| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
Kısa islam Tarihi |
|
Yazar: RasitTunca - 02-18-2023, 06:38 PM - Forum: Dinler Tarihi
- Yorum Yok
|
 |
Kısa ve Öz islam Tarihi
Cahiliye Dönemi
İslam dininin peygamber tarafından açıklandığı ve bundan hemen önceki zamandaki Arabistan‘a ve genel olarak bu döneme klasik İslam kaynaklarında Cahiliye dönemi denir. Bununla birlikte bu daha ziyade İslamî klasik kaynaklarca tercih edilen bir dönemdir ve çağdaş din bilimleri araştırmalarında bu dönemden bahsedilmekle birlikte İslam tarihi içerisinde bu isimle zikredilmez.
İslam’a göre Cahiliye dönemi tam İsa‘ya gelen İncil’in tahrif edildikten sonra, Muhammed’in peygamberliğine kadarki zamana denir. İsimdeki cahiliye tabiri, salt okur-yazarlık veya bilgisizlik anlamında değil de daha geniş ve genel olarak, hakikatin bilgisinden uzak olmak manasını taşımaktadır.
Hz.Muhammed Dönemi
Çağdaş din bilimlerinde İslam tarihi sıklıkla bu dönem ile başlar. Muhammed’in peygamberliğinden Abbasilerin sonunu getiren 1258’deki Moğol istilasına kadar süren döneme sıklıkla Klasik Dönem denir ve Asr-ı Saadet bu Klasik Dönemin ilk kısmını oluşturur.
İslam dininin kabul ettiği son peygamberin peygamberlik görevini alışından ölümüne kadar ki döneme klasik İslam kaynaklarında Asr-ı Saadet yani “saadet zamanı” adı verilir. Asr-ı Saadet kendi içinde iki ana bölümde incelenir bunlar: Mekke dönemi ve Medine dönemidir. Mekke dönemi daha çok dinin doğuşu, ilk Müslüman topluluk, ahlâki ve dini değerlerin Müslüman topluluk tarafından benimsenişi, var olan dini inanç ile İslam’ın çatışması ve direnişleri içerir. Bu dönem Hicretle beraber sona erer. Medine döneminde ise, İslam devletin ve toplumun kuruluşu ile daha siyasi ve toplumsal bir dönem olup, çeşitli savaşlara ve hem siyasal otorite hem de toplumsal refah anlamında yükseliş arz eden bir zaman dilimidir. Bu dönemde bütün Arap Yarımadası Müslümanların idaresine girmiştir.
Dört Halife Dönemi
Dört Büyük Halife ya da Hulefa-i Raşidin (Raşid Halifeler veya Dört Büyük Halife) (Arapça: الخلفاء الراشدون) Muhammed‘in vefatının ardından seçimle görev yapmış halifelerdir. Urducada Sünni referanslarla dört arkadaş (Arapça: چار یار, çar yar) olarak ifade edilmektedir.
Hilafet sırasıyla:
Ebu Bekir,
Ömer bin Hattab,
Osman bin Affan
Ali bin Ebu Talib
Bazı kaynaklar buna sadece 6 ay gibi bir süre görev yapan Hasan bin Ali‘yi de dahil ederler.
Şiî kaynaklarına göre hilafet Ali bin Ebu Talib‘le başlar ve ardından imamlar gelir.
Halifelerin en büyüğü Ebu Bekir, İslam peygamberi Muhammed‘in en iyi dostudur.[kaynak belirtilmeli] Bu yüzden ilk halife Ebu Bekir seçilmiştir.[kaynak belirtilmeli] Ebu Bekir’in tam adı Ebu Bekir Bin Ebu Kuhafe’dir.
Hz.EBUBEKİR
Abdullah bin Ebi Kuhafe bin Kaab et-Teymi el-Kureyşi, Ebu Bekir Sıddık (Arapça: عبد الله بن أبي قحافة عثمان بن كعب التيمي القرشي أبو بكر الصديق) veya kısa adıyla Ebu Bekir (573 – 23 Ağustos 634), İslam Peygamberi Muhammed sonrası Müslüman toplumda 632-634 arası liderlik ve yöneticilik yapması ve bu sebeple Muhammed’in halefi olması kendisine ilk halife unvanını kazandırmıştır. Müslümanlıktan önceki ismi Abdülkâbe’dir.[1] Müslüman olduktan sonra Muhammed, Ebu Bekir’e Abdullah ismini vermiştir. Sünni inanışına göre Muhammed’in en iyi dostudur. En yaygın kullanılan lakaplarından olan es-Sıddîk (sadık, bağlı, doğrulayıcı) sebebiyle sık sık Ebu Bekir es-Sıddîk olarak anılır. Sıddîk lakabının Mirac rivayetiyle ilgili olarak kendisiyle tartışan Mekkelilere “Eğer olayı bildiren peygamberse doğru bildirmiştir.” şeklinde cevap vermesinden sonra kendisine verildiğine inanılır.[1]
Muhammed’in, Ebu Bekir’in kızı Aişe ile hicret öncesinde Mekke‘de evlenmesinden dolayı kayınpederidir. Halifeliği sırasında Kuran‘ımushaf haline getirtmiştir. Sünni inanışına göre İslâm‘a giren hür erkeklerin, Raşit Halifelerin (Dört Halife) ve Aşere-i Mübeşşere‘nin ilkidir. Şiî inanışına göre İslam’ı ilk kabul eden Ali‘dir.ebusdas
Hz.ÖMER
Ömer bin Hattab, (581–644) (Arapça: عمر ابن الخطاب) İslam Devleti‘nin Ebu Bekir‘den sonraki hükümdarı (634–644). Sünni inancına göre dört Raşit Halife’nin (Hulefa-i Raşidin) ikincisidir. Şiâ halifeliğini tanımaz. Sahabe ve Aşere-i Mübeşşeredendir. Zaman zamanSünni Müslümanlar Ömer bin Hattab’ı “Ömer-el Faruk” (عمر الفاروق) diye anarlar. Cesareti ve adaleti ile tanınmışdır.
Ömer, Mekke‘de Beni Adi kabilesinde doğdu. Babası Hattab bin Hufeyl, annesi Fatıma bin Haşam Beni Mahzum kabilesindendi. Ailesi orta sınıfa mensuptu. Babası tüccardı ve kabilesinde zekâsıyla meşhurdu, çok tanrıcıydı (putperest idi). Ömer çocukluğundan itibaren deve çobanlığı yapmaya başladı. Ömer: “Babam çok acımasızdı. Develeri güderken dinlenmek için işi bıraktığımda beni döverdi.” demiştir.[1] Ömer küçük yaşta okuma yazma öğrendi. İslam öncesi dönemde okur yazarlık nadiren vardı. Arap edebiyatı veşiirle ilgilendi. Ömer ergenlik döneminde ata binme, dövüş sporları ve güreş öğrendi. Uzun boyu ve fiziksel üstünlüğü ile iyi bir güreşçiydi.[2] Ayrıca iyi bir hatip olduğundan babasının yanında kabileler arası anlaşmazlıklarda hakemlik yaptı. Tüccarlık yaparkenRoma ve Pers şehirlerine gitti ve buradaki düşünürlerle tanışma imkanı bulmuş oldu.213
HZ.OSMAN
Osman bin Affân veya Osman ibn Affân, (Arapça: عثمان بن عفان) (d. 580 – ö. 17 Haziran 656) Dört Büyük Halife‘den üçüncüsü olansahabi ayrıca cennetle müjdelelen on sahabeden biridir. 644 yılından 656‘daki öldürülmesine kadar, 12 yıl boyunca, halifelikyapmıştır; Dört Büyük Halife‘den en uzun süre halifelik yapan odur.[1] Şiâ‘da halifeliği kabul edilmeyen sahabedendir; zîrâ Şiî inancınagöre hüküm sürmesi gereken ilk halife Ali‘dir. Ümeyyeoğullarından olan Osman’ın künyesi İslam peygamberi Muhammed’in kızı Rukiyye’den olan oğluna nispetle Ebû Abdullahtır. Bunun dışında Ebu Leyla olarak anıldığı da olurdu.[2]
Aynı zamanda İslam peygamberi Muhammed‘in de damadı olmuştur. Muhammed’in önce Rukiyye isimli kızıyla evlenmiştir. Daha sonra Rukiyye’nin vefat etmesiyle Muhammed’in bir başka kızı Ümmü Gülsüm ile evlenmiştir. Ümmü Gülsüm de kendisinden önce vefat etmiştir. Peygamberin iki kez damadı olması, iki kızıyla evlenmiş olması hasebiyle Zi’n-Nureyn yani “iki nur sahibi” olarak da anılır.[3]
Ebu Bekir‘in yakın arkadaşlarından olan Osman İslam’a inanan ilk kişilerdendir. Bedir dışındaki savaşlara katıldı. 644’de halife oldu.Sebe taraftarları evini kuşattı; oruçluyken, Kuran okurken öldürüldü (656). Cenazesini Zübeyr kaldırdı, Bâkî mezarlığına gömüldü. Osman zengindi, vahiy kâtibiydi. Kuran‘ı çoğaltmıştır. Lâkabı Nâşîr-ûl Kuran’dı. 146 hadis rivâyet etmiştir.
