Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,374

Detaylı İstatistikler

 
Oku-1 William Shakespeare Kimdir? Biyografisi
Yazar: RasitTunca - 06-11-2018, 01:58 PM - Forum: Biyografiler - Yorum Yok



William Shakespeare Kimdir? Biyografisi

William Shakespeare, (26 Nisan 1564 (vaftiz) – 23 Nisan 1616), İngilizce'nin en büyük yazarı ve dünyanın seçkin drama yazarı kabul edilen İngiliz şair, oyun yazarı ve oyuncu.[1] Sıklıkla İngiltere'nin ulusal şairi ve "Avon'un Ozanı" olarak anılır.[2] Günümüze ulaşan eserleri, bazı ortaklaşa yazılanlarla birlikte 38 oyun, 154 sone, iki uzun öykü şiir ve birkaç diğer kaynağı belirsiz şiirlerden oluşur. Oyunları bütün büyük dillere çevrildi ve diğer bütün oyun yazarlarından daha çok sergilendi.[3]

Shakespeare Stratford-upon-Avon'da doğdu ve yetişti. 18 yaşında, Anne Hathaway ile evlendi ve üç çocuğu oldu: Susanna, ve ikizler Hamnet ile Judith. 1585 ile 1592 arası, Londra'da bir aktör, yazar ve Lord Chamberlain's Men (daha sonra King's Men olarak da bilinir) adında bir tiyatro şirketinin sahibi olarak başarılı bir kariyere başladı. Ölmeden 3 yıl önce 1613'te, 49 yaşındayken Stratford'da emekli olarak görülür. Shakespeare'in kişisel yaşamına dair bazı kayıtlar günümüze ulaşmıştır. Fiziksel görünüşü, cinsel yönelimi, dini inançları, ve başkaları tarafından yazılıp ona atfedilen eserler olup olmadığı hakkında önemli tahminler yürütülmüştür.[4]

Shakespeare bilinen eserlerinin çoğunu 1589 ile 1613 yıllarında üretti.[5] İlk oyunları çoğunlukla komedi ve tarihîydi, bu türlerle 16. yüzyıl sonunda kültür ve sanatın zirvesine yükseldi. Daha sonra 1608'e kadar trajedilere yöneldi, İngilizce'nin en iyi ürünlerinden bazıları kabul edilen Hamlet, Kral Lear, Othello, ve Macbeth'i bu dönemde yazdı. Son aşamasında, dram olarak da bilinen trajikomedilerini yazdı, ve diğer oyun yazarlarıyla işbirliği yaptı.

Oyunlarının birçoğu hayatı boyunca değişik kalitede ve doğrulukta basınlarda yayınlandı. 1623'te, Shakespeare'in iki arkadaşı ve aktör dostu John Heminges ve Henry Condell, şimdi Shakespeare'in olduğu bilinen iki eser dışındaki tüm dramatik eserlerini içeren bir derleme baskıyı, Birinci Folyo'yu yayınladı. Önsözü Ben Jonson'ın bir şiiriydi, şiirde ileri görüşle Shakespeare için "bir döneme değil, tüm zamanlara ait" şeklinde bahsedilmiştir.[6]

Shakespeare yaşadığı zamanda saygın bir şair ve oyun yazarıydı, ama ünü 19. yüzyıla kadar günümüzdeki yüksekliğine erişmedi. Özellikle romantikler, Shakespeare'in dehasını çok beğenmiş ve Victoria döneminde yaşayanlar Shakespeare'e George Bernard Shaw'ın "bardolatry" (Shakespeare hayranlığı) olarak tabir ettiği bir hürmetle tapmışlardır.[7] 20. yüzyılda, eserleri bilim ve tiyatrodaki yeni akımlar tarafından defalarca benimsendi ve yeniden keşfedildi. Oyunları bugün popülerliğini büyük ölçüde sürdürmektedir ve sürekli olarak incelenmekte, sergilenmekte ve tüm dünyada farklı kültürel ve politik bağlamlarda yeniden yorumlanmaktadır.

Yaşamı

Çocukluğu

William Shakespeare, aslen Snitterfield'lı olan belediye meclisi üyesi ve başarılı bir deri eşya tüccarı John Shakespeare ve varlıklı toprak sahibi bir çiftçinin kızı Mary Arden'ın oğluydu.[8] Stratford-upon-Avon'da doğdu ve burada 26 Nisan 1564'te vaftiz edildi. Gerçek doğum günü bilinmemektedir, ancak geleneksel olarak 23 Nisan'da, Đurđevdan'da doğduğu söylenir.[9] 18. yüzyıl bilgininin hatasına dayandırılan bu tarih, Shakespeare 23 Nisan 1616'da öldüğünden beri, biyografi yazarlarına cazip gelmiştir.[10] Sekiz çocuğun üçüncüsüydü ve hayatta kalan en büyük çocuktu.[11]
John Shakespeare'in, Shakespeare'in doğum yeri olduğuna inanılan, Stratford-upon-Avon'daki evi.

Geriye kalan bir kanıt olmamasına rağmen, çoğu biyografi yazarı Shakespeare'in büyük ihtimalle Stratford'da, evine yaklaşık 400 metre uzaklıkta olan ve 1553'te açılan ücretsiz okul[12] King's New School'da okuduğu konusunda anlaşmaktadır.[13] İngiltere'deki ilkokullar Elizabeth Çağı süresince kalitede çeşitlilik göstermiştir, ama ilkokul müfredatı tüm İngiltere'de kraliyet kararnamesiyle standartlaştırılmıştı[14] ve okul klasik Latin yazarları üzerine dayalı olarak Latince yoğun bir eğitim sağlamaktaydı.[15]

18 yaşında, Shakespeare 26 yaşındaki Anne Hathaway ile evlendi. Worcester Anglikan Psikoposluğu kardinalleri mahkemesi 27 Kasım 1582'de bir evlilik cüzdanı yayınladı. Bir gün sonra Hathaway'in iki komşusu, hiçbir hukuki iddianın evliliği engellemediğini garantileyen senetler yolladı.[16] Worcester şansölyesinin evlenme ilânına olağan üç kere okunması yerine bir kere okunmasına izin vermesinden,[17] ve evliliklerinden altı ay sonra, 26 Mayıs 1583'te vaftiz edilen kızları Susanna'nın doğmasından ötürü, törenin biraz aceleyle düzenlenmiş olma olasılığı vardır.[18] Bunu yaklaşık iki ay sonra ikizler, erkek Hamnet ve kız Judith izledi ve 2 Şubat 1585'te vaftiz edildiler.[19] Hamnet bilinmeyen nedenlerden dolayı 11 yaşında öldü ve 11 Ağustos 1596'da gömüldü.[20]

İkizlerin doğumundan sonra, 1592'de Londra tiyatro sahnesinin bir parçası olarak anılana kadar, Shakespeare tarihe geçen birkaç iz bıraktı, ve bilginler 1585 ile 1592 arasındaki yıllara Shakespeare'in "kayıp yılları" olarak değindiler.[21] Bu dönemi açıklama girişiminde bulunan biyografi yazarları doğruluğu şüpheli birçok hikâye anlattı. Shakespeare hakkında biyografi yazan ilk kişi Nicholas Rowe, Thomas Lucy'nin mülkünde kaçak geyik avcılığı davasından kaçmak için Shakespeare'in Londra'ya gitmek üzere kasabayı terk ettiği bir Stratford efsanesi ortaya attı. Shakespeare'in ayrıca hakkında küfürlü bir balad yazarak Lucy'den intikam aldığı düşünülür.[22] Bir başka 18. yüzyıl hikâyesi Londra'daki tiyatro müşterilerinin atlarına bakıcılık yaparken tiyatro kariyerine başlayan Shakespeare üzerinedir.[23] John Aubrey ise Shakespeare'in öğretmenlik yaptığını iddia etmiştir.[24] Bazı 20. yüzyıl bilginleri, vasiyetinde kesin olarak "William Shakeshafte" şeklinde bahseden Katolik toprak sahibi Lancashire'lı Alexander Hoghton'ın, Shakespeare'i öğretmen olarak görevlendirdiğini öne sürdü.[25] Küçük bir bulgu, ölümünden sonra bir araya getirilen söylentiler dışındaki çoğu hikâyeyi doğrulamaktadır, ve Shakeshafte, Lancashire bölgesinde yaygın bir isimdi.[26]

Londra ve tiyatro kariyeri

Shakespeare'in ne zaman yazmaya başladığı tam olarak bilinmemektedir, ama performansların çağdaş ima ve kayıtları birçok oyununun 1592'de Londra sahnesinde olduğunu göstermektedir.[28] O zamanlar, oyun yazarı Robert Greene'nin kendisine Groats-Worth of Wit eserinde saldırmasıyla Londra'da oldukça tanınmıştı:

   ...sonradan görme bir Karga var, bizim tüylerimizle güzelleşmiş, bir oyuncunun derisine bürünmüş kaplanın kalbi ile, kendisinin bile uyaksız bir şiirde söz sanatını en iyi şekilde yapabildiğini zannediyor: ve salt bir Johannes factotum olarak, bir ülkedeki tek Shake-scene olmanın kibirindedir.[29]

Bilginler bu sözcüklerin tam olarak ne ifade ettiği konusunda anlaşamamaktadır,[30] ama çoğunluğunun katıldığı düşünce, onu Christopher Marlowe, Thomas Nashe ve Greene'nin kendisi gibi üniversite mezunu yazarlara benzemeye çalışırken kendi seviyesini geçmesiyle suçladığıdır.[31] "Shake-scene" kelime oyunu ile birlikte, eğik olarak yazılmış, Shakespeare'in VI. Henry, Bölüm 3 eserinden "Ah, bir kadının derisine bürünmüş kaplanın kalbi" cümlesinin taklidinin yapıldığı ifade, Shakespeare'i Greene'nin hedefi olarak belirlemiştir. Buradaki Johannes Factotum—"her işi biraz bilen"— daha yaygın olan "evrensel deha"dan ziyade, başkalarının çalışmalarıyla ikinci sınıf bir tamirciyi kasteder.[30][32]

Greene'nin saldırısı, günümüze ulaşanlar arasında Shakespeare’in tiyatrodaki kariyerinden bahseden ilk kayıttır. Biyografi yazarları, kariyerinin 1580'lerin ortalarından Greene'nin sözlerinden hemen öncesine kadar olan süreçte başlamış olabileceğini ileri sürmektedir.[33] 1594'ten sonra Shakespeare'in oyunları sadece, Shakespeare'in de dahil olduğu bir grup oyuncuya ait, kısa süre sonra Londra'nın ileri gelen tiyatro şirketi olacak olan Lord Chamberlain's Men tarafından sergilendi.[34] Kraliçe Elizabeth'in 1603'teki ölümünden sonra şirket, yeni kral I. James tarafından royal bir patent ile ödüllendirildi, ve ismi King's Men şeklinde değiştirildi.[35]

1599'da, şirket üyelerinin ortakları Thames Nehri'nin güney kıyısında Globe adını verdikleri, kendi tiyatrolarını inşa ettiler. 1608'de, ortaklar ayrıca Blackfriars kapalı tiyatrosunu devraldı. Shakespeare'in gayrimenkul alım ve yatırımlarına dair kayıtlar, şirketin onu varlıklı bir adam yaptığını göstermektedir.[36] 1597'de, Stratford'da New Place adındaki ikinci büyük evini satın aldı, ve 1605'te, Stratford'da kilise ondalık vergilerinde pay sahibi oldu.[37]

Shakespeare'in oyunlarının bazıları 1594'ten itibaren çeyrek boy baskılarda yayımlandı. 1598 ile, ismi bir satış noktası oldu ve baş sayfalarda görünmeye başladı.[38] Shakespeare, bir oyun yazarı olarak başarısından sonra kendinin ve başkalarının oyunlarında oynamaya devam etti. Ben Jonson'ın 1616 baskısı Works onun Every Man in His Humour (1598 ) ve Sejanus His Fall (1603) oyunlarının oyuncu listelerinde olduğunu belirtir.[39] İsminin, Jonson’ın 1605'teki Volpone oyununun listesinde yokluğu, bazı bilginler tarafından oyunculuk kariyerinin sona yaklaştığının bir işareti olarak görüldü.[40] Yine de, 1623'teki Birinci Folyo, Shakespeare'i "tüm bu Oyunlardaki Başlıca Aktörler"den, Volpone'dan sonra ilk sahneye çıkanlardan biri olarak listeler, ancak hangi rollerde oynadığı kesin olarak bilinememektedir.[41] 1610'da, John Davies, "iyi Will"in "kral gibi" rollerde oynadığını yazdı.[42] 1709'da Rowe, Shakespeare'in, Hamlet'in babasının hayaletini oynadığı bir geleneğin nesilden nesile geçmesini sağladı.[43]

Shakespeare kariyeri boyunca zamanını Londra ve Stratford arasında paylaştırdı. Stratford'da aile evi olarak New Place'i almadan bir yıl önce, 1596'da, Shakespeare Thames Nehri'nin kuzeyinde, Bishopsgate yolundaki St. Helen's kilisesinde yaşıyordu.[44] Şirketinin Globe Theatre'i inşa ettiği yıl olan 1599'da nehrin karşısındaki Southwark'a taşındı.[45] 1604'te, tekrar nehrin kuzeyine, St Paul Katedrali'nin kuzeyinde güzel evli bir bölgeye taşındı. Burada, Christopher Mountjoy adında, kadın saç aksesuarları tasarlayan Fransız bir Huguenot'tan odalar kiraladı.[46]
Sonraki yılları ve ölümü

Rowe, Shakespeare'in ölümünden önceki birkaç yıl emekli olarak Stratford'da yaşadığını;[47] ama sadece o zamanda yaygın olmayan işleri bıraktığını,[48] ve Shakespeare'in Londra'yı ziyaret etmeye devam ettiğini nesilden nesile aktaran ilk biyografi yazarıydı.[47] 1612'de Shakespeare, Mountjoy'un kızı Mary'nin evlilik anlaşması hakkında bir dava olan Bellott v. Mountjoy'un[not 1] bir tanığı olarak anılıyordu.[49] Mart 1613'te eski Blackfriars manastırında bir geçit ev satın aldı;[50], ve Kasım 1614'ten itibaren birkaç hafta üvey oğlu John Hall ile Londra'da kaldı.[51]

1606–1607'den sonra, Shakespeare daha az oyun yazdı, ve 1613'ten sonra hiçbiri ona atfedilmedi.[52] Son üç oyununu, ondan sonra King’s Men'in oyun yazarı olan John Fletcher ile ortak yazdığı tahmin edilmektedir.[53][54]

Shakespeare 23 Nisan 1616'da öldü[55] ve karısı ile iki kızı tarafından yaşatıldı. Susanna 1607'de bir hekim olan John Hall ile evlendi,[56] ve Judith Shakespeare’in ölümünden iki ay önce bir şarap tüccarı olan Thomas Quiney ile evlendi.[57]

Vasiyetinde, Shakespeare büyük kızı Susanna'ya bir servet yığını bıraktı.[58] Quineylerin üç çocuğu vardı, bunların hepsi evlenmeden öldü.[59] Hall ailesinin ise Elizabeth adında bir çocuğu vardı, Elizabeth iki kere evlendi ancak hiç çocuğu olmadan, Shakespeare'in doğrudan gelen soyunu bitirerek 1670'te öldü.[60] Shakespeare'in vasiyeti karısı Anne'den neredeyse hiç bahsetmez, büyük olasılıkla Anne'in hakkı otomatik olarak mirasının üçte biriydi.[61] Yine de, ona birçok spekülasyona yol açan "en iyi ikinci yatağım" kalıtını bırakmasıyla dikkati çekti.[62] Bazı bilginler kalıtı Anne'e bir hakaret olarak görürken, diğerleri ikinci en iyi yatağın evlilik yatağı olduğuna ve bu yüzden anlamının büyük olduğuna inanır.[63]

Shakespeare ölümünden iki gün sonra Holy Trinity Kilisesinin chanceline[not 2] gömülmüştür.[64] Taş levha ile oyulan kitabesi, kilisenin 2008'deki restorasyonu süresince özenle kaçınılan kemiklerinin yer değiştirmesi durumuna karşı mezarını örten bir lanet içerir:[65]
Shakespeare'in mezarı.

Good frend for Iesvs sake forbeare,
To digg the dvst encloased heare.
Bleste be ye man yt spares thes stones,
And cvrst be he yt moves my bones.[66]

(Güzel arkadaş, İsa aşkına sabret, | Buradaki kapalı toprağı kazmak için. | Bu taşları koruyan kutsansın, | Ve kemiklerimi oynatan lanetlensin.)

1623'ten önceki bir zamanda, anısına Shakespeare'in yazma eyleminde yarı-büstü olan bir anıt mezar dikildi. Plakası onu Nestor, Sokrates, ve Virgil ile karşılaştırır.[67] 1623'te, Birinci Folyo'nun yayımıyla birlikte, Droeshout Portresi de basıldı.[68]

Shakespeare tüm dünyada Southwark Katedrali'ndeki anıt mezarlar ve Westminster Abbey'deki Poets' Corner dahil pek çok heykel ve anıtla anılmıştır.

Oyunları:

Dönemin çoğu oyun yazarı tipik olarak bir noktada diğerleriyle işbirliği yapmıştır, ve eleştirmenler, genellikle kariyerinin başında ve sonunda, Shakespeare'in de aynısını yaptığında anlaşırlar.[69] İki Soylu Akraba ve kayıp Cardenio'nun onaylanmış çağdaş belgeleri varken, Titus Andronicus ve ilk tarihî oyunları gibi bazı atıfları tartışmalı kalmıştır. Yazılı kanıtlar da, oyunlarının birçoğunun orijinal düzeltmelerinden sonra diğer yazarlar tarafından yeniden düzenlendiği görüşünü desteklemektedir.

Shakespeare'in kayıtlı ilk eserleri, tarihsel drama rağbeti süresince 1590'ların başında yazdığı III. Richard ve üç bölümlük VI. Henry'dir. Shakespeare'in oyunlarının tarihini belirlemek zordur,[70] yine de metinlerinin çalışmaları Titus Andronicus, Yanlışlıklar Komedisi, Hırçın Kız ve Veronalı İki Centilmen'in Shakespeare'in ilk dönemine ait olabileceğini göstermektedir.[71] Raphael Holinshed'ın 1587 İngiltere, İskoçya ve İrlanda Tarihleri basımında oldukça yer tutan ilk tarihî oyunları[72], zayıf ya da yozlaşmış bir kuralın yıkıcı sonuçlarını dramatize eder ve Tudor Hanedanı'nın kökenleri için bir aklama olarak yorumlanmıştır.[73] İlk oyunları, Thomas Kyd ve Christopher Marlowe başta olmak üzere diğer Elizabeth dönemi oyun yazarlarından, orta çağ dramasının geleneklerinden, ve Seneca'dan etkilenmiştir.[74] Yanlışlıklar Komedisi ayrıca klasik modellere de dayanır, ama Hırçın Kız için hiçbir kaynak bulunamamıştır, yine de aynı isimli başka bir oyunla bağlantılıdır ve bir halk hikâyesinden türetilmiş olabilir.[75] Tecavüzü kabul ettiği görülen iki arkadaşın olduğu Veronalı İki Centilmen gibi,[76] bir kadının bağımsız ruhunun bir erkek tarafından evcilleştirildiği Hırçın'ın öyküsü, bazen modern eleştirmen ve yönetmenleri rahatsız eder.[77]
William Blake'in Oberon, Titania ve Puck Perilerle Dans Ederken. adlı eseri, 1786 civarı, Tate Britain.

Shakespeare'in sıkı bir olaylar dizisi ve belirgin komik sekanslar içeren ilk klasik ve İtalyan tarzı komedileri, 1950'lerin ortasında yerini en büyük komedilerinin romantik havasına bıraktı.[78] Bir Yaz Gecesi Rüyası romantizmin, peri büyülerinin, ve komik kaba sahnelerin nükteli bir karışımıdır.[79] Shakespeare'in bir sonraki komedisi, aynı derecede romantik olan Venedik Taciri, kindar bir Yahudi tefeci olan Shylock'un, Elizabeth dönemi zihniyetini yansıtan ama modern izleyiciye uygunsuz görünebilecek betimlemesini içerir.[80] Kuru Gürültü'nün nüktesi ve kelime oyunu,[81] Size Nasıl Geliyorsa'nın etkileyici kırsal dekoru, ve Onikinci Gece'nin enerjik cümbüşü, Shakespeare'in büyük komedi serisini tamamlar.[82] Neredeyse tamamı manzum şekilde yazılan lirik tarzdaki II. Richard'dan sonra, 1590 sonlarındaki tarihi oyunlarında (IV. Henry, Bölüm 1 ve Bölüm 2, V. Henry) Shakespeare nesir komedi ortaya koydu. Komik ve ciddi, nesir ve şiir sahneler arasında ustalıkla geçiş yaparken ve olgun çalışmalarının öykü çeşitliliğine ulaşırken, karakterleri daha karışık ve hassas bir hale geldi.[83] Bu dönem iki trajediyle başlar ve sonlanır: cinsellikle yüklü gençlik, aşk ve ölümün ünlü romantik trajedisi Romeo ve Juliet;[84] ve dramın yeni bir türünü tanıtan—Plutarkhos'un eseri Paralel Yaşamlar'ın 1579 Thomas North çevirisine dayalı—Julius Caesar.[85]
Hamlet, Horatio, Marcellus, ve Hamlet'in Babasının Hayaleti. Henry Fuseli, 1780–5. Kunsthaus Zürich.

