Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,378

Detaylı İstatistikler

 
Allah-Y Rahman Suresinin Latin (Türk) Harflerle Arapça Okunuşu
Yazar: RasitTunca - 09-11-2019, 02:47 PM - Forum: Kuran-ı Kerim Hakkında Bilgiler - Yorum Yok

Rahman Suresinin Latin (Türk) Harflerle Arapça Okunuşu

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم


55.SURE - RAHMAN

Euzübillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmanirrahim

1. Er rahman.

2. Alleme lkur'ane.

3. Halekal insane.

4. Allemehul beyan.

5. Eş şemsu vel kameru bi husban.

6. Ven necmu veş şeceru yescudan.

7. Ves semae rafeaha ve vedaal mizan.

8. Ella tatğav fil mizan.

9. Ve ekıymul vezne bil kıstı ve la tuhsirul mizan.

10. Vel erda vedaaha lil enam.

11. Fiha fakihetuv ven nahlu zatul ekmani.

12. Vel habbu zul asfi ver rayhan.

13. Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.

14. Halekal'insane min salsalin kelfahhari.

15. Ve hale kalcanne min maricin min narin.

16. Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.

17. Rabbulmeşrikayni ve rabbulmağribeyni.

18. Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.

19. Mereclbahreyni yeltekıyani.

20. Beynehuma berzahun la yebğıyani.

21. Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.

22. Yahrucu minhumellu'lu velmercanu.

23. Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.

24. Ve lehulcevarilmunşeatu fiylbahri kela'lami.

25. Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.

26. Kullu men 'aleyha famin

27. Ve yebka vechu rabbike zulcelali vel'ikrami.

28. Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.

29. Yes'eluhu men fiyssemavativel'ardı kulle yevmin huve fiy şe'nin.

30. Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.

31. Senefruğu lekum eyyuhessekaleni.

32. Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.

33. Ya ma'şerelcinni vel'insi inisteta'tum en tenfusu min aktarissemavati vel'ardı fenfuzula tenfizune illa bisultanin.

34. Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.

35. Yurselu 'aleykuma şuvazun min narin ve nuhasun fela tentesırani.

36. Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.

37. Feizenşakkatesissemau fekanet verdeten keddihani.

38. Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.

39. Feyevmeizin la yus'elu 'an zenbihi insun vela cannun.

40. Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani

41. Yu'refulmucrimune bisiymahum feyu'hazu binnevasıy vel'akdami.

42. Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.

43. Hazihi cehennemulletiy yukezzibu bihelmucrimune.

44. Yetufune beyneha ve beyne hamiymin anin.

45. Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.

46. Ve limen hafe mekame rabbihi cennetani.

47. Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.

48. Zevata efnanin.

49. Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.

50. Fiyhima 'aynani tecriyani.

51. Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.

52. Fiyhima min kulli fakihetin zevcani.

53. Febieyyi alai rabbikuma tukezziban.

54. Muttekiiyne ala furuşimbetainuha min istebrak ve cenel cenneteyni dan.

55. Fe bi eyyi alai rabbikuma tukezziban.

56. Fihinne kasıratut tarfi lem yatmishunne insun kablehum ve la can.

57. Fe bi eyyi alai rabbikuma tukezziban.

58. Ke ennehunnel yakıtı vel mercan.

59. Fe be eyyi alai rabbikuma tukezziban.

60. Hel cezaul ıhsani illel ihsan.

61. Fe bi eyyi alai rabbikuma tukezziban.

62. Ve min dunihima cennetan.

63. Fe bi eyyi alai rabbikuma tukezziban

64. Mudhammetan

65. Fe bi eyyi alai rabbikuma tukezziban

66. Fihima aynani neddahatan.

67. Fe bi eyyi alai rabbikuma tukezziban

68. Fihima fakihetuv ve nahluv ve rumman

69. Fe bi eyyi alai rabbikuma tukezziban

70. Fihinne hayratun hısan

71. Fe bi eyyi alai rabbikuma tukezziban

72. Hurum maksuratun fil hıyam

73. Fe bi eyyi alai rabbikuma tukezziban

74. Lem yatmishunne insun kablehum ve la can

75. Fe bi eyyi alai rabbikuma tukezziban

76. Muttekiiyne ala rafrafin hudriv ve abkariyyin hısan

77. Fe bi eyyi alai rabbikuma tukezziban

78. Tebarakesmu rabbike zil celali vel ikram

Bu konuyu yazdır

Allah-Y Rahman Suresi Arapça Okunuşu ve Latince Okunuşu ve Anlamı
Yazar: RasitTunca - 09-11-2019, 02:41 PM - Forum: Kuran-ı Kerim Hakkında Bilgiler - Yorum Yok

Rahman Suresi Arapça Okunuşu ve Latince Okunuşu ve Anlamı

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

الرَّحْمَنُ ﴿١﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-1.Ayet]: Er rahmân(rahmânu).
(O) Rahman’dır.
عَلَّمَ الْقُرْآنَ ﴿٢﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-2.Ayet]: Allemel kur’ân(kur’âne).
Kur’ân’ı, O öğretti.
خَلَقَ الْإِنسَانَ ﴿٣﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-3.Ayet]: Halakal insân(insâne).
İnsanı, O yarattı.
عَلَّمَهُ الْبَيَانَ ﴿٤﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-4.Ayet]: Allemehul beyân(beyâne).
Ona, beyanı (idrak edip ifade etmeyi ve açıklamayı) O öğretti.
الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ ﴿٥﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-5.Ayet]: Eş şemsu vel kameru bi husbân(husbânin).
Güneş ve Ay (yaratılışları ve yörüngelerindeki hareketleri), (astrofizik) hesaplarladır (hassas dengelerle dizayn edilmiştir).
وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ ﴿٦﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-6.Ayet]: Ven necmu veş şeceru yescudân(yescudâni).
Yıldızlar ve ağaçlar, ikisi de (Allah’a) secde ederler.
وَالسَّمَاء رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ ﴿٧﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-7.Ayet]: Ves semâe rafeahâ ve vadaal mîzân(mîzâne).
Ve sema; onu yükseltti (astrofizik kurallara göre büyük patlama teorisi gereğince içten dışa bir genişleme ve yükselme olayını gerçekleştirdi) ve mizanı (ölçüyü, ağırlığı ve çekim kuvvetlerinin dengesini) vazetti.
أَلَّا تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ ﴿٨﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-8.Ayet]: Ellâ tatgav fîl mîzân(mîzâni).
Mizanda (ölçmede) haddi aşmayınız (haksızlık yapmayınız).
وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ ﴿٩﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-9.Ayet]: Ve ekîmul vezne bil kıstı ve lâ tuhsırûl mîzân(mîzâne).
Ve vezni (tartmayı), adaletle yapın ve mizanı eksiltmeyin (ölçmede eksiklik yapmayın).
وَالْأَرْضَ وَضَعَهَا لِلْأَنَامِ ﴿١٠﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-10.Ayet]: Vel arda vadaahâ lil enâm(enâmi).
Ve arz; onu, hayvanlar (ve bütün canlılar) için vazetti (jeolojik olaylarla, üzerinde canlıların yaşayabileceği şekilde dizayn etti).
فِيهَا فَاكِهَةٌ وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْأَكْمَامِ ﴿١١﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-11.Ayet]: Fîhâ fâkihetun ven nahlu zâtul ekmâm(ekmâmi).
Orada meyveler ve tomurcuklu hurma ağaçları vardır.
وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُ ﴿١٢﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-12.Ayet]: Vel habbu zul asfi ver reyhân(reyhânu).
Yapraklı taneler ve güzel kokulu bitkiler vardır.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿١٣﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-13.Ayet]: Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni).
O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?
خَلَقَ الْإِنسَانَ مِن صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ ﴿١٤﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-14.Ayet]: Halakal insâne min salsâlin kel fahhâr( fahhâri).
(Allah) insanı, fahhar gibi ses veren salsalinden yarattı.
وَخَلَقَ الْجَانَّ مِن مَّارِجٍ مِّن نَّارٍ ﴿١٥﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-15.Ayet]: Ve halakal cânne min mâricin min nâr(nârin).
Ve cinleri, mariç ateşten (parlak, dumanı olmayan alevden, enerjiden) yarattı.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿١٦﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-16.Ayet]: Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni).
O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?
رَبُّ الْمَشْرِقَيْنِ وَرَبُّ الْمَغْرِبَيْنِ ﴿١٧﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-17.Ayet]: Rabbul meşrikayni ve rabbul magribeyn(magribeyni).
O, iki doğunun ve iki batının (insanlara göre doğu ve batının ve de cinlere göre doğu ve batının) Rabbidir.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿١٨﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-18.Ayet]: Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni).
O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?
مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ ﴿١٩﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-19.Ayet]: Merecel bahrayni yeltekıyân(yeltekıyâni).
İki denizi birbiri ile karşılaşacak (birbirine kavuşacak) şekilde akıttı.
بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَّا يَبْغِيَانِ ﴿٢٠﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-20.Ayet]: Beynehumâ berzehun lâ yebgıyân(yebgıyâni).
İkisi arasında berzah (engel) vardır, ikisi birbirinin sınırını geçemez (birbirinin özelliğini, düzenini bozamaz).
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿٢١﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-21.Ayet]: Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni).
O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?
يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْلُؤُ وَالْمَرْجَانُ ﴿٢٢﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-22.Ayet]: Yahrucu min humâl lu’luu vel mercân(mercânu).
İkisinden de inci ve mercan çıkar.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿٢٣﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-23.Ayet]: Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni).
O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?
وَلَهُ الْجَوَارِ الْمُنشَآتُ فِي الْبَحْرِ كَالْأَعْلَامِ ﴿٢٤﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-24.Ayet]: Ve lehul cevâril munşeâtu fîl bahri kel a’lâm(a’lâmi).
Denizde akıp giden, dağlar gibi (yüksek) inşa edilmiş büyük gemiler O’nundur.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿٢٥﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-25.Ayet]: Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni).
O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?
كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ ﴿٢٦﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-26.Ayet]: Kullu men aleyhâ fân(fânin).
Bütün kişiler (insanlar ve cinler) fanidir (yok olucudur).
وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ ﴿٢٧﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-27.Ayet]: Ve yebkâ vechu rabbike zûl celâli vel ikrâm(ikrâmi).
Ve celâl ve ikram sahibi Rabbinin Vechi (Zatı) bâki kalacaktır.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿٢٨﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-28.Ayet]: Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni).
O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?
يَسْأَلُهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ ﴿٢٩﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-29.Ayet]: Yes’eluhu men fîs semâvâti vel ard(ardı), kulle yevmin huve fî şe’nin.
Göklerde ve yerde olanlar, O’ndan isterler (dilerler). O hergün (her an) bir şe’n (ayrı bir tecelli, yeni bir oluş) üzerindedir.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿٣٠﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-30.Ayet]: Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni).
O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?
سَنَفْرُغُ لَكُمْ أَيُّهَا الثَّقَلَانِ ﴿٣١﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-31.Ayet]: Se nefrugu lekum eyyuhâs sekalâni.
Ey ağırlık sahibi olanlar (kendi âlemlerinde fizik ağırlığı ve bilinçli varlıklar olmaları sebebiyle, ağır sorumluluğu olan insanlar ve cinler)! Yakında sizinle ilgileneceğiz (mahşerde hesabınızı göreceğiz).
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿٣٢﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-32.Ayet]: Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni).
O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?
يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَن تَنفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانفُذُوا لَا تَنفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانٍ ﴿٣٣﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-33.Ayet]: Yâ ma'şeral cinni vel insi inisteta'tum en tenfuzû min aktâris semâvâti vel ardı fenfuzû, lâ tenfuzûne illâ bi sultân(sultânin).
Ey insan ve cin topluluğu! Semaların ve arzın kuturlarından (çaplarından) nüfuz etmeye (çıkıp gitmeye) eğer gücünüz yetiyorsa, haydi nüfuz edin (geçip, çıkın)! Bir sultan (bir mürşid) olmaksızın nüfuz edemezsiniz (geçip çıkamazsınız).
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿٣٤﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-34.Ayet]: Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni).
O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?
يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِّن نَّارٍ وَنُحَاسٌ فَلَا تَنتَصِرَانِ ﴿٣٥﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-35.Ayet]: Yurselu aleykumâ şuvâzun min nârin ve nuhâsun fe lâ tentesırân(tentesırâni).
Sizin üzerinize, ateşten bir alev ve duman gönderilir. O zaman yardımlaşamazsınız (kurtulamazsınız).
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿٣٦﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-36.Ayet]: Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni).
O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?
فَإِذَا انشَقَّتِ السَّمَاء فَكَانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهَانِ ﴿٣٧﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-37.Ayet]: Fe îzen şakkatis semâu fe kânet verdeten ked dihân(dihâni).
Gökyüzü yarılınca, işte o zaman, erimiş yağ (rengi) gibi kırmızı bir gül haline gelmiştir.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿٣٨﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-38.Ayet]: Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni).
O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?
فَيَوْمَئِذٍ لَّا يُسْأَلُ عَن ذَنبِهِ إِنسٌ وَلَا جَانٌّ ﴿٣٩﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-39.Ayet]: Fe yevme izin lâ yus’elu an zenbihî insun ve lâ cânn(cânnun).
Artık izin günü insanlar ve cinler, günahlarından sorulmaz.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿٤٠﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-40.Ayet]: Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni).
O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?
يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاصِي وَالْأَقْدَامِ ﴿٤١﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-41.Ayet]: Yu’raful mucrımûne bi sîmâhum fe yu’hazu bin nevâsî vel akdâm(akdâmi).
Mücrimler (suçlular) simalarından tanınır. Böylece onlar alınlarından ve ayaklarından yakalanırlar.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿٤٢﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-42.Ayet]: Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni).
O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?
هَذِهِ جَهَنَّمُ الَّتِي يُكَذِّبُ بِهَا الْمُجْرِمُونَ ﴿٤٣﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-43.Ayet]: Hâzihî cehennemulletî yukezzibu bihâl mucrimûn(mucrimûne).
İşte bu, mücrimlerin yalanladığı cehennem.
يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَمِيمٍ آنٍ ﴿٤٤﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-44.Ayet]: Yetûfûne beynehâ ve beyne hamîmin ân(ânin).
Onunla (cehennemle) kızgın kaynar su arasında dönüp dolaşırlar.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿٤٥﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-45.Ayet]: Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni).
O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?
وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ ﴿٤٦﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-46.Ayet]: Ve li men hâfe makâme rabbihî cennetâni.
Rabbinin makamından korkan kimseler için iki cennet vardır.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿٤٧﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-47.Ayet]: Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni).
O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?
ذَوَاتَا أَفْنَانٍ ﴿٤٨﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-48.Ayet]: Zevâtâ efnân(efnânin).
İkisi de fenlere (bilimsel ve sanatsal güzelliklere, çeşitli ağaçlara) sahiptir.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿٤٩﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-49.Ayet]: Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni).
O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?
فِيهِمَا عَيْنَانِ تَجْرِيَانِ ﴿٥٠﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-50.Ayet]: Fî himâ aynâni tecriyân(tecriyâni).
İkisinde de akan iki pınar vardır.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿٥١﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-51.Ayet]: Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni).
O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?
فِيهِمَا مِن كُلِّ فَاكِهَةٍ زَوْجَانِ ﴿٥٢﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-52.Ayet]: Fî himâ min kulli fâkihetin zevcân(zevcâni).
İkisinde de (iki cennette de) bütün meyvelerden iki çift vardır.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿٥٣﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-53.Ayet]: Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni).
O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?
مُتَّكِئِينَ عَلَى فُرُشٍ بَطَائِنُهَا مِنْ إِسْتَبْرَقٍ وَجَنَى الْجَنَّتَيْنِ دَانٍ ﴿٥٤﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-54.Ayet]: Muttekiîne alâ furuşin batâinuhâ min istebrak(istebrakin), ve cenel cenneteyni dân(dânin).
Astarları kalın ipek atlas olan döşekler üzerine yaslanmışlardır. Ve iki cennetin de devşirilen meyveleri (cennet ehline) yakındır.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿٥٥﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-55.Ayet]: Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni).
O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?
فِيهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَانٌّ ﴿٥٦﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-56.Ayet]: Fîhinne kâsirâtut tarfi lem yatmishunne insun kablehum ve lâ cânn(cânnun).
Onlarda (iki cennette de) bakışlarını (yalnız eşlerine) hasreten eşler vardır. Kendilerine onlardan önce insan ve cin dokunmamıştır.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿٥٧﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-57.Ayet]: Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni).
O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?
كَأَنَّهُنَّ الْيَاقُوتُ وَالْمَرْجَانُ ﴿٥٨﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-58.Ayet]: Ke enne hunnel yâkûtu vel mercân(mercânu).
Onlar sanki yakut ve mercan gibidir.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿٥٩﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-59.Ayet]: Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni).
O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?
هَلْ جَزَاء الْإِحْسَانِ إِلَّا الْإِحْسَانُ ﴿٦٠﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-60.Ayet]: Hel cezâul ihsâni illâl ihsân(ihsânu).
İhsanın, ihsandan başka mükâfatı var mı ki (olabilir mi)?
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿٦١﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-61.Ayet]: Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni).
O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?
وَمِن دُونِهِمَا جَنَّتَانِ ﴿٦٢﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-62.Ayet]: Ve min dûnihimâ cennetân(cennetâni).
Ve ikisinden başka iki cennet daha vardır.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿٦٣﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-63.Ayet]: Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni).
O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?
مُدْهَامَّتَانِ ﴿٦٤﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-64.Ayet]: Mudhâmmetân (mudhâmmetâni).
İkisi de (iki cennet de) yemyeşildir.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿٦٥﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-65.Ayet]: Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni).
O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?
فِيهِمَا عَيْنَانِ نَضَّاخَتَانِ ﴿٦٦﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-66.Ayet]: Fîhi mâ aynâni neddâhatân(neddâhatâni).
İkisinde de (iki cennette de) devamlı fışkırıp gürül gürül akan iki pınar vardır.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿٦٧﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-67.Ayet]: Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni).
O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?
فِيهِمَا فَاكِهَةٌ وَنَخْلٌ وَرُمَّانٌ ﴿٦٨﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-68.Ayet]: Fîhi mâ fâkihetun ve nahlun ve rummân(rummânun).
İkisinde de (iki cennette de) meyveler, hurmalar ve narlar vardır.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿٦٩﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-69.Ayet]: Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni).
O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?
فِيهِنَّ خَيْرَاتٌ حِسَانٌ ﴿٧٠﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-70.Ayet]: Fîhinne hayrâtun hisân(hisânun).
Onlarda (cennetlerde), hayırlı güzel kadınlar vardır.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿٧١﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-71.Ayet]: Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni).
O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?
حُورٌ مَّقْصُورَاتٌ فِي الْخِيَامِ ﴿٧٢﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-72.Ayet]: Hûrun maksûrâtun fîl hiyâm(hiyâmi).
Otağlarda (özel çadırlarda) huriler vardır.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿٧٣﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-73.Ayet]: Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni).
O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?
لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَانٌّ ﴿٧٤﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-74.Ayet]: Lem yatmishunne insun kablehum ve lâ cânn(cânnun).
Onlara, kendilerinden önce insanlar dokunmamıştır ve cinler de (dokunmamıştır).
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿٧٥﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-75.Ayet]: Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni).
O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?
مُتَّكِئِينَ عَلَى رَفْرَفٍ خُضْرٍ وَعَبْقَرِيٍّ حِسَانٍ ﴿٧٦﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-76.Ayet]: Muttekiîne alâ rafrafin hudrin ve abkariyyin hisân(hisânin).
Onlar (cennetlikler), yüksek yeşil refrefler (yastıklar) ve harikulâde güzel işlemeli döşekler üzerine yaslananlardır.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿٧٧﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-77.Ayet]: Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni).
O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?
تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ ذِي الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ ﴿٧٨﴾
[55. SURE RAHMÂN SURESi-78.Ayet]: Tebârakesmu rabbike zîl celâli vel ikrâm(ikrâmi).
Celâl ve İkram Sahibi Rabbinin İsmi Mübarek’tir (Çok Yüce’dir).

Bu konuyu yazdır

Allah-Y Nebe Suresi Arapça Okunuşu ve Latince Okunuşu ve Anlamı
Yazar: RasitTunca - 09-11-2019, 02:22 PM - Forum: Kuran-ı Kerim Hakkında Bilgiler - Yorum Yok

Nebe Suresi Arapça Okunuşu ve Latince Okunuşu ve Anlamı


عَمَّ يَتَسَاءلُونَ ﴿١﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 1.Ayet]: Amme yetesâelûn(yetesâelûne).
Birbirlerine neyi soruyorlar?
عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ ﴿٢﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 2.Ayet]: Anin nebeil azîm(azîmi).
Büyük haberden.
الَّذِي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ ﴿٣﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 3.Ayet]: Ellezî hum fîhi muhtelifûn(muhtelifûne).
Ki onlar, onun hakkında ihtilâf içindeler.
كَلَّا سَيَعْلَمُونَ ﴿٤﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 4.Ayet]: Kellâ se ya’lemûn(ya’lemûne).
Hayır, yakında bilecekler.
ثُمَّ كَلَّا سَيَعْلَمُونَ ﴿٥﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 5.Ayet]: Summe kellâ se ya’lemûn(ya’lemûne).
Sonra, hayır yakında bilecekler.
أَلَمْ نَجْعَلِ الْأَرْضَ مِهَادًا ﴿٦﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 6.Ayet]: E lem nec’alil arda mihâdâ(mihâden).
Arzı döşek kılmadık mı?
وَالْجِبَالَ أَوْتَادًا ﴿٧﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 7.Ayet]: Vel cibâle evtâdâ(evtâden).
Ve dağları (yeri sabit tutan) kazıklar (yapmadık mı?)
وَخَلَقْنَاكُمْ أَزْوَاجًا ﴿٨﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 8.Ayet]: Ve halaknâkum ezvâcâ(ezvacen).
Ve Biz, sizi çift olarak yarattık.
وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا ﴿٩﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 9.Ayet]: Ve cealnâ nevmekum subâtâ(subâten).
Ve uykunuzu dinlenme zamanı kıldık.
وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ لِبَاسًا ﴿١٠﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 10.Ayet]: Ve cealnâl leyle libâsâ(libâsen).
Ve geceyi libas (örtü) kıldık.
وَجَعَلْنَا النَّهَارَ مَعَاشًا ﴿١١﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 11.Ayet]: Ve cealnân nehâre meâşâ(meâşen).
Ve gündüzü maişet (geçim) zamanı kıldık.
وَبَنَيْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعًا شِدَادًا ﴿١٢﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 12.Ayet]: Ve beneynâ fevkakum seb'an şidâdâ(şidâden).
Ve sizin üstünüzde sağlam (kuvvetli) yedi kat bina ettik.
وَجَعَلْنَا سِرَاجًا وَهَّاجًا ﴿١٣﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 13.Ayet]: Ve cealnâ sirâcen vehhâcâ(vehhâcen).
Ve (orada) pırıl pırıl ışık saçan bir kandil yaptık.
وَأَنزَلْنَا مِنَ الْمُعْصِرَاتِ مَاء ثَجَّاجًا ﴿١٤﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 14.Ayet]: Ve enzelnâ minel mu’sırâti mâen seccâcâ(seccâcen).
Ve yağmur bulutlarından şarıl şarıl akan su indirdik.
لِنُخْرِجَ بِهِ حَبًّا وَنَبَاتًا ﴿١٥﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 15.Ayet]: Li nuhrice bihî habben ve nebâtâ(nebâten).
Onunla taneler ve nebatlar çıkaralım diye.
وَجَنَّاتٍ أَلْفَافًا ﴿١٦﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 16.Ayet]: Ve cennâtin elfâfâ(elfâfen).
Sarmaş dolaş olmuş (içiçe) bağlar ve bahçeler (oluşsun diye).
إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كَانَ مِيقَاتًا ﴿١٧﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 17.Ayet]: İnne yevmel faslı kâne mîkâtâ(mîkâten).
Muhakkak ki fasıl (ayrılma) günü, (önceden) tayin edilmiş bir vakitti.
يَوْمَ يُنفَخُ فِي الصُّورِ فَتَأْتُونَ أَفْوَاجًا ﴿١٨﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 18.Ayet]: Yevme yunfehu fîs sûri fe te’tûne efvâcâ(efvâcen).
Sur’a üflendiği gün artık siz bölük bölük geleceksiniz.
وَفُتِحَتِ السَّمَاء فَكَانَتْ أَبْوَابًا ﴿١٩﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 19.Ayet]: Ve futihatis semâu fe kânet ebvâbâ(ebvâben).
Ve sema açılmış, böylece kapılar oluşmuştur.
وَسُيِّرَتِ الْجِبَالُ فَكَانَتْ سَرَابًا ﴿٢٠﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 20.Ayet]: Ve suyyiratil cibâlu fe kânet serâbâ(serâben).
Ve dağlar yürütülmüş, böylece serap olmuştur.
إِنَّ جَهَنَّمَ كَانَتْ مِرْصَادًا ﴿٢١﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 21.Ayet]: İnne cehenneme kânet mirsâdâ(mirsâden).
Muhakkak ki cehennem mirsad olmuştur.
لِلْطَّاغِينَ مَآبًا ﴿٢٢﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 22.Ayet]: Lit tâgîne meâbâ(meâben).
Azgınlar için meab (sığınılacak yer) olarak.
لَابِثِينَ فِيهَا أَحْقَابًا ﴿٢٣﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 23.Ayet]: Lâbisîne fîhâ ahkâbâ(ahkâben).
(Onlar) orada bütün zamanlar boyunca kalacak olanlardır.
لَّا يَذُوقُونَ فِيهَا بَرْدًا وَلَا شَرَابًا ﴿٢٤﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 24.Ayet]: Lâ yezûkûne fîhâ berden ve lâ şerâbâ(şerâben).
Orada bir serinlik ve bir içecek tatmazlar.
إِلَّا حَمِيمًا وَغَسَّاقًا ﴿٢٥﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 25.Ayet]: İllâ hamîmen ve gassâkâ(gassâkan).
Gassak (irin) ve hamimden (kaynar su) başka.
جَزَاء وِفَاقًا ﴿٢٦﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 26.Ayet]: Cezâen vifâkâ(vifâkan).
Uygun bir ceza (karşılık) olarak.
إِنَّهُمْ كَانُوا لَا يَرْجُونَ حِسَابًا ﴿٢٧﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 27.Ayet]: İnnehum kânû lâ yercûne hısâbâ(hısâben).
Muhakkak ki onlar bir hesap ummuyorlardı.
وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا كِذَّابًا ﴿٢٨﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 28.Ayet]: Ve kezzebû bi âyâtinâ kizzâbâ(kizzâben).
Ve âyetlerimizi tekzip ederek yalanladılar.
وَكُلَّ شَيْءٍ أَحْصَيْنَاهُ كِتَابًا ﴿٢٩﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 29.Ayet]: Ve kulle şey’in ahsaynâhu kitâbâ(kitâben).
Ve Biz, herşeyi yazarak saydık (tespit ettik).
فَذُوقُوا فَلَن نَّزِيدَكُمْ إِلَّا عَذَابًا ﴿٣٠﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 30.Ayet]: Fe zûkû fe len nezîdekum illâ azâbâ(azâben).
Haydi (azabı) tadın! Size artık azaptan başkasını artırmayacağız.
إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ مَفَازًا ﴿٣١﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 31.Ayet]: İnne lil muttakîne mefâzâ(mefâzen).
Muhakkak ki, muttakiler (takva sahipleri) için kurtuluş (ve kazanç) vardır.
حَدَائِقَ وَأَعْنَابًا ﴿٣٢﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 32.Ayet]: Hadâika ve a’nâbâ(a’nâben).
Bahçeler ve üzüm bağları vardır.
وَكَوَاعِبَ أَتْرَابًا ﴿٣٣﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 33.Ayet]: Ve kevâıbe etrâbâ(etrâben).
Ve aynı yaşta, şahane endamlı genç kızlar.
وَكَأْسًا دِهَاقًا ﴿٣٤﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 34.Ayet]: Ve ke’sen dihâkâ(dihâkan).
Ve içi dolu kadehler vardır.
لَّا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا وَلَا كِذَّابًا ﴿٣٥﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 35.Ayet]: Lâ yesmeûne fîhâ lagven ve lâ kizzâbâ(kizzâben).
Orada boş söz ve yalan işitmezler.
جَزَاء مِّن رَّبِّكَ عَطَاء حِسَابًا ﴿٣٦﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 36.Ayet]: Cezâen min rabbike atâen hısâbâ(hısâben).
(Bunlar) Rabbin tarafından, hesaba karşılık verilen mükâfattır (ihsanlardır).
رَبِّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الرحْمَنِ لَا يَمْلِكُونَ مِنْهُ خِطَابًا ﴿٣٧﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 37.Ayet]: Rabbis semâvâti vel ardı ve mâ beynehumâr rahmâni lâ yemlikûne minhu hitâbâ(hitâben).
(Allah) göklerin ve yerin ve onların arasında bulunanların Rahmân olan Rabbidir. (Hiç kimse) ondan bir hitaba mâlik değildir.
يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلَائِكَةُ صَفًّا لَّا يَتَكَلَّمُونَ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرحْمَنُ وَقَالَ صَوَابًا ﴿٣٨﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 38.Ayet]: Yevme yekûmur rûhu vel melâiketu saffâ(saffen), lâ yetekellemûne illâ men ezine lehur rahmânu ve kâle sevâbâ(sevâben).
O gün, ruh (devrin imamının ruhu) ve (arşı tutan) melekler, saf saf hazır bulunurlar. Rahmân’ın kendisine izin verdiği kişiden başka kimse konuşamaz. Ve (izin verilen) sadece sevap söylemiştir.
ذَلِكَ الْيَوْمُ الْحَقُّ فَمَن شَاء اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ مَآبًا ﴿٣٩﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 39.Ayet]: Zâlikel yevmul hakku, fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).
İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.
إِنَّا أَنذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَرِيبًا يَوْمَ يَنظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ وَيَقُولُ الْكَافِرُ يَا لَيْتَنِي كُنتُ تُرَابًا ﴿٤٠﴾
[78. SURE NEBE SURESi - 40.Ayet]: İnnâ enzernâkum azâben karîbâ(karîben), yevme yanzurul mer’u mâ kaddemet yedâhu ve yekûlul kâfiru yâ leytenî kuntu turâbâ(turâben).
Muhakkak ki, sizi yakın bir azapla uyardık. O gün kişi, elleri ile takdim ettiği şeye bakacak. Ve kâfir olan: “Keşke ben toprak olsaydım.” diyecek.


