08-18-2026, 02:02 PM
Ebu'l Hasan Harakani K.S.
EBU'L HASAN HARAKANİ (K.S.) KİMDİR, SÖZLERİ, TÜRBESİ, ESERLERİ
(D.H.352.M.963-V. H.425/M.1033)
Tarih sayfalarına isimleri altın harflerle yazılan gönül sultanlarından birisi de Peygamber (s.a.v) Efendimizin soyundan gelen Mücahit, mutasavvıf, âlim, veli Ebu’l Hasan Harakani(k.s) Hazretleridir.
Bin yıl önce Kars’a gelip Anadolu’da fütüvvet ahlakını yaşayan ve yayan Harakanî ve onun yetiştirdikleri alperen, derviş ve gazileri büyük medeniyetimize öncülük etmişler ve Anadolu’nun bize vatan olmasını sağlamışlardır. Peygamber (s.a.v)Efendimizin yolundan sünnetinden taviz vermeden nefsini mücadele ve mücahede ederek, İslam’ı şuurlu bir mümin ve Müslüman olarak yaşamış, gayri Müslimlere bile örnek olmuş, ibadet, tefekkür ve güzel ahlakın zirvelerinde bir hayat yaşamış, haçlı Bizanslılarla savaşırken şehadet şerbetini içmiş bir yiğit.
Ülkemizin doğusunda bulunan 1064 yılında Anadolu’da fethedilen ilk şehir Anı ve Kars şehridir. Bu kent aynı zamanda Müslüman Türklerin Anadolu’ya ilk giriş kapısı olmuştur. Kafkasya’nın incisi olan Kars Şehri pek çok maneviyat önderini ve şehidini de derununda barındırır. Burada bulunan Ebu’l -Hasan Harakanî Külliyesi ve çevresindeki tarihi eserler Kars’ın manevi tapusudur.
Horasan’dan hicret edip Kars’a gelen, sadece Peygamberimizin(s.a.v) izini takip ederek insanlığa iyiliği tavsiye edip kötülükten men edenlerden biri.
Harakanî Hazretleri beraberinde birçok ehlibeyt ve seyyidleri de getirerek Kafkasya, Karadeniz, Anadolu’nun içlerine kadar yerleştirmiş, İslam’ı yaşayarak güzel örnek olmuş, fütüvvet hizmetleri yürütmüşler, bu açıdan Kars bir tasavvuf ve maneviyat merkezi olmuştur.
Sevgili Peygamberimiz(s.a.v)den gelen hafi ve cehri tarik kolları Hz. Ebubekir (r.a) ve Hz. Ali (r.a) Efendilerimize ulaşmaktadır. Bu silsilenin ikisi de 6. İmam, İmam Cafer-i Sadık(r.a) Hz.lerinde birleşmektedir. Cafer-i Sadık(r.a)Hazretlerinden sonra Beyazid-i Bestami(k.s)’ye ve ondan da Ebul -Hasan Harakanî(k.s)’ye gelip ulaşmaktadır. Böylece Harakanî(k.s)Hazretleri Silsile-i Aliyelerin Altıncı Piri olup, tasavvuf ilminin dünyaya yayılmasında bir merkez olmuştur.
Allah’ın Resulü mübarek hadislerinde buyurdukları gibi; “Size iki şey bırakıyorum; Allah’ın kitabı Kur’an ve benim ehli beytimdir.” “Size iki Emanet bırakıyorum bunları muhafaza ettikçe yolunuzu şaşırmaz dalalete düşmezsiniz; Birisi Allah’ın Kitabı Kur’an, hükmü kıyamete kadar baki, Diğeri benim Sünnetimdir.” (İ.Malik,Muvatta.K.Sitte)
Kur’an ve maneviyat ilmi ehli beytin kalplerinden insanların kalplerine ulaşmaktadır. Harakanî (k.s)Hazretleri de Üveyesidir. Anadolu’nun İslam’la müşerref olması için hem manevi yönden hem de kılıcıyla mücadele etmiş, bu uğurda şehit düşmüştür. Yetiştirdiği insan-ı kâmillerle Anadolu’nun manevi fütuhatını yapmış olan Harakanî’yi, birçok büyük sûfi, edip, ilim adamı ve devlet ricali ziyaret etmiş, bunlardan bir kısmı da kendisine mürit olmuştur. Dînine ve ibadetlerine düşkünlüğü, nefsiyle mücâhedesi ve dâimî zikir ve murâkabe hâlinde bulunması sebebiyle, kendisine “Şeyhü’l-Asr”, yani “Asrının Şeyhi” denilmiş. Pek çok kerâmetleri ve hâlleri müşâhede edilimişti.( Zehebî, Siyer, XVII, 421.)
II. Asır’dan itibaren hem İslâm dünyasında, İslâm’ın yaşanması ve yaşatılması, hem de gayr-i Müslim diyarlara ulaştırılmasında Peygamber(s.a.v)Efendimizin; “üsve-i hasene/model insan” Ebu’l-Hasan Harakânî, işte bu zümreden. Peygamber vârisi sıfatıyla insanlığa örnek olmuş, sözleri, tavır ve davranışları, eser ve tesirleriyle ölümsüzlük kervanına katılmıştır. Ebu’l-Hasan Harakânî, Anadolunun İslamlaşmasında son derece önemli etkisi bulunan tasavvuf ekolünün ilk devir temsilcilerinden bir gönül eridir.
İnsan ile İslâm arasındaki tebliğe âid engelleri kaldıracak vasatlar hazırlamayı gündemine almış ve bu ortamın hazırlığı görevini İslâm muhîtinde leşker-i gazâ denilen mücâhidlerle leşker-i duâ denilen gönül erleri üstlenmiştir. Bizdeki “alperenlik” ise hem gazâ, hem de duâ fonksiyonlarını üstlenen gönül erleri için kullanılan bir tabirdir.
Doğumu: Horasan bölgesinin batısında Bistama bağlı Harakan'da hicri 352.M.963 yılında dünyaya geldi. Adı Ali Bin Cafer, künyesi de Ebul Hasan’dır. Babası; Cafer. Nisbesi Mu‘cemü’l-büldân müellifi Yakut el-Hamevî’nin ifadesine göre el-Harakânî’dir, Ümmi olup Bayezıd-ı Bistami(k.s) Hazretleri'nin ruhaniyeti ile feyz alarak Üveysi tarikle yetişmiş hem zamana hem de kendisinden sonraki dönemlere damgasını vurmuştur.
Hilyesi: Uzunca boylu, kumral tenli, genişçe alınlı, gökçek yüzlü, irice gözlü, açık ve tok sözlü idi. Sûreti itibariyle Hz. Ömeru’l-Fâruk (r.a)’a benzerdi. İlim ve irfanı sebebiyle, “zamanın kutbu ve gavsi” ünvanlarıyla anılan bir gönül sultanıydı.
İlim Tahsili: Çocuk yaşından başlayarak ilim tahsili yapan Harakâni kısa zamanda bütün akranlarının önüne geçerek büyük bir âlim olmuştur. Tasavvuf ve hakikat piri olan Ebu’l Hasan Harakâni’ye Allah celle celaluhu tarafından vehbi ilim verilmiştir. Hz.Mevlana(k.s)’nın da mesnevisinde belirttiği gibi “Din şeyhi” Harakâni açık kerametleri, yüksek menkıbeleri ve yüce hallere sahip bir insanı kâmil idi. Yine Mevlânâ birçok sohbetinde 'Bizim söylediklerimiz Ebu'l Hasan Harakani'den aldıklarımızdan başka bir şey değildir.' diye belirtiyor.
Bayezıd-i Bistami(k.s) Hazretleri'nden 91 yıl sonra dünyaya gelmiş, geleceğinin müjdesini de Beyazidi Veli(k.s)keramet buyurmuştur. Bayezıd-i Bistami'nin (k.s) Dihistan'da şehitlerin bulunduğu kum tepeyi her yıl ziyarete gittiği ve Harakan'dan geçerken de durup havayı kokladığı, koku almadıklarını söyleyen müritlerine 'buradan öyle bir er gelecek ki benden üç derece önde olacak bu kişinin adı Ali künyesi Ebul Hasan'dır' ,diye haber verdiği, Şathiyeleriyle tanınan mutasavvıf. Asrının Şeyhi, veli, âlim, şehit bir Hak dostudur.
Kendisinden bir asır önce Horasan da yaşayan Beyazid-i Bestam (k.s)inin tasavvufundan etkilenerek Bestami dergâhında bir süre türbedarlık yapmıştır. Bu süre içerisinde tasavvufa erişen Ebul Hasan daha sonra çağının en büyük manevi şahsiyetlerinden birisi olmuştur
On iki yıl boyunca Bayezid-ı Bistami Hazretleri'nin türbesine bekçilik eden Harakani Hazretleri ümmi olduğu halde Kur'an-ı Kerim'i hıfz etti. Harakani Hazretleri'nin her gün akşam vakti Harakan'dan Bistama dergâha gelir sabah namazına kadar şöyle dua ederdi: “Allah'ım Bayezıd'a ihsan ettiğin ilimlerden Hasan kuluna da ihsan eyle.' On iki yılsonunda nihayet duası kabul olur. Bayezıd-i Bistami Hazretleri'nin himmeti ile Kur'an-ı Kerim'i hıfz edip irşat mertebesine erişir. (Attâr, s. 673).
Ebul Hasan Harakâni(k.s)Hazretleri, Kolonizatör Türk Dervişlerinin, Anadolu’daki manevi sultanlarından ilkidir. Ömer Lütfi Barkan, Kolonizatör Türk Dervişleri adlı makalesinde, dervişlerin oynadıkları önemli rolü şöyle açıklamaktadır: “Osmanoğulları ile beraber, birçok şeyhler gelip Anadolu’nun garb taraflarında yerleşmişlerdi. Bu yeni gelen derviş muhacirlerin bir kısmı gazilerle birlikte, memleket açmak ve fütuhat yapmakla meşgul bulundukları gibi; bir kısmı da o civarda köylere veya tamamen boş ve tenha yerlere yerleşmişler ve oralarda müritleriyle beraber ziraatla ve hayvan yetiştirmekle meşgul olmuşlardır. Filhakika o zamanlar bu şayanı dikkat dini cemaatlere hemen her tarafta tesadüf edilmekte idi. Onların, tercihan boş topraklar üzerinde kurdukları zaviyeleri, bu suretle büyük kültür, imar ve din merkezleri haline giriyordu. Bu zaviyeler ve fütüvvethanelerin ordulardan daha evvel hudut boylarında gelip yerleşmiş olması, onların harekâtını kolaylaştıran sebeplerden biri oluyordu...”
Türk dervişleri; kağanların, sultanların fetihlerini edep dilinin sunduğu imkânlardan yararlanarak oluştururlarken, dervişliği sadece din duyuruculuğu olarak almıyorlardı. Ayrıca, siyasî, iktisadî, askerî, sosyal ve kültürel keşifler de yapıyorlardı. Onların hâl dili ile söyledikleri, kâl dili ile söylenenlerden çok daha etkili olmuştur.
Ahmet Yesevî’den bir asır önce yaşamış olan Harakâni Hazretleri, Yesevî Hazretlerinin Anadolu’ya yönlendirdiği Yesi Erenlerinden de bir asır önce Anadolu’ya gelerek binlerce yıl varlığını sürdürecek bir yaşam üslubunun yeşermesine öncülük etmiştir. O, bir din büyüğü olmanın yanı sıra Anadolu’nun manevî açıdan fethini gerçekleştiren öncü bir isimdir de. 1033’te Kars şehrinde şehit düşmesi de göstermektedir ki Sultan Alpaslan’ın orduları henüz Anadolu’ya gelmeden, Harakâni Hazretleri sözün kuşatıcı, kapsayıcı işlevleri ile Anadolu’ya gelmiş ve bir yaşam üslubunun iklimini bu topraklarda yaşayanlara açmıştır. Bu bakımdan Harakâni, yalnızca Kars şehrinin değil tüm Anadolu’nun eşiği gibidir. Bismillahlarla girilen bu eşikten sonraki yıllarda Hz. Mevlana, Hacı Bayram-ı Veli ve Yunus Emre gibi din ve dil büyüklerinin sesleri duyulacaktır.
Harakanî fütüvvet anlayışı ile Anadolu’da Ahilik teşkilatının kurulmasına öncülük etmiştir, ona göre fütüvvet civanmertliğin şartı üçtür:1-Cömertlik.2-Şefkat.3-Halktan müstağni olmak.
İnsanlık ailesi içerisinde, hakikati ve marifeti bulma çabası içinde olanlara yol gösteren Ebu’l Hasan Harakanî Hazretleri şu dört grubun sözlerini dinlememizi tavsiye etmiştir.1-Âlimler, 2-Müttakiler3-,Evliya ve 4-Mürşîd-i Kamiller.
Gazneli Mahmut’tan İbn-i Sina’ya, Çağrı ve Tuğrul Beylerden Sultan Alparslan’a kadar birçok ilim ve devlet adamı Harakâni‘nin huzuru saadetlerinde bulunarak onun irfanıyla olgunlaşmışlardır.
Harakanî’nin insaniyetçiliğinin temelinde “aşk”ın çok önemli olduğu kadar derin bir yeri de vardır. O, aşkın mahiyetini izah ederken boyutlarını ve işlevlerini de ele almıştır. Aşkın, insan hayatındaki yerini dikkatli bir şekilde açıklamıştır. O, bunu şu şekilde dile getirmiştir:“Allah’u Teâlâ bana öyle bir fikir vermiştir ki, yarattığı her şeyi onda gördüm ve onda kalakaldım. Gece ve gündüzdeki meşguliyetlerimi (o fikir) görünmez hale getirdi. O fikir basiret oldu, küstahlık ve muhabbet oldu, heybet ve vakar oldu. O fikir nedeniyle O’nun vahdaniyetinin içine düştüm. Bir yere ulaştım ki fikir hikmet, dosdoğru yol ve halka karşı şefkat haline geldi. Onun yaratıklarına karşı, kendimden daha müşfik birini görmedim. O zaman dedim ki: Keşke bütün halkın yerine ben ölsem de halk ölüm yüzü görmese! Keşke bütün halkın hesabı benden sorulsa da kıyamet günü onların hesap vermeleri gerekmese! Keşke tüm halkın azabını bana çektirse de onların cehennemin yüzünü görmeleri gerekmese!”
Harakânî’nin İlmî Şahsiyeti ve Eserleri
Bazı kaynaklarda ümmî olduğundan bahsediliyorsa da Harakânî devrin sûfî âlimleri Ebu’l-Abbâs Kassâb gibi kimselerin talebesi olmuş ve Bâyezîd Bistamî’den de “üveysi” yolla feyz almıştır. “Ümmî” kelimesi, Arapça anne anlamına “ümm” kökünden gelmektedir. Annesinden doğduktan sonra bir muallimin talebesi veya bir mektebin müdâvimi olmayan kimseler için kullanılır. “Ümmî” câhil demek değildir. Aksine hayatı rûhî tecrübe ile tanımış, belki okuyup yazmamış ama irfân yoluyla olayları kuşatmış insan demektir. Bizdeki mektepli ve alaylı tabirlerinden “alaylı” bu mânaya uygun düşmektedir. Alaylı da mekteb okuyup diploma almamış, ama tecrübe ve çilelerle hayâtı, insanları ve olayları tanıyan kimse demektir. Nitekim Harakânî’nin sadece eşi sebebiyle âile hayâtında çektikleri, insanı marifet ve kemâle erdirecek boyuttadır.
Harakânî’nin Meşrebi ve Yolu
Harakânî, muhtelif kaynakların ittifakla haber verdiklerine göre, ondan yaklaşık bir asır sonra yaşamasına rağmen Bâyezîd Bistâmî meşrebindeydi. O’nun gibi coşkulu, cezbesi ve sekri, sahvına galipti. Fena ve baka, sekr ve sahv ile tevhid ve vahdet konularında pek çok söz söylemiş, Hallâc gibi “Ene’l-Hak” anlayışına uygun terennümlerde bulunmuştur. Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ’sında onun bu vadideki sözlerine geniş yer vermektedir.
Devrinin muhtelif âlim ve şeyhlerini tanıyan ve onlardan okuyan Harakânî, en sonunda hemşehrîsî Bâyezîd Bistâmî’nin dergâhında karar kılmış, senelerce önce ölmüş bulunan Bâyezîd’in yolunu devam ettiren müridleriyle görüşmüş, kabrine on iki yıl türbedârlık etmiştir. Sevgi ve aşkla bağlandığı bu kapı onun gönül dergâhı olmuştur. Yılları aşıp gelen Bâyezîd sevgisi, onu yoğurmuş ve vuslata götürmüştür.
Harakânî, bağlısı bulunduğu Bâyezîd vasıtasıyla daha sonra ortaya çıkacak olan Yesevîlik, Bektâşîlik ve Nakşbendîlik’in de kendisinden neş’et ettiği insandır. Çünkü kendisinden sonra onun yolunu devam ettiren Ebû Ali Farmedî, hem Yûsuf Hemedânî’nin, hem de Gazzâlî’nin üstâdıdır. Dolayısıyla Harakânî, Gazzâlî’nin yolunun da kolbaşı sayılır.
Yûsuf Hemedânî(k.s) ise hem Yesevîlik’in kurucusu Ahmed Yesevî(k.s)’nin, hem de Nakşbendîlik’in üveysî pîri Abdülhâlık Gucdüvânî(k.s)’nin mürşididir. Bektâşîlik’in Yesevîlik ile bağlantısını düşündüğümüzde Harakânî bu üç kolun kendinden çıktığı merkez konumundadır.
Ebul Hasan El Harakani Hazretleri'ni, ölmelerine rağmen halen yeryüzünde tasarrufu devam eden beş büyük zattan birisidir. Çünkü O daha dünyada iken ahireti görmeyi başardı. İnsanların imanlarının kurtuluşuna hizmet etmeyi varlığının gayesi olarak gördü. Birçok ulema gelip geçmiştir şu hayattan ama en önemli beş büyük zattan sayılmasına rağmen Harakani Hazretleri çok az kişi tarafından biliniyor.
Ebu’l Harakanî Hazretleri tüm insanlığa evrensel mesajını şu sözleriyle seslenmiştir. “Her kim bu dergâha gelirse ekmeğini verin ve dinini ve inancını sormayın; zira Ulu Allah’ın dergâhında ruh taşımaya layık olan herkes, elbette Ebu’l -Hasan’ın sofrasında ekmek yemeye de layıktır.”