HZ.ALİ
Ali bin Ebû Talib (Arapça: علي بن أﺑﻲ طالب; doğum: 599, Mekke – ölüm: 661, Kûfe)[2][3], İslâm Devleti‘ni 656-661 yılları arasında yönetmiştir. İslam Peygamberi Muhammed‘in hem damadı hem de amcası Ebu Talib‘in oğlu olan Ali, İslam peygamberinin davetini kabul eden ilk erkektir.[4][5] Sünni Islam‘a göre Ali, dört halifenin sonuncusu, Şii Islam‘a göre ise imamların ilki ve İslam Peygamberinin hak varisidir. Şii ve Sünni İslam arasındaki farklılaşmanın esas nedeni Ali ve İslam Peygamberi’nin vasisi hakkındaki bu görüş farklılığından ileri gelmektedir.[6]
Ebu Talib ve Fatıma bint Esed‘in çocukları olan Ali, Kabe‘de doğan tek insan olup,[6] İslam Peygamberi’nin himayesinde büyümüştür.[6] Muhammed’e vahiy geldiğinde ise, onun davetini kabul eden ilk erkek olan Ali, hayatını İslam’a adamıştır.[2][7][8][9]Peygamberin emri üzerine hicret gecesi onun yatağına yatan ve emanetleri sahiplerine ileten Ali, kısa bir süre içinde peygamberin ardından Medine‘ye gitmiş, burada İslam Peygamberi’nin kızı Fatıma ile Allah’ın emri üzerine[6] evlenmiştir. Medine döneminde başlayan ilk küçük çaplı savaşlardan başlayarak neredeyse katılmadığı hiçbir savaş olmaması hasebiyle, savaşçılığı ve cesareti ile bilinen Ali, üçüncü halife Osman bin Affan‘ın öldürülmesinin ardından halk tarafından halifeliğe getirilmiştir.[10][11]
İslam medeniyetinde, Ali bilhassa ilmi, cesareti, imanı, dürüstlüğü, adanmışlığı, sadıklığı, cömertliği ve şefkati ile bilinip anılmakta olup, Sufi gelenekler için en önemli mistik figürdür. Özellikle, tefsir, fıkıh ve dini düşünce alanındaki üstünlüğü kabul görür.[12]
Abbasiler dönemi
Abbâsîler’in başkenti Bağdattı. Abbâsîler 5 asırdan fazla halifeliği ellerinde tuttular. Abbâsîler siyasi alandan çok kültür ve medeniyet alanında gelişme gösterdiler. Zamanla siyasi hakimiyetleri zayıfladı ve Abbâsîler devletinin sınırları içinde yeni devletler ortaya çıkmaya başladı. Bu durumda Abbasi hükümdarının islam dünyasındaki siyasi hakimiyeti giderek sembolik bir hal almaya başladı.
Halifelik 1258‘de Moğolların Abbâsî Devletini yıkmasından sonra Mısır‘daki Memlük Devletinde devam etti. Abbâsîler Dönemi’nin sonu aynı zamanda İslam tarihinde sıklıkla kullanılan Klasik Dönem tanımının kapsadığı zamanın da sonuna denk gelir. Bu dönemin sonundan kolonyalizmin yükseldiği 19. yüzyıla kadar süren döneme Orta Çağ Dönemiterimi tercih edilir. Bazı tarihçiler bu dönemi 19. yüzyıl yerine Osmanlı Devleti’nin sürdürdüğü hilafetin kaldırılışına kadar uzatır.
EMEVİLER
lk fitne döneminin ardından Ali bin Ebu Talib‘in Hariciler tarafından öldürülmesi sonucunda, Hasan bin Ali‘nin hilafeti bazı şartlarla Muaviye bin Ebu Süfyan‘a bırakmasıyla başlayan Emeviler dönemi 90 yıl kadar devam etti. Emevilerin başkenti Şam‘dı. Bu dönemde Halifelik babadan oğula geçerek saltanat haline geldi. Emeviler zamanında İslam devletinin sınırları Atlas Okyanusundan Orta Asya içlerine kadar genişledi. Emevi iktidarı Abbasilerin iş başına gelmesiyle son buldu.
MEMLÜKLER
Memlûkler (Arapça: مملوك mamlūk, çoğ: مماليك mamālīk), İslam dünyasındaki hükümdara bağlı köle sınıf kökenli askerler. Memlûkler bir nevi profesyonel asker olarak İslam toplumuna girmişler ve zamanla güçlenerek iktidarı ele geçirebilecek bir konuma dahi gelen oligarşik bir topluluk olmuşlardır.[1]
Memlûk sözcüğü Arapça “me-le-ke” fiil kökünden türetilmiş, çoğulu “memlûkun” veya “memâlik” olup, “efendisinin buyruğu altındaki köle” anlamına gelmektedir. Genelde memlûk sözcüğü 9. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar İslam dünyasında faaliyet göstermiş beyaz köle kökenli askerleri tanımlamak için kullanılmıştır. Bu bağlamda memlûk sözcüğü: “çeşitli hükümdar veya devlet idarecilerinin muhafız birliklerinde görev yapan, hususî, içtimaî ve hukukî konumu olan asker” anlamına gelir.[2]
Memlûkler’in çoğu başta Kuman-Kıpçaklar olmak üzere Türk halklarından oluşuyordu. Ayrıca Çerkes ve Gürcü kökenli memlûkler de bulunmaktaydı.[3][4] Bunların dışında balkan kökenli (Sırp, Yunan ve Güney Slavları) memlûkler olduğu da bilinmektedir.[5][6] Beyaz tenli olmayanların Memlûk olma şansı yoktu. Habeş, Batı Afrikalı, Hint ve diğer benzerleri, Memlûk hiyerarşisine ancak hadımlık (haremağalık) yoluyla girmişlerdir. Bunlar da Memlûk toplumunun bir kısmını oluşturmuşlardır.[7] Eyyubi zamanında Mısır’daki memlûklerin çoğunu oluşturanlar Kıpçaklar idi.[8]
SELÇUKLULAR DÖNEMİ
Büyük Selçuklu Devleti ya da Büyük Selçuklu İmparatorluğu[9] (Farsça: امپراطوری سلجوقیان), bir Türk devleti. Zamanla yayıldığı bölgelerdeki Farsi kültürü benimsemiştir.[10] [11]
Göçmen Türklerde bozkırdaki ırmakları geçiş büyük önem arzediyordu. Oğuzname’de salı keşfeden kişi boyun önemli bir atası sayılmaktadır. Hanedanın atası olan Selçuk Bey tarafından temeli atılan bu devlet Bağdat’ı kendine başkent yaparak Abbâsî halifesinin koruyucusu konumuna erişti. 1092 yılında Selçuklu hükümdarı Melikşah’ın ölümünden sonra bölünmeye uğradı. Bu devletin yıkılmasından sonra Selçuk Bey’in soyundan gelenler tarafından kurulan diğer devletler:Kirman Selçuklu Devleti, Horasan Selçuklu Devleti, Irak Selçuklu Devleti, Suriye Selçuklu Devleti ve Anadolu Selçuklu Devleti’dir. 1040-1157 yılları arasında hüküm süren Büyük Selçuklular, en güçlü oldukları dönemde Harezm, Horasan, İran, Irak, Suriye, Arap Yarımadası ve Anadolu’nun büyük kısmına egemen olmuş bir Türk devletidir. Kapladıkları alan doğuda Balkaş ve Issık Gölleri, Tarım Havzası; batıda Ege ve Akdeniz sahilleri, kuzeyde Aral Gölü, Hazar Denizi, Kafkasya, Karadeniz; güneyde Arabistan dahil Umman Denizi’ne kadar ulaşıyordu (10.000.000 km2).
