| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
"Dehrîler" Kimdir ve "Dehriyye" Nedir? |
|
Yazar: RasitTunca - 07-14-2023, 08:02 AM - Forum: Duymadiklarimiz
- Yorum Yok
|
 |
"Dehrîler" Kimdir ve "Dehriyye" Nedir?
Dehr, lügatte; zamanın başlangıcı, dünyanın ömrü, asır, çağ gibi anlamlara gelmektedir.
"Dehrîler" veya "Dehriyye" ise, zamanı esas alıp, zamanın ve maddenin ebedîliğine inandıkları için, dünyadaki hadiselerin ancak tabiat kanunlarına uyarak meydana geldiğini kabul eden zümredir. Bunlar, Maddiyyûn, Muattıla ve Zenâdıka isimleriyle de tanınmaktadırlar.
Gazzalî, felsefecilerden bahsederken, kendisinden önceki felsefecileri üç gruba ayırmaktadır. Bunlar: Dehriyyûn (Materyalistler), Tabîiyyûn (Natüralistler) ve İlahiyyûn (Metafizikçiler)dir. Gazzali bu ayırımı takiben, onların fikirlerini kısa ve tiz bir şekilde şöyle özetler: "Bunlar, en eski filozoflardan bir zümredir. Kâinâtı idare eden ve herşeye muktedir olan bir yaratıcının varlığını inkâr etmişlerdir. Âlemin bir yaratıcı tarafından değil de, öteden beri kendiliğinden mevcut olduğunu, canlının meniden, meninin canlıdan vücûda geldiğini, böylece ebedî olarak devam ettiğini iddia etmişlerdir ki, bunlar zındıklardır." (İmam-ı Gazzali, el-Munkızu mine'd-Dalâl, Çev. A. Subhi Furat, Dalâletleri Hidâyete, İstanbul (t.y.), 48)
Bir başka ayırıma göre de Dehrîler, İslâm felsefesinin kollarından olan tabiat felsefesinin kısımlarından birisidir ki, bu ayırıma göre tabiat felsefesi ile uğraşanlar dörde ayrılırlar. Bunlar; Tabiatçılar (Natüralistler), Dehrîler (Maddeciler), Batınîler ve İhvânu's-Safâ'dır. (Prof. Dr. Cavit Sunâr, Varlık Hakkında Ana Düşünceler, Ankara 1977, 170).
Dehrîlerin görüşlerine gelince... Bunlar ana hatlarıyla şöyle özetlenebilir:
Bütün metafizik gerçekleri inkâr ederler. Dinleri ve peygamberleri lüzumsuz kabul ederler. Bundan dolayı kendilerine "Zanâdıka" denmektedir. Her şeyi dış duyuların verilerinden ibaret sayarlar. Duyularla elde edilen bilgiyi gerçek bilgi kabul ederler. Zirâ onlara göre her şey bu dünyadadır, ilâhî birşey yoktur. Bunun için de kendilerine "Duyumcular" (Hissiyyûn) adı verilir. Allah'ı ve rûhu inkâr ederler. Maddeden bağımsız bir ruh yoktur. Her mevcut maddîdir. Allah'ın vücûdunu ve dünyanın Allah tarafından ve yine Allah'ın lûtuf ve keremiyle yaratıldığını inkâr ederler. Bundan dolayı da kendileri "Muattıla" ve "Mülhidler" (Ateistler) olarak bilinir.
Hiçbir şekil ve sûrette eskimeyen veya her şeyin kendisinde eskidiği tek ve yegane gerçek vardır ki, o da dehr (zaman)dır. Buna inanırlar. Kendilerine "Dehriyyûn" denmesinin sebebi de bu inançlarıdır. Bunların inançlarının en belirgin tarafı, zamanın başlangıcı olmadığı fikridir. Önemle bağlandıkları bu nokta, onların diğer bütün inançlarının temelini oluşturur. Dehr (zaman)dan sonra duyulara konu olan ikinci bir gerçek daha vardır ki, o da maddedir. Maddenin ötesinde başka hiçbir gerçek yoktur. Bundan dolayı da kendilerine "Maddiyyûn" (Materyalistler) denmiştir. Âlemin iki buudu vardır: Dehr ve madde. Bu ikisi ezelî olduğu için âlem de ezelîdir ve yaratılmamıştır. Bundan dolayı da âlem sürekli varoluş içinde sonsuza kadar devam edecektir. Âlemden ayrı iradeye sahip bir Allah yoktur. Allah ve âlem aynıdır. İnsan şahsiyeti psikolojik değildir; tümel varlığın bir sonucudur. İnsan ruhu âlemden sonra tümel varlığa karışır; ebedîlik de bunun ebedîliğinden ibarettir. Bu yüzden bunlar "Ehlu't-Tenâsuh" (Tenâsuhçular) olarak da tanınmaktadırlar. Onlara göre, yaratılışın arzu ettiği herşey mübahtır. İnsan ile hayvan arasında fazla bir fark yoktur. Hazlara engel olan herşey kötüdür. Kendisine faydalı olan birşey birisinin ölümüne sebep olsa bile iyidir. Bunlar, ayrıca meleklerin varlığına da inanmazlar. (el-Bağdâdî, el-Fark Beyne'l-Fırâk, Çev: E. R. Fığlalı, Mezhebler Arasındaki Farklar, İstanbul 1979, 268-271; Prof. Dr. Cavit Sunar, a.g.e., 170; Mehmet Bayraktar, İslâm Felsefesine Giriş, Ankara 1988, 90; I. Goldzıher, İ.A "Dehriye" maddesi).
