| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
Haccın Yasakları ve Çeşitli Meseleler |
|
Yazar: RasitTunca - 04-21-2020, 08:04 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Haccın Yasakları ve Çeşitli Meseleler
Hac veya Umre için ihrama girmiş olanların din yönünden yapmaları yasak olan şeylere “Cinayetü’l-Hac = Hac Yasakları” denir. Burada kasıd, yanılma, hataya düşme ve unutma birdir.
(Şafiîlerce hata ve unutma cezası bağışlanmıştır.)
Hac ve Umre’ye ait yasaklar (cinayetler) şu beş kısma ayrılır:
1)Yapılmalarından dolayı yalnız birer dem (koyun veya keçi) kurban edilmesi gereken cinayetler.
Büluğ çağına ermiş olup da ihrama girmiş bulunan bir kimsenin bir uzvuna (organına) tamamen veya bir uzvu mikdarı olacak şekilde değişik yerlerine hoş kokulu bir şey sürmesi, başına kına yakması, yağ sürünmesi, tam bir gün akşama kadar dikişli bir elbise giyinmesi veya başını örtülü bulundurması, başının en az dörtte birini traş ettirmesi, fazla tüylerini gidermesi, tırnaklarını kesmesi, haccın vaciblerinden birini (mikatta ihrama girmeyi) terk etmesi, cünub veya haiz olarak kudüm veya veda tavafı yapması veya abdestsiz olarak ziyaret tavafında bulunması gibi…
Kıran haccında bu yasaklardan biri yapılırsa, iki ihramın hürmetini korumak için iki kurban (dem) gerekir.
Böyle irade ile yapılmalarından dolayı kurban kesilmesi gereken şeylerden biri, bir zaruret ve illet sebebiyle yapılsa, bu işi yapan serbest kalır; dilerse Harem’de bir kurban keser, dilerse istediği yerde üç gün oruç tutar, dilerse altı fakire birer fitre mikdarı sadaka verir. Bu sadakanın Mekke fakirlerine verilmesi daha faziletlidir. Verilecek bu sadakada temlik caiz olduğu gibi, ibahe (ikram suretiyle yemek yedirme) de caizdir. İmam Muhammed’e göre ibahe caiz değildir.
2) Yapılmasından dolayı Bedene (deve veya sığır) kurban edilmesi gereken cinayetler:
Bunlar, Arafat’da vakfeden sonra daha traş olmadan veya saçları kısaltmadan önce kurulan cinsel ilişki ile ziyaret tavafını cünub, hayız veya nifas hallerinde yapmaktan ibarettir. Bununla beraber herhangi bir tavaf, taharet haline yeniden yapılırsa cezası düşer.
Arafat’da vakfeden sonra saçları traşdan veya kısaltmadan önce, bir mecliste cinsel ilişki tekrarlansa, yalnız bir Bedene (deve veya sığır) gerekir. Meclis değişecek olsa, birinci ilişkiden dolayı bir Bedene (deve veya sığır), diğerlerini için de dem (koyun) gerekir. Çünkü birinci ilişkide tavafa noksanlık gelmiştir. Böyle noksan bir tavaf için de “Dem” yeterli olur. Fakat traş olduktan sonra veya saçları kısalttıktan sonra, ziyaret tavafının tamamından veya ilk dört şavtından önce ilişkide bulunsa, yalnız bir koyun kesmek yeterli olur. Buna göre, ziyaret tavafının tamamından veya dört şavtından sonra kurulacak ilişki ile ceza olarak ne bedene ne de dem gerekir.
3) Her birinin yapılmasından dolayı yarım sa’ (bir fitre mikdarı) beşyüz yirmi dirhem sadaka verilmesi gereken cinayetler.
Bunlar, İhramda bulunan bir kimsenin uzuvlarından (organlarından) birinin az bir kısmına hoş kokulu bir şey sürmesi, bir günden az dikişli elbise giymesi veya başını örtmesi, başının dörtte birinden azını traş etmesi, yalnız bir tırnağını kesmesi, başkasını traş etmesi, başkasının tırnağını kesmesi, abdestsiz olarak Kudüm tavafı veya Veda tavafı yapması gibi şeylerdir.
Tedavi için hoş kokulu şey kullanılması, ceza gerektirirse de, zeytin yağı gibi bir yağ kullanılması ceza gerektirmez.
Kırık bir tırnağı koparmak da caizdir; çünkü bunda büyüme hali kalmamıştır.
4) Her birinin yapılmasından dolayı bir fitre mikdarından, yarım sa’dan (beş yüz yirmi dirhem buğdaydan) az bir sadaka verilmesi gereken cinayetler (yasaklar):
Bunlar, İhramda bulunan kimsenin çekirge öldürmesi, kendi üzerinde bulunan biti öldürmesi veya onu yere atması, başkasının üzerindeki biti öldürmesi için onu göstermesi gibi işlerdir.
İhramde iken bunlardan birini yapan kimse, dilediği bir mikdar sadaka verir.
Öldürülen bitler üçten çok ise, bir fitre mikdarı sadaka verilir. Yolda görülen bir biti öldürmek yasak değildir, bunun için cezası yoktur. Çünkü bu, aslında eziyet veren bir hayvan olduğundan öldürülmesi caizdir.
İhramda bulunan kimse, ihramdan çıkıncaya kadar hazin, perişan ve mütevazı bir hal içinde ihtiyacını Yüce Allah’a arzetmesi gerektiğinden üste başa düzen verilmemesi biri kulluk ve ihtiyaç nişanının bir ifadesi olur.
5) Her birinin yapılmasından dolayı bedel değer ödemek (Zıman) gereken yasaklar (cinayetler)dir.
Bunlar da ihramda bulunanın av hayvanlarını öldürmesinden veya Harem Bölgesindeki yaş ağaçları ve yeşil otları kesip koparmasından ibarettir. Bunun için İhramda olan kimse (muhrim), gerek Harem Bölgesinde ve gerek Harem dışında hiçbir kara hayvanını öldüremez ve öldürülmesi için de onu başkasına gösteremez.
Yine, ihramda olan bir kimse, Harem bölgesindeki yaş ağaçları ve yeşil otlan kesemez. Bunlan yapınca, kıymetlerini öder.
Şöyle ki:
Öldürülen hayvan eti yenmeyen hayvanlardan ise, onun cezası bir koyun veya keçi kurban etmekten ziyade olmaz. Fakat eti yenilir hayvanlardan ise, öldürüldüğü yerdeki kıymeti, iki adalet sahibi kimse tarafından belirlenerek tamamen sadaka verilir. Eğer bu kıymet bir fitre mikdarından az ise, buna karşılık bir gün oruç tutmak da yeterlidir.
Bununla beraber kıymeti bir kurban değerine eşitse, yasağı işleyen serbesttir. Dilerse bu kıymet karşılığında fakirlere dağıtılmak üzere fitre mikdarı buğday, arpa ve hurma alır. Dilerse her fitre mikdarı karşılığında birer gün oruç tutar. Bu oruç değişik zamanlarda da tutulabilir.
Öldürülen hayvan av için öğretilmiş doğan ve köpek gibi bir hayvan ise, sahibine öğretilmiş olduğuna göre kıymeti ödenir. Ayrıca öğretilmemiş olduğuna göre de fakirlere kıymeti sadaka olarak verilir.
Ağaçlara ve otlara gelince, bunlara kendiliğinden bitmiş olup kimseye ait değilse, Harem Bölgesinin hakkını korumak için kıymetleri sadaka olarak verilir. Fakat bir kimsenin mülküne ait ise, birer kıymetlerini de sahiblerine vermek gerekir.
Harem Bölgesindeki bir ağacın yalnız yapraklarını almak, ağaca zarar vermezse caizdir. Bundan dolayı ceza gerekmez.
Hac İle Umrenin Yasaklarına Dair Çeşitli Meseleler
61- Bir hayvan ayağını kırmak, bir kuşun kanadını kırıp onu uçamaz hale getirmek, bir kuşun yumurtasını kırmak, ihramda olan kimse için, o hayvanı veya kuşu öldürmek hükmündedir.
62- Bir hayvanın tüylerini ve kıllarını kesmek veya kaçıp kurtulmasına engel olmayacak bir şekilde bir uzvunu (organını) kesip kırmak da, onun kıymetine getireceği noksanlık mikdarını sadaka vermeyi gerektirir. Eğer bu şekilde hayvanın yaralanması sonunda hayvan iyileşirse, ceza vermek gerekmez.
63- İhramda olan kimsenin avladığı hayvan kendiliğinden ölmüş olursa yine cezayı gerektirir. Çünkü hayvanı ele geçirmesi, onu yok etme sayılır.
64- İhramda olanın av hayvanını satın alması da yasaktır. Çünkü o hayvan, ihramda olan kimse için kıymeti bulunan bir mal sayılmaz.
Fakat ihramda bulunmayan kimsenin kendisi için veya ihramda olanın emri bulunmaksızın onun için harem dışında avlamış olduğu hayvanın etinden kendisi yiyebileceği gibi, ihramda olan da yiyebilir.
65- İhramda olan kimse, tavuk ve koyun gibi, yaratılış gereği olarak kaçıp ürkmeyen evcil hayvanları kesip yiyebilir. Fakat karadaki av denilen yabanî hayvanları kesecek olsa, onun etinden kendisi de başkaları da yiyemez. Çünkü bu ölü (besmelesiz kesilmiş) yerindedir. Deniz kuşlarını da avlayamaz; çünkü bunlar aslen kara hayvanıdır. Bunları öldürmek cezayı gerektirir.
66- Harem Bölgesinde öldürülen av, İki İmam’a göre, ölü (Besmelesiz) hükmündedir. Bunu öldüren ihramlı, onun etinden yese istiğfar etmesi gerekir. İmam Azam’a göre, cezasını ödedikten sonra etinden yese, yediği mikdarın kıymetini sadaka olarak vermesi gerekir.
67- Harem bölgesindeki bir avı atıp vurmak yasak olduğu gibi, Harem’de olan kimse de Harem dışındaki bir ava atıp onu vuramaz. Bunların ikisi de haramdır. Çünkü Harem’deki av güvence altındadır. Harem dahilinde olan kimse de, dışandaki ava bir şey atmaktan yasaklanmıştır.
68- Mekke’nin Harem bölgesindeki av hayvanlarını avlamak, kendiliğinden bitip yetişen yeşil otlarını koparmak, yine kendiliğinden yetişmiş yaş ağaçları kesip koparmak yalnız ihramda olana değil, olmayana da helâl değildir. Onun için Mekke halkından ihrama girmemişler için bunları avlamak veya koparıp kesmek, kıymetini ödemeyi (fakirlere sadaka olarak vermeyi) gerektirir. Bunun karşılığında muhrim (ihramda olan) gibi oruç tutmak yeterli olmaz. Çünkü işleri yapmak, ihramda bulunmayan Mekkeli hakkında bir boçlanmadır, keffaret değildir. İhramda olmayanın böyle bir şeye yol gösterip yardımcı olması da günahtır. Fakat bu hareketinden dolayı kendisine bir borç ödeme cezası gerekmez.
69- Harem bölgesinde hayvanları otlatmak ve kendiliğinden biten otları biçmek helâl değildir.
Fakat Mekke samanı denilen “İzhir” otu ile mantarları kesip toplamakta bir sakınca yoktur.
Yine, kurumuş ağaçları kesmek, bir ağacın kırık bir dalını koparmak caiz olduğu gibi, ekilmiş ekinleri ve sebzeleri kesip toplamak da helâldır. Aynı zamanda insanların yetiştirdiği cinsten olup da kendiliğinden biterek yetişen ağaçları da kesmek helâldir.
Yalnız insanların yetiştirdiği cinsten olmayıp da, kendiliğinden biten ağaçları kesmek cezayı gerektirir. O da bu ağacın kıymetini ödemekten ibarettir.
70-İhramda bulunan birkaç kişi, bir av hayvanını öldürecek olsa, İmam Azam’a göre, bunlardan her birine tam bir ceza gerekir.
(İmam Şafıîye göre, hepsine yalnız bir ceza gerekir. Aynı şekilde ihramda olmayanların Mekke’de Harem Bölgesinde öldürecekleri bir av hayvanından dolayı da yalnız bir ceza gerekir.)
71- Bir kimsenin yapmış olduğu cinayetlerin cinsleri ve meclisleri bir olursa, bir ceza yeterlidir. Fakat cezaların cinsleri ve işledikleri yerler değişik olursa, ceza da ona göre çok olur.
Örnek: İhramda olan bir kimse, bir zaruret olmaksızın bir mecliste birkaç uzvuna (organına) hoş kokulu bir şey sürse veya bir elinin veya bir ayağının veya iki eli ile iki ayağının tırnaklarını keserse, hepsi için bir “dem” (bir koyun kurban etmek) yeterli olur. Eğer bir elinin veya bir ayağının iki veya üç parmağını kesse, her tırnak için fitre miktarı sadaka vermek gerekir.
Bunların kıymeti bir kurban kıymetine denk olursa, ihramda olan kimse bundan dilediği kadar noksan bir şey sadaka verebilir.
Yine, bir elinin beş tırnağını kestikten sonra, henüz keffaret vermeden aynı mecliste diğer elinin beş tırnağını da kesecek olsa, yine yalnız bir dem (bir koyun kurban etmek) yeterlidir. Fakat bir mecliste veya başka başka meclislerde ellerinin tırnaklarını kesip başını traş ettirse ve bir uzvuna da hoş kokulu bir şey sürse, yapmış olduğu bu yasaklardan her biri için ayrıca bir kurban gerekir. Çünkü yasakların cinsi değiştiği gibi meclis de değişmiştir.
72- İhramda olan bir kimse, hastalık gibi bir özürden dolayı gündüzleri bir müddet dikişli elbise giyip geceleri çıkaracak olsa, bundan dolayı ceza olarak bir kurban yeterli olur.
Fakat bu hastalık gittikten sonra başka bir hastalıktan dolayı tekrar böyle dikişli bir elbise giyecek olsa, bunun için de ayrıca bir kurban gerekir.
73- İhramda bulunan bir kadının eline kına yakması kurban kesmeyi gerektirir. Erkeklerin sakallarını kına ile boyamaları ise sadaka vermeyi gerektirir, kurban değil.
74- Arafat’da vakfeden önce, bir insanın guslü gerektirecek şekilde ön veya arka yönde ailesi ile yapacağı temastan dolayı hac bozulur ve ceza olarak ertesi sene kaza etmesi gerekir. Bununla beraber bu bozulan hac da noksan bırakılmayıp tamamlanır. Yapılan yasak işten dolayı da bir kurban kesmek gerekir.
(İmam Şafiîye göre, bir bedene (deve veya sığır) kurban etmek gerekir.)
75- Hac için ihrama geren zevc ile zevce, Arafat’da vakfeden önce cinsel ilişki kursalar, her ikisi de aynı şekilde cezalanırlar. Her birine bir dem (bir koyun) kurban etmek gerekir. Ertesi yıl ihrama girdikleri zaman biribirlerinden ayrılırlar, başka başka yollardan giderek Arafat’da durur ve bozulan haclarını kaza ederler. Birbiriyle ilişki korkusu olunca, böyle birbirlerinden ayrı yürümeleri mendubdur.
76- Şehvetle bakmak, öpmek ve okşamak veya iki yoldan biriyle olmaksızın cinsel ilişki kurmak haccı bozmaz, meni gelmiş olsa bile… El ile meni getirilmesi ceza olarak kurban kesmeyi gerektirir. Uykuda rüyalanmadan (ihtilâmdan) dolayı bir şey gerekmez.
77- Umre için ihrama giren kimse, henüz tavafın dört şavtını (devrini) yapmadan cinsel ilişkide bulunsa, umresi bozulur. Bununla beraber bu umreyi tamamlamaya devam eder ve ceza olarak bir koyun kurban eder. Sonra da bu bozulan umreyi bir vacib olarak kaza eder. Tavafın dört şavtından sonra cinsel ilişkide bulunsa, umresi bozulmaz, yalnız bir kurban kesmesi gerekir.
78- İhramda olan kimsenin zarar veren karga, çaylak, akrep, yılan, fare, sinek, karınca, pire, kene, arı, kertenkele, kelebek gibi av cinsinden olmayan ve insanın bedeninden doğmayan böcekleri ve üzerine saldıran köpeği ve yaratılışında eza bulunan kurt gibi herhangi yırtıcı bir hayvanı öldürmesi bir ceza gerektirmez.
79- İhramda bulunan bir kimse, ihramdan çıkmak kasdı ile bir çok av hayvanını vurup öldürecek olsa, yalnız bir dem (ceza olarak bir koyun kesmek) gerekir. Çünkü bu iş, cinayet işlemek kasdı ile değil, ihrama son verme niyetiyle yapılmıştır.
80- İhramda bulunan kimsenin yanındaki kafeste olan kuşu veya evinde olan bir av hayvanını salıvermesi gerekmez. Çünkü bu durum, av hayvanına saldırı sayılmaz.
(İmam Şafiîye göre, böyle hayvanları salıvermek gerekir. Çünkü avı mülkte tutmak, ona saldırı demektir.)
|
|
|
Namazda Mekruh Olan Şeyler (Namazın Mekruhları) |
|
Yazar: RasitTunca - 04-21-2020, 07:48 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Namazda Mekruh Olan Şeyler (Namazın Mekruhları)
Namazda yapılması hoş karşılanmayan davranışlara "namazın mekruhları" denir. Genel olarak namaz için öngörülmüş bulunan biçimsel yapıya aykırı olan davranışlar ile namazın gerektirdiği saygı, tâzim, tevazu, boyun bükme ve sükûnet haline de aykırı olan ve namazda kalbi meşgul edecek ve insanı ibadetin gerektirdiği kalp huzurundan ve huşûdan alıkoyacak davranışlar mekruh sayılmıştır. Namaz esnasında elbiseyle veya vücudun bir yeriyle oynamak gibi namazla ilgisi olmayan ve onunla bağdaşmayan bir hareketin yapılması mekruhtur. Çünkü bu şekildeki davranışlar namazın biçimsel yapısına aykırıdır ve aynı zamanda namazın gerektirdiği saygı ve tâzim vaziyetiyle de bağdaşmamaktadır.
Bunun yanında namazın vâciplerinden ve sünnetlerinden birini terketmek de mekruh sayılmaktadır. Namazın vâciplerinden birini, meselâ Fâtiha sûresini okumayı kasten yani bilerek ve isteyerek terketmek tahrîmen mekruhtur. Bir vâcibin terkedilmesi sebebiyle tahrîmen mekruh olan bu namaz esas itibariyle sahih yani geçerli olup kişiden namaz borcunu düşürür ise de iade edilmesi yani yeniden kılınması vâciptir.
Namazın sünnetlerinden birini, meselâ Sübhâneke okumayı, rükû veya secdelerdeki tesbihleri kasten terketmek mekruhtur. Namazın sünnetlerinden birini terketmek, genel olarak tenzîhen mekruh olmakla birlikte, tenzîhen mekruh sayılan şeylerin bir kısmı tahrîmen mekruha yakındır. Meselâ müekked bir sünneti terketmek, bir vâcibi terketmek derecesine yakın bir mekruhluğu (kerâhet) ifade eder. Müstehap (mendup) olan bir şeyi terketmek ise mekruh olmayıp daha iyi ve faziletli olanı terketmek (terk-i evlâ) sayılır.
Namazda mekruh sayılan şeyler şunlardır:
1. Bir zararın giderilmesi veya namazın tamamlanması amacı olmaksızın namaz dışı bir davranışta bulunmak. Meselâ alnın secde mahalline yerleşmesini engelleyen sarık vb. şeyleri çekmek namazın tamamlanması amacı taşıdığından ve akrep gibi zararlı hayvanları öldürmek de bir zararın giderilmesi amacı taşıdığından mekruh sayılmamıştır. Buna karşılık parmak çıtlatmak, giysisinin kolunu kıvırmak, bunu gerektiren bir özür olmadığı halde -peş peşe olmamak üzere- birkaç adım yürümek, sinek vb. haşeratla meşgul olmak gibi davranışlar mekruhtur. Namaz dışı davranış amel-i kesîr (bk. Namazı Bozan Şeyler) boyutuna varırsa namaz bozulur.
2. Namaza ilişkin fiilleri özürsüz yere, namazın sünnet ve âdâbına uymaksızın yerine getirmek. Meselâ bir özrü olmaksızın duvar, direk, baston vb. bir şeye hafifçe yaslanmak; daha dizleri yere koymadan elleri yere koymak, secdeden kalkarken dizleri ellerden önce kaldırmak; oturuşlar esnasında bağdaş kurmak veya dizleri dikmek; kıyam esnasında elleri yana bırakmak; erkekler için secde esnasında kolları tamamıyla yere yapıştırmak böyledir.
3. Kıyam, rükû ve secde aralarındaki tekbir ve zikirleri kendi yerlerinden sonraya bırakmak. Meselâ kıyamdan rükûa vardıktan sonra “Allahüekber” demek, rükûdan doğrulduktan sonra “Semiallahu limen hamideh” demek mekruhtur. Rükû tekbiri alınmaya ayakta iken başlanmalı, rükûa varırken bitirilmelidir. Söz ile fiil eş zamanlı olmalıdır.
4. Namazda esnemek, gerinmek ve boğazı açıyormuş gibi yapmak. Mümkün olduğunca esnemeyi önlemeye çalışmalı, esnemek durumunda kalınca sağ el ile ağzı kapatmalıdır. Nezle vb. sebepten burnu akan kişi, burnunu mendille siler. Grip olan kişi de öksürecek olduğunda ağzını eliyle veya mendiliyle kapatmalıdır. Bu durumda olan kişilerin mescide gelmeleri de mekruhtur.
5. Namazda iken verilen selâmı el veya baş işaretiyle almak. Tahrîmen mekruh olan bu fiille kimilerine göre namaz bozulur.
6. Namazda huşû halini artırmak veya uygunsuz bir şeyi görmekten sakınma gibi bir amaç olmadıkça gözleri yummak, gözleri sağa sola veya aşağı yukarı çevirmek, başı hafifçe bir tarafa çevirip bakmak.
7. Abdesti sıkışık olduğu halde namaz kılmak. Hz. Peygamber sıkışık durumda olan veya yemek hazırken namaza duran kişinin namazının faziletinin tam olmayacağını belirtmiştir (Müslim, “Mesâcid”, 67).
8. Elbise, vücut veya namaz mahallinde namazın geçerliliğine engel olmayacak miktarda necâset bulunduğu halde namaz kılmak. Dinen necis sayılmamakla birlikte kirli elbise ile namaz kılmak da mekruhtur.
9. Temiz olmayan şeylere karşı ve bunların yakınında, kişinin kendini ibadete vermesini engelleyecek ve zihni meşgul edecek yerlerde namaz kılmak. Ateşe ve puta tapma inancını çağrıştırması düşüncesinden hareketle ateşe, insan veya hayvan tasviri bulunan resim ve heykele karşı namaz kılınması mekruh sayılmıştır. Aynı şekilde bir insanın yüzüne karşı namaz kılmak da mekruhtur.
10. Başkasına ait bir yerde veya başkasına ait bir elbise içinde, sahibinin izni ve razılığı olmaksızın namaz kılmak.
11. Dişlerin arasında kalmış yutulması namazı bozmayacak miktardaki yiyecek kırıntısını yutmak. Yutulan şey nohut tanesi büyüklüğünde olursa namazı bozar.
12. Cemaatle namaz kılınırken, imamdan önce rükû ve secdeye gitmek veya ondan önce rükû veya secdeden doğrulmak. Bu davranışın muktedînin namazını bozacağı, imamdan önce rükû ve secdeden başını kaldırmış kişinin rükû ve secdeye geri dönüp imamla birlikte hareket etmesi, aksi halde o rek‘atın eksik kalacağı ve sonradan tamamlanması gerektiği, bu da yapılmazsa namazının bozulmuş olacağı görüşleri de mevcuttur.
13. Namazda kıraate ilişkin mekruhlar daha ziyade kıraatin sünnetlerinden birinin terki sebebiyle olur: İkinci rek‘atta birinci rek‘attan daha uzun okumak böyledir. Bir rek‘atta bir sûrenin iki kere okunması veya farz namazlarda ilk iki rek‘atta Fâtiha'dan sonra aynı sûrenin okunması mekruhtur; nâfile namazlarda mekruh değildir. Fâtiha'dan sonra sürekli olarak belirli bir sûrenin okunması, başka sûrenin okunmaması mekruhtur. Fâtiha'dan sonra okunacak sûrelerde Kur'an'daki sıraya uymamak, meselâ birinci rek‘atta Kevser sûresini okuduktan sonra ikinci rek‘atta Fîl sûresini okumak mekruhtur.
|
|
|
Abdest Alırken Mekruh Olan Şeyler |
|
Yazar: RasitTunca - 04-21-2020, 07:46 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Abdest ,Alırken ,Mekruh ,Olan ,Şeyler
1 - Abdest aldığımız suyu gereksiz yere fazla harcamak yada az kullanmak.
