Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,378

Detaylı İstatistikler

 
Oku-1 Masallar Hikayeler
Yazar: RasitTunca - 11-07-2020, 09:55 PM - Forum: islamda Kadın ve Aile ve Evlilik - Yorum Yok

Masallar Hikayeler

TOHUMLAR

İbret veren Hikayeler Dizisinden

O Sabah güneş yine her zamanki gibi yükselmiş, ısı ve ışınları bereketli topraklar üzerine cömertçe göndermeye başlamıştı. Ali dayı, sabah namazından hemen sonra yola koyulmuştu. Tarlasına ha vardı, ha varacaktı. Başını kaldırıp güneşe baktı.

- Allah´a şükürler olsun, diye mırıldandı..

Arabanın üstünde, uykusundan henüz uyanmış olan küçük Abdullah merakla başını kaldırip babasına baktı.
- Durup dururken niye şükrettin baba
Ali dayı tebessümle oğluna baktı ve;
- Şükür her zaman yapılır evlat, dedi. Çünkü Allah´ın bize ihsan ettiği ni´metlerden her an faydalanıyoruz. Beş dakika nefes almazsan ne olur

Abdullah dudak büktü:
- Ne bileyim, ölürüm herhalde.
- Gördün mü ya, dedi babası. Şükretmemiz gereken ne çok nimete sahibiz...
Derin bir nef es aldı ve;
- Az önce güneş nimetine şükretmiştim, dedi.
Abdullah merakla babasına bakıyordu. Babası devam etti:
- Güneş olmasa tohumlar canlanıp yeşermez, büyümezler.

Abdullah´ın küçük kafasında şimşekler çaktı. Öyle ya; tohumlar canlanıp büyümeseler hem insanlar, hem bütün canlılar aç kalırdı. Yani hayat olmazdı. Heyecanla babasına döndü:
- O halde toprak da nimet, su da! diye söyledi.
Babası gülerek onun saçlarını okşadı.
- Elbette yavrum, elbette! dedi.

Tarlaya gelmişlerdi. Ali dayı tohum çuvallarını arabadan indirdi. Karasabanı hazırladı. Küçük Abdullah sabırsızlanıyordu.
- Ben de tohum ekmek istiyorum baba! Ektiğim tohumların büyüdüğünü görünce çok sevineceğim!
- Tabii ekeceksin oğlum, dedi babası. Ama hemen değil. Ekilen tohumun bereketli olması için dua etmek gerek. Şimdi sen gölgede dinlen, ben iki rekât namaz kılıp dua edeyim. Sonra başlarız .
Abdullah gölgeye gidip oturdu. Ne çok şey öğrenmişti bugün. İyi ki babasıyla tarlaya gelmişti. "Keşke abimler de gelseydiler" diye düşündü. "Ama onlar büyük, benim öğrendiklerimi zaten biliyorlardır" diye avundu.
Babası namaz kılmış dua ediyordu. " Acaba babam nasıl dua edecek " dive meraklandı. Yanına gidip oturdu. İşte duyabiliyordu:
- Yâ Rabbi! Yeri, göğü, herşeyi yaratan, yoktan var eden sensin. Ben de senin zayıf ve âciz bir kulunum. Şimdi toprağa atacağım tohumları Senin kudret ve merhametine emanet ediyorum. Onları yeşert, büyüt ve canlılar için bereketli kıl. Allahım; çünkü biz hepimiz bunlara muhtacız...
Abdullah da babası gibi "âmin" diyerek minik ellerini yüzüne sürdü. O gün, küçük Abdullah için unutulmayacak kadar güzel geçmişti. O da babası gibi avuç avuç tohum serpmişti tarlaya. Ve, tarla sürüldükçe o tohumların toprak altında kalışını ilgiyle seyretmişti.

Akşam eve dönünce, o gün yaşadıklarını heyecanla anlattı annesine. Abileri ise, onun bu heyecanına gülüp geçiyorlardı. Bir de bağı vardı Ali dayının O yıl tarla gibi bağı da çok verimli olmuştu. Birkaç gün sonra bağbozumu başlayacak, meyveler toplanacaktı. Bir sabah kahvaltıda büyük oğlu bu mevzuyu açtı:

- Baba her yıl yaptığın gibi bu yıl da bütün köylüyü toplayıp meyveleri dağıtmayacaksın değil mi
Babası güldü:
- Herkes rızkını yer evlât. Elbette ki ihtiyacı olana istediği kadar vereceğim.

Ortanca oğul da abisi gibi itiraz etti.
- Biz emeğimizle kazanıyoruz başkaları yiyor. Satıp para kazansak daha iyi olmaz mı
Ali dede çocuklarına hüzünle baktı:
- Böyle düşünürseniz kazanamaz, kaybedersiniz yavrum. Ben yıllardır ihtiyacı olan herkese yardım ettim ve hiç sıkıntıya düşmedim. Unutmayın ki komşuluk hakkı vardır. Verdikçe bereketlenir.

Çocuklar, babalarını ikna edemeyince kalkıp gittiler. Ali dayı tebessümle küçük Abdullah´ın başını okşadı ve;
- Sen onlara benzeme yavrum dedi. Unutma ki her zaman veren el alan elden üstündür.

Bağbozumu başladığı gün Ali dayının bağı bayram yeri gibiydi âdetâ. İhtiyaçları kadar ürün alan köylüler meyvelerin toplanması için Ali dayıya yardım ediyorlardı. Çocuklar da yere düşenleri toplayıp yiyerek neşe içinde eğleniyorlardı.

Ne yazık ki bu mutluluk f azla sürmemiş, Ali dayı o kış yakalandığı hastalıktan kurtulamı(Zeker) vef at etmişti.
Artık tarla ve bağ işleri çocuklara kalmıştı.

Birgün en büyükleri kardeşlerini yanına çağırarak;
- Babamızın yaptığı yanlışı biz yapmayacağız, dedi. Çalışıp alın terimizle kazanacağız. Bir çöpümüzü bile başkasına yedirmeyeceğiz. Zengin olacağız, zengin!
Abdullah itiraz etti:
- Ben sizin gibi düşünmüyorum, dedi. Eğer Çok kazanmak istiyorsak, önce şükretmeliyiz. Sonra ürünü ekerken bereketli ve insanlara faydalı olması için dua etmeliyiz. Urünü toplarken de ihtiyacı olan komşularımıza yardım etmeliyiz.

Abileri küçük Abdullah´ı azarladılar.
- Hadi ordan sen, de! Bacak kadar boyunla işimize karışma!
Aradan zaman geçti. Birgün ektikleri tarlaya gittiler. Buğdayların daha büyümeden kuruduğunu, işe yaramaz ot olduğunu gördüler.

- Bu yıl yağmur yeterince yağmadı, dediler. Küçük Abdullah acı acı gülerek başını salladı. Çünkü abileri bu tarlayı ekerken bırakın dua etmeyi, bir besmele bile okumamışlardı.
Derken bağbozumu günü geldi çattı. Sabah erkenden hazırlanıp köylülere hiç haber vermeden bağın yolunu tuttular. Bağa vardıklarında karşılaşılaştıkları manzara dehşet vericiydi. Gece çıkan yangında bütün bağ yanmış, geriye kara bir duman ve is kokuları kalmıştı.

Oturup ağlamaya başladılar. Abdullah;
- Zararın neresinden dönersek kârdır, dedi. Gelin aç gözlülüğü bırakalım ve babamızın yolunda gidelim.
Abileri de bunun doğru olacağını kabul ettiler ve o günden sonra yanlış düşüncelerinden dolayı tövbe ederek çalışıp, bereketi Allah´dan beklediler. Cenâbı Allah elbette kendisine el açanları boş çevirmezdi. Onları da çevirmedi. Çok kazanıp, köylülerle birlikte mutlu bir hayat sürdüler.

BİLYEGÖZ

YAZAN: ORHAN DÜNDAR

Develer tellal iken, pireler berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallarken, yani çok, ama çok eskiden, Kafdağı yamaçlarına kurulu bir memleket varmış. Her yanında dereler çağlar, pınarlar ağlarmış o memleketin. Zümrüt gibi uzanan kırları, binbir yemişle dolu meyve bahçeleri görülmeğe değermiş. Kral Bilyegöz hüküm sürermiş orada. Doğru su garip bir adammış kral. Sarayından çıkıp gez mez, karısı ve biricik kızından başka kimseyle konuşmazmış. Sinirli sinirli dolaşır, bilye gibi küçük gözlerini sağa sola çevirerek anlaşılmaz söz ler söylermiş. Diken üstünde oturuyor gibi rahat sız ve mutsuzmuş. Kimse yüzünün güldüğünü görmezmiş. Yüreğinde öylesine büyük bir hastalık varmış ki; onu hiçbir hekimin tedavi etmesi mümkün değilmiş.

Çünkü "altın hastalığı" denilen garip bir derde tutulmuş Kral. Aklı fikri daima altınlarda imiş. Zamanlı zamansız kalkar, bodru ma iner, hazinelerini kontrol edip, saatlerce orada durur da zamanın nasıl geçtiğini farketmezmiş. Kocaman avuçlarına altınlarını doldurur, onları çocuğunu sever gibi öpüp okşar, bıkmadan usan madan defalarca sayarmış. Karısı ve kızı onun bu haline çok üzülür, bazı günler´ona: " Siz bu ülkenin kralısınız... Her türlü zenginliğe sahip kudretli bir insansınız. Altınlara karşı böyle hastalık derecesine varan ilginiz bir felakete sebep olabilir. Hiç olmazsa bazı günler sarayın bahçesine inip açık havada dolaşın. Bir çiçek cennetini andıran bahçenizde gezerseniz belki gönlünüz aydınlanır." derlermiş. Kral Bilyegöz gülüp geçermiş onlara... Sözleri bir kulağından girer,öbüründen çıkarmış. Bir sabah erkenden uyanmış. Pencereyi açıp dışarı bakmış. Çiçek açmış ağaçların yanında yemyeşil uzanan setlere çiğ yağdığını görmüş. Her şey öylesine güzel ve iç açıcıymış ki Kral Büyegöz bir lahza altınlarını unutup bahçeye çıkmayı düşünmüş. Karşıdaki nar ağacı üzerinde öten bülbül onu hayata çağırıyor gibiymiş. Süratle giyinip kapıya yürümüş. Ayakları altında gıcır gıcır sesler çıkaran mermer salonları hızla geçmiş. Merdivenleri inip çıkış kapısına yönelmiş. Birden yüreğini kaplayan o hain hastalık ses vermiş: "Dur, bahçeye çıkma! Çıkacaksan bile altınlarını yanına al..." diyormuş bu ses.

Bilyegöz bu sesi susturamayacağını anlayınca hemen dönüp hazi nelerinin bulunduğu mahzene koşmuş. Kalın ve ağır kapıları bir bir açıp altınlarına erişmiş. Koltuğuna sığabilen, içi mücevher dolu işlemeli bir kutuyu kapıp çıkmış. Az sonra güneşin yavaş yavaş ısıtmağa başladığı o muhteşem bahçenin içine girmiş. Çiçek tarhlarının, gül fidanlarının, la le setlerinin arasında dolaşmağa başlamış. Uzun bir süre gezinmiş. Fakat gördüğü bunca güzellik bile ona altınlarını unutturamamış. Bahçenin kenarında toprağa oturup mücevher kutusunu açmış. Göz kamaştırıcı bir aydınlıkla parıldamış altınlar, inciler... Bilyegöz kıymetli taşlarla süslü mavi gerdanlıkları, zümrüt yeşili mercanları ve çil çil altınları seviyor, okşuyor, onlarla bir çocuk gibi oynuyormuş. Birden dalıp gittiği o garip alemden uyanmış. Hemen arkasında bir çıtırtı duymuş. Korkuyla dönüp bakmış. Elbiseleri yamalı, pabuçları eski, boynu bükük bir zavallı adam duru yormuş karşısında. Ellerini birbirine kavuşturmuş, çatlak dudaklarını büzmüş adam. Yüzünde koca bir çaresizlik, yoksulluk ve gariplik okunuyormuş. Saygıdeğer kralım, diye başlamış söze. Sizinle karşılaşmam Allah´ın bir lütfu bana. Yok sulluk içinde kıvranan zavallı bir insanım ben. Karım ve çocuklarımın boğazına günlerdir bir lokma ekmek girmedi. Bana yardım eder, fazla değil bir altın bağışlarsanız ömür boyu duacınız olurum. Ne o!ur boş çevirmeyin beni... Kral Bilyegöz şaşkınlıkla bakmış dilenciye. Altın sözünü duyunca mücevher kutusuna sıkıca sarılmış. Hayır! diye bağırmış. Sana hiç bir şey ve remem! Dilenci duyduklarına inanmak istemiyormuş: Lütfen demiş, bir tek altından ne çıkar. O sizin ir~in bir kıymet ifade etmez ama beni ve çocuklarımı açlıktan kurtarır. Lütfen... Kral Bilyegöz belki her şeyi yapsa bile bu işi yapamaz, hiç kimseye bir gram ağırlığında bile olsa altın veremezmiş. İyice sinirlenmeye baş lamış. Küçük gözlerine tiksinti ve nefret dolmuş. Defolup git başımdan. Beni rahat bırak, altınlarıma göz dikme. Bir tane bile olsun ver mem. Anladın mı pis dilenci! diye haykırmış. Zavallı dilenci ümitlerini yitirivermiş. Anlamış ki bu cimri kral asla kendisine yardım etmeyecek. Yüreği acıyla sızlamış, gözlerinden bir kaç damla yaş yuvarlanmış yere. Gönlünün derinliklerinden kopup gelen bir sesle garip bir dua etmiş.Daha doğrusu bir beddua...

İnşaallah tuttuğunuz herşey altın olur kralım! Neye elinizi uzatırsanız altın olsun... demiş. Sonra da ardına dönüp, aksıyan adımlarla çekip gitmiş. Kral Bilyegöz dilencinin sözleri karşısında bir an şaşkınlığa uğramış. Sonra gülüp geçerek "pis adamlar" diye mırıldanmış. "Bütün işleri dilencilik... Çalışıp kazanmayı hiç düşünmez bunlar..." Kralın düşünceleri doğru değilmiş. Yeryüzünde nice fakir ve yoksul insan varmış. Çalışamayacak durumda olan, hasta, sakat ve hakikaten çaresiz nice insan. Aslında zenginler onlara yardım ellerini uzatmalı, kardeşce, insanca yaşamanın çarelerini aramalı imişler.

Mücevher kutusunu kucaklayıp ayağa kalkmış kral. Geldiği yöne doğru ilerlemiş. Birden gözüne ilişen kıpkırmızı bir gül görmüş. Onu kopararak, biricik kızına götürmek istemiş. Uzanıp almış. O da ne Dalından koparılan gül bir lahza da som altın haline gelivermemiş mi ! Yaprağı, dikenleri, sapı som altın bir ğül.. Kral Bilyegöz´ün gözleri şaşkınlıkla büyümüş. İkinci bir güle uzan mış; yine aynı şey oluvermiş, o da altın haline dönüşmüş. Sevinmiş Bilyegöz. Sınırsız bir coşkuya kapılmış. Yaşasınl diye haykırmış. Her tuttuğum altın oluyor artık... Heyecanla koşmuş sarayına. Hizmetçilerden bir bardak su istemiş. Getirmişler. Bilyegöz bar dağı eline aldığında onun da altın haline geldiğini görmüş. Artık elini neye uzatsa; bardak, çatal, kaşık, havlu, sabun hatta ekmek, herşey altın oluyor, bir anda külçeleşiyormuş. Bilyegö´zün sevinci azalmaya başlamış. İçi ne kıpır kıpır bir huzursuzluk dolmuş. Tahtına ku rulu _~düşünürken biricik kızı içeri girmiş. Qnu görünce olanları unutup kızına doğru yürümüş. Gel bakalım küçük kraliçem, babana sarıl şöyle, demiş. Kollarını uzatmış, kızının omuzlarından tut muş. İşte asıl korkunç felaket o zaman görülmüş. Eli değer değmez sevgili kızı, altın bir heykel hali ne dönüşmüş. Altın bir heykel, cansız, kaskatı ve soğuk... Kral Bilyegöz beyninden vurulmuşa dönmüş. Şaşkın .gözlerle çevresine bakıyormuş. Hizmetçiler de neye uğradıklarını bilememişler, birer kö şeye saklanıp beklemişler.

Artık kimse yaklaşamıyormuş krala. Korkunç felaketler yağdırıyormuş çevresine. Neye dokunsa altın oluyormuş. Karısı ise ağlayıp duruyor: Bu felaket senin o uğursuz altın hasta lığın yüzünden geldi başımıza... Kızımı yokettin.,. diye feryat ediyormuş. Kral Bilyegöz perişan olmuş, bütün dünyası kararmış. Artık altınlarını hiç sevmiyormuş. Onların sarı, pırıltılar saçan soğuk görünümlerine düşman olmuş. Elini bir yere sürmekten korkuyor, deli gibi dolanıp duruyormuş. Ülke halkı olanları duymuş. Çaresiz ve yok sul insanlar gizlice seviniyor, "O bunu hak etmişti" diyorlarmış. Bilyegöz yaptıklarına pişman olmuş. Gece sabahlara kadar uyumuyor, bu korkunç felaketten kurtulmak için yüce Allah´a dualar ediyormuş. Artık kendini bir tek kuruşu bile olmayan zavallı fakirlerden bile güçsüz, perişan ve yoksul kabul ediyormuş. Elini sürdüğü her şeyin kaskatı altın kesildiği bir dünyada yaşamaktansa, ölüp gitmek daha iyiymiş.

Düşünüp taşınmış. Ülkesindeki bilginleri sarayına çağırıp onlarla konuşmuş. Bu işe bir çare bulmalarını istemiş. Sonunda yaşlı bir bilgin sözü almış: Bu, demiş, sizin altın hastalığınıza verilmiş ilahi bir cezadır. Artık samimi bir gönülle günahınıza tövbe edip, Allah´dan af dileyip, bundan sonra çok cömert bir insan olacağınıza söz vermeniz gerekir. Eğer bunu yapar, sözünüzde durursanız, kurtulusunuz. Şimdi ülkemizin yüce dağlarından doğup sarayınızın yakınından geçen "Huzur Nehri"ne gidiniz. O suya girip abdest alınız. Yüreğinizdeki kötülükleri yıkayınız. Belki o zaman eski durumunuza dönersiniz. Kızınız da yeniden dirilebilir, demiş. Kral son bir çare diye, hemen "Huzur Nehri"ne koşmuş. Yaşlı bilginin tarif ettiği gibi ab dest alıp yıkanmış. Sonra ellerini açıp Allah´a, kendisini affetmesi için dua etmiş. Duası bittikten sonra yakınında bulunan bir ağacın dalını tutmuş. Tuttuğu dalın altın haline gelmediğini görünce, sevincinden kendini tutamayıp "Yaşasın, yaşasın, kurtuldum artık" diye haykırmağa başlamış. İyice emin olmak için, elini başka şeylere uzatmış. Gerçekten artık hiç biri altın ol muyormuş. Yüreği aydınlanmış Bilyegöz´ün. Öm ründe böyle bir sevinç duymadığını düşünmüş. Hemen sarayına koşup karısına müjde vermek istemiş. Tam içeri girecekken bir de bakmış ki sevgili kızı dirilmiş, kendisini bekliyor. Koşarak sarılmış ona. Sevinçten ağlıyormuş artık...

Allah´ım, Allah´ım, diye mırıldanmış. Sana ve milletime karşı olan görevimde kusur göstermeyeceğim. Beni o korkunç altın hastalığından kurtardığın için sana ne kadar şükretsem azdır... demiş. Sonra bahçede kendisinden bir altın isteyen yoksulu ve ülkenin diğer fakirlerini toplayarak, onlara nice mallar, altınlar ve hediyeler dağıtmış. Karısı ve kızı seviniyor, ülkenin tüm insanları bayram ediyorlarmış. Her şey daha bir güzelmiş şimdi. .

KELOĞLAN VE SİHİRLİ TAS
YAZAN: AHMET EFE



Bir varmış, bir yokmuş. Allah´ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde bir Keloğlan varmış. İhtiyar ve yoksul annesi, bu biricik oğlunu "Keloğlum,
keleş oğlum" diye severmiş.
Günlerden bir gün Keloğlan annesinden izin alıp balık tutmaya gitmiş. Belki bir kaç balık yakalarım. Anacığımla pişirir, yeriz. Aç karnımızı doyururuz" diye düşünüyormuş.


Irmağın kenarına gelip oltasını salmış. Öğleye doğru kocaman bir balık tutmuş. Pulları gümüş gibi parlak, gözleri cam gibi aydınlık, güzel mi güzel bir balıkmış bu...
Keloğlan balığın pullarını kazımış, karnını yarıp temizlemek istemiş. Bir de ne görsün! Balığın karnı içinde kocaman bir tas durmuyor mu Keloğlan bir sevinmiş, bir sevinmiş ki sormayın. "Hem balığı götürürüm anama, hem tası" demiş.


Tası su ile doldurup balığı yıkamak istemiş. Birden inanılmayacak bir şey olmuş. Tastan boşalttığı sular altın olarak akıyormuş yere. Keloğlan çok şaşırmış. Bir kaç kere denemiş, hep altın akıyormuş tastan. "Bu, sihirli bir tas galiba. Hemen anama haber vereyim" demiş. Evlerine koşmuş.


Sihirli tasa küpler dolusu suyu doldurup doldurup boşaltmış. Suyu boşalan küplere de altınları biriktirmiş. Artık ülke hükümdarı bile onun yanında fakir sayılırmış...
Keloğlan günler sonra büyük bir saray yaptırıp oraya taşınmış. Kendisine hizmetçiler tutmuş. Sevdiği ve istediği her şeyi alıyor, en güzel yemekleri yiyormuş. Sonunda altınlarının çokluğu onu şımartmaya başlamış.


Gereksiz masraflara, lüzumsuz harcamalara girişmiş. "Oğlum bu işin sonu kötü olabilir" diye öğüt vermeye çalışan anasını bile dinlememiş.

"Sihirli tas elimde, ne istersem yapabilirim..." diyormuş.


Keloğlan´ın böyle kendini beğenmesi, şımarması ve hırsa kapılması, insanların ona duyduğu sevgiyi azaltmış.

Herkes "Eski hali bundan daha iyiydi. Gözünü hırs bürüdü Keloğlan´ın" demeye başlamış.


Keloğlan bir gün daha çok altın elde etmek için, sihirli tasını eline alıp ırmağın kenarına gelmiş. "Suyu tükenecek değil ya, bir saray da buraya yaptırayım. " demiş. Gurur ve kibirle tasını suya daldırmış. Kıyıda biriken altınlar hırsını artırıyormuş. Daha hızlı daha hızlı daldırmaya başlamış tası. Artık altınlardan başka bir şey düşünmüyormuş. Birden tas elinden kayıp suya düşmüş. Keloğlan onu tutmak için eğilince kendisi de ırmağa yuvarlanmış. Yüzme bilmediği için hızla akan ırmakta nerdeyse boğulacakmış. Binbir güçlükle kenara çıkmış. Kendisi suda çırpınıp dururken,biriktirdiği altınları da hırsızlar çalıp götürmüşler.


Artık tası bulmanın da imkanı kalmadığından ağlaya ağlaya annesinin yanına dönmüş. Başına gelenleri anlatmış. Yaşlı kadın:

- Üzülme yavrum, demiş. Hay´dan gelen Hû´ya gider. Zaten, sen o tası alnının teri, elinin emeği ile kazanmamıştın. Üstelik zenginlik seni iyice şımartmıştı. Böylesi daha iyi oldu. Hiç olmazsa kendini başkalarından üstün görme hastalığından kurtulursun."

Keloğlan bu sözlerle teselli bulmuş. Anasına hak vermiş.

O günden sonra da Sihirli Tası bir daha hiç anmamış.

GÜMÜŞ GÖZLÜ DEV
YAZAN: AHMET EFE


Bir varmış, bir yokmuş. Develer tellal iken, pireler Berber iken, Ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, uçsuz bucaksız Kafdağı´nda Gümüş Gözlü bir dev yaşarmış.

Gümüş Gözlü Dev, diğer devler gibi hain ve acımasız değilmiş. Aksine altın gibi bir kalbi varmış.
Herkese iyilik düşünür, herkesin yardımına koşarmış.

Ülke hükümdarı olan Sarı Dev zalimin biriymiş. En küçük suçları bile ölümle cezalandırır, cellatlara emirler yağdırırmış. En çok sevdiği kelimeler: "Öldürün! Kesin!.." gibi kelimelermiş.

Gümüş Gözlü Dev´in biricik kız kardeşi Nazlı Çiçek de hükümdar Sarı Dev´in sarayında hizmetçi olarak çalışıyormuş. Gümüş Gözlü Dev, kardeşinin başına bir felaket gelmesinden korkuyor, "Ona bir şey olursa ben ne yaparım " diye düşünüyormuş.

Günlerden birgün korktuğu başına gelmiş.
Kardeşi Nazlı Çiçek, hükümdara yemek götürürken, ayağı eşiğe takılıp düşmüş. Tabaklar, bardak lar, yemekler etrafa saçılmış. Sarı Dev korkuyla büzülen hizmetçiye nefretle bakarak: - Götürün bu beceriksizi. Bir damdan aşağı fırlatın! diye gürlemiş.

Gümüş Gözlü Dev de oradaymış. Öyle üzülmüş, öyle üzülmüş ki sormayın.
Cellatlar koşup gelmişler. Nazlı Çiçeği kınalı saçlarından tutup sürümüşler. Gümüş Gözlü Dev´in gözlerinden yaşlar süzülmüş. Kimselere belli etmeden dışarı çıkmış. Cellatlara yetişmiş. Önlerinde diz çöküp yalvarmış:
- "Ne olur kardeşimi serbest bırakın. Annem onun yokluğuna dayanamaz. Benim başka kardeşim yok ki..." diye ağlamış. Cellatların taş kadar katı yürekleri hiç yumuşamamış.
- Hükümdarın emrine karşı gelemeyiz! diye
cevap vermişler.

Gümüş Gözlü Dev, hemen kardeşini fırlatacakları damın dibine inip beklemiş. Cellatlar kardeşini itip aşağı atmışlar.
Gümüş Gözlü Dev bir top gibi aşağı düşen kardeşini kurtarmak içjn kocaman kollarını açmış. Kızcağız bütün hızıyla kucağına düşmüş. Yere yuvarlanmışlar. Gümüş Gözlü Dev altta kalmış.

Nazlı Çiçek biraz sonra toparlanıp kalkmış.
Fakat Gümüş Gözlü Dev hâlâ upuzun yatıyormuş.
Gümüş gibi parlak gözleri yarı açıkmış. Yüzünde
mutlu bir görünüm varmış. Nazlı çiçek O´nun öldüğünü anlayınca:
- Benim için kendini feda etti. Bir daha Kaf Dağı´na O´nun kadar iyi kalpli ve fedakar hiç kimse
gelemez... diye ağlamış, ağlamış.....


BOSTAN VE GÜLİSTAN
Şeyh Sadi ŞİRAZİ

AMAN BENİ
ACELE ÇİNE GÖNDER




Hazret-i Süleyman aleyhisselamın yanında bir zat oturuyordu. Ölüm meleği geldi ve o kimseye öyle bir baktı ki, kendisine korku ve ürperme geldi. Bu gelenin kim olduğunu Süleyman aleyhisselam’dan sordu. Ve ölüm meleği olduğunu öğrenince: “Ey Allah’ın peygamberi, ben ondan çok korktum. Beni Çin’e gönder de, ondan uzakta olayım.” dedi. Hazret-i Süleyman aleyhisselam, rüzgara emrederek o kimseyi Çin’e gönderdi. Biraz sonra ölüm meleği tekrar yanına geldi ve Süleyman aleyhisselam ölüm meleğine sordu: “Biraz önce buraya geldin baktın ve gittin. Bu meraklı bakış ve aniden gidişinin sebebi neydi ” Ölüm meleği cevap verdi: “Burada yanınızda oturan bir kimsenin, ruhunu Çin’de almakla emrolundum. Halbuki onu sizin yanınızda Kudüs’te görünce gayet şaşırdım ve hayret ettim. Oysa o kimse sizden Çin’e gönderilmesini istedi ve sizde bu isteği kabul ederek onu Çin’e gönderdiniz. Böylece bende aldığım emir gereğince Çin’e giderek onun ruhunu aldım..