17. yüzyılın başlarında, Shakespeare "problem oyunlar" olarak anılan Kısasa Kısas, Troilus ve Cressida, Sonu İyi Biterse ve en iyi bilinen trajedilerinden birkaçını yazdı.[86] Pek çok eleştirmen Shakespeare'in en iyi trajedilerinin sanatının doruk noktasını temsil ettiğine inanır. Shakespeare'in en ünlü trajedilerinden biri olan Hamlet'in hayalî kahramanı, özellikle "Olmak ya da olmamak; bütün mesele bu" şeklinde başlayan ünlü tiradı ile, büyük olasılıkla diğer bütün Shakespeare karakterlerinden daha fazla tartışıldı.[87] Ölümcül kusuru tereddüt olan içe dönük Hamlet'in aksine, sonraki trajediler olan Othello ve Kral Lear'ın kahramanlarının sonunu getiren hızlı karar hatalarıdır.[88] Shakespeare trajedilerinin olaylar dizisi sıklıkla, düzeni altüst eden ve kahramanla sevdiklerini yıkan bu tür ölümcül hata veya kusurlar üzerinde döner.[89] Othello'da, kötü adam Iago Othello'nun cinsel kıskançlığını, onu seven karısını öldürdüğü noktaya sürükler.[90] Kral Lear'da, yaşlı kral güçlerinden vazgeçerek trajik hatayı yapar, böylelikle Gloucester Kontuna yapılan işkenceye ve kör edilmesine, Lear'ın en küçük kızı Cordelia'nın ise cinayetine yol açan olayları başlatır. Eleştirmen Frank Kermode'a göre, "oyun ne iyi karakterlerine ne de izleyicilerine zulmünden hiçbir rahatlama sunmaz".[91] Shakespeare trajedilerinin en kısası ve yoğunu olan Macbeth'te,[92] adil kralı öldürmek ve tahtı ele geçirmek için, kontrol edilemez bir hırs Macbeth'i ve karısı Lady Machbeth'i, ancak kendi suçluluk duyguları onları da yok edinceye kadar kışkırtır.[93] Bu oyunda, Shakespeare trajik yapıya doğaüstü bir öge ekler. Son önemli oyunları olan Antonius ve Kleopatra ve Coriolanus, Shakespeare'in en güzel şiirlerinden bazılarını içerir, şair ve eleştirmen T. S. Eliot tarafından Shakespeare'in en başarılı trajedileri sayılmaktadır.[94]

Son döneminde, Shakespeare drama ya da trajikomediye yöneldi ve işbirliğiyle yazdığı Perikles, Sur Prensi'nin yanı sıra üç önemli oyunu daha tamamladı: Cymbeline, Kış Masalı ve Fırtına. Trajediler kadar kasvetli olmayan bu dört oyun, 1590lardaki komedilerden daha ciddi bir tonda yazılmıştır, ama uzlaşma ve olası trajik hataların bağışlanması ile biterler.[95] Bazı yorumcular bu ruh halindeki değişimi Shakespeare'de daha sakin bir bakış açısının kanıtı olarak görmüşlerdir, ama belki de sadece zamanın tiyatral modasını yansıtmaktadır.[96] Shakespeare günümüze ulaşan iki oyun üzerinde daha, büyük olasılıkla John Fletcher ile işbirliği yapmıştır: VIII. Henry ve İki Soylu Akraba.[97]

Gösteriler

Shakespeare'in ilk oyunlarını hangi kurumlar için yazdığı belli değildir. Titus Andronicus'un 1594 baskısının baş sayfası, oyunun üç farklı tiyatro topluluğu tarafından oynandığını açığa çıkarır.[98] 1592–3'teki vebadan sonra, Shakespeare'in oyunları kendi şirketi tarafından Thames'in kuzeyinde yer alan Shoreditch'teki The Theatre ve The Curtain'da sergilendi.[99] Londralılar IV. Henry'nin ilk parçasını görmek için oraya yığıldı. Şirket ev sahibiyle anlaşmazlığa düşünce The Theatre'ı kapadılar ve aktörler tarafından aktörler için kurulan ilk oyun evi Globe Tiyatrosu'nu inşa ettiler, bunun için ise keresteler kullandılar.[100] Globe, 1599 sonbaharında, sergilenen ilk oyunlardan biri olan Julius Caesar ile açıldı. Shakespeare'in Hamlet, Othello ve Kral Lear dahil çoğu büyük 1599 sonrası oyunları Globe için yazıldı.[101]
Yeniden inşa edilen Globe Tiyatrosu, Londra.

Lord Chamberlain's Men'in ismi 1603'te King's Men (İngilizce: Kralın Adamı) olarak değiştikten sonra, yeni Kral James ile ayrıcalıklı bir ilişkiye girdiler. Performans kayıtları derme çatma olsa da; King's Men, 1 Kasım 1604 ve 31 Ekim 1605 tarihleri arasında Shakespeare'in oyunlarından yedisini sahnede sergiledi, bunlara Venedik Taciri'nin iki performansı da dahildir.[102] 1608'den sonra, kışları Blackfriars Tiyatrosu'nun iç kısmında, yazları Globe'da oynadılar.[103] Bolca sahnelenen maskeli piyesler için Jacobean modasıyla kombine edilen iç mekan tasarımı, Shakespeare'in daha detaylı sahne oyunlarını takdim etmesine olanak sağladı. Örneğin, Cymbeline'de Jüpiter "bir kartalın üzerinde oturarak, şimşek ve gök gürültüleri arasında yeryüzüne iner: bir yıldırım fırlatır. Hayaletler dizlerinin üstüne düşer."[104]
Shakespeare'in şirketindeki aktörler arasında ünlü Richard Burbage, William Kempe, Henry Condell ve John Heminges vardı. Burbage Shakespeare'in oyunlarının ilk performanslarında, III. Richard, Hamlet, Othello ve Kral Lear dahil birçok başrolü canlandırdı.[105] Popüler komedyen Will Kempe, birçok karakterin yanında Romeo ve Juliet'te hizmetçi Peter'ı ve Kuru Gürültü'de Dogberry'yi oynadı.[106] 1600 gibi yerini Size Nasıl Geliyorsa'da Touchstone ve Kral Lear'da Soytarı gibi rolleri canlandıran Robert Armin aldı.[107] 1613'te, Sir Henry Wotton VIII. Henry'nin "debdebedeki ve törendeki birçok olağanüstü koşullarla benzerlerinden sıyrıldığını" kayıt etti.[108] Yine de, 29 Haziran'da, tam da Shakespeare'in nadir görülen hassas bir oyununu hedef alan bir günde, bir savaş topu Globe'un damını ateşe verdi ve tiyatroyu baştan aşağı yaktı.[108]

Metinsel kaynaklar

1623'te, Shakespeare'in King's Men'den iki arkadaşı John Heminges ve Henry Condell, Shakespeare'in oyunlarının toplu bir baskısı olan Birinci Folyo'yu yayımladı. 8'i ilk defa basılmak üzere toplam 36 metin içeriyordu.[109] Oyunlarının birçoğu çoktan çeyrek boy kitap versiyonlarında görülmeye başlamıştı, bunlar dört sayfa oluşturmak için ikiye katlanmış kağıt yaprakları ile yapılan dayanıksız kitaplardı.[110] Birinci Folyo'nun "çalıntı ve kaçamak kopyalar" olarak tanımladığı bu baskıları Shakespeare'in onayladığını destekleyen herhangi bir delil yoktur.[111] Alfred Pollard bunların bazılarını uyarlanmış, yorumlanmış ve üzerinde oynanmış metinlerinden ötürü "kötü çeyrek boy kitaplar" olarak tanımlamıştır.[112] Oyunlarının çeşitli versiyonları günümüze ulaştıkları için, her biri diğerinden farklılık göstermektedir. Bu farklılıklar kopyalama ya da baskılama hatalarından, aktör ve izleyici notlarından ya da Shakespeare'in kendi eskizlerinden kaynaklanıyor olabilir.[113] Bazı vakalarda, örneğin Hamlet, Troilus ve Cressida ve Othello, Shakespeare 'in çeyrek boy ve folyo baskılar arasında metinlerde düzeltmeler yapmış olabileceği düşünülmektedir. Öte yandan, Kral Lear vakasında, 1623 folyo versiyonu ve 1608 çeyrek boy versiyonu birbirinden oldukça farklıdır ve çoğu modern baskı bunları birleştirirken, Oxford Shakespeare bunların bozmadan birleştirilemeyeceğini savunarak ikisini de ayrı ayrı basmaktadır.[114]

Şiirleri

1593 ve 1594'te, tiyatrolar veba yüzünden kapatılınca, Shakespeare erotik temada iki öykü şiir yayımladı, Venüs ve Adonis ve Lucrece'nin Tecavüzü. Bu şiirleri Southampton Kontu Henry Wriothesley'ye adadı. Venüs ve Adonis'te, masum Adonis Venüs'ün cinsel ilgisine karşılık vermezken, Lucrece'nin Tecavüzü'nde şehvetli Tarquinius erdemli karısı Lucrece'ye tecavüz eder.[115]

William Shakespeare Resimleri - Fotos

[Resim: 146140894932912.jpg]

[Resim: 146140894935223.jpg]

[Resim: 146140894943244.jpg]

[Resim: 146140894947145.jpg]

[Resim: 146140894948936.jpg]



Notlar
Dipnotlar


   ^ Bellott v. Mountjoy dosyası, 11 Mayıs 1612'de Westminster İstekler Mahkemesinde duyulan, küçük bir rolle William Shakespeare'i de kapsayan bir dava.
   ^ Koro ve rahibin bulunduğu bölüm.


Kaynaklar :




   ^ Greenblatt 2005, 11; Bevington 2002, 1–3; Wells 1997, 399.
   ^ Dobson 1992, 185–186
   ^ Craig 2003, 3.
   ^ Shapiro 2005, xvii–xviii; Schoenbaum 1991, 41, 66, 397–98, 402, 409; Taylor 1990, 145, 210–23, 261–5
   ^ Chambers 1930, Cilt 1: 270–71; Taylor 1987, 109–134.
   ^ İngiliz Edebiyatı Norton Antolojisi: On Altıncı/Erken On Yedinci Yüzyıl, Cilt B, 2012, sf. 1168 (İngilizce)
   ^ Bertolini 1993, 119.
   ^ Schoenbaum 1987, 14–22.
   ^ Schoenbaum 1987, 24–6.
   ^ Schoenbaum 1987, 24, 296; Honan 1998, 15–16.
   ^ Schoenbaum 1987, 23–24.
   ^ Baldwin 1944, 464.
   ^ Schoenbaum 1987, 62–63; Ackroyd 2006, 53; Wells et al. 2005, xv–xvi
   ^ Baldwin 1944, 179-80, 183; Cressy 1975, 28, 29.
   ^ Baldwin 1944, 117.
   ^ Schoenbaum 1987, 77–78.
   ^ Wood 2003, 84; Schoenbaum 1987, 78–79.
   ^ Schoenbaum 1987, 93.
   ^ Schoenbaum 1987, 94.
   ^ Schoenbaum 1987, 224.
   ^ Schoenbaum 1987, 95.
   ^ Schoenbaum 1987, 97–108; Rowe 1709.
   ^ Schoenbaum 1987, 144–45.
   ^ Schoenbaum 1987, 110–11.
   ^ Honigmann 1999, 1; Wells et al. 2005, xvii
   ^ Honigmann 1999, 95–117; Wood 2003, 97–109.
   ^ Wells et al. 2005, 666
   ^ Chambers 1930, Vol. 1: 287, 292
   ^ Greenblatt 2005, 213.
   ^ a b Greenblatt 2005, 213; Schoenbaum 1987, 153.
   ^ Ackroyd 2006, 176.
   ^ Schoenbaum 1987, 151–52
   ^ Wells 2006, 28; Schoenbaum 1987, 144–46; Chambers 1930, Cilt 1: 59.
   ^ Schoenbaum 1987, 184.
   ^ Chambers 1923, 208–209.
   ^ Chambers 1930, Cilt 2: 67–71.
   ^ Bentley 1961, 36.
   ^ Schoenbaum 1987, 188; Kastan 1999, 37; Knutson 2001, 17
   ^ Adams 1923, 275
   ^ Wells 2006, 28.
   ^ Schoenbaum 1987, 200.
   ^ Schoenbaum 1987, 200–201.
   ^ Rowe 1709.
   ^ Honan 1998, 121.
   ^ Shapiro 2005, 122.
   ^ Honan 1998, 325; Greenblatt 2005, 405.
   ^ a b Ackroyd 2006, 476.
   ^ Honan 1998, 382–83.
   ^ Honan 1998, 326; Ackroyd 2006, 462–464.
   ^ Schoenbaum 1987, 272–274.
   ^ Honan 1998, 387.
   ^ Schoenbaum 1987, 279.
   ^ Honan 1998, 375–78.
   ^ Schoenbaum 1987, 276.
   ^ Schoenbaum 1987, 25, 296.
   ^ Schoenbaum 1987, 287.
   ^ Schoenbaum 1987, 292, 294.
   ^ Schoenbaum 1987, 304.
   ^ Chambers 1930, Vol. 2: 8, 11, 104; Schoenbaum 1987, 296.
   ^ Chambers 1930, Vol. 2: 7, 9, 13; Schoenbaum 1987, 289, 318–19.
   ^ Charles Knight, 1842, Onikinci Gece'deki notlarında, alıntı Schoenbaum 1991, 275.
   ^ Ackroyd 2006, 483; Frye 2005, 16; Greenblatt 2005, 145–6.
   ^ Schoenbaum 1987, 301–3.
   ^ Schoenbaum 1987, 306–07; Wells et al. 2005, xviii
   ^ BBC News 2008.
   ^ Schoenbaum 1987, 306.
   ^ Schoenbaum 1987, 308–10.
   ^ Cooper 2006, 48.
   ^ Wells & Orlin 2003, 49'da Thomson, Peter, "Conventions of Playwriting".
   ^ Frye 2005, 9; Honan 1998, 166.
   ^ Schoenbaum 1987, 159–61; Frye 2005, 9.
   ^ Dutton & Howard 2003, 147.
   ^ Ribner 2005, 154–155.
   ^ Frye 2005, 105; Ribner 2005, 67; Cheney 2004, 100.
   ^ Honan 1998, 136; Schoenbaum 1987, 166.
   ^ Frye 2005, 91; Honan 1998, 116–117; Werner 2001, 96–100.
   ^ Friedman 2006, 159.
   ^ Ackroyd 2006, 235.
   ^ Wood 2003, 161–162.
   ^ Wood 2003, 205–206; Honan 1998, 258.
   ^ Ackroyd 2006, 359.
   ^ Ackroyd 2006, 362–383.
   ^ Shapiro 2005, 150; Gibbons 1993, 1; Ackroyd 2006, 356.
   ^ Wood 2003, 161; Honan 1998, 206.
   ^ Ackroyd 2006, 353, 358; Shapiro 2005, 151–153.
   ^ Bradley 1991, 85; Muir 2005, 12–16.
   ^ Bradley 1991, 94.
   ^ Bradley 1991, 86.
   ^ Bradley 1991, 40, 48.
   ^ Bradley 1991, 42, 169, 195; Greenblatt 2005, 304.
   ^ Bradley 1991, 226; Ackroyd 2006, 423; Kermode 2004, 141–2.
   ^ McDonald 2006, 43–46.
   ^ Bradley 1991, 306.
   ^ Ackroyd 2006, 444; McDonald 2006, 69–70; Eliot 1934, 59.
   ^ Dowden 1881, 57.
   ^ Dowden 1881, 60; Frye 2005, 123; McDonald 2006, 15.
   ^ Wells et al. 2005, 1247, 1279
   ^ Wells et al. 2005, xx
   ^ Wells et al. 2005, xxi
   ^ Foakes 1990, 6; Shapiro 2005, 125–31.
   ^ Foakes 1990, 6; Nagler 1958, 7; Shapiro 2005, 131–2.
   ^ Wells et al. 2005, xxii
   ^ Foakes 1990, 33.
   ^ Ackroyd 2006, 454; Holland 2000, xli.
   ^ Ringler 1997, 127.
   ^ Schoenbaum 1987, 210; Chambers 1930, Vol. 1: 341.
   ^ Shapiro 2005, 247–9.
   ^ a b Wells et al. 2005, 1247
   ^ Wells et al. 2005, xxxvii
   ^ Wells et al. 2005, xxxiv
   ^ Pollard 1909, xi.
   ^ Wells et al. 2005, xxxiv; Pollard 1909, xi; Maguire 1996, 28.
   ^ Bowers 1955, 8–10; Wells et al. 2005, xxxiv–xxxv
   ^ Wells et al. 2005, 909, 1153
   ^ Rowe 2006, 21.


Bu konuyu yazdır

Oku-1 Sigmund Freud Kimdir? Biyografisi
Yazar: RasitTunca - 06-11-2018, 01:55 PM - Forum: Biyografiler - Yorum Yok



Sigmund Freud Kimdir? Biyografisi

Sigmund Freud (Almanca söyleyişi: [ˈziːkmʊnt ˈfʁɔʏt], nüfus kaydında Sigismund Scholomo Freud) (d. 6 Mayıs 1856, Příbor, Moravya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu (bugün Çek Cumhuriyeti) - ö. 23 Eylül 1939, Londra, Birleşik Krallık), psikanaliz öğretisini geliştirmiş olan Avusturyalı nörolog. Kişiliğin 5 farklı dönemden geçerek geliştiğini öne süren Psikoanalitik Kuram'ın kurucusudur.

Hayatı

Orta seviye bir Yahudi yün tüccarının, kırk yaşındayken, kendisinden yirmi yaş küçük bir kadınla yaptığı ikinci evliliğinden dünyaya geldi. Ekonomik bunalımdan dolayı ailesi Viyana'ya yerleşmek zorunda kaldıklarında, Freud henüz 4 yaşındaydı. 1938 yılına kadar burada yaşadı.

Lisede Latince, Fransızca ve İngilizce öğrenirken kendi çabalarıyla da İbranice, İspanyolca ve İtalyanca öğrendi. Başarılı bir öğrenciydi. Başlangıçta istemediği halde Goethe'nın yapıtlarından etkilenerek tıp okumaya karar verdi.

Üniversite yıllarında Yahudi düşmanlığıyla karşılaştı, okuldaki arkadaş çevresinden dışlandı. 1876 yılında fizyolojist Brücke'nin laboratuvarına girdi, burada anatomopatoloji ve insan sinir sistemi üzerine araştırmalar yaptı. 1881'de tıp öğrenimini bitirdi. 1883'te dönemin ünlü beyin anatomisi ve nöropatoloji uzmanı Dr. Theodor Meynert'in yönetiminde psikaytri kliniğinde asistan olarak çalışmaya başladı. 1884'te kokain üzerine bir inceleme yapmakla görevlendirildi. 1884'te kokainin analjezik özelliklerini keşfetti, anestezik niteliklerini ise sezinledi. (Yaşamım ve Psikanalız adlı yapıtında kokainin anestezik niteliklerini aslında bildiğini, yalnız tıp çalışmalarını bıraktığından dolayı bunların başkaları tarafından ortaya çıkarıldığını ileri sürer.)

Aldığı bir bursla 1885'te Paris'e gitti, Salpêtriê Hastanesi'nde, Jean Martin Charcot'nun yanında staja başladı. Burada histerinin belirtilerini, hipnotizma ve telkinin etkilerini gözlemledi. Charcot'dan çok etkilendi. (Yaşamım ve Psikanaliz 'de Charcot'ya ne kadar düşkün olduğu görülür) Charcot'nun konferanslarını Almancaya çevirdi ve 1886'da yayımladı.

1886'da Paris'ten ayrılarak Berlin'e gitti. Burada çocuk nöropatolojisiyle ilgilendi. Viyana'ya dönerek özel hekimliğe başladı. 1886 ekim ayında 4 yıldır nişanlı olduğu Martha Bernays ile evlendi. Sinir hastalıkları ve histeri şikayetiyle kendisine başvuranlar üzerinde dönemin ünlü tedavi yöntemlerini, elektroterapi ve hipnotizmayı uyguladı. 1887'de Dr. Bernheim'in Telkin ve Telkinin Tedavideki Uygulamaları Üstüne adlı kitabını çevirdi.

Elizabet von R. adındaki bir kadın hasta kendisini serbest çağrışım yöntemine zorlayınca hipnozdan vazgeçti. 1892 - 1895 yılları arasında Charcot'nun Salı Günü Dersleri adlı kitabının çevirisini, savunma psikonevrozları üzerine bir makaleyi ve saplantılar ve fobiler üzerine başka bir makaleyi Breuer ile ortaklaşa hazırladı. Ancak tıp çevrelerince Histeri Üzerine İncelemeler hoş karşılanmadı. Bu yapıtta psikanalizin temel ilkelerine rastlanır.

1896 yılında babasının ölümü üzerine derin bir bunalıma girdi ve sistematik olarak kendini çözümlemeye başladı. Yine aynı yıl Breuer'le nevrozların cinsel açıdan açıklanması konusunda ters düşerek yollarını ayırdı. Histerinin cinsel etiyolojisi üzerine verdiği bir konferans skandala yol açtı. Bu dönemde W. Fliess'le yazışmaları, özçözümleme süreci, hayatı üzerinde önemli etkiler yarattı. (Bu yazışmaları Freud'un ölümünden sonra eşi ve kızı tarafından kamuoyuna duyurulmuştur. Freud psikanalize özel hayatını karıştırmak istemediğinden, kişisel kayıtlar bırakmamış, birçok yazışma ve mektubunu ölümünden önce yakmıştır.) Hayatının 10 yıl süren bu döneminde, Freud hem yandaş, hem öğrenci bakımından yalnız kaldı. Kendini hastaların tedavisine ve psikanalizin yaratılmasına yoğunlaştırdı. Bu sürecin sonucu olarak 1897'de Oedipus Kompleksi, 1900'de Düşlerin Yorumu (iki cilt) adlı eserler ortaya çıktı.

1908'te Viyana Psikanaliz Derneği kuruldu. Bu olay, Freud için bir dönüm noktasıydı, Yaşamım ve Psikanaliz kitabında buna büyük yer verdi. Ancak bu tarihten önce bile Freud'un çevresinde çözümlemenin giderek kurumlaştığı görülür. 1902'den sonra "Çarşamba Günleri Psikoloji Derneği", adı altında başta P. Federn, O. Rank, W. Stekel ve Alfred Adler olmak üzere, Freud'un ilk yandaşları bir araya toplandılar. 1904'de E. Bleuer'le yazışmaya başladı. 1907'de Bleuer'in asistanı Carl Gustav Jung tarafından ziyaret edilir. Jung aynı yıl Zürih'te Freud Derneği'ni kurdu. Bu Freud için büyük bir başarıydı, zira psikanaliz artık ülke sınırlarının dışına çıkmıştı. Takip eden yıllarda Jung, 1. Psikanaliz Kongresi'ne katıldı ve psikanaliz üzerine konferanslar vermek üzere Freud ile birlikte ABD'ye yolculuk etti. Freud, 1910 - 1920 yıllarında Psikanaliz Üzerine, Bir Paranoya Vakası Özyaşam Öyküsü Üzerine Psikoanalitik Gözlemler: Başkan Screber, Totem ve Tabu, Narsizmin İncelenmesine Giriş, Yas ve Melankoli adlı eserleri yayımladı.

1923'de kendisine üstçene ve damak kanseri tanısı kondu. İzleyen yıllarda 33 kez ameliyat oldu. Sürekli protez takması gerektiğinden dolayı uzun yıllar konuşma ve yemek yeme sıkıntısı çekti. 1938'de Naziler'in Viyana'ya girmesiyle birlikte en küçük çocuğu Anna ile birlikte Avusturya'yı terk etmek zorunda kalarak Londra'ya yerleşti. Ölümüne dek tedavi ve çalışmalarına burada devam etti.