İlahi! Her koşulda senin ve Resul’ün bendesi, halkının hizmetçisiyim!
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN İBADET HAYATI
Harakānî Hazretleri küçüklüğünden beri ibadetlere düşkün idi. Farzların hâricinde pek çok nâfile namaz kılardı. Bâzen kendisine öyle bir hâl gelirdi ki, gafletle kıldığı endişesiyle namazlarını kazâ etme ihtiyacı hissederdi. ( Attâr, Tezkire, s. 637.)
Harakanî(k.s)Hazretlerine göre gerçek kulluk, hakiki anlamıyla ibadet yapmaktır.
İbadet konusu, Harakanî’nin eserlerinde çok açık bir şekilde ve geniş olarak yer alır.O bu konuda şöyle demektedir:“Amele devam et ki, ihlâs ortaya çıksın ve ihlâsa devam et ki,nur ortaya çıksın.Nur ortaya çıkınca ise Allah’ı görürcesine ibadet edersin.”
Harakani(k.s) Hazretleri mükemmel bir ruh inceliğine sahipti; 'Allah'ım gariplerin benim tekkemde ölmelerine müsaade etme. Zira Ebu'l Hasan'ın tekkesinde bir garip öldü derlerse, ben o garibin ölümüne tahammül edecek güce sahip değilim' diye Allah'a yalvarıyordu.
Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri bir gün müritlerine: “Hangi şey daha üstün ve değerlidir?” diye sual etti.
Onlar da: “Ey Şeyh! Bilmiyoruz, bunun cevabını siz veriniz!” dediler.
O da: “Hayatın her safhasında, her zaman ve mekânda Allah’ın zikriyle dolu bir gönül!” cevabını verdi.( Câmî, Nefahât, s. 444.)Şöyle buyururdu: “Hak dostları daima büyük bir hüzün içindedir. Bunun sebebi de Cenâb-ı Hakk’ı şânına lâyık bir şekilde zikretmek isteyip de bunu yapamayışlarıdır. ”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 248.)
Zira Peygamber Efendimiz(s.a.v) de şöyle niyâz ederdi:
“…Yâ Rabbî, Sen’i hakkıyla senâ etmekten âcizim. Sen zâtını nasıl senâ ettiysen öylesin!” (Müslim, Salât, 222)
Harakānî Hazretlerinin Cenâb-ı Hakk’a olan tâzim ve muhabbeti o derecedeydi ki şu tavsiyede bulunurdu: “Siz «Allah» derken, başka bir söz söyleyen kimse ile aslâ sohbet etmeyiniz. (Câmî, Nefahât, s. 444.)
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN DUALARI
Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri dâimâ ilâhî azamet ve kudret akışlarının tefekkürü hâlinde bulunur, murâkabe ve ihsan duygusu içinde yaşar, müridlerine de böyle olmalarını tavsiye ederdi. Onun şu sözleri, sahip olduğu maiyyet/Allah ile beraberlik şuurunu ne güzel aksettirmektedir: “İnsanlar ekseriyetle dualarında şöyle derler, “Allah’ım, üç yerde imdadımıza yetiş: Can çekişirken, mezarda ve kıyamette! Ben de diyorum ki; “İlâhî, her zaman imdadıma yetiş!” (Attâr, s. 638.)
“Dilini öyle bir mühürle ki Allah’ın râzı olmadığı şeyleri konuşmasın!
Kalbini öyle bir mühürle ki Allah’tan gayrısına meyletmesin!
Ağzına öyle bir kilit vur ki helâl olmayan bir şey oradan geçmesin!
Diğer âzâlarını da öyle bir mühürle ki ihlâssız bir amel işlemesin!” (Attâr, s. 627.)
“İlâhî! İnsanları incittiğim zaman beni görür görmez yollarını değiştiriyorlar. (Sen ise Rabbim, ne kadar sonsuz bir merhamet sahibisin ki) Sen’i o kadar incittiğimiz hâlde Sen yine bizimle berabersin!” (Attâr, s. 616.)
“Allah Teâlâ şu dört şeyle kula hitâb eder: Beden, dil, kalp ve mal. Bedeni hizmete, dili zikre vermek kâfî değildir! Kalben Cenâb-ı Hak’la beraber olup malını da Allah yolunda cömertçe sarf etmedikçe bu vuslat yolunda mesâfe alamazsın!” (Attâr, s. 631.)
NEFSİ ARINDIRIP KEMÂLE ERDİRMEK
Harakānî Hazretleri, nefsin tezkiye ve terbiyesi hususunda şöyle buyururdu: “Allah sizi dünyaya temiz olarak getirdi; siz de O’nun huzuruna kirli olarak gitmeyiniz!” (Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 258.)
Âyet-i kerimede Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:“Rab’lerine karşı gelmekten sakınanlar ise, bölük bölük Cennet’e sevk edilir, oraya varıp da kapıları açıldığında bekçileri onlara: «Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya!» derler.” (Zümer Suresi, 73)
“Yüce mertebelere ulaşan Hak dostları, ihlâsla yaptıkları amelleri yanında, nefislerini de tezkiye ettikleri için yükseliyorlar.” (Attâr, s. 622.)
“Nasıl ki namaz ve oruç farzdır, îfâsı mecbûrîdir, aynı şekilde gönülden kibri, hasedi ve hırsı bertaraf etmek de zarurîdir.” (Attâr, s. 629.)
Zira ahlâkımızın seviye kazanması, ibadetlerimizin kabûlünün en büyük alâmetidir.
Harakani Hazretleri kibiri hiç sevmezdi. Zaten Allah dostlarının sıfatlarının biri de tevazu sahibi olmasıdır. Talebelerine şöyle buyurmuştur: “Tandırdan elbisene bir kıvılcım sıçrasa, hemen onu söndürmeye koşuyorsun! Peki dînini yakacak olan bir ateşin, yani kibir, haset ve riyâ gibi kötü sıfatların kalbinde durmasına nasıl müsâade edebiliyorsun?!” (Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 239.)
“İki kişinin dinde çıkardığı fitneyi şeytan bile çıkaramaz:
1) Dünya hırsına sahip âlim ve
2) İlimden mahrum ham sofu!” (Attâr, s. 624.)
“Çok ağlayınız, az gülünüz; çok susunuz, az konuşunuz; çok infâk ediniz, az yiyiniz; başınızı yastıktan uzak tutunuz! (Uykunun esiri olup da iç dünyanızı hantallaştırmayınız!)” (Attâr, s. 630.)
Harakānî Hazretleri daha çok hüzün hâlinde bulunur, semâ ve rakstan hoşlanmazdı. Özel hırka ve husûsî seccâde gibi şeklî unsurlara ehemmiyet vermezdi.
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN HELÂL LOKMA HASSÂSİYETİ
Harakānî Hazretlerinin teveccühüne mazhar olan bir mürîdi vardı ki, Şeyh’in nazarında bütün müridlerden daha üstündü. Bir gün şeyhine: “Efendim, bizim bâzı kardeşlerimiz var ki, onlar koyun sahibi olup malları helâldir. Uzun zamandır birkaç koyunu tekkeye bağışlama arzusundadırlar.” dedi.
Şeyh Hazretleri: “Ben öyle bir tevekkül ve teslîmiyet içindeyim ki, Allah Teâlâ bana: «Senin ihtiyaçlarını Ben karşılarım.» buyurdu. Bir daha ısrar etmeyeceğine söz verirsen, bu defaya mahsus, helâl olması şartıyla kabûl ederim...” buyurdu.
Koyunları toplayıp getirdiler. Şeyh Hazretleri tekkeden dışarı çıktı, kolunu sallayınca koyunların bir kısmı tekkeye girdi, bâzısı da hiç kimsenin tekkeye sokamayacağı şekilde kaçıp karşı tarafa gitti. Araştırdıklarında, tekkeye girmeyen koyunların helâl olmadığı anlaşıldı.( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 315.)
Bir gece hizmetçisi turşu yapmıştı. İçine Şeyh’in kendi eliyle ekmiş olduğu bahçeden çöğen otu koparıp koymuştu. Harakānî Hazretlerinin âdeti, yatsı namazını kılmadıkça yemek yemezdi: “Allah’ım, Sana olan ibadetlerimi huşû ile tamamlamadan vücudumu beslemeyeceğim.” derdi.
Yatsı namazından sonra yemek getirdiler. Hazret: “Bu yemekten karanlık (şüphe) kokusu geliyor.” dedi. Ertesi gün o bahçeye gidip baktılar ki, bâzı insanlar buğdaylarını sulamak için harklarına su salmışlar, Efendi’nin bağına giden harkın bağlantısı da açık kaldığı için su oraya akmış ve Efendi’nin ektiği sebzeler bu sudan bir miktar almıştı.( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 315-316.)
Hadîs-i şerîfte buyrulur:“Mü’minin firâsetinden sakınınız! Çünkü o, Allâh’ın nûruyla bakar.” (Tirmizî, Tefsîr, 15/3127)
Bu firâset, basîret ve takvâ hassâsiyeti de Hakk’a yakın kalplerin sanatıdır.
AZ YEMEK VE AZ KONUŞMAK
Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Kırk yıl var ki, misafir için hazırlanan dışında ne yemek pişirmiş ne de herhangi bir şey yapmışızdır. Misafir için pişen yemekten de kifâyet miktârı faydalanırdık.” (Attâr, s. 637.)
Harakānî Hazretleri şu kıssayı naklederdi: Lokman Hakîm bir gün oğluna:“Yavrucuğum, bu gün oruç tut ve konuştuğun her şeyi not et! Akşam olunca konuştuklarını bana arz edip hesâbını verdikten sonra iftar edersin!” dedi.
Akşam olunca oğlu konuştuklarının hesâbını vermeye başladı. Vakit iyice geç oldu ve karnı iyice acıktı. Lokman Hakîm ertesi gün de aynı şeyi söyledi. Yine oğlu hesap verinceye kadar iftar iyice gecikti. Üçüncü gün de aynı şey olunca, dördüncü gün oğlu, lüzumsuz konuşmaları terk etti. Akşam babası hesap isteyince de: “Hesap verme korkusuyla çok az konuştum.” dedi.
Lokman Hakîm: “Gel öyleyse, hemen yemeğini ye!” buyurdu.
Harakānî Hazretleri bu kıssayı anlattıktan sonra da:“Dünyada lüzumsuz konuşmaları terk edenlerin hâli, kıyâmet günü, Lokman Hakîm’in oğlunun hâli gibi selâmet olacaktır.” buyururdu.( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 265.)
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN GAZNELİ MAHMUT’A NASİHATLERİ
İlk Müslüman Türk devletini kuran Gazneli Mahmûd da onu ziyaret ederek feyz alanlar arasındadır. Feridüddin Attar’ın Tezkiretü’l-Evliyâ’sında verdiği bilgiye göre, Gazneli Sultan Mahmûd, Şeyh Harakânî ile birkaç defa görüşmüştür. Hindistan Fâtihi, büyük Sultan Gazneli Mahmut, Harakān köyü yakınlarına geldiğinde, medhini duyduğu Ebû’l-Hasan Hazretlerini ziyaret etmek istemişti. Evvelâ bir adamını çağırarak Harakānî Hazretleri’ne gitmesini ve:
“Gazne Sultânı ziyaretinize gelecek, sizler de müridlerinizle beraber onu karşılamaya çıkın!” demesini emretti. Eğer tereddüt ederse de; “Allah’a, Resûlü’ne ve sizden olan emir sahiplerine (idârecilere) itaat ediniz...” (en-Nisâ, 59) âyetini hatırlatmasını tembih etti. Bu tâlimâtıyla Hazret’in nasıl davranacağını görerek onun mânevî kemâlini yoklamak istiyordu.
Elçi, kendisine verilen vazifeyi yerine getirince Harakānî Hazretleri ona şöyle dedi:
“Mahmut’a de ki: «Ebû’l-Hasan; “Allah’a itaat edin!” fermânıyla öyle meşguldür ki, seninle ilgilenecek hâli yoktur.»”
Bu söz, Sultan Mahmut’a derinden tesir etti. Yanındakilere: “Kalkın Şeyh’in huzuruna varalım, bu zât farklı bir insan, bizim bildiğimiz kişilerden değil!” dedi. Huzura varan Sultan Mahmut: “Bana bir nasihatte bulun!” dedi.
Harakānî Hazretleri: “Ey Mahmut, dört şeye dikkat et: Takvâ, cemaatle îfâ edilen namaz, cömertlik ve halka şefkat!” buyurdu.
Sultan Mahmut:“Bana duâ et!” diye ricâ etti.
Hazret: “Beş vakit namazda; «Allah’ım, mü’min erkekleri ve mü’min kadınları affeyle!» diye duâ ediyorum. Sen de buna dâhilsin.” buyurdu.
Sultan Mahmut:“Husûsî duâ istiyorum!” dedi.
Harakānî Hazretleri: “Ey Mahmut, âkıbetin Mahmut (hayırlı ve güzel) olsun!” diye duâ etti ve onları ayakta uğurladı.
Sultan Mahmut: “Geldiğimde iltifat etmemiştin, şimdi ise ayağa kalkıyorsun. O hâl neydi, bu ikram nedir?” diye sordu.
Hazret: “Gelirken sultanlık gururuyla ve imtihan için gelmiştin, şimdi ise gönül kırıklığı ve dervişlik hâliyle gidiyorsun. Dervişlik devletinin güneşi üzerinde ışıldamaya başladı. Daha önce sultan olduğun için kalkmadım, şimdi derviş olduğun için kalkıyorum!” dedi.
Sultan Mahmut gazâya gitmek üzere oradan ayrıldı. (Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 298-300; Attâr, s. 598-599.)
Harakânî ve Fütüvvet
Fütüvvet, gençlik demektir. Hz. Ali(r.a) gibi birtakım gençlerin asr-ı saâdetteki fedâkarlık, yiğitlik ve civânmerdlikleri sebebiyle bu kelime tasavvuf kültürümüzde yiğitlik ve cömertliği ifade eden bir âlem olmuştur. Bu yüzden hicrî ikinci asırdan sonraki sûfîlerden bu kavramı kullananlar pek çoktur. Ancak bu kavram daha sonra Abbâsî halifelerinden en-Nâsır li-dînillah tarafından gençleri ve san’atkarları organize eden, eğitip yetiştiren bir örgüt hâline gelmiştir. Bu fütüvvet anlayışı, Anadolu Selçukluları zamanında “Ahîlik” olarak sistemleşmiş, Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması ile Osmanlı’nın kurulup gelişmesinde önemli hizmetler ifâ etmiştir.
Fütüvvet ile ilgilenen Harakânî bu teşkîlâtın ve Ahîlik’in kurulmasını da hazırlayanlardandır. Ona göre fütüvvet ve civanmertliğin şartı üçtü:
1- Cömertlik,
2- Şefkat,
3- Halktan müstağnî olmak.
İçinde Allah’dan başkasına yer olan kalb, baştanbaşa ibadet ve taatla dolu olsa da ölüydü. Çünkü gönüllerin en aydını, içinde halk olmayanı, amellerin en güzeli, içinde mahlûk fikri bulunmayanıydı.
Amel ve ibadetlerdeki ölçüsü şuydu: “Hergün akşama kadar halkın beğendiği ve memnun kaldığı işler yapasın. Her gece de sabaha kadar Hakk’ın beğendiği amel ile olasın.”
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN KERÂMETLERİ
Çocukken anne-babası, erzağını verip onu hayvanları gütmek üzere meraya gönderirlerdi. O da, hâlini belli etmeden oruç tutar, erzağını da sadaka olarak fakirlere verirdi. Akşamları gelip iftarını açar, ancak kimsenin bu durumdan haberi olmazdı.
Biraz daha büyüyünce kendisine, saban ve tohum işini verdiler. Bir gün tohumu saçmış saban sürüyordu. O esnâda ezan okundu. Hemen sabanı bırakıp namaza durdu. Selâm verdiğinde, öküzlerin kendi kendilerine çift sürmeye devam ettiğini gördü. Hemen başını secdeye koyarak şöyle niyâz etti: “Allah’ım, duyduğuma göre Sen her kimi dost edinirsen onu insanlardan gizlermişsin! (Beni de insanlardan gizle!)”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 280; Attâr, s. 593.)
Ebû’l-Hasan Hazretleri on iki sene boyunca her gün yatsı namazını cemaatle kıldıktan sonra Sultânü’l-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî Hazretlerinin türbesine gidip büyük bir edep ve hürmetle ziyaret eder ve sabah namazında yine kendi tekkesinde hazır olurdu. Böylece üç fersah yol yürümüş olurdu. Nihâyet bir gün Bâyezîd Hazretlerinin türbesinden: “irşada başlama zamanın geldi!” diye bir ses işitti. Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri büyük bir mahviyet içinde: “Ey Şeyh, benim işime himmet lütfet ki, ben ümmî bir insanım, şeriatı hakkıyla bilmiyorum, Kur’an’ı gerçek manasıyla öğrenebilmiş değilim!” dedi. Türbeden gelen ses:“Ey Ebû’l-Hasan, oku: «Eûzü billâh…»!” diye ona okumayı tâlim etmeye başladı. Harakānî Hazretleri tekkesine varıncaya kadar Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmiş oldu. ( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 307.)
Hazretin o günden sonra Kur’ân ve Sünnet’e vukufiyeti daha da arttı.
Bir defasında müritlerinden biri, Âlemin Kutbu’nu görmek istediğini söyleyerek Hazret’ten izin alıp yola çıktı. Uzun gayretler neticesinde o makamda Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri’nin bulunduğunu görünce son derece mahcup ve pişman oldu. Mürîdine büyük bir tevâzû ve şefkatle yaklaşan Hazret ise şu tembihlerde bulundu: “Gördüğün şeyi gizlemen gerekiyor. Zira ben Allah Teâlâ’ya beni hem bu âlemde hem de öbür âlemde insanlardan gizlemesi için duâ ediyorum.(Attâr, s. 595.)
Harakânî’ye nisbet edilen bir takım eserler bulunmaktadır. Onlar da:
1- Hidâyet-nâme,
2- Fakrnâme,
3- Nûru’l-ulûm’dur.