BAŞINI VERMEYEN ŞEHİT

"...Hak budur ki o gazilerin içinde böyle gaziler olmasa, Zigetvara bu kadar yakında dört yan kafir hisarı iken bekleyiş, duraklama özellikle böyle cenge çalışma ne mümkün idi."
Peçevî tarihi, s. 355

Yarın arifeydi. Öbür günkü bayram için hazırlanan
beyaz kurbanlar, küçük Grigal palankasının etrafında
otluyorlardı. Karşıda... Yarım mil ötede Toygun Paşa´nın
son kuşatmasındân çılgın kışın hiddeti sayesinde kurtulan Zigetvar Kalesi, sönmüş bir yanardağ gibi, simsiyah
duruyordu. Hava bozuktu. Ufku, küflü demir renginde,
ağır bulut yığınları eziyor, sürü sürü geçen kargalar tam
hisarın üstünden uçarken sanki gizli bir kara haber götürüyorlarmış gibi, acı acı bağırıyorlardı. Palanka kapı-
sının sağındaki beden siperinde sahipsiz bir gölge kadar
sakin duran Kuru Kadı yavaşça kımıldadı; ikindiden beri rutubetli rüzgârın altında düşünüyor, uzakta, belirsiz
sisler içinde süzülen kurşuni kulelere bakıyordu. Bunlarbir ölüm seddi halinde "Kızılelma" yolunu kapatıyordu. Sanki bu uğursuz kargalar hep onun mazgallarından taşıyor, anlaşılmaz bir lisanın çirkin küfürlerine
benzeyen sesleriyle her tarafı gürültüye boğuyorlardı.
Kuru Kadı içini çekti. Sonra "Ah..." dedi. İncecik, sinirli
boynunun üstünde bir taş topuz gibi duran çıkık alınIı iri
kafasını salladı. Yeşil sarığını arkaya itti. Islak gözlerini
oğuşturdu. Şimdiye kadar, asker olmadığı halde, her
muharebeye girmişti. Birkaç bin yeniçeriyle dört beş topu olsa... bir gece içinde şu kaleyi alıvermek işten bile
değildi. Şimdi vakıa müstakildi. Ne isterse yapabilirdi.
Palankanın kumandanı Ahmet Bey öteki boy beyleriyle
beraber Toygun Paşa ordusuna katılıp Kapuşvar fethine
gitmiş... Kapuşvardan sonra Zigetvarı saran ordu kışın
aman vermez zoruyla, zaptı yarı bırakarak Budin´e dönünce, o da askerleriyle tekrar palankasına gelmemiş,
Toygun Paşa´nın yanında kalmıştı. Bugün Grigal´den altı mil uzaktaydı. Palankaya yalnız Kuru Kadı karışıyordu; esmer, zayıf yüzünü buruşturdu: "Palanka... amma
topu tüfeği kaç kişi " dedi. Bütün genç savaşçıları Ahmet
Bey beraberinde götürmüştü.. Hisardakiler zayıflardan,
bekçilerden, hastalardan, ihtiyar sipahilerden ibaretti.
Hepsi yüz on üç kişiydi! Düşman, galiba öteki palankalardan çekiniyordu: Yoksa burasını bırakmaz, mutlaka
almağa kalkardı. Biraz eğildi. İnce yosunlu, soğuk sipere dirseklerini dayadı. Aşağıya baktı. İki üç asker beyaz
koyunların arasında dolaşıyordu. Bir tanesi karşısına
geçtiği iri bir koçu, başına dokunarak kızdırıyordu, tos
vuruyordu. Öbürleri, elleri silahlarında, bu oyunu seyrediyorlardı. Bağırdı:
- Oynamayın şu hayvanla...
Askerler, başlarını tepelerden gelen sese doğru kaldırdılar. Kuru Kadı´dan hepsi çekinirlerdi. Gayet sert,
gayet titiz, gayet sinirli bir adamdı. Adeta deli gibi bir
şeydi. Sabahtan akşama kadar namaz kılar, zikreder,
geceleri hiç uyumazdı. Daha yatıp uyuduğunu kalede
gören yoktu. Vali Ahmet Bey ona "bizim yarasa" derdi.
Zavallının sabahı bekleme denilen hastalığını kerametine de yoranlar vardı. Tekrar bağırdı: .
- Haydi, artık akşam oluyor, içeri alın onları.
Askerler koyunları toplamağa başladılar. Kuru Kadı´nın dirsekleri acıdı. Doğruldu. Tekrar Zigetvar´a baktı. Üst tarafındaki göl, kirli bakır bir levha gibi yeri
kaplıyordu. Kargalar, havaya boşaltılmış bir çuval canlı kömür ellemeleri gibi karmakarışık geçiyorlar, sükûtu parçalayan keskin, sivri sesleriyle gaklıyorlardı.
Kalbinde ağır bir elem duydu. "Hayırdır inşallah" dedi.
Canı o kadar sıkılıyordu ki... Elleri arkasında, başı
önüne eğik, bastığı siyah kaplama taşlarına görmez bir
dikkatle bakarak yavaş yavaş yürüdü. Derin bir karanlık kuyusunu andıran merdivenin dar basamaklarında
kayboldu.
... Arife sabahı, herkes uyurken, o, her vakitki gibi
yine uyanıktı! Mescit odasının önündeki taş yalakta, iki
büklüm, abdestini tazeliyordu. Giden gece, daha gölgeden eteklerini toplayamamıştı. Bahçeye çıkan kapı kemerinde asılı kandil, sönük ışığıyla, duvarları titretiyordu.
- Hey, çavuşbaşı... Hey!...
Elindeki ibriği bıraktı. Kulak kabarttı. Bu, kuledeki nöbetçinin sesiydi. Kolları sıvalı, ayakları çıplak, başında takke, hemen yukarı koştu. Merdivende çavuşa
rastgeldi. Onu itti. Yürüdü. Nöbetçinin yanına atıldı:
- Ne var
- Kaleden düşman çıkıyor.
Erguvani bir esmerlik içinde siyah bir kaya gibi duran Zigetvara baktı. Bu kayadan yine koyu, uzun bir
karartı süzülüyor, palankaya doğru akıyordu.
- Bize geliyorlar... dedi:
Çavuşa döndü:
- Haydi, gazileri uyandır. Kurban bayramını bugünden yapacağız. Koş. Bana da çabuk topçuyu gönder.
Çavuş, bir eliyle bakır tolgasını tutarak, koştu.
Merdivene daldı. Kuru Kadı, uzakta, kara yerin üstünde daha kara bir leke gibi yavaş yavaş ilerleyen düşman alayına dikkatle baktı. Gözlerini küçülttü, büyülttü. Önlerinde birkaç top da sürüklüyorlardı. Binden
fazla idiler. Halbuki hisardaki gaziler Kendisiyle beraber yüz on dört kişi... "Ama, yine haklarından geliriz!"
dedi. Uyanan, yukarı koşuyordu. Hisar kapısının iyice
bağlanmasını emretti. Sarığını, cübbesini, kılıcını, tüfeğini getirtti. İhtiyar topçu gelince, ona da, hemen "haber topları"nı atmasını söyledi. Bu bir adetti. Taarruza
uğrayan bir palanka hemen "İşaret topu" atarak etrafındaki kuleleri imdadına çağırırdı.
Biraz sonra düşman hisarın önünde, harp düzenine
girmiş bulunuyordu. Zaplar başsız, gür ejderha yavruları gibi siyah ağızlarını bedenlere çevirmişti. Türkçe
bağırdılar:
- Size teklifimiz var. Elçimizi içeri alır mısınız
Kuru Kadı:
- Alırız. Gönderin, gelsin! cevabını verdi.
Bedenler, kalkanlı, tüfekli, oklu gazilerle dolmuştu.
Palankanın ruhu, neşesi, keyfi olan iki arkadaş, bu esnada tuhaf tuhaf laflar söyleyip yine herkesi güldürüyordu. Bunların ikisine de "deli" derlerdi: Deli Mehmet,
Deli Hüsrev... Serhatın muharebelerinde, hayale sığmayacak yararlılıklarıyla masal kahramanlan gibi inanılmaz bir şöhret kazanan bu iki deli, hiçbir nizama
hiçbir kayda, hiçbir disipline girmeyen, dünya şerefinde gözleri olmayan Anadolu dervişlerindendi. Her zaferden sonra kumandanlar onlara rütbe, hil´at, murassa kılıç gibi şeyler vermeye kalkınca gülerler: "İstemeyiz, fani vücuda kefen gerektir. Hil´at nadanları sevindirir..." derler, hak uğrundaki gayretlerine ücret, mükafat, övgü kabul etmezlerdi. Harp onların bayramıydı.
Tüfekler, oklar, atılmağa; toplar gürlemeğe; kılıçlar,
kalkanlar şakırdamağa başladı mı, hemen coşarlar,
kendilerinden geçerler; naralar savunarak düşman saflarına saldırırlar... alevi gözlerle takip edilemeyen birer canlı yıldırım olup tutuşurlardı.
Kuru Kadı, onların herkesi güldüren münakaşalarını, saçma sapan sözlerini gülümseyerek dinlerken, elçiyi yanına getirdi, iki deli de sustu. Herkes kulak kesildi. Bu elçi Türkçe biliyordu. Küstahça tekliflerini
söyledi.
Palankayı saran Zigetvar kumandanı Kıraçin´di.
Yanında iki bine yakın savaşçısı vardı. Grijgal´in "Vire
ile verilmesini istiyordu. Ateşe, nura, haça, İncil"e, Zebur´a yemin ediyor; çıkıp giderlerken muhafızlara hiçbir ziyanı dokunmayacağına dair söz veriyordu.
Kuru Kadı:
- Pekâlâ!... Haydi git. Biz aramızda anlaşalım, ka-
rarımızı size öğleden sonra bildiririz! diye elçiyi aşağı
gönderip kapıdan attırdı. Sonra etrafındakilere döndü.
Şöyle bir göz gezdirdi. Sırtının hafıf kamburu içeri çekildi:
- İşittiniz ya, gaziler! dedi, Kıraçin haini bizim yüz
on kişiden ibaret olduğumuzu anlamış... üzerimize iki
bin kişi ile geldi. Teklif ettiği "Vire"yi kabul etmek isteyenler vârsa ellerini kaldırsın!
Kimsenin eli kalkmadı.
- Öyleyse hazır olalım. Haydi...
Bir gürültüdür koptu;
- Hazırız...
- Hepimiz, hepimiz...
- Hepimiz, hepimiz hazırız.
- Kılıçlarımız, kalkanlarımız yağlı.
-(~klanmı~ havlı_
- Yatağanlanmız keskin...
- Bugün nusret bizim.
- Amin, amin...
Kuru Kadı, "Ey alemlerin rabbi" diye ellerini kaldırdı. Bir duaya başlayacaktı. Deli Mehmet yalın kılıç karşısına dikildi. Palabıyık, gök gözlü, geniş beyaz çehresi,
yeni doğmuş bir ay gibi parlıyordu:
- Duayı bırak, efendi dedi, gaza duadan faziletli-
dir. Gel... Lütfet. Bize şu kapıyı aç. Kalbindeki korkuyu
at. İşte hepimiz hazırız. Şu ayağımıza gelen gaza fırsatını kaçırmayalım.
Kuru Kadı´nın elleri aşağı düştü. Deli Hüsrev de arkadaşının yanına sokulmuştu. Bütün gaziler bu iki delinin arkasına üşüştü. Sanki hepsi bir anda deli oldular... bir ağızdan.
- Aç bize kapıyı, aç... diye bağırmaya başladılar.
Kuru Kadı´nın iri patlak gözleri yaşardı. Yüzü sapsarı oldu. Uzun siyah sakalı kımıldadı. İki deliyi bile
titreten, bütün gazilerin saçlarını ürperten ilahi bir
ağıt ahengi kadar etkili sesiyle haykırdı.
- Meydan erleri! Ey mertler! Padişahımız Süleyman Gazi aşkına şu sözümü dinleyin. Benim muradım
sizi gazadan engellemek değildir. Bugün can, baş feda
olsun... Özellikle yarın kurban bayramı... Fakat bakınız maksadım ne Bugün cuma... hem de arife. Bugün
hacılarımız Arafat´ta, diğer mü´minler camilerde bizim
gibi gazilerin zaferi için dua etmekteler... Bunda şüphesi olan var mı
- Hayır.
- Hayır, asla...
- Hayır.
- O halde münasip olan budur ki, biz de namazlarımızı eda edelim. Gözlerimizin yaşını dökelim. Dua
edelim. Birbirimizle helallaşalım. Sonra gazaya girişelim. Kalanlarımız gazi, ölenlerimiz şehit olsun! Dünyada iyi nam ile anılalım. Ahirette peygamberimizin âlemi dibinde toplanalım... Ne dersiniz
- Hay hay!
- Uygun...
- Pekâlâ!
Gazilerin hepsi buna razı oldu. Öğleye kadar durdular. Abdest aldılar, namaz kıldılar, tekbir çektiler, helallaştılar. Kıraçin´in askeri, sardıkları palankadan yükselen derin uğultuyu hep teklif ettikleri "Vire" münakaşasının gürültüsü sanıyorlardı.
Ansızın, uzaktaki Türk kulelerinden atılan "işaret
topları" işitildi. Bu, "Biz, dörtnala geliyoruz" demekti.
Kuru Kadı eliyle hisarın kapısını açtı. Grijal gazileri
"Allah, Allah" naralarıyla müthiş bir taşkın deniz gibi
fışkırdılar. İki koldan hücum olunuyordu. Kollardan birisine Deli Hüsrev, birisine Deli Mehmet baş olmuştu.
Ovada, Grijgal´e gelen yollardan bir toz dumanıdır
kalkıyordu. Nice bin atlı imdada koşuyor sanılırdı. Düşman, bu hali görünce şaşırdı. İki ateş arasında kaldığını anladı. Halbuki toz duman içinde yaklaşan ancak
beş on gaziydi.
... Bozgun başladı.
Deli Mehmet´le Deli Hüsrevin takımları düşmanı
kaçırmamak için iyice sarıyordu. Kara Kadı cübbesini
atmış. Elindeki kılıç, cesaretlendirdiği gazileri arkasından yürüyordu. Deli Hüsrev, bir sarhoş gibi Kıraçin´in
alayına dalmış kesiyor, kesiyor... inanılmaz bir çabuklukla kaçanlara yetişiyor, ikiye biçiyordu.
Kuru Kadı´nın gözleri Deli Mehmet´i aradı.
Bakındı, bakındı.
Göremedi.
Acaba o muydu Yüreği ağzına geldi. Düşman safına karışıp kaynaşan kolun arkasında iri bir vücut yere
uzanmıştı... Elli altmış adım kadar kendisinden uzaktı... Siyah, yüksek atlı bir şövalye, uzun bir kargıyı bu
uzanmış vücuda saplıyordu. Durmadı. İlerledi. Koşarken ayağı bir taşa takıldı. Yuvarlanıyordu. Kılıcı ile fırladı. Hemen toplandı. Kalktı. Düşen kılıcını aldı. Doğruldu. Koşacağı tarafa baktı. Şövalye atından inmiş,
kargıladığı şehidin başını teninden ayırmıştı. Bu anda,
bu kestiği baş elinde, yine siyah bir şeytan gibi şahlanan atma sıçradı. Kaçacaktı... Kuru Kadı, bütün kuvvetiyle ona yetişmek için koşarken, baktı ki sol ilerisinde Deli Hüsrev kalkanını sallayarak, avazı çıktığı kadar bağınyor,
- Mehmet, Mehmet!... Canını verdin!... Bâşını
verme Mehmet!...
Bu nara o kadar müthiş, o kadar tesirli, o kadar yanıktı ki... Kuru Kadı: "Vah Deli Mehmet´miş!" diye ol
duğu yerde dikildi kaldı. Durur durmaz, o an, kırk adım
kadar yaklaştığı kesik başlı şehidin yerden fırladığını
gördü. Nefesi tutuldu. Şaşırdı. Bu başsız vücut uçar gibi koşuyordu. Kendi kellesini götüren zırhlı şövalyeye
yetişti. Eliyle öyle bir vuruş vurdu ki... Lanetli hemen
yüksek atından tepesi üstü yuvarlandı. Götürmek istediği baş elinden yere düştü. Deli Mehmet´in başsız vücudu canlıymış gibi eğildi. Yerden kendi kesik başını aldı. Hemen oracığa yorgun bir kahraman gibi, uzanıverdi. Bunu Kuru Kadı´dan başka kimse görmemişti. Herkes kaçan düşmanı kovalıyordu. Yalnız Deli Hüsrev,
- Yüzün ak olsun, ey yiğit! diye bağırdı. Sonra Kuru Kadı´ya doğru koşarak sordu.
- Nasıl, gördün mü bu civanı
- Görmedin mi
Kuru kadı sesini çıkaramadı. Gördüğü harika onu
dondurmuştu. Olduğu yerde öyle dimdik kaldı. Sanki
ölmüştü. Deli Hüsrev, onu hızla sarstı.
- Ne durursun be can! Ne olsun, haydi gazaya.
Düşman kaçıyor... Deli Hüsrev´in kalkması Kuru Ka-
dı´yı baştan can verdi, "Allah Allah" diyerek ileri atıldı.
Mücahitlere karıştı.
Cenk akşama kadar sürdü.
Er meydanının kanlı yüzüne "gece siyah saçlarını"
dağıtırken çağırıcının
- Gaziler hisara!
Sesi duyuldu. Dönen gaziler içinde kılıcından kanlar damlayan Kuru Kadı, birkaç sipahi ile dışarda kaldı. Yaralıları taşıttı. Şehit olanları saydırdı. Bunlar tam
ondokuz kahramandı.:. Düşman altmış dört ceset bırakmış, diğer ölülerinin hepsini kaçırmıştı. Kuru Kadı
sabahtan beri yemek yememiş, su içmemiş, durup dinlenmemişti... Toplattığı şehitleri hisarın önündeki meydana yığdırdı. Şehit Deli Mehmet´in cesedini kendi buldu. Kesik başı koltuğunda, uyur gibi, sakin yatıyordu.
Olduğu yerde gömdürdü. Sonra yanındakileri. savdı. Bu
taze mezarın başına çöktü. Ezberden "Yasin" okumağa
başladı. Dışarılarda kimse yoktu, yalnız uzakta palan-
ka kapısındaki nöbetçi dolaşıyordu. Kuru Kadı okurken, önündeki mezarın birden yeşil yeşil nurlarla tutuştuğunu gördü. Sesi kısıldı. Dudaklarını oynatamadı.
Çeneleri kitlendi. Bu yeşil nurun içinde Deli Mehmet´in
kanlı boynuna sarılmış beyaz kanatlı bir melaike, hem
onu nurdan elleriyle okşuyor, hem açık alnını öpüyor-
du. Bu sıcak, bu yeşil nur büyüdü, taştı, bütün âlem bu
nurun içinde kaldı. Kuru Kadı´nın gözleri kamaştı. Ruhu yandı. Kendinden geçti.
Onu, daha ilk defa böyle derin bir uykuya dalmış
gören yoldaşları zorla kaldırdılar. Koltuklarına girdiler:
- Haydi, kapı kapanacak dediler, içeri gir.
Kuru Kadı´nın dili tutulmuştu. Cevap veremedi.
Sarhoş gibi sallana sallana hisara girdi. Hâlâ titriyordu. Palankanın içinde Deli Hüsrev´in menzilinden geçerken durdu. Kulak verdi; ağlıyor mu, inliyor mu diye... Hayır, Deli şıkır şıkır atını kaşağılıyor, keyifli bir
türkü söylüyordu. Seslendi:
- Hüsrev.
- Efendim ...
Kapı açıldı. Kaşağı elinde, kolları, paçaları sıvalı,
başı kabak Deli Hüsrev... daha Kuru Kadı bir şey sormadan,
- Gördün mü Deli Mehmet´in zevkini dedi.
- Siz de benim gibi buradan gördünüz mü
- "Gözlüye hotti gizli yoktur!"
Küttedek kapıyı, kapadı. Yine türküsüne başladı.
...
Kuru Kadı palankada sabahı dar etti. Güneş doğmadan, Deli Mehmet´in mezarına koştu. Artık bütün
günlerini bu mezarın başında geçiriyordu. Bu mezarın
daimi ziyaretçisi oldu. Büyük bir taş yontturdu. Yazdırdı. Başına diktirdi. Beş vakit namazlarını bile cemaatine bu kabrin başında kıldırmak isterdi. Artık ne hacet dilese, ona nail oluyordu.
Grijgal´de, komşu palankalarda Kuru Kadı için "Deli oldu" diyorlardı. Her an "sonsuzluk" badesini içmiş
ezeli. bir sarhoş gibi nihayetsiz bir kendinden geçme,
sonsuz sınırsız bir şevk, sükûn bulmaz bir heyecan içinde yaşıyordu. Fakat nasıl "deniz çanağa sığmaz"sa,
onun büyük sırrı da ruhuna sığmadı. Taştı. Huruç günü gördüğü harikayı herkese anlatmağa başladı. Hatta
daha ileri gitti, çok iyi okuduğu "Mevlid-i Şerif" lisanıyla o gün gördüğünü yazdı. Yüzlerce beyitlik bir destan
düzdü.
Ama o eski şevki kayboluverdi. Ruhuna koyu bir
karanlık doldu. Kalbine acı bir ağırlık çöktü. Artık Deli Mehmet´in yeşil nurdan mezan içinde sürdüğü ilahi
zevki göremez oldu. Bu mahrumiyet onu delirtti. Yemekten içmekten kesildi. Bir gün, yine perişan kırlarda
dolaşırken Deli Hüsreve rastgeldi. Meğer o da geziniyormuş. Elindeki yayıyla yavaşça Kuru Kadı´nın arkasına dokundu.
- Ahmak, dedi, niye gördüğünü halka söyledin
Adam gördüğünü kaale geçirirse kazandığı hali kaybeder. Eğer sussaydın, gördüğün keramete ölünceye kadar şahit olacaktın...
Kuru Kadı yere diz çöktü, ağlamaya başladı:
- Çok perişanım diye inledi, lütfet. Gel, beni gaflet
uykusundan uyandır. Benim o görnüş olduğum durum
ne hikmettir İçinde benimle senden başka onu gören
oldu mu
- Bir gören daha var. O "can" herkese görünmez.
- Kimdir
- Bilemezsin...
- Başkaları görmedi de, biz ikimiz niçin gördük
- a şehitlik müjdesidir!" İkimiz de mutlaka şehit düşeceğiz!...
Kuru Kadı, gittikçe öyle serseri, öyle perişan, öyle
berbat oldu ki... kendisini o kadar seven Vali Ahmet
Bey bile Budin´den gelince, onun hallerine dayanamadı.
Nihayet "bu deli bir kişidir. Palankada hizmetinden istifade olunamaz" diye geriye göndermeye mecbur oldu.
Aradan epey zaman geçti. Serhadde değil, hatta Grijgal
hisarında bile herkes Kuru Kadı´yı unuttu. Yalnız yazdığı destan okunuyor, hiç unutulmuyordu.
On iki sene sonra...
Zigetvarın zaptı akabinde yaralılar toplanırken, meşhur kahraman Deli Hüsrevin bir gülleyle parçalanmış cesedi yanında, uzun boylu, ak saçlı, ak sakallı,
yeşil cübbeli bir şehit buldular. Kıbleye yüzükoyun
uzanmış yatan bu şehidin büyük, yeşil sarığı, henüz bozulmamıştı. Üzerinde hiçbir silah yoktu. Yarası neresinden olduğu belli değildi. Günlerce süren kuşatma esnasında hiç kimse böyle bir adam görmemişti. İnceden inceye araştırma yapıldı. Kim olduğu bir türlü anlaşılamadı.
O vakit birçok gazilerin "gayb ordusundan imdada
gelmiş bir veli" sandıkları bu şehit, acaba, Grijgal hisarının o eski deli kadısı mıydı ..........

D İ Y E T

DAR kapısından başka aydınlık girecek hiçbir yeri olmayan dükkânında tek başına, gece gündüz kıvılcımlar saçarak çalışan Koca Ali, tıpkı kafese konmuş terbiyeli bir arslanı andırıyordu. Uzun boylu, iri pençeli, kalın pazılı, geniş omuzlu bir pehlivandı. On yıldır bu karanlık in içinde ham demirden dövdüğü kılıç ve namluları tüm Anadolu´da, tüm Rumeli´de sınır boylarında büyük bir ün kazanmıştı. Hatta İstanbul´da bile yeniçeriler, satın alacakları kamaların, saldırmaların, yatağanların üstünde "Ali Usta´nın işi" damgasını arıyorlardı. O, çeliğe çifte su vermesini biliyordu. Uzun kılıçlar değil, yaptığı kısacık bıçaklar bile iki kat olur, kırılmazdı, "Çifte su vermek" sanatının, yalnız ona özgü bir sırrı vardı. Yanına çırak almaz, kimseyle çok konuşmaz, dükkânından dışarı çıkmaz, durmadan uğraşırdı. Bekârdı. Hısımı, akrabası yoktu. Kentin yabancısıydı. Kılıçtan, demirden, çelikten, ateşten başka söz bilmez, pazarlığa girişmez, müşterileri ne verirse alırdı. Yalnız savaş zamanları ocağını söndürür, dükkânının kapısını kilitler, kaybolur, savaştan sonra ortaya çıkardı. Kentte onunla ilgili birçok hikâye söylenirdi. Kimi "cellat elinden kaçmış bir çelebi", kimi "sevgilisi öldüğü için dünyadan elini eteğini vakitsiz çekmiş garip" derdi. Siyah şahane gözlerinin mağrur bakışından, soylu davranışlarından, gururlu suskunluğundan, düzgün sözlerinden onun öyle sıradan bir adam olmadığı belliydi... Ama kimdi Nereliydi Nereden gelmişti Bunları bilen yoktu. Halk onu seviyordu. Kentte böyle tanınmış bir ustanın bulunması herkes için ayrı bir övünç kaynağıydı.

- Bizim Ali...

- Bizim koca usta...

- Dünyada eşi yoktur...

- Zülfikâr´ın sırrı ondadır!.. derlerdi.

Koca Ali en kalın, en katı demirleri mısır yaprağı gibi incelten, kâğıt gibi yumuşatan sanatını kimseden öğrenmemiş, kendi kendine bulmuştu. Daha on iki yaşındayken, sert bir beylerbeyi olan babasının başı vurulmuş, öksüz kalmıştı. Amcası çok zengindi. Gösterişe düşkün bir vezirdi. Onu yanına aldı. Okutmak istedi. Belki devlet katında yetiştirecek, büyük görevlere çıkaracaktı. Ama Ali´nin yaratılışında "başkasına gönül borcu olmak" gibi bir sızlanmaya yer yoktu. "Ben kimseye eyvallah etmeyeceğim," dedi. Bir gece amcasının konağından kaçtı. Başıboş bir adsız gibi dağlar, tepeler, dereler aştı. Adını bilmediği ülkelerde dolaştı. Sonunda Erzurum´da yaşlı bir demircinin yanına girdi. Otuz yaşına kadar Anadolu´da uğramadığı kent kalmadı. Kimseye boyun eğmedi. Gönül borcu olmadı. Ekmeğini taştan çıkardı. Alnının teriyle kazandı, içinde "kutsal ateş"ten bir alev bulunan her yaratıcı gibi, para için değil, sanatı, sanatının zevki için çalışıyordu. "Çeliğe çifte su vermek" onun aşkıydı. Gönüllü olarak savaşlara gittiği zamanlar yeniçerilerin, sipahilerin, sekbanların arasında, Ali Usta, işinin övgüsünü duydukça tadı dille anlatılmaz bir mutluluk duyardı. Ölünceye kadar böyle hiç durmadan çalışırsa daha birkaç bin gaziye kırılmaz kılıçlar, kalkanlar parçalayan çelik yatağanlar, zırhlar, keskin ağır saldırmalar yapacaktı. Bunu düşündükçe gülümser, tatlı tatlı yüreği çarpar, ruhundan kopan bir atılımla örsünün üzerinde milyonlarca kıvılcım tutuştururdu.

