde gelen simalarından istifade etti. Ahrâr (k.s.)’ın bu gezilerinin en önemlisi Buhara seyahatidir. Buhara’ya giderken Bahâeddîn Nakşbend’in müridlerinden Sirâceddîn Külâl Pîrmesî’nin köyüne uğrayıp bir hafta onunla sohbet etti. Sonra Buhara’ya ulaşıp orada Emir Külâliyye kolu şeyhlerinden Mevlâna Hüsameddin b. Hamîdüddîn Şâşî ile görüştü, Nakşbend’in kabrini ziyaret etti, Nakşbend’in halifelerinden Hâce Alâeddîn Gucdevânî ile 40 gün sohbet etti ve ondan irşad icazeti aldı. Ubeydullah Ahrâr (k.s.), Semerkand’daki ikinci yılında, 830/1426-27 senesinde Herat’tan Semerkand’a gelip bir süre sonra tekrar Horasan’a dönen ve Kâsım-ı Envâr diye meşhur olan yaşlı Safevîyye ve Sühreverdiyye tarikatı şeyhi Seyyid Kâsım Tebrîzî ile tanışıp istifade etti.<br />
<br />
Tebrîzî dinî kurallara özen gösteren takva ve irfan sahibi bir zât idi. Ubeydullah Ahrâr (k.s.), müşahede ettiği Seyyid Kasım Tebrizî’nin mânevî hallerini bizlere şu şekilde anlatmaktadır: “Pek çok mürşid-i kâmil ile sohbet ettim. Seyyid Kasım-ı Tebrizî’nin özellikleri bambaşkaydı. Bu zâttan elde ettiğim mânevî lezzet farklıydı. Onu gördüğüm anda müşahedeye dalıyordum. Bütün kâinatın onun etrafında döndüğünü, daha sora içine girip yok olduğunu görüyordum. Her gün onun dergâhına gittim. Ama her defasında da huzuruna varmaya çekindim. Günde üç defa yanına gittiğim halde, ancak bir defa içeriye girmeye cesaret edebiliyordum. Dervişler de benim bu halime hayret ediyor ve ‘Neden bu şekilde davranıyorsun? Yanına girmek için sana izin veriliyor ama sen yaklaşmıyorsun. Bize bu şekilde izin verilse hiç onun yanından ayrılmayız.’ diyorlardı.”<br />
<br />
Herat’ta 830-835/1427-1432 yılları arasında beş sene kalan Ubeydullah Ahrâr (k.s.), bu şehirdeki dördüncü yılında (834/1431) Herat’tan Çağâniyân tarafındaki Hulgatu köyüne giderek Yakub-ı Çerhî (k.s.)’ye intisap etmeye karar verdi. Yolculuğu esnasında Belh’te Alâeddîn Attâr’ın halifelerinden Hüsameddin Pârsâ Belhî ile sohbet etti. Sonra Çağâniyân vadisine gelip Alâeddîn Attâr (k.s.)’ın kabrini ziyaret etti. Çağâniyân’da bir süre hastalanan Ahrâr (k.s.), bazı kimselerin Yakub-ı Çerhî hakkında dedikodu yaptığını duydu ve bu sözlerden etkilenip Herat’a dönmeyi düşündü. Ancak bu kadar yol gelmişken Çerhî ile görüşmeden gitmek istemedi ve Hulgatu köyüne gidip onunla görüştü. Birkaç gün sohbetinde bulunduktan sonra Çerhî’ye intisap etti.<br />
<br />
Ahrâr (k.s.), üç ay kadar Çerhî’nin sohbetinde bulundu ve hilafet alarak Herat’a döndü. Ahrâr (k.s.)’ın Çerhî ile bir daha görüşmediği anlaşılmaktadır. Arşiv belgeleri üzerine yapılan çalışmalar, Ubeydullah Ahrâr (k.s.)’ın Semerkand’da ziraat ve ticaretle meşgul olarak daha da zenginleştiğini, Semerkand, Buhara, Taşkent, Karşı gibi Mâverâünnehir’in muhtelif şehirlerinde çok sayıda dükkân, bahçe, köy, mezraa ve sulama kanalı satın aldığını, ayrıca bunların bir kısmını cami, medrese ve tekkeler için vakfederek mühim hayır hizmetleri yaptığını göstermektedir.<br />
<br />
Bu dönemde sahip olmaya başladığı siyasî güç yanında Mâverâünnehir bölgesinin en büyük toprak sahiplerinden de biri hâline gelen Ahrâr (k.s.), toplumun nabzını iyi tutabilmesi ve güçlü ruhanî karakteriyle büyük kitleleri kendisine cezbetmiş, böylece tarikatın düşünce yapısını geniş bir yelpazeye yaymıştır. Ahrâr (k.s.)’ın siyasetle ilgilenmesinin, maddî çıkardan ziyade dinin hükümlerinin uygulanması ve halkın maslahatı noktasında olduğu görülmektedir. Ahrâr (k.s.)’ın Ebu Said’e dünya ve ahiretteki makamın mânevî huzur ve saadetin, ancak Peygamber (s.a.v.)’e tam itaatle mümkün olacağı, Allah (c.c.) katında makbul bir insan hâline gelmenin, dinin hükümlerine uymakla gerçekleşebileceği yönünde tavsiyelerde bulunduğu nakledilmektedir.<br />
<br />
Kendisi, siyasetle ilgilenmesiyle ilgili şu ifadelere yer verir: “Bizim önemli bir görevimiz daha vardır. O da Müslümanları zalimlerin kötülüklerinden korumaktır. Bu zorunluluk dolayısıyla yöneticilerin kontrol altına alınması ve Müslümanlar için faydalı icraatlarda bulunmaları sağlanmalıdır.” Ahrâr (k.s.), bu düşünceden hareketle, mânevî vazifesini yerine getirirken, halkla ve yönetici kesimle bağlantılarını güçlü tutmuştur. Böylece halvet der encümen anlayışını siyasî alanda da uygulayarak diğer mutasavvıflara da örnek olmuştur. Ahrâr (k.s.)’ın, irşad faaliyetleri için bir merkez edinmeyi prensip hâline getirdiği görülmektedir.<br />
<br />
Çerhî’ye intisabı sonrasında geldiği Taşkent’te belli bir maddî yeterliliğe sahip olduktan sonra hankâh kurmuştur. Aynı durum, Semerkant’a taşınınca yerleştiği Kafşir mahallesi için de geçerlidir. Bu durum, Ahrâr (k.s.)’ın yönetici kesimle ilişkilerin mahiyeti noktasında da ipuçları sunmaktadır. İçinde bulunduğu konumla Ahrâr (k.s.), dinî hükümlerin uygulanıp, halkın maslahatı doğrultusunda, sultanın velâyeti altına girmeyip arada belli bir mesafe bırakmak suretiyle onu yönlendirme siyaseti izlediği görülmektedir. Hâce Ahrâr (k.s.), 895 senesi Muharrem ayı başlarında hastalandı ve 89 gün süren rahatsızlıktan sonra aynı senenin 29 Rabiu’l-evvel’inde Cumartesi gecesi (20 Şubat 1490) Semerkand’ın Kemangeran köyünde (bugünkü Urgut nahiyesinde) vefat etti. Hicrî yıl (ay yılı) hesabıyla 89, miladi yıl (güneş yılı) hesabıyla 86 sene yaşamıştı.<br />
<br />
Naaşı, Semerkand’ın Hâce Kefşîr (veya Hâce Kefşi) mahallesine getirilerek defnedildi. Ubeydullah Ahrâr (k.s.)’ın boyu uzun, rengi esmer, yüzü gökçek, sakalı büyük ve beyazdı. Bazı yerlerinde siyah teller vardı. Öğrencilerini ve dervişlerini saadete gark ederdi. Sohbetine doyulmazdı. Zâhir ve bâtın ilimleri ile mücehhez idi. Nurlu yüzünü görenler dua ve sena ederlerdi. Sözleri ve şiirleri tarikatta hucetti. Hz. Ömer (r.a.) neslindendi. Ahrâr (k.s.), olağanüstü zenginliğine rağmen mütevazı bir hayat sürmüştür.<br />
<br />
Arazilerini vakıf hâline getirmiş ve kazandıklarını insanlar için harcamıştır. Gurur ve kibrin, insanın ahlâkî derecesini düşürdüğünü belirtmektedir. Ona göre insanlara hizmet etmek, en yüksek mânevî derecedir. İncelik ve nezaketiyle tanınmış olup misafirperverdir. Azimetle ameli, ruhsata tercih etmiştir. Ona göre mâneviyatı gelişmemiş olanlar en azından ruhsata sarılır. Azimet ise mâneviyatı güçlü olanların yoludur. Kendini din ve tarikat sevdasına adayan Ubeydullah Ahrâr (k.s.), bir an irşaddan geri kalmazdı. İlmi, fazlı, beyan tarzı dinleyenleri mest ve hayran bırakırdı. Sözleri ve şiirleri ehli tarafından huccet ve delil kabul edilirdi. Ubeydullah Ahrâr (k.s.), İslâmiyet’in emir ve yasaklarına son derece bağlı bir sûfî idi. Tasavvuf yolunda ilerlemenin ancak Kur’ân’a ve Hz. Peygamber(sav)in sünnetine tâbi olarak elde edilebileceğine inanırdı.<br />
<br />
Peygambere tâbî olmanın da ehl-i sünnet ve’l-cemâat çizgisinde olması gerektiğini söylerdi. Hâcegân yolunun ruhsat değil, azimet ve takva yolu olduğunu ifade ederdi. Bazı sofilerin “İlâhi sevgi safâya ulaşınca teklifler (emir ve yasaklar) sakıt olur.” şeklindeki sözünü “Tekliflerin külfeti kalkar ve zevkle yapılır.” diye yorumlayan Ahrâr (k.s.), bunu başka türlü yorumlamak isteyenleri mülhidler (sapıklar) diye adlandırmaktaydı. Şeyh Kâsım-ı Envâr’a çok hürmet etmekle birlikte, bazı müridlerinin dînî konularda lâkayd olduklarını görünce bu şeyhe intisaptan vazgeçmişti.<br />
<br />
Tamga vergisinin kaldırılmasını da dînen meşru olmadığı gerekçesiyle istemişti. Ubeydullah Ahrâr (k.s.) insanlara yardımı seven, cömert, diğergam, fütüvvet ehli bir insandı. Gençliğinde Semerkand’da bazı hastalara bakıcılık yapmış, onlardaki bulaşıcı hastalık kendisine geçmesine rağmen hizmetten geri durmamıştı. Herat’a geldiği zaman halka hizmet etme düşüncesiyle bazı günler hamamda ücretsiz olarak insanları keseleyen Ahrâr (k.s.), insanların sevgisini kazanıp gönüllerini hoş etmenin, nafile ibadetlerden, zikir ve murakabeden daha üstün olduğunu düşünmekteydi.<br />
<br />
Hiç parasının olmadığı günlerde kendisinden yiyecek isteyen bir dilenciyi boş çevirmemek için sarığını lokantacıya uzatıp: “Al bunu, bulaşık bezi yaparsın, şu fakire yiyecek ver.” diyebilmişti. Müridin bazen mânevî hâlini yitirebileceğini söyleyen Ubeydullah Ahrâr (k.s.): “Sâlik bazen mânevî hâlini yitirebilir. Bunun sebebi, İslâmî kurallara aykırı söz ya da fiil olabileceği gibi, bir insanın gıybetini yapmak veya sebepsiz yere bir köpeği rahatsız etmek de olabilir.” demiştir. O, tasavvuf yolunda ilerlemenin öldükten sonra da devam ettiğine inanırdı.<br />
<br />
Buyururdu ki:<br />
“Kalbin kararmış olmasının alameti, günahlardan, üzüntü duymaması, günahta ısrar etmesidir. İşlediği günahlardan dolayı kalbi o kadar kararır ki, artık nasihat tesir etmez, gafletten uyanmaz."<br />
<br />
"Eğer biz şeyhlik yapsaydık, zamanımızda hiçbir şeyh kendisine talebe bulamazdı. Fakat bize başka iş emredildi. Bizim işimiz, müslümanları zulümden korumaktır."<br />
<br />
“Tasavvuf, vakti, en değerli olan şeye sarf etmektir."<br />
<br />
"Tasavvuf, herkesin yükünü çekmek ve kimseye kendi yükünü çektirmemektir."<br />
<br />
"Tasavvuftan maksat, kendini zorlamadan her an Allahü teâlâyı hatırlamaktır."<br />
<br />
"İnsanın kıymeti; idrakinin, bu yolun büyüklerinin hakikatlerini anladığı kadardır."<br />
<br />
"Belalara sabretmek hatta şükretmek gerekir. Çünkü, Allahü teâlânın birbirinden acı belaları vardır."<br />
<br />
"İnsanın yaratılmasından maksat, kulluk yapmasıdır. Kulluktan maksat ise, her hâlükârda Allahü teâlâyı unutmamaktır."<br />
<br />
"Bütün kerametleri bize verseler, fakat itikadımız ehl-i sünnet değilse, hâlimiz haraptır. Eğer bütün haraplıkları, çirkinlikleri verseler itikadımız ehl-i sünnet ise, hiç üzülmemeliyiz."</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ubeydullah-i Ahrar</span></span><br />
<br />
Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri, Türkistan'ın büyük velilerindendir. Silsile-i aliyyenin on sekizincisidir. 1403 yılında Taşkent'te doğdu. 1490’da Semerkant'ta vefat etti. Kabri oradadır.<br />
<br />
Doğumundan itibaren üstün halleri görüldü. Annesi nifastan temizlendikten sonra emmeye başlamıştır. Yüzünde öyle bir nur parlardı ki, görenler hayran kalıp, ona dua ederlerdi. Dilinden Allahü teâlânın ismi hiç düşmezdi. Dedesi de, âlim ve veli idi. Vefat edeceği sırada, torunları ile tek tek vedalaştı. Ubeydullah-ı Ahrar o zaman çok küçüktü. Onu görünce, kucağına aldı. Sarılarak ağladı ve şöyle dedi: "Ben, bunun büyük bir zat olduğu zaman hayatta olmam. Bu İslamiyet’e hizmet edecektir. Cihan padişahları bunun sözünü dinleyecekler" dedi.<br />
<br />
Tasavvufta yüksek derecelere kavuştuktan sonra, helal kazanmak için tarımla meşgul oldu. Kısa zamanda zengin oldu. 1300'den fazla çiftliği vardı. Herbirinde üç bin amele çalışırdı. Allahü teâlâ onun mahsulüne öyle bir bereket verdi ki, her yıl 800 bin batman [700 ton] zahire uşur verirdi. Ambarlarına konulan mahsul, çıkardıklarında, koyduklarından fazla geliyordu. Kendisi bu konuda; "Bizim malımız, fakirler içindir. Bunca malın hassası işte bu noktadadır" buyururdu.<br />
<br />
Yakınlarından biri, bir gece birini kendisine şarap alıp getirmesi için gönderdi. O kimse şarabı alıp gelince, onun bulunduğu evin önünde durup, şarap testisini yukarıdan sarkıttığı bir sepete koydu. O da sepeti yukarı çekmeye başladı. Çekerken, sepet duvara çarpıp ipi koptu, yere düştü ve testi kırıldı. Şarap isteyen kimse, kimse bilmesin diye, sabahleyin erkenden kalkıp kırılan testisinin parçalarını topladı. Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri o kimsenin evine geldi. "Gece yukarı çektiğin testinin sesi kulağıma geldi. Eğer o testi kırılmasaydı, benim kalbim kırılırdı ve bir daha seninle buluşmama imkan kalmazdı” buyurdu.<br />
<br />
Bu talebesi anlatır:<br />
Seferde idik. Gece yarısı bana "Hemen kalk, eşyalarını topla ve derhal dışarı çık!" buyurdu ve kendisi de çıktı. Bu çevrede olanları da uyandır. Beni takip edin" dedi. Bir tepeye doğru yürüdü, biz de hemen toparlanıp onu takip ettik. Tepeye çıkınca, durdu. Biz de yanında durduk. Bir kısmı da, gelmemişti. Biz tepede iken, birdenbire korkunç bir sel geldi. Önüne gelen ağaç, kaya, duvar, ne varsa süpürüp götürüyordu. Ayrıldığımız ev de sel suları içinde kalmış, gelmeyenler de sele kapılmıştı. Sele kapılmaktan kurtulanlar, Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin bu kerametini görerek, onun büyük bir veli olduğunu bir kere daha anlamış oldular.<br />
<br />
İsmi Nâsıruddîn Ubeydullah b. Mahmûd b. Şihâbeddîn Şâşî es-Semerkandî olup Ubeydullah-i Ahrâr ya da Hâce-i Ahrâr/hürlerin şeyhi diye meşhurdur. Gönlünün, dünya malından ve iki cihan kaygısından azade olduğu düşüncesiyle kendisine bu lakap verilmiştir. Ramazan 806/Mart 1404 senesinde Taşkent’in Bağistân köyünde doğdu. Babasının adı Mahmud, dedesininki ise Şeyh Muhammed Nâmî idi.<br />
<br />
Ebû Bekir Muhammed b. Ali İsmail el-Kaffâl eş-Şâşî’nin müridi ve dönemin seçkin simalarından biri olan dedesi, son demlerinde çocuklarını ve torunlarını yanına çağırarak nasihat eder ve onlara dua eder. Ubeydullah Ahrâr (k.s.)’a ise özel teveccüh gösterir, yatağından doğrulup oturur, onu kucağına alarak; “Allah (c.c.)’ın bana müjdelediği çocuk budur. Yakında bu oğlum şeriat ehli, tarikat pîri, marifet madeni, hakikat eri olarak zamanına ve ötelerine ışık tutacaktır. Bir Allah (c.c.) eri olacaktır.” diye temennilerini dile getirir.<br />
<br />
Küçüklüğünde hem Taşkent’te mektebe devam eder hem de ziraatla meşgul olan babasına yardım eder. Mâneviyata meyilli bir mizacı olan Ubeydullah, gençliğinde rüyasında Hz. İsa’yı görür. Hz. İsa ona; “Evladım! Hiç mahzun olma, seni ben yetiştireceğim.” der. O bu rüyayı tanıdığı sâlih zâtlara anlatır. Onlar da; “Sen ileride tıp ilmine sahip biri olacaksın.” derler. Fakat Ahrâr (k.s.), onların bu yorumuna itibar etmez. İsa (a.s.)’ın bir nebi olarak ölü canları diriltme mucizesi gösterdiğini, Allah (c.c.)’ın da velî kullarına kalpleri imanla canlandırma kuvveti vereceğini düşün. Allah (c.c.)’tan böylesi bir güce sahip olmayı diler.<br />
<br />
Ubeydullah Ahrâr (k.s.), çocukluk yıllarına ait bir başka rüyasını ise şu şekilde anlatmaktadır: “Bir gece Şâh-ı Nakşbend (k.s.)’i rüyamda gördüm. Bana birtakım mânevî ameliyatlar yaptı. Ardından yürüyüp gitti. Peşine takıldım. Kendisine yetiştiğimde bana; ‘Allah (c.c.) mübarek eylesin.’ dedi.” 22 yaşındayken 828/1425 yılında dayısı Hâce İbrahim ilim tahsili için onu Semerkand’a götürdü. Ubeydullah Ahrâr (k.s.) bu şehirde Mevlâna Kutbeddîn Sadr Medresesi’nde bir süre tahsil gördüyse de, tasavvufa olan meyli sebebiyle medrese eğitimine devam edemedi. Semerkand’da iki sene ikâmet eden Ubeydullah Ahrâr (k.s.) burada Sa’deddin Kâşgarî ile tanıştı ve onunla birlikte Nizâmeddîn Hâmûş’un sohbetlerine iştirak etti.<br />
<br />
Semerkand’daki iki yıllık ikametinin ilk senesinde Mâverâünnehir’in muhtelif şehirlerini de dolaşan Ahrâr (k.s.), bu şehirlerde Nakşbendîyye’nin önde gelen simalarından istifade etti. Ahrâr (k.s.)’ın bu gezilerinin en önemlisi Buhara seyahatidir. Buhara’ya giderken Bahâeddîn Nakşbend’in müridlerinden Sirâceddîn Külâl Pîrmesî’nin köyüne uğrayıp bir hafta onunla sohbet etti. Sonra Buhara’ya ulaşıp orada Emir Külâliyye kolu şeyhlerinden Mevlâna Hüsameddin b. Hamîdüddîn Şâşî ile görüştü, Nakşbend’in kabrini ziyaret etti, Nakşbend’in halifelerinden Hâce Alâeddîn Gucdevânî ile 40 gün sohbet etti ve ondan irşad icazeti aldı. Ubeydullah Ahrâr (k.s.), Semerkand’daki ikinci yılında, 830/1426-27 senesinde Herat’tan Semerkand’a gelip bir süre sonra tekrar Horasan’a dönen ve Kâsım-ı Envâr diye meşhur olan yaşlı Safevîyye ve Sühreverdiyye tarikatı şeyhi Seyyid Kâsım Tebrîzî ile tanışıp istifade etti.<br />
<br />
Tebrîzî dinî kurallara özen gösteren takva ve irfan sahibi bir zât idi. Ubeydullah Ahrâr (k.s.), müşahede ettiği Seyyid Kasım Tebrizî’nin mânevî hallerini bizlere şu şekilde anlatmaktadır: “Pek çok mürşid-i kâmil ile sohbet ettim. Seyyid Kasım-ı Tebrizî’nin özellikleri bambaşkaydı. Bu zâttan elde ettiğim mânevî lezzet farklıydı. Onu gördüğüm anda müşahedeye dalıyordum. Bütün kâinatın onun etrafında döndüğünü, daha sora içine girip yok olduğunu görüyordum. Her gün onun dergâhına gittim. Ama her defasında da huzuruna varmaya çekindim. Günde üç defa yanına gittiğim halde, ancak bir defa içeriye girmeye cesaret edebiliyordum. Dervişler de benim bu halime hayret ediyor ve ‘Neden bu şekilde davranıyorsun? Yanına girmek için sana izin veriliyor ama sen yaklaşmıyorsun. Bize bu şekilde izin verilse hiç onun yanından ayrılmayız.’ diyorlardı.”<br />
<br />
Herat’ta 830-835/1427-1432 yılları arasında beş sene kalan Ubeydullah Ahrâr (k.s.), bu şehirdeki dördüncü yılında (834/1431) Herat’tan Çağâniyân tarafındaki Hulgatu köyüne giderek Yakub-ı Çerhî (k.s.)’ye intisap etmeye karar verdi. Yolculuğu esnasında Belh’te Alâeddîn Attâr’ın halifelerinden Hüsameddin Pârsâ Belhî ile sohbet etti. Sonra Çağâniyân vadisine gelip Alâeddîn Attâr (k.s.)’ın kabrini ziyaret etti. Çağâniyân’da bir süre hastalanan Ahrâr (k.s.), bazı kimselerin Yakub-ı Çerhî hakkında dedikodu yaptığını duydu ve bu sözlerden etkilenip Herat’a dönmeyi düşündü. Ancak bu kadar yol gelmişken Çerhî ile görüşmeden gitmek istemedi ve Hulgatu köyüne gidip onunla görüştü. Birkaç gün sohbetinde bulunduktan sonra Çerhî’ye intisap etti.<br />
<br />
Ahrâr (k.s.), üç ay kadar Çerhî’nin sohbetinde bulundu ve hilafet alarak Herat’a döndü. Ahrâr (k.s.)’ın Çerhî ile bir daha görüşmediği anlaşılmaktadır. Arşiv belgeleri üzerine yapılan çalışmalar, Ubeydullah Ahrâr (k.s.)’ın Semerkand’da ziraat ve ticaretle meşgul olarak daha da zenginleştiğini, Semerkand, Buhara, Taşkent, Karşı gibi Mâverâünnehir’in muhtelif şehirlerinde çok sayıda dükkân, bahçe, köy, mezraa ve sulama kanalı satın aldığını, ayrıca bunların bir kısmını cami, medrese ve tekkeler için vakfederek mühim hayır hizmetleri yaptığını göstermektedir.<br />
<br />
Bu dönemde sahip olmaya başladığı siyasî güç yanında Mâverâünnehir bölgesinin en büyük toprak sahiplerinden de biri hâline gelen Ahrâr (k.s.), toplumun nabzını iyi tutabilmesi ve güçlü ruhanî karakteriyle büyük kitleleri kendisine cezbetmiş, böylece tarikatın düşünce yapısını geniş bir yelpazeye yaymıştır. Ahrâr (k.s.)’ın siyasetle ilgilenmesinin, maddî çıkardan ziyade dinin hükümlerinin uygulanması ve halkın maslahatı noktasında olduğu görülmektedir. Ahrâr (k.s.)’ın Ebu Said’e dünya ve ahiretteki makamın mânevî huzur ve saadetin, ancak Peygamber (s.a.v.)’e tam itaatle mümkün olacağı, Allah (c.c.) katında makbul bir insan hâline gelmenin, dinin hükümlerine uymakla gerçekleşebileceği yönünde tavsiyelerde bulunduğu nakledilmektedir.<br />
<br />
Kendisi, siyasetle ilgilenmesiyle ilgili şu ifadelere yer verir: “Bizim önemli bir görevimiz daha vardır. O da Müslümanları zalimlerin kötülüklerinden korumaktır. Bu zorunluluk dolayısıyla yöneticilerin kontrol altına alınması ve Müslümanlar için faydalı icraatlarda bulunmaları sağlanmalıdır.” Ahrâr (k.s.), bu düşünceden hareketle, mânevî vazifesini yerine getirirken, halkla ve yönetici kesimle bağlantılarını güçlü tutmuştur. Böylece halvet der encümen anlayışını siyasî alanda da uygulayarak diğer mutasavvıflara da örnek olmuştur. Ahrâr (k.s.)’ın, irşad faaliyetleri için bir merkez edinmeyi prensip hâline getirdiği görülmektedir.<br />
<br />
Çerhî’ye intisabı sonrasında geldiği Taşkent’te belli bir maddî yeterliliğe sahip olduktan sonra hankâh kurmuştur. Aynı durum, Semerkant’a taşınınca yerleştiği Kafşir mahallesi için de geçerlidir. Bu durum, Ahrâr (k.s.)’ın yönetici kesimle ilişkilerin mahiyeti noktasında da ipuçları sunmaktadır. İçinde bulunduğu konumla Ahrâr (k.s.), dinî hükümlerin uygulanıp, halkın maslahatı doğrultusunda, sultanın velâyeti altına girmeyip arada belli bir mesafe bırakmak suretiyle onu yönlendirme siyaseti izlediği görülmektedir. Hâce Ahrâr (k.s.), 895 senesi Muharrem ayı başlarında hastalandı ve 89 gün süren rahatsızlıktan sonra aynı senenin 29 Rabiu’l-evvel’inde Cumartesi gecesi (20 Şubat 1490) Semerkand’ın Kemangeran köyünde (bugünkü Urgut nahiyesinde) vefat etti. Hicrî yıl (ay yılı) hesabıyla 89, miladi yıl (güneş yılı) hesabıyla 86 sene yaşamıştı.<br />
<br />
Naaşı, Semerkand’ın Hâce Kefşîr (veya Hâce Kefşi) mahallesine getirilerek defnedildi. Ubeydullah Ahrâr (k.s.)’ın boyu uzun, rengi esmer, yüzü gökçek, sakalı büyük ve beyazdı. Bazı yerlerinde siyah teller vardı. Öğrencilerini ve dervişlerini saadete gark ederdi. Sohbetine doyulmazdı. Zâhir ve bâtın ilimleri ile mücehhez idi. Nurlu yüzünü görenler dua ve sena ederlerdi. Sözleri ve şiirleri tarikatta hucetti. Hz. Ömer (r.a.) neslindendi. Ahrâr (k.s.), olağanüstü zenginliğine rağmen mütevazı bir hayat sürmüştür.<br />
<br />
Arazilerini vakıf hâline getirmiş ve kazandıklarını insanlar için harcamıştır. Gurur ve kibrin, insanın ahlâkî derecesini düşürdüğünü belirtmektedir. Ona göre insanlara hizmet etmek, en yüksek mânevî derecedir. İncelik ve nezaketiyle tanınmış olup misafirperverdir. Azimetle ameli, ruhsata tercih etmiştir. Ona göre mâneviyatı gelişmemiş olanlar en azından ruhsata sarılır. Azimet ise mâneviyatı güçlü olanların yoludur. Kendini din ve tarikat sevdasına adayan Ubeydullah Ahrâr (k.s.), bir an irşaddan geri kalmazdı. İlmi, fazlı, beyan tarzı dinleyenleri mest ve hayran bırakırdı. Sözleri ve şiirleri ehli tarafından huccet ve delil kabul edilirdi. Ubeydullah Ahrâr (k.s.), İslâmiyet’in emir ve yasaklarına son derece bağlı bir sûfî idi. Tasavvuf yolunda ilerlemenin ancak Kur’ân’a ve Hz. Peygamber(sav)in sünnetine tâbi olarak elde edilebileceğine inanırdı.<br />
<br />
Peygambere tâbî olmanın da ehl-i sünnet ve’l-cemâat çizgisinde olması gerektiğini söylerdi. Hâcegân yolunun ruhsat değil, azimet ve takva yolu olduğunu ifade ederdi. Bazı sofilerin “İlâhi sevgi safâya ulaşınca teklifler (emir ve yasaklar) sakıt olur.” şeklindeki sözünü “Tekliflerin külfeti kalkar ve zevkle yapılır.” diye yorumlayan Ahrâr (k.s.), bunu başka türlü yorumlamak isteyenleri mülhidler (sapıklar) diye adlandırmaktaydı. Şeyh Kâsım-ı Envâr’a çok hürmet etmekle birlikte, bazı müridlerinin dînî konularda lâkayd olduklarını görünce bu şeyhe intisaptan vazgeçmişti.<br />
<br />
Tamga vergisinin kaldırılmasını da dînen meşru olmadığı gerekçesiyle istemişti. Ubeydullah Ahrâr (k.s.) insanlara yardımı seven, cömert, diğergam, fütüvvet ehli bir insandı. Gençliğinde Semerkand’da bazı hastalara bakıcılık yapmış, onlardaki bulaşıcı hastalık kendisine geçmesine rağmen hizmetten geri durmamıştı. Herat’a geldiği zaman halka hizmet etme düşüncesiyle bazı günler hamamda ücretsiz olarak insanları keseleyen Ahrâr (k.s.), insanların sevgisini kazanıp gönüllerini hoş etmenin, nafile ibadetlerden, zikir ve murakabeden daha üstün olduğunu düşünmekteydi.<br />
<br />
Hiç parasının olmadığı günlerde kendisinden yiyecek isteyen bir dilenciyi boş çevirmemek için sarığını lokantacıya uzatıp: “Al bunu, bulaşık bezi yaparsın, şu fakire yiyecek ver.” diyebilmişti. Müridin bazen mânevî hâlini yitirebileceğini söyleyen Ubeydullah Ahrâr (k.s.): “Sâlik bazen mânevî hâlini yitirebilir. Bunun sebebi, İslâmî kurallara aykırı söz ya da fiil olabileceği gibi, bir insanın gıybetini yapmak veya sebepsiz yere bir köpeği rahatsız etmek de olabilir.” demiştir. O, tasavvuf yolunda ilerlemenin öldükten sonra da devam ettiğine inanırdı.<br />
<br />
Buyururdu ki:<br />
“Kalbin kararmış olmasının alameti, günahlardan, üzüntü duymaması, günahta ısrar etmesidir. İşlediği günahlardan dolayı kalbi o kadar kararır ki, artık nasihat tesir etmez, gafletten uyanmaz."<br />
<br />
"Eğer biz şeyhlik yapsaydık, zamanımızda hiçbir şeyh kendisine talebe bulamazdı. Fakat bize başka iş emredildi. Bizim işimiz, müslümanları zulümden korumaktır."<br />
<br />
“Tasavvuf, vakti, en değerli olan şeye sarf etmektir."<br />
<br />
"Tasavvuf, herkesin yükünü çekmek ve kimseye kendi yükünü çektirmemektir."<br />
<br />
"Tasavvuftan maksat, kendini zorlamadan her an Allahü teâlâyı hatırlamaktır."<br />
<br />
"İnsanın kıymeti; idrakinin, bu yolun büyüklerinin hakikatlerini anladığı kadardır."<br />
<br />
"Belalara sabretmek hatta şükretmek gerekir. Çünkü, Allahü teâlânın birbirinden acı belaları vardır."<br />
<br />
"İnsanın yaratılmasından maksat, kulluk yapmasıdır. Kulluktan maksat ise, her hâlükârda Allahü teâlâyı unutmamaktır."<br />
<br />
"Bütün kerametleri bize verseler, fakat itikadımız ehl-i sünnet değilse, hâlimiz haraptır. Eğer bütün haraplıkları, çirkinlikleri verseler itikadımız ehl-i sünnet ise, hiç üzülmemeliyiz."</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Behlül Dana Hz Kimdir]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=26115</link>
			<pubDate>Tue, 18 Aug 2026 13:17:52 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=26115</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Behlül Dana Hz Kimdir</span></span><br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BEHLÜL DANA KİMDİR? HAYATI, HİKAYELERİ, SÖZLERİ, VEFATI</span></span><br />
<br />
  <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">  BEHLÜL DANA HARUN ER REŞİD</span></span><br />
<br />
    (D ? - V.H.190.M.805)<br />
<br />
    Allah’u Teâlâ böyle kimseler hakkında: “Haberiniz olsun ki Allah’ın velî kulları için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.” (Yunus, 62)<br />
    "Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğrularla sadıklarla beraber olun." (Tevbe, 119) buyurmuştur<br />
    İşte İslam tarihinde örnek şahsiyetlerden biriside hiç şüphesiz Behlül Dânâ (k.s) Hazretleridir.<br />
    Kimliği: Ebû Vüheyb b. Amr b. el-Muğîre el-Kûf î es - Sayrafî Şahsiyeti meçhul bir sûfî ve hakîm.<br />
    Ukalâ-yi mecânînden (deli görünüşlü akıllılar) olan Behlûl-i Dânâ Behlûl-i Dîvâne, Sultânü'I-meczûbîn ve Abbasî halifesi Hârûnürreşîd (788-809] ile olan münasebeti dolayısıyla Behlûl er-Reşîd diye de anılır. Duâsı makbul bir zâttı.<br />
    Hakkındaki bilgilerin büyük bir kısmı menkıbe mahiyetindedir. Diğer behlûllere ve meczuplara ait söz ve hikâyeler çoğunlukla ona bağlandığı gibi birtakım halk fıkraları da kendisine mal edilmiştir. Hak âşığı. Çok tanınmış evliyâdan biri. <br />
    Asıl ismi Vüheyb bin Ömer Sayrâfî'dir. Behlûl-i Dânâ adıyla şöhret buldu. Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. Kûfeli olduğu hâlde ömrünün çoğunu Bağdât'ta geçirdi. <br />
    Behlül-i Dânâ, zamânın büyüklerinin sohbetlerinde bulundu. Eymen bin Nâbil, Amr bin Dînâr ve Âsım bin Ebi'n-Necîd'den hadîs-i şerîf öğrendi. İbretli mânâlı sözler söyledi. Menkıbeleri dilden dile aktarıldı. Herkese ders olacak hikmetli sözleri çok meşhûrdur. M.805 (H.190) senesi Bağdât'ta vefât etti. Dicle kenarında Şunûziyye kabristanlığına defnedildi. <br />
    Bir vesile buldukça Hârûn Reşîd’e nasîhat verirdi. Sözünü dudaktan, gözünü budaktan esirgemezdi. Doğru bilinen yanlışları, yanlış zan edilen doğruları çekinmeden söylediği için, kendisine Behlûl-i divane diyenler bile olmuştur. <br />
    Kaynakların verdiği bilgilere göre Behlûl başlangıçta saf ve deli değildi. Sonradan ilâhî cezbeye tutularak kendinden geçtiğine, bir daha kendine gelemediğine ve nefsinin tamamıyla silinip gittiğine inanılan Behlûl'ün bundan sonraki hal ve hareketleri oldukça gariptir. Yarı deli haline gelmesine rağmen sözleri nükteli ve iğneleyici, davranışları anlamlı ve uyarıcıdır. Hakkındaki menkıbelere göre mezarlarda ve harabelerde dolaşır, yalnızlığı sever, zaman zaman çocukların maskarası olur, onlar tarafından taşlanır, ama o bunları hep hoş karşılardı. Behlûle atfedilen fıkra ve hikâyeler hem güldürücü hem düşündürücüdür.<br />
    Bazı menkıbeler onu Hârûnürreşîd'in kardeşi, bazıları yeğeni, bazıları da nedimi olarak gösterir. Hârünürreşîd'e gerçekleri hiç çekinmeden söylediği, hatalarını çeşitli biçimlerde yüzüne vurarak onu doğru yola getirmeye ve uyarmaya çalıştığı, bunun için de eline geçen fırsatları kaçırmadığı rivayet edilir. Behlûl-i Dânâ diğer behlûller gibi gülmesi ve kahkahasıyla da meşhurdur. Sorulan sorulara ekseriya gülerek, bazan kahkaha atarak cevap verir, ancak bu alaycı tavırları genellikle bir uyarı ve öğüt anlamı taşırdı. <br />
    Behlûl tasavvufî eserlerde Allah âşığı bir sûfî ve velî olarak gösterilmiştir. Muhyiddin İbnü'l-Arabî, Abdülvehhâb eş-Şa'rânî, Abdürraüf el-Münâvî ve hatta İbnü'l-Cevzinin eserlerinde onun Hak âşığı bir meczup olduğu önemle belirtilmiştir. Attâr'ın İlâhînâme'sinde, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevisinde, Yâfiî'nin er-Ravzü'r-reyahin'inde ona ait fıkra ve menkıbeler anlatılmıştır. Nefzâvî, er-Ravzü'l-âtır'da Behlûl'ü âşıkane hikâyelerin kahramanı olarak göstermiştir. İbn Kuteybe'nin Uyûnü'l-ahbar'ında, İbn Abdürabbih'in el-İkdü'l-ferîd'inde, Lâmiî Çelebi'nin Letâifnâme'sinde Behlûl-i Dânâ menkıbelerine yer verilmesi, bu fıkraların halk arasında geniş çapta yayıldığını göstermesi bakımından önemlidir. Behlûl-i Dânâ'nın menkıbe ve fıkraları Arap ve İran edebiyatında olduğu gibi Türk halk edebiyatında da önemli bir yer tutmaktadır.(Diyanet İslam Ansiklopedisi, Behlül-i Dana md.)<br />
    Kendimizce doğru olan bir şeyin, başkalarına göre birçok yönden mahzurlu olduğunu kendi bakış açımızdan göremeyiz. Bu durumda yapmamız gereken şey, kendimizi karşımızdakinin yerine koyarak onun hissiyatıyla olayı değerlendirmeye çalışmaktır. Buna psikolojide “empati” ya da “duygudaşlık” deniliyor. Psikologlar belki de bu adı yeni koydular. Fakat bundan bin dört yüz yıl önce Resûlullah (s.a.v) bu metodu uygulamıştır.<br />
    Bir toplantıda Hârûn Reşîd kendisiyle buluştu: Hârûn Reşîd, ona, “Çok zamandır seninle görüşmek istiyordum.” deyince, Behlül, “Ben böyle arzu duymadım” diye cevap verdi. Buna rağmen Hârûn Reşîd kendisinden yine nasîhat istedi. “Ne nasîhati istiyorsun? Şu saraya bak, bir de kabirlere bak! Bunlardan ibret almayan, nasîhat almayan nelerden alır! Hâlin ne olacak, ey mü’minlerin emiri! Yarın Cenâb-ı Hakkın huzûruna çıkacaksın. Büyük küçük yaptığın herşeyden sual olunacaksın. Bunlara nasıl cevap vereceksin iyi düşün! Bu hesap zamanında aç ve susuz olacaksın, çıplak bulunacaksın. Orada bulunanlar sana bakıp gülecekler. Perişan hâlin orada meydana çıkacak, başka nasîhati ne yapacaksın?” dedi. <br />
    Adâleti ile meşhûr olan Hârûn Reşîd onun nasihatlerinden çok istifâde etmiştir.<br />
    Hasan bin Sehl anlatır. Bir gün çocuklar, Hazreti Behlül’e taş atmağa başladılar. Taşın birisi vücudunu kanatınca, “Ey çocuklar! Ben Allah’u Teâlâya tevekkül ettim. O elbette bana kâfidir. O ne güzel vekîldir. Ancak Allahü teâlâ’ya yaklaşmak insana rahatlık verir. İnsanlara eza ve cefâ yapanlar hiç merhametli olur mu?” dedi. Ben dayanamadım. “Ey Behlül, çocuklar sana taşla vuruyorlar, sen onlara merhamet ediyorsun. Bu nasıl iştir?” dedim. O da, “Sus!... Allah’u Teâlâ, benim üzüntü ve acımı, onların da sevincinin çokluğunu elbet biliyor. Umulur ki, bazımızı, bazımıza bağışlar” buyurdu.<br />
    Muhammed bin Ebî İsmail bin Ebî Fudayl, ondan şu hâdiseyi nakleder: Behlül’ü bazı kabirlerin arasında gördüm. Bana, bir kabire soktuğu ayağını gösterdi. Toprakla oynuyordu. Burada ne yapıyorsun? diye sordum. “Bana eziyet etmeyen ve benim gıybetimi yapmayan insanlarla oturuyorum” dedi.<br />
    Bir zaman fiyatlar çok yükselmişti. Sen, insanların rahatlaması için, Allah’u Teâlâya duâ etmez misin? dedim. O bana şöyle cevap verdi: “Allah’a yemîn ederim ki, ben bu işe karışmam. Eğer bir buğday danesi bir dinar olsa, bize emrettiği gibi Allah’u Teâlâya ibâdet etsek, o bize vad ettiği gibi rızkımızı verir.” Sonra ellerini birbirine vurarak “Ey dünyâyı ve süslerini toplayan, gözleri uykudan lezzet almayan kimse, nefsinle uğraşıp ahirete bir tedarik yapmadın, kıyâmet gününde Allah’u Teâlâya ne cevap vereceksin?” dedi.<br />
    Behlül Dânâ, duâsı makbûl bir zattı. Bir şiirinde:<br />
    Hırsı bırak da, yorulma;<br />
    Geçimde tamaha kapılma...<br />
    Niçin malı cem edersin;<br />
    Kime topladın bilemezsin!<br />
 <br />
    Rızık vaktiyle ayrıldı;<br />
    Su-izan faydasız kaldı...<br />
    Her hırs sahibi fakirdir;<br />
    Her kanaatkâr da zengindir.<br />
 <br />
    Abdullah bin Mihrân anlatıyor: Hârûn Reşîd hacca gitti. Dönüşünde bir müddet Kûfe’de istirahat etti. Sonra yola çıkacağı zaman herkes kendisini yolcu etmek için sokağa döküldü. Behlül de çıkmıştı. Çocuklar onunla beraber oynayıp eğleniyorlardı. Tam o sırada Hârûn’un develer üzerinde muhteşem kâfilesi gözüktü. Çocuklar da Behlül’ü bıraktı ve onun seyrine koyuldular. Tam Hârûn’un geldiği sırada Behlül yüksek sesle:<br />
    “Ey Hârûn!” diye seslendi. Hârûn, yüzünden perdeyi kaldırarak “Buyur. Behlül, ne istiyorsun?” dedi. Behlül:<br />
    “Ey Mü’minlerin Emîri! Eymen bin Nail, Kudame bin Abdülâmir’den bize şöyle haber verdi ve dedi ki; Ben Resûl-i Ekrem(s.a.v)’i Arafat’tan dönüşte görmüştüm. Kızıl bir deveye binmişti. Yanında kimse dövülmediği gibi, kimse de kovulmazdı. “Yol verin, yol verin” diyen münâdileri de yoktu. Sen de bu usûle riâyet eyle. Bilmiş ol ki; tevâzu ile yolculuk etmen, kibir ile seyahatinden hayırlıdır.”“Bağdâd ve etrâfını nurlandırıp aydınlatacak hediyeler götürüyor musun?” dedi. <br />
    Halife, “Bu hediyeler nasıl olur?” deyince Behlül hazretleri “İnsanlara Allah’u Teâlâ’nın sevgisini, O’ndan korkmayı, onlara örnek olacak şekilde hâl ve hareketler, onlar hakkında temiz ve güzel düşüncelere sahip olmak en güzel hediyedir.” <br />
    Bunu dinleyen Hârûn Reşîd ağlayarak; “Ey Behlül, biraz daha anlat” dedi. Behlül:<br />
    “Memleketinin bir köşesinde bir mazlûm zulme uğrasa sen de memleketin diğer köşesinde bile olsan, Allah’u Teâlâ bunun hesabını senden soracak. Allah’u Teâlâ buyuruyor ki;“Şüphesiz ki iyiler na’im Cennetindedir. Kötüler ise Cehennemdedir.”(İnfitar Suresi, 13-14). <br />
    Âhirette, Cennet veya Cehennemden başka gidilecek üçüncü bir yer yoktur. O hâlde hazırlığını buna göre yap” dedi. <br />
    Halife, “Amellerimiz hakkında ne dersiniz?” diye sordu. Behlül hazretleri, “Allah’u Teâlâ’dan korkarak ve emrettiğine uygun olarak yapılan amel makbûldür” buyurunca, Halife, “Peygamber efendimizle(s.a.v), akrabalık olarak yakınlığımız hakkında ne dersiniz?” diye sorunca, Behlül, “Peygamber efendimize (s.a.v) akrabalıkdan ziyade, bildirdiği hükümlere bağlılıkda yakın olmak daha mühimdir” dedi. <br />
    Halife, “Peygamber efendimizin (s.a.v) şefaatine kavuşabilecek miyiz?” deyince de Behlül, “Onu Allah’u Teâlâ bilir” buyurdu. <br />
    Halife, “Nasıl yaşayalım?” dedi. Behlül, “Allah’dan kork. Her hâlinde Hz.Muhammed Mustafa(s.a.v)in sünnetine tâbi ol. Bu durumda en kârlı yolu seçmişsin demektir” dedi.<br />
    Halife, “Çok güzel söylüyorsun, şu hediyemi kabûl et” dedi. Behlül hazretleri de, “Onu kimden aldınsa ona ver. Dünyadaki sahipleri yakana yapışmadan önce, verenin yoluna harca. Bunu burada yap. Âhirete kalırsa onlara birşey bulup veremezsin, râzı edemezsin” diye cevap verdi. Parayı almayınca Hârûn Reşîd: “Para borcun varsa onu ödeyelim” dedi. Behlül:<br />
    “Kûfe’de birçok ilim sahipleri vardır. Borç ile borcun ödenmeyeceğinde ittifâk etmişlerdir” dedi, Hârûn:<br />
    “Bari ihtiyâcını temin, edelim” deyince, Behlül hazretleri: “Allah’u Teâlâ senin Rabbin olduğu gibi, benim de Rabbim’dir. Seni hatırlayıp beni unutması muhaldir” buyurdu. Hârûn Reşîd, bu sözleri işitince ağladı.<br />
    Nakledildiğine göre adamın birisi namaz kılmaz, diğer ibadetleri yapmaz ama her gece yatarken “Yâ Rabbi! Bana Cennetini ver!” diye duâ ederdi. Bir gece aynı şekilde yattı. Geç vakitte, damdan bir tıkırtı geldiğini hissederek uyandı. Hemen çıkıp, “Kimsin, orada ne arıyorsun?” dedi. Damda bulunan Behlül Dana idi ve “Devem kayboldu da onu arıyorum” dedi. Ev sahibi, “Hiç mümkün müdür ki, kaybolan deve damda olsun. Bu akılsızlık değil midir?” Bunun üzerine Hazreti Behlül Dana, “Senin, hiç ibadet etmemen ve sonra da Allah’u Teâlâdan Cenneti istemen daha akılsızlık değil midir?” buyurdu. Ev sahibi O zaman, Behlül Dânâ’nın kendisine nasîhat vermek için böyle yaptığını anladı. Hatasını anlayıp, tövbe etti ve ibadetlerini aksatmadan yapmaya başladı.( Fevât-ül-vefâyât, cild-1, sh. 228, 230. El-A’lâm, cild-2, sh. 77. El-Beyân ve’t-Tebyîn, cild-2, sh. 230.Tabakât-ül-kübrâ li’ş-Şa’rânî, cild-1, sh. 68)<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Her Koyun Kendi Bacağından Asılır</span></span><br />
<br />
Hârûn Reşîd bir gün esnafı denetlemesi için Behlûl-i Dânâ’yı vazifelendirir. Esnafı dolaşan Behlûl, pek çok kişiyi yaptıkları yanlış işler yüzünden cezalandırır. Esnaf kendisine kızgındır; çünkü onlara göre yaptıkları işler sadece kendilerini ilgilendirirdi. Onlarla Allah arasına kimse girmemeliydi. Sonunda hep birlikte halifenin huzuruna çıktılar. Behlûl-i Dânâ’nın kendilerine haksız yere ceza kestiğini, yaptıklarının ona bir zararının olmadığını, her koyunun kendi bacağından asılacağını, bu durumun düzelmesi için Behlûl-i Dânâ’nın vazifeden azledilmesi gerektiğini Hârûn Reşîd’e söylediler. Bunun üzerine halife, Behlûl-i Dânâ’yı yanına çağırtıp esnafın kendisinden şikâyetçi olduğunu bildirir.<br />
    Behlûl-i Dânâ şikâyetleri dinler; fakat hiçbir cevap vermeden huzurdan çıkar. Ertesi gün birkaç koyun kesip bacaklarından asar. Esnaf olan bitene bir anlam veremez. Zamanla koyunların kokusu etrafı rahatsız etmeye başlar. Etrafa yayılan pis koku dayanılmaz bir hal alınca, esnaf soluğu yine Hârûn Reşîd’in yanında alır. “Ey halife! Bu deliye bir şeyler söyle. Bacaklarından astığı koyunların kokusundan çarşıya girilmez oldu. O’nun yaptıklarından bîzar olduk.” derler. Bunun üzerine, Behlûl yine huzura çağrılır. Esnafı halifenin yanında görünce, “Yine ne oldu? Bir şikâyetiniz mi var?” diye sorar. Esnaf, “Astırdığın koyunların kokusundan çarşıda durulmaz oldu.” deyince Behlûl, “Evet efendiler, demek ki her koyun kendi bacağından asılsa da bütün mahalle bundan rahatsız olur.” der; esnaf bu söze verecek cevap bulamaz.<br />
    Şimdi bu kıssadan çıkarabileceğimiz hisselere bir bakalım.<br />
    1.Günahlar (sahsî gibi görünse de) psikolojik ve sosyolojik açıdan çevreyi etkiler.Birçok günahkâr insanın ağzından düşmeyen klâsik bazı sözler vardır. “Benim günahım bana bundan kime ne?” diye başlayan ve “Bu hayat benimdir, istediğim gibi yaşarım; kimse bana karışamaz.” ifadeleriyle devam eden sözleri sıkça duyarız. Bu ve buna benzer sözler, temelde, yukarıda bahsi geçen kıssadaki “Her koyun kendi bacağından asılır.” düşüncesi ile aynı mantığı taşıyor. Böyle düşünenler âhiret hayatı noktasında belki haklılar; çünkü işledikleri günahın cezasını yalnız kendileri çekecekler. O zaman “Ne halleri varsa görsünler. Yapacakları varsa, görecekleri de vardır.” diyebiliriz. <br />
    Fakat aynı şeyi dünya hayatı için söylemek mümkün mü? Yani bazı kimselerin günah ya da gayr-i ahlakî olan fiilleri karşısında “Ne halleri varsa görsünler.” diyebilir miyiz? İnsanlar için günah işleme hürriyeti olabilir mi? İnsanın dilediğini yapma özgürlüğünün bir sınırı yok mudur? Mesela; herkesin adam öldürme hürriyeti olsa sonuç ne olurdu? Ya da hırsızlık veya gasp suç olarak kabul edilmese idi bunun topluma yansıması nasıl olurdu? Acaba insanların suç işleme özgürlüğü olsaydı toplum bundan nasıl etkilenirdi? “Adalet, emniyet, asayiş, huzur ve düzen bozulurdu.” dediğinizi duyar gibiyim. Demek işlenen kötülükler sadece sahibine zarar vermiyor; toplumu da psikolojik ve sosyolojik açıdan etkiliyor. Hiç kimse günah işlemekte hür değildir. İslâmiyet’e göre gerçek hürriyet; -helâl dairesinde olmak şartıyla- sahsın yaptıkları ile kendine ve başkasına zarar vermemesidir. Demek dinen haram kabul elden fiiller, hem şahsa hem de topluma maddeten ve manen zarar verdiği içindir ki yasaklanmışlardır.<br />
    2. Def’-i şer celb-i menâfi’e her zaman râcihtir.Yani kötülüğün, zararın önlenmesi her zaman iyiliğin, faydanın elde edilmesinden önce gelir. Neden mi? Dibi delik bir kazanın tamiri, sütle doldurulmasından önce gelir. Deliği tamir işi kötülüğün önlenmesi; süt doldurma işi ise faydanın celbi anlamına geleceğinden elbette zararı önlemek için deliğin önce tamir edilmesi gerekir. Emr-i bi’l ma’ruf nehy-i an’il münker (iyiliği emretmek kötülükten sakındırmak) her mü’mine farz kılınmıştır. Hadis-i şerifte “Sizden kim (sünnetimize uymayan) bir münker (kötülük) görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu kadarı imanın en zayıf mertebesidir.” (Müslim, İman 78 (49); Tirmizî, Fiten 11 (2173)) denilmektedir. <br />
    Topluma verdiği zararlar göz önüne alındığında kötülükleri uzaklaştırmak, iyiliklerin celbinden önce gelir. Yani önce zararlı şeyler ortadan kaldırılmalı, daha sonra iyiliklerin topluma yerleşmesine çalışılmalıdır. Çünkü kötülük tahriptir, yıkmaktır. İyilik ise tamirdir, yapmaktır. Yıkmak kolay, yapmak ise zordur. Her bir kötülük toplumdan pek çok iyiliğin yok olmasına sebep olur. Tahrip kolay olduğundan kötülüğün yayılması, iyiliğe nazaran daha hızlı olur. Bu noktadan bakıldığında kötülükler başkalarına bulaşmadan, onları engellememiz gerektiğini görebiliriz. <br />
    3. İnsanları kötülükten vazgeçirmenin pek çok yolu vardır.İnsanlarda yaratılış itibariyle haramlara karşı bir meyil vardır. Haram ve günahlarda ise maddî, aldatıcı, geçici bir zevk ve lezzet olmasına karşın; binlerce manevi, ruhî, kalbî, vicdânî elemler de vardır. Nefsin hazır bir lezzeti, ileride verilecek binler lezzete tercih etmesi sebebiyle insan -şeytanın da telkinâtıyla- bilerek ya da bilmeyerek haramlara girer.<br />
    Allah dostları haramları zehirli bir bala benzetir. Nasıl ki zehirli bir balı yiyen adam önce lezzet alır, sonra zehrin tesiriyle acılar içerisinde can çekişir. Aynen öyle de harama dalan bir insan da önce lezzet alır, sonra kalbî, vicdanî sıkıntılar, korkular onu kabre kadar rahatsız eder. Kötülükleri önlemekte bu nokta çok önemlidir. Bizler, kötülüğün kötü neticelerini gözler önüne sermeliyiz ki insanlar o yola girmesinler. Haramların, günahların daha dünyada iken insanların başlarına neler getirdiğini zihinlere kazımalıyız ki onlardan uzak durulsun.<br />
    4. Empati yaptırarak pek çok kötülüğü önleyebiliriz.Bazen davranışlarımızın başkalarını nasıl etkilediğini düşünmeden hareket ederiz. Eğer karşımızdaki kişi ya da kişiler bizi ikaz etmezlerse onlara zarar verdiğimizin farkına bile varamayız. Kendimizce doğru olan bir şeyin, başkalarına göre birçok yönden mahzurlu olduğunu kendi bakış açımızdan göremeyiz.<br />
    Bu durumda yapmamız gereken şey, kendimizi karşımızdakinin yerine koyarak onun hissiyatıyla olayı değerlendirmeye çalışmaktır. Buna psikolojide “empati” ya da “duygudaşlık” deniliyor. Psikologlar belki de bu adı yeni koydular. Fakat bundan bin dört yüz yıl önce Resûlullah (s.a.v) bu metodu uygulamıştır. Kendisinden zina etmek hususunda izin isteyen bir gence sırayla; bu fiili annesinin, kız kardeşinin, halasının, teyzesinin yapmasına razı olup olmayacağını sormuş. Genç bunların hiç birinin zina etmesine razı olamayacağını söyleyince; başkaları da annelerinin, kız kardeşlerinin, teyzelerinin, halalarının zina etmelerine razı olmaz diyerek genci bu isteğinden vazgeçirmiştir.<br />
    Rasûl-ü Ekrem (s.a.v) in bu davranışı sempatik değil midir? Bu tarz davranış bizler için sünnettir. Empati yapmak, yaptırmak sünnet olduğuna göre, bizlerin de davranışlarımızı bu açıdan kontrol etmemiz gerekmez mi? Karşı tarafı inciterek, rencide ederek, hissiyatını bastırarak değil; aklını, kalbini, nefsini empati yaptırmak suretiyle ikna ederek hem kötülüğü önlemek hem de insanların gönlünü fethetmek mümkündür. Anne babalar, âmirler, memurlar, büyükler, küçükler, zenginler, fakirler kısacası tüm insanlar gerçekten empati yapabilselerdi kimse kimseye zarar verir miydi acaba?<br />
    Derler ki her koyun kendi bacağından asılır<br />
    Asılmasına asılır da, kokusu etrafa yayılır<br />
    Derler ki benim günahım bana, bundan kime ne!<br />
    Pek çok hayrâta mani pür şer etrafa yayılır<br />
    Her koyun kendi bacağından asılsa da<br />
    Yoktur İslâm’da mel’anete müsâade<br />
    İnsan dünyada her ne kadar hür olsa da<br />
    Yoktur zarara cevaz ne nefsine, ne de gayra<br />
    Cenab-ı Hak Kur’an-ı Mübinde: “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (Al-i İmran Suresi, 104) <br />
    “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl Suresi, 90)  <br />
    “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi, 71) <br />
    Hadis-i Kudsi’de : “Ey Davud! Benden kaçan bir kulumu, tekrar bana getirmen tüm insanların ve cinlerin ibadetinden bana daha sevimli gelir.”<br />
Efendimiz(s.a.v)de: “Yâ Ebû Rafi! Allah’a yemin ederim ki, senin iki elinle (yani maddî ve mânevî gayretin ve çalışman neticesinde), bir şahsa Cenab` ı Hakk’ın hidayet nasip etmesi, güneşin üzerinde doğduğu ve battığı her şeyden daha hayırlıdır.” (Taberani )<br />
    “Sizden kim (sünnetimize uymayan) bir münker görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu kadarı imanın en zayıf mertebesidir.” (Ebû Dâvud, Sünen, Melahim, 31/ 17,  (IV, 508- 515) <br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cehennemden Ateş Almaya Gittim</span></span><br />
<br />
    Bir gün Behlül Dânâ hazretleri, üstü başı toz toprak içinde uzun bir yolculukan gelmiş olmanın belirtileri ile Harun Reşid'in huzuruna çıktı. Harun Reşid sordu:- Be ne hal Behlül, nereden geliyorsun?<br />
    - Cehennemden geliyorum ey hükümdar.<br />
    - Ne işin vardı cehennemde?<br />
    - Ateş lazım oldu da ateş almaya gittim.<br />
    - Peki, getirdin mi bari?<br />
    - Hayır efendim getiremedim. Cehennemin bekçileriyle görüştüm, onlar "Sanıldığı gibi burada ateş bulunmaz, ateşi herkes dünyadan kendisi getirir" dediler.<br />
    Bize de Gitmek Düşer<br />
    Behlül hazretleri halife Harun Reşit’in arkasında namaz kılmıyormuş. Bir gün yanındakiler bu durumu halifeye açmışlar."Efendim Behlül sizin arkanızda namaz kılmıyor halk arasında dedi kodular çoğalmaya başladı. Siz en iyisi Behlül’le bu durumu bir görüşün" derler. Halife bunun üzerine Behlül’ü çağırır ve durumu anlatır: “Hiç olmazsa Cuma namazlarında arkamda namaz kıl.” der. Behlül kabul eder. Halife namazın ikinci rekâtında iken Behlül namazı terk eder. Bu durum halifeyi iyice kızdırır ve Behlül’ü yanına çağırır sebebini sorar.<br />
    Behlül Dana hazretleri anlatmaya başlar ve halifeye sorar:- “Efendim siz tekbir alıp namaza başladığınızda vergileri arttırdınız mı artırmadınız mı?”<br />
    Halife: “Evet arttırdım.” der.Behlül Dânâ: “Peki, Fatihayı okurken orduyu topladın mı toplamadın mı?<br />
    Halife yine :”Evet topladım” der.Behlül Dânâ :“ Peki, Rukûya gittiğinde komşu ülkeye savaş açtın mı açmadın mı?<br />
    Halife yine: “Evet açtım” der.Behlül Dânâ : “Peki, secdeye gittiğinde savaşı kazandın ve savaşı kazanmış bir komutan edası ile işgal ettiğin ülkeye girdin mi girmedin mi? der.<br />
    Halife yine: “Evet girdim.” der.Behlül Dânâ: “İkinci rekata kalktığında o ülke padişahının kızı yanına geldi ve sen onu cariye olarak aldın mı almadın mı?” diye sorar.<br />
    Harun Reşit: “Aldım” der.Behlül Dânâ: “Peki der, sen o kıza nikah kıydın mı kıymadın mı?Harun Reşit : “Kıydım” der.Harun Reşit dayanamaz sorar : “İyi de bütün bunların bizim konumuzla ne alakası var?<br />
    Behlül Dânâ şöyle der: “Eh bu durumda bize de gitmek düşer.”<br />
    Cennetten Köşk Satın Almak<br />
    Behlûl Dânâ bir gün düzgünce kesilmiş tahta parçalarından eve benzer bir şey yapıyordu. Harun Reşid'in hanımı Zübeyde görüp ne yaptığını sordu.<br />
    Behlûl: "Cennet köşkü yapıyorum efendim" diye cevap verdi.<br />
    Dindar bir kadın olan Zübeyde köşke müşteri çıktı:Bu köşkü bana satar mısın?-İsterseniz satarım!Kaç paraya satarsın?Sana bir akçeye veririm.Halifenin hanımı hemen bir akçeyi verip köşkü satın aldı. Harun reşit ve hanımı o gece rüyalarında kendilerini cennette gördüler. Zübey'de lüks bir köşkte oturuyordu.<br />
    Harun Reşit sordu: Hanım, sen bu köşke ne zaman sahip oldun?Dün bir akçeye Behlûl'den satın almıştım.Sabah oldu ,hükümdar hemen Behlûl'ü çağırttı.Dün hanıma sattığın köşkten bir tane de bana yapsana,dedi.Olur yaparım, dedi Behlûl.-Kaça yapacaksın?Bin akçeye yaparım.Ama hanıma bir akçeye vermişsin!Evet, bir akçeye verdim . Ama o köşkün değerini bilmeden aldı. Sen ise dün gece onun nasıl görkemli bir köşk olduğunu gördün.Ben buna göre fiyat istiyorum. <br />
    Senin Halin Nicedir?<br />
    Behlûl Bir gün sarayın taht salonunda kimsenin olmadığını görerek çok merak ettiği Harun Reşid’in tahtına güzelce bir kurulur, bir müddet sonra olayı fark eden nöbetçiler Behlûl'u Tahttan kaldırarak bir güzel döverler.<br />
    Behlûl bir kenara çekilip hüngür hüngür ağlamaya başlar, Olayı padişah Harun Reşide haber verirler, Harun Reşit Behlûl'ün yanına gelerek teskin etmeye çalışır.<br />
    - Tamam Behlûl ağlama , ben o nöbetçileri cezalandıracağım der, Behlûl hemen itiraz ederek.<br />
    - Aman abi Askerleri cezalandırmayın, Benim onlardan şikayetim yok.<br />
    - O zaman neden ağlıyorsun.<br />
    - Behlûl Dáná HazretleriHarun Reşide:<br />
    - Kardeşim ben, beni dövdüler diye ağlamıyorum. Ben birkaç dakika tahta çıkmakla bu kadar dayak yedim, yarın senin durumun ne olur, ne kadar dayak yiyeceksin diye düşünüyorum ve onun için ağlıyorum,dedi.<br />
    Bu sözler Harun Resid'in gözlerinin yaşarttı...<br />
    - O halde söyle, nasıl hareket edersem kurtulurum, diye sordu.<br />
    Behlûl Dáná Hazretleri de su nasihatte bulundu:<br />
    - Adaletle hükmet, kimseyi incitme, millet senden memnun olup senin iyiliğine dua etsin. Ancak o zaman kurtulursun.<br />
    Rüyadaki Padişahlık<br />
    Bir gün Hârûn Reşîd, Behlül ile görüşmek, hikmetli sözlerini duymak istedi. Bu şekilde adamlarını gönderip Behlül'ü getirmelerini söyledi. Gidenler Behlül'ü boş bir mezar içinde uyur buldular. Uyandırdıklarında; <br />
    - "Siz ne yaptınız. Beni pâdişâhlık makâmından indirdiniz. Şimdi ben ne yapacağım." dedi. <br />
    Görevliler gidip bu sözleri halîfeye bildirdiler. Hârûn Reşîd onun bu hâline bir mânâ veremedi, huzûruna geldiğinde; <br />
    - "Ey Behlül! Bu ne iş. Sen hangi padişahlıktan indirildin?" dedi. <br />
    O, bu soru üzerine; <br />
    - "Ey Halîfe! Rüyâmda kendimi hükümdâr olmuş gördüm. Tahtımda oturuyordum. Hizmetçilerim vardı. Saltanat ve ihtişam içinde idim. Lâkin senin adamların beni uyandırdı ve tahtımdan oldum." <br />
    Bu sözlere Hârûn Reşîd güldü ve; <br />
    - "Ey Behlül! Rüyâdaki pâdişâhlığa îtibâr olur mu?" dedi. <br />
    Bunun üzerine Behlül hazretleri; <br />
    - "Ey müminlerin emîri! Benim hükümdarlığım ile seninki arasında ne fark var. Ben gözlerimi açınca hayat buldum. Sen gözlerini kapayacak olsan ebediyyen emirlikten düşecek, saltanatından olacaksın ve nedamet, pişmanlık günün başlayacak. O halde hangimizin hükümdarlığına îtibâr yoktur siz söyleyin." dedi. Bunun üzerine Harun Reşîd söyleyecek söz bulamadı.<br />
Bizde Vaktiyle Güzel Yiyeceklerdik<br />
    Halife Harun Reşîd bir gün Behlül-i Dânâ ile sohbet ederken; <br />
    - "Ey Behlül! Sana sarayımda bir oda ve hizmetçiler vereyim. Yeter ki bu eski elbiselerden kurtul. Yenilerini giy. İnsanlar arasına karış." dedi. <br />
    Bunun üzerine hazret-i Behlül; - "Müsâde ederseniz bir danışayım." dedi. <br />
    Halife; - "Kime danışacaksın, kimsen yok ki?" diye cevap verdi. <br />
    Behlül de; "Ben danışacağım yeri biliyorum." dedi ve oradan ayrıldı. Harun Reşîd arkasından adamlar salıp danışacağı yeri öğrenmek istedi. Behlül gide gide şehir dışında bir mezbeleliğe gitti. Başını eğip bir şeyler dinlermiş gibi yaptı. Bir şeyler söylendi. Daha sonra oradan ayrıldı. Saraya yöneldi. Sultanın adamları ondan önce saraya dönüp hâdiseyi halifeye bildirmişlerdi. Behlül huzura girince, halife Harun Reşîd ona; <br />
    - "Ey Behlül! Söyle bakalım vereceğin cevabı." dedi. <br />
    Behlül; - "Danıştım efendim. Lâkin insanlar arasına karışmam mümkün değil." dedi. <br />
    Halife heybetle; - "Ey Behlül! Sen gidip çöplere danışmışsın, haberim oldu." dedi.<br />
    Behlül de; - "Doğru söylüyorsun ben de onlara danıştım. Onlar bana cevap verdiler ve;<br />
    - "Ey Behlül! Biz de vaktiyle en güzel ve nefis yiyecekler idik. Bütün güzellikler bizde idi. Sevgi ve itibarımız çoktu. Ne zaman ki insanlar arasına karıştık. İşte bu hâle geldik. Çöpe atıldık. Sen de sakın insanların arasına karışma." dediler. Bu sözlerdeki ince manaları anlayan Harun Reşîd: "Haklısın." deyip düşüncelere daldı.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Harun Reşid’in Allah Korkusu</span></span><br />
<br />
    Halife Harun Reşit karısı Zübeyde hanımla sohbet ediyorlardı. Karısı Harun Reşit'e: “ Sen tebeanâ karşı Hz. Ömer(r.a) gibi adil olmadıkça cennete gireceğini sanma! Zalim olursan cehennemliklerden olursun, dedi. “<br />
    Harun Reşit karısının bu ithamına tahammül edemeyerek: “Ben Allah'ın cennetlik kullarındanım. Eğer bu sözümde yalan varsa sen benden üç talak boş ol, diyerek yemin etti.” <br />
    Zübeyde Hanım islâmî emirlere bağlı bir kadındı. Kocasının böyle söylemesine karşı: “ Ey Harun! Aşare-i mübeşşereden başka cennetlik olduğu dünyada iken belli olan kim var? Sen nasıl böyle konuşuyor ve yemin ediyorsun? Bu sözden sonra aramızda ayrılık kesinleşmiştir, dedi ve Halife Harun Reşit'ten ayrıldı. Bir daha da yanına yaklaşmamaya karar verdi.” <br />
    Harun Reşit müşkül durumda kalmıştı. Zamanının meşhur âlimlerini çağırarak meseleyi anlatıp karısının boş olup olmadığını sordu. Bütün âlimler nikâhın zail olduğunu bir daha evlenebilmeleri için hülle yapılması lâzım geldiğini söylediler. Harun Reşit'in bazı yakınları durumu bir de İmam-ı Yusuf'a sormayı tavsiye ettiler. Halife İmam-ı Ebu Yusuf'u çağırtıp durumu bir de ona anlattı. <br />
    İmam-ı Ebu Yusuf:”Ey Emirel Mü'minin siz hiç sadece Allah korkusundan dolayı işlemeye azmettiğiniz bir hatadan vazgeçtiniz mi? diye sordu. “<br />
    Harun Reşit kısa bir müddet düşündükten sonra başından geçen ibretli bir hâdiseyi şöyle anlattı:”Memleketimizde uzun süren bir kıtlık hüküm sürmekte idi. Ben de halife olmam dolayısıyla hazineden halka erzak dağıtıyordum. Bir gün yoksullar içerisinde genç ve güzel bir kadın gelip kocasının ihtiyar olduğunu ve çocuklarının aç kaldıklarını söyliyerek erzak istedi. Rüşvet olarak da hiç uygun olmayan tekliflerde bulundu. Kadının bu teklifi bana çok büyük tesir icra etti ise de kadından uzaklaştım ve Allah korkusundan günlerce tevbe - istiğfar ettim.”.. Diye anlattı. <br />
    İmam Ebu Yusuf:”Senin söylediklerin Zübeyde hanımla aranızda yapılan nikâhı bozmamıştır. Çünkü Cenab-ı Hak: «Ve Limenhâfe makame Rabbihî cen-netan« buyurarak Allah'dan korkanlara iki cennet olduğunu beyan ediyor. Sen de Allah'tan korktuğuna göre nikâhınız bozulmamıştır, diye fetva verdi. <br />
    İmam-ı Ebû Yusuf'un bu fetvası kendisine bildirilen Zübeyde Hanım Harun Reşit'le beraber yaşamaya razı oldu... <br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Harun Reşid ve Hanımı</span></span><br />
<br />
    Bir gün Harun Reşit ile hanımı bahçede oturmuşlar.Bahçenin havuzuna da ay'ın ışığı aksetmiş,Harun Reşit hanımına,şu Allah'ın nuruna bak,ne kadar da güzel demiş.Hanımı da,benden daha mı güzel deyince,Harun Raşit kızarak;sen kim oluyorsun da Allah'ın nurundan daha güzel olasın diyerek hanımını mahkemeye veriyor.<br />
    Mahkemede Şeriat alimleri toplanıyor,fetva fetva derken hanımın idamına karar veriyor.Nasıl olur da bir insan Allah'ın nurundan daha güzel olabilir,bu mümkün olamaz diyorlar ve hasılı kadına idam emri veriyorlar.<br />
    Bir gün hanımcağız derin derin düşünürken oradan geçen Behlül Dane yengesinin üzgün halini görüp,yenge ne düşünüyorsun?der.Yengesi o zaman;Behlül senin bir şeyden haberin yokmu?Benim idamıma karar çıktı.Beni bir kaç gün sonra idam edecekler diye cevaplar.Behlül sebebini soruyor,yengesi de olanları anlatıyor.<br />
    Behlül Dane yengesinin başından geçen olayı dinledikten sonra yengesine,sen bu hususta hiç telaşlanma,ben bu işi hallederim diyor.Bunun üzerine bir tellal çıkarıp cuma namazını falan camide kıldıracağını halka duyuruyor.Bu ilan üzerine halk akın akın camiye koşuyor.Çünkü daha önceleri Behlül'e böyle şeyler teklif edildiğinde kabul etmemişti.<br />
    Cuma günü kalabalık bir cemaat topluluğuna hitaben önce hutbeyi okuyor,sonra mihraba geçiyor,namazı kıldıracak.Namaza duruyorlar Fatiha-i Şerif'i okuyor.Sonra zammı sure koşuyor Vettini suresini okuyor.İnsanın methi bu surededir.(Vettini vezzetüni ve turisinine ve hazel beledil emin lekat halaknal insane fi ahseni takvim)Diyeceği yerde öyle demiyor "Lekat halaknal kamere fi ahseni takvim" diyerek durmadan devam ediyor sureyi bitiriyor.<br />
    Namazdan sonra bütün fetva alimleri Behlül'e efendim namazda yanlış okudunuz bu nasıl olur,Kur'an da sizin okuduğunuz gibi mi yazıyor?Diye sorulunca:Behlül Dane:Peki böyle yazmıyor da bir insan ben aydan daha güzelim dediği zaman ona neden idam kararı verirsiniz?Eğer ay insandan daha güzel olmuş olsaydı,Cenab-ı Allah Kur'an 'ı Kerimde insan yerine ay'ı metederdi.Bu olaydan sonra fetva geri alınıp kadıncağız kurtulmuş oluyor<br />
Bu Dünya Kimseye Kalmaz. Kimsenin Yaptığı Yanına Kâr Kalmaz.<br />
    Zamanın krallarından birisi Harun Reşide nadide bir gül fidanı hediye eder.Harun Reşid, bu hediyeyi çok beğenir sarayın baaş bahçıvanına teslim eder.Ona iyi bakmasını ve açtığı zaman onu ilk defa kendisinin koklamak ve seyretmek istediğini tenbih eder. Yaprağı, kokusu, görünüşüyle dikkatini çeken gül, üzerine titremeye başlar gülün ne var ki, sakınan göze çöp batar derler ya. Aynen öyle olur. Bir sabah bahçıvan gelip bakar ki, gül açmış,çok güzel kokuyor.rengi,kokusu herşeyi çok güzel.Padişaha müjde vereyim derken,gülün dalına konan bir bülbül,şakı(Zeker) ne kadar yaprak varsa hepsini gagalayarak yere düşürür. Tek yaprak bırakmaz. Gülün başında korku içinde koşar halifeye,O sırada padişah balkondadır.Sultanım der, üzerine titrediğimiz gülün yapraklarını bir bülbül öterek,gagalayarak yere dökmüş, tek yaprak bırakmamış.<br />
    Harun Reşid, telaş etmeden cevap verir:Üzülme efendi üzülme, der,Bu dünya ona kalmaz, bülbülün yaptığı yanına kalmaz.<br />
    Rahat bir nefes alan bahçıvan işine döner, bir gün bakar ki, bir yılan yaprakları düşüren bülbülü yakalamış, yutmak üzere, otların arasında kayıp gidiyor.<br />
    Heyecanla yine halifeye gelir:Sultanım der, bülbülü bir yılan yakalamış, yutarken gördüm.<br />
    Sultan yine telaşsız: Üzülme evladım. Bu dünya yılana da kalmaz.<br />
    Yine bir gün bahçede çalışırken,bülbülü yutan zehirli yılan bahçıvanı sokmaya çalışır,bahçıvanda kendisini korur,elindeki kürekle yılanın kafasını koparır.<br />
    Sarayın balkonundan etrafı seyreden padişaha, sultanım dedikleriniz hep çıktı. Yılan beni sokmaya çalıştı, bende onu öldürdüm.<br />
    Sultan, üzülme evladım, bu dünya sana da kalmaz, sende ektiğini biçersin.<br />
    Aradan bir hayli zaman geçer, bahçıvan büyük bir suç işler. Mahkeme idam cezası verir. Gün gelir infaz gerçekleşek. Hakim ona son bir arzun varmı der. O da, evet var, ancak bunu size değil sultanıma söylerim.<br />
    Bunun üzerine Harun Reşid, ne söyleyeceksen söyle diyor.<br />
    O da; sultanım eğilin kulağınıza söyleyeceğim. Kulağına: Sultanım siz adil bir insansınız. Halifemsiniz. Bu dünyanın, bülbüle, yılana ve bana kalmayacağını çok iyi bildiniz. Şunu da iyi biliniz ki bu dünya size de kalmaz.<br />
    Bir müddet düşünen sultan, ağlayarak, hadi seni affettim der.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Camiye Gidenler ve Namaza Gelenler</span></span><br />
    Bir Ramazan günüydü. Abbasi halifesi Harun Reşid, çok sevdiği Behlül Dânâ hazretlerinden bir ricade bulunur:– Akşam namazına camiye gittiğinde namaza gelen herkesi buraya getir de onlara iftar verelim. Behlül Dânâ, akşam ezanı okununca camiye gider. Namaz kılındıktan sonra da beş on kişilik bir grupla Harun Reşid’in yanına giderler. Harun Reşid şaşırır: – Ey Behlül! Ben sana namaza gelen herkesi iftara getir demiştim; ama sen beş on kişiyle geldin. O kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirmemişsin.<br />
    Behlül Dânâ, Harun Reşid’e şu güzel cevabı verir: Siz, benden camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara getirmemi istediniz. Ben de isteğinizi yerine getirmek için namazdan sonra cami kapısında durup çıkan cemaate hocanın namazda hangi sureyi okuduğunu sordum. Bunu da sadece getirdiklerim bildi. Camiye gelen çoktu; ama namaza gelenler demek ki bunlarmış.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mezar Taşı</span></span><br />
<br />
    Behlül Dânâ'ya biri sorar:Oğlum öldü. Mezar taşına ne yazdırayım?Behlül Dânâ şu cevabı verir:Şunu yazdır: "Dün altında olan çimenler bugün üstünde yeşerdi. Ey yolcu anla ki, şu toprak günahtan gayri her şeyi örter." <br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Müjde</span></span><br />
    Harun Reşid'in vezirlerinden biri, Behlül Dânâ'ya latife yollu takılarak: "Müjde sana ey Behlül, Sultanımız seni, domuzlarla maymunlara çoban tayin etti" dediğinde, Behlül şu cevabı vermiş:- Öyle ise kulaklarını aç da emirlerimi yerine getirmeye hazırlan. <br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Behlül'e Göre Üç Kafa </span></span><br />
    Behlül Dânâ Hazretleri, bir gün pazara üç tane kuru kafa getirerek satmaya başlamış ve her üçüne de ayrı ayrı fiyat takdir etmişti. Bu kafaları kaça satıyorsun diyenlere, birini bir paraya, birini on paraya, birini de ağırlığınca paraya sattığını söyledi. <br />
    Behlül'ün bu tuhaf hareketlerini seyrederlerken biri dayanamayarak: <br />
    — Ey Behlül! Bunların üçü de kurumuş kafalar olduğu halde sen üçüne de ayrı ayrı fiyat biçiyorsun. Bunların birbirlerinden ne farkı var ki? dedi. <br />
    Behlül Dânâ Hazretleri, bundaki esrarı şöyle anlattı: <br />
    — Şu birincisi, taş kafadır. Bunun değeri hepsinden düşük. Çünkü hu hiç nasihat dinlemez ve ihtiyaç da duymaz, ikincisi, yani on paralık kafa ise nasihat dinler ama tutmaz... Bir tarafından girer öbür tarafından çıkar. Bunun adı da boş kafadır. Üçüncüsü ise tam kafadır. Hem dinler, onunla amel eder, hem de başkasına öğretir, İşte en kıymetli kafa budur. Bunu da ağırlığınca paraya veriyorum, dedi. <br />
    Tabii ki bunda anlayanlar için büyük hikmetler gizlidir. Velilerin hareketi ilk nazarda tuhaf gibi olsa da o çok değerlidir aslında...<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ölüm En Büyük Nasihattır</span></span><br />
    Harun Reşit’in annesi Behlül Dânâ hazretlerine gelerek Harun’a biraz nasihat et de adaletten ayrılmasın. Yoksa ahirette işi çok zor olacak diyor: <br />
    Behlül Dânâ hazretleri birgün Harun Reşit’e, “Uygun görürseniz biraz dolaşalım diyor ve Onu mezarlığa götürüyor. Tek tek mezarları göstererek “Bak şu filanca idi, şu kadar malı vardı,şu kadar yıl yaşadı ve öldü. Şurada yatan da filanca idi, zamanının hükümdarı idi, şu kadar askeri, şu kadar da hazinesinde malı vardı. Şurada yatan kadın da zamanının en güzeli idi. Herkes ona sahip olmak için can atıyordu. Sonunda biri ile evlendi, şu kadar çocuğu oldu ve şu kadar yıl yaşadı. <br />
    Bu ve benzeri yer gösterme ve değerlendirmenin ardından eve dönüyorlar. Harun Reşit’in annesi, bu günlerde hiç Behlül’le sohbet ettin mi, sana neler anlattı? Diye soruyor.<br />
    H.Reşit’in annesi tekrar Behlül Dânâ hazretlerine gelerek, “Oğluma ne zaman nasihat edeceksin?” diye soruyor. O da ben Ona nasihat ettim. Birlikte mezarlığa gittik. Ona bazı geçmiş kimseleri hatırlattım. “Ölüm en büyük nasihattir. Eğer bunu anlamadıysa diğer söyleyeceklerimin de bir faydası olmaz” diyor.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Damda Deve Bulamayız</span></span><br />
<br />
    Adamın birisi namaz kılmaz, diğer ibâdetleri yapmaz ama her gece yatarken; "Yâ Rabbî! Bana Cennet'ini ver!" diye duâ ederdi. Bir gece aynı şekilde yattı. Geç vakitte, damdan bir tıkırtı geldiğini hissederek uyandı. Hemen çıkıp; "Kimsin, orada ne arıyorsun?" dedi. Damda bulunan Behlül Dânâ idi ve "Devem kayboldu da onu arıyorum." dedi. Ev sâhibi, "Kaybolan deve damda olması mümkün mü? Bu akılsızlık değil midir?" deyince, Behlül-i Dânâ; "Senin, hiç ibâdet etmemen ve sonra da Allah-ü teâlâdan Cennet'i istemen daha akılsızlık değil midir?" buyurdu. Ev sâhibi O zaman, Behlül-i Dânâ'nın kendisine nasihat vermek için böyle yaptığını anladı. Hatâsını anlayıp, tövbe etti ve ibâdetlerini aksatmadan yapmaya başladı. <br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kürkçü Dükkanı </span></span><br />
<br />
    Bir gün Behlül-i Dânâ'nın evine hırsız girmiş, evde ne bulduysa götürmüştü. Doğruca kalkıp kabristânlığa gitti ve kapısına oturdu. Bunun farkına varanlar başına toplanıp; "Niçin hırsızın peşinden gitmedin de buraya geldin?" dediler. <br />
    Onlara; "Yolunu şaşırmış o adamcağızı burada bekliyorum." diye cevap verdi. Bu söze oradakiler kahkaha ile güldüler ve "Hay Allah iyiliğini versin, o adamın burada işi ne?" dediler.<br />
    Bunun üzerine Behlül hazretleri; "Siz hiç merak etmeyin o mutlakâ bu kapıya gelecek. Ecel onu buraya getirecektir." buyurdu. Bu sözler üzerine herkes derin düşüncelere daldı.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cenneti Nerde Aramalı</span></span><br />
 <br />
    Bir gün Harun Reşit’in karısı, beyine şöyle diyor:<br />
    “Allah’a hamd olsun ki bu dünyada saraylarda rahat ve mutluluk içinde yaşıyoruz. Rabbimiz bize ahirette de böyle hatta daha iyi şartlarda yaşamayı nasip etse keşke diyor. H.Reşit de: İnşallah hanım kim istemez ahiret mutluluğunu diyor.” <br />
    H. Reşit dışarı çıkıp dolaşırken Behlül Dânâ hazretlerinin yeri kazdığını görüyor ve takılmadan edemiyor:-Hayırdır Behlül yine ne işler çeviriyorsun? Diye soruyor.<br />
    O da: “Cennet arıyorum “diyor. <br />
    Harun Reşit: “Yapma Behlül! Burada Cennet aranır mı? “Diyor.<br />
    Behlül Dânâ hazretleri de:”Sen sıcak yatağında hanımının yanında cennet arıyorsun oluyor da burada neden olmasın?” Diyor.<br />
    Işıkları Kapat<br />
    Behlül Dânâ Hazretleri, yol üzerindeki bir vîrânenin yıkılmak üzere olan eğilmiş duvarına bakıp sık sık âkıbetini tefekkür ederdi. Yine bir gün derin bir tefekkürle orayı seyrederken duvar âniden çöküverdi. Bu hâdise Behlül Dânâ Hazretleri’nde gözle görülür derecede büyük bir sürûra vesîle oldu. Onun bu büyük sevincine mânâ veremeyen insanlar, merakla ondaki bu değişikliğin sebebini sordular.<br />
    Behlül Dânâ Hazretleri, onlara şu cevabı verdi: ’− Duvar meyilli olduğu tarafa yıkıldı! ’ <br />
    Hazretin az evvelki sevincine bir türlü akıl erdiremeyen insanlar, Behlül Dânâ’nın bu sözleriyle iyice şaşkınlaştılar. Bu ifadelerle onun neyi kastettiğini anlayamadıklarından bu defa: ’− Peki, bunda şaşılacak ne var? ! ’ diye sordular. <br />
    O ise insanlara, derin tefekkürünün bir neticesi olan şu hikmetli cevabı verdi: ’− Mâdemki dünyadaki her şey nihâyetinde meylettiği tarafa yıkılıyor, benim de meylim Hakk’a doğrudur, o hâlde ben de ölünce -inşâallah- Hakk’a varırım. Ey ahâlî, rükû ve secdelerimizle Hakk’a meylimizi her an artırmaya gayret edelim ki, başka yönlere yıkılmayalım! ’ <br />
    İşte Peygamber Efendimiz (s.a.v) ’in fem-i muhsinlerinden sâdır olan: “Kişi, yaşadığı hâl üzere ölür.”(Müslim, Cennet, 83) hadîs-i şerîfinin şerh ve îzâhı mâhiyetinde müşahhas bir misâl... <br />
    Bu hakikat dolayısıyla bir mü’min, meylini her an Hakk’a yönelterek istikâmet üzere olmaya gayret etmelidir. Bunun için de sabırsızlığı sabırla; unutkanlığı zikirle; nankörlüğü şükürle; isyanı tâatla; cimriliği cömertlikle; şüpheyi yakîn ile; riyâyı ihlâs ile; günâhı tevbeyle; yalanı doğrulukla; gafleti tefekkürle bertaraf ederek Allâh’a güzel bir kul olmaya çalışmalıdır. <br />
    Mevlânâ(k.s) Hazretleri şöyle buyurmuştur:”’Ey kardeş, sen, tefekkür ile hayat bulmalısın. Bedenin, kemik ve etten ibâret, hayvanlarda da aynı. Eğer tefekkürün gül ise, sen gül bahçesindesin. Yani dünya cennetindesin. Tefekkürün diken ise, külhan kütüğüsün.” <br />
    Hiç şüphesiz, insanoğlu için kaçınılmaz bir hakikat olan ölüm, herkesin karşısına, yaşadığı hayatın keyfiyetine uygun bir mâhiyette çıkacaktır. <br />
    Mevlânâ(k.s) Hazretleri bu hususu ne güzel ifâde etmektedir:”Oğul, herkesin ölümü kendi rengindedir.””Ey ölümden korkup kaçan can! İşin aslını, sözün doğrusunu istersen, sen aslında ölümden korkmuyorsun, sen kendinden korkuyorsun. Çünkü ölüm aynasında görüp ürktüğün, korktuğun, ölümün çehresi değil, kendi iç dünyanın çirkin yüzüdür. Senin rûhun bir ağaca benzer. Ölüm ise o ağacın yaprağıdır. Her yaprak ağacın cinsine göredir...”<br />
    Ölümü, bir hüsran olmaktan kurtarıp bir zafere dönüştürebilmek, onu mâtem değil de ’Şeb-i arûs / vuslat gecesi’ hâline getirmek; ölüm sonrası için arzu edilen saâdet yurduna şimdiden hazırlanıp ölmesini bilenlerin kârıdır. <br />
    Zira Cenâb-ı Hakk’a tahsis edilmesi gereken gönüller, hayatta iken daha ziyâde ne ile meşgul olmuş ise, ölürken de ekseriyetle onunla meşgul olur. Bunun müsbet-menfî sayısız misalleri vardır. <br />
    Rebî bin Haysem -rahmetullâhi aleyh- bu husustaki bir müşâhedesini şöyle nakleder: “Bir keresinde can çekişen bir adamın yanında bulunmuştum. Ben; ’Lâ ilâhe illâllâh! ’ deyip telkin verdikçe o, sanki kelime-i tevhîdi duymuyor, para sayar gibi parmaklarıyla birtakım hesaplar yapıyordu.” <br />
    Yine meşhur hadis âlimlerinden Abdülazîz Revvâd Hazretleri başından geçen ibret verici bir hâdiseyi şöyle anlatmıştır: “Medîne-i Münevvere’de idim. Bir gece Mescid-i Nebî’ye gidiyordum. Bir kadın telâşla yaklaşıp: «Ey efendi! Eğer sevap kazanmak istiyorsan yardıma gel! Şurada bir hasta var, can çekişiyor, ölmek üzere. Ona şehâdet kelimesini telkin etsen, söyletsen! » dedi. Hemen oraya gittim. Ölmek üzere olan adama kelime-i şehâdeti söyletmek için ne kadar uğraştıysam da bir türlü söyletemedim! Bir ara gözlerini açıp: «Kaç defâdır bunu söyle diyorsun. Ben, bu kelime-i şehâdetten ve İslâm dîninden, hayli zamandır yüz çevirdim. Şimdi de bir türlü söyleyemiyorum.» dedi ve sonra öldü. <br />
    Adamın kim olduğunu ve hâlini araştırdığımda, onun devamlı olarak şarap içen bir kimse olduğunu öğrendim. Kendi kendime, Peygamber Efendimiz (s.a.v) ’in; «Şarap içmeyi âdet edinen, puta tapan gibidir.» buyurması elbette doğrudur, dedim.’ (İbn-i Mâce, Eşribe, 3)<br />
    Son nefes husûsunda peygamberler hâricinde hiç kimse teminat altında değildir. Bu sebeple mü’min, ömrü boyunca havf ve recâ (korku ve ümit) duyguları arasında: <br />
    “Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluk et! “ (el-Hicr, 99) âyet-i kerîmesinin sırrına ermeye çalışmalıdır. Nitekim insan, her an devam ettirdiği kulluk vesîlesiyle Hakk’a dostlukta mesâfe alır. Hakk’a kulluğu hayatın son demlerine bırakmaksa fecî bir hüsran sebebidir. <br />
    Rivâyete göre bir terzi, sâlihlerden bir zâta:”Rasûlullah (s.a.v) ’in: «Allah Teâlâ, kulunun tevbesini, canı boğazına gelmediği müddetçe kabûl eder.» (Tirmizî, Deavât, 98/3537) hadîs-i şerîfi hakkında ne buyurursunuz? ’ diye suâl etti.<br />
    O zât da sordu: “Evet, böyledir. Ama senin mesleğin nedir? Terziyim, elbise dikerim.” <br />
    “Terzilikte en kolay şey nedir? Makası tutup kumaşı kesmektir.” <br />
    “Kaç seneden beri bu işi yaparsın?Otuz seneden beri.” <br />
    “Canın gırtlağına geldiği zaman, kumaş kesebilir misin? Hayır, kesemem.’ <br />
    ’-Ey terzi! Bir müddet zahmet çekip öğrendiğin ve otuz sene kolaylıkla yaptığın bir işi o zaman yapamazsan, ömründe hiç yapmadığın tevbeyi o an nasıl yapabilirsin? Bugün gücün kuvvetin yerinde iken tevbe eyle! Yoksa son nefeste istiğfar ve hüsn-i hâtime nasîb olmayabilir... Sen hiç: «Ölüm gelmeden evvel tevbe etmekte acele ediniz! » sözünü işitmedin mi? ’ (Münâvî, V, 65)<br />
    Son nefesin ne şekilde vâkî olacağı, ilâhî bir sırdır. Bu sebeple hayatı, bir mayın tarlasında yürür gibi büyük bir teyakkuzla yaşamak ve Efendimiz (s.a.v) ’in sık sık buyurduğu gibi; ’Esas hayatın, âhiret hayatı’ olduğunu hiçbir zaman unutmamak îcâb eder.Zira Cenâb-ı Hakk’ın sevip râzı olduğu bir kul olabilmek; O’nun beşeriyete armağan ettiği Hz. Peygamber (s.a.v) ’in nebevî ikazlarına gönülden itaat etmekle mümkündür. <br />
    Velhâsıl her insan; dünya hayatında mânevî gidişâtına ve nereye hazırlandığına dikkat etmek mecbûriyetindedir. Bunun muhâsebesini de son nefesine bırakmayıp ömrü boyunca bu hassâsiyetle yaşamalıdır. Hz. Ömer (r.a) ’ın buyurduğu: “(İlâhî mahkemede) hesâba çekilmeden evvel nefislerinizi hesâba çekiniz.” tâlimâtını kendine hayat düstûru edinmelidir. (İbn-i Ke¬sîr, Tef-sîr, I, 27)<br />
    Yâ Rabbî! Ömür defterimizin her sayfasında takvâyı bize en güzel azık ve gönüllerimizden hiç çıkarmayacağımız mânevî bir zırh eyle! Aklımızı, kalbimizi ve bütün varlığımızı her hâlükârda Senʼ in rızâna yönlendir. Son nefesimizi de ebedî saâdetimizin başlangıcı eyle! .Âmîn!<br />
 <br />
    Ebubekir TANRIKULU Hoca<br />
    Kadiriyye-i Halisiyye-i Hayriyyenin <br />
    Hadimül Fukarası<br />
<br />
Behlül Dana Hz Kimdir.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Behlül Dana Hz Kimdir</span></span><br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BEHLÜL DANA KİMDİR? HAYATI, HİKAYELERİ, SÖZLERİ, VEFATI</span></span><br />
<br />
  <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">  BEHLÜL DANA HARUN ER REŞİD</span></span><br />
<br />
    (D ? - V.H.190.M.805)<br />
<br />
    Allah’u Teâlâ böyle kimseler hakkında: “Haberiniz olsun ki Allah’ın velî kulları için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.” (Yunus, 62)<br />
    "Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğrularla sadıklarla beraber olun." (Tevbe, 119) buyurmuştur<br />
    İşte İslam tarihinde örnek şahsiyetlerden biriside hiç şüphesiz Behlül Dânâ (k.s) Hazretleridir.<br />
    Kimliği: Ebû Vüheyb b. Amr b. el-Muğîre el-Kûf î es - Sayrafî Şahsiyeti meçhul bir sûfî ve hakîm.<br />
    Ukalâ-yi mecânînden (deli görünüşlü akıllılar) olan Behlûl-i Dânâ Behlûl-i Dîvâne, Sultânü'I-meczûbîn ve Abbasî halifesi Hârûnürreşîd (788-809] ile olan münasebeti dolayısıyla Behlûl er-Reşîd diye de anılır. Duâsı makbul bir zâttı.<br />
    Hakkındaki bilgilerin büyük bir kısmı menkıbe mahiyetindedir. Diğer behlûllere ve meczuplara ait söz ve hikâyeler çoğunlukla ona bağlandığı gibi birtakım halk fıkraları da kendisine mal edilmiştir. Hak âşığı. Çok tanınmış evliyâdan biri. <br />
    Asıl ismi Vüheyb bin Ömer Sayrâfî'dir. Behlûl-i Dânâ adıyla şöhret buldu. Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. Kûfeli olduğu hâlde ömrünün çoğunu Bağdât'ta geçirdi. <br />
    Behlül-i Dânâ, zamânın büyüklerinin sohbetlerinde bulundu. Eymen bin Nâbil, Amr bin Dînâr ve Âsım bin Ebi'n-Necîd'den hadîs-i şerîf öğrendi. İbretli mânâlı sözler söyledi. Menkıbeleri dilden dile aktarıldı. Herkese ders olacak hikmetli sözleri çok meşhûrdur. M.805 (H.190) senesi Bağdât'ta vefât etti. Dicle kenarında Şunûziyye kabristanlığına defnedildi. <br />
    Bir vesile buldukça Hârûn Reşîd’e nasîhat verirdi. Sözünü dudaktan, gözünü budaktan esirgemezdi. Doğru bilinen yanlışları, yanlış zan edilen doğruları çekinmeden söylediği için, kendisine Behlûl-i divane diyenler bile olmuştur. <br />
    Kaynakların verdiği bilgilere göre Behlûl başlangıçta saf ve deli değildi. Sonradan ilâhî cezbeye tutularak kendinden geçtiğine, bir daha kendine gelemediğine ve nefsinin tamamıyla silinip gittiğine inanılan Behlûl'ün bundan sonraki hal ve hareketleri oldukça gariptir. Yarı deli haline gelmesine rağmen sözleri nükteli ve iğneleyici, davranışları anlamlı ve uyarıcıdır. Hakkındaki menkıbelere göre mezarlarda ve harabelerde dolaşır, yalnızlığı sever, zaman zaman çocukların maskarası olur, onlar tarafından taşlanır, ama o bunları hep hoş karşılardı. Behlûle atfedilen fıkra ve hikâyeler hem güldürücü hem düşündürücüdür.<br />
    Bazı menkıbeler onu Hârûnürreşîd'in kardeşi, bazıları yeğeni, bazıları da nedimi olarak gösterir. Hârünürreşîd'e gerçekleri hiç çekinmeden söylediği, hatalarını çeşitli biçimlerde yüzüne vurarak onu doğru yola getirmeye ve uyarmaya çalıştığı, bunun için de eline geçen fırsatları kaçırmadığı rivayet edilir. Behlûl-i Dânâ diğer behlûller gibi gülmesi ve kahkahasıyla da meşhurdur. Sorulan sorulara ekseriya gülerek, bazan kahkaha atarak cevap verir, ancak bu alaycı tavırları genellikle bir uyarı ve öğüt anlamı taşırdı. <br />
    Behlûl tasavvufî eserlerde Allah âşığı bir sûfî ve velî olarak gösterilmiştir. Muhyiddin İbnü'l-Arabî, Abdülvehhâb eş-Şa'rânî, Abdürraüf el-Münâvî ve hatta İbnü'l-Cevzinin eserlerinde onun Hak âşığı bir meczup olduğu önemle belirtilmiştir. Attâr'ın İlâhînâme'sinde, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevisinde, Yâfiî'nin er-Ravzü'r-reyahin'inde ona ait fıkra ve menkıbeler anlatılmıştır. Nefzâvî, er-Ravzü'l-âtır'da Behlûl'ü âşıkane hikâyelerin kahramanı olarak göstermiştir. İbn Kuteybe'nin Uyûnü'l-ahbar'ında, İbn Abdürabbih'in el-İkdü'l-ferîd'inde, Lâmiî Çelebi'nin Letâifnâme'sinde Behlûl-i Dânâ menkıbelerine yer verilmesi, bu fıkraların halk arasında geniş çapta yayıldığını göstermesi bakımından önemlidir. Behlûl-i Dânâ'nın menkıbe ve fıkraları Arap ve İran edebiyatında olduğu gibi Türk halk edebiyatında da önemli bir yer tutmaktadır.(Diyanet İslam Ansiklopedisi, Behlül-i Dana md.)<br />
    Kendimizce doğru olan bir şeyin, başkalarına göre birçok yönden mahzurlu olduğunu kendi bakış açımızdan göremeyiz. Bu durumda yapmamız gereken şey, kendimizi karşımızdakinin yerine koyarak onun hissiyatıyla olayı değerlendirmeye çalışmaktır. Buna psikolojide “empati” ya da “duygudaşlık” deniliyor. Psikologlar belki de bu adı yeni koydular. Fakat bundan bin dört yüz yıl önce Resûlullah (s.a.v) bu metodu uygulamıştır.<br />
    Bir toplantıda Hârûn Reşîd kendisiyle buluştu: Hârûn Reşîd, ona, “Çok zamandır seninle görüşmek istiyordum.” deyince, Behlül, “Ben böyle arzu duymadım” diye cevap verdi. Buna rağmen Hârûn Reşîd kendisinden yine nasîhat istedi. “Ne nasîhati istiyorsun? Şu saraya bak, bir de kabirlere bak! Bunlardan ibret almayan, nasîhat almayan nelerden alır! Hâlin ne olacak, ey mü’minlerin emiri! Yarın Cenâb-ı Hakkın huzûruna çıkacaksın. Büyük küçük yaptığın herşeyden sual olunacaksın. Bunlara nasıl cevap vereceksin iyi düşün! Bu hesap zamanında aç ve susuz olacaksın, çıplak bulunacaksın. Orada bulunanlar sana bakıp gülecekler. Perişan hâlin orada meydana çıkacak, başka nasîhati ne yapacaksın?” dedi. <br />
    Adâleti ile meşhûr olan Hârûn Reşîd onun nasihatlerinden çok istifâde etmiştir.<br />
    Hasan bin Sehl anlatır. Bir gün çocuklar, Hazreti Behlül’e taş atmağa başladılar. Taşın birisi vücudunu kanatınca, “Ey çocuklar! Ben Allah’u Teâlâya tevekkül ettim. O elbette bana kâfidir. O ne güzel vekîldir. Ancak Allahü teâlâ’ya yaklaşmak insana rahatlık verir. İnsanlara eza ve cefâ yapanlar hiç merhametli olur mu?” dedi. Ben dayanamadım. “Ey Behlül, çocuklar sana taşla vuruyorlar, sen onlara merhamet ediyorsun. Bu nasıl iştir?” dedim. O da, “Sus!... Allah’u Teâlâ, benim üzüntü ve acımı, onların da sevincinin çokluğunu elbet biliyor. Umulur ki, bazımızı, bazımıza bağışlar” buyurdu.<br />
    Muhammed bin Ebî İsmail bin Ebî Fudayl, ondan şu hâdiseyi nakleder: Behlül’ü bazı kabirlerin arasında gördüm. Bana, bir kabire soktuğu ayağını gösterdi. Toprakla oynuyordu. Burada ne yapıyorsun? diye sordum. “Bana eziyet etmeyen ve benim gıybetimi yapmayan insanlarla oturuyorum” dedi.<br />
    Bir zaman fiyatlar çok yükselmişti. Sen, insanların rahatlaması için, Allah’u Teâlâya duâ etmez misin? dedim. O bana şöyle cevap verdi: “Allah’a yemîn ederim ki, ben bu işe karışmam. Eğer bir buğday danesi bir dinar olsa, bize emrettiği gibi Allah’u Teâlâya ibâdet etsek, o bize vad ettiği gibi rızkımızı verir.” Sonra ellerini birbirine vurarak “Ey dünyâyı ve süslerini toplayan, gözleri uykudan lezzet almayan kimse, nefsinle uğraşıp ahirete bir tedarik yapmadın, kıyâmet gününde Allah’u Teâlâya ne cevap vereceksin?” dedi.<br />
    Behlül Dânâ, duâsı makbûl bir zattı. Bir şiirinde:<br />
    Hırsı bırak da, yorulma;<br />
    Geçimde tamaha kapılma...<br />
    Niçin malı cem edersin;<br />
    Kime topladın bilemezsin!<br />
 <br />
    Rızık vaktiyle ayrıldı;<br />
    Su-izan faydasız kaldı...<br />
    Her hırs sahibi fakirdir;<br />
    Her kanaatkâr da zengindir.<br />
 <br />
    Abdullah bin Mihrân anlatıyor: Hârûn Reşîd hacca gitti. Dönüşünde bir müddet Kûfe’de istirahat etti. Sonra yola çıkacağı zaman herkes kendisini yolcu etmek için sokağa döküldü. Behlül de çıkmıştı. Çocuklar onunla beraber oynayıp eğleniyorlardı. Tam o sırada Hârûn’un develer üzerinde muhteşem kâfilesi gözüktü. Çocuklar da Behlül’ü bıraktı ve onun seyrine koyuldular. Tam Hârûn’un geldiği sırada Behlül yüksek sesle:<br />
    “Ey Hârûn!” diye seslendi. Hârûn, yüzünden perdeyi kaldırarak “Buyur. Behlül, ne istiyorsun?” dedi. Behlül:<br />
    “Ey Mü’minlerin Emîri! Eymen bin Nail, Kudame bin Abdülâmir’den bize şöyle haber verdi ve dedi ki; Ben Resûl-i Ekrem(s.a.v)’i Arafat’tan dönüşte görmüştüm. Kızıl bir deveye binmişti. Yanında kimse dövülmediği gibi, kimse de kovulmazdı. “Yol verin, yol verin” diyen münâdileri de yoktu. Sen de bu usûle riâyet eyle. Bilmiş ol ki; tevâzu ile yolculuk etmen, kibir ile seyahatinden hayırlıdır.”“Bağdâd ve etrâfını nurlandırıp aydınlatacak hediyeler götürüyor musun?” dedi. <br />
    Halife, “Bu hediyeler nasıl olur?” deyince Behlül hazretleri “İnsanlara Allah’u Teâlâ’nın sevgisini, O’ndan korkmayı, onlara örnek olacak şekilde hâl ve hareketler, onlar hakkında temiz ve güzel düşüncelere sahip olmak en güzel hediyedir.” <br />
    Bunu dinleyen Hârûn Reşîd ağlayarak; “Ey Behlül, biraz daha anlat” dedi. Behlül:<br />
    “Memleketinin bir köşesinde bir mazlûm zulme uğrasa sen de memleketin diğer köşesinde bile olsan, Allah’u Teâlâ bunun hesabını senden soracak. Allah’u Teâlâ buyuruyor ki;“Şüphesiz ki iyiler na’im Cennetindedir. Kötüler ise Cehennemdedir.”(İnfitar Suresi, 13-14). <br />
    Âhirette, Cennet veya Cehennemden başka gidilecek üçüncü bir yer yoktur. O hâlde hazırlığını buna göre yap” dedi. <br />
    Halife, “Amellerimiz hakkında ne dersiniz?” diye sordu. Behlül hazretleri, “Allah’u Teâlâ’dan korkarak ve emrettiğine uygun olarak yapılan amel makbûldür” buyurunca, Halife, “Peygamber efendimizle(s.a.v), akrabalık olarak yakınlığımız hakkında ne dersiniz?” diye sorunca, Behlül, “Peygamber efendimize (s.a.v) akrabalıkdan ziyade, bildirdiği hükümlere bağlılıkda yakın olmak daha mühimdir” dedi. <br />
    Halife, “Peygamber efendimizin (s.a.v) şefaatine kavuşabilecek miyiz?” deyince de Behlül, “Onu Allah’u Teâlâ bilir” buyurdu. <br />
    Halife, “Nasıl yaşayalım?” dedi. Behlül, “Allah’dan kork. Her hâlinde Hz.Muhammed Mustafa(s.a.v)in sünnetine tâbi ol. Bu durumda en kârlı yolu seçmişsin demektir” dedi.<br />
    Halife, “Çok güzel söylüyorsun, şu hediyemi kabûl et” dedi. Behlül hazretleri de, “Onu kimden aldınsa ona ver. Dünyadaki sahipleri yakana yapışmadan önce, verenin yoluna harca. Bunu burada yap. Âhirete kalırsa onlara birşey bulup veremezsin, râzı edemezsin” diye cevap verdi. Parayı almayınca Hârûn Reşîd: “Para borcun varsa onu ödeyelim” dedi. Behlül:<br />
    “Kûfe’de birçok ilim sahipleri vardır. Borç ile borcun ödenmeyeceğinde ittifâk etmişlerdir” dedi, Hârûn:<br />
    “Bari ihtiyâcını temin, edelim” deyince, Behlül hazretleri: “Allah’u Teâlâ senin Rabbin olduğu gibi, benim de Rabbim’dir. Seni hatırlayıp beni unutması muhaldir” buyurdu. Hârûn Reşîd, bu sözleri işitince ağladı.<br />
    Nakledildiğine göre adamın birisi namaz kılmaz, diğer ibadetleri yapmaz ama her gece yatarken “Yâ Rabbi! Bana Cennetini ver!” diye duâ ederdi. Bir gece aynı şekilde yattı. Geç vakitte, damdan bir tıkırtı geldiğini hissederek uyandı. Hemen çıkıp, “Kimsin, orada ne arıyorsun?” dedi. Damda bulunan Behlül Dana idi ve “Devem kayboldu da onu arıyorum” dedi. Ev sahibi, “Hiç mümkün müdür ki, kaybolan deve damda olsun. Bu akılsızlık değil midir?” Bunun üzerine Hazreti Behlül Dana, “Senin, hiç ibadet etmemen ve sonra da Allah’u Teâlâdan Cenneti istemen daha akılsızlık değil midir?” buyurdu. Ev sahibi O zaman, Behlül Dânâ’nın kendisine nasîhat vermek için böyle yaptığını anladı. Hatasını anlayıp, tövbe etti ve ibadetlerini aksatmadan yapmaya başladı.( Fevât-ül-vefâyât, cild-1, sh. 228, 230. El-A’lâm, cild-2, sh. 77. El-Beyân ve’t-Tebyîn, cild-2, sh. 230.Tabakât-ül-kübrâ li’ş-Şa’rânî, cild-1, sh. 68)<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Her Koyun Kendi Bacağından Asılır</span></span><br />
<br />
Hârûn Reşîd bir gün esnafı denetlemesi için Behlûl-i Dânâ’yı vazifelendirir. Esnafı dolaşan Behlûl, pek çok kişiyi yaptıkları yanlış işler yüzünden cezalandırır. Esnaf kendisine kızgındır; çünkü onlara göre yaptıkları işler sadece kendilerini ilgilendirirdi. Onlarla Allah arasına kimse girmemeliydi. Sonunda hep birlikte halifenin huzuruna çıktılar. Behlûl-i Dânâ’nın kendilerine haksız yere ceza kestiğini, yaptıklarının ona bir zararının olmadığını, her koyunun kendi bacağından asılacağını, bu durumun düzelmesi için Behlûl-i Dânâ’nın vazifeden azledilmesi gerektiğini Hârûn Reşîd’e söylediler. Bunun üzerine halife, Behlûl-i Dânâ’yı yanına çağırtıp esnafın kendisinden şikâyetçi olduğunu bildirir.<br />
    Behlûl-i Dânâ şikâyetleri dinler; fakat hiçbir cevap vermeden huzurdan çıkar. Ertesi gün birkaç koyun kesip bacaklarından asar. Esnaf olan bitene bir anlam veremez. Zamanla koyunların kokusu etrafı rahatsız etmeye başlar. Etrafa yayılan pis koku dayanılmaz bir hal alınca, esnaf soluğu yine Hârûn Reşîd’in yanında alır. “Ey halife! Bu deliye bir şeyler söyle. Bacaklarından astığı koyunların kokusundan çarşıya girilmez oldu. O’nun yaptıklarından bîzar olduk.” derler. Bunun üzerine, Behlûl yine huzura çağrılır. Esnafı halifenin yanında görünce, “Yine ne oldu? Bir şikâyetiniz mi var?” diye sorar. Esnaf, “Astırdığın koyunların kokusundan çarşıda durulmaz oldu.” deyince Behlûl, “Evet efendiler, demek ki her koyun kendi bacağından asılsa da bütün mahalle bundan rahatsız olur.” der; esnaf bu söze verecek cevap bulamaz.<br />
    Şimdi bu kıssadan çıkarabileceğimiz hisselere bir bakalım.<br />
    1.Günahlar (sahsî gibi görünse de) psikolojik ve sosyolojik açıdan çevreyi etkiler.Birçok günahkâr insanın ağzından düşmeyen klâsik bazı sözler vardır. “Benim günahım bana bundan kime ne?” diye başlayan ve “Bu hayat benimdir, istediğim gibi yaşarım; kimse bana karışamaz.” ifadeleriyle devam eden sözleri sıkça duyarız. Bu ve buna benzer sözler, temelde, yukarıda bahsi geçen kıssadaki “Her koyun kendi bacağından asılır.” düşüncesi ile aynı mantığı taşıyor. Böyle düşünenler âhiret hayatı noktasında belki haklılar; çünkü işledikleri günahın cezasını yalnız kendileri çekecekler. O zaman “Ne halleri varsa görsünler. Yapacakları varsa, görecekleri de vardır.” diyebiliriz. <br />
    Fakat aynı şeyi dünya hayatı için söylemek mümkün mü? Yani bazı kimselerin günah ya da gayr-i ahlakî olan fiilleri karşısında “Ne halleri varsa görsünler.” diyebilir miyiz? İnsanlar için günah işleme hürriyeti olabilir mi? İnsanın dilediğini yapma özgürlüğünün bir sınırı yok mudur? Mesela; herkesin adam öldürme hürriyeti olsa sonuç ne olurdu? Ya da hırsızlık veya gasp suç olarak kabul edilmese idi bunun topluma yansıması nasıl olurdu? Acaba insanların suç işleme özgürlüğü olsaydı toplum bundan nasıl etkilenirdi? “Adalet, emniyet, asayiş, huzur ve düzen bozulurdu.” dediğinizi duyar gibiyim. Demek işlenen kötülükler sadece sahibine zarar vermiyor; toplumu da psikolojik ve sosyolojik açıdan etkiliyor. Hiç kimse günah işlemekte hür değildir. İslâmiyet’e göre gerçek hürriyet; -helâl dairesinde olmak şartıyla- sahsın yaptıkları ile kendine ve başkasına zarar vermemesidir. Demek dinen haram kabul elden fiiller, hem şahsa hem de topluma maddeten ve manen zarar verdiği içindir ki yasaklanmışlardır.<br />
    2. Def’-i şer celb-i menâfi’e her zaman râcihtir.Yani kötülüğün, zararın önlenmesi her zaman iyiliğin, faydanın elde edilmesinden önce gelir. Neden mi? Dibi delik bir kazanın tamiri, sütle doldurulmasından önce gelir. Deliği tamir işi kötülüğün önlenmesi; süt doldurma işi ise faydanın celbi anlamına geleceğinden elbette zararı önlemek için deliğin önce tamir edilmesi gerekir. Emr-i bi’l ma’ruf nehy-i an’il münker (iyiliği emretmek kötülükten sakındırmak) her mü’mine farz kılınmıştır. Hadis-i şerifte “Sizden kim (sünnetimize uymayan) bir münker (kötülük) görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu kadarı imanın en zayıf mertebesidir.” (Müslim, İman 78 (49); Tirmizî, Fiten 11 (2173)) denilmektedir. <br />
    Topluma verdiği zararlar göz önüne alındığında kötülükleri uzaklaştırmak, iyiliklerin celbinden önce gelir. Yani önce zararlı şeyler ortadan kaldırılmalı, daha sonra iyiliklerin topluma yerleşmesine çalışılmalıdır. Çünkü kötülük tahriptir, yıkmaktır. İyilik ise tamirdir, yapmaktır. Yıkmak kolay, yapmak ise zordur. Her bir kötülük toplumdan pek çok iyiliğin yok olmasına sebep olur. Tahrip kolay olduğundan kötülüğün yayılması, iyiliğe nazaran daha hızlı olur. Bu noktadan bakıldığında kötülükler başkalarına bulaşmadan, onları engellememiz gerektiğini görebiliriz. <br />
    3. İnsanları kötülükten vazgeçirmenin pek çok yolu vardır.İnsanlarda yaratılış itibariyle haramlara karşı bir meyil vardır. Haram ve günahlarda ise maddî, aldatıcı, geçici bir zevk ve lezzet olmasına karşın; binlerce manevi, ruhî, kalbî, vicdânî elemler de vardır. Nefsin hazır bir lezzeti, ileride verilecek binler lezzete tercih etmesi sebebiyle insan -şeytanın da telkinâtıyla- bilerek ya da bilmeyerek haramlara girer.<br />
    Allah dostları haramları zehirli bir bala benzetir. Nasıl ki zehirli bir balı yiyen adam önce lezzet alır, sonra zehrin tesiriyle acılar içerisinde can çekişir. Aynen öyle de harama dalan bir insan da önce lezzet alır, sonra kalbî, vicdanî sıkıntılar, korkular onu kabre kadar rahatsız eder. Kötülükleri önlemekte bu nokta çok önemlidir. Bizler, kötülüğün kötü neticelerini gözler önüne sermeliyiz ki insanlar o yola girmesinler. Haramların, günahların daha dünyada iken insanların başlarına neler getirdiğini zihinlere kazımalıyız ki onlardan uzak durulsun.<br />
    4. Empati yaptırarak pek çok kötülüğü önleyebiliriz.Bazen davranışlarımızın başkalarını nasıl etkilediğini düşünmeden hareket ederiz. Eğer karşımızdaki kişi ya da kişiler bizi ikaz etmezlerse onlara zarar verdiğimizin farkına bile varamayız. Kendimizce doğru olan bir şeyin, başkalarına göre birçok yönden mahzurlu olduğunu kendi bakış açımızdan göremeyiz.<br />
    Bu durumda yapmamız gereken şey, kendimizi karşımızdakinin yerine koyarak onun hissiyatıyla olayı değerlendirmeye çalışmaktır. Buna psikolojide “empati” ya da “duygudaşlık” deniliyor. Psikologlar belki de bu adı yeni koydular. Fakat bundan bin dört yüz yıl önce Resûlullah (s.a.v) bu metodu uygulamıştır. Kendisinden zina etmek hususunda izin isteyen bir gence sırayla; bu fiili annesinin, kız kardeşinin, halasının, teyzesinin yapmasına razı olup olmayacağını sormuş. Genç bunların hiç birinin zina etmesine razı olamayacağını söyleyince; başkaları da annelerinin, kız kardeşlerinin, teyzelerinin, halalarının zina etmelerine razı olmaz diyerek genci bu isteğinden vazgeçirmiştir.<br />
    Rasûl-ü Ekrem (s.a.v) in bu davranışı sempatik değil midir? Bu tarz davranış bizler için sünnettir. Empati yapmak, yaptırmak sünnet olduğuna göre, bizlerin de davranışlarımızı bu açıdan kontrol etmemiz gerekmez mi? Karşı tarafı inciterek, rencide ederek, hissiyatını bastırarak değil; aklını, kalbini, nefsini empati yaptırmak suretiyle ikna ederek hem kötülüğü önlemek hem de insanların gönlünü fethetmek mümkündür. Anne babalar, âmirler, memurlar, büyükler, küçükler, zenginler, fakirler kısacası tüm insanlar gerçekten empati yapabilselerdi kimse kimseye zarar verir miydi acaba?<br />
    Derler ki her koyun kendi bacağından asılır<br />
    Asılmasına asılır da, kokusu etrafa yayılır<br />
    Derler ki benim günahım bana, bundan kime ne!<br />
    Pek çok hayrâta mani pür şer etrafa yayılır<br />
    Her koyun kendi bacağından asılsa da<br />
    Yoktur İslâm’da mel’anete müsâade<br />
    İnsan dünyada her ne kadar hür olsa da<br />
    Yoktur zarara cevaz ne nefsine, ne de gayra<br />
    Cenab-ı Hak Kur’an-ı Mübinde: “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (Al-i İmran Suresi, 104) <br />
    “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl Suresi, 90)  <br />
    “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi, 71) <br />
    Hadis-i Kudsi’de : “Ey Davud! Benden kaçan bir kulumu, tekrar bana getirmen tüm insanların ve cinlerin ibadetinden bana daha sevimli gelir.”<br />
Efendimiz(s.a.v)de: “Yâ Ebû Rafi! Allah’a yemin ederim ki, senin iki elinle (yani maddî ve mânevî gayretin ve çalışman neticesinde), bir şahsa Cenab` ı Hakk’ın hidayet nasip etmesi, güneşin üzerinde doğduğu ve battığı her şeyden daha hayırlıdır.” (Taberani )<br />
    “Sizden kim (sünnetimize uymayan) bir münker görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu kadarı imanın en zayıf mertebesidir.” (Ebû Dâvud, Sünen, Melahim, 31/ 17,  (IV, 508- 515) <br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cehennemden Ateş Almaya Gittim</span></span><br />
<br />
    Bir gün Behlül Dânâ hazretleri, üstü başı toz toprak içinde uzun bir yolculukan gelmiş olmanın belirtileri ile Harun Reşid'in huzuruna çıktı. Harun Reşid sordu:- Be ne hal Behlül, nereden geliyorsun?<br />
    - Cehennemden geliyorum ey hükümdar.<br />
    - Ne işin vardı cehennemde?<br />
    - Ateş lazım oldu da ateş almaya gittim.<br />
    - Peki, getirdin mi bari?<br />
    - Hayır efendim getiremedim. Cehennemin bekçileriyle görüştüm, onlar "Sanıldığı gibi burada ateş bulunmaz, ateşi herkes dünyadan kendisi getirir" dediler.<br />
    Bize de Gitmek Düşer<br />
    Behlül hazretleri halife Harun Reşit’in arkasında namaz kılmıyormuş. Bir gün yanındakiler bu durumu halifeye açmışlar."Efendim Behlül sizin arkanızda namaz kılmıyor halk arasında dedi kodular çoğalmaya başladı. Siz en iyisi Behlül’le bu durumu bir görüşün" derler. Halife bunun üzerine Behlül’ü çağırır ve durumu anlatır: “Hiç olmazsa Cuma namazlarında arkamda namaz kıl.” der. Behlül kabul eder. Halife namazın ikinci rekâtında iken Behlül namazı terk eder. Bu durum halifeyi iyice kızdırır ve Behlül’ü yanına çağırır sebebini sorar.<br />
    Behlül Dana hazretleri anlatmaya başlar ve halifeye sorar:- “Efendim siz tekbir alıp namaza başladığınızda vergileri arttırdınız mı artırmadınız mı?”<br />
    Halife: “Evet arttırdım.” der.Behlül Dânâ: “Peki, Fatihayı okurken orduyu topladın mı toplamadın mı?<br />
    Halife yine :”Evet topladım” der.Behlül Dânâ :“ Peki, Rukûya gittiğinde komşu ülkeye savaş açtın mı açmadın mı?<br />
    Halife yine: “Evet açtım” der.Behlül Dânâ : “Peki, secdeye gittiğinde savaşı kazandın ve savaşı kazanmış bir komutan edası ile işgal ettiğin ülkeye girdin mi girmedin mi? der.<br />
    Halife yine: “Evet girdim.” der.Behlül Dânâ: “İkinci rekata kalktığında o ülke padişahının kızı yanına geldi ve sen onu cariye olarak aldın mı almadın mı?” diye sorar.<br />
    Harun Reşit: “Aldım” der.Behlül Dânâ: “Peki der, sen o kıza nikah kıydın mı kıymadın mı?Harun Reşit : “Kıydım” der.Harun Reşit dayanamaz sorar : “İyi de bütün bunların bizim konumuzla ne alakası var?<br />
    Behlül Dânâ şöyle der: “Eh bu durumda bize de gitmek düşer.”<br />
    Cennetten Köşk Satın Almak<br />
    Behlûl Dânâ bir gün düzgünce kesilmiş tahta parçalarından eve benzer bir şey yapıyordu. Harun Reşid'in hanımı Zübeyde görüp ne yaptığını sordu.<br />
    Behlûl: "Cennet köşkü yapıyorum efendim" diye cevap verdi.<br />
    Dindar bir kadın olan Zübeyde köşke müşteri çıktı:Bu köşkü bana satar mısın?-İsterseniz satarım!Kaç paraya satarsın?Sana bir akçeye veririm.Halifenin hanımı hemen bir akçeyi verip köşkü satın aldı. Harun reşit ve hanımı o gece rüyalarında kendilerini cennette gördüler. Zübey'de lüks bir köşkte oturuyordu.<br />
    Harun Reşit sordu: Hanım, sen bu köşke ne zaman sahip oldun?Dün bir akçeye Behlûl'den satın almıştım.Sabah oldu ,hükümdar hemen Behlûl'ü çağırttı.Dün hanıma sattığın köşkten bir tane de bana yapsana,dedi.Olur yaparım, dedi Behlûl.-Kaça yapacaksın?Bin akçeye yaparım.Ama hanıma bir akçeye vermişsin!Evet, bir akçeye verdim . Ama o köşkün değerini bilmeden aldı. Sen ise dün gece onun nasıl görkemli bir köşk olduğunu gördün.Ben buna göre fiyat istiyorum. <br />
    Senin Halin Nicedir?<br />
    Behlûl Bir gün sarayın taht salonunda kimsenin olmadığını görerek çok merak ettiği Harun Reşid’in tahtına güzelce bir kurulur, bir müddet sonra olayı fark eden nöbetçiler Behlûl'u Tahttan kaldırarak bir güzel döverler.<br />
    Behlûl bir kenara çekilip hüngür hüngür ağlamaya başlar, Olayı padişah Harun Reşide haber verirler, Harun Reşit Behlûl'ün yanına gelerek teskin etmeye çalışır.<br />
    - Tamam Behlûl ağlama , ben o nöbetçileri cezalandıracağım der, Behlûl hemen itiraz ederek.<br />
    - Aman abi Askerleri cezalandırmayın, Benim onlardan şikayetim yok.<br />
    - O zaman neden ağlıyorsun.<br />
    - Behlûl Dáná HazretleriHarun Reşide:<br />
    - Kardeşim ben, beni dövdüler diye ağlamıyorum. Ben birkaç dakika tahta çıkmakla bu kadar dayak yedim, yarın senin durumun ne olur, ne kadar dayak yiyeceksin diye düşünüyorum ve onun için ağlıyorum,dedi.<br />
    Bu sözler Harun Resid'in gözlerinin yaşarttı...<br />
    - O halde söyle, nasıl hareket edersem kurtulurum, diye sordu.<br />
    Behlûl Dáná Hazretleri de su nasihatte bulundu:<br />
    - Adaletle hükmet, kimseyi incitme, millet senden memnun olup senin iyiliğine dua etsin. Ancak o zaman kurtulursun.<br />
    Rüyadaki Padişahlık<br />
    Bir gün Hârûn Reşîd, Behlül ile görüşmek, hikmetli sözlerini duymak istedi. Bu şekilde adamlarını gönderip Behlül'ü getirmelerini söyledi. Gidenler Behlül'ü boş bir mezar içinde uyur buldular. Uyandırdıklarında; <br />
    - "Siz ne yaptınız. Beni pâdişâhlık makâmından indirdiniz. Şimdi ben ne yapacağım." dedi. <br />
    Görevliler gidip bu sözleri halîfeye bildirdiler. Hârûn Reşîd onun bu hâline bir mânâ veremedi, huzûruna geldiğinde; <br />
    - "Ey Behlül! Bu ne iş. Sen hangi padişahlıktan indirildin?" dedi. <br />
    O, bu soru üzerine; <br />
    - "Ey Halîfe! Rüyâmda kendimi hükümdâr olmuş gördüm. Tahtımda oturuyordum. Hizmetçilerim vardı. Saltanat ve ihtişam içinde idim. Lâkin senin adamların beni uyandırdı ve tahtımdan oldum." <br />
    Bu sözlere Hârûn Reşîd güldü ve; <br />
    - "Ey Behlül! Rüyâdaki pâdişâhlığa îtibâr olur mu?" dedi. <br />
    Bunun üzerine Behlül hazretleri; <br />
    - "Ey müminlerin emîri! Benim hükümdarlığım ile seninki arasında ne fark var. Ben gözlerimi açınca hayat buldum. Sen gözlerini kapayacak olsan ebediyyen emirlikten düşecek, saltanatından olacaksın ve nedamet, pişmanlık günün başlayacak. O halde hangimizin hükümdarlığına îtibâr yoktur siz söyleyin." dedi. Bunun üzerine Harun Reşîd söyleyecek söz bulamadı.<br />
Bizde Vaktiyle Güzel Yiyeceklerdik<br />
    Halife Harun Reşîd bir gün Behlül-i Dânâ ile sohbet ederken; <br />
    - "Ey Behlül! Sana sarayımda bir oda ve hizmetçiler vereyim. Yeter ki bu eski elbiselerden kurtul. Yenilerini giy. İnsanlar arasına karış." dedi. <br />
    Bunun üzerine hazret-i Behlül; - "Müsâde ederseniz bir danışayım." dedi. <br />
    Halife; - "Kime danışacaksın, kimsen yok ki?" diye cevap verdi. <br />
    Behlül de; "Ben danışacağım yeri biliyorum." dedi ve oradan ayrıldı. Harun Reşîd arkasından adamlar salıp danışacağı yeri öğrenmek istedi. Behlül gide gide şehir dışında bir mezbeleliğe gitti. Başını eğip bir şeyler dinlermiş gibi yaptı. Bir şeyler söylendi. Daha sonra oradan ayrıldı. Saraya yöneldi. Sultanın adamları ondan önce saraya dönüp hâdiseyi halifeye bildirmişlerdi. Behlül huzura girince, halife Harun Reşîd ona; <br />
    - "Ey Behlül! Söyle bakalım vereceğin cevabı." dedi. <br />
    Behlül; - "Danıştım efendim. Lâkin insanlar arasına karışmam mümkün değil." dedi. <br />
    Halife heybetle; - "Ey Behlül! Sen gidip çöplere danışmışsın, haberim oldu." dedi.<br />
    Behlül de; - "Doğru söylüyorsun ben de onlara danıştım. Onlar bana cevap verdiler ve;<br />
    - "Ey Behlül! Biz de vaktiyle en güzel ve nefis yiyecekler idik. Bütün güzellikler bizde idi. Sevgi ve itibarımız çoktu. Ne zaman ki insanlar arasına karıştık. İşte bu hâle geldik. Çöpe atıldık. Sen de sakın insanların arasına karışma." dediler. Bu sözlerdeki ince manaları anlayan Harun Reşîd: "Haklısın." deyip düşüncelere daldı.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Harun Reşid’in Allah Korkusu</span></span><br />