2 - Gereksiz yere konuşmak, anlamsız hareketlerde bulunmak.
3 - Kirli pis olan bir yerde abdest almak.
4 - Abdestin sünnetlerini bırakmak, yapmamak.
5 - İhtiyaç hissetmediği halde başkasından yardım istemek. Şayet hastalık aza noksanlığı yada yaşlılık söz konusuysa böyle durumlarda yardım alınabilinir.
ABDESTİ BOZAN ŞEYLER :
1 - Büyük ya da küçük tuvalet ihtiyacını gidermek, yellenmek.
2 - Bedenin herhangi bir yerinden irin, kan, su gibi bir sıvının çıkması ve az da olsa dağılması. -Şayet dağılmamışsa abdest bozulmaz-. Ağızdan veyahut da diş etlerinden gelen kan, tükürükten fazla ise, yeniden abdest almak gerekmektedir-.
3 - Ağız dolusu kusmak.
4 - Yatarak veyahut da dayanarak uyumak. -Oturaraak ve de bir şeye dayanmadan az miktarda uyuklamak abdesti bozmaz-.
5 - Sarhoş olmak, bayılmak ya da delirmek gibi aklı dengesini bozan hususlar.
6 - Cinsi münasebette bulunmak bu Gusül abdesti almayı gerektirir.
7 - Kadın ve erkeğin arada bir engel olmaksızın tenasül uzuvlarını birbirilerine dokundurmaları.
8 - Rüku ve secdesi olan bir namazı kılarken başkası işitecek kadar gülmek.
9 - Özürlü durumda olanlar için namaz vaktinin çıkması.
ABDESTSİZ YAPILMAYAN ŞEYLER :
1 - Namaz kılmak
2 - Tilavet secdesi yapmak
3 - Kur’an-ı Kerim’i veyahut da Ayet’e elini sürmek. Bu üç konuda da abdest almak farzdır.
4 - Kabe’yi tavaf etmek (böyle bir durumda abdest almak vaciptir.)
ABDEST ALMANIN HÜKMÜ :
1 - Abdest almanın farz olduğu her durum. Namaz kılmak, Kur’an-ı Kerim’i veyahut da Ayet’i kerime’yi elle tutmak, tilavet secdesi yapmak.
2 - Abdest almanın vacip olduğu haller; Uykuya yatarken, uykudan kalkınca abdesti varken sevap kazanmak için ve dini kitapları okurken cenaze yıkadıktan sonra.
|
|
|
Orucluya Mekruh Olan Şeyler |
|
Yazar: RasitTunca - 04-21-2020, 07:43 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Orucluya Mekruh Olan Şeyler
ise oruçlunun su ile ıslatılmış misvak veya fırça kullanmasında hiç bir kerahet yoktur.
Oruçlu iken diş macunu sürülmüş fırça kullanmakta ise, mutlak mânada kerahet vardır. Sakınılması icabeder.
2 - Oruçlu kimsenin, bir şey'in tadına bakması mekruhtur. Ancak kocası çok titiz ve huysuz olan
kadınlar boğazlarına kaçırmamak şartıyla pişirdikleri yemeğin tadına, tuzuna bakabilirler.
3 - Oruçlu kimsenin abdest alırken ağzına, burnuna su almakta mübalâğa göstermesi, ağzını su ile
doldurup bu suyu ağzında fazla tutması da mekruhtur.
4 - Sakız çiğnemek. Sakız çiğnemenin sadece mekruh olup orucu bozmaması için, şu şartların bulunması gerekir.
a. Ağız yaşlığıyla, sakızdan mideye tatlılık v.s. gibi bir şey'in gitmemesi.
b. Sakızın önceden çiğnenmiş beyaz sakız olması.
c. Sakızın ağızda eriyip dağılır cinsten olmaması...
Bu şartları taşımayan sakızlar, orucu bozarlar.
5 - Oruçlunun kan aldırması, oruçluyu orucunu tutamayacak kadar zayıf düşürecekse mekruhtur. Böyle bir durum söz konusu değilse câiz olur.
6 - Ramazan-ı şerîf'te serinlemek maksadı ile ağza burna su almak veya soğuk suyla yıkanmak,
İmam-ı A'zam'a göre mekruhtur. Ebû Yûsuf'a göre bunda hiçbir kerâhet yoktur.
7 - Nefsine güvenemeyen kimsenin hanımını öpüp okşaması da mekruhtur.
Zira meni gelerek orucun bozulma ihtimali vardır. Fâhiş olmamak ve kendinden emin bulunmak şartı ile, hanımını öpüp kucaklamakta kerâhet yoktur.
8 - Karı ile kocanın çıplak halde birbirlerine sarılmaları, nefislerinden emîn bile olsalar, mekruhtur. Buna fâhiş mübâşeret denir.
9 - Erkeğin hanımının dudaklarını emmesi de mekruhtur.
10 - Tükrüğünü ağzında biriktirip yutmak. Bu da orucun mekruhlarındandır.
Bilgi : İslam İlmihal
|
|
|
Haram kılan naslar ve hikmeti |
|
Yazar: RasitTunca - 04-21-2020, 01:55 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Haram kılan naslar ve hikmeti
I- Yiyecekler
A- Haram kılan naslar ve hikmeti:
Kur'ân-ı Kerîm'de haram olan yiyecekler bazı âyetlerde özetlenerek, bâzısında ise teferruâta girilerek ifade edilmiştir. Birinci nevi âyetlerde "boğazlanmadan ölmüş hayvan, vücuttan akmış kan, domuz ve Allah'tan başkası adına kesilmiş hayvanlar" olmak üzere haram yiyecekler dört adettir.2
"Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilenler,-canları çıkmadan önce kesememişseniz- boğulmuş, bir yerine vurularak öldürülmüş, düşüp yuvarlanmış, başka bir hayvan tarafından süsülmüş, yırtıcı hayvanlar tarafından yenmiş olanlar, dikili taşlar üzerine boğazlananlar ve fal okları ile kısmet aramanız size haram kılındı; bunlar fâsıklıktır." (el-Mâide: 5/3) meâlindeki âyette etleri haram olan hayvanların on çeşit olduğunu görüyoruz. Ancak bunlardan 5. ile 9. hayvanlar "boğazlanmadan ölmüş hayvan" mefhumuna dâhildir. Dördüncü ve onuncu ise "Allah'tan başkası adına kesilen" nevi içinde yer almaktadır.
Bunların haram kılınmalarının sır ve hikmetine gelince, önce bütün haramlara şâmil bir parantez açmak, sonra mevzûumuza dönmek uygun olacaktır.
Allah ve Rasûlü ve dolayısıyle hak dinler bazı yiyecek, içecek şeyleri, bir kısım iş ve davranışları haram kılmış, yasaklamışlardır. Bunların bir kısmının hikmetini, haram kılınış sebeplerini açıklamışlar, bazılarını ise açıklamamışlardır. Açıklanan ve deneyerek anladığımız yüzlerce haram ve yasağın, ferd ve cemiyet halinde insanların faydasına, iyiliğine olduğunu, ebedî saâdetlerini hedef aldığını görünce insaflı bir düşüncenin şu neticeye varması zarûri oluyor: "Aklımızın ve bilgimizin kavrayabildiği bunca haramda, bu ölçüde büyük hikmet ve faydalar olduğuna göre, aynı kaynaktan gelen diğer yasakların da-şimdilik bilgimiz dışında kalan- hikmetleri olacaktır."
İnsanların yasaklama ve engellemeleri-en azından başlangıçta- zararı çekmeden önce değil, zararı denedikten ve acıyı çektikten sonra olabilmektedir. İnsanın ruh ve beden sağlığı üzerindeki çalışmalar, insanlık tarihi kadar eskidir. Meselâ bin yıllık âmiyâne tecrübe ve otuz yıllık da ilmî araştırma sonunda bir yiyecek veya içeceğin insan sağlığı için zararlı olduğu anlaşılırsa, bu zarar bu kadar uzun bur zaman sineye çekilmiş olmaktadır. Daha önce aynı şekilde bilmek imkânı olsaydı elbette tedbirler de o zaman başlayacak, zarar asgariye inecekti. Durum böyle olunca ihtimaliyet hesabı-ilmi ölçülere göre zararını bilemediğimiz fakat- ciddî bir kaynağın3 zararlı veya haram olduğunu bildirdiği şeyden çekinmemizi gerektirir.
Böyle bir ihtimâli hiçe saymak ve zararını ilmen bilemediğimiz bir şeyi sakınmadan yemek için insanlığın, bilinebilecek herşeyi bilmiş, meçhulü kalmamış olması gerekir. Halbuki doğu ve batının ilim adamları, insanlığın bildiğinin, bilmediği yanında denizden bir damla, güneşten bir ışıncık kadar olduğunu itiraf etmektedirler.
B- Haram kılınan yiyecekler:
1- Kendiliğinden ölmüş hayvan (meyte):
"Meyte"den maksad, insanlar tarafından yenilmek üzere kesilmiş ve öldürülmüş olmayıp müdahalesiz ölen kara hayvanıdır. Haram kılınış hikmeti için şunlar kaydedilebilir:
a) Tarih boyunca insanlar bundan tiksinmiş ve bütün semâvi din sâlikleri böyle hayvanları yememişlerdir.
b) Müdâhalesiz ölen hayvanlar genellikle şiddetli zayıflık, zehirlenme ve mikrobik hastalıklar sebebiyle ölürler. Bunların yenmesi tehlikeli neticeler doğurabilir.
c) İnsanlar bu hayvanları yemeyince yaşayan kuşlar ve hayvanlar gıda bulma imkânına kavuşurlar.
d) Murdar ölen hayvanı yiyemeyeceğini bilen sahibi onun bakım ve tedâvisine dikkat eder, kendi haline bırakmaz.
5- Meyte sayılanlar:
İlgili âyet, boğazlanmadan, başka sebeplerle öldürülen ve ölen hayvanların da yenmeyeceğini ifade ediyor. Bunların haram oluş hikmeti meyteninki ile ortaktır. Ayrıca hayvan artığını yemek insanın yüce vasıflarına ters düşmektedir.
6- Diğer kara hayvanlarından helâl ve haram olanlar:
Yukarıda meâlini verdiğimiz âyet sarih ve kesin olduğu için fukahâ mezkür dört şeyin haram olduğunda ittifak etmişlerdir. Bunların dışında kalan hayvanlara gelince:
Kur'ân-ı Kerîm'de Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)'i kastederek "onlara temiz şeyleri helâl kılar, pis şeyleri de haram kılar" (el-A'raf: 7/157) buyuruyor. Burada pis şeyler diye tercüme ettiğimiz "el-habâis" in tefsirinde müctehidler ihtilaf etmişlerdir.
Bazı müctehidlere göre habîs, Allah ve Resulunün haram kıldıklarıdır, yâni haram oldukları hakkında âyet veya hadis bulunan şeylerdir: Bu sebeple haşarât, kurbağa, yengeç, kaplumbağa gibi hayvanlar haram değildir.
Ebû Hanîfe, Şâfiî gibi müctehidlere göre ise "habis" umûmiyetle insanların (veya Kur'ân-ı Kerîm nâzil olduğu sırada arap toplumunun) tiksindiği, iğrendiği şeylerdir; dolayısıyla yukarıda sayılan canlılar ve benzerleri haramdır. Pislik ve leş yiyen hayvanlar da "habîsler" içinde mutâlaa edilmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) Hayber günü ehlî eşek etini yasaklamıştır.4 Bu nass sebebiyle cumhûra göre ehlî eşek ve katır haramdır. At, Ebû Hanife'ye göre helâl değildir, İmameyne ve Şafiî'ye göre helâldir.
Resûlullah (s.a.v.)'in bütün köpek dişli yırtıcılar ile yırtıcı pençesi olan kuşları yemeyi yasakladığı rivayet edilmiştir.5
Hanefîler bu hadiste geçen "sibâ" kelimesini "et yiyenler" şeklinde anlamışlar ve bu nevi hayvanları haram saymışlardır.
İmam Şâfiî "insanlara saldıran ve parçalayan", şeklinde anladığı için tilki ve çakalı istisnâ etmiştir.
İmam Mâlik yırtıcılar için haram yerine "mekruh" tabirini kullanmıştır.
İslâm dini insana zararlı olan her şeyi yasaklamıştır. Haramlar genel olarak
korunması zaruri olan beş şeyi zedeleyen ve onlara zarar veren fiil ve
hareketlerdir. Bu beş şey ise can¸ mal¸ akıl¸ din ve nesildir. Canı¸ öldürme yasağı;
malı¸ hırsızlık yasağı; aklı¸ içki yasağı; dini¸ İslâmî esasları temelinden bozan
davranışların yasaklanması ve nesli de¸ zina yasağı korumuş olur."
Haram; dinin yenmesini¸ içilmesini ve yapılmasını yasakladığı her şeye haram denir. Örneğin; anne ve babaya karşı gelmek¸ başkasının malına zarar vermek¸ başkalarıyla alay etmek¸ sözünden dönmek¸ dedikodu yapmak¸ söz taşımak gibi söz ve davranışlar dinimizce haramdır.
Haram çeşitleri: İslâm dini insana zararlı olan her şeyi yasaklamıştır. Haramlar genel olarak korunması zaruri olan beş şeyi zedeleyen ve onlara zarar veren fiil ve hareketlerdir. Bu beş şey ise can¸ mal¸ akıl¸ din ve nesildir. Canı¸ öldürme yasağı; malı¸ hırsızlık yasağı; aklı¸ içki yasağı; dini¸ İslâmî esasları temelinden bozan davranışların yasaklanması ve nesli de¸ zina yasağı korumuş olur. İslâm'ın; öldürmeyi¸ hırsızlığı¸ sarhoşluğu¸ zinayı
yasaklaması bu 5 esası korumaya yöneliktir. O halde haram olan her şeyin insana mutlaka bir zararı vardır.
İslâm dininde yasaklanan haramlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:
Haram yiyecekler: Ölü hayvan eti¸ kan¸ domuz eti¸ Allah'tan başkası adına kesilen hayvanlar haram yiyeceklerdir. Nitekim Yüce Allah¸ Kur'an'da bunları şöyle belirtmektedir: "Allah size ancak ölüyü¸ kanı¸ domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilen hayvanın etini haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa¸ başkasının hakkına saldırmadan ve haddi aşmadan bir mikdar yemesinde günah yoktur. Şüphe yok ki Allah çokça bağışlayan çokça esirgeyendir."[1]
"De ki: Bana vahyolunanda¸ leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka¸ yiyecek kimseye haram kılınmış bir şey bulamıyorum. Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak üzere kim (bunlardan) yemek zorunda kalırsa bilsin ki Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir."[2]
İnsanlar açlık nedeniyle ölüm tehlikesi ile karşı karşıya kaldıklarında¸ haram olan şeylerden az miktarda yiyebilirler.
Haram içecekler: Şarap¸ afyon¸ eroin ve kokain benzeri uyuşturucular¸ etil alkol ve ispirto vb. gibi insan sağlığına zarar veren ve aklı izale eden her türlü içecek haramdır. Nitekim Yüce Allah¸ bu hususta şöyle buyurur: "Ey iman edenler! Şarap¸ kumar¸ dikili taşlar (putlar)¸ şans okları¸ şeytan işi bir pisliktir. Bunlardan kaçının ki¸ kurtuluşa eresiniz."[3]
Aile Hukuku İle İlgili Haramlardan Bazıları
Zina etmek haramdır: İslâm dini fuhuş ve zinayı haram kılmış ve şiddetle yasaklamıştır. Nitekim yüce Allah¸ "Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o¸ son derece çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur."[4] buyurmaktadır.
Kişiye¸ kendisiyle arasında "devamlı evlenme engeli" bulunan kadınlarla evlenmek de haramdır. Bu kimseler âyette şöyle ifade edilir: "Size analarınız¸ kızlarınız¸ kız kardeşleriniz¸ halalarınız¸ teyzeleriniz¸ erkek kardeşin kızları¸ kız kardeşin kızları¸ sizi emziren analarınız¸ sütkız kardeşleriniz¸ kayın valideleriniz¸ gerdeğe girdiğiniz karılarınızdan olup¸ evlerinizde bulunan üvey kızlarınız (Eğer henüz gerdeğe girmemişseniz üzerinize bir vebal yoktur.)¸ kendi sulbünüzden gelen oğullarınızın karıları ve iki kız kardeşi bir nikâh altında toplamanız haram kılındı."[5]
Bu âyetin hükmüne göre üç mutlak evlenme engeli ve ebedi haramlık ortaya çıkmaktadır. Bunlar kan hısımlığı¸ evlilikle meydana gelen hısımlık ve süt hısımlığıdır.
Haram Muameleler
İslâm'ın haram kılıp yasakladığı bazı muameleler vardır. Bunların bir kısmı insanın Allah ile ilişkisinde bir kısmı insanın diğer insanlarla olan ilişkisindedir.
İnsanın Allah ile olan ilişkisindeki harama şu örneği verebiliriz:
Allah'a ortak koşmak haramdır: Allah'a ortak koşmak en büyük günahtır. İnsan bu günahtan tövbe edip dönmedikçe Allah o kişiyi aslâ affetmez. Nitekim yüce Allah; "Allah¸ kendisine ortak koşulmasını aslâ bağışlamaz; bundan başkasını¸ (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah'a ortak koşan kimse büyük bir günah (ile) iftirâ etmiş olur."[6] buyurur. Allah şirki kesinlikle yasaklamıştır. Nitekim Hz. Lokman¸ oğluna şöyle buyurur: "Yavrum! Allah'a ortak koşma! Çünkü Allah'a ortak koşmak elbette büyük bir zulümdür."[7]
İnsanın Diğer İnsanlarla Olan İlişkilerindeki Haramlar
Ana-babaya isyan etmek ve kötü davranmak haramdır: Allah insanın ana babasına isyan etmesini haram kılmıştır: "Rabbin¸ kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi¸ anaya babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri¸ ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa¸ sakın onlara "öf!" bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle."[8]
Cana kıymak haramdır: İslâm'da büyük günahlardan biri de kasden bir cana kıymaktır. Yüce Allah haksız yere cana kıymayı haram kılmış ve şöyle yasaklamıştır: "Kim bir mü'mini kasden öldürürse¸ cezâsı¸ içinde ebedî kalacağı cehennemdir. Allah¸ ona gazap etmiş¸ lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır."[9]
Terör estirmek veya terörsel faaliyetlerde bulunmak haramdır: Yeryüzünde terör yapmak ve fesat çıkarmak da haramdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: "Allah'a ve Resulüne savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezâsı; ancak öldürülmeleri yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi yahut o yerden sürülmeleridir. Bu cezâlar onlar için dünyadaki bir rezilliktir. Âhirette de onlara büyük bir azap vardır."[10]
Hırsızlık yapmak haramdır: Hırsızlık yapmak da büyük günahlardan olup yüce Allah Kur'an'da hırsızlığı yasaklamış ve çok ağır bir cezâ getirmiştir: "Hırsızlık eden erkek ve kadının¸ yaptıklarına karşılık Allah'tan bir cezâ olarak ellerini kesin! Allah daima üstündür¸ hüküm ve hikmet sahibidir."[11]
Yalan söylemek haramdır: İnanan insan¸ daima doğru sözlü olmalı asla yalan söylememelidir. Zira iman ile yalan bir arada bulunmaz. Yüce Allah bir âyet-i kerîmede doğruluk ilkesine vurgu yaparak şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin ki¸ Allah sizin işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah'a ve Resûlüne itaat ederse¸ muhakkak büyük bir başarıya ulaşmıştır."[12]
Görüldüğü gibi bu âyette söz söylerken ve iş yaparken doğru ve dürüst olunması emredilmiş¸ böyle olunduğu takdirde işlerin düzeleceği¸ günahların bağışlanacağı ve sonuçta da mü'minlere va'd edilen cennete ulaşılacağı belirtilmektedir.
Gıybet¸ (dedikodu) yapmak haramdır: İslâm dininde dedikodu yapmak ve insanları arkalarından çekiştirmek de haramdır. Zira Yüce Allah bu hususta şöyle buyurmaktadır: "Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir¸ çok merhamet edendir."[13]
Alay etmek haramdır: İnsanların birbirleriyle alay etmesi de haramdır. Bu davranış¸ Yüce Allah tarafından şöyle yasaklanmıştır: "Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler."[14]
İnsanların gizli hallerini araştırmak haramdır: İnsanların birbirlerinin gizle hallerini araştırmaları da haramdır. Bu da¸ biraz önce yazdığımız âyetin bir parçası olarak Yüce Allah tarafından şöyle yasaklanmıştır: "Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın."[15]
Ticaretle İlgili Haramlar
Faiz haramdır: İslâm dininde faiz haram kılınmıştır. Nitekim bu hususta yüce Allah şöyle buyurur: "Faiz yiyenler (kabirlerinden)¸ şeytan çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar. Bu hal onların "Alım-satım tıpkı faiz gibidir" demeleri yüzündendir. Hâlbuki Allah¸ alım-satımı helâl¸ faizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizden vazgeçerse¸ geçmişte olan kendisinindir ve artık onun işi Allah'a kalmıştır. Kim tekrar faize dönerse¸ işte onlar cehennemliktir¸ orada devamlı kalırlar."[16]
Ölçü ve tartıda hile yapmak haramdır: İyi ahlak sahibi bir tâcir¸ işini doğru yapar. Kimseyi aldatmaz¸ hile ve sahtekârlık yapmaz. Üzerine aldığı görevi hakkıyla yapar¸ hem kendisine hem de çevresine yararlı olur. Müslüman yaptığı bütün iş ve görevlerde doğruluk ve dürüstlüğü kendisine şiar edinmelidir. Ticarette eksik tartmak ve hile yapmak haram olup Yüce Allah tarafından şöyle yasaklanmıştır:
"Eksik ölçüp noksan yapan hilekârlara yazıklar olsun! Onlar insanlardan alırken ölçüp tarttıklarında tam¸ onlara vermek için ölçüp tarttıklarında ise eksik ölçer ve tartarlar. Onlar düşünmezler mi ki¸ tekrar diriltilecekler! Büyük bir günde (hesap vermek için) diriltilecekler. Öyle bir gün ki¸ insanlar o günde âlemlerin Rabbinin huzurunda divan duracaklardır."[17]
Haram Yemenin Olumsuz Sonuçları
Haramların işlenmesi fert ve toplum hayatında birçok tahribata yol açmaktadır. İslâm dininde helâl kazanç teşvik edilmiş¸ buna karşılık gayr-i meşru yollardan rızık elde edilmesi haram sayılmış ve yasaklanmıştır.
Haram lokma yendiği dakikada melek insana ilhamını keser. O andan itibaren Rahmânî feyiz ve bereket kalbe inmez. Böylece o kimsenin sıfatı değişir. İnsan midesine giren her haram şey¸ insan karakteri üzerinde olumsuz tesir yapar ve ruh ya da beden sağlığının bozulmasına sebep olur. O halde insan yaşadığı sürece haramdan âzamî ölçüde sakınmalı ve daima helâle talip olmalıdır.
Her haram bir hakkın zayi olmasına sebep olur. Böylece haram¸ toplumda haksızlığa yol açar¸ insanlar arasında güveni sarsar ve toplum yapısında huzursuzluk doğurur.
Hayatın canlılık kazanmasının¸ insanın ataletten kurtulmasının bir sebebi de içimizdeki ve dışımızdaki karşıt kuvvetlerin çarpışıp tartışması¸ sürtüşüp itişmesidir. İçimizde iman ve irfan ile şekillenmiş vicdanımızı melek destekler. Kötülüğe ve günaha meyyal olan nefsimize ise¸ şeytan yardım eder. Haram ve murdara doğru yönelme hevesini taşıyan nefsimizi¸ akıl¸ iman ve irademizin denetimine vermeyecek olursak¸ mutlaka o şeytanla birleşip¸ onun olumsuz yönde etkileyen sinyallerine hedef olarak kötü arzularının yerine gelmesini sağlar. Böylece insanın şehevî duygusu hareket ve canlılık kazanır; o yüzden bir takım hakların çiğnenmesine¸ ahlâk ve faziletin çökmesine yol acar. Çünkü nefis bu vaâdîde şeytana adım ve ayak uydurmuştur. Hâlbuki şeytan insana apaçık bir düşmandır; o ancak kötülük ve hayâsızlığı emreder.[18]
Haram lokma ile beslenen insanın dua ve ibadeti Allah katında kabul edilmez. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v) bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: "Adam saç sakalı karışık tozlu bir vaziyette yolculuğunu uzatır da elini göğe kaldırıp: Ya Rabbi! Ya Rabbi! der; halbuki yediği haram¸ içtiği haram¸ giydiği haramdır; haramla beslenmiştir; artık onun duası nerede ve nasıl kabul olur?"[19]
Netice olarak diyebiliriz ki İslâm dini¸ insanı temiz ve helâle yönlendirmekte¸ murdar¸ pis ve haram şeylerden uzak durmasını istemektedir.
