08-18-2026, 02:17 PM
Behlül Dana Hz Kimdir
BEHLÜL DANA KİMDİR? HAYATI, HİKAYELERİ, SÖZLERİ, VEFATI
BEHLÜL DANA HARUN ER REŞİD
(D ? - V.H.190.M.805)
Allah’u Teâlâ böyle kimseler hakkında: “Haberiniz olsun ki Allah’ın velî kulları için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.” (Yunus, 62)
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğrularla sadıklarla beraber olun." (Tevbe, 119) buyurmuştur
İşte İslam tarihinde örnek şahsiyetlerden biriside hiç şüphesiz Behlül Dânâ (k.s) Hazretleridir.
Kimliği: Ebû Vüheyb b. Amr b. el-Muğîre el-Kûf î es - Sayrafî Şahsiyeti meçhul bir sûfî ve hakîm.
Ukalâ-yi mecânînden (deli görünüşlü akıllılar) olan Behlûl-i Dânâ Behlûl-i Dîvâne, Sultânü'I-meczûbîn ve Abbasî halifesi Hârûnürreşîd (788-809] ile olan münasebeti dolayısıyla Behlûl er-Reşîd diye de anılır. Duâsı makbul bir zâttı.
Hakkındaki bilgilerin büyük bir kısmı menkıbe mahiyetindedir. Diğer behlûllere ve meczuplara ait söz ve hikâyeler çoğunlukla ona bağlandığı gibi birtakım halk fıkraları da kendisine mal edilmiştir. Hak âşığı. Çok tanınmış evliyâdan biri.
Asıl ismi Vüheyb bin Ömer Sayrâfî'dir. Behlûl-i Dânâ adıyla şöhret buldu. Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. Kûfeli olduğu hâlde ömrünün çoğunu Bağdât'ta geçirdi.
Behlül-i Dânâ, zamânın büyüklerinin sohbetlerinde bulundu. Eymen bin Nâbil, Amr bin Dînâr ve Âsım bin Ebi'n-Necîd'den hadîs-i şerîf öğrendi. İbretli mânâlı sözler söyledi. Menkıbeleri dilden dile aktarıldı. Herkese ders olacak hikmetli sözleri çok meşhûrdur. M.805 (H.190) senesi Bağdât'ta vefât etti. Dicle kenarında Şunûziyye kabristanlığına defnedildi.
Bir vesile buldukça Hârûn Reşîd’e nasîhat verirdi. Sözünü dudaktan, gözünü budaktan esirgemezdi. Doğru bilinen yanlışları, yanlış zan edilen doğruları çekinmeden söylediği için, kendisine Behlûl-i divane diyenler bile olmuştur.
Kaynakların verdiği bilgilere göre Behlûl başlangıçta saf ve deli değildi. Sonradan ilâhî cezbeye tutularak kendinden geçtiğine, bir daha kendine gelemediğine ve nefsinin tamamıyla silinip gittiğine inanılan Behlûl'ün bundan sonraki hal ve hareketleri oldukça gariptir. Yarı deli haline gelmesine rağmen sözleri nükteli ve iğneleyici, davranışları anlamlı ve uyarıcıdır. Hakkındaki menkıbelere göre mezarlarda ve harabelerde dolaşır, yalnızlığı sever, zaman zaman çocukların maskarası olur, onlar tarafından taşlanır, ama o bunları hep hoş karşılardı. Behlûle atfedilen fıkra ve hikâyeler hem güldürücü hem düşündürücüdür.
Bazı menkıbeler onu Hârûnürreşîd'in kardeşi, bazıları yeğeni, bazıları da nedimi olarak gösterir. Hârünürreşîd'e gerçekleri hiç çekinmeden söylediği, hatalarını çeşitli biçimlerde yüzüne vurarak onu doğru yola getirmeye ve uyarmaya çalıştığı, bunun için de eline geçen fırsatları kaçırmadığı rivayet edilir. Behlûl-i Dânâ diğer behlûller gibi gülmesi ve kahkahasıyla da meşhurdur. Sorulan sorulara ekseriya gülerek, bazan kahkaha atarak cevap verir, ancak bu alaycı tavırları genellikle bir uyarı ve öğüt anlamı taşırdı.
Behlûl tasavvufî eserlerde Allah âşığı bir sûfî ve velî olarak gösterilmiştir. Muhyiddin İbnü'l-Arabî, Abdülvehhâb eş-Şa'rânî, Abdürraüf el-Münâvî ve hatta İbnü'l-Cevzinin eserlerinde onun Hak âşığı bir meczup olduğu önemle belirtilmiştir. Attâr'ın İlâhînâme'sinde, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevisinde, Yâfiî'nin er-Ravzü'r-reyahin'inde ona ait fıkra ve menkıbeler anlatılmıştır. Nefzâvî, er-Ravzü'l-âtır'da Behlûl'ü âşıkane hikâyelerin kahramanı olarak göstermiştir. İbn Kuteybe'nin Uyûnü'l-ahbar'ında, İbn Abdürabbih'in el-İkdü'l-ferîd'inde, Lâmiî Çelebi'nin Letâifnâme'sinde Behlûl-i Dânâ menkıbelerine yer verilmesi, bu fıkraların halk arasında geniş çapta yayıldığını göstermesi bakımından önemlidir. Behlûl-i Dânâ'nın menkıbe ve fıkraları Arap ve İran edebiyatında olduğu gibi Türk halk edebiyatında da önemli bir yer tutmaktadır.(Diyanet İslam Ansiklopedisi, Behlül-i Dana md.)
Kendimizce doğru olan bir şeyin, başkalarına göre birçok yönden mahzurlu olduğunu kendi bakış açımızdan göremeyiz. Bu durumda yapmamız gereken şey, kendimizi karşımızdakinin yerine koyarak onun hissiyatıyla olayı değerlendirmeye çalışmaktır. Buna psikolojide “empati” ya da “duygudaşlık” deniliyor. Psikologlar belki de bu adı yeni koydular. Fakat bundan bin dört yüz yıl önce Resûlullah (s.a.v) bu metodu uygulamıştır.
Bir toplantıda Hârûn Reşîd kendisiyle buluştu: Hârûn Reşîd, ona, “Çok zamandır seninle görüşmek istiyordum.” deyince, Behlül, “Ben böyle arzu duymadım” diye cevap verdi. Buna rağmen Hârûn Reşîd kendisinden yine nasîhat istedi. “Ne nasîhati istiyorsun? Şu saraya bak, bir de kabirlere bak! Bunlardan ibret almayan, nasîhat almayan nelerden alır! Hâlin ne olacak, ey mü’minlerin emiri! Yarın Cenâb-ı Hakkın huzûruna çıkacaksın. Büyük küçük yaptığın herşeyden sual olunacaksın. Bunlara nasıl cevap vereceksin iyi düşün! Bu hesap zamanında aç ve susuz olacaksın, çıplak bulunacaksın. Orada bulunanlar sana bakıp gülecekler. Perişan hâlin orada meydana çıkacak, başka nasîhati ne yapacaksın?” dedi.
Adâleti ile meşhûr olan Hârûn Reşîd onun nasihatlerinden çok istifâde etmiştir.
Hasan bin Sehl anlatır. Bir gün çocuklar, Hazreti Behlül’e taş atmağa başladılar. Taşın birisi vücudunu kanatınca, “Ey çocuklar! Ben Allah’u Teâlâya tevekkül ettim. O elbette bana kâfidir. O ne güzel vekîldir. Ancak Allahü teâlâ’ya yaklaşmak insana rahatlık verir. İnsanlara eza ve cefâ yapanlar hiç merhametli olur mu?” dedi. Ben dayanamadım. “Ey Behlül, çocuklar sana taşla vuruyorlar, sen onlara merhamet ediyorsun. Bu nasıl iştir?” dedim. O da, “Sus!... Allah’u Teâlâ, benim üzüntü ve acımı, onların da sevincinin çokluğunu elbet biliyor. Umulur ki, bazımızı, bazımıza bağışlar” buyurdu.
Muhammed bin Ebî İsmail bin Ebî Fudayl, ondan şu hâdiseyi nakleder: Behlül’ü bazı kabirlerin arasında gördüm. Bana, bir kabire soktuğu ayağını gösterdi. Toprakla oynuyordu. Burada ne yapıyorsun? diye sordum. “Bana eziyet etmeyen ve benim gıybetimi yapmayan insanlarla oturuyorum” dedi.
Bir zaman fiyatlar çok yükselmişti. Sen, insanların rahatlaması için, Allah’u Teâlâya duâ etmez misin? dedim. O bana şöyle cevap verdi: “Allah’a yemîn ederim ki, ben bu işe karışmam. Eğer bir buğday danesi bir dinar olsa, bize emrettiği gibi Allah’u Teâlâya ibâdet etsek, o bize vad ettiği gibi rızkımızı verir.” Sonra ellerini birbirine vurarak “Ey dünyâyı ve süslerini toplayan, gözleri uykudan lezzet almayan kimse, nefsinle uğraşıp ahirete bir tedarik yapmadın, kıyâmet gününde Allah’u Teâlâya ne cevap vereceksin?” dedi.
Behlül Dânâ, duâsı makbûl bir zattı. Bir şiirinde:
Hırsı bırak da, yorulma;
Geçimde tamaha kapılma...
Niçin malı cem edersin;
Kime topladın bilemezsin!
Rızık vaktiyle ayrıldı;
Su-izan faydasız kaldı...
Her hırs sahibi fakirdir;
Her kanaatkâr da zengindir.
Abdullah bin Mihrân anlatıyor: Hârûn Reşîd hacca gitti. Dönüşünde bir müddet Kûfe’de istirahat etti. Sonra yola çıkacağı zaman herkes kendisini yolcu etmek için sokağa döküldü. Behlül de çıkmıştı. Çocuklar onunla beraber oynayıp eğleniyorlardı. Tam o sırada Hârûn’un develer üzerinde muhteşem kâfilesi gözüktü. Çocuklar da Behlül’ü bıraktı ve onun seyrine koyuldular. Tam Hârûn’un geldiği sırada Behlül yüksek sesle:
“Ey Hârûn!” diye seslendi. Hârûn, yüzünden perdeyi kaldırarak “Buyur. Behlül, ne istiyorsun?” dedi. Behlül:
“Ey Mü’minlerin Emîri! Eymen bin Nail, Kudame bin Abdülâmir’den bize şöyle haber verdi ve dedi ki; Ben Resûl-i Ekrem(s.a.v)’i Arafat’tan dönüşte görmüştüm. Kızıl bir deveye binmişti. Yanında kimse dövülmediği gibi, kimse de kovulmazdı. “Yol verin, yol verin” diyen münâdileri de yoktu. Sen de bu usûle riâyet eyle. Bilmiş ol ki; tevâzu ile yolculuk etmen, kibir ile seyahatinden hayırlıdır.”“Bağdâd ve etrâfını nurlandırıp aydınlatacak hediyeler götürüyor musun?” dedi.
Halife, “Bu hediyeler nasıl olur?” deyince Behlül hazretleri “İnsanlara Allah’u Teâlâ’nın sevgisini, O’ndan korkmayı, onlara örnek olacak şekilde hâl ve hareketler, onlar hakkında temiz ve güzel düşüncelere sahip olmak en güzel hediyedir.”
Bunu dinleyen Hârûn Reşîd ağlayarak; “Ey Behlül, biraz daha anlat” dedi. Behlül:
“Memleketinin bir köşesinde bir mazlûm zulme uğrasa sen de memleketin diğer köşesinde bile olsan, Allah’u Teâlâ bunun hesabını senden soracak. Allah’u Teâlâ buyuruyor ki;“Şüphesiz ki iyiler na’im Cennetindedir. Kötüler ise Cehennemdedir.”(İnfitar Suresi, 13-14).
Âhirette, Cennet veya Cehennemden başka gidilecek üçüncü bir yer yoktur. O hâlde hazırlığını buna göre yap” dedi.
Halife, “Amellerimiz hakkında ne dersiniz?” diye sordu. Behlül hazretleri, “Allah’u Teâlâ’dan korkarak ve emrettiğine uygun olarak yapılan amel makbûldür” buyurunca, Halife, “Peygamber efendimizle(s.a.v), akrabalık olarak yakınlığımız hakkında ne dersiniz?” diye sorunca, Behlül, “Peygamber efendimize (s.a.v) akrabalıkdan ziyade, bildirdiği hükümlere bağlılıkda yakın olmak daha mühimdir” dedi.
Halife, “Peygamber efendimizin (s.a.v) şefaatine kavuşabilecek miyiz?” deyince de Behlül, “Onu Allah’u Teâlâ bilir” buyurdu.
Halife, “Nasıl yaşayalım?” dedi. Behlül, “Allah’dan kork. Her hâlinde Hz.Muhammed Mustafa(s.a.v)in sünnetine tâbi ol. Bu durumda en kârlı yolu seçmişsin demektir” dedi.
Halife, “Çok güzel söylüyorsun, şu hediyemi kabûl et” dedi. Behlül hazretleri de, “Onu kimden aldınsa ona ver. Dünyadaki sahipleri yakana yapışmadan önce, verenin yoluna harca. Bunu burada yap. Âhirete kalırsa onlara birşey bulup veremezsin, râzı edemezsin” diye cevap verdi. Parayı almayınca Hârûn Reşîd: “Para borcun varsa onu ödeyelim” dedi. Behlül:
“Kûfe’de birçok ilim sahipleri vardır. Borç ile borcun ödenmeyeceğinde ittifâk etmişlerdir” dedi, Hârûn:
“Bari ihtiyâcını temin, edelim” deyince, Behlül hazretleri: “Allah’u Teâlâ senin Rabbin olduğu gibi, benim de Rabbim’dir. Seni hatırlayıp beni unutması muhaldir” buyurdu. Hârûn Reşîd, bu sözleri işitince ağladı.
Nakledildiğine göre adamın birisi namaz kılmaz, diğer ibadetleri yapmaz ama her gece yatarken “Yâ Rabbi! Bana Cennetini ver!” diye duâ ederdi. Bir gece aynı şekilde yattı. Geç vakitte, damdan bir tıkırtı geldiğini hissederek uyandı. Hemen çıkıp, “Kimsin, orada ne arıyorsun?” dedi. Damda bulunan Behlül Dana idi ve “Devem kayboldu da onu arıyorum” dedi. Ev sahibi, “Hiç mümkün müdür ki, kaybolan deve damda olsun. Bu akılsızlık değil midir?” Bunun üzerine Hazreti Behlül Dana, “Senin, hiç ibadet etmemen ve sonra da Allah’u Teâlâdan Cenneti istemen daha akılsızlık değil midir?” buyurdu. Ev sahibi O zaman, Behlül Dânâ’nın kendisine nasîhat vermek için böyle yaptığını anladı. Hatasını anlayıp, tövbe etti ve ibadetlerini aksatmadan yapmaya başladı.( Fevât-ül-vefâyât, cild-1, sh. 228, 230. El-A’lâm, cild-2, sh. 77. El-Beyân ve’t-Tebyîn, cild-2, sh. 230.Tabakât-ül-kübrâ li’ş-Şa’rânî, cild-1, sh. 68)
Her Koyun Kendi Bacağından Asılır
Hârûn Reşîd bir gün esnafı denetlemesi için Behlûl-i Dânâ’yı vazifelendirir. Esnafı dolaşan Behlûl, pek çok kişiyi yaptıkları yanlış işler yüzünden cezalandırır. Esnaf kendisine kızgındır; çünkü onlara göre yaptıkları işler sadece kendilerini ilgilendirirdi. Onlarla Allah arasına kimse girmemeliydi. Sonunda hep birlikte halifenin huzuruna çıktılar. Behlûl-i Dânâ’nın kendilerine haksız yere ceza kestiğini, yaptıklarının ona bir zararının olmadığını, her koyunun kendi bacağından asılacağını, bu durumun düzelmesi için Behlûl-i Dânâ’nın vazifeden azledilmesi gerektiğini Hârûn Reşîd’e söylediler. Bunun üzerine halife, Behlûl-i Dânâ’yı yanına çağırtıp esnafın kendisinden şikâyetçi olduğunu bildirir.