<br />
    Halife Harun Reşit karısı Zübeyde hanımla sohbet ediyorlardı. Karısı Harun Reşit'e: “ Sen tebeanâ karşı Hz. Ömer(r.a) gibi adil olmadıkça cennete gireceğini sanma! Zalim olursan cehennemliklerden olursun, dedi. “<br />
    Harun Reşit karısının bu ithamına tahammül edemeyerek: “Ben Allah'ın cennetlik kullarındanım. Eğer bu sözümde yalan varsa sen benden üç talak boş ol, diyerek yemin etti.” <br />
    Zübeyde Hanım islâmî emirlere bağlı bir kadındı. Kocasının böyle söylemesine karşı: “ Ey Harun! Aşare-i mübeşşereden başka cennetlik olduğu dünyada iken belli olan kim var? Sen nasıl böyle konuşuyor ve yemin ediyorsun? Bu sözden sonra aramızda ayrılık kesinleşmiştir, dedi ve Halife Harun Reşit'ten ayrıldı. Bir daha da yanına yaklaşmamaya karar verdi.” <br />
    Harun Reşit müşkül durumda kalmıştı. Zamanının meşhur âlimlerini çağırarak meseleyi anlatıp karısının boş olup olmadığını sordu. Bütün âlimler nikâhın zail olduğunu bir daha evlenebilmeleri için hülle yapılması lâzım geldiğini söylediler. Harun Reşit'in bazı yakınları durumu bir de İmam-ı Yusuf'a sormayı tavsiye ettiler. Halife İmam-ı Ebu Yusuf'u çağırtıp durumu bir de ona anlattı. <br />
    İmam-ı Ebu Yusuf:”Ey Emirel Mü'minin siz hiç sadece Allah korkusundan dolayı işlemeye azmettiğiniz bir hatadan vazgeçtiniz mi? diye sordu. “<br />
    Harun Reşit kısa bir müddet düşündükten sonra başından geçen ibretli bir hâdiseyi şöyle anlattı:”Memleketimizde uzun süren bir kıtlık hüküm sürmekte idi. Ben de halife olmam dolayısıyla hazineden halka erzak dağıtıyordum. Bir gün yoksullar içerisinde genç ve güzel bir kadın gelip kocasının ihtiyar olduğunu ve çocuklarının aç kaldıklarını söyliyerek erzak istedi. Rüşvet olarak da hiç uygun olmayan tekliflerde bulundu. Kadının bu teklifi bana çok büyük tesir icra etti ise de kadından uzaklaştım ve Allah korkusundan günlerce tevbe - istiğfar ettim.”.. Diye anlattı. <br />
    İmam Ebu Yusuf:”Senin söylediklerin Zübeyde hanımla aranızda yapılan nikâhı bozmamıştır. Çünkü Cenab-ı Hak: «Ve Limenhâfe makame Rabbihî cen-netan« buyurarak Allah'dan korkanlara iki cennet olduğunu beyan ediyor. Sen de Allah'tan korktuğuna göre nikâhınız bozulmamıştır, diye fetva verdi. <br />
    İmam-ı Ebû Yusuf'un bu fetvası kendisine bildirilen Zübeyde Hanım Harun Reşit'le beraber yaşamaya razı oldu... <br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Harun Reşid ve Hanımı</span></span><br />
<br />
    Bir gün Harun Reşit ile hanımı bahçede oturmuşlar.Bahçenin havuzuna da ay'ın ışığı aksetmiş,Harun Reşit hanımına,şu Allah'ın nuruna bak,ne kadar da güzel demiş.Hanımı da,benden daha mı güzel deyince,Harun Raşit kızarak;sen kim oluyorsun da Allah'ın nurundan daha güzel olasın diyerek hanımını mahkemeye veriyor.<br />
    Mahkemede Şeriat alimleri toplanıyor,fetva fetva derken hanımın idamına karar veriyor.Nasıl olur da bir insan Allah'ın nurundan daha güzel olabilir,bu mümkün olamaz diyorlar ve hasılı kadına idam emri veriyorlar.<br />
    Bir gün hanımcağız derin derin düşünürken oradan geçen Behlül Dane yengesinin üzgün halini görüp,yenge ne düşünüyorsun?der.Yengesi o zaman;Behlül senin bir şeyden haberin yokmu?Benim idamıma karar çıktı.Beni bir kaç gün sonra idam edecekler diye cevaplar.Behlül sebebini soruyor,yengesi de olanları anlatıyor.<br />
    Behlül Dane yengesinin başından geçen olayı dinledikten sonra yengesine,sen bu hususta hiç telaşlanma,ben bu işi hallederim diyor.Bunun üzerine bir tellal çıkarıp cuma namazını falan camide kıldıracağını halka duyuruyor.Bu ilan üzerine halk akın akın camiye koşuyor.Çünkü daha önceleri Behlül'e böyle şeyler teklif edildiğinde kabul etmemişti.<br />
    Cuma günü kalabalık bir cemaat topluluğuna hitaben önce hutbeyi okuyor,sonra mihraba geçiyor,namazı kıldıracak.Namaza duruyorlar Fatiha-i Şerif'i okuyor.Sonra zammı sure koşuyor Vettini suresini okuyor.İnsanın methi bu surededir.(Vettini vezzetüni ve turisinine ve hazel beledil emin lekat halaknal insane fi ahseni takvim)Diyeceği yerde öyle demiyor "Lekat halaknal kamere fi ahseni takvim" diyerek durmadan devam ediyor sureyi bitiriyor.<br />
    Namazdan sonra bütün fetva alimleri Behlül'e efendim namazda yanlış okudunuz bu nasıl olur,Kur'an da sizin okuduğunuz gibi mi yazıyor?Diye sorulunca:Behlül Dane:Peki böyle yazmıyor da bir insan ben aydan daha güzelim dediği zaman ona neden idam kararı verirsiniz?Eğer ay insandan daha güzel olmuş olsaydı,Cenab-ı Allah Kur'an 'ı Kerimde insan yerine ay'ı metederdi.Bu olaydan sonra fetva geri alınıp kadıncağız kurtulmuş oluyor<br />
Bu Dünya Kimseye Kalmaz. Kimsenin Yaptığı Yanına Kâr Kalmaz.<br />
    Zamanın krallarından birisi Harun Reşide nadide bir gül fidanı hediye eder.Harun Reşid, bu hediyeyi çok beğenir sarayın baaş bahçıvanına teslim eder.Ona iyi bakmasını ve açtığı zaman onu ilk defa kendisinin koklamak ve seyretmek istediğini tenbih eder. Yaprağı, kokusu, görünüşüyle dikkatini çeken gül, üzerine titremeye başlar gülün ne var ki, sakınan göze çöp batar derler ya. Aynen öyle olur. Bir sabah bahçıvan gelip bakar ki, gül açmış,çok güzel kokuyor.rengi,kokusu herşeyi çok güzel.Padişaha müjde vereyim derken,gülün dalına konan bir bülbül,şakı(Zeker) ne kadar yaprak varsa hepsini gagalayarak yere düşürür. Tek yaprak bırakmaz. Gülün başında korku içinde koşar halifeye,O sırada padişah balkondadır.Sultanım der, üzerine titrediğimiz gülün yapraklarını bir bülbül öterek,gagalayarak yere dökmüş, tek yaprak bırakmamış.<br />
    Harun Reşid, telaş etmeden cevap verir:Üzülme efendi üzülme, der,Bu dünya ona kalmaz, bülbülün yaptığı yanına kalmaz.<br />
    Rahat bir nefes alan bahçıvan işine döner, bir gün bakar ki, bir yılan yaprakları düşüren bülbülü yakalamış, yutmak üzere, otların arasında kayıp gidiyor.<br />
    Heyecanla yine halifeye gelir:Sultanım der, bülbülü bir yılan yakalamış, yutarken gördüm.<br />
    Sultan yine telaşsız: Üzülme evladım. Bu dünya yılana da kalmaz.<br />
    Yine bir gün bahçede çalışırken,bülbülü yutan zehirli yılan bahçıvanı sokmaya çalışır,bahçıvanda kendisini korur,elindeki kürekle yılanın kafasını koparır.<br />
    Sarayın balkonundan etrafı seyreden padişaha, sultanım dedikleriniz hep çıktı. Yılan beni sokmaya çalıştı, bende onu öldürdüm.<br />
    Sultan, üzülme evladım, bu dünya sana da kalmaz, sende ektiğini biçersin.<br />
    Aradan bir hayli zaman geçer, bahçıvan büyük bir suç işler. Mahkeme idam cezası verir. Gün gelir infaz gerçekleşek. Hakim ona son bir arzun varmı der. O da, evet var, ancak bunu size değil sultanıma söylerim.<br />
    Bunun üzerine Harun Reşid, ne söyleyeceksen söyle diyor.<br />
    O da; sultanım eğilin kulağınıza söyleyeceğim. Kulağına: Sultanım siz adil bir insansınız. Halifemsiniz. Bu dünyanın, bülbüle, yılana ve bana kalmayacağını çok iyi bildiniz. Şunu da iyi biliniz ki bu dünya size de kalmaz.<br />
    Bir müddet düşünen sultan, ağlayarak, hadi seni affettim der.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Camiye Gidenler ve Namaza Gelenler</span></span><br />
    Bir Ramazan günüydü. Abbasi halifesi Harun Reşid, çok sevdiği Behlül Dânâ hazretlerinden bir ricade bulunur:– Akşam namazına camiye gittiğinde namaza gelen herkesi buraya getir de onlara iftar verelim. Behlül Dânâ, akşam ezanı okununca camiye gider. Namaz kılındıktan sonra da beş on kişilik bir grupla Harun Reşid’in yanına giderler. Harun Reşid şaşırır: – Ey Behlül! Ben sana namaza gelen herkesi iftara getir demiştim; ama sen beş on kişiyle geldin. O kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirmemişsin.<br />
    Behlül Dânâ, Harun Reşid’e şu güzel cevabı verir: Siz, benden camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara getirmemi istediniz. Ben de isteğinizi yerine getirmek için namazdan sonra cami kapısında durup çıkan cemaate hocanın namazda hangi sureyi okuduğunu sordum. Bunu da sadece getirdiklerim bildi. Camiye gelen çoktu; ama namaza gelenler demek ki bunlarmış.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mezar Taşı</span></span><br />
<br />
    Behlül Dânâ'ya biri sorar:Oğlum öldü. Mezar taşına ne yazdırayım?Behlül Dânâ şu cevabı verir:Şunu yazdır: "Dün altında olan çimenler bugün üstünde yeşerdi. Ey yolcu anla ki, şu toprak günahtan gayri her şeyi örter." <br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Müjde</span></span><br />
    Harun Reşid'in vezirlerinden biri, Behlül Dânâ'ya latife yollu takılarak: "Müjde sana ey Behlül, Sultanımız seni, domuzlarla maymunlara çoban tayin etti" dediğinde, Behlül şu cevabı vermiş:- Öyle ise kulaklarını aç da emirlerimi yerine getirmeye hazırlan. <br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Behlül'e Göre Üç Kafa </span></span><br />
    Behlül Dânâ Hazretleri, bir gün pazara üç tane kuru kafa getirerek satmaya başlamış ve her üçüne de ayrı ayrı fiyat takdir etmişti. Bu kafaları kaça satıyorsun diyenlere, birini bir paraya, birini on paraya, birini de ağırlığınca paraya sattığını söyledi. <br />
    Behlül'ün bu tuhaf hareketlerini seyrederlerken biri dayanamayarak: <br />
    — Ey Behlül! Bunların üçü de kurumuş kafalar olduğu halde sen üçüne de ayrı ayrı fiyat biçiyorsun. Bunların birbirlerinden ne farkı var ki? dedi. <br />
    Behlül Dânâ Hazretleri, bundaki esrarı şöyle anlattı: <br />
    — Şu birincisi, taş kafadır. Bunun değeri hepsinden düşük. Çünkü hu hiç nasihat dinlemez ve ihtiyaç da duymaz, ikincisi, yani on paralık kafa ise nasihat dinler ama tutmaz... Bir tarafından girer öbür tarafından çıkar. Bunun adı da boş kafadır. Üçüncüsü ise tam kafadır. Hem dinler, onunla amel eder, hem de başkasına öğretir, İşte en kıymetli kafa budur. Bunu da ağırlığınca paraya veriyorum, dedi. <br />
    Tabii ki bunda anlayanlar için büyük hikmetler gizlidir. Velilerin hareketi ilk nazarda tuhaf gibi olsa da o çok değerlidir aslında...<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ölüm En Büyük Nasihattır</span></span><br />
    Harun Reşit’in annesi Behlül Dânâ hazretlerine gelerek Harun’a biraz nasihat et de adaletten ayrılmasın. Yoksa ahirette işi çok zor olacak diyor: <br />
    Behlül Dânâ hazretleri birgün Harun Reşit’e, “Uygun görürseniz biraz dolaşalım diyor ve Onu mezarlığa götürüyor. Tek tek mezarları göstererek “Bak şu filanca idi, şu kadar malı vardı,şu kadar yıl yaşadı ve öldü. Şurada yatan da filanca idi, zamanının hükümdarı idi, şu kadar askeri, şu kadar da hazinesinde malı vardı. Şurada yatan kadın da zamanının en güzeli idi. Herkes ona sahip olmak için can atıyordu. Sonunda biri ile evlendi, şu kadar çocuğu oldu ve şu kadar yıl yaşadı. <br />
    Bu ve benzeri yer gösterme ve değerlendirmenin ardından eve dönüyorlar. Harun Reşit’in annesi, bu günlerde hiç Behlül’le sohbet ettin mi, sana neler anlattı? Diye soruyor.<br />
    H.Reşit’in annesi tekrar Behlül Dânâ hazretlerine gelerek, “Oğluma ne zaman nasihat edeceksin?” diye soruyor. O da ben Ona nasihat ettim. Birlikte mezarlığa gittik. Ona bazı geçmiş kimseleri hatırlattım. “Ölüm en büyük nasihattir. Eğer bunu anlamadıysa diğer söyleyeceklerimin de bir faydası olmaz” diyor.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Damda Deve Bulamayız</span></span><br />
<br />
    Adamın birisi namaz kılmaz, diğer ibâdetleri yapmaz ama her gece yatarken; "Yâ Rabbî! Bana Cennet'ini ver!" diye duâ ederdi. Bir gece aynı şekilde yattı. Geç vakitte, damdan bir tıkırtı geldiğini hissederek uyandı. Hemen çıkıp; "Kimsin, orada ne arıyorsun?" dedi. Damda bulunan Behlül Dânâ idi ve "Devem kayboldu da onu arıyorum." dedi. Ev sâhibi, "Kaybolan deve damda olması mümkün mü? Bu akılsızlık değil midir?" deyince, Behlül-i Dânâ; "Senin, hiç ibâdet etmemen ve sonra da Allah-ü teâlâdan Cennet'i istemen daha akılsızlık değil midir?" buyurdu. Ev sâhibi O zaman, Behlül-i Dânâ'nın kendisine nasihat vermek için böyle yaptığını anladı. Hatâsını anlayıp, tövbe etti ve ibâdetlerini aksatmadan yapmaya başladı. <br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kürkçü Dükkanı </span></span><br />
<br />
    Bir gün Behlül-i Dânâ'nın evine hırsız girmiş, evde ne bulduysa götürmüştü. Doğruca kalkıp kabristânlığa gitti ve kapısına oturdu. Bunun farkına varanlar başına toplanıp; "Niçin hırsızın peşinden gitmedin de buraya geldin?" dediler. <br />
    Onlara; "Yolunu şaşırmış o adamcağızı burada bekliyorum." diye cevap verdi. Bu söze oradakiler kahkaha ile güldüler ve "Hay Allah iyiliğini versin, o adamın burada işi ne?" dediler.<br />
    Bunun üzerine Behlül hazretleri; "Siz hiç merak etmeyin o mutlakâ bu kapıya gelecek. Ecel onu buraya getirecektir." buyurdu. Bu sözler üzerine herkes derin düşüncelere daldı.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cenneti Nerde Aramalı</span></span><br />
 <br />
    Bir gün Harun Reşit’in karısı, beyine şöyle diyor:<br />
    “Allah’a hamd olsun ki bu dünyada saraylarda rahat ve mutluluk içinde yaşıyoruz. Rabbimiz bize ahirette de böyle hatta daha iyi şartlarda yaşamayı nasip etse keşke diyor. H.Reşit de: İnşallah hanım kim istemez ahiret mutluluğunu diyor.” <br />
    H. Reşit dışarı çıkıp dolaşırken Behlül Dânâ hazretlerinin yeri kazdığını görüyor ve takılmadan edemiyor:-Hayırdır Behlül yine ne işler çeviriyorsun? Diye soruyor.<br />
    O da: “Cennet arıyorum “diyor. <br />
    Harun Reşit: “Yapma Behlül! Burada Cennet aranır mı? “Diyor.<br />
    Behlül Dânâ hazretleri de:”Sen sıcak yatağında hanımının yanında cennet arıyorsun oluyor da burada neden olmasın?” Diyor.<br />
    Işıkları Kapat<br />
    Behlül Dânâ Hazretleri, yol üzerindeki bir vîrânenin yıkılmak üzere olan eğilmiş duvarına bakıp sık sık âkıbetini tefekkür ederdi. Yine bir gün derin bir tefekkürle orayı seyrederken duvar âniden çöküverdi. Bu hâdise Behlül Dânâ Hazretleri’nde gözle görülür derecede büyük bir sürûra vesîle oldu. Onun bu büyük sevincine mânâ veremeyen insanlar, merakla ondaki bu değişikliğin sebebini sordular.<br />
    Behlül Dânâ Hazretleri, onlara şu cevabı verdi: ’− Duvar meyilli olduğu tarafa yıkıldı! ’ <br />
    Hazretin az evvelki sevincine bir türlü akıl erdiremeyen insanlar, Behlül Dânâ’nın bu sözleriyle iyice şaşkınlaştılar. Bu ifadelerle onun neyi kastettiğini anlayamadıklarından bu defa: ’− Peki, bunda şaşılacak ne var? ! ’ diye sordular. <br />
    O ise insanlara, derin tefekkürünün bir neticesi olan şu hikmetli cevabı verdi: ’− Mâdemki dünyadaki her şey nihâyetinde meylettiği tarafa yıkılıyor, benim de meylim Hakk’a doğrudur, o hâlde ben de ölünce -inşâallah- Hakk’a varırım. Ey ahâlî, rükû ve secdelerimizle Hakk’a meylimizi her an artırmaya gayret edelim ki, başka yönlere yıkılmayalım! ’ <br />
    İşte Peygamber Efendimiz (s.a.v) ’in fem-i muhsinlerinden sâdır olan: “Kişi, yaşadığı hâl üzere ölür.”(Müslim, Cennet, 83) hadîs-i şerîfinin şerh ve îzâhı mâhiyetinde müşahhas bir misâl... <br />
    Bu hakikat dolayısıyla bir mü’min, meylini her an Hakk’a yönelterek istikâmet üzere olmaya gayret etmelidir. Bunun için de sabırsızlığı sabırla; unutkanlığı zikirle; nankörlüğü şükürle; isyanı tâatla; cimriliği cömertlikle; şüpheyi yakîn ile; riyâyı ihlâs ile; günâhı tevbeyle; yalanı doğrulukla; gafleti tefekkürle bertaraf ederek Allâh’a güzel bir kul olmaya çalışmalıdır. <br />
    Mevlânâ(k.s) Hazretleri şöyle buyurmuştur:”’Ey kardeş, sen, tefekkür ile hayat bulmalısın. Bedenin, kemik ve etten ibâret, hayvanlarda da aynı. Eğer tefekkürün gül ise, sen gül bahçesindesin. Yani dünya cennetindesin. Tefekkürün diken ise, külhan kütüğüsün.” <br />
    Hiç şüphesiz, insanoğlu için kaçınılmaz bir hakikat olan ölüm, herkesin karşısına, yaşadığı hayatın keyfiyetine uygun bir mâhiyette çıkacaktır. <br />
    Mevlânâ(k.s) Hazretleri bu hususu ne güzel ifâde etmektedir:”Oğul, herkesin ölümü kendi rengindedir.””Ey ölümden korkup kaçan can! İşin aslını, sözün doğrusunu istersen, sen aslında ölümden korkmuyorsun, sen kendinden korkuyorsun. Çünkü ölüm aynasında görüp ürktüğün, korktuğun, ölümün çehresi değil, kendi iç dünyanın çirkin yüzüdür. Senin rûhun bir ağaca benzer. Ölüm ise o ağacın yaprağıdır. Her yaprak ağacın cinsine göredir...”<br />
    Ölümü, bir hüsran olmaktan kurtarıp bir zafere dönüştürebilmek, onu mâtem değil de ’Şeb-i arûs / vuslat gecesi’ hâline getirmek; ölüm sonrası için arzu edilen saâdet yurduna şimdiden hazırlanıp ölmesini bilenlerin kârıdır. <br />
    Zira Cenâb-ı Hakk’a tahsis edilmesi gereken gönüller, hayatta iken daha ziyâde ne ile meşgul olmuş ise, ölürken de ekseriyetle onunla meşgul olur. Bunun müsbet-menfî sayısız misalleri vardır. <br />
    Rebî bin Haysem -rahmetullâhi aleyh- bu husustaki bir müşâhedesini şöyle nakleder: “Bir keresinde can çekişen bir adamın yanında bulunmuştum. Ben; ’Lâ ilâhe illâllâh! ’ deyip telkin verdikçe o, sanki kelime-i tevhîdi duymuyor, para sayar gibi parmaklarıyla birtakım hesaplar yapıyordu.” <br />
    Yine meşhur hadis âlimlerinden Abdülazîz Revvâd Hazretleri başından geçen ibret verici bir hâdiseyi şöyle anlatmıştır: “Medîne-i Münevvere’de idim. Bir gece Mescid-i Nebî’ye gidiyordum. Bir kadın telâşla yaklaşıp: «Ey efendi! Eğer sevap kazanmak istiyorsan yardıma gel! Şurada bir hasta var, can çekişiyor, ölmek üzere. Ona şehâdet kelimesini telkin etsen, söyletsen! » dedi. Hemen oraya gittim. Ölmek üzere olan adama kelime-i şehâdeti söyletmek için ne kadar uğraştıysam da bir türlü söyletemedim! Bir ara gözlerini açıp: «Kaç defâdır bunu söyle diyorsun. Ben, bu kelime-i şehâdetten ve İslâm dîninden, hayli zamandır yüz çevirdim. Şimdi de bir türlü söyleyemiyorum.» dedi ve sonra öldü. <br />
    Adamın kim olduğunu ve hâlini araştırdığımda, onun devamlı olarak şarap içen bir kimse olduğunu öğrendim. Kendi kendime, Peygamber Efendimiz (s.a.v) ’in; «Şarap içmeyi âdet edinen, puta tapan gibidir.» buyurması elbette doğrudur, dedim.’ (İbn-i Mâce, Eşribe, 3)<br />
    Son nefes husûsunda peygamberler hâricinde hiç kimse teminat altında değildir. Bu sebeple mü’min, ömrü boyunca havf ve recâ (korku ve ümit) duyguları arasında: <br />
    “Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluk et! “ (el-Hicr, 99) âyet-i kerîmesinin sırrına ermeye çalışmalıdır. Nitekim insan, her an devam ettirdiği kulluk vesîlesiyle Hakk’a dostlukta mesâfe alır. Hakk’a kulluğu hayatın son demlerine bırakmaksa fecî bir hüsran sebebidir. <br />
    Rivâyete göre bir terzi, sâlihlerden bir zâta:”Rasûlullah (s.a.v) ’in: «Allah Teâlâ, kulunun tevbesini, canı boğazına gelmediği müddetçe kabûl eder.» (Tirmizî, Deavât, 98/3537) hadîs-i şerîfi hakkında ne buyurursunuz? ’ diye suâl etti.<br />
    O zât da sordu: “Evet, böyledir. Ama senin mesleğin nedir? Terziyim, elbise dikerim.” <br />
    “Terzilikte en kolay şey nedir? Makası tutup kumaşı kesmektir.” <br />
    “Kaç seneden beri bu işi yaparsın?Otuz seneden beri.” <br />
    “Canın gırtlağına geldiği zaman, kumaş kesebilir misin? Hayır, kesemem.’ <br />
    ’-Ey terzi! Bir müddet zahmet çekip öğrendiğin ve otuz sene kolaylıkla yaptığın bir işi o zaman yapamazsan, ömründe hiç yapmadığın tevbeyi o an nasıl yapabilirsin? Bugün gücün kuvvetin yerinde iken tevbe eyle! Yoksa son nefeste istiğfar ve hüsn-i hâtime nasîb olmayabilir... Sen hiç: «Ölüm gelmeden evvel tevbe etmekte acele ediniz! » sözünü işitmedin mi? ’ (Münâvî, V, 65)<br />
    Son nefesin ne şekilde vâkî olacağı, ilâhî bir sırdır. Bu sebeple hayatı, bir mayın tarlasında yürür gibi büyük bir teyakkuzla yaşamak ve Efendimiz (s.a.v) ’in sık sık buyurduğu gibi; ’Esas hayatın, âhiret hayatı’ olduğunu hiçbir zaman unutmamak îcâb eder.Zira Cenâb-ı Hakk’ın sevip râzı olduğu bir kul olabilmek; O’nun beşeriyete armağan ettiği Hz. Peygamber (s.a.v) ’in nebevî ikazlarına gönülden itaat etmekle mümkündür. <br />
    Velhâsıl her insan; dünya hayatında mânevî gidişâtına ve nereye hazırlandığına dikkat etmek mecbûriyetindedir. Bunun muhâsebesini de son nefesine bırakmayıp ömrü boyunca bu hassâsiyetle yaşamalıdır. Hz. Ömer (r.a) ’ın buyurduğu: “(İlâhî mahkemede) hesâba çekilmeden evvel nefislerinizi hesâba çekiniz.” tâlimâtını kendine hayat düstûru edinmelidir. (İbn-i Ke¬sîr, Tef-sîr, I, 27)<br />
    Yâ Rabbî! Ömür defterimizin her sayfasında takvâyı bize en güzel azık ve gönüllerimizden hiç çıkarmayacağımız mânevî bir zırh eyle! Aklımızı, kalbimizi ve bütün varlığımızı her hâlükârda Senʼ in rızâna yönlendir. Son nefesimizi de ebedî saâdetimizin başlangıcı eyle! .Âmîn!<br />
 <br />
    Ebubekir TANRIKULU Hoca<br />
    Kadiriyye-i Halisiyye-i Hayriyyenin <br />
    Hadimül Fukarası<br />
<br />
Behlül Dana Hz Kimdir.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ahmed Şemseddin Karahisari]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=26114</link>
			<pubDate>Tue, 18 Aug 2026 13:09:02 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=26114</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HATTAT AHMED ŞEMSEDDİN KARAHİSARİ KİMDİR, HAYATI, ESERLERİ, VEFATI</span></span><br />
<br />
    (D.H. 874-M.1468, Afyonkarahisar – V.H.963-M.1556- İstanbul-Sütlüce)<br />
    “Şemsü’l-hat” ve Yâkūt-ı Rûm Bir Ekol sahibi, Osmanlı hattatı, aynı zamanda âlim veli, tevazu sahibi bir Hak dostu, Mutasavvıf...<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DOĞDUĞU YER KÜNYESİ VE AİLESİ</span></span><br />
<br />
    Ahmet Şemseddin Karahisârî; H. 0874-M. 1468, Afyonkarahisar’da dünyaya geldi. H.963-M.1556- İstanbul-Sütlüce Hakkın rahmetine kavuştu. Osmanlı hattatı.<br />
    Memleketine nispetle Ahmet Karahisârî ismiyle tanınmaktaysa da, asıl ismi AhmetŞemseddin’dir. <br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">EĞİTİMİ</span></span><br />
<br />
    İlk eğitimini memleketinde tamamladıktan sonraII. Bayezid devrinin ilk yıllarında ilim tahsili için İstanbul’a gittiği ve hayatının sonuna kadar İstanbul’da kaldığı bilinmektedir. İstanbul’da Halvetî şeyhlerinden Karamanlı İshâk Cemâleddîn Efendi’ye intisâb edip ona halife olmuş, medrese eğitimini tamamladıktan sonra da tümüyle tasavvufa yönelmiştir.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HOCALARI</span></span><br />
<br />
    Ahmed Karahisârî’yi hüsn-i hatla tanıştıran da, Şeyh Hamdullah’ın tilmizlerinden olan şeyhi olmuştur. Muhtemelen ilkyazı derslerini ondan aldıktan sonra, Esedullah Kirmânî’den yeniden aklâm-ı sitteyi öğrenmiştir. Ayrıca Yahya Sofi’den de istifadeetmiştir. Diğer birçok Osmanlı hattatından farklı olarak Şeyh Hamdullah yöntemini değil Yakut-ı Mustasımi akımını benimsemiş ve bu üslubun en güzel örneklerini vermiştir. Sülüs ve Nesih yazının en güzel örnekleri kendisine aittir. Karahisari'nin bu üslubu "Yâkût-ı Rûm" diye anılmıştır. Üslubu sadece kendi öğrencisi olan birkaç hattat tarafından benimsenmiş ve diğer Osmanlı hattatlarınca pek ilgi görmemiştir. Bunun en önemli nedeni tüm Osmanlı hattatlarının piri olarak kabul edilen Şeyh Hamdullah'ın büyük tesiridir.<br />
    Ancak dönemin en büyük hattatı olan Şeyh Hamdullah'tan uzak durmuş ve kendine mahsus bir ekol yaratmayı tercih etmiştir. Bunda da başarılı olmuş ve ehl-i hiref hattatları arasına girerek, özellikle Kanuni Sultan Süleyman için nice eser vücuda getirmiştir.<br />
    Öte yandan bilhassa celi yazıdaki kudreti nedeniyle miri binalarda kullanılacak yazılar da ona sipariş ediliyordu. Mimar Sinan'ın eseri olan Haseki, Mihrimah Sultan ve Şehzade camilerindeki yazıların onun elinden çıktığı anlaşılmaktadır. Ehl-i tarik ve sofî-meşreb bir zât olduğundan, ömrünü mücerret bir şekilde geçirmeyi tercih etmiş olan Ahmed Karahisârî tüm dikkat ve mesaisini sanatına hasretmiş ve uzun bir yaşam sürmüştür.<br />
    En önemli yapıtı Kanuni Sultan Süleyman'ın isteği üzerine yazmış olduğu ve halen Topkapı Müzesi'nde muhafaza edilen büyük ebattaki Kur'an-ı Kerim'dir. Diğer eserleri arasında Piyale Paşa Camii yazıları ve Süleymaniye Camii kubbe yazıları bulunmaktadır. Yine bu cami içerisindeki pencere üstü levhaları da kendisi ve öğrencileri tarafından yazılmıştır.<br />
    Tekniği ve yazıya getirdiği yenilikler bakımından Şeyh Hamdullah ve Hâfız Osman'la beraber en önemli üç Osmanlı hattatından biri olarak kabul edilir. Karahisari üslubunun temsilcileri arasında öğrencisi Hasan Çelebi (Hasan b. Ahmed) (ö. 1594), hocası kadar ünlü bir sanatkardır.<br />
    Karahisârî aklâm-ı sitteyi, Yâkūt el-Müsta‘sımî ekolünün önde gelen temsilcilerinden olup Fâtih Sultan Mehmed zamanında bir grup sanatkârla beraber İstanbul’a giderek yerleştiği tahmin edilen İranlı hattat Esedullah-ı Kirmânî’den meşketti. Şeyh Hamdullah’tan yazı meşketmiş olan Halvetiyye şeyhlerinden Cemâleddin İshak Karamânî’ye intisap ederek tasavvufî eğitimini tamamladıktan sonra hilâfet aldı. Müstakimzâde, onun ilk hat hocasının Fâtih devri hattatlarından Yahyâ Sûfî olduğunu kaydederse de (Tuhfe, s. 94) bu bilgi tarih bakımından doğru değildir. Bununla birlikte yazılarını inceleyerek ondan faydalanmış olması mümkündür. Yâkut Ekolü’nün önemli temsilcilerinden olan Esedullah Kirmânî’den başka, Sofî Yahya Efendi’den de istifâde etmiş olduğu nakledilmektedir. Şaşırtıcı olan, şeyhinin de hocası olmasına rağmen Şeyh Hamdullah ile yollarının kesişmemiş olmasıdır.<br />
    Eserlerine koyduğu ketebelerde de daima Esedullah-ı Kirmânî’yi hocası olarak belirtmiştir.<br />
    Kanûnî Sultan Süleyman zamanından günümüze ulaşan Muharrem, Safer ve Rebîülevvel 952 (1545) tarihli saray ehl-i hiref maaş defterinden, Karahisârî’nin kâtipler bölüğü içinde altıncı sırada 14 akçe yevmiye ile görev yaptığı ve saray ehl-i hiref cemaati içinde yer aldığı anlaşılmakta.(TSMA, nr. D. 9706/4), ancak saraydaki bu göreve ne zaman başladığı bilinmemektedir<br />
  Aklâm-ı sitte özellikle sülüs ve nesih yazılar, Şeyh Hamdullah mektebinde satır nizamı ve harf güzelliği bakımından Yâkūt üslûbunu aşmış, Osmanlı zevkini ortaya koymuştu. Karahisârî ise Yâkūt el-Müsta‘sımî üslûbunu yeni bir yorumla canlandırmış, ayrıca celî ve müsennâ yazılarda Fâtih devri hattatlarından Yahyâ Sûfî ve Ali b. Yahyâ Sûfî’nin yazılarını örnek alarak harf bünyesinde ve kompozisyonlarda daha güzel âhenge kavuşmuş, kendi adıyla anılan üslûbu ortaya koymuştur. Yâkūt tavrı onun harf ve kelimelere kazandırdığı biçim, oran, istif ve farklı sayfa tasarımlarıyla en güzel şekline ulaşmıştır. Yaptığı yeniliklerle pek çok sanatkârı etrafında toplayan Karahisârî kısa zamanda “şemsü’l-hat” ve Yâkūt-ı Rûm diye anılmaya başlanmış, büyük bir ustalık ve itina ile düzenlediği celî sülüs, muhakkak, müsennâ ve müselsel kompozisyonlar hattatlara örnek teşkil etmiştir. Sürekli yeni kompozisyon ve biçimler arayan Karahisârî, bir müzehhip hassasiyeti ve titizliğiyle altın mürekkeple yazdığı harflerin etrafını siyah mürekkeple, siyah mürekkeple yazdığı harfleri altın mürekkeple tahrirleyerek yazıya farklı bir estetik boyut kazandırmıştır. Kahire Menyel Sarayı Hat Müzesi’nde bulunan bir kıtada çok ince siyah mürekkeple çizdiği nesta‘lik levha bu hattı da bildiğini göstermektedir.<br />
    Bursalı hattat Şerbetçizâde İbrâhim Efendi ile Karahisârî’nin mektupla ve şiir yoluyla rekabet ettikleri bildirilmektedir. Şerbetçizâde Karahisârî’ye gönderdiği bir Farsça beyitte, “Yazının usulünü anlayan kâmil insan lâzımdır, yoksa Yâkūt şivesini her nâkıs bilemez” demiş, buna Karahisârî yine Farsça şiirle şu cevabı vermiştir: “İnsaflı insanın gözü gördüğü şeyi cam parçası da olsa inci sayar, hünerli insanın gözü ayıptan pak olur. Hünersizlere gelince onların ayıplamasından korkulmaz. Usturanın ağzı ne kadar keskin olsa kılı keser ama ortadan yaramaz.” Bu çekişme, Şerbetçizâde’nin İstanbul’a gidip Karahisârî ile tanışmasından sonra aralarında samimi bir dostluğun kurulmasıyla neticelenmiştir. <br />
    Tezkirelerin verdiği bilgiler ve günümüze ulaşan eserlerinden dinî ve edebî ilimleri iyi seviyede öğrendiği, şiir söyleyecek kadar Arapça ve Farsça’ya vâkıf olduğu anlaşılan Karahisârî kendisine ait şu üç beyti bazı kıtalarında yazmıştır: “Ey hüsn-i hat ile feleğe baş yetiştiren / Bil kim vücûdum ayağın altında hâktir // Ger erişirse sana bu tâze hutûtumuz / Onlara dil uzatma sakın zehr-nâktir // Her hattı başka başka bahrdir deniz gibi / Kim satr mevc ü nokta ana dürr-i pâktir.”<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TALEBELERİ</span></span><br />
<br />
    San‘at yaşamı boyunca manevî evlâdı Hasan Çelebi, Ferhâd Paşa, Mütevellîzâde Derviş Mehmet Efendi, İbrahim Hüsnî Efendi, Amasyalı Mehmet Efendi, Hicâzî Süleyman Efendi ve Muhyiddîn Halife gibi çok sayıda hattat yetiştiren Ahmed Karahisârî’nin üslûbu, tilmizleri ve onların birkaç öğrencisi ile sınırlı kalmış ve Şeyh Hamdullah Üslûbu karşısında tutunamayarak, ne yazık kitarihe karışmıştır.<br />
    Ancak bu durum, onun hüsn-i hattaki müstesna mevki’ne asla gölge düşürmez. Zira her dönemde sitayişle takdir edilmiş olan celî hattındaki kudreti, Mustafa Rakım Efendi‘ye kadar Türk hat san‘ atındaki etkisini devam ettirmiştir.<br />
  Bursalı hattat Şerbetçizâde İbrâhim Efendi ile Karahisârî’nin mektupla ve şiir yoluyla rekabet ettikleri bildirilmektedir. Şerbetçizâde Karahisârî’ye gönderdiği bir Farsça beyitte, “Yazının usulünü anlayan kâmil insan lâzımdır, yoksa Yâkut şivesini her nâkıs bilemez” demiş, buna Karahisârî yine Farsça şiirle şu cevabı vermiştir: “İnsaflı insanın gözü gördüğü şeyi cam parçası da olsa inci sayar, hünerli insanın gözü ayıptan pak olur. Hünersizlere gelince onların ayıplamasından korkulmaz. Usturanın ağzı ne kadar keskin olsa kılı keser ama ortadan yaramaz.” Bu çekişme, Şerbetçizâde’nin İstanbul’a gidip Karahisârî ile tanışmasından sonra aralarında samimi bir dostluğun kurulmasıyla neticelenmiştir. <br />
    Osmanlı İmparatorluğu’nun en parlak çağını yaşadığı bir dönemde ortaya çıkmış olan Ahmed Karahisârî, sürekli yeni arayışlar peşinde koşarak, bilhassa sülüs ve celî yazılarının ağırbaşlı, fakat bir o kadar azâmetli terkibler vücuda getirerek Osmanlı hat san‘atında, kendi adı ile anılan yeni bir ekol oluşturmayı başarmıştı. Özellikle Mimar Sinan’ın, inşa etmiş olduğu camilerde onun ve halifelerinin yazılarını tercih etmiş olması nedeniyle Kanunî Sultan Süleyman döneminin zirve ismi haline gelmiş idi. <br />
    Karahisari, Kanunu Sultan Süleyman için 62×41 cm ebadında Kur’an-ı Kerim yazmıştır. Süleymaniye Camii’nin kubbe yazılarını yazarken vefat edince yarım kalan kısmı öğrencisi Hasan Çelebi(ö.1594) tarafından tamamlanmıştır. Talebesi Hasan Çelebi daha sonra Edirne Selimiye camiinde de yazı yazmıştır. Talebelerinden bir diğeri olan Derviş Mehmed (ö.1592) Büyükçekmece Köprüsünün kitabe yazılarını yazmıştır. Tophane Kılıç Ali Paşa Camii’nin yazılarını yazan Yusuf Demircikulu (ö.1611) Karahisari tarzının son temsilcisidir.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ESERLERİ</span></span><br />
<br />
    Osmanlı öncesi hat sanatının en etkili üslubu olan Yâkut Ekolü’nün zarâfet ve dinamizmine kendi tarzında yeni bir soluk katarak, bu ekolün Anadolu’daki en önemli temsilcisi hâline gelen Ahmed Karahisârî, hüsn-i hatta gösterdiği kudret sâyesinde daha sağlığında “Yâkut-ı Rûm” ve “Şemsü’l-hat” olarak şöhret kazanmıştı. Hakkında söylenen şu beyit, mahâretine delîl olması bakımından zikre şâyândır:<br />
    Hatt-ı hûb içre beyâza çıkaran kendözünü                                <br />
    Yazının Karahisarî’dir ağartan yüzünü<br />
    Gerçekten de eserlerindeki itina, hüsn-i hattı sâdece yazmadığına, aynı zamanda bir nakkaş gibi işlediğine işâret etmektedir. Özellikle kâğıd üzerine yazmış olduğu hatlarında altını cömertçe kullanmış olan Karahisârî’nin, Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nde bulunan en‘amında, yazıyı sınırlamakta kullandığı tahrîrlerin ve bazen dolgu unsuru olarak kullandığı örgelerin zarâfeti, nakkaşlıkta da mahâret sahibi olduğuna ve en önemlisi, hattın başlıca melekelerinden olan sabra fazlasıyla mâlik olduğuna delîl teşkil etmektedir.<br />
    Sürekli yeni arayışlar peşinde koşan, bilhassa sülüs ve celî yazılarının ağırbaşlı, fakat bir o kadar azâmetli terkiblerindeki zarâfet ile Osmanlı hat sanatında, kendi adı ile anılan yeni bir ekol oluşturmayı başaran Ahmed Karahisârî’nin, Kanunî Sultan Süleyman için muhakkak ve nesih hat ile yazdığı muhteşem Kur’an-ı Kerîm ile Ehl-i Hiref Teşkilâtı’na dahil edilerek, sultanın iltifâtına dahi nâ’il olması, hüsn-i hattaki kudretinin büyüıklüğüne delîldir. Halen Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan bu Kur’an-ı Kerim‘in, Kültür Bakanlığı tarafından tıpkıbasımı yapılmıştır<br />
  Karahisârî aklâm-ı sittede mushaf, en-‘âm, dua mecmuası ve murakka‘ olarak pek çok eser vermiştir. Kanûnî Sultan Süleyman için yazdığı mushaf-ı şerif yazısı, tezhibi, cildi ve ebadı ile devrinin medeniyet seviyesini aksettiren en ünlü eseridir. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde bulunan bu mushaf (Hırka-i Saâdet, nr. 5) 61,5 × 42,5 cm. ebadında, âharlı ve vassâleli 300 varak olup ketebe kısmı boş bırakılmıştır. Ancak yazı üslûbu ve vakıf kaydından mushafın Karahisârî’ye ait olduğu anlaşılmaktadır. Vakıf kaydında mushafın hazinede saklandığı, Sultan II. Mustafa tarafından 1107’de (1696) tilâvet olunmak üzere Hırka-i Şerif Odası’na vakfedildiği belirtilmiştir.<br />
    Mushafın metni, aklâm-ı sittenin karışık olarak kullanıldığı Yâkūt tertibi diye bilinen her sayfada ilk satırı muhakkak, beş satırı nesih, bir satırı sülüs, beş satırı nesih, son satırı muhakkak hatla düzenlenmiş, sülüs ve muhakkak satırlara göre nesih satırlar kısa tutulmuştur. Bu mushaf saray nakışhânesinde sernakkaşın yönlendirme ve kontrolünde vassâl, tarrâh, cetvelkeş, altın ve renk hazırlayan sanatkârlar kadrosunun uzun süren âhenkli çalışmasının bir şaheseridir. <br />
    Tezhipte Kara Memi üslûbu büyük bir başarı ile uygulanmıştır. <br />
    Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’nde III. Murad dönemine ait 12 Ramazan 992 (17 Eylül 1584) ve 25 Receb 1001 (27 Nisan 1593) tarihli Ahmed Karahisârî Mushaf-ı Şerîfi Masraf Defteri’nden, III. Murad’ın saltanatı yıllarında da mushafın tezhip ve cilt işlerine devam edildiği, III. Mehmed döneminin ilk yıllarına ait 27 Ramazan 1004 (25 Mayıs 1596) tarihli bir filori defterinde tezhip ve ciltlenmesinde emeği geçen sanatkârlara verilen in‘âmâttan bu tarihlerde mushafın tezhip ve cilt işlerinin tamamlandığı, Ali Çelebi, Usta Câfer, Nakkaş Hasan ve Nakkaş Mustafa’nın mushafın tezhip ve cilt işlerinde önemli rol oynadıkları anlaşılmaktadır.(Meriç, s. 58, 66-68). <br />
    Geçmişte örneği bulunmayan incelikle ve zengin bir üslûpla tezhip edilmiş olan Mushaf’ın zahriyesi yuvarlak madalyon şeklindedir; ilk iki serlevha ile son iki sayfası sıvama tezhiplidir. Farklı düzenlemede iki sayfadan sonra varak 5b’den mushafın sonuna kadar her sayfa dört koltuk tezhiplidir. Toplam 2360 karşılıklı gelen koltuğun deseni yer yer aynı olmakla beraber farklı tasarım ve renklendirme yazı güzelliğiyle birleşmiştir. Salbekli şemseli, köşebend ve geniş bordürlü, miklebli siyah deri ciltli olan Mushaf’ın 1981’de İtalya’da, 2000 yılında Ankara’da Kültür Bakanlığı tarafından tıpkıbasımı yapılmıştır. Bu yayımda Mushaf’ın boyutu küçültülmüştür (48 × 33 cm.).<br />
    Karahisârî’nin bundan başka Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde kıtaları (Emanet Hazinesi, nr. 2116, 2199; Hazine, nr. 2299), bir murakka‘ (III. Ahmed, nr. 3654) ve bir en‘âm-ı şerifi (Emanet Hazinesi, nr. 416) vardır. En‘âm-ı şerif 29,4 × 20,4 cm. boyutlarında, yetmiş dokuz varak âharlı ve âbâdî kâğıda nesih hatla 961’de (1554) yazılmış olup siyah deri ciltlidir.<br />
    Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’nde de Karahisârî’nin çeşitli eserleri bulunmaktadır. Bunlardan sanatının olgunluk döneminde yazdığı bir en‘âm-ı şerif (nr. 1443), I. Mahmud’un kütüphanesinden 31 Mart 1330 (13 Haziran 1914) tarihinde müzeye intikal etmiş, 50 × 34 cm. boyutlarında, on altı varaktır. Varak 2b’de kare şeklinde kûfî hatla dört defa “elhamdülillâh”, altında siyah mürekkeple, çok yaygın olan ünlü müselsel besmelesi, bunun altında satrançlı kûfî kare biçiminde İhlâs sûresi, 3a’da sanat kudretini gösteren müselsel “el-Hamdü li-veliyyi’l-hamd” kompozisyonu yer alır. 3b’den 12b’ye kadar her sayfada on üç satır muhakkak, nesih, sülüs hatlarla En‘âm sûresi yazılmıştır. 13a’da muhakkak hatla en‘âm bitirme duası, 13b’de ketebesi vardır. Diğer sayfalarda muhakkak reyhânî hatla seçme hadislerle Bûsîrî’nin Ḳaṣîde-i Bürde’sinden bir beyit bulunmaktadır. Açık kahverengi, şemseli, miklebli ve meşin ciltlidir.<br />
    Büyük bir sabır, disiplin ve sanat gücünün mahsulü olan Yâsîn-i şerif (nr. 2649), 14 Nisan 1935 tarihinde Üsküdar Mevlevîhânesi şeyhi Ahmed Remzi Efendi tarafından müzeye hediye edilmiştir. 47 × 30 cm. boyutlarında on dört varak olup alttan ayırma şemseli, miklebli, koyu vişne renginde yıpranmış meşin ciltlidir.<br />
    23 Kânunuevvel 1329’da (5 Ocak 1914) Süleymaniye Türbesi’nden müzeye intikal eden Mushaf (nr. 400) 27 × 20 cm. boyutlarında, 908 sayfa, her sayfada on bir satır nesih hatla 933’te (1527) yazılmış, ketebeli, vassâleli, zahriye, serlevha ve sûre başları, cüz, hizip, aşır, secde gülleri tezhiplidir. Koyu kahverengi, şemseli, miklebli, köşebentli ve deri ciltlidir. Karahisârî’nin aynı müzede 940 (1533-34) ve 954 (1547) tarihli ketebeli iki murakkaı (nr. 1438, 2466), meşhur hattatların yazıları bulunan körüklü toplama bir murakka‘ içinde (nr. 2499) ketebeli 960 (1553) tarihli dört kıtası vardır.  Süleymaniye Kütüphanesi’nde kayıtlı iki en‘âm-ı şerif de (Ayasofya, nr. 19; Süleymaniye, nr. 5) Karahisârî’nin bilinen güzel eserlerindendir. En‘âm 20 × 14 cm. boyutlarında, yirmi dört varak, 1b, 2a sülüs, nesih, diğer sayfalar dokuz satır nesihle yazılmış, ketebeli ve 949 (1542) tarihlidir. Metin etrafına altın cetvel ve siyah tahrir çekilmiş olup duraklar tezhiplidir. Şemseli, miklebli, vişneçürüğü renginde deri ciltlidir. Aklâm-ı sittenin kullanıldığı diğer en‘âm da sayfa düzenlemesi ve hatların güzelliğiyle nâdide bir eserdir. 24,7 × 17 cm. boyutlarında, ketebeli, on dört varak, 9b’ye kadar bir satır muhakkak, sekiz satır nesih, bir satır muhakkak, 9b bir satır muhakkak, beyzî bir form içinde, ince nesihle on sekiz satır olarak düzenlenmiştir. Aynı kütüphanede (Süleymaniye, nr. 15) tokça sülüs, sülüs ve nesih hatlarla yazılmış ketebeli, temrin mahiyetinde bir kıtası da mevcuttur. Kıtanın sağ köşesinde bizzat Karahisârî tarafından nazmedilmiş üç Türkçe beyit yer almaktadır.<br />
    Karahisârî’nin İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde 963’te (1556) yazdığı ketebeli bir mushaf-ı şerifi bulunmaktadır (AY, nr. 6714). Yâkūt üslûbunda yazdığını belirttiği bu mushaf 14,5 × 9,7 cm. boyutlarında, 303 varaktır. Her sayfada on üç ince nesih satır vardır. Serlevha, sûre başı, cüz, hizip ve secde gülleri tezhipli, metnin etrafına altın cetvel ve siyah tahrir çekilmiş, duraklar tezhiplidir. Miklebli, şemseli, mor deri ciltlidir.<br />
    Afyonkarahisar Müzesi’ndeki (E1. 6) 28 × 20 cm. boyutlarında, 941 (1534) tarihli, ketebeli, sülüs hurufat meşk murakkaı Karahisârî’nin günümüze ulaşmış güzel eserlerindendir.<br />
    Süleymaniye Camii kubbe yazıları ile (Fâtır Suresi,41 ayet) sağlığında yazdığı, fakat bugün mevcut olmayan kabir kitâbesi de Karahisârî’nin bilinen celî yazılarıdır. <br />
    Süleymaniye Camii kubbe yazıları zamanla bozulduğundan Sultan Abdülmecid döneminde Abdülfettah Efendi tarafından terkibi aynen korunarak Râkım tavrında yeniden yazılmıştır. Müstakimzâde, Karahisârî’nin ölümünden yirmi bir yıl sonra inşa edilen Piyâle Paşa Camii’ndeki âyetle (ez-Zümer Suresi,73 ayet) yine ölümünden otuz iki yıl sonra vefat eden Mimar Sinan’ın kabir ve sebilinin yazılarının da Karahisârî’ye ait olduğunu kaydetmektedir. Bu yazılar muhtemelen Karahisârî’nin yazı kalıplarından istifade edilerek talebeleri tarafından yazılmıştır. <br />
    Ayrıca 970’te (1562) Yedikule İmrahor İlyas Bey Camii yakınında bulunan Uşşâkī Dergâhı Çeşmesi’ndeki taşa hakkedilmiş celî yazılarla girift müselsel kelime-i tevhidin ketebesiz olmakla beraber üslûbu bakımından Karahisârî’ye ait olduğu tahmin edilmektedir.<br />
    Karahisârî’nin aklâm-ı sittede açtığı çığır bir asır içinde yerini Şeyh Hamdullah mektebine bırakmakla birlikte celî ve müsennâ yazılardaki tesiri Mustafa Râkım’a kadar devam etmiştir. Tophane’de Kılıç Ali Paşa Camii yazılarının hattatı Demircikulu Yûsuf Efendi, Karahisârî tavrının en ünlü temsilcisidir. Bilinen talebeleri arasında evlâtlığı Hasan Çelebi de ünlü bir hattattır. İstanbul Süleymaniye ve Edirne Selimiye camilerinin taşa hakkedilmiş kitâbeleri ve çini üzerinde işlenmiş celî yazılarının hattatı olan Hasan Çelebi, bir müddet hocasının yazı tarzını devam ettirdikten sonra Şeyh Hamdullah ekolünü benimsemiş, bu yolda da güzel eserler vermiştir. Ferhad Paşa, Büyükçekmece Köprüsü kitâbe yazılarının hattatı Derviş Mehmed (Karahisârî Dervişi), Kâtib ve Muhyiddin Halîfe Karahisârî’nin önde gelen talebelerindendir.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TASAVVUFLA İLGİSİ</span></span><br />
<br />
    İbtidâ’î eğitimini memleketinde tamamladıktan sonra medrese eğitimi almak için gittiği İstanbul’da, Halvetî şeyhlerinden Karamanlı İshâk Cemâleddîn Efendi’ye intisâb edip ona halife olmuş, medrese eğitimini tamamladıktan sonra da tümüyle tasavvufa yönelmiştir.<br />
    Ehl-i tarikat ve sofî-meşreb bir zât olup mücerret bir hayat geçirmiş olan Ahmed Karahisârî tüm dikkat ve mesaisini san‘atına hasretmişti. Onu tanıma şerefine nâ’il olanlar, uzun boylu, zayıf yapılı, temiz esvâblı ve nur gibi temiz sakallı olarak betimlemekte, Arapça ve Farsça’ya vâkıf, elsine-i selâsede şi’ir söylemeye muktedir olduğunu nakletmektedir. Tezkirelerde Karahisârî'nin tasavvuf ahlâkının canlı bir örneğini teşkil ettiği, zâhidâne, mütevazı ve sade bir hayat yaşadığı, şiir ve terzilikte de hüner sahibi bir sanatkâr olduğu kaydedilmektedir.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">VEFATI</span></span><br />
<br />
    Uzun ve verimli bir yaşam sürdükten sonra Doksan yaşlarında 1556 yılında şu fâni dünyadan göçüp giden Ahmed Karahisârî, ömrü boyunca hizmetinde kusur etmediği pîri İshâk Cemâleddîn Halvetî’nin Sütlüce’deki dergâhına defnedilmiştir. Bugün mevcut olmayan mezartaşı kitâbesini bizzat kendisinin kaleme aldığı, tarihini ise evladlığı Hasan Çelebi’nin attığı mervîdir. Vefâtına Hüdâî Mustafa Efendi “göçdü hayfâ Karahisârî-i pir(963)” tarihini düşmüştür.<br />
    Türbede; Şeyh İshak Cemaleddin Karamani Halveti ile Hazreti Ahmed Şemseddin Karahisari ve diğer önemli zatların bulunduğu 6 büyük Şeyh halifesi, aile efradı ve müridanlar metfundur. Türbe zamanla ihmal ve mezar taşı soyguncularının hışmına uğramış bugün bakım ve tamire ihtiyacı vardır.<br />
    Şeyh İshak Cemaleddin Karamani Hazretleri.15'nci yüzyılın en önemli halveti Şeyhlerinden birisidir. Şeyh Hamdullah'ın talebesi olan bir hattat kendisi. Aynı zamanda Yavuz Sultan Selim'in kudretli veziri hat da Kanuni'nin ilk dönemdeki sadrazamı olan Piri Mehmet Paşa'nın da amcası. Kendisi dönemin en büyük âlim ve velilerindendir. İstanbul'da 3 yerde tekkesi vardır. Zeyrek, Fındıkzade ve Sütlüce'de.Rabbim rahmetiyle muamele eylesin. Cennetteki derecesini A’li kılsın. Âmin.<br />
    Mezar taşında: Beyt:<br />
    Hatt-ı hûb içre beyâza çıkaran kendi özini<br />
    Yazınun Karahisârî’dür ağardan yüzini<br />
    Hüdâyî Mustafâ Efendi dahi rıhletlerine bu mısra’ı târih eylemiştir:<br />
    Göçdi hayfâ Karahisârî-i pir (963) <br />
 <br />
    Ahmed Karahisari'nin Türkiye Müzelerindeki Eserleri<br />
    Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, mushaf-ı şerif (Hırka-i Saâdet, nr. 5) Kanûnî Sultan Süleyman için yazılmıştır.<br />
    Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, kıta (Emanet Hazinesi, nr. 2116)<br />
    Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, kıta (Emanet Hazinesi, nr. 2199)<br />
    Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, kıta (Hazine, nr. 2299),<br />
    Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, murakka (III. Ahmed, nr. 3654)<br />
    Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, en‘âm-ı şerif H. 961/M. 1554, (Emanet Hazinesi, nr. 416)<br />
    Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, En‘âm-ı şerif (nr. 1443),<br />
    Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, Yâsîn-i şerif (nr. 2649), Üsküdar Mevlevîhânesi şeyhi Ahmed Remzi Akyürek tarafından hediye edilmiştir<br />
    Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, mushaf-ı şerif, H. 933/M. 1527 (nr. 400) Süleymaniye Türbesi’nden alınmıştır.<br />
    Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, Murakka, H. 940/M. 1533-1534 (nr. 1438)<br />
    Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, Murakka, H. 954/M. 1547 (nr, 2466),<br />
    Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, Murakka, H. 960/M. 1553, (nr. 2499)  meşhur hattatların yazıları bulunan körüklü toplama bir murakka‘ içinde ketebeli dört kıtası vardır.<br />
    Süleymaniye Kütüphanesi, En‘âm-ı şerif, H. 949/M. 1542 (Ayasofya, nr. 19)<br />
    Süleymaniye Kütüphanesi, En‘âm-ı şerif (Süleymaniye, nr. 5)<br />
    Süleymaniye Kütüphanesi, Kıt’a (Süleymaniye, nr. 15)<br />
    İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, Mushaf-ı şerif, H. 963/M. 1556 (AY, nr. 6714)<br />
    Afyonkarahisar Müzesi, Sülüs hurufat meşk murakka’ı, H. 941/M. 1534, (E1. 6)<br />
 <br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİBLİYOGRAFYA</span></span><br />
<br />
    TSMA, nr. D. 9706/4; Ârifî Fethullah Çelebi, Süleymannâme (nşr. Esin Atıl), New York 1986, s. 31, 41, 64; Sâî, Tezkiretü’l-bünyân (nşr. Ahmed Cevdet), İstanbul 1315, s. 61; Mehdî Beyânî, Ahvâl ü Âs̱âr-ı Ḫoşnüvîsân, Tahran 1363 hş., IV, 17, 18; Âlî, Menâkıb-ı Hünerverân, s. 25; Gülzâr-ı Savâb, s. 59, 60; Evliya Çelebi, Seyahatnâme, I, 151, 152; Suyolcuzâde, Devhatü’l-küttâb, s. 9-10; Ayvansarâyî, Hadîkatü’l-cevâmi‘, s. 302; Müstakimzâde, Tuhfe, s. 94; Habîb, Hat ve Hattâtân, İstanbul 1305, s. 84-85; Sicill-i Osmânî, II, 162; Osmanlı Müellifleri, I, 145; Ekrem Hakkı Ayverdi, Fatih Devri Hattatları ve Hat Sanatı, İstanbul 1953, s. 24; Rıfkı Melûl Meriç, Türk Nakış Sanatı Tarihi Araştırmaları, Ankara 1953, s. 58, 66-68; Süheyl Ünver, Hattat Ahmed Karahisarî, İstanbul 1964; Ömer Lütfi Barkan, Süleymaniye Cami ve İmareti İnşaatı (1550-1557), Ankara 1979, II, 184, 187; M. Uğur Derman, Türk Hat Sanatının Şâheserleri, İstanbul 1982, lv. 7, 8; Aptullah Kuran, Mimar Sinan, İstanbul 1986, s. 88; İslâm Kültür Mirasında Hat San‘atı (haz. Uğur Derman), İstanbul 1992, s. 195; Ali Alparslan, Ünlü Türk Hattatları, Ankara 1992, s. 49-64; Filiz Çağman, “Ahmed Karahisarî’ye Atfedilen Ünlü Kur’ân-ı Kerîm”, 9. Milletlerarası Türk Sanatları Kongresi, Ankara 1995, I, 521-527; Muhittin Serin, Hat Sanatı ve Meşhur Hattatlar, İstanbul 1999, s. 109-113; Kemal Çığ, “Hattat Ahmed Karahisarî”, Tarih Dünyası, I/6, İstanbul 1950, s. 234, 235; Midhat Sertoğlu, “Sütlüce ve Üç Hattat Mezarı”, Hayat Tarih Mecmuası, sy. 3, İstanbul 1977, s. 13-17; Atilla Çetin, “İstanbul’da Tekke, Zaviye ve Hankâhlar Hakkında 1199/1784 Tarihli Önemli Bir Vesika”, VD, XIII (1981), s. 589.Sicill-i Osmanî, III, s. 162; MeşhurHattatlar, ss. 107-112; Menâkıb, s. 25; Gülzâr-ı Savâb, ss. 59-60; Devhâtü’l-küttâb, ss. 9-10; Tuhfe-i Hattâtîn, s. 94; Hat ü Hattâtân, ss. 84-85; FâtihDevri, s. 24; Süheyl .Ekrem Hakkı Ayverdi / Fatih Devri Hattatla¬rı ve Hat Sanatı (s. 24, 1953), Rıfkı Melûl Meriç / Türk Nakış Sanatı Tarihi Araştırma¬ları (s. 58-66-68, 1953), Süheyl Ünver / Hattat Ahmed Karahisarî (1964), Ömer Lütfı Barkan / Süleymaniye Cami ve İmareti İn¬şaatı 1550-1557 (1979), M. Uğur Derman / Türk Hat Sanatının Şaheserleri (1982), Ali Alparslan / Ünlü Türk Hattat¬ları (s. 49-64, 1992), Muhittin Serin / Hat Sanatı ue Meşhur Hattatlar (s. 109-113, 1999) - Muhittin Serin / TDV İslam Ansiklopedisi (C. 24, s. 421-424, 2001), İhsan Işık / Ünlü Sanatçılar (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 5, 2013) - Encyclopedia of Turkey’s Famous People<br />
<br />
Ahmed Şemseddin Karahisari</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HATTAT AHMED ŞEMSEDDİN KARAHİSARİ KİMDİR, HAYATI, ESERLERİ, VEFATI</span></span><br />
<br />
    (D.H. 874-M.1468, Afyonkarahisar – V.H.963-M.1556- İstanbul-Sütlüce)<br />
    “Şemsü’l-hat” ve Yâkūt-ı Rûm Bir Ekol sahibi, Osmanlı hattatı, aynı zamanda âlim veli, tevazu sahibi bir Hak dostu, Mutasavvıf...<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DOĞDUĞU YER KÜNYESİ VE AİLESİ</span></span><br />
<br />
    Ahmet Şemseddin Karahisârî; H. 0874-M. 1468, Afyonkarahisar’da dünyaya geldi. H.963-M.1556- İstanbul-Sütlüce Hakkın rahmetine kavuştu. Osmanlı hattatı.<br />
    Memleketine nispetle Ahmet Karahisârî ismiyle tanınmaktaysa da, asıl ismi AhmetŞemseddin’dir. <br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">EĞİTİMİ</span></span><br />
<br />
    İlk eğitimini memleketinde tamamladıktan sonraII. Bayezid devrinin ilk yıllarında ilim tahsili için İstanbul’a gittiği ve hayatının sonuna kadar İstanbul’da kaldığı bilinmektedir. İstanbul’da Halvetî şeyhlerinden Karamanlı İshâk Cemâleddîn Efendi’ye intisâb edip ona halife olmuş, medrese eğitimini tamamladıktan sonra da tümüyle tasavvufa yönelmiştir.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HOCALARI</span></span><br />
<br />
    Ahmed Karahisârî’yi hüsn-i hatla tanıştıran da, Şeyh Hamdullah’ın tilmizlerinden olan şeyhi olmuştur. Muhtemelen ilkyazı derslerini ondan aldıktan sonra, Esedullah Kirmânî’den yeniden aklâm-ı sitteyi öğrenmiştir. Ayrıca Yahya Sofi’den de istifadeetmiştir. Diğer birçok Osmanlı hattatından farklı olarak Şeyh Hamdullah yöntemini değil Yakut-ı Mustasımi akımını benimsemiş ve bu üslubun en güzel örneklerini vermiştir. Sülüs ve Nesih yazının en güzel örnekleri kendisine aittir. Karahisari'nin bu üslubu "Yâkût-ı Rûm" diye anılmıştır. Üslubu sadece kendi öğrencisi olan birkaç hattat tarafından benimsenmiş ve diğer Osmanlı hattatlarınca pek ilgi görmemiştir. Bunun en önemli nedeni tüm Osmanlı hattatlarının piri olarak kabul edilen Şeyh Hamdullah'ın büyük tesiridir.<br />
    Ancak dönemin en büyük hattatı olan Şeyh Hamdullah'tan uzak durmuş ve kendine mahsus bir ekol yaratmayı tercih etmiştir. Bunda da başarılı olmuş ve ehl-i hiref hattatları arasına girerek, özellikle Kanuni Sultan Süleyman için nice eser vücuda getirmiştir.<br />
    Öte yandan bilhassa celi yazıdaki kudreti nedeniyle miri binalarda kullanılacak yazılar da ona sipariş ediliyordu. Mimar Sinan'ın eseri olan Haseki, Mihrimah Sultan ve Şehzade camilerindeki yazıların onun elinden çıktığı anlaşılmaktadır. Ehl-i tarik ve sofî-meşreb bir zât olduğundan, ömrünü mücerret bir şekilde geçirmeyi tercih etmiş olan Ahmed Karahisârî tüm dikkat ve mesaisini sanatına hasretmiş ve uzun bir yaşam sürmüştür.<br />
    En önemli yapıtı Kanuni Sultan Süleyman'ın isteği üzerine yazmış olduğu ve halen Topkapı Müzesi'nde muhafaza edilen büyük ebattaki Kur'an-ı Kerim'dir. Diğer eserleri arasında Piyale Paşa Camii yazıları ve Süleymaniye Camii kubbe yazıları bulunmaktadır. Yine bu cami içerisindeki pencere üstü levhaları da kendisi ve öğrencileri tarafından yazılmıştır.<br />
    Tekniği ve yazıya getirdiği yenilikler bakımından Şeyh Hamdullah ve Hâfız Osman'la beraber en önemli üç Osmanlı hattatından biri olarak kabul edilir. Karahisari üslubunun temsilcileri arasında öğrencisi Hasan Çelebi (Hasan b. Ahmed) (ö. 1594), hocası kadar ünlü bir sanatkardır.<br />
    Karahisârî aklâm-ı sitteyi, Yâkūt el-Müsta‘sımî ekolünün önde gelen temsilcilerinden olup Fâtih Sultan Mehmed zamanında bir grup sanatkârla beraber İstanbul’a giderek yerleştiği tahmin edilen İranlı hattat Esedullah-ı Kirmânî’den meşketti. Şeyh Hamdullah’tan yazı meşketmiş olan Halvetiyye şeyhlerinden Cemâleddin İshak Karamânî’ye intisap ederek tasavvufî eğitimini tamamladıktan sonra hilâfet aldı. Müstakimzâde, onun ilk hat hocasının Fâtih devri hattatlarından Yahyâ Sûfî olduğunu kaydederse de (Tuhfe, s. 94) bu bilgi tarih bakımından doğru değildir. Bununla birlikte yazılarını inceleyerek ondan faydalanmış olması mümkündür. Yâkut Ekolü’nün önemli temsilcilerinden olan Esedullah Kirmânî’den başka, Sofî Yahya Efendi’den de istifâde etmiş olduğu nakledilmektedir. Şaşırtıcı olan, şeyhinin de hocası olmasına rağmen Şeyh Hamdullah ile yollarının kesişmemiş olmasıdır.<br />
    Eserlerine koyduğu ketebelerde de daima Esedullah-ı Kirmânî’yi hocası olarak belirtmiştir.<br />
    Kanûnî Sultan Süleyman zamanından günümüze ulaşan Muharrem, Safer ve Rebîülevvel 952 (1545) tarihli saray ehl-i hiref maaş defterinden, Karahisârî’nin kâtipler bölüğü içinde altıncı sırada 14 akçe yevmiye ile görev yaptığı ve saray ehl-i hiref cemaati içinde yer aldığı anlaşılmakta.(TSMA, nr. D. 9706/4), ancak saraydaki bu göreve ne zaman başladığı bilinmemektedir<br />
  Aklâm-ı sitte özellikle sülüs ve nesih yazılar, Şeyh Hamdullah mektebinde satır nizamı ve harf güzelliği bakımından Yâkūt üslûbunu aşmış, Osmanlı zevkini ortaya koymuştu. Karahisârî ise Yâkūt el-Müsta‘sımî üslûbunu yeni bir yorumla canlandırmış, ayrıca celî ve müsennâ yazılarda Fâtih devri hattatlarından Yahyâ Sûfî ve Ali b. Yahyâ Sûfî’nin yazılarını örnek alarak harf bünyesinde ve kompozisyonlarda daha güzel âhenge kavuşmuş, kendi adıyla anılan üslûbu ortaya koymuştur. Yâkūt tavrı onun harf ve kelimelere kazandırdığı biçim, oran, istif ve farklı sayfa tasarımlarıyla en güzel şekline ulaşmıştır. Yaptığı yeniliklerle pek çok sanatkârı etrafında toplayan Karahisârî kısa zamanda “şemsü’l-hat” ve Yâkūt-ı Rûm diye anılmaya başlanmış, büyük bir ustalık ve itina ile düzenlediği celî sülüs, muhakkak, müsennâ ve müselsel kompozisyonlar hattatlara örnek teşkil etmiştir. Sürekli yeni kompozisyon ve biçimler arayan Karahisârî, bir müzehhip hassasiyeti ve titizliğiyle altın mürekkeple yazdığı harflerin etrafını siyah mürekkeple, siyah mürekkeple yazdığı harfleri altın mürekkeple tahrirleyerek yazıya farklı bir estetik boyut kazandırmıştır. Kahire Menyel Sarayı Hat Müzesi’nde bulunan bir kıtada çok ince siyah mürekkeple çizdiği nesta‘lik levha bu hattı da bildiğini göstermektedir.<br />
    Bursalı hattat Şerbetçizâde İbrâhim Efendi ile Karahisârî’nin mektupla ve şiir yoluyla rekabet ettikleri bildirilmektedir. Şerbetçizâde Karahisârî’ye gönderdiği bir Farsça beyitte, “Yazının usulünü anlayan kâmil insan lâzımdır, yoksa Yâkūt şivesini her nâkıs bilemez” demiş, buna Karahisârî yine Farsça şiirle şu cevabı vermiştir: “İnsaflı insanın gözü gördüğü şeyi cam parçası da olsa inci sayar, hünerli insanın gözü ayıptan pak olur. Hünersizlere gelince onların ayıplamasından korkulmaz. Usturanın ağzı ne kadar keskin olsa kılı keser ama ortadan yaramaz.” Bu çekişme, Şerbetçizâde’nin İstanbul’a gidip Karahisârî ile tanışmasından sonra aralarında samimi bir dostluğun kurulmasıyla neticelenmiştir. <br />
    Tezkirelerin verdiği bilgiler ve günümüze ulaşan eserlerinden dinî ve edebî ilimleri iyi seviyede öğrendiği, şiir söyleyecek kadar Arapça ve Farsça’ya vâkıf olduğu anlaşılan Karahisârî kendisine ait şu üç beyti bazı kıtalarında yazmıştır: “Ey hüsn-i hat ile feleğe baş yetiştiren / Bil kim vücûdum ayağın altında hâktir // Ger erişirse sana bu tâze hutûtumuz / Onlara dil uzatma sakın zehr-nâktir // Her hattı başka başka bahrdir deniz gibi / Kim satr mevc ü nokta ana dürr-i pâktir.”<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TALEBELERİ</span></span><br />
<br />
    San‘at yaşamı boyunca manevî evlâdı Hasan Çelebi, Ferhâd Paşa, Mütevellîzâde Derviş Mehmet Efendi, İbrahim Hüsnî Efendi, Amasyalı Mehmet Efendi, Hicâzî Süleyman Efendi ve Muhyiddîn Halife gibi çok sayıda hattat yetiştiren Ahmed Karahisârî’nin üslûbu, tilmizleri ve onların birkaç öğrencisi ile sınırlı kalmış ve Şeyh Hamdullah Üslûbu karşısında tutunamayarak, ne yazık kitarihe karışmıştır.<br />
    Ancak bu durum, onun hüsn-i hattaki müstesna mevki’ne asla gölge düşürmez. Zira her dönemde sitayişle takdir edilmiş olan celî hattındaki kudreti, Mustafa Rakım Efendi‘ye kadar Türk hat san‘ atındaki etkisini devam ettirmiştir.<br />
  Bursalı hattat Şerbetçizâde İbrâhim Efendi ile Karahisârî’nin mektupla ve şiir yoluyla rekabet ettikleri bildirilmektedir. Şerbetçizâde Karahisârî’ye gönderdiği bir Farsça beyitte, “Yazının usulünü anlayan kâmil insan lâzımdır, yoksa Yâkut şivesini her nâkıs bilemez” demiş, buna Karahisârî yine Farsça şiirle şu cevabı vermiştir: “İnsaflı insanın gözü gördüğü şeyi cam parçası da olsa inci sayar, hünerli insanın gözü ayıptan pak olur. Hünersizlere gelince onların ayıplamasından korkulmaz. Usturanın ağzı ne kadar keskin olsa kılı keser ama ortadan yaramaz.” Bu çekişme, Şerbetçizâde’nin İstanbul’a gidip Karahisârî ile tanışmasından sonra aralarında samimi bir dostluğun kurulmasıyla neticelenmiştir. <br />
    Osmanlı İmparatorluğu’nun en parlak çağını yaşadığı bir dönemde ortaya çıkmış olan Ahmed Karahisârî, sürekli yeni arayışlar peşinde koşarak, bilhassa sülüs ve celî yazılarının ağırbaşlı, fakat bir o kadar azâmetli terkibler vücuda getirerek Osmanlı hat san‘atında, kendi adı ile anılan yeni bir ekol oluşturmayı başarmıştı. Özellikle Mimar Sinan’ın, inşa etmiş olduğu camilerde onun ve halifelerinin yazılarını tercih etmiş olması nedeniyle Kanunî Sultan Süleyman döneminin zirve ismi haline gelmiş idi. <br />
    Karahisari, Kanunu Sultan Süleyman için 62×41 cm ebadında Kur’an-ı Kerim yazmıştır. Süleymaniye Camii’nin kubbe yazılarını yazarken vefat edince yarım kalan kısmı öğrencisi Hasan Çelebi(ö.1594) tarafından tamamlanmıştır. Talebesi Hasan Çelebi daha sonra Edirne Selimiye camiinde de yazı yazmıştır. Talebelerinden bir diğeri olan Derviş Mehmed (ö.1592) Büyükçekmece Köprüsünün kitabe yazılarını yazmıştır. Tophane Kılıç Ali Paşa Camii’nin yazılarını yazan Yusuf Demircikulu (ö.1611) Karahisari tarzının son temsilcisidir.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ESERLERİ</span></span><br />
<br />
    Osmanlı öncesi hat sanatının en etkili üslubu olan Yâkut Ekolü’nün zarâfet ve dinamizmine kendi tarzında yeni bir soluk katarak, bu ekolün Anadolu’daki en önemli temsilcisi hâline gelen Ahmed Karahisârî, hüsn-i hatta gösterdiği kudret sâyesinde daha sağlığında “Yâkut-ı Rûm” ve “Şemsü’l-hat” olarak şöhret kazanmıştı. Hakkında söylenen şu beyit, mahâretine delîl olması bakımından zikre şâyândır:<br />
    Hatt-ı hûb içre beyâza çıkaran kendözünü                                <br />
    Yazının Karahisarî’dir ağartan yüzünü<br />
    Gerçekten de eserlerindeki itina, hüsn-i hattı sâdece yazmadığına, aynı zamanda bir nakkaş gibi işlediğine işâret etmektedir. Özellikle kâğıd üzerine yazmış olduğu hatlarında altını cömertçe kullanmış olan Karahisârî’nin, Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nde bulunan en‘amında, yazıyı sınırlamakta kullandığı tahrîrlerin ve bazen dolgu unsuru olarak kullandığı örgelerin zarâfeti, nakkaşlıkta da mahâret sahibi olduğuna ve en önemlisi, hattın başlıca melekelerinden olan sabra fazlasıyla mâlik olduğuna delîl teşkil etmektedir.<br />
    Sürekli yeni arayışlar peşinde koşan, bilhassa sülüs ve celî yazılarının ağırbaşlı, fakat bir o kadar azâmetli terkiblerindeki zarâfet ile Osmanlı hat sanatında, kendi adı ile anılan yeni bir ekol oluşturmayı başaran Ahmed Karahisârî’nin, Kanunî Sultan Süleyman için muhakkak ve nesih hat ile yazdığı muhteşem Kur’an-ı Kerîm ile Ehl-i Hiref Teşkilâtı’na dahil edilerek, sultanın iltifâtına dahi nâ’il olması, hüsn-i hattaki kudretinin büyüıklüğüne delîldir. Halen Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan bu Kur’an-ı Kerim‘in, Kültür Bakanlığı tarafından tıpkıbasımı yapılmıştır<br />
  Karahisârî aklâm-ı sittede mushaf, en-‘âm, dua mecmuası ve murakka‘ olarak pek çok eser vermiştir. Kanûnî Sultan Süleyman için yazdığı mushaf-ı şerif yazısı, tezhibi, cildi ve ebadı ile devrinin medeniyet seviyesini aksettiren en ünlü eseridir. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde bulunan bu mushaf (Hırka-i Saâdet, nr. 5) 61,5 × 42,5 cm. ebadında, âharlı ve vassâleli 300 varak olup ketebe kısmı boş bırakılmıştır. Ancak yazı üslûbu ve vakıf kaydından mushafın Karahisârî’ye ait olduğu anlaşılmaktadır. Vakıf kaydında mushafın hazinede saklandığı, Sultan II. Mustafa tarafından 1107’de (1696) tilâvet olunmak üzere Hırka-i Şerif Odası’na vakfedildiği belirtilmiştir.<br />
    Mushafın metni, aklâm-ı sittenin karışık olarak kullanıldığı Yâkūt tertibi diye bilinen her sayfada ilk satırı muhakkak, beş satırı nesih, bir satırı sülüs, beş satırı nesih, son satırı muhakkak hatla düzenlenmiş, sülüs ve muhakkak satırlara göre nesih satırlar kısa tutulmuştur. Bu mushaf saray nakışhânesinde sernakkaşın yönlendirme ve kontrolünde vassâl, tarrâh, cetvelkeş, altın ve renk hazırlayan sanatkârlar kadrosunun uzun süren âhenkli çalışmasının bir şaheseridir. <br />
    Tezhipte Kara Memi üslûbu büyük bir başarı ile uygulanmıştır. <br />
    Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’nde III. Murad dönemine ait 12 Ramazan 992 (17 Eylül 1584) ve 25 Receb 1001 (27 Nisan 1593) tarihli Ahmed Karahisârî Mushaf-ı Şerîfi Masraf Defteri’nden, III. Murad’ın saltanatı yıllarında da mushafın tezhip ve cilt işlerine devam edildiği, III. Mehmed döneminin ilk yıllarına ait 27 Ramazan 1004 (25 Mayıs 1596) tarihli bir filori defterinde tezhip ve ciltlenmesinde emeği geçen sanatkârlara verilen in‘âmâttan bu tarihlerde mushafın tezhip ve cilt işlerinin tamamlandığı, Ali Çelebi, Usta Câfer, Nakkaş Hasan ve Nakkaş Mustafa’nın mushafın tezhip ve cilt işlerinde önemli rol oynadıkları anlaşılmaktadır.(Meriç, s. 58, 66-68). <br />
    Geçmişte örneği bulunmayan incelikle ve zengin bir üslûpla tezhip edilmiş olan Mushaf’ın zahriyesi yuvarlak madalyon şeklindedir; ilk iki serlevha ile son iki sayfası sıvama tezhiplidir. Farklı düzenlemede iki sayfadan sonra varak 5b’den mushafın sonuna kadar her sayfa dört koltuk tezhiplidir. Toplam 2360 karşılıklı gelen koltuğun deseni yer yer aynı olmakla beraber farklı tasarım ve renklendirme yazı güzelliğiyle birleşmiştir. Salbekli şemseli, köşebend ve geniş bordürlü, miklebli siyah deri ciltli olan Mushaf’ın 1981’de İtalya’da, 2000 yılında Ankara’da Kültür Bakanlığı tarafından tıpkıbasımı yapılmıştır. Bu yayımda Mushaf’ın boyutu küçültülmüştür (48 × 33 cm.).<br />
    Karahisârî’nin bundan başka Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde kıtaları (Emanet Hazinesi, nr. 2116, 2199; Hazine, nr. 2299), bir murakka‘ (III. Ahmed, nr. 3654) ve bir en‘âm-ı şerifi (Emanet Hazinesi, nr. 416) vardır. En‘âm-ı şerif 29,4 × 20,4 cm. boyutlarında, yetmiş dokuz varak âharlı ve âbâdî kâğıda nesih hatla 961’de (1554) yazılmış olup siyah deri ciltlidir.<br />
    Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’nde de Karahisârî’nin çeşitli eserleri bulunmaktadır. Bunlardan sanatının olgunluk döneminde yazdığı bir en‘âm-ı şerif (nr. 1443), I. Mahmud’un kütüphanesinden 31 Mart 1330 (13 Haziran 1914) tarihinde müzeye intikal etmiş, 50 × 34 cm. boyutlarında, on altı varaktır. Varak 2b’de kare şeklinde kûfî hatla dört defa “elhamdülillâh”, altında siyah mürekkeple, çok yaygın olan ünlü müselsel besmelesi, bunun altında satrançlı kûfî kare biçiminde İhlâs sûresi, 3a’da sanat kudretini gösteren müselsel “el-Hamdü li-veliyyi’l-hamd” kompozisyonu yer alır. 3b’den 12b’ye kadar her sayfada on üç satır muhakkak, nesih, sülüs hatlarla En‘âm sûresi yazılmıştır. 13a’da muhakkak hatla en‘âm bitirme duası, 13b’de ketebesi vardır. Diğer sayfalarda muhakkak reyhânî hatla seçme hadislerle Bûsîrî’nin Ḳaṣîde-i Bürde’sinden bir beyit bulunmaktadır. Açık kahverengi, şemseli, miklebli ve meşin ciltlidir.<br />
    Büyük bir sabır, disiplin ve sanat gücünün mahsulü olan Yâsîn-i şerif (nr. 2649), 14 Nisan 1935 tarihinde Üsküdar Mevlevîhânesi şeyhi Ahmed Remzi Efendi tarafından müzeye hediye edilmiştir. 47 × 30 cm. boyutlarında on dört varak olup alttan ayırma şemseli, miklebli, koyu vişne renginde yıpranmış meşin ciltlidir.<br />
    23 Kânunuevvel 1329’da (5 Ocak 1914) Süleymaniye Türbesi’nden müzeye intikal eden Mushaf (nr. 400) 27 × 20 cm. boyutlarında, 908 sayfa, her sayfada on bir satır nesih hatla 933’te (1527) yazılmış, ketebeli, vassâleli, zahriye, serlevha ve sûre başları, cüz, hizip, aşır, secde gülleri tezhiplidir. Koyu kahverengi, şemseli, miklebli, köşebentli ve deri ciltlidir. Karahisârî’nin aynı müzede 940 (1533-34) ve 954 (1547) tarihli ketebeli iki murakkaı (nr. 1438, 2466), meşhur hattatların yazıları bulunan körüklü toplama bir murakka‘ içinde (nr. 2499) ketebeli 960 (1553) tarihli dört kıtası vardır.  Süleymaniye Kütüphanesi’nde kayıtlı iki en‘âm-ı şerif de (Ayasofya, nr. 19; Süleymaniye, nr. 5) Karahisârî’nin bilinen güzel eserlerindendir. En‘âm 20 × 14 cm. boyutlarında, yirmi dört varak, 1b, 2a sülüs, nesih, diğer sayfalar dokuz satır nesihle yazılmış, ketebeli ve 949 (1542) tarihlidir. Metin etrafına altın cetvel ve siyah tahrir çekilmiş olup duraklar tezhiplidir. Şemseli, miklebli, vişneçürüğü renginde deri ciltlidir. Aklâm-ı sittenin kullanıldığı diğer en‘âm da sayfa düzenlemesi ve hatların güzelliğiyle nâdide bir eserdir. 24,7 × 17 cm. boyutlarında, ketebeli, on dört varak, 9b’ye kadar bir satır muhakkak, sekiz satır nesih, bir satır muhakkak, 9b bir satır muhakkak, beyzî bir form içinde, ince nesihle on sekiz satır olarak düzenlenmiştir. Aynı kütüphanede (Süleymaniye, nr. 15) tokça sülüs, sülüs ve nesih hatlarla yazılmış ketebeli, temrin mahiyetinde bir kıtası da mevcuttur. Kıtanın sağ köşesinde bizzat Karahisârî tarafından nazmedilmiş üç Türkçe beyit yer almaktadır.<br />
    Karahisârî’nin İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde 963’te (1556) yazdığı ketebeli bir mushaf-ı şerifi bulunmaktadır (AY, nr. 6714). Yâkūt üslûbunda yazdığını belirttiği bu mushaf 14,5 × 9,7 cm. boyutlarında, 303 varaktır. Her sayfada on üç ince nesih satır vardır. Serlevha, sûre başı, cüz, hizip ve secde gülleri tezhipli, metnin etrafına altın cetvel ve siyah tahrir çekilmiş, duraklar tezhiplidir. Miklebli, şemseli, mor deri ciltlidir.<br />
    Afyonkarahisar Müzesi’ndeki (E1. 6) 28 × 20 cm. boyutlarında, 941 (1534) tarihli, ketebeli, sülüs hurufat meşk murakkaı Karahisârî’nin günümüze ulaşmış güzel eserlerindendir.<br />
    Süleymaniye Camii kubbe yazıları ile (Fâtır Suresi,41 ayet) sağlığında yazdığı, fakat bugün mevcut olmayan kabir kitâbesi de Karahisârî’nin bilinen celî yazılarıdır. <br />
    Süleymaniye Camii kubbe yazıları zamanla bozulduğundan Sultan Abdülmecid döneminde Abdülfettah Efendi tarafından terkibi aynen korunarak Râkım tavrında yeniden yazılmıştır. Müstakimzâde, Karahisârî’nin ölümünden yirmi bir yıl sonra inşa edilen Piyâle Paşa Camii’ndeki âyetle (ez-Zümer Suresi,73 ayet) yine ölümünden otuz iki yıl sonra vefat eden Mimar Sinan’ın kabir ve sebilinin yazılarının da Karahisârî’ye ait olduğunu kaydetmektedir. Bu yazılar muhtemelen Karahisârî’nin yazı kalıplarından istifade edilerek talebeleri tarafından yazılmıştır. <br />
    Ayrıca 970’te (1562) Yedikule İmrahor İlyas Bey Camii yakınında bulunan Uşşâkī Dergâhı Çeşmesi’ndeki taşa hakkedilmiş celî yazılarla girift müselsel kelime-i tevhidin ketebesiz olmakla beraber üslûbu bakımından Karahisârî’ye ait olduğu tahmin edilmektedir.<br />
    Karahisârî’nin aklâm-ı sittede açtığı çığır bir asır içinde yerini Şeyh Hamdullah mektebine bırakmakla birlikte celî ve müsennâ yazılardaki tesiri Mustafa Râkım’a kadar devam etmiştir. Tophane’de Kılıç Ali Paşa Camii yazılarının hattatı Demircikulu Yûsuf Efendi, Karahisârî tavrının en ünlü temsilcisidir. Bilinen talebeleri arasında evlâtlığı Hasan Çelebi de ünlü bir hattattır. İstanbul Süleymaniye ve Edirne Selimiye camilerinin taşa hakkedilmiş kitâbeleri ve çini üzerinde işlenmiş celî yazılarının hattatı olan Hasan Çelebi, bir müddet hocasının yazı tarzını devam ettirdikten sonra Şeyh Hamdullah ekolünü benimsemiş, bu yolda da güzel eserler vermiştir. Ferhad Paşa, Büyükçekmece Köprüsü kitâbe yazılarının hattatı Derviş Mehmed (Karahisârî Dervişi), Kâtib ve Muhyiddin Halîfe Karahisârî’nin önde gelen talebelerindendir.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TASAVVUFLA İLGİSİ</span></span><br />
<br />
    İbtidâ’î eğitimini memleketinde tamamladıktan sonra medrese eğitimi almak için gittiği İstanbul’da, Halvetî şeyhlerinden Karamanlı İshâk Cemâleddîn Efendi’ye intisâb edip ona halife olmuş, medrese eğitimini tamamladıktan sonra da tümüyle tasavvufa yönelmiştir.<br />
    Ehl-i tarikat ve sofî-meşreb bir zât olup mücerret bir hayat geçirmiş olan Ahmed Karahisârî tüm dikkat ve mesaisini san‘atına hasretmişti. Onu tanıma şerefine nâ’il olanlar, uzun boylu, zayıf yapılı, temiz esvâblı ve nur gibi temiz sakallı olarak betimlemekte, Arapça ve Farsça’ya vâkıf, elsine-i selâsede şi’ir söylemeye muktedir olduğunu nakletmektedir. Tezkirelerde Karahisârî'nin tasavvuf ahlâkının canlı bir örneğini teşkil ettiği, zâhidâne, mütevazı ve sade bir hayat yaşadığı, şiir ve terzilikte de hüner sahibi bir sanatkâr olduğu kaydedilmektedir.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">VEFATI</span></span><br />
<br />
    Uzun ve verimli bir yaşam sürdükten sonra Doksan yaşlarında 1556 yılında şu fâni dünyadan göçüp giden Ahmed Karahisârî, ömrü boyunca hizmetinde kusur etmediği pîri İshâk Cemâleddîn Halvetî’nin Sütlüce’deki dergâhına defnedilmiştir. Bugün mevcut olmayan mezartaşı kitâbesini bizzat kendisinin kaleme aldığı, tarihini ise evladlığı Hasan Çelebi’nin attığı mervîdir. Vefâtına Hüdâî Mustafa Efendi “göçdü hayfâ Karahisârî-i pir(963)” tarihini düşmüştür.<br />
    Türbede; Şeyh İshak Cemaleddin Karamani Halveti ile Hazreti Ahmed Şemseddin Karahisari ve diğer önemli zatların bulunduğu 6 büyük Şeyh halifesi, aile efradı ve müridanlar metfundur. Türbe zamanla ihmal ve mezar taşı soyguncularının hışmına uğramış bugün bakım ve tamire ihtiyacı vardır.<br />
    Şeyh İshak Cemaleddin Karamani Hazretleri.15'nci yüzyılın en önemli halveti Şeyhlerinden birisidir. Şeyh Hamdullah'ın talebesi olan bir hattat kendisi. Aynı zamanda Yavuz Sultan Selim'in kudretli veziri hat da Kanuni'nin ilk dönemdeki sadrazamı olan Piri Mehmet Paşa'nın da amcası. Kendisi dönemin en büyük âlim ve velilerindendir. İstanbul'da 3 yerde tekkesi vardır. Zeyrek, Fındıkzade ve Sütlüce'de.Rabbim rahmetiyle muamele eylesin. Cennetteki derecesini A’li kılsın. Âmin.<br />
    Mezar taşında: Beyt:<br />
    Hatt-ı hûb içre beyâza çıkaran kendi özini<br />
    Yazınun Karahisârî’dür ağardan yüzini<br />
    Hüdâyî Mustafâ Efendi dahi rıhletlerine bu mısra’ı târih eylemiştir:<br />
    Göçdi hayfâ Karahisârî-i pir (963) <br />
 <br />
    Ahmed Karahisari'nin Türkiye Müzelerindeki Eserleri<br />
    Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, mushaf-ı şerif (Hırka-i Saâdet, nr. 5) Kanûnî Sultan Süleyman için yazılmıştır.<br />
    Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, kıta (Emanet Hazinesi, nr. 2116)<br />
    Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, kıta (Emanet Hazinesi, nr. 2199)<br />
    Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, kıta (Hazine, nr. 2299),<br />
    Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, murakka (III. Ahmed, nr. 3654)<br />
    Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, en‘âm-ı şerif H. 961/M. 1554, (Emanet Hazinesi, nr. 416)<br />
    Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, En‘âm-ı şerif (nr. 1443),<br />
    Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, Yâsîn-i şerif (nr. 2649), Üsküdar Mevlevîhânesi şeyhi Ahmed Remzi Akyürek tarafından hediye edilmiştir<br />
    Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, mushaf-ı şerif, H. 933/M. 1527 (nr. 400) Süleymaniye Türbesi’nden alınmıştır.<br />
    Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, Murakka, H. 940/M. 1533-1534 (nr. 1438)<br />
    Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, Murakka, H. 954/M. 1547 (nr, 2466),<br />
    Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, Murakka, H. 960/M. 1553, (nr. 2499)  meşhur hattatların yazıları bulunan körüklü toplama bir murakka‘ içinde ketebeli dört kıtası vardır.<br />
    Süleymaniye Kütüphanesi, En‘âm-ı şerif, H. 949/M. 1542 (Ayasofya, nr. 19)<br />
    Süleymaniye Kütüphanesi, En‘âm-ı şerif (Süleymaniye, nr. 5)<br />
    Süleymaniye Kütüphanesi, Kıt’a (Süleymaniye, nr. 15)<br />
    İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, Mushaf-ı şerif, H. 963/M. 1556 (AY, nr. 6714)<br />
    Afyonkarahisar Müzesi, Sülüs hurufat meşk murakka’ı, H. 941/M. 1534, (E1. 6)<br />
 <br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİBLİYOGRAFYA</span></span><br />
<br />
    TSMA, nr. D. 9706/4; Ârifî Fethullah Çelebi, Süleymannâme (nşr. Esin Atıl), New York 1986, s. 31, 41, 64; Sâî, Tezkiretü’l-bünyân (nşr. Ahmed Cevdet), İstanbul 1315, s. 61; Mehdî Beyânî, Ahvâl ü Âs̱âr-ı Ḫoşnüvîsân, Tahran 1363 hş., IV, 17, 18; Âlî, Menâkıb-ı Hünerverân, s. 25; Gülzâr-ı Savâb, s. 59, 60; Evliya Çelebi, Seyahatnâme, I, 151, 152; Suyolcuzâde, Devhatü’l-küttâb, s. 9-10; Ayvansarâyî, Hadîkatü’l-cevâmi‘, s. 302; Müstakimzâde, Tuhfe, s. 94; Habîb, Hat ve Hattâtân, İstanbul 1305, s. 84-85; Sicill-i Osmânî, II, 162; Osmanlı Müellifleri, I, 145; Ekrem Hakkı Ayverdi, Fatih Devri Hattatları ve Hat Sanatı, İstanbul 1953, s. 24; Rıfkı Melûl Meriç, Türk Nakış Sanatı Tarihi Araştırmaları, Ankara 1953, s. 58, 66-68; Süheyl Ünver, Hattat Ahmed Karahisarî, İstanbul 1964; Ömer Lütfi Barkan, Süleymaniye Cami ve İmareti İnşaatı (1550-1557), Ankara 1979, II, 184, 187; M. Uğur Derman, Türk Hat Sanatının Şâheserleri, İstanbul 1982, lv. 7, 8; Aptullah Kuran, Mimar Sinan, İstanbul 1986, s. 88; İslâm Kültür Mirasında Hat San‘atı (haz. Uğur Derman), İstanbul 1992, s. 195; Ali Alparslan, Ünlü Türk Hattatları, Ankara 1992, s. 49-64; Filiz Çağman, “Ahmed Karahisarî’ye Atfedilen Ünlü Kur’ân-ı Kerîm”, 9. Milletlerarası Türk Sanatları Kongresi, Ankara 1995, I, 521-527; Muhittin Serin, Hat Sanatı ve Meşhur Hattatlar, İstanbul 1999, s. 109-113; Kemal Çığ, “Hattat Ahmed Karahisarî”, Tarih Dünyası, I/6, İstanbul 1950, s. 234, 235; Midhat Sertoğlu, “Sütlüce ve Üç Hattat Mezarı”, Hayat Tarih Mecmuası, sy. 3, İstanbul 1977, s. 13-17; Atilla Çetin, “İstanbul’da Tekke, Zaviye ve Hankâhlar Hakkında 1199/1784 Tarihli Önemli Bir Vesika”, VD, XIII (1981), s. 589.Sicill-i Osmanî, III, s. 162; MeşhurHattatlar, ss. 107-112; Menâkıb, s. 25; Gülzâr-ı Savâb, ss. 59-60; Devhâtü’l-küttâb, ss. 9-10; Tuhfe-i Hattâtîn, s. 94; Hat ü Hattâtân, ss. 84-85; FâtihDevri, s. 24; Süheyl .Ekrem Hakkı Ayverdi / Fatih Devri Hattatla¬rı ve Hat Sanatı (s. 24, 1953), Rıfkı Melûl Meriç / Türk Nakış Sanatı Tarihi Araştırma¬ları (s. 58-66-68, 1953), Süheyl Ünver / Hattat Ahmed Karahisarî (1964), Ömer Lütfı Barkan / Süleymaniye Cami ve İmareti İn¬şaatı 1550-1557 (1979), M. Uğur Derman / Türk Hat Sanatının Şaheserleri (1982), Ali Alparslan / Ünlü Türk Hattat¬ları (s. 49-64, 1992), Muhittin Serin / Hat Sanatı ue Meşhur Hattatlar (s. 109-113, 1999) - Muhittin Serin / TDV İslam Ansiklopedisi (C. 24, s. 421-424, 2001), İhsan Işık / Ünlü Sanatçılar (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 5, 2013) - Encyclopedia of Turkey’s Famous People<br />
<br />
Ahmed Şemseddin Karahisari</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ebu'l Hasan Harakani K.S.]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=26113</link>
			<pubDate>Tue, 18 Aug 2026 13:02:12 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=26113</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ebu'l Hasan Harakani K.S. </span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">EBU'L HASAN HARAKANİ (K.S.) KİMDİR, SÖZLERİ, TÜRBESİ, ESERLERİ</span></span><br />
    (D.H.352.M.963-V. H.425/M.1033)<br />
    Tarih sayfalarına isimleri altın harflerle yazılan gönül sultanlarından birisi de Peygamber (s.a.v) Efendimizin soyundan gelen Mücahit, mutasavvıf, âlim, veli Ebu’l Hasan Harakani(k.s) Hazretleridir. <br />
    Bin yıl önce Kars’a gelip Anadolu’da fütüvvet ahlakını yaşayan ve yayan Harakanî ve onun yetiştirdikleri alperen, derviş ve gazileri büyük medeniyetimize öncülük etmişler ve Anadolu’nun bize vatan olmasını sağlamışlardır. Peygamber (s.a.v)Efendimizin yolundan sünnetinden taviz vermeden nefsini mücadele ve mücahede ederek, İslam’ı şuurlu bir mümin ve Müslüman olarak yaşamış, gayri Müslimlere bile örnek olmuş, ibadet, tefekkür ve güzel ahlakın zirvelerinde bir hayat yaşamış, haçlı Bizanslılarla savaşırken şehadet şerbetini içmiş bir yiğit.<br />
    Ülkemizin doğusunda bulunan 1064 yılında Anadolu’da fethedilen ilk şehir Anı ve Kars şehridir. Bu kent aynı zamanda Müslüman Türklerin Anadolu’ya ilk giriş kapısı olmuştur. Kafkasya’nın incisi olan Kars Şehri pek çok maneviyat önderini ve şehidini de derununda barındırır. Burada bulunan Ebu’l -Hasan Harakanî Külliyesi ve çevresindeki tarihi eserler Kars’ın manevi tapusudur. <br />
    Horasan’dan hicret edip Kars’a gelen, sadece Peygamberimizin(s.a.v) izini takip ederek insanlığa iyiliği tavsiye edip kötülükten men edenlerden biri.<br />
    Harakanî Hazretleri beraberinde birçok ehlibeyt ve seyyidleri de getirerek Kafkasya, Karadeniz, Anadolu’nun içlerine kadar yerleştirmiş, İslam’ı yaşayarak güzel örnek olmuş, fütüvvet hizmetleri yürütmüşler, bu açıdan Kars bir tasavvuf ve maneviyat merkezi olmuştur.<br />
    Sevgili Peygamberimiz(s.a.v)den gelen hafi ve cehri tarik kolları Hz. Ebubekir (r.a) ve Hz. Ali (r.a) Efendilerimize ulaşmaktadır. Bu silsilenin ikisi de 6. İmam, İmam Cafer-i Sadık(r.a) Hz.lerinde birleşmektedir. Cafer-i Sadık(r.a)Hazretlerinden sonra Beyazid-i Bestami(k.s)’ye ve ondan da Ebul -Hasan Harakanî(k.s)’ye gelip ulaşmaktadır. Böylece Harakanî(k.s)Hazretleri Silsile-i Aliyelerin Altıncı Piri olup, tasavvuf ilminin dünyaya yayılmasında bir merkez olmuştur.<br />
    Allah’ın Resulü mübarek hadislerinde buyurdukları gibi; “Size iki şey bırakıyorum; Allah’ın kitabı Kur’an ve benim ehli beytimdir.” “Size iki Emanet bırakıyorum bunları muhafaza ettikçe yolunuzu şaşırmaz dalalete düşmezsiniz; Birisi Allah’ın Kitabı Kur’an, hükmü kıyamete kadar baki, Diğeri benim Sünnetimdir.” (İ.Malik,Muvatta.K.Sitte)<br />
    Kur’an ve maneviyat ilmi ehli beytin kalplerinden insanların kalplerine ulaşmaktadır. Harakanî (k.s)Hazretleri de Üveyesidir. Anadolu’nun İslam’la müşerref olması için hem manevi yönden hem de kılıcıyla mücadele etmiş, bu uğurda şehit düşmüştür. Yetiştirdiği insan-ı kâmillerle Anadolu’nun manevi fütuhatını yapmış olan Harakanî’yi, birçok büyük sûfi, edip, ilim adamı ve devlet ricali ziyaret etmiş, bunlardan bir kısmı da kendisine mürit olmuştur. Dînine ve ibadetlerine düşkünlüğü, nefsiyle mücâhedesi ve dâimî zikir ve murâkabe hâlinde bulunması sebebiyle, kendisine “Şeyhü’l-Asr”, yani “Asrının Şeyhi” denilmiş. Pek çok kerâmetleri ve hâlleri müşâhede edilimişti.( Zehebî, Siyer, XVII, 421.)<br />
    II. Asır’dan itibaren hem İslâm dünyasında, İslâm’ın yaşanması ve yaşatılması, hem de gayr-i Müslim diyarlara ulaştırılmasında Peygamber(s.a.v)Efendimizin; “üsve-i hasene/model insan” Ebu’l-Hasan Harakânî, işte bu zümreden. Peygamber vârisi sıfatıyla insanlığa örnek olmuş, sözleri, tavır ve davranışları, eser ve tesirleriyle ölümsüzlük kervanına katılmıştır. Ebu’l-Hasan Harakânî, Anadolunun İslamlaşmasında son derece önemli etkisi bulunan tasavvuf ekolünün ilk devir temsilcilerinden bir gönül eridir.<br />
    İnsan ile İslâm arasındaki tebliğe âid engelleri kaldıracak vasatlar hazırlamayı gündemine almış ve bu ortamın hazırlığı görevini İslâm muhîtinde leşker-i gazâ denilen mücâhidlerle leşker-i duâ denilen gönül erleri üstlenmiştir. Bizdeki “alperenlik” ise hem gazâ, hem de duâ fonksiyonlarını üstlenen gönül erleri için kullanılan bir tabirdir.<br />
    Doğumu: Horasan bölgesinin batısında Bistama bağlı Harakan'da hicri 352.M.963 yılında dünyaya geldi.    Adı Ali Bin Cafer, künyesi de Ebul Hasan’dır. Babası; Cafer. Nisbesi Mu‘cemü’l-büldân müellifi Yakut el-Hamevî’nin ifadesine göre el-Harakânî’dir,  Ümmi olup Bayezıd-ı Bistami(k.s) Hazretleri'nin ruhaniyeti ile feyz alarak Üveysi tarikle yetişmiş hem zamana hem de kendisinden sonraki dönemlere damgasını vurmuştur. <br />
    Hilyesi: Uzunca boylu, kumral tenli, genişçe alınlı, gökçek yüzlü, irice gözlü, açık ve tok sözlü idi. Sûreti itibariyle Hz. Ömeru’l-Fâruk (r.a)’a benzerdi. İlim ve irfanı sebebiyle, “zamanın kutbu ve gavsi” ünvanlarıyla anılan bir gönül sultanıydı.<br />
    İlim Tahsili: Çocuk yaşından başlayarak ilim tahsili yapan Harakâni kısa zamanda bütün akranlarının önüne geçerek büyük bir âlim olmuştur. Tasavvuf ve hakikat piri olan Ebu’l Hasan Harakâni’ye Allah celle celaluhu tarafından vehbi ilim verilmiştir. Hz.Mevlana(k.s)’nın da mesnevisinde belirttiği gibi “Din şeyhi” Harakâni açık kerametleri, yüksek menkıbeleri ve yüce hallere sahip bir insanı kâmil idi. Yine Mevlânâ birçok sohbetinde 'Bizim söylediklerimiz Ebu'l Hasan Harakani'den aldıklarımızdan başka bir şey değildir.' diye belirtiyor.<br />
    Bayezıd-i Bistami(k.s) Hazretleri'nden 91 yıl sonra dünyaya gelmiş, geleceğinin müjdesini de Beyazidi Veli(k.s)keramet buyurmuştur. Bayezıd-i Bistami'nin (k.s) Dihistan'da şehitlerin bulunduğu kum tepeyi her yıl ziyarete gittiği ve Harakan'dan geçerken de durup havayı kokladığı, koku almadıklarını söyleyen müritlerine 'buradan öyle bir er gelecek ki benden üç derece önde olacak bu kişinin adı Ali künyesi Ebul Hasan'dır' ,diye haber verdiği, Şathiyeleriyle tanınan mutasavvıf. Asrının Şeyhi, veli, âlim, şehit bir Hak dostudur.<br />
    Kendisinden bir asır önce Horasan da yaşayan Beyazid-i Bestam (k.s)inin tasavvufundan etkilenerek Bestami dergâhında bir süre türbedarlık yapmıştır. Bu süre içerisinde tasavvufa erişen Ebul Hasan daha sonra çağının en büyük manevi şahsiyetlerinden birisi olmuştur<br />
    On iki yıl boyunca Bayezid-ı Bistami Hazretleri'nin türbesine bekçilik eden Harakani Hazretleri ümmi olduğu halde Kur'an-ı Kerim'i hıfz etti. Harakani Hazretleri'nin her gün akşam vakti Harakan'dan Bistama dergâha gelir sabah namazına kadar şöyle dua ederdi: “Allah'ım Bayezıd'a ihsan ettiğin ilimlerden Hasan kuluna da ihsan eyle.' On iki yılsonunda nihayet duası kabul olur. Bayezıd-i Bistami Hazretleri'nin himmeti ile Kur'an-ı Kerim'i hıfz edip irşat mertebesine erişir. (Attâr, s. 673).<br />
    Ebul Hasan Harakâni(k.s)Hazretleri, Kolonizatör Türk Dervişlerinin, Anadolu’daki manevi sultanlarından ilkidir. Ömer Lütfi Barkan, Kolonizatör Türk Dervişleri adlı makalesinde, dervişlerin oynadıkları önemli rolü şöyle açıklamaktadır: “Osmanoğulları ile beraber, birçok şeyhler gelip Anadolu’nun garb taraflarında yerleşmişlerdi. Bu yeni gelen derviş muhacirlerin bir kısmı gazilerle birlikte, memleket açmak ve fütuhat yapmakla meşgul bulundukları gibi; bir kısmı da o civarda köylere veya tamamen boş ve tenha yerlere yerleşmişler ve oralarda müritleriyle beraber ziraatla ve hayvan yetiştirmekle meşgul olmuşlardır. Filhakika o zamanlar bu şayanı dikkat dini cemaatlere hemen her tarafta tesadüf edilmekte idi. Onların, tercihan boş topraklar üzerinde kurdukları zaviyeleri, bu suretle büyük kültür, imar ve din merkezleri haline giriyordu. Bu zaviyeler ve fütüvvethanelerin ordulardan daha evvel hudut boylarında gelip yerleşmiş olması, onların harekâtını kolaylaştıran sebeplerden biri oluyordu...”<br />
    Türk dervişleri; kağanların, sultanların fetihlerini edep dilinin sunduğu imkânlardan yararlanarak oluştururlarken, dervişliği sadece din duyuruculuğu olarak almıyorlardı. Ayrıca, siyasî, iktisadî, askerî, sosyal ve kültürel keşifler de yapıyorlardı. Onların hâl dili ile söyledikleri, kâl dili ile söylenenlerden çok daha etkili olmuştur. <br />
    Ahmet Yesevî’den bir asır önce yaşamış olan Harakâni Hazretleri, Yesevî Hazretlerinin Anadolu’ya yönlendirdiği Yesi Erenlerinden de bir asır önce Anadolu’ya gelerek binlerce yıl varlığını sürdürecek bir yaşam üslubunun yeşermesine öncülük etmiştir. O, bir din büyüğü olmanın yanı sıra Anadolu’nun manevî açıdan fethini gerçekleştiren öncü bir isimdir de. 1033’te Kars şehrinde şehit düşmesi de göstermektedir ki Sultan Alpaslan’ın orduları henüz Anadolu’ya gelmeden, Harakâni Hazretleri sözün kuşatıcı, kapsayıcı işlevleri ile Anadolu’ya gelmiş ve bir yaşam üslubunun iklimini bu topraklarda yaşayanlara açmıştır. Bu bakımdan Harakâni, yalnızca Kars şehrinin değil tüm Anadolu’nun eşiği gibidir. Bismillahlarla girilen bu eşikten sonraki yıllarda Hz. Mevlana, Hacı Bayram-ı Veli ve Yunus Emre gibi din ve dil büyüklerinin sesleri duyulacaktır.<br />
    Harakanî fütüvvet anlayışı ile Anadolu’da Ahilik teşkilatının kurulmasına öncülük etmiştir, ona göre fütüvvet civanmertliğin şartı üçtür:1-Cömertlik.2-Şefkat.3-Halktan müstağni olmak.<br />
    İnsanlık ailesi içerisinde, hakikati ve marifeti bulma çabası içinde olanlara yol gösteren Ebu’l Hasan Harakanî Hazretleri şu dört grubun sözlerini dinlememizi tavsiye etmiştir.1-Âlimler, 2-Müttakiler3-,Evliya ve 4-Mürşîd-i Kamiller.<br />
    Gazneli Mahmut’tan İbn-i Sina’ya, Çağrı ve Tuğrul Beylerden Sultan Alparslan’a kadar birçok ilim ve devlet adamı Harakâni‘nin huzuru saadetlerinde bulunarak onun irfanıyla olgunlaşmışlardır.<br />
    Harakanî’nin insaniyetçiliğinin temelinde “aşk”ın çok önemli olduğu kadar derin bir yeri de vardır. O, aşkın mahiyetini izah ederken boyutlarını ve işlevlerini de ele almıştır. Aşkın, insan hayatındaki yerini dikkatli bir şekilde açıklamıştır. O, bunu şu şekilde dile getirmiştir:“Allah’u Teâlâ bana öyle bir fikir vermiştir ki, yarattığı her şeyi onda gördüm ve onda kalakaldım. Gece ve gündüzdeki meşguliyetlerimi (o fikir) görünmez hale getirdi. O fikir basiret oldu, küstahlık ve muhabbet oldu, heybet ve vakar oldu. O fikir nedeniyle O’nun vahdaniyetinin içine düştüm. Bir yere ulaştım ki fikir hikmet, dosdoğru yol ve halka karşı şefkat haline geldi. Onun yaratıklarına karşı, kendimden daha müşfik birini görmedim. O zaman dedim ki: Keşke bütün halkın yerine ben ölsem de halk ölüm yüzü görmese! Keşke bütün halkın hesabı benden sorulsa da kıyamet günü onların hesap vermeleri gerekmese! Keşke tüm halkın azabını bana çektirse de onların cehennemin yüzünü görmeleri gerekmese!”<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Harakânî’nin İlmî Şahsiyeti ve Eserleri</span></span><br />
    Bazı kaynaklarda ümmî olduğundan bahsediliyorsa da Harakânî devrin sûfî âlimleri Ebu’l-Abbâs Kassâb gibi kimselerin talebesi olmuş ve Bâyezîd Bistamî’den de “üveysi” yolla feyz almıştır. “Ümmî” kelimesi, Arapça anne anlamına “ümm” kökünden gelmektedir. Annesinden doğduktan sonra bir muallimin talebesi veya bir mektebin müdâvimi olmayan kimseler için kullanılır. “Ümmî” câhil demek değildir. Aksine hayatı rûhî tecrübe ile tanımış, belki okuyup yazmamış ama irfân yoluyla olayları kuşatmış insan demektir. Bizdeki mektepli ve alaylı tabirlerinden “alaylı” bu mânaya uygun düşmektedir. Alaylı da mekteb okuyup diploma almamış, ama tecrübe ve çilelerle hayâtı, insanları ve olayları tanıyan kimse demektir. Nitekim Harakânî’nin sadece eşi sebebiyle âile hayâtında çektikleri, insanı marifet ve kemâle erdirecek boyuttadır.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Harakânî’nin Meşrebi ve Yolu</span></span><br />
    Harakânî, muhtelif kaynakların ittifakla haber verdiklerine göre, ondan yaklaşık bir asır sonra yaşamasına rağmen Bâyezîd Bistâmî meşrebindeydi. O’nun gibi coşkulu, cezbesi ve sekri, sahvına galipti. Fena ve baka, sekr ve sahv ile tevhid ve vahdet konularında pek çok söz söylemiş, Hallâc gibi “Ene’l-Hak” anlayışına uygun terennümlerde bulunmuştur. Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ’sında onun bu vadideki sözlerine geniş yer vermektedir.<br />
    Devrinin muhtelif âlim ve şeyhlerini tanıyan ve onlardan okuyan Harakânî, en sonunda hemşehrîsî Bâyezîd Bistâmî’nin dergâhında karar kılmış, senelerce önce ölmüş bulunan Bâyezîd’in yolunu devam ettiren müridleriyle görüşmüş, kabrine on iki yıl türbedârlık etmiştir. Sevgi ve aşkla bağlandığı bu kapı onun gönül dergâhı olmuştur. Yılları aşıp gelen Bâyezîd sevgisi, onu yoğurmuş ve vuslata götürmüştür.<br />
    Harakânî, bağlısı bulunduğu Bâyezîd vasıtasıyla daha sonra ortaya çıkacak olan Yesevîlik, Bektâşîlik ve Nakşbendîlik’in de kendisinden neş’et ettiği insandır. Çünkü kendisinden sonra onun yolunu devam ettiren Ebû Ali Farmedî, hem Yûsuf Hemedânî’nin, hem de Gazzâlî’nin üstâdıdır. Dolayısıyla Harakânî, Gazzâlî’nin yolunun da kolbaşı sayılır.<br />
    Yûsuf Hemedânî(k.s) ise hem Yesevîlik’in kurucusu Ahmed Yesevî(k.s)’nin, hem de Nakşbendîlik’in üveysî pîri Abdülhâlık Gucdüvânî(k.s)’nin mürşididir. Bektâşîlik’in Yesevîlik ile bağlantısını düşündüğümüzde Harakânî bu üç kolun kendinden çıktığı merkez konumundadır.<br />
    Ebul Hasan El Harakani Hazretleri'ni, ölmelerine rağmen halen yeryüzünde tasarrufu devam eden beş büyük zattan birisidir. Çünkü O daha dünyada iken ahireti görmeyi başardı. İnsanların imanlarının kurtuluşuna hizmet etmeyi varlığının gayesi olarak gördü. Birçok ulema gelip geçmiştir şu hayattan ama en önemli beş büyük zattan sayılmasına rağmen Harakani Hazretleri çok az kişi tarafından biliniyor.<br />
    Ebu’l Harakanî Hazretleri tüm insanlığa evrensel mesajını şu sözleriyle seslenmiştir. “Her kim bu dergâha gelirse ekmeğini verin ve dinini ve inancını sormayın; zira Ulu Allah’ın dergâhında ruh taşımaya layık olan herkes, elbette Ebu’l -Hasan’ın sofrasında ekmek yemeye de layıktır.”<br />
    İlahi! Her koşulda senin ve Resul’ün bendesi, halkının hizmetçisiyim!<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN İBADET HAYATI</span></span><br />
    Harakānî Hazretleri küçüklüğünden beri ibadetlere düşkün idi. Farzların hâricinde pek çok nâfile namaz kılardı. Bâzen kendisine öyle bir hâl gelirdi ki, gafletle kıldığı endişesiyle namazlarını kazâ etme ihtiyacı hissederdi. ( Attâr, Tezkire, s. 637.)<br />
    Harakanî(k.s)Hazretlerine göre gerçek kulluk, hakiki anlamıyla ibadet yapmaktır.<br />
    İbadet konusu, Harakanî’nin eserlerinde çok açık bir şekilde ve geniş olarak yer alır.O bu konuda şöyle demektedir:“Amele devam et ki, ihlâs ortaya çıksın ve ihlâsa devam et ki,nur ortaya çıksın.Nur ortaya çıkınca ise Allah’ı görürcesine ibadet edersin.”<br />
    Harakani(k.s) Hazretleri mükemmel bir ruh inceliğine sahipti; 'Allah'ım gariplerin benim tekkemde ölmelerine müsaade etme. Zira Ebu'l Hasan'ın tekkesinde bir garip öldü derlerse, ben o garibin ölümüne tahammül edecek güce sahip değilim' diye Allah'a yalvarıyordu.<br />
    Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri bir gün müritlerine: “Hangi şey daha üstün ve değerlidir?” diye sual etti. <br />
    Onlar da: “Ey Şeyh! Bilmiyoruz, bunun cevabını siz veriniz!” dediler. <br />
    O da: “Hayatın her safhasında, her zaman ve mekânda Allah’ın zikriyle dolu bir gönül!” cevabını verdi.( Câmî, Nefahât, s. 444.)Şöyle buyururdu: “Hak dostları daima büyük bir hüzün içindedir. Bunun sebebi de Cenâb-ı Hakk’ı şânına lâyık bir şekilde zikretmek isteyip de bunu yapamayışlarıdır. ”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 248.)<br />
    Zira Peygamber Efendimiz(s.a.v) de şöyle niyâz ederdi:<br />
    “…Yâ Rabbî, Sen’i hakkıyla senâ etmekten âcizim. Sen zâtını nasıl senâ ettiysen öylesin!” (Müslim, Salât, 222)<br />
    Harakānî Hazretlerinin Cenâb-ı Hakk’a olan tâzim ve muhabbeti o derecedeydi ki şu tavsiyede bulunurdu: “Siz «Allah» derken, başka bir söz söyleyen kimse ile aslâ sohbet etmeyiniz. (Câmî, Nefahât, s. 444.)<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN DUALARI</span></span><br />
    Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri dâimâ ilâhî azamet ve kudret akışlarının tefekkürü hâlinde bulunur, murâkabe ve ihsan duygusu içinde yaşar, müridlerine de böyle olmalarını tavsiye ederdi. Onun şu sözleri, sahip olduğu maiyyet/Allah ile beraberlik şuurunu ne güzel aksettirmektedir: “İnsanlar ekseriyetle dualarında şöyle derler, “Allah’ım, üç yerde imdadımıza yetiş: Can çekişirken, mezarda ve kıyamette! Ben de diyorum ki; “İlâhî, her zaman imdadıma yetiş!” (Attâr, s. 638.)<br />
    “Dilini öyle bir mühürle ki Allah’ın râzı olmadığı şeyleri konuşmasın!<br />
    Kalbini öyle bir mühürle ki Allah’tan gayrısına meyletmesin!<br />
    Ağzına öyle bir kilit vur ki helâl olmayan bir şey oradan geçmesin!<br />
    Diğer âzâlarını da öyle bir mühürle ki ihlâssız bir amel işlemesin!” (Attâr, s. 627.)<br />
    “İlâhî! İnsanları incittiğim zaman beni görür görmez yollarını değiştiriyorlar. (Sen ise Rabbim, ne kadar sonsuz bir merhamet sahibisin ki) Sen’i o kadar incittiğimiz hâlde Sen yine bizimle berabersin!” (Attâr, s. 616.)<br />
    “Allah Teâlâ şu dört şeyle kula hitâb eder: Beden, dil, kalp ve mal. Bedeni hizmete, dili zikre vermek kâfî değildir! Kalben Cenâb-ı Hak’la beraber olup malını da Allah yolunda cömertçe sarf etmedikçe bu vuslat yolunda mesâfe alamazsın!” (Attâr, s. 631.)<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">NEFSİ ARINDIRIP KEMÂLE ERDİRMEK</span></span><br />
    Harakānî Hazretleri, nefsin tezkiye ve terbiyesi hususunda şöyle buyururdu: “Allah sizi dünyaya temiz olarak getirdi; siz de O’nun huzuruna kirli olarak gitmeyiniz!” (Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 258.)<br />
    Âyet-i kerimede Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:“Rab’lerine karşı gelmekten sakınanlar ise, bölük bölük Cennet’e sevk edilir, oraya varıp da kapıları açıldığında bekçileri onlara: «Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya!» derler.” (Zümer Suresi, 73)<br />
    “Yüce mertebelere ulaşan Hak dostları, ihlâsla yaptıkları amelleri yanında, nefislerini de tezkiye ettikleri için yükseliyorlar.” (Attâr, s. 622.)<br />
    “Nasıl ki namaz ve oruç farzdır, îfâsı mecbûrîdir, aynı şekilde gönülden kibri, hasedi ve hırsı bertaraf etmek de zarurîdir.” (Attâr, s. 629.)<br />
    Zira ahlâkımızın seviye kazanması, ibadetlerimizin kabûlünün en büyük alâmetidir.<br />
    Harakani Hazretleri kibiri hiç sevmezdi. Zaten Allah dostlarının sıfatlarının biri de tevazu sahibi olmasıdır. Talebelerine şöyle buyurmuştur: “Tandırdan elbisene bir kıvılcım sıçrasa, hemen onu söndürmeye koşuyorsun! Peki dînini yakacak olan bir ateşin, yani kibir, haset ve riyâ gibi kötü sıfatların kalbinde durmasına nasıl müsâade edebiliyorsun?!” (Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 239.)<br />
    “İki kişinin dinde çıkardığı fitneyi şeytan bile çıkaramaz:<br />
    1) Dünya hırsına sahip âlim ve<br />
    2) İlimden mahrum ham sofu!” (Attâr, s. 624.)<br />
    “Çok ağlayınız, az gülünüz; çok susunuz, az konuşunuz; çok infâk ediniz, az yiyiniz; başınızı yastıktan uzak tutunuz! (Uykunun esiri olup da iç dünyanızı hantallaştırmayınız!)” (Attâr, s. 630.)<br />
    Harakānî Hazretleri daha çok hüzün hâlinde bulunur, semâ ve rakstan hoşlanmazdı. Özel hırka ve husûsî seccâde gibi şeklî unsurlara ehemmiyet vermezdi.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN HELÂL LOKMA HASSÂSİYETİ</span></span><br />
    Harakānî Hazretlerinin teveccühüne mazhar olan bir mürîdi vardı ki, Şeyh’in nazarında bütün müridlerden daha üstündü. Bir gün şeyhine: “Efendim, bizim bâzı kardeşlerimiz var ki, onlar koyun sahibi olup malları helâldir. Uzun zamandır birkaç koyunu tekkeye bağışlama arzusundadırlar.” dedi.<br />
    Şeyh Hazretleri: “Ben öyle bir tevekkül ve teslîmiyet içindeyim ki, Allah Teâlâ bana: «Senin ihtiyaçlarını Ben karşılarım.» buyurdu. Bir daha ısrar etmeyeceğine söz verirsen, bu defaya mahsus, helâl olması şartıyla kabûl ederim...” buyurdu.<br />
    Koyunları toplayıp getirdiler. Şeyh Hazretleri tekkeden dışarı çıktı, kolunu sallayınca koyunların bir kısmı tekkeye girdi, bâzısı da hiç kimsenin tekkeye sokamayacağı şekilde kaçıp karşı tarafa gitti. Araştırdıklarında, tekkeye girmeyen koyunların helâl olmadığı anlaşıldı.( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 315.)<br />
    Bir gece hizmetçisi turşu yapmıştı. İçine Şeyh’in kendi eliyle ekmiş olduğu bahçeden çöğen otu koparıp koymuştu. Harakānî Hazretlerinin âdeti, yatsı namazını kılmadıkça yemek yemezdi: “Allah’ım, Sana olan ibadetlerimi huşû ile tamamlamadan vücudumu beslemeyeceğim.” derdi.<br />
    Yatsı namazından sonra yemek getirdiler. Hazret: “Bu yemekten karanlık (şüphe) kokusu geliyor.” dedi. Ertesi gün o bahçeye gidip baktılar ki, bâzı insanlar buğdaylarını sulamak için harklarına su salmışlar, Efendi’nin bağına giden harkın bağlantısı da açık kaldığı için su oraya akmış ve Efendi’nin ektiği sebzeler bu sudan bir miktar almıştı.( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 315-316.)<br />
    Hadîs-i şerîfte buyrulur:“Mü’minin firâsetinden sakınınız! Çünkü o, Allâh’ın nûruyla bakar.” (Tirmizî, Tefsîr, 15/3127)<br />
    Bu firâset, basîret ve takvâ hassâsiyeti de Hakk’a yakın kalplerin sanatıdır.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">AZ YEMEK VE AZ KONUŞMAK</span></span><br />
    Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Kırk yıl var ki, misafir için hazırlanan dışında ne yemek pişirmiş ne de herhangi bir şey yapmışızdır. Misafir için pişen yemekten de kifâyet miktârı faydalanırdık.” (Attâr, s. 637.)<br />
    Harakānî Hazretleri şu kıssayı naklederdi: Lokman Hakîm bir gün oğluna:“Yavrucuğum, bu gün oruç tut ve konuştuğun her şeyi not et! Akşam olunca konuştuklarını bana arz edip hesâbını verdikten sonra iftar edersin!” dedi.<br />
    Akşam olunca oğlu konuştuklarının hesâbını vermeye başladı. Vakit iyice geç oldu ve karnı iyice acıktı. Lokman Hakîm ertesi gün de aynı şeyi söyledi. Yine oğlu hesap verinceye kadar iftar iyice gecikti. Üçüncü gün de aynı şey olunca, dördüncü gün oğlu, lüzumsuz konuşmaları terk etti. Akşam babası hesap isteyince de: “Hesap verme korkusuyla çok az konuştum.” dedi. <br />
    Lokman Hakîm: “Gel öyleyse, hemen yemeğini ye!” buyurdu.<br />
    Harakānî Hazretleri bu kıssayı anlattıktan sonra da:“Dünyada lüzumsuz konuşmaları terk edenlerin hâli, kıyâmet günü, Lokman Hakîm’in oğlunun hâli gibi selâmet olacaktır.” buyururdu.( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 265.)<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN GAZNELİ MAHMUT’A NASİHATLERİ </span></span><br />
    İlk Müslüman Türk devletini kuran Gazneli Mahmûd da onu ziyaret ederek feyz alanlar arasındadır. Feridüddin Attar’ın Tezkiretü’l-Evliyâ’sında verdiği bilgiye göre, Gazneli Sultan Mahmûd, Şeyh Harakânî ile birkaç defa görüşmüştür. Hindistan Fâtihi, büyük Sultan Gazneli Mahmut, Harakān köyü yakınlarına geldiğinde, medhini duyduğu Ebû’l-Hasan Hazretlerini ziyaret etmek istemişti. Evvelâ bir adamını çağırarak Harakānî Hazretleri’ne gitmesini ve:<br />
    “Gazne Sultânı ziyaretinize gelecek, sizler de müridlerinizle beraber onu karşılamaya çıkın!” demesini emretti. Eğer tereddüt ederse de; “Allah’a, Resûlü’ne ve sizden olan emir sahiplerine (idârecilere) itaat ediniz...” (en-Nisâ, 59) âyetini hatırlatmasını tembih etti. Bu tâlimâtıyla Hazret’in nasıl davranacağını görerek onun mânevî kemâlini yoklamak istiyordu.<br />
    Elçi, kendisine verilen vazifeyi yerine getirince Harakānî Hazretleri ona şöyle dedi:<br />
    “Mahmut’a de ki: «Ebû’l-Hasan; “Allah’a itaat edin!” fermânıyla öyle meşguldür ki, seninle ilgilenecek hâli yoktur.»”<br />
    Bu söz, Sultan Mahmut’a derinden tesir etti. Yanındakilere: “Kalkın Şeyh’in huzuruna varalım, bu zât farklı bir insan, bizim bildiğimiz kişilerden değil!” dedi. Huzura varan Sultan Mahmut: “Bana bir nasihatte bulun!” dedi. <br />
    Harakānî Hazretleri: “Ey Mahmut, dört şeye dikkat et: Takvâ, cemaatle îfâ edilen namaz, cömertlik ve halka şefkat!” buyurdu. <br />
    Sultan Mahmut:“Bana duâ et!” diye ricâ etti. <br />
    Hazret: “Beş vakit namazda; «Allah’ım, mü’min erkekleri ve mü’min kadınları affeyle!» diye duâ ediyorum. Sen de buna dâhilsin.” buyurdu. <br />
    Sultan Mahmut:“Husûsî duâ istiyorum!” dedi. <br />
    Harakānî Hazretleri: “Ey Mahmut, âkıbetin Mahmut (hayırlı ve güzel) olsun!” diye duâ etti ve onları ayakta uğurladı. <br />
    Sultan Mahmut: “Geldiğimde iltifat etmemiştin, şimdi ise ayağa kalkıyorsun. O hâl neydi, bu ikram nedir?” diye sordu. <br />
    Hazret: “Gelirken sultanlık gururuyla ve imtihan için gelmiştin, şimdi ise gönül kırıklığı ve dervişlik hâliyle gidiyorsun. Dervişlik devletinin güneşi üzerinde ışıldamaya başladı. Daha önce sultan olduğun için kalkmadım, şimdi derviş olduğun için kalkıyorum!” dedi.<br />
    Sultan Mahmut gazâya gitmek üzere oradan ayrıldı. (Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 298-300; Attâr, s. 598-599.)<br />
    Harakânî ve Fütüvvet <br />