Bunlardan Fakrnâme, Genç-bahş Kütüphanesinde yazma nüshası bulunan yaklaşık 30 sayfa civarında bir risâledir. Bu risâlenin Nûru’l-ulûm ile aynı eser olup olmadığını tahkik imkânı bulamadık. Nûru’l-ulûm muhtelif tasavvufî konuları ihtivâ eden on bölümden oluşan yaklaşık 50-60 sayfalık Farsça bir eserdir. Eserin tek yazma nüshası British Museum, Or, nr, 249’dadır. Biri Müctebâ Minovî, diğeri Abdürrefi Hakikat tarafından yapılmış iki neşri bulunmaktadır.
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN VEFÂTI
Ebul Hasan Hicri 425 Miladi 1033 yılında 10 Muharrem Aşûre gününde -Aralık’ta) 73 yaşında Kars'a 15 km. uzaklıktaki Yahnı dağının eteğinde Bizans ordusu ile yapılan bir savaşta yaralanarak Kars'ta şehit olmuştur. Şahadet mertebesine erişen ilk Anadolu evliyalarından birisi olan Ebul Hasan için 1064 yılında Sultan Alpaslan’ın Kars'ı fethetmesinden sonra bugünkü Kaleiçi mahallesinde bir türbe yaptırılmıştır. Türklerin Anadolu'ya yerleşmeye başladığı tarih olan 1064'den önce Anadolu'nun Türkleşmesi için gelen bu Alperen 70 yıllık ömrünün tamamında tasavvufunu insan sevgisi üzerine kurmuştur.
Harakânî, tasavvuf tarihinde Aynu’l-kudât Hemedânî, Necmeddin Dâye, Attar ve Mevlânâ Celâleddin Rûmî gibi coşkulu mutasavvıfları derinden etkilemiştir. Türklerin Anadolu kapısını açtığı Malazgirt zaferinden yaklaşık kırk yıl önce vefât eden bu gönül adamının; şahsının ve mensup olduğu tasavvufî ekolün Anadolu insanı üzerinde çok önemli etkileri olmuştur.
Harakānî Hazretleri vefatı yaklaşınca: “Kabrimi otuz arşın derinlikte kazın, çünkü şu toprak Bistam toprağından yüksektir. Yatacağım toprağın, Bâyezîd Hazretleri’nin kabr-i şerîfinden yüksek olması câiz değildir, edebe de uymaz.” buyurdu ve bir müddet sonra vefat etti.( Attâr, s. 639.)
Bugün hem memleketi Harakan'da hem de Kars'ta iki ayrı türbesi mevcuttur.
Ebul Hasan Harakani türbesi şehit olduğu 1033 yılından 31 yıl sonra Kars'ın Sultan Alpaslan tarafından fethedilmesi sırasında yapılmıştır. Yüzyıllar içerisinde türbe bazı değişikliklerle günümüze kadar ulaşmıştır.
Evliyanın Kars merkezinde Kaleiçi mahallesindeki türbesi Ortaçağın sonlarına kadar Kars ve Doğu Anadolu’da geçen siyasi mücadele ve savaşlar sebebiyle zamanla unutulmasına yol açmıştır. Ancak 1579 yılında Osmanlı Padişahı III.Murad doğu sınırlarındaki siyasi istikrarsızlığa son vermek için Lala Mustafa Paşa komutasında gönderdiği 100 bin kişilik Osmanlı ordusu Kars'ı eyalet merkezi yapmak için başlatılan imar çalışmaları sırasında bu Anadolu evliyasına ait kabir bulunarak Ebul Hasan'ın ismine izafeten Evliya Camii inşa edilerek evliyanın kabri de camii bahçesindeki türbeye defnedilmiştir.
XVII. yüzyılda Osmanlı ülkesini dolaşan ünlü Türk seyyahı Evliya Çelebi’nin ise Ebu’l-Hasan Harakânî ile ilgili verdiği bilgiler çok ilginçtir. Evliyâ Çelebi şunları anlatmaktadır. Kars kalesi ikinci defa III. Murad zamanında Lala Mustafa Paşa tarafından inşâ ettirilmiştir. Kalenin onarımı yetmiş günde tamamlanmış, bütün cephâne ve levâzımı ikmâl edilmiştir. Tamir sırasında ümmetin sâlihlerinden hâfız bir asker şöyle bir rüyâ görüp Lala Mustafa Paşa’ya arzetmiştir:“Rüyamda yaşlı bir zât zâhir olup: “Bana Ebu’l-Hasan Harakânî derler. Makamım bu mahaldedir. Alâmet ve nişan istersen ayağının ucundaki yeri kaz, durumu hayretle göreceksin” dedi. Bunun üzerine yüz işci kuyuyu kazmaya başlar ve kuyuda dört köşe kırmızı bir mermer, üzerinde hüsn-i hat ile şu ibârenin yazılı olduğunu görürler: “Menem şehîd-i saîd Harakânî.” Gaziler zikir ve tevhid ile mermeri kaldırınca altından kabir çıktı. Kabirde henüz vücûdu ter ü tâze bir halde, pazusundaki yaranın üzerinde bulunan makreme ile sırtındaki hırka bile henüz çürümemiş bir haldeymiş. Hatta vücûdunun sağ tarafındaki yara hâlâ kanamakta imiş. Gaziler bu hâli görünce tekbir getirerek kabri kapatmış. Bundan sonra kale içinde ilk olarak Harakânî tekke ve camii bina olunmuştur. Bu bina Lala Mustafa Paşa hayrâtıdır.”
11. Asrın tasavvuf âlimlerinden Ebul Hasan Anadolu'nun Türkleşmesi için müritleri ile birlikte hizmette bulunmuş tevazu sahibi bir evliya idi. O Anadolu'nun fethi için Alperenlik ruhuyla ilk tohumları atmış, kendisinden bir asır sonra yaşayan Ahmed YESEVİ'yi de etkilemiştir. Ebul Hasan'ın tasavvuf görüşünü anlatan Nurul Ulum adlı eserden onun ' Her kim bu dergâha gelirse ekmeğini veriniz, inancını sormayınız' şeklindeki düşüncesi daha sonra Mevlana'da ' Kim olursan ol yine gel' şeklinde ifadesini bulmuştur. Mevlana şiirlerinde Ebul Hasan Harakani'yi ' Şeyh-i Din' ( Dinin Şeyhi) olarak nitelemiştir. Yine Ebul Hasan Harakani Nurul Ulum adlı eserin 6. bölümünde ' Bana seni gerek' şeklinde ifade ettiği Allah sevgisi Yunus Emre'nin şiirlerinde şekillenmiştir.
Anadolu'nun Türkleşmesinde ve aydınlanmasında büyük rol oynayan Evliya Alperenlerden birisi olan Ebul Hasan Harakani ne yazık ki yeterince tanınmamış ya da tanıtılmamış Kars şehrinin önemli değerlerinden birisidir.
Evliya camii külliyesindeki kubbeli şadırvanın içerisinde Ebul Hasan Harakani'ye ait türbenin etrafında 21 adet mezar daha bulunmaktadır. Bu mezarlardan birisi 1767 yılında Kars Beylerbeyi Kethüda Mehmet Paşaya ait Kars'taki tek kavuklu mezardır. Diğer bir mezar ise 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sonrası Kars'ın 40 yıllık Rus işgali sırasında şehirdeki Ermeni ve Rus baskılarına karşı Türk ahaliyi eğiterek Kars'tan göç etmelerini önleyerek şehrin Türk nüfusunu korumak için mücadele veren Evliya camisinin o tarihteki imamı Hafız Kurban Efendiye ait mezardır.
Bir duasında: “Ey Allah'ım benim zamanımda ve benden sonra, benim adımı duysun duymasın ziyaretime gelen topluluğu bağışlamanı dilerim”. Diyordu.
'Türbenin giriş kapısındaki 1854 tarihli Osmanlıca kitabe
Hak nasibitdi de yapıldı Merkad-i nevgül'zâr
Bû'l-Hasen Harakanî Şeyh'ün yatduğıdur bu mezâr.
Ol Muhammed-Dervîşitdi bu makamı böyle hoş
Evliyânun aşkına olsun fedâcânlar hezâr.
Her Murâd hâsıl olur sıdk-ile bunda ey dede
Her kim ihsâneyliye bulunur derdine izâr.
İncidenler bu makamı incidiser o Hakkı
Çün 'ihâninüihânu'l-Lah' Kelâmunda yazar.
Târih ün-Nebî-i birden Yûsuf Mollâ dedi
Bâşedîn-sâl sitte vü 'ışrînhezâr (1026-1617 )
Tasavvufî Anlayışı
Ameller ve ibadetlerdeki ölçüsü şuydu: “Her gün akşama kadar halkın beğendiği ve memnun kaldığı işler yapasın. Her gece sabaha kadar Hakk’ın beğendiği amel ile olasın.”
Katilden; yani adam öldürmekten beter olan fitnenin dinde iki grup insan tarafından çıkarılabileceğini söylerdi. Onlar da: Gözünü dünya hırsı bürümüş âlim ile ilimden mahrum ham sofuydu.
El emeği ve göz nurunu üstün tutar, nimetlerin en helâl ve temiz olanının kişinin emek ve gayretiyle elde ettiği nimetler olduğunu anlatırdı.
Kendisine: “sûfî kimdir?” diye soranlara:
“Hırka ve seccâde ile sûfî olunmaz, merasim ve âdetlerle tasavvufa yol bulunmaz. Sûfî, mahv ve fenâ ile benlikten geçendir. Zira abası ve hırkası olan pek çoktur. Lazım olan kalp sâfiyetidir. Elbisenin ne faydası var? Çul giymekle ve arpa yemekle adam olunsaydı eşeklerin de adam olması gerekirdi. Çünkü onlar da çul giyer, arpa yerler.”
Bir gün bir adam gelip şeyhten hırka talebinde bulundu. Şeyh derdi ki: “Bir erkek çarşaf giymekle nasıl kadın olmazsa, sen de hırka giymekle bu yolun eri olamazsın. Önce gönlünü arıtmaya bak!”
Ona göre sûfî, gündüz güneşe, gece yıldıza ve aya ihtiyacı olmayandı. Çünkü sûfîlik varlığa ihtiyacı olmayan yokluktu.
Bir gün müritlerine: “En güzel şeyin ne olduğunu” sordu ve kendisi bunu şöyle açıkladı: “En güzel şey, devamlı zikreden bir kalbdir. Çünkü bütün varlığını Allah istila etmiş bir kimse, tepeden tırnağa herşeyiyle Allah’ı ikrar eder.”
Sıdk’ı gönülde olanı konuşmak, ihlâs’ı her şeyi Hakk için yapmak, riya’yı da amelini halk için yapmak şeklinde tanımlardı.
Vâris-i Nebî denmeye lâyık olan kimse, O’nun fiil ve kavillerine uyan, O’nun izine basarak yürüyendir. Kâğıtların yüzünü karalayıp kitap yazdığını sanan değildir. Ölümsüz bir hayata kavuşmanın günde bir kere ölüp yine dirilmek olduğunu söylerdi. İncitme ve incinme konusunda şunları söylerdi: İnsanlar üç zümredir:
1- Sen kendisini incitmediğin halde o seni incitir.
2- Sen kendisini incitirsen onlar da seni incitir.
3- Sen kendisini incitsen de o seni incitmez.
Bir mü ‘mini incitmeden sabahtan akşama varan bir kimse, o gün akşama kadar Hz.Peygamber (s.a.v) ile yaşamış gibi olur. Eğer mü ‘mini incitirse, Allah onun o günkü ibadetini kabul buyurmaz. .”( Attâr, s. 628.)
Tasavvufi umdeleri Nebevî üslûpla şöyle anlatırdı: “Çok ağlayın, az gülün, çok susun, az konuşun, çok verin, az yiyin, başınızı yastıktan uzak tutmaya çalışın.”
Ebul Hasan Harakani'nin ölümünden 3 asır sonra müritlerinden birisi tarafından yazılan 'Nurul Ulum' adlı eserde; evliyanın ilmi ve hayatından kesitleri öğrenmekteyiz. Farsça el yazması bu eserin orijinali günümüzde Bristh Museum kataloğunda bulunan Nurul Ulum, 6 bölümden oluşmuş, son bölümü evliyanın yaşamını anlatan tek orijinal eserdir.
Ebu’l-Kâsım Kuşeyrî, Ebu’l-Abbâs Kassâb, Ebû Said-i Ebu’l-Hayr gibi mutasavvıflarla İbn Sînâ gibi felsefe ve tıp otoriteleriyle çağdaş. Kuşeyrî ile görüştüğünü Keşfu’l-Mahcûb müellifi Hücvirî’den öğreniyoruz. Ebu’l-Abbâs Kassâb onun hakkında: “Tasavvuf pazarında rihlet ve ziyaret Harakânî’ye lâyıktır” demektedir.
İbn Sinâ ve Harakânî
Tezkiretü’l-Evliyâ ve el-Hadâiku’l-Verdiyye’nin verdiği bilgilere göre Harakânî, çağdaş, felsefe ve tıp otoritesi, eserleri dört asır Batı üniversitelerinde okutulan İbn Sinâ ile de görüştü.
Tasavvuf ve tasavvuf erbâbına karşı ilgi duyan Filozof İbn Sinâ, Harakânî’yi ziyarete gelir. Şeyhin evine varıp karısından nerede olduğunu sorar. Karısı da, onun hakkında hiç de hoş olmayan lafızlar kullanarak evde olmadığını ve ormana odun getirmeye gittiğini söyler. İbn Sinâ, şeyhi görmek için orman tarafına, onu aramaya gider. İbn Sinâ yolda şeyhin gelmekte olduğunu ve yükünü bir aslanın taşıdığını görünce hayretle sorar:
“Efendi, bu ne hal böyle?” Şeyh de: “Evdeki aslanın yükünü çekmemiş olsak, Allah bizim yükümüzü dağdakilere çektirmezdi” der. Evdeki aslan karısıdır. Çünkü son derece geçimsiz bir kadındır, ama Harakânî Allah için onun sıkıntılarına katlanarak “kesb-i kemâlât” etmiştir. Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretlerini, buna benzer daha pek çok büyük zât ziyaret etmiş ve birçoğu da ona mürîd olmuştur. İbn-i Sînâ da Harakānî Hazretlerini ziyaret edip onun tesirinde kalanlardandır.(Attâr, s. 597.)
Abdullah Ensârî ve Harakânî
(396-881/1006-1089) Menâzilü’s-Sâirîn adlı eserinde tasavvufî hal ve makamları anlatarak tasavvuf tarihimizde haklı bir şöhret kazanan Abdullah el-Ensârî el-Herevî de, Harakânî’nin müridlerindendir. Onu bizzat hayat suyu şeklinde niteleyerek hakikati onun aracılığıyla bulduğunu şöyle anlatır: “Hadis, fıkıh ve diğer İslâmî ilimlerde pek çok üstaddan okudum. Tasavvuftaki üstadım ise Ebu’l-Hasan Harakânî’dir. Onu görmeseydim marifete eremezdim. “O zamanın efendisi ve gavsı idi.” (Câmî, Nefahât, 482.)
Ebû Said-i Ebu’l-Hayr ve Harakânî
Harakânî’nin Ebû Said’in çağdaşı olduğu ve kendisiyle zaman zaman görüştüğü bilinmektedir. Nitekim bir ziyaretinde Harakânî’nin huzurunda susmayı tercih ettiği görülmüştü. “Niçin susuyorsun?” diye soranlara: “Bir konuda iki tercümana ihtiyaç yok” diye cevap verdiği nakledilir. Rivayete göre Harakânî, Ebû Said-i Ebu’l-Hayr’ı bast ehli kendisini ise kabz ehli olarak nitelerdi. Ebû Said semâ ve rakstan hoşlandığı halde Harakânî ise meşrebi gereği bundan pek hazzetmezdi.
Harakânî, belki de fütüvvet ve melâmet meşrebinde bir sûfî olmasının gereği hırka ve seccâde gibi sembolik unsurlara pek önem vermezdi. Oysa Ebû Said-i Ebu’l-Hayr, ilk sistemli tekke kuran şahıs sıfatıyla bunları önemserdi. Kendisiyle birlikte “onu bir mana denizi ve Harakanî’yi o denizden bir konuşmacı”olarak gören ve birçok müride sahip çağdaşı ünlü bilgin ve gezgin sûfi Ebu Said-i Ebu’l- Hayr (357-440/967-1049) onun makamının yüceliğini ve manevi tesiriyle kendisinden aldığı feyzi şöyle ifade eder: “Ben pişmiş bir tuğla idim; Harakan’a varınca cevher olarak döndüm.”
Onun çağdaşı ünlü sûfi yazar El-Hucviri (Ebu’l- Hasan Ali b. Osman Cullabi ö. 465/1072), tasavvufun temel kaynaklarından sayılan Keşfu’lMahcûb adlı eserinde Ebu’l- Hasan’ı şöyle tanıtır: “Yegâne imam, devrin ehlinin şerefi… Şeyhlerin en büyüğü idi… kendi döneminde Allah’ın bütün velileri tarafından övgüye mahzar bir zat idi.’’
Yine Hucviri’nin ifadesiyle, Ebu’l- Hasan’a çağdaş, birçok müridi bulunan devrin meşhur âlimi sûfi yazar Abdulkerim el-Kuşeyri (376-465/986-1072) kendisini ziyaret ettiği Harakan’da ondan aşırı şekilde etkilendiğini şöyle ifade eder:“ÜstadEbü’l-Kasım Kuşeyri’den (Allah ondan razı olsun) duydum ki (dedi):‘Harakan vilayet (köy)’ine varınca, o pîrin haşmetinden dolayı fesahatim sona erdi ve (konuşacak)ibare kalmadı; öyle ki veliliğimden azledildiğimi sandım.”
Sem’ani (Ebü Said Abdülkerim b: Muhammed ö.562/1167) onun hakkında şöyle der: “ …Harakan…Esterabad yolu üzerinde Bistam dağında hayrı bol büyük bir köyün adıdır. Asrının şeyhi ve zamanın yegânesi Ebu’l-Hasan Ali bin Ahmed el-Harakanî oralıdır.”
Bazı şathiyelerini yorumlayan Rüzbihan Baklı-i Şirazi (ö. 606/1209) de Harakanî hakkında şöyle der: “Aşkın kılıcı ve ateş denizinin usta yüzücüsü Ebu’l-Hasan Harakanî; onun meşhur kerametleri ve etkileyici (ünlü) sözleri vardı; hakikat ilminde hali seçkin ve sözü cömert idi.”