Bu konuyu yazdır

Allah-G Mülk Suresi Arapça Okunuşu ve Latince Okunuşu ve Anlamı
Yazar: RasitTunca - 09-11-2019, 01:50 PM - Forum: Kuran-ı Kerim Hakkında Bilgiler - Yorum Yok

Mülk Suresi Arapça Okunuşu ve Latince Okunuşu ve Anlamı


تَبَارَكَ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ ﴿١﴾
[ 67. SURE MÜLK SURESi - 1 . Ayet ]: Tebârakellezî bi yedihil mulku ve huve alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Mülk elinde (kudretinde) olan O (Allah) Mübarek’tir. Ve O, herşeye kaadirdir.
الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ ﴿٢﴾
[ 67. SURE MÜLK SURESi - 2 . Ayet ]: Ellezî halakal mevte vel hayâte li yebluvekum eyyukum ahsenu amelâ(amelen), ve huvel azî zul gafûr(gafûru).
“Sizin hanginizin en güzel ameli yapacağını” imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur. Ve O; Aziz’dir, Gafûr’dur.
الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا مَّا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِن تَفَاوُتٍ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِن فُطُورٍ ﴿٣﴾
[ 67. SURE MÜLK SURESi - 3 . Ayet ]: Ellezî halaka seb'a semâvâtin tibâkâ(tibâkan), mâ terâ fî halkır rahmâni min tefâvut(tefâvutin), ferciıl basara hel terâ min futûr(futûrin).
Gökleri yedi tabaka (7 kat) olarak yaratan O’dur. Rahmân’ın yaratmasında bir uyumsuzluk göremezsin. Haydi bakışını çevir (tekrar bak), bir yarık (çatlak) görüyor musun?
ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنقَلِبْ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِأً وَهُوَ حَسِيرٌ ﴿٤﴾
[ 67. SURE MÜLK SURESi - 4 . Ayet ]: Summerciıl basara kerrateyni yenkalib lieykel basaru hâsien ve huve hasîr(hasîrun).
Sonra iki defa daha bakışını çevir (bak). Bakışın aciz ve yorgun olarak sana (geri) döner.
وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاء الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِّلشَّيَاطِينِ وَأَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّعِيرِ ﴿٥﴾
[ 67. SURE MÜLK SURESi - 5 . Ayet ]: Ve lekad zeyyennâs semâed dunyâ bi mesâbîha ve cealnâhâ rucûmen liş şeyâtîni ve a’tednâ lehum azâbes saîr(saîri).
Ve andolsun ki, dünyanın semasını kandillerle süsledik. Ve onları, şeytanlar için (atılacak) taşlar kıldık. Ve onlar için alevli ateşin azabını hazırladık.
وَلِلَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ ﴿٦﴾
[ 67. SURE MÜLK SURESi - 6 . Ayet ]: Ve lillezîne keferû bi rabbihim azâbu cehennem(cehenneme), ve bi’sel masîr(masîru).
Ve Rab’lerini inkâr edenler için cehennem azabı vardır. Ve (o), ne kötü varış yeri!
إِذَا أُلْقُوا فِيهَا سَمِعُوا لَهَا شَهِيقًا وَهِيَ تَفُورُ ﴿٧﴾
[ 67. SURE MÜLK SURESi - 7 . Ayet ]: İzâ ulkû fîhâ semiû lehâ şehîkan ve hiye tefûr(tefûru).
Oraya (cehenneme) atıldıkları zaman onun kaynayan korkunç sesini (gürlemesini) işittiler.
تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ كُلَّمَا أُلْقِيَ فِيهَا فَوْجٌ سَأَلَهُمْ خَزَنَتُهَا أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ ﴿٨﴾
[ 67. SURE MÜLK SURESi - 8 . Ayet ]: Tekâdu temeyyezu minel gayz(gayzi), kullemâ ulkıye fîhâ fevcun seelehum hazenetuhâ e lem ye’tikum nezîr(nezîrun).
(Cehennem) nerede ise öfkesinden çatlayacak gibi olur. Oraya herbir grup atılışında onun (cehennemin) bekçileri onlara: “Size nezir (uyarıcı) gelmedi mi?” diye sordu.
قَالُوا بَلَى قَدْ جَاءنَا نَذِيرٌ فَكَذَّبْنَا وَقُلْنَا مَا نَزَّلَ اللَّهُ مِن شَيْءٍ إِنْ أَنتُمْ إِلَّا فِي ضَلَالٍ كَبِيرٍ ﴿٩﴾
[ 67. SURE MÜLK SURESi - 9 . Ayet ]: Kâlû belâ kad câenâ nezîrun fe kezzebnâ ve kulnâ mâ nezzelallâhu min şey'in entum illâ fî dalâlin kebîr(kebîrin).
Onlar (cehenneme atılanlar) dediler ki: “Evet, bize nezir gelmişti. Fakat biz onu yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz ancak büyük bir dalâlet içindesiniz, dedik.”
وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ ﴿١٠﴾
[ 67. SURE MÜLK SURESi - 10 . Ayet ]: Ve kâlû lev kunnâ nesmeu ev na'kılu mâ kunnâ fî ashâbis saîr(saîri).
Ve: “Eğer biz işitmiş veya akıl etmiş olsaydık, alevli ateş halkı arasında olmazdık.” dediler.
فَاعْتَرَفُوا بِذَنبِهِمْ فَسُحْقًا لِّأَصْحَابِ السَّعِيرِ ﴿١١﴾
[ 67. SURE MÜLK SURESi - 11 . Ayet ]: Fa’terefû bi zenbihim, fe suhkan li ashâbis saîr(saîri).
Böylece günahlarını itiraf ettiler. Artık ateş ehli (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun.
إِنَّ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بِالْغَيْبِ لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ ﴿١٢﴾
[ 67. SURE MÜLK SURESi - 12 . Ayet ]: İnnellezîne yahşevne rabbehum bil gaybi lehum magfiratun ve ecrun kebîr(kebîrun).
Muhakkak ki onlar, gaybda Rab’lerine huşû duyarlar. Onlar için mağfiret ve büyük ecir vardır.
وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أَوِ اجْهَرُوا بِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ ﴿١٣﴾
[ 67. SURE MÜLK SURESi - 13 . Ayet ]: Ve esirrû kavlekum evicherû bihî, innehu alîmun bi zâtis sudûr(sudûri).
Ve sözünüzü gizleyin veya onu açıklayın. Muhakkak ki O (Allah), gönüllerde olanı en iyi bilendir.
أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ ﴿١٤﴾
[ 67. SURE MÜLK SURESi - 14 . Ayet ]: E lâ ya’lemu men halaka, ve huvel latîful habîr(habîru).
Yaratan (yarattığını) bilmez mi? Ve O; Lâtif’tir, Habîr’dir (haberdar olandır).
هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِن رِّزْقِهِ وَإِلَيْهِ النُّشُورُ ﴿١٥﴾
[ 67. SURE MÜLK SURESi - 15 . Ayet ]: Huvellezî ceale lekumul arda zelûlen femşû fî menâkibihâ ve kulû min rızkıhî, ve ileyhin nuşûr(nuşûru).
Arzı size zelil kılan (boyun eğdiren) O’dur. Artık onun omuzlarında (üzerinde, dağlarda, ovalarda) dönüp dolaşın ve O’nun rızkından yeyin. Ve neşir (yeniden var olup huzurunda toplanma) O’nadır.
أَأَمِنتُم مَّن فِي السَّمَاء أَن يَخْسِفَ بِكُمُ الأَرْضَ فَإِذَا هِيَ تَمُورُ ﴿١٦﴾
[ 67. SURE MÜLK SURESi - 16 . Ayet ]: E emintum men fîs semâi en yahsife bikumul arda fe izâ hiye temûr(temûru).
Gökyüzündeki Kişinin (Allah’ın), o (yer) sallandığı zaman sizi, yere geçirmesinden (geçirmeyeceğinden) emin mi oldunuz?
أَمْ أَمِنتُم مَّن فِي السَّمَاء أَن يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًا فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذِيرِ ﴿١٧﴾
[ 67. SURE MÜLK SURESi - 17 . Ayet ]: Em emintum men fîs semâi en yursile aleykum hâsıbâ(hâsiben) fe se ta’lemûne keyfe nezîr(nezîri).
Veya gökyüzünde olan Kişinin (Allah’ın) sizin üzerinize (taş yağdıran) fırtına göndermesinden (göndermeyeceğinden) emin mi oldunuz? O taktirde uyarım nasılmış, yakında öğreneceksiniz (bileceksiniz).
وَلَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ ﴿١٨﴾
[ 67. SURE MÜLK SURESi - 18 . Ayet ]: Ve lekad kezzebellezîne min kablihim fe keyfe kâne nekîr(nekîri).
Ve andolsun ki, onlardan öncekiler de yalanladılar. O zaman azabım nasıl oldu?
أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الطَّيْرِ فَوْقَهُمْ صَافَّاتٍ وَيَقْبِضْنَ مَا يُمْسِكُهُنَّ إِلَّا الرَّحْمَنُ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ بَصِيرٌ ﴿١٩﴾
[ 67. SURE MÜLK SURESi - 19 . Ayet ]: E ve lem yerav ilât tayri fevkahum sâffâtin ve yakbıdne, mâ yumsikuhunne illâr rahmân(rahmânu), innehu bi kulli şey’in basîr(basîrun).
Onlar, üstlerinde sıra sıra süzülerek kanat çırpan kuşları görmüyorlar mı? Onları Rahmân’dan başkası tutmuyor. Muhakkak ki O, herşeyi en iyi görendir.
أَمَّنْ هَذَا الَّذِي هُوَ جُندٌ لَّكُمْ يَنصُرُكُم مِّن دُونِ الرَّحْمَنِ إِنِ الْكَافِرُونَ إِلَّا فِي غُرُورٍ ﴿٢٠﴾
[ 67. SURE MÜLK SURESi - 20 . Ayet ]: Em men hâzâllezî huve cundun lekum yansurukum min dûnir rahmân(rahmâni), inil kâfirûne illâ fî gurûr(gurûrın).
Veya Rahmân’dan başka size yardım edecek olan bu askerler kimdir? Kâfirler sadece gurur (aldanma) içindeler.
أَمَّنْ هَذَا الَّذِي يَرْزُقُكُمْ إِنْ أَمْسَكَ رِزْقَهُ بَل لَّجُّوا فِي عُتُوٍّ وَنُفُورٍ ﴿٢١﴾
[ 67. SURE MÜLK SURESi - 21 . Ayet ]: Em men hâzâllezî yerzukukum in emseke rızkahu, bel leccû fî utuvvin ve nufûr(nufûrın).
Ya da eğer (Allah), onun rızkını tutarsa (keserse), sizi rızıklandıracak olan bu kişiler kimlerdir? Hayır, onlar haddi aşmada ve (haktan) uzak olmakta ısrarla devam ettiler.
أَفَمَن يَمْشِي مُكِبًّا عَلَى وَجْهِهِ أَهْدَى أَمَّن يَمْشِي سَوِيًّا عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ ﴿٢٢﴾
[ 67. SURE MÜLK SURESi - 22 . Ayet ]: E fe men yemşî mukibben alâ vechihî ehdâ em men yemşî seviyyen alâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).
Öyleyse yüzüstü sürünerek yürüyen kimse mi daha çok hidayete ermiştir, yoksa Sıratı Mustakîm üzerinde düzgün (dimdik, seviyeli) yürüyen mi?
قُلْ هُوَ الَّذِي أَنشَأَكُمْ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ ﴿٢٣﴾
[ 67. SURE MÜLK SURESi - 23 . Ayet ]: Kul huvellezî enşeekum ve ceale lekumus sem’a vel ebsâra vel ef’idete, kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).
De ki: “Sizi inşa eden (yoktan yaratıp var eden) ve size işitme, görme ve idrak etme hassalarını veren O’dur. Ne kadar az şükrediyorsunuz?”
قُلْ هُوَ الَّذِي ذَرَأَكُمْ فِي الْأَرْضِ وَإِلَيْهِ تُحْشَرُونَ ﴿٢٤﴾
[ 67. SURE MÜLK SURESi - 24 . Ayet ]: Kul huvellezî zeraekum fîl ardı ve ileyhi tuhşerûn(tuhşerûne).
De ki: “Sizi yeryüzünde çoğaltıp yayan O’dur. Ve O’na haşrolunacaksınız (huzurunda toplanacaksınız).”
وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ ﴿٢٥﴾
[ 67. SURE MÜLK SURESi - 25 . Ayet ]: Ve yekûlûne metâ hâzâl va’du in kuntum sâdikîn(sâdikîne).
Ve: “Eğer siz, (sözünüzde) sadıksanız, bu (azap) vaadiniz ne zaman?” derler.
قُلْ إِنَّمَا الْعِلْمُ عِندَ اللَّهِ وَإِنَّمَا أَنَا نَذِيرٌ مُّبِينٌ ﴿٢٦﴾
[ 67. SURE MÜLK SURESi - 26 . Ayet ]: Kul innemâl ilmu indallâhi ve innemâ ene nezîrun mubîn(mubînun).
De ki: “Bu ilim ancak Allah’ın indindedir. Ve ben sadece (Allah’ın azabını) açıkça bildiren bir nezirim (uyarıcıyım).”
فَلَمَّا رَأَوْهُ زُلْفَةً سِيئَتْ وُجُوهُ الَّذِينَ كَفَرُوا وَقِيلَ هَذَا الَّذِي كُنتُم بِهِ تَدَّعُونَ ﴿٢٧﴾
[ 67. SURE MÜLK SURESi - 27 . Ayet ]: Fe lemmâ raevhu zulfeten sîet vucûhullezîne keferû ve kîle hâzâllezî kuntum bihî teddeûn(teddeûne).
Fakat onu (azabı), yakın olarak gördükleri zaman inkâr edenlerin yüzleri karardı. Ve onlara: “Bu sizin kendisini davet ettiğiniz (ne zaman diye sorduğunuz) azaptır.” denildi.
قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَهْلَكَنِيَ اللَّهُ وَمَن مَّعِيَ أَوْ رَحِمَنَا فَمَن يُجِيرُ الْكَافِرِينَ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ ﴿٢٨﴾
[ 67. SURE MÜLK SURESi - 28 . Ayet ]: Kul e raeytum in ehlekeniyallâhu ve men maıye ev rahımenâ fe men yucîrul kâfirîne min azâbin elîm(elîmin).
De ki: “Gördünüz mü, şâyet Allah, beni ve benimle beraber olanları helâk etse veya bize rahmet etse, bundan sonra kâfirleri elîm azaptan kim kurtarır?”
قُلْ هُوَ الرَّحْمَنُ آمَنَّا بِهِ وَعَلَيْهِ تَوَكَّلْنَا فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ ﴿٢٩﴾
[ 67. SURE MÜLK SURESi - 29 . Ayet ]: Kul huver rahmânu âmennâ bihî ve aleyhi tevekkelnâ, fe se ta’lemûne men huve fî dalâlin mubîn(mubînin).
De ki: “O, Rahmân’dır, O’na îmân ettik (âmenû olduk) ve O’na tevekkül ettik.” Artık açıkça dalâlette olan kimdir, yakında bileceksiniz.
قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْرًا فَمَن يَأْتِيكُم بِمَاء مَّعِينٍ ﴿٣٠﴾
[ 67. SURE MÜLK SURESi - 30 . Ayet ]: Kul e raeytum in asbaha mâukum gavran fe men ye’tîkum bi mâin maîn(maînin).
De ki: “Gördünüz mü, şâyet sizin suyunuz yerin altına geçse, o zaman size akarsuyu kim getirir?”

Bu konuyu yazdır

Allah-Y Fetih Suresi Arapça Okunuşu ve Latince Okunuşu ve Anlamı
Yazar: RasitTunca - 09-11-2019, 01:39 PM - Forum: Kuran-ı Kerim Hakkında Bilgiler - Yorum Yok