    Fütüvvet, gençlik demektir. Hz. Ali(r.a) gibi birtakım gençlerin asr-ı saâdetteki fedâkarlık, yiğitlik ve civânmerdlikleri sebebiyle bu kelime tasavvuf kültürümüzde yiğitlik ve cömertliği ifade eden bir âlem olmuştur. Bu yüzden hicrî ikinci asırdan sonraki sûfîlerden bu kavramı kullananlar pek çoktur. Ancak bu kavram daha sonra Abbâsî halifelerinden en-Nâsır li-dînillah tarafından gençleri ve san’atkarları organize eden, eğitip yetiştiren bir örgüt hâline gelmiştir. Bu fütüvvet anlayışı, Anadolu Selçukluları zamanında “Ahîlik” olarak sistemleşmiş, Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması ile Osmanlı’nın kurulup gelişmesinde önemli hizmetler ifâ etmiştir.<br />
    Fütüvvet ile ilgilenen Harakânî bu teşkîlâtın ve Ahîlik’in kurulmasını da hazırlayanlardandır. Ona göre fütüvvet ve civanmertliğin şartı üçtü:<br />
    1- Cömertlik,<br />
    2- Şefkat,<br />
    3- Halktan müstağnî olmak.<br />
    İçinde Allah’dan başkasına yer olan kalb, baştanbaşa ibadet ve taatla dolu olsa da ölüydü. Çünkü gönüllerin en aydını, içinde halk olmayanı, amellerin en güzeli, içinde mahlûk fikri bulunmayanıydı.<br />
    Amel ve ibadetlerdeki ölçüsü şuydu: “Hergün akşama kadar halkın beğendiği ve memnun kaldığı işler yapasın. Her gece de sabaha kadar Hakk’ın beğendiği amel ile olasın.”<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN KERÂMETLERİ</span></span><br />
  Çocukken anne-babası, erzağını verip onu hayvanları gütmek üzere meraya gönderirlerdi. O da, hâlini belli etmeden oruç tutar, erzağını da sadaka olarak fakirlere verirdi. Akşamları gelip iftarını açar, ancak kimsenin bu durumdan haberi olmazdı.<br />
    Biraz daha büyüyünce kendisine, saban ve tohum işini verdiler. Bir gün tohumu saçmış saban sürüyordu. O esnâda ezan okundu. Hemen sabanı bırakıp namaza durdu. Selâm verdiğinde, öküzlerin kendi kendilerine çift sürmeye devam ettiğini gördü. Hemen başını secdeye koyarak şöyle niyâz etti: “Allah’ım, duyduğuma göre Sen her kimi dost edinirsen onu insanlardan gizlermişsin! (Beni de insanlardan gizle!)”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 280; Attâr, s. 593.)<br />
    Ebû’l-Hasan Hazretleri on iki sene boyunca her gün yatsı namazını cemaatle kıldıktan sonra Sultânü’l-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî Hazretlerinin türbesine gidip büyük bir edep ve hürmetle ziyaret eder ve sabah namazında yine kendi tekkesinde hazır olurdu. Böylece üç fersah yol yürümüş olurdu. Nihâyet bir gün Bâyezîd Hazretlerinin türbesinden: “irşada başlama zamanın geldi!” diye bir ses işitti. Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri büyük bir mahviyet içinde: “Ey Şeyh, benim işime himmet lütfet ki, ben ümmî bir insanım, şeriatı hakkıyla bilmiyorum, Kur’an’ı gerçek manasıyla öğrenebilmiş değilim!” dedi. Türbeden gelen ses:“Ey Ebû’l-Hasan, oku: «Eûzü billâh…»!” diye ona okumayı tâlim etmeye başladı. Harakānî Hazretleri tekkesine varıncaya kadar Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmiş oldu. ( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 307.)<br />
    Hazretin o günden sonra Kur’ân ve Sünnet’e vukufiyeti daha da arttı.<br />
    Bir defasında müritlerinden biri, Âlemin Kutbu’nu görmek istediğini söyleyerek Hazret’ten izin alıp yola çıktı. Uzun gayretler neticesinde o makamda Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri’nin bulunduğunu görünce son derece mahcup ve pişman oldu. Mürîdine büyük bir tevâzû ve şefkatle yaklaşan Hazret ise şu tembihlerde bulundu: “Gördüğün şeyi gizlemen gerekiyor. Zira ben Allah Teâlâ’ya beni hem bu âlemde hem de öbür âlemde insanlardan gizlemesi için duâ ediyorum.(Attâr, s. 595.)<br />
    Harakânî’ye nisbet edilen bir takım eserler bulunmaktadır. Onlar da:<br />
    1- Hidâyet-nâme,<br />
    2- Fakrnâme,<br />
    3- Nûru’l-ulûm’dur.<br />
    Bunlardan Fakrnâme, Genç-bahş Kütüphanesinde yazma nüshası bulunan yaklaşık 30 sayfa civarında bir risâledir. Bu risâlenin Nûru’l-ulûm ile aynı eser olup olmadığını tahkik imkânı bulamadık. Nûru’l-ulûm muhtelif tasavvufî konuları ihtivâ eden on bölümden oluşan yaklaşık 50-60 sayfalık Farsça bir eserdir. Eserin tek yazma nüshası British Museum, Or, nr, 249’dadır. Biri Müctebâ Minovî,  diğeri Abdürrefi Hakikat tarafından yapılmış iki neşri bulunmaktadır.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN VEFÂTI</span></span><br />
    Ebul Hasan Hicri 425 Miladi 1033 yılında 10 Muharrem Aşûre gününde -Aralık’ta) 73 yaşında Kars'a 15 km. uzaklıktaki Yahnı dağının eteğinde Bizans ordusu ile yapılan bir savaşta yaralanarak Kars'ta şehit olmuştur. Şahadet mertebesine erişen ilk Anadolu evliyalarından birisi olan Ebul Hasan için 1064 yılında Sultan Alpaslan’ın Kars'ı fethetmesinden sonra bugünkü Kaleiçi mahallesinde bir türbe yaptırılmıştır. Türklerin Anadolu'ya yerleşmeye başladığı tarih olan 1064'den önce Anadolu'nun Türkleşmesi için gelen bu Alperen 70 yıllık ömrünün tamamında tasavvufunu insan sevgisi üzerine kurmuştur. <br />
    Harakânî, tasavvuf tarihinde Aynu’l-kudât Hemedânî, Necmeddin Dâye, Attar ve Mevlânâ Celâleddin Rûmî gibi coşkulu mutasavvıfları derinden etkilemiştir. Türklerin Anadolu kapısını açtığı Malazgirt zaferinden yaklaşık kırk yıl önce vefât eden bu gönül adamının; şahsının ve mensup olduğu tasavvufî ekolün Anadolu insanı üzerinde çok önemli etkileri olmuştur.<br />
    Harakānî Hazretleri vefatı yaklaşınca: “Kabrimi otuz arşın derinlikte kazın, çünkü şu toprak Bistam toprağından yüksektir. Yatacağım toprağın, Bâyezîd Hazretleri’nin kabr-i şerîfinden yüksek olması câiz değildir, edebe de uymaz.” buyurdu ve bir müddet sonra vefat etti.( Attâr, s. 639.)<br />
    Bugün hem memleketi Harakan'da hem de Kars'ta iki ayrı türbesi mevcuttur.<br />
    Ebul Hasan Harakani türbesi şehit olduğu 1033 yılından 31 yıl sonra Kars'ın Sultan Alpaslan tarafından fethedilmesi sırasında yapılmıştır. Yüzyıllar içerisinde türbe bazı değişikliklerle günümüze kadar ulaşmıştır.  <br />
    Evliyanın Kars merkezinde Kaleiçi mahallesindeki türbesi Ortaçağın sonlarına kadar Kars ve Doğu Anadolu’da geçen siyasi mücadele ve savaşlar sebebiyle zamanla unutulmasına yol açmıştır. Ancak 1579 yılında Osmanlı Padişahı III.Murad doğu sınırlarındaki siyasi istikrarsızlığa son vermek için Lala Mustafa Paşa komutasında gönderdiği 100 bin kişilik Osmanlı ordusu Kars'ı eyalet merkezi yapmak için başlatılan imar çalışmaları sırasında bu Anadolu evliyasına ait kabir bulunarak Ebul Hasan'ın ismine izafeten Evliya Camii inşa edilerek evliyanın kabri de camii bahçesindeki türbeye defnedilmiştir. <br />
    XVII. yüzyılda Osmanlı ülkesini dolaşan ünlü Türk seyyahı Evliya Çelebi’nin ise Ebu’l-Hasan Harakânî ile ilgili verdiği bilgiler çok ilginçtir. Evliyâ Çelebi şunları anlatmaktadır. Kars kalesi ikinci defa III. Murad zamanında Lala Mustafa Paşa tarafından inşâ ettirilmiştir. Kalenin onarımı yetmiş günde tamamlanmış, bütün cephâne ve levâzımı ikmâl edilmiştir. Tamir sırasında ümmetin sâlihlerinden hâfız bir asker şöyle bir rüyâ görüp Lala Mustafa Paşa’ya arzetmiştir:“Rüyamda yaşlı bir zât zâhir olup: “Bana Ebu’l-Hasan Harakânî derler. Makamım bu mahaldedir. Alâmet ve nişan istersen ayağının ucundaki yeri kaz, durumu hayretle göreceksin” dedi. Bunun üzerine yüz işci kuyuyu kazmaya başlar ve kuyuda dört köşe kırmızı bir mermer, üzerinde hüsn-i hat ile şu ibârenin yazılı olduğunu görürler: “Menem şehîd-i saîd Harakânî.” Gaziler zikir ve tevhid ile mermeri kaldırınca altından kabir çıktı. Kabirde henüz vücûdu ter ü tâze bir halde, pazusundaki yaranın üzerinde bulunan makreme ile sırtındaki hırka bile henüz çürümemiş bir haldeymiş. Hatta vücûdunun sağ tarafındaki yara hâlâ kanamakta imiş. Gaziler bu hâli görünce tekbir getirerek kabri kapatmış. Bundan sonra kale içinde ilk olarak Harakânî tekke ve camii bina olunmuştur. Bu bina Lala Mustafa Paşa hayrâtıdır.”<br />
    11. Asrın tasavvuf âlimlerinden Ebul Hasan Anadolu'nun Türkleşmesi için müritleri ile birlikte hizmette bulunmuş tevazu sahibi bir evliya idi. O Anadolu'nun fethi için Alperenlik ruhuyla ilk tohumları atmış, kendisinden bir asır sonra yaşayan Ahmed YESEVİ'yi de etkilemiştir. Ebul Hasan'ın tasavvuf görüşünü anlatan Nurul Ulum adlı eserden onun ' Her kim bu dergâha gelirse ekmeğini veriniz, inancını sormayınız' şeklindeki düşüncesi daha sonra Mevlana'da ' Kim olursan ol yine gel' şeklinde ifadesini bulmuştur. Mevlana şiirlerinde Ebul Hasan Harakani'yi ' Şeyh-i Din' ( Dinin Şeyhi) olarak nitelemiştir. Yine Ebul Hasan Harakani Nurul Ulum adlı eserin 6. bölümünde ' Bana seni gerek' şeklinde ifade ettiği Allah sevgisi Yunus Emre'nin şiirlerinde şekillenmiştir.<br />
    Anadolu'nun Türkleşmesinde ve aydınlanmasında büyük rol oynayan Evliya Alperenlerden birisi olan Ebul Hasan Harakani ne yazık ki yeterince tanınmamış ya da tanıtılmamış Kars şehrinin önemli değerlerinden birisidir.<br />
    Evliya camii külliyesindeki kubbeli şadırvanın içerisinde Ebul Hasan Harakani'ye ait türbenin etrafında 21 adet mezar daha bulunmaktadır. Bu mezarlardan birisi 1767 yılında Kars Beylerbeyi Kethüda Mehmet Paşaya ait Kars'taki tek kavuklu mezardır. Diğer bir mezar ise 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sonrası Kars'ın 40 yıllık Rus işgali sırasında şehirdeki Ermeni ve Rus baskılarına karşı Türk ahaliyi eğiterek Kars'tan göç etmelerini önleyerek şehrin Türk nüfusunu korumak için mücadele veren Evliya camisinin o tarihteki imamı Hafız Kurban Efendiye ait mezardır.<br />
    Bir duasında: “Ey Allah'ım benim zamanımda ve benden sonra, benim adımı duysun duymasın ziyaretime gelen topluluğu bağışlamanı dilerim”. Diyordu.<br />
    'Türbenin giriş kapısındaki 1854 tarihli Osmanlıca kitabe<br />
    Hak nasibitdi de yapıldı Merkad-i nevgül'zâr<br />
    Bû'l-Hasen Harakanî Şeyh'ün yatduğıdur bu mezâr.<br />
    Ol Muhammed-Dervîşitdi bu makamı böyle hoş<br />
    Evliyânun aşkına olsun fedâcânlar hezâr.<br />
    Her Murâd hâsıl olur sıdk-ile bunda ey dede<br />
    Her kim ihsâneyliye bulunur derdine izâr.<br />
    İncidenler bu makamı incidiser o Hakkı<br />
    Çün 'ihâninüihânu'l-Lah' Kelâmunda yazar.<br />
    Târih ün-Nebî-i birden Yûsuf Mollâ dedi<br />
    Bâşedîn-sâl sitte vü 'ışrînhezâr (1026-1617 )<br />
    Tasavvufî Anlayışı<br />
    Ameller ve ibadetlerdeki ölçüsü şuydu: “Her gün akşama kadar halkın beğendiği ve memnun kaldığı işler yapasın. Her gece sabaha kadar Hakk’ın beğendiği amel ile olasın.”<br />
    Katilden; yani adam öldürmekten beter olan fitnenin dinde iki grup insan tarafından çıkarılabileceğini söylerdi. Onlar da: Gözünü dünya hırsı bürümüş âlim ile ilimden mahrum ham sofuydu.<br />
    El emeği ve göz nurunu üstün tutar, nimetlerin en helâl ve temiz olanının kişinin emek ve gayretiyle elde ettiği nimetler olduğunu anlatırdı.<br />
    Kendisine: “sûfî kimdir?” diye soranlara:<br />
    “Hırka ve seccâde ile sûfî olunmaz, merasim ve âdetlerle tasavvufa yol bulunmaz. Sûfî, mahv ve fenâ ile benlikten geçendir. Zira abası ve hırkası olan pek çoktur. Lazım olan kalp sâfiyetidir. Elbisenin ne faydası var? Çul giymekle ve arpa yemekle adam olunsaydı eşeklerin de adam olması gerekirdi. Çünkü onlar da çul giyer, arpa yerler.”<br />
    Bir gün bir adam gelip şeyhten hırka talebinde bulundu. Şeyh derdi ki: “Bir erkek çarşaf giymekle nasıl kadın olmazsa, sen de hırka giymekle bu yolun eri olamazsın. Önce gönlünü arıtmaya bak!”<br />
    Ona göre sûfî, gündüz güneşe, gece yıldıza ve aya ihtiyacı olmayandı. Çünkü sûfîlik varlığa ihtiyacı olmayan yokluktu.<br />
    Bir gün müritlerine: “En güzel şeyin ne olduğunu” sordu ve kendisi bunu şöyle açıkladı: “En güzel şey, devamlı zikreden bir kalbdir. Çünkü bütün varlığını Allah istila etmiş bir kimse, tepeden tırnağa herşeyiyle Allah’ı ikrar eder.”<br />
    Sıdk’ı gönülde olanı konuşmak, ihlâs’ı her şeyi Hakk için yapmak, riya’yı da amelini halk için yapmak şeklinde tanımlardı.<br />
    Vâris-i Nebî denmeye lâyık olan kimse, O’nun fiil ve kavillerine uyan, O’nun izine basarak yürüyendir. Kâğıtların yüzünü karalayıp kitap yazdığını sanan değildir. Ölümsüz bir hayata kavuşmanın günde bir kere ölüp yine dirilmek olduğunu söylerdi. İncitme ve incinme konusunda şunları söylerdi: İnsanlar üç zümredir:<br />
    1- Sen kendisini incitmediğin halde o seni incitir.<br />
    2- Sen kendisini incitirsen onlar da seni incitir.<br />
    3- Sen kendisini incitsen de o seni incitmez.<br />
    Bir mü ‘mini incitmeden sabahtan akşama varan bir kimse, o gün akşama kadar Hz.Peygamber (s.a.v) ile yaşamış gibi olur. Eğer mü ‘mini incitirse, Allah onun o günkü ibadetini kabul buyurmaz. .”( Attâr, s. 628.)<br />
    Tasavvufi umdeleri Nebevî üslûpla şöyle anlatırdı: “Çok ağlayın, az gülün, çok susun, az konuşun, çok verin, az yiyin, başınızı yastıktan uzak tutmaya çalışın.”<br />
    Ebul Hasan Harakani'nin ölümünden 3 asır sonra müritlerinden birisi tarafından yazılan 'Nurul Ulum' adlı eserde; evliyanın ilmi ve hayatından kesitleri öğrenmekteyiz. Farsça el yazması bu eserin orijinali günümüzde Bristh Museum kataloğunda bulunan Nurul Ulum, 6 bölümden oluşmuş, son bölümü evliyanın yaşamını anlatan tek orijinal eserdir.<br />
    Ebu’l-Kâsım Kuşeyrî, Ebu’l-Abbâs Kassâb, Ebû Said-i Ebu’l-Hayr gibi mutasavvıflarla İbn Sînâ gibi felsefe ve tıp otoriteleriyle çağdaş. Kuşeyrî ile görüştüğünü Keşfu’l-Mahcûb müellifi Hücvirî’den öğreniyoruz. Ebu’l-Abbâs Kassâb onun hakkında: “Tasavvuf pazarında rihlet ve ziyaret Harakânî’ye lâyıktır” demektedir. <br />
    İbn Sinâ ve Harakânî <br />
    Tezkiretü’l-Evliyâ ve el-Hadâiku’l-Verdiyye’nin verdiği bilgilere göre Harakânî, çağdaş, felsefe ve tıp otoritesi, eserleri dört asır Batı üniversitelerinde okutulan İbn Sinâ ile de görüştü.<br />
    Tasavvuf ve tasavvuf erbâbına karşı ilgi duyan Filozof İbn Sinâ, Harakânî’yi ziyarete gelir. Şeyhin evine varıp karısından nerede olduğunu sorar. Karısı da, onun hakkında hiç de hoş olmayan lafızlar kullanarak evde olmadığını ve ormana odun getirmeye gittiğini söyler. İbn Sinâ, şeyhi görmek için orman tarafına, onu aramaya gider. İbn Sinâ yolda şeyhin gelmekte olduğunu ve yükünü bir aslanın taşıdığını görünce hayretle sorar:<br />
    “Efendi, bu ne hal böyle?” Şeyh de: “Evdeki aslanın yükünü çekmemiş olsak, Allah bizim yükümüzü dağdakilere çektirmezdi” der. Evdeki aslan karısıdır. Çünkü son derece geçimsiz bir kadındır, ama Harakânî Allah için onun sıkıntılarına katlanarak “kesb-i kemâlât” etmiştir. Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretlerini, buna benzer daha pek çok büyük zât ziyaret etmiş ve birçoğu da ona mürîd olmuştur. İbn-i Sînâ da Harakānî Hazretlerini ziyaret edip onun tesirinde kalanlardandır.(Attâr, s. 597.)<br />
    Abdullah Ensârî ve Harakânî <br />
    (396-881/1006-1089)  Menâzilü’s-Sâirîn adlı eserinde tasavvufî hal ve makamları anlatarak tasavvuf tarihimizde haklı bir şöhret kazanan Abdullah el-Ensârî el-Herevî de, Harakânî’nin müridlerindendir. Onu bizzat hayat suyu şeklinde niteleyerek hakikati onun aracılığıyla bulduğunu şöyle anlatır: “Hadis, fıkıh ve diğer İslâmî ilimlerde pek çok üstaddan okudum. Tasavvuftaki üstadım ise Ebu’l-Hasan Harakânî’dir. Onu görmeseydim marifete eremezdim. “O zamanın efendisi ve gavsı idi.” (Câmî, Nefahât, 482.)<br />
    Ebû Said-i Ebu’l-Hayr ve Harakânî <br />
    Harakânî’nin Ebû Said’in çağdaşı olduğu ve kendisiyle zaman zaman görüştüğü bilinmektedir. Nitekim bir ziyaretinde Harakânî’nin huzurunda susmayı tercih ettiği görülmüştü. “Niçin susuyorsun?” diye soranlara: “Bir konuda iki tercümana ihtiyaç yok” diye cevap verdiği nakledilir. Rivayete göre Harakânî, Ebû Said-i Ebu’l-Hayr’ı bast ehli kendisini ise kabz ehli olarak nitelerdi. Ebû Said semâ ve rakstan hoşlandığı halde Harakânî ise meşrebi gereği bundan pek hazzetmezdi.<br />
    Harakânî, belki de fütüvvet ve melâmet meşrebinde bir sûfî olmasının gereği hırka ve seccâde gibi sembolik unsurlara pek önem vermezdi. Oysa Ebû Said-i Ebu’l-Hayr, ilk sistemli tekke kuran şahıs sıfatıyla bunları önemserdi. Kendisiyle birlikte “onu bir mana denizi ve Harakanî’yi o denizden bir konuşmacı”olarak gören ve birçok müride sahip çağdaşı ünlü bilgin ve gezgin sûfi Ebu Said-i Ebu’l- Hayr (357-440/967-1049) onun makamının yüceliğini ve manevi tesiriyle kendisinden aldığı feyzi şöyle ifade eder: “Ben pişmiş bir tuğla idim; Harakan’a varınca cevher olarak döndüm.”<br />
    Onun çağdaşı ünlü sûfi yazar El-Hucviri (Ebu’l- Hasan Ali b. Osman Cullabi ö. 465/1072), tasavvufun temel kaynaklarından sayılan Keşfu’lMahcûb adlı eserinde Ebu’l- Hasan’ı şöyle tanıtır: “Yegâne imam, devrin ehlinin şerefi… Şeyhlerin en büyüğü idi… kendi döneminde Allah’ın bütün velileri tarafından övgüye mahzar bir zat idi.’’<br />
    Yine Hucviri’nin ifadesiyle, Ebu’l- Hasan’a çağdaş, birçok müridi bulunan devrin meşhur âlimi sûfi yazar Abdulkerim el-Kuşeyri (376-465/986-1072) kendisini ziyaret ettiği Harakan’da ondan aşırı şekilde etkilendiğini şöyle ifade eder:“ÜstadEbü’l-Kasım Kuşeyri’den (Allah ondan razı olsun) duydum ki (dedi):‘Harakan vilayet (köy)’ine varınca, o pîrin haşmetinden dolayı fesahatim sona erdi ve (konuşacak)ibare kalmadı; öyle ki veliliğimden azledildiğimi sandım.”<br />
    Sem’ani (Ebü Said Abdülkerim b: Muhammed ö.562/1167) onun hakkında şöyle der: “ …Harakan…Esterabad yolu üzerinde Bistam dağında hayrı bol büyük bir köyün adıdır. Asrının şeyhi ve zamanın yegânesi Ebu’l-Hasan Ali bin Ahmed el-Harakanî oralıdır.”<br />
    Bazı şathiyelerini yorumlayan Rüzbihan Baklı-i Şirazi (ö. 606/1209) de Harakanî hakkında şöyle der: “Aşkın kılıcı ve ateş denizinin usta yüzücüsü Ebu’l-Hasan Harakanî; onun meşhur kerametleri ve etkileyici (ünlü) sözleri vardı; hakikat ilminde hali seçkin ve sözü cömert idi.”<br />
    Ünlü sûfi yazar ve şairlerden Feriduddin-i ‘Attar (Ebü Hamid Muhammed ö.618/1221)ın tasviriyle “Harakanî: Hüzün deniz, dağdan daha sağlam, ilahi güneş, sonsuz sema, rabbani harika, devrin kutbu… Sultan-ı salatin idi; âlemdeki evtad ve abdalın kutbu; tarikat ve hakikat ehli padişahı, dağ gibi bir sıfat şahikasının mütemekkini ve marifet sahasının yegânesi… Hakikat sırlarına sahip, himmeti yüce ve mertebesi ulu; Yüce Allah nezdinde yakın aşinalığı olan bir zat idi.” der.<br />
    Tasavvufun şüphesiz en büyük şahsiyetlerinden sayılan ve Mesnevi’sinde ona geniş yer veren Mevlana Celaleddin-i Rumi (ö.670/1271) onun için, “Din’în Şeyhi (Şeyh-i Din)”ifadesini kullanarak, ‘’bizim söylediklerimiz Ebu’l Hasan Harakanî’den aldıklarımızdan başka bir şey değildir’’ demiştir.<br />
    Mesnevî’nin Hz. Harakâni ile ilgili en çarpıcı yeri Hz. Bayezid’in Hz. Harakâni’nin varlığından ve dünyaya geleceğinden haberdar edişidir. Bu hikâye Hz. Şems’ten de önce Attar’ın Tezkiretu’l-Evliyâ eserinde ve daha başka kimliği meçhul mutasavvıflar tarafından yazılan kitaplarda yer almıştır. Mevlânâ gönlü ile hadiseyi bildiği için diğer anlatılanlara ekler yapmıştır. Hz. Bayezid’in Harakâni’nin mânâsını, Peygamber’in hadisi ile açıkladığı ve 150 yıl önce Hz. Muhammed(s.a.v)’in Yemen’den Allah’ın kokusunu hissedişi gibi Harakan’dan gelecek olan büyük sultanın manevî kokusunu hissetmesini anlatmıştır.<br />
    Makālât’ta Hz. Şems: Bu Bâyezîd (k.s)Harakân köyünden geçerken şöyle demişti: ‘Yüz elli yıl sonra, bu köyden beş derece benden üstün olan bir er çıkacak.’ Öyle oldu. Aynı tarihte Ebu’l- Hasan-ı Harakanî ona mürit oldu ve onun türbesi başında hırka giydi” der.<br />
    Başka bir yerinde ise “Büyük Er” diye bahsettiği Ebu’l-Hasan-ı Harakanî’nin Sultan Mahmud ile olan hikâyesini anlatır ve Sultan’a: “Ey İslâm padişahı! ‘Allah’a itaat ediniz’ zevki bizi öyle kuşattı ki âlemdeResûlün bulunup bulunmadığından bile haberimiz olmadı; sizin gibi bir Sultan’dan nasıl haberdar oluruz? ” dediğini, Sultan’ın ise ağlayıp titreyerek şeyhin elini öptüğünü anlatır. Kuşeyrî, Harakanî’nin bu muazzam cevaba benzeyen“Lâ ilâhe illâllah’ı kalbin derinliklerinden, MuhammedunResûlullâh’ıkulağın dibinden söylerim” sözünü şöyle yorumlamıştır: Gerçekte Allah’ın dışında her şey Hakk’ın kadrine ortak koymaktır.<br />
    Menâkibu’l-‘ârifîn’e göre Şems-i Tebrîzî sık sık Harakâni’ye ait olup mîrâcı anlatan şu sözleri tekrarlardı: “Bir ayağımı arşın üzerine koydum, ikincisi yerin en dibindeydi; dilek kapısı kapalıydı; niyaz eşiğine inmedikçe kapı asla açılmadı; niyazdan daha üstün ibadet yoktur.“<br />
    Osmanlının son devri büyük âlimi M. Zahid el-Kevseri’nin ifadesiyle: “Rabbani arif Ebu’l-Hasan Harakanî, Evliyanın en büyüklerinden ve seçkinlerin en kâmillerinden idi…”<br />
    Erzurumlu Hace Muhammed Lutfi(k.s)Hazretleri de bir dizesinde Harakanî’yi şöyle tanıtır:<br />
    “Pir-i Harakanî namütenahi, kemalât-ı kâmil Hak’dır penahı.<br />
    Mir’at-i Muhammed evliya şahı, Tarik-i Mevlâ’da merdan iledir.”<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN HİKMETLİ SÖZLERİNDEN</span></span><br />
    Arifi Billah bir zat olan Ebu’l Hasan-ı Harakanî Hazretlerinin insanı özüne döndüren derin manalı çok veciz sözleri vardır. Bunlardan onun nasıl bir kulluk anlayışı içerisinde olduğunu anlayabilir ve nasiplenebiliriz.<br />
    O bir sözünde, ” Kimin kapısında bir yıl beklersen, neticede bir gün, ‘Gel bakalım! Niçin orada duruyorsun?’ der. Allah’ın kapısında elli yıl bekle, sana ben kefil olurum” der.<br />
    Huzuru Rahman’a gidecek bir kul olduğunun idrakine sahip, kulluğun şuuruna ermiş o büyük sultan şöyle söyler; “Üç hâlden biri ortaya çıkmadan dünyadan gitme: Ya Allah’a olan muhabbetinden dolayı gözyaşların kan olmalı ya O’nun korkusuyla idrarın kana dönüşmeli veya uyanık olduğun hâlde kemiklerinin eriyerek inceldiğini görmelisin.”<br />
    “Her kim bu dergâha gelirse, ekmeğini verin ve inancını sormayın. Zira Allah katında ruh taşıyan herkes Ebu’l-Hasan’ın sofrasında ekmeğe layıktır”. Harakanî’nin bu düşüncesi, daha sonra Mevlânâ’da:<br />
    “Gel, gel, her ne olursan ol, gel!<br />
    İnançsız da, putperest de olsan, gel!<br />
    Burası umutsuzluk dergâhı değil,<br />
    Yüz kere bozsan da tövbeni, yine gel!” şeklinde ifadesini bulmuştur.<br />
    Böylece bütün insanlık, dini, rengi, dili ne olursa olsun Harakanî’nin çağırdığı bu dergâha davetlidir. Yaşama sevinçlerini kaybedenler, hayata küsenler, tövbesini bozanlar bu “dergâh”ta yeni ümitlere ulaşabilirler. Harakanî bu davetiyle, insan kitlelerini parçalayan, insan gönüllerinin öze ulaşmasını engelleyen tüm bağların koparılmasını istemekte ve tüm insanlığı en iyiye, en doğruya, yegâne gerçeğe çağırmaktadır. Bu gerçek Hak din İslam’dır. Hz. Muhammed Mustafa(s.a.v)in yoludur.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN ŞEFKAT, MERHAMET VE HİZMETİ</span></span><br />
    Müminlerin hizmetçisi olmak onun yolunun esasıdır<br />
    Ebu’l Hasan Hazretlerinin hayatında en çok öncelediği amellerden birisi de mümin kardeşliğinin kural ve kaidelerinin hayata yansıtılmasıdır. Müminlerin derdleriyle dertlenmek, onların gönüllerini almak, sıkıntılarının giderilmesine vesile olmak, hülasa müminlere hizmetçi olmak, onun tasavvuf anlayışının esasıdır; insanın terakki etmesine vesile olan en önemli saiktir. Bunu şu sözlerinden anlamaktayız; “Sabahleyin kalkan âlim ilminin, zâhid de zühdünün artmasını ister. Ebû’l-Hasan ise, bir kardeşinin kalbine sevinç ve neşe verebilme derdindedir.” ( Attâr, s. 611.)<br />
    “Allah’ım! Eğer bütün dünyada Sen’in mahlûkâtına karşı benden daha şefkatli biri bulunursa, o vakit ben kendimden hayâ ederim!”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 247.)<br />
    “İlâhî! Bütün şartlar altında Sen’in ve Resûl’ünün kölesi, mü’minlerin hizmetçisiyim!”( Attâr, s. 616.)<br />
    “En büyük kerâmet; yorgunluk ve bezginlik hissetmeden Allâh’ın mahlûkâtına hizmet etmektir.”( Nâme-i Dânişverân-ı Nâsırî, I, 297.)<br />
    Bir başka sözü de şudur; “Türkistan’dan Şam’a kadar olan sahada bir din kardeşimin parmağına batan diken, benim parmağıma batmıştır; birinin ayağına çarpan taş, benim ayağımı acıtmıştır. Bir kalpte hüzün varsa, o kalp benim kalbimdir.” ( Attâr, s. 604.)<br />
    Aynı anlamlarda bir başka sözü ise şudur; “Kâmil bir îmânın ilk meyvesi merhamet, onun en bâriz tezâhürü de Allah rızâsı için mahlûkâta “hizmet”tir.”<br />
    “Mü’minin âzâlarından (en az) birinin devamlı Yüce Allah ile meşgul olması gerekir. Bir mü’min Allah Teâlâ’yı ya kalbiyle hatırlamalı, ya diliyle zikretmeli, ya gözüyle O’nun görülmesini istediği (ilâhî azamet tecellîleri)ni görmeli, ya (kalbinden rahmet taşırarak) eliyle cömertlik yapmalı, ya ayağıyla insanları ziyaret etmeli, ya bütün varlığıyla mü’minlere hizmette bulunmalı, ya aklıyla tefekkür ederek mârifete ulaşmaya gayret etmeli, ya ihlâsla amel etmeli, ya da kıyâmetin dehşetinden korkmalı ve insanları bu hususta îkâz etmelidir.”Böyle birinin, kabirden başını kaldırır kaldırmaz kefenini sürüye sürüye Cennet’e gideceğine ben kefilim!”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 240.<br />
    “«Amel işlemen gerekmez!» demiyorum. Lâkin yaptığın ameli acaba sen mi yapıyorsun, yoksa sana yaptırılıyor mu, bunu bilmen gerekir. Aslında kul, Allâh’ın sermâyesiyle ticaret yapmaktadır. (Zira her şeyi yoktan var eden ve fâil-i mutlak olan Cenâb-ı Hak’tır.) Sermâyeyi Allâh’a verip gittiğinde, evvel de Allah, âhir de Allah, ortası da Allah’tır. Ticaretin O’nun sâyesinde kâr eder, senin sâyende değil! Pazarda kendisi için pay görene, oraya yol yoktur.”( Attâr, s. 625.)<br />
    “Allah Teâlâ kuluna, îmandan sonra temiz yürek ve doğru dilden daha büyük hiçbir şey ihsân etmemiştir.”( Attâr, s. 628.)<br />
    “Kalblerin en aydını içinde mahlûkatın yer almadığı kalbdir. Amellerin en iyisi, içinde mahlûk düşüncesinin olmadığı ameldir. Nimetlerin en helâli kendi gayretinle olanıdır. Arkadaşın en iyisi Hak ile yaşayandır.” <br />
    “Hep sevindirici şeyler arama. Bazen seni üzecek şeylere yönel. Ağla, gözyaşların aksın. Çünkü Allah, gözyaşı akıtanları çok sever”. <br />
    “On iki sene nefsimin demircisi idim; kendi nefsimden bir ayna yapmak için onu riyazet ocağına koyuyor, mücahede ateşiyle dağlayarak kızıl hâle getiriyor, sonra onu yerme örsünün üzerine koyarak kınama çekiciyle dövüyordum. Beş sene kendi aynam idim; her çeşit ibadet ve taatle bu aynayı parlatıyordum. Sonra bir sene boyunca kendime dikkatle baktım; kendimde (belimde) gururdan, ucuptan, kibirden ve kendi amelini beğenmekten mamul bir küfür zünnarı gördüm. On iki yıl onu kesmek için çalıştım, nefsin derinliklerinde bir başka zünnar gördüm, beş yıl da onun kesilmesi için gayret sabrettim. Onu nasıl keseceğime bakıyordum, keşif vâki oldu. Halka (mahlûkata) baktım onları ölmüş gördüm ve hepsinin cenaze namazlarını kıldım. Onların cenazesinden döndüm ve yeniden İslâm'a girdim.Kendi ömrüme bakınca, yetmiş üç yıllık bütün ibadetimi bir saat kadar gördüm; günahlarıma bakınca Nuh'un (as) ömründen daha uzun gördüm.”<br />
    “Hak Teâlâ kulların paylarını bölüştürdü, her biri kendi payını aldı. Civanmert velilerin payına da hüzün düştü. Civanmertlerin hüznü O'nu O'na yaraşır şekilde anmak isteyip de yapamamalarıdır. Eğer sana hüzünlü olanların hikâyesini anlatırsam yer ve gök kan ağlar. “<br />
    Ebu’l-Hasan Harkani rahmetullahi aleyh Silsile-i Âliyye’de emaneti Ebû Ali Farmedî rahmetullahi aleyhe vermiştir. Kâtip Çelebi Cihannüma adlı eserinde Harakani’nin Türbesinin Kars’ta bulunduğunu kaydetmiştir. <br />
    Rabia Adeviyye ve benzeri sufiler gibi, cennet düşüncesinden, cehennem endişesinden geçenlerdendi. Şöyle konuşurdu bu konuda: “Cennet ve cehennem yok demiyorum. Benim dediğim, cennet ve cehennemin benim nezdimde yeri yoktur; zira her ikisi de mahluktur. Benim rağbetim ise mahlûkata değil, Hâlika’dır.”<br />
    İlimle ve bilgiyle övünmenin yersizliğini şöyle anlatırdı: “Herkes, hiçbir şey bilmediğini anlayıncaya kadar hep bildiğiyle övünür, durur. Nihayet hiçbir şey bilmediğini anlayınca bilgisinden utanır ve işte o zaman marifet kemale erer. Çünkü gerçek bilgi bilmediğini bilmektir.”<br />
    Sulh ve cengin nerede ve ne zaman olacağını şöyle bildirirdi: “Sulh bütün halkla, cenk ise nefsledir.”<br />
    Dünyayı gölge gibi görürdü. Bu yüzden de: “Sen onun peşinde koştukça o senin padişahın; ondan yüz çevirince de sen onun padişahı olursun.” derdi.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ALTIN SİLSİLESİNİN 6. HALKASI</span></span><br />
    Nakşibendiyye silsilesi olarak da bilinen silsile-i aliyeyi büyük âlim ve veliler oluşturur. Tıpkı altın bir gerdanlık gibi üç koldan Peygamber Efendimiz'e bağlanır. Ebul Hasan Harakani'ye kadar sıralama şu şekildedir:<br />
    1-Peygamber Efendimiz (s.a.v)<br />
    2- Ebu Bekir Sıddık (r.a)<br />
    3-Selmani Farisi (r.a)<br />
    4-Kasım bin Muhammed(r.a)<br />
    5-Cafer-i Sadık (r.a)<br />
    6-Bayezıd-ı Bistami (k.s))<br />
    7-Ebul Hasan Harakani (k.s)<br />
    Harakânî’den Bize Kalanlar<br />
    İnsanların adlarının yüzyılları aşıp gelmesi büyük bir mazhariyettir. Harakânî bunu yaşayan gönül sultanlarındandır. Çünkü o:<br />
    1- Tasavvuf kültürümüzde Yesevîlik, Bektâşîlik ve Nakşîlik gibi tariklerin kolbaşıdır.<br />
    2- Gazzâlî, Hemedânî, Necmeddin Dâye, Attâr ve Mevlânâ gibi sûfîleri derinden etkilemiştir.<br />
    3- Fütüvvet anlayışıyla Anadolu Ahîlik’inin kurulmasına öncülük etmiştir.<br />
    4- Adına inşâ edilen cami, tekke ve külliye ile Kars’ta hâlâ yaşamaktadır.<br />
    5- Kendisine izâfe edilen risâleleri tasavvuf kültürümüze zenginlik kazandırmıştır.<br />
    6- İnsanlarımız onun adıyla bütünleşmekten dolayı metafizik bir güç, mânevî bir hazz elde etmiştir.<br />
    Kaynaklar: Abdülmecid Hânî, el-Hadâiku’l-verdiyye, Kâhire 1308, s. 105.Ahmed Hilmi, Mir’ât-ı Bâyezid Bistamî ve Ebu’l-hasan Harakânî, İstanbul 1319.Attâr, Tezkiretü’l-evliyâ, (trc. S. Uludağ), s. 670-721.Câmî, Nefehâtü’l-üns, s. 298.Evliyâ Çelebi, Seyahatnâme, II, 330.H. Kâmil Yılmaz, Altın Silsile, İstanbul 2001.Hucvîrî, Keşfü’l-mahcûb, (trc. S. Uludağ), s. 102-103.İbn Batuta, Rihle, Beyrut 1405/1985, I, 433.İbrahim Alanka, Ebu’l-Hasan Harakânî, ts. (Elif matbaacılık).Kazvînî, Asâru’l-bilâd, Beyrut ts. 363.S. Uludağ, “Ebu’l-Hasan Harakânî”, DİA, XVI, 93-94.Zehebî, Siyeru a‘lâmu’n-nübelâ, XVII, 421.Nûrü’l-ʿulûm (nşr. Y. E. Berthels, Taṣavvuf ve Edebiyyât-ı Taṣavvuf [trc. Sîrûş İzdî], Tahran 2534 şş. içinde), s. 329-366; a.e. (nşr. Abdürrefî‘ Hakīkat), Tahran 1359 hş.; Herevî, Ṭabaḳāt, s. 373, 628; Muhammed b. Münevver, Esrârü’t-tevḥîd, Tahran 1348 hş., s. 148, 395; Sem‘ânî, el-Ensâb, V, 86; Baklî, Şerḥ-i Şaṭḥiyyât, s. 41, 317; Necmeddîn-i Dâye, Şerḥu ḳavli Ebi’l-Ḥasan el-Ḫaraḳānî, Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 2061, vr. 151b-154a; Zeynelâbidîn-i Şirvânî, Riyâżü’s-seyâḥa [baskı yeri ve tarihi yok] (İntîşârât Sa‘dî), s. 520-521; Ma‘sûm Ali Şah, Ṭarâʾiḳ, II, 701; Safâ, Edebiyyât, II, 211, 911; Abdürrefî‘ Hakīkat, Târîḫ-i ʿİrfân ve ʿÂrifân-ı Îrânî, Tahran 1372 hş., s. 356-381; Abdülhüseyn-i Zerrînkûb, Cüstücû der Taṣavvuf-i Îrân, Tahran 1369 hş., s. 56-60; Schimmel, Mystical Dimensions of Islam, s. 90, 482; Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevî Şerhi, İstanbul 1974, IV, 261-272; İbrahim Alanka, Ebü’l-Hasan Harakanî, Ankara, ts. (Elif Matbaacılık); Dihhudâ, Luġatnâme, II, 407; J. T. P. de Bruijn, “K̲h̲araḳānī”, EI2 (İng.), IV, 1057-1059; H. Landolt, “Abu’l-Ḥasan Ḵaraqānī”, EIr., I, 305-306.<br />
<br />
    Ebubekir TANRIKULU Hoca<br />
    Kadiriye-i Halisiye-i Hayriyyenin <br />
    Hadimul Fukarası<br />
<br />
Ebu'l Hasan Harakani K.S.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ebu'l Hasan Harakani K.S. </span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">EBU'L HASAN HARAKANİ (K.S.) KİMDİR, SÖZLERİ, TÜRBESİ, ESERLERİ</span></span><br />
    (D.H.352.M.963-V. H.425/M.1033)<br />
    Tarih sayfalarına isimleri altın harflerle yazılan gönül sultanlarından birisi de Peygamber (s.a.v) Efendimizin soyundan gelen Mücahit, mutasavvıf, âlim, veli Ebu’l Hasan Harakani(k.s) Hazretleridir. <br />
    Bin yıl önce Kars’a gelip Anadolu’da fütüvvet ahlakını yaşayan ve yayan Harakanî ve onun yetiştirdikleri alperen, derviş ve gazileri büyük medeniyetimize öncülük etmişler ve Anadolu’nun bize vatan olmasını sağlamışlardır. Peygamber (s.a.v)Efendimizin yolundan sünnetinden taviz vermeden nefsini mücadele ve mücahede ederek, İslam’ı şuurlu bir mümin ve Müslüman olarak yaşamış, gayri Müslimlere bile örnek olmuş, ibadet, tefekkür ve güzel ahlakın zirvelerinde bir hayat yaşamış, haçlı Bizanslılarla savaşırken şehadet şerbetini içmiş bir yiğit.<br />
    Ülkemizin doğusunda bulunan 1064 yılında Anadolu’da fethedilen ilk şehir Anı ve Kars şehridir. Bu kent aynı zamanda Müslüman Türklerin Anadolu’ya ilk giriş kapısı olmuştur. Kafkasya’nın incisi olan Kars Şehri pek çok maneviyat önderini ve şehidini de derununda barındırır. Burada bulunan Ebu’l -Hasan Harakanî Külliyesi ve çevresindeki tarihi eserler Kars’ın manevi tapusudur. <br />
    Horasan’dan hicret edip Kars’a gelen, sadece Peygamberimizin(s.a.v) izini takip ederek insanlığa iyiliği tavsiye edip kötülükten men edenlerden biri.<br />
    Harakanî Hazretleri beraberinde birçok ehlibeyt ve seyyidleri de getirerek Kafkasya, Karadeniz, Anadolu’nun içlerine kadar yerleştirmiş, İslam’ı yaşayarak güzel örnek olmuş, fütüvvet hizmetleri yürütmüşler, bu açıdan Kars bir tasavvuf ve maneviyat merkezi olmuştur.<br />
    Sevgili Peygamberimiz(s.a.v)den gelen hafi ve cehri tarik kolları Hz. Ebubekir (r.a) ve Hz. Ali (r.a) Efendilerimize ulaşmaktadır. Bu silsilenin ikisi de 6. İmam, İmam Cafer-i Sadık(r.a) Hz.lerinde birleşmektedir. Cafer-i Sadık(r.a)Hazretlerinden sonra Beyazid-i Bestami(k.s)’ye ve ondan da Ebul -Hasan Harakanî(k.s)’ye gelip ulaşmaktadır. Böylece Harakanî(k.s)Hazretleri Silsile-i Aliyelerin Altıncı Piri olup, tasavvuf ilminin dünyaya yayılmasında bir merkez olmuştur.<br />
    Allah’ın Resulü mübarek hadislerinde buyurdukları gibi; “Size iki şey bırakıyorum; Allah’ın kitabı Kur’an ve benim ehli beytimdir.” “Size iki Emanet bırakıyorum bunları muhafaza ettikçe yolunuzu şaşırmaz dalalete düşmezsiniz; Birisi Allah’ın Kitabı Kur’an, hükmü kıyamete kadar baki, Diğeri benim Sünnetimdir.” (İ.Malik,Muvatta.K.Sitte)<br />
    Kur’an ve maneviyat ilmi ehli beytin kalplerinden insanların kalplerine ulaşmaktadır. Harakanî (k.s)Hazretleri de Üveyesidir. Anadolu’nun İslam’la müşerref olması için hem manevi yönden hem de kılıcıyla mücadele etmiş, bu uğurda şehit düşmüştür. Yetiştirdiği insan-ı kâmillerle Anadolu’nun manevi fütuhatını yapmış olan Harakanî’yi, birçok büyük sûfi, edip, ilim adamı ve devlet ricali ziyaret etmiş, bunlardan bir kısmı da kendisine mürit olmuştur. Dînine ve ibadetlerine düşkünlüğü, nefsiyle mücâhedesi ve dâimî zikir ve murâkabe hâlinde bulunması sebebiyle, kendisine “Şeyhü’l-Asr”, yani “Asrının Şeyhi” denilmiş. Pek çok kerâmetleri ve hâlleri müşâhede edilimişti.( Zehebî, Siyer, XVII, 421.)<br />
    II. Asır’dan itibaren hem İslâm dünyasında, İslâm’ın yaşanması ve yaşatılması, hem de gayr-i Müslim diyarlara ulaştırılmasında Peygamber(s.a.v)Efendimizin; “üsve-i hasene/model insan” Ebu’l-Hasan Harakânî, işte bu zümreden. Peygamber vârisi sıfatıyla insanlığa örnek olmuş, sözleri, tavır ve davranışları, eser ve tesirleriyle ölümsüzlük kervanına katılmıştır. Ebu’l-Hasan Harakânî, Anadolunun İslamlaşmasında son derece önemli etkisi bulunan tasavvuf ekolünün ilk devir temsilcilerinden bir gönül eridir.<br />
    İnsan ile İslâm arasındaki tebliğe âid engelleri kaldıracak vasatlar hazırlamayı gündemine almış ve bu ortamın hazırlığı görevini İslâm muhîtinde leşker-i gazâ denilen mücâhidlerle leşker-i duâ denilen gönül erleri üstlenmiştir. Bizdeki “alperenlik” ise hem gazâ, hem de duâ fonksiyonlarını üstlenen gönül erleri için kullanılan bir tabirdir.<br />
    Doğumu: Horasan bölgesinin batısında Bistama bağlı Harakan'da hicri 352.M.963 yılında dünyaya geldi.    Adı Ali Bin Cafer, künyesi de Ebul Hasan’dır. Babası; Cafer. Nisbesi Mu‘cemü’l-büldân müellifi Yakut el-Hamevî’nin ifadesine göre el-Harakânî’dir,  Ümmi olup Bayezıd-ı Bistami(k.s) Hazretleri'nin ruhaniyeti ile feyz alarak Üveysi tarikle yetişmiş hem zamana hem de kendisinden sonraki dönemlere damgasını vurmuştur. <br />
    Hilyesi: Uzunca boylu, kumral tenli, genişçe alınlı, gökçek yüzlü, irice gözlü, açık ve tok sözlü idi. Sûreti itibariyle Hz. Ömeru’l-Fâruk (r.a)’a benzerdi. İlim ve irfanı sebebiyle, “zamanın kutbu ve gavsi” ünvanlarıyla anılan bir gönül sultanıydı.<br />
    İlim Tahsili: Çocuk yaşından başlayarak ilim tahsili yapan Harakâni kısa zamanda bütün akranlarının önüne geçerek büyük bir âlim olmuştur. Tasavvuf ve hakikat piri olan Ebu’l Hasan Harakâni’ye Allah celle celaluhu tarafından vehbi ilim verilmiştir. Hz.Mevlana(k.s)’nın da mesnevisinde belirttiği gibi “Din şeyhi” Harakâni açık kerametleri, yüksek menkıbeleri ve yüce hallere sahip bir insanı kâmil idi. Yine Mevlânâ birçok sohbetinde 'Bizim söylediklerimiz Ebu'l Hasan Harakani'den aldıklarımızdan başka bir şey değildir.' diye belirtiyor.<br />
    Bayezıd-i Bistami(k.s) Hazretleri'nden 91 yıl sonra dünyaya gelmiş, geleceğinin müjdesini de Beyazidi Veli(k.s)keramet buyurmuştur. Bayezıd-i Bistami'nin (k.s) Dihistan'da şehitlerin bulunduğu kum tepeyi her yıl ziyarete gittiği ve Harakan'dan geçerken de durup havayı kokladığı, koku almadıklarını söyleyen müritlerine 'buradan öyle bir er gelecek ki benden üç derece önde olacak bu kişinin adı Ali künyesi Ebul Hasan'dır' ,diye haber verdiği, Şathiyeleriyle tanınan mutasavvıf. Asrının Şeyhi, veli, âlim, şehit bir Hak dostudur.<br />
    Kendisinden bir asır önce Horasan da yaşayan Beyazid-i Bestam (k.s)inin tasavvufundan etkilenerek Bestami dergâhında bir süre türbedarlık yapmıştır. Bu süre içerisinde tasavvufa erişen Ebul Hasan daha sonra çağının en büyük manevi şahsiyetlerinden birisi olmuştur<br />
    On iki yıl boyunca Bayezid-ı Bistami Hazretleri'nin türbesine bekçilik eden Harakani Hazretleri ümmi olduğu halde Kur'an-ı Kerim'i hıfz etti. Harakani Hazretleri'nin her gün akşam vakti Harakan'dan Bistama dergâha gelir sabah namazına kadar şöyle dua ederdi: “Allah'ım Bayezıd'a ihsan ettiğin ilimlerden Hasan kuluna da ihsan eyle.' On iki yılsonunda nihayet duası kabul olur. Bayezıd-i Bistami Hazretleri'nin himmeti ile Kur'an-ı Kerim'i hıfz edip irşat mertebesine erişir. (Attâr, s. 673).<br />
    Ebul Hasan Harakâni(k.s)Hazretleri, Kolonizatör Türk Dervişlerinin, Anadolu’daki manevi sultanlarından ilkidir. Ömer Lütfi Barkan, Kolonizatör Türk Dervişleri adlı makalesinde, dervişlerin oynadıkları önemli rolü şöyle açıklamaktadır: “Osmanoğulları ile beraber, birçok şeyhler gelip Anadolu’nun garb taraflarında yerleşmişlerdi. Bu yeni gelen derviş muhacirlerin bir kısmı gazilerle birlikte, memleket açmak ve fütuhat yapmakla meşgul bulundukları gibi; bir kısmı da o civarda köylere veya tamamen boş ve tenha yerlere yerleşmişler ve oralarda müritleriyle beraber ziraatla ve hayvan yetiştirmekle meşgul olmuşlardır. Filhakika o zamanlar bu şayanı dikkat dini cemaatlere hemen her tarafta tesadüf edilmekte idi. Onların, tercihan boş topraklar üzerinde kurdukları zaviyeleri, bu suretle büyük kültür, imar ve din merkezleri haline giriyordu. Bu zaviyeler ve fütüvvethanelerin ordulardan daha evvel hudut boylarında gelip yerleşmiş olması, onların harekâtını kolaylaştıran sebeplerden biri oluyordu...”<br />
    Türk dervişleri; kağanların, sultanların fetihlerini edep dilinin sunduğu imkânlardan yararlanarak oluştururlarken, dervişliği sadece din duyuruculuğu olarak almıyorlardı. Ayrıca, siyasî, iktisadî, askerî, sosyal ve kültürel keşifler de yapıyorlardı. Onların hâl dili ile söyledikleri, kâl dili ile söylenenlerden çok daha etkili olmuştur. <br />
    Ahmet Yesevî’den bir asır önce yaşamış olan Harakâni Hazretleri, Yesevî Hazretlerinin Anadolu’ya yönlendirdiği Yesi Erenlerinden de bir asır önce Anadolu’ya gelerek binlerce yıl varlığını sürdürecek bir yaşam üslubunun yeşermesine öncülük etmiştir. O, bir din büyüğü olmanın yanı sıra Anadolu’nun manevî açıdan fethini gerçekleştiren öncü bir isimdir de. 1033’te Kars şehrinde şehit düşmesi de göstermektedir ki Sultan Alpaslan’ın orduları henüz Anadolu’ya gelmeden, Harakâni Hazretleri sözün kuşatıcı, kapsayıcı işlevleri ile Anadolu’ya gelmiş ve bir yaşam üslubunun iklimini bu topraklarda yaşayanlara açmıştır. Bu bakımdan Harakâni, yalnızca Kars şehrinin değil tüm Anadolu’nun eşiği gibidir. Bismillahlarla girilen bu eşikten sonraki yıllarda Hz. Mevlana, Hacı Bayram-ı Veli ve Yunus Emre gibi din ve dil büyüklerinin sesleri duyulacaktır.<br />
    Harakanî fütüvvet anlayışı ile Anadolu’da Ahilik teşkilatının kurulmasına öncülük etmiştir, ona göre fütüvvet civanmertliğin şartı üçtür:1-Cömertlik.2-Şefkat.3-Halktan müstağni olmak.<br />
    İnsanlık ailesi içerisinde, hakikati ve marifeti bulma çabası içinde olanlara yol gösteren Ebu’l Hasan Harakanî Hazretleri şu dört grubun sözlerini dinlememizi tavsiye etmiştir.1-Âlimler, 2-Müttakiler3-,Evliya ve 4-Mürşîd-i Kamiller.<br />
    Gazneli Mahmut’tan İbn-i Sina’ya, Çağrı ve Tuğrul Beylerden Sultan Alparslan’a kadar birçok ilim ve devlet adamı Harakâni‘nin huzuru saadetlerinde bulunarak onun irfanıyla olgunlaşmışlardır.<br />
    Harakanî’nin insaniyetçiliğinin temelinde “aşk”ın çok önemli olduğu kadar derin bir yeri de vardır. O, aşkın mahiyetini izah ederken boyutlarını ve işlevlerini de ele almıştır. Aşkın, insan hayatındaki yerini dikkatli bir şekilde açıklamıştır. O, bunu şu şekilde dile getirmiştir:“Allah’u Teâlâ bana öyle bir fikir vermiştir ki, yarattığı her şeyi onda gördüm ve onda kalakaldım. Gece ve gündüzdeki meşguliyetlerimi (o fikir) görünmez hale getirdi. O fikir basiret oldu, küstahlık ve muhabbet oldu, heybet ve vakar oldu. O fikir nedeniyle O’nun vahdaniyetinin içine düştüm. Bir yere ulaştım ki fikir hikmet, dosdoğru yol ve halka karşı şefkat haline geldi. Onun yaratıklarına karşı, kendimden daha müşfik birini görmedim. O zaman dedim ki: Keşke bütün halkın yerine ben ölsem de halk ölüm yüzü görmese! Keşke bütün halkın hesabı benden sorulsa da kıyamet günü onların hesap vermeleri gerekmese! Keşke tüm halkın azabını bana çektirse de onların cehennemin yüzünü görmeleri gerekmese!”<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Harakânî’nin İlmî Şahsiyeti ve Eserleri</span></span><br />
    Bazı kaynaklarda ümmî olduğundan bahsediliyorsa da Harakânî devrin sûfî âlimleri Ebu’l-Abbâs Kassâb gibi kimselerin talebesi olmuş ve Bâyezîd Bistamî’den de “üveysi” yolla feyz almıştır. “Ümmî” kelimesi, Arapça anne anlamına “ümm” kökünden gelmektedir. Annesinden doğduktan sonra bir muallimin talebesi veya bir mektebin müdâvimi olmayan kimseler için kullanılır. “Ümmî” câhil demek değildir. Aksine hayatı rûhî tecrübe ile tanımış, belki okuyup yazmamış ama irfân yoluyla olayları kuşatmış insan demektir. Bizdeki mektepli ve alaylı tabirlerinden “alaylı” bu mânaya uygun düşmektedir. Alaylı da mekteb okuyup diploma almamış, ama tecrübe ve çilelerle hayâtı, insanları ve olayları tanıyan kimse demektir. Nitekim Harakânî’nin sadece eşi sebebiyle âile hayâtında çektikleri, insanı marifet ve kemâle erdirecek boyuttadır.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Harakânî’nin Meşrebi ve Yolu</span></span><br />
    Harakânî, muhtelif kaynakların ittifakla haber verdiklerine göre, ondan yaklaşık bir asır sonra yaşamasına rağmen Bâyezîd Bistâmî meşrebindeydi. O’nun gibi coşkulu, cezbesi ve sekri, sahvına galipti. Fena ve baka, sekr ve sahv ile tevhid ve vahdet konularında pek çok söz söylemiş, Hallâc gibi “Ene’l-Hak” anlayışına uygun terennümlerde bulunmuştur. Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ’sında onun bu vadideki sözlerine geniş yer vermektedir.<br />
    Devrinin muhtelif âlim ve şeyhlerini tanıyan ve onlardan okuyan Harakânî, en sonunda hemşehrîsî Bâyezîd Bistâmî’nin dergâhında karar kılmış, senelerce önce ölmüş bulunan Bâyezîd’in yolunu devam ettiren müridleriyle görüşmüş, kabrine on iki yıl türbedârlık etmiştir. Sevgi ve aşkla bağlandığı bu kapı onun gönül dergâhı olmuştur. Yılları aşıp gelen Bâyezîd sevgisi, onu yoğurmuş ve vuslata götürmüştür.<br />
    Harakânî, bağlısı bulunduğu Bâyezîd vasıtasıyla daha sonra ortaya çıkacak olan Yesevîlik, Bektâşîlik ve Nakşbendîlik’in de kendisinden neş’et ettiği insandır. Çünkü kendisinden sonra onun yolunu devam ettiren Ebû Ali Farmedî, hem Yûsuf Hemedânî’nin, hem de Gazzâlî’nin üstâdıdır. Dolayısıyla Harakânî, Gazzâlî’nin yolunun da kolbaşı sayılır.<br />
    Yûsuf Hemedânî(k.s) ise hem Yesevîlik’in kurucusu Ahmed Yesevî(k.s)’nin, hem de Nakşbendîlik’in üveysî pîri Abdülhâlık Gucdüvânî(k.s)’nin mürşididir. Bektâşîlik’in Yesevîlik ile bağlantısını düşündüğümüzde Harakânî bu üç kolun kendinden çıktığı merkez konumundadır.<br />
    Ebul Hasan El Harakani Hazretleri'ni, ölmelerine rağmen halen yeryüzünde tasarrufu devam eden beş büyük zattan birisidir. Çünkü O daha dünyada iken ahireti görmeyi başardı. İnsanların imanlarının kurtuluşuna hizmet etmeyi varlığının gayesi olarak gördü. Birçok ulema gelip geçmiştir şu hayattan ama en önemli beş büyük zattan sayılmasına rağmen Harakani Hazretleri çok az kişi tarafından biliniyor.<br />
    Ebu’l Harakanî Hazretleri tüm insanlığa evrensel mesajını şu sözleriyle seslenmiştir. “Her kim bu dergâha gelirse ekmeğini verin ve dinini ve inancını sormayın; zira Ulu Allah’ın dergâhında ruh taşımaya layık olan herkes, elbette Ebu’l -Hasan’ın sofrasında ekmek yemeye de layıktır.”<br />
    İlahi! Her koşulda senin ve Resul’ün bendesi, halkının hizmetçisiyim!<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN İBADET HAYATI</span></span><br />
    Harakānî Hazretleri küçüklüğünden beri ibadetlere düşkün idi. Farzların hâricinde pek çok nâfile namaz kılardı. Bâzen kendisine öyle bir hâl gelirdi ki, gafletle kıldığı endişesiyle namazlarını kazâ etme ihtiyacı hissederdi. ( Attâr, Tezkire, s. 637.)<br />
    Harakanî(k.s)Hazretlerine göre gerçek kulluk, hakiki anlamıyla ibadet yapmaktır.<br />
    İbadet konusu, Harakanî’nin eserlerinde çok açık bir şekilde ve geniş olarak yer alır.O bu konuda şöyle demektedir:“Amele devam et ki, ihlâs ortaya çıksın ve ihlâsa devam et ki,nur ortaya çıksın.Nur ortaya çıkınca ise Allah’ı görürcesine ibadet edersin.”<br />
    Harakani(k.s) Hazretleri mükemmel bir ruh inceliğine sahipti; 'Allah'ım gariplerin benim tekkemde ölmelerine müsaade etme. Zira Ebu'l Hasan'ın tekkesinde bir garip öldü derlerse, ben o garibin ölümüne tahammül edecek güce sahip değilim' diye Allah'a yalvarıyordu.<br />
    Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri bir gün müritlerine: “Hangi şey daha üstün ve değerlidir?” diye sual etti. <br />
    Onlar da: “Ey Şeyh! Bilmiyoruz, bunun cevabını siz veriniz!” dediler. <br />
    O da: “Hayatın her safhasında, her zaman ve mekânda Allah’ın zikriyle dolu bir gönül!” cevabını verdi.( Câmî, Nefahât, s. 444.)Şöyle buyururdu: “Hak dostları daima büyük bir hüzün içindedir. Bunun sebebi de Cenâb-ı Hakk’ı şânına lâyık bir şekilde zikretmek isteyip de bunu yapamayışlarıdır. ”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 248.)<br />
    Zira Peygamber Efendimiz(s.a.v) de şöyle niyâz ederdi:<br />
    “…Yâ Rabbî, Sen’i hakkıyla senâ etmekten âcizim. Sen zâtını nasıl senâ ettiysen öylesin!” (Müslim, Salât, 222)<br />
    Harakānî Hazretlerinin Cenâb-ı Hakk’a olan tâzim ve muhabbeti o derecedeydi ki şu tavsiyede bulunurdu: “Siz «Allah» derken, başka bir söz söyleyen kimse ile aslâ sohbet etmeyiniz. (Câmî, Nefahât, s. 444.)<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN DUALARI</span></span><br />
    Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri dâimâ ilâhî azamet ve kudret akışlarının tefekkürü hâlinde bulunur, murâkabe ve ihsan duygusu içinde yaşar, müridlerine de böyle olmalarını tavsiye ederdi. Onun şu sözleri, sahip olduğu maiyyet/Allah ile beraberlik şuurunu ne güzel aksettirmektedir: “İnsanlar ekseriyetle dualarında şöyle derler, “Allah’ım, üç yerde imdadımıza yetiş: Can çekişirken, mezarda ve kıyamette! Ben de diyorum ki; “İlâhî, her zaman imdadıma yetiş!” (Attâr, s. 638.)<br />
    “Dilini öyle bir mühürle ki Allah’ın râzı olmadığı şeyleri konuşmasın!<br />
    Kalbini öyle bir mühürle ki Allah’tan gayrısına meyletmesin!<br />
    Ağzına öyle bir kilit vur ki helâl olmayan bir şey oradan geçmesin!<br />
    Diğer âzâlarını da öyle bir mühürle ki ihlâssız bir amel işlemesin!” (Attâr, s. 627.)<br />
    “İlâhî! İnsanları incittiğim zaman beni görür görmez yollarını değiştiriyorlar. (Sen ise Rabbim, ne kadar sonsuz bir merhamet sahibisin ki) Sen’i o kadar incittiğimiz hâlde Sen yine bizimle berabersin!” (Attâr, s. 616.)<br />
    “Allah Teâlâ şu dört şeyle kula hitâb eder: Beden, dil, kalp ve mal. Bedeni hizmete, dili zikre vermek kâfî değildir! Kalben Cenâb-ı Hak’la beraber olup malını da Allah yolunda cömertçe sarf etmedikçe bu vuslat yolunda mesâfe alamazsın!” (Attâr, s. 631.)<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">NEFSİ ARINDIRIP KEMÂLE ERDİRMEK</span></span><br />
    Harakānî Hazretleri, nefsin tezkiye ve terbiyesi hususunda şöyle buyururdu: “Allah sizi dünyaya temiz olarak getirdi; siz de O’nun huzuruna kirli olarak gitmeyiniz!” (Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 258.)<br />
    Âyet-i kerimede Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:“Rab’lerine karşı gelmekten sakınanlar ise, bölük bölük Cennet’e sevk edilir, oraya varıp da kapıları açıldığında bekçileri onlara: «Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya!» derler.” (Zümer Suresi, 73)<br />
    “Yüce mertebelere ulaşan Hak dostları, ihlâsla yaptıkları amelleri yanında, nefislerini de tezkiye ettikleri için yükseliyorlar.” (Attâr, s. 622.)<br />
    “Nasıl ki namaz ve oruç farzdır, îfâsı mecbûrîdir, aynı şekilde gönülden kibri, hasedi ve hırsı bertaraf etmek de zarurîdir.” (Attâr, s. 629.)<br />
    Zira ahlâkımızın seviye kazanması, ibadetlerimizin kabûlünün en büyük alâmetidir.<br />
    Harakani Hazretleri kibiri hiç sevmezdi. Zaten Allah dostlarının sıfatlarının biri de tevazu sahibi olmasıdır. Talebelerine şöyle buyurmuştur: “Tandırdan elbisene bir kıvılcım sıçrasa, hemen onu söndürmeye koşuyorsun! Peki dînini yakacak olan bir ateşin, yani kibir, haset ve riyâ gibi kötü sıfatların kalbinde durmasına nasıl müsâade edebiliyorsun?!” (Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 239.)<br />
    “İki kişinin dinde çıkardığı fitneyi şeytan bile çıkaramaz:<br />
    1) Dünya hırsına sahip âlim ve<br />
    2) İlimden mahrum ham sofu!” (Attâr, s. 624.)<br />
    “Çok ağlayınız, az gülünüz; çok susunuz, az konuşunuz; çok infâk ediniz, az yiyiniz; başınızı yastıktan uzak tutunuz! (Uykunun esiri olup da iç dünyanızı hantallaştırmayınız!)” (Attâr, s. 630.)<br />
    Harakānî Hazretleri daha çok hüzün hâlinde bulunur, semâ ve rakstan hoşlanmazdı. Özel hırka ve husûsî seccâde gibi şeklî unsurlara ehemmiyet vermezdi.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN HELÂL LOKMA HASSÂSİYETİ</span></span><br />
    Harakānî Hazretlerinin teveccühüne mazhar olan bir mürîdi vardı ki, Şeyh’in nazarında bütün müridlerden daha üstündü. Bir gün şeyhine: “Efendim, bizim bâzı kardeşlerimiz var ki, onlar koyun sahibi olup malları helâldir. Uzun zamandır birkaç koyunu tekkeye bağışlama arzusundadırlar.” dedi.<br />
    Şeyh Hazretleri: “Ben öyle bir tevekkül ve teslîmiyet içindeyim ki, Allah Teâlâ bana: «Senin ihtiyaçlarını Ben karşılarım.» buyurdu. Bir daha ısrar etmeyeceğine söz verirsen, bu defaya mahsus, helâl olması şartıyla kabûl ederim...” buyurdu.<br />
    Koyunları toplayıp getirdiler. Şeyh Hazretleri tekkeden dışarı çıktı, kolunu sallayınca koyunların bir kısmı tekkeye girdi, bâzısı da hiç kimsenin tekkeye sokamayacağı şekilde kaçıp karşı tarafa gitti. Araştırdıklarında, tekkeye girmeyen koyunların helâl olmadığı anlaşıldı.( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 315.)<br />
    Bir gece hizmetçisi turşu yapmıştı. İçine Şeyh’in kendi eliyle ekmiş olduğu bahçeden çöğen otu koparıp koymuştu. Harakānî Hazretlerinin âdeti, yatsı namazını kılmadıkça yemek yemezdi: “Allah’ım, Sana olan ibadetlerimi huşû ile tamamlamadan vücudumu beslemeyeceğim.” derdi.<br />
    Yatsı namazından sonra yemek getirdiler. Hazret: “Bu yemekten karanlık (şüphe) kokusu geliyor.” dedi. Ertesi gün o bahçeye gidip baktılar ki, bâzı insanlar buğdaylarını sulamak için harklarına su salmışlar, Efendi’nin bağına giden harkın bağlantısı da açık kaldığı için su oraya akmış ve Efendi’nin ektiği sebzeler bu sudan bir miktar almıştı.( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 315-316.)<br />
    Hadîs-i şerîfte buyrulur:“Mü’minin firâsetinden sakınınız! Çünkü o, Allâh’ın nûruyla bakar.” (Tirmizî, Tefsîr, 15/3127)<br />
    Bu firâset, basîret ve takvâ hassâsiyeti de Hakk’a yakın kalplerin sanatıdır.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">AZ YEMEK VE AZ KONUŞMAK</span></span><br />
    Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Kırk yıl var ki, misafir için hazırlanan dışında ne yemek pişirmiş ne de herhangi bir şey yapmışızdır. Misafir için pişen yemekten de kifâyet miktârı faydalanırdık.” (Attâr, s. 637.)<br />
    Harakānî Hazretleri şu kıssayı naklederdi: Lokman Hakîm bir gün oğluna:“Yavrucuğum, bu gün oruç tut ve konuştuğun her şeyi not et! Akşam olunca konuştuklarını bana arz edip hesâbını verdikten sonra iftar edersin!” dedi.<br />
    Akşam olunca oğlu konuştuklarının hesâbını vermeye başladı. Vakit iyice geç oldu ve karnı iyice acıktı. Lokman Hakîm ertesi gün de aynı şeyi söyledi. Yine oğlu hesap verinceye kadar iftar iyice gecikti. Üçüncü gün de aynı şey olunca, dördüncü gün oğlu, lüzumsuz konuşmaları terk etti. Akşam babası hesap isteyince de: “Hesap verme korkusuyla çok az konuştum.” dedi. <br />
    Lokman Hakîm: “Gel öyleyse, hemen yemeğini ye!” buyurdu.<br />
    Harakānî Hazretleri bu kıssayı anlattıktan sonra da:“Dünyada lüzumsuz konuşmaları terk edenlerin hâli, kıyâmet günü, Lokman Hakîm’in oğlunun hâli gibi selâmet olacaktır.” buyururdu.( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 265.)<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN GAZNELİ MAHMUT’A NASİHATLERİ </span></span><br />
    İlk Müslüman Türk devletini kuran Gazneli Mahmûd da onu ziyaret ederek feyz alanlar arasındadır. Feridüddin Attar’ın Tezkiretü’l-Evliyâ’sında verdiği bilgiye göre, Gazneli Sultan Mahmûd, Şeyh Harakânî ile birkaç defa görüşmüştür. Hindistan Fâtihi, büyük Sultan Gazneli Mahmut, Harakān köyü yakınlarına geldiğinde, medhini duyduğu Ebû’l-Hasan Hazretlerini ziyaret etmek istemişti. Evvelâ bir adamını çağırarak Harakānî Hazretleri’ne gitmesini ve:<br />
    “Gazne Sultânı ziyaretinize gelecek, sizler de müridlerinizle beraber onu karşılamaya çıkın!” demesini emretti. Eğer tereddüt ederse de; “Allah’a, Resûlü’ne ve sizden olan emir sahiplerine (idârecilere) itaat ediniz...” (en-Nisâ, 59) âyetini hatırlatmasını tembih etti. Bu tâlimâtıyla Hazret’in nasıl davranacağını görerek onun mânevî kemâlini yoklamak istiyordu.<br />
    Elçi, kendisine verilen vazifeyi yerine getirince Harakānî Hazretleri ona şöyle dedi:<br />
    “Mahmut’a de ki: «Ebû’l-Hasan; “Allah’a itaat edin!” fermânıyla öyle meşguldür ki, seninle ilgilenecek hâli yoktur.»”<br />
    Bu söz, Sultan Mahmut’a derinden tesir etti. Yanındakilere: “Kalkın Şeyh’in huzuruna varalım, bu zât farklı bir insan, bizim bildiğimiz kişilerden değil!” dedi. Huzura varan Sultan Mahmut: “Bana bir nasihatte bulun!” dedi. <br />
    Harakānî Hazretleri: “Ey Mahmut, dört şeye dikkat et: Takvâ, cemaatle îfâ edilen namaz, cömertlik ve halka şefkat!” buyurdu. <br />
    Sultan Mahmut:“Bana duâ et!” diye ricâ etti. <br />
    Hazret: “Beş vakit namazda; «Allah’ım, mü’min erkekleri ve mü’min kadınları affeyle!» diye duâ ediyorum. Sen de buna dâhilsin.” buyurdu. <br />
    Sultan Mahmut:“Husûsî duâ istiyorum!” dedi. <br />
    Harakānî Hazretleri: “Ey Mahmut, âkıbetin Mahmut (hayırlı ve güzel) olsun!” diye duâ etti ve onları ayakta uğurladı. <br />
    Sultan Mahmut: “Geldiğimde iltifat etmemiştin, şimdi ise ayağa kalkıyorsun. O hâl neydi, bu ikram nedir?” diye sordu. <br />
    Hazret: “Gelirken sultanlık gururuyla ve imtihan için gelmiştin, şimdi ise gönül kırıklığı ve dervişlik hâliyle gidiyorsun. Dervişlik devletinin güneşi üzerinde ışıldamaya başladı. Daha önce sultan olduğun için kalkmadım, şimdi derviş olduğun için kalkıyorum!” dedi.<br />
    Sultan Mahmut gazâya gitmek üzere oradan ayrıldı. (Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 298-300; Attâr, s. 598-599.)<br />
    Harakânî ve Fütüvvet <br />
    Fütüvvet, gençlik demektir. Hz. Ali(r.a) gibi birtakım gençlerin asr-ı saâdetteki fedâkarlık, yiğitlik ve civânmerdlikleri sebebiyle bu kelime tasavvuf kültürümüzde yiğitlik ve cömertliği ifade eden bir âlem olmuştur. Bu yüzden hicrî ikinci asırdan sonraki sûfîlerden bu kavramı kullananlar pek çoktur. Ancak bu kavram daha sonra Abbâsî halifelerinden en-Nâsır li-dînillah tarafından gençleri ve san’atkarları organize eden, eğitip yetiştiren bir örgüt hâline gelmiştir. Bu fütüvvet anlayışı, Anadolu Selçukluları zamanında “Ahîlik” olarak sistemleşmiş, Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması ile Osmanlı’nın kurulup gelişmesinde önemli hizmetler ifâ etmiştir.<br />
    Fütüvvet ile ilgilenen Harakânî bu teşkîlâtın ve Ahîlik’in kurulmasını da hazırlayanlardandır. Ona göre fütüvvet ve civanmertliğin şartı üçtü:<br />
    1- Cömertlik,<br />
    2- Şefkat,<br />
    3- Halktan müstağnî olmak.<br />
    İçinde Allah’dan başkasına yer olan kalb, baştanbaşa ibadet ve taatla dolu olsa da ölüydü. Çünkü gönüllerin en aydını, içinde halk olmayanı, amellerin en güzeli, içinde mahlûk fikri bulunmayanıydı.<br />
    Amel ve ibadetlerdeki ölçüsü şuydu: “Hergün akşama kadar halkın beğendiği ve memnun kaldığı işler yapasın. Her gece de sabaha kadar Hakk’ın beğendiği amel ile olasın.”<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN KERÂMETLERİ</span></span><br />
  Çocukken anne-babası, erzağını verip onu hayvanları gütmek üzere meraya gönderirlerdi. O da, hâlini belli etmeden oruç tutar, erzağını da sadaka olarak fakirlere verirdi. Akşamları gelip iftarını açar, ancak kimsenin bu durumdan haberi olmazdı.<br />
    Biraz daha büyüyünce kendisine, saban ve tohum işini verdiler. Bir gün tohumu saçmış saban sürüyordu. O esnâda ezan okundu. Hemen sabanı bırakıp namaza durdu. Selâm verdiğinde, öküzlerin kendi kendilerine çift sürmeye devam ettiğini gördü. Hemen başını secdeye koyarak şöyle niyâz etti: “Allah’ım, duyduğuma göre Sen her kimi dost edinirsen onu insanlardan gizlermişsin! (Beni de insanlardan gizle!)”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 280; Attâr, s. 593.)<br />
    Ebû’l-Hasan Hazretleri on iki sene boyunca her gün yatsı namazını cemaatle kıldıktan sonra Sultânü’l-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî Hazretlerinin türbesine gidip büyük bir edep ve hürmetle ziyaret eder ve sabah namazında yine kendi tekkesinde hazır olurdu. Böylece üç fersah yol yürümüş olurdu. Nihâyet bir gün Bâyezîd Hazretlerinin türbesinden: “irşada başlama zamanın geldi!” diye bir ses işitti. Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri büyük bir mahviyet içinde: “Ey Şeyh, benim işime himmet lütfet ki, ben ümmî bir insanım, şeriatı hakkıyla bilmiyorum, Kur’an’ı gerçek manasıyla öğrenebilmiş değilim!” dedi. Türbeden gelen ses:“Ey Ebû’l-Hasan, oku: «Eûzü billâh…»!” diye ona okumayı tâlim etmeye başladı. Harakānî Hazretleri tekkesine varıncaya kadar Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmiş oldu. ( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 307.)<br />
    Hazretin o günden sonra Kur’ân ve Sünnet’e vukufiyeti daha da arttı.<br />
    Bir defasında müritlerinden biri, Âlemin Kutbu’nu görmek istediğini söyleyerek Hazret’ten izin alıp yola çıktı. Uzun gayretler neticesinde o makamda Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri’nin bulunduğunu görünce son derece mahcup ve pişman oldu. Mürîdine büyük bir tevâzû ve şefkatle yaklaşan Hazret ise şu tembihlerde bulundu: “Gördüğün şeyi gizlemen gerekiyor. Zira ben Allah Teâlâ’ya beni hem bu âlemde hem de öbür âlemde insanlardan gizlemesi için duâ ediyorum.(Attâr, s. 595.)<br />
    Harakânî’ye nisbet edilen bir takım eserler bulunmaktadır. Onlar da:<br />
    1- Hidâyet-nâme,<br />
    2- Fakrnâme,<br />
    3- Nûru’l-ulûm’dur.<br />
    Bunlardan Fakrnâme, Genç-bahş Kütüphanesinde yazma nüshası bulunan yaklaşık 30 sayfa civarında bir risâledir. Bu risâlenin Nûru’l-ulûm ile aynı eser olup olmadığını tahkik imkânı bulamadık. Nûru’l-ulûm muhtelif tasavvufî konuları ihtivâ eden on bölümden oluşan yaklaşık 50-60 sayfalık Farsça bir eserdir. Eserin tek yazma nüshası British Museum, Or, nr, 249’dadır. Biri Müctebâ Minovî,  diğeri Abdürrefi Hakikat tarafından yapılmış iki neşri bulunmaktadır.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN VEFÂTI</span></span><br />
    Ebul Hasan Hicri 425 Miladi 1033 yılında 10 Muharrem Aşûre gününde -Aralık’ta) 73 yaşında Kars'a 15 km. uzaklıktaki Yahnı dağının eteğinde Bizans ordusu ile yapılan bir savaşta yaralanarak Kars'ta şehit olmuştur. Şahadet mertebesine erişen ilk Anadolu evliyalarından birisi olan Ebul Hasan için 1064 yılında Sultan Alpaslan’ın Kars'ı fethetmesinden sonra bugünkü Kaleiçi mahallesinde bir türbe yaptırılmıştır. Türklerin Anadolu'ya yerleşmeye başladığı tarih olan 1064'den önce Anadolu'nun Türkleşmesi için gelen bu Alperen 70 yıllık ömrünün tamamında tasavvufunu insan sevgisi üzerine kurmuştur. <br />
    Harakânî, tasavvuf tarihinde Aynu’l-kudât Hemedânî, Necmeddin Dâye, Attar ve Mevlânâ Celâleddin Rûmî gibi coşkulu mutasavvıfları derinden etkilemiştir. Türklerin Anadolu kapısını açtığı Malazgirt zaferinden yaklaşık kırk yıl önce vefât eden bu gönül adamının; şahsının ve mensup olduğu tasavvufî ekolün Anadolu insanı üzerinde çok önemli etkileri olmuştur.<br />
    Harakānî Hazretleri vefatı yaklaşınca: “Kabrimi otuz arşın derinlikte kazın, çünkü şu toprak Bistam toprağından yüksektir. Yatacağım toprağın, Bâyezîd Hazretleri’nin kabr-i şerîfinden yüksek olması câiz değildir, edebe de uymaz.” buyurdu ve bir müddet sonra vefat etti.( Attâr, s. 639.)<br />
    Bugün hem memleketi Harakan'da hem de Kars'ta iki ayrı türbesi mevcuttur.<br />
    Ebul Hasan Harakani türbesi şehit olduğu 1033 yılından 31 yıl sonra Kars'ın Sultan Alpaslan tarafından fethedilmesi sırasında yapılmıştır. Yüzyıllar içerisinde türbe bazı değişikliklerle günümüze kadar ulaşmıştır.  <br />
    Evliyanın Kars merkezinde Kaleiçi mahallesindeki türbesi Ortaçağın sonlarına kadar Kars ve Doğu Anadolu’da geçen siyasi mücadele ve savaşlar sebebiyle zamanla unutulmasına yol açmıştır. Ancak 1579 yılında Osmanlı Padişahı III.Murad doğu sınırlarındaki siyasi istikrarsızlığa son vermek için Lala Mustafa Paşa komutasında gönderdiği 100 bin kişilik Osmanlı ordusu Kars'ı eyalet merkezi yapmak için başlatılan imar çalışmaları sırasında bu Anadolu evliyasına ait kabir bulunarak Ebul Hasan'ın ismine izafeten Evliya Camii inşa edilerek evliyanın kabri de camii bahçesindeki türbeye defnedilmiştir. <br />
    XVII. yüzyılda Osmanlı ülkesini dolaşan ünlü Türk seyyahı Evliya Çelebi’nin ise Ebu’l-Hasan Harakânî ile ilgili verdiği bilgiler çok ilginçtir. Evliyâ Çelebi şunları anlatmaktadır. Kars kalesi ikinci defa III. Murad zamanında Lala Mustafa Paşa tarafından inşâ ettirilmiştir. Kalenin onarımı yetmiş günde tamamlanmış, bütün cephâne ve levâzımı ikmâl edilmiştir. Tamir sırasında ümmetin sâlihlerinden hâfız bir asker şöyle bir rüyâ görüp Lala Mustafa Paşa’ya arzetmiştir:“Rüyamda yaşlı bir zât zâhir olup: “Bana Ebu’l-Hasan Harakânî derler. Makamım bu mahaldedir. Alâmet ve nişan istersen ayağının ucundaki yeri kaz, durumu hayretle göreceksin” dedi. Bunun üzerine yüz işci kuyuyu kazmaya başlar ve kuyuda dört köşe kırmızı bir mermer, üzerinde hüsn-i hat ile şu ibârenin yazılı olduğunu görürler: “Menem şehîd-i saîd Harakânî.” Gaziler zikir ve tevhid ile mermeri kaldırınca altından kabir çıktı. Kabirde henüz vücûdu ter ü tâze bir halde, pazusundaki yaranın üzerinde bulunan makreme ile sırtındaki hırka bile henüz çürümemiş bir haldeymiş. Hatta vücûdunun sağ tarafındaki yara hâlâ kanamakta imiş. Gaziler bu hâli görünce tekbir getirerek kabri kapatmış. Bundan sonra kale içinde ilk olarak Harakânî tekke ve camii bina olunmuştur. Bu bina Lala Mustafa Paşa hayrâtıdır.”<br />
    11. Asrın tasavvuf âlimlerinden Ebul Hasan Anadolu'nun Türkleşmesi için müritleri ile birlikte hizmette bulunmuş tevazu sahibi bir evliya idi. O Anadolu'nun fethi için Alperenlik ruhuyla ilk tohumları atmış, kendisinden bir asır sonra yaşayan Ahmed YESEVİ'yi de etkilemiştir. Ebul Hasan'ın tasavvuf görüşünü anlatan Nurul Ulum adlı eserden onun ' Her kim bu dergâha gelirse ekmeğini veriniz, inancını sormayınız' şeklindeki düşüncesi daha sonra Mevlana'da ' Kim olursan ol yine gel' şeklinde ifadesini bulmuştur. Mevlana şiirlerinde Ebul Hasan Harakani'yi ' Şeyh-i Din' ( Dinin Şeyhi) olarak nitelemiştir. Yine Ebul Hasan Harakani Nurul Ulum adlı eserin 6. bölümünde ' Bana seni gerek' şeklinde ifade ettiği Allah sevgisi Yunus Emre'nin şiirlerinde şekillenmiştir.<br />
    Anadolu'nun Türkleşmesinde ve aydınlanmasında büyük rol oynayan Evliya Alperenlerden birisi olan Ebul Hasan Harakani ne yazık ki yeterince tanınmamış ya da tanıtılmamış Kars şehrinin önemli değerlerinden birisidir.<br />
    Evliya camii külliyesindeki kubbeli şadırvanın içerisinde Ebul Hasan Harakani'ye ait türbenin etrafında 21 adet mezar daha bulunmaktadır. Bu mezarlardan birisi 1767 yılında Kars Beylerbeyi Kethüda Mehmet Paşaya ait Kars'taki tek kavuklu mezardır. Diğer bir mezar ise 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sonrası Kars'ın 40 yıllık Rus işgali sırasında şehirdeki Ermeni ve Rus baskılarına karşı Türk ahaliyi eğiterek Kars'tan göç etmelerini önleyerek şehrin Türk nüfusunu korumak için mücadele veren Evliya camisinin o tarihteki imamı Hafız Kurban Efendiye ait mezardır.<br />
    Bir duasında: “Ey Allah'ım benim zamanımda ve benden sonra, benim adımı duysun duymasın ziyaretime gelen topluluğu bağışlamanı dilerim”. Diyordu.<br />
    'Türbenin giriş kapısındaki 1854 tarihli Osmanlıca kitabe<br />
    Hak nasibitdi de yapıldı Merkad-i nevgül'zâr<br />
    Bû'l-Hasen Harakanî Şeyh'ün yatduğıdur bu mezâr.<br />
    Ol Muhammed-Dervîşitdi bu makamı böyle hoş<br />
    Evliyânun aşkına olsun fedâcânlar hezâr.<br />
    Her Murâd hâsıl olur sıdk-ile bunda ey dede<br />
    Her kim ihsâneyliye bulunur derdine izâr.<br />
    İncidenler bu makamı incidiser o Hakkı<br />
    Çün 'ihâninüihânu'l-Lah' Kelâmunda yazar.<br />
    Târih ün-Nebî-i birden Yûsuf Mollâ dedi<br />
    Bâşedîn-sâl sitte vü 'ışrînhezâr (1026-1617 )<br />
    Tasavvufî Anlayışı<br />
    Ameller ve ibadetlerdeki ölçüsü şuydu: “Her gün akşama kadar halkın beğendiği ve memnun kaldığı işler yapasın. Her gece sabaha kadar Hakk’ın beğendiği amel ile olasın.”<br />
    Katilden; yani adam öldürmekten beter olan fitnenin dinde iki grup insan tarafından çıkarılabileceğini söylerdi. Onlar da: Gözünü dünya hırsı bürümüş âlim ile ilimden mahrum ham sofuydu.<br />
    El emeği ve göz nurunu üstün tutar, nimetlerin en helâl ve temiz olanının kişinin emek ve gayretiyle elde ettiği nimetler olduğunu anlatırdı.<br />
    Kendisine: “sûfî kimdir?” diye soranlara:<br />
    “Hırka ve seccâde ile sûfî olunmaz, merasim ve âdetlerle tasavvufa yol bulunmaz. Sûfî, mahv ve fenâ ile benlikten geçendir. Zira abası ve hırkası olan pek çoktur. Lazım olan kalp sâfiyetidir. Elbisenin ne faydası var? Çul giymekle ve arpa yemekle adam olunsaydı eşeklerin de adam olması gerekirdi. Çünkü onlar da çul giyer, arpa yerler.”<br />
    Bir gün bir adam gelip şeyhten hırka talebinde bulundu. Şeyh derdi ki: “Bir erkek çarşaf giymekle nasıl kadın olmazsa, sen de hırka giymekle bu yolun eri olamazsın. Önce gönlünü arıtmaya bak!”<br />
    Ona göre sûfî, gündüz güneşe, gece yıldıza ve aya ihtiyacı olmayandı. Çünkü sûfîlik varlığa ihtiyacı olmayan yokluktu.<br />
    Bir gün müritlerine: “En güzel şeyin ne olduğunu” sordu ve kendisi bunu şöyle açıkladı: “En güzel şey, devamlı zikreden bir kalbdir. Çünkü bütün varlığını Allah istila etmiş bir kimse, tepeden tırnağa herşeyiyle Allah’ı ikrar eder.”<br />
    Sıdk’ı gönülde olanı konuşmak, ihlâs’ı her şeyi Hakk için yapmak, riya’yı da amelini halk için yapmak şeklinde tanımlardı.<br />
    Vâris-i Nebî denmeye lâyık olan kimse, O’nun fiil ve kavillerine uyan, O’nun izine basarak yürüyendir. Kâğıtların yüzünü karalayıp kitap yazdığını sanan değildir. Ölümsüz bir hayata kavuşmanın günde bir kere ölüp yine dirilmek olduğunu söylerdi. İncitme ve incinme konusunda şunları söylerdi: İnsanlar üç zümredir:<br />
    1- Sen kendisini incitmediğin halde o seni incitir.<br />
    2- Sen kendisini incitirsen onlar da seni incitir.<br />
    3- Sen kendisini incitsen de o seni incitmez.<br />
    Bir mü ‘mini incitmeden sabahtan akşama varan bir kimse, o gün akşama kadar Hz.Peygamber (s.a.v) ile yaşamış gibi olur. Eğer mü ‘mini incitirse, Allah onun o günkü ibadetini kabul buyurmaz. .”( Attâr, s. 628.)<br />
    Tasavvufi umdeleri Nebevî üslûpla şöyle anlatırdı: “Çok ağlayın, az gülün, çok susun, az konuşun, çok verin, az yiyin, başınızı yastıktan uzak tutmaya çalışın.”<br />
    Ebul Hasan Harakani'nin ölümünden 3 asır sonra müritlerinden birisi tarafından yazılan 'Nurul Ulum' adlı eserde; evliyanın ilmi ve hayatından kesitleri öğrenmekteyiz. Farsça el yazması bu eserin orijinali günümüzde Bristh Museum kataloğunda bulunan Nurul Ulum, 6 bölümden oluşmuş, son bölümü evliyanın yaşamını anlatan tek orijinal eserdir.<br />
    Ebu’l-Kâsım Kuşeyrî, Ebu’l-Abbâs Kassâb, Ebû Said-i Ebu’l-Hayr gibi mutasavvıflarla İbn Sînâ gibi felsefe ve tıp otoriteleriyle çağdaş. Kuşeyrî ile görüştüğünü Keşfu’l-Mahcûb müellifi Hücvirî’den öğreniyoruz. Ebu’l-Abbâs Kassâb onun hakkında: “Tasavvuf pazarında rihlet ve ziyaret Harakânî’ye lâyıktır” demektedir. <br />
    İbn Sinâ ve Harakânî <br />
    Tezkiretü’l-Evliyâ ve el-Hadâiku’l-Verdiyye’nin verdiği bilgilere göre Harakânî, çağdaş, felsefe ve tıp otoritesi, eserleri dört asır Batı üniversitelerinde okutulan İbn Sinâ ile de görüştü.<br />
    Tasavvuf ve tasavvuf erbâbına karşı ilgi duyan Filozof İbn Sinâ, Harakânî’yi ziyarete gelir. Şeyhin evine varıp karısından nerede olduğunu sorar. Karısı da, onun hakkında hiç de hoş olmayan lafızlar kullanarak evde olmadığını ve ormana odun getirmeye gittiğini söyler. İbn Sinâ, şeyhi görmek için orman tarafına, onu aramaya gider. İbn Sinâ yolda şeyhin gelmekte olduğunu ve yükünü bir aslanın taşıdığını görünce hayretle sorar:<br />
    “Efendi, bu ne hal böyle?” Şeyh de: “Evdeki aslanın yükünü çekmemiş olsak, Allah bizim yükümüzü dağdakilere çektirmezdi” der. Evdeki aslan karısıdır. Çünkü son derece geçimsiz bir kadındır, ama Harakânî Allah için onun sıkıntılarına katlanarak “kesb-i kemâlât” etmiştir. Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretlerini, buna benzer daha pek çok büyük zât ziyaret etmiş ve birçoğu da ona mürîd olmuştur. İbn-i Sînâ da Harakānî Hazretlerini ziyaret edip onun tesirinde kalanlardandır.(Attâr, s. 597.)<br />
    Abdullah Ensârî ve Harakânî <br />
    (396-881/1006-1089)  Menâzilü’s-Sâirîn adlı eserinde tasavvufî hal ve makamları anlatarak tasavvuf tarihimizde haklı bir şöhret kazanan Abdullah el-Ensârî el-Herevî de, Harakânî’nin müridlerindendir. Onu bizzat hayat suyu şeklinde niteleyerek hakikati onun aracılığıyla bulduğunu şöyle anlatır: “Hadis, fıkıh ve diğer İslâmî ilimlerde pek çok üstaddan okudum. Tasavvuftaki üstadım ise Ebu’l-Hasan Harakânî’dir. Onu görmeseydim marifete eremezdim. “O zamanın efendisi ve gavsı idi.” (Câmî, Nefahât, 482.)<br />
    Ebû Said-i Ebu’l-Hayr ve Harakânî <br />
    Harakânî’nin Ebû Said’in çağdaşı olduğu ve kendisiyle zaman zaman görüştüğü bilinmektedir. Nitekim bir ziyaretinde Harakânî’nin huzurunda susmayı tercih ettiği görülmüştü. “Niçin susuyorsun?” diye soranlara: “Bir konuda iki tercümana ihtiyaç yok” diye cevap verdiği nakledilir. Rivayete göre Harakânî, Ebû Said-i Ebu’l-Hayr’ı bast ehli kendisini ise kabz ehli olarak nitelerdi. Ebû Said semâ ve rakstan hoşlandığı halde Harakânî ise meşrebi gereği bundan pek hazzetmezdi.<br />
    Harakânî, belki de fütüvvet ve melâmet meşrebinde bir sûfî olmasının gereği hırka ve seccâde gibi sembolik unsurlara pek önem vermezdi. Oysa Ebû Said-i Ebu’l-Hayr, ilk sistemli tekke kuran şahıs sıfatıyla bunları önemserdi. Kendisiyle birlikte “onu bir mana denizi ve Harakanî’yi o denizden bir konuşmacı”olarak gören ve birçok müride sahip çağdaşı ünlü bilgin ve gezgin sûfi Ebu Said-i Ebu’l- Hayr (357-440/967-1049) onun makamının yüceliğini ve manevi tesiriyle kendisinden aldığı feyzi şöyle ifade eder: “Ben pişmiş bir tuğla idim; Harakan’a varınca cevher olarak döndüm.”<br />
    Onun çağdaşı ünlü sûfi yazar El-Hucviri (Ebu’l- Hasan Ali b. Osman Cullabi ö. 465/1072), tasavvufun temel kaynaklarından sayılan Keşfu’lMahcûb adlı eserinde Ebu’l- Hasan’ı şöyle tanıtır: “Yegâne imam, devrin ehlinin şerefi… Şeyhlerin en büyüğü idi… kendi döneminde Allah’ın bütün velileri tarafından övgüye mahzar bir zat idi.’’<br />
    Yine Hucviri’nin ifadesiyle, Ebu’l- Hasan’a çağdaş, birçok müridi bulunan devrin meşhur âlimi sûfi yazar Abdulkerim el-Kuşeyri (376-465/986-1072) kendisini ziyaret ettiği Harakan’da ondan aşırı şekilde etkilendiğini şöyle ifade eder:“ÜstadEbü’l-Kasım Kuşeyri’den (Allah ondan razı olsun) duydum ki (dedi):‘Harakan vilayet (köy)’ine varınca, o pîrin haşmetinden dolayı fesahatim sona erdi ve (konuşacak)ibare kalmadı; öyle ki veliliğimden azledildiğimi sandım.”<br />
    Sem’ani (Ebü Said Abdülkerim b: Muhammed ö.562/1167) onun hakkında şöyle der: “ …Harakan…Esterabad yolu üzerinde Bistam dağında hayrı bol büyük bir köyün adıdır. Asrının şeyhi ve zamanın yegânesi Ebu’l-Hasan Ali bin Ahmed el-Harakanî oralıdır.”<br />
    Bazı şathiyelerini yorumlayan Rüzbihan Baklı-i Şirazi (ö. 606/1209) de Harakanî hakkında şöyle der: “Aşkın kılıcı ve ateş denizinin usta yüzücüsü Ebu’l-Hasan Harakanî; onun meşhur kerametleri ve etkileyici (ünlü) sözleri vardı; hakikat ilminde hali seçkin ve sözü cömert idi.”<br />
    Ünlü sûfi yazar ve şairlerden Feriduddin-i ‘Attar (Ebü Hamid Muhammed ö.618/1221)ın tasviriyle “Harakanî: Hüzün deniz, dağdan daha sağlam, ilahi güneş, sonsuz sema, rabbani harika, devrin kutbu… Sultan-ı salatin idi; âlemdeki evtad ve abdalın kutbu; tarikat ve hakikat ehli padişahı, dağ gibi bir sıfat şahikasının mütemekkini ve marifet sahasının yegânesi… Hakikat sırlarına sahip, himmeti yüce ve mertebesi ulu; Yüce Allah nezdinde yakın aşinalığı olan bir zat idi.” der.<br />
    Tasavvufun şüphesiz en büyük şahsiyetlerinden sayılan ve Mesnevi’sinde ona geniş yer veren Mevlana Celaleddin-i Rumi (ö.670/1271) onun için, “Din’în Şeyhi (Şeyh-i Din)”ifadesini kullanarak, ‘’bizim söylediklerimiz Ebu’l Hasan Harakanî’den aldıklarımızdan başka bir şey değildir’’ demiştir.<br />
    Mesnevî’nin Hz. Harakâni ile ilgili en çarpıcı yeri Hz. Bayezid’in Hz. Harakâni’nin varlığından ve dünyaya geleceğinden haberdar edişidir. Bu hikâye Hz. Şems’ten de önce Attar’ın Tezkiretu’l-Evliyâ eserinde ve daha başka kimliği meçhul mutasavvıflar tarafından yazılan kitaplarda yer almıştır. Mevlânâ gönlü ile hadiseyi bildiği için diğer anlatılanlara ekler yapmıştır. Hz. Bayezid’in Harakâni’nin mânâsını, Peygamber’in hadisi ile açıkladığı ve 150 yıl önce Hz. Muhammed(s.a.v)’in Yemen’den Allah’ın kokusunu hissedişi gibi Harakan’dan gelecek olan büyük sultanın manevî kokusunu hissetmesini anlatmıştır.<br />
    Makālât’ta Hz. Şems: Bu Bâyezîd (k.s)Harakân köyünden geçerken şöyle demişti: ‘Yüz elli yıl sonra, bu köyden beş derece benden üstün olan bir er çıkacak.’ Öyle oldu. Aynı tarihte Ebu’l- Hasan-ı Harakanî ona mürit oldu ve onun türbesi başında hırka giydi” der.<br />
    Başka bir yerinde ise “Büyük Er” diye bahsettiği Ebu’l-Hasan-ı Harakanî’nin Sultan Mahmud ile olan hikâyesini anlatır ve Sultan’a: “Ey İslâm padişahı! ‘Allah’a itaat ediniz’ zevki bizi öyle kuşattı ki âlemdeResûlün bulunup bulunmadığından bile haberimiz olmadı; sizin gibi bir Sultan’dan nasıl haberdar oluruz? ” dediğini, Sultan’ın ise ağlayıp titreyerek şeyhin elini öptüğünü anlatır. Kuşeyrî, Harakanî’nin bu muazzam cevaba benzeyen“Lâ ilâhe illâllah’ı kalbin derinliklerinden, MuhammedunResûlullâh’ıkulağın dibinden söylerim” sözünü şöyle yorumlamıştır: Gerçekte Allah’ın dışında her şey Hakk’ın kadrine ortak koymaktır.<br />
    Menâkibu’l-‘ârifîn’e göre Şems-i Tebrîzî sık sık Harakâni’ye ait olup mîrâcı anlatan şu sözleri tekrarlardı: “Bir ayağımı arşın üzerine koydum, ikincisi yerin en dibindeydi; dilek kapısı kapalıydı; niyaz eşiğine inmedikçe kapı asla açılmadı; niyazdan daha üstün ibadet yoktur.“<br />
    Osmanlının son devri büyük âlimi M. Zahid el-Kevseri’nin ifadesiyle: “Rabbani arif Ebu’l-Hasan Harakanî, Evliyanın en büyüklerinden ve seçkinlerin en kâmillerinden idi…”<br />
    Erzurumlu Hace Muhammed Lutfi(k.s)Hazretleri de bir dizesinde Harakanî’yi şöyle tanıtır:<br />
    “Pir-i Harakanî namütenahi, kemalât-ı kâmil Hak’dır penahı.<br />
    Mir’at-i Muhammed evliya şahı, Tarik-i Mevlâ’da merdan iledir.”<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN HİKMETLİ SÖZLERİNDEN</span></span><br />
    Arifi Billah bir zat olan Ebu’l Hasan-ı Harakanî Hazretlerinin insanı özüne döndüren derin manalı çok veciz sözleri vardır. Bunlardan onun nasıl bir kulluk anlayışı içerisinde olduğunu anlayabilir ve nasiplenebiliriz.<br />
    O bir sözünde, ” Kimin kapısında bir yıl beklersen, neticede bir gün, ‘Gel bakalım! Niçin orada duruyorsun?’ der. Allah’ın kapısında elli yıl bekle, sana ben kefil olurum” der.<br />
    Huzuru Rahman’a gidecek bir kul olduğunun idrakine sahip, kulluğun şuuruna ermiş o büyük sultan şöyle söyler; “Üç hâlden biri ortaya çıkmadan dünyadan gitme: Ya Allah’a olan muhabbetinden dolayı gözyaşların kan olmalı ya O’nun korkusuyla idrarın kana dönüşmeli veya uyanık olduğun hâlde kemiklerinin eriyerek inceldiğini görmelisin.”<br />
    “Her kim bu dergâha gelirse, ekmeğini verin ve inancını sormayın. Zira Allah katında ruh taşıyan herkes Ebu’l-Hasan’ın sofrasında ekmeğe layıktır”. Harakanî’nin bu düşüncesi, daha sonra Mevlânâ’da:<br />
    “Gel, gel, her ne olursan ol, gel!<br />
    İnançsız da, putperest de olsan, gel!<br />
    Burası umutsuzluk dergâhı değil,<br />
    Yüz kere bozsan da tövbeni, yine gel!” şeklinde ifadesini bulmuştur.<br />
    Böylece bütün insanlık, dini, rengi, dili ne olursa olsun Harakanî’nin çağırdığı bu dergâha davetlidir. Yaşama sevinçlerini kaybedenler, hayata küsenler, tövbesini bozanlar bu “dergâh”ta yeni ümitlere ulaşabilirler. Harakanî bu davetiyle, insan kitlelerini parçalayan, insan gönüllerinin öze ulaşmasını engelleyen tüm bağların koparılmasını istemekte ve tüm insanlığı en iyiye, en doğruya, yegâne gerçeğe çağırmaktadır. Bu gerçek Hak din İslam’dır. Hz. Muhammed Mustafa(s.a.v)in yoludur.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN ŞEFKAT, MERHAMET VE HİZMETİ</span></span><br />
    Müminlerin hizmetçisi olmak onun yolunun esasıdır<br />
    Ebu’l Hasan Hazretlerinin hayatında en çok öncelediği amellerden birisi de mümin kardeşliğinin kural ve kaidelerinin hayata yansıtılmasıdır. Müminlerin derdleriyle dertlenmek, onların gönüllerini almak, sıkıntılarının giderilmesine vesile olmak, hülasa müminlere hizmetçi olmak, onun tasavvuf anlayışının esasıdır; insanın terakki etmesine vesile olan en önemli saiktir. Bunu şu sözlerinden anlamaktayız; “Sabahleyin kalkan âlim ilminin, zâhid de zühdünün artmasını ister. Ebû’l-Hasan ise, bir kardeşinin kalbine sevinç ve neşe verebilme derdindedir.” ( Attâr, s. 611.)<br />
    “Allah’ım! Eğer bütün dünyada Sen’in mahlûkâtına karşı benden daha şefkatli biri bulunursa, o vakit ben kendimden hayâ ederim!”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 247.)<br />
    “İlâhî! Bütün şartlar altında Sen’in ve Resûl’ünün kölesi, mü’minlerin hizmetçisiyim!”( Attâr, s. 616.)<br />
    “En büyük kerâmet; yorgunluk ve bezginlik hissetmeden Allâh’ın mahlûkâtına hizmet etmektir.”( Nâme-i Dânişverân-ı Nâsırî, I, 297.)<br />
    Bir başka sözü de şudur; “Türkistan’dan Şam’a kadar olan sahada bir din kardeşimin parmağına batan diken, benim parmağıma batmıştır; birinin ayağına çarpan taş, benim ayağımı acıtmıştır. Bir kalpte hüzün varsa, o kalp benim kalbimdir.” ( Attâr, s. 604.)<br />
    Aynı anlamlarda bir başka sözü ise şudur; “Kâmil bir îmânın ilk meyvesi merhamet, onun en bâriz tezâhürü de Allah rızâsı için mahlûkâta “hizmet”tir.”<br />
    “Mü’minin âzâlarından (en az) birinin devamlı Yüce Allah ile meşgul olması gerekir. Bir mü’min Allah Teâlâ’yı ya kalbiyle hatırlamalı, ya diliyle zikretmeli, ya gözüyle O’nun görülmesini istediği (ilâhî azamet tecellîleri)ni görmeli, ya (kalbinden rahmet taşırarak) eliyle cömertlik yapmalı, ya ayağıyla insanları ziyaret etmeli, ya bütün varlığıyla mü’minlere hizmette bulunmalı, ya aklıyla tefekkür ederek mârifete ulaşmaya gayret etmeli, ya ihlâsla amel etmeli, ya da kıyâmetin dehşetinden korkmalı ve insanları bu hususta îkâz etmelidir.”Böyle birinin, kabirden başını kaldırır kaldırmaz kefenini sürüye sürüye Cennet’e gideceğine ben kefilim!”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 240.<br />
    “«Amel işlemen gerekmez!» demiyorum. Lâkin yaptığın ameli acaba sen mi yapıyorsun, yoksa sana yaptırılıyor mu, bunu bilmen gerekir. Aslında kul, Allâh’ın sermâyesiyle ticaret yapmaktadır. (Zira her şeyi yoktan var eden ve fâil-i mutlak olan Cenâb-ı Hak’tır.) Sermâyeyi Allâh’a verip gittiğinde, evvel de Allah, âhir de Allah, ortası da Allah’tır. Ticaretin O’nun sâyesinde kâr eder, senin sâyende değil! Pazarda kendisi için pay görene, oraya yol yoktur.”( Attâr, s. 625.)<br />
    “Allah Teâlâ kuluna, îmandan sonra temiz yürek ve doğru dilden daha büyük hiçbir şey ihsân etmemiştir.”( Attâr, s. 628.)<br />
    “Kalblerin en aydını içinde mahlûkatın yer almadığı kalbdir. Amellerin en iyisi, içinde mahlûk düşüncesinin olmadığı ameldir. Nimetlerin en helâli kendi gayretinle olanıdır. Arkadaşın en iyisi Hak ile yaşayandır.” <br />
    “Hep sevindirici şeyler arama. Bazen seni üzecek şeylere yönel. Ağla, gözyaşların aksın. Çünkü Allah, gözyaşı akıtanları çok sever”. <br />
    “On iki sene nefsimin demircisi idim; kendi nefsimden bir ayna yapmak için onu riyazet ocağına koyuyor, mücahede ateşiyle dağlayarak kızıl hâle getiriyor, sonra onu yerme örsünün üzerine koyarak kınama çekiciyle dövüyordum. Beş sene kendi aynam idim; her çeşit ibadet ve taatle bu aynayı parlatıyordum. Sonra bir sene boyunca kendime dikkatle baktım; kendimde (belimde) gururdan, ucuptan, kibirden ve kendi amelini beğenmekten mamul bir küfür zünnarı gördüm. On iki yıl onu kesmek için çalıştım, nefsin derinliklerinde bir başka zünnar gördüm, beş yıl da onun kesilmesi için gayret sabrettim. Onu nasıl keseceğime bakıyordum, keşif vâki oldu. Halka (mahlûkata) baktım onları ölmüş gördüm ve hepsinin cenaze namazlarını kıldım. Onların cenazesinden döndüm ve yeniden İslâm'a girdim.Kendi ömrüme bakınca, yetmiş üç yıllık bütün ibadetimi bir saat kadar gördüm; günahlarıma bakınca Nuh'un (as) ömründen daha uzun gördüm.”<br />
    “Hak Teâlâ kulların paylarını bölüştürdü, her biri kendi payını aldı. Civanmert velilerin payına da hüzün düştü. Civanmertlerin hüznü O'nu O'na yaraşır şekilde anmak isteyip de yapamamalarıdır. Eğer sana hüzünlü olanların hikâyesini anlatırsam yer ve gök kan ağlar. “<br />
    Ebu’l-Hasan Harkani rahmetullahi aleyh Silsile-i Âliyye’de emaneti Ebû Ali Farmedî rahmetullahi aleyhe vermiştir. Kâtip Çelebi Cihannüma adlı eserinde Harakani’nin Türbesinin Kars’ta bulunduğunu kaydetmiştir. <br />
    Rabia Adeviyye ve benzeri sufiler gibi, cennet düşüncesinden, cehennem endişesinden geçenlerdendi. Şöyle konuşurdu bu konuda: “Cennet ve cehennem yok demiyorum. Benim dediğim, cennet ve cehennemin benim nezdimde yeri yoktur; zira her ikisi de mahluktur. Benim rağbetim ise mahlûkata değil, Hâlika’dır.”<br />
    İlimle ve bilgiyle övünmenin yersizliğini şöyle anlatırdı: “Herkes, hiçbir şey bilmediğini anlayıncaya kadar hep bildiğiyle övünür, durur. Nihayet hiçbir şey bilmediğini anlayınca bilgisinden utanır ve işte o zaman marifet kemale erer. Çünkü gerçek bilgi bilmediğini bilmektir.”<br />
    Sulh ve cengin nerede ve ne zaman olacağını şöyle bildirirdi: “Sulh bütün halkla, cenk ise nefsledir.”<br />
    Dünyayı gölge gibi görürdü. Bu yüzden de: “Sen onun peşinde koştukça o senin padişahın; ondan yüz çevirince de sen onun padişahı olursun.” derdi.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ALTIN SİLSİLESİNİN 6. HALKASI</span></span><br />
    Nakşibendiyye silsilesi olarak da bilinen silsile-i aliyeyi büyük âlim ve veliler oluşturur. Tıpkı altın bir gerdanlık gibi üç koldan Peygamber Efendimiz'e bağlanır. Ebul Hasan Harakani'ye kadar sıralama şu şekildedir:<br />
    1-Peygamber Efendimiz (s.a.v)<br />
    2- Ebu Bekir Sıddık (r.a)<br />
    3-Selmani Farisi (r.a)<br />
    4-Kasım bin Muhammed(r.a)<br />
    5-Cafer-i Sadık (r.a)<br />
    6-Bayezıd-ı Bistami (k.s))<br />
    7-Ebul Hasan Harakani (k.s)<br />
    Harakânî’den Bize Kalanlar<br />
    İnsanların adlarının yüzyılları aşıp gelmesi büyük bir mazhariyettir. Harakânî bunu yaşayan gönül sultanlarındandır. Çünkü o:<br />
    1- Tasavvuf kültürümüzde Yesevîlik, Bektâşîlik ve Nakşîlik gibi tariklerin kolbaşıdır.<br />
    2- Gazzâlî, Hemedânî, Necmeddin Dâye, Attâr ve Mevlânâ gibi sûfîleri derinden etkilemiştir.<br />
    3- Fütüvvet anlayışıyla Anadolu Ahîlik’inin kurulmasına öncülük etmiştir.<br />
    4- Adına inşâ edilen cami, tekke ve külliye ile Kars’ta hâlâ yaşamaktadır.<br />
    5- Kendisine izâfe edilen risâleleri tasavvuf kültürümüze zenginlik kazandırmıştır.<br />
    6- İnsanlarımız onun adıyla bütünleşmekten dolayı metafizik bir güç, mânevî bir hazz elde etmiştir.<br />
    Kaynaklar: Abdülmecid Hânî, el-Hadâiku’l-verdiyye, Kâhire 1308, s. 105.Ahmed Hilmi, Mir’ât-ı Bâyezid Bistamî ve Ebu’l-hasan Harakânî, İstanbul 1319.Attâr, Tezkiretü’l-evliyâ, (trc. S. Uludağ), s. 670-721.Câmî, Nefehâtü’l-üns, s. 298.Evliyâ Çelebi, Seyahatnâme, II, 330.H. Kâmil Yılmaz, Altın Silsile, İstanbul 2001.Hucvîrî, Keşfü’l-mahcûb, (trc. S. Uludağ), s. 102-103.İbn Batuta, Rihle, Beyrut 1405/1985, I, 433.İbrahim Alanka, Ebu’l-Hasan Harakânî, ts. (Elif matbaacılık).Kazvînî, Asâru’l-bilâd, Beyrut ts. 363.S. Uludağ, “Ebu’l-Hasan Harakânî”, DİA, XVI, 93-94.Zehebî, Siyeru a‘lâmu’n-nübelâ, XVII, 421.Nûrü’l-ʿulûm (nşr. Y. E. Berthels, Taṣavvuf ve Edebiyyât-ı Taṣavvuf [trc. Sîrûş İzdî], Tahran 2534 şş. içinde), s. 329-366; a.e. (nşr. Abdürrefî‘ Hakīkat), Tahran 1359 hş.; Herevî, Ṭabaḳāt, s. 373, 628; Muhammed b. Münevver, Esrârü’t-tevḥîd, Tahran 1348 hş., s. 148, 395; Sem‘ânî, el-Ensâb, V, 86; Baklî, Şerḥ-i Şaṭḥiyyât, s. 41, 317; Necmeddîn-i Dâye, Şerḥu ḳavli Ebi’l-Ḥasan el-Ḫaraḳānî, Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 2061, vr. 151b-154a; Zeynelâbidîn-i Şirvânî, Riyâżü’s-seyâḥa [baskı yeri ve tarihi yok] (İntîşârât Sa‘dî), s. 520-521; Ma‘sûm Ali Şah, Ṭarâʾiḳ, II, 701; Safâ, Edebiyyât, II, 211, 911; Abdürrefî‘ Hakīkat, Târîḫ-i ʿİrfân ve ʿÂrifân-ı Îrânî, Tahran 1372 hş., s. 356-381; Abdülhüseyn-i Zerrînkûb, Cüstücû der Taṣavvuf-i Îrân, Tahran 1369 hş., s. 56-60; Schimmel, Mystical Dimensions of Islam, s. 90, 482; Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevî Şerhi, İstanbul 1974, IV, 261-272; İbrahim Alanka, Ebü’l-Hasan Harakanî, Ankara, ts. (Elif Matbaacılık); Dihhudâ, Luġatnâme, II, 407; J. T. P. de Bruijn, “K̲h̲araḳānī”, EI2 (İng.), IV, 1057-1059; H. Landolt, “Abu’l-Ḥasan Ḵaraqānī”, EIr., I, 305-306.<br />
<br />
    Ebubekir TANRIKULU Hoca<br />
    Kadiriye-i Halisiye-i Hayriyyenin <br />
    Hadimul Fukarası<br />
<br />
Ebu'l Hasan Harakani K.S.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hamiduddin Aksarayi Somuncu Baba K.S.]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=26112</link>
			<pubDate>Tue, 18 Aug 2026 12:55:05 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=26112</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hamiduddin Aksarayi Somuncu Baba K.S.</span></span><br />
<br />
  (D.M.1331, Kayseri – V.M.1412, Malatya)<br />
    Anadolu’nun manevi mimarlarından olan, Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri başta olmak üzere birçok talebe yetiştirerek Osmanlı Devleti’nin manevi anlamda büyümesinde ve gelişmesinde büyük katkısı olmuş bir Allah dostu Alperendir. “Somuncu Baba“ lakâbıdır. Asıl adı Hamid Hamidüddin’dir. Kaynaklarda “Hamid-i Veli”, “Şeyh Hamid-i Veli”, “Hamidüddin-i Veli”, “Hamid Hamidüddin-i Veli” Hamîd-i Kayserî, Hamîd-i Aksarayî, Somuncu Koca, Ekmekçi Koca  ve “Somuncu Baba” isimleriyle geçmektedir. 1331 yılında Kayseri ’nin Akçakaya köyünde doğmuştur. Anadolu’ya manevi fetih için gelen Horasan erenlerinden Şemseddin Musa Kayserî ’nin oğludur. <br />
    4. Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid Han zamanında yaşayan Somuncu Baba Hazretleri, 24. kuşaktan Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in neslinden gelmektedir yani Seyyid’dir. İlk eğitimini babasından almış daha sonra ilim alanındaki çalışmalarını Şam, Tebriz, Hoy ve Erdebil’de sürdürmüştür. Bayezid-i Bistâmi’nin ruhâniyetinden istifâde etmiş ve Alaaddîn-i Erdebilî’den icâzet alarak tekrar Anadolu’ya dönmüştür.<br />
    Osmanlı kuruluş dönemi Anadolu’ya İslam’ı mayalayan, ünlü mutasavvıf, veli, âlim. Aynı zamanda Bayramiyye Tarikâtı kurucusu Hacı Bayram Veli(k.s)'nin de hocasıdır. <br />
    Hamîdüddin Aksarâyî, Erdebil Tekkesi'nde tasavvuf eğitimini tamamladıktan ve bir süre inziva hayatı yaşadıktan sonra şeyhinin emriyle Anadolu'ya dönüp Bursa'ya yerleşti. <br />
    Bursa Ulu Camii Açılışı ve Somuncu Baba<br />
    İrşad vazifesi için Anadolu’ya dönen Somuncu Baba Hazretleri Osmanlı Devleti ’nin pâyitahtı Bursa’da yaşadığı yıllarda manevi kimliğini gizleyerek talebelerinin eğitimi ile meşgul olmuştur. Bursa'da iki göz bir fırın yaptırdı, bir kısmında ekmek yaparken, diğer kısmında inzivaya çekildi. Bursa’da çilehanesinin yanında yaptırdığı ekmek fırınında, somun pişirip çarşı pazar dolaşarak “Somunlar Müminler” nidâsıyla insanlara somun dağıtmıştır. Yaptığı ekmeğin lezzeti ve bereketi dilden dile yayıldı, halk arasında 'Somuncu Baba' olarak tanınmaya başladı. Söylentiler Yıldırım Bayezid Hanın damadı Emir Sultan'ın da kulağına gitti ve onu fırınında ziyaret etti.<br />
    Emir Sultan, Hamîdüddin Aksarâyî'nin kendini gizlemiş bir âlim olduğunu görür görmez anlar, sık sık onu ziyaret eder.<br />
    Yıldırım Beyazıt Han’ın Niğbolu Savaşı’nın kazanılmasına Allah’a şükür nişânesi olarak yaptırdığı Bursa Ulu Cami, Osmanlı Devleti’nin ilk selâtin camisidir. Bursa’da çilehanesinin yanına yaptığı ekmek fırınında somun pişirerek çarşı pazar dolaşıp “Mü’minler, Somunlar” nidâlarıyla ekmek dağıtan Şeyh Hamidi Veli Hazretleri Ulu Cami’nin inşâası sırasında da işçilere ve halka somun dağıtmış, manevi yönünü gizlediğinden dolayı halk arasında “Somuncu Baba” lâkabıyla bilinir olmuştur. Yani bu dönemde Somuncu Baba kimdir? Diye sorsanız tüm halk her gün ekmek dağıtan yaşlı nurâni zâtı gösterecektir.<br />
    Cami inşaatı tamamlanıp da açılış günü geldiğinde Padişah Yıldırım Beyazıt Han ilk hutbeyi okuması için dönemin tasavvuf büyüklerinden Emir Sultan Hazretleri’ni görevlendirmiştir. Şeyh Hamidi Veli Hazretlerinin manevi yönünü Bursa’da ilk keşfeden kişi olan Emir Sultan Hazretleri;<br />
    “Padişahım bu beldede benden daha âlim kimseler vardır. Onlar aramızda iken hutbe okumak bize düşmez”diyerek bu görev için Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’ni işaret etmiştir. Padişahın huzurunda görevi reddetmeyen Hamidi Veli Hazretleri hutbede Fatiha Suresi’ni 7 farklı şekilde yorumlayarak işârî tefsirini yapmıştır. Bu olağanüstü hutbeyi dinleyen cemâat Somuncu Baba olarak bildikleri Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin manevi büyüklüğünün farkına varmıştır. <br />
    Namazdan sonra halk Somuncu Babanın elini öpüp duasını almış,Caminin üç kapısıından  çıkanlaruın hepsi elini öptüğünü duasını aldığını söylemişlerdir.<br />
    Osmanlı Devleti’nin ilk şeyh’ül islâmı Molla Fenâri Hazretleri ise bu tefsir üzerine “Ayn’ul Ayan” isimli Fatiha Tefsiri kitabını kaleme almıştır. <br />
    “Sırrımız Fâş Oldu”<br />
    Bursa’da manevi büyüklüğü ortaya çıkan ve kendi ifadesiyle sırrı fâş olan Hamidi Veli Hazretleri ise talebeleri ile birlikte Bursa’dan ayrılmıştır. Melamilik ’in en önemli temsilcilerinden olan Şeyh Hamidi Veli Hazretleri halk içinde Hakk ile birlikte olma yolunu seçmiş insanların teveccühünden ziyâde talebe yetiştirmek ve âlem-i İslâm’a hizmet etmekle meşgul olmuştur. <br />
    Bu sebeple Somuncu Baba aşkın sırrı yolculuğunda kendi sırrı nerede ortaya çıktı ise oradan uzaklaşmıştır. Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri şöhretten ve cemaatin teveccühünden sakındığı için talebeleriyle birlikte Bursa’dan ayrılarak Aksaray’a gelmiştir. <br />
    Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin Bursa’dan ayrılmasını Bursalı İsmail Hakkı Silsilenâme’sinde şu şekilde anlatmıştır:“Şeyh Hamid ol gece merkebine suvar olup Aksaray tarafına gitmiştir. Ve burada kendisinin Muzaf Mescidi vardır. Ve Aksaray’dan dahi Darende’ye hicret buyurup ve anda intikal-i bekâ kılmıştır. Ve hâlâ türbesi ziyaretgâhtır.”<br />
    Somuncu Baba Bursa’dan ayrılmıştır ama hem o dönemde kullandığı fırını hem de hayatı günümüze kadar unutulmamıştır. Hatta çarşı esnafının her sabah iş başı yaparken Hamid-i Veli Hazretlerinin ekmek dağıttığı yerde dua ederek işe başlaması tesirlerinin ne kadar etkili olduğunu göstermektedir.<br />
    Somuncu Baba Aksaray’da yaşadığı yıllarda talebelerinin meşhurlarından halifesi Hacı Bayramı Veli Hazretleri’ni dinî ve dünyevî ilimlerde eğiterek irşâd vazifesi ile Ankara’ya görevlendirmiştir. Hacı Bayramı Veli Hazretleri’nin Osmanlı Devleti’ne etkileri ayrı bir yazı konusu yalnız o kadar tesirli olmuştur ki; Somuncu Baba kimdir? Denildiğinde ilk akla gelen Hacı Bayramı Veli’nin hocası olduğudur. Oğullarından Yusuf Hakiki Baba’yı da Aksaray’a görevlendiren Hamidi Veli Hazretleri diğer oğlu Halil Taybi ile birlikte Hac ziyaretinde bulunmuştur.<br />
    Somuncu Baba Hazretleri’nin Talebeleri ve Osmanlı Devleti’ne Etkileri<br />
    Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Hazretleri ve en meşhur talebesi Hacı Bayramı Veli‘nin Osmanlı Devletinde yeni Anadolu ve Rumeli üzerinde çok büyük etkileri vardır. Somuncu Baba Hazretleri’nin talebesi Hacı Bayram-ı Veli’nin, İstanbul’un manevi fâtihi Akşemseddin Hazretleri’ni yetiştirmiş olması bunun en büyük örneğidir.<br />
    Osmanlı kültürünü etkileyen bu önemli simaların hizmetlerini ve kültürümüze katkılarını anlamak için bizzat yetiştirdiği ve yetişmesine vesile olduğu bazı isimleri zikretmemiz yeterlidir. Böylece kültürümüz için ne kadar önemli olduklarını ve büyük değerler ifade ettiklerini anlamaya çalışabiliriz. Bu önemli isimler ve metfun oldukları yerler şu şekildedir:<br />
    Halil Taybi- Darende.Baba Yusuf Hakiki- Aksaray. Akşemseddin–Göynük. Ömer Dede-Göynük. Hızır Dede-Bursa. Akbıyık Sultan-Bursa. İnce Bedreddin-Darende. Yazıcıoğlu-Gelibolu. Şeyh Lutfullah-Balıkesir. Şeyhî-Kütahya. Şeyh Üftade-Bursa. Aziz Mahmud Hüdayi-İstanbul. Muslihiddin Halife-İskilip. Uzun Selahaddin-Bolu<br />
    Somuncu Baba Hazretleri‘nin günümüze kadar gelen uzantıları ve yansımaları o kadar mükemmeldir ki Anadolu’nun her köşesinde bir parçasını bulmak ve yüreklerde hissetmek mümkündür. Âlim ve tasavvuf ehli kimseler üzerinde emeği ve etkisi bulunan Somuncu Baba Hazretleri için kültürümüzün temel taşlarından biridir diyebiliriz. Öyle ki uzantılarının günümüze kadar devam etmesi neseb-i âliyesinin halen etken olması günümüz insanları için Allah’ın bir lütfudur. <br />
    Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba, zâhirî ve bâtınî ilimlerdeki derin bilgisine rağmen, çok az eser vermiş veya çok az eseri bize ulaşmış bir âlim kişidir. Onun fazla eser vermiş olmaması, Onun melâmet meşrebinden kaynaklanmış olabilir. Nitekim onun yanında yetişmiş bulunan ve halifesi olan Hacı Bayram-ı Veli de, müderris olmasına rağmen eser yazmamış ve hatta “Muhammediyye” müellifi, halifesi Yazıcıoğlu, eserini kendisine takdim ettiğinde:“Mehmet, bununla uğraşacağına bir gönül halketseydin; bir gönle girip onun terbiyesiyle meşgul olsaydın, daha iyi olmaz mıydı?”diyerek kendi düşüncesini de dile getirmiştir.<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> ESERLERİ</span></span><br />
    Somuncu Baba ‘nın bize kadar ulaşan Şerh-i Hadis-i Erba’în (Kırk Hadis), Zikir Risalesi ve Silâh’u-l Mürîdîn adında 3 adet eseri mevcuttur.<br />
    Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Hazretlerinin Zikir Risâlesi isimli eserinin son bölümünde “Arkadaşlarıma ve Yolumuzdan Gidenlere Tavsiyelerim” başlığı altında bizlere önemli nasihatler bırakmıştır. Bu tavsiyeler şu şekildedir:<br />
    “Gizli ve aşikâr her yerde Allah’tan korksunlar.<br />
    Az yesinler, az konuşsunlar, az uyusunlar.<br />
    Avâmın arasına az karışsınlar.<br />
    Tüm mâsiyet ve kötülüklerden uzak dursunlar.<br />
    Dâima şehvetlerden kaçınsınlar.<br />
    İnsanların elindekilerden ümitlerini kessinler.<br />
    Tüm zemmedilmiş sıfatları terk etsinler.<br />
    Övülen sıfatlarla süslensinler.<br />
    Şiir ve şarkı (günaha götürüyorsa) dinlemekten kaçınsınlar.<br />
    Ayrı bir görüşle, kendini cemaatten ayrı bırakmasınlar.<br />
    Aç olarak ölseler bile şüpheli hiç bir lokmayı yemesinler.”<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">VEFATI</span></span><br />
    Anadolu’ya döndükten sonra özellikle Kayseri, Bursa, Aksaray ve Darende olmak üzere birçok merkezde bulunan ve talebe yetiştirerek İslam’a hizmet eden Şeyh Hamidi Veli Hazretleri ömrünün son kısmını daha önce de yaşadığı Darende’de geçirmiştir. Kaynaklarda Hıdırlık mevkii adı verilen günümüzdeki Zaviye Mahallesi’nde Tohma Irmağı’nın yanına halvethanesini kuran Şeyh Hamidi Veli Somuncu Baba Hazretleri, H.815.M.1412. yılında Darende’de ebedi âleme göç etmiştir. Cenâze namazını Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri kıldırmış ve halvethanesinin bulunduğu mekâna defnedilmiştir. Kabri şerifleri, misk ü amber kokulu, Darende‘de Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Türbesi’nde, cevizden oyma sanduka içerisindedir.<br />
    Vefatından sonra Türbesinin bulunduğu mekân zamanla cami ve türbe olarak kullanılmaya başlanmış, Darende Somuncu Baba Hazretleri ‘nin gelmesiyle şereflenmiş bir ilim ve irfan yurdu haline gelmiştir.<br />
    Osmanlı Devleti de bu  aileye büyük önem vermiş gönderdiği fermanlar ile Somuncu Baba ve evlatlarına sahip çıkmıştır.<br />
    Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin Darende’deki soyunu devam ettiren evlâdı Halil Taybi Hazretleri de babasının yanına defnedilmiştir. Günümüzde Darende’de bulunan ve külliye şeklinde hizmet veren Somuncu Baba Türbesi ve Külliyesi her yıl binlerce misafir tarafından ziyaret edilmektedir. Somuncu Baba Darende’deki ebedî istirahatgâhında âşıklarının gönlünde yaşamaya devam etmekte,  günümüzde de manevi anlamda irşâd etmektedir. <br />
    Somuncu Baba Hazretleri’nin Çocukları ve Nesli<br />
    Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin Yusuf Hakiki, Halil Taybî ve M. Said Taybî adında üç oğlu, Mahmude adlı bir kızı olduğu bilinmektedir. Yusuf Hakiki, Aksaray’da kalarak burada hizmetlerde bulunmuş ve Aksaray’da vefat etmiştir. Diğer oğlu Halil Taybi, hacdan döndükten sonra babası ile birlikte Darende’ye yerleşmiştir. Diğer çocukları hakkında kayıtlarda pek fazla bilgi geçmemektedir.<br />
    Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin nesli her iki oğlu vasıtasıyla hem Darende’de hem de Aksaray’da günümüze kadar devam etmiştir. Şeyh Hamid-i Veli neslinden büyük devlet adamları, âlim ve fâzıl zatlar yetişmiştir. Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi de bunlardan bir tanesidir.<br />
    Somuncu Baba Türbesi’nin bulunduğu 600 yıllık cami 14. yüzyıl tarihi eserlerindendir. Minaresi 1685 yılında, Şeyh Hamid-i Veli neslinden Abidin Paşa tarafından yaptırılmıştır.<br />
