| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
| Son Osmanlı Nevruz DEDE |
|
Yazar: RasitTunca - 06-12-2018, 03:44 AM - Forum: Tarih Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
Son Osmanlı Nevruz DEDE
7 yaşında iken Nuri Paşa komutasındaki askerî birlikle Azerbaycan"a gelen Nevruz Caferov, bugün 94 yaşında ve çocuklu unun ıstanbul"unu özlüyor.1917 yılında Ermeni-Rus orduları Azerbaycan"ı kasıp kavurur. Müslüman Türk ahali zor durumdadır. Osmanlı hükümeti, yardım amacıyla dönemin ünlü askerlerinden Nuri Paşa komutasında bir orduyu Azerbaycan"a gönderir. Bu askerî birlik içinde ismi Ahmet olan küçük bir çocuk da vardır. Ahmet"in babası yüksek rütbeli bir Osmanlı zabiti olan Nimetullah beydir.
--------------------------------------------------------------------------------
Annesi ise Fatıma hanım. Ahmet, daha küçük bir çocuk iken annesini kaybeder. Sefer emri alan Nimetullah bey, o lunu emanet edebilece i bir akrabası olmadı ından o sırada 7 yaşında olan Ahmet"i yanında götürmeye karar verir. Askerî birli in ıstanbul"da başlayan uzun ve yorucu yolculu u Gence"de sona erer. Kente vardıklarında küçük Ahmet"i bir çocuk yurduna teslim eder babası, sonra da Azerbaycan"ın iç bölgelerinde devam eden savaşa katılmak amacıyla cepheye koşar.
Dünün küçük Ahmet"i Nevruz Caferov, ak sakallı bir dede olmuş şimdi ve Bakû'de yaşıyor. Dimdik duruşu, kartal bakışı ve çehresindeki çizgiler onun başka bir co rafyaya ait oldu unu gözler önüne seriyor. Bakû"deki Türk şehitli i"nde isimleri pirinç levhalara yazılı kahramanlara bakıp, "Ben buraya onlarla birlikte geldim" diyor. Sonra da gözünü ufka dikerek şunları söylüyor: "Onlar babamın arkadaşları. Benim amcalarım oluyor. ıstanbul"dan Gence"ye uzanan uzun bir yolda arkadaş olmuşuz onlarla."
ıstanbul hasreti ile yanan gönül
Nevruz Caferov, 1910 yılında ıstanbul"da dünyaya gelir. Aradan geçen uzun yıllara ra men "ıstanbul" ismi telaffuz edilince heyecanlanıyor ve yüre inde do du u şehri ahir ömründe görme arzusu uyanıyor. ıstanbul"a duydu u sevginin altında çocuk hafızasında kalan güzel hatıralar bulunuyor. Gözünün önüne en fazla gelen görüntü yaşadıkları ev ve yanıbaşındaki cami. "5-6 yaşlarında iken arkadaşlarımla evimizin önünde oynardık" diyor, iç geçirerek.. Evlerinin yanıbaşındaki caminin çift minaresi oldu unu söylüyor. Arkadaşları ile camiye girip saklambaç oynarlarmış. Bazen namaz kılan insanlarla birlikte e ilip kalkarlarmış. Cemaat de onların başını okşar, şeker ya da para verirmiş. Bazen de çok fazla gürültü çıkarır, bu kez de onların tatlı-sert ikazları ile karşılaşırlarmış.
Nevruz dedenin hafızasından çıkmayan bir başka ıstanbul karesi ise evlerinin önündeki kalabalık. "Rahmetli annemin Hakk"ın rahmetine kavuştu u gündü o gün" diyor, kısık bir sesle. Annesinin genç yaşta ölmesi onu derinden etkilemiş. Babasının birkaç kez sessiz sessiz a ladı ına şahit olmuş. Oyun arkadaşlarının hiçbirini gözünün önüne getiremedi inden yakınıyor. Onlara ait ne bir resim karesi var belle inde ne de bir isim. 7 yaşına kadar yaşadı ı ıstanbul"dan hafızasında kalanlar bu kadar. Bir de camilerin minarelerinden yayılan ezan sesleri kalmış kulaklarında.
"Baba" diyerek haykırır ve kendinden geçer
Küçük Ahmet"in Gence günleri çok zor geçer. Annesinin vefatından sonra öz yurdundan ve arkadaşlarından ayrı düşmek çok zoruna gider. Bunlar yetmezmiş gibi, vatanından uzak bu garip ülkede tek yakını olan, canı sıkıldı ında boynuna sarılıp teselli bulaca ı babacı ı da yanında de ildir. Annesinin yoklu una bir de baba hasreti eklenir. Nice geceler "anne-baba" çı lıkları ile uyanır ve sabaha kadar a lar da a lar. Bazı geceler bu a lama seanslarına çocuk yuvasının hizmetçisi de katılır. Yurtta kaldı ı iki yıl boyunca küçük Ahmet"i hiçbir şey teselli edemez.
Bu arada, Azerbaycan ba ımsızlı ını ilan eder. O sıralar dokuz yaşında olan Ahmet, "Belki babasından bir haber alır" düşüncesiyle önce Bakû"ye, bir süre sonra da ıran sınırına yakın Lenkeran şehrindeki çocuk yurduna gönderilir. 28 Nisan 1920"de Rus askerleri Azerbaycan"ı yeniden işgal edince bu tarihe kadar ülkede kalmış Osmanlı askerleri birer ikişer ıran üzerinden vatan yolunu tutar. Baba hasretine dayanamayan Ahmet, bir haber alırım ümidiyle çocuk yurdundan firar ederek ıran"ın Astara şehrine gider. Bir yıl boyunca babasının izini bulmaya çalışır. Hiç kimse "babanı gördüm" demez kendisine. Boynunu büker ve yeniden Lenkeran"a dönerek çocuk yurduna yerleşir. Umudunu kaybetmiştir artık. Kendisini annesiz babasız bir gelecek beklemektedir.
Kafesteki kuş gibi çırpınmak
Küçük Ahmet babası Nimetullah beyi ararken, babası da o ul hasreti ile yanıp tutuşmaktadır. Sevgili eşinden yadigar kalan biricik yavrusunu bulmak ister. Ancak, Osmanlı askerleri için Azerbaycan toprakları güvenli de ildir artık. Bolşeviklerin iktidarda oldu u bu topraklarda Osmanlı askerlerini yargılamak üzere mahkemeler kurulmuştur çünkü.
Canlarını kurtarabilenler ıran üzerinden Anadolu"ya geçmeye çalışır. Ancak, bu güzergah da onlar için tekin de ildir. "Aynalı" ve "beş atılan" diye tabir edilen Osmanlı tüfekleri çok de erli oldu undan Mehmetçiklere bu kez eşkıyalar musallat olur. Kimisinin eşyaları ya malanır, kimisi de ellerindekileri vermek istemedi i için öldürülür. Nimetullah bey, asla dönmeyi düşünmez. Onun hayatta tek bir amacı vardır; o lunu bulmak. Önce Gence"ye, sonra da Bakû"ye gider. Bolşevikler tarafından yakalanıp idam edilirim korkusuyla başkentten ayrılır ve Lenkeran"ın yolunu tutar.
Bu dönemde kafesteki kuş gibi çırpınıp durur. Bir yanda evladını gurbette bırakıp gitmek vardır, di er yanda ölüm korkusu. Nihayet kararını verir, Lenkeran üzerinden ıran"a geçer. Ancak, evlat hasreti vicdanını kanatır ve daha öteye gidemez. ıçine do an bir ümitle Lenkeran"a geri döner. Bir gün Lenkeran sokaklarında dolaşırken küçük Ahmet"in "baba" çı lıklarını duyar ve hayatının en mutlu gününü yaşar.
Hayatı da de işir ismi de
Baba o ul yıllar sonra kavuşmuştur artık. Ancak, onları nelerin bekledi ini tahmin bile edemezler. Bildikleri bir şey varsa o da geçmişlerini ve nereden geldiklerini unutmaktır. Osmanlı Zabiti Nimetullah, Sovyet vatandaşı Nimet olur öncelikle. Küçük Ahmet"in ismi de Nevruz Caferov... Baba Nimetullah, buldu u eski bir akordeonu dü ünlerde ve bayramlarda çalarak ekmek parasını kazanmaya başlar. Akordiyoncu Nimet olarak nam salar Lenkeran"da. Bir Azeri hanımla evlenir ve Nevruz"un üç kardeşi olur.
ıstanbul"dan getirdi i o lunun iyi bir e itim almasını ister ve onu askerî okula yazdırır. Bakû"de okuyan Nevruz, bir gün üşüterek hastalanır ve tedavi görmek için Lenkeran"a babasının yanına gider. Bir hafta sonra geri döndü ünde onu bir sürpriz beklemektedir. Okuldan atılmıştır ve okul yönetimi ordudan firar etti i gerekçesiyle kendisini mahkemeye vermiştir. Çıkarıldı ı mahkemede mahkum olur ve cezaevine gönderilir. Üç yıl hapiste kalan Nevruz Caferov, cezasını tamamladıktan sonra hayata atılır ve inşaat işçili i dahil her türlü işi yaparak rızkını çıkarmaya çalışır.
Alman esir kamplarında yaşananlar
Aradan yıllar geçer. 1941 yılının bir yaz sabahı Almanya, Sovyet topraklarına saldırır. Halk seferberli e ça rılır. Nevruz Caferov da savaşın ilk günlerinde cepheye ça rılanlar arasındadır. Cephede "cesur" asker olarak nam salar. 1942 yılının sonbaharında Ukrayna"nın Harkof kenti yakınlarında yaralanır ve Almanlara esir düşer. Esir kampında yapılan ideolojik propaganda, o zamana kadarki düşüncelerinde önemli de işiklikler meydana getirir. Esir Azerilerin bir araya toplanarak askeri lejyonlar kurulması işine yardımcı olur. Almanların Sovyet ordularını ma lup edece i varsayımından hareketle Azerbaycan"da kurulacak hükümetin hazırlıklarına girişir.
Bu arada, Almanların talimatıyla bir gece uçakla ıstanbul"a hareket eder ve Mehmet Emin Resulzade"yi (Sovyetlerin işgalinden önce 1918 yılında ba ımsızlı ını ilan eden Azerbaycan devletinin lideri) alarak geri döner. ıtalya, Fransa, Avusturya, Bulgaristan, Polonya, Romanya gibi Avrupa ülkelerini dolaşarak Azerbaycanlıların işkenceden kurtulmalarına ve lejyonda toplanmalarına yardımcı olur. Almanca ve ıtalyancayı mükemmel konuşacak derecede, Fransızcayı da fikirlerini ifade edecek kadar ö renir. Savaş, Almanların yenilgisiyle biter. Hem lejyon çalışmaları hem de Azerbaycan devleti ile ilgili bütün ümitleri suya düşer. 1946 yılında Avusturya"da yakalanır ve Sovyet yetkililerine teslim edilir.
ışkence yılları
Bakû"deki KGB bürosunun bodrum katlarında hayal bile edemeyece i işkencelerle karşılaşır. Tırnakları sökülür, parmakları kapı aralı ına sıkıştırılarak kırılır, sapasa lam dişleri kertepenle sökülür, elleri ve ayakları zincirlenerek bayılıncaya kadar dövülür. O yıllarda Azerbaycan Komünist Partisi"nin lideri kast edilerek, "Bagirof"un yerine mi göz diktin?" diyerek kendisi ile alay edilir. Soruşturma bittikten sonra mahkemeye çıkarılır ve 25 yıl hapse mahkum edilerek sürgüne gönderilir. Her ne kadar sürgün yeri KGB"nin bodrumları ile kıyaslanmayacak kadar rahat olsa da havanın çok so uk (-40 derece) olması, bulaşıcı hastalıkların kol gezmesi hayatı yine de zorlaştırır. Nevruz Caferov"un önünde sürgünde geçirilecek 3-5 yıl de il, tam 25 sene vardır. Mart 1953"te dönemin Sovyet lideri Stalin ölür. Çok geçmeden Sovyet ülkesinde ciddi de işiklikler olur, kanunlarda yumuşamalar meydana gelir. Stalin"in ölümüyle Nevruz Caferov"un hayatı da de işir. 8 yıl hapis yattıktan sonra 1956 yılında vatanına geri döner.
Bir kez daha hayatın acı gerçekleriyle karşı karşıya gelir. Fabrikada işçi olarak çalışır, tiyatroda sahneye çıkar, devlet korosuna katılır. Bu arada başka yetenekleri oldu u da ortaya çıkar ve resim yapmaya başlar. Hayallerinde canlandırdı ı ıstanbul"dan iki farklı manzarayı ya lı boya ile keten kumaşın üzerine yansıtır. Bugün evinin duvarını süsleyen bu tablolarda ana figür olarak küçük Ahmet"in hafızasında kalan ıstanbul"a ait camiler, köşkler, mavi denizler göze çarpıyor. Dostlarının ısrarı ile evlenir ve 56 yaşında baba olma zevkini tadar. Bakû"de düzenli bir hayatı, her sabah gidece i bir işi, akşamları hanımı ve çocukları ile birlikte kalaca ı üç odalı bir evi vardır artık.
Yürekleri yakan ıstanbul hasreti
Nevruz Caferov bugün 94 yaşında. Önce eşini sonra da o lu Fahrettin"i kaybetmiş. Bakû"deki evinin duvarlarını Mehmet Emin Resulzade"nin Almanya"da iken hediye etti i Kur"an-ı Kerim süslüyor. Yine ondan yadigar bir takım elbise de... Nevruz Caferov"un "kutsal bir emanet" gibi sakladı ı bir di er eşya ise Nuri Paşa"nın kalpa ı. Bazen bu kalpa ı giyip dışarı çıkıyor, bazen de aynanın karşısına geçip acı dolu günleri hatırlıyor.
Çekti i bunca çileye ra men ruhu sapasa lam Nevruz dedenin, dili de şükürlü. Otobüste, minibüste genç bayanlara yer verecek kadar centilmen, imdat dileyen birisine yardım edecek kadar delikanlı, son ekmek parçasını paylaşacak kadar cömert birisi. Her gün, beş vakit hem Türkiye hem de Azerbaycan için dua ediyor. Bir de ahir ömründe hayallerini süsleyen ıstanbul"u görebilmek için.
ıstanbul onun için ayrı bir anlam ifade ediyor aslında. Bu şehrin ismini duyunca yerinden sıçrıyor ve hasret duydu u şehri görme arzusu artıyor.
Bu son arzusu yerine gelir mi bilinmez. Kim bilir, 94 yıllık ömrü boyunca ola anüstü maceralar yaşayan Nevruz dedenin hayat hikayesi, çocuklu unda arkadaşlarıyla birlikte çevresinde koşturup durdu u o çift minareli caminin yanıbaşında noktalanır belki.
|
|
|
| Ertuğrul Gazi |
|
Yazar: RasitTunca - 06-12-2018, 03:34 AM - Forum: Tarih Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
Ertuğrul Gazi
Ertuğrul (Osmanlı Türkçesi: ارطغرل), Ertuğrul Gazi veya Ertuğrul Bey (ö. ~1280, Söğüt), 13. yüzyılın ortalarında Oğuzların Kayı boyunun lideri ve Osmanlı Beyliği'nin kurucusu olan Osman Bey'in babası.
Anadolu'ya gelmesi ve Söğüt'e yerleşmesi
Anadolu Selçuklu Devleti'nin Bizans İmparatorluğu sınırında bulunan uç emirliklerindeki Türk sayısı, 1243 yılında gerçekleşen Kösedağ Muharebesi sonrasında Anadolu'da başlayan Moğol baskısı sebebiyle artış göstermiş; buna paralel olarak Bizans topraklarına yapılan akınlar artmıştı.[1] Bu akınlar sonucunda, Bizans topraklarında ikinci halka uc beylikleri kurulmaya başladı. 13. yüzyılın ikinci yarısında bu beyliklerin en güçlüsü konumunda olan ve Kütahya civarında hüküm süren Germiyanoğulları Beyliği, 1300'lere doğru Batı Anadolu'da fetihler yaparak üçüncü halka uc beyliklerinin kurulmasını sağladı. Sultan Öyüğü (günümüzde Eskişehir) bölgesinde, ucun en ileri hattı olan Söğüt'te yerleşen Türk boyunun başında Ertuğrul Gazi bulunmaktaydı.[1] Ertuğrul Gazi'ye bağlı boyun bu bölgeye ne zaman ve nasıl geldiği kesin olarak bilinmemekle birlikte, konu hakkında farklı görüşler mevcuttur.[1]
Ertuğrul Gazi Türbesi, 1890
Ertuğrul Gazi'nin mezarı
Ruhî Tarihi'ne göre Ertuğrul Gazi veya atalarının önderliğindeki 340 kişilik Türk boyu, Selçuklular ile birlikte Türkistan'ı terkedip Anadolu'ya gelerek Engüri (günümüzde Ankara) civarındaki Karacadağ eteklerine yerleşti.[2] 1222-1230 yılları arasında, İznik İmparatoru III. Yannis Vatatzes ile Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alâeddin Keykubad arasında Sultan Öyüğü ve Engürü civarında gerçekleşen mücadelelerden haberdar olan Ertuğrul Gazi, orduya hizmet amacıyla çarpışmalara katıldı, bu kapsamda Karacahisar'a yapılan kuşatmada yer aldı. Bunu memnuniyetle karşılayan I. Alâeddin Keykubad, Ertuğrul Gazi'yi akıncı başı yaptı.[2] 1230 yılında, Harezmşahlarla yapılan Yassı Çemen Muharebesi ve Moğollarla yapılan Kösedağ Muharebesi sebebiyle I. Alâeddin Keykubad ile III. Yannis Vatatzes arasında barış sağlandı.[2] Kısa süre sonra I. Alâeddin Keykubad, Ertuğrul Gazi veya atalarına Söğüt'ü kışlak, Domaniç'i yaylak olarak verdi.[2] Ertuğrul Gazi akınlarına buradan devam ederken, I. Alâeddin Keykubad'ın ayrılmasının ardından Karacahisar elden çıktı. Bunun üzerine Ertuğrul Gazi, yerli tekfurlarla uzlaşma yoluna gitti.[2] Ruhî Tarihi'nde yer alan bu bilgileri Neşrî, Ruhî'den aktarmaktadır.[2] Âşıkpaşazâde ise bu anlatılanları kısaltmış ve içeriğini değiştirerek, yaşananları Osman Bey dönemine nakletmiştir.[2] Başka bir hikayeye göre ise Sürmeli Çukur (Aras Nehri vadisi) veya Ahlat'tan Engüri civarındaki Karacadağ eteklerine yerleşen Ertuğrul Gazi ve aşireti, burada bir süre kaldı ve İznik İmparatoru III. Yannis Vatatzes'e karşı I. Alâeddin Keykubad'ın ordusunda yer aldı.[2] Ancak Moğol saldırıları sebebiyle I. Alâeddin Keykubad'ın Konya'ya dönmesinin ardından Ertuğrul Gazi'ye Söğüt'ü kışlak, Domaniç'i yaylak olarak tayin etti.[2]
Ölümü
Oğlu Osman Gazi 1299 yılında, merkezi Söğüt olan Osmanlı Beyliği'ni kurdu. Söğüt'te vefat eden Ertuğrul Gazi'nin, oğlu Osman Gazi tarafından yaptırılan bir türbesi bulunmaktadır.
Popüler kültürdeki yeri
19. yüzyılda, Sultan Abdülaziz dönemi Osmanlı Donanması için inşa edilen bir fırkateyne anısına ismi verilmiştir. Yanı sıra, 1998'de, Türkmenistan Aşkabat'ta adına Ertuğrul Gazi Camii inşa edilmiştir. Ek olarak, Ertuğrul Gazi, 2014'ten beri TRT 1 televizyon kanalında yayınlanan Diriliş: Ertuğrul dizisinde Engin Altan Düzyatan tarafından canlandırılmaktadır.
Ertugrul Gazi
Osmanlı Devletinin kurucusu olan Osman Gâzinin babası. O uzların Bozok koluna ba lı Kayı boyundan Süleyman şahın o ludur. Cengiz’in ıslâm memleketini talan etti i sırada babası, Selçuklu topraklarında yaşamak üzere kabîlesiyle berâber ülkesini terk etmiş, Amu Deryâ’yı geçip, O uzların yo un oldu u Ard havzasına gelmişti. 1220’lerde Horasan’ın kuzey sınırına, oradan Karakum Gölünün güneyine, oradan da Merv yoluyla Ahlat’a ulaşmıştı. Mo ol ateşinin Do u Anadolu’yu da sarması üzerine kabîlesine daha uygun bir yer arayan Süleyman şah, Rakka civarında Ca’ber Kalesi yakınında Fırat Nehrinden geçerken bo uldu.
Babalarının vefâtından sonra, Ertu rul Gâzi kabîleye reis seçildi. A abeyleri Sungur Tekin ve Gündo du, kendilerine tâbi kabîle mensuplarıyla berâber Ahlat’a geri döndüler. Ertu rul Gâzi ise, kardeşi Dündâr Beyle berâber batıya hareket etti.
Sivas yakınlarında konakladıkları sırada Selçuklu ordusu ile büyük bir Mo ol birli inin savaşına şâhid oldular. Selçukluların yenilmekte oldu unu görünce, yi itlik ve mertlik esaslarına göre, kuvvetleriyle onların yardımına koşan Ertu rul Gâzi gâlip gelmelerini sa ladı. Bunun üzerine Selçuklu Devletinin hükümdârı bulunan Sultan Alâeddîn, Ertu rul Gâziye iltifât ederek hil’at gönderdi ve Ankara yakınındaki Karada lar mıntıkasını ıktâ olarak verdi (1230). Ertu rul Bey, bir müddet burada kaldıktan sonra, o lu Savcı Beyi Konya’ya gönderince, Bursa ile Kütahya arasındaki Domaniç Da ları yaylak, Sö üt ile Karacaşehir kışlak olmak üzere kendilerine verildi. Bunun üzerine Ertu rul Gâzî aşiretiyle berâber gelip, Sö üt ve Domaniç’e yerleşti. O civarlarda oturan Afşar (yâhut Alişar) ve Çavdar aşîretlerinin etrâfa verdikleri zararlara mâni oldu. Hıristiyan tekfûrlarla da iyi geçinmeye dikkat etti. Adâleti, halka olan iyi muâmele ve yardımları o kadar çoktu ki, Hıristiyan tebaa bile kendisini sevip sayıyordu. Ertu rul Gâzinin günden güne kuvvetlenmesi Karacahisar tekfûrunu kendisine cephe almaya yöneltti. Bunun üzerine Ertu rul Gâzi Konya’ya giderek Sultan Alâeddîn’i bu hisarın feşine teşvik etti ve berâberce gelerek Karacahisar’ı kuşattılar. Mo olların Konya Ere lisi’ni kuşatması üzerine, Sultan Alâeddîn geri döndü. Ancak Ertu rul Gâzi muhâsaraya devâm etti. Bir müddet sonra kaleyi feşeden Ertu rul Gâzi, tekfûru ve di er esirleri kardeşi Dündar Gâzi ile birlikte Konya’ya Sultan’a gönderdi.
Ertu rul Gâzi, Selçuklu Sultânı Alâeddîn’in vefâtına kadar altı sene etrâfın feşi ve ıslâmiyetin yayılması için bütün gayreti ile çalıştı. Sultânın vefâtından sonra, Selçuklu hükümdârları arasındaki taht ve taç kavgalarına karışmayarak Sö üt uç bölgesinde tekfûrlarla mücâdeleye devâm etti. 1281 yılında 92 veya 96 yaşındayken Sö üt’te vefât ederek oraya defnedildi.
Ertu rul Gâzi, çevresinde bulunan beyliklerden devletlerin durumlarını ve siyâsî şartlarını gâyet iyi de erlendirirdi. Komşuları ile dâimâ iyi geçinerek aşîret ve tebaasını güçlü bir durumda huzûr ve râhat içinde yaşattı. Çok cömert olan Ertu rul Gâzi, fakirlere, düşkünlere dâimâ yardım ederdi. Yarım asır adâletle idâre etti i bölgede Hıristiyanlara da ıslâmiyeti sevdirdi.
Ertu rul Gâzinin ölümünden sonra, küçük o lu Osmân Gâzi, kavim ve kabîlesinin reisi oldu. Osman Beyin ba rından çıkarak denizleri, diyarları, kıtaları ve ülkeleri muhteşem dalları arasına alacak olan çınarın kökü topra a yayılmaya başladı. Öyle ki, bu çınarın gölgesi altında bütün insanlık, Asr-ı Saâdetten sonra, bir daha görüp hayâl edemedi i bir şekilde tam altı asır yaşadı.
|
|
|
Fatih Sultan Mehmed Han |
|
Yazar: RasitTunca - 06-12-2018, 03:03 AM - Forum: Tarih Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
[attachment=56859]
Fatih Sultan Mehmed Han
II. Mehmed
II. Mehmed (Osmanlı Türkçesi: محمد ثانى, Meḥmed-i s̠ānī; bilinen adıyla Fatih Sultan Mehmed kısaca Fâtih, Osmanlı Türkçesi ile فاتح; Avrupa'da tanınan adıyla: Grand Turco (Büyük Türk) veya Turcarum Imperator (Türk İmparatoru)[1][2][3]; 30 Mart 1432 – 3 Mayıs 1481)[4][5], Osmanlı İmparatorluğu'nun yedinci padişahı. Tarihî kaynaklarda ismi Muhammed şeklinde geçer.[6][7][8][9][10][11][12][13] İlk olarak 1444-46 yılları arasında kısa bir dönem, daha sonra 1451'den 1481 yılında ölümüne kadar 30 yıl boyunca hüküm sürdü.
II. Mehmed, 21 yaşında İstanbul'u fethederek 1000 yıllık Bizans İmparatorluğu'na son verdi ve bu olay birçok tarihçi tarafından Orta Çağ'ın sonu Yeni Çağ'ın başlangıcı olarak kabul edildi.[14] Fetih'ten sonra Fethin Babası anlamına gelen "Ebû'l-Feth" Osmanlı Türkçesi ile ابو الفتح, daha sonraki dönemlerde ise "Çağ Açan Hükümdar" ve "Kayser-i Rûm" (Roma İmparatoru, Osmanlı Türkçesi: قیصر روم) unvanları ile anıldı.[15][16]
Fatih, İslam Peygamberi Muhammed'in bir hadisine nâil olduğu için günümüzde Türkiye ve İslam dünyasının geniş bir kesiminde "kahraman" olarak kabul edilmektedir.
Şehzadeliği
İstanbul'un limanı, haritası ve onun surları.
27 Receb 835 (30 Mart 1432) Pazar günü şafak vaktinde, devletin başkenti olan Edirne'de, II. Murad'ın dördüncü[18] oğlu olarak dünyaya geldi. Annesi Hüma Hatun, tarihçi Babinger ve yazar Lord Kinross’a göre gayrimüslim bir köledir. Yine Babinger'e göre, ölümünden sonra İran efsanelerindeki cennetkuşu hümadan esinlenilerek Hüma Hatun olarak adlandırılmıştır.[19][20].
Mehmed iki yaşına kadar Edirne'de kaldıktan sonra 1434’te sütninesi ve küçük ağabeyi Alâeddin Ali ile birlikte 14 yaşındaki büyük ağabeyi Ahmed’in Rum sancakbeyi olduğu Amasya'ya gönderildi. Burada ağabeyi Ahmed'in erken yaşta ölmesi üzerine Mehmed altı yaşında Rum sancakbeyi oldu (İnalcık'a göre şüpheli). Diğer ağabeyi Alâeddin Ali ise Manisa'da Saruhan sancakbeyi oldu. İki yıl sonra babaları II. Murad'ın talimatıyla iki kardeş yer değiştirdiler ve Mehmed Saruhan sancakbeyi oldu[21].
Mehmed’in eğitimi için babası çeşitli hocalar görevlendirdi. Ancak zeki olduğu kadar hırçın bir çocuk olan Mehmed’in eğitilmesi kolay olmadı. Sonunda babası heybetli ve otoriter bir alim olan Molla Gürani’yi görevlendirdi. Anlatılana göre Murad, Gürani'ye bir değnek vermiş ve Mehmed itaatsizlik ederse kullanmasını söylemişti. Molla Gürani Mehmed’e, dersini dikkate almayan bir öğrencinin hocası tarafından dövülmesi ile ilgili edebi bir cümleyi inceletmiş, Mehmed durumun ciddiyetini kavrayarak eğitimine önem vermeye başlamıştır.
Şehzade Mehmed'in medrese kökenli hocalarının yanı sıra bilgi edindiği Batılı şahsiyetler de bulunmaktaydı. Saruhan (Manisa) sarayında İtalyan hümanisti Anconalı Ciriaco ve saraydaki başka İtalyanlar onun Avrupa tarihi ile Antik Yunan filozoflarının hayatlarıyla ilgili kitaplar okumasına önayak olmuştu. Bu durum Şehzade Mehmed'e çok-kültürlülük kazandırmıştır. Topkapı Sarayı arşivinde bulunan II. Mehmed'in şehzadelik yıllarına ait olan karalama defterinde Latin harfleri, Arap harfleri, Roma büstlerini andıran insan çizimleri ve Osmanlı figürleri bulunmaktadır.[22][23] Ayrıca Fatih Sultan Mehmet'in Arapça ve Farsça'nın yanı sıra Latince, Yunanca ve İtalyanca bilmesi bu dönemdeki münasebetlerine dayandırılmaktadır.
