Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,378

Detaylı İstatistikler

 
Dini-1 Eûzü bi’llâhi’s-semî'il-alîmi mine’ş-şeytâni'r-racîm.
Yazar: RasitTunca - 05-23-2022, 02:37 PM - Forum: Dini Genel Bilgiler - Yorum Yok

Eûzü bi’llâhi’s-semî'il-alîmi mine’ş-şeytâni'r-racîm.

اَعُوذُ بِاللَّهِ السَّمِيعِ الْعَلِيمِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Tesbih ve Tahmidler
Yazar: RasitTunca - 05-23-2022, 02:35 PM - Forum: Dini Genel Bilgiler - Yorum Yok

Tesbih ve Tahmidler

سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظِيمِ

Sübhâne rabbiye'l-azîm

Allahü teâlâ, yüce zâtına hamd edenin hamdini kabul eder ve onu mükâfatlandırır.

سَمِعَ اللَّهُ لِمَنْ حَمِدَهُ

Semiallâhü li-men hamideh

Allahü teâlâ, yüce zâtına hamd edenin hamdini kabul eder ve onu mükâfatlandırır.

(اَللَّهُمَّ) رَبَّنَا (وَ) لَكَ الْحَمْدُ

(Allahümme) Rabbenâ (ve) leke'l-hamd

(Ey Allahım!) Rabbimiz (sensin)! (Ve) Hamd, ancak sanadır.

سُبْحَانَ رَبِّيَ الْأَعْلَى

Sübhâne rabbiye'l-e'lâ

Yüce Rabbim, bütün noksan sıfatlardan, her türlü noksanlıktan münezzehtir, uzaktır.

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Şeytan Nedir Kimdir Şeytan Hakkındaki Bilgiler
Yazar: RasitTunca - 05-23-2022, 02:21 PM - Forum: Dini Genel Bilgiler - Yorum Yok

Şeytan Nedir Kimdir Şeytan Hakkındaki Bilgiler

ŞEYTAN (İBLİS)

Kibir ve gurûru sebebiyle, Allahü teâlânın; "Âdem'e secde ediniz" (Bakara sûresi: 34) emrine isyân edip. O'nun rahmetinden uzaklaştırılan iblisin ve buna tâbi olanların sıfatı.

Şeytan kelimesinin; birine muhâlefet etmek, toprağa girmek, iple bağlamak gibi mânâları vardır ve uzak olmak, uzaklaşmak mânâsına kullanılan "Şe-ta-ne" kelimesinden türemiştir. Bâzıları da ateşten yaratıldığı için "Şâ-ta" kökünden türetildiğini söylemişlerdir.

Birinci şekliyle şeytan kelimesi; âsî, serkeş, itâatsiz, habîs, pek kötü olmak, rahmetten uzaklaştırılmak mânâlarına gelir. İsim olarak da; igfâl edici, ayartıcı, ifsâd edici, yaygaracı, baş belâsı, rahat vermeyen, insanı haktan, rahmetten uzaklaştırıcı mânâlarını ifâde eder. İblise, tabîatı itibariyle insan tabîatından; fâsıklığı ile de her türlü hayır ve iyilikten uzak olduğu için şeytan denilmiştir.

Şeytanın yaratılışı:

Allahü teâlâ; melekleri, insanları ve cinleri kendisine ibâdet etmesi için yarattı. Kur'ân-ı kerîmde, Zâriyât sûresi 56. âyetinde meâlen; "İnsanları ve cinleri ancak beni bilip ibâdet etmeleri için yarattım" buyuruluyor. İnsanlar topraktan, melekler nûrdan, cinler de ateşten yaratılmıştır. Hicr sûresi 27. âyetinde meâlen; "Âdem'den, önce cinlerin babası olan Cân'ı ateşten yarattık" buyurdu. Şeytan da cin tâifesindendir. Asıl adı iblis olan şeytanın bir adı da Azâzil'dir. Cinlerin yaratılması, insanların yaratılmasından çok öncedir. Aralarında uzun devirler geçmiştir. İslâm âlimlerinden Muhyiddîn-i Arabî'nin bildirdiğine, göre, bu zaman dörtbin yıldan az değildir.

Melekler yaratıldıkları zamandan îtibâren ibâdete başladılar. Hiç isyân, itâatsizlik yapmadılar. Cân'ın evlâdları olan cinler, yeryüzüne gönderilince, fitne fesâd çıkardılar. İsyânları sebebiyle zaman zaman Allahü teâlâ tarafından helâk edildiler, isyân ve taşkınlık yapmamaları için, Allahü teâlâ onlara dinler gönderdi. Aralarından en iyileri vâli seçilip vazifelendirildi. Bu vâliler tarafından yeryüzünde fesâd çıkarmamaları, ibâdet ve tâatle meşgûl olmaları için nasîhatler edildi. Cinlere nasîhat etmek üzere vazîfe verilenlerden biri de Azâzil yâni iblis idi.

Allahü teâlâ; "Ben, yeryüzünde bir halîfe yaratacağım" (Bakara sûresi: 30) buyurdu. Bunun üzerine melekler; "Yâ Rabbî! Yeryüzünde fesâd çıkarıp kan dökenleri mi yaratacaksın?" (Bakara sûresi: 30) dediler. Allahü teâlâ bunlara; "Sizin bilmediğinizi ben bilirim" (Bakara sûresi: 30) buyurdu. Melekler bu cevâbı alınca pişman oldular. Çünkü bu sözleri, Allahü teâlânın işine karışmaktan ve O'na isyân etmekten değil, hikmetini anlayamadıklarındandı.

Âdem aleyhisselâmın şekil verilmiş hâli Mekke ile Tâif arasında kırk yıl yattığı sırada, melekler ve iblis (şeytan) onu görmüşlerdi ve ondan korkmuşlardı. Ondan en çok korkan da iblis (şeytan) idi. İblis, Âdem aleyhisselâmın henüz rûh verilmemiş salsâl hâlindeki bedenine dokununca, çınlayarak ses çıkardı. İblis, bedenine girip çıkar ve melekere; "Korkmayınız bunun içi boştur. Eğer ben ona musallat olursam helâk ederim" derdi.

Ahmed bin Hanbel'in (rahmetullahi aleyh) bildirdiği hadîs-i şerîfde buyuruldu ki: "Allahü teâlâ Âdem'in bedenine şekil verip bıraktıktan sonra (henüz rûh verilmeden) iblis, etrâfında dolaşıp ona bakmağa başladı. Onun içini boş görünce; "Bu kendine sâhip olamaz, benim için kolay ele geçirilebilir" dedi."

Âdem aleyhisselâmın bedenine rûh verilmeden önce, melekler Âdem aleyhisselâmın bedenini görüp ondaki uygunluğa, âhenge ve ilâhî san'ata hayran kaldılar. Allahü teâlâ bundan güzel bir şey halk etti mi acaba dediler. İblis, Âdem aleyhisselâmın rûh verilmemiş hâlindeki bedenini görünce meleklere; "Eğer o sizden üstün, fazîletli kılınırsa ne yaparsınız?" dedi. Melekler; "Biz Rabbimizin emrine uyarız" dediler. İblis ise kendi kendine; "Eğer ona hürmet etmem emr olunursa, isyân ederim" dedi.

Ebû Yâ'lâ'nın ve Buhârî'nin Ebû Hüreyre’den (radıyallahü anh) rivâyet ettikleri bir hadîs-i şerîfde şöyle buyuruldu: "Şüphesiz ki Allahü teâlâ Âdem'i topraktan yarattı. Âdem aleyhisselâmı yaratacağı toprağı tîn (çamur) hâline sokup, hame-i mesnûn (balçık çamuru) oluncaya kadar bekletti. Sonra ona şekil verip, salsâlün kelfehhâr (pişmiş kerpiç gibi) oluncaya kadar bekletti. Şeytan, Âdem aleyhisselâmın bedeninin rûh verilmemiş bu hâlini görüp, yanına vardıkça; "Şüphesiz sen, büyük bir iş için yaratıldın" derdi. Sonra, Allahü teâlâ Âdem aleyhisselâmın bedenine rûh verdi. Rûh, önce gözüne ve genizlerine sirayet etti. Genzine sirâyet edince aksırttı. Allahü teâlâ onu rahmetiyle karşılayıp; "Rabbin sana merhamet etsin" buyurdu..."

Allahü teâlâ Âdem aleyhisselâmın bedenine rûh verdikten sonra melekleri ve cinleri haberdâr edip; "Âdem'e secde ediniz" (Bakara sûresi: 34) emrini verdi. Önce Cebrâil aleyhisselâm secde etti. Sonra sıra ile; Mikâil, İsrâfil, Azrâil ve diğer bütün melekler secde ettiler. Secde eden meleklerin her biri, Allahü teâlâ tarafından çeşitli hizmetleri görmekle şereflendirildi. İblis, kibir ve gururundan secde etmedi.

Allahü teâlâ iblise; "Ey mel'ûn! Âdem'e niçin secde etmedin?" buyurunca, iblis dedi ki: "Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten onu ise topraktan yarattın." (A'râf sûresi: 12) "Yâni ateş; latîf, saf ve ışıktır. Elbette topraktan üstündür" diyerek bu bozuk kıyasını ileri sürdü. Böylece Allahü teâlânın emrine isyân etti. Ebedî olarak Cehennemlik oldu.

İblis, Âdem aleyhisselâma secde ediniz emrine uymayınca, Allahü teâlâ; "Hemen in oradan (Cennet’ten). Artık senin Cennet’te kibirlenmen (kendini büyük görmen) gerekmez. Haydi Cennet'ten çık. Çünkü hor, alçak ve bayağı kimselerdensin." (A'râf sûresi: 13) buyurdu. İblis Cennet’ten koğulunca ölüm acısını tatmak istemediğinden veya sonsuz bir hayat yaşamak istediğinden dolayı Allahü teâlâya; "Bana halkın dirilip kaldırılacakları ba's gününe kadar mühlet (ömür) ver" (A'râf sûresi: 13) diyerek dünyâda ve âhırette ölümsüz olmağı istedi. Allahü teâlâ da ona ölümden ve Cehennem azâbından kurtuluş olmadığını bildirip, birinci sûr üflenip bütün canlıların öleceği vakte kadar mühlet verdi. Böylece kıyâmet gününe kadar ömür verilip serbest bırakıldı.

İblis bunun üzerine; "Öyle ise beni azdırmana yemîn ederim ki, insanoğullarını saptırmak için muhakkak senin doğru yoluna oturacağım! Vesvese verip, pusu kuracağım. Sonra da onlara; önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım (musallat olacağım). Sen de onların çoğunu şükredici (kimse) bulmayacaksın" (A'râf sûresi: 14-17) dedi.

Allahü teâlâ buyurdu ki: "Ayblanmış ve rahmetimden koğulmuş olarak oradan (Cennet’ten) çık. Yemîn ederim ki onlardan kim sana uyarsa, Cehennem’i hep sizden dolduracağım." (A'râf sûresi; 18)

Allahü teâlâ Âdem aleyhisselâma; "Ey Âdem! Sen zevcenle birlikte Cennet’te yerleşin ve dilediğiniz nîmetlerden yiyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın ki sonra zâlimlerden (kendilerine yazık etmişlerden) olursunuz" buyurdu. (A'râf sûresi: 19)

İblis, Âdem aleyhisselâmın ve Havvâ vâlidemizin Cennet’te türlü nîmetler içinde bulunmalarından ve kendisinin bu nîmetlerden mahrûm kalmasından dolayı hased etti. "Yazıklar olsun ben bunca zamandır Allah'a ibâdet ettim. Ben daha önce yaratıldığım hâlde beni Cennet’e koymadı" diyerek, Âdem aleyhisselâmın Cennet’ten çıkarılması için hîleler aramaya başladı.

İnsanları günlük hayatlarında dâima rahatsız eden, şeytan tarafından insan kalbine verilen vesvesenin mâhiyeti nedir? Hangi düşünceler vesvesedir, hangileri değildir? Bunları İslâm âlimleri kitaplarında şöyle anlatmışlardır:

Vesvese; kalbe, şeytan ve insanın kendi nefsi tarafından getirilen çeşitli kötü düşünceler demektir. İnsanın kalbine her an çeşitli düşünceler gelmektedir. Bunlara İslâm dîninde hâtıra ismi verilir. İnsanın kalbine gelen hâtıra iyi ve kötü olmak üzere iki çeşittir. İyilerine ilham, kötülerine vesvese denir. İlham: Allahü teâlânın, her insanın kalbinde vazifelendirdiği bir melek tarafından verilir. Vesvese ise, şeytan ve insanın kendi nefsinin kalbinde uyandırdığı, çirkin ve kötü şeylerdir.

Kalbe gelen hâtıranın iyi veya kötülüğünü anlamanın ölçüsü, bunun dînimizin bildirdiği emir ve yasaklara uygun olup olmamasıdır. İslâm dîninin beğendiği şeyler iyidir ve melek tarafından ilham edilmiştir. İslâm dîninin beğenmediği ve yasakladığı şeyler kötüdür. Bunlar şeytan veya nefs tarafından kalbe verilen vesvesedir. Dînini iyi öğrenen bir müslüman, kalbine gelen hâtıranın ilham veya vesvese olduğunu, kendisi anlayabilir. Eğer anlayamaz veya karar veremezse, İslâmiyeti bilen ve tatbik eden hakîkî İslâm âlimlerine sorarak veya onların kitaplarını okuyarak öğrenir.

Vesvese, şeytanın insanlar üzerindeki silâhlarından biridir. İnsanın kalbine her fırsatta kötü düşünceler (vesveseler) getiren şeytanın maksadı, insanı aldatıp dünyâ ve âhıret zararlarına sürüklemektir. İnsan, şeytanın bir vesvesesine uymazsa, şeytan bunu bırakıp başka vesvese vermeye başlar ve çok çeşitli hîlelere başvurur. Kötülüğü belli bir şeyi yaptıramazsa ve insan hep iyiliğe gidiyorsa, iyiliği daha az olanları yaptırmaya çalışır. Bir kötülüğe sürükleyebilmek için küçük iyilikler ve hayır yapmaya teşvik eder. Şeytanın vesvesesi aslında zayıftır. Din bilgisi tam ve doğru olup, bunlara uyan insanları aldatması çok güçtür. Şeytan, vesvese verip insanları kötülüğe teşvik ederken, insanların bâzı zaaflarından faydalanır. İnsanların şeytan tarafından istismar edilen en büyük zaaflarından biri aceleci olmalarıdır. Bunun için Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); "Acele etmek şeytandandır. Beş şey bundan müstesnadır: Kızını evlendirmek, borcunu ödemek, cenâze hizmetlerini çabuk yapmak, misâfiri doyurmak, günah işleyince hemen tevbe etmek" buyurdu.

Allahü teâlâ, herkesin kalbine bir melek vazifelendirmiştir. Bu melek, insana iyi düşünceler ilham eder. Şeytan da, insanın kalbine kötü düşünceler, vesveseler getirir. Helâl yiyen kimse, ilham ile vesveseyi birbirinden ayırır. Haram yiyenler ayıramaz.

İlham olunan hayır, Allah korkusu ile, yavaş yavaş yapılır ve sonu düşünülür. Bir hadîs-i şerîfde; "Melekden gelen ilham, İslâmiyete uygun olur. Şeytandan gelen vesvese, İslâmiyetten ayrılmaya sebep olur." buyuruldu. İnsan ilham olunan şeyleri yapmalı. Vesveseyi yapmamak için cihâd edip gayret göstermelidir. Nefse uyan kimse, vesveselere tâbi olurken; nefsin hevâsına uymayanın, ilhama uyması kolay olur. Bir hadîs-i şerîfde; "Şeytan, kalbe vesvese verir. Allah'ın ismi söylenince kaçar. Söylenmezse vesveselerine devam eder." buyuruldu. Şeytanın insan kalbine vesvese verme yolları çoktur. Birincisi; "Allah'ın senin ibâdetine ihtiyâcı yoktur" der. Buna karşı; "Amel-i sâlihin faydası, bunu yapanadır" âyet-i kerîmesini hatırlamalıdır.

Şeytanın ikinci vesvesesi; Allah rahîmdir, kerîmdir, seni de affeder, Cennet’e kor" der. Buna karşı; "Allah'ın kerîm olması, seni aldatmasın" ve "Cennet’e kullarımızdan müttekî olanları vâris kılarız" âyet-i kerîmelerini hatırlamalıdır.

Üçüncü vesvesesi; "Senin ibâdetlerin hep kusurludur. Riyâ karışıktır. Böyle ibâdetlerle müttekî olamazsın. Allahü teâlâ; "Allah, yalnız müttekîlerin ibâdetlerini kabûl eder" buyuruyor. Senin ibâdetlerin kabûl olmaz. Boşuna uğraşıyorsun. Boş yere, sopa yiyen hayvan gibi, eziyet çekiyorsun" der. Buna karşılık; "Ben, Allah'ın azâbından kurtulmak ve emrine uymak için ibâdet ediyorum. Benim vazifem, emri yerine getirmektir. Kabûl olup olmayacağı, O'nun bileceği şeydir. Şartlarına uygun olan ve farzları yapılan ibâdetin sahih olması muhakkakdır" demelidir. Farzları terk etmek büyük günahdır. Bu günahlardan kurtulmak için ibâdetleri zamanında yapmak lâzımdır. İbâdet yapmadan Cennet’e girmek için duâ etmek günahdır. Hadîs-i şerîfde; "Aklı olan kimse, nefsine uymaz ve ibâdet yapar. Ahmak olan, nefsine uyar, sonra Allah'ın rahmetini bekler" buyuruldu. Âhıret için lâzım olan şeyleri, bu fâni dünyâda hazırlamak lâzımdır.

Şeytanın vesveselerinden dördüncüsü; "Şimdi dünyâyı kazanmak için çalış da, rahata kavuş, o zaman, rahat rahat, huzûr içinde ibâdet edersin" diyerek ibâdet yapmaya mâni olmasıdır. Buna cevap olarak; "Ecel benim elimde değildir. Herkesin ömrünü Allahü teâlâ ezelde takdir etmiştir. Belki yakında ölürüm. İbâdet vazifelerini vaktinde yapmalıyım" demelidir. Hadîs-i şerîfde; "Helekel-müsevvifûn" yâni; "Bugünkü vazifelerini yarına bırakanlar zarar ettiler" buyurulmuştur.

Şeytanın vesveselerinden beşincisi; ibâdetleri terk ettiremeyince: "Çabuk kıl, vaktini kaçırma" diyerek şartlarını, farzlarını tamam yaptırmamak ister. Buna karşılık; "Farzlar çok azdır. Bunları, yavaş yavaş ve şartlarına uygun olarak yapmak lâzımdır. Farz olmayanları da, şartlarına uygun olarak az yapmak, şartları noksan olarak çok yapmaktan iyidir" demelidir.

Altıncı vesvese olarak; riyâyı tavsiye eder. "Herkes görsün de, beğensin" der. Buna cevap olarak; "Kendine fayda ve zarar vermek, kimsenin elinde değildir. Başkalarına ise, hiç veremezler. Böyle olan kimselerden bir şey beklemek abes olur, bâtıl olur. Fayda ve zarar veren ancak Allahü teâlâdır. Yalnız O'nun görmesi, bana yetişir" demelidir.

Yedinci vesvese olarak; ibâdetlere mâni olamıyacagını anlayınca, insana ucb yâni ibâdetlerini beğenmek vesvesesi verir. "Senin gibi akıllı, uyanık kimse var mı? Bu zamanda, herkes gaflet uykusunda iken, sen ibâdet yapıyorsun" der. Buna karşılık; "Bu akıl ve intibâh (uyanıklık) benden değildir. Rabbimin ihsânıdır. O'nun ihsânı olmasa, ibâdet yapamam" demelidir.

Sekizinci vesvese olarak; "İbâdetlerini gizli yap, Allahü teâlâ, senin sevgini ve şerefini insanların kalbine yerleştirir" diyerek gizli riyâya düşürmek ister. Buna karşılık; "Ben Allah'ın kuluyum. O, benim sâhibimdir. İbâdetimi isterse beğenir, isterse reddeder. İnsanlara bildirip, bildirmemesine karışmam" demelidir.

Dokuzuncu vesvese olarak da; "İbâdet yapmaya ne lüzum var? İnsanların saîd ve şakî olacakları ezelde takdir edilmiştir. Saîd olan, ibâdeti terk edince, affedilir, Cennet’e gider. Ezelde şakî olan, ne kadar ibâdet yaparsa yapsın, faydası olmaz, muhakkak Cehennem’e gider. O hâlde kendini boşuna yorma! Rahatına bak" der. Buna cevap olarak; "Ben kulum, kulun vazifesi, sâhibinin emrini yapmaktır" demelidir. Buna karşılık; "Emri yapmayınca, azâb korkusu olursa, emri yapmak lâzım olur. Ezelde saîd olan için bu korku yoktur" derse, buna cevap olarak da; "Rabbim herşeyi bilir ve dilediğini yapar. Dilediğine hayr, dilediğine şer verir. Kimsede, O'na suâl sormak hakkı yoktur" demelidir. İblis, Îsâ aleyhisselâma görünerek; "Ezelde Allahü teâlânın takdir ettikleri hâsıl olur" diyorsun, öyle mi?" dedi. "Evet, öyledir" buyurdu, "Öyle ise, kendini şu dağın tepesinden aşağı at. Eğer ezelde selâmetin takdir edilmiş ise, sana bir şey olmaz" dedi. Cevâbında; "Ey mel'ûn! Allah, kullarını imtihân eder. Kulun, sâhibini imtihân etmeğe hakkı yoktur" buyurdu. Şeytanın bu vesvesesine karşı, ibâdet yapmak faydalıdır. Çünkü; "Ezelde saîd isem, sevâbların artması, derecelerin yükselmesi için ibâdetleri yapmak lâzımdır. Şakî isem, ibâdet yapmamak azâbından kurtulmak için, ibâdet yapacağım" demelidir. İbâdet yapmanın bana hiç bir zararı da olmaz. Çünkü, Allahü teâlâ hâkimdir. İbâdet yapanlara azâb etmesi, O'nun hikmetine yakışmaz. Aklı olan kimse faydalı olanı yapar, faydasızı terk eder. Ezelde şakî isem, Rabbime itâat etmiş olarak Cehennem’e girmeği, âsî olarak girmeğe tercih ederim. Bundan başka, Allahü teâlâ, ibâdet edenleri Cennet’e sokacağını, ibâdet etmeyenlere Cehennem’de azâb yapacağını vâd etmiştir. Allahü teâlâ vâdinde sâdıktır. Vâdinden dönmeyeceği, söz birliği ile bildirilmiştir.

Âdet-i ilâhiyyesi icâbı, Allahü teâlâ her şeyi sebep ile yaratmaktadır. Ancak mûcize ve kerâmet olarak âdetini bozmaktadır. İbâdetleri, Cennet’e girmeye sebep kıldığını yâni Cennet nîmetlerini ibâdetlere karşılık olarak yarattığını bildirmiştir. Hadîs-i şerîfde; "Hiç kimse Cennet'e, ibâdeti sebebi ile girmez" buyuruldu. Karşılık başka, sebep olmak başkadır.

Kızmak ve gadablanmak da şeytanın vesvesesindendir. Hadîs-i şerîfde; "Gadab, şeytanın vesvesesinden hâsıl olur. Şeytan, ateşten yaratılmıştır. Ateş, su ile söndürülür. Gadaba gelince, abdest alınız." buyuruldu. Bunun için, gabada gelince, e'ûzü'yü okumalıdır. İnsan, gabada gelince, aklı örtülür ve İslâmiyetin dışına çıkar. Gadaba gelen kimse, ayakta ise oturmalıdır. Hadîs-i şerîfde; "Gadaba gelen kimse, ayakta ise otursun. Gadabı devam ederse, yan yatsın!" buyuruldu. Ayakta olanın intikâm alması daha kolaydır. Oturunca, azalır. Yatınca, daha azalır. Gadab, kibirden doğar. Yatmak, kibrin azalmasına sebep olur. Gadab edince; "Allahûmmagfirlî-zenbî ve ezhib gayza kalbi ve ecirnî mineşşeytân" okumak, hadîs-i şerîfde emrolundu. Mânâsı; "Yâ Rabbî! Günahımı affeyle. Beni kalbimdeki gadabdan ve şeytanın vesvesesinden kurtar" demektir. Gadaba sebep olan, insana yumuşak davranamayan kimsenin yanından ayrılmalı, onunla buluşmamalıdır.

İnsanın nefsi de kalbine kötü düşünceler getirir. Bu düşünce ve arzulara hevâ denir. Meleğin kalbe getirdiği ilham ile şeytanın vesvesesi devamlı olmaz. Nefsin hevâsı ise devamlıdır ve gittikçe artar. Vesvese, duâ ederek, dînin emirlerini yerine getirerek azalıp yok olur. Hevâ ise nefsin isteklerine karşı çıkıp mücâdele etmekle azalıp yok olur. Hevâ-yı nefs, insana saldıran azgın kaplana benzer, onun kötü arzuları öldürülmedikçe, zararından kurtulmak güçdür.

İslâmiyete uymak nefse zor geldiğinden, dînin emirlerini tutup şartlarını gözetmek, hevânın yok olmasına sebeb olur. Kalbe gelen hâtıra, nefse acı gelirse hayr; tatlı gelip hemen yapmayı isterse, şer (kötü) olduğu anlaşılır. Nitekim hadîs-i şerîfde; "Elini göğsüne koy! Helâl şeyde kalb sâkîn olur. Haram şeyde çarpıntı olur. Şüpheye düşersen yapma!..." buyuruldu. İnsan ilham olunan şeyleri yapıp, vesveseyi yapmamak için uğraştığı zaman dünyâda ve âhırette rahat eder. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); "Melekten gelen ilham, İslâmiyete uygun olur. Şeytandan gelen vesvese, İslâmiyetten ayrılmağa sebep olur" ve "Şeytan kalbe vesvese verir. Allah'ın ismi söylenince kaçar. Söylenmezse, vesveselerine devam eder" buyurdu.

Şeytanın değişik sûretlere girerek insanlara vesvese ve zarar vermesi:

Şeytan ilk insandan beri âdemoğullarını yeryüzünde de rahat bırakmamakta, çeşitli sûret ve şekillere girerek onlara vesvese vermekte ve kötülüklere teşvik etmektedir. Şeytan, sâdece sevgili Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) sûretine giremez. Sahîh-i Buhârî ve Müslim'de zikredilen, Ebû Hüreyre'den (radıyallahü anh) rivâyet edilen hadîs-i şerîfde, Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Her kim beni rüyâda görürse uyanık hâlinde görmüş gibidir. Şeytan benim sûretime giremez." Ebû Katâde (radıyallahü anh) Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu anlattı: "Her kim beni rüyâda görürse, gerçekten görmüş demektir." Şeytan, bâzan bir ihtiyar şeklinde, bâzan da başka sûretlerde insanların gözüne görünebilir. Âdem aleyhisselâm ve Havvâ vâlidemiz yeryüzüne indikten sonra, evlâdlarına, değişik sûretlerde görünerek vesvese vermiş ve onları hak yoldan uzaklaştırmağa çalışmıştır. Şeytan, Kâbîl'e kardeşi Hâbîl'i öldürmesi için vesvese verdi. Kâbîl öldürmenin nasıl olduğunu bilemediğinden şeytan, insan kılığında karşısına çıktı. Bir kuş tutup, taşın üstüne koyarak başka bir taşla başına vurmak sûretiyle; Kâbîl'e, kardeşi Hâbîl'i nasıl öldüreceğini gösterdi. Kâbîl de kardeşini aynı şekilde öldürdü.

Şeytanın hîleleri:

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmin A'râf sûresi 27. âyetinde meâlen; "Ey âdemoguları! Şeytan, ana ve babanızı fenâ yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak nasıl Cennet’ten çıkardıysa, sakın size de bir belâ yapmasın. Çünkü, şeytan ve kabîlesi sizi, kendilerini göremiyeceğiniz yerlerden görürler. Biz, şeytanları, îmân etmiyeceklere dostlar yaptık" buyurarak insanların şeytanın hîle ve şerrinden sakınmalarını emrediyor. Yine Kur'ân-ı kerîmin birçok yerinde, şeytanın insanların açık bir düşmanı olduğunu haber veriyor.

Peygamber efendimiz de (sallallahü aleyhi ve sellem) hadîs-i şerîfde; "Şeytan dedi ki: "Yâ Rabbî! İzzetin hakkı için canı çıkıncaya kadar onları (insanları) aldatacağım, doğru yoldan saptıracağım." Allahü teâlâ da buyurdu ki: "İzzetim ve celâlim hakkı için istiğfâr ettikçe ben de onları affedeceğim" ve "Şeytan, âdemoğlunun damarında kan dolaşır gibi dolaşır, peşini bırakmaz" ve; "Şeytan, hortumunu, âdemoğlunun kalbinin üstüne koymuştur. O kimse Allah'ı zikr ederse (anarsa) hortumu kalkar, unutursa kalbi hortumun içine girer" buyurarak şeytanın hîlelerini bildiriyor ve ondan sakınmamızı tavsiye buyuruyor.

Mu'az bin Cebel (radıyallahü anh) Abdullah ibni Abbâs’dan naklederek rivâyet etti. Abdullah bin Abbâs buyurdu ki: Bir gün Ensârdan birinin evinde Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte bulunuyorduk. "Ey ev sâhibi! İçeridekiler! İçeri girmem için bana izin verir misiniz, görülecek işim var" diye bir ses duyduk. Bunun üzerine herkes Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yüzüne baktılar. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); "Bu seslenen kimdir bilir misiniz?" buyurdu. Biz: "Allah ve resûlü daha iyi bilir" dedik. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); "O mel'un, iblistir (şeytandır). Allah'ın lâneti üzerine olsun" buyurunca, Hazret-i Ömer; "Yâ Resûlallah! İzin veriniz onu öldüreyim" dedi. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); "Dur yâ Ömer! Bilmiyor musun ki ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir. Öldürmeyi bırak" buyurdu. Sonra; "Kapıyı ona açın gelsin. O, buraya gelmek için izin almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz" buyurdu. Kapıyı ona açtılar. İçeri; gözü şaşı, köse, çenesinde altı veya yedi kıl sallanan, gözleri yukarı doğru açılmış, kafası bir fil kafası gibi, dudakları manda dudağına benzeyen bir ihtiyar kılığında girdi. Sonra; "Selâm sana yâ Muhammed! Selâm size ey cemâat-i müslimîn" diye selâm verdi. Sevgili Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); "Selâm Allah’ındır yâ laîn! Bir iş için geldiğini duydum. Nedir o iş?" diye cevap verdi. Şeytan; "Benim buraya gelişim kendi arzumla değildir. Mecbur kaldığım için geldim" dedi. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); "Nedir o mecbûriyet?" diye sordular. Şeytan; "İzzet sâhibi olan Allah'ın katından bana bir melek geldi dedi ki: "Allahü teâlâ sana emrediyor. Zelîl bir hâlde tevâzû ile habîbim Muhammed'in huzûruna gideceksin. Âdemoğullarını nasıl aldattığını, O'na bir bir anlatacaksın. Sonra O, sana ne sorarsa, doğrusunu söyleyeceksin. Söylediklerine bir yalan katarak doğruyu söylemezsen, seni kül ederim. Düşmanlarının önünde seni rüsvâ ederim" buyurdu. Yâ Muhammed! İşte sana bunun için geldim. İstediğini bana sor. Şâyet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem, düşmanlarım benimle eğlenecek. Muhakkak olan şudur ki, düşmanlarımın eğlencesi olmaktan bana daha ağır ve zor gelen bir şey yoktur" dedi.

Bundan sonra Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Mâdem ki sözlerinde doğru olacaksın, o hâlde bana anlat: Halk arasında en çok sevmediğin kimdir?" İblis laîninin cevâbı biraz gecikti. Zirâ Resûlullah'ın şahsı ile alâkalı idi. Bu konuşmaları hepimiz merâkla ve sabırla dinliyorduk. Çünkü bu konuşma, ümmet-i Muhammed'in geleceği ile alâkalı idi. Belki de böyle bir hâdiseye bir daha rastlayamayacak, düşmanımızın tavrını tesbitte güçlük çekecektik. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) sorusunu tekrarladılar: "Mâdem ki yalan söylemeyeceksin, o hâlde bana anlat. En çok sevmediğin kimdir?" Şeytan; "Sensin yâ Muhammed! Allah'ın yarattıkları arasında senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra, senin gibi kim olabilir ki?" diye cevap verdi. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) tekrar sordular: "Benden sonra en çok kimlere buğz edip sevmezsin?" Şeytan; "Allah'ın emir ve yasaklarına uyan, haramlardan kaçınan, varlığını Allah yoluna veren bir gence buğz edip, onu sevmem" dedi, Bundan sonraki konuşmalar soru-cevap şeklinde şöyle devam etti: Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Sonra kimi sevmezsin?" "Dîn-i İslâm'a hizmette sabırlı olup, şüpheli işlerden sakınan âlimi."; "Sonra" "İhtiyâcını hiç kimseye söylemeyen ve hâlinden şikâyet etmeyen sabırlı fakiri." "Peki, bu fakirin sabırlı olduğunu nereden bilirsin?" "Ey Muhammed! İhtiyâcını kendi gibi birisine açmaz. Her kim ihtiyâcını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah onu sabredenlerden saymaz. Sabreden kimse böyle olmaz. Dolayısıyla onun sabrını, hâlinden, tavrından ve şikâyet etmeyişinden anlarım." "Sonra kimi?" "Şükreden zengini." "Peki o zenginin şükreden olduğunu nasıl anlarsın?" "Aldığını helâl yoldan kazanıyor ve hayırlı olan yere harcediyorsa, bilirim ki o şükreden bir zengindir."

Peygamber efendimiz mevzûu değiştirerek buyurdu ki: "Peki ümmetim namaza kalkınca senin hâlin nice olur?" "Yâ Muhammed! Beni bir sıtma tutar, titrerim." "Neden böyle oluyorsun ey laîn?" "Çünkü, bir kul Allah için secde ederse, bir derece yükselir"; "Peki ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun?" "Onlar iftar edinceye kadar bağlanırım." "Ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun?" "O zaman çıldırırım"; "Ya Kur'ân-ı kerîm okudukları zaman nasıl olursun?" "O zaman da tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm." "Ya sadaka verdikleri zaman hâlin nasıl olur?" "İşte o zaman hâlim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, testereyi eline alıp beni ikiye böler." Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); "Neden böyle testere ile ikiye biçilirsin yâ Ebâ Mürre?" diye sebebini sordular. Bunun üzerine şeytan; "Anlatayım. Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Bunlar: 1- Allah, sadaka verenin malına bereket ihsân eder. 2- O sadaka; vereni, insanlara sevdirir. 3- Allahü teâlâ, onun verdiği sadakayı Cehennemle arasında bir perde yapar. 4- Allahü teâlâ; belâyı, sıkıntıyı ve günahları ondan def eder."

Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Eshâb-ı kirâm hakkında da bâzı sorular sordu: "Ebû Bekr için ne dersin?" Şeytan dedi ki: "O, bana câhiliyet devrinde dahî itâat etmedi, İslâm'a girdikten sonra bana nasıl itâat eder?" "Peki ya Ömer bin Hattâb için ne dersin?" İblis dedi ki; "Allah'a yemîn ederim ki, onu her gördüğüm yerden kaçtım." "Peki, Osman bin Affân için ne dersin?" İblis dedi ki: "Ondan çok utanırım. Allahü teâlânın melekleri ondan nasıl utanırlarsa, ben de öyle utanırım." "Peki, Ali bin Ebî Tâlib için ne dersin?" "Onun elinden bir kurtulabilsem, benim yakamı bıraksa da kendi başıma bir kalabilsem. Fakat o beni hiç bırakmaz."

Bundan sonra Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Ümmetime saâdet ihsân eden, seni de tâ belli bir zamana kadar şakî kılan Allah'a hamdolsun." Bu sözleri işiten laîn şeytan şöyle dedi; "Heyhat! Ümmetinin saâdeti nerede? Ben, o belli vakte kadar diri kaldıkça, sen, ümmetin için kendini nasıl rahat hissedersin. Ben, onların damarlarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar, benim bu hâlimi göremez ve bilemezler. Beni yaratan ve kıyâmet kopuncaya kadar bana hayat veren Allah'a yemîn ederim ki, onların hepsini azdırırım. Câhillerini ve âlimlerini, ümmîlerinî ve okumuşlarını, fâcirlerini ve âbidlerini, hâsılı bunların hiç biri elimden kurtulamaz. Ancak Allah'ın ihlâslı olan hâlis kullarını azdıramam." Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Sana göre ihlâs sâhibi olan muhlis kullar kimlerdir?" İblis dedi ki: "Yâ Muhammed! Bir kimse parasının, malının ve mülkünün sevgisini kalbine koymuşsa, o ihlâs sâhibi değildir. Para ve mal sevgisini kalbine koymamışsa, övülmekten ve medhedilmekten hoşlanmıyorsa, bilirim ki o ihlâs sâhibidir. Hemen onu bırakıp kaçarım. Bir kimse, malı ve övülmeyi sevdiği, kalbi de dünyâ arzularına bağlı kaldığı müddetçe, bana en çok itâat edenler arasına girmiştir. Bildiğiniz gibi mal sevgisi, büyük günahların en büyüğüdür. Ayrıca baş olma sevgisi de büyük günahların arasındadır.

