| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
| Bebek bakımındaki 20 yanlış! |
|
Yazar: RasitTunca - 06-22-2018, 10:02 PM - Forum: Sağlık Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
Bebek bakımındaki 20 yanlış!
Hayatımızın en değerli varlıklarını yetiştirirken yıllardır aynı hataların tuzağına düşüyoruz. Kilo iyidir deyip obeziteye zemin hazırlıyoruz, anne sütü dururken mama veriyoruz, gürleşsin diye saçlarını sıfıra vurduruyoruz. Oysa iyi niyetle de olsa yaptığımız bu hatalar onların sağlıklı gelişimini sekteye uğratıyor.
Medical Park Fatih Hastanesi Çocuk Hastalıkları ve Sağlığı Uzmanı Dr. Feyza Çivici Gümüş; çocuklarımızı büyütürken yaptığımız ve birer şehir efsanesinden ibaret ‘geleneksel hataları’ anlattı
1- "Eyvah Sütüm Yetmiyor, Mama Vermeliyim":
Yeni annelerin en çok endişe ettiği konulardan biri bebeğin aç kalmasıdır. Bu nedenle de çoğu zaman bebekler gereksiz yere mamayla besleniyor. Anneler, sütünün yetip yetmediğini bebeğinin çişini takip ederek anlayabilir. 24 saatte en az 5-6 kez bezini ıslatan Bebek anne sütüyle doyuyor demektir. Anne sütü yetersizliğine ancak bir çocuk hastalıkları uzmanı doktor karar verebilir ve onun tavsiyesi gereğince mama takviyesi başlanabilir.
2- "Şekerli Su Sarılığa İyi Gelir":
İlk günlerde anne sütünün gelmesinde yaşanabilecek bir sorun, bebeğin zayıflamasına ve sarılık oluşumuna yol açabilir. Halk arasında, aç kalan ve az idrara çıkan bebeklere şekerli su verilmesi önerilir. Oysa bebeğin beslenmesinde şekerli suyun yeri yoktur.
3- "Çocuğum İki Yaşına Geldi Artık Bezi Bırakmalı":
İki yaş, çiş eğitimi vermek için başlangıç dönemidir. Ancak çocuk bu konuda asla zorlanmamalı, altına kaçırdığı için kızılmamalı, sık sık tuvalete tutularak eğitime tabi tutulmamalı.
4- "Dondurma Hasta Eder":
Dondurma, tüm çocukların sevdiği ve faydalı bir gıdadır. Boğaz ağrısına neden olmaması için yalayarak yenmeli ve yanında su içilmeli.
5- "Gürbüz Çocuk Sağlıklı Olur":
Gürbüz çocuk, sağlıklı çocuk değildir! Dengeli beslenen çocuk, zayıf da olsa sağlıklı kabul edilir. Çocukları asla yemek yeme konusunda zorlamayın, yemediği zaman beslenmeyi sonlandırın.
6- "Çocuk Sıcak Havayı Sever":
Çocuklar, her zaman terlemeyeceği şekilde giydirilmeli. Üşüyeceği korkusuyla çocukları çok giydirmek ve sarıp sarmalamak, terlemeye ve hasta olmaya yol açar. Pamuklu kıyafetler tercih edilmeli, içinde naylon karışımı olan ve özellikle polar tipinde olan kıyafetler giydirilmemeli.
7- "Fazla Hareket Ederse Terler Hasta Olur":
Hasta olur endişesiyle çocuğun hareket etmesini kısıtlamak çok yanlış bir yaklaşım. Her çocuk hareket edince terler; terleyince üstünü değiştirebilirsiniz! ‘Çok terledin artık yerine otur’ demek, onu tembel, hantal ve mutsuz yapar. Zaman içinde ****bolizma hızı azalan çocuk, hızla kilo almaya başlar. Hareket etmelerini kısıtlamaktansa, spora (yüzme, basketbol vb) yönlendirin.
8- "Şaşılık Büyüyünce Geçer":
Çocuklarda şaşılık bir yaşına kadar fizyolojik kabul edilir. Ancak bir yaşından sonra düzelmeyen şaşılıklar için mutlaka göz doktoruna başvurulmalı. Bir yaşından önce bebeklerde Nistagmus (göz küresinin istemsiz titremesi) görüldüğünde de mutlaka bir göz doktoruna muayene ettirilmeli.
9- "Uslu Durdu Hamburgeri Haketti":
Çocuklar mutlak suretle sağlığı ciddi şekilde tehdit eden fast food gıdalardan uzak tutulmalı! Bu ödüllendirme şekli yerine başka yöntemler seçilmeli; sinema ya da tiyatro ya götürmek gibi…
10- "Ağladı Hemen Kucağıma Alayım":
Bebeği avutmanın birçok yolu var; her ağladığında hemen kucağa almak çözüm değil. Ağladığında yanına yaklaşıp onunla konuşmak, ten temasında bulunmak, ona şarkı ya da ninni söylemek ve karnını okşamak bebeği avutabilir. Ancak sırf kucağa alışmasın diye çocuğu hiç kucağa almamak da kendini güvende hissetmemesine ve mutsuz olmasına yol açar. Bu denge iyi kurulmalı.
11- "Daha Çok Küçük Yalnız Yatarsa Korkar":
Genellikle 6 aydan sonra bebeğin odasının ayrı olması uzmanlarca önerilir. Bu sınır en fazla 2 yaşa kadar uzatılabilir.
12- "Büyükbaban Uzağa Gitti Geri Gelecek":
Çocuklara ölümü anlatmak zordur. Ancak ölen kişinin geri döneceği söylenmemeli, çocuk boş bir beklentiye sokulmamalı. Ölen kişinin bir daha dönmeyeceği, cennete gittiği ve orada mutlu olduğu söylenmeli.
13- "Çok Gaz Yapıyor Fazla Süt İçmesin":
Çocuklarda 1 yaşından önce inek sütü kullanılmamalı. Ancak bir yıldan sonrada günlük süt tüketimi 400 CC’yi geçmemelir. Sütün içinde bulunan laktaz adlı şeker gaza yol açar. Fakat artık piyasada laktazsız sütlerde bulunabiliyor. Gaz sorunu olan çocuklara bu tip sütleri içirilebilir; ancak çözüm kesinlikle süt vermemek olmamalı!
14- "Ayakta Sallayınca Hemen Uykuya Dalıyor":
Çocuğu sallayarak uyutmak tıbben önerilmiyor. Ancak halk arasında ‘ayakta sallama’ en çok kullanılan yöntem. Çocuk; hafif tarzda ve sarsmayacak şekilde sallanırsa tahribatlara yol açmaz.
15- "Fazla Banyo Yaparsa Üşütür":
Çocuklar banyo yapmaktan hasta olmaz. Yazın her gün, kışın ise hafta üç kez banyo yapılması önerilir.
16- "Sıfıra Vurdurursak Saçları Gürleşir":
Bu inanışın tıbben hiçbir geçerliliği yoktur!
17- "Pudra İsiliğe İyi Gelir":
Pudranın isiliğe iyi geldiği yanlış bir düşünce değildir. Ancak toz pudralar yerine sulu pudralar seçilmeli. İsiliğin en iyi tedavi şekli ise çocuğu sık sık yıkamaktır.
18- "Bol Bol Güneşlenirse Kemikleri Güçlenir":
‘Çok fazla güneşe maruz kalmak kemikleri güçlendirir’ mantığı tam olarak doğru değil. Zararlı ışınlarından etkilenmemek için güneş ışınlarının dik geldiği saatlerde çocuğunuzu güneşe çıkarmayın. Güneşe çıkarken de mutlaka yüksek koruma faktörlü güneş losyonları ve kremleri sürün.
19- "Biberon ve Emziği Çok Seviyor":
Biberon ve emzik hiçbir çocuğa önerilmiyor. Biberon; bebekte ‘meme başı şaşkınlığı’na yol açıyor ve anne göğsünden soğutuyor. Mamayla beslenmek zorunda kalan bebeklerde, biberon en geç 2 yaşında bırakılmalı. Emzik de, damak yapısını bozabiliyor ve çocuğun enfeksiyon kapmasına yol açabiliyor.
20- "Fitil Vereyim Rahatlasın":
Çok zorda kalmadan ve doktor tavsiyesi olmadan ne fitil ne de ilaç kullanılmalı.
|
|
|
| Kadınlarda depresyonun nedenleri!.. |
|
Yazar: RasitTunca - 06-22-2018, 09:59 PM - Forum: Sağlık Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
Kadınlarda depresyonun nedenleri!..
Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi (BEÜ) Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Nuray Atasoy, depresyonun yaşam boyu görülme sıklığının kadınlarda yüzde 25’lere kadar çıktığını, yani her 4 kadından birisinin hayatlarının bir döneminde depresyon geçirebildiğini söyledi.
Atasoy, depresyonun erkeklerde görülme sıklığının ise yüzde 5-12 arasında olduğunu belirtti.
Doç. Dr. Nuray Atasoy, depresyonun toplumun ruh sağlığını en çok etkileyen hastalıklardan biri olduğunu söyledi. Depresyonun insanların bütün yaşamını etkilediğine dikkati çeken Doç. Dr. Atasoy, birinci derece yakınlarında depresyon olan kişilerin hastalığa yakalanma risklerinin de yüksek olduğunu ifade etti. İşsizlik, ekonomik güçlükler, aile içi çatışmalar, anne, baba ve eş kaybı gibi olumsuzlukların depresyonu tetiklediğini vurgulayan Doç. Dr. Atasoy, şöyle konuştu:
EN BÜYÜK NEDEN EVLİLİK PROBLEMLERİ
"Dünya Sağlık Örgütü’nün son yıllardaki verileri bir hastalığa bağlı iş gücü kaybı yaratan hastalıklar arasında depresyonun 2020’de 3’üncü sırada olacağını ön görüyor. Şu anda da 5’inci sırada. Erkeklerde yaşam boyu görülme sıklığı yüzde 5-12 arasında, kadınlarda yüzde 25’e kadar çıkıyor. Yani her 4 kadından birisi hayatlarının herhangi bir döneminde depresyonda olabiliyor. Kadınlardaki depresyonun en önemli etkenlerinden birisi evlilik problemleri ve aile içi şiddet."
Depresyonun, insanların işlevselliğini önemli ölçüde bozduğunu kaydeden Doç. Dr. Atasoy, "İş yapma becerisini, sosyal işlevselliğini, ilişkileriyle baş etme gibi insan hayatındaki her türlü alanı olumsuz etkileyebiliyor. Mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalık. Tehlikeli de bir hastalık. En önemli tehlikesi intihara neden olması. İntiharların altındaki en önemli ruhsal problemlerden birisi depresyon hastalığı" dedi.
'HASTALARIN ÜÇTE BİRİ TEDAVİYE BAŞVURUYOR'
Geçen yıl yapılan bir çalışmada kişilerin depresyonu bir hastalık olarak kabul etmekte zorlandığı sonucuna vardıklarını anlatan Doç. Dr. Atasoy, şöyle devam etti:
"Depresyon insanın duygularını, düşüncelerini, davranışlarını değiştiriyor ama dışarıdan baktığınızda gözle görülür bir hastalık olarak kabul ettirmeyi kolaylaştıracak çok belirgin belirtileri yok. Bu nedenle depresyon insanlar tarafından daha az fark ediliyor, daha az kabul ediliyor ve bu nedenle de daha az yardım isteme eğiliminde oluyorlar. Edinilen verilere göre toplumdaki depresyon hastalarının üçte biri tedaviye başvuruyorlar. Bunların da neredeyse yarısı düzenli tedavi alıyor. Hastalarda tedavi çok iyi gelmesine rağmen ön yargılar oluşabiliyor. ’Bağımlı olur muyum, ilaçla iyi olmak beni zayıf yapar mı, kendim mi başarmam lazım?’ gibi sorular tedaviyi bıraktırıp tekrar depresyona girmelerine neden oluyor. Bu da hem birey için hem de bireyin içinde bulunduğu aile için çok büyük kayıplar ortaya çıkarıyor."
DHA
Kadınlarda ,depresyonun ,nedenleri,tedavisi,kavbul,etmek,hasta,oldugunu,yardım,almak,Doç, Dr, Nuray ,Atasoy
|
|
|
Ebu Turab-ı Nahşebi |
|
Yazar: RasitTunca - 06-21-2018, 04:35 PM - Forum: Evliyalar Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Ebu Turab-ı Nahşebi
Horasan bölgesinin büyük velîlerinden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi. Dokuzuncu yüzyılda yaşamıştır. İsmi, Asker bin Hüseyin'dir. Ebû Türâb künyesiyle ve Nahşebî nisbesiyle meşhur olmuştur. Doğum yeri ve târihi bilinmemektedir. 859 (H.245) senesinde Basra civârında vefât etti.
Horasanlı olan Ebû Türâb-ı Nahşebî, zamânının âlimlerinden ilim tahsîl etti. Aklî ve naklî ilimlerde âlim oldu. Şâfiî mezhebi fıkıh ilminde derin âlim idi. Ahmed bin Hanbel'in ilim meclislerinde bulundu. Hâtim-i Esam ve Ebû Hâtim-i Attâr el-Basrî gibi velîlerin sohbetlerinde bulunup tasavvuf yolunda ilerledi. Allahü teâlânın emirlerini yapıp, yasaklarından şiddetle kaçındı. Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesine sıkı sıkıya sarılıp fazîlet ve güzel ahlâk sâhibi yüksek bir velî oldu. Nefsin istediklerinden kaçarak ve istemediklerini yaparak yüksek tasavvufî derecelere ulaştı. Hamdûn-ı Kassâr, Şâh Şücâ Kirmânî, Ali bin Sehl İsfehânî, Ebû Hamza Horasânî, Ahmed bin Hadreveyh, Ebû Ubeyd Busrî, Hâkim Tirmizî ve İbn-i Cellâ gibi zâtlar onun sohbetlerinde yetiştiler.
Ebû Türâb-ı Nahşebî'nin ilim ve fazîletteki üstünlüğünü işiten insanlar onun gittiği yerlerde etrafına toplanarak sohbetlerinden, hikmetli ve tesirli sözlerinden istifâde ettiler.
Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri bir sohbeti sırasında;
"Allahü teâlânın ahkâmını bilmeyen kimse, Allah'ı bilemez. İnsan ancak Allahü teâlânın emirlerini bilmekle mârifetin esâsına erer. Rabbini bilirse, O'nun hükümlerini ve emirlerini bilir ve gücü yettiği kadar onları tutar. Böylece onun üzerinde sıdk, doğruluk alâmetleri belirir. Sonra doğrulukta iyice meleke kazanır, sâdıklardan olur." buyurdu.
Ebû Türâb-ı Nahşebî'ye büyük günahlar hakkında sordular. Buyurdu ki: "Hak teâlânın bildirdiği büyük günâhlar şunlardır: Boş iddiâlar, bâtıl işâretler, gelişi güzel sözler, boş laflar gibi nefsin hevâsı olan meselelerdir.
Pekçok yerleri dolaşan Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri gittiği yerlerdeki âlim ve velîlerle görüşüp sohbet etti. Şakîk-i Belhî ile karşılaşıp onunla birlikte Bâyezîd-i Bistâmî'yi ziyâret etti. Bu ziyâret sırasında kendileri için bir sofra hazırlanmıştı.
Şakîk ile Ebû Türâb, Bâyezîd'e hizmet eden bir gence; "Delikanlı gel, yemeği berâber yiyelim." dediler. Genç; "Ben orucum." dedi. Ebû Türâb; "Gel bizimle ye, bir ay oruç tutmuş kadar sevap alırsın." dedi. Fakat genç bu teklifi kabûl etmedi. Sonra Şakîk; "Gel bizimle ye bir sene oruç tutmuş kadar sevap kazanırsın." dedi. Fakat genç bunu da kabûl etmedi. Bunun üzerine Bâyezîd-i Bistâmî; "Allahü teâlânın rızâsından uzaklaşan şu herifi ne dâvet edip durursunuz." buyurdu. Bunlardan bir sene sonra o genç hırsızlığa başladı. Hırsızlık sebebiyle yakalanıp cezâlandırıldı.
Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri nefsin istemediklerini yapma ve haramlardan kaçmada kuvvetliydi. Yıllarca başını yastığa koyup uyumadı. Geceleri ibâdet ve zikirle meşgûl olur, bâzan dışarı çıkıp dolaşır, ihtiyaç sâhibi olanlara yardımcı olurdu. Bir gece Nahşeb'in mahallelerinde dolaşırken, âniden kulağına sesler geldi. Dikkat edince bâzı erkeklerin, bir kadınla tartıştıklarını anladı. Kendi kendine, buraya gitmeliyim, bir mazlum ise ona yardım etmeliyim." dedi. Yanlarına varınca kadın onu gördü ve yanına geldi. "Ey üstâd! Fâsık ve ömrünü kötü şeylerle harcayan bir oğlum var. Yaptığı kötülükler, işlediği günahlar hakîkaten çoktur. Dün gece fısk meclisi kurmak ve şarab içmek istedi. Akşamdan sonra, Allahü teâlâ ona bir hastalık gönderdi. Şimdi hasta yatağında yatıyor. Evimiz mescidin yanındadır. Cemâat geceki sesleri duyup geldi ve onu mahalleden çıkarmamı istedi. Ben de ağır hasta olduğunu bildirdim. Ölürse hepimiz ondan kurtulur, yâhut tövbe eder, kendisi kurtulur. Ölmez ve tövbe de etmezse, o zaman onu şehirden dışarı çıkarın dedim." Ebû Türâb-ı Nahşebî, kadına yardım etti ve kalabalık dağıldı. Sonra aklına o genci görmek ve tövbe ettirmek geldi. Evden içeri girince, genç onu görür görmez feryâd edip ağlamaya başladı. "Allah'ım ne kadar kerîmsin. Benim gibi ömrünü boşa geçirmiş bir zavallının duâsını ânında kabûl eyledin." dedi. "Ey genç! Ne duâ ettin?" dedi. "Üstâdım, bugün seher vaktinde iki duâ ettim. Biri; yâ Rabbî sabahleyin bana, Ebû Türâb'ın yüzünü görmek nasîb eyle, ikincisi; yâ Rabbî, nasûh tövbesi ihsân eyle dedim. Duâmın birini şu anda kabûl edilmiş görüyorum, umarım ikincisi de kabûl edilir. Ey hocam çok günahkârım. Tövbe etsem, kabûl olur mu?" deyince; "Ey genç! Ümitsiz olma! Çünkü Allahü teâlânın rahmet denizleri dalga dalga geliyor. Allahü teâlâ ziyâdesi ile tövbeleri kabûl edici ve affedicidir. Kulların günahlarını bağışlayıcıdır. Âsilerin tövbelerini kabûl edicidir. Âcizlere kâfidir. Düşkünlerin en iyi vekîlidir. Bütün günahlardan tövbe makbûldür." buyurdu. Genç elinde tövbe etti ve gözlerinden yaşlar döküldü. Ebû Türâb oradan ayrılınca, genç annesine; "Ey anneciğim! Sana bir vasiyetim var. Yerine getir." dedi. Annesi; "Evlâdım, ne vasiyetin var, söyle!" dedi. Beni bu yataktan ve yumuşak yastıktan, hakîr ve zelîl toprağa indir. Ebû Türâb'la tövbe ettiğim andan sonra, yerde Allahü teâlâya tekrar tövbe edeyim. Çünkü bu hastalık beni iyice sardı. Artık bu hastalıktan öleceğimi anlıyorum." dedi. Annesi isteğini yerine getirdi ve onu yere indirdi. Genç, yüzünü toprağa sürdü, kalp ve rûhunun derinliklerinden gelen bir ses ile; "Ey Allah'ım! Yaptıklarıma pişman oldum. Tövbe ettim. Senin dergâhından başka kapım yok. Dertlilerin dayanağı, muhtaçların sığınağı sensin. Toprakla bir olmuş, zamânını boşa geçirmiş ben kuluna rahmet et." diye yalvarıp inledi. Onu topraktan kaldırıp, yatağa yatırdılar. Gece olunca genç vefât etti. Ebû Türâb; "O gece rüyâda Peygamber efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem gördü. Yanında iki yaşlı zât var idi. Onlarla berâber çok kalabalık geldi. Birisi ona; "Bu, Muhammed Mustafâ'dır sallallahü aleyhi ve sellem, diğer taraftaki yaşlı zât ise, İbrâhim Halîlullah'tır (aleyhisselâm), diğer taraftaki ise Mûsâ Kelîmullah'tır (aleyhisselâm). Bu kalabalık ise, yüz yirmi bin küsûr peygamberdir." dedi. Ebû Türâb ileri koştu. Selâm verdi. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem selâmına cevap verdi. Onunla müsâfeha etti. "Yâ Resûlallah, siz Nahşeb'e gelmiş miydiniz?" diye arz etti. Peygamber efendimiz buyurdu ki: "Ey Ebû Türâb! Dün senin elinde tövbe eden genç, bu gece vefât etti. Allahü teâlâ onu, dostları derecesine kavuşturdu. Ona velîlik makâmı ikrâm eyledi. Beni ve yüz yirmi bin küsür peygamberi, onu ziyârete gönderdi. Ey Ebû Türâb! O gence izzet gözü ile bakın. Cenâzesinde hazır bulunun." Ebû Türâb-ı Nahşebî uyandığında bu halden kalbine bir incelik geldi ve; "Ey Allah'ım! Ne kadar kerîmsin. Daha dün fıskı yüzünden, mahalleden çıkarmak istedikleri bir fâsıkı, bir ağlama ve inleme, bir tövbe ve pişmanlık ile bu dereceye kavuşturdun." dedi. Bu zevk ve halde iken, diğer odadan küçük kızın feryâdını duydu. Ağlıyordu. "Evlâdım, seni ağlatan şey nedir?" dedi. "Babacığım, rüyâmda filan mahallede tövbe eden bir gencin vefât ettiğini ve her kim onun cenâzesine bakarsa, Allahü teâlâ, ona, kendisinden istediği her şeyi verir dendiğini görüp duydum. Babacığım, evden dışarı çıkmayı aslâ istemezdim, fakat şimdi izin verirsen, gidip o gencin cenâzesini göreyim ve Allahü teâlâdan kendim ve diğer kullar için necât, kurtuluş isteyeyim." dedi. Ona izin verdi. Cenâzesine giderken yolda yaşlı bir kadın gördü. Ona; "Ey Ebû Türâb! Hakk'ın rahmetinin neler yaptığını gördün mü? Fıskının çokluğu yüzünden mahalleden çıkarılmak istenen genç, bu gece vefât etti. Evliyâ silsilesine dâhil edildi. Rüyâda bana, cenâzesinde bulunan magfiret olunur diye söylediler." dedi. Başka âlim zât da aynı rüyâyı gördü. İnsanlara bu durum haber verildi. Bütün şehir halkı akın akın gencin cenâzesine katılmak için geldi. Tam bir izzet ve ikrâm ile onun namazı kılındı, sonra defnettiler.
Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri pekçok hac etti ve sevgili Peygamberimizin kabrini ziyâret etmek için Medîne-i münevvereye gitti. Bu yolculuklar esnasında da pekçok âlim ve velî ile görüşüp sohbet etti. Birçok kerâmetleri görüldü.
Ebû Türâb-ı Nahşebî, Mekke-i mükerremede bulunduğu sırada Harem-i şerîfte bir kenara yaslanarak uyumuştu. Rüyâsında hûrîlerden bir kısmı gelip kendilerini ona göstermek, onunla konuşmak istedi. Ebû Türâb; "Ben kendimi Allahü teâlâya o kadar verdim ki, hûrilerle oturup konuşacak vaktim yok." dedi. Hûriler etrâfında gürültü ederlerken, Cennet meleklerinin reisi Rıdvan gelip; "Bu azîzin size yüz vermesi mümkün değildir. O, Cennet'teki yerini almadıkça sizinle ilgilenmez. Gidin, o zaman gelirsiniz." dedi.
Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri tasavvuf yolundaki talebelerin dikkat edecekleri hususları açıklarken hac yolculuğu husûsunda şöyle buyurdu: "Tasavvuf yolundaki talebeler için, nefslerine uyarak yaptıkları seferden daha zararlı bir şey yoktur. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen; "Yurtlarından çalım satarak, insanlara gösteriş yaparak çıkanlar ve Allah yolundan alıkoymaya çalışanlar gibi olmayın..." (Enfâl sûresi: 47) buyurdu. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîfte; "İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, ümmetimin zenginleri hacca seyâhat için giderler. Orta durumda olanları ticâret için, kurrâlar (Kur'ân-ı kerîm okuyucuları) riyâ için, fakîrler de dilenmek için giderler." buyurdu.
Ana-baba ve hocanın rızâsı ve izni olmadan yola çıkmamalıdır. Eğer izinsiz çıkarsa, seferinde birçok engelle karşılaşır ve yolculuğunda bereket olmaz.
Topluluk hâlinde yolculuk yapılıyorsa, en zayıfların yürüyüşü gibi yürümelidir. Arkadaşı durduğu zaman durmalıdır. Mümkün mertebe, namazları vaktinden sonraya tehir etmemelidir. Eğer mümkün ise, yürüyerek gitmeyi, bir vâsıtaya binerek gitmeye tercih etmelidir. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîfte; "Bir bineğe binerek hacca giden kimsenin, bineğinin attığı her adım için yetmiş hasene, yürüyerek giden kimsenin her adımına karşılık ise harem hasenâtından yedi yüz hasene (iyilik) vardır." buyurunca, Eshâb-ı kirâm (r.anhüm); "Harem hasenâtı nedir?" diye sordular. Bunun üzerine Resûl-i ekrem; "Onun bir hasenesi, yedi yüz bin hasenedir." buyurdular.
Toplulukla yapılan yolculukta, mümkün mertebe yolculuk arkadaşlarına hizmet etmeli, onların meşakkatlerini gidermelidir. Adiy bin Hâtem şöyle rivâyet etti: Resûlullah'a sallallahü aleyhi ve sellem; "Ey Allah'ın resûlü! Sadakaların en fazîletlisi hangisidir?" diye sorulunca; "Kişinin, Allahü teâlânın rızâsı için arkadaşlarına hizmet etmesidir." buyurdu.
Bir memlekete varılınca, eğer orada büyük bir âlim varsa, önce onun ziyâretine, yoksa, sâlih kimselerin yanına gidilir. Böyle kimseler çoksa, en fazîletli ve kıymetli olanının yanına gidilir. Yine bir memlekete gidildiği zaman, abdest ve temizlik ihtiyâcının giderilmesi için uygun bir yer aranır. Akarsu olan yer, yerleşmek için tercih edilir. Abdest aldıktan sonra, iki rekat namaz kılar ve yanına gideceği büyük bir zât varsa onun yanına gider. Yanında bir süre oturur. Soracağı bir husus varsa sorar, yoksa onun yanında konuşmaz. Eğer o büyük zât bir şey sorarsa, cevap verir.
Yolculuğa çıkan kimsenin yanında abdest için bir kab bulundurması lâzımdır. Büyüklerden bâzısı, yolculuk yapan birisi ile müsâfeha yapınca, onun avucunda ve parmaklarında su kabı taşıdığına dâir bir izin olup olmadığına bakardı. Eğer böyle bir iz bulursa, onu çok iyi karşılar, bulamazsa, ona yüz vermez ve kabûl etmezdi. Yine onlardan birisi, yolculuk yapan birisinin yanında su kabı görmezse, bundan, onun namazı terketmeyi göze aldığına hükmederdi. Yola çıkacak kimsenin yanına; iğne, iplik, makas, çakı v.b. gibi şeyleri alması müstehabdır. Çünkü bunlar, farzları edâ etmeye yardımcı olurlar. Yolculuğa çıkmak isteyen bir kimsenin, dostlarını ve tanıdıklarını ziyâreti, onlara vedâ etmesi ve onlarla helallaşması lâzımdır. Yola çıkan kimsenin özellikle namazlarını terk etmemesi lâzımdır.
Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri çok ibâdet ettiği gibi, nefsinin isteklerine de şiddetle karşı çıkardı. Günlerce ağzına yiyecek bir lokma almadığı, bir yudum su içmediği olurdu. Onun bu husustaki gayretini İbn-i Cellâ şöyle anlattı:
"Ebû Türâb, Mekke'ye geldi. Bitkin, yorgun ve zayıf görünmüyordu. "Nerede yemek yedin?" dedim. "Basra'da, Bağdât'ta, bir de burada." dedi. Yine İbn-i Cellâ der ki: "Üç yüze yakın velî gördüm. Bunlardan dördü çok büyük olup, ilki Ebû Türâb idi."
Sohbetinde bulunanlardan birisi üç gün bir şey yememişti. En sonunda karpuzun kabuğuna elini uzattı. Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri ona; "Sen tasavvufa yaraşmazsın. Hadi git, senin çarşıda bulunman ve geçimini oradan temin etmen lâzımdır." buyurdu.
Kulzüm Mescidinin kayyımı şöyle anlatıyor: "Ebû Türâb-ı Nahşebî bu mescide girdi. Kendisini tanımıyorduk. Burada günlerce oturup ibâdet etti. Hiç mescidden dışarı çıkmadı. Yanına gittim. "Bugün bir şey yedin mi?" diye sordum. "Hayır yemedim." dedi. "Ya dün?" dedim. "Hayır." dedi. "Ondan önceki gün yedin mi?" deyince de; "Hayır." dedi. Ben; "Peki kaç günden beri böylesin?" diye sorunca; "Yedi günden beri." buyurdu. Çarşıya gittim. "Mescidde yedi günden beri hiçbir şey yemeyen adama bir şeyler götürün." dedim. Kendisine çok miktarda yiyecek ve içecek getirdiler. İhtiyâcı kadar yedikten sonra doyan Ebû Türâb-ı Nahşebî bir bardak su içti. Sonra ibriğini alıp mescidden çıktı. Kimseye bir şey söylemedi. Biz, temizlenmeye gidiyor, döner zannettik. Fakat o, şehirden ayrılmak üzere yola çıktı. Bir müddet gittikten sonra ardından gittik. Baktık Mekke yolunda gidiyordu. Ben ardından yürüdüm; "Allah aşkına sen kimsin?" dedim. "Ben Ebû Türâb'ım." diye cevap verdi.
Ebû Câfer Haddâd şöyle anlattı: Çölde bir su kuyusunun başında otururken Ebû Türâb-ı Nahşebî beni gördü. On altı günden beri bir şey yememiş ve içememiştim. Bana; "Neden burada oturuyorsun?" dedi. Dedim ki: "Ben ilim ile yakînden hangisi bana gâlip gelirse, ona göre hareket edeceğim diye bekliyordum. Eğer ilim gâlip gelirse su içeceğim. Eğer yakîn gâlip gelirse geçip gideceğim." Bana, "Sen büyük bir mâneviyât adamı olacaksın." dedi.
Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri dünyâya gönül vermezdi. Özellikle kendisine hizmet eden kişilere ikrâm ve ihsânı boldu. Başını tıraş eden Ebû Ali el-Müzeyyin'e yetmiş dinar vermişti.
Dünyâ sevgisiyle ilgili olarak; "Kalbinde zerre kadar dünyâ sevgisi olan, Allahü teâlânın rızâsına kavuşamaz." "İki şeyi istersiniz, ama bulamazsınız. Bunlar neşe ve rahatlık olup, ikisi de Cennet'te olur." buyurdu.
Bir sohbeti sırasında da;
"Sâdık kul, daha amel etmeden, hâlis kul, amel edince, amelin tadını alır."
"Şu dört şeyi dört yerde sarf edersen Cennet'i kazanırsın: Uykuyu kabirde, rahatı sırat köprüsünde, iftiharı ve öğünmeyi mîzânda, nefsin arzularını Cennet'te."Kaynakwh webhatti.com:
"Ey insanlar! Şu üç şeyi seviyorsanız, biliniz ki onlar sizlerin değildir. Nefsinizi ve canınızı seviyorsanız, onlar Allahü teâlânındır. Malınızı seviyorsanız, onlar da vârislerinizindir.
Âlimlere ve evliyâya karşı çok hürmet gösteren Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri buyurdu ki:
"Allahü teâlâ kimi felâkete düşürmek isterse, ona âlimlerin ve evliyânın aleyhinde bulunma hasletini verir."
"Âlim olan, karşısındakinin anlayışına göre konuşur."
Ebû Türâb-ı Nahşebî haramlardan ve şüphelilerden şiddetle kaçınırdı. Bu hususta buyurdu ki:
"Kul bütün gücüyle günahlardan uzaklaştığı zaman, Allahü teâlânın yardımı, ihsânı her tarafını kaplar. Kalbin günahlar ile kararmasının alâmeti üçtür. Birincisi günah işlemekten korkmamak, ikincisi ibâdetlerde gevşeklik, üçüncüsü de vâz ve nasîhatların ona tesir etmemesidir."
Hızır aleyhisselâmla sık sık görüşen Ebû Türâb-ı Nahşebî, Hızır aleyhisselâmla görüşmesini şöyle anlatır: "Bir gün çölde geziyordum. Birine rastladım. Kim olduğunu sordum. Hızır'ım dedi. Sonra bana; "Ey Ebû Türâb!Şimdi Allahü teâlânın sevdiği velî kullarının kalbini düzeltmeye memurum. Bu yolda ilk iş, yok olmak (benliğini öldürmek) ondan sonrası ise kurtulmaktır." dedi.
Ebû Türâb'ın, Câbir bin Abdullah'tan radıyallahü anh rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem; "Hastalarınızı yemek için zorlamayın, zîrâ Allahü teâlâ onları yedirir ve içirir." buyurdu.
İbn-i Süfyân'dan radıyallahü anh rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte ise Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem; "Bir kimse gösteriş ve yaptığını işittirmek isterse, Allahü teâlâ onu teşhîr eder. Riyâ yapanın da, Allah riyâsını gösterir." buyurdu.
Ebû Türâb-ı Nahşebî ve sevenleri toplanmışlardı. Kendilerine fakirlik ve açlık erişti. Ebû Türâb; "Bu nedir, toplanmış aç kalıyorsunuz? Araştırın bir şey çıkar." buyurdu. Araştırdılar, içlerinden birinin yanında yiyecek bir şey buldular. Ebû Türâb ona; "Onu arkadaşlarına hibe et. Bize acımadıkça kendine acıyamazsın." dedi. Onun azığını aldı ve sevenlerine infâk etti. Fakat o kimseye hiçbir şey düşmedi. Bunun üzerine o kimsenin basireti, kalp gözü açıldı.
Ebû Türâb, talebelerinde beğenmediği bir şey gördüğü zaman tövbe eder ve; "Bu zavallı benim yüzümden bu belâya düştü." derdi.
Tevekkül sâhibi bir zât olan Ebû Türâb-ı Nahşebî tevekkülle ilgili olarak buyurdu ki:
"Tevekkül, kendini kulluk denizine atıp, kalbini Allahü teâlâya bağlamaktır. Verirse şükür, vermezse sabretmelidir."
"Senin bize ihtiyâcın yok mu?" diye soranlara; "Allahü teâlâya muhtâc iken, size ve sizin gibilere nasıl ihtiyâcım olur. Fakirin bulduğu şey gıdâsı, mahrem yerini örten şey ise elbisesidir. Kanâat, Hak teâlâdan gıdâ (ve güç) almaktır. Hakîkî zenginlik, dengin olan bir kimseye muhtaç olmaman, hakîkî fakirlik ise dengine muhtâç olmandır."
Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri ömrü boyunca Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için gayret etti. Bir yolculuk sırasında Basra sahrasında 859 (H.245) senesinde vefât etti. Yanında kimse yoktu.
Vefât ettiği sırada namaz kılıyordu. Bu halde uzun müddet kaldı. Onun vefât ettiğinden kimsenin haberi olmadı. Bir topluluk yoldan geçerken kendisini görüp, yanına yaklaştıklarında vefât ettiğini anladılar. O hiçbir şeye yaslanmadan, yüzü kıbleye çevrili bedeni kurumuş bir halde idi. Bu zaman içinde cesedine vahşî hayvanlar ve kuşlar hiç yaklaşmamış ve vücûduna dokunmamışlardı. Topluluk onu kefenleyip cenâze namazını kıldı ve orada defneyledi.
MAKSAT VE ARZU
Hac yolculuğu sırasında beraberinde bulunan Ebû Abbâs Rakkî şöyle anlattı: "Mekke-i mükerreme yolunda, Ebû Türâb Nahşebî ile berâber gidiyorduk. Talebelerinden birisi ondan su istedi. Ebû Türâb ayağını yere vurunca, bir pınar kaynadı. Birisi; "Ben bardakla içmek istiyorum." dedi. Ebû Türâb elini toprağa vurdu. Ona beyaz camdan bir bardak verdi. Bu bardak, gördüğüm bardakların en güzeli idi. Hepimiz aynı bardakla su içtik. Mekke-i mükerremeye kadar o bardak yanımızda idi. Bir gün Ebû Türâb bana; "Allahü teâlânın kullarına ikrâmda bulunduğu bu işler ve kerâmetler hakkında talebelerin ne diyor?" diye sordu. Ben de, hepsinin bunlara inandığını ve kabûl ettiklerini söyledim. Bunun üzerine Ebû Türâb; "Ben sana ahvâl bakımından sordum. Sen ise, onların o mevzuda hiçbir sözünü söylemedin. Senin talebelerin, bu hallerin Allahü teâlânın onlara mekr-i ilâhîsi olduğunu söylüyorlar. Halbuki durum, onların dediği gibi değildir. Şâyet bu hallere meyl duyulur, onlar arzu edilirse, mekr-i ilâhî olur. Fakat böyle bir istek olmadan, böyle haller zuhûr ederse, bu, rabbânîlerin mertebesidir." buyurdu.Kaynakwh webhatti.com:
Ebû Türâb'ın bu sözünde önemli iki husus vardır: 1) Kerâmetler ve keşifler, yalnız ona rağbet duyan, o hallerin kendisinde zuhûr etmesini arzu eden kimseler içindir. O kimsenin bütün maksadı ve arzusu bu kerâmetler olur. Bir kısım kimseler, kerâmetlere îtibârda o kadar ileri gittiler ki, bu sebeple mânevî ihsânlardan mahrum kaldılar. Bâzıları ise, bunlara meyletmediler. Doğru olan, Ebû Türâb'ın kerâmetlere meyletmenin, onları arzu etmenin noksanlık olduğunu anlatmak istediği sözdür. Hiçbir ârifin inkar etmediği husus, ârif olanın kerâmete arzu ve meyl duymamasıdır. Onun maksadı ve arzusu, kerâmet değildir. Kerâmet, âriflerin yolunda meydana gelir. Arzusu, hedefi ve matlubu bu olan kimse, aldanmıştır ve helâke gider. Böyle kimse, arzu ettiği kerâmetlere de ulaşamaz. Kerâmetlere, sâdece, isteği ve maksadı kerâmet olmayan kimseler kavuşur.
BU HIRSIZ DEĞİLDİR
Kendisi anlatır: "Bir gün çölde gidiyordum. Nefsim yumurta ve sıcak ekmek istedi. Hiçbir zaman nefsimin istediğini yapmamış idim. Fakat nasıl olduysa isteğim gâlip geldi. Yolumu değiştirip, bir köye girdim. Köyde hırsızlık olmuştu. Onun için köylüler bir yere toplanmış durumu konuşuyorlardı. Beni görünce içlerinden biri, bu adam hırsızla beraberdi, dedi. Beni yakaladılar ve yetmiş sopa vurdular. Bu arada biri gelip beni tanıdı. Bu hırsız değildir. Bu âlim Ebû Türâb'tır, dedi. Bunun üzerine benden özür dilediler. İçlerinden biri beni eve yemeğe götürdü. Bana tâze ekmek ve yumurta getirdi. Nefsime; "Ey nefs! Yetmiş sopadan sonra ekmekle yumurta yiyebilirsin." dedim.
1) Câmiu Kerâmâti'l-Evliyâ; c.2, s.152
2) Tabakâtü'l-Evliyâ; s.355
3) Hilyetü'l-Evliyâ; c.10, s.45, 219
4) Tabakâtü'l-Kübrâ; c.1, s.96
5) Tabakâtü's-Sûfiyye; s.146
6) Risâle-i Kuşeyrî; s.97
7) Nefehâtü'l-Üns; s.53
8) Tezkiretü'l-Evliyâ; c.1, s.262
9) Riyâdü'n-Nâsihîn; s.259
10) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3, s.164
|
|
|
Hüseyn Hilmi Işık "Rahmettullahi aleyh" Kimdir? |
|
Yazar: RasitTunca - 06-21-2018, 04:33 PM - Forum: Evliyalar Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Hüseyn Hilmi Işık "Rahmettullahi aleyh"
HAYATI
Son devir İslam âlimi, evliya ve fen adamı. Müsteâr ismi “Sıddîk Gümüş”tür. Bazı kitaplarında bu ismi kullanmıştır. 8 Mart 1911 tarihinde (H.1329) İstanbul-Eyüp Sultan’da doğdu. Babası Saîd Efendi ve dedesi İbrahim Pehlivan Plevne’nin Lofca kasabası, Tepova köyünden, annesi Âişe hanım ve annesinin babası Hüseyin ağa da, Lofca kasabasından idiler. Babası Said Efendi, Doksanüç Harbi denilen 1877 Osmanlı-Rus Harbinde muhâcir olarak İstanbul’a gelip, Eyyûp Vezirtekke’ye yerleşti. Said Efendi 1929 senesinde vefât etti. Eyüp Sultân kabristânında medfûndur. Annesi Âişe Hanım, 1954’te Ankara’da vefât etti. Bağlum mezarlığındadır.
Okula Başlaması
Hüseyin Hilmi Efendi beş yaşında, Eyyüb Câmii ile Bostan iskelesi arasındaki Mihri Şâh Sultân ilk mektebine başladı. Burada Kur’ânı kerîm’i hatmetti. 1924 senesinde aynı yerdeki Reşadiye numune mektebini birincilikle bitirdi. O sene, Konya’dan İstanbul’a getirilmiş olan, Halıcıoğlu Askerî Lisesi giriş imtihânlarını pekiyi derece ile kazandığı gibi ikinci sınıfa da birincilikle geçti. Her sene takdîrler alarak 1929’da askerî liseyi birincilikle bitirdi ve askerî tıbbiyye mektebine seçildi.
Derslerindeki çalışkanlığı ve üstün istidadı hocalarının dikkatini çekiyordu. Lisede iken geometri hocası, her dersi verince Hüseyin Hilmi Efendiye tekrâr ettirirdi. Arkadaşları, “Sen anlatınca dahâ iyi anlıyoruz” derlerdi.
Lisede okurken, mukaddesâtına saldıranları görünce, hayâl kırıklığına uğradı. Birkaç sene önce, berâber oruç tuttuğu, namaz kıldığı arkadaşları iftirâlara aldanarak, ibâdetten vazgeçtiler. Namaz kılan oruç tutan tek o kalmıştı. Yalnız kalmak, onu çok üzdü. 1929 senesinde, lise son sınıfta, on sekiz yaşında idi. Kadir Gecesi, okulda yatmışlardı. Uyuyamadı. yatağından fırladı. Düşüncelerinde, îmânda yalnız kalmıştı. Sıkılıyordu, bunalıyordu. Bahçeye çıktı. Gökyüzü yıldızlarla dolu idi. Eyüp Sultân’ın, yâni Hâlid bin Zeyd’in türbesine karşı, Haliç’in ışıklı dalgaları, sanki ona, “üzülme, sen haklısın” diyorlardı. Hıçkırarak ağladı. “Yâ Rabbî! Sana inanıyorum. Seni ve Peygamberlerini seviyorum. İslâm bilgilerini öğrenmek istiyorum. Beni, din düşmanlarına aldanmaktan koru!” diye yalvardı. Allahü teâlâ, bu mâsum ve hâlis duâsını kabul buyurdu. Kerâmetler, hârikalar hazînesi, ilim deryâsı Abdülhakîm Arvasi “rahmetullahi aleyh”, önce rüyâda, sonra câmide karşısına çıktı ve onu kendine çekti.
Abdülhakîm Arvasi hazretleri ile karşılaşması
Bir gün dersten çıkmış öğle namazını kılmak için Bâyezîd Câmiine gitmişti. Nur yüzlü bir ihtiyâr, içerde oturmuş, önündeki bir kitaptan anlatıyordu. Güçlükle gidip, arkasına oturup dinledi. (Evliyâ mezârları nasıl ziyâret edilir?) konusunu işliyordu. Hiç bilmediği, çok merâk ettiği şeylerdi. O sırada câmi içinde ikindi namazı kılınmaya başlandı. Hoca da kitâbı kapayıp, "Bu kitâp Allah rızâsı için bu küçük efendiye hediyem olsun" diyerek arkasına uzattı. Kalkıp namaza başladı.
Hoca efendi, kendisini görmemişti. Arkasında küçük efendi olduğunu nereden anlamıştı? Kitâbı alınca, câminin boş yerine koşup namazını kıldı. Kitâbın kapağında "Râbıta-i Şerîfe" ve altında "Abdülhakîm" yazılı idi. Yanındakine sorup, kitâbı verenin Abdülhakîm Efendi olduğunu, Cuma günleri, Eyüp Câmiinde vaaz verdiğini öğrendi. Cuma gününü bekledi. Büyük câmide hocayı aradı. Göremedi. Sordu. "O, başka câmide imâmdır. Orada kılıp, buraya gelir. Dışarıda bekler" dediler. Dayanamadı. Dışarı çıktı. Onu, bir kitâpçı sergisinin yanında duruyor gördü.
Cemâat câmiden çıkmaya başlayınca Abdülhakim Efendi kalktı, câminin yan tarafındaki küçük bölüme girdi. Yerdeki yüksek mindere oturup rahle üstündeki kitaptan anlatmaya başladı. Hüseyin Hilmi Efendi, en önde karşısına oturmuş dikkatle dinliyordu. Hiç işitmemiş olduğu çok merâk ettiği din ve dünyâ bilgilerini zevkle dinledi. Defîne bulmuş fakir gibi, serin suya kavuşmuş, ciğeri yanık kimse gibi idi. Gözlerini Seyyid Abdülhakîm Efendiden hiç ayırmıyor, onun sevimli, nûrlu yüzünü seyretmeye, söylediği, her biri pırlanta gibi kıymetli bilgileri dinlemeye dalmış, kendinden geçmiş, dünyâ işlerini, mektebini, her şeyi unutmuştu. Kalbinde, tatlı tatlı bir şeyler dolaşıyor, sanki yıkanarak temizleniyordu. Dahâ ilk sohbeti, ilk sözleri Hüseyin Hilmi Efendiyi mest etmişti. "Fenâ" denilen ve kavuşmak için uzun seneler çile çekilen nimet, sanki bir derste hâsıl olmuştu.
Ne yazık ki, bir saat geçmiş, ders bitmişti. Bu bir saat, Hüseyin Hilmi Efendiye bir an gibi gelmiş, rüyâdan uyanır gibi, elindeki not defterini cebine koyarak, dışarı çıkmak için kapıdaki kalabalığa karışmıştı. Ayakkabılarının bağcıklarını bağlarken, birisi eğilip, kulağına, "Küçük efendi! Seni çok sevdim. Bizim ev mezârlık arasındadır. Bize gel. Seninle konuşuruz!" dedi. Bu sesin sahibi, Seyyid Abdülhakîm Efendi idi.
O gece, Hilmi Efendi, rüyâsında "Bulutsuz, parlak mâvi bir semâ gördü. Etrâfı, câmi kubbesindeki gibi parmaklıkla çevrilmiş, burada nur yüzlü biri gidiyordu. Başını kaldırıp bakınca, Seyyid Abdülhakîm efendi olduğunu gördü." Heyecanla uyandı. Birkaç gün sonra, yine rüyâsında, "Hazret-i Hâlid'in türbesinde sandukanın baş tarafına oturmuş bir zat gördü. Yüzü ay gibi parlıyordu. İnsanlar elini öpmek için bekliyordu. Hilmi Efendi de gitti ve sırası geldiğinde elini öperken uyandı."
Yanından hiç ayrılmıyordu
Artık sık sık Abdülhakîm Efendinin evine gitmeye başladı. Bâzan sabâh namazından önce gelip, yatsıdan sonra, istemeye istemeye zorla ayrılıyordu. Hatta herşeyi unutup, yeniden görüyormuş gibi oluyordu. Yemekte, namazda, istirâhatte, bir yere gitmekte, Abdülhakîm Efendiden hiç ayrılmıyor, hareketlerine dikkat ediyor ve hep onu dinliyordu. Bir dakîkanın boş geçmemesi için çırpındığı gibi, tatil günlerinde, boş kaldığı zamanlarda da, hep oraya gidiyordu. Câmilerdeki vaazlarını hiç kaçırmıyordu. Abdülhakîm efendi ona önce Türkçe kitaplar, birkaç ay sonra, Arabî ve Farisî okuttu. Emsile, Avâmil, Simâ'î masdarlar. Emâlî kasîdesi, Mevlânâ Hâlid Dîvânı, İsaguci denilen mantık kitâbını ezberletti.
Seyyid Abdülhakîm Efendinin Hüseyin Hilmi Efendiye ilk verdiği vazîfe, İmâm-ı Begavî'nin "Kazâ-kader" hakkındaki, birkaç satırının Arabî'den Türkçeye tercümesi oldu. Tercümeyi, yaparak, ertesi gün hocasına götürünce, "Çok iyi, doğru tercüme etmişsin. Hoşuma gitti" buyurdu. (Bu tercüme, Seadet-i Ebediyye kitabının 412. sayfasındadır)
Tıb Fakültesinden eczacılığa geçmesi
Hüseyin Hilmi Efendi, tıbbiye mektebinde ikinci sınıfa birincilikle geçti. Kemik vizesini vermiş, kadavra üzerinde çalışma zamanı gelmişti. O hafta Eyüp'e gitti. Abdülhakîm Efendi ile bahçede başbaşa otururlarken, "Sen doktor olma. Eczâcılığa naklet! Çok iyi olur" buyurdu. Hilmi Efendi, "Ben sınıfın birincisiyim. Eczâclığa geçmek için izin vermezler" deyince: "Sen istida (dilekçe) ver. Allahü teâlâ inşâallah nasîb eder" buyurdu. Dilekçelerden, yazışmalardan sonra, Hilmi Efendi Eczâcı mektebi ikinci sınıfına gecti. Abdülhakîm Efendinin emri ile, Paris'te çıkan Le Matin gazetesine abone olup, Fransızcasını ilerletti. Eczâcı mektebini ve sonra Gülhâne hastahânesinde bir senelik stajını hep birincilikle bitirip, ilk önce, üsteğmen olarak askerî tıbbiye mektebine müzâkereci tâyin edildi.
Yeni bir buluşu
Bu arada yine hocasının emriyle Kimyâ Yüksek Mühendisliğini okumaya başladı. Von Mises'den yüksek matematik, Prager'den mekanik, Dember'den fizik, Goss'dan teknik kimyâ okudu. Kimyâ profesörü Arndt'ın yanında çalıştı. Takdîrlerini kazandı. Arndt'ın yanında altı ay travay yapıp, (Phenyl-cyan-nitromethan'ın nitron-esteri) cisminin sentezini yaptı ve formülünü tesbit etti.
Dünyâda ilk olan bu başarılı travayı, fen fakültesi mecmûasında ve Almanya'da çıkan "Zentral Blatt" kimyâ kitâbının 1937 târîh ve 2519 sayısında (H. Hilmi Işık) isminde yazılıdır.
Hüseyin Hilmi Işık, 1936 senesi sonunda 1/1 sayılı Kimyâ Yüksek Mühendisliği diplomasını aldı. O sene Türkiye'de ilk kimyâ yüksek mühendisi olduğu, günlük gazetelerde yazıldı. Bu başarısından dolayı askerî kimyâ sınıfına geçirilerek, Ankara, Mamak'ta zehirli gazlar kimyâgeri yapıldı. Burada on bir sene kalıp, Auer fabrikası genel direktörü Merzbacher ve kimyâ doktoru Goldstein ve optik mütehassısı Neumann ile yıllarca çalıştı. Onlardan Almanca da öğrendi. Harp gazları mütehassısı oldu. Başarılı hizmetler gördü.
Sarf ve nahv mühendisi
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", her fırsatta İstanbul'a giderdi. Bu ziyâretleri güçleşince mektup yazarak gönlünü ferahlatırdı. Abdülhakîm Efendi, cevaben bir mektupta şöyle yazmıştır: "Pekçok sevilen Hilmi ve Sedâd! Sevimli mektûbunuzu aldık. Senâ ve şükre bâis oldu. Avâmil'in tercümesini güzel yapmış. Demek ki, anlamış. Hilmi istifâde eder. Sedâd istifâde eder. Avâmil'in bir şerhi, bir de mu'rebi vardır. Bunları bir vâsıta ile gönderirim. Zâten nahiv itibâriyle kâfî olur. Sonra kimyâ mühendisi olduğunuz gibi, bir de sarf ve nahiv mühendisi olursunuz. Diğer mühendisler çoğaldıkça, kıymetten düşerler. Bu mühendislik haddi zâtında makbûl olduğu gibi, nâdir olmuş, azalmış ve bitmiş olduğundan çok makbûl olur. Demek orada bulunmanız, böyle devlet-i azîmeye nâil olmak için olmuş. Selâmlar ve düâlar ederiz."
Başka bir mektupta, "Hilmi, mektûbunuza müteşekkir oldum. Sıhhatinize şükrettim. Din ve dünyânıza en ziyâde yarayan ve dîn-i islâmda misli telîf edilmiş olmayan Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî kitâbını okuyup bâzısını anlamanın çok ziyâde bir fadl ve ihsân olduğunu bilmelisin!..."
Hüseyin Hilmi Işık, Mamak'ta iken, İmâm-ı Rabbânî'nin ve oğlu Muhammed Masûm'un üçer cild Mektûbât'larının Müstekımzâde tarafından yapılan Türkçe tercümelerini birkaç kere okuyarak, bu altı cild kitâptan, harf sırası ile özet çıkardı. Üç bin sekiz yüz kırk altı madde hâlinde meydâna gelen bu özeti, İstanbul'a gelince Seyyid Abdülhakîm Efendiye okudu. Hepsini, dikkatle dinledi, çok beğendi. Bu bir kitâp olmuş. İsmini "Kıymetsiz Yazılar" koy, buyurdu. Hüseyin Hilmi Işık'ın şaşırdığını görünce, "Anlamadın mı? Bu yazılara kıymet biçilebilir mi?" dedi. (Bu kitap, Hakikat kitabevi tarafından bastırılmıştır)
Evlenmesi
1940 senesinde, Abdülhakîm Efendinin tavassutu ile Karamürsel Kumaş Fabrikası Müdürü Ziya Beyin kızı Nefise Siret Hanım ile evlendi. Belediye kaydını müteakip, nikahı, Hanefî ve Şâfi'î mezheblerine göre Abdülhakîm Efendi kıydı. Düğün yemeğinde Hilmi Işık'ı yanına oturttu. Yatsıdan sonra kendisine duâ etti ve zevcesine teveccüh buyurarak, "Sen benim hem kızım, hem de gelinimsin" dedi. Böylece Hüseyin Işık'ı manevi oğulluğa kabul ettiği anlaşıldı.