Tahta birinci çıkışı
II. Murad 1443 yazında Karaman beyi İbrahim'i Anadolu’da yenilgiye uğrattıktan sonra Ekim ayında Edirne'ye döndüğünde János Hunyadi, Macar Kralı Ladislas ve Sırp Despotu Yorgo Brankoviç önderliğinde bir Hristiyan ordusunun Tuna’nın güneyindeki Osmanlı topraklarını istila etmeye başladığı haberini aldı. Aynı dönemde Amasya’dan Şehzade Ali’nin öldüğü haberi geldi.[25][26] İki ağabeyinin erken yaştaki ölümleri sonucu Mehmed tahtın vârisi oldu. Murad Hristiyan ordusunun 25 Aralık’ta İzladi'de durdurulmasının ardından başlayan müzakereler sırasında Mehmed’i Manisa’dan Edirne’ye getirtti. 12 Haziran 1444’te Edirne’de Macarlarla antlaşma yaptıktan bir ay sonra oğlu Mehmed’i Edirne'de Sadrazam Çandarlı Halil Paşa denetiminde "kaymakam" olarak bırakarak Hamidili topraklarını işgal eden Karamanlıların üzerine yürümek üzere Anadolu’ya geçti ve Karamanlılar’la Yenişehir'de bir anlaşma yaptı.[27][28] Yenişehir’den ayrıldıktan sonra Ağustos ayında Mihaliç’te yeniçeri ağası Hızır Ağa ve diğer beylere tahttan oğlundan yana resmen çekildiğini duyurdu ve ordusu Edirne’ye dönerken kendisi Bursa’da kaldı.[29][30][31]
Ayrıca bakınız: II. Kosova Savaşı
II. Murad'ın 1444 yazında doğuda ve batıda barışı sağladığını düşünerek tahttan çekilmesi Edirne’de bir otorite boşluğu yaratarak devleti buhrana sürükledi. Dış siyasette ihtiyatlı davranmayı tercih eden Sadrazam Çandarlı Halil Paşa ile Mehmed’in etrafında toplanmış olan Şahabeddin, Zağanos, Turahan paşalar arasında rekabet baş gösterdi.[28] Bu rekabet 1444-1453 yılları arasında Osmanlı Devleti’nde yaşanan başlıca politik gelişmelerin belirleyici etmenlerinden biri olmuştur.[32] Ağustos başında Kral Ladislas’ın Osmanlılarla yapılan barışı geçersiz sayarak yeni bir Haçlı Seferine çıkacağını ilan etmesi başkent Edirne'de paniğe yol açtı ve halk şehri terk etmeye başladı. Konstantinopolis’te Rumların himayesinde olan ve Osmanlı tahtında hak iddia eden Orhan Çelebi de bu dönemde Çatalca yakınlarında İnceğiz’e ve Dobruca’ya geçerek bir isyan girişiminde bulundu. Bu girişim Şahabeddin Paşa tarafından önlendi ve Orhan Çelebi Konstantinopolis’e kaçtı.[28] Aynı dönemde başkentte kendini Hurufilik taraftarlarının elçisi olarak tanıtan bir İranlı halktan epey yandaş toplamıştı. Mehmed de İranlının öğretisine ilgi duymuş ve koruması altına almıştı. Ancak Müfti Fahreddin ve Sadrazam Halil Paşa’nın bu duruma tepki göstermesi üzerine Mehmed çok geçmeden desteğini çekmek zorunda kalmış ve sonunda başkentte bir Hurufi katliamı yaşanmıştı. Fahreddin-i Acemi tarafından "kâfir oldukları" gerekçesiyle Hurufiler'in canlarının alınması gerektiği yolunda bir fetva çıkartılması üzerine Hurufiler diri diri yakılarak öldürülür.[33][34] Bu sırada şehirde çıkan yangında bedesten ile birlikte 7.000 ev kül olmuştu.[35][36]
Ayrıca bakınız: Varna Savaşı
Eylül ayı sonlarında Kral Ladislas önderliğindeki Hristiyan ordusu Tuna’yı aşarak Edirne’ye doğru yürürken bir Venedik filosu da Çanakkale Boğazı’nı kapattı.
Sadrazam Halil Paşa’nın çağrısıyla II. Murad Anadolu Hisarı’nın bulunduğu noktadan Rumeli’ye geçerek Edirne'ye geldi ve 10 Kasım 1444’te Hristiyan ordusunu Varna’da ağır bir yenilgiye uğrattı.[37] Varna Savaşı sırasında ve sonrasında Mehmed tahttan çekilmemişse de fiilen padişah II. Murad’dı. Zağanos ve Şahabeddin paşalar genç padişahın otoritesini güçlendirmek için Mehmed’i Varna Savaşı’na götürmek istemişler ama Sadrazam Halil Paşa buna mani olmuş ve onlara karşı II. Murad’a gerçek padişah muamelesi yapmıştı. Ancak II. Murad savaştan sonra oğlunun konumunu Konstantinopolis’teki Orhan Çelebi’ye karşı zayıflatmamak için fiilî durumu hakiki bir cülus haline getirmeden Manisa’ya çekildi.[38]
Mehmed II ve yılanlı sütun, Hünername 16.yy
Varna Savaşı'nı betimleyen bir minyatür
Murad 1446’nın Mayıs ayında Sadrazam Halil Paşa’nın çağrısıyla bir kere daha Edirne’ye tahtına döndü. Bunun sebebi Mehmed’in Konstantinopolis’e saldırma planları yapıyor olmasıydı. Halil Paşa kendi gücünü zayıflatacağı düşüncesiyle bu saldırıya karşı gelirken Mehmed’in yandaşı olan Zağanos ve Şahabeddin bu planı destekliyordu. Sonunda Halil Paşa bir yeniçeri isyanı düzenleyerek Mehmed ve yandaşlarını iktidardan uzaklaştırdı.[39] Murad’ın yeniden tahta geçmesi üzerine Mehmed, Manisa’ya çekildi, Zağanos Paşa da Balıkesir’e sürgüne gönderildi.[40]
Manisa dönemi
Mehmed’in Manisa’daki ilk yıllarında neler yaptığına dair çok fazla bilgi yoktur. Babasının 1446’da Mora’ya düzenlediği sefere katılmamıştı. 1447 sonlarında ya da 1448 başlarında Arnavut kökenli bir Hristiyan köle olan Gülbahar Hatun’dan ileride padişah olacak Bayezid adında bir oğlu oldu.[41] 1448’de Macarlar ile yapılan II. Kosova Savaşı’nda babasına Anadolu birliklerinin önderliğinde eşlik ederek ilk defa bir savaşta yer aldı.[42] 17 yaşına geldiğinde Gülbahar Hatun ile birlikteliğini tasvip etmeyen babası tarafından Dulkadir hanedanından Süleyman Bey'in kızı Sitti Hatun ile evlendirildi.[43]
Mehmed, Manisa’da bulunduğu sıralarda oldukça başına buyruk bir biçimde hareket etmişti. Onun rızasıyla Türk korsanları Ege’deki Venediklilere saldırıyordu. Hicri takvimle 852 (1448/1449) yılında Selçuk’ta kendi adına paralar bastırmıştı.[44] 1449’un Ağustos veya Eylül ayında annesi vefat etti.[45] 1450 yılında babasının İskender Bey üzerine yaptığı Arnavutluk seferine ve başarısızlıkla sonuçlanan Akçahisar Kuşatması'na katıldı.[42]
Tahta ikinci çıkışı
II. Murad, 3 Şubat 1451'de günü öldü. Mehmed babasının ölüm haberini Sadrazam Halil Paşa’nın özel ulakla Manisa’ya gönderdiği mektupla aldı. Anlatılana göre "Beni seven ardımdan gelsin!" diyerek atına atlayıp, kuzeye doğru yola çıkmıştı. Mehmed 19 Şubat 1451’de Edirne’de ikinci kez tahta çıktı.[46] Çandarlı Halil Paşa’yı sadrazamlık makamında tuttu, İshak Paşa’yı da Anadolu Beylerbeyi olarak atadı ve babasının cenazesine eşlik etmek üzere Bursa’ya gönderdi. Daha sonra babasının İsfendiyaroğulları beyinin kızından olan sekiz aylık oğlu Küçük Ahmed’i boğdurttu. Bu şekilde kardeş katli yasası da uygulamaya konmuş oldu. Ahmet Çelebi'nin cenazesi de babası Murad'ınkiyle birlikte Bursa'ya gönderildi.[47]
Fatih tarafından yaptırılan Rumeli Hisarı
Mehmed her ne kadar Çandarlı Halil Paşa’yı görevinde bıraktıysa da artık gerçek iktidar kendisiyle birlikte lalaları Şahabeddin Paşa ve Zağanos paşaların başını çektiği savaşçı kesimin eline geçmişti. Mehmed’in amacı Tuna’nın güneyindeki Balkan toprakları ile Fırat'ın batısındaki Anadolu topraklarını alarak büyük dedesi Yıldırım Bayezid’in oluşturmaya çalıştığı merkeziyetçi imparatorluğu kurmaktı. Ancak Bayezid'in aksine bunu yapmak için önce Konstantinopolis’i alması gerektiğini düşünüyordu.[48] Öte yandan gerek batıda ve gerekse de Doğu Roma'da yeni padişah genç yaşı ve tecrübesizliği dolayısıyla ilk başta önemli bir tehdit olarak algılanmamıştı. Bu görüş Mehmed’in 1451’de Venedik, Ceneviz Cumhuriyeti, Macaristan ve Sırp Despotluğu ile babasının yapmış olduğu anlaşmaları yenilemesiyle pekişmişti.[21] Mehmed Doğu Roma’ya da babası dönemindeki dostane ilişkileri devam ettireceğini ve Süleyman Çelebi’nin Konstantinopolis'teki oğlu Orhan için yıllık 300 bin akçe ayırdığını bildirmişti.[49]
Mehmed’in yetersiz bir hükümdar olduğunu düşünen yalnızca Hristiyanlar değildi. Tahta geçmesinin ardından Karamanlılar yerel beylikleri yeniden diriltmek üzere ayaklandılar ve Seydişehir ile Akşehir’i ele geçirdiler. Bunun üzerine 1451’in yazında Mehmed Anadolu'ya geçti ve kısa sürede bu isyanı bastırdı. Bu sırada Mehmed’in Anadolu’da bulunmasını fırsat bilen Doğu Roma İmparatoru Konstantin ulakları vasıtasıyla Süleyman Çelebi’nin torunu Şehzade Orhan’ın ödeneğinin yapılmadığını, ödeneğin ikiye katlanmaması halinde Orhan’ın Osmanlı tahtında hak iddia etmesine izin vereceği tehdidinde bulundu. Mehmed sorunu çözeceğini söyleyerek elçileri gönderdi ancak Edirne'ye döndükten sonra Orhan için ayrılmış olan gelirlere el koydu ve Konstantinopolis’in ablukaya alınmasını emretti.
![[Resim: Fatihin-istanbulu_Fethi.jpg]](http://efsane1turk.net/efsaneuploads/Fatihin-istanbulu_Fethi.jpg)
Kostantiniyye/İstanbul’un fethi
Mehmed kuşatma hazırlıklarına 1451 sonlarında başladı. Boğaz’ın Anadolu yakasında büyük dedesi Bayezid’in yaptırmış olduğu Anadolu Hisarı'nın karşısına o dönemde Boğazkesen adı verilen Rumeli Hisarı’nın inşa emrini verdi. İmparator Konstantin Mehmed’e hisarın yapımı için kendisinden izin alması gerektiğini bildirmek için elçiler gönderdi ancak Mehmed elçileri kabul etmedi. İmparator en son 1452’nin Haziran ayında barış görüşmeleri için bir kere daha elçilerini gönderdi ancak Mehmed elçileri yine reddetti. Bunun anlamı savaştı. Hisar 1452’nin Ağustos ayında tamamlandı. Böylece boğazın kontrolü Osmanlıların eline geçmiş oldu. Boğazdan geçecek gemiler bundan böyle geçiş parası ödemek zorundaydı. Aksi takdirde gemiler top atışıyla batırılacaktı. 1452 sonlarında ödeme yapmayı reddeden bir Venedik gemisi batırılmış, kaptanı ve tayfası tutuklanmıştı. Söz konusu toplar Erdelli Urban adında bir top dökümcüsü tarafından yapılmıştı. Mehmed kendisinden Konstantinopolis’in surlarını yıkabilecek güçte bir top yapıp yapamayacağını sormuş Urban da "Ne Konstantinopolis, ne de Babil’in surlarının karşı koyabileceği bir top yapabileceğini" söylemişti[51].
Öte yandan bu gelişmeler karşısında İmparator Konstantinos Papa ve İtalyan şehirlerinden umutsuzca yardım talebinde bulundu ama bunlar sonuçsuz kaldı. Yalnızca Cenova 1452’nin Kasım ayında yardım göndermeye karar verdi ve Giovanni Giustiniani komutasında 700 asker taşıyan Ceneviz kadırgaları 26 Ocak 1453’te Konstantinopolis’e vardı. İmparator Konstantinos, Giovanni Giustiniani’yi kara kuvvetlerinin başkumadan yaptı.[51] Kostantinopolis’teki asker sayısı 8.000 civarındaydı, limanda 26 savaş gemisi bulunuyordu. Daha evvel 700 İtalyanı taşıyan yedi Girit ve Venedik gemisi Şubat ayında şehirden kaçmıştı. Osmanlı ordusundaki asker sayısı ise en az 50.000 idi. Ayrıca Mehmed yalnızca karadan kuşatmanın yeterli olmayacağını düşünerek bir donanma hazırlatmıştı. Bu donanma bahar aylarında boğazın Marmara girişine vardı[52].
Osmanlı ordusu 23 Mart’ta Edirne’den hareket etti ve 2 Nisan’da Konstantinopolis’e vardı. Aynı gün Haliç’in girişi zincirle kapatıldı. Karargâhını Romanus kapısının karşısına Maltepe’ye kuran Mehmed son kez teslim çağrısında bulundu ama imparator reddetti.
Fatih’in İstanbul’u fethederken kullandığı kılıcı, Topkapı Müzesi'nde sergilenmektedir.
Benjamin Constant'ın II. Mehmed'in Constantinople'a Girişi İsimli Tablosu Benjamin Constant'ın eseri
Fatih'in İstanbul'a girişi. Fausto Zonaro'nun eseri
6 Nisan sabahı ilk saldırı başladı. Kuşatma, aralıklı çatışmalarla 53 gün sürdü. İmparator Konstantinos, Giustinani ile birlikte Romanus kapısını savunuyordu. Şehzade Orhan da Marmara kıyısındaki kıtalardan birini yönetiyordu. 20 Nisan günü Papa’nın gönderdiği üç Ceneviz gemisi ve Sicilya’dan gelen bir Rum yük gemisi şehrin açıklarında belirdi. Marmara denizinde yapılan savaşın sonunda akşam saatlerinde dört gemi Haliç’e girmeyi başardı. Donanmasını bir şekilde Haliç’e indirmesi gerektiğini anlayan Mehmed gemilerini karadan geçirmeye karar verdi. Bugünkü Dolmabahçe’den Kasımpaşa’ya uzanan güzergaha kalaslar döşendi ve 70 kadar gemi silindirler üstünde 22 Nisan sabahında Haliç’e indirildi. Böylece Haliç’in kontrolü Osmanlıların eline geçti. Öte yandan kuşatmanın yedinci haftasında Osmanlılar hâlâ kesin bir sonuç alamamıştı. Bu noktada Halil Paşa son bir kez Mehmed’i teslim çağrısı yapmaya ikna etti ancak imparator teklifi yine reddetti. Bunun üzerine Mehmed 24 Mayıs’ta ayın 29’unda karadan ve denizden büyük bir saldırı yapacağını duyurdu.[53]
Son saldırı hazırlıklarını Zağanos Paşa düzenledi.[54] Osmanlı ordusu 29 Mayıs’ın ilk saatlerinde taarruza başladı. Osmanlılar son taarruzu üç dalga halinde gerçekleştirdiler. İlk iki saat boyunca başıbozuklar surlara saldırdılar, ardından Anadolu birlikleri onların yerini aldı. Son olarak öldürücü darbeyi vurmak üzere yeniçeriler devreye girdi. Bu sırada yaralanan Giustiniani'nin savaş alanından ayrılması şehri savunanların arasında büyük moral bozukluğuna neden oldu. Nihayet sabah saatlerinde Osmanlı askerleri "Kerkoporta" adlı kapıdan içeri girmeyi başardılar ve kapının üzerindeki burca Osmanlı sancağını diktiler.[52] Mehmed fethin ilk günü öğleden sonra şehre girdi. Ayasofya’ya giderek namaz kıldı ve min-baʿd (bundan sonra) tahtım İstanbul'dur[55] diye buyurdu.[54]
Şehir zorla alınmıştı, bu yüzden dinî hukuka göre yağmalanabilirdi.[kaynak belirtilmeli] Yağma üç gün sürdü. [kaynak belirtilmeli]İmparator Konstantinos'un akıbeti meçhuldür. Kimi kaynaklar cesedinin bulunamadığını söylerken, Babinger gibi bazı tarihçiler imparatorun cesedinin mor ayakkabılarından teşhis edildiğini yazar. Alphonse Lamartine eserinde imparatorun cesedinin bulunduğunu ve Fatih'in Konstantin için Hristiyan usulü cenaze töreni düzenlediğini belirtir.[56] Şehzade Orhan ise keşiş kılığında şehri terk etmeye çalışırken yakalanıp idam edildi.[57][58]
Fatih şehrin ticaret merkezi olan Galata’dan kaçmış olan Rumların ve Cenevizlilerin dönmesini sağladı. Rum Patrikhanesi’nin yeniden açılmasına izin verdi; ayrıca bir Yahudi hahambaşlığı ile bir Ermeni Patrikhanesi kurdurdu. II. Mehmed İstanbul’u, farklı dinlerden insanların bir arada yaşadığı, ticaret ve kültür merkezi olan bir başkent yapmayı amaçladı.
Yeni başkentin kurulması
Fatih’in İstanbul Ortodoks Patrikhanesi lideri II. Gennadios ile görüşmesini betimleyen bir tablo, 1454
Fethin hemen ardından Mehmed şehrin onarımına başladı. Amacı Doğu Roma’yı yıkmak değil onu Osmanlı yapısı içinde diriltmekti. Kuracağı imparatorluk bir İslâm devleti olmakla birlikte Doğu Roma gibi kozmopolit bir yapıya sahip olacaktı.
Fatih, Rum Ortodoks Patrikhanesi, Ermeni Patrikhanesi ve Yahudi hahambaşı bulunmasına izin verdi. 6 Ocak 1454’te Yorgo Skolaris'i yeni Ortodoks patriği olarak atadı. Ayasofya camiye çevrildiğinden Patrikliğe resmî makam yeri olarak Havariyun Kilisesi verildi. Şehirdeki Yahudilerin hahambaşı olarak Moşe Kapsali atadı. 1461 yılında ise Bursa Psikoposu Hovakim İstanbul Ermeni Patriği olarak atandı.
Mehmed Theodosius Forumu’nun olduğu yerde ilk sarayının inşasını başlattı. Daha sonraki yıllarda ise Sarayburnu’nda Topkapı Sarayı’nı inşa ettirdi.
Çandarlı Halil Paşa’nın idamı
Ana madde: Çandarlı (2.) Halil Paşa
Fatih, ilk tahta geçtiğinde ve İstanbul’un fethi sırasında sergilediği tutumlar nedeniyle, Çandarlı Halil Paşa’yı 10 Temmuz 1453 tarihinde Edirne'de idam ettirdi. Bazı kaynaklara göre Çandarlı Fatih'i sabırsız ve deneyimsiz buluyordu. Bu olay ile Fatih otoritesini pekiştirmiş oldu ve herkes genç hakana boyun eğdi.[59]
Çandarlı Halil Paşa fetihten sonra idamına giden süreçte Yedikule’de Altın Kapı’da kırk gün hapis edildi. 10 Temmuz’da gözlerine mil çekildi ve daha sonra idam edildi. Boyun eğeceği yerde Hakan’a dik baktığı iddia edilir. Daha sonra oğlu İbrahim Paşa tarafından İznik’e götürülüp türbesine gömüldü. Çandarlı Halil Paşa, idam edilen ilk Osmanlı sadrazamıdır.
Yeni fetihler
Belgrad Savaşı (Macaristan'da: Nándorfehérvár) 1456. Hünername 1584
İstanbul’un fethinden sonra Osmanlılara bağlılığını bildiren ve ele geçirdiği bazı kaleleri geri veren Sırplar, Macarlar ile iş birliği yaparak yeniden düşmanlıklarını göstermeye başlamışlardı. Bunun üzerine 1454 -1457 arasında üç kez peşpeşe Sırbistan’a sefer düzenlendi. Belgrad dışındaki bütün Sırp toprakları ele geçirildi.
Sırp Kralı Bronkoviç’in ölümüyle başlayan taht mücadelelerinden faydalanan Osmanlılar, Sırpları vergiye bağladılar. Taht kavgalarının yeniden alevlenmesi üzerine, Mora seferinde bulunan Fatih, Sırp meselesine son verilmesini emretti. Mahmud Paşa, 1459’da başkentleri Semendire’yi ele geçirilerek Semendire Sancakbeyliği’ni oluşturdu. Böylece Sırbistan’da 350 yıl sürecek Osmanlı hâkimiyeti başlamış oldu.
İstanbul’un fethinden sonra Bizans İmparatoru XII. Konstantin’in oğulları, rakipleri Kantakuzen ailesine karşı Mora’da, Osmanlıların yardımını istemişlerdi. Turahanoğlu Ömer Bey, akıncıları ile duruma müdahale etti ve muhalifler bertaraf edildi. Fakat bu sefer iki kardeş arasında mücadele başlamıştı. Bölge ülkelerinin Mora'yı istilâ niyetlerini bilen Fatih 1458’de harekete geçti. Korent’i ele geçiren Fatih, Mora’nın bir kısmını merkeze bağlayarak, burada bir sancak oluşturdu. Atina ve diğer bölgeler ise Osmanlı yönetimini kabul etti. Kardeşi Dimitrios’a karşı Arnavutların desteğini alan Tomas'ın Osmanlılarla yapılan anlaşmayı bozması üzerine 2.kez Mora’ya sefer düzenlendi. Tomas, Papa’nın yanına kaçmak zorunda kaldı. Bölgeye çok sayıda Türk yerleştirildi. Venedikliler bölge halkını Osmanlılara karşı ayaklandırmaya çalışıyorlardı. Ancak bunda başarı kazanamayan Venedik, Osmanlı kuvvetleri tarafından bozguna uğratıldı (1465).
Fatih Sultan Mehmet 1477’de Kırım Hanlığı’nı Osmanlı Devleti’nin egemenliği altına aldı. Candaroğulları’nın elindeki Sinop’u aldı.
Cenevizlilerin önemli üslerinden Amasra’yı aldı. 1479’da bir antlaşma yaparak Venedik'le 16 yıllık savaşa sona verdi. Venedik Arnavutluk’taki kaleleri Osmanlılara bıraktı, karşılığında Mora’daki bazı iskelelerden yararlanma hakkı elde etti. Fatih Venedik’le anlaşmaya varınca, İtalya’nın öteki önemli kent devletlerine savaş açtı. 1480’de İtalya’nın güneyindeki Otranto limanını ele geçirdi. Otranto, Roma’ya giden yolda bir köprübaşı olduğu için bu olay Avrupa’da büyük yankı uyandırdı.
Bosna-Hersek seferleri ve Bosnalıların Müslüman oluşu
II. Mehmed'i gül koklarken tasvir eden minyatür. Nakkaş Sinan Bey'in eseridir.[60]
Osmanlılara vergi yoluyla bağlı olan Bosna Kralının, anlaşmalara riayet etmemesi üzerine Üsküp’ten harekete geçen Fatih, Sadrazam Mahmud Paşa ve Turahanoğlu Ömer Bey’e Bosna’nın tamamen fethedilmesi emrini vermişti. 1463 yılındaki seferle Bosna Kralı Osmanlı hâkimiyetini yeniden tanıdı. Ancak şeyhülislamın da fetvasıyla sonra öldürüldü ve bu topraklarda Bosna Sancakbeyliği oluşturuldu. Fakat ordunun İstanbul'a dönmesi üzerine aynı yıl, Macar kralı Bosna’ya girdi.
İkinci kez düzenlenen seferle Osmanlılar, Yayçe dışındaki bütün kale ve şehirleri yeniden ele geçirdiler. Bosna seferleri esnasında Hersek Kralı Stefan da ülkesinin bir kısım toprağının Osmanlılara doğrudan bağlanması şartıyla tahtında bırakılmıştı. Ancak 1483 yılında Hersek tamamen Osmanlı toprağı hâline gelecektir. Fatih, Bosna'yı Osmanlı topraklarına kattığı zaman "Bogomil" mezhebindeki Bosnalılara çok iyi davranmıştı. Hem Katolik hem de Ortodoksların kendi kiliselerine almak için baskı yaptıkları Bogomiller bu sebeple Osmanlı yönetimine sıcak bakmışlar ve kendilerine sağlanan din ve vicdan hürriyetinden etkilenerek zamanla Müslüman olmuşlardı. Bu Müslüman Bosnalılara "Boşnak" denilmektedir.
Fatih devrinde Osmanlıların karada en güçlü komşusu ve rakibi Macarlar, denizde ise Venedik idi. Macarlar bu dönemde tek başlarına Osmanlılarla baş edemeyeceklerini bildiğinden, doğrudan bir savaşı göze alamamış, Fatih de tabiî sınır olan Tuna’yı geçmeyi düşünmemiştir. Ancak akıncılar vasıtasıyla, Macaristan’a güvenliğin sağlanmasına yönelik yüzlerce başarılı akın düzenlenmiştir. Keza Venedik Cumhuriyeti de Osmanlılarla doğrudan karşılaşmaktansa Balkanlardaki diğer devletleri kışkırtmayı yeğ tutmuştur. Güçlü donanmasıyla Mora ve Ege’deki adalara sahip olmak isteyen Venedik, Osmanlılar karşısında istediği sonucu alamamış, aksine pek çok ada ve kıyı kaleleri Osmanlıların eline geçmiştir. Fatih’in Bosna Fransiskanları’nın özgürlüğü ile ilgili fermanı:
"Ben, Sultan II. Mehmed Han,
bundan böyle bütün Dünya'ya ilân ediyorum ki,
Bosna Fransiskanları bu ferman ile benim korumam altındadır. Ve emrediyorum ki:
Kimse bu insanlara veya kiliselerine zarar vermeyecek!
Devletimde barış içinde yaşayacaklar. Göçmen haline gelmiş bu insanlar, güvende ve özgür olacaklar.
Devletim sınırları içerisinde olan manastırlarına geri dönebilirler.
Devletimden hiçbir önemli kimse, vezirler, kâtipler veya hizmetkârlar onların izzetlerini kıracak ya da onlara zarar verecek bir şey yapmayacaklar!
Kimse onlara hakaret etmeyecek, tehlikeye atmayacak ya da kendilerine veya mallarına veya kiliselerine saldırmayacak!
Ayrıca, bu insanların kendi memleketlerinden getirdikleri şeyler ve kimseler de aynı haklara sahiptir...
Bu fermanı buyurarak, gökleri ve yeri yaratan Allah’ın ve onun Resûlünün ve ondan önceki 124,000 peygamberlerin adına kılıcım üzerine yemin ederim ki; hiçbir vatandaşım bu fermanın aksine hareket etmeyecek!"
Eflak ve Boğdan seferleri
Ana madde: Târgovişte gece baskını
Yıldırım Bayezid zamanında vergiye bağlanan Eflâk Prensliği’nin başına Fatih tarafından III. Vlad (Kazıklı Voyvoda) getirilmişti.(1456) Osmanlılara bağlı görünen Vlad aslında gizliden gizliye düşmanlık ediyordu. Vlad’ın Fatih’in elçilerini kazığa oturtarak öldürmesi üzerine 1462 yılında Fatih, Eflak’a bir sefer düzenledi. Boğdan’dan da yardım alan Osmanlı kuvvetleri Voyvoda'yı uzun süre takip etti. Neticede, sığındığı Macarların, Osmanlılarla yaptığı anlaşma üzerine Vlad’ı esir etmeleri ile mesele çözüldü. Fatih voyvodalığa Radul'u getirdi ve Eflâk bir Osmanlı eyaleti hâline geldi.
1455’ten itibaren Osmanlı Hâkimiyetini tanıyan Boğdan Prensliği’nin Kefe'nin fethinden sonra izlediği düşmanca siyaset üzerine Osmanlı kuvvetleri 1475 yılında Racova Savaşında yenilmesine rağmen 1476'da Boğdan'a girdi. Fatih'in bizzat başında olduğu Osmanlı kuvvetleri Boğdan ordusunu büyük bir bozguna uğrattı. Böylece Boğdan da yeniden Osmanlı hâkimiyetini tanımış oldu. Kesik başı II. Mehmed'e teslim edilen Kazıklı Voyvoda'nın mezarının yeri bilinmemektedir.
Arnavutluk seferleri
Ana maddeler: Leş Birliği ve İskender Bey
Fatih Sultan Mehmet ile aynı sarayda yetişen ve sonra papalık ve Napoli Krallığının desteği ile harekete geçen Arnavutluk hâkimi İskender Bey, vurkaç taktiği ile Osmanlı kuvvetlerine baskınlar düzenlemekteydi. Bunun üzerine Fatih, bizzat sefere çıkmaya karar verdi. 1465 yılında gerçekleşen I. seferde, İlbasan Kalesi’ni yaptırıp, içine asker yerleştiren Fatih, Balaban Paşa'yı bölge için görevlendirerek, geri döndü. Ancak, Papa ve diğer devletlerden aldığı kuvvetlerle Türklere saldıran İskender Bey, Balaban Paşa’yı şehit etti ve İlbasan kalesi’ni kuşattı. Bunun üzerine Fatih II. Arnavutluk Seferine çıktı (1467). Ele geçirilen topraklarda yeni garnizonlar oluşturuldu. Bu sırada İskender Bey ölmüş ve yerine oğlu Gjon Kastrioti II geçmişti. Fatih başlattığı 3. Arnavutluk seferinde Arnavutların elinde kalmış olan Kroya ve İşkodra kuşatıldı. 1479’da Arnavutluk da bir Osmanlı vilayeti durumuna geldi.
Trabzon Rum Devleti’nin yıkılışı
1461’de Pontus Devleti'nin (Trabzon İmparatorluğu) başkenti Trabzon’u ele geçirdi ve bu devletin varlığına son verdi. 1462’de yeniden Rumeli seferine çıktı. Eflâk’ı Osmanlı Devleti'ne bağladı ve 1463'te Bosna'yı tamamen ele geçirdi. Aynı yıl Ege Denizi’ndeki Midilli Adası'nı alınca Venedikliler’le arası açıldı. Bu olay, 1479’a kadar sürecek olan savaşın da başlangıcı oldu. Fatih'in Ege'de fethettiği adalar; Taşoz, Eğriboz, Limni, Semadirek, İmroz, Midilli ve Tenedos’dur. 1465’te Hersek’in büyük bölümünü, 1466'da da Arnavutluk’taki bazı kaleleri fethetti.
Fatih’e karşı Karamanoğulları ve Akkoyunlular ittifakı
Osmanlı Devleti'nin gelişen bu gücü karşısında Karamanoğulları, Doğu Anadolu'daki Akkoyunlular’la ittifak kurdu.
Fatih, 1466’da yeni bir Anadolu seferine çıktı. Karamanoğullarının başkenti Konya’yı ele geçirdi. Ama İstanbul'a dönünce Karamanoğulları, Osmanlılara geçen yerleri geri aldılar. Sonradan sadrazam olacak olan Gedik Ahmed Paşa 1471’de Karamanoğullarını bir kez daha yenilgiye uğrattı. Akkoyunlular, Karamanoğullarını desteklemeye devam ettiler. 11 Ağustos 1473’te Otlukbeli Savaşı’nda Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ı ağır bir yenilgiye uğrattı. Ertesi yıl da Karamanoğulları Beyliği'ni tamamen ortadan kaldırdı.
Yenilikleri ve kanunnameleri
II. Mehmed'in Bertoldo di Giovanni tarafından yapılmış bir bronz madalyonu, 1480.
Fatih, askeri başarılarla Osmanlı Devleti’ni büyük bir imparatorluğa dönüştürdü. Bilime, tarihe ve felsefeye özel ilgi gösterdi. Türkçeden başka Arapça, Farsça, Latince ve Yunanca kitaplardan oluşan özel bir kütüphanesi vardı. Avni takma adıyla şiirler yazdı. Şiirleri Fatih Divanı (1944), Fatih’in Şiirleri (1946), Fatih ve Şiirleri (1959) gibi adlar altında basıldı. Bilim adamlarını ve edebiyatçıları destekleyen Fatih, nesir ustası Sinan Paşa ile şair Ahmed Paşa’yı vezirliğe kadar yükseltti. Ünlü matematikçi ve astronomi bilgini Ali Kuşçu’nun İstanbul’da kalmasını sağladı. Fatih, İtalyan ressam Gentile Bellini’yi 1479’da İstanbul’a getirterek resimlerini yaptırdı.