- Tak!

- Tak, tak!...

- Tak, tak!

İşte bugün de sabah namazından beri durmadan on saat uğraşmıştı. Dövdüğü eğri namluyu örsünün yanındaki su fıçısına daldırdı. Ocağının sönmeye başlayan ateşine baktı. Çekici bırakan eliyle terini sildi. Kapıya döndü. Karşıki mescitte dokunaklı dokunaklı akşam ezanı okunuyor, bacasının tepesindeki yuvada leylekler sonu gelmez bir takırdı koparıyorlardı. İkindi abdesti daha duruyordu. Yalnız ellerini yıkadı. Kuruladı. Yenlerini indirdi. Saltasını omzuna attı. Dışarıya çıktı. Kapısını iyice çekti. Kilitlemeye gerek görmezdi. Uzun alandan mescite doğru yürüdü... Kentin kenarındaki bu gösterişsiz tapınağa hep yoksular getirdi. Minaresi sokağa bakan küçük bir pencereydi. Müezzin buradan başını çıkarır, ezanını okurdu.

Koca Ali mescide girince her zamankinden fazla kalabalık gördü. Hep üç kandil yakılırken bu akşam ramazan gibi bütün kandiller yanmıştı. Daha namaz safları dizilmemişti. Kapının yanına çöktü. Yanında alçak sesle konuşanların sözlerine istemeye istemeye kulak kabarttı. Konya´dan iki garip dervişin geldiğini, yatsı namazına kadar Mesnevi okuyacaklarını duydu.

Akşam namazı kılınıp, bittikten sonra mescittekilerin bir bölümü çıktı.

Koca Ali yerinden kımıldamadı. Zaten biraz başı ağrıyordu. "Mesnevi dinler, açılırım!" dedi. Büyük bir gönül rahatlığı içinde, iki garip dervişin ruhu ürperten ezgileriyle kendinden geçti. Her âşık gibi onun yüreğinde de sonsuz bir kendinden geçiş, bir coşku, bir kaynaşma yeteneği vardı. En küçük bir nedenle coşardı. Anlamını çıkaramadığı bir dilin gizemli uyumu, durgun kanını sular altında saklı derin bir su çevrintisi gibi kaynattı. Her yanı nedensiz bir sarsıntıyla titriyor, sökülmez bir hıçkırık boğazına düğümlenir gibi oluyordu. Yatsı namazını kıldıktan sonra mescitten çıkınca, doğru dükkânına giremedi. Yürüdü. Uykusu yoktu. Ilık, yıldızlı bir yaz gecesiydi. Samanyolu, sarı altın tozundan göz alabildiğine bir bulut gibi göğün bir yanından öbür yanına uzanıyordu. Yürüdü, yürüdü. Kentten mandıralara giden yolun geçtiği tahta köprüde durdu. Kenara dayandı. Geniş derenin dibine yansıyan yıldızlar, ışıktan çakıltaşları gibi parlıyor, şırıldıyordu. Kenardaki karanlık top söğütlerde bülbüller ötüyordu. Daldı, gitti. Saatlerce kımıldamadı. Dinlediği ezgilerin ruhunda kalan uyumlarını işitiyor, tıpkı mescitteki gibi kendinden geçiyordu. Ansızın arkasından bir ses:

- Kimdir o ... diye bağırdı.

Daldığı tatlı düşten uyandı. Döndü. Köprünün öbür yanında iki üç karaltı ilerliyordu. Elinde olmadan karşılık verdi:

- Yabancı yok!

- Kimsin

- Ali...

Gölgeler yaklaştı. Bir adım kalınca onu giyiminden tanıdılar:

- Koca Ali... Koca Ali, be!

- Sen misin, Ali Usta

- Benim!

- Ne arıyorsun bu saatte buralarda

- Hiç...

- Nasıl hiç Suya çekicini mi düşürdün yoksa!...

Bunlar kent subaşısının adamları, bekçilerdi. Kol geziyorlardı. Ne diyeceğini şaşırdı. Geceleri afyon yutan bu serseriler, namuslular gözünde hırsızlardan, uğursuzlardan daha korkunçtu. Kendilerinden başka dışarıda bir gezeni yakaladılar mı, dayaktan canını çıkartırlardı. Ama, ona kötü davranmadılar. Bekçibaşı:

- Ali Usta, sen deli mi oldun dedi.

- Yok.

- Böyle gece yarısına yakın değil, hatta yatsıdan sonra sokakta, hele böyle kentin kıyısında kimsenin dolaşmasına ağamızın izin vermediğini bilmiyor musun

- Biliyorum.

- Ee, ne arıyorsun buralarda

- Hiç...

- Nasıl hiç...

Koca Ali yine ses etmedi. Bekçiler onun namuslu bir adam olduğunu biliyorlardı. Hırpalamadılar. Yalnız:

- Haydi yerine git, dolaşma... dediler.

Geldiği yollardan hızlı hızlı dönen Koca Ali, ruhunda demin dinlediği uyumu tekrarlıyordu. Bülbüller keskin keskin ötüyor, uzaktan mandıraların köpekleri havlıyorlardı. Sokakta hiç kimseye rastgelmedi. Dükkânının önüne gelince durdu. Bacasının üstündeki leylek uyumamış, kefenli bir görüntü gibi ayakta duruyordu. Kapısı aralıktı. Çıkarken sıkı sıkıya kapadığını hatırladı:

- Tuhaf, rüzgâr açmış olacak!... dedi.

İşine yaramazdı ki, hırsız aşırmak sıkıntısına girsin...

İçeriden kapıyı sürmeledi. Bekçilerin karışması canını sıkmıştı. İşte kentte yaşamak da bir türlü tutsaklıktı. Öte yandan da dağ başında, köyde sanatı geçmezdi. Birden ağır bir yorgunluk duydu. Kandilini yakmaya üşendi. Ocağın soluna gelen alçak musandıraya el yordamıyla çıktı. Büyük bir ayı pöstekisinden oluşmuş yatakçığına uzandı.

Sıçrayarak uyandı. Kapısı vuruluyordu. Uyku sersemliğiyle:

- Kim o diye haykırdı.

- Aç çabuk.

Sabah olmuştu. Kapının aralıklarında bembeyaz ışık çizgileri parlıyordu. O hiç böyle dalıp kalmaz, güneş doğmadan uyanırdı. Doğruldu. Musandıradan atladı. Ayakkabılarını bulmadan yürüdü. Hızla sürmeyi çekti. Birdenbire açılan kapının dükkânı dolduran aydınlığı içinde, palabıyıklı, yüksek kavuklu Bekçibaşı´yı gördü. Arkasında keçe külâhlı, çifte hançerli genç yamakları da duruyorlardı. "Ne var " der gibi yüzlerine baktı. Bekçibaşı:

- Ali Usta, dükkânı arayacağız! dedi. Koca Ali şaşkınlıkla sordu:

- Niçin ...

- Bu gece Budak Bey´in mandırasında hırsızlık olmuş.

- Ee, bana ne ...

- Onun için işte dükkânı arayacağız.

- O hırsızlıktan bana ne

- Hırsızlar çaldıkları bir kuzuyu köprünün altıda kesmişler. Meşin keselerin içindeki paraları alarak bir tanesini oraya bırakmışlar.

- Bana ne ...

- O keselerden bir tanesini de bu sabah senin dükkânın önünde bulduk... Sonra... Şu eşiğe bak. Kan lekeleri var!

Koca Ali, kamaşan gözleriyle kapısının temiz eşiğine bakh. Gerçekten el kadar bir kan lekesi sürülmüştü. O, bu kırmızı lekeye dalgın dalgın bakarken, palabıyıklı bekçi:

- Hem bu gece, geç saatte ben seni köprünün üstünde gördüm, orada ne arıyordun dedi.

Koca Ali yine verecek bir karşılık bulamadı. Önüne baktı:

- Arayın... diyerek geri çekildi. Bekçiyle yamakları dükkâna

girdiler. Örsün yanından geçen yamaklardan biri haykırdı:

- Ay! İşte, işte...

Koca Ali elinde olmadan, bekçinin baktığı yana gözlerini çevirdi. Yeni yüzülmüş bir deri gördü. Şaşırdı. Yamaklar hemen deriyi yerden kaldırdılar. Açtılar. Daha ıslaktı. Bir ağalarının, bir de suçlunun yüzüne bakıyorlardı. Bekçibaşı köpürerek sordu:

- Çaldığın paraları nereye sakladın

- Ben para çalmadım.

- İnkâr etme, işte kuzunun derisi dükkânında çıktı.

- Ya kim koydu

- Bilmiyorum.

Koca Ali öyle uzun boylu konuşmazdı. Subaşının karşısına çıkartıldığı zaman da, gece geç saatte köprünün üstünde ne aradığını anlatamadı. Bekçilerin bulduğu bütün kanıtlar aleyhine çıkıyordu. Budak Bey´in yeni sattığı beş yüz koyunun parası da mandıradan çalınmıştı. İki güçlü hırsız, bekçi çobanı sımsıkı bağlamışlardı. Sonra canını çıkarıncaya kadar dövmüşler, hatta işkence için bir kolunu da kırmışlardı. Ertesi gün yargıcın önünde bu çoban, hırsızın birini Koca Ali´ye benzettiğini söyledi. Gece geç saate kadar dükkânına gelmemesi, derinin dükkânda, para keselerinden birinin kapısı önünde bulunması, Koca Ali´nin suçlanmasına yetti. Ne kadar inkâr etse hırsızlık suçunu silemiyordu. Üstelik nereden geldiği, nereli olduğu da belli değildi.

Sol kolunun kesilmesine karar verildi.

Koca Ali bu kararı duyunca, ömründe ilk kez sarardı. Dudaklarını ısırdı. Karara boyun eğmekten başka yolu yoktu... Sendeleyerek ayağa kalktı. Yargıca dik bir sesle:

- Kolumu bırakın, kafamı kesin! diye dilekte bulundu.

Bu, ömründe onun ilk dileğiydi. Ama yaşlı yargıç hak yemez biriydi.

- Hayır oğlum, dedi. Sen adam öldürmedin. Eğer çobanı öldürseydin, o zaman kafan giderdi. Ceza suça göredir. Sen yalnız hırsızlık ettin. Kolun kesilecek Hak böyle istiyor. Yasaların kestiği yer acımaz...

Koca Ali´nin kolu kafasından çok değerliydi. Çeliğe "çifte su"yu bu iki koluyla veriyor, bu iki eliyle sınırlarda dövüşen binlerce gaziye çelik kalkanları kıran, ağır zırhları yırtan, demir tolgaları ikiye biçen tüy gibi hafif kılıçlar yetiştiriyor, yok pahasına, pir aşkına çalışıyordu.

Onu, Ağa kapısında bekçilerin odası altına kapattılar. Cezanın uygulanacağı günü burada bekliyor, hiç sesini çıkarmıyor, çolak kalınca örsünün başında çekiç vuramayacağını düşünerek, tanrısı ölen inançlı bir kişinin yasını duyuyordu. Kolunun diyetini verecek on parası yoktu... Şimdiye kadar para için çalışmamıştı.

Bütün kent halkı, Koca Ali gibi büyük bir ustanın kolu kesileceğine acıdı. Bu kadar yakışıklı, mert, çalışkan, güçlü, güzel bir adamın ölünceye kadar sakat sürünmesine en duygusuz gönüller bile dayanamıyordu.

İşte herkes onu seviyordu.

Sipahiler onlara çok ucuza kılıç döven bu adamı kurtarmaya sözleştiler. Kentin en büyük zengini Hacı Mehmet´e başvurdular; bu adam Karun kadar mal sahibi olduğu halde son derece cimriydi. Hâlâ kentin pazar yerinde küçük bir dükkânda kasaplık yapıyordu. Düşündü, taşındı; nazlandı. Suratını ekşitti. Başını salladı: Ama sipahilerle iyi geçinmek gerekiyordu.

- Değil mi ki siz istiyorsunuz, dedi. Ben de onun kolu için diyet veririm. Ama bir koşulum var.

- Ne gibi diye sordular.

- Varın kendisine söyleyin. Eğer ben ölünceye kadar bana, hiç para almadan hizmetçilik, çıraklık etmeye yanaşırsa...

- Pekâlâ, pekâlâ...

Sipahiler, Ağa kapısına koştular. Hacı Kasap´ın önerisini Koca Ali´ye söylediler. O, önce "kasaplık bilmediğini" ortaya sürdü. Kabul etmek istemiyordu. Sipahiler:

- Adam sen de! Kasaplık iş mi O kadar savaş gördün. Kılıç salladın. Bağlı koyunu yere yatırıp kesemez misin diye üstelediler. "Kula kul olmak", ölümlü dünyada "birisine gönül borcu duymak" acıların en büyüğüydü.

O daha çok gençken, vezir amcasının kayırmasını bile çekememiş, gönül borcu altında kalmamak için aile ocağından kaçmış, gurbet ellerine atılmıştı. Şimdi kör talihi, onu bak kime köle edecekti Sipahiler:

- Hacı´nın yaşı yetmişi aşmış... Zaten daha ne kadar yaşar ki... O ölünce yine sen özgür kalır, bize kılıç yaparsın. Haydi, düşünme usta, düşünme! diyorlardı.

Hacı Kasap, kesilecek kolun diyetini yargıca saydığı gün Hoca Ali´yi arkasına taktı. Dükkânına getirdi. Bu adam pek titiz, pek huysuz, oldukça çekilmez biriydi. Hiç durmadan dırdır söylenirdi. Cimriliğinden şimdiye kadar bir hizmetçi, bir çırak tutamamıştı. Koca Ali´yi eline geçirince hemen dükkânının köşesinde bir set yerleştirdi. Üstüne bir şilte koydu. Geçti, oraya oturdu. Her şeyi ona yaptırmaya başladı. Ama her şeyi... Sabah namazından beş saat önce kentten iki saat ötedeki mandırasından o gün satılacak koyunları ona getirtiyor, ona kestiriyor, ona yüzdürüyor, ona parçalatıyor, ona sattırıyor... ta akşam namazına kadar durmadan buyruklar veriyordu. Zavallıya yedirdiği, içirdiği yalnız bulgur çorbasıydı. Bazen kendi artıklarını köpeğe verir gibi önüne atardı. Geceleri dükkânı baştan aşağı yıkatıyor, uykuya yatmadan ertesi sabah için koyun getirmek üzere mandırasına yolluyordu. Odununu bile ormandan ona kestiriyor, suyunu ona taşıtıyor, her işi, her işini ona gördürüyordu. Hatta evinin bahçesindeki lağım kuyusunu bile ona temizletti.

Koca Ali sade suya bulgur çorbasıyla bu kadar sıkıntıya yıllarca göğüs gerebilecekti. Ama Hacı Kasap´ın ikide bir:

- Ulan Ali!... Kolunun diyetini ben verdim. Yoksa çolak kalacaktın!... diye yaptığı iyiliği tekrarlamasına dayanamıyordu. Bir gün, iki, üç gün dişini sıktı. Durmadan çalıştı. Gece uyumadı. Gündüz koştu. Efendisinin karşısında elpençe divan durdu. Yine:

- Kolunun diyetini ben verdim.

- ...

- Şimdi çolak kalacaktın, ha...

- ...

- Benim sayemde kolun var.

- ...

Hacı Kasap bu sözleri âdeta "aferin" dercesine diline dolamıştı. Her buyruğunun yerine getirilmesinden sonra kır sakallı, çirkin, sıska yüzünü ekşiterek, mavi çukur gözleriyle onu tepeden tırnağa kadar süzer, "Aklında tut, benim tutsağımsın!" der gibi verdiği diyeti hatırlatırdı. Koca Ali susar, yüreğinin parçalandığını, göğsüne sıcak sıcak bir şeyler yayıldığını, kilitlenen çenelerinin çatırdadığını, şakaklarının attığını duyardı. Geceleri uyuyamıyor, gündüzleri uğraşırken, mandıraya gidip gelirken, salhanede koyunları yüzerken, müşterilere et keserken, "Ne yapacağım, ne yapacağım " diye düşünüyor, hiçbir şeye karar veremiyordu. Dünyada kimseye eyvallah etmeyerek azla yetinip, gururun mutluluğu için yaşamak isterken başına gelen bu bela neydi

Kaçmayı namusuna yediremiyordu. İşte o zaman gerçekten hırsızlık etmiş olacaktı. Ama bu herifin ikide bir de yaptığını başa kakmasına dayanmak ölümden pek güç, ölümden pek acı, ölümden pek ağırdı...

Hacı Kasap´a köle olduğunun tam haftasıydı. Günlerden cumaydı. Yine erkenden mandıraya gitmiş, koyunları getirmiş, salhanede yüzmüş, dükkândaki çengellere asmıştı. Tezgâhın solundaki büyük, yağlı siyah taşta satırları biliyor, yine "Ne yapacağım, ne: yapacağım " diye düşünüyor, dudaklarını ısırıyordu. Daha efendisi gelmemişti. Satırları bitirince büyük bıçakları bilemeye başladı.

"Ne yapacağım, ne yapacağım " diye düşünmeye öyle dalmıştı ki, kasabın geldiğini duymadı. Ansızın uğursuzun boğuk sesi yüreğini ağzına getirdi:

- Ne yapıyorsun be ...

Döndü. Efendi köşesine oturmuş, çubuğunu tüttürüyordu:

- Bıçakları biliyorum, dedi.

- Hay tembel miskin hay!... Sabahtan beri ne yaptın

Ses çıkarmadı. Kapakları çürümüş bu küçük, bu hain, bu yılan gözlere kırpmadan baktı, baktı. İhtiyar beklemediği bu acı bakışa kızdı. Sordu:

- Ne bakıyorsun

- ...

Koca Ali sesini çıkarmıyor, bir hafta içinde belki beş yıllık hizmetini durup dinlenmeden gördüğü halde onu yine "tembel, miskin" diye kötülemekten sıkılmayan bu kötü insanı ezici bir bakışla süzüyordu. Yine yüreği parçalanır gibi oluyor, göğsüne sıcak bir şeyler yayılıyor, çeneleri kilitleniyor, şakakları zonkluyordu. Bir anda bu titreme durdu. Koca Ali gözlerini açtı. Bir hafta buna nasıl dayanmıştı Şaşırdı. Hacı Kasap çubuğu yanına bıraktı. Hizmetçisinin bu ağır bakışından kurtuluvermiş gibi dırlandı:

- Kolunun diyetini benim verdiğimi unutuyorsun galiba! dedi. Ben olmasaydım şimdi çolak kalacaktın...

Koca Ali yine karşılık vermedi. Acı acı gülümsedi. Kızardı. Sonra birden sarardı. Hızla döndü. Bilediği satırların en büyüğünü kaptı. Sıvalı kolunu, yüksek kıyma kütüğünün üstüne koydu. Kaldırdı, ağır satırı öyle bir indirdi ki... O anda kopan kolunu tuttu. Gördüğü şeyin ürperticiliğinden gözleri dışarı fırlayan Hacı Kasap´ın önüne:

- Al bakalım, şu diyetini verdiğin şeyi! diye hızla fırlattı. Sonra giysisinin kolsuz kalan yenini sıkı bir düğüm yaptı. Dükkândan çıktı.

Onun bir zamanlar geldiği yer gibi, şimdi gittiği yeri de, kentte kimse öğrenemedi.


KÜTÜK

ALACAKARANLIK içinde sivri, siyah bir kayanın belli belirsiz hayali gibi yükselen Şalgo Burcu uyanıktı. Vakit vakit inlettiği trampete, boru seslerini akşamın hafif rüzgârı derin bir uğultu halinde her tarafa yayıyor... Kederli bağırışmalarıyla ölümü hatırlatan küfürbaz karga sürüleri, bulutlu havanın donuk hüznünü daha beter artırıyordu. Mor dağlar gittikçe koyulaşıyor, gittikçe kararıyordu. Yamaçlardaki dağınık gölgeler, kuşsuz ormanlar, hıçkıran dereler, kaçan yollar, ıssız korular, sanki korkunç bir fırtınanın gürlemesini bekliyorlardı.

Burcun tepesinde beyazlı siyahlı bir bayrak, can çekişen bir kartal ıstırabıyla, kıvranıyordu. İki bin kişilik muhasara ordusunun çadırları, kaleye giden geniş yolun sağındaki büyük dişbudak ağaçlarının etrafına kurulmuştu. Yerlere kazıklanmış kır atlar, yabancı kokular duyuyor gibi, sık sık başlarını kaldırarak kişniyorlar, tırnaklarıyla kazmaya çalıştıkları toprakların nemli çimenlerini otluyorlardı. Dallarda kırmızı çullar, sırmalı eğerler asılı duruyordu. Cemaatle kılınmış akşam namazından dağılan askerler, çadırların arasından gürültü ile geçiyorlardı. Kısa emirler, çağırılan isimler, bir kahkaha, bir söz... başlayacak suskunluğu bozuyor, atların yanında itişen birkaç gencin şen naraları duyuluyordu. Çifte direkli yeşil çadırın kapısı önüne serilmiş büyük bir kaplan postu üzerinde kehribar çubuğunu fosur fosur çeken koca bıyıklı, iri vücutlu, ateş nazarlı şair kumandan, gözlerini, alacağı kalenin sallanan bayrağına dikmişti. Karşısında diz çökmüş kâhyasının anlattıklarını dinliyordu. Ordugâha yarım saat evvel dörtnala gelen bu adam, yaşlı, şişman bir askerdi. İşte kaç hafta oluyor, kumandanının "Göndersdref Baronu Erasm Tofl´u beraber vurmak" teklifini içeren mektubunu tek başına, Hadım Ali Paşa´ya götürmüştü. Ama, paşa çok meşguldü. Zaman bulup cevap verememişti. Dregley Kalesini sarıyordu. Kuşatmanın başlangıcından sonuna kadar hazır bulunan kahya, şimdi orada gördüklerini söylüyordu; bu kale sarp, gayet dik bir kayanın üzerine yapılmıştı.

Arslan Bey sordu:

"Bizim kaleden daha yüksek mi "

"Daha yüksek beyim."

Kumandanın, "Bizim kale" dediği, henüz çırpınan bayrağına hasretle baktığı Şalgo Burcu idi. Fakat o, burasını birkaç gün içinde zaptedeceğini iyice biliyordu. Daha birkaç hafta önce Boza Kulesi´nde hücumlarına karşı durmak isteyen Adrenaki, Mihal Terşi, Etiyen Soşay, nasıl kendisine kuleyi teslim etmişler; nasıl kahramanlığını, cesaretini alkışlayarak iyi davranışına teşekkürler ederek çekilip gitmişlerdi...

"Ben, bir kalenin karşısında çok duramam" dedi, "Hiç sabrım yoktur. Ama Ali Paşa çok sabırlı maşallah!"

Kâhya başını kaldırdı:

"O da sabırsız... Ama ne yapsın Dregley, pek yalçın, pek sarp... Borsem Dağları içinde baş kale bu imiş diyorlar."

"Paşa, muhafızlara önce teslim teklif etmedi mi "

"Etti. "

"Kabul etmediler mi "

"Hayır, etmediler."

"Kalenin kumandanı kimdi "

"Zondi isminde bir kahraman..."

"Ben onların kahramanlıklarını bilirim. Verdikleri sözü tutmazlar... Vire´yi bozarlar. Elçiye hakaret ederler."

"Hayır, Arslan Bey, Zondi bildiklerinizden değil. Çok mert bir adam. "

"Paşa, teslim teklifini kiminle gönderdi "

"Papaz Marten Uruçgalo ile...´

"Ne ise... Türk elçi gönderseydi, mutlaka kafasını keserler, kale bedenlerinden aşağı fırlatırlardı."

"Paşa Türk elçisi gönderseydi, Zondi bunu yapmazdı."

"Ne biliyorsun "

"Papaz Marten´e söylediği sözlerden anladım

"Ne demiş " .

"Demiş ki; git, paşaya söyle. Bana teslim teklif etmesin. Bir askere bundan büyük hakaret olamaz. O nasıl savaş adamı ise, ben de savaş adamıyım. Ya ölürüm, ya galip gelirim. Ama görüyorum ki, benim işim bitti. O durmasın, bütün kuvvetiyle hücum etsin. Ben mutlaka, yıkılacak kalenin taşları altında kalmak isterim."

"Sahi, namuslu bir askermiş..." Kâhya;

"Yalnız namuslu bir asker değil, Arslan Bey" dedi, "Hem de gayet yüce ruhlu bir mert."

"Nasıl ..."

"Bakın anlatayım. Papaz Marten, ordugâha ret haberini getirmek için dönerken, Zondi onu tutmuş. Eskiden esir aldığı iki Türk delikanlısını yanına getirmiş. Bunlara gayet kıymetli erguvani elbiseler giydirmiş. Ceplerini altınla doldurmuş. ´Al bunları paşaya götür. Benimle beraber ölmelerini istemiyorum. Çok yiğit gençlerdir. Terbiyelerine dikkat etsin. Devletine iki büyük asker yetiştirmiş olur´ demiş."

"Sahi yüce bir adammış..."

"Sonra, elimize diri geçen esirlerden işittik: Kalenin avlusuna silahlarını, gümüş takımlarını, en kıymetli eşyalarını yığarak, yakmış. Ahırındaki savaş atlarını, ağlayarak, kendi eliyle öldürmüş. Son hücumda bizim asker, kalenin kapısını zorladı. Kırdı. Yeniçeriler, bir kurşunla yaralanan Zondi´yi diri diri yakalamaya çok çalıştılar. Ama mümkün olmadı. O, diz üstü sürünerek, her tarafı kılıçla, mızrakla delik deşik olup, ölünceye kadâr vuruştu."

"Demek paşa, bu mert düşmanla konuşamadı."

"Evet, konuşamadı. Vücudu ile kesik başını kalenin karşısına gömdürdü. Mezârının üstüne bir mızrak, bir bayrak dikilmesini emretti." ´

"Aşkolsun! Ben olsam bir türbe yaptırırım vallahi..."

Arslan Bey, düşmanın cesurunu, kahramanını, yılmazını severdi. Onca, savaş bir mertlik sanatıydı. Düşman ordusundan kaçıp, kendisine iltica edenlere hiç aman vermez, ´Hain, her yerde haindir´ diye hemen boynunu vurdururdu.

Ortalık bütün bütün kararıyor, gece oluyordu.

Kâhya, uzun uzadıya anlattığı Dregley Kalesi´nin hikâyesini hâlâ bitiremiyordu. Yatsı namazı için aptes suyu taşıyan angaryacılar, meşalelerle geçmeye başladılar. Arslan Bey, Şalgo´nun, ıslanmış, hasta, ateşböcekleri gibi sönük sönük parlayan ışıklarına bakıyor, kâhyanın sözlerini işitmeyerek, kendi planını düşünüyordu. O biliyordu; düşmanların hepsi Zondi gibi, Plas Batanyus gibi, Lozonci gibi kahraman değildi. İçlerinde tavşan kadar korkakları da vardı. Mesela Seçeni Kalesi´nin muhafızları, daha Ali Paşa yaklaşırken, toplarını, tüfeklerini, cephanelerini, erzaklarını, mallarını, hattâ ihtiyarlarını, çocuklarını bırakıp, bir kurşun atmadan kaçmışlardı. Birkaç güne kadar burası da alınınca Holloko, Boyak, Sağ, Keparmat kaleleri kalıyordu. Ama Allah kerimdi.