Hocasının vefatı
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", 1943 senesi sonbahârında Ankara, Hamamönü'ndeki evinde otururken, Abdülhakîm Efendinin yeğeni Fârûk Beyin oğlu avukat Nevzâd Işık gelip, "Hilmi ağabey! Efendi babam seni istiyor" dedi. Şaşırdı. Efendi hazretlerinin Ankara'da ne işi olabilirdi? Birlikte, Fârûk Beyin Hâcı Bayram'daki evine geldiler. Abdülhakim Efendinin Ankara'da mecburi ikamete tâbi tutulduğunu öğrendi. Yorgunluktan çok zayıf, hâlsiz oturmakta olduğunu gördü. Hilmi Işık, her akşam gelip, koluna girer ve yatak odasına geçirdikten sonra, üstünü örtüp, yüksek sesle "Kul-e'ûzü"leri okuduktan sonra ayrılırdı. Gündüzleri, ziyârete gelenler, karşısındaki sandalyelere otururlar, az sonra giderlerdi. Hilmi Işık'ı her zaman yatağının içine oturtur, hafîfçe bir şeyler söylerdi. Yirmi gün sonra burada vefat etti. Bağlum'da defnedilirken, oğlu Ahmed Mekkî Efendinin emri ile, Hilmi Işık kabre girip, dînî vazifeleri yaptı. Yine Mekki Efendi, "Babam, Hilmi'yi çok severdi. Onun sesini tanır. Telkîni Hilmi okusun!" buyurdu ve bu şerefli vazîfeyi de Hilmi Efendi yerine getirdi.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", birkaç sene sonra, İstanbul'da yazdırdığı mermer taşı Bağlum'daki kabre koydurdu. Van'da Seyyid Fehîm hazretlerine de mermer taş yazdırdı. İstanbul'da Abdülfettâh Akri ve Muhammed Emîn Tokâdî'nin kabirlerini de tamîr ettirdi. 1971'de Delhi, Diyobend, Serhend ve sonra Karaşi'yi ziyâret etti; Panipüt şehrinde, Senâullah Dehlevî hazretleri ile Mazhar-ı Cân-ı Cânân'ın zevcesinin kabirlerini tamir ettirerek her iki kabrin muhâfazasını temin etti.
Hüseyin Hilmi Işık, ilim güneşi Abdülhakîm Efendinin vefatlarından sonra, mahdûm-i mükerremi, Üsküdar, sonra Kadıköy Müftîsi, fazîletli Seyyid Ahmed Mekkî Efendinin halka-i tedrîsine kabûl buyuruldu. Büyük bir şefkat ve mahâret ile, (fıkh), (tefsîr), (hadîs), ma'kûl ve menkûl, üsûl ve fürû' ilimlerini tâlim buyurup kendisini, 27 Ramazân-ı mübârek 1953 (H.1373) pazar günü icâzet-i mutlaka ile, tedrîse mezun eyledi.
Öğretmenlik hayatı
Hüseyin Hilmi Işık, 1947'de Bursa Askerî Lisesi'nde kimyâ muallimi, sonra öğretim müdürü oldu. Kuleli ve Erzincan askerî liselerinde uzun seneler kimyâ okutarak yüzlerce subaya hocalık yaptı. 1960'da emekli olduktan sonra, Vefâ Lisesi'nde, Fatih imâm hatîp okulunda, Cağaloğlu ve Bakırköy sanat enstitülerinde matematik ve kimyâ hocalığı yapıp çok sayıda îmânlı genç yetiştirdi.
1962 senesinde Yeşilköy'de Merkez Eczâhânesi'ni satın aldı. Sâhip ve mesûl müdürü olarak, uzun seneler halkın sıhhatine hizmet etti.
"Seâdet-i Ebediyye" yi yazması
HüseyinHilmi Işık "rahmetullahi aleyh", 1956 senesinde "Seâdet-i Ebediyye" kitâbını neşretti. Seâdet-i Ebediyye kitâbını okuyanların teşvîki ile, ikinci kısmını da hazırladı. Bu da, 1957'de bastırıldı. Bu iki kitâp, temiz gençlikte, İslâmiyete karşı, öyle bir alâka ve câzibe uyandırdı ki, suâl yağmuru altında kaldı. Bu çeşitli soruları cevâplandırmak için, mûteber kitâplardan tercüme ederek yaptığı açıklamalar ve ilâvelerle, üçüncü kısmını da 1960'da bastırdı. Bu üç kitâbı, 1963'de bir araya getirip, "Tam İlmihâl" adını verdi. Devâmlı suâller sebebi ile, kitâbının her baskısına yeni ilâveler yaparak 1248 sayfalık eşsiz bir eser meydana getirdi. Eserin İngilizceye tercümesi yapıldı, "Endless Bliss" ismi verildi ve Hakîkat Kitâbevi tarafından beş cild olarak bastırıldı.
Abdülhakîm-i Arvasi hazretlerinin oğlu derin âlim Ahmet Mekki Efendi, Seâdet-i Ebediyye kitâbına yazdığı takrizde şöyle söylemektedir: "Asrımızın fâdıllarından, zamânımızın bir tânesinin yazmış olduğu Seâdet-i Ebediyye kitâbına göz gezdirdim. Bu kitâpta, kelâm, fıkıh ve tasavvuf bilgilerini buldum. Bunların hepsinin, bilgilerini nübüvvet kaynağından almış olanların kitâplarından toplanmış olduğunu gördüm. Bu kitâpta, Ehl-i sünnet velcemâ'at itikâdına uygun olmayan hiçbir bilgi, hiçbir söz yoktur. Ey Temiz gençler! Dînî ve millî bilgilerinizi, bu latîf, benzeri bulunmayan, belki de, ileride bir benzeri yazılamayacak olan, bu kitâptan alınız!"
İlmi faaliyetleri
Hüseyin Hilmi Işık, 1966 senesinde İstanbul'da Işık Kitâbevi'ni, sonra da Hakîkat Kitâbevi'ni açtı. 1976 yılında, İhlâs Vakfı'nı kurdu. Türkçe, Almanca, Fransızca, İngilizce ve ofset ile hazırladığı Arabî, Fârisî yüzden fazla kitâbı dünyânın her tarafına yaydı. Bütün bu hizmetlerin, Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî hazretlerinin tasarrufları ve himmetleri ile ve İslâm âlimlerine olan aşırı sevgi ve saygısının bereketi ile olduğunu söylerdi.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", Seyyid Abdülhakîm Efendinin sohbetindeki, sözlerindeki lezzeti, başka hiçbir yerde duyamadığını söyler, "şimdi en zevkli anlarım, o tatlı günleri hâtırladığım zamanlardır" derdi. "O zamanları hâtırladıkça, hasretinden, firâk ateşinden burnumun kemikleri sızlıyor" der, şu beyti sık sık okurdu:
Zi-hicr-i dositân, hûn şüd derûn-i sîne cân-ı men,
Firâk-ı hem-nişînân suht magz-ı istehân-ı men!
(Sevdiklerimden ayrı kaldığım için, göğsümde, rûhum kan ağlıyor,
Birlikte oturduklarımın ayrılığı, kemiklerimin iliğini yakıyor!)
Hüseyin Hilmi Işık, her sohbetinde İslâm âlimlerinin kitâblarından okur, İmâm-ı Rabbânî'nin ve Abdülhakîm-i Arvâsî'nin sözlerini aktarırken, gözleri yaşarırdı. "Kelâm-ı kibâr, kibâr-ı kelâmest" derdi. "Büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür" demektir.
Vefatı
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh" 26 Ekim 2001 (H. 9 Şabân 1422)'de vefât etti. Eyüp Camiinde kılınan cenaze namazına binlerce insan katıldı. Eyüp Sultan'da toprağa verildi.
Hüseyin Hilmi Işık'ın, bir kızı, bir oğlu olup, oğlu Abdülhakim Bey babasından yedi ay önce Hakk'ın rahmetine kavuştu. Damadı İhlas Holding'in sahibi Enver Ören, torunu A. Mücahid Ören'dir. Bir torunu da Abdülhakim Bey'in oğlu Ferruh Işık Bey'dir.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", hayatı boyunca insanlarla iyi geçinmeyi, güzel ahlâk sahibi olmayı tavsiye etti. Fitne çıkarmaktan her zaman çok sakındı ve sevenlerine de bu hususta hep ikazda bulundu. Güler yüzlü olmayı, güzel ve temiz giyinmeyi tavsiye etti. Bu zamanda İslamiyete hizmetin bu şekilde yapılacağını söylerdi. Politikaya asla karışmadı. Siyaset adamları ile görüşmekten kaçındı. Yetiştirdiği binlerce öğrencisi ülkeye hep faydalı hizmetlerde bulunmuşlardır. "Ehl-i Sünnet o kimsedir ki, bir yerde bir saat kalsa, orada hayırlı bir iz bırakır" derdi.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh" son derece vefakâr idi. Ecdadımıza büyük hürmeti vardı. İslam âlimleri ve Osmanlılara, vefa borcu olduğuna inanır ve onları büyük bir muhabbetle severdi. "Osmanlılar olmasaydı, biz şimdi Müslüman ve Ehli sünnet olamazdık" derdi. Hocası Seyyid Abdülhakim Efendinin talebeleri ve aile efradına hürmet ve ihsanlarda bulunmayı bir vefa vecibesi addederdi. Seyyidlere büyük hürmeti vardı. Ömrü boyunca, onlara hizmet etmeyi, onların sıkıntılarını gidermeyi maddî ve manevî destek vermeyi kendine önemli bir vazife bildi.
"En büyük keramet istikamet üzere olmaktır" buyururdu. Namazı ve diğer ibadetleri birinci vazife olarak görür, altını çize çize "Namaza mani olan işte hayır yoktur", derdi.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh" dine zararı olmayan şeylere üzülmezdi. Çocukların yaramazlıklarını tabii görürdü. Ama onlara dinlerini öğretmekte gevşek davranılmasını hoş görmezdi. Şahsî malı, serveti yoktu. Çok çalışkandı. Nesi varsa, kitaplara ve kitapların dünyaya yayılmasına harcadı.
Hakikî bir tevazuya sahip idi. Kendisini asla başkalarından üstün görmez, sevenlerine "Benim günahım hepinizden çoktur, çünkü ben hepinizden daha yaşlıyım" derdi. Evine gelen misafirlere lâyıkıyla hizmet ederdi. Evinin alış verişini bizzat yapar, odununu ve kömürünü kendi alır, fatura ve vergilerini kendisi yatırırdı.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", ailesinden Osmanlı terbiyesi, Seyyid Abdülhakîm Efendiden de tasavvuf edebi almış idi. Kendisinden büyüklerin yanında konuşmaz, kimse ile münâkaşa etmez, edebi gözetir, ekseriyâ iki dizi üzerine oturur, bağdaş kurmayı bile edeb dışı görürdü. Bursa'da eski müderrislerden Ali Haydar Efendiyi ziyaretinde saatlerce iki dizi üzerinde oturunca, Ali Haydar Efendi talebelerine, "Hilmi Beyden edeb öğrenin edeb!" demişti.
Güzel ahlakı
Hüseyin Hilmi Işık, çok nazik ve kibardı. Mamak Maske fabrikasında vazife yaparken, orada Cemal adında bir genç çalışıyordu. Babası Diyanette heyet-i müşavere azası Konyalı Eyüb Necati Perhiz idi. Genç evde de efendimli konuşmaya ve ibadetlerini yapmaya başlayınca babası bu değişikliğin sebebini sordu. Bizim bir kumandanımız var, çok kibar birisidir. Efendimsiz konuşmaya alışırım da onun yanında da öyle konuşurum diye korkuyorum dedi. Babası şaşırdı. Oğlu ile, Hüseyin Hilmi Efendiye, kendisini ziyaret edip teşekkür etmek üzere haber gönderdi. Hilmi Efendi "babanız yaşlıdır. Buraya gelmesi de uygun olmaz, biz ona gidelim" dedi; ve ziyaret etti.
Seâdet-i Ebediyye kitabını ilk çıkardığı sıralar, subaylara, senede bir kaç defa çift maaş verirlerdi. Çift maaşın tekini biriktirip, bu kitabı çıkarmak için harcardı.
Hüseyin Hilmi Işık'ın "rahmetullahi aleyh", sabır ve tahammülleri çok idi. İnsanlardan, bir eziyet, sıkıntı gelse katlanır, mukabele etmezdi. Yerine göre pamuktan yumuşak, ama küfre, bid'atlere ve günâha karşı da çelik gibi sert idi. Dinimizin öngördüğü derecede cesûr idi. Kitaplarında doğruyu yazmaktan kaçınmaz, "Korkulacak yalnız Allahü teâlâdır" der, ama fitne çıkmamasına da çok dikkat ederdi. Devletin kanunlarına uymada çok titiz davranırdı. Müslüman dine uyar, günah işlemez; kanunlara uyar, suç işlemez derdi. Sık sık "Vatan sevgisi imandandır" hadis-i şerîfini okurdu.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", maddî ve mânevî, dünyevî ve uhrevî ve bilhassa fen, tıb ve eczacılık ilimlerinde zamanın ileri gelenlerinden olduğu için, gerçek bir âlim idi. Her sözü ilme, fenne ve tecrübeye dayanan ve bu bilgilerini ve tecrübelerini dinin temel ve asıl miyarları ile karşılaştırıp, tartarak, söylediğinden, hikmet konuşan, yâni her sözünde dünyevi veya uhrevî faydalar bulunan, belki eşi bir daha çok zor bulunabilecek olan bir zât idi.
En kıymetli kitaplardan tercüme ve derlemeler ile telif eserler vücuda getirdi. Akaid husûsunda, bilhassa Ehl-i Sünnet ve Cemâat inancını sâde bir dille açıklayıp bu inancın yayılmasına öncülük etti. Hanefî, Mâlikî, Şâfi'î ve Hanbelî mezheblerindenbirinde bulunmanın Ehl-i Sünnetin alâmeti olduğunu, herkesin kendi mezhebine göre amel etmesinin şart olduğunu, zarûret ve ihtiyâc hâlinde, hak olan dört mezhebden birinin taklîd edilebileceğini, Ehl-i Sünnet kitaplarından alarak açıklayıp herkese duyurdu.Seâdet-i Ebediyye ve diğer kitaplarında, binlerce mesele yazdı. Unutulmuş ilimleri ihyâ etti. "Ümmetim bozulduğu zaman bir sünnetimi ihyâ edene yüz şehid sevâbı verilir" hadîs-i şerîfini hep göz önünde tutarak, farzları, vâcibleri, sünnetleri, hattâ müstehabları uzun uzun yazdı.
Dünyanın her tarafındaki insanlara doğru İslamiyet'i tanıttı. Ehli sünnet âlimlerince tasvip ve medhedilen yüzlerce Arabî ve Fârisî eseri, Hakîkat Kitâbevi vasıtasıyla yedi iklim, dört bucağa yaydı. Vehhabi, Şii, Kadiyani gibi bozuk fırkaların doğru yoldan ayrıldıkları noktaları bütün dünyaya tanıttı. Ehl-i Sünnet itikadı canlanmaya, kıpırdamaya ve yeşermeye başladı. Bu bakımdan yaptıkları işi, dîni tecdid (yenileme ve kuvvetlendirme) ile isimlendirenler oldu.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", aynı zamanda çok kudretli bir şair ve tarihçi idi. Muhtelif vezin ve türde yazdıkları şiirler emsalsiz güzellikleri ile kitaplarında yer almaktadır.
Abdülhakîm Efendi kendisine bir ders verdikleri zaman; "Bin, kemal sayısıdır, bir şey bin kere okunursa ezberlenir, ama sen zekîsin, beş yüz kere okusan ezberlersin", derdi. Doksan yıllık hayâtının sonuna kadar, hâfıza ve zekâsından hiç bir şey kaybetmedi. Öğrenmek istediği şeyi tam öğrenirdi. Bu sebeptendir ki, yetmiş beş yaşından sonra, namaz vakitlerine dâir, yazılmış bir çok kitabı, inceden inceye okumuş, anlamış ve Seâdet-i Ebediyye ve başka eserlerine ilâve etmiştir. Oradaki girift trigonometrik hesapları kolaylıkla yaptığını görenler, gerçek bir fen adamı olduğunu kabul ederlerdi.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", iktisada, tasarrufa çok riayet ederdi. İsrafı tasvip etmezdi.
Bir ihtiyaç olmadıkça evinden dışarıya çıkmaz, ilimle, kitap mütalaasıyla meşgul olurdu. Sevenlerine çok okumalarını ve muteber kitapları herkese ulaştırmaya çalışmalarını tavsiye ederdi. "İslâmiyet, her safhası ile, ahlâkı ile, itikadı ile, ameli ile yaşanan bir dindir. Hepsi bulunursa, tam olur. Yoksa kişinin dini eksik olur" derdi. Yazdığı kitapların her biri, zamanımızda önemli bir boşluğu doldurdu ve ihtiyaçları karşıladı.
Sıhhati muhafazaya son derecede itina gösterir, mevsime göre giyinirdi. "Elektrik cereyanı öldürür, hava cereyanı süründürür"; "Yaşlıların üşütmekten ve düşmekten çok sakınması gerekir"; "Sıhhati korumak Müslümanların üzerine vecibedir, ibadetleri yapmak ancak bununla mümkün olur" derdi. "Sıhhat için paraya acınmaz" buyururdu.
Zamanı yerli yerinde ve en iyi şekilde kullanırdı. Her işini muayyen bir zamanda yapardı. Vakit hususunda verilen sözlere de riayet eder, başkalarının da hassasiyet göstermesini isterdi. Mesela, Yeşilköy'deki eczanesine gitmek için evinden çıkışı her zaman aynı vakitte idi. O vakitten bir dakika sonra çıktığı vaki olmazdı.
Bir yere gidip gelirken, kahvede oturan adamları görünce teessüfle, "eğer parayla zaman satın almak mümkün olsaydı şu adamların zamanlarını alır, çalışırdım" buyururdu. Okumaktan, yazmaktan ve çalışmaktan uzak durmak, ona göre, insanın yaratılış sırrına ters düşerdi.
Nasıl muvaffak oldunuz diye soranlara: Helekel müsevvifun yani "Sonra yaparım diyenler helak oldu", hadisi şerifine uyarak bugünün işini yarına bırakmadım ve kendi işimi kendim gördüm, yapamadığım işi bir başkasına havale ettiğim zaman neticesini takip ettim" cevabını verirdi. "Bu zamanda İslamiyet'e hizmeti muvaffakiyetle yapabilmek için muhatabın anlayacağı gibi konuşmalı ve herkese tatlı dilli güler yüzlü olmalıdır" buyururdu.
Her işinde orta yolu takip eder, hiç bir şeyde aşırılığı tasvip etmezdi. En iyi hoca, en iyi evlad, en iyi kardeş, en iyi eş, en iyi baba, en iyi dede, en iyi komşu ve en iyi ilim adamı olmaya gayret ederdi.
Bu bölüm İstanbul Evliyaları, Cild.I'den alınmıştır.
|
|
|
Muhammed KONYEVİ (kuddise sirruh) |
|
Yazar: RasitTunca - 06-21-2018, 04:31 PM - Forum: Evliyalar Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Muhammed KONYEVİ (kuddise sirruh)
HAYATI
Seyda Muhammed Konyevi (K.S), miladi 1942 yılında Mardin ilinin merkezine bağlı Konaklı köyünde doğdu. Seyyid Muhammed Raşid (K.S)’ in halifelerinden olan Seyda Muhammed Konyevi (K.S) şu an hayatta olup Konya sivil havaalanı civarında bulunan Reyhani köyünde insanlara Allah-u Zülcelal’ ın emir ve nehylerini anlatmak suretiyle insanların dünya da ve ahirette kurtuluşlarına vesile olmaktadır. Sevenleri arasında Seyda namıyla tanınmıştır.
Seyda Muhammed Konyevi (K.S), anne tarafından Hz. Ömer (R.A)’in soyundandır.
Seyda Muhammed Konyevi (K.S) bir çok alimden ilim tahsil ederek en son Gavs-ı Bilvanisi (K.S)’ nin halifelerinden Abdussamed-i Ferhendi (K.S)’ nin yanına geldi. Onun yanında bir yıl kaldıktan sonra zahiri ilimlerden icazet aldı. Daha sonra Allahu Zülcelal, Abdussamed-i Ferhendi (K.S), onu güzel ahlakından dolayı kızıyla evlendirdi. Bundan sonra bir süre kendi köyünde imamlık yaptı.
O sıralarda Gavs-ı Bilvanisi (K.S) vefat etmiş ve oğlu Seyyid Muhammed Raşid (K.S), insanlara Allah-u Zülcelal’ in emir ve nehylerini anlatmak suretiyle irşada başlamıştı. Seyda Muhammed Konyevi (K.S), Seyyid Muhammed Raşid (K.S)’ nin daveti üzerine, kayınpederi Abdussamed-i Ferhendi (K.S) ile birlikte menzil köyüne geldi. Yirmi üç yıl Seyyid Muhammed Raşid (K.S)’ nin yanında kaldı ve hizmetinde bulundu.
Seyda Muhammed Konyevi (K.S), Seyyid Muhammed Raşid (K.S)’ nin vefatından sonra bir yıla yakın teberrüken Menzil’ de kaldı. Daha sonra Seyyid Muhammed Raşid (K.S)’ nin işareti üzerine Konya’ ya hicret etti. Halen Konya’ da insanlara Allah-u Zülcelal’ in emir ve nehylerini anlatmak suretiyle onların dünyada ve ahirette saadete kavuşmalarına vesile olmaktadır.
BAZI HİKMETLİ SÖZLERİ
1-"Ben dünyada yaşadığım sürece, daima Allah-u Zülcelal' in rahmetinden bahsedeceğim. Ümit ediyorum ki, Allah-u Zülcelal mahşer gününde bizlere, İnşallah-u Teala rahmeti ile muamele edecektir."
2-"Allah-u Zülcelal, nefsin istek ve arzularını yaratmış bir tarafa koymuştur. Bunun karşısına da rızasını koymuştur. Bunun için de: "Kullarım benim rızamı mı seçecek, yoksa nefsinin arzularını mı seçecek?" diye imtihan etmektedir."
3-"Akılsız insan odur ki, yaşadığı süre içinde, ahiret mutluluğunu düşünmeden, kendi ateşini kendi eliyle tutuşturur. Ne yazık ki insan Allah-u Zülcelal' den o kadar gafildir ki, arkasında cehennem olduğunu bildiği halde, gülmeye devam eder. Halbuki tek kurtuluş yolu, çok ağlamak ve daima Allah-u Zülcelal' e yalvarmaktadır."
4-"Kim ki hayata nefsinin isteklerinin gözüyle bakarsa, daha dünyada iken kendi cehennem ateşini yakmış demektir. Onun için insan hata ve günahlar üzerinde konaklamadan kendisini Allah-u Zülcelal' e yöneltmelidir."
5-"Allah-u Zülcelal bu kadar şevkat ve merhamet sahibidir. O' na dönmek lazımdır. Bizim günahlarımızı affetmek O' nun yanında hiçbirşey değildir. Ne olur bizde kendimizi, O' nun merhametine layık hale getirelim. O' nun rahmetine müstehak olabilmek için de Allah-u Zülcelal' e çok yalvarmak ve tevbe etmek lazımdır."
6-"İnsanın, Allah dostlarının, ilmiyle amel eden alimlerin cemaatinde bulunmaya gayret etmesi, onlara yakın olmaya çalışması, onların sohbetlerine devam etmesi lazımdır. Bunlardan daha faydalı bir şey yoktur."
7-"Bu dünyada biraz olsun düşünmeyip, önümüze her geleni yaparsak, kıyamet gününde perişan oluruz. Tabii ki o gün pişmanlık günüdür. Ama oradaki pişmanlığın kimseye faydası dokunmayacaktır."
8-"Cüneyd-i Bağdadi (K.S)' nin dediği gibi, tasavvuf ehli, içine hertürlü pislik atıldığı halde ondan hep güzel şeyler çıkan toprak gibi olmalıdır. Tasavvuf ehli bulut gibi olmalıdır ki, herkesi gölgelendirsin. Tasavvuf ehli yağmur gibi olmalıdır ki, herkes ondan istifade etsin."
9-"Ey İnsan! Eğer gerçekten Allah-u Zülcelal' in sevgisine talib isen, o zaman henüz vakit varken elinde olan fırsatları değerlendir. Ve sende Allah-u Zülcelal' in sevdiği kullarının arasına girmeye gayret et, yoksa bu fırsat elinden kaçacak ve pişmanlık sana fayda vermeyecek. "
10-"Mü'min iman ve maneviyat bakımından kuvvetli olmazsa, nefsin arzu ve isteklerinden kendisini kurtarıp manevi olarak tedavi olmazsa, şeytana karşı mücadele ve harb edemez."
11- "Allah-u Zülcelal'in merhameti olmazsa, hiçbir mahlukat kendisini kurtaramaz. Onun için Allah-u Zülcelal'in merhametinden bahsetmek, daima O'nun merhametine sığınmak ve O'na yalvarmak lazımdır."
12- "Kim Allah-u Zülcelal'in koyduğu kural ve kaideye karşı gelirse, cehennemde azab bulacak, kim de O'na itaat ederse, ondan razı olup cennetine koyacaktır. Demek ki insanoğlunun tek çaresi, Allah-u Zülcelal'e hakiki bir kul olmaktır."
13- "İnsan devamlı zikir ve sohbet meclisine gittiği zaman, günahkar da olsa Allah-u Zülcelal'in af ve mağfiretine mazhar olur."
14- "İnsanın başına ne gelirse, nefsinin şerrinden ve dünya keyf-ü sefasından gelir. Dünya ve içindeki keyf-ü sefa başımıza bela olmuştur. Onun için Allah-u Zülcelal'in kuvvet ve rahmetine sığınalım. Çünkü bundan başka çaremiz yoktur. O'nun ibadetinden ve zikrinden geri kalmayalım."
15- "Eğer insan, Allah-u Zülcelal'in kudret ve azametini layıkı ile bilseydi, bülbülün güle aşık olduğu gibi, Allah-u Zülcelal'e aşık olurdu ve her nereye giderse gitsin, daima O'ndan bahsederdi."
16- "İnsanın önünde cennet ya da cehennem vardır. Herkes hazırlığını hangisine gitmek istiyorsa ona göre yapmalıdır."
17- Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh), bir defasında sevenlerine şöyle bir nasihatte bulundu; "Ey kardeşlerim! Kendime ve sizlere tavsiyem şudur; bu dünyaya bir defa geldik. Öldükten sonra bir daha gelmeyeceğiz. Zaman azdır. Bütün azalarımızı seferber yapmak suretiyle, yani Allah-u Zülcelal azalarımızı, hangi işi yaparak rızasını kazanmak için yaratmışsa onları o işte kullanarak, Rabbimizin rızasını kazanmaya çalışalım.