Freud, prensipleri gereği kişisel hiçbir özel belge, anı defteri, mektup bırakmamış, hepsini yakmıştır. Bu nedenle, Freud'a dair ilk ve en kapsamlı bilgiler ilk olarak yakın dostu İngiliz psikaytr Ernest Jones'un 1953'te yayımlanan üç ciltlik Sigmund Freud'un Yaşamı ve Yapıtları adlı kitabıyla ortaya çıkarıldı.

Eserleri

   Zur Psychopat­hologie des Alltagslebens (Günlük Yaşa­mın Psikopatolojisi)
   Die Traumdeutung (Düşlerin Yorumu)
   Über Psychoanaly­se (Psikanaliz Üzerine Beş Ders)
   Totem und Tabu (Totem ve Tabu)
   Zur Einführung des Narzissmus (Narsisizmin İncelenmesine Giriş)
   Unbehagen in der Kultur (Uygarlı­ğın Huzursuzluğu)
   Jenseits des Lustprinzips Das Ich und das Es (Haz İlkesinin Ötesinde Ben ve İd)
   Der Mann Moses und die monotheistische Religion (Musa ve Tektanrıcılık)
   Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme, 1905
   Der Witz und seine Beziehung zum Unbewussten, Espiriler ve Bilinçdışı'yla İlişkisi, 1905
   Psikanalizin Tarihçesi, 1914
   Psikanalize Giriş Dersleri, 1917
   Yaşamım ve Psikanaliz, 1925
   Tutukluk, Semtom ve Korku, 1926
   Bir Yanılsamanın Geleceği, 1927
   Kültür İçindeki Huzursuzluk, 1930
   Psikanaliz ve Uygulama,
   Psikanaliz Üzerine,
   Olgu öyküleri
   Histeri ile Mücadele

Hayat kronolojisi

   1856 6 Mayıs. Musevi bir ailenin çocuğu olarak Moravya'da Freiberg'de (bugün: Příbor) doğar.
   1860 Aile Viyana'ya yerleşir.
   1865 İlkokula girer.
   1873 Viyana Üniversitesine tıp öğrencisi olarak girer.
   1876-82 Viyana'da Fizyoloji Enstitüsünde Brücke'nin yanında çalışır.
   1877 İlk yayınlar: anatomi ve fizyoloji üzerine makaleler
   1881 Tıp doktoru olarak mezun olur
   1882 Martha Bernays ile nişanlanma
   1882-5 Viyana Genel Hastanesinde çalışma, beyin anatomisi üzerinde yoğunlaşma: pek çok yayın
   1884-7 Kokainin klinik kullanımı üzerine araştırmalar
   1885 Nöropataloji Privatdozent'i (üniversite hocası) olarak atanma
   1886 Martha Bernays'la evlenme. Viyana'da sinir hastalıkları üzerine özel muayenehane açış.
   1886-93 Viyana'da Kassowitz Enstitüsünde nöroloji üzerine, özellikle çocuklardaki beyin felçleri üzerine sürekli çalışma ve pek çok yayın
   1887 En büyük kızının doğumu (Mathilde)
   1887-1902 Berlin'deki Wilhelm Fliess'le arkadaşlık ve yazışma. Freud'dun, bu dönemde, ona yazdığı ve ölümünden sonra, 1950'de yayımlanan mektupları görüşlerinin gelişimine pek çok ışık tutmuştur.
   1887 Uygulamalarında hipnotik telkini kullanmaya başlar
   1888 (yak) Histerinin katartik sağaltımında hipnozu kullanarak, Breuer'i izlemeye başlar. Giderek hipnozu bırakır ve onun yerine serbest çağrışımı geçirir.
   1889 Telkin tekniğini incelemek üzere, Nancy'de Bernheim'ı ziyaret eder. En büyük oğlunun doğumu (Martin)
   1891 Afazi üzerine monografi.
   1892 En küçük oğlunun doğumu (Ernst).
   1893-8 Histeri, obsesyonlar ve anksiyete üzerine araştırma ve kısa makaleler.
   1895 Breuer ile birlikte, Histeri Üzerine Çalışmalar; olgu öyküleri ve Freud'un kendi tekniği betimlemesi.
   1893-6 Freud'la Breuer arasında giderek artan görüş ayrılığı. Freud, savunma ve bastırma kavramlarını ve de nevrozun, ego ile libido arasında bir çatışmanın sonucu olduğunu getirir.
   1895 Bilimsel bir ruh bilim projesi: Freud'un Fliess'e mektupları arasında bulunur ve ilk kez 1950'de basılmıştır. Ruhbilimi nöroloji terimleri ile anlatmak için başarısız bir girişim, ama Freud'un daha sonraki çoğu kuramının habercisidir.
   1896 Ruh çözümleme teriminin ortaya çıkışı. Babasının ölümü (80 yaşında).
   1897 Freud'un öz-çözümlemesi; yaralanma kuramının terk edilmesine ve çocuksu cinsellik ve Oediepus karmaşasının benimsenmesine yol açmıştır.
   1900 Düşlerin Yorumu. Son bölümünde, Freud'un zihinsel süreçler, bilinçdışı ve haz ilkesinin üstünlüğü üzerine tüm görüşleri ilk kez özetlenir.
   1901 Günlük Yaşamın Psikopatolojisi. Bu, düşler hakkındaki kitapla birlikte, Freud'un kuramlarının, yalnızca patolojik durumlara değil normal zihinsel yaşama da uygulandığını ortaya koyar.
   1902 Professor Extraordinarius atanır.
   1905 Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme: İnsanoğlunda, cinsel içgüdünün gelişiminin, bebeklikten erişkinliğe dek ilk kez izlenişi.
   1906 (yak) C.G. Jung ruh çözümlemeye katılır.
   1908 Ruhçözümleyicilerin ilk uluslar arası toplantısı (Salzburg'da).
   1909 Freud ve Jung konferans vermek üzere ABD'ye çağırılırlar. Bir çocuğun ilk çözümlemesinin olgu öyküsü (küçük Hans beş yaşında) daha önce, erişkinlerin çözümlemesinden çıkarılmış olan sonuçların, özellikle de bebeklik cinselliği ile Oediepus ve iğdiş edilme karmaşasına ilişkin olanların desteklenmesi.
   1910 (yak) Narsisizm kuramının ilk ortaya çıkışı.
   1911-15 Ruh çözümleme tekniği üzerine makaleler.
   1911 Alfred Adler'in ayrılışı. Ruh çözümleme kuramlarının psikolojik bir olguya, Dr. Schreber'in öz yaşam öyküsüne uyarlanması.
   1912-13 Totem ve Tabu: Ruh çözümlemenin, antropolojik malzemeye uyarlanması.
   1914 Jung'un ayrılışı. Ruhçözümsel Devinimin Tarihi Üzerine. Adler ve jung hakkında polemik yapılan bir kesimi de içerir. Son büyük olgu öyküsünü, Kurt Adamı yazar. (1918'e dek yayınlanmamıştır).
   1915 Günümüze yalnızca beş tanesi gelmiş temel kuramsal sorularla ilgili oniki metapsikolojik makaleden oluşan dizi.
   1915-17 Giriş Konferansları: Freud'un görüşlerinin birinci Dünya Savaşı'na kadarki durumunun kapsamlı genel bir değerlendirmesi.
   1919 Narsisizm kuramının savaş nevrozlarına uygulanması. İkinci kızının ölümü.
   1920 Haz İlkesinin ötesinde: yineleme takıntısı ve ölüm içgüdüsü kuramının ilk kez açık olarak tanıtılması.
   1921 Grup Ruhbilimi. Egonun sistematik bir çözümsel incelenmesinin başlangıcı.
   1923 Ego ve İd. Bir id, bir ego ve bir de süperegoya bölünmesiyle aklın yapı ve işleyişinin büyük ölçüde düzeltilmiş tanımı. Kanser hastalığının ortaya çıkışı.
   1925 Kadınların cinsel gelişimi üzerine düzeltilmiş görüşler.
   1926 Ketvurmalar, Belirtiler ve Anksiyete. Anksiyete sorunu üzerine düzeltilmiş görüşler.
   1927 Bir yanılsamanın geleceği. Bir din tartışması: Freud'un geriye kalan yıllarının çoğunu adadığı bir dizi toplum bilimsel çalışmanın birincisi.
   1930 Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları. Bu, Freud'un yıkıcı iç güdüler (ki ölüm iç güdüsünün bir görünümü sayılmıştır) üzerine ilk kapsamlı çalışmasını içerir. Freud, Frankfurt kenti tarafından Goethe ödülü ile ödüllendirilir.
   1933 Hitler Almanya'da güç kazanır. Freud'un kitapları Berlin'de halk önünde Naziler tarafından yakılır.
   1934-8 Musa ve Tek Tanrıcılık. Freud'un yaşarken yayımlanan son kitabı.
   1938 Hitler'in Avusturya'yı ilhakı. Freud, Londra'ya gitmek üzere, Viyana'yı terk eder. Ruhçözümlemenin Bir Taslağı. Ruh çözümlemenin son, bitmemiş ama köklü bir tanımı.
   1939 23 Eylül, Londra'da ölümü.

Kaynak ve Dipnotlar

Wikipedia

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Oya Aydoğan Kimdir - Biyogafisi
Yazar: RasitTunca - 06-11-2018, 01:53 PM - Forum: Biyografiler - Yorum Yok



Oya Aydoğan Kimdir - Biyogafisi

Oya Aydoğan, (10 Şubat 1957, Erzincan - 15 Mayıs 2016, İstanbul), Türk sinema, dizi oyuncusu, şarkıcı ve televizyon sunucusu.

İlk yıllar

Oya Aydoğan 10 Şubat 1957 yılında Cemal-Güldane Aydoğan çiftinin dört çocuğundan en küçüğü olarak Erzincan'da doğdu.[2] Sekiz yaşına kadar ailesi ile birlikte İstanbul'un Beyoğlu semtinde yaşadı.[3] Ortaokulu o dönemde Fransız Kız Ortaokulu olan Sainte-Pulchérie Fransız Lisesi'nde, lise eğitimini ise Saint Michel Fransız Lisesi'nde tamamladı.

Oyunculuk kariyeri

Henüz ilkokul yıllarında iken oyunculuk hayali kuran Aydoğan, 1975 yılında Alev Gün adıyla bir güzellik yarışmasında birinci oldu fakat ailesinden gelen baskılar nedeniyle ödülü iade etmek zorunda kaldı.[3] 1976’da Ses Dergisi'nin düzenlediği 8. Sinema Artisti Yarışması'nda birinci oldu.[5] Aynı yıl ilk başrolünü Deli Şahin filmi ile Cüneyt Arkın ile paylaştı.[2] 1978 yılında Ertem Eğilmez yapımı Neşeli Günler adlı filmin oyuncu kadrosuna dahil edildi. 12 Eylül Darbesi döneminde öne çıkan, içinde erotik unsurlar da barındıran arabesk kültürün etkisindeki filmlerde rol aldı.[6] 1982'de Yedi Bela Hüsnü filminde Hüsniye karakteri canlandırdı ve Kemal Sunal ile başrolde yer aldı. 1980'li yıllarda bir süre gazinolarda şarkıcılık yaptı.[3][2] 1986'da Emrah ile birlikte yer aldığı Merhamet filminin yapımcılığını üstlendi.[7]

2007-2010 tarihleri arasında FOX kanalında yayımlanan Bez Bebek adlı fantastik çocuk dizisi ile ekran karşısına geçti.[8] 2011'de sunuculuğunu Emel Müftüoğlu ile üstlendiği "Şekerli Kahve" isimli televizyon programında yer aldı. Ölümünden kısa bir süre önce Lerzan Mutlu ile birlikte Beyaz TV'de yayımlanan "Söylemezsem Olmaz" adlı magazin programında sunuculuk yaptı.[4]

Aydoğan, 1976 ile 2016 yılları arasında toplam 51 sinema filmi ve 13 televizyon dizisi'nde rol aldı. Ferdi Tayfur, Serdar Gökhan, Kemal Sunal, Orhan Gencebay, Müslüm Gürses, Kadir İnanır, Cüneyt Arkın, Bulut Aras ve İbrahim Tatlıses gibi birçok sanatçı ile başrolü paylaştı.

Ödülleri

2013 yılında Elâzığ'da düzenlenen Uluslararası Çayda Çıra Film Festivali'nde "Çayda Çıra Onur Ödülü" tevcih edildi. Kedi Özledi filmindeki Meloş karakteri ile 2014 Sadri Alışık Ödülleri'nde komedi dalında "En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu" ödülünü kazandı.[9] 2015'de Magazinci.com'un düzenlediği, 15. Yıl İnternet Medyası Ödülleri'nde "Yaşam Boyu Meslek Onur Ödülü" 'ne Ferdi Tayfur ile birlikte layık görüldü.[10]

Kişisel hayatı

1979 yılında Haluk Ulusoy ile gizlice evlendi. Ailelerinin baskısı ve karşı çıkması nedeniyle dört ay sonra boşandı. Aydoğan ve Ulusoy daha sonra yaptıkları açıklamalarda bu evliliği "gençlik hatası" olarak ifade ettiler.[11] Gazinocu Tamer Taylan ile bir süre birlikte yaşadı.[12] 1988 yılında Latif Demirbağ ile evlendi. Bu evliliğinden Gurur adında bir oğlu oldu.[1] 1989 yılında Demirbağ ile evliliğini sona erdirdi.

2004 yılında bir gazeteye verdiği röportajda Alevi olduğunu açıkladı.[13] 2011 yılında verdiği bir başka röportajda iyi derecede Fransızca orta düzeyde İngilizce bildiğini ve çocukluk yıllarında idolünün Türkân Şoray olduğunu açıkladı.[3] Oyuncu Fahriye Evcen'in oyunculuk kariyerine başlamasına vesile olduğunu ifade etti.[14]

Ölümü

8 Mayıs 2016'da aort damarı yırtılması sebebiyle hastaneye kaldırıldı. 12 saat süren ameliyat sonrası yoğun bakıma alındı. 15 Mayıs 2016'da tedavi gördüğü İstanbul'da 59 yaşında hayatını kaybetti.[1] 16 Mayıs 2016'da, vasiyeti üzerine Ulus Mezarlığına defnedildi.[15]

Filmleri


1976 : Deli Şahin
1976 : Beyazperdeler
1977 : Erkeğim
1977 : Güneş Ne Zaman Doğacak
1978 : Dertli Pınar
1978 : Son Sabah
1978 : Neşeli Günler (Zeynep)
1978 : Yüz Numaralı Adam
1979 : Doktor (Ayşe)
1979 : Nazey
1979 : Divane (Zeliha)
1979 : Hayat Harcadın Beni
1979 : İsyankar
1980 : Sevgi Dünyası
1980 : Çile Tarlası
1980 : Zeytin Gözlüm
1980 : Bağrıyanık
1980 : Sabırlı Kullar
1981 : Kara Gurbet (Cemile)



1981 : Tövbe (Zeynep)
1981 : Takip (Oya)
1982 : Günaha Girme
1982 : Berduşlar
1982 : Yedi Bela Hüsnü (Hüsniye)
1983 : Kalbimdeki Acı
1983 : Günahkar
1984 : Berduşlar Sosyetede
1984 : Öç (İklime)
1984 : Aşkım Günahımdır
1984 : Sevginin Bedeli
1984 : Yaralı
1984 : Zavallılar
1984 : Şaşkın
1985 : Unutamadım
1986 : Beyoğlu'nun Arka Yakası
1986 : Merhamet
1986 : Ağla Anam Ağla
1987 : Kan Damlaları



1987 : Deniz
1988 : Sokak Çocuğu
1989 : Yaz Gülü
1990 : Utan
1991 : Kabadayılar Kralı
1992 : Nehirler Denize Akar
1993 : Bayan Perşembe
1996 : Çapraz Ateş
1999 : Durduramadım
2000 : Hemşo (Bankamatikçi)
2001 : Ectasy
2005 : Deli Duran
2009 : SüpüRRR!
2009 : Türkler Çıldırmış Olmalı
2012 : İkizler Firarda
2013 : Kedi Özledi
2015 : Aşk Nerede
2015 : Kalıngiller

Dizileri

1978 : Denizin Kanı – Iraz
1993 : Hamuş
1997 : Fırat (dizi)
1997 : Sırtımdan Vuruldum
1998 : Birisi
2000 : Evdeki Yabancı
2002 : Pembe Patikler
2007-2010 : Bez Bebek (dizi) - Kulina
2007 : Kısmetim Otel
2008 : Kayıp Prenses
2011 : Sudan Sebepler
2012 : Düşman Kardeşler - Assolist Leyla
2014 : Şimdi Onlar Düşünsün

Kaynakça

^ a b c "Oya Aydoğan hayatını kaybetti". NTV.com.tr. 15 Mayıs 2016. Erişim tarihi : 15 Mayıs 2016.
^ a b c d Seral Cumalı (6 Ekim 2013). "Artist olmak için yarışma delisi oldum hepsine katıldım". Posta. Erişim tarihi : 15 Mayıs 2016.
^ a b c d e Şebnem Özcan (31 Temmuz 2011). "Bülent Ersoy'u çıldırtacak itiraf". Bugün. Erişim tarihi : 16 Mayıs 2016.
^ a b "Oya Aydoğan'sız ilk programda gözyaşlarına boğuldular". Cumhuriyet. 9 Mayıs 2016.
^ "Oya Aydoğan haklı çıktı". Hürriyet. 10 Nisan 1999. Erişim tarihi : 15 Mayıs 2016.
^ Tayfun Atay (11 Mayıs 2016). "Bir 12 Eylül kadını olarak Oya Aydoğan". CNNTürk.
^ "Merhamet". SinemaTürk. 21 Mayıs 2016.
^ "Oya Aydoğan yaşamını yitirdi! Oya Aydoğan kimdir?". Sözcü. 15 Mayıs 2016.
^ "19. Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Oyuncu Ödülleri Muhteşem Bir Geceyle Sahiplerini Buldu". Sadri Alışık Kültür Merkezi. 17 Nisan 2014.
^ "Bir 'erkek' ödülü kaldı". Hürriyet. 12 Mart 201t.
^ "Oya Aydoğan'la Ulusoy'un 4 günlük evliliği!". Ülke.com. 16 Mayıs 2016. Erişim tarihi : 16 Mayıs 2016.
^ "Oya Aydoğan hayatı kaybetti!". İhlas Haber Ajansı. 15 Mayıs 2016. Erişim tarihi : 17 Mayıs 2016.
^ İpek İzci (1 Ağustos 2012). "'Alevi olduğunu söyleme' derlerdi ama ben kimliğimle hep iftihar ettim". Radikal. Erişim tarihi : 15 Mayıs 2016.
^ "FAHRİYE EVCEN, OYA AYDOĞAN'I SON YOLCULUĞUNDA YALNIZ BIRAKMADI". Acunn.com. 16 Mayıs 2016.
^ "Oya Aydoğan'ın oğlu annesinin vasiyetini açıkladı". NTV.com.tr. 16 Mayıs 2016. Erişim tarihi : 16 Mayıs 2016.


Bu konuyu yazdır

Oku-1 Boksör Muhammed Ali (Cassius Marcellus Clay Jr.) Kimdir - Biyografisi
Yazar: RasitTunca - 06-11-2018, 01:51 PM - Forum: Biyografiler - Yorum Yok



Boksör Muhammed Ali (Cassius Marcellus Clay Jr.) Kimdir - Biyografisi

Muhammed Ali, önceki adı :  Cassius Marcellus Clay Jr. (17 Ocak 1942; Louisville,

Kentucky - 3 Haziran 2016; Phoenix, Arizona), Amerikalı Müslüman profesyonel

boksör. Tüm zamanların en iyi boksörü olarak kabul edilen Muhammed Ali, kariyeri

boyunca yaptığı maçların yalnızca 5 tanesini kaybetmiştir.[2][3]

Hayatı

Müslüman olmadan önceki ismi Cassius Marcellus Clay Jr. olan Muhammed Ali, 17

Ocak 1942'de Kentucky Louisville'de doğdu. Afro-Amerikan ve İrlanda kökenlidir.

12 yaşındayken boksla tanıştı ve kısa zaman içinde National AAU ve Altın Eldiven

Şampiyonası'nda amatör kayıtlara girdi. Yine 1960'ta Roma'da ağır hafif siklette

altın madalya alarak profesyonel lige döndü. 18 yaşındayken katıldığı Roma

Olimpiyatları'nda altın madalya aldıktan sonra ünü giderek artmaya başladı.

1964 yılında 22 yaşındayken, S. Liston'u yenip Dünya Şampiyonu oldu. Bu zaferden

sonra dinini değiştirdiğini ve İslam'a geçtiğini açıkladı. Muhammed Ali ismini

aldı ve çok sevdiği boks'a 1967'den 1970'e kadar ara vermek zorunda kaldı.

"Vietnamlılar bana hiçbir kötülük yapmadılar ki onlarla savaşayım." diyerek

Vietnam Savaşı'na gitmediği için 5 yıl hapis ve 10 bin dolar para cezasına

çarptırıldı. Lisansı ve pasaportu elinden alınınca dava süresince maddi

sıkıntılar yaşadı ve iflas ettiğini açıkladı. Ailesinin yardımı ve

üniversitelerde para karşılığı yaptığı konuşmalarla geçimini sağladı. 1970'te

temyiz davasını kazanıp tekrar boksa döndü. 1971'de Joe Frazier ile 'Asrın

maçı'na çıktı ve profesyonel boks kariyerinde ilk defa kaybetti. Uzmanlar üç

buçuk sene aradan sonra sadece 2 maç yapan Muhammed Ali'nin bu kadar zor bir maça

hazır olmadığı görüşünde hemfikirdi. Fakat o en kısa zamanda tekrar şampiyon

olmak istiyordu. Ardından çenesinin kırıldığı maçta Ken Norton'a sayı ile

yenilince, kendi ve yakınları dışında birçok kişi kariyerinin bittiğini sandı.

Fakat o azmedip art arda unvan için rakip olan boksörleri bir bir yendi. Ken

Norton'i yenip rövanşı aldı.

1973'te Joe Frazier ile unvan maçı için anlaştı. Arada sadece Joe Frazier-George

Foreman maçı kalmıştı. Frazier sürpriz bir şekilde iki raund'da nakavt oldu. Ali

böylece önce Fraizer ile maç yapıp arkasından da Foreman'la maç ayarladı ve iki

maçı da nakavt'la kazandı. Böylece hem kaybettiği unvanını alacak hem de daha

bitmediğini gösterecekti. 1974'te Foreman’ın bahisçilerde 7'ye 1 favori olduğu

maçta rakibini hiç beklenmedik bir taktik ile sekizinci raundda nakavt edip hak

ettiği unvanı Floyd Patterson'den sonra tekrar elde eden ikinci boksör oldu.

