| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
Peygamberimiz Hz Muhammedin On İki Yaşından Otuz Yaşına Kadar Olan Hayatı |
|
Yazar: RasitTunca - 12-29-2019, 03:28 AM - Forum: Hz. Muhammed Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Peygamberimiz Hz Muhammedin On İki Yaşından Otuz Yaşına Kadar Olan Hayatı
Peygamberimizin, Amcasıyla Şam’a Gidişi
Kâinatın Efendisi Peygamberimiz (a.s.m.) on iki yaşına girmişti. Akranları arasında artık farklı beden ve sîmâya sahipti. Sîmâsı etrafa pırıl pırıl nurlar saçıyordu. Gönlü huzur doluydu.
Onu yanında barındıran Ebû Tâlib ise o sırada büyük bir geçim sıkıntısı içinde idi. Bunun için de ticaretle uğraşmaya kendisini mecbur hissetmekteydi. Bu maksatla da Kureyş’in o sene tertiplediği ticaret kervanına katılarak Şam’a gitmeyi kararlaştırdı.
Yol hazırlıkları yapılıyordu. Yapılan hazırlıklar Peygamber Efendimizin (a.s.m.) gözleri önünde cereyan ediyordu. Haliyle çok sevdiği amcası kendisinden bir müddet ayrılacaktı. Ama o buna nasıl tahammül edebilirdi? Yıllar önce de hem muhterem babasını, hem de aziz annesini böyle iki seyahat sonunda kaybetmişti. Şimdi ise, hâmisi Ebû Tâlip böyle bir seyahata çıkacak ve günlerce kendisinden uzak bulunacaktı. Nazik ve latif ruhu bu ayrılığa nasıl dayanacaktı?
O da amcasıyla birlikte gitmeyi candan arzuluyordu. Günlerce üzgün durduktan sonra amcasına açılmak zorunda kaldı. Hasret ve hüzün dolu mübarek sesiyle ona şöyle hitap etmekten kendini alamadı:
“Amcacığım! Beni nereye ve kime bırakıp gidiyorsun? Burada ne annem var, ne de babam.”
Bu sözlerini gözyaşlarıyla bir çiçek gibi süsleyen Kâinatın Efendisinin derin hüzün ve üzüntüsüne değil kendisini canı gibi seven Ebû Tâlip, en katı yürekliler bile dayanamazdı. Şefkat duygusunu coşturan bu ifâdeler karşısında Ebû Tâlip derhal kararını değiştirdi. Kâinatın Efendisi de amcasıyla birlikte gidecekti. Efendimizin gönlü bu karardan sonra sevinçle doldu. Hazırlıklar tamamlandı ve amcasıyla birlikte ticâret kervanına katıldı.
Kervan, çölleri aşa aşa Busra’ya vardı ve burada mola verdi. Busra, Şam ile Kudüs arasında suyu bol ve bahçelerle kaplı bir kasabaydı.
Rahip Bahîra’nın müşahede ve tesbiti
Busra panayırına yakın küçük bir manastırda o sıra bir râhip yaşıyordu: Bahîra.1 Bu râhip, Hıristiyanların o zaman hatırı sayılır bir âlimi idi. Çünkü, manastırda bir kitap vardı ki, orada ibâdete kapanan her râhip, o kitaptan okuyarak Hıristiyanların en bilgili kimsesi olurdu. O güne kadar gelmiş geçmiş bütün râhipler de o kitaptan istifade etmişlerdi.2
Kureyş’in ticaret kafilesi, her sene olduğu gibi bu sene de râhibin bu manastırına yakın bir yerde konakladı. Gariptir ki, daha önceki senelerde oraya gelen Kureyş kervanının hiçbiriyle ilgilenmeyen, konuşmayan Bahîra, bu sefer kafileye beklenmedik bir sürpriz ile yakın alâka gösterdi, hatta kendileri için bir ziyafet tertipledi.
Bu ilgi, bu ziyafet nedendi? Kafiledekileri düşündüren soru bu idi.
Bilgin Râhip, kafilede o âna kadar rastlamadığı bazı garipliklere şâhid olmuştu. Manastırda, Kureyş kafilesini seyrederken, bir bulutun Efendiler Efendisini gölgelediğini görmüştü. Kafile gelip bir ağacın altına konunca, aynı bulutun ağacı da gölgelediğini; ağacın dallarının ise, nur çocuğun üstüne âdeta eğilip gölge ettiğini müşâhede etmişti.
Bu garipliği gören râhib Bahîra onları yemeğe çağırmak istedi. Mekkelilere şu haberi gönderdi:
“Ey Kureyşliler! Size yemek hazırladım, Bu ziyafetime, büyüğünüz, küçüğünüz, hürünüz, köleniz dahil hepinizin gelmesini istiyorum.”
Bahîra’nın bu garip tavrı yemeğe gelen Kureyşli tüccarların dikkatinden kaçmadı. Sebebini merak ettiler ve sordular:
“Ey Bahîra! Vallahi, bugün sende bam başka bir hal var. Biz sana her gelişimizde uğrarız. Şimdiye kadar bize böyle birşey yaptığın vâki değil. Sendeki bu hal nedir?”
Bahîra, sırrını açıklamadı ve şu cevapla yetindi:
“Evet, gerçekten doğru söylediniz, ama ne de olsa sizler misafirimsiniz. Bunun için sizi misafir etmek, yemek yedirmek istedim. Buyurun yiyiniz!”
Dâvete icabet edildi ve sofraya oturuldu. Ancak, kafileden sofrada bir tek kişi eksikti: Bahîra’nın aradığı Kâinatın Efendisi. Nur Çocuk yaş itibariyle en küçükleri olduğundan kafilenin eşyalarını beklemekle vazifeli olarak ağacın altında oturuyordu.
Bahîra, bütün dikkati ile sofradakileri süzmekle meşguldü. Ancak, aradığı nurlu sîmâ yoktu aralarında. Sordu:
“İçinizde yemeğe gelmeyen, geride kalan kimse var mı?”
Cevap verdiler:
“Hayır, ey Bahîra, senin dâvetine icabet edip gelmeyen kimse yok. Sadece bir çocuk var. Eşyalarımızı beklemek üzere bırakılmış bir çocuk.”
Mukaddes kitapları dikkatle incelemiş olan ve onlardan son peygamberin özellik ve alâmetlerini öğrenmiş bulunan Bahîra, onun da gelmesini ısrarla istedi.
Kureyşli tüccarlar Bahîra’nın bu ısrarlı isteğini reddetmediler ve Kâinatın Efendisi Nur Çocuğu da alıp getirdiler. Efendiler Efendisi sofrada yemek yemekle meşgul iken, Bahîra’nın gözleri bütün dikkat ve hayretleriyle onun üzerinde dolaşıyordu. Her halini, her hareketini dikkatli bakışlarla süzmekteydi.
Bahîra, aradığını bulmuştu. Maksadına erişmişti. Zira, bütün dikkatiyle süzmekte olduğu Nur Çocuğun her hali ve her hareketi yanındaki kitapta yazılı sıfatlara tıpa tıp uyuyordu.
Yemek yendi ve sofradakiler dağılırken Bahîra, Kâinatın Efendisi Peygamberimizin kulağına eğildi ve “Bak delikanlı, Lât ve Uzza hakkı için sana soracağım şeylere cevap ver.”
Nur gözlerde bir rahatsızlık, bir nefret belirtisi. “Lât ve Uzza adına benden bir şey isteme. Vallahi onlardan nefret ettiğim kadar, hiçbir şeyden nefret etmem.”
Bahîra, önceki teklifinden vazgeçti. “O halde Allah hakkı için, sana soracaklarıma cevap ver.”
Peygamber Efendimiz, “İstediğini sor” buyurdu.
Sorduğu her soruya aldığı cevap Bahîra’yı hayretler içinde bırakıyordu. Çünkü onun son peygamber hakkında bildiklerine aynen uyuyordu. Son olarak Kâinatın Efendisinin sırtına baktı ve Peygamberlik Mührünü gördü.
Artık Bahîra’da, şeksiz şüphesiz kesin kanaat hasıl olmuştu: Bu genç, beklenen Son Peygamberdi.
Rahib Bahîra ile Ebû Tâlip başbaşa
Rahib Bahîra, bu teşhisinden sonra, Efendimizin amcası Ebû Tâlib’in yanına vardı. Aralarında şu konuşma geçti:
“Bu çocuk senin neyin olur?”
“Oğlumdur.”
“Hayır, o senin oğlun değil. Bu çocuğun babasının hayatta olmaması lâzım.”
“Evet, doğru söyledin, o benim öz oğlum değil, yeğenimdir.”
“Peki, babasına ne oldu?”
“Annesi bu çocuğa hamile iken vefat etti.”
“Evet, doğru konuştun.”
Artık her şey ap açık ve kesindi.
Sonunda, Peygamberimizin amcasına şu tavsiyede bulunarak hakperestliğini gösterdi:
“Yeğenini hemen memleketine geri götür. Onu hasetçi Yahudilerden koru. Vallahi, Yahudiler çocuğu görüp de, benim fark ettiklerimi onlar da fark ederlerse ona kötülükte bulunurlar. Çünkü, senin bu yeğenin ileride büyük şân ve nâm kazanacaktır. Durma, onu hemen geri götür.”1
Bu tavsiye üzerine Ebû Tâlip, mallarını orada satarak aziz yeğeni ile Mekke’ye geri döndü.2
Rahib Bahîra gibi, bir çok Hıristiyan ve Yahudî âlimi, Resûl-i Ekrem Efendimizin sıfatlarını kitaplarında görmüşler ve “Evet, kitaplarımızda Muhammed-i Arabî’nin (a.s.m.) sıfatları yazılıdır” diyerek, doğru bir itirafta bulunmuşlardır. Bu itirafa rağmen, yine de birçoğu İslâmın şerefiyle şereflenmekten mahrum kalmışlardır.
Bu eşsiz bahtiyarlığa erenler arasında ise şunları sayabiliriz: Abdullah bin Selâm, Vehb bin Münebbih, Ebû Yâsir, Şamûl, Esid ve Sa’lebe bin Sâye, İbni Bünyamin, Muhayrık, Kâbü’l-Ahbâr, Dağatır, İbni Nafûr ve Carûd.3
Kur’an-ı Kerim, ehl-i kitabın bu hakperest âlimlerinden şu âyetiyle bahseder:
“Îmân edenlere düşmanlıkta insanların en şiddetlisi olarak sen, elbette Yahudîleri ve Allah’a ortak koşanları bulacaksın. Îmân edenlere muhabbette en yakın kimseler olarak da, elbette ‘Biz Hıristiyanlarız’ diyenleri bulacaksın. Çünkü onların içinde ilim sahibi keşişler ve kendilerini ibadete vermiş râhipler vardır; onlar büyüklük de taslamazlar.
“Peygambere indirileni dinledikleri zaman, âşina oldukları hakikatlerden duygulanarak gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Onlar, ‘Ey Rabbimiz, îmân ettik’ derler. Sen de bizi, hakka şâhitlik eden mü’minlerle beraber yaz’ derler.”1
* * *
Peygamberimizin Cahiliye Devri Kötülüklerinden Uzak Kalışı
Ebû Tâlib, bütün bu olup bitenlerden sonra nur yüzlü yeğeni Peygamber Efendimizin (a.s.m.) âdeta ayrılmaz bir parçası haline gelmişti. Kendisinde gittikçe kuvvet peyda eden kanaat şuydu: “Bu yeğenim ilerde büyük ve mühim bir şahsiyet olacaktır.”
Bu sebeple Peygamberimiz üzerinde himâyesini son derece dikkatli ve şuurlu bir şekilde sürdürüyor, âdeta bir dediğini iki etmiyordu. Artık Peygamberimiz de ruhu ve dış görünüşü ile eşsiz bir genç olmuştu. Kalb ve ruhundaki eşsiz fazilet ve güzellikler sûretini de fevkalâde güzel şekillendirmişti.
Uzuna yakın orta boylu, siyah dalgalı saçlıydı. Açık ve yüksek alınlı, kalın siyah kaşlıydı. Kaşları birbirine çok yakın, fakat bitişik değildi. Göz bebekleri, çok tatlı bir siyahtı. Uzun ve siyah kirpikleri, bakışlarına ap ayrı bir tatlılık verirdi.
Kader-i İlâhi, onu ezelden insanlığın Peygamberi olarak takdir ve tâyin etmişti. Bu sebeple o, âlemlerin Rabbi’nin terbiyesi altında hayat seyrine devam ediyordu. Bunun içindir ki, bütün Arabistan’la birlikte Mekke’de de hüküm süren fısk, fücûr, sefâlet ve dalâletten, kötülük ve ahlâksızlıklardan en ufak bir eser, en küçük bir iz hayatında görülmezdi.
Putlardan şiddetle nefret ederdi. Ömründe bir defa bile onlara hürmette bulunmadı. Kureyş müşriklerinin bir âdeti vardı. Her senenin belli bir gününde Buvâne adlı putun etrafında toplanırlar, geceye kadar orada bulunurlar, yanında traş olurlar, kurban keserek büyük merasim tertiplerlerdi.
Yine böyle bir merasim için bütün Kureyş hazırlanmıştı. Ebû Tâlip de onlar gibi âile efradını toplayarak merasime iştirak etmek istedi. Ancak o buna yanaşmadı ve mâzur görülmesini istedi. Efendimizin bu davranışını Ebû Tâlip ve halaları taaccüple karşıladılar. Hatta kızar gibi oldular. Bir iki sefer daha tekliflerini tekrarladıkları halde Resul-i Ekrem Efendimiz yine red cevabı verdi. Bunun üzerine, “İlâhlarımızdan yüz çevirmek demek olan bu hareketinden dolayı bir felâkete uğrayacağından korkuyoruz” dediler.
Bunu demekle de yetinmediler, üzerine öylesine vardılar ki, Sevgili Peygamberimiz daha fazla ısrar edemedi ve istemeye istemeye, sadece amcası Ebû Tâlip ve halalarının hatırını kırmamak için kendilerini takibe razı oldu. Fakat, putun yanına varır varmaz, nur yüzlü Efendimizin bir ara ortadan kaybolduğunu fark ettiler. Bir müddet sonra yanlarına gelince onu müthiş bir hal içinde gördüler. Benzi sararmıştı ve her halinden korktuğu belli oluyordu.
Amcası ve halaları, “Ne oldu sana?” diye sordular.
Sevgili Efendimiz şu cevabı verdi:
“Bana bir fenalık gelmesinden korktum.”
“Allah sana kötülük eriştirmez. Sende çok iyi haslet ve meziyetler var. Söyle bakalım, sen ne gördün?” dediler.
Bu sefer Peygamberimiz şunları anlattı:
“Ben, bu putun yanına yaklaştığım zaman, uzun boylu ve beyazlar giyinmiş biri orada peydâ oldu. Bana, ‘Ya Muhammed! Geri çekil, sakın o puta el sürme!’ diye haykırdı.”1
Bu vakâdan sonra Resulüllah Efendimiz herhangi bir sebep ve sâikle putların yanına uğramadı ve onların bu bayram ve merasimlerine hiç bir zaman katılmadı.
Evet, peygamberlik vazifesiyle memur edilir edilmez, eline Tevhid bayrağını alıp dalgalandıracak bir zât, elbette çocukluğunda ve gençliğinde de Tevhid inancının zıddı olan şirkten ve putperestlikten uzak, ter temiz bir hayata sahip bulunacaktır.
Cenâb-ı Hak, sevgili Resulünü henüz ne teklif, ne memuriyet, hiçbir şeyle alakâlı bulunmadığı zamanlarda bile her türlü çirkinlikten koruyor ve onu hususî bir murakabe altında terbiye ediyordu. Resul-i Kibriyâ Efendimiz de, “Rabbim bana edebi güzel bir sûrette ihsan etmiş, edeblendirmiş”1 sözleriyle bu gerçeğe işaret buyurmuşlardır.
İnsaflı müsteşrikler de her şeye rağmen bu hususu inkâr edememişlerdir. Sir W. Miur Muhammed’in Hayatı isimli eserinde şu itirafta bulunmaktan kendini alamaz: “Hz. Muhammed hakkındaki bütün neşriyatımız bir nokta üzerinde ittifak eder. O da onun ahlâkının temizliği ve yüksekliğidir.”
* * *
Dördüncü Ficar Muharebesi ve Efemdimiz
Peygamber Efendimiz, yirmi yaşında iken Dördüncü Ficar Muharebesi patlak verdi.1
İslâmdan evvel, Cahiliye devrinde, Araplar arasında cinayetlerin, kanlı çarpışma ve şiddet olaylarının, kan davalarının ve her türlü hırsızlık ve yolsuzlukların ardı arkası kesilmiyordu. Kalbleri şefkat ve merhametten mahrum, cemiyet hayatları hak ve hukuktan uzak insanlardan birbirini kırıp geçmekten başka zaten ne beklenebilirdi?
Muharrem, Receb, Zilkâde ve Zilhicce ayları öteden beri Araplarca mukaddes aylar sayılıyordu. Bu aylarda her türlü kötülüğün işlenmesi, her türlü haksızlığın yapılması, kan dökülmesi kesinlikle yasaktı. Bunun için de “haram aylar” adıyla anılıyorlardı.
İşte Ficar Muharebeleri, bu aylardan birinde vuku bulduğu ve iki taraf arasında büyük haksızlıklar, zulümler irtikâp edildiği, kan döküldüğü için bu ismi almıştı.2
Araplar arasında Ficar Muharebeleri dört kere meydana gelmişti. Birinci Ficar Muharebesi sırasında, Kâinatın Efendisi henüz on yaşlarında bulunuyordu.3
Dokuz sene gibi uzun bir zaman süren bu dört muharebe, aslında basit ve ehemmiyetsiz hâdiseler yüzünden meydana gelmişti. Birinci Ficar Muharebesi, Gıfarîlerden bir adamın Ukaz Panayırında uzanmış olarak, “Arab’ın en şereflisi benim” sözü üzerine Havazin Kabilesinden birinin bunu kendisine hakaret kabul edip kılıcını çekerek, övünen adamın ayağını yaralaması sebebiyle Kinane ve Havazinler arasında vuku bulmuştu.
İkincisi, yine Ukaz Panayırında bir kadına sataşmak yüzünden Kureyş ile Havazin kabileleri arasında patlak vermişti.
Üçüncüsü, Kinâneoğulları Kabilesinden bir adamın, Âmiroğulları Kabilesinden birine olan borcunu ödemeyip, müddeti uzatması sebebiyle Kinâne ve Havazin kabileleri arasında meydana gelmişti.
Peygamberimizin yirmi yaşlarında iken katıldığı Dördüncü Ficar Muharebesi ise, Kureyş ile Kinâneoğulları ile Kays-ı Aylan kabileleri arasında Kinâneli Barraz bin Kays adındaki adamın Kays-ı Aylan (Havazin) Kabilesinden Urve namındaki adamı öldürmesi neticesi çıkmıştı.1
Kureyşliler, Kinâneoğullarının müttefiki bulunduklarından, dolayısıyla bu muharebeye katılmak zorunda kalmışlardı. Ukaz Panayırında yapılan Dördüncü Ficar Muharebesine Ebû Tâlip, haram ayda olduğu ve çok zulüm işleneceğini tahmin ettiği için katılmak istememişti. Ancak Kureyş Kabilesinin diğer kollarının diretmesi üzerine iştirâk etmek mecburiyetinde kaldı.