Ünlü sûfi yazar ve şairlerden Feriduddin-i ‘Attar (Ebü Hamid Muhammed ö.618/1221)ın tasviriyle “Harakanî: Hüzün deniz, dağdan daha sağlam, ilahi güneş, sonsuz sema, rabbani harika, devrin kutbu… Sultan-ı salatin idi; âlemdeki evtad ve abdalın kutbu; tarikat ve hakikat ehli padişahı, dağ gibi bir sıfat şahikasının mütemekkini ve marifet sahasının yegânesi… Hakikat sırlarına sahip, himmeti yüce ve mertebesi ulu; Yüce Allah nezdinde yakın aşinalığı olan bir zat idi.” der.
Tasavvufun şüphesiz en büyük şahsiyetlerinden sayılan ve Mesnevi’sinde ona geniş yer veren Mevlana Celaleddin-i Rumi (ö.670/1271) onun için, “Din’în Şeyhi (Şeyh-i Din)”ifadesini kullanarak, ‘’bizim söylediklerimiz Ebu’l Hasan Harakanî’den aldıklarımızdan başka bir şey değildir’’ demiştir.
Mesnevî’nin Hz. Harakâni ile ilgili en çarpıcı yeri Hz. Bayezid’in Hz. Harakâni’nin varlığından ve dünyaya geleceğinden haberdar edişidir. Bu hikâye Hz. Şems’ten de önce Attar’ın Tezkiretu’l-Evliyâ eserinde ve daha başka kimliği meçhul mutasavvıflar tarafından yazılan kitaplarda yer almıştır. Mevlânâ gönlü ile hadiseyi bildiği için diğer anlatılanlara ekler yapmıştır. Hz. Bayezid’in Harakâni’nin mânâsını, Peygamber’in hadisi ile açıkladığı ve 150 yıl önce Hz. Muhammed(s.a.v)’in Yemen’den Allah’ın kokusunu hissedişi gibi Harakan’dan gelecek olan büyük sultanın manevî kokusunu hissetmesini anlatmıştır.
Makālât’ta Hz. Şems: Bu Bâyezîd (k.s)Harakân köyünden geçerken şöyle demişti: ‘Yüz elli yıl sonra, bu köyden beş derece benden üstün olan bir er çıkacak.’ Öyle oldu. Aynı tarihte Ebu’l- Hasan-ı Harakanî ona mürit oldu ve onun türbesi başında hırka giydi” der.
Başka bir yerinde ise “Büyük Er” diye bahsettiği Ebu’l-Hasan-ı Harakanî’nin Sultan Mahmud ile olan hikâyesini anlatır ve Sultan’a: “Ey İslâm padişahı! ‘Allah’a itaat ediniz’ zevki bizi öyle kuşattı ki âlemdeResûlün bulunup bulunmadığından bile haberimiz olmadı; sizin gibi bir Sultan’dan nasıl haberdar oluruz? ” dediğini, Sultan’ın ise ağlayıp titreyerek şeyhin elini öptüğünü anlatır. Kuşeyrî, Harakanî’nin bu muazzam cevaba benzeyen“Lâ ilâhe illâllah’ı kalbin derinliklerinden, MuhammedunResûlullâh’ıkulağın dibinden söylerim” sözünü şöyle yorumlamıştır: Gerçekte Allah’ın dışında her şey Hakk’ın kadrine ortak koymaktır.
Menâkibu’l-‘ârifîn’e göre Şems-i Tebrîzî sık sık Harakâni’ye ait olup mîrâcı anlatan şu sözleri tekrarlardı: “Bir ayağımı arşın üzerine koydum, ikincisi yerin en dibindeydi; dilek kapısı kapalıydı; niyaz eşiğine inmedikçe kapı asla açılmadı; niyazdan daha üstün ibadet yoktur.“
Osmanlının son devri büyük âlimi M. Zahid el-Kevseri’nin ifadesiyle: “Rabbani arif Ebu’l-Hasan Harakanî, Evliyanın en büyüklerinden ve seçkinlerin en kâmillerinden idi…”
Erzurumlu Hace Muhammed Lutfi(k.s)Hazretleri de bir dizesinde Harakanî’yi şöyle tanıtır:
“Pir-i Harakanî namütenahi, kemalât-ı kâmil Hak’dır penahı.
Mir’at-i Muhammed evliya şahı, Tarik-i Mevlâ’da merdan iledir.”
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN HİKMETLİ SÖZLERİNDEN
Arifi Billah bir zat olan Ebu’l Hasan-ı Harakanî Hazretlerinin insanı özüne döndüren derin manalı çok veciz sözleri vardır. Bunlardan onun nasıl bir kulluk anlayışı içerisinde olduğunu anlayabilir ve nasiplenebiliriz.
O bir sözünde, ” Kimin kapısında bir yıl beklersen, neticede bir gün, ‘Gel bakalım! Niçin orada duruyorsun?’ der. Allah’ın kapısında elli yıl bekle, sana ben kefil olurum” der.
Huzuru Rahman’a gidecek bir kul olduğunun idrakine sahip, kulluğun şuuruna ermiş o büyük sultan şöyle söyler; “Üç hâlden biri ortaya çıkmadan dünyadan gitme: Ya Allah’a olan muhabbetinden dolayı gözyaşların kan olmalı ya O’nun korkusuyla idrarın kana dönüşmeli veya uyanık olduğun hâlde kemiklerinin eriyerek inceldiğini görmelisin.”
“Her kim bu dergâha gelirse, ekmeğini verin ve inancını sormayın. Zira Allah katında ruh taşıyan herkes Ebu’l-Hasan’ın sofrasında ekmeğe layıktır”. Harakanî’nin bu düşüncesi, daha sonra Mevlânâ’da:
“Gel, gel, her ne olursan ol, gel!
İnançsız da, putperest de olsan, gel!
Burası umutsuzluk dergâhı değil,
Yüz kere bozsan da tövbeni, yine gel!” şeklinde ifadesini bulmuştur.
Böylece bütün insanlık, dini, rengi, dili ne olursa olsun Harakanî’nin çağırdığı bu dergâha davetlidir. Yaşama sevinçlerini kaybedenler, hayata küsenler, tövbesini bozanlar bu “dergâh”ta yeni ümitlere ulaşabilirler. Harakanî bu davetiyle, insan kitlelerini parçalayan, insan gönüllerinin öze ulaşmasını engelleyen tüm bağların koparılmasını istemekte ve tüm insanlığı en iyiye, en doğruya, yegâne gerçeğe çağırmaktadır. Bu gerçek Hak din İslam’dır. Hz. Muhammed Mustafa(s.a.v)in yoludur.
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN ŞEFKAT, MERHAMET VE HİZMETİ
Müminlerin hizmetçisi olmak onun yolunun esasıdır
Ebu’l Hasan Hazretlerinin hayatında en çok öncelediği amellerden birisi de mümin kardeşliğinin kural ve kaidelerinin hayata yansıtılmasıdır. Müminlerin derdleriyle dertlenmek, onların gönüllerini almak, sıkıntılarının giderilmesine vesile olmak, hülasa müminlere hizmetçi olmak, onun tasavvuf anlayışının esasıdır; insanın terakki etmesine vesile olan en önemli saiktir. Bunu şu sözlerinden anlamaktayız; “Sabahleyin kalkan âlim ilminin, zâhid de zühdünün artmasını ister. Ebû’l-Hasan ise, bir kardeşinin kalbine sevinç ve neşe verebilme derdindedir.” ( Attâr, s. 611.)
“Allah’ım! Eğer bütün dünyada Sen’in mahlûkâtına karşı benden daha şefkatli biri bulunursa, o vakit ben kendimden hayâ ederim!”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 247.)
“İlâhî! Bütün şartlar altında Sen’in ve Resûl’ünün kölesi, mü’minlerin hizmetçisiyim!”( Attâr, s. 616.)
“En büyük kerâmet; yorgunluk ve bezginlik hissetmeden Allâh’ın mahlûkâtına hizmet etmektir.”( Nâme-i Dânişverân-ı Nâsırî, I, 297.)
Bir başka sözü de şudur; “Türkistan’dan Şam’a kadar olan sahada bir din kardeşimin parmağına batan diken, benim parmağıma batmıştır; birinin ayağına çarpan taş, benim ayağımı acıtmıştır. Bir kalpte hüzün varsa, o kalp benim kalbimdir.” ( Attâr, s. 604.)
Aynı anlamlarda bir başka sözü ise şudur; “Kâmil bir îmânın ilk meyvesi merhamet, onun en bâriz tezâhürü de Allah rızâsı için mahlûkâta “hizmet”tir.”
“Mü’minin âzâlarından (en az) birinin devamlı Yüce Allah ile meşgul olması gerekir. Bir mü’min Allah Teâlâ’yı ya kalbiyle hatırlamalı, ya diliyle zikretmeli, ya gözüyle O’nun görülmesini istediği (ilâhî azamet tecellîleri)ni görmeli, ya (kalbinden rahmet taşırarak) eliyle cömertlik yapmalı, ya ayağıyla insanları ziyaret etmeli, ya bütün varlığıyla mü’minlere hizmette bulunmalı, ya aklıyla tefekkür ederek mârifete ulaşmaya gayret etmeli, ya ihlâsla amel etmeli, ya da kıyâmetin dehşetinden korkmalı ve insanları bu hususta îkâz etmelidir.”Böyle birinin, kabirden başını kaldırır kaldırmaz kefenini sürüye sürüye Cennet’e gideceğine ben kefilim!”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 240.
“«Amel işlemen gerekmez!» demiyorum. Lâkin yaptığın ameli acaba sen mi yapıyorsun, yoksa sana yaptırılıyor mu, bunu bilmen gerekir. Aslında kul, Allâh’ın sermâyesiyle ticaret yapmaktadır. (Zira her şeyi yoktan var eden ve fâil-i mutlak olan Cenâb-ı Hak’tır.) Sermâyeyi Allâh’a verip gittiğinde, evvel de Allah, âhir de Allah, ortası da Allah’tır. Ticaretin O’nun sâyesinde kâr eder, senin sâyende değil! Pazarda kendisi için pay görene, oraya yol yoktur.”( Attâr, s. 625.)
“Allah Teâlâ kuluna, îmandan sonra temiz yürek ve doğru dilden daha büyük hiçbir şey ihsân etmemiştir.”( Attâr, s. 628.)
“Kalblerin en aydını içinde mahlûkatın yer almadığı kalbdir. Amellerin en iyisi, içinde mahlûk düşüncesinin olmadığı ameldir. Nimetlerin en helâli kendi gayretinle olanıdır. Arkadaşın en iyisi Hak ile yaşayandır.”
“Hep sevindirici şeyler arama. Bazen seni üzecek şeylere yönel. Ağla, gözyaşların aksın. Çünkü Allah, gözyaşı akıtanları çok sever”.
“On iki sene nefsimin demircisi idim; kendi nefsimden bir ayna yapmak için onu riyazet ocağına koyuyor, mücahede ateşiyle dağlayarak kızıl hâle getiriyor, sonra onu yerme örsünün üzerine koyarak kınama çekiciyle dövüyordum. Beş sene kendi aynam idim; her çeşit ibadet ve taatle bu aynayı parlatıyordum. Sonra bir sene boyunca kendime dikkatle baktım; kendimde (belimde) gururdan, ucuptan, kibirden ve kendi amelini beğenmekten mamul bir küfür zünnarı gördüm. On iki yıl onu kesmek için çalıştım, nefsin derinliklerinde bir başka zünnar gördüm, beş yıl da onun kesilmesi için gayret sabrettim. Onu nasıl keseceğime bakıyordum, keşif vâki oldu. Halka (mahlûkata) baktım onları ölmüş gördüm ve hepsinin cenaze namazlarını kıldım. Onların cenazesinden döndüm ve yeniden İslâm'a girdim.Kendi ömrüme bakınca, yetmiş üç yıllık bütün ibadetimi bir saat kadar gördüm; günahlarıma bakınca Nuh'un (as) ömründen daha uzun gördüm.”
“Hak Teâlâ kulların paylarını bölüştürdü, her biri kendi payını aldı. Civanmert velilerin payına da hüzün düştü. Civanmertlerin hüznü O'nu O'na yaraşır şekilde anmak isteyip de yapamamalarıdır. Eğer sana hüzünlü olanların hikâyesini anlatırsam yer ve gök kan ağlar. “
Ebu’l-Hasan Harkani rahmetullahi aleyh Silsile-i Âliyye’de emaneti Ebû Ali Farmedî rahmetullahi aleyhe vermiştir. Kâtip Çelebi Cihannüma adlı eserinde Harakani’nin Türbesinin Kars’ta bulunduğunu kaydetmiştir.
Rabia Adeviyye ve benzeri sufiler gibi, cennet düşüncesinden, cehennem endişesinden geçenlerdendi. Şöyle konuşurdu bu konuda: “Cennet ve cehennem yok demiyorum. Benim dediğim, cennet ve cehennemin benim nezdimde yeri yoktur; zira her ikisi de mahluktur. Benim rağbetim ise mahlûkata değil, Hâlika’dır.”
İlimle ve bilgiyle övünmenin yersizliğini şöyle anlatırdı: “Herkes, hiçbir şey bilmediğini anlayıncaya kadar hep bildiğiyle övünür, durur. Nihayet hiçbir şey bilmediğini anlayınca bilgisinden utanır ve işte o zaman marifet kemale erer. Çünkü gerçek bilgi bilmediğini bilmektir.”
Sulh ve cengin nerede ve ne zaman olacağını şöyle bildirirdi: “Sulh bütün halkla, cenk ise nefsledir.”
Dünyayı gölge gibi görürdü. Bu yüzden de: “Sen onun peşinde koştukça o senin padişahın; ondan yüz çevirince de sen onun padişahı olursun.” derdi.
ALTIN SİLSİLESİNİN 6. HALKASI
Nakşibendiyye silsilesi olarak da bilinen silsile-i aliyeyi büyük âlim ve veliler oluşturur. Tıpkı altın bir gerdanlık gibi üç koldan Peygamber Efendimiz'e bağlanır. Ebul Hasan Harakani'ye kadar sıralama şu şekildedir:
1-Peygamber Efendimiz (s.a.v)
2- Ebu Bekir Sıddık (r.a)
3-Selmani Farisi (r.a)
4-Kasım bin Muhammed(r.a)
5-Cafer-i Sadık (r.a)
6-Bayezıd-ı Bistami (k.s))
7-Ebul Hasan Harakani (k.s)
Harakânî’den Bize Kalanlar
İnsanların adlarının yüzyılları aşıp gelmesi büyük bir mazhariyettir. Harakânî bunu yaşayan gönül sultanlarındandır. Çünkü o:
1- Tasavvuf kültürümüzde Yesevîlik, Bektâşîlik ve Nakşîlik gibi tariklerin kolbaşıdır.
2- Gazzâlî, Hemedânî, Necmeddin Dâye, Attâr ve Mevlânâ gibi sûfîleri derinden etkilemiştir.
3- Fütüvvet anlayışıyla Anadolu Ahîlik’inin kurulmasına öncülük etmiştir.
4- Adına inşâ edilen cami, tekke ve külliye ile Kars’ta hâlâ yaşamaktadır.
5- Kendisine izâfe edilen risâleleri tasavvuf kültürümüze zenginlik kazandırmıştır.
6- İnsanlarımız onun adıyla bütünleşmekten dolayı metafizik bir güç, mânevî bir hazz elde etmiştir.
Kaynaklar: Abdülmecid Hânî, el-Hadâiku’l-verdiyye, Kâhire 1308, s. 105.Ahmed Hilmi, Mir’ât-ı Bâyezid Bistamî ve Ebu’l-hasan Harakânî, İstanbul 1319.Attâr, Tezkiretü’l-evliyâ, (trc. S. Uludağ), s. 670-721.Câmî, Nefehâtü’l-üns, s. 298.Evliyâ Çelebi, Seyahatnâme, II, 330.H. Kâmil Yılmaz, Altın Silsile, İstanbul 2001.Hucvîrî, Keşfü’l-mahcûb, (trc. S. Uludağ), s. 102-103.İbn Batuta, Rihle, Beyrut 1405/1985, I, 433.İbrahim Alanka, Ebu’l-Hasan Harakânî, ts. (Elif matbaacılık).Kazvînî, Asâru’l-bilâd, Beyrut ts. 363.S. Uludağ, “Ebu’l-Hasan Harakânî”, DİA, XVI, 93-94.Zehebî, Siyeru a‘lâmu’n-nübelâ, XVII, 421.Nûrü’l-ʿulûm (nşr. Y. E. Berthels, Taṣavvuf ve Edebiyyât-ı Taṣavvuf [trc. Sîrûş İzdî], Tahran 2534 şş. içinde), s. 329-366; a.e. (nşr. Abdürrefî‘ Hakīkat), Tahran 1359 hş.; Herevî, Ṭabaḳāt, s. 373, 628; Muhammed b. Münevver, Esrârü’t-tevḥîd, Tahran 1348 hş., s. 148, 395; Sem‘ânî, el-Ensâb, V, 86; Baklî, Şerḥ-i Şaṭḥiyyât, s. 41, 317; Necmeddîn-i Dâye, Şerḥu ḳavli Ebi’l-Ḥasan el-Ḫaraḳānî, Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 2061, vr. 151b-154a; Zeynelâbidîn-i Şirvânî, Riyâżü’s-seyâḥa [baskı yeri ve tarihi yok] (İntîşârât Sa‘dî), s. 520-521; Ma‘sûm Ali Şah, Ṭarâʾiḳ, II, 701; Safâ, Edebiyyât, II, 211, 911; Abdürrefî‘ Hakīkat, Târîḫ-i ʿİrfân ve ʿÂrifân-ı Îrânî, Tahran 1372 hş., s. 356-381; Abdülhüseyn-i Zerrînkûb, Cüstücû der Taṣavvuf-i Îrân, Tahran 1369 hş., s. 56-60; Schimmel, Mystical Dimensions of Islam, s. 90, 482; Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevî Şerhi, İstanbul 1974, IV, 261-272; İbrahim Alanka, Ebü’l-Hasan Harakanî, Ankara, ts. (Elif Matbaacılık); Dihhudâ, Luġatnâme, II, 407; J. T. P. de Bruijn, “K̲h̲araḳānī”, EI2 (İng.), IV, 1057-1059; H. Landolt, “Abu’l-Ḥasan Ḵaraqānī”, EIr., I, 305-306.
Ebubekir TANRIKULU Hoca
Kadiriye-i Halisiye-i Hayriyyenin
Hadimul Fukarası
Ebu'l Hasan Harakani K.S.