1978'de L. Spinks'e yenilip ardından aynı yıl rakibini yenince Dünya

Şampiyonluğunu 3 kez elde eden ilk boksör oldu. O zamanlar sadece 2 Dünya Boks

Federasyonu olması değerini daha da farklı kılıyordu. 2008 yılı itibari ile 8

Dünya Boks Federasyonu bulunuyordu. Muhammad Ali'nin etkin döneminde en iyi

boksörler, unvanı elde edebilmek için, mutlaka karşı karşıya gelirlerdi. George

Foreman'in 1994 yılında 20 sene aradan sonra tekrar Dünya Şampiyonu olması ve

unvanını çok kez savunması, o dönemin boksunun birçok ülkede neden "Altın 70'li

yıllar" diye anıldığını bize anlatıyor.

1978'de boksu Şampiyon olarak bıraktı. Sonra 1984'te Parkinson hastalığına

yakalanmasına rağmen bunu gizleyip büyük para karşılığı iki maç daha yapıp

kaybetti. İkisi de o vaktin veya sonrasının Dünya Şampiyonları idi. (eski

sparring partneri Larry Holmes ve Trevor Berbick). Profesyonel döneminde sadece 5

kez yenilen, Olimpiyat ve Dünya Şampiyonu olan Muhammed Ali, 36 yaşına kadar

bütün şampiyonlar için tek isim olmayı başardı ve 37'si nakavt olmak üzere 56 maç

kazandı.

Ona sadece bir boksör olarak bakmamak gerekir. Çünkü o gücüyle olduğu kadar

kişiliğiyle de hep daha iyisini yapmaya çalışmıştır. 1960 Roma Olimpiyatları'ndan

döndükten iki gün sonra bir lokantada sadece beyazlara servis yapıldığını

öğrenince, altın madalyasını Ohio Nehri'ne atmıştır. 1996 Atlanta

Olimpiyatları'nda bu madalyanın yerine başka bir altın madalya kendisine

verilmiştir.

Din olarak İslamiyet'i seçmiştir ve Vietnam Savaşı'na gitmemiştir. Bu durumu

şöyle dile getirmiştir :  "Benim onlarla sorunum yok." (I'I ain't got no quarrel

with them Vietcong'). Bu nedenle unvanlarına el konuldu ve bokstan

uzaklaştırıldı. Fakat o yılmadı. Bu süre içerisinde üniversiteleri dolaşarak

İslamiyet'i anlattı. Malcolm X ile yakın ilişkileri oldu. Verimli işlerle

uğraştı.
Bokstan sonraki yaşamı
Oval Ofiste Başkan Ronald Reagan ve Muhammed Ali, 1983
Eşi Lonnie Ali ile beraber, Başkan George W. Bush, Beyaz Saray'daki törende, 9

Kasım 2005 tarihinde Başkanlık Özgürlük Madalyasını sunduktan sonra Muhammed

Ali'ye sarılırken.

1984 yılında, Muhammed Ali Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Ronald Reagan'ın

yeniden seçilebilmesi için kendisine destek verdiğini açıkladı.[4] 1991 yılında

Ali, Körfez Savaşı sırasında Irak'a gitti ve Amerikalı rehinelerin serbest

bırakılmasını müzakere etmek amacıyla Saddam Hüseyin ile bir araya geldi.[5]

1996 yılında Atlanta, Georgia'da 1996 Yaz Olimpiyatları'nda ateşini yakma onuruna

vardı.

17 Kasım 2002 tarihinde, Muhammed Ali, "Barış BM Elçisi" olarak Afganistan'a

gitti.[6] BM özel konuğu olarak üç günlük bir iyi niyet misyonuna ilişkin

Kabil'de bulundu.[7]

27 Temmuz 2012 tarihinde Ali, Londra'da, 2012 Yaz Olimpiyatları Açılış

törenindeki Olimpiyat Bayrağını taşıdı. Parkinson hastalığından dolayı stadyumda

bayrağı taşıyamayacak hale gelince eşi Lonnie tarafından ayakta durmasına

yardımcı oldu.[8]

20 Aralık 2014 tarihinde Ali, pnömoni şikayetine muzdarip hastaneye yatırıldı.

Ali bir kez daha Scottsdale, Arizona'da bir konuk evinde tepkisiz bulunduktan

sonra idrar yolu enfeksiyonu rahatsızlığı ile 15 Ocak 2015 tarihinde hastaneye

yatırıldı. Ertesi gün taburcu oldu.
Muhammed Ali (28 Ocak 2006, Davos)

Muhammed Ali'nin zamanının en iyisi olduğu kabul edilir. 2001 yılında Hollywood

tarafından hayatı filme alındı. Ali adlı filmde Muhammed Ali'yi Will Smith

canlandırdı.

Parkinson hastalığı yüzünden uzun süre Michigan'daki çiftliğinde gözlerden uzak

yaşamayı tercih eden ünlü boksör, ringlerde 20 yıldır ağzından düşürmediği "Bütün

zamanların en iyisiyim" lafını ispatlayarak bir efsane olmuştur.

Buna rağmen, 2001 yılındaki 11 Eylül saldırıları üzerine Muhammed Ali, başında

New York İtfaiye Müdürlüğü şapkası ile Sıfır Noktasına giderek destek ve

dayanışmasını göstermek gereği duymuş ve şöyle demiştir :

“Beni asıl inciten, 'İslam' adının bulaştırılması ve 'Müslüman' [adının]

bulaştırılması ve sorun çıkarılıp nefret ve şiddete yol açılması. İslam, katil

dini değildir. İslam, barış demektir. Evde öylece oturup insanların sorunun

kaynağı olarak Müslümanları yaftalamalarına seyirci kalamazdım.”[9]

Hayatını anlatan biyografik roman, 2002 yılında Kaknüs Yayınları tarafından

yayımlanmıştır (ISBN 975-6698-34-9).

Uzun süredir Parkinson hastalığı ile mücadele eden Muhammed Ali 3 Haziran 2016

tarihinde solunum yolu rahatsızlığı nedeniyle tedavi gördüğü hastanede yaşamını

yitirmiştir.[10]

----------------------

Holywodda ünlüler anıtındaki isimini Muhammed yazıyor diye yere değilde duvara

yazdıran adam vefat etti.

“Ben Peygamber’in (sav) ismini taşıyorum, bu sebeple insanların bu ismin üstünde

gezmesine müsade edemem” diyerek teklifleri reddeder.Bunun üzerine üzerinde

Muhammed Ali’nin ismi olan yıldız duvara asılır. Duvara asılı tek ‪isim‬ Muhammed

Ali’nin ismidir.
Mekanın ‪cennet‬ olsun ‪şampiyon‬…
Muhammed Ali (Önceki adı :  Cassius Marcellus Clay Jr., 17 Ocak 1942; Louisville,

Kentucky – 3 Haziran 2016; Phoenix, Arizona)[2], Amerikalı profesyonel boksör.

Tüm zamanların en iyi boksörü olarak kabul edilen Muhammed Ali, kariyeri boyunca

yaptığı maçların yalnızca 5 tanesini kaybetmiştir.
Hayatı


-----------------
Kaynak  :
-------------
Halk Ansiklopedisi Wikipedia

-------------
Etiketler  : Boksör, Muhammed Ali, Cassius Marcellus Clay

Jr., Kimdir ,Biyografisi, efsane boksör,Halk Şampiyonu, Boksun En iyisi,The

Greatest Boxer,Boxer,MuhammedAli,Ali,Muhammed,Şampiyon,Şampiyon boksör,

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Karl Landsteiner Kimdir - Biyografisi
Yazar: RasitTunca - 06-11-2018, 01:46 PM - Forum: Biyografiler - Yorum Yok



Karl Landsteiner Kimdir - Biyografisi

Karl Landsteiner (d. 14 Haziran 1868, Viyana, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu

- ö. 26 Haziran 1943, New York, ABD), Avusturya kökenli ABD'li immünolog ve

patolog.Başlıca kan gruplarını bulması ve kan naklinin tıpta basit bir işlem

haline gelmesini sağlayan ABO kan grupları sistemini geliştirmesiyle 1930 Nobel

Fizyoloji veya Tıp Ödülü'nü almıştır.

1898-1908 arasında Viyana Patoloji Enstitüsü'nde araştırmacı olarak çalışırken

insanlarda kanın yapısındaki farklılıkları bularak, uygun olmayan kan

nakillerinin tehlikelerini ortaya çıkardı. 1901'de, alyuvarlarda hücre zarının

dış katmanına bağlanan antijenlerin türüne göre insanda en az üç kan grubu

olduğunu gösterdi; bu grupları A, B ve O olarak adlandırdı. Bir yıl sonra, A ve B

antijenlerinin ikisini birden taşıyan ve AB antikorları içermeyen AB grubu

bulundu. Landsteiner, 1927'de M ve N gruplarını, 1940'ta ilk kez bulunduğu maymun

türünün adını taşıyan Rhesus (Rh) faktörünü saptadı. Rh faktörü, anne ve dölütün

kanında ortaya çıkabilen ve düşük, ölü doğum ya da yeni doğanda ölümcül bir

hastalığa yol açan bir dizi tepkimenin temelini oluşturuyordu.

Landsteiner'in çalışmaları adli tıbbın gelişmesine önemli katkılarda bulundu;

babalık ve cinayet davalarında kan gruplarının güvenilir birer kanıt olarak

kullanılmasını sağladı. Kan gruplarının belirli genler aracılığıyla kuşaktan

kuşağa aktarıldığının kanıtlanması, kalıtım ve antropoloji araştırmaları için de

etkili bir yöntem sağladı.

Landsteiner 1909-1919 arasında Viyana Üniversitesi'nde, 1922-1943 arasında New

York kentindeki Rockefeller Tıp Araştırmaları Enstitüsü'nde patoloji dersleri

verdi. Başlıca yapıtı, bağışıklık kimyasının kurulmasına katkı niteliğindeki The

Specificity of Serological Reactions 'dır (1936; Serolojik Tepkimelerin

Özgünlüğü).


-------------------
AUF DEUTSCH
------------------
Karl Landsteiner (* 14. Juni 1868 in Baden bei Wien; † 26. Juni 1943 in New York)

war ein österreichisch-US-amerikanischer Pathologe und Serologe, der 1901 das

AB0-System der Blutgruppen entdeckte, wofür er 1930 den Nobelpreis für

Physiologie oder Medizin erhielt. 1921 führten ihn weitere Arbeiten zur Prägung

des Begriffs Hapten; 1940 entdeckte er außerdem mit Alexander Solomon Wiener und

Philip Levine den Rhesusfaktor.

Anfang der Karriere

Landsteiners Vater Leopold (1817 Wien – 22. Februar 1875 ebenda), ein bekannter

Journalist und erster Chefredakteur der Zeitung Die Presse, starb mit 58 Jahren,

als Karl sechs Jahre alt war. Dadurch hatte er eine sehr enge Beziehung zu seiner

Mutter Fanny, geb. Heß, und ihre Totenmaske hing bis zu seinem Tod in seinem

Schlafzimmer. Landsteiner studierte nach seiner am heutigen Gymnasium Wasagasse

in Wien mit Vorzug bestandenen Matura [1] ab 1885 an der Universität Wien Medizin

und promovierte dort 1891. Während seines Studiums veröffentlichte er eine Arbeit

über den Einfluss von Diäten auf die Zusammensetzung des Blutes.

Nach seinem Studium verbrachte Landsteiner fünf Jahre im Ausland in Laboratorien

in Zürich bei Arthur Hantzsch, in Würzburg beim berühmten deutschen Chemiker Emil

Fischer und in München bei Eugen Bamberger. 1896 kehrte er nach Wien zurück und

wurde Assistent am von Max von Gruber geleiteten Hygienischen Institut. Dort

führte er Studien über den Mechanismus der Immunität und das Wesen von

Antikörpern durch. Zwischen 1898 und 1908 war Landsteiner Assistent an der

Pathologischen Anatomie der Universität Wien, danach bis 1919 Prosektor am

Wilhelminenspital in Wien. 1903 habilitierte er sich bei Anton Weichselbaum im

Fach Pathologie und 1911 erfolgte die Ernennung Landsteiners zum

außerordentlichen Professor für Pathologie. Während dieser Zeit veröffentlichte

er viele medizinische Arbeiten, unter anderem über die Übertragung der

Kinderlähmung. Landsteiners Leistung – zusammen mit Erwin Popper – war der

endgültige Nachweis, dass Kinderlähmung eine infektiöse Krankheit ist und durch

Injektion von Rückenmarkflüssigkeit eines an der Krankheit verstorbenen Kindes

auf Affen übertragen und von einem Tier zum nächsten übertragen werden kann.[2]

Für seine bahnbrechenden Er

Entdeckung der Blutgruppen

Landsteiner entdeckte 1900, dass bei Kontakt das Blut zweier Menschen oft

verklumpte (Hämagglutination). 1901 stellte er fest, dass dieser Effekt auch

durch Kontakt von Blut mit Blutserum eintrat. In seiner Arbeit „Über

Agglutinationserscheinungen normalen menschlichen Blutes“, welche 1901 in der

„Wiener klinischen Wochenschrift“ der Gesellschaft der Ärzte in Wien erschien,

berichtete er erstmals in einer Fußnote über die Annahme, dass es drei

verschiedene Blutgruppen geben müsse.[3] In der Folge gelang es ihm dann, die

drei Blutgruppenmerkmale A, B, und 0, die er als C bezeichnete, des menschlichen

Blutes zu identifizieren.[4] Das (erst 1910 von Emil von Dungern und Ludwik

Hirszfeld so bezeichnete) Blutgruppenmerkmal AB wurde 1902 von zwei Kollegen

Landsteiners, dem Wiener Internisten Alfred von Decastello-Rechtwehr (1872–1960)

und dessen Mitarbeiter Adriano Sturli (1873–1964), entdeckt. Die 1910 von Dungern

und Hirszfeld vorgeschlagene AB0-Nomenklatur wurde übrigens erst 1928 auch

international übernommen.

Landsteiner war es auch, der erkannte, dass die Bluttransfusion zwischen Personen

der gleichen Gruppe nicht zur Zerstörung der Blutzellen führte, wohl aber

zwischen Personen verschiedener Blutgruppen, so dass im Jahre 1907 die erste

erfolgreiche, auf seinen Arbeiten basierende Bluttransfusion am Mount Sinai

Hospital in New York von Reuben Ottenberg durchgeführt werden konnte.

Heute weiß man, dass Menschen mit der Blutgruppe AB Erythrozyten aller anderen

Blutgruppen akzeptieren (Universalempfänger), Erythrozyten der Blutgruppe 0

können von allen Gruppen empfangen werden (Universalspender). Dies liegt daran,

dass Menschen mit der Blutgruppe AB keine Antikörper gegen die Blutgruppe A oder

B bilden. Die Blutgruppe 0 dagegen besitzt weder das Merkmal A noch das Merkmal

B, so dass nach der Übertragung beim Empfänger auch keine Antikörper dagegen

gebildet werden können.

Heutzutage werden bei Bluttransfusionen nur Erythrozytenkonzentrate ohne

Blutserum mit Antikörpern übertragen. Diese Erkenntnis ist besonders bei

Bluttransfusionen und Operationen sehr wichtig. Für die Entdeckung der

Blutgruppen erhielt Landsteiner 1930 den Nobelpreis für Medizin.

Weitere Forschungstätigkeit


Nach dem Ende des Ersten Weltkriegs folgte Landsteiner 1919 der Berufung nach Den

Haag, wo er die Prosektur eines kleinen Katholischen Krankenhauses leitete, in

zwölf Veröffentlichungen jedoch weiterhin verschiedene serologische Probleme

behandelte. So berichtete er 1921 über niedermolekulare „spezifische Substanzen“,

die die Bindung an ein Protein benötigen um ein sog. Vollantigen zu werden, und

für die er die Bezeichnung Haptene vorschlug. 1922 nahm Landsteiner eine Stelle

am Rockefeller-Institut in New York an, wo er 1940 zusammen mit seinen Schülern

Philip Levine und Alexander Solomon Wiener den Rhesusfaktor beschrieb, den er im

Blut von Rhesusaffen entdeckt hatte. Neben der Arbeit an den Blutgruppen

beschäftigte er sich mit Fragen zur Entstehung der Paroxysmalen

Kältehämoglobinurie, in deren Folge die Donath-Landsteiner-Reaktion als Test zur

Diagnosesicherung entwickelt werden konnte. In den Jahren 1927/1928 fungierte er

als Präsident der American Association of Immunologists.

Auf dem Gebiet der Bakteriologie gelang es Landsteiner zusammen mit Clara Nigg in

den Jahren 1930–1932 Rickettsia prowazekii, den Fleckfiebererreger, in lebenden

Gewebekulturen zu züchten.

In seinen letzten Jahren arbeitete er an onkologischen Fragestellungen, da seine

Frau an einem bösartigen Tumor der Schilddrüse erkrankt war.

Karl Landsteiner war ein Mensch voller Energie und Forscherdrang. Typisch dafür

ist auch sein Ende :  Mit 75 Jahren, am 24. Juni 1943, erlitt er während der

Arbeit in seinem Labor am Rockefeller-Institut einen Herzinfarkt, dem er zwei

Tage später erlag. Seine Frau starb am Weihnachtstag desselben Jahres.

Im Laufe seines Lebens empfing er viele hohe Auszeichnungen, darunter

Ehrendoktorate von Universitäten – eines allerdings fehlt, das von Wien.

Lediglich im Arkadenhof der Wiener Universität wurde ihm eine Gedenkplakette

gewidmet. Seit 1929 besaßen er und seine Familie die US-amerikanische

Staatsbürgerschaft. 1946 wurde er postum mit dem Albert Lasker Award for Clinical

Medical Research ausgezeichnet.

Privatleben

1916 heiratete Landsteiner nach langjähriger Verlobungszeit (Landsteiner konnte

sich aufgrund seiner freiwilligen Arbeitslast nicht zur Heirat entschließen)

Leopoldine Helene, geborene Wlasto. Sie war die Tochter des Mesners der

griechisch-orientalischen Kirchengemeinde zu St. Georg. Aufgrund ihrer Liebe zu

ihm verließ sie ihre angestammte Konfession, um ihrem – 1890 vom Judentum zum

katholischen Bekenntnis konvertierten[5] – Gatten auch religiös näher zu sein.

1917 wurde sein Sohn Ernst Karl geboren. Landsteiner war ein guter und äußerst

besorgter Vater, dem es im letzten Kriegsjahr gelang, eine Ziege aufzutreiben, so

dass trotz allen Mangels wenigstens frische Milch im Haus zur Verfügung stand.

Eigenhändig sammelte er Kräuter, damit daraus Ersatzspinat gekocht werden konnte.

In der Gemeinde Purkersdorf hatte er ein Haus gekauft, damit sein Nachwuchs nicht

in der Stadt, im 9. Wiener Gemeindebezirk, aufwachsen musste.
Privat las er gerne, heimlich auch Kriminalromane – heimlich deswegen, weil er

diese Lektüre eigentlich als unter seiner Würde empfand.

Aussehensmäßig strahlte er große Würde aus, war ein Hüne von Gestalt, von

kräftiger Statur mit herabhängendem Schnurrbart und einem vergeistigt-forschenden

Blick.

Obwohl er seit 1929 die amerikanische Staatsbürgerschaft hatte, fühlte er sich

zeit seines Lebens als Europäer, sprach Deutsch allerdings nur dann, wenn er

ungehalten wurde, wie seine Schüler an der Universität feststellten.

Seine Frau und er wurden Seite an Seite in Nantucket, Massachusetts, beigesetzt.

[1]

Landsteiner war ein ausgezeichneter Pianist. Er hatte einen großen

Bechsteinflügel in seinem Salon.

Würdigung

   1968 brachte die Österreichische Post zum 100. Geburtstag eine

Sonderpostmarke heraus.[6]
   Seit 1976 ist der Mondkrater Landsteiner nach ihm benannt.
   Bis zur Euro-Umstellung zierte sein Bild den österreichischen 1000-

Schilling-Schein. Die Rückseite zeigte ihn in seinem Labor im Pathologisch-

Anatomischen Institut der Universität Wien.
   Seit 1988 vergibt die Österreichische Gesellschaft für Allergologie und

Immunologie (ÖGAI) jährlich den „Karl Landsteiner Preis“ für hervorragende

wissenschaftliche Publikationen auf dem Gebiet der immunologischen

Grundlagenforschung. Im Jahre 2003 wurde von der ÖGAI die „Karl Landsteiner-

Medaille“ für ein hervorragendes Lebenswerk auf dem Gebiete der Immunologie

gestiftet und 2004 erstmals verliehen. Zu Ehren von Landsteiner wird auch der

Avery-Landsteiner-Preis verliehen, der Karl Landsteiner Memorial Award der

American Association of Blood Banks (AABB) sowie die alle zwei Jahre vergebene

Landsteiner Vorlesung der Deutschen Gesellschaft für Transfusionsmedizin und

Immunhämatologie (DGTI).
   Am Geburtstag Karl Landsteiners wird seit 2004 der „Weltblutspendetag“

begangen.
   Seit 2005 besteht in Niederösterreich die „Karl Landsteiner Gesellschaft“ als

Verein zur Durchführung von wissenschaftlichen Forschungen im Bereich der Medizin

und verwandter wissenschaftlicher Disziplinen.
   er war seit 1927 Mitglied der Deutschen Akademie der Naturforscher Leopoldina

– Nationale Akademie der Wissenschaften
   In Klagenfurt ist die Karl-Landsteiner-Gasse nach ihm benannt.
   Auf Beschluss des Leipziger Stadtrates[7] wurde 2011 eine Straße im

Stadtbezirk Mitte, Ortsteil Zentrum-Südost, nach ihm benannt.
   2013 nahm in Krems an der Donau (Österreich) die Karl Landsteiner

Privatuniversität für Gesundheitswissenschaften ihren Betrieb auf.
   2016 widmete ihm Google zu seinem Geburtstag einen eigenen Doodle

Werke (Auswahl)


   Über die Agglutinationserscheinungen normalen menschlichen Blutes. 1901.
   Die Spezifizität der serologischen Reaktionen. 1933.

Literatur


   Paul Speiser. Karl Landsteiner, Entdecker der Blutgruppen und Pionier der

Immunologie. Biographie eines Nobelpreisträgers aus der Wiener Medizinischen

Schule. 3. unveränd. Auflage. Blackwell Ueberreuter-Wiss., Berlin 1990 ISBN 3-

89412-084-3.
   Landsteiner, Karl. In :  Österreichisches Biographisches Lexikon 1815–1950

(ÖBL). Band 4, Verlag der Österreichischen Akademie der Wissenschaften, Wien

1969, S. 433 f. (Direktlinks auf S. 433, S. 434).
   Handbuch österreichischer Autorinnen und Autoren jüdischer Herkunft 18. bis

20. Jahrhundert. Hrsg. :  Österreichische Nationalbibliothek, Wien. K. G. Saur,

München 2002, ISBN 3-598-11545-8 (Band 2) S. 781.
   Hans Schadewaldt :  Landsteiner, Karl. In :  Neue Deutsche Biographie (NDB).