Behlûl-i Dânâ şikâyetleri dinler; fakat hiçbir cevap vermeden huzurdan çıkar. Ertesi gün birkaç koyun kesip bacaklarından asar. Esnaf olan bitene bir anlam veremez. Zamanla koyunların kokusu etrafı rahatsız etmeye başlar. Etrafa yayılan pis koku dayanılmaz bir hal alınca, esnaf soluğu yine Hârûn Reşîd’in yanında alır. “Ey halife! Bu deliye bir şeyler söyle. Bacaklarından astığı koyunların kokusundan çarşıya girilmez oldu. O’nun yaptıklarından bîzar olduk.” derler. Bunun üzerine, Behlûl yine huzura çağrılır. Esnafı halifenin yanında görünce, “Yine ne oldu? Bir şikâyetiniz mi var?” diye sorar. Esnaf, “Astırdığın koyunların kokusundan çarşıda durulmaz oldu.” deyince Behlûl, “Evet efendiler, demek ki her koyun kendi bacağından asılsa da bütün mahalle bundan rahatsız olur.” der; esnaf bu söze verecek cevap bulamaz.
Şimdi bu kıssadan çıkarabileceğimiz hisselere bir bakalım.
1.Günahlar (sahsî gibi görünse de) psikolojik ve sosyolojik açıdan çevreyi etkiler.Birçok günahkâr insanın ağzından düşmeyen klâsik bazı sözler vardır. “Benim günahım bana bundan kime ne?” diye başlayan ve “Bu hayat benimdir, istediğim gibi yaşarım; kimse bana karışamaz.” ifadeleriyle devam eden sözleri sıkça duyarız. Bu ve buna benzer sözler, temelde, yukarıda bahsi geçen kıssadaki “Her koyun kendi bacağından asılır.” düşüncesi ile aynı mantığı taşıyor. Böyle düşünenler âhiret hayatı noktasında belki haklılar; çünkü işledikleri günahın cezasını yalnız kendileri çekecekler. O zaman “Ne halleri varsa görsünler. Yapacakları varsa, görecekleri de vardır.” diyebiliriz.
Fakat aynı şeyi dünya hayatı için söylemek mümkün mü? Yani bazı kimselerin günah ya da gayr-i ahlakî olan fiilleri karşısında “Ne halleri varsa görsünler.” diyebilir miyiz? İnsanlar için günah işleme hürriyeti olabilir mi? İnsanın dilediğini yapma özgürlüğünün bir sınırı yok mudur? Mesela; herkesin adam öldürme hürriyeti olsa sonuç ne olurdu? Ya da hırsızlık veya gasp suç olarak kabul edilmese idi bunun topluma yansıması nasıl olurdu? Acaba insanların suç işleme özgürlüğü olsaydı toplum bundan nasıl etkilenirdi? “Adalet, emniyet, asayiş, huzur ve düzen bozulurdu.” dediğinizi duyar gibiyim. Demek işlenen kötülükler sadece sahibine zarar vermiyor; toplumu da psikolojik ve sosyolojik açıdan etkiliyor. Hiç kimse günah işlemekte hür değildir. İslâmiyet’e göre gerçek hürriyet; -helâl dairesinde olmak şartıyla- sahsın yaptıkları ile kendine ve başkasına zarar vermemesidir. Demek dinen haram kabul elden fiiller, hem şahsa hem de topluma maddeten ve manen zarar verdiği içindir ki yasaklanmışlardır.
2. Def’-i şer celb-i menâfi’e her zaman râcihtir.Yani kötülüğün, zararın önlenmesi her zaman iyiliğin, faydanın elde edilmesinden önce gelir. Neden mi? Dibi delik bir kazanın tamiri, sütle doldurulmasından önce gelir. Deliği tamir işi kötülüğün önlenmesi; süt doldurma işi ise faydanın celbi anlamına geleceğinden elbette zararı önlemek için deliğin önce tamir edilmesi gerekir. Emr-i bi’l ma’ruf nehy-i an’il münker (iyiliği emretmek kötülükten sakındırmak) her mü’mine farz kılınmıştır. Hadis-i şerifte “Sizden kim (sünnetimize uymayan) bir münker (kötülük) görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu kadarı imanın en zayıf mertebesidir.” (Müslim, İman 78 (49); Tirmizî, Fiten 11 (2173)) denilmektedir.
Topluma verdiği zararlar göz önüne alındığında kötülükleri uzaklaştırmak, iyiliklerin celbinden önce gelir. Yani önce zararlı şeyler ortadan kaldırılmalı, daha sonra iyiliklerin topluma yerleşmesine çalışılmalıdır. Çünkü kötülük tahriptir, yıkmaktır. İyilik ise tamirdir, yapmaktır. Yıkmak kolay, yapmak ise zordur. Her bir kötülük toplumdan pek çok iyiliğin yok olmasına sebep olur. Tahrip kolay olduğundan kötülüğün yayılması, iyiliğe nazaran daha hızlı olur. Bu noktadan bakıldığında kötülükler başkalarına bulaşmadan, onları engellememiz gerektiğini görebiliriz.
3. İnsanları kötülükten vazgeçirmenin pek çok yolu vardır.İnsanlarda yaratılış itibariyle haramlara karşı bir meyil vardır. Haram ve günahlarda ise maddî, aldatıcı, geçici bir zevk ve lezzet olmasına karşın; binlerce manevi, ruhî, kalbî, vicdânî elemler de vardır. Nefsin hazır bir lezzeti, ileride verilecek binler lezzete tercih etmesi sebebiyle insan -şeytanın da telkinâtıyla- bilerek ya da bilmeyerek haramlara girer.
Allah dostları haramları zehirli bir bala benzetir. Nasıl ki zehirli bir balı yiyen adam önce lezzet alır, sonra zehrin tesiriyle acılar içerisinde can çekişir. Aynen öyle de harama dalan bir insan da önce lezzet alır, sonra kalbî, vicdanî sıkıntılar, korkular onu kabre kadar rahatsız eder. Kötülükleri önlemekte bu nokta çok önemlidir. Bizler, kötülüğün kötü neticelerini gözler önüne sermeliyiz ki insanlar o yola girmesinler. Haramların, günahların daha dünyada iken insanların başlarına neler getirdiğini zihinlere kazımalıyız ki onlardan uzak durulsun.
4. Empati yaptırarak pek çok kötülüğü önleyebiliriz.Bazen davranışlarımızın başkalarını nasıl etkilediğini düşünmeden hareket ederiz. Eğer karşımızdaki kişi ya da kişiler bizi ikaz etmezlerse onlara zarar verdiğimizin farkına bile varamayız. Kendimizce doğru olan bir şeyin, başkalarına göre birçok yönden mahzurlu olduğunu kendi bakış açımızdan göremeyiz.
Bu durumda yapmamız gereken şey, kendimizi karşımızdakinin yerine koyarak onun hissiyatıyla olayı değerlendirmeye çalışmaktır. Buna psikolojide “empati” ya da “duygudaşlık” deniliyor. Psikologlar belki de bu adı yeni koydular. Fakat bundan bin dört yüz yıl önce Resûlullah (s.a.v) bu metodu uygulamıştır. Kendisinden zina etmek hususunda izin isteyen bir gence sırayla; bu fiili annesinin, kız kardeşinin, halasının, teyzesinin yapmasına razı olup olmayacağını sormuş. Genç bunların hiç birinin zina etmesine razı olamayacağını söyleyince; başkaları da annelerinin, kız kardeşlerinin, teyzelerinin, halalarının zina etmelerine razı olmaz diyerek genci bu isteğinden vazgeçirmiştir.
Rasûl-ü Ekrem (s.a.v) in bu davranışı sempatik değil midir? Bu tarz davranış bizler için sünnettir. Empati yapmak, yaptırmak sünnet olduğuna göre, bizlerin de davranışlarımızı bu açıdan kontrol etmemiz gerekmez mi? Karşı tarafı inciterek, rencide ederek, hissiyatını bastırarak değil; aklını, kalbini, nefsini empati yaptırmak suretiyle ikna ederek hem kötülüğü önlemek hem de insanların gönlünü fethetmek mümkündür. Anne babalar, âmirler, memurlar, büyükler, küçükler, zenginler, fakirler kısacası tüm insanlar gerçekten empati yapabilselerdi kimse kimseye zarar verir miydi acaba?
Derler ki her koyun kendi bacağından asılır
Asılmasına asılır da, kokusu etrafa yayılır
Derler ki benim günahım bana, bundan kime ne!
Pek çok hayrâta mani pür şer etrafa yayılır
Her koyun kendi bacağından asılsa da
Yoktur İslâm’da mel’anete müsâade
İnsan dünyada her ne kadar hür olsa da
Yoktur zarara cevaz ne nefsine, ne de gayra
Cenab-ı Hak Kur’an-ı Mübinde: “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (Al-i İmran Suresi, 104)
“Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl Suresi, 90)
“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi, 71)
Hadis-i Kudsi’de : “Ey Davud! Benden kaçan bir kulumu, tekrar bana getirmen tüm insanların ve cinlerin ibadetinden bana daha sevimli gelir.”
Efendimiz(s.a.v)de: “Yâ Ebû Rafi! Allah’a yemin ederim ki, senin iki elinle (yani maddî ve mânevî gayretin ve çalışman neticesinde), bir şahsa Cenab` ı Hakk’ın hidayet nasip etmesi, güneşin üzerinde doğduğu ve battığı her şeyden daha hayırlıdır.” (Taberani )
“Sizden kim (sünnetimize uymayan) bir münker görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu kadarı imanın en zayıf mertebesidir.” (Ebû Dâvud, Sünen, Melahim, 31/ 17, (IV, 508- 515)
Cehennemden Ateş Almaya Gittim
Bir gün Behlül Dânâ hazretleri, üstü başı toz toprak içinde uzun bir yolculukan gelmiş olmanın belirtileri ile Harun Reşid'in huzuruna çıktı. Harun Reşid sordu:- Be ne hal Behlül, nereden geliyorsun?
- Cehennemden geliyorum ey hükümdar.
- Ne işin vardı cehennemde?
- Ateş lazım oldu da ateş almaya gittim.
- Peki, getirdin mi bari?
- Hayır efendim getiremedim. Cehennemin bekçileriyle görüştüm, onlar "Sanıldığı gibi burada ateş bulunmaz, ateşi herkes dünyadan kendisi getirir" dediler.
Bize de Gitmek Düşer
Behlül hazretleri halife Harun Reşit’in arkasında namaz kılmıyormuş. Bir gün yanındakiler bu durumu halifeye açmışlar."Efendim Behlül sizin arkanızda namaz kılmıyor halk arasında dedi kodular çoğalmaya başladı. Siz en iyisi Behlül’le bu durumu bir görüşün" derler. Halife bunun üzerine Behlül’ü çağırır ve durumu anlatır: “Hiç olmazsa Cuma namazlarında arkamda namaz kıl.” der. Behlül kabul eder. Halife namazın ikinci rekâtında iken Behlül namazı terk eder. Bu durum halifeyi iyice kızdırır ve Behlül’ü yanına çağırır sebebini sorar.
Behlül Dana hazretleri anlatmaya başlar ve halifeye sorar:- “Efendim siz tekbir alıp namaza başladığınızda vergileri arttırdınız mı artırmadınız mı?”
Halife: “Evet arttırdım.” der.Behlül Dânâ: “Peki, Fatihayı okurken orduyu topladın mı toplamadın mı?
Halife yine :”Evet topladım” der.Behlül Dânâ :“ Peki, Rukûya gittiğinde komşu ülkeye savaş açtın mı açmadın mı?
Halife yine: “Evet açtım” der.Behlül Dânâ : “Peki, secdeye gittiğinde savaşı kazandın ve savaşı kazanmış bir komutan edası ile işgal ettiğin ülkeye girdin mi girmedin mi? der.
Halife yine: “Evet girdim.” der.Behlül Dânâ: “İkinci rekata kalktığında o ülke padişahının kızı yanına geldi ve sen onu cariye olarak aldın mı almadın mı?” diye sorar.
Harun Reşit: “Aldım” der.Behlül Dânâ: “Peki der, sen o kıza nikah kıydın mı kıymadın mı?Harun Reşit : “Kıydım” der.Harun Reşit dayanamaz sorar : “İyi de bütün bunların bizim konumuzla ne alakası var?
Behlül Dânâ şöyle der: “Eh bu durumda bize de gitmek düşer.”
Cennetten Köşk Satın Almak
Behlûl Dânâ bir gün düzgünce kesilmiş tahta parçalarından eve benzer bir şey yapıyordu. Harun Reşid'in hanımı Zübeyde görüp ne yaptığını sordu.
Behlûl: "Cennet köşkü yapıyorum efendim" diye cevap verdi.
Dindar bir kadın olan Zübeyde köşke müşteri çıktı:Bu köşkü bana satar mısın?-İsterseniz satarım!Kaç paraya satarsın?Sana bir akçeye veririm.Halifenin hanımı hemen bir akçeyi verip köşkü satın aldı. Harun reşit ve hanımı o gece rüyalarında kendilerini cennette gördüler. Zübey'de lüks bir köşkte oturuyordu.
Harun Reşit sordu: Hanım, sen bu köşke ne zaman sahip oldun?Dün bir akçeye Behlûl'den satın almıştım.Sabah oldu ,hükümdar hemen Behlûl'ü çağırttı.Dün hanıma sattığın köşkten bir tane de bana yapsana,dedi.Olur yaparım, dedi Behlûl.-Kaça yapacaksın?Bin akçeye yaparım.Ama hanıma bir akçeye vermişsin!Evet, bir akçeye verdim . Ama o köşkün değerini bilmeden aldı. Sen ise dün gece onun nasıl görkemli bir köşk olduğunu gördün.Ben buna göre fiyat istiyorum.
Senin Halin Nicedir?
Behlûl Bir gün sarayın taht salonunda kimsenin olmadığını görerek çok merak ettiği Harun Reşid’in tahtına güzelce bir kurulur, bir müddet sonra olayı fark eden nöbetçiler Behlûl'u Tahttan kaldırarak bir güzel döverler.
Behlûl bir kenara çekilip hüngür hüngür ağlamaya başlar, Olayı padişah Harun Reşide haber verirler, Harun Reşit Behlûl'ün yanına gelerek teskin etmeye çalışır.