Yâ Muhammed! Bilmez misin ki, benim yetmişbin çocuğum var. Bunların herbirinin vazifesi başkadır. Ayrıca her birine yetmişbin şeytan yardımcıdır. Bunların bir kısmını, âlimlerin yoldan çıkması için vazifelendirdim. Bir kısmını gençlere yolladım. Bâzılarını ihtiyâr kadınlara musallat ettim. Gençlerle aramızda hiçbir anlaşmazlık yoktur. Onlarla çok iyi geçiniriz. Çocuklar ise bizimkilerle istedikleri gibi oynarlar. Çocuklarımın bir kısmını âbidlerin, bir kısmını da zâhidlerin peşine gönderdim. Onlar, bunların yanına girer, hâlden hâle sokarlar. Bir tepeden diğerine dolaştırıp dururlar. O hâle gelirler ki, sebeplerden herhangi birine sövmeye başlarlar. İşte böylece onları ihlâssız hâle getiririm. Artık yaptıkları ibâdeti ihlâssız yaparlar da farkında bile olmazlar. Bilmez misin yâ Muhammed? Râhib Bersisa, Allah'a tam yetmiş yıl ihlâs ile ibâdet etti. Ona öyle ihsânlarda bulunuldu ki, her duâ ettiği hasta, onun duâsı bereketiyle şifâ buluyordu. Onun peşine takıldım, hiç bırakmadım. Zina etti, adam öldürdü ve en sonunda da küfre girip, kâfir oldu."

İblis, bundan sonra kötü huylar üzerinde durarak, bunların herbirinden nasıl istifâde ettiğini anlattı.

"Yâ Muhammed! Bilirsin ki, yalan bendendir ve ilk yalan söyleyen de benim. Kim yalan söylerse, o benim dostumdur. Kim yalan yere yemîn ederse, o da benim sevgilimdir. Âdem'e ve Havvâ'ya yalan yere Allah adına yemîn edip, dedim ki: "Muhakak ben size nasîhat ediyorum." Bunu yaparım, çünkü yalan yere yemîn, gönlümün eğlencesidir.

Gıybet ve koğuculuk, benim meyvelerim ve şenliğimdir.

Yâ Muhammed! Şimdi de namazını kılmayıp da tehir edenleri anlatayım. O, her ne zaman namaza kalkmak isterse tutar, ona vesvese veririm. "Henüz vakit var, sen ise meşgûlsün, şimdilik işine bak, sonra kılarsın" derim. Böylece o, vakti çıktıktan sonra namazını kılar. Bu sebepten, onun kıldığı namazı yüzüne atılır. Şâyet o kimse beni mağlûb ederse, ona insan şeytanlarından birini gönderirim. Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alıkoyarım. O, bunda da beni mağlûb ederse, bu defâ onun hesâbını namazda görmeye bakarım. O, namazda iken; "Sağa bak, sola bak" derim. Bakınca, onun yüzünü okşar, alnından öperim. Sonra: "Sen yaramaz bir iş yaptın" diyerek huzûrunu bozarım. Şâyet yine mağlûb olursam, tek başına namaz kıldığı zaman yanına gider çabuk çabuk kılmasını emrederim. O da tıpkı horozun, gagasıyla yerden birşeyler topladığı gibi, namazını acele ile kılmaya başlar. Bu işi ona yaptıramazsam, cemâatle namaz kılarken ona yaklaşırım. Başına bir gem takar, başını imâmdan evvel secdeden ve rükûdan kaldırırım. Yine imâmdan önce de rükû ve secde yaptırırım. O, böyle yaptığı için, kıyâmet günü Allah onun başını merkep başına çevirir. Bu işte de mağlûb olursam, ona namazda parmaklarını çıtlatmasını emrederim. Böylece beni tesbîh eder. Şâyet bu işi namaz içinde yaptıramazsam, ona esneme veririm. Bu esneme esnâsında elini ağzına kapamazsa, dünyâya olan bağlarını ve hırsını çoğaltmak için onun içine küçük bir şeytan girer. İşte bundan sonra o kimse, bize hep itâat eder; sözümü dinler ve dediklerimi yapar."

Şeytan konuşmasına devam ederek dedi ki: "Ben onlara ne tuzaklar kurarım, ne tuzaklar... Onların miskinlerine, çâresizlerine ve zavallılarına giderim. Namazı bırakmalarını emreder, namaz size göre değildir, Allah'ın âfiyet ihsân ettiği ve bolluk verdiği kimseler içindir derim. Sonra hastalara gider, namaz kılmayı bırakın, çünkü Allahü teâlâ; "Hastalara zorluk yok" buyurdu. İyi olduğun zaman çokça kılarsın derim. O da böylece namazını bırakır. Hattâ küfre bile girebilir. Şâyet hastalığında namazı terkederek ölüp giderse, Allahü teâlâyı gadablı bulur."

İblis konuşmasına şöyle devam etti: "Eğer yalan söyledimse, Allah'dan dile, beni kül eylesin. Yâ Muhammed! Sen ümmetin için nasıl ferah duyarsın? Ben onların altıda birini dinden çıkardım."

Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) sıra ile sorular sordu ve aralarında çeşitli konularda aşağıdaki konuşmalar oldu: "Ey laîn! Senin düşüp kalktığın arkadaşın kimdir?" İblis dedi ki; "Fâiz yiyen." "Dostun kim?" "Zinâ eden." "Yatak arkadaşın kim?" "Sarhoş." "Misâfirin kim?" "Hırsız." "Elçin kim?" "Sihirbazlar." "Gözünün nûru nedir?" "Hanım boşamak." "Sevgilin kimdir?" "Cumâ namazını bırakanlar."

Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sefer başka bir mevzûya geçti. Buyurdu ki: "Ey laîn! Senin kalbini ne kırar?" İblis; "Allah yolunda cihâda giden atların kişnemesi" dedi. "Peki, senin cismini ne eritir?" "Tevbe edenlerin tevbesi." "Ciğerini ne parçalar ve ne çürütür?" "Gece ve gündüz yapılan istiğfâr." "Yüzünü ne buruşdurur?" "Gizli verilen sadaka." "Gözlerini kör eden nedir?" "Gece kılınan namaz." "Başını eğdiren nedir?" "Cemâatle kılınan namaz."

Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), başka bir mevzûya geçerek buyurdular ki: "Ey iblis! Seni işinden alıkoyan nedir?" "Ulemâ meclisleri." "Yemeğini nasıl yersin?" "Sol elimle ve parmağımın ucuyla." "Peki, sam yeli esip, ortalığı sıcaklık bastığı zaman çocuklarını nerede gölgelendirirsin?" "İnsanların uzamış tırnakları arasında."

Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) başka bir mevzuda tekrar buyurdular ki: "Ey iblis! Rabbinden neler taleb ettin?" "On şey taleb ettim: 1) Allah'tan, beni insanların malına ve evlâdına ortak etmesini istedim. Kabûl etti. Her besmelesiz kesilen hayvan etinden, fâiz ve haram karışan yemekten de yerim. Şeytandan, Allah'a sığınılmayan malın da ortağıyım. Hanımı ile yakınlık ânında, şeytandan Allah'a sığınmayan kimse ile beraber olurum. Bu yakınlıktan meydana gelen çocuk, bize itâat eder, sözümüzü dinler. Her kim hayvana binerken helâl olan yere gitmeyi değil de, aksini isteyerek binerse, ben de onunla beraber binerim. Yol ve binek arkadaşı olurum. 2) Allahü teâlâdan bir ev vermesini istedim. Bana hamamları ev olarak verdi. 3) Bir mescid vermesini istedim. Pazar yerlerini bana mescid olarak verdi. 4) Okuyacağım bir kitap istedim. Bana (müstehcen) şiirler bulunan kitabı verdi. 5) Benim için bir ezân vermesini istedim. Çalgı âletlerini verdi. 6) Bir yatak arkadaşı istedim. Sarhoşları verdi. 7) Bana yardımcılar vermesini istedim. Kaderiyye bozuk fırkasına mensup olanları verdi. 8) Bana kardeşler vermesini istedim. Mallarını boş yere isrâf edenleri ve parasını günah olan yerlere harcayanları verdi. Bu durum, Kur'ân-ı kerîmde isrâ sûresinin yirmiyedinci âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle anlatılmaktadır: "Çünkü isrâf yapanlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise, Rabbine karşı çok nankör bulunuyor." Bir ara sevgili Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); "Eğer söylediklerini Allahü teâlânın kitabındaki âyetlerle isbât etmeseydin seni tasdik etmezdim." buyurdular. 9) Yâ Muhammed! Allah'tan, âdemoğulları beni görmesin, fakat ben onları göreyim istedim. Bu dileğimi de kabûl etti. 10) Âdemoğullarının damarlarını bana yol yapmasını istedim. Bu da oldu. Böylece ben, onlar arasında akıp giderim. İstediğim gibi gezerim. Bütün bu isteklerimin hepsinin bana ihsân edildiği bildirildi. İşte ben bu hâllerimle iftihar ederim. Şunu da söyleyeyim ki, benimle beraber olanlar, seninle beraber olanlardan daha çoktur. Bu şekilde, kıyâmete kadar âdemoğullarının çoğu benimle beraberdirler.

Benim bir oğlum vardır ki, onun adı da Mütekazi'dir. Bunun da vazifesi, yapılan gizli amelleri yaymağa çalışmaktır. Bir kimse gizli bir tâat işlerse, Mütekazi onu dürter. Nihâyet, o gizli amelin yayılmasına ve açığa çıkarılmasına muvaffak olur. Böylece, Allahü teâlâ, o amel sâhibinin yüz sevâbından doksan dokuzunu imhâ eder, biri kalır. Çünkü bir kulun yaptığı gizli bir amel için yüz sevâb verilir. Benim Kühayl isminde bir oğlum daha vardır. Bunun vazifesi de insanların gözlerine sürme çekmektir. Bilhassa âlimlerin meclislerinde ve hutbe okurken bu sürme gözlere çekildi mi, uyuklamaya başlarlar. Konuşan âlimin sözlerini işitmez ve hiç sevâb alamamış olurlar."

İblis sözüne şöyle devam etti: "Hangi kadın olursa olsun, onun kucağına bir şeytan oturur. Kadın kalktığı zaman da, oturduğu yere bir şeytan oturur. Kadını, bakanlara güzel gösterir. Sonra kadına bâzı emirler verir. Meselâ; elini, kolunu dışarı çıkarıp göster, der. O da bu emri yerine getirir, elini, kolunu açar gösterir. Böylece o kadının hayâ perdesini tırnakları ile yırtar."

İblis, bundan sonra Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) kendi durumunu anlatmaya başladı: "Yâ Muhammed! Bir kimseyi ben kendi elimle dalâlete sürükleyemem. Ben ancak vesvese veririm ve o şeyi güzel gösteririm. Hepsi o kadar. Eğer dalâlete sürüklemek yâni yoldan çıkarmak elimde olsaydı, yeryüzünde "Allah’tan başka ilâh yoktur. Muhammed, Allah'ın resûlüdür" diyen herkesi, oruç tutanı ve namaz kılanı dahî hiç bırakmaz, hepsini dalâlete düşürürdüm. Nasıl ki, senin elinde hidâyet cinsinden bir şey yoksa, benim de o kimseyi doğru yoldan çıkaracağıma dâir bir şey yoktur. Sen, ancak Allah'ın resûlüsün ve tebliğ etmeye memursun. Eğer hidâyet elinde olsaydı, yeryüzünde bir tek kâfir bırakmazdın. Sen, Allah'ın yarattığı insanlar üzerine bir hüccetsin. Ben de, kendisi için ezelde şakî yazılan kimselere bir sebebim. Saîd olanlar, ta ana karnında iken saîddir. Şakî olan da, ana karnında iken şakîdir. Saâdet ehlinden yapan da, şekâvet ehlinden yapan da Allah'tır." Bunun üzerine Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); "Ey Ebû Mürre! Acabâ senin bir tevbe etmen ve Allahü teâlâya dönmen mümkün değil mi? Cennet’e girmene kefil olurum. Söz veririm" buyurdu. Bunun üzerine şeytan; "Yâ Muhammed! İş, verilen hükme göre oldu. Kıyâmete kadar takdir edilen işler olacaktır. Seni peygamberlerin efendisi kılan, Cennet ehlinin hatibi eyleyen ve seni halkı içinden seçen ve onların arasında gözde yapan, beni de şakîlerin efendisi kılan ve Cehennem ehlinin odunu eyleyen Allahü teâlâ, bütün noksan sıfatlardan münezzehtir. Son sözümü söylüyorum ki, bu anlattıklarımın hepsi de doğrudur."

Şeytan, insanları türlü yollarla aldatmaya ve günahlara sevk etmeye çalışır. Onun hîle ve tuzaklarından emîn olabilmek için bunların bilinmesine ihtiyaç vardır. Bu hîleler şu şekilde sıralanabilir:

1- Şehvet ve gadab şeytanın hîlelerindendir. Gadab, aklı giderir. Akıl gidince şeytanın ordusu hücûma geçer. Çocuğun elindeki oyuncak gibi, kızan kimse de şeytanın elinde eğlence olur. Ahmed bin Hanbel'in "Müsned"inde yazılı olan hadîs-i şerîfde, Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Gadab (kızgınlık) şeytandandır. Şeytan ise ateştendir. Su, ateşi söndürür. Sizden birisi kızdığı zaman abdest alsın."

Hadîs âlimlerinden Amr bin Mürre (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki: "Şeytan der ki: "İnsan kızdığı zaman ben yanına yaklaşırım, sevindiği zaman da kalbine vesvese veririm. Kendini kontrol etmezse, elimden nasıl kurtulur."

2- İkinci hîle ve tuzağı hased ve hırstır. Kul bir şeye karşı hırslandığı zaman, hakkı görmez ve hakîkati duymaz. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); "Bir şeyi (aşırı) sevmen, seni sağır ve kör eder." buyurmuştur.

3- Helâl olsa bile doyuncaya kadar yemek yemekdir. Çünkü, insan doyuncaya kadar yeyince şeytanın silâhı olan şehveti kuvvetlenir. Rivâyet edilir ki: İblis, Yahyâ aleyhisselâma elinde çeşitli çengeller olduğu hâlde geldi. Yahyâ aleyhisselâm çengelleri görünce şeytana; "Bu çengeller nedir?" diye sordu. Şeytân; "Bunlar şehvetlerdir. Âdemoğlunu bunlara asar ve bunlarla aldatırım" cevâbını verdi. Yahyâ aleyhisselâm; "Beni hiç aldattın mı? Bana da hiç çengel vurabilir misin?" deyince, Şeytan; "Evet, karnını iyice doyurduğun zaman, namaz ve Allah'ı anmakta sana da ağırlık veririm" dedi. Bunun üzerine Yahyâ aleyhisselâm; "O hâlde ben de aslâ karnımı doyurmayacağım" deyince, şeytan; "Ben de artık kimseye öğüt vermeyeceğim" dedi.

4- Süslenme sevgisidir. Şeytan insanın gönlünde ev, mobilya, elbise ile süslenme sevgisini görünce, o kimsenin kalbine yerleşir. İnsanı ev ve geniş binâlar yaptırmaya, evin kapı ve bacasının süsüne, binek vâsıtaları ve elbiselerle süslenmeğe teşvik eder. Ömrü boyunca onlara bağlar.

5- Tamâdır. Dünyâ lezzetlerini haram yollardan aramağa tamâ denir. Tamâın en kötüsü, insanlardan beklemektir. Kibre, ucba sebeb olan "nafile" ibâdetleri ve âhıreti unutturan "mübâh"ları yapmak da tamâ olur. Tamâın zıddına, aksine tefviz denir. Tefviz, helâl ve faydalı şeyleri kazanmağa çalışıp da, bunlara kavuşmağı Allahü teâlâdan beklemektir. Tamâ kalbe yerleşince şeytan o kimseye tamâ ettiği şeyleri çeşitli hîlelerle sevdirir. O dereceye varır ki tamâ ettiği şey onun mâbûdu olur.

6- Acele ettirmek de şeytanın hîlelerindendir. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); "Acele şeytandan, teenni (acele etmemek) ise Allah'tandır" buyurdu. Çünkü, iş, anlayıp bildikten sonra yapılmalıdır. Anlayıp bilmek için de düşünmek gerekir. Acele ise bunlara mânidir. Şeytan vesvese vererek işin acele olmasını ister.

7- Şeytanın hîlelerinden birisi de dünyâ malıdır. İhtiyaçtan fazla toplanıp, Allah rızâsı için sarf edilmeyen mal ve servet, şeytanın merkezidir. Yalnız yetecek kadar dünyâlık toplayan kimsenin kalbinde bir şey yoktur. Hadîs-i şerîflerde; "Mü'minin Allah indinde kıymeti, topladığı dünyâlık kadar azalır" ve "Dünyâ sevgisi arttıkça, âhırete olan zararı da artar. Âhıret sevgisi arttıkça, dünyânın ona zararı azalır" buyuruldu. Hazret-i Ali diyor ki; Dünyâ ile âhıret, şark ile garb gibidir. Birine yaklaşan, diğerinden uzaklaşır." Hadîs-i şerîflerde; "Dünyâlık peşinde koşmak, su üzerinde yürümeye benzer. Bunun ayaklarının ıslanmaması mümkün müdür? İslâmiyete uymaya mâni olan şeylere dünyâ denir" ve "Allahü teâlâ bir kulunu severse, onu dünyâda zâhid, ahirette râgıp yapar. Ayıplarını ona bildirir." ve "Dünyâlık arayanın buna kavuşması güçtür. Âhıreti arayanın buna kavuşması, kolaydır" ve "Dünyâlığa düşkün olmak, hatâların başıdır" buyuruldu.

8- Cimrilik ve fakir olma korkusu. Bu korku; insanı, Allah rızâsı için fakir ve ihtiyaç sâhiplerine yardım etmekten alıkor ve mal biriktirmeye sevk eder. Bakara sûresi 268. âyet-i kerîmede meâlen; "Şeytan sizi fakir olacaksınız diye korkutur. Size cimriliği emr eder. Allah ise kendisinden mağfiret ve fazl vâd ediyor" buyuruldu.

9- Kendi görüş ve düşüncelerini beğenmek sûretiyle hasımlarına karşı kin tutmak da şeytanın hîlelerindendir. Bu hâl, günahkâr kimseleri olduğu gibi âbid kimseleri de helâke sürükler. Zîrâ insanlarda kusur aramakla uğraşmak kötü huylardandır. Şeytan, insana bu yaptığı işin güzel bir şey olduğunu yerleştirir. Bu kimsenin bütün gayretini, doğru olsun, yanlış olsun; kendi görüş ve düşüncesinin haklı olduğunu isbât etmeğe sevk eder. O kimse çoğu kere din nâmına gayret sarf ettiğini sanarak kendini sevinç ve neşe içinde bulur. Hâlbuki şeytanın hîlesine aldandığını bilmez.

10- Câhil kimseleri Allahü teâlânın zât ve sıfatları husûsunda düşünmeğe sevk etmek ve şüpheye düşürmekdir. Şeytan, câhil kimselerin hatırına hayâlî şeyler getirir. O kimse bu düşünceleri sebebiyle ya bid'at ehli veya îmânsız olur. Aklı ve zekâsıyla bir şey anladığını sanır.

Hazret-i Âişe'nin rivâyet ettiği hadîs-i şerîfde Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Şeytan birinize gelir vesvese vererek; "Seni kim yarattı?" diye sorar. O kimse; "Allahü teâlâ yarattı" deyince, Şeytan; "Allah'ı kim yarattı?" der. Sizden biriniz böyle bir suâlle karşılaştığınız zaman; "Allah ve Resûlüne îmân ettim" desin. Zirâ bu, şeytanı uzaklaştırır." İlmi olmayanın Allahü teâlâ ve dînin ince bilgilerinden konuşması, kendisini bilmediği yerden küfre götürebilir. Bu tıpkı yüzme bilmeyen kişinin denize girmesine benzer.

11- Sû-i zan etmektir: Bir mü'mini, günahkâr sanmak, onun hakkında kötü düşünmektir. Allahü teâlâ Hucurât sûresinin 12. âyetinde meâlen; "Ey îmân edenler! Sû-i zan etmekten kendinizi koruyunuz! Zan etmenin bâzısı günahtır" buyurdu. Hadîs-i şerîfde; "Sû-i zan etmeyiniz. Sû-i zan, yanlış karar vermeye sebep olur. İnsanların gizli şeylerini araştırmayınız, kusurlarını görmeyiniz; münâkaşa, hased ve birbirinize düşmanlık etmeyiniz; birbirinizi çekiştirmeyiniz kardeş gibi sevişiniz. Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulüm değil, yardım eder ve onu, kendinden aşağı görmez" buyuruldu.

Kim bir zan ile başkasının kötülüğüne hükmederse, şeytan bu kimseyi o kişinin aleyhinde gıybet etmeye ve kötü düşünmeye sevk eder. Bu sebeple o kimsenin hakkına riâyet etmemiş olur. Ona ikrâmda kusur eder; hakâretle bakar, kendini ondan hayırlı görür ve bu düşünceleri helâkine sebep olur.

Bunun için dînimiz sû-i zanna sebep olacak hareketlerden ve yerlerden uzak olmayı emretmiştir. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); "Töhmet yerlerinden kaçınınız!" buyurmuştur.

Ali bin Hüseyn'den (radıyallahü anh) rivâyet edildi. Safiyye binti Huyey bin Ahtâb haber verdi: Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) mescidde îtikafda olduğunu öğrendim. O'nu ziyâret edip, bir müddet konuştuktan sonra ayrılmak üzere kalktım. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) beni kapıya kadar yolcu etti. Tam o sırada Ensârdan iki kişi oradan geçiyordu. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara seslendi: "Bu (zevcem) Safiyye binti Huyey'dir" buyurdu. O iki kimse de; "Yâ Resûlallah (sallallahü aleyhi ve sellem)! Senin hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz" dediler. Bunun üzerine Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) "Kanın bedende dolaştığı gibi şeytan da insana hulûl eder. Size vesvese vereceğinden korktum da vaziyeti izâh ettim.” buyurdu.

12- İbâdetlerde ve abdestte şüpheye düşürür. İslâm âlimleri buyurdular ki; "Şeytan, âdemoğlunu günah işlemeye sürükler; yaptıramazsa aldatıp, azar azar kötülüğe yaklaştırmak için, nasîhatta bulunur, başarılı olamazsa, bid'atlere düşürmek için çok gayret sarfeder. Yine muvaffak olamazsa, ona bir helâli haram, bir haramı de helâl saydırmak için uğraşır. Bunda da muvaffak olamazsa, abdestinde yaklaşmak ister. Onu, abdestinde, namazında ve orucunda şüpheye düşürmeye çalışır."

Buraya kadar şeytanın insanları aldatma yollarından ve hîlelerinden bâzıları yazıldı. Çünkü insanın yapmış olduğu her kötü işte şeytanın hîle ve vesvesesi vardır. Bu hîle ve tuzaklarla ilgili daha geniş bilgi, İslâm âlimlerinin asırlardır yazdıkları kıymetli kitaplarında mevcuttur.

Şeytanın vesvese ve hîlelerinden korunmak:

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmin Bakara sûresi 168. âyetinde meâlen; "Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerden helâl ve temiz olmak şartıyla yiyin, şeytanın izini tâkib etmeyin. Çünkü, o hakîkaten sizin için apaçık bir düşmandır" ve Mâide sûresinin 91. âyetinde meâlen; "Muhakkak şeytan, şarabda ve kumarda aranıza kin ve düşmanlık düşürmek, sizi Allah'ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık siz bunlardan sakınmaz mısınız" buyurmak sûretiyle apaçık düşman olduğunu bildirdiği şeytanın şerrinden kaçınmayı ve korunmayı emretmektedir.

Sevgili Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şeytanın şerrinden korunmak husûsunda İbn-i Abbâs’dan (radıyallahü anh) rivâyet edilen hadîs-i şerîfde; "Üç kimse iblis ve iblisin tâifesinin şerrinden korunurlar. Allahü teâlâyı gece-gündüz zikreden, seherde istiğfâr eden, Allah korkusundan dolayı ağlayan kimse" ve Abdullah bin Mes’ûd'un rivâyet ettiği hadîs-i şerîfde de; "Bir kimse yemekte, gündüz uyurken veya gecelerken, şeytanın yanında barınmamasını istiyorsa; evine girerken selâm versin, yemeği Besmeleyle yesin" ve Ebû Hüreyre’nin (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadis-i şerîfde; "Evlerinizi kabir hâline getirmeyin. Hiç şüphe yok ki şeytan Bakara sûresi okunan evden çıkar gider" buyurdu.

Şeytanın şerrinden ve hîlesinden emîn olmak için beş vakit namazı cemâatle kılmalı, Kur'ân-ı kerîmi çok okumalı, duâ etmeli, ibâdetleri Allah rızâsı için yapmağa çalışmalı ve ilim tahsiline devam etmelidir.

Ahmed bin Hanbel'in "Müsned"inde İbn-i Ömer'den (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfde Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "İçinizden her kim Cennet safâsını isterse cemâate devam etsin. Çünkü şeytan tek kişi ile bulunur. İki kişi olurlarsa uzak olur."

Celâleddîn-i Süyûtî'nin (rahmetullahi aleyh) "Kitâb-ür-rahme fit-tıbbı vel-hikme" kitabında sihir, nazar ve cinden korunmak için kıymetli bilgi vardır. Yüzellinci bâbında buyuruyor ki: "Şeytanın vesvesesinden, sıkıntıdan kurtulmak için, her gün bu duâyı okumalıdır; "Yâ Allah-ür-rakîb-ül-hafîz-ür-rahîm. Yâ Allah-ül-hayy-ül-halîm-ül-azîz-ür-raûf-ül-kerîm. Yâ Allah-ül-hayy-ül-kayyûm-ül-kâimü alâ-külli nefsin bimâ kesebet, hul beynî ve beyne adüvvî!" Şeytanın şerrinden Allahü teâlâya sığınmalı, Allahü teâlâyı çokça zikretmeli, e'ûzü ve Besmele okumalıdır. Çünkü Allahü teâlâ Nahl sûresi 98. âyetinde meâlen; "Racîm olan şeytandan Allah'a sığın." buyurdu.

Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) anlatıyor: Bir gün mü’minin şeytanı ile kâfirin şeytanı karşılaştılar. Yağlı, semiz ve parlak olan kâfirin şeytanı mü’minin şeytanına; "Bu ne hâl?" diye sordu. Mü’minin şeytanı da; "Ne yapayım, bir adama düştüm ki adam bir şey yiyeceği zaman Besmeleyi okur ben yiyeceksiz kalırım. Giyindiği zaman elbiseyi Besmeleyle giyer ben çıplak kalırım. Temizlendiği zaman Besmeleyle temizlenir ben de pis kalırım" dedi. Bunun üzerine kâfirin şeytanı da; "Ben öyle bir adam ile arkadaşım ki, bunlardan hiç birinde Besmele getirmez. Yemesinde, içmesinde ve giyinmesinde ben kendisine ortak olurum" dedi.

Mugîre bin Şu'be buyurdu ki: "Bir kimse evine, girdiği zaman selâm verirse, şeytan şöyle cevap verir: "Artık, benim burada duracak bir yerim kalmadı." Sofraya oturup yemek yemeğe başladığı zaman Allahü teâlânın adını anarsa, yâni Besmele-i şerîfeyi söylerse, o laîn bu defâ; "Burada benim için ne duracak yerim, ne de yiyecek bir şeyim kaldı" der. Su içeceği zaman, Allahü teâlânın adını anınca, tekrar; "Artık burada benim için ne durak, ne yemek, ne de içmek kaldı" diyerek eli boş bir şekilde çıkar gider."

Kalbi kötü huylardan ve düşüncelerden temizlemelidir. Çünkü, şeytan aç bir köpeğe benzer. Köpek insana yaklaşır. Şâyet et, ekmek gibi yiyecek bir madde önünde yoksa, köpeğe; "Defol git" demekle uzaklaşır gider. Fakat yiyecek bir şey varsa, o yalnız kovalamakla oradan uzaklaşmaz. Şeytan da böyledir. Şâyet kalbde kötü bir huy veya düşünce yoksa, yalnız Allahü teâlâyı zikretmekle oradan uzaklaşır. Şâyet şehvet ve kötü huylar kalbe yerleştiyse, zikrin hakîkati kalbe hâkim olamaz. Bu sûretle yine şeytan kalbe hâkim olur. Onun kalbden uzaklaşması için hem kalbi kötü huylardan temizlemeli, hem de Allahü teâlâyı anmalı, "Lâ havle velâ kuvvete illâ billah" demelidir.

Âyet-el-kürsî okumalıdır: Hasen-i Basrî (rahmetullahi aleyh) naklediyor: "Bana haber verildi ki, bir gün Cebrâil aleyhisselâm, Peygamber efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve dedi ki: "Cinlerden bir ifrit (îmânsız cin) sana hîle etmek istiyor. Yatağına girdiğin zaman Âyet-el-kürsî'yi oku."

--------------------------------------------------------

1) Tefsîr-i Mazhârî

2) Tefsîr-üs-Sâvî

3) Cemel Hâşiyesi

4) Tefsîr-i Ebüssü'ûd

5) Rûh-ül-Beyân

6) Müsned-i Ahmed bin Hanbel; cild-4, sh. 226

7) Sahîh-i Müslim; Kitâbu sıfat-ıl-münâfıkîn Hadîs No: 65-70

8) Rehber Ansiklopedisi; Şeytan maddesi, cild-16, sh. 80

9) Kasas-ül enbiyâ (Kisâî) cild-1, vr.15

10) A'kâm-ül-mercân

11) Kasas-ül-enbiyâ (Arâis-ül-mecâlis); sh. 29-31

12) Târih-ul-ümem vel mülûk (Taberî Târihi); cild-1, sh. 42-55

13) Mir'ât-ı Kâinat; cild-1, sh. 51-55

14) Ravdat-üs-Safâ; sh. 74-77

15) Künh-ül-Ahbâr; sh. 268-272

16) Meâric-ün-nübüvve (Altıparmak); sh. 11-29

17) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 707

18) Delâil-ün-nübüvve; sh. 84

19) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-6, sh. 194

20) Müfîd-ül-ulûm ve Mübid-ül Hümûm; sh. 129, 157, 162

21) İhyâu ulûmiddîn; cild-3, sh. 30-36, cild-4, sh. 15, 75, 215, 513

22) Âmentü şerhi; sh. 124

23) Fâideli Bilgiler; sh. 80

24) İslâm Ahlâkı; sh. 86, 104, 113, 120

25) Telbîs-ul-iblîs

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Peygamber Nedir ve Peygamberler Hakkındaki Bilgiler
Yazar: RasitTunca - 05-23-2022, 02:17 PM - Forum: Dini Genel Bilgiler - Yorum Yok

Peygamber Nedir ve Peygamberler Hakkındaki Bilgiler

PEYGAMBER

İnsanları, Allahü teâlânın beğendiği yola kavuşturmak, onlara doğru yolu göstermek için gönderilen, üstün vasıflara sâhip kimselere verilen isim. Peygamberler; yaratılışları, huyları, akılları yönünden zamanlarında bulunan bütün insanlardan üstün, kıymetli ve muhterem kimselerdir. Hiç bir kötü huyları, beğenilmeyecek hâlleri yoktur. Peygamberlerde ismet sıfatı vardır. Yâni peygamber olduğu bildirilmeden önce ve bildirildikten sonra, küçük ve büyük hiç bir günah işlemezler. Peygamber olduğu bildirildikten sonra, peygamber olduğu yayılıncaya, anlaşılıncaya kadar, körlük, sağırlık gibi ayıp ve kusurları da olmaz. Her peygamberde yedi sıfat (özellik) bulunduğuna inanmak lâzımdır: Emânet, sıdk, tebliğ, adâlet, ismet, fetânet ve emnü’l’azl. Yâni peygamberlikten azl edilmezler. Fetânet, çok akıllı, çok anlayışlı demektir. Peygamberler de diğer insanlar gibi doğarlar, yerler, içerler, hasta olurlar ve ölürler. Peygamberlerin hepsi, her işlerinde, sebeplere yapışırlar ve bununla beraber, işlerin yaratılmasını Allahü teâlâdan dilerler. Onların dünyâya bağlılıkları insanlıkları icâbı olup, görünüştedir ve muhabbet üzere değildir. Hakikatte meleklerden üstündürler.

Peygamberlere, aralarında hiç bir fark görmeyerek, hepsinin doğru sözlü olduğuna inanmak, dînimizde îmânın altı şartından biridir. Peygamberlerden birine inanmayan kimse, hiç birine inanmamış olur. Böyle inanmayan kimseler, mü'min ve müslüman olmak şerefine erişemezler, insanları, Allahü teâlânın beğendiği yola kavuşturmak ve onlara doğru yolu göstermek için Allahü teâlâ tarafından gönderilen, her bakımdan güvenilir, kusursuz ve günahsız kimse demek olan peygamber kelimesi yerine, resûl ve nebî kelimeleri de kullanılır. Resûlün çoğulu, rusül, nebînin çoğulu da enbiyâdır.

Allahü teâlâ insanı yaratınca, ona en büyük silâhı, yâni akıl ve düşünme kudretini verdi. İnsanın, diğer yaratıklardan en büyük farkı; bedeni yanında aklı bulunması, düşünebilmesi, bütün hâdiseleri aklı ile tartıp, karar vermesi ve bunu uygulayabilmesi, iyilik ve fenâlığı ayırabilmesi, hatâ işlediğini anlayabilmesi ve bunun için pişmanlık duyması gibi üstünlükleridir. Fakat, acaba insan, kendisine verilen bu çok kuvvetli silâhı, kendi başına ve hiç bir yol gösterici olmadan kullanabilir mi? Kendi başına doğru yolu bulabilir ve Allah'ına varabilir mi?

Târih incelendiğinde, insanların kendi başlarına ve önlerinde Allah'ın gönderdiği bir rehber olmadan gittiklerinde, hep yanlış yollara saptıkları görülür. İnsan kendisini yaratan büyük kudret sâhibini, aklı sayesinde düşündü, fakat O’na giden yolu bulamadı. Bunu evvelâ etrâfında aradı. Kendisine en büyük faydası olan güneşi, yaratıcı sandı ve ona tapmağa başladı. Sonra; büyük tabîat güçlerini, fırtınayı, ateşi, kabaran denizi, yanardağları ve benzerlerini gördükçe, bunları yaratıcının muavinleri, yardımcıları sandı. Her biri için bir sûret, bir simge yapmağa kalktı, sonunda putlar ortaya çıktı. Bunların gazâbından korktu ve onlara kurbanlar kesti. Hattâ, insanları bile bu putlara kurban etti. Her yeni hâdiseyle, o hâdiseyi simgeleyen putların mikdarı da arttı. İslâmiyet başladığı zaman Kabe'de 360 put vardı. Kısacası insan, asıl dünyâyı yaratan, tek ve sonsuz kudret sâhibi Allah'a kendi başına bir türlü erişemedi. Bugün bile güneşe ve ateşe tapanlar vardır. Bunlara şaşmamalıdır. Çünkü rehbersiz, karanlıkta doğru yol bulunamaz. İsrâ sûresinin 15. âyetinde meâlen; "Biz peygamber göndererek bildirmeden önce, azâb yapıcı değiliz." buyurulmaktadır. Allahü teâlâ kullarına verdiği akıl ve düşünme kuvvetinin nasıl kullanılacağını onlara öğretmek ve kendi birliğini onlara tanıtmak için, dünyâya peygamberler gönderdi. Peygamberler en büyük rehberlerdir. Bizim peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmdır.

Nebî ve resûl arasındaki fark:

Peygamberler vâsıtası ile gönderilen din; insanları saâdet-i ebediyyeye götürmek için Allahü teâlâ tarafından gösterilen yol demektir. Din ismi altında insanların uydurduğu eğri yollara din denmez, dinsizlik denir. Allahü teâlâ Âdem aleyhisselâmdan beri, her bin senede, bir peygamber vâsıtası ile, insanlara bir din göndermiştir. Her asırda, en temiz bir insanı peygamber yaparak, bunlar ile, dinleri kuvvetlendirmiştir. Yeni bir din getiren peygamberlere resûl denir. Yeni din getirmeyip, insanları, önceki dîne dâvet eden peygamberlere nebî adı verilir. Emirleri tebliğ etmekte ve insanları, Allah'ın dînine çağırmakta, resûl ile nebî arasında bir ayrılık yoktur.

Peygamberlere îmân etmek; aralarında hiç bir fark görmeyerek, hepsinin sâdık, doğru olduğuna inanmak demektir. Onlardan birine inanmayan kimse, hiç birine inanmamış olur. Bütün peygamberler, hep aynı îmânı söylemiş, hepsi ümmetlerinden aynı şeylere îmân etmelerini istemişlerdir. Fakat ibâdet ve amelleri, yâni kalb ile, beden ile yapılması ve sakınılması lâzım olan şeyleri başka başka olduğundan, İslâmlıkları, müslümanlıkları da ayrıdır.