Band 13, Duncker & Humblot, Berlin 1982, ISBN 3-428-00194-X, S. 521–523

(Digitalisat).


-------------------
Etiketler  :  Karl Landsteiner,Kimdir,Biyografisi,wer ist

Karl Landsteiner,immünolog,patolog.Başlıca, kan gruplarını bulması, ve kan

naklinin, tıpta, basit bir işlem, haline gelmesini, sağlayan

adam,avusturyali,österreicher,

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Seyyid Ahmed El Arvâsî Kimdir
Yazar: RasitTunca - 06-11-2018, 01:43 PM - Forum: Biyografiler - Yorum Yok



SEYYİD AHMED EL ARVÂSÎ KİMDİR


SEYYİD AHMED EL ARVÂSÎ KİMDİR

Köklü medeniyetlere sahip olan milletler; sıra dışı mütefekkirler, çok değerli âlimler, eşsiz sanatkârlar, emsalsiz edipler, müstesnâ gönül mîmarları ve çok kıymetli dâvâ adamları yetiştirirler… Gerçekten de; münevverlerini, mütefekkirlerini, sanatkârlarını, ilim erbâbını, ruh hamurkârlarını, ideâlistlerini ve dâvâ adamlarını yetiştiremeyen toplumların devamlı irtifâ kaybettiği tarihî bir hâkikâttir. Yine inkârı mümkün olmayan bir diğer gerçek ise, bir milletin büyük fikir adamları yetiştirebilmesi için o toplumun; âteşin bir îmana, köklü bir medeniyete, zengin bir kültüre, engin bir tarihî birikime, ulvî bir ülküye ve millî bir ideâle sahip olması gerektiğidir…
Türk Milleti; muhteşem İslâm Medeniyeti’ne, 5000 yıllık tarihi geçmişe ve muazzam bir kültüre sahip olmasına rağmen; ne yazık ki, uzun zamandan beri bir medeniyet seyyahı durumuna düş/ürül/erek temel değerlerinden uzaklaş/tırıl/mış, toplum olarak ârafta kalmış, münevver ve mütefekkir insanlar yetiştirme hususunda da önemli sıkıntılar çekmiştir / çekmektedir…

Türk Millet olarak bizler, son iki asırdır medeniyet değiştirme vetiresinin tabiî neticelerini yaşadık… Bizi “Biz” yapan millî-İslâmî ve insânî değerlerimizden uzaklaştık… Mefkûrelerimizi, âlemşümul hedeflerimizi ve büyük düşünme ideâllerimizi yitirdik… Din-dil ve târih şuurumuzu paslandırdık, ufkumuzu aydınlatacak olan gerçek fikir adamlarımızı yetiştirebilme bahtiyarlığından mahrum kaldık ve bugünkü fikir fukarâlığına duçâr olduk…

Artık günümüzde; ismiyle müsemmâ gerçek “fikir adamı” çıkartamamanın üzüntüsünü tâ kalbimizde duyarken, ‘Eskimeyen Eski Medeniyetimiz’in yetiştirdiği erbâb-ı kalemleri ebedî âleme bir bir yolcu ediyor ve yerlerine yenilerini ikâme edemediğimiz için, hem maddî, hem de mânevî açıdan çok ıstıraplı dönemler yaşıyoruz… Ne yazık ki; yeni Mehmet Âkifler, Peyâmî Safâ’lar, Nurettin Topçu’lar, Necip Fazıl’lar, Osman Turan’lar, Cemil Meriç’ler, Galip Erdem’ler, Erol Güngör’ler… yetiştiremiyoruz…

Türk-İslam Medeniyeti’nin ferah-fezâ ikliminden ilhâm alarak fikir susuzluğumuzu gideren bu müstesnâ mütefekkirler; sadece yaşadığı dönemi değil, sonraki birkaç asrı da aydınlatan, istikbâldeki pek çok nesli de irşâd eden/ edecek olan âbide şahsiyetlerdi… Bu mümtaz insanlar, “Herkes ölür, ama herkes hayatı gerçek mânâsıyla yaşamaz.” sözüne örnek teşkil eden ölümsüz fânilerdi… Onlar, düşünce dünyamızın sönmeyen yıldızları olarak vefâtından sonra da yaşayan, tahlilleri, tespitleri, teşhisleri ve çözüm yolları günümüzle birlikte gelecekteki meselelerimize de ışık tutan, her geçen gün kıymetleri daha iyi anlaşılan ve değerleri artarak devam eden “Mektep Adamlar”dı…

İşte Seyyid Ahmed Arvâsî Hoca da; bu müstesnâ mütefekkirlerden, âbide şahsiyetlerden, mümtaz insanlardan, ölümsüz fânilerden, Mektep Adamlardan birisiydi…

Seyyid Ahmed Arvâsî, hayatını “..Emrolunduğun gibi dosdoğru ol..” (Hûd, 11/112) İlâhî îkazına göre şekillendiren, Kur’ân-ı Azimüşşân’ı her konuda rehber olarak gören, hiçbir zaman Şanlı Peygamberimiz(s.a.v.)’in sünnet-i seniyyelerinden ayrılmayan, ömrünü inancına ve milletine adayan, Efendimiz’de en kâmil mânâsıyla tebârüz eden bir çok güzellikleri ve özellikleri bünyesinde toplayan bir îman burcuydu…
Seyyid Ahmed Arvâsî, İslâm parantezindeki Türk Milliyetçiliği’nin husûsî adını “İ’lây-ı Kelimetullah için Nizâm-ı Âlem Ülküsü” diye tavsif eden, fikriyatımızı bu doğrultuda tebellür ettiren, “izm”lerin ya da şahısların putlaştırılmasına şiddetle karşı çıkan, yanlış ölçülere sahip olmamızı önleyerek zihinlere vurulmak istenen prangaları söken ve ufkumuzu aydınlatan gerçek bir münevver, îmanlı bir mefkûre adamıydı…

Rahmetli Arvâsî Hoca; mükemmel şahsiyeti, şahsiyetinden kaynaklanan ölçülü tavrı, tevazuu, yüksek ideâli, düşünce dünyası, ilmi, asâleti, ahlâkı ve inancıyla düşünce hayatımızda derin izler bırakan büyük bir âlimdi…

Seyyid Ahmed Arvâsî, çölleşen tefekkür dünyamıza hayat veren, çoraklaşmış gönüllerimizi suya kavuşturan bir fikir vâhasıydı… O; “Türk-İslam Ülküsü” adlı 3 ciltlik kitabıyla Ülkücü Hareket’in anayasasını yazan, tarihe, beşeriyetin hâfızasına ve Türk milliyetçilerinin gönlüne silinmez harflerle yazılan büyük bir mütefekkirdi… O, Ülkücü Hareketin fikri temellerini İslâmî ölçülere göre şekillendiren ve yönlendiren çok önemli fikir adamlarından birisiydi…

Yaşadığını yazan, yazdığını yaşayan, inandığını söyleyen, söylediğinin arkasında duran bir münevver olan Seyyid Ahmed Arvâsî, örnek bir Alp-Erendi… 56 yıllık kısa ömrüne çok büyük hizmetler sığdıran gerçek bir âlim, sâlih bir mü’min, müstesnâ bir insandı… O; sıradan bir kişi değildi, ender yetişen bir dehâ idi… O, bütün hayatını İslâm Dîni’ne ve bu hak dîne 1000 yıllık hizmetiyle şereflenen Türk Milleti’ne adamış, mükemmel bir eğitimci, farklı bir yazar, ufku geniş bir erbâb-ı kalemdi…

Seyyid Ahmed Arvâsî; bilge bir dervişti, yokluğu çok fazla hissedilen bir gönül adamıydı… O, İslâm Âlemi’nin geçirdiği buhran ve bunalımların, düştüğü zelil durumların sebeplerini ve çarelerini gösteren, bu uğurda bir ömür harcayan gerçek bir mücahitti… O, “Sahâbe-i Kiram’dan sonra İslâm’a en büyük hizmeti Türk Milleti yapmıştır.” diyen, “Yıldızlı göklerde dolaşan Hilâl’in mahzun olmasına” gönlü aslâ razı olmayan, “İslâm’ın basiretini ve Türk’ün haysiyetini” temsil eden tam bir karakter âbidesiydi…

Arvâsî Hoca; asırlardır İslâm sancağını taşımayı kendisine vazife bilen, İ’lây-ı Kelimetullah için Nizâm-ı Âlem Ülküsü’nü gâye edinen Türk Milleti’nin yetiştirdiği gönül ordusunun nurânî halkalarından birisiydi…

Seyyid Ahmed Arvâsî; Mekke’de doğan, Medine’de devlet hâline gelen, risâlet ve nübüvvetin nûruyla insanlığı îman çağına eriştirerek, cehâletin girdabında debelenen beşeriyeti medeniyetin en üst seviyesine çıkaran Yüce İslâm Dîni’yle; Türkistan’da tarih sahnesine çıkan, “Mekke’nin tevhid nûruyla” yıkanan, mefkûresini cihad ruhuyla taçlandıran ve Anadolu’da “Ufukların Efendisi” bir cihan devleti kuran Aziz Türk Milleti’nin İlâhî kader çizgisindeki kesişme noktalarından feyz ve ilhâm alan bir ilim, fikir, düşünce, îman ve aksiyon adamıydı…

Seyyid Ahmed Arvâsî, Allahü Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerim’de “..Ey Ehl-i Beyt, Allah sizden her türlü kiri giderip, sizi tertemiz yapmak istiyor..” (Ahzâb, 33/33) şeklinde belirttiği Muhammedî ahlâk ve sâlih îmanla bezenmiş “Nur Nesli”nden, yâni Ehl-i Beyt’tendir… Şeceresine göre Seyyid Ahmed Arvâsî; 42. baba ile Oniki İmam’dan Seyyid İmam Ali Rıza’ya, 47. babadan ise Hazreti Hüseyin’e ulaşmaktadır…

Seyyid Ahmed Arvâsî, 15 Şubat 1932 Pazartesi günü Doğubeyazıt ilçesinde doğar. Aslen Van’ın Bahçesaray ilçesine bağlı Arvas (Doğanyayla) köyündendir. 1952 yılında Öğretmen Okulu’nu bitirir ve Konya’nın Doğanbeyli Kasabasına ilkokul öğretmeni olarak tâyin edilir. Üç yıllık ilkokul öğretmenliğinden sonra askerliğini yedek subay olarak yapar ve 1958 yılında Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümü’nden mezun olur. Arvâsî Hoca, Van Alparslan Öğretmen Okulu, Savaştepe Öğretmen Okulu, Balıkesir Necati Bey Eğitim Enstitüsü, Bursa Eğitim Enstitüsü ve İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü’nde pedagoji öğretmenliği yapar. 1978 yılında İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü’nden sürgün edildiği Kırşehir ve Ümraniye’de çalışma imkânı bulamayınca, 1979 yılında emekli olmak zorunda kalır. Seyyid Ahmed Arvâsî, bir yandan öğretmenlik ve eğitimcilik görevini sürdürürken, diğer yandan da milliyetçi-mukaddesatçı dernek ve kuruluşlarla irtibatını hiç kesmeden devâm ettirir. Ülkemizde yayınlanan millî ve İslâmî dergilerde yazılar yazar.

Seyyid Ahmed Arvâsî, 1976 yılının eylül ayından itibâren haftalık “Devlet” gazetesinde ve 15 günde bir yayınlanan “Ülkücü Kadro”da dînî ve îtîkâdî konularda yazılar kaleme alır. “Genç Arkadaş”, “Hasret” ve “Nizâm-ı Âlem” dergilerinde yazmış olduğu yazılar Türkiye genelinde büyük yankı uyandırır. Ülkücü gençliğin millî-İslâmî şuurla yetişmesi için pek çok konferans ve seminer verir.1 Mart 1978 tarihinden îtibâren Hergün Gazetesi’nde günlük olarak makâleler yazmaya başlar. 12 Eylül 1980’de tutuklanır.12 Eylül Cuntasının cezaevlerine doldurduğu binlerce ülkücüden biri olarak Mamak zindanlarında çile çeker. İnançlarından ve fikirlerinden aslâ tâviz vermez. Berâber tutuklandığı partili arkadaşlarına: “Ülkücülük sâdece bir inanç, bir kimlik değil, her türlü baskılara, zulümlere karşı sönmeyen, söndürülemeyecek olan bir meşâledir.” diyerek moral ve sabır telkin eder. 17 Aralık 1981 günü “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası”nda vakur bir savunma yapar. 1983’te dönemin ülkücü yayın organları olan “Yeni Düşünce”, “Hamle”, “Doğuş”, “Millî Eğitim ve Kültür” gibi dergi ve gazetelerde görüşlerini dile getirir. 16 Eylül 1985 tarihinden itibâren vefâtına kadar (31 Aralık 1988) Türkiye Gazetesi’ndeki “Hasbihâl” adlı köşesinde hiç aksatmadan günlük yazılarına devam eder.

Müslüman Türk Milleti’nin büyük mütefekkiri, Ülkücü Hareket’in manifestosu olan “Türk-İslâm Ülküsü” adlı muhteşem eserin müellifi olan Seyyid Ahmet Arvâsî’nin Mamak zindanlarında rahatsızlanan kalbi; onun Alemlerin Rabbî’yle vuslatına vesile olur. 31 Aralık 1988 tarihinde İstanbul’da Hakk’ın rahmetine kavuşur. Vefâtının duyulması üzerine, yurdun dört bir yanından talebeleri, dava arkadaşları ve ömrünü hizmetine adadığı Ülkücü Hareket’in mensupları İstanbul’a akın eder. Rahmetli Seyyid Ahmed Arvâsî, 1 Ocak 1989 günü öğleyin Fatih Camii’nde on binlerce kişiden müteşekkil cemaatın kıldığı cenaze namazdan sonra Edirnekapı Mezarlığında toprağa verilir…

56 yıllık ömrüne ciltler dolusu eserler sığdıran ve “Bir Mektep Adam” olan Seyyid Ahmed Arvâsî, bütün yazılarında Türk Milleti’nin dolayısıyla da Türk milliyetçilerinin dâvâsının “Allah ve Resûlü’nün dâvâsı” olduğunu tebârüz ettirmiştir. Arvâsî Hoca, hayatı boyunca Şanlı Peygamberimiz(s.a.v.)’in; “İlmi yazı ile bağlayınız” hadisini kendisine rehber edinerek düşüncelerini kitaplaştırmıştır.

Seyyid Ahmed Arvâsî, “İleri Türk Milliyetçiliğinin İlkeleri” isimli 18 sayfadan oluşan ilk kitapçığını 1965 yılında yayınlamıştır. Bu eser, Türk-İslâm Ülküsü’nün özeti mahiyetinde 44 maddelik bir beyannâmedir. Arvâsî Hoca, bu kitapçıkta: “Milliyetçilik bir milletin kendini ekonomik, kültürel, sosyal ve politik yönden güçlendirmesi, başka millet ve gruplara sömürtmeme çabasıdır. Bu bakımdan milliyetçilik meşrû bir hak ve şuurdur.” demektedir.

Seyyid Ahmed Arvâsî’nin tanınmasına ve geniş kitleler tarafından okunmasına vesile olan eseri, 1968 yılında yayınladığı “Kendini Arayan İnsan” kitabıdır. “Kendini bilen Rabb’ini bilir.” hikmetine mebnî olan bu eserinde Arvâsî Hoca; madde ve mânâ terkibinden ibâret olan ve maddeye hiç benzemeyen insanı, materyalist bir mantıkla tanımanın mümkün olmadığını ifâde etmektedir. Arvâsî Hocamızın 1970 yılında yayınlanan “İnsan ve İnsan Ötesi” isimli eseri, “Kendini Arayan İnsan” adlı kitabının bir devamı niteliğindedir. İnsana ve insanın değerlerine psikolojik bir yaklaşım ve yeni bir bakış açısı getiren bu eser; “zübde-i âlem” olan insanın metafizik pencereden ilmî bir yorumudur…

Seyyid Ahmed Arvâsî’nin branşı olan pedagojide ve öğretmenlik mesleğinde söz sahibi olduğunu gösteren kitabı, 1976 yılında yazdığı ve o yıllarda bu konudaki tek eser olan “Eğitim Sosyolojisi”dir.
Rahmetli Hocamızın, en önemli eseri “Ülkücülüğü” bir reaksiyon olmaktan çıkarıp, bir fikrî aksiyon hareketi haline getiren, âlemşümul bir mesaj olarak cihâna ilân eden “Türk-İslâm Ülküsü”dür… “Türk-İslâm Ülküsü”, Seyyid Ahmed Arvâsî’nin 1Mart 1978 yılında Hergün Gazetesi’nde yazmaya başladığı yazılarının üç cilt halinde kitaplaştırılmasıdır. Bu eser, rahmetli Galip Erdem’in ifâdesiyle “Benzeri ve örneği olmayan” bir yazı tarzı olup, bir plan dâhilinde günlük yazı şeklinde tefrika edilen muhteşem bir kitaptır.” Tamamı 10 bölüm ve 559 makaleden oluşan “Türk-İslâm Ülküsü” adlı bu eser; bugün zihnimizi bulandıran ve kavram kargaşasına yol açan bütün meseleleri yıllar önce mufassal bir anlatım, objektif bir tespit ve detaylı bir tahlille ele almıştır…

Teşhisi konulan problemlerin çözüm yollarını da; ilmî bir değerlendirme, sağlam bir mantık, farklı bir bakış açısı, nitelikli bir yorum, inançlı bir zâviye, enteresan bir üslup ve hayata uygulanabilir projelerle izâh etmiş ve akılcı teklifler ortaya koymuştur. Arvâsî Hoca, bu muhteşem eserinde çok önemli fıkıh dersleri vermiş, konuları klasik fıkıh kitaplarındaki gibi madde madde sıralayarak anlatmamış, herkesin kolayca anlayacağı, fakat çok şümullü bir biçimde en girift meseleleri yorumlamış, hayatın her safhasında bilinip, tatbik edilmesi gereken İslâmî hükümleri insanların gönlüne ve beynine nakşetmiştir. Arvâsî Hoca, “aksiyoner olmadan dâvâ adamı olunamayacağını” bizlere öğretmiştir… Türk Milliyetçiliğini izah ederken; “Ülkücülük; ülkemiz ve yeryüzünde Allah’ın nizâmını hâkim kılmak için kendine metot olarak Allah ve Resûlünü ölçü alan bir îmân hareketinin adıdır.” diye açıklamıştır…

Seyyid Ahmed Arvâsî’nin 1982 yılında yayınladığı “Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz”isimli eseri müstâkil bir kitap olmakla beraber, Türk-İslâm Ülküsü’nün bütünlüğü içinde düşünülmesi gereken bir eserdir. “Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz”, iki bölümden müteşekkil olup, birinci bölümde İmâm-ı Gazâli’nin “Mahluk, Hâlık’ın anahtarıdır” düşüncesinden yola çıkılarak “diyalektik” anlatılmış; ikinci bölümde ise “estetik” mevzuuna yer verilmiştir. Bu eserde Arvâsî Hoca; insanı ve insan ruhunu ele almış, İslâmî motiflerle süslediği orijinal tahliller vücuda getirmiştir. İnsan ruhundaki arayışların ifâdesi olan sanatı, Necip Fâzıl’ın

“Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış,
Mârifet bu, gerisi yalnız çelik, çomakmış”

dediği gibi “Allah’ı aramak ve O’na ulaşmak için bir vasıta” olarak görmüş ve bu bakış açısıyla îzah etmiştir.

Seyyid Ahmed Arvâsî’nin 1982 yılında yayınlan “İlm-i Hâl” isimli eseri; başta insan olmak üzere, bütün mevcûdâta, bütün mahlûkâta ve kâinata yeni bir bakış açısı getiren, îtikat ve akâid bilgilerini klasik usulün farklı bir anlatımı diyebileceğimiz bir üslûpla ele alan müstesnâ bir ilmihâl kitabıdır.

Arvâsî Hocanın, 1986 yılında yazdığı “Doğu Anadolu Gerçeği” isimli eserinde “Şark Meselesi” olarak ele aldığı “bölücülük” konusunda çok önemli tespitler ve tekliflerde bulunmuştur. Seyyid Ahmed Arvâsî, emperyalist güçler tarafından üzerinde haince oyunların sergilenmeye çalışıldığı bu talihsiz beldemizin bir ferdi olması hasebiyle bölücüleri ve onların oyunlarını çok iyi tanıyan bir insandır. Arvâsî Hoca, Doğu Anadolu Gerçeği isimli eserinde sun’î bir şekilde vücuda getirilen Şark Meselesi’ne bir eğitimci ve bir sosyolog gözüyle yaklaşmış ve bu problemin bütün boyutlarını büyük bir vukûfiyetle vuzûha kavuşturarak gözler önüne sermiştir: “Bazı ahmak politikacılar, bazı gâfil yazar ve çizerler, aldatılmış piyon ve basiretsiz ideologlar, millî ve mukaddes değerlere yabancılaşmış kadrolar, ajanlar, çeşitli türdeki azınlık ırkçıları, yabancı uzmanlar, misyonerler, barış gönüllüleri….vb el ele vererek ülkemizi felâkete sürüklemek istemektedirler… Fakat unutmamak gerekir ki, Türk Devleti’nin parçalanması, sadece, çeşitli renkteki “küfür cephesinin” işine yarayacaktır. Allah korusun, muhalfarz, böyle bir parçalanma olursa, bundan sadece Türklük değil topyekûn İslam Dünyası zarar görecektir. Bunu bilerek ve düşünerek hareket etmek yalnız bir namus borcu değil, aynı zamanda “dinî” ve “millî” bir vecibedir.” demiştir.

Rahmetli Seyyid Ahmed Arvâsî’nin son eseri “Hasbihâl”dir. Hasbihâl serileri de Türk-İslâm Ülküsü gibi gazete yazılarından meydana gelmiştir. 16 Eylül 1985 tarihleri ile vefât ettiği gün olan 31 Aralık 1988 tarihleri kaleme aldığı ve Türkiye Gazetesi’nde “Hasbihâl” başlığı altında yayınlanan köşe yazılarıyla, hiçbir yerde yayınlanmamış olan makâlelerinden oluşmuştur.