    Külliye, 1990-2000 yılları arasında Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün izni ile Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı tarafından restore edilmiştir. 2009-2013 yılları arasında yapılan restorasyon çalışmaları ile Külliye haline dönüştürülen, manevi havası ve dikkat çeken mimari özellikleri ile ziyaretçilerini etkileyen Somuncu Baba Külliyesi dahilinde; Somuncu Baba Türbesi, Hulusi Efendi Haziresi, Yeni Cami Bölümü, Somuncu Baba Tanıtım Merkezi Müzesi, Şeyh Hamid-i Veli Kütüphanesi, Balıklı Kuyular ve Balıklı Havuz, Hamidiye Çarşısı, Kudret Havuzu, Çilehane ve Mesire Alanları bulunmaktadır.<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> TARİKAT ŞECERESİ</span></span><br />
    1-Şeyh İbrahim Zahid Geylani (k.s) (Zahidiye kolu piri) H.700 M.1300<br />
    2-Şeyh Safiyyuddin-i Erdebili (k.s).(Safaviyye kolu piri) H.735.M.1334<br />
    3-Oğlu Şeyh Musa Sadreddin Erdebili (k.s). H.790.M.138<br />
    4-Oğlu Şeyh Ali Erdebili.(k.s) H.802.M.1407.<br />
    5-Oğlu Şeyh İbrahim Erdebili.(k.s) H.809.M.1406<br />
    6-Şeyh Hamidüddin bin Musa Aksarayi.(k.s) (Somuncu Baba) H.815.M.1412<br />
    7-Şeyh Hacı Bayramı Veli (k.s) (Bayramiyye Tarikatı Piri). H.833.M.1429-Ankara.<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> BAŞKA BİR ŞECERESİ</span></span><br />
    1-Hz.Ali (r.a)H.40.M.660<br />
    2-Hz.Hüseyin (r.a)H.61.M.680<br />
    3-İmam Zeynel Abidin (r.a)H.94.M.712<br />
    4-İmam Muhammed Bakır (r.a).H.113.M.731.<br />
    5-İmam Cafer-i Sadık (r.a)H.148.M.765<br />
    6-Şeyh Bayazidi Bestami(k.s) (Tayfuriyye KoluPiri)H.268.M.881<br />
    7-Şeyh İbrahim Hindi (k.s)<br />
    8-Şeyh Musal Bestami (k.s)<br />
    9-Şeyh Ebu’l-Hasan Cürcani (k.s)<br />
    10-Şeyh Ahmed Horasani (k.s)<br />
    11-Şeyh Süleyman İsfahani (k.s)<br />
    12-Şeyh Süleyman Buhari (k.s)<br />
    13-Şeyh İshak Havarzimi (k.s)<br />
    14-Şeyh Sadeddin Bağdadi (k.s)<br />
    15-Şeyh Mahmud Kerhi( k.s)<br />
    16-Şeyh Osman Rumi (k.s)<br />
    17-Şeyh Mahmud Basri (k.s)<br />
    18-Şeyh Hasan İstirabadi (k.s)<br />
    19-Şeyh Süleyman İskenderi (k.s)<br />
    20-Şeyh İbrahim Basri (k.s)<br />
    21-Şeyh Şadil Rumi (k.s)<br />
    22-Şeyh Hamideddin bin Musa Aksarayi (k.s) (Somuncu Baba)H.815.M.1412<br />
    23-Şeyh Hacı Bayramı Veli (k.s) (Bayramiyye Tarikat Piri)H.833.M.1429-Ankara.<br />
    (Şakayıkı Numaniyye Terc.(Zeyli Mecdi Efendi)s.44.Nefahatül Üns s.68.Osm.Müellifleri c.1 s.56.sefineyi Evliya c.2 s.256.Miratul Makasıd s.36.)<br />
    Şiirleri<br />
    Şeyh Hamidi Veli Hazretleri’nin günümüze kadar ulaşmış iki adet şiiri bulunmaktadır.<br />
    Biz Ol Uşşak-ı Serbazuz<br />
    Biz ol uşşak-ı serbâzuz<br />
    Akıl rüşd bize yâr olmaz<br />
    Mey-i aşk ile sermestiz<br />
    Bize hergiz humâr olmaz<br />
 <br />
    Diriyiz dâim, ölmeyiz<br />
    Karanlûda(karanlukta) kalmayız<br />
    Çürüyüp toprak olmayız<br />
    Bize leyl ü nehâr olmaz<br />
 <br />
    Bizim illerde ay ü gün<br />
    Sebât üzre durur dâim<br />
    Televvün erişip âna<br />
    Gehi bedr ü hilâl olmaz<br />
 <br />
    Bizim gülşendeki güller<br />
    Dururlar tâze solmazlar<br />
    Hazân olup dökülmezler<br />
    Zemistân ü bahâr olmaz<br />
 <br />
    Şarâb-ı aşkı çün içtik<br />
    Feragât mülküne göçtük<br />
    Yanıp aşkınla tutuştuk<br />
    Bize tahrîk ü târ olmaz<br />
 <br />
    Ereliden şems nuruna<br />
    Vücudum zerreden katre<br />
    Ne katre ayn-i bahar oldu<br />
    Âna k’ar ü kenâr olmaz<br />
 <br />
    Bırak ey Hamida vârı<br />
    Görem desen sen ol yârı<br />
    Göricek ol tecellâyı<br />
    Ândan özge kemâl olmaz<br />
 <br />
    Senden Dolu İki Cihan<br />
    Senden dolu iki cihân<br />
    Oldum zuhurundan nihân<br />
    Ger bulayım seni âyan<br />
    Ya Rab n’ola halim benim<br />
 <br />
    Dilde kanaat olmaya<br />
    Züht ile tâat olmaya<br />
    Senden hidâyet olmaya<br />
    Ya Rab n’ola halim benim<br />
 <br />
    Şol gün ki mizân kurula<br />
    Hak kapusunda durula<br />
    Halâyık oda sürüle<br />
    Ya Rab n’ola halim benim<br />
 <br />
    Ağlarım işte zâr ile<br />
    Kaldum diriğ ağyâr ile<br />
    Bilişmedim sen yâr ile<br />
    Ya Rab n’ola halim benim<br />
 <br />
    Hâmidi’nin gözü yaşı<br />
    Doldurur dağ ile taşı<br />
    Bilmem n’idem garip başı<br />
    Ya Rab n’ola halim benim<br />
 <br />
    Ebubekir TANRIKULU Hoca<br />
    Kadiriye-i Halisiye-i Hayriyyenin <br />
    Hadimul Fukarası<br />
<br />
Hamiduddin Aksarayi Somuncu Baba K.S.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hamiduddin Aksarayi Somuncu Baba K.S.</span></span><br />
<br />
  (D.M.1331, Kayseri – V.M.1412, Malatya)<br />
    Anadolu’nun manevi mimarlarından olan, Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri başta olmak üzere birçok talebe yetiştirerek Osmanlı Devleti’nin manevi anlamda büyümesinde ve gelişmesinde büyük katkısı olmuş bir Allah dostu Alperendir. “Somuncu Baba“ lakâbıdır. Asıl adı Hamid Hamidüddin’dir. Kaynaklarda “Hamid-i Veli”, “Şeyh Hamid-i Veli”, “Hamidüddin-i Veli”, “Hamid Hamidüddin-i Veli” Hamîd-i Kayserî, Hamîd-i Aksarayî, Somuncu Koca, Ekmekçi Koca  ve “Somuncu Baba” isimleriyle geçmektedir. 1331 yılında Kayseri ’nin Akçakaya köyünde doğmuştur. Anadolu’ya manevi fetih için gelen Horasan erenlerinden Şemseddin Musa Kayserî ’nin oğludur. <br />
    4. Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid Han zamanında yaşayan Somuncu Baba Hazretleri, 24. kuşaktan Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in neslinden gelmektedir yani Seyyid’dir. İlk eğitimini babasından almış daha sonra ilim alanındaki çalışmalarını Şam, Tebriz, Hoy ve Erdebil’de sürdürmüştür. Bayezid-i Bistâmi’nin ruhâniyetinden istifâde etmiş ve Alaaddîn-i Erdebilî’den icâzet alarak tekrar Anadolu’ya dönmüştür.<br />
    Osmanlı kuruluş dönemi Anadolu’ya İslam’ı mayalayan, ünlü mutasavvıf, veli, âlim. Aynı zamanda Bayramiyye Tarikâtı kurucusu Hacı Bayram Veli(k.s)'nin de hocasıdır. <br />
    Hamîdüddin Aksarâyî, Erdebil Tekkesi'nde tasavvuf eğitimini tamamladıktan ve bir süre inziva hayatı yaşadıktan sonra şeyhinin emriyle Anadolu'ya dönüp Bursa'ya yerleşti. <br />
    Bursa Ulu Camii Açılışı ve Somuncu Baba<br />
    İrşad vazifesi için Anadolu’ya dönen Somuncu Baba Hazretleri Osmanlı Devleti ’nin pâyitahtı Bursa’da yaşadığı yıllarda manevi kimliğini gizleyerek talebelerinin eğitimi ile meşgul olmuştur. Bursa'da iki göz bir fırın yaptırdı, bir kısmında ekmek yaparken, diğer kısmında inzivaya çekildi. Bursa’da çilehanesinin yanında yaptırdığı ekmek fırınında, somun pişirip çarşı pazar dolaşarak “Somunlar Müminler” nidâsıyla insanlara somun dağıtmıştır. Yaptığı ekmeğin lezzeti ve bereketi dilden dile yayıldı, halk arasında 'Somuncu Baba' olarak tanınmaya başladı. Söylentiler Yıldırım Bayezid Hanın damadı Emir Sultan'ın da kulağına gitti ve onu fırınında ziyaret etti.<br />
    Emir Sultan, Hamîdüddin Aksarâyî'nin kendini gizlemiş bir âlim olduğunu görür görmez anlar, sık sık onu ziyaret eder.<br />
    Yıldırım Beyazıt Han’ın Niğbolu Savaşı’nın kazanılmasına Allah’a şükür nişânesi olarak yaptırdığı Bursa Ulu Cami, Osmanlı Devleti’nin ilk selâtin camisidir. Bursa’da çilehanesinin yanına yaptığı ekmek fırınında somun pişirerek çarşı pazar dolaşıp “Mü’minler, Somunlar” nidâlarıyla ekmek dağıtan Şeyh Hamidi Veli Hazretleri Ulu Cami’nin inşâası sırasında da işçilere ve halka somun dağıtmış, manevi yönünü gizlediğinden dolayı halk arasında “Somuncu Baba” lâkabıyla bilinir olmuştur. Yani bu dönemde Somuncu Baba kimdir? Diye sorsanız tüm halk her gün ekmek dağıtan yaşlı nurâni zâtı gösterecektir.<br />
    Cami inşaatı tamamlanıp da açılış günü geldiğinde Padişah Yıldırım Beyazıt Han ilk hutbeyi okuması için dönemin tasavvuf büyüklerinden Emir Sultan Hazretleri’ni görevlendirmiştir. Şeyh Hamidi Veli Hazretlerinin manevi yönünü Bursa’da ilk keşfeden kişi olan Emir Sultan Hazretleri;<br />
    “Padişahım bu beldede benden daha âlim kimseler vardır. Onlar aramızda iken hutbe okumak bize düşmez”diyerek bu görev için Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’ni işaret etmiştir. Padişahın huzurunda görevi reddetmeyen Hamidi Veli Hazretleri hutbede Fatiha Suresi’ni 7 farklı şekilde yorumlayarak işârî tefsirini yapmıştır. Bu olağanüstü hutbeyi dinleyen cemâat Somuncu Baba olarak bildikleri Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin manevi büyüklüğünün farkına varmıştır. <br />
    Namazdan sonra halk Somuncu Babanın elini öpüp duasını almış,Caminin üç kapısıından  çıkanlaruın hepsi elini öptüğünü duasını aldığını söylemişlerdir.<br />
    Osmanlı Devleti’nin ilk şeyh’ül islâmı Molla Fenâri Hazretleri ise bu tefsir üzerine “Ayn’ul Ayan” isimli Fatiha Tefsiri kitabını kaleme almıştır. <br />
    “Sırrımız Fâş Oldu”<br />
    Bursa’da manevi büyüklüğü ortaya çıkan ve kendi ifadesiyle sırrı fâş olan Hamidi Veli Hazretleri ise talebeleri ile birlikte Bursa’dan ayrılmıştır. Melamilik ’in en önemli temsilcilerinden olan Şeyh Hamidi Veli Hazretleri halk içinde Hakk ile birlikte olma yolunu seçmiş insanların teveccühünden ziyâde talebe yetiştirmek ve âlem-i İslâm’a hizmet etmekle meşgul olmuştur. <br />
    Bu sebeple Somuncu Baba aşkın sırrı yolculuğunda kendi sırrı nerede ortaya çıktı ise oradan uzaklaşmıştır. Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri şöhretten ve cemaatin teveccühünden sakındığı için talebeleriyle birlikte Bursa’dan ayrılarak Aksaray’a gelmiştir. <br />
    Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin Bursa’dan ayrılmasını Bursalı İsmail Hakkı Silsilenâme’sinde şu şekilde anlatmıştır:“Şeyh Hamid ol gece merkebine suvar olup Aksaray tarafına gitmiştir. Ve burada kendisinin Muzaf Mescidi vardır. Ve Aksaray’dan dahi Darende’ye hicret buyurup ve anda intikal-i bekâ kılmıştır. Ve hâlâ türbesi ziyaretgâhtır.”<br />
    Somuncu Baba Bursa’dan ayrılmıştır ama hem o dönemde kullandığı fırını hem de hayatı günümüze kadar unutulmamıştır. Hatta çarşı esnafının her sabah iş başı yaparken Hamid-i Veli Hazretlerinin ekmek dağıttığı yerde dua ederek işe başlaması tesirlerinin ne kadar etkili olduğunu göstermektedir.<br />
    Somuncu Baba Aksaray’da yaşadığı yıllarda talebelerinin meşhurlarından halifesi Hacı Bayramı Veli Hazretleri’ni dinî ve dünyevî ilimlerde eğiterek irşâd vazifesi ile Ankara’ya görevlendirmiştir. Hacı Bayramı Veli Hazretleri’nin Osmanlı Devleti’ne etkileri ayrı bir yazı konusu yalnız o kadar tesirli olmuştur ki; Somuncu Baba kimdir? Denildiğinde ilk akla gelen Hacı Bayramı Veli’nin hocası olduğudur. Oğullarından Yusuf Hakiki Baba’yı da Aksaray’a görevlendiren Hamidi Veli Hazretleri diğer oğlu Halil Taybi ile birlikte Hac ziyaretinde bulunmuştur.<br />
    Somuncu Baba Hazretleri’nin Talebeleri ve Osmanlı Devleti’ne Etkileri<br />
    Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Hazretleri ve en meşhur talebesi Hacı Bayramı Veli‘nin Osmanlı Devletinde yeni Anadolu ve Rumeli üzerinde çok büyük etkileri vardır. Somuncu Baba Hazretleri’nin talebesi Hacı Bayram-ı Veli’nin, İstanbul’un manevi fâtihi Akşemseddin Hazretleri’ni yetiştirmiş olması bunun en büyük örneğidir.<br />
    Osmanlı kültürünü etkileyen bu önemli simaların hizmetlerini ve kültürümüze katkılarını anlamak için bizzat yetiştirdiği ve yetişmesine vesile olduğu bazı isimleri zikretmemiz yeterlidir. Böylece kültürümüz için ne kadar önemli olduklarını ve büyük değerler ifade ettiklerini anlamaya çalışabiliriz. Bu önemli isimler ve metfun oldukları yerler şu şekildedir:<br />
    Halil Taybi- Darende.Baba Yusuf Hakiki- Aksaray. Akşemseddin–Göynük. Ömer Dede-Göynük. Hızır Dede-Bursa. Akbıyık Sultan-Bursa. İnce Bedreddin-Darende. Yazıcıoğlu-Gelibolu. Şeyh Lutfullah-Balıkesir. Şeyhî-Kütahya. Şeyh Üftade-Bursa. Aziz Mahmud Hüdayi-İstanbul. Muslihiddin Halife-İskilip. Uzun Selahaddin-Bolu<br />
    Somuncu Baba Hazretleri‘nin günümüze kadar gelen uzantıları ve yansımaları o kadar mükemmeldir ki Anadolu’nun her köşesinde bir parçasını bulmak ve yüreklerde hissetmek mümkündür. Âlim ve tasavvuf ehli kimseler üzerinde emeği ve etkisi bulunan Somuncu Baba Hazretleri için kültürümüzün temel taşlarından biridir diyebiliriz. Öyle ki uzantılarının günümüze kadar devam etmesi neseb-i âliyesinin halen etken olması günümüz insanları için Allah’ın bir lütfudur. <br />
    Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba, zâhirî ve bâtınî ilimlerdeki derin bilgisine rağmen, çok az eser vermiş veya çok az eseri bize ulaşmış bir âlim kişidir. Onun fazla eser vermiş olmaması, Onun melâmet meşrebinden kaynaklanmış olabilir. Nitekim onun yanında yetişmiş bulunan ve halifesi olan Hacı Bayram-ı Veli de, müderris olmasına rağmen eser yazmamış ve hatta “Muhammediyye” müellifi, halifesi Yazıcıoğlu, eserini kendisine takdim ettiğinde:“Mehmet, bununla uğraşacağına bir gönül halketseydin; bir gönle girip onun terbiyesiyle meşgul olsaydın, daha iyi olmaz mıydı?”diyerek kendi düşüncesini de dile getirmiştir.<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> ESERLERİ</span></span><br />
    Somuncu Baba ‘nın bize kadar ulaşan Şerh-i Hadis-i Erba’în (Kırk Hadis), Zikir Risalesi ve Silâh’u-l Mürîdîn adında 3 adet eseri mevcuttur.<br />
    Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Hazretlerinin Zikir Risâlesi isimli eserinin son bölümünde “Arkadaşlarıma ve Yolumuzdan Gidenlere Tavsiyelerim” başlığı altında bizlere önemli nasihatler bırakmıştır. Bu tavsiyeler şu şekildedir:<br />
    “Gizli ve aşikâr her yerde Allah’tan korksunlar.<br />
    Az yesinler, az konuşsunlar, az uyusunlar.<br />
    Avâmın arasına az karışsınlar.<br />
    Tüm mâsiyet ve kötülüklerden uzak dursunlar.<br />
    Dâima şehvetlerden kaçınsınlar.<br />
    İnsanların elindekilerden ümitlerini kessinler.<br />
    Tüm zemmedilmiş sıfatları terk etsinler.<br />
    Övülen sıfatlarla süslensinler.<br />
    Şiir ve şarkı (günaha götürüyorsa) dinlemekten kaçınsınlar.<br />
    Ayrı bir görüşle, kendini cemaatten ayrı bırakmasınlar.<br />
    Aç olarak ölseler bile şüpheli hiç bir lokmayı yemesinler.”<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">VEFATI</span></span><br />
    Anadolu’ya döndükten sonra özellikle Kayseri, Bursa, Aksaray ve Darende olmak üzere birçok merkezde bulunan ve talebe yetiştirerek İslam’a hizmet eden Şeyh Hamidi Veli Hazretleri ömrünün son kısmını daha önce de yaşadığı Darende’de geçirmiştir. Kaynaklarda Hıdırlık mevkii adı verilen günümüzdeki Zaviye Mahallesi’nde Tohma Irmağı’nın yanına halvethanesini kuran Şeyh Hamidi Veli Somuncu Baba Hazretleri, H.815.M.1412. yılında Darende’de ebedi âleme göç etmiştir. Cenâze namazını Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri kıldırmış ve halvethanesinin bulunduğu mekâna defnedilmiştir. Kabri şerifleri, misk ü amber kokulu, Darende‘de Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Türbesi’nde, cevizden oyma sanduka içerisindedir.<br />
    Vefatından sonra Türbesinin bulunduğu mekân zamanla cami ve türbe olarak kullanılmaya başlanmış, Darende Somuncu Baba Hazretleri ‘nin gelmesiyle şereflenmiş bir ilim ve irfan yurdu haline gelmiştir.<br />
    Osmanlı Devleti de bu  aileye büyük önem vermiş gönderdiği fermanlar ile Somuncu Baba ve evlatlarına sahip çıkmıştır.<br />
    Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin Darende’deki soyunu devam ettiren evlâdı Halil Taybi Hazretleri de babasının yanına defnedilmiştir. Günümüzde Darende’de bulunan ve külliye şeklinde hizmet veren Somuncu Baba Türbesi ve Külliyesi her yıl binlerce misafir tarafından ziyaret edilmektedir. Somuncu Baba Darende’deki ebedî istirahatgâhında âşıklarının gönlünde yaşamaya devam etmekte,  günümüzde de manevi anlamda irşâd etmektedir. <br />
    Somuncu Baba Hazretleri’nin Çocukları ve Nesli<br />
    Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin Yusuf Hakiki, Halil Taybî ve M. Said Taybî adında üç oğlu, Mahmude adlı bir kızı olduğu bilinmektedir. Yusuf Hakiki, Aksaray’da kalarak burada hizmetlerde bulunmuş ve Aksaray’da vefat etmiştir. Diğer oğlu Halil Taybi, hacdan döndükten sonra babası ile birlikte Darende’ye yerleşmiştir. Diğer çocukları hakkında kayıtlarda pek fazla bilgi geçmemektedir.<br />
    Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin nesli her iki oğlu vasıtasıyla hem Darende’de hem de Aksaray’da günümüze kadar devam etmiştir. Şeyh Hamid-i Veli neslinden büyük devlet adamları, âlim ve fâzıl zatlar yetişmiştir. Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi de bunlardan bir tanesidir.<br />
    Somuncu Baba Türbesi’nin bulunduğu 600 yıllık cami 14. yüzyıl tarihi eserlerindendir. Minaresi 1685 yılında, Şeyh Hamid-i Veli neslinden Abidin Paşa tarafından yaptırılmıştır.<br />
    Külliye, 1990-2000 yılları arasında Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün izni ile Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı tarafından restore edilmiştir. 2009-2013 yılları arasında yapılan restorasyon çalışmaları ile Külliye haline dönüştürülen, manevi havası ve dikkat çeken mimari özellikleri ile ziyaretçilerini etkileyen Somuncu Baba Külliyesi dahilinde; Somuncu Baba Türbesi, Hulusi Efendi Haziresi, Yeni Cami Bölümü, Somuncu Baba Tanıtım Merkezi Müzesi, Şeyh Hamid-i Veli Kütüphanesi, Balıklı Kuyular ve Balıklı Havuz, Hamidiye Çarşısı, Kudret Havuzu, Çilehane ve Mesire Alanları bulunmaktadır.<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> TARİKAT ŞECERESİ</span></span><br />
    1-Şeyh İbrahim Zahid Geylani (k.s) (Zahidiye kolu piri) H.700 M.1300<br />
    2-Şeyh Safiyyuddin-i Erdebili (k.s).(Safaviyye kolu piri) H.735.M.1334<br />
    3-Oğlu Şeyh Musa Sadreddin Erdebili (k.s). H.790.M.138<br />
    4-Oğlu Şeyh Ali Erdebili.(k.s) H.802.M.1407.<br />
    5-Oğlu Şeyh İbrahim Erdebili.(k.s) H.809.M.1406<br />
    6-Şeyh Hamidüddin bin Musa Aksarayi.(k.s) (Somuncu Baba) H.815.M.1412<br />
    7-Şeyh Hacı Bayramı Veli (k.s) (Bayramiyye Tarikatı Piri). H.833.M.1429-Ankara.<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> BAŞKA BİR ŞECERESİ</span></span><br />
    1-Hz.Ali (r.a)H.40.M.660<br />
    2-Hz.Hüseyin (r.a)H.61.M.680<br />
    3-İmam Zeynel Abidin (r.a)H.94.M.712<br />
    4-İmam Muhammed Bakır (r.a).H.113.M.731.<br />
    5-İmam Cafer-i Sadık (r.a)H.148.M.765<br />
    6-Şeyh Bayazidi Bestami(k.s) (Tayfuriyye KoluPiri)H.268.M.881<br />
    7-Şeyh İbrahim Hindi (k.s)<br />
    8-Şeyh Musal Bestami (k.s)<br />
    9-Şeyh Ebu’l-Hasan Cürcani (k.s)<br />
    10-Şeyh Ahmed Horasani (k.s)<br />
    11-Şeyh Süleyman İsfahani (k.s)<br />
    12-Şeyh Süleyman Buhari (k.s)<br />
    13-Şeyh İshak Havarzimi (k.s)<br />
    14-Şeyh Sadeddin Bağdadi (k.s)<br />
    15-Şeyh Mahmud Kerhi( k.s)<br />
    16-Şeyh Osman Rumi (k.s)<br />
    17-Şeyh Mahmud Basri (k.s)<br />
    18-Şeyh Hasan İstirabadi (k.s)<br />
    19-Şeyh Süleyman İskenderi (k.s)<br />
    20-Şeyh İbrahim Basri (k.s)<br />
    21-Şeyh Şadil Rumi (k.s)<br />
    22-Şeyh Hamideddin bin Musa Aksarayi (k.s) (Somuncu Baba)H.815.M.1412<br />
    23-Şeyh Hacı Bayramı Veli (k.s) (Bayramiyye Tarikat Piri)H.833.M.1429-Ankara.<br />
    (Şakayıkı Numaniyye Terc.(Zeyli Mecdi Efendi)s.44.Nefahatül Üns s.68.Osm.Müellifleri c.1 s.56.sefineyi Evliya c.2 s.256.Miratul Makasıd s.36.)<br />
    Şiirleri<br />
    Şeyh Hamidi Veli Hazretleri’nin günümüze kadar ulaşmış iki adet şiiri bulunmaktadır.<br />
    Biz Ol Uşşak-ı Serbazuz<br />
    Biz ol uşşak-ı serbâzuz<br />
    Akıl rüşd bize yâr olmaz<br />
    Mey-i aşk ile sermestiz<br />
    Bize hergiz humâr olmaz<br />
 <br />
    Diriyiz dâim, ölmeyiz<br />
    Karanlûda(karanlukta) kalmayız<br />
    Çürüyüp toprak olmayız<br />
    Bize leyl ü nehâr olmaz<br />
 <br />
    Bizim illerde ay ü gün<br />
    Sebât üzre durur dâim<br />
    Televvün erişip âna<br />
    Gehi bedr ü hilâl olmaz<br />
 <br />
    Bizim gülşendeki güller<br />
    Dururlar tâze solmazlar<br />
    Hazân olup dökülmezler<br />
    Zemistân ü bahâr olmaz<br />
 <br />
    Şarâb-ı aşkı çün içtik<br />
    Feragât mülküne göçtük<br />
    Yanıp aşkınla tutuştuk<br />
    Bize tahrîk ü târ olmaz<br />
 <br />
    Ereliden şems nuruna<br />
    Vücudum zerreden katre<br />
    Ne katre ayn-i bahar oldu<br />
    Âna k’ar ü kenâr olmaz<br />
 <br />
    Bırak ey Hamida vârı<br />
    Görem desen sen ol yârı<br />
    Göricek ol tecellâyı<br />
    Ândan özge kemâl olmaz<br />
 <br />
    Senden Dolu İki Cihan<br />
    Senden dolu iki cihân<br />
    Oldum zuhurundan nihân<br />
    Ger bulayım seni âyan<br />
    Ya Rab n’ola halim benim<br />
 <br />
    Dilde kanaat olmaya<br />
    Züht ile tâat olmaya<br />
    Senden hidâyet olmaya<br />
    Ya Rab n’ola halim benim<br />
 <br />
    Şol gün ki mizân kurula<br />
    Hak kapusunda durula<br />
    Halâyık oda sürüle<br />
    Ya Rab n’ola halim benim<br />
 <br />
    Ağlarım işte zâr ile<br />
    Kaldum diriğ ağyâr ile<br />
    Bilişmedim sen yâr ile<br />
    Ya Rab n’ola halim benim<br />
 <br />
    Hâmidi’nin gözü yaşı<br />
    Doldurur dağ ile taşı<br />
    Bilmem n’idem garip başı<br />
    Ya Rab n’ola halim benim<br />
 <br />
    Ebubekir TANRIKULU Hoca<br />
    Kadiriye-i Halisiye-i Hayriyyenin <br />
    Hadimul Fukarası<br />
<br />
Hamiduddin Aksarayi Somuncu Baba K.S.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Rabiatu'l Adevviye R.Anha]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=26111</link>
			<pubDate>Tue, 18 Aug 2026 12:48:26 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=26111</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Rabiatu'l Adevviye R.Anha</span></span><br />
<br />
Tâbiînden ve Tasavvufta Sevgi Ekolünün kurucusu hanım velîlerin büyüklerinden...<br />
    8. yüzyılda Irak topraklarında yaşamış, kimsesizliği tatmış, ömrünün ilk yılları masiyetlerle alûde geçmiş, ancak kendini bu hayattan kurtararak tamamen sûfimeşrep bir hâl edinmiş bir Allah aşıkıMısır, Suriye, Filistin, Hicaz, Anadoluyu dolaşmış, sevgiye dayalı tasavvuf düşüncesinin ilk savunucularındandır. Tâbiînden ve hanım velîlerinilki ve en büyüklerindendir. Hayatı menkıbelerle, kerametlerle doludur. Şehrin yakınlarında bulunan bir dağda inzivaya çekilmiş ve bitevî Allah’ı zikir ve ibadetle meşgul olmuş. Manen öyle terakki etmiş ki devrin büyükleri ki aralarında Hasan el-Basrî, Süfyân-ı Sevrî, Mâlik bin Dinar(radiyallahu anhüma) gibi âlim ve fâzıl kişiler kendisini ziyaret ederek duasını almışlar, nasihatlerini dinlemişler. Allah’a duyduğu aşkın/üstün aşk u iştiyâk ile tasavvufa yeni bir soluk getirmiş,tasavvufta Sevgi Ekolünün kurucusu olmuştur.. Zira o bizâtahî cenneti ve cennetin nimetlerini değil Allah’ın rû’yetini ve O’nun kendisinden razı olmasını istemiştir. Bu düşünce tarzı kendisinde sonra gelen sûfilerin tasavvuf anlayışında önemli bir yer tutmuştur. İmam’ı Gazzâlî(r.a)’nin ve el-Muhâsibî(r.a)’nin de bu büyük kadın veliden etkilenmiştir.<br />
    Hicri 95, Miladi 714 yılında Basra’da doğdu. Fakir bir ailenin dördüncü kızı olduğu için “Râbia” ismi verilmiştir. <br />
    Kays b. Adî kabilesinin âzatlı kölesi olduğundan Adeviyye veya Kaysiyye nisbeleriyle anılmıştır. Künyesi Ümmü’l-hayr’dır. Sülemî, Ẕikrü’n-nisveti’l-müteʿabbidâti’ṣ-ṣûfiyyât adlı eserinde (s. 27, 54, 59) Râbia el-Adeviyye’nin yanı sıra aynı ismi taşıyan iki kadın sûfîden daha bahseder. Bunlardan biri dönemin ünlü sûfîlerinden Abdülvâhid b. Zeyd’in (ö. 177/793) eşi Basralı Râbia el-Ezdiyye, diğeri Ahmed b. Ebü’l-Havârî’nin eşi Şamlı Râbia (Râyia) bint İsmâil’dir (ö. 228/844). Aynı dönemde üç ayrı Râbia’nın bulunması Râbia el-Adeviyye hakkında kaynaklarda farklı bilgilerin yer almasına sebep olmuştur. Râbia’dan ilk bahseden çağdaşı Câhiz onun dönemin meşhur üç kadın zâhidinden biri olduğunu söyler (diğerleri Muâze el-Adeviyye ile sahâbeden Ebü’d-Derdâ’nın küçük eşi Ümmü’d-Derdâ’dır; el-Beyân ve’t-tebyîn, I, 364; III, 127, 170, 193).<br />
    "Tasavvuf kaynaklarında “nâsikât, sâlihât, mütezehhidât” diye anılan bu kadın sûfîler arasında en meşhuru Râbia el-Adeviyye’dir."<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">    İBRETLİK BİR HAYAT</span></span><br />
    Babası İsmâil‘in üç kızı vardı. Bir tane daha doğunca adını Râbia (dördüncü) koydu. Babası çok fakir olduğundan Râbia doğduğu gece evde ihtiyaç olan şeylerden hiçbiri yoktu. Bu duruma annesi çok ağlayıp mahzûn oldu. Efendisine; "Filân komşuya gidip, bir mikdar kandil yağı isteyebilir misin?" dedi.<br />
    Hazret-i Râbia‘nın babası, Allahü teâlâdan başka kimseden bir şey istememeye söz vermişti. Bununla beraber hanımını üzmemek için komşuya gitti. Kapıya elini sürdü ve geri gelip; "Kapı açılmadı" deyince hanımı ağladı. O da çok üzüldü. Babası, başını dizine dayadı ve öylece uyuya kaldı. Rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Peygamber efendimiz, kendisine buyurdu ki: "Hiç üzülme! Bu kızın, öyle bir hanım olacak ki, ümmetimden yetmiş bin kişiye şefâat edecek. Yârın bir kâğıda şöyle yaz: "Sen her gece Peygamber efendimize yüz salevât-ı şerîfe, Cumâ geceleri de dört yüz salevât gönderirdin. Bu Cumâ gecesi unuttun. Bunun keffâreti olarak, bu yazıyı sana getiren zâta dört yüz altını helâl parandan ver."<br />
    Sonra Basra vâlisi Îsâ Zâdân‘a git. O yazıyı ver." Hazret-i Râbia‘nın babası uyandığında, Peygamber efendimizi görmenin şevkiyle ağlıyordu. Hemen kalktı, denileni yaptı ve Îsâ Zâdân‘ın yanına gitti. Vâli mektubu alınca, Resûlullah efendimizin kendisini hatırlamasının şükrü için, binlerce altını fakirlere sadaka verdi. Râbia-tül Adeviyye‘nin babası İsmâil Efendiye de mektupta yazılanı ve ona ilâve olarak pekçok altını da sadaka verip, bir ihtiyâcı olursa tekrâr gelmesini tenbîh etti. Altınları aldıktan sonra lüzumlu ihtiyaçlarını temin etti. Böylece bolluğa kavuştular ve kızlarına rahatça bakıp güzel edeb ve terbiye ile büyüttüler.<br />
    Hakkında en ayrıntılı bilgiyi ve menkıbeleri aktaran Ferîdüddin Attâr’a göre Râbia el-Adeviyye küçük yaşlarda yetim kalır. Basra’daki kıtlık sebebiyle kız kardeşlerinin dağılmasının ardından tek başına hayat sürmeye başlar. Bu esnada zalim bir kişi tarafından 6 akçe karşılığında köle olarak satın alınır. Gündüzleri ağır işlerde çalıştırılan Râbia geceleri kendisini ibadete verir. Hz. Rabia, zalim biri tarafından ihtiyar bir adama para karşılığı köle olarak satılır. Bir gün Hz. Rabia’nın odasından ses geldiğini duyan efendisi Hz. Rabia’nın, Allah’a; ‘Ey Rabbim! Benim arzumun senin emrine uymak olduğunu biliyorsun. Elimden gelse, sana ibadetten bir an geri kalmam. Fakat ev sahibimin hizmetinde bulunduğum için sana gereği gibi ibadet edemiyorum’ diye yakardığını işitir.<br />
    Kandillerin Havada Durması<br />
    Efendisi, Hz. Rabia’nın başı üstünde bir yere asılı olmadan duran bir kandil bulunduğunu ve odanın o kandilin nuru ile aydınlandığını görür. Sabaha kadar uyuyamaz. Sabah olunca hemen Hz. Rabia’yı çağırır ve ‘Artık serbestsin. Dilediğini yap. Ama burada kalırsan ben sana hizmet ederim’ teklifinde bulunur. Hz. Rabia, ‘Gideyim’ der ve oradan ayrılıp küçük bir eve yerleşir. Bütün ömrünü burada ibadetle geçirir. Bir gün ve gecesinde bin rekât namaz kılardı. Kefenini dâimâ yanında taşır, namaz kılacağı zaman onu serer, üzerine secde ederdi. Kefeni yanında olmadan gezdiğini, kefenini beraberine almadan konuştuğunu kimse görmedi. Süfyân-ı Sevrî ve Hasan-ı Basrî, ondan feyz alırlardı.<br />
    Kimseden bir şey almazdı. Bir keresinde Hasan-ı Basrî hazretleri kendisini ziyârete gelmişti. Kulübesinin kapısında, zenginlerden birinin ağladığını gördü. "Niçin ağlıyorsunuz?" diye sordu. O zengin; "Zühd ve kerem sâhibi şu hâtun olmasa, halk mahv olur. O, zamânın bereketidir. Allahü teâlâ bizi, bir çok belâ ve sıkıntılardan onun hürmetine muhâfaza etmektedir. Ona bir mikdar yardımım olsun diye şu keseyi getirdim. Fakat kabûl etmez diye ağlıyorum. Bunu ona verseniz, belki sizin hatırınız için kabûl eder." dedi. <br />
    Hasan-ı Basrî hazretleri içeri girip olanları bildirince, Râbia-tül Adeviyye buyurdu ki: "Ben bu dünyâlıkları bunların hakîkî sâhibi olan Allahü teâlâdan istemeye utanır iken başkasından nasıl alırım? Allahü teâlâ bu dünyâda, kendisini inkâr edenlerin bile rızkını verirken, kalbi O‘nun muhabbetiyle yanan birinin rızkını vermez mi zannediyorsunuz? O kimseye selâmımızı söyle. Kalbi mahzûn olmasın. Biz Allahü teâlâdan başkasından bir şey almamaya ahdettik. Hiç bir kimseden bir şey beklemiyoruz. Geleni kabûl etmiyoruz. Bir defâsında devlete âid olan bir kandilin ışığından istifâde ederek gömleğimi yamadım da kalbim dağıldıkça dağıldı ve dikişleri sökünceye kadar kalbimi toparlayamadım."<br />
    Mâlik bin Dinâr şöyle anlatır: Bir gün Râbia‘nın yanına gittim. Abdestini almış, kalan sudan bir kaç yudum da içmişti. Dikkat ettim, testinin bir tarafı kırıktı ve çok eski bir hasırda oturuyordu. Bunları görünce çok üzüldüm, içim yandı ve; "Ey Râbia! Zengin arkadaşlarım var. Kabûl edersen sana onlardan bir şeyler alayım" dedim. Bana dönerek; "Yâ Mâlik! Bana da, onlara da rızkı veren Allahü teâlâdır. O, fakirleri fakir olduğu için unutup, zenginleri de zengin olduğu için hatırlıyor ve yardım mı ediyor sanıyorsun?" dedi. Ben de "Hayır, hiç öyle olur mu?" dedim. Bunun üzerine "Mâdem ki Rabbim benim hâlimi biliyor, benim hatırlatmama ne lüzum var. O, öyle istiyor, biz de O‘nun istediğini istiyoruz" diye cevap verdi.<br />
    Râbia-tül Adeviyye, "Niye evlenmiyorsun?" diye ısrâr edenlere şöyle söyledi: "Benim üç büyük derdim var. Bunların sıkıntısından kolayca kurtulmamı garanti ederseniz, o zaman evlenirim. Birincisi, (Acabâ son nefesimde îmânımı kurtarabilecek miyim?) İkincisi, (Kıyâmet gününde amel defterimi sağ tarafımdan mı, yoksa sol tarafımdan mı verecekler?) Üçüncüsü, (Herkesin hesâbı görüldükten sonra bir grup Cehennem‘e ve bir grup Cennet‘e giderken, acabâ ben hangi grupta bulunacağım?)" dedi.<br />
    O kimseler; "Biz bu suâllerin cevâbı olarak size bir şey söylemekten âciziz" dediler. "O halde önümde böyle dehşetli günler varken ve bu günlere hazırlanmak elbette lâzım iken, evlenmeyi nasıl düşünebilirim?" buyurdu.<br />
    Bir gün ikindi vakti yanına bir misâfir geldi. Tencerede bir parça et vardı. Eti pişirip misâfire ikrâm edeyim diye düşündü. Fakat yemeği hazırlamak için de misâfirin yanından ayrılamadı. Nihâyet akşam vakti oldu. Namazlarını kıldılar. Kendisi de, misâfiri de oruçlu idiler. Nihâyet evde bulunan bir kuru ekmek ve bir mikdar suyu misâfire ikrâm için hazırladı. Sonra, etin bulunduğu tencerenin Allahü teâlânın izni ile kaynadığını ve yemeğin çok güzel piştiğini gördü. Misâfire ikrâm ile iftarı birlikte yaptılar. Misâfir; "Hayâtımda bu kadar lezzetli bir yemek yemedim." deyince, Râbia-tül Adeviyye; "Her hâlinde Allahü teâlâyı hatırlıyan ve sâdece O‘nun rızâsını isteyenlere işte böyle yemek pişirirler." buyurdu.<br />
    Râbia hürriyetine kavuşunca hacca gitmeye karar verir. Onun dünyadan uzaklaşıp zühde yönelmesinin ilk işaretleri hacca giderken çölde karşılaştığı olaylarda ortaya çıkmaktadır. Rivayete göre yükünü taşıması için yanına aldığı eşeği çölde telef olunca kervandakiler yükünü taşımak istemişler, fakat Râbia Allah’ın yarattıklarına değil O’na güvendiğini söyleyerek bu isteği reddeder. Onun dünyanın sahibi Allah’a teveccüh etmesi daha sonraları Hallâc’da görüleceği şekilde Kâbe’ye bakışında da yansımasını bulmaktadır. Menkıbeye göre Mekke yolunda Kâbe’nin kendisini karşılamaya geldiğini görür ve“Ben bu evi ne yapayım? Bana bu evin sahibi gerek. O bana, ‘Kim bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım’ diye seslenmiştir” der. <br />
    Kâbe’ye ulaşmak İbrahim b. Edhem’in on dört yılını alır. Fakat Kâbe’ye ulaştığında ortada görülecek Kâbe yoktur. Kendi kendisine sorar: “Bu da ne? Ben kör mü oldum?” Bir ses karşılık verir: “Hayır, sen Kâbe’yi göremezsin, çünkü Kâbe bir kadını görmeye gitti.” İbrahim b. Edhem Mekke’nin eteklerine doğru koşar ve Rabia’yla karşılaşır ve bu olayın nedenini sorar. <br />
    Rabia şöyle cevap verir: “Sen on dört yıl süreyle dua etmek suretiyle Kâbe’ye ulaşmaya çalıştın, oysa ben içsel dualarım ile zaten Kâbe’deyim. Sen namazla bu yolu kat ettin, bense niyazla!” Rabia büyük bir zahid olan İbrahim b. Edhem’e, Allah’a yalnızca ibadet ve amelle değil, sevgi ve münacatla da ulaşılabileceğini, sevgi ve niyazla kat edilen yolun daha çabuk olduğunu göstermiştir. Fakat Rabia kendisini karşılamaya gelen Kâbe’ye iltifat etmemiştir. “Bana ev değil, ev sahibi lâzım. Kâbe’nin cemaliyle sevinilir mi? Beni, ‘Kim bana bir karış yaklaşırsa, bir arşın yaklaşırım’ diye buyuranın karşılaması lazım! Neden Kâbe’ye bakayım?” demiştir. Rabia’nın bu sözleri, âşığın mâşukuna nazlanışı olarak yorumlanmıştır Râbia el-Adeviyye’nin dünyevî olan her şeyi terkedip zühde yönelmesi ilk zâhid sûfîlerde yaygın olan ortak bir tavırdır. Râbia’yı diğer sûfîlerden ayıran husus onun zühd anlayışını ilâhî aşk fikriyle tamamlamasıdır.<br />
    Hacdan sonra Basra’ya yerleşen Râbia kendisine yapılan evlenme tekliflerini reddetmiştir. Râbia’nın bu tavrının kökeninde zühd anlayışı ve evliliğin ilâhî aşkın önünde perde olması düşüncesi vardır. Râbia ile birlikte Basra tasavvuf ekolünün temsilcilerinden olan Abdülvâhid b. Zeyd’in Râbia’ya evlilik teklif ettiğinde ondan, “Git kendine kendin gibi birini bul. Bende hiç arzu işareti gördün mü?” cevabını aldığı rivayet edilir. Râbia’nın bu cevabı, kendisini ilâhî aşktan uzaklaştıran her şeyden kaçınması gerektiğinin sembolik bir ifadesidir. <br />
    Bir gün Basralı zenginlerden Süleyman Haşimi kendisine bir mektup yazıp, servetinin çokluğunu izah ettikten sonra; “Bütün bunlar senin emrine âmâdedir. Yeter ki nikâhım altına girmeye razı ol” der. Rabia’dan sert bir cevap, “Kazancınla mağrur olup, ona güvenme. Bunlar köpük gibidirler. Ne ölüme mani olurlar, ne de başına gelecek bir takdire. Sen yarın varacağın İlahi huzurda sana lazım olana bak, onunla teselli ol. Bir de sakın ben ölürken vasiyet ederim de bu servetimle arkamdan hayır işlerler, diye bir vesveseye aldanma. Sen kendi kendine vasi ol. Servetini kendi elinde İslami hizmete harca, ölmeden vasiyetini kendin yerine getir. Şunu da unutma ki, emrime âmâde edeceğini yazdığın şey, gönlüme ağırlık, kalbime karanlık verir. Benim için cazip bir şey olmaktan çoktan uzaklaşmıştır onlar”<br />
    Bir gün, Hasan-ı Basrî hazretlerinin evinin önünden geçiyordu. O sırada evin damında bulunan Hasan-ı Basrî, Allahü teâlânın muhabbetinden pek çok ağlamış, göz yaşlarını rüzgâr, aşağıdan geçmekte olan Râbia-tül Adeviyyenin yüzüne düşürmüştü. Damlanın nereden geldiğini araştırıp, yukarıda ağlamakta olan Hasan-ı Basrî‘yi görünce; "Ey Hasan! Sakın gözyaşların nefsinin arzusuyla akmış olmasın! Bu gözyaşlarını içinde muhafaza et ki, içerde bir derya olsun. Allahü teâlânın muhabbeti ile kaynasın" dedi.<br />
    Bir defâsında kendisini sevenler ziyârete gelmişlerdi. Evde, odayı aydınlatacak bir kandil yoktu. Gelenlere ise ışık lâzımdı. Râbia-tül Adeviyye hazretleri parmaklarına üfledi. Bunun üzerine Allahü teâlânın izniyle sabaha kadar parmaklarından ışık yayıldı ve oda aydınlandı.<br />
    Bir kimse, kendisine, cebinden çıkardığı parayı vermek istedi. Hazret-i Râbia elini havaya doğru uzattı. Avucu altınla dolu olduğu halde o kimseye; "Sen cebinden alıyorsun, bana böyle veriyorlar." dedi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">    ZÜHDİ, TASAVVUFİ BİR HAYAT YAŞADI</span></span><br />
    Allah korkusunu esas alan zühd anlayışının temsilcilerinden Hasan-ı Basrî(r.a)’nin de Râbia’ya evlilik teklifinde bulunduğu rivayet edilirse de Hasan-ı Basrî(r.a) Râbia’dan yetmiş yıl önce vefat ettiğine göre bu rivayetin doğru olması mümkün değildir. Râbia ile evlenmek isteyenler sadece çevresindeki sûfîlerden ibaret değildir. O, Basra Emîri Muhammed b. Süleyman el-Hâşimî’nin evlilik teklifini de dünyayı arzulamanın elem, onu terketmenin huzur getireceğini söyleyerek reddetmiştir. Dünyevî nikâhın kişiyi Hak’tan uzaklaştırdığını söyleyen Râbia, Hak ile dâimî beraberliğe işaret eden mânevî ve ruhanî nikâh anlayışını benimsemiştir.<br />
    Ferîdüddin Attâr’ın Râbia’yı “Hz. Meryem’in nâibi” şeklinde tanıtması ve Râbia’nın zühdü tercih edip bekâr bir hayat yaşaması, Avrupalı yazarlara onu Pelagia, Avilalı St. Teresa gibi hıristiyan azizeleriyle karşılaştırmasına yol açmıştır. Çağdaş Arap müelliflerden Abdurrahman Bedevî, Râbia’nın hıristiyan mistiklerden etkilendiğini ileri sürerken Abdülmün‘im el-Hifnî bu görüşü eleştirerek İslâm’da ve Hıristiyanlık’taki aşk anlayışının tamamıyla farklı olduğunu, Râbia’nın vahdet-i vücûd temelli ilâhî aşk anlayışını benimsediğini vurgulamıştır. (el-ʿÂbidetü’l-ḫâşiʿâ, s. 86-96).<br />
    Râbia, yapmadığı şeyleri anlatırlar korkusuyla pek istemese de öğütlerinden faydalanmak isteyen birçok kişi tarafından ziyaret edilmiştir. Rebâh Kaysî el-Basrî, Zünnûn el-Mısrî, İbrâhim b. Edhem, Süfyân es-Sevrî, Şakīk-ı Belhî, Mâlik b. Dînâr gibi ünlü sûfîler yanında Muâze el-Adeviyye, hizmetinde bulunan Abde bint Ebû Şevâl, Meryem el-Basriyye ve Leylâ el-Kaysiyye gibi kadın sûfîlerle görüştüğü, hadis rivayetinde otorite olan Süfyân es-Sevrî ile görüşmesi sırasında onun kendisini Hakk’a yakınlaşmaktan alıkoyan hadis rivayetiyle meşgul olmasını eleştirdiği kaydedilmektedir. <br />
    Attâr hiçbir kadına asla nübüvvet gelmediğini söyleyen bir erkek grubuna, “Ben sizin en yüce rabbinizim iddiası (Nâziât Suresi,24) kesinlikle hiçbir kadından sâdır olmamıştır” diyen Râbia el-Adeviyye’nin “tâcü’r-ricâl” olarak nitelenmeye lâyık olduğunu söyler.<br />
    Hazreti Râbi’a bir gece, “Yâ Rabbi! Ya kalb huzûru ile namaz kılmamı nasîb et, ya da kalb huzûru ile kılamadığım namazımı kabûl buyur. Allahım benim bütün dünyâdaki arzum ve işim, seni yâdetmek, âhırette de Cemâl-i ilâhiyene kavuşmaktır. Ne olur, beni bu anlayışıma bağışla” diye yalvardı.<br />
    Bazen Allahü teâlâya şöyle niyazda bulunurdu: “Yâ Rabbi! Benim dünyâdaki bütün gayret ve maksadım, hep seni hatırlamak, hep seninle meşgûl olmak, âhırette ise, cemâlin ile müşerref olmaktır. Benim bütün arzum budur.”<br />
    Bir gün Râbi’a Hâtun ağlıyordu. Dediler ki: “Ey Allahü teâlânın sevgili kulu niçin ağlıyorsun? Rabbinle yakınlığın var.” Buyurdular ki: “Ayrılıktan korkuyorum, belki ölüm vaktinde (Sen bana gerekmezsin ey Râbi’a) diye Allahü teâlâ hazretleri hitâb buyurursa benim hâlim ne olur? Eyvah! Eyvah!” deyip ağladı.<br />
    Tevekkülü o dereceye ulaşmıştı ki, “Gök tunç olsa, yer demir kesilse, gökten bir damla yağmur düşmese, yerden bir bitki bitmese ve dünyâdaki bütün insanlar benim çocuğum olsa, Allahü teâlâya yemîn ederim ki onlara nasıl bakacağım düşüncesi kalbime gelmez, çünkü Allahü teâlâ hepsinin rızkını vereceğini bildirmiş ve üzerine almıştır” derdi:<br />
    Hazreti Rabia ve Duası<br />
    Hazreti Rabia orucu çok tutardı. Bir defasında orucunu açmak için yiyecek bulamadı, açlığı da iyice şiddetlendi. O anda kapı çaldı ve birisi kapıya bir tabak yemek bıraktı. Hazreti Rabia biraz sonra kapıyı açtı fakat geldiğinde bir kedinin yemeği döktüğünü gördü. İçeriye girdi su içmek isterken bardağı düşürüp kırdı. Hazreti Rabia ”Ya Rabbi! Sen bu aciz kulunu imtihan ediyorsun, lakin ben acizliğimden sabredemiyorum” diyerek bir ah çekti.<br />
    Bu ah öyle bir ah ki neredeyse ev yanacaktı.Hazreti Rabia arkasından bir ses duydu “Ey Rabia eğer dilersen dünya nimetlerini üzerine yağdırayım, üzerinde bulunan bütün dert ve belaları hemen kaldırayım. Lakin musibetler ile dünya bir arada bulunmaz.” Hazreti Rabia bunu işitince “Ya Rabbi her daim beni zatın ile birlikte eyle ve beni bundan alıkoyacak her türlü işlerden uzak tut” diyerek dua etti.<br />
    Bir zaman hasta olmuştu. Ziyâretine gelenler “Ey Râbi’a! Görüyoruz ki sana gelmiş olan bu hastalık sana çok ızdırap vermektedir. Duâ et de Allahü teâlâ senin çektiğin bu ızdırabı hafifletsin” deyince, buyurdu ki: “Siz biliyor musunuz ki, bu ızdırabı çekmemi Allahü teâlâ irâde etmiştir.” “Evet biliyoruz” dediler. O da: “Madem bunu biliyorsunuz da, O’nun irâdesine muhalefet etmemi, irâdesinin tersini O’ndan istememi nasıl isteyebiliyorsunuz?” dediği zaman onlar, “Ey Râbi’a peki senin arzun nasıldır?” diye sordular. O da, “Allahü teâlâ benim hakkımda ne irâde etmiş, takdîr etmişse ona râzı olmak” buyurdu.<br />
    Bir gün kendisine sordular ki; “Ölümü arzu ediyor musun?” Buyurdu ki; “İnsanlardan birine karşı bir kabahat işlemiş olsam, o insanla karşılaşmaktan utanırım. Halbuki Allahü teâlâya karşı olan kabahatlerimiz o kadar çok ki huzûruna varmayı (ölümü) nasıl arzu ederim?”<br />
    Kendisine dediler ki; “Bu yüksek derecelere ne ile kavuştun?” Buyurdu ki; “Beni alâkadar etmiyen her şeyi terk etmekle ve ebedi olanın dostluğunu arzu etmekle.”<br />
    Hazreti Râbi’a, aralıksız olarak inlerdi ve onu hep dertli bir hâlde görürlerdi. Yakınları dedi ki, “Hiç bir hastalığınız yok, ağlayıp sızlanmanıza, yakınmanıza sebep nedir?” O da, “Benim gönlümde öyle bir dert var ki, tabibler tedâvisinde âciz kaldılar. Yaramın merhemi Allahü teâlâya vuslattır (kavuşmaktır). Böyle yanıp yakılıyorum ki, belki maksadıma kavuşurum. Bu benim yaptığım ise, bu işte en az olanıdır” diye cevap verdi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">    RABİA EL-ADEVİYYE'NİN VEFATI</span></span><br />
    Yaşı sekseni bulmuştu. Yolda kendi kendine yürüyebiliyordu. Fakat yaşlılığın te’sîriyle yürümekte güçlük çekerdi. Öyle ki görenler, ha düştü, ha düşecek zannederlerdi. Böyle olmakla beraber kimsenin yardımını kabûl etmezdi. Vefâtı yaklaşınca yakınlarından Abede binti Şevvâl’i yanına çağırdı. Her zaman yanında taşıdığı kefeni göstererek, “Vefât ettiğim zaman beni bu beze sar ve defn et” diye vasıyyet etti.<br />
    Vefât etmeden önce hasta yatağının başucunda bekleyen büyüklere, “Kalkınız, burayı boşaltıp, yalnız bırakınız ki, Allahü teâlânın melekleriyle başbaşa kalayım” deyince, oradakiler odayı boşalttılar. Kapıyı örttüler, içerden şöyle sesler geliyordu: “Ey mutmainne nefs, râzı olmuş ve râzı olunmuş olarak Rabbine dön! Has kullarımın arasına katıl ve Cennetime gir.” (Fecr Suresi, 27-30)<br />
    Aradan biraz zaman geçti ses kesilmişti. İçeri girdiklerinde Hazreti Râbi’a’nın vefât ettiğini gördüler. Râbia el-Adeviyye, H.185-M.801 yılında Basra’da vefat etti ve burada defnedildi.<br />
    Mısırda Kudüste, Şamda, Erzurumda makam kabri vardır. Rabbim cennetteki derecesini a’li eylesin. Bizleri de bu mübarek edep hayâ, iffet sahibi Allah dostlarına layık evlad eylesin. Âmin.<br />
    Çeşitli kaynakları inceleyerek Râbia’nın ölüm tarihini ve kabrinin yerini tartışan Ömer Rıza Doğrul’a göre ona nisbet edilen, Kudüs’ün doğusunda ve Hz. Îsâ’nın semaya yükseldiği yerin civarında Tûr-i Zeytâ’daki kabir Ahmed b. Ebü’l-Havârî’nin eşi olan Dımaşklı Râbia bint İsmâil’e aittir. Doğrul, Şam’da Râbia’ya izâfe edilen başka bir kabir daha bulunduğunu, bu kabrin de aynı hanım için yapılıp zamanla adının unutulmasından sonra Râbia el-Adeviyye’nin şöhretinden dolayı ona nisbet edildiğini ileri sürer(Ömer R.Doğrul. Hazret-i Râbiatü’l-Adeviyye, s. 215-226).<br />
    Abede binti Şevval anlatıyor: “Râbi’a’yı vefâtından bir sene sonra rü’yâda gördüm. Yeşil elbiseler giymiş, başında da yeşil bir başörtüsü vardı. Ben, “Seni sardığım kefenine ne oldu?” dedim. “Allahü teâlâ onları çıkardı ve bana bunları verdi” dedi.<br />
    Vefâtından sonra kendisini rü’yâda görenler, “Münker ve Nekir melekleri ile aranızda ne gibi bir şey oldu?” diye sordular. “O iki heybetli melek gelip de bana “Men rabbüke” (Rabbin kim?) suâlini sorunca, onlara dedim ki, ey Melekler! Hemen geri gidip Rabbime şöyle arz ediniz. (Ey Allahım! Dünyâda bunca halk arasında, ihtiyâr bir kadıncağızı unutmadın. Ben, seni hiç unutur muyum?)”<br />
    Nakledildiğine göre Muhammed bin Eslem Tûsî ile Nu’mân Tûsî, Râbi’a’nın (radıyallahü anh) kabri başına gelip “Hâlin nasıldır?” diye sordular. Allah’u Teâlânın izni ile şöyle cevap verdi: “Allah’u Teâlâ bana çok şeyler ihsân etti; Ni’metler içindeyim elhamdülillah.”<br />
    Bessâr bin Gâlib en-Necrânî diyor ki: “Râbi’a-i Adviyye için vefâtından sonra hep duâ ederdim. Bir defasında onu rü’yâmda gördüm. Bana dedi ki: “Hediyelerin nûrdan mendil içinde ve nurla kaplanmış tabaklarla bize sunulmaktadır.” “Bu nasıl oluyor?” dedim. “Hayatta olan mü’minler ölüler için duâ ettiklerinde, ipek mendiller içinde nûrdan tabaklara konup, ölüye götürülür ve (Bu, sana filan dostunun hediyesidir) denilir” buyurdu.<br />
    “Yâ Rabbi, dünyâda, bana neyi takdîr etmiş isen onların hepsini düşmanlarına ver. Âhırette benim için hangi ni’metleri ihsân etmeyi takdîr etmiş isen onları da dostlarına ver. Ben sadece seni istiyorum.”<br />
    “Yâ Rabbi, eğer sana ibâdet etmem Cehennem korkusu ile ise beni Cehenneme at. Eğer Cennete girmek ümidi ile ibâdet ediyor isem, Cennetini bana yasak eyle. Eğer sırf, senin rızân için ibâdet ediyor isem, o hâlde bakî olan Cemâlin ile müşerref eyle.”<br />
    Çok defa şöyle derdi: “İstiğfar etmekle kurtulduk sanırız… Hâlbuki o istiğfarımız da, bir başka istiğfara muhtaçtır.”<br />
    Allah’u Teâlânın muhabbeti ile çok ağlar, hep mahzûn olarak yaşardı. Cehennem lafzını duyunca, onun dehşeti ile kendinden geçerek bayılıp düşerdi.<br />
    Dediler ki;“Bir kulun Allah’u Teâlânın takdîrine râzı olup olmadığı nasıl bilinir?” Buyurdu ki; “Gelen ni’metlerden zevk aldığı gibi, gelen musibetlerden de zevk aldığı zaman.”<br />
    Bir kimse “Yâ Rabbi! Benden râzı ol” dedi. Bunu gören Hazreti Râbi’a, “Kendisinden râzı olmadığın (Kaza ve kaderine rızâ göstermediğin) bir zâtın, senden râzı olmasını istemeye utanmıyor musun?” dedi.<br />
    Kendisine sordular ki; “İnsanı Allah’u Teâlâya yaklaştıran en üstün şey nedir?”“Muhabbet sahibi olan kişi, muhabbetinden öyle sâdık olmalı ki, gönlünde O’nun için olmayan hiç bir sevgi bulunmamalı” buyurdu.<br />
    “İşlediğiniz günahları gizlediğiniz gibi, yaptığınız iyilikleri de gizleyin.”<br />
    “Sabır insan olsaydı çok kerîm olurdu.”<br />
    “Ma’rifetin alâmeti, her an Allahü teâlâyı hatırlamaktır.”<br />
    “Kul Allahü teâlânın sevgisini tattığı zaman, Allah o kulunun kusurlarını kendisine gösterir. Böylece o, başkalarının kusurlarını görmez olur.”<br />
    Râbia’nın zühd hareketinin tasavvufa dönüşüm sürecinde önemli bir yeri bulunmaktadır. Râbia’nın önderliğinde gelişen tasavvufî çizgide korku, kaygı ve hüzün yerine sevgi, ümit ve iyimserliğe ağırlık verildiği görülür. <br />
    Sûfî müellifler sadece muhabbet ve aşk konusunda değil tövbe, zühd, hüzün, rızâ, tevazu gibi tasavvuf kavramlarının açıklanmasında da Râbia’nın sözlerine başvurmuşlardır. Onun bu tasavvufî haller hususunda geliştirdiği tavır kişinin bütün fiillerinin gerçek fâilinin Allah olduğu düşüncesidir. “Çok günahım var, eğer tövbe edersem Allah tövbemi kabul eder mi?” sorusuna verdiği, “Hayır! Eğer O senin tövbeni kabul ederse sen ancak o zaman tövbe edebilirsin” şeklindeki cevap onun bu tavrını gösteren dikkat çekici bir örnektir. (Kuşeyrî, s. 192)<br />
    İlk dönem zâhidlerinde çokça görülen ağlama ve hüzün Râbia için de söz konusudur. “Allahım, benden râzı ol!” diye dua eden Süfyân es-Sevrî’ye, “Kendisinden razı olmadığın zattan senden razı olmasını istemekten utanmıyor musun!” dediği kaydedilir. (Kelâbâzî, s. 153)<br />
    İyi ve kötü amellerin gizlenmesi gerektiğini düşünen Râbia’nın, “Amellerimden biri başkası tarafından görülse onu yapılmamış sayarım” sözü onun ilk dönem sûfîlerindeki melâmet tavrına sahip olduğunu göstermektedir.<br />
    Râbia el-Adeviyye(r.anha) ilâhî aşk konusunda şöyle münâcâtta bulunur: “Ey rabbim! Seni iki sevgi ile severim. Sevginin biri benim aşk ve iştiyakımdan, diğeri senin sevilmeye lâyık olduğundandır. Benim aşk ve iştiyakımdan gelen sevgim senden başkasını bırakıp sadece senin zikrinle meşgul olmayı, senin sevilmeye lâyık olmandan gelen sevgim de bana müşahede mertebesini ihsan buyurmuş olmandır. Şu halde hamd ve şükran ne bana mahsustur ne de övülmüş olma ciheti bana aittir. Her iki yönden de şükür ve hamd sana mahsustur.”<br />
    Râbia’ya göre birinci aşk olan hevâ sevgisi mümkün olmakla birlikte bir eksikliği içerir. Zira kulun Hakk’ın dışındaki şeylerin kaygısıyla veya herhangi bir menfaat ümidiyle Hakk’ı sevmesi gerçek ilâhî aşk değildir. Gerçek aşk Allah’a aittir (el-hubbü lillâh).<br />
    Allah kulu sevmedikçe kulun Allah’ı sevmesi mümkün değildir. Bu sevgide herhangi bir ikilik veya menfaat kaygısı yoktur. Râbia’nın ilâhî aşk anlayışının ibadete bakışında da yansımasını bulduğu görülmektedir. “Allah’a ne cehennem korkusu ne de cennet sevgisiyle ibadette bulunurum. Eğer korkudan dolayı amel işlersem kendimi kötü bir ücretli sayarım. Ben O’na aşk ve şevkimden dolayı ibadet ederim” sözü bu bakımdan önemlidir. <br />
    Bir münâcâtında da şöyle demektedir: “İlâhî! Eğer ben sana cehennem korkusuyla ibadet ediyorsam beni cehennem ateşinde yak! Eğer cennet ümidiyle sana kullukta bulunuyorsam beni ondan mahrum et! Eğer sana olan sevgimden dolayı sana ibadet ediyorsam o zaman senin ezelî cemâlinden beni mahrum etme!”<br />
    Râbia’nın düşünceleri Ma‘rûf-i Kerhî, Muhâsibî, Bâyezîd-i Bistâmî, Zünnûn el-Mısrî, Cüneyd-i Bağdâdî, Hallâc-ı Mansûr gibi sûfîleri etkilemiştir. “Dışarı çık da ilâhî sanatı seyret!” diyen câriyesine, “Sen de içeri gir de sendeki sanatkârı temaşa et!” şeklindeki cevabında ve, “Bende varlık yok ki evleneyim” gibi sözlerinde vahdet-i vücûdun izlerini görmek mümkündür.<br />
    İyi amellerinin ortaya çıkmasını onların boşa gitmesi olarak görecek kadar melâmîmeşrep, Allah’tan dünyalık bir şey için dua etmeye utanacak ve dünyanın mâliki olmayan insanlardan bir şey istemeyecek kadar edep sahibi, Allah’a sadece Allah ve sevilen olduğu için ibadet edilmesini isteyecek kadar Hak âşığı olan Râbia’nın tasavvuf anlayışı Ebû Tâlib el-Mekkî, Kuşeyrî, Sühreverdî, Gazzâlî ve Muhyiddin İbnü’l-Arabî gibi sûfî müelliflerce farklı şekillerde yorumlanmıştır. <br />
    Ebû Tâlib el-Mekkî, Ḳūtü’l-ḳulûb’un muhabbet bahsinde Râbia’yı Süfyân es-Sevrî’den daha üstün bir mertebede görerek onu “hulle” (Allah ile dostluk) makamına yerleştirir. Râbia ile Hallâc’ın ilâhî aşk anlayışı birbirine benzer. Ancak Hallâc, bir adım daha ileri giderek Allah’a âşık olan insanın aşk yolunda kendini feda etmesini savunur. İbnü’l-Arabî, Râbia’nın Abdülkādir-i Geylânî ve Şiblî ile aynı mertebeyi paylaştığını, bu mertebenin sevgi ve ibadeti sadece Allah’a tahsis edenlerin mertebesi olduğunu söyler. <br />
    Râbia el-Adeviyye ismi İslâm ve Batı kültüründe ilâhî aşkın sembolü haline gelmiştir. Basra’dan köle olarak satın alınıp Erzurum’a getirildiğine ve kabrinin Hasan-ı Basrî mahallesinde olduğuna inanılması Râbia’nın Türk kültüründeki canlı izlerinden biridir .(Araz, s. 109).<br />
    Râbia el-Adeviyye Batı’da üzerinde çalışma yapılan ilk kadın sûfîdir. Julian Baldick’e göre sûfî tabakat kitaplarında anlatılan Râbia portresi ilk dönem hıristiyan azizlerine dair menkıbelerden uyarlanarak oluşturulmuş, Râbia’nın tarihsel kimliği efsanelerle örülü bir şekle büründürülmüştür. Râbia’nın şöhreti Haçlı seferleri yoluyla XIII. yüzyılın sonlarında Avrupa’ya ulaşmıştır. XVII. asır Fransız edebiyatında Râbia saf aşkın simgesi, hayırseverliğin modeli olarak görülmüştür. <br />
    Basra sokaklarında bir elinde meşale ile cenneti yakmaya, bir elinde testi ile cehennemi söndürmeye giden Râbia, Fransız yazarı Jean-Pierre Camus’nün bir hikâyesine konu olmuş, birçok Avrupalı yazarın eserlerine değişik anlatımlarla girmiştir. XIX. yüzyılda İngiltere’de yayımlanan R. M. Milnes’in The Sayings of Rabiah adlı şiir kitabı onun sözlerini toplayan eserlerdendir. <br />
    Hanımlara Nasihati<br />
    Hanımlar, ziyaretine gelirler, nasihat talep ederlerdi. Bu nasihatlerinden biri de şöyledir: İyiliklerinizi dahi gizleyiniz, tıpkı kötülüklerinizi gizlediğiniz gibi. İyiliklerini açık etmek, rüzgâra karşı un savurmak gibidir. Onları alıp götürür de eliniz boşta kalır.<br />
    Hazreti Rabia’nın Düşündüren Cevabı<br />
    Günlerden bir gün Hasan Basri(r.a) Hazretleri, çok önemli hayati bir konuyu konuşmak üzere Hazreti Rabia’nın yanına gelmişti ve Hazreti Rabia ona şöyle dedi:“Ey Hasan, sence kadının aklı ile nefsani arzularını karşılaştırsak nasıl bir orantı ortaya çıkar? Bu durumu erkeğin aklı ve nefsani arzularıyla kıyas edecek olursak ortaya çıkan sonuç hakkında fikriniz ve görüşünüz nedir” dedi.<br />
    Hasan Basri(r.a) Hazretleri ise şöyle dedi: “Kadının akli melekesi nefsani arzularının yanında onda bir oranındadır. Kadının nefsin isteklerine meyli akli melekelerinden dokuz misli daha baskındır. Erkekler ise erkeklerin aklı dokuz ancak nefsani arzuları akıllarına kıyasla bir orandadır.”<br />
    Hazreti Rabia(r.anha)’nın cevabı ise çok manidardır: “Ben bir ip ile dokuz köpeğe güç getirirken, siz erkeklerin dokuz iple bir köpekle başa çıkamamanıza doğrusu hayret ediyorum.” Hasan Basri(r.a)Hazretleri aldığı bu cevap ile gözyaşlarını tutamamış ve ağlayarak “bu nasihat bana yeter” demiş ve oradan ayrılıp gitmiştir.<br />
    İşte böyle mübarek bir zat olan Hazreti Rabia’dan Allah razı olsun. Böyle mübarek nice hanım evliyaları Allah şu zamanda da nasip etsin. Bizlere ise onun ahlakından ve nasihatlerinden istifade etmeyi nasip etsin. Âmin. <br />
    Hırsızın Tövbesi...<br />
    Hz. Rabia bir gece, evinde geç vakitlere kadar namaz kılarken hasırın üzerinde uyuyakalır. Bu arada evine hırsız girer. Hırsız her tarafı arar ama çalacak birşey bulamaz. Giderken Hz. Rabia’nın dışarıda giydiği örtüsünü alır. Evden çıkarken yolunu şaşırır ve kapıyı bulamaz. Geri dönüp örtüyü aldığı yere bırakınca bu sefer rahatlıkla kapıyı bulur. Bu hal yedi defa tekrarlanır. Yedinci defa tekrar örtüyü eline alınca, “Ey kişi kendini yorma. O yıllardır kendini bize ısmarladı. Şeytanın ona yaklaşma gücü yokken, hırsızın onun örtüsüne yaklaşması mümkün müdür? O uyuyorsa da dostu uyanıktır ve onu korumaktadır” diye bir ses duyar. Rabia, namazını bitirinceye kadar hırsızın bir şey bulamayıp Bu hadiseden korkarak dışarı fırlayan hırsızın, eli boş döndüğünü anlayınca seslendi:“Ey muhtaç adam, bari ibrikteki sudan abdest alıp iki rek’at namaz kıl da emeğin büsbütün boşuna gitmesin...”<br />
    Hırsız şaşırmış, korkuyla karışık bir ruh hâline kapılmıştı. Hemen abdest alıp orada namaza durdu. Rabia bundan sonra ellerini kaldırıp dua etti:“Yâ Rab, bu muhtaç, benim evimde alacak bir şey bulamadı, onu Senin kapına gönderdim. Sen elbette benim gibi değilsin. Onu boş çevirmezsin.”<br />
    Namazı bitiren hırsızın, tövbe, istiğfar etmeye başladığını duyunca, bu defa da şöyle yalvardı:“Yâ Rab, bu adam kapında birkaç dakika bekledi, hemen kabul ettin; ama bu âciz, bütün ömür boyu kapındayım, hâlâ böyle kabul edilemedim!” Kalbine doğan ses şöyleydi: “Üzülme, onu senin hürmetine kabul ettik!” (Cahız, el-Byan; Attar, Tezkiretü'l evliya; Ömer Rıza Doğrul, Hazreti Rabiatü'l-Adeviyye)<br />
    Bir örnektir Hz. Rabia… Yaşantısı, Rabbine kulluğu, kanaati, ihlâsı ve takvasıyla bir numunedir Hz. Rabia…<br />
    Bir zaman gelir ve hasta olur Allah dostu. Ziyaretine gelenler: “Ey Rabia! Bu hastalık sana çok ızdırap vermektedir. Allah’a dua et de çektiğin bu ızdırâbı hafifletsin” dediler. O da: “Siz bilmiyor musunuz, bu ızdırabı çekmemi Allah-u Teâlâ irade etti” diye cevap verdiğinde; “evet biliyoruz” dediler. Bunun üzerine: “Bu hakikâti bildiğiniz halde, benden O’nun iradesine muhalefet etmemi, O’ndan tersini dilememi nasıl isteyebiliyorsunuz?” dediği zaman, onlar: “Ey Rabia, peki senin arzun nasıldır?” diye sordular. O da: “Allah-u Teâlâ benim hakkımda ne irade ve ne takdir etmişse ona razı olmak” buyurdu.<br />
    Bir gün kendisine sordular: “Ölümü arzu ediyor musun?” Buyurdu ki: “İnsanlardan birine karşı bir kabahat işlemiş olsam, o insanla karşılaşmaktan utanırım. Hâlbuki Allah-u Teâlâ’ya karşı olan kabahatlerimiz o kadar çok ki, huzuruna varmayı (ölümü) nasıl arzu ederim?”<br />
    Dünyaya nazar etmemiş olmasına ve Rabbine duyduğu özlemle O’na kavuşmayı çok istemesine rağmen, yine de ‘huzuruna çıkacak yüzüm yok’ der gibi sevdiğinin karşısına çıkmaya utanan Rabia…<br />
    Oysa bu sözlerin sahibi hakkındaki bildiklerimiz, onun sürekli itaat halinde, ihlâs ile kulluğunu yapan bir mü’mine olduğudur. Gece her şey karanlığa büründüğünde ve herkes sevdiğiyle hemhâl olduğunda, sabaha kadar Rabbiyle baş başa kalarak, namaz kılmayı ömrünün en güzel anları olarak bilen bir kul olduğunu biliyoruz. Buna rağmen Rabbinin rahmetinden gayrı hiçbir şeye güvenmiyor Hz. Rabia.<br />
    “Bu yüksek derecelere ne ile kavuştun?” dediklerinde: “Beni ilgilendirmeyen her şeyi terk ve ebedî olanın dostluğunu istemekle” buyurdu.<br />
    Rabbimiz bizlere kendi dostluğunu istemeyi nasip et. Razı olduğuna razı olmayı, razı olmadığına da uzak olmayı nasip et. (Âmin)<br />
    Allah’a Yakarışı<br />
    Hz. Rabia çok oruç tutardı. Bir defasında bir hafta hiç yiyecek bulamayınca açlığı iyice şiddetlenir. Birden kapı çalar ve birisi bir tabak yemek getirir. Hz. Rabia mum getirmeye gider. Geldiğinde kedinin yemeğini dökmüş olduğunu görür. Su içmek isterken bardak düşüp kırılınca Hz. Rabia,”Ya Rabbi! Bu zavallı kulunu imtihan ediyorsun, fakat acizliğimden sabredemiyorum” diyerek bir ah çeker. Bu ahtan neredeyse ev yanacak hale gelir. Hz. Rabia ardından bir ses duyar, “Ey Rabia, istersen dünya nimetlerini üstüne saçayım, üzerindeki dert ve belaları kaldırayım. Fakat bu dertler, belalar ile dünya bir arada bulunmaz.” Bu sözler üzerine Hz. Rabia, “Ya Rabbi, beni kendinle meşgul eyle ve senden alıkoyacak işlere beni bulaştırma” diye dua eder. Bundan sonra dünya zevklerinden öyle kesilir ki kıldığı namazı ‘Bu benim son namazımdır’ diye o huşu ile kılar.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">    RABİA(r.anha) HAKKINDA HAK DOSTLARININ SÖZLERİ</span></span><br />
    Bazı insanlar vardır ki doğduğu zamana ait değildir. Çağların ötesinde yaşarlar. Onlar ışık olur çevresini aydınlatırlar.<br />
    Hasan Basri(r.a):Bir sohbetlerinde Nasıl ki erkeklerin aslanları varsa, dişi aslanlar da vardır, dedi. Kimdir bu dişi aslan? Diye sorulunca, o da dişi aslanın Rabiatül Adeviyye olduğunu söyledi. <br />
    Bunun üzerine, zamanın şeyhleri ve mürşid’leri Rabiatül Adeviyyenin evine ziyarete geldiler. Rabiatül Adeviyyenin evi o kadar mütevazı idi ki, dünyalık birkaç parça eşyadan başka hiç bir şey yoktu. Evinde ışık dahi bulunmamakta, karanlık bir yerdi. Gelen ziyaretçiler, Rabia anamızı tebrik edip, bu makama nasıl geldiğini soracaklardı. <br />
    Hasan-ı Basri o karanlıkta: Sen sağa, sen sola, sen de buraya otur, diyerek, herkesi yarım ay şeklinde topladı. Bundan sonra:“Mallarınız, çocuklarınız sizin için birer fitnedir.”(Teğabün Suresi,15)<br />
    “Sakın ola ki, mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ın (c.c) zikrinden alıkoymasın” (Münafıkun Suresi,9)<br />
    Ayetlerini okuyarak sohbete başladı. Çeşitli ayet ve hadislerle Allah’ı (c.c) sevmenin yollarını anlattı. <br />
    Daha sonra sözü Rabia anamıza bıraktı. O mübarek kadın da: Herkes sevdiğinden bahseder. Ben Allah-ü Teâlâ Hazretlerini öyle seviyorum ki Muhammed  ’il Mustafa’ya dahi kalbimde yer kalmadı, deyince, orada bulunanların hepsi “Allah, Allah” diye hayıflanıp ağlamaya başladılar.<br />
    Rabiatül Adeviyye (r.anha)’ın sözlerinden anladığımız O’nun hem Rasulullah’ta hem de Allah-ü Teâlâ da fani olduğudur.<br />
    Malik bin Dinar (r.a.) şöyle anlatıyor. Bir vakit Hazreti Rabia’nın yanına geldim. Abdestini almış, kalan sudan da birkaç yudum içmiş idi. Abdest almış olduğu testi kırıktı ve oturduğu hasır da yıpranmış idi. Yastığına gözüm ilişti eski bir de yastığı vardı.<br />
    Bu hali görünce çok üzüldüm ve ona dedim ki “Ey Rabia! varlıklı arkadaşlarım var. Dilersen onlardan bir şeyler isteyim sana” Bana dönerek “Ey Malik! Bana da onlara da rızkı veren Allah’tır. Allah fakir olanları fakir olduğu için unutup, zengin olanları da zengin olduğu için hatırlıyor. Ondan mı yardım ediyor?” dedi. Ben “Hayır, böyle şey mi olur?” dedim.Müthiş  bir cevap, nasıl bir teslimiyet”Benim bu durumumu en iyi bilen Allah’tır, beni gören birine bu halimi benim hatırlatmam olur mu?  Madem o öyle takdir etmiş, biz de O’nun takdir ettiğini istiyoruz” diye cevap vermiş.<br />
    Abdullah bin İsa anlatıyor: “Râbia el-Adeviyye’nin yanına geldim. Yüzünde hoş bir aydınlık vardı. O, çok ağlayan bir kadındı. Yanında birisi Kur’an okuduğu zaman duygulanır, çığlık atar ve bayılırdı. Kamıştan örülmüş eski bir hasırın üstünde otururdu.”<br />
    Ebu’l-Kasım el-Kuşeyrî’den naklen İbni Hallikan şu hadiseyi anlatıyor:“Rabia Hatun, Rab Teâla’ya olan münacatında şöyle diyordu: ‘İlâhî! Sen seni seven bir kalbi ateşte yakar mısın?’ Hatıftan şu sesi işitti: “Biz bunu yapmayız. Hakkımızda kötü zanda bulunma.”<br />
    Süfyân-ı Sevrî, bir gün Râbia el-Adeviyye’nin yanında ; “Ahh, benim derdim, kederim!” dedi. Râbia el-Adeviyye; “Yalan söyleme. Öyle diyeceğine ‘Ah yazık bana ne az dertliyim’ de. Eğer gerçekten mahzun olsaydın, bu kadar rahat nefes alamazdın.”<br />
    Râbia el-Adeviyye’den Terennümler<br />
    “Seni iki aşkla, çift aşkla sevdim: Biri ibtilâ ve sevda, Diğeri Sana layık bir aşk-ı musaffa.<br />
    Ben ibtilâ ve sevdada Senin esirin oldum; Gözlerim ne dünyayı ne de mâfîhâ’yı görür.<br />
    Sana lâyık aşk-ı musaffada ise aradan perdeler kalkar. O zaman gözlerim senin mübarek cemalini görür.”<br />
    “Benim emelim, cennetim, senin aşkındır, Senin aşkın paslanmış gönlümün gözüne ciladır. Ömür boyu ben senden asla uzaklaşmam. Eğer sen benden razı olursan. Ey gönlümün neşesi, o zaman saadetim tam olur.”<br />
    “Ellerimle başımı yoklarım Ve acaba başım yerinde midir yoksa uçtu mu? Diye düşünürüm. Sevgili! Benzeri, misli olmayan Sevgili,Gönlümde O’ndan başka kimseye yer yoktur.O, gözden ve tenden gizlenmişse, neden gam çekeyim? O ebedî olarak gönlümde, cânımda yaşıyor. Sen tatlısın bu yeter, hayat acıymış bana ne?Sen benden razı ol da, bütün alem bana kızsın, köpürsün..”<br />
    Rabiatül Adeviyye Sözleri<br />
    “İlahi! Benim bütün dünyadaki işim ve arzum seni yâd etmek, ahirette de senin likana ermektir ve işte ben buyum. Sen ne istersen onu yap!”<br />
    Bir de: “Ya Rab! Ya huzur-u kalp ile namaz kılmamı nasip et veya kalp huzuru olmadan kılmanı kabul et.”<br />
    “Dil ile olan istiğfar, yalancının işidir.”<br />
    “Eğer biz bir tövbe yapacak olursak (samimi ve tesirli olmayan) bu tövbe de diğer bir tövbeye muhtaçtır. (Allah’ım! Böyle tövbe etmeyeceğime tövbe olsun, demek gerekir.)”<br />
    “Eğer sabır insan olsaydı, kerem sahibi bir kişi olurdu.”<br />
    “Marifetin semeri, izzet ve celâl sahibi Allah’a teveccüh etmektir.”<br />
    “Arif o kimsedir ki, Hakk’tan kalp ister. Hakk ona kalp verince, o derhal bunu aziz ve çelil olan Allah’a iade eder.<br />
    Kul Allah sevgisini tattığı zaman, Allah o kulunun kusurlarını kendine gösterir. Böylece o başkalarının kusurlarını görmez olur.<br />
    Allah’ı sevdiğin halde O’na karşı mı geliyorsun? Ne tuhaf şey bu! Sevgin gerçek olsaydı, O’na mutlaka itaat ederdin; çünkü seven kimse sevgilisini dinler.<br />
    ‘Allah’ı seven kimsenin, sevgiliye kavuşmadıkça feryad ve figânı dinmez.<br />
    Allah'ım, sana cehennemden korkarak ibadet ediyorsam, beni cehennem ateşinde yak. Yahut cenneti özleyerek sana ibadet ediyorsam, cennetini bana haram kıl. Yalnız seni sevdiğimden dolayı sana ibadet ediyorsam, beni ezeli cemalinden mahrum etme ya Rabbi!<br />
    Bir kalp bekçisi olmak üzere donatıldım. İçimdeki hiçbir şeyin dışarıya çıkmasına, dışarıdaki hiçbir şeyin içime girmesine izin vermem!<br />
    Ben ne zaman ezan sesi duysam, kıyamet gününün ilan edilişini duyar gibi olurum. Ne zaman kar yağdığını görsem, amel defterimin sayfalarının uçuşacağı anı hatırlarım. Ne zaman sıcakla karşılaşsam, mahşerin sıcaklığını ve hesap gününün hararetini hatırıma getirip erimeye başlarım…<br />
    Bir defasında devlete ait kandilin ışığından istifadeyle gömleğimi yamadım da kalbim dağıldıkça dağıldı ve dikişleri sökünceye kadar kalbimi toparlayamadım.<br />
    Bir kimse ilminde cimrilik ederse şu üç beladan birine çarpılır:<br />
    1- Ölmeden önce ilmi kendisinden gider.<br />
    2- Zalim yöneticinin hışmına uğrar.<br />
    3- Öğrendiği ilmi unutur.<br />
<br />
Rabiatu'l Adevviye R.Anha</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Rabiatu'l Adevviye R.Anha</span></span><br />
<br />
Tâbiînden ve Tasavvufta Sevgi Ekolünün kurucusu hanım velîlerin büyüklerinden...<br />
    8. yüzyılda Irak topraklarında yaşamış, kimsesizliği tatmış, ömrünün ilk yılları masiyetlerle alûde geçmiş, ancak kendini bu hayattan kurtararak tamamen sûfimeşrep bir hâl edinmiş bir Allah aşıkıMısır, Suriye, Filistin, Hicaz, Anadoluyu dolaşmış, sevgiye dayalı tasavvuf düşüncesinin ilk savunucularındandır. Tâbiînden ve hanım velîlerinilki ve en büyüklerindendir. Hayatı menkıbelerle, kerametlerle doludur. Şehrin yakınlarında bulunan bir dağda inzivaya çekilmiş ve bitevî Allah’ı zikir ve ibadetle meşgul olmuş. Manen öyle terakki etmiş ki devrin büyükleri ki aralarında Hasan el-Basrî, Süfyân-ı Sevrî, Mâlik bin Dinar(radiyallahu anhüma) gibi âlim ve fâzıl kişiler kendisini ziyaret ederek duasını almışlar, nasihatlerini dinlemişler. Allah’a duyduğu aşkın/üstün aşk u iştiyâk ile tasavvufa yeni bir soluk getirmiş,tasavvufta Sevgi Ekolünün kurucusu olmuştur.. Zira o bizâtahî cenneti ve cennetin nimetlerini değil Allah’ın rû’yetini ve O’nun kendisinden razı olmasını istemiştir. Bu düşünce tarzı kendisinde sonra gelen sûfilerin tasavvuf anlayışında önemli bir yer tutmuştur. İmam’ı Gazzâlî(r.a)’nin ve el-Muhâsibî(r.a)’nin de bu büyük kadın veliden etkilenmiştir.<br />
    Hicri 95, Miladi 714 yılında Basra’da doğdu. Fakir bir ailenin dördüncü kızı olduğu için “Râbia” ismi verilmiştir. <br />
    Kays b. Adî kabilesinin âzatlı kölesi olduğundan Adeviyye veya Kaysiyye nisbeleriyle anılmıştır. Künyesi Ümmü’l-hayr’dır. Sülemî, Ẕikrü’n-nisveti’l-müteʿabbidâti’ṣ-ṣûfiyyât adlı eserinde (s. 27, 54, 59) Râbia el-Adeviyye’nin yanı sıra aynı ismi taşıyan iki kadın sûfîden daha bahseder. Bunlardan biri dönemin ünlü sûfîlerinden Abdülvâhid b. Zeyd’in (ö. 177/793) eşi Basralı Râbia el-Ezdiyye, diğeri Ahmed b. Ebü’l-Havârî’nin eşi Şamlı Râbia (Râyia) bint İsmâil’dir (ö. 228/844). Aynı dönemde üç ayrı Râbia’nın bulunması Râbia el-Adeviyye hakkında kaynaklarda farklı bilgilerin yer almasına sebep olmuştur. Râbia’dan ilk bahseden çağdaşı Câhiz onun dönemin meşhur üç kadın zâhidinden biri olduğunu söyler (diğerleri Muâze el-Adeviyye ile sahâbeden Ebü’d-Derdâ’nın küçük eşi Ümmü’d-Derdâ’dır; el-Beyân ve’t-tebyîn, I, 364; III, 127, 170, 193).<br />
    "Tasavvuf kaynaklarında “nâsikât, sâlihât, mütezehhidât” diye anılan bu kadın sûfîler arasında en meşhuru Râbia el-Adeviyye’dir."<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">    İBRETLİK BİR HAYAT</span></span><br />
    Babası İsmâil‘in üç kızı vardı. Bir tane daha doğunca adını Râbia (dördüncü) koydu. Babası çok fakir olduğundan Râbia doğduğu gece evde ihtiyaç olan şeylerden hiçbiri yoktu. Bu duruma annesi çok ağlayıp mahzûn oldu. Efendisine; "Filân komşuya gidip, bir mikdar kandil yağı isteyebilir misin?" dedi.<br />
    Hazret-i Râbia‘nın babası, Allahü teâlâdan başka kimseden bir şey istememeye söz vermişti. Bununla beraber hanımını üzmemek için komşuya gitti. Kapıya elini sürdü ve geri gelip; "Kapı açılmadı" deyince hanımı ağladı. O da çok üzüldü. Babası, başını dizine dayadı ve öylece uyuya kaldı. Rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Peygamber efendimiz, kendisine buyurdu ki: "Hiç üzülme! Bu kızın, öyle bir hanım olacak ki, ümmetimden yetmiş bin kişiye şefâat edecek. Yârın bir kâğıda şöyle yaz: "Sen her gece Peygamber efendimize yüz salevât-ı şerîfe, Cumâ geceleri de dört yüz salevât gönderirdin. Bu Cumâ gecesi unuttun. Bunun keffâreti olarak, bu yazıyı sana getiren zâta dört yüz altını helâl parandan ver."<br />
    Sonra Basra vâlisi Îsâ Zâdân‘a git. O yazıyı ver." Hazret-i Râbia‘nın babası uyandığında, Peygamber efendimizi görmenin şevkiyle ağlıyordu. Hemen kalktı, denileni yaptı ve Îsâ Zâdân‘ın yanına gitti. Vâli mektubu alınca, Resûlullah efendimizin kendisini hatırlamasının şükrü için, binlerce altını fakirlere sadaka verdi. Râbia-tül Adeviyye‘nin babası İsmâil Efendiye de mektupta yazılanı ve ona ilâve olarak pekçok altını da sadaka verip, bir ihtiyâcı olursa tekrâr gelmesini tenbîh etti. Altınları aldıktan sonra lüzumlu ihtiyaçlarını temin etti. Böylece bolluğa kavuştular ve kızlarına rahatça bakıp güzel edeb ve terbiye ile büyüttüler.<br />
    Hakkında en ayrıntılı bilgiyi ve menkıbeleri aktaran Ferîdüddin Attâr’a göre Râbia el-Adeviyye küçük yaşlarda yetim kalır. Basra’daki kıtlık sebebiyle kız kardeşlerinin dağılmasının ardından tek başına hayat sürmeye başlar. Bu esnada zalim bir kişi tarafından 6 akçe karşılığında köle olarak satın alınır. Gündüzleri ağır işlerde çalıştırılan Râbia geceleri kendisini ibadete verir. Hz. Rabia, zalim biri tarafından ihtiyar bir adama para karşılığı köle olarak satılır. Bir gün Hz. Rabia’nın odasından ses geldiğini duyan efendisi Hz. Rabia’nın, Allah’a; ‘Ey Rabbim! Benim arzumun senin emrine uymak olduğunu biliyorsun. Elimden gelse, sana ibadetten bir an geri kalmam. Fakat ev sahibimin hizmetinde bulunduğum için sana gereği gibi ibadet edemiyorum’ diye yakardığını işitir.<br />
    Kandillerin Havada Durması<br />
    Efendisi, Hz. Rabia’nın başı üstünde bir yere asılı olmadan duran bir kandil bulunduğunu ve odanın o kandilin nuru ile aydınlandığını görür. Sabaha kadar uyuyamaz. Sabah olunca hemen Hz. Rabia’yı çağırır ve ‘Artık serbestsin. Dilediğini yap. Ama burada kalırsan ben sana hizmet ederim’ teklifinde bulunur. Hz. Rabia, ‘Gideyim’ der ve oradan ayrılıp küçük bir eve yerleşir. Bütün ömrünü burada ibadetle geçirir. Bir gün ve gecesinde bin rekât namaz kılardı. Kefenini dâimâ yanında taşır, namaz kılacağı zaman onu serer, üzerine secde ederdi. Kefeni yanında olmadan gezdiğini, kefenini beraberine almadan konuştuğunu kimse görmedi. Süfyân-ı Sevrî ve Hasan-ı Basrî, ondan feyz alırlardı.<br />
    Kimseden bir şey almazdı. Bir keresinde Hasan-ı Basrî hazretleri kendisini ziyârete gelmişti. Kulübesinin kapısında, zenginlerden birinin ağladığını gördü. "Niçin ağlıyorsunuz?" diye sordu. O zengin; "Zühd ve kerem sâhibi şu hâtun olmasa, halk mahv olur. O, zamânın bereketidir. Allahü teâlâ bizi, bir çok belâ ve sıkıntılardan onun hürmetine muhâfaza etmektedir. Ona bir mikdar yardımım olsun diye şu keseyi getirdim. Fakat kabûl etmez diye ağlıyorum. Bunu ona verseniz, belki sizin hatırınız için kabûl eder." dedi. <br />
    Hasan-ı Basrî hazretleri içeri girip olanları bildirince, Râbia-tül Adeviyye buyurdu ki: "Ben bu dünyâlıkları bunların hakîkî sâhibi olan Allahü teâlâdan istemeye utanır iken başkasından nasıl alırım? Allahü teâlâ bu dünyâda, kendisini inkâr edenlerin bile rızkını verirken, kalbi O‘nun muhabbetiyle yanan birinin rızkını vermez mi zannediyorsunuz? O kimseye selâmımızı söyle. Kalbi mahzûn olmasın. Biz Allahü teâlâdan başkasından bir şey almamaya ahdettik. Hiç bir kimseden bir şey beklemiyoruz. Geleni kabûl etmiyoruz. Bir defâsında devlete âid olan bir kandilin ışığından istifâde ederek gömleğimi yamadım da kalbim dağıldıkça dağıldı ve dikişleri sökünceye kadar kalbimi toparlayamadım."<br />
    Mâlik bin Dinâr şöyle anlatır: Bir gün Râbia‘nın yanına gittim. Abdestini almış, kalan sudan bir kaç yudum da içmişti. Dikkat ettim, testinin bir tarafı kırıktı ve çok eski bir hasırda oturuyordu. Bunları görünce çok üzüldüm, içim yandı ve; "Ey Râbia! Zengin arkadaşlarım var. Kabûl edersen sana onlardan bir şeyler alayım" dedim. Bana dönerek; "Yâ Mâlik! Bana da, onlara da rızkı veren Allahü teâlâdır. O, fakirleri fakir olduğu için unutup, zenginleri de zengin olduğu için hatırlıyor ve yardım mı ediyor sanıyorsun?" dedi. Ben de "Hayır, hiç öyle olur mu?" dedim. Bunun üzerine "Mâdem ki Rabbim benim hâlimi biliyor, benim hatırlatmama ne lüzum var. O, öyle istiyor, biz de O‘nun istediğini istiyoruz" diye cevap verdi.<br />
    Râbia-tül Adeviyye, "Niye evlenmiyorsun?" diye ısrâr edenlere şöyle söyledi: "Benim üç büyük derdim var. Bunların sıkıntısından kolayca kurtulmamı garanti ederseniz, o zaman evlenirim. Birincisi, (Acabâ son nefesimde îmânımı kurtarabilecek miyim?) İkincisi, (Kıyâmet gününde amel defterimi sağ tarafımdan mı, yoksa sol tarafımdan mı verecekler?) Üçüncüsü, (Herkesin hesâbı görüldükten sonra bir grup Cehennem‘e ve bir grup Cennet‘e giderken, acabâ ben hangi grupta bulunacağım?)" dedi.<br />
    O kimseler; "Biz bu suâllerin cevâbı olarak size bir şey söylemekten âciziz" dediler. "O halde önümde böyle dehşetli günler varken ve bu günlere hazırlanmak elbette lâzım iken, evlenmeyi nasıl düşünebilirim?" buyurdu.<br />
    Bir gün ikindi vakti yanına bir misâfir geldi. Tencerede bir parça et vardı. Eti pişirip misâfire ikrâm edeyim diye düşündü. Fakat yemeği hazırlamak için de misâfirin yanından ayrılamadı. Nihâyet akşam vakti oldu. Namazlarını kıldılar. Kendisi de, misâfiri de oruçlu idiler. Nihâyet evde bulunan bir kuru ekmek ve bir mikdar suyu misâfire ikrâm için hazırladı. Sonra, etin bulunduğu tencerenin Allahü teâlânın izni ile kaynadığını ve yemeğin çok güzel piştiğini gördü. Misâfire ikrâm ile iftarı birlikte yaptılar. Misâfir; "Hayâtımda bu kadar lezzetli bir yemek yemedim." deyince, Râbia-tül Adeviyye; "Her hâlinde Allahü teâlâyı hatırlıyan ve sâdece O‘nun rızâsını isteyenlere işte böyle yemek pişirirler." buyurdu.<br />
    Râbia hürriyetine kavuşunca hacca gitmeye karar verir. Onun dünyadan uzaklaşıp zühde yönelmesinin ilk işaretleri hacca giderken çölde karşılaştığı olaylarda ortaya çıkmaktadır. Rivayete göre yükünü taşıması için yanına aldığı eşeği çölde telef olunca kervandakiler yükünü taşımak istemişler, fakat Râbia Allah’ın yarattıklarına değil O’na güvendiğini söyleyerek bu isteği reddeder. Onun dünyanın sahibi Allah’a teveccüh etmesi daha sonraları Hallâc’da görüleceği şekilde Kâbe’ye bakışında da yansımasını bulmaktadır. Menkıbeye göre Mekke yolunda Kâbe’nin kendisini karşılamaya geldiğini görür ve“Ben bu evi ne yapayım? Bana bu evin sahibi gerek. O bana, ‘Kim bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım’ diye seslenmiştir” der. <br />
    Kâbe’ye ulaşmak İbrahim b. Edhem’in on dört yılını alır. Fakat Kâbe’ye ulaştığında ortada görülecek Kâbe yoktur. Kendi kendisine sorar: “Bu da ne? Ben kör mü oldum?” Bir ses karşılık verir: “Hayır, sen Kâbe’yi göremezsin, çünkü Kâbe bir kadını görmeye gitti.” İbrahim b. Edhem Mekke’nin eteklerine doğru koşar ve Rabia’yla karşılaşır ve bu olayın nedenini sorar. <br />
    Rabia şöyle cevap verir: “Sen on dört yıl süreyle dua etmek suretiyle Kâbe’ye ulaşmaya çalıştın, oysa ben içsel dualarım ile zaten Kâbe’deyim. Sen namazla bu yolu kat ettin, bense niyazla!” Rabia büyük bir zahid olan İbrahim b. Edhem’e, Allah’a yalnızca ibadet ve amelle değil, sevgi ve münacatla da ulaşılabileceğini, sevgi ve niyazla kat edilen yolun daha çabuk olduğunu göstermiştir. Fakat Rabia kendisini karşılamaya gelen Kâbe’ye iltifat etmemiştir. “Bana ev değil, ev sahibi lâzım. Kâbe’nin cemaliyle sevinilir mi? Beni, ‘Kim bana bir karış yaklaşırsa, bir arşın yaklaşırım’ diye buyuranın karşılaması lazım! Neden Kâbe’ye bakayım?” demiştir. Rabia’nın bu sözleri, âşığın mâşukuna nazlanışı olarak yorumlanmıştır Râbia el-Adeviyye’nin dünyevî olan her şeyi terkedip zühde yönelmesi ilk zâhid sûfîlerde yaygın olan ortak bir tavırdır. Râbia’yı diğer sûfîlerden ayıran husus onun zühd anlayışını ilâhî aşk fikriyle tamamlamasıdır.<br />
    Hacdan sonra Basra’ya yerleşen Râbia kendisine yapılan evlenme tekliflerini reddetmiştir. Râbia’nın bu tavrının kökeninde zühd anlayışı ve evliliğin ilâhî aşkın önünde perde olması düşüncesi vardır. Râbia ile birlikte Basra tasavvuf ekolünün temsilcilerinden olan Abdülvâhid b. Zeyd’in Râbia’ya evlilik teklif ettiğinde ondan, “Git kendine kendin gibi birini bul. Bende hiç arzu işareti gördün mü?” cevabını aldığı rivayet edilir. Râbia’nın bu cevabı, kendisini ilâhî aşktan uzaklaştıran her şeyden kaçınması gerektiğinin sembolik bir ifadesidir. <br />
    Bir gün Basralı zenginlerden Süleyman Haşimi kendisine bir mektup yazıp, servetinin çokluğunu izah ettikten sonra; “Bütün bunlar senin emrine âmâdedir. Yeter ki nikâhım altına girmeye razı ol” der. Rabia’dan sert bir cevap, “Kazancınla mağrur olup, ona güvenme. Bunlar köpük gibidirler. Ne ölüme mani olurlar, ne de başına gelecek bir takdire. Sen yarın varacağın İlahi huzurda sana lazım olana bak, onunla teselli ol. Bir de sakın ben ölürken vasiyet ederim de bu servetimle arkamdan hayır işlerler, diye bir vesveseye aldanma. Sen kendi kendine vasi ol. Servetini kendi elinde İslami hizmete harca, ölmeden vasiyetini kendin yerine getir. Şunu da unutma ki, emrime âmâde edeceğini yazdığın şey, gönlüme ağırlık, kalbime karanlık verir. Benim için cazip bir şey olmaktan çoktan uzaklaşmıştır onlar”<br />
    Bir gün, Hasan-ı Basrî hazretlerinin evinin önünden geçiyordu. O sırada evin damında bulunan Hasan-ı Basrî, Allahü teâlânın muhabbetinden pek çok ağlamış, göz yaşlarını rüzgâr, aşağıdan geçmekte olan Râbia-tül Adeviyyenin yüzüne düşürmüştü. Damlanın nereden geldiğini araştırıp, yukarıda ağlamakta olan Hasan-ı Basrî‘yi görünce; "Ey Hasan! Sakın gözyaşların nefsinin arzusuyla akmış olmasın! Bu gözyaşlarını içinde muhafaza et ki, içerde bir derya olsun. Allahü teâlânın muhabbeti ile kaynasın" dedi.<br />
    Bir defâsında kendisini sevenler ziyârete gelmişlerdi. Evde, odayı aydınlatacak bir kandil yoktu. Gelenlere ise ışık lâzımdı. Râbia-tül Adeviyye hazretleri parmaklarına üfledi. Bunun üzerine Allahü teâlânın izniyle sabaha kadar parmaklarından ışık yayıldı ve oda aydınlandı.<br />
    Bir kimse, kendisine, cebinden çıkardığı parayı vermek istedi. Hazret-i Râbia elini havaya doğru uzattı. Avucu altınla dolu olduğu halde o kimseye; "Sen cebinden alıyorsun, bana böyle veriyorlar." dedi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">    ZÜHDİ, TASAVVUFİ BİR HAYAT YAŞADI</span></span><br />
    Allah korkusunu esas alan zühd anlayışının temsilcilerinden Hasan-ı Basrî(r.a)’nin de Râbia’ya evlilik teklifinde bulunduğu rivayet edilirse de Hasan-ı Basrî(r.a) Râbia’dan yetmiş yıl önce vefat ettiğine göre bu rivayetin doğru olması mümkün değildir. Râbia ile evlenmek isteyenler sadece çevresindeki sûfîlerden ibaret değildir. O, Basra Emîri Muhammed b. Süleyman el-Hâşimî’nin evlilik teklifini de dünyayı arzulamanın elem, onu terketmenin huzur getireceğini söyleyerek reddetmiştir. Dünyevî nikâhın kişiyi Hak’tan uzaklaştırdığını söyleyen Râbia, Hak ile dâimî beraberliğe işaret eden mânevî ve ruhanî nikâh anlayışını benimsemiştir.<br />
    Ferîdüddin Attâr’ın Râbia’yı “Hz. Meryem’in nâibi” şeklinde tanıtması ve Râbia’nın zühdü tercih edip bekâr bir hayat yaşaması, Avrupalı yazarlara onu Pelagia, Avilalı St. Teresa gibi hıristiyan azizeleriyle karşılaştırmasına yol açmıştır. Çağdaş Arap müelliflerden Abdurrahman Bedevî, Râbia’nın hıristiyan mistiklerden etkilendiğini ileri sürerken Abdülmün‘im el-Hifnî bu görüşü eleştirerek İslâm’da ve Hıristiyanlık’taki aşk anlayışının tamamıyla farklı olduğunu, Râbia’nın vahdet-i vücûd temelli ilâhî aşk anlayışını benimsediğini vurgulamıştır. (el-ʿÂbidetü’l-ḫâşiʿâ, s. 86-96).<br />
    Râbia, yapmadığı şeyleri anlatırlar korkusuyla pek istemese de öğütlerinden faydalanmak isteyen birçok kişi tarafından ziyaret edilmiştir. Rebâh Kaysî el-Basrî, Zünnûn el-Mısrî, İbrâhim b. Edhem, Süfyân es-Sevrî, Şakīk-ı Belhî, Mâlik b. Dînâr gibi ünlü sûfîler yanında Muâze el-Adeviyye, hizmetinde bulunan Abde bint Ebû Şevâl, Meryem el-Basriyye ve Leylâ el-Kaysiyye gibi kadın sûfîlerle görüştüğü, hadis rivayetinde otorite olan Süfyân es-Sevrî ile görüşmesi sırasında onun kendisini Hakk’a yakınlaşmaktan alıkoyan hadis rivayetiyle meşgul olmasını eleştirdiği kaydedilmektedir. <br />
    Attâr hiçbir kadına asla nübüvvet gelmediğini söyleyen bir erkek grubuna, “Ben sizin en yüce rabbinizim iddiası (Nâziât Suresi,24) kesinlikle hiçbir kadından sâdır olmamıştır” diyen Râbia el-Adeviyye’nin “tâcü’r-ricâl” olarak nitelenmeye lâyık olduğunu söyler.<br />
    Hazreti Râbi’a bir gece, “Yâ Rabbi! Ya kalb huzûru ile namaz kılmamı nasîb et, ya da kalb huzûru ile kılamadığım namazımı kabûl buyur. Allahım benim bütün dünyâdaki arzum ve işim, seni yâdetmek, âhırette de Cemâl-i ilâhiyene kavuşmaktır. Ne olur, beni bu anlayışıma bağışla” diye yalvardı.<br />
    Bazen Allahü teâlâya şöyle niyazda bulunurdu: “Yâ Rabbi! Benim dünyâdaki bütün gayret ve maksadım, hep seni hatırlamak, hep seninle meşgûl olmak, âhırette ise, cemâlin ile müşerref olmaktır. Benim bütün arzum budur.”<br />
    Bir gün Râbi’a Hâtun ağlıyordu. Dediler ki: “Ey Allahü teâlânın sevgili kulu niçin ağlıyorsun? Rabbinle yakınlığın var.” Buyurdular ki: “Ayrılıktan korkuyorum, belki ölüm vaktinde (Sen bana gerekmezsin ey Râbi’a) diye Allahü teâlâ hazretleri hitâb buyurursa benim hâlim ne olur? Eyvah! Eyvah!” deyip ağladı.<br />
    Tevekkülü o dereceye ulaşmıştı ki, “Gök tunç olsa, yer demir kesilse, gökten bir damla yağmur düşmese, yerden bir bitki bitmese ve dünyâdaki bütün insanlar benim çocuğum olsa, Allahü teâlâya yemîn ederim ki onlara nasıl bakacağım düşüncesi kalbime gelmez, çünkü Allahü teâlâ hepsinin rızkını vereceğini bildirmiş ve üzerine almıştır” derdi:<br />
    Hazreti Rabia ve Duası<br />
    Hazreti Rabia orucu çok tutardı. Bir defasında orucunu açmak için yiyecek bulamadı, açlığı da iyice şiddetlendi. O anda kapı çaldı ve birisi kapıya bir tabak yemek bıraktı. Hazreti Rabia biraz sonra kapıyı açtı fakat geldiğinde bir kedinin yemeği döktüğünü gördü. İçeriye girdi su içmek isterken bardağı düşürüp kırdı. Hazreti Rabia ”Ya Rabbi! Sen bu aciz kulunu imtihan ediyorsun, lakin ben acizliğimden sabredemiyorum” diyerek bir ah çekti.<br />
    Bu ah öyle bir ah ki neredeyse ev yanacaktı.Hazreti Rabia arkasından bir ses duydu “Ey Rabia eğer dilersen dünya nimetlerini üzerine yağdırayım, üzerinde bulunan bütün dert ve belaları hemen kaldırayım. Lakin musibetler ile dünya bir arada bulunmaz.” Hazreti Rabia bunu işitince “Ya Rabbi her daim beni zatın ile birlikte eyle ve beni bundan alıkoyacak her türlü işlerden uzak tut” diyerek dua etti.<br />
    Bir zaman hasta olmuştu. Ziyâretine gelenler “Ey Râbi’a! Görüyoruz ki sana gelmiş olan bu hastalık sana çok ızdırap vermektedir. Duâ et de Allahü teâlâ senin çektiğin bu ızdırabı hafifletsin” deyince, buyurdu ki: “Siz biliyor musunuz ki, bu ızdırabı çekmemi Allahü teâlâ irâde etmiştir.” “Evet biliyoruz” dediler. O da: “Madem bunu biliyorsunuz da, O’nun irâdesine muhalefet etmemi, irâdesinin tersini O’ndan istememi nasıl isteyebiliyorsunuz?” dediği zaman onlar, “Ey Râbi’a peki senin arzun nasıldır?” diye sordular. O da, “Allahü teâlâ benim hakkımda ne irâde etmiş, takdîr etmişse ona râzı olmak” buyurdu.<br />
    Bir gün kendisine sordular ki; “Ölümü arzu ediyor musun?” Buyurdu ki; “İnsanlardan birine karşı bir kabahat işlemiş olsam, o insanla karşılaşmaktan utanırım. Halbuki Allahü teâlâya karşı olan kabahatlerimiz o kadar çok ki huzûruna varmayı (ölümü) nasıl arzu ederim?”<br />
    Kendisine dediler ki; “Bu yüksek derecelere ne ile kavuştun?” Buyurdu ki; “Beni alâkadar etmiyen her şeyi terk etmekle ve ebedi olanın dostluğunu arzu etmekle.”<br />
    Hazreti Râbi’a, aralıksız olarak inlerdi ve onu hep dertli bir hâlde görürlerdi. Yakınları dedi ki, “Hiç bir hastalığınız yok, ağlayıp sızlanmanıza, yakınmanıza sebep nedir?” O da, “Benim gönlümde öyle bir dert var ki, tabibler tedâvisinde âciz kaldılar. Yaramın merhemi Allahü teâlâya vuslattır (kavuşmaktır). Böyle yanıp yakılıyorum ki, belki maksadıma kavuşurum. Bu benim yaptığım ise, bu işte en az olanıdır” diye cevap verdi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">    RABİA EL-ADEVİYYE'NİN VEFATI</span></span><br />
    Yaşı sekseni bulmuştu. Yolda kendi kendine yürüyebiliyordu. Fakat yaşlılığın te’sîriyle yürümekte güçlük çekerdi. Öyle ki görenler, ha düştü, ha düşecek zannederlerdi. Böyle olmakla beraber kimsenin yardımını kabûl etmezdi. Vefâtı yaklaşınca yakınlarından Abede binti Şevvâl’i yanına çağırdı. Her zaman yanında taşıdığı kefeni göstererek, “Vefât ettiğim zaman beni bu beze sar ve defn et” diye vasıyyet etti.<br />
    Vefât etmeden önce hasta yatağının başucunda bekleyen büyüklere, “Kalkınız, burayı boşaltıp, yalnız bırakınız ki, Allahü teâlânın melekleriyle başbaşa kalayım” deyince, oradakiler odayı boşalttılar. Kapıyı örttüler, içerden şöyle sesler geliyordu: “Ey mutmainne nefs, râzı olmuş ve râzı olunmuş olarak Rabbine dön! Has kullarımın arasına katıl ve Cennetime gir.” (Fecr Suresi, 27-30)<br />
    Aradan biraz zaman geçti ses kesilmişti. İçeri girdiklerinde Hazreti Râbi’a’nın vefât ettiğini gördüler. Râbia el-Adeviyye, H.185-M.801 yılında Basra’da vefat etti ve burada defnedildi.<br />
    Mısırda Kudüste, Şamda, Erzurumda makam kabri vardır. Rabbim cennetteki derecesini a’li eylesin. Bizleri de bu mübarek edep hayâ, iffet sahibi Allah dostlarına layık evlad eylesin. Âmin.<br />
    Çeşitli kaynakları inceleyerek Râbia’nın ölüm tarihini ve kabrinin yerini tartışan Ömer Rıza Doğrul’a göre ona nisbet edilen, Kudüs’ün doğusunda ve Hz. Îsâ’nın semaya yükseldiği yerin civarında Tûr-i Zeytâ’daki kabir Ahmed b. Ebü’l-Havârî’nin eşi olan Dımaşklı Râbia bint İsmâil’e aittir. Doğrul, Şam’da Râbia’ya izâfe edilen başka bir kabir daha bulunduğunu, bu kabrin de aynı hanım için yapılıp zamanla adının unutulmasından sonra Râbia el-Adeviyye’nin şöhretinden dolayı ona nisbet edildiğini ileri sürer(Ömer R.Doğrul. Hazret-i Râbiatü’l-Adeviyye, s. 215-226).<br />
    Abede binti Şevval anlatıyor: “Râbi’a’yı vefâtından bir sene sonra rü’yâda gördüm. Yeşil elbiseler giymiş, başında da yeşil bir başörtüsü vardı. Ben, “Seni sardığım kefenine ne oldu?” dedim. “Allahü teâlâ onları çıkardı ve bana bunları verdi” dedi.<br />
    Vefâtından sonra kendisini rü’yâda görenler, “Münker ve Nekir melekleri ile aranızda ne gibi bir şey oldu?” diye sordular. “O iki heybetli melek gelip de bana “Men rabbüke” (Rabbin kim?) suâlini sorunca, onlara dedim ki, ey Melekler! Hemen geri gidip Rabbime şöyle arz ediniz. (Ey Allahım! Dünyâda bunca halk arasında, ihtiyâr bir kadıncağızı unutmadın. Ben, seni hiç unutur muyum?)”<br />
    Nakledildiğine göre Muhammed bin Eslem Tûsî ile Nu’mân Tûsî, Râbi’a’nın (radıyallahü anh) kabri başına gelip “Hâlin nasıldır?” diye sordular. Allah’u Teâlânın izni ile şöyle cevap verdi: “Allah’u Teâlâ bana çok şeyler ihsân etti; Ni’metler içindeyim elhamdülillah.”<br />
    Bessâr bin Gâlib en-Necrânî diyor ki: “Râbi’a-i Adviyye için vefâtından sonra hep duâ ederdim. Bir defasında onu rü’yâmda gördüm. Bana dedi ki: “Hediyelerin nûrdan mendil içinde ve nurla kaplanmış tabaklarla bize sunulmaktadır.” “Bu nasıl oluyor?” dedim. “Hayatta olan mü’minler ölüler için duâ ettiklerinde, ipek mendiller içinde nûrdan tabaklara konup, ölüye götürülür ve (Bu, sana filan dostunun hediyesidir) denilir” buyurdu.<br />
    “Yâ Rabbi, dünyâda, bana neyi takdîr etmiş isen onların hepsini düşmanlarına ver. Âhırette benim için hangi ni’metleri ihsân etmeyi takdîr etmiş isen onları da dostlarına ver. Ben sadece seni istiyorum.”<br />
    “Yâ Rabbi, eğer sana ibâdet etmem Cehennem korkusu ile ise beni Cehenneme at. Eğer Cennete girmek ümidi ile ibâdet ediyor isem, Cennetini bana yasak eyle. Eğer sırf, senin rızân için ibâdet ediyor isem, o hâlde bakî olan Cemâlin ile müşerref eyle.”<br />
    Çok defa şöyle derdi: “İstiğfar etmekle kurtulduk sanırız… Hâlbuki o istiğfarımız da, bir başka istiğfara muhtaçtır.”<br />
    Allah’u Teâlânın muhabbeti ile çok ağlar, hep mahzûn olarak yaşardı. Cehennem lafzını duyunca, onun dehşeti ile kendinden geçerek bayılıp düşerdi.<br />
    Dediler ki;“Bir kulun Allah’u Teâlânın takdîrine râzı olup olmadığı nasıl bilinir?” Buyurdu ki; “Gelen ni’metlerden zevk aldığı gibi, gelen musibetlerden de zevk aldığı zaman.”<br />
    Bir kimse “Yâ Rabbi! Benden râzı ol” dedi. Bunu gören Hazreti Râbi’a, “Kendisinden râzı olmadığın (Kaza ve kaderine rızâ göstermediğin) bir zâtın, senden râzı olmasını istemeye utanmıyor musun?” dedi.<br />
    Kendisine sordular ki; “İnsanı Allah’u Teâlâya yaklaştıran en üstün şey nedir?”“Muhabbet sahibi olan kişi, muhabbetinden öyle sâdık olmalı ki, gönlünde O’nun için olmayan hiç bir sevgi bulunmamalı” buyurdu.<br />
    “İşlediğiniz günahları gizlediğiniz gibi, yaptığınız iyilikleri de gizleyin.”<br />
    “Sabır insan olsaydı çok kerîm olurdu.”<br />
    “Ma’rifetin alâmeti, her an Allahü teâlâyı hatırlamaktır.”<br />
    “Kul Allahü teâlânın sevgisini tattığı zaman, Allah o kulunun kusurlarını kendisine gösterir. Böylece o, başkalarının kusurlarını görmez olur.”<br />
    Râbia’nın zühd hareketinin tasavvufa dönüşüm sürecinde önemli bir yeri bulunmaktadır. Râbia’nın önderliğinde gelişen tasavvufî çizgide korku, kaygı ve hüzün yerine sevgi, ümit ve iyimserliğe ağırlık verildiği görülür. <br />
    Sûfî müellifler sadece muhabbet ve aşk konusunda değil tövbe, zühd, hüzün, rızâ, tevazu gibi tasavvuf kavramlarının açıklanmasında da Râbia’nın sözlerine başvurmuşlardır. Onun bu tasavvufî haller hususunda geliştirdiği tavır kişinin bütün fiillerinin gerçek fâilinin Allah olduğu düşüncesidir. “Çok günahım var, eğer tövbe edersem Allah tövbemi kabul eder mi?” sorusuna verdiği, “Hayır! Eğer O senin tövbeni kabul ederse sen ancak o zaman tövbe edebilirsin” şeklindeki cevap onun bu tavrını gösteren dikkat çekici bir örnektir. (Kuşeyrî, s. 192)<br />
    İlk dönem zâhidlerinde çokça görülen ağlama ve hüzün Râbia için de söz konusudur. “Allahım, benden râzı ol!” diye dua eden Süfyân es-Sevrî’ye, “Kendisinden razı olmadığın zattan senden razı olmasını istemekten utanmıyor musun!” dediği kaydedilir. (Kelâbâzî, s. 153)<br />
    İyi ve kötü amellerin gizlenmesi gerektiğini düşünen Râbia’nın, “Amellerimden biri başkası tarafından görülse onu yapılmamış sayarım” sözü onun ilk dönem sûfîlerindeki melâmet tavrına sahip olduğunu göstermektedir.<br />
    Râbia el-Adeviyye(r.anha) ilâhî aşk konusunda şöyle münâcâtta bulunur: “Ey rabbim! Seni iki sevgi ile severim. Sevginin biri benim aşk ve iştiyakımdan, diğeri senin sevilmeye lâyık olduğundandır. Benim aşk ve iştiyakımdan gelen sevgim senden başkasını bırakıp sadece senin zikrinle meşgul olmayı, senin sevilmeye lâyık olmandan gelen sevgim de bana müşahede mertebesini ihsan buyurmuş olmandır. Şu halde hamd ve şükran ne bana mahsustur ne de övülmüş olma ciheti bana aittir. Her iki yönden de şükür ve hamd sana mahsustur.”<br />
    Râbia’ya göre birinci aşk olan hevâ sevgisi mümkün olmakla birlikte bir eksikliği içerir. Zira kulun Hakk’ın dışındaki şeylerin kaygısıyla veya herhangi bir menfaat ümidiyle Hakk’ı sevmesi gerçek ilâhî aşk değildir. Gerçek aşk Allah’a aittir (el-hubbü lillâh).<br />
    Allah kulu sevmedikçe kulun Allah’ı sevmesi mümkün değildir. Bu sevgide herhangi bir ikilik veya menfaat kaygısı yoktur. Râbia’nın ilâhî aşk anlayışının ibadete bakışında da yansımasını bulduğu görülmektedir. “Allah’a ne cehennem korkusu ne de cennet sevgisiyle ibadette bulunurum. Eğer korkudan dolayı amel işlersem kendimi kötü bir ücretli sayarım. Ben O’na aşk ve şevkimden dolayı ibadet ederim” sözü bu bakımdan önemlidir. <br />
    Bir münâcâtında da şöyle demektedir: “İlâhî! Eğer ben sana cehennem korkusuyla ibadet ediyorsam beni cehennem ateşinde yak! Eğer cennet ümidiyle sana kullukta bulunuyorsam beni ondan mahrum et! Eğer sana olan sevgimden dolayı sana ibadet ediyorsam o zaman senin ezelî cemâlinden beni mahrum etme!”<br />
    Râbia’nın düşünceleri Ma‘rûf-i Kerhî, Muhâsibî, Bâyezîd-i Bistâmî, Zünnûn el-Mısrî, Cüneyd-i Bağdâdî, Hallâc-ı Mansûr gibi sûfîleri etkilemiştir. “Dışarı çık da ilâhî sanatı seyret!” diyen câriyesine, “Sen de içeri gir de sendeki sanatkârı temaşa et!” şeklindeki cevabında ve, “Bende varlık yok ki evleneyim” gibi sözlerinde vahdet-i vücûdun izlerini görmek mümkündür.<br />
    İyi amellerinin ortaya çıkmasını onların boşa gitmesi olarak görecek kadar melâmîmeşrep, Allah’tan dünyalık bir şey için dua etmeye utanacak ve dünyanın mâliki olmayan insanlardan bir şey istemeyecek kadar edep sahibi, Allah’a sadece Allah ve sevilen olduğu için ibadet edilmesini isteyecek kadar Hak âşığı olan Râbia’nın tasavvuf anlayışı Ebû Tâlib el-Mekkî, Kuşeyrî, Sühreverdî, Gazzâlî ve Muhyiddin İbnü’l-Arabî gibi sûfî müelliflerce farklı şekillerde yorumlanmıştır. <br />
    Ebû Tâlib el-Mekkî, Ḳūtü’l-ḳulûb’un muhabbet bahsinde Râbia’yı Süfyân es-Sevrî’den daha üstün bir mertebede görerek onu “hulle” (Allah ile dostluk) makamına yerleştirir. Râbia ile Hallâc’ın ilâhî aşk anlayışı birbirine benzer. Ancak Hallâc, bir adım daha ileri giderek Allah’a âşık olan insanın aşk yolunda kendini feda etmesini savunur. İbnü’l-Arabî, Râbia’nın Abdülkādir-i Geylânî ve Şiblî ile aynı mertebeyi paylaştığını, bu mertebenin sevgi ve ibadeti sadece Allah’a tahsis edenlerin mertebesi olduğunu söyler. <br />
    Râbia el-Adeviyye ismi İslâm ve Batı kültüründe ilâhî aşkın sembolü haline gelmiştir. Basra’dan köle olarak satın alınıp Erzurum’a getirildiğine ve kabrinin Hasan-ı Basrî mahallesinde olduğuna inanılması Râbia’nın Türk kültüründeki canlı izlerinden biridir .(Araz, s. 109).<br />
    Râbia el-Adeviyye Batı’da üzerinde çalışma yapılan ilk kadın sûfîdir. Julian Baldick’e göre sûfî tabakat kitaplarında anlatılan Râbia portresi ilk dönem hıristiyan azizlerine dair menkıbelerden uyarlanarak oluşturulmuş, Râbia’nın tarihsel kimliği efsanelerle örülü bir şekle büründürülmüştür. Râbia’nın şöhreti Haçlı seferleri yoluyla XIII. yüzyılın sonlarında Avrupa’ya ulaşmıştır. XVII. asır Fransız edebiyatında Râbia saf aşkın simgesi, hayırseverliğin modeli olarak görülmüştür. <br />
    Basra sokaklarında bir elinde meşale ile cenneti yakmaya, bir elinde testi ile cehennemi söndürmeye giden Râbia, Fransız yazarı Jean-Pierre Camus’nün bir hikâyesine konu olmuş, birçok Avrupalı yazarın eserlerine değişik anlatımlarla girmiştir. XIX. yüzyılda İngiltere’de yayımlanan R. M. Milnes’in The Sayings of Rabiah adlı şiir kitabı onun sözlerini toplayan eserlerdendir. <br />
    Hanımlara Nasihati<br />
    Hanımlar, ziyaretine gelirler, nasihat talep ederlerdi. Bu nasihatlerinden biri de şöyledir: İyiliklerinizi dahi gizleyiniz, tıpkı kötülüklerinizi gizlediğiniz gibi. İyiliklerini açık etmek, rüzgâra karşı un savurmak gibidir. Onları alıp götürür de eliniz boşta kalır.<br />
    Hazreti Rabia’nın Düşündüren Cevabı<br />
    Günlerden bir gün Hasan Basri(r.a) Hazretleri, çok önemli hayati bir konuyu konuşmak üzere Hazreti Rabia’nın yanına gelmişti ve Hazreti Rabia ona şöyle dedi:“Ey Hasan, sence kadının aklı ile nefsani arzularını karşılaştırsak nasıl bir orantı ortaya çıkar? Bu durumu erkeğin aklı ve nefsani arzularıyla kıyas edecek olursak ortaya çıkan sonuç hakkında fikriniz ve görüşünüz nedir” dedi.<br />
    Hasan Basri(r.a) Hazretleri ise şöyle dedi: “Kadının akli melekesi nefsani arzularının yanında onda bir oranındadır. Kadının nefsin isteklerine meyli akli melekelerinden dokuz misli daha baskındır. Erkekler ise erkeklerin aklı dokuz ancak nefsani arzuları akıllarına kıyasla bir orandadır.”<br />
    Hazreti Rabia(r.anha)’nın cevabı ise çok manidardır: “Ben bir ip ile dokuz köpeğe güç getirirken, siz erkeklerin dokuz iple bir köpekle başa çıkamamanıza doğrusu hayret ediyorum.” Hasan Basri(r.a)Hazretleri aldığı bu cevap ile gözyaşlarını tutamamış ve ağlayarak “bu nasihat bana yeter” demiş ve oradan ayrılıp gitmiştir.<br />
    İşte böyle mübarek bir zat olan Hazreti Rabia’dan Allah razı olsun. Böyle mübarek nice hanım evliyaları Allah şu zamanda da nasip etsin. Bizlere ise onun ahlakından ve nasihatlerinden istifade etmeyi nasip etsin. Âmin. <br />
    Hırsızın Tövbesi...<br />
    Hz. Rabia bir gece, evinde geç vakitlere kadar namaz kılarken hasırın üzerinde uyuyakalır. Bu arada evine hırsız girer. Hırsız her tarafı arar ama çalacak birşey bulamaz. Giderken Hz. Rabia’nın dışarıda giydiği örtüsünü alır. Evden çıkarken yolunu şaşırır ve kapıyı bulamaz. Geri dönüp örtüyü aldığı yere bırakınca bu sefer rahatlıkla kapıyı bulur. Bu hal yedi defa tekrarlanır. Yedinci defa tekrar örtüyü eline alınca, “Ey kişi kendini yorma. O yıllardır kendini bize ısmarladı. Şeytanın ona yaklaşma gücü yokken, hırsızın onun örtüsüne yaklaşması mümkün müdür? O uyuyorsa da dostu uyanıktır ve onu korumaktadır” diye bir ses duyar. Rabia, namazını bitirinceye kadar hırsızın bir şey bulamayıp Bu hadiseden korkarak dışarı fırlayan hırsızın, eli boş döndüğünü anlayınca seslendi:“Ey muhtaç adam, bari ibrikteki sudan abdest alıp iki rek’at namaz kıl da emeğin büsbütün boşuna gitmesin...”<br />
    Hırsız şaşırmış, korkuyla karışık bir ruh hâline kapılmıştı. Hemen abdest alıp orada namaza durdu. Rabia bundan sonra ellerini kaldırıp dua etti:“Yâ Rab, bu muhtaç, benim evimde alacak bir şey bulamadı, onu Senin kapına gönderdim. Sen elbette benim gibi değilsin. Onu boş çevirmezsin.”<br />
    Namazı bitiren hırsızın, tövbe, istiğfar etmeye başladığını duyunca, bu defa da şöyle yalvardı:“Yâ Rab, bu adam kapında birkaç dakika bekledi, hemen kabul ettin; ama bu âciz, bütün ömür boyu kapındayım, hâlâ böyle kabul edilemedim!” Kalbine doğan ses şöyleydi: “Üzülme, onu senin hürmetine kabul ettik!” (Cahız, el-Byan; Attar, Tezkiretü'l evliya; Ömer Rıza Doğrul, Hazreti Rabiatü'l-Adeviyye)<br />
    Bir örnektir Hz. Rabia… Yaşantısı, Rabbine kulluğu, kanaati, ihlâsı ve takvasıyla bir numunedir Hz. Rabia…<br />
    Bir zaman gelir ve hasta olur Allah dostu. Ziyaretine gelenler: “Ey Rabia! Bu hastalık sana çok ızdırap vermektedir. Allah’a dua et de çektiğin bu ızdırâbı hafifletsin” dediler. O da: “Siz bilmiyor musunuz, bu ızdırabı çekmemi Allah-u Teâlâ irade etti” diye cevap verdiğinde; “evet biliyoruz” dediler. Bunun üzerine: “Bu hakikâti bildiğiniz halde, benden O’nun iradesine muhalefet etmemi, O’ndan tersini dilememi nasıl isteyebiliyorsunuz?” dediği zaman, onlar: “Ey Rabia, peki senin arzun nasıldır?” diye sordular. O da: “Allah-u Teâlâ benim hakkımda ne irade ve ne takdir etmişse ona razı olmak” buyurdu.<br />
    Bir gün kendisine sordular: “Ölümü arzu ediyor musun?” Buyurdu ki: “İnsanlardan birine karşı bir kabahat işlemiş olsam, o insanla karşılaşmaktan utanırım. Hâlbuki Allah-u Teâlâ’ya karşı olan kabahatlerimiz o kadar çok ki, huzuruna varmayı (ölümü) nasıl arzu ederim?”<br />
    Dünyaya nazar etmemiş olmasına ve Rabbine duyduğu özlemle O’na kavuşmayı çok istemesine rağmen, yine de ‘huzuruna çıkacak yüzüm yok’ der gibi sevdiğinin karşısına çıkmaya utanan Rabia…<br />
    Oysa bu sözlerin sahibi hakkındaki bildiklerimiz, onun sürekli itaat halinde, ihlâs ile kulluğunu yapan bir mü’mine olduğudur. Gece her şey karanlığa büründüğünde ve herkes sevdiğiyle hemhâl olduğunda, sabaha kadar Rabbiyle baş başa kalarak, namaz kılmayı ömrünün en güzel anları olarak bilen bir kul olduğunu biliyoruz. Buna rağmen Rabbinin rahmetinden gayrı hiçbir şeye güvenmiyor Hz. Rabia.<br />
    “Bu yüksek derecelere ne ile kavuştun?” dediklerinde: “Beni ilgilendirmeyen her şeyi terk ve ebedî olanın dostluğunu istemekle” buyurdu.<br />
    Rabbimiz bizlere kendi dostluğunu istemeyi nasip et. Razı olduğuna razı olmayı, razı olmadığına da uzak olmayı nasip et. (Âmin)<br />
    Allah’a Yakarışı<br />
    Hz. Rabia çok oruç tutardı. Bir defasında bir hafta hiç yiyecek bulamayınca açlığı iyice şiddetlenir. Birden kapı çalar ve birisi bir tabak yemek getirir. Hz. Rabia mum getirmeye gider. Geldiğinde kedinin yemeğini dökmüş olduğunu görür. Su içmek isterken bardak düşüp kırılınca Hz. Rabia,”Ya Rabbi! Bu zavallı kulunu imtihan ediyorsun, fakat acizliğimden sabredemiyorum” diyerek bir ah çeker. Bu ahtan neredeyse ev yanacak hale gelir. Hz. Rabia ardından bir ses duyar, “Ey Rabia, istersen dünya nimetlerini üstüne saçayım, üzerindeki dert ve belaları kaldırayım. Fakat bu dertler, belalar ile dünya bir arada bulunmaz.” Bu sözler üzerine Hz. Rabia, “Ya Rabbi, beni kendinle meşgul eyle ve senden alıkoyacak işlere beni bulaştırma” diye dua eder. Bundan sonra dünya zevklerinden öyle kesilir ki kıldığı namazı ‘Bu benim son namazımdır’ diye o huşu ile kılar.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">    RABİA(r.anha) HAKKINDA HAK DOSTLARININ SÖZLERİ</span></span><br />
    Bazı insanlar vardır ki doğduğu zamana ait değildir. Çağların ötesinde yaşarlar. Onlar ışık olur çevresini aydınlatırlar.<br />