Fatih, Osmanlı Devleti’ne düzenli ve sürekli bir yapı kazandırmak için önemli düzenlemeler yaptı. Yönetim, maliye ve hukuk alanında koyduğu kuralları içeren Fatih Kanunnamesi, sonraki dönemde de yürürlükte kaldı. Bu kanunname, tahta çıkan padişaha devletin geleceği (nizâm-ı âlem) için kardeşlerini öldürme hakkı veriyordu.[61] Fatih’in Osmanlı devlet düzenine ilişkin temel ilkelerin pek çoğu, Tanzimat dönemine kadar geçerliliğini korudu. Fatih’in saltanatı döneminde Osmanlı ülkesinde 500'den fazla mimari yapı yapıldı. Onun adına yapılan en önemli yapı, İstanbul'da bir cami ile medrese, kitaplık, imarethane (aşevi), darüşşifa (hastane), hamam, kervansaray gibi birimleri kapsayan Fatih Külliyesi’dir.
Eğitim ve kültür
Fatih Sultan Mehmet'in tarihteki en önemli yanlarından birisi de eğitime verdiği önem olmuştur. Üniversite anlamında Osmanlı tarihinde ve dünya tarihinde bilinen en eski eğitim kurumlarından olan Sahn-ı Seman’ı kurmuştur. Sahn-i Seman İstanbul’un ilk Türk yükseköğretim kurumudur. Sahn-ı Seman medreseleri Fatih Külliyesi içindeki en yüksek düzeyli medreseler idiler. Sahn-ı Semân’ın eğitim müfredatının hazırlayıcılarından biri çağın önemli bilim adamı Ali Kuşçu’dur. Medreselerde Ali Kuşçu tarafından düzenlenen bir okutma planının olduğu, hatta bunun “Kânûnnâme” şeklinde yapıldığı bilinmekle birlikte, bugüne kadar incelemesi yapılan Osmanlı arşiv belgeleri arasında ele geçirilememiştir. Bu kanunnamenin aslının 1918 yılında külliyede çıkan yangınla yok olması da olasıdır. Sahn-ı Semân, Kanuni tarafından açılan Süleymaniye Medreseleri zamanına kadar nakli ve akli bilimlerde öğrenci yetiştirmekteydi. Kanuni devrinde bu medreseler şer’î ilimler ihtisası yapılan medreseler olmuşlar, Süleymaniye Medreseleri de aklî ilimlerin ihtisas yeri olmuştur.
Ali Kuşçu, Fatih tarafından astronomi eğitimi için Semerkant'a gönderilmiş ve daha sonra 1570’te Takiyuddin tarafından Tophane’de kurulacak gözlemevinin ilk çalışmalarını yapmıştır.
Ölümü
II. Mehmed vefat ettiğinde Osmanlı sınırları(1481)
Fatih 1481’de, Anadolu’ya doğru yeni bir sefere çıktı. Ama daha yolun başında hastalandı ve 3 Mayıs 1481’de Gebze yakınlarındaki Hünkar Çayırı'ndaki ordugâhında öldü. Gut hastalığından öldüğü sanılmakla birlikte, zehirlendiği de rivayet edilir. Fatih öldükten sonra vefatı saklandı. Padişahın hamam ihtiyacı var denilerek gizlice cenazesi saraya getirildi. O sırada Şehzade Bayezid'e ve Şehzade Cem'e ulak gönderildi. O sırada asker Fatih'in öldüğünü öğrenip İstanbul'a gelip büyük bir anarşi başladı. Karamanlı Mehmed Paşa Cem taraftarı olduğu için idam edildi. Her taraf yağmalanmaya başladı. Gayrimüslim tüccarların evlerine ve dükkanlarına saldırıldı. O arada herkes kendi taraftarını tahta çıkarmak için uğraşırken Fatih'in cenazesi sarayda karanlık bir odada unutuldu. Baltacılar kethüdası Kasım isimli bir kişinin II. Bayezid'e yazdığı mektupta sarayda cenazenin yanına gittiğinde 3 gün 3 gece üzerine mum yanmadığını, cesedin kokusundan yanına zor varıldığını söyler. Daha sonra tahnit ustasıyla beraber iç organları çıkarılmış ceset tahnit edilmiş. Cesedi tahnit edebilmek için elbiselerinin çıkarılması gerekiyordu. Lakin mevsimin sıcak olması dolayısıyla ceset bozulduğu için elbise cesede yapışmıştı. Bu yüzden sol kolunun üzerinden elbise kesildi ve tahnit edildi. Kesik elbise bugün hale Topkapı Sarayı'ndadır. II. Bayezid payitahta gelene kadar o şekilde bekletilmiş. Ölümünden sonra oğlu Bayezid tahta çıktı. Fatih Camii’ndeki türbesinde yatmaktadır. Seferi nereye düzenlediği tam olarak bilinmemektedir. Zira Fatih bu bilgiyi seferin güvenliği açısından çok gizli tutuyor ve kimseye söylemiyordu. Ancak tarihçiler seferin Mısır’a ya da Roma’ya (Papalık) olacağı yönünde tahminler yürütmektedir. Ama başka kitaplar ve tarihçiler ise farklı yerlere fetih düzenleyeceği görüşündeydi. Birlikleri Üsküdar’da topladığı ve hazırlıkları başlattığı için seferin İtalya’ya olma olasılığı günümüz tarihçileri tarafından makul bulunmamaktadır.
Eğitim Hayatı
Türkiye Cumhuriyeti'nde ilk ve tek padişah resminin yer aldığı 1000 lira (1986-1992)
Fatih Sultan Mehmet çocukluğundan itibaren yoğun bir İslami ve ilmi eğitim aldı. Kendisinden önceki altı padişah gibi o da askeri hususlarda bilgi ve tekniğe sahipti. Fatih Sultan Mehmet, birçok tarihçi tarafından bir Rönesans hükümdarı olarak tanımlanmaktadır.[62] Fatih, İtalya ve İtalyan kültürünü tanıyan nadir bir doğu hükümdarıydı.[63] Sultan Mehmed'in yanında bulundurduğu Rum tarihçi Kritvulos, onun kendi anadili olan Osmanlı Türkçesi dışında Arapça, Farsça, İbranice, Keldanice, Slavca, İtalyanca, Yunanca ve Latince bildiğini ifade etmektedir.[64] Fatih'in özellikle İstanbul'un fethinden sonra zengin bir kütüphanesi vardı ve binlerce ciltlik kitaba sahipti. Antik tarihe meraklı olan padişah, Pulutarque'nin Geographia isimli eserini Yunanca'dan Türkçeye çevirerek coğrafi bilimlere olan ilgisini göstermiştir. Fatih'in sarayında Yunanca ve İtalyanca bilen iki katip bulunuyor ve padişaha eskiçağ tarihiyle ilgili bilgiler veriyordu. Mitolojiyle ilgilenen Fatih, Homeros'un meşhur İlyada Destanı'nın kopyasını hazırlatmıştı.[65] Fatih'in yanında bulunan İtalyan nedimesi ona Antik Yunanistan'daki düşünürlerin ve Romalı tarihçilerin eserlerini okutmuştu. Fatih papaların, imparatorların, Fransa krallarının, Büyük İskender'in Lombardların vekayinamelerini okumuştu.[24] Bizanslı aydın Gregorios Phrantezes, Fatih'in Büyük İskender, Roma imparatoru Augustus, Bizans imparatoru Büyük Konstantin ve Theodosios gibi şahsiyetlere karşı hayranlık beslediğini söyler.[66] Ayrıca Fatih ateşli silahlara karşı yoğun ilgi göstermiş, tarihteki ilk havan topu olduğu bilinen şahinin çizimlerini bizzat kendisi yapmıştır. Divan edebiyatında Fatih Sultan Mehmet, Avni mahlasıyla şiirler yazmıştır. Yine padişah, huzurunda felsefi tartışmalar yaptırıyordu. Ali Kuşçu, Georgios Trapezuntios ve Hocazade gibi devrin büyük zekalarını korumuş, Hristiyan bilim adamları ve sanatkarları sarayına davet etmiş, onlara iltifat ve ikramlarda bulunmuştur. Fatih ayrıca İtalyan ressam Gentile Bellini'ye kendi hususi resmi olmak üzere çeşitli portreler ve heykeller yaptırmıştır. Hristiyanlığı yakından tanımak isteyen Fatih, İstanbul Ortodoks Kilisesine patrik olarak atadığı Gennadios ile Hristiyanlık akaidi üzerine müzakereye girişmiş ve bu müzakerenin yazılmasını istemişti. (Gennadios İtikadnamesi) Hatta bu durum Avrupa'da Fatih'in Hristiyanlığa meylettiği şeklinde yorumlanmış ve Papa II. Pius padişahı Hristiyanlığa davet eden bir mektup kaleme almıştı.[67] Tarihçi İlber Ortaylı bu konuyla ilgili olarak Fatih'in şüphesiz itikadı olduğunu fakat sofu derecesinde koyu bir Müslüman olmadığını belirtmiştir.[68]
AilesiEşleri
Emine Gül-Bahar Hatun - II. Bayezid ile Akkoyunlulara gelin giden Gevherhan Sultan'ın annesidir.
Helena Hatun - Mora Despotu olan Demetrus’un kızıdır.
Alexias Hatun - Bizans prenseslerindendir.
Gülşah Hatun - Karamanoğulları Beyliği’nden İbrahim Bey’in kızı, Karaman Sancakbeyi Şehzade Mustafa' nın annesidir.[69]
Sitti Mükrime Hatun - Dulkadiroğlu Süleyman Bey’in kızı.
Çiçek Hatun - Türkmen Beyi kızı veya cariye Cem Sultan’ın annesidir.
Anna Hatun - Trabzon İmparatoru’nun kızıdır. Evlilikleri kısa sürmüştür.
Hatice Hatun - Zağanos Paşa'nın kızıdır. Fatih boşamıştır.[70]
Erkek çocukları
II. Bayezid
Mustafa
Cem Sultan
Kız çocukları
Gevherhan Hatun, Akkoyunlu Uzun Hasan’ın oğlu Uğurlu Mehmet Bey ile evlendi.
---------------------------
Fatih Sultan Mehmed Han
Fatih Sultan Mehmed 29 Mart 1432'de Edirne'de do du. Babası Sultan ıkinci Murad, annesi Huma Hatun'dur. Fatih Sultan Mehmed, uzun boylu, dolgun yanaklı, kıvrık burunlu, adaleli ve kuvvetli bir padişahtı. Devrinin en büyük ulemalarından birisiydi ve yedi yabancı dil bilirdi. Alim, şair ve sanatkarları sık sık toplar ve onlarla sohbet etmekten çok hoşlanırdı. ılginç ve bilinmedik konular hakkında makaleler yazdırır ve bunları incelerdi.
Hocalı ını da yapmış olan Akşemseddin, Fatih Sultan Mehmed'in en çok de er verdi i alimlerden biridir. Fatih Sultan Mehmed, gayet so ukkanlı ve cesurdu. Eşsiz bir komutan ve idareciydi. Yapaca ı işlerle ilgili olarak en yakınlarına bile hiçbir şey söylemezdi.
Fatih Sultan Mehmed okumayı çok severdi. Farsça ve Arapça'ya çevrilmiş olan felsefi eserler okurdu. 1466 yılında Batlamyos Haritasını yeniden tercüme ettirip, haritadaki adları Arap harfleriyle yazdırdı. Bilimsel sorunlarda, hangi din ve mezhebe mensup olursa olsun bilginleri korur onlara eserler yazdırırdı.
Bilime büyük önem veren Fatih Sultan Mehmed yabancı ülkelerdeki büyük bilginleri ıstanbul'a getirtirdi. Nitekim Astronomi bilgini Ali Kuşçu kendi döneminde ıstanbul'a geldi. Ünlü Ressam Bellini'yi de ıstanbul'a davet ederek kendi resmini yaptırdı. şair ve açık görüşlüydü.
Fatih Sultan Mehmed 1481 yılına kadar hükümdarlık yaptı ve bizzat 25 sefere katıldı. Azim ve irade sahibiydi. Temkinli ve verdi i kararları kesinlikle uygulayan bir kişili i vardı. Devlet yönetiminde oldukça sertti. Savaşlarda çok cesur olur, bozgunu önlemek için ileri atılarak askerleri savaşa teşvik ederdi.
20 yaşında Osmanlı padişahı olan Sultan ıkinci Mehmed, ıstanbul'u feşedip 1100 yıllık Do u Roma ımparatorlu unu ortadan kaldırarak Fatih ünvanını aldı.
Hz.Muhammed'in (S.A.V) hadisi şerifinde müjdeledi i ıstanbul'un feşini gerçekleştiren büyük komutan olmayı da başaran Fatih Sultan Mehmed, yüksek yetene i ve dehasıyla dost ve düşmanlarına gücünü kabul ettirmiş bir Türk hükümdarıydı.
Orta Ça 'ı kapatıp, Yeniça 'ı açan Cihan ımparatoru Fatih Sultan Mehmed, Nikris hastalı ından dolayı 3 Mayıs 1481 günü Maltepe'de vefat etti ve Fatih Camii'nin yanındaki Fatih Türbesi'ne defnedildi.
ıstanbul'un Feşi:
Fatih Sultan Mehmed padişah, olduktan sonra ilk iş olarak, devamlı ayaklanma çıkaran Karamano lu Beyli ine karşı sefere çıktı. Karamano lu ıbrahim Bey af diledi. Fatih ıstanbul'un feşini düşündü ü için onu ba ışladı.
Fatih Sultan Mehmed, büyük gayesini gerçekleştirmek için, Macarlara, Sırplara ve Bizanslılara karşı yumuşak davranıyordu. Amacı Haçlıların birleşmesini önlemek, onları tahrik etmemek ve zaman kazanmaktı.
Bin yıllık tarihinin sonuna gelmiş olan Bizans küçüle küçüle sadece ıstanbul şehrinin sınırları içinde hüküm süren bir devlet durumuna düşmüştü. Ancak buna ra men Bizans'ın varlı ı, Balkanlardaki Türk hakimiyeti açısından tehlikeli oluyordu.
Bizans ımparatorları, Anadolu'daki çeşitli siyasi güçleri de Osmanlı aleyhine kışkırtmaktan geri kalmıyorlardı. Hatta zaman zaman Osmanlı şehzadeleri arasındaki taht kavgalarına karışıp devletin iç düzenini bozuyorlardı.
Yapılan Hazırlıklar;
ıstanbul'un Osmanlı Devleti'nin hakimiyeti altında girmesi, ticari ve kültürel yönden önemli bir avantajın daha ele geçirilmesi demekti. Bo azlar tam anlamıyla kontrol altına alınacak ve bu sayede, Karadeniz ticaret yolları ele geçirilmiş olacaktı. Karamano ulları meselesini çözen Fatih Sultan Mehmed, ıstanbul'un feşi için gerekli hazırlıklara başladı.
Devrin mühendislerinden Musluhiddin, Saruca Sekban ile Osmanlılara sı ınan Macar Urban Edirne'de top dökümü işiyle görevlendirildi. "şahi" adı verilen bu topların yanında, tekerlekli kuleler ve aşırtma güllelerin üretilmesi (havan topu) yapılan hazırlıklar arasındaydı. Yaptırılan bu büyük toplar ıstanbul'un feşedilmesinde önemli rol oynadı.
Yıldırım Bayezid'in ıstanbul kuşatması sırasında yaptırdı ı Anadolu Hisarının karşısına, Rumeli Hisarı (Bo azkesen) inşa edildi. Bu sayede Bo azlar'ın kontrolü sa lanacak, deniz yoluyla gelebilecek yardımlara karşı tedbir alınmış olacaktı. 400 parçadan oluşan bir donanma inşa edildi. Turhan Bey komutasındaki bir Osmanlı donanması Mora'ya gönderildi ve ıstanbul'a yardım gelmesi engellendi.
Eflak ve Sırbistan ile var olan barış antlaşmaları yenilendi. Macarlarla da üç yıllık bir antlaşma yapıldı. Osmanlıların bu hazırlıkları karşısında, Bizanslılar da boş durmuyordu. Surlar sa lamlaştırılıyor ve şehre yiyecek depolanıyordu. Ayrıca Bizans ımparatoru Konstantin, Haliç'e bir zincir gerdirerek, buradan gelecek tehlikeyi önlemeye çalıştı.
Aynı zamanda Haçlı dünyasından yardım isteniyor, Papa ise yapaca ı yardım karşısında Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleştirilmesini istiyordu. Ancak Katoliklerden nefret eden Ortodoks Rumlar, Roma kilisesine ba lanmak istemiyor, "ıstanbul'da Kardinal Külahı görmektense, Türk sarı ı görmeye razıyız" diyorlardı.
Kuşatma Ve Savaş:
Fatih Sultan Mehmed, hazırlıklar tamamlandıktan sonra, Bizans ımparatoru Konstantin'e bir elçi göndererek, kan dökülmeden şehrin teslim edilmesini istedi. Fakat ımparatordan gelen savaşa hazırız mesajı üzerine, ıstanbul'un kara surları önüne gelen Osmanlı ordusu, 6 Nisan 1453'de kuşatmayı başlattı. Osmanlı donanması ise Haliç'in girişinde ve Sarayburnu önünde demirlemişti. Ordu; merkez, sa ve sol olarak üç kısma ayrıldı. 19 Nisan'da yapılan ilk saldırıda, tekerlekli kuleler kullanıldı ve bu saldırı ile Topkapı surlarından burçlara kadar yanaşıldı.
Osmanlı Ordusundaki er sayısı 150.000 ile 200.000 arasındaydı. Bu kuvvetlere Rumeli ve Anadolu beylerine ba lı çeşitli kuvvetler de katılmıştı.
Çok şiddetli çarpışmalar oluyor, Bizanslılar şehri koruyan surların zarar gören bölümlerini hemen tamir ediyorlardı.
Venedik ve Cenevizliler de donanmalarıyla Bizans'a yardım ediyorlardı. Fatih Sultan Mehmed Osmanlı donanmasının kuşatma sırasında yeterince kullanılamadı ını ve bu yüzden kuşatmanın uzadı ını düşünüyordu. ıstanbul'un Haliç tarafındaki surlarının zayıf oldu u biliniyordu. Bizans bu bölgeye zinciri bu nedenle germişti. Yüksekten atılan taş gülleler Bizans donanmasından bazı gemileri batırmıştı fakat bir kısım donanmanın Haliç'e indirilmesi kesin olarak gerekliydi.
Fatih Sultan Mehmed, ıstanbul'un feşedilmesini kolaylaştıracak önemli kararını verdi. Osmanlı donanmasına ait bazı gemiler karadan çekilerek Haliç'e indirilecekti.
Tophane önündeki kıyıdan başlayıp Kasımpaşa'ya kadar ulaşan bir güzergah üzerine kızaklar yerleştirildi. Gemilerin, kızakların üzerinden kaydırılabilmesi için, Galata Cenevizlilerinden zeytinya ı, sade ya ve domuz ya ı alınarak kızaklar ya landı. 21-22 Nisan gecesi 67(yada 72) parça gemi düzeltilmiş yoldan Haliç'e indirildi.
Haliç'teki Türk donanmasına ait toplar, surları dövmeye başladı. Ciddi çarpışmalar cereyan etti. Bundan sonraki günlerde top savaşı, ok, tüfek atışları, la ım kazmalar, büyük ve hareketli savaş kulelerinin surlara saldırıları devam etti.
Kuşatmanın uzun sürmesi ve kesin başarıya ulaşılamaması askerler arasında endişe yarattı. Ancak, ıstanbul'u her ne şartta olursa olsun almaya kararlı olan Fatih Sultan Mehmed kumandanların ve alimlerin de bulundu u bir toplantı düzenledi. Cesaretlendirici bir konuşma yaptıktan sonra, 29 Mayıs'ta genel saldırının yapılaca ına dair kararını açıkladı.
Çarpışmalar sırasında Bizans'ı koruyan surlar üzerinde kapatılması mümkün olmayan gedikler açılmaya başlamıştı. Surlar içerisine küçük sızmalar oluyor, ancak geri püskürtülüyordu. ılk defa Ulubatlı Hasan ve arkadaşlarının şehit olmak pahasına tutunmayı başardıkları ıstanbul surları, artık direnemiyordu. 53 gün süren ve 19 Nisan, 6 Mayıs, 12 Mayıs ve 29 Mayıs'ta yapılan dört büyük saldırıdan sonra Do u Roma ımparatorlu u'nun 1125 yıllık başkenti olan ıstanbul, 29 Mayıs 1453 salı günü feşedildi.
Fetihin Sonuçları:
ıstanbul'un feşi, çok önemli sonuçları da beraberinde getirdi. Fatih Sultan Mehmed, ıstanbul'un feşinden sonra batıdaki hakimiyeti pekiştirmek, sınırları genişletmek, ıslam'ı en uzak yerlere kadar yaymak ve Hıristiyan birli ini bozmak amacıyla Avrupa üzerine bir çok seferler düzenledi.
Sırbistan (1454,1459), Mora (1460), Eflak (1462), Bo dan (1476), Bosna-Hersek, Arnavutluk, Venedik (1463-1479), ıtalya (1480) ve Macaristan seferleriyle Osmanlı ımparatorlu u Avrupa'daki hakimiyetini pekiştirdi.
Sırbistan Krallı ı tamamen ortadan kaldırılıp Osmanlı sanca ı haline getirildi, Mora tamamen feşedildi, Eflak Osmanlı eyaleti yapıldı, Bosna tekrar Osmanlı hakimiyetine alındı, Arnavutluk ele geçirildi. 16 yıl süren Osmanlı-Venedik Deniz Savaşları sonunda Venedik barış imzalamayı kabul etti. ıtalya'ya yapılan sefer sırasında Roma'nın feşi açısından çok önemli bir merkez olan Otranto, feşedildi ancak Fatih Sultan Mehmed'in ölümü üzerine geri kaybedildi.
Kırımın Feşi:
Fatih Sultan Mehmed, Karadeniz'e de hakim olmak istiyordu. Venedik ve Cenevizlilerin ıslam dünyasının aleyhine yaptıkları esir ticaretini önlemek, ıstanbul'a gelen ticari malların taşınmasında esas rolü oynayan Kırım sahillerini ele geçirmek, Karadeniz'i bir Türk Gölü haline getirmek amacıyla hareket eden Fatih, işe 1459'da Amasra'yı feşederek başladı.
1460'da Candaro ulları Beyli i'ne son verildi. 1461'de Trabzon'un, 1475'de de Kırım'ın feşiyle Karadeniz bir Türk gölü haline geldi.
Bu sayede Karedeniz'deki Ceneviz üstünlü ü sona erdi ve ıpekyolu'nun tüm denetimi Osmanlı Devleti'ne geçti.
Otlukbeli Savaşı:
Karamano lu ıbrahim'in 1464'te ölmesi üzerine o ulları birbirlerine düşmüşlerdi. Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın yardımıyla ıshak Bey Karamano lu beyli ine sahip oldu. Bunun üzerine di er o lu Pir Ahmed Bey Fatih Sultan Mehmed'den yardım istedi ve gelen yardım sayesinde Beyli i ele geçirdi. Fakat Pir Ahmed Bey bir süre sonra gidip Venediklilerle anlaşınca, bu duruma sinirlenen Fatih Sultan Mehmed, Karaman Seferi'ne çıkmaya karar verdi.
Konya ve Karaman alınarak Osmanlı'ya ba landı. Karaman halkı ıstanbul'a ve çeşitli yerlere göç ettirildiler. Pir Ahmed Bey kaçarak Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'a sı ındı. Bu olay Osmanlılarla Akkoyunluların arasının açılmasına neden oldu.
Osmanlılar Avrupa ve Anadolu'daki topraklarını genişletirken, Akkoyunlular Devleti'de Do u Anadolu, Kafkasya, ıran ve Irak üzerinde hakimiyet kurmuşlardı. Sınırlarını genişleten iki Türk Devleti arasında büyük bir savaş kaçınılmaz olmuştu. Otlukbeli mevkiinde 11 A ustos 1473'de yapılan savaşta, devrin en kuvvetli savaş tekni ine ve araçlarına sahip olan Osmanlı ordusu, Uzun Hasan'ın kuvvetli süvarilerden kurulmuş olan ordusunu birkaç saatte da ıttı.
Bu savaştan sonra Akkoyunlular bir daha kendilerini toparlayamadılar. Fatih Sultan Mehmed, Akkoyunlu tehlikesini bu şekilde engellemiş oldu. Anadolu'da ve Rumeli'de birçok sefer düzenleyip pek çok zafer kazanmıştı.
Buna ra men güneyde güçlü bir devlet konumunda olan Memlüklerle problemler yaşandı ı halde sıcak bir savaştan kaçınmıştı.
Denizlerde Durum:
ıstanbul'un feşiyle ticaret yollarının hakimiyeti Osmanlılara geçmişti. Ancak denizlerde Venedik ve Cenevizliler'in etkinli i devam ediyordu. Fatih ticaret yollarının güvenli ini sa lamak ve korsanlardan kurtulmak için Ege adaları üzerinde siyasetini a ırlaştırdı. Ege adalarına seferler düzenlendi.
Yeni tersaneler ve gemiler inşa edildi. Rodos seferine çıkıldıysa da alınamadı.
ıdari Düzenlemeler:
Fatih Sultan Mehmed, klasik manada Osmanlı devletinin idari kurucusu sayılabilir. ıstanbul'un feşinden sonra kendisini Kaiser-i Rum (Do u Roma ımparatoru) ilan etmiş ve devlet müesseselerini yerleştirmiştir. Fatih Kanunnamesi ile Atam-Dedem Kanunu dedi i gelenekleri yazılı hale getirmiş ve buna Kanunname-i Ali Osman denmiştir.
Divanın idaresini sadrazamlara bırakarak, işleri kafes arkasından takip etmeye başlamış, mutlak vekilim dedi i sadrazamı geniş yetkilerle donatmıştır. Ayrıca defterdar, kazaskerler ve di er üst düzey devlet erkanının görevleri tarif edilmiştir.
Yeniçeri ordusu 10.000'e çıkarılarak güçlü bir merkezi ordu teşkil edildi inden uç beylerinin önemi azalmış, böylece merkezi idare sa lamlaştırılmıştır. Anadolu ve Rumeli'nin en kudretli devletinin hükümdarı olarak "Han" ünvanını ilk defa o kullamıştır.
ıstanbul'un feşinden sonra Yıldırım Bayezid zamanında elden çıkan topraklar yeniden kazanılmış, hatta Rumeli ve Karadeniz kıyılarında yeni yerler feşedilmiştir. Kırım'ın feşi ile Karadeniz bir Türk gölü haline getirilmiş, Anadolu birli i tamamlanmış ve Rumeli'deki Türk varlı ı Belgrad'a kadar uzanmıştır.
ıstanbul, Fatih zamanında bir ilim ve sanat merkezi haline gelmiş, Fatih medreseleri klasik Osmanlı medreselerinin temelini oluşturmuştur. şairler ve ilim adamları için bir cazibe merkezi haline gelen ıstanbul'a bütün ıslam dünyasından bilginler gelmeye başlamıştır.
Mimari Eserler:
Fatih Sultan Mehmed, otuz yıl kadar süren padişahlı ı sırasında Osmanlı Devletini bir cihan devleti konumuna çıkardı. Fatih Sultan Mehmed, eşsiz bir komutan olmakla beraber, büyük bir devlet adamıydı.
Yapmış oldu u çalışmalar ile memleketinde büyük çapta bir imar hareketini gerçekleştirdi. Osmanlı ımparatorlu unun çeşitli şehirlerinde 300 kadar cami, 57 medrese, 59 hamam, 29 bedesten, çeşitli saray, hisar, kale, sur, han ve köprüler yaptırdı.
ıstanbul'u feşetti i zaman başta Ayasofya olmak üzere sekiz tane kiliseyi camiye çevirdi. Bugünün Üniversitesi olan Fatih Külliyesini 1470 yılında tamamladı.
Hz.Eyyub-i Ensari'nin kabri, Fatih'in hocası Akşemseddin tarafından keşfedildi ve üzerine Eyüp Camii yaptırıldı. Fatih Sultan Mehmed tarafından ıstanbul'un Fatih semtinde yaptırılan Fatih Camii, 1470 yılında yine onun tarafından ibadete açıldı. Fatih zamanında inşa edilen Kapalıçarşı, ilerde ıstanbul'un en önemli ticaret merkezlerinden biri haline gelecekti.
Devrin mimari eserleri arasında bulunan Yeni Bedesten de çok ünlüdür. Saray-ı Cedide-i Amire adı verilen Yeni Sarayı (Topkapı Sarayı) da Fatih Sultan Mehmed yaptırdı.
|
|
|
Orhan Gazi |
|
Yazar: RasitTunca - 06-12-2018, 03:00 AM - Forum: Tarih Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
[attachment=57871]
Orhan Gazi
Orhan Gazi veya Orhan Bey (Osmanlı Türkçesi: اورخان بك; d. 1281, Söğüt – ö. Mart 1362, Bursa), Osmanlı İmparatorluğu'nun ikinci padişahı. 1326 ile 1359 yılları arasında beylik yapmıştır.[1][2][3][4] Babası Osman Gazi'den 16.000 km² olarak aldığı devleti, oğlu I. Murad'a 95.000 km² olarak bırakmıştır.
Osmanlı Beyliği'nin kurucusu Osman Gazi ve Malhun Hatun'un oğludur. Sarışın, uzun boylu ve mavi gözlü, halk tarafından çok sevilen, ulemaya saygılı, merhametli bir hükümdar olarak tanımlanır. Sık sık halkın arasına karıştığı, ve dertlerini dinlediği söylenir. Babası Osman Gazi'nin vefatı üzerine 1326'te bey olmuştur. Orhan Bey'e Şücaeddin, "İhtiyareddin" ve "Seyfeddin" unvanları verilmiştir. Ölüm tarihini 1359, 1360, 1361 ve 1362 gösteren kaynaklar da vardır.