- Tamam Behlûl ağlama , ben o nöbetçileri cezalandıracağım der, Behlûl hemen itiraz ederek.
- Aman abi Askerleri cezalandırmayın, Benim onlardan şikayetim yok.
- O zaman neden ağlıyorsun.
- Behlûl Dáná HazretleriHarun Reşide:
- Kardeşim ben, beni dövdüler diye ağlamıyorum. Ben birkaç dakika tahta çıkmakla bu kadar dayak yedim, yarın senin durumun ne olur, ne kadar dayak yiyeceksin diye düşünüyorum ve onun için ağlıyorum,dedi.
Bu sözler Harun Resid'in gözlerinin yaşarttı...
- O halde söyle, nasıl hareket edersem kurtulurum, diye sordu.
Behlûl Dáná Hazretleri de su nasihatte bulundu:
- Adaletle hükmet, kimseyi incitme, millet senden memnun olup senin iyiliğine dua etsin. Ancak o zaman kurtulursun.
Rüyadaki Padişahlık
Bir gün Hârûn Reşîd, Behlül ile görüşmek, hikmetli sözlerini duymak istedi. Bu şekilde adamlarını gönderip Behlül'ü getirmelerini söyledi. Gidenler Behlül'ü boş bir mezar içinde uyur buldular. Uyandırdıklarında;
- "Siz ne yaptınız. Beni pâdişâhlık makâmından indirdiniz. Şimdi ben ne yapacağım." dedi.
Görevliler gidip bu sözleri halîfeye bildirdiler. Hârûn Reşîd onun bu hâline bir mânâ veremedi, huzûruna geldiğinde;
- "Ey Behlül! Bu ne iş. Sen hangi padişahlıktan indirildin?" dedi.
O, bu soru üzerine;
- "Ey Halîfe! Rüyâmda kendimi hükümdâr olmuş gördüm. Tahtımda oturuyordum. Hizmetçilerim vardı. Saltanat ve ihtişam içinde idim. Lâkin senin adamların beni uyandırdı ve tahtımdan oldum."
Bu sözlere Hârûn Reşîd güldü ve;
- "Ey Behlül! Rüyâdaki pâdişâhlığa îtibâr olur mu?" dedi.
Bunun üzerine Behlül hazretleri;
- "Ey müminlerin emîri! Benim hükümdarlığım ile seninki arasında ne fark var. Ben gözlerimi açınca hayat buldum. Sen gözlerini kapayacak olsan ebediyyen emirlikten düşecek, saltanatından olacaksın ve nedamet, pişmanlık günün başlayacak. O halde hangimizin hükümdarlığına îtibâr yoktur siz söyleyin." dedi. Bunun üzerine Harun Reşîd söyleyecek söz bulamadı.
Bizde Vaktiyle Güzel Yiyeceklerdik
Halife Harun Reşîd bir gün Behlül-i Dânâ ile sohbet ederken;
- "Ey Behlül! Sana sarayımda bir oda ve hizmetçiler vereyim. Yeter ki bu eski elbiselerden kurtul. Yenilerini giy. İnsanlar arasına karış." dedi.
Bunun üzerine hazret-i Behlül; - "Müsâde ederseniz bir danışayım." dedi.
Halife; - "Kime danışacaksın, kimsen yok ki?" diye cevap verdi.
Behlül de; "Ben danışacağım yeri biliyorum." dedi ve oradan ayrıldı. Harun Reşîd arkasından adamlar salıp danışacağı yeri öğrenmek istedi. Behlül gide gide şehir dışında bir mezbeleliğe gitti. Başını eğip bir şeyler dinlermiş gibi yaptı. Bir şeyler söylendi. Daha sonra oradan ayrıldı. Saraya yöneldi. Sultanın adamları ondan önce saraya dönüp hâdiseyi halifeye bildirmişlerdi. Behlül huzura girince, halife Harun Reşîd ona;
- "Ey Behlül! Söyle bakalım vereceğin cevabı." dedi.
Behlül; - "Danıştım efendim. Lâkin insanlar arasına karışmam mümkün değil." dedi.
Halife heybetle; - "Ey Behlül! Sen gidip çöplere danışmışsın, haberim oldu." dedi.
Behlül de; - "Doğru söylüyorsun ben de onlara danıştım. Onlar bana cevap verdiler ve;
- "Ey Behlül! Biz de vaktiyle en güzel ve nefis yiyecekler idik. Bütün güzellikler bizde idi. Sevgi ve itibarımız çoktu. Ne zaman ki insanlar arasına karıştık. İşte bu hâle geldik. Çöpe atıldık. Sen de sakın insanların arasına karışma." dediler. Bu sözlerdeki ince manaları anlayan Harun Reşîd: "Haklısın." deyip düşüncelere daldı.
Harun Reşid’in Allah Korkusu
Halife Harun Reşit karısı Zübeyde hanımla sohbet ediyorlardı. Karısı Harun Reşit'e: “ Sen tebeanâ karşı Hz. Ömer(r.a) gibi adil olmadıkça cennete gireceğini sanma! Zalim olursan cehennemliklerden olursun, dedi. “
Harun Reşit karısının bu ithamına tahammül edemeyerek: “Ben Allah'ın cennetlik kullarındanım. Eğer bu sözümde yalan varsa sen benden üç talak boş ol, diyerek yemin etti.”
Zübeyde Hanım islâmî emirlere bağlı bir kadındı. Kocasının böyle söylemesine karşı: “ Ey Harun! Aşare-i mübeşşereden başka cennetlik olduğu dünyada iken belli olan kim var? Sen nasıl böyle konuşuyor ve yemin ediyorsun? Bu sözden sonra aramızda ayrılık kesinleşmiştir, dedi ve Halife Harun Reşit'ten ayrıldı. Bir daha da yanına yaklaşmamaya karar verdi.”
Harun Reşit müşkül durumda kalmıştı. Zamanının meşhur âlimlerini çağırarak meseleyi anlatıp karısının boş olup olmadığını sordu. Bütün âlimler nikâhın zail olduğunu bir daha evlenebilmeleri için hülle yapılması lâzım geldiğini söylediler. Harun Reşit'in bazı yakınları durumu bir de İmam-ı Yusuf'a sormayı tavsiye ettiler. Halife İmam-ı Ebu Yusuf'u çağırtıp durumu bir de ona anlattı.
İmam-ı Ebu Yusuf:”Ey Emirel Mü'minin siz hiç sadece Allah korkusundan dolayı işlemeye azmettiğiniz bir hatadan vazgeçtiniz mi? diye sordu. “
Harun Reşit kısa bir müddet düşündükten sonra başından geçen ibretli bir hâdiseyi şöyle anlattı:”Memleketimizde uzun süren bir kıtlık hüküm sürmekte idi. Ben de halife olmam dolayısıyla hazineden halka erzak dağıtıyordum. Bir gün yoksullar içerisinde genç ve güzel bir kadın gelip kocasının ihtiyar olduğunu ve çocuklarının aç kaldıklarını söyliyerek erzak istedi. Rüşvet olarak da hiç uygun olmayan tekliflerde bulundu. Kadının bu teklifi bana çok büyük tesir icra etti ise de kadından uzaklaştım ve Allah korkusundan günlerce tevbe - istiğfar ettim.”.. Diye anlattı.
İmam Ebu Yusuf:”Senin söylediklerin Zübeyde hanımla aranızda yapılan nikâhı bozmamıştır. Çünkü Cenab-ı Hak: «Ve Limenhâfe makame Rabbihî cen-netan« buyurarak Allah'dan korkanlara iki cennet olduğunu beyan ediyor. Sen de Allah'tan korktuğuna göre nikâhınız bozulmamıştır, diye fetva verdi.
İmam-ı Ebû Yusuf'un bu fetvası kendisine bildirilen Zübeyde Hanım Harun Reşit'le beraber yaşamaya razı oldu...
Harun Reşid ve Hanımı
Bir gün Harun Reşit ile hanımı bahçede oturmuşlar.Bahçenin havuzuna da ay'ın ışığı aksetmiş,Harun Reşit hanımına,şu Allah'ın nuruna bak,ne kadar da güzel demiş.Hanımı da,benden daha mı güzel deyince,Harun Raşit kızarak;sen kim oluyorsun da Allah'ın nurundan daha güzel olasın diyerek hanımını mahkemeye veriyor.
Mahkemede Şeriat alimleri toplanıyor,fetva fetva derken hanımın idamına karar veriyor.Nasıl olur da bir insan Allah'ın nurundan daha güzel olabilir,bu mümkün olamaz diyorlar ve hasılı kadına idam emri veriyorlar.
Bir gün hanımcağız derin derin düşünürken oradan geçen Behlül Dane yengesinin üzgün halini görüp,yenge ne düşünüyorsun?der.Yengesi o zaman;Behlül senin bir şeyden haberin yokmu?Benim idamıma karar çıktı.Beni bir kaç gün sonra idam edecekler diye cevaplar.Behlül sebebini soruyor,yengesi de olanları anlatıyor.
Behlül Dane yengesinin başından geçen olayı dinledikten sonra yengesine,sen bu hususta hiç telaşlanma,ben bu işi hallederim diyor.Bunun üzerine bir tellal çıkarıp cuma namazını falan camide kıldıracağını halka duyuruyor.Bu ilan üzerine halk akın akın camiye koşuyor.Çünkü daha önceleri Behlül'e böyle şeyler teklif edildiğinde kabul etmemişti.
Cuma günü kalabalık bir cemaat topluluğuna hitaben önce hutbeyi okuyor,sonra mihraba geçiyor,namazı kıldıracak.Namaza duruyorlar Fatiha-i Şerif'i okuyor.Sonra zammı sure koşuyor Vettini suresini okuyor.İnsanın methi bu surededir.(Vettini vezzetüni ve turisinine ve hazel beledil emin lekat halaknal insane fi ahseni takvim)Diyeceği yerde öyle demiyor "Lekat halaknal kamere fi ahseni takvim" diyerek durmadan devam ediyor sureyi bitiriyor.
Namazdan sonra bütün fetva alimleri Behlül'e efendim namazda yanlış okudunuz bu nasıl olur,Kur'an da sizin okuduğunuz gibi mi yazıyor?Diye sorulunca:Behlül Dane:Peki böyle yazmıyor da bir insan ben aydan daha güzelim dediği zaman ona neden idam kararı verirsiniz?Eğer ay insandan daha güzel olmuş olsaydı,Cenab-ı Allah Kur'an 'ı Kerimde insan yerine ay'ı metederdi.Bu olaydan sonra fetva geri alınıp kadıncağız kurtulmuş oluyor
Bu Dünya Kimseye Kalmaz. Kimsenin Yaptığı Yanına Kâr Kalmaz.
Zamanın krallarından birisi Harun Reşide nadide bir gül fidanı hediye eder.Harun Reşid, bu hediyeyi çok beğenir sarayın baaş bahçıvanına teslim eder.Ona iyi bakmasını ve açtığı zaman onu ilk defa kendisinin koklamak ve seyretmek istediğini tenbih eder. Yaprağı, kokusu, görünüşüyle dikkatini çeken gül, üzerine titremeye başlar gülün ne var ki, sakınan göze çöp batar derler ya. Aynen öyle olur. Bir sabah bahçıvan gelip bakar ki, gül açmış,çok güzel kokuyor.rengi,kokusu herşeyi çok güzel.Padişaha müjde vereyim derken,gülün dalına konan bir bülbül,şakı(Zeker) ne kadar yaprak varsa hepsini gagalayarak yere düşürür. Tek yaprak bırakmaz. Gülün başında korku içinde koşar halifeye,O sırada padişah balkondadır.Sultanım der, üzerine titrediğimiz gülün yapraklarını bir bülbül öterek,gagalayarak yere dökmüş, tek yaprak bırakmamış.
Harun Reşid, telaş etmeden cevap verir:Üzülme efendi üzülme, der,Bu dünya ona kalmaz, bülbülün yaptığı yanına kalmaz.
Rahat bir nefes alan bahçıvan işine döner, bir gün bakar ki, bir yılan yaprakları düşüren bülbülü yakalamış, yutmak üzere, otların arasında kayıp gidiyor.
Heyecanla yine halifeye gelir:Sultanım der, bülbülü bir yılan yakalamış, yutarken gördüm.
Sultan yine telaşsız: Üzülme evladım. Bu dünya yılana da kalmaz.
Yine bir gün bahçede çalışırken,bülbülü yutan zehirli yılan bahçıvanı sokmaya çalışır,bahçıvanda kendisini korur,elindeki kürekle yılanın kafasını koparır.
Sarayın balkonundan etrafı seyreden padişaha, sultanım dedikleriniz hep çıktı. Yılan beni sokmaya çalıştı, bende onu öldürdüm.
Sultan, üzülme evladım, bu dünya sana da kalmaz, sende ektiğini biçersin.
Aradan bir hayli zaman geçer, bahçıvan büyük bir suç işler. Mahkeme idam cezası verir. Gün gelir infaz gerçekleşek. Hakim ona son bir arzun varmı der. O da, evet var, ancak bunu size değil sultanıma söylerim.
Bunun üzerine Harun Reşid, ne söyleyeceksen söyle diyor.
O da; sultanım eğilin kulağınıza söyleyeceğim. Kulağına: Sultanım siz adil bir insansınız. Halifemsiniz. Bu dünyanın, bülbüle, yılana ve bana kalmayacağını çok iyi bildiniz. Şunu da iyi biliniz ki bu dünya size de kalmaz.
Bir müddet düşünen sultan, ağlayarak, hadi seni affettim der.
Camiye Gidenler ve Namaza Gelenler
Bir Ramazan günüydü. Abbasi halifesi Harun Reşid, çok sevdiği Behlül Dânâ hazretlerinden bir ricade bulunur:– Akşam namazına camiye gittiğinde namaza gelen herkesi buraya getir de onlara iftar verelim. Behlül Dânâ, akşam ezanı okununca camiye gider. Namaz kılındıktan sonra da beş on kişilik bir grupla Harun Reşid’in yanına giderler. Harun Reşid şaşırır: – Ey Behlül! Ben sana namaza gelen herkesi iftara getir demiştim; ama sen beş on kişiyle geldin. O kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirmemişsin.
Behlül Dânâ, Harun Reşid’e şu güzel cevabı verir: Siz, benden camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara getirmemi istediniz. Ben de isteğinizi yerine getirmek için namazdan sonra cami kapısında durup çıkan cemaate hocanın namazda hangi sureyi okuduğunu sordum. Bunu da sadece getirdiklerim bildi. Camiye gelen çoktu; ama namaza gelenler demek ki bunlarmış.
Mezar Taşı
Behlül Dânâ'ya biri sorar:Oğlum öldü. Mezar taşına ne yazdırayım?Behlül Dânâ şu cevabı verir:Şunu yazdır: "Dün altında olan çimenler bugün üstünde yeşerdi. Ey yolcu anla ki, şu toprak günahtan gayri her şeyi örter."
Müjde
Harun Reşid'in vezirlerinden biri, Behlül Dânâ'ya latife yollu takılarak: "Müjde sana ey Behlül, Sultanımız seni, domuzlarla maymunlara çoban tayin etti" dediğinde, Behlül şu cevabı vermiş:- Öyle ise kulaklarını aç da emirlerimi yerine getirmeye hazırlan.