Dehrîlik, doğrudan doğruya İslâm kültüründen doğmuş felsefî bir cereyan değildir. Kur'ân-ı Kerim'de "Hayat, ancak bu dünyadaki hayatınızdır; ölürüz ve yaşarız: bizi ancak zamanın geçişi yokluğa sürükler derler. Onların bu hususta bir bilgisi yoktur, sadece böyle sanırlar" (el-Casiye, 45/24) âyetinde de işaret edildiği üzere İslâm'dan önce ve İslâm'ın yayılışı sırasında Ortadoğu'da bunlar veya bu fikirler mevcuttu. Ancak, bunu tarihen söylemek biraz güç görünmektedir. Zirâ, böyle bir cereyanın bizzat Orta Şark'ta oluşmuş ve oraya has bir cereyan mı, yoksa Helenistik devirde materyalistlerin tesiriyle ortaya çıkmış bir cereyan mı olduğunu kesin olarak söyleyemiyoruz.
Aynı zamanda bu düşünce akımının İslâm kültürüne ilk defa kimin tarafından sokulmaya çalışıldığı da şüphelidir. Ancak bu konuda genel olarak bilinen şey, bu fikirlerin, bu fikirlere sahip müslüman olmayan zümrelerin etkileri sonucu İslâm kültürüne geçtiğidir. Şurası kesindir ki, İslâm Dehrîliği ve maddeciliğine, özellikle tercüme hareketinin sonucu olarak Heraklit, Demokrit, Epikürcülük ve Stoacılık gibi felsefi düşüncelerin etkisi olmuştur (M. Bayraktar, a.g.e., 90).
Dehrîlerin temsilcileri ve bu fikri kabul edenler olarak şu isimler sayılmaktadır: Ebû Ali Rica, Talût (Yahudi asıllı), Salib b. Abdulkuddûs, Ebû İsâ el-Varrâk, Beşşâr b. Burd ve bunların bir tür öncülüğünü yapan İbn Râvendî. (ö. 245/859)
Kaynak
Şamil İslam Ansiklopedisi
Abdurrahim GÜZEL
|
|
|
Nevşin Mengü Kimdir? Biyografisi |
|
Yazar: RasitTunca - 07-14-2023, 07:51 AM - Forum: Biyografiler
- Yorum Yok
|
 |
Nevşin Mengü Kimdir? Biyografisi
Nevşin Mengü 2 Mayıs 1982 tarihinde Ankara'da doğdu. Türk gazeteci ve sunucu.
Nevşin Mengü ilköğrenimini Ankara'da, ortaöğrenimini Ted Ankara Kolejinde, lisans eğitimini Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünde, yüksek lisans eğitimini de Galatasaray Üniversitesinde "Türkiye üzerine toplumsal incelemeler" başlıklı teziyle tamamladı.
NEVŞİN MENGÜ'NÜN BABASI KİM?
Nevşin Mengü, politikacı Şahin Mengü'nün kızıdır.
NEVŞİN MENGÜ'NÜN KARDEŞİ KİM?
Burak Mengü
NEVŞİN MENGÜ EVLi Mi?
Nevşin Mengü'nün bilinen bir evliliği yoktur.
NEVŞİN MENGÜ'NÜN ÇOCUĞU VAR MI?
Bilinmiyor
NEVŞİN MENGÜ DAHA ÖNCE NERELERDE ÇALIŞTI?
Televizyonculuğa 2005 yılında Kanaltürk televizyonunda başlamış ve bu kanalda Kadınlar Kulübü adlı programı sunmuştur.
Bir yıl sonra Habertürk'te muhabirliğe başlayan Mengü, One Ajans tarafından gelen Tahran muhabirliği teklifi üzerine bu kanaldaki görevini bıraktı ve 1,5 yıl ajansın Tahran temsilciliğini yaptı.Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu'na prodüksiyon ve iletişim hizmetleri sağlayan One Ajans'ta bir süre görev alan sunucu, altı ay Hürriyet gazetesinde de çalışmıştı. CNN Türk kanalında editörlük ve sunuculuk yaptı.
Mengü; Temmuz 2011'de mensubu bulunduğu medya grubu DYH'in bünyesindeki Kanal D'nin ana haber sunucusu Mehmet Ali Birand'ın sağlık sorunları nedeniyle yayına çıkamaması sonucu aynı gün içinde iki farklı televizyon kanalında ana haber bülteni sundu.
14 Temmuz 2020 tarihinden itibaren YouTube'da Bugün Ne Oldu? başlığıyla günlük haber sunmaktadır. 2021'de FOX'da Orta Sayfa adlı programda yer almaktadır.