OSMANLI DÖNEMİ
1517‘de Yavuz Sultan Selim‘in Mısır Seferiyle halifelik Osmanlı Devletine geçti. Mukaddes emanetler İstanbul’a getirildi. Osmanlı Devleti’nin yükselişiyle beraber, İslam tarihinde farklı bir dönem başladı. Bu dönemde müslümanlarViyana önlerine kadar ilerledi. Her ne kadar Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinde olduğu dönemde başka İslam devletleri bulunsa da, Osmanlı Devleti yükseliş ve hatta gerileme döneminde bile daima önemli bir konuma sahip oldu, dünyanın değişik yerlerinde yaşayan müslümanlar çoğu zaman düşmanlarına karşı Osmanlı Devletinden yardım istemişlerdir. Osmanlı Devleti başka ülkelerdeki müslümanlara yardım etmek amacıyla Endülüs‘ün Müslümanların elinden çıkmasından sonra buradaki Müslüman ve Yahudileri Kuzey Afrika‘ya ve Osmanlı topraklarına taşıdı. Fas‘taPortekizliler‘le savaştı. Yine Portekizliler’e karşı Endonezya Adalarındaki Müslümanlara yardım etmek amacıyla Portekizliler’le Hint Okyanusu‘nda savaştı.
Avrupalıların her alanda güçlenmesiyle beraber, 19. asırın sonları ve 20. asrın başlarında Müslümanların yaşadığı coğrafyanın büyük bir bölümü batılı devletler tarafından sömürge haline getirildi. I. Dünya Savaşının hemen öncesinde dünyada sadece üç bağımsız islam devleti vardı. Osmanlı Devleti İran ve Afganistan. Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı‘nı kaybedince başkent İstanbul ve Anadolu‘nun bazı yerleri işgal edildi. Kurtuluş Savaşı‘ndan sonra İtilaf devletleri Türk topraklarından çıkarıldı. Türkiye‘de Cumhuriyet ilan edildi.
400 yıldan fazla Türklerin elinde kalan halifelik 3 Mart 1924‘te çıkarılan bir kanunla kaldırıldı. Son halife ve Osmanlı Hanedanının bütün üyeleri sürgüne gönderildi. Son HalifeAbdülmecit 1944‘te Paris‘te sürgünde iken vefat etti. Cenazesi ölümünden uzun bir zaman sonra Medine‘de toprağa verildi.
2.DÜNYA SAVAŞI
II. Dünya Savaşı’ndan sonra İslam ülkeleri bağımsızlıklarını kazanmaya başladılar. 20. asrın ikinci yarısında, bağımsızlığını kazanan İslam ülkeleri kendi aralarında işbirliğini arttırmak amacıyla, İslam Konferansı Örgütünü kurdular. Günümüzde bağımsız İslam ülkelerinin sayısı 50’yi geçmiş bulunmaktadır.
Kaynak Ve Dipnotlar
Wikipedia
|
|
|
Peygamberimizin "Beni Nefsimin Eline Bırakma" Meselesi ve imamlar Meselesi |
|
Yazar: RasitTunca - 02-18-2023, 03:15 PM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri
- Yorum Yok
|
 |
Peygamberimizin "Beni Nefsimin Eline Bırakma" Meselesi ve imamlar Meselesi
Selamünaleyküm
Peygamber Efendimiz bir hadisi şeriflerinde buyurmuşlar ki
"Ey Rabbim, beni göz açıp kapayasaya kadar, nefsimin eline bırakma, ve beni en yakın akrabama bile muhtaç etme"
(Ebu Dâvûd , "Edeb",110)
Taife Akrabalarının yanına gidip de, taşlandığı vakit, rencide edildiği vakit, oradan dönerken Bu duayı yapmış.
Şimdi Peygamberimizin burada bahsettiği "nefsimin eline bırakma dediği" yerdeki nefis hangi nefis? Nefsin katmanları var, nefis bir çeşit nefis değil ki, tasavvuf ehli Bunu bilir ki, Kur'an'da da ayetlerle sabittir, Yusuf Aleyhisselam'ın söylediği sözdeki nefsi emmare
kötülüğü emreden bir nefis vardır, ondan daha aşağısı kötülükten zevk alan nefis emmara bir sui
وَمَآ أُبَرِّئُ نَفْسِىٓ ۚ إِنَّ ٱلنَّفْسَ لَأَمَّارَةٌۢ بِٱلسُّوٓءِ إِلَّا مَا رَحِمَ رَبِّىٓ ۚ إِنَّ رَبِّى غَفُورٌ رَّحِيمٌ
Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûı illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm
“Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” dedi (Yusuf).
(Yûsuf Suresi 53)
Ondan bir yukarısı, emmare nefisten bir Yukarısı, "levvame nefistir" ki hata yaptığını bilen nefistir ve Hatasından dolayı pişman olur şöyle şöyle yaptım da şöyle şöyle oldu Keşke yapmasaydım da olmasaydı diyebilen nefis
فَدَلَّىٰهُمَا بِغُرُورٍ ۚ فَلَمَّا ذَاقَا ٱلشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْءَٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ ٱلْجَنَّةِ ۖ وَنَادَىٰهُمَا رَبُّهُمَآ أَلَمْ أَنْهَكُمَا عَن تِلْكُمَا ٱلشَّجَرَةِ وَأَقُل لَّكُمَآ إِنَّ ٱلشَّيْطَٰنَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُّبِينٌ
قَالَا رَبَّنَا ظَلَمْنَآ أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ ٱلْخَٰسِرِينَ
Fedellâhumâ bi gurûr(gurûrin), fe lemmâ zâkâş şecerete bedet lehumâ sev´âtuhumâ ve tafikâ yahsıfâni aleyhimâ min varakıl cenneh(cenneti), ve nâdâhumâ rabbuhumâ e lem enhekumâ an tilkumeş şecereti ve ekul lekumâ inneş şeytâne lekumâ aduvvun mubîn
Kâlâ rabbenâ zalemnâ enfusenâ ve in lem tagfirlenâ ve terhamnâ le nekûnenne minel hâsirîn
Bu sûretle onları kandırarak yasağa sürükledi. Ağaçtan tattıklarında kendilerine avret yerleri göründü. Derhal üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar. Rab’leri onlara, “Ben size bu ağacı yasaklamadım mı? Şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi?” diye seslendi.
(Hz Adem ile Havva) Dediler ki: “Rabbimiz! Biz kendimize zulüm ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.”
(Araf Suresi 22-23. Ayet)
فَأَكَلَا مِنْهَا فَبَدَتْ لَهُمَا سَوْءَٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ ٱلْجَنَّةِ ۚ وَعَصَىٰٓ ءَادَمُ رَبَّهُۥ فَغَوَىٰ
ثُمَّ ٱجْتَبَٰهُ رَبُّهُۥ فَتَابَ عَلَيْهِ وَهَدَىٰ
Fe ekelâ minhâ fe bedet lehumâ sev’âtuhumâ ve tafıkâ yahsıfâni aleyhimâ min varakıl cenneti ve asâ âdemu rabbehu fe gavâ.
Summectebâhu rabbuhu fe tâbe aleyhi ve hedâ.
Bunun üzerine onlar (Âdem ve eşi Havva) o ağacın meyvesinden yediler. Bu sebeple ayıp yerleri kendilerine göründü ve cennet yaprağından üzerlerine örtmeye başladılar. Âdem, Rabbine isyan etti ve yolunu şaşırdı.
Sonra Rabbi onu seçti, tövbesini kabul etti ve ona doğru yolu gösterdi.