"Hepsinin alınması belki bir ay sürmez..." diye mırıldandı. Kâhya, kumandanın ne düşündüğünden haberi yoktu. Anlamadı. Sordu:

"Bu kalenin alınması mı beyim "

"Hayır, canım... Bu, birkaç günlük iş! Hele hava biraz kapansın... Fulek´e kadar dört beş kale var... Onların hepsini diyorum."

"Bir ayda dört beş kale... Bu güç beyim."

"Niçin "

"Daha bu kaleye bir tüfek atılmamış... Ben attan inerken yoldaşlar söylediler."

"Ben burasını, bir kurşun atmadan alacağım."

"Nasıl beyim "

"Senin aklın ermez. Hava biraz kapansın, görürsün..."

"Hiç topa tutmadan hücum mu edeceğiz "

"Hayır."

"Ya ne yapacağız "

"Havanın kapanmasını bekle, dedim ya... Göreceksin..."

Arslan Bey, planlarını en yakın adamlarından bile saklardı. "Yerin kulağı var" derdi. Ağzından çıkan bir sır mutlaka işitilecekti. Kâhya gibi bu sessiz, bu manasız beklemeden bütün askerler sıkılıyorlar, bir şey anlatmıyorlardı. Kumandanın yardım, cephane, top beklediği söyleniyordu. İhtiyar sipahiler, "Biz burasını yardım gelmeden alamaz mıyız İki top yetmez mi Ne duruyoruz " diye

çadırlarında dedikodu yapıyorlardı. Buraya gelindiği günden beri askeri istirahat ettiren Arslan Bey, her sabah erkenden atına biniyor, tek başına gerilerdeki ormanların içine dalıyor, saatlerce kalıyor, gülerek dönüyor.

"Hava bozmayacak mı Ah, biraz sis olsa..." diye gözlerini gökten, kalenin sallanan bayrağından ayıramıyordu.

İşte kâhyanın getirdiği mektupta Ali Paşa da teklifini kabul ediyordu. Onunla birleşince ordusu yedi bin kişi kadar olacaktı. O vakit şüphesiz Tofeli, Pallaviçini´yi diri diri esir tutabilecekti.

Koyu karanlık içinden uzaktan uzağa Şalgo Burcu´ndaki nöbetçilerin attıkları acı naralar, acı köpek ulumaları işitiliyordu. Gökte hiç yıldız yoktu. Arslan Bey, hademesinin tuttuğu billur bardaktaki yakut suyu içti. Yeniden doldurulan çubuğunu çekiyor, kâhyasıyla öteden beriden konuşuyordu. Konuşurken düşündüğü hep kendi planıydı. Yine göğe dalmıştı. Birdenbire sordu:

"Hava kapanıyor gibi, değil mi "

"Evet.. "

"Bakalım yarın..."

"Hücum mu edeceğiz beyim "

"Hayır canım, hava bozsun, görürsün."

Kâhya, yine bir şey anlamadı...

Bir sabah...

Binlerce bacadan henüz tütmüş soğuk, nemli bir duman kadar koyu bir sis her tarafı kaplamıştı. Ordugâh, sancaklar, tuğlar, çadırlar, dişbudak ağaçları, atlar, hiç, hiçbir şey görünmüyordu. Evvela birbirlerini çağıranların sözleri duyuluyor, sonra iki hayal, ses yordamıyla bu beyaz karanlığın içinde buluşuyordu. Arslan Bey atını hazırlatmıştı. Yine yapayalnız, her günkü gittiği yere doğru kaybolacaktı.

O kadar neşeli idi ki...

Bütün subayları, çavuşları çağırttı. Hepsi hücum var sanıyordu. At divanı yapar gibi, bir ayağı yerde, bir ayağı üzengide.

"Ağalar" dedi. "Bugün kaleyi alacağız. Ben iki saate kadar geleceğim. Şimdi hepiniz hazır olun."

Nihayetleri görünmeyen beyaz, büyük sakalının çerçevelediği yüzü sis içinde asılı duruyor sanılan ihtiyar topçubaşı sordu:

"Siz gelmeden ben dövmeye başlayım mı, beyim "

Arslan Bey güldü:

"Hayır... Senin iki topunun güllelerine ihtiyacımız yok. Yalnız bize çok gürültü yap."

"Nasıl gürültü beyim "

"Toplarını boşuna yerinden kımıldatma. Topçularını kalenin bedenlerine doğru yaklaştır. Avazları çıktığı kadar, ´Heya, mola, yisa!..´ diye bağırt!"

...

"Anlamıyor musun Yalnız gürültü istiyorum."

"Pekâlâ beyim."

Sonra diğer subaylara döndü:

"Siz de bütün askerlerinizi savaş düzeniyle bunlara yaklaştırın. Mümkün olduğu kadar çok gürültü yaptırın ´Heya, mola...´ çektirin. Angarya naraları attırın. İş türküleri söylettirin."

İhtiyar topçubaşı gibi subaylar da, çavuşlar da, bu emirden bir şey anlamadılar. Fakat onlar anlamadan yapmasını pek iyi bilirlerdi.

"Baş üstüne, baş üstüne..."

"Haydi, ama çabuk..."

Hepsi iki adım ayrılınca sisin içinde görünmez oldular. Arslan Bey tepinen atına binince yuları tutan kâhyasına;

"Sen de koş, yanına bir adam al, gerideki Değirmenli Çiftliği´nde biriktirdiğim elli mandayı hemen buraya sür. Burca giden yolun yanında hazır tut... Orada beni bekle. Haydi!"

"Başüstüne..."

"Ama çabuk..."

Hızla mahmuzlanan azgın at, şaha kalkarak sisin içine atıldı. Üzerindeki sırmalı kaftanın etekleri altın kanatlara benzeyen Arslan Bey´le bir masal kuşu gibi uçtu.

Biraz sonra...

Nereden geldiği belli olmayan derin bir gürültü sis içinde kaynıyor; ileri geri, yaklaşıyor, uzaklaşıyor, dalgalanıyordu. Kös, kalkan, boru sesleri at kişnemelerine karışıyor; alınan emirler, verilen kumandalar yüzlerce ağız tarafından ayrı ayrı tekrarlanıyordu. Bastıkları yerleri görmeyen askerler, savaş düzeninde bağrışarak, duyduklarını tekrarlayarak, dirsekleriyle, kalkanlarıyla birbirlerine dokunarak duman içinde ilerliyorlardı.

Sağ taraftan topçuların "heya, mola"ları işitiliyordu. Etrafını saran gürültüden hücumun başladığını kale de anladı. Boru, trampet, hurra sesleri aksetmeye, tek tük tabanca tüfek atılmaya başladı. Gözcüler kale bedenlerinin dibine kadar gidip geliyorlardı. Safların arasında topçubaşının büyük bir lağım açtığı söyleniyordu.

Askerler, subayların emriyle oldukları yerlerde bağdaş kurmuş bekliyorlar, gürültü ediyorlardı.

Nihayet, Arslan Bey, terden sırılsıklam olmuş atı ile duman içinde savaş sıralarının arasında, adım adım göründü. Her adımda;

"Yiğitlerim!... Sis açılmaya başladı mı hemen susun. Hep birden ayağa kalkın, hücum edecek gibi durun. Ama ileri gitmeyin. Ateş de açmayın. Ben düşmana teslim teklif edeceğim..." diyordu.

Topçuların, topçulara karışan angaryacıların "heya, mola" naraları gittikçe artıyor, büyüyor, tüyleri ürpertecek heyecanlı yankılarla görünmeyen dağları, taşları inletiyordu.

Öğleye doğru sis açılmaya başladı. Askerler, sallanan siyahlı beyazlı bayrağı ile Şalgo´yu bir hayal gibi gördüler. Sesler kesildi. Kuzeyden esen bir rüzgâr dumanları dağıtıyor; gerilere, ormanlara doğru sürüyordu.

Artık herkes birbirini görüyordu.

Kaleye pek yaklaşmıştı. Askerler, gözleriyle kumandanlarını aradılar. O burç kapısına giden yolun gediğinde atıyla dolaşıyordu. Gediğin önünde büyük bir manda sürüsü vardı. Burcun tepesinde, siperlerin arasında, kalkanlı, tüfekli adamlar geziniyordu.

Cesur Arslan Bey, kır atını ileriye sürdü. Kaleye yüz adım kadar yaklaştı. Arkasındaki kâhyasıyla, genç tercüman koştular... Gür sesiyle haykırdı:

"Hey bre Şalgo muhafızları!... Ben, padişahımın dedesine sizin kralınızın memleketlerinden büyük yerler zaptetmiş Bosna Valisi Yahya Paşa´nın torunlarındanım. Atam Hamza Bali Bey, daha on dört yaşında iken sizin ordularınızı perişan etmiş, Viyana kuşatmasında, Viyenberg önünde şan almıştır. Ben, hangi kaleye gittimse geri dönmemişim, daha geçen gün iki küçük topla Boza Kalesi´ni yerle bir ettim. Mihal Terşi, Etiyen Soşay, Andrenaki gibi kahramanlarınıza canlarını bağışladım. Vadiye çekildim. Gerip gitmeleri için yol vardım. Haydi gelin. Siz de teslim olun. Boş yere kanınızı döktürmeyin..."

Kale ile beraber bütün ordunun işittiği bu teklifi, tercüman, avazı çıktığı kadar bağırarak tekrarladı.

Derin bir sessizlik...

Arslan Bey´in atı duramıyor, şaha kalkıyor, sağa, sola tepiniyordu, kâhya, dizgininden tutmaya çalışıyordu.

Burcun tepesinden bir cevap verdiler. Tercüman tekrarladı:

"Ne gibi şartlarla, diyorlar beyim."

Arslan Bey, deminkinden daha sert bir sesle haykırdı:

"Şartım filan yok. Biz teslim olanın canına kıymayız. Teslim olmazsanız, beş dakika sonra kalenin içinde bir canlı adam kalmaz. Karşınızdaki yolun gediği üzerinde gördüğünüz nedir Anlamıyor musunuz Babalarınızdan işitmediniz mi Elli manda ile buraya getirdiğim bu topun iki güllesiyle binlerce Şalgo kuvvetinde olan İstanbul kaleleri tuzla buz oldu. İşte İstanbul´u alan bu top... Bir kere ateş edeceğim. İkinci atıma gerek yok. Ne kaleniz kalacak, ne de kendiniz. Acıyorum size..."

Genç tercüman, bu sözleri, yine avazı çıktığı kadar tekrarlarken, bütün askerler, gözlerini yolun gediğine çevirdiler. Mandaların yanında, uzun, büyük, gayet büyük, gayet kalın, gayet siyah müthiş bir topun korkunç bir ejderha gibi uzandığını gördüler. Safların arasında sevinç sadaları yükseldi. Herkes Arslan Bey´in bir haftadır ne beklediğini şimdi anlıyordu. Demek bu top geliyormuş...

Biraz sonra...

Şalgo´nun tepesinde, şan, namus kefeni olan uğursuz beyaz bayrak dalgalanıyordu. Demir kapılar açılmıştı. Korkudan sapsarı kesilen tuğla kumandan, altın kılıçlı asilzadeler, zırhlı şövalyeler, Arslan Bey´in önünde dize gelmişlerdi. Silahları alınan düşman ikişer ikişer bağlanıyor, takım takım ordugâhın arkasına götürülüyordu. Kalenin içindeki kıymetli şeylerden bir dağ ortada kabarıyor; al yeşil bayraklarla kalenin tepesine dolan askerler bağırışıyorlar, aralarındaki dervişler, bedenlerden sarkarak ezan okuyorlar, tekbir çekiyorlardı.

Teslim olan kumandanla erkânına Arslan Bey;

"Korkmayınız. Hayatınız bağışlanmıştır. Biz Vire´yi bozmayız. Gelin, size elli manda ile buraya getirdiğim topu seyrettireyim..." dedi.

Tercüman bunu tekrarlayınca hepsi birbirlerine bakıştılar. Bu müthiş, bu korkunç aleti yakından görmeyi hem merak ediyorlar, hem çekiniyorlardı. Arslan Bey´in arkasına takıldılar. Büyük topa doğru yürüdüler. Yaklaşınca Arslan Bey;

"İşte" dedi, "Sizin böyle topunuz var mı "

Düşman kumandanı tercümanla cevap verdi:

"Hayır."

"Niçin yapmıyorsunuz "

"Bilmiyoruz."

Genç irisi bir şövalye tercümana bir şeyler sordu. Arslan Bey;

"Ne diyor " dedi.

"Bey bu topu kaç günde İstanbul´dan buraya getirmiştir, diyor."

"Sen de ki: İstanbul´dan getirmemiş. Burada bir hafta içinde kendisi yapmış."

Tercüman bu sözleri söyleyince esirler afallaştılar. Arslan Bey, daha ziyade yaklaşıp elleriyle yoklamalarına, daha yakından görmelerine müsaade ettiğini söyledi. Mağrur kumandan, kahraman asilzadeler, cesur şövalyeler, büyük topun etrafında toplandılar. Bir elini hançerinin elmas sapına dayayan Arslan Bey, öteki eliyle, gülümseyerek pala bıyıklarını büküyor, arkasındaki kâhya, başını kaşı(Zeker) gülmekten katılıyor, tercüman aptallaşıyordu. Yirmi adım uzakta duran mızraklı nöbetçiler de gülüşüyorlardı. Esirler topa elini sürdüler. Deliğini aradılar. Bulamayınca sarardılar. Sonra kızardılar. Birbirlerine bakıştılar. Öyle kaldılar. Kolların, çaprazlayarak yere bakan kale kumandanı titreyerek mırıldandı. Arslan Bey, tercümana baktı;

"Ne diyor "

"Bu mertlik değil... diyor."

"Ona sor ki: Henüz bir kere patlamayan bir toptan korkarak, hemen teslim oluvermek mi mertliktir "

Tercüman sordu.

Kale kumandanı, gözlerini yerden kaldırıp cevap veremedi. Asilzadeler, şövalyeler, birbirlerinin yüzlerine bakmaya cesaret edemediler, ani bir ölüm darbesiyle vurulmuş gibi oldukları yerde donup kaldılar.

Bir güllesiyle kaleyi yıkacak olan bu korkunç top, siyaha boyanmış kocaman bir kütükten başka bir şey değildi!...

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Otuziki Farz
Yazar: RasitTunca - 11-07-2020, 09:48 PM - Forum: islamda Kadın ve Aile ve Evlilik - Yorum Yok

Otuziki Farz

İMANIN ŞARTLARI

1. Allah Teala´ya inanmak
2. Allah´ın meleklerine inanmak
3, Allah´ın kitaplarına inanmak
4. Allah´ın peygamberlerine inanmak
5.Ahiret gününe inanmak
6. Kader ve kazaya inanmak

NAMAZIN FARZLARI

Dışındakiler :
1. Hadesten taharet
2. Necasetten taharet
3. Setr-i avret
4. İstikbal-i kıble
5. Vakit
6. Niyet

İçindekiler :
1. İftitah tekbiri
2. Kıyam
3. Kıraat
4. Rukü
5. Sücud
5. Kade-i ahire

İSLAMIN ŞARTLARI

1. Kelime-i şehadet getirmek
2. Namaz kılmak
3. Oruç tutmak
4. Zekat vermek
5.Hacca gitmek

ABDESTİN FARZLARI

1. Yüzü yıkamak
2. Kolları dirsekleriyle beraber yıkamak
3. Başının dörtte birini meshetmek
4. Ayakları topuklarıyla beraber yıkamak

GUSLÜN FARZLARI

1. Ağıza dolu dolu su vermek
2. Buruna dolu dolu su vermek
3. Bütün bedeni yıkamak

TEYEMMÜMÜN FARZLARI

1. Niyet etmek
2. Temiz toprağa vurup yüzü ve kolları meshetmek.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Ellidört Farz
Yazar: RasitTunca - 11-07-2020, 09:45 PM - Forum: islamda Kadın ve Aile ve Evlilik - Yorum Yok

Ellidört Farz

1. Allah Tealayı zikretmek

2. Helalinden kaznıp, yemek içmek

3. Abdest almak

4. Beş vakit namaz kılmak

5. Cünüplükten yıkanmak

6. Kişinin rızkına Allah´ın kefil olduğunu bilmek

7. Helalden temiz elbise giymek

8. Allah´a tevekkül etmek

9. Kanaat etmek

10. Nimete karşı şükretmek

11. Allah´tan gelen kazaya razı olmak

12. Allah´tan gelen belaya sabretmek

13. Günahlardan tövbe etmek

14. İhlasla Allah´a ibadet etmek

15. Şeytanı düşman bilmek

16. Ku´an-ı Kerimi kesin delil kabul etmek

17. Ölümü hak bilmek

18. Allah´ın sevdiğini sevip, sevmediğinden uzak durmak

19. Ana-babaya iyilik etmek

20. İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak

21. Akrabayı ziyaret etmek

22. Emanete hiyanet etmemek

23. Gücü yetenler için hacca gitmek

24. Allah´a ve Peygamberine itaat etmek

25. Günahlardan kaçıp Allah´a sığınmak

26. Müslüman idarecilere itaat etmek

27. Aleme ibret gözü ile bakmak

28. Tefekkür etmek, düşünmek

29. Dili kötü sözlerden korumak

30. Oruç tutmak

31. Kimse ile alay etmemek

32. Harama bakmamak

33. Sözünde doğru olmak

34. Kulağı, yasak şeyleri dinlemekten alıkoymak

35. İlim öğrenmek

36. Ölçü ve tartıyı doğru yapmak

37. Allah´ın azabından korkmak

38. Allah uğrunda cihad etmek

39. Allah´ın rahmetinden ümit kesmemek

40. Nefsin arzularına uymamak

41. Allah yolunda yemek yedirmek

42. Yetecek kadar rızık kazanmak

43. Zekatı vermek ve fakirlere yardım etmek

44. Hayız ve nifas hallerinde zevceye yaklaşmamak

45. Bütün günahlardan kalbi arındırmak

46. Kendini büyük görmemek

47. Büluğa ermemiş yetimin malını korumak

48. Livatadan (cinsi sapıklıktan) sakınmak

49. Beş vakit namaza devam etmek

50. Haksız yere kimsenin malını yememek

51. Allah´a eş koşmamak

52. Zinadan sakınmak

53. İçki içmemek

54. Yalan yere yemin etmemek ve yalan konuşmamak.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Ehl-i Sünnet İtikadı ve Veda Hutbesi
Yazar: RasitTunca - 11-07-2020, 09:42 PM - Forum: islamda Kadın ve Aile ve Evlilik - Yorum Yok

Ehl-i Sünnet İtikadı ve Veda Hutbesi

1- Muhammed aleyhisselam son peygamberdir. Ondan sonra peygamber gelmez, şefaati haktır

2- Kabir ziyareti, enbiya ve evliyadan yardım istemek caizdir.

3- Kabir suâli haktır.

4- Kabir azabı hak olup, ruh ve bedene birlikte olacaktır.

5- Okunan Kur´ân-ı Kerim´ in ve verilen sadakanın sevabı ölülere gönderilir. Bu sevaplar ve edilen duâlar ölülere ulaşır, azaplarının azalmasına sebep olur.

6- Kıyamette hesap vardır.

7- Mizan vardır.

8- Sırat köprüsü vardır.

9- Şefaat haktır.

10- Cennet ve cehennem şu anda vardır ve ebedîdir.

11- Mirâc, ruh ve bedenle olmuştur.

12- Eshâb-ı kirâmın tamamını sevmek, hiçbirini kötülememek gerekir.

13- Eshâb-ı kirâmın tamamı cennetliktir. Bunlardan on tanesi [aşere-i mübeşşere] dünyada ismen de cennetle müjdelenmiştir. Dört halife bunlardandır.

14- Peygamberlerden sonra en üstün insanlar 4 halifedir. Üstünlükleri halifelik sırasına göredir.

15- Cennet ehli Allah-ü Teâlâyı görecektir.

16- Enbiyanın mucizesi ve evliyanın kerameti haktır.

17- Günahkâr mümin, günahları nisbetinde cehennemde azap görür, yahut şefaate veya affa kavuşup cennete girer. Kâfirler ise, ebedî cehennemde kalır.

18- Kur´ân-ı Kerim, kelâm-ı İlâhîdir, mahluk [yaratık] değildir.

19- Mest üzerine mesh etmek caizdir.

20- İman, kalb ile tasdik ve dil ile ikrardır.

21- Ehl-i kıbleyi tekfir etmemek [yani namaz kılan müslümana günahlarından dolayı kâfir dememek.] (Ehl-i kıble denilen kimsenin bir inanışı, anlamı açık olan kesin bir delile zıt ise, küfür olur. Böyle bir kimse, namaz kılsa da, her ibâdeti yapsa da kâfir olur.)

22- Allahü Teâlâ zamandan, mekândan münezzehtir. Hiçbir şeye benzemez.

23- İbadet imandan parça değildir. Büyük günah işliyen mümine kâfir denmez.

24- Ölümden sonra herkes dirilir.

25- Hak aşıklarından, evliyadan da ilâhî teklifler kalkmaz. Onların da ibâdetleri yapma mecburiyeti vardır.

26- İmansız ölmekten korkmak gerekir.

27- Hak bir mezhebe mensup olmak, mezhepsiz olmamak gerekir.

28- Allahü teâlânın sıfatları vardır.

29- Îmân artmaz ve azalmaz.

30- Gayba îmân esâsdır.

31- Îmân konusunda kıyas olmaz.

32- Tevekkül ve kadere inanmak îmânın şartıdır.

33- Namaz, oruc, sadaka gibi nâfile ibâdetlerin sevâbını başkasına hediyye etmek câizdir.

34- İnsanları ve işlerini de Allahü teâlâ yaratır. İnsanda irâde-i cüz’iyye vardır.

35- Rızk, halâlden de olur, harâmdan da olur.

VEDA HUTBESİ

Ey İnsanlar!
Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, bu seneden sonra sizinle burada belki de bir daha hiç buluşamayacağım.

İnsanlar!
Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mukaddes bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur.

Ashabım!
Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hal ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayasınız.

Bu vasiyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin! Olabilir ki bildirilen kimse, burada bulunup doğrudan işitenden daha iyi anlayarak muhafaza etmiş olur.

Ashabım!
Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin! Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Lakin borcunuzun aslını vermeniz gerekir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Allah´ın emriyle faizcilik artık yasaktır. Cahiliyeden kalma bu çirkin adetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım faiz de Abdülmüttalib´in oğlu (amcam) Abbas´ın faizidir.

Ashabım!
Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdülmüttalib´in torunu (amcazadem) Rebia´nın kan davasıdır.

İnsanlar!
Bugün şeytan, sizin şu topraklarınızda yeniden tesir ve hakimiyetini kurmak gücünü ebedi surette kaybetmiştir. Fakat siz, bu kaldırdığım şeyler dışında, küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.

İnsanlar!
Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah´tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah emaneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız, onların aile yuvasını sizin hoşlanmadığınız hiçbir kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer razı olmadığınız herhangi bir kimseyi aile yuvanıza alırlarsa, onları te´dib edebilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru bir şekilde, her türlü yiyim ve giyimlerini temin etmenizdir.

Mü´minler!
Size bir emanet bırakıyorum ki ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanet Allah´ın kitabı Kur´an´dır.

Mü´minler!
Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman müslümanın kardeşidir, böylece bütün müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz helal değildir. Meğer ki gönül hoşluğu ile kendisi vermiş olsun.

Ashabım!
Kendinize de zulmetmeyiniz. Kendinizin de üzerinizde hakkı vardır.

İnsanlar!
Cenab-ı Hak her hak sahibine hakkını (Kur´an´da) vermiştir. Varise vasiyet etmeye lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden için mahrumiyet vardır. Babasından başkasına ait soy iddia eden soysuz, yahut efendisinden başkasına intisaba kalkan nankör, Allah´ın gazabına, meleklerin lanetine ve bütün müslümanların ilencine uğrasın! Cenab-ı Hak, bu gibi insanların ne tövbelerini ne de şehadetlerini kabul eder.

İnsanlar!
Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz
"-Allah´ın elçiliğini ifa ettin, vazifeni yerine getirdin, bize vasiyet ve öğütte bulundun, diye şehadet ederiz" cevabını verdiler.

Bunun üzerine Hz.Muhammed (sav):
Şahit ol Ya Rab! Şahit ol Ya Rab! Şahit ol Ya Rab! dedi.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Resûlullah Efendimizin (a.s.) Mübârek İsimleri ve Mânâları
Yazar: RasitTunca - 11-07-2020, 09:40 PM - Forum: islamda Kadın ve Aile ve Evlilik - Yorum Yok

Resûlullah Efendimizin (a.s.) Mübârek İsimleri ve Mânâları

Mevâhib-i Ledünniye isimli kitaptan 99 adedi alınmıştır. Bu kitapta diğer 301 ismini bulabilirsiniz

Abdullah
Allah´ın kulu

Âbid
Kulluk eden, ibadet eden

Âdil
Adaletli

Ahmed
En çok övülmüş, sevilmiş

Ahsen
En güzel

Alî
Çok yüce

Âlim
Bilgin, bilen

Allâme
Çok bilen

Âmil
İş ve aksiyon sahibi

Aziz
Çok yüce, çok şerefli olan

Beşir
Müjdeleyici

Burhan
Sağlam delil

Cebbâr
Kahredici, gâlip

Cevâd
Cömert

Ecved
En iyi, en cömert

Ekrem
En şerefli

Emin
Doğru ve güvenilir kimse

Fadlullah
Allah-ü Teâlanın ihsânı, fazlına ulaşan

Fâruk
Hakkı ve bâtılı ayıran

Fettâh
Yoldaki engelleri kaldıran

Gâlip
Hâkim ve üstün olan

Ganî
Zengin

Habib
Sevgili, çok sevilen

Hâdi
Doğru yola götüren

Hâfız
Muhafaza edici

Halîl
Dost

Halîm
Yumuşak huylu

Hâlis
Saf, temiz

Hâmid
Hamd edici, övücü

Hammâd
Çok hamdeden

Hanîf
Hakikate sımsıkı sarılan

Kamer
Ay

Kayyim
Görüp, gözeten

Kerîm
Çok cömert, çok şerefli

Mâcid
Yüce ve şerefli

Mahmûd
Övülen

Mansûr
Zafere kavuşturulmuş

Mâsum
Suçsuz, günahsız

Medenî
Şehirli, bilgilive görgülü

Mehdî
Hidayet eden

Mekkî
Mekkeli

Merhûm
Rahmetle bezenmiş

Mes´ûd
Mutlu

Metîn
Çok sağlam ve güçlü

Muallim
Öğretici

Muktedâ
Peşinden gidilen

Mübârek
Uğurlu, hayırlı, bereketli

Müctebâ
Seçilmiş

Mükerrem
Şerefli, yüce

Müktefî
İktifâ eden, yetinen

Münîr
Nurlandıran, aydınlatan

Mürsel
Elçilikle görevlendirilmiş

Mürtezâ
Beğenilmiş, seçilmiş

Muslih
Islah edeci, düzene koyucu

Mustafa
Çok arınmış

Müstakîm
Doğru yolda olan

Mutî
Hakka itaat eden

Mu´ti
Veren ihsân eden

Muzaffer
Zafer kazanan, üstün olan

Müşâvir
Kendisine danışılan

Nakî
Çok temiz

Nakîb
Halkın iyisi, en seçkini

Nâsih
Öğüt veren

Nâtık
Konuşan, nutuk veren

Nebî
Peygamber

Neciyullah
Allah´ ın sırdaşı

Necm
Yıldız

Nesîb
Asil, temiz soydan gelen

Nezîr
Uyarıcı, korkutucu

Nimet
İyilik, dirlik ve mutluluk

Nûr
Işık, aydınlık

Râfi
Yükselten

Râgıb
Rağbet eden, isteyen

Rahîm
Mü´minleri çok seven

Râzî
Kabul eden, hoşnut olan

Resûl
Elçi

Reşîd
Akıllı, olgun, iyi yola götürücü

Saîd
Mutlu

Sâbir
Sabreden, güçlüklere dayanan

Sâdullah
Allah´ ın mübârek kulu

Sâdık
Doğru olan, gerçekci

Saffet
Arınmış, seçkin kişi

Sâhib
Mâlik, arkadaş,sohbet edici

Sâlih
İyi ve güzel huylu

Selâm
Noksan ve ayıptan emin olan

Seyfullah
Allah´ ın kılıcı

Seyyid
Efendi

Şâfi
Şefaat edici

Şâkir
Şükredici

Tâhâ
Kur´ân-ı Kerîm´ deki ismi

Tâhir
Çok temiz

Takî
Haramlardan kaçınan

(:::)
Helal, temiz, güzel, hoş

Vâfi
Sözünde duran

Vâiz
Nasihat eden

Vâsıl
Kulu Rabb´ine ulaştıran

Yâsîn
Kur´ân-ı Kerîm´ deki ismi, insan-ı kâmil

Zâhid
Mâsivadan yüz çeviren

Zâkir
Allah´ ı çok anan

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Esmaül Hüsna
Yazar: RasitTunca - 11-07-2020, 09:37 PM - Forum: islamda Kadın ve Aile ve Evlilik - Yorum Yok

Esmaül Hüsna

Cenab-ı Hakk buyuruyor :
´En güzel isimler Allah´ındır. O halde O´na o güzel isimlerle dua edin. Onun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır.´
(A´raf Suresi :180)

Hz. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh)´ dan rivayetle:
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah´ın doksan dokuz ismi vardır. Kim bunları ezberlerse cennete girer. Allah (cc) tektir, teki sever."