EBU'L HASAN HARAKANİ (K.S.) KİMDİR, SÖZLERİ, TÜRBESİ, ESERLERİ
(D.H.352.M.963-V. H.425/M.1033)
Tarih sayfalarına isimleri altın harflerle yazılan gönül sultanlarından birisi de Peygamber (s.a.v) Efendimizin soyundan gelen Mücahit, mutasavvıf, âlim, veli Ebu’l Hasan Harakani(k.s) Hazretleridir.
Bin yıl önce Kars’a gelip Anadolu’da fütüvvet ahlakını yaşayan ve yayan Harakanî ve onun yetiştirdikleri alperen, derviş ve gazileri büyük medeniyetimize öncülük etmişler ve Anadolu’nun bize vatan olmasını sağlamışlardır. Peygamber (s.a.v)Efendimizin yolundan sünnetinden taviz vermeden nefsini mücadele ve mücahede ederek, İslam’ı şuurlu bir mümin ve Müslüman olarak yaşamış, gayri Müslimlere bile örnek olmuş, ibadet, tefekkür ve güzel ahlakın zirvelerinde bir hayat yaşamış, haçlı Bizanslılarla savaşırken şehadet şerbetini içmiş bir yiğit.
Ülkemizin doğusunda bulunan 1064 yılında Anadolu’da fethedilen ilk şehir Anı ve Kars şehridir. Bu kent aynı zamanda Müslüman Türklerin Anadolu’ya ilk giriş kapısı olmuştur. Kafkasya’nın incisi olan Kars Şehri pek çok maneviyat önderini ve şehidini de derununda barındırır. Burada bulunan Ebu’l -Hasan Harakanî Külliyesi ve çevresindeki tarihi eserler Kars’ın manevi tapusudur.
Horasan’dan hicret edip Kars’a gelen, sadece Peygamberimizin(s.a.v) izini takip ederek insanlığa iyiliği tavsiye edip kötülükten men edenlerden biri.
Harakanî Hazretleri beraberinde birçok ehlibeyt ve seyyidleri de getirerek Kafkasya, Karadeniz, Anadolu’nun içlerine kadar yerleştirmiş, İslam’ı yaşayarak güzel örnek olmuş, fütüvvet hizmetleri yürütmüşler, bu açıdan Kars bir tasavvuf ve maneviyat merkezi olmuştur.
Sevgili Peygamberimiz(s.a.v)den gelen hafi ve cehri tarik kolları Hz. Ebubekir (r.a) ve Hz. Ali (r.a) Efendilerimize ulaşmaktadır. Bu silsilenin ikisi de 6. İmam, İmam Cafer-i Sadık(r.a) Hz.lerinde birleşmektedir. Cafer-i Sadık(r.a)Hazretlerinden sonra Beyazid-i Bestami(k.s)’ye ve ondan da Ebul -Hasan Harakanî(k.s)’ye gelip ulaşmaktadır. Böylece Harakanî(k.s)Hazretleri Silsile-i Aliyelerin Altıncı Piri olup, tasavvuf ilminin dünyaya yayılmasında bir merkez olmuştur.
Allah’ın Resulü mübarek hadislerinde buyurdukları gibi; “Size iki şey bırakıyorum; Allah’ın kitabı Kur’an ve benim ehli beytimdir.” “Size iki Emanet bırakıyorum bunları muhafaza ettikçe yolunuzu şaşırmaz dalalete düşmezsiniz; Birisi Allah’ın Kitabı Kur’an, hükmü kıyamete kadar baki, Diğeri benim Sünnetimdir.” (İ.Malik,Muvatta.K.Sitte)
Kur’an ve maneviyat ilmi ehli beytin kalplerinden insanların kalplerine ulaşmaktadır. Harakanî (k.s)Hazretleri de Üveyesidir. Anadolu’nun İslam’la müşerref olması için hem manevi yönden hem de kılıcıyla mücadele etmiş, bu uğurda şehit düşmüştür. Yetiştirdiği insan-ı kâmillerle Anadolu’nun manevi fütuhatını yapmış olan Harakanî’yi, birçok büyük sûfi, edip, ilim adamı ve devlet ricali ziyaret etmiş, bunlardan bir kısmı da kendisine mürit olmuştur. Dînine ve ibadetlerine düşkünlüğü, nefsiyle mücâhedesi ve dâimî zikir ve murâkabe hâlinde bulunması sebebiyle, kendisine “Şeyhü’l-Asr”, yani “Asrının Şeyhi” denilmiş. Pek çok kerâmetleri ve hâlleri müşâhede edilimişti.( Zehebî, Siyer, XVII, 421.)
II. Asır’dan itibaren hem İslâm dünyasında, İslâm’ın yaşanması ve yaşatılması, hem de gayr-i Müslim diyarlara ulaştırılmasında Peygamber(s.a.v)Efendimizin; “üsve-i hasene/model insan” Ebu’l-Hasan Harakânî, işte bu zümreden. Peygamber vârisi sıfatıyla insanlığa örnek olmuş, sözleri, tavır ve davranışları, eser ve tesirleriyle ölümsüzlük kervanına katılmıştır. Ebu’l-Hasan Harakânî, Anadolunun İslamlaşmasında son derece önemli etkisi bulunan tasavvuf ekolünün ilk devir temsilcilerinden bir gönül eridir.
İnsan ile İslâm arasındaki tebliğe âid engelleri kaldıracak vasatlar hazırlamayı gündemine almış ve bu ortamın hazırlığı görevini İslâm muhîtinde leşker-i gazâ denilen mücâhidlerle leşker-i duâ denilen gönül erleri üstlenmiştir. Bizdeki “alperenlik” ise hem gazâ, hem de duâ fonksiyonlarını üstlenen gönül erleri için kullanılan bir tabirdir.
Doğumu: Horasan bölgesinin batısında Bistama bağlı Harakan'da hicri 352.M.963 yılında dünyaya geldi. Adı Ali Bin Cafer, künyesi de Ebul Hasan’dır. Babası; Cafer. Nisbesi Mu‘cemü’l-büldân müellifi Yakut el-Hamevî’nin ifadesine göre el-Harakânî’dir, Ümmi olup Bayezıd-ı Bistami(k.s) Hazretleri'nin ruhaniyeti ile feyz alarak Üveysi tarikle yetişmiş hem zamana hem de kendisinden sonraki dönemlere damgasını vurmuştur.
Hilyesi: Uzunca boylu, kumral tenli, genişçe alınlı, gökçek yüzlü, irice gözlü, açık ve tok sözlü idi. Sûreti itibariyle Hz. Ömeru’l-Fâruk (r.a)’a benzerdi. İlim ve irfanı sebebiyle, “zamanın kutbu ve gavsi” ünvanlarıyla anılan bir gönül sultanıydı.
İlim Tahsili: Çocuk yaşından başlayarak ilim tahsili yapan Harakâni kısa zamanda bütün akranlarının önüne geçerek büyük bir âlim olmuştur. Tasavvuf ve hakikat piri olan Ebu’l Hasan Harakâni’ye Allah celle celaluhu tarafından vehbi ilim verilmiştir. Hz.Mevlana(k.s)’nın da mesnevisinde belirttiği gibi “Din şeyhi” Harakâni açık kerametleri, yüksek menkıbeleri ve yüce hallere sahip bir insanı kâmil idi. Yine Mevlânâ birçok sohbetinde 'Bizim söylediklerimiz Ebu'l Hasan Harakani'den aldıklarımızdan başka bir şey değildir.' diye belirtiyor.
Bayezıd-i Bistami(k.s) Hazretleri'nden 91 yıl sonra dünyaya gelmiş, geleceğinin müjdesini de Beyazidi Veli(k.s)keramet buyurmuştur. Bayezıd-i Bistami'nin (k.s) Dihistan'da şehitlerin bulunduğu kum tepeyi her yıl ziyarete gittiği ve Harakan'dan geçerken de durup havayı kokladığı, koku almadıklarını söyleyen müritlerine 'buradan öyle bir er gelecek ki benden üç derece önde olacak bu kişinin adı Ali künyesi Ebul Hasan'dır' ,diye haber verdiği, Şathiyeleriyle tanınan mutasavvıf. Asrının Şeyhi, veli, âlim, şehit bir Hak dostudur.
Kendisinden bir asır önce Horasan da yaşayan Beyazid-i Bestam (k.s)inin tasavvufundan etkilenerek Bestami dergâhında bir süre türbedarlık yapmıştır. Bu süre içerisinde tasavvufa erişen Ebul Hasan daha sonra çağının en büyük manevi şahsiyetlerinden birisi olmuştur
On iki yıl boyunca Bayezid-ı Bistami Hazretleri'nin türbesine bekçilik eden Harakani Hazretleri ümmi olduğu halde Kur'an-ı Kerim'i hıfz etti. Harakani Hazretleri'nin her gün akşam vakti Harakan'dan Bistama dergâha gelir sabah namazına kadar şöyle dua ederdi: “Allah'ım Bayezıd'a ihsan ettiğin ilimlerden Hasan kuluna da ihsan eyle.' On iki yılsonunda nihayet duası kabul olur. Bayezıd-i Bistami Hazretleri'nin himmeti ile Kur'an-ı Kerim'i hıfz edip irşat mertebesine erişir. (Attâr, s. 673).
Ebul Hasan Harakâni(k.s)Hazretleri, Kolonizatör Türk Dervişlerinin, Anadolu’daki manevi sultanlarından ilkidir. Ömer Lütfi Barkan, Kolonizatör Türk Dervişleri adlı makalesinde, dervişlerin oynadıkları önemli rolü şöyle açıklamaktadır: “Osmanoğulları ile beraber, birçok şeyhler gelip Anadolu’nun garb taraflarında yerleşmişlerdi. Bu yeni gelen derviş muhacirlerin bir kısmı gazilerle birlikte, memleket açmak ve fütuhat yapmakla meşgul bulundukları gibi; bir kısmı da o civarda köylere veya tamamen boş ve tenha yerlere yerleşmişler ve oralarda müritleriyle beraber ziraatla ve hayvan yetiştirmekle meşgul olmuşlardır. Filhakika o zamanlar bu şayanı dikkat dini cemaatlere hemen her tarafta tesadüf edilmekte idi. Onların, tercihan boş topraklar üzerinde kurdukları zaviyeleri, bu suretle büyük kültür, imar ve din merkezleri haline giriyordu. Bu zaviyeler ve fütüvvethanelerin ordulardan daha evvel hudut boylarında gelip yerleşmiş olması, onların harekâtını kolaylaştıran sebeplerden biri oluyordu...”
Türk dervişleri; kağanların, sultanların fetihlerini edep dilinin sunduğu imkânlardan yararlanarak oluştururlarken, dervişliği sadece din duyuruculuğu olarak almıyorlardı. Ayrıca, siyasî, iktisadî, askerî, sosyal ve kültürel keşifler de yapıyorlardı. Onların hâl dili ile söyledikleri, kâl dili ile söylenenlerden çok daha etkili olmuştur.
Ahmet Yesevî’den bir asır önce yaşamış olan Harakâni Hazretleri, Yesevî Hazretlerinin Anadolu’ya yönlendirdiği Yesi Erenlerinden de bir asır önce Anadolu’ya gelerek binlerce yıl varlığını sürdürecek bir yaşam üslubunun yeşermesine öncülük etmiştir. O, bir din büyüğü olmanın yanı sıra Anadolu’nun manevî açıdan fethini gerçekleştiren öncü bir isimdir de. 1033’te Kars şehrinde şehit düşmesi de göstermektedir ki Sultan Alpaslan’ın orduları henüz Anadolu’ya gelmeden, Harakâni Hazretleri sözün kuşatıcı, kapsayıcı işlevleri ile Anadolu’ya gelmiş ve bir yaşam üslubunun iklimini bu topraklarda yaşayanlara açmıştır. Bu bakımdan Harakâni, yalnızca Kars şehrinin değil tüm Anadolu’nun eşiği gibidir. Bismillahlarla girilen bu eşikten sonraki yıllarda Hz. Mevlana, Hacı Bayram-ı Veli ve Yunus Emre gibi din ve dil büyüklerinin sesleri duyulacaktır.
Harakanî fütüvvet anlayışı ile Anadolu’da Ahilik teşkilatının kurulmasına öncülük etmiştir, ona göre fütüvvet civanmertliğin şartı üçtür:1-Cömertlik.2-Şefkat.3-Halktan müstağni olmak.
İnsanlık ailesi içerisinde, hakikati ve marifeti bulma çabası içinde olanlara yol gösteren Ebu’l Hasan Harakanî Hazretleri şu dört grubun sözlerini dinlememizi tavsiye etmiştir.1-Âlimler, 2-Müttakiler3-,Evliya ve 4-Mürşîd-i Kamiller.
Gazneli Mahmut’tan İbn-i Sina’ya, Çağrı ve Tuğrul Beylerden Sultan Alparslan’a kadar birçok ilim ve devlet adamı Harakâni‘nin huzuru saadetlerinde bulunarak onun irfanıyla olgunlaşmışlardır.
Harakanî’nin insaniyetçiliğinin temelinde “aşk”ın çok önemli olduğu kadar derin bir yeri de vardır. O, aşkın mahiyetini izah ederken boyutlarını ve işlevlerini de ele almıştır. Aşkın, insan hayatındaki yerini dikkatli bir şekilde açıklamıştır. O, bunu şu şekilde dile getirmiştir:“Allah’u Teâlâ bana öyle bir fikir vermiştir ki, yarattığı her şeyi onda gördüm ve onda kalakaldım. Gece ve gündüzdeki meşguliyetlerimi (o fikir) görünmez hale getirdi. O fikir basiret oldu, küstahlık ve muhabbet oldu, heybet ve vakar oldu. O fikir nedeniyle O’nun vahdaniyetinin içine düştüm. Bir yere ulaştım ki fikir hikmet, dosdoğru yol ve halka karşı şefkat haline geldi. Onun yaratıklarına karşı, kendimden daha müşfik birini görmedim. O zaman dedim ki: Keşke bütün halkın yerine ben ölsem de halk ölüm yüzü görmese! Keşke bütün halkın hesabı benden sorulsa da kıyamet günü onların hesap vermeleri gerekmese! Keşke tüm halkın azabını bana çektirse de onların cehennemin yüzünü görmeleri gerekmese!”
Harakânî’nin İlmî Şahsiyeti ve Eserleri
Bazı kaynaklarda ümmî olduğundan bahsediliyorsa da Harakânî devrin sûfî âlimleri Ebu’l-Abbâs Kassâb gibi kimselerin talebesi olmuş ve Bâyezîd Bistamî’den de “üveysi” yolla feyz almıştır. “Ümmî” kelimesi, Arapça anne anlamına “ümm” kökünden gelmektedir. Annesinden doğduktan sonra bir muallimin talebesi veya bir mektebin müdâvimi olmayan kimseler için kullanılır. “Ümmî” câhil demek değildir. Aksine hayatı rûhî tecrübe ile tanımış, belki okuyup yazmamış ama irfân yoluyla olayları kuşatmış insan demektir. Bizdeki mektepli ve alaylı tabirlerinden “alaylı” bu mânaya uygun düşmektedir. Alaylı da mekteb okuyup diploma almamış, ama tecrübe ve çilelerle hayâtı, insanları ve olayları tanıyan kimse demektir. Nitekim Harakânî’nin sadece eşi sebebiyle âile hayâtında çektikleri, insanı marifet ve kemâle erdirecek boyuttadır.
Harakânî’nin Meşrebi ve Yolu
Harakânî, muhtelif kaynakların ittifakla haber verdiklerine göre, ondan yaklaşık bir asır sonra yaşamasına rağmen Bâyezîd Bistâmî meşrebindeydi. O’nun gibi coşkulu, cezbesi ve sekri, sahvına galipti. Fena ve baka, sekr ve sahv ile tevhid ve vahdet konularında pek çok söz söylemiş, Hallâc gibi “Ene’l-Hak” anlayışına uygun terennümlerde bulunmuştur. Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ’sında onun bu vadideki sözlerine geniş yer vermektedir.
Devrinin muhtelif âlim ve şeyhlerini tanıyan ve onlardan okuyan Harakânî, en sonunda hemşehrîsî Bâyezîd Bistâmî’nin dergâhında karar kılmış, senelerce önce ölmüş bulunan Bâyezîd’in yolunu devam ettiren müridleriyle görüşmüş, kabrine on iki yıl türbedârlık etmiştir. Sevgi ve aşkla bağlandığı bu kapı onun gönül dergâhı olmuştur. Yılları aşıp gelen Bâyezîd sevgisi, onu yoğurmuş ve vuslata götürmüştür.
Harakânî, bağlısı bulunduğu Bâyezîd vasıtasıyla daha sonra ortaya çıkacak olan Yesevîlik, Bektâşîlik ve Nakşbendîlik’in de kendisinden neş’et ettiği insandır. Çünkü kendisinden sonra onun yolunu devam ettiren Ebû Ali Farmedî, hem Yûsuf Hemedânî’nin, hem de Gazzâlî’nin üstâdıdır. Dolayısıyla Harakânî, Gazzâlî’nin yolunun da kolbaşı sayılır.
Yûsuf Hemedânî(k.s) ise hem Yesevîlik’in kurucusu Ahmed Yesevî(k.s)’nin, hem de Nakşbendîlik’in üveysî pîri Abdülhâlık Gucdüvânî(k.s)’nin mürşididir. Bektâşîlik’in Yesevîlik ile bağlantısını düşündüğümüzde Harakânî bu üç kolun kendinden çıktığı merkez konumundadır.
Ebul Hasan El Harakani Hazretleri'ni, ölmelerine rağmen halen yeryüzünde tasarrufu devam eden beş büyük zattan birisidir. Çünkü O daha dünyada iken ahireti görmeyi başardı. İnsanların imanlarının kurtuluşuna hizmet etmeyi varlığının gayesi olarak gördü. Birçok ulema gelip geçmiştir şu hayattan ama en önemli beş büyük zattan sayılmasına rağmen Harakani Hazretleri çok az kişi tarafından biliniyor.
Ebu’l Harakanî Hazretleri tüm insanlığa evrensel mesajını şu sözleriyle seslenmiştir. “Her kim bu dergâha gelirse ekmeğini verin ve dinini ve inancını sormayın; zira Ulu Allah’ın dergâhında ruh taşımaya layık olan herkes, elbette Ebu’l -Hasan’ın sofrasında ekmek yemeye de layıktır.”