Muharebe sırasında, Ebû Tâlib’in aziz yeğeni Efendimizi bir iki defa yanına alarak götürdüğü rivâyet edilmiştir. Ancak o, sadece atılan düşman oklarını toplayıp, amcasına vermekle yetinmiştir.2
Çarpışmanın bir türlü son bulmadığını gören taraflar, nihâyet birbirlerine anlaşma teklif ettiler. Buna göre, ölüler sayılacak, hangi tarafın ölüsü fazla ise, diğer taraf onların diyetlerini ödeyecek, böylece de harp son bulmuş olacaktı.
Sayım neticesinde Kays-ı Aylanların ölüleri yirmi kadar fazla çıktı. Kinâneoğulları ve Kureyşliler tarafından bu yirmi kişinin diyeti ödenerek, Fil Tarihinden yirmi yıl sonra vuku bulan bu kanlı çarpışma da böylece nihâyet buldu.1
* * *
Peygamberimiz Hilfu'l-Füdul Cemiyetinde
Peygamber Efendimiz yirmi yaşına basmıştı. Son Ficar Harbinde çok kimse hayatını kaybetmiş, oluk oluk kan akmıştı. Bununla Arap kabileleri arasındaki düşmanlık duygusu daha da bilenmişti. Her an basit sebepler yüzünden büyük hâdiseler çıkabilir, adam öldürülebilir, kabileler birbirine saldırabilir duruma gelinmişti.
Mekke’de dışardan gelen yabancılar için can, mal ve namus emniyeti diye bir şey kalmamıştı. İsteyen istediği yabancının malını alıyor, karşılığında tek kuruş ödemiyordu. Âciz ve güçsüzler her türlü zulme maruz kalıyor ve bunlara karşı koyma cesaretini gösteremiyorlardı. Bu vahşet saçan manzaraya bir çare bulunması gerekiyordu. İnsanlık haysiyetine yakışmayan bu hareketlerin önüne geçilmeliydi. Fakat, ne yapılabilirdi?
Namus ehlinin, haksızlık karşısında vicdanı ıztırap duyanların, cemiyetin emniyet ve asayişini düşünüp duranların halletmek istedikleri meselelerdi bunlar.
Zebidlinin gasb edilen malı
Bardağı taşıran son damla, Yemen’in Zebid Kabilesinden birinin bir deve yükü malının şehrin ileri gelenlerinden Âs bin Vâil tarafından gasbedilmesi hâdisesi oldu. Zebidlinin yardım istemek maksadıyla çaldığı her kapı, yüzüne kapatılıyordu. Sonunda Ebû Kubeys Dağına çıkarak uğradığı zulüm ve hakareti Kureyşlilere yüksek sesle bildirmeyi denedi ve bu yüksek tepeden şehir halkını yardıma çağırdı.1
Bu dâvet, cemiyetin perişan halini düşünen kafaları uyandırdı. Derhal bir araya toplanarak bu yolsuzluklara, bu gayr-ı meşrû davranışlara çare aramaya koyuldular. Bu konuda başı çeken ve Mekke’nin hatırı sayılır büyüklerini bir araya getirmeye teşebbüs eden ilk şahıs, Peygamberimizin amcası Zübeyr oldu.1
Hâşim, Muttalib, Zühre, Esed, Hâris, Teymoğullarının ileri gelenlerinden birçoğunun iştirâkı ile, Mekke’nin zengin, itibarlı ve en yaşlısı sayılan Abdullah bin Cud’a’nın evinde toplanıldı ve “Hilfu’l-Füdul” cemiyeti kuruldu. Uzun uzadıya konuşup tartıştıktan sonra şu maddeleri karar altına aldılar:
1. Mekke’de,—ister yerlisinden, ister dışından olsun—zulme uğramış kimse bırakılmayacaktır.
2. Bundan böyle Mekke’de zulme asla meydan verilmeyecek, zâlime asla müsâmaha ve fırsat tanınmayacaktır.
3. Mazlumlar zâlimlerden haklarını alıncaya kadar mazlumlarla beraber hareket edilecektir.2
Cemiyet üyeleri, bu âhidleri üzerinde sebât edeceklerine dâir de şöylece yeminde bulundular:
“Denizlerin bir kıl parçasını ıslatacak suları kalmayıncaya, Hira ve Sebir Dağı yerlerinden silinip gidinceye, Kâbe’de istilâm ibadeti [Kâbe’nin tavafı sırasında Hacerü’l-Esved’e el sürülmesi ve izdiham dolayısıyla bizzat el sürülemiyorsa uzaktan selamlama işaretinin yapılması] ortadan kalkıncaya kadar bu ahdimizde sebat edeceğiz.”3
Kurulan bu cemiyete “Hilfu’l-Füdul” adı verildi. Sebebi şöyle izah ediliyor. “Hilf” yemin, “füdul” ise fazıllar demek. Mekke’de bulundukları bir sırada Cürhümî Kabilesinden Fazl isminde iki kişi ile, Katûrâ Kabilesinden Fudayl adında biri şehirde zulme ve tecavüze meydan vermemek hususunda yeminde bulunmuşlardı. Kureyş ileri gelenleri de bunlara benzer sebeplerden dolayı bir araya gelip karar aldıklarından, “Fazıllar Hâdisesi”ni hatırlama babında bu cemiyete “Hilfu’l-Fudul” denildi.1
Cemiyetin yaptığı ilk iş, Yemenli Zebîdî’nin ticaret maksadıyla getirdiği malın As bin Vâil’den geri alınması oldu. Sevgili Peygamberimiz de, henüz yirmi yaşında bir genç olmasına rağmen, yaşlılardan teşekkül eden bu cemiyete amcalarıyla birlikte katılmış ve zulme karşı birleşmede, re’yini müsbet olarak izhar etmiştir. Bu, Efendimizin genç yaşından beri olgun düşüncelere sahip olduğunun, zulme karşı nefret duyduğunun ve henüz o zamandan beri kavmi ve kabilesi arasında büyük bir itibara lâyık görüldüğünün ifadesidir.
Şefkat ve merhamet timsali zât, elbette peygamberlikle vazifelendirilmeden evvel de mazlumun imdadına koşacak, bu hususta gösterilen gayretlere yardımcı olacaktır. Çünkü o, güzel ahlâkı tamamlamak maksadıyla gönderilmişti. Öyle ise, güzel ahlâka vasıta olan her gayrete kendisi de katılacaktı.
Nitekim, kendilerine İlâhî risâlet vazifesi verildikten sonra da, mezkûr cemiyete katılmış olmaktan duyduğu memnuniyeti şu ifâdelerle beyân buyuracaktır:
“Abdullah bin Cud’â’nın evinde yapılan yeminleşmede ben de bulundum. Bence o yemin, kırmızı tüylü develere sahip olmaktan daha sevimlidir. Ben ona İslâmiyet devrinde bile çağrılsam icâbet ederim.”2
* * *
Peygamberimizin Şam'a İkinci Gidişi
Mekke halkının meşguliyetlerinin başında ticaret geliyordu. Ebû Tâlip de bir müddet ticaretle uğraştı. Ancak, kıtlık kuraklık yıllarının başgöstermesi, kabile savaşlarının birbirini takip etmesi ve âile efradının fazla oluşu gibi sebepler yüzünden ticaret yapabilecek mâlî kuvveti pek kalmamıştı. Bu yüzden Efendimizi de yanına alarak yaptığı Suriye seyahatinden sonra bir daha ticaret kervanlarına katılma imkânını elde edemedi. Mekke’nin içinde bazı işler yapmakla geçinip gidiyordu.
Mekke’de Peygamber Efendimizin akrabalarından zengin bir dul kadın vardı: Hatice bint-i Hüveylid. O da servetiyle ticaret kervanlarına ortak oluyordu.
Peygamber Efendimiz yirmi beş yaşında bulunduğu sırada, Kureyş yine Şâm’a göndermek üzere bir ticaret kervanının hazırlığı içindeydi. Bu kervana Hz. Hatice de, mallarıyla iştirak edecekti. Her seferinde olduğu gibi, bu defa da mallarının başında gönderecek emin ve sağlam adamlar arıyordu.
Geçim sıkıntısı içinde kıvranıp duran Ebû Talip bunu duydu. Himâyesinde bulunan yeğeni Nebiyy-i Muhterem Efendimizi yanına çağırarak kendisine açılmak zorunda kaldı ve şöyle konuştu:
“Ey kardeşim oğlu! Mal ve mülk sahibi olmadığımı biliyorsun. Şiddetli kıtlık ve kuraklık elimizi, avucumuzu kuruttu. Bizde ne ticaret bıraktı, ne de kalkacak, kımıldanacak güç ve derman. Bak, kavminin ticaret kervanı Şam’a gitmeye hazırlanıyor. Hüveylid’in kızı Hatice de bu kervana yükleyeceği mallarla katılacak ve mallarıyla birlikte kavminden bazı kimseler gönderecektir. Hatice, ticaretle uğraşan, serveti bol ve başkasının da bu servetten istifâde etmesini isteyen bir kadındır. Senin gibi emniyet edilen, temiz, vefalı bir insana onun bu konuda ihtiyacı vardır. Gidip bu hususu kendisine anlatsan, herhalde dürüstlüğün ve üstün meziyetlerinden dolayı seni başkalarına tercih edecektir.”
Bu konuşmasının ardından endişesini de üzüntü içinde şöyle belirtti:
“Gerçi, seni Şâm’a göndermekten çekiniyorum. Yahudilerin sana bir zarar vermesinden de korkuyorum. Ama ne yapayım ki, geçimimizi temin konusunda bundan başka hatırıma gelen bir fikir de yok.”1
Peygamberimiz, “Amcacığım, sen nasıl istiyorsan öyle yap” buyurarak amcasını rahatlattı.
Ebû Talib’le Resul-i Ekrem Efendimiz arasında geçen konuşma, Hz. Hatice’ye ulaştı. Nebiyy-i Mükerremin doğru sözlü, güvenilir, emniyetli, üstün ahlâklı olduğunu bilen Hz. Hatice, hemen haber göndererek çağırttı, kendisine şöyle dedi:
“Sizi Şam’a gidecek ticaret mallarımın başında göndermek istiyorum. Sizin doğru sözlü, son derece güvenilir ve güzel ahlâklı olduğunuzu biliyorum. Size kavminizden hiç kimseye vermediğim yüksek bir ücret vereceğim.”
Peygamber Efendimiz, teklifi amcası Ebû Tâlib’e haber verdi. Buna son derece sevinen amcası, “Bu Allah’ın sana ihsan ettiği bir rızıktır” dedi.
Ebû Tâlip, ücreti tayin etmeden yola çıkmasını münasip görmediğinden, Efendimize gidip bizzat Hz. Hatice ile bu hususu konuşmasını söyledi. Ancak Peygamber Efendimiz bunu istemediğini belli etti. Bunun üzerine Ebû Tâlip kendisi giderek “Ey Hatice,” dedi. “Biz işittik ki, sen falanı iki erkek deve vermek üzere tutmuşsun? Biz, Muhammed için dört erkek deveden aşağısına razı olmayız.”
Efendimiz gibi son derece itimad edilir birini bulan Hz. Hatice sevinçliydi.
“Ey Ebû Tâlib,” dedi. “Sen çok kolay ve hoşa gidecek bir ücret istemiş bulunuyorsun. Bundan daha fazlasını isteseydin ben yine kabul ederdim.”1
Ebû Tâlib, bu sözlerden fazlasıyla memnun oldu.
Hz. Hatice, kölesi Meysere’yi de Resulullah Efendimizin emrine verdi ve ona şu tembihte bulundu:
“Sana ne emrederse derhal itaat edeceksin. Hiçbir fikrine aykırı iş görmeyeceksin. Bir dediğini iki etmeyeceksin ve her halini bana bildireceksin.”
Kervanın yola çıkması için bütün hazırlıklar tamamlandı. Ebû Tâlib ile Efendimizin halaları da onu uğurlamaya geldiler, kervanda bulunanlara onunla ilgilenmelerini rica ettiler. Ve kervan yola çıktı.
Ticaret kervanı üç aylık yorucu bir yolculuktan sonra, Şam topraklarına vardı. Kervana iştirak edenlerin herbiri Busra Panayırının münasip yerlerine tezgâhlarını kurdular. Kâinatın Efendisi ise, oradaki manastıra yakın bir zeytin ağacının altına indi.
Rahip Nastura ve Efendimiz
Efendimizin daha önceki Şam seyahatı sırasında manastırda bulunan Rahib Bahîra ölmüş, yerini Nastûra adındaki rahibe bırakmıştı. Efendimizin, zeytin ağacının altına inmesi, pencereden gelen kafileyi seyreden Râhibin dikkatinden kaçmadı. Önceden tanıştığı Meysere’yi yanına çağırdı ve ağacın altında konaklayanın kim olduğu sordu.
Meysere, “O Kureyş ve Mekke halkından bir zâttır” dedi.
Nastura bir anlık bir düşünceye daldı. Sonra da Meysere’yi hayretler içinde bırakan fikrini açıkladı:
“O ağacın altına şimdiye kadar peygamberden başka kimse inmemiştir.”1
Daha sonra Meysere’ye şu suâli yöneltti:
“Onun gözünde biraz kırmızılık var mıdır?”
Meysere’den “Evet” cevabını alınca, teşhisini kesinleştirdi:
“O, peygamberdir. Hem de peygamberlerin sonuncusudur.2
Meysere, heyecan ve hayretinden şaşkına döndü. İstikbalin Peygamberinin hizmetinde bulunma saadet ve sevinci vücudunun bütün zerrelerine bir anda yayıldı. Rahibin söyledikleri de hafızasına iyice nakşolmuştu.
Satışlar tamamlanmış, alınacaklar alınmıştı. Bir de baktılar ki, Peygamberimiz herkesten ziyâde kârlı bir ticaret yapmış.3 Bu sefer Meysere’nin hayretine, kafiledekilerin de hayret ve şaşkınlığı katıldı.
Kervan, Busra’dan ayrılarak Mekke’ye doğru yola çıktı.
Melekler gölge ediyor
Kervan sıcak kumlar üzerinde Mekke’ye doğru yol alıyordu. Kızgın güneş, ateşten oklarını yere saplamakta idi. Fakat o da ne? Meysere gözlerine inanamıyordu. Acaba yanlış mı görüyordu? Ama hayır, tamamıyla gerçekti. İki melek, kavurucu sıcaktan rahatsız olmaması için, bulut tarzında Kâinatın Efendisi üzerinde gölgelik yapıyordu.4
Meysere, hayranlık ve heyecanından yerinde duramaz hale gelmişti. Güneşin sıcaklığı, bu garip hâdisenin mûnis sıcaklığı yanında artık ona pek tesir etmiyordu. Ne var ki, Nur Muhammed’e (a.s.m.) bu olup bitenleri ve duyduklarını anlatma cesaretini kendinde bir türlü bulamıyordu. Hayretini, heyecanını ve şaşkınlığını hep içinde saklıyor, dışa aksetmemesi için var gücünü sarf ediyordu.
Artık kervan, Mekke’den görülmeye başlanmıştı. Hz. Hatice, evinin damında Kureyş kadınlarıyla birlikte gelen kafileyi gözlüyordu. Herkes gibi o da hayret içindeydi. Gelen Muhammed ve Meysere’ydi. Ya, Muhammed’in (a.s.m.) başı üzerinde gelenler ne? Yine iki melek Kâinatın Efendisi üzerinde gölgelik ediyorlardı. Hatice heyecan içinde yanındaki kadınlara da bu garipliği gösteriyordu:1
“Bakın, bakın, Muhammed melekler tarafından gölgeleniyor.”
Kervan Mekke’ye ulaştı. Peygamberimiz, malları Hz. Hatice’ye teslim etti. Hatice de getirilen malları yüksek bir kârla sattı.2
Meysere müşahedelerini anlatıyor
Meysere bu yolculuk esnasında Kâinatın Efendisinden çok şey görmüş, çok şey öğrenmişti.
Her şeyden önce temizliğe son derece riâyet ediyordu, ahlâkı mükemmeldi, doğru sözlüydü, arkadaşlığı samimi ve ciddî idi. Ticaretteki dürüstlüğüne diyecek yoktu. Bütün bunları, Rahib Nastura’nın söylediklerini ve yolda gördüğü garipliği, Meysere bir bir Hatice’ye anlattı.
Hz. Hatice Meysere’den duyduklarını ve kendisinin gördüğünü vakit geçirmeden gidip amcasıoğlu Varaka bin Nevfel’e anlattı.
Varaka bilgili bir Hıristiyandı. Putperestliğe taraftar değildi. Kendi halinde yaşlı ve aklı başında bir insandı. Hatice’den duydukları karşısında o da hayretini gizleyemeyerek şöyle dedi:
“Eğer bu söylediklerin doğru ise, şüphesiz Muhammed, bu ümmetin peygamberidir. Ben, zaten bu ümmetten bir peygamberin çıkacağını biliyor ve onu bekliyordum. Bu zaman, onun tam zamanıdır.1
Bu ifade ve itiraf karşısında Hz. Hatice’nin gönlü sevinçle doldu.
* * *
Peygamberimizin Hz. Hatice ile Evlenmesi
Hz. Hatice, Kâinatın Efendisini çocukluğundan beri tanıyordu. Ticaret mallarının başında Şam’a göndermesi ise, onu daha da yakından tanımasına vesile olmuştu. Dul olan Hz. Hatice, o sırada Kureyş kadınları arasında asâlet, şeref ve zenginlik bakımından üstün mevkie sahip bulunuyordu. Aynı zamanda Cenab-ı Hak, pek az kadına nasip olacak bir güzelliği de kendisine ihsan etmişti.
O âna kadar kabilesinden bir çok kimse evlenmek için kapısını çalmış ise de, o bunların hiçbirini kabul etmemişti.1 Âdeta evlenmeyi düşünmüyor gibiydi. Ne var ki, kader şimdi karşısına bam başka bir şahsiyet çıkarmıştı. Ruhundaki güzellikler yüzüne aksetmiş, gönlündeki sevgi sîmâsında tebessüme dönüşmüş, zihnindeki derin düşünce dışarıya ciddiyet ve samimiyet şeklinde tezahür etmiş müstesna bir insan.
Daha önce bütün Kureyş büyüklerinin evlenme teklifini reddeden ve âdeta evlenmek fikrini zihninden atmış bulunan Hz. Hatice, bu eşsiz insanla daha yakından tanışınca, bu fikrinden vazgeçti. İlahî kader, bu iki insanın kalbini birbirine ısındırmayı takdir etmişti.
Hz. Hatice’den gelen teklif
Evlenme teklifi, bizzat Hz. Hatice’den geldi. İffeti ve namusunu koruması sebebiyle Cahiliye Devrinde bile ter temiz kadın mânâsına gelen “tâhire” lâkabıyla anılan Hz. Hatice’den.
Teklifi getiren Hz. Hatice’nin yakın arkadaşı Münye kızı Nefise ile Peygamberimiz arasında şu konuşma geçti:
“Ey Muhammed, seni evlenmekten alıkoyan şey nedir?”