Fetih Suresi Arapça Okunuşu ve Latince Okunuşu ve Anlamı


إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُّبِينًا ﴿١﴾
[48. SURE FETİH SURESi - 1 . Ayet]: İnnâ fetahnâ leke fethan mubînâ(mubînen).
Muhakkak ki Biz, sana apaçık bir fetih verdik.
لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِن ذَنبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُّسْتَقِيمًا ﴿٢﴾
[48. SURE FETİH SURESi - 2 . Ayet]: Li yagfira lekallâhu mâ tekaddeme min zenbike ve mâ teahhara ve yutimme ni’metehu aleyke ve yehdiyeke sırâtan mustekîmâ(mustekîmen).
Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını mağfiret etsin ve sana ni'metini tamamlasın ve seni Sıratı Mustakîm'e ulaştırsın diye.
وَيَنصُرَكَ اللَّهُ نَصْرًا عَزِيزًا ﴿٣﴾
[48. SURE FETİH SURESi - 3 . Ayet]: Ve yansurakallâhu nasran azîzâ(azîzen).
Ve Allah, sana azîz bir zaferle yardım etsin.
هُوَ الَّذِي أَنزَلَ السَّكِينَةَ فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ لِيَزْدَادُوا إِيمَانًا مَّعَ إِيمَانِهِمْ وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَكَانَ اللَّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا ﴿٤﴾
[48. SURE FETİH SURESi - 4 . Ayet]: Huvellezî enzeles sekînete fî kulûbil mu’minîne li yezdâdû îmânen mea îmânihim, ve lillâhi cunûdus semâvâti vel ard(ardı), ve kânallâhu alîmen hakîmâ(hakîmen).
Mü’minlerin kalplerine, îmânlarını îmân ile artırsınlar diye sekîneti indiren, O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Ve Allah; Alîm’dir, Hakîm’dir.
لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَيُكَفِّرَ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَكَانَ ذَلِكَ عِندَ اللَّهِ فَوْزًا عَظِيمًا ﴿٥﴾
[48. SURE FETİH SURESi - 5 . Ayet]: Li yudhilel mu’minîne vel mu’minâti cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ ve yukeffira anhum seyyiâtihim, ve kâne zâlike indallâhi fevzen azîmâ(azîmen).
Mü’min kadın ve erkekleri orada ebedî kalmak üzere altından nehirler akan cennetlere koysun ve onların günahlarını örtsün diye. İşte bu, Allah’ın indinde fevz-ül azîmdir.
وَيُعَذِّبَ الْمُنَافِقِينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِكِينَ وَالْمُشْرِكَاتِ الظَّانِّينَ بِاللَّهِ ظَنَّ السَّوْءِ عَلَيْهِمْ دَائِرَةُ السَّوْءِ وَغَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلَعَنَهُمْ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَهَنَّمَ وَسَاءتْ مَصِيرًا ﴿٦﴾
[48. SURE FETİH SURESi - 6 . Ayet]: Ve yuazzibel munâfikîne vel munâfikâti vel muşrikîne vel muşrikâtiz zânnîne billâhi zannes sev’i aleyhim dâiratus sev’i, ve gadiballâhu aleyhim ve leanehum ve eadde lehum cehennem(cehenneme), ve sâet masîrâ(masîren).
Ve münafık erkek ve kadınlara, müşrik erkek ve kadınlara azap etsin. Onlar ki, Allah’a kötü zan ile zanda bulundular. Kötü (zanları) onların üzerine dönsün. Ve Allah, onlara gazaplandı ve onları lânetledi. Ve onlar için cehennemi hazırladı, ne kötü varış yeri.
وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَكَانَ اللَّهُ عَزِيزًا حَكِيمًا ﴿٧﴾
[48. SURE FETİH SURESi - 7 . Ayet]: Ve lillâhi cunûdus semâvâti vel ard(ardı), ve kânallâhu azîzen hakîmâ(hakîmen).
Ve göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Ve Allah; Azîz’dir, Hakîm’dir.
إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا ﴿٨﴾
[48. SURE FETİH SURESi - 8 . Ayet]: İnnâ erselnâke şâhiden ve mubeşşiran ve nezîrâ(nezîren).
Muhakkak ki Biz, seni şahit, müjdeleyen ve uyarıcı olarak gönderdik.
لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُ وَتُسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلًا ﴿٩﴾
[48. SURE FETİH SURESi - 9 . Ayet]: Li tu’minû billâhi ve resûlihî ve tuazzirûhu ve tuvakkırûhu, ve tusebbihûhu bukraten ve asîlâ(asîlen).
Allah ve O’nun Resûl’üne îmân edin, O’nu saygıyla yüceltin ve sabah akşam O’nu tesbih edin diye.
إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ فَمَن نَّكَثَ فَإِنَّمَا يَنكُثُ عَلَى نَفْسِهِ وَمَنْ أَوْفَى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللَّهَ فَسَيُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا ﴿١٠﴾
[48. SURE FETİH SURESi - 10 . Ayet]: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsihî, ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecran azîmâ(azîmen).
Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah’a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).
سَيَقُولُ لَكَ الْمُخَلَّفُونَ مِنَ الْأَعْرَابِ شَغَلَتْنَا أَمْوَالُنَا وَأَهْلُونَا فَاسْتَغْفِرْ لَنَا يَقُولُونَ بِأَلْسِنَتِهِم مَّا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ قُلْ فَمَن يَمْلِكُ لَكُم مِّنَ اللَّهِ شَيْئًا إِنْ أَرَادَ بِكُمْ ضَرًّا أَوْ أَرَادَ بِكُمْ نَفْعًا بَلْ كَانَ اللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا ﴿١١﴾
[48. SURE FETİH SURESi - 11 . Ayet]: Se yekûlu lekel muhallefûne minel a’râbi şegaletnâ emvâlunâ ve ehlûnâ festagfir lenâ, yekûlûne bi elsinetihim mâ leyse fî kulûbihim, kul fe men yemliku lekum minallâhi şey’en in erâde bikum darran ev erâde bikum nef’â(nef’en), bel kânallâhu bi mâ ta’melûne habîrâ(habîran).
Araplardan muhallefunlar (geride kalanlar), sana: “Mallarımız ve ailelerimiz bizi meşgul etti. Artık bizim için mağfiret dile.” diyecekler. Onlar, kalplerinde olmayanı dilleri ile söylüyorlar. De ki: “Eğer Allah, size bir zarar veya fayda dilerse, bu taktirde sizin için Allah’tan (gelen) bir şeye kim mani olabilir (fayda veya zararı önleyebilir)? Hayır (öyle değil), Allah yaptığınız şeylerden haberdardır.”
بَلْ ظَنَنتُمْ أَن لَّن يَنقَلِبَ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ إِلَى أَهْلِيهِمْ أَبَدًا وَزُيِّنَ ذَلِكَ فِي قُلُوبِكُمْ وَظَنَنتُمْ ظَنَّ السَّوْءِ وَكُنتُمْ قَوْمًا بُورًا ﴿١٢﴾
[48. SURE FETİH SURESi - 12 . Ayet]: Bel zanentum en len yenkaliber resûlu vel mu’minûne ilâ ehlîhim ebeden ve zuyyine zâlike fî kulûbikum ve zanentum zannes sev’i ve kuntum kavmen bûrâ(bûran).
Hayır, siz Resûl ve mü’minlerin, ailelerine ebediyen asla dönmeyeceklerini zannettiniz. Ve bu (zan), kalplerinizde süslendi. Kötü bir zanla zanda bulundunuz. Ve siz helâka müstahak bir kavim oldunuz.
وَمَن لَّمْ يُؤْمِن بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ فَإِنَّا أَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ سَعِيرًا ﴿١٣﴾
[48. SURE FETİH SURESi - 13 . Ayet]: Ve men lem yu’min billâhi ve resûlihî fe innâ a’tednâ lil kâfirîne saîrâ(saîran).
Ve kim Allah ve O’nun Resûl’üne îmân etmezse işte o zaman, muhakkak ki Biz, kâfirler için alevli ateş (cehennemi) hazırladık.
وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَغْفِرُ لِمَن يَشَاء وَيُعَذِّبُ مَن يَشَاء وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا ﴿١٤﴾
[48. SURE FETİH SURESi - 14 . Ayet]: Ve lillâhi mulkus semâvâti vel ard(ardı), yagfiru li men yeşâu ve yuazzibu men yeşâu, ve kânallahu gafûran rahîmâ(rahîmen).
Ve göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dilediğini mağfiret eder ve dilediğine azap eder. Ve Allah; Gafur’dur, Rahîm’dir.
سَيَقُولُ الْمُخَلَّفُونَ إِذَا انطَلَقْتُمْ إِلَى مَغَانِمَ لِتَأْخُذُوهَا ذَرُونَا نَتَّبِعْكُمْ يُرِيدُونَ أَن يُبَدِّلُوا كَلَامَ اللَّهِ قُل لَّن تَتَّبِعُونَا كَذَلِكُمْ قَالَ اللَّهُ مِن قَبْلُ فَسَيَقُولُونَ بَلْ تَحْسُدُونَنَا بَلْ كَانُوا لَا يَفْقَهُونَ إِلَّا قَلِيلًا ﴿١٥﴾
[48. SURE FETİH SURESi - 15 . Ayet]: Se yekûlul muhallefûne izântalaktum ilâ megânime li te’huzûhâ zerûnâ nettebi’kum, yurîdûne en yubeddilû kelâmallâh(kelâmallâhi), kul len tettebiûnâ kezâlikum kâlallâhu min kablu, fe se yekûlûne bel tahsudûnenâ, bel kânû lâ yefkahûne illâ kalîlâ(kalîlen).
(Savaştan) geri kalanlar, ganimetlerin (bulunduğu yere) onları almak için gittiğiniz zaman: “Bizi bırakın (bize izin verin), size tâbî olalım.” diyecekler. (Onlar) Allah’ın kelâmını değiştirmek istiyorlar. (Onlara) de ki: “Siz asla bize tâbî olamazsınız. Allahû Tealâ daha önce böyle buyurdu.” O zaman (onlar da): “Hayır, siz bize haset ediyorsunuz (bizi kıskanıyorsunuz).” diyecekler. Hayır, onlar pek azı hariç, fıkıh (idrak) edemiyorlar (anlayamıyorlar).
قُل لِّلْمُخَلَّفِينَ مِنَ الْأَعْرَابِ سَتُدْعَوْنَ إِلَى قَوْمٍ أُوْلِي بَأْسٍ شَدِيدٍ تُقَاتِلُونَهُمْ أَوْ يُسْلِمُونَ فَإِن تُطِيعُوا يُؤْتِكُمُ اللَّهُ أَجْرًا حَسَنًا وَإِن تَتَوَلَّوْا كَمَا تَوَلَّيْتُم مِّن قَبْلُ يُعَذِّبْكُمْ عَذَابًا أَلِيمًا ﴿١٦﴾
[48. SURE FETİH SURESi - 16 . Ayet]: Kul lil muhallefîne minel a’râbi se tud’avne ilâ kavmin ulî be’sin şedîdin tukâtilûnehum ev yuslimûn(yuslimûne), fe in tutîû yu’tikumullâhu ecran hasenâ(hasenen), ve in tetevellev kemâ tevelleytum min kablu yuazzibkum azâben elîmâ(elîmen).
Bedevî Araplar’dan (savaştan) geride kalanlara de ki: “Şiddetli (kuvvetli) çarpışan bir kavime karşı (savaşmaya) çağrılacaksınız. Ya onları öldürürsünüz ya da onlar teslim olurlar. Bundan sonra eğer (Allah’a) itaat ederseniz, Allah size ahsen ecir verir. Ve eğer daha önce döndüğünüz gibi dönerseniz, size elîm bir azapla azap eder.”
لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْأَعْرَجِ حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْمَرِيضِ حَرَجٌ وَمَن يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَمَن يَتَوَلَّ يُعَذِّبْهُ عَذَابًا أَلِيمًا ﴿١٧﴾
[48. SURE FETİH SURESi - 17 . Ayet]: Leyse alâl a’mâ haracun ve lâ alâl a’raci haracun ve lâ alâl marîdı haracun, ve men yutııllahe ve resûlehu yudhılhu cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru, ve men yetevelle yuazzibhu azâben elîmâ(elîmen).
Âmâlara, topallara ve hastalara bir güçlük (vebal) yoktur. Kim Allah’a ve O’nun Resûl’üne itaat ederse, altından nehirler akan cennetlere koyar. Ve kim (yüz çevirir) dönerse, ona elîm azapla azap eder.
لَقَدْ رَضِيَ اللَّهُ عَنِ الْمُؤْمِنِينَ إِذْ يُبَايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ فَعَلِمَ مَا فِي قُلُوبِهِمْ فَأَنزَلَ السَّكِينَةَ عَلَيْهِمْ وَأَثَابَهُمْ فَتْحًا قَرِيبًا ﴿١٨﴾
[48. SURE FETİH SURESi - 18 . Ayet]: Lekad radiyallâhu anil mu’minîne iz yubâyiûneke tahteş şecerati fe alime mâ fî kulûbihim fe enzeles sekînete aleyhim ve esâbehum fethan karîbâ(karîben).
Andolsun ki, o ağacın altında sana tâbî oldukları zaman Allah, mü’minlerden razı oldu. Ve onların kalplerinde olanı biliyordu. Böylece onların üzerine sekînet indirdi. Ve onlara yakın bir fetih nasip etti.
وَمَغَانِمَ كَثِيرَةً يَأْخُذُونَهَا وَكَانَ اللَّهُ عَزِيزًا حَكِيمًا ﴿١٩﴾
[48. SURE FETİH SURESi - 19 . Ayet]: Ve megânime kesîraten ye’huzûnehâ, ve kânallâhu azîzen hakîmâ(hakîmen).
Ve pekçok da ganimet vardır. Onları alırlar. Ve Allah; Azîz’dir, Hakîm’dir.
وَعَدَكُمُ اللَّهُ مَغَانِمَ كَثِيرَةً تَأْخُذُونَهَا فَعَجَّلَ لَكُمْ هَذِهِ وَكَفَّ أَيْدِيَ النَّاسِ عَنكُمْ وَلِتَكُونَ آيَةً لِّلْمُؤْمِنِينَ وَيَهْدِيَكُمْ صِرَاطًا مُّسْتَقِيمًا ﴿٢٠﴾
[48. SURE FETİH SURESi - 20 . Ayet]: Vaadekumullâhu megânime kesîraten te’huzûnehâ fe accele lekum hâzihî ve keffe eydiyen nâsi ankum, ve li tekûne âyeten lil mu’minîne ve yehdiyekum sırâtan mustakîmâ(mustakîmen).
Allah size, alacağınız pekçok ganimet vaadetti. Böylece bu (konuda) sizin için acele etti. Ve insanların ellerini sizden çekti. Ve mü'minlere âyet olsun ve sizi Sıratı Mustakîm'e ulaştırsın diye.
وَأُخْرَى لَمْ تَقْدِرُوا عَلَيْهَا قَدْ أَحَاطَ اللَّهُ بِهَا وَكَانَ اللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرًا ﴿٢١﴾
[48. SURE FETİH SURESi - 21 . Ayet]: Ve uhrâ lem takdirû aleyhâ kad ehâtallâhu bihâ, ve kânallâhu alâ kulli şey’in kadîrâ(kadîran).
Ve henüz ulaşamadığınız, Allah’ın kuşatmış olduğu diğer (ganimetler) var. Ve Allah, herşeye kaadirdir.
وَلَوْ قَاتَلَكُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوَلَّوُا الْأَدْبَارَ ثُمَّ لَا يَجِدُونَ وَلِيًّا وَلَا نَصِيرًا ﴿٢٢﴾
[48. SURE FETİH SURESi - 22 . Ayet]: Ve lev kâtelekumullezîne keferû le vellevûl edbâra summe lâ yecidûne velîyyen ve lâ nasîrâ( nasîran).
Ve eğer kâfirler sizinle savaşsaydılar, mutlaka arkalarını dönerlerdi (kaçarlardı). Sonra bir dost ve bir yardımcı da bulamazlardı.
سُنَّةَ اللَّهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلُ وَلَن تَجِدَ لِسُنَّةِ اللَّهِ تَبْدِيلًا ﴿٢٣﴾
[48. SURE FETİH SURESi - 23 . Ayet]: Sunnetallâhilletî kad halet min kablu, ve len tecide li sunnetillâhi tebdîlâ(tebdîlen).
Daha önceden beri devam eden, Allah’ın sünneti budur. Ve Allah’ın sünnetinde bir değişiklik bulamazsın.
وَهُوَ الَّذِي كَفَّ أَيْدِيَهُمْ عَنكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ عَنْهُم بِبَطْنِ مَكَّةَ مِن بَعْدِ أَنْ أَظْفَرَكُمْ عَلَيْهِمْ وَكَانَ اللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرًا ﴿٢٤﴾
[48. SURE FETİH SURESi - 24 . Ayet]: Ve huvellezî keffe eydiyehum ankum ve eydiyekum anhum bi batni mekkete min ba’di en azferakum aleyhim ve kânallâhu bi mâ ta’melûne basîrâ(basîran).
Ve sizi, Mekke’nin ortasında onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra, onların ellerini sizden ve sizin ellerinizi onlardan çeken O’dur. Ve Allah, yaptıklarınızı görendir.
هُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَالْهَدْيَ مَعْكُوفًا أَن يَبْلُغَ مَحِلَّهُ وَلَوْلَا رِجَالٌ مُّؤْمِنُونَ وَنِسَاء مُّؤْمِنَاتٌ لَّمْ تَعْلَمُوهُمْ أَن تَطَؤُوهُمْ فَتُصِيبَكُم مِّنْهُم مَّعَرَّةٌ بِغَيْرِ عِلْمٍ لِيُدْخِلَ اللَّهُ فِي رَحْمَتِهِ مَن يَشَاء لَوْ تَزَيَّلُوا لَعَذَّبْنَا الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا ﴿٢٥﴾
[48. SURE FETİH SURESi - 25 . Ayet]: Humullezîne keferû ve saddûkum anil mescidil harâmi vel hedye ma’kûfen en yebluga mahıllehu, ve lev lâ ricâlun mu’minûne ve nisâun mu’minâtun lem ta’lemûhum en tetaûhum fe tusîbekum minhum maarratun bi gayri ilmin, li yudhılallâhu fî rahmetihî men yeşâu, lev tezeyyelû le azzebnâllezîne keferû minhum azâben elîmâ(elîmen).
Onlar ki kâfirdirler. Ve sizi Mescid-i Haram’dan ve bekletilen kurbanları (kesim) mahalline ulaşmaktan men ettiler. Eğer kendilerini henüz tanımadığınız (bilmeden) helâk edeceğiniz mü’min erkekler ve mü’min kadınlar bulunmasaydı, bu yüzden bilmeksizin (haberiniz olmadan), onlardan size bir sıkıntı isabet edecek olmasaydı (Allah, savaşmanıza müsaade ederdi). (Allah’ın savaşa müsaade etmemesi) Allah’ın dilediğini rahmetine dahil etmesi içindir. Eğer (mü’minler) ayrılmış olsalardı, onlardan kâfir olanları mutlaka elîm azapla azaplandırırdık.
إِذْ جَعَلَ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ فَأَنزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَأَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوَى وَكَانُوا أَحَقَّ بِهَا وَأَهْلَهَا وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا ﴿٢٦﴾
[48. SURE FETİH SURESi - 26 . Ayet]: İz cealellezîne keferû fî kulûbihimul hamiyyete hamiyyetel câhiliyyeti fe enzelallâhu sekînetehu alâ resûlihî ve alel mu’minîne ve elzemehum kelimetet takvâ ve kânû e hakka bihâ ve ehlehâ ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ(alîmen).
Kâfirler hamiyeti, cahiliye taassubunu kalplerine yerleştirince, Allah da Resûl’ünün ve mü’minlerin üzerine sekînetini indirdi. Ve takva sözü onlara elzem oldu (hakettiler). Ve onu (takva sahibi olmayı), en çok onlar hakettiler. Ve ona ehil (lâyık) oldular. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir.
لَقَدْ صَدَقَ اللَّهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ إِن شَاء اللَّهُ آمِنِينَ مُحَلِّقِينَ رُؤُوسَكُمْ وَمُقَصِّرِينَ لَا تَخَافُونَ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِن دُونِ ذَلِكَ فَتْحًا قَرِيبًا ﴿٢٧﴾
[48. SURE FETİH SURESi - 27 . Ayet]: Lekad sadakallâhu resûlehur ru’yâ bil hakkı, le tedhulunnel mescidel harâme inşâallâhu âminîne muhallikîne ruûsekum ve mukassırîne lâ tehâfûn(tehâfûne), fe alime mâ lem ta’lemû fe ceale min dûni zâlike fethan karîbâ(karîben).
Andolsun ki, Allah Resûl’ünün rüya(sının), hak olduğunu tasdik etti. Ve Allah dilerse, siz mutlaka Mescid-i Haram’a emin olarak, başlarınız tıraş edilmiş ve (saçlarınız) kısaltılmış olarak korkusuzca gireceksiniz. Fakat Allah, sizin bilmediğiniz şeyleri bildiği için, bundan başka (daha önce) (size) yakın bir fetih nasip etti.
هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَكَفَى بِاللَّهِ شَهِيدًا ﴿٢٨﴾
[48. SURE FETİH SURESi - 28 . Ayet]: Huvellezî ersele resûlehu bil hudâ ve dînil hakkı li yuzhirahu alâd dîni kullihî, ve kefâ billâhi şehîdâ(şehîden).
O’dur ki, Resûl’ünü hidayetle ve hak dîn ile bütün dînlere izhar etmesi (açıklaması) için gönderdi ve şahit olarak Allah yeter.
مُّحَمَّدٌ رَّسُولُ اللَّهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاء عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاء بَيْنَهُمْ تَرَاهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِّنَ اللَّهِ وَرِضْوَانًا سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِم مِّنْ أَثَرِ السُّجُودِ ذَلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَمَثَلُهُمْ فِي الْإِنجِيلِ كَزَرْعٍ أَخْرَجَ شَطْأَهُ فَآزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُم مَّغْفِرَةً وَأَجْرًا عَظِيمًا ﴿٢٩﴾
[48. SURE FETİH SURESi - 29 . Ayet]: Muhammedun resûlullâh(resûlullâhi), vellezîne meahû eşiddâu alâl kuffâri ruhamâu beynehum terâhum rukkean succeden yebtegûne fadlen minallâhi ve rıdvânen sîmâhum fî vucûhihim min eseris sucûd(sucûdi), zâlike meseluhum fît tevrât(tevrâti), ve meseluhum fîl incîl(incîli), ke zer’in ahrace şat’ehu fe âzerehu festagleza festevâ alâ sûkıhî yu’cibuz zurrâa, li yagîza bihimul kuffâr(kuffâra), vaadallâhullezîne âmenû ve amilûs sâlihâti minhum magfiraten ve ecren azîmâ(azîmen).
Allah’ın Resûl’ü Hz. Muhammed (S.A.V) ve O’nunla beraber olanlar, kâfirlere karşı çok şiddetli; kendi aralarında çok merhametlidirler. Onları rükû ederken, secde ederken ve Allah’dan fazl ve rıza isterken görürsün. Onların alâmetleri yüzlerindeki secde izleridir. İşte bunlar, onların Tevrat’taki ve İncil’deki vasıflarıdır. Filizini çıkaran sonra onu kuvvetlendiren, böylece kalınlaşan, sonunda gövdesi üzerinde yükselen, çiftçilerin hoşuna giden ekin gibidir. Onlarla kâfirleri öfkelendirmek içindir. Ve Allah, onlardan âmenû olanlara (Allah’a ulaşmayı dileyenlere) ve salih amel (nefs tezkiyesi) yapanlara mağfiret ve büyük ecir vaadetti.

Bu konuyu yazdır

Allah-Y Kadir Suresi Okunuşu ve Anlamı
Yazar: RasitTunca - 09-11-2019, 01:20 PM - Forum: Kuran-ı Kerim Hakkında Bilgiler - Yorum Yok

Kadir Suresi Okunuşu ve Anlamı

القدر

بسم الله الرحمن الرحيم
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla.

إِنَّا أَنزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ
1. İnnê enzelnâhü fî leyletilkadri
1. Doğrusu Biz, onu (Kurân’ı) Kadir gecesinde indirdik.

وَمَا أَدْرَاكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ
2.Ve mê edrâke mê leyletülkadri.
2. Kadr gecesinin ne olduğunu bilir misin sen?

لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِّنْ أَلْفِ شَهْرٍ
3. Leyletülkadri hayrun min elfi şehrin.
3. Kadr (Kadir) gecesi; bin aydan daha hayırlıdır.

تَنَزَّلُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِم مِّن كُلِّ أَمْرٍ
4. Tenezzelülmelêiketü verrûhu fîhê biizni rabbihim min külli emrin
4. O gece Rab’lerinin izniyle Ruh ve melekler, her türlü iş için iner de iner…

سَلَامٌ هِيَ حَتَّى مَطْلَعِ الْفَجْرِ
5. Selêmün hiye hattê matla’ıl fecri
5. Artık o gece bir esenliktir gider… Tâ [ki] tan ağarana kadar…

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Arapçadaki Raşit Raşid RAŞiD رَاشِدٌ isminin Türkçe Anlamları
Yazar: RasitTunca - 09-11-2019, 07:05 AM - Forum: Kuran-ı Kerim Hakkında Bilgiler - Yorum Yok



Arapçadaki Raşit Raşid RAŞiD رَاشِدٌ  isminin Türkçe Anlamları


رَاشِدٌ
Raşit
Raşid
RAŞiD

Anlamları:
1. doğru yola giden
2. Akıllı
3. irşad edip öğreten
4. Öğretmen
5. Baş Öğretmen
6 . Öğreten eğiten Allah
7. Öğretmen olan Allah
8. Olgun , Kemaline Ermiş ,Yetişkin, genc delikanli

MÜRŞiD : Egitici ,şeyh, mürebbi ,terbiyet edici, ögretici, ögretmen, Baş Öğretmen.


Raşit İsminin Yazılış ve Gösterimleri


Arapca Raşit


OSMANLICA Raşit


TÜRKCE LATiNCE Raşit

Arapca Caligraphic PNG


Brail alfabesi ile Raşit


Mors alfabesi ile Raşit


İşaret Dilinde Raşit Gösterimi - dilsizler için- engelliler için

______________
Etiketler :

isminin anlami, raşid, rasit, Arapca Raşit, OSMANLICA Raşit,Arapca Caligraphic PNG Raşit,Brail alfabesi ile Raşit,Mors alfabesi ile Raşit,İşaret Dilinde Raşit Gösterimi ,dilsizler için,engelliler için,TÜRKCE LATiNCE Raşit,  رَاشِدٌ

Bu konuyu yazdır

Allah-Y Online Tecvid Öğren
Yazar: RasitTunca - 09-11-2019, 05:39 AM - Forum: Kuran-ı Kerim Hakkında Bilgiler - Yorum Yok



TECVİD İLMİ

Dört bölümdür :
1. Bölümde: Tecvid ilminin mahiyeti,
2. Bölümde: Harflerin mahreç ve sıfatları,
3. Bölümde: Kıraatta imamımız, İmam Asım Kıratının esasları,
4. Bölümde de: Kur’an-ı Kerim okuyucusunun bilmekten müstağni
kalamayacağı bazı âdab ve erkân izah edilmiştir. Her Müslüman’ın
bu mevzuları gayet iyi bilmesi ve Kur'an-ı Kerim’i ona
göre okuması üzerine farz olan dînî vecibelerdendir.

BİRİNCİ BÖLÜM
TECVİD İLMİNİN MAHİYETİ

1. Tecvidin tarifi:
Tecvid ( التجويد ) lugatta: “Bir şeyi güzel yapmak, süslemek, iyi ve
hoşça yapmak” manalarına gelmektedir. Istılah manası olarak tecvid:
“Harflerin mahreç ve sıfatlarına uymak suretiyle, Kur'an-ı Kerim'i âdab
ve erkânına uygun bir şekilde hatasız okumak” demektir. Bununla ilgili
kaideleri öğreten ilme de: “Tecvid ilmi” denir.
2. Tecvid ilminin mevzuu:
Kur'an-ı Kerim'in kelimeleri, Kur’an-ı Kerim'in aslını ve esasını
teşkil eden hece harfleridir.
3. Tecvid ilminin gayesi:
Rasulullah (S.A.V.)in ağzından duyulduğu üzere, Kur’an-ı
Kerim'i fesahat ve belağatına uygun bir şekilde okuyabilmeyi sağlamak,
bu hususta olanca gücü sarf etmektir. Şöyle de denebilir: Kur'an-ı
Kerim'in okunması esnasında dili hatadan, noksanlıktan ve ziyadeden
korumak, “Kur’an-ı Kerim’i tertil ile (açık-açık, tane-tane) oku” ayet-i
kerimesindeki emre sımsıkı sarılmaktır.
Bu şerefli ilmi öğrenmenin faydası da: İki cihan saadetine nail
olmak ve Cenab-ı Hakk'ın cemaliyle cennetiyle müşerref olmaktır.
4. Tecvid ilmini öğrenmenin zaruriyyeti:
Kur’an-ı Kerim tecvid üzere nazil olmuş ilahi bir kitaptır. Cebrail
(A.S.) Peygamberimiz (S.A.V.)e Kur’an-ı Kerim’i tecvid ile okumuş,
Peygamberimiz (S.A.V.) de ümmetine aynı şekilde bildirmiştir.
Binaenaleyh namaz sahih olabilecek kadar Tecvid ilmini öğrenmek farz-ı
ayındır. Çünkü Cenab-ı Hak, şöyle buyurmaktadır.
"وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلاً"
“Kur’an-ı Kerim’i tertil ile (açık-açık, tane-tane) oku”
Bu ayet-i kerimede ALLAH (C.C.) Kur’an-ı Kerim'i tecvid ile
okumayı emretmiştir. Mezkûr ayetle ilgili olarak Hz. Ali (R.A.)’a
sorulduğunda şöyle cevap vermiştir:
“Tertil, harflerin tecvidini ve vakıfları bilmektir.” Kur’an-ı
Kerim'i tertil ile okumak farzdır. Tertil de tecviddir.

Diğer bir ayeti kerimede Cenab-ı Hak: “ALLAH’ü Teâlâ,
Kur'an (ın lafzında ve manasın) da hiçbir (tezat ve) eğrilik kılmadı.”
buyurmuştur.
Hz. Peygamber (S.A.V.) Kur’an-ı Kerim'i tecvidli olarak okur ve
bu konuya itina gösterenleri de takdir ederdi. Enes b. Malik (R.A.)’a:
-Hz. Peygamberin okuyuşu nasıl idi? diye soruldu. O da:
-Hz. Peygamberin okuyuşu, uzatılacak harfleri uzun okur idi, dedi
sonra (misal olarak) Bismillahirrahmânirrahim'i okudu da:
- Hz. Peygamber (S.A.V.) Bismillâhi uzatır, er-Rahmân’ı uzatır
ve er-Rahîm'i uzatır idi, dedi.
Aynı şekilde Ümmü Seleme (R.Anha) validemiz, Rasülullah
Efendimiz (S.A.V.)’in okuyuşunu tarif etti: Öyleki, O’nun okuyuşunu
harf harf tarif ediyordu.
Ayrıca Peygamberimiz (S.A.V.) tecvide riayet etmeden Kur'an-ı
Kerim-i okumayı yasaklamıştır. Nitekim Enes b. Malik (R.A.) şöyle
demiştir:
“Nice Kur'an okuyanlar vardır ki, Kur'an onlara lanet eder.”
Bu lanet, Kur'an-ı Kerim'i tecvidsiz olarak okuyan; harflerin
mahreçlerine ve sıfatlarına riayet etmeyen kimseyedir.
Tecvid konusunda sahabe-i kiramdan Abdullah İbn-i Mesud
(R.A):
-Kur'an-ı Kerim'i, tecvidle okuyunuz. Abdullah İbn-i Abbas
(R.A.) de:
-Kur'an-ı Kerim'in harflerini açık bir şekilde okuyunuz, demiştir.
Bu hususta Şeyh İbnu'l-Cezeri de Mukaddimesinde şöyle der:
“Tecvidi öğrenmek, ona riayet etmek kat’i bir farzdır. Kim Kur'an-ı
Kerim’i tecvidsiz okursa günahkâr olur. Çünkü O'nu ALLAH (C.C.)
tecvidle indirdi ve bize kadar da böylece (tecvidle) geldi. Tecvid;
tilavetin süsü, eda ve kıraatın da ziynetidîr.”
Netice olarak diyoruz ki bütün bu ayet-i kerimeler, hadis-i şerifler
ve diğer nakiller açıkça ifade ediyor ki: Kur'an-ı Kerim'i, Lahn (hata) ile
okumak, tecvidsiz okumak caiz değildir, haramdır. Harflerin mahreç ve
sıfatlarına uymak suretiyle, namaz sahih olabilecek kadar Kur'an-ı
Kerim’i tecvid üzere okumak: Erkek-kadın her Müslümana kat’i
farzdır. Bunu inkâr eden kâfir olur. Binaenaleyh, Kur'an Kerim'i
tecvid kaidelerine uygun olarak öğrenip okuyabilme imkân ve
kabiliyetine sahip oldukları halde, çeşitli sebeplerle bunu ihmal edip,
Kur'an-ı Kerim'i hatalı olarak okumaya devam edenlerin günahkâr
olacakları aşikardır. Gayret ettiği halde, öğrenme imkânından mahrum
olanların mazur sayılabileceklerini ümit etmekteyiz. ALLAH’ü a'lemü.
Tecvid ilmini bilmek, dört temel esasa bağlıdır:

a) Meharic-i hurûfu (harflerin mahreçlerini) bilmek,
b) Harflerin sıfatlarını bilmek,
c) Harflerin terkibi anında, yenilenen-değişen hükümleri bilmek,
d) Bol bol tekrar ve dil alışkanlığı kazanmak ki en mühimi de
budur.
Tecvid ilmi, hem nazari hem de tatbiki bir ilimdir. Tecvid ilminde
üstada büyük bir ihtiyaç vardır. Çünkü insan, kendi başına tecvid ilminin
nazari kısmını teşkil eden kaide ve kurallarını belleyebilirse de, bu
kaidelerin tatbikatını, harflerin mahreç ve sıfatını kendi kendine
öğrenemez. Bunu “Fem-i mühsin” (güzel ağız) diye tabir ettiğimiz
kâmil bir üstadın huzurunda diz çökerek onun ağzından almak
mecburiyetindedir.
SORULAR:
1- Tecvidin lügat ve ıstılah manasını izah ediniz.
2- Tecvid ilminin mevzuu nedir?
3- Tecvid ilminin gaye ve faydasını izah ediniz.
4- Tecvid ilmini öğrenmenin dinî hükmü nedir ?
5- Tecvid ilmini nasıl öğrenebiliriz ?


İKİNCİ BÖLÜM

Bu bölümde; Harfler, harflerin mahreç ve sıfatları hakkında
malumat vermeye çalışacağız, inşaALLAH.
HARFLER
Harf; lugatta: “Taraf, bir şeyin ucu, kenarı, sivri ve keskin kıyısı”
demektir. Tecvid ilminde ise harf: “Bir mahrece itimad ederek çıkan ses”
den ibarettir. Harfler iki kısma ayrılır:
1- Aslî harfler: Bunlar bildiğimiz şu -28- hece harfleridir:
ا ب ت ث ج ح خ د ذ ر ز س ش ص ض ط ظ ع غ ف ق ك ل م ن و ه ي
Bazı harf sıralamalarında vav ( و) ile ye ( ى) harfi arasına yazılan
lamelif ( لا) müstakil bir harf değildir. Adından da anlaşılacağı üzere, lam
ile elif harfinin birleşmesinden meydana gelmiştir.
2- Fer'î harfler: Aslî harflerden çıkan ve ikinci derecede olan
harflerdir ki, fasih olup Kur'an-ı Kerim'de bulunan fer’î harfler şunlardır:
a- Hemze-i müsehhele (Teshil yani kolaylaştırılan hemze): Bu da
üç kısma ayrılır:
I- Hemze ile elif arası: Fussilet süresi, 44. Ayet-i kerimesinde
geçen: ( ءَأَعْجَمِيٌّ ) kavli şerifindeki ikinci hemzenin hemze sesi ile elif sesi
arasında bir sesle okunuşu gibi. Kıraatta imamımız, Asım kıraatı ve Hafs
rivayetinin tek örneğidir. Bu hemzede teshil yapılırken çıkacak olan ses
أَهَعْجَمِيٌّ) ) şeklinde bir ( ه ) sesi olmamalıdır. Bu şekildeki bir okuyuş teshil
değil, hatadır, lahn-ı celidir.
II- Hemze ile ye arası: ( أَئِنَّكُمْ ) kavli şerifindeki ikinci hemzenin,
halis hemze sesi ile ye sesi arasında bir sesle okunuşu gibi.
III- Hemze ile vav arası: ( أَؤُنَبِّئُكُمْ ) kavli şerifindeki ikinci hemzenin,
hemze sesi ile vav sesi arasında bir sesle okunuşu gibi. Bu son iki vecih,
İmam-ı Asım kıratında yoktur.
b- Elif-i mümale: İmale edilen (uzatılan) elif. Elif-i meddiyye ile
ye arasında bir eliftir ki, ne halis eliftir ve ne de halis ye'dir. Bu halde,
elif tarafı ye tarafına galip olursa ona “İmale-i suğra (küçük imale)”,
eğer ye tarafı elif tarafına galip olursa ona da “İmale-i Kübra (büyük
imale)” denilir. Kıraat-ı İmam Asım ve Hafs rivayetinde tek örnek: Hûd
suresi, 41. Ayet-i kerimesinde geçen ( مَجْرَيهَا ) lafz-ı şerifidir. Bunu imale-i
kübra ile okumak lazımdır. Burada “re” harfinin önündeki elif harfini
imale-i kübra ile imale yapabilmek için: Elif harfini telaffuz ederken ye
harfi gibi yaparak ve re harfini ince okumakla mümkün olur.
c- Nun-u muhfat: ihfa edilen nundur. Bak. Sh: 35

Kıraat-ı İmam Asım ve Hafs rivayetinde bulunan fer’i harfler
bunlardır. Diğer kıraat imamlarından İmam Hamza’nın birinci ravisi
Halef kıraatında; “Sad-ı müşemme (işmam olunan sad)” ve İmam
Nafi'in ikinci ravisi Verş kıraatında; “Lam-ı mufahhame (kalın okunan
lam)” diye iki fer'i harf daha vardır.
MEHARİC-İ HURÛF
(Harflerin Mahreçleri)
Tecvid ilminde mahreç: “Harfin çıkış yeri” demektir ki harfin
çıktığı; başka harflerden tefrik ve temyiz edildiği (ayrıldığı) yerdir.
Mahreç mahalleri beştir.
1- CEVF: Boğaz ile ağız içinde olan boşluktur.
2- HALK: Boğaz
3- LİSAN: Dil.
4- ŞEFEH: Dudak.
5- HAYŞUM: Geniz kovuğudur.
İşte mahreç mahalleri bu beş bölgedir. Fakat bu mahallerden
çıkan harflerin mahreçlerinin adedi hususunda ihtilaf edilmiştir.
Muhakkıkın-ı kurra'nın görüsü -17- dir. Şimdi de bunu izah edelim:
1. Mahreç: Cevf’dir. Buradan med harfleri vav, ye, elif ( (و ي ا
çıkar.
2. Mahreç: Aksa-ı halk(boğazın başlangıcı, göğüse bitişik olan
kökü)dür. Buradan evvela hemze ( ء) sonra he ( ه ) çıkar.
3. Mahreç: Vesatu'1-halk (boğazın ortası) dır. Buradan önce ayın
ع ) )sonra da ha ( ح) çıkar.
4. Mahreç:. Edna-ı halk (boğazın ağıza yakın olan yeri)dir.
Buradan önce ğayın ( غ) sonra da hı ( خ) çıkar.
5. Mahreç: Aksa-ı lisan (dilin boğaza en yakın kısmı)dır.
Buradan büyük dilin dibini üst damağa vurmakla kaf ( ق) çıkar.
6. Mahreç: Kaf harfinin mahrecinin bir parmak miktarı
aşağısıdır. Buradan kef ( ك) çıkar.
7. Mahreç: Vesatu’l-lisandır. Dilin ortası ile üst damağın
ortasıdır. Buradan önce cim ( ج) sonra şin ( ش) sonra da ye ( ي) çıkar.
8. Mahreç: Sağ veya soldan dilin yan tarafını hafifçe üst adrasa
(azı dişlerine) dokundurmak suretiyle dat ( ض) harfi çıkar. Dat harfi
çıkarılırken dil ucu serbesttir
9. Mahreç: Sağdan veya soldan dat harfinin mahrecinin
bitiminden dil ucuna kadar olan kısmı ile karşısı olan üst
damaktır.Buradan lâm( ( لçıkar.