Esma´ul Hüsna, en güzel isimler demektir. Cenab-ı Hakk´ın dört bin ismi vardır.
Kur´an-ı Kerim´de bu isimlerin 99´u bize bildirilmiştir.
(Hammami, Yasin Tefsiri :2)

Ayet ve Hadislerden Tesbit Edilen
Cenab-ı Hakk´ın Doksan Dokuz İsmi ve Manaları


Allah
O´nun zat ve özel ismidir. Diğer isimler fiilleri, sıfatları ve tecellileri ile ilgilidir.

Allah
Theone Almighty who alone is worthy of worship.

Rahman
Yarattığı bütün canlılara nimet veren

Ar-Rahman
The All- Merciful. He who wills goodness and mercy for all His creatures.

Rahim
Acıyıcı

Ar-Rahim
The All compassionate. He who acts with extreme kindness

Melik
Herşeyin hakimi

Al-Malik
The Absolute Ruler. He who is the Ruler of the entire universe.

Küddüs
Noksanlıklardan münezzeh

Al-Quddus
The Pure One. He who is free from all error.

Selam
Selamet verici

As-Salam
The Source of Peace. He who frees His servants from all danger

Mü´min
Emin kılıcı, koruyucu

Al-Mu´min
The Inspirer of Faith. He who awakes the light of faith in our hearts.

Müheymin
Gözetici ve kollayıcı

Al-Muhaymin
The Guardian. He who watches over and protects all things.

Aziz
Her şeye galip

Al-´Aziz
The Victorious. He who prevails, and can never be conquered.

Cebbar
Dilediğini zorla yaptıran

Al-Jabbar
The Compeller. He who repairs all broken thing, and completes that which is incomplete.

Mütekebbir
Büyüklükle vasıflı

Al-Mutakabbir
The Majestic. He who demonstrates His greatness in all things and in all ways

Halik
Yaratıcı

Al-Khaliq
The Creator. He who brings from non-being into being, creating all things in such a way that He determines their existence and the conditions and events they are to experience.

Bari
Takdir edici

Al-Bari
The Maker of order.
O Evolver who created all things so that each whole and its parts are in perfect conformity and harmony

Musavvir
Şekil verici

Al-Musawwir
The Shaper of Beauty. He who designs all things, giving each its particular form and character.

Gaffar
Günahları affedici

Al-Ghaffar
The Forgiving. He who is always ready to forgive.

Kahhar
Kahredici

Al-Qahhar
The Subduer. He who dominates all things, and prevails upon them to do whatever He wills

Vehhab
Bahşedici

Al-Wahhab
The Giver of All. He who constantly bestows blessings of every kind

Rezzak
Rızık ihsan edici

Ar-Razzaq
The Sustainer. He who provides all things useful to His creatures

Fettah
Kapıları açıcı

Al-Fattah
The Opener. He who opens the solution to all problems and makes things easy.

Alim
Çok iyi bilici

Al-´Alim
The Knower of All: He who has full knowledge of all things.

Kabid
Sıkıcı, kısıcı

Al-Qabid
The Constrictor: He who constricts and restricts

Basit
Açıcı, genişletici

Al-Basit
The Reliever. He who releases,letting things expand.

Hafid
Dereceleri genişletici

Al-Khafid
The Abaser. He who brings down, diminishes

Rafi
Dereceleri yükseltici

Ar-Rafi´
The Exalter. He who raises up.

Muizz
İzzet verici

Al-Mu´izz
The Bestower of Honors. He who confers honor and dignity.

Muzill
Zelil kılıcı

Al-Mudhill
The Humiliator. He who degrades and abases.

Semi
İşitici

As-Sami
The Hearer of All. Allah takes care of all the needs of those who invoke this glorious Name one hundred times.

Basir
Görücü

Al-Basir
The All-Seeing. To those who invoke this Name one hundred times between the obligatory and customary prayers in Friday congregation, Allah grants esteem in the eyes of others.

Hakem
Hükmedici

Al-Hakam
The Judge. He who judges and makes right prevail.

Adl
Çok adaletli

Al-´Adl
The Just. He who is Equitable

Latif
Lütfedici

Al-Latif
The Subtle One. He who knows the minutest subtleties of all things.

Habir
Kulunu imtihan edici

Al-Khabir
The All-Aware. He who has knowledge of the inner, most secret aspects of all things.

Halim
Yumuşaklık gösterici

Al-Halim
The Forbearing. He who is Most Clement.

Azim
Sonsuz büyük

Al-´Azim
The Magnificent. He who is Most Splendid.

Gafur
Bağışlayıcı

Al-Ghafur
The Forgiver and Hider of Faults.

Şekur
Kullukları kabul edici

Ash-Shakur
The Rewarder of thankfulnes. He who gratefully rewards good deeds.

Aliyy
Yükseklikte sonsuz

Al-´Ali
The Highest.

Kebir
Pek büyük

Al-Kabir
The Greatest. Who is supremely Great.

Hafiz
Koruyucu

Al-Hafiz
The Preserver. He who guards all creatures in every detail.

Mukit
Kuvvet verici

Al-Muqit
The Nourisher. He who gives every creature it´s sustenance.

Hasib
Hesap Görücü

Al-Hasib
The Accounter. He who knows every details.

Celil
Ululuk ve büyüklük sahibi

Al-Jalil
The Mighty. He who is Lord of Majesty and Grandeur.

Kerim
Kerem ve İhsan Sahibi

Al-Karim
The Generous. He whose generosity is most abundant.

Rakib
Üstün çıkıcı

Ar-Raqib
The Watchful One.

Mücib
Duaları kabul edici

Al-Mujib
The Responder to Prayer. He who grants the wishes who appeal to him.

Vasi
Rahmeti gemiş ve sınırsız

Al-Wasi´
The All Comprehending. He who has limitless capacity and abundance.

Hakim
Hikmet sahibi

Al-Hakim
The Perfectly Wise.He who whose every command and action is pure wisdom.

Vedud
Mü´minleri seven

Al-Wadud
The Loving One. He who loves His good servants, and bestows his compassion upon them.

Mecid
Şanı büyük ve yüksek

Al-Majíd
The Majestic One. He whose glory is most great and most high.

Bais
Yeniden dirilten

Al-Ba´ith
The Resurrector. He who brings the dead to life, and raises them from their tombs.

Şehid
Her şeye şahit. Ondan saklı yok.

Ash-Shahid
The Witness. He who is present everywhere and observes all things.

Hakk
Hak üzere kaim.

Al-Haqq
The Truth. He whose being endures unchangingly.

Vekil
Her şeye vekil

Al-Wakil
The Trustee. He who manages the affairs of those who duly commit them to His charge, and who looks after them better than they could themselves.

Kaviyy
Pek güçlü

Al-Qawi
The Possessor of All Strength. TheMost Strong

Metin
Çok sağlam

Al-Matin
The Firm. He who is very Steadfast.

Veliyy
Mü´minlere dost

Al-Wáli
The Protecting Friend. He who is a friend to His good servants.

Hamid
Hamd edilen

Al-Hamid
The Praised One. He to whom all praise belongs, and who alone is lauded by the tongues of all creation.

Muhsi
İlmi her şeyi kuşatan

Al-Muhsi
The Appraiser. He who knows the number of every single thing in existence, even to infinity.

Mubdi
Maddesiz ve örneksiz yaratıcı

Al-Mubdi
The Originator. He who creates all creating ab initio without matter or model.

Muid
Öldürücü ve diriltici

Al-Mu´id
The Restorer. He who recreates His creatures after He has annihilated them.

Muhyi
Hayat verici

Al-Muhyi
The Giver of Life. He who confers life, gives vitality, revives.

Mümit
Hayat kaldırıcı

Al-Mumit
The Taker of Life. He who creates the death of a living creature.

Hayy
Başsız ve sonsuz diri

Al-Hayy
The Ever Living One. The living whoknows all things and whose strength is sufficient for everything.

Kayyum
Her şey onunla kaim

Al-Qayyum
The Self Existing One. He who maintains the heavens, the earth, and everything that exists.

Vacid
Zengin ve ihtiyaçsız

Al-Wajid
The Finder. He who finds what He wishes when He wishes.

Macid
Azamet ve şerfle vasıflı

Al-Májid
The Glorious. He whose dignity and glory are most great, and whoseenerosity and munificence are bountiful.

Vahid
Tek ve eşsiz

Al-Wahid
The Unique. He who is Single, absolutely without partner or equal in His Essence, Attributes, ctions, Names and Decrees.

Samed
Muhtaç olunan ihtiyaçsız

As-Samad
The Eternal. He who is the only recourse for the ending of need and the removal of affliction.

Kadir
İstediğini istediği gibi yapamaya gücü yeten

Al-Qadir
The All Powerful. He who is Able to do what He wills as He wills.

Muktedir
Kudret sahiplaeri üzerinde istediği gibi tasarruf eden

Al-Muqtadir
The Creator of All Power. He who disposes at His will even of the strongest and mightiest of His creatures.

Mukaddim
İstediğini öne alıcı

Al-Muqaddim
The Expediter. He who brings forward whatever He wills.

Muaahhir
İstediğini sona erteleyici

Al-Mu´akhkhir
The Delayer. He who sets back or delays whatever He wills.

Evvel
Varlığının başı olmayan

Al-Awwal
The First.

Ahir
Varlığının Sonu Olmayan

Al-Akhir
The Last

Zahir
Görünen

Az-Zahir
The Manifest One. He who is Evident.

Batin
Gizli

Al-Batin
The Hidden One. He who is hidden, concealed.

Vali
Her işi yürüten

Al-Walí
The Protecting Friend. He who administers this vast universe and all its passing phenomena.

Ber
Kullarına ihtiyaçlarına veren

Al-Barr
Source of all Goodness. He who treats His servants tolerantly, and whose goodness and kindness are very great indeed

Müta´ali
Zatiyle en yüksek

Al-Muta´ali
The Supreme One. He is Exalted in every respect, far beyond anything the mind could possibly attribute to His creatures.

Tevvab
Tövbeleri kabul eden

At-Tawwib
The Acceptor to Repentance. He who is ever ready to accept repentance and to forgive sins

Müntakim
Suçların karşılığını veren

Al-Muntaqim
The Avenger. He who ustly inflicts upon wrongdoers the punishment they deserve.

Afüvv
Bağışlayan

Al-Afu
The Pardoner. He who pardons all who sincerely repent.

Rauf
Çok acıyıcı

Ar-Ra´uf
The Kind. He who is very Compassionate.

Malikül Mülkü
Mülkün ebedi sahibi

Malik al-Mulk
The Owner of All.

Zü´l - Celali Ve´l - İkram
Şerev ve ikram sahibi

Dhul-Jalali Wal-Ikram
The Lord of Majesty and Bounty. He who possesses both greatness and gracious magnanimity.

Muksit
Adalet gösterici

Al-Muqsit
The Equitable One. He who does everything with proper balance and harmony.

Cami
İstediğini istediği zaman istediği yerde toplayan

Al-Jami
The Gatherer. He who brings together what He wills, when He wills, where He wills

Ganiy
Çok zengin, her şeyden müstağni

Al-Ghani
The Rich One. He who is infinitely Rich and completely independent

Muğni
İstediğini zengin eden

Al-Mughni
The Enricher. He who enriches whom He will

Mani
Dilediğini engelleyen

Al-Mani´
The Preventer of Harm

Darr
Dilediğine bela verici

Ad-Darr
The Creator of The Harmful. He who creates things that cause pain and injury.

Nafi
Dilediğine faydalı şeyler yaratan

An-Nafi
The Creator of Good. He who creates things that yield advantages and benefit.

Nur
Alemleri nurlandıran, aydınlatan

An-Nur
The Light. He who gives light to all the worlds, who illuminates the faces, minds and hearts of His servants.

Hadi
Hak yolu, doğru yolu gösterici

Al-Hadi
The Guide. He who provides guidance.

Bedi
Örneksiz, misalsiz alemler icad edenAl-Badi

The Originator. He who is without model or match, and who brings into being worlds of amazing wonder.

Baki
Varlığının sonu olmayan

Al-Baqi
The Everlasting One. He whose


Varis
Bütün servetlerin gerçek sahibi

Al-Warith
The Inheritor of All. He who is the Real Owner of all riches

Reşid
Hayra delalet eden

Ar-Rashid
The Righteous teacher. He who moves all things in accordance with His eternal plan, bringing them without error and with order and wisdom to their ultimate destiny.

Sabur
Çok sabırlı

As-Sabur
The Patient One. He who is characterized by infinite patience.

--------------------------------------------------------------------------------

KAYNAKÇALAR:
1) Büyük Dua Ansiklopedisi, Rauf Pehlivan
2) 99 Names Of Allah, Yusuf Ali Bernier, www. members.home.net/ybernier/99a.htm

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Küçük Bir Talebeyim Ben
Yazar: RasitTunca - 11-07-2020, 09:33 PM - Forum: islamda Kadın ve Aile ve Evlilik - Yorum Yok

Küçük Bir Talebeyim Ben

FATIHANIN MEÂLI

"Rahman ve Rahim Olan Allah´ın Adı ile"

Hamd alemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim, din gününün sahibi olan Allah´a mahsustur. Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi dosdoğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayan ve sapıkların yoluna değil. AMİN

Hadis-i Şerifler


"Selam kelamdan öncedir." ALLAH (cc) Rasûlü doğru söyledi.

"Beşikten kabre kadar ilim isteyiniz." ALLAH (cc) Rasûlü doğru söyledi.

İnsanların hayırlısı, insanlara en faydalı olandır. Allah (cc) Rasulü doğru söyledi.

"Kendin için sevip istediğini başkaları içinde sev, iste." ALLAH (cc) Rasûlü doğru söyledi.

"İlim Çin´de dahi olsa, onu isteyiniz." ALLAH (cc) Rasûlü doğru söyledi.

"İslam yüksektir, onun üstüne yükseltilemez"ALLAH (cc) Rasûlü doğru söyledi.


ŞİİRLER

ÇOCUĞUM
Ey ümidim, geleceğim sevincim,

Ey çicek kadar nazlı, güzel çocuk.

Ey gözlerimde nur, gönülde incim,

Sevgi bağlarında yetiş gel çocuk.


Alnın, kalbin temiz kalsın her yaşta.

Ahlâk ara seçtiğin arkadaşta.

Doğrulukta yaşamak bir zaferdir.

Kahramanlık yalnız değil savaşta.


Ey sevgili çocuk ey güzel çiçek,

Herşey sende olgunluğa erecek.

Annen baban özlediği rüyayı.

Yıllar sonra belki sende görecek.


Çocuğum çocuğum, güzel çocuğum,

Dünyaya açacak gül tomurcuğum.

Seni pırıl pırıl yetiştirmektir.

Hem kendime, hem vatanıma borcum.



ALLAH vardır


Allah vardır, Allah birdir.

Eşi ve benzeri yoktur.

Mekândan münezzehdir.

Bizi yaratan, bizi yaşatan,

Bize yediren bize içiren

Bizi giydiren O´dur.

Ben Allah´ımı

Anamdan, babamdan ve canımdan

çok severim.

Allah´ımında beni sevmesi için,

O´na kulluk, itaat ve ibadet ederim.



Küçük müslüman


Mutluluğa uzanan,

Sevgi dostluk yoluyum.

Ben yüce Allah´ımın,

Küçücük bir kuluyum.


İpek gibi kalbimle,

Mevlâmın hikmetiyim,

Son Rasûle inanan,

Muhammed ümmetiyim.


Ahirete Kur´an´a,

Meleğe var İmânım.

Rabbime çok şükürki,

Doğuştan Müslümanım.


BilirsinYüce Rabbim


Gökte uçan kuşları,

Gördüğümüz düşleri,

Yaptığımız işleri

Bilirsin Yüce Rabbim


Göğü, denizi, dağı,

Yere düşen yaprağı,

Olmuşu, olacağı,

Bilirsin yüce Rabbim.


Yarın neler olacak,

Kim ölüp, kim kalacak,

Kim ağlayıp gülecek,

Bilirsin yüce Rabbim.


Şimdi henüz küçüğüm

Bir gün büyüyeceğim

Müslüman doğdum elbet

Müslüman öleceğim.


Sen Duyarsın ALLAH´ım


Fısıltılı sesleri,

Kalpteki hevesleri,

En zayıf nefesleri,

Sen duyarsın ALLAH´ım.


Arılar ne söyse,

Kuşlar niyaz eylese,

Bir çocuk ALLAH dese,

Sen duyarsın ALLAH´ım.


Göğün gürültüsünü,

Suyun şırıltısını,

Dua mırıltısını,

Sen duyarsın ALLAH´ım.


Arılar ne söylese,

Kuşlar niyaz eylese,

Bir çocuk Allah dese,

Sen duyarsın ALLAH´ım.


Oku Ey Güzel Çocuk


Oku ey güzel çocuk.

Oku yer gök inlesin.

Rabbimin buyruğunu,

Meleklerde dinlesin.



O minik elindeki Kur´an,

Allah sözüdür.

Mukaddes kitabımız,

Kainatın özüdür.



Doyur beni Kur´an´a.

Şu gönlüm kansın, oku,

Rabbimin buyruğuyla,

Gönlüm yıkansın, oku.



Çocuk yaşı yedi mi,

Atsın ilme adımı.

Ağacı eğemezsin,

Yaşlandı kurudu mu.



Ey başı boş geçen gel,

Akıntı da yüzen gel.

Faniden faydalanıp,

Ebediyi kazan gel.



Ahirette sana yar mı

Hiç ilim gibi var mı

Paraya tapan gafil,

Kefenin cebi varmı .



Dünyaya Gelen Nur

Amine´ydi annesi,

Milyonlar divanesi,

Yer yerinden oynadı.

İmân nuru kaynadı.



Cehle ve küfre inat,

Şereflendi kainat.

Dünyaya geldi o nur,

İnsanlık buldu onur.



Kurban olam özüne,

Doyulmaz gül yüzüne,

O gece doğar güneş,

İsa´ya gelir kardeş.



Devran tersine döner,

Yüz yıllık ateş söner.

Bunu görenler der ki;

Ya bugün, yarın belki.



Nur kapısı açılır,

O peygamber seçilir.

Muhammed bir incidir.

Mü´minin sevincidir.



Anacaktır ümmeti,

Hazreti Muhammed´i.

Her yıl değil her gece.

Her an onda düşünce.



Muhammed´dir Önderim


Gözyaşını silmeyi,

Tatlı tatlı gülmeyi,

İnsanları sevmeyi,

Emrettin Peygamberim.



Muhammed´dir önderim.

Sevgili Peygamberim,

Ben seni çok severim.

Sevgili Peygamberim.



Açık sözlü olmayı,

Hal ve hatır sormayı,

Doğruyu aramayı,

Emrettin Peygamberim.



Muhammed´dir önderim.

Sevgili Peygamberim,

Ben seni çok severim.

Sevgili Peygamberim.





Sevgi ile barış


İyilikle yarış,

Güzelliğe varış,

Emrettin Peygamberim.

Ben bir küçük talebeyim



Kurs açıldı çocuklara,

Ben bir küçük talebeyim.

Selam olsun soranlara,

Ben bir küçük talebeyim.



Umduğumdan iyi buldum.

Hergün fazla feyiz aldım.

Ailemede hoca oldum.

Ben bir küçük talebiyim.



Perde inmez gözlerime.

Sızı inmez dizlerime.

Gülüp geçme sözlerime.

Ben bir küçük talebeyim.



Bu gayretler gitmez boşa.

Gönül verdim ben bu işe.

Yaşım geldi işte beşe,

Ben bir küçük talebeyim.



Ne güzel, yolumu seçtim.

Engelleri birbir aştım.

Cehalete savaş açtım.

Ben bir küçük talebeyim.



Müslümanım sözüm haktır.

Bu kursun faydası çoktur.

Okumanın yaşı yoktur

Ben bir küçük talebeyim.



Muhammed´dir önderim.

Sevgili Peygamberim,

Ben seni çok severim.

Sevgili Peygamberim.


Ben Allâh´ın Kuluyum


Hayatın boyunca bil

Ben Allah´ın kuluyum.

Başkalarının değil,

Ben Allah´ın kuluyum.



Göğsümdeki İmânla

Elimdeki Kur´an´la

Dilimdeki şükranla

Ben Allah´ın kuluyum.



Şükrümle namazımla,

Tesbihim niyazımla,

Duâmla,âvazımla,

Ben Allah´ın kuluyum.



Şükrederim baharda.

Zikrederim seherde,

Her zaman ve her yerde

Ben Allah´ın kuluyum,



Put önünde eğilmem.

Başka bir mabud bilmem.

Her saniye ve herdem,

Ben Allah´ın kuluyum.



Farzı yapmayı,

Haramı Terketmeyi,

İslamı Yaşamayı,

Öğrettin Peygamberim



Peygamberim


Yeryüzünde en büyük

İnsandır Peygamberim.

Bütün hasta. kalplere

Dermandır Peygamberim.



O´dur gönlümde yatan,

Unutmam hiç bir zaman,

Hep İslamı anlatan

Fermandır Peygamberim



Biliniz arkadaşlar.

Dinecek akan yaşlar.

Yolunda bütün başlar

Kurbandır Peygamberim.



Olamaz kusur sende,

Yürüyorum izinde

En büyük mucizen de

Kur´an´dır Peygamberim.



Dindirdi her yasını

Ak etti karasını

İnsanlık yarasını

Sarandır Peygamberim.



Muhammeddir önderim,

Sevgili Peygamberim,

Ben seni çok severim,

Sevgili Peygamberim.



DUÂ


Ellerimi açtım sana,

Kabul eyle yarabbena.

Duâ ediyorum sana

Kabul eyle yarabbena.



Beni sakın utandırma,

Kur´an yolundan ayırma,

Hafızlık nasib et bana

Kabul eyle yarabbenâ.



Günahlarımı affeyle,

Kalbimi nura gark eyle,

Hocamı muzaffer eyle,

Kabul eyle yarabbena.


BESMELE


Besmeleyle başlarım.

İşlerime her zaman.

Güç bulur, kuvvet bulur.

Damarlarımdaki kan.



Herbir zararlı şeyden,

Korur seni bismillâh,

Bismillâh diyen kulu,

Her zaman sever Allah.



Allah adıyla başla

Yemeğini yiyorken,

Büyük küçük her kese,

Sözlerini diyorken.



Besmele sağlam kılıç.

Onu şeytan kıramaz.

Bismillâh diyen kula.

Kötülük uğrayamaz.


YÜCEKITABIM


Elimde Kur´an,

Dilimde Kur´an,

Benimle her an,

Yüce Kitabım.



Rabbimin sözü,

Her şeyin özü,

Uyarır bizi,

Yüce Kitabım.



Seni okuyan,

Sesini duyan,

Mutlu her zaman,

Yüce Kitabım.



Sendedir hayat,

Ruhumu parlat,

Beni aydınlat,

Yüce Kitabım.



Sen başlara taç,

Ruhlara ilaç,

Biz sana muhtaç,

Yüce kitabım.


Allahtır Ilk Sözümüz


Allahtır ilk sözümüz,

İmân dolu özümüz,

Uyanırken her sabah,

Derim hemen Bismillah.



Düşürmem hiç dilimden,

Allah tutar elimden,



Birşey yerken içerken,

Kitabımı açarken,

Yönelirim Rabbime.

Kuvvet gelir kalbime.



Düşürmem hiç dilimden,

Allah tutar elimden.

En Büyük Kim


Hakkı bilmez vah vah!

Cimri vermez vah vah!

Sözde durmaz vah vah!

Bakar görmez. vah vah!

Cennet ucuz değil vallah!



En büyük kim Allah.

En güzel kim Allah.

Esirgeyen Allah.

Bağışlayan Allah.



Hakka uymaz vah vah!

Yerde doymaz vah vah!

Komşu bilmez vah vah!

Sanki ölmez vah vah!

Sende öleceksin vallah!



En büyük kim Allah.

En güzel kim Allah.

Esirgeyen Allah.

Bağışlayan Allah.



Haktan korkmaz vah vah!

Bencil sevmez vah vah!

Vurdum duymaz vah vah!

Sanki bilmez vah vah!

Hakka sual vardır vallah!



En büyük kim Allah.

En güzel kim Allah.

Esirgeyen Allah.

Bağışlayan Allah.



TEVHID


Başka yok, var bir Allah,

La ilaheillalah.

Dillerde tekbir Allah,

La ilaheillallah.



Budur benim ezberim,

Muhammed Peygamberim,

Derim başka söz günah,

La ilahe illallah.



Sular devrilip gider,

Zerreler tekbir eder,

Her nefes bak der Allah,

La ilahe illallah.



Yerde gökte okunur,

La ilahe illallah,

Söylenecek söz budur,

Lailahe illallah.


Müslüman Çocuğun Edebi


Her hayrın başı besmeledir
Çocuklar!

Her hayırlı işe Bismillahirrahmanirrahim ile başlanır. Sonunda da Elhamdülillah denir.

Sevgili Peygamberimiz: "Bir işe besmele ile başlanılmaz sonunda da Elhamdülillah denmezse o işte hayır olmaz"buyurmuştur. Çünkü besmele çekerek kul ile Allah arasındaki gerçek alâka kurulmuş olur. Nerelerde besmele çekilir veya çekilmez bir kaç misal verelim:

"Yemek yemeğe, abdest almaya ve hayırlı işe başlarken besmele çekmek sünnettir.

. Tuvalete girerken besmele çekmek mekruhtur.

. Haram olan birşeyi yapmaya başlarken besmele çekmek haramdır. Biz müslümanlar haramlardan kaçınacağız.

. Kapıları açıp kapatırken, mutfaktaki yemek kaplarının kapaklarını açarken, yemek yapken, ocak yakarken, mutfağa girerken besmele çekmek sünnettir.