İlahi! Her koşulda senin ve Resul’ün bendesi, halkının hizmetçisiyim!
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN İBADET HAYATI
Harakānî Hazretleri küçüklüğünden beri ibadetlere düşkün idi. Farzların hâricinde pek çok nâfile namaz kılardı. Bâzen kendisine öyle bir hâl gelirdi ki, gafletle kıldığı endişesiyle namazlarını kazâ etme ihtiyacı hissederdi. ( Attâr, Tezkire, s. 637.)
Harakanî(k.s)Hazretlerine göre gerçek kulluk, hakiki anlamıyla ibadet yapmaktır.
İbadet konusu, Harakanî’nin eserlerinde çok açık bir şekilde ve geniş olarak yer alır.O bu konuda şöyle demektedir:“Amele devam et ki, ihlâs ortaya çıksın ve ihlâsa devam et ki,nur ortaya çıksın.Nur ortaya çıkınca ise Allah’ı görürcesine ibadet edersin.”
Harakani(k.s) Hazretleri mükemmel bir ruh inceliğine sahipti; 'Allah'ım gariplerin benim tekkemde ölmelerine müsaade etme. Zira Ebu'l Hasan'ın tekkesinde bir garip öldü derlerse, ben o garibin ölümüne tahammül edecek güce sahip değilim' diye Allah'a yalvarıyordu.
Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri bir gün müritlerine: “Hangi şey daha üstün ve değerlidir?” diye sual etti.
Onlar da: “Ey Şeyh! Bilmiyoruz, bunun cevabını siz veriniz!” dediler.
O da: “Hayatın her safhasında, her zaman ve mekânda Allah’ın zikriyle dolu bir gönül!” cevabını verdi.( Câmî, Nefahât, s. 444.)Şöyle buyururdu: “Hak dostları daima büyük bir hüzün içindedir. Bunun sebebi de Cenâb-ı Hakk’ı şânına lâyık bir şekilde zikretmek isteyip de bunu yapamayışlarıdır. ”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 248.)
Zira Peygamber Efendimiz(s.a.v) de şöyle niyâz ederdi:
“…Yâ Rabbî, Sen’i hakkıyla senâ etmekten âcizim. Sen zâtını nasıl senâ ettiysen öylesin!” (Müslim, Salât, 222)
Harakānî Hazretlerinin Cenâb-ı Hakk’a olan tâzim ve muhabbeti o derecedeydi ki şu tavsiyede bulunurdu: “Siz «Allah» derken, başka bir söz söyleyen kimse ile aslâ sohbet etmeyiniz. (Câmî, Nefahât, s. 444.)
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN DUALARI
Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri dâimâ ilâhî azamet ve kudret akışlarının tefekkürü hâlinde bulunur, murâkabe ve ihsan duygusu içinde yaşar, müridlerine de böyle olmalarını tavsiye ederdi. Onun şu sözleri, sahip olduğu maiyyet/Allah ile beraberlik şuurunu ne güzel aksettirmektedir: “İnsanlar ekseriyetle dualarında şöyle derler, “Allah’ım, üç yerde imdadımıza yetiş: Can çekişirken, mezarda ve kıyamette! Ben de diyorum ki; “İlâhî, her zaman imdadıma yetiş!” (Attâr, s. 638.)
“Dilini öyle bir mühürle ki Allah’ın râzı olmadığı şeyleri konuşmasın!
Kalbini öyle bir mühürle ki Allah’tan gayrısına meyletmesin!
Ağzına öyle bir kilit vur ki helâl olmayan bir şey oradan geçmesin!
Diğer âzâlarını da öyle bir mühürle ki ihlâssız bir amel işlemesin!” (Attâr, s. 627.)
“İlâhî! İnsanları incittiğim zaman beni görür görmez yollarını değiştiriyorlar. (Sen ise Rabbim, ne kadar sonsuz bir merhamet sahibisin ki) Sen’i o kadar incittiğimiz hâlde Sen yine bizimle berabersin!” (Attâr, s. 616.)
“Allah Teâlâ şu dört şeyle kula hitâb eder: Beden, dil, kalp ve mal. Bedeni hizmete, dili zikre vermek kâfî değildir! Kalben Cenâb-ı Hak’la beraber olup malını da Allah yolunda cömertçe sarf etmedikçe bu vuslat yolunda mesâfe alamazsın!” (Attâr, s. 631.)
NEFSİ ARINDIRIP KEMÂLE ERDİRMEK
Harakānî Hazretleri, nefsin tezkiye ve terbiyesi hususunda şöyle buyururdu: “Allah sizi dünyaya temiz olarak getirdi; siz de O’nun huzuruna kirli olarak gitmeyiniz!” (Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 258.)
Âyet-i kerimede Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:“Rab’lerine karşı gelmekten sakınanlar ise, bölük bölük Cennet’e sevk edilir, oraya varıp da kapıları açıldığında bekçileri onlara: «Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya!» derler.” (Zümer Suresi, 73)
“Yüce mertebelere ulaşan Hak dostları, ihlâsla yaptıkları amelleri yanında, nefislerini de tezkiye ettikleri için yükseliyorlar.” (Attâr, s. 622.)
“Nasıl ki namaz ve oruç farzdır, îfâsı mecbûrîdir, aynı şekilde gönülden kibri, hasedi ve hırsı bertaraf etmek de zarurîdir.” (Attâr, s. 629.)
Zira ahlâkımızın seviye kazanması, ibadetlerimizin kabûlünün en büyük alâmetidir.
Harakani Hazretleri kibiri hiç sevmezdi. Zaten Allah dostlarının sıfatlarının biri de tevazu sahibi olmasıdır. Talebelerine şöyle buyurmuştur: “Tandırdan elbisene bir kıvılcım sıçrasa, hemen onu söndürmeye koşuyorsun! Peki dînini yakacak olan bir ateşin, yani kibir, haset ve riyâ gibi kötü sıfatların kalbinde durmasına nasıl müsâade edebiliyorsun?!” (Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 239.)
“İki kişinin dinde çıkardığı fitneyi şeytan bile çıkaramaz:
1) Dünya hırsına sahip âlim ve
2) İlimden mahrum ham sofu!” (Attâr, s. 624.)
“Çok ağlayınız, az gülünüz; çok susunuz, az konuşunuz; çok infâk ediniz, az yiyiniz; başınızı yastıktan uzak tutunuz! (Uykunun esiri olup da iç dünyanızı hantallaştırmayınız!)” (Attâr, s. 630.)
Harakānî Hazretleri daha çok hüzün hâlinde bulunur, semâ ve rakstan hoşlanmazdı. Özel hırka ve husûsî seccâde gibi şeklî unsurlara ehemmiyet vermezdi.
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN HELÂL LOKMA HASSÂSİYETİ
Harakānî Hazretlerinin teveccühüne mazhar olan bir mürîdi vardı ki, Şeyh’in nazarında bütün müridlerden daha üstündü. Bir gün şeyhine: “Efendim, bizim bâzı kardeşlerimiz var ki, onlar koyun sahibi olup malları helâldir. Uzun zamandır birkaç koyunu tekkeye bağışlama arzusundadırlar.” dedi.
Şeyh Hazretleri: “Ben öyle bir tevekkül ve teslîmiyet içindeyim ki, Allah Teâlâ bana: «Senin ihtiyaçlarını Ben karşılarım.» buyurdu. Bir daha ısrar etmeyeceğine söz verirsen, bu defaya mahsus, helâl olması şartıyla kabûl ederim...” buyurdu.
Koyunları toplayıp getirdiler. Şeyh Hazretleri tekkeden dışarı çıktı, kolunu sallayınca koyunların bir kısmı tekkeye girdi, bâzısı da hiç kimsenin tekkeye sokamayacağı şekilde kaçıp karşı tarafa gitti. Araştırdıklarında, tekkeye girmeyen koyunların helâl olmadığı anlaşıldı.( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 315.)
Bir gece hizmetçisi turşu yapmıştı. İçine Şeyh’in kendi eliyle ekmiş olduğu bahçeden çöğen otu koparıp koymuştu. Harakānî Hazretlerinin âdeti, yatsı namazını kılmadıkça yemek yemezdi: “Allah’ım, Sana olan ibadetlerimi huşû ile tamamlamadan vücudumu beslemeyeceğim.” derdi.
Yatsı namazından sonra yemek getirdiler. Hazret: “Bu yemekten karanlık (şüphe) kokusu geliyor.” dedi. Ertesi gün o bahçeye gidip baktılar ki, bâzı insanlar buğdaylarını sulamak için harklarına su salmışlar, Efendi’nin bağına giden harkın bağlantısı da açık kaldığı için su oraya akmış ve Efendi’nin ektiği sebzeler bu sudan bir miktar almıştı.( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 315-316.)
Hadîs-i şerîfte buyrulur:“Mü’minin firâsetinden sakınınız! Çünkü o, Allâh’ın nûruyla bakar.” (Tirmizî, Tefsîr, 15/3127)
Bu firâset, basîret ve takvâ hassâsiyeti de Hakk’a yakın kalplerin sanatıdır.
AZ YEMEK VE AZ KONUŞMAK
Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Kırk yıl var ki, misafir için hazırlanan dışında ne yemek pişirmiş ne de herhangi bir şey yapmışızdır. Misafir için pişen yemekten de kifâyet miktârı faydalanırdık.” (Attâr, s. 637.)
Harakānî Hazretleri şu kıssayı naklederdi: Lokman Hakîm bir gün oğluna:“Yavrucuğum, bu gün oruç tut ve konuştuğun her şeyi not et! Akşam olunca konuştuklarını bana arz edip hesâbını verdikten sonra iftar edersin!” dedi.
Akşam olunca oğlu konuştuklarının hesâbını vermeye başladı. Vakit iyice geç oldu ve karnı iyice acıktı. Lokman Hakîm ertesi gün de aynı şeyi söyledi. Yine oğlu hesap verinceye kadar iftar iyice gecikti. Üçüncü gün de aynı şey olunca, dördüncü gün oğlu, lüzumsuz konuşmaları terk etti. Akşam babası hesap isteyince de: “Hesap verme korkusuyla çok az konuştum.” dedi.
Lokman Hakîm: “Gel öyleyse, hemen yemeğini ye!” buyurdu.
Harakānî Hazretleri bu kıssayı anlattıktan sonra da:“Dünyada lüzumsuz konuşmaları terk edenlerin hâli, kıyâmet günü, Lokman Hakîm’in oğlunun hâli gibi selâmet olacaktır.” buyururdu.( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 265.)
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN GAZNELİ MAHMUT’A NASİHATLERİ
İlk Müslüman Türk devletini kuran Gazneli Mahmûd da onu ziyaret ederek feyz alanlar arasındadır. Feridüddin Attar’ın Tezkiretü’l-Evliyâ’sında verdiği bilgiye göre, Gazneli Sultan Mahmûd, Şeyh Harakânî ile birkaç defa görüşmüştür. Hindistan Fâtihi, büyük Sultan Gazneli Mahmut, Harakān köyü yakınlarına geldiğinde, medhini duyduğu Ebû’l-Hasan Hazretlerini ziyaret etmek istemişti. Evvelâ bir adamını çağırarak Harakānî Hazretleri’ne gitmesini ve:
“Gazne Sultânı ziyaretinize gelecek, sizler de müridlerinizle beraber onu karşılamaya çıkın!” demesini emretti. Eğer tereddüt ederse de; “Allah’a, Resûlü’ne ve sizden olan emir sahiplerine (idârecilere) itaat ediniz...” (en-Nisâ, 59) âyetini hatırlatmasını tembih etti. Bu tâlimâtıyla Hazret’in nasıl davranacağını görerek onun mânevî kemâlini yoklamak istiyordu.
Elçi, kendisine verilen vazifeyi yerine getirince Harakānî Hazretleri ona şöyle dedi:
“Mahmut’a de ki: «Ebû’l-Hasan; “Allah’a itaat edin!” fermânıyla öyle meşguldür ki, seninle ilgilenecek hâli yoktur.»”
Bu söz, Sultan Mahmut’a derinden tesir etti. Yanındakilere: “Kalkın Şeyh’in huzuruna varalım, bu zât farklı bir insan, bizim bildiğimiz kişilerden değil!” dedi. Huzura varan Sultan Mahmut: “Bana bir nasihatte bulun!” dedi.
Harakānî Hazretleri: “Ey Mahmut, dört şeye dikkat et: Takvâ, cemaatle îfâ edilen namaz, cömertlik ve halka şefkat!” buyurdu.
Sultan Mahmut:“Bana duâ et!” diye ricâ etti.
Hazret: “Beş vakit namazda; «Allah’ım, mü’min erkekleri ve mü’min kadınları affeyle!» diye duâ ediyorum. Sen de buna dâhilsin.” buyurdu.
Sultan Mahmut:“Husûsî duâ istiyorum!” dedi.
Harakānî Hazretleri: “Ey Mahmut, âkıbetin Mahmut (hayırlı ve güzel) olsun!” diye duâ etti ve onları ayakta uğurladı.
Sultan Mahmut: “Geldiğimde iltifat etmemiştin, şimdi ise ayağa kalkıyorsun. O hâl neydi, bu ikram nedir?” diye sordu.
Hazret: “Gelirken sultanlık gururuyla ve imtihan için gelmiştin, şimdi ise gönül kırıklığı ve dervişlik hâliyle gidiyorsun. Dervişlik devletinin güneşi üzerinde ışıldamaya başladı. Daha önce sultan olduğun için kalkmadım, şimdi derviş olduğun için kalkıyorum!” dedi.
Sultan Mahmut gazâya gitmek üzere oradan ayrıldı. (Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 298-300; Attâr, s. 598-599.)
Harakânî ve Fütüvvet
Fütüvvet, gençlik demektir. Hz. Ali(r.a) gibi birtakım gençlerin asr-ı saâdetteki fedâkarlık, yiğitlik ve civânmerdlikleri sebebiyle bu kelime tasavvuf kültürümüzde yiğitlik ve cömertliği ifade eden bir âlem olmuştur. Bu yüzden hicrî ikinci asırdan sonraki sûfîlerden bu kavramı kullananlar pek çoktur. Ancak bu kavram daha sonra Abbâsî halifelerinden en-Nâsır li-dînillah tarafından gençleri ve san’atkarları organize eden, eğitip yetiştiren bir örgüt hâline gelmiştir. Bu fütüvvet anlayışı, Anadolu Selçukluları zamanında “Ahîlik” olarak sistemleşmiş, Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması ile Osmanlı’nın kurulup gelişmesinde önemli hizmetler ifâ etmiştir.
Fütüvvet ile ilgilenen Harakânî bu teşkîlâtın ve Ahîlik’in kurulmasını da hazırlayanlardandır. Ona göre fütüvvet ve civanmertliğin şartı üçtü:
1- Cömertlik,
2- Şefkat,
3- Halktan müstağnî olmak.
İçinde Allah’dan başkasına yer olan kalb, baştanbaşa ibadet ve taatla dolu olsa da ölüydü. Çünkü gönüllerin en aydını, içinde halk olmayanı, amellerin en güzeli, içinde mahlûk fikri bulunmayanıydı.
Amel ve ibadetlerdeki ölçüsü şuydu: “Hergün akşama kadar halkın beğendiği ve memnun kaldığı işler yapasın. Her gece de sabaha kadar Hakk’ın beğendiği amel ile olasın.”
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN KERÂMETLERİ
Çocukken anne-babası, erzağını verip onu hayvanları gütmek üzere meraya gönderirlerdi. O da, hâlini belli etmeden oruç tutar, erzağını da sadaka olarak fakirlere verirdi. Akşamları gelip iftarını açar, ancak kimsenin bu durumdan haberi olmazdı.
Biraz daha büyüyünce kendisine, saban ve tohum işini verdiler. Bir gün tohumu saçmış saban sürüyordu. O esnâda ezan okundu. Hemen sabanı bırakıp namaza durdu. Selâm verdiğinde, öküzlerin kendi kendilerine çift sürmeye devam ettiğini gördü. Hemen başını secdeye koyarak şöyle niyâz etti: “Allah’ım, duyduğuma göre Sen her kimi dost edinirsen onu insanlardan gizlermişsin! (Beni de insanlardan gizle!)”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 280; Attâr, s. 593.)
Ebû’l-Hasan Hazretleri on iki sene boyunca her gün yatsı namazını cemaatle kıldıktan sonra Sultânü’l-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî Hazretlerinin türbesine gidip büyük bir edep ve hürmetle ziyaret eder ve sabah namazında yine kendi tekkesinde hazır olurdu. Böylece üç fersah yol yürümüş olurdu. Nihâyet bir gün Bâyezîd Hazretlerinin türbesinden: “irşada başlama zamanın geldi!” diye bir ses işitti. Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri büyük bir mahviyet içinde: “Ey Şeyh, benim işime himmet lütfet ki, ben ümmî bir insanım, şeriatı hakkıyla bilmiyorum, Kur’an’ı gerçek manasıyla öğrenebilmiş değilim!” dedi. Türbeden gelen ses:“Ey Ebû’l-Hasan, oku: «Eûzü billâh…»!” diye ona okumayı tâlim etmeye başladı. Harakānî Hazretleri tekkesine varıncaya kadar Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmiş oldu. ( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 307.)
Hazretin o günden sonra Kur’ân ve Sünnet’e vukufiyeti daha da arttı.
Bir defasında müritlerinden biri, Âlemin Kutbu’nu görmek istediğini söyleyerek Hazret’ten izin alıp yola çıktı. Uzun gayretler neticesinde o makamda Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri’nin bulunduğunu görünce son derece mahcup ve pişman oldu. Mürîdine büyük bir tevâzû ve şefkatle yaklaşan Hazret ise şu tembihlerde bulundu: “Gördüğün şeyi gizlemen gerekiyor. Zira ben Allah Teâlâ’ya beni hem bu âlemde hem de öbür âlemde insanlardan gizlemesi için duâ ediyorum.(Attâr, s. 595.)
Harakânî’ye nisbet edilen bir takım eserler bulunmaktadır. Onlar da:
1- Hidâyet-nâme,
2- Fakrnâme,
3- Nûru’l-ulûm’dur.