10. Mahreç: Dil ucu ile onun hizasındaki iki üst ön dişlerin
etleridir. Buradan ihfa olmayan nun ( ن) çıkar. Yeri itibariyle lam
harfinin biraz altıdır ve onun mahrecinden biraz dardır.
11. Mahreç: Dilin en uç tarafının biraz arkası ile karşısındaki ön
dişlerin üst tarafı olan damaktır. Buradan re ( ر) harfi çıkar. Bu durumda
dilin ucu kavislidir.
12. Mahreç: Dil ucu ile üst ön dişlerin dipleridir. Buradan diş
etlerine gayet yakın olan yerden tı ( ط), biraz aşağısından dal ( د), dişlerin
yarısına yakın olan yerden de te ( ت) çıkar.
13. Mahreç: Dil ucu ile alt ön dişlerin yarısından yukarısıdır.
Buradan: Dişlerin yarısına yakın olan yerden sat ( ص), az yukarısından sin
س) ), dişlerin ucundan da ze ( ز) çıkar.
14. Mahreç: Dil ucu ile üst ön dişlerin uçlarıdır. Buradan: Dilin
gayet ucunun arkasından zı ( ظ), bunun biraz ardından zel ( ذ) ve bunun da
biraz ardından se ( ث) çıkar. Bunların hepsinde dilin ucu dışarı çıkarılır. Zı
harfinde biraz az, zel harfinde biraz daha fazla ve se harfinde de daha
fazla çıkarılır. Bu durumda zel ve se peltek okunur.
15. Mahreç:Alt dudağın içi ile üst ön dişlerin uçlarıdır. Buradan
fe ( ف) çıkar. Fe harfi çıkarılırken, üfleyerek değil de üst ön dişler, alt
dudağın karnını hafif ısırması ile yapılacak.
16. Mahreç: Dudaklardır. Dudakların birbirine kuvvetlice
kapanmasıyla be ( ب), dudakların içini uçlarına yakın yerleri hafifçe
kapatmakla mim( م) çıkar. Daha ziyade uçlarına yakın olan yerleri
birbirine kapanmayarak, ileri doğru uzatmakla vav ( و) çıkar. Vav'da
dudaklar fazla sıkılmaz. Dudakları geri çekerek vav çıkarılmaz.
17. Mahreç: Hayşumdur. Buradan gunne (hayşumdan gelen ses)
çıkar. Gunne, mim ve ihfa edilen nun harfine mahsustur. Bak. Sh: 17
Bir harfin mahreci üzerinde çalışırken öteden beri kullanılan usûl:
O harfi sakin kılmak ve kendisinden önce de harekeli bir hemze getirmek
suretiyle o harfi okumaktır. Mesela be ( ب) harfini, evveline bir hemze
getirerek sakin kılıp eb ( أَبْ ) diye okuduğumuzda dudakların birbirine
kapandığını görürüz, işte bu, be harfinin mahrecidir.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, harflerin mahreçlerini sadece
kitaptan okumak kâfi değildir. Ehlinden ta'lim görmek şarttır. Nitekim
birçok Kur'an-ı Kerim okuyanlar, tecvidi ezbere bildikleri halde
tatbikatını yapamamaktadırlar. Bu durumda tecvidi bilmekle bilmemek
arasında ne fark vardır?...
Bir de harfler çıkarılırken, herkes harfleri, yaratılışlarında olan
tabii ses güzelliği ile çıkarmalıdır. Buradaki “Tabii ses”den maksat;

Merhum Üstad Hacı Mehmet Rüştü Aşık Kutlu hazretlerinin tabirleriyle:
“Kur'an-ı Kerim okuyucusu, Kur'an-ı Kerim’i okurken hiç zorlanmadan,
ses kendisi diyecek ki “Beni çıkar”, okuyucu sesine: “Çık” demeyecek.
Bir zorlama neticesinde çıkarılan sesin güzelliği bozulur. Okuyan da
dinleyenler de rahatsız olur, huzur kalmaz. “Binaenaleyh, ehlinden kâfi
ve vâfi derecede talim görerek, dili harfe öyle alıştırmalı ki, kaygısız ve
düşüncesiz olarak o harf çıkarılmalıdır.

HARF MAHREÇLERİNİN ŞEMASI

SIFAT-I HURÛF
(HARFLERİN SIFATLARI)

Tecvid ilminde sıfat: “Mahreçlerde meydana gelişi esnasında
harfin sesine arız olan keyfiyete” denir. Sıfatlar iki kısma ayrılır:
1- Sıfat-ı lâzime: Harflerin zatına mahsus ve harften ayrılması
mümkün olmayan sıfatlardır. Çünkü sıfat-ı lazimelerin harften ayrılması
halinde, harf diye bir şey ortada kalmaz, yok olur. Bu sıfatların terk
edilmesi büyük hatadır. Sıfat-ı lâzimeler şunlardır:
“1-Cehr, 2- Hems, 3- Şiddet, 4- Rihvet, 5- Beyniyye, 6- İsti'la, 7-
İnhifad, 8- Itbak, 9- İnfitah, 10- Kalkale, 11- Safir, 12- Gunne, 13-
Tefeşşi, 14-Tekrir, 15- İstitale, 16- İzlâk, 17- İsmat, 18-Lin, 19- İnhiraf.”
2- Sıfat-ı arıza: Harften ayrılması mümkün olan ve ayrıldıkları
zaman da harfin zatını değiştirmeyen sıfatlardır. Harfin zatında bir
değişiklik meydana gelmediği için, bu sıfatların terkinde küçük hata
meydana gelir. Sıfat-ı arızalar şunlardır:
“l- Tefhim, 2- Terkik, 3- İdgam, 4- İhfa, 5- İzhar, 6- Kalb, 7-
Medd, 8-Hareke, 9- Sekte, 10- Vakf, 11- Sükun.”
Şimdi bunları teker teker izah edelim.
SIFAT-I LAZİME
1- Cehr: Lugatta, “ortaya çıkarmak, söz söylerken sesi
yükseltmek” demektir. Tecvid ilminde ise cehr: “Kendisinde cehr sıfatı
bulunan harfleri harekeli olarak telaffuz ederken, nefes cereyanının
akmamasına denir. Cehr harfleri okunurken mahrece kuvvetle
dayanıldığı için nefes cereyanı tıkanır. Cehr harfleri şu sözde
toplanmıştır: ظِلُّ قَوٍ رَبْضٌ إِذْ غَزَا جُنْدٌ مُطِيعٌ
2- Hems: Cehrin mukabilidir. Lugatta: “Sesi gizlemek”
manasındadır. Tecvid ilminde ise hems: “Harf nutk olunurken
mahrecinden nefes cereyanının akması demektir. Hems harfleri mahrece
fazla dayanmazlar. Hems, harfleri:( فَحَثَّهُ شَحْصٌ سَكَتَ ) lafzında toplanmıştır.
Cehr ile hems sıfatının farkı şudur: Cehr harflerini harekeleyip ( قَقَقَ ) gibi
tekrar edersek, nefesin akmadığını ve o harfe ait olan sesin bir kısmının
işitilmediğini görürüz. Halbuki hems harflerini harekeleyip, ( آَكَكَ ) gibi
okursak nefesin aktığını ve sesin de çıktığını görürüz. Hems harflerinde
ses gizlice akar. (( اَلرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ derken ( م) ,(ح ) üzerine akar. Bazı
okuyucular ( ح) yı ( م) üzerine akıtmayıp ( اَلرَّحْمَّنُ الرَّحِيمُ ) gibi okuyor.

Hareke üzerinde durulduğundan ( م) harfine şedde verir gibi bir okuyuş
oluyor. Bundan kaçınmak gerekir.
3- Şiddet: Lugatta, kuvvet ve kudret manalarına gelir. Tecvid
ilminde ise: “Şiddet harfleri sükûn ile okunduğu zaman ses ve nefesin
asla akmaması” demektir. Çünkü şiddet harfleri mahreçlerinden çıkarken
mahreçlerine kuvvetle dayanırlar. ( اَجِدْ قَطٌّ بَكَتْ ) lafzında toplanan harfler,
şiddet harfleridir.
4- Rihvet: Lugatta, “yumuşaklık” manasına gelen Rihvet, tecvid
ilminde: “Rihvet harflerinin sükûn ile telaffuzu esnasında, mahrece
dayanmanın zayıf olması hasebiyle, ses ve nefesin beraberce akması”
demektir. Şiddet ve Beyniyye harflerinin dışındaki harfler, rihvet
harflerdir.
5- Beyniyye: Lugatta, “ortada olmak” demektir. Şiddet ve rihvet
sıfatlarının ortasında bulunan beyniyye: “Harf telaffuz edilirken sesin ne
tamamen akması ve ne de tamamen haps olması” demektir. Beyniyye
harfleri şunlardır: ( لِنْ عُمَرَ ). Bu harfler okunurken ses, kemaliyle ne
akacak ve ne de akmayacaktır. Bazı okuyucuların:
(يَدُعُّ الْيَتِيمَ -نَعْبُدُ -فَعَّالٌ)
gibi kelimelerdeki ayın ( ع) harfini, şiddetli harf gibi, sesini tamamen
habs etmeleri fahiş hatadır. ( يَدُعُّ ) nun ayınını ( يَدُلُّ ) nun lamı gibi okumak
gerekir. Yani sesleri az akacak, şiddetli harf gibi haps olunmayacak.
6- İsti'la: Lugatta, “yükselmek ve irtifa” demektir. Tecvid
ilminde ise: “İsti'la harflerini telaffuz ederken dilin, kökü ile birlikte üst
damağa yükselmesi” demektir. ( خُصَّ ضَغْطٍ قِظْ ) harfleri, isti'la harfleridir.
7- İnhifad: Lugatta, “aşağı ve alçak olmak” demektir. Tecvid
ilminde ise: “İnhifad harflerini telaffuz ederken dilin yukarıya
yükselmeyip, aşağıda kalmasına” denir. İstila harflerinin dışında kalan
harfler, inhifad harfleri olup ( أُنْشُرْ حَدِيثَ عِلْمِكَ سَوْفَ تَجْهَزُ بَدَا ) lafzında
toplanmıştır. İsti'la sıfatının zıddı olan inhifad’ın diğer bir adı da:
İstifale’dir.
8- Itbak: Lugatta, “yapıştırmak” manasına gelen ıtbak, Tecvid
ilminde: “Itbak harfleri okunduğu zaman, dilin üst damağa yapışması”
demektir. ( ص ض ط ظ ) harfleri, ıtbak harfleridir.
9- İnfitah: Lugatta, “açılmak ve ayrılmak” manalarına gelir.
Tecvid ilminde ise: “İnfitah harfleri okunduğu zaman, dil ile yukarı
damak arasının açık olmasına” denir ki, ıtbakın mukabilidir. İnfitah
harfleri şu cümlede toplanmıştır.
(مَنْ اَخَذَ وَجَدَ سَعَةً فَزَآَا حَقٌّ لَهُ شُرْبُ غَيْثٍ)

10- Kalkale: Lugatta, “hareket etmek, kımıldamak” demektir.
Tecvid ilminde ise: “Kuvvetli bir ses işitilinceye kadar mahrecin
kımıldaması, deprenmesi” demektir. Kalkale harfleri ( قُطْبُ جَدٍ ) harfleridir.
Bu harfler, harekeli oldukları zaman kalkale sıfatı az zahir olur. Kelime
ortasında veya sonunda sakin olarak vaki oldukları zaman, kalkale
sıfatları daha kuvvetli ve daha ziyade olur. Kalkale harflerinde cehr ve
şiddet sıfatları içtimâ etmiştir. Tafsilat için bakınız Sh: 44
11- Safir: Lugatta, “ıslık ve kuş sesine” denir. Tecvid ilminde ise:
“Safir harfleri olan ( ص س ز ) harflerini okurken, kuş veya ıslık sesine
benzer kuvvetli ve keskin bir sesin çıkmasına” denir.
12- Gunne: Hayşum’dan gelen sestir. Harfleri ( م) ve ( ن) olmak
üzere ikidir.
13- Tefeşşi: Lugatta, “yayılmak ve dağılmak” demektir. Tecvid
ilminde ise: “Tefeşşi harfi olan ( ش) harfini telaffuz ederken sesin dil ile
damak arasında yayılması ve ( ظ) harfinin mahrecine varıncaya kadar
uzamasına” denir.
14- Tekrir: Lugatta, “tekrar etmek” manasındadır. Tecvid
ilminde ise: “Tekrir sıfatının harfi olan ra ( ر) yı okurken dil ucunun
titremesine” denir. Tekrir sıfatının yapılışı şöyledir: Dilin ucuna yakın
olan kısmını üst damağa sıkıca basarak, oradan ayrılmaksızın sürçer gibi
titreyerek durulur. Bunu yaparken ra'nın tekrarından sakınmak lazımdır.
Bunun için de dil, damaktan ayrılmamalıdır,
15- İstitale: Lugatta, “uzun olmak” demektir. Tecvid ilminde ise:
“İstitale harfi olan dat ( ض) harfini telaffuz ederken sesin, dil kenarının
üst azı dişlerinden lamın mahrecine kadar uzanmasına” denir.
16- İzlak: Lugatta, “kolaylık ve süratli olmak” demektir. Tecvid
ilminde ise: “Kendisinde bu sıfat bulunan harfleri telaffuz ederken, dilin
çabuk olmasına, kolayca telaffuz etmesine” denir. İzlak harfleri şu
cümlede toplanmıştır: ( (فَرَّ مِنْ لُبٍّ
17- İsmat: Lugatta, “men etmek” demektir. Tecvid ilminde ise:
“Kendisinde bu sıfat bulunan harflerin telaffuzundaki zorluk ve çetinlik”
demektir. Bu sebeple dört, beş ve altı harfli kelimelerde ismat harfleri
yan yana gelemez. Mutlaka aralarında izlak harflerinden birinin
bulunması gerekir. İzlak'ın dışındaki harfler, ismat harfleridir.
18- Lin: Lugatta, “yumuşak olmak” demektir. Tecvid ilminde ise:
“Lin harfi olan vav ( و) ve ye ( ي) nin, telaffuz ve nutkunun diğer harflerin
telaffuzuna nazaran daha kolay olmasına” denir. Ancak vav ile ye'nin
harfi lin olabilmesi için:

l- Kendileri cezimli,
2- Bir evvelki harflerinin de üstünlü olması gerekir. ((نَوْمٌ -عَلَيْهِ
gibi. Tafsilatı için bak. Sh: 33
19- İnhiraf: Lugatta, “meyletmek, bir tarafa eğilmek ve sapmak”
demektir. Tecvid ilminde ise: “Kendisinde inhiraf sıfatı bulunan lam ( (ل
ve ra ( ر) harflerini telaffuz ederken dilin yukarıya veya geriye
meyletmesine” denir. Lam’da dil ucuna, ra da ise dilin üstüne doğru meyl
edilir.
SIFAT-I ARIZA
l- Tefhim: Lugatta, “bir şeyi kalın etmek” manasındadır. Tecvid
ilminde ise: “Kendisinde tefhim sıfatı bulunan harfleri kalın okumak”
demektir. Tefhim sıfatının harfleri şunlardır
a- İsti'la harflerinin hepsi: Itbak harfleri daha da kalın okunur.
قَالَ ) , (وَالْعَصَا ) ) gibi.
b- Kalın okunan harften sonra gelen elif ve harf-i med olan vav.
طَالَ –رَانَ –يَقُولُ ) ) gibi.
c- Lam-ı mufahhame: (Kalın okunan lam). Kıraat-ı İmam
Asım'da bundan maksad: ( اَللهُ ) lafza-i celâlinin lamı olup, bunun bir
evvelki harfi üstünlü veya ötreli olduğu zaman, bu lam kalın okunur.
Tafsilatı için bak. Sh: نَصْرُاللهِ -هُوَ اللهُ ) 46 ) gibi.
d- Kalın okunan ra; Ra'nın okunuş şekilleri için bak. Sh: 45-46
2- Terkik: Lugatta, “bir şeyi ince etmek” manasındadır. Tecvid
ilminde ise: “Kendisinde bu sıfat bulunan harfleri ince okumak”
demektir. Tefhim harflerinin dışında kalan harfler, terkik harfleridir.
Harf-i med olan ye'yi, gerek kalın okunan ve gerekse ince okunan harften
sonra vaki olsun, ince okumak lazımdır. ( قِيلَ -نِيلَ ) gibi.
Önemli Not: Tefhim sıfatlı harfleri kalın, terkik sıfatlı harfleri de
ince okumak gerekir. Bazı ülkelerde olduğu gibi, ( نَعْبُدُ ) ve benzeri
kelimelerdeki: Be, dal harfinin ötre halini üstün haline uydurmayıp, kalın
okunması hatadır..
3- İdgam: Bak. Sh: 38
4- İhfa: Bak. Sh: 35
5- İzhar: Bak. Sh: 36
6- Kalb (İklab): Bak. Sh: 37
7-Medd: Bak. Sh: 23
8- Sekte: Bak. Sh: 48

9- Sükun: Bak. Sh: 25
10- Hareke: Lugatta, “Kımıldamak, hareketli olmak” demektir.
Tecvid ilminde ise hareke: “Harfleri seslendirmek için onların alt veya
üstlerine konan işaretlere” denir. Hareke: Zamme (ötre), fetha (üstün) ve
kesre olmak üzere üçtür. Harekeli harfe “müteharrik” harekesiz harfe de
“sakin” denir.
11- Vakf: Bak. Sh: 51
ÖNEMLİ İKAZLAR
1- Kendisinde inhifad (istifale) sıfatı olan harfleri ince oku.
مَالِكِ) ,(إِيَّاكَ ) - 2 ) gibi kelimelerde ince okunan harften sonra gelen
elifleri ince oku. ( خَا)، (صَا ) daki, gibi kalın sadalı yapma.
اَلْحَمْدُ)، (أَعُوذُ)، (إِهْدِنَا)، (اَللهُ) - 3 ) daki hemzeleri ince oku. Sakın
kalın okunma.
للهِ )، (لَنَا) - 4 ) gibi kelimelerdeki lamları ince oku.
5- Kalın okunan harflerin yanında vaki olan her ince okunan harfe
dikkat et, kalın okumaktan sakın. Binaenaleyh: ( وَلْيَتَلَطَّفْ ) kelimesindeki
lamı, ( عَلَي اللهِ ) deki ( عَلَي )nın lamını, ( مَخْمَصَةٌ)، (مَرَضٌ ) gibi kelimelerdeki
mimleri sakın kalın okuma ( بَرْقٌ ) kelimesindeki be'yi de ince oku.
نَعْبُدُ) - 6 ) nün be'sini, ( يَعْلَمُونَ ) gibi kelimelerdeki mim ve vav
harflerini kalın okuma.
7- Be ve cim’in şiddet ve cehr sıfatlarını beyan et. Be'yi p, cim'i ç
şeklinde okuma. Kef’i kaf, kaf’ı kef gibi yapma.
أَلْحَقُّ)، (أَحَطْتُ)، (حَصْحَصَ) - 8 ) daki ha’ların; ( يَسْطُونَ) (يَسْقُونَ ) ve
مُسْتَقِيمٌ) ) deki sinlerin inceliklerini beyan et:
9- Ranın tekrir sıfatını yaparken, ra'yı çok mırıldatma. Çünkü iki
ra'lı olur.
اَلْحَمْدُ ) - 10 ) gibi kelimelerdeki lam ve mim'in sükûnuna dikkat et.
Kalkale gibi okuma.
11- Se ( ث) yi sin, sin’i sad şeklinde okumaktan sakın. Sakın ( ذ) i
ze, ze’yi de zı ( ظ) gibi okuma.
12- Kef ve te'nin şiddet sıfatlarını iyi göster.
13- Zı ( ظ) yı dat ( ض) gibi, ( ض) ı da zı ve dal gibi okuma.
14- Bakara süresi 245. ayet-i kerimesinde geçen ( يَبْصُطُ ) ve Araf
süresi 69. ayet-i kerimesinde geçen ( بَصْطَةً ) kelimelerindeki sad harfleri
her ne kadar sad olarak yazılmışsa da sin olarak, yani ( يَبْسُطُ ) ve ( (بَسْطَةً
şeklinde okunur.

15- Tûr sûresi 37. ayet-i kerimesinde geçen ( (اَلْمُصَيْطِرُونَ
kelimesindeki sad harfi, sin olarak da sad olarak da okunabilir: ( اَلْمُسَيْطِرُونَ
اَلْمُصَيْطِرُونَ - ) gibi.
16- Gaşiye süresi 22. ayet-i kerimesinde geçen ( ( بِمُصَيْطِرْ
kelimesindeki sad harfi, sadece yazıldığı gibi sad olarak okunur.
HARFLERİN SIFAT TABLOSU
1-Hemze : Cehr, şiddet, infitah, inhifad, terkik, ismat.
2-Be : Cehr, şiddet, kalkale, infitah, inhifad, terkik, İzlak.
3-Te : Hems, şiddet, infitah, inhifad, terkik, ismat.
4-Se : Hems, rihvet, infitah, inhifad, terkik, ismat.
5-Cim : Cehr, şiddet, kalkale, infitah, inhifad, terkik, ismat.
6-Ha : Hems, rihvet, infitah, inhifad, terkik, ismat,
7-Hı : Hems, rihvet, infitah, isti’la, tefhim, ismat.
8-Dal : Cehr, şiddet, kalkale, infitah, inhifad, terkik, ismat.
9-Zel : Cehr, rihvet, infitah, inhifad, terkik, ismat.
10-Re : Cehr, beyniyye, infitah, inhifad, tekrir, inhiraf, izlak.
11-Ze : Cehr, rihvet, safir, infitah, inhifad,terkik, ismat.
12-Sin : Hems, rihvet, safir, infitah, inhifad, terkik, ismat.
13-Şın : Hems, rihvet, tefeşşi, infitah, inhifad, terkik, ismat.
14-Sat : Hems, rihvet, safir, ıtbak, istila, tefhim, ismat.
15-Dat : Hems, rihvet, istitale,ıtbak, isti’la, tefhim, ismat.
16-Tı : Cehr, şiddet, kalkale, ıtbak, isti'la, tefhim, ismat.
17-Zı : Cehr, rihvet, ıtbak, isti’la, tefhim,ismat.
18-Ayın : Cehr, beyniyye, infitah, inhifad, terkik, ismat
19-Gayın : Cehr, rihvet, infitah, isti'la, tefhim, ismat.
20-Fe : Hems, rihvet, infitah, inhifad, terkik, izlak.
21-Kaf : Cehr, şiddet, kalkale, infitah, isti'la, tefhim, ismat.
22-Kef : Hems, şiddet, infitah, inhifad, terkik,ismat.
23-Lam : Cehr, beyniyye, infitah, inhifad, inhiraf, terkik, izlak.
24-Mim : Cehr, beyniyye, gunne, infitah, inhifad, terkik, izlak.
25-Nun : Cehr, beyniyye, gunne, infitah, inhifad, terkik, izlak.
26-Vav : Cehr, rihvet, infitah, inhifad, terkik, ismat,
27-He : Hems, rihvet, infitah, inhifad, tetkik, ismat,
28-Ye : Cehr, rihvet, infitah, inhifad, terkik, ismat,
SORULAR
1. Kur'an-ı Kerim'de bulunan fer’î harfler hangileridir?
2. Mahreç ne demektir ve mahalleri kaçtır?

3. Her harfi, tarif edildiği şekilde beşer kere çıkarmaya çalış.
4. Harfler çıkarılırken nelere dikkat edeceğiz?
5. Sıfat ne demektir, kaç kısma ayrılır?
6. Her bir sıfatı tarif edildiği şekilde, harfler üzerinde tatbik
etmeye çalış.
7. Sıfatlar terk edilirse ne olur?
8. Önemli ikazlara dikkat et.
9. Harflerin mahreçlerinin şemasını incele.
10. Harflerin sıfat tablosunu tatbik ederek gözden geçir.


ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Bu bölümde, kıraatta imamımız: İmam Asım ve Hafs rivayeti
kıraatını anlatacağız. Bilhassa bu bölümde anlatılan hususları, her
müslümanın gayet iyi bilmesi ve Kur'an-ı Kerim'i ona göre okuması farz
olan dini vecibelerdendir.
Kıraatta imamımız olan “İmam Asım b. Ebi'n-Necud el-Kûfi
“Tabiun”dandır. Yedi kıraat imamından biridir. Hicri 127 yılında vefat
etmiştir. İmam Asım'ın bugün yaygın olan kıraatı, üvey oğlu “Hafs b.
Süleyman” tarafından yapılan rivayettir. İmamımızın kıraati asırlar
ilerledikçe, müslüman cemaatleri kıraat hususunda birleştirici bir
dereceye yükselmiştir. Bugün ülkemiz dahil İslam dünyası içinde,
Kur'an-ı Kerim %95 oranında İmam Asım'ın Hafs rivayeti üzerine
okunmaktadır.
HARF-İ MED
Lugatta med: “Uzatmak” demektir. Tecvid ilminde ise:
“Makablini (kendisinden bir önceki harfi) uzatan, çeken harfe: “Harf-i
med” denir. Tecvidde med kelimesi iki anlamda kullanılır.
a- Medd-i tabii (tabii uzatma). Bu manada kasr (kısa, az
uzatmak) kelimesi de kullanılır.
b- Medd-i mezid (tabii uzatma üzerine yapılan fazla uzatma).
Harf-i med üçtür: Vav ( و), Ye ( ي), Elif ( ا). Fakat bu harfler her
zaman harf-i med olmaz. Harf-i med olabilmeleri için şu şartların
tahakkuk etmesi lazımdır:
Vav'ın harf-i med olabilmesi için:
l- Kendisinin sakin (harekesiz),
2-Makablinin de mazmûm (ötreli) olması gerekir.
صُومُوا-قُومُوا–آُونُوا) ) kelimelerindeki vav harfleri gibi.
Ye'nin harf-i med olabilmesi için:
l- Kendisinin sakin,
2- Makablinin meksûr olması lazımdır. ( (سِيرَ –فِيهِ –قِيلَ
kelimelerindeki ya harfleri gibi.
Elif ise daima harf-i meddir. Çünkü kendisi daima sakindir.
Makabli de daima meftûhtur. ( خَافَ -قَالَ ) kelimelerindeki elif harfleri gibi.
Elif yazılış itibariyle ekseriyetle dikey vaziyette ( ا) yazılır. Fakat bazen,
kelime yapısı ile ilgili olarak ye ( ى) ve bazen de mushaf-ı şerife mahsus

olmak üzere vav ( و) şeklinde yazılır. ( اَلصَّلَوةُ –اَلزَّآَوةُ –رَمَى ) kelimelerinde
olduğu gibi.
Bu üç med harfi ( أُوذِينَا -أُوتِينَا –نُوحِيهَا ) kelimelerinde toplanmıştır.
Yukarıda zikredilen kasr, iki manada kullanılır:
a- Medd-i tabii (tabii uzatma) nın terkedilmesi
b- Medd-i tabii (tabii uzatma) ki, tecvid ilminde bu manada
kullanılır. Bazı Kur'an-ı Kerim baskılarında, mütekellim zamiri olan ( (اَنَا
kelimesinin üçüncü harfi olan elifin altında görülen ( قصر ) işareti, bu
kelimenin medd ile okunmayacağını yani hiç uzatılmayacağını ihtar eder.
Yine ( أَبَاؤُهُمْ –جَزَاؤُهُمْ ) gibi kelimelerdeki vav'ların harf-i med
zannedilmemesi için bu işaret konmuştur. Çünkü bu vavlar, hemzenin
yazılış kaidesi ile alakalı olup, destek vavıdır. Kısacası: Altında ( (قصر
işareti bulunan vav veya elif; harf-i med değildir. Dolayısıyla
uzatılmayacaktır.
SEBEB-İ MED
Harf-i medden sonra gelip, asli meddi (yani bir elif miktarı olan
tabii meddi) bir elif miktarından daha fazla çekmeyi gerektiren sebebe:
“Sebeb-i med” denir. Sebeb-i med ikidir:
l- Hemze: ( ء) Hemze, kendi aslî imlasıyla yazıldığı gibi, kelime
içindeki yerine göre elif şeklinde de yazılır. Binaenaleyh, harekesi olan
bütün elifler hemzedir. Hemze, kelimenin başında, ortasında ve sonunda
vaki olabilir. Kelimenin başında vaki olan hemze iki kısma ayrılır:
a- Hemze-i kat'ı: Hem yazıda ve hem de okunuşta daima (yani,
ibtida= başlangıç ve vasl=ulama halinde) bulunan hemzedir. ( (أَبَدٌ -مَاأَناَ
gibi.
b- Hemze-i vasıl: Yazıda mevcut, ibtida (okunmaya kendisi ile
başlanma) halinde okunan, fakat vasl (kendisinden önce harekeli bir harf
gelme) halinde okunmayan hemzedir. ( اَلْعَصْر وَالْعَصْرِ ) gibi.
Bu hemzelerden sadece: Harf-i medden sonra gelen ve kat’ı
hemzesi olan hemze sebeb-i med olabilir. ( مَاأَناَ -جَآءَ ) gibi.
Kelime başlarında dikey olarak, yani elif şeklinde yazılmış olan
hemzelerden hemze-i vasl'a alamet olmak üzere, elifin üstüne yarım bir
sad ( ا), hemze-i kat’a alamet olmak üzere de, üstün ve ötre halinde elifin
üzerine bir hemze ( أ), esre halinde de elifin altına bir hemze ( (إ
yazılması itiyad edilmiştir. ( والْعَصْرِ -إِلَهٌ –أُذُنٌ –أَآَلَ ) gibi.
2- Sükûn: Harekesizlik demektir, alameti de cezim ( —ْ )
dediğimiz işarettir. ( لَمْ يَلِدْ ) gibi. Bu alâmeti taşıyan harfe, sakin harf denir.

Sakin harf, harf-i med ise bu işarete gerek yoktur. ( اَلْمِيزَانُ –اَلرُّوحُ ) gibi.
Bir kelimede, med harfinden sonra sükûnlu bir harfin bulunması, med
sebebi olur. Sükûn iki çeşittir:
a- Sükûn-u lâzım: Vakfen (durulunca) ve vaslen, (geçilince sabit
olan sükuna: “Sükûn-u lâzım” denir ( لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ ) kelimelerindeki mim
ve dal harflerinin sükunu gibi. Çünkü biz bu kelime üzerine vakf yapsak
veya diğer bir kelimeye vasl yapsak, sükunlar oldukları gibi durur. Hiç
değişmez.
b- Sükûn-u arız: Vakfen sabit, vaslen sakıt (düşen) olan sükûna:
“Sükûn-u arız” denir. Yani asılda olmayıp, arızî bir sebeple meydana
gelen sükûndur. Bu arızî sebep de vakıftır. Mesela: ( يَعْلَمُونَ ) kelimesi
üzerinde vakf yapılırsa nûn harfinin üstünü düşer, yerine cezim gelir.
يَعْلَمُونْ) ) gibi. İşte bu sükûn arızîdir. Çünkü bu kelime üzerinde vakf
yapılmasaydı, böyle bir sükûn meydana gelmeyecekti. Ayet sonlarındaki
sükûnların çoğu böyledir. Arapça’da hareke üzerinde vakıf yapmak caiz
olmadığından, vakıf halinde kelimenin son harekesi daima sükûna
çevrilir.
Sükûnu lazım, kelime ortasında veya sonunda vaki olabilir ,( (اَلْحَمْدُ
لَمْ يَلِدْ) ) kelimelerindeki mim ve dal harflerinin sükûnu gibi. Sükun-u arız
ise, sadece kelime sonunda vaki olabilir. Kelime başında ise bu
sükûnlerin hiçbirisi bulunamaz. Çünkü sakin harf ile ibtida (okumaya
başlamak) mümkün değildir.
SORULAR:
1- Harf-i med kaçtır? İzah ediniz.
يَكُونُ ) ,(خَوْفٌ) ,(وَجِلَ) ,(عَلِيمٌ) - 2 ) kelimelerinde harf-i med var mıdır?
İzah ediniz.
3- Sebeb-i med ne demektir?
4- Sükûn-u lâzım ne demektir?
5- Sükûn-u lâzım ile sükûn-u arız arasındaki farkı anlatınız.
6- Fatiha süresindeki harf-i medleri ve sebeb-i meddleri bulunuz ve
birer birer izah ediniz.
MED VE ÇEŞİTLERİ
Daha önce de zikredildiği gibi, lugatta med: "Uzatmak" demektir.
Tecvid ilminde ise: Bir harfin üç harekeden biri doğrultusunda uzatılarak
okunmasına "med" denir. Medler iki kısma ayrılır.
a- Medd-i asli,
b- Medd-i fer'i. Şimdi bunları izah edelim.


a- MEDD-İ ASLİ
Buna; "Medd-i tabii" de denir ki, bu daha meşhurdur. Med
harflerinden ayrılmayan, med harfinin zatı ile kaim olan medlere: "Aslî
(tabii) med" denir. Tarifi şöyledir:
Medd-i Tabii: Bir kelimede harf-i medden biri bulunur, sebeb-i
medden hiçbiri olmazsa o kelime: "Medd-i Tabiî" olur. ( .(قَاتَلَ) ,(قَالوُا
سِيرُوا ) ) kelimelerinde olduğu gibi.
قَالَ) ): Medd-i Tabii olur. Çünkü kafı çeken harf-i medden elif var.
Sebeb-i medden ise hiçbiri yoktur.
حَكِيماً) ) ve ( عَلِيمًا ) gibi iki üstünlü kelimeler üzerinde vakıf yapılacak
olursa, iki üstünden bedel elif üzerine vakıf yapılır ve medd-i tabii olur.
Fakat durulmayıp geçilirse, medd-i tabii olmaz.
Yukarıdaki misallerde, harf-i medd hem okunuşta hem de yazılışta
vardır. Bazen okunuşta olur, fakat yazılışta bulunmaz. Bu durum, vav ve
ye harflerinde olur. İleride zamir bahsinde de beyan edileceği gibi,(bak.
Sh: 47) kelimenin aslından olmayan ve he ( ه) şeklinde yazılan ve zamir
olan he ( ه) lerin harekesi ötre olunca, onu çeken gizli bir vav vardır.
Buna: "Vav-ı mukadder" denir. ( لَهُ ) deki he ( ه) gibi. Hareke esre
olunca, onu çeken gizli bir ye vardır. Buna da: "Ya-ı mukadder" denir.
بِهِ ) ) deki he ( ه) gibi. Bu durumda da, bu zamirden sonra sebeb-i
medden hiçbiri vaki olmazsa, o yerde de medd-i tabii olur. ( لَهُ مَالٌ ) gibi.
Hükmü: Medd-i tabii bir elif miktarı çekilir. Farzdır. Bir eliften
eksik veya fazla çekmek lahn-ı celi (ağır ve açık hata. Bak. Sh: 60) olur.
Haramdır. Bir elif miktarı, iki hareke miktarına eşittir. Bu harekenin
birisi med harfinden önceki harfe, diğeri ise med harfine aittir. Bu da bir
parmak kaldırıp indirecek kadar zaman miktarı olarak kabul edilir. Bu
izah, sadece teorik bir ifadedir. Bunların tatbikatını fem-i muhsin'den
öğrenmek gerekir.
SORULAR
l - Medd-i tabii ne zaman olur? Bir misalle açıklayınız.
خَوْفٌ ) ,(سِيرَ ) ,(جَاءَ ) - 2 ) kelimelerinde medd-i tabii var mıdır?
İzah ediniz.

MEDD-İ FER'İ

Sebeb-i meddin bulunmasından dolayı asli medd üzerine ziyade
yapılmak suretiyle meydana gelen medlere: "Medd-i fer'i" denir. Buna
"medd-î mezid" de denir. Fer'î med beş kısma aynlır:
l- Medd-i muttasıl,
2- Medd-i munfasıl,
3- Medd-i lazım,
4- Medd-i arız,
5- Medd-i lin.
Şimdi bunları beyan edeceğiz, inşaALLAH.
MEDD-İ MUTTASIL
Bitişik medd demektir. Harf-i med ile sebeb-i meddin aynı
kelimede yanyana bulunmasından dolayı bu isim verilmiştir.
Tarifi: Bir kelimede harf-i medden sonra, sebeb-i medden hemze
vaki olursa, o kelime medd-i muttasıl olur. ( (مَلاَئِكَةٌ) ,(جِىءَ) ,(جَاءَ) ,(سُوءَ
kelimelerinde olduğu gibi.
جَاءَ ) ) Medd-i muttasıldır. Çünkü cimi çeken harf-i medden elif
var. Sebebi medden de hemze var. İkiside aynı kelimede yan yana vaki
oldukları için medd-i muttasıl olmuştur.
Hükmü: Medd-i muttasılın meddi, vacibtir. Çünkü muttefekun
aleyhdir. Yani kıraat ilminde imam olan kurraların hepsi medd etmiştir.
Hiçbiri kasr (bir elif miktarı okumak, medd-i tabii gibi) yapmamıştır.
Medd-i muttasıl, Kıraat-ı İmam Asım ve Hafs rivayetinde -4- elif miktarı
uzatılır. Kur'an-ı Kerim, "Hadr" (süratli okuyuş. Bak. Sh: 61) üzere
okunuyorsa iki elif miktarına inilebilir. Bundan az medd etmek caiz
değildir. Tahrimen mekruhtur.
Vazife: Nasr ( اِذَا جَاءَ ) süresinde geçen medd-i tabii ve medd-i
muttasılları tesbit ediniz ve bir bir izah ediniz.
MEDD-Î MUNFASIL
Ayrı medd demektir. Harf-i med ile sebeb-i meddin ayrı iki
kelimede bulunmasından dolayı bu isim verilmiştir.
Tarifi: Harf-i medden sonra sebeb-i medden hemze gelir ve ikisi
de ayrı ayrı iki kelimede, fakat yan yana vaki olurlarsa bu durumda
medd-i munfasıl olur. ( (ياَ اَيُّهَا ) ,(فَلاَ تُزَآُّوا اَنْفُسَكُمْ ) ,(وَمَا اَنْزَلَ ) ,(اِنَّا اَعْطَيْناَ
kelimelerinde olduğu gibi.
وَمَا اَنْزَلَ ) ): Medd-i munfasıldır. Çünkü mimi çeken harf-i medden
elif var. Sebeb-i medden de hemze var. İkisi yan yana, fakat ayrı iki
kelimede vaki olduğu için medd-i munfasıl olmuştur.

Daha önce anlattığımız vav-ı mukadder veya ya-ı mukadder'den
sonra (bak. Sh: 27) sebeb-i medden hemze vaki olursa, yine meddi
munfasıl olur. ( بِهِ اِيمَاناً ) kelimesinde olduğu gibi; Müennes işaret ismi
olan ( هَذِهِ ) için de hüküm aynıdır.( اِنَّ هَذِهِ اُمَّتُكُمْ ) ayet-i kerimesinde olduğu
gibi.
Harf-i meddin bulunduğu kelime üzerinde vakıf yapılacak olsa,
sebeb-i meddin bulunmamasından dolayı, medd-i munfasıl da ortadan
kalkmış olur.
Hükmü: Medd-i munfasılın meddi, caizdir. Çünkü muhtelefun
fihdir. Yani bazı kurra, medd-i tabiînin medd miktarından fazla medd
ettiler. Bazı kurra da kasr ettiler. Medd-i munfasıl, Kıraat-ı İmam Asım
ve Hafs rivayetinde -4- elif miktarı uzatılır. Kur'an-ı Kerim, "Hadr"
üzere okunuyorsa, bir elif miktarına inilebilir.
SORULAR:
1- Medd-i muttasılı tarif ediniz. Bir misal veriniz.
2- Medd-i munfasılı tarif ediniz. Bir misal veriniz.
3- Medd-i muttasıl ile medd-i munfasıl arasında bulunan farklılıkları
tespit ediniz.
MEDD-İ LAZIM
"Lazım" lügatta: "Lüzumlu, gerekli" manasına gelir. Medd-i
Lazımın tarifi: Bir kelimede, harf-i medden sonra sebeb-i medden
sükûnu lazım vaki olursa, o kelime "medd-i lazım" olur. Bu şekilde
meydana gelen meddi, bütün kıraat imamları medd ile okudukları için, bu
isim verilmiştir. Medd-i lazım -4- türlüdür.
1- Medd-i lazım kelime-i müsekkale; Kelime-i müsekkale,
idgamlı kelime demektir. İdgam: Aynı cinsten olan ve yan yana bulunan
iki harften birincisinin ikinciye katılarak, girdirilerek birlikte
okunmalarından ibarettir ki, şedde bunun alametidir. Bu türlü
kelimelerde medd harfinden sonra gelen sakin harf, idgamlı (şeddeli)
durumdadır. Arabçada şedde ağırlık ifade ettiğinden, medd-i lazımın bu
türlüsü: "Medd-i Lazım kelime-i müsekkale" olarak isimlendirilmiştir.
Misal:
(حَاجَّ حَاجْجَ ) (حَافِّينَ حَافْفِينَ)
اَلْحَاقَّةُ) ) : Medd-i lazım kelime-i müsekkaledir. Çünkü ha'yı çeken
harf-i medden elif var. Sebeb-i medden de birinci kafın sükun-u lazımı
var. İkisi de aynı kelimede bulundukları için medd-i lazım; sükûn-u

lazımlı harf idgamlı olarak vaki olduğu için de kelime-i müsekkale
olmuştur.
Şayet, harf-i med ile sebeb-i med aynı kelimede yan yana vaki
olmazsa, iki ayrı kelimede, mesela: Harf-i med birinci kelimenin
sonunda, sebeb-i medd ikinci kelimenin başında bulunacak olursa, bu
durumda medd-i lazım olmaz. Yazıda mevcud olan harf-i med, kıraat
esnasında iskat edilir (düşürülür). ( مَا الْقَارِعَةُ) ) ,(اِذَا السَّمَاءُ gibi.
2- Medd-i lazım kelime-i muhaffefe: Bu durumda üzerinde
sükûn-u lazım vaki olan harf cezimlidir. Arabçada cezim hafiflik ifade
ettiğinden, medd-i lazımın bu türlüsüne "Medd-i lâzım kelime-i
muhaffefe" denilmiştir. ( آلْآنَ أَاَلْأَانَ ) gibi. Bu kelime medd-i lazım
kelime-i muhaffefe'dir. Çünkü hemzeyi çeken harf-i medden elif var.
Sebeb-i medden de lamın sükun-u lazımı var. İkisi de aynı kelimede
bulundukları için medd-i lazım, sükun-u lazımlı harf idgamsız olarak
vaki olduğu için de kelime-i muhaffefe olmuştur.
3- Medd-i lazım harf-i müsekkal. Harf-i müsekkal: Kendisinde
idgam (şedde) bulunan harf demektir. Fakat harfi müsekkal'de hakikatta
şedde bulunmaz. Üzerinde sükûn-u lazım bulunan harften sonra aynı
cinsten harfin gelmesi sebebiyle, telaffuz halinde şedde varmışcasına
okunur. ( الم اَلِفْ لاَمْ مِيمْ ) deki lâm gibi. Buradaki lâm, harf-i
musekkal’dir. Çünkü lam'ı çeken harf-i medden elif var. Sebeb-i medden
de mimin sükûn-u lazımı var. Sükûn-u lazımlı olan mim harfi, yine ikinci
bir mime uğradığı için, telaffuzda idgam olunarak. "Medd-i lazım harf-i
musekkal" olmuştur.
4- Medd-i lazım harf-i muhaffef: Bu durumda, üzerinde sükûn-u
lazım bulunan harf, idgamsızdır. ( الم اَلِفْ لاَمْ مِيمْ ) deki mim gibi.
Çünkü mimi çeken harf-i medden ye var. Sebeb-i medden de mimin
sükûn-u lazımı var. İdgam durumu da olmadığı için "Medd-i lazım
harf-i muhaffef" olmuştur. ( الر اَلِفْ لاَمْ رَا ) daki lam da böyledir.
Hükmü: Medd-i lazımın meddi, vacibtir. Çünkü bütün kıraat
imamları medd-i lazımın -4- elif miktarı med edilmesinin lüzumu
üzerinde ittifak etmişlerdir. Binaenaleyh, hadr kıraatında bile olsa, bu
miktardan az meddetmek doğru değildir.
SORULAR:
1- Fatiha süresi ile Bakara süresinin ilk sayfası üzerinde, şimdiye
kadar öğrendiğimiz tecvid kaidelerinin tatbikatını yapınız.
2- Sukun-u lazım ne demektir? Bir misalle açıklayınız.
3- Medd-i lazımın tarifini yapınız.
4- Musekkal ile muhaffefeyi birbirinden nasıl ayırd ederiz?

ماَ الْحَاقَّةُ ) - 5 ) Burada hem harf-i med ve hem de sükûn-u lazım
bulunmaktadır. Neden medd-i lazım olmuyor?
6- Meddi lazımın hükmünü beyan ediniz.
MEDD-İ ARIZ
Lugatta arız: "Önce yokken sonradan gelip çatan, musallat olan"
gibi manalara gelmektedir. Medd-i arızın tarifi şöyledir: "Bir kelimede,
harf-i medden sonra sebeb-i medden sükûn-u arız vaki olursa bu
durumda medd-i arız olur. ( يَقُُولُ ) ,(يَفْعَلُونَ ) kelimeleri vakıf halinde
medd-i arız olurlar.
يَعْلَمُونَ ) ) : Medd-i arızdır. Çünkü mim'i çeken harf-i medden vav
var. Vakıf halinde sebeb-i medden de nun'un sükûn-u arızı var.
Binaenaleyh, medd-i arız olmuştur.
Görüldüğü üzere medd-i arız; harf-i medden sonra gelen harf
üzerinde vakıf yapıldığı zaman meydana gelmektedir. Halbuki vakıf
yapılmayıp, vasl yapılacak olursa, sükûn-u arız kalktığından medd-i arız
da ortadan kalkmış olur. Bu durumda medd-i tabii olur. Medd-i arıza
"medd-i vakıf" da denilmiştir.
Hükmü: Medd-i arızın medd-i caizdir. Medd-i arızın med
miktarındaki vecihler, üzerinde sükûn-u arız vaki olan harfin aslî
harekesine göre değişmektedir.
l- Eğer sükûn-u arızın üzerinde vaki olduğu harfin aslî harekesi
üstün ise, bu durumda bütün kıraat imamlarına göre -3- vecih caizdir.
a- Tûl (uzun okuyuş). Bu durumda -4- elif miktarı medd olunur.
b- Tevessut (orta okuyuş). Bu durumda iki veya üç elif miktarı
medd olunur.
c- Kasr ( kısa okuyuş ). Bu durumda bir elif miktarı medd olunur.
يَخْرُجُونَ) ,(يَكْتُبُونَ ) ,(يَنْصُرُونَ ) ,(يَعْلَمُونَ ) ) kelimelerinde olduğu gibi.
2- Eğer, üzerinde sükûn-u arız vaki olan harfin aslî harekesi esre
ise, -4- vecih caizdir. a-Tûl, b- Tevessut. c- Kasr, d- Kasr ile revm.
خَافُونِ) ,(يَا عِبَادِ) ,(مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ ) ) gibi.
Revm: Lugatta, "taleb etmek" demektir. Tecvid ilminde ise:
"Gizli ses ile harfin harekesini taleb etmeye, yani harekeyi hafif bir sesle
okumaya: "Revm" denir. Bu durumda, esre harekesinin çok azı kalır.
Üçte biri kadar. Revmin nasıl yapılacağını, fem-i muhsinden
öğrenmelidir. Esrede olduğu gibi ötrede de revm yapılabilir. Üstünde
yapılmaz. Revm, vasıl hükmünde olduğu için ancak kasr ile revm
yapılabilir. Tûl ve tevessut ile revm yapılmaz. Revm, harekenin
durumunu açıklamak için yapılan bir beyandır. Bunu gözleri görmeyen
âmâlar, kulakları vasıtasıyla idrak edebilirler.

3- Eğer, üzerinde sükûn-u arız vaki olan harfin asli harekesi ötre
olursa -7- vecih caizdir, a- Tul, b- Tevessut, c-Kasr, d- Tûl ile işmam, e-
Tevessut ile işmam, f- Kasr ile işmam, g- Kasr ile revm.
İşmam: Lugatta, "koklatmak" manasına gelir. Tecvid ilminde ise,
sükundan sonra ötre harekesine işaret ederek dudakların ileriye doğru
toplanması, yumulmasıdır. Harekeyi beyan etmek için dudaklarla yapılan
işmam, gözleri gören ve fakat kulakları duymayan sağırlara mahsustur.
يَقُولُ) ,(نَصُومُ) ,(وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ ) ) gibi.
Kıraatta imamımız İmam Asım hazretleri, Yusuf süresindeki:
لاَ تَأْمَنَّا) ) dan başka yerde işmam yapmadı. Aslı ( لاَ تَأْمَنُنَا ) idi. Revm de hiç
yapmamıştır. Halen memleketimizde her ikisi de yapılmamaktadır.
Medd-i arızın "tûl" okunması efdal görülmüştür.
SORULAR:
l- Medd-i arız ne zaman meydana gelmektedir?
2- Medd-i arızın hükmü nedir? Açıklayınız.
3- Şimdiye kadar gördüğümüz tecvid kaidelerinin tatbikatını,
namaz sureleri üzerinde yapınız.
MEDD-İ LİN
"Lîn": Lügatta, "yumuşak olmak" manasına gelir. Medd-i lin'in
tarifi şöyledir: "Bir kelimede harf-i linden (bak. Sh: 18) sonra sebeb-i
medden sükûn -lazım veya arız- vaki olursa, buradaki med: Medd-i lin"
olur. Misal: ( عَلَيْهِ ) gibi. Bu kelime üzerinde vakıf yapıldığında medd-i
lin meydana gelir. Çünkü harf-i linden ye var. Sebeb-i medden de he'nin
sukun-u arızı vardır.
Hükmü: Medd-i lin'in medd durumu, harf-i linden sonra gelen
sükûnun cinsine bağlıdır. Şöyleki:
1- Eğer harf-i linden sonra gelen sükûn, sükûn-u lazım ise: -2-
vecih caizdir. Tûl ve tevessut. Fakat tûl ile okumak bütün kurraca tercih
edilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de bu şekilde kelime iki yerde bulunmaktadır.
a- Meryem süresinin evvelinde bulunan:
آهيعص آَافْ هَا يَا عَيْنْ صَادْ) ) mukattaa harflerindeki ( (عَيْنْ ع
lafzı.
b- Şura süresinin başında bulunan
حم عسق حَا مِيمْ عَيْنْ سِينْ قَافْ) ) mukattaa harflerindeki ( (عين ع
lafzı.

2- Eğer harf-i linden sonra gelen sükûn, sükûn-u arız ise o zaman
medd-i linin medd durumu, medd-i arızda olduğu gibi, üzerinde sükûn-u
arız vaki olan harfin asli harekesine bağlıdır. Mesela: ( اَلْيَوْمَ ) de üç vecih,
عَلَيْهِ ) ) de dört vecih, ( وَلاَ نَوْمٌ ) de yedi vecih caizdir.
Bu izahattan anlaşıldıki: Medd-i lin, aslında medd-i lazım ve meddi
arıza benzemektedir. Medd-i lini onlardan ayıran husus: Harf-i medd
yerine harf-i linin bulunmuş olmasıdır.
SORULAR:
1- Kureyş süresindeki medd-i linleri gösteriniz.
2- Harf-i lin ile harf-i med arasındaki farkı belirtiniz.
MEDD-İ TA'ZİM VE TEBRİE
Buraya kadar zikrolunan meddlerin hepsi, lafzî sebeplere göre olan
medlerdir. Bir de manevi sebeplere göre meddler vardır ki, bunlar da iki
tanedir.
1- Medd-i ta'zim: Bu medd, kelime-i tevhid ( لآ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ ) daki
nafiye la ( لا) sına aittir. Buna: "Medd-i mübalağa" da denir. Çünkü
buradaki meddin mübalağalı bir şekilde yapılması, ALLAH'tan
başkasından ulûhiyyeti nefy içindir. Zaten, burası bizim kıraatta da
medd-i munfasıl olmak üzere -4- elif miktarı çekilmektedir.
2-Medd-i tebrie : La-i tebriyyeye (cinsten hükmü nefyeden la'ya)
ait bir meddir. ( لاَ شَرِيكَ لَهُ ) ,(لاَ رَيْبَ ) gibi. Bunlarda zahirde bir sebep
olmadığı halde, aslından ziyade medd etmek caizdir. Fakat tevessut
efdaldir.
Med konusunda dikkat edeceğimiz hususlar :
1- Kur'an-ı Kerim'i okurken medler, okuyuş tarzıyla orantılı
olmalıdır. Hadr tarzındaki bir okuyuşta medler en az ne kadar
çekiliyorsa, o miktar çekilmelidir. Hadr ile okurken, medleri tertile göre
çekmek; bir laubalilik ve başı bozukça bir harekettir. Adabına uygun
olan: Medlerin, sükunların, idgamların hülasa bütün tecvid hükümlerinin
aynı ölçüde ve birbirlerine mütenasib olmalarından ibarettir. Sağlam
okuyan ve okuduğuna saygı gösteren okuyucunun aklı ağzında olmalıdır.
2- Medler mütevatir kıraat imamlarından nakledilen mertebelerde
okunmalı. Mütevatir med miktarları, ictihadi bir durum değildir. Kur'an-ı
Kerim okuyan, kimin kıraatına göre okuyorsa bütün okuyuş vecihlerinde
ona uyması gerekir.


3- Kur'an-ı Kerim okuyan kimse, medlerde; imamının okuduğu
bütün mertebeleri okuyabilir. Caiz gördüğü mertebeler arasında tercih
yapabilir. Mesela İmam Asım kıraatı ve Hafs rivayetiyle okuyan kimse
muttasıl, munfasıl, lazım meddleri dört elif okumak durumundadır. Arız
med, yerine göre dört eliften bir elife kadar inebilir.
4- Medlerin okunuşunda tecvid kaidesini bozan musiki ve nağmeyi
tecvide uydurmalı, tecvid kaidesini musikiye ve makama hakim
kılmalıdır.
5- Medlerin icrasında, med sebeblerinin gösterilmesine itina
edilmeli ve hassas davranılmalıdır. Med sebebi olan hemze ve sükunun
iskatına, hazfine veya teshiline meydan verilmemelidir.
VAZİFE: Meddler bahsi burada bitmektedir. Binaenaleyh, buraya
kadar görülen konuları iki defa okuyunuz ve bir kere de anlatınız.
TENVİN VE SAKİN NUN
Tenvin, Lügatta: "Nunlamak" demektir. Tecvid ilminde ise,
Tenvin: "İsmin sonunu sakin nun ile okumaktır". Daha kolay bir ifadeyle
şöyle de denebilir: "İki üstün, iki esre ve iki ötreye tenvin denir."
Sakin nun: Cezimli, üzerinde cezim işareti bulunan nun demektir.
Tenvin, daima kelimenin sonunda bulunur. Sakin nun ise hem kelime
ortasında, hem de sonunda bulunabilir.
Tenvin ve sakin nunun, tecvidde özel bir yeri vardır. Tenvin veya
sakin nundan sonra vaki olan harfe göre mutlaka bir tecvid meydana
gelir. Binaenaleyh, Kur'an-ı Kerim okuyanların tenvin ve sakin nunlar
üzerinden geçerken çok dikkatli olmaları ve meydana gelen tecvid
olayını titizlikle uygulamaları gerekir. Şimdi bunları sırasıyla görelim.
SORULAR:
1- Tenvin ne demektir? İzah ediniz.
2- Sakin nunun tarifini yapınız.
3- Namaz sürelerinde geçen tenvin ve sakin nunları tesbit ediniz.