    Hasan Basri(r.a):Bir sohbetlerinde Nasıl ki erkeklerin aslanları varsa, dişi aslanlar da vardır, dedi. Kimdir bu dişi aslan? Diye sorulunca, o da dişi aslanın Rabiatül Adeviyye olduğunu söyledi. <br />
    Bunun üzerine, zamanın şeyhleri ve mürşid’leri Rabiatül Adeviyyenin evine ziyarete geldiler. Rabiatül Adeviyyenin evi o kadar mütevazı idi ki, dünyalık birkaç parça eşyadan başka hiç bir şey yoktu. Evinde ışık dahi bulunmamakta, karanlık bir yerdi. Gelen ziyaretçiler, Rabia anamızı tebrik edip, bu makama nasıl geldiğini soracaklardı. <br />
    Hasan-ı Basri o karanlıkta: Sen sağa, sen sola, sen de buraya otur, diyerek, herkesi yarım ay şeklinde topladı. Bundan sonra:“Mallarınız, çocuklarınız sizin için birer fitnedir.”(Teğabün Suresi,15)<br />
    “Sakın ola ki, mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ın (c.c) zikrinden alıkoymasın” (Münafıkun Suresi,9)<br />
    Ayetlerini okuyarak sohbete başladı. Çeşitli ayet ve hadislerle Allah’ı (c.c) sevmenin yollarını anlattı. <br />
    Daha sonra sözü Rabia anamıza bıraktı. O mübarek kadın da: Herkes sevdiğinden bahseder. Ben Allah-ü Teâlâ Hazretlerini öyle seviyorum ki Muhammed  ’il Mustafa’ya dahi kalbimde yer kalmadı, deyince, orada bulunanların hepsi “Allah, Allah” diye hayıflanıp ağlamaya başladılar.<br />
    Rabiatül Adeviyye (r.anha)’ın sözlerinden anladığımız O’nun hem Rasulullah’ta hem de Allah-ü Teâlâ da fani olduğudur.<br />
    Malik bin Dinar (r.a.) şöyle anlatıyor. Bir vakit Hazreti Rabia’nın yanına geldim. Abdestini almış, kalan sudan da birkaç yudum içmiş idi. Abdest almış olduğu testi kırıktı ve oturduğu hasır da yıpranmış idi. Yastığına gözüm ilişti eski bir de yastığı vardı.<br />
    Bu hali görünce çok üzüldüm ve ona dedim ki “Ey Rabia! varlıklı arkadaşlarım var. Dilersen onlardan bir şeyler isteyim sana” Bana dönerek “Ey Malik! Bana da onlara da rızkı veren Allah’tır. Allah fakir olanları fakir olduğu için unutup, zengin olanları da zengin olduğu için hatırlıyor. Ondan mı yardım ediyor?” dedi. Ben “Hayır, böyle şey mi olur?” dedim.Müthiş  bir cevap, nasıl bir teslimiyet”Benim bu durumumu en iyi bilen Allah’tır, beni gören birine bu halimi benim hatırlatmam olur mu?  Madem o öyle takdir etmiş, biz de O’nun takdir ettiğini istiyoruz” diye cevap vermiş.<br />
    Abdullah bin İsa anlatıyor: “Râbia el-Adeviyye’nin yanına geldim. Yüzünde hoş bir aydınlık vardı. O, çok ağlayan bir kadındı. Yanında birisi Kur’an okuduğu zaman duygulanır, çığlık atar ve bayılırdı. Kamıştan örülmüş eski bir hasırın üstünde otururdu.”<br />
    Ebu’l-Kasım el-Kuşeyrî’den naklen İbni Hallikan şu hadiseyi anlatıyor:“Rabia Hatun, Rab Teâla’ya olan münacatında şöyle diyordu: ‘İlâhî! Sen seni seven bir kalbi ateşte yakar mısın?’ Hatıftan şu sesi işitti: “Biz bunu yapmayız. Hakkımızda kötü zanda bulunma.”<br />
    Süfyân-ı Sevrî, bir gün Râbia el-Adeviyye’nin yanında ; “Ahh, benim derdim, kederim!” dedi. Râbia el-Adeviyye; “Yalan söyleme. Öyle diyeceğine ‘Ah yazık bana ne az dertliyim’ de. Eğer gerçekten mahzun olsaydın, bu kadar rahat nefes alamazdın.”<br />
    Râbia el-Adeviyye’den Terennümler<br />
    “Seni iki aşkla, çift aşkla sevdim: Biri ibtilâ ve sevda, Diğeri Sana layık bir aşk-ı musaffa.<br />
    Ben ibtilâ ve sevdada Senin esirin oldum; Gözlerim ne dünyayı ne de mâfîhâ’yı görür.<br />
    Sana lâyık aşk-ı musaffada ise aradan perdeler kalkar. O zaman gözlerim senin mübarek cemalini görür.”<br />
    “Benim emelim, cennetim, senin aşkındır, Senin aşkın paslanmış gönlümün gözüne ciladır. Ömür boyu ben senden asla uzaklaşmam. Eğer sen benden razı olursan. Ey gönlümün neşesi, o zaman saadetim tam olur.”<br />
    “Ellerimle başımı yoklarım Ve acaba başım yerinde midir yoksa uçtu mu? Diye düşünürüm. Sevgili! Benzeri, misli olmayan Sevgili,Gönlümde O’ndan başka kimseye yer yoktur.O, gözden ve tenden gizlenmişse, neden gam çekeyim? O ebedî olarak gönlümde, cânımda yaşıyor. Sen tatlısın bu yeter, hayat acıymış bana ne?Sen benden razı ol da, bütün alem bana kızsın, köpürsün..”<br />
    Rabiatül Adeviyye Sözleri<br />
    “İlahi! Benim bütün dünyadaki işim ve arzum seni yâd etmek, ahirette de senin likana ermektir ve işte ben buyum. Sen ne istersen onu yap!”<br />
    Bir de: “Ya Rab! Ya huzur-u kalp ile namaz kılmamı nasip et veya kalp huzuru olmadan kılmanı kabul et.”<br />
    “Dil ile olan istiğfar, yalancının işidir.”<br />
    “Eğer biz bir tövbe yapacak olursak (samimi ve tesirli olmayan) bu tövbe de diğer bir tövbeye muhtaçtır. (Allah’ım! Böyle tövbe etmeyeceğime tövbe olsun, demek gerekir.)”<br />
    “Eğer sabır insan olsaydı, kerem sahibi bir kişi olurdu.”<br />
    “Marifetin semeri, izzet ve celâl sahibi Allah’a teveccüh etmektir.”<br />
    “Arif o kimsedir ki, Hakk’tan kalp ister. Hakk ona kalp verince, o derhal bunu aziz ve çelil olan Allah’a iade eder.<br />
    Kul Allah sevgisini tattığı zaman, Allah o kulunun kusurlarını kendine gösterir. Böylece o başkalarının kusurlarını görmez olur.<br />
    Allah’ı sevdiğin halde O’na karşı mı geliyorsun? Ne tuhaf şey bu! Sevgin gerçek olsaydı, O’na mutlaka itaat ederdin; çünkü seven kimse sevgilisini dinler.<br />
    ‘Allah’ı seven kimsenin, sevgiliye kavuşmadıkça feryad ve figânı dinmez.<br />
    Allah'ım, sana cehennemden korkarak ibadet ediyorsam, beni cehennem ateşinde yak. Yahut cenneti özleyerek sana ibadet ediyorsam, cennetini bana haram kıl. Yalnız seni sevdiğimden dolayı sana ibadet ediyorsam, beni ezeli cemalinden mahrum etme ya Rabbi!<br />
    Bir kalp bekçisi olmak üzere donatıldım. İçimdeki hiçbir şeyin dışarıya çıkmasına, dışarıdaki hiçbir şeyin içime girmesine izin vermem!<br />
    Ben ne zaman ezan sesi duysam, kıyamet gününün ilan edilişini duyar gibi olurum. Ne zaman kar yağdığını görsem, amel defterimin sayfalarının uçuşacağı anı hatırlarım. Ne zaman sıcakla karşılaşsam, mahşerin sıcaklığını ve hesap gününün hararetini hatırıma getirip erimeye başlarım…<br />
    Bir defasında devlete ait kandilin ışığından istifadeyle gömleğimi yamadım da kalbim dağıldıkça dağıldı ve dikişleri sökünceye kadar kalbimi toparlayamadım.<br />
    Bir kimse ilminde cimrilik ederse şu üç beladan birine çarpılır:<br />
    1- Ölmeden önce ilmi kendisinden gider.<br />
    2- Zalim yöneticinin hışmına uğrar.<br />
    3- Öğrendiği ilmi unutur.<br />
<br />
Rabiatu'l Adevviye R.Anha</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Muhammed Baba Semâsî Hazretleri Kimdir?]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=21410</link>
			<pubDate>Wed, 21 Jun 2023 19:28:37 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=21410</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Muhammed Baba Semâsî Hazretleri Kimdir?</span></span><br />
<br />
Muhammed Baba Semmâsî, Türk kökenli mutasavvıf.<br />
<br />
Buhâralı olan Muhammed Baba Semmasi, orta boylu, güler yüzlü ve esmer tenli olduğu rivayet edilir. Nakşibendî Silsile-i Sâdâtı’nda 13. sırada bulunan Muhammed Baba Semmasi’yi silsilede kendisinden bir önce gelen Ali Râmitenî’nin vekil olarak tâyin ettiği rivayet edilmiştir.<br />
<br />
Şah-ı Nakşıbend'in manevi babasıdır. Hindevan Köşkü isimli köyden aldığı Şah-ı Nakşıbend'i yetiştirmiştir. Muhammed Baba Semmasi 1354 yılında Buhara’ya bağlı Semmas köyünde ölmüştür. Kendisine dört vekil bırakmıştır: Mahmud Semmasi, Mevlana Danişmend Ali, Seyyid Emir Külal ve Sofi Suhari. <br />
<br />
Muhammed Baba Semmasi hazretleri, Hace Ali Ramiteni hazretlerinin yetiştirdiği büyük velilerdendir. Silsile-i aliyyenin on üçüncüsüdür. Buhara'ya bağlı Semmas köyünde doğdu.<br />
<br />
Tasavvuf ilmini büyük âlim Ali Ramiteni hazretlerinden öğrendi. Onun derslerinde ve sohbetlerinde yetişip, tasavvufta yüksek dereceye ulaştı. Hocası, kendisinden sonra yerine, Muhammed Baba Semmasi'yi vekil bıraktı. Diğer talebelerine de, ona tâbi olmalarını vasiyet etti.<br />
<br />
Hocasının vefatından sonra onun yerine geçen Muhammed Baba Semmasi, çok talebe yetiştirdi ve içlerinden bir kısmını tasavvufta yüksek makamlara kavuşturdu.<br />
<br />
Bu talebelerinin başında, kendisinden sonra yerine geçen ve ilim deryasında sedef olan Seyyid Emir Gilal hazretleri gelmektedir. Bir talebesi de, Behaeddin-i Buhari hazretleridir. Henüz o doğmadan önce, hocası Muhammed Baba Semmasi onun doğduğu yerden geçerken; "Bu yerden büyük bir zatın kokusu geliyor. Pek yakında burası, Kasr-ı ârifân [arifler sarayı] olur" buyurdu.<br />
<br />
Bir gün yine oradan geçiyordu. "Şimdi o güzel koku daha çok geliyor. Ümit ederim ki, o büyük zat dünyaya gelmiştir" buyurdu. Böyle buyurduğu zaman, Behaeddin-i Buhari hazretleri doğalı üç gün olmuştu. Dedesi, çocuğun göğsünün üzerine hediye koyup, Muhammed Baba Semmasi'ye getirince; "Bu bizim oğlumuzdur. Biz bunu kabul eyledik" buyurup, talebelerine de; "Kokusunu aldığım işte bu çocuktur. Zamanının rehberi ve bir tanesi olacaktır" buyurdu. Sonra halifesi Emir Gilal hazretlerine, bu çocuğun iyi yetiştirilmesini tembih etti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Behaeddin-i Buhari hazretleri anlatır:</span></span><br />
<br />
"Evlenmek istediğim zaman, dedem beni Muhammed Baba Semmasi hazretlerine gönderdi. Ona gideceğim günün gecesi, içimde gözyaşı ve dua isteği kabardı. Onun mescidine gidip iki rekat namaz kıldım ve Allahü teâlâya şöyle dua ettim: "Ya rabbi, bana, belalarına tahammül için kuvvet ver!"<br />
Sabahleyin hocamın huzuruna varınca; "Bir daha dua ederken, "Ya Rabbi, senin rızan nerede ise, bu kulunu orada bulundur!" diye dua et! Eğer Allah, dostuna bela gönderirse, yine inayeti ile o belaya sabır ve tahammülü de ihsan eder. Fakat, Allahtan ne geleceğini bilmeden, bela ister gibi dua etmek doğru değildir" buyurdu. Bir gece önceki hâlimi keşfetmekteki kerametini anladım ve ona tam bağlandım."<br />
<br />
Yetiştirdiği, tasavvufta yüksek derecelere kavuşmalarına vesile olduğu yüzlerce veliden dördünü kendisine halife seçmiştir. Bunlardan birincisi Hâce Sufi Suhâri, ikincisi kendi oğlu Hâce Muhammed Semmasi, üçüncüsü Mevlana Danişmend Ali, dördüncüsü ise Seyyid Emir Gilal hazretleridir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Behaeddin-i Buhari hazretleri anlatır:</span></span><br />
<br />
Hocam Muhammed Baba Semmasi ile yemek yiyorduk. Yemek bitince, bana bir ekmek uzatıp; "Al, bunu sakla, belki lazım olur" buyurdu. Yemek yediğimiz halde, bana bu ekmeği vermesinin hikmetini düşünmeye başlamıştım. Ben düşünürken, "Faydasız düşüncelerden kalbi muhafaza etmek gerekir” buyurdu. Sonra yolculuğa çıktık ve bir tanıdığımın evinde misafir olduk. Misafir olduğumuz evin sahibinin sıkıntılı bir halde olduğu görülüyordu. Hocam ona; niçin üzgün olduğunu sordu. O da; "Bir kâse sütüm var, fakat, sütün yanında yemek için ekmeğim yok. Ona üzülüyorum" dedi. Hocam bana dönüp; "Acaba bu ekmek ne olacak düşünüp duruyordun. Ekmeği sahibine ver" buyurdu.<br />
<br />
Buhâra’nın Râmîten kasabasının Semâsî köyünde doğdu. Gençliğinde ilim tahsili ile meşgul olan Semâsî Hazretleri, babası Seyyid Abdullah Efendi’nin tavsiyesi ile Mahmûd Encîrfağnevî Hazretlerine intisâb etti. Fağnevî Hazretleri de onu halîfesi Ali Râmîtenî Hazretlerine havâle etti.[1]<br />
<br />
Semâsî Hazretleri, üstâdıyla birlikte Hârezm’e gitti, seyr u sülûkünü tamamlayıp onun halîfelerinden biri oldu. Sonra Semâsî köyüne dönüp feyizli sohbetleriyle halkı irşâda başladı.[2] Sohbetlerden istifâdenin âdeta birinci şartını ifâde sadedinde:<br />
<br />
“Hayâ sahibi, gayretli kişi, (sohbette) her sözü kendi üzerine alıp bir ders çıkarır.”[3] buyururdu.<br />
<br />
Muhammed Baba Semâsî Hazretleri gaybet ve istiğrak hâli kuvvetli bir Hak dostu idi. Sîmâsı çok nûrânî idi. Tesirli bir nazara, keskin bir görüşe ve derin bir hissiyâta sahipti.<br />
<br />
Bahâüddîn Nakşibend Hazretlerinin doğumuna yakın bir zamanda Semâsî Hazretleri müridleriyle birlikte Kasr-ı Hinduvân köyünden geçmiş ve yanındakilere:<br />
<br />
“–Bu topraktan bir yiğit kokusu geliyor! Yakında burası Kasr-ı Ârifân olacak!” demişti.[4]<br />
<br />
Bir müddet sonra, Baba Semâsî Hazretleri yine arkadaşlarıyla Kasr-ı Hinduvân’a uğradığında şöyle buyurdu:<br />
<br />
“–O koku fazlalaştı. Hiç şüphem yok ki o yiğit dünyaya gelmiş ve bu yokluk yurdunu teşrîf etmiş olmalı!”<br />
<br />
Bu müjdenin üstünden henüz üç gün geçmişti ki, dedesi, Bahâüddîn’i alıp, mübârek nazarlarıyla bereketlenmesi için Muhammed Baba Semâsî Hazretlerinin yanına getirdi. Semâsî Hazretleri:<br />
<br />
“–Bu benim oğlumdur, biz bunu kabûl ettik.” dedikten sonra, yanında bulunan sûfîlere şöyle buyurdu:<br />
<br />
“–Bir müddettir kokusunu aldığımız bu yiğit, yakında zamanın kutbu ve tarîkatin önderi olacaktır!”<br />
<br />
Bu işaretten sonra halîfesi Seyyid Emîr Külâl Hazretlerine dönerek:<br />
<br />
“–Oğlum Bahâüddîn’e şefkat gösteresin, sakın terbiyesini ihmâl etmeyesin! Eğer bu hususta kusur gösterirsen sana hakkımı helâl etmem!” buyurdu.<br />
<br />
Emîr Külâl g hemen ayağa kalkıp ellerini göğsünün üzerine koyarak büyük bir hürmetle:<br />
<br />
“–Hocamın vasiyetinde kusur edersem nâmerdim!” dedi.[5]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN DUASI</span></span><br />
<br />
Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri takrîben on sekiz yaşına gelince dedesi onu evlendirmek istedi ve onu Semâsî köyüne gönderip Baba Semâsî Hazretlerini Kasr-ı Ârifân’a dâvet etmesini istedi. Hâce Bahâüddîn Hazretleri bu hâdiseyi şöyle anlatır:<br />
<br />
“Evleneceğim zaman dedem beni Baba Semâsî Hazretlerini nişan merâsimine dâvet etmek üzere gönderdi. Hazret’in evimizi bereketlendirmesini arzu etti. Semâsî Hazretleri ile müşerref olduğum zaman müşâhede ettiğim ilk kerâmet şu idi:<br />
<br />
O gece, dinlemiş olduğum sohbetin feyziyle bende bir hâl meydana geldi. Kalkıp mescide gittim, iki rekât namaz kılıp başımı secdeye koydum. Huşû içinde Allâh’a yalvardım. O an dilimden şu duâ çıkıverdi: «İlâhî! Belâ yükünü çekmek, sıkıntılara katlanmak ve muhabbetin mihnetine tahammül etmek için bana güç-kuvvet ihsân eyle!»<br />
<br />
Sabah olunca Hâce Hazretleri’nin hizmetine vardım. Şöyle buyurdular:<br />
<br />
«–Evlâdım, duâda şöyle söylemek lâzımdır: “İlâhî, bu zayıf kulunu, fazl u kereminle râzı olduğun işlere muvaffak eyle!”<br />
<br />
Eğer Hak Teâlâ, bir dostuna belâ gönderirse ona gereken kuvveti de lûtuf ve inâyetiyle ihsân eder, hikmetini ona açıklar. İnsanın belâ istemesi doğru değildir. Edep ve hürmette kusur etmemek lâzımdır.»<br />
<br />
Daha sonra yemek hazırlandı. Yemeği yedikten sonra bana bir ekmek daha verdiler. İçimden; «Burada doyuncaya kadar yedik. Bir müddet sonra da eve ulaşacağız, bu ekmeğe ne lüzum var!» diye geçti.<br />
<br />
Yola koyuldular, ben de tam bir hürmet hâliyle arkalarından yürüdüm. İçimde ne zaman ihtilâf vâkî olup zihnime farklı düşünceler gelse, «Evlâdım! Kalbi havâtırdan/menfî ve lüzumsuz düşüncelerden korumak lâzım!» buyuruyorlardı.<br />
<br />
Yol üzerinde sevenlerinden birinin evine ulaştılar. Ev sahibi onu güler yüz ve hürmetle karşıladı. İçeri girince ev sahibinin sıkıntılı olduğunu gördüler.<br />
<br />
«–Doğru söyle neyin var?» diye sorduklarında ev sahibi:<br />
<br />
«–Bir miktar kaymak var, fakat yanına koyacak ekmeğim yok!» dedi. Semâsî Hazretleri bana dönerek:<br />
<br />
«–O ekmeği getir, bak nasıl işe yaradı!» buyurdular.<br />
<br />
Bu hâli müşâhede ettikten sonra, o muhterem zâta inancım daha da ziyâdeleşti.”[6]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MUHAMMED BABA SEMÂSÎ HAZRETLERNİN VEFATI</span></span><br />
<br />
Muhammed Baba Semâsî Hazretleri Kasr-ı Ârifân’a yaptığı bu ziyaretten bir müddet sonra, takrîben, hicrî 736 (m. 1335) senesinde vefât etti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MUHAMMED BABA SEMÂSÎ HAZRETLERİNİN KABRİ NEREDEDİR?</span></span><br />
<br />
Kabr-i şerîfleri, Buhâra yakınlarındaki Râmîten’in Semâsî köyündedir.<br />
<br />
[1] Muhammed Tâlib, Matlabu’t-Tâlibîn, vr. 20b.<br />
<br />
[2] Lâhûrî, Hazînetü’l-Asfiyâ, I, 545.<br />
<br />
[3] Salâhaddîn bin Mübârek el-Buhârî, Enîsü’t-Tâlibîn, s. 186.<br />
<br />
[4] Kasr-ı Hinduvân, Hindliler veya Bekçiler Köşkü; Kasr-ı Ârifân da Ârifler Köşkü mânâsına gelir.<br />
<br />
[5] Bkz. Salâhaddîn bin Mübârek el-Buhârî, a.g.e, s. 38; Câmî, Nefahât, s. 526; Reşahât, s. 102; Muîneddîn Nakşbendî, Kenzü’s-Saâde, s. 698; Mecdüddîn Bedahşânî, Câmiu’s-Selâsil, s. 708.<br />
<br />
[6] Câmî, Nefahât, s. 526-527; Salâhaddîn bin Mübârek el-Buhârî, a.g.e, s. 36-37.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
Dinimiz islam<br />
islamveihsan<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Muhammed Baba Semâsî Hazretleri Kimdir?</span></span><br />
<br />
Muhammed Baba Semmâsî, Türk kökenli mutasavvıf.<br />
<br />
Buhâralı olan Muhammed Baba Semmasi, orta boylu, güler yüzlü ve esmer tenli olduğu rivayet edilir. Nakşibendî Silsile-i Sâdâtı’nda 13. sırada bulunan Muhammed Baba Semmasi’yi silsilede kendisinden bir önce gelen Ali Râmitenî’nin vekil olarak tâyin ettiği rivayet edilmiştir.<br />
<br />
Şah-ı Nakşıbend'in manevi babasıdır. Hindevan Köşkü isimli köyden aldığı Şah-ı Nakşıbend'i yetiştirmiştir. Muhammed Baba Semmasi 1354 yılında Buhara’ya bağlı Semmas köyünde ölmüştür. Kendisine dört vekil bırakmıştır: Mahmud Semmasi, Mevlana Danişmend Ali, Seyyid Emir Külal ve Sofi Suhari. <br />
<br />
Muhammed Baba Semmasi hazretleri, Hace Ali Ramiteni hazretlerinin yetiştirdiği büyük velilerdendir. Silsile-i aliyyenin on üçüncüsüdür. Buhara'ya bağlı Semmas köyünde doğdu.<br />
<br />
Tasavvuf ilmini büyük âlim Ali Ramiteni hazretlerinden öğrendi. Onun derslerinde ve sohbetlerinde yetişip, tasavvufta yüksek dereceye ulaştı. Hocası, kendisinden sonra yerine, Muhammed Baba Semmasi'yi vekil bıraktı. Diğer talebelerine de, ona tâbi olmalarını vasiyet etti.<br />
<br />
Hocasının vefatından sonra onun yerine geçen Muhammed Baba Semmasi, çok talebe yetiştirdi ve içlerinden bir kısmını tasavvufta yüksek makamlara kavuşturdu.<br />
<br />
Bu talebelerinin başında, kendisinden sonra yerine geçen ve ilim deryasında sedef olan Seyyid Emir Gilal hazretleri gelmektedir. Bir talebesi de, Behaeddin-i Buhari hazretleridir. Henüz o doğmadan önce, hocası Muhammed Baba Semmasi onun doğduğu yerden geçerken; "Bu yerden büyük bir zatın kokusu geliyor. Pek yakında burası, Kasr-ı ârifân [arifler sarayı] olur" buyurdu.<br />
<br />
Bir gün yine oradan geçiyordu. "Şimdi o güzel koku daha çok geliyor. Ümit ederim ki, o büyük zat dünyaya gelmiştir" buyurdu. Böyle buyurduğu zaman, Behaeddin-i Buhari hazretleri doğalı üç gün olmuştu. Dedesi, çocuğun göğsünün üzerine hediye koyup, Muhammed Baba Semmasi'ye getirince; "Bu bizim oğlumuzdur. Biz bunu kabul eyledik" buyurup, talebelerine de; "Kokusunu aldığım işte bu çocuktur. Zamanının rehberi ve bir tanesi olacaktır" buyurdu. Sonra halifesi Emir Gilal hazretlerine, bu çocuğun iyi yetiştirilmesini tembih etti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Behaeddin-i Buhari hazretleri anlatır:</span></span><br />
<br />
"Evlenmek istediğim zaman, dedem beni Muhammed Baba Semmasi hazretlerine gönderdi. Ona gideceğim günün gecesi, içimde gözyaşı ve dua isteği kabardı. Onun mescidine gidip iki rekat namaz kıldım ve Allahü teâlâya şöyle dua ettim: "Ya rabbi, bana, belalarına tahammül için kuvvet ver!"<br />
Sabahleyin hocamın huzuruna varınca; "Bir daha dua ederken, "Ya Rabbi, senin rızan nerede ise, bu kulunu orada bulundur!" diye dua et! Eğer Allah, dostuna bela gönderirse, yine inayeti ile o belaya sabır ve tahammülü de ihsan eder. Fakat, Allahtan ne geleceğini bilmeden, bela ister gibi dua etmek doğru değildir" buyurdu. Bir gece önceki hâlimi keşfetmekteki kerametini anladım ve ona tam bağlandım."<br />
<br />
Yetiştirdiği, tasavvufta yüksek derecelere kavuşmalarına vesile olduğu yüzlerce veliden dördünü kendisine halife seçmiştir. Bunlardan birincisi Hâce Sufi Suhâri, ikincisi kendi oğlu Hâce Muhammed Semmasi, üçüncüsü Mevlana Danişmend Ali, dördüncüsü ise Seyyid Emir Gilal hazretleridir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Behaeddin-i Buhari hazretleri anlatır:</span></span><br />
<br />
Hocam Muhammed Baba Semmasi ile yemek yiyorduk. Yemek bitince, bana bir ekmek uzatıp; "Al, bunu sakla, belki lazım olur" buyurdu. Yemek yediğimiz halde, bana bu ekmeği vermesinin hikmetini düşünmeye başlamıştım. Ben düşünürken, "Faydasız düşüncelerden kalbi muhafaza etmek gerekir” buyurdu. Sonra yolculuğa çıktık ve bir tanıdığımın evinde misafir olduk. Misafir olduğumuz evin sahibinin sıkıntılı bir halde olduğu görülüyordu. Hocam ona; niçin üzgün olduğunu sordu. O da; "Bir kâse sütüm var, fakat, sütün yanında yemek için ekmeğim yok. Ona üzülüyorum" dedi. Hocam bana dönüp; "Acaba bu ekmek ne olacak düşünüp duruyordun. Ekmeği sahibine ver" buyurdu.<br />
<br />
Buhâra’nın Râmîten kasabasının Semâsî köyünde doğdu. Gençliğinde ilim tahsili ile meşgul olan Semâsî Hazretleri, babası Seyyid Abdullah Efendi’nin tavsiyesi ile Mahmûd Encîrfağnevî Hazretlerine intisâb etti. Fağnevî Hazretleri de onu halîfesi Ali Râmîtenî Hazretlerine havâle etti.[1]<br />
<br />
Semâsî Hazretleri, üstâdıyla birlikte Hârezm’e gitti, seyr u sülûkünü tamamlayıp onun halîfelerinden biri oldu. Sonra Semâsî köyüne dönüp feyizli sohbetleriyle halkı irşâda başladı.[2] Sohbetlerden istifâdenin âdeta birinci şartını ifâde sadedinde:<br />
<br />
“Hayâ sahibi, gayretli kişi, (sohbette) her sözü kendi üzerine alıp bir ders çıkarır.”[3] buyururdu.<br />
<br />
Muhammed Baba Semâsî Hazretleri gaybet ve istiğrak hâli kuvvetli bir Hak dostu idi. Sîmâsı çok nûrânî idi. Tesirli bir nazara, keskin bir görüşe ve derin bir hissiyâta sahipti.<br />
<br />
Bahâüddîn Nakşibend Hazretlerinin doğumuna yakın bir zamanda Semâsî Hazretleri müridleriyle birlikte Kasr-ı Hinduvân köyünden geçmiş ve yanındakilere:<br />
<br />
“–Bu topraktan bir yiğit kokusu geliyor! Yakında burası Kasr-ı Ârifân olacak!” demişti.[4]<br />
<br />
Bir müddet sonra, Baba Semâsî Hazretleri yine arkadaşlarıyla Kasr-ı Hinduvân’a uğradığında şöyle buyurdu:<br />
<br />
“–O koku fazlalaştı. Hiç şüphem yok ki o yiğit dünyaya gelmiş ve bu yokluk yurdunu teşrîf etmiş olmalı!”<br />
<br />
Bu müjdenin üstünden henüz üç gün geçmişti ki, dedesi, Bahâüddîn’i alıp, mübârek nazarlarıyla bereketlenmesi için Muhammed Baba Semâsî Hazretlerinin yanına getirdi. Semâsî Hazretleri:<br />
<br />
“–Bu benim oğlumdur, biz bunu kabûl ettik.” dedikten sonra, yanında bulunan sûfîlere şöyle buyurdu:<br />
<br />
“–Bir müddettir kokusunu aldığımız bu yiğit, yakında zamanın kutbu ve tarîkatin önderi olacaktır!”<br />
<br />
Bu işaretten sonra halîfesi Seyyid Emîr Külâl Hazretlerine dönerek:<br />
<br />
“–Oğlum Bahâüddîn’e şefkat gösteresin, sakın terbiyesini ihmâl etmeyesin! Eğer bu hususta kusur gösterirsen sana hakkımı helâl etmem!” buyurdu.<br />
<br />
Emîr Külâl g hemen ayağa kalkıp ellerini göğsünün üzerine koyarak büyük bir hürmetle:<br />
<br />
“–Hocamın vasiyetinde kusur edersem nâmerdim!” dedi.[5]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN DUASI</span></span><br />
<br />
Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri takrîben on sekiz yaşına gelince dedesi onu evlendirmek istedi ve onu Semâsî köyüne gönderip Baba Semâsî Hazretlerini Kasr-ı Ârifân’a dâvet etmesini istedi. Hâce Bahâüddîn Hazretleri bu hâdiseyi şöyle anlatır:<br />
<br />
“Evleneceğim zaman dedem beni Baba Semâsî Hazretlerini nişan merâsimine dâvet etmek üzere gönderdi. Hazret’in evimizi bereketlendirmesini arzu etti. Semâsî Hazretleri ile müşerref olduğum zaman müşâhede ettiğim ilk kerâmet şu idi:<br />
<br />
O gece, dinlemiş olduğum sohbetin feyziyle bende bir hâl meydana geldi. Kalkıp mescide gittim, iki rekât namaz kılıp başımı secdeye koydum. Huşû içinde Allâh’a yalvardım. O an dilimden şu duâ çıkıverdi: «İlâhî! Belâ yükünü çekmek, sıkıntılara katlanmak ve muhabbetin mihnetine tahammül etmek için bana güç-kuvvet ihsân eyle!»<br />
<br />
Sabah olunca Hâce Hazretleri’nin hizmetine vardım. Şöyle buyurdular:<br />
<br />
«–Evlâdım, duâda şöyle söylemek lâzımdır: “İlâhî, bu zayıf kulunu, fazl u kereminle râzı olduğun işlere muvaffak eyle!”<br />
<br />
Eğer Hak Teâlâ, bir dostuna belâ gönderirse ona gereken kuvveti de lûtuf ve inâyetiyle ihsân eder, hikmetini ona açıklar. İnsanın belâ istemesi doğru değildir. Edep ve hürmette kusur etmemek lâzımdır.»<br />
<br />
Daha sonra yemek hazırlandı. Yemeği yedikten sonra bana bir ekmek daha verdiler. İçimden; «Burada doyuncaya kadar yedik. Bir müddet sonra da eve ulaşacağız, bu ekmeğe ne lüzum var!» diye geçti.<br />
<br />
Yola koyuldular, ben de tam bir hürmet hâliyle arkalarından yürüdüm. İçimde ne zaman ihtilâf vâkî olup zihnime farklı düşünceler gelse, «Evlâdım! Kalbi havâtırdan/menfî ve lüzumsuz düşüncelerden korumak lâzım!» buyuruyorlardı.<br />
<br />
Yol üzerinde sevenlerinden birinin evine ulaştılar. Ev sahibi onu güler yüz ve hürmetle karşıladı. İçeri girince ev sahibinin sıkıntılı olduğunu gördüler.<br />
<br />
«–Doğru söyle neyin var?» diye sorduklarında ev sahibi:<br />
<br />
«–Bir miktar kaymak var, fakat yanına koyacak ekmeğim yok!» dedi. Semâsî Hazretleri bana dönerek:<br />
<br />
«–O ekmeği getir, bak nasıl işe yaradı!» buyurdular.<br />
<br />
Bu hâli müşâhede ettikten sonra, o muhterem zâta inancım daha da ziyâdeleşti.”[6]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MUHAMMED BABA SEMÂSÎ HAZRETLERNİN VEFATI</span></span><br />
<br />
Muhammed Baba Semâsî Hazretleri Kasr-ı Ârifân’a yaptığı bu ziyaretten bir müddet sonra, takrîben, hicrî 736 (m. 1335) senesinde vefât etti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MUHAMMED BABA SEMÂSÎ HAZRETLERİNİN KABRİ NEREDEDİR?</span></span><br />
<br />
Kabr-i şerîfleri, Buhâra yakınlarındaki Râmîten’in Semâsî köyündedir.<br />
<br />
[1] Muhammed Tâlib, Matlabu’t-Tâlibîn, vr. 20b.<br />
<br />
[2] Lâhûrî, Hazînetü’l-Asfiyâ, I, 545.<br />
<br />
[3] Salâhaddîn bin Mübârek el-Buhârî, Enîsü’t-Tâlibîn, s. 186.<br />
<br />
[4] Kasr-ı Hinduvân, Hindliler veya Bekçiler Köşkü; Kasr-ı Ârifân da Ârifler Köşkü mânâsına gelir.<br />
<br />
[5] Bkz. Salâhaddîn bin Mübârek el-Buhârî, a.g.e, s. 38; Câmî, Nefahât, s. 526; Reşahât, s. 102; Muîneddîn Nakşbendî, Kenzü’s-Saâde, s. 698; Mecdüddîn Bedahşânî, Câmiu’s-Selâsil, s. 708.<br />
<br />
[6] Câmî, Nefahât, s. 526-527; Salâhaddîn bin Mübârek el-Buhârî, a.g.e, s. 36-37.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
Dinimiz islam<br />
islamveihsan<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Arif-i Rivegeri Kimdir?]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=21409</link>
			<pubDate>Wed, 21 Jun 2023 19:24:24 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=21409</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Arif-i Rivegeri Kimdir?</span></span><br />
<br />
Arif-i Rivegeri hazretleri, Silsile-i aliyyenin onuncusudur. Buhara'ya 30 km uzaklıkta bulunan Riveger köyünde dünyaya geldi. <br />
<br />
Küçük yaşta tahsile başladı. Zeka ve kavrayışının parlaklığı sebebi ile hızla ilerledi. Bu esnada ilim ve hikmet sahibi, ibadet şartlarını harf harf yerine getiren, insanlara doğru yolu göstermede zamanın kutbu Abdülhalık Goncdüvani hazretleri ile tanıştı ve bütün dünyası değişti. Daha ilk günde ebedi saadet tacının başına konduğunu hissetti. Derhal kendisine bağlandı, vefatına kadar hiç ayrılmadı. <br />
<br />
Hocası ilk sohbetinde ona şöyle dedi: <br />
"Hak yolcusu talebe, zamanının değerini gayet iyi bilmelidir. Üzerinden vakitler geçip giderken kendisinin ne halde olduğunu sezmeye bakmalıdır. Şayet geçen bir an içinde, huzurlu olduysa, bunu iyi bir hal bilmeli. "Allahıma şükürler olsun" demelidir. Eğer gafletle geçip gitmiş ise, hemen onu telafi etme yoluna gitmeli, yüce Yaratana nefsani mazeretini bildirip Ondan bağışlanmasını dilemeli, estağfirullah demelidir..."<br />
<br />
Arif-i Rivegeri, hocası Abdülhalık-ı Goncdüvani hazretlerinin hayatlarında ona hizmet etmekle meşhur olup, pek çok feyz ve bereketlere kavuştu. Yüksek üstadının vefatından sonra onun yerine Peygamber efendimizin ve Eshabının yolunu insanlara öğretme işine memur oldu. Himmet, inayet ve gayretlerini Allahü teâlâyı arayanlara sarf etti.<br />
<br />
Pek çoğunun hidayete ve evliyalık makamlarında yüksek derecelere kavuşmalarına vesile oldu. Zamanının bir tanesi idi. Herkese çok iyi ve yumuşak davranır, kimsenin kalbini kırmazdı. Nefsinin istediklerini hiç bir zaman yapmaz, istemediklerini yapmak, ruhunu yükseltmek için çok çalışırdı. Haramlardan şiddetle kaçar, hatta harama düşmek korkusu ile mubahların fazlasını terk ederdi. Geceleri vaktini hep ibadetle geçirir, gündüzleri talebe okutur, sünnet olduğu için; gündüz öğleden önce bir miktar uyurdu. Buna kaylule denir. Peygamber efendimizin sünnetini çok iyi bilir, onun unutulmaması için çok gayret gösterirdi. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sohbetlerine şöyle başlardı: </span></span><br />
"Allahü teâlâ hepimizi dünya ve ahiretin efendisi ve bütün insanların her bakımdan en yükseği ve en iyisi olan Resulullaha tâbi olmak saadetiyle şereflendirsin! Çünkü Cenab-ı Hak, Ona tâbi olmayı, Ona uymayı çok sever. Ona uymanın ufak bir zerresi bütün dünya lezzetlerinden ve bütün ahiret nimetlerinden daha üstündür. Hakiki üstünlük, Onun sünnet-i seniyyesine tâbi olmaktır.”<br />
<br />
Arif-i Rivegeri hazretleri uzun bir ömür yaşadı. Kabrini ziyaret edenler, onun feyiz ve bereketlerine kavuşmaktadır. Onu vesile ederek Allahü teâlâya yapılan dualar kabul olmaktadır.<br />
<br />
<br />
Muhammed Ârif Rîvgerî Hazretleri Buhâra’nın kuzeyinde ve Gucdüvân’a takrîben 7 km mesâfedeki Rîvger köyünde doğdu. Küçük yaşta Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretlerinin hizmetine girdi. İbadet ve hizmete çok ehemmiyet verirdi. Hattâ uyumamak için kendisini zorladığı olurdu. Ondaki bu müstesnâ azim ve gayreti gören Hızır (a.s.), onun ârif bir zât olması için duâ etti. Bu duânın da bereketiyle o, gerçekten de ârif bir zât oldu.[1]<br />
GUCDÜVANİ HAZRETLERİNİN NASİHATİ<br />
<br />
Gucdüvânî Hazretleri ilk sohbetlerinde Hâce Ârif’e (k.s.) şu nasihatte bulunmuştur:<br />
<br />
“Hak yolcusu, vaktinin değerini gâyet iyi bilmelidir. Üzerinden vakitler birer birer geçip giderken kendisinin ne hâlde olduğunu sık sık muhâsebe etmelidir. Şayet geçen bir an içinde kalben uyanık ve huzurlu olduysa, bunu, şükür gerektiren bir hâl olarak bilmeli ve şükrünü edâ etmelidir. Eğer bir ânı da gafletle geçmiş ise hemen onu telâfi etme yoluna gitmeli ve Cenâb-ı Hak’tan af dilemelidir.”[2]<br />
<br />
Gucdüvânî Hazretlerinin vefâtından sonra irşâda başlayan Rîvgerî Hazretleri, bu hizmetine uzun yıllar devam etti. Üstâdından sonra aynı istikâmeti devam ettirmeye büyük titizlik gösterdi.<br />
<br />
Hayatının son günlerine doğru, zaman onu gerektirdiği için cehrî/açık zikir tâliminde bulundu ve buna izin verdi. Böylece zikirden epeyce uzak kalmış olan halk, cehrî zikri duyarak ona daha çok rağbet etti.<br />
<br />
Hâce Hazretleri, ilim, irfan, zühd, takvâ, riyâzet, ibadet ve Sünnet-i Seniyye’ye tam bağlılığıyla tanındı. Bilhassa Sünnet-i Seniyye’ye tâbî olmaktaki hassâsiyeti sebebiyle yüksek derecelere nâil oldu.<br />
<br />
Nitekim Resûlullah Efendimiz’in Sünnet-i Seniyye’sini çok iyi bilen, onun tâlimi ve yaşanması için büyük gayret sarf eden Ârif Rîvgerî Hazretleri, sohbetlerine umûmiyetle şu cümlelerle başlardı:<br />
<br />
“Cenâb-ı Hak hepimizi, dünya ve âhiretin efendisi, bütün insanların her bakımdan en üstünü ve en fazîletlisi olan Resûlullah Efendimiz’e tâbî olmak saâdetiyle şereflendirsin! Çünkü Cenâb-ı Hak, O’na tâbî olunmasını sever. O’na uymanın küçücük bir zerresi dahî, bütün dünya lezzetlerinden ve âhiret nîmetlerinden üstündür. Hakîkî fazîlet, O’nun Sünnet-i Seniyye’sine tâbî olmaktır.”[3]<br />
<br />
Hâce Hazretleri herkese karşı nâzik davranır, bir gönlü incitmekten son derece çekinirdi. Nefs tezkiyesi ve kalp tasfiyesine büyük ehemmiyet verir, haramlardan şiddetle sakınır, hattâ harama düşmek korkusuyla mübahların fazlasını terk ederdi. Geceleri vaktini hep ibadetle, gündüzleri talebe okutmakla geçirirdi.<br />
<br />
Muhammed Ârif Rîvgerî Hazretleri, tebliğ ve irşad hizmetleri neticesinde pek çok kişinin hidâyete ermesine, nicelerinin de velâyet makâmına yükselmesine vesîle oldu.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MUHAMMED ARİF RİVGERİ HAZRETLERİNİN VEFATI - ARİF RİVGERİ HAZRETLERİNİN KABRİ NEREDE?</span></span><br />
<br />
Hicrî 634 (m. 1237) senesi civârında Rîvger’de vefât etti. Kabr-i şerîfleri orada ziyâretgâhtır.<br />
KORKU İLE ÜMİT ARASINDA<br />
<br />
Ârif Rîvgerî Hazretleri şöyle anlatır:<br />
<br />
“Şakîk-ı Belhî Hazretlerinin Emine isminde, takvâ ehli, sâliha bir kızı vardı. Bir gün babasına:<br />
<br />
«–Babacığım, beni “Emine” diye çağırma! Zira asıl emîn olan kişi, Allâh’ın gazabından kurtulandır! Ben ise kendimi emin hissetmiyorum. Bilâkis dört tehlike içinde olduğumu düşünüyorum:<br />
<br />
Birincisi, ölümdür ki onu herkes tadacaktır.<br />
<br />
İkincisi, günah korkusudur. Cenâb-ı Hak; “…Herkese yaptıklarının karşılığı tastamam verilecektir…” buyuruyor. (el-Bakara, 281)<br />
<br />
Üçüncüsü, düşmandır. Cenâb-ı Hak; “…Muhakkak ki şeytan sizin için açık bir düşmandır.” buyuruyor. (el-Bakara, 168)<br />
<br />
Dördüncüsü, âkıbetimin ne olacağı korkusudur. Gücüm yettiğince amel-i sâlihlerde bulunuyorum ama, bilmiyorum ki hayatım hangi yönde bitecek, âkıbetim ne olacak?! Babacığım, siz dahî âhir ve âkıbetinizin ne olacağını bilmezsiniz!»<br />
<br />
Emine Hâtun, bu sözlerinin ardından rûhunu Rabbine teslîm etti.”[4]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MUHAMMED ARİF RİVGERİ HAZRETLERİNİN HİKMETLİ SÖZLERİ</span></span><br />
<br />
    “Tarîkatin başlangıcı, saâdeti, anahtarı ve dînin emri; tevbe ve huşû içinde Allâh’a ilticâ edebilmektir! Tevbe, bir mü’minin en mühim virdidir.”[5]<br />
    “Herkese canınla, malınla hizmet et ve kimseye emir verme!”[6]<br />
    “Dünyayı, yani nefsânî arzuları terk etmek demek, kalbin her an Allah Y ile beraber olması demektir. Bu iş, senin yüksek derecelere ulaştığının delîlidir.”[7]<br />
    “İnsan saâdete ulaşmak istiyorsa kendisini melekler derecesine çıkarsın! Yani nefsânî arzularına meyletmeyip bilâkis nefsini kendisine itaat ettirsin! Böylece iç âlemi temizlensin, her zaman Allâh’ı zikreder olsun ve söz verdiği kulluğu hakkıyla îfâ edebilmek için bütün gayretiyle çalışsın! Allah’tan başkasını kendisine mahbûb edinmesin ve Allah’tan gayrısından ümitvâr olmasın! Her zaman ebrâr ve ahyâr’ın hizmetinde bulunsun! Keskin kılıç gibi olan vakte karşı dikkatli olsun; hiçbir dakikayı gaflet ile beyhûde geçirmesin! Allâh’ın ismini her zaman zikretsin, gönlü, cemâlî sıfatların mazharı olsun!”[8]<br />
    “Mârifeti elde etmenin ilk şartı; nefsânî arzuları bertaraf etmek, kerâhetlerden ve şüpheli lokmalardan uzak durmak ve helâllerle gıdâlanmaktır.”[9]<br />
    “Mârifetin semeresi, Allâh’a tam olarak yönelmektir.”[10]<br />
    “Ârif o kişidir ki, Allâh’ın verdiği her nefeste kalbini tam olarak O’na versin ve bu hâl tâ son nefesine kadar devam etsin! Aynı zamanda onun bu hâli, insanlardan da saklı kalsın!”[11]<br />
    “Allah Teâlâ’nın sanatını temâşâ ve tefekkür ile meşgul olmak, îmânın anahtarlarındandır. Allah Teâlâ’yı görmek istiyorsan, O’nun sanatını (ibret ve hikmet nazarıyla) müşâhede et!”[12]<br />
    “Bâzen sükût, konuşmaktan daha tesirli olur.”[13]<br />
    “Pâk, doğru ve sağlam îtikad sahibi ol! Zira gaflete dûçâr olmuş bir kalp ve çirkin bir gönül, bütün uzuvları ve bedeni kirletir. Zâten Allah Teâlâ’nın bizi huzûruna kabûl etmesi veya etmemesi de şu gönül sebebiyle değil midir?!”[14]<br />
    “Boynuna ağır yük yüklenmiş bir kuş düşün; bu kuş hiç uçabilir mi?! Bunun gibi sâlikte de dünyaya bağlılık çoksa, o da Allâh’a doğru kanat açamaz ve talep vâdisine adım atamaz!”[15]<br />
<br />
<br />
Bir gün Abdülhalık-ı Goncdüvani'yi gördü,<br />
Çarşıdan erzak almış, evine dönüyordu.<br />
<br />
Bir hizmetim dokunsa diye düşündü bir an,<br />
Yükü taşımak için, izin istedi ondan.<br />
<br />
Hazret-i Abdülhalık, onun bu teklifini,<br />
Peki evlat diyerek, verdi elindekini.<br />
<br />
Sonra yüzünü dönüp, bir nazar etti ona.<br />
Adeta o yeniden gelmiş oldu cihana<br />
<br />
Değişiverdi hemen, bir başka oldu hâli,<br />
Çünkü kaplamış idi, onu aşk-ı ilâhi.<br />
<br />
Bir gün eski hocası, rastladı yine ona,<br />
Hakaretler ederek, dedi. "Dön okuluna!"<br />
<br />
Bu hoca, her nasılsa, şeytana uymuş idi,<br />
Gerçi bu günahına pişmanlık duymuş idi.<br />
<br />
Arif-i Rivegeri, üstün firasetiyle,<br />
Anlayıp, şöyle dedi, ona kırık kalbiyle:<br />
<br />
"Efendim, bu gariple, uğraşacağınıza,<br />
Niçin bakmıyorsunuz, dünkü günahınıza."<br />
<br />
Görünce talebenin böyle kerametini,<br />
Anlamıştı bu hâlin, nereden geldiğini.<br />
<br />
O da Abdülhalık-ı Goncdüvani'ye gitti,<br />
Talebe oldu ona, yıllarca hizmet etti.<br />
<br />
<br />
[1] Makāmât-ı Abdülhâlık-ı Gucdüvânî ve Ârif-i Rîvgerî, s. 4-5.<br />
<br />
[2] Heyet, Evliyâlar Ansiklopedisi, III, 233.<br />
<br />
[3] Heyet, Evliyâlar Ansiklopedisi, III, 233.<br />
<br />
[4] Ârif Rîvgerî, Ârifnâme, s. 13.<br />
<br />
[5] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 5.<br />
<br />
[6] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 4.<br />
<br />
[7] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 3.<br />
<br />
[8] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 3.<br />
<br />
[9] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 7.<br />
<br />
[10] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 9.<br />
<br />
[11] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 8-9.<br />
<br />
[12] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 9.<br />
<br />
[13] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 8.<br />
<br />
[14] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 4.<br />
<br />
[15] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 6.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
ehlisunnetbuyukleri <br />
<br />
islamveihsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Arif-i Rivegeri Kimdir?</span></span><br />
<br />
Arif-i Rivegeri hazretleri, Silsile-i aliyyenin onuncusudur. Buhara'ya 30 km uzaklıkta bulunan Riveger köyünde dünyaya geldi. <br />
<br />
Küçük yaşta tahsile başladı. Zeka ve kavrayışının parlaklığı sebebi ile hızla ilerledi. Bu esnada ilim ve hikmet sahibi, ibadet şartlarını harf harf yerine getiren, insanlara doğru yolu göstermede zamanın kutbu Abdülhalık Goncdüvani hazretleri ile tanıştı ve bütün dünyası değişti. Daha ilk günde ebedi saadet tacının başına konduğunu hissetti. Derhal kendisine bağlandı, vefatına kadar hiç ayrılmadı. <br />
<br />
Hocası ilk sohbetinde ona şöyle dedi: <br />
"Hak yolcusu talebe, zamanının değerini gayet iyi bilmelidir. Üzerinden vakitler geçip giderken kendisinin ne halde olduğunu sezmeye bakmalıdır. Şayet geçen bir an içinde, huzurlu olduysa, bunu iyi bir hal bilmeli. "Allahıma şükürler olsun" demelidir. Eğer gafletle geçip gitmiş ise, hemen onu telafi etme yoluna gitmeli, yüce Yaratana nefsani mazeretini bildirip Ondan bağışlanmasını dilemeli, estağfirullah demelidir..."<br />
<br />
Arif-i Rivegeri, hocası Abdülhalık-ı Goncdüvani hazretlerinin hayatlarında ona hizmet etmekle meşhur olup, pek çok feyz ve bereketlere kavuştu. Yüksek üstadının vefatından sonra onun yerine Peygamber efendimizin ve Eshabının yolunu insanlara öğretme işine memur oldu. Himmet, inayet ve gayretlerini Allahü teâlâyı arayanlara sarf etti.<br />
<br />
Pek çoğunun hidayete ve evliyalık makamlarında yüksek derecelere kavuşmalarına vesile oldu. Zamanının bir tanesi idi. Herkese çok iyi ve yumuşak davranır, kimsenin kalbini kırmazdı. Nefsinin istediklerini hiç bir zaman yapmaz, istemediklerini yapmak, ruhunu yükseltmek için çok çalışırdı. Haramlardan şiddetle kaçar, hatta harama düşmek korkusu ile mubahların fazlasını terk ederdi. Geceleri vaktini hep ibadetle geçirir, gündüzleri talebe okutur, sünnet olduğu için; gündüz öğleden önce bir miktar uyurdu. Buna kaylule denir. Peygamber efendimizin sünnetini çok iyi bilir, onun unutulmaması için çok gayret gösterirdi. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sohbetlerine şöyle başlardı: </span></span><br />
"Allahü teâlâ hepimizi dünya ve ahiretin efendisi ve bütün insanların her bakımdan en yükseği ve en iyisi olan Resulullaha tâbi olmak saadetiyle şereflendirsin! Çünkü Cenab-ı Hak, Ona tâbi olmayı, Ona uymayı çok sever. Ona uymanın ufak bir zerresi bütün dünya lezzetlerinden ve bütün ahiret nimetlerinden daha üstündür. Hakiki üstünlük, Onun sünnet-i seniyyesine tâbi olmaktır.”<br />
<br />
Arif-i Rivegeri hazretleri uzun bir ömür yaşadı. Kabrini ziyaret edenler, onun feyiz ve bereketlerine kavuşmaktadır. Onu vesile ederek Allahü teâlâya yapılan dualar kabul olmaktadır.<br />
<br />
<br />
Muhammed Ârif Rîvgerî Hazretleri Buhâra’nın kuzeyinde ve Gucdüvân’a takrîben 7 km mesâfedeki Rîvger köyünde doğdu. Küçük yaşta Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretlerinin hizmetine girdi. İbadet ve hizmete çok ehemmiyet verirdi. Hattâ uyumamak için kendisini zorladığı olurdu. Ondaki bu müstesnâ azim ve gayreti gören Hızır (a.s.), onun ârif bir zât olması için duâ etti. Bu duânın da bereketiyle o, gerçekten de ârif bir zât oldu.[1]<br />
GUCDÜVANİ HAZRETLERİNİN NASİHATİ<br />
<br />
Gucdüvânî Hazretleri ilk sohbetlerinde Hâce Ârif’e (k.s.) şu nasihatte bulunmuştur:<br />
<br />
“Hak yolcusu, vaktinin değerini gâyet iyi bilmelidir. Üzerinden vakitler birer birer geçip giderken kendisinin ne hâlde olduğunu sık sık muhâsebe etmelidir. Şayet geçen bir an içinde kalben uyanık ve huzurlu olduysa, bunu, şükür gerektiren bir hâl olarak bilmeli ve şükrünü edâ etmelidir. Eğer bir ânı da gafletle geçmiş ise hemen onu telâfi etme yoluna gitmeli ve Cenâb-ı Hak’tan af dilemelidir.”[2]<br />
<br />
Gucdüvânî Hazretlerinin vefâtından sonra irşâda başlayan Rîvgerî Hazretleri, bu hizmetine uzun yıllar devam etti. Üstâdından sonra aynı istikâmeti devam ettirmeye büyük titizlik gösterdi.<br />
<br />
Hayatının son günlerine doğru, zaman onu gerektirdiği için cehrî/açık zikir tâliminde bulundu ve buna izin verdi. Böylece zikirden epeyce uzak kalmış olan halk, cehrî zikri duyarak ona daha çok rağbet etti.<br />
<br />
Hâce Hazretleri, ilim, irfan, zühd, takvâ, riyâzet, ibadet ve Sünnet-i Seniyye’ye tam bağlılığıyla tanındı. Bilhassa Sünnet-i Seniyye’ye tâbî olmaktaki hassâsiyeti sebebiyle yüksek derecelere nâil oldu.<br />
<br />
Nitekim Resûlullah Efendimiz’in Sünnet-i Seniyye’sini çok iyi bilen, onun tâlimi ve yaşanması için büyük gayret sarf eden Ârif Rîvgerî Hazretleri, sohbetlerine umûmiyetle şu cümlelerle başlardı:<br />
<br />
“Cenâb-ı Hak hepimizi, dünya ve âhiretin efendisi, bütün insanların her bakımdan en üstünü ve en fazîletlisi olan Resûlullah Efendimiz’e tâbî olmak saâdetiyle şereflendirsin! Çünkü Cenâb-ı Hak, O’na tâbî olunmasını sever. O’na uymanın küçücük bir zerresi dahî, bütün dünya lezzetlerinden ve âhiret nîmetlerinden üstündür. Hakîkî fazîlet, O’nun Sünnet-i Seniyye’sine tâbî olmaktır.”[3]<br />
<br />
Hâce Hazretleri herkese karşı nâzik davranır, bir gönlü incitmekten son derece çekinirdi. Nefs tezkiyesi ve kalp tasfiyesine büyük ehemmiyet verir, haramlardan şiddetle sakınır, hattâ harama düşmek korkusuyla mübahların fazlasını terk ederdi. Geceleri vaktini hep ibadetle, gündüzleri talebe okutmakla geçirirdi.<br />
<br />
Muhammed Ârif Rîvgerî Hazretleri, tebliğ ve irşad hizmetleri neticesinde pek çok kişinin hidâyete ermesine, nicelerinin de velâyet makâmına yükselmesine vesîle oldu.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MUHAMMED ARİF RİVGERİ HAZRETLERİNİN VEFATI - ARİF RİVGERİ HAZRETLERİNİN KABRİ NEREDE?</span></span><br />
<br />
Hicrî 634 (m. 1237) senesi civârında Rîvger’de vefât etti. Kabr-i şerîfleri orada ziyâretgâhtır.<br />
KORKU İLE ÜMİT ARASINDA<br />
<br />
Ârif Rîvgerî Hazretleri şöyle anlatır:<br />
<br />
“Şakîk-ı Belhî Hazretlerinin Emine isminde, takvâ ehli, sâliha bir kızı vardı. Bir gün babasına:<br />
<br />
«–Babacığım, beni “Emine” diye çağırma! Zira asıl emîn olan kişi, Allâh’ın gazabından kurtulandır! Ben ise kendimi emin hissetmiyorum. Bilâkis dört tehlike içinde olduğumu düşünüyorum:<br />
<br />
Birincisi, ölümdür ki onu herkes tadacaktır.<br />
<br />
İkincisi, günah korkusudur. Cenâb-ı Hak; “…Herkese yaptıklarının karşılığı tastamam verilecektir…” buyuruyor. (el-Bakara, 281)<br />
<br />
Üçüncüsü, düşmandır. Cenâb-ı Hak; “…Muhakkak ki şeytan sizin için açık bir düşmandır.” buyuruyor. (el-Bakara, 168)<br />
<br />
Dördüncüsü, âkıbetimin ne olacağı korkusudur. Gücüm yettiğince amel-i sâlihlerde bulunuyorum ama, bilmiyorum ki hayatım hangi yönde bitecek, âkıbetim ne olacak?! Babacığım, siz dahî âhir ve âkıbetinizin ne olacağını bilmezsiniz!»<br />
<br />
Emine Hâtun, bu sözlerinin ardından rûhunu Rabbine teslîm etti.”[4]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MUHAMMED ARİF RİVGERİ HAZRETLERİNİN HİKMETLİ SÖZLERİ</span></span><br />
<br />
    “Tarîkatin başlangıcı, saâdeti, anahtarı ve dînin emri; tevbe ve huşû içinde Allâh’a ilticâ edebilmektir! Tevbe, bir mü’minin en mühim virdidir.”[5]<br />
    “Herkese canınla, malınla hizmet et ve kimseye emir verme!”[6]<br />
    “Dünyayı, yani nefsânî arzuları terk etmek demek, kalbin her an Allah Y ile beraber olması demektir. Bu iş, senin yüksek derecelere ulaştığının delîlidir.”[7]<br />
    “İnsan saâdete ulaşmak istiyorsa kendisini melekler derecesine çıkarsın! Yani nefsânî arzularına meyletmeyip bilâkis nefsini kendisine itaat ettirsin! Böylece iç âlemi temizlensin, her zaman Allâh’ı zikreder olsun ve söz verdiği kulluğu hakkıyla îfâ edebilmek için bütün gayretiyle çalışsın! Allah’tan başkasını kendisine mahbûb edinmesin ve Allah’tan gayrısından ümitvâr olmasın! Her zaman ebrâr ve ahyâr’ın hizmetinde bulunsun! Keskin kılıç gibi olan vakte karşı dikkatli olsun; hiçbir dakikayı gaflet ile beyhûde geçirmesin! Allâh’ın ismini her zaman zikretsin, gönlü, cemâlî sıfatların mazharı olsun!”[8]<br />
    “Mârifeti elde etmenin ilk şartı; nefsânî arzuları bertaraf etmek, kerâhetlerden ve şüpheli lokmalardan uzak durmak ve helâllerle gıdâlanmaktır.”[9]<br />
    “Mârifetin semeresi, Allâh’a tam olarak yönelmektir.”[10]<br />
    “Ârif o kişidir ki, Allâh’ın verdiği her nefeste kalbini tam olarak O’na versin ve bu hâl tâ son nefesine kadar devam etsin! Aynı zamanda onun bu hâli, insanlardan da saklı kalsın!”[11]<br />
    “Allah Teâlâ’nın sanatını temâşâ ve tefekkür ile meşgul olmak, îmânın anahtarlarındandır. Allah Teâlâ’yı görmek istiyorsan, O’nun sanatını (ibret ve hikmet nazarıyla) müşâhede et!”[12]<br />
    “Bâzen sükût, konuşmaktan daha tesirli olur.”[13]<br />
    “Pâk, doğru ve sağlam îtikad sahibi ol! Zira gaflete dûçâr olmuş bir kalp ve çirkin bir gönül, bütün uzuvları ve bedeni kirletir. Zâten Allah Teâlâ’nın bizi huzûruna kabûl etmesi veya etmemesi de şu gönül sebebiyle değil midir?!”[14]<br />
    “Boynuna ağır yük yüklenmiş bir kuş düşün; bu kuş hiç uçabilir mi?! Bunun gibi sâlikte de dünyaya bağlılık çoksa, o da Allâh’a doğru kanat açamaz ve talep vâdisine adım atamaz!”[15]<br />
<br />
<br />
Bir gün Abdülhalık-ı Goncdüvani'yi gördü,<br />
Çarşıdan erzak almış, evine dönüyordu.<br />
<br />
Bir hizmetim dokunsa diye düşündü bir an,<br />
Yükü taşımak için, izin istedi ondan.<br />
<br />
Hazret-i Abdülhalık, onun bu teklifini,<br />
Peki evlat diyerek, verdi elindekini.<br />
<br />
Sonra yüzünü dönüp, bir nazar etti ona.<br />
Adeta o yeniden gelmiş oldu cihana<br />
<br />
Değişiverdi hemen, bir başka oldu hâli,<br />
Çünkü kaplamış idi, onu aşk-ı ilâhi.<br />
<br />
Bir gün eski hocası, rastladı yine ona,<br />
Hakaretler ederek, dedi. "Dön okuluna!"<br />
<br />
Bu hoca, her nasılsa, şeytana uymuş idi,<br />
Gerçi bu günahına pişmanlık duymuş idi.<br />
<br />
Arif-i Rivegeri, üstün firasetiyle,<br />
Anlayıp, şöyle dedi, ona kırık kalbiyle:<br />
<br />
"Efendim, bu gariple, uğraşacağınıza,<br />
Niçin bakmıyorsunuz, dünkü günahınıza."<br />
<br />
Görünce talebenin böyle kerametini,<br />
Anlamıştı bu hâlin, nereden geldiğini.<br />
<br />
O da Abdülhalık-ı Goncdüvani'ye gitti,<br />
Talebe oldu ona, yıllarca hizmet etti.<br />
<br />
<br />
[1] Makāmât-ı Abdülhâlık-ı Gucdüvânî ve Ârif-i Rîvgerî, s. 4-5.<br />
<br />
[2] Heyet, Evliyâlar Ansiklopedisi, III, 233.<br />
<br />
[3] Heyet, Evliyâlar Ansiklopedisi, III, 233.<br />
<br />
[4] Ârif Rîvgerî, Ârifnâme, s. 13.<br />
<br />
[5] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 5.<br />
<br />
[6] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 4.<br />
<br />
[7] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 3.<br />
<br />
[8] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 3.<br />
<br />
[9] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 7.<br />
<br />
[10] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 9.<br />
<br />
[11] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 8-9.<br />
<br />
[12] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 9.<br />
<br />
[13] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 8.<br />
<br />
[14] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 4.<br />
<br />
[15] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 6.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
ehlisunnetbuyukleri <br />
<br />
islamveihsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yusuf Hemedanî Kimdir?]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=21408</link>
			<pubDate>Wed, 21 Jun 2023 19:20:01 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=21408</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yusuf Hemedanî Kimdir?</span></span><br />
<br />
Yûsuf Hemedanî, (1048-1140) (Arapça: أبو يعقوب يوسف همداني; Ebû Yakûb Yûsuf Hamdanî) önde gelen din bilginlerindendir. Rey ile Hamedan arasında Bûzencird adlı bir köyde doğmuştur. Merv şehrinde türbesi bulunmaktadır. Ebû Yakûb Yusuf Hemedanî, Hoca Ahmed Yesevî ile Abdülhâlik Gucdüvânî'nin hocasıdır.[1][2]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hayâtı</span></span><br />
<br />
Nakşibendi Tarikatı'nın silsilesinde[3] yer alan Yusuf Hemedani, Allah yolunda hizmet için Merv, Buhara, Herat, Semerkand gibi İslâm merkezlerini dolaşarak halkı irşâda çalışmaktaydı. Tarihi kaynaklarda kaydedildiğine göre devrin Selçuklu Hanı Sultan Sencer, Yusuf Hemedani’ye bağlılığını her vesileyle göstermiştir. Dolayısıyla "Hocaların Hocası" olarak anılmaktadır.<br />
<br />
Evliyânin büyüklerinden. İsmi, "Yûsuf bin Yâkûb Hemedânî" olup, künyesi Ebû Yâkûb’dur. İmâm-ı A’zâm'ın neslindendir. İnsanları Hakk'a dâvet eden, onlara dogru yolu gösterip, hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i âlîyye” denilen büyük âlim ve velîlerin Peygamber Muhammed'den sonra gelen sekizincisidir. 1048 (H.440) senesinde Hemedan’da doğdu. 1140 (H.535) de Herat’tan Merv’e giderken yolda vefât etti.<br />
<br />
On sekiz yaşında Bağdad’a gelip, fıkh îlmini Ebû İshâk-î Şîrâzî’den öğrendi. Yaşı küçük olmasına rağmen, Ebû İshâk kendisine husûsî ihtimâm gösterirdi. Bunun ve diğer fıkh âlimlerinin derslerine devâm etmekle, Hanefî mezhebinde fıkh ve münâzara alîmi oldu. İsfahan ve Semerkand’da, zamanın meşhûr hadîs alîmlerinden hadîs ilmini öğrendi. Tasavvufu Şeyh Ebû 'Ali el-Fermâdî'den ögrenip, onun sohbetinde yetişerek kemâle ulaştı. Abdullâh-ı Cûveynî, Hasan Simnânî ve birçok büyük zât ile görüıüp, sohbet etti. Kendilerinden ilîm öğrendi. Yaya olarak otuz yedi hac yaptı. Kur'ân-ı Kerîm'i sayısız defalar hatmetti. Gece namazlarında her rekâtta bir cüz okurdu. Tefsir, hadîs, kelâm ve fıkh ilminden yedi yüz cüz ezberindeydi. İki yüz on üç mürşîd-i kâmilden istifâde etti. Yedi bin kâfirin îmâna gelmesine sebeb oldu. Hızır aleyhisselâm ile çok sohbet etti.<br />
<br />
Yusuf-i Hemedani hazretleri, Silsile-i aliyyenin sekizincisidir. Fıkıh âlimi idi, hadis ilmini de öğrendi. Tasavvufu Ebu Ali Farmedi hazretlerinden öğrenip, onun sohbetinde yetişerek kemale ulaştı. Yüzlerce talebesi vardı. Abdullah-i Berki, Ahmed Yesevi ve Abdülhâlık-ı Goncdüvani gibi büyük veliler yetiştirdi. Bir taraftan doğru din bilgilerini öğretmeye çalışır, insanlarla uğraşmaktan, onları yetiştirmek için çalışmaktan hiç sıkılmazdı. Diğer taraftan, ağrılara ve yaralara ilaç yaparak herkesin derdine deva bulmaya çalışırdı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Necibüddin Şirazi isimli bir zat anlatır: </span></span><br />
Bir zamanlar evliya sözlerinden birkaç parça elime geçmişti. İnceledim, çok hoşuma gitti. Bunlar kimin sözüdür, bu zatı bulayım da, istifade edeyim dedim. Bir gece rüyada, heybetli, vakarlı, ak sakallı, pek nurâni bir zatın evimize girdiğini gördüm. Hemen abdest almaya gitti. Beyaz bir kaftan giymişti. Kaftanın üzerinde iri hatla, altın suyu ile, Âyet-el-kürsi baştan ayağa kadar yazılmıştı. Ben onun arkasından gittim. Kaftanı çıkarıp bana verdi. Bu kaftanın altında ondan daha göz kamaştırıcı bir yeşil kaftan daha vardı. Bunda da, önceki gibi aynı hatla, altın yazıyla Âyet-el-kürsi yazılmıştı. Onu da bana verdi. “Ben abdest alıncaya kadar bunları tut!” buyurdu. Abdest aldı. “Bu iki kaftandan hangisini istersen sana vereyim” buyurdu. Hangisini verirseniz iyi olur dedim. Yeşil kaftanı bana giydirdi. Beyazı da kendisi giydi. “Ben, o okuduğun parçaların sahibi olan Yusuf-i Hemedani'yim” buyurdu. Uyanınca çok sevindim. Ona olan sevgim arttı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İbni Hacer-i Mekki hazretleri anlatır: </span></span><br />
Ebu Said Abdullah, İbn-üs-Sakka ve Seyyid Abdülkadir-i Geylani ilim öğrenmek için Bağdat’a geldiler. Yusuf-i Hemedani hazretlerinin, Nizamiyye Medresesinde vaaz ettiğini duymuşlardı. İbn-üs-Sakka; “Ona bir soru soracağım ki cevabını veremeyecek” dedi. Ebu Said Abdullah; “Ben de bir soru soracağım. Bakalım cevap verebilecek mi?” dedi. Küçük yaşına rağmen büyük bir edep timsali olan Abdülkadir-i Geylani de “Allah korusun. Ben nasıl soru sorarım. Sadece huzurunda beklerim, onu görmekle şereflenir, bereketlenirim” dedi. Nihayet Yusuf-i Hemedani hazretlerine geldiler. <br />
<br />
Yusuf-i Hemedani hazretleri, İbn-üs-Sakkâ’ya dönerek; “Yazıklar olsun sana! Demek bana, cevabını bilemeyeceğim sual soracaksın ha! Senin sormak istediğin sual şudur. Cevabı da şöyledir. Senden kâfirlik kokusu geliyor” buyurdu. Sonra Ebu Said Abdullah’a dönerek; “Sen de bana bir sual soracaksın ve bakacaksın ki, ben o sualin cevabını nasıl vereceğim. Soracağın sual şudur ve cevabı da şöyledir. Fakat sen de edebe riayet etmediğin için, ömrün sıkıntı ile geçecek” buyurdu. Sonra Abdülkadir-i Geylani’ye döndü. “Ey Abdülkadir! Bu edebinin güzelliği ile, Allahü teâlâyı ve Resulünü razı ettin. Ben senin Bağdat’ta bir kürside oturduğunu, çok yüksek bilgiler anlattığını, “Benim ayağım, bütün evliyanın boyunları üzerindedir” dediğini sanki görüyor gibiyim ve ben, yine senin vaktindeki bütün evliyayı, senin onlara olan yüksekliğin karşısında boyunlarını eğmiş halde olduklarını görüyor gibiyim” buyurdu.<br />
<br />
Aradan yıllar geçti. Abdülkadir-i Geylani zamanındaki evliyanın en üstünü, baş tâcı oldu. Öyle yüksek derece ve makamlara kavuştu ki, insanlardan ve yüksek zatlardan herkes gelerek, mübarek sohbetlerinden istifade ederlerdi. Bir gün buyurdu ki: “Benim ayağım, bütün evliyanın boyunları üzerindedir.” Zamanında bulunan bütün evliya, onun kendilerinden çok yüksek olduğunu bilirler ve üstünlüğü karşısında boyunları eğri olurdu. Bunlar meydana çıktıkça, Yusuf-i Hemedani hazretlerinin senelerce önce haber verdiği hâller anlaşılıyordu.<br />
<br />
İbn-üs-Sakka ise, çok güzel konuşurdu. Şöhreti zamanın sultanına ulaştı. O da bunu elçi olarak Bizans’a gönderdi. Hıristiyanlar buna çok ilgi gösterdiler. Nihayet, onlara aldanarak hıristiyan oldu. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ebu Said Abdullah da diyor ki: </span></span><br />
Hayatım sıkıntılar içinde geçti. Yusuf-i Hemedani hazretlerinin, her üçümüz hakkında da söylediği aynen meydana geldi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yetiştirdiği meşhûr şahsiyetler</span></span><br />
<br />
Altmış yıldan fazla, insanlara doğru yolu göstermekle meşgûl oldu. Yüzlerce talebe ondan ders aldı. Abdullâh-î Berkî, Hasan-î Endâkî, Ahmed Yesevî ve Abdülhâlik-i Gücdüvânî gibi büyük velîler yetiştirdi. Bunlardan Ahmed Yesevi, Türkistan tarafına göç edip, insanları irşâd ederek büyük hizmetlerde bulundu. Yûsuf-û Hemedânî, bütün dostlarına, talebesi Abdülhâlik-i Gücdüvânî’ye tâbi olmalarını söyledi. Kendisinden sonra, bu talebesi insanlara doğru yolu gösterdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Makale serilerinden</span></span><br />
<br />
Sünnilik<br />
Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat<br />
İslam'da iman ve akide<br />
İslam'ın beş şartı<br />
Dört Halife<br />
İslam mezhepleri<br />
İtikadî mezhepler<br />
Dini-Siyasî hareketler<br />
Hadis külliyatı<br />
<br />
<br />
Yûsuf-û Hemedânî, önce Merv şehrinde bir müddet kalıp Herât’a gitti ve orada uzun zaman kaldı. Sonra, tekrar Merv’e gelip bir müddet daha kaldıktan sonra Herat’a döndü. Herat’tan Merv’e yaptığı son yolculuğu sırasında vefât etti. Kabri Merv şehrinde olup, ziyâret edilmektedir.<br />
<br />
Yûsuf-û Hemedânî, İmâm-ı Â'zama pek çok bağlıydı. Irak, Horasan, Mâverâünnehr bölgelerinin muhtelif şehirlerinde bulunarak, halka saâdet yolunu anlatmak ile mesgûl olmustur. İlmî, fazîleti ve kerâmetleriyle İslâm dünyâsında tanınıp, çok sevilmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kişiliği</span></span><br />
<br />
<br />
Hakîkî İslâm âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden olan Yûsuf-i Hemedânî orta boylu, buğday benizli, kumral sakallı, zayıf bir zât idi. Eline ne geçerse muhtaçlara verir, kimseden bir şey istemezdi. Herkese karşı çok iltifât eder, yumuşak ve merhametli davranırdı. Yolda yürürken bile Kur'ân-ı kerîm okumakla meşguldü. Hoş-dû denilen yerden, câmiye gelinceye kadar bir hatim okur, mescid kapısından, Hasan Endâkî ve Hoca Ahmed Yesevî hânesine varıncaya kadar Bakara Sûresi'ni okurdu. Geri dönerken Âl-i İmrân Sûresi'ni bitirirdi. Arada bir yüzünü Hemedân’a çevirir ve çok ağlardı. Salmân-ı Fârisî'nin âsâsı ile sarığı kendisindeydi. Her ay başında, Semerkand âlimlerini çağırarak onlarla sohbet ederdi. Bir taraftan köylülere ve yanına gelen herkese doğru din bilgilerini ögretmeye çalışır, insanlarla uğraşmaktan, onları yetiştirmek için çalışmaktan hiç sıkılmazdı. Diğer taraftan, ağrılara ve yaralara ilâç yaparak herkesin derdine devâ bulmaya çalışırdi. Böylece, maddî ve mânevî hastalklarin tabîbi, mütehassısı olduğunu isbât ederdi.<br />
<br />
Talebelerine ve kendisini sevenlere dâimâ Peygamber Muhammed ve Eshâb-ı kirâmın yolunda gitmelerini tavsiye ederdi. Kalbi, bütün mahlûkât için derin bir sevgi ile doluydu. Gayrimüslimlerin evlerine giderek, onlara İslâmiyeti anlatırdı. Her şeye sabır ve tahammül eder, herkese karşı muhabbet gösterirdi. Altın ve gümüş esyâ kullanılmasına müsâde etmez, fakirlere zenginlerden daha fazla îtibâr ederdi. Zühd sâhibi idi. Dünyâ'ya ehemmiyet ve kıymet vermezdi. (Melâmetîik ve Kalenderîlik) Odasında hasır, keçe, ibrik, iki yastık ve bir tencereden baska bir şey bulunmazdı. Talebelerine, Dört Halife'nin menkibe ve fazîletlerinden bahseder, onlar gibi ahlâklanmalarını nasîhat ederdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bibliyografya</span></span><br />
<br />
    Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye (49. Baski); s.1164<br />
    El-A’lâm; c.8, s.220<br />
    Sezerât üz-Zeheb; c.4, s.110<br />
    Câmiû Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.289<br />
    Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.135<br />
    Hadâik-ul-Verdiyye; s.106<br />
    Reşahât (Arabî); s.14<br />
    Reşahât (Osmanlıca); s.17<br />
    Kalâid-ül-Cevâhir; s.110<br />
    Hadîkat-ül-Evliyâ; s.14<br />
    İrgâm-ül-Merîd; s.48<br />
    Behçet-üs-Seniyye; s.11<br />
    Rehber Ansiklopedisi; c.18, s.232<br />
    İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.7, s.367<br />
    Makâmât-i Yûsuf Hemedânî; Süleymâniye Kütüphânesi, İbrâhim Efendi Kısmı, No: 430<br />
    Bırifkan Seyyidleri ; s.72<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
ehlisunnetbuyukleri com</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yusuf Hemedanî Kimdir?</span></span><br />
<br />
Yûsuf Hemedanî, (1048-1140) (Arapça: أبو يعقوب يوسف همداني; Ebû Yakûb Yûsuf Hamdanî) önde gelen din bilginlerindendir. Rey ile Hamedan arasında Bûzencird adlı bir köyde doğmuştur. Merv şehrinde türbesi bulunmaktadır. Ebû Yakûb Yusuf Hemedanî, Hoca Ahmed Yesevî ile Abdülhâlik Gucdüvânî'nin hocasıdır.[1][2]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hayâtı</span></span><br />
<br />
Nakşibendi Tarikatı'nın silsilesinde[3] yer alan Yusuf Hemedani, Allah yolunda hizmet için Merv, Buhara, Herat, Semerkand gibi İslâm merkezlerini dolaşarak halkı irşâda çalışmaktaydı. Tarihi kaynaklarda kaydedildiğine göre devrin Selçuklu Hanı Sultan Sencer, Yusuf Hemedani’ye bağlılığını her vesileyle göstermiştir. Dolayısıyla "Hocaların Hocası" olarak anılmaktadır.<br />
<br />
Evliyânin büyüklerinden. İsmi, "Yûsuf bin Yâkûb Hemedânî" olup, künyesi Ebû Yâkûb’dur. İmâm-ı A’zâm'ın neslindendir. İnsanları Hakk'a dâvet eden, onlara dogru yolu gösterip, hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i âlîyye” denilen büyük âlim ve velîlerin Peygamber Muhammed'den sonra gelen sekizincisidir. 1048 (H.440) senesinde Hemedan’da doğdu. 1140 (H.535) de Herat’tan Merv’e giderken yolda vefât etti.<br />
<br />
On sekiz yaşında Bağdad’a gelip, fıkh îlmini Ebû İshâk-î Şîrâzî’den öğrendi. Yaşı küçük olmasına rağmen, Ebû İshâk kendisine husûsî ihtimâm gösterirdi. Bunun ve diğer fıkh âlimlerinin derslerine devâm etmekle, Hanefî mezhebinde fıkh ve münâzara alîmi oldu. İsfahan ve Semerkand’da, zamanın meşhûr hadîs alîmlerinden hadîs ilmini öğrendi. Tasavvufu Şeyh Ebû 'Ali el-Fermâdî'den ögrenip, onun sohbetinde yetişerek kemâle ulaştı. Abdullâh-ı Cûveynî, Hasan Simnânî ve birçok büyük zât ile görüıüp, sohbet etti. Kendilerinden ilîm öğrendi. Yaya olarak otuz yedi hac yaptı. Kur'ân-ı Kerîm'i sayısız defalar hatmetti. Gece namazlarında her rekâtta bir cüz okurdu. Tefsir, hadîs, kelâm ve fıkh ilminden yedi yüz cüz ezberindeydi. İki yüz on üç mürşîd-i kâmilden istifâde etti. Yedi bin kâfirin îmâna gelmesine sebeb oldu. Hızır aleyhisselâm ile çok sohbet etti.<br />
<br />
Yusuf-i Hemedani hazretleri, Silsile-i aliyyenin sekizincisidir. Fıkıh âlimi idi, hadis ilmini de öğrendi. Tasavvufu Ebu Ali Farmedi hazretlerinden öğrenip, onun sohbetinde yetişerek kemale ulaştı. Yüzlerce talebesi vardı. Abdullah-i Berki, Ahmed Yesevi ve Abdülhâlık-ı Goncdüvani gibi büyük veliler yetiştirdi. Bir taraftan doğru din bilgilerini öğretmeye çalışır, insanlarla uğraşmaktan, onları yetiştirmek için çalışmaktan hiç sıkılmazdı. Diğer taraftan, ağrılara ve yaralara ilaç yaparak herkesin derdine deva bulmaya çalışırdı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Necibüddin Şirazi isimli bir zat anlatır: </span></span><br />
Bir zamanlar evliya sözlerinden birkaç parça elime geçmişti. İnceledim, çok hoşuma gitti. Bunlar kimin sözüdür, bu zatı bulayım da, istifade edeyim dedim. Bir gece rüyada, heybetli, vakarlı, ak sakallı, pek nurâni bir zatın evimize girdiğini gördüm. Hemen abdest almaya gitti. Beyaz bir kaftan giymişti. Kaftanın üzerinde iri hatla, altın suyu ile, Âyet-el-kürsi baştan ayağa kadar yazılmıştı. Ben onun arkasından gittim. Kaftanı çıkarıp bana verdi. Bu kaftanın altında ondan daha göz kamaştırıcı bir yeşil kaftan daha vardı. Bunda da, önceki gibi aynı hatla, altın yazıyla Âyet-el-kürsi yazılmıştı. Onu da bana verdi. “Ben abdest alıncaya kadar bunları tut!” buyurdu. Abdest aldı. “Bu iki kaftandan hangisini istersen sana vereyim” buyurdu. Hangisini verirseniz iyi olur dedim. Yeşil kaftanı bana giydirdi. Beyazı da kendisi giydi. “Ben, o okuduğun parçaların sahibi olan Yusuf-i Hemedani'yim” buyurdu. Uyanınca çok sevindim. Ona olan sevgim arttı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İbni Hacer-i Mekki hazretleri anlatır: </span></span><br />
Ebu Said Abdullah, İbn-üs-Sakka ve Seyyid Abdülkadir-i Geylani ilim öğrenmek için Bağdat’a geldiler. Yusuf-i Hemedani hazretlerinin, Nizamiyye Medresesinde vaaz ettiğini duymuşlardı. İbn-üs-Sakka; “Ona bir soru soracağım ki cevabını veremeyecek” dedi. Ebu Said Abdullah; “Ben de bir soru soracağım. Bakalım cevap verebilecek mi?” dedi. Küçük yaşına rağmen büyük bir edep timsali olan Abdülkadir-i Geylani de “Allah korusun. Ben nasıl soru sorarım. Sadece huzurunda beklerim, onu görmekle şereflenir, bereketlenirim” dedi. Nihayet Yusuf-i Hemedani hazretlerine geldiler. <br />
<br />
Yusuf-i Hemedani hazretleri, İbn-üs-Sakkâ’ya dönerek; “Yazıklar olsun sana! Demek bana, cevabını bilemeyeceğim sual soracaksın ha! Senin sormak istediğin sual şudur. Cevabı da şöyledir. Senden kâfirlik kokusu geliyor” buyurdu. Sonra Ebu Said Abdullah’a dönerek; “Sen de bana bir sual soracaksın ve bakacaksın ki, ben o sualin cevabını nasıl vereceğim. Soracağın sual şudur ve cevabı da şöyledir. Fakat sen de edebe riayet etmediğin için, ömrün sıkıntı ile geçecek” buyurdu. Sonra Abdülkadir-i Geylani’ye döndü. “Ey Abdülkadir! Bu edebinin güzelliği ile, Allahü teâlâyı ve Resulünü razı ettin. Ben senin Bağdat’ta bir kürside oturduğunu, çok yüksek bilgiler anlattığını, “Benim ayağım, bütün evliyanın boyunları üzerindedir” dediğini sanki görüyor gibiyim ve ben, yine senin vaktindeki bütün evliyayı, senin onlara olan yüksekliğin karşısında boyunlarını eğmiş halde olduklarını görüyor gibiyim” buyurdu.<br />
<br />
Aradan yıllar geçti. Abdülkadir-i Geylani zamanındaki evliyanın en üstünü, baş tâcı oldu. Öyle yüksek derece ve makamlara kavuştu ki, insanlardan ve yüksek zatlardan herkes gelerek, mübarek sohbetlerinden istifade ederlerdi. Bir gün buyurdu ki: “Benim ayağım, bütün evliyanın boyunları üzerindedir.” Zamanında bulunan bütün evliya, onun kendilerinden çok yüksek olduğunu bilirler ve üstünlüğü karşısında boyunları eğri olurdu. Bunlar meydana çıktıkça, Yusuf-i Hemedani hazretlerinin senelerce önce haber verdiği hâller anlaşılıyordu.<br />
<br />
İbn-üs-Sakka ise, çok güzel konuşurdu. Şöhreti zamanın sultanına ulaştı. O da bunu elçi olarak Bizans’a gönderdi. Hıristiyanlar buna çok ilgi gösterdiler. Nihayet, onlara aldanarak hıristiyan oldu. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ebu Said Abdullah da diyor ki: </span></span><br />
Hayatım sıkıntılar içinde geçti. Yusuf-i Hemedani hazretlerinin, her üçümüz hakkında da söylediği aynen meydana geldi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yetiştirdiği meşhûr şahsiyetler</span></span><br />
<br />
Altmış yıldan fazla, insanlara doğru yolu göstermekle meşgûl oldu. Yüzlerce talebe ondan ders aldı. Abdullâh-î Berkî, Hasan-î Endâkî, Ahmed Yesevî ve Abdülhâlik-i Gücdüvânî gibi büyük velîler yetiştirdi. Bunlardan Ahmed Yesevi, Türkistan tarafına göç edip, insanları irşâd ederek büyük hizmetlerde bulundu. Yûsuf-û Hemedânî, bütün dostlarına, talebesi Abdülhâlik-i Gücdüvânî’ye tâbi olmalarını söyledi. Kendisinden sonra, bu talebesi insanlara doğru yolu gösterdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Makale serilerinden</span></span><br />
<br />
Sünnilik<br />
Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat<br />
İslam'da iman ve akide<br />
İslam'ın beş şartı<br />
Dört Halife<br />
İslam mezhepleri<br />
İtikadî mezhepler<br />
Dini-Siyasî hareketler<br />
Hadis külliyatı<br />
<br />
<br />
Yûsuf-û Hemedânî, önce Merv şehrinde bir müddet kalıp Herât’a gitti ve orada uzun zaman kaldı. Sonra, tekrar Merv’e gelip bir müddet daha kaldıktan sonra Herat’a döndü. Herat’tan Merv’e yaptığı son yolculuğu sırasında vefât etti. Kabri Merv şehrinde olup, ziyâret edilmektedir.<br />
<br />
Yûsuf-û Hemedânî, İmâm-ı Â'zama pek çok bağlıydı. Irak, Horasan, Mâverâünnehr bölgelerinin muhtelif şehirlerinde bulunarak, halka saâdet yolunu anlatmak ile mesgûl olmustur. İlmî, fazîleti ve kerâmetleriyle İslâm dünyâsında tanınıp, çok sevilmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kişiliği</span></span><br />
<br />
<br />
Hakîkî İslâm âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden olan Yûsuf-i Hemedânî orta boylu, buğday benizli, kumral sakallı, zayıf bir zât idi. Eline ne geçerse muhtaçlara verir, kimseden bir şey istemezdi. Herkese karşı çok iltifât eder, yumuşak ve merhametli davranırdı. Yolda yürürken bile Kur'ân-ı kerîm okumakla meşguldü. Hoş-dû denilen yerden, câmiye gelinceye kadar bir hatim okur, mescid kapısından, Hasan Endâkî ve Hoca Ahmed Yesevî hânesine varıncaya kadar Bakara Sûresi'ni okurdu. Geri dönerken Âl-i İmrân Sûresi'ni bitirirdi. Arada bir yüzünü Hemedân’a çevirir ve çok ağlardı. Salmân-ı Fârisî'nin âsâsı ile sarığı kendisindeydi. Her ay başında, Semerkand âlimlerini çağırarak onlarla sohbet ederdi. Bir taraftan köylülere ve yanına gelen herkese doğru din bilgilerini ögretmeye çalışır, insanlarla uğraşmaktan, onları yetiştirmek için çalışmaktan hiç sıkılmazdı. Diğer taraftan, ağrılara ve yaralara ilâç yaparak herkesin derdine devâ bulmaya çalışırdi. Böylece, maddî ve mânevî hastalklarin tabîbi, mütehassısı olduğunu isbât ederdi.<br />
<br />
Talebelerine ve kendisini sevenlere dâimâ Peygamber Muhammed ve Eshâb-ı kirâmın yolunda gitmelerini tavsiye ederdi. Kalbi, bütün mahlûkât için derin bir sevgi ile doluydu. Gayrimüslimlerin evlerine giderek, onlara İslâmiyeti anlatırdı. Her şeye sabır ve tahammül eder, herkese karşı muhabbet gösterirdi. Altın ve gümüş esyâ kullanılmasına müsâde etmez, fakirlere zenginlerden daha fazla îtibâr ederdi. Zühd sâhibi idi. Dünyâ'ya ehemmiyet ve kıymet vermezdi. (Melâmetîik ve Kalenderîlik) Odasında hasır, keçe, ibrik, iki yastık ve bir tencereden baska bir şey bulunmazdı. Talebelerine, Dört Halife'nin menkibe ve fazîletlerinden bahseder, onlar gibi ahlâklanmalarını nasîhat ederdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bibliyografya</span></span><br />
<br />
    Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye (49. Baski); s.1164<br />
    El-A’lâm; c.8, s.220<br />
    Sezerât üz-Zeheb; c.4, s.110<br />
    Câmiû Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.289<br />
    Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.135<br />
    Hadâik-ul-Verdiyye; s.106<br />
    Reşahât (Arabî); s.14<br />
    Reşahât (Osmanlıca); s.17<br />
    Kalâid-ül-Cevâhir; s.110<br />
    Hadîkat-ül-Evliyâ; s.14<br />
    İrgâm-ül-Merîd; s.48<br />
    Behçet-üs-Seniyye; s.11<br />
    Rehber Ansiklopedisi; c.18, s.232<br />
    İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.7, s.367<br />
    Makâmât-i Yûsuf Hemedânî; Süleymâniye Kütüphânesi, İbrâhim Efendi Kısmı, No: 430<br />
    Bırifkan Seyyidleri ; s.72<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
ehlisunnetbuyukleri com</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bayezid-i Bistami Kimdir?]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=21407</link>
			<pubDate>Wed, 21 Jun 2023 19:15:27 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=21407</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bayezid-i Bistami Kimdir?</span></span><br />
<br />
Bâyezid-i Bistâmî ya da Ebu Yezid Tayfur bin İsa bin Sürûşân (Farsça بايزيد بسطامى), İranlı mutasavvıf.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yaşam öyküsü</span></span><br />
<br />
Günümüzde İran'ın Semnan Eyaleti'nde bulunan Bistam şehrinde 804 yılında doğmuştur. Künyesi, Ebû Yezîd'dir. İsmi Tayfûr, babasının adı Îsâ'dır. Kabri yine Bistam'da bulunmaktadır. Hatay'ın Kırıkhan ilçesinde de bir türbesi bulunmaktadır.[1][2] Dedesi İslâmiyeti sonradan kabul etmiş olan bir Zerdüşt[3] idi. Dedesinin Adem, Tayfur ve Ali isminde üç oğlu vardı. Hepsi de zühd (zâhid) hayâtı yaşamayı seçmiş kişiler olarak tanınıyorlardı. Bayezid, Tayfur'un oğlu olarak dünyaya geldi. Çocukluğunun çoğunu evde ve camiide tek başına geçirmekteydi. Yalnız bir yaşantısı olmasına rağmen evine sık sık Sufilik üzerinde tartışmak maksadıyla ziyaretçileri kabul etmekteydi. Allah ile başbaşa kalmak amacıyla tüm Dünyevî arzularını terk etmiş (Melamilik-Kalenderîlik) bir şekilde zühd hayatı sürdürmekteydi.<br />
<br />
Sufilik'teki "Fenâ Fî’Allah" ve "Bekâ Bî’Allah" mertebeleri<br />
Nakşibendi Tarikatı, Mevlevîlik, Alevîler, Bektaşilik Tarikatı ve Panenteizm<br />
<br />
Neticede bu yaşam tarzı Bayezid'in "Kendinde Yok Olma" hâli olarak ifâde edilebilecek olan bir ruh haline bürünmesiyle sonuçlandı. Bu durum sufilikte "Kişinin Allah'a en yakın olduğu ruh hâli" olan "Fenâ Fî’Allah" yâni (Allah’ta yok olma) mertebesi olarak tanımlanmaktadır. Allah'a karşı olan hislerini çok sâmîmi ve açık yüreklilikle dile getirmesinden dolayı "Beyâzıd" tarihte ilk kez "Sarhôş Sûfî" lâkabı ile anılan kişi oldu. Kendisi tarihteki en etkin mistiklerden biri olarak tanınmaktadır. Allah'a olan aşırı sevgisinden dolayı da Allah aşkından başka tüm Dünya nimetlerini terk etmek suretiyle de "Bekâ Bî’Allah" yâni (Allah’la var olma/Allah’la bir olma) kavramlarını ortaya atan sufi olarak hatırlanmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bayezid-i Bistami</span></span><br />
<br />
Bayezid-i Bistami hazretleri, Silsile-i aliyyenin beşincisidir. Arifler sultanı diye meşhurdur. İsmi Tayfurdur. Üveysi idi. Kendisinden kırk yıl önce vefat eden imam-ı Cafer-i Sadık hazretlerinin ruhaniyetinden istifade etti.113 âlimden ilim öğrenmiştir. Son derece âlim, fâdıl ve edip idi.<br />
<br />
Daha annesinin karnında iken kerametleri görülmeye başladı. Annesi ona hamile iken şüpheli bir şeyi ağzına alacak olsa, onu geri atıncaya kadar karnına vururdu.<br />
<br />
Çocukken bir gün cami avlusunda oynuyordu. Şakik-i Belhi hazretleri, "Bu çocuk büyüyünce zamanının en büyük velisi olacak" buyurdu. Hadis âlimlerinden bir zat, onu görünce çok hoşuna gitti. "Güzel çocuk, namaz kılmasını biliyor musun?" dedi. Bayezid-i Bistami, "Evet Allah dilerse becerebiliyorum" cevabını verince; "Nasıl?" diye sordu. O da "Buyur yâ Rabbi! Emrini yerine getirmek üzere tekbir alıyor, Kur'an-ı kerimi tane tane okuyor, tazim ile rükuya varıyor, tevazu ile secde ediyor, vedalaşarak selam veriyorum" deyince, o zat hayran kalarak; "Ey zeki çocuk! Sende bu fazilet ve derin anlayış varken, insanların başını okşamalarına niçin izin veriyorsun?" diye sordu. Ona, "Onlar beni değil, Allahü teâlânın beni süslediği o güzelliği meshediyorlar. Bana ait olmayan bir şeye dokunmalarına engel olmam uygun olur mu?" dedi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anneye hizmet</span></span><br />
Küçük yaşta iken okumaya başladı. Dikkatle derslerine devam ediyordu. Bir gün okuduğu bir âyet-i kerimenin (Lokman suresi: 14) tesiri ile eve döndü. Annesi merak edip niçin erken döndüğünü sorunca, şöyle cevap verdi: "Öğrendiğim bir âyet-i kerimede, Allahü teâlâ, kendisine ve sana itaat etmemi emrediyor. Ya sana hep hizmet edeyim veya beni serbest bırak, hep Allahü teâlâya ibadet ile meşgul olayım" dedi. Annesi; "Sen beni bırak Allahü teâlâya ibadet et" dedi. Bundan sonra, kendini Allahü teâlâya verdi, emirlerinin hiç birini yapmakta gevşeklik göstermedi; ama annesinin hizmetini de ihmal etmedi. Annesinin küçük bir arzusunu, büyük bir emir kabul edip, her durumda yerine getirmeye çalışırdı. Çünkü Allahü teâlânın emri de böyle idi.<br />
<br />
Soğuk bir kış gecesi idi. Annesi yatarken su istedi. O da hemen fırladı. Fakat testide su yoktu. Çeşmeye gidip, testiyi doldurdu. Eve geldiğinde, annesinin tekrar uykuya dalmış olduğunu gördü. Uyandırmaya kıyamadı. Testi elinde olduğu halde bekledi. Epey müddet sonra annesi uyanıp "Su, su!" diye mırıldanarak uyandı. Oğlunun bu hâlini gören annesi; "Yavrum, testiyi niçin elinde tutuyorsun?" dedi. O da, "Uyandığın zaman, suyu hemen verebilmek için testi elimde bekliyorum" dedi. Annesi; "Ya Rabbi! Ben oğlumdan razıyım. Sen de razı ol!" diye dua etti. Belki de annesinin bu duası sebebiyle, Allahü teâlâ ona evliyalığın yüksek mertebelerine kavuşmayı ihsan etti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İbadet zevki</span></span><br />
Gençlikte yaptığı bazı ibadetlerden zevk alamıyordu. Bu durumu annesine anlatırdı ve yetişmesinde, terbiye edilmesinde bir kusur bulunup bulunmadığını sorardı. İçimde beni Rabbimden alıkoyan bir şey hissediyorum. Fakat sebebini bilmiyorum" dedi. Annesi epey düşündükten sonra, "Evladım tek şey hatırlıyorum. Sen daha küçüktün. Komşulara oturmaya gitmiştim. Kucağımda iken ağlamaya başladın. Bir türlü susturamadım. Seni susturmak için ocakta pişmekte olan tarhanaya komşudan izinsiz parmağımı batırıp ağzına koydum" dedi. Bunun üzerine annesinden, o komşuya gidip helallik dilemesini istedi. Annesi helalleştikten sonra ibadetlerinden zevk almaya başladı.<br />
<br />
Bir gece seher vakti Allah dedi. Sonra düşüp bayıldı. Ayılınca, niçin bayıldığını sordular. (Sen kim oluyorsun da ismimi ağzına alıyorsun? şeklinde bir ses gelir diye çok korktum da onun için bayılmışım) buyurdu.<br />
<br />
Biri, "Bu derecelere nasıl kavuştunuz?" diye sordu. Ona "Her yerde Allahü teâlânın gördüğünü ve bildiğini düşünüp, edebe riayet etmekle" diye cevap verdi.<br />
<br />
Bir gece otururken ayaklarını uzatmıştı. (Sultanla oturan edebini gözetmeli) diye bir ses duyup hemen toparlandı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Buyururdu ki:</span></span><br />
Allahü teâlâyı an, dilini, başka işlerle uğraşmaktan koru. Nefsini hesaba çek. İlme yapış ve edebi muhafaza et. Merhamet sahibi ve yumuşak ol. Allahü teâlâyı unutturacak her şeyden uzak dur. Bir kimsenin, Allahü teâlâya olan sevgisinin gerçek olup olmadığının alameti, kendisinde deniz misali cömertlik, güneş misali şefkat ve toprak misali tevazu gibi üç hasletin bulunmasıdır.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Etkinliği</span></span><br />
<br />
Kendisinden önce sufilik sadece "sofuluk" ve "itaat" üzerine dayanmaktaydı. İlâhî Aşk’ın sufiliğe kazandırılması onun sâyesinde gerçekleşti.<br />
<br />
On İki İmamlardan olan Musa el-Kâzım[4] ile Ali er-Rıza'ya karşı sâmimîyyet ve muhabbet beslemekteydi. Ali er-Rıza[5] tarafından talebeliğe kabul edildi. 874/878 tarihinde vefât ettiğinden, aynı devirde yaşamış olduğu İmam Muhammed el-Takî‘yyî’l Cevâd (ö.835 CE), İmam Ali Naki (ö.868 CE) ve İmam Hasan el-Askerî (ö.874 CE) ile de muhtemelen tanışmıştı. On İki İmâmlara karşı beslenen saygı ve sevginin kendisinden sonra gelen Ebû’l Hassan Harakânî, Hace Abdullah el-Ensari ve Ebû’l Kâsım Gûrganî gibi halefleri sayesinde muhafaza edilmesinde de etkin payının olduğunu bu şâhsiyetlerin yaptırmış oldukları ibâdethanelerde On İki İmamların isimlerinin de yazılmış olmasından anlaşılmaktadır.[6]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Neslinden Anadolu'ya göç edenler ve Horasan erenleri</span></span><br />
<br />
Torunlarından İsa ve Musa, İran Horasanı'ndan Anadolu'ya göç etmişlerdir. İlk önceleri Hatay'ın Kırıkhan ilçesinde ikamet etmişler, sonraları kendilerine verilen vazife gereği Anadolu'nun iç taraflarına göç etmek istemişler ve Kırıkhan'dan iki kardeş ayrılmışlardır. Kırıkhan halkı kardeşlerin gitmelerini istemedikleri için kardeşlerden İsa'yı orada şehit etmişlerdir. Şeyh İsa Türbesi Kırıkhan'ın Alabeyli Köyünün kuzeyinde, ilçe merkezine dört kilometre uzaklıkta bir tepe üzerindedir.[7] Diğer kardeş (Şeyh Musa) Tokat'ın, Zile ilçesine gelerek burada irşadına devam etmiştir, burada yatmaktadır ve torunlarının Zile'de yaşamakta olduğu kanısı yaygındır.<br />
<br />
Bayezid-i Bestami ve Mustafa Şevki Paşa'nın türbesi, Hatay'da Kırıkhan-Hassa yolunun Alabeyli Köyünün kuzey tarafında küçük bir tepe üzerinde Darb-ı Sak Kalesi içindedir.[1][8][9]<br />
<br />
Halk arasında Beyazıbesten (Şeyh Ethem Çelebi Camii) adı ile bilinen ziyaret yeri, Zile merkezinde Ali Kadı Mahallesi'nde olup çevre halkı tarafından baş ve göz ağrıları ile çeşitli dilekler için ziyaret edilen yerlerdendir. Zile'de Şeyh Ethem Çelebi Camii'nde bulunan Peygamber Muhammed'in mübarek hırka-ı şerifleri, Veysel Karani'den Bâyezid-î Bistâmî'ye geçmiş, Cumhuriyet'in ilk yıllarında muhafaza edilemeyeceği gerekçesi ve Zile'lilerin de yeterince sahip çıkmamaları sebebiyle önce Tokat'a, 17 Eylül 1944 tarihinde ise Ankara Etnografya Müzesi'ne intikal etmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
Dinimiz islam</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bayezid-i Bistami Kimdir?</span></span><br />
<br />
Bâyezid-i Bistâmî ya da Ebu Yezid Tayfur bin İsa bin Sürûşân (Farsça بايزيد بسطامى), İranlı mutasavvıf.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yaşam öyküsü</span></span><br />
<br />
Günümüzde İran'ın Semnan Eyaleti'nde bulunan Bistam şehrinde 804 yılında doğmuştur. Künyesi, Ebû Yezîd'dir. İsmi Tayfûr, babasının adı Îsâ'dır. Kabri yine Bistam'da bulunmaktadır. Hatay'ın Kırıkhan ilçesinde de bir türbesi bulunmaktadır.[1][2] Dedesi İslâmiyeti sonradan kabul etmiş olan bir Zerdüşt[3] idi. Dedesinin Adem, Tayfur ve Ali isminde üç oğlu vardı. Hepsi de zühd (zâhid) hayâtı yaşamayı seçmiş kişiler olarak tanınıyorlardı. Bayezid, Tayfur'un oğlu olarak dünyaya geldi. Çocukluğunun çoğunu evde ve camiide tek başına geçirmekteydi. Yalnız bir yaşantısı olmasına rağmen evine sık sık Sufilik üzerinde tartışmak maksadıyla ziyaretçileri kabul etmekteydi. Allah ile başbaşa kalmak amacıyla tüm Dünyevî arzularını terk etmiş (Melamilik-Kalenderîlik) bir şekilde zühd hayatı sürdürmekteydi.<br />
<br />
Sufilik'teki "Fenâ Fî’Allah" ve "Bekâ Bî’Allah" mertebeleri<br />
Nakşibendi Tarikatı, Mevlevîlik, Alevîler, Bektaşilik Tarikatı ve Panenteizm<br />
<br />
Neticede bu yaşam tarzı Bayezid'in "Kendinde Yok Olma" hâli olarak ifâde edilebilecek olan bir ruh haline bürünmesiyle sonuçlandı. Bu durum sufilikte "Kişinin Allah'a en yakın olduğu ruh hâli" olan "Fenâ Fî’Allah" yâni (Allah’ta yok olma) mertebesi olarak tanımlanmaktadır. Allah'a karşı olan hislerini çok sâmîmi ve açık yüreklilikle dile getirmesinden dolayı "Beyâzıd" tarihte ilk kez "Sarhôş Sûfî" lâkabı ile anılan kişi oldu. Kendisi tarihteki en etkin mistiklerden biri olarak tanınmaktadır. Allah'a olan aşırı sevgisinden dolayı da Allah aşkından başka tüm Dünya nimetlerini terk etmek suretiyle de "Bekâ Bî’Allah" yâni (Allah’la var olma/Allah’la bir olma) kavramlarını ortaya atan sufi olarak hatırlanmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bayezid-i Bistami</span></span><br />
<br />
Bayezid-i Bistami hazretleri, Silsile-i aliyyenin beşincisidir. Arifler sultanı diye meşhurdur. İsmi Tayfurdur. Üveysi idi. Kendisinden kırk yıl önce vefat eden imam-ı Cafer-i Sadık hazretlerinin ruhaniyetinden istifade etti.113 âlimden ilim öğrenmiştir. Son derece âlim, fâdıl ve edip idi.<br />
<br />
Daha annesinin karnında iken kerametleri görülmeye başladı. Annesi ona hamile iken şüpheli bir şeyi ağzına alacak olsa, onu geri atıncaya kadar karnına vururdu.<br />
<br />
Çocukken bir gün cami avlusunda oynuyordu. Şakik-i Belhi hazretleri, "Bu çocuk büyüyünce zamanının en büyük velisi olacak" buyurdu. Hadis âlimlerinden bir zat, onu görünce çok hoşuna gitti. "Güzel çocuk, namaz kılmasını biliyor musun?" dedi. Bayezid-i Bistami, "Evet Allah dilerse becerebiliyorum" cevabını verince; "Nasıl?" diye sordu. O da "Buyur yâ Rabbi! Emrini yerine getirmek üzere tekbir alıyor, Kur'an-ı kerimi tane tane okuyor, tazim ile rükuya varıyor, tevazu ile secde ediyor, vedalaşarak selam veriyorum" deyince, o zat hayran kalarak; "Ey zeki çocuk! Sende bu fazilet ve derin anlayış varken, insanların başını okşamalarına niçin izin veriyorsun?" diye sordu. Ona, "Onlar beni değil, Allahü teâlânın beni süslediği o güzelliği meshediyorlar. Bana ait olmayan bir şeye dokunmalarına engel olmam uygun olur mu?" dedi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anneye hizmet</span></span><br />
Küçük yaşta iken okumaya başladı. Dikkatle derslerine devam ediyordu. Bir gün okuduğu bir âyet-i kerimenin (Lokman suresi: 14) tesiri ile eve döndü. Annesi merak edip niçin erken döndüğünü sorunca, şöyle cevap verdi: "Öğrendiğim bir âyet-i kerimede, Allahü teâlâ, kendisine ve sana itaat etmemi emrediyor. Ya sana hep hizmet edeyim veya beni serbest bırak, hep Allahü teâlâya ibadet ile meşgul olayım" dedi. Annesi; "Sen beni bırak Allahü teâlâya ibadet et" dedi. Bundan sonra, kendini Allahü teâlâya verdi, emirlerinin hiç birini yapmakta gevşeklik göstermedi; ama annesinin hizmetini de ihmal etmedi. Annesinin küçük bir arzusunu, büyük bir emir kabul edip, her durumda yerine getirmeye çalışırdı. Çünkü Allahü teâlânın emri de böyle idi.<br />
<br />
Soğuk bir kış gecesi idi. Annesi yatarken su istedi. O da hemen fırladı. Fakat testide su yoktu. Çeşmeye gidip, testiyi doldurdu. Eve geldiğinde, annesinin tekrar uykuya dalmış olduğunu gördü. Uyandırmaya kıyamadı. Testi elinde olduğu halde bekledi. Epey müddet sonra annesi uyanıp "Su, su!" diye mırıldanarak uyandı. Oğlunun bu hâlini gören annesi; "Yavrum, testiyi niçin elinde tutuyorsun?" dedi. O da, "Uyandığın zaman, suyu hemen verebilmek için testi elimde bekliyorum" dedi. Annesi; "Ya Rabbi! Ben oğlumdan razıyım. Sen de razı ol!" diye dua etti. Belki de annesinin bu duası sebebiyle, Allahü teâlâ ona evliyalığın yüksek mertebelerine kavuşmayı ihsan etti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İbadet zevki</span></span><br />
Gençlikte yaptığı bazı ibadetlerden zevk alamıyordu. Bu durumu annesine anlatırdı ve yetişmesinde, terbiye edilmesinde bir kusur bulunup bulunmadığını sorardı. İçimde beni Rabbimden alıkoyan bir şey hissediyorum. Fakat sebebini bilmiyorum" dedi. Annesi epey düşündükten sonra, "Evladım tek şey hatırlıyorum. Sen daha küçüktün. Komşulara oturmaya gitmiştim. Kucağımda iken ağlamaya başladın. Bir türlü susturamadım. Seni susturmak için ocakta pişmekte olan tarhanaya komşudan izinsiz parmağımı batırıp ağzına koydum" dedi. Bunun üzerine annesinden, o komşuya gidip helallik dilemesini istedi. Annesi helalleştikten sonra ibadetlerinden zevk almaya başladı.<br />
<br />
Bir gece seher vakti Allah dedi. Sonra düşüp bayıldı. Ayılınca, niçin bayıldığını sordular. (Sen kim oluyorsun da ismimi ağzına alıyorsun? şeklinde bir ses gelir diye çok korktum da onun için bayılmışım) buyurdu.<br />
<br />
Biri, "Bu derecelere nasıl kavuştunuz?" diye sordu. Ona "Her yerde Allahü teâlânın gördüğünü ve bildiğini düşünüp, edebe riayet etmekle" diye cevap verdi.<br />
<br />
Bir gece otururken ayaklarını uzatmıştı. (Sultanla oturan edebini gözetmeli) diye bir ses duyup hemen toparlandı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Buyururdu ki:</span></span><br />
Allahü teâlâyı an, dilini, başka işlerle uğraşmaktan koru. Nefsini hesaba çek. İlme yapış ve edebi muhafaza et. Merhamet sahibi ve yumuşak ol. Allahü teâlâyı unutturacak her şeyden uzak dur. Bir kimsenin, Allahü teâlâya olan sevgisinin gerçek olup olmadığının alameti, kendisinde deniz misali cömertlik, güneş misali şefkat ve toprak misali tevazu gibi üç hasletin bulunmasıdır.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Etkinliği</span></span><br />
<br />
Kendisinden önce sufilik sadece "sofuluk" ve "itaat" üzerine dayanmaktaydı. İlâhî Aşk’ın sufiliğe kazandırılması onun sâyesinde gerçekleşti.<br />
<br />
On İki İmamlardan olan Musa el-Kâzım[4] ile Ali er-Rıza'ya karşı sâmimîyyet ve muhabbet beslemekteydi. Ali er-Rıza[5] tarafından talebeliğe kabul edildi. 874/878 tarihinde vefât ettiğinden, aynı devirde yaşamış olduğu İmam Muhammed el-Takî‘yyî’l Cevâd (ö.835 CE), İmam Ali Naki (ö.868 CE) ve İmam Hasan el-Askerî (ö.874 CE) ile de muhtemelen tanışmıştı. On İki İmâmlara karşı beslenen saygı ve sevginin kendisinden sonra gelen Ebû’l Hassan Harakânî, Hace Abdullah el-Ensari ve Ebû’l Kâsım Gûrganî gibi halefleri sayesinde muhafaza edilmesinde de etkin payının olduğunu bu şâhsiyetlerin yaptırmış oldukları ibâdethanelerde On İki İmamların isimlerinin de yazılmış olmasından anlaşılmaktadır.[6]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Neslinden Anadolu'ya göç edenler ve Horasan erenleri</span></span><br />
<br />
Torunlarından İsa ve Musa, İran Horasanı'ndan Anadolu'ya göç etmişlerdir. İlk önceleri Hatay'ın Kırıkhan ilçesinde ikamet etmişler, sonraları kendilerine verilen vazife gereği Anadolu'nun iç taraflarına göç etmek istemişler ve Kırıkhan'dan iki kardeş ayrılmışlardır. Kırıkhan halkı kardeşlerin gitmelerini istemedikleri için kardeşlerden İsa'yı orada şehit etmişlerdir. Şeyh İsa Türbesi Kırıkhan'ın Alabeyli Köyünün kuzeyinde, ilçe merkezine dört kilometre uzaklıkta bir tepe üzerindedir.[7] Diğer kardeş (Şeyh Musa) Tokat'ın, Zile ilçesine gelerek burada irşadına devam etmiştir, burada yatmaktadır ve torunlarının Zile'de yaşamakta olduğu kanısı yaygındır.<br />
<br />
Bayezid-i Bestami ve Mustafa Şevki Paşa'nın türbesi, Hatay'da Kırıkhan-Hassa yolunun Alabeyli Köyünün kuzey tarafında küçük bir tepe üzerinde Darb-ı Sak Kalesi içindedir.[1][8][9]<br />
<br />
Halk arasında Beyazıbesten (Şeyh Ethem Çelebi Camii) adı ile bilinen ziyaret yeri, Zile merkezinde Ali Kadı Mahallesi'nde olup çevre halkı tarafından baş ve göz ağrıları ile çeşitli dilekler için ziyaret edilen yerlerdendir. Zile'de Şeyh Ethem Çelebi Camii'nde bulunan Peygamber Muhammed'in mübarek hırka-ı şerifleri, Veysel Karani'den Bâyezid-î Bistâmî'ye geçmiş, Cumhuriyet'in ilk yıllarında muhafaza edilemeyeceği gerekçesi ve Zile'lilerin de yeterince sahip çıkmamaları sebebiyle önce Tokat'a, 17 Eylül 1944 tarihinde ise Ankara Etnografya Müzesi'ne intikal etmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
Dinimiz islam</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Abdurrahman Tâğî (Tâhî) Hazretleri Kimdir?]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=21406</link>
			<pubDate>Wed, 21 Jun 2023 19:08:40 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=21406</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Abdurrahman Tâğî (Tâhî) Hazretleri Kimdir?</span></span><br />
<br />
On dokuzuncu yüzyılın büyük velîlerinden. İsmi Abdurrahmân olup Tâgî, Tâhî ve Nurşînî nisbeleriyle bilinir. Üstâd-ı A'zam ve Seydâ lakaplarıyla meşhûr olmuştur. Babası, Molla Mahmûd Efendi, annesi Seyyid Molla Muhammed Efendinin kızı Meyâsin Hanımdır. 1831 (H.1247) senesinde Şirvân'da doğdu. 1886 (H.1304) senesinde Bitlis vilâyetine bağlı Güroymak (Nurşîn) ilçesinde vefât etti. Kabri Nurşîn'dedir.<br />
<br />
Asîl ve temiz bir âileden gelen Abdurrahmân Tâgî'nin bulunduğu ev, halk arasında Sûfî evi olarak şöhret buldu. Çünkü, babası Molla Mahmûd Efendi kemâlât, olgunluklar sâhibi, ilmiyle amel eden, Peygamber efendimizin yüce sünnetine uymakta titizlik gösteren sâlih biri idi. Önceleri Kâdiriyye yoluna girmişti. Sonra Nakşibendiyye yoluna da bağlandı. Aslen hazret-i Hüseyin efendimizin soyundan gelen ve seyyide olan annesi Meyâsin Hanım da sâliha bir kadındı. Babası Molla Mahmûd Efendinin erkek kardeşleri yoktu. Kâdiriyye yoluna mensûb kerâmeti ile meşhûr bir kız kardeşi vardı.<br />
<br />
Küçük yaşta tavrı ve hareketleri ile dikkat çeken Abdurrahmân Tâgî hakkında anne ve babası; "Cenâb-ı Allah'ın bize lutfettiği bu çocuk başka çocuklara benzemez. Bunun maddî bakımdan ziyâde mânevî yönden yetişmesine ihtimâm göstermeliyiz!" diyerek îtinâ gösterdiler. Dedesi Molla Muhammed'in de en büyük arzûsu onun ilimde ve mâneviyatta yetişmesiydi. Hattâ dedesi çocuğun omuzuna elini koyarak; "Bizim âilemizin ilmi, irsî olarak dededen oğula devâm eder. Halbuki benim oğullarımdan hiçbirisi bendeki ilmi taleb etmedi. İlmime vâris, mirasçı olacak sen varsın." derdi.<br />
<br />
Âilesinin de teşvik ve desteğiyle küçük yaşta ilim öğrenmeye başlayan Abdurrahmân Tâgî, Kur'ân-ı kerîm okumayı öğrendi. Anne terbiyesi ve yaratılışındaki temizlik sebebiyle akranları arasında farkedilir oldu. Oyunla ve boş işlerle meşgûl olmuyor, hep faydalı işlerle ve ilim öğrenmekle vakit geçiriyordu. Abdurrahmân Tâgî, çocukluğuyla ilgili olarak şöyle derdi:<br />
<br />
"Annemin güzel terbiyesi yüzünden rûhlar âlemiyle ilişkim kesilmezdi. Allah'tan gâfil olmazdım. Çocukların arasında kendimi devamlı kusurlu görürdüm."<br />
<br />
Abdurrahmân Tâgî on yaşına basınca, annesi vefât etti. Annesinin vefâtından sonra babası onun terbiyesine ve okutulmasına önem verdi. Şâfiî fıkıh kitaplarından İmâm-ı Râfiî'nin Muharrer adlı eserini okudu. Arapça gramer ilmini öğrenip Hadâik-ud-Dekâik kitâbına kadar babasının yanında okudu. Daha sonra memleketinin meşhûr âlimlerinden Molla Abdüssamed'in yanına gitti. O vefât edince büyük âlim Molla Ziyâüddîn Arvâsî'nin yanına giderek ilim öğrendi. Ondan, Molla Câmî'ye kadar okudu. Molla Ziyâüddîn'in sevgisine kavuşup ondan hiç ayrılmadı. Molla Ziyâüddîn Arvâsî muhabbet ve yakınlıkla ona yöneldi. Bir defâsında; "Muhabbete denk olacak hiçbir şey yoktur." buyurdu ve muhabbetin özelliklerini açıkladı, muhabbetin üstün olduğunu anlattı. Bu arada çevredeki diğer âlimlerden fıkıh, tefsîr, hadîs gibi dînî ilimleri tahsil etti. Bu ilimlerde yüksek ilim ve derece sâhibi oldu. Okuduğu hocalardan icâzet, diploma aldı. Sonra babasına vakfedilen Ispahart'taki medresede ders vermeye ve talebe yetiştirmeye başladı. Gerek ilim öğrendiği, gerekse ilim öğrettiği medreselerde en fazla yakınlık duyduğu kimseler, dünyâya gönül vermeyenlerdi. Bu sebeple kendisi, dünyâya meyl etmeyen, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmayı asıl maksad kabûl eden bir zât idi. Medresede ders verdiği sırada, bâzan talebelerini akan suların kıyılarına, çiçekli bahçelere ve güzel manzaralı tepelere götürerek orada ders verirdi. Dersleri esnasında Allahü teâlânın varlığını ve birliğini gösteren tabîat hâdiselerini anlatırdı. Bâzan ders verdiği kitapta çözümü zor meselelerle karşılaşınca kitabı kapatır, talebelerinden ilâhî aşka dâir bir kasîde söylemelerini ister, sonra bu müşkillerin cevâbını Allahü teâlâdan kendisine bildirmesini dilerdi.<br />
<br />
Asıl gâyesi, cenâb-ı Hakk'ın rızâsını kazanmaktı. Sevenlerinden birisine bu hususu şöyle anlattı:<br />
<br />
"Bana yol gösteren bir mürşid-i kâmil, yol gösterici rehbere bağlı olduğum bir tarîkat, yol olmadığı hâlde cenâb-ı Allah beni günahlardan koruyordu. Bir gece kötü bir yere gitmeye niyet ettim. Giderken çamurlu bir yerde ayağım kaydı ve yere düştüm. Eve dönüp elbisemi yıkamaya başladım. Temizliğimi sabah olduğunda bitirebildim.<br />
<br />
Kanâat sâhibi, gönlü tok bir kimse olan Abdurrahmân Tâgî dünyâ mal ve rütbelerine gönül vermezdi. Bu yüzden kendisine bulunduğu nâhiyenin müdürlüğü, kâdılığı ve müderrisliği verildiği hâlde bunlara iltifât etmedi. Çünkü o kendisini tasavvufta yükseltecek bir mânevî rehber arıyordu. Hacı Emin Şirvânî'ye başvurarak Rufâîlik tarîkatına girdi ve ona talebe oldu. Arkasından günlük zikir ve nâfile ibâdetlere yöneldi. Fakat bir müddet sonra Hacı Emin Şirvânî, Şeyh Abdurrahmân Talebânî tarafından reddedilince gidip Şeyh HamzaTelvî'ye talebe oldu. Bir müddet sonra Kâdiriyye tarîkatı mensûblarından Şeyh Abdülbârî Çarçâhî'ye talebe oldu. Şeyhi ona, oruç tutmak, az yemek, az uyumak ve sık sık mezarlıkları ziyâret etmek gibi vazîfeler verdi. Bâzı geceler bir iki saat kabristânda kaldığı zamanlar oldu. Hattâ Tâhî köyünün mezarlığında açık bir mezâr vardı. Bâzı geceler bu mezara girerek orada sabahlardı. Bu arada insanlardan, dünyâ zevklerinden uzaklaşıp soğudu. Hocası ona bir gün ve bir gece boyunca yüz yetmiş bin kere "Lâ ilâhe illallah" demesini emretti ve; "Kalbini ateşten bir taş ve Lâ ilâhe illallah kelimesini de ateşli bir demir parçası say. Kalbini bu yüce cümle ile muhabbet ve cezbe (Hakka tutulmaklık) içinde döv. Böylece demir darbeleri altında kalan taşlarda görüldüğü gibi kalbinden kıvılcımlar çıksın." dedi. Bu tavsiyelere uyan Abdurrahmân Tâgî mânevî hallere kavuştu.<br />
<br />
Bu sırada büyük evliyâ Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri Külat'da oturuyor, insanların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için çalışıyordu. Onun talebelerinden Süleymân Erbûsî arasıra Külat köyüne gidip geliyordu. Bir defâsında Külat köyünden döndüğü bir zamanda Abdurrahmân Tâgî, alaylı bir şekilde; "Külat'taki sûfîler nasıldırlar? Ne yapıyorlar?" diye sordu. Süleymân Erbûsî Abdurrahmân Tâgî'ye; "Eğer falan dereyi geçsen öyle demezdin." diye cevap verdi. Süleymân Erbûsî'nin bu sözü Abdurrahmân Tâgî'ye çok tesir etti. O sırada şeyhi tarafından halîfe olarak vazîfelendirilen ve birkaç talebesi de olan Abdurrahmân Tâgî talebelerinden birine; "Vallahi falanca kişinin sözleri beni çok etkiledi.Külat'a gidiyorum." dedi. Mürîdlerinin bütün ısrarları onu kararından döndürmedi. O gece boyunca içindeki arzu ve iştiyâkla uyuyamadı. Seher vakti gelir gelmez Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin talebesi Süleymân Erbûsî'nin evine gitti. Onu uyandırarak; "Benimle birlikte Külat'a gelir misin?" dedi. Süleymân Erbûsî; "Gelirim." deyince ikisi birlikte seher vakti yola koyuldular. Süleymân Erbûsî'nin; "Eğer falan dereyi geçsen öyle demezdin." diye bahs ettiği yere geldiler. Fakat Abdurrahmân Tâgî o dereyi geçerken kalbinde acâib bir hâl hissetti. Nihâyet Külat'a ulaştılar. Kendisini Cennet bahçelerinden bir bahçede hissediyordu. Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri onu talebeliğe kabûl ederek himâye ve tasarrufu altına alıp kısa bir müddet içinde yetiştirdi. Tasavvuf yolunda yükselen Abdurrahmân Tâgî, dillerin ifâde edemeyeceği, ancak ehlinin anlayacağı hâllere kavuştu. O zaman, önceden elde ettiği ve kavuştuğu hâllerin gafletten ve boşu boşuna ömür harcamaktan başka bir şey olmadığını anladı.<br />
<br />
Kısa bir müddet içinde yüksek evliyâlık derecesine ulaşan Abdurrahmân Tâgî bir gün sabah vakti hocasının huzûruna giderek; "Efendim! Ben her şeyde Lafza-i Celâl'in (Allahü teâlânın isminin) zikrini duyuyorum. Hattâ önümde yürüyen köpekten bile o zikri duydum." diyerek hâlini anlattı. Talebesinin, olgunluğa erdiğini gören Seyyid Sıbgatullah Arvâsî ona Ispahart nâhiyesinde kâdılık yapmasını emretti.<br />
<br />
Hocasının emri üzerine iki yıl müddetle Ispahart kâdılığı vazifesini yürüttü. Bu vazîfesi esnasında insanlara güzel ahlâkı ve hoş görüsüyle hizmet etti. Zaman zaman hocasının yanına gidip gelerek sohbetiyle şereflendi ve hasretini gidermeye çalıştı.<br />
<br />
İki sene sonra kâdılık vazîfesinden ayrılarak dünyâdan tamamıyla uzaklaşıp, Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin hizmet ve sohbetlerine döndü. Çoğu geceler uyumaz, hocasının odasının penceresine bakan bir taşın üzerinde oturur, yaz-kış, kar-yağmur demez sabaha kadar o taşın üzerinde beklerdi. Dokuz sene müddetle şeyhinin sohbetinde ve hizmetinde bulunduktan sonra evliyâlıktaki en olgun ve en yüksek dereceye ulaştı. Sıbgatullah Arvâsî hazretleri ona icâzet vererek irşâdla, yâni İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmakla vazîfelendirdi.<br />
<br />
Tasavvufta insanları yetiştirmeye başlamadan önce bütün arâzisini satarak Allahü teâlânın rızâsı için harcadı. Bu hususta; "İnsanlardan dünyâyı terk etmelerini isterken nefsimin dünyâ malı karşısındaki durumunu öğrenmek istedim. Gasv'ın yâni Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin himmetiyle Allah'a tevekkülümün tamam olduğunu gördüm." dedi.<br />
<br />
İrşâd için vazîfelendirildikten sonra talebesi Şeyh Fethullah-ı Verkânîsî'nin dedesi Şeyh Muhammed'in Verkânîs köyündeki türbesini ziyâret etti. Bu ziyâret esnâsında kendine; "Seydâ" adıyla anılması işâret edildi. Bundan sonra Seydâ ismiyle meşhûr oldu. Gittiği yerlerde insanlara İslâm dîninin emir ve yasaklarını anlatmak sûretiyle, onların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için çalıştı.<br />
<br />
Bir ara hac ibâdetini îfâ etmek için Mekke-i mükerremeye gittti. Bu vazîfesini yaptıktan sonra sevgili Peygamberimizin kabr-i şerîfini ziyâret etmekle şereflendi. Medîne-i münevverede İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunlarından Şeyh Muhammed Mazhar Efendiyle buluşup sohbette bulundu. Hacdan dönünce, hocasının emriyle, Bitlis vilâyetine bağlı Nurşîn nâhiyesinde yerleşerek irşâd vazîfesine devâm etti.<br />
<br />
Hocasının vefâtından sonra insanlara Allahü teâlânın dîninin emir ve yasaklarını anlatmaya devâm etti. Gönül alıcı sohbetleriyle insanların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için çırpındı.<br />
<br />