Bunlardan Fakrnâme, Genç-bahş Kütüphanesinde yazma nüshası bulunan yaklaşık 30 sayfa civarında bir risâledir. Bu risâlenin Nûru’l-ulûm ile aynı eser olup olmadığını tahkik imkânı bulamadık. Nûru’l-ulûm muhtelif tasavvufî konuları ihtivâ eden on bölümden oluşan yaklaşık 50-60 sayfalık Farsça bir eserdir. Eserin tek yazma nüshası British Museum, Or, nr, 249’dadır. Biri Müctebâ Minovî, diğeri Abdürrefi Hakikat tarafından yapılmış iki neşri bulunmaktadır.
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN VEFÂTI
Ebul Hasan Hicri 425 Miladi 1033 yılında 10 Muharrem Aşûre gününde -Aralık’ta) 73 yaşında Kars'a 15 km. uzaklıktaki Yahnı dağının eteğinde Bizans ordusu ile yapılan bir savaşta yaralanarak Kars'ta şehit olmuştur. Şahadet mertebesine erişen ilk Anadolu evliyalarından birisi olan Ebul Hasan için 1064 yılında Sultan Alpaslan’ın Kars'ı fethetmesinden sonra bugünkü Kaleiçi mahallesinde bir türbe yaptırılmıştır. Türklerin Anadolu'ya yerleşmeye başladığı tarih olan 1064'den önce Anadolu'nun Türkleşmesi için gelen bu Alperen 70 yıllık ömrünün tamamında tasavvufunu insan sevgisi üzerine kurmuştur.
Harakânî, tasavvuf tarihinde Aynu’l-kudât Hemedânî, Necmeddin Dâye, Attar ve Mevlânâ Celâleddin Rûmî gibi coşkulu mutasavvıfları derinden etkilemiştir. Türklerin Anadolu kapısını açtığı Malazgirt zaferinden yaklaşık kırk yıl önce vefât eden bu gönül adamının; şahsının ve mensup olduğu tasavvufî ekolün Anadolu insanı üzerinde çok önemli etkileri olmuştur.
Harakānî Hazretleri vefatı yaklaşınca: “Kabrimi otuz arşın derinlikte kazın, çünkü şu toprak Bistam toprağından yüksektir. Yatacağım toprağın, Bâyezîd Hazretleri’nin kabr-i şerîfinden yüksek olması câiz değildir, edebe de uymaz.” buyurdu ve bir müddet sonra vefat etti.( Attâr, s. 639.)
Bugün hem memleketi Harakan'da hem de Kars'ta iki ayrı türbesi mevcuttur.
Ebul Hasan Harakani türbesi şehit olduğu 1033 yılından 31 yıl sonra Kars'ın Sultan Alpaslan tarafından fethedilmesi sırasında yapılmıştır. Yüzyıllar içerisinde türbe bazı değişikliklerle günümüze kadar ulaşmıştır.
Evliyanın Kars merkezinde Kaleiçi mahallesindeki türbesi Ortaçağın sonlarına kadar Kars ve Doğu Anadolu’da geçen siyasi mücadele ve savaşlar sebebiyle zamanla unutulmasına yol açmıştır. Ancak 1579 yılında Osmanlı Padişahı III.Murad doğu sınırlarındaki siyasi istikrarsızlığa son vermek için Lala Mustafa Paşa komutasında gönderdiği 100 bin kişilik Osmanlı ordusu Kars'ı eyalet merkezi yapmak için başlatılan imar çalışmaları sırasında bu Anadolu evliyasına ait kabir bulunarak Ebul Hasan'ın ismine izafeten Evliya Camii inşa edilerek evliyanın kabri de camii bahçesindeki türbeye defnedilmiştir.
XVII. yüzyılda Osmanlı ülkesini dolaşan ünlü Türk seyyahı Evliya Çelebi’nin ise Ebu’l-Hasan Harakânî ile ilgili verdiği bilgiler çok ilginçtir. Evliyâ Çelebi şunları anlatmaktadır. Kars kalesi ikinci defa III. Murad zamanında Lala Mustafa Paşa tarafından inşâ ettirilmiştir. Kalenin onarımı yetmiş günde tamamlanmış, bütün cephâne ve levâzımı ikmâl edilmiştir. Tamir sırasında ümmetin sâlihlerinden hâfız bir asker şöyle bir rüyâ görüp Lala Mustafa Paşa’ya arzetmiştir:“Rüyamda yaşlı bir zât zâhir olup: “Bana Ebu’l-Hasan Harakânî derler. Makamım bu mahaldedir. Alâmet ve nişan istersen ayağının ucundaki yeri kaz, durumu hayretle göreceksin” dedi. Bunun üzerine yüz işci kuyuyu kazmaya başlar ve kuyuda dört köşe kırmızı bir mermer, üzerinde hüsn-i hat ile şu ibârenin yazılı olduğunu görürler: “Menem şehîd-i saîd Harakânî.” Gaziler zikir ve tevhid ile mermeri kaldırınca altından kabir çıktı. Kabirde henüz vücûdu ter ü tâze bir halde, pazusundaki yaranın üzerinde bulunan makreme ile sırtındaki hırka bile henüz çürümemiş bir haldeymiş. Hatta vücûdunun sağ tarafındaki yara hâlâ kanamakta imiş. Gaziler bu hâli görünce tekbir getirerek kabri kapatmış. Bundan sonra kale içinde ilk olarak Harakânî tekke ve camii bina olunmuştur. Bu bina Lala Mustafa Paşa hayrâtıdır.”
11. Asrın tasavvuf âlimlerinden Ebul Hasan Anadolu'nun Türkleşmesi için müritleri ile birlikte hizmette bulunmuş tevazu sahibi bir evliya idi. O Anadolu'nun fethi için Alperenlik ruhuyla ilk tohumları atmış, kendisinden bir asır sonra yaşayan Ahmed YESEVİ'yi de etkilemiştir. Ebul Hasan'ın tasavvuf görüşünü anlatan Nurul Ulum adlı eserden onun ' Her kim bu dergâha gelirse ekmeğini veriniz, inancını sormayınız' şeklindeki düşüncesi daha sonra Mevlana'da ' Kim olursan ol yine gel' şeklinde ifadesini bulmuştur. Mevlana şiirlerinde Ebul Hasan Harakani'yi ' Şeyh-i Din' ( Dinin Şeyhi) olarak nitelemiştir. Yine Ebul Hasan Harakani Nurul Ulum adlı eserin 6. bölümünde ' Bana seni gerek' şeklinde ifade ettiği Allah sevgisi Yunus Emre'nin şiirlerinde şekillenmiştir.
Anadolu'nun Türkleşmesinde ve aydınlanmasında büyük rol oynayan Evliya Alperenlerden birisi olan Ebul Hasan Harakani ne yazık ki yeterince tanınmamış ya da tanıtılmamış Kars şehrinin önemli değerlerinden birisidir.
Evliya camii külliyesindeki kubbeli şadırvanın içerisinde Ebul Hasan Harakani'ye ait türbenin etrafında 21 adet mezar daha bulunmaktadır. Bu mezarlardan birisi 1767 yılında Kars Beylerbeyi Kethüda Mehmet Paşaya ait Kars'taki tek kavuklu mezardır. Diğer bir mezar ise 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sonrası Kars'ın 40 yıllık Rus işgali sırasında şehirdeki Ermeni ve Rus baskılarına karşı Türk ahaliyi eğiterek Kars'tan göç etmelerini önleyerek şehrin Türk nüfusunu korumak için mücadele veren Evliya camisinin o tarihteki imamı Hafız Kurban Efendiye ait mezardır.
Bir duasında: “Ey Allah'ım benim zamanımda ve benden sonra, benim adımı duysun duymasın ziyaretime gelen topluluğu bağışlamanı dilerim”. Diyordu.
'Türbenin giriş kapısındaki 1854 tarihli Osmanlıca kitabe
Hak nasibitdi de yapıldı Merkad-i nevgül'zâr
Bû'l-Hasen Harakanî Şeyh'ün yatduğıdur bu mezâr.
Ol Muhammed-Dervîşitdi bu makamı böyle hoş
Evliyânun aşkına olsun fedâcânlar hezâr.
Her Murâd hâsıl olur sıdk-ile bunda ey dede
Her kim ihsâneyliye bulunur derdine izâr.
İncidenler bu makamı incidiser o Hakkı
Çün 'ihâninüihânu'l-Lah' Kelâmunda yazar.
Târih ün-Nebî-i birden Yûsuf Mollâ dedi
Bâşedîn-sâl sitte vü 'ışrînhezâr (1026-1617 )
Tasavvufî Anlayışı
Ameller ve ibadetlerdeki ölçüsü şuydu: “Her gün akşama kadar halkın beğendiği ve memnun kaldığı işler yapasın. Her gece sabaha kadar Hakk’ın beğendiği amel ile olasın.”
Katilden; yani adam öldürmekten beter olan fitnenin dinde iki grup insan tarafından çıkarılabileceğini söylerdi. Onlar da: Gözünü dünya hırsı bürümüş âlim ile ilimden mahrum ham sofuydu.
El emeği ve göz nurunu üstün tutar, nimetlerin en helâl ve temiz olanının kişinin emek ve gayretiyle elde ettiği nimetler olduğunu anlatırdı.
Kendisine: “sûfî kimdir?” diye soranlara:
“Hırka ve seccâde ile sûfî olunmaz, merasim ve âdetlerle tasavvufa yol bulunmaz. Sûfî, mahv ve fenâ ile benlikten geçendir. Zira abası ve hırkası olan pek çoktur. Lazım olan kalp sâfiyetidir. Elbisenin ne faydası var? Çul giymekle ve arpa yemekle adam olunsaydı eşeklerin de adam olması gerekirdi. Çünkü onlar da çul giyer, arpa yerler.”
Bir gün bir adam gelip şeyhten hırka talebinde bulundu. Şeyh derdi ki: “Bir erkek çarşaf giymekle nasıl kadın olmazsa, sen de hırka giymekle bu yolun eri olamazsın. Önce gönlünü arıtmaya bak!”
Ona göre sûfî, gündüz güneşe, gece yıldıza ve aya ihtiyacı olmayandı. Çünkü sûfîlik varlığa ihtiyacı olmayan yokluktu.
Bir gün müritlerine: “En güzel şeyin ne olduğunu” sordu ve kendisi bunu şöyle açıkladı: “En güzel şey, devamlı zikreden bir kalbdir. Çünkü bütün varlığını Allah istila etmiş bir kimse, tepeden tırnağa herşeyiyle Allah’ı ikrar eder.”
Sıdk’ı gönülde olanı konuşmak, ihlâs’ı her şeyi Hakk için yapmak, riya’yı da amelini halk için yapmak şeklinde tanımlardı.
Vâris-i Nebî denmeye lâyık olan kimse, O’nun fiil ve kavillerine uyan, O’nun izine basarak yürüyendir. Kâğıtların yüzünü karalayıp kitap yazdığını sanan değildir. Ölümsüz bir hayata kavuşmanın günde bir kere ölüp yine dirilmek olduğunu söylerdi. İncitme ve incinme konusunda şunları söylerdi: İnsanlar üç zümredir:
1- Sen kendisini incitmediğin halde o seni incitir.
2- Sen kendisini incitirsen onlar da seni incitir.
3- Sen kendisini incitsen de o seni incitmez.
Bir mü ‘mini incitmeden sabahtan akşama varan bir kimse, o gün akşama kadar Hz.Peygamber (s.a.v) ile yaşamış gibi olur. Eğer mü ‘mini incitirse, Allah onun o günkü ibadetini kabul buyurmaz. .”( Attâr, s. 628.)
Tasavvufi umdeleri Nebevî üslûpla şöyle anlatırdı: “Çok ağlayın, az gülün, çok susun, az konuşun, çok verin, az yiyin, başınızı yastıktan uzak tutmaya çalışın.”
Ebul Hasan Harakani'nin ölümünden 3 asır sonra müritlerinden birisi tarafından yazılan 'Nurul Ulum' adlı eserde; evliyanın ilmi ve hayatından kesitleri öğrenmekteyiz. Farsça el yazması bu eserin orijinali günümüzde Bristh Museum kataloğunda bulunan Nurul Ulum, 6 bölümden oluşmuş, son bölümü evliyanın yaşamını anlatan tek orijinal eserdir.
Ebu’l-Kâsım Kuşeyrî, Ebu’l-Abbâs Kassâb, Ebû Said-i Ebu’l-Hayr gibi mutasavvıflarla İbn Sînâ gibi felsefe ve tıp otoriteleriyle çağdaş. Kuşeyrî ile görüştüğünü Keşfu’l-Mahcûb müellifi Hücvirî’den öğreniyoruz. Ebu’l-Abbâs Kassâb onun hakkında: “Tasavvuf pazarında rihlet ve ziyaret Harakânî’ye lâyıktır” demektedir.
İbn Sinâ ve Harakânî
Tezkiretü’l-Evliyâ ve el-Hadâiku’l-Verdiyye’nin verdiği bilgilere göre Harakânî, çağdaş, felsefe ve tıp otoritesi, eserleri dört asır Batı üniversitelerinde okutulan İbn Sinâ ile de görüştü.
Tasavvuf ve tasavvuf erbâbına karşı ilgi duyan Filozof İbn Sinâ, Harakânî’yi ziyarete gelir. Şeyhin evine varıp karısından nerede olduğunu sorar. Karısı da, onun hakkında hiç de hoş olmayan lafızlar kullanarak evde olmadığını ve ormana odun getirmeye gittiğini söyler. İbn Sinâ, şeyhi görmek için orman tarafına, onu aramaya gider. İbn Sinâ yolda şeyhin gelmekte olduğunu ve yükünü bir aslanın taşıdığını görünce hayretle sorar:
“Efendi, bu ne hal böyle?” Şeyh de: “Evdeki aslanın yükünü çekmemiş olsak, Allah bizim yükümüzü dağdakilere çektirmezdi” der. Evdeki aslan karısıdır. Çünkü son derece geçimsiz bir kadındır, ama Harakânî Allah için onun sıkıntılarına katlanarak “kesb-i kemâlât” etmiştir. Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretlerini, buna benzer daha pek çok büyük zât ziyaret etmiş ve birçoğu da ona mürîd olmuştur. İbn-i Sînâ da Harakānî Hazretlerini ziyaret edip onun tesirinde kalanlardandır.(Attâr, s. 597.)
Abdullah Ensârî ve Harakânî
(396-881/1006-1089) Menâzilü’s-Sâirîn adlı eserinde tasavvufî hal ve makamları anlatarak tasavvuf tarihimizde haklı bir şöhret kazanan Abdullah el-Ensârî el-Herevî de, Harakânî’nin müridlerindendir. Onu bizzat hayat suyu şeklinde niteleyerek hakikati onun aracılığıyla bulduğunu şöyle anlatır: “Hadis, fıkıh ve diğer İslâmî ilimlerde pek çok üstaddan okudum. Tasavvuftaki üstadım ise Ebu’l-Hasan Harakânî’dir. Onu görmeseydim marifete eremezdim. “O zamanın efendisi ve gavsı idi.” (Câmî, Nefahât, 482.)
Ebû Said-i Ebu’l-Hayr ve Harakânî
Harakânî’nin Ebû Said’in çağdaşı olduğu ve kendisiyle zaman zaman görüştüğü bilinmektedir. Nitekim bir ziyaretinde Harakânî’nin huzurunda susmayı tercih ettiği görülmüştü. “Niçin susuyorsun?” diye soranlara: “Bir konuda iki tercümana ihtiyaç yok” diye cevap verdiği nakledilir. Rivayete göre Harakânî, Ebû Said-i Ebu’l-Hayr’ı bast ehli kendisini ise kabz ehli olarak nitelerdi. Ebû Said semâ ve rakstan hoşlandığı halde Harakânî ise meşrebi gereği bundan pek hazzetmezdi.
Harakânî, belki de fütüvvet ve melâmet meşrebinde bir sûfî olmasının gereği hırka ve seccâde gibi sembolik unsurlara pek önem vermezdi. Oysa Ebû Said-i Ebu’l-Hayr, ilk sistemli tekke kuran şahıs sıfatıyla bunları önemserdi. Kendisiyle birlikte “onu bir mana denizi ve Harakanî’yi o denizden bir konuşmacı”olarak gören ve birçok müride sahip çağdaşı ünlü bilgin ve gezgin sûfi Ebu Said-i Ebu’l- Hayr (357-440/967-1049) onun makamının yüceliğini ve manevi tesiriyle kendisinden aldığı feyzi şöyle ifade eder: “Ben pişmiş bir tuğla idim; Harakan’a varınca cevher olarak döndüm.”
Onun çağdaşı ünlü sûfi yazar El-Hucviri (Ebu’l- Hasan Ali b. Osman Cullabi ö. 465/1072), tasavvufun temel kaynaklarından sayılan Keşfu’lMahcûb adlı eserinde Ebu’l- Hasan’ı şöyle tanıtır: “Yegâne imam, devrin ehlinin şerefi… Şeyhlerin en büyüğü idi… kendi döneminde Allah’ın bütün velileri tarafından övgüye mahzar bir zat idi.’’
Yine Hucviri’nin ifadesiyle, Ebu’l- Hasan’a çağdaş, birçok müridi bulunan devrin meşhur âlimi sûfi yazar Abdulkerim el-Kuşeyri (376-465/986-1072) kendisini ziyaret ettiği Harakan’da ondan aşırı şekilde etkilendiğini şöyle ifade eder:“ÜstadEbü’l-Kasım Kuşeyri’den (Allah ondan razı olsun) duydum ki (dedi):‘Harakan vilayet (köy)’ine varınca, o pîrin haşmetinden dolayı fesahatim sona erdi ve (konuşacak)ibare kalmadı; öyle ki veliliğimden azledildiğimi sandım.”
Sem’ani (Ebü Said Abdülkerim b: Muhammed ö.562/1167) onun hakkında şöyle der: “ …Harakan…Esterabad yolu üzerinde Bistam dağında hayrı bol büyük bir köyün adıdır. Asrının şeyhi ve zamanın yegânesi Ebu’l-Hasan Ali bin Ahmed el-Harakanî oralıdır.”
Bazı şathiyelerini yorumlayan Rüzbihan Baklı-i Şirazi (ö. 606/1209) de Harakanî hakkında şöyle der: “Aşkın kılıcı ve ateş denizinin usta yüzücüsü Ebu’l-Hasan Harakanî; onun meşhur kerametleri ve etkileyici (ünlü) sözleri vardı; hakikat ilminde hali seçkin ve sözü cömert idi.”