KiTAPLARI
İnsanın Düşünmekten Canı Yanar mı? (Everest Yayınları, 2017 - ISBN 6051852089)
Herkes İstediği Gibi Yaşasın (Büşra Cebeci ile birlikte) (İletişim Yayınları, 2021)
KAYNAK
Konunun Tamamı internetten Derlenmiş Bilgilerdir
KONUDAN HERHANGi BiR ALINTI YAPARAKTAN referans olarak tan da Lütfen bizi göstermeyiniz...
Herhangi bir durumda gerçek Referans Nevşin Mengü'nün Kendisidir,
HERHANGi BiR ALINTI YAPMADAN ÖNCE
Konunun doğruluğunu Nevşin Mengü'den teyit ettiriniz...
|
|
|
KALBİN HAKİKATİNİ BİLMEK - KALB ASKERİNİN BİLİNMESİ - İNSANIN BEDENE İHTİYACI |
|
Yazar: RasitTunca - 07-14-2023, 07:16 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
KALBİN HAKİKATİNİ BİLMEK
Varlığı bilinmeyince, kalbin hakikati anlaşılamaz. O hâlde hakikatinin ne olduğunu, sonra askerini, sonra bu asker ile olan bağlılığını, sonra sıfatlarını bilmek lâzımdır. Sıfatlan bilinirse, Allahü Teâlâ'nm bilinmesinin nasıl hâsıl olduğu, kendi saadetine nasıl ulaştığı bilinir. Bunlann her birine ayrı ayrı işaret edeceğiz. Kalbin varlığı aşikârdır. Zira, insanın kendi varlığında şüphesi yoktur. İnsanın varlığı bu kalıbı ile değildir. Bu kalıp, ölüde de vardır, fakat ruhu yoktur! Biz kalb demekle, ruhun hakikatini kasd ediyoruz. Bu ruh olmazsa, beden temiz olamaz. Gözünü kapayıp kalıbını, gökleri, yerleri ve gözle görülebilen her şeyi unutsa da kendi varlığını zarurî olarak bilir. Her ne kadar kalıbından, yerden, gökten ve göklerde olanlardan haberi olmasa da, kendinden haberi olur. Bu hususta dikkatli düşünen bir kimse, âhiretin hakikatinden bir şeyler anlar ve yine anlar ki, bu bedeni ondan alırlar; o ise bir yerde kalır, yok olmaz.
KALBİN HAKİKATİ
Ruhun hakikatinin mahiyetini, ona mahsus sıfatların neler olduğunu bildirmeye dinimiz müsaade etmiyor. Bunun için Allah'ın Resulü (sallâllahü aleyhi ve sellem) bunu açıklamadı. Nitekim, Allahü Teâlâ Peygamberimize (s.a.) buyurdu: «Ve, sana rûhdan sorarlar. Onlara de ki, ruh Rabbimin emrindendir» (1). Bundan fazlasını söylemeye izin yoktur. Ruh, Allahü Teâlâ'ya, ait şeylerdendir ve âlem-i emirdendir. O âlemden gelmiştir: «Biliniz ki, halk [yaratma] ve emir O'nundur» (2), buyuruldu. Âlem-i halk başkadır, âlem-i emr başkadır, ölçülebilen, sayılabilen ve boyutları olan her şeye âlem-i halk denir. Halk kelimesinin lügatta asıl mânâsı ölçmektir. Halbuki insanın kalbinin ölçüsü ve sayısı olmaz. Bunun içindir ki, bölünmeyi kabul etmez. Eğer bölünebilseydi, bir tarafında bir şeyi bilmemek, diğer tarafında aynı şeyi bilmek caiz olurdu. Böylece, bir anda hem âlim, hem de cahil olmuş olurdu. Bu ise imkânsızdır! Bölünme ve ölçü kendisine yanaşamadığı hâlde, bu ruh, mahlûktur, yaratıktır. Takdir, yaratmak mânâsına geldiği gibi, halk kelimesi de yaratmak mânâsına gelir. O hâlde, bu mânâda yaratıktır. Diğer mânâda ise, âlem-i emirdendir. Çünkü, âlem-i emirdeki şeyler, boyut ve ölçü kabul etmez. O hâlde, ruha kadîm [ezeli] diyenler yanılıyor. A'raz [sıfat] diyenler de yanılıyor. Çünkü, a'razın kıyamı [ayakta durması, varlığı] kendi ile değil, tâbi olma seklindedir. Ruh ise, insanın aslıdır. Bütün kalıp, ona uymaktadır. Nasıl a'raz olabilir? Ruha cisimdir diyenler de yanılıyor. Zira cisim, bölünebilir. Ruh ise bölünemez. Ama başka bir şey daha vardır ki, ona da ruh [can] derler. O bölünebilir. Belki o hayvanların ruhu olabilir. Fakat bizim kalb dediğimiz ruh, Allahü Teâlâ'yı tanımak, bilmek yeridir. Hayvanlarda bu yoktur. Bu, ne cisim, ne a’razdır, belki melek cevherlerinden bir cevherdir. Onun hakikatini bilmek zordur. Onu şerh etmeye [açıklamaya], uzun anlatmaya da izin yoktur. Başlangıçta bunu bilmeye hacet de yoktur. Başlangıçta tutulacak din yolu mücâhededir [nefis mücadelesidir]. Bir kimse şartlarına uyarak mücâhede yaparsa, bu marifet kendiliğinden hâsıl olur. Kimseden dinlemesine lüzum kalmaz. Bu marifet Allahü Teâlâ'nın buyurduğu şu hidâyet cümlesindendir: «Rızâmızı isteyip, zahir ve bâtın düşmanlarla cihâd edenlere cennetlerimize kavuşma yollarını hidâyet ederiz» (3). Mücâhedesini henüz tamamlamayanla, ruhun hakikati hakkında konuşmak doğru olmaz. Fakat mücâhededen önce, kalbin askerini bilmek lâzımdır. Zira kalb askerini tanımayan, (nefsiyle) cihad edemez.