18- Kıyamet gününü sanki bugün olacakmış gibi bilmemiz gerekir. Bakın bizden öncekiler gittiler. Biz de nöbetimizi bekliyoruz ve bizim nöbetimiz de bir gün bitecektir.
19- Bizler, Allah-u Zülcelâl'in ayetlerinden gafil olmamalıyız. Allah-u Zülcelâl çok şefkat ve merhamet sahibidir. O, kıyamet gününde bizleri azabı ile azablandırmayı istemiyor. Daima bizleri ayet-i kerimelerle ikaz ediyor. Bizim de bu durumdan gafil olmamamız gerekir.
20- Yaşadığımız zamanın, nasıl bir zaman olduğunu hepimiz görüyoruz. Bu günah bataklığının içinde Allah-u Zülcelâl'e yalvarmak ve O'ndan imdat istemek lâzımdır. Dua, Allah-u Zülcelâl'in yanında çok makbuldur. Ben böyle inanıyorum ki; Biz Allah-u Zülcelâl'e samimi olarak yalvarırsak, istediğimizi bize verecektir. Çünkü her şey O'nun emrindedir.
21-Allah-u Zülcelâl'in rızası ve muhabbeti, insanın çok kıymeti ve her an kaybolabilecek bir cevheridir. İnsanın daima onu araması lâzımdır. İnsan bunu aramadığı zaman kesinlikle bulamaz.
22- İnsan günah işlerken, onu kimse görmese dahi, o, Allah-u Zülcelâl'in yanında sabittir. Allah-u Zülcelâl, bazı günahlar sebebiyle insanı dünyadan imansız olarak ayırabilir. Onun için, insanın, kendini bütün günahlardan muhafaza etmesi gerekir.
23- Şunu unutmamamız lâzımdır ki bu dünya hayatı gelip geçicidir. Çok kısa bir zamandır. Ahiret ise ebedü'l-ebeddir. Onun için Allah-u Zülcelâl'in emir ve nehiylerini unutmayalım. Allah-u Zülcelâl'in bizlere emrettiklerinden vazgeçmeyelim.
24- Bir kimsenin işlediği amel-i salih, Allah-u Zülcelâl'e hiç bir menfaat vermediği gibi, insanın işlemiş olduğu günah da Allah-u Zülcelâl'e hiçbir zarar veremez. Madem ki biz, dünyada nefsimizi o kadar çok seviyoruz, o halde neden onu ahiret azabına müstehak ediyoruz!
25- Şeytan, nefis ve dünya, yırtıcı hayvanların karanlık bir gecede insana hücum ettiği gibi, bizlere hücum ediyor. Eğer bizler, bunları gözümüzle görmezsek, o zaman bizi helak edeceklerdir. Buradaki gözün görmesinden maksad; kalben ve ruhen düşünüp, tefekkür etmektir.
26- O halde mü'mine gerek olan, Allah'u Zülcelâl'in azabından emin olmamak ve rahmetinden ümit kesmemektir. Yine bazı evliyalar buyururlar ki; Mü'min daima ölümü hatırlamalı, ölümü göz önünde tutup unutmamalıdır. Bütün lezzetleri makas gibi kesen ölümdür.
27- Eğer tövbesiz olarak, gafletle dünyadan ayrılıp ahirete gidersek, halimiz çok perişan olur. Onun için tek çaremiz; Allah-u Zülcelâl'in merhamet kapısına varmak, tövbe etmek ve devamlı olarak ağlamaktır. Çünkü ağlamak insanı, cehennem ateşinden muhafaza edecek bir durumdur. Hz.Peygamber (S.A.V) bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor: “Herhangibir kimsenin gözünden, Allah'ın korkusundan dolayı bir sineğin başı kadar yaş aksa, o da yüzündeki herhangi bir yere değse, o yaşın değdiği yere cehennem ateşi değmez”
28- Aklı güzel kullanmak için, daima dini sohbetlere gidilmeli ve o sohbetlerde Allah'u Zülcelal'in kelamına, Hz. Peygamber (S.A.V) 'in hadis-i şeriflerine ve büyük zatların menkıbelerine yer verilmelidir.
29- Hz. Peygamber (S.A.V) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Mü'minler birlerine karşı sevgi ve muhabbette, adeta bir vücut gibidirler. Nasıl vücudun bir organı rahatsız olduğunda, diğer bütün organlar rahatsız oluyorsa, öyle rahatsız olurlar. Onu tedavi etmek için hep beraber uğraşırlar”
30- Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilmek, birbirinden ayırt etmek için bizden önceki seleflerin, Ashab-ı Kiram'ın hal ve hareketlerini öğrenmemiz lazımdır. Bunları öğrendiğimiz zaman, hem kendi noksanlığımız, hem de diğer mü’min kardeşlerimizin noksanları meydana çıkar.
31-Bizden öncekilere bakıp ibret almamız gerekiyor. Onlar da aynen bizim gibi dünyada kaldılar. Belki bizden daha zengin oldular ve belki de bizden de daha uzun yaşadılar. Fakat bak gittiler, onlardan kimse kalmadı geriye...
32-Yağan karın, suda eridiği gibi, günahlar da zikirle eriyeceklerdir.Kar sıcak suyun içine girdiği zaman nasıl erirse, günahlar da "La ilahe illalah" zikri içinde erirler, yok olurlar.
33- "İnsan her hangi bir şey yaptığı zaman; Allah için olup olmadığını, Allah'u Zülcelâl onun o yaptığı şeyden razı mıdır, değil midir, Allah'ın onda muhabbeti var mıdır, yok mudur, diye düşünecek."
34- "Ben doğruyum" demekle doğru olunmaz. Doğruluk ancak, ayet ve hadislerin ışığı altında istikamet üzere olmakla olur.
35-Bu zamanımızda, insanlar günahlar içindedir. Ne kadar bu günahları işlemese de, devamlı olarak gıybet yapmak, dünyadan konuşmak suretiyle kişi kendisini o günahın içine sürüklüyor. Yapılan günahların kefareti, günahlardan sakınmanın çaresi, salihlerin sohbetlerine, zikir meclislerine devam etmektir.
36- İnsanoğlunun hali, balığın hali gibi olması lazımdır. Nasıl ki balık sudan çıkmayı istemiyor ise, insan da Allah ve Resulünün sohbetinin yapıldığı, Allah’u Zülcelal zikrinin yapıldığı yerlerde, Allah ve Resulünün muhabbetine vesile olan yerlerden ayrılmak istememelidir.
37-Her mü'mini Allah’u Zülcelal’in taatından uzaklaştırmak için, binlerce Şeytan musallat oluyor. Kimi namazdan alıkoymak, kimi haram işletmek, kimi vesvese vermek, kimi de istikametten çıkarmak vs. için çaba harcıyor, gayret gösteriyor. Çünkü Şeytan'ın zürriyyeti çoktur. Çarşıda pazarda yalan dolanla insanı saptırmak, mallarının satılması için kusurlarını gizletmek, insanları aldatmakla ilgili vesvese verir. Şeytan bizim düşmanımızdır. Bizim de onu kendimize düşman kabul etmemiz lazımdır.
38- Dünya fitnesine uğramış nice insanlar vardır ki cesetleri kokmuş vaziyette kıyıda köşede bekliyor.
39-Bir ibadet halis olduğu zaman, Allah'u Zülcelâl insanın vucuduna, ruhuna, bir burhan, bir delil, bir kuvvet nasip ediyor.
40- Amel yapmakta gevşekliğe düştüğümüz zaman: "Böyle gidersem ben helak olurum, Allah’u Zülcelal bu dünyaya bunlar için mi göndermiş beni, ben ne yapıyorum. Ahirete ne götüreceğim!" diye düşünmeliyiz.
40- Amel yapmakta gevşekliğe düştüğümüz zaman: "Böyle gidersem ben helak olurum, Allah’u Zülcelal bu dünyaya bunlar için mi göndermiş beni, ben ne yapıyorum. Ahirete ne götüreceğim!" diye düşünmeliyiz.
41- Yalnız dikkat edin, hepimiz tecrübe etmişiz ve siz de tecrübe ederseniz göreceksiniz ki nefis insana; "Bu iş olmaz, dağ iğneyle bitmez. Bu zikri yapamazsın. Kendini doğru bir insan yapamazsın, sen hidayete eremiyorsun" diyerek sahte engeller çıkartıyor. İnsan görevlerini yapmazsa ne yapacak; hep boş işlerle uğraşacak.
42- İnsan hata yaptığında: "Ya Rabbi, ben pişman oldum, ve yahutta boşu boşuna vaktim geçti, hiç bir şey yapamadım, ne dünya ne ahiret, vaktimi hep boşa geçirdim. "Estağfirullah" Ya Rabbi ben pişman oldum, Ya Rabbi bana kuvvet ver" demelidir.
43- Nasıl olur da, insan, Allah’u Zülcelal’e itaat etmez. O Allah öyle bir Allah'tır ki; bütün dünyayı, kıyameti, kabri ve cenneti kudret elinde tutmaktadır.
44-Bugün kaçırılan fırsatın pişmanlığı kefene sarıldıktan, toprağın altına girdikten sonra fayda vermez.
45- Evliya varsa mutlaka onu seveceksin. Sevmediğin zaman sen iyi değilsin demektir. Bunu böyle bilmemiz lazım.
46- Dünya; öyle bir aldatma ile bizi gaflete sürüklüyor ki; şöyle yapacağım, böyle yapacağım, yarın şunu yapacağım, öbür ay bunu yapacağım diyerek, devamlı bizi oyalıyor, tâ kabre girinceye kadarda oyalayacak.
47-Mü'min kardeşlerimizin üzerimizdeki diğer bir hakkı da; fiilen yardıma muhtaç olduğunu görünce, onun istemesine gerek kalmadan yardımına koşmak ve kendi işini sonraya bırakmaktır.
48- Şunu iyice bilmeliyiz ki, bu kadar âlim ve salih kimselerin tasavvuf ve tasavvufun kural ve kaideleri hakkında kitaplar yazmaları, bunları savunmak için değil; insanı Allah-u Zülcelal'in rızasına götüren bu yola bilmeden veya bilerek düşmanlık eden kötülemeye çalışan kimselerin içinde bulundukları bu büyük yanlıştan dönmeleri içindir.
49- Allah için birbirini, sevmek ve O’nun yolunda dost olmak ve Allah için buğz etmek en üstün ahlaklardandır. Allah için sevmek, Allah-u Zülcelal’i sevmenin meyvesidir.
50-Bir şeyi seven onu çok anar. Demek ki Allah-u Zülcelal’i sevmenin alameti, O’nun zikrini sevmek, kelamı olan Kur’an’ı sevmek, peygamberini, veli kullarını ve O’na nisbet edilen her şeyi sevmektir.
51-Dünyaya ait şeyleri sevmekten kurtulmanın çaresi, bu güzel şeylerin hakikatte güzel olmadıklarını, güzel oldukları kabul edilse bile fani ve geçici oldukları için sevgiye değmediklerini ve üstelik onları sevenlerin dinine ve ahiretine çok zarar verdiklerini düşünmektir.
52- Allah sevgisinin alametlerinden birisi de kalbi dünya malından çekip, tamamen Allah-u Zülcelal’e vermek ve nefsin bütün kötü arzularına karşı hakkı tercih ederek Allah-u Zülcelal’e yönelmektir.
53-“Sevginin alameti, sevdiğinin isteğini kendi isteğine tercih etmektir. Allah-u Zülcelal heveslerden sakınmayı istediğine göre, O’nu sevmenin alameti heveslerden sakınmaktır.”
54-Allah'u Zülcelal'e karşı ibadet yapmak ve O'nu razı etmeye çalışmak insanın yanında çok kıymetli olmalıdır.
55-Ben kesin olarak bir daha günah işlemeyeceğim dediğimiz zaman, Allah'u Zülcelal tövbemizi kabul eder. Bütün günahlarımızı affedip sevaba çevirir. Ama yaptığımız tövbe samimi olmalıdır. Ne zaman şeytan ve nefse mağlup olup günah işlersek yine hemen Allah'u Zülcelal'e dönüp tövbe etmemiz lazımdır.
56- İnsan, zikir yapan kimselerle oturmalıdır. Çünkü onlar daima Allah'u Zülcelal ile beraberdirler. Zikir yapanlarla oturduğumuz zaman, onların üzerine gelen Allah'u Zülcelal'in rahmetinden bizde istifade ederiz. Rahmet bizim üzerimize de gelir.
57-Gıybet yaptığımız zaman tüm sevaplarımızı gıybetini yaptığımız insanlara dağıtmış oluruz. Peki bu helak olmak değildir de nedir?
58-İbadet etmek Allah'u Zülcelal'in yanında çok kıymetli olduğu gibi yasak ettiği şeylerden sakınıp uzak durmakta o nisbette kıymetlidir. Çünkü Allah'u Zülcelal kendisine karşı ibadet yapılmasını nasıl sevmekte ise; yasak ettiği işlerede o derece buğz edip, onu işleyen kimselere karşı da gazaplanmaktadır.
59- Bunu hepimizin çok iyi bilmesi lazımdır ki, insanın merakı neyin üzerine olursa, Allah'u Zülcelal sekarat (ölüm anında) esnasında ona bu merakını verir.Onun için insan kalbinde, daima Allah'u Zülcelal'in rızası ve ahiretin merakı olmalıdır.
60-Daima dünya ile meşgul olduğumuz için gaflete düşüyoruz. Onun için ara sıra kendi halimizi biraz düşünüp günahlardan muhafaza olmak ve ameli salih yapmak için nefsimize hitapta bulunmamız ve onu ikrah etmemiz (zorlamak) lazımdır
61-İnsan daima, Allah'u Zülcelal'i razı etmek için niyetli olmalıdır. "Yarabbi! Ölmeden önce seni razı etme niyetim vardır. Bu niyeti bende sabit kıl. Ve razı olacağın ameli salihi bana nasibet" diye niyet etmek lazımdır.
62-kalb ile Allah'u Zülcelal'in zikri yapılmadığı zaman, muhakkak şeytan kalbe musallat olacak ve onun sahibi de daima günahların içerisinde dolaşacaktır.
63- Allah'u Zülcelal bizi islam dinine girmekle şeref lendirmiştir. Bu İslam nimetine şükretmeyi terketmek sekarat esnasında ve kıyamet günü ebedi olarak cehenneme girme-mize, imanımızın elimizden alınmasına sebep olabilir. Onun için daima; “Yarabbi! Bana İslam dinini nasip ettiğin için sana sonsuz hamd-ü senalar olsun” diye Allah'u Zülcelal'e şükretmemiz lazımdır.
64- Zahiri olarak bir düşmanın, elindeki silaha mermi koyup sizi vurmak için karşınızda dursa, ona karşı herhangi bir tedbir almayacak mısınız? İşte şeytanın da insana karşı olan düşmanlığı böyledir.
65- İnsan Allah'u Zülcelal ile arasını düzeltirse, Allah'u Zülcelal'de onunla diğer insanların arasını düzeltecektir.
66- Halbuki gıybet yapan kişinin hali, elinde bulunan mallarını müsrifane bir şekilde etrafa dağıtan kimsenin hali gibidir. O da gıybet yaparak binbir zorluklarla kazandığı sevaplarını gıybetini yaptığı insanlara dağıtmaktadır.
67- İşte şimdi nefsimizin üzerine hangi amel ağır geliyorsa, o amel kıyamet gününde mizanda sevap tarafını öyle ağırlaştıracak. Günah tarafın ise hafif olacaktır. Ve bu ameller bizi cenneti alaya müstehak edecektir. Ruhumuz çıksada nefsimize zor gelen amelleri yapmamız lazımdır. Çünkü bu ruh, bir gün nasıl olsa çıkacaktır.
68-Daima Allah'u Zülcelal'den, bizden razı olacağı sebepleri halleri istememiz lazımdır. Çünkü hazine Onun elindedir. Bu haller O'ndan istediğimiz zaman, cömerttir, hazinelerinden bize verecektir.
69-İnsan ibadetin üzerinde iken cennettedir, günah işlediği esnada da cehennemdedir. Öyle ise günah işlediğimiz esnada ölürsek, kendimizi çok büyük bir tehlikeye atmış oluruz. Ben günah işleyeyim sonra tövbe ederim dediğimiz zaman, Allah'u Zülcelal yapacağımız o tövbeyi de kabul etmez.
70- "Daima, tövbe edeyim de, belki Allah'u Zülcelal bana hakiki samimi tövbeyi nasib eder, yine tövbe edeyim, yine tövbe edeyim, diyerek tövbeden geri kalmamamız, tövbenin üzerinde olmamız lazımdır."
71-Esasen insan ibadetini sadece Allah'u Zülcelal'in zatı için O'nun aşkı ve muhabbeti için yapmalıdır. Kendi nefsimizin azaba uğramasından korktuğumuz veya cennet nimetlerine müstehak olmak için değil de, Allah'u Zülcelal ibadet edilmeye layık olduğu için ibadet yapmamız lazımdır.
72- biz nefsimizin takati miktarınca O'nun ibadetini yapalım. Samimi olarak bu ibadeti yapmaya çalıştığımız zaman eğer yapamazsak dahi Allah'u Zülcelal inşaallah o yaptığımız eksik olarak veya isteyip te yapamadığımız ibadeti kabul edecektir.
73-Allah'u Zülcelal'e karşı yalvarıp, tövbe etmeliyiz, hatta ibadetlerimizden dahi Allah'u Zülcelal'e sığınalım. Çünkü ne kadar güzel yaparsak yapalım yinede yaptığımız ameller O'nun Kudret ve azametine , layık değildir, eksiktir.
74-Allah'u Zülcelal kullarının kendisine karşı daima, fakir, zillet içinde görüp, kendisini de kudret ve azamet sahibi olarak görüp bilmesini ister. Bu hal çok kolay olmasına rağmen altında nice menfaatler gizlidir.
75-İnsan şöyle düşünürse yabancı kadına bakmaz. Kendi gözü daha yabancı kadına varmadan, Allah'u Zülcelal'in gözünün kendisi üzerinde olduğunu yakinen bilip idrak etmelidir.Daha o kadına bakmadan, Allah'u Zülcelal beni görüyor, diye itikad etmelidir. Eğer insan böyle bilirse, kolay kolay yabancı kadına bakmaz.
76-Eğer Allah'u Zülcelal'i kudret ve azamet sahibi bilirsek, herşeyi yapabileceğini, hatta dilerse bizden imanımızı alarak ebed ül-ebed cehennemde yakabilir diye bilirsek kolay kolay günaha düşmeyiz.
77- İnsanın bu dünyada yabancı kadınlara şehvetle bakması, zaman zaman Allah'u Zülcelal'in haram kılmasına rağmen zina yapması veya buna benzer şehvet içeren günahları işleyip cehenneme gitmesi çok büyük bir akılsızlıktır. Halbuki insan şehvetini cennete bıraktığı zaman büyük bir karın ve şerefin sahibi olacaktır.
78- İnsan, yaptığı ameli, mücahedeyi ve kuvvetini kendi nefsinden bilmemelidir. Herhangi bir amel yaptığında, kendisine bir hal geldiğinde bunu Allah'u Zülcelal'in minneti, nimeti, fadlı keremi ve vergisi olarak bilmelidir. Böyle olduğu zaman Allah'u Zülcelal bize sahip çıkar.
79-Allah'u Zülcelal bizi kendi huzuruna kulluk vazifesini yapmış olarak görmek istiyor. Onun için kendimizi daima onun karşısında kul olarak grömemiz ve vazifelerimizi yerine getirmeye gayret göstermemiz lazımdır.
80-Ben dünyada bulunduğum müddetçe, daima Allah'u Zülcelal'in merhametinden bahsedeceğim. Hem bana hem de diğer mü'min kardeşlerime merhamet etmesi için hep O'nun merhametini anlatacağım.
HİZMET ANLAYIŞI
Seyda Muhammed Konyevi (K.S) Hz. buyurdular ki: "Ben dünyada yaşadığım sürece, daima Allah-u Zülcelal' in rahmetinden bahsedeceğim. Ümit ediyorum ki, Allah-u Zülcelal mahşer gününde bizlere, İnşallah-u Teala rahmeti ile muamele edecektir."
Hizmetini yürütürken hep bu anlayış ve metodla Ümmet-i Muhammed' e müşfik yaklaşmaktadır. Gelenlerin dertleriyle birbir ilgilenmekte, sorunlarını ve sorularını dinleyip çözüm yolları aramaktadır.
Manevi olarak yol göstermekte, tasarrufları devam etmektedir. Kapısına gelmiş olanları ayrım yapmadan kucaklamaktadır. Allah (C.C) hizmetlerini daim etsin. Başımızdan eksik etmesin (Amin)
|
|
|
Hz.Veysel Karani Kimdir? |
|
Yazar: RasitTunca - 06-21-2018, 04:28 PM - Forum: Evliyalar Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Veysel Karani Hz. :
Baykan İlçesi’nin en önemli özelliği, büyük zatlardan olan Hz. Veysel Karani’nin türbesinin İlçe’nin 8 Km. güneybatısında bulunan Ziyaret Beldesi’nde bulunmasıdır. Türbenin burada olması nedeniyle binlerce insan İlçe’ye akın etmekte ve İlçe’yi canlandırmaktadır.
Türbesinin İlçe’de olması nedeniyle burayı önemli bir ziyaret merkezi haline getiren Hz. Veysel Karani’nin 555-560 yılları arasında doğduğu tahmin edilmektedir. Doğum yeri Yemen’in Karen Köyü’dür. Soyu Yemen Kabilelerinden Muradoğulları’ndan gelmektedir. Babasının ismi Amir’dir. Kendisinin asıl ismi Üveys Bin Amir-i Karenî’dir. Karen Köyü’nün bir mutlu seherinde dünyaya gelen küçük Üveys, Muradoğulları’ndan Amir’in mütevazı evini mutlulukla doldurur. Dört yaşında iken babası vefat eder. O, annesinin başka kimsesi bulunmadığından bin bir güçlükle herhangi bir tahsil görmeden, semavi dinlere ve kitaplara ait herhangi bir bilgisi olmadan büyür.
Üveys büyüdükçe kendisinde doğuştan mevcut olan “Tek Tanrı’ya İnanç” hissi de gelişir. O’nu kimse anlamaz, söylediklerine güler, alay ederler. Kendisini anlayan, dinleyen, derdine ortak olan tek insan annesi idi.
Gönlü ulvi hislerle kaynaşan ve artık çalışıp annesine bakabilecek çağa gelen genç Üveys, bir iş aramaya koyulur. Sonunda kendisine en uygun işi seçer. Kendisiyle alay eden, kendisini anlamayan insanlardan uzaklaşmak ve endi iç dünyasıyla başbaşa kalabilmek için deve çobanlığı yapmaya başlar.
Hz. Veysel Karani deve çobanlığı yapmaya başlayınca ihtiyar ve hasta annesi olmasa deve otlattığı sakin vadilerden Karen’e inmeyi hiç istememektedir. Kendi uzletgahında Allah ile başbaşa kalmaktan bir an olsun ayrılmak istememektedir. Artık Hz. Veysel Karani’nin ufku öyle geniş, aydınlık, gönlü öyle duyarlıdır ki, her an bir kurtarıcının haberini beklemektedir.
Ve beklediği kutlu haber çok geçmeden kendisine ulaşır. Bu haber Allah’ın son Peygamberi Hz. Muhammed’in zuhur ettiği ve insanları “Hak Din’e” davet ettiği haberidir. Hz. Veysel Karani bf haberi duyunca hiç kimsenin irşad ve teşviki olmadan Müslüman olur, İslam’a ve Hz. Muhammed’e gönülden bağlanır. Annesine de Kelime-i Tevhid’i bizzat kendisi öğretir.
Hz. Veysel Karani Müslüman olunca yüce peygamberin nurlu yüzünü görebilmek aşkıyla yanar tutuşur. Hz. Veysel Karani, Allah Resulü’nü görme arzusunu birkaç defa pek sevdiği annesine açarsa da, çok ihtiyar ve âmâ (kör) olan annesi, kendisine bakacak kimse olmadığından izin vermez. Hz. Veysel Karani’nin yaşı kırk’ın üzerine gelir. Oğlunun gönlünde patlayan yanardağları çok iyi hisseden anne, çaresiz “Ancak Medine’ye gidip hemen gelmek, Hz. Peygamber’i orada bulamayacak olursa teşriflerini beklemeden dönmek.” Şartıyla kendisine izin verir.
Gönlü Allah aşkıyla, Peygamber muhabbetiyle dolu olan Hz. Veysel Karani, izin alınca durmaz ve Medine yollarına koyulur. Issız vadiler, dağlar, tepeler, kızgın çölleri aşar ve Peygamber beldesi Medine’ye ulaşır. Hz. Peygamber’in evine giden Hz. Veysel Karani, Peygamberimizi evde bulamaz. Peygamber Efendimiz o sırada Tebük Seferi’ndedir. Peygamberimizi bulamayınca çok üzülür. Hz. Veysel Karani, annesine verdiği sözü hatırlar. Hz. Aişe (R.A.)’ye “- Kainatın efendisine selamımı söyleyiniz. Cennet sabahlarını andıran mübarek yüzlerini doya doya görmek isterdim. Lütfen, içimin aşk-ı Muhammed’i (S.A.V.) ile yandığını, gönlümün bitmez niyazını bildiriniz.” Diyerek ayrılır ve tekrar Yemen yolunu tutar.
Peygamber Efendimiz seferden dönünce Hz. Aişe’ye şöyle hitap ettiler:
“- Ya Aişe, evimize hangi ulu kişi geldi? Bu Rahmani kokular, bu İlahi lezzet nedir?
Ey Allah’ın Resulü; Yemen Oymağı’ndan Karen Köyü’nden Üveys adında bir zat sizi ziyarete geldi. Mukaddes Cemâlinizin bağrı yanık aşıklarındanmış. Zat-ı âlinizi bulamayınca çok üzgün bir halde ayrıldı. İşte o adam gittikten sonra evin içinde bu ulvi kokuları hissettim.
• Ya Aişe, sen o zatı gördün mü?
• Evet ey Allah’ın Resulü. Sağ gözümün ucu ile baktım.
• Öyleyse o gözünü bende ziyaret edeyim. Görüşün ve gördüğün mübarek olsun.”
Bir müddet sonra Mescid-i Nebevi’ye geçen Resulullah, Sahabelerine seslendiler;
“ – Müjdeler olsun, Üveys’i gören gözü ziyaret ettim, gelin siz de benim gözümü ziyaret edin.
Ve buyurdular; “Bana Yemen tarafından rahmani kokular geliyor. Şüphesiz tabii’nin en hayırlısı Üveys’tir.”
Resulullah son hastalıklarında Hz. Ömer, Hz. Ali ve Hz. Aişe’ye vasiyet buyurdular :
“ Benden sonra arkamdaki hırkamı, Üveys’e veriniz.”
Yine Resulullah buyurdular :“Benim ümmetimde Üveys adında bir kişi vardır. Kıyamet gününde Rebia ve Mudar Kabileleri’nin koyunları tüyü sayısınca günahlı kişilere şefaat edecektir.”
Resulullah’ı göremeden tekrar Karen’e dönen Hz. Veysel Karani yine deve çobanlığı yapmaya devam eder. Yine Karen halkı ona divane gözüyle bakar ve O’nunla alay ederlerdi. O yine herkesten uzak kendi uzletgah’ında ibadetleriyle meşgul olur, gönlü Allah aşkı, Peygamber sevgisiyle dolar taşardı.