. Süt, su, çay, ilaç içmeye başlarken besmele çekilir.

. Sakalı tamamen keserken besmele çekmek câiz değildir.


Eve giriş çıkış âdabı

1. Kapının sağında veya solunda durmak,

2. Kapıya 3 defa vurmak, izin verilir ise, içeriye girmek, izin verilmez ise geri dönmek,

3. Eve girince "Esselamü Aleyküm" diyerek selam vermek,

4. Büyüklerin odanın yukarı tarafında oturmasına özen göstermek,

5. Evden çıkarken yine selamlaşmak,

6. Evden çıkınca "Bismillahi tevekkeltü al-Allah la havle vela guvvete illabillah" demek; âdaptandır.

Yemek yeme âdabı

1. Sofra hazırlanırken yardımcı olmak,

2. Yemekten önce elleri yıkamak,

3. Büyükleri sofraya oturmadan sofraya oturmamak,

4. Besmele çekip tuz ile başlamak,

5. Tabaklarda artık, sofrada kırıntı bırakmamak,

6. Yemek seçmemeye özen göstermek,

7. Yemek arasında su içmemeye çalışıp, yemekten bir saat sonra içmek,

8. Yemeği aynı kaptan yeyip, tabağın ortasından değil, kendi önünden yemek,

9. Yemeği sağ elle yemek,

10. Gezinerek yemek yememek,

11. Yemek bitince tuz ve dua ile bitirmek,

12. Yemeği yapana teşekkür etmek,

13. Sofra kaldırırken yardımcı olmak,

14. Yemek sonrası elleri yıkamak, Dişleri fırçalamak,

15. Acıkmadan yemek yememek; yemeğin başlıca âdaplarıdır.

Yemek Duası

Rabbi yessir, velâ tuâssir Rabbi temmim bil hayr. Elhamdülillah Elhamdülillah. Elhamdülillahillezi et amena ve segana ve calena minel müslimin Bizleri yediren, Bizleri içiren Bizleri müslüman olarak yaşatan rabbimize şükürler olsun. Yediğimiz nur, içtiğimiz nur hepimize afiyet olsun.

Suyu içme âdabı

1. Suyu bardaktan (veya tasdan) içmek

2. Suyu oturarak içmek,

3. Sağ eldeki bardağı ağza götürüp "Bismillahirrahmanirrahim" demek,

4. Bardağı ağızdan ayırıp "Elhamdülillah" demek,

5. Sonra yine besmele ile iki üç yudum daha içmek; arkasından elhamdüllilah demek,

6. Üçüncü defa suyu besmele ile tekrar içip sonunda Elhamdülillah demek; su içmenin âdablarıdır.

Tuvalet âdabı

1. Tuvalete girmeden elleri yıkamak,

2. Sol ayak ile girmek,

3. İhtiyacı ayakta değil, oturarak gidermek,

4. Tuvalette konuşmamak, bir şeyler yememek, oyalanmamak,

5. Tuvaletten çıkmadan temizlik kontrolü yapmak,

6. Sağ ayak ile çıkmak,

7. Çıkınca "Gufraneke" demek,

8. Tekrar elleri sabunla yıkamak; âdaptandır.

Yatma âdabı

1. Yatmadan önce elleri yıkamak,

2. Dişleri fırçalamak,

3. Kıyafetlerle değil, pijamalarla yatmaya özen göstermek,

4. Giysilerimizi sağdan giymeye başlamak,

5. Yatacağımız yeri elimiz ile 3 defa çırpmak,

6. Besmele çekip sağ tarafa doğru dönüp yatmak,

7. Yatmadan önce dua etmek; âdaptandır.

Peygamberimiz (sav) buyuruyor: "Suyu çocuğun memeyi emmesi gibi için. Depodan doldurur gibi içmeyin. Ondan ciğer hastalıkları zuhur eder."


Temel Bilgiler


Çocuklar

. Daima ve heryerde Allah´ın kontrolü altında olduğunuzu unutmayınız.

. Allah´ı çok çok zikrediniz.

. Allah´a koşunuz ve O´nun yolundan ayrılmayınız.

. Yalnız ona ibadet ediniz ve yalnız ondan yardım isteyiniz.

Unutmayın ki; kudret ve kuvvet sahibi yalnız Allah´tır. Ve O, herşeye kâdirdir.

Ben küçük bir müslümanım .

Allah´a ve Rasûlü´ne itâat ediyorum. .

Allah Teâla´yı ve Hz. Muhammed (sav)´i çok seviyorum.

Anne ve Babamın kalblerini kırmıyor, benden istemiş oldukları herşeyi yerine getiriyorum.

Onlara "öf" bile demiyor, çok iyi davranıyorum. .

Kardeşlerimi, arkadaşlarımı, dostlarımı ve bütün müslümanları seviyorum.

Büyüklerime hürmet, küçüklerime sevgi ve muhabbet gösteriyorum. .

Her zaman doğru konuşmaya çalışıyorum, yalandan nefret ediyorum. .

İnsanların hak ve hukukunu gözetmeye çalışıyorum.

İslamın yasak etmiş olduğu kötü ve yüz kızartıcı fiilerden şiddetle kaçınıyorum.

Ve etrafımdaki insanların da, böyle hareket etmeleri için gayret sarfediyorum. .

Bütün müslümanlara hürmet ediyor, hiçbirine karşı kötü söz söylemiyorum. Çünkü müslüman; iyi insan, güzel konuşan, herkese örnek olan, Allah´a ve Resûlüne gönül veren insan demektir.

Zayıf ve yardıma muhtaç olan insanların yardımına koşuyorum.

Kuşlara ve hayvanlara karşı iyi davranıyor, onlara işkence etmiyorum. .

Allah´ın sev dediklerini seviyor, sevme dediklerini sevmiyorum. .

Kur´an-ı Kerim´i daima okuyorum. Çünkü o, Allah Teâla´nın kitabıdır. .

Kur´an´ın içindeki bütün hükümlere inanıyorum. Çünkü o hükümlerin hepsi Allah´ın kelâmıdır.

Allah´ın kelâmı ise eskimez ve değişmez. .

Yüce dinim İslam´ın emirlerini hayatımın her safhasında uygulamaya çalışıyorum. Çünkü "müslüman" adını taşıyorum.

Sorular ve Cevaplar

Ekmeği kim yapıyor (Fırıncı)

Elbiseyi kim dikiyor (Terzi)

Sandalyeyi kim yapıyor (Marangoz)

Baltayı kim yapıyor (Demirci)

Her şeyi yaratan Allah´dır

Gören gözlerimizi kim yarattı

İşiten kulaklarımızı kim yarattı

Yiyen ve öğüten dişlerimizi kim yarattı

Konuşan dilimizi kim yarattı

Yeri ve göğü kim yarattı

İnsanları ve hayvanları kim yarattı

Güneşi ve ay´ı kim yarattı

Allah Teâla her şeye kadirdir

Yıldızları ve gezegenleri düşmekten koruyan Allah Teâlâ´dır

Kuşlara nasıl uçacaklarını öğreten Allah Teâla (cc)´dır.

Balıklara nasıl yüzeceklerini, pınarların yerden nasıl fışkıracağını ve nehirlerin nasıl akacağını öğreten Allah Teâlâ´dır.

Rüzgarı gönderen Allah Teâlâ´dır

Bulutları ve yağmurları vasıtasıyla ormanları, tarlaları ve ovaları sulayan Allah Teâlâdır.

Küçücük tohumlardan ve çekirdeklerden büyük büyük ağaçlar ve bitkiler meydana getiren Allah Teâlâ´dır.

Güzel güzel çiçekleri, tatlı hurmalara ve tatlı meyvelere çeviren ve onlara çeşitli koku ve tatlılık veren Allah Teâlâ´dır.

Allah Teâlâ, her şeye kâdirdir.

Herşeyin sahibi Allah Teâlâ´dır

Gök ve onda mevcut olan her şeyin güneşin, ayın yıldızların ve gezegenlerin sahibi Allah Teâlâ´dır.

Yer ve onda mevcut olan herşeyin, dağların, denizlerin, nehirlerin ve ovaların sahibi Allah Teâla´dır.

İnsanların, hayvanların, bitkilerin ve kainattaki bütün canlı cansızların sahibi Allah Teâla´dır.

Yerde ve gökte olan her şeyin sahibi Allah Teâlâ´dır.

Allah Teâlâ birdir

Allah Teâlâ birdir, - Hâşa- O´nun anası ve babası yoktur.

Allah Teâlâ birdir, - Hâşa- O´nun çocuğu yoktur.

Allah Teâlâ birdir, - Hâşa- O´nun benzeri yoktur.

Allah Teâlâ birdir, - Hâşa- O´nun ortağı yoktur.

Peygamberimiz (sav) buyuruyor:

"Amellerin en üstünü, sevdiğini Allah için sevmek, sevmediğine de Allah için düşman olmaktır."

Peygamberim Hazreti Muhammed (sav)

Allah ve Peygamber sevgisi; dinimizin esası, Allah´a varmanın en kestirme yoludur... Bu ciddi sevginin anlamı, Allah´ın emir ve yasaklarına, Peygamberimiz (sav)´in buyruklarına ve sünnetine uymaktır.

O halde ey çocuklar!

Kalplerinizi yalancı sevgilerden temizleyiniz! Allah ve peygamber sevgisinden üstün bir sevgi tanımayınız!

Peygamberimiz (sav)´in Küçüklüğünde Sahip Olduğu Ahlâk

Sevgili çocuklar,

Peygamberimiz (sav) küçüklüğünde güzel ahlâkla ve kerim sıfatlarla anılırdı. Çünkü O, daima doğru söylerdi, yalan söylemezdi.

İnsanlar emanetlerini ve kıymetli eşyalarını onun yanına bırakırlardı. Ve istedikleri zaman da bıraktıkları gibi alırlardı. Çünkü onun en büyük sıfatı "el-Emin", yani "güvenilir" olmasıydı.

Peygamberimiz (sav) çobanlık yapardı. Ve rızkını elde etmek için ticaretle de uğraşırdı. Aktifliği ve çalışmayı çok severdi.

Kimseye kızmaz ve kimseye kötü söz söylemezdi. Güzel edebi sebebiyle daima iyi muamelede bulunurdu. Kötülüğe kötülükle karşılık vermezdi. Affetmek onun şiarı olduğu için, kendisine kötülük edenleri affederdi.

Peygamberimiz (sav) yetim kimselere iyilikte bulunurdu. Zayıflara, fakirlere ve muhtaçlara yardım ederdi. Değil insanlara, hayvanlara dahi eziyet etmezdi. O cömert ve pek merhamet sahibi idi.

Evet sevgili çocuklar,

Siz de daima doğru, güvenilir, yalan söylemeyen, başkalarına haksızlık etmeyen, çalışkan, affedici ve edebli olmalısınız. Olmalısınız ki, Resûlullah (sav)´in ahlâkıyla ahlâklanasınız.

Sevgili Çocuklar!

Bizler müslümanız, elhamdülillah... Dünyada bir insanın sahip olabileceği en kıymetli özelliği müslümanlıktır.

Müslümanlığımızı korumanın tek yolu vardır, o da dinimizi öğrenmek ve öğrendiklerimizi yaşantımıza tatbik etmektir. Eğer öğrendiklerimizi yaşantımızda uygulamazsak müslümanlığımızı ve bir günde İmânımızı kaybedebiliriz.

İmânı olmayanlar cehenneme giderler. Cehennem cezâ çekme yeridir. Müslümanlar da cennete giderler. Cennet insanın her arzusunun verildiği yerdir. Gönlünüzde ne arzu ediyorsanız bunların hepsini cennette göreceksiniz. Cennette bir şeye sahip olmak için paraya gerek yok. Bu, Allah´ın sevdiği kullarına birer ikramı olacaktır.

Mesela, babanız size sınıfınızı geçtiniz, diye mükâfat olarak aldığı bisikleti size verdiğinde sizden para alıyor mu İşte Allah da, iyi kullarını cennette böyle mükafatlandıracak. Iyi kul olmak için müslüman olmak ve müslümanca yaşamak şarttır.

İbâdetsizlik itaatsizliktir

Çocuklar!

Sevgili Peygamberimiz: "Müslüman ile kâfir arasında en büyük fark namazdır.

Namazını terk eden kâfirler gibi yaşar." buyurmuştur. Onun için sakın namazı ihmal etmeyiniz. Anneniz babanız namaz kılmıyorlarsa onları ikaz ediniz. O zaman Allah sizi daha çok sever. Cennetiyle mükafatlandırır sizleri. Cennet en güzel bir yerdir. Kim istemez oraya gitmeyi Şu kâfirlere bakın. Şeytana uymuşlar cehenneme talim ediyorlar.

Birde ibâdetsiz müslümanlara acıyoruz. İbâdetsizlik çok büyük eksikliktir. İbâdet etmeyen Allah´a itaat etmiyor demektir.

Anneniz size "Git bakkaldan ekmek al" dese siz de almasanız, anneniz sizi sevmez değil mi Çünkü annenizin sözünü tutmadınız. Allah da namaz kıl, oruç tut, cihad et diye emrediyor. Bir insan bunları yapmazsa Allah da böylelerini sevmez.

Çünkü; İbadetsizlik itaatsizliktir.

Söyle bakalım

- Sen kimin kulusun

- Allah´ın kuluyum.

- Kimin ümmetindensin

- Hz. Muhammed sallallahü aleyhi vesellemin ümmetindenim.

- Dinin nedir

- İslâm

- Kitabın nedir

- Kur´an-ı Kerim

- Kıblen neresidir

- Kâbe.

- Nereden geldin nereye gideceksin

- Allah´tan geldim yine Allah´a döneceğim.

- Niçin geldin

- Allah´ıma kulluk yapmak için geldim.

- Dünyaya ne olarak geldin

- Müslüman olarak geldim. Zira her doğan kimden doğarsa doğsun, müslüman olarak doğar. Bulüğ çağından sonra doğduğu dinden ayrılanlar kâfir olur. Kâfirler ebedi cehennemliklerdir.

- Ne zamandan beri müslümansın

- Kaalû belâ zamanından beri müslümanım.

- Kaalû belâ ne demektir

- Cenâb-ı Hakk (Celle Celalühü) Hz. Adem´i yarattıktan sonra zerrecikler halinde bulunan insan zürriyetini Hz. Adem´in sulbünden çıkararak ruhlarımıza hitab edip buyurdu ki: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim " Ruhlarımız da "Evet, sen bizim Rabbimizsin. Ancak sana kulluk eder, senden yardım dileriz. Emirlerini sapmadan, saptırmadan yerine getiririz..." dediler. Işte bu konuşmanın olduğu zamana "Kaalû Belâ" denir. Bu konuşma dünyada Hz. Adem yaratıldıktan sonra olmuştur. Ruhların İmânı da o zaman gerçekleşmiştir.

- Bizim önderimiz, örnek alacağımız rehberimiz kimdir

- Bizim önderimiz, örneğimiz, rehberimiz gelmiş ve gelecek bütün insanların en yücesi: Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Efendimizdir.

- Peygamberimiz nerede doğdu

- Mekke´de doğdu.

- Babasının adı nedir

- Abdullah.

- Annesinin adı nedir

- Âmine.

- Süt annesinin adı nedir

- Halime

- Peygamberimiz hangi tarihte doğdu

- 12 Rebiülevvel 571 Pazartesi gecesi Mekke´de doğdu.

- Hangi tarihte nereye hicret etti

- 622´de Medine-i Münevvere´ye hicret etti.

- Medine-i Münevvere´ye gelir gelmez ne yaptı

- İslam devletini kurdu.

- Kaç yaşında peygamberlik geldi.

- 40 yaşında.

- Peygamberlik kaç sene devam etti

- 23 sene devam etti.

- Peygamberimiz kaç yaşında vefat etti

- 63 yaşında Medine´de vefat etti.

- Peygamberimiz nerede yatıyor.

- Medine-i Münevvere´de yatıyor.

- Peygamberimizin kaç çocuğu vardı

- Yedi çocuğu vardı. Bunlardan üçü erkek dördü de kız idi. İbrahim Kâsım, Abdullah, Zeynep, Rükiyye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma.

- Kelime-i Tevhid´i söyleyiniz.

- Lâ ilâhe illallah Muhammedürrasûlüllah. (Allah´tan başka ilâh yoktur. Muhammed (sav) O´nun peygamberidir.)

- Kelime-i Şehâdet´i söyleyiniz.

- Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasûlühü. (Ben şehadet ediyorum ki Allah´tan başka ilâh yoktur; Muhammed (sav) O´nun kulu ve peygamberidir.)

- İslâm nedir

- İslam, Allah´ın son din olarak vahyettiği ilâhi nizamın adıdır. Müslümanın dünyasını İslam ile ayarlamayanlar hiç bir zaman mutlu olamazlar.

- Sahâbe, Muhâcir, Ensâr ve Tabiin kimlere denir

-Sahâbe: Peygamberimizi en az bir defa olsun gözüyle görüp sohbetinde bulunan müslümana denir. Ashab da sahabeler demektir.

Muhâcir: Kafirlerin zulümlerinden, Mekke´den Medine´ye hicret eden müslümanlara denir.

Ensâr: Mekke´den Medine´ye gelen müslümanlara yardım eden Medine´li müslümanlara denir.

Tabiin: Peygamberimizi gören müslümanları gören, müslümanlara denir.

- İslâm´ın temel esasları kaçtır

- İkidir

1) İmânın şartları,

2) İslâmın şartları,

Her müslümanın bilmesi gereken farzlar diye özetlenen bilgiler bu iki esas içinde yer almaktadır. Birkimse İmân´ın ve İslam´ın şartlarını bilirse ve bildiğiyle amel ederse makbul bir müslüman olur.

- İmânın şartlarını söyleyip izah edebilir misiniz

- İmânın şartı altıdır:

1) Allah´a İmân,

2) Meleklere İmân,

3) Kitaplara İmân,

4) Peygamberlere İmân,

5) Ahiret gününe İmân,

6) Kadere İmân.

- İslâm´ın şartlarını söyleyip izah edebilir misiniz

- İslam´ın beş şartı vardır.

1) Kelime-i Şehâdet getirmek,

2) Namaz kılmak,

3) Oruç tutmak,

4) Zekât vermek,

5) Hacca gitmek.

Şimdi bunları sırasıyla özetleyip, ayrı ayrı izah edelim.

İmânın şartları

1. Allah´a İmân:

Aklı başında olan ve ergenlik çağına gelen her insana Allah´a İmân farzdır. Allah, zâtı sıfatlarıyla bilinir. Allah´ın sıfatları zâti ve sübûti olmak üzere ikiye ayrılır. Şöyle özetleyebiliriz:

Zâti sıfatlar 6 tanedir:

1) Vucud: Allah vardır.

2) Kıdem: Varlığının başlangıcı yoktur.

3) Beka: Varlığının sonu yoktur.

4) Vahdâniyet: Allah (cc) bir´dir.

5) Muhalefet´ün lil-Havadis: Yaratılanların hiç birine benzemez.

6) Kıyam Binefsihi: Varlığının kendisinden olması, başkasına muhtaç olmamasıdır.


Sübûti sıfatları 7 tanedir:

1) Hayat: Allah diridir.

2) İlim: Bilendir.

3) Basar: Görendir.

4) Semi: İşitendir.

5) İrâde: Dileyendir.

6) Kelâm: Söyleyendir.

7) Tekvin: Yaratan, öldüren dirilten, rızık veren, nimete erdiren azaba, uğratandır.



2. Meleklere İmân:
Melekler gözle görülmeyen varlıklardır. Nurdan yaratılmışlardır. Peygamberler ve veliler onları görebilirler. Melekler yemezler-içmezler, erkeklik ve dişilikleri de yoktur. Her yerde bulunurlar ve diledikleri şekle girebilirler.

Melekler, günlük hayatımızı ânı anına kaydederler. Hareketlerimizi görünmeyen bir filme; seslerimizi görünmeyen bir şeride tesbit ederler. Böylece, hayat dosyalarımızı âhiret gününde tetkik edilmek üzere hazırlamış ve düzenlemiş olurlar.

Dört büyük melek vardır ve vazifeleri şunlardır:

1) Cebrâil: İlâhi hükümleri peygamberlere ulaştıran melektir.

2) Azrail: Eceli gelenlerin ruhlarını alır.

3) Mikâil: Tabiat hadiseleriyle görevlidir.

4) Isrâfil: Dünya hayatının sonunu ve mahşer halinin başlangıcını ilân etmekle vazifelidir.



3. Kitaplara İmân:
Cenâb-ı Hak (cc), insanları doğru yola iletmek için Cebrâil Aleyhisselam vasıtasıyla Peygamberlere kitaplar göndermiştir. Bu kitaplar:

a) Büyük olanlar,

b) Küçük olanlar, diye ikiye ayrılır.

Küçük olanlara "Suhuf" da denir ki, bunlar yüz sahifedir.

Bu yüz sahife şu Peygamberlere gönderilmiştir:

Âdem Aleyhisselam´a: 10 sahife

Şit Aleyhisselam´a: 50 sahife

İdris Aleyhisselam´a: 30 Sahife

İbrahim Aleyhisselam´a: 10 sahife gönderilmiştir.

Büyük kitaplar da şu peygamberlere gönderilmiştir:

Musa Aleyhisselam´a: Tevrat

Davud Aleyhisselam´a: Zebur.

İsa Aleyhisselam´a: İncil



Hz. Muhammed Mustafa (sav) Efendimiz´e Kur´an-ı Kerim, gönderilmiştir.

Allah´ın göndermiş olduğu bu kitapların hükümleri Kur´an-ı Kerim hariç diğerleri muayyen bir zaman için olmuş, yeni bir kitap gelince önceki kitabın hükmü ortadan kalkmıştır. Bu durum Hz. Adem aleyhisselamdan son peygamber Hz. Muhammed (sav)´e kadar devam etmiştir. Hz. Muhammed (sav) son peygamber olduğu için kitabımız Kur´an-ı Kerim de son kitaptır. O´nun hükmü kıyamete kadar geçerlidir. diğer kitapların hükmü yürürlükten kalkmıştır. Kur´an-ı Kerim Peygamberimize 40 yaşında iken gelmeye başladı. 23 senede tamamlandı. İçinde 114 süre, 6666 ayet vardır. Kur´an´ın bütün ayetlerin ezbere bilene hafız denir.

Kur´an Arapça gönderilmiştir. Arap alfabesiyle yazılır. Kur´an diğer alfabelerle yazılmaz. Türkçe, ingilizce, almanca, fransızca vb. alfabelerle yazılması mümkün değildir. Sizin de elinize baten türk alfabesiyle yazılmış "Yâsin, Tebâreke, Amme" veya Kur´an´ın tamamı geçebilir. Bunları okumak katiyyen günahtır. Kur´an Allah´ın kelamıdır. O´nun yazılışı da okunuşu da vahyedildiği gibi olacaktır.

Kur´an okumak çok kolaydır. Arzu edenler çok kısa zamanda bunu başarabilirler. Kur´an-ı Kerim´in türkçe tercümesi yapılmıştır. Geniş açıklamalı tefsirler de yazılmıştır. Ancak bunların hiçbiri Kur´an yerine geçmez.

Kur´an dünya tarihinde en büyük inkılâbı yapan kitaptır. O´na dil uzatanlar ancak akılsızlardır.


4.Peygamberlere İmân:
Allah (cc) insanlara hakkı ve hakikatı öğretmek, tehvid yoluna iletmek için insanların içinden peygamberler seçmiştir. Bu peygamberlerden bazılarına kitap gönderilmiş, bazılarına gönderilmeyip önceki peygamberlere gelen kitabın esaslarının takip edilmesi emredilmiştir. Kitap gönderilen peygamberlere "Rasul" gönderilmeyenlere "Nebi" denir.

Peygamberlerin kesin sayısını Allah (cc) bilir. Bizim bildiğimiz Kur´an´da ismi geçen 28 peygamber vardır.

Ilk peygamber Hz. Adem (as), son peygamber Hz. Muhammed (sav)´dir. Bu ikisinin arasında sayısını ancak Allah´ın bildiği miktarda peygamberler gelmiştir. Biz bütün peygamberlere İmân ederiz, hak olduğuna inanırız. Son Peygamber Hz. Muhammed (sav)´in ümmetiyiz. Bundan sonra da başka bir peygamber gelmeyecektir.


5. Ahiret gününe İmân:
İmânın beşinci temeli ahiret hayatına inanmaktır. Dünyada gelen herkes ömrü bitince ölür. Toprağa gömülür. Toprak altında geçen zamana kabir hayatı denir.

Dünyanın da ömrü vardır. Dünya ve dünyadakilerin sonu kıyamettir. Kıyamet, her şeyin ölmesidir. Kıyamet, meleklerden Isrâfil (as)´ın "sûr" denilen mahiyetini ancak Allah´ın bildiği bir şeyi yine Allah´ın emriyle üflemesiyle gerçekleşecek. Bu ses ile her şeyin hayatı sona erecek. Aynı melek aynı sesi bir daha duyuracak, kainata baştan beri gelen bütün canlılar dirilecek. Ahiret hayatı da böylece başlayacak. Ahiret hayatının sonu da olmayacak.

Dünya hayatının hesabı ahirette sorulacak. Iyi amel işleyenler cennete girip mükafatlanacak, kötü amel işleyenler cehenneme girip cezalandırılacaktır.


6. Kadere İmân:
Kadere, hayır ve şer´in Allah´tan olduğuna İmân, İmânın altıncı şartıdır.

Cenab-ı Hakk´ın sıfatlarından biri de ilimdir. Işte Rabbi´mizin her şeyi daha önceden takdir edip bilmesine "Kader," O´nun bildiği bu işin zamanı geldiğinde meydana gelmesine "Kazâ" denir.

Gerçek mü´min, bu altı şarta şeksiz, şüphesiz inanmak mecburiyetindedir. Şüphesi olan kâfir olur.

İslâm´ın şartları
1. Kelime-i Şehâdet getirmek:

Kelime-i Şehâdet şudur: "Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasûlühü."

Manası: (Ben şehadet ediyorum ki Allah´tan başka ilâh yoktur; Muhammed (sav) O´nun kulu ve Resûlüdür.)

2. Namaz kılmak:

Namaz nedir Namaz dinin direğidir. Akıllı, buluğa eren her müslüman yapmak

mecburiyetinde olduğu Allah´ın kesin emridir.

3. Oruç tutmak:

Ramazan ayı gelince akıllı, buluğa eren müslümanlara farzdır. Haftanın pazartesi, perşembe günleri, kameri ayların 13, 14 ve 15´inci günleri oruç tutmak Peygamber (sav) Efendimizin sünnetidir.

4. Zekât vermek:

Zekat, zengin müslümanlara farzdır. Fakir müslümanlara farz değildir.

5. Hacca gitmek:

Hacc, zengin müslümanlara farzdır. Fakir müslümanlara farz değildir.


Çocukların ana-babalarına karşı davranışlarına ait başlıca kurallar şunlardır.


1) Ana ve babanın sözlerini dinlemek.

2) Onların emirlerine uygun hareket etmek.

3) Onlar izin vermedikçe oturmamak.

4) Onlar ayağa kalktıkları vakit hemen ayağa kalkmak.

5) Yolda onların önünde yürümemek.

6) Konuşurken, sesi onların sesinden ziyâde yükseltmemek.

7) Onların her hizmetini çabuk görmek.

8) Daima onların rızalarını ve hoşnutluklarını almak.

9) Onlara daima kol kanat açıp, saygı göstermek.

10) Onlara başla, gözle bile olsa, hiddet eseri göstermemek.

11) Rızaları ve emirleri olmadıkça yanlarından ayrılmamak.

12) Yaptığınız iyilikleri başlarına kalkmamak.