(1) 17 - İsrâ: 85. (2) 7 - A'râf: 54. (3) 29 – Ankebût: 69.
KALB ASKERİNİN BİLİNMESİ
Kalbin askerlerini uzun uzun anlatmak çok sürer. Maksadı bir misal ile sana bildireyim: Beden bir şehre benzer. El, ayak ve azalar şehrin san'at erbabı gibidir. Şehvet, maliye müdürü gibidir. Gazab, şehrin emniyet âmiri gibidir. Kalb, bu şehrin padişahıdır. Akıl ise padişahın veziridir. Padişahın bunların hepsine ihtiyacı vardır. Memleketin idaresi ancak bunlarla yürür. Fakat maliye müdürü olan şehvet, yalancıdır, sebepsiz yere başkalarının işine karışır ve saçma sapan konuşur. Vezir olan aklın söylediklerine muhalefet eder. Şehvet daima, memlekette olan bütün malları toplamak, almak ister. Emniyet müdürü mesabesinde olan gazab, şerir, şiddetli, azgın ve serttir. Herkesi öldürmek, her şeyi kırmak, dökmek ister. Bunun gibi, şehrin padişahı daima veziri ile meşveret ederse [danışırsa], yalancı ve tama’kâr maliye müdürünü hırpalarsa, onun vezire uymayan sözlerini dinlemez, emniyet müdürünü onun peşine takıp sebepsiz ve lüzumsuz iş görmekten onu meneder, emniyet müdürünü, yapmak istediği haksızlıklardan dolayı döver ve incitirse, memlekette asayiş ve nizam olur. Bunun gibi, kalb padişahı, veziri olan aklın işareti ile iş yaparsa, şehvet ve gazabı zabt u rabt altına alıp (yani sıkıca tutup, idaresi altına alıp) akla uymalarını emrederse, aklı onlara tâbi eylemezse, beden memleketinin işleri düzgün olur. Saadet yolu ve Allahü Teâlâ'ya kavuşma yolu kapanmamış olur. Eğer aklı, şehvet ve gazaba esir ederse memleket harap olur. Padişah, bedbaht olup helak olur.
İNSANIN BEDENE İHTİYACI
Beden, kalbin ülkesidir. Bu ülkede kalbin çeşit çeşit askerleri vardır. Ayet-i kerimede, «Senin Rabbinin askerlerini, O’ndan başkası bilmez» (1), buyuruldu. Kalb âhiret için yaratılmıştır. Onun işi, saadeti [mutluluğu] aramaktır. Allahü Teâlâ'yı tanımak, bilmek ise, Allahü Teâlâ'nın yarattıklarını bilmekle ele geçer. Bu da bütün âlemdir. Alemdeki acayip şeyleri tanımak, ona hisler [duygular] yoluyla gelir. Bu hisler ise, beden ile varlıkta durmaktadır. O hâlde, marifet [tanımak, bilmek] onun avıdır. Hisler de tuzağıdır. Beden, binek hayvanıdır ve onun tuzağının taşıyıcısıdır. Bunun için, onun bedene ihtiyacı vardır. Beden, sudan, topraktan, sıcaklıktan ve rutubetten mürekkebtir [bunlardan oluşmuştur]. Bu yüzden zaif ve muhtaçtır. Helak olmasından korkulur. İçerden, acıkma ve susama; dışardan, ateş, su, düşmanlar ile canavarların ve başka şeylerin kendini öldürmek istemeleri sebebiyle korkudadır. Açlık ve susama sebebiyle yemek ve içmek ister. Bunun için iki askere muhtaçtır. Biri zahirde, el, ayak, ağız, diş, mide gibi. Diğer bâtında, yemek ve içmek isteği gibi. Dışarıdaki düşmanlardan korunması için iki askere ihtiyacı vardır: Biri zahirde, el, ayak, silâh gibi. Diğer bâtında, hışım ve gazab [kızgınlık] gibi. Görmediği gıdayı istemesi ve görmediği düşmanı defetmesi mümkün olmadığına göre, idrak etmeye, anlamaya ihtiyacı vardır. Bir kısmı zahirdedir [yani açıktadır, görünür]. Beş duygu organı olan göz, burun, kulak, dil ve el gibi. Bir kısmı da bâtındadır. Onlar da beştir ve yeri dimağdır [beyin, akıl]: Hayâl kuvveti, düşünme kuvveti, ezberleme kuvveti, hatırlama kuvveti ve vehim kuvvetidir. Bu kuvvetlerden her birinin hususî işleri vardır. Bir tanesine zarar gelirse insanın işi, dünyada da âhirette de aksar. Bu dıştaki ve içteki askerler, kalbin emrindedirler. Kalb ise hepsinin âmiri ve padişahıdır. Dile emir verince hemen konuşur. Ele emredince tutar. Ayağa emredince, yürür. Göze emredince, bakar. Düşünce kuvvetine emir verince, düşünür. Hepsini onun isteğine ve emrine vermişlerdir. Böylece bedeni muhafaza ederler. Bu, azığını alıncaya, avını elde edinceye, âhiret ticaretini bitirinceye ve kendi saadet tohumunu ekinceye kadar devam eder. Bu askerlerin kalbe itaat etmesi, meleklerin Allahü Teâlâ'ya itaat etmesine benzer ki, hiçbir emrine muhalefet edemezler. Hattâ yaratılış icabı olarak ve isteyerek, emrolunanı yaparlar.