İslâm'ın haram ve helâl kıldığı hususlar açık olup ikisi arasında kalan şüpheli fiillerin bulunduğu bir saha daha vardır. Hz. Peygamber¸ bunlardan uzak durmanın din ve namusu korumak için daha emin bir yol olduğunu¸ bunları yapan kimselerin ise haram işlemeye çok yaklaşmış olacağını söylemiş[20] ve haramlara yol açabilecek şüpheli şeylerden kaçınmanın faziletli bir davranış olduğunu bildirmiştir.[21]
Helâl ve haram hususunda İslâm'ın getirdiği temel kaideleri şöyle sıralayabiliriz:
1. Helâl¸ eşyanın aslındadır.
2. Yasaklanmamış her şey mubah ve helâldir.
3. Helâl ve haram kılma hakkı yalnız Allah ve Resulüne aittir.
4. Helâli haramlaştırmak¸ haramı helâlleştirmek Allah'a ortak koşma gibidir.
5. Harama muhtaç etmeyecek kadar helâl vardır.
6. Haram olan bir şeyde mutlaka çirkinlik ve zarar vardır.
7. Harama götüren her şey haramdır.
8. Haramı helâlleştirmek için hile yapmak haramdır.
9. Şüpheli olan her şeyden kaçınmak esastır.
10. Haram herkes için haramdır.
11. Zaruretler mahzurları mubah kılar.
DiPNOTLAR
[1] 2/Bakara¸ 173.
[2] 6/En'âm¸ 145.
[3] 5/Mâide¸ 90.
[4] 17/İsr⸠32.
[5] 4/Nis⸠23.
[6] 4/Nis⸠48.
[7] 31/Lokmân¸ 13.
[8] 17/İsr⸠23.
[9] 4/Nis⸠93.
[10] 5/Mâide¸ 33.
[11] 5/Mâide¸ 38.
[12] 33/Ahzâb¸ 70-71.
[13] 49/Hucurât¸ 12.
[14] 49/Hucurât¸ 11.
[15] 49/Hucurât¸ 12.
[16] 2/Bakara¸ 275.
[17] 83/Mutaffifîn¸ 1-6.
[18] Celal Yıldırım¸ İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri¸ Anadolu Yayınları¸ I¸ 427.
[19] Müslim¸ Zekât¸ 65; Tirmizî¸ Tefsir¸ 2/36¸ Edeb¸ 41; Dârimî¸ Rikak¸ 9; Ahmed b.Hanbel¸ age.¸ II¸ 328.
[20] Buharî¸ Îmân¸ 39.
[21] Müslim¸ Müsakat¸ 107-108; Ebû Dâvûd¸ Buyû'¸ 3.
|
|
|
Bayram Günü Oruc Tutmak Harammidir? |
|
Yazar: RasitTunca - 04-21-2020, 01:52 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Bayram Günü Oruc Tutmak Harammidir?
Bayramlarda oruç tutulurmu
1— Senenin beş gününde oruç tutmak (tahrimen) mekruhtur. Yâni, harama yakın şekilde mekruh sayılmıştır. Bu günler Ramazan Bayramı’nın ilk günü ile Kurban Bayramı’nın ilk dört günüdür.
Bu günlerde tutulan oruç yine oruç olmasına rağmen yenirse kazası lâzım gelmez. Zira kendisi mekruh olan şeyin borç olması makul olmaz.
2— Tek başına cuma günü, yahut tek başına cumartesi günü de oruç tutmak (tenzihen) mekruhtur. Zira cuma bayramdır. Mü’minlerin bayramına iştirak etmenin gereği oruçlu olmamaktır. Cumartesi ise Yahudilerin özel günleridir. Onlara benzememek için yalnız o güne mahsus şekilde oruç tutmak münasip değildir.
3— Muharrem ayının yalnız onuncu günü, yâni Âşura günü oruçlu bulunmak da aynı şekilde (tenzihen) mekruhtur. Yalnız o güne hasredilen oruç, mahzurdan hâli olmaz. Ancak bir gün önceden başlanırsa, yahutta devam edilen oruç tutulursa mahzur olmaz.
4— (Nevruz) ve (Mehrican) denen ilkbahar günlerine mahsus olarak kasdi şekilde oruçlu olmak da aynı şekilde mekruhtur. Kasdî olmaksızın, mutad olan orucun bugünlere rastlamasında ise mahzur olmaz.
Otuzuncu günü Ramazan mı, Şaban ayının son günü mü kestirilemeyen gündür. Böyle şek edilen günde niyette şüphe olduğundan mekruh olur.
Niyette şüphe olmaz da Şaban’ın son günü olduğu bilinir, nafileye niyet edilerek tutulursa, bunda mahzur olmaz. Sonra o günün Ramazan olduğu bilinse o tek günlük nafile farz olan oruç yerine kâim olur.
Ancak “bugün Ramazansa farz olan oruca, değilse nafileye niyet ediyorum şeklinde şek ile yapılan niyetle oruç tutulmaz. Buna dikkat etmek gerek.
Yalnız pazar günü de oruçlu olmak mekruh değildir. Şayet bugüne tazim niyetiyle tutmuyorsa.
|
|
|
İslâmda Yapılması Yasak Şeyler |
|
Yazar: RasitTunca - 04-21-2020, 01:49 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
İslâmda Yapılması Yasak Şeyler
Ferdlerin ve cemiyetlerin selâmetine, selâmet ve mutluluğuna aykırı olan şeyler, İslâm dininde yasaktır, haramdır. Bunların yapılması, hem dünyaca, hem de âhiretçe sorumluluğu gerektirir. Bunlara: "Günah, masiyet, ism" denir.
Günah olan şeyleri bizzat yapmak caiz olmadığı gibi, o gibi şeylere razı olmak ve bir zorlama olmadıkça yardım etmek de caiz değildir. Misal: Bir kimse, bir eşya çalamaz, bu haramdır, cezayı gerektirir. Bir kimse bir şeyin çalınmasına razı da olamaz, ona yardım da edemez. Bu da haramdır, yasaktır.
Günah olan şeylere razı olmak veya yardım etmek, yerine göre ya haram, ya da mekruh olur. Bu, dinde bir esastır. Bunun üzerine çeşitli binlerce mesele bina edilebilir.
Misal: Bir kimse, herhangi bir haksızlığı geçerli kılmak için bir kimseden bir mal alamaz. Bu rüşvettir, haramdır. Onun için bir haksızlığı geçerli kılmak için bir insan bir mal veremez ve böyle bir malın verilmesine aracı da olamaz. Bunlar da haramdır, yasaktır. Çünkü böyle alınması yasak olan birşeyin, verilmesi de, verilmesine aracı olunması da haramdır, yasaktır. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur: "Yüce Allah rüşvet alana da, rüşvet verene de, bunların arasında rüşvete aracı olana da lânet etsin."
Bir kimse, murisinin (miras bırakanının) gayr-i meşru bir sebeble elde etmiş olduğu malından veraset hissesi almamalıdır, iyi olan budur. Bu bir takva ve zühd faziletidir. Böyle bir hisseyi almak, helal olmayan bir harekete razı olmak demektir.
Bunun için insan helal olan hisse ile yetinmeli. O malın asıl sahibi biliniyorsa, ona geri verilmelidir. Bilinmiyorsa, fakirlere sadaka olarak dağıtılmalıdır. Çünkü böyle kötü bir maldan kurtulmanın çaresi, sahibine çevrilme imkânı olmayınca, sadaka olarak vermektir.
Alacağı bir gıda maddesini haram hale getireceği veya alacağı genç bir köleye fena muamelede bulunacağı veya satın alacağı silâhı kötülükte kullanacâğı anlaşılan bir kimseye bunları satmamalıdır. Bu satış tenzihen mekruh olur.
Yenilip İçilmesi Helal Olan ve Olmayan Şeyler
Eşyada yenip içilme bakımından asıl olan mübah olmaktır. Bütün eşya, aslında insanların yararlanmaları, için yaratılmıştır. Onun için aslında temiz olan, akla ve sağlığa zararlı olmayan bir kısım hayvan etleri ve buğday, arpa, pirinç gibi ürünler, sebzeler, meyveler ve sıvılar helaldır. Bunlar yenip içilebilir.
Fakat bazı şeyleri yeyip içmek, insanlara zararlı, hikmet ve ihtiyaca aykırı olduğu için İslâm dininde haramdır:
Hayvanlardan yaratılış gereği iğrenç olanların, dişleri veya tırnakları ile kendilerini savunup başkalarına saldıranların etleri haramdır. (Eti Yenen ve Yenmeyen Hayvanlar bölümüne bakılsın.)
Bitkilerden insanı öldüren veya aklını gideren, vücudu zehirleyen veya herhangi bir şekilde sağlığa zararlı olan şeyleri yemek haramdır.
Misal: Afyon, haşhaş, penç gibi sarhoşluk veren ve aklı bozan şeyleri yemek caiz değildir. Bunlardan sarhoş olanlar için, İslâm ahkâmına göre, tazir cezası gerekir. Tazir ise, yetkili hakim tarafından uygulanacak hapis, döğme, azarlama ve uyarı gibi cezalardır.
Sıvılardan bedene zararlı olan, insana sarhoşluk veren şeyleri içmek haramdır. Çünkü sarhoşluk veren bir sıvının azı da, çoğu da müçtehidlerin çoğunluğuna göre haramdır. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur.
"Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır."
Bu gibi sıvıların içilmesindeki zararlar, herkes tarafından bilinmektedir. Bu içkilerin cemiyet bünyesinde açtığı yaralar çok acıdır. Bunların âhiretteki sorumlulukları ise çok daha büyüktür. Hele hamr (şarab) denilen içkinin bir damlasını bile içmek ittifakla haram olup dinde had denilen cezayı gerektirir.
Sonuç
Bu pek zararlı olan şeylerden kaçınmalıdır. Bunlardan kaçınmak, gerek ferdler, gerekse cemiyet için selâmettir.
Temiz olan içilecek bir sıvı, bedene zarar verecek bir hale gelmedikçe bozulması ile haram olmaz. Fakat etler kokunca yenmesi haram olur. Süt, tereyağı, zeytinyağı kokmakla haram olmaz. Yiyeceklere gelince, bunlar bozulur da keskinleşirse temizliklerini yitirir. Onun için yenmeleri haram olur;
Hamamların ve benzeri yerlerin pis sularını sebze bahçelerine akıtmak mekruhtur. Fakat bu gibi pis sularla sulanan bostanların sebzelerini yemek haram değildir. Birçok alimlere göre, mekruh da değildir.
İnsan pisliğini satmak mekruhtur; fakat başka maddelerle karıştırılmış olan pislikleri ve herhangi bir hayvan gübresini satmak mekruh değildir.
Pâk olmayan, kokmuş et gibi şeyleri yiyebilecek olan hayvanlara yedirmek caiz değildir.
İçine temiz olmayan bir şey düşen veya akıtılan belli bir ölçüdeki sıvı temizliğini kaybederek içilmesi haram olur. Belli bir ölçünün üstünde bulunan geniş havuzlarda da, içine düşen pisliğin kad, koku ve renginden biri kendini gösterirse yine temiz olmaktan çıkar. Artık içilmesi haram olur. (İkinci Kitaba bakılsın.)
Yukarıda haram oldukları yazılan şeyler zatları bakımından haram (haram liaynihi)dir. Bir de başka bir sebeble haram olan (haram ligayrihi) şeyler vardır ki, onlar da başkalarına ait olan mallardır. Şöyle ki: Başkasının malını rızası olmaksızın haksız yere almak haramdır. Aksi halde mal hürriyeti kalmaz, insanların mülkiyet ve tasarruf haklarına sahib olarak cemiyette yaşanmaz.
Bir baba, muhtaç olmadıkça, yaratılışta kötü davranışlı olan evlâdının malını kendi kendine yiyemez. Fakat bir ihtiyaç bulunmasa bile, iyi olan evladının malını alıp yiyebilir.
Bir hadisi-i şerifde buyurulmuştur:
"Sen de, senin malın da babanındır."
Tedavi için temiz olan ilâçları yiyip içmek ve kullanmak caizdir. Çünkü Peygamber efendimiz buyurmuştur.
"Ey Allah´ın kulları! Tedavî olunuz; çünkü Yüce Allah yarattığı her hastalık için bir deva (ilaç) yaratmıştır. Yalnız bir tane müstesnadır ki, o da ihtiyarlıktır."
Onun için birçok hastalıklar tedavi sebebiyle giderilir. Allah´ın düzeni böyle devam edegelmiştir. Bununla beraber şifayı ilâçtan değil, yüce Allah´dan bilmelidir.
Helal ve temiz olmayan şeylerle tedavide bulunmak esas olarak caiz değildir. Ancak bazı fıkıh alimlerine göre, başka bir ilâç bulunmayınca, müslüman ve ehliyet sahibi bir doktorun göstereceği lüzum üzerine caiz olabilir. Şöyle ki:
Bir hastalığın veya bir hastalığa sürükleyecek bir halsizliğin tedavisi için mübah (helal) bir ilâç bulunmazsa böyle bir doktorun "şifa ümidi vardır" diye tavsiyesi üzerine, aslında haram olan bir şeyle zaruret miktarı tedavi caiz olur.
Fakat yalnız görünüşte yararı olan semizleme gibi bir şey için böyle bir ilâcı kullanmak caiz değildir. Bunda tedavi mahiyeti yoktur. Onun için bunun haram olduğunda ittifak vardır.
Görülen lüzum üzerine, bir organında ameliyat yapılacak olan bir kimseye, aklını giderecek temiz bir ilâç içirilmesinde bir sakınca görükmemektedir.
Yiyip İçme Miktarı ve Bunların Edebleri
Ölmeyecek kadar yiyip içmek farzdır. Çünkü böyle bir yemekle insan oruç tutmaya ve ayakta namaz kılmaya güç kazanabilir. Öyle ki, insan canını helâk olmaktan kurtaramayacak kadar helal bir şey bulamazsa, haram olan bir şeyden ölmeyecek kadar yiyebilir. Yine, boğazında kalan bir lokmayı gidermek için başka bir su bulamayınca, yeteri kadar haram bir içkiden içebilir. Fakat fazlasını yiyip içemez. Çünkü zaruretler, kendi miktarlarına göre değerlendirilir.
Bir insan kuvvetlenmek ve kuvvetini artırmak için doyuncaya kadar yiyip içebilir, bu mübahtır. Bundan daha çok yiyip içme ise haramdır. Bunun ölçüsü, mideyi bozacağına üstün kanaat hasıl; olacağı miktardır. Bununla beraber ikram için veya ertesi gün tutacağı oruca kuvvet kazanmak için biraz fazla yiyip içmekte bir sakınca yoktur.
Misafir için veya her birinden bir miktar yemek suretiyle ihtiyaca yetecek şekilde gıda alabilmek için, sofrada çeşitli yemek bulunmasında bir sakınca yoktur. Bununla beraber gereğinden fazlası israf sayılacağından uygun olmaz.
Sofrada çeşitli yemişlerin bulunmasında da bir sakınca yoktur. Fakat yapılmaması daha iyidir. Fazla çeşitli şeyler mideyi bozabilir.
Sonuç
Mübah olan şeyleri bir gerek olmaksızın çoğaltmak da israf sayılır, bundan kaçınılmalıdır. Sofra üzerinde gereğinden fazla ekmek bulundurmak da böyledir.
Ayakta su içilmemesi daha iyidir. Fakat yürürken su içilmesi zararlı olduğundan uygun olmaz. Suyu bir nefeste içmek sağlık bakımından zararlı görülmektedir.
Farz olan ibadetleri yapamayacak şekilde yiyip içmeyi azaltıp riyazette bulunmak caiz değildir. Fakat orta bir şekilde yapılacak bir riyazet mübahtır.
Yiyip içmenin edeblerine gelince: Yemekten önce ve sonra eller yıkanmalıdır. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur: "Yemekten önce el yıkamak bir hasenedir. Yemekten sonra ise iki hasenedir, iki kat sevabdır."
Cünüb olan erkekler ve kadınlar için, ellerini ve ağızlarını yıkamadan yiyip içmek mekruhtur. Adet görmekte olan kadınların da yemekten önce ellerini ve ağızlarını yıkamaları iyidir.
Yemeklerin başinda "Besmele" okumalı, sonunda da "Elhamdülillâh" demelidir. Bu nimeti bize veren, bu nimetten yararlanma kuvvetini bize ihsan eden merhameti geniş ve ikramı bol olan Allah´ımıza bu sebeble hamd ederek şükretmelidir. Yemeğin başında Besmele unutulursa, hatırlanınca "Bismillâhi alâ evvelihi ve ahirihi" denilmelidir.
Yemeğe başlarken, Besmeleyi sofra başında bulunanların işitebileceği şekilde okumalıdir. Bu bir uyarma ve hatırlatma olur. Fakat yemek sonunda işitilecek bir sesle "Elhamdülillâh" denilmesi uygun değildir. Ancak sofradakilerin hepsi yemeklerini tamamlamış ise söylenir.
Yemeklere az bir tuzla başlamak ve tuz ile tamamlamak yararlıdır, sünnettir. Ekmek parçalarına hürmet etmeli, bunların üzerine bir eşya koymamalı, bunlara parmakları, ağzı ve bıçakları silip atmamalıdır. Yemekler pek sıcak olarak yenmemelidir. Yemekler koklanmamalı, yemeklere ve sulara üflenmemelidir. Bunları yapmak edebe aykırıdır.
Yemek yerken konuşulmaması mekruhtur. Yemek yerken iyi kimselerin hallerini anlatmalıdır. Güzel bir şekilde konuşmalıdır. Hele misafirlerin yanında ev sahibinin susması hiç doğru değildir. Ev sahibi misafirlerin yanından ayrılmamalı, bizzat onlara hizmet gayretinde bulunmalı ve hizmetçisini misafirlerin yanında azarlamamalıdır. Yemek arasında israr etmeksizin "buyurunuz" demekle yetinmelidir. Böyle davranmak müstahabdır.
Ev sahibi, misafirlerine ağırlık verecek olan kimseleri, misafirlerle beraber bulundurmamalıdır. Misafirler de, ev sahibinin rızası bilinmedikçe başkalarını beraberlerinde davete getirmemelidirler. Ziyafetten sonra ev sahibinden izin istemeden ve "Allah´a ısmarladık, Allah´a emanet olunuz" gibi sözler söylemeden çıkıp gitmemelidirler.
Giyilmesi ve Kullanılması Gerekli ve Caiz Olup Olmayan Şeyler
Her müslüman için avret yerlerini örtecek şekilde sıcaktan ve soğuktan korunacak kadar elbise giymek farzdır. Bu elbiselerin etekleri, erkeklerde bacakların yarısına kadar, kadınlarda ayaklarının yüzlerine kadar uzamalı, kollar da parmak uçlarına kadar uzun bulunmalıdır.
Erkeklerin elbisesi kırmızı veya sarı olmamalı, siyah veya beyaz renkte olmalıdır. Bu renkler müstahabdır. Yeşil renk de sünnete uygundur.
Elbise ne çok yüksek, ne de çok bayağı olmalı, orta derecede bulunmalıdır. Çünkü her şeyin hayırlısı orta halde olanıdır. Bununla beraber Yüce Allah´ın verdiği nimeti gösterip şükretmek için süs olarak yeterinden fazla elbise edinmek müstahabdır. Peygamber Efendimiz buyurmuştur:
"Allah sana ihsan edip nimet verdiği gibi, sen de nefsine ikramda bulun."
Diğer bir hadis-i şerifde şöyle buyurulmuştur:
"Şüphe yok ki Yüce Allah nimetinin eserini kulunun üzerinde görmeyi sever."
Cuma ve bayram günlerinde, toplantılarda iyi ve güzel elbise giymek mübahtır. Fakat böyle elbiselerle daima bezenip durmak uygun değildir. Bu bir gurur eseri olur ve çok kere muhtaç durumda olanların kinini çeker. Böbürlenmek ve büyüklenmek için elbise giymek ise mekruhtur.
Büyüklenmek maksadı ile yapılan her şey mekruhtur. İnsaniyete yakışmaz. Onun için başkalarına karşı böbürlenmek ve zorba kılığına girmek maksadı ile pek kıymetli elbiseler giyilmesi ve pek yüksek binalar yaptırılması mekruhtur. Hele böyle bir davranış israf derecesine varırsa harama dönmüş olur. Aklı kemal üzere olan kimse, yalnız gururlanmak için ve yalnız gösteriş için israfa düşmez. Parasını boş şeylere harcayarak tutuma ve tedbire aykırı hareket etmez. Başkalarına kötü örnek olacak şekilde, cemiyet hayatında gedikler açılmasına sebebiyet vermez.
Fakirlerin veya geçimleri orta halde olanların büyük zenginleri taklid ederek israfa düşmeleri caiz degildir. Bu çok acınacak bir haldir. Bir zengin için giyilmesi mübah olan bir elbise, bir fakir için mekruhtur, hatta haram olabilir. Herkes haline ve servetine göre hareket etmeli, takdire rıza göstermelidir. Din ölçüleri içinde hayatını düzenlemeye çalışmalıdır.
İpek kumaşlardan elbise giymek kadinlar için caizdir; erkekler için caiz degildir. Beden ile elbise arasında bir engel bulunsun veya bulunmasın eşittir. Fakat yalniz uzatma iplikleri ipek olan veya üzerinde dört parmak eninde ipek işlemeler, saçaklar ve kenarlar bulunan kumaşlardan elbise giymek erkekler için de caizdir. Bir de erkeklerin savaş halinde ipekli elbise giymeleri, iki İmama göre caizdir. Bu gibi elbiseler mücahidleri düşmana karşı heybetli gösterir ve kiliç darbelerine karşı dayanikli bulunur.
Erkekler için ipek kumaşlar ve ipek takkeler mekruhtur. Erkek çocuklara da, ipekli ve altın sirmali kumaşlar giydirmek kerahetten kurtulmaz. Fakat bir erkek ağrıyan gözüne ipekli bir mendil bağlayabilir, bunda bir sakınca yoktur.
İpekli eşyadan başka bir şekilde yararlanılabilir. İbrişimden dokunmuş bir seccade üzerine namaz kılınabilir, bunda bir kerahet yoktur. Yine evin iç kısmını ipekli kumaşlarla süslemek de caizdir. Fakat bunlar bir övünme için olmamalıdır.
Yüzleri ipek kumaştan yapılan minderler üzerine oturmak ve böyle yataklarda yatmak da İmam Azam´a göre helaldir.
Üzerinde "Maşallah" veya "Elhamdülillâh" gibi bir yazı işlenmiş bir seccadeyi veya herhangi bir döşemeyi yere sermek mekruhtur. Yazıların araları açılmış ve bazı harflerin üzerine örgü örülmüş olsa bile fark etmez, keraheti vardir. Çünkü tek başına yazılan harflere de saygı göstermek gerekir. Harflerdeki bitişikliği kaldırmak keraheti gidermez.
Altin-gümüş ve diğer mücevherat ile kadınların süslenmeleri caizdir. Erkekler ancak süs maksadı olmaksizin gümüşten halkalı mühür kullanabilirler. Süs için olsa bile, gümüşlü kemer, altın yaldızlı ve işlemeli kılıç kullanabilirler. Fakat altından, demirden, tunçtan, şişeden ve taştan halkalı mühür kullanamazlar; bu haramdir.
Mühürde kaşa değil, halkaya itibar edilir. Mühürün kaşı taştan akikden, yakuttan ve diğer şeylerden olabilir. Ancak ihtiyaç olmadıkça mühür kullanılmaması daha iyidir.
Yalnız süs maksadi ile evlerde altın ve gümüş kaplar, tabla ve benzeri şeyler bulundurmak caizdir. Fakat altın ve gümüş kaplardan yemek yenmesi, su içilmesi, yağlanılması ve koku sürünülmesi hem erkeklere, hem de kadınlara mekruhtur. Gümüş veya altın çatal-kaşıkla yemek yenmesi de böyledir. Gümüş veya altın kalem veya hokka kullanmak da kerahetten boş değildir. Ancak altın veya gümüş bir kap içinde bulunan bir yiyeceği başka bir kaba aktararak sonra yemek, içmek ve kullanmakta bir kerahet yoktur.
Yine gümüşle süslenmiş kaplardan su içilmesi de mekruh değildir. Yeter ki gümüşlü tarafı ağza alınmasın.