Peygamberlerin her söylediği doğrudur. Peygamberlik; çalışmakla, açlık, sıkıntı çekmekle ve çok ibâdet yapmakla ele geçmez. Yalnız, Allahü teâlânın ihsânı, seçmesi ile olur. İnsanların dünyâdaki ve âhıretteki işlerinin düzgün ve faydalı olması için ve onları; yanlış, zararlı işlerden koruyup, selâmete, hidâyete, rahata ve saâdete kavuşturmak için, peygamberler ve onlar vâsıtasıyla din gönderilmiştir. Düşmanları, o mübârek kimselerle çok alay ettiler ve onları pek fazla üzdüler. Bütün bunlara rağmen peygamberler (aleyhisselâm), Allahü teâlânın, inanmak ve yapmak için olan emirlerini, insanlara tebliğ etmeye hiç korkmadan devam ettiler ve aslâ çekinmediler.

Allahü teâlânın peygamberlerine indirdiği kitaplardan bize bildirileni yüzdörttür. Bunlardan yüzünü suhuf, dördünü de büyük kitap olarak indirdi. Bunların hepsini, Cebrâil (aleyhisselâm) vâsıtasıyla gönderdi. On sahife (küçük kitap, risâle) Âdem'e; elli sahife, Şît'e otuz sahife, İdrîs'e; on sahife, İbrâhim'e (aleyhimüsselâm) gelmiştir. Dört kitapdan, Tevrât-ı şerîf, Mûsâ aleyhisselâma; Zebûr-i şerîf, Dâvûd aleyhisselâma; İncil-i şerîf, Îsâ aleyhisselâma; Kur'ân-ı kerîm, âhır zaman peygamberi yâni son peygamber Muhammed aleyhisselâma inmiştir.

Allahü teâlâ, peygamberlerin sıdk sâhibi olduklarını, doğru söylediklerini göstermek için, onları mûcizelerle kuvvetlendirdi. Hiç kimse, bu mûcizelere karşı gelemedi. Peygamberi kabûl edip, inanan kimseler, o peygamberin ümmeti oldular. Kıyâmet gününde peygamberlere, ümmetlerinden, günahı çok olanlara şefâat etmeleri için izin verilecek ve dilekleri kabûl olunacaktır. Ümmetlerinden, âlim, sâlih, velî olanlarına da, şefâat etmeleri için Allahü teâlâ izin verecek ve şefâatlerini kabûl buyuracaktır. Peygamberler, mezârlarında, bizim bilmediğimiz bir hayat ile diridirler. Mübârek vücûdlarını toprak çürütmez. Bunun içindir ki, hadîs-i şerîfde; "Peygamberler, mezârlarında, namaz kılarlar ve hac ederler." buyurulmuştur. Peygamberlik vazifelerini görmekte, peygamberlik üstünlüklerini taşımakta, bütün peygamberler müsâvîdir, eşittir. Aşağıda bildirilen yedi sıfat hepsinde vardır. Peygamberler, peygamberlikten atılmaz. Velîler ise, evliyâlıktan ayrılabilir. Peygamberler insandan olur, cinden, melekten ve kadından insanlara peygamber olmaz. Cin ve melek, peygamberlerin derecelerine yükselemez.

Peygamberlerin sıfatları:

1- Emânet: Peygamberler emîndirler. Bir kimsenin ırzına, malına veya canına hıyânet etmekten münezzehtirler, uzaktırlar. Allahü teâlâ onları vahye ve peygamberliğe emîn etmiştir.

2- Sıdk: Peygamberler; sözlerinde, işlerinde ve her türlü davranışlarında doğru ve dürüst insanlardır. Din ve dünyâ işlerinde sâdık olduklarında icmâ (söz birliği) vardır. Yâni doğrudurlar, doğru söyleyicidirler. Aslâ onlardan yalan duyulmamıştır. Ne söylemişlerse hepsi doğrudur. Allahü teâlâdan kullarına ulaştırdıkları her emir ve yasak hakdır, doğrudur.

3- Tebliğ: Allahü teâlânın vahy etiği hükümleri tebliğ ederler, bildirirler. Aslâ bir şeyi söylememezlik etmezler, saklamazlar. Doğruyu söylerler. İnsanlara bildirdiklerinde, açıkladıklarında hiç bir noksanlık ve fazlalık yoktur. Bir kimsenin hatırı için, kendilerinden bir ilâve veya değişiklik yapmazlar.

4- Adâlet; Peygamberler âdildirler. Hak üzere gönderilmişlerdir. Onlarda aslâ zulüm yoktur. İnsanlar arasında en doğru hükmü verirler. Kimsenin hatırı için adâletsizlik yapmazlar.

5- İsmet: Peygamberden; küfür, yalan, fısk, zinâ, livâta gibi şeyler peygamberlikten önce ve sonra meydana gelmez. Peygamber olduğu bildirilmeden önce ve bildirildikten sonra, küçük ve büyük hiç bir günah işlemezler. Bu konuda icmâ'-ı ümmet yâni Eshâb-ı kirâmın ve müctehid âlimlerin söz birliği vardır, inkârı küfürdür. Beğenilmeyen, çirkin olan ve insanların nefret ettikleri şeylerden münezzehtirler. Hepsi âlim, âmil ve kâmildirler.

6- Fetânet: Peygamberlerin akılları kâmildir. Akılsızlıktan ve aklı az olmaktan münezzehtirler. Çok akıllı ve çok anlayışlı kimselerdir. Köleden ve soyu asîl olmayan âileden peygamber gelmemiştir. Köylü, dağlı, yabanî ve insanlar arasında aşağı olan kimselerden peygamber olmamıştır. Kusurlu kimselerden, kör, çolak, topal, sağır, diğer ayıp ve noksanları bulunan insanlardan ve kadınlardan da peygamber gelmemiştir.

7- Emnü'l-azl: Peygamberler, peygamberlik makâmından, dünyâ ve âhırette azl olmazlar. Peygamberlik sıfatı, onların zâtlarından dünyâda ve âhırette ayrılmaz. Önce gelen peygamberlerin dinleri nesh olmakla, peygamberlikten azl lâzım gelmez. Zîrâ peygamberlik onların sıfatlarıdır. Allahü teâlânın ihsânıdır. Çalışmakla elde edilmez. Evliyâlık ise çalışmakla kazanılır. Her peygamberde evliyâlık vardır ve peygamberlikleri, evliyâlıklarından üstündür. Çünkü, peygamberlikle vahye kavuşmuşlar, melekleri görmüşler ve diğer üstünlüklere sâhip olmuşlardır.

Peygamberlerin dereceleri:

Peygamberlerin, birbiri üzerinde, şerefleri, üstünlükleri vardır. Meselâ, ümmetlerinin çok olması, gönderildikleri memleketlerin büyük olması, ilim ve marifetlerinin çok yerlere yayılması, mûcizelerinin daha çok ve devamlı olması, kendileri için ayrı kıymet ve ihsânların bulunması gibi üstünlükler bakımından, âhır zaman peygamberi Muhammed aleyhisselâm, bütün peygamberlerden daha üstündür. Ülül'azm yâni büyüklük sâhibi olan peygamberler, böyle olmayanlardan ve resûller, resûl olmayan nebîlerden daha üstündürler. Peygamberler, üstünlük sırasına göre dört makâmda (derecede) bulunurlar:

1- Nebîler. 2- Resûller. 3- Ülül'azm peygamberler. Bunlar altı tane olup; Hazret-i Âdem, Hazret-i Nûh, Hazret-i İbrâhim, Hazret-i Mûsâ, Hazret-i Îsâ ve Muhammed aleyhisselâmdır. 4- Hâtemül-enbiyâ; peygamberlerin en üstünü ve en sonuncusu olan Muhammed aleyhisselâmdır.

İbrâhim aleyhisselâm, Halîlullahdır. Çünkü, bunun kalbinde, Allah sevgisinden başka, hiç bir mahlûkun sevgisi yoktu. Mûsâ aleyhisselâm, Kelîmullahdır. Çünkü, Allahü teâlâ ile konuştu. Îsâ aleyhisselâm, Kelimetullahdır. Çünkü babası yoktur. Yalnız "Ol" kelime-i ilâhiyyesi ile anasından dünyâya geldi. Bundan başka, Allahü teâlânın hikmet dolu kelimelerini, vâz vererek, insanların kulaklarına ulaştırırdı.

Mahlûkların yaratılmasına sebep olan ve âdemoğullarının en üstünü, en şereflisi, en kıymetlisi bulunan Muhammed aleyhisselâm, Habîbullahdır. O'nun Habîbullah olduğunu ve büyüklüğünü, üstünlüğünü gösteren şeyler pek çoktur. Bunun için O'na, mağlub olmak, bozguna uğramak gibi sözler söylenemez. Kıyâmette, herkesten önce kabirden kalkacaktır. Mahşer yerine önce gidecektir. Cennet’e herkesten önce girecektir. Güzel ahlâkı, sayılmakla bitmez ve insan gücü yetişmez. Bu konuda ciltler dolusu kitaplar yazılmıştır.

Peygamberlerin sayıları:

Peygamberlerin sayısı belli değildir. Yüzyirmidörtbinden çok oldukları meşhûrdur. Bunlardan üçyüzonüç (313) veya üçyüzonbeş (315) adedi resûldür. Bunların içinden altısı daha yüksektir. Bunlar, Ulül'azm peygamberlerdir.

Peygamberlerin içinde otuzüç adedi meşhûrdur. Bunların adları: Âdem, İdrîs, Şît (veya Şîs), Nûh, Hûd, Sâlih, İbrâhim, Lût, İsmâil, İshâk, Yâ'kûb, Yûsuf, Eyyûb, Şu'ayb, Mûsâ, Hârun, Hıdır, Yûşa' bin Nûn, İlyâs, Elyesâ, Zülkifl, Şem'un, İşmoil, Yûnus bin Metâ, Dâvûd, Süleymân, Lokman, Zekeriyyâ, Yahyâ, Üzeyr, Îsâ bin Meryem, Zülkarneyn ve Muhammed aleyhi ve aleyhimüsselâtü vesselâmdır.

Bunlardan, yalnız yirmisekizinin isimleri Kur'ân-ı kerîmde bildirilmiştir. Şît, Hıdır, Yûşa', Şem'un ve İşmoil bildirilmemiştir. Bu yirmisekizden; Zülkarneyn, Lokman ve Üzeyr'in peygamber olup olmadıkları kesin belli değildir. Evliyâ oldukları rivâyeti de vardır. Zülkifl aleyhisselâmın ikinci adı Harkıl'dır. Bunun İlyâs veya İdrîs yâhut Zekeriyyâ olduğunu söyleyenler de mevcûttur.

Peygamberler niçin gönderilmiştir:

Peygamberler Allahü teâlâ tarafından seçilmiş, gönderilmiş insanlardır. Ümmetlerini Allahü teâlâya çağırmak; azgın, yanlış yoldan, doğru, saâdet yoluna çekmek için gönderilmişlerdir. Dâvetlerini kabûl edenlere, Cennet’i müjdelemişler, inanmayanları, Cehennem azâbı ile korkutmuşlardır. Onların Allahü teâlâdan getirdikleri her haber doğru olup aslâ yanlışlık yoktur. Peygamberlerin sonuncusu, Muhammed aleyhlsselâmdır. O'nun dîni bütün dinleri nesh etmiş, yürürlükten kaldırmıştır. O'nun kitabı, geçmiş kitapların en iyisidir. O'nun getirdiği din, kimse tarafından değiştirilmeyecek ve kıyâmete kadar bakî kalacaktır. Îsâ aleyhisselâm gökten inince, O'nun dîni ile amel edecek ve ümmetinden olacaktır.

Peygamberlerin gönderilmesi kahırdır, cebirdir. İnsanları cebir zinciri ile Cennet'e çekmek içindir. Nitekim Allahü teâlâ meâlen; "Zincirlerle Cennet’e çekilen insanlara hayret mi ediyorsun?" buyurdu. Din, Cehennem’e gitmemeleri için, insanları bağlayan bir kemenddir. Nitekim âyet-i kerîmede meâlen; "Siz pervâne gibi, kendinizi ateşe atıyorsunuz. Ben kemerinizden tutup geriye çekiyorum." buyuruldu. Allahü teâlânın cebbârlık (her istediğini yapmak) zincirinin halkalarından biri de, peygamberlerin sözleridir. İnsanlar, doğru yolu, eğri yollardan, bu sözler ile ayırabilir. Onların gösterdiği tehlikeden, insanda korku hâsıl olur. Bu ayırış bilgisi ile korku, akıl aynası üzerindeki tozları temizler. Akıl cilâlanıp, âhıret yolunu tutmanın, dünyâ zevklerine kapılmaktan daha iyi olacağını anlar. Bu anlayış, âhıret için çalışmak irâdesini hâsıl eder. İnsanın uzuvları, irâdesine tâbi olduğundan, uzuvlar âhıret için çalışmaya başlar. Allahü teâlâ, bu zincir ile insanı zorla Cehennem’den uzaklaştırmış, Cennet’e sürüklemiş olur. Peygamberler, koyun sürüsünün çobanına benzer. Sürünün sağ tarafında çayır, sol tarafında mağara bulunsa; mağarada kurtlar olsa, çoban; mağara tarafında durup, sopasıyla, koyunları korkutarak, çayır tarafına kovalar. İşte peygamberlerin gönderilmesi de buna benzer.

Büyük İslâm âlimi, hicrî ikinci bin yılın yenileyicisi İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mektûbât’ında peygamberlerin (aleyhimüsselâm) niçin gönderildiği hakkında şöyle buyurdu: "Allahü teâlâ, kullarına acıdığı için, peygamberler (aleyhisselâm) gönderdi. Eğer bu büyük insanlar gönderilmeseydi, yolunu şaşırmış olan insanlara, O'nu ve sıfatlarını kim bildirir; beğendiklerini, beğenmediklerinden kim ayırabilirdi? Noksan olan insan aklı, o büyüklerin dâvet nûru ile aydınlanmadıkça bunları bilemez ve ayıramaz. Anlayışımız tam olmadığı için, bu büyüklerin izinde gitmedikçe, bunları anlamakta şaşırır ve aldanırız. Evet, akıl; doğruyu eğriden ayırmağa yarayan, fakat, tam olmayan bir âlettir. O büyüklerin dâveti ve haber vermeleri ile, tamamlanmaktadır. Âhıretin azâbı ve sevâbı da bu dâvet ve haberden sonra olur.

Peygamberlerin gönderilmesi, Allahü teâlânın kendini ve sıfatlarını bildirmek içindir. Bu bilgi de, seâdet-i ebediyyeye, yâni dünyâ ve ahıretin sonsuz iyiliklerine sebeptir. Allahü teâlâya lâyık olan şeyler, bunların haber vermesi ile, uygun olmayanlardan ayrılmıştır. Zîrâ, insanların kör ve topal olan akılları yoktan var olmuş ve varlıkta kalmayıp yine yok olacaktır. O hâlde böyle bir akıl; yokluk bulunmayan, isimleri, sıfatları ve fiilleri sonsuz var olan, ebedî, hakîkî varlığa uygun olanı anlıyabilir mi ve O'na lâyık olanı bulabilir mi? Münâsib olmayanları ayırabilip, söylemekten sakınabilir mi? Hattâ, kendi noksan olduğu için, çok defâ kemâli, noksan ve noksanı kemâl sanır. Peygamberlerin aleyhimüsselâm bunları ayırt etmeleri ve bildirmeleri, bu fakîre göre, bütün nîmetlerin, bütün iyiliklerin üstündedir. Allahü teâlâya uygun olmayan şeyleri (meselâ yok olmağı), O'na münâsib görenlerden daha zavallı kim olabilir? Bâtılı haktan, eğriyi doğrudan ayıran, ibâdete, itâate hakkı olmayanları, ibâdet edilmesi lâyık ve lâzım olan hakîkî vardan ayıran, o büyüklerin sözleridir. Allahü teâlâ, insanları doğru yola, onların sözleri ile çağırıyor. Kullarını, kendisine yaklaşmak saâdetine, onların aracılığı ile ulaştırıyor. Allahü teâlânın beğendiği şeyleri öğrenmek, onlar vâsıtası ile kolaylaşıyor. Bu görünen, bilinen varlıkların yaratanı, mâliki, sâhibi olan Allahü teâlânın, mahlûklarından hangilerini, ne kadar ve nasıl kullanmağa izin verdiği ve hangilerine izin vermediği onların bildirmesi ile anlaşılıyor. Peygamberlerin (aleyhisselâm) bu saydıklarımızdan başka daha nice faydaları vardır. O hâlde, o büyüklerin gönderilmesi, elbette rahmettir, iyiliktir. Fakat, bir kimse nefs-i emmâresine uyarak ve mel'ûn şeytana kapılarak, peygamberlere (aleyhisselâm) inanmaz ve onların sözlerini bildiren, hakîkî din âlimlerinin, din mütehassıslarının kitaplarını okumaz ve emirlerini yapmaz ise, bunun sebebi peygamberler değildir. O peygamberler her zaman, insanlık için rahmettir."

Peygamberlerin (aleyhisselâm) bildirdikleri, dînin emir ve yasakları hep rahmettir, iyiliktir. Yoksa, bu emirler ve teklifler, inanmıyanların ve düşman olanların sandıkları ve söyledikleri gibi; akla aykırı olmayıp, külfet, eziyet ve işkence de değildir. Bunların sık sık söyledikleri; "Kullarına zor ve yorucu şeyler emredip de, bunları yaparsanız Cennet’e girersiniz demek insâf mıdır, merhamet midir? Bir şey emretmemeli, herkesi, kendi başına bırakıp, istedikleri gibi yiyip içmeli, gezip eğlenmeli, yatıp kalkmalı idi. Merhamet ve iyilik böyle olurdu." gibi sözlerin, ne kadar maksadlı olduğu açıkça görülmektedir. Bunlar, iyilik edenlere şükretmenin, sevindiğini bildirmenin, aklın istediği bir şey olduğunu düşünmüyorlar mı? İlâhî dinler, dînin emir ve yasakları; bütün nîmetleri, iyilikleri yaratan, gönderen Allahü teâlâya karşı şükrün nasıl yapılacağını göstermektedir. O hâlde Allahü teâlânın emir ve yasakları, teklîfât-ı ilâhiyye, aklın istediği bir şeydir. Bundan başka, dünyânın, hayatın düzeni, bu teklifleri yapmakla olur. Eğer herkes kendi başına bırakılsaydı, kötülükten, karışıklıktan başka bir şey olmazdı. Allahü teâlânın haram etmesi olmasaydı, nefsleri, keyfleri peşince koşanlar, başkalarının mallarına, canlarına, ırzlarına saldırır, fenâlıklar, karışıklıklar ortaya çıkar, saldıran da, karşısındakiler de, zarar görür, hep birlikte helâk olurlardı. Memleketlerin mâmurluğu, insanların rahatı, yâni medeniyet olmaz; insanlık canavarlaşır, merhamet kalkardı. Allahü teâlâ, her şeyin sebepsiz, şartsız mâliki, hepimizin sâhibidir. Bütün insanlar, O'nun mahlûku, kullarıdır. Kullarına verdiği her emri ve her şeyi istediği gibi kullanması, hep yerindedir ve faydalıdır. Bunda, zulüm ve fesâd olamaz. Memûrlar âmirlere, kullar sâhiplere, emirlerin, işlerin sebebini soramaz. Akla uygun bundan daha açık bir şey yoktur. Peygamberlerin (aleyhisselâm) Allahü teâlâ tarafından bizlere haber verdikleri her şey ve her emir, doğrudur. Hepsi tam yerindedir. (1. cild, 266. mektup)

İnsanların peygamberlere ihtiyâcı:

İnsanların doğruyu, iyiyi, güzel olanı bulabilmeleri tek başına akılla mümkün değildir. Akıl, göz; peygamberler vâsıtası ile gönderilen din ise ışık gibidir. Yâni, insanın aklı, gözü gibi zayıf yaratılmıştır. Göz, maddeleri, cisimleri karanlıkta göremiyor. Allahü teâlâ, görme âletinden (gözden) faydalanmak için güneşi, ışığı yaratmıştır. Güneşin ve çeşitli ışık kaynaklarının nûru olmasaydı, göz işe yaramazdı. Tehlikeli cisimlerden, yerlerden kaçamaz, faydalı şeyleri bulamazdı.

Akıl da, yalnız başına mânevîyâtı, faydalı, zararlı şeyleri anlayamıyor. Allahü teâlâ insanların akıldan faydalanabilmeleri için, peygamberleri, din ışığını yarattı. Peygamberler, dünyâda ve âhırette rahat etmek yolunu bildirmeseydi, akıl kendi başına bulamaz, işe yaramaz, tehlike ve zararlardan kurtulamazdı. Bundan dolayı İslâmiyete uymayan veya aklı az olan kimseler ve milletler, peygamberlerden faydalanamaz. Dünyâda ve âhırette tehlikelerden, zararlardan kurtulamazlar.

"Peygamberler olmasaydı insanlar, akılları ile doğruyu bulabilirlerdi" diyenlere, İmâm-ı Rabbânî hazretleri şöyle cevap vermektedir:

"Akıl, dünyâda kaldıkça, bu bedene de bağlı kalır. Bu bağlılıktan kurtulamaz. Bu iğreti varlıktan alâkası kesilmez. Vehm, her zaman, aklın etrâfında, hayâl dâima yanında bulunur. Gadab, yâni kızgınlık ve şehvet, yâni nefsin arzuları, hep onunla beraber kalır. Hırs ve menfaat, onu yalnız bırakmaz, insanlığın lüzumlu alâmeti olan şaşırmak ve unutkanlık, ondan hiç ayrılmaz. Bu dünyânın hâssası olan, yanılmak ve karıştırmak, ondan sıyrılmaz. O hâlde, akla her şeyde, nasıl inanılır? Aklın vereceği kararlar ve emirler, vehmin karışmasından ve hayâlin tesirinden kurtulamaz ve unutkanlık tehlikesi ve şaşırmak ihtimâlinden korunamaz. Hâlbuki, bu kusurların hiç biri, meleklerde yoktur. Bu pislikler ve kötülükler onlarda bulunmaz. Bunun için, melekler elbette yanılmaz. Meleklere îtimâd olunur. Meleğin getireceği haberlere vehmin karışması, unutkanlık tehlikesi ve şaşırmak ihtimâli, yol bulamaz. Bâzı vakitler, rûh yolu ile gelen bâzı bilgileri, his uzuvları ile bildirmek istediğim zaman, vehm ve hayâl yolundan, doğru olmayan, bâzı başlangıçların meydana çıktığını ve elimde olmı(Zeker), rûhdan gelen bilgilere karıştığını ve bunları bildirirken, aralarını ayıramadığımı duyuyorum. Bâzı vakit de, bunları ayırt etmeği bildiriyorlar. İşte bundan dolayı, rûhânî bilgilere yanlışlık karışarak, hepsinden îtimâd kalkıyor. Şöyle de cevap verilir ki, aklın ilerlemesi ve temizlenmesi, ancak Allahü teâlânın beğendiği şeyleri yapmakla, yâni ahkâm-ı şer'iyyeyi öğrenip yapmakla olabilir. Bunun için de, peygamberlerin (aleyhisselâm) sözlerini, haberlerini öğrenmek lâzımdır. Onlar haber vermedikçe, akıl ilerleyemez ve temizlenemez. Bâzı inançsız kimselerde ve fâsıklarda görülen, safâ ve parlaklık alâmetleri, kalbin temizliği değil, nefsin parlaklığıdır. Nefsin parlaması da, yolu şaşırtmaktan, zarar ve ziyândan başka bir şey ele geçirmez. Bâzı inanmayanların ve fâsıkların, nefslerinin parlaklığı zamanında, bilinmeyen bâzı şeyleri haber vermelerine istidrâc denir. Yâni, bunları derece derece, yavaş yavaş felâkete, azâba sürüklemek içindir."

Allahü teâlâ peygamberler (aleyhisselâm) vâsıtası ile, insanlara, sonsuz kurtuluş yolunu göstermiş ve onları sonsuz azâbdan kurtarmıştır. Eğer peygamberlerin (aleyhisselâm) mübârek vücudları, olmasaydı Allahü teâlâ, zâtını ve sıfatlarını kimseye bildirmezdi. Kimsenin Allahü teâlâdan haberi olmazdı. Kimse O'na yol bulamazdı. Allahü teâlânın emirleri ve yasakları bilinemezdi. Allahü teâlâ ganîdir. Yâni hiç bir şeye muhtâç değildir. İnsanlara acıdığı için, onlara iyilik ederek, emir ve yasakları göndermiştir. Emirlerin ve yasakların faydaları insanlaradır. Kendisine hiç faydası olmadığı gibi bunlara ihtiyâcı da yoktur. Peygamberler olmasaydı, Allahü teâlânın beğendiği ve beğenmediği şeyler belli olmaz, birbirinden ayrılamazdı. O hâlde, peygamberlerin gönderilmesi, pek büyük nîmettir. Bu nîmetin şükrünü hangi dil söyleyebilir. Kim, bu şükrü yapabilir?

Peygamberlerin bildirdikleri arasında farklılıklar var mıdır?

"Bütün peygamberlerin dinlerinin aslı, temeli birdir. Başka başka değildir. Hep aynı şeyi söylemişlerdir. Allahü teâlânın zâtı ve sıfatları için, haşr (mezardan kalkınca, arasat meydanında toplanmak) ve neşr (hesabdan sonra Cennet’e ve Cehennem’e gitmek, dağılmak) için ve peygamberler için ve melek gönderilmesi için ve melekle kitaplar gönderilmesi için, Cennet’in sonsuz nîmetleri ve Cehennem’in sonsuz azâbları için söyledikleri hep aynıdır. Sözleri birbirine uygundur. Helâl, haram ve ibâdetler için olan sözleri, yâni fürû'âta âit sözleri ise, başka başkadır, birbirine uymaz.

Allahü teâlâ, bir vakit, o vaktin insanları için, zamanlarına ve hâllerine uygun emirleri, bir ülül'azm peygambere göndermiş ve o insanların, buna uymalarını emir buyurmuştur. Birçok sebepler, faydalar için, Allahü teâlâ, ahkâm-ı şer'iyyede değişiklikler yapmaktadır. Yâni, önceki emirleri, sonradan nesh etmiş, değiştirmiştir.

Bütün peygamberlerin, söz birliği ile söylediği hiç değişmiyen sözlerden biri; Allahü teâlâdan başka, bir şeye ibâdet etmemek ve O'na ortak koşmamaktır. Mahlûklardan bâzısını, başkalarına rab, mâbud yapmamaktır. Bu sözü, yalnız peygamberler söylemiştir. Onların yolunda gidenlerden başka, hiç kimse bu devletle şereflenmemiş, peygamberlerden başkaları, böyle söz söylememiştir. Peygamberlere inanmayanlardan bir kısmı, Allahü teâlânın bir olduğunu söylemişse de, bunlar, ya müslümanlardan işiterek söylemiş veya; "Varlığı lâzım olan, birdir" demişlerdir. "İbâdet olunacak, yalnız O'dur" dememişlerdir. Hâlbuki müslümanlar; "Hem varlığı lâzım olan, hem de ibâdet olunmağa hakkı olan birdir" demektedirler. "Lâ ilâhe illallah" demek; "İbâdet olunacak, Allahü teâlâdan başka hiç bir şey yoktur. İbâdet ancak O'na yapılır" demektir.

Bu peygamberlerin birlikte söyledikleri ikinci söz; kendilerini, herkes gibi insan bilip; "Yalnız Hak teâlâya ibâdet olunur" demeleri ve herkesi, yalnız O'na ibâdet etmeye çağırmalarıdır. "Hak teâlâ, hiç bir şeyle birleşmemiştir. Hiçbir maddede yerleşmemiştir" derler. Peygamberlere inanmayanlar ise, böyle söylememiş, hattâ, başta bulunanlar, kendilerine, taptırmak istemiş; "Hak teâlâ bize hulûl etti, bizdedir" demişlerdir. Böylece, kendilerine ibâdet olunmak lâzım geldiğini, ilâh olduklarını söylemekten sıkılmamışlardır. Kendileri, kulluk vazifelerinden çekilerek, her türlü çirkin, kötü şeyleri yapmışlardır. İlâhlık iddiasıyla kendilerinin sorumsuz olduklarını, her şeye tecâvüz edebileceklerini, kendilerine hiç bir şeyin yasak olmayacağını sanmışlardır. Her sözlerinin doğru olduğunu, hiç yanılmayacaklarını her istediklerini yapabileceklerini sanarak aldanmışlar, insanları da aldatmışlardır.

Peygamberlerin (aleyhisselâm) sözbirligi ile bildirdikleri şeylerden biri de; kendilerine melek geldiğini söylemeleridir. Peygamberlere inanmayanlardan hiç biri, bu devlete kavuşamamıştır. Melekler, muhakkak mâsumdur. Yâni vazifelerini elbette doğru yapar. Hiç yanılmazlar, kötü ve pis değildirler. Vahyi, değiştirmeden, unutmadan getirirler. Allahü teâlânın kelâmını taşırlar.

Peygamberlerin her sözü, Hak teâlâdandır. Her getirdikleri emir, haber, hep Hak teâlâdandır. İctihâd ettikleri her söz de, vahy ile sağlamlaştırılmıştır. İctihâdlarında ufak şaşırma olsa, Hak teâlâ, hemen vahy göndererek düzeltir. Hâlbuki, peygamberlere inanmayıp, kendilerini ilâh, tanrı tanıtan kimseler; "Sizi biz yarattık, biz kurtardık" deyip kendilerine taptıran îmânsızların her sözü kendilerindendir.

Son peygamber, Muhammed aleyhisselâmdır. Muhammed aleyhisselâm, "Hâtem-ül-enbiyâ"dır. Yâni ondan sonra hiç peygamber gelmeyecektir. Mübârek rûhu, her peygamberden önce yaratıldı. Peygamberlik makâmı, en önce O'na verildi. Peygamberlik, O'nun dünyâyı teşrîf etmesi ile tamamlandı. Îsâ aleyhisselâm, kıyâmete doğru, hazret-i Mehdî zamanında gökten Şam'a inecek ise de, yeryüzüne, Muhammed aleyhisselâmın dînini yayacak ve O'nun ümmetinden olacaktır.

--------------------------------------------------------

1) Hâşiye-i Şeyhzâde alâ Tefsîr-il-Beydâvî; İstanbul 1979, sh. 597

2) Tefsîr-i Mazharî; cild-2, ikinci kısım sh. 137, 272

3) Tefsîr-i Kebîr (Râzî); Mısır, cild-22, sh. 143

4) İsbât-ün-nübüvve; İstanbul, 1987

5) Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî; cild-1, mektup 63, 266, cild-3, mektup 23

6) Ümm-ül-berâhin alâ İsmet-il-enbiyâ (Desûkî)

7) Nuhbet-ül-leâlî fî şerh-il-emâlî; İstanbul, 1987, sh. 49-64

8) Kavl-ül-Fasl şerhu Fıkh ül-ekber

9) Akâidi Nesefî

10) Tam İlmihâl Seâdeti Ebediyye; sh. 40, 56, 57, 104, 454, 874, 910

11) Herkese Lâzım Olan Îmân; İstanbul, 1986, sh. 25

12) Fâideli Bilgiler; İstanbul, 1986, sh. 5, 460

13) Hak Sözün Vesîkaları; İstanbul, 1986, sh. 275

14) Şerh-i Mevâkıf

15) Âmentü şerhi (Kâdızâde)

16) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-1, sh. 62

17) Rehber Ansiklopedisi; cild-14, sh. 147


Bu konuyu yazdır

Dini-1 Melekler Hakkındaki Bilgiler
Yazar: RasitTunca - 05-23-2022, 02:13 PM - Forum: Dini Genel Bilgiler - Yorum Yok

Melekler Hakkındaki Bilgiler

MELÂİKE

Melâike; Arapça cem' (çoğul) bir kelime olup, melekler demektir. Müfredi (tekili) melektir. Mel’ek, me'lek, kelimesinden çevrilmiştir. Me'lek, elûke masdarından (kökünden) alınmıştır. Elûke, haber vermek demektir. Buna göre melek; haber verici mânâsınadır. Çünkü onlar, Allahü teâlâ ile kulları arasında vâsıtadırlar. Fakat mel'ek çok kullanılan yâni frekansı yüksek bir kelime olduğundan, telâffuzda kolaylık için melek, şeklinde söylenmiştir. Melek kelimesinde kuvvet mânâsı da vardır. Çok kuvvetli olan meleklerin yaptıkları işler, onların bu hâlini göstermektedir. Meselâ Enbiyâ sûresi 20. âyet-i kerîmesinde meâlen; "Gece gündüz hep Allah'ı tesbîh ederler, usanmazlar" buyurulmaktadır. İşte böyle devamlı olarak Allahü teâlâyı tesbîh etmek, çok kuvvetli olmayı îcâbettirir.

Melekler cisim olup, nûrdan yaratılmışlardır. Nitekim Resûlullah efendimiz; "Melekler nûrdan, cinler dumanı olmayan hâlis bir ateşten yaratıldı" buyurmuşlardır.

Alev, biri zulmânî; ikincisi nûrânî olmak üzere iki kısımdır. Her ikisi de görünmezler. Zulmânî olandan cin, nûrânî olandan ise melekler yaratılmıştır. İnsanlar toprak maddelerinden yaratıldığı hâlde, Allahü teâlâ, bu maddeleri organik ve organize hâle, et ve kemiğe çevirdi. Melek ve cinlerde ise, alev şekli değişerek, onlara mahsus latîf, her şekle dönebilen bir hâle gelmiştir.

Latîf olan melekler gaz hâlinden de latîfdirler. Bu sebeple en dar yerlere, en küçük deliklere, hattâ insanın içine ve en sert şeylere bile girebilirler. Diri ve akıllı olup, havada uçar, su üzerinde yürürler. Zor işlere güçleri yeter. Gazların sıvı hâlden katı, katı hâlden de sıvı hâle geçip şekil almaları gibi, melekler de çeşitli şekiller alabilirler. Enerji ve kuvvet gibi, maddesiz değildirler. Eski filozoflardan bir kısmı böyle sanıyordu. Hıristiyanların sandığı gibi, melekler, büyük insanların bedenlerinden ayrılan rûhlar değildir.

Fen ilimleri, cisimleri ve cisimlerdeki olayları araştırır, inceler. Fen adamları bunlar üzerinde deneyler yaparak, madde ve hâdiseleri anlayıp elde ettikleri netîceyi bildirirler. Gördüklerinden, his ettiklerinden dışarıya çıkmazlar. His olunamayan, incelenemiyen, deneyi yapılamıyan konular, fen bilgisinin dışında kalır. Böyle konularda fen ilimleri nâmına konuşan kimselerin sözü, kıymetsiz ve ehemmiyetsizdir. Bir fen adamı, melek yoktur deyince; meleğin varlığı fen ile incelenemez, deney ile anlaşılamaz demek isterse, bu sözü fenne uyar. Fakat, deney ile isbât edilemediği için, meleğin varlığına inanılmaz demek istiyorsa, hiç kıymeti olmaz. Çünkü o, bu sözü ile fennin dışına çıkmakda, fenne uymamaktadır. İncelemekle, deneyle varlığı anlaşılamıyan şeyi inkâr etmeğe, var olamaz demeğe kalkışmak, varlığını fen göstermektedir demek kadar yersiz ve ilme aykırıdır.

İşte rûh, melek, cin, Cennet, Cehennem gibi varlıklar, madde ve hâdise sınırları içinde aranmayıp deney ile anlaşılamadığından, fen konusu dışındadır. Böyle varlıkları anlamak; mûcizelerle, üstünlüğü belli olan peygamberlere (aleyhimüsselâm) bildirilmekle ve peygamberlerden (aleyhimüsselâm) işitmekle veya peygamberin yolunda olan âlimlerin nakletmesiyle mümkün olur. Bu bilgilere de ulûm-i nakliyye (naklî ilimler) denir.

Melekler her canlıdan önce yaratıldı. Onun için, kitaplardan evvel bunlara îmân edilmesi bildirildi. Kitaplar da peygamberlerden öncedir. Kur'ân-ı kerîmde de inanılacak şeyler bu sıra ile bildirilmektedir.

Melekler hakkında üç sıfatı bilmek vâcibdir:

1- Var olduklarına inanmaktır. Meleklerin hepsi mü'mindir. Küfür ve şirkten uzaktırlar.

2- Hepsi Allahü teâlânın emirlerine uyup, yasaklarından sakınırlar.

3- Yeme içme gibi insanlara âit özelliklerden uzaktırlar.

Meleklerin varlığına inanmayan îmânsız olur. Cisim olduklarına inanmayan, kâfir olmazsa da bid'at sâhibidir.

Meleklerden bir kısmı, diğer meleklere ve insanların peygamberlerine (aleyhimüssalevâtü vetteslîmât) haber getirmek vazifesi ile şereflenmişlerdir. En'âm sûresini Cebrâil (aleyhisselâm) ile birlikte yetmişbin melek getirmiştir. Kur'ân-ı kerîmde Hac sûresi 75. âyet-i kerîmesinde meâlen; "Allah, meleklerden peygamberler seçer" buyurulmaktadır. Bu melekler, Cebrâil, Mikâil, İsrâfil, Azrâil (aleyhimüsselâm) ve diğerleridir. Bunlar, Allahü teâlâ ile peygamberler ve diğer insanlar arasında vâsıtadırlar. Cebrâil (aleyhisselâm), Allahü teâlâdan peygamberlere (aleyhimüsselâm) vahiy getirmek; Azrâil (aleyhisselâm), Allahü teâlânın emri ile rûhları almak; Mikâil (aleyhisselâm), rızıkları ulaştırmak sûretiyle vâsıta olurlar. Diğerleri de daha başka işlerde vazifelidirler.