Zikirle ilgili olarak talebelerinin sorduğu bir suâl üzerine şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Bu Hâlidiye büyükleri sesli zikir yapmazlar, talebe kıbleye karşı edeple oturmalıdır. Hâzır bir kalb ile zikirde bulunmalıdır. Çünkü zikir esnâsında kalbin hâzır olması muhakkak lâzımdır. Zikirden maksad tevhid olup, Allahü teâlânın birliğini hatırlamak, dile getirmektir. Hattâ tesbih tanelerini bir eksik mi, fazla mı çektim diye takılmamak gerekir. Çünkü tesbihleri söylemekten maksad hâldir. Bir eksik veya fazla olmuş ne çıkar."<br />
<br />
Abdurrahmân Tâgî hazretleri halka açık olan sohbetlerinin birisinde buyurdu ki:<br />
<br />
"Bir defâ keşif yoluyla elimde bir böcek gördüm. Baktım ki akreptir. Hemen yere attım. Yere düştükten sonra baktığımda ayıya benzer bir hayvan onunla oynuyordu. Tekrar dikkatli baktım o hayvan domuz idi."<br />
<br />
Talebelerinden biri ona;<br />
<br />
"Efendim bu hayvan neye işârettir?" diye sorunca;<br />
<br />
"O domuz kılığına sokulmuş bir insandır. Önceleri hocasına ihlâsla bağlı iken, sonraları onun büyüklüğünü inkâr eden kişidir. Böyle kişilerin âhirete îmânsız gideceğinde bütün evliyâ ittifak etmişlerdir. Sıbgatullah-i Arvâsî'nin zamânında zannederim ki münkirlerden yâni onu inkâr edenlerden îmânsız gidenler oldu. İnkâr edenler ya câhillikten veya ilimden dolayı inkâr ederler. Câhillikten olan inkâr; zarar bakımından, ilimden dolayı olan inkârdan daha azdır. İnkârın en zararlısı velî bir zâtı hased etmekten dolayı olanıdır."<br />
<br />
Talebelerinden biri o akrebin ne olduğunu sordu.<br />
<br />
"Aynı domuz olan kimsedir. Düşmanlığını açıktan yaptığı için o şekilde göründü." buyurdu.<br />
<br />
Olgun bir mürşidin, yol gösterici rehberin durumuyla ilgili olarak sorulan bir soruya da şöyle cevap verdi:<br />
<br />
"Mürşid-i kâmil talebesinin her türlü hastalığını tedâvi eder. Yalnız ihlâs ve muhabbet eksikliği ile bid'atlerin sebeb olduğu hastalıklar hâriç. Çünkü bu hastalıklar talebenin istikâmetini yolunu değiştirir. Talebe Sırat-ı müstakîmden yâni doğru yoldan ayrılır. Fakat bunların tedâvîsi mümkündür. Zinâ yapan zinânın büyük günah olduğunu bilir sonra pişmanlık duyar. İhlâs ve muhabbet eksikliği ve bid'at işleme durumu olursa günah işlediğini bilmez, pişman olmazlar. Demek ki ilacın aslı, pişman olmak, nefsinin kusûrunu görmek ve hocasına yalvarıp sığınmaya bağlıdır. İnsan sûretini kaybedip hayvan sûretine girenlerin alâmeti, vâz ve nasîhatlerden istifâde etmeyip, işlediği günahlara devâm etmesidir. Bu fakir (yâni Abdurrahmân Tâgî) velîyi inkâr etmenin îmânı tehlikeye soktuğunu bildiğim için, velî olduğunu söyleyen kişiyi inkâr etmedim. Yalnız hocamı inkâr edenlere karşı cephe alırım. Münkirlik yapmadım fakat karşı çıkarım.<br />
<br />
Kendisine dînini öğreten hocasına "neden" ve "niçin" diyen talebe iflâh olmaz. Hocasına îtirâz eden talebenin üzerine feyz kapıları kapanır. Talebe hocasını kontrol edip ona îtirâz edemez.<br />
<br />
Sâdık bir talebe hocasının bütün fiillerini teslimiyet ile karşılar. Bâzı kitaplarda şöyle nakledildi: Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri zamânında yağmur yüklü bulutlara hükmeden bir ebdâl, büyük velî vardı. Bu zât Allahü teâlâya duâ ederek bulutlardan çok ihtiyaç duyulan beldelere yağmur yağdırmasını diledi. Lâkin yağmur yağmadı. Bulutlar yağmuru sarp bir beldeye sürükledi ve oraya çok yağmur yağdı. Bu hâdise üzerine Ebdâl olan zât; "Yâ Rabbî! Neden ihtiyaç duyulan yere yağmur vermedin de, başka yere yağdırdın?" gibi îtiraz yollu söylendi. Bunun üzerine cenâb-ı Hak tarafından ebdâlliği alındı. Köpek kılığında ve baygın hâlde yere düştü. Bu hâli fark eden talebelerden birisi Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerine gelip duâ istedi. Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri duâ etti. Duâsı kabûl oldu. Sonra bu zâta eski makâm ve mevkii Allahü teâlâ tarafından, yeniden verildi."<br />
<br />
Abdurrahmân Tâgî hazretleri güzel amelleri teşvik etmek için bir sohbetinde şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Farz namazlarınızı vaktinde ve cemâatle kılınız. Sünnetleri terk etmeyiniz. Akşam namazından sonra kalbinizi hocanıza bağlayınız. Bu esnâda gaflette olursanız, bağı kuramazsınız. Bilhassa sabah namazlarından sonraki güzel amellerinizi terk etmeyin.<br />
<br />
Bu Sıddîkiyye yâni Hâlidiyye yolunda halvete girmek yoktur. Halvette şöhret vardır. Şöhret ise âfettir. Bu yolun gâye ve maksadı tâlebeye nefsi terk ettirmektir. Halvette yapılan zikirde, kişide benlik duygusu galebe çalabilir. Yatsıdan sonra lambaları söndürün ve konuşmayın veya amellerinizle meşgul olun. Sıddîkiye yolundaki kişiler dünyâ zengini olanlara karşı muhtâc olmadıklarını göstermek için, vakarlı davranarak, muhtâc olmadıklarını göstermelidirler. Buna karşılık, kendilerine muhtâc olan ihtiyaç sâhiplerine karşı mütevâzî davranıp kendisini onlardan aşağı göstermelidir."<br />
<br />
Abdurrahmân Tâgî, birçok talebe yetiştirdi. Halîfelerinin en meşhûrları şunlardır: Fethullah Verkânîsî, Abdurrahmân Nurşînî, Molla Reşid Nurşînî, Allâme Molla Halil Siirdî'nin torunu Abdülkahhâr, Abdülkâdir Hizânî, Seyyid İbrâhim Es'irdî, Abdülhakîm Fersâfî, İbrâhim Ninkî, Tâhir Âbirî, Abdülhâdî, Abdullah Hurûsî, İbrâhim Çuhrûşî (Çukrûşî), Halil Çuhrûşî, Ahmed Taşkesânî, Muhammed Sâmî Erzincânî, Abdullah Subaşı, Halife Mustafa Bitlisî, Hacı Süleymân Bitlisî, Hacı Yûsuf Bitlisî, Hacı Yûsuf Köşkî'dir.<br />
<br />
Bunlardan Fethullah Verkânîsî'nin halîfesi Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî, Abdurrahmân Tâgî'nin oğludur. Abdurrahmân Tâgî'nin sözlerini halîfelerinden İbrâhim Çukrûşî toplayarak İşârât ismini vermiştir. Bu kitap çok kıymetlidir. Abdurrahmân Tâgî'nin oğlu Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî Adıyamanlı Abdülhakîm Hüseynî Efendinin hocasıdır.<br />
<br />
Yüksek hâl ve kerâmetler sâhibi olan Abdurrahmân Tâgî vefâtına yakın buyurdu ki:<br />
<br />
"Bana Hac mevsiminde Mina'da olduğum gösterildi. Hacca gelenler bütün velîlerin rûhlarıymış. Bu rûhlar benim için Allahü teâlâdan af ve mağfiret dilediler. Allahü teâlânın beni affettiğini ümid ediyorum.<br />
<br />
Anadolu'da yetişen evliyânın büyüklerinden olan Abdurrahmân Tâgî hazretleri bir gün talebelerinden birine bir hizmeti yapmasını emretti. Fakat talebesinde bu işe karşı bir isteksizlik meydana geldi. "Bu hizmeti başka bir sûfî yapsa onun için daha iyi olur. Bu iş bana ağır geliyor." diye kendi kendine söylendi. Bu durumun farkına varan Abdurrahmân Tâgî talebesine şöyle buyurdu:<br />
<br />
"İnsanoğlu daraldığı zaman bir işi yapması, yapmamasından daha zor olur. Ama kendisine zor gelen bir işi başkasına teklif etmesi kolay gelir. Halbuki insan, o işten gelen hayrın başkası için değil kendisi için olduğunu bilmez. Buna karşılık zevkli bir iş olunca insan o işi yapmayı, yapmamaya göre daha kolay bulur. Fakat bu defâ kendine değil de arkadaşına o işi yapmamayı tavsiye etmek kolayına gelir. Oysa o işi yapmamanın zararı arkadaşının değil kendisinindir, bunu bilmez."<br />
<br />
İnsanlara Allah rızâsı için iyiliği emr ederek ve kötülüklerden sakındırarak tasavvuf yolunda ilerlemelerine çalışan Abdurrahmân Tâgî, on sekiz yıl kaldığı ve irşâd vazîfesinde bulunduğu Nurşîn beldesinin insanlarını dâvet etmekten bir an geri kalmadı. Vefât etmeden önce ağır bir hastalığa yakalandı. Buna rağmen hiç bir sünnet namazını dahi ihmâl etmeyip, hepsini ayakta kıldı. Gece ibâdetini aslâ bırakmadı. Halbuki bu sırada ancak dört yanına yastık dayayarak oturabiliyor, oturamayınca sırtını duvara dayıyordu. Bu durumu kendisine hatırlatılarak; "Siz hastasınız bu şekilde ibâdet yapamazsınız." diyenlere aldırış etmiyor, hattâ bu şekilde konuşmalarını istemiyordu.<br />
<br />
Hastalığı sırasında kendisini ziyâret için gelen talebelerine şu edeplere uymalarını tavsiye etti: "Ziyâretime gelenler, tam bir edep ve huzûr içinde yanıma girsinler. Çünkü evliyânın rûhları devamlı olarak odamda bulunuyor. Edebe aykırı yapılan bir davranış, yapan kimseyi zarara uğratacağı  gibi, kendimin de o davranıştan zarar göreceğinden çekiniyorum. Yanıma girdiğinizde kalbleriniz bir, niyetleriniz aynı olsun. Çünkü hastalığım sırasında değişik arzularınızın bana yansımasından rahatsız oluyorum."<br />
<br />
Abdurrahmân Tâgî hazretleri vefât etmeden önceki son gecenin seher vaktinde Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) açıkça kendisine görünerek bal yemeyi ve şerbet içmeyi emrettiğini söyledi.<br />
<br />
Bu sözlerinden sonra kendisine; "Aklınızdan yolculuk geçiyor mu?" diye sorulunca; "Evet geçiyor. Eğer aklımdan yolculuk geçmeseydi, Peygamber efendimiz açık bir şekilde bana görünmezdi." buyurdu.<br />
<br />
O günün ikindi vakti sıralarında yanına gelen zevcesi Seyyide Kadriye Hanımın eteğinden tutarak şu beyti okudu:<br />
<br />
<br />
Kâbe hareminin harîmine vâsıl olamazsın<br />
<br />
Eğer evlâd-ı Alî'nin eteğine yapışmazsan.<br />
<br />
<br />
Bu beyti şefâat dilemesi gâyesiyle okuduğu mübârek yüzündeki ifâdeden açıkça anlaşılıyordu.<br />
<br />
Abdurrahmân Tâgî hazretleri son hastalığı sırasında, ağır hastalığına rağmen âilesine ve yakınlarına:<br />
<br />
"Allahü teâlâyı ve O'nun Resûlünü sevmeyi, İslâmiyetin emirlerine sıkıca bağlanmayı, yasaklarından şiddetle kaçınmayı ve şeyh Fethullah Verkânîsî'ye itâat etmeyi ve ona tâbi olmayı ihmâl etmeyin." buyurarak, yerine Şeyh Fethullah Verkânîsî'yi halîfe bıraktığını bildirdi.<br />
<br />
Son zamanlarında çevresindekilere ve bağlılarına şefkatle muâmele etti. Onlara rahmet nazarıyla baktı. Evlatlarına ise fazla iltifât göstermedi. Oğlu Molla Muhammed Ziyâüddîn'e şöyle buyurdu: "Oğlum, Şeyh Fethullah senin hakkında benden daha hayırlıdır. Çünkü ben seni başkalarından ayırmam, ama o seni diğerlerinden üstün tutar."<br />
<br />
Bir ara kendisinden geçti. Kendine geldikten sonra; "İki meleğin rûhumu almaya geldiklerini gördüm. Onlara;"Sizin rûhumu almanıza râzı değilim. Ben çok sayıda âlime hizmet ettiğim için rûhumu âlimlere mahsûs meleklerin almasını istiyorum." dedim. Bir müddet sonra benim rûhumu almaya gelen meleklere Allahü teâlânın; "Onun rûhunu benim dostlarımın rûhunu alan alsın." buyurduğunu duydum. Bu emri duyunca; "O çabuk gelsin." dedim." buyurdu.<br />
<br />
Daha sonra talebelerinden Molla Abdülkahhâr'a dönerek; "Güzel sesinle üzerime Kur'ân-ı kerîm oku." buyurdu. Talebeleri başından ayrılmayıp Kur'ân-ı kerîm okudular.<br />
<br />
Gece yarısına doğru çok sevdiği bir âile ferdini çağırdı. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem vefât etmek üzere iken hazret-i Âişe'ye çok yakınlık gösterdiğini, hattâ başını onun göğsü ve çenesi arasına dayanarak öyle vefât ettiğini bildiği için son anlarını aynı şekilde geçirmek istedi. Vücûdunu âilesinin koluna dayadı, elini eline koydu. Bir süre sonra elini çekerek sağ göğsünün altına gelecek şekilde tuttu. 1886 (H.1304) senesi Aralık ayının yirmisine rastlayan Perşembe günü kuşluk vaktine doğru saat dokuz civârında vefât etti. Talebeleri ve sevenlerinden meydana gelen kalabalık bir cemâat tarafından cenâze namazı kılındıktan sonra Nurşîn'de defnedildi. Kabri Bitlis vilâyetine bağlı Nurşîn nâhiyesinde olup ziyâret edilmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KERÂMET VE MENKÎBELERİ</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HAYATTAKİ GİBİ!..</span></span><br />
<br />
Abdurrahmân bin Yûsuf Rûmî'nin vefâtından sonra, sevdiklerinden birisi şöyle anlatmıştır:<br />
<br />
Bir gece, rüyâmda Abdurrahmân Rûmî'yi gördüm. Bana; "Bursa'da Seyyid Neccârî'nin evinde misâfir var. Beni ziyâret etmek istiyor. Gidip onu al ve kabrime getir." dedi. Sabah olunca derhâl oraya gidip misâfiri buldum. Bir arzusunun olup olmadığını sordum. "Abdurrahmân Rûmî'nin kabrini ziyâret etmek istiyorum." dedi. Onu alıp Abdurrahmân Rûmî'nin kabrine götürdüm. Biraz sonra onun yalnız kalmak istediğini sezip, oradaki bir mescide girdim ve bekledim. Çok geçmeden, o ziyâretçi ile Abdurrahmân Rûmî'nin konuşmaları kulağıma geldi. Aynen hayattaki gibi konuşuyordu. Konuşması bitince mescidden çıktım. Kabrin yanına geldiğimde kimseyi bulamadım.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YOLUMUZ SOHBET YOLUDUR</span></span><br />
<br />
Abdurrahmân Tâgî hazretleri bir sohbetinde, sohbetin fazîleti ile ilgili olarak, buyurdu ki:<br />
<br />
Yolumuz sohbet yoludur. İnsanlara hayret ediyorum niçin sohbeti istemezler, niçin sohbet meclisine katılmazlar, niçin Allah adamlarının yanında bulunmazlar? Halbuki sohbet ehlinin ev sâhibi Allahü teâlâ, teşrîfâtçısı hazret-i Ali, sâkîsi yâni su dağıtanı Hızır aleyhisselâmdır. Şâyet sohbet etmek için yedi kişi bir araya gelse, yüksek makamlara erişirler ki, Aralarında bir Allah dostunun varlığı umulur.<br />
<br />
Cehrî, açıktan Kur'ân-ı kerîm okumak ve sohbet evlerden zulmeti giderir. Onun için sohbet olunan evin sâhibi bildiği sûreleri açık olarak okusun.<br />
<br />
Sohbet peşinde koşmayı severim. Nerede sohbet ehli varsa oraya gitmek isterim. Mümkün mertebe hiç bir dervişin sohbetini kaçırmak istemem."<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KAYNAKLAR</span></span><br />
<br />
1) İşâretler (İbrâhim Çukruşî)<br />
<br />
2) El-Minah (Halid Ölehî)<br />
<br />
3) Eshâb-ı Kirâm</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Abdurrahman Tâğî (Tâhî) Hazretleri Kimdir?</span></span><br />
<br />
On dokuzuncu yüzyılın büyük velîlerinden. İsmi Abdurrahmân olup Tâgî, Tâhî ve Nurşînî nisbeleriyle bilinir. Üstâd-ı A'zam ve Seydâ lakaplarıyla meşhûr olmuştur. Babası, Molla Mahmûd Efendi, annesi Seyyid Molla Muhammed Efendinin kızı Meyâsin Hanımdır. 1831 (H.1247) senesinde Şirvân'da doğdu. 1886 (H.1304) senesinde Bitlis vilâyetine bağlı Güroymak (Nurşîn) ilçesinde vefât etti. Kabri Nurşîn'dedir.<br />
<br />
Asîl ve temiz bir âileden gelen Abdurrahmân Tâgî'nin bulunduğu ev, halk arasında Sûfî evi olarak şöhret buldu. Çünkü, babası Molla Mahmûd Efendi kemâlât, olgunluklar sâhibi, ilmiyle amel eden, Peygamber efendimizin yüce sünnetine uymakta titizlik gösteren sâlih biri idi. Önceleri Kâdiriyye yoluna girmişti. Sonra Nakşibendiyye yoluna da bağlandı. Aslen hazret-i Hüseyin efendimizin soyundan gelen ve seyyide olan annesi Meyâsin Hanım da sâliha bir kadındı. Babası Molla Mahmûd Efendinin erkek kardeşleri yoktu. Kâdiriyye yoluna mensûb kerâmeti ile meşhûr bir kız kardeşi vardı.<br />
<br />
Küçük yaşta tavrı ve hareketleri ile dikkat çeken Abdurrahmân Tâgî hakkında anne ve babası; "Cenâb-ı Allah'ın bize lutfettiği bu çocuk başka çocuklara benzemez. Bunun maddî bakımdan ziyâde mânevî yönden yetişmesine ihtimâm göstermeliyiz!" diyerek îtinâ gösterdiler. Dedesi Molla Muhammed'in de en büyük arzûsu onun ilimde ve mâneviyatta yetişmesiydi. Hattâ dedesi çocuğun omuzuna elini koyarak; "Bizim âilemizin ilmi, irsî olarak dededen oğula devâm eder. Halbuki benim oğullarımdan hiçbirisi bendeki ilmi taleb etmedi. İlmime vâris, mirasçı olacak sen varsın." derdi.<br />
<br />
Âilesinin de teşvik ve desteğiyle küçük yaşta ilim öğrenmeye başlayan Abdurrahmân Tâgî, Kur'ân-ı kerîm okumayı öğrendi. Anne terbiyesi ve yaratılışındaki temizlik sebebiyle akranları arasında farkedilir oldu. Oyunla ve boş işlerle meşgûl olmuyor, hep faydalı işlerle ve ilim öğrenmekle vakit geçiriyordu. Abdurrahmân Tâgî, çocukluğuyla ilgili olarak şöyle derdi:<br />
<br />
"Annemin güzel terbiyesi yüzünden rûhlar âlemiyle ilişkim kesilmezdi. Allah'tan gâfil olmazdım. Çocukların arasında kendimi devamlı kusurlu görürdüm."<br />
<br />
Abdurrahmân Tâgî on yaşına basınca, annesi vefât etti. Annesinin vefâtından sonra babası onun terbiyesine ve okutulmasına önem verdi. Şâfiî fıkıh kitaplarından İmâm-ı Râfiî'nin Muharrer adlı eserini okudu. Arapça gramer ilmini öğrenip Hadâik-ud-Dekâik kitâbına kadar babasının yanında okudu. Daha sonra memleketinin meşhûr âlimlerinden Molla Abdüssamed'in yanına gitti. O vefât edince büyük âlim Molla Ziyâüddîn Arvâsî'nin yanına giderek ilim öğrendi. Ondan, Molla Câmî'ye kadar okudu. Molla Ziyâüddîn'in sevgisine kavuşup ondan hiç ayrılmadı. Molla Ziyâüddîn Arvâsî muhabbet ve yakınlıkla ona yöneldi. Bir defâsında; "Muhabbete denk olacak hiçbir şey yoktur." buyurdu ve muhabbetin özelliklerini açıkladı, muhabbetin üstün olduğunu anlattı. Bu arada çevredeki diğer âlimlerden fıkıh, tefsîr, hadîs gibi dînî ilimleri tahsil etti. Bu ilimlerde yüksek ilim ve derece sâhibi oldu. Okuduğu hocalardan icâzet, diploma aldı. Sonra babasına vakfedilen Ispahart'taki medresede ders vermeye ve talebe yetiştirmeye başladı. Gerek ilim öğrendiği, gerekse ilim öğrettiği medreselerde en fazla yakınlık duyduğu kimseler, dünyâya gönül vermeyenlerdi. Bu sebeple kendisi, dünyâya meyl etmeyen, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmayı asıl maksad kabûl eden bir zât idi. Medresede ders verdiği sırada, bâzan talebelerini akan suların kıyılarına, çiçekli bahçelere ve güzel manzaralı tepelere götürerek orada ders verirdi. Dersleri esnasında Allahü teâlânın varlığını ve birliğini gösteren tabîat hâdiselerini anlatırdı. Bâzan ders verdiği kitapta çözümü zor meselelerle karşılaşınca kitabı kapatır, talebelerinden ilâhî aşka dâir bir kasîde söylemelerini ister, sonra bu müşkillerin cevâbını Allahü teâlâdan kendisine bildirmesini dilerdi.<br />
<br />
Asıl gâyesi, cenâb-ı Hakk'ın rızâsını kazanmaktı. Sevenlerinden birisine bu hususu şöyle anlattı:<br />
<br />
"Bana yol gösteren bir mürşid-i kâmil, yol gösterici rehbere bağlı olduğum bir tarîkat, yol olmadığı hâlde cenâb-ı Allah beni günahlardan koruyordu. Bir gece kötü bir yere gitmeye niyet ettim. Giderken çamurlu bir yerde ayağım kaydı ve yere düştüm. Eve dönüp elbisemi yıkamaya başladım. Temizliğimi sabah olduğunda bitirebildim.<br />
<br />
Kanâat sâhibi, gönlü tok bir kimse olan Abdurrahmân Tâgî dünyâ mal ve rütbelerine gönül vermezdi. Bu yüzden kendisine bulunduğu nâhiyenin müdürlüğü, kâdılığı ve müderrisliği verildiği hâlde bunlara iltifât etmedi. Çünkü o kendisini tasavvufta yükseltecek bir mânevî rehber arıyordu. Hacı Emin Şirvânî'ye başvurarak Rufâîlik tarîkatına girdi ve ona talebe oldu. Arkasından günlük zikir ve nâfile ibâdetlere yöneldi. Fakat bir müddet sonra Hacı Emin Şirvânî, Şeyh Abdurrahmân Talebânî tarafından reddedilince gidip Şeyh HamzaTelvî'ye talebe oldu. Bir müddet sonra Kâdiriyye tarîkatı mensûblarından Şeyh Abdülbârî Çarçâhî'ye talebe oldu. Şeyhi ona, oruç tutmak, az yemek, az uyumak ve sık sık mezarlıkları ziyâret etmek gibi vazîfeler verdi. Bâzı geceler bir iki saat kabristânda kaldığı zamanlar oldu. Hattâ Tâhî köyünün mezarlığında açık bir mezâr vardı. Bâzı geceler bu mezara girerek orada sabahlardı. Bu arada insanlardan, dünyâ zevklerinden uzaklaşıp soğudu. Hocası ona bir gün ve bir gece boyunca yüz yetmiş bin kere "Lâ ilâhe illallah" demesini emretti ve; "Kalbini ateşten bir taş ve Lâ ilâhe illallah kelimesini de ateşli bir demir parçası say. Kalbini bu yüce cümle ile muhabbet ve cezbe (Hakka tutulmaklık) içinde döv. Böylece demir darbeleri altında kalan taşlarda görüldüğü gibi kalbinden kıvılcımlar çıksın." dedi. Bu tavsiyelere uyan Abdurrahmân Tâgî mânevî hallere kavuştu.<br />
<br />
Bu sırada büyük evliyâ Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri Külat'da oturuyor, insanların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için çalışıyordu. Onun talebelerinden Süleymân Erbûsî arasıra Külat köyüne gidip geliyordu. Bir defâsında Külat köyünden döndüğü bir zamanda Abdurrahmân Tâgî, alaylı bir şekilde; "Külat'taki sûfîler nasıldırlar? Ne yapıyorlar?" diye sordu. Süleymân Erbûsî Abdurrahmân Tâgî'ye; "Eğer falan dereyi geçsen öyle demezdin." diye cevap verdi. Süleymân Erbûsî'nin bu sözü Abdurrahmân Tâgî'ye çok tesir etti. O sırada şeyhi tarafından halîfe olarak vazîfelendirilen ve birkaç talebesi de olan Abdurrahmân Tâgî talebelerinden birine; "Vallahi falanca kişinin sözleri beni çok etkiledi.Külat'a gidiyorum." dedi. Mürîdlerinin bütün ısrarları onu kararından döndürmedi. O gece boyunca içindeki arzu ve iştiyâkla uyuyamadı. Seher vakti gelir gelmez Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin talebesi Süleymân Erbûsî'nin evine gitti. Onu uyandırarak; "Benimle birlikte Külat'a gelir misin?" dedi. Süleymân Erbûsî; "Gelirim." deyince ikisi birlikte seher vakti yola koyuldular. Süleymân Erbûsî'nin; "Eğer falan dereyi geçsen öyle demezdin." diye bahs ettiği yere geldiler. Fakat Abdurrahmân Tâgî o dereyi geçerken kalbinde acâib bir hâl hissetti. Nihâyet Külat'a ulaştılar. Kendisini Cennet bahçelerinden bir bahçede hissediyordu. Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri onu talebeliğe kabûl ederek himâye ve tasarrufu altına alıp kısa bir müddet içinde yetiştirdi. Tasavvuf yolunda yükselen Abdurrahmân Tâgî, dillerin ifâde edemeyeceği, ancak ehlinin anlayacağı hâllere kavuştu. O zaman, önceden elde ettiği ve kavuştuğu hâllerin gafletten ve boşu boşuna ömür harcamaktan başka bir şey olmadığını anladı.<br />
<br />
Kısa bir müddet içinde yüksek evliyâlık derecesine ulaşan Abdurrahmân Tâgî bir gün sabah vakti hocasının huzûruna giderek; "Efendim! Ben her şeyde Lafza-i Celâl'in (Allahü teâlânın isminin) zikrini duyuyorum. Hattâ önümde yürüyen köpekten bile o zikri duydum." diyerek hâlini anlattı. Talebesinin, olgunluğa erdiğini gören Seyyid Sıbgatullah Arvâsî ona Ispahart nâhiyesinde kâdılık yapmasını emretti.<br />
<br />
Hocasının emri üzerine iki yıl müddetle Ispahart kâdılığı vazifesini yürüttü. Bu vazîfesi esnasında insanlara güzel ahlâkı ve hoş görüsüyle hizmet etti. Zaman zaman hocasının yanına gidip gelerek sohbetiyle şereflendi ve hasretini gidermeye çalıştı.<br />
<br />
İki sene sonra kâdılık vazîfesinden ayrılarak dünyâdan tamamıyla uzaklaşıp, Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin hizmet ve sohbetlerine döndü. Çoğu geceler uyumaz, hocasının odasının penceresine bakan bir taşın üzerinde oturur, yaz-kış, kar-yağmur demez sabaha kadar o taşın üzerinde beklerdi. Dokuz sene müddetle şeyhinin sohbetinde ve hizmetinde bulunduktan sonra evliyâlıktaki en olgun ve en yüksek dereceye ulaştı. Sıbgatullah Arvâsî hazretleri ona icâzet vererek irşâdla, yâni İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmakla vazîfelendirdi.<br />
<br />
Tasavvufta insanları yetiştirmeye başlamadan önce bütün arâzisini satarak Allahü teâlânın rızâsı için harcadı. Bu hususta; "İnsanlardan dünyâyı terk etmelerini isterken nefsimin dünyâ malı karşısındaki durumunu öğrenmek istedim. Gasv'ın yâni Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin himmetiyle Allah'a tevekkülümün tamam olduğunu gördüm." dedi.<br />
<br />
İrşâd için vazîfelendirildikten sonra talebesi Şeyh Fethullah-ı Verkânîsî'nin dedesi Şeyh Muhammed'in Verkânîs köyündeki türbesini ziyâret etti. Bu ziyâret esnâsında kendine; "Seydâ" adıyla anılması işâret edildi. Bundan sonra Seydâ ismiyle meşhûr oldu. Gittiği yerlerde insanlara İslâm dîninin emir ve yasaklarını anlatmak sûretiyle, onların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için çalıştı.<br />
<br />
Bir ara hac ibâdetini îfâ etmek için Mekke-i mükerremeye gittti. Bu vazîfesini yaptıktan sonra sevgili Peygamberimizin kabr-i şerîfini ziyâret etmekle şereflendi. Medîne-i münevverede İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunlarından Şeyh Muhammed Mazhar Efendiyle buluşup sohbette bulundu. Hacdan dönünce, hocasının emriyle, Bitlis vilâyetine bağlı Nurşîn nâhiyesinde yerleşerek irşâd vazîfesine devâm etti.<br />
<br />
Hocasının vefâtından sonra insanlara Allahü teâlânın dîninin emir ve yasaklarını anlatmaya devâm etti. Gönül alıcı sohbetleriyle insanların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için çırpındı.<br />
<br />
Zikirle ilgili olarak talebelerinin sorduğu bir suâl üzerine şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Bu Hâlidiye büyükleri sesli zikir yapmazlar, talebe kıbleye karşı edeple oturmalıdır. Hâzır bir kalb ile zikirde bulunmalıdır. Çünkü zikir esnâsında kalbin hâzır olması muhakkak lâzımdır. Zikirden maksad tevhid olup, Allahü teâlânın birliğini hatırlamak, dile getirmektir. Hattâ tesbih tanelerini bir eksik mi, fazla mı çektim diye takılmamak gerekir. Çünkü tesbihleri söylemekten maksad hâldir. Bir eksik veya fazla olmuş ne çıkar."<br />
<br />
Abdurrahmân Tâgî hazretleri halka açık olan sohbetlerinin birisinde buyurdu ki:<br />
<br />
"Bir defâ keşif yoluyla elimde bir böcek gördüm. Baktım ki akreptir. Hemen yere attım. Yere düştükten sonra baktığımda ayıya benzer bir hayvan onunla oynuyordu. Tekrar dikkatli baktım o hayvan domuz idi."<br />
<br />
Talebelerinden biri ona;<br />
<br />
"Efendim bu hayvan neye işârettir?" diye sorunca;<br />
<br />
"O domuz kılığına sokulmuş bir insandır. Önceleri hocasına ihlâsla bağlı iken, sonraları onun büyüklüğünü inkâr eden kişidir. Böyle kişilerin âhirete îmânsız gideceğinde bütün evliyâ ittifak etmişlerdir. Sıbgatullah-i Arvâsî'nin zamânında zannederim ki münkirlerden yâni onu inkâr edenlerden îmânsız gidenler oldu. İnkâr edenler ya câhillikten veya ilimden dolayı inkâr ederler. Câhillikten olan inkâr; zarar bakımından, ilimden dolayı olan inkârdan daha azdır. İnkârın en zararlısı velî bir zâtı hased etmekten dolayı olanıdır."<br />
<br />
Talebelerinden biri o akrebin ne olduğunu sordu.<br />
<br />
"Aynı domuz olan kimsedir. Düşmanlığını açıktan yaptığı için o şekilde göründü." buyurdu.<br />
<br />
Olgun bir mürşidin, yol gösterici rehberin durumuyla ilgili olarak sorulan bir soruya da şöyle cevap verdi:<br />
<br />
"Mürşid-i kâmil talebesinin her türlü hastalığını tedâvi eder. Yalnız ihlâs ve muhabbet eksikliği ile bid'atlerin sebeb olduğu hastalıklar hâriç. Çünkü bu hastalıklar talebenin istikâmetini yolunu değiştirir. Talebe Sırat-ı müstakîmden yâni doğru yoldan ayrılır. Fakat bunların tedâvîsi mümkündür. Zinâ yapan zinânın büyük günah olduğunu bilir sonra pişmanlık duyar. İhlâs ve muhabbet eksikliği ve bid'at işleme durumu olursa günah işlediğini bilmez, pişman olmazlar. Demek ki ilacın aslı, pişman olmak, nefsinin kusûrunu görmek ve hocasına yalvarıp sığınmaya bağlıdır. İnsan sûretini kaybedip hayvan sûretine girenlerin alâmeti, vâz ve nasîhatlerden istifâde etmeyip, işlediği günahlara devâm etmesidir. Bu fakir (yâni Abdurrahmân Tâgî) velîyi inkâr etmenin îmânı tehlikeye soktuğunu bildiğim için, velî olduğunu söyleyen kişiyi inkâr etmedim. Yalnız hocamı inkâr edenlere karşı cephe alırım. Münkirlik yapmadım fakat karşı çıkarım.<br />
<br />
Kendisine dînini öğreten hocasına "neden" ve "niçin" diyen talebe iflâh olmaz. Hocasına îtirâz eden talebenin üzerine feyz kapıları kapanır. Talebe hocasını kontrol edip ona îtirâz edemez.<br />
<br />
Sâdık bir talebe hocasının bütün fiillerini teslimiyet ile karşılar. Bâzı kitaplarda şöyle nakledildi: Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri zamânında yağmur yüklü bulutlara hükmeden bir ebdâl, büyük velî vardı. Bu zât Allahü teâlâya duâ ederek bulutlardan çok ihtiyaç duyulan beldelere yağmur yağdırmasını diledi. Lâkin yağmur yağmadı. Bulutlar yağmuru sarp bir beldeye sürükledi ve oraya çok yağmur yağdı. Bu hâdise üzerine Ebdâl olan zât; "Yâ Rabbî! Neden ihtiyaç duyulan yere yağmur vermedin de, başka yere yağdırdın?" gibi îtiraz yollu söylendi. Bunun üzerine cenâb-ı Hak tarafından ebdâlliği alındı. Köpek kılığında ve baygın hâlde yere düştü. Bu hâli fark eden talebelerden birisi Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerine gelip duâ istedi. Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri duâ etti. Duâsı kabûl oldu. Sonra bu zâta eski makâm ve mevkii Allahü teâlâ tarafından, yeniden verildi."<br />
<br />
Abdurrahmân Tâgî hazretleri güzel amelleri teşvik etmek için bir sohbetinde şöyle buyurdu:<br />
<br />
"Farz namazlarınızı vaktinde ve cemâatle kılınız. Sünnetleri terk etmeyiniz. Akşam namazından sonra kalbinizi hocanıza bağlayınız. Bu esnâda gaflette olursanız, bağı kuramazsınız. Bilhassa sabah namazlarından sonraki güzel amellerinizi terk etmeyin.<br />
<br />
Bu Sıddîkiyye yâni Hâlidiyye yolunda halvete girmek yoktur. Halvette şöhret vardır. Şöhret ise âfettir. Bu yolun gâye ve maksadı tâlebeye nefsi terk ettirmektir. Halvette yapılan zikirde, kişide benlik duygusu galebe çalabilir. Yatsıdan sonra lambaları söndürün ve konuşmayın veya amellerinizle meşgul olun. Sıddîkiye yolundaki kişiler dünyâ zengini olanlara karşı muhtâc olmadıklarını göstermek için, vakarlı davranarak, muhtâc olmadıklarını göstermelidirler. Buna karşılık, kendilerine muhtâc olan ihtiyaç sâhiplerine karşı mütevâzî davranıp kendisini onlardan aşağı göstermelidir."<br />
<br />
Abdurrahmân Tâgî, birçok talebe yetiştirdi. Halîfelerinin en meşhûrları şunlardır: Fethullah Verkânîsî, Abdurrahmân Nurşînî, Molla Reşid Nurşînî, Allâme Molla Halil Siirdî'nin torunu Abdülkahhâr, Abdülkâdir Hizânî, Seyyid İbrâhim Es'irdî, Abdülhakîm Fersâfî, İbrâhim Ninkî, Tâhir Âbirî, Abdülhâdî, Abdullah Hurûsî, İbrâhim Çuhrûşî (Çukrûşî), Halil Çuhrûşî, Ahmed Taşkesânî, Muhammed Sâmî Erzincânî, Abdullah Subaşı, Halife Mustafa Bitlisî, Hacı Süleymân Bitlisî, Hacı Yûsuf Bitlisî, Hacı Yûsuf Köşkî'dir.<br />
<br />
Bunlardan Fethullah Verkânîsî'nin halîfesi Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî, Abdurrahmân Tâgî'nin oğludur. Abdurrahmân Tâgî'nin sözlerini halîfelerinden İbrâhim Çukrûşî toplayarak İşârât ismini vermiştir. Bu kitap çok kıymetlidir. Abdurrahmân Tâgî'nin oğlu Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî Adıyamanlı Abdülhakîm Hüseynî Efendinin hocasıdır.<br />
<br />
Yüksek hâl ve kerâmetler sâhibi olan Abdurrahmân Tâgî vefâtına yakın buyurdu ki:<br />
<br />
"Bana Hac mevsiminde Mina'da olduğum gösterildi. Hacca gelenler bütün velîlerin rûhlarıymış. Bu rûhlar benim için Allahü teâlâdan af ve mağfiret dilediler. Allahü teâlânın beni affettiğini ümid ediyorum.<br />
<br />
Anadolu'da yetişen evliyânın büyüklerinden olan Abdurrahmân Tâgî hazretleri bir gün talebelerinden birine bir hizmeti yapmasını emretti. Fakat talebesinde bu işe karşı bir isteksizlik meydana geldi. "Bu hizmeti başka bir sûfî yapsa onun için daha iyi olur. Bu iş bana ağır geliyor." diye kendi kendine söylendi. Bu durumun farkına varan Abdurrahmân Tâgî talebesine şöyle buyurdu:<br />
<br />
"İnsanoğlu daraldığı zaman bir işi yapması, yapmamasından daha zor olur. Ama kendisine zor gelen bir işi başkasına teklif etmesi kolay gelir. Halbuki insan, o işten gelen hayrın başkası için değil kendisi için olduğunu bilmez. Buna karşılık zevkli bir iş olunca insan o işi yapmayı, yapmamaya göre daha kolay bulur. Fakat bu defâ kendine değil de arkadaşına o işi yapmamayı tavsiye etmek kolayına gelir. Oysa o işi yapmamanın zararı arkadaşının değil kendisinindir, bunu bilmez."<br />
<br />
İnsanlara Allah rızâsı için iyiliği emr ederek ve kötülüklerden sakındırarak tasavvuf yolunda ilerlemelerine çalışan Abdurrahmân Tâgî, on sekiz yıl kaldığı ve irşâd vazîfesinde bulunduğu Nurşîn beldesinin insanlarını dâvet etmekten bir an geri kalmadı. Vefât etmeden önce ağır bir hastalığa yakalandı. Buna rağmen hiç bir sünnet namazını dahi ihmâl etmeyip, hepsini ayakta kıldı. Gece ibâdetini aslâ bırakmadı. Halbuki bu sırada ancak dört yanına yastık dayayarak oturabiliyor, oturamayınca sırtını duvara dayıyordu. Bu durumu kendisine hatırlatılarak; "Siz hastasınız bu şekilde ibâdet yapamazsınız." diyenlere aldırış etmiyor, hattâ bu şekilde konuşmalarını istemiyordu.<br />
<br />
Hastalığı sırasında kendisini ziyâret için gelen talebelerine şu edeplere uymalarını tavsiye etti: "Ziyâretime gelenler, tam bir edep ve huzûr içinde yanıma girsinler. Çünkü evliyânın rûhları devamlı olarak odamda bulunuyor. Edebe aykırı yapılan bir davranış, yapan kimseyi zarara uğratacağı  gibi, kendimin de o davranıştan zarar göreceğinden çekiniyorum. Yanıma girdiğinizde kalbleriniz bir, niyetleriniz aynı olsun. Çünkü hastalığım sırasında değişik arzularınızın bana yansımasından rahatsız oluyorum."<br />
<br />
Abdurrahmân Tâgî hazretleri vefât etmeden önceki son gecenin seher vaktinde Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) açıkça kendisine görünerek bal yemeyi ve şerbet içmeyi emrettiğini söyledi.<br />
<br />
Bu sözlerinden sonra kendisine; "Aklınızdan yolculuk geçiyor mu?" diye sorulunca; "Evet geçiyor. Eğer aklımdan yolculuk geçmeseydi, Peygamber efendimiz açık bir şekilde bana görünmezdi." buyurdu.<br />
<br />
O günün ikindi vakti sıralarında yanına gelen zevcesi Seyyide Kadriye Hanımın eteğinden tutarak şu beyti okudu:<br />
<br />
<br />
Kâbe hareminin harîmine vâsıl olamazsın<br />
<br />
Eğer evlâd-ı Alî'nin eteğine yapışmazsan.<br />
<br />
<br />
Bu beyti şefâat dilemesi gâyesiyle okuduğu mübârek yüzündeki ifâdeden açıkça anlaşılıyordu.<br />
<br />
Abdurrahmân Tâgî hazretleri son hastalığı sırasında, ağır hastalığına rağmen âilesine ve yakınlarına:<br />
<br />
"Allahü teâlâyı ve O'nun Resûlünü sevmeyi, İslâmiyetin emirlerine sıkıca bağlanmayı, yasaklarından şiddetle kaçınmayı ve şeyh Fethullah Verkânîsî'ye itâat etmeyi ve ona tâbi olmayı ihmâl etmeyin." buyurarak, yerine Şeyh Fethullah Verkânîsî'yi halîfe bıraktığını bildirdi.<br />
<br />
Son zamanlarında çevresindekilere ve bağlılarına şefkatle muâmele etti. Onlara rahmet nazarıyla baktı. Evlatlarına ise fazla iltifât göstermedi. Oğlu Molla Muhammed Ziyâüddîn'e şöyle buyurdu: "Oğlum, Şeyh Fethullah senin hakkında benden daha hayırlıdır. Çünkü ben seni başkalarından ayırmam, ama o seni diğerlerinden üstün tutar."<br />
<br />
Bir ara kendisinden geçti. Kendine geldikten sonra; "İki meleğin rûhumu almaya geldiklerini gördüm. Onlara;"Sizin rûhumu almanıza râzı değilim. Ben çok sayıda âlime hizmet ettiğim için rûhumu âlimlere mahsûs meleklerin almasını istiyorum." dedim. Bir müddet sonra benim rûhumu almaya gelen meleklere Allahü teâlânın; "Onun rûhunu benim dostlarımın rûhunu alan alsın." buyurduğunu duydum. Bu emri duyunca; "O çabuk gelsin." dedim." buyurdu.<br />
<br />
Daha sonra talebelerinden Molla Abdülkahhâr'a dönerek; "Güzel sesinle üzerime Kur'ân-ı kerîm oku." buyurdu. Talebeleri başından ayrılmayıp Kur'ân-ı kerîm okudular.<br />
<br />
Gece yarısına doğru çok sevdiği bir âile ferdini çağırdı. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem vefât etmek üzere iken hazret-i Âişe'ye çok yakınlık gösterdiğini, hattâ başını onun göğsü ve çenesi arasına dayanarak öyle vefât ettiğini bildiği için son anlarını aynı şekilde geçirmek istedi. Vücûdunu âilesinin koluna dayadı, elini eline koydu. Bir süre sonra elini çekerek sağ göğsünün altına gelecek şekilde tuttu. 1886 (H.1304) senesi Aralık ayının yirmisine rastlayan Perşembe günü kuşluk vaktine doğru saat dokuz civârında vefât etti. Talebeleri ve sevenlerinden meydana gelen kalabalık bir cemâat tarafından cenâze namazı kılındıktan sonra Nurşîn'de defnedildi. Kabri Bitlis vilâyetine bağlı Nurşîn nâhiyesinde olup ziyâret edilmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KERÂMET VE MENKÎBELERİ</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HAYATTAKİ GİBİ!..</span></span><br />
<br />
Abdurrahmân bin Yûsuf Rûmî'nin vefâtından sonra, sevdiklerinden birisi şöyle anlatmıştır:<br />
<br />
Bir gece, rüyâmda Abdurrahmân Rûmî'yi gördüm. Bana; "Bursa'da Seyyid Neccârî'nin evinde misâfir var. Beni ziyâret etmek istiyor. Gidip onu al ve kabrime getir." dedi. Sabah olunca derhâl oraya gidip misâfiri buldum. Bir arzusunun olup olmadığını sordum. "Abdurrahmân Rûmî'nin kabrini ziyâret etmek istiyorum." dedi. Onu alıp Abdurrahmân Rûmî'nin kabrine götürdüm. Biraz sonra onun yalnız kalmak istediğini sezip, oradaki bir mescide girdim ve bekledim. Çok geçmeden, o ziyâretçi ile Abdurrahmân Rûmî'nin konuşmaları kulağıma geldi. Aynen hayattaki gibi konuşuyordu. Konuşması bitince mescidden çıktım. Kabrin yanına geldiğimde kimseyi bulamadım.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YOLUMUZ SOHBET YOLUDUR</span></span><br />
<br />
Abdurrahmân Tâgî hazretleri bir sohbetinde, sohbetin fazîleti ile ilgili olarak, buyurdu ki:<br />
<br />
Yolumuz sohbet yoludur. İnsanlara hayret ediyorum niçin sohbeti istemezler, niçin sohbet meclisine katılmazlar, niçin Allah adamlarının yanında bulunmazlar? Halbuki sohbet ehlinin ev sâhibi Allahü teâlâ, teşrîfâtçısı hazret-i Ali, sâkîsi yâni su dağıtanı Hızır aleyhisselâmdır. Şâyet sohbet etmek için yedi kişi bir araya gelse, yüksek makamlara erişirler ki, Aralarında bir Allah dostunun varlığı umulur.<br />
<br />
Cehrî, açıktan Kur'ân-ı kerîm okumak ve sohbet evlerden zulmeti giderir. Onun için sohbet olunan evin sâhibi bildiği sûreleri açık olarak okusun.<br />
<br />
Sohbet peşinde koşmayı severim. Nerede sohbet ehli varsa oraya gitmek isterim. Mümkün mertebe hiç bir dervişin sohbetini kaçırmak istemem."<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KAYNAKLAR</span></span><br />
<br />
1) İşâretler (İbrâhim Çukruşî)<br />
<br />
2) El-Minah (Halid Ölehî)<br />
<br />
3) Eshâb-ı Kirâm</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Şihabeddin Sühreverdî Kimdir?]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=21405</link>
			<pubDate>Wed, 21 Jun 2023 19:05:08 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=21405</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şihabeddin Sühreverdî Kimdir?</span></span><br />
<br />
Şehâbeddin Sühreverdî (27 Ocak 1145 - 26 Eylül 1191), İranlı İslam filozofu ve işrakilik isimli fikrî akımın kurucusu.[1][2][3][4]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hayatı</span></span><br />
<br />
Asıl adı Yahya bin Habeş bin Emîrek .[5] Birçok konudaki bilgisi nedeniyle Şihâb yıldızından esinlenerek Şahabeddin veya Şihâbeddin olarak anılmış, Sühreverd'de doğduğu için de Sühreverdî olarak anılmıştır.[6] İdam ettirilerek öldürüldüğü için daha sonra künyesine Sühreverdî'nin ardından Maktûl de eklenmiştir. Ebu'l-Fütûh diye anılması ruhani hayatının derinliği ve bu konudaki çalışmaları nedeniyle olmuştur. Çağdaşı ve akrabası olan bir diğer önemli isim Şihabeddin Ömer Sühreverdî'dir, bu iki şahsın ayrıştırılabilmesi Maktûl künyesi ile anılmasına özen gösterilir.<br />
<br />
Eğitiminin ilk yıllarında Sühreverdî Meşşâi ekole yakınlık duymuş, bu konuda kendisini geliştirmiş ve bazı eserler kaleme almıştır. İlk zamanlardaki bu eğilimini daha sonra kendi felsefesi olan işrâkîliğe dair yazdığı eserlerde de belirtmiştir. Eğitimini tamamladıktan sonra birçok bölgeyi ziyarete gitti ve dönemin bazı önemli isimleriyle fikir alış verişinde bulundu. Bu sıralarda felsefesinin temelini oluşturacak çeşitli deneyimler yaşadığını açıklamıştır. Yine bu sıralarda adı duyulmuştu, saray çevrelerine yakınlaşmıştı ve birçok önemli devlet adamına ders verdi.<br />
<br />
Anadolu'da yıldızı parlamaya başlayan Sühreverdî'nin başarısı çeşitli kimselerin ona karşı çıkmasına yol açmış ve sonuç olarak öldürülmesi gerektiğini savunan birçok kişi ortaya çıkmıştı. Sonunda bir Halep fakihlerinin kararıyla Sühreverdî 1191'de idam edildi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Düşüncesi</span></span><br />
<br />
İşrâkîliğe etki eden kaynaklar hakkında farklı görüşler mevcut olsa da, esasları itibarıyla Yeni Eflantunculuğa dayanır. Metod bakımından işrâkîliğin Meşşâilikten ve Aristo geleneğine dayanan diğer felsefi akımlardan farklı en büyük özelliği akıl yolu ile hakikate ulaşılamayacağı, hakikate ulaşmanın tek yolunun bir tür manevi sezgicilik olduğu düşüncesidir. İşrâkîliğe göre hakikate ancak kalb ve işrak ile erişilebilir. İşrâkîliğin, düşünsel planda meşşâi gelenek ile sufi gelenek arasında bir yerde olduğu söylenebilir. Sufi gelenekten farklı olarak işrâkîlik cezb ve sekri kabul etmez.<br />
<br />
İşrâk, hem bu felsefenin temel taşını oluşturur hem de felsefeye adını verir. Arapça bir sözcük olan işrâk "Doğu, aydınlıkla ilgili, ışıkla ilgili" anlamlarına sahiptir.<br />
<br />
Sühreverdî âlemi dikey bir düzlemde açıklar, onun bu yön sisteminde Doğu maddiyetten tamamen sıyrılmış saf ışık ve meleklerin mekânı; Batı ise maddiyetin dünyasıdır. Bu iki yönün tam ortasında ışık ile karanlığın birleştiği noktadır. Bu kutsi yön - kutsi düzen düşüncesi büyük oranda Antik Pers kaynaklarından etkilenmiştir.<br />
<br />
Sühreverdî ışığı, nûr, hakikatin cevheri olarak tanımlamıştır. Ona göre kavrama ışığın bir şuur aydınlığı oluşturmasıyla oluşur ve eşyayı kavramamızı sağlayan ışıktır. Fakat doğrudan ışık ile hâsıl olan bilgi, Tanrı katından geldiği için, insanüstüdür. Böylece eğer birisi o bilgiye erişebilirse, keramet gösterip, varlık ve olaylara müdahale edebilir; o kişi için gizlilik perdesi kalkmıştır. Bu açılardan işrâkîlik sufi geleneğe yaklaşır. İşrâkîlikte akıl dışı sezgi - manevi sezgi farklı yerlerde farklı anlamlarda kullanılmıştır.<br />
<br />
Sühreverdî'nin bu düşünceleri Sünni çevrelerce ve belli başlı itikad mezheplerince, İslam akidesine ters düştüğü gerekçesiyle tenkit edilmiş ve din dışı sayılmıştır.<br />
<br />
Sühreverdi, rasyonel düşünme ile sezgisel düşünmeyi kendi felsefesinde bir araya getirmiştir. Rasyonel bilgi önemlidir hatta onunla sezgisel bilgiye yaklaşma imkânı da bulunmaktadır ama tek başına rasyonel bilgi yeterli değildir, çünkü varlık bizim rasyonel kalıplarımızın çok ötesindedir.<br />
<br />
Felsefe tarihi kavramı Sühreverdi ve ekolünün büyük ilgisini çekmiştir. Sühreverdi felsefeyi rasyonel sistemleştirmeden ziyade Hikmet ile bir tutar. Felsefe Platon ve Aristo ile başlamaz, aksine onlarla biter. Aristo hikmeti rasyonel bir kalıp içerisine sokarak perspektifini sınırlamış ve onu ilk dönem bilgelerinin birleştirici hikmetinden ayırmış oldu. İşraki görüşüne göre, Hermes veya İdris peygamber, felsefenin babasıdır ve onu vahiy olarak almıştır. İdris'i, Yunanistan ve İran'daki bilgeler ve daha önceki uygarlıkların hikmetini kendisinde birleştiren İslam bilgeleri izler.<br />
<br />
Sühreverdi ayrıca, Zerdüşt [1] 6 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. öğretinin (özellikle de melekler bilimi (angeology) ve nur ile karanlığın sembolize edilmesi konusunda) etkisinde kalmıştır. Kadim Zerdüşt bilgelerinin hikmetini, Hermes'inki ile, dolayısıyla da başta Pisagor ve Platon olmak üzere Aristo öncesi filozofların hikmetiyle aynı görmüştür. Sonuçta da kadim Mısır, Keldani ve Sâbiî doktrinlerinden geriye kalanlarla Helenist matris içerisinde birleşen Hermetizm'in engin geleneğinden etkilenmiştir. Sühreverdi'yi etkileyen diğer bir kaynak da Sufi hikmetidir. Özellikle de, sık sık bahsettiği Hallac'dan ve Gazali'den çok şey almıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İnsanın doğası</span></span><br />
<br />
Sühreverdi beden ve ruh arasındaki geleneksel ayırıma inanmaktadır. Beden onun için karanlığı ruh ise ışığı temsil eder ve ruh manevi faziletlerle kuvvetlenir ve beden de oruç, uykuya muhalefet yoluyla zayıflatılırsa ruh özgürlüğüne kavuşur ve manevi dünya ile temas kurar.[7]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Eserleri</span></span><br />
<br />
Kısa ve çalkantılı hayatının aksine Sühreverdi'nin eserleri çok fazladır. Bunlardan bazıları kaybolmuş, birkaçı basılmış, geri kalanı da elyazmaları halinde İran, Hindistan ve Türkiye'deki kütüphanelerde bulunmaktadır. Kendisinden önce gelen İbn Sina ve Gazali'nin aksine eserlerinin hiçbiri Latince'ye çevrilmediğinden Batı dünyasında tanınmamıştır. Sühreverdi'nin eserlerinden yaklaşık elli tanesi, çeşitli tarih ve biyografi kitaplarında bize ulaşmıştır. Bunlar, şu şekilde beş sınıfa ayrılabilirler:<br />
<br />
1- Dört büyük doktrinel inceleme: ilk üçü belirli değişikliklerle Aristo felsefesiyle (meşşai) ilgili, sonuncu ise işraki hikmet hakkındadır. hepsi Arapça olan bu eserler, Telvihat, Mukavvemat, Mutarahat ve Hikmet el-İşrak 'dir.<br />
<br />
2- Heyakil el-Nur, el-Alvah el-İmadiye, Pertev-Name, İtikad el-Hukema el-Lemahat, Yezdan Şinaht ve Bustan el-Kulub gibi daha kısa doktrinel risaleler. Kısmen Arapça, kısmen de Farsça olan bu eserler, daha geniş risalelerin özel konularını açıklarlar.<br />
<br />
3- Sembolik dilde yazılmış ve saliklerin ma'rifet ve işrake yolculuklarını tasvir eden seyr ü süluk hikâyeleri. Tamamı Farsça yazılmış olan bu kısa eserler, Akl-i Surh, Avâz-i Per-i Cebrail, el-Gurbet el-Garbiyye (Arapçası da vardır), Lugat-i Mûrân, risale fi'l-Mirac, Risale fil Halat el-Tufuliyye, Rûzi ba Cemaat-i Sûfiyan ve Safir-i Simurg'dan ibarettir.<br />
<br />
4- İbn Sina'nın Risale el-Ta'ir'inin Farsçaya tercümesi, İbn Sina'nın İşarat ve Tenbihat'ının Farsça şerhi gibi filozofların eserlerinin inisiyatik metinleriyle kutsal metinlerin şerhleri ve transkripsiyonları. Ayrıca İbn Sina'nin Risalet el-Işk isimli eserine ve Kur'an ve hadis üzerine yorumlarına dayanan Risale fi Hakikat el-Işk adlı eser de bu gruba dahildir.<br />
<br />
5- Şehrezuri'nin el-Varidat ve'l-Takdisat diye adlandırdığı dua ve zikirler.<br />
<br />
Sufi hikmetiyle, Hermetizm, Pisagor, Platon, Aristo ve Zerdüşt felsefelerini diğer bazı unsurlarla birleştiren bu eserler ve çok sayıdaki şerhleri, son yedi yüzyıl boyunca, İşrak geleneğinin özünü teşkil etmiştir.<br />
<br />
evliyânın büyüklerinden ve fıkıh âlimi. İsmi, Ömer bin Muhammed bin Abdullah bin Muhammed es-Sühreverdî, künyesi Ebû Abdullah'tır. Ebû Nasr ve Ebü'l-Kâsım Sûfî de denildi. Nesebi Ebû Bekr-i Sıddîk'a (radıyallahü anh) ulaşır. Şeyh Ebü'n-Necîb'in kardeşinin oğludur. 1144 (H.539) senesinde Sühreverd'de doğdu. 1234 (H.632) senesi Muharrem ayında vefât etti.<br />
<br />
Şihâbüddîn Sühreverdî, ilim öğrenmek için Bağdat'a gitti. Amcası büyük âlim Ebü'n-Necîb Abdülkâhir'in sohbetlerinde yetişerek tasavvuf ilimlerini öğrendi. Aynı zamanda Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin sohbetlerinde de bulundu. Basra'da da Ebû Muhammed bin Abdullah'ın sohbetlerine devâm etti. Ebû Hafs Sühreverdî; amcasından, Ebû Muhammed Hibetullah bin Şiblî, Ebü'l-Feth bin Battî, Ma'mer bin Tâhir, Ebû Zür'a Makdisî, Ebü'l-Fütûh Tâî ve birçok âlimden hadîs-i şerîf dinleyip, rivâyette bulundu.<br />
<br />
Kendisinden ise; İbn-i Dübeysî, İbn-i Nukta, Zekî Berzâlî, İbn-i Neccâr, Kavsî, Ebü'l-Ganâim bin Allân, İzz el-Fârûsî, Ebü'l-Abbâs el-Eberkûhî ve birçok âlim ilim öğrenip, hadîs-i şerîf rivâyetinde bulundu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Buyurdu ki:</span></span><br />
<br />
Ey oğul! İnsanlarla münâkaşa etme. Seni medheden kimsenin sözüne aldanma. Seni kötüleyen kimsenin sözlerinden dolayı da üzülme. Herkese karşı iyi huylu ol. Tevâzuya yapış. Çünkü Resûlullah efendimiz; ?Kim Allahü teâlânın rızâsı için tevâzu yaparsa, Allahü teâlâ onu yükseltir. Kim kibirlenir ve böbürlenirse, Allahü teâlâ onu alçaltır.? buyurdular.<br />
<br />
İyi ve kötü kimseler karşısında her zaman edepli ol. Küçük büyük herkese merhametli ol. Onlara karşı şefkat ve merhamet gözüyle bak. Çok gülme. Çünkü gülmek, gaflettendir ve kalbi öldürür. Resûlullah efendimiz; ?Eğer siz benim bildiğimi bilmiş olsaydınız, az güler, çok ağlardınız.? buyurdu.<br />
<br />
Allahü teâlânın rahmetinden ümîdini kesme. Ümitle korku arasında yaşa.<br />
<br />
Ey oğul! Dünyâyı terk et (Haram olan, Allahü teâlânın yasak ettiği şeyleri ve dünyâ sevgisini terk et). Çünkü dünyâyı isteyenin ve sevenin dîni gider. Namazını kıl, orucunu tut. Allahü teâlânın velî kullarına; malın, bedenin ve makâmınla hizmetçi ol. Onların kalplerini kazan ve onların yaşayışlarına göre hareket et. Ehl-i sünnet îtikâdında olan âlimlerden hiçbirinin sözlerini inkâr etme. Eğer inkâra gidersen ebediyen felâh bulamazsın.<br />
<br />
Ey oğul! Allahü teâlânın sana rızık olarak verdiği şeylerde cömert ol. Cimrilik, hased, kin ve hîleden çok sakın. Çünkü, cimri ve hasetçi kimsenin yeri Cehennem'dir. Hiçbir zaman hâlini insanlara açma. Zâhiri süsleme. Çünkü görünüşü süslemek, bâtının haraplığındandır.<br />
<br />
Rızık konusunda Allahü teâlânın vaadlerine güven. Çünkü O, her canlının rızkını vereceğine dâir kefil oldu. Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmde meâlen; ?Yerde yürüyen ne kadar canlı varsa, hepsinin rızkı, ancak Allahü teâlâya âittir.? buyurdu. (Hûd sûresi: 61)<br />
<br />
İnsanlardan hiçbir şey bekleme. Hakkı söyle. Mahlûkâttan hiçbirisine meyletme. Mâlâyâniyi terk et. Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfte; ?Kişinin mâlâyâniyi (faydası olmayan şeyleri) terk etmesi, Müslümanlığının güzelliğindendir.? buyurdu.<br />
<br />
Ey oğul! İnsanlara nasîhat edici ve faydalı ol. Yemeyi, içmeyi, konuşmayı ve uykuyu azalt. Sâdece ihtiyâcın kadar ye ve zarûret yoksa, konuşma. Çok uyuma. Namaz, oruç ve Allahü teâlânın zikriyle meşgul ol. Kalbin mahzûn, gözün yaşlar dökücü, amelin hâlis, duân hamd, arkadaşların fakir, evin mescit, malın ilim, zînetin zühd olsun.<br />
<br />
Ey oğul! Fânî dünyânın zînetine aldanıp gurûrlanma. Dünyâya meyleden helâk olur. Âhiret yolculuğuna hâzır ol. Fırsat elindeyken, Allahü teâlâdan başkasına gönül bağlama. Bir gün gelir pişmanlığın fayda vermez.?<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Başlıca eserleri</span></span><br />
<br />
    Hikmet'ül-İşrâk<br />
    Pertev-Nâme<br />
    Heyâkilu'n-Nûr<br />
    Elvâhu'l-İmâdiyye<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Türkçede İşrakilik</span></span><br />
<br />
    Nur Heykelleri, Çeviren: Saffet Yetkin, MEB Dünya Edebiyatından Tercümeler, Şark-İslam Klasikleri,1949.<br />
    Kıssatu'l-Gurbeti'l-Garbiyye: Çevirisi: İsmail Yakıt, "Ruhun Yolculuğu" Felsefe Arkivi İçinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, 1987, Sayı: 26<br />
    Risâle Fi İ'tikâdi'l-Hukemâ: Türkçe çevirisi: İsmail Yakıt, "Filozofların İnançları", Felsefe Arkivi İçinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi 1987, sayı: 26.<br />
    Yusuf Ziya Yörükhan, Şihabeddin Sühreverdi ve Nur Heykelleri, İnsan Yayınları, 1998.<br />
    Sühreverdi Maktul ve İşrakiliğin Dili, Rıfat Okudan, Fakülte Kitabevi, 2006.<br />
    İşrak Felsefesi, Hikmetü'l-İşrâk, Çeviren: Tahir Uluç, İz Yayıncılık, 2009<br />
    Sühreverdi ve İşrak Felsefesi, Nesim Doru-Yunus Kaplan, Otto Yayınları, 2014.<br />
    Sühreverdi ve İşrak Felsefesi, Kolektif, Divan Kitap, 2015.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İngilizce'de İşrakilik</span></span><br />
<br />
    al-Suhrawardi [Sohravardi, Shihaboddin Yahya] (1154-91) Hayakil al-nur (The Temples of Light), ed. M.A. Abu Rayyan, Cairo: al-Maktaba al-Tijariyyah al-Kubra, 1957. (Bu eser Sühreverdi'nin Nur Heykelleri adıyla Türkçeye çevirilen tek eseridir.)<br />
    (1183-91) Oeuvres philosophiques et mystiques, vols I and II, ed. H. Corbin, Tehran and Paris: Adrien-Maisonneuve, 1976; vol. III, ed. S. H. Nasr, Tehran and Paris: Adrien-Maisonneuve, 1977. (A vitally important collection of the basic principles of illuminationism. An English translation of some of the works in Volume 3 can be found in The Mystical and Visionary Treatises of Shihabuddin Yahya Suhrawardi, trans. W. Thackston, London: Octagon Press, 1982.)<br />
    [Sohravardi, Shihaboddin Yahya] (1186-91) Kitab hikmat al-ishraq (The Philosophy of Illumination), trans H. Corbin, ed. and intro. C. Jambet, Le livre de la sagesse orientale: Kitab Hikmat al-Ishraq, Lagrasse: Verdier, 1986.<br />
    The Philosophy of Illumination, Trans. John Walbridge, Hossein Ziai, Brigham Young University (April 1, 2000)<br />
    The Mystical &amp; Visionary Treatises of Suhrawardi, introduction and translation W. M. Thackston, Jr. Octagon Press, Limited (June 1982)<br />
    Amin Razavi, M. (1997) Suhrawardi and the School of Illumination, Richmond: Curzon.<br />
    Ziai, H. (1996) 'The Illuminationist Tradition', in S. H. Nasr and O. Leaman (eds) History of Islamic Philosophy, London: Routledge, ch. 29, 465-96. (A clear description of the topic, with the emphasis on the analytic aspect of illuminationism.)<br />
    (1990) Knowledge and Illumination: A Study of Suhrawardi's Hikmat al-Ishraq, Atlanta, GA: Scholars Press. (Study of the more analytical parts of al-Suhrawardi's philosophy.)<br />
    Walbridge, J. (1992) The Science of Mystic Lights: Qutb al-Din Shirazi and the Illuminationist Tradition in Islamic Philosophy, Cambridge, MA: Harvard University Press.<br />
    The Wisdom of the Mystic East: Suhrawardi and Platonic Orientalism State University of New York Press (August 2001)<br />
    Nasrollah Pourjavady, The Light of Sakina in Suhrawardi's Philosophy of Illumination, Global Publications (June 1999)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
<br />
ihya org</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şihabeddin Sühreverdî Kimdir?</span></span><br />
<br />
Şehâbeddin Sühreverdî (27 Ocak 1145 - 26 Eylül 1191), İranlı İslam filozofu ve işrakilik isimli fikrî akımın kurucusu.[1][2][3][4]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hayatı</span></span><br />
<br />
Asıl adı Yahya bin Habeş bin Emîrek .[5] Birçok konudaki bilgisi nedeniyle Şihâb yıldızından esinlenerek Şahabeddin veya Şihâbeddin olarak anılmış, Sühreverd'de doğduğu için de Sühreverdî olarak anılmıştır.[6] İdam ettirilerek öldürüldüğü için daha sonra künyesine Sühreverdî'nin ardından Maktûl de eklenmiştir. Ebu'l-Fütûh diye anılması ruhani hayatının derinliği ve bu konudaki çalışmaları nedeniyle olmuştur. Çağdaşı ve akrabası olan bir diğer önemli isim Şihabeddin Ömer Sühreverdî'dir, bu iki şahsın ayrıştırılabilmesi Maktûl künyesi ile anılmasına özen gösterilir.<br />
<br />
Eğitiminin ilk yıllarında Sühreverdî Meşşâi ekole yakınlık duymuş, bu konuda kendisini geliştirmiş ve bazı eserler kaleme almıştır. İlk zamanlardaki bu eğilimini daha sonra kendi felsefesi olan işrâkîliğe dair yazdığı eserlerde de belirtmiştir. Eğitimini tamamladıktan sonra birçok bölgeyi ziyarete gitti ve dönemin bazı önemli isimleriyle fikir alış verişinde bulundu. Bu sıralarda felsefesinin temelini oluşturacak çeşitli deneyimler yaşadığını açıklamıştır. Yine bu sıralarda adı duyulmuştu, saray çevrelerine yakınlaşmıştı ve birçok önemli devlet adamına ders verdi.<br />
<br />
Anadolu'da yıldızı parlamaya başlayan Sühreverdî'nin başarısı çeşitli kimselerin ona karşı çıkmasına yol açmış ve sonuç olarak öldürülmesi gerektiğini savunan birçok kişi ortaya çıkmıştı. Sonunda bir Halep fakihlerinin kararıyla Sühreverdî 1191'de idam edildi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Düşüncesi</span></span><br />
<br />
İşrâkîliğe etki eden kaynaklar hakkında farklı görüşler mevcut olsa da, esasları itibarıyla Yeni Eflantunculuğa dayanır. Metod bakımından işrâkîliğin Meşşâilikten ve Aristo geleneğine dayanan diğer felsefi akımlardan farklı en büyük özelliği akıl yolu ile hakikate ulaşılamayacağı, hakikate ulaşmanın tek yolunun bir tür manevi sezgicilik olduğu düşüncesidir. İşrâkîliğe göre hakikate ancak kalb ve işrak ile erişilebilir. İşrâkîliğin, düşünsel planda meşşâi gelenek ile sufi gelenek arasında bir yerde olduğu söylenebilir. Sufi gelenekten farklı olarak işrâkîlik cezb ve sekri kabul etmez.<br />
<br />
İşrâk, hem bu felsefenin temel taşını oluşturur hem de felsefeye adını verir. Arapça bir sözcük olan işrâk "Doğu, aydınlıkla ilgili, ışıkla ilgili" anlamlarına sahiptir.<br />
<br />
Sühreverdî âlemi dikey bir düzlemde açıklar, onun bu yön sisteminde Doğu maddiyetten tamamen sıyrılmış saf ışık ve meleklerin mekânı; Batı ise maddiyetin dünyasıdır. Bu iki yönün tam ortasında ışık ile karanlığın birleştiği noktadır. Bu kutsi yön - kutsi düzen düşüncesi büyük oranda Antik Pers kaynaklarından etkilenmiştir.<br />
<br />
Sühreverdî ışığı, nûr, hakikatin cevheri olarak tanımlamıştır. Ona göre kavrama ışığın bir şuur aydınlığı oluşturmasıyla oluşur ve eşyayı kavramamızı sağlayan ışıktır. Fakat doğrudan ışık ile hâsıl olan bilgi, Tanrı katından geldiği için, insanüstüdür. Böylece eğer birisi o bilgiye erişebilirse, keramet gösterip, varlık ve olaylara müdahale edebilir; o kişi için gizlilik perdesi kalkmıştır. Bu açılardan işrâkîlik sufi geleneğe yaklaşır. İşrâkîlikte akıl dışı sezgi - manevi sezgi farklı yerlerde farklı anlamlarda kullanılmıştır.<br />
<br />
Sühreverdî'nin bu düşünceleri Sünni çevrelerce ve belli başlı itikad mezheplerince, İslam akidesine ters düştüğü gerekçesiyle tenkit edilmiş ve din dışı sayılmıştır.<br />
<br />
Sühreverdi, rasyonel düşünme ile sezgisel düşünmeyi kendi felsefesinde bir araya getirmiştir. Rasyonel bilgi önemlidir hatta onunla sezgisel bilgiye yaklaşma imkânı da bulunmaktadır ama tek başına rasyonel bilgi yeterli değildir, çünkü varlık bizim rasyonel kalıplarımızın çok ötesindedir.<br />
<br />
Felsefe tarihi kavramı Sühreverdi ve ekolünün büyük ilgisini çekmiştir. Sühreverdi felsefeyi rasyonel sistemleştirmeden ziyade Hikmet ile bir tutar. Felsefe Platon ve Aristo ile başlamaz, aksine onlarla biter. Aristo hikmeti rasyonel bir kalıp içerisine sokarak perspektifini sınırlamış ve onu ilk dönem bilgelerinin birleştirici hikmetinden ayırmış oldu. İşraki görüşüne göre, Hermes veya İdris peygamber, felsefenin babasıdır ve onu vahiy olarak almıştır. İdris'i, Yunanistan ve İran'daki bilgeler ve daha önceki uygarlıkların hikmetini kendisinde birleştiren İslam bilgeleri izler.<br />
<br />
Sühreverdi ayrıca, Zerdüşt [1] 6 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. öğretinin (özellikle de melekler bilimi (angeology) ve nur ile karanlığın sembolize edilmesi konusunda) etkisinde kalmıştır. Kadim Zerdüşt bilgelerinin hikmetini, Hermes'inki ile, dolayısıyla da başta Pisagor ve Platon olmak üzere Aristo öncesi filozofların hikmetiyle aynı görmüştür. Sonuçta da kadim Mısır, Keldani ve Sâbiî doktrinlerinden geriye kalanlarla Helenist matris içerisinde birleşen Hermetizm'in engin geleneğinden etkilenmiştir. Sühreverdi'yi etkileyen diğer bir kaynak da Sufi hikmetidir. Özellikle de, sık sık bahsettiği Hallac'dan ve Gazali'den çok şey almıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İnsanın doğası</span></span><br />
<br />
Sühreverdi beden ve ruh arasındaki geleneksel ayırıma inanmaktadır. Beden onun için karanlığı ruh ise ışığı temsil eder ve ruh manevi faziletlerle kuvvetlenir ve beden de oruç, uykuya muhalefet yoluyla zayıflatılırsa ruh özgürlüğüne kavuşur ve manevi dünya ile temas kurar.[7]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Eserleri</span></span><br />
<br />
Kısa ve çalkantılı hayatının aksine Sühreverdi'nin eserleri çok fazladır. Bunlardan bazıları kaybolmuş, birkaçı basılmış, geri kalanı da elyazmaları halinde İran, Hindistan ve Türkiye'deki kütüphanelerde bulunmaktadır. Kendisinden önce gelen İbn Sina ve Gazali'nin aksine eserlerinin hiçbiri Latince'ye çevrilmediğinden Batı dünyasında tanınmamıştır. Sühreverdi'nin eserlerinden yaklaşık elli tanesi, çeşitli tarih ve biyografi kitaplarında bize ulaşmıştır. Bunlar, şu şekilde beş sınıfa ayrılabilirler:<br />
<br />
1- Dört büyük doktrinel inceleme: ilk üçü belirli değişikliklerle Aristo felsefesiyle (meşşai) ilgili, sonuncu ise işraki hikmet hakkındadır. hepsi Arapça olan bu eserler, Telvihat, Mukavvemat, Mutarahat ve Hikmet el-İşrak 'dir.<br />
<br />
2- Heyakil el-Nur, el-Alvah el-İmadiye, Pertev-Name, İtikad el-Hukema el-Lemahat, Yezdan Şinaht ve Bustan el-Kulub gibi daha kısa doktrinel risaleler. Kısmen Arapça, kısmen de Farsça olan bu eserler, daha geniş risalelerin özel konularını açıklarlar.<br />
<br />
3- Sembolik dilde yazılmış ve saliklerin ma'rifet ve işrake yolculuklarını tasvir eden seyr ü süluk hikâyeleri. Tamamı Farsça yazılmış olan bu kısa eserler, Akl-i Surh, Avâz-i Per-i Cebrail, el-Gurbet el-Garbiyye (Arapçası da vardır), Lugat-i Mûrân, risale fi'l-Mirac, Risale fil Halat el-Tufuliyye, Rûzi ba Cemaat-i Sûfiyan ve Safir-i Simurg'dan ibarettir.<br />
<br />
4- İbn Sina'nın Risale el-Ta'ir'inin Farsçaya tercümesi, İbn Sina'nın İşarat ve Tenbihat'ının Farsça şerhi gibi filozofların eserlerinin inisiyatik metinleriyle kutsal metinlerin şerhleri ve transkripsiyonları. Ayrıca İbn Sina'nin Risalet el-Işk isimli eserine ve Kur'an ve hadis üzerine yorumlarına dayanan Risale fi Hakikat el-Işk adlı eser de bu gruba dahildir.<br />
<br />
5- Şehrezuri'nin el-Varidat ve'l-Takdisat diye adlandırdığı dua ve zikirler.<br />
<br />
Sufi hikmetiyle, Hermetizm, Pisagor, Platon, Aristo ve Zerdüşt felsefelerini diğer bazı unsurlarla birleştiren bu eserler ve çok sayıdaki şerhleri, son yedi yüzyıl boyunca, İşrak geleneğinin özünü teşkil etmiştir.<br />
<br />
evliyânın büyüklerinden ve fıkıh âlimi. İsmi, Ömer bin Muhammed bin Abdullah bin Muhammed es-Sühreverdî, künyesi Ebû Abdullah'tır. Ebû Nasr ve Ebü'l-Kâsım Sûfî de denildi. Nesebi Ebû Bekr-i Sıddîk'a (radıyallahü anh) ulaşır. Şeyh Ebü'n-Necîb'in kardeşinin oğludur. 1144 (H.539) senesinde Sühreverd'de doğdu. 1234 (H.632) senesi Muharrem ayında vefât etti.<br />
<br />
Şihâbüddîn Sühreverdî, ilim öğrenmek için Bağdat'a gitti. Amcası büyük âlim Ebü'n-Necîb Abdülkâhir'in sohbetlerinde yetişerek tasavvuf ilimlerini öğrendi. Aynı zamanda Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin sohbetlerinde de bulundu. Basra'da da Ebû Muhammed bin Abdullah'ın sohbetlerine devâm etti. Ebû Hafs Sühreverdî; amcasından, Ebû Muhammed Hibetullah bin Şiblî, Ebü'l-Feth bin Battî, Ma'mer bin Tâhir, Ebû Zür'a Makdisî, Ebü'l-Fütûh Tâî ve birçok âlimden hadîs-i şerîf dinleyip, rivâyette bulundu.<br />
<br />
Kendisinden ise; İbn-i Dübeysî, İbn-i Nukta, Zekî Berzâlî, İbn-i Neccâr, Kavsî, Ebü'l-Ganâim bin Allân, İzz el-Fârûsî, Ebü'l-Abbâs el-Eberkûhî ve birçok âlim ilim öğrenip, hadîs-i şerîf rivâyetinde bulundu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Buyurdu ki:</span></span><br />
<br />
Ey oğul! İnsanlarla münâkaşa etme. Seni medheden kimsenin sözüne aldanma. Seni kötüleyen kimsenin sözlerinden dolayı da üzülme. Herkese karşı iyi huylu ol. Tevâzuya yapış. Çünkü Resûlullah efendimiz; ?Kim Allahü teâlânın rızâsı için tevâzu yaparsa, Allahü teâlâ onu yükseltir. Kim kibirlenir ve böbürlenirse, Allahü teâlâ onu alçaltır.? buyurdular.<br />
<br />
İyi ve kötü kimseler karşısında her zaman edepli ol. Küçük büyük herkese merhametli ol. Onlara karşı şefkat ve merhamet gözüyle bak. Çok gülme. Çünkü gülmek, gaflettendir ve kalbi öldürür. Resûlullah efendimiz; ?Eğer siz benim bildiğimi bilmiş olsaydınız, az güler, çok ağlardınız.? buyurdu.<br />
<br />
Allahü teâlânın rahmetinden ümîdini kesme. Ümitle korku arasında yaşa.<br />
<br />
Ey oğul! Dünyâyı terk et (Haram olan, Allahü teâlânın yasak ettiği şeyleri ve dünyâ sevgisini terk et). Çünkü dünyâyı isteyenin ve sevenin dîni gider. Namazını kıl, orucunu tut. Allahü teâlânın velî kullarına; malın, bedenin ve makâmınla hizmetçi ol. Onların kalplerini kazan ve onların yaşayışlarına göre hareket et. Ehl-i sünnet îtikâdında olan âlimlerden hiçbirinin sözlerini inkâr etme. Eğer inkâra gidersen ebediyen felâh bulamazsın.<br />
<br />
Ey oğul! Allahü teâlânın sana rızık olarak verdiği şeylerde cömert ol. Cimrilik, hased, kin ve hîleden çok sakın. Çünkü, cimri ve hasetçi kimsenin yeri Cehennem'dir. Hiçbir zaman hâlini insanlara açma. Zâhiri süsleme. Çünkü görünüşü süslemek, bâtının haraplığındandır.<br />
<br />
Rızık konusunda Allahü teâlânın vaadlerine güven. Çünkü O, her canlının rızkını vereceğine dâir kefil oldu. Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmde meâlen; ?Yerde yürüyen ne kadar canlı varsa, hepsinin rızkı, ancak Allahü teâlâya âittir.? buyurdu. (Hûd sûresi: 61)<br />
<br />
İnsanlardan hiçbir şey bekleme. Hakkı söyle. Mahlûkâttan hiçbirisine meyletme. Mâlâyâniyi terk et. Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfte; ?Kişinin mâlâyâniyi (faydası olmayan şeyleri) terk etmesi, Müslümanlığının güzelliğindendir.? buyurdu.<br />
<br />
Ey oğul! İnsanlara nasîhat edici ve faydalı ol. Yemeyi, içmeyi, konuşmayı ve uykuyu azalt. Sâdece ihtiyâcın kadar ye ve zarûret yoksa, konuşma. Çok uyuma. Namaz, oruç ve Allahü teâlânın zikriyle meşgul ol. Kalbin mahzûn, gözün yaşlar dökücü, amelin hâlis, duân hamd, arkadaşların fakir, evin mescit, malın ilim, zînetin zühd olsun.<br />
<br />
Ey oğul! Fânî dünyânın zînetine aldanıp gurûrlanma. Dünyâya meyleden helâk olur. Âhiret yolculuğuna hâzır ol. Fırsat elindeyken, Allahü teâlâdan başkasına gönül bağlama. Bir gün gelir pişmanlığın fayda vermez.?<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Başlıca eserleri</span></span><br />
<br />
    Hikmet'ül-İşrâk<br />
    Pertev-Nâme<br />
    Heyâkilu'n-Nûr<br />
    Elvâhu'l-İmâdiyye<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Türkçede İşrakilik</span></span><br />
<br />
    Nur Heykelleri, Çeviren: Saffet Yetkin, MEB Dünya Edebiyatından Tercümeler, Şark-İslam Klasikleri,1949.<br />
    Kıssatu'l-Gurbeti'l-Garbiyye: Çevirisi: İsmail Yakıt, "Ruhun Yolculuğu" Felsefe Arkivi İçinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, 1987, Sayı: 26<br />
    Risâle Fi İ'tikâdi'l-Hukemâ: Türkçe çevirisi: İsmail Yakıt, "Filozofların İnançları", Felsefe Arkivi İçinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi 1987, sayı: 26.<br />
    Yusuf Ziya Yörükhan, Şihabeddin Sühreverdi ve Nur Heykelleri, İnsan Yayınları, 1998.<br />
    Sühreverdi Maktul ve İşrakiliğin Dili, Rıfat Okudan, Fakülte Kitabevi, 2006.<br />
    İşrak Felsefesi, Hikmetü'l-İşrâk, Çeviren: Tahir Uluç, İz Yayıncılık, 2009<br />
    Sühreverdi ve İşrak Felsefesi, Nesim Doru-Yunus Kaplan, Otto Yayınları, 2014.<br />
    Sühreverdi ve İşrak Felsefesi, Kolektif, Divan Kitap, 2015.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İngilizce'de İşrakilik</span></span><br />
<br />
    al-Suhrawardi [Sohravardi, Shihaboddin Yahya] (1154-91) Hayakil al-nur (The Temples of Light), ed. M.A. Abu Rayyan, Cairo: al-Maktaba al-Tijariyyah al-Kubra, 1957. (Bu eser Sühreverdi'nin Nur Heykelleri adıyla Türkçeye çevirilen tek eseridir.)<br />
    (1183-91) Oeuvres philosophiques et mystiques, vols I and II, ed. H. Corbin, Tehran and Paris: Adrien-Maisonneuve, 1976; vol. III, ed. S. H. Nasr, Tehran and Paris: Adrien-Maisonneuve, 1977. (A vitally important collection of the basic principles of illuminationism. An English translation of some of the works in Volume 3 can be found in The Mystical and Visionary Treatises of Shihabuddin Yahya Suhrawardi, trans. W. Thackston, London: Octagon Press, 1982.)<br />
    [Sohravardi, Shihaboddin Yahya] (1186-91) Kitab hikmat al-ishraq (The Philosophy of Illumination), trans H. Corbin, ed. and intro. C. Jambet, Le livre de la sagesse orientale: Kitab Hikmat al-Ishraq, Lagrasse: Verdier, 1986.<br />
    The Philosophy of Illumination, Trans. John Walbridge, Hossein Ziai, Brigham Young University (April 1, 2000)<br />
    The Mystical &amp; Visionary Treatises of Suhrawardi, introduction and translation W. M. Thackston, Jr. Octagon Press, Limited (June 1982)<br />
    Amin Razavi, M. (1997) Suhrawardi and the School of Illumination, Richmond: Curzon.<br />
    Ziai, H. (1996) 'The Illuminationist Tradition', in S. H. Nasr and O. Leaman (eds) History of Islamic Philosophy, London: Routledge, ch. 29, 465-96. (A clear description of the topic, with the emphasis on the analytic aspect of illuminationism.)<br />
    (1990) Knowledge and Illumination: A Study of Suhrawardi's Hikmat al-Ishraq, Atlanta, GA: Scholars Press. (Study of the more analytical parts of al-Suhrawardi's philosophy.)<br />
    Walbridge, J. (1992) The Science of Mystic Lights: Qutb al-Din Shirazi and the Illuminationist Tradition in Islamic Philosophy, Cambridge, MA: Harvard University Press.<br />
    The Wisdom of the Mystic East: Suhrawardi and Platonic Orientalism State University of New York Press (August 2001)<br />
    Nasrollah Pourjavady, The Light of Sakina in Suhrawardi's Philosophy of Illumination, Global Publications (June 1999)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
<br />
ihya org</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ahmed Ziyaüddîn-i Gümüşhanevi Kimdir?]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=21404</link>
			<pubDate>Wed, 21 Jun 2023 19:00:07 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=21404</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ahmed Ziyaüddîn-i Gümüşhanevi Kimdir?</span></span><br />
<br />
Ahmed Ziyaüddin Efendi (1813 - 1893), Gümüşhânevî Tekkesi’nin kurucusu. Gümüşhaneli bir tüccarın oğludur.<br />
<br />
Ahmed Ziyaüddin; İstanbul’a gelerek önce Beyazıt, ardından da Mahmut Paşa medreselerinde okudu. Bu dönemde "Kürt Hoca" lakabıyla bilinen Nakşibendi Şeyhi Abdurrahman el-Harputi’ne öğrenci oldu. 1844’te müderrislik icazeti aldıktan sonra Beyazıt Medresesi’nde ders vermeye başladı.<br />
<br />
1848’de Üsküdar’daki Alacaminare Tekkesi’nde Mevlana Halid-i Bağdadi’nin halifelerinden Abdülfettah el-Akri ile tanışarak onun aracılığıyla Trablusşam Müftüsü Ahmet Ervadi’ye bağlandı. 1859’da Cağaloğlu’ndaki Fatma Sultan Camii’nde irşada başladı ve bu camii zamanla Gümüşhânevî Dergâhı olarak günümüze kadar anılmaya başlandı. Gümüşhânevî, 1848’de şeyhi Ervâdî’den Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Kübreviyye, Çeştiyye, Sühreverdiyye, Şâzeliyye, Desûkiyye, Halvetiyye, Müceddidiyye, Mazhariyye, Rifâiyye, Hâlidiyye tarikatlerinden icazet almıştır.<br />
<br />
Ahmed Ziyaüddin; 28 yılını kitap çalışmalarına verdi, 18.000 eser bulunan dört kütüphanesi bulunmaktaydı. "Mecmuat-ül Ahzâb" adlı kitabı derledi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ahmed Ziyaüddîn-i Gümüşhanevi Hz.</span></span><br />
<br />
Dünya çapında şöhrete sahip, meşhur bir İslam âlimi Ahmed b. Mustafa b. Abdurrahman el-Gümüşhânevî 1228/1813 senesinde Gümüşhane’nin Emirler Mahallesi’nde dünyaya geldi. Adı Ahmed olup, daha çok Ziyaüddin mahlası ve Gümüşhanevî nisbeti ile meşhur olmuştur.<br />
<br />
Künyesinden babasının adının Mustafa ve dedesinin adının Abdurrahman olduğunu öğreniyoruz. Babası hayatını ticaretle kazanan salih bir kimse idi. İsimlerinin bir mahalleye verilecek kadar nüfuzlu bir sülaleden gelmiş olmaları kaynaklarda zikrediliyor. Bu mahallenin ismi Emirler Mahallesidir. Bu gün dahi bu isimle anılan bir mahalle Gümüşhane’de mevcuttur.[1]<br />
<br />
Gerçek bir zâhid ve hak dostu olan Gümüşhanevî’nin Gümüşhane’de hayatının ilk on senesini, yani çocukluk yıllarını geçirdiği biliniyor. Bunun dışında Gümüşhane’ye gelip gelmediği konusunda kaynaklarda tafsilat yoktur.<br />
<br />
Tarikat silsilelerinde kendi adına özel bir şube teşkil edecek kadar ileri mertebede bir şeyh ve âlim. Hadis, kelam, fıkıh ve tasavvuf eserleri kaleme almış çok velud bir müellif; muhaddis, mütekellim, fakih…<br />
<br />
Gümüşhânevî’nin çocukluğundan beri ilim tahsiline ayrı bir merakı olduğu ve beş yaşında Kur’ân-ı Kerîm’i hatmettiği, sekiz yaşına geldiğinde Kaside-i Bürde, Delâil-i Hayrât ve Hizb-i A’zâm adlı eserleri hatmedip bu eserlerden icazet aldığı bilinmekte.[2]<br />
<br />
Gümüşhane’de ki hocalarının isimlerini kendisinin talebelerine verdiği icazetnamelerden öğrenildiğine göre şöyledir. Şeyh Salim, Şeyh Ömer el-Bağdadi, Şeyh Ali el-Vefai ve Şeyh Ali…<br />
<br />
On yaşlarına geldiğinde ailesiyle birlikte Trabzon’a göç eder. Ağabeyinin askere gitmesiyle yalnız kalan babasına işyerinde yardım etmek onu ilim tahsil etmekten alıkoymamıştır. Ahmed, Trabzon’daki âlimlerden sarf, nahiv ve fıkıh dersleri almaya başlar. Hem ilim tahsili hem ticari işler altında ezilmesinden endişe eden babası, ağabeyi askerden gelince onu İstanbul’a Dârü’l-Ulûm’a göndermeye söz verir. O da bunun sevinciyle bir taraftan derslerine devam eder; hıfzını tamamlar, bir taraftan da eli ile ördüğü para keselerini satarak ileride ihtiyacı olacak parayı biriktirmeye başlar. Akranlarının oyunla meşgul olduğu dönemde o, ilim tahsiline devam eder.  Düşündüğü, hayal ettiği ve en çok arzuladığı şey ise mâsivâdan soyutladığı bedenini yalnızca ilim tahsiline hasretmektir. Gümüşhanevî babasının vaat ettiği günün gelişini hasretle bekler. Bu duyguların onda gelişmesinde içinde bulunduğu tasavvuf çevresinin etkisi vardır.<br />
<br />
Ticari alış-veriş için amcasıyla İstanbul’a geldiğinde onsekiz yaşlarındadır. Bu seyahat tarih olarak 1247/1831 yılına rastlamaktadır. Babasının kendisine verilmiş bir sözü vardır. Ağabeyisinin askerden döndüğünü İstanbulda haber alır. Babasının verdiği sözü göz önünde bulunduran genç Ahmed, gerekli malzemeleri satın alıp amcasına teslim ettikten sonra Trabzon’a onunla dönmeyeceğini, ilim tahsili için İstanbul’da kalmaya karar verdiğini münasip bir dille amcasına anlatır. İhtiyaçları için biriktirdiği bir miktar parayı da tamamen babasına gönderir. Amcasıyla vedalaşıp parasız pulsuz İstanbul’da kalır.<br />
<br />
Amcasına şu şiiri söylediği rivayet edilir: “Yedimle kese örmüştüm mukaddem / Onun esmânıdır ey amm-i ekrem / Eğerçi bende yoktur pul-i ahmer / Muînimdir Cenâb-ı Zât-ı Sübhan / Zâhirim yok, bilirsin burda bir kes / Kifâyet eyler Allah mukaddes.”<br />
<br />
Yani: “Ey kıymetli amcacığım! Önceden elimle kese örmüştüm, biriktirdiğim paralar da onlardandır. Gerçi daha fazla, çil çil paralarım yok. Fakat Cenab-ı Mevlâ yardımcımdır. Burda tanıdığım kimsem de yok, ancak Allah kâfidir, yeterlidir.”[3]<br />
<br />
“Yardımcı ve dost olarak Allah bana yeter” diyerek İstanbul’da Bayezid Medresesi’nde yapayalnız kalmaya başlar. Hiç bir tanıdığı olmadığı halde Rabbi’ne tam bir teslimiyet ve tevekkül duygusu içinde burada bir velinin manevî murakabesinde Hikmet, Ahbâr, Tasavvuf ve Fen gibi aklî-naklî ilimleri tahsil eder. Bu zatın vefatının ardından Mahmutpaşa Medresesi’nde bir hücreye yerleşerek kendisini ilimde derinleştirir. Zamanın okutulan bütün ilimlerini en yüksek seviyede tahsil etmeye muvaffak olur.<br />
<br />
Tahsilinin sonlarına doğru bir rüya görür. Süleymaniye Camii ile ilgili dehşetli ama bazı manevî müjdelere de işaret eden bir rüyadır bu. Bu rüyada büyük bir cami içerisindedir. Büyük bir yangın etrafı sarmış ve her şey bir enkaz yığını haline gelmiştir. Yangın camiyi de sardığı için kaçmak istemekte fakat her tarafı saran yangından kaçmaya imkân bulamamaktadır. Bu arada semadan bir zincirin sarkıtıldığını görür. Hemen bu zincire yapışır. Yukarıya çekilen zincirle camiyi de saran yangından kurtulur. Bu halde uyanır, rüyasını sabah heyecanla hocasına ve arkadaşlarına anlatır. Aradan bir müddet geçer Süleymaniye camiine girer. Bu ana kadar hiç görmediği bu caminin rüyasında gördüğü cami olduğunu anlar. Bu rüya Süleymaniye menşeli Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî(ks)’nin yine Süleymaniye menşeli Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî’yi O’nun irşâdı ile görevlendirmesi ve nihayet kendi türbesinin de Süleymaniye Camii Şerîfi avlusunda bulunmasıyla geniş tabirini bulmaktadır. Mahmud Paşa Medresesi’nde Abdülaziz, Abdülmecid ve II. Abdülhamid’in hocası Abdullah el-Mekkî el-Erzincanî’nin halifesi ve daha sonra kendisine intisap eden Şehri Hafız Muhammed Emir el-İstanbulî ile Erzincan’lı Nakşî Şeyhi Kürd Hoca namıyla bilinen Abdurrahman el-Harpûtî’den ders okumuştur. Bu hocaların rahle-i tedrisinde bulunup, İstanbul’daki onüç yıllık tahsil hayatı sonunda 1844’de icazet almıştır.[4]<br />
<br />
Padişah ve saray hocalarının rahle-i tedrîsinde Şer’î ve zâhirî ilimleri tamamlar. Başarılı bir talebe olan Gümüşhanevi icâzet almadan önce arkadaşlarına ders verebilecek kadar hocalarının iltifatına mazhar olur. Gümüşhânevî (ks), icâzet aldıktan sonra Bayezid ve Mahmud Paşa Medreselerinde müderrisliğe başlar. Bir yandan hocalık yaparken bir yandan da ilmî eserler tertip ve te’lîfine çalışır. Geceli gündüzlü otuz yıl eser telif etmekle meşgul olur. Bir yandan eser vücuda getirirken bir yandan da gittikçe ders halkasını genişletir. Öyle ki ders halkasına katılanların sayısı binlerle ifade edilir.[5]<br />
<br />
Gümüşhânevî(ks), şer’î ilimlerde zirvede iken, bâtınını teslim edip, gönül bağlayabileceği, kâmil bir mürşit arayışı içine girmişti. Bu sıralarda 1845’de İstanbul’a gelip yerleşen ve Üsküdar Alaca Minare Tekkesi’nde tarikat neşrine çalışan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (ks)’nin İstanbul halifelerinden Abdülfettah el-Ukarî (1281/1864) ile bir sohbet meclisinde tanışır. Kendisine intisap etmek isteyen Gümüşhânevî (ks)’nin bu arzusunu ileride gelecek olan bir zatın buna izinli olduğunu söyleyerek kabul etmez.<br />
<br />
Nihayet bir gün Abdülfettah Efendi’nin bulunduğu tekkede kendisi için önceden tayin edilmiş ve yalnızca kendisinin manevî irşadıyla görevli olarak İstanbul’a gönderilmiş bulunan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (ks)’nin bir başka halifesi Trablus Şam Müftüsü diye anılan Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî ile karşılaşır. Ervadi Şam’dan kendisi için geldiğini anlatır Gümüşhanevî de O’na intisap eder. O’nun manevî murakabesi altında seyr-u sülûkunu tamamlar.[6]<br />
<br />
İki yıl aralıkla iki defa halvete giren Gümüşhânevî, ikinci halveti müteakip 1848’de şeyhi Ervâdî’den Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Kübreviyye, Çeştiyye, Sühreverdiyye, Şâzeliyye, Desûkiyye, Halvetiyye, Müceddidiyye, Mazhariyye, Rifâiyye, Hâlidiyye tarikatlarından hilâfet-i tâmme ile icazet alır. Ledün ilmi alış verişi onaltı yıl sürer. Kendileri artık manevî ilimlerin de bir kutbu olmuştur.<br />
<br />
Pek çok şeyhin manevî bir işaretle varlığını öğrendikleri mürşidlerini arayıp bulmak için diyar diyar gezdikleri ve uzun yolculuklar yaptıkları bilinir. Gümüşhânevî hazretlerinde ise tamamen farklı bir durum söz konusudur. Şems-i Tebrîzî’nin Mevlânâ’yı arayıp bulmasında olduğu gibi Ervâdî (ks)’nin de Şam’dan İstanbul’a kadar gelerek Gümüşhânevî’yi irşâd etmesi O’nun ileride Hâlidiyye Tarîkatı içindeki yerinin büyüklüğüne işaret etmektedir.<br />
<br />
Ervâdî hazretleri, 1858 senesinde Şam’da vefat eder. Şeyhinin tavsiyesi üzerine Gümüşhânevî, O’nun vefatından sonra Abdülfettah Efendi’yi sohbet şeyhi ittihaz eder. Bu bağlılığını kendisi Cağaloğlu’nda, Ukarî (ks) de Üsküdar’da olduğu halde haftada bir defa karşılıklı ziyaretlerle devam ettirir. Gümüşhânevî, Hâlidî adabına riayet ederek, bu zatın vefatına kadar müstakil hareket etmekten sakınmış ve böylece Mevlânâ Hâlid (ks)’in İstanbul halifelerinde bulunmasını istediği en kıdemli halifeye uygun hareket etme esasına riayet etmiştir.<br />
<br />
1864’de Abdülfettah Efendi’nin vefatına kadar tarikat neşrinden daha çok ilmî çalışmalarda bulunmuş, bütün eserlerini bu tarihe kadar tamamlamıştır.<br />
<br />
1864’de başladığı haftalık sohbetlerde Râmûzü’l-Ehâdîs’inşerhedilmesi ve yorumlandırılması ile Levâmiu’l-Ukûl adlı eserini meydana getirmiştir. On altı yıl müritlerine Nakşibendiyye ve Hâlidiyye usûlü zikir tâlim etmiş ve Hatme-i Hace zikri icra eylemiştir.<br />
<br />
Bu dönemden sonra artık irşat faaliyetlerine de hız vermiş, pek çok talebe yetiştirmiştir. İsimleri bir icazetname hacmine sığmayacak kadar çok olan eserini kendisi tetkik ve mütalâa ettiği gibi bazı talebelerine de bu eserlerin tamamından icazet vermiştir.<br />
<br />
O’nun bu ilmî seviyeye gelmesinde etkili olan hocalarından Şehri Hafız Muhammed Emin el-İstanbulî ilk önce Abdullah-ı Mekkî (ks)’den hilâfet aldığı halde daha sonradan Ervâdî (ks)’den Hâlidî Tarikatı üzere irşad icazeti alan talebesi Gümüşhânevî (ks)’ye intisab etmiştir. Hocalarından bir diğeri de belirtildiği gibi Kürd Hoca diye meşhur olan Abdurrahman el-Harpûtî’dir.<br />
<br />
Tarikat neşrine başladığında önceleri tekkeye fazla rağbet etmeyen Gümüşhânevî, Mahmud Paşa Medresesi’ndeki hücresi ile iktifa etmiştir. Müritlerinin sayısının çoğalması neticesinde müritlerinin ihtiyaçlarına cevap veremez hale gelince ibadete kapalı ve metruk bulunan Fatma Sultan Camii tekke olarak kullanılmıştır. Halifelerinden Kastamonu’lu Hasan Hilmi Efendi’nin gayretleriyle beş vakit ibadete açık hale getirilen bu caminin bitişiğine Gümüşhânevî (ks) tarafından onaltı odalı bir ev ile bir de tekke yaptırılıp vakfedilmiştir. Ev ve tekke yapımından sonra Şeyh hazretleri buraya taşınmış, bu cami ve eklentileri zamanla “Gümüşhâneli Dergâh-ı Şerîfi” diye şöhret bulmuştur.<br />
<br />
Osmanlı Devleti’nin en çalkantılı ve buhranlı bir devrinde yaşamış olan Gümüşhânevî hazretleri; tarikat anlayışı, tekkesi, irşat hususiyeti, sayısız müridi, padişahlar nezdindeki nüfûzu, tasavvuf, fıkıh ve hadise dair eserleri ve dünyanın çeşitli bölgelerine gönderdiği yüz on altı halifesiyle günümüzde de halen canlılığını muhafaza eden bir tesir ve şöhrete sahiptir.<br />
<br />
Gümüşhânevî’nin tarikat ve tasavvuf anlayışında ferdî planda kâmil insanlar yetiştirme hedefinin gözetilmesi yanında, sosyal hayatın da asla ihmal edilmediğini görüyoruz. Esasen O’nun tarikat faaliyeti ile ulaşmak istediği asıl hedef fikriyle, imanıyla, ahlâkıyla kemale ermiş, şuurlu müslümanların oluşturduğu ideal bir toplum ortaya çıkarmaktır. O’nun Bâb-ı Alî’nin tam karşısında yer alan, metruk bir camiyi ihyâ ederek, idare merkezine böyle yakın bir yeri tekke olarak seçmesi bu anlayışın bir tezâhürüdür. Toplumun istikametini tayin etmek, büyük ölçüde idarenin inisiyatifini ele geçirmeye bağlıdır. Gümüşhânevî hazretleri de ehemmiyetli bir mevkiyi tekke olarak seçmiş, devlet idaresine yön verici bir irşat siyaseti ile hareket etmiştir ki onun sosyal hayata tesirini bu gün bile hissetmek mümkün.<br />
<br />
Kendi zamanında hem bir tekke, hem de bir “dârü’l-hadîs” hüviyeti kazanan dergahına Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz, Sultan II. Abdülhamid ve daha bir çok devlet adamının zaman zaman gelerek sohbet ve derslerine iştirak etmeleri, müritleri arasında Arap Mehmed Ağa, Erkân-ı Harb livalarından Münib Bey, saray doktorlarından Emin Paşa, Reîsü’l-Ulemâ Tikveş’li Yusuf Ziyâeddin Efendi gibi zatların yer alması, O’nun ne derece etkili ve hürmet edilip sözü dinlenen bir şahsiyet olduğunu göstermektedir.<br />
<br />
II. Abdülhamid ile hususî bir yakınlıklarının bulunduğu özel istişare ve toplantılarının olduğu da bilinmektedir.<br />
<br />
Ziyâüddin hazretleri, o devirde yeni kurulmaya başlanan ve faizle çalışan bankalara bir alternatif olarak, müridlerinin ellerinde bulunan para, altın gibi menkul kıymetleri bir araya toplayarak bir yardım ve borç sandığı kurdurmuştur. Atıl vaziyette bulunan bu birikimler toplanarak ortak yardımlaşma ve yatırım amacıyla kullanılacak bir sermaye olmuştur. Bu onun ne kadar toplumsal meselelere duyarlı olduğunun bir göstergesidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kapısının üzerinde:</span></span><br />
<br />
“Nakşbendî Dergâhıdır bu makâm-ı dil-küşa<br />
<br />
İşte meydân-ı muhabbet gel azîzim merhaba!”<br />
<br />
yazılı olan “Gümüşhâneli Dergâh-ı Şerîfi” diye meşhur olan tekkesi, tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra 1942’ye kadar ibadethane olarak kullanıldı. 1857 senesinde yol yapımı gerekçesiyle yıktırılan cami ve tekkenin bugün sadece minaresinin tuğla enkazı ile; “Gümüşhâneli Sokağı” ismi hatıra kaldı. Arsası üzerinde ise, İstanbul Defterdarlığı bulunmaktadır.  <br />
<br />
İlmi sahada eserler telif eden Gümüşhânevî, aynı zamanda irşad faaliyetlerini yürütmüş, yeri gelince cihad katılmış, silaha sarılmıştır. Cihadın Kuranî bir emir yani farz olduğundan hareketle 93 Harbi diye bilinen Osmanlı-Rus savaşlarına iştirak ederek cephede bizzat çarpışmıştır. Gönüllü olarak gittiği bu savaşın kesintiye uğradığı bir ara Of’a gelerek tarikat neşrinde ve irşad hizmetinde bulunmuş, savaş başlar-başlamaz muharebe meydanına tekrar dönmüştür.<br />
<br />
Gümüşhânevî’nin toplum hayatına, insanlara hizmet etmeye, sosyal faaliyetlere bu derece önem vermesi, biraz da müntesibi bulunduğu tarikatın hususiyetinden kaynaklanmaktadır. Nakşbendî Tarikatı, irşat faaliyetinde halkın içine karışmayı ve insanlara hizmeti ön planda tutan bir anlayışa sahiptir. Yani “bir lokma, bir hırka” gibi tarikatlara sirayet eden düşünceden tamamen uzaktır.<br />
<br />
Bu tarikatın en önemli prensiplerinden biri de “halvet der encümen”dir. Bu prensip, toplum içerisinde meşru olan her türlü faaliyete iştirak ederek insanlara hizmet etmeyi, bütün bunları yaparken de kalben daima Allah(cc) ile beraber olmayı, yani “halvet” şuurunu muhafaza etmeyi ifade eder.<br />
<br />
Gümüşhânevî hazretleri, talebelerinden birine verdiği icâzette şunları söylüyor:<br />
<br />
-Bu aciz kula Cenâb-ı Hakk ikramlarda bulunmuş, onu itaatlerin en üstünü ile meşgul etmiş ve ibadetlerin en büyüğünde çalıştırmıştır ki o da şerefli ilmi talep etme işidir. Zira insan Allah Tealâ’nın rızasını istemekte, ihlas sahibi olduğu, çirkin olan gösteriş ve desinlerden uzak bulunduğu zaman, ilâhî emirle mükellef olanlar arasında temâyüz eder ve şeref kazanır. Aksi halde ilim, sahibine vebal olur.<br />
<br />
Kulluk ve yaradılış gayesinin Cenâb-ı Hakk’ın vahdâniyetine ermek olduğunu ifade eden Gümüşhânevî, kişiyi bu gayeye götüren sebeplerin başında ilmi görmektedir. Gerek meşrebi, gerekse tasavvuf ve tarikat anlayışı bakımından ilme ve ilim tahsiline ağırlık verilmesini isteyen Gümüşhânevî’nin eserleri, sohbetleri ve talebelerinin hususiyeti de bunu yansıtmaktadır.<br />
<br />
Bütün eserlerini Arapça yazmış olması, Mısır’daki derslerini Arapça takrîri onun yazacak ve okutacak derecede Arapça’ya vukûfiyetinin dolayısıyla ilmî kudretinin delilidir. O günün ilim dili olarak arapçanın kullanılması bunda etkili olmuştur.<br />
<br />
Vasiyetlerinde “amelleriniz, tahsiliniz ve ahlakınızla âlim olup, insanlara seviyelerine göre hitap ediniz. Âlimlerin zalim ve inatçılarından olmayınız. Daima müzakere, Hakk ve hakikati izhar için ilminizi ve araştırmalarınızı artırınız.” diyen Gümüşhânevî (ks), bu konudaki hassasiyetini göstermektedir. Kendisi de ilme ve ilmî araştırmalara büyük önem vermiş, ömrünün yirmi sekiz senesini telif hayatına vakfetmiş nice geceleri uykusuz geçirip, durup dinlenmeden çalışmıştır.<br />
<br />
Halifelerinden Kastamonu’lu Hasan Hilmi Efendi (ks) bir defasında altı ay boyunca geceleri hiç uyumadığını anlatarak şöyle demektedir: “Çok uzun süren bu dönem içerisinde, öğleye az bir zaman kala kıbleye karşı döner, başına bir havlu örterek uyumaya çalışırdı. Böyle yaparken de her defasında çevresindekilere, “öğle ezanına az bir zaman kala beni uyandırın” diye tenbih ettiği halde her defasında kendiliğinden uyandığı için O’nu uyandırmak hiç kimseye nasip olmamıştır.”<br />
<br />
Gümüşhânevî (ks) tekkesinde kurduğu yardımlaşma ve yatırım sandığında biriken sermaye ile büyükçe bir matbaa satın alarak, ilmî eserlerin ilim erbabına bedelsiz ve hediye usulü dağıtılarak, ilmin daha verimli ve yaygın hale getirilmesine gayret göstermiştir. Aynı sermayeden tahsis edilen beşyüzer altınlık vakıflarla İstanbul, Bayburt, Rize ve Of’ta onsekizbin ciltlik dört ayrı kütüphane tesis edilerek ilmin Anadolu’da da yayılması temin edilmeye çalışılmıştır.<br />
<br />
Tekkeler zamanın şartları ve imkânları dâhilinde sosyal hayata yön veren çeşitli faaliyetleri tarihin her döneminde gerçekleştirmişlerdir. Ancak Gümüşhâneli Dergâhı’nın toplumun ihtiyaçlarına ve zamanın şartlarına hitap eden böyle verimli bir metodla, ilmî, iktisâdî ve sosyal gayeleri hedef alan bir usul ile ortaya çıkması takdire şayandır.<br />
<br />
İlme ve Sünnet-i Seniyye’ye uymaya ayrı bir önem verdiği görülen Gümüşhânevî’nin ikinci büyük hususiyeti, tekkesinde hadis ilmine ağırlık vermesi ve hadis ilmi ile meşgul olmayı tarikatının bir rüknü haline getirmiş olmasıdır.<br />
<br />
Alfabetik sıraya göre yazmış olduğu Râmûzü’l-Ehâdîs adlı Hadis kitabından, haftanın iki günü, çoğu defa sorulu-cevaplı ders takrir eden Gümüşhânevî ömrü boyunca yetmiş defa bu usulle Râmûz’u hatmettirmiştir. Kendisinden okuyup icazet alanlar da aynı usule riayet etmişlerdir. Bu silsilenin en son halifelerinden Mehmed Zâhid Kotku (Rh.a) İskender Paşa Camii imamı iken burada Râmûz okutarak, bu geleneği günümüze kadar devam ettirip getirmiştir.<br />
<br />
Hadis ilmine yaptığı hizmetlerden dolayı “Muhaddisîn-i Rûm”, “Hâtimetü’l-Muhaddisîn” gibi unvanlarla da anılan Gümüşhânevî’nin bu gayretleri meyvesini vermiş ve Gümüşhâneli Dergâhı bir Dârü’l-Hadîs hüviyetine bürünmüştür. Bu çalışmalar, Gümüşhaneli Dergâhı’nda icazet almış, yüzlerce hadis âliminin yetişmesine, bir çoğunun “Huzur Dersleri” mukarrir ve muhataplığına, bazılarının da Safranbolu’lu İsmail Necati Efendi ve Dağıstan’lı Ömer Ziyâeddin Efendi hazretleri gibi Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi hadis ve hilâfiyyat dersleri müderrisliğine kadar yükselmelerine sebep olmuştur.<br />
<br />
<br />
2013 senesinde hakkında Gümüşhane Üniversitesi'nin içinde olduğu bir tertip heyeti tarafından "1. Uluslararası Gümüşhânevî Sempozyumu" düzenlendi.[1] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Eserleri</span></span><br />
<br />
Hadis öğretimine önem veren, hadise dair eserler kaleme alan Gümüşhânevî, tasavvuf tarihi içinde köklü bir geleneğin sürdürücülerinden biri olmuştur. Onun bu yönü en azından hadis sahasında verdiği eserlerin hacmi bakımından, seleflerinin çoğundan daha belirgindir.<br />
<br />
1- Camiu’l-Usul fi’l-Evliya ve Envaihim. Kenarında Istılahatı Sufiyye ve Fevaidi Saire mevcuttur. İstanbul ve Mısır baskıları vardır. Türkçe tercümesi de basılmıştır. Tasavvufa dair temel bir eserdir.<br />
<br />
2- Camiu’l-Mutun fi Hakki Envai’s-Sıfati’l-İlahiyye ve’l-Akaidi’l-Maturidiyye ve Elfazi’l-Küfri ve Tashihi’l-Amali’l-Acibiyye Ehli Sünnet itikadı olarak Türkçeye tercüme edilmiştir.<br />
<br />
3- Mecmuatu’l-Ahzab ve’l-Evrad. Dualara, zikirlere, virdlere dair geniş ve mükemmel bir tasniftir.<br />
<br />
4- Ramuzu’l-Ehadis ala Tertibi Hurufi’l-heca. Muteber hadis külliyatıdır. Çeşitli baskıları mevcut olup, Türkçe tercümesi vardır.<br />
<br />
5- Levamiu’l-Ukul Şerhi Ramuzu’l-Ehadis. Ramuzu’l Ehadisin Arapça şerhidir. Çeşitli baskıları vardır.<br />
<br />
6- Garaibu’l-Ehadis. Çeşitli baskıları mevcuttur.<br />
<br />
7- Hadis-i Erbain. (Kırk Hadis) Süleymaniye Kütüphanesinde bir nüshası vardır.<br />
<br />
8- Necatü’l-Gafilin. Çeşitli baskıları vardır.<br />
<br />
9- Ruhu’l-Arifin ve İrşadü’t-Talibin. Tasavvufla ilgili olup Türkçe tercümesi vardır.<br />
<br />
10- Camiu’l-Menasik ala Ahseni’l-Mesalik<br />
<br />
11- Netayicu’l-İhlas fi Hakki’d-Dua<br />
<br />
12- Zübdetü’l-Akaid ve Nuhbetü’l-Fevaid<br />
<br />
13- Usulu’t-Turuku’l-Aliyye.<br />
<br />
14- Acaibu’n-Nubuvve ve Dekaiku’l-Velaye<br />
<br />
15- Nasiku’l-Hac<br />
<br />
16- Ravhatu’l-Arifin<br />
<br />
17- Fazailu’l-Cihad<br />
<br />
18- Müstağni’ş-Şuruh mine’t-Tasnif<br />
<br />
19- Kitabu’l-Abir fi’l-Ensar ve’l-Muhacir<br />
<br />
20- Letaifu’l-Hikem<br />
<br />
21- Risale fi’t-Tasavvuf<br />
<br />
22- Esraru’t-Tarik<br />
<br />
23- Levamiu’l-Fusul<br />
<br />
24- Mülhakatu Garaibi’l-Ehadis<br />
<br />
25- Mütemmimatu Camiu’l-Usul<br />
<br />
26- Risale fi’l-Muhacere<br />
<br />
27- Devau’l-Muslimin<br />
<br />
Hadise dair eserlerinden ilki ve en önemlisi adı geçen Râmûzü’l-Ehâdîs’tir Kendi ifadesiyle az sözle çok mana veren veciz ve âlimlerce muteber bir kısım hadisleri bir araya getirip yazdığı bir eserdir.<br />
<br />
Levâmiu’l-Ukûl adlı eseri ise Râmûz ’un şerhidir. Bunlar dışında hadisle alakalı Acâibü’n-Nübüvve, Letâifü’l-Hikem, Hadîs-i Erbaîn adlı üç eseri daha vardır.<br />
<br />
Gümüşhanevi’nin tasavvufî yorumlarını ihtiva eden hadisle ilgili eserleri ile tasavvuf ve kelâma dâir te’lifâtı dünyanın dört bir yanına dağılarak yakın-uzak bütün bölge ilim adamlarının el kitabı olma hüviyeti kazanabilmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tasavvufî Şahsiyeti</span></span><br />
<br />
Gümüşhanevi hazretlerinin tarikat silsilesi şöyledir. Rasulullah(sav), Hz. Ebu Bekir es-Sıddik, Hz. Selmani Farisi, Hz. Kasım Muhammed bin Ebubekir, İmamı Cafer es-Sadık, Beyazidi Bestami, Ebu’l-Hasen el-Hakani, Ebu Ali el-Farmedi, Hace Yusuf el-Hamedani, Hace Abdulhalik el-Gücdevani, Hace Arif Rivgiri, Hace Mahmud Encir Fağnevi, Hace Ali er-Ramiyteni, Hace Muhammed Baba Semmasi, Seyyid Emir Külal, Şah Muhammed Bahaüddin Nakşıbend, Hace Alaüddin Atar, Şeyh Yakub Çerhi, Hace Ubeydullah Ahrar, Şeyh Muhammed Zahid, Mevlana Derviş Muhammed, Mevlana Hecegi-i Semerkandi, Mevlana Muhammed Bakibillah,  İmamı Rabbani Ahmed el-Faruki, Mevlana Muhammed el-Masum, Mevlana Seyfüddin Arif, Mevlana Nur Muhammed Bedvani, Mevlana Şemsüddin Habibullah, Mevlana Abdullah Dehlevi, Şeyh Halid Ziyaüddin Bağdadi, Şeyh Ahmed ibn Süleyman el-Ervadi.<br />
<br />
Kendinden sonra ise sırasıyla silsile şöyle devam etmiştir. Kastamonulu Hasan Hilmi Efendi, Safranbolulu İsmail Necati Efendi, Dağıstanlı Ömer Ziyaüddin Efendi, Tekirdağlı Mustafa Fevzi Efendi, Serezli Hasib Efendi, Kazanlı Aziz Efendi, Bursalı Muhammed Zahit Koktu Efendi şeyhlik yaparak irşad vazifelerini yürütmüşlerdir.<br />
<br />
Yazlarını Beykoz’daki Yûşâ tepesinde çadır kurarak geçirirdi. Nakşbendiyye ve Hâlidiyye usulü gereği halvete çok önem verir, Zilhicce ve Recep aylarında senede iki defa halvete girerdi. Müridlerinden girmek isteyenlere de bu aylarda halvet yaptırırdı.<br />
<br />
Yatarken ayak uzatarak uyumayı edebe aykırı saydığı için hiç bir zaman ayak uzatarak uyumamıştır. Bir defasında, hasta yatağında baygın bir şekilde dört büklüm yatan Gümüşhânevî (ks)’nin tedavisi için gelen doktor tarafından, ayakları uzatıldığında, kulaklarının ucuna kadar utancından kıpkırmızı kesilmiş, gözlerini hafifçe açarak, “bir de beni Rabbım’ın huzurunda ayak uzatma suçu ile başbaşa bırakmayın” diyerek ayaklarının toplanmasını istemiştir.<br />
<br />
Gümüşhânevî hazretleri, az yemek, az uyumak ve az konuşmak gibi prensipleri içeren zühd ve takva dolu bir hayatı benimsemişti. Misafirsiz sofraya oturmazdı. Bütün nafile oruçları tutardı. Haftada iki defa müridleriyle topluca Hatme-i Hâce zikri icrâ ederdi. Salı geceleri zikirden sonra yetmiş bin kelime-i tevhid zikri yaptırmayı adet haline getirmişti.<br />
<br />
Kerametleri zahir olan, Gümüşhânevî hazretleri, ihvânına nasihatlerinde her zaman şunu tekrar ederlermiş:<br />
<br />
“Kimsenin sakalına, bıyığına, tarikine, sigarasına karışmayın.”<br />
<br />
Müridlerinden iki kişi bir gün yakınlarındaki bir Mevlevi tekkesinde ayin seyretmeye karar verirler. Akıllarına Gümüşhane’li hazretlerinin tenbihi gelir ama nasıl olsa biz kimsenin işine karışmayız, diyerek giderler. Bir ara birisinin gözüne Mevlevi şeyhinin gür bıyıkları takılır, gittikçe zıddına gitmeye başlar ve nihayet dayanamaz arkadaşının kulağına eğilerek hafif bir sesle “bu adam kızılbaş mıdır nedir?” der. O anda mevlevî şeyhi onlara gözlerini öyle bir diker ki az daha sıkıntıdan göğüsleri patlayacak olur. Derhal kendilerini dışarı atar dergâhın yolunu tutarlar. Karşılarına çıkan Gümüşhane’li hazretleri: “Adam öyle bir gözlerini dikti ki… diker ya… Ben size demedim mi ki kimsenin âyinine, bıyığına karışmayın diye tekdîr eder ve ruhî sıkıntıyı da onlardan giderek merhamet buyururlar.<br />
<br />
Bayram ve kandil gecelerini, müridleriyle birlikte sabahlara kadar zikir, fikir, tekbir, tehlil ve tahmidle geçiren Gümüşhânevî (ks) ömrünün son on sekiz yılını bayram günleri hariç oruçlu geçirmiştir.<br />
<br />
Lüzumsuz sözlerden hiç hoşlanmaz, boş vakitlerini ve çoğu gecelerini, ilim ile meşgul olarak geçirirdi. Sabah namazından sonra işrak vaktine kadar ve yatsı namazından sonra mecbur kalmadıkça dünya kelamı konuşmazdı. Kendisine yakın olanlarca rivayet edildiğine göre, yatağa gireceği zaman, mutlaka “Yâ-Sîn” suresini okumayı adet edinmişti. Kendisi okuyamayacak kadar bitkin olduğu zaman birisine okutup dinlerdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Seyahatleri ve Evliliği</span></span><br />
<br />
Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri, ömründe iki defa hacca gitti. Birinci yolculuğunda İskenderiye ve Mısır’a uğradı. Buradaki enbiyâ ve evliyâ kabirlerini ziyaret etti. Bir buçuk ay süren bu ziyaretinde Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin sohbetiyle şereflenenlerden Küçük Aşık Efendi ile sohbette bulunmuşlardır. İlk haccından sonra altmış üç yaşında iken Şeyhü’l-Harem-i Nebevî Mehmed Emin Paşa’nın kızı Havva Seher Hanım’la evlenmiştir. Hanımı kendisinden onsekiz sene sonra vefat etmiştir.<br />
<br />
İkinci hacc yolculuğuna ailesiyle beraber çıkmış, Mekke ve Medine’de pek çok kişi ile görüşmüştür. Bunlardan bazılarına hadis okutmuş, bazılarına da tarikat telkininde bulunmuştur. Hacc dönüşünde Mısır’a uğramış ve burada üç yıldan fazla kalmıştır. Bu süre zarfında Tanta, Kahire, Nâsıriyye, Câmiu’l-Ezher ve Seyyidinâ Hüseyin camilerinde Râmûz okutmuş, beş kişiye de tarikat hilâfeti vermiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kerametleri</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İman Eden Hıristiyan</span></span><br />
<br />
Beykoz’da kaldıkları günlerden bir gün huzuruna bir Hıristiyan geldi ve ona; “Efendim! Gözlerim sizin gibisini görmedi. Ne zaman sizi görsem kalbim rahat eder, huzur bulurum. Başka yerde bu zevki tadamıyorum. Bu ne haldir, bu ne sırdır. Aklım bir türlü almıyor.” dedi ve sonra da o Hıristiyan hidâyet nuruna kavuşup Müslüman oldu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tövbekar Kemancı</span></span><br />
<br />
Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri Beykoz taraflarındayken bir gün elinde kemanla serseri serseri dolaşan birini gördü. Fısk ve günah içindeydi. Başını o kişiden yana çevirdiler ve hizmetçisine; “Git o zavallıyı çağır buraya gelsin.” buyurdular. Bundan sonrasını hizmetçi şöyle anlatır: “O çalgıcı kişinin yanına vardım ve ona; “Gel seni hocamız Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri istiyor.” dedim. Çalgıcı gülmeye başladı ve bana; “Hocanız beni ne yapacakmış?” dedi. Ben de; “Bilmiyorum. Seni çağırmamı söyledi.” dedim. Beraberce geldik. Ziyâüddîn hazretleri ona; “Yaklaş!” buyurup kulağına gizlice bir şeyler fısıldadı. Bunun üzerine kemancı titreyip ağlamaya başladı. Tövbeler etti. Sonra hocama talebe oldu. Dergâhta yıllarca sadâkatla hizmet etti. Güzel hallere kavuştu. Lâkin Ziyâüddîn hazretlerinin ona gizlice ne söylediğini kimse anlayamamıştı.”<br />
<br />
Dergâhtaki talebeler bir gün tövbekar kemancıya; “Kardeşim! Hayli zamandır gizler durursun. Açıkla bu işi” dediler. Bunun üzerine o şöyle anlattı: “Önceleri bir zâtın talebesiydim. Lâkin o zâtın etrafındakiler bozuk inanışlı kimselerdi. Hocamsa itikadı düzgün temiz birisiydi. Bid’atı sevmez, Allahü teâlâdan korkardı. Vefat edeceğinde bana; “Oğlum! Seni Allahü teâlânın sâlih kullarına ısmarlıyorum. Akıbetin iyi olacak. Sakın evliyayı inkâr etme!” buyurdu. Sonra vefat etti. Bunun üzerine ben bozuk inanışlı kimselerden ayrıldım. Bir çok yerler dolaştım. Lâkin nefsime uyup serseri bir hâle düştüm. Çalgıcı oldum. Cenâb-ı Hak karşıma Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerini çıkardı. Beni de ona yaklaştırdı. Gümüşhânevî hazretleri o gün gizlice kulağıma; “Oğlum! Hocan seni bize ısmarladı. Artık hak yolu bizden öğrenirsin.” buyurdu. Bu sözü işitince hemen hocamın yıllar önce bana söylediklerini hatırladım ve talebesi oldum. Allahü teâlâya şükürler olsun ki kalb gözüm açıldı. Gönlüm Rabbimin sevgisiyle doldu. Yaptıklarıma candan pişmanlık duydum. Şimdi hak yolu buldum. Rabbim bana hidâyet etti. Zîrâ nefsim beni aldatmıştı. Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri merhamet edip beni bu zilletten kurtardı.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Haram üzümler</span></span><br />
<br />
Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri bir talebesinin evine misafir olmuştu. Bu sırada birisi bir sepet taze üzüm getirdi ve ev sahibine; “Bunlar kendi mahsûlümdür ve helâldir. Kendi ellerimle topladım. Ziyâüddîn Efendi hazretlerine mahsus bir meyvedir.” dedi. Ev sahibi üzümleri alıp Ziyâüddîn hazretlerine ikram etti. Ziyâüddîn hazretleri üzümleri görünce; “Bunlar haramdır. Ben böyle üzümleri yemem. Zira bunun bağı yetim malıdır. Fidanlar gasb edilmiştir. Şu üzümler çalınmış olduğunu bana haber vermektedir.” buyurdular. Orada bulunanlar buna hayret ettiler. Ev sahibi daha sonra o üzümlere helal olan üzümler karıştırdı ve işaretledi. Yemekten sonra Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerine takdim etti. Ziyâüddîn hazretleri o üzümlerden sâdece helal olanları yedi. Sonra da; “Allahü teâlânın yardımıyla biz haram ve helâli biliriz. Haramlarda zulmet, karanlık görürüz. Demek sen bizi imtihan edersin. Bu şekilde hareket hatâdır. Tövbe et de Allahü teâlâ seni affetsin. Allah adamlarına gizliler aşikâr olur.” buyurdular.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Salih Oğullar</span></span><br />
<br />