Kalaylanmamış bakır ve tunç kaplardan yemek yenmesi mekruhtur. En iyi olan porselen cinsi kaplardır. Şişeden, billurdan ve akîkden yapılmış kapların kullanılmasında bir kerahet yoktur. Bunların temizlenmesi kolaydır. Bunlar, sağlık yönünden madenî kaplardan daha iyidirler.
Sallanan bir dişi gümüş bir tel ile baglamak caizdir. Fakat altın bir tel ile bağlamak, İmam Azam´a göre caiz değildir. İmam Muhammed´e göre, her ikisi ile de bağlamak caizdir, bunda bir kerahet yoktur. Bir rivayete göre, İmam Ebû Yusuf´un içtihadı da böyledir
Yine, çıkan bir dişi yerine koyarak gümüş veya altın bir tel ile bağlamak, İmam Azam´dan bir rivayete göre mekruhtur; çünkü bu diş ölünün dişi hükmündedir. Bunun yerine besmele ile boğazlanmış bir koyunun dişi gümüş bir tel ile bağlanabilir. Bunun yerine gümüşten bir diş de edinilebilir.
Fakat İmam Ebû Yusuf´a göre, çıkan bir dişi yerine koyarak gümüş veya altın bir tel ile bağlamakta veya onun yerine gümüşten bir diş edinilmesinde bir sakınca yoktur. Çıkan bir dişin yerine konulmasına İmam Azam´ında katıldığı, İmam Ebû Yusuf´dan rivayet edilmiştir. İmam Muhammed´e göre ise, çıkan dişin yerine gümüşten de, altından da diş konulabilir.
Düşmüş veya kesilmiş bir burun yerine altından burun yapılabilir. Fena kokacağı için gümüşten yapılmaz.
Nazar değmesin diye, çocukların elbisesine boncuk işlenmesi ve nazarlıklar takılması caiz değildir. Bunlar cahiliyet devrine ait âdetlerdir.
Fakat ekin tarlalarında ve bostanlarda birer değnek üzerine hayvan kafası takılmasında bir sakınca yoktur. Bunlar hem birer korkuluktur, bazı zararlı kuş ve hayvanların buralara sokulmasına engel olur, hem de göz değmemesine sebeb olabilir. Çünkü göz değmesi, çok kez olagelen bir afettir. İnsana da, hayvana da, mala da değebilir. Onun için tarlaya ve bostana bakacak kimselerin gözleri, önce bu yüksek korkuluklara değer. Artık ondan sonra ekin ve diğer şeylere dokunmasında bir zarar kalmayabilir.
Nazardan (göz değmesinden) Yüce Allah´a sığınmalıdır. Peygamber Efendimiz (sallallahü aieyhi ve sellem) buyurmuştur: "Bir kimsenin kendisinin veya kardeşinin bir şeyi hoşuna giderse, bereketle ona dua etsin çünkü göz değmesi hakdır."
Bereketle dua ise şöyle yapılır;
"Şekil verenlerin en güzeli olan Allah ne yücedir! Allah´ım, buna bereket ver."
Bizlerce: "Maşaallah Tebarekallah" denilmesi âdet olmuştur.
Bir hadis-i şerifde de: "Her kim hoşuna giden bir şeyi görünce, "Maşaallah lâ kuvvete illâ billâh" derse, ona göz zarar vermez," diye buyurulmuştur.
|
|
|
Bediüzzaman Said Nursi Kimdir? |
|
Yazar: RasitTunca - 04-18-2020, 02:13 PM - Forum: Evliyalar Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Bediüzzaman Said Nursi Kimdir?
DOĞUMU VE GENÇLİĞİ
Bediüzzaman Said Nursi 1878'de[1] Bitlis'in Hizan ilçesinin Nurs köyünde, yedi çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Babasının adı Mirza, annesinin adı ise Nuriye'dir. Küçük yaşından itibaren ilme merak salan Said, ilk eğitimini, tahsilde olan ağabeyi Abdullah'ın izne geldiği zamanlarda, ondan aldı.
Henüz çok küçükken eşya ve hadiseleri inceden inceye sorgulamaya başlayan Said, dokuz yaşından itibaren çıktığı ilim yolculuğunda bir çok ilim merkezlerine uğradı, ama hiçbir yerde uzun süreli kalmadı. Üç aylık, en uzun süreli ve düzenli eğitimini, on dört yaşlarında iken, sonradan Ağrı ilinin bir kazası olan Doğubeyazıt'taki Beyazıt Medresesi'nde, Şeyh Mehmet Celâlî'den aldı.
Bu üç aylık sürede, medrese eğitiminde yer alan kitapların yanında pek çok başka kitabı da okudu. Buradan icazetini alarak Doğubeyazıt'tan ayrıldı. Said, genç yaşına rağmen klasik medrese eğitiminin sınırlarını aşan engin bir birikime sahip olmuştu.
Said, Doğu'daki bir çok ilim merkezlerine giderek, o dönemin medrese âlimleri arasında gelenek hâlinde olan ilmî münazaralara katıldı. Keskin zekâsı ve güçlü hafızasının yardımıyla, katıldığı bütün münazaralardan başarıyla çıktı. Doğu'daki meşhur âlimlere rüştünü fiilen ispatlamış olan Said'in genç yaşta ulaştığı ilim seviyesi, herkesi hayrete düşürdü. Anlaşılması en zor konuları bile hemen kavraması, okuduğu ve incelediği kitapları bir kere okumakla ezberine alması gibi farklılıkları sebebiyle, zamanın âlimleri ona "Bediüzzaman (zamanın eşsizi)"[2] unvanını verdiler.
Şirvan, Siirt, Bitlis ve Tillo'dan sonra 1894'te Mardin'e geçen Nursi, burada bir yandan ilmi münazaralara devam ederken, diğer taraftan da Şehide Camii'nde ders vermeye başladı. Hürriyet, meşrutiyet kavramlarını ve bu kavramlar etrafında İstanbul'da başlayan fikri ve siyasi mücadeleleri ilk kez burada duyan Nursi, bir çok sosyal faaliyetin de içinde yer aldı. Siyasetle ilgilenmeye de ilk defa Mardin'de başlayan Bediüzzaman, tartışmalarda fikrini açıklamaktan geri durmuyordu. Bulunduğu topluluklarda tartışmalara neden olan Said Nursî'yi, Mardin Mutasarrıfı, bir tedbir olarak il hudutları dışına çıkarmak zorunda kaldı.[3]
Bitlis'e giden Bediüzzaman'ın ilmî vukufiyeti ve farklı kişiliği, Bitlis Valisi Ömer Paşa'nın dikkatini çekti. Ömer Paşa Bediüzzaman'a vilâyet konağında kalarak çalışmalarını devam ettirebilmesi için bir oda tahsis etti. Doğu ve Batı klasikleriyle beraber, fen bilimlerine ait kitapları da içinde bulunduran konağın büyük kütüphanesi, Bediüzzaman'ın fen bilimlerine ait en son bilgilere ulaşması için bir zemin oluşturdu. Bitlis vilâyet konağında geçirdiği iki yıl süresince, din ilimlerine olduğu kadar fen ilimlerine de vakıf oldu.
İki yıl kadar Bitlis'te kalan Bediüzzaman, şehrin ileri gelenlerinin, özellikle de Van Valisi Hasan Paşa'nın[4] daveti üzerine Van'a gitti. Henüz yirmi yaşlarında olan Nursi bu tarihten itibaren yaklaşık on, on iki sene kadar Van'da ikamet etti. Ne yazık ki, bu dönemle ilgili elimizde çok ayrıntılı bilgi bulunmamaktadır. Ancak, devlet erkanının sohbet meclislerine sık sık katıldığı, aşiretler arası anlaşmazlıkları çözmede rol aldığı ve talebelere ders verdiği bilinmektedir.
Bediüzzaman'ın Van hayatı, Hasan Paşa'nın yerine İşkodralı Tahir Paşa'nın Vali olarak tayın edilmesi ile başka bir boyut kazandı. Musul ve Bitlis Valiliği yapmış ve II. Abdulhamid'in çok değer verdiği idarecilerden biri olan Tahir Paşa,[5] Bediüzzaman'ı kısa sürede keşfetti ve konağının kapısını ona açtı. Bediüzzaman'daki cevher ve kabiliyeti ilk keşfeden devlet adamlarından biri olan Tahir Paşa, 1913'te vefat edinceye kadar, ona her türlü imkanı sağlamayı ihmal etmedi.
Çeşitli gazete ve dergilerin de bulunabildiği konağın zengin kütüphanesi, Bediüzzaman'ın çeşitli konularda derinleşmesi için iyi bir imkân sağlamıştı. Sosyal ve siyasal gelişmeleri yakından takip eden Tahir Paşa, bunları Bediüzzaman ile sürekli paylaşıyor ve düşüncelerini alıyordu.
Tahir Paşa'nın konağı, gerek hükümet memurları, gerek yeni faaliyete geçen modern okullarda görev yapan muallimler ve diğer ilim ehli için gözde bir mekandı. Burada sık sık ilmi, siyasi münazaralar yapılırdı. Tahir Paşa, bu münazaralara Bediüzzman'ın katılmasına ayrı bir önem verirdi.[6]
Bu yeni çevre Bediüzzaman'ın ufkuna önemli katkılarda bulunmuştur. Özellikle geleneksel kelam ilminin, İslam hakkında fen ve felsefeden gelen şüphelere ve İslam'a yöneltilen tenkitlere cevap verme konusunda, ne kadar yetersiz kaldığını yakından görmüş oldu. Bu tahlilin bir gereği olarak, Doğu âlimlerince yeteri kadar bilinmeyen muasır bilimleri öğrenmenin çok büyük ihtiyaç olduğunu hissetti.
Bu konuda kendisini en çok cesaretlendiren de yine Tahir Paşa oldu. Molla Said, onun kütüphanesinden ve makamına gelen gazete ve dergilerden son derece istifade etti. Bir yandan tarih, coğrafya, matematik, fizik, kimya, astronomi ve felsefe alanında yazılmış kitapları okurken; diğer yandan da İslam dünyasını ve Osmanlıyı yakından ilgilendiren meseleleri ve gelişmeleri ilgiyle takip etmeye başladı.
Bediüzzaman Bitlis'te iken ezberine aldığı kırk kitaba ek olarak Van'da elli kitabı daha hıfzına aldı. Bu kitaplar içerik olarak tek tip değildi; din ilimleri, fen ilimleri, felsefe, tarih, edebiyat alanındaki meşhur eserlerdi. Bu doksan kitabın ezberini, özellikle gece vakitlerinde üç ayda bir hafızasında tekrar ederdi.[7]
Bediüzzaman Van'da bulunduğu sürece, daha ziyade "Molla Said-i Meşhur" unvanı ile tanınıyordu.
Bediüzzaman'ın Van hayatı, İslam aleminin geri kalma nedenleri ve bu durumdan nasıl kurtulabileceği konusuna odaklaştığı görülmektedir. Nihai noktada vardığı sonuç; bütün problemlerin cehaletten, ihtilaftan kaynaklandığını ve bunun için de eğitim alanında önemli ve yeni adımların atılması gerektiğiydi.
Bu anlamda ilk adımı yine Van'da attı. Van'da kaldığı sürede eğitim metodunu tamamen kendisinin hazırladığı bir medrese kurdu. Hatta bir ara Şark'ın zeki hocalarını ve zeki talebelerini Van merkezine getirtti. Bütün ihtiyaçların vakıf idaresince karşılanmasını sağlayarak, fen ve din ilimlerini bir arada vermeye başladı. Altı yedi ay süren bu eğitim denemesinde dersleri bizzat kendisi veriyordu.[8]
Molla Said'in esas hedefi, aynı metodun uygulanacağı bir üniversiteyi Doğu Anadolu'da kurmaktı. Bu üniversitede din ilimleri ile fen ilimleri birlikte öğretilecek, etnik diller de serbest tutulacaktı. Bu üniversiteye, Kahire'deki Ezher Üniversitesi'nden hareketle "Medresetü'z-Zehra" ismini verdi. Van, Bitlis ve Diyarbakır üçgeninde gerçekleştirmeyi hedeflediği bu proje ile sadece cehalet ve geri kalmışlıkla mücadele etmekle kalınmayıp, muhtemel siyasi ve sosyal problemlere de bir çözüm bulunacağına inanıyordu.[9]
Molla Said'in Van hayatı çok verimli geçti. Bu arada gördüğü bir rüya ve hemen ardında Tahir Paşa'nın kendisine gösterdiği bir gazete haberi, onun dünyasında manevi fırtınaların kopmasına ve fikri mücadelesinin de parlamasına neden oldu. Bu rüyayı kendisinden dinleyelim:
"Eski Harb-i Umumîden evvel bir vâkıa-i sâdıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altındayım. Birden o dağ müthiş infilâk etti; dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır. Dedim: 'Ana, korkma. Cenâb-ı Hakkın emridir. O hem Rahîmdir, hem Hakîmdir.' Birden, o hâlette iken baktım ki, mühim bir zât bana âmirane diyor ki: 'İ'cazı Kur'an'ı beyan et.' Uyandım, anladım ki, bir büyük infilak olacak. o infilak ve inkılaptan sonra kuran etrafındaki surlar kırılacak Doğrudan doğruya Kur'an kendi kendini müdafaa edecek. Kur'an'a hücüm edilecek, İcazı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu icazın bir nevini şu zamanda izharına, haddimin fevkinde olarak, benim gibi bir adam namzet olacak ve namzet olduğumu anladım."[10]
İşte bu rüyanın üzerinden çok geçmemişti ki, Tahir Paşa bir gazetedeki şu haberi ona gösterdi:
İngiliz Meclisi Mebusan'ında Müstemlekat Nazırı elinde Kur'an-ı Kerim'i göstererek söylediği bir nutukta:
"Bu Kur'ân İslâmların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur'ân'ı onların elinden kaldırmalıyız; yahut Müslümanları Kur'ân'dan soğutmalıyız." demiş.
İşte bu müthiş haber, onda târifin fevkinde bir tesir uyandırmıştı. İstidadı şimşek gibi alevli, duyguları ve bütün letâifi uyanık ve ilim, irfan, ihlâs, cesaret ve şecaat gibi harika inayet ve seciyelere mazhar olan Bediüzzaman, bu haber üzerine;
"Kur'ân'ın sönmez ve söndürülmez mânevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim."
der ve harekete geçer.[11]
İSTANBUL'A İLK SEYAHAT
Bediüzzaman, ruhunda uyanan bu azimle, öteden beri hayalini kurduğu "Medresetü'z-Zehra" projesinin artık gerçekleşmesi zamanı geldiğini düşünüyordu. Bu devasa projenin tahakkuku için Tahir Paşa ile yaptığı istişareler neticesinde, resmi makamların yardımını temin etmek üzere Kasım 1907' de, henüz otuz yaşlarında iken İstanbul'a geldi.
Tahir Paşa, İkinci Abdülhamit'e ulaştırılmak üzere, Bediüzzaman'ın şöhretini içeren bir mektubu da onunla göndermeyi ihmal etmedi.[12]
İstanbul'a vardığında, iki ay kadar Ferik (Tümgeneral) Ahmet Paşa'nın misafiri oldu. Ferik Ahmet Paşa, Bediüzzaman'ın, Doğu Anadolu'da uygulanacak olan eğitim projelerine destek bulmak amacıyla Saraya verdiği dilekçenin hazırlanmasına yardımcı olmuş ve onu gerekli kişilerle tanıştırmıştır.[13]
Bediüzzaman bu İstanbul seyahatinde, Doğu'ya ve dolayısı ile doğudaki problemlere dikkat çekmek için kıyafetini değiştirmedi. Doğu eyaletlerinin geleneksel kıyafetleriyle herkesin karşısına çıkan Nursi, kendinden emin tavırları ve etkili hitabetiyle kısa sürede dikkatlerin odağı oldu.
Bununla da yetinmeyen Nursi, herkese şaşkınlık veren bir uygulama başlattı. Fatih'teki Şekerci Hanı'nda bir otel odasına yerleştikten sonra, odasının kapısına şu levhayı astı:
"Burada her müşkül halledilir, her suale cevap verilir, fakat sual sorulmaz."
Fatih Şekerci Hanı o dönemin önde gelen aydınlarının uğrak yeriydi. Mehmet Akif ve Rasathane Müdürü Fatin Hoca o otelde kalanlar arasındaydı.[14]
Bediüzzaman'ın bu hayret uyandıran levhası, kısa sürede dikkatleri çekmiş ve gerçekten de gelenlerin müşküllerini hallettiği, bütün sorularına cevap buldukları bir yer olmuştu.
Bu şöhret, kimi âlimlerin takdirlerinin toplarken, kimilerinin de kıskançlık ve haset duygularını tahrik etti. Bu kıskançlık bir süre sonra Bediüzzaman'ın başını derde sokacaktır.
Bediüzzaman işte tam bu sıralarda (Mayıs 1908) eğitim reformları hakkındaki fikirlerini içeren dilekçesini Saray'a sundu.
Bu dilekçenin metni beş ay kadar sonra, 19 Kasım 1908'de Şark ve Kürdistan gazetesinde yayınlandı. Fakat gazetenin giriş yazısında da ifade edildiği üzere, bu dilekçe hiç de hoş olmayan sonuçlar doğurdu.
Bir yandan bazı âlimlerin hasımca tavır takınmaları ve diğer yandan, hürriyetin kısıtlandığı bir dönemde, Bediüzzaman'ın mevcut eğitim politikalarını tenkit etmeye kadar giden pervasız ve cesaret dolu konuşmaları, Saray'ın dikkatini çekmiş ve sıkı gözetim altına alınmıştı.
Bir süre sonra, "Her soruya cevap veren ve Saray'a karşı böyle pervasız olup, eleştiriler getiren bir adam, olsa olsa deli olabilir." denilerek, Bediüzzaman akıl hastanesine sevk edilir.[15]
Hastahanede onu muayene etmek üzere Saray doktorlarından biri görevlendirilir. Bediüzzaman doktora, neden ve nasıl buraya gönderildiğini dört madde halinde anlatır ve doktor hayretler içinde kalır. Büyük bir deha ve yüksek bir zeka ile karşılaştığını fark eden doktor:
"Şimdiye kadar İstanbul'a gelenlerin içerisinde zeka ve fetanetçe (aşırı zeki) böyle bir nadire-i cihan bulunmuş değildir."
şeklinde bir rapor hazırlar ve Saraya gönderir.
Bu raporu alan ve daha önce İkinci Abdülhamid'e Bediüzzaman hakkında yalan yanlış bilgiler vererek, onu yanıltan Saray paşaları telaşa düşerler ve bir an önce onu İstanbul'dan uzaklaştırmanın yollarını ararlar.
İlk tedbir olarak Bediüzzaman'ı hemen bir hapishaneye naklettirirler ve orada da başlarına bela olmaması karşılığında rüşvet teklif ederler; ancak bir netice elde edemezler. Ardından Padişah'ın iradesi ile Zaptiye Nazırı Şefik Paşa Bediüzzaman'a gönderilir.
Zaptiye Nazırı Padişah'ın selamını kendisine ilettikten sonra, Doğu'ya tekrar dönmesi halinde kendisine otuz lira maaş bağlanacağını söyler ve bunun üzerine Bediüzzaman ile aralarında ciddi bir tartışma başlar. Bediüzzaman cevap olarak:
"Ben maaş dilencisi değilim. Kendim için değil, milletim için geldim. Hem de bunu bana teklif etmek, rüşvet ve susma payıdır. Benim şahsi menfaatimi neden milletin genel menfaatine tercih ediyorsunuz?" der.
Rüşvetin fayda vermeyeceğini anlayan Şefik Paşa:
"Nasıl ve hangi cesaretle Padişah'ın teklifini reddediyorsun, sonun çok vahim olacaktır."
diyerek tehdit yolunu dener. Bediüzzaman cevap olarak:
"Reddediyorum, ta ki Padişah beni çağırsın da gerçekleri söyleyeyim. Hem, idam olunsam, bir milletin kalbinde yer edeceğim,.."
diyerek bu tehdide beş para önem vermez ve Şefik Paşa eli boş olarak geri döner.[16]
Said Nursi'nin o dönemdeki portresini "Sırat-ı Müstakim Dergisi"nin sahibi olan Eşref Edip, şu ifadelerle resmeder:
"Hürriyet mücadelesinde celadet ve şehameti o derece idi ki, herkesin ağzını açmaktan korktuğu, işaretle konuştuğu bir zamanda, onun bu kadar cesaret ve celadet göstermesi zamanın havsalasına sığmadı. Sarayın ve paşaların ferman ferman olduğu, mutlak bir kudrete sahip olduğu bir zamanda, Şark vilayetlerinden gelen bir adamın bu kadar cesaret göstermesi hayret ve taaccüple telakki edileceği tabii idi. Halka köle nazarı ile bakan müstebit paşalar; 'Bu kadar cesaret akıl karı değildir!..' diyerek onu tımarhaneye sokmaktan başka kendileri için halas ve rahat çaresi göremediler."[17]
Bediüzzaman, zulmen atıldığı bu ilk hapishanede çok kalmaz ve Meşrutiyet'in kabulünden sonra ilan edilen siyasi af kapsamında hürriyetine kavuşur.
31 MART OLAYI VE BEDİÜZZAMAN
Hürriyetin ilanı ile birlikte İstanbul'un her tarafında bir kargaşa ve infial dönemi başlamıştır. Bu sosyal çalkantıları durdurmak ve insanları yatıştırmak gerekiyordu. Bunun tek bir yolu vardı; insanları ikaz etmek ve hürriyetin nimetlerini inandırıcı bir üslupla anlatmak…
Meşrutiyet'in başına meşruiyeti de ilave ederek, "Meşrutiyet-i meşrua" sloganı ile hürriyeti anlatmaya çalışan Bediüzzaman, Meşrutiyet'in üçüncü gününden itibaren bir taraftan gazete ve dergilere yazı yazarken, diğer yandan da etkili hitabeti ile miting meydanlarında ve konferans salonlarında binlerce insana hitap ederek ortamın bir an önce yumuşamasına yardımcı oldu.
Bugünlerde, özellikle Selanik patlamaya hazır bir bombayı andırıyordu. Bediüzzaman 11 Temmuz'da Sultan Ahmet meydanında yaptığı "Hürriyete Hitap" nutkunun aynısını, Selanik meydanında da vererek, tırmanan tehlikenin önünü kesti.[18] Özellikle Şehzadebaşı'ndaki Ferah Tiyatrosu'nda çıkan kavgayı, etkileyici hitabetiyle son anda önlemiş oldu.[19]
Hamallar, İttihatçılara ve dolayısı ile Meşrutiyet'e karşı tavırlarını boykot yaparak ortaya koydular. İstanbul'da yaşayan ve hamallık yapan Kürtlerin bu siyasi ve anarşik olayların içine çekilmesi tehlikesini sezen Said Nursi, hamalların yoğun olduğu yerlere, özellikle kahvehanelere gidip konuşmalar yaptı ve Meşrutiyeti anlattı.
"İlla boykot yapacaksanız, (O sırada) Bosna Hersek'i ilhak eden, Avusturya mallarına karşı yapın."
diyerek, öfkelerini başka tarafa çekmeyi başarmış ve çıkması muhtemel büyük bir boykot ve anarşiyi önlemiş oldu.[20]
Meşrutiyet'ten rahatsız olan bir diğer kesim de ulema ve talebelerdi. Zira onlar, anayasal sistemin ve hürriyetin dine aykırı olduğunu iddia ediyorlardı. Bunu fark eden Said Nursi, Meşrutiyet-i meşruanın İslam'a aykırı olmadığını, dört hak mezhebin klasik kaynaklarına dayanarak ve İslam tarihinden örnekler vererek ortaya koymaya çalıştı. Bunu yaparken, bir yandan gazetelere, dergilere yazılar gönderiyor, diğer yandan da medrese mensuplarının toplandığı yerlere giderek konuşmalar yapıyordu.
Meşrutiyet'e tepkili diğer bir zümre de askerlerdi. Üstlerine, özellikle Harbiyeli subaylara itaat etmemeye başlayan askerler, büyük bir felakete adeta davetiye çıkarıyorlardı. Bu tehlikeyi fark eden Bediüzzaman, İstanbul'un farklı yerlerinde bulunan avcı taburlarını bir bir dolaşarak "Meşrutiyet'in yanlış anlaşıldığını ve dine aykırı bir tarafı olmadığını" anlattı. İslam'ın anarşiye karşı olduğunu ve üstlerine itaat etmemeleri durumunda anarşiyi körükleyeceklerini anlatarak, onları itaate sevketti.[21]
Meşrutiyet'in ilanı sadece İstanbul'da değil, Doğu'da da infiallere neden olmuştu. Said Nursi "Bediüzzaman" imzası ile doğudaki nüfuzlu kişilere ve aşiret reislerine altmış kadar telgraf çekti. "Meşrutiyet ile dine bir zarar gelmeyeceğini, aksine dinin inkişaf edeceğini" anlatarak onları yatıştırdı.