Behlül'e Göre Üç Kafa
Behlül Dânâ Hazretleri, bir gün pazara üç tane kuru kafa getirerek satmaya başlamış ve her üçüne de ayrı ayrı fiyat takdir etmişti. Bu kafaları kaça satıyorsun diyenlere, birini bir paraya, birini on paraya, birini de ağırlığınca paraya sattığını söyledi.
Behlül'ün bu tuhaf hareketlerini seyrederlerken biri dayanamayarak:
— Ey Behlül! Bunların üçü de kurumuş kafalar olduğu halde sen üçüne de ayrı ayrı fiyat biçiyorsun. Bunların birbirlerinden ne farkı var ki? dedi.
Behlül Dânâ Hazretleri, bundaki esrarı şöyle anlattı:
— Şu birincisi, taş kafadır. Bunun değeri hepsinden düşük. Çünkü hu hiç nasihat dinlemez ve ihtiyaç da duymaz, ikincisi, yani on paralık kafa ise nasihat dinler ama tutmaz... Bir tarafından girer öbür tarafından çıkar. Bunun adı da boş kafadır. Üçüncüsü ise tam kafadır. Hem dinler, onunla amel eder, hem de başkasına öğretir, İşte en kıymetli kafa budur. Bunu da ağırlığınca paraya veriyorum, dedi.
Tabii ki bunda anlayanlar için büyük hikmetler gizlidir. Velilerin hareketi ilk nazarda tuhaf gibi olsa da o çok değerlidir aslında...
Ölüm En Büyük Nasihattır
Harun Reşit’in annesi Behlül Dânâ hazretlerine gelerek Harun’a biraz nasihat et de adaletten ayrılmasın. Yoksa ahirette işi çok zor olacak diyor:
Behlül Dânâ hazretleri birgün Harun Reşit’e, “Uygun görürseniz biraz dolaşalım diyor ve Onu mezarlığa götürüyor. Tek tek mezarları göstererek “Bak şu filanca idi, şu kadar malı vardı,şu kadar yıl yaşadı ve öldü. Şurada yatan da filanca idi, zamanının hükümdarı idi, şu kadar askeri, şu kadar da hazinesinde malı vardı. Şurada yatan kadın da zamanının en güzeli idi. Herkes ona sahip olmak için can atıyordu. Sonunda biri ile evlendi, şu kadar çocuğu oldu ve şu kadar yıl yaşadı.
Bu ve benzeri yer gösterme ve değerlendirmenin ardından eve dönüyorlar. Harun Reşit’in annesi, bu günlerde hiç Behlül’le sohbet ettin mi, sana neler anlattı? Diye soruyor.
H.Reşit’in annesi tekrar Behlül Dânâ hazretlerine gelerek, “Oğluma ne zaman nasihat edeceksin?” diye soruyor. O da ben Ona nasihat ettim. Birlikte mezarlığa gittik. Ona bazı geçmiş kimseleri hatırlattım. “Ölüm en büyük nasihattir. Eğer bunu anlamadıysa diğer söyleyeceklerimin de bir faydası olmaz” diyor.
Damda Deve Bulamayız
Adamın birisi namaz kılmaz, diğer ibâdetleri yapmaz ama her gece yatarken; "Yâ Rabbî! Bana Cennet'ini ver!" diye duâ ederdi. Bir gece aynı şekilde yattı. Geç vakitte, damdan bir tıkırtı geldiğini hissederek uyandı. Hemen çıkıp; "Kimsin, orada ne arıyorsun?" dedi. Damda bulunan Behlül Dânâ idi ve "Devem kayboldu da onu arıyorum." dedi. Ev sâhibi, "Kaybolan deve damda olması mümkün mü? Bu akılsızlık değil midir?" deyince, Behlül-i Dânâ; "Senin, hiç ibâdet etmemen ve sonra da Allah-ü teâlâdan Cennet'i istemen daha akılsızlık değil midir?" buyurdu. Ev sâhibi O zaman, Behlül-i Dânâ'nın kendisine nasihat vermek için böyle yaptığını anladı. Hatâsını anlayıp, tövbe etti ve ibâdetlerini aksatmadan yapmaya başladı.
Kürkçü Dükkanı
Bir gün Behlül-i Dânâ'nın evine hırsız girmiş, evde ne bulduysa götürmüştü. Doğruca kalkıp kabristânlığa gitti ve kapısına oturdu. Bunun farkına varanlar başına toplanıp; "Niçin hırsızın peşinden gitmedin de buraya geldin?" dediler.
Onlara; "Yolunu şaşırmış o adamcağızı burada bekliyorum." diye cevap verdi. Bu söze oradakiler kahkaha ile güldüler ve "Hay Allah iyiliğini versin, o adamın burada işi ne?" dediler.
Bunun üzerine Behlül hazretleri; "Siz hiç merak etmeyin o mutlakâ bu kapıya gelecek. Ecel onu buraya getirecektir." buyurdu. Bu sözler üzerine herkes derin düşüncelere daldı.
Cenneti Nerde Aramalı
Bir gün Harun Reşit’in karısı, beyine şöyle diyor:
“Allah’a hamd olsun ki bu dünyada saraylarda rahat ve mutluluk içinde yaşıyoruz. Rabbimiz bize ahirette de böyle hatta daha iyi şartlarda yaşamayı nasip etse keşke diyor. H.Reşit de: İnşallah hanım kim istemez ahiret mutluluğunu diyor.”
H. Reşit dışarı çıkıp dolaşırken Behlül Dânâ hazretlerinin yeri kazdığını görüyor ve takılmadan edemiyor:-Hayırdır Behlül yine ne işler çeviriyorsun? Diye soruyor.
O da: “Cennet arıyorum “diyor.
Harun Reşit: “Yapma Behlül! Burada Cennet aranır mı? “Diyor.
Behlül Dânâ hazretleri de:”Sen sıcak yatağında hanımının yanında cennet arıyorsun oluyor da burada neden olmasın?” Diyor.
Işıkları Kapat
Behlül Dânâ Hazretleri, yol üzerindeki bir vîrânenin yıkılmak üzere olan eğilmiş duvarına bakıp sık sık âkıbetini tefekkür ederdi. Yine bir gün derin bir tefekkürle orayı seyrederken duvar âniden çöküverdi. Bu hâdise Behlül Dânâ Hazretleri’nde gözle görülür derecede büyük bir sürûra vesîle oldu. Onun bu büyük sevincine mânâ veremeyen insanlar, merakla ondaki bu değişikliğin sebebini sordular.
Behlül Dânâ Hazretleri, onlara şu cevabı verdi: ’− Duvar meyilli olduğu tarafa yıkıldı! ’
Hazretin az evvelki sevincine bir türlü akıl erdiremeyen insanlar, Behlül Dânâ’nın bu sözleriyle iyice şaşkınlaştılar. Bu ifadelerle onun neyi kastettiğini anlayamadıklarından bu defa: ’− Peki, bunda şaşılacak ne var? ! ’ diye sordular.
O ise insanlara, derin tefekkürünün bir neticesi olan şu hikmetli cevabı verdi: ’− Mâdemki dünyadaki her şey nihâyetinde meylettiği tarafa yıkılıyor, benim de meylim Hakk’a doğrudur, o hâlde ben de ölünce -inşâallah- Hakk’a varırım. Ey ahâlî, rükû ve secdelerimizle Hakk’a meylimizi her an artırmaya gayret edelim ki, başka yönlere yıkılmayalım! ’
İşte Peygamber Efendimiz (s.a.v) ’in fem-i muhsinlerinden sâdır olan: “Kişi, yaşadığı hâl üzere ölür.”(Müslim, Cennet, 83) hadîs-i şerîfinin şerh ve îzâhı mâhiyetinde müşahhas bir misâl...
Bu hakikat dolayısıyla bir mü’min, meylini her an Hakk’a yönelterek istikâmet üzere olmaya gayret etmelidir. Bunun için de sabırsızlığı sabırla; unutkanlığı zikirle; nankörlüğü şükürle; isyanı tâatla; cimriliği cömertlikle; şüpheyi yakîn ile; riyâyı ihlâs ile; günâhı tevbeyle; yalanı doğrulukla; gafleti tefekkürle bertaraf ederek Allâh’a güzel bir kul olmaya çalışmalıdır.
Mevlânâ(k.s) Hazretleri şöyle buyurmuştur:”’Ey kardeş, sen, tefekkür ile hayat bulmalısın. Bedenin, kemik ve etten ibâret, hayvanlarda da aynı. Eğer tefekkürün gül ise, sen gül bahçesindesin. Yani dünya cennetindesin. Tefekkürün diken ise, külhan kütüğüsün.”
Hiç şüphesiz, insanoğlu için kaçınılmaz bir hakikat olan ölüm, herkesin karşısına, yaşadığı hayatın keyfiyetine uygun bir mâhiyette çıkacaktır.
Mevlânâ(k.s) Hazretleri bu hususu ne güzel ifâde etmektedir:”Oğul, herkesin ölümü kendi rengindedir.””Ey ölümden korkup kaçan can! İşin aslını, sözün doğrusunu istersen, sen aslında ölümden korkmuyorsun, sen kendinden korkuyorsun. Çünkü ölüm aynasında görüp ürktüğün, korktuğun, ölümün çehresi değil, kendi iç dünyanın çirkin yüzüdür. Senin rûhun bir ağaca benzer. Ölüm ise o ağacın yaprağıdır. Her yaprak ağacın cinsine göredir...”
Ölümü, bir hüsran olmaktan kurtarıp bir zafere dönüştürebilmek, onu mâtem değil de ’Şeb-i arûs / vuslat gecesi’ hâline getirmek; ölüm sonrası için arzu edilen saâdet yurduna şimdiden hazırlanıp ölmesini bilenlerin kârıdır.
Zira Cenâb-ı Hakk’a tahsis edilmesi gereken gönüller, hayatta iken daha ziyâde ne ile meşgul olmuş ise, ölürken de ekseriyetle onunla meşgul olur. Bunun müsbet-menfî sayısız misalleri vardır.
Rebî bin Haysem -rahmetullâhi aleyh- bu husustaki bir müşâhedesini şöyle nakleder: “Bir keresinde can çekişen bir adamın yanında bulunmuştum. Ben; ’Lâ ilâhe illâllâh! ’ deyip telkin verdikçe o, sanki kelime-i tevhîdi duymuyor, para sayar gibi parmaklarıyla birtakım hesaplar yapıyordu.”
Yine meşhur hadis âlimlerinden Abdülazîz Revvâd Hazretleri başından geçen ibret verici bir hâdiseyi şöyle anlatmıştır: “Medîne-i Münevvere’de idim. Bir gece Mescid-i Nebî’ye gidiyordum. Bir kadın telâşla yaklaşıp: «Ey efendi! Eğer sevap kazanmak istiyorsan yardıma gel! Şurada bir hasta var, can çekişiyor, ölmek üzere. Ona şehâdet kelimesini telkin etsen, söyletsen! » dedi. Hemen oraya gittim. Ölmek üzere olan adama kelime-i şehâdeti söyletmek için ne kadar uğraştıysam da bir türlü söyletemedim! Bir ara gözlerini açıp: «Kaç defâdır bunu söyle diyorsun. Ben, bu kelime-i şehâdetten ve İslâm dîninden, hayli zamandır yüz çevirdim. Şimdi de bir türlü söyleyemiyorum.» dedi ve sonra öldü.
Adamın kim olduğunu ve hâlini araştırdığımda, onun devamlı olarak şarap içen bir kimse olduğunu öğrendim. Kendi kendime, Peygamber Efendimiz (s.a.v) ’in; «Şarap içmeyi âdet edinen, puta tapan gibidir.» buyurması elbette doğrudur, dedim.’ (İbn-i Mâce, Eşribe, 3)
Son nefes husûsunda peygamberler hâricinde hiç kimse teminat altında değildir. Bu sebeple mü’min, ömrü boyunca havf ve recâ (korku ve ümit) duyguları arasında:
“Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluk et! “ (el-Hicr, 99) âyet-i kerîmesinin sırrına ermeye çalışmalıdır. Nitekim insan, her an devam ettirdiği kulluk vesîlesiyle Hakk’a dostlukta mesâfe alır. Hakk’a kulluğu hayatın son demlerine bırakmaksa fecî bir hüsran sebebidir.
Rivâyete göre bir terzi, sâlihlerden bir zâta:”Rasûlullah (s.a.v) ’in: «Allah Teâlâ, kulunun tevbesini, canı boğazına gelmediği müddetçe kabûl eder.» (Tirmizî, Deavât, 98/3537) hadîs-i şerîfi hakkında ne buyurursunuz? ’ diye suâl etti.
O zât da sordu: “Evet, böyledir. Ama senin mesleğin nedir? Terziyim, elbise dikerim.”
“Terzilikte en kolay şey nedir? Makası tutup kumaşı kesmektir.”
“Kaç seneden beri bu işi yaparsın?Otuz seneden beri.”
“Canın gırtlağına geldiği zaman, kumaş kesebilir misin? Hayır, kesemem.’
’-Ey terzi! Bir müddet zahmet çekip öğrendiğin ve otuz sene kolaylıkla yaptığın bir işi o zaman yapamazsan, ömründe hiç yapmadığın tevbeyi o an nasıl yapabilirsin? Bugün gücün kuvvetin yerinde iken tevbe eyle! Yoksa son nefeste istiğfar ve hüsn-i hâtime nasîb olmayabilir... Sen hiç: «Ölüm gelmeden evvel tevbe etmekte acele ediniz! » sözünü işitmedin mi? ’ (Münâvî, V, 65)
Son nefesin ne şekilde vâkî olacağı, ilâhî bir sırdır. Bu sebeple hayatı, bir mayın tarlasında yürür gibi büyük bir teyakkuzla yaşamak ve Efendimiz (s.a.v) ’in sık sık buyurduğu gibi; ’Esas hayatın, âhiret hayatı’ olduğunu hiçbir zaman unutmamak îcâb eder.Zira Cenâb-ı Hakk’ın sevip râzı olduğu bir kul olabilmek; O’nun beşeriyete armağan ettiği Hz. Peygamber (s.a.v) ’in nebevî ikazlarına gönülden itaat etmekle mümkündür.
Velhâsıl her insan; dünya hayatında mânevî gidişâtına ve nereye hazırlandığına dikkat etmek mecbûriyetindedir. Bunun muhâsebesini de son nefesine bırakmayıp ömrü boyunca bu hassâsiyetle yaşamalıdır. Hz. Ömer (r.a) ’ın buyurduğu: “(İlâhî mahkemede) hesâba çekilmeden evvel nefislerinizi hesâba çekiniz.” tâlimâtını kendine hayat düstûru edinmelidir. (İbn-i Ke¬sîr, Tef-sîr, I, 27)
Yâ Rabbî! Ömür defterimizin her sayfasında takvâyı bize en güzel azık ve gönüllerimizden hiç çıkarmayacağımız mânevî bir zırh eyle! Aklımızı, kalbimizi ve bütün varlığımızı her hâlükârda Senʼ in rızâna yönlendir. Son nefesimizi de ebedî saâdetimizin başlangıcı eyle! .Âmîn!
Ebubekir TANRIKULU Hoca
Kadiriyye-i Halisiyye-i Hayriyyenin
Hadimül Fukarası
Behlül Dana Hz Kimdir.