Bey olmadan yaşamı ve bey olması
Menâkıb-ı Orhânî adlı çağdaş kroniğe göre, Orhan Bey 1280/1281 yılında doğmuş ve 80 yıl yaşamıştır[5]. Daha sonraki kaynakların bir kısmında doğum tarihi 1281 olarak verilmekle beraber, "doğum tarihini 1274, 1279, 1287 olarak veren kaynaklar vardır.[1][2]
Osmanoğullarının en uzun ömürlüsü olan Orhan Bey'in çocukluğu ve gençliği bilinmemektedir. Nasıl yetiştiği, nasıl eğitim aldığı, hatta okur yazar olup olmadığı bilinmemektedir. Osmanlı tarihlerinde adının ilk geçişi 1298'de Nilüfer Hatun (Yarhisar Tekfuru kızı Holofira) ile evlendirilmesi nedeniyle olmuştur. 1300'de Köprühisar'ın fethinde bulunmuş ve Karacahisar uç beyliği verilmiştir. Osman Bey oğlunu emir-i kebir (beylerbeyi) rütbesi ile küçük beylik ordusuna komutan atamış ve bundan sonraki babasının her askerî eylemine katılmıştır.[1][2]
Beyliğe babasının sağlığında mı yoksa ölümünden sonra mı geçtiği konusu tartışmalıdır.[1][2]
Bizans tarihçisi Laonikos Halkokondiles, kaynak göstermeden, babası ölünce oğlu Orhan'ın Uludağ'a çekildiğini ve sonra yanına asker toplayarak kardeşlerini alt ettiğini bildirir.[1][2]
Orhan Bey
İlk Osmanlı tarihçilerinden İbn-i Kemal tarihinde Orhan Bey'in ahi liderlerinin kararı ile bey olduğunu bildirmekte ve
Ru'us-i hadem ve vücuh, Uluğ oğlu Orhan'i riyasete lâyik gördűler.
demektedir.[1][2]
Aşıkpaşazade, Oruç Bey, Nesri gibi ilk Osmanlı tarihçileri ve geleneksel kabul edilen anlatıma göre Beylik ileri gelenleri ve Osman Bey'in çocukları Osman Bey'in ölümü ardından bir toplantı yapmışlar; bu toplantıda Orhan Bey kardeşi Alaaddin'in Bey olmasını önermiş ama Alaaddin bunu kabul etmeyip, kardeşi Orhan'ın askerî başarılarından dolayı, devlet ileri gelenlerinin uygun gördüğü gibi küçük kardeşi Orhan'ı Beylik tahtına münasip gördüğünü ifade etmiş ve böylece Orhan tahta geçmiştir.[1][2]
Adına kesilen ilk Osmanlı akçe sikkesi Rebievvel 724 (Şubat 1324) tarihi taşımakta ve Orhan'ın en geç bu tarihte Bey olduğuna kanıt sağlamaktadır.[7]
Osmanlı'nın ilk tapu senedini Miladi 1301 yılında Orhangazi; Şeyh İzzeddin İsmail'e Sakarya Akova'daki Çalıca ve Şehler Köyü vakıf tapusunu vermiştir.
Orhan Gazi'ye bey olduktan sonra "Şücaeddin", "İhtiyareddin" ve "Seyfeddin" sanları verilmiştir. Adına tuğra çekilen ilk Osmanlı beyidir.[1][2]
Anadolu'da fetihler
Orhan Bey'in beylik yıllarının ilk dönemi Anadolu'da fetihlerle geçmiştir. Beyliği sırasında bütün diğer Anadolu beylikleri gibi İran'da kurulu İlhanlılar'ı metbu sayıp yıllık vergi ödemekte devam etmiştir. Diğer yandan da Bizans topraklarına yönelik akınlar ve fetihlerle Osmanlı Beyliği daha güç kazanmıştır.[1][2]
Orhan Bey 1321'de Mudanya'yı fethederek beyliğini Marmara Denizi kıyısına ulaştırmıştır. 1323 yılında Gebze de kendi adında camii yaptırmıştır. 1321 ve 1326'ya kadar Gazi komutanlar emri altında Osmanlı beylik birlikleri beylik sınırlarına sevkedilmiş; Konur Alp Batı Karadeniz dolaylarına, Akça Koca İzmit dolaylarına, Abdurrahman Gazi Yalova (Yalakabad) dolaylarına akınlar yaparak Yalova, Akyazı, Mudurnu, Pazaryeri (Ermenipazarı), Sapanca (Ayangölü), Kandıra, Samandra fetihleri yapılmıştır.[1][2]
1326'da hedef, bölgenin en büyük merkezi olan ve yıllardır abluka altında tutulan Bursa kenti olmuştur. Önce Orhaneli (o zaman Atranos) kalesi alınmış ve yıkılmış; sonra Bursa hisarını kuşatmak üzere Pınarbaşı mevkiinde karargâh kurulmuştur. Fakat Köse Mihal Bey'in diplomatik çabaları sonucu kale muhafızı Evranos kaleyi savaşsız teslim etmiştir. Köse Mihal Bey ve Evranos Bey'in Müslüman olup Orhan Bey'in hizmetinde akıncı beyleri olarak görev yapmaları ve bu misyonu kendi soydaşlarına devretmeleri Osmanlılık kimliği yaratma siyasetinin ilk başarılı sonuçlarıdır. Bir vekayiname Bursa alınışını 2 Cemazievvel 726 (6 Nisan 1326) olarak vermektedir. Fakat elde bulunan bazı, Orhan Gazi adına Bursa'da basılı olduğu gösterilen akçe sikkeleri daha önceki tarihleri göstermektedir. Genel olarak Osmanlı tarihçiler Bursa'nın alınması ile Orhan Gazi tarafından başkent yapıldığını bildirirler.[1][2][8]
Sonraki yıllarda Orhan Bey'in gazi komutanları akıncıları ile Kocaeli topraklarında ilerlemişler; Kartal ve Aydos kalelerini fethetmişler ve Boğaz kıyılarında görülmüşlerdir.
Mayıs 1329'da Bizans imparatoru olan III. Andronikos ve yakın danışmanı (sonra imparator olan) İoannis Kantakuzinos 2.000 paralı asker ile takviyeli bir Bizans ordusu ile Kocaeli'nde ilerlemiş; İzmit kuşatması yapan ise Orhan Gazi ivedi yürüyüşle Darıca üzerinden gelmiş; ve ilk defa bir meydan savaşı olarak Bizans ve Osmanlı orduları 11 Haziran 1329'da Maltepe (Palekanon) Savaşı'na girişmişlerdir. Bu savaşta Bizans ordusu Osmanlı ordusuna yenik düşüp bozguna uğramış ve Bizans İmparatoru III. Andronikos yaralı olarak kurtulmuştur. Böylece III. Andronikos'un Bizans Anadolu topraklarını geri alma planları suya düşmüştür ve Bizanslılar bir daha böyle planlara girişmemişlerdir.[1][2][9]
Orhan Bey'in bu askerî zaferi sonucu olarak bütün Hristiyanlar için ana itikat prensibi sağlayan "Nicea İtikadı"'nin 325'de kabul edildiği şehir olan ve Bizans Konstantinopolis'i Latinlerin elinden alıp kurtaran İznik Rum İmparatorluğu'nun başkenti olmuş olan İznik (Nicea) 2 Mart 1331'de hiç direniş görünmeden fethedilmiştir.[10] Orhan Bey ve yakınları tarafından yapılan imar çalışmaları çok kısa bir zamanda İznik bir Osmanlı kültür, ticaret ve sanat merkezi olan bir İslam şehrine döndürmüştür. Özellikle Orhan Bey İznik büyük katedralini camiye ve bir manastırı medreseye çevirtmiş; eşi Nilüfer Hatun bir imaret yaptırmış; oğlu Süleyman Paşa ise yeni bir medrese inşa ettirmiştir.[1][2]
Orta Çağın en büyük seyyahi olduğu kabul edilen İbn-i Batutta 1332–1347 döneminde yaptığı seyahatte Anadolu'ya gelmiş ve Alanya'dan başlayarak kuzey doğru Orhan Bey'in yönettiği Osmanlı Beyliği dahil, Anadolu beyliklerini ziyaret etmiştir. Rıhlet-ü İbn Battûta adıyla anılan yazdığı seyahatnâmesinde Orhan Bey'i "Osman-Cık oğlu İhtiyareddin Sultan Orhan Bek" olarak adlandırdığı Orhan Bey'i ve yönettiği beylik hakkında şunları yazmıştır:[1][2][11][12]
Bursa'nın sultanı "Osman-cık" oğlu "Orkhan Bek"'dir. Bu hükümdar Türkmen hükümdarların en ulusu olup servet, araziler ve askeri güçler bakımından da en üstünüdür. Yaklaşık yüz kadar kaleye sahiptir. Çok zamanını devamli olarak bu kaleleri kısa süreli olarak ziyaret edip orayı teftiş etmekle ve doğru olmayan sorunları doğrulaştırmaya çalışmakla geçirir. Kafirlerle savaşır ve onları kalelerinde kuşatma altına alır. Bizanslı Rumlardan Bursa'yı beyliğin eline geçiren babasıdır. Söylenenlere göre babası İznik'i (Nicea) yirmi yıl kuşatma altında tutmuştur ama şehri ele geçirmeden önce ölmüştür. Oğlu Orkhan bu şehri eline geçirmeden oniki yıl kuşatama altında tutmuştur. Ben kendisini orada gördüm.
Üç yıldan beri başkent olan kente ulaşmadan gece bastırdı ve Gürle köyünde bir Ahinin zaviyesinde kaldık. Ertesi sabah nar ağaçları ile kaplı bir vadiden tam gün yol alarak İznik şehri kalesi önüne geldik. İznik dört tarafı gölle çevrili bir kale ve kaleye sadece atlılar için tek yönlü geçiş sağlayan bir köprü ile girilmekte. Kentin bir kısmı terkedilmiş harabelik olup Bey'in hizmetinde bulunan küçük sayıda asker hariç yaşanılmaz durumda. Şehrin dört bir tarafı aralarında su dolu hendek bulunan iki taraflı taştan surlarla çevrili ve buralardan kaleye hendek üzerinde bulunan ahşaptan iner-kalkar köprüler vasıtası ile girilip çıkılabilmekte. Surlar içinde evler, meyva bahçeleri ve tarlalar bulunmakta ve içme suyu kuyulardan elde edilmekte. İznik'e Orhan Bey'in eşlerinden Buyon Hatun (Bayalun/Nilüfer) egemen. Bu kadın olgunluğu ve dindarlığı ile tanınıyor(..) Kendisini imam Hoca Alaeddin ile ziyaret ettik ve bizlere ikram ve iltfatta bulundu. Birkaç gün sonra Orhan Bey geldi.
Atlarımın birinin hastalığı nedeni ile kentte kırk gün kaldım. Ama sonunda sabırsızlanıp yol arkadaşım üç kişi ve üç erkek bir kız kolelerimle birlikte kentten ayrıldım. (..) Bu kentten ayrıldıktan sonra Sagari (Sakarya Nehri) adlı bir nehrinin üzerinden birbirine sıkıca kalın iplerle bağlanmış dört uzun kütükten yapılmış ve eğerleri ile taşıdıkları eşya torbalarıyla yolcuların üzerinde taşındığı, yolcularının atlarının yüzerek arkadan geldikleri ve sahilden iplere çekilip ilerletilen bir salla bir müddet seyahat ettik.(..)
İznik'te imar faaliyetleri devam etmekte iken Kara Timurtaş Paşa Marmara'nın Gemlik ve Armutlu kıyılarını Osmanlı sınırlarına katmıştir. Sonra daha eski klasik Roma İmparatorluğu'nun (284 ve civarında) başkentliğini yapmış olan ve 6 yıldır Osmanlı ablukası altında bulunan İzmit (Nikomedia) 1337'de Bizans tarafından savunulamaz duruma gelmiş; son Bizans valisi Prenses Marika Paleialogos tarafından terkedilip Osmanlı orduları tarafından fethedip yönetimi Süleyman Paşa'ya verilmiştir.
Sultan Orhan Gazi
Bunun üzerine III. Andronikos 1333de Osmanlı hükümdarı Orhan Beye bir barış anlaşması teklif etmiş ve yıllık 12.000 Bizans altını haraç karşılığında Bitinyada Bizans elinde kalmış olan arazilere Osmanlı'ları hücum etmemesini teklif etmiştir. Böylece Orhan Bey'in Anadolu'da küffardan fethedeceği önemli bir yer kalmamıştır.
Orhan Bey bu nedenle 1340'lı yıllarda beyliğini yeni bir strateji olan komşu Türkmen beyliklerin fethine yöneltmiştir.
Önce Karesi Beyliğinde hükümdarlık kavgasına geçen Demirhan Bey ile Dursun Bey'in arasını bulmak nedeniyle Orhan Bey 1342'de Ulubad, Karacabey (Mihaliç) ve Mustafakemalpaşa (Kırmastı) kalelerini işgal etmiştir. Bununla da yetinmeyerek önemli bir askerî kuvvetle 1345'te Karesi Seferi'ne çıkmıştır. Bu iki kavgalı bey Bergama'da sıkıştırılmış; Dursun Bey kuşatma sırasında ölmüş; Demirhan Bey esir olarak alınmıştır. Böylelikle Karesi Beyliğine ait geniş topraklar ve Balıkesir, Manyas, Edincik ve Erdek kentleri Orhan Bey idaresine geçmiştir.
Sonra İç Anadolu'ya akınlar başlamıştır. Bu akınlar 1354'te Gerede ve Osmanlılara kuruluştan beri destek sağlayan Ahilerinin merkezi Ankara kalelerinin Orhan Bey'in eline geçmesi ile sonuçlanmıştır.
Rumeli'ye geçiş
Orhan Bey'in hükümdarlığının son döneminde yeni bir strateji ortaya çıkmıştır. Bu strateji Bizans'a yardım etme vesilesiyle Rumeli'ye Osmanlı askeri gönderilmesi ile başlayıp; Osmanlıların ve Türklerin Rumeli'de toprak edinip şehirlere de yerleşmesi ve yeni bir küffar elinden toprak fethetme sürecinin (sonucunda ta orta Avrupa'ya uzanacak olan sürecin) başlaması ile devam etmiştir.[13]
Orhan Bey zamanında yak. 1335'e kadar Osmanl Beyliği'nin genişlemesi
Orhan Bey'in Bizans'a yardım etmesi, bir iç isyan sonrası imparatorluk tahtına geçen VI. İoannis'la kurulan yakın ilişkilerle başlamıştır. 1344'de Bizans İmparatoru zor bir durumda bulunuyordu. Selanik'teki valisi olan İoannis Apokaukos duruma hakim olamamış ve bağnaz fanatik'ler (Selanikli Zealotlar) olarak anılan bir parti tekrar idareyi eline almıştı. Sırp Kralı IV. Stefan Duşan tekrar Bizans aleyhine dönmüş ve tüm Makedonya'yı istila etmek niyetiyle Serez kalesini kuşatma altına almıştı. Anadolu'da müttefiki olan ve daha önce askerî yardım sağlayan Aydınoğlu Umur Bey'in donanması Papa'nın kurduğu Lig müttefikleri donanması tarafından İzmir'de yakılmış ve İzmir Papalık Devleti müttefiklerinin işgali altına alınmıştı. Saruhanoğulları Beyliği asker sağlayabilecek durumda idi; ama bu kuvvetin hem Selanik hem de Sırp Kralına karşı bir askerî sefer için yeterli olmayacağı gayet açıktı. Onun için 1345'in ilk aylarında VI. İoannis Orhan Bey'le yakın ilişkiler kurmak için temaslara başlamıştır. Kendisi tarih yazarı da olan Kantakuzenos bu evlilik hakkında kitabında bir bölüm ayırmıştır. Buna göre Kantekuzanos biraz Türkçe öğrenmiş; iki hükümdar birbirleri ile yakın şahsi bağlantı kurmuşlar ve Orhan Bey'le şahsi görüşmeleri sırasında birbirinden güzel üç kızını da Orhan Bey'le tanıştırmıştır. İkinci kızı olan Theodora Hatun'u Orhan Bey ile evlendirmek için anlaşmışlardır. 1346'da Orhan Bey'i düğün yeri olan Silivri'ye (Salymbria'ya) getirmesi için 30 gemilik Bizans donanması kullanılmış ve 3 gün 3 gece süren düğünden sonra aynı filo Orhan Bey'i ve maiyetini geri götürmüştür. Ertesi yıl Orhan Bey yeni karısı Theodora ile bu sefer Üsküdar'da kayınbabası ile buluşmuştur.[14]
1359 yılında Osmanlı Beyliği
1350'de Selanik'teki bağnaz fanatik'leri (Selanikli Zealotlar) ortadan kaldırmak için harekete geçen VI. İoannis Kantakuzenos yine damadı Orhan Bey'den Türk süvari kuvveti desteği istemiştir. 20.000 kişilik, Osmanlı süvari kuvveti ile takviyeli, Bizans kuvvetleri ile VI. İoannis'un oğlu olan Matthaios Kantakuzenos komutası altında Selanik'e doğru ilerlerken Orhan Bey'in askerlerinin Anadolu'ya geri gitmeleri gerekmiş ve bu askerlerin gitmesi ile gücü çok azalan Matthaios'un şansı yaver gidip Selanik yakınlarında bir Türk asıllı korsan filosu bularak bunları paralı olarak tutup Selanik'e girmeyi başarmıştır.[14]
1352'de VI. İoannis Kantakuzenos'un ortak imparator olan V. İoannis ile arası açılmış ve V. İoannis, Edirne'de hüküm süren Matthaios'a Sırplar yardımı ile hücum edip şehrin idaresini eline almıştır. Buna karşılık Konstantinopolis bulunan VI. İoannis Kantakuzenos damadı Orhan Bey'den askerî destek istemiştir. Orhan Bey bunun üzerine komutanlığını oğlu olan Süleyman Paşa'nın yaptığı bir büyük Osmanlı birliğini VI. İoannis emrine girmek üzere göndermiştir. Bu Osmanlı birliği ile takviyeli Bizans ordusu Bizans İmparatoru VI. İoannis başkomutanlığı altında Edirne'ye yürüyüp bu şehri kurtarmıştır. Aynı Osmanlı birliği birkaç ay sonra bir karışık Sırp-Bulgar ordusunu, donmuş olan Meriç Nehri kıyılarında yenik düşürüp imha etmiştir.[14]
Orhan Bey
Bazı Türk tarihlerine göre bu başarının sonucu olarak 1353'te Çimpe Kalesi Süleyman Paşa'ya bir askerî üs olarak verilmiştir. Süleyman Paşa buraya ve civarına askerlerinin ailelerini ve göçmen Türkmenleri yerleştirmeye başlamıştır ve bu kale Osmanlıların Avrupa'ya bir köprübaşı noktası olmuştur. Bunu önlemeye çalışan İmparator VI. İoannis, Çimpe kalesini geri almak için 10.000 altın tazminat vermeyi teklif etmiş ve bunu müzakere etmek için Orhan Bey'le şahsen görüşmek istemiştir. Fakat yaşlılığını ve hastalığını ileri süren Orhan Bey bu görüşmeyi kabul etmemiştir.[15]
Bir başka açıklamaya göre ise 2 Mart 1354'te bütün Trakya büyük bir deprem geçirmiş ve bu afetin hemen arkasından gelen kar tipi fırtınaları ve şiddetli yağmur afetleri hayatı daha da fenalaştırmıştır. Bu afetten önce büyük bir Bizans şehri olan Gelibolu taş taşın üzerinde kalmayacak kadar zarar görmüş ve tüm halkı tarafından denizden terk edilmiştir. Biga'da bu haberi alan Süleyman Paşa, bir anlatıma göre zaten kendine üs verilen Çimpe'ye gitmek üzere hazır bulunmaktaydı. Diğer bir anlatıma göre, Süleyman Paşa, daha önceki yardım seferinde Rumeli topraklarının zenginliğini görmüştü ve Rumeli'ye geçmek için bir böyle bir fırsat kollamaktaydı.
Her nedenle olursa olsun, Süleyman Paşa ve ordusu ile Çanakkale Boğazı'nı geçip ve birlikte getirilen Türkmen göçmenleri bomboş olan Gelibolu'ya yerleştirmiştir. Birkaç ay içinde şehirdeki binalar yaşanacak şekilde onarılıp ve şehrin surları yeniden inşa edilmiş ve Gelibolu nüfusunun hepsi Türk olan bir müslüman şehrine dönüştürülmüştür. Bizans imparatoru resmen Süleyman Paşa'dan Gelibolu'dan orada yerleştirdiği bütün Türkmenlerle birlikte çekilmesini istemiştir. Ancak Süleyman Paşa yanıt olarak buraya Türklerin Allah'ın niyeti ile geldiklerini; geldiklerinde şehrin terkedilmiş olduğunu; burada oturan hiçbir kimsenin evinden zorla atılmadığını ve bu şehri terketmenin Allah'ın inayetini reddetme olacağını bildirmiştir. İmparator bu şehrin boşaltılması masraflarını karşılayacağını ve üstüne tazminat vereceğini bildirdiyse de Süleyman Paşa'yı fikrinden caydıramamıştır. İmparator bu sefer damadı Orhan Bey'e de durumu şikayet etmiştir; Orhan Bey İmparatorla İzmit'te görüşebileceğini bildirmiş ise de görüşmeye hastalık bahanesine gitmemiştir. Bunu bir felaket olarak kabul eden İmparator büyük bir yeise kapılmıştır[14].
Bu sorun daha bir hal yoluna konulmadan Kantakuzenos, ortak imparator olan V. İoannis'le açık mücadeleye girişmiş; önce damadı V. İoannis Palaiologos'u ortak imparatorluktan atıp; Bozcaada'ya (Tenedos'a) sürgüne göndermiştir. Ama oradan Venedikliler yardımıyla Bozcaada'dan kaçan V. İoannis İstanbul'a gelip Konstantinopolis'te idareyi yeniden eline almıştır. V. İoannis ile kayınpederi VI. İoannis Kantakuzenos anlaşma yapıp birlikte imparatorluk yapmayı kabul etmişlerdir. Fakat, büyük bir depresyon içinde bulunan VI. İoannis Kantekuznos birkaç gün sonra, 4 Aralık 1354'te kendi isteği ile tahtından feragat etmiş; bir manastıra keşiş olarak girmiştir. Böylece Osmanlıların Rumeli'ye geçmeleri bir emrivaki olarak kalmış, ama Orhan Bey'in kayınbabası iktidardan ayrılmıştır.[14]
Masallaşmış bir açıklamaya göre ise Süleyman Paşa ve ufak ordusu Rumeli'ye salla geçiş yapmış ve orada ilk yerleşkiyi kurmuşlardır.
Her ne şekilde geçiş ve köprübaşı kurulmuş olursa olsun, Osmanlılar Trakya'da Bizans şehirlerini birer birer zaptetmeye başlamışlardır. Çimpe Kalesi ve Gelibolu kale ve şehrinden başlayarak Bolayır, Keşan ve Rodoscuk (Tekirdağ) 1354'te fethedilmiştir. Bunun yanında fethedilen toprakları korumak amacıyla Rumeli'de geniş bir iskan politikası uygulanmış ve Anadolu'dan Trakya'ya Türkler getirilip yeni fethedilen yerleşkelere iskan edilmişlerdir. Ayrıca, zaten Trakya topraklarında bulunan Türkler, Aydınoğulları ve Saruhanoğulları orduları kalıntıları da Osmanlılara katılmışlardır. 1356'da Osmanlılar Çorlu'ya kadar ilerlemişlerdir.
Rumeli'deki Osmanlı toprakları üzerinde beylerbeylik görevi yapan Süleyman Paşa, Çorlu civarında bir sürek avı sırasında atından düşerek ölmüştür (1357). Süleyman Paşa'nın ölümü ile; 1359-1362 arasında Orhan Bey'in oğlu ve veliahtı Murad Bey Rumeli'de Osmanlı ordularına komutaya başlamıştır. Osmanlılar 1361'de Dimetoka ve Edirne'yi ellerine geçirmişlerdir. Mart 1362'de ise Orhan Bey vefat etmiş ve yerine oğlu Murad geçmiştir.
Yenilikleri ve düzenlemeleri
Devlet alanında
Orhan Bey Osmanlı Beyliği'ni yeni yasalar ve düzenlemeler sayesinde devlet yapmıştır. İlk kez vezir ataması bu dönemde yapılmıştır. İlk kadı ve subaşı atamaları bu dönemde yapılmıştır. Sancaklara kadılar gönderilmiştir. Divan Örgütü kurulmuştur. Vakıf sistemi, adli teşkilat kurulmuştur.
Askerlik alanında
Yaya ve müsellem olarak ilk düzenli Osmanlı ordusu kurulmuştur. İlk donanma çalışmaları yapılmıştır ve Osmanlı Devleti gücüne güç katmıştır.
Ticaret ve Ekonomi alanında
Orhan Gazi, babası Osman Gazi'nin 699/1300 yılı civarında Eskişehir'de çıkardığı ilk Bac kanunundan sonra, Bursa'da Osmanlılar'ın en eski ticarî kanunu olan 21 maddelik ilk İhtisab Kanunnamesini çıkarmıştır[16]. Sonraki İhtisab kanunnamelerinde yer alan bazı maddelerin nüvesini de içeren bu küçük kanunnamede, Bursa'daki ehl-i hirfet ve dükkânların ödeyeceği Bac miktarlarını belirleyen maddelerin yanı sıra, ilk defa şarap satıcıları, kalaycılar ve hamam işletmecilerinin işletim ve üretim standardını tespite yönelik birtakım kriterlere de yer verilmiştir[17]. Kanunnamede genel çerçevede Osman Gazi'nin Bac kanununda belirlediği 2 akça bac bedeli korunmuş; "kilinder", "lidre" (libre) gibi ölçü birimlerinin o dönemdeki varlığı ve Orhan Bey zamanında Bursa'daki esnafın hangi sınıflardan ibaret olduğu da önemli birer tarihî veri olarak ortaya konulmuştur[18].
Kişiliği ve fiziki yapısı
Orhan Gazi; mavi gözlü, sarışın, beyaz tenli, geniş göğüslü, iri yapılı bir insandı. Kulağında siyah bir beni vardı. Sık sık halkın arasına karışıp onların dertlerini dinlerdi. Davranışları dengeli ve kararlı idi. Daima tedbirli davranırdı. İyi ahlâklı olarak bilinirdi.[19].
Son yılları ve ölümü
Orhan Bey'in Bursa'daki Gümüşlü Kümbet'te türbesi
Orhan Gazi, son yıllarında Osmanlı Devleti'nin idaresini, oğlu şehzade Murat`a bırakarak hayatını Bursa'da geçirmiştir.
Ölüm nedeni ve yılı hakkında tarihçiler arasında ihtilaf bulunmaktadır. Zamanının tarihçisi olan Âşıkpaşazâde, Orhan Bey'in Süleyman Bey'le aynı yılda, 1358'de, öldüğünü yazmaktadır[20] Bazı tarihçiler 1360 yılında 79 yaşında iken vefat ettiğini bildirirler ve diğerleri ise ölümünün 1362'de olduğunu belirtir.[2]
Orhan Bey, Bursa'da, Gümüşlü Kümbet'te babasının türbesine gömülmüştür.
Ailesi Eşleri
Asporça Hatun - Bizans İmparatoru III. Andronikos'un kızı, Şehzade İbrahim ve Fatma Hatun'un annesi.
Nilüfer Hatun - Yarhisar Tekfurun kızı, I. Murat, Süleyman Gazi ve Şehzade Kasım'ın annesi.
Theodora Hatun - Bizans İmparatoru VI. İoannis'un kızı, Şehzade Halil'in annesi.
Eftandise Hatun - Mahmud Alp'in kızı.
Erkek çocukları
Süleyman Paşa
Şehzade Murad
Şehzade İbrahim
Şehzade Halil
Şehzade Kasım
Şehzade Eyüp
Kız çocukları
Fatma Hatun
Hatice Hatun
-------------------
Orhan Gazi 1281 yılında do du. Babası Osman Gazi, annesi Kayı aşiretinin ileri gelenlerinden Ömer Bey'in kızı Mal Hatundu. Orhan Gazi, sarı sakallı, uzunca boylu, mavi gözlüydü. Yumuşak huylu, merhametli, fakir halkı seven, ulemaya hürmetli, dindar, adaletli, hesabını bilen ve hiçbir zaman telaşa kapılmayan, halka kendisini sevdirmiş bir beydi. Sık sık halkın arasına karışır, onları ziyaret etmekten çok hoşlanırdı.
Orhan Gazi, babası Osman Gazi'nin 1326'da vefatı üzerine beyli in başına geçti. Orhan Gazi 1346'da Bizans ımparatoru VI.Yoannis Kantakuzinos'un kızı Teodora ile evlendi.
Ayrıca, Yarhisar Tekfur'unun kızı Holofira,
Bilecik tekfuruyla evlendirilirken, dü ün basılıp Holofira esir alındı ve Orhan Gazi ile evlendirildi. Müslüman olduktan sonra adı Nilüfer Hatun olarak de iştirildi; bu evlilikten, ileride Osmanlı Devleti'nin üçüncü hükümdarı olacak Murad Hüdavendigar do du.
Erkek çocukları: Süleyman Paşa, Murad Hüdavendigar, ıbrahim, Halil, Kasım
Kız çocukları: Fatma Hatun
Akeri Başarılar:
Savaşlarda daima ordusunun başında bulunan Orhan Gazi'nin siyasi ve askeri en önemli başarısı kuşkusuz Bursa'nın 6 Nisan 1326'da alınmasıydı. Alaüddin Ali Bey'i kendine vezir atayan Orhan Gazi, Orhaneli kazasını ele geçirerek, Bursa önlerine geldi ve şehri kuşattı. şehir, ciddi bir çatışmaya girmeden teslim alındı. Devletin merkezi Bilecik'ten Bursa'ya nakledildi.
Akçakoca, Karamürsel, Abdurrahman Gazi
gibi öncü komutanlar ise Kandıra, Aydos ve Semendire kalelerini aldılar. Böylece Osmanlı sınırları Karadeniz ve ıstanbul Bo azı'na do ru genişletildi. 15 yaşından beri hayatı savaşlar ve zaferlerle geçen Orhan Gazi askeri bir
düzenleme yaparak 1328 yılında "Yaya" ismini
verdi i bir ordu kurdu.
Osmanlıların Kocaeli yarımadasındaki kaleleri alarak, ıstanbul Bo azı'na kadar gelmeleri, Bizans ımparatorlu unu telaşlandırdı. ımparator III. Andronikos, hem feşedilen kaleleri geri almak hem de kuşatılmış olan ıznik'i kurtarmak için bir ordu hazırladı. Orhan Gazi ıznik'te bir miktar kuvvet bırakarak Bizanslılara karşı harekete geçti. ıki ordu Palekonon'da (Maltepe) karşılaştı, yapılan Palekonon Savaşı'nda Bizans ordusu yenildi(1329).
Kazanılan bu önemli zaferden sonra Orhan Gazi, ıznik kuşatmasına devam etti. Bizans ımparatorlu undan ümidini kesen ıznik kumandanı bazı şartlarla teslim olaca ını bildirdi. Orhan Gazi ileri sürülen şartlara uyulaca ına ve halka iyi davranılaca ına dair söz verdi. Hıristiyanlı ın en önemli kentlerinden biri olan ıznik böylece Türk hakimiyetine girdi(1330).
Orhan Gazi fetihlere devam ederek; 1331'de Taraklı, Göynük ve Mudurnu'yu, 1333'de Gemlik'i Osmanlı topraklarına kattı. Orhan Gazi 1337'de önemli bir ticaret merkezi olan ızmit'i ve çevresini (Koyunhisar, Hereke, Yalova, Armutlu) feşetti ve buranın idaresini o lu Süleyman Paşa'ya verdi.