“Elimde evlenecek kadar param yok.”
“Eğer bu temîn edilse ve sen, mala, güzelliğe, şeref ve denkliğe dâvet edilsen icâbet eder misin?”
“Kimdir bu?”
“Hüveylid’in kızı Hatice.”
“Ama, bu nasıl olabilir?”
“Orasını ben bilirim.”
“O halde, ben de kabul ediyorum.”1
Nefise, sevinç içinde Kâinatın Efendisi ile konuştuklarını gelip Hz. Hatice’ye iletti. Hz. Hatice’nin sonsuz memnuniyeti, yüzündeki tebessümlerden okunuyordu. Nefise’yle birlikte sevinç ve memnuniyetlerini yaşadıktan sonra, Peygamberimize şu haberi gönderdi:
“Ey amcam oğlu! Sen, benim akrabam olduğun,2 kavmim içinde şerefli, güvenilir kimse, güzel huylu, doğru sözlü bulunduğun için seninle evlenmeyi arzu ediyorum.”3
Teklifi alan Efendimiz, durumu amcası Ebû Tâlib’e bildirdi. Ebû Tâlib teklifi tahkik etti. Hz. Hatice’nin böyle bir evliliği istediğini bizzat kendisinden öğrendi.
Düğün merasimi
Düğün merasiminin tarihi bizzat Hz. Hatice tarafından tesbit edildi. Merasim de onun evinde yapılacaktı. Tesbit edilen tarihte Peygamberimiz amcaları, halaları ve Haşimoğullarının ileri gelenlerinden bazıları ile birlikte Hz. Hatice’nin evine geldi. Güzel bir düğün merasimi için gereken her şey bizzat Hz. Hatice tarafından temin edilmişti. Koyunlar kesilmiş, yemekler hazırlanmıştı.
Yemekler yendikten sonra, âdet olduğu üzere sıra iki taraf büyüklerinin konuşmasına geldi. Hz. Hatice’nin babası Ficar Harbinde ölmüştü. Bu sebeple onu temsilen merasime, amcası Amr bin Esed katılmıştı.
Geleneğe göre ilk konuşmayı yapmak üzere Ebû Tâlib ayağa kalktı ve şöyle dedi:
“Allah’a hamdolsun ki bizi, İbrahim’in zürriyetinden, İsmail’in sulbünden, Maad’ın madeninden, Mudar’ın aslından yarattı. Bundan sonra asıl maksada gelir ve derim ki: Kardeşimin oğlu Muhammed bin Abdullah ki, akrabanız olduğu malûmunuzdur. Onunla Kureyş’ten hiçbir genç tartılamaz, ölçülemez. Şeref ve asâletçe, akıl ve faziletçe onların hepsinden üstün gelir. Gerçi malı azdır, fakat mal dediğin nedir ki? Geçici bir gölge, bir perde, alınır verilir iğreti bir şey. Allah’a yemin ederim ki, bundan sonra onun mertebesi daha da büyüyecek, daha da yükselecektir. Şimdi o, sizden kızınız Hatice’yi istemekte, mehir olarak da yirmi erkek deve vermeyi taahhüd etmektedir.”
Ebû Tâlib konuşmasını bitirince de Hz. Hatice’nin amcasıoğlu Varaka bin Nevfel ayağa kalktı. O da şöyle konuştu:
“Allah’a hamdolsun ki, bizi de anlattığın gibi yarattı. Saydıklarından daha fazlasıyla bize üstünlük verdi. Biz de sizinle hısımlık kurmak ve şereflenmek istiyoruz.
“Ey Kureyş topluluğu! Şâhid olunuz ki, ben Huveylid’in kızı Hatice’yi şu kadar mehirle Muhammed bin Abdullah’ın oğluyla evlendirdim.”
Varaka bin Nevfel, konuşmasını bitirdikten sonra Ebû Tâlip, Hz. Hatice’nin amcası Amr bin Esed’in de muvafakatını istedi. Amr da ayağa kalkarak, “Ey Kureyş topluluğu, şahid olunuz ki, ben de Muhammed bin Abdullah’a Hüveylid’in kızı Hatice’yi nikâhladım” dedi.
Böylece Kâinatın Serveri Efendimizle Kureyş kadınlarının nesep, şeref ve zenginlik bakımından en üstünü bulunan Hüveylid’in kızı Hz. Hatice-i Kübrâ nikâhlanmış oldular. O sırada Resul-i Ekrem Efendimiz 25, Hz. Hatice ise 40 yaşlarında bulunuyorlardı. Evlilikleri Milâdi tarihle 595 yılına rastlıyordu. Yâni, Efendimizin nübüvvetinden 15 yıl önce.
Bundan sonra Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Resul-i Ekrem Efendimiz, muhtereme hanımını alarak Ebû Tâlib’in evine geldi. Burada iki deve kestirerek halka ziyâfet verdi. Ebû Tâlip de, bu mes’ud hâdisenin hatırı için develer kestirdi ve halka yemekler yedirdi. Sonra da Peygamber Efendimizle (a.s.m.) ailesini evine davet etti. Onları karşılamaya çıktığında sevinç gözyaşları arasında, “Hamdolsun Allah’a ki, bizden bütün üzüntüleri yok etti” diyor, Allah’a hamdediyordu.
Efendimizle ona ilk hanım olma şerefini kazanmış bulunan Hz. Hatice, Ebû Tâlib’in evinde ancak bir kaç gün kaldılar. Sonra tekrar Hz. Hatice’nin evine döndüler. Artık mes’ud hayatlarını burada geçireceklerdi.
Kâinatın Efendisi Peygamberimiz, kendisine “Hatice-i Kübrâ” dediği bu tâhire kadın hayatta olduğu müddetçe bir başka kadınla evlenmedi.1 Her türlü teselliyi ve en parlak saâdeti bu huzurlu evde buldu.
Peygamber Efendimize, babasından miras olarak pek bir şey kalmamıştı. Uzun zamandır himâyesinde bulunduğu Ebû Tâlip ise fakr u zaruret içindeydi. Bu bakımdan, Hz. Hatice ile evleninceye kadar binbir meşakkat ve zahmet içinde hayat sürmüştü.
Hz. Hatice ile evlendikten sonra, onun servetini ticarette kullandı ve bir derece genişliğe kavuştu. Fakat hanımı bol servet sahibi iken o, yine israfa, gösteriş ve lükse kaçmadı. Daha önceki mütevazi ve sade hayatına yakın bir yaşayışı devam ettirdi. Üstelik dünya malına da kalbinde yer vermiyordu. Onun o yüce ruhunu bam başka ulvi ve kudsî duygular kuşatmıştı. Dünya ve içindekilerin muhabbeti o ulvî duyguları söküp atmaya hiçbir zaman muktedir olamıyordu.
Daha sonra Hz. Hatice-i Kübrâ’dan, Resul-i Ekrem Efendimizin, sırasıyla Kasım, Zeynep, Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Fâtıma, Abdullah ((:::)-Tahir) adında altı çocuğu oldu.1
Bu mes’ud âile yuvasında Kâinatın Efendisi ile Hz. Hatice en ulvî duygularla kaynaşmışlardı. Âile yuvasında hâkim olan karşılıklı emniyet, samimi hürmet ve muhabbetti. Hz. Hatice, Kâinatın Efendisi kocasından on beş yaş büyük olmasına rağmen, yüce şahsiyetinden dolayı kendilerine karşı son derece nazik, duygulu ve itinalı davranıyordu. Peygamber Efendimizin şerefli hanımına karşı muhabbeti de fazlaydı. Öyle ki, vefatından sonra bile hiçbir vakit muhabbetini kalbinden atmadı, gönlünün en mûtenâ köşesinde ebedî beraberliğe kadar sakladı.
Resul-i Ekrem Efendimiz, Hz. Hatice’nin keremkârlığını, hayırseverliğini ve kendisine yaptığı büyük yardımı her zaman yâd ederdi. Bu yâd ediş, Hz. Âişe Validemize, “Hatice-i Kübrâ’dan başka, Nebiyy-i Ekremin zevcelerinden hiçbirini kıskanmadım”2 dedirtecek ve onun kıskançlık damarını tahrik edecek kadar fazla idi. Nasıl yâd etmezdi ki? Çocuklarından biri hariç diğerlerinin annesi o idi. Herkes ona düşman iken, ona dost elini uzatan o idi. Her türlü ıztırap ve sıkıntı karşısında kendisini teselli eden o idi. Herkesin ona arka çevirdiği bir zamanda yanıbaşından ayrılmayan o idi.
Elbette, böylesine yüksek duygu ve meziyetler sahibi zevcesini, Peygamber Efendimiz hiçbir zaman unutmayacak ve onu her zaman hayırla yâd edecekti.
|
|
|
Başörtüsü Ile Öne Çikan Köklü Değerler |
|
Yazar: RasitTunca - 12-26-2019, 03:04 AM - Forum: islamda Kadın ve Aile ve Evlilik
- Yorum Yok
|
 |
BAŞÖRTÜSÜ İLE ÖNE ÇIKAN KÖKLÜ DEĞERLER
Başörtüsü, Kur’ân-ı Kerîm’de açıkça işaret edildiği (24/31) gibi, İslâm’ın kadın giyimi için öngördüğü örtünmenin vazgeçilmez bir unsurudur. O, örtünmeyi bütünleyişi ile Müslüman giyimini çağrıştırır. Müslüman hanımlar önce başörtüleriyle bilinir ve tanınırlar. Diğerlerinden bununla farkedilirler. Ve başörtüsünün onlar için dinî bir icab oluşu ise, ilmî bakımdan tartışmasızdır.
Müslüman hanımların büyük çoğunluğu başörtüsü gereğine fiilen ve saygı ile uyarlar. Böylece, yaşayışlarının bütünü için olduğu gibi, giyim hususunda da dini meşruiyeti esas tutar ve aynı çizgiyi izleyen geleneği hassasiyetle sürdürürler. Onlardan bir kısmının ise, seküler giyim kültürünün etkisi altında kaldıkları için başörtüsü kullanmadıkları da bir gerçektir. Şerî kuralı tanımaları ve işi inkâra vardırmamaları kaydıyla bu durumun, onlar hesabına günah olmakla beraber, imanlarını tehlikeye atmak anlamına gelmediği, genel kabul gören bir kanaattir. Ancak, bireysel ve müstakil olaylar için böyle düşünmek mümkün ise de, bu davranışın ısrarlı, sistematik ve yaygınlık kazanmış bir eğilim hâlinde süreklilik arzetmesi ve ümmetin bütünlüğünü tehdit etmesi durumunda aynı tahlilin savunulamayacağı da açıktır. Çünkü bu takdirde, böyle yapanlar, inkarcılarla aynı safta yer almış; örtünme karşısında tavır belirlemiş ve onu fiilen kaldırmak anlamına gelen somut bir kararlılık sergilemiş olurlar. Bu aykırılığın, dini hükmü reddetme noktasına götürülmesi hâlinde ise, iman açısından esaslı bir sorun oluşturacağı zaten bellidir.
Sadece bir günah seviyesinde kalarak ya da küfür noktasına götürülmüş ısrarlı bir masiyet hâline dönüştürülerek başörtüsü gereğinden fiilen uzaklaşılması; herhalde İslâm topluluklarının sekülerleşmesinin ve bu bağlamda özellikle yabancı kültürlerin etkisi altında kalmalarının çarpıcı neticelerinden biridir. Bu anlamda tipik bir yabancılaşma olgusudur. Asıl sorun da olayın bu karakterinden kaynaklanmaktadır. Bunun içindir ki, başörtüsüne karşı duranlar, konuyu sekülerleşme yönünde stratejik bir fırsat sayar ve başörtüsü için sergiledikleri muhalif tavırlarını onu toplum dışı tutmak hususunda ısrara vardırırlar. Bu kesim için asıl mesele, toplumu İslâm’dan uzaklaştırmak (ya da dinin etki alanını daraltmak) ve böylece de seküler zihniyet için dönüştürmektir. Hedefleri önce başörtüsünü kaldırmak, sonra da onun çağrıştırdığı değerleri bütünüyle unutturmaktır. Müdahaleci ve baskıcı tutumlarının altındaki sebep budur.
Konu sadece Türkiye’nin ve bazı İslâm ülkelerinin bir meselesinden ibaret değildir. Başörtüsü, Müslümanların yaşadığı hemen bütün coğrafyaların; demografik yapısı gayrimüslim ağırlıklı toplumların ve özellikle Batılı ülkelerin de gündemine girmiştir. Her birinde farklı düzeylerde ve değişik gerekçelerle onları da meşgul etmektedir. Bizde toplumu dönüştürme amacıyla yürütülen yasakçı politikanın yansıdığı bu konu; onlar için, Müslümanlığın kendi toplumlarını nasıl etkileyeceğini değerlendirmeye çalıştıkları güncel bir vakıadır. Bazen içlerinde, meseleyi kendileri hesabına potansiyel bir tehdit gibi algılayıp yasakçılığa meyledenler çıksa da, bu gün için genel olarak bizim yasakçılarımıza göre çok daha hoşgörülü ve müsaadekâr davrandıkları bir vakıadır.
Başörtüsü İslâm Dininin belli bir gereği ve örtünen kadının vazgeçilmez bir kıyafet unsuru olduğuna göre, ona yönelik düzenlemenin din özgürlüğü ile doğrudan irtibatlı olacağı açıktır. Onun kullanımının kısıtlandığı ya da baskı altına alındığı bir düzenlemenin ise, din özgürlüğüne ve dinini yaşama hakkına aykırı olacağı belli ve kesindir. Din özgürlüğü, halihazır uluslararası belgelerde daima ‘insan hakları’ kategorisinde temel bir hak ve özgürlük mevzuu olarak kaydedilmişken, buna rağmen başörtüsünü ısrarla yasak hudutları içinde tutmanın hukukî bir izahı elbette olamaz. Şu halde, meşru dayanağı bulunmayan birtakım düzenlemelerle baskıya maruz tutulan Müslüman kadınların bu konuda, esasen ilke düzeyinde tanınmış olan haklarını kullanmak istemeleri; önlerindeki engellerin kaldırılmasını talep etmeleri ve muhataplarına, kendilerini bağlayan hukuk esaslarını ve taahhütlerini hatırlatmaları elbette doğaldır.
Evet, yasal savunma ve hak talebi gereklidir; istenen sonuca gitmek için ilk planda tutulması lazım gelen yoldur. Ancak daha önemli olan, bu hak talebinin arkasındaki ihtiyacın tanıtılması ve anlatılmasıdır. Çünkü en azından bir kısım muhataplarımız bunu hâlâ layıkıyla bilmiyor. Hangi gerçek icaba karşılık olduğu bilinmeyen talepler ise, beklenen ilgi ve saygıyı görmüyor. Asıl anlamlı olan, başörtüsünü de lüzumlu kılan örtünme kavramının nasıl köklü ve soylu bir insanî gerekliliğe karşılık bulunduğunun izahıdır. Kısacası Allah’ın Dininin örtünmeyi hangi hikmetlerle gerekli kıldığıdır.
Örtünme Eğilimi Fıtrî Yapıdan Kaynaklanıyor
Kadın olsun erkek olsun insanlar için örtünme eğiliminin fıtrî bir temeli vardır. Âdem ile eşinin cennetten inişleri ile sonuçlanan olay da bunu göstermektedir: “Derken şeytan, kendilerinden gizlenmiş olan çıplaklıklarını (çirkin yerlerini) açmak için, ikisine de vesvese verdi (fısıldadı) ve: ‘Sizi Rabbiniz, başka bir şey için değil, sırf melek olmayasınız yahut ebediyyen kalanlardan olmayasınız diye bu ağaçtan menetti’ dedi ve ‘Herhalde ben sizin hayrınızı isteyenlerdenim’ diye ikisine de yemin etti. Böylece kandırarak ikisini de düşürdü. Bu suretle ne zaman ki o ağacı tattılar, ikisine de çıplaklıkları açılıverdi ve cennet yapraklarından üst üste üzerlerini örtmeye koyuldular...” (7/20-22) “Ey Âdemoğulları! Şeytan ana-babanızı, çıplaklıklarını kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de aldatmasın...” (7/27)
Bunun üzerine onlar, pişmanlık içinde hemen Allah’a sığınarak: “Her ikisi, ‘Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Ve eğer Sen bizi mağfiret etmez, merhamet buyurmazsan, şüphe yok ki, kaybedenlerden oluruz’ dediler.” (7/23)
Ve Allah’a dönüş yapıp tevbe ettiler: “Sonra âdem, Rabbinden kelimeler (birtakım ilhamlar) aldı ve derhal tevbe etti. Çünkü Allah tevbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır.” (2/37)
Burada tasvir edilen olayda, insanın mâsiyeti ile ayıp yerlerini farkedişi ya da çıplaklığını hissedişi arasındaki bağlantıya işaret edilmiş; günah ile utandırıcı açıklığın birlikte görünüşüne dikkat çekilmiştir. Bu suretle Âdem ile eşinini şahıslarında insanoğlunun, dosdoğru ilerlemek yerine, kayba uğrayışı ve engellenişi ile neticelenen ve onu açmaza düşüren bu iki tehlikenin birbirine yakınlığına vurgu yapılmış ve buna karşılık kendisinin, pişmanlık içinde hemen örtünerek tevbe edişindeki paralellik de ayrıca resmedilmiştir. Buna göre, günaha ve çıplaklığa karşı bilincin uyanışındaki benzerlik, tevbe ile örtünme arasında da aynen vâriddir. Şu halde, aykırılık çizgisinde ortak olan günah ile çıplaklık konularında insan tutarlı olmalı; hem tevbeye, hem de aynı doğrultuda örtünmeye yönelmelidir. Başka bir ifadeyle örtünme de, aynı tevbe gibi bir kulluk gereği olarak benimsenmeli ve yerine getirilmelidir.
Kur’ân-ı Kerîm’de günahlar için tevbe gibi, gerekliliğine pek çok yerde işaret edilen ‘istiğfar’ın kelime olarak aslı ‘ğa-fe-ra’dır ki, bu da, “bir nesneyi kirden ve pastan koruyan bir mahfaza ile örtmek” (bkn. El-Müfredat, Râgıb el-Isfahânî, ĞFR maddesi) anlamına gelmektedir. Bununla, insan için günahlarının örtülmesi ve artık onu lekelemekten çıkarılması talep edilmiş olur ki, tevbenin bir başka ifadesidir. Şu halde, temel bir bağışlanma duası olarak istiğfar da, gene örtünme fiilini hatırlatan benzer bir kavramla ifade edilmiştir.
Keza, Allah’ın mü’min kullarının seyyiatlarını bağışlayacağını belirtmek için Kitapta 14 yerde geçen ve sözlükte ‘örtmek, gizlemek; nankörlük etmek’ manalarına gelen ‘küfr’ kökünden ‘keffera’ ‘yükeffiru’ kelimeleri de; gene tamamen ‘örtmek’ ya da ‘silmek’ demektir. Böylece vahyin dilinde bağışlanma ile örtünmenin benzer ve paralel oluşları, -aynen tevbede olduğu gibi- günahları tamamen silip gidermeyi belirten ‘keffera’ ‘yükeffiru’ kelimeleriyle de bir kere daha vurgulanmıştır.