İHFA

İhfa: lügatta: "Örtmek ve gizlemek" demektir. Tecvid ilminde
ise: "İzhar ile idgam arasında şeddeden uzak, gunnenin baki kalmasıyla
okumaya ihfa" denir. İhfa harfleri -15- tanedir.
(ت ث ج د ذ ز س ش ص ض ط ظ ف ق ك )

Tarifi: Tenvin veya sakin nundan sonra, işte bu ihfa harflerinden
biri bulunursa, ihfa olur. Misal: ( عَنْ صَلاَتِهِمْ ) ,(غَنِيٌّ آَرِيمٌ ) ,(فَتْحٌ قَرِيبٌ ) Bu
misallerde, ihfa harfleri tenvin veya sakin nundan sonra vaki olmuşlardır.
İhfa harfleri, bellemede kolaylık olsun diye, şu beyitte bulunan
kelimelerin başlarında bir araya getirilmişdir.
"صِفْ ذَا ثَنَا جُودَ شَخْصٍ قَدْ سَمَا آَرَماَ ضَعْ ظَالِمًا زِدْ تُقَى دُمْ طَالِبًا فَتَرَى"
İhfa yapılırken: Tenvin veya sakin nunun telaffuzu esnasında,
zatının tamamen kalkması, buna karşılık gunne sıfatının (Bak. Sh:17)
baki kalması esastır. Böyle olunca da nunun mahreci, kendi mahreci olan
dil ucu ile onun hizasındaki iki üst ön dişlerin etlerinden, gunnenin
mahreci olan genize (hayşuma) intikal etmiş olur. İhfanın yapılışında
dilin bir fonksiyonu yoktur. İhfa yapılırken dil ucu boşta kalmalı, alt veya
üst tarafından herhangi bir yere değmemelidir. İhfada gunne mutlaka
baki kalmalıdır. İhfa yaparken, idgamdan ve sakin nunu şeddeli gibi
okumaktan kaçınmak lazımdır. Bilhassa sakin nunun ihfasında, nundan
önce bir med harfinin doğmasına meydan vermemelidir. Meselâ ( (آُنْتُمْ
kelimesini ( آُونْتُمْ ) şeklinde, ( عَنْكُمْ ) kelimesini ( عَانْكُمْ ) şeklinde okumak
gibi. Bu şekildeki bir okuyuş büyük bir hatadır. Namazı bozar. İhfayı
yaparken, ihfanın müddeti tamam olmadan, sakin nun veya tenvini takip
eden ihfa harfinin mahrecine varılmamalıdır.
Bu gibi hatalar daha çok ( يَتِيماً فَاَوَى ) ,(اَنْفُسَكُمْ ) kelimelerinde olduğu
gibi fe harfinde yapılan ihfada görülmektedir. Eğer ihfanın müddeti
tamam olmadan, fe harfine geçilecek olursa bir vav sesi duyulmaktadır.
Hükmü: İhfanın yapılması vaciptir. İhfanın müddeti: Bir buçuk
harf miktarıdır. Diğer bir ifadeyle bir elif miktarıdır.
İZHAR
İzhar: Iugatta: "Açıklamak. beyan etmek, ortaya çıkarmak"
demektir. Tecvid ilminde ise "iki harfin arasını birbirinden ayırıp açarak,
ihfasız ve idgamsız olarak okumaya izhar" denir. İzhar harfleri -6-
tanedir. ( (ا ح خ ع غ ه
Tarifi: Tenvin veya sakin nundan sonra, işte bu izhar harflerinden
biri bulunursa, bu halde izhar olur. ( غَفُورٌ حَلِيمٌ) ,(مِنْ خَوْفٍ ) ,(مَنْ آمَنَ ) gibi.
Bu misallerde, izhar harfleri tenvin veya sakin nundan sonra vaki
olmuşlardır. İzhar harfleri, bellemede kolaylık olsun diye, aşağıdaki
kelimelerin başlarında bir araya getirilmiştir.
(اَللهُ حَيٌّ خَالِقٌ عَدْلٌ غَنِيٌّ هَادٍ )
İzharda şunlara dikkat edilmelidir: Sakin nun veya tenvinin zatları
açıklanmalı, sükûn üzerinde sekte yapılmamalıdır. İzhar harflerinden

tamamen ayrılmamalı. Nunun sükûnu kalkale yapılmamalıdır. Sükûn
üzerinde de lüzumundan fazla durulmamalıdır.
Hükmü: Vacibtir.
SORULAR
1- İhfa ne demektir ve ne zaman meydana gelir?
2- İzhar ne demektir ve ne zaman meydana gelir?
3- Felak süresindeki ihfa ve izharları tesbit ediniz.
İKLAB
İklab: Lugatta: "Döndürmek ve çevirmek" demektir. Tecvid
ilminde ise: " Tenvin veya sakin nunu, be ( ب) harfine uğradığı zaman
halis mim ( م) harfine çevirerek, hasıl olan mim harfini be harfi indinde
gunne ile beraber ihfa etmeye" denir. Mim'in gunnesi biraz akıtılır. Yani
dudaklar bastırılmadan hafif tutma yapılır.
İklab harfi sadece be ( ب) harfidir. Tenvin veya sakin nundan sonra
be harfi gelirse iklab olur. ( سَمِيعٌ بَصِيرٌ ) ,(مِنْ بَعْدِ ) ,(لَيُنْبَذَنَّ ) Bu misallerde:
İklab harfi, tenvin veya sakin nundan sonra vaki olmuştur. İklab
yapılırken tenvin ile sakin nunu, şeddeli mime çevirmekten kaçınmak
gerekir. İklab'da şedde yoktur. ( اَنْ بُورِكَ ) kelimesini ( اَمُّورِكَ ) şeklinde
okumak gibi ki çok büyük bir hatadır.
Hükmü: Vacibtir. İklabın müddeti: Birbuçuk elif miktarıdır.
SORULAR:
1- İklab ne demektir ve ne zaman meydana gelir.
2- Buraya kadar gördüğümüz tecvid kaidelerinin tatbikini namaz
sureleri üzerinde yapınız.
İDGAM VE ÇEŞİTLERİ
İdgam; lügatta: "Gizlemek, bir şeyi başka bir şeye girdirmek,
katmak, şedde ile iki harfi bir harf yapmak" demektir. Tecvid ilminde ise:
"Sakin bir harfi, kendisinden sonra gelen harekeli ikinci bir harfe idhal
edip(girdirip) şeddeli bir harf yaparak okumaya denir. İdgamı gerektiren
bir sebep bulunmadıkça, idgam yapılmaz. Şimdi bunları teker teker
inceleyelim.
1- İDGAM MEA'L-GUNNE
Gunneli idgam demektir. İdgam mea'l-gunne harfleri:

ي م ن و :يَمْنُو ) ) olup, -4- tanedir. Tenvin veya sakin nundan sonra bu
harflerden birisi gelirse idgam mea'l-gunne olur. Misal: ( خَيْرًا يَرَهُ
وَمِنْ مَاءٍ ) ,(سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ ) ,(مَلِكًا نُقَاتِلْ ) (مِنْ وَرَائِهِمْ ) ,(فَضْلاً مِنَ اللهِ ) ,( ) . Bu
misallerde, idgam mea'l-gunne harfleri, tenvin veya sakin nundan sonra
vaki olmuşlardır. Görüldüğü üzere sakin nun veya tenvinin bu harflerden
nun ve mim'e idgamı tam, ye ve vav'a idgamı ise nakıs yapılır. Tam
idgam halinde idgam olunan harf (sakin nun veya tenvin) in zatı ve sıfatı,
kendisine idgam edilen harfin (mim ve nun) içinde tamamen
kaybolmaktadır. Nakıs, idgam halinde ise, idgam olunan harfin zatı ve
sıfatı; vav ve ye'de tamamen kaybolmaz, yarı yarıya görünür. Bu
durumda ses hem ağızdan, hem de burundan gelir.
Eğer sakin nun ile idgam mea'l-gunne harflerinden vav veyahut ye
aynı kelimede bulunurlarsa, bütün kıraat imamlarının ittifakı ile izhar
olur. İdgam mea'l-gunne olmaz. Kur'an-ı Kerim'de bu türlü kelime dört
tanedir. Bunlar şunlardır: ( اَلدُّنْيَا -صِنْوَانٌ -قِنْوَانٌ -بُنْيَانٌ ). Bu kelimeler ( -بُيَّانٌ
اَلدُّيَّا -صِوَّانٌ -قِوَّانٌ ) şeklinde okunmazlar.
Hükmü: Vacibtir. İdgam Mea'l-gunnenin müddeti: Bir elif
miktarıdır.
ن ) ) ve ( يس ) kelimelerinden sonra gelen ( و) harfi İmam Asım ve
Hafs rivayetine göre hem izhar hem de idgamla okunabilir:
(وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ يس ) ,(ن وَالْقَلَمِ )
2- İDGAM BİLA GUNNE
Gunnesiz idgam demektir. Bu durumda idgam var, gunne yoktur.
İdgam bila gunne harfleri; lam ( ل) ve ra (( لَرْ ) =ر ) olup, iki tanedir.
Tenvin veya sakin nundan sonra bu harflerden biri gelirse, idgam bila
gunne olur. ( مِنْ رَبِّهِمْ) ,(هُدًى لِلْمُتَّقِينَ ) gibi. Bu misallerde, idgam bila gunne
harfleri, tenvin veya sakin nundan sonra vaki olmuştur.
Hükmü: Vacibtir.
SORULAR:
1- İdgam mea'l-gunne ne demektir? Ne zaman meydana gelir?
2- İdgam bila gunne ne demektir? Ne zaman meydana gelir?
3-İDGAM-I MİSLEYN
Önce "misleyn" in tarifini yapalım. Mahreçleri ve sıfatları aynı
olan iki harfe "misleyn" harf denir. O halde mahreçleri ve sıfatları aynı
olan iki harften birincisi sakin, ikincisi harekeli olarak yan yana gelirse,

sakin olan birinci harfin, harekeli olan ikinci harfe idgam edilmesine
"idgam-ı misleyn" denir. Bu İdgam iki çeşittir.
I- İdgam-ı misleyn mea'l-gunne (gunneli idgam-ı misleyn): Bu da
iki durumda meydana gelir:
a- Sakin nun ( نْ) dan sonra harekeli nun geldiği zaman. Misaller.
(مِنْ نََارٍ ) ,(مَنْ نَشَاءُ ) ,(وَمَنْ نُعَمِّرْهُ )
b-Sakin mim ( مْ) den sonra harekeli mim geldiği zaman. Misaller.
(مِنْهُمْ مَنْ قَصَصْنَا ) ,(عَلَيْهِمْ مُؤْصَدَةٌ ) ,(اَطْعَمَهُمْ مِنْ جُوعٍ )
Bu arada sakin mim ( مْ) 'in hallerini belirtelim ki, sakin mim'in üç
hali vardır.
1- Sakin mim, kendisinden sonra gelen harekeli mim harfine
uğrarsa, yukarıda görüldüğü üzere, "idgam-ı misleyn mea'l-gunne"
olur.
2- Sakin mimden sonra be ( ب) harfi geldiği zaman "ihfa" olur.
Buna "İhfa-ı şefevi" (dudak ihfası) denir. ( اَمْ بِهِ -مَا لَهُمْ بِهِ ) gibi. Mim,
dudaklara bastırmadan ve kısmen gizlenerek okunur. "Gunnede de hafif
tutma yapılır.
3- Sakin mimden sonra, be ( ب) ve mim ( م)'den başka harflerden
biri geldiği zaman izhar olur. Buna "İzhar-ı şefevi" denir. ( ,(هُمْ فِيِه
وَلَهُمْ عَذَابٌ) ,(لَكُمْ دِينُكُمْ) ,(اَلْحَمْدُ) ) gibi. Bu durumda mim tutma yapılmadan,
tabii olarak okunur. Mimin gunne sıfatı da normalden fazla uzatılmadan
okunur.
II- İdgam-ı misleyn bila gunne (gunnesiz idgam-ı misleyn): Nun
ن) ) ve mim ( م) harflerinin dışında kalan harfler, birbirlerine uğradığı
zaman olur.
اِضْرِبْ بِعَصَاكَ ) ,(آوَوْا وَنَصَرُوا ) ,(بَلْ لَجُّوا ) ,(قَدْ دَخَلُوا) ) gibi.
Hükmü: Vacibtir.
SORULAR:
1- İdgam misleyn ne demektir? Ne zaman meydana gelir?
2- Sakin mimin kaç hali vardır? İzah ediniz.
4- İDGAM-I MÜTECANİSEYN
Önce "Mütecaniseyn" in tarifini yapalım. Mahreçleri bir, sıfatları
ayrı olan iki harfe "Mütecaniseyn" denir. Mütecanis iki harften birincisi
sakin, ikincisi harekeli olarak yan yana geldikleri zaman birinci harfin
ikinci harfe idgam edilmesine: "İdgam-ı mütecaniseyn" denir. İdgam

mütecaniseyn harfleri, Kıraat-ı İmam Asım ve Rivayet-i Hafs'a göre üç
mahreç üzerindedir.
1- Tı ( ط) dal ( د) te ( ت) mahreci. Bu üç harf kendi aralarında idgam
olunurlar. Bu üç harfin mahreçleri birdir. Dil ucu ile üst ön dişlerin
dipleri. Fakat sıfatları ayrı ayrıdır. Çünkü tı harfinde istila ve ıtbak, dal
ve te harfinde de inhifad ve infitah sıfatları, ayrıca dal harfinde cehr sıfatı
ve te harfinde de hems sıfatı vardır. Bu harfler, birincisi sakin ikincisi
harekeli olarak vaki oldukları zaman, birincisi ikincisine idgam edilerek
okunurlar. Misaller:
(وَدَتْ طَائِفَةٌ وَدَّ طَّائِفَةٌ ) ,(عَبَدْتُمْ عَبَتُّمْ )
(اَثْقَلَتْ دَعَوَا اللهَ اَثْقَلَدَّ عَوَا اللهَ ) ,(فَرَّطْتُمْ فَرَّطْتُمْ )
Görüldüğü üzere, dal ve te birbirlerine, te ve tı da birbirlerine
idgam olmaktadır. Tı ile dal arasındaki idgam için Kur-an'ı Kerim'de
misal yoktur. Birinci harf, ikinci harfin cinsine tamamen çevrilerek
okunuyorsa, meydana gelen idgama: Tam İdgam denir. Bu çevirme
kısmen olursa, mesela: Zatıyla oluyor, sıfatıyla olmuyorsa, bu takdirde:
Nakıs idgam meydana gelmiş olur. Binaenaleyh tı harfinin itbak ve
isti'la sıfatlarını göstermek, idgama mani olan kalkale sıfatını terketmek
suretiyle nakıs idgam yapılmasında; te harfinin, dal ve tı harfine, ve dal
harfinin de te harfine tam idgam edilmesinde kıraat imamlarının ittifakı
vardır. Binaenaleyh birinci harf kalın, ikinci harf ince olursa idgam nakıs
olur. Birinci harf, ikinci harfte zatı itibariyle kaybolur, fakat sıfatı
itibariyle varlığını devam ettirir. ( اَحَطْتُ ) gibi. Birinci harf ince, ikincisi
kalın olursa veya ikisi de ince olursa idgam; tam olur. Birinci harf zatı ve
sıfatı olarak ikinci harfe girdirilir. ( وَقَالَتْ طَائِفَةٌ ) ,(عَبَدْتُمْ ) gibi.
2- Zı ( ظ) zel ( ذ) se ( ث) mahreci: Bu üç harfin mahreci birdir. Dil
ucuyla üst ön dişlerin uçları. Fakat sıfatları farklıdır. Zı ve zel harflerinde
cehr sıfatı, zel ve se harflerinde de inhifad ve infitah sıfatları vardır.
Ayrıca se harfinde hems sıfatı, zı harfinde de istila ve ıtbak sıfatları
vardır. Misaller:
(اِذْ ظَلَمُوا اِظَّلَموُا ) ,(يَلْهَثْ ذَلِكَ يَلْهَذَّ لِكَ)
Görüldüğü üzere: Zel, zı'ya; se, zel'e idgam edilmektedir. Bunun
dışındaki bir hal için Kur'an-ı Kerim'de misal yoktur.
3- Be ( ب) ve mim ( م) mahreci: Bu iki harfin mahreci aynıdır.
Dudaklar. Fakat sıfatları, ayrı ayrıdır. Be'de şiddet sıfatı varken mim'de
beyniyye sıfatı vardır. Bu durumda be mime idgam edilir. Bunun Kur'anı
Kerim'de tek misali vardır. ( (ياَ بُنَيَّ ارْآَبْ مَعَنَا ياَ بُنَيَّ ارْآَمَّعَنَا
Hükmü: Vacibtir.

5- İDGAM-I MÜTEKARİBEYN

Önce "mütekaribeyn" in tarifini yapalım. Lügatta: "Mütekarib"
Birbirine yakın olup, yaklaşıcı olan şeylere denir. Tecvid ilminde ise:
Mahreçleri de sıfatları da başka, fakat mahreçleri veya sıfatları veyahut
hem mahreç hem de sıfatları yönünden birbirleriyle yakınlığı bulunan iki
harfe "mütekarib" harf denir. Mütekarib iki harften birincisi sakin,
ikincisi harekeli olarak yan yana geldikleri zaman, sakin olan birinci
harfin harekeli olan ikinci harfe idgam edilmesine "idgam-ı
mütekaribeyn" denir.
İdgam mütekaribeyn’in harfleri, Kıraat-ı İmam Asım ve rivayet-i
Hafs'a göre iki mahreç üzeredir:
1- Lam ( ل)ve ra ( ر) mahreci: Bu iki harfin mahreci değişiktir,
fakat birbirine yakındır. (Bak. Sh: 12) Sıfatlar da değişiktir, fakat
müşterek sıfatları da vardır. (Bak. Sh: 22-23) Misaller:
(قُلْ رَبِّ قُرَّبِّ ) ,(بَلْ رَفَعَهُ الله بَرَّفَعَهُ اللهُ )
İdgam tamdır. Bu misallerde görüldüğü üzere, lam harfinin önce, ra
harfinin sonra gelmesi şarttır. Ra önce gelirse, idgam yapmak caiz
değildir. Misal: ( (فَاغْفِرْ لِى
2- Kaf ( ق) ve ( ك) kef harflerinin mahreci: Bu iki harfin mahreci
de değişiktir. Fakat birbirine yakındır. (Bak. Sh: 12) Sıfatlar da değişiktir,
fakat müşterek sıfatları da vardır. (Bak. Sh: 23) Kur'an-ı Kerim'de bunun
bir misali vardır. O da el-Mürselat suresindeki ( اَلَمْ نَخْلُقْكُمْ ) lafz-ı şerifidir.
Tam idgam yapılarak ( اَلَمْ نَخْلُكُّمْ ) şeklinde okunur. İdgamın nakıs olacağı
rivayeti de vardır.
Hükmü: Vacibtir.
6- İDGAM-I ŞEMSİYYE ve İZHAR-I KAMERİYYE
Bu idgam, Arabçada isimlerin başına gelip, onlara marifelik
(belirlilik) kazandıran lam-ı ta'rif ( ال ) ile ilgilidir. Misal:
( Belli bir ) kitab: ( اَلْكِتَابُ ) (Herhangi bir) kitab: ( (آِتَابٌ
Lâm-ı tarife göre, Arabçada harfler iki kısma ayrılır:
1- Kamerî harfler: ( ابَغْ حَجَّكَ وَخَفْ عَقِيمَهُ ) cümlesinde toplanan
harfler olup -14- tanedir.
2- Şemsî harfler: Kamerî harflerin dışında kalan -14- harftir.
İşte, lâm-ı tariften sonra kameri harflerden biri gelirse: "İzhar-ı
kamerîyye" olur. Bu durumda lâm-ı tarifin lamı, kendisinden sonra
gelen kamerî harfe idgam edilmez. Açık bir şekilde okunur. Misal:
.(اَلْمَالُ ) ,(اَلْكِتَابُ ) ,(اَلْقَلَمُ ) ,(اَلْجَمَالُ ) ,(اَلْبَابُ )

Buna, izhar-ı kameriyye denilmesinin sebebi: Ayın yanında
yıldızların görüldüğü gibi, bu -14- harfin yanında da lâm-ı tarifin
görülebilmiş olmasıdır.
Fakat lâm-ı tariften sonra şemsî harflerinden biri gelirse: "İdgam-ı
şemsiyye" olur. Bu durumda lam-ı tarifin lamı, kendisinden sonra gelen
şemsî harfe tamamen idgam edilir. İdgam-ı şemsiyye iki kısımdır:
a- İdgam şemsiyye mea'l-gunne (gunneli idgam-ı şemsiye): Bu
sadece "nun ( ن) " harfine mahsustur. Lam-ı tariften sonra "nun" harfi
vaki olunca meydana gelir. Misaller: ( .(وَالنَّاسُ ) ,(وَالنَّارُ ) ,(وَالنُّورُ
b- İdgam-ı şemsiyye bila gunne (gunnesiz idgam şemsiyye): Lamı
tariften sonra, nun harfinden başka şemsî harflerden biri vaki olduğu
zaman meydana gelir. Misaller: ( (وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ ) ,(وَالشَّمْسِ
Bu idgama; güneşin yanında yıldızların görülmediği gibi, bu -14-
harfin yanında da lam-ı tarifin görülmemesinden dolayı "İdgam-ı
şemsiyye" denilmiştir.
Hükmü : Vacibtir.
SORULAR:
1- İdgam mütecaniseyn ne demektir? Ne zaman meydana gelir?
2- İdgam mütecaniseyn'in harfleri kaç mahreç üzerindedir?
3- Tam ve nakıs idgam ne demektir? İzah ediniz.
4- İdgam mütekaribeyn ne demektir? Ne zaman meydana gelir?
5- İdgam mütekaribeyn'in harfleri kaç mahreç üzeredir?
6- İzhar-ı kameriyye ve idgam-ı şemsiyye ne demektir? Ne zaman
meydana gelir?
7- Şimdiye kadar gördüğümüz konuları -2- defa okuyunuz.
KALKALE
Kalkale, lügatta: "Hareket etmek, kımıldamak" demektir.
Tecvid ilminde ise: "Kuvvetli bir ses işitilinceye kadar, mahrecin
kımıldaması ve deprenmesi" demektir. Kalkale harfleri ( قُطْبُ جَدٍ ) harfleri
olup -5- tanedir. Yalnız bu harflerde kalkalenin kuvvetli bir şekilde
yapılabilmesi için, bu harflerin kelimenin ortasında veya sonunda sakin
olarak vaki olmaları, şarttır. Harekeli oldukları zaman, kalkale sıfatı az
zahir olur. Misaller:
(لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ ) ,(فَيَقْتُلُونَ ) ,(سُبْحَانَكَ ) ,(يَجْتَبِيكَ ) ,(اَطْوَارًا )
Kalkalenin nasıl yapılacağı ancak fem-i muhsinden öğrenilebilir.
Kısaca şöyle tarif edebiliriz. Kalkale harflerinin mahreçlerine kuvvetlice
basılır ve birden mahreçten ayrılınır. İşte mahrecin hareket etmesi

esnasında mahreçten bir ses çıkar. Bu ses sakin olan kalkale harfinin
makablindeki harfin harekesine uygun bir şekilde eda edilir. Kalkaleyi,
başkası duyacak kadar yüksek ve kuvvetli bir sesle yapmak vaciptir.
Fakat ifrat ve tefritten şiddetle kaçınmak lazımdır.
Bir kelimede, kalkale ile idgam birleşirse idgam yapılır. Kalkale
terk edilir. Çünkü idgam, kalkaleye manidir. Misaller; ( ) ,(اَلَمْ نَخْلُقْكُمْ
(اَلْحَقُّ ) ,(وَتَبَّ ) ,(اَلْحَجُّ ) ,(اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ ) ,(لَقَدْ تَابَ اللهُ ) ,(اَحَطْتُ
kelimelerinde olduğu gibi. Bir kalkale harfi şeddeli olduğu zaman,
birincileri üzerinde idgam sebebiyle kalkale yapılamaz. İkincileri
üzerinde ise yalnız vakıf halinde kalkale yapılır. Ancak bu gibi
kalkaleleri yaparken dikkat etmeli, kalkale harflerinden ikisi de
belirtilmelidir.
Hükmü: Vacibtir.
SORULAR:
1- Kalkale ne demektir? izah ediniz. Ne zaman meydana gelir?
2- Bir kelimede idgam ile kalkale birleşirse ne yapılır?
HÜKMÜ'R-RA
(Ra ( ر) harfinin okunma hükümleri)
28 hece harfi içinde "Ra ( ر)" nın okunma hükümleri, diğer
harflerin hepsinden çoktur. Kıraat-ı İmam Asım ve rivayet-i Hafs'a göre
"Ra" harfinin -12- türlü okunma yeri vardır. Şöyleki: Ra harfi beş yerde
kalın, dört yerde ince okunur. Üç yerde de hem ince ve hem de kalın
okumak caiz olur. Şimdi bunları birer birer görelim:
a- Ra harfinin kalın okunduğu yerler:
1- Ra'nın harekesi üstün veya ötre olduğu zaman:
فِرَاشًا ) ,(رَزَقَ ) ,(آاَفِرُونَ ) ) gibi.
2- Ra sakin olup, makabli üstün veya ötre olduğu zaman:
بَرْْقٌ ) ,(قَرْيَةٌ ) ,(بِالْعُرْفِ ) ) gibi.
3- Ra sakin, makabli de sakin olup onun makabli üstün veya ötreli
olduğu zaman: ( خُسْرٌ ) ,(عُسْرٌ ) ,(بِالصَّبْرِ ) kelimeleri vakıf halinde.
4- Ra sakin olup makablinde arızî bir esre bulunursa. Arızî esre:
Altında bulunduğu harfle okunmaya başlandığı zaman var olan, bir
evvelki harf ile birlikte okunduğu zaman ise ortadan kalkan esredir. Vasıl
(Bak. Sh: 25) hemzelerinin harekeleri arızîdir.
.(اِرْجِعِى ) ,(اِنِ ارْتَبْتُمْ ) ,(لِمَنِ ارْتَضَى )

5- Esreden sonra sakin olarak bulunan Ra'dan sonra istila
harflerinden birisi gelirse. Kur'an-ı Kerim'de, bu durumda bulunan
kelimeler şunlardır: ( (مِرْصَادًا -لَبِالْمِرْصَادِ -اِرْصَادًا -قِرْطَاسٌ -فِرْقَةٌ
b- Ra harfinin ince okunduğu yerler:
1- Ra'nın kendisi esreli olduğu zaman: ( (رِجَالٌ -يُرِيدُ
2- Ra sakin, makabli esreli olunca: ( (مِرْفَقًا -فَاصْبِرْ -فَكَبِّرْهُ
3- Ra sakin, makabli de sakin, onun makabli esreli olduğu zaman:
قَدِيرٌ ) ,(حِجْرٌ ) ,(بَصٍيرٌ ) ,(اَلذِّآْرُ ) ) kelimeleri vakıf halinde.
4- Ra sakin olup makablinde harf-i lin olan ye harfi bulunduğu
zaman. Vakıf halinde ( سَيْرٌ ) ,(خَيْرٌ ) kelimeleri gibi.
c- Ra harfinin hem kalın hem de ince okunmasının caiz olduğu
yerler:
1- Esreden sonra vaki olan sakin Ra'dan sonra, istila harflerinden
biri esreli olarak bulunursa. Bunun Kur'an-ı Kerim'de tek misali vardır.
Şuara süresi ayet: (آُلُّ فِرْقٍ ) 63
2- Ra sakin, makablinde sad ( ص) ve tı ( ط) harflerinden biri de
kendileri sakin makablileri esreli olarak vaki olduğu zaman: ( مِنْ مِصْرَ ) ve
عَيْنَ الْقِطْرِ ) ) kelimelerinde olduğu gibi. ( مِصْرَ ) kelimesinin vakıf halinde
kalın ( اَلْقِطْرِ ) kelimesinin de vakıf halinde ince okunması tercih
edilmiştir.
3- Kelimenin aslına delalet etmek bakımından ince; vakıf halinde
makabline nazaran kalın okunan ra'lar: ( أَنْ أَسْرِ أََنْ أَسْرِى ) gibi. Genel
kaide uyarınca, vakıf halinde bu kelimelerdeki Ra’ların kalın okunması
gerekir. Ancak, bu kelimelerin asılları itibariyle sonlarında bulunan ve
fakat yazıda görünmeyen ye'lere işaret etmek üzere ince okunmaları da
caiz görülmüştür. Fakat kalın okumak efdaldir.
Ra harfi, idgamlı veya şeddeli bulunduğu zaman ikinci Ra nazar-ı
itibara alınır. İkinci Ra kalın okunuyorsa birincisi de kalın, yok ince
okunuyorsa birincisi de ince okunur. ( شّرِّ ) kelimesindeki Ra’lar ince, (
يَفِرُّ ) dakiler de kalın okunur.