1342 yılında Balıkesir yakınlarındaki Rumlara ait Kirmasti, Mihaliç ve Ulubat
kaleleri feşedilince Karesio ulları Beyli i ile
sınır komşusu olunmuştu. Orhan Gazi Karesio ulları beyli indeki taht kavgalarından yararlanarak bu beyli in topraklarını ele geçirdi
(1345). Karesi Beylerinden Hacı ılbey ile
Evrenos Gazi, Osmanlı hizmetine girdi i gibi,
Beyli in donanması da Osmanlı Devletine katıldı. Marmara Adaları, Üsküdar ve Kadıköy feşedildi(1352). 1354 yılında ise Gerede Beyli i ele geçirildi ve Ankara ilk kez feşedildi.
ıdari Düzenlemeler:
Orhan Gazi, babası Osman Gazi'den 16.000 km.kare olarak aldı ı devlet topraklarını o lu Murad Hüdavendigar'a 95.000 km.kare olarak devretti. Orhan Gazi devletin bir idare sistemi olması gerekti ini düşünüyordu, bu amaçla teşkilat işini Alaeddin Paşa ile şeyh Edebali'nin bacana ı Çandarlı Kara Halil Paşa'ya verdi.
Orhan Gazi devlet teşkilatı içinde üç önemli nokta üzerinde duruyordu; bunlar para, ordu ve kıyafetti. Feşetti i yerlere adli ve idari işler için kadılar, askeri işler için subaşılar tayin etti. ılk Osmanlı parası, 1326 yılında Orhan Gazi tarafından basıldı.
Mimari Eserler:
Orhan Gazi imar ve şehir planlamasına da önem veren bir padişahtı. ıznik'in feşedilmesinden sonra, 1331 yılında ıznik'teki meşhur Ayasofya Kilisesi camiye çevrildi. Ayrıca 1333'de yine ıznik'te Osmanlı tarihinin
ilk camisi olan Hacı Özbek Camii yaptırıldı.
Orhan Gazi'nin yaptırdı ı di er eserler şunlardır; ıznik Hacı Hamza Camii ve Kümbeti, ıznik Yeşil Camii, Bilecik Orhan Camii, Bilecik Orhan Gazi ımareti, Gebze Orhan Camii, Bursa Orhan Camii, ıznik Nilüfer Hatun ımareti. Bilime ve e itime büyük önem veren Orhan Gazi Bursa Medresesini de yaptırdı.
|
|
|
Sultan Murat Hüdavendigar |
|
Yazar: RasitTunca - 06-12-2018, 02:57 AM - Forum: Tarih Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
[attachment=44750]
Sultan Murat Hüdavendigar
Sultan Birinci Murad 1326'da Bursa'da do du. Babası Orhan Gazi, annesi Bizans tekfurlarından birinin kızı olan Nilüfer Hatun'dur (Holofira). Sultan Birinci Murad uzun boylu, de irmi yüzlü ve iri burunluydu. Kalın ve adaleli bir vücuda sahipti.
Başına mevlevi sikkesi üzerine testar sarılı bir başlık giyerdi. Çok sade giyinir ve kırmızı zeminli beyaz elbiseden hoşlanırdı. ılk e itimini annesi Nilüfer Hatun'dan aldı. Daha sonra tahsilini tamamlamak için gitti i Bursa Medreselerinde ilim ve sanat adamları ile beraber yaşadı.
Sultan Birinci Murad, gayet nazik, sevimli ve çok halim selimdi. Alim ve sanatkarlara hürmet gösterir, fakirlere ve kimsesizlere şefkatli davranırdı. Dahi bir asker ve devlet adamıydı. "Derviş Gazilerin şeyhlerinin Kralı Murad Gazi" diye anılan Sultan Birinci Murad, bütün hayatı boyunca planlı ve programlı hareket etti.
Sultan Birinci Murad, Bizans Kilisesi'ne göre bir kafir ve ısa düşmanı olarak görülse de, feşetti i yerlerde yaşayan Hıristiyan halka Papa'dan daha iyi davrandı ı için onların sevgisini kazanmıştı. 1382 yılından itibaren "Murad Hüdavendigar" diye anılan Sultan Birinci Murad, Birinci Kosova Savaşı'ndan sonra savaş alanını gezerken, Sırp Kralı Lazar'ın damadı tarafından haince hançerlenerek şehit oldu (1389).
Erkek çocukları: Yakub Çelebi, Yıldırım Bayezid, Savcı Bey ve ıbrahim
Kız çocukları: Nefise ve Sultan Hatun
ıdari Düzenlemeler:
ılk kazasker tayinleri Sultan Murad Hüdavendigar devrinde başladı. Çandarlı Kara Halil Paşa ilk kazasker, Lala şahin Paşa da padişah ailesi dışından ilk beylerbeyi olarak tayin edildiler. Sultan Murad Hüdavendigar'ın yaptı ı önemli işlerden birisi de Tımar Kanunu'nu çıkarmasıydı. Buna göre 17. asıra kadar devam eden ve Osmanlı ordusunun belkemi ini teşkil eden eyalet askerleri de denilen tımarlı sipahiler oluşturuyordu. Sipahiler barış zamanı eyaletlerde, köylerinde oturarak taşrada asayişi temin ediyor, savaş zamanı ise hemen sefere çıkabilecek bir askeri kuvveti oluşturuyorlardı. Bunlar köylerindeki yapılan ziraattan aldıkları öşürle geçindiklerinden dolayı devlet de hiç masraf etmeden daimi bir orduyu elinde tutabiliyordu. Ayrıca Yeniçeri Oca ı'nın temeli sayılabilecek olan Pencik Kanunu, yine onun döneminde çıkartıldı (1361). Bu kanunla, feşedilen yerlerden esir alınan Hıristiyan çocukları, Osmanlı ordusuna "devşirme" olarak alınmaya başlandı. Çandarlı Kara Halil Paşa ve Kara Rüstem Paşa Osmanlı Devleti içindeki ilk mali düzenlemeleri onun devrinde yaptılar.
Sultan Murad Hüdavendigar'ın bütün hayatı sınır boylarında ve savaş meydanlarında geçti. Rumeli'den Anadolu'ya, Anadolu'dan Rumeli'ye durmadan dinlenmeden seferler yapan Sultan Murad Hüdavendigar, bizzat katıldı ı 37 savaşın hepsini kazandı. Emrindeki kumandan ve valilerle uyum içinde çalıştı.
Sultan Murad Hüdavendigar, 1360 yılında Karadeniz Ere lisi'ni feşetti. Taht de işikli i sırasında elden çıkan Ankara ve Sultanönü'nü de 1361 yılında Ahilerden geri aldı. Komşu devletlerle dostlu a önem veren, ama fırsatlardan yararlanmasını da iyi bilen Murad Hüdavendigar, aynı yıl içinde Çorlu, Keşan, Dimetoka, Pınarhisar, Babaeski, Lüleburgaz kalelerini ve Gümülcine, Eski Za ra ile Yenice dolaylarını feşetti.
Sultan Murad Hüdavendigar'ın Trakya'daki asıl hedefi, stratejik bir öneme sahip olan Edirne'yi almaktı. Trakya'da daha önce yaptı ı fetihler sayesinde Edirne'ye yapılabilecek bir Bizans yardımı engellenmiş oluyordu. Lala şahin Paşa komutasındaki Türk birlikleri Edirne'yi kuşattı. Rum ve Bulgar kuvvetleri yapılan çatışmada yenildiler. Bir süre yardım gelmesini bekleyen şehir, umudunu kesince teslim olmak zorunda kaldı (1362).
SırpSındı ı Savaşı:
Edirne'nin feşi Türklere Balkan fetihlerinin yolunu açtı. Lala şahin Paşa, Bulgaristan'a girerek Filibe'yi, komutanlarından Evrenos Bey ise Serez'i aldılar (1363). Yeni feşedilen yerlere Türkler yerleştirildi. Edirne ve Filibe'nin feşi bir haçlı seferinin düzenlenmesine neden oldu.
Papa V. Urban'ın teşvikiyle Sırplar ve Bulgarlar başta olmak üzere Macar, Bosna ve Eflaklılar, büyük bir haçlı ordusu hazırlayarak Edirne üzerine harekete geçtiler. Osmanlı komutanlarından Hacı ılbey ordusu ile beraber, Meriç vadisi boyunca düzensiz bir şekilde ilerleyen düşmanların bu durumundan yararlandı. Kuvvetlerini üçe ayırarak bir gece baskını düzenleyen Hacı ılbey, büyük bir zafer elde etti (1364).
Tarihe Sırp Sındı ı Savaşı olarak geçen bu zaferle, Rumeli'deki Türk hakimiyeti kesinleşti ve ilk Haçlı Ordusu etkisiz hale getirildi. Osmanlı birlikleri Sırp Sındı ı Savaşından sonra Bulgaristan'a girdiler ve yukarı Bulgaristan'ı feşettiler. Karşı koyamayaca ını anlayan Bulgar Kralı Yuvan şişman, Osmanlı Hakimiyetini kabul etti ve kız kardeşi Maria'yı Murad Hüdavendigar'a verdi (1369).
Osmanlı Ordusu Makedonya üzerine yürüdü. 1371 yılında kazanılan Çirmen Zaferi ile Makedonya Osmanlı topraklarına katıldı.
Sırp Kralı Lazar da, Bulgaristan Kralı gibi Osmanlı hakimiyetini kabul etti ve yıllık vergiye ba landı.
Çandarlı Hayreddin Paşa komutasındaki Türk birlikleri Selanik Zaferini kazandı (1374), Niş (1375), ıştip, Manastır, Pirlepe (1382) feşedildi. Osmanlı birlikleri Arnavutluk ve Bosna-Hersek içlerine akınlar düzenledi. 1385 yılında Ohri feşedildi. Aynı yıl Arnavutluk'da Savra zaferi kazanıldı. Bir yıl sonra Sofya'nın feşi gerçekleştirildi.
1381 yılında şehzade Bayezid'ın Germiyan Hükümdarı Süleyman şah'ın Kızı Devlet Hatun'la evlenmesi dolayısıyla, Kütahya, Simav, E rigöz ve Tavşanlı Osmanlılara verildi.
Aynı yıl Hamido ulları Beyli inden altı şehir parayla satın alındı. Balkanlardaki fetihler devam ederken, Murad Hüdavendigar bir yandan da Anadolu taraflarına yöneldi. 1386 yılında Konya Ovası'nda ilk Osmanlı Karaman Savaşı yapıldı.
I. Kosava Savaşı:
Türklerin Balkanlardaki ilerlemeleri yeni bir Haçlı seferinin düzenlenmesine sebep oldu. Vezir Çandarlı Ali Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusu, Bulgarları etkisiz hale getirdi. Türk Ordusu ilerleyerek Kosova'da Haçlılarla karşılaştı. Üstün haçlı ordusu Sultan Murad Hüdavendigar'ın kurdurdu u "Topçu Oca ı"nın kullandı ı topun etkisi ile da ıldı.
Top, tarihte Türkler tarafından ilk kez Birinci Kosova Savaşı'nda kullanıldı.
Bu savaştan sonra Balkanlardaki Türk hakimiyeti güçlendi ancak Sultan Murad Hüdavendigar şehit oldu. Babası Orhan Gazi'nin ölümünde 95.000 km.kare olan devlet topraklarını 500.000 km.kare'ye çıkarmayı başaran Sultan Murad Hüdavendigar büyük bir padişahtı.
Mimari Eserler:
Sultan Murad Hüdavendigar, savaşların ve fetihlerin yanı sıra imar işlerine de gereken önemi verdi. Bursa'da camiler, medreseler ve imareşaneler yaptırdı.
Bursa Hüdavendigar Camii, Bursa şehadet Camii, Filibe Hüdavendigar Camii ve Gelibolu Hüdavendigar Camii bunlardandı. ılk Edirne Sarayı'nı da inşa ettiren Sultan Murad
Hüdavendigar birçok mescit, hamam, han, kervansaray, çeşme ve köprü yaptırdı.
Minarelerden salatu selam okuma adetleri onun devrinde başladı.
|
|
|
Trablusgarp Savaşları |
|
Yazar: RasitTunca - 06-12-2018, 02:48 AM - Forum: Tarih Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
[attachment=57872]
Trablusgarp Savaslari
Trablusgarp Savaşı veya diğer adıyla 1911-1912 Türk-İtalyan Savaşı, 1911-1912 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu ve İtalya Krallığı arasında geçen bir savaştır. Adı, "Trablusgarp Savaşı" olmasına rağmen çarpışmalar Trablusgarp dışında Adriyatik Denizi, Ege Adaları, Çanakkale Boğazı ve Kızıldeniz gibi farklı bölgelerde de sürmüştür. Diğer büyük devletlerin ve I. Balkan Savaşı'nın patlak vermesi sayesinde savaşı kazanan İtalya, Osmanlı Devleti'nin Trablusgarp Vilayeti'ne bağlı Trablusgarp, Fizan ve Sirenayka bölgelerini ele geçirmiştir. Bu bölgeler hep beraber birleşip gelecekteki Libya devletini oluşturacaklardır.
Savaş sürerken Rodos ve On İki Ada İtalyan kuvvetlerinin işgaline uğramış, savaş sonrasında imzalanan Uşi Antlaşması'yla birlikte On İki Ada Osmanlı İmparatorluğu'na geri verilmiştir.[8] Bununla birlikte, antlaşmanın belirsizliği adaları geçici İtalyan yönetimine bırakmış ve Türkiye, 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması'nın 15'inci maddesinde bu adalar üzerindeki bütün taleplerinden vazgeçmiştir.[9]
23 Ekim 1911'de Osmanlı toprakları üzerinde uçan İtalyan Yüzbaşı Carlo Piazza, tarihteki ilk keşif uçuşunu gerçekleştirmiştir. Giulio Gavotti ise 1 Kasım günü Etrich Taube model bir uçakla Libya'daki Osmanlı kuvvetlerine karşı bir hava saldırısı düzenlemiş ve bu saldırı, ilk hava saldırısı olarak tarihe geçmiştir.[10] Herhangi bir hava taşıtı savunma silahı olmayan Osmanlı askerleri ise tüfek atışıyla bir uçak düşürmeyi başarmıştır.[11]
Türkiye Cumhuriyeti'nin gelecekteki cumhurbaşkanı ve Kurtuluş Savaşı'ndaki lideri Mustafa Kemal Atatürk, savaş sırasında sahip olduğu binbaşı rütbesiyle Tobruk Muharebesi'ni yöneterek kendini göstermiştir.
Arka plan ve nedenleri
Yerde oturanlar (Sağdan sola): Süvari Yüzbaşısı Reşit Bey, Piyade Mülazımı Murat Bey, Erkan-ı Harbiye Yüzbaşısı Nuri Bey, Derne Kumandanı Erkan-ı Harbiye Binbaşısı Mustafa Kemal Bey, Jandarma Bölük Kumandanı Ali Bey, gönüllü mücahit Meclis-i Ayan katiplerinden Saadettin Bey.
Ayakta pantolonlu zevat; Sağ köşedeki Topçu Yüzbaşı Şükrü Bey, sol taraftaki Topçu Mülazımı Sadık Bey (yıl 1912)
Kuzey Afrika'daki eyaletler içerisinde devlete en çok bağlı olan eyalet, Osmanlı'nın 1551'de ele geçirdiği Trablusgarp'tı.[12] 1864 tarihinden itibaren vilayete dönüştürülen Trablusgarp eyaleti, 1877 tarihli kanunla da doğrudan doğruya başkente bağlı bağımsız bir sancak haline getirildi.
Sanayi Devrimi'yle birlikte paralel olarak endüstrinin gelişmesi ortaya bir takım problemler çıkarmıştır. Endüstri geliştikçe üretim artmış ve ülkeler bu üretim fazlasını kendi sınırları içinde tüketemez olmuşlardı. Bu üretim fazlasını dağıtacak yeni pazarlar aramaya başlayan ülkeler, sömürgeciliğin önemini daha da arttırmışlardır. Diğer yandan endüstrinin hammadde ihtiyacına Avrupa'nın sınırlı kaynakları cevap vermekten çok uzaktı. Endüstrileşen Avrupa devletleri kendilerine yeni hammadde kaynakları sağlayacak topraklar elde etmek zorundalardı.[13] 16. yüzyılda başlayan sömürgeleştirme hareketlerinin dışında kalan İtalya Krallığı, Fransız İhtilali'nden yaklaşık bir yüzyıl sonra, 1870 yılında, siyasi birliğini geç olarak sağladığında Afrika topraklarının hemen hemen tamamı Avrupalı devletlerin tarafından paylaşılmıştı.[14] 1881'de Fransa'nın Tunus'u işgali, ardından da Birleşik Krallık'ın 1882'de Mısır'ı ele geçirmesinden sonra Akdeniz'deki iki muhtemel üssü elinden kaçıran İtalya, coğrafi olarak kendine çok yakın konumda bulunan Kuzey Afrika'da kalan son Osmanlı toprağı olan Trablusgarp'la ilgilenmeye başlamıştı.[15]
İtalya, amacına ulaşmak için ilk etapta büyük Avrupa devletleri ile kendisine burada hareket serbestliği tanıyan gizli antlaşmalar yaptı. Britanya ve Fransa arasında, Kuzey Afrika'daki sömürgelerin paylaşımı yüzünden çıkan Faşoda Buhranı sonunda Kuzey Afrika'nın paylaşımı yapıldı ve böylece Trablusgarp da kâğıt üzerinde İtalya'ya bırakıldı. İtalya 1887'de Birleşik Krallık ve Avusturya, 1891'de Almanya, 1900 ve 1902'de Fransa, 1902'de Avusturya, 1909'da Rusya ile gizli antlaşmalar yaptı ve Trablusgarp üzerindeki emellerini bu devletlere kabul ettirdi.[16] İtalya Trablusgarp'taki hareketlerinin bu antlaşmalarla engellenmeyeceği garantisini sağladıktan sonra buradaki faaliyetlerine hız verdi ve en uygun anı beklemeye başladı.
1902 yılından itibaren İtalya, Trablusgarp üzerinde bir "Barışçıl İşgal" politikası uygulamaya başladı. Buna göre Roma Bankası'nın maddi desteğiyle ekonomik ve ticari alanlarda bir takım girişimler başladı. Böylelikle kurulan fabrikaların ve diğer iş yerlerinin,gerekirse, silahlı , İtalya'nın Trablusgarp'taki bütün ekonomik imtiyazlarını sonlandırarak sonunda tehlikenin önünü kesmeyi başardı. Ortaya çıkan büyük mali çöküntü sonunda, hissedara alacaklarının ödenebilmesi için, Roma Bankası, İngiliz ve Alman finansörlerle görüşmeye başladı.
Bunun yanında, Almanya, İttifak Devletleri ile beraber olduğu İtalya'nın Trablusgarp'a sahip olmasını istemiyordu. Çünkü Kuzey Afrika'daki bu bölgeyi ileride kullanabileceği bir istasyon olarak görüyordu.
Savaş öncesi genel durum
Osmanlı Devleti
Trablusgarp Savaşı öncesinde Osmanlı Devleti çok büyük iç ve dış karışıklıklar içerisindeydi. 23 Temmuz 1908'de Meşrutiyet ikinci defa ilan edilmiş ve II. Abdülhamit 24 Temmuz 1908'de anayasayı yeniden yürürlüğe koymuştu.[17] 5 Ekim 1908'de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Bosna Vilayeti'ni işgal etmiş aynı gün Bulgaristan prensi de İstanbul'a telgraf çekerek bağımsızlığını ve krallığını ilan etmişti. Avusturya, Sırplara karşı Bulgarları destekliyordu ve Bulgaristan ile Avusturya eş zamanlı darbeler için anlaşmaya varmışlardı.[18] Bu iki önemli toprak parçasının resmen elden çıkması İttihat ve Terakki'nin prestijini büyük ölçüde sarsmıştı.[19] Bosna-Hersek ve Bulgaristan'dan sonra Osmanlı Devleti'nin üçüncü sorunu da Girit oldu. Girit'in zaten bu tarihte Osmanlı Devleti ile pek bir bağlantısı kalmamıştı. Fakat ada, hukuken Osmanlı toprağı olarak görünüyordu.[20] Bosna-Hersek krizi sırasında Girit Rumları da harekete geçerek adayı Yunanistan Krallığı'na ilhak ettiklerini ilan ettiler. Fakat bu Avrupa Devletleri tarafından kabul edilmedi.[21] Gelişen iç ve dış olaylar, İttihat ve Terakki'ye karşı bir muhalefetin olgunlaşmasına ve 13 Nisan 1909'da başlayan olayların bir irtica hareketi şeklinde patlak vermesine neden oldu.[22] İstanbul'daki gerici ayaklanma Rumeli'deki İttihat ve Terakki şubelerinde ve ordu içinde Meşrutiyetin tehlikede olduğu düşüncesini uyandırdı. Bunun üzerine, 3. Ordu Komutanı Mahmut Şevket Paşa'nın Hareket Ordusu adındaki bir orduyu İstanbul'a göndermesiyle ayaklanma bastırıldı. Tehlike böylece önlenmiş oldu. Meclis, 27 Nisan 1909'da II. Abdülhamit'in tahttan indirilmesine karar verdi. Yerine kardeşi Mehmet Reşat padişah oldu. Bundan sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti, ülke yönetimini kesin olarak eline aldı.[23]
Trablusgarp Savaşı öncesinde Balkanlar'ın durumu son derece karışıktı. Mart 1911'de Katolik Arnavutlar İşkodra'da ayaklanmışlardı. Karadağ Krallığı bu isyancılara her türlü yardımda bulundu.[24] Bundan dolayı Osmanlı-Karadağ ilişkileri çok gergindi. İtalya, Karadağ'ı desteklemekte, onu Osmanlı Devleti'ne karşı kışkırtmakta idi. Bu ayaklanmada İtalyan parmağının olduğu açıktı. Ayaklanma Haziran 1911'de bastırıldı ve ayaklananlar Karadağ'a sığındılar.[25] Bu olaylardan sonra İttihat ve Terakki'nin Osmanlıcılık ideolojisini gerçekleştirmek için yürüttüğü "Balkanlar'ın tek bir bayrak altında birleşmesi" politikası Osmanlı Devleti'nin aleyhine sonuçlanarak Bulgar, Sırp ve Yunan çetecilerin faaliyetlerini daha da arttırmalarına ve Osmanlı'ya karşı işbirliğine girmelerine sebep oldu.[24]
İtalya Krallığı
1911 yılı İtalyan birliğinin ve krallığının kuruluşunun 50. yılına rastladığından, ülkede büyük bir milli heyecan yaratılmaya çalışılmış ve bu çerçevede İtalya'nın Trablusgarp üzerindeki eski iddiaları da şekillenmeye başlamıştı.[26] İtalya III. Vittorio Emanuele'in tahta çıkmasından sonra, 15 yıl süreyle otoritesini herkese kabul ettiren başbakan Giovanni Giolitti zamanında istikrarlı bir siyasete kavuştu. Kalabalık göç dalgalarına rağmen hâlâ yüksek olan ülke nüfusunun dinamikliği ve iyi bir yönetim sayesinde hükümet tarım ve sanayi alanında büyük atılımlar yaptı. Giolitti, giriştiği bir dizi cesaretli reform hareketiyle sosyalist kanadın isteklerine uygun yenilikleri gerçekleştirdi. Ancak sağ kanattaki milliyetçi istekleri de tatmin etmek gerekiyordu. İtalyan milliyetçilerin Floransa'daki kongresinde, Giolitti hükümeti Libya üzerine diplomatik ipotek koymaya zorlanmıştı. Libya seferini milliyetçiler, eski Roma İmparatorluğu günlerindeki Akdeniz siyasetinin dönüşü olarak görürken, Katolikler İslam'a karşı yeni bir Haçlı seferi olarak tanımlıyorlardı. İtalyan kamuoyunun kayda değer bölümü ise güneydeki bu yeni koloniye, dış göçe son verecek bir toprak parçası olarak bakmaktaydı.[24]
İtalyan sosyalistleri ise aralarında bir birlik olmamasına rağmen genelde bu savaşa karşı olmuşlardı. 27 Eylül 1911 tarihli Tanin'de "İtalyan sınıf-ı aliyyesinde işgal için pek ziyade heyecan var ise de amele sınıfı işgale muhaliftir" deniliyor ve işçi sınıfının İtalya'nın Libya'ya asker sevk etmesini men etmek için umumi grev teşebbüslerine giriştiğini yazıyordu.[27] Fakat sosyalistlerin grev teşebbüslerini hükümetin şiddetle engellemesi ve halkın nümayişçilere kötü gözle hatta vatan haini gibi bakması yüzünden bir sonuç verememişti.[28] Ayrıca İtalyan sosyalistler Fransız, İngiliz ve Alman sosyalistleri kadar güçlü değillerdi.[29] Mart 1911'de ikinci kez iş başına gelen Giolitti Hükümeti, Trablusgarp işini bir sonuca bağlamayı parti programının 3. maddesine almıştı.[30]
İtalya'yı 1911'de Trablusgarp'a karşı harekete geçiren en önemli olay, Fas meselesinin alevlenmiş olmasıydı. İtalya'nın daha 1900'de Fransa ile yaptığı gizli antlaşmaya göre, Fransa Fas'ta yeni menfaatler elde ederse, İtalya da Trablusgarp için harekete geçecekti. Bu antlaşma ile Trablusgarp İtalya'ya vadedilmiş oluyordu. 24 Nisan 1911'de Fransız ordusu Fas'a girdi.[30] İtalya kamuoyunda, Fas'ın da Fransa tarafından kapılmış olduğunun duyulması bir anda hükümeti devirecek kadar şiddetli bir etki yaratınca Giolitti hükümeti uzun zamandır hazırlanan ihtiraslarını açığa vurmaya mecbur kaldı.[31] Bu durum Trablusgarp'a karşı harekete geçmek için sabırsızlanan İtalyan kamuoyunu daha da şiddetlendirerek İtalyanların savaş kararı almasında etkili oldu.
Trablusgarp Savaşı sırasındaki İtalyan Başbakanı Giolitti hatıralarında; işin iç yüzünü bilmeyenlerin Trablusgarp'a gitme kararının birdenbire verildiğini söylediklerini fakat işin aslının böyle olmadığını, kendilerinin Britanya ile Mısır, Fransa ile de Fas meselesini müzakere ederken kendileri için birtakım haklar aldıklarını ve bunu büyük devletlere tasdik ettirdiklerini, Fransa'nın Fas'a girmesinden sonra kendileri açısından vaktin gelmiş olduğunu, zira kendileri Trablusgarp'a gitmemiş olsalardı, diğer bir Avrupa devletinin burayı mutlaka işgal edeceğini, Tunus‟un Fransızlar tarafından işgalinin kendilerinde yarattığı hayal kırıklığını bir daha yaşamak istemediklerini ve bu durumda bir Avrupa devleti ile savaşmak zorunda kalacaklarını, bunun da Osmanlı Devleti ile savaşmaktan daha zor olacağını belirtmişti.[32]
İtalya'nın Trablusgarp'taki faaliyetleri
İtalyanlar büyük devletler nezdinde başarılı diplomasi faaliyetlerini sürdürürken, öte yandan da Trablusgarp'ta kendi hesaplarına elverişli bir ortam hazırlamaya uğraşıyorlardı. Her emperyalist devletin uyguladığı metotları İtalyanlar da burada uygulamaktaydı. Ülkede egemen olma amaçları için çalışan okulları, bankaları, iktisadi kuruluşları vardı. Liman ve benzeri kurumlar için imtiyaz peşinde koşuyorlardı. Okulları, resmi ve mahalli mekteplerle rekabet ediyordu.[33] İtalyanların 1907‟de Trablusgarp ve Bingazi'de birer şubesini açtığı[34] Banco di Roma onların Trablusgarp'a ekonomik bakımdan sokulma politikalarının başlıca aracı olmuştu. Banco di Roma, Trablusgarp'ta geniş maddi manevi kredisiyle, nüfus teminine ve İtalyanların ekonomik bakımdan piyasaya hakim olmalarına çalışıyordu. Banka aynı zamanda yerlilerin elindeki toprakların İtalyanlara geçmesine vasıta ve aracı oluyordu. Banco di Roma'nın kilise ile ilişkisi, kilisenin de savaşı desteklemesine sebep olmuştu.[35] Bu nedenle Libya'da büyük çıkarları olan Banco di Roma'nın Vatikan çevresi ile ilişkisi, hükümeti Libya seferine zorlayan bir etkendi.[24]
1910 yılı başından itibaren, İtalyanlar Trablusgarp'taki faaliyetlerine büyük hız vermişlerdi. Elde ettikleri bütün imtiyazlara rağmen yine de Trablusgarp'taki iktisadi faaliyetlerinin kısıtlandığından şikayet ediyorlardı. Trablusgarp Mebusu Sadık, 12 Eylül 1911'de Tanin'e yazdığı mektupta, İtalyanların buradaki faaliyetlerini şöyle anlatıyordu: "İtalya Trablusgarp'taki cüretli hareketlerine Abdülhamit Dönemi'nde başlamıştı. Trablusgarp'ta zorla Banco di Roma müessesesini kurmuş, Bingazi'de de bir postane açmıştı. Trablusgarp'ta halifeye bağlı milyonlarca Müslüman Meşrutiyet idaresinden çok şey bekledikleri halde ümitleri boşa çıkmıştı. İstibdat Devri'nde başlayan bu hareketler, Meşrutiyet idaresinde de O'nun bıraktığı yerden devam etti. Trablus her konuda ihmal edildi. İtalyan emellerini herkesten fazla bilmesi gereken eski Roma elçisi Sadrazam Hakkı Paşa kabinesinin ilk icraatı Banco di Roma'nın resmiyetini tasdik etmek oldu. Bundan sonra İtalya'nın faaliyetleri kat kat artmaya başladı. Birçok yerde Banco di Roma'nın şubeleri açıldı. Bu müessese bütün ticareti eline geçirdi ve yerli tüccarı iflas ettirdi. Emlak ve arazi satın almaya başladı. Hükümet ise bu hale seyirci kalıyordu. Osmanlı sancağını taşıyan vapur 4-5 ayda bir defa Trablusgarp'a gidebiliyordu. Maden araştırması için İtalyalı bir heyete izin veriliyordu. Velhasıl diğer devletlerin hiçbirine verilmeyen imtiyaz, İtalya'ya verildi. İtalya'ya verilecek sadece bir şey kaldı. O da bütün İtalyan kamuoyunun hayali, idari hakimiyet meselesiydi."[36]
İtalya'nın işgal hazırlıkları
Eylül 1911'in ortalarından itibaren, İtalya'daki askeri hazırlıklar iyice açığa çıkmaya başlamıştı. İtalyan basınının dili çok sertti. Açıktan açığa işgal hazırlıkları ile ilgili haberler çıkması Osmanlı Devleti'ni tedirgin etmekteydi.[37] Osmanlı Devleti'nin bu konudaki başvurusuna İtalya'nın askeri hazırlıklarının işgal amacıyla yapılmadığı, İtalyan menfaatlerini herhangi bir olaya karşı koruyabilmek için yapıldığını bildirdi. İtalya, bu savaşa uzun zamandır hazırlanmaktaydı. Her çapta kara ve deniz topları, sayısız mitralyöz, cephane ve kalabalık bir ordusu vardı. İtalya o sıralarda dünyanın en güçlü donanmalarından birine sahipti. Osmanlı Devleti'nin ise, savaş başladığı zaman, Trablusgarp'taki askeri sayısı 2000'i geçmiyordu. Bingazi'dekiler daha azdı ve kendi hallerine terk edilmişlerdi.[38]
25 Eylül'de Roma'daki Osmanlı maslahatgüzarı Seyfettin Bey'in İtalya Dışişleri Bakanı San Giuliano ile görüşmesinde Dışişleri Bakanı; İtalyan hükümetinin halkın arzusu haricinde hareket edemeyeceğini bildirdikten sonra iki hükümet arasındaki dostluk münasebetlerinin devamından yana olduğunu ilave etse de,[39] görüşmede hiçbir sonuç vermeyecekti.