BEHLÜL DANA KİMDİR? HAYATI, HİKAYELERİ, SÖZLERİ, VEFATI
BEHLÜL DANA HARUN ER REŞİD
(D ? - V.H.190.M.805)
Allah’u Teâlâ böyle kimseler hakkında: “Haberiniz olsun ki Allah’ın velî kulları için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.” (Yunus, 62)
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğrularla sadıklarla beraber olun." (Tevbe, 119) buyurmuştur
İşte İslam tarihinde örnek şahsiyetlerden biriside hiç şüphesiz Behlül Dânâ (k.s) Hazretleridir.
Kimliği: Ebû Vüheyb b. Amr b. el-Muğîre el-Kûf î es - Sayrafî Şahsiyeti meçhul bir sûfî ve hakîm.
Ukalâ-yi mecânînden (deli görünüşlü akıllılar) olan Behlûl-i Dânâ Behlûl-i Dîvâne, Sultânü'I-meczûbîn ve Abbasî halifesi Hârûnürreşîd (788-809] ile olan münasebeti dolayısıyla Behlûl er-Reşîd diye de anılır. Duâsı makbul bir zâttı.
Hakkındaki bilgilerin büyük bir kısmı menkıbe mahiyetindedir. Diğer behlûllere ve meczuplara ait söz ve hikâyeler çoğunlukla ona bağlandığı gibi birtakım halk fıkraları da kendisine mal edilmiştir. Hak âşığı. Çok tanınmış evliyâdan biri.
Asıl ismi Vüheyb bin Ömer Sayrâfî'dir. Behlûl-i Dânâ adıyla şöhret buldu. Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. Kûfeli olduğu hâlde ömrünün çoğunu Bağdât'ta geçirdi.
Behlül-i Dânâ, zamânın büyüklerinin sohbetlerinde bulundu. Eymen bin Nâbil, Amr bin Dînâr ve Âsım bin Ebi'n-Necîd'den hadîs-i şerîf öğrendi. İbretli mânâlı sözler söyledi. Menkıbeleri dilden dile aktarıldı. Herkese ders olacak hikmetli sözleri çok meşhûrdur. M.805 (H.190) senesi Bağdât'ta vefât etti. Dicle kenarında Şunûziyye kabristanlığına defnedildi.
Bir vesile buldukça Hârûn Reşîd’e nasîhat verirdi. Sözünü dudaktan, gözünü budaktan esirgemezdi. Doğru bilinen yanlışları, yanlış zan edilen doğruları çekinmeden söylediği için, kendisine Behlûl-i divane diyenler bile olmuştur.
Kaynakların verdiği bilgilere göre Behlûl başlangıçta saf ve deli değildi. Sonradan ilâhî cezbeye tutularak kendinden geçtiğine, bir daha kendine gelemediğine ve nefsinin tamamıyla silinip gittiğine inanılan Behlûl'ün bundan sonraki hal ve hareketleri oldukça gariptir. Yarı deli haline gelmesine rağmen sözleri nükteli ve iğneleyici, davranışları anlamlı ve uyarıcıdır. Hakkındaki menkıbelere göre mezarlarda ve harabelerde dolaşır, yalnızlığı sever, zaman zaman çocukların maskarası olur, onlar tarafından taşlanır, ama o bunları hep hoş karşılardı. Behlûle atfedilen fıkra ve hikâyeler hem güldürücü hem düşündürücüdür.
Bazı menkıbeler onu Hârûnürreşîd'in kardeşi, bazıları yeğeni, bazıları da nedimi olarak gösterir. Hârünürreşîd'e gerçekleri hiç çekinmeden söylediği, hatalarını çeşitli biçimlerde yüzüne vurarak onu doğru yola getirmeye ve uyarmaya çalıştığı, bunun için de eline geçen fırsatları kaçırmadığı rivayet edilir. Behlûl-i Dânâ diğer behlûller gibi gülmesi ve kahkahasıyla da meşhurdur. Sorulan sorulara ekseriya gülerek, bazan kahkaha atarak cevap verir, ancak bu alaycı tavırları genellikle bir uyarı ve öğüt anlamı taşırdı.
Behlûl tasavvufî eserlerde Allah âşığı bir sûfî ve velî olarak gösterilmiştir. Muhyiddin İbnü'l-Arabî, Abdülvehhâb eş-Şa'rânî, Abdürraüf el-Münâvî ve hatta İbnü'l-Cevzinin eserlerinde onun Hak âşığı bir meczup olduğu önemle belirtilmiştir. Attâr'ın İlâhînâme'sinde, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevisinde, Yâfiî'nin er-Ravzü'r-reyahin'inde ona ait fıkra ve menkıbeler anlatılmıştır. Nefzâvî, er-Ravzü'l-âtır'da Behlûl'ü âşıkane hikâyelerin kahramanı olarak göstermiştir. İbn Kuteybe'nin Uyûnü'l-ahbar'ında, İbn Abdürabbih'in el-İkdü'l-ferîd'inde, Lâmiî Çelebi'nin Letâifnâme'sinde Behlûl-i Dânâ menkıbelerine yer verilmesi, bu fıkraların halk arasında geniş çapta yayıldığını göstermesi bakımından önemlidir. Behlûl-i Dânâ'nın menkıbe ve fıkraları Arap ve İran edebiyatında olduğu gibi Türk halk edebiyatında da önemli bir yer tutmaktadır.(Diyanet İslam Ansiklopedisi, Behlül-i Dana md.)
Kendimizce doğru olan bir şeyin, başkalarına göre birçok yönden mahzurlu olduğunu kendi bakış açımızdan göremeyiz. Bu durumda yapmamız gereken şey, kendimizi karşımızdakinin yerine koyarak onun hissiyatıyla olayı değerlendirmeye çalışmaktır. Buna psikolojide “empati” ya da “duygudaşlık” deniliyor. Psikologlar belki de bu adı yeni koydular. Fakat bundan bin dört yüz yıl önce Resûlullah (s.a.v) bu metodu uygulamıştır.
Bir toplantıda Hârûn Reşîd kendisiyle buluştu: Hârûn Reşîd, ona, “Çok zamandır seninle görüşmek istiyordum.” deyince, Behlül, “Ben böyle arzu duymadım” diye cevap verdi. Buna rağmen Hârûn Reşîd kendisinden yine nasîhat istedi. “Ne nasîhati istiyorsun? Şu saraya bak, bir de kabirlere bak! Bunlardan ibret almayan, nasîhat almayan nelerden alır! Hâlin ne olacak, ey mü’minlerin emiri! Yarın Cenâb-ı Hakkın huzûruna çıkacaksın. Büyük küçük yaptığın herşeyden sual olunacaksın. Bunlara nasıl cevap vereceksin iyi düşün! Bu hesap zamanında aç ve susuz olacaksın, çıplak bulunacaksın. Orada bulunanlar sana bakıp gülecekler. Perişan hâlin orada meydana çıkacak, başka nasîhati ne yapacaksın?” dedi.
Adâleti ile meşhûr olan Hârûn Reşîd onun nasihatlerinden çok istifâde etmiştir.
Hasan bin Sehl anlatır. Bir gün çocuklar, Hazreti Behlül’e taş atmağa başladılar. Taşın birisi vücudunu kanatınca, “Ey çocuklar! Ben Allah’u Teâlâya tevekkül ettim. O elbette bana kâfidir. O ne güzel vekîldir. Ancak Allahü teâlâ’ya yaklaşmak insana rahatlık verir. İnsanlara eza ve cefâ yapanlar hiç merhametli olur mu?” dedi. Ben dayanamadım. “Ey Behlül, çocuklar sana taşla vuruyorlar, sen onlara merhamet ediyorsun. Bu nasıl iştir?” dedim. O da, “Sus!... Allah’u Teâlâ, benim üzüntü ve acımı, onların da sevincinin çokluğunu elbet biliyor. Umulur ki, bazımızı, bazımıza bağışlar” buyurdu.
Muhammed bin Ebî İsmail bin Ebî Fudayl, ondan şu hâdiseyi nakleder: Behlül’ü bazı kabirlerin arasında gördüm. Bana, bir kabire soktuğu ayağını gösterdi. Toprakla oynuyordu. Burada ne yapıyorsun? diye sordum. “Bana eziyet etmeyen ve benim gıybetimi yapmayan insanlarla oturuyorum” dedi.
Bir zaman fiyatlar çok yükselmişti. Sen, insanların rahatlaması için, Allah’u Teâlâya duâ etmez misin? dedim. O bana şöyle cevap verdi: “Allah’a yemîn ederim ki, ben bu işe karışmam. Eğer bir buğday danesi bir dinar olsa, bize emrettiği gibi Allah’u Teâlâya ibâdet etsek, o bize vad ettiği gibi rızkımızı verir.” Sonra ellerini birbirine vurarak “Ey dünyâyı ve süslerini toplayan, gözleri uykudan lezzet almayan kimse, nefsinle uğraşıp ahirete bir tedarik yapmadın, kıyâmet gününde Allah’u Teâlâya ne cevap vereceksin?” dedi.
Behlül Dânâ, duâsı makbûl bir zattı. Bir şiirinde:
Hırsı bırak da, yorulma;
Geçimde tamaha kapılma...
Niçin malı cem edersin;
Kime topladın bilemezsin!
Rızık vaktiyle ayrıldı;
Su-izan faydasız kaldı...
Her hırs sahibi fakirdir;
Her kanaatkâr da zengindir.
Abdullah bin Mihrân anlatıyor: Hârûn Reşîd hacca gitti. Dönüşünde bir müddet Kûfe’de istirahat etti. Sonra yola çıkacağı zaman herkes kendisini yolcu etmek için sokağa döküldü. Behlül de çıkmıştı. Çocuklar onunla beraber oynayıp eğleniyorlardı. Tam o sırada Hârûn’un develer üzerinde muhteşem kâfilesi gözüktü. Çocuklar da Behlül’ü bıraktı ve onun seyrine koyuldular. Tam Hârûn’un geldiği sırada Behlül yüksek sesle:
“Ey Hârûn!” diye seslendi. Hârûn, yüzünden perdeyi kaldırarak “Buyur. Behlül, ne istiyorsun?” dedi. Behlül:
“Ey Mü’minlerin Emîri! Eymen bin Nail, Kudame bin Abdülâmir’den bize şöyle haber verdi ve dedi ki; Ben Resûl-i Ekrem(s.a.v)’i Arafat’tan dönüşte görmüştüm. Kızıl bir deveye binmişti. Yanında kimse dövülmediği gibi, kimse de kovulmazdı. “Yol verin, yol verin” diyen münâdileri de yoktu. Sen de bu usûle riâyet eyle. Bilmiş ol ki; tevâzu ile yolculuk etmen, kibir ile seyahatinden hayırlıdır.”“Bağdâd ve etrâfını nurlandırıp aydınlatacak hediyeler götürüyor musun?” dedi.
Halife, “Bu hediyeler nasıl olur?” deyince Behlül hazretleri “İnsanlara Allah’u Teâlâ’nın sevgisini, O’ndan korkmayı, onlara örnek olacak şekilde hâl ve hareketler, onlar hakkında temiz ve güzel düşüncelere sahip olmak en güzel hediyedir.”
Bunu dinleyen Hârûn Reşîd ağlayarak; “Ey Behlül, biraz daha anlat” dedi. Behlül:
“Memleketinin bir köşesinde bir mazlûm zulme uğrasa sen de memleketin diğer köşesinde bile olsan, Allah’u Teâlâ bunun hesabını senden soracak. Allah’u Teâlâ buyuruyor ki;“Şüphesiz ki iyiler na’im Cennetindedir. Kötüler ise Cehennemdedir.”(İnfitar Suresi, 13-14).
Âhirette, Cennet veya Cehennemden başka gidilecek üçüncü bir yer yoktur. O hâlde hazırlığını buna göre yap” dedi.
Halife, “Amellerimiz hakkında ne dersiniz?” diye sordu. Behlül hazretleri, “Allah’u Teâlâ’dan korkarak ve emrettiğine uygun olarak yapılan amel makbûldür” buyurunca, Halife, “Peygamber efendimizle(s.a.v), akrabalık olarak yakınlığımız hakkında ne dersiniz?” diye sorunca, Behlül, “Peygamber efendimize (s.a.v) akrabalıkdan ziyade, bildirdiği hükümlere bağlılıkda yakın olmak daha mühimdir” dedi.
Halife, “Peygamber efendimizin (s.a.v) şefaatine kavuşabilecek miyiz?” deyince de Behlül, “Onu Allah’u Teâlâ bilir” buyurdu.
Halife, “Nasıl yaşayalım?” dedi. Behlül, “Allah’dan kork. Her hâlinde Hz.Muhammed Mustafa(s.a.v)in sünnetine tâbi ol. Bu durumda en kârlı yolu seçmişsin demektir” dedi.
Halife, “Çok güzel söylüyorsun, şu hediyemi kabûl et” dedi. Behlül hazretleri de, “Onu kimden aldınsa ona ver. Dünyadaki sahipleri yakana yapışmadan önce, verenin yoluna harca. Bunu burada yap. Âhirete kalırsa onlara birşey bulup veremezsin, râzı edemezsin” diye cevap verdi. Parayı almayınca Hârûn Reşîd: “Para borcun varsa onu ödeyelim” dedi. Behlül:
“Kûfe’de birçok ilim sahipleri vardır. Borç ile borcun ödenmeyeceğinde ittifâk etmişlerdir” dedi, Hârûn:
“Bari ihtiyâcını temin, edelim” deyince, Behlül hazretleri: “Allah’u Teâlâ senin Rabbin olduğu gibi, benim de Rabbim’dir. Seni hatırlayıp beni unutması muhaldir” buyurdu. Hârûn Reşîd, bu sözleri işitince ağladı.
Nakledildiğine göre adamın birisi namaz kılmaz, diğer ibadetleri yapmaz ama her gece yatarken “Yâ Rabbi! Bana Cennetini ver!” diye duâ ederdi. Bir gece aynı şekilde yattı. Geç vakitte, damdan bir tıkırtı geldiğini hissederek uyandı. Hemen çıkıp, “Kimsin, orada ne arıyorsun?” dedi. Damda bulunan Behlül Dana idi ve “Devem kayboldu da onu arıyorum” dedi. Ev sahibi, “Hiç mümkün müdür ki, kaybolan deve damda olsun. Bu akılsızlık değil midir?” Bunun üzerine Hazreti Behlül Dana, “Senin, hiç ibadet etmemen ve sonra da Allah’u Teâlâdan Cenneti istemen daha akılsızlık değil midir?” buyurdu. Ev sahibi O zaman, Behlül Dânâ’nın kendisine nasîhat vermek için böyle yaptığını anladı. Hatasını anlayıp, tövbe etti ve ibadetlerini aksatmadan yapmaya başladı.( Fevât-ül-vefâyât, cild-1, sh. 228, 230. El-A’lâm, cild-2, sh. 77. El-Beyân ve’t-Tebyîn, cild-2, sh. 230.Tabakât-ül-kübrâ li’ş-Şa’rânî, cild-1, sh. 68)
Her Koyun Kendi Bacağından Asılır
Hârûn Reşîd bir gün esnafı denetlemesi için Behlûl-i Dânâ’yı vazifelendirir. Esnafı dolaşan Behlûl, pek çok kişiyi yaptıkları yanlış işler yüzünden cezalandırır. Esnaf kendisine kızgındır; çünkü onlara göre yaptıkları işler sadece kendilerini ilgilendirirdi. Onlarla Allah arasına kimse girmemeliydi. Sonunda hep birlikte halifenin huzuruna çıktılar. Behlûl-i Dânâ’nın kendilerine haksız yere ceza kestiğini, yaptıklarının ona bir zararının olmadığını, her koyunun kendi bacağından asılacağını, bu durumun düzelmesi için Behlûl-i Dânâ’nın vazifeden azledilmesi gerektiğini Hârûn Reşîd’e söylediler. Bunun üzerine halife, Behlûl-i Dânâ’yı yanına çağırtıp esnafın kendisinden şikâyetçi olduğunu bildirir.