İnsanın giyinen bir varlık olarak diğer yaratılmışlardan ayrılması, Rabbinin ona olan pek özel bir lütfudur: “Ey Âdemoğulları! Size çıplaklıklarınızı gizleyip örtecek elbiseyi elbette Biz indirdik. -Kuş tüyünü de.- Fakat takvâ elbisesi; işte o, sırf hayırdır. İşte bu, Allah’ın âyetlerindendir. Umulur ki, düşünüp hatırlarlar...” (7/26) Böylece giyinerek çıplaklığımızı örtüyor ve hoş bir görünüm kazanıyoruz. Elbisenin Allah tarafından indirilmesi, insan için giyinip-örtünerek çıplaklıktan kurtulmanın, Rabbimizin bir emri olduğu anlamına gelir. O’nun, insanın giyinip örtünmesinden hoşnut olacağının bir ifadesidir.
Âyette yer alan ve ‘sırf hayr’ olarak nitelenen ‘takvâ elbisesi’ ibaresi ise, elbisenin ve örtünmenin amacını ve asıl hedefini belirtmektedir. Bu da takvâ sahibi olmaktır. Takvâ, insanın kendisini, âhirette telâfisi olmayan ağır kayıplara ve kalıcı bir azaba sürükleyecek olan; dünyada da onun için sıkıntı ve yıkımla sonuçlanacak bulunan şeylerden sakınması; korkup çekinmesi anlamına gelmektedir. Günah ve isyandan korunmanın yolu budur. Takvânın bir elbise gibi resmedilmesi ise, onun insanı, her yönden bütünüyle kuşatan; ahlâkî tehlikelere kapatan; kötülük ve uygunsuzluklara sürüklenmesini engelleyen manevî bir örtü mesabesinde oluşundandır. Örtünmenin, asıl amaç olan ahlakî korunma için, onu ifham eden bir başlangıç ve amelî bir gereklilik olduğuna da böylece dikkat çekilmiştir. Evet elbise, takvâyı çağrıştırır ve aynı zamanda ona hizmet eder. Cenâb-ı Hakk, Âdemoğullarına elbise nimetini indirirken aslında onlarda takvâ bilincini uyandırmayı murad etmiştir. Çünkü bu fizikî icab, takvâ için bir hazırlık mahiyetindedir. Giyinip örtünmenin, düşünülmesi gereken asıl anlamı da buradadır. Şu hâlde giyinmek ve örtünmekle aslında takvâ bilincine vararak ona yönelmiş olmalıyız.
Bu bakımdan, örtünün arkasında sakınma psikolojisi ve edep daima hissedilmeli; takvâya bakan niyet ve irade kararlılığı iyice anlaşılmalıdır. Örtünen insan, kendisini haramdan uzaklaştıran, başkaları için kendi fiziğini bir fitne mevzuu olmaktan çıkaran örtülerini severek-sevinerek bürünmelidir. Ona, nâmusu ve haysiyeti için koruyucu bir tedbir, bir vasıta olarak sarılmalıdır. Onun içinde huzur ve sekînet bulmalı; onu teennî ile, mazbut ve abartısız bir içtenlikle taşımalıdır.
Burada ‘kuş tüyü’ anlamına gelen ve istiare olarak ‘süs kıyafeti’ni ifade eden ‘rîş’ kelimesi ise; avret yerlerini (çıplaklığı) örten (çamaşır gibi) temel giyim unsurlarına ek olarak, örfen yakışıklılık ve zarafet için giyilen kıyafeti belirtmektedir. O da giyimin, ifa ettiği rolü daha üst bir düzeye yükselten nitelikli bir tezahürü ve elbette gene Allah tarafından bahşedilmiş -ve insana yakıştırılmış- ayrı bir lütuftur.
Evli çiftler için: “... Onlar sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbisesiniz ...” (2/187) buyurulmuştur. Burada da eşler, daima birlikte, içli dışlı oldukları; birbirlerinin cinselliklerini gayri meşru yönelişlerden korudukları ve ayıplarını dışarıya karşı gizledikleri için elbiseye benzetilmişlerdir. İnsan cinselliğini nikah esasına bağlayan ve aile kurumu içinde çözen kadîm ahlâkı ve eşler arasındaki sıcak muhabbeti vurgulayan pek hoş bir istiaredir.
İnsan zaman zaman tefekkür için yalnız kalmaya, kendini toplumdan tecride ihtiyaç hisseder. Bazen inzivaya çekilerek nefsi ile baş başa kalmak ve böylece sekinet içinde kendini dinlemek özlenen bir şeydir. Bu konuda mescidlerde tek başına kalarak kendini ibadete ve tefekküre vermeyi belirten itikafı hatırlamalıyız. Ayrıca, bildiğimiz oruçtan başka, eskiden bazen, hiç dünya kelamı etmemek şeklinde bir oruç türü uygulandığı ya da bunun, orucun bir gereği gibi telâkki edildiği de bilinmektedir. (msl. 19/26) Bütün bunlarda imsâkı esas alan bir tutum ile insanın nefsini varlık alanından mümkün olduğunca çekmesi söz konusudur. İbadet kastıyla nefsin, mutad faaliyetlerden bir süre uzaklaştırılması ve sıradan meşgalelerin dışında tutulması hedeflenmektedir. Bedenin örtülmesinde de böyle bir imsâk; nefsini tutma, tecrid etme ve geri çekme esprisi vardır. Genel olarak ibadet psikolojisinin bir yansıması olan imsâk, bir sakınma davranışı olarak örtünmede de hissedilir. Giyinip örtünmek, vücudu gözlerden gizlemek, yabancı bakışlardan çekmek demektir. Şüphesiz, bu amaç için kıyafetlerini bir disiplin içinde belirli sınırlar içine çekip düzenlemek de özel bir çaba ister, dikkat ve itina işidir. Şu halde ibadetlerin imsâkî tabiatı, örtünme sonucuna yönelen gayretlerin de ana hassasiyetidir.
Aynı çizgide, bazen olağan dışı durumlarda, hatta fevrî bir davranışla, sarınıp örtünmek de gerilimden kurtulmak için arzulanabilir. Tabii hâletine dönene kadar, heyecanını yatıştırmak için sarınmak ihtiyacı hissedilebilir. Zaten elbise ve örtü de bir çeşit sığınak gibidir. Peygamberimiz (sav) vahyin başlangıç döneminde böyle hâller yaşamıştır. Muhatabı olduğu vahyin azameti karşısında ürpermiş ve sükûn bulmak için iyice bürünüp örtünmüştür. Müzzemmil sûresinin “Ey o örtünen!” ve Müddessir sûresinin de “Ey bürünen!” şeklinde Rasûlullah’a hitapları bunun delilleridir. Belki bu hitaplarda bir ilâhî rıza ve iltifat nüktesi bulunduğu; çünkü tertemiz heyecanlarıyla Rasûlullah’ın örtünmesinin, beşerin kendine özgü soylu bir hâlini temsil ettiği düşünülebilir.
Örtünme, inanan insanın yaşayışına merkez edindiği ibadetinin de temel bir şartıdır. Bu da onun aslî önemini zaten ortaya koymaktadır. Şu bilinir ki, namaz kılmak için önce vücudun görünmemesi gereken yerlerinin örtülmesi lazımdır. (Setr-i avret bahsi.) İnsanın yaratılış hikmetine yaraşan en soylu davranışı ibadetlerinde, özellikle de namazlarında görünür. Bu bakımdan, namazında örtünmenin vazgeçilmezliğini bilen bir mü’min, bunu hâliyle ibadetini bütünleyen bütün öbür etkinliklerine de taşıyacaktır. Çünkü ibadetleri ile tutarlı bir doğrultuda yaşamak onun için ahlâkî olan yoldur. Bu anlamda ibadet için örtünme, sırf orada kalmaz ve insan hayatının bütününe hâkim bir gereklilik hâlinde özümsenir.
Ego ve Dini Bilincin Uyanışı
Varlığa getirildiği andan itibaren insan, kendisini çepeçevre kuşatan dış âlemi gözlemlemekle, orada Allah’ın âyetlerini (O’nu işaret eden belirti ve delilleri) okur ve her şeye hükümran olan ilâhî gerçekliği derinden hisseder. O’nun aşkın kuşatıcılığı ile muhatap bulunduğunu anlar. Kendi benliği ile dış âlemin ayrılığını farkeder. Egosunun (kendi mevcudiyetinin) şâhidi olur. Böylece korunma/sakınma duygusu ile donanır ve insiyakî bir eğilimle kendi ‘özel’liğini kıskanan bir varlık hâline gelir. Kendisinde uyanan güçlü hâyâ duygusunun kaynağında da bu vardır. Kusurlardan, çirkinliklerden, hata ve uygunsuzluklardan hep utanılır. Kişisel zaaflar da böyledir. Çünkü bunların, Allah’ın huzurunda ve hemcinslerinin arasında kendi varlığı için yakışıksız düştüğünü sezmiştir.
Egonun belki en uç ve en çetin tezahürü cinsellikte ortaya çıkar. Benliğin bu zorlu belirişi ile insan, bireyliğini ve kendine özgü bir varlık oluşunu çarpıcı bir şekilde algılar. Bu yüzden hâyâ duygusu özellikle cinsellik etrafında gözlemlenir. Sonra, psiko-sosyal mahiyette bir manevî disiplin olan edep, hâyâ hissinin bir türevi olarak gelişir. Yüksek ahlâka özenen ve beşerî ilişkileri güzelleştiren kişilik yapılanışı böylece vücut bulur. İnsanın kulluğunu idraki ve dinî bilincinin canlanması da bu yapı üzerinde gerçekleşir. Çünkü imana erişmek, kendi nefsinin farkında olmakla yakından alâkalıdır.
Giyimin, Zarurî Olmaktan Öte Hizmetleri Vardır
Cenâb-ı Hakk, insan vücudunu nahif yaratmış, diğer canlılardan farklı olarak ona ilk planda doğa ve iklim şartlarına karşı giyinerek korunma zaruretinde olan bir beden vermiştir. Aynı zamanda, onda ben şuurunu ve hâyâ hissini var etmiş; giyinmek için kendisine gereken her şeyi hazırlamış ve bunları kullanıp yararlanacak zeka ile de donatmıştır. Fakat giyimin asıl görevi -yukarıda da temas ettiğimiz gibi- onun takvâya hizmet etmesi ve muttaki insan idealine zemin oluşturmasıdır. Bunun için beşerî ilişkilere yüksek bir vasat hazırlaması; edep, zarafet ve insanî güzelliklerin mümkün olacağı uygun bir düzey sağlaması ve herhalde ortamı cinsel istismara elverişli olmaktan çıkarmasıdır. Ama bunun gerçekleşmesi örtünmedeki hikmetin kavranmasına ve ona saygı duyularak sadâkat gösterilmesine bağlıdır. Tesettüre aldırmayanlara gelince, seküler tutumlarıyla onlar, giyimi asıl esprisinden saptırıp dönüştürmüş ve takvâ hedefi ile uyuşmayan bir yöne çekerek kötüye kullanmış oluyorlar. İman ile ve kulluk esası ile bağdaşmayan bir tavır üzere gidiyorlar.
İnsan cinselliği inkâr edilemez. Onu görmezden gelen ya da yok farzeden bir toplum yapılanması sağlıklı olamaz. İki cinsin karşılıklı konumlarını ve hassasiyetlerini göz ardı eden ve bu bağlamda giyim konusunda cinselliği görmezden gelen bir yaklaşımla isabetli çözümlere ulaşılamaz. Bu alanda insan cinselliğini temel ve gerçek bir veri olarak hep dikkate almak zarureti vardır.
Her iki cinsin fizikî ve psikolojik bütün varlıkları, karşılıklı olarak birbirleri için cinsel anlam ve değer taşır ve bu yüzden de mahremiyet çerçevesi içinde yer alır. Kadîm cinsel ahlâk ve evlilik kurumu önemini koruduğu sürece, mahremiyet ve örtünmede temel kriter bu olacak ve meselenin fıkhı (düzenleyici hükümleri) bu esasın etrafında şekillenecektir. Özetle, cinsel olan evliliğe hasredilecek ve dışarıya karşı örtülecektir.
Örtünmede cinselliğe ait olanı -haram hudutları içinde bulunduğundan- tecrid etme ve gizleme vardır. Taa ki, cinsel anlam ve değer taşıdığı için kişisel sakınmaya bir vesile olan insan vücudu örtülerek korunsun, serbestçe ulaşılamayan bir hususiyet olarak saklı kalsın ve haram ilgilerin konusu olabilmek ihtimalinden çıkarılsın. Bu köklü tavır, evlilik dışı cinsel ilgilerin tamamını -hangi düzeyde olursa olsun- (zinaya varmasa bile) mübah saymamak ve insan bedenini mahrem olmayan kimseler için, onların ilgilerinden sakınmak demektir. Örtünmenin kapsamı da bunun için geniş tutulmuştur.
Burada fıtrata uygun bir tutum, cinsel potansiyelin doğasını olduğu gibi gözeten gerçekçi/köktenci bir değerlendirme ve sonuç itibariyle sağlıklı bir tavır söz konusudur. En önemlisi de bunun, kulluk bilinci ve ibadet yönlenişine hizmet etme bakımından haiz olduğu elverişliliktir. Bu noktada cinselliğin makul şekilde tecridi ve insan üzerindeki cinsel baskının -mümkün olduğunca- azaltılması kastedilmiştir ki, bu da helâl-haram ayırımının netleşmesi sonucu, bu ayırımı esas alan bir örtünme ile kabildir.
Aile ve Etrafındaki Değerler Korunmak İsteniyorsa
Allah’ın Dini’ne dayanan kadîm ahlâk, insan cinselliğini nikah bağına ve aile yapılanmasına hasretmiştir. Bunun dışı hukuken tanınmaz ve himaye görmez. Bu sebeple erkek ile kadın ilişkilerinde serbestlik anlayışının, imanlı ve dindar insanlarca kabulü söz konusu olamaz. İki cins arasında serbestliğe rıza gösteren, müsaadekâr davranan veya en azından müsamaha gösteren tavrın tamamen ters olduğu pek açıktır. Kadîm ahlâkı yaşatan İslâmiyet, bu konuyu disiplin altına almış; erkek ile kadın arasında birlikteliği hayli sınırlayarak net kurallara bağlamıştır. Örtünmeyi ilke edinmesi de bunun bir devamı mahiyetindedir. Bu bakımdan, genel olarak Batı’da bu konuda fiilen (de facto) ve hukuken (de jure) geçerli olan anlayışı, gevşeklik ifade eden alışkanlıkları ve değer yargılarındaki çözülmeyi Müslüman toplumundan beklemek ve ona taşımaya kalkışmak boşunadır. Bu tesbit elbette, konunun bir devamı olarak şekillenen seküler giyim hususunda da aynen geçerlidir.
Şu bir gerçek ki, örtünmenin egemen olduğu bir kültürde, cinselliğin evlilik yoluyla tabii ve ahlâkî çözümüne doğru güçlü bir yönleniş olacak, herkes uygun çözümün evlilikte olduğu bilincini kazanacaktır. Böyle bir toplumda gençler, çok erken çağlarından itibaren cinsel ilgi ve yönlenişlerini, kendilerine bu yönde akseden toplum şuuruna göre belirleme (ya da terbiye etme) yoluna gireceklerdir.
Görülüyor ki, aile yapılanması ve onun etrafında şekillenen mahremiyet kavramı örtünme ile bütünlenir. O gözetilmemişse, toplumun nüvesi, güçlü bir desteğinden mahrum kalır ve cinsellik yavaş yavaş aile dışı çözümlere yönelir. Bu sadece nazarî bir ihtimal değil, tecrübe edilmiş yaşanan bir vakıadır. Bu durumda, hâlen Batı’da görüldüğü gibi, evlenme bir külfet gibi görülür, nikahsız birliktelikler sıradanlaşır ve evlilik dışı çocuk sayısı gitgide artar. Nesep sağlığı ve hukuku tehlikeye girer. Akrabalık bağları gölgelenir. Mal varlığının nesiller arasında intikalini düzenleyen miras hükümleri de anlamını yitirir. Kadîm ahlâktan destek alan kavramların oturmuşluğu tamamen sarsılır. Başta aile olmak üzere, onun vücut verdiği kavram ve kurumlar, temellerini kaybeder ve istikrarlarını borçlu oldukları zeminleri altlarından kayar.
Manevî ve Psikolojik Sağlık Örtünmeyi İşaret Ediyor
Bütün insanlar şu veya bu şekilde giyinirler. Ancak giyinmenin takvâya yönelik, onu çağrıştıran ruhunu sezgileriyle ve onun da ötesinde bilinçle yakalayanlar imanlı insanlardır. Onlar ilk bakışta sıradan bir iş gibi görünen giyim konusunu, örtünmeyi esas alarak “Müslümanca bir iş ve tavır” hâline dönüştürmüş; kıyafet kültürlerini dinî ve ahlâkî hassasiyetlerinin yansıdığı mazbut bir çizgide şekillendirmişlerdir. Böylece onların giyinişleri, başlı başına ahlâkî bir titizlik ve özen ifadesi olmuştur.
Açıklığın bir çeşit cinsel istismar olduğu ortadadır. Kışkırtıcı rolü ile o, karşı cins için ister istemez istismar anlamı taşır. Çünkü açıklıkta kaba ve ilkel bir çekicilik vardır. Zaten bu çekicilik kötüye kullanılmak suretiyle insanlar etkilenmek istendiği için bu yola gidilmiştir. Yaygın bir şekilde açıklığın geçerli olduğu bir kültürde alışkanlık ve olayın sıradanlığı, içinde yaşanan ilkel yapının istismara elverişli karakterini değiştirmez. Hâkim kültürün böyle yapılanmış olması ve buna alışılmış olunması cinsel câzibenin etkileyiciliğini kaldırmaz. Açıklıkta karşı cins ile, cinselliğin sürekli dahil bulunduğu bir iletişim ortamı vardır; istismar da her zaman mümkün ve kolaydır. Karşı cinsin zaaflarına ve ahlâkî hafifliklerine meydan açıktır. İnsanlar iletişim ve ilişkilerini, böylesine ilkellikle malûl bir ortamda sürdürmek durumundadırlar. Zira açıklığı ve sonuç olarak cinsel câzibeyi olağan ve sıradan bir olay hâlinde serbest bırakmak, insanlar için onu öne çıkarmaktan başka bir anlam taşımaz. Bu da ortamı kaba ilkelliğe açık tutmak anlamına gelir. Böyle bir ortamda karşı cins -hiç değilse ilk planda- bir nesne, bir eşya gibi görsel yönü ile algılanabilir. Oysa insana asla bu gözle bakılmamalıdır. Çünkü o, herhangi bir obje değil, fizikî ve anatomik yapısının ötesindeki hüviyeti ile muhatap alınması gereken bir varlıktır.