(Tâhâ Suresi 121-122. Ayet)
Ondan bir üstteki nefis "nefsi mülhime" dir ki, meleklerin tiyo verdiği nefis, yani daha doğrusu, ilk Melek grubu, vicdanının sesini duyan nefis.
Bu konuya delilimiz de Peygamberimize bedevinin bir tanesi gelir, yani çölde yaşayan, Deve güden, ve şehire az inen, bizim Yörük dediğimiz, çölün yörükleri olan, Bedevi birisi gelir ve Peygamberimize der ki :
"Ya Muhammed, sen peygamber'mişsin, ben kabul ettim, Bana dinden öyle bir şey öğret ki, ben onunla, çölde develerimle olduğum zaman, ibadetimi yapabileyim, ama ben buraya her zaman gelip gidemem, Bana özel bir şey ver ki, ben onunla ibadettiğim zaman, buraya herzaman gelip gitmeme gerek kalmasın" babında, minvalinde bir dua ve istek yapar.
Peygamberimiz de ona cevaben der ki:
"Bir şey yapacağın zaman, vicdanına bak, kalbine bak, eğer kalbin veya vicdanın onu doğruluyorsa, onu yap, Eğer vicdanın ve kalbin o na yanlış diyorsa, o nu yapma, o'ndan sakın" demiş.
Yani bedevinin dini Diyaneti Hepsi bu hadis.
O Bedevi ve Bedevi gibileri, cennete kavuşturacak güzel amel, işte tek bir amel, yani nefsi mülhime dir diyor, yani ilham alan nefis, kimden Vicdan meleğinden.
Yine Peygamberimiz buyurmuşlar :
"Allah'tan korkmuyorsan, kullardan da Utanmıyorsan, dilediğini yap" demiş
yani vicdan polisin çalışmıyorsa, İstediğini yap o zaman, yani bu sana İstediğini yapmaya Cevaz değil, bilhass,a öyle yaparsan, kendi cehennemini hazırlarsın, demektir bu.
O ndan da bir üst nefis "nefsi mutmainne" dir ki, yani artık tatmin olmuş, Doymuş nefis.
Kur'an'da Ayet vardır Kalpler ancak Zikir ile doyar
ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُم بِذِكْرِ ٱللَّهِ ۗ أَلَا بِذِكْرِ ٱللَّهِ تَطْمَئِنُّ ٱلْقُلُوبُ
Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb
Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah´ın zikriyle mutmain (tatmin) olanlardır. Haberiniz olsun; kalbleri yalnızca Allah´ın zikriyle mutmain (tatmin) olur.
Tatmin olmak : Doymak manasında, Kalpelrin gıdası zikirdir minvalinde yani..
Mide ancak yemek içmekle doyar, böbrek su içmekle doyar, beyin şeker ile doyar, saçlar yağ ile doyar, ferç uzuvları sex yapmak ile doyar, gözler güzele bakmak ile doyar, ama kalp Zikir ile doyarmış.
Öyle olunca belli süre zikir fikir ile meşgul olduğun zaman, işte nefsi mülhime'den sonraki makam olan, mutmain ve makamına yükselirsin, artık bir üst meleğin Sesini duymaya başlarsın, Yani Allah'ın oldurduğu şeylerden şüphe etmezsin, kalbin mutmaindir yani,
olan olaylara pozitif gözle bakaraktan dersin ki :
"Vardır bir hikmeti, ben bilmiyorum şimdi ama, Öyle olduysa, vardır bir hikmeti"
meselesine gelmiş oluruz.
Allah yanlış yapmaz, Allah hata yapmaz, Kader, yani kadere inanmak, burada başlar, gerçek olaraktan kadere inanmak burada başlar, Yani takdirin Allah'ın olduğuna inanmak, burada başlar, mutmain de nefisten sonra, neydi imanın altı şartından birisi "Hayri ve şerrihi minallahi Teala" yani hayrın da şerrin de Allah'tan olduğuna iman etmek, ancak mutmain nefis olduktan sonra başlar, ve artık o zaman üst Melek grubu, atomların Sesini duymaya başlarsın, yani sana Bu sefer işaretler, sadece ilham, ses ile olmaz, görüntülü, ses, video, insan, hayvan, kuş, kurt, toprak, taş,.. her şey Sana işaret ve tiyo verebilir, yani Sen onların sözünü tuttukça, onlar sana ilham etmeye, bilgi vermeye devam ederler, ne zaman onların sözünden çıktın, ve onlara itiraz ettin, ya da duymazlıktan geldin, onlar da seni bırakırlar.
O'ndan da bir üstteki Nefesin Makamı, "Raziye ve Marziye" nefislerdir ki, kur'an-ı Kerim'de bu Bir önceki ile birlikte bu üç nefis, Fecir suresinde geçer,
يَٰٓأَيَّتُهَا ٱلنَّفْسُ ٱلْمُطْمَئِنَّةُ ٱرْجِعِىٓ إِلَىٰ رَبِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّةً فَٱدْخُلِى فِى عِبَٰدِى وَٱدْخُلِى جَنَّتِى
Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh. İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh. Fedhulî fî ibâdî. Vedhulî cennetî.
Ey Doymuş nefis Dön Rabbine, Sen Rabbinden razı, Rabbinde senden razı olarak gir cennete ya da cennetime ayeti
(Allah, şöyle der : ) “Ey huzur içinde olan nefis! Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön! (İyi) kullarımın arasına gir. Cennetime gir.”
(Fecr Suresi 27-28-29-30. Ayet)
Burada bunu örneklendirirsek, açıklarsak :
Mesela dışarıda, doğada kaldın, ve sıcak, ağzın dilin kurudu, susadın, suyunda yok, Oradan bir Kervan geçiyordu, sana baktılar ki, susamış, halinden bildiler, çıkardılar bir bardak su verdiler, soğuk su, içtin suyu, susuzluğun gitti, Sen onlardan razı oldun, ve dedin ki
"Allah sizden razı olsun"
işte sen Onların yaptığı amelden razı, onlar da, sana su verip, senin susuzluğunu gidermekten razı, ve su girdi canına da, artık tekrar cennete kavuştun, dünyada yaşam buldun, örnek bu şekilde, yani şimdi ikisi de razı değil mi, Sen ondan razı, O da senden razı, O da senin susuzluğunu giderdiğinden memnun, Allah'a karşı bir ibadet, bir güzellik, bir hayır yaptığından dolayı memnun, Sen de ondan memnunsun, işte gir cennete artık, cennette güzel güzel yaşayın. Bu da iki nefis makamının örnekle açıklamasıydı, yani bunların üstünde de nefisler var, nefsi Kamil, nefsi Safiye, İhsan makamı, marifet Makamı..
Belki 124.000 dereceye kadar çıkabilirsin, çünkü 124.000 peygamberin her birisinin derecesi farklı, neden "Musa kelimullah" ta "İbrahim halilullah" ve Muhammed de "Habibi Allah" aynı mı, hepsi aynı olsaydı, hepsini habiballah ya da kelimallah derdik, birine kelimallah diyoruz, öbürüne halilullah, öbürüne habib Allah diyoruz, o zaman demek ki hepsinin Allah katında kat sayıları farklı, O yüzden 124.000 peygamber olduğuna göre, 124 bin nefis makamı olabilir, bu bir keşfi bilgidir delillendiremem.
şimdi Peygamberimizin orada dediği, "beni nefsimin eline bırakma" dediği nefis, Bunlardan hangisi olabilir, sizce Raziye Nefisin eline bırakma der mi, Öyle Rabb'inden razı olan, ona yapılan hayırdan razı olan birisinden birisinin yanında bırakma diyebilir mi, yahut da bak yukardaki örnekete, o razı olmuş ki, ona bir hayır yapmışlar, onun yanından olmak istemezsen, Suyu veren kimse olmaz, beni onun yaninda bırakma dediğin zaman, Marziye Raziye makamına bırakma dediği zaman, susadığın zaman su verip de, ondan Su içince, susayana su verdim, suya kandırdım(doyurdum) diye mutlu olacak insan bulamazsın denek olur. Demek ki Peygamberimiz orada "beni nefsimin eline bırakma dediği nefis" aynı Hz Yusuf'un da sızlandığı, vaveylan ettigi emmare nefis, kötülüğü emreden nefisten bahsediyor, Yukarıdaki nefis makamlarından değil, oradaki (Taifte) onun akrabaları, çocuklara emredip, onu taşlatıyorlar, yani o nefis o düşmüş Nefis makamına onun akrabaları düşmüş, emmare nefis makamındalar, kötülük emrediyorlar, onların eline bırakma diye Ondan dolayı öyle diyor peygamberimiz o düşmüş nefisten dolayı.