Behlûl-i Dânâ şikâyetleri dinler; fakat hiçbir cevap vermeden huzurdan çıkar. Ertesi gün birkaç koyun kesip bacaklarından asar. Esnaf olan bitene bir anlam veremez. Zamanla koyunların kokusu etrafı rahatsız etmeye başlar. Etrafa yayılan pis koku dayanılmaz bir hal alınca, esnaf soluğu yine Hârûn Reşîd’in yanında alır. “Ey halife! Bu deliye bir şeyler söyle. Bacaklarından astığı koyunların kokusundan çarşıya girilmez oldu. O’nun yaptıklarından bîzar olduk.” derler. Bunun üzerine, Behlûl yine huzura çağrılır. Esnafı halifenin yanında görünce, “Yine ne oldu? Bir şikâyetiniz mi var?” diye sorar. Esnaf, “Astırdığın koyunların kokusundan çarşıda durulmaz oldu.” deyince Behlûl, “Evet efendiler, demek ki her koyun kendi bacağından asılsa da bütün mahalle bundan rahatsız olur.” der; esnaf bu söze verecek cevap bulamaz.
Şimdi bu kıssadan çıkarabileceğimiz hisselere bir bakalım.
1.Günahlar (sahsî gibi görünse de) psikolojik ve sosyolojik açıdan çevreyi etkiler.Birçok günahkâr insanın ağzından düşmeyen klâsik bazı sözler vardır. “Benim günahım bana bundan kime ne?” diye başlayan ve “Bu hayat benimdir, istediğim gibi yaşarım; kimse bana karışamaz.” ifadeleriyle devam eden sözleri sıkça duyarız. Bu ve buna benzer sözler, temelde, yukarıda bahsi geçen kıssadaki “Her koyun kendi bacağından asılır.” düşüncesi ile aynı mantığı taşıyor. Böyle düşünenler âhiret hayatı noktasında belki haklılar; çünkü işledikleri günahın cezasını yalnız kendileri çekecekler. O zaman “Ne halleri varsa görsünler. Yapacakları varsa, görecekleri de vardır.” diyebiliriz.
Fakat aynı şeyi dünya hayatı için söylemek mümkün mü? Yani bazı kimselerin günah ya da gayr-i ahlakî olan fiilleri karşısında “Ne halleri varsa görsünler.” diyebilir miyiz? İnsanlar için günah işleme hürriyeti olabilir mi? İnsanın dilediğini yapma özgürlüğünün bir sınırı yok mudur? Mesela; herkesin adam öldürme hürriyeti olsa sonuç ne olurdu? Ya da hırsızlık veya gasp suç olarak kabul edilmese idi bunun topluma yansıması nasıl olurdu? Acaba insanların suç işleme özgürlüğü olsaydı toplum bundan nasıl etkilenirdi? “Adalet, emniyet, asayiş, huzur ve düzen bozulurdu.” dediğinizi duyar gibiyim. Demek işlenen kötülükler sadece sahibine zarar vermiyor; toplumu da psikolojik ve sosyolojik açıdan etkiliyor. Hiç kimse günah işlemekte hür değildir. İslâmiyet’e göre gerçek hürriyet; -helâl dairesinde olmak şartıyla- sahsın yaptıkları ile kendine ve başkasına zarar vermemesidir. Demek dinen haram kabul elden fiiller, hem şahsa hem de topluma maddeten ve manen zarar verdiği içindir ki yasaklanmışlardır.
2. Def’-i şer celb-i menâfi’e her zaman râcihtir.Yani kötülüğün, zararın önlenmesi her zaman iyiliğin, faydanın elde edilmesinden önce gelir. Neden mi? Dibi delik bir kazanın tamiri, sütle doldurulmasından önce gelir. Deliği tamir işi kötülüğün önlenmesi; süt doldurma işi ise faydanın celbi anlamına geleceğinden elbette zararı önlemek için deliğin önce tamir edilmesi gerekir. Emr-i bi’l ma’ruf nehy-i an’il münker (iyiliği emretmek kötülükten sakındırmak) her mü’mine farz kılınmıştır. Hadis-i şerifte “Sizden kim (sünnetimize uymayan) bir münker (kötülük) görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu kadarı imanın en zayıf mertebesidir.” (Müslim, İman 78 (49); Tirmizî, Fiten 11 (2173)) denilmektedir.
Topluma verdiği zararlar göz önüne alındığında kötülükleri uzaklaştırmak, iyiliklerin celbinden önce gelir. Yani önce zararlı şeyler ortadan kaldırılmalı, daha sonra iyiliklerin topluma yerleşmesine çalışılmalıdır. Çünkü kötülük tahriptir, yıkmaktır. İyilik ise tamirdir, yapmaktır. Yıkmak kolay, yapmak ise zordur. Her bir kötülük toplumdan pek çok iyiliğin yok olmasına sebep olur. Tahrip kolay olduğundan kötülüğün yayılması, iyiliğe nazaran daha hızlı olur. Bu noktadan bakıldığında kötülükler başkalarına bulaşmadan, onları engellememiz gerektiğini görebiliriz.
3. İnsanları kötülükten vazgeçirmenin pek çok yolu vardır.İnsanlarda yaratılış itibariyle haramlara karşı bir meyil vardır. Haram ve günahlarda ise maddî, aldatıcı, geçici bir zevk ve lezzet olmasına karşın; binlerce manevi, ruhî, kalbî, vicdânî elemler de vardır. Nefsin hazır bir lezzeti, ileride verilecek binler lezzete tercih etmesi sebebiyle insan -şeytanın da telkinâtıyla- bilerek ya da bilmeyerek haramlara girer.
Allah dostları haramları zehirli bir bala benzetir. Nasıl ki zehirli bir balı yiyen adam önce lezzet alır, sonra zehrin tesiriyle acılar içerisinde can çekişir. Aynen öyle de harama dalan bir insan da önce lezzet alır, sonra kalbî, vicdanî sıkıntılar, korkular onu kabre kadar rahatsız eder. Kötülükleri önlemekte bu nokta çok önemlidir. Bizler, kötülüğün kötü neticelerini gözler önüne sermeliyiz ki insanlar o yola girmesinler. Haramların, günahların daha dünyada iken insanların başlarına neler getirdiğini zihinlere kazımalıyız ki onlardan uzak durulsun.
4. Empati yaptırarak pek çok kötülüğü önleyebiliriz.Bazen davranışlarımızın başkalarını nasıl etkilediğini düşünmeden hareket ederiz. Eğer karşımızdaki kişi ya da kişiler bizi ikaz etmezlerse onlara zarar verdiğimizin farkına bile varamayız. Kendimizce doğru olan bir şeyin, başkalarına göre birçok yönden mahzurlu olduğunu kendi bakış açımızdan göremeyiz.
Bu durumda yapmamız gereken şey, kendimizi karşımızdakinin yerine koyarak onun hissiyatıyla olayı değerlendirmeye çalışmaktır. Buna psikolojide “empati” ya da “duygudaşlık” deniliyor. Psikologlar belki de bu adı yeni koydular. Fakat bundan bin dört yüz yıl önce Resûlullah (s.a.v) bu metodu uygulamıştır. Kendisinden zina etmek hususunda izin isteyen bir gence sırayla; bu fiili annesinin, kız kardeşinin, halasının, teyzesinin yapmasına razı olup olmayacağını sormuş. Genç bunların hiç birinin zina etmesine razı olamayacağını söyleyince; başkaları da annelerinin, kız kardeşlerinin, teyzelerinin, halalarının zina etmelerine razı olmaz diyerek genci bu isteğinden vazgeçirmiştir.
Rasûl-ü Ekrem (s.a.v) in bu davranışı sempatik değil midir? Bu tarz davranış bizler için sünnettir. Empati yapmak, yaptırmak sünnet olduğuna göre, bizlerin de davranışlarımızı bu açıdan kontrol etmemiz gerekmez mi? Karşı tarafı inciterek, rencide ederek, hissiyatını bastırarak değil; aklını, kalbini, nefsini empati yaptırmak suretiyle ikna ederek hem kötülüğü önlemek hem de insanların gönlünü fethetmek mümkündür. Anne babalar, âmirler, memurlar, büyükler, küçükler, zenginler, fakirler kısacası tüm insanlar gerçekten empati yapabilselerdi kimse kimseye zarar verir miydi acaba?
Derler ki her koyun kendi bacağından asılır
Asılmasına asılır da, kokusu etrafa yayılır
Derler ki benim günahım bana, bundan kime ne!
Pek çok hayrâta mani pür şer etrafa yayılır
Her koyun kendi bacağından asılsa da
Yoktur İslâm’da mel’anete müsâade
İnsan dünyada her ne kadar hür olsa da
Yoktur zarara cevaz ne nefsine, ne de gayra
Cenab-ı Hak Kur’an-ı Mübinde: “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (Al-i İmran Suresi, 104)
“Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl Suresi, 90)
“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi, 71)
Hadis-i Kudsi’de : “Ey Davud! Benden kaçan bir kulumu, tekrar bana getirmen tüm insanların ve cinlerin ibadetinden bana daha sevimli gelir.”
Efendimiz(s.a.v)de: “Yâ Ebû Rafi! Allah’a yemin ederim ki, senin iki elinle (yani maddî ve mânevî gayretin ve çalışman neticesinde), bir şahsa Cenab` ı Hakk’ın hidayet nasip etmesi, güneşin üzerinde doğduğu ve battığı her şeyden daha hayırlıdır.” (Taberani )
“Sizden kim (sünnetimize uymayan) bir münker görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu kadarı imanın en zayıf mertebesidir.” (Ebû Dâvud, Sünen, Melahim, 31/ 17, (IV, 508- 515)
Cehennemden Ateş Almaya Gittim
Bir gün Behlül Dânâ hazretleri, üstü başı toz toprak içinde uzun bir yolculukan gelmiş olmanın belirtileri ile Harun Reşid'in huzuruna çıktı. Harun Reşid sordu:- Be ne hal Behlül, nereden geliyorsun?
- Cehennemden geliyorum ey hükümdar.
- Ne işin vardı cehennemde?
- Ateş lazım oldu da ateş almaya gittim.
- Peki, getirdin mi bari?
- Hayır efendim getiremedim. Cehennemin bekçileriyle görüştüm, onlar "Sanıldığı gibi burada ateş bulunmaz, ateşi herkes dünyadan kendisi getirir" dediler.
Bize de Gitmek Düşer
Behlül hazretleri halife Harun Reşit’in arkasında namaz kılmıyormuş. Bir gün yanındakiler bu durumu halifeye açmışlar."Efendim Behlül sizin arkanızda namaz kılmıyor halk arasında dedi kodular çoğalmaya başladı. Siz en iyisi Behlül’le bu durumu bir görüşün" derler. Halife bunun üzerine Behlül’ü çağırır ve durumu anlatır: “Hiç olmazsa Cuma namazlarında arkamda namaz kıl.” der. Behlül kabul eder. Halife namazın ikinci rekâtında iken Behlül namazı terk eder. Bu durum halifeyi iyice kızdırır ve Behlül’ü yanına çağırır sebebini sorar.
Behlül Dana hazretleri anlatmaya başlar ve halifeye sorar:- “Efendim siz tekbir alıp namaza başladığınızda vergileri arttırdınız mı artırmadınız mı?”
Halife: “Evet arttırdım.” der.Behlül Dânâ: “Peki, Fatihayı okurken orduyu topladın mı toplamadın mı?
Halife yine :”Evet topladım” der.Behlül Dânâ :“ Peki, Rukûya gittiğinde komşu ülkeye savaş açtın mı açmadın mı?
Halife yine: “Evet açtım” der.Behlül Dânâ : “Peki, secdeye gittiğinde savaşı kazandın ve savaşı kazanmış bir komutan edası ile işgal ettiğin ülkeye girdin mi girmedin mi? der.
Halife yine: “Evet girdim.” der.Behlül Dânâ: “İkinci rekata kalktığında o ülke padişahının kızı yanına geldi ve sen onu cariye olarak aldın mı almadın mı?” diye sorar.
Harun Reşit: “Aldım” der.Behlül Dânâ: “Peki der, sen o kıza nikah kıydın mı kıymadın mı?Harun Reşit : “Kıydım” der.Harun Reşit dayanamaz sorar : “İyi de bütün bunların bizim konumuzla ne alakası var?
Behlül Dânâ şöyle der: “Eh bu durumda bize de gitmek düşer.”
Cennetten Köşk Satın Almak
Behlûl Dânâ bir gün düzgünce kesilmiş tahta parçalarından eve benzer bir şey yapıyordu. Harun Reşid'in hanımı Zübeyde görüp ne yaptığını sordu.
Behlûl: "Cennet köşkü yapıyorum efendim" diye cevap verdi.
Dindar bir kadın olan Zübeyde köşke müşteri çıktı:Bu köşkü bana satar mısın?-İsterseniz satarım!Kaç paraya satarsın?Sana bir akçeye veririm.Halifenin hanımı hemen bir akçeyi verip köşkü satın aldı. Harun reşit ve hanımı o gece rüyalarında kendilerini cennette gördüler. Zübey'de lüks bir köşkte oturuyordu.
Harun Reşit sordu: Hanım, sen bu köşke ne zaman sahip oldun?Dün bir akçeye Behlûl'den satın almıştım.Sabah oldu ,hükümdar hemen Behlûl'ü çağırttı.Dün hanıma sattığın köşkten bir tane de bana yapsana,dedi.Olur yaparım, dedi Behlûl.-Kaça yapacaksın?Bin akçeye yaparım.Ama hanıma bir akçeye vermişsin!Evet, bir akçeye verdim . Ama o köşkün değerini bilmeden aldı. Sen ise dün gece onun nasıl görkemli bir köşk olduğunu gördün.Ben buna göre fiyat istiyorum.
Senin Halin Nicedir?
Behlûl Bir gün sarayın taht salonunda kimsenin olmadığını görerek çok merak ettiği Harun Reşid’in tahtına güzelce bir kurulur, bir müddet sonra olayı fark eden nöbetçiler Behlûl'u Tahttan kaldırarak bir güzel döverler.
Behlûl bir kenara çekilip hüngür hüngür ağlamaya başlar, Olayı padişah Harun Reşide haber verirler, Harun Reşit Behlûl'ün yanına gelerek teskin etmeye çalışır.
- Tamam Behlûl ağlama , ben o nöbetçileri cezalandıracağım der, Behlûl hemen itiraz ederek.