Şunun açıklıkla ve dürüstçe teslim edilmesi gerekir: Haddizatında çok güçlü ve baskın bir eğilim olan cinsellik, özellikle gençlik yıllarında insanların çok büyük bir kısmı için zaten denetimi çetin bir sorundur. Bu zor sorunlarında, üzerlerindeki baskıyı azaltmak için insanlara yardımcı olmak gerekirken, bunun aksini yapmak; yani, nikah ve aile kavramını umursamayan bir tavırla açıklığı benimsemek ve mahremiyete ilişkin ahlâkî endişeleri göz ardı ederek erkek-kadın beraberliğine alabildiğine müsaadekâr davranmak, işi tamamen zorlaştırıp çıkmaza götürmekten başka bir şey değildir.
Böyle zorlaştırılmış bir ortamda beşerî ilişkiler rahatsız ve ruhen yorucudur. Özellikle ibadet psikolojisi yönünden pek aykırı, hırpalayıcı ve hayli zorlaştırıcı münasebetlerdir. İnanan insan için temel öncelik olan kulluğunu yaşama esprisine ve nefsin arınmasını ve terbiyesini amaçlayan dinî öğretimin bütününe terstir.
Örten Kıyafet Hem Ahlâkî Hem de Güzeldir
Örtünmeye karşı olanlar onu estetik bulmuyorlar. Halbuki örten kıyafet, hem etik icapların; hem de estetiğin gereklerini karşılayan bir sonuçtur. Önce şu esasta anlaşmak gerekiyor; estetik tek başına ele alınamaz. Nasıl insan ancak bütün vecihleriyle birlikte düşünülüyorsa, estetik de etik ile aynı anlam bütünlüğü içinde mütalaa edilmek gerekir. Çünkü bu iki kavram, ilâhî hikmetin iki ayrı vechine karşılıktır. Ama farklı boyutlara karşılık oluşları zıtlık ya da aykırılık anlamı taşımaz. Birbirini bütünler ve asla ters düşmezler. Bu yüzden ürettikleri çözümler aynı doğrultuda ve paraleldir. Estetik sonuçların etik değerleri askıya aldırması veya ahlâkî icapların estetik yönden aykırı sonuçlar doğurması söz konusu olamaz. Birbirini tamamlayan değerlerde çelişkiden bahsedilemez. Bir şeyi ahlâken benimsemişsek, estetik yönden de severiz. Gene bir şey estetik bulunmuşsa, bu onun esasen ahlâkî değer taşıdığındandır.
Ama fıtrata ve kadîm ahlâkî değerlere yabancılaşmış gönülleri bu konuda ikna etmek kolay olmuyor. Onların gerçeklik algıları bölünmüş olduğu için, etiği hiç hatıra getirmeden hep estetikten söz edebiliyorlar. Oysa imanlı insan, bu ikisini birlikte düşünmek ve gözetmek durumunda olduğunun farkındadır.
Fizikî yapılarıyla güzel sayılanların bunu teşhirleri, ondan yoksun bulunanlar için bir tür ayırımcılık olduğundan utandırıcıdır; edep ve ahlâk dışı bir davranıştır. Her açıklık girişiminde aynı etik mahzur vardır. Çünkü açıklık, güzel olduğu düşünüleni göstermekle ilgilidir. Aslında sadece dünya hayatına ait geçici ve aldatıcı ölçülere dayandığı hâlde, sırf bir kısım insanlarca önem atfedildiği için birtakım izafî farklılıklara değer vermek elbette ayıptır, hiç yakışık almaz. Güzellik ve kusursuzluk bir ayrıcalık değildir. Dünya hayatında o bir imtihan konusu olarak verilmiş özel bir nasiptir. İnsanın onu hemcinsleri için bir fitne mevzuu hâline getirmemesi lazımdır. Oysa örtünmede, güzel sayılanlarla bundan mahrum olanların ya da kusurlu bulunanların aralarında mevcut olan fizikî farklıların alenen izlenmesine fırsat tanımamak bakımından sorun kapanmakta ve herkes için rahatlatıcı olan çözüm ortaya çıkmaktadır. Konu, özellikle yoksun ve kusurlu bulunanların ruh hâletleri açısından düşünüldüğünde, bunun ne kadar önemli bir manevî destek ve ferahlama sebebi olduğu ve özellikle de ne kadar müşfik bir tutum oluşturduğu herhalde kabul edilecektir.
Fizik alanında insan eliyle yapılan estetik düzenleme ve müdahalelerde de her zaman mutlaka ‘saklama’ veya ‘gizleme’ (kamuflaj) unsuru mevcuttur. Güzellik bu usulle sağlanmaya çalışılır. Bu da örtünme kavramının paralelinde olan bir başka vakıadır. Mimariden şehirciliğe, dekorasyondan resme, makyajdan terzilik sanatına, hatta belki müziğe kadar bu hep böyledir.
* * *
Alışkanlık psikolojisi bir kısım insanları, içinde yaşadığı ortamı olduğu gibi kabule sevkeder. Bu gibiler genelde sorgulama yapmaz ve mevcut ortamı tartışmayı aklına getirmez. Hâkim durumda olan ve yaygınlık kazanmış bulunan kültür, onlara fıtrî eğilimlerini kaybettirebilir ve nihayet kulluk gereklerini de unutturabilir. Böylece onlar alışkanlığın sevkiyle yaşarlar. Kalabalıklar için durum çoğunlukla böyledir; onlar için genelde gaflet ağır basmaktadır. Bu yüzden açıklıktan rahatsızlık duyarak onu sorgulamak, daima, iman ve kulluk bilinci ile donanmış insanların bir meselesi olmuştur.
Başörtüsü ve onun ayrılmaz bir unsuru bulunduğu örtünme, kadîm medenî toplumlarda ve hemen her devirde, insanî ve ahlakî bir değer kabul edilmiş ve hep var olmuştur. Onun, sadece İslâm Dininde değil, Yahudilik’te ve Hıristiyanlık’ta da dini bir icab olarak benimsendiğini biliyoruz. Başlangıçtan itibaren insanlar arasında her devirde, iman ile nifakın; salâh ve takvâ ile isyan ve bozgunculuğun; ahlâk ile fıskın aynı anda farklı gruplar üzerinde bir arada gözlemlenişinde olduğu gibi; giyim konusunda da örtünme esaslarını gözeten bir geleneğin yanı sıra, onu dışlayan veya umursamayan seküler bir tavır da hep görülmüştür. İnsanların imana veya tam aksine küfür ve nifaka yönelik temel tutumları, nasıl tarihî süreçle ilgili bir mesele değilse, örtünme konusundaki temel tercih ve yaklaşımları da öyledir. Bu bakımdan, örtünmeyi yadırgayan ve ona karşı tavır koyan davranış, gerçekte sadece (belli bir tarih kesitini ilgilendirdiğini zannettikleri) İslâm’ın bir şiârına ve gereğine cephe almış olmuyor; aynı zamanda insan için fıtrî olan ve onun ibadet hayatını bütünleyen kadîm hayat kültürüne de ters düştüğünü ve yabancılaşma içinde bulunduğunu açığa çıkarıyor.
Allah’ın Dini, insan cinsinin yaratılışından itibaren onun için geçerli kılınmış ve Âdem (as) ile başlayan dünya sürecinde o, daima Allah’a teslimiyet (Müslüman olmak) gereğinin sorumluluğunu taşımıştır. Hep süregelen bu hikmet, Hz. Muhammed’e (sav) gelen ilâhî vahiy ile de teyid ve ihya edilmiştir. Kozmik bir varlık olan insana, dünyada da âhirette de başarı vaad eden, onu kurtuluş ve mutluluğa ulaştıracak olan yol budur. Onun ötesi ise, bir çıkmazdır. Şu halde anlamayan, anlamak istemeyen ve ısrarla muhalefet edenler, bu zulümleriyle gerçekte sadece kendilerine yazık ediyor ve kendi geleceklerini karartmış oluyorlar.
|
|
|
Başörtüsü, İslâm’ın “Olmazsa Olmaz”ıdır |
|
Yazar: RasitTunca - 12-26-2019, 03:01 AM - Forum: islamda Kadın ve Aile ve Evlilik
- Yorum Yok
|
 |
Başörtüsü, İslâm’ın “Olmazsa Olmaz”ıdır
Hemen söyleyelim ki: İslâm’ın tesettüre ve be-tahsis başörtüsüne ilişkin hükümleri, vurguları hiçbir gerekçe ve hiçbir mülahazayla hafife alınamaz, ihmal edilemez ve asla iptal edilemez. Psikolojik ve fiili baskılar karşısında ‘dik durma’ cesaretini ve kararlılığını gösteremeyen, uzun soluklu bir direnişe de nefesleri yetmeyenlerin pasifist tutumlarını ve çâresizliklerini meşrûlaştırmak için geliştirdikleri, ‘İslamî mücadeleyi bir metrelik bez parçasına indirgememek lazım’ türü söylemler kesinlikle yanlıştır, yanıltıcıdır, îman zaafının eseridir.
Ayrıca, sosyolojik ve tarihi bir tespit de şudur ki; tarihin çeşitli dönemlerinde, değişik ortamlarda verilen İslâmî mücadelelerde farklı İslâmî şiarlar ve değerler ön plana çıkarlar. Osmanlı tarihinde ilk Batı taklitçiliği hareketini başlatan II. Mahmut’un fes dayatmasına karşı sarık bir direniş simgesiydi. Cumhuriyetin ilk yıllarında da şapkaya karşı benzer bir direniş sergilenmişti. Fransızlara karşı başlatılan Cezayir bağımsızlık savaşında çarşaf bir simge olarak ön plana çıkmıştı. Komünist Bulgaristan’da Müslüman Türkler, çocuklarına Müslüman ismi verip sünnet ederek kimliklerini koruma mücadelesi vermişlerdi... İslamî mücadele, elbette hayatın bütün alanlarını İslâmî değer ölçülerine göre dönüştürmeyi ve şekillendirmeyi hedefler; ama kimi zaman İslamî değişim yada direniş mücadelesinde bazı değerler, değişimin simgesi yada direnişin odağı, siperi haline gelirler. Hindistan’da yeni Müslüman olanlardan, bunu kanıtlamaları için inek eti yemeleri istenir. Bizde de, nasıl ki, ‘modernleşme’ adı altında yaklaşık iki yüzyıldır yürütülen Batılılaştırma çabaları, özellikle ve öncelikle kadının adım adım tesettürden / çarşaftan / başörtüsünden / türbandan ‘kurtarılıp’ bedeninin sergilenmesi eşliğinde sürdürülüyorsa, bu durumda Batılılaşmaya, Batılı yaşam biçimine (şimdilerde Amerikanlaşmaya) karşı direnç de çıplaklık kültürüne karşı dirençle ve tesettüre / başörtüsüne sarılmakla sürdürülecek demektir.
Kısaca; başörtüsüne sarılmak İslâmî hayat tarzına sarılmaktır. Bir İslâmî direniş hareketi, bir İslâmî değişim ve dönüşüm mücadelesi de başörtüsü olmadan asla “İslâmî” olamaz, başörtüsü olmadan asla başarıya ulaşamaz.
Bu Konjonktürde Başörtü Özgürlüğü Diğer Özgürlüklerin Eşiği ve İlk Adımıdır
Bugün gelinen noktada, Türkiye başta olmak üzere, herhangi bir ülkede Müslümanların inanç, ibadet, fikir ve hareket özgürlüğüne sahip olup olmadıkları, kadınlarının ‘kamusal’ dahil her alanda başörtülü olarak serbestçe bulunabilmeleri ve inançlarına uygun biçimde varlıklarını ortaya koyabilmeleri ile anlaşılabilmektedir. Gerek Türkiye ve Tunus gibi kimi halkı Müslüman ülkelerde gerekse Fransa, Belçika, Almanya gibi Batı ülkelerinde temel özgürlükler ve özellikle de inanç özgürlüğü bugün başörtüsü ile test edilmektedir. Daha açık ve net ifade edersek; bugünün dünyasında, başörtüsü serbest olmadan diğer özgürlükler yapay ve anlamsız olmakta; bütün insan hakları, demokrasi, laiklik, eşitlik söylemleri havada kalmaktadır. Din ve vicdan özgürlüğü başta olmak üzere bütün özgürlüklerin ilk ve en önemli eşiği şu anki konjonktürde başörtüsü özgürlüğüdür.
Avrupa Birliği’ne girme yolunda ‘sessiz devrim’ gerçekleştirdiği söylenerek pohpohlanan, 17 Aralık’tan sonra ise ‘işi yavaşlatıyor’ diye hemen eleştiri sağanağına tutulan AK Parti iktidarı; artık ‘dostunu-düşmanı’ iyi tanı(mla)malı, zaman geçmeden âcil önceliklerini belirleyip harekete geçmeli ve iki odak sorumlulukla karşı karşıya olduğunu unutmamalıdır: başörtüsü yasağını kaldırmak ve İHL’lere yönelik ÖSS adaletsizliğine son vermek. (Açıkça ortaya çıktı ki, meslek liselerini de yakan ÖSS adaletsizliği sırf İHL’lerin önünü kesmek için geliştirilmiş sinsi bir formüldür.) Milletin büyük çoğunluğunun reylerini alarak iktidara gelenler bu sorumluluktan hiçbir sebeple ve hiçbir gerekçeyle sarfı nazar edemezler. AK Parti iktidarı başörtüsü yasağını kaldırmadan ve İHL’lerin önünü açmadan diğer özgürlük alanlarını genişletemeyeceği gibi, gerçek anlamda ‘iktidar’ da olamayacaktır. Malum çevrelerin hep alkışladığı işleri yapıp size oy verenlerin beklentilerini ‘zamanı değil’ diyerek ertelemekle muktedir olunamaz! Dahası, geciken adalete gerçek anlamıyla “adalet” denilemeyeceği gibi, zulmedenler kadar zulme vesile olan ve seyirci kalanlar da ‘her şeyin hesabının görüleceği gün’ yapıp ettikleri ve yapmayıp etmediklerinden sorguya çekileceklerdir!
Bu bağlamda hatırlatalım ki, başörtüsü yasağını kaldırmadan çıkarılan öğrenci affı, bu sebeple okulundan atılan binlerce öğrenciye, “başını aç da gel” demek anlamına geldiği için bir kıymet-i harbiyesi olmamış; hele aynı anlama gelen “haydi kızlar okula” kampanyalarına öncülük etmek ise tamamen absürd ve beyhûde bir çaba düzleminde kalmıştır.
Son olarak; Sayın Başbakan (:::) Erdoğan’ın uzun süredir dillendirdiği “başörtüsü sorunu toplumsal mutabakatla çözülür” şeklindeki yaklaşımına gelirsek: Kendilerinin de yenilerde ifade ettiği gibi, bu konuda halkımız başından beri mutabık. Yapılan anketlerde, yasağı onaylamayanların oranı %70-80’lerde. ‘Şimdi top Meclis’te, orada mutabakat sağlamalıyız’ deniyor. Bu konuda CHP lideri Baykal’ın seçim arifesinde kullandığı ifadeler belli. Eğer aksini iddia ederse, ‘bu sözleriniz seçime yönelik bir rüşvet-i kelâm mıydı’ diye sorarlar adama. DYP lideri Ağar, açıkça ‘bu işi biz çözeriz’ diyor. ANAP’ın yeni lideri Mumcu, başörtüsü konusunda ‘gevşek’ davranıldığı için (:::)’den ayrıldığını söylüyor... Demek ki, Parlamento mutabakatı da biraz gayretle sağlanabilir. Peki, geriye ne kalıyor? Eğer tepkilerinden çekindikleriniz ‘bürokratik oligarşi’ ve ‘çıkarcı medya baronları’ ise, şunu unutmayın ki, bu ülkede halkıyla barışmayı asla düşünmeyen yabancılaşmış sözde elitler ve harici gazlarla harekete geçebilecek ‘yeminli’ din karşıtları hep bulunacaktır ve bunların bir kısmı zinhar ıslah olmayacaklardır. Zira “onların kalpleri vardır ama akletmezler, gözleri vardır ama görmezler, kulakları vardır ama işitmezler.” (7/179)
Yıllar yılı bu milletin ensesinde boza pişiren bir grup azınlık rahatsız olacak diye, halk çoğunluğunu temel insanî ve İslâmî haklarından mahrum bırakamazsınız. Bu mahrumiyeti gidermeden de ülkedeki gerilimi ortadan kaldıramazsınız; bu gerilimi kaldırmadan ise harici baskılara karşı güçlü olamazsınız; dahası ne halkınız ne de siz mutlu olabilirsiniz!
|
|
|
Kadınlara Ait Bazı Haller ve Hükümleri |
|
Yazar: RasitTunca - 12-26-2019, 03:00 AM - Forum: islamda Kadın ve Aile ve Evlilik
- Yorum Yok
|
 |
Kadınlara Ait Bazı Haller ve Hükümleri
Hayız ve Nifas Hallerine Ait Hükümler
Adet gören veya lohusa olan müslüman kadınlara ait bazı özel hükümler vardır. Şöyle ki: Bu haller içinde bulunan bir kadın namaz kılamaz, şükür secdesi bile yapamaz. Oruç tutamaz. Kur’an-ı Kerîm ‘den bir ayet dahi okuyamaz; ancak dua ayetlerini dua niyeti ile okuyabilir. Kur’an-ı Kerîm’e veya Kur’an ayetlerinin yazılı bulunduğu levhalara ve paralara, tam ayet olmasa bile, dokunamaz, tutamaz. Sahih kabul edilen görüşe göre, Kur’an tercümesi hakkında da hüküm böyledir, onu da ele alamaz. Mescidlere (camilere) giremez. Kabe’yi tavaf edemez, kocası ile cinsî ilişki kuramaz. Kocası böyle bir hanımın göbeği altından diz kapakları altına kadar olan yerlerinden aralarında bir engel olmaksızın faydalanamaz. Şehvetin olup olmaması fark etmez. Bunu yapmak haramdır. Aralarında bir engel (bir elbise) varsa, cinsî ilişkiden başka faydalanma yapabilir.
123- Adet gören veya lohusa (nifas) olan bir kadın, bu hallere ait günler içinde terk edeceği farz namazları kaza etmez. Namazlar her gün tekrarlandığı için dinde bir kolaylık olmuştur. Fakat o hallerde terk edeceği ramazan oruçlarını sonradan kaza eder.
124- Farz veya nafile oruç tutmakta olan bir kadın, bu hal üzere iken hayız görse veya lohusa olsa, bozmak zorunda kaldığı o orucunu sonra kaza eder.
Yine: Nafile bir namaza başlamışken kendisinden böyle bir hal meydana çıksa, o başlamış olduğu namazı sonradan kaza eder. Fakat farz namaza başlamış ise onu kaza etmez. Çünkü o namazın kendisine farz olmadığı meydana çıkmıştır.
125- Bir kadın temiz olarak yatıp da uyandığı zaman, hayız görmeye başladığını anlarsa, uyandığı andan itibaren adet görmeye başlamış sayılır. Aksine olarak hayızlı bir kadın, yatıp da uyandığı zaman temizlenmiş olduğunu anlarsa, ihtiyat olarak, yattığı zamandan itibaren temizlenmiş sayılır. Onun için bu iki esasa göre de, eğer yatsı namazını kılmadan önce yatmış ve uykuda iken bu namaz vakti geçmiş bulunursa, bu namazı kaza etmesi gerekir.