Peygamberimizin vefatından sonra Hz. Ali ve Hz. Ömen Üzeys Hz.’ni bulur ve Peygamberimizin vasiyeti üzerine Hırka-i Şerifi Hz. Veysel Kanani’ye verirler. Peygamberimizin hırkasının Hz. Veysel Karani’ye verilmesinden sonra ve Peygamberimizin O’nun hakkındaki övgülerinin duyulmasından sonra Hz. Veysel Karani’nin gözünde değeri artar, herkes ona hürmet eder.
Annesi vefat etmiş bulunan Hz. Veysel Karani’nin yüceliği bu hadiseden sonra Karen’de bilindiği ve kendilerine olan hürmet arttığı için köyden ayrılırlar. Kûye’ye giderler.
Hz. Veysel Karani’nin Kûye ve Basra taraflarındaki hayatı da eskisi gibi yine ıssız vadilerde, tabiatın kucağında ve kendi uzletgahında Hakk’a niyazla geçmektedir.
Hz. ali’nin halifeliği sırasında iki Müslüman grup arasında çıkan Sıffin Savaşı’nın hazırlıkları esnasında Hz. Ali tarafında, safında savaşa katılması ricasıyla Medine’ye davat edilirler. Memnuniyetle bu davete icap eden Hz. Veysel Karani hemen Medine’ye hareket ederler, daha sonra da Hz. Ali’nin yanında Sıffin Savaşı’na katılırlar.
Sıffin Savaşı esnasında Veysel Karani’de yaralanarak, Hicret’in 37. Senesinde (Miladi 657) Şevval ayının 18. günü Fırat Nehri kenarında savaş meydanında şehit olur.
Sıffin Savaşı’nda şehitlerin büyük çoğunluğu savaşın olduğu yerde toprağa verildi. Şehitlerini memleketlerine götürmek isteyenler için tabutlar yaptırıldı. Şehitlerin içinde Hz. Veysel Karani’de vardı. Mübarek naaşı için üç ayrı kabile toplanmış ve sahip çıkmışlardır. Şehit birdi, ancak sahipleri üçtü. Saatlerce tartıştılar. Ne var ki, hiçbir kabile diğerini tatmin edip inandıramadı. Sonunda iş Hz. Ali’ye ulaşınca O, olayı islami açıdan anlatmaya çalıştı. Hz. Veysel Karani’nin köken itibariyle Yemen’li olduğunu ve Yemenlilere verilmesi gerektiğini belirtti. Ancak, diğer iki kabile bu teklife razı olmadılar. Hz. Ali kur’a çekme teklifinde bulundu ise de buna da razı olmadılar. Bunun üzerine Hz. Ali “Peki, dedi... Veysel Karani’nin mübarek naaşını ben korumaya alıyorum... Yarın görüşürüz.” dedi ve her üç kabile başkanları dağıldılar. Hz. Veysel Karani son kerametini gösterdi ve sabah kalktıklarında her üç kabilenin tabutlarında da göründü. Her kabile birbirinden habersiz naaşın kendilerine verildiğini zannederek sessizce naaşı alarak, biri Yemen yolunu, biri Şam yolunu, biri de Bitlis yolunu tuttu.
Allah aşkının potasında eriyen Veysel Karani Hz.’nin kerameti böylece yeni olayların çıkmasını önler. Rivayetler O’nun şahadetini ve kerametini böyle anlatır. Ancak, her şeyi bilen yüce Allah’tır. O’nun defni ve mezarıyla ilgili anlatılanlar birer rivayete dayanır. Nereye ve nasıl defnedildiği konusunda kesin bir bilgi yoktur. Nerede olduğunu ancak yüce Allah bilir.
Keşifleri :
Kahveyi bulan o’dur.
Üveys bir gün develeri otlatırken buruşuk meyvelerden birisini ısırdı. Acıydı. “ Allah (c.c) her bir nimeti fayda için yaratmıştır.” Diyerek acı bulduğu o meyvelerden birazını ateşin üzerine attı, kavurdu, çiğnedi acılıkları kalmamıştı. Bir saat sonra Üveys’in aklı içi bir olmuştu. Daha sonra iyi düşünmeye, kendisine güvenmeye başlamıştı. Üveys derhal yakışan ismi söyledi. “Madem ki yiyeni keyiflendiriyor (keyfe) olmalıdır.” Dedi. Günümüzde Keyfe adı kahve olarak anılmaktadır.
Hz. Veysel Karani’nin İlmi Yönü :
Hz. Veysel Karani, dünyanın batıl inançlarla karanlık içinde yüzdüğü bir dönemde, İslam’ın doğuşundan önce Yemen’in Karen Köyü’nde bu aleme gözlerini açan bir velidir. Hem de velilerin öncüsüdür. Doğuşunda gönlünü ışıklandıran tek Allah inancı daha çocukluk yıllarında başlamış, olgunluk çağına geldiğinde bu inanca Peygamber sevgisi eklenince, iç aleminde dış alemleri görür pencereler açılmıştır. Okul görmediği, bir harf bilmediği halde yüce Allah ona gayb alemlerini açmıştı. Hiçbir öğretmene gerek duymadan gizli hazinelerini öğrenmek ve görmek mutluluğunu bağışlamıştır.
O’nun zengin gönül ikliminde sürekli olarak Allah’a ve yüce Peygamberine sevgi çiçekleri yeşermişti. Hz. Peygamber daha dünyayı aydınlatmadan yıllar önce tek tanrı görüşüne ve peygamberin geleceğine inanmış olması, O’nun erdem dolu niteliklerinin en üstünüydü.
Alemler serdarı Hz. Peygamberi dünya gözüyle görmeden O’na aşık olmuştu. O’nu görebilmek iştiyakıyla doluydu. Ne var ki, gönül gözüyle her zaman gördüğü Hz. Peygamberi dünya gözüyle görememiştir.
Hz. Peygamberin " Cennet anaların ayakları altındadır.” Hadisi ile buyurduğu anne sevgisinin kutsallığını, yatalak annesine bir ömür boyu gösterdiği üstün hizmet ve ilgisiyle, insanoğluna en güzel örneği hiç kuşkusuz Veysel Karani Hz. vermiştir.
Hz. Veysel Karani’nin tabii’nin en ulusu olduğu, Allah ve Resulü nezdinde çok sevilen bir kişi olduğu, gerek Peygamber efendimizin hadislerinden, gerekse İslam alimlerinin ortak yorumlarından anlaşılır.
Veysel karani Hz.’nin hayatı, derinliklerine erişilmeyen bir ummandır. Bütün yaşamını deve çobanı yanında ibadet ve itaatle sürdürmüştür.
Allah’ın bahşettiği eşsiz yüceliği de Peygamberin hırkasının kendisine verilmesinden sonra anlaşılabilmiştir. Böylece o güne kadar deli divane olarak görülen Veysel Karani Hz. halkın gözünde kutsallaşmış, gönüllerde layık olduğu altın tahta oturmuştur.
Allah’ın velileri her zaman insanların gönlünde taht kurmuştur. Onları her toplum kendilerine mal etmek istemiştir. Sahip çıkmışlardır. Kendileri tek olduğu halde Anadolu’muzun birçok yerinde makamları bulunmaktadır.
Hz. Peygamber bir hadisinde;
“ Beni ziyaret etmek imkanına erişemediğinizde, kardeşim Veysel Karani’yi–Makamını-ziyaret ediniz.” buyurmuştur.
Velilerin öncüzü Veysel Karani Hz.’ne izafe edilen ve İslam devletlerinin topraklarına kubbeler yapılarak serpilmiş bulunan makamların en önemlilerinden biri hiç kuşkusuz Baykan İlçesi sınırları içindeki bu kutsal makamdır.
Siirt, Baykan İlçesi’ndeki Veysel Karani Hz. makamı, en çok ziyaret edilen makamların başında gelir. Yıllık ziyaretçi adedi yüzbinleri aşar. Burada Veysel Karani Hz. huzurunda eller duaya kalkar, dilekler tutulur, kurbanlar kesilir.
Veysel Karani Hz.’ne ait külliyenin temeli Selçuklular Dönemi’nde atılmış, ilk olarak ta Veysel Karani Türbesi yapılmıştır. Daha sonra 1967’de onarım görmüştür.
Veysel Karani Külliyesi, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün girişimleriyle 1974 yılından itibaren çok daha bakımlı bir görünüme kavuşmuştur. 1982 yılında avlu düzenlenmesinden sonra, 1983’te kesimhane binaları, daha sonra da otel ve konukevi binaları devreye sokulmuştur.
Yunus Emre’nin Dilinden
VEYSEL KARANİ iLAHiSi
Rum’da, Acem’de aşık oldum
Yemen İllerinde Veysel Karani
Enbiya sevdi ve dostum dedi
Yemen illerinde Veysel Karani
Anasından doğdu dünyaya geldi
Melekler altına kanadın yaydı
Resulün hırkasın, tacını giydi
Yemen illerinde Veysel Karani
Erenler önünde kemer belinde
Aknurdan beni var o sağ elinde
Üveys sultan derler Hak divanında
Yemen illerinde Veysel Karani
Sabah ibadetin yapar giderdi
Gizlice Rabbine niyaz ederdi
Anın işi gücü deve güderdi
Yemen illerinde Veysel Karani
Bin deveyi bir akçeyi güderdi
Anın da nısfını zekat ederdi
Develer bilesine tevhid ederdi
Yemen illerinde Veysel Karani
VEYSEL KARÂNÎ
Peygamber efendimiz zamânında yaşamış büyük velî. İsmi Üveys bin Âmir el-Karnî'dir. Yemen’in Karn köyünde doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 657 (H.37) târihinde şehîd edildi. Peygamber efendimizin sağlığında müslüman oldu. Fakat görmediği için Sahâbî olamadı. Peygamber efendimiz zamânında Medîne’ye gelmedi. Tâbiînin büyüklerinden olduğu hadîs-i şerîfte bildirildi. Hazret-i Ömer’in halîfeliği sırasında Medîne’ye geldi. Çok alâka ve hürmet gördü. Önceleri kendi memleketi Yemen’de yaşadı. Sonra Basra'ya gitti.
Veysel Karânî hazretleri, Yemen’de iken deve güder, geçimini onunla temin ederdi. Geçimi, yaşaması pek sâdeydi. Hasta, âmâ ve ihtiyar annesinden başka kimsesi yoktu. Güttüğü develer için belli bir ücret istemez, ne verirlerse kabul ederdi. Fakir olanlardan hiç ücret almazdı. Aldığının yarısını sadaka olarak fakirlere dağıtır, kalanını da kendi ihtiyaçlarına ve annesine harcardı.
Müslüman olduktan sonra bütün ömrü boyunca sevgili Peygamberimizin aşkı ile yanıp tutuştu. Bir an bile Rabbini unutmadı. Kulluğunda o dereceye yükseldi ki, her hâli, her hareketi ve her sözü insanlara ibret ve nasîhat oldu. Kimseden incinmemiş ve kimseyi incitmemiştir. Onun en önemli vasfı; Peygamber efendimize olan aşkı, ibâdete canla başla devâmı ve annesine saygısıdır. Annesine çok hizmet edip, hayır duâsını aldı. Resûlullah efendimizi görmeği çok arzu ediyordu. Defâlarca Peygamber efendimizi görmek için annesinden izin istedi. Annesi, kendisine bakacak kimsesi olmadığı için izin veremedi.
Peygamber efendimiz; "Üveys-i Karnî, ihsân ve iyilikte Tâbiînin hayırlısıdır.” buyurdu. Resûlullah efendimiz, zaman zaman mübârek yüzünü Yemen tarafına döndürür ve; “Yemen tarafından rahmet rüzgârı estiğini duyuyorum.” buyururdu. “Kıyâmette Allahü teâlâ Üveys sûretinde yetmiş bin melek yaratır ve Üveys’i onların arasında Arasat’a götürürler. Cennet’e gider ve Allahü teâlânın dilediği (bildirdiği)nden başka mahlûk hangisinin Üveys olduğunu bilmez.” “Ümmetimden bir kimse vardır ki, Rebî’a ve Mudar kabîlelerinin koyunları kıllarının adedince kişiye kıyâmette şefâat edecektir.” buyurdu. Arabistan’da bu iki kabîlenin koyunları kadar kimsenin koyunu olmadığı söylenmiştir. Eshâb-ı kirâm; “Yâ Resûlallah, bu kimdir?” dediler. Peygamber efendimiz; “Allah’ın kullarından biri.” buyurdu. Biz hepimiz kullarız, ismi nedir? dediler. “Üveys.” buyurdu. Nerelidir? dediler. “Karnlıdır.” buyurdu. O sizi gördü mü? dediler. “Baş gözü ile görmedi.” buyurdu. Hayret, size bu kadar âşık olsun da, hizmet ve huzûrunuza koşup gelmesin! dediler. “İki sebepten: Biri hallerine mağlubdur. İkincisi ise benim dînime bağlılığından dolayıdır. İhtiyar bir annesi vardır. Îmân etmiştir. Gözleri görmez, el ve ayakları hareket etmez. Üveys gündüzleri deve çobanlığı yapar, aldığı ücreti kendisinin ve annesinin nafakasına harcar.” buyurdu. Biz onu görür müyüz dediler. Hazret-i Ebû Bekr’e; “Sen onu kendi zamânında göremezsin.” Ama hazret-i Ömer ve hazret-i Ali’ye; “Siz onu görürsünüz. Sol böğründe ve avucunun içinde bir gümüş miktarı beyazlık vardır. Bu baras hastalığı beyazlığı değildir. Ona varınca, benim selâmımı söyleyin ve ümmetime duâ etmesini bildirin.” buyurdu.
Veysel Karânî hazretleri gece-gündüz ibâdet ve tâatle vakit geçirirdi. Kendini halktan gizlerdi. İlk zamanlar herkes ona dîvâne gözü ile bakıyordu. Sonradan onun büyüklüğünü anladılar, çok ikrâm ve hürmet göstermeye başladılar. Bunun üzerine, annesinin vefâtından sonra Karn köyünden çıkıp Kûfe şehrine gitti.
Peygamber efendimizin vefâtı yaklaşınca, hırkanızı kime verelim? dediler. “Üveys-i Karnî'ye verin.” buyurdu. Resûlullah’ın vefâtından sonra hazret-i Ömer ile hazret-i Ali Kûfe’ye geldiklerinde, Ömer (radıyallahü anh) hutbe esnasında; “Ey Necdliler, kalkınız!” buyurdu. Kalktılar. Aranızda Karn’dan kimse var mıdır? buyurdu. Evet dediler ve birkaç kişiyi ona gönderdiler. Hazret-i Ömer, onlardan Üveys’i sordu. Biliyoruz. O, sizin bildiğinizden pek aşağı bir kimsedir. Dîvânedir, akılsızdır ve insanlardan kaçar bir hâli vardır, dediler. “Onu arıyorum, nerededir?” buyurdu. Arne vâdisinde develerimize çobanlık yapmaktadır, biz de karşılığında ona akşam yiyeceği veririz, saçı-sakalı karışıktır, şehirlere gelmez, kimse ile sohbet etmez, insanların yediğini yemez; üzüntü ve neşe bilmez. İnsanlar gülünce, o ağlar; insanlar ağlayınca o güler dediler. “Onu arıyorum.” buyurdu. Sonra hazret-i Ömer’le hazret-i Ali, onun olduğu yere gittiler. Onu namaz kılar gördüler. Allahü teâlâ, develerini gütmesi için bir melek vazifelendirmişti. Namazı bitirip selâm verince, hazret-i Ömer, kalktı ve selâm verdi. Selâmı aldı. Hazret-i Ömer; “İsmin nedir?” diye sordu. “Abdullah, yâni Allah’ın kulu.” dedi. “Hepimiz Allah’ın kullarıyız; esas ismin nedir?” diye sordu. “Üveys” dedi. “Sağ elini göster.” buyurdu. Gösterdi. Hazret-i Ömer; Peygamber efendimiz size selâm etti. Mübârek hırkalarını size gönderip; “Alıp giysin, ümmetime de duâ etsin.” diye vasiyet buyurdu, dedi.
“Yâ Ömer! Ben zayıf, âciz ve günahkâr bir kulum. Dikkat buyur, bu vasiyet başkasına âid olmasın?” deyince; “Hayır yâ Üveys, aradığımız kimse sensin. Peygamber efendimiz senin eşkâlini ve vasfını belirtti.” cevâbını verdi.
Bunun üzerine, Hırka-i şerîfi hürmetle aldı, öptü, kokladı, yüzüne gözüne sürdü. Sonra; “Siz burada bekleyin.” dedi. Yanlarından ayrıldı. Biraz ileride hırkayı yere bırakıp, yüzünü yere koydu. Cenâb-ı Hakk’a şöyle duâda bulundu:
“Yâ Rabbî! Sevgili Peygamber efendimiz, ben fakir, âciz kuluna hazret-i Ömer ve hazret-i Ali ile Hırka-i şerîflerini göndermiş.” dedi. Günahkâr olan bütün müslümanların affı için duâ etti. Bir çok günahkâr müslümanın affolduğu bildirilince, Hırka-i şerîfi hürmetle giydi.
Veysel Karânî hazretleri, kendisine hırka verildikten sonra Yemen’den Kûfe’ye gitti. Kûfe’ye gittikten sonra çok az kimse onu görebildi. Görenlerden biri Harem bin Hayyan’dır. Harem bin Hayyan anlatır: "Üveys’in şefâatinin ne derecede olduğunu bildiren hadîsi işitince, onu görmek istedim. Kûfe’ye gidip, onu aradım. Nihâyet Fırat Nehri kenarında abdest alırken buldum. Daha önce hakkında mâlûmâtım olduğundan onu tanıdım. Selâm verdim. Selâmımı aldı. Bana baktı. Müsâfeha etmek istedim, elini vermedi. “Allah sana merhamet eylesin, seni bağışlasın ey Üveys, nasılsın?” dedim. Onu o kadar sevmiştim, ona o kadar acımıştım ki ağladım. Çünkü çok zayıftı. O da ağladı ve; “Allah sana hayırlı ömür versin, ey Harem bin Hayyan! Nasılsın ey kardeşim! Beni sana kim gösterdi?” dedi. İsmimi ve babamın ismini nasıl bildin ve hiç görmeden beni nasıl tanıdın? dedim. “Her şeyi bilen ve her şeyden haberi olan bana bildirdi. Rûhum senin rûhunu tanıdı. Çünkü müminlerin rûhları birbirlerini tanırlar, birbirlerini görmeseler de!” dedi."
Resûlullah efendimizden bana bir haber ver, dedim. “Ben onu görmedim, O’nun haberini başkalarından işittim. Hadîs yolunu kendime açmayı istemem. Muhaddis, müftü veya müzekkir olmayı istemem. Benim meşguliyetim vardır. Bunlarla uğraşamam.” dedi. Bana bir âyet okuyun. Sizden duyayım dedim. Elimi tuttu. Eûzü besmele okudu ve çok ağladı. Sonra; “Cinleri ve insanları beni tanımaları, ibâdet etmeleri için yarattım.” (Zâriyât sûresi: 56) “Gökü, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadım.” (Enbiyâ sûresi: 16) meâlindeki âyet-i kerîmeleri okudu. Sonra bir feryad etti. Aklının gittiğini sandım. Sonra; “Ey Hayyân’ın oğlu, sen buraya niçin geldin?” dedi. Seni tanımak, seninle sohbet etmek arzusu ile dedim. “Bir kimsenin Allahü teâlâyı tanıdıktan sonra, herhangi bir kimse ile ahbablık etmek istemesine hiçbir zaman bir mânâ veremem.” dedi. Bana vasiyet, nasihat et dedim. “Yattığın zaman ölümü yastığının altında bil. Kalkınca da karşında bulundur. Günahın küçüklüğüne değil, onunla âsî olmaklığının büyüklüğüne bak! Günâhı küçük tutarsan, onu yasak eden Rabbini küçük tutmuş olursun. Onu büyük tutarsan, Rabbini büyük tutmuş olursun.” dedi. Nereye yerleşmemi tavsiye edersin? dedim. “Şam’a” dedi. Orada geçim nasıldır. dedim. “Şüphenin ağır bastığı şu kalbe yazıklar olsun, nasihat kabul etmez.” dedi. Bana bir tavsiyede daha bulun? dedim. “Ey Hayyân’ın oğlu! Baban öldü, Âdem aleyhisselâm, Dâvûd aleyhisselâm, Muhammed Resûlullah öldüler. Halîfesi Ebû Bekir öldü. Kardeşim Ömer öldü. Ah Ömer!.. Ah Ömer!..” dedi. Allah sana rahmet eylesin, hazret-i Ömer ölmemiştir dedim. “Allahü teâlâ, onun öldüğünü bana bildirdi.” dedi. Salevât okuyup, kısa bir duâdan sonra şu vasiyeti yaptı: “Ben ve sen, ölülerdeniz. Allah’ın kitabını ve onda bildirilen sırât-ı mustakîmi, doğru yolu elden bırakma ve ölümü bir an unutma! Kavmine ve akrabâna varınca onlara nasihat et ve Allah’ın kullarına öğüt vermekten geri durma. Ehl-i sünnete uymaktan bir adım ayrılma ki, dînini kayıp edersin de haberin olmaz ve Cehennem’e düşersin.” Birkaç duâ daha etti, sonra; “Git Harem bin Hayyan, bir daha ne sen beni gör, ne de ben seni! Beni duâ ile hatırla, ben de seni duâ ile anarım. Sen bu taraftan git, ben de şu taraftan gideyim.” dedi. Bir zaman onunla gitmek istedim. Bırakmadı. Gitti, ağlıyordu. Ben de ağladım. Ardından baktım durdum. Gözden kayboluncaya, şehre girinceye kadar baktım. Hâlâ ondan bir haber alamadım.
Devamlı ibâdet ve tefekkür hâlindeydi. Devamlı insanlardan uzak yaşar kimseyle görüşmezdi. “Benimle en çok konuşan, hazret-i Ömer ve hazret-i Ali’dir.” demiştir.
Veysel Karânî hazretleri Mekke’de hac yapıp, Medîne’ye gidince, işte Resûlullah’ın türbesi burasıdır diye kendisine gösterildi. Kendinden geçerek düşüp bayıldı. Ayılınca; “Beni buradan götürün. Resûlullah efendimizin medfûn bulunduğu bir beldede benim için yaşamanın tadı olmaz.” buyurdu.
Rebî’ bin Haysem anlatır: Üveys'i görmeye gittim. Sabah namazında idi. Bitirdi, tesbihlerin sonuna kadar bekleyeyim dedim. Kuşluğa kadar kalkmadı. Kalktı kuşluk namazı kıldı. Öğle oldu, öğleyi kıldı. Velhâsıl üç gün namazdan kalkıp, dışarı çıkmadı. Yemedi, uyumadı. Dördüncü gece ona kulak verdim. Gözüne uyku gelmişti. Derhal münâcaâta başladı ve; “Yâ Rabbî, çok uyuyan gözden, çok yiyen karından sana sığınırım.” dedi. Bana bu yeter dedim ve hâlini bozmadan kalkıp gittim.
Geceleri hiç uyumazdı. Bir gece; “Bu gece kıyâm gecesidir.” dedi. Diğer gece, “Bu gece rükû gecesidir.” Öbür gece, “Bu gece secde gecesidir.” dedi. Bir geceyi kıyâm, bir geceyi rükû, bir başka geceyi de secdeyle geçirdi. “Ey Üveys, bu kadar uzun geceyi bir hâlde geçirmeye nasıl katlanıyorsun?” dediklerinde; “Secdede, sabah oluyor da, ben hâlâ bir kere Sübhâne Rabbiyel a’lâ diyemem. Halbuki üç tesbih sünnettir. Bunu yapamamamın sebebi, meleklerin ibâdetini yapmak istememdir. Buna ise gücüm yetmemektedir.” dedi.
Kendisine, namazda huşû nedir? dediklerinde; “Böğrüne iğne batırılsa, namazda duymamaktır.” dedi. Kendisine nasılsın? dediler: “Sabahleyin kalkıp, akşama sağ çıkacağını bilmeyenin hâli nasıl olur?” dedi. İş nasıldır? dediler. “Ah, yolun uzaklığından azıksızlıktan, ah!” dedi.
Birisi Veysel Karânî hazretlerini ziyârete gitti. Ona hitâben; "Ey Allahü teâlânın sevgili kulu! Bana bir nasîhatta bulun?" dedi. Veysel Karânî hazretleri; “Allahü teâlâyı bilir misin?” Evet bilirim. “Öyle ise, Allahü teâlâdan gayri şeyleri unut. Bu yetişir.” buyurdu.
Yâ Üveys, bir nasihat daha söyle! “Allahü teâlâ seni bilir mi?” Evet bilir. “Öyle ise, Allah’tan gayrisi seni bilmesin. Allahü teâlânın bilmesi senin için kâfidir.” dedi.
Veysel Karânî hazretlerini çocuklar bâzan taşa tutardı. O ise çocuklara; “Yavrucaklar mutlaka beni taşa tutmanız gerekiyorsa, hiç olmazsa küçük taş atın da ayaklarımı kanatıp namaz kılmakta bana zorluk olmasın.” derdi.
Veysel Karânî bir defasında üç gün üç gece yemek yememişti. Dördüncü gün sabahı dışarı çıktı. Yolda bir altın para gördü. Bir kimseden düşmüştür deyip, almadı. Açlığını gidermeye çalışırken, bir koyunun kendisine doğru geldiğini gördü. Koyun, ağzında o bir altınla önünde durdu. Bir kimsenin olabilir deyip, yüzünü çevirdi. Koyun dile gelip; “Ben de, senin kulu olduğun zâtın kuluyum. Allah’ın rızkını Allah’ın kulundan al.” dedi. Altını almak için elini uzatınca, onu eline bıraktı ve koyun kayboldu.
Buyurdu ki:
“Allahü teâlâyı tanıyana hiçbir şey gizli kalmaz.”
“Ey insan bu fâni hayatta Allah korkusunu kalbinden çıkarma! Kurtuluş çâresi O’na itâattedir.”
“Yüksekliği aradım, tevâzuda buldum. Başkanlık aradım, halka nasihatta buldum. Neseb aradım, takvâda buldum. Şeref aradım, kanâatte buldum. Rahatlık aradım, zühdde buldum. Zenginlik aradım, tevekkülde buldum.”
Veysel Karânî hazretlerine Peygamber efendimiz tarafından hediye edilen Hırka-i şerîf, Van civârında İrisân Beylerine kadar gelmiş ve 1618 senesinde, Osmanlı pâdişâhlarından Sultan İkinci Osman Hana getirilip hediye edilmiştir. Sultan Abdülmecîd Han, bu Hırka-i şerîf için Fâtih civârında Hırka-i Şerîf Câmisini yaptırmıştır. Günümüzde bu hırka, her sene Ramazan ayında camekân içinde halkın ziyâretine açık tutulmaktadır.
KEFEN
Veysel Karânî hazretlerine; “Şuracıkta bir adam var. Otuz senedir, bir mezar kazdı, kefenini giydi, o kabrin başında oturmuş ağlar, gecesi gündüzü yok” dediler. “Beni oraya götürün.” buyurdu. Veysel Karânî’yi onun yanına götürdüler. Sararmış, zayıflamış, kurumuş, gözleri ağlamaktan çukurlaşmış halde idi. “Ey kişi, bu kabir ve kefen, seni otuz senedir, Allah’dan alıkoydu. Sen Allah’ı düşünecek, zikredecek yerde, hep kefeni ve kabri düşündün.” buyurdu. O kişi, onun nûruyla o tehlikeyi kendinde gördü. Feryâd ederek o kabre düşüp can verdi.