LAFZATULLAH

Bu bahiste ( اَللهُ ) lafz-ı şerifinin kıraatından bahsedilir. ALLAH lafz-ı
şerifinin makabli üstünlü veya ötreli olursa, ALLAH lafz-ı şerifi kalın
okunur. ( هُوَ اللهُ ),(نَصْرُاللهِ ) gibi. Eğer ALLAH lafz-ı şerifinin makabli esreli
olursa, o zamanda ALLAH lafz-ı şerifi ince okunur. ( بِاللهِ) ,(ِللهِ ) gibi. Bu
kaideler ( اَللهُمَّ ) lafz-ı şerifi için de aynen geçerlidir.
Hükmü: Vacibtir.

Nükte: Vallahi kalın, billahi ince, tallahi kalındır.
SORULAR:
1- Ra harfinin kaç türlü okunma yeri vardır?
2- Ra harfi, kaç yerde ince okunur?
3- Ra harfi, idgamlı veya şeddeli bulunduğu zaman nasıl okunur?
4- ALLAH lafz-ı şerifinin okunma şekillerini izah ediniz.
ZAMİR
Tecvid ilminde bahis konusu olan zamir, kelimelere bitişen müfred
müzekker gaib zamiri olan hu ( هُ) zamiridir. Bu zamirin harekesi ötre
olduğu zaman vav ile, esre olduğu zaman da ye ile uzatılır. هِى ) ) ,((هُو
gibi. Şimdi bu durumun nerelerde ve nasıl tahakkuk ettiğini görelim:
l- Zamir iki harekeli harf arasında bulunduğu zaman. Misal:
وَلَمْ يَكُن لَهُ آُفُوًا أَحَدٌ
Bu durumda zamir ötreli ise vav ile esreli ise ye ile bir elif miktarı
uzatılır. Ancak daha önce izah edildiği gibi zamirden sonra gelen harf
hemze ise, o zaman medd-i munfasıl olur. ( بِهِ إِيماَناً ) gibi. Bak sh: 29
Ancak bu kaidenin şu istisnaları vardır.
a- Araf süresi, قَالُواْ أَرْجِهْ وَأَخَاهُ) : 111 ). Buradaki zamir sükun ile
okunur.
b- Neml süresi, فَأَلْقِهْ إِلَيْهِمْ) : 28 ). Buradaki zamir sükun ile okunur.
c- Nur süresi, وَيَتَّقْهِ فَاؤُلَئِكَ) : 51 ). Buradaki zamir medsiz, esreli olarak
okunur.
d- Zümer süresi, يَرْضَهُ لَكُمْ) : 7 ) Buradaki zamir de medsiz ötreli
olarak okunur.
2- Zamir, iki sakin arasında vaki olduğu zaman ittifakla medsiz
okunur. ( آتَاهُ اللهُ)، (وَاِلَيْهِ الْمَصِيرُ ) gibi.
3- Zamir, kendinden önce harekeli, kendisinden sonra sakin iki harf
arasında vaki olunca da ittifakla medsiz okunur. Misal:
لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ) ) gibi.
4- Zamir, sakin bir harften sonra ve harekeli bir harften evvel vaki
olduğu zaman yine medsiz okunur. ( فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ) ,(فِيهِ هُدًى ) gibi. Yalnız
Furkan süresi 69. ayetinde geçen ( فِيهِ مُهَانًا ) kelimesindeki ( هِ) zamiri med
olunur.
Bazı kelimelerin sonlarında bulunan ve kelimenin aslî harfi olup,
zamir olmayan ( هُ) leri; zamir olan ( ه) ler ile karıştırmamak lazımdır.
وَلَمْ يَنْتَهِ) , (مَا نَفْقَهُ) ) kelimelerinde olduğu gibi.
Hükmü : Vacibtir.

SEKTE
Lügatta: “Susmak, sükût etmek” manasına gelen “Sekte”; tecvid
ilminde: “Kıraat esnasında sesi, nefes almaksızın kesmek” manasında
kullanılmaktadır. Sektenin zamanı, vakfın zamanından azdır. Bu da
okuma hızına göre değişir. Normal olarak bir elif miktarıdır, sekte vasıl
haline mahsustur.
Kıraat-ı İmam Asım ve Hafs rivayetine göre, Kur’an-ı Kerim’in -4-
yerinde sekte yapılmaktadır.
1- Kehf süresi, 1-2. Ayetindeki ( عِوَجًا قَيِّمًا ) kelimeleri arasında.
Burada sekte, birinci kelimenin üzerinde, elif üzerine medd-i tabii
halinde ( عِوَجَا ) durularak, nefes almaksızın sesimizi kısa bir müddet
kesmek ve ikinci kelimeye geçmekle yapılır. Burada sekte yapılmasının
sebebi: ( قَيِّمًا ) kelimesinin ( عِوَجًا ) kelimesine sıfat düşmesi ihtimalini
ortadan kaldırmaktır. Burada vakf evla, sekte caizdir.
2- Yasin süresi, 52. ayetindeki ( مِنْ مَرْقَدِنَا هَذاَ ) kelimeleri arasında.
Burada ( مَرْقَدِنَا ) kelimesi üzerinde, nefes almadan kısa bir müddet durulup,
ikinci kelimeye geçmek suretiyle sekte yapılır. Burada da sekte
yapılmasının sebebi: ( هَذَا ) kelimesinin ( مَرْقَدِنَا ) kelimesine sıfat düşmesi
ihtimalini gidermek içindir. Çünkü ayet başından ( مَرْقَدِنَا ) kelimesine
kadar olan kısım kafirlere ait sözdür. ( هَذَا ) ile başlayan cümle de
mü’minlerin veya meleklerin sözüdür. Burada da vakf evla, sekte caizdir.
3- Kıyame süresi, 27. Ayetindeki ( وَقِيلَ مَنْ رَاقٍ ) kelimeleri arasında
مَنْ) ) kelimesinin nunu üzerinde, nefes almaksızın sesi bir müddet keserek
رَاقٍ) ) kelimesine devam etmek suretiyle sekte yapılmış olur. Burada sekte
yapılmasının sebebi: İdgam bila gunneye mani olmaktır. Şayet idgam
yapılacak olursa, kelime “Merrak” şekline girer ki manası: Çorbacı olur.
Ayetin manasıyla hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü ayetin manası : “Çare bulan
kimdir?
4- Mutaffifin süresi, 14. Ayetindeki ( آَلاَّ بَلْ رَانَ ) kelimeleri arasında
بَلْ) ) kelimesinin lamı üzerinde nefes almaksızın, sesi kısa bir zaman
kesmek ve ikinci kelimeye devam etmek suretiyle sekte yapılır. Burada
da sekte yapılmasının sebebi: İdgam mütekaribeyne mani olmaktır.
Çünkü idgamın şartları bulunduğundan idgam yapılırsa kelime “Berran”
olur. Berran “Küpçü” demektir. Ayetin manası ile hiçbir ilgisi yoktur.
HA-İ SEKT
Zikrolunan bu sektelerden başka bir de “Ha-i sekt” vardır. Bundan
maksat: Bazı kelimelerin son harekesini muhafaza etmek için, kelimenin

sonuna ziyade olunan sakın he ( ه) harfidir. Kıraat imamları, Kur’an-ı
Kerim’in -9- yerinde vaki olan ha-i sekteli -7- kelimeyi vakf halinde ha-i
sekt ile okumak hususunda ittifak etmişler. Fakat aynı kelimelerin vasıl
hallerinde ha-i sekt ile okuyup okumama hususunda ise İhtilaf
etmişlerdir. Kıraatta imamımız, İmam Asım hazretleri bunların hepsini
vasıl hallerinde de ha-i sekt ile okumuştur. Bu -7- kelime şunlardır:
l-Bakara süresi, 259. Ayetindeki ( لَمْ يَتَسَنَّهْ ) kelimesi.
2- En’am süresi, 90. Ayetindeki ( اقْتَدِهْ ) kelimesi.
3-Hakka süresi, 19 ve 25. Ayetindeki ( آِتَابِيَهْ ) kelimesi.
4- Hakka süresi, 20 ve 26. Ayetindeki ( حِسَابِيَهْ ) kelimesi.
5- Hakka süresi, 28. Ayetindeki ( مَالِيَهْ ) kelimesi.
6- Hakka süresi, 29. Ayetindeki ( سُلْطَانِيَهْ ) kelimesi.
7- Karia süresi, 10. Ayetindeki ( مَاهِيَهْ ) kelimesi.
SORULAR:
l - Zamir ne zaman med ile okunur?
2- Sekte ne demektir? İzah ediniz,
3- Kur’an-ı Kerim’de, kaç yerde sekte vardır?
4- Ha-i sekt ne demektir? İzah ediniz.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Bu bölümde, Kur’an-ı Kerim okuyucusunun, bilmekten müstağni
kalamayacağı bazı malumatları vermeye çalışacağız.
VAKF VE İBTİDA
Lügatta: “Durmak” manasına gelen “vakf”, tecvid ilminde:
“Nefesle birlikte sesin kesilmesine” denir. Vakf, kelimenin sonunda
yapılır. Kelime ortasında kesinlikle yapılamaz.
“İbtida” da, lügatta: “Başlamak” demektir. Tecvid ilminde ise:
“Kıraata ilk defa veya vakf yapıldıktan sonra kıraata devam etmek için
tekrar başlamak” manasına gelmektedir.
Vakf ve ibtida mahallerini iyi bilmek lazımdır. Çünkü vakf ve
ibtida, doğrudan doğruya Kur’an-ı Kerim’in manası ile ilgili bir husustur.
Durulacak yerlerin tesbiti, başlanacak mahallerin bilinmesi Kur’an-ı
Kerim’in daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Binaenaleyh, vakf ve
ibtidaya riayet etmemek, Kur’an-ı Kerim’in manasını anlaşılmaz bir hale
sokar. Meselâ, Nisa süresindeki:
“Namaza yaklaşmayınız = ”وَلاَ تَقْرَبُوا الصّلاَةَ
43. ayetinin devamını okumadan vakf yapmak gibi. Devamında:
“Siz sarhoş iken = ”وَأَنْتُمْ سُكَارَى
buyurulmaktadır. Yine İbrahim suresi 22. Ayeti kerimesinde:
“Muhakkak ben inkâr ettim = ”اِنِّي آَفَرْتُ
diye vakfedip, devamından, yani:
“Beni (Allah’a) ortak koşmanızı = ”بِمَا اَشْرَآْتُمُونِي
den başlamak da böyledir. Çünkü mana tamamen değişmektedir. Bu
yüzden kıraat imamlarımız, vakf ve ibtidayı bilmenin gerekli olduğunu
söylemişlerdir. Binaenaleyh, kelamın lafız ve mana yönüyle tamam
olduğu bir yerde vakf yapmak lazımdır. Hz. Peygamberimiz (S.A.V.)
vakf ve ibtidaya çok önem verirdi. Hz. Ümmü Seleme (R.A.) nın
bildirdiğine göre: Peygamberimiz (S.A.V.) Kur’an Kerim
okuduğunda kıraatını ayet ayet keserdi.
Hz. Ali (R.A.) de : “Tertil, harfleri tecvide riayet ederek
okumak ve vakıfları bilmektir” buyurmuştur. Ashab, Kur’anın helaliniharamını,
emrini-nehyini öğrenirken vakıf yerlerini de öğrenirlerdi.
İbnü’l Enburi: “Kur’an-ı Kerim-i bilmenin yolu, vakf ve ibtidayı
bilmekten geçer” demiştir.

Bütün bu anlattıklarımız vakıf ve ibtidanın önemli bir kaide
olduğunu göstermektedir. Zamanımızdaki Kur’an-ı Kerim okuyucularının,
maalesef, bu hususta ne kadar eksik oldukları erbabınca malumdur.
Vakıfta esas olan iskândır. İskân: Bir kelimenin sonunu eğer
harekeli ise sakin kılmaya denir. Hareke üzerine vakıf yapılamaz. Şimdi
kelime sonlarının hareke durumlarına göre iskâna misaller verelim:
l- Vakıf yapılan kelimenin sonu sükûnlu ise, olduğu gibi kalır.
رَبِّي) ,(قُلْ) ) kelimelerinde olduğu gibi.
2- Kelimenin sonu üstünlü ise sakin kılınır. ( يَعْلَمُونَ ) gibi
3- Kelimenin sonu esreli ise , sakin kılınır. ( مِنَ النَّاسِ ) gibi. Ayrıca
revm de yapılabilir. Bak. Sh: 32
4- Kelimenin sonu ötreli ise, sakin kılınır. ( (إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ
gibi. Ayrıca revm ve işmam da yapılabilir. Bak. Sh: 32
5- Kelimenin sonu şeddeli ise, şeddeye riayet etmek suretiyle o
harfin şeddeli olduğunu belirtmek lazımdır. ( مُسْتَقَرٌّ) ,(فِي الْيَمِّ ) gibi.
6- Kelimenin sonunda harekeli vav ( و) veya ye ( ي) harfi bulunur
ve kendilerinden önceki harfin harekesi de kendi cinslerinden yani vav’ın
makabli ötreli, ye’ninki de esreli olursa, vakıftaki iskan sebebiyle harf-i
medd olurlar. Misaller:
هُوَ هُو *فَنَسِيَ فَنَسِي gَibi.
7- Kelimenin sonunda yuvarlak te ( ة) harfi bulunuyorsa, he ( ه) sesi
üzerine vakıf yapılır: ( جَنَّةٌ جَنَّهْ ) gibi.
8- Kelimenin sonu tenvinli ise tenvin düşer ve harf sakin okunur.
آِتَابٌ آِتَابْ) ) gibi. Ancak tenvin iki üstün ise, o zaman tenvînden bedel
elif üzerine vakf yapılır. ( بَصِيرًا بَصِيرَا ) gibi. Tenvin, yuvarlak te ( (ة
üzerinde bulunuyorsa, vakf halinde tenvin yine düşer ve he( ه) sesi
üzerine vakf yapılır: ( رَحْمَةً رَحْمَهْ ) gibi.
9- Te’kid nunları, tenvin ile yazılmış bulunan Yusuf süresi, 32.
Ayetinde ( وَلَيَكُنًا ) kelimesi ile Alak süresi; 15. ayetindeki ( لَنَسْفَعًا ) kelimesi
üzerinde vakf, elif üzerine yapılır.
10- Kur’an-ı Kerim’deki ( اَنَا ); Kehf süresi, 38. Ayetindeki ( ;(لَكِنَّا
Ahzab süresi, 10. Ayetindeki ( اَلظُّنُونَا ); Ahzab süresi, 66. Ayetindeki
اَلرَّسُلاَ) ) Ahzab süresi, 67. Ayetindeki ( اَلسَّبِيلاَ ); İnsan süresi, 4. Ayetindeki
سَلاَسِلاَ) ) ve İnsan süresi, 15. Ayetindeki ( قَوَارِيرًا ) kelimeleri üzerinde, Hafs
rivayetine göre, hiçbir şeyden bedel olmamak üzere, elif üzerine vakf
yapılır. Bu yedi kelimenin hepsi de mushaflarda elifle yazılmıştır. İnsan
süresi l6. Ayetinde geçen ikinci ( قَوَارِيرَ ) kelimesi, vasl halinde tenvinsiz,
vakf halinde de ra’nın sükunuyla okunur.
Alimlerin ekseriyetine göre dört türlü vakf vardır:

1- Vakf-ı tam: Maba’di (kendisinden sonrası) ile lafzan ve manen
ilgisi olmayan bir kelime üzerinde yapılan vakıflardır. Bakara süresi
5.Ayeti ( وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ ) üzerinde vakıf yapmak gibi. Bu vakıflarda
geriden alınmaz. Kıraatı kesmek ancak vakf-ı tam olan ayetlerin
sonlarında caizdir. Vakf-ı tam, ayet sonunda olabileceği gibi, ayet
ortasında da olabilir. Vakf-ı tam da vakf etmek, müstehabtır.
2- Vakf-ı kâfi: Lafzan tamam olan, fakat mabadi ile manen irtibatı
bulunan kelime üzerinde yapılan vakıflardır. Bakara süresi, 6. Ayet-i
kerimesi ( لاَ يُؤْمِنُونَ ) üzerinde yapılan vakf gibi. Kelam lafzan her ne kadar
tam ise de, manen maba’di ile irtibatlıdır. Vakf-ı kâfide, vakfetmek güzel
olup, geriden alınmayarak devam edilir. Ancak kıraati kesmek doğru
değildir.
3- Vakf-ı hasen: Kendisinde kelamın tamam olduğu, fakat
maba’di ile lafzan ve manen irtibatı olan kelime üzerinde yapılan
vakıflardır. Fatiha süresindeki ( صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ ) ayeti üzerinde
yapılan vakf gibi. Çünkü ( غَيْرِ ), kelimesi ( اَلَّذِينَ ) kelimesinin sıfatı veya
ondan bedeldir. Binaenaleyh, lafzan tealluk bulunmaktadır. Vakf-ı
hasende, vakfetmek caizdir. Fakat ayet sonu da olsa kıraati kesmek ve
kıraata böyle yerden başlamak caiz değildir.
4- Vakf-ı kabih: Kelam tamam olmayan, bir mana çıkmayan ve
maba’di ile lafzan ve manen alakası bulunan mahal ve kelimelerde
yapılan vakıflardır. Böyle vakıflar, katiyyen caiz değildir. ( إِيَّاكَ نَعْبُدُ )nun
إِيَّاكَ) )si üzerinde vakıf yapmak gibi. Kelâmda mübtedanın haberi, fiilin
faili, kavlin mekûlu, şartın cezası, muzafın muzafun ileyhi, mevsûlün
sılası ve fiil-i müteaddinin mefûlu bihi zikredilmedikçe kelam tamam
olmaz. Ve mana anlaşılmaz. İşte bu hususta arapçaya büyük bir ihtiyaç
vardır.
Nefesin kesilmesi ve benzeri zaruri hallerde vakf-ı kabih’de
durulabilir. Fakat kıraata önceki kelimeden başlamak lazımdır. Hoca
talebesine ders öğretmek için vakf-ı kabih de olsa durabilir. Şimdi kısaca
Secavend vakf işaretleri ve ifade ettikleri manalara temas edelim.
SECAVEND VAKF İŞARETLERİ
م) ) :Mim: Vakf-ı lâzım işaretidir. Bu işaret nerede gelirse orada
vakfetmek lazımdır. Vacibtir. Vakf terk edilemez. Çünkü kasd edilen
mana bozulur. Hatta bu vakf, kasden terk edildiği taktirde, küfrü icab
ettirmesinden korkulur. Mim İşareti, Kur’an-ı Kerim’de -84- yerde
bulunmaktadır.

ط) ) :Tı: Vakf-ı mutlak alâmetidir. Bu işaretin bulunduğu yerde de
vakf yapılması evla olmakla beraber, vasl da caizdir. Vakf yapılmazsa da
bir şey lazım gelmez. Bu işaretin bulunduğu yerde durulur ve devam
edilir.
ج) ) :Cim: Vakf-ı caiz alâmetidir. Vakf ile vasl ihtiyaridir. Ancak
vakf evladır.
ص) ) :Sad: Vakf-ı ruhsat işaretidir. Vakfın yeri olmayan, fakat
zarurete mebni vakf caiz olan mahal demektir. Vakf yapıldığı taktirde
geriden almaya lüzum yoktur.
ز) ) :Ze: Vakf-ı mücevvez alametidir. Vakf caiz olmakla beraber
vasl evladır. Vakf yapılırsa, geriden almak caizdir.
لا) ) :Lamelif: Vakfın caiz olmadığını gösterir. Durma, durulmaz
demektir. Çünkü mana tamam olmamıştır. Vasl etmek lazımdır. Vakf
yapılırsa geriden almak gerekir. Ancak ayetin sonunda olursa, tekrar
geriden almak doğru değildir. Çünkü orası diğer bir ayetin başıdır.
ق) ) :Kaf: Vasl alametidir. Vakf caizse de vasl evladır.
قف) ) :Kıf: Vakf alametidir. Bu kelime üzerinde “vakf yap”
demektir. Vasl da caizdir,
صلي) ) : Sılî: Vakfın caiz, vaslın efdal olduğuna işarettir.
ك) ) : Kef ( آذا ) veya ( آذلك ) kelimesinin kısaltılmış şekli olup, bir
önceki işaret gibidir, demektir.
ع) ) :Ayın: Rükû alametidir. Namaz kılarken rukuya gitmenin güzel
ve münasib olduğunu bildirir. Mevzu ve kıssa başıdır. Buna: “Aşr-ı şerif”
işareti de denir.
س) ) : Sin ( سكته ): Sekte işaretidir.
( ): Bu üç noktalı işaretin birisinde durulunca ötekinde
durulmaz. İkisinde de durulmazsa bir şey lazım gelmez.
خ ) ) : Hı; ( خمسة ) kelimesinden alınmış olup, 5 ayette bir konur.
مَدْ) ): Med işaretidir. Altında bu işaret bulunan harf uzatılır.
قَصْرٌ) ) : Kasr işaretidir. Altında bu işaret bulunan harf, uzatılmadan
okunur.
NOT: ( أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ ) de ( لا) işareti varsa da, mezhebimize göre burası
ayet sonudur. Binaenaleyh, burada vakf yapılır ve devam edilir. Geriden
almaya veya vakfı terk etmeye gayret göstermeye lüzum yoktur.
Bu secavend vakf işaretlerine riayet etmek gerekir. Riayet
etmemek, durulacak yerde durmamakta, durulmayacak yerde de
durmakta kerahet vardır. Hatta, manayı ifsad edecek yerde kasden
durmak haramdır. Ümmü Seleme validemizden rivayete göre
Peygamberimiz (S.A.V.) Fatiha-i şerife’nin her ayetinde vakfetmişlerdir.
Kıraata ilk defa başlamak veya vakf yaptıktan sonra kıraata devam
etmek için tekrar başlamak diye tarif ettiğimiz “ibtida” esnasında da

mananın tam olup-olmayacağına ve değişip-değişmeyeceğine çok dikkat
etmek lazımdır. Çünkü bazı hatalı okuyuşlar manayı ifsad edebilir. Hele
kasdî olursa, insanı küfre de sevk edebilir. Tevbe süresi, 30. ayetindeki;
“Uzeyr ALLAH’ın oğludur = ( عُزَيْرٌ ابْنُ اللهِ )” kısmından ibtida etmek gibi.
Halbuki bunun makablindeki “(Ve Yahudiler dedi ki = ”وَقَالَتِ اليَهُودُ
kısmından başlamak lazımdır. Yine kıraat esasında: ( اِنِّي آَفَرْتُ ) üzerinde
vakfedip, ilerisinden, yani ( بِمَا اَشْرَآْتُمُونِي ) den başlamak da böyledir.
Maalesef, bu husustaki hatalı okuyuşlara sık sık rastlamaktayız. Kıraattan
tamamen ayrılmak niyetiyle okumayı kesmek diye tabir ettiğimiz “Kat’”
halinde de bu mana cihetine çok dikkat etmek gerekir. Okumaya devam
edilmesi mana yönüyle zaruri olan yerlerde, ayet sonu cüz veya hizib
sonu bile olsa kıraattan ayrılmak katiyyen doğru değildir. Arapça iyice
bilinmeden, bu hususu bir takım kaidelere dökmek mümkün değildir,
kanaatindeyiz. Şu kadar var ki, vakf hükümlerine riayet etmek, ibtida ve
kat’ esnasında insanı nisbeten hatadan kurtarır.
VASL
Vasl: “Geçmek, ulaştırmak ve bitiştirmek” manasına olup, vakfın
zıddıdır. Tecvid ilminde ise: “Sesi ve nefesi kesmeksizin bir kelimeyi
kendisinden sonra gelen kelimeye bağlamak suretiyle okumaya vasl”
denir. Vasl da esas olan harekedir. Vasl’ın hükümleri şunlardır:
l- Vasl yapılan iki kelimenin harflerinden her ikisi veya birisi
harekeli ise, normal harekeleriyle vasledilirler: ( إِذَا جَاء نَصْرُ اللهِ ) gibi.
2- Bir kelimenin diğer bir kelimeye vaslı halinde iki sakin ictima
ederse:
a- Birinci harf, harf-i med ise ıskat edilir. Iskat: Bir harfin yazıda
mevcud olup, telaffuz ve okunuşta olmaması, düşürülmesi demektir:
إِذَا السَّمَاءُ) ) gibi. Fakat mütekellim zamiri olan ye, vasıl halinde meftuh
okunur. Iskat edilmez. ( لَمَّا جَائَنِيَ الْبَيِّنَاتُ) ,(رَبِّيَ الَّذِي ) gibi.
b- Eğer sakin olan birinci harf harf-i med değilse, o harf esre ile
harekelenir. ( لَمْ يَكُنِ الَّذِي) ,(قَالَتِِ اْلاَعْرَابُ ) gibi. Tenvinler sakin nun
shükmünde oldukları için bu kaideye tabidirler. ( اَحَدٌ اللهُ ) Ancak harf-i cer
olan ( مِنْ ) in nunu, vasl halinde fetha ile, cemi zamirlerinin mimleri ve
makabli meftuh olan cemi vavları vasl halinde ötre ile harekelenirler.
هُمُ الَّذَينَ), (مِنَ النَّاسِ) ,(وَلاَ تَخْشَوُا النَّاسَ )) gibi.
SORULAR:
l - Vakf ne demektir? Sekte ile olan farkını izah ediniz.
2- İbtida ne demektir?
3- Vakf ve ibtidanın önemini belirtiniz.
4- Sonunda yuvarlak te bulunan kelimelerde vakf nasıl olur?
5- Alimlerin ekseriyetine göre kaç türlü vakf vardır?
6- Secavend vakf işaretlerini belirtiniz.
7- Vasl ne demektir. Hükümlerini teker teker izah ediniz.
İSTİAZE ve BESMELE
İstiâze: Koğulmuş olan şeytanın şerrinden ALLAH’a sığınmaktır.
Peygemberimiz (S.A.V): ( اَعُوذُ بِِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِمِ ) şeklinde Euzu
çekerlerdi ve en meşhuru da budur. Sabah namazından sonra okunan aşr-ı
şerif hakkında, Ma’kıl b. Yesar (R.A)’den rivayete göre Peygamber
(S.A.V) Efendimiz: “Kim sabaha erdiği zaman üç kere:
)اَعُوذُ بِاللهِ السَّمِيعِ العَلِيمِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ)
der ve Haşr sûresinden üç ayet okursa, Allah onun için yetmiş bin
meleği vekil tayin eder de onlar, akşam oluncaya kadar kendisine
rahmet okurlar. Şayet o gün ölecek olsa şehid olarak ölür. Akşam
vaktinde aynı şekilde okuyacak olsa yine sabaha kadar aynı şeyler
sözkonusudur” buyurmuşlardır.
Burada sabah ve akşamları okunması tavsiye edilen Haşr sûresinin
üç ayeti, sûrenin sonunda yer alan ve ( هُوَ اللهُ الَّذِي ) diye başlayan üç ayettir.
Umumiyetle sabah ve akşam namazlarından sonra camilerimizde aşır
olarak okunması memleketimizde adet olmuştur.
Cenab-ı Hak, “Kur’an-ı Kerim’i okuyacağın zaman, o kovulmuş
olan şeytandan hemen ALLAH’ü Teala’ya sığın.” buyurarak,
kıraattan evvel istiazeyi emretmiştir. Bu istiazenin de cehren okunması
lazımdır, müstehabtır. Bir sûrenin başından okumaya başlayan kimsenin
Besmele’yi de okuması gerekir, sünnet-i müekkededir. Fakat sûrenin
ortasından başlayan kimse, Besmele’yi okuyup-okumamakta
muhayyerdir. Fakat okuması daha faziletlidir. Bir de Tevbe sûresinin
başından okumaya başlayan kimse kati surette besmele okuyamaz.
Sadece Euzu’yu okur. Ortalarından başladığı zaman besmeleyi de
okuyabilir.
Kıraata, Besmele olmadan yalnız Euzu ile başlandığı zaman vasl ve
kat’dan başka bir şekil yoktur. Her ikisi de caizdir.
Eğer Euzu-Besmele ile surenin evvelinden kıraata başlanırsa, bütün
kurraya göre -4- vecih caizdir. Bu dört vecihten birini veya bir kaçını
tatbik etmek muhayyerdir.
l- Kat’ul-küll: İstiaze ve Besmele’de vakf yapmak.
اَلْحَمْدُ ......قَطْعٌ ......بِسْمِ اللهِ.......قَطْعٌ ....أَعُوذُ
2- Kat-ı evvel vasl-ı sani: İstiaze’de vakfedip besmele’yi sûrenin
ilk ayetine vasl etmek:
اَلْحَمْدُ ......وَصْلٌ ......بِسْمِ اللهِ.......قَطْعٌ ....أَعُوذُ