126- Adet gören veya lohusa olan bir kadın, dua ayetlerini dua niyeti ile okuyabilir. Yüce Allah’ı zikir ve tesbih edebilir. Bu hallerde bulunan kadının pişireceği yemekler ve içeceği suların artıkları mekruh değildir. Böyle bir kadını, cinsî ilişki olmaksızın kocasının yatağa alması caizdir.
127- Bir kadının adeti henüz bitmeden kanın kesilmesine ve yıkanmasına itibar olunmaz. Bu bakımdan adeti tamamen bitmedikçe, kendisi ile cinsel ilişki kurulmaz. Çünkü adet müddeti içinde kanın gelmeye başlaması mümkündür. Fakat böyle kanın kesilmesi üzerine kadın yıkanmış olunca, ihtiyat olarak namazlarını kılar ve oruçlarını tutar.
128- Hayız ve nifas için belli olan en çok müddetler geçince, cinsel ilişki hemen helal olur. Fakat bu müddetten önce kandan kesilmeleri ile cinsel ikişki hemen helal olmaz. Bu durumda kadın ya yıkanmış olmalıdır, ya da üzerinden bir namaz vakti geçmelidir. Yahut da, bir özür sebebiyle teyemmüm edip onunla, nafile dahi olsa, bir namaz kılmış olmalıdır ki, cinsel ilişki helal olsun.
129- Hayız ve nifas konusunda, bir müslümanın gayrimüslim olan zevcesi ile cinsel ilişkisi, sahih olan görüşe göre, aynen müslüman olan zevcesi hükmündedir. Diğer bir görüşe göre, müslüman olmayan bir zevcenin adeti her ne zaman tamam olursa, kocasının ona yaklaşması helal olur. Yıkanmasını veya üzerinden bir namaz vakti geçmesini beklemeğe gerek yoktur.
130- Bir kimse, henüz adetini tamamlamamış olan zevcesine yaklaşırsa günahkar olur. Onun için tevbe ve istiğfarda bulunması gerekir. Bununla beraber fakir müslümanlara bir veya yarım altın sadaka vermelidir. Bu bir altın beş gram ağırlığında olan bir altın paradır.
131- Adet ve nifas halleri kadınlar için bazı konularda özür sayılmaktadır. Onun için namazın farziyeti onlardan düşüyor, oruçları da sonraya kalıyor. Bununla beraber bu durumda olan bir kadın, kan olarak çıkardığı sıvıdan dolayı tam bir temizlik halinde değildir. Yüce Allah’ın huzurunda durup namaz kılmak ve Kur’an ayetlerini okumak veya Kur’an’ı tutmak için tam bir temizlik hali içinde bulunmak lazımdır. Onun için böyle bir kadının namaz kılması, oruç tutması, Kur’an okuması veya Kur’an’a yapışması caiz olmaz.
Diğer bir yönden de, böyle bir kadın hastadır, dinlenmeye muhtaçtır. İfraz ettiği (çıkardığı) madde de kerih kokuludur; bundan yaratılış gereği hoşlanılmaz. Onun için bu durumda cinsel ilişkinin caiz olması hikmete uygun düşmez.
Bir de, bu geçici müddet içinde ortaya çıkan yasaklık sebebiyle insan nefsine hakim duruma gelir, nefsinde sükûnet meydana gelir, kuvvet israfından kurtulur, böylece daha fazla kuvvet ve sıhhat kazanır.
Netice olarak deriz ki: Dinin tayin ettiği hükümlerde bizim bilmediğimiz daha nice hikmetler ve yararlar var!.. Bize düşen görev bu hükümlere uymaktır. (194. meseleye bakılsın.)
İstihaze Haline Ait Meseleler
132- Bir kadından üç günden az ve on günden fazla gelen kan, hayız kanı değildir. Buna istihaze kanı denir. Gebelik halinde olan bir kadından gelen kan da hayız kanı değildir; o da istihazedir.
(İmam Malik ile İmam Şafiî’ye göre, gebe olan kadınlar da adet görebilirler. Doğumdan önce gelen kan hayız sayılır. Bununla beraber Şafiî’lere göre, çocuk tamamen doğduktan sonra gelen kan nifastır. Bundan önce gelen kan ve çocukla beraber gelen kan nifas değildir. Bu kan, kadın hayızlı bulunmuş ise, adet kanıdır. Hayızlı bulunmamış ise, illet kanıdır.
Hanbelî’lere göre, doğumla beraber çıkan kan ve doğumdan iki veya üç gün önce doğum sancısının belirtisi olarak gelen kan nifas sayılır.)
133- İstihaze adı verilen kan, diğer organlardan gelen kan gibidir. Böyle bir kanın gelmesi ile yalnız abdest bozulur. Devamlı gelirse, özürlü hükmüne geçer ve özür sahiblerine ait olan hükümler bu gibilerde uygulanır. Böyle müstahaze sayılan bir kadından namaz sorumluluğu düşmez. Orucunu kazaya bırakamaz. Onunla cinsel ilişki kurmak haram olmaz.
134- Henüz dokuz yaşına girmemiş kızlardan gelen kan, istihazedir. Bu yaştaki çocuklardan kan gelmesi nadirdir. Nadir için ise hüküm yoktur.
135- İyas (Aadetten kesilme) yaşı denen çağa girip adetten kesilmiş ve iyasına hükmedilmiş bir kadından daha sonra gelen kan istihaze kanıdır. Mesela yetmiş yaşına girmiş bir kadından daha sonra kan gelecek olsa bu istihaze kanı sayılır. Diğer bir görüşe göre, bu kadın eskiden olduğu gibi akar kan görürse, adeti geri dönmüş olur. Fakat az bir yaşlık görmesi adet sayılmaz.
Kadınlara ait hayız, nifas ve istihaze halleri vardır. Şöyle ki: Hayız; Bir kadının döl yatağı denilen rahminden bir hastalık veya çocuk doğurma sebebi olmaksızın belirli günler içinde gelen kandır. Buna Adet hali de denir. Bu şekilde gelen bir kana Hayız kanı denir. Bu kan sebebiyle belli bir zaman meydana gelen şer’î engele de “Hayız” denir. Böyle adet gören bir kadına da “Hâiz” denir.
Nifas; Çocuğun doğumu arkasından kadınlardan gelen yahut çocuğun çoğu meydana çıktıktan sonra gelen kandır. Bu haldeki kadına Nüfesa denir ki lohusa demektir.
İstihaza; Rahimden değil de, bir damardan gelip tenasül organı yolu ile akan kokusuz bir kandır. Bu durumda olan kadına da Müstehaze denir.
Hayızla İlgili Meseleler
104- Kadınlar adet hallerine çok dikkat etmelidirler. Çünkü bu haller, onların birçok din görevleri ile ilgilidir. Bu konu ile ilgili başlıca meseleler şunlardır:
105- Kadınlar en az dokuz yaşlarında buluğ çağına erer ve adet görmeye başlarlar. Elli veya elli beş yaşlarında da “Sinn-i İyas” denilen adet görmeme devresine girerler. Bu yaştan daha önce adetten kesilen kadınlar da vardır.
(Malikîlere göre, henüz dokuz yaşına girmemiş bir kızdan gelen bir illet kanıdır, hayız değildir. Dokuz ile on iki yaş arasında bulunan bir kızdan gelen kan, uzman kimselere gösterilir. Kesinlikle hayız kanı olduğunu söyler veya şübhe içinde kalırlarsa, hayız görmüş sayılır. Hayız kanı olmadığını kesinlikle kararlaştırırlarsa, bir illet kanı sayılır, hayız hükmüne girmez. On üç yaşını geçmiş bir kadından elli yaşına kadar gelen kan, mutlaka hayızdır. Elli yaşını geçmiş bir kadından yetmiş yaşına kadar gelen kan da uzmanlara gösterilir ve ona göre hüküm verilir. Yetmiş yaşından itibaren gelen kan ise, kesinlikle istihaze (bir illet kanı) dir.
Şafiîlere göre, adetlerin kesilmesi için belli bir zaman yoktur. Hayat boyu hayız kanı devam edebilir. Bu hususta bölgelerin iklimi etkili olur. Çünkü adet müddeti, bölgelerin sıcak ve soğuk olmasına göre değişir. Ancak çoğunluk olarak altmış iki yaşında iken kesilir.
(Hanbelîlere göre, iyas (adetten kesilme) zamanı elli yıldır. Bundan sonra gelen kan kuvvetli de olsa, istihaze (illet) kanıdır, hayız kanı değildir.)
106- Adet müddetinin en azı üç gündür (yetmiş iki saattir). En çoğu da on gün, (iki yüz kırk saat)… Bu iki zaman arasında görülecek kanlar, adet kanı sayılır. Bu zaman içinde devamlı olarak kanın gelmesi gerekmez, ara sıra kesilebilir. Örnek: Bir kadın üç gün kan gördükten sonra iki gün kanı kesilse ve arkasından üç gün daha devam etse, bu sekiz günün hepsi adet gününü teşkil etmiş olur.
(Malikî mezhebine göre, ibadetler için adetin en azı diye bir müddet yoktur. Çok az bir zaman içinde görülen kanla adet hali gerçekleşir. Fakat ölüm ve boşanma iddetleri ile istibralar bakımından adetin en az müddeti bir gün veya bir günün bir mikdarıdır. Adetin en çok müddeti ise, gebe olmayan yeni adet görmeye başlamış kadın (Mübtedie) hakkında on beş gün takdir edilir.)
107- İki adet arasındaki temizlik haline Tuhr (Temizlik) hali denir. Bunun müddeti on beş günden az olamaz. Fakat bundan çok olabilir. Tuhr hali aylarca ve senelerce devam edebilir. Böyle temizlik hali devam eden kadına Münteddetü’t-Tuhr (Temizliği devamlı) denir.
(Malikîlerle Hanbelîlere göre, bu hayız arasında kanın kesildiği günlere Temizlik günleri (Yevmü’n-Neka) denir. Hayız olan kadın, bu günlerde temiz sayılır. Diğer adet halinde olmayan kadınların temiz halinde sayılır, onlar gibi ibadet eder. Tuhr’un en az müddeti sekiz veya on veya on yedi gündür. Hanbelîlere göre ise, on üç gündür.)
108- Bazı kadınların adet günleri, sayılan belli günlerdir. Örnek: Her ay beş veya yedi veya dokuz gün adet görürler. Böyle bir kadına “Mu’tade” denir. Bir adet, bir kez meydana geldiği üzre kararlaşmış olabilir. Şöyle ki: Henüz adet görmeye başlayan bir kız, ilk kez sekiz gün kan görse, sonra yirmi iki gün temiz olsa, bu şekilde adeti kararlaşmış olur. Ondan sonra devamlı olarak kendisinden bir hastalık sebebiyle kan gelecek olsa, onun hem adet günleri, hem de temizlik günleri her ay o şekilde hesab edilir.
109- Bazı kadınlarda adet günleri değişik olur. Şöyle ki: Bir ay beş gün diğer ay altı gün adet görebilirler. Bu durumda ihtiyatlı hareket etmek gerekir. Böyle bir kadın, altıncı gün oldu mu yıkanır, namazlarını kılar ve eğer ramazansa orucunu tutar; çünkü bu altıncı gündeki kanın illet (istihaze) kanı olması muhtemeldir. Fakat bu altıncı gün çıkmadıkça, cinsî münasebette bulunamaz, boşanmışsa iddeti dolmuş sayılmaz. Çünkü bu altıncı günün kanı, hayız kanı olmak ihtimali vardır.
110- Bir adetin değişmiş olması için, ona aykırı iki adet hali görülmelidir. Örnek: Her ay beş gün adet gören bir kadın, sonra iki kez dört gün veya iki kez altıgün kan görse, onun adeti beş günden dört güne veya altı güne geçmiş olur.
Sonuç: Adet, bir defa ile yerleşir, iki defa ile değişebilir. Bununla beraber İmam Ebû Yusuf’a göre, adet bir defa ile değişmiş sayılabilir. Buna yeni adetin eskisini bozup onun yerini alması anlamında “Fesh-î adet” de denilmektedir.
111- Belli günler devam eden bir adete aykırı olupda on günden fazla devam etmeyen kanlar, adet kanı sayılır. Bu halde adet değişmiş olur. Örnek: Her ay yedi gün kan gören bir kadın, sonra on gün kan görse, hepsi hayız kanı sayılır. Bu halde adeti yedi günden on güne geçmiş olur. Fakat belli günlerden sonra gelen kan, belli günlerle toplandığı zaman on günden fazla olursa, yedi günden ziyade olan kanlar hayız kanı sayılmaz, İstihaze (illet) kanı olur. Şöyle ki: Böyle yedi gün kan gören bir kadın sonradan on bir veya on iki gün kan görmeye başlarsa, bunun adet edinilmiş yedi günlüğü hayız kanı olur. Sonraki dört veya beş günü istihaze (illet) kanı olur.
Yine: Her ay başından itibaren beş gün adet görmekte olduğu farz edilen bir kadın, bu adeti üzere kan gördüğü gibi, bundan iki gün veya üç gün veya beş gün önce de kan görmüş olsa, bunların hepsi adet sayılır; çünkü adet sayısı on günü geçmemiştir. Fakat kan görme günlerinin tümü bu şekilde on günden fazla olursa, yalnız adeti olan o beş günde gördüğü kan hayız kanı sayılır, adet edindiği günlerden fazla olan bütün kanlar istihaze (illet) kanı sayılır.
112- Adet görmekte olan bir kadından bir hastalık sebebi ile devamlı olarak kan gelecek olsa, onun hayız ve temizlik hallerindeki belli günlerine göre hüküm verilir. Örnek: Her ay başından itibaren on gün kan gören bir kadın, ondan sonra yirmi gün veya altı aydan noksan olmak üzere şu kadar ay ve gün temizlik üzere olsa, onun adeti böyle kararlaşmış olur. Sonra böyle bir kadından devamlı olarak kan gelse, yine eski şekli üzere her ayın ilk on günü hayız, diğer yirmi günü veya şu kadar ay ile günü de temizlik hali sayılır. Fakat temizlik müddeti tam altı ay veya daha ziyade bulunmuş olursa, temizlik müddeti altı aydan bir saat noksan kabul edilir ki, bu müddet, gebelik halinin en az zamanıdır.
Yine: Yeni hayız görmeye başlayan bir kızın adeti kararlaşmaksızın kanı akıp devam etse, her aydan on günü adetine sayılmış olur. Diğer yirmi günü de temizlik müddeti kabul edilir.
113- Bir hastalık veya önemsememe neticesi adet günlerini unutmuş olan bir kadına “Mütehayyire” denir. Böyle bir kadının gördüğü akıntı kesilmeyecek olsa, onun adeti hakkında kuvvetli olan görüşü ile işlem yapar. Kuvveti fazla olan bir görüşe sahib değilse, ihtiyat olan yolu benimser. Boşanmış ise, iddeti için on gün, temizlik müddeti de altı aydan bir saat noksan olmak üzere takdir edilir. Diğer bir görüşe göre: Temizlik müddeti iki ay kabul edilir. Bunun namaz ve oruçları üzerinde ayrıntılı bilgi vardır. Bu konu ile ilgili geniş bilgi, İmam Sarahsî’nin “Mebsûd” isimli kitabında vardır.
114- Adet görme çağına gelen bir kız, ilk kez görmeye başladığı kandan dolayı hemen namazını bırakır ve oruçlu ise, orucunu kaza etmek üzere sonraya bırakır. Evli ise, cinsi ilişkide bulunmaz. Böyle bir kıza “Mübtedi” denir. Bu kan üç günden az bir zaman içinde kesilirse, hayız kanı olmadığı anlaşılır. O zaman bırakıp kılmadığı namazları kaza etmesi gerekir. İmam Azam’dan nakledilen bir görüşe göre, ilk başlayan bu kan üç gün devam edip de hayız kanı olduğu bilinmedikçe, namazı terk etmez ve orucuna da devam eder.
115- Hayız müddeti içinde gelen kan tamamiyle kesilmedikçe, adet son bulmuş olmaz. Bu kan, siyah, kırmızı, yeşilimtrak veya sarı olabileceği gibi bulanık ve toprak rengi de olabilir. Adetini tamamlamış olan bir kadından gelecek akıntı bembeyaz bir renkte bulunur.
116- Bir kadının görmekte olduğu adetini, kocasına karşı inkar etmesi veya gerçeğe aykırı olarak adet gördüğünü söylemesi helal değildir.
Adet görmekte olduğunu söyleyen bir kadın, iffetli ve saliha bir kadın ise, sözü kabul olunur; değilse kabul olunmaz. Ancak doğru söylediğine inandırıcı bir hal olursa, kabul edilir. Mesela, söylediği söz, adetinin başlangıç zamanına rasgelmişse, o halde dediği kabul olunur.
Nifas Haline Ait Meseleler
117- Nifas: Lohusalık halidir ki, en az müddeti yoktur. Çocuk doğuran kadın hiç kan görmeyebilir veya bir gün de görebilir. Nifas halinde en çok kan görme müddeti ise, kırk gündür. Bundan sonra gelen kan, nifas kanı değildir. Bununla beraber bazı kadınlar çocuk doğurduktan sonra, on beş, yirmi veya yirmi beş gün kan görürler. Ondan sonra temizlenmiş olurlar. Bu bakımdan onların nifas müddeti, kanların kesildiği günler kadar olur. Kan kesilince yıkanır ve namaz kılar, oruçlarını tutarlar.
(İmam Malik’e göre, nifasın en çok müddeti yetmiş gün ve İmam Şafiî’ye göre, altmış gündür. Çok kere kırk gün olur.)
118- El ve ayak gibi organları belirmiş olan bir çocuğun düşmesi ile nifas hali meydana gelir ve çoğunlukla kan on veya onbeş gün devam eder. Fakat organları belirmeyen bir düşükten dolayı nifas hali olmaz. Bunun düşmesi ile görülen kan üç gün devam eder. Önce de, en az on beş gün temizlik hali devam etmiş ise, bu kan hayız kanı sayılır. Değilse istihaze (illet) kanı olur.
119- Hayız, nifas ve istihaze halleri, kanın dışarıya çıkması ile bilinir. Onun için çocuk doğuran bir kadından kan çıkmamış olsa, iki imama göre (İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed) nüfesa sayılmaz. Bu itibarla gusl etmesi gerekmez ve oruçlu ise orucu bozulmaz; yalnız abdest alması gerekir. Fakat İmam Azam’a göre, ihtiyat olarak gusletmesi lazımdır.
120- Nifas müddeti olan (kırk gün) içinde görülen temizlik de, nifastan sayılır. Örnek: On gün kan gelip beş gün kesildikten sonra tekrar on gün kan gelecek olsa, bu yirmi beş günün hepsi nifas müddeti sayılır.
(Malikîlere göre, iki kan arasındaki temizlik müddeti yarım ay devam ederse, temizlik hali sayılır. Sonra gelen kan da hayız kanı olur. Temiz günler yarım aydan az devam ederse, bütün günler nifas sayılır.
Şafiîlere göre de, bu temizlik günleri en az on beş gün devam ederse, temizlik hali sayılır. Bu temizlik günlerinden önceki hal, nifas hali ve sonraki görülen kan da hayız olur. Fakat bu temizlik on beş günden az devam ederse, hepsi nifas hali sayılır.