Bugünleri sonradan anlatan Bediüzzaman, hizmetlerini şu cümleyle özetliyordu:
"Nerede bir yangın görsem, onu söndürmeye koştum."[22]
Takvimler 13 nisan 1909'u gösterdiğinde, tarihe "31 Mart Vakası" olarak geçen büyük bir isyan baş gösterdi. Mevcut kargaşayı fırsat bilen karanlık ellerin çıkardığı bu isyanla her şey altüst olmuş ve İkinci Abdülhamit tahtan indirilmişti.
Said Nursi, isyanın üçüncü gününde isyan eden askerlere gazetede yazdığı yazılarla, dördüncü gününde ise bizzat Harbiye Nezareti'ne giderek onlara hitap etti ve isyanı bitirmelerini istedi.
İsyanın on birinci gününde, Mahmut Şevket Paşa komutasındaki Hareket Ordusu isyanı bastırdı ve sıkıyönetim ilan edildi. İsyancıların elebaşıları yakalanarak sıkıyönetim mahkemesinde idam edildiler. İsyanı yatıştırmak için bir dakika boş durmayan Said Nursi de olaya karıştığı iddiası ile tutuklanır. Üç hafta kadar hapiste kaldıktan sonra mahkeme huzuruna çıkarılır.
Müdafaasında, isyan öncesindeki dokuz aylık sürede yaptığı hizmetleri ve isyanın durdurulması için üstlendiği rolü dile getiren Nursi,
"Demek ki, ben bu hizmetleri yapmakla büyük cinayetler etmişim ki, burada idamla yargılanıyorum." der.
Ardından İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti'ne dahil oluş nedenini ve şeriatın ne anlama geldiğini izah ederek, cesaret ve feraset dolu bir müdafaa yapar. Bu savunma daha sonra, Dinvan-ı Harbi Örfi adı ile kitaplaştırılır.
İdam edileceğini beklerken, beraat eden Nursi, kendisinden sonra yargılanan kırk elli kişinin de idamdan kurtulmasına vesile olur.
İstanbul'da bulunduğu iki senelik zaman diliminde, faydalı gördüğü sivil toplum kuruluşları ile hizmet etmekten kaçınmayan Said Nursi, İttihadı Muhammedi Cemiyeti'nin kurulduğunu duyunca, bu evrensel ve mübarek ismin bir grubun elinde istismar edilmemesi ve şahsi düşüncelere alet edilmemesi için hemen gidip dahil olur.
31 Mart olayında, sıkıyönetim mahkemesinde yaptığı müdafaada; İttihadı Muhammedi Cemiyeti'ne niçin dahil olduğunu şöyle ifade eder:
"İşittim İttihadı Muhammedi Cemiyeti adı ile bir cemiyet teşekkül etmiş. Nihayet derecede korktum ki, bu ismi mübarek atlında bazılarının bir yanlış hareketi meydana gelir. Sonra işittim ki bu ismi mübareki bazı mübarek zevat, Süheyl Paşa va Şeyh Sadık gibi zatlar daha basit ve sırf ibadet ve sünnet-i seniyeye tebaiyyete nakletmişler."
"Lakin tekrar korktum, bu isim umumun hakkıdır, tahsis ve tahdit kabul etmez. Ben nasıl ki, dindar müteaddit cemiyete bir cihette mensubum. Zira maksatlarını gördüm. Kezalik o ismi mübareke de intisap ettim. Bu cemiyetin reisi Fahrül Alemdir. Gayesi ise Ahlak-ı Ahmediye ile tahalluk ve sünneti Nebeviyeyi ihya ve başkalarına da muhabbet etmektir."
"İşte ben bu ittihadın efradındanım, bu ittihadın tezahürüne teşebbüs edenlerdenim. Yoksa sebebi iftirak olan fırkalardan, partilerden değilim."[23]
Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi Said Nursi, her şeyden önce, herhangi bir grubun, Hz. Muhammed (asv)'in ismini taşıyan bu cemiyeti kendi tekeli altına alıp siyasi maksatları uğruna kullanmasından ve daha ötesi, böyle bir cemiyetin toplumda ayrılığın ve çekişmenin kaynağı haline getirilmesinden şiddetle endişe ettiği için dahil olmuş ve gerçekten de bu istismarlara engel de olmuştur.
Said Nursi'nin 23 mayıs 1909'da sıkıyönetim mahkemesinde serbest bırakılması o günün gazetelerinde şu ifadelerle duyurulmuştur:
"Bediüzzaman Said Kürdi mukaddem (başlangıçta) vaki olan ihbaratın saniadan (uydurmadan) ibaret olduğu ve bilakis mumaileyhin (kendisinin) tesisi meşrutiyette hidematı bergüzidesi (üstün ve seçkin hizmetleri) sebkeylediği (geçtiği) tahakkuk eylemekle tahliye edilmiştir."[24]
İSTANBUL'DAN VAN'A DÖNÜŞ
Mahkemeden beraat eden Said Nursi, müdafaasında da ifade ettiği gibi, İstanbul'a veda edip memleketine geri dönmeğe karar vermişse de, dokuz on ay kadar daha İstanbul'da kaldığı bilinmektedir. İstanbul seyahati onun için hayal kırıklığı ile sonuçlanır. İstanbul'dan umduğunu bulamayan Nursi, veda edip giderken bir vedaname yazar. Hayal kırıklığını bu vedanamede de görmek mümkündür.
"…Elveda ey gelin libası giymiş acuze-i şemta (kocakarı). Sen zehirli bir bala benzersin. Belki medeniyet libası giymiş vahşi bir adama benzersin. Sureten ne kadar medeniliğin var, sireten dahi nifak, sefalet, ağraz içinde o kadar vahşisin…"[25]
Bediüzzaman Karadeniz üzerinden Batum'a ve oradan da Van'a geçer. Bu seyahat sırasında Gürcistan'ın başkenti Tiflis'e de uğrar. Burada bir Rus polisi ile aralarında bir konuşma geçer. Uzun olan bu karşılıklı konuşmada Bediüzzaman Sovyet Rusya'nın çok fazla ayakta duramayacağını ve yıkılacağını söyler.[26]
Van'a geri dönen Said Nursi, bir dakika boş durmaz, hemen aşiretleri dolaşmaya başlar. "Dağ ve sahraları bir medrese ederek Meşrutiyeti ders verdim." diyen Bediüzzaman, aşiretler tarafından yanlış anlaşılan Meşrutiyet'in güzelliklerini, onların anlayabileceği bir dille anlatmaya çalışır. Bu seyahat sırasında halkın Meşrutiyet hakkındaki sorularına tek tek cevap veren Nursi, daha sonra bu soru ve cevapları kitaplaştırarak "Münazarat" adı altında bastırır.
Hürriyet, demokrasi, anayasa, siyaset, insan hakları, cumhuriyet, azınlık hakları, etnik dil ve eğitim gibi onlarca önemli konuda bilgilerin yer aldığı bu kitabı okuyan herkes, Bediüzzaman'ın ta o zamandan günümüz Türkiyesinin içinde bulunduğu problemleri sezdiğini ve çözüm önerilerini yazdığını itiraf etmek durumunda kalmaktadır.
Bu sırada Arapça olarak kaleme aldığı bir diğer eser de, âlimlerin reçetesi olarak bilinen ve yüksek bir ilmi içeren "Muhakemat" adlı kitaptır. Bu eser 1911'de bizzat kendisi tarafından Türkçeye tercüme edilerek yayınlanmıştır.
1910 tarihine gelindiğinde, Bediüzzaman seyahatin yönünü güneye çevirerek, Hakkari, Bitlis, Muş, Urfa, Kilis, Diyarbakır'a uğrayarak Şam'a geçti. Şam'a gelmesindeki önemli gayesi, buradan Mısır'a geçerek El Ezher Üniversitesinin, eğitim sistemini yerinde görüp incelemekti. Ancak, Şam'da çok sayıda Ezher mezunu âlimlerin olması, Üniversite hakkında onlardan yeteri kadar bilgi alması ve bir an önce İstanbul'a gitme gereği, Mısır'a geçmesine engel oldu.[27]
Şam'da iken, âlimlerin ısrarı üzerine Şam Emevi Camii'nde bir hutbe verdi. Yüzden fazla âlimin hazır olduğu, on bin kişiye hitaben verilen bu hutbenin konusu; İslam dünyasının içinde bulunduğu olumsuz durumun nedenleri ve bundan kurtulmanın çareleriydi. Bu hutbe daha sonra "Hutbe-i Şamiye" adı ile kitaplaştırılmıştır.
İSTANBUL'A İKİNCİ GİDİŞ
Bu hutbeden sonra Şam'da fazla kalmayan Nursi, Beyrut'a ve buradan da deniz yoluyla İstanbul'a geçer. İstanbul'a ikinci kez gelen Nursi'nin amacı yine aynıydı. Zira Doğu'da yaptığı seyahatlerde, yıllardır hayalini kurduğu üniversite hakkındaki kanaati daha da pekişmiş ve bu projenin bir an önce faaliyete geçmesi için tekrar İstanbul'un yolunu tutmuştu.
İlk gidişinde II. Abdulhamit'e ulaşamayan Nursi, bu kez Sultan Reşad ile İttihat ve Terakki yetkililerine projesinin önemini anlatacak ve desteklerini isteyecekti.
Bediüzzaman, 1911 Haziran'ında Rumeli seyahatine çıkan Sultan Reşad'ın saltanat kafilesine Şark vilayetlerini temsilen katıldı.[28]
Üsküp'te bir lise binasının balkonundan, yüz binlerce Rumeli halkına seslenen Sultan Reşad'ın hemen yanında Bediüzzaman da yer almıştır.[29]
O tarihlerde Kosova'da büyük bir üniversitenin açılması kararı alınmış ve hatta yirmi bin altın tahsisat da yapılmıştı. Bediüzzaman hem Sultan Reşad'a ve hem de İttihat ve Terakki yetkililerine, "Şark böyle bir üniversiteye daha ziyade muhtaçtır,.." diyerek, projesini gerekçeleriyle birlikte detaylı bir şekilde anlattı.
Soru cevap şeklinde geçen bu karşılıklı konuşma üzerine Sultan Reşad, Bediüzzaman'ın fikirlerini çok isabetli bulur ve elinden gelen yardımı yapacağına söz verir.
Bu seyahatten kısa bir süre sonra Balkan Harbi patlak verince, Rumeli'deki üniversite planı suya düşer ve oraya tahsis edilen yirmi bin altın, Bediüzzaman'ın Şark projesine aktarılması kararı alınır.
TEKRAR VAN'A DÖNÜŞ
Ayrılan bu tahsisattan bin altın kadarı Beidüzzaman Van'a geldikten sonra Van valiliğine gönderiliyor. Tahsisatı alınır alınmaz, Van gölünün kenarındaki Artemit(Edremit)'te gerçekleştirilen büyük bir merasimle üniversitenin temeli atılır.[30]
Fakat ödeneğin devamının bir türlü gelmemesi nedeniyle proje ilerleyemez. Gerek Tahir Paşa ve gerekse halefi olan Tahsin Paşa, Dersaadet'e gönderdikleri telgraflarla ödeneğin hızlandırılmasını rica etmişlerdir. Bu yazışmalarla ilgili İstanbul Başvekalet'te yirmi kadar belge tespit edilmiştir.
Bu telgraflar neticesinde İstanbul'dan olumlu mesajlar gelmişse de Evkaf Nezareti tarafından gönderilen 2 Ağustos 1913 tarihli bir telgrafta Üniversite inşaatının masraflarının karşılanamayacağı bildirilmiştir.[31]
Bediüzzaman bir taraftan tahsisatın gelmesini beklerken, diğer yandan da boş durmaz, Van kalesinin dibinde yer alan ve Evkaf Nezaretne bağlı olan Horhor Medresesi'nde talebe okutmaya başlar. Bu medreseyi Bediüzzaman'a tahsis eden, Van Valisi Tahsin Paşa olmuştur.[32]
Bediüzzaman'ın Van'daki hayatının ayrıntılarına geçmeden önce, ikinci kez İstanbul'a yaptığı seyahatle ilgili ihtilaf veya iddia konusu olan birkaç noktaya değinmek istiyoruz.
Bu konuların başında Bediüzzaman'ın, Osmanlının resmi istihbarat teşkilatı olan, Teşkilat-ı Mahsusa ile ilgisinin olup olmadığı gelir. Bu, Bediüzzaman'ın teşkilatı mahsusa ile birlikte çalıştığı ve hatta İkinci Balkan Savaşı'na katıldığı, Edirne'nin tekrar alınmasında büyük kahramanlıklar gösterdiği iddialarıdır ki, bunu ileri süren yalnızca Cemal Kutay'dır.[33]
Ancak gerek tarihi sürece ve gerekse Bediüzzaman'ın eserlerine ve hatıralarına baktığımızda, Onun Balkan Savaşlarına katılması ve Edirne'nin alınmasında görev alması mümkün görünmüyor. Zira bu tarihlerde Bediüzzaman Van'dadır. Teşkilatı Mahsusa yetkilileri ile dostlukları olduğu muhakkaktır, ancak şimdiye kadar bu teşkilat ile birlikte çalıştığına dair bir belgeye rastlanılmış değildir. Bu iddia şimdilik bir tahminden öteye geçmemektedir.
Bir çok kişi tarafından çürütülse de[34] yine de ihtiyatla karşıladığımız bu iddianın en kuşkulandırıcı tarafı ise, "Bu bilgileri Eşref Kuşçubaşı'ndan aldım."[35] diyen Cemal Kutay'ın, 1964'te, Kuşçubaşı'nın vefatından sonra böyle bir iddiayı ortaya atmasıdır.
Bu kısa malumattan sonra kaldığımız yerden devam edelim. Bediüzzaman Van'da iken, Birinci Dünya Savaşı'nın hemen arifesinde Şeyh Selim'in başını çektiği Bitlis olayı vuku bulur. Rusların kışkırtmasıyla, Jön Türklerin seküler ve din dışı sayılabilecek bazı uygulamalarından dolayı İttihatçılardan memnun olmadıklarını bahane eden Şeyh Selim, 1914 yılının ilk baharında Bitlisi işgal etmeye başlar. Şeyh Selim, bu işgalden önce, Bediüzzaman'ı da yanına çekerek nüfuzundan istifade etmek ister. Ancak ileride dile getireceğimiz Şeyh Said olayında olduğu gibi, Bediüzzaman'ın tavrı net ve kesindir. Bu teklife:
"O fenalıklar ve o dinsizlikler, o gibi kumandanlara mahsustur. Ordu onunla mesul olamaz. Bu Osmanlı ordusunda belki yüz bin evliya var. Ben bu orduya kılıç çekemem ve size iştirak edemem."
diyen Bedüzzaman, Şeyh Selimi de bu teşebbüsünden vazgeçirmeye çalışmışsa da ne yazık ki bu talihsiz olay yaşanır. Daha sonra bir vesile ile bu olaya değinen Said Nursi şunları söyleyecektir:
"O zatlar benden ayrıldılar, kılıç çektiler ve neticesiz Bitlis hadisesi vücuda geldi. Az sonra, Harb-i Umumi patladı. O ordu, din namına iştirak etti, cihada girdi ve o ordudan yüz binler şehitler evliya mertebesine çıkıp beni o davamda tasdik edip kanları ile velayet fermanlarını imzaladılar."[36]
BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI VE ESARET
1914 yılı yaklaşırken, Bediüzzaman talebelerine sık sık, büyük bir felaketin gelmekte olduğunu hissettiğini söyler. Ve medresesini adeta bir kışlaya çevirmek üzere bolca mavzer tüfekleri aldırır. Sık sık talebelerine silah eğitimi de veren Said Nursi, kısa bir sürede, uzaktaki bir yumurtayı nişan alıp vuracak duruma getirir onları.
Birinci Dünya Savaşı'nın ilan edilmesi ile birlikte, Said Nursi, yeğeni ve talebesi Molla Habib ile bereber, hemen gönüllü alay vaizi yazılarak Erzurum cephesine gönderildiler. Kısa bir süre sonra Başkomutan Enver Paşa tarafından milis alayı komutanı unvanı ile resmi olarak görevlendirilir. Talebelerinin büyük çoğunluğu şehit düşen, Gönüllü Alay Komutanı Said Nursi, savaş sırasında büyük başarılara imza atar ve iki sene sonra, Mart 1916'da Bitlis'te Ruslara esir düşer.[37]
Bitlis'in Rusların eline geçmesi ile birlikte esir düşen Nursi, Tiflis'te tedavi edildikten sonra Kosturma'daki esir kampına götürülür. İki buçuk sene kadar burada esir kalan Nursi, Rusya'daki rejim kargaşasından da istifade ederek firar eder.
Leningrat'tan Almanya'ya, oradan da Petersburg üzerinden Varşova'ya gelir. Viyana'yı da gördükten sonra, Sofya üzerinden trenle 1918 Haziranında İstanbul'a ulaşır.
Bediüzzaman'ın İstanbul'a gelişi zamanın gazetelerinde şu ifadelerle duyurulur:
"Kürdistan ulemasından olup, talebeleriyle birlikte Kafkas cephesinde muharebeye iştirak eylemiş ve Ruslara esir düşmüş olan Bediüzzaman Said Kürdi Efendi, ahiren şehrimize muvasalat eylemiştir."[38]
Bediüzzaman İstanbul'da bir kahraman gibi karşılanır. Enver Paşa:
"Bu hocayı görüyor musunuz, şarktaki savaşlarda Rus kazaklarına karşı koyan bu hocadır."
diyerek, onu Harbiye Nezareti'nin yüksek rütbeli komutanları ile tanıştırır. Ardından da kendisine savaş madalyası takdim edilir.[39]
Diğer yandan Şeyhülislam Musa Kazım Efendi'nin teklifiyle de Sultan Vahdettin tarafından kendisine ilmiye sınıfında "Mahreç" derecesi verilir. "Mahreç Mevleviyeti" olarak da bilinen bu rütbe, Osmanlıdaki bütün resmi ulemanın başı olan "Baş müderristen sonraki rütbe." anlamına gelmekteydi.[40]
Diğer yandan 12 Ağustos 1918'de kurulan, "âlimler konseyi" veya "İslam Akademisi" hüviyeti taşıyan"Darü'l-Hikmeti'l-İslamiye" ye kendisine haber verilmeksizin üye olarak atanan Bediüzzaman, yorgun ve rahatsız olduğu halde, "Milletime hizmettir." diyerek bu teklifi kabul eder.[41] Mehmet Akif Ersoy'un sekreterliğini yaptığı ve dokuz kişiden oluşan bu müessese, bir çok şubeleri ile dört yıl boyunca önemli hizmetler vermiş ve Kasım 1922'de kapatılmıştır.
Bediüzzaman Kafkas cephesinde savaş halinde iken, bazen at üzerinde bazen de siperde iken söyleyip, talebesi Molla Habib'in de kaleme aldığı ve Arapça olan İşaratü'l-İcaz adlı Kur'an tefsiri başta olmak üzere, İstanbul'da kaleme aldığı Nokta, Şuaat, Rumuzat, Sünuhat, Tuluat, Katre, Hakikat Çekirdekleri, Habbe, Zerre, Şemme ve Lemeat adlı eserleri de bastırarak neşretmiştir.[42]
Enver Paşa, "İşaratü'l-İcaz" adlı Kur'an tefsirinin bütün basım masraflarını üstlenmek istediği halde, Bediüzzaman sadece kağıt temini için müsaade etmiştir.[43]
"Darü'l-Hikmeti'l-İslamiye"den aldığı maaştan sadece zaruri ihtiyaçlarını karşılayıp, büyük kısmı ile kitap basıp ücretsiz olarak dağıtmıştır.[44]
İki buçuk senelik esaret ve iki senelik savaş hayatını yaşamış olarak yorgun ve bitkin düşen Bediüzzaman, İstanbul'a geldikten sonra, yine boş durmuyor ve nerede bir hizmet varsa ya bizzat içine girerek ya da desteklemek ve teşvik etmek sureti ile yardım ediyordu.
BEDİÜZZAMAN'IN ÜYE OLDUĞU CEMİYETLER
Bu cümleden olarak, 5 mart 1922 tarihinde Şeyhülislam Haydarizade İbrahim Efendi'nin de içinde bulunduğu bir grup tanınmış sima ile "Yeşilay Cemiyeti"ni kurdu. Bu cemiyetin asıl hedefi; giderek yaygınlaşan alkollü içkiler ve diğer zararlı maddelerle mücadele etmekti.[45]
Bediüzzaman'ın katıldığı bir diğer cemiyet ise 15 şubat 1919' da kurulan "Müderrisler Cemiyeti"dir. Dinin hakikatlerini ve Peygamber (asv)'in sünnetini öğretmeyi hedef kabul ederek yola çıkan bu cemiyet[46] 24 Kasım 1919'da "Teali İslam Cemiyeti"ne dönüştürüldü. Bunun üzerine Said Nursi diğer üyelerin aksine olarak, bu cemiyetle irtibatını hemen kesmiştir.[47]
Diğer yandan, 1919'da kurulan ve siyasi bir gayesi olmayan, sadece eğitim faaliyetleri ile ülkenin asayiş ve bütünlüğüne hizmet etmeyi amaçlayan "Kürt Neşr-i Maarif Cemiyeti"nin on beş kurucu üyesinden biri de Said Nursi olmuştur.[48]
Bu cemiyetin ismi içinde "Kürt" kelimesinin geçmesi, ırkçılık, ayrıcalık manasını akla getirebilir. Bu algının nedeni, içinde bulunduğumuz sosyal ve siyasal şartlardır. Yani günümüzde bu isim altında bir etnik çatışmanın olmasıdır. Cemiyetin kurulduğu tarihe gidecek olursak, bu ismin gayet normal karşılandığını göreceğiz. Tıpkı, İstanbul'da birçok ilimiz adına kurulan cemiyet, vakıf ve dernekler gibi.
Bu cemiyetin ilk projesi ise, İstanbul'da başıboş bırakılan ve anarşiye karışan Kürt çocuklarını okutmak için bir ilkokul kurmak olmuştur.
Yeri gelmişken, Said Nursi'nin, "Kürt Teali Cemiyeti" ve "İngiliz Muhipler Cemiyeti" ile bir ilgisinin olup olmadığı konusuna da değinmek istiyoruz.
Öncelikle şunu ifade edelim ki; vatan ve milletin saadeti ve bekası için, Birinci Dünya Savaşı'na gönüllü alay komutanı olarak katılan, yüzlerce talebesini şehit veren, ardından Ruslara esir düşerek iki buçuk sene sıkıntılı esaret hayatı yaşayan, bir vesile ile esaretten kurtulup İstanbul'a gelir gelmez, kendisine verilen hizmetleri, "vatan ve millete hizmettir" diyerek, reddetmeyen; şeyhülislamın, milli mücadele hareketi için, "Bu bir isyandır."şeklindeki fetvasına karşı, "Milli mücadele bir cihattır ve haklı bir mücadeledir." şeklinde aksi bir fetva ile cevap veren bir zatın, zararlı cemiyetlerle ne gibi bir ilgisi olabilir.
"Kürt Teali Cemiyeti" özerk bir Kürdistan hedefliyordu. "İngiliz Muhipler Cemiyeti" ise, Ülkenin ayrılıkçı kodları ile oynayarak, bölüp parçalamanın ve neticede İngiliz hakimiyetini egemen kılmanın peşindeydi.
Kürt Teali Cemiyeti'nin kuruluş tarihi 6 kasım 1917'dir. Halbuki, Bediüzzaman Mart 1916 ile Haziran 1918 tarihleri arasında Rusya'da esirdir. Bu cemiyet ile Bediüzzaman'ı irtibatlandırmak ne tarihsel açıdan ve ne de Bediüzzaman'ın temel felsefesi açısından mümkün değildir.[49]
Ancak Bediüzzaman, İstanbul'a geldikten sonra, onun nüfuzundan faydalanmak gayesi ile söz konusu cemiyetin başkanı olan Seyyid Abdülkadir, kendisini ziyaret eder ve niyetini ortaya koyar. Bunun üzerine, Bediüzzaman'ın ona verdiği cevap yoruma meydan vermeyecek kadar açıktır:
"Allah'ü zül Celal Hazretleri Kur'an-ı Kerim'de mealen; 'Öyle bir kavim göndereceğim ki, onlar Allah'ı sever Allah da onları sever.' diye buyurmuştur. Ben de bu beyanı ilahi karşısında düşünürken, bu kavmin; bin yıldan beri Alem-i İslam'ın bayraktarlığını yapan Türk milleti olduğunu anladım. Bu kahraman millete hizmet yerine, dört yüz milyon hakiki Müslüman kardeş yerine, birkaç akılsız kavmiyetçi kimsenin peşinde gitmem."[50]
Öte yandan, "İngiliz Muhipler Cemiyeti" ile de yakından uzaktan bir ilgisi bulunmayan Bediüzzaman'ı bu cemiyetle irtibatlıymış gibi göstermek isteyenler, maalesef tarihi gerçekleri bilerek saptıran, art niyetli birkaç kişiden öteye geçmemiştir.