1) Hilyet-ül-Evliyâ; c.2, s.87
2) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.27
3) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.364
4) Tezkiret-ül-Evliyâ; s.12
5) El-A’lâm; c.2, s.32
6) Tabakât-ı İbn-i Sa’d; c.6, s.161
7) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1160
8) Eshâb-ı Kirâm; (6. Baskı) s.405
9) Mektûbât-ı Rabbânî; c.1, mektup, 222, 270
10) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.2, s.74
|
|
|
Ahmet el Bedevi Hazretleri - Peçeli Sultan |
|
Yazar: RasitTunca - 06-21-2018, 04:26 PM - Forum: Evliyalar Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
SEYYİD AHMED EL BEDEVİ
Ebü’l – Fityan Ahmed b. Ahmed b. İbrahimel – Fasi et – Tantavi el – Bedevi
Yüzünü Afrika bedevileri gibi örttüğü için el – Bedevi, cesur ve atılgan bir genç olduğu için de el – Attab ve Ebü’l Fityan lakaplarıyla tanındı.
SOY SECERESİ : İmam – Raşid Ali , Şehid İmam Hüseyin , İmam Ali Zeynel’Abidin , İmam Muhammed Bakır , İmam Cafer-i Sadık , Seyyid İmam Musa Kazım , Ali Rıza , Muhammed , Ali , Hasen , Muhammed Cevad , Ali , İsa , Yahya , Musa , Muhammed , Hüseyin , Osman , Ali , Ömer , İsmail , Ebu Bekir , Muhammed , İbrahim , Ali , Ahmed . Ahmed el Bedevi hem seyyid hem şeriftir.
TARİKAT SİLSİLESİ : İmam – Raşid Ali , Hasan Basri , Şeyh Ebu Muhammed Cabir ,Şeyh Mervan , Ebu Muhammed , Şeyh Saad , Ebu Kasım Ahmed Mervani , Ebu İshak İbrahim Basri , Zeynüddin Kazvini , Muhammed Şemsüddin , Şeyh Tacüddin , Nureddin Ebul Hasan Kudüs , Takıyüddin Fukay , Abdurrahman Nedevi , Abdüsselam Bin Beşiş , Seyyid Ahmed El Bedevi .
DOĞUMU : Ahmed el Bedevi 596 da (M.1200 ) Fas’da doğdu . Babası Ali bin İbrahim , annesi Fatıma binti Muhammed ‘ dir. Ecdadı 73 ( M.692 ) senesinde Arabistan’da çıkan karışıklıklar üzerine Fas şehrine hicret etti.
GENÇLİĞİ : Ahmet el Bedevi hazretleri ailesi ile birlikte 603 ( m.1206 ) senesinde Fas şehrinden yola çıkıp 607 ( M.1210 ) senesinde Mekke-i mükerremeye geldiler. Orada bir müddet kaldılar. Babası orada vefat etti.
Gençliğinde zahiri ilimlerle meşgul oldu. Kur’an-ı Kerim’i ezberledikten sonra Kıraat ilmine ilgi duydu ve Kur’an-ı kıraat-ı seb’a ( Kur’an-ı Kerim’in yedi şekilde okunması ) üzere okumayı öğrendi. Daha sonra fıkıh tahsil etti. Şafii fıkhında derinleşti. İlim öğrenmek için çeşitli beldeleri dolaştı. Oralarda bulunan büyük Alimlerin sohbetlerinde bulundu.
1230 yılına doğru dini – ruhani hayatında bazı değişiklikler oldu. İnsanlardan uzaklaşarak dünya kelamı etmemeye ve meramını işaretlerle anlatmaya başladı. Bu sıralarda bir rüya gördü. Bu rüyada kendisine şöyle deniliyordu.
- Kalk, önce güneşin doğuşunu ara…Sonrada batışını… Doğusuna vasıl olunca, batısını aramaya başla… Batısına vasıl olduktan sonra da doğusunu..
Üç defa gördüğü bu rüya üzerine büyük kardeşi Hasan ile birlikte Irak’a gitti. Burada Abdülkadir-i Geylani ve Ahmed er Rufai hazretlerinin kabirlerini ziyaret etti. Bu arada Hallac-ı Mansur, Adi b.Müsafir, Sırri –yi Sekati, Maruf-i Kerhi, Cüneyd-i Bağdadi gibi meşhur sufilerin kabirlerinide ziyaret etti. Bu ziyaretler onun manevi aleminde yeni ufuklar açtı.
Bir müddet Bağdat’ta kaldıktan sonra Mekke’ye döndü. Mekke’de nefsi ile savaşa koyuldu. Gündüzleri oruç tutuyor. Geceleri sabahlara kadar namaz kılıyor niyaz ediyordu.
634 ( M.1236 ) senesinde rüyasında Mısır’ın Tanta şehrine gitmesi işaret olundu. Ve yola koyuldu.
Kahire’ye geldiğinde Mısır Sultanı Baybars onu askeri ile karşıladı ve devlet töreni ile ağırladı. Daha sonra da ona intisab ederek talebelerinden oldu.
Tanta’ya vardığın da doğru İbn-i Sata’nın (İbn-i Şuhayt ) evine vardı. Ve hiç oyalanmadan evin damına çıktı. Bütün gün akşama kadar , geceleride sabahlara kadar orada kalır aşağıya inmezdi. Gözlerini semaya diker öylece kalırdı. Bu aylarca sürdü. Gözlerinin beyazı kıpkırmızı oldu. Güneşe fazla baktığından gözlerinde ağrılar başlamıştı.
Bir gün Feyş’el-Minare adlı beldeye gitti. Gittiği yerde çocuklar peşine takıldı. O çocukların arasında kendisine kırk yıl hizmet edecek ve vefatından sonra yerine geçecek olan Abdül’al bin Fakih ve onun kardeşi Abdülmecid’de vardı.
Başta peşine takılan çocukların arasından Abdül’al’ ı seçti. Ona gözünün ağrıdığını ve bir yumurta getirmesini söyledi. Abdül’al:
- Yumurtayı bir şartla getiririm, üzerindeki yeşil fermanı verirsen. ( bazı kaynaklarda yeşil bir değnek olarak geçer.)
Ahmed el Bedevi hazretleri yeşil fermanı verdi. Abdül’al elinde yeşil kağıt doğru anası na gitti ve şöyle dedi.
- Şurada bir bedevi var, gözüne ağrı girmiş. Benden yumurta istedi ve şu fermanı da bana verdi.
Abdül’al’ın annesi ; – Evladım şimdi bizde yumurta yoktur. O fermanı da git hemen sahibine ver, dedi.
Abdül’al geri döndü ve Ahmed el Bedevi hazretlerine annesinin dediklerini söyledi. Bunun üzerine Ahmed el Bedevi ; – Hemen Savmia’ ya git . oradan bana bir yumurta al gel. Abdül’al Savmia’ya gitti ve hayretler içerisinde orayı yumurta dolu olarak buldu. Bir tanesini alıp geldi. Bu hadiseden sonra Abdül’al , Ahmed el Bedevi hazretlerine tabii oldu ve onun yanından hiç ayrılmadı.
Ne varki annesi buna razı değildi. ;- Nereden çıktı bu bedevi ?… Bize uğursuz geldi.. diye söylenir oldu. Abdül’al’ın annesinin bu sözünü Bedevi hazretleri duyunca şöyle dedi. …Bedevi bize hayırdır , uğurdur… deseydi daha iyi olurdu. Daha sonra Bedevi hazretleri ona bir mektup yolladı . Bu mektupta ; – Abdül’al sevr hadisesinden beri benim oğlumdur. Diyordu.
Bu hadise şöyle olmuştu : Abdül’al daha memede iken annesi onu öküz yemliğine yatırmış ve başka bir işle meşgul olmağa başlamıştı. Bu sırada öküz ahıra sokularak başını yemliğe daldırmış ve boynuzu çocuğun kundağına takılarak onu havaya kaldırmıştı. Boynuzda asılı kalan çocuğu kurtarmaya çalışmışlar ama öküz kimseyi yanına yaklaştırmamıştı. İşte o anda bir el belirdi ve Abdül’al’ı kurtardı. Bu el o anda kendisi Bağdad’da bulunan Ahmed el Bedevi hazretlerinin eliydi ve Allah’ın izni ile Abdul’al’ı kurtarmıştı. Abdül’al’ın annesi bu hadiseyi hatırladı ve söylediklerinden pişman oldu ve o da Ahmed el Bedevi ye bağlandı.
Seyyid Ahmed el Bedevi hazretleri, zamanla herkes tarafından tanındı. Her tarafta meşhur oldu. Tanınan, bilinen alimler gelip kendisine talebe oldular. Devamlı zikir ve murakabe halinde idi. Hiç evlenmedi. Evlenmesini teklif edenlere : “ Lütfen beni kendi halime bırakınız. Cennet hurilerinden başka biri ile evlenmemeye azmettim “ derdi. Dünya malının , onun kalbinde yeri yoktu. Zamanın alimleri kendisini övmüş ve ona tabi olmuşlardır. Kendisi hakkında : “ Seyyid Ahmed-i Bedevi, sahili görülmeyen bir hakikat ve irfan denizidir “ demişlerdi.
Seyyid Ahmed el Bedevi hazretleri talebelerini teveccüh ve nazar ederek terbiye eder hiç konuşmazdı. Halifesi olan Abdül’al dışarıdan , cahil, manevi terbiyeden mahrum gafil birini Ahmed el Bedevinin huzuruna getirince, hemen bir kere nazar buyurur, o kimse manevi haller ve yüksek dereceler ile dolmuş olurdu . Ve ondan sonra irşad vazifesi ile başka illere gönderilirdi.
Seyyid Ahmed el Bedevi hazretleri daima yüzü peçeli gezerdi. Onun yüzünü gören pek azdı. Hiç göremeyenlerde vardı. Müridi olan Abdülmecid onun yüzünü görmek istiyordu. Bir gün dayanamadı arzusunu bildirdi. Onun bu isteğine karşılık Bedevi hazretleri ;
- Ey Abdülmecid , yüzüme bir kere bakmak bir cana bedeldir, haberin olsun.
Abdülmecid ; – Ey efendim tek bir kere göreyim , o vakit ölüme razıyım.
Ahmed el Bedevi hazretleri bu ısrar üzerine onu kıramadı ve yüzündeki örtüyü şöyle hafifçe kaldırdı. O nurlu yüzü gören Abdülmecid, bir nara atarak ruhunu teslim etti.
Seyyid Ahmed el Bedevi hazretleri , uzun boylu , buğday tenli , yüzü büyük bacakları etli ve kalın , gözleri sürmeli kolları uzundu. Yüzünde geçirdiği çiçek hastalığından kalma üç nokta vardı. Devamlı yüzü örtülü ve hırka giyerdi. Giydiği elbiseyi ve başına sardığı amameyi eskiyip gidinceye kadar çıkarmazdı. Eskidikten sonra yenisi getirilir , onu alır giyerdi . Amamesi her yıl mevlid’i nebevi mevsiminde halife tarafından verilir ve giydirilirdi.
Kırk yıl ona hizmet eden ve o vefat ettikten sonra yerine vekalet eden müridi Abdül’al a söyledikleri şöyle idi.
Allahü tealayı zikretmek kalb ile olur, sadece dil ile olmaz. Allahü tealayı hazır bir kalb ile an ! Allahü tealadan gafil olmaktan sakın ! Çünkü gaflet kalbi katılaştırır. Sabır Allahü tealanın hükmüne rıza göstermektir. O’nun hükmüne rıza göstermek ve emrine teslim olmak demek, nimete kavuştuğunda sevinip ferah duyduğu gibi , musibet ve sıkıntı geldiğinde aynı sevinç ve ferahlığı duyabilmek demektir. Nitekim Allahü teala, Bakara suresinin 155. nci ayet-i kerimesinde mealen, Peygamber efendimize ( S.A.V ) hitaben ; “ Ey habibim ! musibet ve ezaya sabredenlere lütuf ve ihsanlarımı müjdele” buyuruyor. Zühd sahibi olmak, dünyaya düşkün olmamak demek, dünyevi arzu ve istekleri terk etmek suretiyle, nefse muhalefet etmektir. Harama düşmek korkusundan dolayı, yetmiş tane helali terk etmektir. Tefekkür etmenin hakikati , Allahü tealanın yarattıkları hakkında düşünmek, fakat Allahü tealanın zatı hakkında düşünmemektir. Allahü tealanın kullarından birine bir musibet gelse, bunun için sakın sevinme ! Gıybet ve dedikodu yapma ! İnsanlar arasında söz taşıma ; sana eziyet vereni, zulmedeni affet ! Kötülük yapana iyilik et ! Sana vermiyene ver.
Sadık olan fakir, hiç kimseden bir şey istemez. Eğer kendisine bir şey verilirse teşekkür eder, verilmezse sabreder. Sünnet-i seniyye üzere yürür. Bunlar bizim yolumuz üzere yürüyenlerin alametleridir. Yalan konuşmamak, Kötü iş ve sözde bulunmamak , haramlara bakmamak, madden ve manen temiz olmak, Allahü tealadan korkmak, zikre ve tefekküre devam etmek yolumuzun esaslarındandır. Hasan-i Basri hazretleri buyuruyorki : “ Sadık olan fakirlerle birlikte bulunmakla bazı meseleler öğrendimki bunlar, hikmet cevherlerindendir “ – İlmi olmayan kimsenin dünyada da ahirette de hiçbir kıymeti yoktur. Hilmi ( yumuşaklığı ) olmayan kimseye, ilmi faide vermez. Allahü tealanın kullarına şefkat etmeyen kimseye, Allahü teala katında şefaat yoktur. Sabırlı olmayan kimseye, işlerinde selamet yoktur. Takvası , Allahü tealadan korkması, haramlardan sakınması olmayan kimsenin, Allahü teala indinde hiçbir kıymeti yoktur. Bu altı hasletten nasibi olmayan kimsenin, cennette yeri yoktur.
Seyyid Ahmed el Bedevi hazretleri 1236 yılında Tanta’ya yerleştikten sonra hayatının geri kalan kısmını burada geçirdi. 12 Rebiülevvel 675 te ( 24 ağustos 1276 ) burada vefat etti.
Kaynaklar, Seyyid Ahmed el Bedevinin doğum yıldönümünün törenlerle kutlandığını, yılda üç defa onun için mevlid okunduğunu, fakat bazı alimlerin ve devlet adamlarının baskısı ile zaman zaman bu törenlerin yapılamadığını haber verir. Fakat bunların arasında Melik Baybars onun talebesi olmuş, Sultan Kayıtbay’da Bedevi hazretlerinin türbe ve makamını tamir ettirip genişletmiştir. Bu yakın ilgi sebebi ile , Bedevi dergahında halife olan kişi uzun yıllar Memlük sultanlarının merasim alaylarında özel bir yere sahip olmuştur. Tanta ‘ da Sultan Kayıtbay devrinde Ahmed el Bedevi adına tesis edilen ve Nizamiyye, Müstansırriye ve Ezher medreselerinin bir örneği olan Ahmediyye medresesinden Memluklar ve Osmanlılar devrinde bir çok alim yetişmiştir.
Seyyid Ahmed el Bedevi’nin Kuzey Afrika ve özellikle Mısır’ın dini-tasavvufi hayatında derin izleri vardır. Mısır halkı tarafından aynı zamanda büyük bir kahraman ve kurtarıcı olarak tanınmış, Hıristiyanların elinde Müslümanları kurtardığına inanıldığı için “ mücibül-üsara min biladi’nnasara “ lakabını almıştır. Ayrıca bedeviyye tarikatı mensuplarının Haçlılara karşı verdikleri çetin mücadelede bilinmektedir.
|
|
|
Menzil'in Sultanı Seyyid Muhammed Raşid Erol Kimdir? |
|
Yazar: RasitTunca - 06-21-2018, 04:20 PM - Forum: Evliyalar Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
AİLESİ VE YAŞADIGI YERLER
Bağlıları arasında Seyda hazretleri namıyla bilinen Eşşeyh Esseyyid Muhammed Raşid Erol (k.s.) hazretleri 23.3.1930 tarihinde
Siirt'in Baykan ilçesine bağlı Siyanüs köyünde dünyayı şereflendirmişlerdir. Babası Gavsi Bilvanisi Seyyid Abdulhakim Hüseyni (k.s.) hazretleri olup Nakşibendi büyüklerindendir.
Dedeleri Seyyid Muhammed Şeyh Muhammed Diya-uddin (k.s.) hazretlerinin halifelerindendir. Baba ve dedeleri ilim ve tarikat ehli olan Seyda hazretleri Evladı Resul olup Bilvanis seyyidlerindendir. Hz. Hüseyin (r.a.) soyundan geldiği için de "El-Hüseyni" denilmektedir. Seyyidlik şeceresi şu şekildedir:
1 -Seyyid Muhammed Raşid d-Hüseyni
2 -Seyyid Abdülhakim el-Hüseyni
3 -Seyyid Muhammed
4 - Seyyid Ma ruf
5 -Seyyid Tahir
6 -Şeyh Seyyid Kal
7 - Seyyid Hace Ebu Tâhir
8 -Seyyid Said Ebu l-Hayr
9 -Seyyid Ali
10- Seyyid Halil
11- Seyyid Hasan
12 -Seyyid Mahmud
13-Seyyid Ali
14- Seyyid Taceddin
15-Seyyid Kasım
16-Seyyid İdris
17- Seyyid Ca'fer
18-Seyyid Kasım
19-Seyyid Kemaleddin
20-Seyyid Ebu Firas
21-Seyyid Fellâh
22 - Seyyid Muhammed
23- Seyyid Taceddin
24-Seyyid Ebu Firas
25-Seyyid Maceddin
26-Seyyid Muhammed el-Mağfur Ebu Firas
2 7- Seyyid Şerafeddin
28-Seyyid imam Ali
29-Seyyid İmam Hüseyni (r.a.)
Dedesi Seyyid Muhammed (k.s.) medreselerde yetişmiş çok büyük bir alimdi.
Hüsn-ü hat sanatinda çok mahirdi. Hazret'e intisab etmiş, Nakşibendi halifesi olarak icazet ve hilafet almişti.
Fakat kendisi şeyhine "Sizin sagliginizda kendi halifeligimi açikliya-mam, sizden sonraya kalirsam, açiklanmasini birisine vasiyyet edersiniz.
Aksi takdirde sizin yaşadiginiz devirde ben mürşidim ben şeyhim diyemem, lütfen beni gizleyiniz" diye rica etmişti.
Şeyhinden önce vefat ettigi içinde halifeligi açiktan ilan edilmeyip gizli kalmiştir. Babası olan Gavs hazretlerini Seyyid Muham-med'in vefatı üzerine Seyyid Maruf (k.s.) (Seyda hazretlerinin dedesinin babası) büyütmüştür.
Gavs hazretleri Siyanüs seyyidlerinden olan Fatime Validemizle evlenmişler, bu izdivaçtan Seyyid Muhammed (k.s.), Seyyid Muhammed Raşid (k.s.) ve Seyyid Zeynel Abidin isimlerinde üç oğlu ile Halime ve Hatice isminde iki kızı olmuştur.
Zeynel Abidin küçük yaşta vefat etmiştir. İlk zevcesinin teşvikiyle evlendiği Ta-runi köyünden Seyyide olan ikinci hanımı Sıdıka Va-lidemizdende Seyda hazretlerinin diğer kardeşleri, Seyyid Abdülbaki (k.s.), Seyyid Ahmed, Seyyid Ab-dülhalim, Seyyid Muhyiddin ve Seyyid Enver ile Aynulhayat, Refiate, Raikate, Naciye adlı kızkardeşleri olmuştur.
Seyda hazretleri 2 yaşlarında iken Seyyid Maruf vefat edince Gavs hazretleri evini Siyanüs köyünden Taruni köyüne taşıdı. Burada 13 sene kaldılar.
Daha sonra mürşidi Ahmedi Haznevi'nin (k.s.) izniyle Bilvanis köyüne hicret ettiler. Şah-ı Hazne Seyda Hazretlerini 9 yaşındayken görür.
Yüzü aydınlanır. İleride çok sofileri olacağını belirtir ve Allah'a şükrederek "Biz onun cemaatında bulunamazsak da, o çok kalabalık cemaatın çobanını görmek te büyük bir nimettir" derler.
Seyda hazretleri (k.s.) bu köyde yine Seyyide olan Sekine Validemizle evlenmişlerdir. Bu evlilikten Seyyid Fevzeddin, Seyyid Abdülgani, Seyyid Taceddin, Seyyid Mazhar, Seyyid Abdurrakib isimli oğullan ile Haşine, Muhsine, Hasibe, Rukiye, Münevver, Mukaddes, Mümine ve Hediye isimli kızları dünyaya gelmiştir.
Gavs hazretleri Bilvanis köyünde 6 sene kaldıktan sonra Seyda hazretleriyle birlikte Bitlis'in Kasrik köyüne taşındılar. Burada 11 sene kaldıktan sonra Siirt'in Kozluk kazasının Gadir köyüne hicret ettiler.
9 sene (Burada iken vatan görevini önce acemi birliği olan Manisa'da, sonra Diyarbakır'da tamamladı) kaldıkları Gadir'den hayatının sonuna kadar ikamet edecekleri Adıyaman ilinin Kâhta kazasının Menzil köyüne yerleştiler.
Babası Gavs hazretleri l Haziran 1972 yılında vefat edince başhyan ir-şad görevi 21 sene 4 ay 19 gün devam etmişti. Seyda Hazretleri babasının vefatında buyurdular: "Allah (cc) Resulüne "Biz seni alemlere rahmet olarak göndermekten başka birşey için göndermedik. Allah Rasûlünün ölümü dünyanın üzerine musibet halinde çöktü.
Benim babam da Allah Rasûlünün varislerin-dendir. Ben onun Allah yolunda insanları irşad ve ilimle uğraştığına şahidim. Biz onu Allah yolunda olduğu için seviyorduk. Babam vefat etti. Nakl-i mekan etti. Allah Hayy'dır ve mekândan münezzehtir. Öyleyse aşka, Allah'a... herşey fanidir."
1968 yılında halifelik icazetini alan 1972 yılında irşad görevine başlayan Seyda hazretlerinin (k.s.) yurtiçinden ve yurdışmdan aşırı ziyaretçisinin gelmesi 18.7.1983 tarihinde Çanakkale'nin Gökçeada ilçesinde mecburi ikametine yolaçmıştır. Önce Adıyaman'a, sonra Adana'ya oradanda Gökçeada'ya götürülen Seyda hazretleri çektiği sıkıntı ve adanın havasının, sıhhatini etkilemesi sonucu
30.1.1985 tarihinde Ankara'ya nakledilmiştir. Burada da 16 ay gözetim altında tutulduktan sonra Merkezi idarenin müsadesiyle tekrar Menzil'e dönmüştür. Tekrar tebliğ ve irşad hizmetinedevam ederken 1991 yılının Ramazan Bayramı bayramlaşması sırasında içersine zehirli böcek ilacı çekilmiş şırıngayla suikast yapılmış, eline isabet eden zehir etkisini göstermiş, acil müdahaleyle hastaneye yatırılan Seyda hazretleri (k.s.) hayati tehlikeyi atlatmış, fakat elinin üstündeki ve içindeki yaralar sebebiyle uzun süre ızdırap çekmiştir.
Şeker, damar sertligi, tansiyon ve romatizma hastaliklari nedeniyle uzun yillar tedavi gören Seyda hazretlerinin ölümünden bir yil önce ayagi kirilmiş çektigi izdiraplarina bir yenisi eklenmiş, fakat irşad faaliyetleri kesintisiz devam etmiştir.
Romatizma sebebiyle her yaz gittiği Afyondaki kaplıcalardan Ankara'ya dönüşünden bir kaç gün sonra 22.10,1993 Cuma günü cuma namazından önce 63 yaşında Rahmet-i Rahmana kavuşmuştur. Vefat haberini alan onbinlerce bağlısının katılımıyla ertesi gün Menzilde babasının yanı başında toprağa verilmiştir
Sevenlerinin Dilinden Seyda Hazretleri
"Yaşayan en büyük evliya olan Şah-ı Bilvanisi Seyyit Fevzeddin Erol hazretlerinin amcası olan büyük evliya,alim zat. "
"peygamber torunu mübarek insandır.o başkadır "
"insanların huzuru u mahşerde kurtarıcısıdır inşallah.sofilrin imanını tazeleyen kişidir o gavsımız bana allah aşkını çağrıştırıyor.onu nezaman hatırlasam bütün günahlardan uzaklaşıyor gibiyim"
"Gavs-i sani hazretleri zamanımızın en büyük evliyalarındandır.gidip görmek nasip oldu inşaallah.Allah ondan razı olsun eğer onu tanımasaydım şu anda büyüdüğüm çevre bakımından içkimde olurdu zinamda olurdu,kumarım da olurdu ne Allah'ı tanırdım ne peygamberi menzile gittiğimden ailemin haberi yok kesinlikle tarikata karşılar ama gidip bir gerçekleri bir görseler boşa geçirdikleri zamana üzülürler gavs-ı bir tanısalar ah ahh..İnşallah dua edin kardeşler.Allah sadattan razı olsun"
"yer yüzünde hala ayaklı kuran olarak yaşayan ve sünneti seniyyeden kıl kadar ayrılmayan. ümmeti muhammede zhir va batında ko kanat geren. koruyup kollayan, sahibim, efendim kurtarıcım ve tek dayanağım. "
"gavsı sani tek kurtuluş yolu demek başka çıkar yol kalmadı demek zamanın kutbu demek rasulullah (sav) den sonra en büyük irşadı yapan kişi demek peygamber efendimizin göz nuru demek allah aşkından bir an uzaklaşmayan bir zat demek ahir zaman da imanla gidebilmenin en kolay çaresi demek gavsı sani herşey demek"
"gavs sofilerin babası gemimizin kaptanı O nu çok seviyorum eminimki oda sofilerini çok seviyordur bitin sofi kardeşlerime saygı ve selamlarımı yolluyorum.Birbirimize her daim dua edelim hepiniz ALLAH A emanet olun saygılarımla...."