26 Eylül'de İtalyan hükümeti, Viyana büyükelçisi vasıtasıyla üçlü ittifakı yenilemeye hazır olduğunu, eğer Trablusgarp işi de İtalyan istekleri doğrultusunda çözümlenirse, üçlü ittifakın daha sağlam bir üyesi olacağını Avusturya'ya bildirdi. Bu, gizli olarak yapıldı. Çünkü Almanya ve Avusturya, Türklerin Britanya ve Fransa'ya yaklaşmasından korkuyorlardı.[40] Osmanischer Lloyd[dn 1] gazetesinde yayınlanan bir görüşe göre, İtalya hükümetinin Trablusgarp'taki İtalyan nüfusunu gerek Osmanlı Devleti'nin her türlü tecavüzünden gerekse diğer devletlerin rekabetinden korumak için, bazı isteklerde bulunmak üzere Bâb-ı Âli'ye bir nota vermek üzere hazırlandığını, eğer Bâb-ı Âli, bu nota muhteviyatını kabul etmeyecek olursa İtalya'nın askeri tedbirlere başvuracağını yazıyor ve ayrıca bu hareketlerini mazur göstermek için, İtalyan kamuoyunun hükümet üzerindeki etkisinden bahsedeceklerini ilave ediyordu.[39]
En sonunda İtalya uzun zamandır hazırlanmakta olduğu savaşı başlatmak zamanının geldiğine hükmederek Osmanlı Devleti'ne 28 Eylül 1911'de bir nota verdi. Bu notada özetle: Osmanlı Devleti'nin Trablusgarp ve Bingazi'nin ilerlemesi için hiçbir şey yapmadığı, bu bölgenin İtalya kıyılarına yakınlığı dolayısıyla kendileri için hayati önem taşıdığı bölgeye medeniyet götürülmesinin zorunlu olduğu, fakat bu konudaki İtalyan görüş ve fikirlerinin Osmanlı Devleti tarafından tasvip edilmediği ve İtalya'nın buradaki teşebbüslerinin inatla engellendiği, şimdi Osmanlı Devleti'nin İtalya ile kendi menfaatlerine ters düşmeyecek bütün iktisadi imkanları vermeye hazır olduğu ancak İtalya hükümetinin geçmişte yapılanları göz önüne alarak buna güvenmediği belirtiliyor ve İtalya'nın Trablusgarp ve Bingazi'yi askeri işgale karar verdiği, bundan başka çarelerinin kalmadığı ve buradaki Osmanlı memurlarının işgale muhalefet etmemeleri isteniyordu.[41] Osmanlı hükümeti, İtalyan notasına 29 Eylül 1911'de cevap verdi. Bu cevapta; Trablusgarp ve Bingazi'nin geri kalmasının kendilerinden önceki idarenin eseri olduğu, bundan dolayı meşrutiyet hükümetinin suçlanamayacağı, son üç sene zarfında bölgede İtalyan teşebbüslerine büyük kolaylıklar sağlandığı ve iyi niyet gösterildiği, burada asayişin temini konusunda hiçbir endişeye mahal olmadığı, İtalyan ve diğer tebaanın bölgeden ayrılmasını gerektirecek bir olay olmadığı belirtiliyordu.[42] Ancak Bâb-ı Âli'nin notaya cevap verdiği gün, İtalya da harp ilanı notasını verdi.[43] Bu ilan-ı harp notasında, özetle; İtalyan isteklerinin gerçekleştirilmesi konusunda, İtalya'nın, Osmanlı Devleti'ne verdiği sürenin İtalya'nın hoşuna gidecek bir cevap gelemeden sona erdiği, Osmanlı Devleti ve memurunun Trablusgarp ve Bingazi'deki İtalyan hak ve menfaatlerini korumakta kötü niyetli ve aciz olduğu iddia ediliyor, İtalyan hak ve menfaatlerini sağlamak zorunda oldukları bildiriliyordu.[44]
Osmanlı Devleti'ne nota verilmeden hemen önce, 25 Eylül 1911'de, İtalya'da seferberlik emri yayımlandı. Bu emirde seferberliğin birinci günü olarak 28 Eylül tarihi belirlenmişti. Silah altında bulunan 1890 doğumlular ile birlikte, seferi kolordunun birliklerini teşkil edecek olan 1888 doğumlular ise 23 Eylül'de silah altına çağrıldılar. Bunların birliklerine katılımları da 26 Eylül'de tamamlandı.[45]
Diğer devletlerin işgale tavrı
İtalya henüz Osmanlı Devleti'ne savaş ilan etmeden hemen önce Adriyatik sularında ve Preveze'de Türk-İtalyan savaşı başlamıştı. İtalya bu sefere başlarken, Avrupa büyük devletlerinin icazetini almıştı. Daily Telegraph gazetesinde, Birleşik Krallık'ın İtalya savaşa girdiği takdirde tarafsız kalacağı ve İtalya'ya karşı Osmanlı'yı müdafaa etmeyeceği belirtiliyordu. Daily Graphic'te ise Britanya'nın savaşın sadece Trablusgarp'a ait olmasını ve Avrupa'ya sıçramamasını İtalya'ya tembih ettiği bildiriliyordu.[46]
Balkanlar'da ise Trablusgarp Savaşı başlayınca, Osmanlı Devleti Balkan devletlerinin saldırabileceği veya Rumeli'de ayaklanmalar olacağını düşünerek, oraya çok sayıda asker yığmıştı. Bundan en çok Bulgaristan ürkmüş ve büyük devletlere başvurarak kendilerini korumalarını istemişti.[47] Savaşın başladığı günlerde Bulgar ve Sırp hükümetleri arasında, iki tarafın menfaatlerini görüşmek üzere bir yakınlaşma başladı. Bulgarlara göre, o sıradaki fırsat kaçırılmamalıydı. Bütün Balkan devletleri, Osmanlı Devleti'ne karşı ittifak etmek üzereydi. Bulgaristan, Osmanlı-İtalyan savaşının hemen bitmesini istemedi. Çünkü bu savaşın, Balkanlar'da Slavlara karşı olan bu iki devleti zayıflatacağını düşünmekteydi.[48]
Savaşın başlaması Yunan kamuoyunda da heyecan yaratmış ve Başbakan Venizelos'un savaştan faydalanmak için vaktinde hazırlık yapmamasından ötürü eleştirilmesine sebep olmuştu.[49] Ancak Balkanlar'da yeni olayların çıkmasını istemeyen İtalya ve diğer Avrupa devletleri tarafından Yunanistan'ın savaştan faydalanma isteği rafa kaldırılmıştı.[50]
İşgalden hemen önce Trablusgarp ve Osmanlı Devleti
Trablusgarp Savaşı'ndan hemen önce, buradaki tümenden önemli bir kısmı silahlarıyla birlikte Yemen'e İmam Yahya ayaklanmasını bastırmak üzere gönderildi ve tekrar yerlerine iade edilmedi. Trablusgarp Vali ve Kumandanı Müşir İbrahim Paşa, bu işin Trablsgarp'ın İtalyanlara tesliminden başka bir şey olmadığını ısrarla ifade etmişse de asker nakliyatını engelleyememişti. Burada ancak jandarma vazifesi görecek, çok az bir kuvvet bırakılmıştı. 1910 yılı bütçesinde kabul edilen, Trablusgarp'taki iki süvari alayı da bir alaya indirildi.[51]
Trablusgarp'taki asker mevcudunun azaltılması bir nevi İtalyan işgaline zemin hazırlanmış oldu. Buraya gönderilen subaylarda eskiden olduğu gibi mahalli lisana vakıf olma şartı aranmadı. Trablusgarp halkı geçimini temin etme hususunda da sıkıntı içindeydi. Bu durum Trablusgarp mebusları tarafından defalarca hükümete bildirildiği halde, Osmanlı hükümeti bu konuda oldukça ihmalkar davrandı.[24]
İbrahim Hakkı Paşa hükümetinin, savaş öncesi yaptığı en büyük hatalardan biri de, İtalyanların isteği üzerine Trablusgarp'ta vali olarak bulunan İbrahim Paşa'yı görevden almasıydı. İbrahim Paşa, Trablusgarp'ta Osmanlı menfaatlerini koruduğu için, İtalyanlar ondan hep şikayetçi olmuşlar ve buradan gönderilmesi için sürekli Osmanlı hükümetine baskı yapmışlardı.[52] İbrahim Paşa'nın yerine tayin edilen Bekir Sami Bey ise izinli olarak Tokat'ta bulunduğu için hemen Trablusgarp'a gidemese de, savaş başladıktan sonra görev yerine ulaşabildi.[53] Bu nedenle savaş öncesi bölge, valisiz, komutansız, askersiz, son derece savunmasız ve işgale açık bir duruma getirilmişti. İbrahim Hakkı Paşa ise savaş öncesi, Trablusgarp'taki icraatından dolayı vatan hainliği ile suçlanmıştı. Mahmut Kemal İnal'a göre bütün bunlar su-i tesadüf[dn 2] değil su-i idareydi[dn 3] ki cinayet addine layıktı.[54]
Trablusgarp Savaşı öncesi, Osmanlı hükümetinin yanlış hareket ettiği İtalyanlarca da itiraf ediliyordu. İtalyanlar İttihat ve Terakki'nin Trablusgarp'ta yerli halk arasında İtalya aleyhine propaganda yaptıklarını fakat buna paralel olarak askeri hazırlıklarını kuvvetlendiremediklerini, bilakis buradan devletin ihtiyacı olan diğer bölgelere asker çektiklerini ifade ediyorlardı.[55] Nitekim, İtalya bu savaşa bir sömürge savaşı gibi değil de sanki büyük bir Avrupa devleti ile savaşa giriyormuş gibi hazırlanmış, ihtiyatlar da dahil olmak üzere bütün Deniz Kuvvetlerini seferber ettiği gibi, kiraladığı ticaret gemilerini de savaş için hazır hale getirdi. Eylül ayında bu hazırlıklar yapılırken, Osmanlı Devleti'nin tek tedbiri savaştan önce Trablusgarp'a gönderilen Derne Gemisi oldu.[56]
Savaşın ülke çapında yarattığı üzüntü ve heyecan, savaş için maddi yardım teklif eden ve savaşa bizzat gönüllü asker olarak katılmak isteklerini bildiren mektupların gazetelere gönderilmesine sebep oldu. Ayrıca yurt içinde ve dışında İtalyan işgalini protesto eden mitingler düzenlendi.[57] Savaş başladıktan hemen sonra, İbrahim Hakkı Paşa istifa etti. Bunun üzerine sadrazamlık 30 Eylül 1911'de 8. kez Mehmed Said Paşa'ya verildi.[58]
Savaşın başlangıcı
İtalyan donanması, henüz İtalya Osmanlı Devleti'ne savaş açmamışken, 27 Eylül'de Trablus önlerine gelmişti. 20 Ekim'e kadar İtalyanlar, Türk Afrikası kıyılarının önemli noktalarını ele geçirmiş bulunuyorlardı. Bu şehirlerin hiçbirisi kendiliğinden İtalyanlara teslim olunmamıştı. İtalyanlar ayrıca Kızıldeniz'de de bazı hareketlerde bulunmuşlardı. Savaş öncesi İtalyanlar buraya bazı gemiler göndermişler ve Türklere karşı ayaklanan Şeyh İdris'in yardımıyla, Türkleri burada da sıkıştırmaya çalışmışlardı.
Savaş başladıktan sonra, Bâb-ı Âli'de Trablusgarp'ta mukavemet edip etmeme konusunda genelde iki görüş mevcuttu. Mehmed Said Paşa'nın ilk toplantısında eldeki mevcut imkanlarla mukavemet lüzumu kararlaştırıldı.[59] Ahmet Muhtar Paşa'ya göre Trablusgarp'ta mukavemet cinayet demekti. Kâmil Paşa da aynı görüşte idi. Şeyhülislam Cemaleddin Efendi de harbin uzamasının can ve mal kaybından başka bir işe yaramayacağını söylüyordu.[60] Bütün olumsuz şartlara rağmen, Osmanlı Devleti Trablusgarp'ı göz göre göre düşmana savaşmadan teslim edemezdi. Bu hem kamuoyunda hoş görülmez hem de Osmanlı Devleti'nden pay almak için pusuda bekleyen devletlere kötü örnek olurdu. Bu savaş çok ümitsiz şartlar içinde olacaktı. Oradaki kuvvetlere silah ve cephane yollamak imkansız gibiydi. Ancak Birleşik Krallık ile Fransa, Mısır ve Tunus'un tarafsızlığını ilan ederek kendi sömürgelerindeki Müslümanları gücendirmeyecek ve onların şikayetlerine yol açmayacak ve bu üç tarafı bu şekilde idare yoluna gideceklerdi.[61]
Trablus'u bombalayan İtalyan zeplinleri
İtalya, 23 Eylül 1911’de Osmanlı hükümetine bir nota vermiş, 26 Eylül'de, silah ve cephane taşıyan bir Osmanlı gemisi Trablusgarp'a ulaştı. 28 Eylül günü ise İtalya, Osmanlı Devleti'ne bir ültimatom vererek, 48 saat içinde Bingazi ve Trablusgarp'un İtalyan yönetimine bırakılmasını ve İtalya'ya yıllık vergi verilmesini talep etti [62]. 29 Eylül'de İngiliz ve Fransız hükümetlerinin desteğini de arkasına alan İtalya, Osmanlı İmparatorluğu'na savaş ilan etti. Aynı gün İtalya'nın Adriyatik Denizi'ndeki bazı Osmanlı gemilerini batırması üzerine, Adriyatik'te çıkarları bulunan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, bu bölgede savaşılmasını yasakladı. 30 Eylül'de Trablus şehri bombardımana tutuldu. Kenti eski silahlarla savunmaya çalışan 8 bin kişilik Osmanlı kuvveti dayanamadı ve 5 Ekim'de İtalyanlar şehri ele geçirdi. Bunun üzerine Osmanlı kuvvetleri kıyıdan 15 km içeriye çekildiler. 18 Ekim'de Derne'yi, 20 Ekim'de de Bingazi'yi ele geçiren İtalyanlar, buralara asker çıkartmaya başladılar. 23 Ekim'de saldırıya geçen Osmanlı Ordusu, İtalyanları kuşatmış ve uzun süren savaştan sonra İtalyanlar kurtulmuşlardı. 26 Ekim'de yapılan bir başka Osmanlı saldırısı, İtalyan kuvvetlerinin büyük kayıp vermesiyle geri püskürtüldü. 23 Ekim 1911'de Sciara Sciat'da (Trablus yakınlarında) oluşan bir ağır çatışma sonrası İtalyan askerleri Arap sivil halkına karşı, ihanet suçlamasıyla, bir pogrom gerçekleştirdi. 5 gün içinde binlerce sivil Arap öldürüldü, evleri yakıldı ve hayvanlarına el koyuldu. İleriki haftalarda İtalyanlar açık alanlarda toplu idamlar (Görsel) gerçekleştirdi ve 4.000 sivili Tremiti ve Ponza adalarına tehcir etti. 5 Kasım'da İtalyan resmî gazetesi, Trablusgarp'ın İtalya tarafından ilhak edildiğini yayımlamışsa da bu henüz gerçekleşmemişti. Osmanlı direnişi karşısında İtalyan kuvvetleri sahilden fazla uzaklaşamamışlardı.
İtalyanlar 1911'de Trablusgarp'a saldırınca Mustafa Kemal yerli kıyafetine girip gizlice Afrika'ya gitti.
Enver Paşa, Mustafa Kemal, Fuat (Bulca), Nuri (Conker) ve Fethi (Okyar) gibi Osmanlı subayları gizli yollarla Trablusgarp'a gelip (Örneğin Mustafa Kemal Paşa, buraya "gazete muhabiri Şerif Bey" adıyla Mısır üzerinden ulaşmıştır) buradaki kuvvetleri düzenleyerek, İtalyanlara rahat vermeyecek şekilde sürekli saldırılar başlattılar. Enver, yaptığı bir gazete röportajında, "Buraya geldiğimde 900 çöl savaşçısı bulmuştum. Şimdi ise elimin altında 16 bin talimli asker var" diyerek durumu ortaya koymaktadır. Bu ordu, yapılan savaşlar sonucunda 2 makineli tüfek, 250 tüfek, 2 top, sayısız mermi ve 10 tane de katır ele geçirmiştir.
Yerel halkın da desteklediği direnişe Senusi tarikatı şeyhi ve adamları destek vermişti. Ancak İtalyanlar'ın düşündüğünün aksine, buradaki Osmanlı direnişi çok kuvvetli olmuş, Enver, Mustafa Kemal ve Neşet gibi komutanların yönettiği ordular, sayıca çok üstün olan İtalyan kuvvetlerine karşı kahramanca savaşmışlardır. Trablusgarp'taki Osmanlı birlikleri başlıca üç komutanlığa ayrılmıştı:
Trablus Komutanlığı: Kurmay Albay Neşet
Bingazi Komutanlığı: Kurmay Binbaşı Enver
Derne Komutanlığı: Kurmay Binbaşı Mustafa Kemal
Kasım 1911'de İtalyanlar Çanakkale Boğazı'na saldırmak için hazırlıklar yaptılar. Ancak Rusya ticari kaygılardan dolayı buna karşı çıktı.
Kasım ayında İtalyanlar, Ekim ayında boşalttıkları bazı mevzileri tekrar ele geçirdiler. 19 Aralık'ta bir İtalyan kolu, imha olmaktan son anda kurtuldu. Ayrıca bu dönemlerde İtalyan basını Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Fransa'yı, İtalya'nın başarılarına engel oldukları iddiasıyla suçlamaya başlamıştı.
8 Aralık'ta Trablusgarp'a gelen Mustafa Kemal Paşa, 22 Aralık'ta Tobruk Savaşı'nı kazandı. Derne'de 16-17 Ocak 1912 taarruzunda gözünden yaralandı. Bir ay hastanede tedavi gördükten sonra, 6 Mart 1912'de Derne komutanı oldu ve burada başarılı savunma muharebeleri yaptı.
Kurmay Binbaşı Mustafa Kemal (solda), Mücahit Bedevi Kuvvetleri önünde emirlerini yazdırırken, (Derne, Trablusgarp Vilayeti (Libya), 1912)
Ocak 1912'de İtalyanlar'ın 100 bin kişilik askerine karşılık Bingazi'de 15 bin, Trablus'ta da yaklaşık 10 bin Osmanlı askeri ve Arap gönüllüsü savaşmaktaydı. Şubat ve Martta İtalyanlar Bingazi'yi tamamen ele geçirdiler. Bunun yanında Beyrut limanındaki 2 küçük Osmanlı gemisini batırdılar. Yemen'de Ocak 1911'de başlayan isyan nedeniyle daha savaş başlamadan önce Trablus'taki kuvvetlerin bir kısmı bu bölgeye kaydırılmıştı. Ocak 1912'de İtalyan donanması Kızıldeniz'e girip, buradaki Osmanlı gemilerinden bazılarını batırarak Hudeyde limanını bombalamaya başladı. İtalyanlar'ın bölgedeki varlığı, deniz ulaşımını aksattığı için Yemen isyanının bastırılmasını zorlaştırıyordu.
25 Mart 1912'de Osmanlı Devleti'nin koruyucusu görevini üstlenen ve İtalya'nın müttefiki olan Almanya, ara buluculuk yapmak için İtalya Kralı'yla Venedik'te görüştü. Ancak bu görüşmeden bir sonuç çıkmadı.
18 Nisan'da İtalya donanması Çanakkale Boğazı'nı bombalamaya başladı. Bunun üzerine Osmanlı İmparatorluğu, boğazları kapattı. Ancak bu hareketin uluslararası ticarete darbesi çok büyük oldu. Rusya'nın tahıl ihracatı milyonlarca dolarlık zarara uğrarken, Birleşik Krallık, Bulgaristan, Yunanistan ve Romanya gibi ülkelerin zararları da günlük 100 bin doları buluyordu. Karadeniz'e gidecek olan İngiliz gemileri, Süveyş Kanalı üzerinden Hindistan'a gitmek zorunda kaldılar. Ancak 10 Mayıs'ta Avrupa ülkelerinin baskılarından dolayı boğazlar tekrar ticarete açıldı.
Beyrut Deniz Muharebesi
Beyrut Muharebesi (1912)
Trablusgarp Savaşı devam ederken İtalyan kuvvetlerinin Libya sahillerine çakılıp kalmaları ve iç bölgelere bir türlü girememesi üzerine, İtalyan hükümeti, On İki Ada ve diğer bazı Osmanlı şehirlerini baskı altına alarak ve tazyik ederek Osmanlı hükümetine barış antlaşmasını zorla imzalatmaya karar verdi. İtalyanlar'ın saldırmayı düşündüğü şehirlerden biri de Beyrut'tu. Beyrut bir Osmanlı şehri olmasına karşın Fransız nüfuzunun yoğun olduğu bir bölgeydi; şehirde çok sayıda Avrupalı yaşıyordu. Aynı zamanda Beyrut bütün ilahi dinlerce kutsal sayılan Kudüs'ün bir kapısı durumundaydı. İtalya'nın Beyrut'a saldırısı, sadece Osmanlı Devleti'ni değil diğer Avrupa devletlerini de rahatsız edecek; bunun sonucunda büyük devletler barışa zorlamak için Bâb-ı Âli'ye baskı yapacaklardı.
Bu gerekçelerle 24 Şubat 1912'de bir İtalyan filosu Beyrut'a saldırdı; limanda bulunan iki Osmanlı gemisi batırıldı ve şehir topa tutuldu.
Savaşın sonu
16 Mayıs 1912: Rodos'ta Osmanlı garnizonunun İtalyan general Ameglio'ya teslim oluşu
Bunun üzerine 4 Mayıs'ta İtalya kuvvetleri, Rodos Adası'na çıkarma yaptılar ve iki hafta içerisinde Rodos'u, daha sonraki 2 hafta süre içerisinde On İki Ada olarak bilinen adalar grubunu ele geçirdi. Böylece 389 yıldır Osmanlı yönetiminde kalmış, yönetim merkezi Rodos Adası olan Cezair-i Bahr-i Sefid Eyaleti (On İki Ada) tamamen İtalya'nın eline geçti. 8 Haziran'da Trablus'taki Osmanlı kuvvetleri çöle püskürtüldü. Haziran'dan Ağustos'a kadar süren çarpışmalar sonunda bütün batı sahil şeridi İtalyanların hakimiyetine geçti. 12 Temmuz'da 5 İtalyan savaş gemisi, Osmanlı filosuna saldırmak için Çanakkale Boğazı'na girdi. Ancak boğazın girişine Kilitbahir civarında çelik kablolar çekildiği için İtalyanlar ilerleyemeden ağır ateş altında kaldılar ve geri çekildiler (18 Temmuz). Bu, ayrıca savaş içindeki son deniz savaşı olmuştur. Eylül'de Osmanlı İmparatorluğu ve İtalya Krallığı arasında barış görüşmeleri başladı. İki taraf da savaşın bitmesini istemesine rağmen çatışmalar devam ediyordu. 22 Eylül'de güçlü bir Osmanlı mevkii ele geçirildi. Binbaşı Enver Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri bazı saldırılar yapsalar da, ağır kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kaldılar. Buna rağmen İtalyanlar dörde bir sayı ve büyük silah üstünlüğüne karşın Trablusgarp'ta sonuçsuz durumun ötesine geçemediler,aldıkları bölgelerde de kontrolü sağlayamamaktaydılar; zira bu bölgelerde Arap ve Türk düzensiz kuvvetlerinin gece baskınları,yeniden ele geçirme girişimleri ve gerilla saldırıları ile sürekli kuşatma altındaydı. İtalyanlar bu baskınlara karşı yerel halka sert tedbirler uyguluyordu bu baskınların intikamı ve gözdağı olarak yakalanan kişilerden pek çoğu halkın önünde asılıp idam edildi. Bu sebeple italyanlar ise sahilde belli bir kesim dışında bir hakimiyet alanı oluşturamadılar.[63]
8 Ekim'de Karadağ'ın Osmanlı İmparatorluğu'na savaş ilan etmesiyle Balkan Savaşları başlayınca, Osmanlı İmparatorluğu her ne pahasına olursa olsun İtalya'yla barışa razı oldu, çünkü Ege Denizi'ndeki İtalyan donanması, Makedonya'ya yardım gönderilmesini engelliyordu. Sonuçta İtalya'nın şartları kabul edildi ve 15 Ekim 1912'de İsviçre'nin Ouchy (Uşi) kentinde antlaşma imzalandı.
Uşi Antlaşması ve savaşın sonucu
Uşi Antlaşması
İsviçre'de Lozan'in bir semti olan Uşi (Ouchy)'de imzalanan antlaşmaya göre;[64]
Osmanlı İmparatorluğu, Trablusgarp ve Bingazi'deki kuvvetlerini çekecek ve buraları İtalya'ya bırakacak,
Osmanlı İmparatorluğu, Trablusgarp'taki Müslümanların haklarını koruyacak,
İtalya Krallığı, On İki Ada'yı Osmanlı İmparatorluğu'na geri verecekti.
Ancak Osmanlı İmparatorluğu, Balkan Savaşları'nda On İki Ada'yı Yunanistan'a kaptırma endişesi içinde kaldığı için adaları, savaştan sonra geri almak şartıyla İtalya'ya verdi. Ancak İtalya, Balkan Savaşları bitmesine rağmen adaları kendi topraklarına kattığını ilan etti.
Savaş sonunda Osmanlı İmparatorluğu, Kuzey Afrika'daki son topraklarını da kaybetmiş oluyordu. Ayrıca ileriki yıllarda Türkiye ve Yunanistan arasında sıkça sürtüşmelere neden olacak olan adalar sorunu da başlamıştı. II. Dünya Savaşı sırasında Almanya tarafından işgal edilen On İki Ada, bir taktik ve hediye olarak Türkiye'ye hediye edilmek istenmiş, ancak ülkenin tarafsızlığını bozacağı için, bu öneri reddedilmiştir. On İki Ada, 1947 yılındaki Paris Antlaşması'yla Yunanistan'a bağlanmıştır.
İtalya'da ise savaş, İtalyan Milliyetçiliği'nin gelişmesine katkıda bulunmuş ve 1922 yılında Benito Mussolini'nin iktidara gelişini kolaylaştırmıştır.
Savaşta içine düşülen çıkmaz, Osmanlı siyasi hayatına 21 Kasım 1911'de Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın kurulması biçiminde yansıdı. Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nı kuran ve bu fırkaya giren kişilerin tek ortak oldukları konu, İttihat ve Terakki düşmanlığıydı. Fırkanın birinci amacı da İttihat ve Terakki'yi iktidardan uzaklaştırmaktı.[65] İttihat ve Terakki'nin itibarını büyük ölçüde kaybettiği bu günlerde, Hürriyet ve İtilaf'ın ortaya çıkması, çok taraftar toplamasına ve dağınık durumdaki muhalefeti birleştirmesine sebep oldu.[66]
Notlar
Trablusgarp Savaşı, içinde barındırdığı bazı ilkler sebebiyle de ayrıca ilginç bir savaştır. Dünya tarihinde ilk kez uçakların savaş aracı olarak kullanılması bu savaşa rastlar. Trablusgarp Savaşı'nda İtalyan uçakları savaş sırasında bombalama ve bildiri dağıtma gibi görevler üstlenmişlerdi. İtalyan pilot Giulio Gavotti 1 Kasım 1911'de dünya tarihinde ilk kez uçaktan Osmanlı askerlerinin üzerine bomba atarak bir hava saldırısı gerçekleştirdi. Bunun için İtalyanlar dünyada bir ilki gerçekleştirmişlerdir.[67]
Trablus'taki hava harekatı yapılırken siyasi ve psikolojik sonuçlar elde etmek için Osmanlı hatlarının gerisine ve Arapların üzerine bildiriler atılmıştı. Tarihte uçak ile atılan ilk bildiri şöyleydi:
"Trabluslu Araplar'a: Bizimle gelmek için ne bekliyorsunuz? Camilerinizde ibadet etmek arzusunu duymuyor musunuz? Ailelerinizle sakin yaşamak istemiyor musunuz? Bizim de kitabımız var, biz de namuslu ve dindarız. İtalya, babanızdır. Çünkü Memleketimiz, anneniz Trablus'la evlenmiştir.
Osmanlilarin iç isleri ve Balkanlardaki gelismelerle ugrasmasini firsat bilen Italyanlar, Avusturya'nin Bosna-Hersek'i ilhak etmesi (1908), Arnavutlarin isyani (1910) gibi olaylardan da cesaretlenerek, pastadan pay alabilmek için Trablusgarp'a asker çikardi. (Eylül 1911). Italyan donanmasi denizden, Ingilizler ise Misir'i ellerinde bulundurdugundan karadan, Osmanlilarin bölgeye asker göndermesini imkânsiz hâle getirmisti. Bu sebeple Osmanli hükûmeti gizlice Türk subaylarini bölgeye göndererek mahallî bir direnisi örgütleme yolunu seçmisti. Osmanli ordusu Italyanlara karsi büyük basarilar kazandi. Savasi kazanamayacagini anlayan Italya, Osmanlilari barisa zorlamak için Oniki Ada'yi isgal etti. Ancak bundan ziyade Balkanlarda baslayan savas Osmanlilarin barisi imzalamaya zorladi. Usi Antlasmasi ile Italyanlar isgal ettikleri yerleri muhafaza ettiler
|
|
|
Saksafonun Mucidi Adolphe Sax kimdir? |
|
Yazar: RasitTunca - 06-11-2018, 10:37 PM - Forum: Biyografiler
- Yorum Yok
|
 |
Saksafonun Mucidi Adolphe Sax kimdir?
Antoine-Joseph "Adolphe" Sax (6 Kasım 1814 – 4 Şubat 1894) günümüzde kullanılan haliyle saksafonu icat eden ve ilk kullanan kişidir. Belçika'nın Dinant şehrinde doğmuştur. Babası Charles-Joseph Sax da bir müzik aletleri yapımcısıydı.