Kitapları ve sahifeleri onlar getirmişlerdir. Emîn oldukları için getirdikleri de doğrudur. Melekler hatâ etmez, unutmaz, hîle yapmaz ve aldatmazlar. Bunların Allahü teâlâdan getirdikleri hep doğrudur. Şüphe ihtimâli yoktur.

Melekler nehyedilen şeylerden sakınırlar. Emredilenleri yerine getirirler. Kur'ân-ı kerîmde Tahrîm sûresi 6. âyet-i kerîmesinde meâlen; "Allahü teâlâ kendilerine ne emretti ise ona isyân etmezler ve emredildikleri şeyi de yaparlar" buyuruldu.

Enbiyâ sûresi 27. âyet-i kerîmesinde ise meâlen; "Melekler Allah'ın sözünün önüne geçmezler. Hep O'nun emri ile hareket ederler" buyuruldu. İbn-i Abbâs'ın (radıyallahü anh) bildirdiğine göre, Allahü teâlâdan vahiy getirmekte olan Cebrâil'in (aleyhisselâm), bir ara gecikmesinden endişelenen Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); "Ey Cebrâil! Sen bizi şu ziyâretinden daha çok ziyâret etmez misin?" buyurarak, daha çok gelmesini istemişti. Bunun üzerine; "Biz (melekler) Rabbimizin emri olmadıkça inmeyiz, önümüzde ve arkamızdaki (geçmiş ve gelecek bütün şeyler) ve bunların arasındakiler hep O’nundur (Allah'ın emir ve irâdesine tâbidir.) Bununla beraber Rabbin seni unutmuş değildir" meâlindeki Meryem sûresinin 64. âyet-i kerîmesi nâzil oldu.

Melekler devamlı Allahü teâlâya ibâdet ederler. Enbiyâ sûresi 19 ve 20. âyet-i kerîmelerinde meâlen; "O'nun katındakiler (melekler), kendisine ibâdet etmekten ne kibirlenirler ne de yorulurlar. Gece-gündüz hep Allahü teâlâyı tesbîh ederler, usanmazlar" buyurulmaktadır.

Melekler, Allahü teâlâya ibâdetten lezzet alırlar. Allahü teâlâya ibâdeti terketmeyi kendilerinin helâki olarak görürler.

Ka'b-ül-Ahbâr (radıyallahü anh); meleklerin tesbîhlerinin, insanların nefes alıp vermeleri gibi devamlı olduğunu söylemektedir.

Melekler devamlı huzûr hâli üzere bulunup, zikir yaparlar. İnsan olsun melek olsun, mukarrebînden olan Allahü teâlânın seçilmiş kulları da devamlı bu şekilde ibâdet üzeredirler. Karadaki canlıların hava ile, denizdekilerin de su ile teneffüs etmeleri nasıl kesintisiz devam ediyorsa, mukarreblerin bu şekildeki ibâdetleri de öyle devam eder.

Melekler, Allahü teâlânın kıymetli kullarıdır. Onların Allahü teâlâ katındaki dereceleri yüksektir. Kâfirler ve müşriklerin sandıkları gibi, onlar Allahü teâlânın kızları değildir. Kur’ân-ı kerîmde Enbiyâ sûresi 26. âyet-i kerîmede şöyle buyurulmaktadır: "Böyle iken (bâzı kâfirler) dediler ki: "Rahmân, (çok merhametli olan Allah) çocuk edindi. (Melekler, Allahü teâlânın kızlarıdır, dendi.) Allah bundan münezzehtir. Doğrusu onlar (melekler), Allahü teâlânın ikrâm olunmuş kullarıdır."

Kâfirler, melekler için dişi diyorlarsa da onlar, erkek ve dişi değildirler. Bu husûsda Kur'ân-ı kerîmin Zuhruf sûresi 19. âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle buyurulmaktadır: "Onlar, Rahmân'ın kulları olan melekleri dişi yaptılar. Yaradılışlarına şâhid mi idiler. Onların (bu yalan) şâhidlikleri yazılacak ve (kıyâmette) mes'ûl olacaklardır."

Melekler evlenmezler. Çocukları olmaz. Hayat sâhibi olup diridirler ve Allahü teâlânın âzamet ve celâlinin büyüklüğünden korkudadırlar. Nitekim Enbiyâ sûresi 28. âyet-i kerîmesinde; "Hepsi O'nun korkusundan titrerler" buyurulmaktadır.

Melekler günah işlemezler. Allahü teâlâ, insanları yaratacağını buyurduğu zaman; "Yâ Rabbî! Yeryüzünü ifsâd edecek ve kan dökecek mahlûkları mı yaratacaksın?" (Bakara sûresi: 30) gibi meleklerin (zelle) denilen soruları bunların masum, suçsuz olmalarına zarar vermez. Meleklerin bu suâli; Allahü teâlâya îtirâz veya Âdem'i (aleyhisselâm) ve zürriyetini gıybet etmek için değil, yeryüzünde fesat çıkaracak olan insanların yaratılmasındaki hikmeti öğrenmek istediklerindendir.

Melekler Allahü teâlânın izni ve bildirmesi ile pek çok sırları ve hâlleri bilirler. Allahü teâlâ bildirmese idi onlar, gayb ile alâkalı şeyleri bilemezlerdi. Çünkü Kur'ân-ı kerîmde Neml sûresi 65. âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle buyurulmaktadır: "(Ey Resûlüm)! De ki: Göklerde ve yerde olan kimse gaybı bilmez. Ancak Allah bilir."

Cebrâil, İsrâfil, Mikâil, Azrâil, Hamele-i Arş, Cennet meleklerinin büyüğü Rıdvân, Cehennem meleklerinin büyüğü olan Mâlik, Hafaza melekleri, Münker ve Nekîr gibi, meleklerin havâsları, üstünleri, peygamberlerden başka bütün insanlardan üstündürler. Hattâ Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğu; insanların üstünlerinin, meleklerin üstünlerinden daha üstün olduklarını söylemişlerdir. Çünkü insanlar, şeytan ve nefisleri ile savaşıyor, ihtiyaçları olduğu hâlde yükseliyor. Melekler ise zâten yüksek yaratılmışlardır. Melekler, tesbîh, takdis ediyorsa da, buna cihâdı da katmak, insanların yükseklerine mahsustur. Nisâ sûresi 95. âyet-i kerîmesinde meâlen; "Mallarını, canlarını fedâ ederek, din düşmanları ile Allah rızâsı için cihâd, muhârebe eden müslümanlar, oturup, kapanıp cihâd edenlerden daha üstündür. Hepsine de Cennet’i, söz veriyorum" buyurulmuştur. Mü'minlerin sâlihleri ve velîleri, meleklerin avâmından; meleklerin avâmı insanların avâmından daha üstündür.

Sûrun birinci üfürülmesinde, dört büyük melekten ve Hamele-i Arş'dan başka bütün melekler de yok olacakdır. Bundan sonra Hamele-i Arş ve daha sonra dört melek yok olacaktır. İkincisinde, önce bütün melekler dirilecektir. Hamele-i Arş ile bu dört melek, sûrun ikinci üfürülmesinden önce dirilecektir. Demek ki, bu melekler, bütün canlılardan önce yaratıldıkları gibi, her canlıdan sonra yok olacaklardır.

Meleklerden bâzısının iki, bâzısının dört veya daha çok kanadı vardır. Her hayvanın kanadı ve tayyârelerin kanadları kendilerinin yapısında olup, birbirlerine benzemediği gibi, meleklerin kanadı da kendi cinslerindendir. İnsan görmediği, bilmediği şeyin tadını işitince, bunu bildiği şeyler gibi sanıp, aldanır. Meleklerin kanadları vardır. İnanırız. Fakat, nasıl olduğunu bilemeyiz. Kiliselerde ve bâzı mecmua ve filimlerde melek diye görülen kanatlı kadın resimleri uydurmadır. Müslümanlar böyle resim yapmaz. Müslüman olmayanların yaptığı bu bozuk resimleri doğru sanmamalı, onlara aldanmamalıdır. Sayısı en çok olan mahlûk meleklerdir. Bunların sayılarını Allahü teâlâdan başka kimse bilmez. Nitekim Müddessir sûresi 31. âyet-i kerîmesinde; "Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir" buyrulmaktadır.

Göklerde, meleklerin ibâdet etmedikleri boş bir yer yoktur. Göklerin her yeri, rükûda veya secdede olan meleklerle doludur. Göklerde, yerlerde, otlarda, yıldızlarda, canlılarda, cansızlarda, yağmur damlalarında, ağaçların yapraklarında, her molekülde, her atomda, her reaksiyonda, her harekette, her şeyde meleklerin vazifeleri vardır. Bâzıları başka meleklerin âmiridir. Bâzıları insanların peygamberlerine haber getirir. Bâzıları insanların kalbine iyi düşünce getirir ki, buna (ilham) denir. Bâzılarının, insanlardan ve bütün mahlûklardan haberi yoktur.

İmâm Fahreddîn Râzî (rahmetullahi aleyh) meleklerin sayıları ile ilgili olarak şöyle bildirdi: İnsanoğlu, cin tâifesinin onda biri kadardır. Bu ikisi karadaki canlıların onda biri kadardır. Bunların hepsi denizlerde yaşayan hayvanların onda biri, bunların hepsi dünyâ göğündeki meleklerin onda biri, bunlar da ikinci kat gökteki meleklerin onda biridir. Yedinci kat göğe kadar bir öncekiler, bir sonrakilerin onda biridir. Bütün bunların hepsi, arşın bir perdesinde olan meleklerin onda biridir. Arş-ı âzamın yüzbin perdesi vardır. Bir perde; bütün göklerden yerden, içindekilerden ve arasındakilerden çok daha büyüktür. Bu perdelerin her yerinde kimi secdede, kimi rükûda, kimi kıyamda olan ve çok güzel sesle Allahü teâlâyı tesbîh ve takdis eden melekler vardır. Bunların hepsi, arş-ı âzam ve etrâfına kıyasla denizde bir damla su kadar kalır. Sonra Levh-i mahfûza müvekkel olan melekler vardır. Bunların büyüğü İsrâfil aleyhisselâmdır. O, Levh-i mahfûzu görür. Diğer meleklere, Allahü teâlânın izni ile emr ve nehy eder. İsrâfil aleyhisselâm bu kadar büyüklüğü ile Allahü teâlânın korkusundan serçe kuşu gibi titrer.

Ka’b-ül-Ahbâr (radıyallahü anh) bildirir: Yeryüzünde iğne ucu kadar yer boş değildir. Her yere müvekkel bir melek vardır. İbn-i Münzir'in bildirdiği hadîs-i şerîfde şöyle bildirildi: "Beyt-ül-ma'mûrda her gün yetmişbin melek namaz kılar. Bir daha namaz kılmak sırası ona gelmez. Meleklerin büyüklerinden olan kerûbiyyûn melekleri; gece ve gündüz tesbîh ederler, hiç usanmaz ve yorulmazlar" Sahîh haberlerde geldi ki: "Sidre-tül müntehâda o kadar melek vardır ki, adedini ancak Allahü teâlâ bilir. Cebrâil aleyhisselâmın makâmı Sidre-tül müntehâdadır."

Meleklerin sayıları çok olmakla beraber, umûmî olarak yer gök ve hamele-i arş şeklinde üç sınıfa münhasırdırlar. Bunlardan başka insanın yemesini, gıda almasını te'min edenlerin yanında; hidâyet ve irşâd ile vazifeli melekler de vardır. Vücûdun, hattâ bitkilerin her parçasının gıdasını te'min için, en az yedi melek vazifelidir. Bu sayı daha da fazla olabilir.

Şöyle ki: Alınan gıda, bâzı değişikliklere uğradıktan sonra, kana karışır. Daha sonra et ve kemik olur. Et ve kemik olunca, gıda alma işi tamamlanmıştır. Kandaki besinler, et ve kemik, gücü, kuvveti, bilgi ve ihtiyârı (isteği) olmayan cisimlerdir. Bizzat kendi kendilerine hareket edemez, kendiliklerinden değişikliğe uğrayamazlar. Meselâ buğday da böyledir. Kendi kendine un, hamur ve ekmek olamaz. Kan ile hücreye taşınan besinler de kendi kendine et, kemik, sinir ve damar olmaz. Bunları yapacak bir san'atkâr lâzımdır. Allahü teâlâ zâhirî ve bâtınî nîmetler ihsân etmiştir. Zâhirdeki san'atkârlar belde halkı olduğu gibi, bâtındaki san'atkârlar da meleklerdir. İşte gıdayı kandan süzmek; etin ve kemiğin civarına çekmek (hücrenin içine almak); orada tutmak, nihâyet gıdayı et, damar ve kemik hâline getirmek işlerinde ayrı ayrı melekler vazifelendirilir. İhtiyaçtan fazla olan gıdayı da başka bir melek atar. Yeni meydana gelen eti, eski ete, yeni kemiği eski kemiğe, yeni damarı eski damara bağlamak için de ayrı bir melek lâzımdır. Meydana gelen yeni kan, kemik ve damarın, eskilere ne kadar ilâve edileceğini tâyin edecek yedinci bir melek daha lâzımdır. Meselâ, bu ilâveler, yuvarlak olan uzvun yuvarlaklığını, enli olanın, enliliğini, içi boş olanın, bu hâlini bozmayacak kadardır. Her birine lâzım olduğu kadar ilâve yapılır. Alınan gıda, lüzumundan fazla mikdarda, çocuğun burnunda toplanmış olsa, çocuğun burnu büyür, şekli bozulur ve içi boş olma husûsiyetini kaybederdi. Bu sebeple, alınan gıdanın, göz kapaklarına, onların inceliğine, göze, onun parlaklığına, dizlere, kalınlığına, kemiklere, sertliğine münâsip bir şekilde dağıtım yapılır. Aksi hâlde âzâların biri küçük, diğeri büyük kalırdı.

İşte taksim ve tevzîdeki bu ayarlamayı yapmak, meleklere havâle edilmiştir. Yoksa kandaki besinlerin kendi kendine bu hâllere girdiğini sanmak cehâlettir.

Bütün bu işleri yapanlar, yer melekleridir. İnsan uykuda istirâhatini yaparken, işi ile meşgûl olurken, bütün bunlardan habersiz melekler bu gıdayı bâtında (içinde) işe yarar hâle getirmektedirler. Bu mikdarda melek, normal âzâlar içindir. Göz ve kalb gibi hassas yerlerde bu işler için yüzden fazla melek vazifelidir.

Yer melekleri gök meleklerinden yardım alırlar. Bu yardım alma işi muayyen bir tertip üzeredir. Bunun hakîkatını ancak Allahü teâlâ bilir. Aynı şekilde, gök melekleri de Hamele-i Arş'dan yardım alırlar.

Yer ve göklere, bitki ve hayvanlara, hattâ her yağmur damlası ve bir taraftan diğer tarafa giden her bulut için vazifeli melekler vardır.

Meleklerin büyükleri:

Cebrâil (aleyhisselâm): Dört büyük melekden birisi ve meleklerin en üstünüdür. Cibrîl, Rûh-ul-emin ve Nâmûs-u ekber de denir. Cebrâil, lügatte; Allahü teâlânın kulu demektir.

Vazifesi ve husûsiyetleri:

1- Peygamberlere (aleyhimüsselâm) vahiy getirmek, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirmektir.

2- Allahü teâlâ onu Kur'ân-ı kerîmde diğer meleklerden önce zikretmiştir. Bakara sûresi 98. âyet-i kerîmesinde meâlen; "Kim Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrâil'e, Mikâil'e düşman olursa, muhakkak Allah da kâfirlerin düşmanıdır" buyrulmaktadır. Ayet-i kerîmede Cebrâil (aleyhisselâm), Mikâil'den (aleyhisselâm) önce zikredilmiştir. Çünkü Cebrâil (aleyhisselâm) peygamberlere vahy getirmek şerefine nâil olmasının yanında ilim sâhibidir. Mikâil (aleyhisselâm) ise, rızıkları ayarlamakla vazifelidir. Manevî bir gıda olan ilim, cisim ve beden için olan gıdadan üstün ve şereflidir. Bu sebeple Cebrâil (aleyhisselâm), Mikâîl'den (aleyhisselâm) üstündür.

3- Allahü teâlâ onun için Rûh'ul kuds diye buyurmuştur. Nitekim Mâide sûresinin 110. âyet-i kerîmesinde meâlen; "Hani, ben seni Rûh'ul kuds (Cebrâil) ile te'yid etmiştim" buyurulmaktadır.

4- Allahü teâlâ onu kendisinden sonra zikretmiştir. Tahrîm sûresi 4. âyet-i kerîmesinde; "Muhakkak ki Allah, Cebrâil ve sâlih mü'minler O'nun (Resûlullah'ın) yardımcısıdır" buyurulmaktadır.

5- Yine Cebrâil aleyhisselâm Tekvîr sûresinde altı vasfı ile medholunmuştur: "Muhakkak o Kur'ân, pek şerefli bir resûlün (Cebrâil'in) getirdiği kelâmdır. (O çetin) bir kuvvet sâhibidir. Arşın sâhibi olan Allah katında pek şereflidir. Orada kendisine itâat olunandır, emîndir."

Cebrâil'in (aleyhisselâm) resûl olması, peygamberlere (aleyhimüsselâm) vahiy getirmesinden dolayıdır. Allahü teâlânın nezdinde şerefli ve îtibârlı olması, onu kendisi ile, kullarının en üstünleri olan peygamberleri arasında vâsıta yapması sebebiyledir. Allahü teâlâ katında derecesinin yüksek olması, Kur’ân-ı kerîmde onu kendisinden sonra zikrettiği içindir. Meleklerin reisi olup kendisine itâat edilmesi, onların, ona itâat etmeleri sebebiyledir. Emîn olmasına gelince; Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde Resûlullah efendimize meâlen; "Onu senin kalbine Rûh-ul-emin indirdi" Şuarâ sûresi: 193) buyurmuştur.

Cebrâil (aleyhisselâm) muhtelif şekillere girebilmektedir. Nitekim Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) değişik şekillerde görünmüştür. Ekseriyetle Eshâb-ı kirâmdan Dıhye-i Kelbî (radıyallahü anh) sûretinde gelirdi. Dıhye-i Kelbî, Eshâb-ı kirâmın büyüklerindendir. Bir kavmin reisi olup ticâretle uğraşırdı. Îmân etmeden önce de Resûlullah'ı sever, uzaktan geldikçe hediye getirirdi. Cebrâil (aleyhisselâm) îmân edeceğini Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) haber vermişti.

Cebrâil (aleyhisselâm), çok defâ Resûlullah'ın huzûruna onun sûretinde gelirdi. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Benî Ümeyye'den üç kişiyi üç kimseye benzetti ve şöyle buyurdu; "Dıhye-i Kelbî, Cebrâil'e; Urve bin Mes'ûd Sekafî, Îsâ'ya; Abdül-üzzâ ise, Deccâl'e benzer."

Dıhye-i Kelbî (radıyallahü anh) Medîne-i münevverede dahî sokakta dolaşırken, Resûlullah'ın emri ile yüzünü örterdi. Yoksa kolay kolay kimse gözünü ondan ayıramazdı.

Cebrâil aleyhisselâm, her sene bir kere gelip, o âna kadar inmiş olan Kur'ân-ı kerîmi Levh-i mahfûz'daki sırasına göre okur. Peygamber efendimiz de dinler ve tekrar ederdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) âhırete teşrîf edeceği sene, iki kere gelip, tamâmını okudular.

Yine bir gün Cebrâil (aleyhisselâm), müslümanlara İslâmiyeti öğretmek için gelmişti. Bunu Ömer (radıyallahü anh), şöyle anlatır: "Öyle birgün idi ki, Eshâb-ı kirâmdan birkaçımız Resûlullah efendimizin huzûrunda ve hizmetinde bulunuyorduk. O gün, o saat; öyle şerefli, öyle kıymetli ve hiç ele geçmez bir gün idi. O gün Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) sohbetinde, yanında bulunmakla şereflenmek, rûhlara gıda olan, canlara zevk ve safâ veren cemâlini görmek nasîb olmuştu. O vakit ay doğar gibi bir zât yanımıza geldi. Elbisesi çok beyaz, saçları pek siyah idi. Üzerinde toz, toprak, ter gibi yolculuk alâmetleri görünmüyordu. Resûlullah'ın eshâbı olan bizlerden hiçbirimiz onu tanımıyorduk. Yâni görüp bildiğimiz kimselerden değildi. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) huzûrunda oturdu. Dizlerini mübârek dizlerine yanaştırdı. Ellerini Resûl-i ekrem efendimizin mübârek dizleri üzerine koydu. Resûlullah'a sorarak; "Yâ Resûlallah! Bana İslâmiyeti, müslümanlığı anlat" dedi.

Resûl-i ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "İslâm'ın şartlarından birincisi Kelime-i şehâdet getirmektir. (Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh demektir.) (İslâm'ın ikinci şartı) vakit gelince, namazı kılmaktır. (Üçüncüsü) malın zekâtını vermektir. (Dördüncüsü) Ramazân-ı şerîf ayında her gün oruç tutmaktır. (Beşincisi) gücü yetenin ömründe bir kere hac etmesidir."

O zât, Resûlullah'dan bu cevapları işitince; "Doğru söyledin yâ Resûlallah!" dedi. Biz dinleyiciler, onun bu sözüne şaşdık. Çünkü hem soruyor, hem de verilen cevâbın doğru olduğunu tasdik ediyordu. Bu zât yine sorarak; "Yâ Resûlallah! Îmânın ne olduğunu, hakîkatini ve mâhiyetini de bana bildir" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Îmân, önce Allahü teâlâya inanmaktır." (îmânın altı temelinden ikincisi) Allahü teâlânın meleklerine inanmaktır. (Üçüncüsü) Allahü teâlânın bildirdiği kitaplarına inanmaktır.(Dördüncüsü) Allahü teâlânın peygamberlerine inanmaktır. (Beşincisi) âhıret gününe inanmaktır. (Altıncısı) kadere, hayr ve şerrin Allahü teâlâdan olduğuna inanmaktır."

Mikâil (aleyhisselâm): Ucuzluk, pahalılık, kıtlık, bolluk (iktisadî nizâm) yapmak, (ferahlık ve huzûr getirmek) ve her maddeyi hareket ettirmek bunun vazifesidir. Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) ilk vahiy geldikten sonra üç sene vahiy gelmedi. Bu süre içinde Mikâil aleyhisselâm gelip, kendisine bâzı şeyler öğretti.

İsrâfil (aleyhisselâm): Sûra üfüren melektir. İki defâ sûra üfürür. Birincisinde, Allahü teâlâdan başka her diri ölecek; ikincisinde ise hepsi yeniden dirilecektir. Zümer sûresi 68. âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle buyuruldu: "Kıyâmetin yok edici sûrundan sonra, ikinci bir sûr üflenir. Bu sese bütün beşeriyet tâbi olur. Bu emr ile kalkıp, hazır olurlar."

Yâsîn sûresi 48'den 53'e kadar olan âyet-i kerîmelerde de şöyle buyurulur: "(Yine Mekke kâfirleri şöyle) diyorlar; "Bu kıyâmetin vâdi ne zaman? Eğer doğru söyleyiciler iseniz?"

"Onların beklediği sâdece sayhadır. (Sûra ilk üfürülüştür.) Onlar birbirleri ile çekişip, dururlarken kendilerini yakalayıverir."

"O zaman bir vasiyet (söz) bile yapamazlar, âilelerine de (çarşı ve sokaklardan) dönemezler."

"(Bir de 40 yıl sonra ikinci defâ) sûra üfürülmüştür. Artık bakarsın ki, onlar, kabirlerden kalkıp Rablerine doğru koşuyorlar!"

"(Kâfirler); "Vah başımıza gelenlere!... Kim kaldırdı bizi uyuduğumuz yerden? İşte bu (kıyâmet), Rahmânın vâd buyurduğu şey. Gönderilen peygamberler meğer doğru söylemiş" derler."

"(Bu son nefhâ), ancak bir tek sayhadan ibârettir. Onunla mahlûkâtın hepsi toplanıp, (hesap için) huzûrumuza gelirler."

"Artık bugün hiç kimseye zerre kadar zulüm edilmez. Sâdece (hayırdan ve şerden) yaptıklarınızın cezâsını çekeceksiniz."

Hadîs-i şerîfde Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); "İsrâfil aleyhisselâm, sûru, ağzında lokma gibi tutup, kulağını açıp, Allahü teâlâdan izin bekler, durur. Ben nasıl rahat olurum?" buyurdu.

Bu haber, Eshâb-ı kirâma çok tesir etti. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara; "Hasbünallahü ve nîmel-vekîl" (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir) deyiniz" buyurdu.

Azrâil (aleyhisselâm): Büyük meleklerin dördüncüsüdür. İnsanların rûhunu alan budur. Rûhunun alınması yaklaşmış olan bir kimsenin, Sidret-ül-müntehâda, Sidre ağacından adının bulunduğu yaprak, ölüm meleğinin (Azrâil'in) yanına düşer. Azrâil (aleyhisselâm) bundan o kimsenin ecelinin geldiğini, artık dünyâda yiyecek rızkının kalmadığını anlar.

Nitekim hadîs-i şerîfde Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: "Ölüm meleği arşın altında bulunur. Ölecek olan kimselerin sahifeleri yanına düşer. Bunun üzerine Melek-ül-mevt, eceli gelmiş ve dünyâdaki rızkı bitmiş olan kimseye bakar ve ona ölüm sekerâtını atar. O kimseyi ölümün sıkıntıları ve şiddetli hâlleri kaplar."

Melek-ül-mevt, mü'mine en güzel; kâfire ise en çirkin ve korkunç bir sûrette görünür. İbn-i Abbâs (radıyallahü anh) şöyle nakletti: Allahü teâlâ İbrahim'i (aleyhisselâm) kendisine dost edinince, Melek-ül-mevt bunu İbrahim'e (aleyhisselâm) müjdelemek istedi. Allahü teâlâ da ona bunun için izin verdi. Bu izni alan Azrail (aleyhisselâm), müjdeyi İbrahim'e (aleyhisselâm) getirdi. Müjdeyi alan İbrahim (aleyhisselâm); "Elhamdülillah" diyerek Allahü teâlâya hamd etti. Sonra; "Ey Melek-ül-mevt! Kâfirlerin ruhlarını nasıl aldığını bana göster" dedi. O da; "Ey İbrahim! Onu görmeye gücün yetmez, tahammül edemezsin" diye arz etti. İbrahim (aleyhisselâm) yine, görmek istediğini bildirince, Melek-ül-mevt (Azrail) simsiyah bir sûrete büründü. Ağzından Cehennem ateşi fışkırıyordu. Vücudundaki kıllar insan gibi olup, her kılın dibinden ateşler çıkıyordu. İbrahim aleyhisselâm Azrail'i (aleyhisselâm) bu durumda görünce, bayıldı. Bir müddet sonra ayıldığında, Azrail'i (aleyhisselâm) önceki şeklinde görüp; "Ey ölüm meleği! Eğer kâfirlere seni bu hâlde görmekten başka bir belâ ve mûsibet gelmese idi, bu onlara mûsibet olarak yeterdi" buyurdu.

İbrahim (aleyhisselâm) Melek-ül-mevt'e tekrar şöyle dedi: "Ey Melek-ül-mevt! Mü'minlerin ruhlarını hangi surette alıyorsun? Bir de onu görmek isterim." Bunun üzerine Melek-ül-mevt, pek yakışıklı bir genç suretine girdi. Bunu gören İbrahim (aleyhisselâm); "Ey Melek-ül-mevt! Mü'min vefat edeceği zaman seni bu surette görmekten başka sevinçli bir hâl ile karşılaşmasa, seni bu hâlde görmek, ona kâfi gelirdi" buyurdu.

Azrail (aleyhisselâm), İbrahim aleyhisselâmdan ruhunu almak için izin istedikde; "Dost dostun canını alır mı?" dedi. Allahü teâlâ, Azrail (aleyhisselâm) ile haber gönderip; "Dost dosta kavuşmaktan kaçınır mı?" buyurunca; "Yâ Râbbî! Ruhumu hemen al!" diye duâ eyledi.

Melekler, peygamberlerin (aleyhimüsselâm) ve evliyanın ruhları ve sâlih mü'minlerin rûhları; herkim nerede ve ne zamanda ve her ne hâlde çağırırsa, Allahü teâlânın izni ile orada bulunur, yardım ederler. Hızır aleyhisselâmın sıkıntıda olanların imdadına yetişmesi, Fahr-i âlemin (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetinin her birine, hele ölüm zamanında, imdada yetişmesi ve Azrail aleyhisselâm, rûh (cân) almak için her anda, her yere gelmesi de böyledir.

Ölü kabre konunca Rûmân adlı bir melek sorular sorup gittikten sonra, korkunç iki melek gelir. İnsan şeklinde görünürler. Yüzleri gâyet siyah olup dişleri ile yeri yararlar. Başlarının tüyleri yeryüzüne sarkmış görünür. Sözleri gök gürler gibi, gözleri şimşek çakar gibidir. Nefesleri de şiddet ile esen rüzgâr gibidir. Herbirinin demir kamçıları vardır ki; insanlar ve cinler bir araya gelseler, yerden kaldıramazlar. Dağlardan daha büyük ve ağırdır. Bir kere bir kimseye vururlarsa maazallah parça parça eder. Rûh bunları görünce hemen kaçar, ölünün burnundan göğsüne girerler. Göğsünden yukarısı dirilir, öleceği zamanki, hâli gibi olur. Hareket etmeye kadir olamaz. Fakat ne söylenirse onu işitir ve görür. Bunlar ona şiddet ile suâl ederler. Cefâ ederek onu üzerler. Toprak ona su gibi olmuştur. Ne vakit kımıldarsa yer açılıp bir boşluk olur.

Bu iki melek; "Rabbin kimdir? Dînin nedir? Peygamberin kimdir? Kıblen neresidir?" diye suâl sorarlar. Allahü teâlâ kimi muvaffak eder ve kimin kalbine hak sözü yerleştirirse, der ki: "Sizi vekil ederek bana kim gönderdi ise, Rabbim O'dur. Benim Rabbim Allah, peygamberim Muhammed aleyhisselâm, dînim dîn-i İslâm'dır." Buna ancak, ilmi ile amel eden hayırlı âlimler böyle cevap verir.

O zaman bunlar der ki: "Doğru söyledi. Delilini getirdi. Bizim elimizden kurtuldu." Bundan sonra onun üzerine kabrini kubbe gibi yaparlar. Onun için sağ tarafına iki kapı açarlar. Sonra da kabrini güzel amelleri, en sevdiği dostu sûretinde gelip, onu eğlendirir ve kabrini güzel kokulu fesleğenlerle döşerler. Cennet kokuları o meyyitin üzerine gelir. Dünyâda yaptığı güzel haberleri söyler. Kabri nûr ile dolar. Kıyamet kopuncaya kadar, kabrinde neşeli ve sevinçli olur. O kimseye kıyâmet kopmasından daha sevgili bir şey olmaz.

İlmi ve ameli az olan, ilimden ve melekût sırlarından haberi olmayan mü'minlerin dereceleri bundan aşağıdır ki, onun yanına Rûmân ismindeki melekden sonra güzel surette ve güzel kokulu ve güzel elbiseli olarak ameli gelir; "Beni bilmez misin?" der. O da; "Sen kimsin ki, Allahü teâlâ seni şu garib olduğum zamanda bana ihsan eyledi" der. O da der ki; "Ben senin sâlih işlerinim. Korkma, mahzun olma. Biraz sonra Münker ve Nekir melekleri gelirler ve sana suâl ederler. Onlardan çekinme der.

Bundan sonra suâl meleklerine söyleyeceği şeyleri öğretirken, Münker ve Nekir melekleri gelir. Onu oturturlar. Ona; "(Men Rabbüke) Rabbin kimdir?" derler. "Rabbim Allah'dır. Peygamberim Muhammed aleyhisselâm, imâmım Kur'ân-ı kerîm, kıblem Kâbe-i şerîf ve babam İbrâhim aleyhisselâmdır ki, onun milleti (dîni) benim milletimdir" der. Onun dili hiç tutulmaz. Onlar da doğru söyledin derler. Önceki melekler gibi muâmele ederler. Fakat onun için sol tarafından bir kapı açarlar. Cehennem’in yılan, akreb, zincir, kaynar suyu ve zakkumu velhâsıl ne varsa hepsini görür. O kimse, onun üzerine pek çok feryâd eder. Ona; "Korkma, buranın dehşeti sana bir zarar vermez. Burası senin Cehennem’deki yerindir ki, Allahü teâlâ bunu senin Cennet’te olan yerinle değiştirdi. Uyu, sen saîdsin" derler. Mahşer günü olunca melekler, mahlûkâtı mahşere sevkederler. Kıyâmet günü, herkes kabri üzerine çıkar. Bâzısı çıplak, bâzısı siyah, bâzısı beyaz elbiseli, bâzısı da nûr saçar bir hâlde oturur.

Bu sırada melekler, onları fırka fırka, cemâat cemâat sevk ederler. Herbirinin altında kendilerine zulüm edenler bulunarak haşrolunurlar. İnsan, cin ve şeytan ve yırtıcı hayvanlar ve kuşlar, bir yerde toplanırlar. O zaman yeryüzü beyaz gümüş gibi düz olur.

Melekler, yeryüzündeki bütün canlıların etrâfında bir halka olmuşlardır. Onlar yeryüzünde bulunanlardan on kat fazladır.

Bundan sonra, Allahü teâlâ ikinci kat gök meleklerine emreder ki, birinci kat gök meleklerini ve mahlûkâtı çevirirler. Bunlar da, hepsinin yirmi mislinden ziyâdedir.

Sonra üçüncü kat melekleri nâzil olup, hepsinin etrâfını bir halka olarak çevirirler. Bunlar da hepsinin otuz mislinden ziyâdedir.

Sonra dördüncü kat melekleri hepsinin etrâfını bir halka olarak çevirirler. Bunlar da hepsinin kırk mislinden fazladır.

Sonra beşinci kat göklerin melekleri nâzil olup, bir halka şeklinde çevirirler. Bunlar da hepsinin elli mislinden fazladır.

Daha sonra, altıncı kat gök melekleri nâzil olup, bir halka olarak hepsini çevirirler ki, bunlar hepsinin altmış mislinden fazladır.

En sonra, yedinci kat gök melekleri nâzil olup, bir halka olarak hepsini çevirirler ki, bunlar cümlesinin yetmiş mislinden fazladır.

Bu zamanda halk birbirine karışık olur. İzdihamın çok olmasından birbirinin ayaklarına basarlar. Herkes günahına göre, tere gark olur. Bâzısı kulaklarına, bâzısı göğsüne, bâzısı omuzlarına, bâzısı dizlerine kadar, hamamdaki gibi bir tere batmışlardır.

Hamele-i Arş:

Arş-ı âzamı taşıyan melekler olup, dört tanedir. Kıyâmette dört büyük melek daha yaratılarak Hamele-i Arş sekiz olacaktır. Allahü teâlânın katında arş-ı âzamı taşıyan melekler, mukarrebîn meleklerin hepsinden muhteremdir. Hamele-i Arş'a Kerûbiyyûn da denir. Devamlı olarak: "Sübhâne zil mülki vel-melekût, Sübhâne zil arşi vel-izzeti vel-azemeti vel heybeti vel-kudreti vel-kibriyâ vel-ceberût, Sübhânel melik-il ma'bûd, Sübhânel melik-il mevcud, Sübhânel melik-il-hayy-illezi lâ yenâmü velâ yemût, Sübbûhün, Kuddûsün, Rabbünâ ve Rabbülmelâiketi ver-rûh" tesbîhini söylerler. Allahü teâlâyı devamlı olarak tesbîh eden, arşın etrâfında tavâf için giden ve yolculuklarında günde iki kere Hamele-i Arş'a selâm veren bu meleklere, Melâike-i Sâffûn ve Hâffûn derler. Bunların ötesinde yetmişbin saf melek daha yaratılmıştır. Bunlar devamlı olarak ayakta durup; "Sübhânallahi vel-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vallahü ekber ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm" derler. Arş-ı envere yakın olan meleklerin nûrları daha kuvvetli ve parlaktır. Arşdaki meleklerin nûrlarına sidredeki melekler tahammül edemezler. Sidredeki meleklerin nûrlarına da göklerde ve yerde olan melekler dayanamazlar.

Cennet Melekleri

Cennet melekleri Cennet’tedir. Cennet melekleri hakkında Ra'd sûresi 22, 23 ve 24. âyet-i kerîmelerinde meâlen şöyle buyurulmaktadır: "Onlar ki, Rablerinin rızâsını kazanmak için sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar. Kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli, aşikâr harcarlar. Kötülüğü de iyilikle savarlar. İşte bunlar için âhıret saâdeti vardır. (O saâdet) Adn Cennetleridir. Atalarından, zevcelerinden ve zürriyetlerinden en sâlih olanlarla beraber o Cennet’e girecekler. Melekler de o her kapıdan yanlarına vararak şöyle diyecekler: "Sabrettiğiniz için size selâm olsun! ahıret saâdeti ne güzeldir."