(1) 74 - Müddessir: 31.
ŞEHVETİ, GAZABI, BEDENİ, DUYGU ORGANLARINI, AKLI VE KALBİ DOĞRU YOLDA KULLANMAK
Bundan önceki anlattıklarımızdan, şehvet ve gazabın, yemek - içmek ve bedeni korumak için yaratıldığı anlaşıldı. Demek ki, her ikisi de bedene hizmet ediyorlar. Yemek ve içmek, bedenin yemidir, gıdasıdır. Beden duygulara hamal olarak yaratılmıştır. O hâlde beden, hislere [duygulara] hizmet ediyor. Duygular ise, aklın haber toplaması için birer casus olarak yaratılmıştır. Böylece onun tuzağı olurlar. Onların vasıtasiyle, Allahü Teâlâ'nın sun'undaki hayranlık verici şeyleri bilir. Demek ki duygular, akla hizmet ediyorlar. Akıl ise, kalb için yaratılmış olup onun mumu ve kandili olmak, ona ışık tutmak içindir. Bunun nuru ile Allahü Teâlâ'yı görür. Kalbin cenneti budur. Şu hâlde, akıl da kalbin hizmetçisi oldu. Kalbi ise, Allahü Teâlâ'nın cemâline bakmak için yaratılmıştır. O bununla meşgul olunca köle ve hizmetçiler de o huzurda bulunmuş olur. Allahü Teâlâ bunun için buyuruyor: «Cinleri ve insanları, yalnız. Bana ibâdet etmeleri ve Beni tanımaları için yarattım» (1). Demek ki, kalbi yarattılar ve bu memleket ile askeri ona verdiler. Bu binek vasıtasiyle toprak âleminden, a'lâ-yı ılliyyîne sefer eylemesi için, bu beden bineğini ona esir eylediler. Bu nimetin hakkını gözetmek ve kulluk şartlarını yerine getirmek isterse padişah gibi, memleketinin ortasında oturmaya lâyık olur. Allahü Teâlâ'ya döner ve maksadı Allah olur. Ahireti, vatanı ve devamlı duracağı yeri; dünyayı konak yeri; bedeni binek vasıtası; elini, ayağını ve diğer organlarını hizmetçi, aklını vezir, şehvetini maliye müdürü, gazabını emniyet müdürü, duygu organlarını istihbarat memuru eyler. Her birine bir başka yerde vazife verir. O, o şehrin haberlerini toplar. Beynin ön tarafında bulunan hayal kuvvetini, istihbarat şefi yapar. Böylece istihbarat memurlarının getirdiği bütün haberler onda toplanır. Beynin arkasında bulunan ezberleme kuvvetini emniyet âmiri yapıp, istihbarat vesikalarını, istihbarat şefinden alır, muhafaza eder ve zamanında akıl vezirine arzeder. Memleketten gelen haberlere göre vezir, memleketin tedbirini ve padişahın sefer hazırlıklarını sağlar. Askerlerden biri gibi görünür. Şehvet, gazab ve diğerleri padişaha baş kaldırırsa, ona itaat etmezlerse ve ona giden yolu tutarlarsa, onlarla cihad etmek, yola getirmek çaresiyle meşgul olur. Onları öldürmek istemez. Çünkü, onlar olmadan memleket işleri yürümez. Burada tedbir, onları itaat etmeye zorlamaktır. Böylece, ilerde vaki olacak seferde, ona düşman değil, dost ve yardımcı olurlar, hırsız ve yol kesici değil... Böyle yaparsa kurtulur, said [mutlu, mesud] olur. Nimetin hakkını vermiş olur. Bu nimetin mükâfatına vaktinde kavuşur. Eğer buna muhalif hareket ederse, baş kaldıran düşmanlarla ve yol kesicilerle anlaşırsa, padişahın nimetine küfür etmiş olur. Şaki olur. İşlediği suçun cezasını bulur.