13) Onlara surat asmayıp, daima güler yüzlü ve tatlı sözlü olmak.

Ana hakkı

Bir adam annesini sırtına almış, Kâbe´yi tavaf ettiriyordu. Bu adam Kâbe´nin

yakınında oturup da kendisini gören Peygamberimiz (sav)´e yaklaşıp: "Bu sırtımdaki anamdır. Kâbe´yi tavaf ettiriyorum. Nasıl, annemin hakkını ödeyebildim mi diye sordu.

Peygamberimiz (sav): "Hayır, seni karnında taşırken bir nefes almadaki zahmetinin dahi hakkını ödeyemedin" buyurdu.

İşte Çocuklar!

Anamızın bizim üzerimizde bu derece hakkı vardır. Onu kırmamız, itaat etmememiz, emirlerini yerine getirmememiz dünyamızın yıkılmasına sebep olur. Onun için anamızın babamızın kalbini hiçbir zaman incitmemeliyiz. Onlara "öf" bile dememeliyiz.

Namaza Giriş

Namaz nedir Namaz dinin direğidir. Akıllı, buluğa eren her müslümanın yapmak mecburiyetinde olduğu Allah´ın kesin emridir. namazlar farz, vacip, sünnet ve nafile olmak üzere dört grupta toplanır.

Bu namazlar şunlardır:

a) Hergün beş vakit kılınan namaz,

b) Haftada bir Cum´a namazı,

c) Vukûunda kılınan cenaze namazı,

d) Senede iki bayram namazı,

e) Ramazanda kılınan teravih namazı,

f) Nafile namazlar.

Namazın Şartları

Namazdan önce yapılacak işlemlerdir. Tamamı altı tanedir.

1) Hadesten taharet:

Gözle görülmeyen "hades" denilen mânevi pislikten temizlenmektir. Abdesti olmayanın abdest alması, cünüplük halinde de gusletmek veya (su bulunmadığı hallerde) teyemmüm etmek namazın ilk şartıdır. Bu suretle temizlenmenin, dinimizde bazı çeşitleri vardır

a) Abdest, b) Gusül, c) Teyemmüm.

Abdest hususi temizlenme, gusül umumi temizlenme, teyemmüm de, suyun bulunmadığı veya bulunup da kullanmaya imkan ve kudret olmadığı yerde, temiz toprakla yapılan temizliktir.

a) Abdest

Dinin direği namaz olduğu gibi, namazın anahtarı da abdesttir. Maddi ve mânevi bakımdan çok kıymetli bir ibâdet olan abdest hakkında Peygamberimizin çeşitli müjdeleri bulunmaktadır. Bu müjdeleri ihtiva eden hadisi şeriflerden biri:

"Abdest alan, abdestini âdâbına uygun olarak alan, sonra namazını kılan hiçbir kimse yoktur ki; onun kıldığı namazla, diğer namazı arasındaki günâhları affedilmiş olmasın"

Mânevi bakımdan bu kadar kıymetli olan abdest, sahibini kıyâmet gününde de sevindirecektir. Bu dünyada abdest alarak Allah´ın emrini yerine getirenler orada el, yüz ve ayakları nurlu ve pırıl pırıl olarak hesap yerine mizana çağrılacaklardır.

Abdestin farzları

1. Yüzü yıkamak,

2. Elleri dirseklerle birlikte yıkamak,

3. Başın dörte birini ıslak elle meshetmek,

4. Ayakları, topuklarla birlikte yıkamak.


Abdestin sünnetleri

Abdestin Alınışı

Önce kollar dirseklerin yukarısana kadar sıvanır; sonra, "Niyet ettim Allah rızası için abdest almaya" diye niyet edilir ve Besmele okunur. Sağ avuç ile ağıza üç kere ayrı ayrı su alanıp her defasında iyice çalkalanır Alında saç bitiği yerden itibaren kulakların yumaşağına ve çene altına kadar yüzün her tarafı üç kere yıkanır.Eller bileklere kadar üç kere yıkanır. Parmak aralarının yıkanmasına dikkat edelir. Parmaklar da yüzük varsa oynatılıp altının da yıkanması sağlanır.

Sağ avuç ile burna üç kere su çekilir ve sol el ile sümkürülerek burun temizlenir Sağ kol dirseklerle beraber üç kere yıkanır. Yıkarken kolun her tarafı,kuru bir yer kalmayacak şekilde iyice ovulur.

Sol kol dirseklerle beraber üç kere yıkanır. Yıkarken kolun her tarafı kuru bir yer kalmayacak şekilde iyice ovulur.

Eller ıslatılarak ellerin küçük parmağı ile kulağın içi, baş parmağı ile de kulağın arkası meshedilir

Sağ ayak üç kere topuklarla beraber yıkanır. Yıkamaya parmak uçlarından başlanır ve parmak araları iyice temizlenir.

Sağ el yeni bir su ile ıslatıldıktan sonra elin içi ve parmaklar başın üzerine konularak bir kere meshedilir.

Kalan üç parmağın dışı ile boynun arkası meshedilir

Sol ayak üç kere topuklarla beraber yıkanır. Yıkamaya parmak uçlarından başlanır ve parmak araları iyice temizlenir.

Abdest bitince ayakta ve kıbleye karşı "Kelime-i Şehadet" okunur.

Abdesti bozan şeyler

1. Ön ve arkadan dışkı, idrar, yel vb. şeylerin çıkması,

2. Vücudun herhangi bir yerinden kan, irin veya sarı suyun çıkması,

3. Ağızdan gelen kanın, tükürüğe eşit veya daha fazla olması,

4. Ağız dolusu kusmak,

5. Yatarak veya bir yere dayanarak uyumak,

6. Bayılmak,

7. Namaz kılarken başkasını işiteceği kadar gülmek, (Abdest ile birlikte namaz da bozulur),

8. Teyemmüm etmiş kimsenin, abdest alabileceği suyu görmesi,

9. Özür sahibi olanlar için namaz vaktinin çıkması.


Abdestsiz yapılamayan şeyler

1. Namaz kılınamaz

2. Kur´an-ı Kerim ve âyeti kerimelere dokunulamaz,

3. Kâbe tavaf edilemez.

b) Gusûl abdesti

Gusûl, bütün vücudu iğne ucu kadar bir yer bırakmadan yıkamaktır. Buna büyük temizlik veya boy abdesti de denir.

Gusûl abdestinin farzları

1. Ağıza su alıp boğaza kadar bir kere çalkalamak.

2. Buruna su çekmek ve iyice bir kere temizlemek.

3. Bütün vücudu kuru yer kalmayacak şekilde yıkamak.

Gusûl yapılacağı zaman;

- Sol adımı atarak banyoya girilir.

- Kişinin sağı veya solu kıbleye gelecek şekilde oturur.

- Mümkünse peştemal kullanmak daha iyidir.

- Besmele çekerek cünüplükten kurtulmak için niyet ettim, diye niyet edilir.

- Eller üç defa yıkanır.

- Ön ve arka avret yerlerini su ile iyice temizlenir.

- Namaz abdesti gibi abdest alınır. Abdest alırken ağız ve burnu yıkarken titiz hareket etmek iyidir.

- Önce başa, sonra sağ omuza, daha sonra da sol omuza üçer defa su döküp, her defasında bütün vücud güzelce oğuşturulur.

- Bütün vücudun iğne ucu kadar kuru yer kalmamak üzere su ile yıkanır, her su döküşte de vücud ovulur, kulak kıvrımlarına, koltuk altlarına, göbeğin içine suyun ulaşmasına dikkat edilir.

- Sağ adım atarak banyodan çıkılır.

- Elbiseler çabuk olarak giyinerek gusûl abdesti bitirilir.

Gusûl abdesti ile kılınan namaz daha efdal olduğu için iki rekat namaz kılmak iyidir.

Su ile vücut kirlerini giderirken, manen de günah kirlerinin giderilmesini, Rabb´imizden niyaz ederiz.

Gusûl abdesti olmayan kimse neleri yapamaz

Sevgili Çocuklar!

Gusûl abdesti olmayan kimse:

- Kur´an´a veya bir ayete el süremez ve okuyamaz,

- Cami ve mescidlere giremez,

- Kâbe tavaf edemez.

Gusûlsüz halde bunları yapmak haramdır. Yâni, çok günahtır.


c) Teyemmüm

Teyemmüm Ne zaman Alınır

Sevgili Çocuklar!

- Su bulunmadığı,

- Bulunsa da kullanılamadığı zamanlarda abdest veya gusül alması gereken kimse, teyemmüm eder. Teyemmüm, namaz kılmak veya eline Kur´an almak için yapılır.

Teyemmüm nasıl yapılır

Abdestsizlikten temizlenmek niyetiyle teyemmüm için besmele çekilir. Toprağa veya toprak cinsinden bir şeye eller vurulur, ileri geri hareket ettirilir. Eller kaldırılıp hafifçe birbirine vurularak silkelenir. Yüzün tamamı bu iki elle sıvazlanır. Yeniden eller toprağa vurularak, sol el ile sağ elin üzerine ve sağ kol, dirseğe kadar sıvazlanır. Sağ el ile de sol elin üzeri ve sol kol yine dirseğe kadar sıvazlanır. Bu teyemmümle istenilen her ibadet yapılabilir.

2. Necasetten taharet:

Elbisenin, namaz kılınacak yerin ve bedenin temizlenmesidir. Bu temizlik için tuvalet âdabına çok dikkat etmek gerekir.

3. Avret mahallini örtmek:

Erkeklerde diz kapaklarından göbeğe kadar olan kısım avret mahallidir. Erkeklerin rükû ve secdede beli açılırsa namazları bozulur. Namazda avret mahallinin bir rükün boyu açılması namazı bozar.

Kadınlarda el ve yüz müstesna vücudunun tamamı avret mahallidir. Kadınlarda saçın bir kılı dahi gözükse namazları bozulur. Zamanımızda "Namaz örtüsü" diye namaz kılarken kadınların başlarına örttükleri tülbentten; saçlar, kulaklar ve gerdan gözüktüğünden, bu tülbentlerle namaz olmaz. Bileklerden yukarı kollar, aşağıdan bacaklar görüldüğünde namaz olmaz. "Ben kılayım da Allah kabul eder" diyerek şartlarına riayet etmeden kılınan namazların hiçbir faydası yoktur, bu kendi kendini aldatmaktır.

4. Kıbleye dönmek:

Namazda Kâbe´ye (Arabistan´daki, Kâbe´nin olduğu tarafa) yönelmektir.

5. Vakit:

Her namazı vaktinde kılmaktır. Her vakit namaz girdiğinde, müezzinler ezan okur, bizde ezanı aynen tekrar eder ve ezandan sonra ezan duası yaparız. (Ezân ve Ezân duâsı: Kur´an okuma Elif-Ba´sı bölümünde bulunmaktadır.)

6. Niyet: Kılınacak namaza niyet etmektir. (Örneğin: Niyet ettim Allah rızası için, Sabah namazının sünnetini kılmaya, deriz.)

Namazın rükünleri

Namazda yapılacak işlemlerdir. Tamamı altı tanedir.

1. İftitah tekbiri: Namaza "Allahu Ekber" lafzıyla başlamaktır.

2. Kıyam: Namazda ayakta durmaktır. Özürlü olanlar müstesnadır.

3. Kıraat: Namazın her rekatında (kıyamdayken) sûre ve âyet okumaktır.

4. Rükû: Sırt yere paralel olarak eğilmektir.

5. Sücûd: Namazda yedi âzâ ile olur. Iki eller, iki ayaklar, iki dizler, bir de alın ile burun uçlarının aynı anda yere değmesi ile olur. Bunlardan biri secde halinde iken kalkarsa namaz bozulur.

6. Kai´de-i Ahire: Namazın sonunda "Tahiyyat" dualarını okuyacak kadar oturmaktır.

Namazı bozan haller

Namazdayken; konuşmak, birşey yemek veya içmek, kendi işiteceği kadar gülmek, kıbleden göğsünü çevirmek, namaz dışı bir iş yapmaya çalışmak, birine selam vermek veya verilen selâmı almak, herhangi bir sebeble "ah... off.. oh.." demek, öksürüğü yok iken öksürmeye çalışmak-zorlamak, bir şeyi üflemek, birine cevap niyetiyle bir âyet okumak, teyemmümlü iken suyu görmek, sabah namazında iken güneşin doğması, mesh müddetinin namazda iken bitmesi, âyeti manasını bozacak şekilde yanlış okumak, erkekle kadının yan yana namaza durması, namazda ayet veya sureyi yüzünden okumak, namazda avret mahallinin bir rükün boyu açılması, imama uyan kimsenin namazın rükünlerini veya rükünlerinden birini imamdan önce yapması; Bu durumlar namazı bozan hallerdir.

Namaz Kılınışları

Sevgili Çocuklar;

Biz müslüman çocuklar, 7 yaşında iken namaz kılmayı öğrenmeli ve 10 yaşına girdiğimizde hiç bırakmadan namaza devam etmeliyiz. Bu, bize Allahımız´ın ve Peygamberimiz´in emridir. Allah´ın emri olarak kıldığımız namazlara "Farz namazlar" denir. Peygamberimizin emir ve tavsiyesi olan namazlara "Sünnet namazlar" denir. "Vacip namazlar" da bu ikisi arasında bir mertebedir. Allah´a yakınlığın artması için kılınan namazlara "nâfile namaz" denir.

Şimdi sizlere, namaz nasıl kılınır, onu anlatacağız; ama önce namaz kılmadan önce neleri yapacağız kısaca yeniden özetleyelim.

Namaz kılacak kimse, önce abdestini alır. Temiz elbiselerini giyer ve temiz bir yere dikilir. Kadın, el, ayak ve yüzü hariç bütün vücudunu örter. Erkek de örtünmesi gereken (bilhassa göbeğinden diz kapağına kadar) yerleri örter. Kıbleye (Arabistan´daki, Kâbe´nin olduğu tarafa) döner, namaz vakti gelip, ezan da okundu ise (Erkekler de; eğer farz namazsa kaamet getir. Kaamet; Kur´an Okumayı Öğreniyorum bölümünde bulunmaktadır.) İçinden niyet ederek namaza durur. Önde ve karşıda canlı resim, insan ve ateş bulunmamasına dikkat edilir.

Şimdi nasıl namaz kılındığını açıklamaya gayret edelim:

Önce sabah namazının sünnetinden başlayalım:

Ayakların arasında 4 parmak bir açıklık bulunacak şekilde ve dik vaziyette durulur, Allah´ın huzurunda olduğunu unutmayarak, huşu içinde olunmalıdır.


NIYET: Niyet ettim Allah rızası için sabah namazının sünnetini kılmaya denir.

TEKBİR: Eller, kulakların hizasına kaldırılır (Hanımlar; göğüs hizasına kadar kaldırır.) Allahu Ekber diyerek namaza başlanır.

KIYAM: Sağ el sol elin üstünde olmak üzere göbeğin alt hizasında birleştirilir. Kadınlar da yine sağ ellerini sol ellerinin üzerine koyarlar, fakat göğüsleri üzerinde tutarlar. Namaz sırasında çevreyi seyretmemek ve kıyam sırasında secde yerine bakmak efdaldir.

KIRAAT: Tam bu halde iken Sübhaneke duası okunur. Sonra Euzü Besmele ile Fatiha Sûresi okunur, sonunda da âmin denir. Hemen arkasından kısa bir sûre veya bir kaç âyet okunması gerekir.

RÜKÛ: Bunu bitirince: Allahu Ekber diyerek rükûya gidilir. Rükûda; avuç içlerini, parmaklar açık olarak diz kapaklarına yapıştırılır; dizleri ve dirsekleri dik, sırt (yere paralel) bir hizada ve dimdik tutulur. (Hanımlar hafifçe eğilirler.) Tam rükûda iken 3, 5 veya 7 defa Sübhane Rabbiyel Azim denir. Semiallahü limen hamideh diyerek doğrulup ve kollar yanlara bırakılır. Ayakta dik vaziyette durarak Rabbena Lekel Hamd denir. Rükû´da ayak uçlarına bakmak efdaldir.

SECDE: Sonra Allahu Ekber diyerek secde tekbiri alınır; önce eller, sonra da yüz yere konarak secdeye varılır. Secdede alın, burun, eller, diz ve ayaklar yere mutlaka dokundurulur, yüz ellerin arasına alınır. Secde esnasında ayaklar yerden hiç kaldırılmaz ve ayak parmaklarını öne doğru bükerek dik vaziyette yere konulur. Secdede iken 3, 5 veya 7 defa Sübhane Rabbiyel a´lâ denir. Sonra doğrulur, dik vaziyette oturulur. Otururken, sağ ayak dikilir, sol ayak kıvrılarak üzerine oturulur. (Hanımların oturuşu farklıdır; kadınlar otururken sağ ayaklarını yana dikmez, her iki ayağını da sağa yatararak yere otururlar.) Sübhanallah diyecek kadar böyle durduktan sonra tekrar secdeye varılır 3, 5 veya 7 defa Sübhane Rabbiyel a´lâ denir ve Allahu Ekber diyerek ayağa kalkılır. Secde´de burun ucuna bakmak efdaldir.

KIYAM KIRAAT: Fatiha süresini okuduktan sonra âmin denir, kısa bir sûre veya bir kaç âyet okunur. Ancak, okunucak sûreler, önceki rekatta okunanlardan sonraki sûrelerden olmalıdır.

RÜKÛ Allahu Ekber diyerek rükuya varılır. Yine 3, 5 veya 7 defa Sübhane Rabbiyet Azim denir. Semiallahu Limen Hamideh diyerek doğrulur ve kollar yana bırakılır, Rabbane Lekel Hamd denir. Tekrar Allahu Ekber diyerek secdeye gidilir.

SECDE Birbiri arkasına iki defa secde yapılır ve her seferinde 3, 5 veya 7 defa Sübhane Rabbiyel a´lâ dedikten sonra, Allahu Ekber diyerek oturulur.

TEHIYYAT Otururken, erkekler; sağ ayağını diker, sol ayağını kıvırarak üzerine otururlar, hanımlar ise; sağ ayaklarını yana dikmez, her iki yağını da sağa yatırarak yere otururlar. Eller, parmaklar hafifçe yapışık olduğu halde dizlerin üzerine konur. Bu arada Et,Tahiyyatü, Allahümme Salli, Allahümme Barik ve Rabbena duaları okunur. Tahiyyat´da secde yerine bakmak eftaldir.

SELAM Dualar bitirilince, baş sağ tarafa, sağ omuza döndürülerek ve sağ omuz ucuna bakılarak Esselamü aleyküm ve Rahmetullah denir. Sonra sol omuza döndürülerek ve sağ omuz ucuna bakılarak Esselamü Aleyküm ve Rahmletullah diyerek, iki rekat olan sabah namazının sünneti kılınmış olur.

Dört rekat olan sünnet namazlara gelince;

Bunların ilk iki rekatları aynı şekilde, yani sabah namazının sünneti gibi kılınır. Öğle namazının 4 rekatlık ilk sünneti kılınıyorsa, ikinci rekatın sonunda oturunca Ettehiyyatü´yü okuyup Allahu Ekber diyerek hemen ayağa kalkılır, Sübhaneke´yi okumadan Fatiha´yı okumaya başlanır ve aynı şekilde olmak üzere iki rekat daha kılınır, son oturuşta Ettehiyatü´den sonra Allahümme Salli, Allahümme Barik ve Rabbena duaları okunur ve selâm verilir.

İkindi namazının sünneti veya yatsı namazının ilk sünnetini kılarken; İkinci rekatın sonunda oturunca Ettehiyyatü ile birlikte Allahümme Salli, Allahümme Barik duâları da okunur ancak ondan sonra ayağa kalkılır. Ayağa kalkınca da önce Sübhaneke okunur ondan sonra Euzü Besmele ile Fatiha Sûresi okunur. Hemen arkasından kısa bir sûre veya bir kaç âyet okunur.

Farz namazlara gelince;

Sabah namazının farzı, sünneti gibi kılınır. Yalnız farza durmadan önce kaamet getirilir. Bir de niyet ederken, Sabah namazının farzına niyet edilir.

Akşam namazının farzı 3 rekattir. Ilk iki rekatı, iki rekatlı namazlar gibi kılınır, Ettahiyyatü okunup Allahu Ekber diyerek hemen ayağa kalkılır, Sübhaneke okunmadan Besmele ve Fatiha okunur. Başkaca sûre okunmadan rükuya varılır, secdelerin sonunda oturarak, her zamandaki gibi Ettehiyyatü, Allahümme Salli, Allahümme Barik ve Rabbena duaları okunup ve selâm verilir. 4 Rekatlı farzlarda da ikinci rekatın sonunda Ettehiyyatü´yü okuduktan sonra Allahu Ekber denip ayağa kalkılır, sadece Besmele ve Fatiha´yı okumak suretiyle üçüncü ve dördüncü rekatlar bilindiği şekilde tamamlanır. 4 rekatlı farzlarda mühim olan, üçüncü ve dördüncü rekatlarda Besmele ve Fatiha´dan sonra, hiç bir âyet ve sûrenin okunmamasıdır.

Bir de Vitir namazı var;

Vitir namazı yatsı namazının son sünnetinden sonra kılınır ve 3 rekattır. Ilk iki rekatını bitirip Ettehiyyatü´yü okuduktan sonra ayağa kalkınca önce Fatiha sonra bir sûre veya bir kaç âyet okunur eller kulakların hizasına kaldırılarak Allahu Ekber denir, tekbir alıp tekrar bağlanır. Bundan sonra Allahümme Inna Nesteinüke ve Allahümme Iyyake Na´büdü (Kunut Duaları) okunur. Rükû ve secdeleri yaparak namaz tamamlanır.

Cemaatle namaz

Burada şunu da belirtelim: Eğer farz namazları cemaatle kılınacaksa evvela niyet ederken Niyet ettim ....................................... namazının farzını kılmaya, uydum hazır olan imama denir. Bir de cemaatle kılınan namaz boyunca, namazın belli yerlerinde okunan Fatiha sûresi ve bu sûreden sonra okunan âyetler okunmaz. Çünkü Imam Efendi, bunları bizim yerimize de okumaktadır. Biz ancak bunların dışında okunacak ve söylenecek olanları, okur ve söyleriz.

Cemaatle kılınan namazlardan Cuma Namazı:

Cuma namazı sadece erkeklere farz olan ve Cuma günü Öğle namazı vaktinde cemaatle kılınan bir namazdır. Cuma namazı toplam 10 rekattır. Ilk dört rekatı sünnettir ve öğle namazının ilk dört rekatlık sünneti gibi kılınır. Sonra cemaatle iki rekatlık Cuma namazının farzı, sabah namazının farzı gibi kılınır. Daha sonra Cuma namazının dört rekatlık son sünneti kılınır, buda ilk dört rekatlık sünnet gibi kılınır.

Cemaatle kılınan namazlardan Bayram namazı

Bayram namazı toplam 2 rekattır ve cemaatle birlikte kılınır. Sırasıyla; niyet, imamla birlikte tekbir, Sübhâneke duası, yine imamla birlikte üç defa tekbir, her defasında eller yana salınır, sonunda ise eller bağlanır. Imamın Fatiha ve bir sûre okuması dinlenir, daha sonra rükuya gidilir, secde yapılır, kıyam için kalkılır, yine imam Fatiha ve bir sûre okur, tekrar üç defa arka arkaya tekbir getirilir, son tekbirden sonra eller sallanır ve rükûya gidilir, secde yapılır, daha sonra oturarak, et-Tahiyyâtü, Allahümme Salli, Allahümme bârik ve Rabbenâ duaları okunduktan sonra selam verilir.

Cemaatle kılınabilen namazlardan Teravih Namazı

Teravih namazı, ramazan ayının sünneti olan toplam 20 rekat bir namaz olmakla birlikte, cemaatle veya tek başına kılınabilen bir namazdır. Oruç tutamayanlar da bu namazı kılarlar. Teravih namazı yatsı namazı ile vitir namazı arasında, Ramazan ayı süresince hergün kılınır. Teravih namazı, ikişer veya dörder rekâtta bir selâm vermek sûretiyle kılınabilir. Iki rekâtta bir selâm vermek suretiyle kılınırsa bütün rekatlar, sabah namazının sünneti gibi kılınır. Eğer teravih namazı 4 rekatta bir selâm vermek suretiyle kılınırsa, ikindi namazının sünneti gibi kılınır.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Çocuğumuza Dini Sorular
Yazar: RasitTunca - 11-07-2020, 09:17 PM - Forum: islamda Kadın ve Aile ve Evlilik - Yorum Yok