Saptırılan tarihi gerçek şudur: İngiliz Muhipler Cemiyeti'nin etkili üyelerinden ve ikinci başkanı Said Molla ileSaid Nursi'yi aynı kişiymiş gibi gösterme gayretidir. İtikatsız, mason ve vatan haini olan Mısırlı Said Mola ile Said Nursi'yi aynıymış gibi göstermek isteyen zihniyet, Şeyh Said ile Said Nursi'yi aynı şahıslarmış gibi gösteren zihniyetten başkası değildir. Tarihi gerçekleri saptıranlar, tarih önünde hesap vermekten kurtulamazlar ve kurtulamamışlardır.
16 Mart 1920'de İstanbul'u işgal eden İngilizler, bir yandan da kendi politikalarını destekleyecek bir kamuoyu oluşturmaya çalışıyorlardı. Nitekim fahri başkanlığını şeyhülislamlık yapmış olan Mustafa Sabri Efendi'nin, ikinci başkanlığını ise Mısırlı Said Molla'nın yaptığı "İngiliz Muhipler Cemiyeti"ni kurarak etkin olmaya başlamışlardı.
Bediüzzaman ise İngilizlerin halk üzerindeki etkisini kırmak, propagandalarını etkisiz hale getirmek ve gerçek maksatlarını ortaya koymak için "Hutuvat-ı Site" adlı eserini kaleme alarak hemen yayınladı.
Bediüzzaman'ın "Bir fırka asker kadar hizmet etti." dediği "Hutuvat-ı Site"nin yayınlanması, dikkatleri bir anda üzerine çekmiş ve İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanı tarafından kendisi hakkında "ölü veya diri olarak yakalama" emri verilmiştir.[51]
Bu arada Anadolu'da da istiklal mücadelesi başlamıştı.Yine İngilizlerin baskısı ve propagandası sonucunda zamanın Şeyhülislam'ı; Kuvvayı Milliye hareketini bir isyan, kuvvayı milliyecileri de asi olarak gösteren bir fetva yayınladı.
Bu fetvaya mukabil, zaman kaybetmeden, karşı bir fetva yayınlayarak cevap veren Bediüzzaman, fetvasında, İstiklal mücadelesini cihat, mücadele edenleri de mücahit olarak tanımladı.[52]
BEDİÜZZAMAN ANKARA'DA MECLİSTE
Bediüzzaman'ın bu kahramanlıklarını Ankara'dan takip eden yeni Meclis ve Ankara hükümeti onu takdirle karşılamışlar ve ardından da Mustafa Kemal başta olmak üzere bir grup milletvekilinin isteği doğrultusunda kendisine telgraflar çekilerek Ankara'ya davet etmişlerdir.[53]
Bediüzzaman gelen bu ısrarlı davetler üzerine,
"Ben tehlikeli yerde mücadele etmek istiyorum, siper arkasında mücadele etmek hoşuma gitmiyor."
diyerek olumsuz cevaplar vermişse de davetlerin devam etmesi ve eski dostu Tahsin Paşa'nın şiddetli ısrarı üzerine 1922'de Ankara'ya gelmiştir.
9 Kasım 1922 Perşembe günü TBMM'de Bediüzzaman için kapsamlı bir karşılama merasimi yapılır ve verilen bir önerge üzerine de kürsüde gaziler için kısa bir tebrik konuşması yapar ve ardından da dua eder.[54]
Bir taraftan Meclis çalışmalarına katılan Bediüzzaman diğer taraftan da milletvekilleri ile özellikle dini konularda münazaralarda bulunur. Kısa sürede milletvekillerinin ve meclisin ahvaline vakıf olan Bediüzzaman, özellikle mebusların namaza karşı ilgisizliği dikkatini çeker ve bunun üzerine bir beyanname kaleme alarak vekillere dağıtır.[55]
Bu beyanname hemen tesirini göstermiş ve altmış milletvekili daha namaza başladığı için, küçük olan mescit daha büyük bir yere taşınmıştır.
Kazım Karabekir Paşa, Bediüzzaman'ın milletvekillerine dağıttığı bu beyannameyi Mustafa Kemal'e okur. Kısa bir süre sonra da elli altmış kadar milletvekilinin de bulunduğu bir ortamda Mustafa Kemal ile Said Nursi arasında bir tartışma yaşanır.
Mustafa Kemal, kızgınlığını ifade eden bir ses tonu ile;
"Biz senin yüksek fikirlerinden faydalanmak için buraya çağırdık, sen ise gelip, namaza dair şeyler yazarak aramıza ihtilaf soktun."
der. Bunun üzerine Bediüzzaman hiddete gelir ve iki parmağını Mustafa Kemal'e uzatarak, yüksek bir ses tonu ile şöyle cevap verir:
"Paşa Paşa! İmandan sonra en yüksek hakikat namazdır, namaz kılmayan haindir, hainin hükmü ise merduttur."
Bediüzzaman'ın bu cevabı üzerine, bazı milletvekilleri kendisi için endişeye kapılırlar. Ancak beklediklerinin tam aksine olarak, Mustafa Kemal, kızgınlığını bastırmış bir ses tonu ile sözüne açıklama getirmeye çalışarak, geri adım atar.[56]
Bediüzzaman Ankara'da bulunduğu altı aylık süre içinde, hayatının gayesi olarak gördüğü Şark Üniversitesi projesi için bir çok girişimde bulunur ve önemli görüşmeler yapar.
Milletvekillerinin çoğunu bu konuda ikna eden Bediüzzaman, nihayet bir teklif hazırlayıp meclise sunar. İki yüz milletvekilinden 163 milletvekilinin imzası ile teklif onaylanır ve 2 Şubat 1923'te Meclis Başkanlığına sunulur. 17 Şubat'ta komisyona gönderilen ve o yılın bütçesinden yüz elli bin liranın tahsis edilmesini öngören bu kanun tasarısı, Eğitim ve Şeriat komisyonuna gönderildi ve orada bir süre bekletildi.
1924 tarihine gelindiğinde ise bambaşka bir zemin oluşmuştu. Bediüzzaman'ın çok önemsediği proje için giriştiği bu son teşebbüsü de sonuçsuz kalır. Zira 29 Kasım 1924'te bu yasa tasarısı reddedilir.[57]
ANKARA'DAN AYRILIYOR
Bediüzzaman Ankara'daki bu çalışmaları sırasında yeni rejimin önde gelen simalarının bambaşka bir yolda olduklarını ve siyasi faaliyetlerle onları yollarından çevirmenin mümkün olmadığını fark etmiş ve bu ortamdan ayrılarak Van'a gitmeye karar vermişti.
Milli Mücadele bitinceye kadar, herhangi bir mebusun İslam'a muhalif bir tutum takınması "vatan hainliği" olarak kabul ediliyordu. Ancak Batılılaşmayı savunan ve bunun ancak dini terk etmekle sağlanabileceğini iddia edenler, zaferle birlikte gerçek yüzlerini göstermeye başladılar.
Tehlikenin sadece cehaletten değil, ilim ve fen kanalıyla, cerbeze maskesi altında geldiğini teşhis eden Bediüzzaman, buna karşı mücadelenin de Kur'an'ın yüksek hakikatlerinin ilmi bir kisve ile ortaya konmasıyla mümkün olacağını düşünüyordu.
Hatta bu sırada, Yunanistan'a karşı kazandığımız zaferin gölgesinde tabiatçılık ve inkarcılık fikrinin de sinsi bir şekilde yayıldığını görmüş ve hemen "Zeylü'l-Hubab" ismi ile bir kitap kaleme almış ve yayınlamıştı. Daha sonraları Türkçe olarak kaleme alınacak olan ve tabiatçılık fikrinin belini kıran "Tabiat Risalesi"nin temelini oluşturan bu eser, Arapça olarak kaleme alınmıştı.[58]
Bediüzzaman'ın Van'a gitme kararının duyulması üzerine Mustafa Kemal ile odasında baş başa bir görüşme yaparlar. İki saat kadar süren bu görüşmede Mustafa Kemal, Bediüzzaman'ın Ankara'da kalması halinde kendisine önemli bazı tekliflerde bulunur. Milletvekilliği, üç yüz lira maaş, Şark Genelvaizliği ve bir köşk gibi cazip tekliflere muhatap olan Bediüzzaman, bu tekliflerini hiç birini kabul etmez.[59]
Bu önemli teklifleri kabul etmemesinin nedenlerinden bir tanesi, Bediüzzaman'ın iç dünyasında meydan gelen manevi değişimdi. Bu konuyla ilgi olarak; "Gidişatları benim ihtiyarlık hissiyatıma uygun gelmedi." dedikten sonra, onlara: "Yeni Said öteki dünyaya çalışmak istiyor, sizinle beraber çalışmaz, fakat size de ilişemez."[60] cevabını verdiğini dile getirir. Ancak asıl nedenin, gidişatın hangi yönde olduğunu görmesi ve gelecekte ortaya çıkacak bazı tehlikelerin farkına varmasıydı. Nitekim geçen zaman ve gelişen hadiseler onu bu meselede haklı çıkaracak ve sonraları kaleme aldığı bir eserinde şunları söyleyecektir:
"Mecburiyetle o çok ehemmiyetli vazifeleri bıraktım. Ve bu adamlarla başa çıkılmaz, mukabele edilemez diye, dünyayı ve siyaseti ve hayat-ı içtimaiyeyi terk edip, yalnız imanı kurtarmak yolunda vaktimi sarf ettim."[61]
Bedüzzaman Ankara'dan ayrılırken, bazı dostları ve milletvekilleri istasyona kadar kendisine eşlik ederler. O sıralarda istasyonun hemen yanında ikamet eden Mustafa Kemal Paşa'da gruba katılır ve hatta heykellerle ilgili Said Nursi'ye bir soru sorar. Bediüzzaman'ın cevabı ise;
"Müslümanların heykelleri, hastaneler, okullar, yetimleri koruyan yurtlar, mabetler, yollar ve köprülerdir,.." şeklinde olur.[62]
Bediüzzaman'ın Ankara'dan ayrılmasına bir anlam veremeyenler arasında, yeğeni Abdurrahman da vardı. Zira o kendisine teklif edilen meclis katipliğini kabul ederek Anakara'da kalmaya karar vermişti. Ancak daha sonraları Amcasının bu kararını çok acı tecrübelerle onaylayacaktır.
YENİ SAİD DÖNEMİ
Nursi'nin Van'a gidiş biletinin üzerindeki tarih 17 Nisan 1923'tür. Bu biletin bir özelliği de eski Said'i yeni Said'e götüren bilet olmasıdır.
Bediüzzaman Van'a gittiğinde Toprakkale nahiyesinde muallimlik yapan kardeşi Abdülmecid'in evinde bir süre ikamet etti. Fakat sürekli ziyaretçilerin gelmesi kendisini huzursuz edince, Nurşin Camii'ne taşındı.
Bir kenara çekilip ilimle meşgul olmak, talebe yetiştirmek isteyen Nursi, burada da ziyaretçiler tarafından adeta istila edilmeye başlandı. Bu nedenle havalar ısınır ısınmaz, birkaç talebesini alıp Erek dağına çıktı ve oradaki bir harabede hayatını devam ettirmeye başladı.
Eskiden beri kendisini tanıyanlar Bediüzzaman'da ciddi bir değişiklik olduğunu görüyorlardı. Başta kıyafeti olmak üzere, ders verme metodundan, derslerin içeriğine kadar her şey değişmişti. Bütün mesaisini iman hakikatlerine yoğunlaştırmıştı.[63]
Bediüzzaman, insanlardan uzak, Erek dağında ilahi inayeti intizar etmek üzere tam bir inziva hayatı geçirirken, Ankara'da da yeni rejim artık şekillenmeye başlamış ve icraatları her taraftan duyuluyordu. Bu yeni rejimi kabullenemeyen muhafazakar çevreler, kendilerince bir çözüm arıyorlardı.
Ülkede gergin bir hava oluşmuştu. Hükümete karşı isyan etmeyi düşünen Şeyh Said, Said Nursi'nin halk üzerindeki ağırlığından faydalanmak için kendisiyle hareket etmesini istiyordu. Bunun için de Şeyh Said bizzat kendisi bir mektup yazmış ve yardım etmesi halinde kesinlikle başarılı olacağını anlatmıştır. Bediüzzaman'ın bu mektuba cevabı şu olmuştur:
"Yaptığınız mücadele, kardeşi kardeşe öldürtmektir ve neticesizdir. Türk milleti bin seneden beri İslamiyet'e bayraktarlık yapmıştır. Dini uğruna milyonlarca şehit vermiştir. Binaenaleyh, kahraman ve fedakâr İslam müdafilerinin torunlarına kılıç çekilmez ve ben de çekemem."[64]
Bu arada Şeyh Said'le birlikte hareket etmek isteyen ve ancak Bediüzzaman'ın da bu işin içinde olmasının gerekliliğine inanan Kör Hüseyin Paşa, birkaç kez Erek dağına çıkarak bizzat Bediüzzaman'la görüşmüştür. Çok büyük bir aşiret olan Hayderan aşiretinin reisi Kör Hüseyin Paşa ile Bediüzzaman arasında şöyle bir konuşma geçer:
Kör Hüseyin Paşa:
- Sizinle müşaverem var. Askerim hazır, atlar hazır, silahlar ve cephaneler de hazır. Sizden emir bekliyoruz.
- Sen ne diyorsun? Ne yapacaksın? Kiminle harp edeceksin?
- Mustafa Kemal'le
- Mustafa Kemal'in askeri kim?
- Ne diyeyim… İşte askerdir.
- Askerler bu vatanın evladıdır. Senin ve benim akrabalarımdır. Kime vuracaksın? Onlar kime vuracak? Düşün, idrak et. Ahmed'i Mehmed'e Hasan'ı Hüseyine mi kırdıracaksın? [65]
Bu görüşmeden bir süre sonra Bediüzzaman cuma namazı için Erek dağından inmiş ve Nurşin Camii'nde namaz kıldıktan sonra, Kör Hüseyin Paşa, yanına aldığı birkaç aşiret reisi ile tekrar Bediüzzaman'a gelmişti.
Hiddetli ve ikna edici bir üslupla onlara katılamayacağını ifade eden Bediüzzaman, bu kez onları da vazgeçirmek adına, yaklaşımlarının ne din ne hukuk ve ne de akılla bağdaşmayacağını ifade eder. Ardından, ses tonunu yükselterek; Hüseyin Paşa'ya hitaben, "Kan dökme, kan dökme, kan dökme!" diyerek son mesajını vermiştir. Gerçekten de bu aşiretler Şeyh Said ile birlikte hareket etmeyerek isyana katılmamış ve felaketin daha da büyümesine engel olmuşlardır.[66]
SÜRGÜN HAYATI BAŞLIYOR
İsyan aşamasında böylesine yatıştırıcı rol oynamasına rağmen, Doğu'daki nüfuzlu aileleri Batı Anadolu'ya sürgüne gönderen hükümet, onu da inzivada bulunduğu Erek dağından alarak sürgüne gönderdi. Bir iki sene sonra, kendisi ile birlikte sürgüne gönderilenler serbest bırakılıp memleketlerine dönmelerine rağmen, Said Nursi 1960'ta vefatına kadar serbest bırakılmayarak, sürgün, hapishane, esaret, tarassut hayatı yaşadı.
1926 yılının şiddetli bir kış mevsimine rastlayan ramazan ayında, kızaklara bindirilerek, Trabzon'a, oradan deniz yolu ile İstanbul'a götürülen Said Nursi burada yirmi gün kadar sürecek bir sorgulanmaya tabi tutuldu.[67]
Bu arada Anadolu'daki Şeyh Said isyanını soruşturan özel mahkeme de tahkikatını bitirmiş, suçlular hakkındaki kararını vermiş ve Bediüzzaman Said Nursi'nin, Şeyh Said isyanı ile hiçbir ilgisinin olmadığı sonucuna varmıştır. Buna rağmen Ankara'dan gelen bir emir üzerine Bediüzzaman'ın Burdur'da zorunlu ikamete tabi tutulması emrediliyordu.
Bunun üzerine İstanbul'dan İzmir'e, oradan Antalya'ya ve nihayet oradan da kara yolu ile 1926 yılının Mayıs ayında Burdur'a getirildi.[68]
"Ben ehli dünyanın değil, kaderin mahkumuyum, Mekke'de de olsam Türkiye'ye gelirim, zira burası daha çok hizmete muhtaçtır…"
diyen Said Nursi, Burdur'da bir eve yerleştikten sonra, en yakın camiye giderek halka iman dersleri vermeye başladı. Yaptığı dersleri Birinci Ders, İkinci Ders, Üçüncü Ders… gibi başlıklar altında düzenledikten sonra "Nurun İlk Kapısı" adı ile kitaplaştırarak bastırdı.
Bu sıralarda zamanın Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak Burdur'a gelir. Vali, Bediüzzaman'ın gelenlerle dini sohbetlerde bulunduğunu ifade ederek, şikayette bulunur. Bediüzzaman'ın kıymetini ve geçmişini çok iyi bilen ve onunla yakından tanışan Fevzi Çakmak;
"Bediüzzaman'dan kimseye zarar gelmez, ona ilişmeyiniz, hürmet ediniz." der.[69]
Ancak evhamlı hükümet, Said Nursi'nin bu sohbetlerinden endişe ederek, sekiz ay sonra onu bu kez Isparta merkezine sürgün etti. 25 Ocak 1927'da Isparta'ya getirilen Nursi, burada da sohbetlerine devam etti ve her geçen gün etrafında insanlar toplanmaya ve çoğalmaya başladı.
BARLA HAYATI
Bu sohbetlerden de rahatsız olan Hükümet, Bediüzzaman'ı etkisiz kılmak adına kesin bir çözüm olması ümidi ile kuş uçmaz, kervan konmaz bir yer olarak bilinen Barla'da ikamet etmeye mecbur etti.
Eğirdir Gölü civarındaki bir derenin yamacında yer alan Barla köyüne ulaşım yalnızca kayıkla yapılıyordu. Gençleri ekonomik nedenlerle şehirlere göç eden Barla'nın nüfusu yaşlılardan oluşuyordu. Okuma yazma oranı son derece düşük olan bu köyde Bediüzzaman'ın etkili olması imkansız olacak ve zaten yaşlılardan oluşmuş üç beş köylü ile bir şey yapamayacağı için de zamanla unutulup gidecekti.
"O yar ise, her yer yarar." diyen Bediüzzaman, bu sürgünlere ilahi kaderin görevlendirmesi olarak bakıyor ve kendisini, mevcut şartlar içinde ne yapabilecekse, onu yapmakla sorumlu görüyordu.
"Vazifeni yap, vazifeyi İlahiye'ye karışma." parolasını rehber edinen Bediüzzaman, yokluğun bağrında varlığın müjdesini veriyordu. Barla bir iman inkılabına hazırlanıyordu. Kim bilebilirdi ki, ıssız bir köyün; İslami uyanışın, imani şahlanışın, istikbale ümitle bakışın merkezi olacağını…
Bediüzzaman Barla'ya geldiğinde, ilk haftalarda, Muhacir Hafız Ahmed'in evinde kaldı. Ardından önünde büyük bir çınar ağacı olan köy odası, köylüler tarafından tamir edilerek kendisine tahsis edildi.
Burada ilk yazdığı eser "Haşir Risalesi" oldu. İlkbahar mevsimiyle birlikte Eğirdir Gölü'nün kenarında dolaşan Bediüzzaman,
"Allah'ın rahmet eserlerine bakmaz mısınız, ölümünden sonra onları tekrar nasıl diriltiyor…"(Rum, 30/50)
mealindeki ayetin diline dolandığını fark eder. Kış mevsimi ile birlikte kuruyan ve ölen bitkiler alemi, yeniden diriliyordu. Bu diriliş insanın da toprağa girdikten sonra tekrar dirilişinin habercisi değil miydi? Öyle ise yaz kardeşim, dedi Bediüzzaman. Şam'dan buraya hicret eden Şamlı Hafız Tevfik başladı yazmaya ve Onuncu Söz (Haşir Risalesi) çıktı ortaya.[70]
Henüz harf inkılabı olmadığı için bu kitabı eski talebelerinden Müküslü Hamza ve mahalli tüccarlardan Bekir Dikmen'in yardımıyla İstanbul'a ulaştıran Bediüzzaman, matbaada basımını temin ederek, başta milletvekilleri olmak üzere bazı devlet memurlarına dağıtılmasını istedi.
İşte tam bu sırada Mecliste, Eğitim komisyonunda cismani dirilişin inkarına dair tartışmalar baş göstermiş ve ders kitaplarına da bunun geçmesi gündeme getirilmişti. Bu inkarcı görüşün öncülüğünü ise, biyolojik materyalizmin ateşli savunucu olan Abdullah Cevdet yapıyordu.
Bediüzzaman'ın bu eserini gören milletvekilleri şaşkınlık içerisindeydiler. Bediüzzaman bu çalışmalardan nasıl haberdar olabilir ve kısa sürede, imkansızlıklar içinde bu eseri nasıl yazıp çoğaltarak buraya gönderebilirdi? Her ne kadar Kazım Karabekir Paşa'nın Bediüzzaman'ı bu gelişmelerden haberdar ettiği iddia edilse de, Bediüzzaman işin gerçek mahiyetini şöyle anlatmaktadır:
"Kardeşim, Maarif şurasının böyle bir karar aldığından haberim yoktu. Onların kararına göre Cenab-ı Hak Haşir Risalesi'nin yazılmasını bana ihsan etmiş. Yoksa ben kendi arzum ve hevesimle yazmış değilim, ihtiyaca binaen yazıldı."[71]
Haşir Risalesi'ni diğer eserler takip etti. Sekiz buçuk senelik Barla Hayatı süresinde Sözler kitabı ile Mektubatkitabının tümü ve Lem'alar kitabının da Yirmi Altıncı Lem'a'ya kadarki eserler yazılmıştır.
1928' harf inkılabının yapılması ile birlikte, artık Osmanlıca eserleri matbaalarda basmak yasaklanmış ve Bediüzzaman'ın dine hizmetine büyük bir darbe indirilmişti. Kendisini mevcut şarlar içinde elinden geleni yapmakla yükümle gören Bediüzzaman, olumsuzluklarla meşgul değildi. Zira o inanıyordu ki, Allah isterse ve razı olursa her şey kolaylaşırdı.
Nitekim, çok geçmeden, beklenen inayet yardıma koşmuş ve her bir köy ve kasaba adeta birer matbaa olmuştu. Sadece Sav köyünde bin tane kalem risaleleri elle yazarak çoğaltıyorlardı. Öyle ki, okuma yazması olmayanlar bile, asli nüshanın üzerine bir kağıt koyup, en altına da mum koyarak, görünen çizgilerin üzerini kalemle dolaşarak matbaa görevi yapıyorlardı. Osman Yüksel Serdengeçti'nin ifadesi ile, "İman tekniğe meydan okudu." Altı yüz bini aşkın sayfa risale elle çoğaltılarak Anadolu'nun her tarafına ulaştırılmaya, okunmaya ve okunanlar yaşanmaya çalışılıyordu.
Bediüzzaman sanki bir mağdur olarak sürülmemiş, atanmış bir kurucu rektör gibi, manevi bir üniversite kurmuş ve Anadolu'nun her tarafından binlerce gönüllü talebesi olmuştu.
Hesaplar tutmamıştı. Onu durdurmak, doğan bu güneşi fazla beklemeden boğmak gerekiyordu. Barla'yı o'na zindana çevirmek ve yaşanmaz hale getirmek için bir nahiye müdürü ve bir muallim atandı. Kendisine yapılan baskılar o dereceye vardı ki, Bediüzzaman 1934 yazında Isparta'daki talebelerinden Tenekeci Mehmed'e gönderdiği bir mektupta şunları yazıyordu:
"Kardeşim, ben burada muallim ve nahiye müdürünün ezasına tahammül edemez hale geldim. Beni çok rahatsız ediyorlar. Kırlara da çıkamaz oldum. Rutubetli odada kabirde yaşar gibi yaşıyorum."[72]
Talebesi bu mektubu alır almaz hemen Vali Mehmet Fevzi Daldal'a götürdü.Gözden ırak bir yerde olmasındansa, gözetim altında tutulmasının daha doğru olacağını düşünen hükümet, bu mektubu da bahane ederek 25 Temmuz 1934 tarihinde onu Isparta merkezine getirtti.