Hanbelîlere göre bu temizlik günleri mutlak surette temizlik hali sayılır. Diğer temiz halde bulunan kadınlara gerekli olan ibadetler, nifas görmekte olan kadına da bu temizlik günlerinde vacib olur.)
121- Bir kadın ikiz çocuk doğursa, nifas müddeti birinci çocuğun doğumundan itibaren başlar, o günden sayılır.
(İmam Malik’e göre, ikiz doğan çocuklar arasında altmış günden az bir müddet geçmiş ise, nifas müddeti birinci çocuğun doğum gününden başlar. Aralarında bundan daha çok bir müddet geçmiş ise, her çocuktan dolayı bir nifas müddeti başlar.
Şafiîlere göre nifas müddeti ikinci çocuğun doğmasından başlar. Birinci çocuğun doğmasından sonra gelen kan, eğer adet zamanına rastlamışsa, hayız kanı sayılır. Rastgelmemiş ise, istihaze kanı olmuş olur.)[/font]
|
|
|
İbadetlerde kadına sağlanan kolaylıklar |
|
Yazar: RasitTunca - 12-26-2019, 02:37 AM - Forum: islamda Kadın ve Aile ve Evlilik
- Yorum Yok
|
 |
İbadetlerde kadına sağlanan kolaylıklar
Namazda kadınlara sağlanan kolaylıklar
1-Beş vakit namaza kadına fraz olmakla beraber, kadınlar cumâ, bayram ve cenâze namazlarından muaf tutulmuşlardır Beş vakit namazı, cemâatle kılmak yerine, evde kılmalarının üstün tutulması, kadına sağlanan başka bir kolaylıktır Hz Peygamber (sav) Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde:
2-"Kadının namazını evinde kılması, dışarda kılmasından daha fazîletlidir" buyurmaktadırlar
3-Kadınların namaz için ezân ve kâmet okuma mecbûriyetleri yoktur
5-Ayrıca kadın, ay hâlinde veya lohusalık günlerinde namaz kılmaz Bu günlere rastlayan namazlar, kılınmış hükmünde olup iâdesi gerekmez Nitekim Hz Peygamber (sav) Efendimiz, Fâtıma bint-i Ebî Hubeyş’e hitâben:
"Hayız gördüğün zaman namazı bırak!" buyurmuşlardır
Oruç ibadetinde kadına sağlanan kolaylıklar
1-Kadınlar, hayız ve nifâs hâlinde oruçlarını tutmazlar Ancak, Ramazân-ı Şerîf Ayı’nda tutamadıkları oruçları daha sonra kazâ ederler Hz Âişe (ranha)’nın bu konuda şöyle dediği rivâyet edilir:
"Biz Rasûlullâh devrinde âdet görüyorduk Namazı kazâ etmekle emrolunmuyor, ancak, tutamadığımız orucu kazâ etmekle emrolunuyorduk"
2- Ramazân-ı Şerîf Ayı’nda hâmile veya emzikli olan kadınların, kendilerine veya çocuklarına bir zarar gelmesinden korkmaları hâlinde oruç tutmamaları mübâhtır Daha sonra bunları, gününe gün kazâ ederler
3- Kadın, altmış gün kefâret orucunu tutarken aybaşı veya lohusalık durumu olursa, orucu keser ve temizlendiği günden itibâren kalan günleri tamamlar
Zekât ibadetinde kadına sağlanan kolaylıklar
Zekât, erkekler gibi zengin olan kadınlara da farzdır Zekât için nisâb miktarı mala sahip olmak gerekir Kadına âid; altın, gümüş, para veya ticâret malı, nisâb miktarına ulaşır ve üzerinden de bir yıl geçerse, kadın, zekât vermekle mükellef olur Amr b Şuayb, babası yoluyla dedesinden şu hadîs-i şerîfi nakletmiştir:
"Yemenli bir kadın, kızıyla birlikte Hz Peygamber (sav)’in yanına gelmişti Kızının kolunda iki tane altın bilezik vardı Allâh’ın Rasûlü (sav) kadına:
"Bunların zekâtını veriyor musun?" diye sorunca, kadın:
"Hayır!" dedi
Hz Peygamber (sav):
"Kıyâmet gününde yüce Allâh’ın bu iki bileziği senin koluna ateşten bilezik olarak takmasını ister misin?" buyurdu
Bunun üzerine kadın, bilezikleri kızının elinden çıkarıp Allâh elçisinin önüne bıraktı ve şöyle dedi:
"Bilezikler, Allâh ve Rasûlü’ne âiddir"
Hac ibadetinde kadına sağlanan kolaylıklar
Kadının hac ibâdetini yapması için, haccın diğer şartlarının yanında, ayrıca yol arkadışının bulunması, boşanma veya ölüm iddetlisi olmaması gerekir Hadîs-i şerîflerde şöyle buyurulmuştur:
"Kadın, yanında mahremi bulunmadıkça, üç günden fazla yolculuk yapamaz"
"Bir kadın, yanında kocası bulunmadıkça hac yapmasın!"
Hac veya umrede ihrâma giren kadınlar, normal elbiseleri ile ibâdet yaparlar Telbiye getirirken seslerini yükseltmezler Hayızlı ve nifâslı kadınların, ihrâma girerken temizlenmek gâyesi ile boy abdesti almaları sünnettir Hadîs-i şerîfde:
"Hayızlı veya nifâslı kadınlar, boy abdesti alır, ihrâma girer ve Beytullâh’ı tavâf etmek dışında haccın bütün menâsikini îfâ ederler" buyurulur
İhrâmdan çıkarken de kadınlar, saçlarının ucundan biraz keserler
Ayrıca sa’y esnâsında kadınların, remel (omuzları silkerek çalımlı yürüme) yapması ve iki yeşil direk arasında koşarak yürümesi gerekmez
Cihâdda kadına sağlanan kolaylıklar
Güçlüklerine rağmen, kadın sahâbîlerin cihâda katılarak geri hizmetlerde bulunduklarını İslâm Târihi’nden okumaktayız
Cihâdın çok büyük ecir kazandırdığını öğrenen kadınlar, erkekler gibi cihâda katılamayışlarına üzülmüşler ve kendileri için cihâdın yerini tutabilecek bir amelin olup olmadığını Hz Peygamber (sav) Efendimiz’e sormuşlar; bunun üzerine Hz Peygamber (sav) Efendimiz; Kadınların cihâdının hacc ve umre olduğunu bildirmişlerdir Bir hadîs-i şerîflerinde:
"Hac, ne güzel cihâddır!" buyurmuşlar ve hac veya umre ziyâreti yapan hanımların, düşmanla cihâda katılmış gibi ecir kazanacaklarını müjdelemişlerdir
|
|
|
Hicâb Ve Kadinlarimiz |
|
Yazar: RasitTunca - 12-26-2019, 12:51 AM - Forum: islamda Kadın ve Aile ve Evlilik
- Yorum Yok
|
 |
HICÂB VE KADINLARIMIZ
Yüce dînimiz kadinlara örtünmeyi, nâmahrem gözlerden sakinmayi emretmistir. Bunun sayisiz hayirlari oldugu hiç kusku götürmez, gün gibi asikâr bir hakikattir. Yuvayi yapan disi kustur ve Allah bu yuva kuran disi kusa, mukaddes ve muhterem öyle bir makam vermistir ki, hiçbir beseri sistem kadini bu denli yüceltmemis, bu denli korumamistir.
Türk Kadini, bu vatan topraginin üzerindeki en nadide ve en kiymetli güldür. Ona uzanan elleri kirar, ona yan bakan gözleri oyariz. Kadinlarimiz bizim iffet, izzet ve herseyimizdir. Türk gibi namuslu bir millet yoktur. Türk kadini kendisine oynanan oyunlarin farkindadir. Bu yüzden tesettür artik günün yeni modasi; itibar ve iltifat edilen Türk Kadin tipi, mütesettir kadin tipidir.
Patrikhane ve diger melanet yuvalari, mevcut uydumakilli siyasetçilere ve iktidarlara nüfuz ederek, onlar üzerinde bir sekilde tesirli olmanin yolunu da buluyorlar. Son zamanlarda gündemde olan ismarlama ilmihâl ve tefsirler meselesi de böyledir. Bir Ibahiyye (haramlari mübah gösteren zihniyet) ilmihali hazirlatmis ve yüzbinin üzerinde bastirarak piyasaya vermisler. Bu tip gayretlerle akillari sira milletin îmânini bozacak, Islâmi tahrif etmis olacaklar. Bunlari okuyacak olanlar genelde islâm düsmani olanlardir. Kalbinde îmân olan bir kisi Kur’ân’in açik ayetlerine nasil muhalefet etsin? Kur’ân tesettürü emredecek, ne idigü belirsiz bir herifin yazdigi ilmihâl müsveddesinde örtünmemek, çiplaklik tavsiye edilecek?..
Bu adamlarin dikkatini hasseten tesettür ve benzeri ahlâkî konulara teksif ettiren, bunda israr ettiren mühim sebepler vardir. Tesettür ve zindiklarca “kaç-göç” diye istihza edilen, “haremlik - selâmlik” usulü, Islâmin temel direklerinden, tevil götürmez emirlerindendir.
Bu ekmel dîn (dahi) ahlâk olmadan revâc (deger, geçerlilik, itibar-i umumî) bulamaz. Dîn koyucunun, yani Allah’in (c.c), tesettür emrindeki hikmet-i tesrîsi budur. Ahlâken tefessüh etmis toplumlarin dîn hayati kendiliginden biter. Kadin ve erkegin korunmalari, masuniyetleri esastir.
Islâm; kadini hanimefendilige, erkegi de beyefendilige layik görür. Kadini ortalik mali, reklâm metai yapmaz. Hiçbir Islâm erkegi de kendi haremini baskalarina takdim ve begendirmeyi aklindan dahi geçiremez. Oysa bu zindiklarin içindeki gizli kavatlik dürtüsü, onlari kadinlarini kiskanmaz hale getirmis ve baskalarini da böyle görmek istemektedirler.
Bunda hiç basari kazanamadiklarini söylemek ise hakikaten güçtür. Kadinlarimizin basini örtenlerinin hatiri sayilir bir kismi, esasta tesettürün anlamini ve hikmetini kavrayamamislardir. Saçlarini simsiki kapatirken dar bir elbise ile vücut hatlarini teshir eden nice zavalli kiz ve kadincagizimiz vardir.
Zokayi enayice yiyenler uydumakilli ve güdük îmânli, asagilik kompleksli kisilerdir. Müslüman, karisinin bir saç telini dahi kiskanir, sakinir. Acaba merhum ve insaallah magfur anneannemin dedigi gibi bunlar domuz eti mi yiyorlarlar? O hayvanin etini yiyenlerin, yedikleri hayvanin tînetine büründüklerini, eslerini kiskanmadiklarini söylerdi ninem.
Türk kadinini Islâm ikliminden uzaklastirmaya, Türk ailesini yok etmeye azimli engereklere karsi tam bir teyakkuz halinde olmaliyiz. Kadinlarimiz tesettüre ayri bir ehemmiyet vermelidirler. Müslüman kadini zaruret hallerinde evinin disina çiktiginda en güzel ve Allah (c.c) rizasina en muvafik sekilde güzelce örtünmeli, zindik yahut cahil takimina (en küçük bir benzerlikle dahi) uymayi asla düsünmemelidir.
Türk erkegi ise, hakiki erkek olmali, esini, yavrucagizini hayvanî istihalara teslim ve teshir etmemelidir. Kizini keppazelik yarismalarina gönderen babalar Türk erkegi olamazlar. Cemiyyet olarak böyle insanlarla iliskimizi derhal kesip, onlari vitir namazinda okudugumuz Kunût Duâ’sinda “ve nahleû ve netrükü men yefcürük” (sana isyan edip durani terkederiz) ahdimize uygun bir yöntemle, yine kendi iyilikleri için tecrid etmeliyiz. Bu ahlâkî karantinanin faydasi büyüktür. Ahlâkî hastaliklar biyolojik hastaliklardan daha önemsiz degildir!
Maras’ta isgalci ordunun Fransiz subayi bir bacimizin tesettürüne el atinca sütçülük yapan ve ismi “Imam” olan asil kisinin hücumuna ugramis, bu vesile Maras’i Kahramanmaras yapmisti. Gelin görün ki, simdilerde aramizda dolasan kendi fransizlarimiz ayni isi farkli yöntemlerle yapiyorlar. Moda rüzgarina kapilmis bazi kadinlarimizdan ise, “Aman canim bu devirde?..” sözlerini isitiyoruz.
Simdilerde hasta olan ve bacilarinin duâsini bekleyen küçük bacim, dünyaya geldiginde muhterem agabeyim (babamdan izin alarak) kendisine “Sûle” adini koymustu. O yillarda muhterem Sûle Yüksel Senler hanimefendinin öncülügünde müthis bir tesettür seferberligi vardi, ve biz buna gibta ediyorduk. Sûle bacim büyüdü ve ismini aldığı ablasi gibi üniversitede tesettür mücadelesinin lideri olduydu. Onlarin verdiği mücadeleye bu günkü bacilarimiz ayni ciddiyetle devam etmelidirler. Kadinlari iflâh olmamis bir cemiyyetin hali yamandir. Bu milletin kadinlari erkeklerinden yüzbinlerce defa daha mühim ve milletin istikbâli onlarin ellerindedir. Sûle’ler neredesiniz? Bacim Sûle, MS isimli hastaligin pençesinde muzdarip, evinden çikamiyor, yemegini dahi validem yediriyor. Sizler de baska bir biçimde mefluç mu oldunuz yoksa?
|
|
|
Fitratin Bir Vasfi Tesettür |
|
Yazar: RasitTunca - 12-25-2019, 09:40 PM - Forum: islamda Kadın ve Aile ve Evlilik
- Yorum Yok
|
 |
FITRATIN BİR VASFI TESETTÜR
İsmin eşyayı manasına göre dönüştürdüğü ilkesi, tesettürün sakladığı kadını, o örtünün cevhere dönüştürmesinde anlamını buluyor. Ve o cevherin değerini koruması, kendini örtmesi ve saklamasıyla ilişkili olarak artıyor.
Eşya ile kurulan ünsiyet, o eşyayı kullanılan yere göre değerli ya da değersiz kılıyor. Ona verdiğimiz isim onun sıfatlarını doğuruyor. Kazandığı her sıfat, onun yerini belirliyor.
Yüce Mevlâ'nın güzel isimlerinden olan el-Settar, ıstılahî açıdan ayıpları örten, örtüleyen, setreden anlamlarına geliyor. Tesettür kelimesi de örtünmek anlamındadır.
İçinde bulunduğumuz bu son zamana kadar şerefli olmanın nişanesi sayılan tesettür, fıtratından uzaklaşmış insanlar için hiç de öyle bir anlama sahip değil.
Oysa toplumların tarihine nüfuz edebildiğimiz ölçüde gördüğümüz o ki, normal olan, genel-geçer olan, aslî olan tesettürdür. Hatta tesettür kimi milletlerde şeref derecesini belirleyen nişane sayılmıştır. Buna mukabil çıplaklık aşağılık alameti, aşağılanma sebebi olarak görülmüş ve tarih boyu neredeyse tüm milletler tarafından kınanmış, ayıplanmıştır.
Kur'an-ı Kerim bize tesettürün “tanınmak ve incitilmemek için tercih edilmesi gereken hayırlı bir yol” (Ahzab, 59) olduğunu bildiriyor. Tanınmak ve incitilmemek!..
Bizi insan olarak yaratan ve insanı tanımlayan, böylelikle fıtratın ne olduğunu bize bildiren; bizi müslümanlar olarak yaratan ve müslümanı tanımlayan, böylelikle İslâm'ı bize öğreten ve bizi üryan olarak yaratan, bize namus ve şerefi aşılayan, sonra bizi örten, ayıplarımızı örten Rabbimiz; mümin kadınların “örtülü” olarak tanınmasını istiyor. Ve böylelikle tanımlanmasını...
Tesettürlü olarak tanınmak, sadece insanlar tarafından tanınmak değil, bütün mahlukat tarafından tanınmaya; incitilmemek vasfı ise sadece insanın zorbalıkları, kabalıklarına maruz kalmamak değil, mahlukatın özenle davranmasına işarettir.
Tesettüre bürünmekle; kendini Hz. Muhammed s.a.v.'e ümmet olarak görmek eş değerdedir.
Tesettürün bir başka hikmeti de kadının kendini korunmalık olarak görmesi, böylelikle onu koruması gerekenlerin ayırdedebilmesini sağlamasıdır.
Bu niyet kadının fıtratını ve bu fıtratın niteliğini belirler. Korunması gereken, bizzat korunmalık olan şey, aynı zamanda kalkan olamaz. O, kıymetli bir cevher olarak, namusun ve şerefin taşıyıcısı olarak korunmayı kabul etmeli ve böylelikle namusu ve şerefi kendisine ziynet edinmelidir.
Fıtrata uygun olan bu hal gerçekleşirse, kadını koruyacak ve ona kalkan olacak kişiler de etrafında olacaktır. Tıpkı Kaynukaoğulları kabilesinde hakarete maruz kalan hanım sahabiye sahip çıkılması gibi kendisine sahip çıkılır.
. . .
Kadın tesettürle (örtünmek) tavsif edilmiştir. Bu vasıf, kadınlığın ne olduğunun öğrenilmesini sağlamış ve kadının fıtratındaki hayânın ve iffetin korunması şu sıfatla belirlenmiştir: Kadın, örtünendir...
|
|
|
Mahremiyet Ve Tesettür |
|
Yazar: RasitTunca - 12-25-2019, 09:32 PM - Forum: islamda Kadın ve Aile ve Evlilik
- Yorum Yok
|
 |
Mahremiyet Ve Tesettür
Insanı yaratan Allah, dünya ve ahiret selametimiz için koyduğu sınırlara uymamızı bizden talep ediyor.
Bu çerçevede dinin meşru saymadığı, yani haram işlerden sakınmamızı emrediyor.
Haram; yani güzel olmayan, yani çirkin olan, yani insanlık onuruyla bağdaşmayan her türlü tutum, davranış...
Dininin belirlediği ölçülere riayet edip düşük sıfatlardan arınanları ise müjdeliyor.
Bu müjdeden nasipdar olmak için özenle korunması gereken sınırlardan biri de mahremiyet. İffetli ve hayâ sahibi olarak yaşamanın anahtarı mahremiyet.
Ve müslüman kadının mahremiyetinin tezahürü tesettürdür, yani örtünmedir...
Yüce dinimiz, güzel ahlâkın insanın fıtrî bir özelliği olduğunu vurgular. Yani insan, yaradılışından iffetli, namuslu, hayâ sahibidir. Allah'ın verdiğine razıdır, başkalarında olana göz dikmez. Kendisinde olanı, mahrem alanını da başkalarına göstermez
Dinimiz, “haram”, “mahrem”, “avret” gibi kelimelerle ifade edilen hususlara hassasiyetle eğilmiş ve bu kavramların anlattığı her ne varsa, onların uluorta sergilenmesini yasaklar. Hususiliğinin korunmasını ve özenle muhafaza edilmesini emreder.