Adolphe genç yaşlarında enstrüman üretmeye başlamıştır. İki flüdü ve bir klarnetiyle on beş yaşında bir yarışmaya katılmıştır. Sonradan bu iki enstrümanı öğrenmek için Brüksel'deki Royal School of Singing'e gitmiştir.
Okulu bıraktıktan sonra, babası ürettiği enstrümanlarla eve para getirirken, Adolphe'da enstrüman tasarımlarıyla gündeme gelmiştir. Adolpe'un ilk önemli icadı bas klarnette tasarım değişikliğidir. 20 yaşında ürettiği enstrümanın patenti Adolf'a aittir.
Dinant şehrinin halen saksafon üretiminde önemli merkezlerden biri olması, Adolphe Sax'ın yerleştirdiği üretim biçiminden kaynaklanmaktadır.
Adolphe genç yaşlarında enstrüman üretmeye başlamıştır. İki flüdü ve bir klarnetiyle on beş yaşında bir yarışmaya katılmıştır. Sonradan bu iki enstrümanı öğrenmek için Brüksel'deki Royal School of Singing'e gitmiştir. Okulu bıraktıktan sonra, babası ürettiği enstrümanlarla eve para getirirken, Adolphe'da enstrüman tasarımlarıyla gündeme gelmiştir. Adolpe'un ilk önemli icadı bas klarnette tasarım değişikliğidir. 20 yaşında ürettiği enstrümanın patenti Adolf'a aittir. Dinant şehrinin halen saksafon üretiminde önemli merkezlerden biri olması, Adolphe Sax'ın yerleştirdiği üretim biçiminden kaynaklanmaktadır.
Dinant şehri halen saksafon üretiminde önemli merkezlerden biri olmasını Adolphe Sax'ın yerleştirdiği üretim biçimine borçludur.
Adolphe Sax, genç yaşlarında enstrüman üretmeye başlamıştır. İki flüdü ve bir klarnetiyle on beş yaşında bir yarışmaya katılmış, sonradan bu iki enstrümanı öğrenmek için Brüksel'deki Kraliyet Şan Okulu'na (Royal School of Singing) gitmiştir.
Okulu bıraktıktan sonra, babası ürettiği enstrümanlarla eve para getirirken, Adolphe da enstrüman tasarımlarıyla gündeme gelmiştir. Sax'ın ilk önemli icadı bas klarnette yaptığı tasarım değişikliğidir. 20 yaşında ürettiği enstrümanın patenti Sax'a aittir.
Adolphe Sax Doodle yapıldı! (Adolphe Sax kimdir)
Adolphe Sax bugün Google tarafından unutulmadı ve ona özel Doodle hazırlandı. Peki Adolphe Sax kimdir? Özel tarihler için hazırlanan Doodle bu kez Adolphe Sax için yapıldı
![[Resim: i32340bw0iu5.jpg]](https://www.bmuniverse.com/imagehost/uploads/2015/11/i32340bw0iu5.jpg)
Adolphe Sax, eigentlich Antoine Joseph Sax, (* 6. November 1814 in Dinant; † 7. Februar 1894 in Paris) war ein belgischer Erfinder, [1] Instrumentenbauer und Musiker; er war der Entwickler der Saxhörner und des Saxophons.
Biografie
Adolphe Sax war eines von elf Kindern. Familie Sax zog 1835 nach Brüssel, wo der Vater Charles Joseph Sax, ein Kunsttischler, eine Instrumentenbauwerkstatt eröffnete. Adolphe besuchte das Brüsseler Konservatorium und studierte dort Flöte, Klarinette, Gesang und Harmonie. Seine erste selbstständige Arbeit als Instrumentenbauer in der Werkstatt seines Vaters war die Vervollkommnung von Klarinette und Bassklarinette (Patent 1838).
Ohne Mittel (sein Vater verbrauchte viel Geld durch seine Experimente und wurde mehrmals von der Regierung unterstützt) begab er sich 1842 nach Paris, als einzige Empfehlung nahm er ein Exemplar eines von ihm entwickelten völlig neuen Instruments, des (Sopran)-Saxophons, mit und erregte bald die Aufmerksamkeit verschiedener Persönlichkeiten des Pariser Musiklebens (Jacques Fromental Halévy, Daniel-François-Esprit Auber etc.). Namentlich fand er in Hector Berlioz einen tatkräftigen Helfer, dem sich auch bald Sponsoren anschlossen.
Sax baute nun das Saxophon in acht verschiedenen Größen (Sopranino, Sopran, Alt, Tenor, Bariton, Bass, Kontrabass, Subkontrabass). Seine Erfahrungen, besonders die seines Vaters bezüglich der besten Resonanz der Röhren, übertrug er sodann auf die Konstruktion der Trompeten, Hörner, Tuben etc. und gab diesen in ihrer neuen Gestalt die Namen Saxtromba, Saxhorn, Saxtuba etc., die als „Familie der Saxhörner“ bekannt wurden. Auch baute er im Auftrage Giuseppe Verdis mehrere Aida-Trompeten.
Am 21. März 1846 erhielt Sax in Frankreich ein Patent und gelangte so schnell zu großer Berühmtheit; seine Instrumente wurden besonders in der französischen Militärmusik eingeführt. Die Originalität seiner Verbesserungen wurden von neidischen Konkurrenten, denen er den Rang ablief, vielfach angefochten; doch fielen die gerichtlichen Entscheidungen immer zugunsten von Sax aus. Seine Werkstatt mit zeitweilig 100 Mitarbeitern soll über 20.000 Instrumente gebaut haben [2]. Ein dauerhafter wirtschaftlicher Erfolg war Adolph Sax hingegen nicht vergönnt: Er musste mehrfach Konkurs anmelden und starb verarmt[3].
Sax wurde 1857 Saxophon-Lehrer am Pariser Konservatorium (diese Stelle wurde 1871 aus Geldmangel eingestellt und erst 1942 wieder von Marcel Mule neu besetzt). Er gab außerdem eine Schule für das Saxophon-Spiel und die von ihm erbauten Instrumente heraus. Ab 1858 war Sax Direktor des Bühnenorchesters der Pariser Oper.
Er war Ritter im Orden der Eichenkrone.[4]
Sax wurde 1842 in die Freimaurer-Loge Les Vrais Amis de l'Union aufgenommen. In Anerkennung seiner Errungenschaften wurde nach ihm der Asteroid (3534) Sax benannt.
Rezeption in Literatur und Theater
2005 entstand die Kinderkonzertrevue „Die Abenteuer des Monsieur Sax“, gemeinsam entwickelt vom Kölner Schauspieler Martin Heim und dem Pindakaas Saxophon Quartett, die Regie führte Thomas Philipzen. Das Stück erzählt kindgerecht die Lebensgeschichte von Adolphe Sax sowie die Erfindung der Saxophonfamilie. 2007 sendete der Westdeutsche Rundfunk Köln eine Hörspielfassung des Stückes live, 2008 wurde die Kinderhörspiel-CD „Die Abenteuer des Monsieur Sax“ veröffentlicht. Diese erhielt eine lobende Erwähnung der Jury beim Deutschen Kinderhörspielpreis im Rahmen der ARD Hörspieltage 2008.
Markenrechte Adolphe Sax & Cie
Der Belgier Karel Goetghebeur hat die Rechte an dem Namen „Adolphe Sax & Cie“ gekauft und versucht nun, die untergegangene Marke wieder zu beleben.[5] [6]
Dokumentationen
Wer erfand das Saxophon? Biografie des Adolphe Sax. Ein Podcastbeitrag des Radiosenders NDR Info aus der Reihe Welt Wissen vom 23. Juni 2011
Literatur
Malou Haine: Adolphe Sax, Editions Université Bruxelles, Bruxelles, 1980.
Jean-Pierre Thiollet: Sax, Mule & Co. H & D, Paris, 2004, ISBN 2-914266-03-0.
Sax, Adolphe. In: Meyers Konversations-Lexikon. 4. Auflage. Band 14, Verlag des Bibliographischen Instituts, Leipzig/ Wien 1885–1892, S. 361–361.
Wally Horwood: Adolphe Sax, 1814 -1894", Bramley Books, England, 1980, ISBN 0 905858 18 2.
Dirk Josczok: Adolphe Sax, Hörbuch, duo-phon-records, Berlin, 2009, ISBN 978-3-937127-14-9. Rezension[7]
Jan Wiele: Dem Saxophone entkommmt man nicht - Dinant in Belgien ist die Heimat der Kupfer-und Messingschläger. Das brachte Adolphe Sax auf die ldee für ein Musikinstrument. In: Frankfurter Allgemeine Zeitung, Frankfurt am Main, Nr.110, vom 13. Mai 2015, Seite R 3
Audios
200. Geburtstag Adolphe Sax – Saxophonerfinder 3:49 Min von Bettina Meier, ARD Hörfunk, Studio Brüssel, Hessischer Rundfunk, 5. November 2014
Weblinks
Commons: Adolphe Sax – Sammlung von Bildern, Videos und Audiodateien
Einzelnachweise
Erfinder Adolphe Sax – Das Saxofon brachte ihm Ruhm und Missgunst
EUmagazin.. Zentrum für Europäische Wirtschaftsforschung, 1994 (Zugriff am 5.11.2014).
Die Saxophone.. Verlag Das Musikinstrument, 1979, ISBN 978-3-920112-68-8.
C.P. Mulder en P.A. Christiaans, Onderscheidingen van de Koning-Groothertog, De Orde van de Eikenkroon 1841-1891 1999 ISBN 90-804747-1-1
de redactie.be: Het merk "Adolphe Sax" is terug, abgerufen am 6. November 2014
https://www.adolphesax.be/de/
Jutta Lambrecht auf info-netz-musik, 11. Juli 2011, abgerufen am 2. November 2014
Etiketler : Saksafonun, Mucidi ,Adolphe Sax, kimdir?,
|
|
|
Hedy Lamarr Kimdir? |
|
Yazar: RasitTunca - 06-11-2018, 09:48 PM - Forum: Biyografiler
- Yorum (1)
|
 |
Hedy Lamarr Kimdir?
Hedy Lamarr (/ˈhɛdi/; doğum adıyla Hedwig Eva Maria Kiesler, d. 9 Kasım 1914 – ö. 19 Ocak 2000)[a] Avusturyalı ve daha sonra ABD'de yaşamış olan oyuncu olup aynı zamanda mucittir. [1]
Lamarr çok sayıda popüler filmde rol almış olmakla birlikte, bunların başlıcaları arasında 1938 yapımı Charles Boyer ile birlikte başrollerini paylaştığı Algiers filmi, 1940 yapımı Spencer Tracy ile başrolünü paylaştığı I Take This Woman filmi , 1940 yapımı Clark Gable ile başrolünü paylaştığı Comrade X filmi, 1941 yapımı başrolünü James Stewart ile paylaştığı Come Live With Me filmi, 1941 yapımı başrolünü Robert Young ile paylaştığı H.M. Pulham, Esq. filmi ve 1949 yapımı Victor Mature ile birlikte rol aldığı Samson and Delilah filmi yer almaktadır. [2] 1933 yılında (dahil) Gustav Machatý'nin yönetmenliğini yaptığı Ecstasy isimli filmdeki çıplaklığı ile tartışma konusu oldu ve eşinden ayrılarak gizlice Paris'e kaçtı. Buradayken MGM'in başkanı Louis B. Mayer ile görüştü ve kendisine Hollywood'da film sözleşmesi teklif edildi. Lamarr 1930'un başlarından, 1950'lerin sonlarına kadar rol aldığı filmler ile bir yıldız haline geldi. [3]
İlk evliliği süresince Lamarr'ın uygulamalı bilimlere karşı ilgisi arttı ve oyunculuk kariyerinden de sıkıldığından dolayı bir mucit olarak buluşlar üretti. II. Dünya Savaşı'nın başlangıcında, müttefiklerin savaştaki güçlerine yardımcı olmak için çok istekliydi. Besteci ve mucit olan George Antheil ile birlikte yayılma spektrumunun radyo güdümlü torpidolarda kullanılabilmesi amacıyla frekans atlamalı yayılma spektrumunu icat ederek, ABD'de patentini aldılar. [4] ABD Donanması 1960'lara kadar bu teknoljiyi benimsemedi ancak günümüzde bu teknolojinin çalışma prensipleri Wi-Fi, CDMA ve Bluetooth teknolojilerine dahil edilmiştir. [5][6][7] Ayrıca bu çalışması nedeniyle 2014 yılında ABD'nin Virginia eyaletinde bulunan Alexandria şehrindeki Ünlü Ulusal Mucitler Salonu'nda yer verilerek onore edilmiştir
Filmografisi
1930 Gold on the Street Genç Kız Georg Alexander Özgün adı: Geld auf der Straße
1931 Storm in a Water Glass Sekreter Paul Otto Özgün adı: Sturm im Wasserglas
1931 The Trunks of Mr. O.F. Helene Alfred Abel Özgün adı: Die Koffer des Herrn O.F.
1932 No Money Needed Käthe Brandt Heinz Rühmann Özgün adı: Man braucht kein Geld
1933 Ecstasy Eva Hermann Gustav Machatý Özgün adı: Ekstase
1938 Algiers Gaby Charles Boyer
1939 Lady of the Tropics Manon deVargnes Carey Robert Taylor
1940 I Take This Woman Georgi Gragore Decker Spencer Tracy
1940 Boom Town Karen Vanmeer Clark Gable
1940 Comrade X Theodore Clark Gable
1941 Come Live With Me Johnny Jones James Stewart
1941 Ziegfeld Girl Sandra Kolter James Stewart
1941 H.M. Pulham, Esq. Marvin Myles Ransome Robert Young
1942 Tortilla Flat Dolores Ramirez Spencer Tracy
1942 Crossroads Lucienne Talbot William Powell
1942 White Cargo Tondelayo Walter Pidgeon
1944 The Heavenly Body Vicky Whitley William Powell
1944 The Conspirators Irene Von Mohr Paul Henreid
1944 Experiment Perilous Allida Bederaux George Brent
1945 Her Highness and the Bellboy Princess Veronica Robert Walker
1946 The Strange Woman Jenny Hager George Sanders
1947 Dishonored Lady Madeleine Damien Dennis O'Keefe
1948 Let's Live a Little Dr. J.O. Loring Robert Cummings
1949 Samson and Delilah Delilah Victor Mature İlk Technicolor filmi
1950 A Lady Without Passport Marianne Lorress John Hodiak
1950 Copper Canyon Lisa Roselle Ray Milland
1951 My Favorite Spy Lily Dalbray Bob Hope
1954 Loves of Three Queens Truvalı Helen,
Joséphine de Beauharnais,
Genevieve of Brabant Massimo Serato,
Cesare Danova Özgün adı: L'amante di Paride
1957 The Story of Mankind Joan of Arc Ronald Colman
1958 The Female Animal Vanessa Windsor George Nader
Hedy Lamarr Auf Deutsch
Hedy Lamarr, eigentlich Hedwig Eva Maria Kiesler, (* 9. November 1914 in Wien, Österreich-Ungarn; † 19. Januar 2000 in Altamonte Springs, Florida) war eine österreichisch-amerikanische Filmschauspielerin. Daneben erfand sie zusammen mit dem Komponisten George Antheil das Frequenzsprungverfahren, das bis heute in der Mobilfunktechnik eine wichtige Rolle spielt.
Frühe Jahre
Lamarrs Vater Emil Kiesler war Bankdirektor, die Mutter Gertrud, geb. Lichtwitz, Konzertpianistin. Beide Elternteile waren Juden. Sie besuchte eine Privatschule, erhielt Klavier-, Ballett- und Sprachunterricht. Schon in ihrem vierten Film Man braucht kein Geld mit Heinz Rühmann und Hans Moser hatte Lamarr eine Hauptrolle. Der tschechoslowakisch-österreichische Film Symphonie der Liebe (besser bekannt unter dem Titel Ekstase) von 1933 war aufgrund seiner Nacktszenen ein Skandal. Aber nicht nur die zehnminütige Nacktszene – ein Bad in einem See und der anschließende Gang nackt durch einen Wald – sorgte für Aufsehen, sondern vor allem eine Liebesszene, in der lediglich ihr sexuell erregtes Gesicht zu sehen war – sie spielte einen Orgasmus. Im nationalsozialistischen Deutschland wurde der Film deshalb verboten. Erst 1935, nach Kürzungen und Verstümmelungen durch die Nazis, wurde der Film unter Tumulten in einigen wenigen deutschen Kinos gezeigt, versehen mit der Warnung: „Dieser Film ist jugendverderbend“.[1]
Sie heiratete am 10. August 1933 den reichen Wiener Industriellen Fritz Mandl, einen herrschsüchtigen und eifersüchtigen Mann, der ihr das Auftreten in Filmen verbot. Er war Sohn eines jüdischen Vaters und einer katholischen Mutter und verlangte anlässlich der Hochzeit in der Wiener Karlskirche von ihr, dass sie vom jüdischen zum katholischen Glauben übertrete. Am gemeinsamen Wohnsitz, dem Gut Fegenberg in Schwarzau im Gebirge in Niederösterreich, verkehrte Prominenz wie Ödön von Horváth oder das Ehepaar Franz und Alma Werfel. Mandl war Waffenfabrikant, der unter anderem auch mit dem nationalsozialistischen Deutschland Geschäfte machte. Sie verließ ihn 1937 und ging nach Paris, später nach London.
Hollywood
In London wurde sie von Louis B. Mayer für MGM unter Vertrag genommen. Gleichzeitig gab er ihr den Künstlernamen Hedy Lamarr, wobei er sich direkt auf den berühmten Stummfilmstar Barbara La Marr bezog, die seinerzeit unter dem Titel The Girl Who Was Too Beautiful bekannt war. MGM vermarktete sie als „schönste Frau der Welt“. Allerdings entsprachen Lamarrs schauspielerische Leistungen nicht ihrem blendenden Aussehen.
Trotzdem schaffte sie durch die Mitwirkung in dem Streifen Algiers im Jahr 1938 an der Seite von Charles Boyer eine Sensation. Viele Schauspielerinnen kopierten ihre Mittelscheitel-Frisur, und brünett wurde zur Modefarbe der späten 1930er Jahre. Joan Bennett trieb die Mimikry so weit, dass sie für den Streifen Trade Winds ihre bislang blonden Haare à la Lamarr färbte und für den Rest ihrer Karriere so behielt. Gleichzeitig war Lamarr für eine Renaissance des Huts als Accessoire für Schauspielerinnen verantwortlich. Als Kopfbedeckungen trug sie Turbane, Schals, Schleier und sogar an Pagoden gemahnende mehrstöckige Kreationen. Louis B. Mayer wollte aus Hedy Lamarr den größten Star des Studios machen und betraute damit zunächst Josef von Sternberg, der bei ihrem MGM-Debüt, dem Film I Take This Woman, Regie führen sollte. Zahlreiche Pannen begleiteten von Beginn an diese Produktion, die über 18 Monate dauerte, bei der sich drei Regisseure abwechselten und während der Produktion fast die komplette Besetzung ausgewechselt wurde. Am Ende bezeichneten manche den Film scherzhaft als I Retake This Woman, und das Ergebnis war ein Flop. Lamarr selbst wirkte nebenbei noch in Lady of the Tropics neben Robert Taylor mit, der schließlich sogar noch früher in den Verleih kam.
Im Studio galt Lamarr als träge, wenig ambitioniert und relativ schwierig. Sie spielte gelegentlich gute Rollen, doch meistens war sie als dekoratives Beiwerk zu sehen. Dies gilt insbesondere für ihren größten kommerziellen Erfolg, den Film Samson und Delilah, bei dem Cecil B. DeMille Regie führte. Lamarr behauptete in späteren Jahren oft, sie habe viele gute Rollen abgelehnt, so Casablanca und Das Haus der Lady Alquist. 1958 drehte sie ihren letzten Film.
Privatleben
Die Schauspielerin war sechsmal verheiratet, daneben hatte sie zahlreiche Affären, auch mit Frauen.[2] Ihre Ehemänner waren Fritz Mandl, Gene Markey, Sir John Loder, Teddy Stauffer, W. Howard Lee sowie Lewis J. Boles. Sie hatte drei Kinder. 1965 wurde in Los Angeles eine Anzeige wegen Ladendiebstahls gegen sie bekannt, da sie für kurze Zeit in Haft war, bis die Anklage gegen sie wegen Geringfügigkeit fallengelassen wurde. 1991 wurde sie in Florida wegen des gleichen Delikts in Haft genommen. Durch ihren freiwilligen Verzicht auf Verteidigung und die Einwilligung zu einem Jahr Bewährungszeit wurde auf eine Anklage verzichtet. Ihre Autobiographie Ecstasy and Me kam 1967 heraus. Kurze Zeit nach dem Erscheinen verklagte Lamarr den Co-Autor auf eine hohe Summe Schadenersatz, da er die Fakten verdreht habe. Die letzten Jahrzehnte ihres Lebens verbrachte Lamarr zurückgezogen in Florida.
Lamarrs Sohn Anthony Loder (* 1947 in Los Angeles) studierte Theaterkunst an der UCLA, gründete 1982 eine Firma, mit der er Kommunikations- und Videoüberwachungssysteme in den Villen zahlreicher Hollywoodstars installierte. Anthony hat sieben Kinder und fünf Enkelkinder. Er lebt mit seiner Frau in Los Angeles und schrieb 2012 zusammen mit dem deutschen Journalisten Jochen Förster ein Buch über seine Mutter, das 2014, zu ihrem 100. Geburtstag, in einer revidierten Neuausgabe erscheinen soll.
Erfinderin
Hedy Lamarr, die sich als Gegnerin des Nationalsozialismus im Zweiten Weltkrieg auf die Seite der Alliierten stellte, entwickelte eine 1942 patentierte Funkfernsteuerung für Torpedos.[3] Diese war durch selbsttätig wechselnde Frequenzen schwer anzupeilen und weitgehend störungssicher. Zu der Erfindung war es gekommen, als sie und der Komponist George Antheil für sein Ballet Mécanique 16 Pianolas untereinander und mit einem Film zu synchronisieren hatten, was über gleichzeitig ablaufende Klavierrollen (Lochstreifen) gelang. Das Problem bei der Funkfernsteuerung lösten sie mittels identischer Lochstreifen in Sender und Empfänger. Dadurch waren die gleichzeitigen Frequenzwechsel möglich. Lamarr soll als Frau des Waffenherstellers Fritz Mandl Zugang zu höchst geheimen Informationen auch im Bereich der Funktechnik gehabt haben.[4] Lamarr und Antheil arbeiteten einige Monate an ihrer Idee, bevor sie diese dem nationalen Erfinder-Rat (National Inventors Council) im Dezember 1940 präsentierten. Vorsitzender des Rates war Charles Kettering, Forschungsdirektor von General Motors. Kettering schlug Lamarr und Antheil vor, die Idee patentieren zu lassen. Mit Unterstützung eines Professors für Elektrotechnik am California Institute of Technology bereiteten sie das Patent zur Anmeldung vor. Am 11. August 1942 wurde es dann vom Patentamt bewilligt. Das Patent wurde jedoch vom US-Militär nicht umgesetzt, so dass das Verfahren niemals zum Einsatz kam.[5] Der gleichzeitige Frequenzwechsel („frequency-hopping“) wird in der heutigen Kommunikationstechnik zum Beispiel bei Bluetooth-Verbindungen oder mit der GSM-Technik angewendet.
Ehrungen
Hedy Lamarr wurde 1960 mit einem Stern auf dem Hollywood Walk of Fame geehrt.[6]
1997 verlieh die Electronic Frontier Foundation Hedy Lamarr den EFF Pioneer Award in Würdigung ihrer und Antheils Erfindung. Dave Hughes, einem glühenden Verehrer Lamarrs, und seiner unermüdlichen Lobbyarbeit ist es zu verdanken, dass alle Hersteller von Funktechnologien Lamarrs Entwicklung letztendlich doch würdigten.[7]
2006 wurde der Hedy-Lamarr-Weg in Wien Meidling (12. Bezirk) nach der Schauspielerin benannt.
Der Tag der Erfinder wird ihr zu Ehren in Deutschland, Österreich und der Schweiz an ihrem Geburtstag am 9. November gefeiert.
Es soll Lamarrs letzter Wille gewesen sein, dass ihre Asche im Wienerwald verstreut wird. Zum Teil entsprachen ihre Kinder Anthony Loder und Deedee Loder diesem Wunsch, indem sie einige Jahre nach Lamarrs Tod die Hälfte der Asche im Grüngebiet Am Himmel verstreuten, das sich am Pfaffenberg, am Stadtrand von Wien, im nördlichen Wienerwald befindet. Die Szene wurde Teil des Films Calling Hedy Lamarr.[8]
Anthony Loders Anliegen, die restliche Asche seiner Mutter möge in einem Ehrengrab der Stadt Wien beigesetzt werden, wurde 2014 realisiert: Am 7. November 2014 wurde ihre Urne auf dem Wiener Zentralfriedhof in Gruppe 33 G, Grab Nr. 80, unweit der zentral gelegenen Präsidentengruft bestattet.[9][10][11]
Sonstiges
1904 wurde in Wien der Wiener Ruderverein Austria gegründet. Dank des Vereinsbankdirektors Kiesler, des Vaters von Hedy Lamarr-Kiesler, wurde dieser zum damals größten und bestausgestatteten Klubhaus von Wien. Sie selbst war Mitglied des Ruderclubs und trainierte im Kuchelauer Hafen (Donauhafen an der nördlichen Stadtgrenze). Im Jahre 1956 besucht Hedy Lamarr noch einmal jenen Verein, in dem sie ihre Jugend verbrachte, und die damals jungen Vereinsmitglieder erzählten später: „Wir konnten damals nicht verstehen, weshalb die alten Herren so aufgeregt waren!“[12]
Die Firma Corel veranstaltete 1996 einen 3-Millionen-US-Dollar-Designwettbewerb.[13] John Corkery, der mit Corels Software CorelDRAW eine Vektor-Illustration von Hedy Lamarr kreierte, gewann diesen Wettbewerb. Zwei Jahre später schmückte das Werk die Karton- und CD-Verpackungen von CorelDRAW 8. Corel wurde daraufhin auf über 5 Mio. US-Dollar verklagt, mit dem Ziel, Corel die Benutzung des Werkes zu untersagen. Hedy Lamarr lebte zu dieser Zeit sehr zurückgezogen und fürchtete um ihre Privatsphäre. Man einigte sich schließlich außergerichtlich in einem Vergleich, und Corel wurde eine Lizenz zur Nutzung des vektorisierten Porträts zugestanden.[14]
Lamarr reichte im Jahr 1974 eine 10-Millionen-Dollar-Klage bei Gericht ein, um gegen Verletzung ihrer Privatsphäre und unberechtigte Nutzung ihres Namens, zum Beispiel „Hedley Lamarr“ in Mel Brooks' Film Blazing Saddles vorzugehen. In dem US-Western spielt der Schauspieler Harvey Korman die Rolle des Vizegouverneurs Hedley Lamarr, eine bewusste Anspielung auf Hedy Lamarr. Er wird im Film immer wieder falsch angesprochen, so dass er antwortet: „Ich heiße Hedley, nicht Hedy!“ Mel Brooks erzählte: „Die Produzenten kamen und sagten, Hedy Lamarr würde die Produktion verklagen, wenn wir ihren Namen in dem Film verwenden würden. (Er:) Bitte bezahlt sie!“ Daher kam es zu dem Satz im Film, wo der Gouverneur sagt: „Wir haben 1874, und du [Vizegouverneur Hedley Lamarr] kannst sie verklagen!“ – Der Fall wurde außergerichtlich beigelegt.
Im Videospiel Half-Life 2 ist das Schoßtier einer Figur nach Hedy Lamarr benannt.[15]
Filmografie
1930: Geld auf der Straße
1931: Die Koffer des Herrn O. F.
1931: Die Blumenfrau von Lindenau (Verfilmung von Sturm im Wasserglas)
1932: Man braucht kein Geld
1933: Ekstase
1938: Algiers
1939: Lady of the Tropics
1939: I Take This Woman
1940: Der Draufgänger (Boom Town)
1940: Comrade X
1941: Komm, bleib bei mir (Come Live with Me)
1941: H. M. Pulham, Esq.
1941: Mädchen im Rampenlicht (Ziegfeld Girl)
1942: Crossroads
1942: Tortilla Flat
1942: White Cargo
1943: The Heavenly Body
1944: Experiment in Terror (Experiment Perilous)
1944: Der Ring der Verschworenen (The Conspirators)
1945: Her Highness and the Bellboy
1946: The Strange Woman
1947: Frau ohne Moral? (Dishonored Lady)
1948: Let’s Live a Little
1949: Samson und Delilah (Samson and Delilah)
1950: A Lady Without Passport
1950: Flammendes Tal (Copper Canyon)
1951: Spione, Liebe und die Feuerwehr (My Favorite Spy)
1954: Frauen (L’amante di Paride)
1954: L’eterna Femmina
1957: The Story of Mankind
1958: The Female Animal
Zitate
“Any girl can be glamorous. All you have to do is stand still and look stupid.”
„Jedes Mädchen kann glamourös sein. Du musst nur still stehen und dumm dreinschauen.“
– Hedy Lamarr[16]
Autobiografie
Hedy Lamarr: Ecstasy and Me. My Life as a Woman. Bartholomew House, New York 1966.
Deutsch: Ekstase und ich. Skandalöse Enthüllungen aus 6 Hollywood-Ehen. Stephenson, Flensburg 1967 (übersetzt von Hedi und Hannes Baiko); NA: Ekstase und ich. Mein Leben als Frau. Schirmer Mosel, München 2012, ISBN 978-3-8296-0619-6.
Literatur
Jochen Förster (Bearbeiter), Anthony Loder: Hedy Darling. Hollywood-Ikone, Technik-Pionierin, gefallener Stern. Das filmreife Leben der Hedy Lamarr erzählt von ihrem Sohn [Anthony]. Ankerherz, Hollenstedt 2012, ISBN 978-3-940138-25-5; revidierte Neuausgabe: Mrs. Bluetooth. Die Geschichte eines vergessenen Genies – erzählt von ihrem Sohn, Ankerherz, Hollenstedt 2014, ISBN 978-3-940138-46-0.
Richard Brem, Theo Ligthart (Hrsg.): Hommage à Hedy Lamarr. In: Sumpfbuch Band 7. Edition Selene, Wien, 1999, ISBN 3-85266-107-2 (Texte deutsch und teilweise englisch).
Peter Körte: Hedy Lamarr. Die stumme Sirene. Edition Belleville, München 2000, ISBN 3-933510-17-1.
Peter Kranzpiller: Hedy Lamarr. In: Stars der Kinoszene Band 13, Eppe, Bergatreute 1997, ISBN 3-89089-683-9.
Richard Rhodes: Hedy’s Folly. The Life and Breakthrough Inventions of Hedy Lamarr, the Most Beautiful Woman in the World. Doubleday, New York City 2011, ISBN 978-0-385-53438-3.
Christopher Young: The Films of Hedy Lamarr. Citadel Press, Secaucus 1980, ISBN 0-8065-0698-9 (Erstauflage 1978).