Isparta'da hem evinin kapısında hem de evin etrafında sürekli polisler nöbet tutuyorlardı. Bediüzzaman'ın her adımı takip ediliyordu. Kimsenin yanına çıkmasına ve onunla görüşmesine izin verilmiyordu. Yalnızca, zaman zaman hizmetini görmek üzere, Mehmet Gülırmak adındaki bir talebesine izin veriliyordu.
Bu küçük fırsatı değerlendiren Bediüzzaman, bu talebesini "Nur postacısı" olarak istihdam etti. Elle çoğaltılan risalelerin tashih edilmek üzere Bediüzzaman'a getirilmesini ve yeni yazılan risalelerin de etrafa dağıtılmasını Mehmet Gülırmak yapıyordu.
Isparta'da kaldığı dokuz aylık zaman diliminde İhtiyarlar Risalesi, İktisat Risalesi ve Hastalar Risalesi adı ile bilinen üç tane uzun risale yazılmış ve etrafa dağıtılmıştı.
ESKİŞEHİR HAPİSHANESİ
Bediüzzaman'ı sürgünlerle, gözaltında tutmakla durdurmanın mümkün olmadığını anlayan nadanlar, bu kez onu imha etme yollarını denemeye koyuldular.
Bediüzzaman'ın bir cuma namazına giderken, binlerce insanın sokaklara dökülerek onu görmek istemesi bahane edilerek civar illerden de topladıkları yüz yirmi talebesi ile birlikte Mayıs 1935'te tutuklanıp Eskişehir Hapishanesi'ne kondu.
Bu arada Ankara'da da büyük bir hareketlilik oldu. İçişler Bakanı Şükrü Kaya, Ankara'dan Emniyet Genel Müdürü ve Jandarma Genel Komutanı ve yüz yirmi askerle, yirmi polisi de yanın alarak Isparta'ya geldi.
Aslında verilen gizli bir emir gereği, kamyonlara bindirilerek Eskişehir'e götürülen Bediüzzaman ve talebelerinin, tenha bir yerde indirilip öldürülmesi gerekiyordu. Ancak bu işle görevli Binbaşı Ruhi Bey bu emri yerine getirmedi. Bu imha emrini yerine getirmeyen Binbaşı Ruhi Bey emre itaatsizlikten ordudan atıldı.[73]
Hapishane şartları çok ağırdı. Bediüzzaman hücre hapsindeydi. Talebeleri bir koğuşa toplatılmıştı. Bunca insanın olduğu bir koğuşta tuvalete gitme izni yoktu. Kaç gün sonra, kapının yanından bir delik açılır ve oradan uzatılan bir boru ile tuvalet ihtiyaçları karşılanmaları istenir. Geceleri uyumak imkansızdı. Pislik, tahtakurusu ve hamam böcekleri dolu olan bu koğuşta kalanlar ne de olsa idam edileceklerdi. Bu nedenle on iki gün boyunca yiyecek bir şeyler de verilmedi.
Ama gelin görün ki, Bediüzzaman bu şartlarda eser telif ediyordu. On bir ay kaldığı bu hapishanede, beş tane eser kaleme aldı. Bunlar; Yirmi Sekizinci, Yirmi Dokuzuncu, Otuzuncu Lem'alar ile Birinci ve İkinci Şualardır.
Hapishaneleri "Medrese-i Yusufiye" olarak isimlendiren ve birer ıslah yeri olarak telakki eden Bediüzzaman ve talebeleri, diğer mahpuslarla iletişime geçerek bir süre sonra Eskişehir Hapishanesi'ni bir eğitim ve ıslah yuvasına çevirdiler. Nice azılı katiller buradan, ıslah olmuş birer vatansever olarak çıktılar.
Tutuklu olarak mahkemeleri devam ediyordu. Ankara'nın şiddetli ve tehditli baskısı altında olan Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi heyeti on bir ay sonra, son kez Bediüzzaman ve talebelerini muhakeme ederek, Bediüzzaman'a on bir ay hapis cezası ile Kastamonu'da mecburi ikamet ve on beş talebesine de altışar ay hapis cezası verildi.
KASTAMONU HAYATI
Bediüzzaman zaten on bir ay tutuklu kaldığı için talebeleri ile birlikte 1936 Mart'ında tahliye edilerek, Kastamonu'ya gönderildi.
Yedi buçuk yıl sürecek olan Kastamonu'daki mecburi ikamet hayatına elli dokuz yaşındayken başlayan Bediüzzaman'ın ilk üç ayı polis karakolunda misafir olarak geçti.
Ardından karakolun hemen karşısında bir eve taşındı. Evin içini karakoldan takip edebilmek için karakola bakan pencerelerine perde çekilmesi yasaklanmıştı. Güya serbest bırakılmıştı, ama tam bir esaret hayatı yaşatılıyordu. Kendisini ziyarete gelenleri hemen alıp karakola götürülüyor ve işkencelerden geçiriliyordu.
"İlahi kader şimdi de burada hizmet etmemi istiyor." diyen Bediüzzaman, bir an boş durmadı. Bir vesile ile tanıştığı Çaycı Emin'e yorganını sattı ve tekrar ondan kiralamak üzere geri aldı. Çaycı Emin her gün gelip kirasını alacaktı. Nitekim de öyle oldu. Her gün eve kira almaya gelen Çaycı Emin, artık Bediüzzaman'la talebeleri arasındaki iletişimi sağlayan "Nur postacısı" olmuştu.[74]
"Bediüzzaman'ın hakkında ancak bu adam gelebilir." denilerek, Kastamonu'ya Avni Doğan vali olarak tayin edilmişti. Dört yıl boyunca burada valilik yapan Avni Doğan, Bediüzzaman ve talebelerine zulüm adına elinden gelen her şeyi yaptı.
Hapishane günlerini aratan bu şartlarda, Bediüzzaman kendi görevini yapmakla meşguldü. Yeni eserler yazılmaya ve çoğaltılmaya devam etti. Risaleler içinde ayrıcalıklı bir yeri olan başta "Ayetü'l- Kübra Risalesi" olmak üzereÜçüncü Şua'dan Dokuzuncu Şua'ya kadarki risaleler burada yazıldı ve etrafa yayılarak okundu, çoğaltıldı.
Bu arada, Bediüzzaman için sürpriz sayılabilecek bir olay yaşandı: Asiye Hanım adında bir kadın, Mevlana Halid Hazretlerine ait bir cübbeyi getirip Bediüzzaman'a teslim etti.
"Yüz senelik mesafeden Mevlana Halid tarafından kendisine giydirildiğini" ifade eden Bediüzzaman, on dört yaşında iken kendisine icazet almanın işareti olarak giydirilen cübbeyi, yaşı küçük olduğu için giymemişti, bu gelen cübbeyi onun yerine kabul etti.[75]
Ölünceye kadar yirmi üç kez zehirlenen Bediüzzaman, Kastamonu'da da, ya gizlice evine girip yemeğine zehir katmak ya da manavdan aldığı meyvelere zehir şırınga etmek sureti ile büyük acılara maruz bırakıldı.
DENİZLİ HAPİSHANESİ
Tarih 1943'leri gösterdiğinde, Bediüzzaman'ı rejimleri için tehlikeli görenlerin emir ve tahrikleri ile Ramazan ayının başında evi basıldı, inceden inceye evin her yeri arandıktan sonra, bir mücrim gibi alınıp karakola götürüldü. Bir aya yakın karakolda tutulan Bediüzzaman, Kadir Gecesi'ne isabet eden 27 Eylül 1943 de, buradan alınıp, üç yüz kilometre mesafedeki Anakara'ya, oradan da Isparta'ya götürüldü. Burada da bir ay nezarette tutulduktan sonra Denizli'ye götürülerek, civar illerden tutuklanarak getirilen talebelerinin olduğu Denizli Hapsine kondu. Yetmiş yaşındaki bir insan için bu yolculuklar bile tek başına çileydi, azaptı.
Bu yolculuklar sırasında siyasi tarihimize bir kara leke olarak geçecek acı bir hadise yaşanır. Ankara'ya getirilen Bediüzzaman'ı teamüllere aykırı olarak makamına getirten Vali Nevzat Tandoğan, başındaki sarığı zorla çıkartıp yerine, elindeki şapkayı koymak ister; ancak Bediüzzaman'ın sert direnişi ile karşılaşır.
Bediüzzaman, on yedi yıllık Anakara Valisi Tandoğan'ın bu çirkin fiili müdahalesine karşılık, eliyle boynunu göstererek yüksek bir ses tonuyla: "Nevzaaaat, bu sarık ancak bu başla çıkar." diyerek cevap verir ve odadan çıkar. Akşam üzeri istasyona götürülerek trenle Isparta'ya sevk edilir.[76]
Risale-i Nurlarla ilgili davaların Denizli'deki davayla birleştirilmesi kararının alınması üzerine Bediüzzaman ile birlikte Isparta, Kastamonu'daki Nur Talebeleri 25 Ekim 1943'te Denizli'ye sevk edildi. İşin aslı ise, mahkemenin Denizli'de olmasını, zamanın Adalet Bakanı istemişti.
Denizli Hapishanesi'nin şartları Eskişehir Hapishanesi'ni aratmıştı. Bediüzzaman'ın talebelerine gönderdiği bir mektupta kullandığı şu cümle her şey anlatmaktadır:
"Eskişehir'de bana bir ayda çektirdiklerini burada bir günde çektiriyorlar."[77]
Bediüzzaman, içine bir yatağın ancak sığabileceği kadar dar, rütûbetli, havasız ve ışıksız bir hücreye konmuştu. Talebeleri ise, idamlık mahkumlarla aynı koğuşa konarak onlar tarafından öldürülmeleri amaçlanmıştı. Ancak idamlıkların reisi olan Süleyman Hünkar başta olmak üzere, kısa sürede bütün mahpuslar birer birer ıslah olmuş ve adeta Nur talebelerine ve Bediüzzaman'a hizmetkar olmuşlardır. Hatta idam edilmek üzere sırası gelenler abdest alıp, iki rekat namaz kılarak sehpaya çıkmışlardır.
Dört kişinin katili olan Mehmet ismindeki bir şahıs, kısa surede Kur'an'ı okumayı öğrendi, son yirmi iki sureyi ezberledi ve mahpuslara imamlık yapmaya başladı.[78]
Hapishane bir ıslahhaneye dönmüştü. Bediüzzaman, mum ışığında eser telif etmeye devam ediyordu. Eline geçen kağıt parçalarına yazdıklarını kibrit kutularına koyuyor ve koridora atıyordu. Kibrit kutusunu alan mahpuslar, koşarak koğuştaki arkadaşlarına ulaştırıyor ve kısa sürede yazılarak çoğaltılıyordu.Yazılanlar, bir şekilde dışarıya ulaştırılıyor ve diğer şehirlerdeki Nur talebeleri de bunları alıp okuyor, çoğaltıyor ve dağıtıyorlardı. On bir meseleden oluşan Meyve Risalesi'nin dokuz meselesi ile On İkinci ve On Üçüncü Şualar burada yazıldı.
Bu arada Bediüzzaman ile birlikte şiddetli zehirlenen talebesi Hafız Ali hapishanede, diğer talebesi emekli Binbaşı Asım ise muhkeme esnasında hayatını kaybederek şehit olmuşlardır. Bediüzzaman ise bir kere daha ölümden dönmüştür.
Said Nursi ve talebelerine isnat edilen suçlar Eskişehir Mahkemesi'nde yöneltilen suçlamaların aynısıydı. Tarikat kurmak, siyasi bir cemiyet oluşturmak, inkılaplara muhalefet etmek, dini duyguları istismar etmek iddiasında olan Denizli Cumhuriyet Savcısı, Risale-i Nurları tetkik etmesi ve mahkemeye bir rapor sunması için bilirkişi heyeti görevlendirdi.
Savcının belirlediği iki lise öğretmeninden oluşan bu heyetin ilmi yeterliliği ve vukufiyeti ciddi olarak tartışılırken, birkaç gün içinde savcının istediği istikamette bir rapor hazırlayarak mahkemeye sundular ve dava ağır ceza mahkemesine intikal etti.
Utanç verici ve kasıtlı yanlışlarla dolu olan heyetin raporunu delillerle çürüten Bediüzzaman, bu duruma şiddetle itiraz etti ve ehil olan âlimlerden bir heyet tarafından incelenmesini istedi. Bediüzzaman'ın itirazını kabul eden mahkeme heyeti, davayı Ankara Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderdi ve Hakim Emin Büke'nin nezaretindeki üç âlimden oluşan bilirkişi heyeti bütün Risaleleri incelemeye başladı.
Uzun süren bu inceleme neticesinde hazırlanan raporda; Risalelerin yüzde doksanının iman hakikatlerinin ilmi izahı olduğu, ne ilim yolundan ne de din esaslarından hiç ayrılmadığı, Bediüzzaman'ın siyasi bir faaliyeti ve hedefi olmadığı, eserlerinin bir Kur'an tefsiri olduğu ifade ediliyordu.
Nihayetinde bu raporu da dikkate alan mahkeme heyeti, Bediüzzaman ve talebelerinin de müdafaalarını dinledikten sonra, 16 Haziran 1944'te oy birliği ile tüm mahkumların beraatına ve hemen salıverilmelerine hükmetti. Buna rağmen savcı, mahkumları beraat etmeyerek cezalandırılmaları için diretti ve davayı Ankara'daki temyiz mahkemesine gönderdi. Temyiz mahkemesi, 30 Aralık 1944'te bu başvuruyu reddederek Denizli Mahkemesi'nin beraat kararını onayladı.
EMİRDAĞ HAYATI
Talebeleri ile birlikte tahliye edilen Nursi, Denizli halkının büyük ilgisi ile karşılaştılar. Şehir Palas oteline yerleşen Nursi, burada bir buçuk ay kaldıktan sonra Afyon ilinin Emirdağ ilçesine mecburi ikamet etmek üzere ayrıldı. Mahkemenin beraat kararı verdiği Nursi için bu kez hükümet devreye girip hükmünü bu şekilde veriyordu.
Bediüzzaman'ın hayatı, mahkemenin hapis kararı ile hükümetin sürgün kararı arasında geçiyordu.1925'ten, 1960 yılı vefat tarihine kadar hayatı hep böyle geçecekti.
Emirdağ'a getirilen Bediüzzaman, polis karakolu ile hükümet binasının karşısında yer alan bir eve yerleştirildi. Camiye gitmesine izin verilmediği gibi, kimseyle görüşmemesi için de kapısında ve penceresinin önünde sürekli polis bekletiliyordu. Bediüzzaman, talebelerine gönderdiği mektuplarda kendisine yapılanların "Denizli hapsini arattığını" ifade ediyordu. Emirdağ'ın eşrafından olan Çalışkanlar ailesi Bediüzzaman'a sahip çıkmış ve kaldığı evin altındaki dükkandan bir delik açarak Bediüzzaman'ın ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmışlardır.
Bediüzzaman'ı bir türlü mağlup edemeyen gizli şer odakları, onu Emirdağ'ında üç kez zehirleyerek ağır ıstıraplar çektirdiler. İnayeti ilahiye ile ölümden dönen Bediüzzaman, risalelerin telifine kaldığı yerden devam ediyordu.
Bu sıralarda güzel gelişmeler de yaşandı. Yargıtay Birinci Ceza Dairesi, 30 Aralık 1944 tarihinde verdiği kararla, savcı tarafından temyiz edilen Denizli Ağır Ceza Mahkemesi'nin beraat kararını onayladı.
Bir diğer gelişme ise, Risalelerin artık teksir makinesi ile çoğaltılmasıydı.1946 yılında bir ithalatçı firma tarafından Türkiye'ye getirilen ilk teksir makinelerinden üç tanesini Nur talebeleri almış, Isparta ve İnebolu'da Risaleler teksir makinesi ile seri bir şekilde çoğaltılmaya başlanmıştı.
Bu arada, sınırlı da olsa hacca gitmeye müsaade edilmesi ve hacıların bazı risaleleri yanlarında hacca götürmeleri, bu eserlerin İslam dünyası ile buluşmasına; Hristiyan misyonerlere verilen Asayı Musa ve Gençlik Rehberi'nin de Amerika'ya götürülmesi ise bu eserlerin batı dünyası tarafından tanınmasına bir vesile olmuştu.
AFYON HAPİSHANESİ
Risalelerin hızlı bir şekilde çoğaltılarak yayılması, gizli mihrakların tekrar harekete geçmesine, Bediüzzaman ve talebelerini tamamen ortadan kaldırmak adına bir çok komplolar hazırlandı ve sırası ile bunlar devreye sokuldu.
1948 yılına gelindiğinde, her zaman yaptıkları gibi devlet yetkililerini yalan yanlış bilgilerle tahrik edip, Bediüzzaman ve talebelerinin üzerine daha sert bir şekilde saldırtmaya başladılar. Önce zamanın cumhurbaşkanı Afyon'a gelip, incelemeler yaptı ve ardından Bediüzzaman'a dönük baskılar şiddetlenmeye başladı. Hemen ardından İçişleri Bakanı, Afyon Valisi ile Emniyet Müdürü'nü gece vakti Bediüzzaman'ın evini basmak için Emirdağ'ına gönderdi. Ancak savcı bu gece baskınını uygun görmediği için sabah vakti evinin kapısını kırarak içeri girdiler, ama Kur'an ve bazı Risalelerden başka bir şey bulamadılar.[79]
Bu arada civar illerdeki bütün Nur talebelerinin evleri didik didik arandı ve bazıları göz altına alındı. Bir taraftan Vali ile Emniyet Müdürü sürekli Emirdağ'a gelip giderken, beş tane uçak da Emirdağ üzerinde uçuşlar yaparak, halka ve Nur talebelerine göz dağı veriyorlardı.
Komplonun bir parçası olarak, üç tane sivil kıyafetli polis Emirdağ'ına gönderildi. Bunlardan Salih isimli polis, bir kağıdın üzerine; "Said Nursi, talebelerine bakkaldan içki aldırttı." diye bir not yazdırdı ve oradaki bazı vatandaşlara imzalatmaya çalıştı. Fakat hiç kimse buna ihtimal vermediği için imzalatamadı.[80]
Bu defa Bediüzzaman'ı karakola götürüp beş altı saat boyunca ayakta bekletmek sureti ile olur olmaz sorular sorarak, gidiş gelişlerde ise halkın önünde sarığını kafasından, çekiştirip çıkartmaya çalışarak tahrik etmek istediler.
Bu komployu fark eden Bediüzzaman, inanılmaz bir sabır gösteriyor ve talebelerine de gönderdiği mektuplarda, oyuna gelmemeleri için uyarıyor ve şöyle diyordu:
"Bu milletin asayişine, hususan masum çocukların, biçarelerin, ihtiyarların, hastaların ve fakirlerin dünyevi istirahatlarına ve uhrevi saadetlerine binler hayatımı, haysiyet ve şerefimi feda etmeye hazırım."[81]
Bu yıldırma ve tahrik etme çabaları bir bir boşa çıkıyordu. Ancak, komploların hiçbiri tutmayınca, yine hapis yolu görünmeye başladı. 23 Ocak 1948'de başta Bediüzzaman olmak üzere, civar illerde bulunan çok sayıda talebeleri ile birlikte tutuklanarak Afyon Cezaevine kondular.
Böylece, daha önceki üç mahkemenin beraat kararları hiçe sayılarak, aynı iddialarla tekrar dava açılmış, Eskişehir ve Denizli hapishanelerinin şartlarını mumla aratacak Afyon Mahkemesi süreci başlamıştı.
Bu kez, kesin sonuç alınmak üzere hiç olmazsa Bediüzzaman'ın işi bitirilmeliydi. Hapishanenin en üstü katındaki, yetmiş kişi kapasiteli ve çoğu kırık olan yirmi dört pencereli bir koğuşa Bediüzzaman tek başına kondu. Eksi yirmilere kadar düşen dondurucu kış soğuğunda, kendisine soba dahi verilmeyen yetmiş yaşının üzerindeki bu ihtiyar, açlıktan bitkin bir hale düşürülerek kendisine üç kez zehir verildi.
İşin en ilginç tarafı ise, hemen karşıdaki koğuşta hem sıcak su akıyor ve hem de dökme soba yanıyordu. Orada ise komünist ve idamlık mahpuslar vardı.
Daha önceleri olduğu gibi, her seferinde Allah'ın inayeti ile ölümden geri dönen Bediüzzaman, bu tahammülsüz ıstıraplara, çilelere sabrediyor ve talebelerine de bir şekilde ulaştırdığı teselli mektupları ile onları da sabretmeye davet ediyordu.
Kısa süre içinde Afyon Hapishanesi diğer hapishaneler gibi bir mektebe ve ıslahhaneye dönüşmüş ve Bediüzzaman daOn Beşinci Şua olan El Hücettüzzehra risalesini telif etmeye başlamıştı. Nice azılı katiller ve nice ırz ve vatan düşmanları ıslah olmaya başlamış ve hâlim selim birer vatandaş haline gelmişlerdi. Tahliye süresi dolanlar, "Nur talebelerinin yanında huzurluyuz" diyerek çıkmak istemiyor ve gardiyanlar tarafından zorla çıkartılıyorlardı.
Devam eden mahkeme, nihayet 6 Aralık 1948'de kararını verdi. Bediüzzaman'a yirmi ay, bir çok talebesine de altı ve on sekiz ay aralığında değişen hapis cezasına hükmetti. Karar hemen temyiz edildi ve Yargıtay altı ay sonra, 4 Haziran 1949 Afyon Mahkemesinin kararını bozdu.
Bu karar üzerine Bediüzzaman ve talebelerinin derhal serbest bırakılması gerekirken, Afyon Mahkemesi ve özellikle gaddar savcısı, oyalama süreci başlatarak Bediüzzaman'ın yirmi ay hapiste kalması tamamlandıktan sonra serbest bırakıldı.
Afyon Mahkemesi buna rağmen devam etti ve Risale-i Nur nüshalarının toplattırılması kararı aldı. Bu karar yine temyiz edildi ve temyiz mahkemesi yine kararı bozdu. Ama savcı inadından vazgeçmiyordu. Süreç devam etti ve nihayet Temyiz Mahkemesi, Diyanet İşler Başkanlığı'ndan, Risaleleri incelemek üzere bir heyet oluşturmasına karar verdi. Risaleleri inceleyen heyetin raporu üzerine Afyon Mahkemesi mecbur kalarak Risalelerin beraatına ve toplattırılan nüshaların da geri verilmesine karar verdi. İnatçı savcı nihayet mağlubiyeti kabul etmişti.[82]
İKİNCİ KEZ EMİRDAĞ'INDA
Bediüzzaman serbest bırakıldı, ama sürecin nasıl işleyeceği belliydi.Yine Ankara'dan gelen emir üzerine Afyon'da polis gözetiminde mecburi ikamete tabi tutuldu. Yetmiş iki gün burada tutulan Bediüzzaman 2 Aralık 1949'da hapis öncesi ikamet ettiği Emirdağ'a geçti.
Bu arada siyasi arenada da sıcak gelişmeler yaşanıyordu. Kurulduktan hemen sonra halkın büyük teveccühünü kazanan Demokrat Parti 1950'de halkın yüzde elliden fazla oyunu alarak iktidara geldi. Bediüzzaman Demokrat Parti'nin ilk üç senesinde Emirdağ'ında ikamet etmeye devam etti.
Demokrat Parti'nin gelmesi ile kısmi bir rahatlama olmuştu. Ama kısa süre sonra, tekrar Cumhuriyet Halk Partisi'nin saldırıları, karalama kampanyaları, Demokrat Parti'yi Bediüzzaman ve talebelerinin üzerine tahrik etme gayretleri hep devam etti.
İSTANBUL MAHKEMESİ
Bu arada mahkemeler açılmaya devam ediyordu. 1952'de İstanbul'da, Gençlik Rehberi adlı kitap hakkında bir dava açıldı ve Bediüzzaman İstanbul'a gelerek mahkemede hazır bulundu. Sirkeci'deki Akşehir Palas Oteli'ne yerleşen Bediüzzaman 22 Ocak 1952 tarihinde, bugün Büyük Postane olarak bilinen o zamanki mahkeme binasında duruşmaya katıldı.
Seksen yaşına yaklaşmış bu zatın mahkemesi halkın büyük ilgisini kazanmış, gerek mahkeme binasının dışında ve gerekse duruşma salonu ile koridorlarda büyük izdiham olmuştu. Mahkeme çıkışı, izleyenlerin alkışları arasında ikindi namazını kılmak üzere Sultan Ahmed Camii'ne gitti. İki kez ertelenen mahkeme nihayet 5 Mart 1952'de yapılan son duruşmada, dava konusu kitabın 1943'teki Denizli Mahkemesi'nde beraat kararı aldığı ve bu kararın Yargıtayca onaylandığı dikkate alınarak "meni muhakeme kararı" verilip dava kapatıldı.[83]
Mahkemenin bitmesi ile birlikte Emirdağ'ına dönen Bediüzzaman, 1953 ilk baharında tekrar İstanbul'a gitmek durumunda kaldı. Çünkü Samsun Ağır Ceza Mahkemesi'nde hakkında açılan davaya bizzat katılması ısrarla istenmiş ve Bediüzzaman da ancak İstanbul'a kadar gelebilmişti. Burada, ne havada ne karada ve ne de denizde seyahat edemeyeceğine dair rapor aldığı için, müdafaasını İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nde yaptı.