3- Vasl-ı evvel kat-ı sani: İstiazeyi besmele’ye vasledip,
besmele’de vakf etmek:
اَلْحَمْدُ ......قَطْعٌ ......بِسْمِ اللهِ.......وَصْلٌ ....أَعُوذُ
4-Vaslu’l-küll: İstiaze’yi besmele’ye, besmeleyi de sûrenin ilk
ayetine vasletmek.
اَلْحَمْدُ ......وَصْلٌ .... ......بِسْمِ اللهِ.......وَصْلٌ ....أَعُوذُ
İki Sûre Arasında Besmele
Kıraat-ı İmam Asım ve Hafs rivayetine göre, iki sure arasında euzu
okunmadan üç vecih caizdir:
1-Kat-ı küll: الم.....قَطْعٌ ......بِسْمِ اللهِ.......قَطْعٌ ....وَلاَ الضَّالِّينَ
2-Vasl-ı sani: ......بِسْمِ اللهِ.......قَطْعٌ ....الم وَلاَ الضَّالِّينَ .....وَصْلٌ
3- Vasl-ı küll: الم.....وَصْلٌ ......بِسْمِ اللهِ.......وَصْلٌ ....وَلاَ الضَّالِّينَ
Görüldüğü üzere, vasl-ı evvel yani, sûrenin son ayetini besmeleye
vasledip durmak caiz olmamaktadır. Bu vecih, hiçbir kurranın kıraatında
yoktur. Bunu yapmamaya dikkat etmek lazımdır.
Kıraat İmamları Enfal sûresi ile Berae (Tevbe) sûresi arasını üç
vecihle okumuşlardır. Bu vecihlerin hepsinde besmele terk edilir.
l- Vakf: Enfal sûresinin sonunda vakf yaparak, Berae sûresine
devam etmek: ( بَرَائَةٌ......وَقْفٌ .....اِنَّ اللهَ بِكُلِّ شَيْئٍ عَلِيمٌ ) gibi
2- Sekte: Enfal sûresinin sonunda sekte yapıp, Berae sûresine
devam etmek: ( بَرَائَةٌ......سَكْتَهْ .....اِنَّ اللهَ بِكُلِّ شَيْئٍ عَلِيمٌ ) gibi.
3- Vasl: Enfal sûresinin sonunu Berae suresine vasl etmek.
بَرَائَةٌ (وصل)اِنَّ اللهَ بِكُلِّ شَيْئٍ عَلِيمٌ ) ) gibi.
Önemli Not: Fatiha sûresinin sonunda vakf edip, Âmin lafzını
besmele’ye vasl etmek, yani âmine diyerek besmele’ye başlamak ve
Bakara sûresini okumaya devam etmek caiz değildir. Çünkü Âmin lâfzı
ittifakla Kur’an-ı Kerim’den değildir. Amin lâfzını açıktan okuyarak yani
“Amine bismîllahirrahmanirrahim” diyerek onu Kur’an-ı Kerim’e
katmak, büyük bir hatadır. Hanefi mezhebine göre bu Âmin lafzı hem
okuyan ve hem de dinleyen tarafından gizli olarak söylenir.
TEKBİR
Lügatta: “Büyültmek ve büyük görmek” manalarına gelen
“Tekbir”, Tecvid ilminde: ( اللهُ اَآْبَرُ ) demeye denir ki, Vedduha sûresinden
başlamak suretiyle, Kur’an-ı Kerim’in sonuna kadar devam eden kısa
sûrelerin sonunda getirilir. Hikmete mebni, bir müddet kesilen vahye
tekrar kavuşan Peygamberimiz (S.A.V.), sevincini ve ferah halini izhar
etmek kasdıyla, Vedduha sûresi nazil olunca tekbir getirmiştir.
Binaenaeyh, bu tekbiri getirmenin sünnet veya müstehab olduğu rivayet
edilmiştir.
Tekbirin sığası: ( اللهُ اَآْبَرُ ) dur. İhlas sûresinden itibaren, tekbirle
beraber tehlil ve tahmid de getirilir.
Tekbir: ( (اللهُ اَآْبَرُ
Tehlil: ( (لاَاِلَهَ اِلاَّ اللهُ وَ اللهُ اَآْبَرُ
Tahmid: ( (اللهُ اَآْبَرُ وَ للهِ الْحَمْدُ
Tehlil ve tahmid getirmek, kıraat imamlarından “İbn-i Kesir”
hazretlerinin kıraatıdır.
Tekbirin başlama yeri, ekseri kurraya göre: Vedduha sûresinin
sonu, İnşirah sûresinin de evvelidir. Tekbirin okunması esnasında,
hepsinde vakfetmek veya vasl etmek caiz olduğu gibi, sure sonunda veya
tekbirde veya besmelede vakf yapmak da caizdir. Tatbikatı:
اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ ...وَقْفٌ...بِسْمِ اللهِ...وَقْفٌ...اللهُ اَآْبَرُ....وَقْفٌ...فَحَدِّثْ - 1
اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ ...وَصْلٌ...بِسْمِ اللهِ...وَصْلٌ....اللهُ اَآْبَرُ...وَصْلٌ...فَحَدِّثْ- 2
SORULAR:
1- İstiaze ne demektir.
2- İki sûre arasında kaç vecih caizdir
3- Tekbir ne demektir, nereden itibaren ve nasıl getirilir.
LAHN
(Okuyuş hatası)

Lügatta: “Hata etmek ve doğrudan sapmak” manalarına gelen
“lahn”, Tecvid ilminde : “Tecvid kaidelerine uymamaktan meydana
gelen hata” demektir. İki kısma ayrılır:
l- Lahn-ı celi: Ağır ve açık hata demektir ki, Kur’an-ı Kerim
okuyabilen herkesin kolaylıkla farkedip anlayabileceği derecede bulunan
hatalı okuyuşlardır. Şu hallerde meydana gelir:
a- Harflerin mahreçlerini veya sıfat-ı lazimelerini bozmak. Tı ( (ط
harfini, dal ( د) veya te ( ت); hı ( خ) harfini ha ( ح) veya he ( ه ) olarak
okumak gibi. Misal: ( خَلَقَ ) Yarattı; ( حَلَقَ ) Traş etti.
b- Harekelerde yapılan hatalar. Ayetin manası ister bozulsun, ister
bozulmasın. ( أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ ) ayet-i kerimesindeki te’yi ötre veya esre okumak
gibi.
c- Kelimede bir harf ziyadeleştirmek veya eksiltmek. ( لَمْ يَلِدْ ) lafz-ı
şerifini ( لَمْ يَلِيدْ ) diye okumak gibi.
d- Medd-i tabileri terketmek. ( قَالَ ) yi ( قَلَ ) okumak gibi.
e- Harekeyi sükûna veya sükûnu harekeye çevirmek. ( اَلْحَمْدُ ) lafz-ı
şerifini. ( اَلِحَمِدُ ) seklinde okumak gibi.
Bu hataların vukuunda, ibarede mana değişebileceğinden fahiş bir
hata ve haram işlenmiş olur. Çoğu zaman namaz bozulur. Binaenaleyh
Kur’an-ı Kerim okuyanların, lahnın bu çeşidinden kesinlikle kaçınmaları
gerekir.
2- Lahn-ı hafi: Küçük ve gizli hatadır ki ancak tecvidi iyi bilen,
Kur’an ve kıraat ilmi konusunda ehil olan kimselerin fark edebileceği
hatalardır. Harflerin sıfat-ı arızası terk edildiği zaman, lahn-ı hafi
meydana gelir. İhfayı, idgamı, iklabı, terkik ve tefhimi yerine
getirmemek gibi. Lahn-ı hafi, manayı bozmaz.
Lahnın hükmü: Lahn-ı celiden kaçınmak farz-ı ayındır. Çünkü
Lahn-ı celi çoğu zaman namazı bozar. Lahn-ı hafiden sakınmak farz-ı
ayın olmamakla beraber, lahn-ı hafi de: Kur’an tilavetini ve tecvid
ahkâmını zedelediği için tenzihen mekruhtur, sevabı eksiktir. Kur’an
okuyan herkes gücü yettiği ölçüde lahn-ı hafiden kaçınmalıdır. Lahn-ı
hafi, namazı bozmaz.
KUR’AN-l KERİM’İN OKUNUŞ ŞEKİLLERİ
Kıraat imamları, Kur’an-ı Kerim’in üç tarzda okunabileceğini
söylemişlerdir:
1- TAHKİK: Diğer bir adı: Tertil’dir. En ağır okuyuştur. Bu
tarzda tilavet olunurken, her bir harfin hakkı tam olarak verilir. Medd-i
tabiiler birer, diğer fer’i meddler dörder elif miktarı uzatılır. Şedde ve
gunneler, izah edilen miktarınca yapılır. Fakat bu hususta ifrata kaçarak
harekeleri uzatmak, tahrik (sakin harfe hareke vermek), iskan harekeli
harfi sakin kılmak) ve harflerin arasında sekte yapmak gibi bir takım
hatalar yapılmamalıdır.
2- HADR: Tecvid kaidelerine uymak şartıyla, Kur’an-ı Kerim’in
en süratli okunuş tarzıdır. Bu durumda sadece sür’at artar. Fakat hiçbir
şekilde tecvid kaideleri ihmal edilemez. Medler asgariye indirilir. Medd-i
tabii ve medd-i munfasıllar birer elif; medd-i muttasıllar ikişer elif ve
medd-i lazımlar dörder elif -bir rivayette iki buçuk elif- miktarı çekilir.
Meddleri bu ölçülerden aşağı düşürmek caiz değildir. Tahrimen
mekruhtur. Kelimeler birbirine karıştırılmaz, harflerin mahreç ve sıfatları
terk edilmez. Çünkü bu şekilde, yani harfleri birbirine karıştırarak tecvid
kaidelerini ihlal ederek okumak hezreme=tahlit olur ki kesinlikle caiz
değildir, haramdır. Memleketimizde hatim indirilirken ve teravih namazı
kıldırılırken hadr usulü tercih edilmektedir. Fakat bir çok tecvid
kaideleri ihmal edilmekte ve manevi mesuliyet altına girilmektedir. Vakf
edilen yerde az da olsa nefes almak lazımdır. Çünkü, vakf edilen
yerde nefes almadan durup tekrar devam edilirse, sekte meydana
gelmiş olur. Bundan kaçınmak lâzımdır.

Kur’an-ı Kerim’de ne kadar. ( هَؤُلاَءِ ) varsa, Hadr kıraaatında
bunların ha’sı bir elif, la’sı iki elif miktarı medd edilir. Görünüşte her ne
kadar ikisi de medd-i muttasıl ise de, aslında ( هَا ) sı medd-i muttasıl
değildir. Çünkü ( هَا ) ayrı ( اُولاَءِ ) ayrı bir kelimedir. Dolayısıyla bu kısım
medd-i munfasıl olur. Nedense bir kelime ( هَؤُلاَء ) şeklinde yazılmıştır.
Binaenaleyh İmam Asım ve medleri bir elif çeken imamlar bu şekilde
medd ederler.
3- TEDVİR: Tahkik ile hadr arasında orta bir okuyuşun adıdır. Bu
tarzda ki okuyuşta tecvid hükümleri orta tempolu bir nispette icra olunur.
Mesela: Muttasıl ve munfasıl meddler iki buçuk-üç elif, medd-i lâzım
dört elif miktarı uzatılır. Mahreçler ve harflerin sıfatları katiyyen ihlal
edilemez.
Bu kıraat tarzlarından Hadr: Teravih namazlarında ve üstad
huzurunda hafızlar ders okurken, tedvir: Diğer namazlarda ve mukabele
okunurken, tahkîk ise: Aşrı şerif okurken, öğretim ve alıştırmada tercih
edilir. Fakat bu üç türlü okuyuşu birbirine karıştırmamalıdır. Kıraata,
hangi okuyuşla başlanılmış ise onunla da bitirilmelidir.
Bu üç okuyuş tarzının dışında bir de caiz olmayan bir okuyuş daha
vardır ki, buna herzeme denir. Bu okuyuşta harfler, kelimeler birbirine
karışır, okuyuş bozuluır. Kur’an-ı Kerim’i, bu şekilde okumak haramdır.
KIRAAT İLMİ
Kur’an-ı Kerim’in okunuş keyfiyeti, kıraat imamlarına nisbet edilen
okuyuşlar ile alakalı ilme “Kıraat ilmi” denir ki üçe ayrılır.
a) Aşere: On kıraat imamının okuyuşu demektir.
b) Takrib: On kıraat imamının iki ravisiyle beraber okuyuşu
demektir.
c) Tayyibe: On kıraat imamının ve iki ravisi ve ravilerinin talebeleriyle
okuyuşu demektir.
Aşere, Takrib ve Tayyibe ilimlerini tahsil etmek de farz-ı kifaye olan
ilimlerdendir
SORULAR:
l- Lahn ne demektir?
2- Hangi durumlarda hangi lahn meydana gelir?
3- Lahn’ın hükmünü İzah ediniz.
4- Kur’an-ı Kerim kaç tarzda okunabilir? İzah ediniz.
5- Herzeme ne demektir?
6- Aşere, Takrib ve Tayyibe ne demektir? İzah ediniz.

DUDAK TA’LİMİ
Kıraat esasında dudakların icablara göre, usul ve kaidelerine uygun
olarak hareket etmelerine “Dudak talimi”denir. Bunu “fem-i
mühsin”den almak lazımdır. Satırlarda tarif edilebilecek belli-başlı usul
ve kaideler şunlardır:
1- Üstün: Çene biraz düşük, dudaklar ise normal açıktır. Kalın
üstünde ağız biraz daha çok açık olur.
2- Esre: Ağız normal açıklıkta olup, dudaklar tamamiyle
normaldir.
3- Ötre: Dudaklar ileriye doğru yumularak uzatılır. Vav harfini
okurken de dudaklar ileriye doğrudur. İşmamlarda da durum böyledir.
4- Sakin harfte: Dudaklar makablinin harekesine tabidir.
5- Şeddeli ve İdgamlı kelimelerde:
a- Üstünden üstüne: Dudaklar normaldir: ( اَذَّنَ) ,(وَدَّ ) gibi.
b- Üstünden esreye: Dudaklar normaldir. ( اَذِّنْ ) gibi.
c- Üstünden ötreye: Üstün hareke verilir verilmez, dudaklar yay
halinde yumulur ve öne uzatılır: ( وَ الطُّورِ) ,(وَدُّوا ) gibi.
d- Esreden esreye: Dudaklar tam normaldir. ( مِنْ مِثْلِهِ ), gibi.
e- Esreden üstüne: Dudaklar tam normaldir. ( مِنْ بَعْدِ) ,(مِنْ بَيْنِهِ ) gibi.
f- Esreden ötreye: Esre hareke verilir verilmez, dudaklar ötreye
gider. Şedde veya idgam, dudaklar ötrede iken icra edilir,
فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ) ) gibi.
g- Ötreden ötreye: Dudaklar yumuk ve uzanıktır. Şedde veya
idgam bu halde icra edilir. ( اَدُلُّكُمْ) ,(عَدُوٌّ مُبِينٌ ) gibi.
k- Ötreden üstüne: Ötre harekesi verilir verilmez, dudaklar üstüne
gelir. Şedde veya İdgam üstünde icra edilir. ( ثُمَّ) ,(اَللَّهُمَّ ) gibi. Ancak
idgamlı harf vav ise, üstünlü dahi olsa idgam zaruri olarak ötrede yapılır.
شِفَاءٌ وَ رَحْمَةٌ) )gibi.
t- Ötreden esreye: Ötre harekesi verilir verilmez, dudaklar ani
olarak normale gelir. Şedde veya idgam normalde icra edilir. ( (وَيْلٌ لِكُلِّ
gibi.
6- İklablarda dudaklar:
a- Üstünden üstüne: Dudaklar normaldir. Ancak, “be” harfi
telaffuz olunurken dudaklara biraz bastırılır. ( اَنْبَأَهُمْ ) gibi.
b- Üstünden esreye: Dudaklar aynıdır. ( اَنْبِئْهُمْ ) gibi.
c- Esreden esreye: Dudaklar aynıdır. ( يَوْمَئِذٍ بِجَهَنَّمَ )gibi.
d- Esreden üstüne: Aynıdır. ( مِنْ بَعْدِ ) gibi.
e- Esreden ötreye: Esreden ötreye yay gibi yumulur. ( (مِنْ بُطُونِ
gibi.

f- Ötreden ötreye: Dudaklar ötrededir: ( فِي آُلِّ سُنْبُلَةٍٍ ) gibi.
g- Ötreden üstüne: Maklûb mimin sükûnu zammede lüzumu
kadar verildikten sonra, dudaklar birdenbire normale gelir ve gelir
gelmez hafif bir kıpırdama ile “be” harfi telaffuz edilir. , ((سَمِيعٌ بَصِيرٌ
لَيُنْبَذَنَّ )) gibi.
h- Ötreden esreye: Yukarıda olduğu gibidir. ( وَاللهُ رَؤُفٌ بِالْعِبَادِ ) gibi.
7- Dudak ihfasında dudaklar, tıpkı iklab gibidir. ( اَمْ بِهِ ) gibi.
TEMSİLİ OKUMA
Mânâ harflerini rollerine; kelimeleri, cümle ve ayet-i kerimeleri
delâlet ve ifade ettikleri manalarına yakışır bir tarzda okumaya “Temsil”
diyoruz ki, tecvid müessesesini meydana getiren unsurlardan biridir.
Temsili okumanın kısımları şunlardır:
1- Vakf ve İbtidaya riayet etmek: Yani, daha önce izah edildiği
gibi durulacak ve başlanacak yer ve şekilleri iyi bilmek ve tatbik etmek.
2- Ref’u savt: Kur’an-ı Kerim okunurken bazı harflerde,
kelimelerde veya ayet-i kerimelerde sesi münasib bir şekilde yükseltmek,
belirtili ve farklı bir şekilde sese perde veya ton vererek daha canlı bir
şekilde okumaktır. Bu da harflerde, kelimelerde, cümle veya ayetlerde
olur.
a- Harfler üzerinde :
1- Kelimelerin baş harflerinde vurgu yapılır.
اَلْحَمْدُ للهِ) ) ve ( اِيَّاكَ نَعْبُدُ ) gibi. Maalesef bu hususa dikkat edilmediğinden çok
yanlış okumalar olmaktadır. ( اِيَّاآَنَعْبُدُ ) gibi. Bu okuyuşta nun harfine
yapılması lazım gelen vurgu kef harfine yapılmış olup, hatadır.
Kelimenin orta veya son harflerine vurgu yapılmaz.
2- Nida harflerine vurgu yapılır. ( يَا اَيُّهَا النَّاسُ ) gibi.
3- Nefy için olan ( مَا ) ve ( لاَ) ya vurgu yapılır,
وَلاَ اَناَعَابِدٌ) ,(..مَا اَنَا) ) gibi. Mevsûle olan ma’lara vurgu yapılmaz. Çünkü o
zaman nafiye olmuş olur ve mana bozulur. Binaenaleyh,
لاَ اَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ) ) daki ma’ya vurgu yapılmaz.
4- Nefy-i cins için olan ( لاَ) ya vurgu yapılır. ( (لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ) (لاَ رَيْبَ
5- Te’kid lamlarına vurgu yapılır. ( لَقَدْ) , (لَيُنْبَذَنَّ ) gibi.
6- Harf-i cerlere vurgu yapılır. ( اَعُوذُ بِِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِمِ ) gibi.
7- İstisna için olan ( اِلاَّ ) nın hemzesîne vurgu yapılır. لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ
8- İstifham edatlarına da vurgu yapılır.
اَلَمْ يَجْعَلْ آَيْدَهُمْ) , (مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ) ) gibi.
9- Bir cinsten iki müteharrik harf yanyana gelince, ikincisine
mutlaka vurgu yapılır. Bu suretle birincisinden ayrılmış olur.
فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَ انْحَرْ) , (أَلَمْ تَرَ آَيْفَ فَعَلَ ) , (رَبَّكَ آَثِيرًا) ) gibi.

10- Tahkîk edatlarına vurgu yapılır. ( (....اِنَّ اللهَ
b- Kelimeler üzerinde:
c- Ayetler üzerinde:
Tahsis, hasr ifade eden kelime ve ayetler, HAKK’a ait sözler, emir
sığaları, medh, müjde ve rahmet ifade eden kelime ve ayetlerinde, İslam
ve HAKK’ın üstünlüğünü tebliğ eden ayetlerde oldukça sesi yükseltmek,
üstün bir eda ve yüksek bir seda ile okumak lazımdır. Müşriklere,
kafirlere verilen cevabları muhtevi ayetler de böyledir.
3- Hafd-u Savt: Sesi alçaltarak, sesin perde ve tonunu indirerek,
edayı ve tavrı değiştirerek ve sedayı hüzünlü bir şekle sokarak
okumaktan ibarettir.
Müşriklerin, kafirlerin, münafıkların ve islam düşmanlarının
batıla mensub sözlerin, ALLAH kelamı içinde nakl ve hikaye olunan
yerlerinde sesi alçaltarak, peygamberler dahil bütün mü’min kulların
ALLAH’a dua ve niyaz ifade eden kelime ve ayetleri tam bir yalvarış ve
tevazu içinde sesi hafifleterek, tehdid ve ibret ifade eden ayetlere gelince
korku ve saygıdan dolayı az hafif bir sesle okumak lazımdır. Bütün bu
hallere aykırı hareket etmek, Kur’an Kerim’in belagatına ters düşer. Bu
temsili okumanın adabını bir fem-i mühsin’den iyice ta’lim etmek
gerekir. Bu hususun tam başarılabilmesi için arapçayı iyi bilmenin
gerekli olduğunu bir defa daha hatırlatmak isteriz.

KUR'AN-I KERİM'İ ÖĞRENİP OKUMAK VE DİNLEMEK VAZİFELERİ

Her müslüman için namazı caiz olacak miktar Kur'an-ı Kerim'den
ezber etmek, bir farz-ı ayndır. Fatiha sûresi ile diğer bir sûreyi ezber
etmek de vaciptir ki, bununla farz da yerine getirilmiş olur. Kur'an-ı
Mübin'in diğer kısımlarını ezberleyip hafız olmak da ehli İslâm için bir
farz-ı kifayedir.
Kur'an-ı Kerim'i namaz dışında Mushaf-ı şerif'ten bakarak okumak,
ezber okumaktan daha faziletlidir. Çünkü bu takdirde okuma ibadeti ile
Mushaf-ı şerif'e bakma ibadeti toplanmış olur.
Kur'an-ı Azim'i namaz dışında da kıbleye yönelerek ve güzel
elbiseler giyinmiş bulunarak taharet üzere okumak müstehaptır. Evvelinde
"eüzü" ile "besmele"yi okumak da müstehaptır.
Kur'an-ı Mübin'i ayda bir kere hatim etmek daha iyidir. Senede bir,
kırk günde bir, haftada bir hatim edilmesini tercih edenler de vardır. Üç
günden az bir müddette hatim edilmesi müstehap değildir. Çünkü böyle
az bir müddette okunacak bir Kur'an-ı Azîm'in yüksek mânalarını
düşünmek mümkün olamaz, tecvidine de belki riayet edilemez.
Kur'an-ı Kerim'i dinlemek bir farz-ı kifayedir. Bununla beraber
başka işler ile uğraşan kimselerin yanlarında Kur'an âyetlerinin seslice
okunması uygun değildir. Bu halde Kur'an-ı zişan'ı dinlemeyenler değil,
okuyanlar günaha girmiş olurlar.
Kur'an-ı Hakim'i okumak, nafile ibadetten ve aşikâre okumak,
sessizce okumaktan ve dinlemek, okumaktan daha faziletlidir. Yeter ki
riyadan uzak olsun.
Bir kimse, yürürken veya bir iş görürken Kur'an-ı Kerim'i
okuyabilir. Yeter ki bu hal, Kur'an'ın gafletle okunmasına sebebiyet
vermesin.
Namaz kılınması mekruh olan vakitlerde dua ile, tesbih ile,
Peygamber Efendimiz'e salât-ü selâm ile meşgul olmak, Kur'an-ı Kerim'i
okumaktan daha faziletlidir.
Kur'an-ı Kerim'i güzel ses ile tecvid üzere okumak müstehaptır.
Nitekim bir hadis-i şerif'te:
لكل شيئ حلية وحلية القرآن حسن الصوت
"Her şeyin bir süsü vardır, Kur'an'ın süsü de güzel sestir."
buyrulmuştur.
Fakat tecvide aykırı şekilde telhin ile, terci' ile, nağmeler ile
okumak caiz değildir. Kelimeleri değiştiren bir lâhn (hata), ihtilafsız
haramdır. Lâhn ile Kur'an okuyan kimseye doğrusunu ihtar etmek, işiten
kimse için yapılması gerekli dini bir vazifedir. Ancak bu yüzden
aralarında bir düşmanlık, bir kin meydana geleceği bilinirse, o müstesna.
Kur'an-ı Azîmüşsan'ı okuyup öğrenmiş olan kimse, daha sonra
Mushaf'ı şerif'ten okuyamayacak derecede unutacak olsa, günahkâr olur.
Kur'an-ı Kerim'i okumak gibi başkasına okutmak da pek büyük bir
ibadettir. Bir hadîs-i şerifte:
خيرآم من تعلم القرآن وعلمه
"Sizin en faziletliniz, Kur'an'ı öğrenip başkalarına öğreteninizdir."
buyrulmuştur. Diğer bir hadisi şerifte de:
القراء عرفاء اهل الجنة

"Güzel Kur'an okuyan müslümanlar, cennet ehlinin en arif olanlarıdır."
buyrulmuştur.
Kur'an-ı Mübin maddî, manevî, bedenî ve kalbî hastalıkların bir şifasıdır.
Nitekim: “ القرآن دواء ” hadîs-i şerifi de bunu bildirmektedir.
Artık her müslüman için icap etmez mi ki, Kur'an-ı Kerim'i
öğrensin, onu okumakla şereflensin, birçok sevaplara nail olsun!

Bu konuyu yazdır

Allah-Y Sekte Nedir - Kuranda Nerelerde Sekte Vardır - ve - Sekte Nasıl Okunur
Yazar: RasitTunca - 09-11-2019, 05:30 AM - Forum: Kuran-ı Kerim Hakkında Bilgiler - Yorum Yok


SEKTE

Sekte nefes almadan bir elif miktârı kadar bir süre sesi kesmeye denir. Aynen bir horuzun "ü'ürü'üüüüüü" diye öterken, ordaki her kesme işareti olan yerdeki, sesini ve nefsini kesmesi gibi, ses ve nefes kesilerek okumaya denilir. Kur’ân’da şu dört yerde sekte vardır ve sekte yapılacak yerde harfin altında سكته  yazılıdır.

1- Kehf Sûresi’nin 1. âyetinde: قَيِّمًا--- عِوَجًا
2- Yâsîn Sûresi’nin 52. âyetinde:هَذَا---مَرْقَدِنَامِنْ

3- Kıyâme Sûresi’nin 27. âyetinde: رَاقْ --- وَقِيلَمَنْ
4- Mutaffifîn Sûresi’nin 14. âyetinde: رَانَ---كَلاَّ بَلْ

Bu konuyu yazdır