Yine nefis meselesinde, nefsin ile başbaşa seni hiç bırakmazsa, insan eşiyle birlikte olamaz, nefsi uyanmaz, cima edemez, İnsanoğlu çoğalamaz, çocuk yapamaz, çünkü :
"Allah beni görüyor, bana bakıyor" diye aklından bunu çıkaramazsan, Allah bakarken, nasıl soyunupda hanımın ile cima yapacaksın, nefsin de uyanmaz, korkusundan uyanmaz, nefsin korkudan uyanmaz hale gelir, eşinle birlikte olamazsın, hanımın da uyanmaz, birlikte olamaz seninle, Ondan sonra çocuk da olmaz. Yani Allah bizi bir an unutturuyor, nefsimiz ile başbaşa bırakıyor da, nefsimiz uyanıyor, Çocuk yapıyoruz İnsanoğlu soyu ürüyor, Yani bu duanın gerçek manasını bilmeyen kimseler, Bu duayı yapmasın, dilden değildir, Bu dua kalptendir, ve manasını bilmek lazım.
İmamlar Meselesi
Yine İmamlar meselesine gelince, geçen haftalarda sohbetimizde bahsettik, Ben cahillerin imamı olmak istemiyorum, Ben akıllı insanların imamı olmak istiyorum. o yüzden Kur'an'daki o ayeti, o Zikiri Ben okumam, onu Nihat Hatipoğlu okumuş, cahil cühela'nın imamı olmuş diye biraz laf etmiştim. Ve küstürdük birilerini galiba, Yani buradan kastım, yani Ebu Cehil gibi cahilden bahsetmiyorum, yani eğitim almamış, nasıl diyeyim şimdi, Nihat Hoca bir konuyu anlatıyor, 30 kişi 40 kişi var, hepsi dinliyorlar, fakat 15 dakika sonra aynı soruyu öbür taraftan birisi kalkıyor, o da soruyor, oraya niye geldin, niye dinlemiyorsun, Niye anlamadın, yahut niye aynı soruyu soruyorsun, Hoca da diyor az önce sormuştunuz zaten, ya da geçen hafta söylemiştik bu soruyu sordulardı diyor.. Şimdi yani, bu cahillik değil de ne acaba bu? Tamam Nihat hoca profesördür, Üniversitede ders veriyordur, Üniversite öğrencileri de vardır Onun, ama işte yaptığı bir duayı, Ben onun dilinden duymuştum, o ayeti arıyorum vermiyor google şimdi, beni müttakilerin imamı et ayetini veriyor O da neredeymiş Furkan suresinde geçen ayeti veriyor,
وَالَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّق۪ينَ اِمَامًا
Türkçe Okunuşu * Velleżîne yekûlûne rabbenâ heb lenâ min ezvâcinâ veżurriyyâtinâ kurrate a’yunin vec’alnâ lilmuttekîne imâmâ(n)
1. Ömer Çelik Meali Onlar: “Ey Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve zürriyetimizden gözümüzü aydınlatacak, gönlümüzü sevindirecek sâlih kimseler ihsân eyle! Bizi takvâ sahiplerine önder yap!” diye duâ ederler.
(Furkân Suresi 74. Ayet)
Furkan sonrasında geçen benim müttakilerin Allah'a yakın gelenlerin imamı eyle ayetini veriyor , Halbuki ben Nihat hocanın dilinden başka bir buna benzer dua duydum. benim Bilmem kimlere (müslümanlara olabilir mesela) imam et diye bir dua var, ayet var. ben onu okurken duydum onun dilinden.
Mesela :
Yani şimdi çiftçilik yapanlar bilir ki, annat diye bir şey vardır, sapları kaldırıp patozun içine atmak için toplar biraraya,
ondan daha küçüklere toplamak için tırmık vardır, Tarladaki yere dökülen boynu kırılmış başakları toplarsın Onunla da,
Bütün sapları annat ile toplarsın bir araya getirirsin, tırmıklada boynu kırılmış başakları bir araya getirirsin,
ondan sonra patozun içine atarsın, patozun içinde, patoz onları parcalar, sonra, sap ile samanın ayrıldığı yere gelir,
yani burada da kalbur göreve girer,
Kalbur kalbur samanları ölçmek içindir, kalbur bir elektir ve biraz büyük bir gözelidir (delikleri büyük yani), O da saman ölçerken kullanılır ki, mesela iki kalbur saman ver dersin. ve yani üstte saman kalır onunla elediğin zaman saman aşagi geçmez, aşagiya buğday geçer, samanlar üstte kalır,
Ondan biraz incesi vardır, O nunla da, unu ellersin, kepekler üstte kalır, işte dediğim burada ki, Sen kimin imamı oldun, kepeklerin mi? bütün sapların mı? boynu kırık başakların mı? ya da buğdayın mı? kimin imamısın sen, ya o da pasta unu, en ince elekten geçmiş un, üstündeki en ince kepeği de almışsın, neydi o nişasta, nişasta eleği, Sen eliğin hangisisin, nesin kimin imamısın, Sen kimleri bir araya getirdin topladın, senin içinde kimler var, Mesela şimdi Celal Hoca diye birisi var, Profesör, oda ama evrimci coğrafyacı Bilmem neci, Sen dinci, öteki tıpçı, herkesin farklı bir grubu var,cem eğittiği bir grubu var, imamı olduğu grubu var, o gün diyor sizi imamlarınız ile çağırırız :
يَوْمَ نَدْعُوا كُلَّ اُنَاسٍ بِاِمَامِهِمْۚ فَمَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِيَم۪ينِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَقْرَؤُ۫نَ كِتَابَهُمْ وَلَا يُظْلَمُونَ فَت۪يلًا
Yevme ned’û kulle unâsin bi imâmihim, fe men ûtiye kitâbehû bi yemînihî fe ulâike yakreûne kitâbehum ve lâ yuzlemûne fetîlâ
Bütün insanları kendi önderleriyle (imamlarıyla) birlikte çağıracağımız günü hatırla. (O gün) her kime kitabı sağından verilirse, işte onlar kitaplarını okurlar ve kıl kadar haksızlığa uğratılmazlar.
(İsrâ Suresi 71. Ayet)
Sen boynu kırıp başakların imamı mı olmamışsun, yahut da, sap ile samanin karıştığı yerde mi kalmışsın, un musun, ekmeğin imamımısın, kimin imamısın, o gün kimleri topladın, altında kimleri Cem ettin, işte dönüp arkaya bakmak lazım, yani döneceksin ardına bakacaksın, Ben kimlerin imamıyım diye, ama yinede şükretmek lazım, nice peygamberler varmış ki, arkasında bir tane ümmeti, inanan ümmeti olmayan peygamberler varmış, bugün kü insanların hepsi, arkasına cemaat toplamış, 1000 kere şükretsin, Yani bir tane cemaati olmayan peygamber varmış, peygamber bizim bugünkü insanların 50 kat 100 kat büyüğü, Öyle ki peygamberin cemaatı yok, bugün kü adamın 3 kişi 5 kişi En azından Facebook arkadaşı Twitter arkadaşı var, yani evet bu meseleyi de bu şekilde anlatmış olduk vesselam
Bu bir Karoglan Raşit Tunca Makalesidir
Raşit Tunca
Schrems,17.02.2023
|
|
|
Dört Halife |
|
Yazar: RasitTunca - 02-18-2023, 07:13 AM - Forum: islam Büyükleri Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Dört Halife
Dört Büyük Halife ya da Hulefa-i Raşidin (Raşid Halifeler veya Dört Büyük Halife) (Arapça: الخلفاء الراشدون) Muhammed‘in vefatının ardından seçimle görev yapmış halifelerdir. Urducada Sünni referanslarla dört arkadaş (Arapça: چار یار, çar yar) olarak ifade edilmektedir.