"Görmeyene,gitmeyene,dinlemeyene,köye girerken kalbine sevinç girmeyene,camiye ilk girişindeki selamının güzellliğini duymayana,gülü koklarken o camiye yayılan gül kokusunu hissetmeyene,gözlerindeki o nuru alamayana,çorbasından bir kaşık içmeyene,ekmeğinden bir lokma yemeyene,köyünde yatmayana,camisine bakmayana,suyunu içmeyene,elini öpmeyene,Kelime-i şahadet getirişindeki o içtenliğini hissetmeyene ve oradan ayrılırken içine düşen burukluğun sebebinin GAVS-I SANİ (k.s) olduğunu hala idrak edemeyene ne anlatsak BOŞ arkadaşlar BOŞ..Babam onlarada Himmet etsin..Rabbim ıslah etsin.. "
"Zamanımızın gavsının kim olduğunu, hatta böyle bir zatın var olup olmadığını kimse bilemez.Tamam, herkesin kendi mürşidini diğer mürşidlerden üstün görmesi,bilmesi lazımdır.gereklidir.Fakat derecesini Allahtan ve Allahın bildirdiklerinden başka bilen çıkmaz.Abdülkadir Geylani hz.leri kendi gavslığını manevi bir hal ve emir ile bizzat kendisi ilan ettiğinden dolayı onun gavs olduğunda zaten şüphe yoktur.Bazı arkadaşların Abdulbaki hz.lerini bu şekilde nitelemelerine karşı bir başka kişide çıkıp İstanbul/fatihdeki MAHMUT EFENDİ hz.lerinin bu makamda olduğunu söyleyebilir.Her iki durumda yanlıştır.dediğim gibi üstün görülebilir fakat bir derece isnat edilemez. "
"gavsı sani gavslık makamı iki kere verilmis evliyaya denir.dünya üzerinde tekdir.aynı zamanda birden fazla olamaz.şuanki S.ABDÜLBAKİ hazretleridir.fakat kendileri bu sıfatın çok fazla kullanılmasına tahminimce razı değillerdir.çünkü cahil veya anlamını idrak edemeyecek,bu makamın nasıl verildiğini kavrayamayacak kişiler tarafından eleştiri konusu olabilir.ama O'nu tanıyan,bir kere O'nu gören herkes artık soru sormayı bırakır ve bir nebze olsun nasiplenmeye bakar.inşaallah bizlerde O'nun himmetine nail oluruz.... "
"allah indinde gerçek din islamdır allah c.c. bu dini baki kılacak kullarını yönlendirecek ve yanlız bırakmayacak bu yüzdenki kulları arasından seçtiği insanları bize rehber olarak gönderir işte bu kullara evliya denir evliyalar dünya üzerinde çoktur ama gavs bir tanedir oda SEYİT ABDULBAKİ H.Z (k.s) dir.lütfen bu ismi anarken bile adap ve edepli olun çünki o gavstır allahın nazlı kuludur,sevgili kullarındandır.Buna inanmıyorsanız bile lütfen genede saygılı olun vemümkünse hayatınızda bir kere olsun bu allah dostunu ziyaret edin edinki kalbiniz nurlansın inş. "
“O’NU TANIMAK NE MÜMKÜN!”
Gülistan’ın Takdimi
Gülistan Dergisi olarak Gönül Sultanları (İslam Önderleri) kuşağımızın üçüncü serisinde, Gönüller Sultanı Seyyid Muhammed Raşid Hazretlerini, ahirete irtihalinin yıl dönümü vesilesiyle tekrar yâd edelim istedik.
Ümmetin hakiki âlimlere her zamankinden daha çok ihtiyaç duyduğu şu garip günlerde, Sultan Hazretlerini bize anlatacak dertli ve pak bir gönül aradık. Ümmeti Muhammed’in derdiyle yaslı bir gönül…
Sultan’a (ks) sağlığında uzun seneler büyük bir muhabbetle hizmette bulunmuş, onu en çok tanıyanlardan birisi olan Asrımızın büyük âlimlerinden Seyyid İbrahim Hakkı El-Mekkî Hazretlerini, Ramazan-ı Şerif’in ilk günlerinde ziyaret ettik. Şiddetli şekilde hasta olmalarına rağmen, Sultan Hazretleri hakkındaki söyleşi teklifimizi kabul ederek bizi onurlandırdılar.
Kendilerine Seyyid Muhammed Raşid Hazretlerini sorduğumuzda, yokluğunu bir kez daha hatırlayarak yetim kalmış bir çocuk gibi gözleri dolan Seyyid İbrahim Hakkı Efendi’ye okurlarımız adına teşekkür ediyoruz. Allah razı olsun.
Sultan Hazretleri gibi gerçek âlimleri hakkıyla tanımayı, Rabbimizin bize ve tüm okurlarımıza nasip etmesini temenni ederek sizleri Seyyid İbrahim Hakkı el-Mekkî Efendi’nin Sultan Muhammed Raşid Hazretlerini anlattığı söyleşimizi okumaya davet ediyoruz.
O’nu Tanımak Ne Mümkün!
Gülistan: Efendim, Sultan Seyyid Muhammed Raşid Hazretlerini ne zaman ve nasıl tanıdınız?
Seyyid İbrahim Hakkı Efendi: Ahh! Maalesef… Çevresindeki kimse Sultan Hazretlerini tanımadı ki ben de tanıyayım. Onu tanıyan, ancak iki kişi oldu. Birincisi; Gavsu’l-Azam olan babası Seyyid Abdulhakim el-Bilvanisî Hazretleriydi, ikincisi de zamanımızın Gavsı olan Sultan Seyda Muhammed El-Konyevi Hazretleridir. Zira Sultan Hazretleri bir güneş gibiydi ki; kim bakabilir ve anlayabilirdi?...
Birlik ve Beraberliğimize Katkıları
Gülistan: Efendim; Sultan Muhammed Raşid Hazretlerinin çağrısı hakkında bilgi verir misiniz? O dönemlerde Ülkemizdeki birlik ve beraberliğe katkısı ne yönde olmuştur? İrşadı nerelere kadar ulaşmıştır?
Seyyid İbrahim Hakkı Efendi: Elbette ki Sultan Hazretleri, hem zahiren hem manen Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi vesellem) varisi olunca, davası Hazreti Rasulullah'ın (sav) davasıydı. Ve insanları sünnet-i seniyye çerçevesinde birliğe, beraberliğe, kardeşliğe, ümmetliğe ve gerçek insaniyete davet ederdi.
Evet, Sultan Hazretleri, bütün Müslümanlara kardeşlik sofrası ve bütün âleme insaniyet sofrası açmıştı. Elbette ki o sofradan nasibini alan kardeşlik ve gerçek insaniyetin dışında bir tavrı olmamıştır.
Sultan Hazretleri; vatanı, milleti, devleti, din ile birlikte herkese sevdirmeyi gayret etmiştir. Allah-u Zülcelal’in de o konuda kendisine büyük bir yardımı vardı ve o himmet, bereket ile bu kardeşleşmeyi ve bu sevgiyi bütün âlem, sanki hissetmek içerisindeydi ki o zamanı hatırlayan bizim ülkemiz, bütün dünyaya bir örnek olduğunu bilir.
İrşadı Bütün Dünyaya Ulaşmıştı
O’nun irşadı âm idi, umumi idi. İnsanlar dünyanın her tarafından onun davasına doğru akın akın geliyorlardı. Ne zaman oraya gitseniz Avrupa’dan, Amerika’dan, Rusya’dan, Hindistan’dan ve Arap ülkelerinden, hatta Uzak doğu ülkelerinden dahi insanlara rast gelirdiniz.
Demek anlaşılıyor ki; Sultan Hazretleri, kutb-î âm idi. Bütün dünyaya irşad ederdi. Ancak irşadı da mıknatısın içindeki çekim kuvveti gibi gizliydi. Kimse görmezdi. Ancak onu, Yaratan, Sultan Hazretlerine o gücü veren bilirdi.
Aziz kardeşim; Sultan Hazretleri, ziyaretine gelenleri haliyle, yaşantısıyla irşat ettiği için onları, Resulullah (sav) sünnetiyle yaşamaya davet ederdi.
Onun davasında dilencilik yoktu, para toplama yoktu ve deri toplama yoktu. Onun davası, mücerret bir hak davasıydı. Dünya maddiyatıyla, dünya muhabbetiyle, dünya siyaseti ile alakası olmayan bir davaydı.
Gülistan: Efendim, irşadı dünyanın pek çok yerine ulaşan Sultan Hazretleri gibi bir âlimin ahirete irtihali ile ümmet nasıl bir kayıp yaşamıştır?
Seyyid İbrahim Hakkı Efendi: Aziz kardeşim; güneş batarken, âlem ne kaybına uğrarsa, Sultan Hazretleri ile de insanlık o hale girdi. Ancak Allah’a şükürler olsun ki onun batmasıyla birlikte zamanın Gavs-ı olan Sultan Konyevi Hazretleri gibi ay’lar çıkmaya başladı ve âlem o ışığın altında, o eski hayatını devam etmeye başladı. Umulur ki -inşallah- onların peşinden gidenler, maksalarına ulaşacaktır.
Kalpleri Nasıl Etkiliyordu?
Gülistan: Efendim, Sultan -kuddise sirruhu- Hazretleri, hiç konuşmadığı ve sohbet etmediği halde, milyonlarca insan tarafından ziyaret ediliyordu. Binlerce insanın bizzat şahit olduğu gibi, bunların arasında uyuşturucu müptelası olanlar da vardı, içki içen kumarbazlar ve binamaz insanlar da… Ve bu kimseler, Sultan Hazretleri ile beraber tövbe ettikleri günün ardından, bu tür kötü alışkanlarından bir anda kurtuluyorlardı. Bu nasıl oluyordu ve Sultan Hazretlerinin bu tür insanlara karşı muamelesi nasıldı, izah eder misiniz?
Seyyid İbrahim Hakkı Efendi: Aziz kardeşim; Sultan Hazretlerinin hiç bir an kalbi Allah'tan gafil olmazdı. Kalbi Allah'la beraber olan bir insanın zahiri sohbete, zahiri konuşmaya ihtiyacı (gerek) yoktur. Çünkü Allah, kudret ve azametiyle, her yerde hazır ve nazır olduğu için ona bağlı olan kalb Allah sevgisini ve muhabbetini her tarafa dağıtır. Hayvanlar, bitkiler, her şey onu tanır sever ve O'nu görmek ister.
Nitekim bir hadisi şerif vardır ki mealen ifade ediyorum. Hazret-i Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyuruyor: “Allah-u Teâlâ bir kulu sevdiği zaman Cebrâil'e: ‘Ben filânı seviyorum, onu sen de sev!’ Diye emreder. Cebrail (aleyhisselam) onu sever ve sonra gök halkına: ‘Allah filânı seviyor, onu siz de seviniz!’ Diye seslenir. Gök halkı da o kimseyi sever, sonra yeryüzündekilerin kalbinde, o kimseye karşı bir sevgi uyanır…” (Müslim)
Yani, Cenabı Hak, onun sevgisini ve makbuliyetini yeryüzüne gönderir. Onu görmeyen bilen bilmeyen herkes, ona karşı kalben bir sevgi besler. Gelip gördükleri zaman da kalben ruhen teslim olurlar.
Güneşin tesiri altındaki bitki, meyve vs. gibi günbegün farkına varmadan, olgunlaşmaya ve pişmeye başlarlar. İşte Sultan Hazretleri, güneş gibi yerinde sabitti. O'nun nazarı altına giren herkes fayda görürdü. Allah bizleri de onlardan biri eylesin. (Âmin)
Onun ziyaretine gelen insanlara muamelesine gelince... Sultan Hazretleri, zahiren ve bâtınen Hazreti Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi vesellem) varisi olduğu için O’nun muamelesi, Rasulullah'ın muamelesi gibiydi.
Rasulullah'ın hadimi Enes (radıyallahu anh) buyurur ki; “Rasûlullâh’a tam on sene hizmet ettim. Bana bir defa bile; ‘Öf!’ demedi. Yaptığım bir şeyden dolayı; ‘Niye böyle yaptın?’ Diye azarlamadığı gibi, yapmadığım bir şey sebebiyle; ‘Şöyle yapsan olmaz mıydı?’ da demedi.” (Buhârî, Savm 53, Menâkıb 23; Müslim, Fezâil, 82)
Ve malumdur ki Rasulullah'ın kapısına Yahudiler, Hıristiyanlar, Müşrikler, Mecusiler, ayyaşlar, hunharlar, cengâverler ve canavar huylu olan ehli cahiliyyedeki kişiler dahi, Rasulullah'ın kapısına giderdiler. Hiç bir zaman, Allah Resulü kimseyi red etmeden, herkese güzel muamele ile muamele ederdi. Hak’ka, hakikate ve gerçek insaniyete davet ederdi. İşte Sultan Hazretleri de tıpkı Rasulullah gibiydi.
Manevi Tasarruf Nasıl Oluyor?
Gülistan: Efendim, Sultan Muhammed Raşid Hazretleri gibi Allah dostu kamil mürşitlerin, nazarlarıyla, yani bakarak ve uzaktan manevi tasarrufla insanları irşad ettikleri söyleniyor? Bu nasıl mümkün olmaktadır?
Seyyid İbrahim Hakkı Efendi: Evet, her Müslüman’a, hatta ehli tabiata dahi malumdur ki kaplumbağa denilen hayvan yumurtladıktan sonra, kendi yumurtasının karşısında durup nazarı ile cansız olan yumurtayı gözleri ile nazar ede ede -Allah'ın izni ile- sert kabuğundan çatlatıp canlandırır ve içinden yavru çıkartır ve beslemeye başlar.
Eğer böyle zayıf bir hayvan, böyle zayıf bir nazara sahip ise sen Allah'ın bir veli kuluna ne dersin?...
Bir hadis-i kudsîde buyurulur ki; “Ben kulumu sevdiğim zaman, onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, anladığı kalbi olurum. Benden bir şey isterse, istediğini veririm. Bana sığınırsa, kendisini korurum.” (Buhari, İbn Mace, Beyhaki)
Eğer bir insan, Allah'ın verdiği o basiret ile Allah'ın verdiği o güç ile bir insana nazar etse, elbette ki günah ve hatalardan dolayı ölü ve gafil olan (bir) kalbi nazarı ile diriltir. Hakiki insan haline gelir.
Allah Dostlarının Nazarı
Gülistan: Efendim, Allah dostlarının Ümmet-i Muhammed’e (sav) başka ne gibi faydaları vardır? İzah eder misiniz?
Seyyid İbrahim Hakkı Efendi: Kendi kendine yetişen ağacın meyvesi olmaz, meyvesi olsa da nasıl tatsız olursa, manen Saadat-ı Kiram’dan babası olmayan da ve onların nazarıyla aşılanmayan da o yabani ağaç gibi meyvesiz ve meyvesi olsa da tatsızdır.
İster o ağacı Mekke’ye götürün, isterseniz Medine'ye götürün! Ektiğin zaman meyvesi turunç gibi olacaktır. Yenilmez ve ondan istifade edilmez. Gerçek meyveyi elde etmek için aşılanması lazımdır.
İşte, bir insanın gerçek bir insan haline gelmesi ve ibadetinden tat alması için de mutlak bir şekilde, bir Allah dostunun nazarıyla aşılanması gerekir.
Allah-u Zülcelal bir ayeti kerimede, " …Bana yönelenlerin ve bana rucû edenlerin yoluna uy. Sonra dönüşünüz ancak banadır…" buyuruyor. (Lokman; 15)
Bu ayeti kerimeden de anlaşılıyor ki bir Mürşidi Kamil’in peşinden gitmek ve ona uymak ve Saadat-ı Kiram’ın yolunu takip etmek, vaciptir.
Gülistan: Efendim, son olarak şunu sormak istiyoruz; İslam âleminde Ehli Sünnet dışı akım ve ekollere karşı, şanlı ve yiğitçe mücadelesi ile tanınan Seyyid Muhammed bin Alevi Maliki Hazretlerinden ders aldığınızı biliyoruz. Nasıl bir âlimdi? Bize kısaca anlatır mısınız?
Seyyid İbrahim Hakkı Efendi: Seyyid Muhammed Alev-i el Maliki'ye (kaddesallahu sırrahu) gelince; O, suretiyle, heybetiyle, cesaretiyle, ilmiyle, sahavetiyle, cömertliğiyle, şecaatiyle ve ilm-i hadis bilgisiyle ve her ilimde tıpkı Hz. Ali (kerremallahu vechehu) gibiydi. O’nu tanımak için Hz. Ali’nin siret kitaplarının okumasını tavsiye ederim. Allah bizleri de onların şefaatine nail eylesin. (Amin)
SULTAN SEYYİD MUHAMMED RAŞİD EROL HAZRETLERİ
Esseyyid Muhammed Raşid Erol Hazretleri 23.3.1930 tarihinde Siirt'in Baykan ilçesine bağlı Siyanüs köyünde doğmuştur.
Babası Gavsi Bilvanisi Seyyid Abdulhakim Hüseyni (ks) hazretleri olup Nakşibendî büyüklerindendir. Dedeleri Seyyid Muhammed Şeyh Muhammed Diyauddin (ks) hazretlerinin halifelerindendir. Baba ve dedeleri ilim ve tarikat ehli olan Seyda hazretleri Evladı Resul olup Bilvanis seyyidlerindendir. Hz. Hüseyin (ra) soyundan geldiği için de "El-Hüseyni" denilmektedir.
1968 yılında halifelik icazetini, Nakşibendi yolunun o dönemki büyüklerinden olan Babası Gavs’ul Azam Seyyid Abdulhakim el-Hüseyni (ks)’dan aldı.
Gavs-ı Bilvanisi (ks) vefatına yakın; "Kendi yerine, kendinden daha büyük bir şeyh bırakmadan vefat eden mürşit, Allah indinde mesuldür." buyurdu. Daha sonra; "Elhamdülillah biz bunu yaptık, Muhammed Raşid bizden büyüktür." diye ilave etti.
1972 yılında irşad görevine başlayan Seyda hazretlerinin (k.s.) yurtiçinden ve yurt dışından aşırı ziyaretçisinin gelmesi neticesinde, 18.7.1983 tarihinde Çanakkale'nin Gökçeada ilçesinde mecburi ikamete tabi tutuldu. Oradan önce Adıyaman'a, sonra Adana'ya oradan da Gökçeada'ya götürülen Seyda hazretleri çektiği sıkıntı ve adanın havasının sıhhatini etkilemesi sonucu 30.1.1985 tarihinde Ankara'ya nakledilmiştir. Burada da 16 ay gözetim altında tutulduktan sonra, merkezi idarenin müsaadesiyle tekrar Menzil'e dönmüştür.
Romatizma sebebiyle her yaz aylarında gittiği Afyondaki kaplıcalardan Ankara'ya dönüşünden bir kaç gün sonra, 22.10.1993 Cuma günü cuma namazından iki saat sonra 63 yaşında Rahmet-i Rahmana kavuşmuştur. Vefat haberini alan on binlerce bağlısının katılımıyla, ertesi gün Menzil’de babasının yanı başında toprağa verilmiştir.
Seyyid Muhammed Raşid (ks), o kadar çok insana vesile oldu ki, hiç konuşmayan bir zatın, binlerce insanı etrafına toplayıp onların hidayetine vesile olmasını akıllar idrak edemedi. Tabi ki ancak bunun lezzetini, ancak Allah’ın izniyle ondan nasiplenen insanlar bilebilir.
|
|
|
Gavs-ı Sani Seyyid Abdulbaki Erol El Hüseyni (ks) Hazretleri Kimdir? |
|
Yazar: RasitTunca - 06-21-2018, 04:18 PM - Forum: Evliyalar Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Tasavvuf Yolundan Gavs-ı Sani SEYYiD ABDüLBAKi EROL EL HÜSEYNi HAZRETLERi
Bilvanis, Siyanüs, Taruni, Havil, Dilibey, Nurşin, Kasrik ve Gadir köylerinden soluklayarak Menzil’i mekan edinen Gavs Hz.leri ve oğulları ( Seyda Hz.leri ve Seyyid Abdülbaki Hz.leri) kıyamete dek sürecek irşad faaliyeti sergilemektedirler. Peygamber soyundan gelen bu aile, şah-ı Nakşibendi ( k.s.)’ın Kasr-ı Arifan’da başlattığı irşadın ikincisini her türlü çileye rağmen, devam ettirmektedirler. Bu yüzden Menzil’e Seyda Hz.leri ( k.s.) ikinci Buhara demiştir. Gerek Gavs Hz.leri, gerek Seyda Hz.leri ve gerekse Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin bu yerlerde Allah’ın rızasını kazanmaktan başka gayeleri olmamıştır. Rıza-ı Bari hayatlarının parçası olmuş ve bu uğurda diyar diyar gezmişler ve bu uzun yürüyüşten sonra , Menzil en son durakları olmuş. Böylece göç ve hicret hayatını yaşayarak Resulüllah’a mutabaat yaptılar.
Bu yürüyüşü önce Gavs Hz.leriyle köy köy gezerek başlamış Seyda Hz.leri döneminde kalabalıklara dönüşmüş ve Seyyid Abdülbaki Hz.lerin de ise zirveye ulaşmıştır. Bu irşad halkasının içinde şeyh Abdurrahman-ı Tahi, şeyh Fethullah, şeyh Muhammed Diyauddin, şeyh Ahmed-el Haznevi gibi sadatlar sıralanmış, mekan değiştirenlerin yerine Gavs Hz.leri, Seyda Hz.leri ve Seyyid Abdülbaki Hz.leri aynı heyecanla bu yolu bugüne dek taşı(Zeker) onların yollarını takib etmişlerdir.
Nöbeti devraldığı zat, hem kardeşi, hem yol arkadaşı, hem mürşidi Seyda Hz.leridir. hayattayken arkasında iki büklüm bir vaziyette büyük bir adabla peşisıra yürümesiyle dikkati çeken Seyyid Abdulbaki Hz.leri ilerisini haber verircesine nöbeti Seyda Hz.lerinden devralmıştır. Babaları Gavs Hz.leri olan bu ikili, ailenin gözbebekleridir adeta.
Seyyid Abdulbaki Hz.leri tâ çocukluk yaşlarda hastalığa yakalanmış, zayıf ve bitap düşmüştür. Malum bizim gibi zayıf insanlar için hastalık günahlara kefaret olan ilaçtır ama, büyük zatlar için makam almalarına veya bir basamak ilerisine sıçramak için verilen ilaçtır. Verem hastalığına yakalanmış, ama hasta haliyle Siirt’te, oradan da Van’a okumaya gitmeyi ihmal etmedi. O zamanları medrese talebeliğinin yanısıra , tevbe de veriyordu. Bir yandan hastalık, bir yandan talebelik ve bir yandan da Gavs Hz.lerinin emri doğrultusunda irşada yardımcı olmasıyla alametlerini tâ o günlerde belli etmesi büyüklüğüne işarettir.
Gavs Hz.leri Van’a gönderdi. Van’da ne oldu? Kısa zamanda irşad halkası genişledi ve çoğaldı. Kötü hallerini bırakan halkaya dahil oluyordu. Tabii bu arada rahatsız olanlar muhalefet etmeye başladılar. istemeyenler ve çekemeyenler oldu. Münkirler boş durmadılar, hemen şikayet ettiler. iki-üç gün tevkif edildikten sonra Seyyid Abdulbaki Hz.lerini genç yaşta 30 gün süreyle tutukladılar. Molla Ahmed bu durumu Gavs Hz.lerine açıklamaya çekinir, rahatsızlık duyacağını hesap ederek önce tereddüt etti ve nihayet Seyyid Sıtkı’ya söyler. Zaten Seyyid Abdülbaki Hz.leri hastaydı. Bir de hapishane hayatı eklenince, bütün bunları Gavs Hz.leri işitirse ne yapar düşüncesiyle Molla Ahmed’in anlattıklarını dayıları açıklar.Dayıları Seyyid Sıtkı diyor ki:
“Ben Gavs Hz.lerine söyleyince, Gavs Hz.leri öyle oldu ki, öyle ferahlandı ki, inanın çiçek gibi açıldı. öyle tebessümle bana dedi ki:
-Ondan büyük nimet ne var? Allah’a şükredelim. imam-ı Rabbani, şah-ı Nakşibendi, Abdulkadir Geylani, şah-ı Hazne hepsi içerde mapus kaldı. Onlara mutabaatı oldu. Bazıları hata yapıyor, suç işliyor, tevkif ediliyor ve ceza altına giriyor. Bu Allah’ın yolunda tevkif edilmiş ve nezaret altına alınmış ne kadar büyük nimettir. Ne kadar şükretsek azdır.”
O yörenin insanları kötü işleri bırakıp, yola gelmesinden rahatsızlık duyanlar Yüzbaşı’ya şikayet ediyorlar, o da huduttaki yüzbaşıya bildiriyor, derken yirmibeş muhtardan imza toplayarak gözaltına alıyorlar.
30 günden sonra serbest bırakıyorlar. Gerçi şikayet edenlerin ekserisi hakikati görünce pişmanlık duymuşlar ve yola girmişler. Baktılar ki ne kadar çile çekiyorsa bu zat, o kadar Allah ( C.C.) daha fazla veriyor. Bu durumu idrak edenler hemen diz çöküp halkaya dahil oluyorlardı. 30 günden sonra Menzil’e geliyorlar, daha sonraları tekrar okumak için gidip geliyorlardı. Allah’ın dostları hepsi çekmiş, eziyet onlar için lezzet ve taddır.Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin terbiyesinde başta Gavs Hz.lerinin ve Molla Derviş gibi Hocaların katkısı büyüktür. Seyda Hz.leri nasıl ki Gavs Hz.lerinin emrinde nasıldı, Seyyid Abdülbaki belki iki-üç misli daha fazla Seyda ( k.s.)’ın emrindeydi. Seyda Hz.leri ağabey-kardeş ilişkisinin ötesinde can yoldaş idiler. Seyyid Abdulbaki Hz.leri Gavs ( k.s.)’ın döneminde bile Seyda Hz.lerinin karşısında sanki ölü ve cansız gibiydi, yani teslimiyet çoktu. Zaten Seyyid Abdülbaki Hz.lerinin bu halleri , onun ileride Seyda Hz.lerinden sonra büyük bir zat olacağını haber veriyordu. Adabı ve halleri “Seyda Hz.lerine layık olmaya çalışacağım” mesajını ortaya koyuyordu.