Seyyid Ahmed Arvasî’nin İlâhî aşk ve îmân dolu olan kalbi rahatsızdı… İlk kalp krizini Mamak Cezaevi’nde geçirmişti… Arvâsî Hoca, 30 Aralık 1988 günkü yazısında “Bu gece duvara yeni bir takvim asacağım” demişti..Ve öyle de yaptı…31 Aralık 1988 günü, o büyük insan daktilosunun başında dünya misafirliğini tamamladı… “Ölümüm, idrâkimin Mutlak Varlık’ta tükenişini ifâde eder. Çünkü; her şey ondan gelmiş, yine O’na dönecektir..” diyen, “İslâm îman ve ahlâkına göre yaşamayı en büyük saadet bilen, büyük Türk Milleti’ni iki cihanda aziz ve mesut görmek isteyen” Arvâsî Hoca, simsiyah gözlerini, her zaman olduğu gibi dünya çirkinliklerine ebediyyen kapadı… Ve eşinin söylediği Kelime-i Şahadete iştirâk ederek mübârek ve temiz ruhunu Hakk’a teslim etti….Hayatı gibi son nefesi de mübârek ve şerefli oldu… Allah (c.c) rahmet eylesin… Rûhu şâd, mekânı Cennet olsun…

Nasıl bir deryâyı bardağa sığdırmak mümkün değilse, bütün hayatı mücâdele, çile, irşâd ve hizmet içinde geçen bu kadar büyük bir insanı benim kırık dökük cümlelerimle tasvir etmem elbette mümkün değil… Ummandan bir katre sunabildimse ne mutlu bana… Ve Fâtihâlar Arvâsî Hocaya…

SEYYİD AHMED ARVASİ HOCANIN BiR SOHBETİ

S. Ahmed ARVASİ HOCADAN müthiş bir yazı. Tam gündeme uygun. Bugünlere ışık tutuyor.

“Türk milleti, yeni ihtida etmiş bir millet değildir. O en az bin yıldan beri İslâm ile müşerref olmuştur. İslâmiyeti en doğru tarzda anlayan, yaşayan ve söz sahibi olan bir millettir. Bağrından İmâm-ı Azamları, İmâm-ı Mâtûridileri, İmâm-ı Gazâli’leri, İmâm-ı Birgivileri, İbni Kemâl’leri, Mollla Fenari’leri Ebu suud Efendiler gibi daha nice din âlimlerini Mevlâna Celâleddin-i Rûmî, Hacı Bayram-ı Veli, Hacı Bektaş-ı Veli Yunus Emre gibi nice tasavvuf büyüklerini yetiştiren Türk milleti büyük ve tarihi bir kitaplığa ve «bid’âtsız» bir din kültürüne sahiptir. İslâm dünyasının bütün kaynakları en sağlam belgeleri ile elimizdedir. Genç nesilleri bu kaynaklardan mahrum ederek onları ne idiği belirsiz kimselerin kitap ve yazılarına muhtaç bırakmak asla doğru değildir.
Bugün, kimlerin kontrolünde olduklarını bilmediğimiz pek çok “din akımı” ve onları temsil eden yazarların kitapları harıl harıl tercüme edilip, genç nesillerin ve halkımızın eline verilmektedir. Kimdir, bu yazarlar? Ne yazarlar? Hangi emellere hizmet ederler? Meselâ Serge Hutin adlı bir masonun yazdığı ve Fransa’da yayınlanan Fransızca “Les Francs-Maçons” adlı kitabın 27. sahifesinde yazıldığına göre, Cemaleddin-i Efgâni ve Muhammed Abduh din maskesi altında çalışan birer korkunç mason üstadıdırlar. (“Telfik-i Mezahip» adlı kitabın yazarı Reşit Rıza ise bunların talebesidir.) Arap dünyasında birçok siyasî hareketi ve yazarı etkisi altında tutan “İhvan-ül Müslimin” hareketi, aynı kitaba göre masonların kontrolü altındadır. Seyit Kutupların ve benzerlerinin kitaplarını genç nesillerin eline veren kimselerin bu yazarın “İhvanül Müslimin” hareketinin öncülerinden olduklarını bilmiyorlar mı? Meryem Cemile adlı yahudi dönmesi kadını himayesi altına alan Mevdudi acep ne yapmak ister? Bütün bu karanlık adamları okutmak için çırpınan çevreler, ne hikmetse İmâm-ı A’zam, İmâm-ı Malik. İmâm-ı Şafiî, İmâm-ı Hanbelî gibi sünnet yolu büyüklerini küçümsemek ve unutturmak isteyen kimselerdir. Bunların içinde İmâm-ı Gazâlileri bile beğenmiyenlerine rastlarsınız. Yüce Mevlâna’ları ve Yunus’ları tenkid edenler, Muhyiddin-i Arabi’ye kâfir diyenler ne hikmetse bunların arasında yer bulur


0 halde, İslâm dininin dosdoğru öğrenilmesinin yolu nedir? Herşeyden önce bu işe, devletimizin ve milletimizin selâmeti ve ferdî vicdânen tertemiz bir tarzda oluşması bakımından gerekli önemi ve değeri vermenin lüzumuna inanmak şarttır. Sonra, genç nesilleri ve milletimizi ne idiği belirsiz yazarların ve kitapların tesirinden kurtarıcı tedbirleri almak gerekir. Bugün kitaplığımızı dolduran binlerce cilt kitabımız yalnız bizi değil, bütün İslâm dünyasını yeniden tertemiz İslami hayatı yaşamak için bekleyen en berrak ve gür kaynak durumundadır. Bu kaynakları yeniden gözlere ve gönüllere açacak inkılâp çapındaki hareket nerede?
Katışıksız, sapasağlam günümüze gelen tek vahiy kitabı Kur’ân-ı kerim’i okutacak okul ve öğretmen nerede? Kitaba, Sünnete, İcma-ı Ümmete ve Kıyas-ı Fukahaya bağlanarak “ana caddeyi” arayan ve bulan hamleyi bekliyoruz.”
S. Ahmed ARVASİ HOCA

Seyyid Ahmed El Arvasi'den Güzel Sözler


   Batmayacağına inanarak suya bas, yürür gidersin. Mucize yürüyebilmen değil, inanabilmendir.
   Benim milliyetçilik anlayışımda asla ırkçılığa, bölgeciliğe ve dar kavmiyet şuuruna yer yoktur.
   Bir Doğu Anadolu çocuğu olarak, doğduğum ve büyüdüğüm bölge etrafında döndürülmek istenen hain niyetlere, (:::) tertiplere karşı elbette kayıtsız kalamazdım. Beni yakından tanıyanlar, bütün hayatımı ve çalışmalarımı Türk-İslam Ülküsü’ne vakfettiğimi elbette bilirler.
   Biz Müslüman Türk’üz. Bizi, gelecek asırlarda yine biz olarak temsil edebilecek güçlü kadrolara muhtacız.
   Kadrolar değişmedikçe, anayasalar, kanunlar, kararnameler ve tüzükler değişse bile bir mana ifade etmez.
   Hayretle gördüm ki bu ülkede Türk kelimesinden ürkenler var. Yine hayretle gördüm ki bu ülkede İslam kelimesinden ürkenler var. Ve yine ürpererek gördüm ki, bu ülkede Türk ve İslam kelimelerinin yan yana gelmesinden dehşete kapılan kişi ve çevreler var.
   Bugün yeryüzünde iki sömürgeci blok vardır. Bunlardan biri kara renkli “kapitalist” emperyalizm, diğeri ise bütün fraksiyonu ile “kızıl” emperyalizmdir. Birincisi “çok uluslu şirketlerin” paravanasında “az gelişmiş veya gelişmekte olan halklara yardım etmek, özgürlük ve uygarlık götürmek” maskesi altında, ikincisi de “ezilen, sömürülen halklara bağımsızlık, özgürlük ve adalet götürmek” maskesi altında “sınıfsal savaş” sloganı ile “iç savaşlar” çıkarmakta ve “dünya proleterlerinin dayanışması” adı altında işgalini gerçekleştirmektedir.
   Ve tarih bir gün, acz içinde kıvrana kıvrana şehadete susamış bir ülkücüden daha müthiş bir silahın keşfedilemediğini yazmak zorunda kalacaktır.
   Çok defa beynelmilelci sloganlara yapışarak vatan çocuklarını kendi öz tarihlerine milli ve mukaddes kültür ve medeniyetlerine, milli ülkülerine yabancılaştırmaya, dinlerine, dillerine, bayrağına ve tarihine düşman etmeye çalışıyorlar.

   Tarihine, kültürüne, bayrağına, devletine ve milletine yabancılaşmış nesiller ve kadrolar teşekkül etmişse, bizi biz yapan milli ve mukaddes değerlerimize alenen tecavüz edilebiliyorsa, devletin ve milletin bütünlüğüne yönelen eylemler pervasızlaşmışsa, bunları sadece sosyal değişmelerin tabii sonuçları olarak yorumlamak mümkün değildir; ihanetle, kendini sosyal değişmenin sancıları ile maskeleyemez.
   İtikat ve ibadete bid’at katan, İslâmiyet’i kendi dar idraklerine göre tamamlamaya kalkan beyinsizler, kendilerine ne ad verirlerse versinler, asla İslâm’a hizmet etmemektedirler.
   Türk milliyetçilerinin çile ve ıstıraba duçar olduğu dönemler Türk milli şuurunun yeni bir zaferini müjdelemektedir. Mustaripler, mağdurlar ve mazlumlar çoğalıp Türk milliyetçilerinin saflarını takviye ettikçe hareketin aşk ve hararet potansiyeli de artmaktadır.
   Türküm, Müslümanım ve medeniyim diyen Türk-İslam ülkücülerine, en az 200 yıldan beri ezilen hor görülen vatan çocuklarına devrimbazların neden, niçin ve nasıl düşman edildiğini acaba gösteremeyecek miyiz? “Türküm” derse ilkel olmakla itham edilen, milletin tarihine, kültürüne ülküsüne yabancılaşmayan öğretmen, memur, polis, öğrenci, işçi ve halkın ıstırabı ne zaman bitecek?
   Vatanımız ve milletimiz dört bir yandan ayrı renk ve biçimde gelişen kültür emperyalizmine maruz kalmaktadır. Kapitalist ve komünist oyunlara ilaveten Arap ve Fars kültürünün ülkemizdeki tahribatı çok büyük olmaktadır.
   Türk Milletinin hayati meselesi, tamamen kendinden olan, kendini çok seven milli tarihine, milli kültürüne gönülden bağlı ve bu değerlere yabancılaşmamış aydın ve milliyetçi kadrolardır. İşte milli eğitim Türk milletine daima bunları vermelidir.
   Dinimizin ve milliyetimizin düşmanları, din ve milliyet gibi iki mukaddes varlığımızı birbirine düşman göstermek oyunundan kolay kolay vazgeçeceğe benzemiyor.
   İnanıyorum ki hem Türk, hem Müslüman olmak, hem de muasır dünyaya öncülük etmek mümkündür.
   Türk devletini yıkmak ve Türk milletini parçalamak isteyen bölücüler yalnız Türklüğe değil, İslâm’a da ihanet etmektedirler.
   İslâm dünyasını esir almak isteyen şer kuvvetlerin ilk hedefi Türk devleti ve Türk milleti olmuştur.
   Kesin olarak iman etmişimdir ki Müslüman Türk milleti ve onun devleti güçlüyse, İslâm dünyası da güçlüdür.
   Kişi kavmini sevmekle suçlandırılamaz. Kavminin efendisi, kavmine hizmet edendir. Vatan sevgisi imandandır.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Tarık Akan Kimdir? Biyografisi
Yazar: RasitTunca - 06-11-2018, 01:41 PM - Forum: Biyografiler - Yorum Yok



Tarık Akan Kimdir? Biyografisi

Tarık Tahsin Üregül ya da sahne adıyla Tarık Akan (13 Aralık 1949, İstanbul - 16 Eylül 2016, İstanbul), Türk oyuncu.

1970 yılında Ses dergisinin oyunculuk yarışmasına katılarak birinci olmuştur. 1971 yılında ilk sinema filmi Emine ile oyunculuk kariyeri başlamıştır. Bir anda Yeşilçam'ın en yakışıklı oyuncularından birisi haline gelmiştir. Daha sonra 1972 yılında oynadığı film Suçlu ile 1973 yılında Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü alır. 1973 yılında Yeşilçam'ın en iyi duygusal filmlerinden birisi olarak bilinen Canım Kardeşim (1973) adlı filmde Halit Akçatepe ile başrol oynar. 1974 yılında Ertem Eğilmez'in yönettiği Rıfat Ilgaz'ın aynı adlı eserinden uyarlanan Hababam Sınıfı (1975) adlı filmde Damat Ferit adlı karakteri canlandırır, film 1975 yılında vizyona girer ve Türkiye'nin gelmiş geçmiş en iyi filmlerinden birisi olur ve bir klasik haline gelir. Ardından Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı (1976) adlı, serinin ikinci filminde rol alır. Film Akan'ın oynadığı son Hababam Sınıfı filmi olmuştur ve serinin gelmiş geçmiş en çok hasılat yapan filmi olur. Gülşen Bubikoğlu ile oynadığı her filmde büyük başarı elde eden Akan'ın, 1975 yılında Bubikoğlu ile birlikte oynadıkları Ah Nerede adlı romantik-komedi filmi ile büyük başarı elde eder.

1970'li yıllarda oynadığı filmlerle adından sıkça söz ettirmiştir. Boyu, giyinişi ve saç stili ile 70'li yıllara damgasını vurarak Yeşilçam'ın büyük jönleri arasına adını yazdırmıştır. Yeşilçam'ın "cici çocuğu" olarak bilinen Akan, 1977 yılında Zeki Ökten'in yönetmenliğini üstlendiği başrollerini Melike Demirağ ve Tuncel Kurtiz ile paylaştığı Sürü adlı filmde oynamıştır. 70'li yıllardaki tarzından uzak ve artık genelde bıyıklı olarak film çekmiştir. Sürü adlı film ile çok büyük başarı sağlamıştır. Ardından 1978 yılında Cüneyt Arkın ile beraber başrol oynadığı Maden adlı film ile artık her türlü filmde oynayabileceğini kanıtlamıştır. 1982 yılında Şerif Gören ve Yılmaz Güney'in yönettiği efsane olan Yol filmi ile çok büyük başarı elde etmiş ve dünyaya adını duyurmuştur. Film 1982 yılında Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ödülünü alan tek film olmuştur ve Akan, En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde aday olmuştur. 1990 yılında başrolünü oynadığı Karartma Geceleri adlı film Yeşilçam'ın klasikleri arasında yer almıştır. Tarık Akan, Altın Portakal Film Festivali adlı ödül yarışmasında yedi ödül alan tek erkek oyuncudur.

Yaşam öyküsü

Asıl adı, Tarık Tahsin Üregül olan oyuncu 13 Aralık 1949 yılında İstanbul'da bir abla ve bir ağabeyden sonra üçüncü çocuk olarak doğdu. Akan, bir dönem subay olan babası Yaşar Üregül'ün görevi nedeniyle Erzurum, Dumlupınar'da yaşamıştır. Babasının başka bir tayini üzere Kayseri'ye taşındılar ve ilkokulunuda burada tamamladı. Babasının emekliliği üzerine İstanbul'a tekrar taşındılar ve Bakırköy'e yerleştiler. Bakırköy'e taşındıktan sonra ortaokul ve liseyi burada tamamlamıştır. Lise'yi bitirdikten sonra, Yıldız Teknik Üniversitesi'ne girdi ve burada makine mühendisliği bölümünü okudu. Sinemaya geçmeden önce Bakırköy'deki plajlarda can kurtaranlık yapmaya başladı. Aynı zamanda sokaklarda işportacılık da yapmaya başladı. Yıldız Teknik Üniversitesi'nde, Makina Mühendisliği okuduktan sonra Gazetecilik Yüksek Okulu'na girdi ve bu okuldan mezun oldu. 1969 yılından sonra, 1970 yılında Ses adlı derginin düzenlediği Sinema Artist Yarışması adlı yarışmaya katılarak birinci oldu. Yarışmada birinci olduktan sonra 1971 yılında ilk kez Filiz Akın ve Ekrem Bora'nın başrol oynadığı sinema filmi Emine ile sinema filmi ile oyunculuk kariyerine başlamış oldu. 1979 yılında askerlik görevini yedek subay olarak Denizli'de yaptı. Sinemacılığın kötü gittiği 1978-1981 yılları arasında ticari taksi alarak kiralama sistemi ile ticaret hayatına devam etti. Tarık Akan, 1980 yılında 12 Eylül Darbesi'nde 12 yıl hapis cezası ile yargılanmış ancak 2.5 ay hücre hapsi cezası almıştır. 7 Ağustos 1986 tarihinde Yasemin Erkut ile evlenmiştir. Bu evlilikten 1986 yılında Barış Zeki Üregül dünyaya gelmiştir. Ardından 1988 yılında ikiz olan Yaşar Özgür ile Özlem dünyaya gelmişlerdir. 1991 yılında Bakırköy'de olan Taş Mektep adlı ilkokulun ortaklarından birisi olmuştur.

1995 yılında Aziz Nesin'in vefatından sonra görevini devralan oğlu Ali Nesin'den Nesin Vakfı başkanlığını devralmıştır. 2002 yılında Anne kafamda bit var isimli bir kitap çıkardı. Kitabında 12 Eylül Darbesi'nden sonra yaşadıklarını kaleme aldı. Yazları fırsat bulduğunda Bodrum, Akyarlar'da Manço kulüp yanında taştan bir Rum evini restore edip dostlarını da ağırladığı yazlık evinde kalmayı tercih etmiştir.


Kariyeri

1970-1976: İlk yıllar, Büyük başarı ve Şöhret

1970 yılında oyunculuk kariyerine ilk olarak Ses adlı derginin Sinema Artist Yarışması adlı yarışmasına girerek birinci olmuştur. Daha oyunculuk kariyerine başlamıştır. Tarık Akan, ilk olarak 1971 yılında Orhan Aksoy'un yönettiği Filiz Akın ve Ekrem Bora'nın başrollerde oynadığı Emine adlı filmde Metin karakterini canlandırarak Yeşilçam'a adımını atmıştır. İlk filmi duygusal bir film olduğu için sakin bir karakteri canlandırmıştır. Aynı yıl vizyona giren ikinci filmi, Beyoğlu Güzeli adlı filmde Hülya Koçyiğit ile başrolde oynamıştır. Aynı zamanda Ertem Eğilmez ile ilk kez çalışırken 1970'li yıllarda kendisiyle eşleşmiş olan "Ferit" adlı karakteri ile oynadığı ilk filmdir. 1971 yılında Vefasız, Melek mi, Şeytan mı? ve Solan Bir Yaprak Gibi adlı filmlerde de yer almıştır. 1972 yılında ise ilk olarak Sisli Hatıralar adlı filmde Türkân Şoray ile başrol oynamıştır. Ardından Azat Kuşu ve Kaderimin Oyunu adlı filmlerde oynamıştır. Aynı yıl ilk romantik-komedi filmi olan Mehmet Dinler'in yönettiği Suçlu adlı filmde Fatma Belgen ile başrol oynamıştır. İlk büyük başarısı bu filmle olmuştur. Filmde oynayan Akan, 1973 yılında Altın Portakal Film Festivali'nde En iyi Erkek Oyuncu ödülünü almıştır. Ardından Yeşilçam'ın büyük talep gören oyuncuları arasına girmiştir. Yakışıklılığı, uzun boyu, giyim tarzı ve saç stiliyle aranan oyuncu haline gelmiş ve kısa zamanda büyük bir ilerleme kat etmiştir. Bu başarısının ardından Para, Aşkların En Güzeli ve Üç Sevgili adlı filmlerde oymamıştır.

1972 yılında Hülya Koçyiğit, Adile Naşit, Münir Özkul ve Hulusi Kentmen gibi büyük oyuncuların yer aldığı Sev Kardeşim adlı filmde oynamıştır. Aynı Kemal Sunal ile oynadığı ve Sunal'ın ilk filmi olan Tatlı Dillim adlı filmde Filiz Akın ile başrol oynamıştır. Filmde Halit Akçatepe, Metin (:::)ınar, Zeki Alasya ve Münir Özkul gibi oyuncular da yer alıyordu. 1972 yılında oynadığı son film olan Feryat adlı film ise Emel Sayın ile ilk defa başrol oynadığı film olmuştur. 1973 yılına gelindiğinde ilk olarak Yeryüzünde Bir Melek adlı filmde oynamıştır. Ardından Necla Nazır ile birlikte başrol oynadığı Umut Dünyası adlı filmde yer almıştır. Daha sonra Emel Sayın ile birlikte Yalancı Yarim adlı filmde başrol oynadı. 1973 yılında Halit Akçatepe ve dönemin çocuk oyuncusu olan Kahraman Kıral ile birlikte oynadığı Canım Kardeşim adlı filmde başrol oynamıştır. Film Yeşilçam'ın klasikleri arasına girmiştir ve en iyi dram filmlerinden birisi olmuştur. 1973 yılında son olarak Bebek Yüzlü adlı filmde oynamıştır.