Cennet meleklerinin büyüğü Rıdvân’dır. İbn-i Abbâs'ın rivâyet ettiği hadîs-i şerîfde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: "Cennet her sene Ramazân ayının gelmesi ile süslenir. Ramazân'ın ilk gecesi olunca arşın altında mesîre adında bir rüzgâr esip, Cennet ağaçlarının dallarını, budaklarını, kapılarının halkalarını sallar. Dinleyenlerin hiç duymadıkları güzel sesler onlardan duyulur. Bu hâlde hûr-i îyn süslenip, Cennet’in yüksek yerinde durup, bizi Allahü teâlâdan isteyecek kimse nerededir, bizi alsın diye seslenirler. Sonra, Cennet meleklerinin büyüğü Rıdvân'a, bu gece hangi gecedir? derler. Rıdvân; "Bu gece, Ramazân ayının ilk gecesidir. Muhammed'in ümmetinden oruç tutanlara Cennet kapıları açılır" diye cevap verince, Allahü teâlâ; "Ey Rıdvân! Cennet kapılarını aç" buyurur."

Cehennem melekleri:

Bunlara Zebânî denir. Nitekim Alak sûresi 18. âyet-i kerîmesinde meâlen; "Biz (onu Cehennem’e atsınlar diye) zebânîleri çağıracağız." buyurmaktadır.

Cehennem melekleri Cehennem’de emrolunan vazifeleri yaparlar. Cehennem zebânîlerinin büyükleri ondokuzdur. Müddessir sûresinin 30 ve 31. âyet-i kerîmelerinde meâlen; "Cehennem’in üzerinde ondokuz melek vardır. Biz o ateşin bekçiliğine meleklerden başkasını me'mur etmedik" buyurulmaktadır.

Cehennem meleklerinin en büyüğünün adı Mâlik'dir. Zuhruf sûresi 74 ile 77. âyet-i kerîmelerinde meâlen şöyle buyruldu: "Muhakkak ki kâfirler, Cehennem azâbında devamlı olarak kalacaklardır. Kendilerinden o azâb hafifletilmez. Onlar bunun içinde (kurtulmaktan) ümidi kesmişlerdir."

"Biz onlara zulüm etmedik, Fakat kendileri zâlim idiler. (Cehennem bekçisi olan Mâlik adındaki meleğe şöyle) çağrışırlar: "Ey Mâlik! (İste de) Rabbin bizi öldürsün, (azâbdan kurtulalım)." Mâlik de, "Siz (azâb içinde) kalacaksınız" der."

İnsanların iki omuzunda bulunup, iyiliklerini ve kötülüklerini yazan Kirâmen kâtibin ismindeki iki melek ile, cinnîlerden koruyan meleklere Hafaza melekleri denir. Bunlar dört tanedir. İkisi gece, ikisi gündüz gelir. Helada iken yapılanları, Allahü teâlâ meleklere bildirir. Heladan çıkınca yazarlar. Melekler, bir şey üzerine, harf ile yazmaz. Bilgileri; aklımızda, zihnimizde topladığımız gibi, bir yere toplarlar. Şimdi, teyp denilen âlette, seslerin banda alınması ve sesli sinema filimlerine alınması gibi, çeşitli yazı şekilleri vardır. Göklerde, bilinmeyen kalemlerle (âletlerle) yazan melekler de vardır. Kâfirlerin yalnız kötülükleri yazılır. Her insana musallat olan cin ve insanı da bunlardan koruyan melekler vardır. Sağ taraftaki melek, sol taraftakinin âmiridir. İyi işleri yazar. Soldaki kötülükleri yazar. Nitekim Kur’ân-ı kerîmde İnfitâr sûresinin 10, 11 ve 12. âyet-i kerîmelerinde meâlen; "Hâlbuki üzerinizde gözetleyici melekler var. Her ne yaparsanız bilir." buyurulmaktadır.

Vâhidî tefsîrindeki bir hadîs-i şerîfde şöyle buyurulmaktadır: "Bir kimse bir hayır amel yapınca sağındaki melek o bir iyi amele karşılık on sevâb yazar. O kimse bir günah işleyip, sol tarafındaki melek yazmak isteyince, sağdaki melek, soldakinin âmiri olduğu için, onu yedi saat bekletir. Eğer o kimse işlediği günah için tevbe ederse, ona günah yazmaz. Tevbe etmezse, bir günah yazar."

Büyük olan ve hürmet mevkîinde bulunan canlı resmi, köpek ve cünüb kimse bulunan eve rahmet melekleri girmez. Hafaza melekleri ise, insandan yalnız cimâda ve helâda ayrılır. İnsanların iki omuzunda Kirâmen kâtibin denilen iki melek bulunup, iyiliklerini ve kötülüklerini yazar.

Mücâhid'den (radıyallahü anh) şöyle nakledilir: Bu iki melek, herkesin bütün sözlerini ve işlerini, hastalığından inlemesine kadar yazar.

Yine insanlar için vazifeli melekler hakkında, Kâf sûresinin 17 ve 18. âyet-i kerîmelerinde şöyle buyurulur: "İnsanoğlunun biri sağ, diğeri sol tarafında oturan iki kâtip meleğin onların amellerini yazdıklarını hatırla. O, her ne söz ederse muhakkak yanında hazır bir gözcü vardır."

Ra'd sûresi 11. âyet-i kerîmesinde ise şöyle buyurulmaktadır: "Allahü teâlânın her insanı önünden ve arkasından ta'kib eden melekleri vardır. Onu Allahü teâlânın emri ile korurlar." Bu âyet-i kerîme, her şahsı ikişer meleğin ta'kib ettiğine, birinin önünde, diğerinin arkasında durduğuna, ikişer meleğin de amellerini yazdığına, birinin sağında, birinin solunda durduğuna delâlet etmektedir.

Bir hadîs-i şerîfde de şöyle buyurulmaktadır: "İnsanların yaptıklarını yazan meleklerden başka melekler de vardır. Yollarda sokak başlarında dolaşırlar. Allahü teâlâyı zikredenleri ararlar. Zikredenleri bulunca birbirine seslenirler. Buraya geliniz. Buraya geliniz, derler. Kanatları ile onları sararlar. O kadar çokturlar ki göke varırlar. Kullarının her işini bilici olan Allahü teâlâ meleklere sorarak; "Kullarımı nasıl buldunuz?" buyurur. "Yâ Rabbî! Sana hamd ve senâ ediyorlar. Senin büyüklüğünü söylüyorlar ve senin ayıplardan, kusurlardan temiz olduğunu söylüyorlar" derler. "Onlar beni gördüler mi?" buyurur. "Hayır görmediler" derler. "Görselerdi, nasıl olurlardı?" buyurur. "Daha çok hamd ederlerdi ve daha çok tesbîh ederlerdi ve daha çok tekbir söylerlerdi" derler. "Onlar benden ne istiyorlar?" buyurur. "Yâ Rabbî! Cennet’ini istiyorlar" derler. "Onlar, Cennet’i gördüler mi?" buyurur. "Görmediler" derler. "Görselerdi nasıl olurlardı?" buyurur. "Daha çok yalvarırlardı, daha çok isterlerdi. Yâ Rabbî! Bu kulların Cehennem’den korkuyorlar, sana sığınıyorlar" derler. "Onlar, Cehennem’i gördüler mi?" buyurur. "Hayır görmediler" derler. "Görselerdi, nasıl olurlardı?" buyurur. "Görselerdi daha çok yalvarırlardı ve ondan kurtulmak yoluna daha çok sarılırlardı" derler. Allahü teâlâ meleklere; "Şâhid olunuz ki, onların hepsini affeyledim" buyurur. "Yâ Rabbî! O zikredenlerin yanında, filan kimse zikretmek için gelmemişti. Dünyâ menfeati için gelmişti" derler. "Onlar benim misâfirlerimdir. Beni zikredenlerle beraberim. Onların yanında bulunanlar da, zarar etmezler" buyurur."

Meleklerin diğer bir nev'i de, insanların kalbine iyi şeyleri ilham ederler. "Fevâyih-i Miskiyye" kitabında rivâyet edilen hadîs-i şerîfde Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Âdemoğlunun kalbinde iki hâne vardır: Birinde melek, birinde şeytan bulunur. O kimse Allahü teâlâyı zikr edince şeytan kaçar. Allahü teâlâyı zikretmediği zaman burnunu onun kalbine sokup, ona vesvese verir.”

Bir melek nev'i de ana rahminde kişinin işini, rızkını, ecelini, şakî veya saîd olduğunu yazar.

Abdullah ibni Mes'ûd anlattı: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana insanın yaratılış safhalarını bildirdi. Buyurdu ki: "Sizden birinizin (yaratılışının başlangıcında) ana ve babaya âit maddeler kırk gün ananın karnında toplanır (yaratılışa elverişli bir hâle gelir). Sonra o maddeler katı bir kan pıhtısı (alaka) hâlini alır. Sonra yine o kadar zaman içinde mudga (bir çiğnem et) hâlini alır. (Dördüncü safhada) Allahü teâlâ bir melek gönderir, (Bu safhada bulunan) mudgaya şu dört kelimeyi yazması emrolunur ki, bunlar onun; işi, rızkı, eceli, şakî veya saîd olduğudur." Abdullah ibni Mes'ûd (radıyallahü anh) devam ederek; "Melek bunları yazdıktan sonra ona rûh üflenir (cenin canlanır)" diye buyurmuştur.

Melekler, tehlikeli durumlarda ve düşmana gâlip gelme husûsunda Allahü teâlânın sevdiği kullarına yardımcı olurlar. Nitekim, Bedir’deki ilk İslâm ordusu bir avuç mücâhidden ibâretti. Müşrik ordusu Ramazân-ı şerîfin onyedisinde Cumâ sabahı, demir zırhlar ve miğferlerle donanmış vaziyette Bedir'de harp vaziyetini almışlardı. Sayıları, İslâm ordusundan üç-dört kat fazla idi. Müslüman ordusu ise, sâdece 313 mücâhidden ibâretti. Aynı zamanda Bedir ârızalı bir yerdi. Pek kumlu olduğu için zor dolaşabiliyordu. Bedir suyu buraya daha önce gelen Kureyşliler tarafından tutulmuştu. Su olmadığı için ihtiyaçları gidermek pek zor oluyordu. Bütün bu meşakkat ve sıkıntıların içinde bulunan müslümanlar; "Yâ Rabbî! Senin düşmanın olan Kureyş'e karşı bizi muzaffer eyle. Ey yardım isteyenlerin imdadına yetişen Allah’ım! Bize yardım eyle" diye duâ etmeye başlamışlardı.

Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) 313 kişilik İslâm mücâhidini harb nizâmına koyduktan sonra, Ebû Bekr'le beraber çadıra çekilerek: "Yâ Rabbî! İşte Kureyş, kibir ve gurur ile geldi. Sana meydan okuyor. Peygamberini yalanlıyor" buyurduktan sonra mübârek ellerini kaldırarak şöyle yalvardı: "Yâ Rab! Peygamberlere nusret (ahdini), bana da husûsi olarak zafer vâdini yerine getirmeni senden istiyorum. Allah’ım! Eğer şu bir avuç müslüman helâk olursa, sonra sana ibâdet eden bulunmayacaktır." diye yardım istemiş ve bu duâ ve niyâzını arkasından ridâsı düşünceye kadar ellerini kaldırarak tekrarlamıştır. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), bu duâyı pek ziyâde bir heyecanla yaptılar. Allahü teâlânın, bütün peygamberlere nusret ve yardım ahdi, âyet-i kerîmelerde meâlen şöyle bildirilmiştir: "Muhakkak peygamber olarak gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz geçmiştir; Muhakkak onlar, behamehâl o peygamberler, elbette muzaffer olacaklardır ve elbette bizim (mü'min) askerlerimiz gâlip geleceklerdir." (Sâffât sûresi: 171-173) Nihâyet Ebû Bekr (radıyallahü anh) Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) elini tutarak; "Bu kadar dilek yetişir. Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ sana vâdettiği zaferi yakında verecektir" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir zırh içinde idi. Niyâzdan sonra şu meâlde iki âyet-i kerîme nâzil oldu: "(Bedir'deki) bu topluluk yakında muhakkak hezîmete uğrayacak ve onlar (Kureyş) arkalarına dönüp gidecekler. Belki (bu gidişin sonu) azâblarımın vâdolunduğu saattir ki, o saatin azâbı daha büyük bir belâdır ve daha acıdır." Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) çadırdan çıkarken onu okuyarak çıktı ve doğru harb sahasına gitti."

Nitekim âyet-i kerîmelerde meâlen şöyle buyurulmaktadır: "O vakit Rabbinizden yardım ve zafer istiyordunuz da, O size; "Gerçekten ben arka arkaya bin melâike ile imdâd ediyorum" diye duânızı kabûl buyurmuştu. Allah, meleklerle yardımı, size sırf bir müjde olsun ve bununla kalbleriniz korkudan yatışsın diye yapmıştı. Yoksa zafer, ancak Allah'ın zâtındandır. Gerçekten Allah, (her şeye) mutlak gâliptir. Yegâne hüküm ve hikmet sâhibidir. O vakit Rabbin meleklere şöyle vahyediyordu; "Şüphesiz ki, ben sizinle beraberim, hemen mü'minlere (yardım ve zafer ilham ederek kalblerine) sebât ilham edin. Ben, kâfirlerin kalblerine korku salacağım. Hemen boyunları üstüne vurun (başlarını kesin!) el ve ayak parmaklarına vurun." (Enfâl sûresi: 9, 10, 12, 13)

--------------------------------------------------------

1) Hâşiyetü Şeyhzâde

2) Tefsîr-i Kebîr

3) Tefsîr-i Kurtubî

4) Tefsîr-i Taberî

5) Tefsîr-i Mazharî

6) İnâyet-ül-Kâdî ve Kifâyet-ür-Râdî

7) Hâşiyet-ül-Cemel alel-Celâleyn

8) Zâd-ül-Mesîr fî ilm-it-Tefsîr

9) Rûh'ul-Beyân

10) Tefsîr-i Hâzin

11) Hâşiyet-üs-Sâvî alâ tefsîr-il-Celâleyn

12) El-Keşşâf

13) Tefsîr-i Ebüssü'ûd; cild-1, sh. 445, cild-4, sh. 269

14) Garâib-ül-Kur'ân ve Regâib-ül-Furkân

15) Feth-ül-Bârî şerhu Sahîh-il-Buhârî (Şihâbüddîn ibni Hâcer Askalânî), cild-6, sh. 226

16) Şerhu Râmüz-ül-Ehâdîs; cild-2, sh. 46, cild-3, sh. 237, 681

17) Müsned-i Ahmed bin Hanbel; cild-6, sh. 153

18) El-Kavl-ul-Fasl (İstanbul); sh. 23

19) Şerh-i Mevâkıf; cild-3, sh. 176, 216

20) Nuhbet-ül-leâlî li şerhi Bed'il-Emâli Muhammed bin Süleymân er-Reyhânî) sh. 50

21) İhyâu ulümiddîn; cild-4, sh. 124, 128

22) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 56, 102, 277, 639, 643, 662, 673

23) Mir'ât-ı Kâinat; cild-1, sh. 27

24) Ravdat-üs-safâ; sh. 76

25) Herkese Lâzım Olan Îmân; sh. 19-21

26) Şerh-i Mekâsıd; cild-2, sh. 53



Bu konuyu yazdır

Dini-1 Îmânın şartından olan Kazâ ve kader insanların zihinlerinin en çok takıldığı husûstur
Yazar: RasitTunca - 05-23-2022, 02:07 PM - Forum: Dini Genel Bilgiler - Yorum Yok

Îmânın şartından olan Kazâ ve kader insanların zihinlerinin en çok takıldığı husûstur

KAZÂ VE KADER

Îmânın altı şartından beşincisi. Kazâ ve kader, zekî insanların zihinlerinin en çok takıldığı husûstur. Bu takıntılar, kazâ ve kaderi iyi anlamamaktan ileri gelmektedir. Kaderin ne demek olduğu iyi anlaşılsa, hiç bir zekînin şüphesi kalmaz ve îmânı kuvvetli olur.

İnsanlara gelen hayır ve şer, fayda ve zarar, kazanç ve ziyânların hepsi, Allahü teâlânın takdir etmesi iledir. Kader, bir çokluğu ölçmek, hüküm ve emir demektir. Çokluk ve büyüklük mânâsına da gelir. Allahü teâlânın, bir şeyin varlığını dilemesine kader denilmiştir. Kaderin yâni varlığı dilenilen şeyin var olmasına kazâ denir. Kazâ ve kader kelimeleri, birbirinin yerine de kullanılır. Buna göre kazâ demek, ezelden ebede kadar yaratılmış ve yaratılacak şeyleri, Allahü teâlânın ezelde dilemesidir. Bütün bu eşyanın, kazâya uygun olarak, daha az ve daha çok olmayarak yaratılmasına kader denir. Allahü teâlâ, olacak her şeyi ezelde, sonsuz öncelerde biliyordu. İşte bu bilgisine kazâ ve kader denir. Eski Yunan felsefecileri buna inâyet-i ezeliyye dediler. Bu varlıklar, o kazâdan meydana gelmiştir. Bu ilme uygun olarak, eşyanın var olmasına da kazâ ve kader denir.

"Kâmûs" da, kazâ kelimesinde diyor ki: "Kazâ, kaderin husûsî bir kısmıdır. Kader, anbara doldurulmuş buğday gibidir. Kazâ ise, onu ölçerek vermek gibidir. Hazret-i Ömer Şam'a geldi. Şehirde vebâ hastalığı olduğunu işitince, şehre girmedi. "Allahü teâlânın kazâsından mı kaçıyorsun?" dediklerinde; "Allahü teâlânın kazâsından, kaderine kaçıyorum" buyurdu ki, kader, kazâ şeklini almadıkça değişebilir. (Kader, maaş bordrosu gibidir. Kazâ ise, bu maaşın dağıtılmasıdır.) İbn-i Esîr dedi ki: Kazâ ve kader, birbirinden ayrılmaz, çünkü, kader temel gibi, kazâ da üstündeki binâ gibidir. Kader kelimesinde diyor ki: "Kader, Allahü teâlânın, olacak şeyleri ezelde bilmesidir. Kazâ, kaderde bulunan şeyleri, zamanı gelince yaratmasıdır."

Kazâ ve kader bilgisi karışık olduğundan, okuyanlarda bir takım yanlış fikirler, evhâm ve hayâller hâsıl olabilir. Bunun için, din büyüklerimiz, kazâ ve kaderi çeşitli şekilde anlatmışlardır. Böylece okuyan ve dinleyenler, sözlerin gelişine ve şekline göre, târiflerin birinden faydalanabilir ve şüpheye düşmekten kurtulurlar. Bununla beraber İslâm âlimleri kazâ ve kader mevzûuna girmemeyi tavsiye buyurmuşlardır.

Bu husûsta büyük âlim İmâm-ı Begavî buyuruyor ki: "Kazâ, kader bilgisi, Allahü teâlânın kullarından sakladığı sırlardan biridir. Bu bilgiyi, en yakın meleklere ve şeriat sâhibi olan peygamberlerine (aleyhimüsselâm) bile açmadı. Bu bilgi, büyük bir deryâdır. Kimsenin, bu denize dalması, kaderden konuşması câiz değildir. Şu kadar bilelim ki, Allahü teâlâ, insanları yaratıyor. Bir kısmı şakî olup Cehennem’de kalacak, bir kısmı da said olup Cennet’e gidecektir. Bir kimse, hazret-i Ali'den kaderi sorduğunda; "Karanlık bir yoldur. Bu yolda yürüme!" buyurdu. Tekrar sorunca; "Derin bir denizdir" buyurdu. Tekrar sordu. Bu defâ; "Kader, Allahü teâlânın sırrıdır. Bu bilgiyi senden sakladı" buyurdu."

Kadere îmân etmek için, iyi bilmeli ve inanmalıdır ki, Allahü teâlâ, bir şeyi yaratacağını ezelde irâde etti, diledi ise, az veya daha çok olmaksızın; dilediği gibi var olması lâzımdır. Olmasını dilediği şeylerin var olmaması ve yokluğunu dilediği eşyanın var olması imkânsızdır.

Bütün hayvanların, nebâtların, cansız varlıkların (katıların, sıvıların, gazların, yıldızların, moleküllerin, atomların, elektronların, elektro-magnetik dalgaların, kısaca her varlığın hareketi, fizik hâdiseleri, kimyâ tepkimeleri, çekirdek reaksiyonları, enerji alış-verişleri, canlılardaki fizyolojik faaliyetler) her şeyin olup olmaması, kulların iyi ve kötü işleri, dünyâda ve âhırette, bunların cezâsını görmeleri yâni her şeyi, ezelde, Allahü teâlânın ilminde var idi. Bunların hepsini ezelde biliyordu. Ezelden ebede kadar olacak, eşyayı, özellikleri, hareketleri, hâdiseleri, ezelde bildiğine uygun olarak yaratmaktadır. İnsanların iyi ve kötü, müslüman olmalarını, küfürlerini, istekli ve isteksiz bütün işlerini, Allahü teâlâ yaratmaktadır. Yaratan, yapan yalnız O'dur. Sebeplerin meydana getirdiği her şeyi yaratan O'dur. Her şeyi bir sebep ile yaratmaktadır.

Meselâ, ateş yakıcıdır. Hâlbuki, yakan Allahü teâlâdır. Ateşin, yakmakda hiç bir ilgisi yoktur. Fakat, âdeti bir şeye ateş dokunmadıkça, yakmağı yaratmamasıdır. Ateş, tutuşma sıcaklığına kadar ısıtmaktan başka bir şey yapmaz. Organik cisimlerin yapısında bulunan karbona, hidrojene; oksijenle birleşmek ilgisi veren, elektron alış-verişlerini sağlayan, ateş değildir. Doğruyu göremeyenler, bunları ateş yapıyor sanır. Yakan, yanma tepkisini yapan, ateş değildir. Oksijen değildir. Isı da değildir. Elektron alış-verişi de değildir. Yakan, yalnız Allahü teâlâdır. Bunların hepsini, yanmak için sebep olarak yaratmışdır. Bilgisi olmayan kimse, ateş yakıyor sanır. İlkokulu bitiren bir kimse, ateş yakıyor sözünü beğenmez. Hava yakıyor der. Ortaokulu bitiren de, bunu kabûl etmez. Havadaki oksijen yakıyor der. Liseyi bitiren, yakıcılık oksijene mahsus değildir. Her elektron çeken element yakıcıdır der. Üniversiteli ise, madde ile birlikde enerjiyi de hesâba katar. Görülüyor ki, ilim ilerledikçe, işin içyüzüne yaklaşılmakda, sebep sanılan şeylerin arkasında, daha nice sebeplerin bulunduğu anlaşılmakdadır. İlmin, fennin en yüksek derecesinde bulunan, hakîkatleri tam gören peygamberler (aleyhimüsselâm) ve o büyüklerin izinde giderek ilim deryâlarından damlalara kavuşan İslâm âlimleri bugün yakıcı, yapıcı sanılan şeylerin, âciz, zavallı birer vâsıta ve mahlûk olduklarını hakîki yapıcının, yaratıcının araya koyduğu sebepler olduklarını bildiriyor. Yakıcı, Allahü teâlâdır. Ateşsiz de yakar. Fakat ateş ile yakmak âdetidir. Yakmak istemezse, İbrâhim aleyhisselâmı yakmadığı gibi, ateş içinde de yakmaz. Onu çok sevdiği için, âdetini bozdu. Nitekim ateşin yakmasını önleyen maddeler de yaratmışdır. Bu maddeleri, kimyâgerler bulmaktadır.

Allahü teâlâ dileseydi, her şeyi sebepsiz yaratırdı. Ateşsiz yakardı. Yemeden doyururdu. Uçaksız uçurur, radyosuz, uzakdan duyururdu. Fakat lütf ile kullarına iyilik ederek, her şeyi yaratmasını bir sebebe bağladı. Belirli şeyleri, belli sebeplerle yaratmağı diledi. İşlerini, sebeplerin altında gizledi. Kudretini sebepler altında sakladı. O'nun bir şeyi yaratmasını isteyen, o şeyin sebebine yapışır, o şeye kavuşur. Lambayı yakmak isteyen, kibrit kullanır. Zeytinyağı çıkarmak isteyen, baskı âleti kullanır. Başı ağrıyan, aspirin kullanır. Cennet’e gidip, sonsuz nîmetlere kavuşmak isteyen, İslâmiyete uyar. Kendine tabanca çeken ve zehir içen ölür. Terli iken su içen, hasta olur. Günah işleyen, îmânını gideren de, Cehennem’e gider. Herkes hangi sebebe başvurursa, o sebebin vâsıta kılındığı şeye kavuşur. Müslüman kitaplarını okuyan, müslümanlığı öğrenir, sever, müslüman olur. Dinsizlerin arasında yaşayan, onların sözlerini dinleyen, din câhili olur. Din câhillerinin çoğu îmânsız olur. İnsan hangi yerin vâsıtasına binerse, oraya gider.

Allahü teâlâ, işlerini sebeplerle yaratmamış olsaydı, kimse kimseye muhtâç olmazdı. Herkes, her şeyi Allahü teâlâdan ister, hiç bir şeye başvurmazdı. Böyle olunca, insanlar arasında, âmir, me'mur, işçi, san'atkâr, talebe, hoca ve nice insanlık bağları kalmaz, dünyâ ve âhıretin nizâmı bozulurdu. Güzel ile çirkin, iyi ile fenâ ve mutî ile âsî arasında fark kalmazdı. İnsanların her işini, istekli ve isteksiz, bütün hareketlerini yaratan O'dur. Kulların, ihtiyârî, yâni istekli hareketlerini, işlerini yaratması için, kullarında irâde yaratmış, bu irâdelerini, dilemelerini, işleri yaratmasına sebep kılmışdır.

Allahü teâlânın, kul irâde etmeden yaratması câiz ise de, ihtiyârî olan işleri yaratmağa, kulların irâdelerini sebep kılmıştır. İrâde-i cüz’iyyemizin sebep olması da, Allahü teâlânın irâdesi iledir. Nitekim Allahü teâlâ Dehr (İnsan) sûresinin 30. âyet-i kerîmesinde meâlen; "Siz, ancak Allahü teâlânın dilediğini arzu edersiniz" buyurmuştur. Kul, bir iş yapmak irâde edince, Allahü teâlâ da onu irâde ederse, yaratır. Kul irâde etmezse ihtiyârî olan o işi yaratmaz. Şu hâlde; kul, irâde-i cüz'iyyesini ibâdete sarf ederse, Allahü teâlâ ibâdeti; günahlara sarf ederse, günahları yaratır. O zaman kul, âhırette azâb görür.

Yukarıdaki âyet-i kerîmenin mânâsını, Ebû Mansûr-i Mâtüridî (rahmetullahi aleyh) şöyle açıklıyor: "İhtiyârî işleriniz, yalnız sizin irâdenizle olmaz. Sizin irâdenizden sonra, Allahü teâlâ da, o işi irâde ederse yaratır." Görülüyor ki, işi yapmakda kullar müstakil değildir.

Demek ki, kul her istediğini yapamaz. İstemedikleri de olabilir. Kulun, her istediğini yapması, her istemediğinin olmaması, kulluk değildir. Ulûhiyyete kalkışmakdır. Allahü teâlâ, lutfederek, ihsân ederek, acı(Zeker) kullarına muhtâç oldukları kadar ve emirlere, yasaklara uyabilecek kadar kuvvet ve kudret, yâni enerji vermiştir. Meselâ, sıhhati ve parası olan kimse, ömründe bir kere hacca gidebilir. Gökde Ramazân hilâlini görünce, her sene bir ay oruç tutabilir. Yirmidört saatte, farz olan beş vakit namazı kılabilir. Nisâb miktarı malı, parası olan; bir hicrî sene sonra, bunun kırkda bir mikdarı altın ve gümüşü ayırıp müslümanlara zekât verebilir. Görülüyor ki, insan kendi istekli işlerini, isterse yapar, istemezse, yapmaz. Allahü teâlânın büyüklüğü, buradan da anlaşılmaktadır.

Kulların istekli hareketleri, iki şeyden meydana gelmektedir: Birincisi, kulun irâde ve kudreti iledir. Bunun için, kulun hareketlerine "Kesb etmek" denir. Kesb, insanın sıfatıdır. İkincisi, Allahü teâlânın yaratması, var etmesi iledir. Allahü teâlânın emirler, yasaklar koyması, sevâblar vermesi ve azâblar yapması, insanda kesb bulunduğu içindir. Sâffât sûresinin 96. âyet-i kerîmesinin meâl-i âlîsi; "Allahü teâlâ, sizi yarattı ve işlerinizi de yarattı" dır. Bu âyet-i kerîme, insanlarda kesb, yâni hareketlerinde irâde-i cüz'iyye bulunduğunu göstermekte ve cebr olmadığını açıkça isbat etmektedir. Bunun için "İnsanın işi" denilmektedir. İnsanın işinde, meselâ, "Ali vurdu, kırdı" denir. Ayrıca, her şeyin kazâ ve kaderle yaratıldığını belli etmektedir.

İnsanın bir işi yapıp yapmamağa gücü yetmesine kudret; yapmayı veya yapmamayı istemeye irâde yâni dilemek; bir işi kabûl etmeye, karşı gelmemeye de rızâ yâni beğenmek denir. Tesirli olmayarak bir araya gelmelerine kesb; tesir etmek ve etmemek şart olmazsa ihtiyâr adı verilir. İnsanın ihtiyârî hareketi, dört şeyle meydana gelmektedir: 1- O işi tasavvur etmek, hatırlamak. 2- O şeyden şevk duymak. 3- İrâde-i cüz'iyyeyi kullanmak, yâni harekete başlamak. 4- Hareketin meydana gelmesi. Birinci ve ikinciyi Allahü teâlâ yaratıyor. Çünkü, tasavvur ile şevk, var olan şeyler olup, yaratılmağa muhtâçdır. İrâde-i cüz'iyye, kuldandır. Hareketi yaratan, Allahü teâlâdır. Kuldan, irâdenin meydana gelmesi de, tasavvur ve şevkin yaratılması ile olur. Meselâ, bir kimse, sadaka vermeyi ve sevâbını tasavvur etse, kendisinde şevk veya nefret hâsıl olur. Buna göre, irâde eder veya etmez. Şevk, irâde demek değildir. Nefret de, irâdeyi kullanmamak değildir.

Her ihtiyâr edenin, hâlık (yaratıcı) olması lâzım gelmez. Bunun gibi her irâde edilen şeyden, râzı olmak lâzım gelmez. İhtiyâr ve kesb, birlikde bulunabilir. İhtiyâr, halk ile de birlikde bulunabilir. Bunun için, Allahü teâlâya hâlık ve muhtar denir. Kula, kâsib ve muhtar denir. İnsan bir şeyi yapmayı veya terk etmeyi irâde eder ve kuvvetini kullanır. Sonra Allahü teâlâ da bunu irâde eder ve kudretini kullanırsa, bu şey yâni bu iş olur. İlk ikisine kesb, son ikisine halk denir.

Kulun yaptığı işi, Allahü teâlâ beğenirse tâat olur. Bunun için insana âhırette sevâb verilir. Bir tâat yapılırken, sevâb kazanmak niyet edilirse, kurbet olur. Beğenmezse ma’siyyet, yâni günah olur. Âhırette itâb veya ikâb olunur. Mekruh işleyen veya müekked sünneti özürsüz terk etmeyi âdet edinen, itâb olunur, azarlanır. Farzı terk eden veya haram işleyen tevbesiz ölür ve şefâate, atfa kavuşmazsa, ikâb olunur, yanar. İnsanda irâde ve kudret, yâni kesb bulunduğuna inanmayan mürted olur, yâni İslâmiyetten çıkar.

Ezeldeki, yâni sonsuz öncelerdeki takdir; "Filân kimse, kendi isteği ile filân işi yapacaktır" şeklindedir. Görülüyor ki, ezeldeki takdîr, insanda ihtiyâr, yâni seçmek hakkı bulunmadığını değil, ihtiyârın bulunduğunu göstermektedir. Ezeldeki takdir, insanlarda ihtiyâr bulunmadığını gösterseydi, Hak teâlânın da, her gün yarattıklarında, yaptıklarında ihtiyârsız olması, mecbûr olması lâzım gelirdi. Çünkü Allahü teâlâ da, her şeyi, ezeldeki takdîre uygun olarak yaratmaktadır. Allahü teâlâ muhtardır; diler, seçer; dilediğini ve seçdiğini yaratır.
Kader bir ilm-i mütekaddimdir, cebr-i mütehakkim değildir:

Kader, Allahü teâlânın ezelî ilmi ile sonradan olacak şeyleri bilmesidir. Yoksa, Allahü teâlâ öyle bildiği için, sonradan olacak şeyler öylece olmak mecbûriyetindedir şeklinde değildir. Bu husûsta Ehl-i sünnet mezhebi, Mûtezile ile Cebriyye arasındadır. Ehl-i sünnete göre, insan kendi işlerinin hâlıkı olmadığı gibi, bu işleri yapmaya mecbûr da değildir. İslâmiyette ve semâvî olan bütün dinlerde her şey, her iş Allahü teâlânın takdiri ve irâdesi ile hâsıl oluyor. Fakat, insan bir işin ezelde nasıl takdir edildiğini bilemediği için, Allahü teâlânın emrine uyarak çalışması lâzımdır. Kazâ ve kader, insanın çalışmasına mâni değildir. İnsanlar, kazâ ve kaderi, bir işi yapmadan önce değil, yapdıktan sonra düşünmelidir. Hadîd sûresinin 22. âyet-i kerîmesinde meâlen; "Dünyâda olacak her şey, dünyâ yaratılmadan evvel ezelde Levh-i mahfûza yazılmış, takdir edilmişdir. Bunu size bildiriyoruz ki, hayatta kaçırdığınız fırsatlar için üzülmeyesiniz ve kavuştuğunuz kazançlardan, Allah'ın gönderdiği nîmetlerden mağrur olmayasınız. Allahü teâlâ kibirlileri, bencilleri sevmez" buyuruluyor. Bu âyet-i kerîme gösteriyor ki, kazâ ve kadere îmân eden bir kimse, hiç bir zaman ye'se, ümidsizliğe düşmez ve şımarmaz. Kazâ ve kadere inanmak, insanın çalışmasına mâni olmaz aksine teşvik eder. "Çalışınız! Herkes, kendisi için takdir edilmiş olan şeylere sürüklenir." hadîs-i şerîfi de insanın çalışmasının, kazâ ve kaderin nasıl olduğunu göstereceğini; çalışmak ile kazâ ve kader arasında sıkı bir bağlılık bulunduğunu bildirmektedir.

Kazâ ve kadere inanmak ve bütün hayırları ve şerleri cenâb-ı Hak'dan bilmek, müslümanlar için nasıl vazife ise; hayırlı işleri yapmak ve şer olan, fenâ işlerden kaçınmaya çalışmak da, vazifedir. Allahü teâlânın, bir şeyin nasıl olacağını, olmadan evvel bilmesi ve o bilgisine göre takdir ve irâde buyurması, insanlara cebr etmek olmaz. Çünkü, kulların irâde ve ihtiyârlarını nasıl kullanacağını da ezelde biliyordu. Bu bilmesi ve takdir etmesi, kulların arzularına, irâdelerine zıt değildir. Cenâb-ı Hakk'ın ezelde bilmesi, işlerin olup olmamasına tesir etmez, "İlim, malûma tâbidir" sözü de, ilmin işlere tesir etmeyeceğini anlatmak için söylenmiştir.

İrâde ile yapılan işleri yapmak arzusunu, Allahü teâlânın yaratması da, cebr olmaz. O arzuyu Allahü teâlâ yaratır ise de, kazanan insandır. Allahü teâlânın irâdesi, birşeyi yalnız yaratıp yaratmamaya mahsus olmayıp, her ikisine de şâmil olduğu gibi, insanın irâdesi de böyledir. İşi yapmayı ve yapmamayı irâde edebiliriz. Yâni yapmayı dilediğimiz zaman, yapmamayı da isteyebiliriz. Bir işi yaparken, hiç kimse, bu işi yapmamak elimde değildi diyemez.

İnsanın bir işi yapmasına ilk sebep, onun kendi irâde ve ihtiyârıdır. Kulun kendi arzusu ile yapdığı bir işi, Allahü teâlâ ezelde takdir etmiş ise de, o insanın irâdesi ve ihtiyârı da, ezelî ve belki takdirden önce ilm-i ilâhîdedir. Böylece ezeldeki takdir, kulun irâde ve ihtiyârına yardım etmiş olur. Kul kendi kendine bir şey yapamıyacağı, her şeyi Allahü teâlânın yaratması lâzım geleceği için, onun bir işe olan irâdesini cenâb-ı Hak, kendi takdiri ile yaptırmakdadır. Ehl-i sünnet; "Cenâb-ı Hak, sizin ve vücûda getirdiğiniz işlerinizin hâlıkıdır" âyet-i kerîmesine uygun olarak; "Kulların her hareketi, her işi, cenâb-ı Hakk'ın halk ve îcâd etmesi, kuvvet verip yaptırması ile hâsıl oluyor" diyor. Cenâb-ı Hakk'ın yaratması, insan irâde ve ihtiyârını kullandıktan sonra oluyor.