- Aman abi Askerleri cezalandırmayın, Benim onlardan şikayetim yok.
- O zaman neden ağlıyorsun.
- Behlûl Dáná HazretleriHarun Reşide:
- Kardeşim ben, beni dövdüler diye ağlamıyorum. Ben birkaç dakika tahta çıkmakla bu kadar dayak yedim, yarın senin durumun ne olur, ne kadar dayak yiyeceksin diye düşünüyorum ve onun için ağlıyorum,dedi.
Bu sözler Harun Resid'in gözlerinin yaşarttı...
- O halde söyle, nasıl hareket edersem kurtulurum, diye sordu.
Behlûl Dáná Hazretleri de su nasihatte bulundu:
- Adaletle hükmet, kimseyi incitme, millet senden memnun olup senin iyiliğine dua etsin. Ancak o zaman kurtulursun.
Rüyadaki Padişahlık
Bir gün Hârûn Reşîd, Behlül ile görüşmek, hikmetli sözlerini duymak istedi. Bu şekilde adamlarını gönderip Behlül'ü getirmelerini söyledi. Gidenler Behlül'ü boş bir mezar içinde uyur buldular. Uyandırdıklarında;
- "Siz ne yaptınız. Beni pâdişâhlık makâmından indirdiniz. Şimdi ben ne yapacağım." dedi.
Görevliler gidip bu sözleri halîfeye bildirdiler. Hârûn Reşîd onun bu hâline bir mânâ veremedi, huzûruna geldiğinde;
- "Ey Behlül! Bu ne iş. Sen hangi padişahlıktan indirildin?" dedi.
O, bu soru üzerine;
- "Ey Halîfe! Rüyâmda kendimi hükümdâr olmuş gördüm. Tahtımda oturuyordum. Hizmetçilerim vardı. Saltanat ve ihtişam içinde idim. Lâkin senin adamların beni uyandırdı ve tahtımdan oldum."
Bu sözlere Hârûn Reşîd güldü ve;
- "Ey Behlül! Rüyâdaki pâdişâhlığa îtibâr olur mu?" dedi.
Bunun üzerine Behlül hazretleri;
- "Ey müminlerin emîri! Benim hükümdarlığım ile seninki arasında ne fark var. Ben gözlerimi açınca hayat buldum. Sen gözlerini kapayacak olsan ebediyyen emirlikten düşecek, saltanatından olacaksın ve nedamet, pişmanlık günün başlayacak. O halde hangimizin hükümdarlığına îtibâr yoktur siz söyleyin." dedi. Bunun üzerine Harun Reşîd söyleyecek söz bulamadı.
Bizde Vaktiyle Güzel Yiyeceklerdik
Halife Harun Reşîd bir gün Behlül-i Dânâ ile sohbet ederken;
- "Ey Behlül! Sana sarayımda bir oda ve hizmetçiler vereyim. Yeter ki bu eski elbiselerden kurtul. Yenilerini giy. İnsanlar arasına karış." dedi.
Bunun üzerine hazret-i Behlül; - "Müsâde ederseniz bir danışayım." dedi.
Halife; - "Kime danışacaksın, kimsen yok ki?" diye cevap verdi.
Behlül de; "Ben danışacağım yeri biliyorum." dedi ve oradan ayrıldı. Harun Reşîd arkasından adamlar salıp danışacağı yeri öğrenmek istedi. Behlül gide gide şehir dışında bir mezbeleliğe gitti. Başını eğip bir şeyler dinlermiş gibi yaptı. Bir şeyler söylendi. Daha sonra oradan ayrıldı. Saraya yöneldi. Sultanın adamları ondan önce saraya dönüp hâdiseyi halifeye bildirmişlerdi. Behlül huzura girince, halife Harun Reşîd ona;
- "Ey Behlül! Söyle bakalım vereceğin cevabı." dedi.
Behlül; - "Danıştım efendim. Lâkin insanlar arasına karışmam mümkün değil." dedi.
Halife heybetle; - "Ey Behlül! Sen gidip çöplere danışmışsın, haberim oldu." dedi.
Behlül de; - "Doğru söylüyorsun ben de onlara danıştım. Onlar bana cevap verdiler ve;
- "Ey Behlül! Biz de vaktiyle en güzel ve nefis yiyecekler idik. Bütün güzellikler bizde idi. Sevgi ve itibarımız çoktu. Ne zaman ki insanlar arasına karıştık. İşte bu hâle geldik. Çöpe atıldık. Sen de sakın insanların arasına karışma." dediler. Bu sözlerdeki ince manaları anlayan Harun Reşîd: "Haklısın." deyip düşüncelere daldı.
Harun Reşid’in Allah Korkusu
Halife Harun Reşit karısı Zübeyde hanımla sohbet ediyorlardı. Karısı Harun Reşit'e: “ Sen tebeanâ karşı Hz. Ömer(r.a) gibi adil olmadıkça cennete gireceğini sanma! Zalim olursan cehennemliklerden olursun, dedi. “
Harun Reşit karısının bu ithamına tahammül edemeyerek: “Ben Allah'ın cennetlik kullarındanım. Eğer bu sözümde yalan varsa sen benden üç talak boş ol, diyerek yemin etti.”
Zübeyde Hanım islâmî emirlere bağlı bir kadındı. Kocasının böyle söylemesine karşı: “ Ey Harun! Aşare-i mübeşşereden başka cennetlik olduğu dünyada iken belli olan kim var? Sen nasıl böyle konuşuyor ve yemin ediyorsun? Bu sözden sonra aramızda ayrılık kesinleşmiştir, dedi ve Halife Harun Reşit'ten ayrıldı. Bir daha da yanına yaklaşmamaya karar verdi.”
Harun Reşit müşkül durumda kalmıştı. Zamanının meşhur âlimlerini çağırarak meseleyi anlatıp karısının boş olup olmadığını sordu. Bütün âlimler nikâhın zail olduğunu bir daha evlenebilmeleri için hülle yapılması lâzım geldiğini söylediler. Harun Reşit'in bazı yakınları durumu bir de İmam-ı Yusuf'a sormayı tavsiye ettiler. Halife İmam-ı Ebu Yusuf'u çağırtıp durumu bir de ona anlattı.
İmam-ı Ebu Yusuf:”Ey Emirel Mü'minin siz hiç sadece Allah korkusundan dolayı işlemeye azmettiğiniz bir hatadan vazgeçtiniz mi? diye sordu. “
Harun Reşit kısa bir müddet düşündükten sonra başından geçen ibretli bir hâdiseyi şöyle anlattı:”Memleketimizde uzun süren bir kıtlık hüküm sürmekte idi. Ben de halife olmam dolayısıyla hazineden halka erzak dağıtıyordum. Bir gün yoksullar içerisinde genç ve güzel bir kadın gelip kocasının ihtiyar olduğunu ve çocuklarının aç kaldıklarını söyliyerek erzak istedi. Rüşvet olarak da hiç uygun olmayan tekliflerde bulundu. Kadının bu teklifi bana çok büyük tesir icra etti ise de kadından uzaklaştım ve Allah korkusundan günlerce tevbe - istiğfar ettim.”.. Diye anlattı.
İmam Ebu Yusuf:”Senin söylediklerin Zübeyde hanımla aranızda yapılan nikâhı bozmamıştır. Çünkü Cenab-ı Hak: «Ve Limenhâfe makame Rabbihî cen-netan« buyurarak Allah'dan korkanlara iki cennet olduğunu beyan ediyor. Sen de Allah'tan korktuğuna göre nikâhınız bozulmamıştır, diye fetva verdi.
İmam-ı Ebû Yusuf'un bu fetvası kendisine bildirilen Zübeyde Hanım Harun Reşit'le beraber yaşamaya razı oldu...
Harun Reşid ve Hanımı
Bir gün Harun Reşit ile hanımı bahçede oturmuşlar.Bahçenin havuzuna da ay'ın ışığı aksetmiş,Harun Reşit hanımına,şu Allah'ın nuruna bak,ne kadar da güzel demiş.Hanımı da,benden daha mı güzel deyince,Harun Raşit kızarak;sen kim oluyorsun da Allah'ın nurundan daha güzel olasın diyerek hanımını mahkemeye veriyor.
Mahkemede Şeriat alimleri toplanıyor,fetva fetva derken hanımın idamına karar veriyor.Nasıl olur da bir insan Allah'ın nurundan daha güzel olabilir,bu mümkün olamaz diyorlar ve hasılı kadına idam emri veriyorlar.
Bir gün hanımcağız derin derin düşünürken oradan geçen Behlül Dane yengesinin üzgün halini görüp,yenge ne düşünüyorsun?der.Yengesi o zaman;Behlül senin bir şeyden haberin yokmu?Benim idamıma karar çıktı.Beni bir kaç gün sonra idam edecekler diye cevaplar.Behlül sebebini soruyor,yengesi de olanları anlatıyor.
Behlül Dane yengesinin başından geçen olayı dinledikten sonra yengesine,sen bu hususta hiç telaşlanma,ben bu işi hallederim diyor.Bunun üzerine bir tellal çıkarıp cuma namazını falan camide kıldıracağını halka duyuruyor.Bu ilan üzerine halk akın akın camiye koşuyor.Çünkü daha önceleri Behlül'e böyle şeyler teklif edildiğinde kabul etmemişti.
Cuma günü kalabalık bir cemaat topluluğuna hitaben önce hutbeyi okuyor,sonra mihraba geçiyor,namazı kıldıracak.Namaza duruyorlar Fatiha-i Şerif'i okuyor.Sonra zammı sure koşuyor Vettini suresini okuyor.İnsanın methi bu surededir.(Vettini vezzetüni ve turisinine ve hazel beledil emin lekat halaknal insane fi ahseni takvim)Diyeceği yerde öyle demiyor "Lekat halaknal kamere fi ahseni takvim" diyerek durmadan devam ediyor sureyi bitiriyor.
Namazdan sonra bütün fetva alimleri Behlül'e efendim namazda yanlış okudunuz bu nasıl olur,Kur'an da sizin okuduğunuz gibi mi yazıyor?Diye sorulunca:Behlül Dane:Peki böyle yazmıyor da bir insan ben aydan daha güzelim dediği zaman ona neden idam kararı verirsiniz?Eğer ay insandan daha güzel olmuş olsaydı,Cenab-ı Allah Kur'an 'ı Kerimde insan yerine ay'ı metederdi.Bu olaydan sonra fetva geri alınıp kadıncağız kurtulmuş oluyor
Bu Dünya Kimseye Kalmaz. Kimsenin Yaptığı Yanına Kâr Kalmaz.
Zamanın krallarından birisi Harun Reşide nadide bir gül fidanı hediye eder.Harun Reşid, bu hediyeyi çok beğenir sarayın baaş bahçıvanına teslim eder.Ona iyi bakmasını ve açtığı zaman onu ilk defa kendisinin koklamak ve seyretmek istediğini tenbih eder. Yaprağı, kokusu, görünüşüyle dikkatini çeken gül, üzerine titremeye başlar gülün ne var ki, sakınan göze çöp batar derler ya. Aynen öyle olur. Bir sabah bahçıvan gelip bakar ki, gül açmış,çok güzel kokuyor.rengi,kokusu herşeyi çok güzel.Padişaha müjde vereyim derken,gülün dalına konan bir bülbül,şakı(Zeker) ne kadar yaprak varsa hepsini gagalayarak yere düşürür. Tek yaprak bırakmaz. Gülün başında korku içinde koşar halifeye,O sırada padişah balkondadır.Sultanım der, üzerine titrediğimiz gülün yapraklarını bir bülbül öterek,gagalayarak yere dökmüş, tek yaprak bırakmamış.
Harun Reşid, telaş etmeden cevap verir:Üzülme efendi üzülme, der,Bu dünya ona kalmaz, bülbülün yaptığı yanına kalmaz.
Rahat bir nefes alan bahçıvan işine döner, bir gün bakar ki, bir yılan yaprakları düşüren bülbülü yakalamış, yutmak üzere, otların arasında kayıp gidiyor.
Heyecanla yine halifeye gelir:Sultanım der, bülbülü bir yılan yakalamış, yutarken gördüm.
Sultan yine telaşsız: Üzülme evladım. Bu dünya yılana da kalmaz.
Yine bir gün bahçede çalışırken,bülbülü yutan zehirli yılan bahçıvanı sokmaya çalışır,bahçıvanda kendisini korur,elindeki kürekle yılanın kafasını koparır.
Sarayın balkonundan etrafı seyreden padişaha, sultanım dedikleriniz hep çıktı. Yılan beni sokmaya çalıştı, bende onu öldürdüm.
Sultan, üzülme evladım, bu dünya sana da kalmaz, sende ektiğini biçersin.
Aradan bir hayli zaman geçer, bahçıvan büyük bir suç işler. Mahkeme idam cezası verir. Gün gelir infaz gerçekleşek. Hakim ona son bir arzun varmı der. O da, evet var, ancak bunu size değil sultanıma söylerim.
Bunun üzerine Harun Reşid, ne söyleyeceksen söyle diyor.
O da; sultanım eğilin kulağınıza söyleyeceğim. Kulağına: Sultanım siz adil bir insansınız. Halifemsiniz. Bu dünyanın, bülbüle, yılana ve bana kalmayacağını çok iyi bildiniz. Şunu da iyi biliniz ki bu dünya size de kalmaz.
Bir müddet düşünen sultan, ağlayarak, hadi seni affettim der.
Camiye Gidenler ve Namaza Gelenler
Bir Ramazan günüydü. Abbasi halifesi Harun Reşid, çok sevdiği Behlül Dânâ hazretlerinden bir ricade bulunur:– Akşam namazına camiye gittiğinde namaza gelen herkesi buraya getir de onlara iftar verelim. Behlül Dânâ, akşam ezanı okununca camiye gider. Namaz kılındıktan sonra da beş on kişilik bir grupla Harun Reşid’in yanına giderler. Harun Reşid şaşırır: – Ey Behlül! Ben sana namaza gelen herkesi iftara getir demiştim; ama sen beş on kişiyle geldin. O kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirmemişsin.
Behlül Dânâ, Harun Reşid’e şu güzel cevabı verir: Siz, benden camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara getirmemi istediniz. Ben de isteğinizi yerine getirmek için namazdan sonra cami kapısında durup çıkan cemaate hocanın namazda hangi sureyi okuduğunu sordum. Bunu da sadece getirdiklerim bildi. Camiye gelen çoktu; ama namaza gelenler demek ki bunlarmış.
Mezar Taşı
Behlül Dânâ'ya biri sorar:Oğlum öldü. Mezar taşına ne yazdırayım?Behlül Dânâ şu cevabı verir:Şunu yazdır: "Dün altında olan çimenler bugün üstünde yeşerdi. Ey yolcu anla ki, şu toprak günahtan gayri her şeyi örter."
Müjde
Harun Reşid'in vezirlerinden biri, Behlül Dânâ'ya latife yollu takılarak: "Müjde sana ey Behlül, Sultanımız seni, domuzlarla maymunlara çoban tayin etti" dediğinde, Behlül şu cevabı vermiş:- Öyle ise kulaklarını aç da emirlerimi yerine getirmeye hazırlan.