1974 yılında vizyona giren ve Oh Olsun filminde Hale Soygazi ile birlikte başrol oynamıştır. Ardından Ömer Lütfi Akad'ın yönettiği Esir Hayat filminde Perihan Savaş ile başrol oynamıştır. Memleketim, Kanlı Deniz gibi filmlerde oynadıktan sonra, Mahçup Delikanlı ve Boşver Arkadaş adlı filmlerde boy gösterdi. 1975 yılında Yeşilçam'ın en iyi filmlerinden birisi olarak gösterilen ve en büyük oyuncu kadrosunun yer aldığı filmlerden birisi olarak kabul edilen Mavi Boncuk adlı filmin kadrosunda yer almıştır. Filmdeki Emel Sayın'ı kaçırma sahnesi ise Yeşilçam'ın akılda kalan büyük sahnelerinden birisi olmuştur. Ardından Yeşilçam'ın gelmiş geçmiş en büyük komedi filmlerinden birisi olarak kabul edilen Hababam Sınıfı adlı filmde "Damat Ferit" adlı karakteri canlandırmıştır. Film 1975 yılında gişe'de hasılat rekorunu kırmıştır. Film İmdb adlı internet sitesinde 9.5/10 alarak tarihin en yüksek puanlarından birini alarak büyük başarılara imza atmıştır. Filmdeki her karakter ve her sahne hafızalara kazınmıştır. Filmden Kel Mahmut, Hafize Ana, Güdük Necmi, Damat Ferit, Tulum Hayri, Hayta İsmail, Domdom Alil, Deli Bedri, Badi Ekrem ve Kemal Sunal ile eşleşmiş olan Türk sinemasının en çok tanınan karakteri İnek Şaban gibi karakterler çıkmıştır. Hababam Sınıfı'nın ardından, Ateş Böceği adlı romantik-komedi filminde Necla Nazır ile başrol oynadı film vizyona girdiğinde büyük başarı gösterdi. Ardından, Çapkın Hırsız ve Gece Kuşu Zehra gibi filmlerde başrol oynadı. Bu filmlerin ardından 1975 yılında ard arda üç romantik-komedi filminde oynamıştır. Delisin ve Evcilik Oyunu filmlerindeki büyük başarısından sonra Yeşilçam'ın bilinen en iyi romantik-komedi filmlerinden birisi olarak kabul edilen Ah Nerede adlı filmde 70'li yıllarda oynadıkları filmlerle unutulmaz ikili olmuş, Gülşen Bubikoğlu ile başrol oynamıştır. Film vizyona girdiği dönemde büyük bir hasılat elde etmiştir. 1976 yılında Yeşilçam sinemasının en kalabalık kadrolarından birisi olarak kabul edilen Bizim Aile adlı filmde rol almıştır. Film klasikler arasına adını yazdırmıştır ve en iyi Türk filmlerinden birisi olarak tarihe geçmiştir. Aynı yıl Gizli Kuvvet ve Cani adlı filmlerde oynamıştır. 70'li yıllarda Gülşen Bubikoğlu ile oynadığı romantik-komedi filmleri ile büyük sükse yapmıştır ve Bubikoğlu ile Kader Bağlayınca adlı filmde oynamıştır. 1976 yılında son olarak Öyle Olsun ve Aşk Dediğin Laf Değildir adlı filmlerde rol aldı.
1977-1989: Tarz değişimi ve Ödüller

1976 yılından sonra ciddi bir karar alarak değişme kararı almıştır. Oynadığı romantik-komedi filmleri ile büyük ün kazanmıştır. Romantik-komedi filmlerinin çizgisinden çıkıp daha ciddi filmlerde oynama kararı aldığında henüz 28 yaşındadır. 1977 yılından sonra bıyık bırakarak daha ağır rollerde oynamıştır. 1977 yılında az da olsa yine romantik-komedi ve komedi filmlerinde oynamıştır. Bunlardan ilki 1970'li yıllarda Gülşen Bubikoğlu ile birlikte oynadığı son romantik-komedi filmi Bizim Kız adlı film olmuştur. Aynı yıl Öztürk Serengil ve Robert Widmark ile bir komedi filminde rol almıştır. 1970'li yıllarda oynadığı son komedi filmi ve oynadığı son bıyıksız film Sevgili Dayım adlı film olmuştur. Bıyıklı olarak oynadığı ilk film Baraj adlı dram, gerilim filmi olmuştur. Ardından Nehir adlı filmde rol almıştır. 1978 yılında Şeref Sözü adlı Perihan Savaş ile oynadığı dram filmi vizyona girmiştir. Daha sonra Maden adlı filmde Cüneyt Arkın ile başrol oynamıştır. Film çok büyük başarı elde etmiştir. Yeşilçam tarihinin en iyi filmlerinden birisi olarak kabul edilmiştir. Bu büyük başarının ardından, Seninle Son Defa adlı filmde oynamıştır. Filmin bir bölümü Kıbrıs'ta çekilmiştir. Ardından Erden Kıral'ın ilk uzun metrajlı filmi olan Kanal adlı filmde oynamıştır. Filmin müzikleri, 1979 yılında Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Müzik Ödülü'nü almıştır. Bu filmden sonra, 1978 yılında çekimlerine başalanan ve 1979 yılında vizyona giren Zeki Ökten'in en iyi filmlerinden birisi olarak bilinen Sürü adlı filmde Melike Demirağ ve Tuncel Kurtiz ile birlikte başrolleri paylaştı. Film büyük yankı uyandırdı ve Yeşilçam'ın en iyi filmleri arasına girmeyi başardı. Film, 12 Ekim 2011 tarihinde düzenlenen Altın Portakal Film Festivali'nde Geç Gelen Altın Portakallar gecesinde En İyi Film, ödülünü almıştır. Ödülün filmden 31 yıl sonra alınmasının nedeni ise, 12 Eylül Darbesi'nden dolayı 1980 yılında ödül gecesinin düzenlenememesidir. 1978 yılında son olarak Lekeli Melek adlı filmde rol almıştır. 1979 yılına gelindiğinde, ilk olarak Atıf Yılmaz'ın yönettiği Adak adlı filmde Necla Nazır ile başrol oynamıştır. Ardından, Demiryol adlı filmde usta oyuncu Fikret Hakan ile birlikte başrol oynamıştır. Film, Altın Portakal Film Festivali'nde "En İyi Film", "En İyi Yonetmen" (Yavuz Özkan), "En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu" (Sevda Tolga) ve "En İyi Erkek Oyuncu" (Fikret Hakan) dalında dört ödül alarak büyük başarı göstermiştir. 1980 yılında 12 Eylül Darbesi'nden dolayı Yeşilçam'da az çok az film çekilmekteydi. Tarık Akan, bu nedenle bu yıl içerisinde hiçbir filmde rol almamıştır. 1981 yılında ilk olarak Müjde Ar ile başrol oynadığı Deli Kan adlı filmde oynadı. Filmin yönetmeni Atıf Yılmaz, filmi Zeyyat Selimoğlu'nun 1976 yılında yayınlanan Deprem adlı hikâye kitabından uyarlamıştır. Ardından, Herhangi Bir Kadın adlı filmde yer aldı. Bu filmden sonra Yılmaz Güney ve Şerif Gören'in birlikte yönetmenliğini üstlendiği Yeşilçam'ın gelmiş geçmiş en iyi filmlerinden biris olan Yol adlı filmde Şerif Sezer ile birlikte başrol oynamıştır. Film, senaryo aşamasındayken adı Bayram olacaktı, fakat sonradan değiştirildi. 1982 yılında dünyanın en prestijli ödül törenlerinden birisi olarak gösterilen Cannes Film Festivali'nde en büyük ödül olan Altın Palmiye'yi alarak Türkiye'ye bir ilki yaşatmıştır. Film dünya çapında gösterime girmiştir. Tarık Akan, Cannes'a "En İyi Erkek Oyunu" dalında aday gösterilmiştir. Filmi, 1983 yılından sonra izlemek yasaklanmıştır. Fakat, 1999 yılında İmaj stüdyoları tarafından tekrar restore edilerek aynı yılın Şubat ayında gösterime girmiştir.

1982 yılında Nazmi Özer'in Arkadaşım adlı filminde oynadı. Daha sonra, Fatma Girik ile birlikte başrollerini paylaştığı Kaçak adlı filmde oynadı. Filmin ilk versiyonunu 1962 yılında Ömer Lütfi Akad, Üç Tekerlekli Bisikler adıyla çekmiştir. 1983 yılında ilk olarak Derman adlı filmde Hülya Koçyiğit ile birlikte başrol oynadı. Ardından, Çocuklar Çiçektir ve Gecenin Sonu gibi filmlerde rol aldıktan sonra, son olarak Beyaz Ölüm adlı polisiye-suç filminde Ahu Tuğba ile başrol oynadı. 1984 yılında ilk olarak Zeki Ökten'in yönettiği Pehlivan adlı filmde oynadı. Akan, bu filmdeki performansı ile 21. Altın Portakal Film Festivali'nde "En İyi Erkek Oyuncu" ödülünü kazandı. Sonra, oyuncu kadrosunda Ahu Tuğba, Nuri Alço, Diler Saraç ve Şemsi İnkaya gibi isimlerin bulundığu Yosma adlı filmde oynadı. Ardından, Damga ve Kayıp Kızlar adlı filmlerde oynadı. 1984 senesinde oynadığı son film 1970'li yıllarda oynadığı her filmle olay olduğu partneri Gülşen Bubikoğlu ile 1980'li yıllarda oynadığı ilk film Alev Alev ile birlikte tekrar kamera karşısına geçti. Filmin bir diğer başrol oyuncusu ise usta aktör Cüneyt Arkın olmuştur. 1985 yılında Muammer Özer'in yönettiği Bir Avuç Cennet adlı filmde Hale Soygazi ile birlikte başrol oynamıştır. Türkiye-İsveç ortak yapımı olan film yurt içi ve yurt dışında toplam beş ödül kazanmıştır. Bunlardan birisi "İsveç Göçmen Filmleri Festivali", Özel Ödülü'dür. Filmin ardından, 1985 yılında oynadığı ikinci film Kan adlı filmde "Haydar Ali" rolünü canlandırmıştır. Daha sonra, Hülya Avşar'la birlikte başrol oynadığı Tele Kızlar adlı filmde "Şahin" karakterini canlandırmıştır. 1985 yılında son olarak Son Darbe ve Paramparça adlı filmlerde oynamıştır. 1986 yılında Halkalı Köfte, Adem ile Havva, Acı Dünyalar, Ses ve Kıskıvrak gibi filmlerde oynadıktan sonra, Erdal Özyağcılar ve Oya Aydoğan ile birlikte başrol oynadığı Beyoğlu'nun Arka Yakası adlı filmde oynamıştır. 1987 yılı içerisinde Yağmur Kaçakları, Skandal, Su Da Yanar gibi çeşitli filmlerde oynamıştır. Fakat aynı yıl oynadığı Çark adlı film çok büyük bir çıkış yapmıştır. İşçi sınıfının en örgütsüz ve en çok ezilen kesimlerinin yaşantısına ışık tutan özelliğiyle dönemin en dikkat çekici filmlerinden birisi olmuştur. 1987 yılında son olarak Kızımın Kanı adlı filmde oynamıştır. 1988 yılında sadece üç filmde rol almıştır. Bunlar El Kapıları, Dönüş ve Üçüncü Göz adlı filmlerdir. 1989 yılında İkili Oyunlar, İsa, Musa, Meryem, Leyla ile Mecnun ve Kimlik adlı filmlerde oynamıştır, bunlardan en çok ses getireni baş rollerini Meral Konrat ile birlikte oynadığı "İsa, Musa, Meryem" filmi olmuştur.
1990-2013

1990'lı yıllarda daha az sinema filmlerinde yer aldı. 1990 yılında Bir Küçük Bulut, Devlerin Ölümü ve Berdei gibi filmlerde oynadıktan sonra aynı yıl oynadığı son film Karartma Geceli adlı filmde Nurseli İdiz ile birlikte başrol oynadı. Rıfat Ilgaz'ın aynı adlı eserinden sinemaya uyarlanan film 1991 senesinde senesinde yut içinde ve yurt dışında birçok ödül aldı. 1991 yılında Bir Kadın Düşmanı ve Uzun İnce Bir Yol adlı filmlerde oynadıktan sonra, aynı yıl oynadığı Siyabend ile Heco adlı iki kürt gencin aşk yaşamını anlatan filmde birkez daha dikkat'leri üzerine çekmiştir. 1992 yılında hiçbir filmde oynamamıştır, fakat ilk kez bir televizyon dizisinde rol almıştır. Taşların Sırrı adlı dizide "Kuray" adlı karakteri canlandırmıştır. Dizi Star'da yayınlanmıştır. 1993 yılında ise hem TV dizisinde hem de sinema filminde oynamamıştır. 1994 yılına gelindiğinde Yolcu ve Çözülmeler adlı iki sinema filminde oynadı. 1995 yılında ise tek bir filmde rol aldı fakat film beş yönetmene ait beş kısa filmden oluşan bir sinema filmi olan Aşk Üzerine Söylenmemiş Her Şey adlı filmde rol almıştır. 1996 yılında hiçbir filmde rol almayan oyuncu, 1997 yılında bir yıllık bir sürenin ardından Mektup ve Antika Talanı adlı iki filmde oynamıştır. 1998 senesinde tekrar hiçbir filmde rol almamıştır. 1999 yılında ilk olarak Hayal Kurma Oyunları adlı filmde Ayşegül Aldinç ile başrol oynamıştır. Ardından aynı sene oynadığı ikinci ve son film olan Eylül Fırtınası adlı filmde Zara, Nejat İşler, Hazım Körmükçü (oyuncu, 1965), Kutay Özcan ve Deniz Türkali'nin oynadığı Atıf Yılmaz'ın yönettiği 1980 darbesini bir aile üzerindeki etkisini anlatan filmde oynadı. 2000 ve 2002 yılları arasında oyunculuğa ara veren oyuncu, 2002 yılında tekrar beyaz perdeye geri döndü. İlk olarak Gülüm adlı filmde oynadı, daha sonra Abdülhamid Düşerken adlı, kadrosunda büyük oyuncuların yer aldığı ve Yeşilçam tarihinin 1 milyon doları aşan bütçesiyle o zamana kadar çekilmiş en pahalı filminde oynadı. Ardından TRT 1'de yayınlanan gençlik dizisi Koçum Benim'de başrol oynadı.

Koçum Benim adlı dizisi devam ederken, 2001 yılında çekilen Vizontele adında klasik olmuş olan filmin, 2004 yılında çekilen ikinci filmi Vizontele Tuuba adlı filmde "Güner Sernikli" adlı karakteri canlandırmıştır. Aynı yıl Koçum Benim adlı dizisi bittikten sonra Gece Yürüyüşü adlı televizyon dizisinde oynadı fakat dizi fazla sürmemiştir. 2006 yılında Ankara Cinayeti adlı filmde oynamıştır. Aynı yıl dördüncü televizyon dizisi olan Ahh İstanbul adlı dizide oynamıştır, fakat bu dizisi de fazla sürmemiştir. Oyunculuğa iki yıl ara veren Tarık Akan, 2009 yılında Şerif Sezer ile birlikte Yol filminin ardından Deli Deli Olma adlı sinema filminde oynamıştır. Film iyi bir hasılat elde etmiştir. Filmde Akan'ın gençliğini büyük oğlu Barış Zeki Üregül oynamıştır.

Özel yaşamı

1986 yılında Yasemin Erkut ile evlenen oyuncunun aynı yıl Barış Zeki Üregül adlı oğlu dünyaya gelmiştir. İki yıl sonra, 1988 yılında Yaşar Özgür Üregül ve Özlem Üregül adındaki ikiz çocukları dünyaya gelmiştir. Oyuncu, evlendikten dört yıl sonra 1989 yılında boşanmıştır. 1990 yılında, Acun Günay ile birlikte yaşamaya başlamıştır ve birliktelikleri hala devam etmektedir. Akan'ın, ilk çocuğu olan Barış Zeki Üregül 2009 yılında Tarık Akan'ın da oynadığı "Deli Deli Olma" adlı filmde babasının gençliğini oynayarak oyunculuk hayatına atılmıştır.

Ölümü

Akciğer kanseri olan Akan, tedavisini İstanbul'da sürdürmekteyken 16 Eylül 2016 hayatını kaybetti.[1] Cenazesi için 18 Eylül 2016 tarihinde Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu'nda düzenlenen anma etkinliği sonrasında, Teşvikiye Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Bakırköy Zuhuratbaba Mezarlığı'na defnedildi.
Siyasi görüşü ve 1980 darbesi

Tarık Akan, solcu bir görüşe sahip. 1977 kısmen de olsa, 1978 yılından itibaren mesaj vermeye yönelik ağırlıklı filmlerde rol almaya başladı. Özellikle, Yılmaz Güney'in projeleri olan Sürü ve Yol filmleri ile her tür filmde oynayabileceğinin başarısını göstermiştir. "27 Mayıs ve 28 Şubat darbe değildir. Birincisi önümüzü açtı, yeni düşüncelerle tanışmamızı sağladı. Çünkü laik Cumhuriyet'ten uzaklaşmamızın önünü kapattı. 1971 darbe teşebbüsü ve 1980 Darbesi faşist darbelerdir. Türkiye'yi bugünkü noktaya taşıyan hareketler. 1980 son vuruştur emperyalizm için. TSK bu ülkenin her şeye rağmen en önemli kurumu." demiştir.[2] 2013 yılında yapılan Gezi Parkı protestoları destek vermiştir. Tarık Akan, 1980 darbesinin olduğu dönemlerde hapise girer. 31 Mart 1982’de beraat eder. Daha sonra 1979 yılında İzmir'de Nazım Hikmet'in doğum yıl dönümüne katılmak ve Barış Derneği’ne üye olmak suçlarından yine yargılanır. Spor salonunda yapılan o doğum yıl dönümüne binlerce insan katılmışken bir tek Tarık Akan'a dava açılmıştır. Fakat, 1987 yılında davadan beraat etmiştir.[3]
Kitap

Tarık Akan 12 Eylül Darbesi'nin hemen ardından 1981 başlarında Almanya'da yaptığı bir konuşma yüzünden yurda dönüşünde tutuklanmış ve aylar boyunca tutuklu kalmıştı. Akan, bu uzun tutukluluk ve yargılanma sürecini kitaplaştırmıştı. Dönemin önemli olaylarına da değindiği anı kitabı ilk kez 2002'de yayımlanmış ve daha sonra da onlarca yeni baskıları yapılmıştı. Kitabın bir bölümünde de Yol filminin yapım öyküsüne yer verilmiştir[4].

   "Anne Kafamda Bit Var"(12 Eylül Anıları), Tarık Akan, Can Yayınları, İstanbul, 2002.

Filmografi

Akan, toplam 111 filmde ve 4 televizyon dizisinde oynamıştır.
Yıl Film Rol Notlar
1971 Solan Bir Yaprak Gibi Murat Sayman Rol aldığı ilk sinema filmi
1971 Melek mi, Şeytan mı? Sedat
1972 Sisli Hatıralar Hakan
1972 Beyoğlu Güzeli Ferit Aker
1972 Emine Metin
1972 Vefasız Halil
1972 Azat Kuşu Hakan
1972 Sev Kardeşim Ferit Çalışkan
1972 Kaderimin Oyunu Bülent Akman
1972 Suçlu Hakan Ödül aldığı ilk film
Altın Portakal En İyi Erkek Oyuncu Ödülü
1972 Tatlı Dillim Ferit
1972 Aşkların En Güzeli Ali Yanyalı
1973 Feryat Damat Ferit
1973 Üç Sevgili Ali
1973 Para Murat
1973 Canım Kardeşim Murat
1973 Umut Dünyası Ahmet
1973 Yalancı Yarim Ferdi
1974 Oh Olsun Ferit Haznedar
1974 Yeryüzünde Bir Melek Ömer Mutlu
1974 Boşver Arkadaş Ferit
1974 Esir Hayat Mühendis Aydın
1974 Kanlı Deniz Ahmet
1974 Mahçup Delikanlı Metin
1975 Mavi Boncuk Yakışıklı Necmi
1975 Memleketim Mehmet
1975 Yaz Bekarı Orhan Güven
1975 Ah Nerede Ferit
1975 Ateş Böceği Tarık
1975 Delisin Ferit
1975 Gece Kuşu Zehra Ferit
1975 Hababam Sınıfı Damat Ferit
1976 Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı Damat Ferit
1976 Evcilik Oyunu Adnan
1976 Bizim Aile Ferit
1976 Öyle Olsun Ferit
1976 Aşk Dediğin Laf Değildir Yakup
1976 Gizli Kuvvet Türk-İtalyan ortak yapımı film
1976 Kader Bağlayınca Murat
1977 Babanın Evlatları Fırıldak Ömer
1977 Sevgili Dayım Tarık
1977 Cani Murat
1977 Baraj Orhan
1977 Nehir Sinan
1978 Şeref Sözü Sedat
1978 Lekeli Melek Salih
1978 Seninle Son Defa Uğur
1978 Maden Nurettin 15. Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu
1978 Sürü Şivan 17. Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu
1979 Kanal Kaymakam
1979 Adak Mümin 17. Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu
1980 Demiryol Bülent
1982 Herhangi Bir Kadın Cemal
1982 Deli Kan Sefer
1982 Yol Seyit Ali Adaylık: Cannes Film Festivali, "En İyi Erkek Oyuncu"
1983 Arkadaşım Ali
1983 Kaçak Habip
1983 Beyaz Ölüm Yılmaz
1983 Derman Şehmuz
1983 Gecenin Sonu Kadir
1983 Kuduz/Çocuklar Çiçektir Topal Yakup
1984 Damga Cengiz
1984 Kayıp Kızlar Komiser Yılmaz
1984 O'na Çirkin Kral Derlerdi Kendisi Yılmaz Güney belgeselinde fotoğraflarıyla yer almakta
1984 Pehlivan Bilal 21. Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu
Mansiyon: Berlin Film Festivali
1984 Yosma Kerem
1984 Alev Alev Murat
1985 Bir Avuç Cennet Kamil
1985 Kan Haydar Ali
1985 Paramparça Tayfun
1985 Tele Kızlar Şahin
1986 Acı Dünya Yusuf
1986 Adem ile Havva Münir Kozan
1986 Son Darbe Nazmi
1986 Kıskıvrak Yılmaz
1986 Halkalı Köle Sefer
1986 Ses Adem
1987 Kızımın Kanı Cemil
1987 Beyoğlu'nun Arka Yakası Haydar Rıza
1987 Skandal Çetin
1987 Su Da Yanar Damat Ferit/Fero 1987 yılında Tokyo'ya gönderilmesinden 1 yıl sonra festival tarafından negatifin kaybolduğu bildirildi.
O günden beri bulunamamıştır. Filmin sadece negatifleri yok olmuş fakat daha sonra filmin Betacam video kopyasından 35mm negatif master çıkarılmıştır.[5]
1987 Yağmur Kaçakları
1987 Çark Rauf İlk senaryo yazdığı film
1988 Dönüş Arif
1988 El Kapıları Zeynel
1988 Kimlik Sadettin
1988 Üçüncü Göz Tunç Yapımcılığını üstlendiği ilk film
26. Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu
1989 İkili Oyunlar Tarık Dede
1989 İsa, Musa, Meryem Musa
1989 Leyla İle Mecnun Mecnun
1990 Bir Küçük Bulut Saycan
1990 Karartma Geceleri Mustafa Ünal 27. Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu
6. Altın Koza Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu
1990 Berdel Ömer
1990 Devlerin Ölümü Yönetmen, Hoca, Dava Vekili ve Ağa
1991 Bir Kadın Düşmanı Ziya
1991 Siyabend ile Heco Siyabend
1991 Uzun ince Bir Yol Müşfik
1994 Yolcu Makasçı
1994 Çözülmeler Uğur
1995 Adana - Paris Kendisi Yılmaz Güney belgeseli
1996 Aşk Üzerine Söylenmemiş Her Şey
1997 Antika Talanı Anlatıcı
1997 Mektup Ragıp
1999 Hayal Kurma Oyunları Baba
2000 Eylül Fırtınası Hüseyin Efe
2003 Gülüm Ali 40. Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu
2003 Abdülhamid Düşerken Mahmut Şevket Paşa
2004 Vizontele Tuuba Güner Sernikli
2009 Deli Deli Olma Mişka Dede
2009 "Karşıyaka Memleket" Nazım Hikmet Ran
Televizyon
Yıl Şov Rol Notlar
1992 Taşların Sırrı Kuray Oynadığı ilk TV dizisi
2002-2004 Koçum Benim Koç Can
2004 Gece Yürüyüşü Chuck
2006 Ahh İstanbul Marmara Eşref
2013 "Geç Gelen Ödüller" Kendisi
Ödülleri
Yıl Ödül Kategori Film Sonuç
1973 1973 Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu Suçlu Kazandı
1978 1978 Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu Maden Kazandı
1980 1980 Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu Adak ve Sürü Kazandı
1982 Cannes Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu Yol Aday
1984 1984 Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu Pehlivan Kazandı
1985 Berlin Uluslararası Film Festivali Gümüş Ayı Pehlivan Mansiyon
1989 1989 Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu Üçüncü Göz Kazandı
1990 1990 Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu Karartma Geceleri Kazandı
1992 1992 Adana Altın Koza Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu Karartma Geceleri Kazandı
1996 1996 Antalya Altın Portakal Film Festivali Yaşam Boyu Onur Ödülü
2003 2003 Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu Gülüm Kazandı
2006 Sinema Yazarları Derneği Ödülleri Onur Ödülü
2007 Çağdaş Sinema Oyuncuları Derneği Ödülleri Sinema Emek Ödülü

Tarık Akan Fotograflari


Bu konuyu yazdır

Oku-1 Yaşar Nuri Öztürk Kimdir? Biyografisi
Yazar: RasitTunca - 06-11-2018, 01:38 PM - Forum: Biyografiler - Yorum Yok



Yaşar Nuri Öztürk Kimdir? Biyografisi

Yaşar Nuri Öztürk (5 Şubat 1951, Bayburt[2][5] – 22 Haziran 2016, İstanbul[3]), Türk İslam felsefesi profesörü, gazeteci, yazar, avukat, televizyon programcısı, siyasetçi, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi kurucu dekanı.