Nitekim de Seyda Hz.leri bu dünyadan göç ettikten sonra irşad daha da kat kat arttı.Seyyid Abdulbaki Hz.leri hastalık çektiği için genç yaşlarda çok zayıfmış, ince yapılıymış. Gavs Hz.lerini Ankara’ya yolladı, o hastalık geçti, dönüşte kilo almaya başladı. Böylece o zayıflık da üzerinden alınmış yerine heybet hakim olmuş. Hem de öyle bir heybet ki, sima olarak artık babası Gavs
Hz.lerine benziyordu. Seyda Hz.lerinin sofilerinden Gavs’ı tanımayanlara, Seyyid Abdulbaki’yi görmeniz kâfi deniliyor. Gerçekten de, Gavs’ı görenler yüzcek benzediğini söylüyorlar. Hastalık, hapis, eziyetler derken sabır yürüyüşünü Seyda Hz.lerinin arkasında adapla yapıyordu. Seyda Hz.lerinin halifelik öncesi ve sonrası emrinden çıkmayan birisi varsa o da Seyyid Abdulbaki Hz.leri idi. Hayatında iki şey mukaddes biliyordu: birisi Gavs Hz.leri ve Seyda Hz.leri, diğeri ise Kur’an ve hadis…
öyle ki , Seyda Hz.leri şu işi yap, hemen yapıyordu. Ağabey-kardeş ilişkisi teslimiyet çerçevesinde geçti. Zaten Mürşid-i Kâmil’in alameti âdâbıdır. Gavs Hz.leri vefat edince bütün işleri Seyda Hz.leri yapıyordu. O yıllar en büyük yardımcısı Seyyid Abdulbaki ( k.s.)idi. Hayatını âdâb ve teslimiyet üzerine tanzim etmişti. Gavs Hz.lerine de öyle candan ve aşktan bağlıydı ki,
onun dar-ı bekâya irtihali Seyyid Abdulbaki ( k.s.)’ın iç dünyasında fırtına estirmiş, adeta şok hali yaşamasına sebep oldu. öyle bir şok ki beraber yaşadıkları Seyda Hz.lerini bile bir an unuttururcasına, 21 gün biat etmemiş Gavs Hz.lerinin merkadına günlerce yüz sürmüş ve onu kaybetmenin hüznünü yaşıyordu. Tabii bu şoktan çıkmama hali Seyda Hz.lerine beyatını
geciktirmesine sebep olmuş. Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin bu haline itiraz edenler olmuş ama , o bütün bunlara aldırış etmeden Gavs ( k.s.)’ın merkadına yapışmıştı. Yine birgün Seyyid Abdulbaki Gavs’ın merkadında, Seyda Hz.leri de merkadda o arada Kur’an okuyor. işte o sıra ne olduysa orda oluyor, Seyda Hz.leri:
“Abdulbaki otur…” diyor ve beyatı o anda gerçekleşiyor. Hatta, maneviyatta Gavs’ın ( k.s.) Seyda Hz.lerine üç sefer:
“- Raşid, S. Abdulbaki’ye dikkat et. Onu sana teslim ettim” dediği rivayet ediliyor. Böylece, Seyda Hz.leri bu ikaz karşısında Seyyid Abdulbaki ( k.s.)’ına “otur” diyerek emaneti veriyor. Kelimenin tam anlamıyla bu emanet Seyyid Abdulbaki’ye ( k.s.) verilen en büyük hediyeydi. Artık o şok hali
üzerinden kalkıyor, yeni bir hayata başlamanın sevinci üzerini kaplıyordu. Gavs ( k.s.)zamanındaki beraberlik eskisinden daha da çok koyulaşarak Mürşid-Halife ilişkisine dönüşüyor. Seyda Hz.leri halifeliği Molla Abdulbaki ile beraber ikisinin icazetini bir perşembe akşamı veriyor. Seyda Hz.lerinin sofileri Menzil’e ziyarete gittiğinde hep onu Seyda Hz.lerinin arkasında iki büklüm gördü ve hafızalarımızda hep o hali kaldı. Ayrıca Seyyid Abdulbaki sırt ağrılarından dolayı Seyda Hz.lerinin emriyle ameliyat da olurlar.Seyda Hz.leri de dar-ı bekâya irtihal edince bütün yük Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin omuzlarına binmiştir. Nasıl ki, Gavs zamanında en büyük destekçi
Seyda Hz.leri idi, Seydamızın döneminde de en büyük yardımcı Seyyid Abdulbaki Hz.leri idi. şimdi Menzil’in işleri daha da yoğunlaşmıştır. Bir yandan camii inşaatı, diğer yandan merkad inşaatı ve diğerleri bunun en büyük göstergesidir. Menzil artık gelen misafirleri maddeten kaldıramadığı için, Seyyid Abdulbaki Hz.leri büyük çapta inşaat ve imar faaliyetlerini başlatarak, Gavs ( k.s.) ve Seyda ( k.s.)’ın bıraktığı temelleri daha da genişletmişlerdir.
önce Türk-i Cumhuriyet’lere yönelik bir seyahatı başlatırlar. Daha sonra bu yolculuktan sonra umre hazırlığına koyulur. Türk-i iller ve Umre yolculuğu derken, Menzil’e döner dönmez merkad ve camii inşaatını gerçekleştirir. Sene içinde de Afyon’u ve Pursaklar’ı ziyaret ederek hem irşad hem de mutabaat yapıyorlar. Seyda Hz.lerinden devraldığı yük, beş-on misli daha da artarak
bu dönemde şeritle ( iple) tevbe verme metodunun görülmesi bu dönemin en belirgin özelliğini ortaya koyması bakımından mühimdir. O kadar yük artmış ki, Allah’ın rahmeti ve kudreti olmasa hiç bir insanın bu yükü taşıması mümkün değildir. Bütün bu eziyetleri Allah için çekiyorlar. Her türlü insanın nefes kokusuna normal bir insan, değil bir gün, bir saat bile dayanamaz. öyle oluyor ki, camii tıklım tıklım, üstüste secde ediliyor, nefessizlikten dayanılmaz hale geliyor. Böyle olduğu halde, hem camii inşaatı, hem Menzil’in işleri, hem sırt ağrıları, hem de irşad faaliyetlerini bıkmadan usanmadan, aralıksız bir şekilde yürütüyorlar. Fakat, Allah-ü Teala ona göre kuvvet vermiş. Allah’ın muhabbeti olmazsa ve sadatların muhabbeti olmazsa bütün bu işlerin yapılması imkânsızdır.
Bel ağrılarına rağmen yine de irşaddan geri kalmıyor, devamlı sofilerin hizmetinde. Rahatsızlığını bile hiçbir zaman dile vurmaktan haya edinen bir mizacı var. Hastalığını soranlara, sıkılgan bir vaziyette anlatmaktan imtina ediyor, ancak ve ancak sırtını çeviremediğini görerek anlaşılıyor. Dikkatle bakıldığında kendini ve sırtını çeviremediği gözlerden kaçmıyor. Bunlara rağmen irşad faaliyetlerine yılmadan usanmadan ve sorumluluk duygusuyla devam ediyorlar. Bu vazifeyi madem yapacaksan, tam yapacaksın şuuruyla hareket ediyor. Allah ( C.C.) ecirlerini artırıyor.
Seyyid Abdulbaki Hz.leri denilince ilk evvela âdâb akla geliyor. Gavs ( k.s.)’ın şah-ı Hazne’ye bağlılığı ve Seyda Hz.lerinin Gavs’a teslimiyeti, Seyyid Abdulbaki ( k.s.)’ında zirveye çıkarak âdâba dönüşmüştür. Diğer halifelerde de var ama, Seyyid Abdulbaki’de tarif edilmez bir şekilde
bambaşka…
Seyda Hz.lerinin ardından merkadı ve camiiyi yapması, evlere ve çeşmelere el atması gibi faaliyetlerine de akıl sır ermiyor. Yani tasarrufatına akıl ermiyor ve çok hızlı başladı. Tabii hep Allah’tan geliyor. Bu dönemde çorba daha da fazla kaynıyor, ekmek daha çok çıkıyor, tabiri caizse on misli oldu.
işte bu yoğun faaliyetinde Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin dilinden sohbet bile işitemez olduk. Zaten fırsat yok. Sohbet ederse, tevbe veremezsin ve irşadın aksamasına yol açar. O bakımdan hiç boş durmuyor, o yüzden sohbete sıra gelmiyor. Seyda Hz.leri Gavs’tan sonra yaklaşık iki sene çok sohbet etti, sonradan birdenbire bıraktı. Vefatına yakın veda niteliğinde sohbetleri oldu o kadar. Fakat, Seyyid Abdulbaki Hz.leri irşadı devraldıktan sonra sohbet etmemesi, yukarıda işaret ettiğimiz hususlardan kaynaklanmaktadır. Bu dönemde amel, zikir ve akıl ön planda. Muhabbetten ziyade çalışmak, bu dönemin en belirgin özelliği.
işin özü, fazla söze ne hacet, Seyyid Saki Hz.lerinin de buyurduğu gibi:
“Artık emeklemeyi bitirdik, şimdi Amel zamanı…”
bu Yolunamaci Allah ( c.c.) Rizasidir.
Kişi Ne Yaparsa Allah ( c.c.) Nin Rizasi Için çalişmali, Ne Yaparsa Allah ( c.c.) Için Yapmali Ki, Ahirette Yüzü Beyaz Olanlardan Olsun.
Evden çikarken Evdekilerin Rizkini Kazanmaya Diye Niyet Etmemeli, üstümüze Vacip Kilindiği Için ( sizin Için çikiyorum) Diye Allah ( c.c.) Rizasi Için Niyet Edip çalişmaya öyle çikmaliyiz, çünkü ( allah C.c.) Rizkiniza Kefilim Diye Buyuruyor.
Sabah Namazindan Sonra üstünüzü Başinizi Giyip Evden çikarken Allah ( c.c.) Rizasi Için Niyet Edin.
Yaptiğiniz Her Işte Niyetiniz Allah ( c.c.) Rizasi Için Olsun.
Niyet çok önemli. Ne Iş Yaparsaniz Yapin önce Niyetinizi Kontrol Edin.
Allah ( c.c.) Namazi Niyetsiz Kilarsaniz Kabul Etmez.
Nefis Ve şeytan Düşmandir, Bunlara Uymayin !
Nefs-i Emmare Insani Devamli Kötülüğe Sevkeder,ondan Kurtulmak Lazim.
Dünyada çok Para Kazanan Bir Kişi Dünyada çok Hürmet Görebilir Reisicumhur Ve Bakanlar Kime Hürmet Gösterir; Parasi Olana Ve Dünya Parasi Olduğu Zaman Dünya Kapilari Açilir. Nasilki Dünyada Paraniz Olduğunda Hürmet Görüyorsaniz, Ahirette De Hürmet Görmek Için Kapilarin Açilmasi Için Ahiret Parasi Biriktirmek Ve Ameli Salih ( salih Amel) Işlemek Lazim Ki, Oradada Peygamberler, Sahabeyi Kiram Ve Evliyalar Hürmet Göstersin Ve Yer Göstersin.
Onun Için Dünyada Ticareti Iyi Yapmak Ve Cebimizi Sevap Ve Iyiliklerle Doldurmak Gerek. Nasil Ki Parasi çok Olana Izzet Ve Ikramda Bulunuluyorsa Ahirette De Sevabi çok Olana Hürmet Gösterilir.
Gavs Hazretleri Buyurdular Ki; Dünya Ahiretin Peşinden Gelir Ama, Ahiret Dünyanin Peşinden Gelmez.
Siz Ahiret Için Yani Allah ( c.c.) Rizasi Için çalişirsaniz Dünyalik Size Kendisi Gelir.
Hz.peygamber ( s.a.v.) ümmetine çok Düşkündür. Ahirette Diğer Peygamberler Kendi Nefislerini Düşünürken, Bizim Peygamberimiz Hz.muhammed ( s.a.v.) ümmeti ümmeti Der. Bizde Onu Mağdur Etmemek Için çalişmamiz Lazim.
Alah ( c.c.) Peygamberimizin şefaatini Size Ve Bize Nasib Etsin.
Allah ( c.c.) Hepinizden Razi Olsun.
Sofi'nin Rüyası
Mersinli bir sofinin anlattığı A.B. Hz lerinin anlatılmasını istediği bir rüyayı nakledelim
Bir gece rüyasında iki cihan serveri efendimiz ( SAV) rüyasında görür yanında Hulafa-i Raşid’in diğer sahabeyi güzün efendilerimiz bulunmaktadır . efendimizin önünde büyük bir sofi topluluğu vardır efendimiz ( SAV ) Sıdık u Ekber Ebu Bekir efendimize döner ya Ebu Bekir gir sofilerin içinden kendi meşrebinden ( benzerinden) olanları çıkar Hazreti Ebu Bekir efendimiz girer sofiler topluluğunun içinden bir gurubu çıkarır efendimiz ( AS) hazreti Ömer ( RA) döner ya Ömer sende gir kendi meşrebinden olan insanları sofilerin içerisinden al çık der hazreti Ömer efendimizde girer bir grup sofi alır çıkar ..
Arkasından hazreti Osman efendimiz ve hazreti Ali KEREMALLAHU VECHE efendimize aynı emiri verirler onlarda girer bir gurup sofi alır çıkarlar. geriye çok sofi kalmıştı ALLAH RASULÜ ( sav) EFENDİMİZ A.B ( ksa) döner ya A.B. bunlar kim diye sorar
A.B ( KSA) boynunu büker sesini çıkarmaz .. ALLAH RASÜLÜ tekrar sorar
Bunun üzerine A.B Hz. leri buyururur efendimiz bunlar bazen hatmelerini kaçıran bazen virtlerini terk eden sofilerdir buyurmuş …
ALLAH RASÜLÜ ( s:a:v)buyurur öyle ise bunları da biz götürelim der
Bir sofinin yaşadığı bir olayı İsveçre ’de oturan yetkili bir arkadaştan nakledelim ..
Bir gün Şahı Hazne k.s.a. nın torunlarından birisi menzile gelir. Menzil’de A.B Hz leri ile birlikte gezerken önde A.B. Hz leri arkada Şahı Hazne ‘nin torunu ve diğer sofiler.. Adabı bilen o sofi Şahı hazne Hz.lerinin torununa şunu sorar..
- Kurban bizim bildiğimiz adaba göre Sizin önde A.B. Hz.lerinin arkada gitmesi icab ederdi. Amma görüyoruz ki siz arkada O önde gidiyor. Bunun hikmetini anlayamadık sebebi nedir ?
Şahı Haznenin torunu anlattı.
- Ben bir gün rüya gördüm .. Ruyamda çok güzel bir taht vardı. Acaba bu taht kimin diye düşünürken dedem Şahı Hazneyi gördüm . geldi tahtın sağ tarafında ayakta dineldi. Arkasından Gavs Abdulhakim Hüseyni Hz.leri geldi dineldi. Ben merak ediyordum .. acaba tahta kim gelecek oturacak. Herhalde Allah Rasulü gelecek diye düşünüyordum. İlerden birisi belirdi. Yüzünü nurdan göremiyordum. Ben pür edep seyrediyordum. Geldi tahta oturdu. İyice dikkat ettiğimde A.B. Hz.leri olduğunu gördüm. Dedemin ve Abdulhakim Hüseyni Hz.lerinin edep tuttuğu bir insanı bir Allah dostunu zamanın Gavsının önünden nasıl yürüyebilirim…
O sofi anlatmaya devam ediyor ..
- Biz Seyda Muhammed Raşid Hz.leri zamanında çok gördük ki Şahı Haznenin hizmetcisi gelse Seyda Hz.leri bizzat kendisi ilgilenir ve onun karşısında pür edep dururdu. Yorum size ait …
Gavs hz.lerinin zikir hakkindaki Bütün sohbetleri
Buyurdular
-Kalbin gıdası zikirdir. Günahlar ise, şeytanın gıdasıdır. Kalbini diriltmek ve beslemek isteyen kimse Yüce Allahın zikrini çok yapmalıdır. Günah işleyenler, kalplerini zayıflatıp şeytanı kuvvetlendirmiş olurlar. Şeytanı kuvvetli olanın dini zayıf olur. Onun için haramlardan uzak durmalıdır
-Zikre devam ediniz, virde önem veriniz. Çünkü kalbin tek ilacı zikirdir. Kur?an okumak, salâvat çekmek, hizmet etmek sevaptır; fakat bunlar kalbe ilaç olmaz, nefsin çirkin sıfatlarını değiştirmez. Nefsi ancak zikir terbiye eder.?
-Zikir kalbin gıdasıdır; gıdasını almayan kalp zayıflar, sonra ölür.
Kalp ancak zikir ile beslenir, kuvvetlenir, tatlanır, manen hayat bulur. Haramlar ve işlenen günahlar ise, şeytanın gıdasıdır. İşlenen günahlar, insanın kalbini zayıflatır; onun düşmanı olan nefsi ve şeytanı kuvvetlendirir. Bu nedenle, insanın içinde kalp, nefis ve şeytan devamlı mücadele hâlindedir. Rabbü?l-Alemin:
/( Dikkat edin, uyanık olun; kalpler ancak Allah?ın zikriyle huzur bulur,)* buyurmuştur.? Rad 28
-Yüce Allahi zikre devam ediniz.Zikir çekerken uyanik olunuz.Allah zikrini kalbinizin içine yerlestiriniz. Zikir kalbe yerlesince siz istemesenizde kalp Yüce Allahi zikreder.Midenizi düsünün;o,siz istemesiniz de kendi isini görür.Siz uyurken bile işine devam eder.Içine zikir yerleşen kalp de böyledir.
Zikr cekmeyen sofi avamdir. Naksi listesine sadece zikir* ceken sofiler yazilir.
*Nefis nefy isbat ile müslüman olur.
*Sofiler bize dünya sikayeti ediyorlar.Ama bir sofi gelip zikr ile soru sormuyor.
*Dünya dertleri hep gafletten geliyor. Zikri sürekli cekin,günahlara meyl etmeyin. Yoksa zikr uzar gider.
-Gavs hz.lerine bir sofi gelip Zikrimi cekemiyorum deyince mübarek celalleniyor. Mübarek* yok hastayim,yok yapamiyorum gibi dertlerin zikre mani olmadigini buyurmus ve her türlüsünün gafletten meydana geldigini buyurmus. Illaki zikri cekmek gerektigini buyurmustur.
Gavs sani yine ( zikr cekmeyen rabita yapmayan kisiyi tanimadiklarini) buyurmustur
Gavs - ı Sânî -
-Hazretleri, Divandaki görevlilere ve korumalara buyurmuşlar;
Virdinizi çekmezseniz, 100 sene de hizmet etseniz; işe yaramaz.
- Hatme,rabıta ve vird bizim yolumuzun esaslarıdır. bunlardan birini yapan
kapımızın önündedir.İkisini yapanın eli elimizdedir.Üçünü yapanın eli cebimizdedir ne isterse alsın.
Gavs-i Sani ( k.s) virdi şöyle anlatmış:
Düşünün sobayı nasıl ki soba yanar sonra sobayı temızlemesseniz ne olur
bilirmisiniz der sobayı yakmaya kalkarsanız soba tıkanır dumanı gerı teper
o zaman buğulursunuz zehirlenir ölürsünüz Gavs ( k.s) devam edıyor virdi
cekmesenız kalbe Allah cc nuru gelmez Allahın nurunun gelmedigi kalp ne
olur olur Allah cc anmayan kalp olur ve Allahın nuru Kalbine girmez o zaman
kalbe seytanın vesvesesı girer Allahı unutmaya kadar gider, virdınızı çekin
gafletsız dıyor sonra gavs-ı Sani hz. gıdın hesap verın gorevlılere der.
Gavs-ı Sani Hz.lerinin vird üzerine yaptığı sohbetin bir kısmını
-Siz hastasınız ve bir doktora gittiniz.Doktor sizin hastalığınıza iyi gelecek bir ilaç tavsiye etti.
Bu ilacı alırsanız iyileşeceksiniz.Ancak ilacı almıyorsunuz ve hastalık da geçmiyor.
Vird kalbin ilacıdır, eğer gafletsiz çekilirse lezzet alınır ve derdinize derman olur. Vird gaflet ile
çekilirse bitmek bilmez.İnsan bir an önce kalkmak ister, sıkıntı basar.
Allah dan başka bir şeyi vird esnasında düşünmek gafletdir.Gaflet ise şeytandandır.
Bu yolu bitirmek lazımdır
Şöyle bir soru soruldu;
-Efendim, biz virdi gafletsiz çekmek istiyoruz ama olmuyor. Cevaben buyurdular ki;
-Çok çalışmak lazımdır, virde başlandığında bir kerede çekmek gerekir. Vird esnasında sadece Allahı düşünmek gerekir
Gavsımızın Sohbeti
*
*Şah-ı Nakşibend Hz. ( ksa) bir gün vird çekiyordu. Bir ses işitti. Ses dedi; ey kulum ben senden razıyım. Geçmiş günahlarını ve gelecek günahlarını affettim. Yeter artık vird çekme dedi. Şah-ı Nakşibend ( ksa) Hz.leri dikkat etti, ses tek noktadan geliyordu. Baktı sağından, solundan, arkadan, önden, alttan ve üstten gelmiyor. Sadece tek bir noktadan geliyordu. Şah-ı Nakşibend ( ksa) Hz.leri Şeriat ilmine vurdu, dedi ey iblis sen şeytansın, şeytan; nerden anladın, şeytan olduğumu, Şah-ı Nakşibend ( ksa) Hz.leri dedi;
Rahmani ses olsa her yönden ve aynı anda gelir seninki tek bir noktadan geliyor. Sağ elini yukarı kaldırıp, elindeki vird tesbihini bir vurdu, şeytanın arşını kırdı, tuz budak etti, ilmi sayesinde. İlim nurdur, ışıktır. Onun için herkes ilim yapacak, okuyacak, öğrenecek. Bir taksinin her şeyi olsa farı olmazsa yol gidemez. İşte insanda da ilim olmazsa her yer karanlıktır. Kısa zamanda tepe takla gider. İşte Şah-ı - Nakşi - bend - ( ksa) Hz.leri denilmesindeki sebep budur. İlmiyle şeytanın levhini kırmasından sonra, Allahu-Teala Azimüşan Şah-ı Nakşibend ( ksa) Hz.lerinin kalp kulağına, Ey kulum ilmin ile öyle bir sed çektinki, iblis bu seti kıyamete kadar aşamaz. Gavs?ımız açıkladı; ?Şahı, en ulu yüksek, Nakşi gizli, Bend set, yani maneviyattan yapılmış gizli aşılmayan yüce, ulu sed anlamına gelir. Bu sed Allah ( cc ) Seddidir.
Seyda hazretleri bir sohbet esnasındayken..Sofilerden biri gavsım dünyada herkesin bir işi bir mesleği vardır ..Sizin
mesleğiniz nedir?diye sormuş.
Seyda hazretleride benim işim çözmek ve bağlamak üzerinedir diye cevaplamış..Sofi çözmek ve bağlamaktan kastınız nedir Gavsım deyince:
Seyda hazretlerinin cevabı ''Kurban ben sofilerin kalplerini dünyadan ÇÖZÜP ahirete BAĞLIYORUM
alıntıdır.
Seyda Hz.lerinin Halifelerine Yaptığı Sohbet”
BİR İNSANIN SUYA HARARETİ GİBİ BENDE SANA KAVUŞMANIN HARARETİYLE YANIYORUM. KABUL ET BİZİ SEYDAM KOVMA KAPINDAN AMA ŞUNU BİLİYORUM Kİ BİR BABA OĞLUNU KOVAMAZ . İŞTE UMUDUM BUNDANDIR SEYDAM CANIM
Zamanin kutlusu su an Gavs-i Sani k.s. Hz. zamaninda halifeydi, çünkü o zamanin kutlusu kendi abisi Sultan Seyyid Muhammed Rasid k.s.a hz. leri idi. Hiç br Seyh digerinden büyüktür kelamini kullanamayiz Allah muhafaza küffar oluruz. Hepsi Mürsid olmus, irsadalarini tamamlamis, Rablerine kavusmuslardir insallahü teâlâ. Ve hepsinin Nüru Rasulullah s.a.v. efendimizin Nûrudur. Herhangi bi kiyaslama yapilamaz. Mevlâ C.C. hepsine Mürsidlik makamini layik görüp Onlari birer Seyh yapmistir. Kendi kendine olmadi hiç birsey, Cenâbi Hak ol demeden olmazda. Bizim yapmamiz gereken ise, sirf Evliyaullah olduklari için, Mevlâ c.c. dostlari olduklari için ve Rasulullah s.a.v. efendimizin nûru ile sereflendikeri için Onlara k.s. teslim olmamizdir. Ve bu nûr Allahü Teâlânin nûrudur. Sirf bunlari düsünüp ve inanip bu yola teslimiyet ve samimiyetle tabi olmamiz gerekir. Fitneye mahal veren iblistir. Onu engellemek ise Kulun Allahin izni rahmeti ve sadatin himmeti ile engel olmaktir. Dualarimiz o yöndedir ki, Allah c.c. izni Sadatin himmeti ile, hiç bir mürid böyle düsüncelere kapilmasin. Sufi kendi mürsidine tabii olmalidir, çünkü zamanin kutlusu Odur. Bakiniz; Sultan Seyyid Muhammed Rasid hz. lerinin sufileri, su an Gavs-i Sani Hz. lerinin sufisidir. çünkü zamanin kutlusu degismistir. Ama ölüde olsa diride olsa, hepsinin nûru Muhammed s.a.v. efendimizin nûrudur ve dünyayi aydinlatmaktadir, zahiren görülmesede bâtinda bu bilinir. Tarik-i Naksibendiye disinda ise, bunu söyle algilayabiliriz. her mürid kendi mürsidine tabidir, ona teslim olmustur. Karistirma, kiyaslanma yapilamaz. Önemli olan ne tarikat nede mürsidin üstünlügüdür ( ki takvadaki mertebedeki üstünlügü yalniz ve yalniz Allah c.c. bilir), önemli olan müridin teslimiyeti samimiyeti ve yasantisidir. Hani derler ya, sen maneviyati ne o kapida ara nede bu kapida, sen herseyi önce kendinde ara. Yapilmasi gereken Allah dostlarina teslim olmak. Hangisinin daha üstün daha iyi ( hasa!) oldugunu düsünmek arastirmak çok büyük yanlisa iter bizleri ve bu düsüncede seytandandir. Vesvese ile fitneye mahal verecek davranislardan sakinmaliyiz. Bizler önümüze bakip, teslim olmaliyiz, yasamasini bilmeliyiz, vücüdümüzün her zerresinde hissetmeliyiz bu Aski. Önce fenafiseyh, sonra fenafirrasul ve en sonunda fenafillah olabilmek için.
Naksibendi tarikati menzil kolunun suanki seyhi Abdulbaki hz.leri
Gavsî Bilvanisî’nin yakınlarından olan bir seyyid, birçok seferinde Gavsî Bilvanisî ile beraber yolculuk yapmıştı. Bir gün bu seyyid Şahı Haznenin ziyaretinde bulundu. Şahı Hazne’nin huzuruna vardığında, Şahı Hazne:
-Abdülhakim ne yapıyor?” diye sordu. Seyyid, S.A.Hakîm ve ailesinden bahsetti. Şahı Hazne, S.A. Hakîm’in çocuklarından haber vermesini söyledi. Gavsî Bilvanisi’nin yakını olan Seyyid:
-Şeyh Abdûlhâkîm’in üç oğlu var.
“Birinci oğlunun ismi Seyyid Muhammed Nuranî” dedi. Şahı Hazne:
-O Şeyh olur” buyurdu. Seyyid:
-İkinci oğlunun ismi Seyyid Muhammed Raşid” dedi, Şahı Hazne:
-Onun çok büyük cemaati olur” buyurdu. Seyyid:
-Üçüncü oğlunun ismi ise Seyyid Abdûlbakî” dedi, Şahı Hazne:
-Âlem onun zamanında irşadı görsün” dedi…
Şahı Hazne’nin müjdelediği Gavsus-Sanî Seyyid Abdûlbâkî, çocuk yaşlardayken hastalığı nedeniyle hastanede yatıyordu. Gavsus-Sanî’yi hastanede ( k.s) ziyaretinde bulunan bir sofi anlatıyor:
“Gavsus-Sanî yatakta yatıyor, Abdülhakim el-Hüseynî ( k.s.), Gavsus-Sanî’nin yanı başında duruyordu. Ben çiçeklerle içeri girdiğimi görünce hoşuna gitti ve dedi ki:
-Sofi sen Seyyid Abdûlbâkî’yi seviyor musun?” Sofi:
-Evet, kurban çok seviyorum.” Şeyh Abdülhakim dedi ki:
Ah keşke onun zamanına erişebilseydik te ona üç gün müridlik yapabilseydik….”
İşte kardeşlerim! ‘Ümmeti Muhammed gaflete düşmesin zamanına yetişirse elinden tutsun, eteğine yapışsın, imanını kurtarsın’ diye Bu mübarekler böyle bir müjde vermişlerdir.
Bu mübareklerin irşad metodları Rasulullah ( s.a.v) efendimizin irşad metodlarıdır. Bu yüzden bu insanları, Allah Teala kullarına böyle sevdirmektedir. Bu mübareğin daha irşadının altıncı senesinde:
“Elhamdülillah sofilerden şu ana kadar vefat edipte imansız giden hiç kimse olmadı” buyurdu
|
|
|
|