Behlül'e Göre Üç Kafa
Behlül Dânâ Hazretleri, bir gün pazara üç tane kuru kafa getirerek satmaya başlamış ve her üçüne de ayrı ayrı fiyat takdir etmişti. Bu kafaları kaça satıyorsun diyenlere, birini bir paraya, birini on paraya, birini de ağırlığınca paraya sattığını söyledi.
Behlül'ün bu tuhaf hareketlerini seyrederlerken biri dayanamayarak:
— Ey Behlül! Bunların üçü de kurumuş kafalar olduğu halde sen üçüne de ayrı ayrı fiyat biçiyorsun. Bunların birbirlerinden ne farkı var ki? dedi.
Behlül Dânâ Hazretleri, bundaki esrarı şöyle anlattı:
— Şu birincisi, taş kafadır. Bunun değeri hepsinden düşük. Çünkü hu hiç nasihat dinlemez ve ihtiyaç da duymaz, ikincisi, yani on paralık kafa ise nasihat dinler ama tutmaz... Bir tarafından girer öbür tarafından çıkar. Bunun adı da boş kafadır. Üçüncüsü ise tam kafadır. Hem dinler, onunla amel eder, hem de başkasına öğretir, İşte en kıymetli kafa budur. Bunu da ağırlığınca paraya veriyorum, dedi.
Tabii ki bunda anlayanlar için büyük hikmetler gizlidir. Velilerin hareketi ilk nazarda tuhaf gibi olsa da o çok değerlidir aslında...
Ölüm En Büyük Nasihattır
Harun Reşit’in annesi Behlül Dânâ hazretlerine gelerek Harun’a biraz nasihat et de adaletten ayrılmasın. Yoksa ahirette işi çok zor olacak diyor:
Behlül Dânâ hazretleri birgün Harun Reşit’e, “Uygun görürseniz biraz dolaşalım diyor ve Onu mezarlığa götürüyor. Tek tek mezarları göstererek “Bak şu filanca idi, şu kadar malı vardı,şu kadar yıl yaşadı ve öldü. Şurada yatan da filanca idi, zamanının hükümdarı idi, şu kadar askeri, şu kadar da hazinesinde malı vardı. Şurada yatan kadın da zamanının en güzeli idi. Herkes ona sahip olmak için can atıyordu. Sonunda biri ile evlendi, şu kadar çocuğu oldu ve şu kadar yıl yaşadı.
Bu ve benzeri yer gösterme ve değerlendirmenin ardından eve dönüyorlar. Harun Reşit’in annesi, bu günlerde hiç Behlül’le sohbet ettin mi, sana neler anlattı? Diye soruyor.
H.Reşit’in annesi tekrar Behlül Dânâ hazretlerine gelerek, “Oğluma ne zaman nasihat edeceksin?” diye soruyor. O da ben Ona nasihat ettim. Birlikte mezarlığa gittik. Ona bazı geçmiş kimseleri hatırlattım. “Ölüm en büyük nasihattir. Eğer bunu anlamadıysa diğer söyleyeceklerimin de bir faydası olmaz” diyor.
Damda Deve Bulamayız
Adamın birisi namaz kılmaz, diğer ibâdetleri yapmaz ama her gece yatarken; "Yâ Rabbî! Bana Cennet'ini ver!" diye duâ ederdi. Bir gece aynı şekilde yattı. Geç vakitte, damdan bir tıkırtı geldiğini hissederek uyandı. Hemen çıkıp; "Kimsin, orada ne arıyorsun?" dedi. Damda bulunan Behlül Dânâ idi ve "Devem kayboldu da onu arıyorum." dedi. Ev sâhibi, "Kaybolan deve damda olması mümkün mü? Bu akılsızlık değil midir?" deyince, Behlül-i Dânâ; "Senin, hiç ibâdet etmemen ve sonra da Allah-ü teâlâdan Cennet'i istemen daha akılsızlık değil midir?" buyurdu. Ev sâhibi O zaman, Behlül-i Dânâ'nın kendisine nasihat vermek için böyle yaptığını anladı. Hatâsını anlayıp, tövbe etti ve ibâdetlerini aksatmadan yapmaya başladı.
Kürkçü Dükkanı
Bir gün Behlül-i Dânâ'nın evine hırsız girmiş, evde ne bulduysa götürmüştü. Doğruca kalkıp kabristânlığa gitti ve kapısına oturdu. Bunun farkına varanlar başına toplanıp; "Niçin hırsızın peşinden gitmedin de buraya geldin?" dediler.
Onlara; "Yolunu şaşırmış o adamcağızı burada bekliyorum." diye cevap verdi. Bu söze oradakiler kahkaha ile güldüler ve "Hay Allah iyiliğini versin, o adamın burada işi ne?" dediler.
Bunun üzerine Behlül hazretleri; "Siz hiç merak etmeyin o mutlakâ bu kapıya gelecek. Ecel onu buraya getirecektir." buyurdu. Bu sözler üzerine herkes derin düşüncelere daldı.
Cenneti Nerde Aramalı
Bir gün Harun Reşit’in karısı, beyine şöyle diyor:
“Allah’a hamd olsun ki bu dünyada saraylarda rahat ve mutluluk içinde yaşıyoruz. Rabbimiz bize ahirette de böyle hatta daha iyi şartlarda yaşamayı nasip etse keşke diyor. H.Reşit de: İnşallah hanım kim istemez ahiret mutluluğunu diyor.”
H. Reşit dışarı çıkıp dolaşırken Behlül Dânâ hazretlerinin yeri kazdığını görüyor ve takılmadan edemiyor:-Hayırdır Behlül yine ne işler çeviriyorsun? Diye soruyor.
O da: “Cennet arıyorum “diyor.
Harun Reşit: “Yapma Behlül! Burada Cennet aranır mı? “Diyor.
Behlül Dânâ hazretleri de:”Sen sıcak yatağında hanımının yanında cennet arıyorsun oluyor da burada neden olmasın?” Diyor.
Işıkları Kapat
Behlül Dânâ Hazretleri, yol üzerindeki bir vîrânenin yıkılmak üzere olan eğilmiş duvarına bakıp sık sık âkıbetini tefekkür ederdi. Yine bir gün derin bir tefekkürle orayı seyrederken duvar âniden çöküverdi. Bu hâdise Behlül Dânâ Hazretleri’nde gözle görülür derecede büyük bir sürûra vesîle oldu. Onun bu büyük sevincine mânâ veremeyen insanlar, merakla ondaki bu değişikliğin sebebini sordular.
Behlül Dânâ Hazretleri, onlara şu cevabı verdi: ’− Duvar meyilli olduğu tarafa yıkıldı! ’
Hazretin az evvelki sevincine bir türlü akıl erdiremeyen insanlar, Behlül Dânâ’nın bu sözleriyle iyice şaşkınlaştılar. Bu ifadelerle onun neyi kastettiğini anlayamadıklarından bu defa: ’− Peki, bunda şaşılacak ne var? ! ’ diye sordular.
O ise insanlara, derin tefekkürünün bir neticesi olan şu hikmetli cevabı verdi: ’− Mâdemki dünyadaki her şey nihâyetinde meylettiği tarafa yıkılıyor, benim de meylim Hakk’a doğrudur, o hâlde ben de ölünce -inşâallah- Hakk’a varırım. Ey ahâlî, rükû ve secdelerimizle Hakk’a meylimizi her an artırmaya gayret edelim ki, başka yönlere yıkılmayalım! ’
İşte Peygamber Efendimiz (s.a.v) ’in fem-i muhsinlerinden sâdır olan: “Kişi, yaşadığı hâl üzere ölür.”(Müslim, Cennet, 83) hadîs-i şerîfinin şerh ve îzâhı mâhiyetinde müşahhas bir misâl...
Bu hakikat dolayısıyla bir mü’min, meylini her an Hakk’a yönelterek istikâmet üzere olmaya gayret etmelidir. Bunun için de sabırsızlığı sabırla; unutkanlığı zikirle; nankörlüğü şükürle; isyanı tâatla; cimriliği cömertlikle; şüpheyi yakîn ile; riyâyı ihlâs ile; günâhı tevbeyle; yalanı doğrulukla; gafleti tefekkürle bertaraf ederek Allâh’a güzel bir kul olmaya çalışmalıdır.
Mevlânâ(k.s) Hazretleri şöyle buyurmuştur:”’Ey kardeş, sen, tefekkür ile hayat bulmalısın. Bedenin, kemik ve etten ibâret, hayvanlarda da aynı. Eğer tefekkürün gül ise, sen gül bahçesindesin. Yani dünya cennetindesin. Tefekkürün diken ise, külhan kütüğüsün.”
Hiç şüphesiz, insanoğlu için kaçınılmaz bir hakikat olan ölüm, herkesin karşısına, yaşadığı hayatın keyfiyetine uygun bir mâhiyette çıkacaktır.
Mevlânâ(k.s) Hazretleri bu hususu ne güzel ifâde etmektedir:”Oğul, herkesin ölümü kendi rengindedir.””Ey ölümden korkup kaçan can! İşin aslını, sözün doğrusunu istersen, sen aslında ölümden korkmuyorsun, sen kendinden korkuyorsun. Çünkü ölüm aynasında görüp ürktüğün, korktuğun, ölümün çehresi değil, kendi iç dünyanın çirkin yüzüdür. Senin rûhun bir ağaca benzer. Ölüm ise o ağacın yaprağıdır. Her yaprak ağacın cinsine göredir...”
Ölümü, bir hüsran olmaktan kurtarıp bir zafere dönüştürebilmek, onu mâtem değil de ’Şeb-i arûs / vuslat gecesi’ hâline getirmek; ölüm sonrası için arzu edilen saâdet yurduna şimdiden hazırlanıp ölmesini bilenlerin kârıdır.
Zira Cenâb-ı Hakk’a tahsis edilmesi gereken gönüller, hayatta iken daha ziyâde ne ile meşgul olmuş ise, ölürken de ekseriyetle onunla meşgul olur. Bunun müsbet-menfî sayısız misalleri vardır.
Rebî bin Haysem -rahmetullâhi aleyh- bu husustaki bir müşâhedesini şöyle nakleder: “Bir keresinde can çekişen bir adamın yanında bulunmuştum. Ben; ’Lâ ilâhe illâllâh! ’ deyip telkin verdikçe o, sanki kelime-i tevhîdi duymuyor, para sayar gibi parmaklarıyla birtakım hesaplar yapıyordu.”
Yine meşhur hadis âlimlerinden Abdülazîz Revvâd Hazretleri başından geçen ibret verici bir hâdiseyi şöyle anlatmıştır: “Medîne-i Münevvere’de idim. Bir gece Mescid-i Nebî’ye gidiyordum. Bir kadın telâşla yaklaşıp: «Ey efendi! Eğer sevap kazanmak istiyorsan yardıma gel! Şurada bir hasta var, can çekişiyor, ölmek üzere. Ona şehâdet kelimesini telkin etsen, söyletsen! » dedi. Hemen oraya gittim. Ölmek üzere olan adama kelime-i şehâdeti söyletmek için ne kadar uğraştıysam da bir türlü söyletemedim! Bir ara gözlerini açıp: «Kaç defâdır bunu söyle diyorsun. Ben, bu kelime-i şehâdetten ve İslâm dîninden, hayli zamandır yüz çevirdim. Şimdi de bir türlü söyleyemiyorum.» dedi ve sonra öldü.
Adamın kim olduğunu ve hâlini araştırdığımda, onun devamlı olarak şarap içen bir kimse olduğunu öğrendim. Kendi kendime, Peygamber Efendimiz (s.a.v) ’in; «Şarap içmeyi âdet edinen, puta tapan gibidir.» buyurması elbette doğrudur, dedim.’ (İbn-i Mâce, Eşribe, 3)
Son nefes husûsunda peygamberler hâricinde hiç kimse teminat altında değildir. Bu sebeple mü’min, ömrü boyunca havf ve recâ (korku ve ümit) duyguları arasında:
“Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluk et! “ (el-Hicr, 99) âyet-i kerîmesinin sırrına ermeye çalışmalıdır. Nitekim insan, her an devam ettirdiği kulluk vesîlesiyle Hakk’a dostlukta mesâfe alır. Hakk’a kulluğu hayatın son demlerine bırakmaksa fecî bir hüsran sebebidir.
Rivâyete göre bir terzi, sâlihlerden bir zâta:”Rasûlullah (s.a.v) ’in: «Allah Teâlâ, kulunun tevbesini, canı boğazına gelmediği müddetçe kabûl eder.» (Tirmizî, Deavât, 98/3537) hadîs-i şerîfi hakkında ne buyurursunuz? ’ diye suâl etti.
O zât da sordu: “Evet, böyledir. Ama senin mesleğin nedir? Terziyim, elbise dikerim.”
“Terzilikte en kolay şey nedir? Makası tutup kumaşı kesmektir.”
“Kaç seneden beri bu işi yaparsın?Otuz seneden beri.”
“Canın gırtlağına geldiği zaman, kumaş kesebilir misin? Hayır, kesemem.’
’-Ey terzi! Bir müddet zahmet çekip öğrendiğin ve otuz sene kolaylıkla yaptığın bir işi o zaman yapamazsan, ömründe hiç yapmadığın tevbeyi o an nasıl yapabilirsin? Bugün gücün kuvvetin yerinde iken tevbe eyle! Yoksa son nefeste istiğfar ve hüsn-i hâtime nasîb olmayabilir... Sen hiç: «Ölüm gelmeden evvel tevbe etmekte acele ediniz! » sözünü işitmedin mi? ’ (Münâvî, V, 65)
Son nefesin ne şekilde vâkî olacağı, ilâhî bir sırdır. Bu sebeple hayatı, bir mayın tarlasında yürür gibi büyük bir teyakkuzla yaşamak ve Efendimiz (s.a.v) ’in sık sık buyurduğu gibi; ’Esas hayatın, âhiret hayatı’ olduğunu hiçbir zaman unutmamak îcâb eder.Zira Cenâb-ı Hakk’ın sevip râzı olduğu bir kul olabilmek; O’nun beşeriyete armağan ettiği Hz. Peygamber (s.a.v) ’in nebevî ikazlarına gönülden itaat etmekle mümkündür.
Velhâsıl her insan; dünya hayatında mânevî gidişâtına ve nereye hazırlandığına dikkat etmek mecbûriyetindedir. Bunun muhâsebesini de son nefesine bırakmayıp ömrü boyunca bu hassâsiyetle yaşamalıdır. Hz. Ömer (r.a) ’ın buyurduğu: “(İlâhî mahkemede) hesâba çekilmeden evvel nefislerinizi hesâba çekiniz.” tâlimâtını kendine hayat düstûru edinmelidir. (İbn-i Ke¬sîr, Tef-sîr, I, 27)
Yâ Rabbî! Ömür defterimizin her sayfasında takvâyı bize en güzel azık ve gönüllerimizden hiç çıkarmayacağımız mânevî bir zırh eyle! Aklımızı, kalbimizi ve bütün varlığımızı her hâlükârda Senʼ in rızâna yönlendir. Son nefesimizi de ebedî saâdetimizin başlangıcı eyle! .Âmîn!
Ebubekir TANRIKULU Hoca
Kadiriyye-i Halisiyye-i Hayriyyenin
Hadimül Fukarası
Behlül Dana Hz Kimdir.