Hilafet sırasıyla:
Ebu Bekir,
Ömer bin Hattab,
Osman bin Affan
Ali bin Ebu Talib
Bazı kaynaklar buna sadece 6 ay gibi bir süre görev yapan Hasan bin Ali‘yi de dahil ederler.
Şiî kaynaklarına göre hilafet Ali bin Ebu Talib‘le başlar ve ardından imamlar gelir.
Halifelerin en büyüğü Ebu Bekir, İslam peygamberi Muhammed‘in en iyi dostudur. Bu yüzden ilk halife Ebu Bekir seçilmiştir. Ebu Bekir’in tam adı Ebu Bekir Bin Ebu Kuhafe’dir.
Hz.EBUBEKİR
Abdullah bin Ebi Kuhafe bin Kaab et-Teymi el-Kureyşi, Ebu Bekir Sıddık (Arapça: عبد الله بن أبي قحافة عثمان بن كعب التيمي القرشي أبو بكر الصديق) veya kısa adıyla Ebu Bekir (573 – 23 Ağustos 634), İslam Peygamberi Muhammed sonrası Müslüman toplumda 632-634 arası liderlik ve yöneticilik yapması ve bu sebeple Muhammed’in halefi olması kendisine ilk halife unvanını kazandırmıştır. Müslümanlıktan önceki ismi Abdülkâbe’dir.[1] Müslüman olduktan sonra Muhammed, Ebu Bekir’e Abdullah ismini vermiştir. Sünni inanışına göre Muhammed’in en iyi dostudur. En yaygın kullanılan lakaplarından olan es-Sıddîk (sadık, bağlı, doğrulayıcı) sebebiyle sık sık Ebu Bekir es-Sıddîk olarak anılır. Sıddîk lakabının Mirac rivayetiyle ilgili olarak kendisiyle tartışan Mekkelilere “Eğer olayı bildiren peygamberse doğru bildirmiştir.” şeklinde cevap vermesinden sonra kendisine verildiğine inanılır.[1]
Muhammed’in, Ebu Bekir’in kızı Aişe ile hicret öncesinde Mekke‘de evlenmesinden dolayı kayınpederidir. Halifeliği sırasında Kuran‘ımushaf haline getirtmiştir. Sünni inanışına göre İslâm‘a giren hür erkeklerin, Raşit Halifelerin (Dört Halife) ve Aşere-i Mübeşşere‘nin ilkidir. Şiî inanışına göre İslam’ı ilk kabul eden Ali‘dir.ebusdas
Hz.ÖMER
Ömer bin Hattab, (581–644) (Arapça: عمر ابن الخطاب) İslam Devleti‘nin Ebu Bekir‘den sonraki hükümdarı (634–644). Sünni inancına göre dört Raşit Halife’nin (Hulefa-i Raşidin) ikincisidir. Şiâ halifeliğini tanımaz. Sahabe ve Aşere-i Mübeşşeredendir. Zaman zamanSünni Müslümanlar Ömer bin Hattab’ı “Ömer-el Faruk” (عمر الفاروق) diye anarlar. Cesareti ve adaleti ile tanınmışdır.
Ömer, Mekke‘de Beni Adi kabilesinde doğdu. Babası Hattab bin Hufeyl, annesi Fatıma bin Haşam Beni Mahzum kabilesindendi. Ailesi orta sınıfa mensuptu. Babası tüccardı ve kabilesinde zekâsıyla meşhurdu, çok tanrıcıydı (putperest idi). Ömer çocukluğundan itibaren deve çobanlığı yapmaya başladı. Ömer: “Babam çok acımasızdı. Develeri güderken dinlenmek için işi bıraktığımda beni döverdi.” demiştir.[1] Ömer küçük yaşta okuma yazma öğrendi. İslam öncesi dönemde okur yazarlık nadiren vardı. Arap edebiyatı veşiirle ilgilendi. Ömer ergenlik döneminde ata binme, dövüş sporları ve güreş öğrendi. Uzun boyu ve fiziksel üstünlüğü ile iyi bir güreşçiydi.[2] Ayrıca iyi bir hatip olduğundan babasının yanında kabileler arası anlaşmazlıklarda hakemlik yaptı. Tüccarlık yaparkenRoma ve Pers şehirlerine gitti ve buradaki düşünürlerle tanışma imkanı bulmuş oldu.213
HZ.OSMAN
Osman bin Affân veya Osman ibn Affân, (Arapça: عثمان بن عفان) (d. 580 – ö. 17 Haziran 656) Dört Büyük Halife‘den üçüncüsü olansahabi ayrıca cennetle müjdelelen on sahabeden biridir. 644 yılından 656‘daki öldürülmesine kadar, 12 yıl boyunca, halifelikyapmıştır; Dört Büyük Halife‘den en uzun süre halifelik yapan odur.[1] Şiâ‘da halifeliği kabul edilmeyen sahabedendir; zîrâ Şiî inancınagöre hüküm sürmesi gereken ilk halife Ali‘dir. Ümeyyeoğullarından olan Osman’ın künyesi İslam peygamberi Muhammed’in kızı Rukiyye’den olan oğluna nispetle Ebû Abdullahtır. Bunun dışında Ebu Leyla olarak anıldığı da olurdu.[2]
Aynı zamanda İslam peygamberi Muhammed‘in de damadı olmuştur. Muhammed’in önce Rukiyye isimli kızıyla evlenmiştir. Daha sonra Rukiyye’nin vefat etmesiyle Muhammed’in bir başka kızı Ümmü Gülsüm ile evlenmiştir. Ümmü Gülsüm de kendisinden önce vefat etmiştir. Peygamberin iki kez damadı olması, iki kızıyla evlenmiş olması hasebiyle Zi’n-Nureyn yani “iki nur sahibi” olarak da anılır.[3]
Ebu Bekir‘in yakın arkadaşlarından olan Osman İslam’a inanan ilk kişilerdendir. Bedir dışındaki savaşlara katıldı. 644’de halife oldu.Sebe taraftarları evini kuşattı; oruçluyken, Kuran okurken öldürüldü (656). Cenazesini Zübeyr kaldırdı, Bâkî mezarlığına gömüldü. Osman zengindi, vahiy kâtibiydi. Kuran‘ı çoğaltmıştır. Lâkabı Nâşîr-ûl Kuran’dı. 146 hadis rivâyet etmiştir.