Çocuğumuza Dini Sorular

1. Müslümanmısın
Elhamdülillah Müslümanım.
2. Müslümanım demenin manası nedir
Allah´ı bir bilmek, Kur´an-ı Kerim´i ve Muhammed Aleyhisselam´ı tasdik etmektir.
3. Ne zamandan beri Müslümansın
"Bela" dediğimiz zamandan beri Müslümanım.
4. "Bela" zamanı neye derler
Misak´a derler. Yani Cenab-ı Hakk ruhlarımızı yarattığı vakit bunlara hitaben:
"Elestü birabbiküm" yani (Ben sizin rabbiniz değil miyim ) diye sordu.
Onlar da: "Bela" (Evet Rabbimizsin) dediler. O zamandan beri Müslümanım demektir.
5. Rabbin kimdir
Allah
6. Seni kim yarattı
Allah
7. Sen kimin kulusun
Allah´ın kuluyum.
8. Allah kaçtır diyenlere ne dersin
Allah birdir derim.
9. Allah´ın bir olduğuna delilin nedir
Sure-i İhlas´ın ilk ayeti kerimesidir.
10. Bunun manası nedir
Sen söyleki ey Habibim Allah birdir..
11. Allah´ın varlığına akli delilin nedir
Bu alemin varlığı ve alemdeki nizam ve intizamın devamıdır.
12. Allah´ın zatı hakkında düşünce caiz midir
Caiz değildir. Çünkü akıl Allah´ın zatını anlamaktan acizdir. Allah´ın ancak sıfatı hakkında düşünülür.
13. Nereden geldin, nereye gideceksin
Allah´dan geldim, Allah´a gideceğim
14.Niçin geldin
Allah´a kulluk için
15. İman-ı yeis nedir
Firavun gibi ölürken iman etmektir.
16. Bu iman muteber midir
Değildir.
17. Tevbei yeis nedir
İmanı ve ameli olan kimsenin ölürken günahlarından tevbe etmesidir.
18. Bu tevbe muteber midir
Muteberdir.
19. Dinin hangi dindir
İslam dinidir.
20. Kitabın hangi kitaptır
Kur´an´dır.
21. Kıblen neresidir
Kabe-i Muazzamadır.
22. Kimin zürriyetindensin
Adem Aleyhisselam´ın zürriyetindenim.
23. Kimin milletindensin
İbrahim Aleyhisselam´ın milletindenim.
24. Kimin ümmetindensin
Muhammed Aleyhisselamın.
25. Peygamberimiz nerede doğdu ve şimdi nerede bulunuyor
Mekke´de doğdu. Elli yaşından sonra Medine´ye hicret etti. Şimdi Medine´de "Ravza-i Mütaharra"sındadır.
26. Peygamberimizin kaç adı vardır
Güzel isimleri çoktur. Fakat dördünü bilmek lazımdır. Bunlar: Muhammed, Mustafa, Ahmed, Mahmud.
27. Peygamberimizin en çok kullanılan ismi nedir
Hazret-i Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellem´dir.
28. Peygamberimizin babasının adı nedir
Abdullah´tır.
29. Annesinin adı nedir
Amine´dir.
30. Süt annesinin adı nedir
Şifa Hatun´dur.
31. Dedesinin adı nedir
Abdülmüttaliptir.
32. Peygamberimiz kaç yaşında iken kendisine fiilen peygamberlik geldi
40 yaşında.
33. Fiilen kaç sene peygamberlik yaptı
23 sene peygamberlik yaptı.
34. Peygamberimiz nerede doğdu
Mekke-i Mükerreme´de.
35. Hangi tarihte doğdu
571 tarihinde
36. Hangi tarihte nereye hicret etti
622 tarihinde Medine´ye hicret etti.
37. Fani hayatı hangi yılda kaç yaşında sona erdi
632 yılında, 63 yaşında sona erdi.
38. Peygamberimizin kaç kızı vardı
Dört kızı vardı. 1) Zeynep 2) Rukiyye 3) Ümmü Gülsüm 4) Fatıma (r.a.)´dir.
39. Peygamberimizin kaç oğlu doğdu
Üç oğlu oldu. 1) Kasım 2) Abdullah (Diğer adı (:::)) 3) İbrahim (r.a) hazretleridir.
40. Peygamberimizin mübarek hanımlarını sayarmısın
1) Hazret-i Hadice 2)Hazret-i Sevde 3) Hazret-i Aişe 4) Hz. Hafsa 5) Hz. Zeynep b.Huzeyme 6) Hz. Ümmi Seleme 7) Hz. Zeynep binti Cahş 8) Hz. Cuveyriye 9) Hz. Ümmü Habibe 10) Hz. Safiyye 11) Hz. Meymune 12) Hazreti Mariye, (r.a)
41. Peygamberimizin hanımları bizim neyimiz olur
Onlar bütün müminlerin annesidir.
42. Peygamberimizin ilk hanımı kimdir
Hz.Hatice (r.a.) validemizdir. Efendimizden 15 yaş büyük olup 25 sene beraber hayat sürmüştür.
43. Peygamberimizin son hanımı kimdir
Hz. Aişe (r.a.) validemizdir.
44. Peygamberimizin 53 yaşından sonra evlenmesinin sebep ve hikmetlerinin bazılarını sayarımsınız
Peygamberimiz, kabilelerin İslamiyete bağlanmalarını temin, ayrıca kadınlara ait hükümleri kadınlar vasıtasıyla yaymak, bazılarını sefaletten kurtarmak, bazılarının ise iffet ve namuslarını korumak için onlarla evlenmiştir. Asıl hikmet ve gaye kadınlar vasıtasıyla İslam´ı yaymaktır.
45. Peygamberimizin en son vefat eden eşi kimdir
Hz. Aişe (r.a)´dır.
46. Gelmiş ve gelecek insanların en yücesi kimdir
Peygamberimiz Muhammed Mustafa Sallallahü aleyhi ve sellem´dir.
47. Peygamber Efendimizin kaç torunu vardır
İ ki torunu vardır :1) Hasan 2) Hüseyin (radıyallahü anhuma) hazretleridir.
48. Bunlar kimin çocuklarıdır
Hz. Ali ve Hz. Fatıma (r.a.)´nındır.
49. Allah´ın emrettiği şeylerin en önemlisi nedir
Tevhid´dir.
50. Tevhid nedir
Allah´ı bir bilmek, yalnız ona kulluk etmektir.
51. Allah´ın yasakladığı en büyük günah nedir
Şirk´tir.
52. Şirk nedir
Allah´a ortak koşmak, ondan başka Allah olduğunu söylemek.
53. Peygamber kime denir
Ahkam-i ilahiyeyi insanlara tebliğ içinAllah´ın vazifelendirdiği zata denir.
54. Allah, peygamberleri niçin gönderdi
Şirkten korumak, tevhide çağırmak için
55. Allah tarafından mahlukata gönderilen peygamberlerin sayısı kaçtır
Peygamberimizden yapılan bir rivayete göre yüz yirmi dört bin, bir rivayete göre, iki yüz yirmi dört bin.
56. En büyük peygamberler kaçtır
5 dir. Hz.Muhammed (a.s.), Hz.Nuh (a.s.), Hz.İbrahim (a.s.), Hz.Musa (a.s.) ve Hz. İsa (a.s.) dır.
57. Kur´an-ı Kerim´de ismi geçen peygamberlerin sayısı kaçtır
Yirmisekiz.
58. İsimlerini sayarmısınız
Adem, İdris, Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Lut, İsmail, İshak, Yakup, Yusuf, Eyyup, Şuayp, Musa, Harun, Davud, Süleyman, Yunus, İlyas, Elyesa, Zülkifl, Zekerriyya, Yahya, İsa, Üzeyr, Lokman, Zülkarneyn ve Hazret-i Muhammed Mustafa Salavatullahi ala nebiyyina ve aleyhim ecmaiyn hazeratıdır. Üzeytr, Lokman ve Zülkarneyn (aleyhimüsselam) hazretlerine bazıları velidir, demişlerdir.
59. Peygamberimiz bir millete mi yoksa bütün insanlığa mı gönderildi
Bütün insanlığa gönderildi.
60. Resul nedir
Müstakil bir şeriat getiren veya evvelki peygamberinşeriatına yeni hükümler ilave eden peygamberdir.
61. Nebi nedir
Kendisinden önce veeya zamanındaki resulun şeriatına tabi olan peygamberdir. Her resul aynı zamanda nebidir, fakat her nebi resul değildir.Her resul aynı zamanda nebidir. Fakat her nebi resul değildir. Her ikisine peygamber denir.
62. İlk nebi kimdir
Adam (a.s.) dır.
63. İlk resul kimdir
Nuh (a.s.) dır.
64.İnsanlar öldükten sonra ne olacaklar
Dirilecekler
65. Dirildikten sonra ne olacaklar
Dünyada yaptıklarının mükafatını veya cezasını görecekler.
66. Öldükten sonra dirilmeyi yalanlayan kimse ne olur
Dinden çıkar, kâfir olur.
67. Melek nedir
Allah´ın nurdan yarattığı ve istedikleri şekle girebilen, daima ibadet eden günahsız varlıklardır.
68. Dört büyük melek hangileridir
Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail (A.S.)
69. Meleklerin görevleri nelerdir
Allah´a hamd etmek, O´nu tesbih etmek, O´nu zikr etmek. O, ne emrediyorsa onu yapmaktır.
Bazı meleklerin özel görevleri vardır.
70. Cebrail´in görevi nedir
Peygamberlere vahiy ve kitap getirir.
71. Mikail´in görevi nedir
Tabiat olayları, rızık taksimatıyla görevlidir.
72. İsrafil´in görevi nedir
Kıyamette Sur´a üflemek
73. Azrail´in görevi nedir
Allah´ın emriyle can almak
74. Dört büyük kitap hangileridir ve hangi peygamberlere inmiştir
Tevrat Musa (A.S.), Zebur Davud (A.S.), İncil İsa (A.S.), Kur´an-Kerim Peygamberimiz Muhammed Mustafa Sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretlerine inmiştir.
75. Suhuf ne demektir, kaç tanedir ve kimlere verilmiştir
Cenab-ı Hakk´ın, dört kitaptan başka Cebrail (A.S.) vasıtasıyla bazı peygamberlere gönderdiği sahifelere suhuf denir. Adem (A.S.) 10, Şit (A.S.) 50, İdris (A.S.) 30, İbrahim (A.S.) ise 10 suhuf verilmiştir.
76. Mezhep kaçtır
İkidir.
77. Nelerdir
İtikatta mezhep, amelde mezhep.
78. İtikattaki mezhep imamları kaçtır ve kimlerdir
İkidir. İmam Ebu Mansur Muhammed Matüridi ve İmam Ebü´l Hasani´l Eşari Hazretleridir.
79. Amelde mezhep kaçtır ve nelerdir
Dörttür. Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli mezhepleridir.
80. İtikatta mezhebin nedir
Ehl-i sünnet ve cemaat mezhebidir.
81. Amelde mezhebin nedir
Hanefi mezhebidir.
82. Bizi itikattaki mezhebimizin imamı kimdir
Ebu Mansur Muhammed Matüridi Hazretleridir.
83. Şafii, Maliki ve Hanbeli mezhebine mensup olanların itikatta imamları kimdir
Ebü´l Hasani´l Eşari Hazretleridir.
84. İmam Ebu Muhammed Matüridi nerelidir, ne zaman vefat etmiştir
Semerkand´ın Maturid köyündendir. Türktür. Hicri (333) tarihinde vefat etmiştir.
85. İmam Ebü´l Hasani´l Eşari Hazretleri nerelidir Ne zaman vefat etmiştir
Basra´lı olup Hicri (324) tarihinde vefat etmiştir.
86. Namazın kazaya kalmasının meşru sebepleri kaçtır, sayarmısınız
Üçtür. A) Uyku B) Muharebe esnasında düşmandan hiç fırsat bulamamak C) Unutmak.
87. Kaç tane kandil vardır, nelerdir
Beş tane kandil vardır.
Mevlid Kandili : Peygamberimizin dünyaya geldiği gecedir.
Regaib Kandili : Hz. Amine´nin Peygamberimize hamile olduğunu anladığı gecedir.
Mirac Kandili : Peygamberimizin, ilahi saltanatı seyretmek üzere Allah´ın daveti ve gücü ile bir mucize olarak göklere ve daha nice alemlere seyahat ettiği gecedir.
Berat Kandili : Kur´an-ı Kerim´in levh-i mahfuzdan sema-i dünyaya indirildiği, insanların bir senelik hayat ve rızıklarının gözden geçirildiği, müslümanların af ve lütuflara nail olduğu gecedir.
Kadir Gecesi : Kur´an-ı Kerim´in dünya semasındanPeygamberimize indirilmeye başladığı gecedir.
88. Kabir suali kime sorulmaz
Peygamberlere, çocuklara ve delilere
89. Din nedir
Akıl sahibi insanları kendi istek ve arzularıyla sırf hayır ve saadete ulaştıran, ilahi bir kanundur.
90. İslam nedir
Peygamber Efendimizin tebliğ buyurduğu hükümleri kalb ile tasdik, dil ile ikrar edip, onları bütün hayatında yaşamaktır.


--------------------------------------------------------------------------------


Kaynaklar:
1)Muhtasar İlmihal, Hasan Arıkan
2) Hikmetleriyle Namaz Hocası, Rauf Pehlivan

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Ölüm ve Ahiret Hayatı
Yazar: RasitTunca - 11-07-2020, 09:14 PM - Forum: islamda Kadın ve Aile ve Evlilik - Yorum Yok

Ölüm ve Ahiret Hayatı

Bazı insanlar ölümü, insanın yokoluşu gibi anlarlar. Oysa ölüm, sadece dünya hayatı ile ahiret hayatı arasında bir geçiş, bir kapı gibidir.

Kapının arkasında, yani ahiret hayatımızda, cennette veya cehennemde bir yerde olmamız da Allah´ın, dünyadaki hareketlerimizi beğenmesine veya beğenmemesine bağlıdır.

Ölüm sadece bir sürenin dolmasıdır. Sınavın bittiğini belirten zilin çalması ve çıkış kapısının açılması gibi. Allah herkese dünyada ayrı bir sınav süresi vermiştir. Kiminin süresi 30 yılda, kimininki ise 100 yılda bitebilir. Nasıl sizin dünyadaki sınavınızın başlangıcı olan doğumunuza siz değil Allah karar verdiyse, sürenin bitimine de Allah karar vermiştir. Yani kaç yaşında öleceğinizi yalnızca Allah bilir.

Ölümü nasıl karşılamamız gerekir

Dünyadaki sınavın bitişi demek olan ölüm, iman eden kişiler için bir sevinç vesilesidir. Süresi dolup da sınavdan çıkan ve başarılı olan bir insanın ardından üzülmek çok anlamsız olur. İşte bu şekilde ölen bir insanın ardından üzülmek de aynı şekilde, hatta daha da anlamsızdır. Ölen kişi çok yakın tanıdığımız ve çok sevdiğimiz biri olabilir. Ancak iman eden bir insan ölümün kesin bir ayrılık olmadığını, ölen kişinin sadece dünyadaki imtihanın bittiğini düşünür ve buna göre davranır. Allah´ın isteklerine göre yaşayan Müslümanları Allah´ın ahirette yeniden biraraya getireceğini ve cennetle mükafatlandıracağını bilir. Bu durumda üzülmek bir yana bu kişi için büyük bir sevinç duyar.

Allah bizi dünyadan istediği an çıkartabilir yani dilediği an canımızı alabilir. İnsanın yapması gereken bu süre dolmadan önce elinden geleni yapıp Allah´ın sevgisini kazanmaya çalışmaktır.

Sonuç olarak aklınızdan çıkarmamanız gereken şudur: Ölüm bir son değil, bir geçiş kapısıdır. Sonsuza kadar sürecek olan asıl hayat, ahirettedir. Bizim de her an ahiretteki bu gerçek hayatımıza hazırlık yapmamız gerekir. Hiç sınavdaki insan orada sonsuza kadar yaşayacakmış gibi bir çaba içine girer mi Elbette hayır. Sadece soruları dikkatlice cevaplayıp sınavdan bir an önce çıkmayı düşünür.

İşte dünya hayatında da insan Allah´ın kendisi için hazırladığı imtihanı en iyi şekilde bitirip Allah´ın rızasını ve cenneti kazanmayı istemelidir.

Her insanın dünyadaki en önemli çabası Allah´ı sevmek ve O´nun rızasını kazanmak için çalışmak olmalıdır. Çünkü sonsuz merhamet sahibi olan Rabbimiz Kendisine inanan kullarını sevmekte ve her an korumaktadır. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:

... Doğrusu benim Rabbim, herşeyi gözetleyip-koruyandır." (Hud Suresi, 57)

Ahiret Hayatı

Dünya hayatının geçici kalınan bir yer olduğunu Allah Kuran ayetlerinde bize bildirir ve asıl olanın ahiret yurdu olduğunu haber verir. Dünyada çeşitli olaylarla denenen ve bir gün ölüm ile karşılaşan kişi için ahiret hayatı başlar. Bu, sonu olmayan bir yaşamdır. İnsanın sonsuz hayatı olan ahiret hayatında ruhu yok olmayacaktır. Allah bizim için pek çok nimeti yaratandır. Dünya hayatını da, bize verdiklerine karşılık olarak bizim neler yaptığımızı görmek için yaratmıştır. Allah, hareketlerimizin iyi ya da kötü olmasına göre ahirette de bir ödül olarak cenneti veya bir ceza olarak cehennemi yaratacaktır.

Allah ahirette huzuruna gelecek olanların nasıl karşılık göreceğini Kuran´da şöyle bildirmektedir:

Kim bir iyilikle gelirse, kendisine bunun on katı vardır, kim bir kötülükle gelirse, onun mislinden (eşdeğerinden) başkasıyla cezalandırılmaz ve onlar haksızlığa uğratılmazlar. (Enam Suresi, 160)

Allah insanlara karşı çok merhametlidir. Ödül verirken kat kat, cömertçe vermektedir. Oysa cezayı hak edenler sadece yaptıkları kötülüklerin tam karşılığını görürler. Allah kimseyi haksızlığa uğratmaz. İnsanlar arasında adaletsiz davranışlar olabilir. Suçlu biri dünyada insanları kandırmış ve onları yanıltmış olabilir. Ama suçunun karşılığını Allah ahirette kesinlikle verecektir. Adalet, Allah katında yerini mutlaka bulur. Çünkü Allah herşeyi görür, bilir ve karşılığını ona göre verir.

Cennet ve cehennem

Cennet ve cehennem, insanların ölümlerinden sonraki ahiret hayatlarını geçirecekleri iki farklı yerdir. Bu yerlerle ilgili gerçekleri biz yine en doğru şekilde Kuran´dan öğrenebiliriz.

Kuran´dan öğrendiklerimiz doğrultusunda cenneti tanıtmak için şöyle bir örnek verelim. Çok güzel manzaralı yerlere gitmiş veya filmlerde hayranlık uyandıran mekanlar görmüşsünüzdür. Hiç ayrılmak istemediğiniz yerler ya da bitmesini hiç istemediğiniz yiyecekler olmuştur. Cennet bütün o gördüklerinizden daha güzel, hatta onlarla kıyas edilemeyecek kadar güzel bir yerdir. Cennetteki yiyecekler dünyadaki hiçbir yiyecekle kıyaslanamayacak kadar lezzetli ve güzel görünümlüdür.

Dünyadaki bütün güzellikleri yaratan Allah ayetlerinde, samimi iman eden Müslümanlar için ahirette çok daha güzelini hazırladığını söylemektedir.

Dünyadaki sıkıntılar cennetteki güzellikleri daha iyi anlamamızı sağlar

Dünyada birçok sıkıntı yaşarız. Hasta oluruz, ateşimiz çıkar, kimi zaman bir yerimiz kırılır, çok üşürüz veya sıcaktan bunalırız. Her gün daha birçok sıkıntı verici şey başımıza gelebilir. Midemiz rahatsızlanır, yaşlandıkça cildimiz bozulur, kırışır. Annenizle babanızın gençlik resimlerine bakın ve şu andaki yüzlerini düşünün, aradaki farkı daha iyi anlayacaksınız.

Allah bu gibi eksiklikleri dünya hayatında özellikle böyle yaratmıştır. Bunların hiçbiri cennette yoktur. Dünyadaki eksiklikler düşünüldüğünde cennetin ne kadar büyük bir mükafat olduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Eğer insan ölünce cennete giderse bütün bu sıkıntılardan kurtulur. Dünyada hoşunuza gitmeyen şeyleri tekrar düşünün. Sizi rahatsız eden bu şeylerden tek bir tanesi bile cennette olmayacaktır.

İMAN EDENLER VE SALİH AMELLERDE BULUNANLAR -Kİ BİZ HİÇ KİMSEYE GÜÇ YETİREMEYECEĞİNDEN FAZLASINI YÜKLEMEYİZ- ONLAR DA CENNETİN HALKIDIRLAR. ONDA SONSUZ OLARAK KALACAKLARDIR.
(ARAF SURESİ, 42)


Cennet insanın en fazla zevk alacağı, en çok hoşuna gideceği nimetlerle hazırlanmıştır. Dünyada her insanın yediği içtiği güzel şeylerden çok daha iyisi ve güzeli, en kusursuzu orada hazırdır. Cennette insan bir daha hiç üşümez, hasta olmaz, üzülmez, korkmaz, yaşlanmaz. Etrafında hiç kötü insan olmaz. Çünkü kötüler artık cehennemde, kendi kötülüklerine layık bir yerdedirler. Cennette ise herkes birbiriyle güzel sözlerle konuşur. Küfür etmez, sinirlenip bağırmaz, birbirinin kalbini kırmaz. İlk insan olan Adem Peygamberden bugüne kadar yaşamış olan, Allah´ın, ahlakını beğendiği ve cennete layık gördüğü ne kadar iyi insan varsa artık hepsi orada arkadaştır.

Allah Kuran´da, cennette çok güzel ve büyük köşkler olduğunu, insanların buralarda büyük bir neşe ve mutluluk içinde yaşadığını, insanların her istedikleri şeyin gerçekleştiğini haber vermektedir. Aslında bütün bu anlattıklarımız ve sizin bunları okurken düşündükleriniz cennetteki güzellikleri anlatmak için çok yetersizdir. Bunlar insanın bir an düşündüğünde aklına gelen birkaç güzelliktir oysa cennetteki benzersiz güzellikler hiç bitmez.


İMAN EDİP SALİH AMELLERDE BULUNANLAR; ONLARI, İÇİNDE EBEDİ KALICILAR OLARAK, ALTINDAN IRMAKLAR AKAN CENNETİN YÜKSEK KÖŞKLERİNE MUHAKKAK YERLEŞTİRECEĞİZ. (SALİH) AMELLERDE BULUNANLARIN ECRİ NE GÜZELDİR.
(ANKEBUT SURESİ, 58)


Allah bir ayetinde, insanın isteyeceği herşeyin ve daha fazlasının da cennette verileceğini haber vermiştir. Canınızın isteyebileceği bir şey düşünün ya da gitmek istediğiniz bir yeri. Cennette bütün bu istedikleriniz Allah´ın izniyle bir anda olacaktır. Allah bir ayette cennetten şöyle bahsetmektedir:

… Orada nefislerinizin arzuladığı herşey sizindir ve istediğiniz herşey de sizindir." (Fussilet Suresi, 31)

Kuran´da cennetteki sonsuz güzellikleri anlatan ayetlerden birkaçı şöyledir:

Takva sahiplerine va´dedilen cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır ve orda onlar için meyvelerin her türlüsünden ve Rablerinden bir mağfiret vardır... (Muhammed Suresi, 15)

İman edip salih amellerde bulunanlar; onları, içinde ebedi kalıcılar olarak, altından ırmaklar akan cennetin yüksek köşklerine muhakkak yerleştireceğiz. (Salih) Amellerde bulunanların ecri ne güzeldir. (Ankebut Suresi, 58)


...ORADA NEFİSLERİNİZİN ARZU ETTİĞİ HERŞEY SİZİNDİR VE İSTEDİĞİNİZ HERŞEY DE SİZİNDİR.
(FUSSİLET SURESİ, 31)


Adn cennetleri (onlarındır); oraya girerler, orada altından bileziklerle ve incilerle süslenirler. Ve orada onların elbiseleri ipek(ten)dir. (Fatır Suresi, 33)

Gerçek şu ki, bugün cennet halkı, ´sevinç ve mutluluk dolu´ bir meşguliyet içindedirler. Kendileri ve eşleri, gölgeliklerde, tahtlar üzerinde yaslanmışlardır. Orada taptaze-meyveler onların ve istek duydukları herşey onlarındır. (Yasin Suresi, 55-57)

Yüklü dalları bükülmüş kiraz (ağaçları),

Üstüste dizili meyveleri sarkmış muz ağaçları,

Yayılıp-uzanmış gölgeler,

Durmaksızın akan su(lar);

Ve (daha) birçok meyveler arasında,

Kesilip-eksilmeyen ve yasaklanmayan (meyveler).

Yükseklere-kurulmuş döşekler (sedirler). (Vakıa Suresi, 28-34)

Allah cennete girmeye layık olan insanların sonsuza kadar orada kalacaklarını da ayetlerinde bildirmektedir. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:

İman edenler ve salih amellerde bulunanlar -ki Biz hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz- onlar da cennetin halkıdırlar. Onda sonsuz olarak kalacaklardır. (Araf Suresi, 42)

Cennetteki en büyük nimet ise, elbette Rabbimizin sevgisini kazanmış olmaktır. Bunu bilmek ve hissetmek, insanın yaşayabileceği en büyük sevinç ve huzurdur.

YÜKLÜ DALLARI BÜKÜLMÜŞ KİRAZ (AĞAÇLARI), ÜSTÜSTE DİZİLİ MEYVELERİ SARKMIŞ MUZ AĞAÇLARI, YAYILIP-UZANMIŞ GÖLGELER, DURMAKSIZIN AKAN SU(LAR); VE (DAHA) BİRÇOK MEYVELER ARASINDA, KESİLİP-EKSİLMEYEN VE YASAKLANMAYAN (MEYVELER)...
(VAKIA SURESİ, 28-34)


Cehennemdeki azap sonsuza kadar devam edecektir

Allah´a isyan eden, onu tanımayan insanlar da yaptıkları herşey için bir karşılık göreceklerdir. Dünyada iken Allah´ı tanımadıkları, herşeyi O´nun yarattığını kabul etmedikleri, büyüklük taslayıp Allah´ın emrettiği ibadetleri yapmadıkları ve dünyada adeta isyan çıkardıkları için, ölünce de buna göre karşılık göreceklerdir.

Bazı insanlar bu dünyada birçok suç işlerler. Kimsenin onları görmediği durumlarda, zaman zaman cezasız da kalabilirler. Ama bu insanlar yaptıkları ne kadar gizli olursa olsun Allah´ın onları her an gördüğünün, içlerinden geçeni de bildiğinin farkında değillerdir.

Herkes yaptığı iyi veya kötü şeylerin karşılığını mutlaka alacaktır. Asıl cezayı veya ödülü ahirette Allah verecektir. Allah sonsuz adalet sahibidir ve Kuran ayetlerinde yapılan en küçük bir iyiliğin bile karşılığını kat kat vereceğini müjdelemiştir. İnsanlar pişman olup bağışlanma dilerlerse onları affedeceğini de söylemiştir. Buna rağmen Allah´a iman etmeyen, Kuran´da bildirilen emirleri yerine getirmeyen, sadece dünya hayatında yaşayacağını, sonrasında bir hayat olmadığını düşünen insanları da Allah cehennem ile tehdit etmiştir.

Allah´a isyan eden suçlu ve günahkarların yaptıklarının karşılığıdır cehennem.

Allah bu kişilerin durumunu Kuran´da şöyle açıklamıştır:

Onlar, dinlerini bir eğlence ve oyun (konusu) edinmişlerdi ve dünya hayatı onları aldatmıştı. Onlar, bu günleriyle karşılaşmayı unuttukları ve bizim ayetlerimizi ´yok sayarak tanımadıkları´ gibi, Biz de bugün onları unutacağız. (Araf Suresi, 51)

Cehennemde, dünyada yaşanan sıkıntılardan ve acılardan çok daha fazlası vardır. Pislik, korku, acı ve mutsuzluk dolu bir yerdir cehennem. Oraya giden insanlar, cehennemden çıkmak için Allah´a dua ederler ama artık dua etmekte ve pişman olmakta geç kalmışlardır. Daha önce size Firavun´un geçersiz pişmanlığından söz etmiştik. O da boğulacağı sırada başına gelecekleri anlamıştı. Ama o andaki pişmanlığı fayda etmemişti. İşte Allah insana ölüm anına kadar fırsat verir. Öldükten ve ahirette yaşamaya başladıktan sonra ise pişman olmanın hiçbir anlamı kalmamaktadır.

Cehennemlikler orada yiyecek hiçbir şey bulamazlar. Başlarındaki cehennem bekçilerinden yiyecek istediklerinde onlara darı dikeni, kan ve irin verilir. Su içmek istediklerinde ise kaynar su verilir. Sürekli aşağılanırlar, sürekli derileri yanar, her yerde ateş vardır, dar ve sıkışık yerlerde hapsedilirler. Üstelik bu çok sıkıntılı yaşam sonsuza kadar bitmeyecektir.

Pek çok insan cehennemde belli bir süre kalıp, yaptıklarının cezasını çektikten sonra cennete gideceğine inanır. Ancak bu kişiler sadece kendi kendilerini kandırmaktadır. Çünkü Kuran´daki cehennem ile ilgili ayetlere baktığımızda, cehenneme bir kere giren bir insan için hiçbir kurtuluş yolunun olmadığını görürüz. Allah´a iman etmemesi ve dünyada yaptığı kötülüklere karşılık olarak cehennemi hak eden kişiler burada sonsuza kadar kalacaklardır. Allah bu gerçeği ayetlerinde şöyle haber vermiştir:

"Kapıları kilitlenmiş" bir ateş onların üzerinedir. (Beled Suresi, 20)

Bu, onların: "Ateş bize sayılı günler dışında kesinlikle dokunmayacak" demelerindendir. Onların bu iftiraları, dinleri konusunda kendilerini yanılgıya düşürmüştür. (Al-i İmran Suresi, 24)

Oysa hatalarını, günahlarını fark eden her insanın, hayattayken yaptıklarından pişman olması ve Allah´tan dua ile bağışlanma dilemesi gerekir. Kuran´da Allah bize samimi bir pişmanlık olursa, her türlü günahı affedeceğini bildirmektedir. Bu konuyla ilgili ayet şöyledir:

(Benden onlara) De ki: "Ey kendi aleyhlerinde (kendi zararlarına) olmak üzere ölçüyü taşıran (günah işleyen) kullarım. Allah´ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir." (Zümer Suresi, 53)

Ahirette sonsuz bir pişmanlık yaşamamak ve cehennemin bitmeyecek azabından kurtulmak için, geç olmadan insanın hatalarını görmesi ve Rabbimize tevbe etmesi bu yüzden çok önemlidir.

Bu konuyu yazdır