İlm-i ilâhînin, kulların ilmine benzemeyip, hep doğru çıkması lâzımdır. İlm-i ilâhînin hep doğru çıkması, Cebriyyeyi ve dalâlet yâni sapıklık yolunda olanları şaşırtmış, ilm-i ilâhînin, kulların işlerine hâkim ve müessir olduğunu sanmışlardır. İlm-i îlâhinin hiç şaşmaması ilimlikden çıkarak cebre dönmesine sebep olmaz. Talebesinin imtihânında kazanamıyacağını önceden bilen hocanın bilgisi, imtihânda başarı gösteremeyen talebesi için cebr ve zulm değildir. Allahü teâlâ, ileride olacak her şeyi ezelde biliyor. Her şeyin bu bilgiye uygun olması, insanın irâde ve ihtiyârının yokluğunu göstermez. Çünkü, Allahü teâlâ kendi yaratacaklarını da, ezelde bildiğinden elbette bu bilgisine uygun yaratacaktır. Bu O'nun irâde ve ihtiyârının yokluğunu göstermiyeceği gibi, insanların irâde ve ihtiyârını inkâr etmek de doğru değildir.

Düşünce ve hareketlerinde hür olan insanlar irâde sâhibidir. Fakat, düşünceleri ve işleri, bir sebebe bağlıdır. Bu sebepler insanı hür olmaktan çıkarmaz. Çünkü, sebepler olmadan da, irâde sâhibidirler ve sebepsiz olarak da irâde eder ve yaparlar. Sebepler varken, insan istemezse, iş olmaz. İnsan bir işi yapıp yapmamayı irâde etmeden önce, zihninde düşünür, muhakeme eder. Hangi taraf ağır gelirse, onu irâde eder. Bir satıcı en çok para veren müşteriye satar. Müşteri, malı satıcıdan cebren alamaz. Satıcı çok para veren adama satmaya mecbûr gibidir. Biri çıkıp da az para verene satamazsın diyerek kızdırırsa başka düşünceler ve yeni tartışmalarla, buna satmaya da mecbûr olabilir.

Allahü teâlâ, gönderdiği dinler ile, insanlara iyi ve kötü işleri ve bunlara karşılık olan nîmetlerini ve azâblarını bildirerek, kulların irâdelerine sebepler hazırlamakla beraber, insanların zihinlerinde, onları iyi ve kötü yollara sevk edebilen ve birbiri ile tartışmakda, çekişmekte bulunan sebepler, düşünceler de yaratmıştır. Allahü teâlânın bildirdiği ve zihinde yarattığı sebeplerin çatışmasından, iyilik tarafı ağır basarsa, iyi tarafı irâde eder. Meselâ bir memur, iyi çalışmasını îcâb ettiren kânun ve nizâmları bilirken, kânuna uymazsa, meselâ rüşvet alırsa, vicdanında kânunun yasağına karşı ağır basan bir sebep, bu yolsuzluğu yapmaya onu zorlamıştır. Yapılmayacak bir işe, dayanamamış, yapmışdır. Para teklif edilmesi ve Allahü teâlânın zihinde yarattığı para sevgisi, rüşvet almak irâde ve ihtiyârına mecbûr etmiş ise de kânun bunu iyi karşılamaz.

Hükümet kânunları gibi, din ve ahlâk kânunlarını koyarak, onlara uymayı sıkı sıkıya emreden Allahü teâlânın, öte yandan hep kötülük isteyen nefs-i emmâreyi insanlarda yaratması; hükümetin, memuru tecrübe için el altından rüşvet göndermesine, memurun da, yaman bir imtihân geçirdiğini anlayıp dikkatli ve uyanık olmasına benzer.

Kader değişmez. Kazâ, kadere uygun olarak meydana gelir. Kazâ, hergün çok değişip, sonunda kadere uygun olunca yaratılır. Kazâ-i mu'allâk şeklinde, yaratılacağı Levh-i mahfûzda yazılmış olan bir şey, kulun iyi ameli ile değişip yaratılmaz.

İmâm-ı Gazâlî, "İhyâu ulûmiddîn" kitabında buyurdu ki: "Kazâ-ı mu'allâk, Levh-i mahfûzda yazılıdır. Eğer o kimse, iyi amel yapıp, duâsı kabûl olursa, o kazâ değişir." Hadîs-i şerîfde buyuruldu ki: "Kader, tedbir ile, sakınmakla değişmez. Fakat kabûl olan duâ, o belâ gelirken korur." Duânın belâyı def etmesi de, kazâ ve kaderdendir. Kalkanın oka siper olduğu gibi; su, yerden otun yetişmesine (ve havadaki oksijen gazının, canlının hücrelerindeki gıda maddelerini yakıp harâret meydana gelmesine) sebep olduğu gibi, duâ da, Allahü teâlânın merhametinin gelmesine sebepdir. Bir hadîs-i şerîfde; "Kazâ-i mu'allâkı, hiç bir şey değiştiremez; yalnız duâ değiştirir ve ömrü, yalnız, ihsân, iyilik arttırır." buyuruldu. Allahü teâlânın takdirinin, yâni kaderin, Levh-i mahfûzda yazılması kazâdır. Bir kimseye takdir edilen belâ, kazâ-i mu'allâk ise,yâni, o kimsenin duâ etmesi de, takdir edilmiş ise, duâ eder, kabûl olunca, belâyı önler. Ecel-i kazâ'yı da, iyilik etmek geciktirir.

Dâvûd aleyhisselâmın yanına iki kişi gelip, birbirinden şikâyet etti. Dinleyip, karar verip giderken, Azrâil aleyhisselâm gelip; "Bu iki kişiden birincisinin eceline bir hafta kaldı. İkincisinin ömrü de, bir hafta önce bitmişti, fakat ölmedi." dedi. Dâvûd aleyhisselâm sebebini sorunca; "İkincisinin bir akrabâsı vardı. Buna dargın idi. Gidip, onun gönlünü aldı. Bundan dolayı, Allahü teâlâ, buna yirmi yıl ömür takdir buyurdu" dedi. Emâlî kasîdesi altmışikinci beytinde; "Öldürülen kimsenin eceli münkatı' değildir" yâni, o anda, ömrü ortadan kesilmiş değildir der. "Kâmûs" mütercimi Ahmed Âsım Efendi, bu beyti şerh ederken diyor ki: "Ehl-i sünnete göre, öldürülen kimsenin, o anda eceli gelmiştir. Ömrü ortadan kesilmemiştir. Herkesin eceli bir tanedir."

Doktor ve ilâç bulmak da, takdire bağlıdır. Allahü teâlâ, takdirine göre sebepleri yaratmaktadır. Çok eskiden bilindiği gibi, bir yeri kesilen insanın eceli gelmedi ise, damarı bağlanır, ilâç verilir, ölmez. Eceli gelmiş ise, damarı bağlıyacak biri bulunamaz, kanı akar, mikrop kapar, ölür. Yürek adelesi bozuk olan ağır hastaya, ölmek üzere olan bir başkasının sağlam yüreği takılıp takılmaması da, ecelin gelip gelmemesine bağlıdır. Kalbin değiştirilmesi de hastayı muhakkak iyi yapmamakta ve bir çoklarının ölmesine sebep olmaktadır.

--------------------------------------------------------

1) Tefsir-i Mazharî

2) Tefsîr-i Begavî

3) Tefsîr-i Şeyhzâde

4) Şerh-i Akâid; sh. 112

5) El-Kavl-ül-fasl; sh. 98

6) Nuhbet-ül-leâlî; sh. 99

7) Mektûbât-ı Rabbânî; cild-1, m. 217, 286

8) Mektûbât-ı Ma'sûmiyye; cild-1, m. 83

9) Tarîk-ün necât; sh. 82

10) Nûr-ül-Îslâm; sh. 236

11) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 667

12) Fâideli Bilgiler; sh. 224

13) Rehber Ansiklopedisi; Kazâ ve kader, Ecel maddeleri

14) Herkese Lâzım Olan Îmân; sh. 52

15) Şerh-i Makâsıd, cild-2, sh. 142

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Allahü teâlânın kelâmı olan Allahü teâlânın indirdiği kitaplara inanmak
Yazar: RasitTunca - 05-23-2022, 02:05 PM - Forum: Dini Genel Bilgiler - Yorum Yok

Allahü teâlânın kelâmı olan Allahü teâlânın indirdiği kitaplara inanmak, îmânın altı esâsından üçüncüsüdür

KİTAB

Yazılmış veya basılmış ve bir kapak içinde biribirinden ayrılmıyacak şekilde hazırlanmış kâğıtların hepsine birden verilen ad. Dînimizdeki mânâsı ise, Allahü teâlânın, bâzı peygamberlerine, melek ile okutarak; bâzılarına levha üzerinde yazılı olarak; bâzılarına da meleksiz işittirerek indirdiği kelâm-ı ilâhîsidir.

Dînimizde, Allahü teâlânın indirdiği kitaplara inanmak, îmânın altı esâsından üçüncüsüdür. Allahü teâlânın kelâmı olan bu kitapların hepsi, ebedî ve ezelîdir ve mahlûk değildir. Bunlar meleklerin ve peygamberlerin sözleri de değildir. Allahü teâlânın kelâm sıfatı, ebedî ve ezelîdir. Yâni Allahü teâlâ, ezelden ebede, yâni öndeki sonsuzdan sonraki sonsuza kadar bir kelâm ile söyleyicidir. Bütün emirleri ve bütün yasakları o bir sözdendir. Bunun gibi, bütün haberleri, suâlleri, hep o bir sözden çıkmaktadır. Tevrât ve İncil kitapları o bir sözü gösteriyor. Zebûr ve Kur'ân-ı kerîm de, o söze işâret ediyor. Bunun gibi, diğer peygamberlere nâzil olan kitaplar ve sahifeler, hep o bir sözün açılmasıdır. Ezel ve ebed, o sonsuzlukları ile beraber, o makâmda bir an olunca, hattâ an demek bile sığmaz ise de, başka kelime olmadığından an deniliyor, o anda bulunan söz de, elbette bir kelime, hattâ harf, belki de bir noktadır. Nokta demek de, an demek gibi, başka kelime bulunmadığı içindir. Yoksa nokta demek de, yerinde olmaz. Allahü teâlânın kendindeki ve sıfatlarındakı genişlik ve darlık, bizim bildiğimiz ve alıştığımız gibi değildir. O, mahlûkların sıfatı olan genişlik ve darlıktan münezzehtir, uzaktır. Harfli ve sesli olmayan Allahü teâlânın kelâmı; yazdığımız, zihinlerimizde tuttuğumuz ve söylediğimiz kelâm gibi olmayıp; yazıda, sözde ve zihinde bulunmak gibi de değildir. Allahü teâlânın ve sıfatlarının nasıl olduğu anlaşılmazsa da kelâmını insanlar okur. Zihinlerde saklanır ve yazılır. Allahü teâlânın kelâmının iki tarafı vardır. İnsanlarla beraber olunca, mahlûk ve hâdisdir. O'nun kelâmı olduğu düşünülünce, kadîmdir, ebedîdir.

İnsanlar; havanın çıkması ve sürtünmesi netîcesinde boğazlarındaki ses telleri, dil ve damak ile konuşuyor, arzularını ses şeklinde çıkarıyorlar ve harflerle yazıyorlar. Allahü teâlâ da ses zarları, ağız, dil olmaksızın, kendi kelâmını, büyük kudreti ile harf ve ses içinde kullarına göndermiştir. Emirlerini, nehylerini harf ve ses içinde meydana çıkarmıştır. Her iki kelâm da yâni harf ve ses içine sokulmadan evvelki kelâm-ı nefsîsi ile harf ve ses içinde bulunan kelâm-ı lâfzîsi hep O'nun kelâmıdır. Her ikisine de kelâm demek doğrudur. Nitekim bizim de, nefsî ve lâfzî kelâmımızın ikisi de, sözümüzdür. Nefsîye hakîkî deyip, lafzîye mecâzî demek, yâni kelâm gibi demek yanlıştır. Çünkü mecaz olan şeyler reddedilebilir. Allahü teâlânın kelâm-ı lâfzîsini reddedip, buna, "Allah kelâmı değildir" demek küfürdür. Evvelce gelen peygamberlere (aleyhisselâm) gönderilen kitaplar ve sahifeler de, hep Allah kelâmıdır. O kitaplarda ve sahifelerde ve Kur'ân-ı kerîmde bulunanların hepsi, ahkâm-ı ilâhîdir. Allahü teâlâ her vakte uygun olan hükümleri, o zamanın insanlarına göndermiş ve onları bunlardan mes'ûl tutmuştur.

Bir insan, emir vermek veya yasak etmek veya bir şey sormak, bir haber vermek istese, önce bunları zihinde düşünür, hazırlar. Zihninde bulunan bu mânâlara kelâm-ı nefsî derler. Bu mânâlara Arapça, Farsça veya Türkçe denemez. Çeşitli dillerde söylenmesi, bunların başka başka mânâlar almasına sebep olmaz. Bu mânâları anlatan sözlere kelâm-ı lâfzî denir. Kelâm-ı lâfzî, çeşitli dillerle anlatılabilir. Bundan anlaşılıyor ki; kelâm-ı nefsî, başka sıfatlar gibi (meselâ ilim, irâde, görmek vb.) kelâm sâhibinde bulunan, basit, değişmez, ayrı bir sıfattır. Kelâm-ı lâfzî ise, kelâm-ı nefsîyi anlatan, insanın kulağına gelen ve söyleyenin ağzından çıkan kelimeler topluluğudur. İşte Allahü teâlânın kelâmı, hiç susmak olmayan, mahlûk olmayan ve zâtı ile bulunan, ezelî ve ebedî bir kelâmdır. Sıfât-ı zâtiyyesinden ve ilim, irâde gibi, sıfât-ı sübûtiyyelerinden başka olarak, başlı başına bir sıfattır.

Kelâm sıfatı da basîttir; hiç değişmeyip, harfli ve sesli değildir. Emir, yasak, haber vermek gibi ve Arabça, Farsça, İbrânice, Türkçe, Süryânice olmak gibi başkalaşması, parçalanması yoktur. Böyle şekiller almaz ve yazılmaz. Zihin, kulak ve dil gibi âletlere, vâsıtalara muhtâç değildir. Yalnız bunların hepsinden, bilinen varlıklardan başka bir varlık olarak anlaşılabilir. Hangi dil ile söylemek istense, söylenebilir.

Kelâm-ı ilâhî çeşitli şeyleri bildirir. Kıssaları, yâni hâdiseleri bildirirse haber olur. Böyle olmazsa, inşâ olur. Yapılması lâzım olan şeyleri bildirirse, emir olur. Yasakları bildirirse, nehy olur. Fakat kelâm-ı ilâhîde hiç değişiklik ve çoğalmak olmaz. İnen kitapların ve sahifelerin hepsi, cenâb-ı Hakk'ın kelâm sıfatından bir yapraktır. Kelâm sıfatından, yâni kelâm-ı nefsîdendirler. Arabî olunca, Kur'ân-ı kerîmdir. Harfli olup, yazılan, söylenen, işitilen ve zihinde ezberlenen, nazm hâlinde indirilen vahye kelâm-ı lâfzî ve Kur'ân denir. Bu kelâm-ı lâfzî, kelâm-ı nefsîyi gösterdiği için, buna da kelâm-ı ilâhî ve sıfat-ı ilâhî demek câizdir. Bu kelâm, bir çeşit ise de, şahıs bakımından ayrılması ve parçalanması vardır. Hepsine Kur'ân-ı kerîm denildiği gibi, parçalarına da Kur'ân denilir.

Kelâm-ı nefsînin mahlûk olmadığını, kadîm olduğunu, doğru yolun âlimleri sözbirliği ile söylemektedir. Kelâm-ı lâfzînin hâdis veya kadîm olmasında sözbirliği yoktur. Hâdis olduğunu bildirenlerden bir kısmı; "Kelâm-ı lâfzînin hâdis olduğunu söylememelidir; eğer hâdis denilirse, kelâm-ı nefsînin hâdis olduğu anlaşılabilir" buyurdular. En iyi söz de budur. İnsanlar bir şeyi işâret edeni işitince, zihinler hemen o şeyi hatırlar. Doğru yolun âlimleri sözbiriiği ile; "Kelâm-ı lâfzî de, nefsî de, Allah kelâmıdır" dediler. Bu sözde, mecaz yoluna sapanlar oldu ise de, kelâm-ı ilâhî olduğunda sözbirliği vardır. "Kelâm-ı nefsî, Allah kelâmıdır" demek; "Allahü teâlânın kelâm sıfatıdır" demektir. "Kelâm-ı lâfzî, Allah kelâmıdır" demek; "Allahü teâlâ onun hâlıkıdır" demektir. Yâni, ses ve kelimelerin mahlûk olduğu bildirilmektedir.

Semâvî kitapların bize bildirileni yüzdörttür. Bunlardan; on suhuf Âdem aleyhisselâma, elli suhuf Şîs (Şît) aleyhisselâma, otuz suhuf İdrîs aleyhisselâma, on suhufun da İbrâhim aleyhisselâma indirildiği meşhûrdur. Tevrât, Mûsâ aleyhisselâma; Zebûr, Dâvûd aleyhisselâma; İncil, Îsâ aleyhisselâma ve Kur'ân-ı kerîm, Muhammed aleyhissalâtü vesselâma nâzil olmuş, inmiştir.

Kitap, forma ve fasikül mânâsına gelen suhuflardan, Âdem aleyhisselâma on suhuf indirildi. Burada, oruç ile her gün bir vakit namaz kılmak, gusl abdesti almak; leş, kan ve domuz eti yememek emr edildi. Îmân edilecek şeyler, çeşitli dillerde lügatler bildirildi. Ayrıca çeşitli ilâçlar, san'atlar, fizik, kimya, tıb, eczacılık, geometri ve matematik bilgileri öğretildi. Süryânice, İbrânice ve Arabca olarak, kerpiç üstüne çok yazı yazıldı. Bâzı târihçilerin; "Yazı, milâttan önce 4000 yılında Sümerler zamanında bulundu" iddiası, daha eski devirlere âit belge bulunmaması veya bulunan arkeolojik eserlerin Afrika ormanları içinde, yazıdan, kitaptan habersiz olarak yaşayan insan topluluklarına âit olmasından kaynaklanmaktadır. İlmî olmaktan daha çok siyâsî amaçlı olan bu iddialar, elimize bir noktası bile bozulup, tahrif edilmeden ulaşan Allahü teâlânın kelâmı ve Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) mûcizesi olan Kur'ân-ı kerîm tarafından çürütülmüştür.

Şît aleyhisselâma gelen elli suhufda; Allahü teâlânın emirleri ve nehiyleri, hikmet, matematik, kimyâ ve simyâ ilimleri bildirilmiş; çeşitli san'atlar hakkında malûmatlar verilmiştir.

İdrîs aleyhisselâma gelen otuz suhufda da; Allahü teâlânın emir ve nehiyleri; fizik, tıb ve kimyâ bilgileri bildirildi. Eski Yunan filozoflarından Hermens ve daha sonra gelen filozoflar, bu husûstaki bilgileri, İdrîs aleyhisselâmın kitabından öğrendiler.

İbrâhim aleyhisselâma da on suhuf indirildi. Nitekim Ebû Zer Gıfârî hazretlerinin rivâyet ettiği hadîs-i şerîfde, Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); "Hak teâlâ İbrâhim aleyhisselâma on suhuf indirmiştir." buyurdu. Bunun üzerine Ebû Zer (radıyallahü anh); "Ey Allah'ın Resûlü! Bu suhufun içindekiler ne idi?" diye sorunca, Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); "Onlar Allahü teâlânın kullarını uyarmak için nümûne olacak sözlerdir. "Ey kendini beğenen mağrur pâdişâh! Ben seni dünyâ mallarını bir araya toplamak üzere göndermedim. Seni ancak mazlumun hakkını zâlimden alman için gönderdim. Mazlum, kâfir de olsa ben bunu geri çevirmem, kabûl ederim"gibi hikmet dolu sözlerdir. Kezâ bu sahifelerde şöyle uyarıcı örnek sözler vardır; "Akıllı bir kimse aklına yenik düşmez. Böyle bir kimsenin saatleri olmalıdır. Bu saatlerden birinde Rabbine münâcâtta bulunmalı, diğer bir saatte, Allahü teâlânın kulları için yarattıklarını düşünmelidir. Diğer bir saati nefsiyle hesaplaşarak geçirmelidir. Bir saatini de yiyecek ve içecek ihtiyaçlarını helâlinden kazanmak için sarfetmelidir. Akıllı bir kimse ancak üç şey üzerinde dolaşıp durmalıdır. Zamânında azığını yemeli, hayatını bir düzene sokup güzelleştirmeli ve helâl yoldan lezzet almağa çalışmalıdır. Kezâ akıllı bir kimse, yaşadığı sürece, iyiyi kötüden ayırmasını bilmeli, şan ve şerefini korumaya düşkün olmalı, dilini kötü sözden korumalıdır. İşte bütün bu örnek sözler, İbrâhim aleyhisselâma indirilen suhuflarda bulunmaktadır." buyurdu.

Dört büyük kitaptan birincisi olan Tevrât, Mûsâ aleyhısselâma, Tûr Dağı’nda, bir defâda nâzil oldu. Tevrât’da bin sûre, her sûrede bin âyet vardı. Getirip kavmine tebliğ ederek onları Allah'ın birliğine inandırmaya çalıştı. İsrâil oğulları onun ilâhî telkinlerini bir türlü kavrayamadılar. Tevrât'a inanıp ibâdet etmeye başladılarsa da çok geçmeden bozuldular ve onu değiştirerek aslını yok ettiler. İsrâil oğulları yurtlarından çıkarıldılar. Sonradan Talmûd adını verdikleri kitabı yazdılar. Bugün yahudi ve hıristiyanların ellerinde bulunan Ahd-i Atik adlı kitap, sonradan uydurulan ve Tevrât olarak bilinen Talmûd'dan başka bir şey değildir. Talmûd'un, Allahü teâlânın kelâmı olup, hak ve doğru olan Tevrât ile bir alâkası yoktur. Tevrât ve onu tahrif eden İsrâiloğulları hakkında hadîs-i şerîf ve âyet-i kerîmelerde sık sık bahsedilir. Nitekim Kur'ân-ı kerîmde meâlen; "Şüphesiz ki, Tevrât'ı biz indirdik. Onda bir hidâyet, bir nûr vardır." buyuruldu. (Mâide sûresi: 44)

"(Yahudilere) söyle ki: Mûsâ'nın insanlara bir nûr ve hidâyet olmak üzere getirdiği ve sizin de parça parça kâğıtlar hâline koyup, işinize geleni gösterip açıkladığınız, fakat çoğunu gizlediğiniz o kitabı (Tevrât'ı) kim indirdi" (En'âm sûresi: 91)

"Artık elleriyle kitabı (Tevrât'ı) yazıp da, sonra onu az bir ücretle satabilmek için; "Bu Allah katındandır" diyenlerin vay hâline!.." buyuruldu. (Bakara sûresi: 79)

Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâma Muhammed aleyhisselâmın geleceğini haber verip meâlen buyurdu ki: "Azâbıma dilediğim kimseyi uğratırım. Merhametim, (dünyâda) her şeyi içine almıştır. O gün, merhametim; yalnız benden korkarak kâfir olmaktan ve günah işlemekten kaçınanlara, zekâtını verenlere, Kur'ân-ı kerîme ve Peygamberime inananlara mahsustur. Onlar, vasıflarını yanlarındaki Tevrât ve İncil'de yazılı buldukları, Allah'ın Resûlü okuyup yazması olmıyan Muhammed'e (aleyhisselâm) uyanlardır. O peygamber, onlara uygun olanları emreder ve fenâlıktan men eder. Temiz şeyleri helâl ve murdar şeyleri haram kılar. Onların yüklerini indirir ve ağır külfetleri hafifletir. Bu Peygambere inanan, O'nu sayan, O’nunla gönderilen nûra uyanlar, işte onlar, sonsuz saâdete varacaklardır." (A'râf sûresi: 156, 157)

Zebûr, Dâvûd aleyhisselâma nâzil olan (gönderilen) kitabın adıdır. Tevrât’dan sonra gönderilmiştir. Dâvûd aleyhisselâm; Mûsâ'nın (aleyhisselâm) dînini kuvvetlendirmek için Benî İsrâil'e gönderilen nebîlerden olduğu ve insanları Hazret-i Mûsâ'nın dînine dâvet ettiği için, Tevrât'ın hükümlerini yürürlükten kaldırmadı. Onu açıklayıp insanları Tevrât'ın hükümleri ile amel etmeğe çağırırdı. Zebûr, vâz ve nasîhat şeklinde olup, Tevrât'ın hükümlerini kuvvetlendirirdi.

İncil, Îsâ aleyhisselâma gönderilen kitabın ismidir. İncil'de; Allahü teâlânın birliği, Îsâ’nın (aleyhisselâm) Allah'ın kulu ve peygamberi olduğu, âhır zamanda Ahmed isminde bir peygamberin geleceği yazılı idi. Bolüs isminde bir yahudi, Îsevî görünüp, Îsâ'ya (aleyhisselâm) inanan havârîlerin arasına karıştı. Îsâ'nın (aleyhisselâm) diri olarak göğe çekilmesinden sonra, Bolüs'ün (Pavlos) ilk işi, semâdan gelen İncil'i yok etmek oldu. Havârîlerden olan Barnabas, Îsâ'dan (aleyhisselâm) görüp işittiklerini doğru olarak yazdı ise de; bozuk İncil kitaplarını her yere yayan Bolüs, bunun çoğaltılmasına mâni oldu. Böylece birbirine benzemeyen saçmalıklarla dolu pek çok İncil ortaya çıktı. Bugün Matta, Markos, Luka ve Yuhannâ olmak üzere dört çeşit İncil vardır. Barnabas İncilinin dışında bunların ortak özelliği; baba, oğul, rûhü'l-kudüs adıyla üç tanrıya (Teslîs'e) yer vermeleri ve pek çok husûsun birbirine uymamasıdır.

Allahü teâlânın indirdiği kitapların hepsi haktır, doğrudur, yalan ve yanlış değildir. Hepsinde âhır zamanda Muhammed aleyhisselâmın geleceği bildirilmiştir.

Kur'ân-ı kerîm ve semâvî kitapların hepsi Allah kelâmıdır. O'nun sözüdür. Sözünü, İslâm harflerinin ve seslerinin içine sokarak, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm'a gönderilmiştir. Buna, Kur'ân-ı kerîm denmiştir. Bununla kullarına; emirlerini ve nehiylerini yâni yasaklarını bildirmiştir.

Allahü teâlânın son peygamberi, Muhammed aleyhisselâm; son kitabı da Kur'ân-ı kerîmdir. Kur'ân-ı kerîme inanmak da îmânın şartlarındandır. Diğer bütün kitaplara inanan bir kimse Kur'ân-ı kerîme inanmasa, îmân etmiş olmaz ve küfürden kurtulamaz. Onun bir âyetinden bile şüphe etmek, câiz değildir. Şüphe edenlerin, Allahü teâlâyı seven, doğru din adamlarının (İslâm âlimlerinin) kitaplarını okuyarak şüphesini gidermesi lâzımdır.

Kur'ân-ı kerîm, Peygamberimizden (sallallahü aleyhi ve sellem) önce dünyâya gelen milletlere, Allahü teâlâ tarafından gönderilen kitaplardaki emirleri ve hükümleri de içinde topladığından, bütün insanlara hitâb eden bir kitaptır. Yâni, Kur'ân-ı kerîm dünyâdaki hıristiyan, yahudi, mecûsî vesâire gibi çeşitli dinlere sapmış olan insanlara da, doğru yolu gösteren bir kitaptır.

Kur'ân-ı kerîm, misli bulunmayan büyük bir kitaptır. İçinde en derin ilmî ve fennî bilgiler, bütün dünyâda bugüne kadar yapılmış medenî kânunlara nümûne teşkil edecek ilmî ve hukûkî esaslar, eski târihe âit bir çok bilinmeyen malûmat, insanlara verilebilecek en büyük ahlâk esâsları, nasîhatlar, dünyâ ve âhıret hakkında en mantıkî îzâhât ve bunlara benzer, o zamana kadar hiç bir kimsenin bilmediği, bilemediği, tasavvur bile edemediği, husûslar vardır. Bunlar kimsenin söyleyemeyeceği yüksek bir ifâde ile beyân edilmiştir.

Kur'ân-ı kerîm, Allahü teâlânın kelâmıdır. Yâni, Kur'ân-ı kerîmdeki her söz ve her kelime Allahü teâlâ tarafından, Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) vahy yoluyla yâni, meleklerin büyüklerinden olan Cebrâil aleyhisselâm vâsıtası ile bildirilmiştir. Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) kısım kısım (parça parça) gelen Kur'ân-ı kerîmi Cebrâil aleyhisselâm okumuş ve ezberletmiştir. Peygamberimiz, (sallallahü aleyhi ve sellem) de Allahü teâlânın emirlerini alır almaz, kendileri ezberlediği gibi yakınlarına da ezberletir ve vahy kâtiblerine de yazdırırlardı. Sonradan bunlar bir araya toplanarak Kur'ân-ı kerîm meydana gelmiştir. Dünyânın her tarafındaki bütün Kur’ân-ı kerîmler birbirlerinin aynıdır. Aralarında bir harf ayrılığı bile bulunmamaktadır. Hâlbuki hıristiyanların ellerindeki İnciller birbirlerini aslâ tutmamakta ve farklılıklar göstermektedirler. Kur'ân-ı kerîmin her âyetine (her cümlesine) inanmak şarttır. İçinden birisine inanmamak, insanın îmânını gidererir. Îmânsız insanın âhıreti ise, hüsrândır.

Allahü teâlânın emirleri münâkaşa edilemez. Herkesin kendi anlayışına göre mânâ vermesi, işine geldiği şekilde anlaması câiz değildir. Kur'ân-ı kerîmi en iyi anlayan yalnız Peygamberimizdir (sallallahü aleyhi ve sellem). Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Kur'ân-ı kerîmin bizim anlamadığımız taraflarını, hadîs-i şerîfleri ile açıklamıştır. Ayrıca büyük din âlimleri, Kur'ân-ı kerîmi tefsîr etmişlerdir. Kur'ân-ı kerîmdeki âyetlerin mânâları çok geniştir. Onun için Kur'ân-ı kerîmi kelime kelime tercüme etmekle tam mânası ifâde edilemez. Ancak, her âyetin selâhiyetli büyük din âlimleri tarafından tefsîr ve îzâh edilmesi ile mânâsını öğrenmek mümkündür. İslâm âlimleri; "Bir mâni, sıkıntı olmadıkça, âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere, açıkça anlaşılan mânâları vermek lâzımdır. Bunlara benzeyen başka mânâ vermek câiz değildir. Fakat, kelimelere, Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında Hicaz'da kullanılan mânâları vermek gerekir. Zamânla değişip, bugün kullanılan mânâları vererek tercüme yapmak doğru değildir" buyurmuşlardır. Müteşâbihât denilen âyet-î kerîmelerde ise anlaşılamayan gizli mânâlar vardır. Bunların mânâsını, ancak Allahü teâlâ bilir ve kendilerine ilm-i ledünnî verilen pek az seçilmiş büyük âlimler, kendilerine bildirildiği kadar anlayabilir. Başka kimse anlayamaz. Onun için müteşâbih âyetlerin, Allah kelâmı olduğuna îmân etmeli, mânâlarını araştırmamalıdır. Eş'ari mezhebindeki âlimler; "Böyle âyetleri, kısaca veya geniş olarak te'vil etmek câiz olur" dediler. Te'vîl; kelimenin çeşitli mânâları arasından meşhûr olmayanı seçmek demektir. Meselâ; "Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir." âyet-i kerîmesi, Allahü teâlânın kelâmıdır. Kişi:"Allahü teâlâ, bununla ne demek istiyor ise, öylece inandım" demelidir. "Bunun mânâsını ben anlayamam, ancak Allahü teâlâ bilir" demek, en iyi yoldur. Yâhud; "Allahü teâlânın ilmi, bizim ilmimiz gibi değildir, irâdesi bizim irâdemize benzemez. Bunun gibi, Allahü teâlânın eli de, kulların elleri gibi değildir" demelidir.

Allahü teâlânın indirdiği kitaplarda, bâzı âyetlerin yalnız okunması, yâhut yalnız mânâsı veya ikisi birden Allahü teâlâ tarafından değiştirilmiş yâni nesh edilmiştir. En son gelen Kur'ân-ı kerîm, bütün kitapları nesh etmiş yâni hükümlerini yürürlükten kaldırmıştır. Kur'ân-ı kerîmde, kıyâmete kadar, hiç bir zaman; yanlışlık, unutulmak, ziyâde ve noksanlık olmaz. Geçmişteki ve gelecekteki ilimlerin hepsi, bunda bulunduğu için, bütün kitaplardan üstün ve kıymetlidir. Resûl-i ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimizin en büyük mûcizesi, Kur'ân-ı kerîmdir. Bütün insanlar ve cin bir araya gelip, Kur'ân-ı kerîmin en kısa sûresi gibi bir söz söyliyebilmek için uğraşsalar, söyleyemezler. Arabistan'ın belîğ, edîb, fasîh şâirleri bir araya geldi. Çok uğraşmalarına rağmen üç kısa âyet gibi bir söz söyleyememişler ve karşı duramayıp şaşkına dönmüşlerdir. Allahü teâlâ, İslâm düşmanlarını, Kur'ân-ı kerîm karşısında âciz, mağlub etmektedir. O'nun belâgatı, insan gücünün üstündedir. İnsanlar, O'nun gibi söylemekten âciz kalmaktadır. Kur’ân-ı kerîmin âyetleri; insanların nazmına, vezinli olmayan neşrine, kâfiyeli sözlerine benzemiyor. Bununla beraber, Arabistan'daki edîblerin, beliğlerin sözlerinin yapı taşı olan harflerle söylenmiştir.

Kur'ân-ı kerîm, Allahü teâlânın insanlara en büyük nîmetidir. Çünkü Kur'ân-ı kerîm, dünyâ ve âhırette insanları saâdete ve felâkete götürecek yolları açıklamıştır.

--------------------------------------------------------

1) El-İmân vel-İslâm (Mevlânâ Hâlidi Bağdâdî); sh. 24

2) Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî; cild-3, mektup 17

3) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 55, 102, 674

4) Herkese Lazım Olan Îmân; sh. 21, 281

5) Cevap Veremedi; İstanbul 1987

6) Rehber Ansiklopedisi; Kitap, İncil, Dâvûd (aleyhisselâm), Tevrât, Kur'ân-ı kerîm maddeleri

7) El-Kâmil fit târih; cild-1, sh. 124

Bu konuyu yazdır

Oku-1 israiliyyat Ne Demektir?
Yazar: RasitTunca - 05-23-2022, 02:02 PM - Forum: Duymadiklarimiz - Yorum Yok

israiliyyat Ne Demektir?

ÎSRÂİLİYYAT

İbrânîce bir kelime olup, Abdullah (Allah'ın kulu) mânâsına gelen "İsrâil" kelimesi, hazret-i İbrâhim'in torunu ve hazret-i İshâk'ın oğlu olan hazret-i Yâ'kûb'a alem olmuştur. Nitekim Âl-i İmrân sûresinin 93. ve Meryem sûresinin 59. âyet-i kerîmelerinde geçen İsrâil ismi, Yâ'kûb aleyhisselâmın ismidir. Birinci âyet-i kerîmenin meâli şöyledir: "Tevrât indirilmeden önce, İsrâil'in (yâni Yâ'kûb'un), kendisine haram kıldığı şeylerden başka, yiyeceğin her türlüsü, İsrâil oğulları için helâl idi. De ki: "Eğer sâdıklar iseniz Tevrât'ı getirin de onu okuyun." Bu âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzûlü olarak şu hâdise zikredilmektedir: Yahudiler, Peygamber efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) dediler ki: "Sen, İbrâhim'in tevhîd dîninde olduğunu iddia ediyorsun. Hâlbuki o senin gibi deve eti yemez, deve sütü içmezdi." Bunun üzerine cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerîmeyi inzal buyurmuştur.

İkinci âyet-i kerîmenin meâl-i âlîsi ise şöyledir: "İşte bunlar (yâni Meryem sûresinde Zekeriyyâ aleyhisselâmdan İdrîs aleyhisselâma kadar zikrolunan peygamberler), Allah'ın kendilerine nîmetler verdiği Peygamberlerden, Âdem'in zürriyetinden, Nûh ile beraber taşıdıklarımızdan, İbrâhim ve İsrâil'in neslinden, hidâyete erdirdiğimiz ve seçtiğimiz kimselerdendir..."

Hazret-i Yâ'kûb'un oniki oğlu vardı. Bunlardan hazret-i Yûsuf'un Mısır'da vezirliği zamanında, diğer kardeşleri ile babaları hazret-i Yâ'kûb, beraberce Mısır'a gitmişlerdi. Bunların çocukları ve torunları, Mısır'da çoğalarak bir ümmet teşkil etmişler ve târihte bunlara Benî İsrâîl (İsrâîl oğulları) denilmiştir. Yûsuf aleyhisselâmın kıssası, Kur'ân-ı kerîmde, Yûsuf sûresinde uzunca beyân buyurulmuştur.

"Benû İsrâîl' ve "Benî İsrâîl" lafızları, muhtelif harf-i cerlerle, Kur'ân-ı kerîmde 41 yerde geçmektedir. Mevzû olarak ise 61 yerde zikredilmektedir.