Bir gün Gümüşhânevî hazretlerinin yanına çok sevdiği bir talebesi geldi. Huzurunda edeple sohbetini dinledi. O esnada kalbinden; “iki oğlum var. Bunların sâlih kimseler olmasını istiyorum. Hocam bir dua etse.” diye geçirdi. Gümüşhânevî hazretleri onun bu arzusunu anlayıp ona bir mikdâr yemiş verdi ve; “Oğulların bunları yesin. İnşâallah öyle olur.” buyurdular. Talebe hayretler içinde kaldı ve verilen yemişleri evine götürdü. İki oğluna yedirdi. Çocuklar bunları yedikten sonra iyi bir hâle gelip sâlih kimseler olarak yetiştiler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Korkan Talebe</span></span><br />
<br />
Gümüşhânevî hazretlerinin ticâretle uğraşan bir talebesi bir gece başka bir beldeye gitmek için yola çıktı. Yalnızlık, karanlık ve gideceği yerin uzaklığı onun için büyük tehlikeydi. Bir müddet yol aldıktan sonra kendisini bir korku kapladı. Bu korku gittikçe arttı. Neredeyse korkudan aklı gidecek oldu. O an aklına hocası Gümüşhânevî hazretleri geldi. Gelmesiyle birlikte onu önünde beyaz bir at üzerinde görüverdi. Hemen süratlenip ona yetişti. Gümüşhânevî hazretleri talebeye tebessüm edip; “Korkma oğlum! Bize tâbi ol. Allahü teâlânın izniyle biz darda kalanlara yardım ederiz. Biz sana yoldaş olduk. Bizi takip et, maksadına ulaşırsın.” buyurdular. O talebe atından indi, lâkin Gümüşhânevî hazretlerini göremedi. Tekrar korkusu çoğaldı. Hemen atına bindiğinde Gümüşhânevî hazretlerini gördü. Bu hal üç defa tekrar etti. Sonra onu takip etti. Bir hayli mesafe gittiler. Sabah olmuştu. Talebenin korkusu gitmiş, gideceği yere de hocasının rehberliğinde varmıştı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İman Eden Yahudiler</span></span><br />
<br />
Gümüşhânevî hazretleri bir gün çayırlık bir yerde talebeleri ile sohbet ediyordu. O sırada oraya erkekli kadınlı bir grup Yahûdî geldi. Beraberlerinde getirdikleri hasta bir kadını Gümüşhânevî hazretlerinin huzuruna koydular. Sonra da bir kenarda şarkı söylemeye başladılar. Bunun üzerine Gümüşhânevî hazretleri ayağa kalkıp oradan uzaklaşmak istedi. Yahûdî topluluğu onun uzaklaşmak istediğini görünce telaşlanıp; “Bu zât acaba kime incindi. Biz onun için şarkılar söylüyoruz. Yanında olmakla bereketlenmek istiyoruz. Ne olur gitmesin, dursun ricamız budur. Getirdiğimiz şu hastamıza bir dua ediversin. Biz kendimizce ona hürmet etmek istemiştik. Onu bu hareketimizle üzeceğimizi bilmiyorduk. Ne olur bize merhamet edip dua etse de hastamız iyi olsa.” dediler. Talebeler bu arzularını gidip Gümüşhânevî hazretlerine haber verdiler. Gümüşhânevî hazretleri merhamet edip onların bu arzularını kabul etti. Sonra Yahudiler teker teker yanına yaklaştılar ve Ziyâüddîn hazretlerinin ellerinden öptüler. Hasta da yalvarmaya başladı. Herkesi bir heybet kapladı, ağlayıp titremeye başladılar. Yahudiler bu hal karşısında Kelime-i şehâdet getirip iman etmekle şereflendiler. Hastaları da şifâ buldu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nasihat</span></span><br />
<br />
Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri Mısır’da iken bir talebesi ona gelip bir iş için hıristiyanların yaşadığı bir yere gideceğini söyledi ve nasihat istedi. Bunun üzerine o; “Git, lâkin Allah’tan kork ve dünyâya meyletme. Sonra küfür alâmeti olan şeyleri kullanma. Bir müslüman kâfirlere benzemez.” buyurdu. O talebe kâfirlerin memleketine gitti. Orada hocasının nasihatlarını unutup hıristiyanlarla haşir neşir oldu. Onların âdet ve ibâdetlerine uydu. Dünyâya meyletti. Sonra geri döndü ve Gümüşhânevî hazretlerini ziyarete geldi. Gümüşhânevî hazretleri onu görünce: “Özrün bizce kabul edilmez, îmân çerağını sen söndürdün. Dediklerimizi tutmadın. Bizimle olan bağını kopardın. Dînini dünyâ ile değiştin. Eyvah sana! Şeytan seni kendine köle yaptı. Git ağla. Yaş döküp Allahü teâlâya yalvar. Başını aç ve yüzünü yerlere sür.” buyurdu ve artık onunla görüşmedi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Çocukların Büyüdü mü?</span></span><br />
<br />
Dergâhta hizmet edenlerden biri bir gün kalbinden; “Evlenseydim mutlaka birkaç evlâdım olurdu.” diye geçirdi. Gümüşhânevî hazretleri onu görünce tebessüm ederek; “Çocukların büyüdüler mi?” diye sordu. O hizmetçi mahcub oldu ve bunun üzerine af diledi ve sonra kalbinden geçenlere dikkat etmeye başladı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Emin Yer</span></span><br />
<br />
Talebesi anlatır: “Bir zaman Osmanlı Devleti harbe girmişti. O zaman ben İstanbul’daydım. Çoluk çocuğum ise sınırda tehlike ile karşı karşıyaydı. Çok kimseler harp korkusu içinde hicret ediyordu. Ben de hicret etmek, çoluk çocuğumu emin bir yere nakletmek istedim. Bu sırada yakınlarımdan bir mektup geldi. Mektupta; “Bu işi istişare et, danış ona göre hareket et.” deniyordu. O sırada İstanbul’u teşrif eden Gümüşhânevî hazretlerine durumu arz ettim. Bunun üzerine o; “Mademki sen bizlere danıştın o halde emrimizi tutman gerekir. Üzülme düşmandan evine ve yakınlarına hiçbir zarar gelmeyecek. Hicret etmenize lüzum yoktur.” buyurdu. Bunun üzerine yakınlarıma haber gönderip hicret etmeye lüzum olmadığını bildirdim ve Gümüşhânevî hazretlerinin buyurduğu sözü tuttum. Hakîkaten ailem ve yakınlarım düşmandan hiçbir zarar görmedi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sadık Rüya</span></span><br />
<br />
Mahmud Es’ad Coşan Hoca Efendi anlatıyor:<br />
<br />
“Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddin Hocamız hayatta iken, Medîne-i Münevvere ahalisinden Muhammed isminde bir şahsı rüyasında, “İstanbul’a gel” diye çağırmış. Medîne’li, kendisi arap… Seyyid, Peygamber Efendimiz’in sülalesinden… O da atlamış vapura, kalkmış İstanbul’a gelmiş. Bir rüya üzerine, Medîne-i Münevvere’den deniz yoluyla İstanbul’a gelmiş. Ama adres yok. İşte rüyada “İstanbul’a gel” dedi bir sakallı şahıs, ondan geldi. Çıkmış vapurdan… Yürürken bir şahıs yanına yanaşmış:<br />
<br />
-Sen Medine’li Muhammed filanca mısın?<br />
<br />
-Evet!… demiş.<br />
<br />
-Düş peşime!… demiş.<br />
<br />
O önden, bu arkadan bir yere gelmişler. Bir hoca efendinin yanına girmişler. El öpmüş… Bir de bakmış ki rüyada kendisini İstanbul’a çağıran, gel diyen şahıs. O şahıs demiş ki:<br />
<br />
-Yahu burası neresi, bu zât-ı muhterem kim? O şahıs demiş ki:<br />
<br />
-Burası Gümüşhane’li Tekkesi… Bu zât-ı muhterem de, Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî hazretleridir.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ölüm Döşeği</span></span><br />
<br />
Gümüşhânevî hazretlerinin vefatından hayli seneler sonra son demlerini yaşayan ilim ve irfan sahibi bir zat,<br />
-Derhal kadınlar yanımdan çıksın veya başlarını örtsünler şeyhim Ahmed Ziyâüddin geliyor demiş ve biraz sonra da:<br />
<br />
<br />
-Elhamdülillâh şeyhim bana dedi ki: “Cenâb-ı Hak günahlarını bağışladı, bize geliyorsun müjdeler olsun” diyerek ağlamış ve kelime-i şehâdet getirerek emr-i ilâhîye icâbet eylemiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yusuf’un Kokusu</span></span><br />
<br />
Ne zaman kendi halifelerinden Of’lu Hacı Yusuf Efendi Trabzon’dan İstanbul’a doğru gelen vapura binse, dergâhta bulunan Gümüşhânevî hazretleri etrafındakilere:<br />
-“Yusuf’umun kokusu geliyor” buyururlarmış.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yağmur Duası</span></span><br />
<br />
Yine bir talebesi anlatır: “Bir zaman yağmurlar yağmadı. Her yer kuraklıktan kavruldu. Bu sebeple sebze, meyve yetişmedi. Çok dua edildi lâkin kuraklık bir türlü kalkmadı. Bu sırada insanların hatırına Gümüşhânevî hazretleri geldi ve kalkıp huzuruna gittiler. Dua talebinde bulunup içinde bulundukları kuraklık hâlinden şikâyetlerini dile getirdiler: “Efendim! Etrafta zerrece su yok. Gökyüzünden rahmet bulutlan çekildi. Çeşmelerimiz kurudu. Her yeri kuraklık dehşeti kapladı. Susuzluktan hayvanlar ve küçük çocuklar yandılar. Ağaçlarımız kurudu, meyve vermez oldu. Ne olur himmet edip bir dua buyursanız.” dediler. Bunun üzerine Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri: “Söyleyin ben kime dua edeyim. İnsanlar nefisleri peşinde eğlenceye dalmış gaflette yüzüyorlar. Kötülük her yeri kaplamış, fısk günâh modalaşmış. Duâlarım bu kasvet ve zulmeti gidermez. Allahü teâlâ bu millete selâmet versin.” buyurdu. Gelenler çaresiz kalıp yine dua etmesi hususunda ısrarda bulundular: “Efendim! Ne olur merhamet ediniz. Biz günahkâr kimselere acıyınız. Dualarınız ile bu sıkıntıdan kurtuluruz.” dediler. Gümüşhânevî hazretleri gelenlere acıdı ve mübarek ellerini kaldırıp sıra ile evliyanın büyüklerinin isimlerini ayrı ayrı sayıp; Allahü Teâlâya dua ve niyazda bulundu. Daha dua bitmeden gökte rahmet yüklü bulutlar belirdi. Şimşekler çakıp bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı. Sokaklardan dereler aktı. Her taraf suya kandı. Yeryüzü baştan başa hayat buldu. Allahü Teâlânın sevgili kulu Gümüşhânevî hazretlerinin duası ile Allahü teâlâ insanları sıkıntıdan kurtarıp arzularına kavuşturdu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Zamanın Kutbu</span></span><br />
<br />
Bir gün taşradan bir hoca efendi, Gümüşhânevî hazretlerinin dergâhına gelip hürmetle el öptü ve ağlamaya başladı. Kendisinden ağlamasının sebebi sorulunca, şöyle anlattı: “Efendim! Ben size daha görmeden âşık oldum. Bir şehirde vaizdim. Bir gün kürsüde vaaz ederken kulağıma; “Allah için bu zamanın kutbu, Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleridir.” diye bir nida geldi. Bunun üzerine aklım başımdan gitti. Konuşamaz oldum. Ağlamaya başladım. Benim ağlamamı görünce, cemâat da ağlamaya başladı. Sonra güçlükle: “Ey müslümanlar! Hastayım. Vaaz edecek hâlim kalmadı.” dedim ve kürsüden indim. Eve gittim. Aklımdan gitmez oldunuz. Uyku uyuyamaz oldum. Ertesi gün mescide geldim ve kürsüye çıktım. Yine aynı nida geldi. Kendimden geçtim. Üç gün bu hâlim devam etti. Cemâat gelip: “Bu hâlin nedir bize anlat? Derdine derman olalım, tabip bulalım. Bizden saklama!” dediler. Bunun üzerine onlara: “Benim ilaç kabul etmez bir derdim var. Beni perişan eyleyen bir sevgidir, bir aşktır, gece gündüz kalbimi yakar, gözlerimden yaş akıtır. Camide vaaz ederken kulağıma gelen bir nida ile ben bu hâle geldim. O nida da: “Bu zamanın büyüğü Ahmed Ziyâüddîn hazretleridir.” nidâsıydı. Bunun üzerine bu zâta âşık oldum. Nerede olduğunu bir bilsem.” dedim. Cemâat dağıldı. Bir müddet sonra bana, sizden haber getirdiler ve nerede olduğunuzu öğrendim. Şimdi de mübarek huzurunuza gelerek sizleri görmekle şereflendim.” Hoca efendinin anlattıklarını dinleyen Gümüşhânevî hazretleri tebessüm edip: “Hoca efendi, Allahü teâlânın sevgili kulları kerametini açıklamaktan haya eder. İnsan, Allahü Teâlâya kul olmakla, ibâdet etmekle şereflenir, istikâmet doğru yolda olmak en büyük keramettir.” buyurdu ve onu talebeliğe kabul etti.            <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Vaaz</span></span><br />
<br />
Bir talebesi şöyle anlatır: “Bir gün hocam Gümüşhânevî hazretlerinin huzuruna vardım. Niyetim taşraya gidip ilim öğrenmeye müsadesini istemekti. Daha bir şey söylemeden bana: “Oğlum! Şimdi sen falan yerdeki camiye git, oradaki müslümanlara nasihat et.” buyurdu. Ben de; “Peki efendim.” deyip buyurduğu camiye gittim. O günlerde Arabça gramer bilgilerini öğrenmekle meşgul olduğumdan başkalarına nasihat verecek bir durumum yoktu. Emir üzere camide vaaz için kürsüye çıktım. Her taraf dolmuştu. Şaşırdım. O halde iken hocamı hatırladım ve yardımını istedim. Çok geçmeden dilim çözüldü. Bülbül gibi anlatmaya başladım. Lâkin ne söylediğimi bilmiyordum. Herkes büyük bir dikkat ile dinliyordu. Söylediklerimi anlamaya gayret ettiğimde hakîkaten hikmetli sözlerdi. Bu bilgileri hocam Gümüşhânevî hazretlerinin himmet ve yardımlarıyla söylediğimi anladım. Ben ise bir tercümandan başka bir şey değildim. Onun yardımı ile güzel bir vaaz etmiştim. Bunun için Rabbime şükrettim.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hastalık</span></span><br />
<br />
Bir talebesi şöyle anlatır: “Bir zaman hanımım hastalandı. Hastalığı günden güne arttı. Onun bu hâlini görünce ben de hastalandım. Aradan altı ay geçti. Hasta hâlimle abdest aldım ve kıbleye doğru oturdum. Rabbime yalvardım: “Yâ Rabbî! Günahkârım. Yüzüm kara. Lâkin derdimize derman istiyorum. Bu biçârelere yardım et. Belâları geri çevir. Bu günahkâr kuluna merhamet et. Şifâ veren sensin ey Rabbim!” diyerek gözyaşı dökerken birden Gümüşhânevî hazretlerini karşımda gördüm. Hayretler içinde kaldım. Zîrâ hocam altı aylık çok uzak bir yerdeydi. Tebessümle hâlimi hatırımı sorup bana ve hanımıma dua etti. “Üzülmeyin hiçbir şeyiniz kalmayacak!” buyurup gitti. O saatten itibaren bende ve hanımımda hastalıktan eser kalmadı. Bu, hocam Gümüşhânevî hazretlerinin keramet olarak bize yardımlarıydı. .    <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Parasız Sofiler</span></span><br />
<br />
Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri bir gün sohbetten sonra talebelerinden beşini bir yere gönderdi. Talebeler hocasının emri üzerine yola çıktılar. Lâkin yanlarında vapurla karşıya geçmek için paraları yoktu. Bunun üzerine tekrar dergâha geldiler. Gümüşhânevî hazretleri onların döndüklerini görünce, gidin, buyurdu. Talebeler bir şey diyemeyip tekrar geriye yola koyuldular. Bir müddet gittikten sonra parasızlık sebebiyle dönmek istediler. Üç defa bu durum tekrarlandı. Dördüncüsünde yolda giderken karşılarına bir zât çıktı. Her birine birer kese altın verip, gitti. Talebeler arkasından bakakaldılar. Bu işte imtihan edildiklerini anladılar ve hoca sözü ve emri dinleyen kimsenin hiçbir işinde üzüntü ve sıkıntı çekmediğine ve işlerinin kolay olduğuna yakînen inandılar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İt Ürür</span></span><br />
<br />
Talebelerinden Aziz Bey anlatır: “Bir gün hocam Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerini ziyaret etmek için yola çıktım. Giderken bir tanıdığın evine uğradım. İçeride tanımadığım birkaç kişi vardı. Selâm verdim ve güler yüz gösterdim. Bu hâlimden ev sahibi çok memnun oldu. Bana nereye gittiğimi sordu. Ben de: “Niyetim büyük veli mübarek hocamı ziyaret etmekti.” dedim. Orada bulunanlardan biri: “Kimdir o zât?” dedi. Ben de: “Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleridir.” dedim. Meğer onlar, Ahmed Ziyâüddîn hazretlerine karşı nefsiyle mağrur kimselermiş. Benim bu cevâbım üzerine dayanamayıp: “Demek seni de aldatmış o!” dediler. Bu sözüne dayanamayıp ona: “Sus ey inkarcı kişi! Hocam aleyhinde konuşma!” dedim ve o kızgınlıkla yanlarından ayrılıp hocamın yanına gittim. Elini öpüp edeple huzurlarında oturdum. Hocam bana bakıp; “Evlâdım nereden geliyorsun bana anlat!” buyurdu. Bunun üzerine ben edeple: “Evden geliyorum efendim.” dedim. O tekrar bana: “Gelirken bir yere uğramadın mı? Bir kimse görmedin mi?” buyurdu. Ben hayret edip: “Efendim! Bir tanıdığım olan Tahsin Beye uğradım.” dedim. O: “Keşke uğramasaydın ve oradaki inkarcı kimseleri hiç görmeseydin.” buyurdu. Sonra da; “Evlâdım! İt ürür kervan yürür. Bu hakikatı şüphesiz herkes görmektedir. Sana söylenen sözlerden hiç incinme ve sabret. Zira meyveli ağaç taşlanır.” diyerek bana nasihatlerde bulundu.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kabristan Parmaklıkları</span></span><br />
<br />
Aksiseda matbaası sahibi Ahmed Kibritçioğluna 1963 yılında bir tanıdığı şöyle der:<br />
<br />
– Süleymaniye camii kabristanında Kanuni’nin türbesi yanında keramet sahibi bir velinin kabri vardır. Ahmed Bey bunun üzerine kabri ziyaret eder, Fatiha okur mezarın parmaklıklarının paslandığını görür, bir kutu boya ve fırça alarak parmaklıkları boyar. O gece rüyasında ak sakallı, nurani bir pir elinden tutar ve Kabe’nin etrafında tavaf ettirir. Ahmed Bey bu rüyadan sonra Gümüşhânevî’nin o günkü halifesi Mehmet Zahit Efendi’ye intisap eder. Bundan sonra da kendisine her sene hacc yapmak nasip olur. Hacc’dan ayrı sık sık umreye gitmek de nasip olur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şemâili</span></span><br />
<br />
On sekiz yıl boyunca, oruç tutulması haram olan günler dışında ki günleri oruç tuttular. Yatsı namazından sonra konuşmayı sevmezlerdi. Yatsı abdestiyle sabah namazını kılarlardı. Gayet kanaatkâr yaşarlar çok zaman katıksız ekmekle yetinirlerdi. Eline geçen parayı fakirlere dağıtırlardı.<br />
<br />
Geceleri zikir ve ibadetle meşgul olurlar, gündüzleri talebe yetiştirmekle uğraşırlardı. Kaylule vakti oturdukları yerde yüzlerine havlu örterek biraz kestirmek suretiyle uyku ihtiyaçlarını giderirlerdi.<br />
<br />
Son zamanlarında yaşı çok ilerlediği için vücudunda zayıflık hâsıl olmuştu. Bir şeye dayanmadan oturamıyor, asasız yürüyemiyordu. Konuşmasını ise ancak sohbetlerine müdavim olanlarla, konuşma tarzına alışık olanlar anlayabiliyordu.<br />
<br />
Bütün mecalsizliğine rağmen, gözünden fışkıran feyz nuru, yüzünde parlayan müşâhede-i cemâl tecellîsi müritleri üzerinde aynı şekilde aşk, vecd, ızdırap ve hararet meydana getiriyordu. Ömrünün sonlarına doğru görenlerden nakledildiğine göre şemaili şu şekildeydi:<br />
<br />
Dengeli ve uzuna yakın orta boylu, yanakları kırmızı, beyaz yüzlü, geniş alınlı, orta kısmı hafifçe yüksek çekme burunlu, çatık kaş ve açık alınlı, sağ ve sol gözünün altında birer siyah ben bulunan yuvarlak yüzlü, siyah ve iri gözlü, başı devamlı tıraşlı ve beyaz sakallı bir zat idi. Başlarına nakşi tacı ve beyaz imame sarar, beyaz cübbe, hırka ve uzun entari giyerlerdi. Ayağında devamlı ayakkabı bulunur, siyah renge hiç rağbet etmezdi. Yazları beyaz, kışları da yeşil renkli elbise giymeyi tercih ederlerdi. Sadeliğe riayet ederlerdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Vefâtı</span></span><br />
<br />
Gümüşhânevî hazretleri 7 Zilkade 1311/13 Mayıs 1893 senesinde sabahleyin saat on sularında ansızın gözünü açıp “Hepsini isterim Ya Kibriyâ’!” diyerek dâr-ı bekâya irtihal eylemiştir. Yine Hüseyin Vassaf’ın tanıklığıyla o gün İstanbul adeta bir matemgâh olmuştur. Mübarek naaşları binlerce kişinin katılımıyla Süleymaniye Cami-i Şerifi’ne nakil olunmuş, Kanuni Sultan Süleyman merhumun türbesi bitişiğindeki kabre defnolunmuştur. Yanlarındaki kabirde zevceleri Havva Seher Hanım yatmaktadır.<br />
<br />
Vefatı üzerine halifelerinden irfan ehli Kolağası Fevzi Efendi şu tarih beytini söylemiştir:<br />
<br />
“Söyledi Fevzî mücevher tarihi feryâd idüp<br />
<br />
Fahr-ı bezmim mürşidim pîrim efendim el-firâk”<br />
<br />
Yani: “Fevzi, feryad ederek bu mücevher gibi tarihi söyledi: Zamanımın övünç kaynağı, mürşidim, pirim, efendim. Ah ayrılık!”<br />
<br />
Bu beytin ikinci mısrası ebced hesabı ile vefat yılı olan hicri 1311 yılına tekabül etmektedir.<br />
<br />
Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî Hazretlerinin Süleymaniye Camii Şerifi avlusunda, Kanûnî Sultan Süleyman Türbesi’nin, kıble duvarına bitişik, demir parmaklıklarla çevrili makberinin, mezar taşı kitabesi aynen şöyledir:<br />
<br />
“Nazar kıl çeşm-i ibretle, makâm-ı ilticâdır bu!<br />
<br />
Erenler dergâhı, bâb-ı füyûzât-ı Hüdâ’dır bu!<br />
<br />
Ziyâüddîn-i Ahmed, mevlidi anın Gümüşhâne,<br />
<br />
Şehir-i şark-u garbın, mürşid-i râh-ı Hudâdır bu!..<br />
<br />
Muhakkak ehl-i Hakk ölmez, ebed haydır bil ey zâir!<br />
<br />
Saray-ı kalbini pâk eyle bâb-ı evliyâdır bu!<br />
<br />
Şu’a-ı dürr-i vahdet, menba’-ı ilm-i ledünnîdir.<br />
<br />
Mükemmil vâris-i şer’-ı Mahammed Mustafâ’dır bu.<br />
<br />
Hilâfet müddetinden, “ircii” vaktine dek Hakk’a,<br />
<br />
Tarîk-i Hâlidî’yi neşr eden, Hakk-reh-nümâdır bu.<br />
<br />
Oku bir ihlas ile bir Fatiha, kalbinde daim tut<br />
<br />
Cilâ-yı ruhdur zikri, mürîdana gıdâdır bu!”<br />
<br />
Sene 1311, 7 Zilka’de (13 Mayıs 1893, Pazartesi saat: 10.00)<br />
<br />
Ayak ucundaki taşta ise şunlar yazılıdır:<br />
<br />
Muhaddisin-i Kiramdan Fahrül-Meşayıh Gümüşhaneli Ahmed Ziyaüddin Efendi Hazretlerinin ruhu mukaddeslerine el-Fatiha…<br />
<br />
Yanı başındaki kabirde yatan muhterem zevcelerinin mezar taşında da devrin önemli şairlerinden Muallim Naci merhumun şu beyti yazılıdır:<br />
<br />
“Hak perestim, arz-ı ihlas ettiğim dergah bir<br />
<br />
Bir nefes ayrılmam tevhidden Allah bir”<br />
<br />
Yani: “İhlâs arz ettiğim kapı birdir, Allah’ın kuluyum. Bir nefes tevhid ehli olmaktan ayrılmadım, Allah birdir.”<br />
<br />
Ayak ucundaki taşta ise: “Muhaddisini Kiramdan Kutbu Rabbani ve arifi Sübhani gavsul-vasilin Gümüşhanevi el-Hac Ahmed Ziyaüddin Efendi Hazretlerinin zevce-i tahiresi ve Şeyhul Haremi Nebevi Hacı Emin Paşa kerimesi Tacul-Muhadderat Hace Seher hanım ruhuna Fatiha.”  diye yazar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Halîfeleri ve Tesiri</span></span><br />
<br />
Hâlidiyye’nin Ziyâiyye kolu’nun pîri ve müessisi olan Gümüşhânevî (ks), pek çok eser kaleme alan bir müellif-mutasavvıf olduğu kadar, yüzden fazla kişiye de hilâfet tâcı giydiren bir mürşiddir.<br />
<br />
Bir milyondan fazla müridi bulunan Gümüşhânevî’nin tesir sahası yalnızca İstanbul’la sınırlı değildi elbette. O, dünyanın çeşitli bölgelerine de halifelerini göndererek etkinliğini artırmış, müslümanların uyanmasına ve İslam’ın ihyasına büyük gayret sarfetmişti.<br />
<br />
İstanbul başta olmak üzere Anadolu’nun çeşitli yerlerinde, Kazan’dan Komor Adaları’na, Mısır’dan Medine’ye Çin’den Afrika’ya kadar olan geniş bir saha içerisinde ismini, ilmini, tarikatını ve tasavvufî düşüncelerini halîfeleri devam ettirmiştir.<br />
<br />
Komor Adalarında da faal bir Gümüşhânevî Dergâhı’nın bulunduğu 1976’da İstanbul’da tertip edilen İslam Ülkeleri dışişleri bakanları toplantısına katılan Komor Adaları dışişleri bakanı tarafından Mehmed Zâhid Kotku (Rh.a) hazretleri’ne bildirilmiştir.<br />
<br />
Gümüşhânevî’nin büyük değer verdiği halifelerinden Lüleburgaz’lı Muhammed Eşref Efendi Pekin’e gönderilmiştir. Oradan dönerken Pekin’li müslümanlar II. Abdülhamid adına bir üniversite yaptırmaya başlamışlardır. Bu Hoca Efendi’ye bundan sonra Çin’li Hoca denilmiştir.<br />
<br />
Gümüşhânevî (ks) II. Hac yolculuğu dönüşünde Mısır’a uğramış orada üç yıl kalmıştır. Bu müddet zarfında yetiştirdiği kişilerden; Mısır Müftüsü Muhammed b. Salim Tamum el-Menûfî, eş-Şeyh Cevdet, Seyyid Muhammed b. Abdürrahim et-Tantâvî, eş-Şeyh Mustafa b. Yusuf es-Sa’dî, Şeyh Rahmetullah el-Hindî olmak üzere beş kişiye de tarikat hilâfeti vermiştir. Tanta’da halen faal bir Gümüşhaneli Dergâhı bulunmaktadır. Bugün bu vazifeyi ise Ezher Üniversitesi Tefsir Profesörü ve Usulü’d-Dîn Fakültesi Dekanı olan Cûde Ebu’l-Yezîd el-Mehdî adında bir zat devam ettirmektedir.<br />
<br />
Gümüşhânevî’nin halifelerinden Ahmed Ziyâüddîn Efendi, imamlıkta iken yaş haddinden emekli olmuş, Medine’de kırk sene mücavir kalmış, hizmetlerde bulunmuştur.<br />
<br />
Zeynullah el-Kazânî, Gümüşhânevî’nin Kazan ve Kafkasya’da tarikat neşrine memur ettiği halifelerindendir.<br />
<br />
Muhammed Zâhid el-Kevserî’nin babası Hasan Hilmi b. Ali el-Kevserî (k.s.) Düzce’de yıllarca Râmûz ve Garâib okutmuştur. Düzce’nin ileri gelenleri tarafından yaptırılan Yeni Cami bitişiğindeki medresede müderris olarak ders okutmakta iken Gümüşhânevî’nin emri üzerine bu medresenin yanına 1892’de bir tekke yaptırdı. 1926’da vefatına kadar otuzbeş sene burada hizmet etti.<br />
<br />
Halifelerinden Ünye’li Yusuf Bahri Efendi 1869’da Gümüşhânevî’den icazet almıştır. Ünye Sadullah Bey Medresesi’nde müderrislik yapmış, 1872’de Ünye Müftülüğü’ne tayin olmuş, hem ilim hem tarikat neşrine çalışmıştır.<br />
<br />
Nallıhan’lı Hasan Ziyâüddin Efendi, 1886’da seyr-u sülûkunu tamamlayarak hilâfet icâzeti almıştır. Memleketi Nallıhan’a giderek Hacı Mehmed Ağa Medresesi Müderrisliği’ne tayin olmuş, burada bir taraftan ders okuturken bir taraftan tarikat neşrine çalışmıştır.<br />
<br />
Ankara’lı Ahmed Hilmi Efendi, Gümüşhânevî’den hilafet aldıktan sonra, İzmit’te Fevziye, Taşçılar Başı ve Yeni Cuma camilerinde ifa ettiği imameti sırasında, haftada iki gün salı ve cuma günleri yatsı namazından sonra Hatme-i Hâce yaptırmıştır. Tarikatı yaymak hususunda büyük gayreti görülmüştür.<br />
<br />
Yarım asırdan fazla Tarsus muhitinde ilim, ahlak ve edep dağıttığı söylenen Hamza Efendi de Gümüşhânevî’nin halifelerindendir. 1955’de vefat etmiştir.<br />
<br />
Gümüşhânevî hazretlerinin halifelerinden biri de eski Bayramiç Müftüsü Çırpılar’lı Ali Efendi’dir. 1863 yılında doğmuş, Gümüşhâneli Dergâhı’nda yetişmiş, hilâfet almıştır. Köyüne dönerek orada bir cami ile 24 odalı bir medrese inşa ederek tâlim-terbiye, tebliğ ve irşat hizmetlerinde bulunmuştur. 1910’larda açtığı medresesindeki irşat faaliyeti 1924’de medreseler kapatılıncaya kadar sürmüştür.<br />
<br />
Gümüşhâneli Dergâhı son şeyhi Mahmud Es’ad Coşan Hoca Efendi’nin babası Halil Necati Efendi’yi 17 yaşlarında iken dedesi Molla Abdullah Efendi Çırpılar’lı Ali Efendi’nin bu medresesine getirip yerleştirmiştir.<br />
<br />
Mahmud Es’ad Coşan Hoca Efendi’nin Büyük Dedesi Molla Abdullah Efendi, Halil Necati Efendi’nin babasını da diğer iki kardeşiyle beraber İstanbul’a getirmiş, Fatih Medreseleri’ne yerleştirmiş ve kendisi de Gümüşhânevî’ye intisab eylemiştir. Gümüşhânevî hazretleriMolla Abdullah Efendi’yi çok severlermiş. Hatta bir kere “sen benim oğlum ol” diye iltifat eylemiştir.<br />
<br />
Molla Abdullah Efendi, Çırpılar’lı Ali Efendi ile karşılaşınca elini öpmeye davranır o da mukabele ederek onun elini öpmeye çalışırmış. Molla Abdullah Efendi’nin küçük kardeşi Molla Hüseyin Efendi de Çırpılarlı Ali Efendi’ye intisap eylemiştir.<br />
<br />
Çırpılar’lı Ali Efendi, İstiklal Savaşı sırasında Bayramiç yöresinin Kuvâ-yı Milliye temsilcisi olarak görev yapmıştır. Bir ara Bayramiç Müftülüğü görevinde de bulunan Ali Efendi 1947 yılında 82 yaşlarında iken vefat eylemiştir.<br />
<br />
Gümüşhânevî’nin halifelerinden biri de Karadeniz Bölgesi’nin irşadı ile görevlendirilen “Şeyh Efendi” diye bilinen Osman Niyâzî Efendi’dir (1828/1909).<br />
<br />
Nakşî halifesi olarak Varda’ya (bugünkü adı Rize İkizdere’nin Nahiyesi olan Güneyce) dönen Şeyh Efendi, Varda büyük Camii Medresesi Müderrisliği ve caminin imamlığını üstlenir. Burada bir müddet kalır. Ardından Varda’nın Kolekli (Kurtuluş) Mahallesi’ne geçer. Burada bir cami-tekke inşa edilir. 1909 tarihinde vefatına kadar 14 yıl burada hizmet eder. Gümüşhânevî’nin vakıf kütüphanelerinin mütevelliliğini de yapmış olan Şeyh Osman Niyâzi Efendi, Rize Güneyce’deki bu tekkede, sağlığında kendisinin de kullandığı bir vakıf kütüphane tesis etmiştir.<br />
<br />
Bunlardan başka Ziyâiyye’yi kendi beldelerinde neşreden bazı halifelerini de yalnızca isimleriyle anabiliriz. Şam’da Yusuf en-Naşuki (1318/1900), Kırım’da İsmail el-Kırımî, Erzincan’da Hasan el-Erzincanî, Mahmud el-Bosnevî, Adapazarı’nda Mustafa el-Kürdî el-Harputî (1328/1910), Düzce’de Hasan Hulusi Efendi, Of’ta Huccetü’s-Sâlikîn müellifi Yusuf Şevki el-Ofî başta gelmektedir.<br />
<br />
Hayatı, eserleri, fikirleri, tarikat anlayışı, irşad hizmetleri ve halifeleriyle dünden bugüne etkin bir şahsiyet olan Gümüşhânevî, derin izler bırakmıştır. Halen ülkemiz içinde ve dışında milyonlarca müntesibi bulunmaktadır.<br />
<br />
Gümüşhanevi dergâhı daha sonraları da sosyal hayatta oldukça tesirli olmuştur. Gümüşhane dergâhının son dönem şeyhi Mehmet Zahid Kotku döneminde siyasete de oldukça tesir etmiş, bir dönem birçok bakan bu dergâhın manevi ikliminden beslenmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mektûbu</span></span><br />
<br />
Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri Mısır’da ikamet ettikleri sırada halifesi Hasan Hilmi Efendi (k.s.)’nin şahsında bütün müridlerine hitap eden mektubunda şeriat, tarikat, hakikat ve ma’rifetin on makamını, “usûl-i aşere” prensibi içerisinde izah etmektedir.<br />
<br />
Tarikattan olan on makam: <br />
<br />
o    1.      Tevbe ve inâbe ile bir şeyh-i kâmilden el almak, teslimiyet ve inkiyad,<br />
<br />
o    2.      Müridlik ve şeyhliğin şartlarını bilip, itirazı terkederek, sohbet ve hizmete devam etmek,<br />
<br />
o    3.      Havf ve reca arasında doğruluk, ihlas ve tevekkül duygusu ile muahedeye riayet etmek, irade ve maksadda müstakim olmak,<br />
<br />
o    4.      Kişiyi boşuna övünmeye sevkeden süs ve debdebeyi terketmek ve temizliğe dikkat göstermek.<br />
<br />
o    5.      Sıhhat ve tefekkür ile vukûf-ı kalbî, zikr-i dâimî ve rabıtaya devam etmek.<br />
<br />
o    6.      Nefs ve şehveti kırarak, ahlakı güzelleştirmek, çok ibadet ve taatle Allah’a yaklaşmaya çalışmak.<br />
<br />
o    7.      Rahat ve huzur veren şeylerden uzak bulunarak, seyr-ü sülûk ve uzleti ihtiyar etmek.<br />
<br />
o    8.      Nefs, şeytan, heva ve havatırı yok etmeğe gayret göstermek.<br />
<br />
o    9.      Tevazu, şükür ve kanaata sahip olmak.<br />
<br />
o    10.      Murâkabe, muhâsebe, muâyene, tefekkür ve basîreti elde etmek.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Vasiyetleri</span></span><br />
<br />
o    ·    En az on kişi bir araya gelindi mi, akşam ve sabah Hatme-i Hâce icra edilmeli, mümkünse Kur’ân’ın tamamı, üç de biri okunmalı cüz yok ise hatimsiz toplu zikir yapılmalıdır. Daima rabıta ve huzûr me’allah’a riayet ederek, tazarru ve niyazı elden bırakmamalıdır.<br />
<br />
o    ·    Yiyecek ve içecekleri helalinden, huzur, rabıta ve sünnetlerine göre yemeye dikkat etmelidir.<br />
<br />
o    ·    Belde ahalisine, ana-babaya, sair dostlara hased ve nizâ edilmemelidir. Çünkü tasavvufun ilk başlangıcı, mahlukâtı incitmekten sakınmaktır.<br />
<br />
o    ·    Günlük vird ve zikirleri, aynen yerine getirerek, bilhassa mübarek gün ve geceleri ihyâya gayret etmelidir.<br />
<br />
o    ·    Tarikat ehli olan kimse, def’i kabz için evliya kabirlerini ziyaret etmeli, üstadının sohbet ve ziyaretine devam etmelidir. Çok zikir ve muhabbet üzere rabıtaya devam etmeli tasavvuf kitaplarını okumalıdır.<br />
<br />
o    ·    Uyku ve fetreti uzaklaştırmak için, önce zikir mahallini değiştirmeli, râbıta kurup, üstâdına mektup yazmak suretiyle istiâze ederek, zikirde fütûrun giderilmesine çalışılmalıdır.<br />
<br />
o    ·    Musâfaha, cemaat, sabır, şükür ve kanaate devamla, vakitlerin, şehirlerin ve mahlûkatın ihyasına çalışılmalı, ibadetlerde sabr-u sebât gösterilmelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sözlerinden</span></span><br />
<br />
o    ·          Muhabbetin dört çeşidi vardır: Allah’ı sevmek, Allah’ın sevdiklerini sevmek, Allah için sevmek, Allah’la beraber sevebilmek.<br />
<br />
o    ·                Aşk, bütün his, irade ve düşüncelerden sıyrılarak yalnız Allah’a büyük bir iştiyakla yönelmek, mal, evlat, dünya ve her türlü alakadan koparak, Hâlık’a hasret duymaktır.<br />
<br />
o    ·                Günahlardan kurtuluşun en kestirme yolu, muhabbetullah ve cemalullah’a aşk ve şevk ile bağlanmaktır. Bu ise çok ibadet etmek, istiğfar etmek, ölümü ve cehennem ateşini çok düşünmek, gecelerini ibadetle ihyâ etmek, mahlukâta şefkat göstermek, hüsn-i zan beslemek, şehvet, kin ve kötü fikirlere karşı sabretmekle elde edilir.<br />
<br />
o    ·                Sağa-sola bakmak nasıl kalbin gücünü parçalayıp zayıflatıyorsa, gözleri kapamak da, aksine kuvvet ve ferahlık verir.<br />
<br />
o    ·                Kim ki gözünü haramdan sakınır, nefsini şehvetten korur, bâtınını murâkabe ile ma’mûr hale getirir ve helal rızıkla beslenirse, firasetinde yanılmaz. Fakat firaset, bedende nefsin hakimiyeti ile değil, Cenâb-ı Hakk’ın nuru ile bakabilme hassasını kazanmakla elde edilen bir haslettir.<br />
<br />
o    ·                Tarikatların muhtelif prensipleri, usulleri vardır. Ama bütün tarikatlarda müşterek olan husus, temel esas hizmettir. İnsan hizmet ettikçe himmete mazhar olur, izzet bulur ve iki dünya saadetine erer.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nasihatleri</span></span><br />
<br />
o    ·      Mahviyet ve tevâzu icâbı, kendinizi daima câhil ve avam addediniz.<br />
<br />
o    ·      Amelleriniz, tahsilleriniz ve ahlakınız bakımından âlim olunuz ve nâsa akılları ereceği kadar söyleyiniz.<br />
<br />
o    ·      Birbirinize arka çevirmeyin, buğz etmeyin, ayrılmayın, haset etmeyin, kardeş olun.<br />
<br />
o    ·      Alimlerin zalimlerinden ve inatçılarından olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Daima müzakere ve Hakkı izhar için ilminizi ve tetebbularınızı arttırınız.<br />
<br />
o    ·      Cemaate, Cumaya, bayrama, evradlarınıza vaad ve ahdinize riayetkâr olunuz.<br />
<br />
o    ·      Cemaati, zekatı, haccı, orucu, emaneti emr-i bil ma’rufu terk edenlere yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Avretlerini açanlara, gençlere yani saç ve sakalı bitmeyenlere yakın olmayınız ve kadınlara benzemeyiniz.<br />
<br />
o    ·      Muhkem binalar ve kabirlerini taş ve kireçle yapanlara yakın olmayınız. Binalara kurban kesmeyiniz.<br />
<br />
o    ·      Faiz, haram nesne ve yetim malı yemeyiniz ve yiyenlere yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Zulmen gasb olunan malı yemeyiniz ve gâsıplara yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Ulemaya, meşayiha ve valideyne eza etmeyiniz. Kalplerini kırmayınız ve inat etmeyiniz.<br />
<br />
o    ·      Sakallarınızı kesmeyiniz ve kısaltmayınız. Âdette hey’ette Yâhud ve Nasârâya benzemeyiniz.<br />
<br />
o    ·      Ehl-i zinaya, livataya, deyyuslara, fuhuş işleyenlere, rüşvet alanlara yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Dalâlet fırkalarına, ilhadcılara, sihirbazlara, tembellere, tenâsuha inananlara yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Kahinlere, yıldızlara bakanlara, falcılara, cin ve ifrit sahiplerine yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Huddâm sahiplerine, vefk sahiplerine, gizli şeyleri bilirim diyenlere yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Tılsım bilgilerine, ilm-i felâsifeye ve sözlerine yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Her nevi şarap ve müskirât içenlere yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Her çeşit ilaca ve ecnebi memleketlerinden gelen ilaçlara ve küffâr eliyle yapılan eşyaya yakın olmayınız (kendiniz yapınız demektir.)<br />
<br />
o    ·      Ressamlara, oyunculara, çalgıcılara yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Vücutlarına dövme yapanlara ve saçlarını siyaha boyayanlara yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Ecnebî, yani yabancı, nikahla helal olan kadınlara bakmayınız ve yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Kefere, putperest ve müşriklerin kestiklerine yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Ashab-ı kirama ve evliyaullaha sebbedenlere, müçtehidîn, sâdat ve selefe ta’n edenlere yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Harp meydanından, taundan, vebâdan, itaat-i meşayihten ve u’lul emre itaattan kaçanlara yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Taamlara ve cenazelerdeki bid’atlere yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Nemmamlara ve Kur’an ve hadisten gayri şeylere taviz edenlere yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Hiç bir israfa ve israfçılara yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Diyârı küfürden gelen yağ, şeker vesâir yiyeceklere, kab ve esvaplara yakın olmayınız. (kendiniz yapınız demektir.)<br />
<br />
o    ·      Zalimlerin kapısına, oyun, eğlence ve töhmet yerlerine (plaj, dans yeri, balo ve emsali) yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Evkâfın sattığı emlâke, fâsit ve noksan alış verişe, ham meyvaları alıp satmaya ve vakıf malını tebdil ve tağyire yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Kuş uçurmaya, nefes ve celbi havas ve da’vet-i cine yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Kefere sözlerine ve haram sözlere ve efrenc sözlerine (şehinşah gibi) yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Amirlik, imamlık, kadılık gibi şeylere ve salihleri azil, zalimleri ta’yine yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Ayakta, yollarda ve mübarek yerlere işemeyiniz.<br />
<br />
o    ·      Yolları kapatmak ve onlara pislik dökmek ve geçenlere eza veren muzır şeyleri atmaya yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Zühd, verâ’, velâyet, keşif, kerâmet, ilhâmât, Allah’ı ve Resûlullâh’ı gördüm iddiasında bulunmayın.<br />
<br />
o    ·      Yüksek binâlara, köşklere, bineklere ve her türlü ziynet ve zâyiâta yakın olmayın.<br />
<br />
o    ·      Mescidlerde seslerinizi yükseltmeyin ve çocuk, deli ve dilenci sokmayın.<br />
<br />
o    ·      El ve başla selam vermeyin. Alimden gayrının elini öpmeyin. Hiç kimseye eğilmeyin ve sarılmayın.<br />
<br />
o    ·      Kuş uçurmayın, süt kuzusunu kesmeyin, evde köpek bulundurmayın.<br />
<br />
o    ·      Hakdan meyleden müftilere ve muhaddislere, dinini bilmeyen doktorlarla, müflis tacirlere yakın olmayın.<br />
<br />
o    ·      Hırsızlara, hainlere, ganimetten çalanlara, harbden kaçanlara, yetim malı ve haram yiyenlere yakın olmayın.<br />
<br />
o    ·      Baston ve her çeşit küffar adetlerine yakın olmayın.<br />
<br />
o    ·      Memleketin saadet ve selameti için siyaseti sağlam ve dürüst yapın.<br />
<br />
o    ·      İcrâi hudûd-ı şer’iyeye ve erkân-ı dine ve mazlûmlara yardım ediniz.<br />
<br />
o    ·      Zulmü terk ile bütün maâsîden istiğfâr ediniz.<br />
<br />
o    ·      Hak sahipleriyle helâllaşın, kimseyi incitmeyin ve tahkir etmeyin.<br />
<br />
o    ·      Bütün işlerinizi ve niyetlerinizi tashîh ediniz.[7]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Prof. Dr. M. Es’ad COŞAN Hocanın Dilinden GÜMÜŞHANEVİ HAZRETLERİ</span></span><br />
<br />
Dr. Abdüllatif Duygulu<br />
<br />
Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Hocamız, nisbestinden de belli olduğu gibi, Gümüşhane’dendir kendisi… Küçük yaşta İstanbul’a gelmiş, tahsil-i ulûm eylemiş. Kendisini, Halid-i Bağdadi Efendimiz’in halifelerinden bir zat mânevî işaret üzerine İstanbul’a gelip irşad eylemiş. Ondan sonra Nakşi Tarikatı’nın öğrenimi ve öğretimi ile meşgul olmuş.<br />
<br />
Amma, güzel olan taraf, yâni benim şahsen belki böyle büyükleri ölçmeğe hakkım ve haddim de olmaz ama, hayran olduğum taraf şu ki, bir çok kitapları var… Umumiyetle hadis ilmi üzerinde yazılmış eserleri var… Yâni bu eserlerini daha ziyade hadis üzerinde yazmış. Fıkıh üzerinde ve daha başka konularda da var. Böylece bu eserleriyle, son asrın en büyük muhaddislerinden olmuş. Hâtimetül Muhaddisîn diye lakab kazananlardan birisi olmuş. Bunu bir Arap söylüyor. Yâni yazmış olduğu bir eserin başında, muhaddislerin hayatlarını yazarken, bizim hocamız, şeyhimiz Ahmed Ziyâeddin-i Gümüşhanevî Hazretleri’ni de böyle bahis konusu etmiş.<br />
<br />
Gümüşhâneli Hocamız da, -Allah bizleri büyüklerimizin şefaatlerine nail eylesin, yolundan ayırmasın- bize tarikat terbiyesi olmak üzere, bu Râmûzül Ehadîs seçme hadis mecmuasını hazırlamış, seçmiş. Kendisi hadis alimi olmak dolayısıyla, çeşitli esrarlı şeyleri de bilmemiz için bazı zayıf hadisleri de koymuş.<br />
<br />
Bazıları hücum ediyorlar: “-Râmûzül Ehàdîs’te zayıf hadisler var!” diyorlar.<br />
<br />
Hocamız hadis âlimi, biliyor ama bizim mânevî bir takım esrara da âşinâ olmamız için işaretler var; bir takım rumuzlu, esrarlı şeyler var; bilelim diye onları da koymuş ve arkasından da yazmış olduğu şerhte, izahını zaten kendisi vermiş.<br />
<br />
“Baştan sona bu hadis koleksiyonunu muntazam bir şekilde okursanız, okursa benim dervişlerim; şöyle şeriate bağlı bir derviş olur, bayağı bir hakikatli âlim olur.” diye bildirmiş. Allahu Teâlâ Hazretleri bizi Peygamber Efendimiz’in yolunda daim eylesin…<br />
<br />
Bir müjdeyi çok heves ederek dâima, yâni ona ereyim diye iki müjdeyi peşinde böyle yana yakıla Rabbimden istiyorum. Allah sizlere de, bizlere de nasib eylesin: “Ümmetin fesada uğradığı zamanda, Peygamber Efendimiz’in sünnet-i seniyyesine sarılanlara yüz şehid sevabı verilecek!” diye bir hadis-i şerif var… Allah-u Teâlâ Hazretleri kadirdir. Gerçekten de zor. (1)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Gümüşhaneli Hocamız, Camiü’l-Usül isimli tarikat kitabımızda diyor ki: “Bütün tarikatları inceledim. Bütün tarikatlarda müşterek olan esas hizmet’tir.” Yani, her tarikatın kendine göre ince farkları vardır ama, bütün tarikatlarda ortak olan, müşterek olan nedir? Hizmet’tir. Yani, derviş hizmet edecek! Sevap kazanmak için, Allah’ın rızasını kazanmak için!<br />
<br />
Yol, hizmet yoludur. Hizmet edeceksin kurda, kuşa, leyleğe, kediye, kuzuya, köpeğe, insana, insan-ı kâmile. Her şeye hizmet edeceksin! Hizmet ederse, izzet bulur insan.<br />
<br />
Onun için hizmet edeceğiz. Faydalı olmanın yolunu arayacağız. Çeşme mi yapabiliriz? Köprü mü yapabiliriz? Çamuru mu yok edebiliriz? Yemek mi yedirebiliriz? Hastaya mı yardım edebiliriz? Yetime, yoksula, dula mı bakabiliriz? Etrafımızı böyle projektör gibi tarayacağız. Hizmet edeceğimiz yeri arayacağız, hizmet etmeye çalışacağız. Neden? Hizmet eden izzet buluyor, Allah’ın rızası öyle kazanılıyor; onun için… (2)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Bizim Gümüşhaneli Hocamız ne yapmıştır Nakşibendiliğin Halidiyye kolunda? Tabii onlar bir şey yapmak iddiasıyla ortaya çıkmıyorlar, üstadlarını aynen takib etmek arzusuyla hareket ediyorlar. Ama kendiliğinden ortaya çıkan bir enterasan durum var. O enterasan durum şudur ki, tasavvufî bir camiada, o üstadımız -cennet mekân, rahmetullahi aleyh- bir hadis kolleksiyonunu ders kitabı olarak ortaya koymuştur. Bu, tasavvuf tarihinde çok mühim ve önemli bir hadisedir. Ve Gümüşhaneli Hocamız buyurmuştur ki:<br />
<br />
“-Bizim şu hadis kolleksiyonumuzu dikkatle okursanız, kısa zamanda muhakkik bir âlim olursunuz!”<br />
<br />
Aynı sözü başka kimselerden bazı kimseler hatırlayacaktır. Meselâ, Said-i Nursî merhum diyor ki: “Risâle-i Nurları okursanız, kısa zamanda bir muhakkik âlim olursunuz.”<br />
<br />
Risâle-i Nur okumakla hadis-i şerif okumak arasında muazzam fark vardır muhterem kardeşlerim!..<br />
<br />
Bizim yolumuzun, müslümanın yolunun şeriatin çizgisinden kaymaması için emniyet, hadis-i şeriftedir. Hadis-i şerife sarılmadığınız zaman, şeriatin çizgisinde devam edemezsiniz, kayarsınız. Çünkü şeriatin çizgisi kıl kadar incedir, kılıç kadar keskindir. Ona ancak hadis-i şerife sarılarak, hadis-i şerif yolunda yürüyerek, takvâ yolunu yol edinerek, ihlâs ile hareket ederek ulaşabilirsiniz.<br />
<br />
Onun için bizim yolumuz -Allah’a hamd ü senâlar olsun ki, bize bu yolu nasib etmiş Mevlâmız- bütün yollardan daha ileridir. Bunu şahsî bir övünç veya bir reklam ve bir propaganda sözü olarak söylemiyorum; Allah’a hamd ü senâlar olsun diye, bir tahdis-i nîmet sadedinde söylüyorum.<br />
<br />
Biz tasavvufa karşı, dine karşı, millî kültürümüze karşı, tarihimize karşı, her türlü ileri geri, abuk sabuk, düşmanca sözlerin söylendiği bir ortamda yaşadık. Her türlü zehirli şerbeti bize sundular. Biz o şerbetlerin tadlarını tattık ama yutmadık. Dilimiz o tadları biliyor. Biz bütün bu çeşitli yollar arasında bu yolu benimsemişsek, elhamdü lillâh bu büyük bir nimettir. (3)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Şimdi bizim büyük hocamız Gümüşhanevî Ahmed Ziyâüddin Efendi Hazretleri; Nakşî, Kadirî, Sühreverdî, Kübrevî, Çeştî tarikatini bünyesinde toplamış Halidiyye kolunun meşhur bir şahsiyeti. Batılıların ve Arapların yazdığı kaynak kitaplarda da ismi olan şahıs. Tekkeye ders kitabı olarak bir hadis kolleksiyonu hazırlamış; Râmûz el-Ehâdîs isimli, onu koymuş. Diyor ki:<br />
<br />
“Bu hadis kitabını okuyun!.. Bunu okuduğunuz, hazmettiğiniz zaman iyi bir müslüman olursunuz; bayağı da bir âlim olursunuz.”<br />
<br />
Yâni, tasavvuf ama nereye dayalı?.. Hadis-i şerife dayalı… Nereye dayalı?.. Kur’an-ı Kerim’e dayalı… Böyle olunca tasavvuf, ana çizgide, cadde-i kübrâda yürümüş olur. Yanlış yollara, çıkmaz sokaklara sapmamış olur. Patikalara, çamurlu yerlere girmemiş olur. İlk safiyetini, ilk çıkış zamanındaki güzelliğini korumuş olur. (4)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Gümüşhaneli Hocamız hadis âlimi, ciddî âlim… Gece uyku uyumazmış. Dâimâ ilimle, irfanla, irşadla meşgul olurmuş. Kitap yazmış, tasavvuf konulu… Ne diyor?.. “En yüksek makam, aşk makamıdır.” diyor.<br />
<br />
Nereden geliyor bu benzerlik?.. Çünkü, Ahmed-i Yesevî Abdülhâlik-ı Gücdevânî Hazretleri’nden, Nakşî Tarikatı’nın Hâcegâniyye kökünden feyz almış. Hacı Bektâş-ı Velî de, Ahmed-i Yesevî’den feyz almış. Bizim Gümüşhaneli Hocamız da, yine Nakşibendî Tarikatı’nın İmâm-ı Rabbânî kolundan, Müceddidiyye kolundan feyz alarak aynı noktaya çıkıyor. (5)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendimiz, şu bizim hadislerini okuduğumuz zât, Râmûzül Ehâdîs’i tertib eden şahıs… Onun bir menkıbesi.<br />
<br />
Yeni ekspres yola çıktık İstanbul’dan, “Otomobilimizin benzini az, ilk benzinciye uğrayalım!” dedi arkadaşlar. İlk benzinciye uğradık. Benzinci tanıdık, müslüman bir insan…<br />
<br />
“-Yâhu, biz seni çok seviyoruz, sen kimsin, nerelisin? Hatırlat bir daha…” dedi:<br />
<br />
“-Ben Maraşlıyım.”<br />
<br />
“-E, seni çok seviyoruz, neden?..”<br />
<br />
“-Çünkü, ben de Nakşî Tarikatındanım.” dedi.<br />
<br />
Biz Nakşî’yiz ya, kardeşlik damarı çekiyor yâni…<br />
<br />
“-E, nasıl Nakşî oldun?”<br />
<br />
“-Hocam, bizim aslımız seyyid, Peygamber Efendimiz’in soyundanız biz… Benim Dedem Muhammed Vehbi Medine’de iken, -Arap yâni, seyyid, Peygamber Efendimiz’in soyundan- rüya görmüş. Rüyasında bir şahıs demiş ki:<br />
<br />
“-Ben filâncayım, İstanbul’a benim yanıma gel!” demiş.<br />
<br />
O da:<br />
<br />
“-Baş üstüne…” demiş.<br />
<br />
Uyanmış rüyadan, ertesi gün hazırlığını yapmış yola çıkmış. İstanbula gelmiş. Medine’den İstanbul’a geliyor bir rüya üzerine… İnmiş vasıtadan; nereye gidecek, kimi bulacak bilmiyor. Eminönü’nde giderken, omuzuna birisi vurmuş. O tarafa dönmüş.<br />
<br />
“-Sen Medine’den Muhammed Vehbi misin?..”<br />
<br />
“-Evet…” demiş, şaşırmış.<br />
<br />
“-Düş peşime, takıl peşime!..” demiş.<br />
<br />
O önde, bu arkada gitmişler. Nereye?.. Şimdiki vilâyet binasının olduğu yerin karşısındaki bir binaya… Bir şahsın karşısına çıkartmışlar bunu,<br />
<br />
“-Öp bakalım elini!” demişler.<br />
<br />
Bakmış, rüyada “Gel bakalım İstanbula!..” diyen şahıs, yâni Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendimiz Hazretleri… Medine’deyken çağırmış rüyada, o da kalkmış, gelmiş.<br />
<br />
“-Gir bakalım halvete!” demiş.<br />
<br />
Yâni erbaîne, kırk günlük eğitime girmiş. Ondan sonra icâzet almış. Sonra Gümüşhaneli Hazretleri, onu Maraş’a irşada göndermiş. Bu bizimle konuşan şahıs onun torunu, sevmemiz ondan; muhabbet, bağlılık ordan geliyor. (6)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Eskiden mürşidler, bir müride ders vermeden onun kabiliyetlerine ve sâiresine bakarlarmış; olmazsa, başka dergâha gönderirlermiş. Bizim Hocamız’dan gördüğümüz, merhametinin çokluğundan, herkesi kabul etmekti. Ama Gümüşhâneli Hocamız’dan görülen; benim dedem Gümüşhâneli Hocamız’a amcamla beraber gelmiş, dedeme vermiş, amcama vermemiş. Aynı köyden iki kardeş geliyor, birisine veriyor, birisine vermiyor. Böyle şeyler olabilir. (7)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Büyük dedem Molla Abdullah, oğlu dedem Molla Mehmed’i diğer iki kardeşiyle beraber İstanbul’a getirmiş ve Fatih medreselerine yerleştirmiş ve herhalde o zamanlarda Gümüşhanevî Hazretleri’ne intisab eylemiş. Gümüşhanevî Hazretleri o büyük dedemi çok severmiş, hattâ bir kere “Sen benim oğlum ol!” diye teklif ve iltifat eylemiş. (8)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Cevşen, bir çeşit duadır. Cevşen-i Kebir denilen dua, bizim Gümüşhaneli Hocamız’ın Mecmuatül-Ahzâb’ında vardır. Said-i Nursî rahmetli, çok sevmiş bu duayı ve ordan almıştır. Risâle-i Nur talebesi kardeşlerimiz okurlar. Güzel bir duadır. (9)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Gümüşhaneli Hocamız, saçları dökülse aldırmazmış da, sakalından bir kıl dökülse toplarmış. Onu muhafaza eder ve gömermiş. Neden?.. “Sakalı ibadet diye bıraktım. İbadetten olan bir şeyin ayaklar altında kalmasına razı olmam!” dermiş. İnceliğe bak!.. Saçı insan ibadet diye uzatmıyor, normal olarak uzayabiliyor. Ama sakal ibadet olarak bırakıldığından, kılı yere düştüğü zaman alırmış. Büyük insanların inceliklerine bak!.. (10)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Râmûzül Ehâdîs’i yazan Gümüşhaneli Hocamız da, bazı hadisler için: “Bu hadis takibata uğramıştır hadis âlimleri tarafından…” diye belirtmiştir. Bazı tabirler var, hadis âlimlerinin “Lâ şey’, mevdu’ vs.” dedikleri şeyler var… Onları almış Gümüşhâneli Hocamız… Gümüşhâneli Hocamız mevzu hadisi bilmez bir insan değil…<br />
<br />
Ama şundan kaynaklanıyor… Mekke-i Mükerreme’de bir âlimle konuşmuştum. Çok zarif bir insan, büyük bir âlim, Peygamber Efendimiz’in de sülâlesinden… Ben böyle biraz açtım da meseleyi; kısaca dedi ki:<br />
<br />
“-Mutasavvıflar hüsn-ü zanla bakmış rivayetlere, hadis âlimleri de kaşlarını çatarak, keskin nazarla bakmışlar. Biraz böyle sert davranmışlar.” dedi.<br />
<br />
Mesele biraz ordan kaynaklanıyor. Bir de Hocamız, bir mevzu hadisi yazsa bile, “Bu hadis mevzudur.” diyor arkasından… Altında da o mânâyı te’yid eden birkaç hadis-i şerif getirerek: “Bak buna bazı âlimler mevzu demiş ama, esas itibariyle bunun bir mânâsı vardır; o mânâyı bilmenizi istiyorum!” demiş oluyor. Bir mürşid olarak, o konunun bilinmesini istiyor.<br />
<br />
Biliyorsunuz, mevzu hadis bile olsa, söz güzel olabilir, tatlı olabilir. Onun için Süyûtî mevzu hadislerle ilgili kitabına: “El-Leâlî el-Mesnûat: Yapma İnciler” diyor.<br />
<br />
Neyse, o kardeşimiz tenkid etmiş. Hadis âlimleri biraz böyle fazla sert oluyorlar, tenkid ediyorlar. Etsin ama, tenkidin de ilmî âdâbı vardır. Ulemanın ihtilâfı vardır. Çağların değişmesi ile yeni gelen insanların öğrendiği bazı bilgiler dolayısıyla, eskileri tenkidi vardır. Çok samîmî bir İslâm âlimi Gazâlî’nin bazı fikirlerine katılmayabilir. Çok samîmî bir zât, Muhiddîn ibn-i Arabî Hazretleri’ne iştirak etmeyebilir. İmâm-ı Rabbânî şu kanâattedir de Muhiddîn ibn-i Arabî Hazretleri şu kanâattedir… vs. Bu ayrı mesele, bunlar olabilir.<br />
<br />
Ama ben tekkemizde ders kitabının bir hadis kitabı olmasını çok büyük bir şey olarak görüyorum, çok güzel bir işaret olarak görüyorum. Kardeşlerime söylerken, “Riyâzüs-Salihîn’i okuyun, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın neşrettiği sahih bir hadis kitabıdır. Toplantılarınızda onları okuyun!” diye söylüyorum. (11)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin halifelerinden, Trablusşam müftüsü olan Ahmed ibn-i Süleyman el-Arvâdî Hazretleri, tek bir şahıs için, Gümüşhânevî Ahmed Ziyâeddin Efendimiz için İstanbul’a gelmiş, kendisini bulmuş ve “Sırf seni irşad etmek için buraya vazifeli olarak gelmiş bulunuyorum!” diye onu halvete alıp, tasavvufun âdâbını, erkânını, ahlâkını, esrârını öğretmiş.<br />
<br />
Böylece Hindistan’dan bizzat Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin gidip, Nakşî Tarikatı’nı kaynağından, Müceddidiye şûbesinden, yâni Ahmed el-Fârûkî es-Serhindî’nin mensub olduğu Müceddiye şûbesinden çok mükemmel bir tarzda, hocası Abdullah-i Dehlevî Hazretleri’nin tam rızasını alarak Bağdat’a getirdikten ve yerleştirdikten sonra ve bütün Ortadoğu’ya yaydıktan sonra, böylece Gümüşhâneli Hazretleri’yle İstanbul’a geçmiş oluyor Nakşî Tarikatı…<br />
<br />
Bendeniz dört sene önce Güneydoğu Anadolu’da gezdim. Urfa, Mardin, Diyarbakır, Batman, Bitlis, Siirt, Tatvan gibi yerleri gezdim. Çok net olarak hatırıma geldi ve söyledim, hâlâ çok kesin olarak, net olarak aynı kanaatteyim: Güneydoğu Anadolu’nun ismi bence Nakşibendistan olsa, Nakşibendiler diyarı olsa revâ… Çünkü her tepede bana bir Nakşî şeyhinin türbesini gösterdiler. Her yerde Nakşî-Hâlidî şubesinin mensuplarını gördüm.<br />
<br />
Allah makamını âlâ eylesin, Hâlid-i Bağdâdî Efendimiz bizzat kendisi Urfa’ya da gelmiş. Hattâ torunu Urfa Ulu Camisi’nin kabristanında, hazîresinde medfundur. Torunu orda vefat etmiş. O diyarları bizzat gezmiş. Halifeleri vasıtasıyla tarikatı oralara yaymış ve mükemmel bir şekilde yerleştirdikten sonra, İstanbul’a böylece aşılanmış oluyor Nakşî Tarikatı…<br />
<br />
Nakşî Tarikatı’na Anadolu 15. Yüzyıl’dan, Molla İlâhî’den beri bilir. Fakat bu yeni bir şevk getirmiştir.<br />
<br />
Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddin Efendi Hazretleri, 1311 hicrî [1893 milâdî] yılında vefat eden bir büyük muhaddistir. Terceme-i hal kitaplarına, biyografi kitaplarına büyük bir fakih ve muhaddis olarak geçmiştir. Ulûm-u şer’iyyede çok sağlam bilgilere sahip bir kimse… Tabii, tarikatın, tasavvufun şeriata tam, sağlam bir şekilde bağlı insanlar tarafından öğrenilmesi ve öğretilmesi son derece önemli bir olaydır.<br />
<br />
İşte o koldan Gümüşhânevî Hazretleri çalışmasına devam etmiştir ve 114 kadar halife yetiştirmiştir kendisi… Üç sene de Mısır’da kalmıştır. Halifelerini Anadolu’nun her yerine, Kafkasya’ya, Mısır’a ve Ortadoğu’ya yaymıştır. Böylece onun çalışmalarıyla, Nakşî Tarikatı son derece büyük bir gelişme göstermiştir. Harblerde Devlet-i Aliyye’nin korunmasında, bu sufi âlimlerin cihada da iştirakleriyle çok büyük hizmetler meydana gelmiştir.<br />
<br />
Ahmed Ziyâüddin Efendi Hazretleri’nden sonra Gümüşhânevî kolu devam etmiştir. Hocamız Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri, onlardan Ömer Ziyâeddin ed-Dağistânî Hazretleri’nden, İstanbul’da asker iken tarikata girip el almıştır.<br />
<br />
Sanıyorum Ömer Ziyâeddin Hazretleri’ni de bu konularla ilgilenen herkes tanıyabilir. Çünkü kendisi hem Kur’an-ı Kerim hafızı, hem de Buhârî-yi Şerif hafızı idi. Buhârî-yi Şerif’i ezbere bilen müstesnâ insanlardandır. Altı saatte Kur’an-ı Kerim’i başından sonuna hatmettiği rivayet edilir. (12)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Gümüşhaneli Hocamız diyor ki: “Bizi seven, bizim kitaplarımızı okuyan bizdendir.” Bu bir gönül bağıdır, esas itibariyle böyledir. Fakat aynı zamanda, Peygamber Efendimiz’e bağlılık gibi bir bağlılık olduğu için, biraz daha yakın bir tanışma halinde olması temenni edilir. Gelemiyorsa, birisiyle haber gönderir; vekâleten konuşur, ders veririz. Böylece özel olarak, belirli olarak irtibat kurmak faydalıdır. (13)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Süleymaniye’de, cennetmekân Kanûnî Sultan Süleyman’ın türbesinin yakınında Hocamız’ın kabri… Türbesinin girişinde, sol tarafta Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddin Efendimiz’in muhterem valide hanımla beraber kabirleri var. Oradan biraz daha ileri gidince de sıra sıra Gümüşhaneli Dergâhı’nın şeyhlerinin kabirleri var. (14)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Tarihî çevreyi korumak, mefâhirimizi korumak… Ne yaptık meselâ, gittik Gümüşhâne’de bir Gümüşhâneli toplantısı yaptık, iki gün sürdü. Vali geldi, belediye başkanı geldi, profesörler geldi, herkes geldi. Gümüşhâneliler dediler ki:<br />
<br />
“-Yâhu, bizim böyle dünyanın tanıdığı, dünya çapında yetiştirilmiş bir âlimimiz varmış da, sizden öğrendik; Allah sizden razı olsun!” dediler.<br />
<br />
Bilmiyorlar Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin Efendimiz’i… Padişahlar elini öpmüş, hürmet etmiş. Mısır’da talebeleri var, Endonezya’da talebesi var… Herkes tanıyor, seviyor, biliyor, hürmet ediyor. Bizimki bilmiyor, Gümüşhaneli bilmiyor. “Ben Gümüşhâne’denim, Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin Efendi gibi insanlar yetişmiş yerdenim!” demesi lâzım. Bilmiyor, bir şeyden haberi yok. (15)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DIP NOTLAR</span></span><br />
<br />
(1) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Avustralya Sohbetleri-4, s. 269 – 277, Seha, İstanbul, 1996.<br />
<br />
(2) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Kadın ve Aile, Mayıs 1993.<br />
<br />
(3) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Sosyal Çalışmalarda Organizasyon ve Başarı, s. 122, Seha, İstanbul, 1994.<br />
<br />
(4) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Sosyal Çalışmalarda Organizasyon ve Başarı, s. 183, Seha, İstanbul, 1994.<br />
<br />
(5) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Avustralya Sohbetleri-1, s. 44, Seha, İstanbul, 1995.<br />
<br />
(6) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, İslâm’da Eğitimin İncelikleri, s. 246, Seha, İstanbul 1997.<br />
<br />
(7) Dr. Metin Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 103, Seha, İstanbul, 1997.<br />
<br />
(8) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, İslâm, Eylül 1996<br />
<br />
(9) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Güncel Meseleler-2, s. 345, Seha, İstanbul, 1998.<br />
<br />
(10) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Güncel Meseleler-1, s. 220, Seha, İstanbul, 1995.<br />
<br />
(11) Dr. Metin Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 340, Seha, İstanbul, 1997.<br />
<br />
(12) Dr. Metin Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 348, Seha, İstanbul, 1997.<br />
<br />
(13) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Güncel Meseleler-2, s. 187, Seha, İstanbul, 1998.<br />
<br />
(14) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Doğru İnanç ve Güzel Kulluk, s. 256, Seha, İstanbul, 1998.<br />
<br />
(15) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu Nedir? s. s. 159, Seha, İstanbul, 1997.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KIRK HADİS</span></span><br />
<br />
Bismillahirrahmanirrahim<br />
<br />
Rasulünü mükelleflere hidayet ve kati olan şeri delilleri beyan etmek için gönderen Allahu Teâlâya hamdolsun. Salat ve selam faziletlilerin faziletlisi Muhammed (sav) üzerine ve onun al ve ashabının üzerine olsun.<br />
<br />
Bundan sonra ben fakir Ahmed Ziyaüddin derim ki: Ali B. Ebi Talibden rivayet olunur ki Rasulullah (sav) şöyle buyurdu. “Ümmetimden her kim dinin emirleriyle ilgili kırk hadis ezberlerse Allah (cc) onu fakihler ve alimler zümresiyle diriltir.”<br />
<br />
Başka bir rivayette: “Kıyamet günü onu şefaatçi ve şehit yazar.”<br />
<br />
Ben de kırk hadisi bir araya getirmeyi düşündüm. Meşhur kitaplardan metni kısa manası geniş olanları seçtim. Kolaylık olsun diye senetlerini yazmayıp, ezberlenmesi kolay olması için hüküm yönünden açık olanları, faydasına binaen dinin yüce kaidelerini ihtiva edenleri seçtim.<br />
<br />
1. Hadis: Kim bir iyiliğe davet ederse o yolda devam edenlerin sevabı eksiltilmeden bir misli de davet edene yazılır. Kim de bir kötülüğe davet ederse o yolda gidenlerin günahından eksiltilmeden bir misli davet eden adama yazılır. (Sahih-i Müslim)<br />
<br />
2. Hadis: Kim Allahın rızasını kazanmak için ilim öğrenirse ona istediği verilir. Dünya için ilim öğrenen kıyamet günü cennetin kokusunu alamaz.<br />
<br />
3. Hadis: Bir kimseden bir ilim sorulur o da bildiğini gizlerse Allahu Teâlâ onu ateşten bir gem ile gemler. (Hakim-Müstedrek, 1/182)<br />
<br />
4. Hadis: Kıyamet günü geldiğinde Allahu Teâlâ âlimleri toplar ve onlara şöyle buyurur: “Ben, size azap etmek için hikmetimi kalbinize tevdi etmedim, girin cennete.”<br />
<br />
5. Hadis: Kıyamet günü arş tarafından bir münadi şöyle bağırır: Allah üzerinde sevab olarak bir alacağı olan ağaya kalksın, diye nida eder. Bunun üzerine hiç kimse ayağa kalkmaz. Ancak din kardeşinin suçunu affeden kalkar”.<br />
<br />
6. Hadis: Sizden biri namazda iken makatında bir hareket hissederse ses veya koku olana kadar dönmesin. (Sünen-i Ebu Davut)<br />
<br />
7. Hadis: Emirleriniz hayırlılarınız, zenginleriniz cömertleriniz ise ve işleriniz aranızda istişare ile yapılıyorsa yerin üstü yerin altından daha hayırlıdır. Eğer emirleriniz şerlileriniz, zenginleriniz cimrileriniz ise ve işleriniz kadınlara kalmış ise yerin altı üstünden daha hayırlıdır.<br />
<br />
8. Hadis: Arefe günü geldiğinde Allah (cc) halis hacıyı affeder. Müzdelife gecesi olunca Allah dürüst tüccarları affeder. Mina günü olunca Allah (cc) cemmal olanları affeder. Şeytan taşlama günü gelince Allah (cc) hazır olanlardan dileyeni affeder. Böylece o mevkide affedilmemiş kimse kalmaz.<br />
<br />
9. Hadis: Bir hadis yazdığınızda onu senediyle birlikte yazın eğer gerçek ise ecirde ortak olursunuz, değilse günahı rivayet edenedir.<br />
<br />
10. Hadis: Kulun günahı arttığında, onu silecek ameli yoksa Allahu Teâlâ günahını silmek için onu hüzne müptela kılar.<br />
<br />
11. Hadis: Bu ümmetin sonuncuları evvelkileri lanetledikleri zaman kimin yanında ilim varsa açıklasın. Eğer ilmi gizlerse Allahın Muhammede indirdiğini gizlemiş gibidir.<br />
<br />
12. Hadis: Sizden biri arkadaşıyla karşılaştığında ona selam versin. Aralarına ağaç, duvar veya taş girdikten sonra tekrar karşılaşınca yine selam versin.<br />
<br />
13. Hadis: Bir kimse mescide tükürmek istediğinde mescidin duvarları sarsılır ve ateşte yanan bir dalın toplandığı gibi mescid toplanıp büzülür. Eğer o kimse tükrüğünü yutarsa, Allah ondan yetmiş iki hastalığı çıkarır ve kendisine iki milyon hasene (sevab) yazar.<br />
<br />
14. Hadis: Bir musibetle karşılaştığında şöyle de: “Bismillahirrahmanirrahim vela havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim.” Allahu Teâlâ bununla senden çeşitli belaları uzaklaştırır.<br />
<br />
15. Hadis: Kul tevbe ettiği zaman Allah (cc) hafaza meleklerine kulun günahını unutturur. Bu şekilde azalarına ve işlediği yere de unutturur. Öyle ki kul günahından hiçbir şey yokken rabbine kavuşur.<br />
<br />
16. Hadis: Kul ana babasına duayı keserse Allah da onun rızkını keser.<br />
<br />
17. Hadis: Kişi sevdiği bir rüya görürse o Allahtandır. Allaha hamdetsin ve onu anlatsın. Bunun dışında hoşlanmadığı bir rüya görürse o şeytandandır. Şeytanın şerrinden Allaha sığınsın. O rüyayı kimseye anlatmasın rüya ona bir zarar veremez.<br />
<br />
18. Hadis: Allahu Teâlânın günahkâr bir kula istediğini verdiğini görürseniz bu onun istidracıdır.<br />
<br />
19. Hadis: İlimden bir bölüm öğrenmen senin için bin rekat nafile namaz kılmaktan daha hayırlıdır. Eğer insanlara o ilimle amel edilip edilmeyeceğini öğretirsen bu da senin için bin rekat nafile namazdan daha hayırlıdır.<br />
<br />
20. Hadis: İlim talep edene ölüm geldiğinde o ilim talebi üzerinde iken ölürse şehittir.<br />
<br />
21. Hadis: Allahı(cc) çok zikrederek, gelip geçenleri irşad ederek ve gözlerinizi kısarak meclislerin hakkını veriniz.<br />
<br />
22. Hadis: Allahu Teâlâ bir kulunu severse onun için dünya işlerini bağlar, ahiret işlerini açar.<br />
<br />
23. Hadis: Ümmetim için korktuğum şey; karınların büyümesi, uykuya devam edilmesi ve tembelliktir.<br />
<br />
24. Hadis: Hacca ve umreye devam ediniz. Çünkü bunlar fakirliği ve günahı yok ederler; tıpkı pasın demiri yok ettiği gibi.<br />
<br />
25. Hadis: Kul abdest aldığı zaman günahları ondan dökülür, tıpkı şu ağaçtan yaprakların dökülmesi gibi.<br />
<br />
26. Hadis: Üçyüzyetmişinci sene gelince dağların başında gizlenmek, uzlet ve inziva ümmetimi mesuliyetten kurtarır.<br />
<br />
27. Hadis: Allah bir kulunu severse onun tazarrusunu duymak için onu belaya müptela kılar.<br />
<br />
28. Hadis: Allahu Teâlâ bir kavme hayır dilerse onların fakihlerini artırır, cahillerini azaltır. Fakihler konuşunca taraftar bulurlar, cahiller konuşunca yalnız kalırlar. Eğer bir kavmin hakkında şer dilerse cahilleri çok, fakihleri az olur. Fakihler konuşunca yalnız kalırlar.<br />
<br />
29. Hadis: Allahu Teâlâ bir azap indirirse o azap toplumun hepsine isabet eder; sonra herkes ameline göre diriltilir.<br />
<br />
30. Hadis: Bana bir elçi gönderdiğinizde yüzü ve ismi güzel olanı tercih ediniz.<br />
<br />
31. Hadis: Siz yorulmadan Allahu Teâlâ size bir rızık gönderirse onu alın, o Allahın size ihsanıdır.<br />
<br />
32. Hadis: Hüsnü zann ibadetin güzelidir.<br />
<br />
33. Hadis: Sizden biriniz emri altındakilere vurursa yüze vurmaktan sakınsın.<br />
<br />
34. Hadis: Sizden biri vurursa yüze vurmaktan sakınsın; çünkü insanın sureti rahmanın suretidir.<br />
<br />
35. Hadis: Kadın doğum yaparken zorlanırsa temiz bir kap alsın ve üzerine aşağıdaki ayetleri yazsın. “Onlar va’dedildikleri azabı gördükleri gün sanki dünyada gündüzün sadece bir saat kadar kaldıklarını sanırlar. Bu, bir tebliğdir. Yoldan çıkmışlardan başkası helak edilir mi hiç?” (46/35) “Onlar onu gördükleri zaman sanki dünyada bir akşam veya onun kuşluk vaktinden fazla kalmamış gibi olurlar.” (79/46) “Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kur’an) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, her şeyin ‘çeşitli biçimlerde açıklaması’ ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir.” (12/111) Sonra kabı su ile yıkasın, kadın o sudan içsin, karnına ve avret yerine sürsün.<br />
<br />
36. Hadis: İlim üçtür, bundan başkası yoktur. Bunlar: Muhkem ayet, tatbik edilen sünnet ve adaletli taksimdir.<br />
<br />
37. Hadis: Namaz, oruç ve zikrin sevabı, Allah yolunda infak etmekten (harcamaktan) yedi yüz kat daha fazladır.<br />
<br />
38. Hadis: Ümmetim dünyaya meylederse İslamın heybeti onlardan alınır. Emri bil maruf nehyi anil münkeri terk ederlerse vahyin bereketinden alıkonulurlar. Birbirilerine dil uzattıklarında, Allah katındaki değerleri düşer.<br />
<br />
39. Hadis: Sizden biri uykudan uyandığında şöyle desin: “Allahın adıyla, Allahın gazabından, korkutmasının şerrinden, kullarının şerrinden ve şeytanların aldatmasından Allahın kelimelerine sığınırım.” O zaman o rüya kendisine zarar vermez”.<br />
<br />
40. Hadis: Ümmetim şu onbeş şeyi yaparlarsa belaya müptela olurlar. Eğer ganimet çarçur edilirse, emanet ganimet kabul edilirse, zekat angarya kabul edilirse, kişi anasına isyan edip karısına itaat ederse, kişi arkadaşına iyilik edip babasına cefa ederse, sesler mescitte yükseltilirse, kavmin rezili önder olursa, bir kimseye şerrinden korkulduğu için kendisine ikram edilirse, içki içilirse, ipek giyilirse, çalgı çalınır ve süsleme yapılırsa, bu ümmetin sonradan gelenleri öncekilere lanet okursa kızıl rüzgarları, yere batmaları ve hayvanlara dönüştürülmeyi bekleyin.<br />
<br />
41. Hadis: Sizden biriniz bir topluluktan kalktığı vakit selam versin; bu sebeple ona bin iyilik yazılır, bin haceti giderilir, anasından doğduğu gibi günahları temizlenir.<br />
<br />
42. Hadis: Kişi amelini eksiltirse Allahu Teâlâ onu sıkıntıya sokar.<br />
<br />
Bütün peygamberlere ve elçilere, onların al ve ashabına selam olsun. Hamd ise Âlemlerin rabbinedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YARARLANILAN  KAYNAKLAR</span></span><br />
<br />
o    ·    Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin (ks) Hayatı, Eserleri, Tarikat anlayışı ve Halidiyye Tarikatı,  Dr. İrfan GÜNDÜZ, İstanbul 1984<br />
<br />
o    ·    İstanbul Evliyaları-2, Komisyon, İhlas Gazetecilik A.Ş.<br />
<br />
o    ·    Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, Marmara Ün. İlahiyat Fak. Yay. İst. 1994,<br />
<br />
o    ·    Ahmed Ziyaeddin Gümüshanevî Sempozyum Bildirileri, Hazırlayan: Necdet Yılmaz, Seha Yay., İstanbul, 1992<br />
<br />
o    ·    Hâlid-i Bagdadî ve Anadolu’da Hâlidilik, Kitabevi Yay., İstanbul, 2000,<br />
<br />
o    ·    Mustafa Fevzi b. Numan, Hediyyetu’l Halidin fî Menakıb-ı Kutbi’l-arifîn Mevlana Ahmed Zıyauddin b. Mustafa el-Gümüshanevî, İstanbul, 1895, s.16;<br />
<br />
o    ·    İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1993, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi Maddesi.<br />
<br />
o    ·    Bursalı Mehmet Tahir Efendi, Osmanlı Müellifleri, Meral Yay., İstanbul, Tarihsiz<br />
<br />
o    ·    Hayreddin ez-Ziriklî, el-A’lâm, Tarihsiz.<br />
<br />
o    ·    Hocazade Ahmed Hilmi, “Mevlana Ahmed Ziyauddin Gümüshanevî”, Cerîde-i Sûfiyye, 8-24, 1330.<br />
<br />
[1] Mustafa Fevzi b. Numan, Hediyyetu’l Halidin fî Menakıb-ı Kutbi’l-arifîn Mevlana Ahmed Zıyauddin b. Mustafa el-Gümüshanevî, İstanbul, 1895, s.16; Sabri Özcan San, “Ahmed Ziyaeddin Gümüshanevi’nin Hayatı Hakkında Kaynaklarda Bulunmayan Mahalli Tespitler ve Sahsi Tereddütlerimiz”, Gümüshanevi Sempozyum Bildirileri, İstanbul, 1992, s. 52; İrfan Gündüz, Gümüshanevî Ahmed Ziyauddin, Hayatı, Eserleri, Tarikat Anlayısı ve Halidiye Tarikatı, Seha Yay., _stanbul, 1984, s.11<br />
<br />
[2] Bakınız, Bursalı Mehmet Tahir Efendi, Osmanlı Müellifleri, Meral Yay., İstanbul, t.y., I, 102; Hayreddin ez-Ziriklî, el-A’lâm, t.y., y.y., s. 242; Hocazade Ahmed Hilmi, “Mevlana Ahmed Ziyauddin Gümüshanevî”, Cerîde-i Sûfiyye, 8-24, 1330, s. 6;<br />
<br />
[3] Abdullah Gökmen, Semerkand Dergisi, Mart 2012<br />
<br />
[4] Bakınız, Hocazade, a.g.e., s. 6; Gündüz, a.g.e., s. 16; a.g.m., s. 276;<br />
<br />
[5] Bakınız, Gündüz, a.g.e., s. 18<br />
<br />
[6] Bakınız, Gündüz, a.g.e., s. 33.<br />
<br />
[7] Mehmet Zahit Kotku, Tasavvufi Ahlak, I/116-118<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak ve Dipnotlar</span><br />
<br />
Wikipedia<br />
<br />
gumushane  bel tr<br />
<br />
Niyazi Karabulut<br />
<br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ahmed Ziyaüddîn-i Gümüşhanevi Kimdir?</span></span><br />
<br />
Ahmed Ziyaüddin Efendi (1813 - 1893), Gümüşhânevî Tekkesi’nin kurucusu. Gümüşhaneli bir tüccarın oğludur.<br />
<br />
Ahmed Ziyaüddin; İstanbul’a gelerek önce Beyazıt, ardından da Mahmut Paşa medreselerinde okudu. Bu dönemde "Kürt Hoca" lakabıyla bilinen Nakşibendi Şeyhi Abdurrahman el-Harputi’ne öğrenci oldu. 1844’te müderrislik icazeti aldıktan sonra Beyazıt Medresesi’nde ders vermeye başladı.<br />
<br />
1848’de Üsküdar’daki Alacaminare Tekkesi’nde Mevlana Halid-i Bağdadi’nin halifelerinden Abdülfettah el-Akri ile tanışarak onun aracılığıyla Trablusşam Müftüsü Ahmet Ervadi’ye bağlandı. 1859’da Cağaloğlu’ndaki Fatma Sultan Camii’nde irşada başladı ve bu camii zamanla Gümüşhânevî Dergâhı olarak günümüze kadar anılmaya başlandı. Gümüşhânevî, 1848’de şeyhi Ervâdî’den Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Kübreviyye, Çeştiyye, Sühreverdiyye, Şâzeliyye, Desûkiyye, Halvetiyye, Müceddidiyye, Mazhariyye, Rifâiyye, Hâlidiyye tarikatlerinden icazet almıştır.<br />
<br />
Ahmed Ziyaüddin; 28 yılını kitap çalışmalarına verdi, 18.000 eser bulunan dört kütüphanesi bulunmaktaydı. "Mecmuat-ül Ahzâb" adlı kitabı derledi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ahmed Ziyaüddîn-i Gümüşhanevi Hz.</span></span><br />
<br />
Dünya çapında şöhrete sahip, meşhur bir İslam âlimi Ahmed b. Mustafa b. Abdurrahman el-Gümüşhânevî 1228/1813 senesinde Gümüşhane’nin Emirler Mahallesi’nde dünyaya geldi. Adı Ahmed olup, daha çok Ziyaüddin mahlası ve Gümüşhanevî nisbeti ile meşhur olmuştur.<br />
<br />
Künyesinden babasının adının Mustafa ve dedesinin adının Abdurrahman olduğunu öğreniyoruz. Babası hayatını ticaretle kazanan salih bir kimse idi. İsimlerinin bir mahalleye verilecek kadar nüfuzlu bir sülaleden gelmiş olmaları kaynaklarda zikrediliyor. Bu mahallenin ismi Emirler Mahallesidir. Bu gün dahi bu isimle anılan bir mahalle Gümüşhane’de mevcuttur.[1]<br />
<br />
Gerçek bir zâhid ve hak dostu olan Gümüşhanevî’nin Gümüşhane’de hayatının ilk on senesini, yani çocukluk yıllarını geçirdiği biliniyor. Bunun dışında Gümüşhane’ye gelip gelmediği konusunda kaynaklarda tafsilat yoktur.<br />
<br />
Tarikat silsilelerinde kendi adına özel bir şube teşkil edecek kadar ileri mertebede bir şeyh ve âlim. Hadis, kelam, fıkıh ve tasavvuf eserleri kaleme almış çok velud bir müellif; muhaddis, mütekellim, fakih…<br />
<br />
Gümüşhânevî’nin çocukluğundan beri ilim tahsiline ayrı bir merakı olduğu ve beş yaşında Kur’ân-ı Kerîm’i hatmettiği, sekiz yaşına geldiğinde Kaside-i Bürde, Delâil-i Hayrât ve Hizb-i A’zâm adlı eserleri hatmedip bu eserlerden icazet aldığı bilinmekte.[2]<br />
<br />
Gümüşhane’de ki hocalarının isimlerini kendisinin talebelerine verdiği icazetnamelerden öğrenildiğine göre şöyledir. Şeyh Salim, Şeyh Ömer el-Bağdadi, Şeyh Ali el-Vefai ve Şeyh Ali…<br />
<br />
On yaşlarına geldiğinde ailesiyle birlikte Trabzon’a göç eder. Ağabeyinin askere gitmesiyle yalnız kalan babasına işyerinde yardım etmek onu ilim tahsil etmekten alıkoymamıştır. Ahmed, Trabzon’daki âlimlerden sarf, nahiv ve fıkıh dersleri almaya başlar. Hem ilim tahsili hem ticari işler altında ezilmesinden endişe eden babası, ağabeyi askerden gelince onu İstanbul’a Dârü’l-Ulûm’a göndermeye söz verir. O da bunun sevinciyle bir taraftan derslerine devam eder; hıfzını tamamlar, bir taraftan da eli ile ördüğü para keselerini satarak ileride ihtiyacı olacak parayı biriktirmeye başlar. Akranlarının oyunla meşgul olduğu dönemde o, ilim tahsiline devam eder.  Düşündüğü, hayal ettiği ve en çok arzuladığı şey ise mâsivâdan soyutladığı bedenini yalnızca ilim tahsiline hasretmektir. Gümüşhanevî babasının vaat ettiği günün gelişini hasretle bekler. Bu duyguların onda gelişmesinde içinde bulunduğu tasavvuf çevresinin etkisi vardır.<br />
<br />
Ticari alış-veriş için amcasıyla İstanbul’a geldiğinde onsekiz yaşlarındadır. Bu seyahat tarih olarak 1247/1831 yılına rastlamaktadır. Babasının kendisine verilmiş bir sözü vardır. Ağabeyisinin askerden döndüğünü İstanbulda haber alır. Babasının verdiği sözü göz önünde bulunduran genç Ahmed, gerekli malzemeleri satın alıp amcasına teslim ettikten sonra Trabzon’a onunla dönmeyeceğini, ilim tahsili için İstanbul’da kalmaya karar verdiğini münasip bir dille amcasına anlatır. İhtiyaçları için biriktirdiği bir miktar parayı da tamamen babasına gönderir. Amcasıyla vedalaşıp parasız pulsuz İstanbul’da kalır.<br />
<br />
Amcasına şu şiiri söylediği rivayet edilir: “Yedimle kese örmüştüm mukaddem / Onun esmânıdır ey amm-i ekrem / Eğerçi bende yoktur pul-i ahmer / Muînimdir Cenâb-ı Zât-ı Sübhan / Zâhirim yok, bilirsin burda bir kes / Kifâyet eyler Allah mukaddes.”<br />
<br />
Yani: “Ey kıymetli amcacığım! Önceden elimle kese örmüştüm, biriktirdiğim paralar da onlardandır. Gerçi daha fazla, çil çil paralarım yok. Fakat Cenab-ı Mevlâ yardımcımdır. Burda tanıdığım kimsem de yok, ancak Allah kâfidir, yeterlidir.”[3]<br />
<br />
“Yardımcı ve dost olarak Allah bana yeter” diyerek İstanbul’da Bayezid Medresesi’nde yapayalnız kalmaya başlar. Hiç bir tanıdığı olmadığı halde Rabbi’ne tam bir teslimiyet ve tevekkül duygusu içinde burada bir velinin manevî murakabesinde Hikmet, Ahbâr, Tasavvuf ve Fen gibi aklî-naklî ilimleri tahsil eder. Bu zatın vefatının ardından Mahmutpaşa Medresesi’nde bir hücreye yerleşerek kendisini ilimde derinleştirir. Zamanın okutulan bütün ilimlerini en yüksek seviyede tahsil etmeye muvaffak olur.<br />
<br />
Tahsilinin sonlarına doğru bir rüya görür. Süleymaniye Camii ile ilgili dehşetli ama bazı manevî müjdelere de işaret eden bir rüyadır bu. Bu rüyada büyük bir cami içerisindedir. Büyük bir yangın etrafı sarmış ve her şey bir enkaz yığını haline gelmiştir. Yangın camiyi de sardığı için kaçmak istemekte fakat her tarafı saran yangından kaçmaya imkân bulamamaktadır. Bu arada semadan bir zincirin sarkıtıldığını görür. Hemen bu zincire yapışır. Yukarıya çekilen zincirle camiyi de saran yangından kurtulur. Bu halde uyanır, rüyasını sabah heyecanla hocasına ve arkadaşlarına anlatır. Aradan bir müddet geçer Süleymaniye camiine girer. Bu ana kadar hiç görmediği bu caminin rüyasında gördüğü cami olduğunu anlar. Bu rüya Süleymaniye menşeli Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî(ks)’nin yine Süleymaniye menşeli Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî’yi O’nun irşâdı ile görevlendirmesi ve nihayet kendi türbesinin de Süleymaniye Camii Şerîfi avlusunda bulunmasıyla geniş tabirini bulmaktadır. Mahmud Paşa Medresesi’nde Abdülaziz, Abdülmecid ve II. Abdülhamid’in hocası Abdullah el-Mekkî el-Erzincanî’nin halifesi ve daha sonra kendisine intisap eden Şehri Hafız Muhammed Emir el-İstanbulî ile Erzincan’lı Nakşî Şeyhi Kürd Hoca namıyla bilinen Abdurrahman el-Harpûtî’den ders okumuştur. Bu hocaların rahle-i tedrisinde bulunup, İstanbul’daki onüç yıllık tahsil hayatı sonunda 1844’de icazet almıştır.[4]<br />
<br />
Padişah ve saray hocalarının rahle-i tedrîsinde Şer’î ve zâhirî ilimleri tamamlar. Başarılı bir talebe olan Gümüşhanevi icâzet almadan önce arkadaşlarına ders verebilecek kadar hocalarının iltifatına mazhar olur. Gümüşhânevî (ks), icâzet aldıktan sonra Bayezid ve Mahmud Paşa Medreselerinde müderrisliğe başlar. Bir yandan hocalık yaparken bir yandan da ilmî eserler tertip ve te’lîfine çalışır. Geceli gündüzlü otuz yıl eser telif etmekle meşgul olur. Bir yandan eser vücuda getirirken bir yandan da gittikçe ders halkasını genişletir. Öyle ki ders halkasına katılanların sayısı binlerle ifade edilir.[5]<br />
<br />
Gümüşhânevî(ks), şer’î ilimlerde zirvede iken, bâtınını teslim edip, gönül bağlayabileceği, kâmil bir mürşit arayışı içine girmişti. Bu sıralarda 1845’de İstanbul’a gelip yerleşen ve Üsküdar Alaca Minare Tekkesi’nde tarikat neşrine çalışan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (ks)’nin İstanbul halifelerinden Abdülfettah el-Ukarî (1281/1864) ile bir sohbet meclisinde tanışır. Kendisine intisap etmek isteyen Gümüşhânevî (ks)’nin bu arzusunu ileride gelecek olan bir zatın buna izinli olduğunu söyleyerek kabul etmez.<br />
<br />
Nihayet bir gün Abdülfettah Efendi’nin bulunduğu tekkede kendisi için önceden tayin edilmiş ve yalnızca kendisinin manevî irşadıyla görevli olarak İstanbul’a gönderilmiş bulunan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (ks)’nin bir başka halifesi Trablus Şam Müftüsü diye anılan Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî ile karşılaşır. Ervadi Şam’dan kendisi için geldiğini anlatır Gümüşhanevî de O’na intisap eder. O’nun manevî murakabesi altında seyr-u sülûkunu tamamlar.[6]<br />
<br />
İki yıl aralıkla iki defa halvete giren Gümüşhânevî, ikinci halveti müteakip 1848’de şeyhi Ervâdî’den Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Kübreviyye, Çeştiyye, Sühreverdiyye, Şâzeliyye, Desûkiyye, Halvetiyye, Müceddidiyye, Mazhariyye, Rifâiyye, Hâlidiyye tarikatlarından hilâfet-i tâmme ile icazet alır. Ledün ilmi alış verişi onaltı yıl sürer. Kendileri artık manevî ilimlerin de bir kutbu olmuştur.<br />
<br />
Pek çok şeyhin manevî bir işaretle varlığını öğrendikleri mürşidlerini arayıp bulmak için diyar diyar gezdikleri ve uzun yolculuklar yaptıkları bilinir. Gümüşhânevî hazretlerinde ise tamamen farklı bir durum söz konusudur. Şems-i Tebrîzî’nin Mevlânâ’yı arayıp bulmasında olduğu gibi Ervâdî (ks)’nin de Şam’dan İstanbul’a kadar gelerek Gümüşhânevî’yi irşâd etmesi O’nun ileride Hâlidiyye Tarîkatı içindeki yerinin büyüklüğüne işaret etmektedir.<br />
<br />
Ervâdî hazretleri, 1858 senesinde Şam’da vefat eder. Şeyhinin tavsiyesi üzerine Gümüşhânevî, O’nun vefatından sonra Abdülfettah Efendi’yi sohbet şeyhi ittihaz eder. Bu bağlılığını kendisi Cağaloğlu’nda, Ukarî (ks) de Üsküdar’da olduğu halde haftada bir defa karşılıklı ziyaretlerle devam ettirir. Gümüşhânevî, Hâlidî adabına riayet ederek, bu zatın vefatına kadar müstakil hareket etmekten sakınmış ve böylece Mevlânâ Hâlid (ks)’in İstanbul halifelerinde bulunmasını istediği en kıdemli halifeye uygun hareket etme esasına riayet etmiştir.<br />
<br />
1864’de Abdülfettah Efendi’nin vefatına kadar tarikat neşrinden daha çok ilmî çalışmalarda bulunmuş, bütün eserlerini bu tarihe kadar tamamlamıştır.<br />
<br />
1864’de başladığı haftalık sohbetlerde Râmûzü’l-Ehâdîs’inşerhedilmesi ve yorumlandırılması ile Levâmiu’l-Ukûl adlı eserini meydana getirmiştir. On altı yıl müritlerine Nakşibendiyye ve Hâlidiyye usûlü zikir tâlim etmiş ve Hatme-i Hace zikri icra eylemiştir.<br />
<br />
Bu dönemden sonra artık irşat faaliyetlerine de hız vermiş, pek çok talebe yetiştirmiştir. İsimleri bir icazetname hacmine sığmayacak kadar çok olan eserini kendisi tetkik ve mütalâa ettiği gibi bazı talebelerine de bu eserlerin tamamından icazet vermiştir.<br />
<br />
O’nun bu ilmî seviyeye gelmesinde etkili olan hocalarından Şehri Hafız Muhammed Emin el-İstanbulî ilk önce Abdullah-ı Mekkî (ks)’den hilâfet aldığı halde daha sonradan Ervâdî (ks)’den Hâlidî Tarikatı üzere irşad icazeti alan talebesi Gümüşhânevî (ks)’ye intisab etmiştir. Hocalarından bir diğeri de belirtildiği gibi Kürd Hoca diye meşhur olan Abdurrahman el-Harpûtî’dir.<br />
<br />
Tarikat neşrine başladığında önceleri tekkeye fazla rağbet etmeyen Gümüşhânevî, Mahmud Paşa Medresesi’ndeki hücresi ile iktifa etmiştir. Müritlerinin sayısının çoğalması neticesinde müritlerinin ihtiyaçlarına cevap veremez hale gelince ibadete kapalı ve metruk bulunan Fatma Sultan Camii tekke olarak kullanılmıştır. Halifelerinden Kastamonu’lu Hasan Hilmi Efendi’nin gayretleriyle beş vakit ibadete açık hale getirilen bu caminin bitişiğine Gümüşhânevî (ks) tarafından onaltı odalı bir ev ile bir de tekke yaptırılıp vakfedilmiştir. Ev ve tekke yapımından sonra Şeyh hazretleri buraya taşınmış, bu cami ve eklentileri zamanla “Gümüşhâneli Dergâh-ı Şerîfi” diye şöhret bulmuştur.<br />
<br />
Osmanlı Devleti’nin en çalkantılı ve buhranlı bir devrinde yaşamış olan Gümüşhânevî hazretleri; tarikat anlayışı, tekkesi, irşat hususiyeti, sayısız müridi, padişahlar nezdindeki nüfûzu, tasavvuf, fıkıh ve hadise dair eserleri ve dünyanın çeşitli bölgelerine gönderdiği yüz on altı halifesiyle günümüzde de halen canlılığını muhafaza eden bir tesir ve şöhrete sahiptir.<br />
<br />
Gümüşhânevî’nin tarikat ve tasavvuf anlayışında ferdî planda kâmil insanlar yetiştirme hedefinin gözetilmesi yanında, sosyal hayatın da asla ihmal edilmediğini görüyoruz. Esasen O’nun tarikat faaliyeti ile ulaşmak istediği asıl hedef fikriyle, imanıyla, ahlâkıyla kemale ermiş, şuurlu müslümanların oluşturduğu ideal bir toplum ortaya çıkarmaktır. O’nun Bâb-ı Alî’nin tam karşısında yer alan, metruk bir camiyi ihyâ ederek, idare merkezine böyle yakın bir yeri tekke olarak seçmesi bu anlayışın bir tezâhürüdür. Toplumun istikametini tayin etmek, büyük ölçüde idarenin inisiyatifini ele geçirmeye bağlıdır. Gümüşhânevî hazretleri de ehemmiyetli bir mevkiyi tekke olarak seçmiş, devlet idaresine yön verici bir irşat siyaseti ile hareket etmiştir ki onun sosyal hayata tesirini bu gün bile hissetmek mümkün.<br />
<br />
Kendi zamanında hem bir tekke, hem de bir “dârü’l-hadîs” hüviyeti kazanan dergahına Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz, Sultan II. Abdülhamid ve daha bir çok devlet adamının zaman zaman gelerek sohbet ve derslerine iştirak etmeleri, müritleri arasında Arap Mehmed Ağa, Erkân-ı Harb livalarından Münib Bey, saray doktorlarından Emin Paşa, Reîsü’l-Ulemâ Tikveş’li Yusuf Ziyâeddin Efendi gibi zatların yer alması, O’nun ne derece etkili ve hürmet edilip sözü dinlenen bir şahsiyet olduğunu göstermektedir.<br />
<br />
II. Abdülhamid ile hususî bir yakınlıklarının bulunduğu özel istişare ve toplantılarının olduğu da bilinmektedir.<br />
<br />
Ziyâüddin hazretleri, o devirde yeni kurulmaya başlanan ve faizle çalışan bankalara bir alternatif olarak, müridlerinin ellerinde bulunan para, altın gibi menkul kıymetleri bir araya toplayarak bir yardım ve borç sandığı kurdurmuştur. Atıl vaziyette bulunan bu birikimler toplanarak ortak yardımlaşma ve yatırım amacıyla kullanılacak bir sermaye olmuştur. Bu onun ne kadar toplumsal meselelere duyarlı olduğunun bir göstergesidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kapısının üzerinde:</span></span><br />
<br />
“Nakşbendî Dergâhıdır bu makâm-ı dil-küşa<br />
<br />
İşte meydân-ı muhabbet gel azîzim merhaba!”<br />
<br />
yazılı olan “Gümüşhâneli Dergâh-ı Şerîfi” diye meşhur olan tekkesi, tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra 1942’ye kadar ibadethane olarak kullanıldı. 1857 senesinde yol yapımı gerekçesiyle yıktırılan cami ve tekkenin bugün sadece minaresinin tuğla enkazı ile; “Gümüşhâneli Sokağı” ismi hatıra kaldı. Arsası üzerinde ise, İstanbul Defterdarlığı bulunmaktadır.  <br />
<br />
İlmi sahada eserler telif eden Gümüşhânevî, aynı zamanda irşad faaliyetlerini yürütmüş, yeri gelince cihad katılmış, silaha sarılmıştır. Cihadın Kuranî bir emir yani farz olduğundan hareketle 93 Harbi diye bilinen Osmanlı-Rus savaşlarına iştirak ederek cephede bizzat çarpışmıştır. Gönüllü olarak gittiği bu savaşın kesintiye uğradığı bir ara Of’a gelerek tarikat neşrinde ve irşad hizmetinde bulunmuş, savaş başlar-başlamaz muharebe meydanına tekrar dönmüştür.<br />
<br />
Gümüşhânevî’nin toplum hayatına, insanlara hizmet etmeye, sosyal faaliyetlere bu derece önem vermesi, biraz da müntesibi bulunduğu tarikatın hususiyetinden kaynaklanmaktadır. Nakşbendî Tarikatı, irşat faaliyetinde halkın içine karışmayı ve insanlara hizmeti ön planda tutan bir anlayışa sahiptir. Yani “bir lokma, bir hırka” gibi tarikatlara sirayet eden düşünceden tamamen uzaktır.<br />
<br />
Bu tarikatın en önemli prensiplerinden biri de “halvet der encümen”dir. Bu prensip, toplum içerisinde meşru olan her türlü faaliyete iştirak ederek insanlara hizmet etmeyi, bütün bunları yaparken de kalben daima Allah(cc) ile beraber olmayı, yani “halvet” şuurunu muhafaza etmeyi ifade eder.<br />
<br />
Gümüşhânevî hazretleri, talebelerinden birine verdiği icâzette şunları söylüyor:<br />
<br />
-Bu aciz kula Cenâb-ı Hakk ikramlarda bulunmuş, onu itaatlerin en üstünü ile meşgul etmiş ve ibadetlerin en büyüğünde çalıştırmıştır ki o da şerefli ilmi talep etme işidir. Zira insan Allah Tealâ’nın rızasını istemekte, ihlas sahibi olduğu, çirkin olan gösteriş ve desinlerden uzak bulunduğu zaman, ilâhî emirle mükellef olanlar arasında temâyüz eder ve şeref kazanır. Aksi halde ilim, sahibine vebal olur.<br />
<br />
Kulluk ve yaradılış gayesinin Cenâb-ı Hakk’ın vahdâniyetine ermek olduğunu ifade eden Gümüşhânevî, kişiyi bu gayeye götüren sebeplerin başında ilmi görmektedir. Gerek meşrebi, gerekse tasavvuf ve tarikat anlayışı bakımından ilme ve ilim tahsiline ağırlık verilmesini isteyen Gümüşhânevî’nin eserleri, sohbetleri ve talebelerinin hususiyeti de bunu yansıtmaktadır.<br />
<br />
Bütün eserlerini Arapça yazmış olması, Mısır’daki derslerini Arapça takrîri onun yazacak ve okutacak derecede Arapça’ya vukûfiyetinin dolayısıyla ilmî kudretinin delilidir. O günün ilim dili olarak arapçanın kullanılması bunda etkili olmuştur.<br />
<br />
Vasiyetlerinde “amelleriniz, tahsiliniz ve ahlakınızla âlim olup, insanlara seviyelerine göre hitap ediniz. Âlimlerin zalim ve inatçılarından olmayınız. Daima müzakere, Hakk ve hakikati izhar için ilminizi ve araştırmalarınızı artırınız.” diyen Gümüşhânevî (ks), bu konudaki hassasiyetini göstermektedir. Kendisi de ilme ve ilmî araştırmalara büyük önem vermiş, ömrünün yirmi sekiz senesini telif hayatına vakfetmiş nice geceleri uykusuz geçirip, durup dinlenmeden çalışmıştır.<br />
<br />
Halifelerinden Kastamonu’lu Hasan Hilmi Efendi (ks) bir defasında altı ay boyunca geceleri hiç uyumadığını anlatarak şöyle demektedir: “Çok uzun süren bu dönem içerisinde, öğleye az bir zaman kala kıbleye karşı döner, başına bir havlu örterek uyumaya çalışırdı. Böyle yaparken de her defasında çevresindekilere, “öğle ezanına az bir zaman kala beni uyandırın” diye tenbih ettiği halde her defasında kendiliğinden uyandığı için O’nu uyandırmak hiç kimseye nasip olmamıştır.”<br />
<br />
Gümüşhânevî (ks) tekkesinde kurduğu yardımlaşma ve yatırım sandığında biriken sermaye ile büyükçe bir matbaa satın alarak, ilmî eserlerin ilim erbabına bedelsiz ve hediye usulü dağıtılarak, ilmin daha verimli ve yaygın hale getirilmesine gayret göstermiştir. Aynı sermayeden tahsis edilen beşyüzer altınlık vakıflarla İstanbul, Bayburt, Rize ve Of’ta onsekizbin ciltlik dört ayrı kütüphane tesis edilerek ilmin Anadolu’da da yayılması temin edilmeye çalışılmıştır.<br />
<br />
Tekkeler zamanın şartları ve imkânları dâhilinde sosyal hayata yön veren çeşitli faaliyetleri tarihin her döneminde gerçekleştirmişlerdir. Ancak Gümüşhâneli Dergâhı’nın toplumun ihtiyaçlarına ve zamanın şartlarına hitap eden böyle verimli bir metodla, ilmî, iktisâdî ve sosyal gayeleri hedef alan bir usul ile ortaya çıkması takdire şayandır.<br />
<br />
İlme ve Sünnet-i Seniyye’ye uymaya ayrı bir önem verdiği görülen Gümüşhânevî’nin ikinci büyük hususiyeti, tekkesinde hadis ilmine ağırlık vermesi ve hadis ilmi ile meşgul olmayı tarikatının bir rüknü haline getirmiş olmasıdır.<br />
<br />
Alfabetik sıraya göre yazmış olduğu Râmûzü’l-Ehâdîs adlı Hadis kitabından, haftanın iki günü, çoğu defa sorulu-cevaplı ders takrir eden Gümüşhânevî ömrü boyunca yetmiş defa bu usulle Râmûz’u hatmettirmiştir. Kendisinden okuyup icazet alanlar da aynı usule riayet etmişlerdir. Bu silsilenin en son halifelerinden Mehmed Zâhid Kotku (Rh.a) İskender Paşa Camii imamı iken burada Râmûz okutarak, bu geleneği günümüze kadar devam ettirip getirmiştir.<br />
<br />
Hadis ilmine yaptığı hizmetlerden dolayı “Muhaddisîn-i Rûm”, “Hâtimetü’l-Muhaddisîn” gibi unvanlarla da anılan Gümüşhânevî’nin bu gayretleri meyvesini vermiş ve Gümüşhâneli Dergâhı bir Dârü’l-Hadîs hüviyetine bürünmüştür. Bu çalışmalar, Gümüşhaneli Dergâhı’nda icazet almış, yüzlerce hadis âliminin yetişmesine, bir çoğunun “Huzur Dersleri” mukarrir ve muhataplığına, bazılarının da Safranbolu’lu İsmail Necati Efendi ve Dağıstan’lı Ömer Ziyâeddin Efendi hazretleri gibi Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi hadis ve hilâfiyyat dersleri müderrisliğine kadar yükselmelerine sebep olmuştur.<br />
<br />
<br />
2013 senesinde hakkında Gümüşhane Üniversitesi'nin içinde olduğu bir tertip heyeti tarafından "1. Uluslararası Gümüşhânevî Sempozyumu" düzenlendi.[1] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Eserleri</span></span><br />
<br />
Hadis öğretimine önem veren, hadise dair eserler kaleme alan Gümüşhânevî, tasavvuf tarihi içinde köklü bir geleneğin sürdürücülerinden biri olmuştur. Onun bu yönü en azından hadis sahasında verdiği eserlerin hacmi bakımından, seleflerinin çoğundan daha belirgindir.<br />
<br />
1- Camiu’l-Usul fi’l-Evliya ve Envaihim. Kenarında Istılahatı Sufiyye ve Fevaidi Saire mevcuttur. İstanbul ve Mısır baskıları vardır. Türkçe tercümesi de basılmıştır. Tasavvufa dair temel bir eserdir.<br />
<br />
2- Camiu’l-Mutun fi Hakki Envai’s-Sıfati’l-İlahiyye ve’l-Akaidi’l-Maturidiyye ve Elfazi’l-Küfri ve Tashihi’l-Amali’l-Acibiyye Ehli Sünnet itikadı olarak Türkçeye tercüme edilmiştir.<br />
<br />
3- Mecmuatu’l-Ahzab ve’l-Evrad. Dualara, zikirlere, virdlere dair geniş ve mükemmel bir tasniftir.<br />
<br />
4- Ramuzu’l-Ehadis ala Tertibi Hurufi’l-heca. Muteber hadis külliyatıdır. Çeşitli baskıları mevcut olup, Türkçe tercümesi vardır.<br />
<br />
5- Levamiu’l-Ukul Şerhi Ramuzu’l-Ehadis. Ramuzu’l Ehadisin Arapça şerhidir. Çeşitli baskıları vardır.<br />
<br />
6- Garaibu’l-Ehadis. Çeşitli baskıları mevcuttur.<br />
<br />
7- Hadis-i Erbain. (Kırk Hadis) Süleymaniye Kütüphanesinde bir nüshası vardır.<br />
<br />
8- Necatü’l-Gafilin. Çeşitli baskıları vardır.<br />
<br />
9- Ruhu’l-Arifin ve İrşadü’t-Talibin. Tasavvufla ilgili olup Türkçe tercümesi vardır.<br />
<br />
10- Camiu’l-Menasik ala Ahseni’l-Mesalik<br />
<br />
11- Netayicu’l-İhlas fi Hakki’d-Dua<br />
<br />
12- Zübdetü’l-Akaid ve Nuhbetü’l-Fevaid<br />
<br />
13- Usulu’t-Turuku’l-Aliyye.<br />
<br />
14- Acaibu’n-Nubuvve ve Dekaiku’l-Velaye<br />
<br />
15- Nasiku’l-Hac<br />
<br />
16- Ravhatu’l-Arifin<br />
<br />
17- Fazailu’l-Cihad<br />
<br />
18- Müstağni’ş-Şuruh mine’t-Tasnif<br />
<br />
19- Kitabu’l-Abir fi’l-Ensar ve’l-Muhacir<br />
<br />
20- Letaifu’l-Hikem<br />
<br />
21- Risale fi’t-Tasavvuf<br />
<br />
22- Esraru’t-Tarik<br />
<br />
23- Levamiu’l-Fusul<br />
<br />
24- Mülhakatu Garaibi’l-Ehadis<br />
<br />
25- Mütemmimatu Camiu’l-Usul<br />
<br />
26- Risale fi’l-Muhacere<br />
<br />
27- Devau’l-Muslimin<br />
<br />
Hadise dair eserlerinden ilki ve en önemlisi adı geçen Râmûzü’l-Ehâdîs’tir Kendi ifadesiyle az sözle çok mana veren veciz ve âlimlerce muteber bir kısım hadisleri bir araya getirip yazdığı bir eserdir.<br />
<br />
Levâmiu’l-Ukûl adlı eseri ise Râmûz ’un şerhidir. Bunlar dışında hadisle alakalı Acâibü’n-Nübüvve, Letâifü’l-Hikem, Hadîs-i Erbaîn adlı üç eseri daha vardır.<br />
<br />
Gümüşhanevi’nin tasavvufî yorumlarını ihtiva eden hadisle ilgili eserleri ile tasavvuf ve kelâma dâir te’lifâtı dünyanın dört bir yanına dağılarak yakın-uzak bütün bölge ilim adamlarının el kitabı olma hüviyeti kazanabilmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tasavvufî Şahsiyeti</span></span><br />
<br />
Gümüşhanevi hazretlerinin tarikat silsilesi şöyledir. Rasulullah(sav), Hz. Ebu Bekir es-Sıddik, Hz. Selmani Farisi, Hz. Kasım Muhammed bin Ebubekir, İmamı Cafer es-Sadık, Beyazidi Bestami, Ebu’l-Hasen el-Hakani, Ebu Ali el-Farmedi, Hace Yusuf el-Hamedani, Hace Abdulhalik el-Gücdevani, Hace Arif Rivgiri, Hace Mahmud Encir Fağnevi, Hace Ali er-Ramiyteni, Hace Muhammed Baba Semmasi, Seyyid Emir Külal, Şah Muhammed Bahaüddin Nakşıbend, Hace Alaüddin Atar, Şeyh Yakub Çerhi, Hace Ubeydullah Ahrar, Şeyh Muhammed Zahid, Mevlana Derviş Muhammed, Mevlana Hecegi-i Semerkandi, Mevlana Muhammed Bakibillah,  İmamı Rabbani Ahmed el-Faruki, Mevlana Muhammed el-Masum, Mevlana Seyfüddin Arif, Mevlana Nur Muhammed Bedvani, Mevlana Şemsüddin Habibullah, Mevlana Abdullah Dehlevi, Şeyh Halid Ziyaüddin Bağdadi, Şeyh Ahmed ibn Süleyman el-Ervadi.<br />
<br />
Kendinden sonra ise sırasıyla silsile şöyle devam etmiştir. Kastamonulu Hasan Hilmi Efendi, Safranbolulu İsmail Necati Efendi, Dağıstanlı Ömer Ziyaüddin Efendi, Tekirdağlı Mustafa Fevzi Efendi, Serezli Hasib Efendi, Kazanlı Aziz Efendi, Bursalı Muhammed Zahit Koktu Efendi şeyhlik yaparak irşad vazifelerini yürütmüşlerdir.<br />
<br />
Yazlarını Beykoz’daki Yûşâ tepesinde çadır kurarak geçirirdi. Nakşbendiyye ve Hâlidiyye usulü gereği halvete çok önem verir, Zilhicce ve Recep aylarında senede iki defa halvete girerdi. Müridlerinden girmek isteyenlere de bu aylarda halvet yaptırırdı.<br />
<br />
Yatarken ayak uzatarak uyumayı edebe aykırı saydığı için hiç bir zaman ayak uzatarak uyumamıştır. Bir defasında, hasta yatağında baygın bir şekilde dört büklüm yatan Gümüşhânevî (ks)’nin tedavisi için gelen doktor tarafından, ayakları uzatıldığında, kulaklarının ucuna kadar utancından kıpkırmızı kesilmiş, gözlerini hafifçe açarak, “bir de beni Rabbım’ın huzurunda ayak uzatma suçu ile başbaşa bırakmayın” diyerek ayaklarının toplanmasını istemiştir.<br />
<br />
Gümüşhânevî hazretleri, az yemek, az uyumak ve az konuşmak gibi prensipleri içeren zühd ve takva dolu bir hayatı benimsemişti. Misafirsiz sofraya oturmazdı. Bütün nafile oruçları tutardı. Haftada iki defa müridleriyle topluca Hatme-i Hâce zikri icrâ ederdi. Salı geceleri zikirden sonra yetmiş bin kelime-i tevhid zikri yaptırmayı adet haline getirmişti.<br />
<br />
Kerametleri zahir olan, Gümüşhânevî hazretleri, ihvânına nasihatlerinde her zaman şunu tekrar ederlermiş:<br />
<br />
“Kimsenin sakalına, bıyığına, tarikine, sigarasına karışmayın.”<br />
<br />
Müridlerinden iki kişi bir gün yakınlarındaki bir Mevlevi tekkesinde ayin seyretmeye karar verirler. Akıllarına Gümüşhane’li hazretlerinin tenbihi gelir ama nasıl olsa biz kimsenin işine karışmayız, diyerek giderler. Bir ara birisinin gözüne Mevlevi şeyhinin gür bıyıkları takılır, gittikçe zıddına gitmeye başlar ve nihayet dayanamaz arkadaşının kulağına eğilerek hafif bir sesle “bu adam kızılbaş mıdır nedir?” der. O anda mevlevî şeyhi onlara gözlerini öyle bir diker ki az daha sıkıntıdan göğüsleri patlayacak olur. Derhal kendilerini dışarı atar dergâhın yolunu tutarlar. Karşılarına çıkan Gümüşhane’li hazretleri: “Adam öyle bir gözlerini dikti ki… diker ya… Ben size demedim mi ki kimsenin âyinine, bıyığına karışmayın diye tekdîr eder ve ruhî sıkıntıyı da onlardan giderek merhamet buyururlar.<br />
<br />
Bayram ve kandil gecelerini, müridleriyle birlikte sabahlara kadar zikir, fikir, tekbir, tehlil ve tahmidle geçiren Gümüşhânevî (ks) ömrünün son on sekiz yılını bayram günleri hariç oruçlu geçirmiştir.<br />
<br />
Lüzumsuz sözlerden hiç hoşlanmaz, boş vakitlerini ve çoğu gecelerini, ilim ile meşgul olarak geçirirdi. Sabah namazından sonra işrak vaktine kadar ve yatsı namazından sonra mecbur kalmadıkça dünya kelamı konuşmazdı. Kendisine yakın olanlarca rivayet edildiğine göre, yatağa gireceği zaman, mutlaka “Yâ-Sîn” suresini okumayı adet edinmişti. Kendisi okuyamayacak kadar bitkin olduğu zaman birisine okutup dinlerdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Seyahatleri ve Evliliği</span></span><br />
<br />
Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri, ömründe iki defa hacca gitti. Birinci yolculuğunda İskenderiye ve Mısır’a uğradı. Buradaki enbiyâ ve evliyâ kabirlerini ziyaret etti. Bir buçuk ay süren bu ziyaretinde Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin sohbetiyle şereflenenlerden Küçük Aşık Efendi ile sohbette bulunmuşlardır. İlk haccından sonra altmış üç yaşında iken Şeyhü’l-Harem-i Nebevî Mehmed Emin Paşa’nın kızı Havva Seher Hanım’la evlenmiştir. Hanımı kendisinden onsekiz sene sonra vefat etmiştir.<br />
<br />
İkinci hacc yolculuğuna ailesiyle beraber çıkmış, Mekke ve Medine’de pek çok kişi ile görüşmüştür. Bunlardan bazılarına hadis okutmuş, bazılarına da tarikat telkininde bulunmuştur. Hacc dönüşünde Mısır’a uğramış ve burada üç yıldan fazla kalmıştır. Bu süre zarfında Tanta, Kahire, Nâsıriyye, Câmiu’l-Ezher ve Seyyidinâ Hüseyin camilerinde Râmûz okutmuş, beş kişiye de tarikat hilâfeti vermiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kerametleri</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İman Eden Hıristiyan</span></span><br />
<br />
Beykoz’da kaldıkları günlerden bir gün huzuruna bir Hıristiyan geldi ve ona; “Efendim! Gözlerim sizin gibisini görmedi. Ne zaman sizi görsem kalbim rahat eder, huzur bulurum. Başka yerde bu zevki tadamıyorum. Bu ne haldir, bu ne sırdır. Aklım bir türlü almıyor.” dedi ve sonra da o Hıristiyan hidâyet nuruna kavuşup Müslüman oldu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tövbekar Kemancı</span></span><br />
<br />
Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri Beykoz taraflarındayken bir gün elinde kemanla serseri serseri dolaşan birini gördü. Fısk ve günah içindeydi. Başını o kişiden yana çevirdiler ve hizmetçisine; “Git o zavallıyı çağır buraya gelsin.” buyurdular. Bundan sonrasını hizmetçi şöyle anlatır: “O çalgıcı kişinin yanına vardım ve ona; “Gel seni hocamız Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri istiyor.” dedim. Çalgıcı gülmeye başladı ve bana; “Hocanız beni ne yapacakmış?” dedi. Ben de; “Bilmiyorum. Seni çağırmamı söyledi.” dedim. Beraberce geldik. Ziyâüddîn hazretleri ona; “Yaklaş!” buyurup kulağına gizlice bir şeyler fısıldadı. Bunun üzerine kemancı titreyip ağlamaya başladı. Tövbeler etti. Sonra hocama talebe oldu. Dergâhta yıllarca sadâkatla hizmet etti. Güzel hallere kavuştu. Lâkin Ziyâüddîn hazretlerinin ona gizlice ne söylediğini kimse anlayamamıştı.”<br />
<br />
Dergâhtaki talebeler bir gün tövbekar kemancıya; “Kardeşim! Hayli zamandır gizler durursun. Açıkla bu işi” dediler. Bunun üzerine o şöyle anlattı: “Önceleri bir zâtın talebesiydim. Lâkin o zâtın etrafındakiler bozuk inanışlı kimselerdi. Hocamsa itikadı düzgün temiz birisiydi. Bid’atı sevmez, Allahü teâlâdan korkardı. Vefat edeceğinde bana; “Oğlum! Seni Allahü teâlânın sâlih kullarına ısmarlıyorum. Akıbetin iyi olacak. Sakın evliyayı inkâr etme!” buyurdu. Sonra vefat etti. Bunun üzerine ben bozuk inanışlı kimselerden ayrıldım. Bir çok yerler dolaştım. Lâkin nefsime uyup serseri bir hâle düştüm. Çalgıcı oldum. Cenâb-ı Hak karşıma Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerini çıkardı. Beni de ona yaklaştırdı. Gümüşhânevî hazretleri o gün gizlice kulağıma; “Oğlum! Hocan seni bize ısmarladı. Artık hak yolu bizden öğrenirsin.” buyurdu. Bu sözü işitince hemen hocamın yıllar önce bana söylediklerini hatırladım ve talebesi oldum. Allahü teâlâya şükürler olsun ki kalb gözüm açıldı. Gönlüm Rabbimin sevgisiyle doldu. Yaptıklarıma candan pişmanlık duydum. Şimdi hak yolu buldum. Rabbim bana hidâyet etti. Zîrâ nefsim beni aldatmıştı. Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri merhamet edip beni bu zilletten kurtardı.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Haram üzümler</span></span><br />
<br />
Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri bir talebesinin evine misafir olmuştu. Bu sırada birisi bir sepet taze üzüm getirdi ve ev sahibine; “Bunlar kendi mahsûlümdür ve helâldir. Kendi ellerimle topladım. Ziyâüddîn Efendi hazretlerine mahsus bir meyvedir.” dedi. Ev sahibi üzümleri alıp Ziyâüddîn hazretlerine ikram etti. Ziyâüddîn hazretleri üzümleri görünce; “Bunlar haramdır. Ben böyle üzümleri yemem. Zira bunun bağı yetim malıdır. Fidanlar gasb edilmiştir. Şu üzümler çalınmış olduğunu bana haber vermektedir.” buyurdular. Orada bulunanlar buna hayret ettiler. Ev sahibi daha sonra o üzümlere helal olan üzümler karıştırdı ve işaretledi. Yemekten sonra Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerine takdim etti. Ziyâüddîn hazretleri o üzümlerden sâdece helal olanları yedi. Sonra da; “Allahü teâlânın yardımıyla biz haram ve helâli biliriz. Haramlarda zulmet, karanlık görürüz. Demek sen bizi imtihan edersin. Bu şekilde hareket hatâdır. Tövbe et de Allahü teâlâ seni affetsin. Allah adamlarına gizliler aşikâr olur.” buyurdular.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Salih Oğullar</span></span><br />