(1 ) 51 - Zâriyât: 56
KAYNAK
Kimyai Saadet
imam Gazali
|
|
|
BU DÜNYADA CENNET VE CEHENNEMİ MÜŞAHEDE |
|
Yazar: RasitTunca - 07-14-2023, 07:07 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
BU DÜNYADA CENNET VE CEHENNEMİ MÜŞAHEDE
Burada aklına şöyle bir sual gelebilir: Fıkıh âlimleri ile kelâm âlimleri arasında, insanın ruhu öldükten sonra yok olur ve sonra onu tekrar yaratırlar, sözü meşhurdur. Bu ise sizin dediğinize uymuyor. Cevabında deriz ki: Başkalarının sözüne uyan, göremez olur. Bunu ancak, taklid ve basiret ehlinden olmayan söyler. Çünkü, eğer basiret sahibi olsaydı, bedene olan ölümün insanın hakikatini yok etmeyeceğini bilirdi. Taklîd sahiplerinden olsaydı, Kur'ân-ı Kerim ve hadîs-i şeriflerden, insanın ruhu öldükten sonra kendi yerinde kaldığını bilirdi. Çünkü, ölümden sonra ruhlar iki kısma ayrılır: Eşkıyanın [kâfirlerin ve fâcirlerin] ruhları; süedanın [sâidlerin, iyilerin] ruhları. İyilerin ruhları hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de, «Allah yolunda öldürülenleri, ölü saymayınız. Onlar diridirler, Rablarının huzurunda mükâfata kavuşur ve daima O hazretten rızıklarını alırlar» (1), buyuruluyor ama, Bedir muharebesindeki kâfirler hakkında, Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) ve ashabı bu kâfirleri öldürünce, ölü oldukları hâlde, hepsine teker teker seslenip, bağırdı ve buyurdu ki: «Ey filân, ey filân! Allahü Teâlâ'nın, düşmanlarını kahretmek için bize verdiği müjdeler gerçekleşti. Bu müjdeler arasında sizin azab çekeceğinizi de kat'iyyetle bildirmiş idi. Şimdi ölümden sonra doğru mu, değil mi anladınız mı?» Peygamber Efendimize (sallâllahü aleyhi ve sellem) dediler ki: «Onlar bir avuç murdardır. Onlarla nasıl konuşuyorsunuz?». Peygamberimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu: «Nefsim, yed-i kudretinde [kudret elinde] olan Allahü Teâlâ'ya yemin ederim ki, onlar bu sözü sizden daha çok işitirler, fakat cevab veremezler» (2). Ölüler hakkında ve onların kendilerini ziyaret eden ve onlara matem tutanlar ve bu dünyada onlar hakkındaki hadis-i şerifleri araştıranlar, inceleyenler, onların yok olmasının şerîatte bildirilmediğini kat'iyyetle [kesinlikle] bilirler. Şerîatin bildirdiği; başka bir hâl alması, yahut yer değiştirmesidir. Mezar, ya Cehennem çukurlarından bir çukur, ya Cennet bahçelerinden bir bahçedir. O hâlde, şüphesiz bilmiş ol ki, zâtından ve sıfatlarının hususiyetlerinden ölümle bir şey gitmiyor. Fakat, beyin ve azalar vasıtası ile çalışan his, hareket ve hayâl; ölünce kalmaz. İnsan, buradan gittiği gibi orada yalnız kalır. Bilmiş olunuz ki, at ölür, üstündeki süvari dokumacı ise, âlim olmaz ama gözleri kapalı ise, gözlerini açar. Yaya yürür. Beden, at gibi bir binek hayvanıdır, sen de süvarisin. Bu sebepdendir ki, tasavvuf yolunun başlangıcında olduğu gibi, kendinden ve hislerinden uzaklaşıp, aslına inip, Allahü Teâlâ'nın zikrine dalanlara, âhiret hâlleri zevkle görünür. Onların rûh-ı hayvanileri, mizacının itidalinden bir şey kaybetmediği hâlde, kendini unutur. Kendinde kendine karşı bir durgunluk, hissizlik meydana gelince, zâtmın hakikati sebebiyle, onları kendisi ile hiç meşgul eylemez. Böylece onların hâli, ölülerin hâline yakın olur. O hâlde, diğerlerine ölümle gösterilenler, onlara bu hâlde gösterilir. Sonra kendilerine gelince ve hisler âlemine dönünce, ekseriya gördükleri hatırlarında kalmaz. Fakat bir eser, bir numune kalır. Eğer Cennetin hakikatini ona göstermişlerse, onun huzur, rahat, sevinç ve süruru o kimsede kalır. Eğer Cehennemi ona arzetmişlerse, onun acı ve şiddeti kendisinde yer eder. Eğer hatırında ondan bir şey kalırsa, ondan haber verir. Hayâl hazinesi o şeyi anlatmak isterse, hatırda kolay kalabilen bir şeye benzetir. Ondan haber verir. Şöyle ki: Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve seilem) namazda elini kaldırdı ve «Cennet üzümlerinden bir salkımı