İstanbul'a bu ikinci gelişinde, önce Beyazıt'taki Marmara Palas Oteli'nde bir süre kaldı. Ardından Fatih'te bir ahşap eve yerleşti. Mahkeme devam ederken, Bediüzzaman bir yandan Risalelerin neşri ile meşgul oluyor, diğer yandan da İstanbul'da bazı ziyaretlerde bulunuyordu.
O yıl İstanbul'un fethinin 500. yıl dönümü idi. Bediüzzaman bu kapsamda düzenlenen törende hazır bulundu. Zamanında Bediüzzaman ila birlikte Yeşilay Cemiyeti'ni kuran Fahrettin Kerim Gökay İstanbul Valisi olarak törende bulunuyordu. Bediüzzaman'ın orada olduğunu duyunca, şeref türbininde hemen yanında ona yer verdi ve Bediüzzaman buradan kutlamaları izledi.[84] Bu arada Fener Rum Patrikhanesi'ni de ziyaret ederek Patrik Athenagoras ile görüştü. Fener Rum Patriği'ne, "Hazreti İsa'nın bozulmamış olan gerçek dinini kabul edip, Hazreti Muhammed (sas)'in peygamberliğini ve Kur'an'ın da Allah'ın kelamı olduğunu kabul etmeleri halinde kurtuluş ehli olacaklarını" söyledi."[85]
ISPARTA HAYATI
Üç ay kadar İstanbul'da kalan Bediüzzaman tekrar Emirdağ'ına geldi ise de 23 Ağustos 1953'te Isparta'ya yerleşmek üzere oradan da ayrıldı.
Gizli komitelerin tahrikleri devam ediyordu. Bediüzzaman ve Nur talebeleri üzerinden Demokrat Partiye yüklenen muhalefetin saldırılarına karşı, Adnan Menderes'e yazdığı mektuplarla onu uyarıyor ve bazı tavsiyelerde bulunan Bediüzzaman, talebelerinin de Demokrat Parti'ye yardımcı olmalarını istiyordu. Ehvenişer olarak gördüğü Demokrat Parti'nin varlığı Müslümanlar için bir fırsattı. Nitekim bu süreçte Risaleleri, bir derece serbest bir ortamda basılıp çoğaltılıyordu.
Böylece Bediüzzaman, kendisine yapılan bütün haksızlıklara rağmen, hukukî bir zeminde kalarak verdiği hukuk savaşından, kelimenin tam anlamıyla zaferle çıkmıştı.
Uzun süre devam eden ve sürekli kamuoyunun gündeminde yer alan Bediüzzaman'ın mahkemeleri, Risale-i Nur'un ilânı hükmüne geçmiş, Anadolu insanı aradığını nerede bulacağını bu sayede öğrenmişti. Artık, gençlerin ve mekteplilerin iman hakikatlerinden hakkıyla istifade edebilmesi için yeni yazıyla (Latin harfleriyle) yazılan Risaleler matbaalarda sürekli basılıyor, yurdun her yanına dağıtılıyor ve her geçen gün imanını onunla kurtaranlara yenileri ekleniyordu.
Bu arada "Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayatı" isimli otobiyografik çalışma, talebeleri tarafından kaleme alınmış ve bizzat kendisi tarafından kontrol edildikten sonra, gerekli düzeltmeler yapılarak Risale-i Nur Külliyatı'na dâhil edilmişti.
Bediüzzaman, bundan sonraki hayatını daha önce sürgün ve mahpus olarak gittiği yerlerdeki dostlarını ziyaretle geçirecekti. Merkez Isparta olmak üzere, sık sık kısa seyahatlerle Afyon, Emirdağ, Eskişehir, Eğirdir ve Barla'ya gidiyordu. Eski mekânlarını ziyaret ediyor, dostlarıyla görüşüyor, talebelerine "dersler" yapıyordu.
2 Aralık 1959'da Ankara'ya yaptığı ziyaret, artık Bediüzzaman'ın veda seyahatlerinin başladığını gösteriyordu.
Ankara'da bir gece kalarak dost ve talebeleriyle görüştükten sonra, 3 Aralık 1959 günü Ankara'dan Emirdağ'a, oradan da Isparta'ya gitti. On beş gün sonra tekrar Emirdağ'a döndü. Konya'daki talebelerinin daveti üzerine 19 Aralık 1959'da Emirdağ'dan ayrılarak Konya'ya gitti. Burada talebeleriyle görüştü ve Mevlâna'nın türbesini ziyaret etti. Aynı gün Isparta'ya gitmek üzere Konya'dan ayrıldı.
Ankara'daki talebeleri yine ısrarla kendisini davet etmekteydiler. Bu ısrarlar üzerine 31 Aralık 1959 günü Ankara'ya geldi. Ancak bu defaki gelişi, basında tartışmalara yol açtı. Demokrat Partili milletvekillerinin kendisini davet ettiği yönünde asılsız haberler yayınlandı. Said Nursî, bir gece Beyrut Palas Oteli'nde kaldı, ertesi gün İstanbul'a hareket etti. İstanbul'da Divan Yolundaki Piyer Loti Oteli'nde bir gece kalarak talebeleriyle görüşüp vedalaştı ve 3 Ocak 1960 gününün akşamında, Ankara'ya dönmek üzere İstanbul'dan ayrıldı.
Daha önceki Ankara seyahatlerinde olduğu gibi bu defa da Beyrut Palas Oteli'nde kaldı. Ertesi gün talebeleriyle görüştü. Ve son dersini yaptı. "Vasiyetnamem hükmündedir." dediği son dersinde Bediüzzaman, kendi hayatından, sahabelerden ve Resulullah (a.s.m.)'ın hayatından örnekler vererek talebelerine istikametten ayrılmamalarını, müspet hareket etmelerini, iman hizmetine ihlâsla devam ederek asayişi muhafaza etmelerini öğütlüyordu.
6 Ocak 1960 günü saat 10:30 sularında Konya'ya gitmek üzere hareket etti. Konya'ya vardığında beklenmedik bir manzarayla karşılaştı. Konya'nın bütün giriş çıkışları tutulmuş, her yerde güvenlik tedbirleri alınmıştı. Bediüzzaman'ın arabasını gören polisler derhal etrafını kuşattılar ve takip etmeye başladılar. Kardeşi Abdülmecid'i ziyaret eden Bediüzzaman, Mevlâna'nın türbesini de ziyaret ederek Emirdağ'a gitmek üzere Konya'dan ayrıldı.
Emirdağ'da dört gün kaldıktan sonra 11 Ocak'ta tekrar Ankara'ya gitmek için yola çıktı. Ancak bu kez Said Nursî'nin şehir merkezine girişi polis tarafından engellendi. Yaklaşık otuz yıl boyunca sürgünler ve mahkemeler yoluyla baskı altında tutulan, her hareketi çok yakından izlenen, fakat mahkemelerin suçsuz bularak serbest bıraktığı Bediüzzaman'ın seyahatleri, bazı çevreleri evhamlandırıyordu.
Ankara'ya girmesi engellenen Said Nursî, Emirdağ'a geri döndü. Buradaki bir haftalık ikametinden sonra 20 Ocak günü Isparta'ya gitti ve burada bir buçuk ay kaldı.
SON YOLCULUK URFA'YA
Ramazan ayı geldiğinde Bediüzzaman ağır hastaydı. Takvimler 19 Mart 1960 tarihini gösteriyordu. Said Nursî yanındaki talebelerine Urfa'ya gitmek istediğini söyledi. Arabası hazırlandı ve seksen iki yaşındaki Bediüzzaman, ağır hasta hâliyle arabanın arka koltuğunda yola çıktı. 20 Mart'ta yağmurlu bir havada yaşanan bu yolculuk, onun son yolculuğuydu.
21 Mart günü Urfa'ya ulaştığında talebeleri kendisine Halilürrahman Dergâhını göstermek istediler. Ama o yürüyemeyecek kadar rahatsızdı. Onu şehrin en iyi oteli olan İpek Palas Oteli'ne yerleştirdiler. Bu arada otele gelen polisler, derhal Isparta'ya dönmesi emrini tebliğ ettiler. Bunu duyan halk otelin önüne toplandı. Polis ısrarla Bediüzzaman ve yanındaki talebelerinin Urfa'dan ayrılmasını istiyordu. Bu baskı sürerken Bediüzzaman 23 Mart 1960 günü 27 numaralı odada, sabaha karşı vefat etti.
Hayatı boyunca dayanılması güç acılara ve baskılara maruz kalmasına rağmen, hayat tarzıyla bir destan yazan Bediüzzaman, arkasında miras olarak altı bin sayfalık Risale-i Nur Külliyatı ile milyonlarca Nur talebesini bırakmıştı.
Büyük bir cemaatle kılınan cenaze namazından sonra Bediüzzaman'ın naaşı Halilürrahman Dergâhı'nda kendisine ayrılan yere defnedildi. Bediüzzaman'ın ahiret yolculuğunu duyan dostları ve talebeleri yurdun dört bir tarafından gelerek ziyaret ediyor, dualar ediyor, hatimler indiriyor, gıyabî cenaze namazı kılıyorlardı. Artık Urfa'da kalabalıklar hiç eksik olmuyordu.
Bediüzzaman'ın vefatından, yaklaşık iki ay sonra 27 Mayıs 1960'da bir askerî darbe oldu. Türkiye'de Demokrat Parti iktidarı boyunca yaşanan ekonomik ve dinî gelişmelerden rahatsız olan çevreler adına, askerler iktidara el koydu. Cuntadan oluşan Millî Birlik Komitesi hükümeti, ilk iş olarak geniş çaplı tutuklamalar başlatarak Demokrat Parti'nin ileri gelenlerini Yassıada Hapishanesi'nde topladılar.
Millî Birlik Komitesi hükümeti Bediüzzaman'ın kabrinin nakledilmesine karar verdi. Kanunî prosedürü ihmal etmeyen ihtilâl komitesi, Bediüzzaman'ın Konya'da yaşayan kardeşi Abdülmecid Nursî'den tehdit ile bir nakil dilekçesi alarak,12 Temmuz 1960 gecesi Urfa'daki mezarını kırdırarak açtırdı. Bediüzzaman'ın naaşını, askerî bir uçağa koyarak Afyon askerî havaalanına indirtti. Kara yolu ile yapılan uzun bir yolculuktan sonra, yerini Abdülmecid Nursî'nin de bilmediği bir mezara defnettirdi. Hayatta iken onun varlığını istemeyenler, vefatından sonra da onu rahat bırakmamışlardı.
DİPNOTLAR:
[1] Tarihçe-i Hayat, Söz Basım, s.959
[2] Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursi, Entelektüel Biyografisi, s 28
[3] Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursi, Entelektüel Biyografisi, s.41
[4] Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursi, Entelektüel Biyografisi, s.46
[5] Tarihçe-i Hayat, Söz Basım, s.1088
[6] Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursi, Entelektüel Biyografisi, s.47
[7] Ramazan Balcı, Yeni Tarihçe-i Hayat, s. 75
[8] Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursi, Entelektüel Biyografisi, s.49
[9] Tarihçe-i Hayat, Söz Basım, s.67
[10] Bediüzzaman, Mektubat, Söz Basım, s.518
[11] Tarihçe-i Hayat, Söz Basım, 69
[12] Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursi, Entelektüel Biyografisi, s.59
[13] Abdülmecit, Hatıra defteri, 4, Badıllı, Nursinin içinde, 1: 171.
[14] Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursi, Entelektüel Biyografisi, s.60
[15] a.g.e., s.70
[16] Yeni Tarihçe-i Hayat, Ramazan Balcı, s. 91
[17] Eşref Edip, "İslam Düşmanlarının Tertiplerini Ortaya Çıkarmak Vazifemizdir," Yeni istiklal Gazetesi, No: 241, 23 Mart 1966
[18] Tarihçe-i Hayat, Söz Basım, s. 73
[19] Nursi, İlk Dönem Eserleri, Divanı Harbi Örfi, Söz Basım, s.339
[20] a.g.e., s. 388
[21] a.g.e., s. 392
[22] a.g.e., s. 392
[23] a.g.e., s. 390
[24] Tanin Gazetesi, sayı 261, 24 Mayıs 1909
[25] Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdülkadir Badıllı, c.I, s. 324
[26] Tarihçe-i Hayat, Söz Basım, s. 103
[27] Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursi, Entelektüel Biyografisi, s. 129
[28] Yeni Tarihçe-i Hayat, Ramazan Balcı, s. 118
[29] Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursi, Entelektüel Biyografisi, s. 138
[30] Tarihçe-i Hayat, Söz Basım, s. 135
[31] Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursi, Entelektüel Biyografisi, s. 146
[32] Rahmi Erdem, Davam, 193
[33] Kutay, Çağımızda Bir Asr-ı Saadet Müslüman'ı, s. 116
[34] İttihad İlmi Araştırma Heyeti, Cemal Kutay'ın Bediüzzaman Hakkındaki Asılsı iddiaları.
[35] Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursi, Entelektüel Biyografisi, s. 142
[36] Nursi, Şualar, s. 464
[37] Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursi, Entelektüel Biyografisi,s. 151
[38] Tanin Gazetesi, 25 Temmuz 1918
[39] Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursi, Entelektüel Biyografisi, s. 177
[40] Yeni Tarihçe-i Hayat, Ramazan Balcı, s. 137
[41] Tarihçe-i Hayat, Söz Basım, s. 151
[42] Yeni Tarihçe-i Hayat, Ramazan Balcı, s. 142
[43] Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursi, Entelektüel Biyografisi, s. 177
[44] Tarihçe-i Hayat, Söz Basım, s. 154
[45] Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla, 229-231
[46] Tunaya, Türkiyede Siyasal Partiler, 2: 386
[47] Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursi, Entelektüel Biyografisi,s. 189
[48] a.g.e., s. 198
[49] M. Latif Salihoğlu, Kürt-Teali iftirasına ilmî bir cevap (makale)
[50] Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla, s. 233 ve 234
[51] Nursi, Emirdağ Lahikası, s. 188
[52] Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursi, Entelektüel Biyografisi, s. 187
[53] Tarihçe-i Hayat, Söz Basım, s. 175
[54] Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursi, Entelektüel Biyografisi, s. 220
[55] Tarihçe-i Hayat, Söz Basım, s. 176
[56] Tarihçe-i Hayat, Söz Basım, s. 181
[57] Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursi, Entelektüel Biyografisi, s. 225
[58] Nursi, Lemalar, s. 292
[59] Tarihçe-i Hayat, Söz Basım, s. 187
[60] a.g.e., s. 275
[61] a.g.e., s. 463
[62] Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursi, Entelektüel Biyografisi, s. 226
[63] Şahiner, Son Şahitler, Abdullah Ekinci maddesi, c.1, s.110
[64] Badıllı, Nursi, 1: 660; Selahaddin Çelebinin Biyografik notlarından iktibas
[65] Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla, s. 275-276
[66] Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla, s. 278-279
[67] Badıllı, Nursi, 1: 660
[68] Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursi, Entelektüel Biyografisi, s. 240
[69] Nursi, Lem'alar, s. 91
[70] Şahiner, Aydınlar Konuşuyor, Mustafa Sungur, s. 395
[71] Şahiner, Son Şahitler, Ahmet Gümüş Maddesi, 4: 158
[72] Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursi, Entelektüel Biyografisi, s. 271
[73] Şahiner, Son Şahitler, Mehmet Gülırmak maddesi, c.II, s.20
[74] Emin Çayırlı(Çaycı Emin) maddesi, Şahiner, Son Şahitler, 2:95-102
[75] Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 237
[76] Nursi, Emirdağ Lahikası II, s. 381
[77] Nursi, Şualar, s. 410
[78] Şahiner, Son Şahitler, Süleyman Hünkar maddesi, c.II, s.268-273
[79] Nursi, Emirdağ Lahikası-I, Söz Basım s. 53-54
[80] Nursi, Emirdağ Lahikası-I, Söz Basım s. 204
[81] a.g.e., Söz Basım s. 54
[82] Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursi, Entelektüel Biyografisi, s. 372-374
[83] Tarihçe-i Hayat, Söz Basım, s. 806-808
[84] Şahiner, Son Şahitler, Muhsin Alev ve Mehmet Fırıncı maddeleri, c.4, s.330 ve 360-361
[85] Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, s. 255
|
|
|
İmam-ı Rabbani kimdir? |
|
Yazar: RasitTunca - 04-18-2020, 01:11 PM - Forum: Evliyalar Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
İmam-ı Rabbani kimdir?
İmam-ı Rabbani kimdir? Hindistan’da yaşamış mutasavvıf, Ehl-i Sünnet âlimlerinden İmam-ı Rabbani Hazretlerinin hayatı.
İmâm-ı Rabbânî -rahmetullâhi aleyh- hicrî 971 senesinin Şevvâl ayında (26 Mayıs 1564) Hindistan’ın Sirhind kasabasında dünyaya geldi. Nesebi Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’a dayandığı için “Fârûkî” nisbesiyle anılır.
Babası Abdülehad Efendi, Çiştiyye ve Kâdiriyye tarîkatlerinden icâzetli, zâhir ve bâtınını ikmâl etmiş, ilim ve irfan ehli, yüksek fazîlet sahibi bir şeyh efendi idi.
İMAM-I RABBANİ HAZRETLERİNİN EĞİTİMİ
Ahmed Sirhindî -rahmetullâhi aleyh- ilk tâlimine Kur’ân-ı Kerîm’i ezberleyerek başladı. Kısa zamanda hâfız oldu. İlimlerin çoğunu muhterem babasından ve bir kısmını da devrin büyük âlimlerinden aldı. Muhtelif âlimlerden aklî ve naklî ilimler aldı. Bilhassa tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerine çok ehemmiyet verdi.
On yedi yaşına geldiğinde, zâhirî ilimlerde büyük mesafeler katederek babasının yanına döndü ve ders vermeye başladı. Bu arada Kadî Behlül Bedahşânî’den tefsir ve hadis okutma icâzeti aldı.
İMAM-I RABBANİ HAZRETLERİNİN ESERİ
18 veya 20 yaşlarındayken, feylesoflara hayranlık besleyen ve onları neredeyse peygamberlerden üstün görmek isteyen sarayın gâfil ulemâsına karşı İsbâtü’n-Nübüvve isimli eserini kaleme aldı. Peygamberliğin ehemmiyetini ve lüzumunu, aklî ve naklî delillerle ispat etti. Bu arada başka eserler de te’lif etti.
Bir müddet sonra babasına intisâb ederek sohbetlerinin müdâvimi oldu. Bütün himmetini tasavvufî terbiye üzerine teksîf etti. Muhterem babasına hizmette kusur etmemek için hep yanında kaldı, başka bir yere gitmedi. Babası Abdülehad Efendi, hicrî 1007 (m. 1599) senesinde vefât etti. Vefâtından kısa bir müddet önce, oğlu İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Hazretleri’ne hilâfet verdi.
İMAM-I RABBANİ’NİN BAKİ BİLLAH HAZRETLERİNE İNTİSAB ETMESİ
İmâm-ı Rabbânî -rahmetullâhi aleyh- babasının vefâtından sonra, hacca gitmek için Sirhind’den yola çıktı. 37 yaşında idi. Delhi’ye geldiğinde, bir dostunun tavsiyesi ile Muhammed Bâkı Billâh Hazretleri’ni ziyaret etti. Bir müddet sohbetinde bulunduktan sonra ona intisâb etti. Kendisine irşâd icâzeti (hilâfet) verildi. İki ay kadar üstâdının yanında kalıp tekrar memleketine döndü ve Nakşibendiyye usûlü üzere halkı irşâda başladı.
İMAM-I RABBANİ HAZRETLERİNİN MEKTUPLARI
Bâkı Billâh Hazretleri’nin vefâtından sonra irşâda Sirhind’de devam eden İmâm-ı Rabbânî -rahmetullâhi aleyh-, uzaklardaki müridlerine ve devlet adamlarına İslâmî kâidelere ve Ehl-i Sünnet mezhebine bağlılık gibi konularda mektuplar yazdı. İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, her sene üstâdının vefât ettiği ay olan Cemâziyelâhir’de gider, onun mübârek kabrini ziyaret eder ve tekrar Sirhind’e dönerdi.
İMAM-I RABBANİ HAZRETLERİNİN BABÜR ŞAHI İLE İLİŞKİLERİ
İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, Babür Şahı Cihangir'e de dînî hususlarda danışmanlık yaptı. Şeyhe bağlanan Cihangir, sohbetlerin bereketiyle sonraları câmi inşâ ettirip sığır kurban edecek kadar İslâm’a bağlandı.
İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, küçük-büyük her hareketinde, mutlakâ Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in sünnetine uyar ve herkese de böyle yapmalarını tavsiye ederdi.
İMAM-I RABBANİ HAZRETLERİNİN İBADET HAYATI
İmâm-ı Rabbânî -rahmetullâhi aleyh- Namazda bütün sünnetlere, menduplara ve âdâba riâyet eder, abdest aldıktan sonra ve mescide girince ikişer rekât namaz kılmaya îtinâ gösterirdi.
Kur’ân-ı Kerîm okurken onu dinleyenler, Kur’ân’ın sır ve hikmetleriyle duygu derinliğine ulaşırlardı. Namazda ve namaz dışında korku âyetlerini veya hayret ve şaşkınlık bildiren âyetleri okurken, o tarz ve üslûba göre okur, sesinde ve mübârek sîmâsında sanki âyetlerin mânâsı zâhir olurdu. Yolculuk esnâsında dahî bineğinin üzerinde, bir yastığın üstüne koyarak devamlı Kur’ân-ı Kerîm tilâvet ederdi.
Ramazân-ı Şerîf’e de çok îtinâ gösterir, bu mübârek ayda en az üç hatim indirirdi. Hadislerde bildirildiği gibi iftar yapmakta acele eder, sahur yemeğini geciktirirdi. Ramazan’ın son 10 gününde îtikâfa girerdi.
Zekât üzerinde hassâsiyetle dururdu. Herhangi bir yerden bir hediye geldiğinde, üzerinden bir sene geçmesini beklemez, karşılıksız gelen bu tür malların derhâl hesâbını yaparak zekâtını verirdi. Zekât verirken de ilk olarak ıslah ve irşad faaliyetlerinde bulunanları, dul kadınları ve muhtaç durumdaki yakınlarını tercih ederdi.
Hastaları ve kabirleri ziyaret eder, oralarda sünnet olan duâları okurdu. Davetlere icâbet eder, ancak günah işlenen meclislere iştirâk etmezdi. İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, hamd ve istiğfârı dilinden düşürmezdi.
İmâm-ı Rabbânî -rahmetullâhi aleyh- son derece mütevâzı idi. Mektup ve eserlerindeki üslûbu, onun yüksek tevâzuunu açıkça ortaya koymaktadır. O, kendisinden hep “fakir” veya “derviş” diye bahsederdi.
İMAM-I RABBANİ HAZRETLERİNİN SON GÜNLERİ
İmâm-ı Rabbânî -rahmetullâhi aleyh- vefâtından birkaç ay önce nefes darlığı çekmeye başladı. Beş vakit namaz ve Cuma hâricinde evinden dışarıya çıkmadı. Bütün vakitlerini zikir, istiğfar ve zâhirî-bâtınî meşgûliyetlerle geçiriyordu.
Son günlerinde Allah Teâlâ’nın sonsuz ikramlarını ve hesâba gelmez nîmetlerini anlatıp durdu. Bütün kıyafetlerini muhtaçlara dağıttı. Tâkatinin tükendiği o günlerde bile cemaatsiz namaz kılmadı. Dâimâ duâ ve zikirle meşgul oldu, murâkabeye hiç ara vermedi. Şerîat ve tarîkatin emir ve prensiplerinden bir an bile gâfil kalmadı. Son gecesine kadar teheccüde devam etti. Abdestli olarak vefât edebilmek için dâimâ abdestli duruyordu.
İMAM-I RABBANİ HAZRETLERİNİN VEFÂTI
İmâm-ı Rabbânî -rahmetullâhi aleyh-, 28 Safer 1034 (10 Aralık 1624) tarihinde 63 yaşında fânî hayata vedâ etti, Sirhind’e defnedildi.
![[Resim: imami-rabbani-camisi-serhend.jpg]](https://efsane1turk.net/EfsaneUploads2/imami-rabbani-camisi-serhend.jpg)
|
|
|
|