<br />
Bir gün Gümüşhânevî hazretlerinin yanına çok sevdiği bir talebesi geldi. Huzurunda edeple sohbetini dinledi. O esnada kalbinden; “iki oğlum var. Bunların sâlih kimseler olmasını istiyorum. Hocam bir dua etse.” diye geçirdi. Gümüşhânevî hazretleri onun bu arzusunu anlayıp ona bir mikdâr yemiş verdi ve; “Oğulların bunları yesin. İnşâallah öyle olur.” buyurdular. Talebe hayretler içinde kaldı ve verilen yemişleri evine götürdü. İki oğluna yedirdi. Çocuklar bunları yedikten sonra iyi bir hâle gelip sâlih kimseler olarak yetiştiler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Korkan Talebe</span></span><br />
<br />
Gümüşhânevî hazretlerinin ticâretle uğraşan bir talebesi bir gece başka bir beldeye gitmek için yola çıktı. Yalnızlık, karanlık ve gideceği yerin uzaklığı onun için büyük tehlikeydi. Bir müddet yol aldıktan sonra kendisini bir korku kapladı. Bu korku gittikçe arttı. Neredeyse korkudan aklı gidecek oldu. O an aklına hocası Gümüşhânevî hazretleri geldi. Gelmesiyle birlikte onu önünde beyaz bir at üzerinde görüverdi. Hemen süratlenip ona yetişti. Gümüşhânevî hazretleri talebeye tebessüm edip; “Korkma oğlum! Bize tâbi ol. Allahü teâlânın izniyle biz darda kalanlara yardım ederiz. Biz sana yoldaş olduk. Bizi takip et, maksadına ulaşırsın.” buyurdular. O talebe atından indi, lâkin Gümüşhânevî hazretlerini göremedi. Tekrar korkusu çoğaldı. Hemen atına bindiğinde Gümüşhânevî hazretlerini gördü. Bu hal üç defa tekrar etti. Sonra onu takip etti. Bir hayli mesafe gittiler. Sabah olmuştu. Talebenin korkusu gitmiş, gideceği yere de hocasının rehberliğinde varmıştı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İman Eden Yahudiler</span></span><br />
<br />
Gümüşhânevî hazretleri bir gün çayırlık bir yerde talebeleri ile sohbet ediyordu. O sırada oraya erkekli kadınlı bir grup Yahûdî geldi. Beraberlerinde getirdikleri hasta bir kadını Gümüşhânevî hazretlerinin huzuruna koydular. Sonra da bir kenarda şarkı söylemeye başladılar. Bunun üzerine Gümüşhânevî hazretleri ayağa kalkıp oradan uzaklaşmak istedi. Yahûdî topluluğu onun uzaklaşmak istediğini görünce telaşlanıp; “Bu zât acaba kime incindi. Biz onun için şarkılar söylüyoruz. Yanında olmakla bereketlenmek istiyoruz. Ne olur gitmesin, dursun ricamız budur. Getirdiğimiz şu hastamıza bir dua ediversin. Biz kendimizce ona hürmet etmek istemiştik. Onu bu hareketimizle üzeceğimizi bilmiyorduk. Ne olur bize merhamet edip dua etse de hastamız iyi olsa.” dediler. Talebeler bu arzularını gidip Gümüşhânevî hazretlerine haber verdiler. Gümüşhânevî hazretleri merhamet edip onların bu arzularını kabul etti. Sonra Yahudiler teker teker yanına yaklaştılar ve Ziyâüddîn hazretlerinin ellerinden öptüler. Hasta da yalvarmaya başladı. Herkesi bir heybet kapladı, ağlayıp titremeye başladılar. Yahudiler bu hal karşısında Kelime-i şehâdet getirip iman etmekle şereflendiler. Hastaları da şifâ buldu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nasihat</span></span><br />
<br />
Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri Mısır’da iken bir talebesi ona gelip bir iş için hıristiyanların yaşadığı bir yere gideceğini söyledi ve nasihat istedi. Bunun üzerine o; “Git, lâkin Allah’tan kork ve dünyâya meyletme. Sonra küfür alâmeti olan şeyleri kullanma. Bir müslüman kâfirlere benzemez.” buyurdu. O talebe kâfirlerin memleketine gitti. Orada hocasının nasihatlarını unutup hıristiyanlarla haşir neşir oldu. Onların âdet ve ibâdetlerine uydu. Dünyâya meyletti. Sonra geri döndü ve Gümüşhânevî hazretlerini ziyarete geldi. Gümüşhânevî hazretleri onu görünce: “Özrün bizce kabul edilmez, îmân çerağını sen söndürdün. Dediklerimizi tutmadın. Bizimle olan bağını kopardın. Dînini dünyâ ile değiştin. Eyvah sana! Şeytan seni kendine köle yaptı. Git ağla. Yaş döküp Allahü teâlâya yalvar. Başını aç ve yüzünü yerlere sür.” buyurdu ve artık onunla görüşmedi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Çocukların Büyüdü mü?</span></span><br />
<br />
Dergâhta hizmet edenlerden biri bir gün kalbinden; “Evlenseydim mutlaka birkaç evlâdım olurdu.” diye geçirdi. Gümüşhânevî hazretleri onu görünce tebessüm ederek; “Çocukların büyüdüler mi?” diye sordu. O hizmetçi mahcub oldu ve bunun üzerine af diledi ve sonra kalbinden geçenlere dikkat etmeye başladı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Emin Yer</span></span><br />
<br />
Talebesi anlatır: “Bir zaman Osmanlı Devleti harbe girmişti. O zaman ben İstanbul’daydım. Çoluk çocuğum ise sınırda tehlike ile karşı karşıyaydı. Çok kimseler harp korkusu içinde hicret ediyordu. Ben de hicret etmek, çoluk çocuğumu emin bir yere nakletmek istedim. Bu sırada yakınlarımdan bir mektup geldi. Mektupta; “Bu işi istişare et, danış ona göre hareket et.” deniyordu. O sırada İstanbul’u teşrif eden Gümüşhânevî hazretlerine durumu arz ettim. Bunun üzerine o; “Mademki sen bizlere danıştın o halde emrimizi tutman gerekir. Üzülme düşmandan evine ve yakınlarına hiçbir zarar gelmeyecek. Hicret etmenize lüzum yoktur.” buyurdu. Bunun üzerine yakınlarıma haber gönderip hicret etmeye lüzum olmadığını bildirdim ve Gümüşhânevî hazretlerinin buyurduğu sözü tuttum. Hakîkaten ailem ve yakınlarım düşmandan hiçbir zarar görmedi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sadık Rüya</span></span><br />
<br />
Mahmud Es’ad Coşan Hoca Efendi anlatıyor:<br />
<br />
“Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddin Hocamız hayatta iken, Medîne-i Münevvere ahalisinden Muhammed isminde bir şahsı rüyasında, “İstanbul’a gel” diye çağırmış. Medîne’li, kendisi arap… Seyyid, Peygamber Efendimiz’in sülalesinden… O da atlamış vapura, kalkmış İstanbul’a gelmiş. Bir rüya üzerine, Medîne-i Münevvere’den deniz yoluyla İstanbul’a gelmiş. Ama adres yok. İşte rüyada “İstanbul’a gel” dedi bir sakallı şahıs, ondan geldi. Çıkmış vapurdan… Yürürken bir şahıs yanına yanaşmış:<br />
<br />
-Sen Medine’li Muhammed filanca mısın?<br />
<br />
-Evet!… demiş.<br />
<br />
-Düş peşime!… demiş.<br />
<br />
O önden, bu arkadan bir yere gelmişler. Bir hoca efendinin yanına girmişler. El öpmüş… Bir de bakmış ki rüyada kendisini İstanbul’a çağıran, gel diyen şahıs. O şahıs demiş ki:<br />
<br />
-Yahu burası neresi, bu zât-ı muhterem kim? O şahıs demiş ki:<br />
<br />
-Burası Gümüşhane’li Tekkesi… Bu zât-ı muhterem de, Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî hazretleridir.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ölüm Döşeği</span></span><br />
<br />
Gümüşhânevî hazretlerinin vefatından hayli seneler sonra son demlerini yaşayan ilim ve irfan sahibi bir zat,<br />
-Derhal kadınlar yanımdan çıksın veya başlarını örtsünler şeyhim Ahmed Ziyâüddin geliyor demiş ve biraz sonra da:<br />
<br />
<br />
-Elhamdülillâh şeyhim bana dedi ki: “Cenâb-ı Hak günahlarını bağışladı, bize geliyorsun müjdeler olsun” diyerek ağlamış ve kelime-i şehâdet getirerek emr-i ilâhîye icâbet eylemiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yusuf’un Kokusu</span></span><br />
<br />
Ne zaman kendi halifelerinden Of’lu Hacı Yusuf Efendi Trabzon’dan İstanbul’a doğru gelen vapura binse, dergâhta bulunan Gümüşhânevî hazretleri etrafındakilere:<br />
-“Yusuf’umun kokusu geliyor” buyururlarmış.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yağmur Duası</span></span><br />
<br />
Yine bir talebesi anlatır: “Bir zaman yağmurlar yağmadı. Her yer kuraklıktan kavruldu. Bu sebeple sebze, meyve yetişmedi. Çok dua edildi lâkin kuraklık bir türlü kalkmadı. Bu sırada insanların hatırına Gümüşhânevî hazretleri geldi ve kalkıp huzuruna gittiler. Dua talebinde bulunup içinde bulundukları kuraklık hâlinden şikâyetlerini dile getirdiler: “Efendim! Etrafta zerrece su yok. Gökyüzünden rahmet bulutlan çekildi. Çeşmelerimiz kurudu. Her yeri kuraklık dehşeti kapladı. Susuzluktan hayvanlar ve küçük çocuklar yandılar. Ağaçlarımız kurudu, meyve vermez oldu. Ne olur himmet edip bir dua buyursanız.” dediler. Bunun üzerine Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri: “Söyleyin ben kime dua edeyim. İnsanlar nefisleri peşinde eğlenceye dalmış gaflette yüzüyorlar. Kötülük her yeri kaplamış, fısk günâh modalaşmış. Duâlarım bu kasvet ve zulmeti gidermez. Allahü teâlâ bu millete selâmet versin.” buyurdu. Gelenler çaresiz kalıp yine dua etmesi hususunda ısrarda bulundular: “Efendim! Ne olur merhamet ediniz. Biz günahkâr kimselere acıyınız. Dualarınız ile bu sıkıntıdan kurtuluruz.” dediler. Gümüşhânevî hazretleri gelenlere acıdı ve mübarek ellerini kaldırıp sıra ile evliyanın büyüklerinin isimlerini ayrı ayrı sayıp; Allahü Teâlâya dua ve niyazda bulundu. Daha dua bitmeden gökte rahmet yüklü bulutlar belirdi. Şimşekler çakıp bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı. Sokaklardan dereler aktı. Her taraf suya kandı. Yeryüzü baştan başa hayat buldu. Allahü Teâlânın sevgili kulu Gümüşhânevî hazretlerinin duası ile Allahü teâlâ insanları sıkıntıdan kurtarıp arzularına kavuşturdu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Zamanın Kutbu</span></span><br />
<br />
Bir gün taşradan bir hoca efendi, Gümüşhânevî hazretlerinin dergâhına gelip hürmetle el öptü ve ağlamaya başladı. Kendisinden ağlamasının sebebi sorulunca, şöyle anlattı: “Efendim! Ben size daha görmeden âşık oldum. Bir şehirde vaizdim. Bir gün kürsüde vaaz ederken kulağıma; “Allah için bu zamanın kutbu, Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleridir.” diye bir nida geldi. Bunun üzerine aklım başımdan gitti. Konuşamaz oldum. Ağlamaya başladım. Benim ağlamamı görünce, cemâat da ağlamaya başladı. Sonra güçlükle: “Ey müslümanlar! Hastayım. Vaaz edecek hâlim kalmadı.” dedim ve kürsüden indim. Eve gittim. Aklımdan gitmez oldunuz. Uyku uyuyamaz oldum. Ertesi gün mescide geldim ve kürsüye çıktım. Yine aynı nida geldi. Kendimden geçtim. Üç gün bu hâlim devam etti. Cemâat gelip: “Bu hâlin nedir bize anlat? Derdine derman olalım, tabip bulalım. Bizden saklama!” dediler. Bunun üzerine onlara: “Benim ilaç kabul etmez bir derdim var. Beni perişan eyleyen bir sevgidir, bir aşktır, gece gündüz kalbimi yakar, gözlerimden yaş akıtır. Camide vaaz ederken kulağıma gelen bir nida ile ben bu hâle geldim. O nida da: “Bu zamanın büyüğü Ahmed Ziyâüddîn hazretleridir.” nidâsıydı. Bunun üzerine bu zâta âşık oldum. Nerede olduğunu bir bilsem.” dedim. Cemâat dağıldı. Bir müddet sonra bana, sizden haber getirdiler ve nerede olduğunuzu öğrendim. Şimdi de mübarek huzurunuza gelerek sizleri görmekle şereflendim.” Hoca efendinin anlattıklarını dinleyen Gümüşhânevî hazretleri tebessüm edip: “Hoca efendi, Allahü teâlânın sevgili kulları kerametini açıklamaktan haya eder. İnsan, Allahü Teâlâya kul olmakla, ibâdet etmekle şereflenir, istikâmet doğru yolda olmak en büyük keramettir.” buyurdu ve onu talebeliğe kabul etti.            <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Vaaz</span></span><br />
<br />
Bir talebesi şöyle anlatır: “Bir gün hocam Gümüşhânevî hazretlerinin huzuruna vardım. Niyetim taşraya gidip ilim öğrenmeye müsadesini istemekti. Daha bir şey söylemeden bana: “Oğlum! Şimdi sen falan yerdeki camiye git, oradaki müslümanlara nasihat et.” buyurdu. Ben de; “Peki efendim.” deyip buyurduğu camiye gittim. O günlerde Arabça gramer bilgilerini öğrenmekle meşgul olduğumdan başkalarına nasihat verecek bir durumum yoktu. Emir üzere camide vaaz için kürsüye çıktım. Her taraf dolmuştu. Şaşırdım. O halde iken hocamı hatırladım ve yardımını istedim. Çok geçmeden dilim çözüldü. Bülbül gibi anlatmaya başladım. Lâkin ne söylediğimi bilmiyordum. Herkes büyük bir dikkat ile dinliyordu. Söylediklerimi anlamaya gayret ettiğimde hakîkaten hikmetli sözlerdi. Bu bilgileri hocam Gümüşhânevî hazretlerinin himmet ve yardımlarıyla söylediğimi anladım. Ben ise bir tercümandan başka bir şey değildim. Onun yardımı ile güzel bir vaaz etmiştim. Bunun için Rabbime şükrettim.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hastalık</span></span><br />
<br />
Bir talebesi şöyle anlatır: “Bir zaman hanımım hastalandı. Hastalığı günden güne arttı. Onun bu hâlini görünce ben de hastalandım. Aradan altı ay geçti. Hasta hâlimle abdest aldım ve kıbleye doğru oturdum. Rabbime yalvardım: “Yâ Rabbî! Günahkârım. Yüzüm kara. Lâkin derdimize derman istiyorum. Bu biçârelere yardım et. Belâları geri çevir. Bu günahkâr kuluna merhamet et. Şifâ veren sensin ey Rabbim!” diyerek gözyaşı dökerken birden Gümüşhânevî hazretlerini karşımda gördüm. Hayretler içinde kaldım. Zîrâ hocam altı aylık çok uzak bir yerdeydi. Tebessümle hâlimi hatırımı sorup bana ve hanımıma dua etti. “Üzülmeyin hiçbir şeyiniz kalmayacak!” buyurup gitti. O saatten itibaren bende ve hanımımda hastalıktan eser kalmadı. Bu, hocam Gümüşhânevî hazretlerinin keramet olarak bize yardımlarıydı. .    <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Parasız Sofiler</span></span><br />
<br />
Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri bir gün sohbetten sonra talebelerinden beşini bir yere gönderdi. Talebeler hocasının emri üzerine yola çıktılar. Lâkin yanlarında vapurla karşıya geçmek için paraları yoktu. Bunun üzerine tekrar dergâha geldiler. Gümüşhânevî hazretleri onların döndüklerini görünce, gidin, buyurdu. Talebeler bir şey diyemeyip tekrar geriye yola koyuldular. Bir müddet gittikten sonra parasızlık sebebiyle dönmek istediler. Üç defa bu durum tekrarlandı. Dördüncüsünde yolda giderken karşılarına bir zât çıktı. Her birine birer kese altın verip, gitti. Talebeler arkasından bakakaldılar. Bu işte imtihan edildiklerini anladılar ve hoca sözü ve emri dinleyen kimsenin hiçbir işinde üzüntü ve sıkıntı çekmediğine ve işlerinin kolay olduğuna yakînen inandılar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İt Ürür</span></span><br />
<br />
Talebelerinden Aziz Bey anlatır: “Bir gün hocam Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerini ziyaret etmek için yola çıktım. Giderken bir tanıdığın evine uğradım. İçeride tanımadığım birkaç kişi vardı. Selâm verdim ve güler yüz gösterdim. Bu hâlimden ev sahibi çok memnun oldu. Bana nereye gittiğimi sordu. Ben de: “Niyetim büyük veli mübarek hocamı ziyaret etmekti.” dedim. Orada bulunanlardan biri: “Kimdir o zât?” dedi. Ben de: “Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleridir.” dedim. Meğer onlar, Ahmed Ziyâüddîn hazretlerine karşı nefsiyle mağrur kimselermiş. Benim bu cevâbım üzerine dayanamayıp: “Demek seni de aldatmış o!” dediler. Bu sözüne dayanamayıp ona: “Sus ey inkarcı kişi! Hocam aleyhinde konuşma!” dedim ve o kızgınlıkla yanlarından ayrılıp hocamın yanına gittim. Elini öpüp edeple huzurlarında oturdum. Hocam bana bakıp; “Evlâdım nereden geliyorsun bana anlat!” buyurdu. Bunun üzerine ben edeple: “Evden geliyorum efendim.” dedim. O tekrar bana: “Gelirken bir yere uğramadın mı? Bir kimse görmedin mi?” buyurdu. Ben hayret edip: “Efendim! Bir tanıdığım olan Tahsin Beye uğradım.” dedim. O: “Keşke uğramasaydın ve oradaki inkarcı kimseleri hiç görmeseydin.” buyurdu. Sonra da; “Evlâdım! İt ürür kervan yürür. Bu hakikatı şüphesiz herkes görmektedir. Sana söylenen sözlerden hiç incinme ve sabret. Zira meyveli ağaç taşlanır.” diyerek bana nasihatlerde bulundu.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kabristan Parmaklıkları</span></span><br />
<br />
Aksiseda matbaası sahibi Ahmed Kibritçioğluna 1963 yılında bir tanıdığı şöyle der:<br />
<br />
– Süleymaniye camii kabristanında Kanuni’nin türbesi yanında keramet sahibi bir velinin kabri vardır. Ahmed Bey bunun üzerine kabri ziyaret eder, Fatiha okur mezarın parmaklıklarının paslandığını görür, bir kutu boya ve fırça alarak parmaklıkları boyar. O gece rüyasında ak sakallı, nurani bir pir elinden tutar ve Kabe’nin etrafında tavaf ettirir. Ahmed Bey bu rüyadan sonra Gümüşhânevî’nin o günkü halifesi Mehmet Zahit Efendi’ye intisap eder. Bundan sonra da kendisine her sene hacc yapmak nasip olur. Hacc’dan ayrı sık sık umreye gitmek de nasip olur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şemâili</span></span><br />
<br />
On sekiz yıl boyunca, oruç tutulması haram olan günler dışında ki günleri oruç tuttular. Yatsı namazından sonra konuşmayı sevmezlerdi. Yatsı abdestiyle sabah namazını kılarlardı. Gayet kanaatkâr yaşarlar çok zaman katıksız ekmekle yetinirlerdi. Eline geçen parayı fakirlere dağıtırlardı.<br />
<br />
Geceleri zikir ve ibadetle meşgul olurlar, gündüzleri talebe yetiştirmekle uğraşırlardı. Kaylule vakti oturdukları yerde yüzlerine havlu örterek biraz kestirmek suretiyle uyku ihtiyaçlarını giderirlerdi.<br />
<br />
Son zamanlarında yaşı çok ilerlediği için vücudunda zayıflık hâsıl olmuştu. Bir şeye dayanmadan oturamıyor, asasız yürüyemiyordu. Konuşmasını ise ancak sohbetlerine müdavim olanlarla, konuşma tarzına alışık olanlar anlayabiliyordu.<br />
<br />
Bütün mecalsizliğine rağmen, gözünden fışkıran feyz nuru, yüzünde parlayan müşâhede-i cemâl tecellîsi müritleri üzerinde aynı şekilde aşk, vecd, ızdırap ve hararet meydana getiriyordu. Ömrünün sonlarına doğru görenlerden nakledildiğine göre şemaili şu şekildeydi:<br />
<br />
Dengeli ve uzuna yakın orta boylu, yanakları kırmızı, beyaz yüzlü, geniş alınlı, orta kısmı hafifçe yüksek çekme burunlu, çatık kaş ve açık alınlı, sağ ve sol gözünün altında birer siyah ben bulunan yuvarlak yüzlü, siyah ve iri gözlü, başı devamlı tıraşlı ve beyaz sakallı bir zat idi. Başlarına nakşi tacı ve beyaz imame sarar, beyaz cübbe, hırka ve uzun entari giyerlerdi. Ayağında devamlı ayakkabı bulunur, siyah renge hiç rağbet etmezdi. Yazları beyaz, kışları da yeşil renkli elbise giymeyi tercih ederlerdi. Sadeliğe riayet ederlerdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Vefâtı</span></span><br />
<br />
Gümüşhânevî hazretleri 7 Zilkade 1311/13 Mayıs 1893 senesinde sabahleyin saat on sularında ansızın gözünü açıp “Hepsini isterim Ya Kibriyâ’!” diyerek dâr-ı bekâya irtihal eylemiştir. Yine Hüseyin Vassaf’ın tanıklığıyla o gün İstanbul adeta bir matemgâh olmuştur. Mübarek naaşları binlerce kişinin katılımıyla Süleymaniye Cami-i Şerifi’ne nakil olunmuş, Kanuni Sultan Süleyman merhumun türbesi bitişiğindeki kabre defnolunmuştur. Yanlarındaki kabirde zevceleri Havva Seher Hanım yatmaktadır.<br />
<br />
Vefatı üzerine halifelerinden irfan ehli Kolağası Fevzi Efendi şu tarih beytini söylemiştir:<br />
<br />
“Söyledi Fevzî mücevher tarihi feryâd idüp<br />
<br />
Fahr-ı bezmim mürşidim pîrim efendim el-firâk”<br />
<br />
Yani: “Fevzi, feryad ederek bu mücevher gibi tarihi söyledi: Zamanımın övünç kaynağı, mürşidim, pirim, efendim. Ah ayrılık!”<br />
<br />
Bu beytin ikinci mısrası ebced hesabı ile vefat yılı olan hicri 1311 yılına tekabül etmektedir.<br />
<br />
Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî Hazretlerinin Süleymaniye Camii Şerifi avlusunda, Kanûnî Sultan Süleyman Türbesi’nin, kıble duvarına bitişik, demir parmaklıklarla çevrili makberinin, mezar taşı kitabesi aynen şöyledir:<br />
<br />
“Nazar kıl çeşm-i ibretle, makâm-ı ilticâdır bu!<br />
<br />
Erenler dergâhı, bâb-ı füyûzât-ı Hüdâ’dır bu!<br />
<br />
Ziyâüddîn-i Ahmed, mevlidi anın Gümüşhâne,<br />
<br />
Şehir-i şark-u garbın, mürşid-i râh-ı Hudâdır bu!..<br />
<br />
Muhakkak ehl-i Hakk ölmez, ebed haydır bil ey zâir!<br />
<br />
Saray-ı kalbini pâk eyle bâb-ı evliyâdır bu!<br />
<br />
Şu’a-ı dürr-i vahdet, menba’-ı ilm-i ledünnîdir.<br />
<br />
Mükemmil vâris-i şer’-ı Mahammed Mustafâ’dır bu.<br />
<br />
Hilâfet müddetinden, “ircii” vaktine dek Hakk’a,<br />
<br />
Tarîk-i Hâlidî’yi neşr eden, Hakk-reh-nümâdır bu.<br />
<br />
Oku bir ihlas ile bir Fatiha, kalbinde daim tut<br />
<br />
Cilâ-yı ruhdur zikri, mürîdana gıdâdır bu!”<br />
<br />
Sene 1311, 7 Zilka’de (13 Mayıs 1893, Pazartesi saat: 10.00)<br />
<br />
Ayak ucundaki taşta ise şunlar yazılıdır:<br />
<br />
Muhaddisin-i Kiramdan Fahrül-Meşayıh Gümüşhaneli Ahmed Ziyaüddin Efendi Hazretlerinin ruhu mukaddeslerine el-Fatiha…<br />
<br />
Yanı başındaki kabirde yatan muhterem zevcelerinin mezar taşında da devrin önemli şairlerinden Muallim Naci merhumun şu beyti yazılıdır:<br />
<br />
“Hak perestim, arz-ı ihlas ettiğim dergah bir<br />
<br />
Bir nefes ayrılmam tevhidden Allah bir”<br />
<br />
Yani: “İhlâs arz ettiğim kapı birdir, Allah’ın kuluyum. Bir nefes tevhid ehli olmaktan ayrılmadım, Allah birdir.”<br />
<br />
Ayak ucundaki taşta ise: “Muhaddisini Kiramdan Kutbu Rabbani ve arifi Sübhani gavsul-vasilin Gümüşhanevi el-Hac Ahmed Ziyaüddin Efendi Hazretlerinin zevce-i tahiresi ve Şeyhul Haremi Nebevi Hacı Emin Paşa kerimesi Tacul-Muhadderat Hace Seher hanım ruhuna Fatiha.”  diye yazar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Halîfeleri ve Tesiri</span></span><br />
<br />
Hâlidiyye’nin Ziyâiyye kolu’nun pîri ve müessisi olan Gümüşhânevî (ks), pek çok eser kaleme alan bir müellif-mutasavvıf olduğu kadar, yüzden fazla kişiye de hilâfet tâcı giydiren bir mürşiddir.<br />
<br />
Bir milyondan fazla müridi bulunan Gümüşhânevî’nin tesir sahası yalnızca İstanbul’la sınırlı değildi elbette. O, dünyanın çeşitli bölgelerine de halifelerini göndererek etkinliğini artırmış, müslümanların uyanmasına ve İslam’ın ihyasına büyük gayret sarfetmişti.<br />
<br />
İstanbul başta olmak üzere Anadolu’nun çeşitli yerlerinde, Kazan’dan Komor Adaları’na, Mısır’dan Medine’ye Çin’den Afrika’ya kadar olan geniş bir saha içerisinde ismini, ilmini, tarikatını ve tasavvufî düşüncelerini halîfeleri devam ettirmiştir.<br />
<br />
Komor Adalarında da faal bir Gümüşhânevî Dergâhı’nın bulunduğu 1976’da İstanbul’da tertip edilen İslam Ülkeleri dışişleri bakanları toplantısına katılan Komor Adaları dışişleri bakanı tarafından Mehmed Zâhid Kotku (Rh.a) hazretleri’ne bildirilmiştir.<br />
<br />
Gümüşhânevî’nin büyük değer verdiği halifelerinden Lüleburgaz’lı Muhammed Eşref Efendi Pekin’e gönderilmiştir. Oradan dönerken Pekin’li müslümanlar II. Abdülhamid adına bir üniversite yaptırmaya başlamışlardır. Bu Hoca Efendi’ye bundan sonra Çin’li Hoca denilmiştir.<br />
<br />
Gümüşhânevî (ks) II. Hac yolculuğu dönüşünde Mısır’a uğramış orada üç yıl kalmıştır. Bu müddet zarfında yetiştirdiği kişilerden; Mısır Müftüsü Muhammed b. Salim Tamum el-Menûfî, eş-Şeyh Cevdet, Seyyid Muhammed b. Abdürrahim et-Tantâvî, eş-Şeyh Mustafa b. Yusuf es-Sa’dî, Şeyh Rahmetullah el-Hindî olmak üzere beş kişiye de tarikat hilâfeti vermiştir. Tanta’da halen faal bir Gümüşhaneli Dergâhı bulunmaktadır. Bugün bu vazifeyi ise Ezher Üniversitesi Tefsir Profesörü ve Usulü’d-Dîn Fakültesi Dekanı olan Cûde Ebu’l-Yezîd el-Mehdî adında bir zat devam ettirmektedir.<br />
<br />
Gümüşhânevî’nin halifelerinden Ahmed Ziyâüddîn Efendi, imamlıkta iken yaş haddinden emekli olmuş, Medine’de kırk sene mücavir kalmış, hizmetlerde bulunmuştur.<br />
<br />
Zeynullah el-Kazânî, Gümüşhânevî’nin Kazan ve Kafkasya’da tarikat neşrine memur ettiği halifelerindendir.<br />
<br />
Muhammed Zâhid el-Kevserî’nin babası Hasan Hilmi b. Ali el-Kevserî (k.s.) Düzce’de yıllarca Râmûz ve Garâib okutmuştur. Düzce’nin ileri gelenleri tarafından yaptırılan Yeni Cami bitişiğindeki medresede müderris olarak ders okutmakta iken Gümüşhânevî’nin emri üzerine bu medresenin yanına 1892’de bir tekke yaptırdı. 1926’da vefatına kadar otuzbeş sene burada hizmet etti.<br />
<br />
Halifelerinden Ünye’li Yusuf Bahri Efendi 1869’da Gümüşhânevî’den icazet almıştır. Ünye Sadullah Bey Medresesi’nde müderrislik yapmış, 1872’de Ünye Müftülüğü’ne tayin olmuş, hem ilim hem tarikat neşrine çalışmıştır.<br />
<br />
Nallıhan’lı Hasan Ziyâüddin Efendi, 1886’da seyr-u sülûkunu tamamlayarak hilâfet icâzeti almıştır. Memleketi Nallıhan’a giderek Hacı Mehmed Ağa Medresesi Müderrisliği’ne tayin olmuş, burada bir taraftan ders okuturken bir taraftan tarikat neşrine çalışmıştır.<br />
<br />
Ankara’lı Ahmed Hilmi Efendi, Gümüşhânevî’den hilafet aldıktan sonra, İzmit’te Fevziye, Taşçılar Başı ve Yeni Cuma camilerinde ifa ettiği imameti sırasında, haftada iki gün salı ve cuma günleri yatsı namazından sonra Hatme-i Hâce yaptırmıştır. Tarikatı yaymak hususunda büyük gayreti görülmüştür.<br />
<br />
Yarım asırdan fazla Tarsus muhitinde ilim, ahlak ve edep dağıttığı söylenen Hamza Efendi de Gümüşhânevî’nin halifelerindendir. 1955’de vefat etmiştir.<br />
<br />
Gümüşhânevî hazretlerinin halifelerinden biri de eski Bayramiç Müftüsü Çırpılar’lı Ali Efendi’dir. 1863 yılında doğmuş, Gümüşhâneli Dergâhı’nda yetişmiş, hilâfet almıştır. Köyüne dönerek orada bir cami ile 24 odalı bir medrese inşa ederek tâlim-terbiye, tebliğ ve irşat hizmetlerinde bulunmuştur. 1910’larda açtığı medresesindeki irşat faaliyeti 1924’de medreseler kapatılıncaya kadar sürmüştür.<br />
<br />
Gümüşhâneli Dergâhı son şeyhi Mahmud Es’ad Coşan Hoca Efendi’nin babası Halil Necati Efendi’yi 17 yaşlarında iken dedesi Molla Abdullah Efendi Çırpılar’lı Ali Efendi’nin bu medresesine getirip yerleştirmiştir.<br />
<br />
Mahmud Es’ad Coşan Hoca Efendi’nin Büyük Dedesi Molla Abdullah Efendi, Halil Necati Efendi’nin babasını da diğer iki kardeşiyle beraber İstanbul’a getirmiş, Fatih Medreseleri’ne yerleştirmiş ve kendisi de Gümüşhânevî’ye intisab eylemiştir. Gümüşhânevî hazretleriMolla Abdullah Efendi’yi çok severlermiş. Hatta bir kere “sen benim oğlum ol” diye iltifat eylemiştir.<br />
<br />
Molla Abdullah Efendi, Çırpılar’lı Ali Efendi ile karşılaşınca elini öpmeye davranır o da mukabele ederek onun elini öpmeye çalışırmış. Molla Abdullah Efendi’nin küçük kardeşi Molla Hüseyin Efendi de Çırpılarlı Ali Efendi’ye intisap eylemiştir.<br />
<br />
Çırpılar’lı Ali Efendi, İstiklal Savaşı sırasında Bayramiç yöresinin Kuvâ-yı Milliye temsilcisi olarak görev yapmıştır. Bir ara Bayramiç Müftülüğü görevinde de bulunan Ali Efendi 1947 yılında 82 yaşlarında iken vefat eylemiştir.<br />
<br />
Gümüşhânevî’nin halifelerinden biri de Karadeniz Bölgesi’nin irşadı ile görevlendirilen “Şeyh Efendi” diye bilinen Osman Niyâzî Efendi’dir (1828/1909).<br />
<br />
Nakşî halifesi olarak Varda’ya (bugünkü adı Rize İkizdere’nin Nahiyesi olan Güneyce) dönen Şeyh Efendi, Varda büyük Camii Medresesi Müderrisliği ve caminin imamlığını üstlenir. Burada bir müddet kalır. Ardından Varda’nın Kolekli (Kurtuluş) Mahallesi’ne geçer. Burada bir cami-tekke inşa edilir. 1909 tarihinde vefatına kadar 14 yıl burada hizmet eder. Gümüşhânevî’nin vakıf kütüphanelerinin mütevelliliğini de yapmış olan Şeyh Osman Niyâzi Efendi, Rize Güneyce’deki bu tekkede, sağlığında kendisinin de kullandığı bir vakıf kütüphane tesis etmiştir.<br />
<br />
Bunlardan başka Ziyâiyye’yi kendi beldelerinde neşreden bazı halifelerini de yalnızca isimleriyle anabiliriz. Şam’da Yusuf en-Naşuki (1318/1900), Kırım’da İsmail el-Kırımî, Erzincan’da Hasan el-Erzincanî, Mahmud el-Bosnevî, Adapazarı’nda Mustafa el-Kürdî el-Harputî (1328/1910), Düzce’de Hasan Hulusi Efendi, Of’ta Huccetü’s-Sâlikîn müellifi Yusuf Şevki el-Ofî başta gelmektedir.<br />
<br />
Hayatı, eserleri, fikirleri, tarikat anlayışı, irşad hizmetleri ve halifeleriyle dünden bugüne etkin bir şahsiyet olan Gümüşhânevî, derin izler bırakmıştır. Halen ülkemiz içinde ve dışında milyonlarca müntesibi bulunmaktadır.<br />
<br />
Gümüşhanevi dergâhı daha sonraları da sosyal hayatta oldukça tesirli olmuştur. Gümüşhane dergâhının son dönem şeyhi Mehmet Zahid Kotku döneminde siyasete de oldukça tesir etmiş, bir dönem birçok bakan bu dergâhın manevi ikliminden beslenmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mektûbu</span></span><br />
<br />
Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri Mısır’da ikamet ettikleri sırada halifesi Hasan Hilmi Efendi (k.s.)’nin şahsında bütün müridlerine hitap eden mektubunda şeriat, tarikat, hakikat ve ma’rifetin on makamını, “usûl-i aşere” prensibi içerisinde izah etmektedir.<br />
<br />
Tarikattan olan on makam: <br />
<br />
o    1.      Tevbe ve inâbe ile bir şeyh-i kâmilden el almak, teslimiyet ve inkiyad,<br />
<br />
o    2.      Müridlik ve şeyhliğin şartlarını bilip, itirazı terkederek, sohbet ve hizmete devam etmek,<br />
<br />
o    3.      Havf ve reca arasında doğruluk, ihlas ve tevekkül duygusu ile muahedeye riayet etmek, irade ve maksadda müstakim olmak,<br />
<br />
o    4.      Kişiyi boşuna övünmeye sevkeden süs ve debdebeyi terketmek ve temizliğe dikkat göstermek.<br />
<br />
o    5.      Sıhhat ve tefekkür ile vukûf-ı kalbî, zikr-i dâimî ve rabıtaya devam etmek.<br />
<br />
o    6.      Nefs ve şehveti kırarak, ahlakı güzelleştirmek, çok ibadet ve taatle Allah’a yaklaşmaya çalışmak.<br />
<br />
o    7.      Rahat ve huzur veren şeylerden uzak bulunarak, seyr-ü sülûk ve uzleti ihtiyar etmek.<br />
<br />
o    8.      Nefs, şeytan, heva ve havatırı yok etmeğe gayret göstermek.<br />
<br />
o    9.      Tevazu, şükür ve kanaata sahip olmak.<br />
<br />
o    10.      Murâkabe, muhâsebe, muâyene, tefekkür ve basîreti elde etmek.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Vasiyetleri</span></span><br />
<br />
o    ·    En az on kişi bir araya gelindi mi, akşam ve sabah Hatme-i Hâce icra edilmeli, mümkünse Kur’ân’ın tamamı, üç de biri okunmalı cüz yok ise hatimsiz toplu zikir yapılmalıdır. Daima rabıta ve huzûr me’allah’a riayet ederek, tazarru ve niyazı elden bırakmamalıdır.<br />
<br />
o    ·    Yiyecek ve içecekleri helalinden, huzur, rabıta ve sünnetlerine göre yemeye dikkat etmelidir.<br />
<br />
o    ·    Belde ahalisine, ana-babaya, sair dostlara hased ve nizâ edilmemelidir. Çünkü tasavvufun ilk başlangıcı, mahlukâtı incitmekten sakınmaktır.<br />
<br />
o    ·    Günlük vird ve zikirleri, aynen yerine getirerek, bilhassa mübarek gün ve geceleri ihyâya gayret etmelidir.<br />
<br />
o    ·    Tarikat ehli olan kimse, def’i kabz için evliya kabirlerini ziyaret etmeli, üstadının sohbet ve ziyaretine devam etmelidir. Çok zikir ve muhabbet üzere rabıtaya devam etmeli tasavvuf kitaplarını okumalıdır.<br />
<br />
o    ·    Uyku ve fetreti uzaklaştırmak için, önce zikir mahallini değiştirmeli, râbıta kurup, üstâdına mektup yazmak suretiyle istiâze ederek, zikirde fütûrun giderilmesine çalışılmalıdır.<br />
<br />
o    ·    Musâfaha, cemaat, sabır, şükür ve kanaate devamla, vakitlerin, şehirlerin ve mahlûkatın ihyasına çalışılmalı, ibadetlerde sabr-u sebât gösterilmelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sözlerinden</span></span><br />
<br />
o    ·          Muhabbetin dört çeşidi vardır: Allah’ı sevmek, Allah’ın sevdiklerini sevmek, Allah için sevmek, Allah’la beraber sevebilmek.<br />
<br />
o    ·                Aşk, bütün his, irade ve düşüncelerden sıyrılarak yalnız Allah’a büyük bir iştiyakla yönelmek, mal, evlat, dünya ve her türlü alakadan koparak, Hâlık’a hasret duymaktır.<br />
<br />
o    ·                Günahlardan kurtuluşun en kestirme yolu, muhabbetullah ve cemalullah’a aşk ve şevk ile bağlanmaktır. Bu ise çok ibadet etmek, istiğfar etmek, ölümü ve cehennem ateşini çok düşünmek, gecelerini ibadetle ihyâ etmek, mahlukâta şefkat göstermek, hüsn-i zan beslemek, şehvet, kin ve kötü fikirlere karşı sabretmekle elde edilir.<br />
<br />
o    ·                Sağa-sola bakmak nasıl kalbin gücünü parçalayıp zayıflatıyorsa, gözleri kapamak da, aksine kuvvet ve ferahlık verir.<br />
<br />
o    ·                Kim ki gözünü haramdan sakınır, nefsini şehvetten korur, bâtınını murâkabe ile ma’mûr hale getirir ve helal rızıkla beslenirse, firasetinde yanılmaz. Fakat firaset, bedende nefsin hakimiyeti ile değil, Cenâb-ı Hakk’ın nuru ile bakabilme hassasını kazanmakla elde edilen bir haslettir.<br />
<br />
o    ·                Tarikatların muhtelif prensipleri, usulleri vardır. Ama bütün tarikatlarda müşterek olan husus, temel esas hizmettir. İnsan hizmet ettikçe himmete mazhar olur, izzet bulur ve iki dünya saadetine erer.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nasihatleri</span></span><br />
<br />
o    ·      Mahviyet ve tevâzu icâbı, kendinizi daima câhil ve avam addediniz.<br />
<br />
o    ·      Amelleriniz, tahsilleriniz ve ahlakınız bakımından âlim olunuz ve nâsa akılları ereceği kadar söyleyiniz.<br />
<br />
o    ·      Birbirinize arka çevirmeyin, buğz etmeyin, ayrılmayın, haset etmeyin, kardeş olun.<br />
<br />
o    ·      Alimlerin zalimlerinden ve inatçılarından olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Daima müzakere ve Hakkı izhar için ilminizi ve tetebbularınızı arttırınız.<br />
<br />
o    ·      Cemaate, Cumaya, bayrama, evradlarınıza vaad ve ahdinize riayetkâr olunuz.<br />
<br />
o    ·      Cemaati, zekatı, haccı, orucu, emaneti emr-i bil ma’rufu terk edenlere yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Avretlerini açanlara, gençlere yani saç ve sakalı bitmeyenlere yakın olmayınız ve kadınlara benzemeyiniz.<br />
<br />
o    ·      Muhkem binalar ve kabirlerini taş ve kireçle yapanlara yakın olmayınız. Binalara kurban kesmeyiniz.<br />
<br />
o    ·      Faiz, haram nesne ve yetim malı yemeyiniz ve yiyenlere yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Zulmen gasb olunan malı yemeyiniz ve gâsıplara yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Ulemaya, meşayiha ve valideyne eza etmeyiniz. Kalplerini kırmayınız ve inat etmeyiniz.<br />
<br />
o    ·      Sakallarınızı kesmeyiniz ve kısaltmayınız. Âdette hey’ette Yâhud ve Nasârâya benzemeyiniz.<br />
<br />
o    ·      Ehl-i zinaya, livataya, deyyuslara, fuhuş işleyenlere, rüşvet alanlara yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Dalâlet fırkalarına, ilhadcılara, sihirbazlara, tembellere, tenâsuha inananlara yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Kahinlere, yıldızlara bakanlara, falcılara, cin ve ifrit sahiplerine yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Huddâm sahiplerine, vefk sahiplerine, gizli şeyleri bilirim diyenlere yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Tılsım bilgilerine, ilm-i felâsifeye ve sözlerine yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Her nevi şarap ve müskirât içenlere yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Her çeşit ilaca ve ecnebi memleketlerinden gelen ilaçlara ve küffâr eliyle yapılan eşyaya yakın olmayınız (kendiniz yapınız demektir.)<br />
<br />
o    ·      Ressamlara, oyunculara, çalgıcılara yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Vücutlarına dövme yapanlara ve saçlarını siyaha boyayanlara yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Ecnebî, yani yabancı, nikahla helal olan kadınlara bakmayınız ve yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Kefere, putperest ve müşriklerin kestiklerine yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Ashab-ı kirama ve evliyaullaha sebbedenlere, müçtehidîn, sâdat ve selefe ta’n edenlere yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Harp meydanından, taundan, vebâdan, itaat-i meşayihten ve u’lul emre itaattan kaçanlara yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Taamlara ve cenazelerdeki bid’atlere yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Nemmamlara ve Kur’an ve hadisten gayri şeylere taviz edenlere yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Hiç bir israfa ve israfçılara yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Diyârı küfürden gelen yağ, şeker vesâir yiyeceklere, kab ve esvaplara yakın olmayınız. (kendiniz yapınız demektir.)<br />
<br />
o    ·      Zalimlerin kapısına, oyun, eğlence ve töhmet yerlerine (plaj, dans yeri, balo ve emsali) yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Evkâfın sattığı emlâke, fâsit ve noksan alış verişe, ham meyvaları alıp satmaya ve vakıf malını tebdil ve tağyire yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Kuş uçurmaya, nefes ve celbi havas ve da’vet-i cine yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Kefere sözlerine ve haram sözlere ve efrenc sözlerine (şehinşah gibi) yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Amirlik, imamlık, kadılık gibi şeylere ve salihleri azil, zalimleri ta’yine yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Ayakta, yollarda ve mübarek yerlere işemeyiniz.<br />
<br />
o    ·      Yolları kapatmak ve onlara pislik dökmek ve geçenlere eza veren muzır şeyleri atmaya yakın olmayınız.<br />
<br />
o    ·      Zühd, verâ’, velâyet, keşif, kerâmet, ilhâmât, Allah’ı ve Resûlullâh’ı gördüm iddiasında bulunmayın.<br />
<br />
o    ·      Yüksek binâlara, köşklere, bineklere ve her türlü ziynet ve zâyiâta yakın olmayın.<br />
<br />
o    ·      Mescidlerde seslerinizi yükseltmeyin ve çocuk, deli ve dilenci sokmayın.<br />
<br />
o    ·      El ve başla selam vermeyin. Alimden gayrının elini öpmeyin. Hiç kimseye eğilmeyin ve sarılmayın.<br />
<br />
o    ·      Kuş uçurmayın, süt kuzusunu kesmeyin, evde köpek bulundurmayın.<br />
<br />
o    ·      Hakdan meyleden müftilere ve muhaddislere, dinini bilmeyen doktorlarla, müflis tacirlere yakın olmayın.<br />
<br />
o    ·      Hırsızlara, hainlere, ganimetten çalanlara, harbden kaçanlara, yetim malı ve haram yiyenlere yakın olmayın.<br />
<br />
o    ·      Baston ve her çeşit küffar adetlerine yakın olmayın.<br />
<br />
o    ·      Memleketin saadet ve selameti için siyaseti sağlam ve dürüst yapın.<br />
<br />
o    ·      İcrâi hudûd-ı şer’iyeye ve erkân-ı dine ve mazlûmlara yardım ediniz.<br />
<br />
o    ·      Zulmü terk ile bütün maâsîden istiğfâr ediniz.<br />
<br />
o    ·      Hak sahipleriyle helâllaşın, kimseyi incitmeyin ve tahkir etmeyin.<br />
<br />
o    ·      Bütün işlerinizi ve niyetlerinizi tashîh ediniz.[7]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Prof. Dr. M. Es’ad COŞAN Hocanın Dilinden GÜMÜŞHANEVİ HAZRETLERİ</span></span><br />
<br />
Dr. Abdüllatif Duygulu<br />
<br />
Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Hocamız, nisbestinden de belli olduğu gibi, Gümüşhane’dendir kendisi… Küçük yaşta İstanbul’a gelmiş, tahsil-i ulûm eylemiş. Kendisini, Halid-i Bağdadi Efendimiz’in halifelerinden bir zat mânevî işaret üzerine İstanbul’a gelip irşad eylemiş. Ondan sonra Nakşi Tarikatı’nın öğrenimi ve öğretimi ile meşgul olmuş.<br />
<br />
Amma, güzel olan taraf, yâni benim şahsen belki böyle büyükleri ölçmeğe hakkım ve haddim de olmaz ama, hayran olduğum taraf şu ki, bir çok kitapları var… Umumiyetle hadis ilmi üzerinde yazılmış eserleri var… Yâni bu eserlerini daha ziyade hadis üzerinde yazmış. Fıkıh üzerinde ve daha başka konularda da var. Böylece bu eserleriyle, son asrın en büyük muhaddislerinden olmuş. Hâtimetül Muhaddisîn diye lakab kazananlardan birisi olmuş. Bunu bir Arap söylüyor. Yâni yazmış olduğu bir eserin başında, muhaddislerin hayatlarını yazarken, bizim hocamız, şeyhimiz Ahmed Ziyâeddin-i Gümüşhanevî Hazretleri’ni de böyle bahis konusu etmiş.<br />
<br />
Gümüşhâneli Hocamız da, -Allah bizleri büyüklerimizin şefaatlerine nail eylesin, yolundan ayırmasın- bize tarikat terbiyesi olmak üzere, bu Râmûzül Ehadîs seçme hadis mecmuasını hazırlamış, seçmiş. Kendisi hadis alimi olmak dolayısıyla, çeşitli esrarlı şeyleri de bilmemiz için bazı zayıf hadisleri de koymuş.<br />
<br />
Bazıları hücum ediyorlar: “-Râmûzül Ehàdîs’te zayıf hadisler var!” diyorlar.<br />
<br />
Hocamız hadis âlimi, biliyor ama bizim mânevî bir takım esrara da âşinâ olmamız için işaretler var; bir takım rumuzlu, esrarlı şeyler var; bilelim diye onları da koymuş ve arkasından da yazmış olduğu şerhte, izahını zaten kendisi vermiş.<br />
<br />
“Baştan sona bu hadis koleksiyonunu muntazam bir şekilde okursanız, okursa benim dervişlerim; şöyle şeriate bağlı bir derviş olur, bayağı bir hakikatli âlim olur.” diye bildirmiş. Allahu Teâlâ Hazretleri bizi Peygamber Efendimiz’in yolunda daim eylesin…<br />
<br />
Bir müjdeyi çok heves ederek dâima, yâni ona ereyim diye iki müjdeyi peşinde böyle yana yakıla Rabbimden istiyorum. Allah sizlere de, bizlere de nasib eylesin: “Ümmetin fesada uğradığı zamanda, Peygamber Efendimiz’in sünnet-i seniyyesine sarılanlara yüz şehid sevabı verilecek!” diye bir hadis-i şerif var… Allah-u Teâlâ Hazretleri kadirdir. Gerçekten de zor. (1)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Gümüşhaneli Hocamız, Camiü’l-Usül isimli tarikat kitabımızda diyor ki: “Bütün tarikatları inceledim. Bütün tarikatlarda müşterek olan esas hizmet’tir.” Yani, her tarikatın kendine göre ince farkları vardır ama, bütün tarikatlarda ortak olan, müşterek olan nedir? Hizmet’tir. Yani, derviş hizmet edecek! Sevap kazanmak için, Allah’ın rızasını kazanmak için!<br />
<br />
Yol, hizmet yoludur. Hizmet edeceksin kurda, kuşa, leyleğe, kediye, kuzuya, köpeğe, insana, insan-ı kâmile. Her şeye hizmet edeceksin! Hizmet ederse, izzet bulur insan.<br />
<br />
Onun için hizmet edeceğiz. Faydalı olmanın yolunu arayacağız. Çeşme mi yapabiliriz? Köprü mü yapabiliriz? Çamuru mu yok edebiliriz? Yemek mi yedirebiliriz? Hastaya mı yardım edebiliriz? Yetime, yoksula, dula mı bakabiliriz? Etrafımızı böyle projektör gibi tarayacağız. Hizmet edeceğimiz yeri arayacağız, hizmet etmeye çalışacağız. Neden? Hizmet eden izzet buluyor, Allah’ın rızası öyle kazanılıyor; onun için… (2)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Bizim Gümüşhaneli Hocamız ne yapmıştır Nakşibendiliğin Halidiyye kolunda? Tabii onlar bir şey yapmak iddiasıyla ortaya çıkmıyorlar, üstadlarını aynen takib etmek arzusuyla hareket ediyorlar. Ama kendiliğinden ortaya çıkan bir enterasan durum var. O enterasan durum şudur ki, tasavvufî bir camiada, o üstadımız -cennet mekân, rahmetullahi aleyh- bir hadis kolleksiyonunu ders kitabı olarak ortaya koymuştur. Bu, tasavvuf tarihinde çok mühim ve önemli bir hadisedir. Ve Gümüşhaneli Hocamız buyurmuştur ki:<br />
<br />
“-Bizim şu hadis kolleksiyonumuzu dikkatle okursanız, kısa zamanda muhakkik bir âlim olursunuz!”<br />
<br />
Aynı sözü başka kimselerden bazı kimseler hatırlayacaktır. Meselâ, Said-i Nursî merhum diyor ki: “Risâle-i Nurları okursanız, kısa zamanda bir muhakkik âlim olursunuz.”<br />
<br />
Risâle-i Nur okumakla hadis-i şerif okumak arasında muazzam fark vardır muhterem kardeşlerim!..<br />
<br />
Bizim yolumuzun, müslümanın yolunun şeriatin çizgisinden kaymaması için emniyet, hadis-i şeriftedir. Hadis-i şerife sarılmadığınız zaman, şeriatin çizgisinde devam edemezsiniz, kayarsınız. Çünkü şeriatin çizgisi kıl kadar incedir, kılıç kadar keskindir. Ona ancak hadis-i şerife sarılarak, hadis-i şerif yolunda yürüyerek, takvâ yolunu yol edinerek, ihlâs ile hareket ederek ulaşabilirsiniz.<br />
<br />
Onun için bizim yolumuz -Allah’a hamd ü senâlar olsun ki, bize bu yolu nasib etmiş Mevlâmız- bütün yollardan daha ileridir. Bunu şahsî bir övünç veya bir reklam ve bir propaganda sözü olarak söylemiyorum; Allah’a hamd ü senâlar olsun diye, bir tahdis-i nîmet sadedinde söylüyorum.<br />
<br />
Biz tasavvufa karşı, dine karşı, millî kültürümüze karşı, tarihimize karşı, her türlü ileri geri, abuk sabuk, düşmanca sözlerin söylendiği bir ortamda yaşadık. Her türlü zehirli şerbeti bize sundular. Biz o şerbetlerin tadlarını tattık ama yutmadık. Dilimiz o tadları biliyor. Biz bütün bu çeşitli yollar arasında bu yolu benimsemişsek, elhamdü lillâh bu büyük bir nimettir. (3)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Şimdi bizim büyük hocamız Gümüşhanevî Ahmed Ziyâüddin Efendi Hazretleri; Nakşî, Kadirî, Sühreverdî, Kübrevî, Çeştî tarikatini bünyesinde toplamış Halidiyye kolunun meşhur bir şahsiyeti. Batılıların ve Arapların yazdığı kaynak kitaplarda da ismi olan şahıs. Tekkeye ders kitabı olarak bir hadis kolleksiyonu hazırlamış; Râmûz el-Ehâdîs isimli, onu koymuş. Diyor ki:<br />
<br />
“Bu hadis kitabını okuyun!.. Bunu okuduğunuz, hazmettiğiniz zaman iyi bir müslüman olursunuz; bayağı da bir âlim olursunuz.”<br />
<br />
Yâni, tasavvuf ama nereye dayalı?.. Hadis-i şerife dayalı… Nereye dayalı?.. Kur’an-ı Kerim’e dayalı… Böyle olunca tasavvuf, ana çizgide, cadde-i kübrâda yürümüş olur. Yanlış yollara, çıkmaz sokaklara sapmamış olur. Patikalara, çamurlu yerlere girmemiş olur. İlk safiyetini, ilk çıkış zamanındaki güzelliğini korumuş olur. (4)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Gümüşhaneli Hocamız hadis âlimi, ciddî âlim… Gece uyku uyumazmış. Dâimâ ilimle, irfanla, irşadla meşgul olurmuş. Kitap yazmış, tasavvuf konulu… Ne diyor?.. “En yüksek makam, aşk makamıdır.” diyor.<br />
<br />
Nereden geliyor bu benzerlik?.. Çünkü, Ahmed-i Yesevî Abdülhâlik-ı Gücdevânî Hazretleri’nden, Nakşî Tarikatı’nın Hâcegâniyye kökünden feyz almış. Hacı Bektâş-ı Velî de, Ahmed-i Yesevî’den feyz almış. Bizim Gümüşhaneli Hocamız da, yine Nakşibendî Tarikatı’nın İmâm-ı Rabbânî kolundan, Müceddidiyye kolundan feyz alarak aynı noktaya çıkıyor. (5)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendimiz, şu bizim hadislerini okuduğumuz zât, Râmûzül Ehâdîs’i tertib eden şahıs… Onun bir menkıbesi.<br />
<br />
Yeni ekspres yola çıktık İstanbul’dan, “Otomobilimizin benzini az, ilk benzinciye uğrayalım!” dedi arkadaşlar. İlk benzinciye uğradık. Benzinci tanıdık, müslüman bir insan…<br />
<br />
“-Yâhu, biz seni çok seviyoruz, sen kimsin, nerelisin? Hatırlat bir daha…” dedi:<br />
<br />
“-Ben Maraşlıyım.”<br />
<br />
“-E, seni çok seviyoruz, neden?..”<br />
<br />
“-Çünkü, ben de Nakşî Tarikatındanım.” dedi.<br />
<br />
Biz Nakşî’yiz ya, kardeşlik damarı çekiyor yâni…<br />
<br />
“-E, nasıl Nakşî oldun?”<br />
<br />
“-Hocam, bizim aslımız seyyid, Peygamber Efendimiz’in soyundanız biz… Benim Dedem Muhammed Vehbi Medine’de iken, -Arap yâni, seyyid, Peygamber Efendimiz’in soyundan- rüya görmüş. Rüyasında bir şahıs demiş ki:<br />
<br />
“-Ben filâncayım, İstanbul’a benim yanıma gel!” demiş.<br />
<br />
O da:<br />
<br />
“-Baş üstüne…” demiş.<br />
<br />
Uyanmış rüyadan, ertesi gün hazırlığını yapmış yola çıkmış. İstanbula gelmiş. Medine’den İstanbul’a geliyor bir rüya üzerine… İnmiş vasıtadan; nereye gidecek, kimi bulacak bilmiyor. Eminönü’nde giderken, omuzuna birisi vurmuş. O tarafa dönmüş.<br />
<br />
“-Sen Medine’den Muhammed Vehbi misin?..”<br />
<br />
“-Evet…” demiş, şaşırmış.<br />
<br />
“-Düş peşime, takıl peşime!..” demiş.<br />
<br />
O önde, bu arkada gitmişler. Nereye?.. Şimdiki vilâyet binasının olduğu yerin karşısındaki bir binaya… Bir şahsın karşısına çıkartmışlar bunu,<br />
<br />
“-Öp bakalım elini!” demişler.<br />
<br />
Bakmış, rüyada “Gel bakalım İstanbula!..” diyen şahıs, yâni Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendimiz Hazretleri… Medine’deyken çağırmış rüyada, o da kalkmış, gelmiş.<br />
<br />
“-Gir bakalım halvete!” demiş.<br />
<br />
Yâni erbaîne, kırk günlük eğitime girmiş. Ondan sonra icâzet almış. Sonra Gümüşhaneli Hazretleri, onu Maraş’a irşada göndermiş. Bu bizimle konuşan şahıs onun torunu, sevmemiz ondan; muhabbet, bağlılık ordan geliyor. (6)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Eskiden mürşidler, bir müride ders vermeden onun kabiliyetlerine ve sâiresine bakarlarmış; olmazsa, başka dergâha gönderirlermiş. Bizim Hocamız’dan gördüğümüz, merhametinin çokluğundan, herkesi kabul etmekti. Ama Gümüşhâneli Hocamız’dan görülen; benim dedem Gümüşhâneli Hocamız’a amcamla beraber gelmiş, dedeme vermiş, amcama vermemiş. Aynı köyden iki kardeş geliyor, birisine veriyor, birisine vermiyor. Böyle şeyler olabilir. (7)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Büyük dedem Molla Abdullah, oğlu dedem Molla Mehmed’i diğer iki kardeşiyle beraber İstanbul’a getirmiş ve Fatih medreselerine yerleştirmiş ve herhalde o zamanlarda Gümüşhanevî Hazretleri’ne intisab eylemiş. Gümüşhanevî Hazretleri o büyük dedemi çok severmiş, hattâ bir kere “Sen benim oğlum ol!” diye teklif ve iltifat eylemiş. (8)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Cevşen, bir çeşit duadır. Cevşen-i Kebir denilen dua, bizim Gümüşhaneli Hocamız’ın Mecmuatül-Ahzâb’ında vardır. Said-i Nursî rahmetli, çok sevmiş bu duayı ve ordan almıştır. Risâle-i Nur talebesi kardeşlerimiz okurlar. Güzel bir duadır. (9)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Gümüşhaneli Hocamız, saçları dökülse aldırmazmış da, sakalından bir kıl dökülse toplarmış. Onu muhafaza eder ve gömermiş. Neden?.. “Sakalı ibadet diye bıraktım. İbadetten olan bir şeyin ayaklar altında kalmasına razı olmam!” dermiş. İnceliğe bak!.. Saçı insan ibadet diye uzatmıyor, normal olarak uzayabiliyor. Ama sakal ibadet olarak bırakıldığından, kılı yere düştüğü zaman alırmış. Büyük insanların inceliklerine bak!.. (10)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Râmûzül Ehâdîs’i yazan Gümüşhaneli Hocamız da, bazı hadisler için: “Bu hadis takibata uğramıştır hadis âlimleri tarafından…” diye belirtmiştir. Bazı tabirler var, hadis âlimlerinin “Lâ şey’, mevdu’ vs.” dedikleri şeyler var… Onları almış Gümüşhâneli Hocamız… Gümüşhâneli Hocamız mevzu hadisi bilmez bir insan değil…<br />
<br />
Ama şundan kaynaklanıyor… Mekke-i Mükerreme’de bir âlimle konuşmuştum. Çok zarif bir insan, büyük bir âlim, Peygamber Efendimiz’in de sülâlesinden… Ben böyle biraz açtım da meseleyi; kısaca dedi ki:<br />
<br />
“-Mutasavvıflar hüsn-ü zanla bakmış rivayetlere, hadis âlimleri de kaşlarını çatarak, keskin nazarla bakmışlar. Biraz böyle sert davranmışlar.” dedi.<br />
<br />
Mesele biraz ordan kaynaklanıyor. Bir de Hocamız, bir mevzu hadisi yazsa bile, “Bu hadis mevzudur.” diyor arkasından… Altında da o mânâyı te’yid eden birkaç hadis-i şerif getirerek: “Bak buna bazı âlimler mevzu demiş ama, esas itibariyle bunun bir mânâsı vardır; o mânâyı bilmenizi istiyorum!” demiş oluyor. Bir mürşid olarak, o konunun bilinmesini istiyor.<br />
<br />
Biliyorsunuz, mevzu hadis bile olsa, söz güzel olabilir, tatlı olabilir. Onun için Süyûtî mevzu hadislerle ilgili kitabına: “El-Leâlî el-Mesnûat: Yapma İnciler” diyor.<br />
<br />
Neyse, o kardeşimiz tenkid etmiş. Hadis âlimleri biraz böyle fazla sert oluyorlar, tenkid ediyorlar. Etsin ama, tenkidin de ilmî âdâbı vardır. Ulemanın ihtilâfı vardır. Çağların değişmesi ile yeni gelen insanların öğrendiği bazı bilgiler dolayısıyla, eskileri tenkidi vardır. Çok samîmî bir İslâm âlimi Gazâlî’nin bazı fikirlerine katılmayabilir. Çok samîmî bir zât, Muhiddîn ibn-i Arabî Hazretleri’ne iştirak etmeyebilir. İmâm-ı Rabbânî şu kanâattedir de Muhiddîn ibn-i Arabî Hazretleri şu kanâattedir… vs. Bu ayrı mesele, bunlar olabilir.<br />
<br />
Ama ben tekkemizde ders kitabının bir hadis kitabı olmasını çok büyük bir şey olarak görüyorum, çok güzel bir işaret olarak görüyorum. Kardeşlerime söylerken, “Riyâzüs-Salihîn’i okuyun, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın neşrettiği sahih bir hadis kitabıdır. Toplantılarınızda onları okuyun!” diye söylüyorum. (11)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin halifelerinden, Trablusşam müftüsü olan Ahmed ibn-i Süleyman el-Arvâdî Hazretleri, tek bir şahıs için, Gümüşhânevî Ahmed Ziyâeddin Efendimiz için İstanbul’a gelmiş, kendisini bulmuş ve “Sırf seni irşad etmek için buraya vazifeli olarak gelmiş bulunuyorum!” diye onu halvete alıp, tasavvufun âdâbını, erkânını, ahlâkını, esrârını öğretmiş.<br />
<br />
Böylece Hindistan’dan bizzat Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin gidip, Nakşî Tarikatı’nı kaynağından, Müceddidiye şûbesinden, yâni Ahmed el-Fârûkî es-Serhindî’nin mensub olduğu Müceddiye şûbesinden çok mükemmel bir tarzda, hocası Abdullah-i Dehlevî Hazretleri’nin tam rızasını alarak Bağdat’a getirdikten ve yerleştirdikten sonra ve bütün Ortadoğu’ya yaydıktan sonra, böylece Gümüşhâneli Hazretleri’yle İstanbul’a geçmiş oluyor Nakşî Tarikatı…<br />
<br />
Bendeniz dört sene önce Güneydoğu Anadolu’da gezdim. Urfa, Mardin, Diyarbakır, Batman, Bitlis, Siirt, Tatvan gibi yerleri gezdim. Çok net olarak hatırıma geldi ve söyledim, hâlâ çok kesin olarak, net olarak aynı kanaatteyim: Güneydoğu Anadolu’nun ismi bence Nakşibendistan olsa, Nakşibendiler diyarı olsa revâ… Çünkü her tepede bana bir Nakşî şeyhinin türbesini gösterdiler. Her yerde Nakşî-Hâlidî şubesinin mensuplarını gördüm.<br />
<br />
Allah makamını âlâ eylesin, Hâlid-i Bağdâdî Efendimiz bizzat kendisi Urfa’ya da gelmiş. Hattâ torunu Urfa Ulu Camisi’nin kabristanında, hazîresinde medfundur. Torunu orda vefat etmiş. O diyarları bizzat gezmiş. Halifeleri vasıtasıyla tarikatı oralara yaymış ve mükemmel bir şekilde yerleştirdikten sonra, İstanbul’a böylece aşılanmış oluyor Nakşî Tarikatı…<br />
<br />
Nakşî Tarikatı’na Anadolu 15. Yüzyıl’dan, Molla İlâhî’den beri bilir. Fakat bu yeni bir şevk getirmiştir.<br />
<br />
Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddin Efendi Hazretleri, 1311 hicrî [1893 milâdî] yılında vefat eden bir büyük muhaddistir. Terceme-i hal kitaplarına, biyografi kitaplarına büyük bir fakih ve muhaddis olarak geçmiştir. Ulûm-u şer’iyyede çok sağlam bilgilere sahip bir kimse… Tabii, tarikatın, tasavvufun şeriata tam, sağlam bir şekilde bağlı insanlar tarafından öğrenilmesi ve öğretilmesi son derece önemli bir olaydır.<br />
<br />
İşte o koldan Gümüşhânevî Hazretleri çalışmasına devam etmiştir ve 114 kadar halife yetiştirmiştir kendisi… Üç sene de Mısır’da kalmıştır. Halifelerini Anadolu’nun her yerine, Kafkasya’ya, Mısır’a ve Ortadoğu’ya yaymıştır. Böylece onun çalışmalarıyla, Nakşî Tarikatı son derece büyük bir gelişme göstermiştir. Harblerde Devlet-i Aliyye’nin korunmasında, bu sufi âlimlerin cihada da iştirakleriyle çok büyük hizmetler meydana gelmiştir.<br />
<br />
Ahmed Ziyâüddin Efendi Hazretleri’nden sonra Gümüşhânevî kolu devam etmiştir. Hocamız Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri, onlardan Ömer Ziyâeddin ed-Dağistânî Hazretleri’nden, İstanbul’da asker iken tarikata girip el almıştır.<br />
<br />
Sanıyorum Ömer Ziyâeddin Hazretleri’ni de bu konularla ilgilenen herkes tanıyabilir. Çünkü kendisi hem Kur’an-ı Kerim hafızı, hem de Buhârî-yi Şerif hafızı idi. Buhârî-yi Şerif’i ezbere bilen müstesnâ insanlardandır. Altı saatte Kur’an-ı Kerim’i başından sonuna hatmettiği rivayet edilir. (12)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Gümüşhaneli Hocamız diyor ki: “Bizi seven, bizim kitaplarımızı okuyan bizdendir.” Bu bir gönül bağıdır, esas itibariyle böyledir. Fakat aynı zamanda, Peygamber Efendimiz’e bağlılık gibi bir bağlılık olduğu için, biraz daha yakın bir tanışma halinde olması temenni edilir. Gelemiyorsa, birisiyle haber gönderir; vekâleten konuşur, ders veririz. Böylece özel olarak, belirli olarak irtibat kurmak faydalıdır. (13)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Süleymaniye’de, cennetmekân Kanûnî Sultan Süleyman’ın türbesinin yakınında Hocamız’ın kabri… Türbesinin girişinde, sol tarafta Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddin Efendimiz’in muhterem valide hanımla beraber kabirleri var. Oradan biraz daha ileri gidince de sıra sıra Gümüşhaneli Dergâhı’nın şeyhlerinin kabirleri var. (14)<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Tarihî çevreyi korumak, mefâhirimizi korumak… Ne yaptık meselâ, gittik Gümüşhâne’de bir Gümüşhâneli toplantısı yaptık, iki gün sürdü. Vali geldi, belediye başkanı geldi, profesörler geldi, herkes geldi. Gümüşhâneliler dediler ki:<br />
<br />
“-Yâhu, bizim böyle dünyanın tanıdığı, dünya çapında yetiştirilmiş bir âlimimiz varmış da, sizden öğrendik; Allah sizden razı olsun!” dediler.<br />
<br />
Bilmiyorlar Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin Efendimiz’i… Padişahlar elini öpmüş, hürmet etmiş. Mısır’da talebeleri var, Endonezya’da talebesi var… Herkes tanıyor, seviyor, biliyor, hürmet ediyor. Bizimki bilmiyor, Gümüşhaneli bilmiyor. “Ben Gümüşhâne’denim, Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin Efendi gibi insanlar yetişmiş yerdenim!” demesi lâzım. Bilmiyor, bir şeyden haberi yok. (15)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DIP NOTLAR</span></span><br />
<br />
(1) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Avustralya Sohbetleri-4, s. 269 – 277, Seha, İstanbul, 1996.<br />
<br />
(2) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Kadın ve Aile, Mayıs 1993.<br />
<br />
(3) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Sosyal Çalışmalarda Organizasyon ve Başarı, s. 122, Seha, İstanbul, 1994.<br />
<br />
(4) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Sosyal Çalışmalarda Organizasyon ve Başarı, s. 183, Seha, İstanbul, 1994.<br />
<br />
(5) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Avustralya Sohbetleri-1, s. 44, Seha, İstanbul, 1995.<br />
<br />
(6) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, İslâm’da Eğitimin İncelikleri, s. 246, Seha, İstanbul 1997.<br />
<br />
(7) Dr. Metin Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 103, Seha, İstanbul, 1997.<br />
<br />
(8) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, İslâm, Eylül 1996<br />
<br />
(9) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Güncel Meseleler-2, s. 345, Seha, İstanbul, 1998.<br />
<br />
(10) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Güncel Meseleler-1, s. 220, Seha, İstanbul, 1995.<br />
<br />
(11) Dr. Metin Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 340, Seha, İstanbul, 1997.<br />
<br />
(12) Dr. Metin Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 348, Seha, İstanbul, 1997.<br />
<br />
(13) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Güncel Meseleler-2, s. 187, Seha, İstanbul, 1998.<br />
<br />
(14) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Doğru İnanç ve Güzel Kulluk, s. 256, Seha, İstanbul, 1998.<br />
<br />
(15) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu Nedir? s. s. 159, Seha, İstanbul, 1997.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KIRK HADİS</span></span><br />
<br />
Bismillahirrahmanirrahim<br />
<br />
Rasulünü mükelleflere hidayet ve kati olan şeri delilleri beyan etmek için gönderen Allahu Teâlâya hamdolsun. Salat ve selam faziletlilerin faziletlisi Muhammed (sav) üzerine ve onun al ve ashabının üzerine olsun.<br />
<br />
Bundan sonra ben fakir Ahmed Ziyaüddin derim ki: Ali B. Ebi Talibden rivayet olunur ki Rasulullah (sav) şöyle buyurdu. “Ümmetimden her kim dinin emirleriyle ilgili kırk hadis ezberlerse Allah (cc) onu fakihler ve alimler zümresiyle diriltir.”<br />
<br />
Başka bir rivayette: “Kıyamet günü onu şefaatçi ve şehit yazar.”<br />
<br />
Ben de kırk hadisi bir araya getirmeyi düşündüm. Meşhur kitaplardan metni kısa manası geniş olanları seçtim. Kolaylık olsun diye senetlerini yazmayıp, ezberlenmesi kolay olması için hüküm yönünden açık olanları, faydasına binaen dinin yüce kaidelerini ihtiva edenleri seçtim.<br />
<br />
1. Hadis: Kim bir iyiliğe davet ederse o yolda devam edenlerin sevabı eksiltilmeden bir misli de davet edene yazılır. Kim de bir kötülüğe davet ederse o yolda gidenlerin günahından eksiltilmeden bir misli davet eden adama yazılır. (Sahih-i Müslim)<br />
<br />
2. Hadis: Kim Allahın rızasını kazanmak için ilim öğrenirse ona istediği verilir. Dünya için ilim öğrenen kıyamet günü cennetin kokusunu alamaz.<br />
<br />
3. Hadis: Bir kimseden bir ilim sorulur o da bildiğini gizlerse Allahu Teâlâ onu ateşten bir gem ile gemler. (Hakim-Müstedrek, 1/182)<br />
<br />
4. Hadis: Kıyamet günü geldiğinde Allahu Teâlâ âlimleri toplar ve onlara şöyle buyurur: “Ben, size azap etmek için hikmetimi kalbinize tevdi etmedim, girin cennete.”<br />
<br />
5. Hadis: Kıyamet günü arş tarafından bir münadi şöyle bağırır: Allah üzerinde sevab olarak bir alacağı olan ağaya kalksın, diye nida eder. Bunun üzerine hiç kimse ayağa kalkmaz. Ancak din kardeşinin suçunu affeden kalkar”.<br />
<br />
6. Hadis: Sizden biri namazda iken makatında bir hareket hissederse ses veya koku olana kadar dönmesin. (Sünen-i Ebu Davut)<br />
<br />
7. Hadis: Emirleriniz hayırlılarınız, zenginleriniz cömertleriniz ise ve işleriniz aranızda istişare ile yapılıyorsa yerin üstü yerin altından daha hayırlıdır. Eğer emirleriniz şerlileriniz, zenginleriniz cimrileriniz ise ve işleriniz kadınlara kalmış ise yerin altı üstünden daha hayırlıdır.<br />
<br />
8. Hadis: Arefe günü geldiğinde Allah (cc) halis hacıyı affeder. Müzdelife gecesi olunca Allah dürüst tüccarları affeder. Mina günü olunca Allah (cc) cemmal olanları affeder. Şeytan taşlama günü gelince Allah (cc) hazır olanlardan dileyeni affeder. Böylece o mevkide affedilmemiş kimse kalmaz.<br />
<br />
9. Hadis: Bir hadis yazdığınızda onu senediyle birlikte yazın eğer gerçek ise ecirde ortak olursunuz, değilse günahı rivayet edenedir.<br />
<br />
10. Hadis: Kulun günahı arttığında, onu silecek ameli yoksa Allahu Teâlâ günahını silmek için onu hüzne müptela kılar.<br />
<br />
11. Hadis: Bu ümmetin sonuncuları evvelkileri lanetledikleri zaman kimin yanında ilim varsa açıklasın. Eğer ilmi gizlerse Allahın Muhammede indirdiğini gizlemiş gibidir.<br />
<br />
12. Hadis: Sizden biri arkadaşıyla karşılaştığında ona selam versin. Aralarına ağaç, duvar veya taş girdikten sonra tekrar karşılaşınca yine selam versin.<br />
<br />
13. Hadis: Bir kimse mescide tükürmek istediğinde mescidin duvarları sarsılır ve ateşte yanan bir dalın toplandığı gibi mescid toplanıp büzülür. Eğer o kimse tükrüğünü yutarsa, Allah ondan yetmiş iki hastalığı çıkarır ve kendisine iki milyon hasene (sevab) yazar.<br />
<br />
14. Hadis: Bir musibetle karşılaştığında şöyle de: “Bismillahirrahmanirrahim vela havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim.” Allahu Teâlâ bununla senden çeşitli belaları uzaklaştırır.<br />
<br />
15. Hadis: Kul tevbe ettiği zaman Allah (cc) hafaza meleklerine kulun günahını unutturur. Bu şekilde azalarına ve işlediği yere de unutturur. Öyle ki kul günahından hiçbir şey yokken rabbine kavuşur.<br />
<br />
16. Hadis: Kul ana babasına duayı keserse Allah da onun rızkını keser.<br />
<br />
17. Hadis: Kişi sevdiği bir rüya görürse o Allahtandır. Allaha hamdetsin ve onu anlatsın. Bunun dışında hoşlanmadığı bir rüya görürse o şeytandandır. Şeytanın şerrinden Allaha sığınsın. O rüyayı kimseye anlatmasın rüya ona bir zarar veremez.<br />
<br />
18. Hadis: Allahu Teâlânın günahkâr bir kula istediğini verdiğini görürseniz bu onun istidracıdır.<br />
<br />
19. Hadis: İlimden bir bölüm öğrenmen senin için bin rekat nafile namaz kılmaktan daha hayırlıdır. Eğer insanlara o ilimle amel edilip edilmeyeceğini öğretirsen bu da senin için bin rekat nafile namazdan daha hayırlıdır.<br />
<br />
20. Hadis: İlim talep edene ölüm geldiğinde o ilim talebi üzerinde iken ölürse şehittir.<br />
<br />
21. Hadis: Allahı(cc) çok zikrederek, gelip geçenleri irşad ederek ve gözlerinizi kısarak meclislerin hakkını veriniz.<br />
<br />
22. Hadis: Allahu Teâlâ bir kulunu severse onun için dünya işlerini bağlar, ahiret işlerini açar.<br />
<br />
23. Hadis: Ümmetim için korktuğum şey; karınların büyümesi, uykuya devam edilmesi ve tembelliktir.<br />
<br />
24. Hadis: Hacca ve umreye devam ediniz. Çünkü bunlar fakirliği ve günahı yok ederler; tıpkı pasın demiri yok ettiği gibi.<br />
<br />
25. Hadis: Kul abdest aldığı zaman günahları ondan dökülür, tıpkı şu ağaçtan yaprakların dökülmesi gibi.<br />
<br />
26. Hadis: Üçyüzyetmişinci sene gelince dağların başında gizlenmek, uzlet ve inziva ümmetimi mesuliyetten kurtarır.<br />
<br />
27. Hadis: Allah bir kulunu severse onun tazarrusunu duymak için onu belaya müptela kılar.<br />
<br />
28. Hadis: Allahu Teâlâ bir kavme hayır dilerse onların fakihlerini artırır, cahillerini azaltır. Fakihler konuşunca taraftar bulurlar, cahiller konuşunca yalnız kalırlar. Eğer bir kavmin hakkında şer dilerse cahilleri çok, fakihleri az olur. Fakihler konuşunca yalnız kalırlar.<br />
<br />
29. Hadis: Allahu Teâlâ bir azap indirirse o azap toplumun hepsine isabet eder; sonra herkes ameline göre diriltilir.<br />
<br />
30. Hadis: Bana bir elçi gönderdiğinizde yüzü ve ismi güzel olanı tercih ediniz.<br />
<br />
31. Hadis: Siz yorulmadan Allahu Teâlâ size bir rızık gönderirse onu alın, o Allahın size ihsanıdır.<br />
<br />
32. Hadis: Hüsnü zann ibadetin güzelidir.<br />
<br />
33. Hadis: Sizden biriniz emri altındakilere vurursa yüze vurmaktan sakınsın.<br />
<br />
34. Hadis: Sizden biri vurursa yüze vurmaktan sakınsın; çünkü insanın sureti rahmanın suretidir.<br />
<br />
35. Hadis: Kadın doğum yaparken zorlanırsa temiz bir kap alsın ve üzerine aşağıdaki ayetleri yazsın. “Onlar va’dedildikleri azabı gördükleri gün sanki dünyada gündüzün sadece bir saat kadar kaldıklarını sanırlar. Bu, bir tebliğdir. Yoldan çıkmışlardan başkası helak edilir mi hiç?” (46/35) “Onlar onu gördükleri zaman sanki dünyada bir akşam veya onun kuşluk vaktinden fazla kalmamış gibi olurlar.” (79/46) “Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kur’an) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, her şeyin ‘çeşitli biçimlerde açıklaması’ ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir.” (12/111) Sonra kabı su ile yıkasın, kadın o sudan içsin, karnına ve avret yerine sürsün.<br />
<br />
36. Hadis: İlim üçtür, bundan başkası yoktur. Bunlar: Muhkem ayet, tatbik edilen sünnet ve adaletli taksimdir.<br />
<br />
37. Hadis: Namaz, oruç ve zikrin sevabı, Allah yolunda infak etmekten (harcamaktan) yedi yüz kat daha fazladır.<br />
<br />
38. Hadis: Ümmetim dünyaya meylederse İslamın heybeti onlardan alınır. Emri bil maruf nehyi anil münkeri terk ederlerse vahyin bereketinden alıkonulurlar. Birbirilerine dil uzattıklarında, Allah katındaki değerleri düşer.<br />
<br />
39. Hadis: Sizden biri uykudan uyandığında şöyle desin: “Allahın adıyla, Allahın gazabından, korkutmasının şerrinden, kullarının şerrinden ve şeytanların aldatmasından Allahın kelimelerine sığınırım.” O zaman o rüya kendisine zarar vermez”.<br />
<br />
40. Hadis: Ümmetim şu onbeş şeyi yaparlarsa belaya müptela olurlar. Eğer ganimet çarçur edilirse, emanet ganimet kabul edilirse, zekat angarya kabul edilirse, kişi anasına isyan edip karısına itaat ederse, kişi arkadaşına iyilik edip babasına cefa ederse, sesler mescitte yükseltilirse, kavmin rezili önder olursa, bir kimseye şerrinden korkulduğu için kendisine ikram edilirse, içki içilirse, ipek giyilirse, çalgı çalınır ve süsleme yapılırsa, bu ümmetin sonradan gelenleri öncekilere lanet okursa kızıl rüzgarları, yere batmaları ve hayvanlara dönüştürülmeyi bekleyin.<br />
<br />
41. Hadis: Sizden biriniz bir topluluktan kalktığı vakit selam versin; bu sebeple ona bin iyilik yazılır, bin haceti giderilir, anasından doğduğu gibi günahları temizlenir.<br />
<br />
42. Hadis: Kişi amelini eksiltirse Allahu Teâlâ onu sıkıntıya sokar.<br />
<br />
Bütün peygamberlere ve elçilere, onların al ve ashabına selam olsun. Hamd ise Âlemlerin rabbinedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YARARLANILAN  KAYNAKLAR</span></span><br />
<br />
o    ·    Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin (ks) Hayatı, Eserleri, Tarikat anlayışı ve Halidiyye Tarikatı,  Dr. İrfan GÜNDÜZ, İstanbul 1984<br />
<br />
o    ·    İstanbul Evliyaları-2, Komisyon, İhlas Gazetecilik A.Ş.<br />
<br />
o    ·    Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, Marmara Ün. İlahiyat Fak. Yay. İst. 1994,<br />
<br />
o    ·    Ahmed Ziyaeddin Gümüshanevî Sempozyum Bildirileri, Hazırlayan: Necdet Yılmaz, Seha Yay., İstanbul, 1992<br />
<br />
o    ·    Hâlid-i Bagdadî ve Anadolu’da Hâlidilik, Kitabevi Yay., İstanbul, 2000,<br />
<br />
o    ·    Mustafa Fevzi b. Numan, Hediyyetu’l Halidin fî Menakıb-ı Kutbi’l-arifîn Mevlana Ahmed Zıyauddin b. Mustafa el-Gümüshanevî, İstanbul, 1895, s.16;<br />
<br />
o    ·    İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1993, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi Maddesi.<br />
<br />
o    ·    Bursalı Mehmet Tahir Efendi, Osmanlı Müellifleri, Meral Yay., İstanbul, Tarihsiz<br />
<br />
o    ·    Hayreddin ez-Ziriklî, el-A’lâm, Tarihsiz.<br />
<br />
o    ·    Hocazade Ahmed Hilmi, “Mevlana Ahmed Ziyauddin Gümüshanevî”, Cerîde-i Sûfiyye, 8-24, 1330.<br />
<br />
[1] Mustafa Fevzi b. Numan, Hediyyetu’l Halidin fî Menakıb-ı Kutbi’l-arifîn Mevlana Ahmed Zıyauddin b. Mustafa el-Gümüshanevî, İstanbul, 1895, s.16; Sabri Özcan San, “Ahmed Ziyaeddin Gümüshanevi’nin Hayatı Hakkında Kaynaklarda Bulunmayan Mahalli Tespitler ve Sahsi Tereddütlerimiz”, Gümüshanevi Sempozyum Bildirileri, İstanbul, 1992, s. 52; İrfan Gündüz, Gümüshanevî Ahmed Ziyauddin, Hayatı, Eserleri, Tarikat Anlayısı ve Halidiye Tarikatı, Seha Yay., _stanbul, 1984, s.11<br />
<br />
[2] Bakınız, Bursalı Mehmet Tahir Efendi, Osmanlı Müellifleri, Meral Yay., İstanbul, t.y., I, 102; Hayreddin ez-Ziriklî, el-A’lâm, t.y., y.y., s. 242; Hocazade Ahmed Hilmi, “Mevlana Ahmed Ziyauddin Gümüshanevî”, Cerîde-i Sûfiyye, 8-24, 1330, s. 6;<br />
<br />
[3] Abdullah Gökmen, Semerkand Dergisi, Mart 2012<br />
<br />
[4] Bakınız, Hocazade, a.g.e., s. 6; Gündüz, a.g.e., s. 16; a.g.m., s. 276;<br />
<br />
[5] Bakınız, Gündüz, a.g.e., s. 18<br />
<br />
[6] Bakınız, Gündüz, a.g.e., s. 33.<br />
<br />
[7] Mehmet Zahit Kotku, Tasavvufi Ahlak, I/116-118<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak ve Dipnotlar</span><br />
<br />
Wikipedia<br />
<br />
gumushane  bel tr<br />
<br />
Niyazi Karabulut<br />
<br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Zünnûn-ı Mısrî Kimdir?]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=21403</link>
			<pubDate>Wed, 21 Jun 2023 18:47:35 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=21403</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Zünnûn-ı Mısrî Kimdir?</span></span><br />
<br />
Zünnûn-ı Mısrî veya Zû'n-Nûn el-Mısrî (Arapça: ذو النون المصري) (Mısır’ın Yûnusu) (796, Ahmim - 860, Kahire), tasavvuf felsefesinin kurucuları arasında gösterilen Mısırlı Arap düşünürdür. Tam ismi ise Zünnûn Ebû'l Faid Savban ibn İbrâhim el-Mısrî (Arapça: أبوالفيض ثوبان بن إبراهيم المصري) olarak bilinir.<br />
<br />
Zünnun Mısri, 'İslâm’da Gnosis' kavramı üzerinde ihtisaslaşarak ve bunu Mârifetullâh 'İrfân' öğretisi şeklinde biçimlendirerek tarikât üyeliğine yeni kabul edilen müridler ile tarikât şeyhi arasındaki haberleşmeyi kolaylaştırmaya yardımcı olacak yeni bir öğreti geliştirmesiyle tanınmıştır.<br />
<br />
Lâkabı olan ve sonradan kendisine atfedilen Nûn sıfatı ise Eski Arapçada büyük balık/balina anlamını taşımaktaydı. Burada kullanılmasından maksat ise Yûnus peygamberi yutan ve büyük bir balık olan yunus balığını çağrıştırmasıdır. Kısacası "Zû’l-Nûn el-Mısrî" lâkabı, Mısır’ın Yûnus’u anlamını taşımaktadır.<br />
<br />
evliyânın büyüklerinden. Künyesi, Ebü'l-Feyz, adı Sevbân bin İbrâhim'dir. Doğum târihi belli değildir. 860 (H.245) senesinde Mısır'da vefât etti.<br />
<br />
Deniz yolculuğu yaparken bindiği gemide bir tüccârın mücevher dolu bir kesesi kaybolmuştu. Gemidekiler; ?Sen aldın? diyerek iftirâ edip, hakârete ve işkence yapmaya başladılar. Suçsuz olduğundan, duâ ederek kurtulmak istedi. Zünnûn-i Mısrî, Allahü teâlâya duâ edince, hemen suyun yüzüne, ağızlarında birer mücevher bulunan binlerce balık çıkmaya başladı. Onlardan birini alıp gemidekilere verdi. Bunu gören asıl hırsız keseyi getirip verince, Zünnûn-i Mısrî işkencelerden kurtuldu. Bu sebeple ismine, balık sâhibi, balıkçı mânâsında Zünnûn denildi.<br />
<br />
Mısır'da tasavvuf ilmini ilk defâ o açıklamıştır. Yüksek din ilimlerinin sekizincisi olan tasavvuf (ahlâk) ilmi, onun açıklamasından ve îzâhlarından sonra Mısır'da yayıldı ve nice kimsenin dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmasına sebep oldu.<br />
<br />
Hocası, Mâlikî mezhebinin imâmı, Mâlik bin Enes'tir. Onun eseri Muvattâ'yı bizzat kendisinden okumuş ve fıkıh ilmini ondan öğrenmiştir. Tasavvuf ilmini Şeyh İsrâfil'den öğrenip, kemâle ulaştı. Fakat hâlini bilmeyen pekçok kimse, ona düşman oldular ve değerini vefâtına kadar anlayamadılar.<br />
<br />
Zünnûn-i Mısrî, cenâb-ı Hakk'ın âşığı idi. O'nun sevgisiyle deli divâne olurdu. Darda kalanların dostu, dehşet içinde olanların tesellîsi ve hasrette kalanların arzusu idi.<br />
<br />
Zünnûn-i Mısrî'nin doğru yolu bulması şöyle anlatılır: Bir ağaç altında otururken, iki gözü kör bir kuşun ağaçtan indiğini, yeri eşerek altın bir kutu çıkardığını gördü. Dikkat edince, kutunun içinde susam olduğunu ve kuşun bunu yediğini gördü. Daha sonra başka bir yeri gagası ile eşti ve başka bir kutuda bulunan suyu içti. Tekrar gagası ile gömdü. Ağaca kondu. Topraktaki kutu yerleri belirsiz hâle geldi. Bu hâli gören, Zünnûn-i Mısrî hazretleri, Allahü teâlâya tevekkül etmenin gerçeğini anladı ve tevekkül etmeye karar verdi. Biraz ileride, bir virânede fakirlerle karşılaştı. Birlikte geceyi orada geçirdiler. Ertesi gün, Zünnûn-i Mısrî hazretleri, bir küp altın buldu. Bu küpün ağzındaki tahta kapakta, Allah ismi yazılı idi. Altınları fakirlere dağıttı, kendisi de tahtayı alıp, o gece yine orada yattı. Uyandıkça, yazıyı öpüyor ve başına koyup gözüne sürüyordu. Gece rüyâsında şöyle söylediler: ?Arkadaşların altınları aldılar. Sen Allahü teâlânın ismini azîz tuttun. Sen de dünyâda azîz ol!?hemen uyandı. O anda, gönlü ve içi nûr ile doldu.<br />
<br />
Ömrü boyunca Allahü teâlânın emirlerine uyup, yasaklarından titizlikle kaçınan Zünnûn-i Mısrî 860 (H.245) senesinde Mısır'da vefât etti. Amr bin Âs'ın yanına defnedildi.<br />
<br />
Bu Allah dostu zâtın birçok kerâmetleri, menkıbeleri ve veciz sözleri vardır.<br />
<br />
Birgün Zünnûn-i Mısrî'nin yanına birisi geldi ve; ?Borcum var; hiç param yok ki ödeyeyim.? dedi. Yerden bir taş aldı ve o borçluya verdi. O da çarşıya götürdü, cebinde zümrüt olmuştu. Dört yüz altına sattı ve borcunu verdi.<br />
<br />
Bir genç Allah adamlarını, velîleri inkâr ederdi. Zünnûn-i Mısrî yüzüğünü ona verip, bunu çarşıya götür, bir altına sat buyurdu. Götürdü, çarşıdakiler bir gümüşten fazla vermediler. Genç geri gelip durumu anlattı. Mücevheratçılara götür, bakalım ne verirler buyurdu. Bin altına o yüzüğü satın almak istediler. Genç geri dönüp durumu haber verdi. O zaman gence; ?Senin tasavvuf ehlini anlamadaki ilmin, çarşıdakilerin bu yüzüğü bilmeleri ve ona değer biçmeleri gibidir.? buyurdu. Genç bu söz üzerine tövbe ederek kalbinden o inkârı attı.<br />
<br />
Vefât ettiğinde, hava çok sıcaktı. Cenâzesini götürürlerken bir bölük kuş da cenâzenin üstünde kanatlarını açarak birlikte uçuyor ve gölge yapıyorlardı. Oradaki insanlar o kuşların kanatlarının gölgesi altında kalıyorlardı. Fakat hiç kimse öyle kuşlar görmemişti.<br />
<br />
Şöyle anlatılır: Zünnûn-i Mısrî, on sene canı bir aşı yemek istemesine rağmen yememişti. Bir bayram gecesi nefsi kendisine; ?Ne olur, bayram günü olsun bana arzu ettiğim bu aşı versen.? deyince, Zünnûn-i Mısrî; ?Ey Nefs! Şâyet bu gece bana yardım edip de, iki rekat namazda Kur'ân-ı kerîmi hatm edersen, istediğin bu yemeği veririm.? dedi. Ertesi gün bayram namazından sonra nefsinin arzu ettiği aşı getirdiler. Tabaktan bir lokma almasına rağmen tekrar geri koydu ve namaza durdu. ?Niçin böyle yaptın?? deyince; ?Tam yiyeceğim sırada nefsim bana en sonunda maksadıma ulaştım, deyince ben de; ?Hayır ulaşamadın, diyerek lokmayı geri koydum.? dedi.<br />
<br />
Zünnûn-i Mısrî'ye; ?Kul hangi sebeple Cennet'e girer?? diye sorulunca; ?Beş şeyle: Eğrilik bulunmayan bir doğruluk, gevşeklik bulunmayan bir gayret, gizli âşikâr Allahü teâlâyı anmak, yol hazırlığı yapıp, ölüme hazırlanarak, ölümü beklemek, hesâba çekilmeden önce kendini hesâba çekmek.? buyurdu. ?Allah korkusunun alâmeti nedir?? deniline; ?Bu korkunun diğer bütün korkulardan kişiyi emin kılmasıdır.? cevâbını verdi.<br />
<br />
?Kulun, ihlâs sâhibi kimselerden olduğu nasıl belli olur?? diye sorduklarında; ?Kendisini tam mânâsıyla ibâdete verip, insanların nazarında mertebe ve îtibârının silinmesini severek kabul ettiği zaman.? diye cevap verdi.<br />
<br />
?Bozulan kalbi düzeltmek için ne yapmalı?? diye sorduklarında; ?Beş şey yapmalıdır. Helâl yemek, Kur'ân-ı kerîm okumak, sâlihlerle sohbet, gece ibâdet etmek, seher vaktinde ağlamak.? cevâbını verdi.<br />
<br />
?Kalbin hasta olmasının alâmeti dörttür: Birincisi; tâattan (ibâdetten) tad, haz almaz. İkincisi; Allahü teâlâdan korkmaz. Üçüncüsü; eşyâya, mahlûkâta ibret gözüyle bakmaz. Dördüncüsü; dinlediği ilim ve nasîhatten istifâde etmez.?<br />
<br />
?Öyle birisiyle dostluk kur ki, senin değişmenle değişmesin.?<br />
<br />
?İlim tahsil ettiği hâlde, bu ilmiyle amel etmeyen kimseye âlim denilmez.?<br />
<br />
?Eline iki ekmek geçip, bunların hangisi helâldendir diye araştırmadan, düşünmeden yiyen kimse, hak yoldan felah bulamaz.?<br />
<br />
?Sabır, Allahü teâlânın emirlerine karşı olan davranışlardan uzaklaşmak, O'ndan gelen musîbetlere sükûnetle karşılık vermek ve fakirlik ihsân ettiği zaman, zengin görünmektir.?<br />
<br />
?Allahü teâlâyı sevmenin alâmeti bütün ahlâk ve işlerde, sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselâma uymaktır.?<br />
<br />
?Doğruluk; Allahü teâlânın, üzerine konulan her şeyi kesen bir kılıcıdır.?<br />
<br />
?Doğru kimse, dili hak ve gerçek olanı anlatandır.?<br />
<br />
?Kanâat eden râhat bulur, üstün olur.?<br />
<br />
?Tevekkül eden, emin ve metin olur. Faydalı işleri ihmâl eden, faydasız işlerle uğraşır.?<br />
<br />
?İnsanların ayıpları ile meşgul olan, kendi aybını görmez.?<br />
<br />
?Rûhun sıhhati günah işlememekte; bedenin sıhhati de az yemektedir.?<br />
<br />
?Sevgi seni konuşturur, korku râhatsız eder, hayâ susturur.?<br />
<br />
?İnsanlar Allahü teâlâdan korktukları müddetçe, doğru yolda yürürler. Bu korku kalplerinden gitti mi, yollarını kaybederler.?<br />
<br />
?Bir kula bak, vaktini boşa harcıyorsa, boş şeylerle vakit geçiriyorsa, Allahü teâlâyı anmıyorsa, bilesin ki, Allahü teâlâ onu sevmiyor.?<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Felsefî tasavvuf ekolü</span></span><br />
<br />
Eski Yunan felsefesi, tıp ve simya bilimleriyle yakından ilgilendi. Beyazid Bistâmî'nin selefi olan Zû’n-Nûn el-Mısrî, aynı zamanda İmâm Câ’fer-î Sadık'ın talebelerinden olan meşhur simyacı Câbir bin Hayyan'ın da bir müridiydi.[1] Aynı zamanda, meşhur âlim ve sufilerden Hallâc-ı Mansûr’un da mürşidi olan Sahl el-Tustarî[2] de Zû’n-Nûn el-Mısrî’in talebelerinden birisiydi.<br />
<br />
Kaynak <br />
<br />
Wikipedia<br />
ihya org<br />
<br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Zünnûn-ı Mısrî Kimdir?</span></span><br />
<br />
Zünnûn-ı Mısrî veya Zû'n-Nûn el-Mısrî (Arapça: ذو النون المصري) (Mısır’ın Yûnusu) (796, Ahmim - 860, Kahire), tasavvuf felsefesinin kurucuları arasında gösterilen Mısırlı Arap düşünürdür. Tam ismi ise Zünnûn Ebû'l Faid Savban ibn İbrâhim el-Mısrî (Arapça: أبوالفيض ثوبان بن إبراهيم المصري) olarak bilinir.<br />
<br />
Zünnun Mısri, 'İslâm’da Gnosis' kavramı üzerinde ihtisaslaşarak ve bunu Mârifetullâh 'İrfân' öğretisi şeklinde biçimlendirerek tarikât üyeliğine yeni kabul edilen müridler ile tarikât şeyhi arasındaki haberleşmeyi kolaylaştırmaya yardımcı olacak yeni bir öğreti geliştirmesiyle tanınmıştır.<br />
<br />
Lâkabı olan ve sonradan kendisine atfedilen Nûn sıfatı ise Eski Arapçada büyük balık/balina anlamını taşımaktaydı. Burada kullanılmasından maksat ise Yûnus peygamberi yutan ve büyük bir balık olan yunus balığını çağrıştırmasıdır. Kısacası "Zû’l-Nûn el-Mısrî" lâkabı, Mısır’ın Yûnus’u anlamını taşımaktadır.<br />
<br />
evliyânın büyüklerinden. Künyesi, Ebü'l-Feyz, adı Sevbân bin İbrâhim'dir. Doğum târihi belli değildir. 860 (H.245) senesinde Mısır'da vefât etti.<br />
<br />
Deniz yolculuğu yaparken bindiği gemide bir tüccârın mücevher dolu bir kesesi kaybolmuştu. Gemidekiler; ?Sen aldın? diyerek iftirâ edip, hakârete ve işkence yapmaya başladılar. Suçsuz olduğundan, duâ ederek kurtulmak istedi. Zünnûn-i Mısrî, Allahü teâlâya duâ edince, hemen suyun yüzüne, ağızlarında birer mücevher bulunan binlerce balık çıkmaya başladı. Onlardan birini alıp gemidekilere verdi. Bunu gören asıl hırsız keseyi getirip verince, Zünnûn-i Mısrî işkencelerden kurtuldu. Bu sebeple ismine, balık sâhibi, balıkçı mânâsında Zünnûn denildi.<br />
<br />
Mısır'da tasavvuf ilmini ilk defâ o açıklamıştır. Yüksek din ilimlerinin sekizincisi olan tasavvuf (ahlâk) ilmi, onun açıklamasından ve îzâhlarından sonra Mısır'da yayıldı ve nice kimsenin dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmasına sebep oldu.<br />
<br />
Hocası, Mâlikî mezhebinin imâmı, Mâlik bin Enes'tir. Onun eseri Muvattâ'yı bizzat kendisinden okumuş ve fıkıh ilmini ondan öğrenmiştir. Tasavvuf ilmini Şeyh İsrâfil'den öğrenip, kemâle ulaştı. Fakat hâlini bilmeyen pekçok kimse, ona düşman oldular ve değerini vefâtına kadar anlayamadılar.<br />
<br />
Zünnûn-i Mısrî, cenâb-ı Hakk'ın âşığı idi. O'nun sevgisiyle deli divâne olurdu. Darda kalanların dostu, dehşet içinde olanların tesellîsi ve hasrette kalanların arzusu idi.<br />
<br />
Zünnûn-i Mısrî'nin doğru yolu bulması şöyle anlatılır: Bir ağaç altında otururken, iki gözü kör bir kuşun ağaçtan indiğini, yeri eşerek altın bir kutu çıkardığını gördü. Dikkat edince, kutunun içinde susam olduğunu ve kuşun bunu yediğini gördü. Daha sonra başka bir yeri gagası ile eşti ve başka bir kutuda bulunan suyu içti. Tekrar gagası ile gömdü. Ağaca kondu. Topraktaki kutu yerleri belirsiz hâle geldi. Bu hâli gören, Zünnûn-i Mısrî hazretleri, Allahü teâlâya tevekkül etmenin gerçeğini anladı ve tevekkül etmeye karar verdi. Biraz ileride, bir virânede fakirlerle karşılaştı. Birlikte geceyi orada geçirdiler. Ertesi gün, Zünnûn-i Mısrî hazretleri, bir küp altın buldu. Bu küpün ağzındaki tahta kapakta, Allah ismi yazılı idi. Altınları fakirlere dağıttı, kendisi de tahtayı alıp, o gece yine orada yattı. Uyandıkça, yazıyı öpüyor ve başına koyup gözüne sürüyordu. Gece rüyâsında şöyle söylediler: ?Arkadaşların altınları aldılar. Sen Allahü teâlânın ismini azîz tuttun. Sen de dünyâda azîz ol!?hemen uyandı. O anda, gönlü ve içi nûr ile doldu.<br />
<br />
Ömrü boyunca Allahü teâlânın emirlerine uyup, yasaklarından titizlikle kaçınan Zünnûn-i Mısrî 860 (H.245) senesinde Mısır'da vefât etti. Amr bin Âs'ın yanına defnedildi.<br />
<br />
Bu Allah dostu zâtın birçok kerâmetleri, menkıbeleri ve veciz sözleri vardır.<br />
<br />
Birgün Zünnûn-i Mısrî'nin yanına birisi geldi ve; ?Borcum var; hiç param yok ki ödeyeyim.? dedi. Yerden bir taş aldı ve o borçluya verdi. O da çarşıya götürdü, cebinde zümrüt olmuştu. Dört yüz altına sattı ve borcunu verdi.<br />
<br />
Bir genç Allah adamlarını, velîleri inkâr ederdi. Zünnûn-i Mısrî yüzüğünü ona verip, bunu çarşıya götür, bir altına sat buyurdu. Götürdü, çarşıdakiler bir gümüşten fazla vermediler. Genç geri gelip durumu anlattı. Mücevheratçılara götür, bakalım ne verirler buyurdu. Bin altına o yüzüğü satın almak istediler. Genç geri dönüp durumu haber verdi. O zaman gence; ?Senin tasavvuf ehlini anlamadaki ilmin, çarşıdakilerin bu yüzüğü bilmeleri ve ona değer biçmeleri gibidir.? buyurdu. Genç bu söz üzerine tövbe ederek kalbinden o inkârı attı.<br />
<br />
Vefât ettiğinde, hava çok sıcaktı. Cenâzesini götürürlerken bir bölük kuş da cenâzenin üstünde kanatlarını açarak birlikte uçuyor ve gölge yapıyorlardı. Oradaki insanlar o kuşların kanatlarının gölgesi altında kalıyorlardı. Fakat hiç kimse öyle kuşlar görmemişti.<br />
<br />
Şöyle anlatılır: Zünnûn-i Mısrî, on sene canı bir aşı yemek istemesine rağmen yememişti. Bir bayram gecesi nefsi kendisine; ?Ne olur, bayram günü olsun bana arzu ettiğim bu aşı versen.? deyince, Zünnûn-i Mısrî; ?Ey Nefs! Şâyet bu gece bana yardım edip de, iki rekat namazda Kur'ân-ı kerîmi hatm edersen, istediğin bu yemeği veririm.? dedi. Ertesi gün bayram namazından sonra nefsinin arzu ettiği aşı getirdiler. Tabaktan bir lokma almasına rağmen tekrar geri koydu ve namaza durdu. ?Niçin böyle yaptın?? deyince; ?Tam yiyeceğim sırada nefsim bana en sonunda maksadıma ulaştım, deyince ben de; ?Hayır ulaşamadın, diyerek lokmayı geri koydum.? dedi.<br />
<br />
Zünnûn-i Mısrî'ye; ?Kul hangi sebeple Cennet'e girer?? diye sorulunca; ?Beş şeyle: Eğrilik bulunmayan bir doğruluk, gevşeklik bulunmayan bir gayret, gizli âşikâr Allahü teâlâyı anmak, yol hazırlığı yapıp, ölüme hazırlanarak, ölümü beklemek, hesâba çekilmeden önce kendini hesâba çekmek.? buyurdu. ?Allah korkusunun alâmeti nedir?? deniline; ?Bu korkunun diğer bütün korkulardan kişiyi emin kılmasıdır.? cevâbını verdi.<br />
<br />
?Kulun, ihlâs sâhibi kimselerden olduğu nasıl belli olur?? diye sorduklarında; ?Kendisini tam mânâsıyla ibâdete verip, insanların nazarında mertebe ve îtibârının silinmesini severek kabul ettiği zaman.? diye cevap verdi.<br />
<br />
?Bozulan kalbi düzeltmek için ne yapmalı?? diye sorduklarında; ?Beş şey yapmalıdır. Helâl yemek, Kur'ân-ı kerîm okumak, sâlihlerle sohbet, gece ibâdet etmek, seher vaktinde ağlamak.? cevâbını verdi.<br />
<br />
?Kalbin hasta olmasının alâmeti dörttür: Birincisi; tâattan (ibâdetten) tad, haz almaz. İkincisi; Allahü teâlâdan korkmaz. Üçüncüsü; eşyâya, mahlûkâta ibret gözüyle bakmaz. Dördüncüsü; dinlediği ilim ve nasîhatten istifâde etmez.?<br />
<br />
?Öyle birisiyle dostluk kur ki, senin değişmenle değişmesin.?<br />
<br />
?İlim tahsil ettiği hâlde, bu ilmiyle amel etmeyen kimseye âlim denilmez.?<br />
<br />
?Eline iki ekmek geçip, bunların hangisi helâldendir diye araştırmadan, düşünmeden yiyen kimse, hak yoldan felah bulamaz.?<br />
<br />
?Sabır, Allahü teâlânın emirlerine karşı olan davranışlardan uzaklaşmak, O'ndan gelen musîbetlere sükûnetle karşılık vermek ve fakirlik ihsân ettiği zaman, zengin görünmektir.?<br />
<br />
?Allahü teâlâyı sevmenin alâmeti bütün ahlâk ve işlerde, sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselâma uymaktır.?<br />
<br />
?Doğruluk; Allahü teâlânın, üzerine konulan her şeyi kesen bir kılıcıdır.?<br />
<br />
?Doğru kimse, dili hak ve gerçek olanı anlatandır.?<br />
<br />
?Kanâat eden râhat bulur, üstün olur.?<br />
<br />
?Tevekkül eden, emin ve metin olur. Faydalı işleri ihmâl eden, faydasız işlerle uğraşır.?<br />
<br />
?İnsanların ayıpları ile meşgul olan, kendi aybını görmez.?<br />
<br />
?Rûhun sıhhati günah işlememekte; bedenin sıhhati de az yemektedir.?<br />
<br />
?Sevgi seni konuşturur, korku râhatsız eder, hayâ susturur.?<br />
<br />
?İnsanlar Allahü teâlâdan korktukları müddetçe, doğru yolda yürürler. Bu korku kalplerinden gitti mi, yollarını kaybederler.?<br />
<br />
?Bir kula bak, vaktini boşa harcıyorsa, boş şeylerle vakit geçiriyorsa, Allahü teâlâyı anmıyorsa, bilesin ki, Allahü teâlâ onu sevmiyor.?<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Felsefî tasavvuf ekolü</span></span><br />
<br />
Eski Yunan felsefesi, tıp ve simya bilimleriyle yakından ilgilendi. Beyazid Bistâmî'nin selefi olan Zû’n-Nûn el-Mısrî, aynı zamanda İmâm Câ’fer-î Sadık'ın talebelerinden olan meşhur simyacı Câbir bin Hayyan'ın da bir müridiydi.[1] Aynı zamanda, meşhur âlim ve sufilerden Hallâc-ı Mansûr’un da mürşidi olan Sahl el-Tustarî[2] de Zû’n-Nûn el-Mısrî’in talebelerinden birisiydi.<br />
<br />
Kaynak <br />
<br />
Wikipedia<br />
ihya org<br />
<br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Zemahşerî Kimdir?]]></title>
			<link>https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=21402</link>
			<pubDate>Wed, 21 Jun 2023 18:21:50 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tasavvufyolcusu.de/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tasavvufyolcusu.de/showthread.php?tid=21402</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Zemahşerî Kimdir?</span></span><br />
<br />
Zemahşerî (Farsça: محمود زمخشری; 18 Mart 1075 - 13 Haziran 1144), İranlı İslam bilgini.[1][2][3][4]<br />
<br />
Tefsir, kelâm, fıkıh, lügât ve belâgat gibi birçok İslam'i bilim alanında araştırmalar yapmış ve çeşitli eserler vermiş Fars kökenli filozof ve İslâm âlimi. 1074 yılında Harezm'in Zemahşer kasabasında doğmuş, 1144'te bir Arefe gecesi Köhne Ürgenç'te ölmüştür.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hayatı</span></span><br />
<br />
Asıl adı Mahmud'dur. Doğduğu şehirden dolayı Zemahşerî, uzun süre Mekke'de yaşadığından ötürü de Cârûllah lâkaplarıyla anılmıştır. Mutezile akidesine bağlı bir âlimdir. Özellikle Arap dili ve Edebiyatı ile belâgat konusunda dâhi bir bilgindir. Zemahşerî olarak tanınmakta olup, künyesi Ebül Kasım Cârûllah Mahmud bin Ömer bin Ahmed ez-Zemahşerî şeklindedir.<br />
<br />
Mahmud, 1075 yılında Harezm'in Zemahşer kasabasında doğdu. Küçükken geçirdiği kaza sonucu bir bacağını kaybettiğinde takma bir bacakla yürümek zorunda kaldı. Dindar bir aileye mensup olup, ilk eğitimini babasından aldı. Baba, oğlunun sakatlığını da göz önünde bulundurarak durumuna uygun olan ve oturarak çalışılabilen terzilik mesleği ile geçimini sağlamasını istiyordu. Ancak, Mahmud'un okumak konusundaki ısrarı üzerine bir medreseye verdi. Babası, kesin olarak bilinmeyen bir sebepten ötürü hapsedildi ve kalan ömrünü burada geçirdi.<br />
<br />
Mahmud, Harezm'de tıp, dil ve gramer sahasında önemli bir konuma sahip olan Ebu Muzar Mahmud bin Cerir el-Zebbî'den ders aldı. Dil ve edebiyat derslerinin yanında, aldığı eğitimin etkisiyle Mutezile akidesine bağlandı. Üstün zekâsı ve gösterdiği başarıdan dolayı hocasından maddi ve manevi destek gördü. Bir ara Buhara'ya da gidip orada da eğitim aldı. Bu tarihlerde hüküm süren Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah ve ünlü veziri Nizamülmülk'ten de himâye ve destek gördü.<br />
<br />
Mahmud, ilim tahsil etmek gayesiyle muhtelif beldeleri dolaştı. Harezm'den ayrıldıktan sonra Horasan'a gitti. Orada bulunan ileri gelenlerle temas kurdu. Sonra İsfahan'a gitti. Burada da Melikşah'ın oğlu ile görüştü ve onu öven bir kaside kaleme aldı. Bağdat'ta bulunan Nizamiye Medresesi'nde de eğitim gördü. Burada hadis, tefsir, kelâm, fıkıh, gramer ve edebiyat dersleri aldı. Arapça ve dilbilim konusunda uzman olarak yetişti.<br />
<br />
Mahmud, şiddetli bir hastalığa yakalanınca Mekke'ye gitti. Mekke Şerifi Ebü'l-Hasan Ali bin Hamza tarafından çok iyi karşılandı. Aralarında samimi bir dostluk oluştu. Mahmud Zemahşerî, bu süre zarfında Arap yarımadasında gerçekleştirdiği seyahatler ve Araplarla girdiği yakın diyalog neticesinde Arap dili ve edebiyatının incelikleri, zenginliği konularında oldukça önemli bilgilere sahip oldu.<br />
<br />
Mahmud, son gelişi ve değişik zamanlarda hac vesilesiyle geldiği Mekke ve Medine'de uzun süre kaldı. Bundan dolayı kendisine "Allah'ın komşusu" anlamına gelen "Cârûllah" denmeye ve bu unvanla anılmaya başlandı. Memleket özlemiyle Harezm'e döndüyse de bir süre sonra tekrar Mekke'ye geldi. Birinci gelişinde iki, bu gelişinde de üç olmak üzere beş yıl Mekke'de kaldı. Daha sonra Harezm'e dönerken Bağdat'a uğradı. Büyük bir ilgi ile karşılandı. Burada ders vermeye başladı. Aynı zamanda kendisini yetiştirmeye ve dersler almaya devam etti.<br />
<br />
Zemahşerî, bütün mesaisini ilme verdi ve bu gaye ile sık sık seyahat etti. Yaşadığı dönemin önemli alimleri arasında yer aldı. Dil ve tefsir alanında büyük otorite olarak kabul edilip, verdiği dersler büyük ilgi gördü. Bu alanda Harezm, Irak, Horasan, Hicaz gibi bölgelerde, sahasında zamanın önemli âlimleri arasında yer aldı. Kendisinden ders alan bazı talebeleri önemli hatipler arasında yer aldılar ve camilerde vaaz verdiler. Belâgat ilmindeki üstün kişiliği ve bu sahada yazdığı "Keşşâf Tefsiri" büyük beğeni toplayan ve kabul gören bir eserdir. Ehl-i Sünnet âlimleri belâgat ile ilgili konularda bu eserden önemli ölçüde yararlandılar.<br />
<br />
Mahmud, Bağdat'tan Harezm'e geçti. Ceyhun Nehri kıyısındaki Ürgenç'e yerleştikten birkaç yıl sonra, 13 Haziran 1144 yılında vefat etti.[5]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kişiliği ve Fikir Hayatı</span></span><br />
<br />
Zemahşerî, ilim öğrenmek için seyahatler yapmış ve birkaç defa Bağdat'a gitmiş, bir müddet Mekke'de kalmıştır. Mekke'de bir müddet bulunması üzerine kendisine Cârûllah unvanı verilmiştir. Bağdat'ta Ali bin Muzaffer en-Nişâburî, Ebu'n-Nasr el İsfehânî ve Ebu Mansur el-Cevâlikî'den ilim öğrenmiştir. Fıkıh ilmini Şeyh Sedid-i Hayyâtî'den tahsil etti. Arapça'yı çok iyi bilen Zemahşerî; tefsir, fıkıh, lügât, belâgat ilimlerinde derin bilgi sahibi oldu. Bilhassa belâgat ilminde fevkalade ileri olan Zemahşerî'nin yazdığı Keşşâf tefsiri, bu bakımdan çok beğenilmiş ve tanınmıştır. Ehl-i Sünnet âlimleri belâgat ilgili bilgilerde onun tefsirinden istifade etmişlerdir. Fars asıllı olmasına rağmen Arap dilindeki üstünlüğünü ifade etmek için onun Ebu Kubeys dağına çıkarak "Ey Araplar gelin, atalarınızın dilini benden öğrenin." dediği rivayet edilir. Zemahşerî, fıkhi açıdan Ehl-i Sünnet'in Hanefi mezhebinden olmasına rağmen itîkâd bakımından Mu'tezilidir. Ama ölürken Mu'tezile'den dönüp tövbe ettiği de söylenmektedir. Ancak tefsirinde açık ve kapalı olarak Mu'tezile itîkâdına yer verdiği görülür. Keşşâf tefsiri belâgat hususunda büyük bir değer taşıyan ve Kur'an'ın belâgatini gösteren bir şaheserdir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Eserleri</span></span><br />
<br />
Zemahşerî, önemli ölçüde talebe yetiştirdiği ve ömrünün sonuna kadar ilim öğrenmeye devam ettiği gibi çok sayıda eser de kaleme aldı. Arapça'nın dışında Türkçe ve Farsça'yı iyi derecede bilmesine rağmen eserlerinin büyük bir kısmını Arapça olarak kaleme aldı. En önemli eseri Keşşâf olarak bilinen tefsir eseridir. Bu eserinde Kur'an'ın dilindeki üstünlük ve incelikleri ele aldı. Bu eseri kendisine İslâm âleminde büyük bir şöhret kazandırdı. Çok sayıda müellif ve müfessir kaynak olarak bu eserden yararlandı. Muhtelif dillere tercüme edildi.[6]<br />
<br />
Diğer bazı eserleri; Nükatü'l-Arab, El-Minhac, Rüusu'l-Mesail, El-Mufassal, El-Muhaccat, Esasü'l-Belağa, Etvakü'l-Zehab, Mak amat...<br />
<br />
Şiirleri ise Divan'ında toplanmıştır. Divan'ın bir yazma nüshası Süleymaniye Kütüphanesinde bulunmaktadır.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Zemahşerî Kimdir?</span></span><br />
<br />
Zemahşerî (Farsça: محمود زمخشری; 18 Mart 1075 - 13 Haziran 1144), İranlı İslam bilgini.[1][2][3][4]<br />
<br />
Tefsir, kelâm, fıkıh, lügât ve belâgat gibi birçok İslam'i bilim alanında araştırmalar yapmış ve çeşitli eserler vermiş Fars kökenli filozof ve İslâm âlimi. 1074 yılında Harezm'in Zemahşer kasabasında doğmuş, 1144'te bir Arefe gecesi Köhne Ürgenç'te ölmüştür.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hayatı</span></span><br />
<br />
Asıl adı Mahmud'dur. Doğduğu şehirden dolayı Zemahşerî, uzun süre Mekke'de yaşadığından ötürü de Cârûllah lâkaplarıyla anılmıştır. Mutezile akidesine bağlı bir âlimdir. Özellikle Arap dili ve Edebiyatı ile belâgat konusunda dâhi bir bilgindir. Zemahşerî olarak tanınmakta olup, künyesi Ebül Kasım Cârûllah Mahmud bin Ömer bin Ahmed ez-Zemahşerî şeklindedir.<br />
<br />
Mahmud, 1075 yılında Harezm'in Zemahşer kasabasında doğdu. Küçükken geçirdiği kaza sonucu bir bacağını kaybettiğinde takma bir bacakla yürümek zorunda kaldı. Dindar bir aileye mensup olup, ilk eğitimini babasından aldı. Baba, oğlunun sakatlığını da göz önünde bulundurarak durumuna uygun olan ve oturarak çalışılabilen terzilik mesleği ile geçimini sağlamasını istiyordu. Ancak, Mahmud'un okumak konusundaki ısrarı üzerine bir medreseye verdi. Babası, kesin olarak bilinmeyen bir sebepten ötürü hapsedildi ve kalan ömrünü burada geçirdi.<br />
<br />
Mahmud, Harezm'de tıp, dil ve gramer sahasında önemli bir konuma sahip olan Ebu Muzar Mahmud bin Cerir el-Zebbî'den ders aldı. Dil ve edebiyat derslerinin yanında, aldığı eğitimin etkisiyle Mutezile akidesine bağlandı. Üstün zekâsı ve gösterdiği başarıdan dolayı hocasından maddi ve manevi destek gördü. Bir ara Buhara'ya da gidip orada da eğitim aldı. Bu tarihlerde hüküm süren Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah ve ünlü veziri Nizamülmülk'ten de himâye ve destek gördü.<br />
<br />
Mahmud, ilim tahsil etmek gayesiyle muhtelif beldeleri dolaştı. Harezm'den ayrıldıktan sonra Horasan'a gitti. Orada bulunan ileri gelenlerle temas kurdu. Sonra İsfahan'a gitti. Burada da Melikşah'ın oğlu ile görüştü ve onu öven bir kaside kaleme aldı. Bağdat'ta bulunan Nizamiye Medresesi'nde de eğitim gördü. Burada hadis, tefsir, kelâm, fıkıh, gramer ve edebiyat dersleri aldı. Arapça ve dilbilim konusunda uzman olarak yetişti.<br />
<br />
Mahmud, şiddetli bir hastalığa yakalanınca Mekke'ye gitti. Mekke Şerifi Ebü'l-Hasan Ali bin Hamza tarafından çok iyi karşılandı. Aralarında samimi bir dostluk oluştu. Mahmud Zemahşerî, bu süre zarfında Arap yarımadasında gerçekleştirdiği seyahatler ve Araplarla girdiği yakın diyalog neticesinde Arap dili ve edebiyatının incelikleri, zenginliği konularında oldukça önemli bilgilere sahip oldu.<br />
<br />
Mahmud, son gelişi ve değişik zamanlarda hac vesilesiyle geldiği Mekke ve Medine'de uzun süre kaldı. Bundan dolayı kendisine "Allah'ın komşusu" anlamına gelen "Cârûllah" denmeye ve bu unvanla anılmaya başlandı. Memleket özlemiyle Harezm'e döndüyse de bir süre sonra tekrar Mekke'ye geldi. Birinci gelişinde iki, bu gelişinde de üç olmak üzere beş yıl Mekke'de kaldı. Daha sonra Harezm'e dönerken Bağdat'a uğradı. Büyük bir ilgi ile karşılandı. Burada ders vermeye başladı. Aynı zamanda kendisini yetiştirmeye ve dersler almaya devam etti.<br />
<br />
Zemahşerî, bütün mesaisini ilme verdi ve bu gaye ile sık sık seyahat etti. Yaşadığı dönemin önemli alimleri arasında yer aldı. Dil ve tefsir alanında büyük otorite olarak kabul edilip, verdiği dersler büyük ilgi gördü. Bu alanda Harezm, Irak, Horasan, Hicaz gibi bölgelerde, sahasında zamanın önemli âlimleri arasında yer aldı. Kendisinden ders alan bazı talebeleri önemli hatipler arasında yer aldılar ve camilerde vaaz verdiler. Belâgat ilmindeki üstün kişiliği ve bu sahada yazdığı "Keşşâf Tefsiri" büyük beğeni toplayan ve kabul gören bir eserdir. Ehl-i Sünnet âlimleri belâgat ile ilgili konularda bu eserden önemli ölçüde yararlandılar.<br />
<br />
Mahmud, Bağdat'tan Harezm'e geçti. Ceyhun Nehri kıyısındaki Ürgenç'e yerleştikten birkaç yıl sonra, 13 Haziran 1144 yılında vefat etti.[5]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kişiliği ve Fikir Hayatı</span></span><br />
<br />
Zemahşerî, ilim öğrenmek için seyahatler yapmış ve birkaç defa Bağdat'a gitmiş, bir müddet Mekke'de kalmıştır. Mekke'de bir müddet bulunması üzerine kendisine Cârûllah unvanı verilmiştir. Bağdat'ta Ali bin Muzaffer en-Nişâburî, Ebu'n-Nasr el İsfehânî ve Ebu Mansur el-Cevâlikî'den ilim öğrenmiştir. Fıkıh ilmini Şeyh Sedid-i Hayyâtî'den tahsil etti. Arapça'yı çok iyi bilen Zemahşerî; tefsir, fıkıh, lügât, belâgat ilimlerinde derin bilgi sahibi oldu. Bilhassa belâgat ilminde fevkalade ileri olan Zemahşerî'nin yazdığı Keşşâf tefsiri, bu bakımdan çok beğenilmiş ve tanınmıştır. Ehl-i Sünnet âlimleri belâgat ilgili bilgilerde onun tefsirinden istifade etmişlerdir. Fars asıllı olmasına rağmen Arap dilindeki üstünlüğünü ifade etmek için onun Ebu Kubeys dağına çıkarak "Ey Araplar gelin, atalarınızın dilini benden öğrenin." dediği rivayet edilir. Zemahşerî, fıkhi açıdan Ehl-i Sünnet'in Hanefi mezhebinden olmasına rağmen itîkâd bakımından Mu'tezilidir. Ama ölürken Mu'tezile'den dönüp tövbe ettiği de söylenmektedir. Ancak tefsirinde açık ve kapalı olarak Mu'tezile itîkâdına yer verdiği görülür. Keşşâf tefsiri belâgat hususunda büyük bir değer taşıyan ve Kur'an'ın belâgatini gösteren bir şaheserdir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Eserleri</span></span><br />
<br />
Zemahşerî, önemli ölçüde talebe yetiştirdiği ve ömrünün sonuna kadar ilim öğrenmeye devam ettiği gibi çok sayıda eser de kaleme aldı. Arapça'nın dışında Türkçe ve Farsça'yı iyi derecede bilmesine rağmen eserlerinin büyük bir kısmını Arapça olarak kaleme aldı. En önemli eseri Keşşâf olarak bilinen tefsir eseridir. Bu eserinde Kur'an'ın dilindeki üstünlük ve incelikleri ele aldı. Bu eseri kendisine İslâm âleminde büyük bir şöhret kazandırdı. Çok sayıda müellif ve müfessir kaynak olarak bu eserden yararlandı. Muhtelif dillere tercüme edildi.[6]<br />
<br />
Diğer bazı eserleri; Nükatü'l-Arab, El-Minhac, Rüusu'l-Mesail, El-Mufassal, El-Muhaccat, Esasü'l-Belağa, Etvakü'l-Zehab, Mak amat...<br />
<br />
Şiirleri ise Divan'ında toplanmıştır. Divan'ın bir yazma nüshası Süleymaniye Kütüphanesinde bulunmaktadır.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>