Ünlü sûfi yazar ve şairlerden Feriduddin-i ‘Attar (Ebü Hamid Muhammed ö.618/1221)ın tasviriyle “Harakanî: Hüzün deniz, dağdan daha sağlam, ilahi güneş, sonsuz sema, rabbani harika, devrin kutbu… Sultan-ı salatin idi; âlemdeki evtad ve abdalın kutbu; tarikat ve hakikat ehli padişahı, dağ gibi bir sıfat şahikasının mütemekkini ve marifet sahasının yegânesi… Hakikat sırlarına sahip, himmeti yüce ve mertebesi ulu; Yüce Allah nezdinde yakın aşinalığı olan bir zat idi.” der.
Tasavvufun şüphesiz en büyük şahsiyetlerinden sayılan ve Mesnevi’sinde ona geniş yer veren Mevlana Celaleddin-i Rumi (ö.670/1271) onun için, “Din’în Şeyhi (Şeyh-i Din)”ifadesini kullanarak, ‘’bizim söylediklerimiz Ebu’l Hasan Harakanî’den aldıklarımızdan başka bir şey değildir’’ demiştir.
Mesnevî’nin Hz. Harakâni ile ilgili en çarpıcı yeri Hz. Bayezid’in Hz. Harakâni’nin varlığından ve dünyaya geleceğinden haberdar edişidir. Bu hikâye Hz. Şems’ten de önce Attar’ın Tezkiretu’l-Evliyâ eserinde ve daha başka kimliği meçhul mutasavvıflar tarafından yazılan kitaplarda yer almıştır. Mevlânâ gönlü ile hadiseyi bildiği için diğer anlatılanlara ekler yapmıştır. Hz. Bayezid’in Harakâni’nin mânâsını, Peygamber’in hadisi ile açıkladığı ve 150 yıl önce Hz. Muhammed(s.a.v)’in Yemen’den Allah’ın kokusunu hissedişi gibi Harakan’dan gelecek olan büyük sultanın manevî kokusunu hissetmesini anlatmıştır.
Makālât’ta Hz. Şems: Bu Bâyezîd (k.s)Harakân köyünden geçerken şöyle demişti: ‘Yüz elli yıl sonra, bu köyden beş derece benden üstün olan bir er çıkacak.’ Öyle oldu. Aynı tarihte Ebu’l- Hasan-ı Harakanî ona mürit oldu ve onun türbesi başında hırka giydi” der.
Başka bir yerinde ise “Büyük Er” diye bahsettiği Ebu’l-Hasan-ı Harakanî’nin Sultan Mahmud ile olan hikâyesini anlatır ve Sultan’a: “Ey İslâm padişahı! ‘Allah’a itaat ediniz’ zevki bizi öyle kuşattı ki âlemdeResûlün bulunup bulunmadığından bile haberimiz olmadı; sizin gibi bir Sultan’dan nasıl haberdar oluruz? ” dediğini, Sultan’ın ise ağlayıp titreyerek şeyhin elini öptüğünü anlatır. Kuşeyrî, Harakanî’nin bu muazzam cevaba benzeyen“Lâ ilâhe illâllah’ı kalbin derinliklerinden, MuhammedunResûlullâh’ıkulağın dibinden söylerim” sözünü şöyle yorumlamıştır: Gerçekte Allah’ın dışında her şey Hakk’ın kadrine ortak koymaktır.
Menâkibu’l-‘ârifîn’e göre Şems-i Tebrîzî sık sık Harakâni’ye ait olup mîrâcı anlatan şu sözleri tekrarlardı: “Bir ayağımı arşın üzerine koydum, ikincisi yerin en dibindeydi; dilek kapısı kapalıydı; niyaz eşiğine inmedikçe kapı asla açılmadı; niyazdan daha üstün ibadet yoktur.“
Osmanlının son devri büyük âlimi M. Zahid el-Kevseri’nin ifadesiyle: “Rabbani arif Ebu’l-Hasan Harakanî, Evliyanın en büyüklerinden ve seçkinlerin en kâmillerinden idi…”
Erzurumlu Hace Muhammed Lutfi(k.s)Hazretleri de bir dizesinde Harakanî’yi şöyle tanıtır:
“Pir-i Harakanî namütenahi, kemalât-ı kâmil Hak’dır penahı.
Mir’at-i Muhammed evliya şahı, Tarik-i Mevlâ’da merdan iledir.”
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN HİKMETLİ SÖZLERİNDEN
Arifi Billah bir zat olan Ebu’l Hasan-ı Harakanî Hazretlerinin insanı özüne döndüren derin manalı çok veciz sözleri vardır. Bunlardan onun nasıl bir kulluk anlayışı içerisinde olduğunu anlayabilir ve nasiplenebiliriz.
O bir sözünde, ” Kimin kapısında bir yıl beklersen, neticede bir gün, ‘Gel bakalım! Niçin orada duruyorsun?’ der. Allah’ın kapısında elli yıl bekle, sana ben kefil olurum” der.
Huzuru Rahman’a gidecek bir kul olduğunun idrakine sahip, kulluğun şuuruna ermiş o büyük sultan şöyle söyler; “Üç hâlden biri ortaya çıkmadan dünyadan gitme: Ya Allah’a olan muhabbetinden dolayı gözyaşların kan olmalı ya O’nun korkusuyla idrarın kana dönüşmeli veya uyanık olduğun hâlde kemiklerinin eriyerek inceldiğini görmelisin.”
“Her kim bu dergâha gelirse, ekmeğini verin ve inancını sormayın. Zira Allah katında ruh taşıyan herkes Ebu’l-Hasan’ın sofrasında ekmeğe layıktır”. Harakanî’nin bu düşüncesi, daha sonra Mevlânâ’da:
“Gel, gel, her ne olursan ol, gel!
İnançsız da, putperest de olsan, gel!
Burası umutsuzluk dergâhı değil,
Yüz kere bozsan da tövbeni, yine gel!” şeklinde ifadesini bulmuştur.
Böylece bütün insanlık, dini, rengi, dili ne olursa olsun Harakanî’nin çağırdığı bu dergâha davetlidir. Yaşama sevinçlerini kaybedenler, hayata küsenler, tövbesini bozanlar bu “dergâh”ta yeni ümitlere ulaşabilirler. Harakanî bu davetiyle, insan kitlelerini parçalayan, insan gönüllerinin öze ulaşmasını engelleyen tüm bağların koparılmasını istemekte ve tüm insanlığı en iyiye, en doğruya, yegâne gerçeğe çağırmaktadır. Bu gerçek Hak din İslam’dır. Hz. Muhammed Mustafa(s.a.v)in yoludur.
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN ŞEFKAT, MERHAMET VE HİZMETİ
Müminlerin hizmetçisi olmak onun yolunun esasıdır
Ebu’l Hasan Hazretlerinin hayatında en çok öncelediği amellerden birisi de mümin kardeşliğinin kural ve kaidelerinin hayata yansıtılmasıdır. Müminlerin derdleriyle dertlenmek, onların gönüllerini almak, sıkıntılarının giderilmesine vesile olmak, hülasa müminlere hizmetçi olmak, onun tasavvuf anlayışının esasıdır; insanın terakki etmesine vesile olan en önemli saiktir. Bunu şu sözlerinden anlamaktayız; “Sabahleyin kalkan âlim ilminin, zâhid de zühdünün artmasını ister. Ebû’l-Hasan ise, bir kardeşinin kalbine sevinç ve neşe verebilme derdindedir.” ( Attâr, s. 611.)
“Allah’ım! Eğer bütün dünyada Sen’in mahlûkâtına karşı benden daha şefkatli biri bulunursa, o vakit ben kendimden hayâ ederim!”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 247.)
“İlâhî! Bütün şartlar altında Sen’in ve Resûl’ünün kölesi, mü’minlerin hizmetçisiyim!”( Attâr, s. 616.)
“En büyük kerâmet; yorgunluk ve bezginlik hissetmeden Allâh’ın mahlûkâtına hizmet etmektir.”( Nâme-i Dânişverân-ı Nâsırî, I, 297.)
Bir başka sözü de şudur; “Türkistan’dan Şam’a kadar olan sahada bir din kardeşimin parmağına batan diken, benim parmağıma batmıştır; birinin ayağına çarpan taş, benim ayağımı acıtmıştır. Bir kalpte hüzün varsa, o kalp benim kalbimdir.” ( Attâr, s. 604.)
Aynı anlamlarda bir başka sözü ise şudur; “Kâmil bir îmânın ilk meyvesi merhamet, onun en bâriz tezâhürü de Allah rızâsı için mahlûkâta “hizmet”tir.”
“Mü’minin âzâlarından (en az) birinin devamlı Yüce Allah ile meşgul olması gerekir. Bir mü’min Allah Teâlâ’yı ya kalbiyle hatırlamalı, ya diliyle zikretmeli, ya gözüyle O’nun görülmesini istediği (ilâhî azamet tecellîleri)ni görmeli, ya (kalbinden rahmet taşırarak) eliyle cömertlik yapmalı, ya ayağıyla insanları ziyaret etmeli, ya bütün varlığıyla mü’minlere hizmette bulunmalı, ya aklıyla tefekkür ederek mârifete ulaşmaya gayret etmeli, ya ihlâsla amel etmeli, ya da kıyâmetin dehşetinden korkmalı ve insanları bu hususta îkâz etmelidir.”Böyle birinin, kabirden başını kaldırır kaldırmaz kefenini sürüye sürüye Cennet’e gideceğine ben kefilim!”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 240.
“«Amel işlemen gerekmez!» demiyorum. Lâkin yaptığın ameli acaba sen mi yapıyorsun, yoksa sana yaptırılıyor mu, bunu bilmen gerekir. Aslında kul, Allâh’ın sermâyesiyle ticaret yapmaktadır. (Zira her şeyi yoktan var eden ve fâil-i mutlak olan Cenâb-ı Hak’tır.) Sermâyeyi Allâh’a verip gittiğinde, evvel de Allah, âhir de Allah, ortası da Allah’tır. Ticaretin O’nun sâyesinde kâr eder, senin sâyende değil! Pazarda kendisi için pay görene, oraya yol yoktur.”( Attâr, s. 625.)
“Allah Teâlâ kuluna, îmandan sonra temiz yürek ve doğru dilden daha büyük hiçbir şey ihsân etmemiştir.”( Attâr, s. 628.)
“Kalblerin en aydını içinde mahlûkatın yer almadığı kalbdir. Amellerin en iyisi, içinde mahlûk düşüncesinin olmadığı ameldir. Nimetlerin en helâli kendi gayretinle olanıdır. Arkadaşın en iyisi Hak ile yaşayandır.”
“Hep sevindirici şeyler arama. Bazen seni üzecek şeylere yönel. Ağla, gözyaşların aksın. Çünkü Allah, gözyaşı akıtanları çok sever”.
“On iki sene nefsimin demircisi idim; kendi nefsimden bir ayna yapmak için onu riyazet ocağına koyuyor, mücahede ateşiyle dağlayarak kızıl hâle getiriyor, sonra onu yerme örsünün üzerine koyarak kınama çekiciyle dövüyordum. Beş sene kendi aynam idim; her çeşit ibadet ve taatle bu aynayı parlatıyordum. Sonra bir sene boyunca kendime dikkatle baktım; kendimde (belimde) gururdan, ucuptan, kibirden ve kendi amelini beğenmekten mamul bir küfür zünnarı gördüm. On iki yıl onu kesmek için çalıştım, nefsin derinliklerinde bir başka zünnar gördüm, beş yıl da onun kesilmesi için gayret sabrettim. Onu nasıl keseceğime bakıyordum, keşif vâki oldu. Halka (mahlûkata) baktım onları ölmüş gördüm ve hepsinin cenaze namazlarını kıldım. Onların cenazesinden döndüm ve yeniden İslâm'a girdim.Kendi ömrüme bakınca, yetmiş üç yıllık bütün ibadetimi bir saat kadar gördüm; günahlarıma bakınca Nuh'un (as) ömründen daha uzun gördüm.”
“Hak Teâlâ kulların paylarını bölüştürdü, her biri kendi payını aldı. Civanmert velilerin payına da hüzün düştü. Civanmertlerin hüznü O'nu O'na yaraşır şekilde anmak isteyip de yapamamalarıdır. Eğer sana hüzünlü olanların hikâyesini anlatırsam yer ve gök kan ağlar. “
Ebu’l-Hasan Harkani rahmetullahi aleyh Silsile-i Âliyye’de emaneti Ebû Ali Farmedî rahmetullahi aleyhe vermiştir. Kâtip Çelebi Cihannüma adlı eserinde Harakani’nin Türbesinin Kars’ta bulunduğunu kaydetmiştir.
Rabia Adeviyye ve benzeri sufiler gibi, cennet düşüncesinden, cehennem endişesinden geçenlerdendi. Şöyle konuşurdu bu konuda: “Cennet ve cehennem yok demiyorum. Benim dediğim, cennet ve cehennemin benim nezdimde yeri yoktur; zira her ikisi de mahluktur. Benim rağbetim ise mahlûkata değil, Hâlika’dır.”
İlimle ve bilgiyle övünmenin yersizliğini şöyle anlatırdı: “Herkes, hiçbir şey bilmediğini anlayıncaya kadar hep bildiğiyle övünür, durur. Nihayet hiçbir şey bilmediğini anlayınca bilgisinden utanır ve işte o zaman marifet kemale erer. Çünkü gerçek bilgi bilmediğini bilmektir.”
Sulh ve cengin nerede ve ne zaman olacağını şöyle bildirirdi: “Sulh bütün halkla, cenk ise nefsledir.”
Dünyayı gölge gibi görürdü. Bu yüzden de: “Sen onun peşinde koştukça o senin padişahın; ondan yüz çevirince de sen onun padişahı olursun.” derdi.
ALTIN SİLSİLESİNİN 6. HALKASI
Nakşibendiyye silsilesi olarak da bilinen silsile-i aliyeyi büyük âlim ve veliler oluşturur. Tıpkı altın bir gerdanlık gibi üç koldan Peygamber Efendimiz'e bağlanır. Ebul Hasan Harakani'ye kadar sıralama şu şekildedir:
1-Peygamber Efendimiz (s.a.v)
2- Ebu Bekir Sıddık (r.a)
3-Selmani Farisi (r.a)
4-Kasım bin Muhammed(r.a)
5-Cafer-i Sadık (r.a)
6-Bayezıd-ı Bistami (k.s))
7-Ebul Hasan Harakani (k.s)
Harakânî’den Bize Kalanlar
İnsanların adlarının yüzyılları aşıp gelmesi büyük bir mazhariyettir. Harakânî bunu yaşayan gönül sultanlarındandır. Çünkü o:
1- Tasavvuf kültürümüzde Yesevîlik, Bektâşîlik ve Nakşîlik gibi tariklerin kolbaşıdır.
2- Gazzâlî, Hemedânî, Necmeddin Dâye, Attâr ve Mevlânâ gibi sûfîleri derinden etkilemiştir.
3- Fütüvvet anlayışıyla Anadolu Ahîlik’inin kurulmasına öncülük etmiştir.
4- Adına inşâ edilen cami, tekke ve külliye ile Kars’ta hâlâ yaşamaktadır.
5- Kendisine izâfe edilen risâleleri tasavvuf kültürümüze zenginlik kazandırmıştır.
6- İnsanlarımız onun adıyla bütünleşmekten dolayı metafizik bir güç, mânevî bir hazz elde etmiştir.
Kaynaklar: Abdülmecid Hânî, el-Hadâiku’l-verdiyye, Kâhire 1308, s. 105.Ahmed Hilmi, Mir’ât-ı Bâyezid Bistamî ve Ebu’l-hasan Harakânî, İstanbul 1319.Attâr, Tezkiretü’l-evliyâ, (trc. S. Uludağ), s. 670-721.Câmî, Nefehâtü’l-üns, s. 298.Evliyâ Çelebi, Seyahatnâme, II, 330.H. Kâmil Yılmaz, Altın Silsile, İstanbul 2001.Hucvîrî, Keşfü’l-mahcûb, (trc. S. Uludağ), s. 102-103.İbn Batuta, Rihle, Beyrut 1405/1985, I, 433.İbrahim Alanka, Ebu’l-Hasan Harakânî, ts. (Elif matbaacılık).Kazvînî, Asâru’l-bilâd, Beyrut ts. 363.S. Uludağ, “Ebu’l-Hasan Harakânî”, DİA, XVI, 93-94.Zehebî, Siyeru a‘lâmu’n-nübelâ, XVII, 421.Nûrü’l-ʿulûm (nşr. Y. E. Berthels, Taṣavvuf ve Edebiyyât-ı Taṣavvuf [trc. Sîrûş İzdî], Tahran 2534 şş. içinde), s. 329-366; a.e. (nşr. Abdürrefî‘ Hakīkat), Tahran 1359 hş.; Herevî, Ṭabaḳāt, s. 373, 628; Muhammed b. Münevver, Esrârü’t-tevḥîd, Tahran 1348 hş., s. 148, 395; Sem‘ânî, el-Ensâb, V, 86; Baklî, Şerḥ-i Şaṭḥiyyât, s. 41, 317; Necmeddîn-i Dâye, Şerḥu ḳavli Ebi’l-Ḥasan el-Ḫaraḳānî, Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 2061, vr. 151b-154a; Zeynelâbidîn-i Şirvânî, Riyâżü’s-seyâḥa [baskı yeri ve tarihi yok] (İntîşârât Sa‘dî), s. 520-521; Ma‘sûm Ali Şah, Ṭarâʾiḳ, II, 701; Safâ, Edebiyyât, II, 211, 911; Abdürrefî‘ Hakīkat, Târîḫ-i ʿİrfân ve ʿÂrifân-ı Îrânî, Tahran 1372 hş., s. 356-381; Abdülhüseyn-i Zerrînkûb, Cüstücû der Taṣavvuf-i Îrân, Tahran 1369 hş., s. 56-60; Schimmel, Mystical Dimensions of Islam, s. 90, 482; Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevî Şerhi, İstanbul 1974, IV, 261-272; İbrahim Alanka, Ebü’l-Hasan Harakanî, Ankara, ts. (Elif Matbaacılık); Dihhudâ, Luġatnâme, II, 407; J. T. P. de Bruijn, “K̲h̲araḳānī”, EI2 (İng.), IV, 1057-1059; H. Landolt, “Abu’l-Ḥasan Ḵaraqānī”, EIr., I, 305-306.
Ebubekir TANRIKULU Hoca
Kadiriye-i Halisiye-i Hayriyyenin
Hadimul Fukarası
Ebu'l Hasan Harakani K.S.