Filme und Theaterstücke über Hedy Lamarr
2004: Calling Hedy Lamarr. Regie: Georg Misch
2005: Hedy Lamarr – Secrets of a Hollywood Star. Regie: Donatello Dubini, Fosco Dubini, Barbara Obermaier.
Mischief Films (Memento vom 4. Oktober 2008 im Internet Archive) – Calling Hedy Lamarr, Dokumentarfilm von Georg Misch
Wilhelm Pellert: Hedy Kiesler Lamarr. Theaterstück. Uraufführung: Wien, Freie Bühne Wieden 2005, Regie: Gerald Szyskowitz.
Kaynak : Wikipedia ansiklopedisi
Einzelnachweise und Anmerkungen
Gina Pietsch: Leben zwischen Leinwand und Labor. Die Schauspielerin und Erfinderin Hedy Kiesler Lamarr wäre am 9. November 100 Jahre geworden. Unser Blatt, S. 12.
reviews-and-ramblings.dreamwidth.org
US-Patent Nr. 2,292,387 Secret Communication System.
Eliza Schmidkunz: Player Pianos, Sex Appeal, and Patent #2,292,387. In: Inside GNSS, September 2006.
Hans-Joachim Braun: Advanced Weaponry of the Stars.
Hollywood Walk of Fame (offizielle Website)
Movie Legend Hedy Lamarr to be Given Special Award at EFF’s Sixth Annual Pioneer Awards. (Memento vom 7. Dezember 2003 im Internet Archive)
siehe dazu etwa auch ein Interview mit dem Regisseur des Films, Georg Misch: Misch: „Sie war vielschichtig“. (Memento vom 20. Februar 2009 im Internet Archive)
Ehrengrab für Hollywood-Star und Erfinderin Hedy Lamarr, Meldung auf der Website der Wiener Stadtverwaltung, 7. November 2014
Grabnummer nach Angaben auf friedhoefewien.at; Lamarr wird in der Datenbank unter ihrem bürgerlichen Namen Kiesler geführt.
knerger.de: Das Grab von Hedy Lamarr
Geschichte des Wiener Rudervereins Austria. In: ruderverein-austria.at. Wiener Ruderverein Austria, abgerufen am 19. Juni 2016 (Zuvor, 1900 wurde die Rudersektion des Schwimmklubs Austria gegründet.).
Designer Today Product Preview Archive
Corel licenses Hedy Lamarr image.
Half-Life-Wiki zu Lamarr
Peter Körte: Hedy Lamarr. Die stumme Sirene. Edition Belleville, München 2000, ISBN 3-933510-17-1, S. 26.
|
|
|
Gülben Ergen Kimdir? Biyografisi |
|
Yazar: RasitTunca - 06-11-2018, 09:45 PM - Forum: Biyografiler
- Yorum Yok
|
 |
Gülben Ergen Kimdir?
Gülben Ergen (d. 25 Ağustos 1972; Erenköy, Kadıköy, İstanbul), Türk pop müzik şarkıcısı, eski model, sunucu ve oyuncu.[2]
Sanat kariyerine oyunculukla başlayan Ergen, sonrasında müzik piyasasına adım atmıştır. Müzik kariyerine ise assolist olarak başlamıştır.[3] 2001 yılında, Dadı dizisinde canlandırdığı Melek karakteri ile oyunculuğun zirvesine çıkmış ve Altın Kelebek Ödülleri'nde "En İyi Kadın Oyuncu" ödülünü almıştır.[4] 2002 yılında Sade ve Sadece albümünün çıkış şarkısı "Abayı Yaktım" ile müzikte büyük bir çıkış yakalamış ve Kral TV Video Müzik Ödülleri'nde "Yılın Bestesi" ödülünü almıştır. 2004 yılında, Uçacaksın albümü ile büyük bir başarı yakalamış, yıla damgasını vurmuştur. Albüm 600.000 satış rakamıyla MÜ-YAP'tan diamond ödülü almıştır.[5] Daha sonraki çıkardığı albümlerin hepsinde de MÜ-YAP'tan ödül almayı başarmıştır. 2009 yılında söz ve müziği de kendisine ait olan Oğuzhan Koç'la düet yaptığı "Giden Günlerim Oldu" şarkısı ile Resmi Türkiye listesinde yılın en uzun süre zirvede yer alan kadın sanatçısı olmuştur.[6] Ergen, 2000'li yıllarda albümleri en çok satan 3 kadın sanatçıdan biridir.[7][8] 2015 yılında yine Oğuzhan Koç'la birlikte seslendirdiği "Aşkla Aynı Değil" isimli single çıkarmıştır.Toplam albüm satışı 2 milyonun üzerindedir.
Kariyerine başlangıcı
Hürriyet Gazetesi'nin düzenlediği Sinema Yıldızı Yarışması'nda ikinci olan Ergen liseyi bitirdikten sonra mankenliğe başladı.[2]
1988 yılında çekilen ve başrolünü Bülent Ersoy'un oynadığı Biz Ayrılamayız, Ergen'in ilk sinema deneyimi olmuştur. 1988 yılında bu defa Kartal Tibet'in yönetmenliğinde çekilen Deniz Yıldızı filminde Kenan Kalav ile birlikte başrolü paylaşmıştır. Bu filmlerden sonra Cüneyt Arkın ile Av, Eşref Kolçak'la da Kanun Savaşçıları filmlerinde yer alan Ergen kendisinden beş yaş büyük ağabeyini bir trafik kazasında kaybetti.
1994 yılında Maksim Gazinosu'nda İbrahim Tatlıses'in alt kadrosunda çıkan Ergen, Tatlıses'in Haydi Söyle adlı klibinde de yer aldı. Müzik kariyerine başlangıç yapan Ergen Nurdan Torun'un da alt kadrosunda görev aldı.[9] Daha sonra İbrahim Tatlıses'in yönetmenliğini üstlendiği ve başrolünü oynadığı Fırat dizisinde yer aldı.
Ergen 1996 yılında ilk albümü Merhaba'yı çıkardı. Gümbür Gümbür Gülbence programı ile hayran kitlesini arttıran Ergen, 1998-2001 yılları arasında Marziye adlı dizide Marziye karakterini canlandırdı.[2] 1999 yılında ikinci albümü Kör Aşık'ı çıkaran Ergen, 2001 yılında Show TV'de yayınlanan Haldun Dormen ve Kenan Işık ile birlikte Dadı adlı dizide Melek karakterini canlandırarak hayran kitlesini genişletti. 2001'de Gülbence adlı bir dergi çıkaran Gülben, 2002 yılında Sade ve Sadece adlı bir albüm çıkardı ve 2002 yılında Hürrem Sultan dizisinde Hürrem Sultan'ı canlandırdı.
Son dönemler
Gülben Ergen 2004 yılı Eylül ayında Sultans of the Dance ve Anadolu Ateşi gibi çeşitli organizasyonlarda görev alan gazeteci ve sanat yönetmeni, Yılmaz Erdoğan'ın abisi Mustafa Erdoğan ile evlendi.[10][11] Aynı yıl Uçacaksın albümünü çıkaran Erdoğan, 2005 yılında Fıkır Fıkır adlı bir single çıkardı. 2006 yılında kendi adını taşıyan Gülben Ergen albümünü çıkaran Ergen, aynı zamanda Gönül dizisinde oynamaya başlamıştır. 7 bölüm süren dizinin ardından, 18 Ocak 2007 tarihinde bir erkek çocuk doğuran Erdoğan, çocuğunun adını Atlas koydu.[10] 2007 yılı boyunca ailesiyle vakit geçiren Ergen, suyun yanlış kullanımını önlemek için çekilen bir reklam için kamera karşısına geçti ve çeşitli basın toplantılarında bu konunun önemine değindi.[12]
2008 yılının Mart ayında 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası'na katılacak olan Türkiye Millî Futbol Takımı için yazdığı Ege Çubukçu ile düet yaptığı[13] Avrupa / Milli Takım adlı şarkının da bulunduğu, Aşk Hiç Bitmez adlı bir albüm çıkardı.[13] Mayıs ayında atv'de yayınlanan Gülben Ergen'le Sürpriz programını sunmaya başlayan Ergen, bir deodorant firmasının reklamlarında yer alarak uzunca bir süre sonra oyunculuğunu denemiş oldu. 2008 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Azerbaycan'ı temsil eden Elnur Hüseynov ve Samir Cevadzade'nin Day After Day şarkısı için Türkiye'de düzenlenen Azerbaycan'a destek konserinde Ruslana ve Yalın ile birlikte sahneye çıktı.[14] Ergen, gelirini Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı'na bağışlayacağı Gülben'den Masallar adlı bir kitap çıkardı.[15][16][17]
2008 yılı Rumeli Hisarı Konserleri'nde yer almak üzere anlaştı.[18] 22 Haziran 2009 yılında sürpriz bir şekilde ikiz bebek annesi olacağını öğrendigi ikizlerini dünyaya getirdi.[19] İkizlerine Mustafa Ares ve Güney adlarını verdi. Gülben Ergen, Mustafa Erdoğan ile evliliğini bitirmek için boşanma davası açtı ve 2012 yılında boşandı.[20] Ergen, 27 Eylül 2014 tarihinde Habertürk TV Genel Yayın Yönetmeni Erhan Çelik ile evlendi.[21]
Müzikal kariyeri
1997-2000: Merhaba, Kör Aşık
Merhaba (albüm) ve Kör Aşık
Gülben Ergen'in ilk albümü Merhaba, 4 Eylül 1997 tarihinde satışa çıkmıştır. 13 şarkıdan oluşan albümün yapımcılığını Atilla Alpsakarya üstlenmiştir. Albüm Elenor Müzik firması etiketi ile piyasaya sürülmüştür. Albümdeki şarkılar poptan çok Türk Sanat Müziği ağırlıklıdır. Albümdeki Sana Sana, Yaramaz, Aşkta Kural Tanımam, Boşvere Boşvere, Sensiz Mutlu Olamam şarkılarına klip çekilmiştir.
Kör Aşık, Ergen'in 4 Ocak 1999 tarihinde piyasaya çıkan ikinci albümüdür.[22] İlk albümün aksine bu albümde pop türü ön plandadır. 10 şarkıdan oluşan albümün 5 şarkısına klip çekilmiştir(Kim Ne Derse Desin, Kör Aşık, Kanıma Dokunuyor, Kurşuni, Senin İçin). Bu albümde Ergen, ilk albümdeki Elenor firması yerine Emi-Kent firmasıyla işbirliği yapmıştır. Albümün yapımcılığını Taşkın Sabah üstlenmiştir. Gülben Ergen bu albümde Şehrazat, Sezen Aksu gibi ünlülerle çalışmıştır.[23] Albümün piyasada olduğu dönemde Gümbür Gümbür Gülbence adlı televizyon programının sunuculuğunu yapan Ergen, şarkılarını bu yolla daha iyi tanıtma olanağı bulmuş ve albüm satışları artmıştır.
2002-2006: Sade ve Sadece, Uçacaksın
Sade ve Sadece (albüm) ve Uçacaksın (albüm)
Sade ve Sadece albümü Ergen'in müzik dünyasına adını duyurduğu albümdür. Neşe Müzik etiketi ile 2 Haziran 2002'de piyasaya sürülen albümün yapımcılığını Neşe Demirkat üstlenmiştir. Albümde Sezen Aksu, Kenan Doğulu, Hakan Altun ve Şehrazat gibi ünlülerle çalışan Ergen'in bu albümünün piyasaya Hülya Avşar'ın Aşıklar Delidir albümü ile aynı zamanda çıkması televizyonlara Gülben Ergen ve Hülya Avşar arasında bir rekabet olarak yansımıştır. Albümün çıkış parçası Abayı Yaktım, MTV ve Kral Tv gibi önemli müzik kanallarının listelerine üst sıralardan girmiştir. Albümün ikinci klibi Elveda adlı şarkıya çekilmiş ve şarkı "MTV Turkey Top 5 Chart" listesinde 32 ve 35'inci haftalar arasında 1 numarada yer almıştır. Gülben Ergen bu albümde yakaladığı başarı sonrasında Sana firması ile anlaşarak Türkiye'nin dört bir yanında konserler vermiştir. Albümün üçüncü klibi Sandık Lekesi'ne, dördüncü klibi Arka Sokaklar'a, beşinci klibi ise Teşekkür Ederim şarkılarına çekilmiştir. Gülben Ergen albümde yakaladığı başarıyı televizyonda da yakalamış, Hürrem Sultan dizisinde Hürrem Sultan'ı canlandırmıştır. Ayrıca Ergen, aynı dönemlerde Gülbence adlı bir dergi çıkarmıştır.
Sade ve Sadece adlı albüm ile yakaladığı başarının ardından Ergen 25 Şubat 2004 tarihinde Uçacaksın albümünü çıkarmıştır. Albümün tanıtımı Mydonose Showland'de bir organizasyonla gerçekleştirilmiştir.[24] Bu konseri 6.000 müzikseverin yanı sıra Haldun Dormen, Yılmaz Erdoğan, Şehrazat, Tuba Ünsal, Nurgül Yeşilçay, Zerrin Özer, Kayahan, Halit Kıvanç, Osman Yağmurdereli, Ayşe Hatun Önal, Necdet Menzir gibi birçok ünlü de izledi. Kandıramazsın Beni bir Yıldız Tilbe bestesidir ve albümün başarısı konusunda büyük payı vardır. Bu konserin görüntüleri Gülben Ergen Live in İstanbul DVD sinde piyasaya sürüldü.[25] 650.000lik satış rakamına ulaşan albüm 2004'ün en çok satan albümleri arasında yer almış ve yılın en çok satan 2 kadın sanatçısından biri olmuştur.[26] Albümdeki 9 şarkıya 5 klip çekilmiştir.
Gülben Ergen, Uçacaksın albümünün müzik marketlerdeki yerini aldığı ilk günden itibaren büyük ilgi gösteren, başarısında büyük pay sahibi tüm dinleyenlere bir teşekkür hediyesi olarak belirttiği 9+1 Fıkır Fıkır single'ı, Uçacaksın albümünde yer alan dokuz şarkıya, 2005 yazına damgasını vuran yepyeni bir şarkı daha eklenerek 5 Haziran 2005 tarihinde piyasaya sürülmüştür. Bu single'a albümdeki tek yeni şarkı olan Fıkır Fıkır'a klip çekilmiştir. Klipte Anadolu Ateşi dansçıları da yer almıştır.
2006-2009: Gülben Ergen, Aşk Hiç Bitmez, Uzun Yol Şarkıları
Gülben Ergen (albüm), Aşk Hiç Bitmez, ve Uzun Yol Şarkıları
Gülben Ergen'in kendi adını taşıyan beşinci albümü. Gülben Ergen 3 Haziran 2006 tarihinde piyasaya çıkmıştır. Yapımcılığını kendisi üstlenen Gülben Ergen, albümdeki 12 şarkı için 4 klip çekmiştir. Ergen albümde Sezen Aksu, Şehrazat, Yıldız Tilbe, Yalın ve Nazan Öncel gibi ünlülerin bestelerine yer vermiştir. Albüm elde ettiği 180.000 satış rakamı ile 2006 yılının en çok satan 10 albümünden biri olmuştur.[27]
Altıncı stüdyo albümü "Aşk Hiç Bitmez"i 8 Mart 2008'de piyasaya sürdü.[28] Pop müzik türünde şarkıların bulunduğu Aşk Hiç Bitmez, Seyhan Müzik etiketi ile piyasaya sürülmüştür. Albümde toplam 10 şarkı vardır ve bu şarkılardan Sürpriz, Avrupa, Bay Doğru, Ya Ölümsün Ya Düğün' e klip çekilmiştir.
Gülben Ergen'in yedinci albümü "Uzun Yol Şarkıları" 4 Nisan 2009 tarihinde tarhinide yayınlandı. Bu albümün diğer albümlerinden farkı tamamen canlı kaydedilmesi, akustik öğeler içermesi ve bilgisayar kullanılmamasıdır. Gülben Ergen bu albümle ilgili içinden geleni dinleyip, tiraj kaygısı olmadan kaydettiğini söylemiştir. Albüm adı için düşünülen "İçimdeki Sesler", "Uzun Yol Şarkıları", "İçimden Geldiği Gibi" ve "Gülben Ergen Akustik" isimlerinden son anda "Uzun Yol Şarkıları" seçilmiştir. Albümdeki şarkılardan biri olan Giden Günlerim Oldu Türkiye'de en çok dinlenen şarkı seçilmiştir ve albüm büyük bir başarı yakalamıştır.
2009-2012: Şıkır Şıkır, Hayat Bi Gün, Durdurun Dünyayı
Gülben Ergen 2011 yılında çıkacak yeni albümünün habercisi olan "Şıkır şıkır" isimli bir single çıkarmıştır. Bu şarkıda Mustafa Sandal ile düet yapmıştır. Şarkının klip yönetmenliğini ise ünlü fotoğraf sanatçısı Nihat Odabaşı yapmıştır. Single Albümünün müzik yönetmenliğini Taşkın Sabah üstlenirken Miks ve masteringini ise Tarık Ceran yaptı. Ergen, ‘’ŞIKIR ŞIKIR’’ Single albümünün İstanbul’daki ilk konserini 27 Temmuz da Kuruçeşme Arena da sevenlerinin ve hayranlarının karşısına çıkacak. Şarkının klibi ilk yayınlandığı 3 gün içerisinde youtube.com'da 150 000 defa izlenmiştir.[29] Güülben Ergen Kuruçeşme Arena Konserinden sonra yeni albümünün çalışmalarını tamamlamış ve Hayat Bi Gün isimli albümünü eylül ayında piyasaya sunmuştur. Taşkın Sabah'ın müzik direktörlüğünde hazırlanan albümde Fettah Can, Ersay Üner, Eflatun, Serdar Ortaç, Mustafa Sandal gibi değerli söz yazarı ve bestecilerin eserleri bulunurken, miks ve masteringini Tarık Ceran yaptı.[30] Bu albümde ilk klip söz ve müziği Serdar Ortaç'a ait olan Yarı Çıplak isimli şarkıya çekilmiştir. bu albümün ikinci klibi ise söz ve bestesi Ersay ÜNER'e ait olan Tesadüf isimli slow parçaya çekilmiştir ve şarkı 2011 kışının slow hitleri arasına girmiştir.[31] Gülben Ergen 2012 bahar aylarında ise büyük bir imaj değişikliği geçirerek söz ve müziği Eflatun'a ait olan yüksek tempolu Vıdı Vıdı isimli şarkısına klip çekmiştir.[32] Bu klip ile büyük bir görsellik sunan sanatçı müzik otoritelerinden tam not almıştır.
2012 yazında ise Gülben Ergen röportajlarında bu albümde Metin Arolat ve Kenan Doğulu'ya ait şarkıları geri çektiğini ve onları başka zamanlar için sakladığını belirtmiştir. İşte bu şarkılardan söz ve müziği Kenan Doğulu'ya ait olan Durdurun dünyayı isimli şarkı 2012 Ağustos ayında dinleyicilerle buluşmuştur. Bu single çalışmasında Ozan doğulu ve Taşkın Sabah'a ait şarkının 2 düzenlemesi bulunmaktadır.[33] Sanatçı şu anda 24 Ağustos 2012 tarihinde 4. kez konser vereceği Turkcell Kuruçeşme Arena'daki konserine büyük bir görsel şov ile izleyicilerinin karşısına çıkmaya hazırlanmaktadır.[34]
Gülben Ergen diskografisi
Merhaba (1997)
Kör Aşık (1999)
Sade ve Sadece (2002)
Uçacaksın (2004)
Gülben Ergen Live in İstanbul (2005)
9+1 Fıkır Fıkır (2005)
Gülben Ergen (2006)
Aşk Hiç Bitmez (2008 )
Uzun Yol Şarkıları (2009)
Şıkır Şıkır (2011)
Hayat Bi Gün (2011)
Durdurun Dünyayı (2012)
Sen (2013)
Kalbimi Koydum (2015)
Filmografi
Yıl Başlık Rol, Notlar
1988 Biz Ayrılamayız film, Mine
Deniz Yıldızı film
1989 Av
1990 Hanımın Çiftliği (TRT)
1991 Kanun Savaşçıları (TRT)
1992 İşgal Altında (TRT)
1994 İki Kız Kardeş (Show TV)
1997 Fırat (Star TV)
1998 Marziye (TGRT) Marziye
Gümbür Gümbür Gülbence (TGRT) talk show, sunucu
2001 Dadı (Show TV, atv, Star TV) Melek
2002 Hürrem Sultan (Star TV) Hürrem Sultan
2006 Gönül (Kanal D) Gönül
2008 Gülben Ergen'le Sürpriz (atv) talk show, sunucu
2009 Popstar Alaturka (Fox TV) yarışma, juri
2011 Gülben (TRT) Gündüz programı, sunucu
2012 Seda Sultan (TV8 ) 1 bölüm
Ender Saraç'la Sağlıklı Günler (Kanaltürk)
Benzemez Kimse Sana (Star TV) 2 bölüm
2013 Gülben (Show TV) Gündüz programı, sunucu
Bir Milyon Kimin? (Show TV) yarışma, juri
Diğer işleri
Sosyal Sorumluluk Projesi(Çocuklar Gülsün Diye)
Çocuklar Gülsün Diye Derneği; 2010 yılında Sanatçı Gülben Ergen öncülüğünde başlatılan Çocuklar Gülsün Diye kampanyasının devamı olarak kuruldu. Sanatçı Gülben Ergen’in başkanlığını, Araştırmacı Elvan Oktar'ın ise başkan yardımcılığını üstlendiği Çocuklar Gülsün Diye Derneği, Türkiye’de okul öncesi eğitimin yaygınlaştırılmasına katkıda bulunmayı amaçlıyor.
Neler yapıldı?
Şimdiye kadar; Tokat, Mardin, Trabzon, Erzurum, Sinop, Hatay, İstanbul, Aydın, Zolguldak,Van, Sivas,Çanakkale,Kars ve Trabzon’da olmak üzere toplam 11 anaokulu inşaatı tamamlaıp, içlerini çağdaş bir eğitim için gereken tüm materyallerle donatarak Milli Eğitim Bakanlığı’na teslim edildi.[35]
Sürpriz
Gülben Ergen'le Sürpriz
Gülben Ergen'in atv'de yayınlanan televizyon programıdır. 14 Mayıs 2008 tarihinde yayın hayatına başlayan program'ın önemli konukları arasında İbrahim Tatlıses, Serdar Ortaç, Beyazıt Öztürk, Müslüm Gürses Seda Sayan, Hande Yener, Bengü, İsmail YK, Ayşe Hatun Önal, Kutsi, Yılmaz Erdoğan, Acun Ilıcalı, Tuna Kiremitçi, Demet Akbağ, Hüsnü Şenlendirici, Erol Evgin, Okan Bayülgen gibi ünlüler olmuştur. Aşk Hiç Bitmez albümünden 2 ay sonra başlayan program, Erdoğan'ın albümünü daha iyi tanıtmasına olanak tanımıştır. İkinci haftaki programa İbrahim Tatlıses'in gelmesi ve stüdyoda bale yapması ile program büyük bir izleyici kitlesine kavuşmuştur.[36] Daha sonra ünlü sunucular Beyazıt Öztürk ve Acun Ilıcalı, sonrasında da Serdar Ortaç'ın programa konuk olması ile programın reyting sırası oldukça yükselmiştir.
Gülbence
Gülbence, Gülben Ergen'in hem bir dönem çıkardığı derginin adı, hem de bir dönem yayınlanan sabah programıdır. Ergen bu adı kendi adına tescillettirmiştir.[37] Gülbence, daha sonraları Ergen için kullanılan bir ad olmaya başlamıştır.[38] Gülbence dergisi haftalık yayımlanan bir kadın dergisi idi. Hülya Avşar'ın Hülya dergisi ile aynı zamanda çıkan dergi sözde Gülben-Hülya sürtüşmesinin nedenlerinden biri olmuştur. Sabah programı olan Gülbence ise 1998-2001 yılları arasında TGRT'de yayınlanmıştır. Kör Aşık albüm satışlarını ve Marziye dizisinin izlenilirliğini arttıran Gülbence, daha sonra yayından kaldırılsa da 2006 yılında tekrar yayına girmiştir. Ergen'in hamileliği sonrası yayın hayatına son verilen program sonrasında Ergen, 2008 yılında Gülben Ergen'le Sürpriz programını sunmaya başlamıştır.
Gülben'den Masallar
Gülben Ergen'in ilk kitabıdır. Kitapta yedi masal yer almaktadır. Masallar çevre bilinci, kardeş sevgisi, arkadaşlık, büyüklere saygı, doğa ve hayvan sevgisi ve sağlıklı beslenme gibi konularda yazılmıştır. Gülben kitaptan elde edilecek geliri Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfı'na bağışlamıştır.[15] Kitabın yayınevi Kelime Yayınları, illüstratörü Ebru Diril'dir.Gülben Ergen, yedi güne yedi masal ile çocukların dünyasında! Şarkıları, televizyon programları ve çeşitli sosyal sorumluluk çalışmalarıyla sanat dünyasının önemli isimlerinden biri olan Gülben Ergen, şimdi de masallarla çocukların dünyasına giriyor. Çocuklara olan hassasiyetini her fırsatta dile getiren sanatçının, Kelime Yayınları'ndan çıkan Gülben'den Masallar adlı kitabında, çocuklara yedi gün için yedi masal bulunuyor. 132 sayfalık kitapta çevre bilinci, kardeş sevgisi, arkadaşlık, büyüklere saygı, doğa ve hayvan sevgisi ile sağlıklı beslenme temalarında masallar yazan Ergen'e Yüksek Sosyal Pedagog Eda Demirbay da uzman desteği verdi. Ebru Diril'in birbirinden güzel çizimleriyle süslenen masal kitabı yakında miniklerin kitaplıklarındaki yerini alacak... Çocukluğu Adile Naşit'in Uykudan Önce programlarına denk düşen, Barış Manço'nun şarkılarıyla ve programlarıyla büyüyen Gülben Ergen, bugünkü çocukların da bu keyiflerden ve değerlerden mahrum kalmamasını istiyor. Adile Teyze ve Barış Ağabey geleneğinden yola çıkarak, çocukları daha iyiye ve daha güzele yönlendirmek isteyen Ergen, kariyerine artık yazarlığı da eklemiş oluyor. "Çoklu Zeka Teorisi' göz önüne alınarak hazırlanan kitabın yazarlık gelir payını Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfı (TEGV)'na bağışlayan Gülben Ergen, çocukları eğlendirirken, bir takım değerleri de öğrenmelerine katkıda bulunacak.
Gülben(TV programı)
Sanatçı Gülben Ergen yaşamdan farklı hayatlarla bir araya gelerek izleyicisine diğer TV programlarından farklı olarak yaşamın ön planda olduğu birbirinden değerli bilim insanlarının, uzmanların yer aldığı Hafta içi her gün TRT'de yayınlanan Gülben isimli bir program hazırlamaktadır.[39]
Ödülleri
1987 Sinema Güzeli 2.lik Hürriyet Gazetesi
1999 Başarı Ödülü Magazin Gazetecileri Derneği
En İyi Bayan Oyuncu ödülü Avşa Film Festivali
Başarılı Grafik ödülü -
1998 Yılının Televizyon Başarısı Magazin Gazetecileri Derneği
2000 En iyi Performans Ödülü Magazin Gazetecileri Derneği
En İyi Tv Yıldızı Magazin Gazetecileri Derneği
1999 Yılının Televizyon Başarısı Magazin Gazetecileri Derneği
2001 2000 Yılının Televizyon Başarısı Magazin Gazetecileri Derneği
En İyi Kadın Oyuncu Altın Kelebek
Onur Üyeliği Bizim Lösemili Çocuklar Vakfı
2002 En İyi Kadın Oyuncu Magazin Gazetecileri Derneği
En İyi Tv Oyuncusu Altın Kelebek
En İyi Beste (Abayı Yaktım) Kral TV Video Müzik Ödülleri
2004 En İyi Arabesk-Fantazi Kadın Sanatçı, Kral TV Video Müzik Ödülleri
2005 En İyi Tüketici 6. Tüketiciyle Dost Altın Kalite Zirvesi
En İyi Sanatçı 6. Tüketiciyle Dost Altın Kalite Zirvesi
En Has Albüm Kadir Has Üniversitesi
En Aktif Kadın Sanatçı Fatih Üniversitesi
En Çok Satan Albüm MÜYAP
2006 En Çok Satan Albüm (Gülben Ergen 2006) MÜYAP
En İyi Pop-Fantezi Kadın Sanatçı Altın Nota Müzik Ödülleri
En Has Albüm Kadir Has Üniversitesi
En İyi Kadın Şarkıcı Jetix[2][40]
2008 En İyi Kadın Sanatçı Aslan Max Ödülleri
En İyi Şarkı (Sürpriz) Aslan Max Ödülleri
2009 En Çok Satan Albüm (Aşk Hiç Bitmez) MÜYAP
En Çok İndirilen Albüm (Aşk Hiç Bitmez) MÜYAP
En Has Albüm (Aşk Hiç Bitmez) Kadir Has Üniversitesi
Yilin Yorumcusu MGD
AB Kalite Onur Ödülü Avrupa Birliği Kalite Ödülleri[41]
En İyi Pop-Fantezi Kadın Şarkıcı Altın Kelebek
Yılın Klibi (Yalnızlık) Altın Kelebek
2010 En İyi Düet (Oğuzhan Koç - Giden Günlerim Oldu) PALFM Müzik Ödülleri
Yılın Şarkısı (Giden Günlerim Oldu) Forumüzik Ödülleri
En İyi Pop Kadın Şarkıcı Forumüzik Ödülleri
En İyi Düet (Oğuzhan Koç - Giden Günlerim Oldu) Forumüzik Ödülleri
En İyi Albüm Forumüzik Ödülleri
Yılın Sosyal Girişimcilik Projesi Ödülü Çanakkale Ticaret ve Sanayi Odası
En Çok İndirilen Şarkı (Giden Günlerim Oldu) MÜYAP
2011 En İyi Sosyal Sorumluluk Projesi Dünya Tüketici Akademisi Kalite Ödülleri
En İyi Sosyal Sorumluluk Projesi Yıldız Teknik Üniversitesi
En Has Sosyal Sorumluluk Projesi Kadir Has Üniversitesi
En İyi Sosyal Sorumluluk Projesi Uluslararası Okul Öncesi Eğitimi Kongresi
En İyi Sosyal Sorumluluk Projesi Rotabest Ödülleri
2012 En Çok İndirilen Şarkı (Şıkır Şıkır) MÜYAP
2013 Yılın Sanatçısı 19. Siyaset Dergisi Ödülleri
Yılın En Başarılı Sosyal Medya Kullanıcısı 20. İTÜ EMÖS Başarı Ödülleri
Vakıf Özel Ödülü Engelsiz Yaşam Vakfı
En İyi Sosyal Sorumluluk Projesi Yarının Liderleri Başarı Ödülleri
2014 En İyi Kadın Kuşağı Programı (Gülben) Mimar Sinan Güzel Sanatlar Lisesi Ödülleri[42]
------------------------------
-------------------
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
|
|
|
|