Hadîs-i şerîf kitaplarında da İsrâîl oğullarıyla alâkalı müstakil bâblar bulunmaktadır. Meselâ "Sahîh-i Buhârî"de bulunan, bu konu, ile ilgili bir bâbın başlığı "Bâbü mâ zükire an benî İsrâîl" şeklinde olup, İsrâîl oğullarından nakl olunagelen ve nazar-ı itibâra alınabilecek garîbelerin beyânına dâir hadîsleri ihtivâ etmektedir.

Buhârî’nin Abdullah ibni Amr'dan (radıyallahü anh) rivâyetine göre, Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Benim tarafımdan (tebliğ edilen Kur'ân'dan) bir âyet olsun (halka) ulaştırınız, (öğretiniz). Benî İsrâil’ (in ibretli kıssaların) dan da haber verebilirsiniz. Bunda (bunu haber vermekde) beis yoktur. Her kim de (benim söylemediğim bir şeyi söyledi diye) bile bile bana yalan isnâd ederse, o da Cehennem’deki yerini hazırlasın." Üç ana bölümden teşekkül eden bu hadîs-i şerîfin ikinci kısmında, benî İsrâil'in ibret almağa değer kıssalarından haber veriniz emri, haber verebilirsiniz mânâsındadır. Emir sîgası ibâhayâ mahmuldür. Bunun delili de hadîsde geçen; "Haber vermekte beis yoktur" cümlesidir. İslâmî tebligatın ilk zamanlarında, fitne ve fesada sebep olur endişesiyle Benî İsrâîl haberlerinin nakli, kitaplarının mütâlâa edilmesi men olunmuştu. Sonradan, dînî akideler, şer'i hükümler teessüs edip, istikrar bulunca, o mahzur kalkmış, Benî İsrâil vakıalarının nakli mubah kılınmıştır. Bu da ibret alınabilecek kıssalara münhasırdır. Yalan olduğu bilinen haberlerin nakli ise câiz değildir.

Burada belirtilmesi gereken bir husûs da şudur: Benî İsrâîl kıssalarının ifâde ettikleri hükümler, İslâmî umdelerle mukayese edilmemelidir. Bunların içinde, İslâmî umdelere uymayanlar da vardır ki, bunlar o ümmetlere, mahsus şeyler sayılmalıdır. İslâmiyetle ilgili şeyler sanılmamalıdır.

Benî İsrâil'e gelen peygamberlerden biri de Mûsâ aleyhisselâmdır. Hazret-i Mûsâ'nın (aleyhisselâm) şerîati (dînî hükümleri) ile hazret-i Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) dînî hükümleri arasında bâzı farklılıklar vardır. Fakat bütün peygamberlerin tebliğ ettikleri îmân esasları aynıdır.

İsrâiliyyât denilen rivâyetler, ya ehl-i kitâbın ağzından yâhut da onların ele geçen kitaplarından nakledilirdi. Bâzı rivâyetler, Tabiînden Ka'bü'l-Ahbâr ve Vehb bin Münebbih gibi zevâta kadar varmaktadır.

İsrâiliyyâtı rivâyet etmekte bir beis görülmemiştir. Zîrâ bu rivâyetler, nihâyet geçmiş kitaplarda şu söylenmiş, bu yazılmış demek olur, ayrıca, yukarıda "Sahîh-i Buhârî’de geçtiğini belirttiğimiz merfû bir hadîs-i şerîf delâletiyle de bu, mubah görülmüştür. Tirmizî’nin de "Sünen"inde; "Hasen, sahih bir hadîs" kaydiyle Abdullah bin Amr ibni'l-Âs'dan (radıyallahü anhümâ) rivâyet ettiği bu hadîs-i şerîfde; "Benim tarafımdan bir âyet olsun tebliğ ediniz. Benî İsrâîl de şöyle diyor, böyle diyor diye rivâyet edebilirsiniz. Bunda beis yoktur. Benden rivâyet ederken her kim benim ağzımdan müteammiden (kasten) yalan uydurursa Cehennem’deki yerini hazırlasın" buyurulmuştur. Fakat İsrâiliyyât hakkındaki hükmü, tevakkufdan ibâret olduğu da kitaplarda kaydedilmektedir. Nitekim "Sahîh-i Buhârî" de, Ebû Hüreyre'den (radıyallahü anh) merfûan rivâyet edildiği üzere, Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında, ehl-i kitaptan bâzı kimselerin Tevrât'ı okuyup Arapça'ya tercüme ettikleri Resûl-i ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından duyulunca; "Ehl-i kitâbı tasdik de etmeyiniz, tekzib de. Onlara şu âyet-i kerîmeyi okuyarak cevap veriniz: "Ehl-i kitâba deyiniz ki, biz Allah'a ve bize inzal olunan Kitâb-ı kerîme îmân ettiğimiz gibi, İbrâhim, İsmâil, İshâk, Yâ'kûb ve esbâta (torunlara) inzal olunan şeylere de; kezâlik Mûsâ'ya, Îsâ'ya ve bütün peygamberlere Rableri tarafından indirilen kitaplara îmân ettik. Hiçbirini diğerlerinden ayırd etmeyiz. Allah'a mu'tî ve inkiyâd ediciyiz. (Biz Allah'a teslim olmuş müslümanlarız.)" (Bakara sûresi: 136)

Yukarıda verilen izâhattan anlaşılacağı üzere, İsrâiliyyât hakkında üç kademeli hüküm vardır:

1- İslâmî tebligatın ilk zamanlarında, fitne ve fesada sebep olur endişesiyle, Benî İsrâil haberlerinin nakli ve kitaplarının mütâlâa edilmesi men olunmuştur.

2- Ehl-i kitâbın söylemiş oldukları sözler hakkında tevakkuf emr edilmiş sözlerinin, müslümanlar tarafından tasdik de edilmemesi, tekzib de edilmemesi istenmiştir.

3- İslâmî akîdeler, şer’î hükümler teessüs edip istikrar bulunca, birinci maddede belirtilen mahzur ortadan kalkmış ve Benî İsrâîl vakıalarının nakli mubah kılınmıştır.

İsrâiliyyâtın naklini mübâh kılan hadîs-i şerîf, "Sahîh-i Buhârî" ve "Sünen-i Tirmizî"de zikredildiği gibi, Ahmed ibni Hanbel'in "Müsned"inde de yer almıştır.

Müslümanlara lâzım olan dînî bilgileri cem etmek maksadıyla "Riyâz-üs-Sâlihîn" ismiyle Arabî lisânıyla bir cildlik kıymetli bir eser yazan hadîs ve fıkıh âlimi İmâm-ı Nevevî (v. 676), kitabının "İlim" bölümünde, beşinci hadîs-i şerîf olarak bu hadîsi yazmaktadır. Şafiî âlimlerinden Muhammed bin Allan es-Sıddîkî (v.1057) "Riyâz-üs-Sâlihîn" kitabına yazdığı dört cildlik Arabî "Delîlü'l-Fâlihîn" isimli şerhinin son cildinde bu hadîs-i şerîfin mevzûmuzla ilgili kısmını îzâh ederken şöyle buyurmaktadır:

"...İsrâil oğullarından rivâyette bulununuz." İsrâîl, Yâ'kûb'un İbrânice ismi olup, mânâsı Abdullah yâni Allah'ın kulu demektir. "Rivâyet etmenizde beis yoktur." Âlimler dediler ki: Onlardan rivâyette sizin için bir beis yoktur. Çünkü, önceden Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından, onlardan rivâyette bulunmak ve kitaplarına bakmak yasaklanmıştı. Sonra bu konuda genişlik hâsıl oldu. "Beis yoktur" cümlesinin mânâsı şudur: Onlardan duyduğunuz acâib şeylerle kalplerinizi daraltmayınız, sıkılmayınız. Bu onlar için çok vâki olmuştur. "Beis yoktur" cümlesi hakkında şöyle de denilmiştir. Sizin onlardan rivâyet etmemenizde beis yoktur. Çünkü Peygamberimizin baştaki "Rivâyet ediniz" emri, vücûb gerektiren bir emir sîgasıdır. Bu cümle ile emrin vucûb ifâde etmediğine, emrin ibâha için olduğuna işâret vardır. Yâni onlardan rivâyeti terk etmenizde bir beis yoktur demektir. Yine bu cümle hakkında şu da söylenmiştir: Onların "...Sen ve Rabbin gidiniz ve harbediniz..." (Mâide sûresi: 24) ve "Bize bir ilâh yap" gibi bozuk sözlerini hikâye edene bir beis yoktur. Burada mânâ şudur da denilmiştir: Onlardan rivâyette, isnâdın ittisâli zor olduğundan dolayı, inkıtâlı veya inkıtâsız, kıssanın muttasıl olacağı herhangi bir sûrette rivâyet ediniz. Bu, İslâmî hükümlerin hilâfınadır. Çünkü, bu hükümlerde senedin muttasıl olması esastır. Zamân yakın olduğu için isnâd zor olmaz. Her hâl-ü kârda onlara yalan isnâdı ile rivâyet câiz olmaz. İmâm-ı Şafiî buyurmuştur ki: "Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), yalanı rivâyet etmeyi câiz görmez." O hâlde mânâ şöyledir: Onlardan yalan olduğunu bilmediğiniz şeyleri rivâyet ediniz. Fakat, doğru mu, yalan mı olduğunda tereddüt ettiğiniz şeyleri rivâyet etmenizde size bir beis yoktur. Bu; “Ehl-i kitâb, size rivâyette bulunduğu, konuştuğu zaman, onları tasdik de etmeyiniz, tekzib de etmeyiniz" hadîsinin nazîridir, benzeridir.."

Şâiî fıkıh ve hadîs âlimlerinden İmâm-ı Süyûtî'nin (v.911) "El-Câmi-us-Sagîr" isimli eserinde de yer alan bu hadîsin izâhı, adı geçen esere altı cildlik kıymetli bir şerh yazan büyük âlim Abdurraûf el-Münâvî'nin "Feyz-ül Kadir" isimli eserinin üçüncü cildinde şu şekilde yapılmaktadır:

"...Size İsrâîl oğullarından ulaşan acâib haberleri, benzerlerinin bu ümmette meydana gelmesi muhal de olsa rivâyet ediniz." Yâni bunlar, senedsiz de olsa rivâyet ediniz. Zîrâ, ahkâm-ı Muhammediyye'nin hilâfına, zaman uzamış olduğu için, onlardan rivâyette senedin ittisâlinde güçlük vardır. "Bunu onlardan rivâyette, üzerinize beis yoktur. Ancak yalan olduğu bilinen şey müstesnadır." Burada şöyle bir mânâ da bulunabilir: Onlardan rivâyet etmemenizde bir beis yoktur. "Rivâyet ediniz" şeklinde sâdır olan emrin vücûb için olduğu vehmini izâle etmek için Peygamberimiz ikinci cümleyi ziyâde etmiştir. Et-Tîbî demiştir ki: Burada, Peygamber efendimizin Benî İsrâil'den rivâyete izin vermesi ile, başka bir haberde onlardan rivâyette bulunmaktan ve kitaplarına bakmaktan nehy etmesi arasında tezât yoktur. Çünkü burada onların kıssalarını rivâyet etmeyi murâd buyurmuştur. Meselâ, onların tevbe olarak, kendilerini öldürmeleri gibi. Nehiy ile de şunu murâd etmiştir: Kendi şerîatiyle neshedilmiş (yürürlükten kaldırılmış) hükümlerle ameli yasaklamıştır. Yâhud da İslâm'ın bidâyetinde, dînî ahkâm ve İslâmî kâideler istikrar bulmadan önce bu nehiy vârid olmuştur. Fakat bunlar yerleşince, Benî İsrâil'den rivâyete izin vermiştir..." Hadîs-i şerîfin sonunda bunun Abdullah ibni Amr'dan, Ahmed ibni Hanbel, Buhârî ve Tirmizî tarafından rivâyet edildiğine ve sahîh olduğuna dâir rumuz da konulmuştur.

Bâzı kişilerce, mûteber bâzı tefsîrlerde İsrâiliyyât bulunduğu ifâde edilerek, câhil insanlar nazarında kıymetli tefsîrlerin değeri düşürülmektedir. Tefsîrde müctehid mertebesine yükselen kıymetli müfessirler, eserlerinde eğer İsrâiliyyâta yer vermiş iseler, câiz olduğu için bu işi yapmışlardır. Câiz olmasaydı yapmazlardı. Hukûkî bir mevzûda, tıbbî bir konuda, yâhut da ihtisas istiyen başka bir sahada nasıl mütehassıslara başvurma lüzûmunu duyuyorsak, dînî konularda da büyük İslâm âlimlerinin mûteber eserlerine başvurma mecbûriyetini duymalıyız. Aksi takdirde, dînî mes'eleler hakkında, çok yanlış hükümler verme tehlikesiyle karşı karşıya kalırız.

--------------------------------------------------------

1) Müslim; Kitâb-ül-fiten; No: 119, K. Zühd No: 72

2) Ebû Dâvûd; Melâhim; bâb, 14, 15

3) Buhârî; Kitâbül-enbiyâ, bâb 50

4) Tirmizî; Kitâb-ül-ilm, bâb, 13

5) İbni Mâce; Mukaddime, bâb, 5

6) Müsned-i Ahmed bin Hanbel; cild-3, sh. 39

7) Et Tefsîr vel-müfessirûn; cild-1, sh. 165

8) İsrâiliyyât vel-Mevdûât (Ebû Şühbe Mısır, 1973)

9) Makâlât-ı Kevserî; sh. 69

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Cinler Hakkındaki Bilgiler
Yazar: RasitTunca - 05-23-2022, 01:52 PM - Forum: Dini Genel Bilgiler - Yorum Yok

Cinler Hakkındaki Bilgiler

Ateşin alev kısmından yaratılan, her şekle girebilen, Allahü teâlânın, Kur'ân-ı kerîmin Zâriyât sûresi 56. âyetinde: "İnsanları ve cinleri ancak beni bilip ibâdet etmeleri için yarattım" buyurarak varlığından haber verdiği mahlûklardır.

Arabça'da; cin, cinnet, cenan ve cenin gibi C ve N harflerinden meydana gelen kelimeler örtülü anlamına gelmektedir. Cennet denilen yer; meyveler, çiçekler ve kokular ile örtülü olduğundan bu ismi almıştır. Delilere mecnûn denilmesi de aklının örtülü olduğu içindir. Geceye "Cünn-i leyl" denir. Çünkü karanlık, gün ışığını örtmüştür. Cin denilen mahlûklar da gözümüzden örtülü olduğu için cin denilmiştir. Cin kelimesi cinnî kelimesinin cem'idir (çoğuludur). Cin; cinnîler demektir. Peri, Farsça'da cin demektir.

Mahlûklar, yâni yaratıklar, görülen ve görülmeyen diye iki kısımdır. Ayrıca mekânsız, madde olmayan varlıklar da bulunmaktadır. Bugünkü fen bilgilerine göre bütün mahlûklar yüzbeş elementten meydana gelmişlerdir. Böylece, bütün mahlûklar elementlerden yapılmış olup, enerji (kudret) taşırlar. Normal fizik şartlarında katı ve sıvı hâlinde bulunan varklıklar ve renkli gazlar görüldüğü için, bunlardan yapılmış cisimler görünür. Meselâ insanda katı maddeler ve su çok bulunduğundan insan görünüyor. Ot ve hayvanlar da aynı şekildedir. Cinnîler, havadan ve ateşten meydana gelmiştir. Ateşin alev kısmı görünmez. İçindeki katı zerreler sıcakta ışıklandığı için parlak görünür. Cinnin görünmemesi bu yüzdendir.

Alev iki kısımdır: Biri zulmânî (görünmeyen); diğeri ise nûranîdir (bu da görünmez). Birincisinden cin, ikincisinden de melekler yaratılmıştır. İnsanlar toprak maddelerinden yaratıldığı hâlde, Allahü teâlâ bu maddeleri organik ve organize hâle, et ve kemiğe çevirdiği gibi, meleklerde ve cinde alev şekli değişerek onlara mahsus latîf, her şekle dönebilen bir hâle gelmiştir.

Melekler nûrânî cisimler olup, çeşitli şekillere girebilirler. Melek ile cin, yaratılış bakımından birbirine yakındır. Meleklerin cinlere yakınlığı, insanın hayvanlara olan yakınlığı gibidir. İnsanların üstün olanları, meleklerden kıymetli; cin de hayvanlardan kıymetlidir. Melekler muhteremdir, kıymetlidir. Cin hakîrdir, kıymetsizdir. Yaratılışta; meleklerde nûr, cinlerde ise alev kısmı fazladır. İslâm âlimlerinin çoğu meleklere cisim demişlerdir; doğrusu da böyledir.

Cinlerin varlığı:

İslâm âlimleri söz birliğiyle bildirdiler ki, cinlerin varlığına inanmıyan îmânsız olur. Çünkü, cinlerin varlığını bildiren birçok âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler vardır. Hakkında kesin nass (delil) bulunan bir hükmü inkâr etmek küfürdür. Eski felsefecilerin bir kısmı, Kaderiyye (yâni Mûtezile) fırkasının çoğu ile, hiçbir dinde olmıyanlar, cin ve şeytanlara inanmadı. Cin; zekî, dâhi insan, şeytanlar da kötü kimseler demektir dediler. Din kitaplarını okumayan ve İslâm âlimlerinin sözlerini bilmeyen elbette inanmaz. Fakat Kur’ân-ı kerîmde açıkça bildirildiği ve İslâm büyüklerinin kitapları ortada olduğu hâlde, Kur'ân-ı kerîme uyduklarını söyleyen Kaderiyye fırkasının cinne inanmaması şaşılacak şeydir. Hâlbuki cinnin var olması akla uymayan, yâni aklın kabûl etmeyeceği birşey değildir; çünkü her şey Allahü teâlânın kudreti dâiresindedir. Bugün fen adamları, akıl ve din sâhipleri, aklın imkânsız demediği şeyleri red etmeyip, kabûl ediyorlar. Kur'ân-ı kerîmde bildirilen şeylere kelimenin açık ve meşhûr mânâlarını vermek lâzımdır.

Şeyh-i ekber Muhyiddîn-i Arabî (rahmetullahi aleyh) cinnin var olduğuna şu âyet-i kerîmeleri delil gösteriyor:

1- Zâriyât sûresinin 56. âyetinde meâlen; "İnsanları ve cinleri ancak, beni bilip, ibâdet etmeleri için yarattım" buyuruluyor.

2- Er-Rahmân sûresi 74. âyetinde meâlen; "Onlara (hûrîlere) kocalarından önce ne insan dokunmuştur ne de cin" buyurulmak sûretiyle cinlerin Cennet’e gireceği bildiriliyor.

3- Er-Rahmân sûresinin 31. âyetinde meâlen; "Yakında sizi hesâba çekeceğiz. Ey insanlar ve cinler" buyuruluyor. Bu âyet-i kerîmedeki "Sekalân" insanlar ve cinler demektir. Resûl-i sekaleyn, müftîyüssekaleyn, gavsüssekaleyn, yâni insanların ve cinnin peygamberi, müftîsi, velîsi gibi isimler de cinnin varlığını bildirmektedir.

Kur'ân-ı kerîmde cinlerin var olduğunu haber veren başka âyet-i kerîmeler de vardır. "(Hesâb gününde) ey cin ve insan cemâati (denecek)! İçinizden size âyetlerimi nakleden, bugünün gelip çatacağını inzâr ile haber veren peygamberler gelmedi mi?" (En'âm sûresi: 130)

"Cân'ı (cinlerin babasını da) daha evvel şiddetli ateşten (şu'âlardan) yarattık..." (Hicr sûresi: 27)

"Allahü teâlâ insan ve cinlerin hepsini bir araya topladığı günde cinlere şöyle denilecek: "Ey cin cemâati! İnsanlardan bir çoğunu aldatarak kendinize bağladınız." (En'âm sûresi: 128)

"Ey cinler ve insanlar topluluğu! Gücünüz yeterse göklerin ve yerin etrâfından çıkıp gidin. (Kaçarak ölümden kurtulun.) Çıkıp kurtulamazsınız. Ancak bir kuvvetle, (fakat bu kuvvet nerede? Buna gücünüz yetmez)" (Rahmân sûresi: 33)

"(Semâ yarıldığı zaman herkes sîmâsından tanınacağı için) o gün ne insana ne cinne günahı sorulmayacak. (Suâl mahşerde olacak) (Rahmân sûresi: 39)

"... Andolsun ki Cehennem’i tamâmen insanlardan ve cinlerden dolduracağım." (Hûd sûresi: 119)

"Cinlerin babasını da dumansız bir ateşten yarattı." (Rahmân sûresi: 15)

"Hatırla ki, cinlerden (on kişiye yakın) bir grubu Kur'ân dinlemek üzere sana yollamıştık. Vaktâ ki Kur'ân'ın huzûruna vardılar. (Birbirlerine); "Susun, dinleyin" dediler. Sonra (Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından okunan Kur'ân) bitirildiği zaman da (cinler, Peygamber'e ve Kur'ân'a îmân getirerek) döndüler. (Hem îmâna dâvet, hem de îmân getirmiyenleri) korkutmak üzere kavimlerine gittiler. Şöyle dediler: "Ey kavmimiz! Hakîkaten bizler (Peygamber tarafından okunan) bir kitap dinledik ki, Mûsâ'dan sonra indirilmiş olup, kendinden öncekileri (semavî kitapları) tasdik eden, Hakk'a ve hakîkat yoluna ulaştırmaktadır. Ey kavmimiz! Allah'ın dâvetçisine icâbet edin. O'na îmân edin ki (Rabbiniz) bâzı günahlarınızı bağışlasın. Sizi acıklı bir azâbdan korusun." (Ahkâf sûresi: 29, 30, 31)

Kul-e'üzü ve Cin sûreleri de, cinnin varlığını açıkça haber vermektedir.

Müslim, Ebû Dâvûd ve Tirmizî sahîh hadîs-i şerîf kitaplarında, Alkame'den (radıyallahü anh) rivâyet edilir ki: "Ben ibn-i Mes'ûd'a (radıyallahü anh) sordum ve dedim ki; "Peygamber efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) cinlerin geldiği gece, sizlerden birisi O'nun yanında bulundu mu? O da dedi ki: "Bizden kimse O'nun yanında bulunmadı. Ancak Mekke'de bir gece biz Peygamberimizle (sallallahü aleyhi ve sellem) beraberdik. Bir ara O’nu kaybettik. Kendisini vâdilerde ve tepelerde aradık. O gece çok kötü bir şekilde uyuduk. Sabah olunca gördük ki O, Hira tarafından geliyordu. Kendisine dedik ki: "Yâ Resûlallah sizi kaybettik, aradık ve bulamadık. Bunun için çok kötü bir gece geçirdik." O zaman Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Bana cinlerden bir da'vetçi geldi. Onunla beraber gittim ve kendilerine Kur'ân okudum." İbn-i Mes'ûd (radıyallahü anh) dedi ki: "Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizi aldı ve götürdü. Onların izlerini ve ateşlerinin eserini gösterdi."

Yukarıda bildirilen kesin ve sarih deliller cinnin varlığını bildirmektedir. Cinnîn varlığı dînin açıkça bildirdiği birşey olduğundan, inanmayan müslümanlıkdan çıkar ve hiçbir ibâdeti kabûl olmaz.

Bâzı kimselerin, cinnîleri hayâl (illüzyon) sanarak yok demeleri kıymetsizdir. Korkudan göz önünde hâsıl olan hayâller elbette yoktur. Bu hayâlleri cin sanmak da cinden haberi olmamak demektir. Bir şeye yok diyebilmek için o şeyi tanımak, kavramak lâzımdır. Tanımadan "yok" demek akılsızlıktır. Bu gibilere ilim adamı demek de doğru değildir. Bütün peygamberlerin haber verdiği ve hele Peygamberlerin en üstününün (sallallahü aleyhi ve sellem) çeşitli zamanlarda bildirdiği bir bilgiye, akla, tecrübeye dayanmadan zan yolu ile çala kalem yok demek, ilim adamına aslâ yakışmaz. Cinne, meleklere, Cennet’e, Cehennem’e hattâ Allahü teâlâya inanmayanların biricik sözleri; "Kim gitmiş, kim görmüş, var olsalardı görürdük. Görülmeyen şeye inanmak aptallık olur" demeleridir. Onlar, gözün akla değil, aklın göze dayanarak hükme varmasını arzu ediyorlar. Hâlbuki akıl, duygu organları üstünde bir kuvvettir ve his edilen şeylerin doğrusunu, yanlışını ayıran bir hâkimdir. İnsanlar göze tâbi olsaydı ve insanlık şerefi, göz kuvvetiyle ölçülseydi; kedi, köpek ve farenin insandan daha şerefli, daha kıymetli olması lâzım gelirdi. Çünkü bu hayvanlar insanlardan fazla olarak karanlıkda da görürler. Bu durumda göremediğine inanmak istemiyen kimse, insanlığı, hayvanlardan aşağı düşürmektedir. Neticede his organları, aklın uşakları, âletleridir ve asıl kumandan ise hâkim olan akıldır. Akıl görülemiyen duyulamıyan şeyleri red etmediği gibi, yokluğu isbat edilemiyen ve anlaşılamıyan şeylere de kesinlikle yok demez. Bunlara yok demek akla uygun bir söz olmaz. İnanmıyan araştırıcıların pek çoğu ilmin gereği olarak, birçok mes'elelerde dâimâ ihtimâli gözetirler ve işin aksini düşünürler.

Cinlerin yaratılışı:

İnsanlar ilk olarak topraktan yaratıldığı gibi cin de ateşin mâric denilen alev kısmından yaratıldı. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmin Hicr sûresi 27. âyetinde meâlen; "Âdem'den önce cinlerin babası Cân'ı ateşten yarattık" ve Rahmân sûresi 15. âyetinde de meâlen; "Cinleri (cinlerin babasını) de yalın bir ateşten yarattı" buyurmak sûretiyle, cinlerin Âdem aleyhisselâmdan önce ateşten yaratıldığını bildirmektedir. Cinlerin babasına Dûmâs yâhut Târnûs da denilirdi. Dehhâk (rahmetullahi aleyh) İbn-i Abbâs'dan (radıyallahü anh) naklederek şöyle bildiriyor: "Allahü teâlâ Âdem aleyhisselâmdan evvel yeryüzünde cinlerin babası olan Cân'ı ve evlâdını yarattı.

Ebû Ravk, İkrime'den o da, İbn-i Abbâs'dan (radıyallahü anh) rivâyet etti ki: Allahü teâlâ cinlerin babasını yaratınca, ona; "Benden iste bakalım" buyurdu. O da; "Biz, görelim, lâkin görünmeyelim. Ölünce toprak altında kaybolalım. Yaşlı olanımız gençleşsin" diye dilekte bulundu. Allahü teâlâ da dileğini kabûl buyurdu. Hakîkaten onlar görürler, fakat görünmezler. Öldüklerinde toprak içinde kaybolurlar ve yaşlıları bir sabî (çocuk) hâline gelinceye kadar ölmez.

Allahü teâlâ cinleri yarattı ve onlara yeryüzünü îmâr etme işini verdi. Uzun müddet ibâdet ettiler. Zamanla çoğaldılar. Allahü teâlâ bunlara bir din gönderdi. Tâat ve ibâdete çağırdı. Muhyiddîn-i Arabî'nin (rahmetullahi aleyh) bildirdiğine göre dörtbinyirmi yıl geçtikten sonra inâd ve isyâna başladılar. Allahü teâlâya karşı gelerek, kan döktüler, cinayet işlediler. Kibirlenip, ibâdeti bıraktılar. Güçsüz olanlar ibâdet ve tâate devam ediyorlardı. Büyükleri çeşitli cezâlarla helâk edildi. Allahü teâlâ onlar üzerine dünyâ semâsında bulunan meleklerden bir ordu gönderdi. Yeryüzüne inen melekler onların çoğunu öldürdüler; geride kalanlar adalarda, harâbelerde saklandılar. Bulûğa erişmemiş olanları esir aldılar. Onlardan birisi Azâzil (İblis) idi. İblis Cennet’te uzun müddet Allahü teâlâya ibâdet etti ve meleklere va'z ve nasîhatte bulundu. Bir zaman sonra, yeryüzünde vaktiyle helâk olan kavimden geride kalanlar çoğaldılar ve yeryüzünü doldurdular. Ancak Allahü teâlâya nasıl ibâdet edileceğini bilmezlerdi. Azâzil (İblis) bunları hak yoluna çağırmak için Allahü teâlâdan izin istedi. Allahü teâlâ kabûl buyurup, bir kısım melekler ile beraber yeryüzüne gönderdi. O kavmi hak yola dâvet ettilerse de çok az kimse itâat etti.

Azâzil, Allahü teâlâdan izin alıp meleklerle beraber o kavmin üzerine yürüdü. Çoğunu öldürdü. Geri kalanı etrâfa dağıldılar. Azâzil yeryüzünü bunlardan temizleyince, Allahü teâlâ yeryüzünün idâresini ona verdi. Yeryüzünde, yeryüzü semâsında ve Cennet’teki melekler arasında Allahü teâlâya uzun müddet ibâdet eden Azâzil, Âdem aleyhisselâmın yaratılmasından sonra, kibir ve gurura kapılıp ona secde etmediği için, Allahü teâlânın rahmetinden ve Cennet’ten koğuldu. Şeytan adını alıp Allahü teâlânın ebedî düşmanı oldu.

Cinlerin husûsiyetleri (özellikleri):

1- Cinler ateşin alev kısmından yaratılmışlardır. Şeytan da ateşten yaratılmıştır. Cinde hava, şeytanda ateş fazladır. Allahü teâlâ Rahmân sûresi 15. âyetinde meâlen; "Cinleri (cinlerin babasını) de yalın bir ateşten yarattı." buyurmak sûretiyle bu husûsu bildirmektedir.

2- Cinlerin de erkeği ve dişisi olup, evlenirler ve çoğalırlar. İnsanların çoğalmaları meni ile olduğu gibi, cinlerin çoğalması da gaz (hava) iledir. Yâni erkekden dişiye bir gaz geçerek bundan yavru hâsıl olur. Nâdir olmakla birlikte insanların cinlerle evlendiği gerçektir. İnsan ile cinnin evlenmesi hayâl iledir. Hakîkî evlenmek olmaz. Fakat âlimlerden çoğu hakîkî evlenmenin olduğunu, gusl abdesti lâzım geldiğini hattâ Belkıs'ın insan ile cin arasında hâsıl olduğunu, cinnin insan şekline girip evlendiğini söylemişlerdir.

Seyyid Ömer (rahmetullahi aleyh) diyor ki: "Bana bir cin kızı geldi. Benimle evlenmek istedi. Şemseddîn Hanefî'den sordum: "Hanefî mezhebinde câiz değildir" dedi. Böyle söyledim. Beni aldı, yer altına evlerine götürdü. Büyüklerine söyledi. Büyükleri; "Seyyid Şemseddîn'in cevâbı başımızın üstündedir. Fakat cinnin insan ile evlenmesi Şafiî mezhebinde câizdir. Biz Hanefî değiliz. Şâfiîyiz" dediler.

İnsanın cin ile evlenmesinin câiz olduğu, cinnin insan kadınına tearruzunda gusl abdestinin lüzumu, cin ile insan arasında hâsıl olan çocuğun nasıl olacağını (Belkıs gibi) bildiren âlimlerimizin çeşitli yazıları vardır.

3- Cinlerin yemeleri, içmeleri ve evleri vardır.

Sahîh-i Buhârî ve Müslim'de bildirildi ki: "Cinler, Resûlullah'dan (sallallahü aleyhi ve sellem) yemek istediler. "Üzerine Allah'ın ismi zikr edilmiş her kemik ve her a'lâf artığı (tezek) sizin yemeğinizdir." buyurdu. İbn-i Selâm bu hadîs-i şerîfin tefsîrinde şu husûsu ilâve etti: "A'lâf artığı onlar için yemyeşil bir ot oluverir."

Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sebepten kemik ve tezekle istincâ edilmesini yasak etmiştir.

Câbir bin Abdullah'dan (radıyallahü anh) rivâyet edildi ki: Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte yürüyorduk. Bir yılan gelip yanında durdu. Ağzını açarak yaklaştı. Sanki ona birşey fısıldıyordu. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); "Evet" buyurdu ve yılan ayrılıp gitti. Bu husûsta Peygamber efendimizden (sallallahü aleyhi ve sellem) suâl edince, buyurdular ki: "O, cinlerden bir kimsedir, bana şöyle dedi: "Ümmetine emr et de tezek ve kemikle taharetlenmesinler. Çünkü Allahü teâlâ, bunları bize azık kıldı."

4- Cinler de doğar, büyür ve ölürler: Cinler mükellef olurlar. Çünkü, Kur'ân-ı kerîmde Zâriyât sûresi 56. âyetinde meâlen; "İnsanları ve cinleri ancak beni bilip itâat ve ibâdet etmeleri için yarattım." buyurulmakta ve onların dînî hükümlerle mükellef oldukları bildirilmektedir.

Kurtubî, tezkiresinde buyuruyor ki: "Cinnîn ölümü, yerde gâib olmaktır. İhtiyârları gençleşmeyince ölmez, ölecekleri zaman da çocukluk hâline döner ve yerde gâib olurlar."

5- Cinler; insan, hayvan, yılan, akrep, deve, sığır kılığına bürünüp çeşitli şekiller alırlar. Hattâ katır ve merkep şekline girdikleri, kuş sûretine bürünüp havada uçtukları görülmüştür. İnsan sûretine de girerler.

Abdülvehhâb-ı Şa'rânî hazretleri buyurdu ki: "Bir zamanlar evime, cinlerden biri gelmeye başladı. Bu cin bana doğru gelirken, vücûdumun bütün kılları diken diken olurdu. O anda Allahü teâlânın ismini söylemeye başlardım. Cenâb-ı Hakk'ın ismini duyan cin, derhâl benden uzaklaşırdı. Hiç bir zaman ondan ne çekindim, ne de korktum. Aksine, gece yolumu kestiği zaman, ona selâm vererek geçip giderdim. İnsanın tabîatı cinden nefret ettiği hâlde, her gün onları göre göre nefret etmez hâle geldim.

Kıtlık olduğu günlerde, cinlerden bir grup evime yerleşmişti. Onlara dedim ki: "Bu gösterdiğim ekmeklerden güzelce yiyiniz. Hiçbir müslümana sakın zarar vermeyiniz." Onların da bana; "Baş üstüne, emirlerinizi dinleyip itâat edeceğimize söz veriyoruz" dediklerini duyar idim. Cinlerden biri keçi kılığına girip, geceleri bizim odaya girer, lâmbayı söndürür ve gürültü çıkarırdı. Bu hâlden evdekiler korkuya düştüler. Çocukların korkmaması için, bir gece sedirin altına saklanarak cinnin gelmesini bekledim. Tam önümden geçerken, elimle bir ayağını yakaladım. Bağırmaya ve yardım istemeye başladı. Bunun üzerine ona; "Ey keçi kılığına girmiş olan cin! Bir daha evime girip çocuklarımı korkutmaya devam edecek misin, etmeyecek misin?" dedim. Tevbe ederek, bir daha gelmeyeceğine söz verdi. Buna rağmen ayağını bırakmıyordum. Ayağı elimde inceldi, inceldi bir kıl inceliğini aldıktan sonra avucumdan çekilip gitti. Bu hâdiseden sonra o cin, evime bir daha gelmedi.

İnsan, cinni ve şeytanları uyanık iken ve rüyâda görebilir. Çünkü onlar, her şekle girebilir. Çok güzel sûretlere girerler. İhtilâma sebep olurlar. Her ne şekilde olursa olsun, cinni gören kimse hep ona bakarsa, cin, şeklini değiştirmez ve gözden kaçmaz. Ona sorup cevap alınabilir. Bir an başka tarafa bakılırsa hemen asıl şekline girip gayb olur ve kendi şekliyle görünmez.

Ali Havvâs buyurdu ki: "Allahü teâlâ kullarından birisine cinleri göstermeyi murâd edince, o kimsenin gözünden perdeyi kaldırır. O kimse cinleri görür. Allahü teâlâ bâzan, cine, bize görünmesini emreder. Onları baş gözü ile görürüz. Cinler bâzan kendi sûretlerinde, bâzan beşer (insan) sûretinde bâzan da başka sûretlerde olurlar. Cinler, melekler gibi istedikleri şekle girebilirler."

İnsanın cin ile tanışması, arkadaş olması kıymetli birşey değildir. Zararlıdır, fâsık insanla arkadaşlık etmek gibidir. Onlarla tanışan kimse fayda görmemiştir. Onlarla tanışanlar kibirli olur. Cinlerin din bilgileri azdır. Kibirli olduklarından birbirleri ile hep mücâdele, muhârebe ederler.

6- Cinlerin mü'min olanları ve kâfir olanları vardır. İbâdet ederler, sadaka verirler, iyi işlerine sevâb verilir. Mü'min olanları Cennet’e girecek ve Allahü teâlânın cemâlini göreceklerdir. Kâfir olanları Cehennem’e gidecektir. Cehennemlik olanları, zemherîr denilen soğuk Cehennem’de azâb göreceklerdir.

7- Cinler en çok hamamlar, otluklar, mezbelelik gibi yerlerde bulunurlar.

8- Cinden geçmiş, olmuş şeyleri sorup öğrenmek câizdir. Gelecekte olacak şeyleri sormak câiz değildir. Geçmiş şeyleri görüp, işitip bilirler.