bana arzettiler. Onu bu dünyaya getirmek istedim» (3), buyurdu. Bahsedilen üzüm salkımının bu dünyaya getirilebileceği sanılmasın. Belki bu imkânsızdır. Eğer mümkün olsaydı, getirirdi. Fakat ona müşahede ile gösterilmiş idi. Bunun muhal [imkansız] olmasının hakikatini bilmek uzundur ve senin bunu öğrenmek istemene de lüzum yoktur. Alimlerin makamları arasındaki fark, şöyle olur: Biri kendisinin gördüğü, başkalarının görmediği Cennet üzümünün nasıl olduğunu, neye benzediğini merak ederek alır. Diğerlerinin bundan nasibleri, onun elini hareket ettirmesinden başka bir şey değildir. Bunun neticesi de «Az bir hareket namazı bozmaz», oluyor. Bunun tafsilini çok merak eder. Evvelkilerin ve sonrakilerin ilmi budur zanneder. Bunu bilen ve buna kanaat etmeyen, başka şeyle meşgul olan hakikatten ve şeriat ilminden uzaklaşmıştır. Şunu demek istiyoruz: Peygamber Efendimizin (sallâllahü aleyhi ve sellem) Cennetten haber vermesi, taklîd ve Cebrail aleyhisselâmdan işitme yolu ile olduğu sanılmasın. Cebrail aleyhisselâmdan dinlemenin mânâsını, diğer mânâları bildiği gibi bilirsin! Fakat Peygamber Efendimiz (aleyhisselâm), Cenneti gördü. Cennet tamamen bu dünyada görülemez. Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) o âleme gitti, kayıp oldu [bu âlemden çıktı]. Bu onun bir çeşit mi'râcı oldu. Kayıp olmak iki şekildedir: Biri hayvani ruhun ölmesiyle, diğeri hayvanı ruhun kendini unutması iledir. Bu âlemde Cennet görülemez. Yedi kat göklerin ve yerin bir ceviz kabuğuna sığmaması gibi, Cennetten ufak bir parça da bu dünyaya sığmaz. Belki kulak, göklerin ve yerin şekillerinin kendisinde, gözdeki gibi hâsıl olmasından uzak olduğu gibi, bu dünyadaki bütün duygular, Cennetin bütün lezzetlerinden uzaktırlar. O âlemin duyguları daha başkadır.
(1) 3 - Al-i Imrân: 169 - 170.
(2) H. Ccnâiz, 117; Hm. II. 31, 38.
(3) Hm. III, 353, V. 13
Kaynak
Kimyai Saadet
imam Gazali
|
|
|
ANASIR-I ERBAA NEDiR? |
|
Yazar: RasitTunca - 07-14-2023, 06:54 AM - Forum: Duymadiklarimiz
- Yorum Yok
|
 |
ANASIR-I ERBAA NEDiR?
Dört unsur. Unsurların çoğul haline anasır denmektedir. Çeşitli cisimlerin kendisinden meydana geldikleri asıl'a unsur adı verilir.
Anâsır-ı erbaa felsefî bir terimdir. Anâsır-ı erbaa, yaşanılan alemde var olan nesnelerin asılları olarak farzedilen ateş, su, hava ve topraktır. Bu terim, felsefe tarihi içerisinde çeşitli teorilerin kalkış noktası olmuştur. Bu terime ilk defa eski Yunan düşüncesinde rastlanır. Sicilyalı Empedokles'in ilk olarak bu fikri ortaya attığı söylenmektedir. Empedokles'e göre, sevgi ve nefret kâinattaki devamlı ve değişmez unsurdur. Heraleitos da kâinatta değişme ve hareket olduğunu; bu dört ana unsurdan biri olarak düşündüğü ateş'teki değişmeden ilham alarak öne sürmektedir.
Eski inanç ve felsefeler, insan ve kâinatın, toprak, su, hava ve ateş gibi dört temel maddeden hasıl olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu dört temel unsurdan; kuruluk, rutubet, sıcaklık ve soğukluğun da ortaya çıktığı söylenmiştir .
Bu görüş bazı İslâm filozoflarına da tesir etmiştir. Fârâbî'ye göre bu alem, göklerdeki feleklerin yardımı ile ilk dört unsurun varlığının illetidir. O, bu dört unsurun madde ile ilgileri bulunmayan saf suretler olduğunu belirtir ve devamlı hareket halinde bulunan fikirler olduğunu söyler. Bunun sonucu olarak faal aklın Ay'ın altında ve arzın üzerinde bulunan alemi idare etmekte olduğu sonucuna varır. Aynı şekilde on aklın doğrudan veya dolayısıyla Vacibü'l-Vücut'tan geldikleri için ilâhî mahiyette oldukları kabul edilir. Alemin kendisinden meydana geldiği anâsır-ı erbaa da, bu ilâhî iradeye tâbi olur. Çünkü bütün eşya ve akıllar, varlıklarını ve kudretlerini bir olan yaratıcıdan almışlardır. Sonuç olarak Fârâbî, bu âlemin ilâhî iradenin bir tecellisi olarak dört unsurun birbiriyle karışımı, bileşimi veya çözülmesinden meydana geldiğini söyler.