İşte bu, en geniş manasıyla örtünme (tesettür) emridir ve “gizlenmek, saklanmak, korunmak, açıkta ve ortalık yerde bulunmamak” gibi anlamlara gelen bu emrin muhatabı kadın-erkek bütün müslümanlardır.
Tesettürü doğuran ilke olarak mahremiyet
Müslüman, fıtratını yani yaradılış özelliklerini muhafaza ettiği için hayâ sahibidir ve sahip olduğu bu özellik onu bazı şeyleri başkalarının görmesinden ve dikkatini çekmekten sakındırır.
Söz gelimi, müslüman için yaşadığı ev, başkalarının serbestçe muttali olmaması gereken “mahrem” bir ortamdır. Bu sebeple İslâm'da eve “haram” denmiş ve Efendimiz s.a.v., başkalarının evine (mahremiyet bölgesine) izinsiz girmeyi ve başkalarının özel hallerine muttali olmayı yasaklamıştır. Bunu fiilen kendi özel hayatında da titizlikle uygulayan Efendimiz s.a.v., penceresine boydan boya çift kanatlı perde çektirmiş, kapısını da kalın ahşaptan yaptırmıştır.
Bu mahremiyete uyma hassasiyetinin, doğal olarak İslâm medeniyetinin ev ve şehir mimarisine de yansıdığını görürüz. İslâmî mimari, evlerin önünde bulunan ve “hayat” denilen bahçeyi insan boyunu aşan yüksek duvarlarla dışarıdan ayırmış, böylece yabancı bakışların bahçe içindeki günlük hayata sızması engellenmiştir.
Yüce dinimizin öngördüğü bu mahremiyet, sadece evin içiyle dışı arasında cereyan eden bir hassasiyetin ifadesi değildir. Aziz Kitabımız, aynı ev içinde yaşayanların bile birbirlerinin mahremiyetine riayet etmeleri, hizmetçilerin ve çocukların, belli vakitlerde ebeveynin odasına girerken izin istemeleri gerektiğini ifade buyurmuştur:
“Ey iman edenler! Emriniz altında bulunanlar ve içinizden henüz ergenlik çağına girmemiş olanlar, sabah namazından önce, öğleyin soyunduğunuz vakit ve yatsı namazından sonra, yanınıza girecekleri vakit sizden izin istesinler. Bunlar mahrem halde bulunabileceğiniz üç vakittir. Çocuklarınız ergenlik çağına ulaştıklarında, öncekiler (büyükleri) izin istedikleri gibi (her geldiklerinde) izin istesinler...” (Nur, 58-59)
Her yerde herkes için örtünme
Kişinin, ev içi ahvalini yabancı gözlerden saklamak için alması gereken tedbirler nasıl birer “tesettür” ise, toplum içinde mahrem alanımız olan vücudumuzun yabancılara teşhirini önlemek için örtünmek de tesettürdür.
İslâm alimleri, bir müslümanın vücudunun nerelerini kimlere karşı ve nasıl örtülü bulundurması gerektiği konusunu, erkeğin erkeğe, erkeğin kadına, kadının kadına ve kadının erkeğe karşı tesettürü olarak dört başlık halinde ele almışlardır.
Bu bakımdan, tesettür kadın-erkek her müslümanı ilgilendirir. Hiçbir müslüman erkek de tesettürden müstağni değildir.
Bununla birlikte tesettür konusu daha çok kadının erkeğe karşı tesettürü çerçevesinde yoğunlaşmıştır. Tamamen fıtrî, yaratılıştan kaynaklanan sebeplerle kadının tesettürü konusu daha kapsamlı olarak ele alınmıştır. İslâm dininin erkekten farklı olarak kadına daha kapsamlı bu örtünme emrinin altında yatan temel sebep, insan tabiatında var olan ve dinimizin emir ve yasaklarına uygun olarak şekilendirilmesi istenen şehevi arzudur. Bu arzu, kontrol altına alınmayıp terbiye edilmediği zaman birey ve toplumların huzurunu bozacak güçte sonuçlara sebep olmaktadır. İffet, hayâ gibi duyguların gelişmesi bu tehlikeyi bertaraf edecek ve bu duygular ancak tesettür ile belirlenen mahremiyet alanlarında filizlenip gelişebilecektir.
Yüce Rabbimiz erkekle kadını farklı yaratmıştır. Fiziksel güç, soğukkanlılık, metanet, itidal gibi özellikler genel olarak erkekle birlikte anılırken, kadın zarafet, duygusallık, nezaket, şefkat, merhamet gibi özelliklerle donanmıştır. Kadının bu özellikleri ön plana çıkarıldığında, daha doğrusu “teşhir edildiğinde” haberlerde çokça örneğini gördüğümüz türden toplumsal problemler sökün etmekte ve bundan en başta kadınlar olmak üzere bütün toplum zarar görmektedir.
İffet ve temiz toplum
Modern hayat tarzını benimseyen toplumlarda görülen cinsellik temelli suçların, “az gelişmiş” olarak nitelendirilen toplumlara oranla çok daha fazla olması, yukarıdaki tesbiti doğrulayan önemli bir şahittir. Hatta ülkemizde bile şehirlerle daha küçük yerleşim birimleri arasında, ahlâk zafiyetleri ve kadınların maruz kaldığı çirkin muameleler bakımından büyük farklılıklar bulunduğu gözlemlenmektedir.
Bu manzaranın izahını, ahlâkın ve hayâ duygusunun zaafa uğraması yanında, art niyetli emelleri tahrik eden davranış ve giyim-kuşamlarda aramak gerektiğini düşünüyoruz.
Örtünmenin içsel derinliği
İslâm, insanların sadece dışa yansıyan tavır ve davranışlarını ıslah etmekle kalmaz, aynı zamanda ve daha öncelikli olarak insanın iç dünyasını, kalbini kötü düşüncelerden ve kötülüğe kapı açabilecek düşünce ve duygulardan arındırmayı hedefler.
Kadın ve erkeği fıtraten karşı cinse meyilli olarak yaratan Rabbimiz, insan neslinin devamını bu meyile bağlamış ve fakat onun kontrolden çıkmaması için de sınırlar koymuştur.
Bu sınırları “özgürlüğün kısıtlanması” olarak görenler, günümüz Batı toplumlarının geneline hakim olan dejenerasyon ve çürümeyi göz önüne getirmelidir.
Örtünme, müslüman kadın için sadece yabancı bakışlara ve art niyetli yaklaşımlara karşı bir “korunma aracı” değildir. O, kadınla erkek arasında meydana gelmesi her an için mümkün ve muhtemel olan meşru olmayan yakınlığı engellemenin de bir aracıdır. Bu açıdan bakıldığında, örtünmenin şekli de ortaya çıkar. Kadın-erkek arasındaki cazibeyi, çekimi, etkilenmeyi engellemeyen örtünmenin de tesettür olmadığı anlaşılır.
Sözünü ettiğimiz bu yakınlaşmanın önüne geçmek sadece kadının görevi ve sorumluluğu değildir. Erkek de kadın kadar sorumludur. “Mümin erkeklere söyle, gözlerini harama dikmesinler, ırzlarını korusunlar. Çünkü bu daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarından haberdardır.” “Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Ziynetlerini (süslerinin takılı olduğu boyun, kulak, baş, kol ve bacak gibi yerlerini) açıp göstermesinler... ” (Nur, 30-31) ayetlerinde hem erkeklere, hem kadınlara haramdan sakınmanın emredilmesi, her iki cinsin aynı derecede hassasiyet göstermesi gerektiğini ortaya koyar. İffetli ve temiz bir toplum oluşturmanın tek yolu budur.
Onlar tartışmadılar, uyguladılar
Tesettür ayetinin inişinden önceki dönemde kadınlar başlarının yarısını örter, başörtüsünün uçlarını arkadan bağlar, boyun ve gerdan kısımlarını açıkta bırakırlardı. Ayrıca ev ve dışarı ortamlarında kadınlarla erkekler karışık bir halde bulunurdu.
Tesettürü emreden yukarıda geçen (Nur, 31) ve “Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına, (ihtiyaçları için dışarı çıkacakları zaman) dış elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle...” (Ahzab, 59) ayetleri ile hem erkekler, hem kadınlar harama bakmaktan sakındırıldı, mahrem olmayan erkeklerin yanında kadınların başörtülerini yakalarının üzerine kadar indirerek boyun ve gerdanlarını kapatmaları ve sokağa çıktıklarında da dış elbiselerini üzerlerine almaları emir buyuruldu.
Yine Nur suresi 31. ayette buyurulduğu gibi, “...gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar” emriyle, kadınların dikkatleri üzerlerine çekecek şekilde yürümemeleri ihtar edilmiş ve tesettürle hedeflenen şeyin yalnızca şeklî bir düzenleme olmadığı ortaya konmuştu.
Tesettür emri inzal buyurulup da Efendimiz s.a.v. tarafından tebliğ edildiğinde, erkekler evlerine gelip eşlerine bu ayeti haber verdiler. Sahabi hanımlar da vakit geçirmeden çarşaf gibi şeyleri kenarlarından yırtarak başlarını ayette belirtildiği gibi örttüler.
O günden sonra tesettür müslüman kadının ayrılmaz bir parçası olmuş, onun saygınlığını, iffet ve izzetini temsil eder olmuştur.
İç-dış bütünlüğü
Dünya hayatı ne kadar garip bir seyirle ilerliyor... Geçen bir kaç asırda anlamlı, önemli, şerefli, kıymetli ne varsa zihinlerde tam zıddıyla yer değiştirmiş durumda. Bu pervasız değişim günden güne ahlâkımızın en kıymetli yerine sirayet ediyor.
Ahlâkın en eldeğmemiş yeri, elbette kolaylıkla nüfuz edilebilecek bir yer değildir. Bu, birinin canı her istediğinde yapabileceği bir şey değil. Bu durum için şu örnek verilebilir: Manaya müdahele etmek, onu yıpratmak, onu ifade etmek için kullanılan kelimelere zarar vermekle gerçekleşiyor. Dolayısıyla İslâm için önemli bir değer de zahir, yani görünüştür. Mana ve niyet gibi batınî haller karşısında görünenin/görünüşün bir önemi yok, demek abestir. İkisinin birbirini doğurduğu ve doğruladığı unutulmamalıdır. Tesettür gibi son derece ciddi ve ehemmiyetli bir hadiseye “zahiri durumdur” “manadan habersizlerin işidir” gibi cümleler kullanarak saldırmaya çalışanlar, kendi durumunda anlamlı bir şey göremeyip kalplerinin temiz olduğu vehmine sarılanlardır.
Nasıl ki, oruç hem zahiren iç organlarımızı temizliyor ve bizi bir disipline sokuyor, hem de batınen nefsimizi tutarak ruhumuzu temizliyorsa; tesettür de aynı şekilde hem zahiri hem de batıni olarak bizi örtüyor. Sözün özü, tesettür zahiren her nereyi örtüyorsa, içimizde de o yerlere mukabil gelen manevi/batıni yerlerimizi örtüyor, oradaki ayıpları örtüyor ve gizliyor.
Örtüsüz çağ
Günümüzde ise tesettür Allahu Tealâ'nın en çok konuşulan, tartışılan emirlerinden biri haline gelmiştir. Sebebi ise, insanı hiç düşünmeksizin örtünmeye sevk eden iffet duygusunun zafiyete uğramış olmasıdır.
Bir refleks olarak utanma duygusuna sahip olduğu zaman, insan, dininin yol göstermesiyle nelerden nasıl sakınacağını bilmiştir. Allah Tealâ'nın çok açık emirlerini anlamakta zorlanmamıştır. Fakat arzuların erdeme galip olduğu zamanlarda -ki günümüz koşullarını belirleyen durum budur- emre isyan etmek, kabul etmemek veya arzulara uygun yorumlayarak tahrif etmek yolu seçilmiştir.
Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuşlardır: “Fitneler, tıpkı (kamışlardan örülen) hasır gibi, (insanların kalbine) çubuk çubuk atılır. Hangi kalbe bir fitne nüfuz ederse, onda siyah bir leke oluşur. Hangi kalp de onu reddederse onda beyaz bir benek hasıl olur. Böylece iki ayrı kalp ortaya çıkar: Biri cilalı mermer gibi bembeyazdır; dünyalar durdukça buna hiçbir fitne zarar veremez. Diğeri ise, alaca siyahtır. Tepetaklak duran testi gibidir; bu kalp, ne iyiyi iyi bilir, ne de kötüyü kötü. O, hevadan (nefsani arzulardan) kendisine ne içirilmişse, onu (hak veya batıl) bilir.” (Müslim)
Bu rivayette dikkat çekmek istediğimiz mühim bir nokta var: Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz, fitneye bulanmış ve böylece kararmış kalbin, kendisine benimsetilmiş değerler dışında başka bir şeyi kabul etmemesini anlatırken bir kelime kullanıyor: “İçirilmiş”
Bu kelimeyi, vücuda alınan bir sıvının çabucak kana karışması ve insanın hücrelerine nüfuz etmesi olarak anlamak yanlış olmaz. Efendimiz s.a.v. bu kelimeyi kullanmakla, hevadan kaynaklanan değer yargılarını benimseyen kalbi, bir anlamda şartlanmışlıkla tavsif etmiş olmaktadır. Böyle bir kalbin, iyiyi kötüden, ma'rufu münkerden ayırt etmesini beklemek zordur.
Kalplerin safiyetini yitirmesi sonucunda da hayâsızlık yaygınlaşmıştır ve nâmahremden utanmak yeni nesiller için anlaşılması zor, garip bir davranış kabul edilmiştir. Aksine giyinik veya çıplak olarak kendini güzelleştirip mahrem olmayanlara göstermek, teşhir etmek, desteklenen, rağbet edilen bir davranış olmuştur.
Utanma duygusunun ortadan kalktığı bir dünya insanî olan değerlerini kaybetmektedir. Mahremiyetine sahip çıkmayan insan saygınlığını yitirmekte, hayatta kalabilmek için acımasız bir şekilde bencilleşmektedir. Bu durumun ne bireye, ne topluma bir faydası olacak ve zulme maruz kalan dünyanın mahvına yol açacaktır.
Buna razı olmak, en güzel şekildeki yaratılıştan, hayvanlar gibi, hatta onlardan daha aşağı olmaya razı olmak demektir. Fakat bu yalnızca insanın rızası olacaktır, Cenab-ı Mevlâ'nın değil..
Müslümanın gaye edindiği rıza ise insandan değil, Allah'tandır. Allah'a teslim olanlar, her çağda ve her şartta yalnızca O'nun rızasına yönelecek, mahremiyet sınırlarına riayet ederek korunmaya, fitneden uzak durmaya imkan bulacaklardır.
Modern Toplum ve Kadın
Batılı toplumlar, aile kurumunu toplumun temel yapıtaşı olmaktan çıkarmış ve oluşan boşluğu da yuva, kreş, anaokulu gibi kurumlarla doldurmuştur. Ancak kurdukları bu model sağlıklı sonuçlar vermemiştir.
Bu toplumlarda gençlik dönemi en hassas ve en bunalımlı dönem olmuştur.
Ardından gelen orta yaş dönemi de gençlik döneminden farkı olmayan özellikler sergiler. Batılı psikologlar “orta yaş bunalımı” dedikleri bir rahatsızlıkla uğraşıyorlar.
Ya yaşlılık dönemi? Belli bir yaşın üstündeki kişilerin artık hayattan zoraki olarak kopartıldığı, gençlere ayak bağı olmaması için genellikle huzur evlerine hapsedildiği bu modern hayat tarzı için ne söylenebilir
Bütün bunlar kadının aslî/fıtrî fonksiyonundan uzaklaştırılmasının, yani aile kurumunun işlevsiz hale dönüştürülmesinin sonucu olarak görülmelidir.
Bu söylediklerimize bir de bu toplumlarda evinden koparılmış kadınların yaşadığı çok yönlü problemleri eklemeliyiz elbette. Merhametten, şefkatten, sevgi ve saygıdan eser taşımayan modern hayat tarzının en acımasız yüzüyle tek başına karşılaşmak durumunda bulunan kadın için, ayakta kalabilmenin iki yolu var: Ya büyük bir değişim gösterip kadınlık fıtratını büyük ölçüde kaybecek ya da her türlü istismar ve kullanılmayı kabullenecek. Üçüncü şık ise büyük bir bunalım...
Meseleye örtünme-açılma bağlamında baktığımızda ise karşımıza şu manzara çıkıyor: Batılı/Batılılaşmış kadın, özgürleşmek adına üzerindeki örtüleri öyle bir fırlatıp atmıştır ki, günlük hayatta erkeklerin bile açmadığı (hatta açmaktan utandığı) yerlerini bile açıkta bırakmıştır. Açılmadaki bu kararlılığı sebebiyle, giyindiği zaman bile vücudunu belli edecek elbiseleri tercihte ısrar, Batılı/Batılılaşmış kadının karakteri haline gelmiştir.
İlginçtir ki, sonuçta bu özgürlüğün ceremesini en acı biçimde çeken de yine kadındır
Bu gerçeği iki çarpıcı örnekle açıklayalım:
İsveç bir refah devleti. Vatandaşlarını koruyan yasaları, kadın hakları konusundaki öncü tavırları ile diğer Avrupa ülkeleri arasında da sivrilen bir ülke. Parlamentosunun ve bakanlar kurulunun yarıya yakını kadın. Kadın-erkek eşitliğini gözetmek amacı ile kurulan özel bir daire, görevli bir hakem (ombudsman) bile var.
Ama bu ülkede yine de yeterince korunamayan, ezilen, dövülen, öldürülen kadınlar, genç kızlar var. İstatistiklere göre, her 10 dakikada bir kadın fiziksel şiddet ile karşı karşıya kalıyor ve her yıl 52 kadın fiziksel şiddetin sebep olduğu ağır yaralanmalar sonucu hayatını kaybediyor. İsveçli kadınların yüzde 40'ı kadınlara yönelik şiddetin kurbanı. İsveç nüfusunun yalnızca 8 milyon olduğu göz önüne alınırsa, kadınlara yönelik şiddetin İsveç'te büyük bir sorun olduğunu görmek hiç de zor değil.
İsveç'te cinsel suçlar nedeniyle polise yapılan ihbarların sayısı 2001 yılında 9162. Aynı suçtan 1975 yılında 2875 ihbar yapılmıştı. Yani “modern dünya”da 25 yılda suç oranında artış yüzde 200.
Norveç'te de durum aynı. Zengin bir ülke. Demir madenleri, petrolleri var. Bazı petrol bölgelerini kullanmıyorlar, onları gelecek kuşaklara bırakmışlar. Yani kimsenin iş-aş derdi yok. Sağlık sorunu yok. “Eh bu ülkede herkes mutlu ve müreffeh” diyorsanız yanıldınız. En çok intiharlar Norveç'te. Kadınların en çok dövüldüğü ülke Norveç. En çok alkoliğin olduğu ülke de Norveç. Yani varlık içinde yokluk çeken Norveç'te cinsel suçlar, tacizler de üst düzeyde.
Neden acaba?
Etiketler:Mahremiyet ,Ve ,Tesettür,ya settar,örtünme,basörtüsü,esarp,kadin,bayan,kiz,islamda kadin
|
|
|
|