Hakkında

Yaşar Nuri Öztürk, Bayburtlu bir anne ile Sürmeneli bir babanın çocuğu olarak 05 Şubat 1951 Pazartesi günü Bayburt'ta doğdu. Trabzon'un Sürmene ilçesinin Fındıcak köyünde büyüdü.[2] Çoğu Çaykara'da bulunan Niyazoğlu sülalesindendir. İlk eğitimini babasından Kur'an okuyarak aldı ve dokuz yaşında hâfız oldu. On yıllık klâsik medrese eğitiminden sonra hukuk ve ilahiyat tahsilini tamamladı. 12 yıl imamlık ve vaizlik yaptıktan sonra üniversiteye tekrar dönerek 1980 yılında "İslâm Felsefesi" konulu doktorasını tamamladı ve 1986 yılında aynı dalda doçent oldu. Ortadoğu, Balkanlar, Avrupa ve Afrika ülkeleri, ABD, Güney Kore ve Japonya'da kendi alanı ile ilgili akademik araştırmalar yapan Öztürk, ayrıca Fransa'da Grenoble Üniversitesinde çalıştı. New York'ta "İslâm Düşüncesi ve Çağdaş Sûfî Düşünce" dersleri okuttu.

Time Dergisi’nin gerçekleştirdiği ‘20. Yüzyılın En Önemli Kişileri’ (The Most Important People of the 20th. Century) anketinin ‘En Önemli Bilim Adamları ve Islahatçılar’ (The Most Important Scientists and Healers) listesinde, dünya kamuoyunca belirlenmiş yüz ismin ilk onu arasında yer aldı.[1]

Türkçe, Arapça, Farsça, İngilizce ve Fransızca dillerinde çeşitli çalışmaları bulunan Yaşar Nuri Öztürk, 1978 ve 1982'de "Türkiye Millî Kültür Vakfı" ödülünü kazandı.

Hayat hikâyesi


Yurt dışında ve yurt içinde pek çok yerde İslâm dininin zihniyeti, insan ve insan hakları konularında konferanslar verdi. Türkiye'de Kur'ân-ı Kerîm'in Özüne Dönüş Hareketi'nin öncüsü olan Yaşar Nuri Öztürk aynı zamanda da, Türk üniversitelerinde öğretim üyesi ve dekan olarak 26 yıl görevde bulundu. ABD-New York’ta (The Theological Seminary of Barrytown) bir yıl misafir profesör olarak “İslâm Düşüncesi” dersleri okuttu. Aynı süre içinde The World Scripture’ın İslâm bölümünün hazırlanışında görev aldı. Büyük çoğunluğu İslâmiyet hakkında seksene [Kitap Sayısı 1]yakın kitabı vardır. Özellikle onun "Kur’an’daki İslâm" adlı ansiklopedi vasfındaki kitabı, Yaşar Nuri Öztürk tarafından çoğu konferansında telkin edilmektedir.

1992 yılında İstanbul Üniversitesi’nde İlahiyat Fakültesi kuruldu. 19 Kasım 1993 yılında ise Öztürk kurucu dekan olarak atandı.

İlk tercümesi Elmalılı M. Hamdi Yazır tarafından yapılan Kur'an'ın yorum katılmamış Türkçe çevirisini yayınlamıştır. 1993 - 2011 yılları arasında üç yüzü aşkın baskı yapan bu çeviri[7], “Türkiye Cumhuriyeti Tarihinin En Çok Baskı Yapan Kitabı” sayılmaktadır.[kaynak belirtilmeli]

14 Şubat 2013 tarihinde TRT sanatçısı Nazlı Kanaat ile nişanlanmıştır.

Siyasi hayatı

Yaşar Nuri Öztürk, 3 Kasım 2002 seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi'nden İstanbul milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne girdi. Daha sonra CHP'den istifa etti. Ardından da Halkın Yükselişi Partisi’ni kurdu ve bu partinin genel başkanlığını dört yıl boyunca sürdürdükten sonra 19 Ekim 2009 tarihinde üniversite ile çok ilgilenemediği gerekçesiyle genel başkanlıktan istifa ederek aktif siyasi hayatını sona erdirmiş oldu. Öztürk, İstanbul ilinin Beykoz ilçesine bağlı Paşabahçe semtinde ikamet etmekteydi.[8] "Saba Tümer ile Bugün" programında Kur'an meali yorumlamış; Facebook, Twitter ve telefon üzerinden gelen sorulara cevap vermiştir.
Vefâtı

2011 yılından beri mide kanseri ile mücadele eden Yaşar Nuri Öztürk, 22 Haziran 2016 Çarşamba günü İstanbul'daki evinde hayatını kaybetti. Cenazesi Kanlıca Mezarlığı'na defnedilmiştir.[4] Yaşar Nuri, Aydınlık Gazetesi'nde makaleler yazmaktaydı.
Görüşleri
İmâm-ı Â’zam Ebû Hanîfe[9] ve İmâm Zeyd[10] hakkındaki kişisel görüşleri

   Ana maddeler: Şîʿa-i Ulâ, Hanefîlik, İmâm-ı Â’zam Ebû Hanîfe Nu’man İbn-i Sâbit, Zeydîlik, ve Zeyd bin Ali

Onun aslında Hanefilik ile itikaden pek ilgisi bulunmadığını ifade ediyor:
“ İmâm-ı Â’zam Ebû Hanîfe, H. 121 / M. 739 yılında “Hânedan-ı Alevîyye” mensuplarından “İmâm Zeyd bin Ali Zeyn el-Âb’ı-Dîn” tarafından Emevi Halifesi Hişâm bin Abd’ûl-Melik’in zalimane idaresine karşı çıkarılan isyanı da Muhammed’in komuta ettiği Bedir Savaşı’na benzetmiş ve destek vermekten hiç de çekinmemişti.[11] ”

Ayrıca “İmâm Zeyd” ile olan fikrî benzerliğine de şu cümlelerle değiniyor:


   “İmâm Zeyd”, – “Eftâl olarak nitelendirilen daha seçkin bir şahıs varken, Mafdûl olarak adlandırılan daha az seçkin olan bir başka şahıs tercihen hilafet makamına getirilebilir” görüşüyle İmamiye Şiası’ndan,
   “İmâm-ı Â’zam” ise, – Zâlim yönetimlere kılıçla isyan etmeyi farz kabul eden görüşüyle, önderi olarak gösterilen günümüz “Ehl-i Sünnet vel Cemaat” itikadından,

ayrılmaktalardı.[12] Akabinde verdiği fetvalar ile sürekli olarak Ehl-i Beyt’e arka çıkan Aleviler'i[13] destekleyen Ebû Hanîfe Nu’man İbn-i Sâbit[14] de Halife Mansûr tarafından katledildi.[15]

Ayrıca bakınız: Emevîler, Hişam bin Abdülmelik, Emevîler devrinde Alevîler, Hasan bin Zeyd’ûl-Alevî ve Abbâsîler devrinde Alevîler
Bâtınî Karmatîlik hakkındaki kişisel görüşleri

Bâtınî-Karmatîlik konusundaki görüşlerini ise HALLÂCI MÂNSUR isimli iki ciltlik eserinin birinci cildinde açıklıyor. Birinci cildin ilk elli sayfalık giriş kısmı Karmatîler'in kurdukları toplumcu sistemin ne kadar başarılı olduğundan bahsetmektedir.[16]
Ayrıca bakınız: Bâtınîler, Karmatîler, Hallâc-ı Mansûr, Hurûfîler ve İsmâililer
Reenkarnasyon hakkındaki kişisel görüşleri

Kur'an-ı Kerîm’e göre reenkarnasyonun olası olduğunu ayetlerden örnekler vererek savunan Yaşar Nuri, buna inanmayanların ise bir tür tabuculuk içinde olduklarını söylüyor. Ona göre Kur'an-ı Kerîm reenkarnasyona mesnet olacak onlarca ayet barındırmaktadır. Süleyman Ateş'in Cennet ve Cehennem'i reenkarnasyon ile izah ettiğini söylüyor. Reenkarnasyonun müteşabih bir ahiret inancının bir tür yorumu ve işleyişi olduğunu da ekliyor.[17] İslam tarihinde reenkarnasyon konusu hakkındaki görüşlerini,
“ İslam düşünce tarihinde reenkarnasyonun kabulü çok eskilere gider. Ta ben şeyde inceledim bunu genişçe, Hallâc kitabımda. Hallâc'ın bağlı olduğu Karmatî ekol ve İhvan-ı Safa risaleleri, o beş cilt kitapta, ki insanlık tarihinin fikir mirası bakımından devlerindendir. Orada incelenmiştir, kabul edilir. Ama bugünkü insanlar da bunu yeniden ele almalıdır. Çünkü, Dünya'da çok ciddi bir konudur reenkarnasyon meselesi. Bir Hint tenasühü ile karıştırmayalım. Çünkü reenkarnasyona inananlarda ahiret inancı var, İki. Peşinen evet veya hayır demeyelim, bunun üzerinde düşünelim. Çünkü, Kur'an’da buna onay olarak alınacak İki düzine ayet var.[18] ”

olarak belirtiyor.
Kur'an-ı Kerîm’de reenkarnasyon

Kur'an bu Dünya'ya iki defa gelip üçüncü kez gelmek isteyip de kendilerine müsaade edilmeyenlerden bahsediyor ve onlara üçüncüyü gidemezsiniz dendiğini söylüyor. Fakat bu durumun herkes için bağlayıcı olmadığını belirtiyor. Ona göre, kimi bir kez gelir adam gibi yaşar ve tekâmülünü tamamlar. İçlerinde Süleyman Ateş'in de bulunduğu birçok tefsir aliminin müteşâbih olan Cennet-Cehennem gibi kavramların açılımını reenkarnasyonla verdiklerini kuvvetle yineliyor. Bununla beraber, Kur'an-ı Kerîm'in böyle ayrıntılar vermediğini de ekliyor. Fakat, ona göre insan tekâmülünü bir şekilde tamamlamaya mecburdur. Reenkarnasyonun da bu tekâmülü tamamlamanın yollarından biri değil, yegâne yolu olduğunu vurguluyor.
“ Bana göre, yanılmıyorsam reenkarnasyon hayatın en mühim realitelerinden biridir. Reenkarnasyonsuz hayatı da, dini de, hiç bir şeyi izah edemezsiniz... Ben bundan önceki hayatımda mesela kumandanmışım, üç tane de hanımım varmış... Zaten reenkarnasyon yoluyla Cennet ve Cehennem'i yaşıyor insan, Dünya'da yaşıyor bir nevi. Ama bir de büyük kıyamet koptuktan sonra, artık gelip gitmek falan o her şey bitecek, o zaman ne olacak? İşte orada da bir Cennet ve Cehennem söz konusu. O ayrı bir iştir. Onun hakkında bizim hiçbir bilgimiz yok. Ne vakti hakkında bilgimiz var, ne nasıllığı hakında bir bilgimiz var. Allah orada hepimizin yardımcısı olsun. Ama o da olacak. Büyük hesap, büyük mizan, büyük kıyamet. Yalnız İslam bilginleri Cennet ve Cehennem'in şu anda mevcut olduğunu ve işlemekte olduğunu söylüyor. Nasıl işliyor bu? İşte reenkarnasyon yoluyla.[19] ”

diyor.
Ahiret inancı ve reenkarnasyon

Yaşar Nuri, bu konudaki görüşlerini
“ Şimdi dinlerin getirdiği ahiret inancı, ahiret inancı olmadan din olur mu? Niçin? Çünkü omurgadır. Omurgadır. Ahiret inancı karmanın bir başka ifadesidir. İşte reenkarnasyon var mı? Yok mu? Efendim, bunlar işin müteşâbih tarafı. Ahiret inancı olmadan din de olmaz, hayat da olmaz, insanlık da olmaz. O olacak. Ha onun izahı. O bir reenkarnasyon sistemiyle mi yürüyor? Nasıl? O ayrı, onu tartışın konuşun. Dolayısıyla kimse kötülüğe kötülükle mukabele ederek bir meziyet işlediğini zannetmesin. Ben reenkarnasyonun, hüküm vermiyorum, dedim ya müteşâbih bir alandır, ahiret inancı iman olarak korunmalıdır, müteşâbih açıklamaları ayrı bir dava. Ben reenkarnasyonun, büyük dinlerdeki ahiret inancının bir işleyişi olduğunu düşünüyorum. Ve hayatın en muhteşem gerçeklerinden biridir bana göre reenkarnasyon.[20] ”

şeklinde dile getiriyor.

Kitapları

   Kur'an'ı Tanıyor musunuz? (O'nu hiç okudunuz mu?)
   Din Maskeli Allah Düşmanlığı "Şirk" ve Şirke Tepkinin Felsefeleşmesi: "Deizm"
   Allah ile Aldatmak
   Türkiye'ye Mektuplar
   Asr-ı Saadet Şehitleri
   Kur'an'ı Anlamaya Doğru
   400 Soruda İslam
   Ehl-i Beyt'in Annesi Hazreti Fatıma
   Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Meali
   Kur'an-ı Kerim Meali (Surelerin İniş Sırasına Göre)
   Kur'an Açısından Küresel Afetler
   Kur'an'ın Öğrettiği Dualar
   Atatürk'ten Sonraki CHP (Çağı Yanlış Okumanın Serüveni)
   Batı Sömürgeciliği ve İslam Dünyası
   Anadilde İbadet Meselesi Çiğnenen Bir Kitlesel Hakkın Savunulması
   Kur'an Açısından Şeytancılık (Satanizm ve Ötekiler)
   Cevap Veriyorum 1 (Gerçek Dini Arayanlarla Baş Başa)
   Cevap Veriyorum 2 (Gerçek Dini Arayanlarla Baş Başa)
   İslam Nasıl Yozlaştırıldı Vahyin Dininden Sapmalar, Hurafeler, Bid'atlar
   Depremin Gösterdikleri (Yeni Yüzyıl İçin Uyarılar)
   Kur'an'ın Temel Kavramları
   Kur'anın Temel Buyrukları (Emirler ve Yasaklar)
   Kur'an'daki İslam
   Fatiha Suresi Tefsiri
   Kur'an Verileri Açısından Laiklik
   Tasavvuf ve Tarikatlar (İslam Mistisizmi) - 2 Cilt
   Kendi Dilinden Hz.Muhammed
   Ses Bir Gün Yankılanır
   Konferanslarım (Bir İmanın Destanlaşması)
   Halkın Diliyle Yaşar Nuri
   Halkın Şiirlerinde Yaşar Nuri Öztürk
   Halkın Yükselişi Hareketi



   Tarihi Boyunca Bektaşilik
   Tasavvufun Ruhu ve Tarikatlar
   Mevlana ve İnsan
   Kur'an ve Sünnete Göre Tasavvuf
   Kur'an Penceresinden Kurtuluş Savaşı'na Bir Bakış
   Asrı Saadetin Büyük Kadınları
   Yeniden Yapılanmak Kur'an'a Dönüş
   Din ve Fıtrat (Yaratılış)
   Çıplak Uyarı
   Kur'an Açısından Küresel Afetler
   Arapçılığa Karşı Akılcılığın Öncüsü: İmamı Azam Ebu Hanife
   İmamı Azam Savunması (Şehit Bir Önder İçin Apolocya)
   Kur'an'ın Yarattığı Mucize Devrimler
   İnsanlığı Kemiren İhanet DİNCİLİK (Zulümleriyle Dini Kirletenlerin Tarihi)
   Maun Suresi Böyle Buyurdu (Din Maskeli Zulme Tanrı'nın Vuruşu)
   Enel Hak İsyanı Hallâc-ı Mansur (Darağacında Miraç) - 2 Cilt
   Arapçılığa Karşı Akılcılığın Öncüsü İmamı Azam Ebu Hanife (Esas Fikirleri Gölgelenen Önder)
   Kur'an-ı Kerim'de Lanetlenen Soy
   Emevî Dinciliğine Karşı Mücadelenin Öncüsü Ebu Zer
   Kur'an Verileri Işığında Tasavvuf ve Tarikatlar
   Tanrı'dan Başka İnsanüstü Tanımayan İnanç Deizm
   Ehlibeytin Annesi Hz.Fâtıma
   Türkiye'ye Mektuplar
   Saltanat Dinciliğinin Öncüsü Firavun (Çağdaş Firavunları Tanıma Kılavuzu)
   Kur'an Verilerine Göre Kötülük Toplumu
   Kur'an-ı Kerim'de Lanetlenen Soy
   İslam'da Büyük Günahlar
   Kur'an Penceresinden Özgürlük ve İsyan
   The Eye of The Heart
   Büyük Türk Mutasavvıfı Muhammed Tevfîk Bosnevî
   Kuşadalı İbrahim Halvetî (İslam Düşüncesinde Bir Dönüm Noktası)
   Kur'an'ı Anlamaya Doğru

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Levent Kırca Kimdir? Biyografisi
Yazar: RasitTunca - 06-11-2018, 01:36 PM - Forum: Biyografiler - Yorum Yok



Levent Kırca Kimdir? Biyografisi

Zeki Levent Kırca (28 Eylül 1948, Samsun - 12 Ekim 2015, İstanbul), Türk komedyen, tiyatro ve sinema oyuncusu. Aydınlık Gazetesi yazarlığı ve Vatan Partisi'nin Merkez Yürütme Kurulu üyeliği yapmıştır. Sanatçının ikisi ilk eşinden, ikisi de Oya Başar'dan olan 4 çocuğu bulunuyor.

Kariyeri

İlk kez 1964'te Ankara Devlet Tiyatrosu'nda sahneye çıktı. Ankara Birlik Tiyatrosu ve Halk Oyuncuları'nda çalıştı. Nasreddin Hoca Oyun Treni, Siz Olsaydınız Ne Yapardınız?, Bu Oyun Nasıl Oynanmalı?, Sağlık Olsun!, Ne Olur Ne Olmaz gibi televizyon dizilerinin yapımcılığını üstlendi. 1978'de Altınşehir adlı filmle sinemaya geçti. Ne Olacak Şimdi? ve Mavi Muammer adlı filmlerde oynadı. Hodri Meydan Topluluğu adlı Tiyatro Grubu'nu kurdu. Eski eşi Oya Başar ile birlikte "Güzel ve Çirkin" ve "Sefiller" adlı oyunları sergiledi. Üç Baba Hasan, Kadıncıklar adlı oyunları sergiledi. 1988'de başlayıp 22 yıl süren Olacak O Kadar adlı televizyon programını hazırladı. İlk sinema yönetmenlik denemesini Son adlı filmle yaptı. Daha sonra Şeytan Bunun Neresinde adlı filmi yönetti.

1998 yılında 33. Türkiye Hükûmeti'nde Kültür Bakanlığının tavsiyesiyle verilmeye başlanan Devlet Sanatçısı unvanına[1] lâyık görülmüş Kırca'nın bu ünvanı Nisan 2015'te geri alındı.[2] Saint Petersburg Bal Mumu Heykelleri Müzesi'nde heykeli olan nadir Türk sanatçılardan olup 2011 yılında Karımın Dediği Dedik Çaldığı Kontrbas isimli komedi dizisine başlamıştır, fakat reyting alamadığından dolayı dizi dört bölüm sürmüş ve bitmiştir.

Filmografi
Filmler

Yıl Başlık Rolü Notlar
1978 Taşı Toprağı Altın Şehir Ökkeş İlk sinema filmi
1979 N'Olacak Şimdi Orhan
1985 Mavi Muammer Muammer
2000 Ölürsün Gülmekten Nebahat
2001 Son Oyuncu, senarist ve yönetmen
2002 Şeytan Bunun Neresinde Oyuncu ve yönetmen
2004 Kendini Bırak Gitsin Hizmetçi
2004 Ağa Kızı Osman Ağa-Hasan Ağa
2010 Son İstasyon Son sinema filmi
Televizyon dizileri
Yıl Başlık Rolü Notlar
1986-2005 Olacak O Kadar Senarist ve yapımcı
2011 Karımın Dediği Dedik Çaldığı Kontrbas

Oynadığı bazı tiyatro oyunları

   Ateşin Düştüğü Yer
   Toros Canavarı
   Kadıncıklar
   Üç Baba Hasan
   Sefiller
   Güzel Ve Çirkin
   Oyun Nasıl Oynanmalı

Oyunculuk dışı kariyeri

Beykent Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde öğretim üyeliği yapmış,[3] Levent Kırca Mart 2009 Belediye Seçimleri için Demokratik Sol Parti'den Üsküdar Belediye Başkanlığı için aday olmuştur; fakat 4'üncü sırayı alarak kazanamamıştır. 2011'den itibaren Aydınlık gazetesinde köşe yazarlığı yapmış, 2013 yılının Ocak ayında ise Ulusal Kanal genel müdürlüğü, daha sonra Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini üstlenmiştir ve son olarak 30 Mart 2014 günü yapılan Mahalli İdareler Seçiminde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına İşçi Partisi'nden adaylığını açıklamıştır. 15.232 (%0.2) oy alarak 8. sırada yer almıştır.[4]
Ölümü
2015 yılında yakalandığı karaciğer kanseri nedeniyle kemoterapi tedavisi görmekte olduğu Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde 12 Ekim 2015 gecesi saat 02.40'ta yaşamını yitirdi. Cenazesi, 13 Ekim 2015 Salı günü Levent Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedilmiştir.

Bu konuyu yazdır