9- Cinler insanoğlunun âlimlerine suâl sorup fetvâ alırlar. İnsanlara nasîhat edip, şiirler söylerler, insanlara hastalık tedâvisi ve ilâç öğretirler. İnsanlardan korkarlar ve itâat ederler.

Rivayet edilir ki, fakîh Muhammed Hermel el-Fahri isminde bir zât, Ebû Muhammed el-Himyerî hazretlerinin bulunduğu beldeye geldi ve onun derslerine devam etmeye başladı. Bu fakîh de yüksek âlimlerden idi. Birbirlerinden ilim öğrenmeye, birbirlerinin ilimlerinden istifâde etmeye başladılar. Bir ara, fakîh İbn-i Hermel, beyân ilmi okumak istediğini bildirdi. Ebû Muhammed Himyerî de kabûl etti. İbn-i Hermel'e beyân dersi okutmaya başladı. Birgün ders esnâsında, başını yukarıya kaldırdığında, bir yılanın başını uzatmış dersi dinlemekte olduğunu gördü. Ders bittikten sonra, İbn-i Hermel'e bu gördüğü hâli bildirdi ve; "Bu gördüğün cin tâifesinden fıkıh âlimi bir kimsedir. Bizden "Tenbih" ve "Mühezzeb" kitaplarını okuyor. Senin okuduğun beyân derslerini de dinlemek istiyor" buyurdu. İbn-i Hermel ise, kendisinden ders okuduğu zâtın cinlere de ders vermekte olduğunu anlayıp, ona olan muhabbet ve bağlılığı daha çok arttı.

Cinlere de fetvâ vermesiyle meşhûr olan Ebüssu'ûd Efendi, Osmanlı Devleti'nde yetişmiş en büyük şeyhülislâmlardan birisi idi. Eyyûb Sultân'da Yazılı Medrese adıyla tanınan medresede bulunduğu sırada, bir defâsında cinler kendisinden fetvâ sormak üzere gelmişlerdi. İçlerinden bâzısı suâllerini sorarken, diğerleri de medresenin duvarlarına birşeyler yazmışlardı. Cinlerin bu duvarlara yazı yazmaları sebebiyle, o medreseye "Yazılı Medrese" ismi verilmiştir. Bu yazılar, yüzyıllarca muhâfaza edildikten sonra üzerlerine badana çekilmek sûretiyle kapatılmıştır.

10- Cinnîlerin sayısı insanların on katından fazladır. Şeytanların sayısı bu ikisinin on katından fazladır. Meleklerin sayısı da, bu üçünün sayısının on katından daha çoktur. Her insanın yanında kâfir bir cinnî vardır. Fakat melekler insanları bunların kötülük yapmalarından korur.

11- Cinler üç sınıftır. Birinci sınıfı rüzgâr ve hava gibidir. Bir kısmı yerdeki böcek ve hayvancıklar gibidir. Bir kısmı da emirlerle ibâdetle vazifelidir. Bunlara hesâb ve azâb vardır.

Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ve cinler:

Cinler çeşitli zamanlarda sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma gelip Kur'ân-ı kerîm dinlemiş, çeşitli konularda suâller sormuş ve nasîhat dinlemişlerdir ve yine aynı şekilde Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) dünyâyı teşrîflerini haber vermişlerdir.

Ebû Bekr el-Kureşî anlatıyor: Bâzı hadîs âlimleri, Ömer bin Abdurrahmân bin Avf'dan naklen rivâyet ettiler: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) doğduğu zaman, Ebû Kubeys ile el-Hacûn dağında bulunan cinler şöyle dediler: "Yemîn ederim ki, insanlardan hiçbir anne O'nun gibisini doğurmamıştır. İnsanların en hayırlısı Ahmed doğmuştur. Onun babası çok şerefli bir babadır."

İslâm âlimleri söz birliği ile bildirdiler ki: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hem insanların hem cinlerin peygamberidir. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmin Cin sûresinde, cinlerin Peygamber efendimizden (sallallahü aleyhi ve sellem) Kur'ân-ı kerîm dinlediklerini ve O'na îmân ettiklerini haber vermiştir.

İbn-i İshâk rivâyet eder: Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) İslâmiyete dâvet için Tâif’e gitmişti. Sakif kabîlesinden ümîdini kesince, Tâif'den döndü. Mekke yolundaki bir hurmalıkta gecenin karanlığında kalkıp namaz kılmaya başladı. O anda cinlerden bir topluluk gelip okuduğu Kur'ân-ı kerîmi dinlediler. Onlar Yemen’de bulunan Nusaybin cinlerinden yedi kimse idi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namazı bitirince îmân ettiler. Kavimlerine anlatmak ve onları doğru yola çağırmak için ayrıldılar. Kavimlerine duyduklarını tebliğ ettiler.

Bu husûsu Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmin Ahkâf sûresi 29. âyetinde meâlen şöyle haber veriyor ve; "Hatırla o zamanı ki, cinlerden bir tâifeyi Kur'ân dinlemeleri için sana doğru çevirmiştik." buyuruyor.

Sahîh-i Müslim ve Buhârî'de Abdullah bin Abbâs'dan (radıyallahü anh) rivâyet edilir: "Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Eshâbından bir topluluk ile Ukaz panayırına gidiyordu. O târihte cinler semâdan haber almaktan men edilmiş, (haber almağa çıktıkça) üzerlerine şühüb (ateş parçaları) atılmağa başlanmış bulunuyordu. (Semâya doğru çıkıp koğulan) cinler, kavimlerine döndüklerinde, kendilerine; "Ne oluyorsunuz, neden hiçbir haber getirmiyorsunuz" dediler. Onlar da. "Ne yapalım. Semâdan haber almaktan men edildik. Üzerimize şühüb (ateş parçaları) atıldı" dediler. Bunun üzerine onlara: "Sizin haber almanıza mâni olan yeni bir hâdise vardır. Haydi doğuya ve batıya yayılın. Sizin haber almanıza mâni olan bu yeni şey ne imiş öğreniniz" denildi. Bunun üzerine Tihâme'ye doğru gitmekte olan cinlerden bir topluluk Ukaz yolunda Nahle denilen vadide Eshâbına sabah namazı kıldıran Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanından geçtiler. Kur'ân okunduğunu duyunca dönüp dinlemeye başladılar. "Demek ki gökten haber sızdırmamıza engel olan buymuş" dediler; kavimlerine gidip durumu bildirdiler ve Cin sûresi 1. ve 2. âyetinde meâlen buyurulan; "Ey kavmimiz! Biz çok hoş Kur'ân-ı kerîm dinledik. Hidâyete erdiriyor. Biz de ona îmân ettik. Bundan böyle Rabbimize aslâ şirk koşmıyacagız." dediler. Allahü teâlâ Peygamber efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) "Kul ûhiye" diye başlayan Cin sûresini inzal buyurup, güzel ve mufassal bilgi verdi."

İbn-i Ebi'd-Dünyâ naklediyor: "Ebû İshak'ın anlattığına göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Eshâbından bir kısım insanlarla yolculuğa çıkmışlardı. Yolda giderlerken iki yılan çarpıştılar. Biri diğerini öldürdü. Ölen yılanın kokusu ve güzelliği dikkatleri çekti. Eshâb-ı kirâmdan birisi kalkıp onu bir hırkaya sararak defnetti. Bir de ne görsünler. Bir topluluk kendilerine; "Esselâmü aleyküm. Siz şu anda Ömer isminde birini defnettiniz. Müslüman cinlerle kâfir cinler arasında savaş çıktı. Şu anda defnettiğiniz müslüman öldürüldü. O. Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem) huzûrunda müslüman olan cinlerdendir" diye seslendi.

Cin hey'eti, Peygamber efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) bir kere de Medîne-i münevverede iken gelmiştir. O toplantıda Zübeyr bin Avvâm da bulunmuş idi. Zübeyr bin Avvâm (radıyallahü anh) şöyle naklediyor: "Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendi mescidinde sabah namazını kıldırdı. Namazdan sonra; "Bu gece hanginiz benimle cin hey'etinin yanına gidecek?" diye sordu. Hiç kimse bir şey söylemedi. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sözünü üç defâ tekrarladı. Sonra yanıma yaklaşıp elimden tuttu. Beraber yürümeye başladık. O kadar yürüdük ki Medîne-i münevverenin dağları, tepeleri arkamızda kaldı. Nihâyet açık bir yere indik. Gayet uzun boylu beyaz elbiseler giyinmiş kimseleri gördüm. Onları görünce korkudan titremeye başladım. Onlara yaklaşınca Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ayağının baş parmağıyla bir dâire çizip; "Bunun ortasında otur" buyurdu. Oturunca içimde hiçbir korku ve şüphe kalmadı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onların arasına girip Kur'ân-ı kerîm okudu. Cinler sabah oluncaya kadar orada kaldılar. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) yanıma gelip; "Haydi bana yetiş" buyurdu. Beraberce biraz yürüdükten sonra bana; "Nasıl, onların bulunduğu yerde birşey görebiliyor musun?" buyurdu.

"Evet gâyet kalabalık bir topluluk görüyorum" dedim. Bunun üzerine mübârek başını yere eğip biraz kemik ve tezek toplayıp onlara attı ve buyurdu ki: "İşte bunlar Nusaybin cinlerinden bir hey'et idi. Bana gelip Kur’ân-ı kerîm dinlediler ve benden azık istediler. Ben de onlara azık olarak bütün kemikleri ve tezekleri tahsis ettim."

Ebû Hüreyre'den (radıyallahü anh) nakledilen bir hadîs-i şerîfde Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); "Cinlerden bir ifrit (îmânsız olan cin) dün gece benim namazıma mâni olmak için geldi. Allahü teâlânın verdiği güçle onu kendimden uzaktaştırdım. Sabahleyin hepiniz göresiniz diye mescidin direklerinden birisine bağlamak istedim. Fakat kardeşim Süleymân'ın; "Rabbim beni bağışla, bana öyle bir hâkimiyet ver ki, benden sonra hiç kimse ona lâyık olmasın" duâsını hatırladım da onu perişân bir hâlde salıverdim." buyurdu.

Yukarıdaki rivâyetlerden anlaşıldığı üzere Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Resûl-üs-sekaleyn'dir. Yâni insanlara ve cinlere peygamber olarak gönderilmiştir. Gerek Mekke-i mükerremede ve Medîne-i münevverede gerekse bu ikisi hâricindeki yerlerde cinlerle görüşüp konuşmuş, cinler O'ndan Kur'ân-ı kerîm dinlemiş ve O'na îmân etmişlerdir. Cinlerin aralarındaki ihtilâflarını çözmüştür.

Cinler ve insanlar:

Cinler, insanlardan birçok kimselerle değişik sûretlerde karşılaşıp konuşmuşlar; va'z, nasîhat ve tavsiyelerde bulundukları gibi onlardan fetvâ ve nasîhat dinlemişlerdir.

İbn-i Ebî'd-Dünyâ naklediyor: Hadîs âlimlerinden bâzıları Sevde bin el-Esved'den, o da Ebû Halîfe el-Abdi'den nakletti: Ebû Halîfe dedi ki: "Küçük bir oğlum vardı. O vefât edince çok üzüldüm. Üzüntü ve kederimden gözüme uyku girmez olmuştu. Bir defâsında yatağıma uzanmış oğlumu düşünüyordum. Evin bir köşesinden; "Esselâmü aleyküm ve rahmetullah ey Ebû Halîfe!" diye bir ses işittim. Çok korktum. "Ve aleyküm selâm" diye cevap verdim. Sonra Âl-i İmrân sûresinin son kısmını okumağa başladı. "Allah katındaki nîmetler ise iyi kimseler için daha hayırlıdır." meâlindeki 198. âyet-i kerîmeyi sonuna kadar okuyup bitirdi.

Ey Ebû Halîfe! diye seslendi. "Buyur" dedim. "Ne istiyorsun, herkes ölecek de, senin oğlun mu yaşayacak? Allahü teâlânın indinde sen Muhammed aleyhisselâmdan daha mı üstünsün? O, oğlu İbrâhim öldüğü zaman sâdece "Kalb mahzûn olur, göz yaşarır" buyurmuş ve şikâyette bulunmamıştır. Herkes ölürken senin oğlun mu yaşayacak? Allahü teâlânın işine ne karışıyorsun? Eğer ölüm olmasaydı insanları yeryüzü almazdı. Cefâ olmasaydı sefânın kıymetini kim bilecekti" dedi. Bunun üzerine "Kimsin sen?" dedim. "Senin cin komşularından biriyim" diye cevap verdi.

Ebû Bekr el-Kureşî der ki: Bâzı hadîs âlimleri Vehb bin Münebbih'den şöyle naklettiler: "Hasen el-Basrî ile birlikte her yıl Hayf Mescidi’nde, geceleyin herkes uyuduğunda, buluşurduk. Bizimle bâzı kimseler de bulunurdu. Bir gece oturup konuşurken bir kuş yanıma gelip oturdu. Selâm verdi. Selâmını aldım. Kendisine kim olduğunu sorunca; "Müslüman cinlerdenim" dedi. "Buraya niçin geldin?" dedim. Bunun üzerine; "Sizin yanınızda oturup sizden ilim tahsîl etmek kötü bir şey midir? Birçok işlerde biz sizinle oluruz. Meselâ namazda, cihâdda, hasta ziyâretlerinde, cenâze merâsimlerinde, hac ve umrede sizden ilim alırız ve Kur'ân-ı kerîm dinleriz" dedi. "Peki sizce en makbûl cinler hangileridir?" dedim. Hasen el-Basrî'yi işâret ederek; "Şu Şeyh'den ilim öğrenenlerdir" dedi. Benim bu konuşmamı Hasen el-Basrî (radıyallahü anh) görünce dayanamadı ve; "Kiminle konuşuyorsun?" diye sordu. "Bâzı arkadaşlarla konuşuyorum" diye cevap verdim.

Ders bitip ilim meclisi dağılınca, Hasen el-Basrî hazretleri bana işin içyüzünü sordu. Ben de olup bitenleri anlatınca, bana; "Ne olur bunu insanlardan hiç kimseye anlatma. Çünkü, yanlış tefsîr ederler de işi büsbütün çıkmaza sokarlar. O cinle her sene buluşuyorduk. Bana suâl soruyor ben de bildiklerimi ona haber veriyordum." dedi.

İbn-i Sîrîn'in yanına gelen biri; "Size bir şey sormaya geldim" dedi. İbn-i Sîrîn; "Buyur sor" dedi. O zât; "Peygamber efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) bîat eden cinnîlerden acaba bugün sağ kalan var mıdır?" dedi. İbn-i Sîrîn; "Doğrusu bana böyle bir şeyden suâl edileceğini zannetmiyordum. Bu husûsda Ebû Recâ' el-Utâridî'nin malûmatı vardır" dedi. Kesir bin Abdurrahmân anlatır: Biz Ebû Recâ' el-Utâridî'ye geldik ve Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) bîat eden cinlerden hiç kalan var mı, biliyor musun?" diye sorduk. Buyurdu ki: "Bu husûsla ilgili size şu bilgiyi vereyim. Gittiğim bir köşkün kapısını hafifçe çaldım. Kapı açıldığı zaman, birden bir yılanın debelenip, kıvrılarak öldüğünü gördüm. Sonra onu bir yere gömdüm. O zaman, görmediğim pekçok kişinin "Esselâmü aleyküm" diye oraya gelip, selâm verdiğini işittim. Onlara kimsiniz diye sordum. "Bizler cinleriz. Allah sana iyilikler versin. Senin bizim yanımızda büyük yerin, mevkîin var" dediler. "Bu ne sebeptendir?" diye sordum. "Senin defnettiğin yılan, Pegamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) bîat eden cinlerin sonuncusu idi" dediler. Ben o zaman yüzotuzbeş yaşındaydım."

Habîb'den (radıyallahü anh) gelen rivâyete göre Sahîh-i Müslim'de şöyle bildirildi. Âişe (radıyallahü anhâ) evinde bir yılan gördü ve öldürülmesini emredince öldürdüler. Aynı gece onun Peygamber efendimizden (sallallahü aleyhi ve sellem) Kur"ân-ı kerîm dinlemeye gelen cin heyetinden olduğu söylenince, Hazret-i Âişe; Yemen'e adam gönderip kırk köle aldırarak azâd eyledi.

Sahîh-i Müslim'de rivâyet edildi. Bu rivâyette Ebü's-Sâib, Ebû Sa’îd-il-Hudrî'nin evine gittiğini haber verdi. Dedi ki; "Ebû Sa'îd-il-Hudrî'yi namaz kılarken gördüm. Oturarak namazını kılıncaya kadar onu bekledim. Derken evin bir tarafında çatıdaki çubuklar arasında bir kıpırtı işittim. Baktım ve bir yılan olduğunu gördüm. Hemen öldürmek için üzerine sıçradım. Fakat Ebû Sa'îd bana otur diyerek işâret edince oturdum. Namazı bitirdikten sonra bir evi işâret ederek; "Şu evi görüyor musun?" dedi. "Evet" cevâbını verdim. Bu evde bizden yeni evlenmiş bir genç vardı. Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte Hendek gazâsına çıktık. Bu genç günün ortasında Resûlullah’dan (sallallahü aleyhi ve sellem) izin alarak evine dönüyordu. Bir gün yine ondan izin aldı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona; "Üzerine silâhını al, çünkü, Kureyzâ yahudilerinin sana düşmanlık edeceğinden korkarım." buyurdu. Genç de silâhını aldı ve evine dönünce, hanımının iki kapı arasında ayakta durduğunu gördü. Kıskançlık gayreti kabaran genç hemen süngüsüyle onun üzerine yürüdü. Hanımı ona; "Yapma! Süngünü çek, eve gir de beni dışarıya çıkaran nedir? gör" dedi. O da içeri girince döşeğin üzerine kıvrılmış yatan büyük bir yılan gördü. Hemen süngü ile yılana vurarak onu yere serdi ve dışarı çıkarak süngüyü avluya dikti. Bu sırada yılan, gencin üzerine atıldı. Yılanın mı yoksa gencin mi önce öldüğü bilinemedi. Biz hemen Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelerek durumu anlattık ve; "Allah'a duâ et. Onu bizim için diriltsin!" dedik. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); "Arkadaşınız için istiğfâr edin" buyurarak şunları ilâve etti: "O Medîne'deki müslüman olan cinlerdendir. Onlardan birini görürseniz, kendisine üç defâ ihtarda bulunun. Bundan sonra size tekrar görünecek olursa onu öldürün. Çünkü o bir şeytandır." (Müslim. Kitâb-üs-Selâm-139)

Ebü'l-Kâsım el-Kasrî şöyle anlattı: "İlk zamanlarda açlığa sabrederdim ve haftada bir defâ yemek yerdim. Birgün cinlerden birisi gelip, bana selâm verdi. Selâmını aldım, ama kendisini göremedim. Her gün gelip bana selâm verirdi. Birgün kendisine; "Seni görmeyi istiyorum. Bana görünsen ne olur?" dedim. Çok güzel yüzlü bir kimse olarak bana göründü. Kim olduğunu sordum. "Müslüman olan cinnîlerdenim. Senin gibi, nefsinin arzularına muhâlefet eden, açlığa sabreden, dînin emirlerine uymakta ve yasaklarından sakınmakta gayretli olan birini gördüğümüz zaman kendisine muhabbet eder, selâm veririz" dedi. Kendisiyle aramızda tam bir muhabbet ve dostluk hâsıl oldu. Bana bâzı şeyler de öğretti. Birgün kendisine; "Gel! Mescide beraber gidelim" dedim. "İnsanların bulundukları yerde seninle beraber bulunmamız münâsib değildir. Çünkü, seninle aramızda bâzı konuşmalar olur. İnsanlar, senin birisiyle konuştuğunu anlarlar. Fakat beni göremedikleri için senin hakkında uygun olmayan şeyler söylerler. Senin için fitne olur" dedi. Ben de; "En geri safta otururuz. Hiç kimse farketmez" dedim. Mescide girip oturduk. Cin, "Bu insanları nasıl görüyorsun?" diye sordu. "Bâzılarını uykuda, bâzılarını yarı uyanık ve bâzılarını da tam uyanık görüyorum" dedim. "İnsanların herbirinin başları üzerinde duranları görüyor musun?" dedi. "Hayır" dedim. Gözlerimi sığadı. Her insanın başı üzerinde bir karga bulunduğunu gördüm. Kargalardan bâzıları, üzerinde bulunduğu kimsenin gözlerini kanatları ile kapatmış idi. Bâzıları sâdece duruyor ve bâzıları da üzerinde bulunduğu kimsenin gözünü, bâzan kapatıyor, bâzan açıyordu. "Bu ne hâldir?" diye sordum. "Sen Kur'ân-ı kerîmde okumadın mı? Allahü teâlâ Zuhruf sûresi 36. âyet-i kerîmesinde; "Her kim, Rahmân'ın zikrinden göz yumarsa, biz ona şeytanı musallat ederiz. Artık bu, ona arkadaştır." buyuruyor. İşte insanların başlarında gördüğün şeyler, karga şeklinde şeytanlardır. İnsanların herbirini gafletleri miktarınca istilâ etmiş, kaplamışlardır" dedi. O cin, bu şekilde bana gelir giderdi. Birgün açlığım tahammül edilemez hâle geldi. Normal âdetime göre, yemek yememe daha dört gün vardı. Yanımda bulunan ekmek kırıntılarından bir parça yeyince açlığım yatıştı. Dostum olan o cin gelerek selâm verdi. Fakat bu sefer görünmedi ve; "Biz, açlığa ve dînin emir ve yasaklarına uymaya devam etmekteki sabrından dolayı sana dost olmuş idik. Fakat sen, o ekmek parçasını yemekle sabrı terketmiş oldun" dedi. Ondan sonra da bir daha yanıma gelmedi. Bilindiği gibi cinler çeşitli kılığa girerler. Ev yılanlarının cin olma ihtimâli olduğu için, onlara üç defâ "İrci’ bi-iznillah" diyerek ihtar etmeli. Gitmezse öldürmelidir. Yılan şeklindeki cinni hemen öldürmemek, onlara saygı göstermek için değil, zararlarına sebep olmamak içindir.

Cinlerden korunmanın yolları:

İmâm-ı Beyhekî "Delâil-ün-Nübüvve" kitabında ve İmâm-ı Kurtubî "Tezkire" kitabında bildiriyor ki: Ebû Dücâne (radıyallahü anh) buyurdu ki: "Yatıyordum. Değirmen sesi gibi ve ağaç yapraklarının sesi gibi ses duydum ve şimşek gibi parıltı gördüm. Başımı kaldırınca odanın ortasında siyah bir şeyin yükseldiğini farkedip elimle yokladım. Kirpi derisine benziyordu. Yüzüme kıvılcım gibi şeyler atmağa başladı. Hemen Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gidip anlattım. Bana; "Yâ Ebâ Dücâne! Allahü teâlâ evine hayır ve bereket versin." buyurdu ve kalem kâğıt istedi. Ali'ye (radıyallahü anh) bir mektup yazdırdı. Mektubu alıp eve götürdüm. Başımın altına koyup uyudum. Feryâd eden bir ses beni uyandırdı. "Yâ Ebâ Dücâne! Beni bu mektupla yaktın. Senin sâhibin elbette bizden çok yüksektir. Bu mektubu bizim karşımızdan kaldırmandan başka bizim için kurtuluş yoktur. Artık senin ve komşularının evine gelemiyeceğiz. Bu mektubun bulunduğu yerlere gelemeyiz." deyince, ona dedim ki: "Sâhibimden izin almadıkça bu mektubu kaldırmam. Cin ağlaması ve feryâdından o gece, bana çok uzun geldi. Sabah namazını mescidde kıldıktan sonra cinnin sözlerini anlattım. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): "O mektubu kaldır. Yoksa mektubun acısını kıyâmete kadar çekerler." buyurdular.

Kefevî'nin "Mecmûa-tül-fevâid" kitabında ve Demîrî'nin "Hayat-ül-hayevân" kitabının Kunfez maddesinde; "Bir kimse bu mektubu yanında taşısa veya evinde bulundursa, bu kimseye, eve ve etrâfına cin gelmez ve alışıp zarar veren cin de gider" denmektedir. Cin mektubu da denilen bu mektup; "Hazînet-ül-esrâr" ve "Hayat-ül-hayevân" adlı eserlerde yazılıdır. Ayrıca bu mektup Hakikat Kitâbevi tarafından basdırılan "Teshîl-ül-menâfi" kitabının sonuna da alınmıştır. Bundan başka; Ayet-el-kürsî, İhlâs, Mu'avvizeteyn ve Fâtiha'yı sık sık okumak da insanı cinden muhâfaza eder.

Kâdı Bedrüddîn Şiblî hazretleri "Âkâm-ül-mercân" adlı Arapça eserini Cinn'e tahsis etmiştir. İslâm âlimleri, cinden kurtulmak için şu on çâreyi bildirmişlerdir:

1- E'ûzü Besmele ile Fatihâ sûresini okumalıdır.

2- E'ûzü Besmele ile Mu'avvizeteyn'i (İki kul-e'ûzüyü) okumalıdır.

Tirmizî, Ebû Sa’îd el-Hudrî’den (radıyallahü anh) nakleder:

"Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) cinlerin ve insanların gözlerinin şerrine (nazara) uğramıştı. Nihâyet Mu'avvizeteyn nâzil oldu. Onları okudu.

3- E'ûzü Besmele ile Bakara sûresini okumalıdır.

4- E'ûzü Besmele ile Ayet-el-kürsî'yi okumalıdır.

5- E'ûzü Besmele ile Bakara sûresinin son âyetini okumalıdır.

6- E'ûzü Besmele ile Hâ-mîm el-Mü'min sûresinin başından (Masîr) e kadar ve Ayet-el-kürsî'yi okumalıdır.

Tirmizî, Ebû Hüreyre'den (radıyallahü anh) naklediyor. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem); "Her kim Âyet-el-kürsî ile birlikte Hâ-mim el-Mü'minûn sûresinin evvelini (ileyhilmasir) e kadar sabahleyin okursa o iki âyet onu akşama kadar, akşam okursa sabaha kadar muhâfaza eder" buyurmuştur.

7- "Lâ ilâhe illallahu vahdehü lâ şerîke leh lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr"i yüz kere okumalıdır. Ebû Hüreyre'den (radıyallahü anh) nakledilen hadîs-i şerîfde Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Her kim "Lâ ilâhe illallahü vahdehü lâ şerîke leh Lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr"i yüz kere okursa on köle azâd etmiş gibi olur. Ayrıca defterine yüz sevâb yazılır ve yüz günah silinir. Sonra akşama, kadar o gün şeytan şerrinden emîn olur. Hiç kimse bunun kadar büyük bir sevâbla gelemez. Ne var ki ondan daha fazla bir amel ile gelirse başka."

8- Çok "Allah" demelidir.

9- Hep abdestli bulunmalı, farzları ve sünnetleri hiç terk etmemelidir.

10- Harama bakmaktan, çok konuşmaktan, çok yemekten ve kalabalıktan sakınmalıdır.

Cinnîlerin insanlara olan zararlarına karşı tedbir alınması, cinnin zararına karşı korunulması, insanların iyiliklerine karşı iyilik yaptıkları, kötülüğe karşı kötülük ve zarar yaptıkları ve sârâ hastasının bedenine girip hastanın hareketleri ve işlerinin cinnin hareketi ve işi olduğu, böyle hastanın tedâvisinde cin ile sorgu, suâl, cevaplaşma olduğu, cinnin insanlarla alay ettikleri, insan gibi nazarları değeceği, cinlerin harb ettikleri, Server-i âlemin (sallallahü aleyhi ve sellem) Ümm-i Ma'bed'in çadırında misâfir olduğunu Mekke ahâlisine haber vermeleri, geçmiş şeyleri cinden sormanın câiz olduğu, ileride olacak şeyleri sormanın câiz olmadığı, müezzinlerin ezânlarına kıyâmet günü cinnîlerin şâhid olacakları, Ebû Ubeyde ve arkadaşları vefât edince cinnîlerin ağlayıp mâtem ettikleri, Ömer (radıyallahü anh) vefât ettiği zaman mersiye okudukları, Osman (radıyallahü anh) şehîd olunca ağlayıp inledikleri, Hazret-i Ali'nin şehîd olduğunu haber verdikleri, Hüseyn (radıyallahü anh) şehîd olunca ağlayıp, bağırdıkları ve başka sahâbîler şehîd olunca bildirdikleri, Ömer bin Abdülazîz'in vefâtını haber verdikleri, İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe'nin ve İmâm-ı Şafiî'nin vefâtlarında ağladıkları, cinnin insan kalbine vesvese getirdiği ve daha pek çok meşhûr vak'a ve işler, kıymetli kitablarda yazılıdır. Bunların hepsi cinnin varlığını göstermektedir. Mikrop şekline girip insan damarlarında dolaştıkları gibi keçi, yılan ve kedi şekline girdikleri de çok görülmüştür.

"Cin Mektubu" Peygamberimizin Ebû Dücâne'ye Verdiği Mektup

Ebû Dücâne (ra) Resûlullah’a (asm) geldi ve: “Yâ Resûlallah! Yatağıma geldiğim zaman değirmen sesi ve arı vızıltıları gibi sesler işitiyorum. Şimşek parıltısı gibi bir şeyler görüyorum. Başımı kaldırıp baktığımda evimin orta yerinde siyah ve uzun gölge gibi bir şeyin olduğunu görüyorum. Yakalamak için elimi uzattığımda, derisinin üzerindeki kılların kirpi kılları gibi olduğunu ve ağzından yüzüme karşı ateş parçaları attığını görüp beni yakacağını zannediyorum ve korkuyorum” dedi. Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm): “Yâ Ebû Dücâne! Evinize gelen korkunç bir mahluktur. Bana kâğıt kalem getiriniz” buyurdu. Kâğıt ve kalem getirilince Hazret-i Ali’ye (ra) verdi ve: “Yaz,” buyurdu:

Name-i Peygamberi - Cin Mektubu

Aşağıdaki mektubu Peygamber Efendimiz (s.a.v.), şeytan ve cinlere karşı yazdırmıştır. Böyle bir belaya maruz kalanlar, bu mektubu yazdırıp yastığının altına koymalıdırlar. İnşaallah şifa ve deva Allah-ü Teala´dandır.

NAME-i PEYGAMBER (CiN MEKTUBU NUN) ARAPÇA YAZLIŞI



بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيْمِ

هَذَا كِتاَبٌ مِنْ مُحَمَّدٍ رَسُولِ اللهِ رَبِّ العَالَمِينَ إلَى مَنْ طَرَقَ الدَّارَ مِنَ الْعُمَّارِ وَالزُّوَّارِ وَالسَّائِحِينَ إلاَّ طَارِقاً يَطْرُقُ بِخَيْرٍ ياَ اللهُ. أَمَّا بَعْدُ فَإنَّ لَناَ وَلَكُمْ فِي الْحَقِّ سِعَةً فَإنْ تَكُ عَاشِقاً مُولِعاً أوْ فَاجِراً مُقْتَحِماً أَوْ رَاعِياً مُبْطِلاً فَهَذاَ كِتاَبُ اللهِ تَعَالىَ يَنْطِقُ عَلَيْنَا وَعَلَيْكُمْ بِالْحَقِّ إنَّا كُنَّا نَسْتَنْسِخُ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلوُنَ وَرُسُلُنَا يَكْتُبُونَ مَا تَمْكُرُونَ اُتْرُكُوا صَاحِبَ كِتَابِي هَذاَ وَانْطَلِقوُا إلىَ عَبَدَةِ اْلأصْنَامِ وَاْلأوْثاَنِ وَإلىَ مَنْ تَزْعُمُ أَنَّ مَعَ اللهِ إلَـهاً آخَرَ لاَ إلَـهَ إلاَّ هُوَ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إلاَّ وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَإلَيْهِ تُرْجَعُونَ، حم لا يُنْصَرُونَ، حمعسق تُغْلَبُونَ حم وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ تُفْرَقُ أعْدَاءُ اللهِ وَبَلَغَتْ حُجَّةُ اللهِ وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قَوَّةَ إلاَّ بِاللهِ فَسَيَكْفِيكَهُمُ اللهُ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ


NAME-i PEYGAMBER (CiN MEKTUBU NUN) LATiNCE TÜRKÇE OKUNUŞU

“Bismillahi’r-rahmâni’r-rahîm. Hâzâ kitâbün min Muhammedin resûli Rabbi’l-âlemîne ilâ men taraka’d-dâra mine’l-ummâri ve’z-zuvvâri ve’s-sâlihîne illâ târıkin yetruku bihayrin yâ Rahmânü. Emmâ ba’dü: Fe inne lenâ ve leküm fi’l-hakkı si’aten fe’in tekü âşikan mûli’an ev fâciran muktehimen ev râiyen hakkan mubtılen hâzâ kitâbullahi yentıkü aleynâ ve aleyküm bi’l-hakkı innâ künnâ nestensihu mâ küntüm ta’melûne ve rusulünâ yektübûne mâ küntüm temkürûne. Ütrükû sâhibe kitâbî hâzâ! Ve’ntalikû ilâ abedeti’l-esnâm ve ilâ men yez’umu enne me’allâhi ilâhen âhera lâ ilâhe illâ hüve küllü şey’in hâlikün illâ vechehû lehû’l-hükmü ve ileyhi türce’ûne tuğlebûne hâ-mîm lâ tünsarûne hâ-mîm ayn-sîn-kâf teferreka e’adâ’ullahi ve beleğat hüccetu’llâhi velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi feseyekfîkehümüllahü ve hüve’s-semî’u’l-alîm.”

NAME-i PEYGAMBER (CiN MEKTUBU NUN) TÜRKÇE ANLAMI

(Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Bu mektup âlemlerin Rabb’inin Resûlü olan Muhammed’den (asm) hayır veya şer niyetiyle evi ziyârete gelenlere, ancak hayırla gelmelerini dilemek için yazılmıştır. İmdât yâ Rahmân! Muhakkak bizim ve sizin için, hakta genişlik olmalıdır. İsteyerek, istemeyerek veya sürüklenerek, bozgunculuk yapmaksızın, Allah hakkı için evi boşaltmanızı isteyen bu mektup, bize ve size hakkı konuşur. Biz bu mektuba yaptıklarınızı kaydediyoruz. Elçilerimiz, sizin yaptığınız hîleleri yazıyorlar. Bu mektup sahibinin evini derhal terk ediniz! Putlara kulluk yapanlara ve Allah’tan başka ilâh edinenlere gidiniz. O’ndan başka ilah yoktur. O’ndan başka her şey helâk olacaktır. Hüküm O’nundur ve Hâ-Mîm hakkı için ister istemez O’na döndürüleceksiniz. Hâ-Mîm ve Ayn-Sîn-Kâf hakkı için yardım görmezsiniz. Allah düşmanları bölük pörçük oldular. Çünkü Allah’ın delili ve âyeti ulaşmıştır. Allah’tan başka güç ve kudret yoktur. Allah size yeter. O işiten ve bilendir.”)

Ebû Dücâne (ra) diyor ki: “Resûl-i Ekrem’in (asm) yazdırdığı bu mektubu götürüp okudum, baş ucuma koydum ve yattım. Gece yarısı uyanmıştım. Kulağıma şöyle bir korkunç ses geliyordu: “Lât ve Uzza’ya yemin ederim ki, bizi yaktın! Bu mektup sahibinin hakkı için bu mektubu kaldır. Senin evine ve etrafına artık bir daha gelmeyeceğiz.”

Ebû Dücâne (ra) devam ediyor: “Bunun üzerine sabahleyin erkenden kalkıp Resûl-i Ekrem’in (asm) arkasında sabah namazı kıldım. Cinlerin feryadını Resûl-i Ekrem’e (asm) haber verdim. Resûlullah Efendimiz (asm) bana:

“Yâ Ebû Dücâne! O mektubu kaldır. Beni hak Peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, eğer o mektubu kaldırmazsan, onlar kıyâmete kadar azap içinde kıvranırlar” buyurdu.

[attachment=26425]

[attachment=26426]

--------------------------------------------------------

1) Tefsîr-i Mazharî; cild-3, sh. 289, 435

2) Ebüssu'ûd Tefsîri; cild-1, sh. 449, 461, 474

3) Sahîh-i Buhârî muhtasarı; cild-9, sh. 60, 61, cild-2, sh. 402, cild-10, sh. 46

4) Sahîh-i Müslim Tercümesi; cild-9, sh. 691, Kitâb-üs-selâm hadîs:139

5) Râmûz-ül-ehâdis; sh. 20, 200, 278, 348, 376

6) Keşkül Risâlesi

7) Ravdat-üs-Safâ; sh. 72, 73, 74, 75

8) Meâric-ün-nübüvve Birinci kısım, sh. 9, 10, 11, 12 (Altıparmak Peygamberler Târihi)

9) Târihi Taberî; cild-1, sh. 41, 42, 43

10) Âkâm-ül-mercân (Kâdı Bedreddîn-i Şiblî)

11) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 703

12) Mir'âtı Kâinat

13) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-1, sh. 263, 294, cild-2, sh. 171 cild-3, sh. 227, cild-9, sh. 92, 167, cild-10, sh. 108, 272, 275, cild-13, sh. 194, 271, cild-14, sh. 15

14) Rehber Ansiklopedisi; cild-3, sh. 237

15) Künh-ül Ahbâr (Târih-i Âlî) sh. 268, 272

Bu konuyu yazdır