HZ.ALİ
Ali bin Ebû Talib (Arapça: علي بن أﺑﻲ طالب; doğum: 599, Mekke – ölüm: 661, Kûfe)[2][3], İslâm Devleti‘ni 656-661 yılları arasında yönetmiştir. İslam Peygamberi Muhammed‘in hem damadı hem de amcası Ebu Talib‘in oğlu olan Ali, İslam peygamberinin davetini kabul eden ilk erkektir.[4][5] Sünni Islam‘a göre Ali, dört halifenin sonuncusu, Şii Islam‘a göre ise imamların ilki ve İslam Peygamberinin hak varisidir. Şii ve Sünni İslam arasındaki farklılaşmanın esas nedeni Ali ve İslam Peygamberi’nin vasisi hakkındaki bu görüş farklılığından ileri gelmektedir.[6]
Ebu Talib ve Fatıma bint Esed‘in çocukları olan Ali, Kabe‘de doğan tek insan olup,[6] İslam Peygamberi’nin himayesinde büyümüştür.[6] Muhammed’e vahiy geldiğinde ise, onun davetini kabul eden ilk erkek olan Ali, hayatını İslam’a adamıştır.[2][7][8][9]Peygamberin emri üzerine hicret gecesi onun yatağına yatan ve emanetleri sahiplerine ileten Ali, kısa bir süre içinde peygamberin ardından Medine‘ye gitmiş, burada İslam Peygamberi’nin kızı Fatıma ile Allah’ın emri üzerine[6] evlenmiştir. Medine döneminde başlayan ilk küçük çaplı savaşlardan başlayarak neredeyse katılmadığı hiçbir savaş olmaması hasebiyle, savaşçılığı ve cesareti ile bilinen Ali, üçüncü halife Osman bin Affan‘ın öldürülmesinin ardından halk tarafından halifeliğe getirilmiştir.[10][11]
İslam medeniyetinde, Ali bilhassa ilmi, cesareti, imanı, dürüstlüğü, adanmışlığı, sadıklığı, cömertliği ve şefkati ile bilinip anılmakta olup, Sufi gelenekler için en önemli mistik figürdür. Özellikle, tefsir, fıkıh ve dini düşünce alanındaki üstünlüğü kabul görür.[12]
|
|
|
Sırat Köprüsü Hadisleri |
|
Yazar: RasitTunca - 02-17-2023, 06:52 PM - Forum: Günün Hadisi
- Yorum Yok
|
 |
Sırat Köprüsü Hadisleri
(Sırat köprüsünü geçmek herkesin nuruna bağlıdır. Kimi göz açıp yumuncaya kadar, kimi şimşek gibi, kimi yıldız akması gibi, kimi koşan at gibi Sıratı geçerler. Nuru çok az olan da yüzüstü sürünür. Elleri ve ayakları kayar, tekrar yapışır. Nihayet, sürüne sürüne kurtulur.) [Taberani]
(Cehennem üzerine Sırat köprüsü kurulur. Buradan ümmetiyle ilk geçecek Peygamber benim.) [Buhari]
(Kıyamet gününde Cehennemin üzerine Sırat köprüsü kurulur. Bu köprüde kaypak yerler, ayakların kayıp sabit kalamayacağı kısımlar, kapanlar, demirden kelepçeler, dikene benzer kılçıklar vardır. İmanlı kişiler, amellerine göre, göz açıp kapamadan, ya şimşek gibi, ya hızla uçan bir kuş gibi, ya iyi koşan asil bir at hızıyla geçer giderler. Böylece bir Müslüman ya hiç zarar görmeden veya yara bere içinde geçip kurtulur. Yahut feci şekilde Cehennem ateşine düşer.) [Buhari, Müslim]
(Kıyamette Sırat köprüsünün başında durur, ümmetimin geçmesini beklerim. Allahü teâlâ, “Dilediğini iste, istediklerine şefaat et, şefaatin kabul olunacaktır” buyurur. Ümmetime şefaatten sonra, yalvarmaya devam ederim. Rabbim bana “Ümmetinden ihlâsla bir defa La ilahe illallah diyen ve imanla ölen herkesi Cennete koy” buyuruncaya kadar yerimden kalkmam.) [İ. Ahmed]
(Sırat köprüsünden en kolay geçecek olanınız, Ehl-i beytimi ve Eshabımı çok seveninizdir.) [Deylemi]
(Cehennem ateşi, Sırattan geçen müminlere, “Ey mümin, tez geç, senin nurun nârımı söndürüyor” der.) [Taberani]
(Nice kimseler Sırattan geçtiğini bilmeyip, meleklere derler ki: “Sırat ve Cehennem nerede kaldı, biz onlardan geçtik mi?” Melekler de şöyle cevap verirler: “Siz Cehennem üstündeki Sırattan geçtiniz, fakat Cehennem ateşi sizin nurunuzdan çekilip, örtülmüştü.”) [Cami-us-sagir]
(Bir kimse, din kardeşinin rahata kavuşması veya sıkıntıdan kurtulması için sultana [devlet dairesine] gidip uğraşırsa, kıyamet günü Sırat köprüsünden, herkesin ayakları kaydığı zaman, Allahü teâlâ onun süratle geçmesi için yardım eder.) [Taberani]
(Kıyamette mizan ve Sırat köprüsü, şehidi rahatsız etmez.) [Beyheki]
(Sırat köprüsünden geçerken âbid’e “Sen Cennete gir, ibadetin sebebiyle oradaki nimetlerden faydalan” denir. Âlime de, “Sen burada dur ve sevdiklerine şefaat et! Senin şefaatin mutlaka kabul olacak” denir.) [Deylemî, Ebu-ş-şeyh]
(Kıyamette, dünyadayken belâya maruz kalmış kimseler için divan ve mizan kurulmaz, Sırat köprüsü engel olmaz, üzerlerine ecir, dökülür de dökülür.) [İ. Neccar]
(Sırat köprüsünü şimşek gibi ilk geçenler, beş vakit namazı cemaatle kılmaya devam edenlerdir.) [Taberani]
(Bana getirilen salevat, Sırat köprüsü üzerinde size nur olur.) [Dare Kutnî]
(Kıyamette Sırat köprüsü üzerinde, müminlerin alametleri, “Rabbim, bize selamet ver” demeleri olacaktır.) [Tirmizî]
(Namaz, Sırat köprüsü üzerinde nurdur.) [Dare Kutnî]
(Sırat köprüsü, Cehennemin üzerinde, Cennete giden yoldur.) [Hatîb]
(Ümmetimden biri, Sırat köprüsünde sürünerek ve emekleyerek yol alırken, bana getirdiği salevatlar onu elinden tutarak ayağa kaldırır. Böylece Sıratı geçer.) [Taberani]
(Kurbanlarınız iyi ve semiz olsun. Onlar Sırat köprüsünde bineklerinizdir.) [Deylemi]
(Cennete girene kadar, Sırat köprüsünde göz kırpması kadar bekletilmemeyi isteyen, Allah’ın dini hakkında, kendi görüşüyle hiçbir söz söylemesin!) [Kurtubi]
(Bir idareci, Müslümanların işini üzerine aldığı halde aralarında adaleti gözetmezse, Cehennemin üzerine kurulan Sırat köprüsünde durdurulur. Sırat, bütün organları yerinden çıkıncaya kadar sallanır.) [İbni Asakir]
(Allahü teâlâ, kullarına, her gün beş kere namaz kılmayı farz etti. Bir kimse, güzel abdest alıp, namazını doğru kılarsa, kıyamet günü, yüzü, on dördüncü gündeki ay gibi parlar ve Sırat köprüsünü şimşek gibi geçer.) [H.S.Vesikaları]
(Hiçbir bid’at ehli Sırattan geçemeyecek, Cehenneme düşecektir.) [İbni Asakir]
Peygamber efendimizin ümmetinden olan bazı kişiler, mezardan kalkınca doğruca Cennete giderler. Melekler bunlara derler ki:
- Hesap gördünüz mü?
- Hayır, biz hesap falan görmedik.
- Sırat köprüsünü geçtiniz mi?
- Hayır, Sırat falan görmedik.
- Cehennemi gördünüz mü?
- Hayır, Cehennemi de görmedik.
- Siz ne amel işlediniz de, böyle hesap görmeden, Sırata uğramadan doğruca Cennete geldiniz?
- Biz iki hasletimiz sayesinde bu nimete kavuştuk. Allah’tan utanır, yalnızken de günah işlemezdik. Bir de Allah’ın verdiği az rızka razı olurduk.
- Bu nimetler sizin hakkınızdır. (İbni Hibban)
İmam-ı Rabbani hazretleri Mektubat kitabında buyuruyor ki:
Cehennem üzerindeki Sırat köprüsünden geçilecek, iyiler geçip Cennete gidecek, Cehennemlikler, Cehenneme düşecektir. (3/17)
Köprü denilince, bilinen köprüler zannedilmemeli! (Sınıf geçmek için imtihan köprüsünden geçilir) diyoruz. Hâlbuki imtihanın köprüye benzer tarafı yoktur. Sırat köprüsü de, bilinen köprülere veya imtihan köprüsüne hiç benzemez. (S. Ebediyye)
Hadis-i şerifte de bildirildiği gibi, bid’at ehli zaten Sırat köprüsünden geçemez. Bu kadar vesikayı inkâr eden elbette Sırattan geçemez. (İnkâr eden, mahrum kalır) sözü meşhurdur.
Sırat köprüsü üzerinde yedi yerde, yedi şeyden sual edilecektir.
Önce imandan sorulacaktır. İmanı doğru ise birinci duraktan geçecek, doğru değilse Cehenneme düşecektir.