Ana çizgisi itibariyle vahdet-i vücudcu bir anlayış özelliği gösteren bu mesele, Batı tesirinde kalan felsefî bir kâinat açıklaması olarak göze çarpmaktadır. Dikkati çeken yönü, müslüman ilim adamlarının bu "faraziye" niteliğindeki görüşe dayanarak bazı açıklamalar yapmış olmasıdır.
Şamil İA
|
|
|
Onun alameti olan iki başlı münevver bir yıldız çıkar ve o'nun semadaki seyri diğerl |
|
Yazar: RasitTunca - 07-13-2023, 05:40 PM - Forum: Günün Hadisi
- Yorum Yok
|
 |
Mehdi (a.s.)'nin alâmetleri hakkında
Onun alameti olan iki başlı münevver bir yıldız çıkar ve o'nun semadaki seyri diğerlerine ters olarak batıdan doğuya dır
sondan başa doğru, yada kulhüden fatihaya doğru:
“O gelmeden önce, doğudan ışık veren bir kuyruklu yıldız görünecektir.” (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 53)
“O yıldızın doğması, Güneş ve Ay tutulmasından sonra olacaktır.” (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 32)
“iki dişli münevver (aydınlatıcı) bir boynuz çıkar”
“iki başlı münevver (aydınlatıcı) bir yıldız çıkar”
-Sabitlerin seyri, MAĞRİBDEN (BATIDAN) MEŞRİKADIR (DOĞUYADIR) (4)...
Bu yıldızın durumu da, onun seyrine göredir. Yani yüzü meşrik canibine doğru, arkası dahi, mağrib tarafınadır. Bu uzun beyazlık dahi, onun arka tarafındadır. Bu mana icabı olarak, ona:
-Kuyruk... isminin verilmesi yerindedir.
Onun her günkü irtifı (geçiş yönü) ise, meşrikten mağribedir. Ancak o, kısri (kendine has durumunda ağırlık taşıyan) seyri ile felek-i azamın seyrine bağlıdır.
Hakikat-i hali, en iyi bilen Sübhan Allah'tır. (İmam-ı Rabbani, Mektubat-ı Rabbani, 381. Mektup, s.1184)
kuyruklu yıldızını diğer kuyruklu yıldızlardan ayıran en önemli farklılığı, yıldızının çekirdeğinin arka kısımda yer alan kuyruğunun karşısında, çekirdeğin ön kısmında yani ilerleme yönünde de bir kuyruğunun bulunmasıdır. Lulin kuyruklu yıldızının çekilmiş fotoğraflarına bakıldığında da karşıt yöndeki iki kuyruğun şekil itibariyle bir boynuzu andırdığı ilk bakışta fark edilmektedir.
Hadisin devamında yer alan “Sabitlerin seyri, mağribden (batıdan) meşrikadır (doğuyadır)...” ifadesi hadiste hareket eden bir cisme, bir kuyruklu yıldıza dikkat çekildiğini teyit eder mahiyettedir. Nitekim diğer gökcisimleri meşrikten (doğudan) mağribe (batıya) doğru saat yönünün aksi yönünde hareket ederken, Lulin kuyruklu yıldızının seyri saat yönünde yani mağripten (BATIDAN) meşrika (DOĞUYA)’dır.
Kaynak:
Adnan Oktar SAYFALARI
|
|
|
يَوْمَ تُبَدَّلُ الْاَرْضُ غَيْرَ الْاَرْضِ وَالسَّمٰوَاتُ وَبَرَزُوا لِلّٰهِ الْوَاح |
|
Yazar: RasitTunca - 07-13-2023, 03:34 PM - Forum: Günün Ayeti
- Yorum (3)
|
 |
Esteuzubillah
يَوْمَ تُبَدَّلُ الْاَرْضُ غَيْرَ الْاَرْضِ وَالسَّمٰوَاتُ وَبَرَزُوا لِلّٰهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ
صَدَقَ اللّهُ العَظِيمُ
سُبْحَٰنَ رَبِّكَ رَبِّ ٱلْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ
وَسَلَٰمٌ عَلَى ٱلْمُرْسَلِينَ
وَٱلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ
اللهم صل علی سینا محمد وعلى أله وصحبيهي وسلام ما اختلف الملواني و تعاقب العضران و گرر الجديدان و استقبل الفرقدانی و بلغ روحه و ارواح أهل بيته من التحية و السلام وارحم و بارك و
سليم عليه عليهم كثيرا كثيرا إلي يوم الحشر والقرار
صَدَقَ اللّهُ العَظِيمُ
رَبَّنَا وَتَقَبَّلْ بدُعَاء رَبَّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ استجب دعاءنا برحمتك يا ارحمرّاحمين ٯ سّلاَ مٌ على المرسلين والحمدلالله ربّ العلمين
Fatiha Maasalavat
سُوۡرَةُ الفَاتِحَة
أعوذ بالله من الشيطان الرجيم
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
الْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ لرَّحْمنِ الرَّحِيمِ مَلِكِ يَوْمِ الدِّينِ إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ اهدِنَا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ صِرَاطَ الَّذِينَ أَنعَمتَ عَلَيهِمْ غَيرِ المَغضُوبِ عَلَيهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ
|
|
|
|