2. durakta namazdan sorulacaktır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Namaz, Allahü teâlânın hoşnut olduğu bütün amellerin en faziletlisidir. Kabirde ışık, Sırat köprüsünü yıldırım gibi geçiricidir.) [M.Cenne]
(Kıyamette ilk önce namazdan sorulacaktır. Namazı düzgün olanın, diğer amelleri kabul edilir. Namazı düzgün olmayanın, hiçbir ameli kabul edilmez.) [Taberani]
[Onun için her Müslüman mutlaka namazı kılmalıdır! Namaz dinin direğidir. Direksiz bina olmaz. Namaza önem vermeyenlerin kâfir olacağını bildiren birçok hadis-i şerif vardır.]
3. durakta zekâttan,
4. durakta oruçtan,
5. durakta hacdan,
6. durakta kul hakkından, ana-baba hakkından, akrabayı gözetip gözetmediğinden,
7. durakta gusledip etmediğinden sorulacaktır.
Hangisinde kusuru varsa, o nispette Cehennemde yanacak, kusuru olmadığı yerden kolayca geçecektir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(İnsanlar Cehennem üzerindeki köprüden geçerler. Köprüde dikenli demirler, çengeller ve kancalar vardır. İnsanları sağdan soldan yakalar. Köprüdeki melekler, "Allah’ım selamet ver" diye dua ederler. Halkın bir kısmı köprüyü şimşek gibi, bir kısmı rüzgâr gibi, bir kısmı koşan at gibi, bir kısmı koşarak, bir kısmı yürüyerek, bir kısmı emekleyerek ve bir kısmı da sürünerek geçer. Asıl Cehennemliklere gelince, bunlar ne ölür, ne de yeni bir hayata kavuşur. Günahkârlar, günahı nispetinde Cehennemde yandıktan sonra onlara şefaat edilmeye izin verilir.) [Buhari]
(Sırat kıldan ince, kılıçtan keskindir. Melekler, müminleri kurtarmaya çalışır. Cebrail aleyhisselam beni belimden tutar. Ben de, "Ya Rabbi ümmetime selamet ver, onları kurtar" diye dua ederim. O gün ayağı sürçüp düşen çok olur.) [Beyheki]
(Servetiyle Allahü teâlâya itaat eden ve malının hakkını ödeyen kimse, Kıyamette Sırata gelince, malı "Haydi geç, çünkü sen, bende olan Allah’ın hakkını ödedin" der. Daha sonra malındaki Allah hakkını ödemeyen kimse gelir, malı, "Neden bende olan Allah hakkını ödemedin?" der. O da "Yazık bana, ne yaptım?" diye söylenir.) [Beyheki]
(Cennete girene kadar, Sıratta göz kırpması kadar bekletilmemeyi isteyen Allah’ın dini hakkında kendi görüşüyle hiçbir söz söylemesin!) [Kurtubi]
Sıratı geçen müminler iki pınarla karşılaşırlar. Bu pınarın birinde yıkanır, diğerinden de içerler. Böylece maddi ve manevi temizliğe kavuştuktan sonra Cennetin kapısına gelirler. Melekler, Zümer suresinde bildirildiği gibi, (Sizlere selam olsun, hoş geldiniz. Ebedi olarak buraya girin!) derler. Sonra Cennet elbiseleri giydirilir. Hepsi Cennete girer.
|
|
|
Biyografi Nedir? Otobiyografi Nedir? |
|
Yazar: RasitTunca - 02-17-2023, 02:47 PM - Forum: Duymadiklarimiz
- Yorum Yok
|
 |
Biyografi Nedir?
Biyografi ya da yaşam öyküsü, bir kişinin yaşamını ayrıntılı bir biçimde açıklayan bir edebiyat türüdür. Kişi kendi hayatını anlatıyorsa buna otobiyografi, şairlerin yaşam hikâyesi anlatılıyorsa da buna tezkire denir. Biyografiler eğitim, iş, ilişkiler ve ölüm gibi temel olaylardan daha fazlasını içerir. Bir biyografi, bir konunun yaşam öyküsünü sunar, deneyimle ilgili samimi ayrıntılar da dahil olmak üzere yaşamlarının çeşitli yönlerini vurgular ve öznenin kişiliğinin bir analizini içerir.[1]
Biyografik eserler genellikle kurgusal değildir, ancak kurgu bir kişinin hayatını betimlemek için de kullanılabilir. Biyografik kapsamın derinlemesine bir biçimine eski yazı denir. Edebiyattan filme kadar çeşitli mecralarda yapılan çalışmalar biyografi olarak bilinen edebiyat türünü oluşturur.
Plutarhos'un Paralel Yaşamlar'ı klasik biyografi yazımını etkileyen bir eserdi.[2]
Etimoloji
Biyografi sözcüğü biyo+grafi sözcüklerinin birleştirilmesi ile oluşturulmuştur. "Bio" sözcüğü, Fransızca “[bileşik adlarda] can, yaşam” anlamında olup, Eski Yunancada da aynı anlama gelen bíos, biot- βίος, βιοτ- sözcüğünden alıntıdır.[3] "Graf" Bu ek Eski Yunanca graphḗ γραφή “yazı, çizgi” sözcüğünden alıntıdır.[4]
Türkçeye, Fransızca'dan geçmiştir.
Türleri
Bilimsel biyografi(Monografi): bireyin hayatının eleştirisel bir tutumla, araştırma ve incelemelere dayalı olarak anlatıldığı biyografi türüdür.
Biyografik roman: Kişinin yaşıyormuş gibi ve roman kurgusuyla anlatılıp kişisel özellikleri ve hayatının tanıtıldığı biyografi türüdür.
Nekroloji: Yakın zamanda ölmüş kişilerin iyi özelliklerinin anıldığı, genellikle gazete ve dergilerde yayımlanan biyografi türüdür.
Portre: Ele alınan kişinin kronolojik olarak hayatını aktarmak yerine, kişiliğinin nitelikleri tasvirlenerek anlatılır.
Örnek Eserler
Şevket Süreyya Aydemir: Tek Adam, Menderes'in Dramı, Makedonya'dan Orta Asya'ya Enver Paşa
Oğuz Atay: Bir Bilim adamının Romanı
Yusuf Ziya Ortaç: İsmet İnönü: Bir Hayatın Romanı
Otobiyografi Nedir?
Otobiyografi ya da öz yaşam öyküsü, yazarın kendi yaşam öyküsünü anlattığı edebiyat türüdür. Kaynak olarak kişi kendini ve aile büyüklerinden aldığı bilgileri kullanır. Yazarın kendinden söz ederken nesnel olması zor olduğundan otobiyografi yazmak güçtür. Otobiyografilerde yazar kendine ait sanat eserleri, düşünceleri ve yaptığı ya da katkısının olduğu önemli işleri aktarır. Bu yazılı anlatım türü aynı zamanda iyi bir belgeseldir. Bu alanda çalışacaklara ve yazarın yaşadığı dönemin özelliklerine kaynaklık eder.[1]
Otobiyografinin belirleyici özellikleri
Otobiyografi düşünsel planla yazılır.
Yazar daha çok kendisini öne çıkartabilir.
Biyografilerde objektif olunmalıdır.
Otobiyografi kişinin şahsını kendi diliyle anlatmasıdır.
Gerçekler göz ardı edilmemelidir.
Gerçekler olduğu gibi aktarılmalı, kurmacaya gidilmemelidir.
Tarihçe
Plutarkos'un Romalıları anlattığı Hayatlar kitabı ilk biyografi kabul edilir. Ancak Batı da bu türün yaygınlaşması 16. yüzyıldan sonradır.
Etimoloji
Oto sözcüğü, Eski Yunanca autós αυτός “kendi” sözcüğünden alıntıdır. Biyografi sözcüğü biyo+grafi sözcüklerinin birleştirilmesi ile oluşturulmuştur. "Bio" sözcüğü, Fransızca parçacık Eski Yunanca aynı anlama gelen bíos, biot- βίος, βιοτ- sözcüğünden alıntıdır. "Graf" Bu ek Eski Yunanca graphḗ γραφή “yazı, çizgi” sözcüğünden alıntıdır.[2]
Kaynak ve Dipnotlar :
Wikipedia
|
|
|
|